“SAFİYE EROL KİTABI”NDAN


SERT İLİŞKİLER: ÜLKER FIRTINASI

Safiye Erol, Kadıköyü’nün Romanı’ndan sonra Ülker Fırtınası’nı kaleme alır. Romanın tefrika edildiği tarihlerde Her Ay dergisinde “Omiro başlıklı bir makalesi yayınlanır. Yazarın Almanya’ya son ziyareti “İkinci Cihan Harbi başında”dır. Almanya’da olduğu sırada Türkiye’den bir telgraf gelir: “Atatürk öldü, hemen gelin” Bunun üzerine Erol, 10 Kasım 1938 tarihinden hemen sonra ülkesine döner.

Yazarın bu sıralarda yazıp tamamladığı Ülker Fırtınası’nda dil daim bir oturmuştur. 1934 ile 35 yıllarında yazıldığı tahmin edilen roman 1938’de Cumhuriyet gazetesinde tefrika edilir. Kitap olarak yayınlanıp ise 6 yıl sonra gerçekleşecektir. Ne var ki sadece kitap olarak yayınlanışı gecikmez, tefrikası da yıllarca bekler. Safiye Erol, mâlum mülâkatında Ülker Fırtınası’nın gazetede nasıl yayınlandığının hikâyesini de anlatır.

Kandemir’in ikinci romanını nasıl neşrettiği sorusuna Erol, şu karşılığı verir: “Basbayağı… Müsveddelerimi çantama koydum. Matbaaya gidip Yunus Nâdî Bey’in kapısını çaldım. ‘Bir romanım var’ dedim. Aldı ‘Hele bir okuyalım’ dedi. Aradan iki üç sene geçti. Ses sedâ çıkmadı. Gittim, ‘Geri verin’ dedim. Vermediler. Sonra bir gün Allah rahmet eylesin Nâdî Bey’e Serkl Doryan’da rast gelmiştim. ‘Yarın kitabımı verin artık’ dedim…

Ertesi günü haber gönderdi, neşrediyoruz diye. Böylece 1938’de tefrika edildi. Sonra kitap oldu.” Yazar şu satırlarla başlar Ülker Fırtınası’na:

“Bu romanın kahramanı Nûran Yerli’nin ilk sözü. Ben Yehûda’yı gördüm.”

Otuz, otuzbeş yaşlarında, buğday benizli, kara gözlü, güler yüzlü bir gençti. Pırıl pırıl yanan beyaz dişleri, alnından düz başlayarak ensesine doğru kıvrılan ipek gibi siyah saçları vardı. Sevimli idi. Hem de o kadar ki. şahsından çağlayan sempati tûfanına İsâ peygamber bile yenildi. Müzelerde gördüğünüz Yehûdâ tasvirlerine inanmayınız. Öyle çatık ve sefil suratlı bir mütereddinin İsâ havârîleri sırasına geçmesine imkân mı var? Bir peygambere en yakın olan müritlerin hepsi elbet de temiz, nurlu ve halâvetli insanlardır.”

Yazarın romanları üzerine ciddi bir inceleme yayınlayan Prof. Dr. Sema Uğurcan,Ülker Fırtınası’nı Safiye Erol’un romancılığında daha üst İm aşama olarak kabul eder ve romanı şöyle özetler:

“Ülker Fırtınası, Safiye Erol’un romancılığında daha ileri bir merhaledir. Birbirine denk olmayan Nuran ile Sermed arasında ilerleyen ve gerileyen yoğun, gergin aşk ilişkisi anlatılır. Nuran, Batı müziğini, Sermed Türk müziğini icra eder. Nuran bekârdır. Sermed evli ve hercai gönüllüdür. Nuran’ın müzikle ilgili büyük idealleri vardır. Sermed anlık zevklerin ve para kazanmanın peşindedir. Kadınlara sahiplik etmek isteyen bir şark zihniyetine sahiptir. Şiddetli olsa da uzun sürmeyen, fazla tahrip bırakmayan Ülker Fırtınası ile, Nuran’ın aşk sarsıntılarından sonra kendisini toparlaması arasında ilişki vardır. Nuran Sermed’e sevgisini arkadaşlık hâline döndürmeyi başarır. 1930’ların siyasî kültürel atmosferi Türk müziğini geliştirecek imkânlar sunmadığı ve disiplinsiz olduğu için Sermed mesleğinde tükenir. Nuran duygularım ifade eden besteler yapar. Doğu-batı müziğini telife çalışır, notaya geçmemiş eserleri derler.”

Yazarın romanlarındaki ilk tasavvufî neşvenin Kadıköyü’nün Romanı’nda kıvılcımlandığını söyledik. Doğru, ama asıl mistik yoğunluk Ülker Fırtınası’nda hissedilir, hatta yaşanır. Otobiyografik unsurların ağırlıklı olduğu romanda, tasavvuf düşüncesi kendisini kuvvetle hissettirir. Nitekim Uğurcan da bu düşüncededir:

“Safiye Erol’da tasavvuf felsefesi Ülker Fırtınası’ndan itibaren ortaya konulur. Nuran’ın babası maddî külfetleri üzerinden atma, meslekî bilgiyi ve parayı ihtiyacı olana verme, sevinç ve hüznü eşitleme, kâinata vahdet nazariyesiyle bakma, heyecanı sanata dökme tarzında tasavvufî özellikleri üzerinde taşır. Yazarın bütün eserlerinde görülen kader fikri, burada ilk romandan daha derin işlenir. Tasavvufu bu tarz benimseyen Ali Fethi Bey romanın en iyi canlandırılmış şahıslarından biridir. Ali Fethi Bey’in nefis terbiyesi için başvurduğu yol, iki mısrayla aktarılır:

Çek çevir kendini er meydanıdır

Yok meydanı değil var meydanıdır

Burjuva alışkanlıkları olan, Avrupa kültürü içinde büyüyen Nuran, i lin gelince babasıyla yollarının birleşeceğini sezer. Sermed’le geçirdiği njk macerasından sonra babasının tesiri altında en ince ve artistik bir panteizme kadar yürür. Babası gibi mutlak huzurun yalnız Allah’ta bulunduğu prensibini yaşamaya başlar.”

Romanın baş kişisi Nuran Yerli’nin “Son Sözleri” bölümünden önce sevdiği Sermet’e aydınlık yüzle ve gülümseyerek söyledikleri, eserin mistik boyutunu bütün çarpıcılığı ile yansıtır bir bakıma:

“Doğrudur, diyordu, her şey geçer; aşk da, ıztırap da saâdet de. Böyle şeylere bel bağlamak olmaz. Mutlak huzuru yalnız Allah’ta buluruz. Bâkî, Tanrı bâki.”

Nuran’ın kendi hayatının muhasebesini yaptığı son sözler oldukça ilginçtir.

“Onun anlayamadığı bir şey var: Kendisinden hıyânet gördüğüm için aşka küstüğümü, şâyet uzun bir vefâ ve sevgi bulursam yeni baştan bağlanabileceğimi sanıyor. Halbuki ben bir ölüm sarsıntısı ve bir inkılâp gelirdim. Yeni bir hayat şekli yaratmadan yaşayamazdım. Bu bâsübâdelmevtten sonra dünyaya gelen yeni Nûran için aşkın ve ferdî hayatın ne kıymeti olabilir?

Başımdan geçen ders bana sâdece bir inkisar ve hicran öğretmedi. Ben daha derin mânâlara nüfûz ettim ve anladım ki, istihkak lanımayan, liyâkatle alay eden, en kıymetli malzemesini en sefil gayele re harcayan bu hayatta üstat olmak için, benim şimdiye kadar tuttuğum yollardan çok başka yollar tutmak lâzımdır. Yarlığımın en gizli, en mistik elemanlarına varıncaya kadar değiştim. Ve eğer ölmedimse ancak bu istihâle pahasına ölmedim.

Yehûdâ Sermet, seni affettim. Hayır… Affettim dememeliyim, bu söz biraz küstah düştü. Sen bana karşı bir suç işledinse bile ancak bundan beş sene evvel, benim o zamanki görüşüme göre bir suç olmuştur. Bugün öy le telâkki etmiyorum. Mukadderâtım dolambaçlı mekanizması karşısında kimin suçlu, kimin mağdur olduğuna kolay kolay hükmedilemez. İsâ kendi katilini eliyle dürttü. Akılda olmayan şeyi onun aklına getirdi. Belki sana da o zamanki zulümleri yaptıran benim kaderimin tazyiki idi, Sermet.

Sermet! Artık Yehûdâ değilsin. Belki hiçbir zaman değildin. Hani babam bir şarkı söyler, duydun mu?

Beni hicrâna âşinâ eden baht-ı siyâhımdır

Seni hep bîvefâ eden benim baht-ı siyâhımdır.”

Ülker Fırtınası da aşk sızılarını dile getiren bir roman olarak karşımıza çıkar. Kadıköyü’nün Romam’ndan sonra bu eserde dil daha bir oturmuş, üslûp daha ahenk kazanmıştır. Mutsuz bir aşkın dillendirildiği romanda farklı bir aşk duygusu ortaya sürülür. İnsan ruhunun arınışı ve gerçek aşkla yunuşu Safiye Erol’un temel tezidir zaten. Selim İleri, Ülker Fırtınası’nda farklı kültürlerin değişik alanlarda çatışmasına dikkat çeker:

“Kolay kolay o devrin yazarlarının göze alamayacağı bir cesaretle Safiye Erol toplumun ilk bakışta hoş görmeyeceği hattâ hoş görmek şöyle dursun, yargılayacağı bir aşk duygusunu büyük bir incelikle dile getiriyor Ülker Fırtınası’nda. Ve onun bu aşkın insanoğlunda bırakacağı acılım dile getiriyor ve kurtuluş için de ancak insanın gönül eğitiminden geçtikten sonra o acılardan arınabileceğine dair şaşırtıcı bir teklifle karşımıza çıkıyor. Tabii yine Ülker Fırtınası’nda bizim toplumsal, meselelerimizin en önde gelenlerinden biri olan müzik meselesi, doğu müziği, batı müziği meselesi de romanın bir düzeni olarak karşımıza çıkıyor. Ama çok ‘,aşırtıcı bir biçimde karşımıza çıkıyor, şöyle ki romanın kahramanı olan genç kadın, Almanya’da, konservatuarda batı müziğinin eğitiminden geçmiştir ve kendi memleketinde de bu müziğin gelecek için insanlığın, toplumun, ülkenin geleceği için önemli bir sanat dalı olarak görmektedir. Onun karşısına çıkan Türk müziği ise artık gündem dışı kalmış, gözden düşmüş, hatta gözden düşmek şöyle dursun, romanın çok ustaca yazılmış bâzı sahnelerinde bir gazino sahnesi içinde, bir çalgılı gazino sahnesi vardır, orada gözlenebileceği gibi ayaklar altında çiğnenir hale gelmiştir. Romanın sonu tabii bu müzik konusunda batı müziğine daha yakın olan bir özellik gösteriyor yâni romanda birçok acılar oluyor ama romanın kahramanı olan kişi, Nuran, yine de batı müziği konusunda kendi eğitimi o olması sebebiyle ve orada kalmayı, onunla yetinmeyi tercih ediyor.”

Tanpınar’la Kesişen Yol

Aydın kimliğinin roman boyunca bir çatışma alanı bulduğu Ülker Fırtınası’nda, olayların perde arkası zaman zaman aralanmaya çalışılır. Bu ba kımdan Huzur’un “Nuran”ı ile “Ülker Fırtınası”nın “Nuran”ı arasında çok sıkı benzerlikler bulmak mümkün. Erkek kahramanlar Mümtaz ile Sermet arasında da. Aynı dönemde yaşayan romancıların ortak duyarlılıklarını romanlarına yansıttıkları gerçeğine götürüyor bizleri. Doğu ile Batı kültürleri arasında bocalayan insanımızın kimlik arayışına Tanpınar da Safiye Erol da çareler gösterir, reçeteler verir. Nitekim Muhterem Yüceyılmaz da bir makalesinde, “Ülker Fırtınası’nın Nuran’ı Tanpınar’ın roman kahramanı Nuran’ına prototip teşkil eder mahiyettedir.” diyerek bu gerçeğe işaret eder.” Her iki roman ve romanlardaki kahraman Nuran Mustafa Kutlu’nun da dikkatini çeker. Kutlu, buradan yola çıkarak iki aydın yazar arasındaki ‘farklı’ bakışlara parmak basar:

“Ülker Fırtınası (1944) bana garip bir şekilde Tanpınar’ın bu romandan beş yıl sonra çıkan (1949) ünlü Huzur’unu hatırlattı. Her ikisinde de kadın | kahramanın adı Nuran. Merkezdeki mesele Doğu-Batı çekişmesi ve bir sentez arayışı. Safiye Erol hem İslâm’dan hem Türk olmaktan gelen değerleri, hem de Cumhuriyet batılılaşmasını birlikte savunuyor. Buna mukabil Tanpınar kararsızdır, yeni hayat biçimleri (üretim ilişkileri) bulmamızı salık verir. Musiki ve tasavvuf her iki eserde de önde gelen hususlardır.”

Kutlu daha sonra Ülker Fırtınası’na eğilir:

“Safiye Erol’un varlıklı alafaranga muhitlerden devşirdiği aşk hikâye alabildiğine romantik, hatta marazi-yasak aşklar. Yazar alelade olandan uzak dururken sürekli harikuladeyi dile getirmektedir. Ülker Fırtınası’nın oturduğu temel motif Hz. İsa-Yehuda menakıbıdır.

Yazar aşkın derinliklerine, insan ruhunun karanlık labirentlerine, en ince ve mahrem noktalarına ulaşmak; yüceliğin ve düşüşün bütün merhalelerini çizmek arzusunda.

Bu büyük (ve yasak) aşkların varacağı nokta Ülker Fırtınası’nda şöyle dile getirilir: “… her şey geçer, aşk da, ızdırap da, saadet de. Böyle şeylere bel bağlamak olmaz. Mutlak huzuru yalnız Allah’ta buluruz. Bâkî, Tanrı bâki.”

Kutlu ilaveten, “Artık unuttuğumuz, hele yeni nesillerin hemen hiç karşılaşmadığı o güzelim dil kullanımını, ifade yüceliğini görmek-duymak için Safiye Erol okumanın tam zamanı” diyerek okuyucusuna romancıyı salık verir.

Bir ‘aşk’ ve ‘tutku’ romanı olan Ülker Fırtınası, birçok yazarın hayranlığım çeker. “Aşk cevherinin tekliğini, geçmişten geleceğe uzanan bir çizgide gönülden gönüle akışını, sürekliliğini” bu romanda usta bir biçimde yorumladığını belirten Sabahat Emir, romancının aşk anlayışının yüceliğini şu satırlarla dile getirir:

“Gerçekten, Safiye Erol’un ruh tahlilleri, aşkı görünen ve görünmeyen cepheleriyle anlatışı bir sarraf inceliğiyle işleyişi bir simyacı hüneriyle geçmişin anılan ve inancın nûruyla harmanlayışı, bu soyut kavramı zaman za man maddeyle simgeleyişi, maddeyle mânâyı gönül potasında eritişi, yefl yer yoğun bir biçimde hissettirdiği mistik hava inanılmaz bir anlatım güzelliği sergiliyor.”

Yazarın romanlarıyla ilgili genel bir değerlendirme yapan Selim İleri, Ülker Fırtınası’ndaki tasavvufî arayışa ve medet umuşa işaret eder: “Ciğer’ delen’de sâdece hüzünle noktalanan aşk, Ülker Fırtınası’nda tasavvufun gönül eğitiminden bir arınış umar. Ne var ki, müzik eğitimini Batı’da tamamlamış Nuran Yerli’nin derin yaralar aldığı aşkı, sona ermez bir gelgitte hep bir ‘elem dünyâsı’na yine de sürüklenecektir.”

Bazı romanlar yeniden okunduklarında bilinmedik çehrelerini gösteril okuyucusuna. Selim İleri de Ülker Fırtınası’nı yeniden okuduğunda “Müzikten değer yargılarına, alaturkayla alafranganın hem çatışması hem birbirini çekmesi beni büyüledi” der. Devam ediyor İleri:

“Sonra Nuran’la Sermet’in dinmez sızılarında kimseye kızamıyordunuz. Toplumun değer yargısı çerçevesinde öyle pek kolay kabul edilemeyecek bu yasak aşk, Safiye Erol’un çok güçlü ruh çözümlemeleriyle alabildiğine inceliyor ve yalnızca kalb ağrısı yaratıyor.

‘İnsan sanatının en lâhutî eserleri hep inkisar denilen beşikte dünyâya gelmişti. Bir şahıs ve bir şekil beni kandırırsa, bana kendinde olmayan bir güzelliğin vehmini verirse, ben ona niye küsüp kin bağlayayım. Bilakis minnettar olmalıyım ki, hakikati veremediyse bile bende hakikatin rü’yâsını yarattı… Nuran’ın san’atkâr ruhu böyle düşünüyordu.’

Safiye Erol tasavvuftan (devşirdiği ilham ve inançla eserlerini kaleme alan bir gönül eri Ülker Fırtınası’nın dünyâsında İstanbul, Boğaziçi’nden Suadiye’ye, henüz bolluklu, sâkin, râhat hayat koşullarında karşımıza çıkar. Romanı, geçmiş, güzel günlerin İstanbul’u için de okuyabilirsiniz. Hoş, çok canlı çizilmiş içkili sazlı gazino sahnelerinde İstanbul’un usul usul değişmeye koyulduğu değişimi biraz kalbimizi burkar. Batı kültürüyle Doğu kültürünün iç içe anlatıldığı bu roman, ikinci okuyuşumda beni çok daha fazla etkiledi.”

Ülker Fırtınası’nın finalinde ülkedeki sosyal değişimden de kesitler verilir:

“Üç sene şimşek gibi geçti, şimdi 1936’dayız. Dil inkılâbı oldu, soyadı kanunu çıktı. Tanıdıklarımızın yeni sivil hüviyetlerini öğrenmeliyiz. Bay Yerli: Ali Fethi Bey’dir, Bayan Yerli: Nûran. Bay Sipâhi: Selçuk’tur; tabiî minesi ve kızkardeşi aynı ismi aldılar. Sermet Rıfat, Bay Ozan oldu. Bir de yeni türedi Bayan Leylâ Güven var; hele bunun kim olduğunu imkân yok tınlamazsınız. Bâri söyleyeyim de meraktan kurtulun. Bu Eglantin’dir. Kocasından ayrıldı. Bay Nûri Güven’le evlendi, Türk oldu.”

Safiye Erol, Ülker Fırtınası’nın yayınlanışından sonra tanışacağı, ruh, fikir ve sanat dünyasında yeni ufuklar açacak olan gönüldeşi Sâmiha Ayverdı’ye 11 Nisan 1949 tarihinde romanı şu satırlarla ithaf edecektir: “Sevgili kardeşim, fikir arkadaşım Sâmiha Ayverdi’ye.” Fırtınalı bir yolculuğu tamamlayan Safiye Erol, adıyla özdeşecek yeni bir serüvene çıkar.

Romanın adı gönül delici ve beyin törpüleyicidir: Ciğerdelen…

Ciğer Delen: “CİĞERDELEN”

Bazı yazarlar bir eseri insanlığa kazandırmak için doğmuş gibidir, kimi şâirler de bir şiiri veya mısrayı söylemek için yaratılmıştır sanki. Safiye Erol “Ciğerdelen”le bam telinden yakaladı insanımızı. Akan yıllar içinde pek çok insan bu romanın adını duydu, daha şanslı fakat sayıları daha az olan çok insan da onu okudu.

Safiye Erol unutulurken bu özge roman yaşadı ki Ciğerdelen’i bu kadar farklı bir roman kılan husus ne?

Niçin bu kadar yayıldı. Neden efsâne gibi ağızdan ağıza, gönülden gönüle yerleşiverdi bir milletin hâfızasına?

Belki de içten, samimi bir hisle kaleme alınmış olmasıydı onu ölümsüzleştiren.

Ciğerdelen hakkında çok şeyler yazıldı. Akademisyenler, yazarlar, şâirlei, romancılar ve araştırmacılar… Hepsi de iyi bir roman olduğu hususundu müttefik. Peki Erol, ne diyor bu roman için…

Yazar, kendisiyle yapılan mülâkatta romanları arasında en çok Ciğerdelen’i sevdiğini belirtiyor. Sebep olarak da, “Deldi de…” diye devam ediyor.

Sonuncusu?
En çok sevdiğim de odur, Ciğerdelen.
Niçin en çok sevdiğiniz?

Mânâlı bir gülümseyişle elini göğsüne götürerek…

Deldi… Deldi de ondan diyor ve ilâve ediyor:
Bunu yazarken on iki kilo kaybettim. İki defa bayıldım. Bitirdikten sonra hasta yattım.
Yapmayın. Niçin?
Feylesof Nietzsce’nin bir sözü vardır: ‘Büyük eserler müelliflerinden intikam alırlar’der.
Bu da aldı mı?
Aldı… Aldı hem de nasıl…
Demek Ciğerdelen sizi korkuttu.
Hayır… Korku yok.. Su testisi su yolunda kırılır…

Ve bir lâhza, şöyle gözlerini süzerek, ‘A adam sen de!’ der gibi dudaklarını büküyor:

Pilâvdan dönenin kaşığı kırılsın.
Ama zayıflamak, hele bayılmak fenâ…
Ne zararı var… Dedim ya, su testisi su yolunda kırılır… Sonra da bu her zaman olmaz…
Merak ediyorum, Ciğerdelen’in nerelerini yazarken bayıldınız?
‘Yedi Peçeli’ bâbında ve kitabın son bâbında…
Bu fasılları bizzat yaşadınız da ondan mı?
Onun da fevkinde. San’atkârın bir hâdiseyi, bir mâcerâyı yaşama tarzı, şahsî yaşayışının fevkındedir. Ben bir eserimde bir aşk hicrânını târif ederken, o hicrânı bütün şark kadınları nâmına yaşadım.’
Su testisi diyorsunuz, çabuk kırılmasa bâri…
Merak etmeyin der gibi bir hoş tebessümle gözlerimin içine bakıyor:
Niçin îtiraf etmeyeyim: Ben gâyet fatalist’im, bu cemiyetin bana ne kadar zaman ihtiyacı varsa, o kadar zaman yaşarım ben… Fazlasına da zâten züm yok…”

Bir eserin yazarını nasıl hırpaladığını Safiye Erol’un bu konuşmasından unlamak mümkün. Önce romanın ilk sayfasını görelim, bakalım, gerçekten de bu kadar medhe, onca övgüye lâyık mıdır, ne dersiniz… “Güvercinler ve Leylekler Diyârı”ndan siftah edip başlayalım:

“Yurdum dedikçe gözümün önüne hep güvercinler ve leylekler gelir. Câmilerinden, şadırvan çeşmelerinden, hamamlarından, hanlarından ziyâde kuşlarının kalbime yuva yapması nedendir, bilmem. Belki yurduma bağlı bin bir hâtıra ve efsâneyi bana hatırlattıkları için… ‘Evvel zaman içinde kalbur saman içinde…’ sözleriyle başlanabilecek bütün o masallar veya hakîkatler -farkı ne ki, değil mi geçmiş aşk ve güzellik, esrar, mâcerâ, kahramanlık doludur. İşte hep biliriz ki güvercin sevdâ, leylek de esrar kuşudur. Yurdum, târih boyunca kâh şarkın kâh garbın dâvâsını benimseyen Trakların yurdudur. Silâhları, atlan, zevkle işlenmiş gümüş kupaları ve hepsinden ziyâde Omiros, Orfoys Tamirus gibi esâtire göçen saz şâirleriyle ün almış olan o hârikalı kavmin toprağında bir kasaba… İsmi de Keşan’dır.

Dârâ ve İskender orduları, Roma lejyonları bu yollardan geçti. Mitradat, Sulla ile burada çarpıştı. Bu yerlerde Alexi Commen, Peçenekler’e dayanamayarak Keşan Kalesi’ne kapandı, sonra bir çıkış yaptı ve ırmak kenarında düşmana karşı durdu. Acaba o ırmak hangisi ola? Kayalıdere mi, Sarıkız Çayı mı, yoksa daha ötedeki Ergene mi?”

Turhan’la Cangüzel’in Aşkı

Erkek kahramanı Turhan’ın dilinden aktüel zamanda geçen bir olay anlatılır romanda. Kadın kahraman Cangüzel’in yazdığı Sarı Sipahiler, Yedi Peçeli ve Ciğerdelen isimli üç hikâye roman içinde adeta romanı teşkil eder. Aynı ailenin farklı kollarına bağlı olan Turhan ve Cangüzel birbirlerini severler. İki iflâh olmaz âşık var karşımızda. Ancak Turhan’ın ihtirasları dengesiz ve ölçüsüzdür. Sevgiyi zedeler bu davranışlar. Cangüzel, Turhan’ı eğitmek amacıyla ortak atalarının 17. yüzyılda, Cigerdelen Kalesi’ne yakın bir tımarda yaşadıklarını dile getiren hikâyeler kaleme alır. Bu tarihî hikâyeler Cangüzel ve Turhan’ın macerasının arama girer. Hikâyelerde, dizginlenemeyen ihtirasların ferdi nasıl düşürdüğünü ve süründürdüğünü anlatan olaylar anlatılır. Türklerin Avrupa’nın en serhaddinde, kahraman olmayana hayat hakkının tanınmadığı bölgedeki durumu dile getirilir. Viyana mağlubiyeti ile Ciğerdelen düşman eline geçer ve içindekilerle birlikte yakılır. Turhan bu hikâyeler vasıtasıyla Cangüzel’in vermek istediği dersi kavrar. Aşk hislerini ve ihtiraslarını kontrol etmeye başlar. Atalarının fetih ruhunu alır, vatana hizmet etmek amacıyla kullanır. Anadolu ve Trakya’yı imar eden mimarî projeler hazırlar. Romanın sonunda Turhan ve Cangüzel evlenir ve dengeli bir hayat yaşarlar.

Prof. Dr. İnci Enginün, Cumhuriyet dönemi Türk edebiyatını ele aldığı kapsamlı eserde Safiye Erol’a da yer verir. Özellikle Ciğerdelen üzerinde ağırlıklı olarak durur. Romanın özetini veren Enginün, değerlendirmesini, yazarın ‘aşk anlayışı’nı açıkladığı şu satırlarla bağlar:

“Ciğerdelen romanı tarih ile şimdiki zaman arasındaki bağları, ferilerin davranışlarında ortaya koyar. Aşk duygusunu kişilerin olgunlaşması olarak yorumlayan yazar, mistik bir anlayışa sahiptir. Ciğerdelen kalesinde geçen tutkulu aşk hikâyelerini bugünün tutkulu aşklarını açıklayan bir anahtar sayar ve tarihteki tecrübelerin bugüne hazırlık olduğu tezini ileri sürer. Kanlarında mazinin ateşli aşklarından izler taşıyan Cumhuriyet dönemi kahramanlarının tutkuları, eserine çok özel bir boyut katar. Safiye Erol’un aşkı, yanarak arınma yolu olarak yorumlayan bu romanı mistik edebiyatın olumlu ve güzel örneklerindendir.”

Edebiyatımıza dair en tafsilatlı bir ansiklopedi olan Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopesi’nde Ciğerdelen ve yazarı için, “Akıncıların hayatları ve yaşayış tarzları ile onların torunlarının bugünkü yaşayışlarını anlatan, yer yer yarı destanî bir özellik gösteren Ciğerdelen romanı eserleri içinde en dikkate değer olanıdır.” denilmektedir.

Aynı ansiklopedide yazarın romanıyla ‘mazi ile şimdiki zaman arasında ruh ve davranış bakımından bir münasebet kurmak istediği’ belirtildikten sonra, “Cangüzel’in ruh haline ve aşk anlayışına tekabül eden tarihî hikâyelerin canlılığına karşılık, Turhan’ın hırçın, kıskanç aşkını anlatan hâlihazır durum canlı değildir. Bu da Safiye Erol’un erkek ruhundan çok kadın ruhunu tanımasından ileri gelir.” sözlerine yer verilir.Romanda içiçe geçmiş iki zaman var. Prof. Dr. Sema Uğurcan, bu iki zaman dilimini şöyle tahlil eder: “Safiye Erol, Ciğerdelen’de içiçe geçmiş iki zamanı ince bağlarla birleştirir. Aktüel zamandaki sosyal ve psikolojik olayların temelindeki tarihî izleri belirtir. İki zamanı kesiştiren aynı sembolleri yüzyılların şartlarına göre farklı şekilde kullanır. Romanda ciğerdelen, serhad, ateş, toprak, yol gibi semboller vardır. Romana ismini veren ‘ciğerdelen’ insan beenliğini en fazla sarsan duyguyu temsil eder. İçiçe geçmiş iki olayda da aşk ciğeri delen bir tesir gücüne sahiptir. Fakat kelimenin asıl sosyal anlamı romanı unutulmaz hâle getirir. Türklerin en uçtaki kalesi korunmaya çalışılırken, hikâyelerdeki bütün erkek kahramanlar ölür. Şimdiki zamanın kahramanları Turhan ve Cangüzel için ‘Ciğerdelen’ millî kültürün kendilerine kattığı mayayı keşfetmek ve onu vatan hizmeti için kullanmaktır. Safiye Erol’un destana yaklaşan âhenkli uslûbu konunun canlandırılmasında yardımcı olur. Romandaki en önemli sembol ciğerdelendir. Kelime insanın benliğini en fazla sarsan temel duyguyu temsil eder. Safiye Erol’un bütün romanlarında en temel duygu aşktır. ‘Ciğerdelen’ 1940’larda tarihî roman furyasının hâkim olduğu, meseleye kahramanlık açısından yaklaşıldığı yıllarda yazılmıştı. Bu eser ise estetik değer taşımaktadır. Romanı okuyucu, aktüel zamanlı kısımdan çok, tarihî zamanlı kısmıyla hatırlar. Aynı romandaki iki metin arasındaki sosyal, tarihî, psikolojik ve felsefî ilişki kuvvetle hissettirilir.”

Rumeli’de Bir Palanka

Safiye Erol’un romanları üzerinde ciddi bir değerlendirme yapan Doç. Dr. Belkıs Altuniş Gürsoy, yazarın “en mütekâmil eseri” olan ve “Türk edebiyatında da hususi bir yer işgal eden” Ciğerdelen üzerinde daha fazla durur: “Ciğerdelen, Rumeli’de bir palankadır. Palanka, mâlum tahtadan yapılmış kale demektir. Bu kale daha sonra elimizden çıkmış, Türklere çok büyük can kaybına, çok büyük iç ağrısına sebep olmuş ve Ciğerdelen’in elden düşmesi de Rumeli’den çekilmemiz için âdetâ bir başlangıç olmuştur. Bu eserle birlikte Rumeli Türklüğü ve bizzat Ciğerdelen anlatılırken, ayrıca bir başka hikâye, bir başka ciğerdelene de yer verilir. Yazar bu ifadeyi genele teşmil eder. ‘Hangi millet, hangi insan vardır ki, defterinde bir ciğerdelen yazılı olmasın.’ Buradaki ciğeri delmekle Ciğerdelen arasındaki münasebete de dikkat edelim.

Ciğerdelen, adına uygun bir muhteviyat serdeden eserde, tıpkı ananevi şark hikâyelerinde olduğu gibi hikâye içinde hikâye anlatılır. Kadim şark, Kelime ve Dimne’de, Binbir Gece’de, Binbir Gündüz’de Tûtînâme’de ve daha nice benzerî hikâyelerde, hikâye içinde hikâye anlatır. Her hikâye, insanoğlunun bir kusuruna tekâbül eder. Bir noksan etrafında dönüp dolaşır. Kahraman, sonunda kıssadan hisse çıkarır, yanlışım düzeltir ve hatalarından geri döner.”

Ciğerdelen’in “tezli bir roman” sayılabileceğini belirten Beşir Ayvazoğlu, “eve dönen” Safiye Erol’un “gayr”ı bildiği için “ayn”ı daha iyi gören bir entelektüel ve benzerleriyle karşılaştırıldığında epeyce farklı nitelikler taşıyan bir doğu-batı sentezini savunduğu”nu belirtir. Yazar, 1970’li yılların ortalarında okuduğu Ciğerdelen’in ruhunda derin duygular uyandırdığını belirtir: “Milliyetçilik duygularımın şahlandığı yıllardı; serhat boylarındaki mâcerâlı hayat, Şahinkonak, Sarı Sipahiler’in ve diğer akıncı âilelelerinin hayat tarzı, Cangüzel’in,

Aşk derdiyle hoşem el çek ilâcımdan tabib

Kılma derman kim helâkim zehr-i dermânındadır

beytiyle özetlenebilecek olağanüstü aşkı, Mustafa Durakça, Hâfız Nuri, Macar Feridun Bey, Kuşlu Nine… Aslında bir süre sonra bu isimler hâfızamdan silinmişti; bende kalan, sadece Ciğerdelen adı geçtikçe ve serhat türkülerini dinlerken uyanan, lezzetli bir rüyadan artakalmışa benzer bir haz, bir mutluluk duygusuydu. Ve, inanır mısınız, ikinci okuyuşumda, bu duyguyu kaybetmek şöyle dursun, ilk okuduğum zaman aldığım tadlara yenileri eklendi. Kendimi, Yahya Kemal’in Akıncı şiirinde farklı bir ifadesini bulan serhatlerde, akıncıların dünyasında buldum. Hani firaklı serhat türküleri vardır:

Estergon kal’ası subaşı durak

Kemirir gönlümü bir sinsi firak

Ne güzel, ne hüzünlü türkülerdir onlar. Ciğerdelen’i yeniden okurken, kendimi o türkülerin içinde hissettim; gönlümü bir sinsi firak kemirmeye başladı. Ah içimizi kemiren o sinsi firak.” Safiye Erol’un hem fikrî plânda, hem de üslûp bakımından Ciğerdelen ile asil şahsiyetini ortaya koyduğuna dikkat çeken Prof. Dr. Kâzım Yetiş ise şu değerlendirmeyi yapar:

“Safiye Erol’un üslûbu asıl Ciğerdelen’de kendini bulur. Esasen bir ya] zarın üslûbu değil, üslûpları vardır. Kadıköyü’nün Romanı ile Ülker Fırtına’ sı aynı kategoride değerlendirilebilir. Fakat Ciğerdelen onlardan oldukça farklıdır. Ciğerdelen’de kuvvetli bir tarih duygusu ve şuuru vardır. Üslûp da buna göre şekillenir. Romanın kahramanı Turhan, dedesi Hersekli Ahmet Paşa’ya alemdarlık yaptığı Fatih’i, başveziri olduğu II. Beyazıt’ı ve Yavuz’u sorar. Yavuz Sultan Selim için söylenen söz ‘zelzele’dir. Bu tek kelime, Yavuz’ O anlatacak en güzel karşılıktır. Yazar, bu eserinde büyük bir coşku içindedir. Bu coşku üslûbu coşturur, hattâ zaman zaman üslûp mensur şiir, masal, destan şeklinde tezâhür eder.”

Ciğerdelen, bütün edebiyat üstadlarından takdirler alır. Beğenilerek okunur. Ahmet Kabaklı da, romanın ‘tarihî-tasavvufî derin temalar’ taşıdığına ve ‘sanat değerinin yüksek’ olduğuna vurgu yaparken, Ciğerdelen’in, yazarın hayat ve düşüncelerinden de izler taşıdığına dikkat çeker. Kabaklı Hoca’ya göre, “Ciğerdelen, destanlı bir tarih sevgisini, dinî-tasavvufî duygularla kaynaştıran bir romandır.”

Safiye Erol’u takdir edenlerden Nihâi Atsız da Ciğerdelen romanının vurgunu. Atsız, “Ruh Adam”da romanın baş kahramanı Güntülü’ye, okuduğu kitap sorulduğunda “Ciğerdelen”i söyletir.

Yıllar önce bir arkadaşının kendisine Ciğerdelen’i tavsiye ettiğini ancak bir türlü bulup okuyamadığını belirten Sabahat Emir, yeniden yayınlanan romanı okumaya başladıktan sonra bir daha elinden bırakamadığım sözlerine ekliyor. Emir, Ciğerdelen’le ilgili intihalarını anlatırken çok farklı ve zengin bir dünyaya doğru yol aldığım ifade ediyor:

“Safiye Erol’un zengin bir kültür birikimiyle örülü akıcı ve özgün üslubu beni sarıp sarmaladı. Bu değerli ve çarpıcı yazan şimdiye kadar tanımadığım için kendi kendime esef ettim. Edebiyat Fakültesindeki hocalarımın zaman zaman yaptıkları edebî sohbetlerde neden Safiye Erol’dan bahsetmediklerine şaşırdım.

Ciğerdelen, post-modem bir aşk romanı. Olayların akışı içinde yazarın yoğun bilgi birikim, gözlem ve sentez gücüyle Doğu ve Batı Medeniyetlerini yorumlayışı, geçmişle bugünü özgün bir biçimde harmanlayışı, sağlam bir tahlil ve metod anlayışıyla analizler yapması Ciğerdelen’i klasik romandan ayırıyor.

Ciğerdeleri bir aşk romanı dedik ama bu aşk, sırça gönül sarayının her şeyden azâde, yalnız kendisi için var olan bir aşk değil.

Geçmişten geleceğe doğru uzanan hayat akışında, ruhların ortak bir mânada buluştukları, zengin bir kültürün kıvılcımıyla sürekli harlanan, yaşam ilenen nimetin her zerresine yayılan, mânânın tüm boyutlarını yüklenen, muhayyelerin el değmedik köşelerine kadar uzanan bir aşk…”

Prof. Dr. Sadık Kemal Tural,tarihî romanlar içerisinde özel bir önem verdiği Ciğerdelen’in ‘evlâd-ı fâtihan’ın trajedisini bugünkü insanımızla birleştiren bir köprü olduğunun altını çizer:

“Safiye Erol’un Ciğerdelen adlı eseri, serhad tarihimizin iki yüz yıllık bir dönemini billurlaştıran; evlâd-ı fatihân’ın trajedisini günümüzdeki insanların hayatı ile ilgili şekilde birleştiren bir eserdir.”

Safiye Erol üzerine ciddi bir doktora çalışması yapan Sevinç Ergiydi ren, önemli tespitler ihtiva eden eserinde Ciğerdelen’i, “Ego’dan ve onun süfli taraflarından kurtulup süzülmüş, arınmış bir benlik kurmanın şiirsel hikâyesi” olarak tanımlar ve şunu kaydeder:

“Safiye Erol’un ‘Ciğerdelen’ isimli romanı, hiçbir tarih kitabının veremeyeceği ölçüde, tarihin bir dönemi ile aramızda sıcak bir bağ kurar.”

A. Ömer Türkeşise, romanın diline dikkat çektiği değerlendirmesinde Ciğerdelen’in Cumhuriyet dönemi Türk fikir hayatından kesitler verdiğim ifade eder:

“Safiye Erol, doğumunun yüzüncü yıldönümünde yeniden basılan romanlarıyla genç kuşağın karşısına çıktı. En önemli romanlarından Ciğerdelen, Cumhuriyet dönemi düşünce hayatının bir parçasını yansıtıyor. Bir dönemi anlamak ve artık yitip giden bir dilin tadına varmak için okumak gerekiyor Ciğerdelen’i.”

Ciğerdeldi Efsânesi

Romanda, Silâhtar Tarihi’nden alınma Ciğerdelen Efsânesi büyülü bir dünyanın ışıklı âleminden çizgiler taşıyor. Bir aşkın büyük kudreti, bir sevılanın derin tutkusu, bir bağlılığın yüksek havası sarıveriyor okuyucuyu. Okuyalım, nasıl bir efsâne ile karşı karşıyayız görelim:

“Ciğerdelen’im, sen benim en yüksek uçuşumun, en atılgan hamlemin, en yakıcı aşkımın timsâlisin. Sana kavuşmak için ne uzak ülkelerden kopup, ne çetin yollardan, kan yutturan iklimlerden geçtim de geldim. Çemşid’in, Keyhüsrev’in, İskender’in Roma kayserlerinin mîrâsını zor pazu ile kılıcıma râm ederek sınırımı aça aça sana vardım. Kâh kavuştum kâh seni kaybettim. Sen, bu yalancı dünyada çok özlenen her şey gibi sık sık elden kayıyordun. Benim olduğun zamanlar seni nasıl baş tâcı ettim, düşman gölünden nasıl korudum. Duvarlarında sabahlara kadar gülbank çekilip kol gezilir, nöbet beklenirdi. Nice arıklar atlamış, kılıcını göğe asmış, eli kolu kanlı, aslan canlı, er pazarında pişkin sıçramış gazilerimi, devlet uğrunda taş yasdanıp toprak döşenmiş serhatli yiğitlerimi sana muhâfız verdim. Sana kanımı, sana malımı, îmânımı ve asırlardan beri biriken şânımı verdim.

Sen biricik mâbudum, hizmetine dîvan duran gazilerimin sofrasına ne çileler döşemedin! Aşk ateşiyle dilâverlerimin ciğerini dağlar; fakat onlara su vermezdin. Her gün Saroz ırmağından bağırlarının yangınını dindirmek için düşman arasından yol açar, kâfirle tokuşurlardı. Kahramanlarım zahmet çeke çeke canlarını yitirdiler, aç uyuz, kan kuduz ömür sürdüler. Onların aşk kuvvetiyle çıkış edip av yakalayıp, yuvasına dönen şâhin gibi gene sana girip cümbüş demek kurdukları da oldu. Fakat sen her biri bir cihan değer seçkin yiğitlerimi ne doyurdun, ne içirdin, ne de onlara rahat yüzü gösterdin. Sen benim serhaddimden de öte, Frengistan içine uzanan en tehlikeli, en çok ölüme yakın ve böylece en kıymetli ve kutsal noktamdın. Sana kurban verdiğim evlâtlarım her gün Estergon ovasını kollayarak kâh Begânoğlu kalesini kâh Zigetvar’ı izleyip, puslu havada Kumran’ı gözden kaybedince tasalanarak ‘A… Yâ… Nereden ne gele?’ diye düşünür, geceleri yakın düşman köylerinden horoz sesleri işiterek elde silâh tetikte yatarlardı.

Onların ömrü hiç konmadan göçmek, ara vermeden savaşmak, ağ ve esen yurtlarına varamadan hasretlik çekerek iki baştan yanan mum gibi erimek demekti. Akıbet toprak onların cefâdan yılmamış cisimlerini dinlendirdi, şehitlik şerbeti murat görmemiş gönüllerini kandırdı. Onları ben teker teker, özenerek, en asîl kuvvetimi, en derin sanatımı harcayarak serhaddimin gaye noktası için yetiştirmiştim. Şimdi başımı pekçe diker ve övünçle çağırabilirim: Berhudâr olası kahramanlarım! Her biri vazifesini yaptı, öteye bile geçti.

Ey benim Ciğerdelen palankam, sen bütün ömrümün hasretiydin. Sana kavuşmak için yedi iklim dört bucakta asırlarca çalkandım, dalga vurdum duruldum, gene coştum gene duruldum, nihâyet süzme bir nur olarak geldim senin ayaklarına döküldüm. Sen de kim bilir ne zamandan beri bu en vurgun âşığını beklerdin. Seni bulunca kavuşma sevinciyle ayrılık korkusu başımda birlikte çaktı. Bildim ki vuslatın, erenlerin çile doldura doldura bir an için ulaştıkları Tanrı yakınlığı gibidir. Bir görünür bir silinir. Bu anlayışla yalnız benim değil, ecdâdımın ve benden sonra gelecek neslimin de rûhu titredi. Fakat âvâre gönlüm direniyordu: ‘Niçin, neden? Neden onu alakoyamazmışım? Ben onu bütün ömrümce özleyip aramadım mı? Ben bu kadar kahramanlığa mâl olan gücümle, değerimle, güzelliğimle onu hak etmedim mi?’

İçimden bir seziş hafif sesle cevap veriyordu: ‘Nâfile dövünme, zavallı Senin geçmiş ve gelecek ömürlerinde de nasibin hep budur: Özlemek, kavuşmak, ayrılık.’

Anladım. Bunu anlamak bütün hayâtı kavramak demekti. Böyle hastalığın ilacı olamazdı. Sen, bedenim satırla doğranır, kanım küçük bir kamışla ağır ağır emilir gibi benden gidecektin. Bana düşen vazife, seni bir an olsun kazanmak için başardığım müthiş gazâlardan sonra kaybederken ecdâdımdan mîras kalan vakar ve temkinle el bağlayıp dik durarak, ancak için için tekbir getirip Hak’tan kuvvet alarak yasımı belirtmeden, yaralarımı göstermeden, dedelerim gibi kahramanca şehit olmaktı.

Akıbet benden geçtin mukaddes palankam! Fakat gene de benimsin, inde beslenip vücut bulduğum anne kucağı kadar, sonumda düşeceğim toprağım kadar… Yaradılış âleminde ezelden ebede döne döne doldurduğum yerim kadar benimsin.

Sen ne kadar benden geçsen artık bir daha yabancı ellere geçemezsin. Yeryüzünde tek adâlet varsa o da şudur ki: Bir mânâya en yakın ulaşan, o mânâya en yüksek bedeli ödeyen kişidir.

Senin etrâfında kaç defalar İsrâfil Sûr’u vurulup kıyâmetler koptu, kaç defa toprakların kandan mercan gibi kızıl renk bağladı. Düşmanı demet demet kırıp, dizi dizi önüne katıp kovagiden serhatlilerimin tekbirleriyle ufukların çınladı. Bahadırlığı cihânın gözüne diken olmuş cirit atlı, kanlı gözlü, eli şimşirli dilâverlerimden nicesi senin ovalarına hazan yaprağı gibi döküldüler. Senin uğrunda düşmanla kılıç söyleşmesi etmedik yiğitim mi kaldı? Budinli’si, Bosna serhatlisi, Kanijeli’si, Eğrili’si… Bu pazara hep birden baş koydular. Ovalarında hâlâ paşa mehterlerinin, kaleden kaleye okunan gülbankların, hû çeken cenkçi dervişlerin, Allah Allah’a kalkan serdengeçtilerin sesi kalmıştır. Hâlâ ufuklarında bir köşeden tozu dumana katarak kara bulut hâlinde Tatar Han kopar gelir. Kâh güneş olur; mızraklar, alemler, altın miğferler parıldar kâh rüzgâr olur sancaklar dalgalanır. Durgun gecelerde yakılan meşaleler bir kaleden bir kaleye görünür. Bazı cura çalındığı, şehit mevlutlar okunduğu duyulur.

Sen beni çıldırttın güzel hisarım, sen bana vârımdan fazlasını sarf ettirdin. Al palanka, ver palanka hep geldi, gittin. Vire bayrakları diktin. Gün geldi teslim olmadın. Benliğimde yaşayan ne varsa vücûdumdaki beyaz kan yuvarlacıkları gibi hepsini birden senin alımlı ve tehlikeli köşene koşturdun. Estergonlu sana imdat etmekten durup oturamaz oldu. Yardımın koşuntu etmediğim hiçbir bendem kalmadı; Eflâk, Buğdan Beyleri, E kralları, kardeş Kazak hatmanları, orta Macar banları…

Sen çok defalar benim hezimetimi de gördün. Ordularım yan verip bozuldu.

Vezirlerim ’Çokluğa darı saçılmaz.’ deyip geri döndüler. Dönemedikleri de oldu, iş işten geçmiş, belâlı deryâsı baştan aşmış bulunurdu. O zaman şehitlerimi at sırtına bağlayarak senin duvarının dibinden geçirirlerdi. Ardı sıra davarını sürerek reâyam sökülürdü.

Ben sana ’Ciğerdelen’ demem de ne derim? Ömrümün mânâsı ciğerimin kanıyla senin destânını yazmakmış. Gene de senin Tanrısal derinliklerini dilediğim gibi göremiyordum. En sonunda mihnetlerimi üst üste koydum, dağ gibi yığıldı, çıktım ’Mihnet tepesi’ne oturdum. Ancak o zaman sen Ciğerdelen’ime kavuşup seninle kaynaştım. Bu, artık senin ve benim sonumuzdu. Sen o demde düşman eliyle ateşe verildin. Alevlerin rakseden hura elleri gibi çırpınıyordu. Allı yeşilli yanıyordun, Semender kuşu musun, dumanında ıtır ve zambak kokusu vardı. Biliyordum ki bu senin son yanışındır ve ben seni artık bir daha binâ edemem. Yangınına atılıp kucağında seninle birlikte kül olmak murâdına ermek demekti. O zaman aşkımın gücüyle bir adım daha atabildim. Dedim ki: ‘Olmaz, ölüm bana yasaktır. Benim sesim var. Palankama sesimi de vereceğim. Ciğerdelen’imi anmak, onun efsânesini okumak için sesimi kurtarmalıyım. Fâni hayat kandilini söndürmemek gerek. Mihnet tepesinden in! Hisarının yangınından yüz çevir! Bu yükseklikte böyle bir görüşle insan yaşayamaz.’

İşte tepemden iniyorum, palankamı ardımda bıraktım, iç illere yüz tuttun. Yassı ovalara, kuytu bucaklara sığınacağım. Nelerle oyalanacağım… Beyaz tülden bir akşam elbisem olsa… Büfemin üzerine bir gümüş semâver alsam: Vitrine eski Bohemya kristalleri koyabilsem. Briç oyunumu ilerletsem, itibarlı cemiyetlere girip çıksam. İlgi gözüyle ardımdan bakacaklar, elimi öpecekler, tanışıklığıma değer verecekler. Gülüyorum. Bu gûyâ ben miyim? Ben Mihnet tepesinde dizüstü gelip Ciğerdelen’imin gözümün önünde yandığım seyrederken, onun alevinde erimek için canımı veli iken bendim.

Bana iki yol vardı: Palankamın yangınında kaynamak, yâhut hayatta kalıp onun adını kutlamak. Birinci yol benim saâdetim olacaktı. İkinci yol mâbûdumun bana haklamayı borç kıldığı cenk-i cefâ idi. Taptığımın buyruğunu dinlemekle ömrümün en zorlu savaşma çıkıyorum. Nasıl ki palankam serhaddimin sonunun sonunun daha sonu idi, ben de gücümün nihâyet noktasına ulaşmak, sevdiğime ün verecek başarılara erişmek isterim.

Ayrılık yolunca ilk adımlarımı atıyorum. Elimle gözlerimi kapadım. Saçlarım kuru ot arasında yılan sürünmesi gibi soğuk hışırtılar çıkarıyor, demet demet ağarıyor. Yürüdükçe ayaklanma kösteklenen gölgem ölümümdür. Pîrim bana destek olsun, ben aynlık hastasıyım, erenler el koysun. Acılarımın ağusu göksel imbiklerden süzülerek ülkeme gül yağı gibi damlasın, kokusu dertli yurttaşlarımın bağrında ferahlık ve avuntu ummanları çağlatsın.

Palankamın efsânesini doğrudan doğruya nasıl anlatırım? Dilim varmaz, elim gitmez. Onu ancak misallerle, rumuzlarla yâd edebilirim. Buut da son bir defa geri dönüp ardıma bakıyorum, onu kendi adıyla son defi çağırıyorum.

Ciğerdelen’im… Elvedâ…

Elvedâ Ciğerdelen’im.

‘Düşman Ciğerdelen altına gelip dört tarafından ateşe verdi. İçinde bulunan birkaç bin kadın ve erkek feryat ve fîgan ederek yanıp gitti ve dumanı cevf-i havaya pervaz etti. Sene (1094:1683) Silâhtar Târihi.

Ciğerdelen 1946’da kitap olarak yayınlandıktan 16 sene sonra, romancının vefatından bir yıl kadar önce istek üzerine Yeni İstanbul gazetesinde yayınlanmaya başlar. 22 Mart 1963 tarihinde başlayan tefrika tam 88 sayı devam eder. Bu yayında, gazetenin yöneticisi Gökhan Evliyaoğlu’nun vefalı ve kadirbilir davranışı takdire değer

Ciğerdelen Türk insanının tarihe bakışını, hüznünü, inançlarını, sevdasını, fikirlerini ve ideallerini aksettirir. Bundan dolayı Safiye Erol denilin ce Ciğerdelen akla geldiği gibi, Ciğerdelen romanı anıldığında da Safiye Erol hatıra gelmektedir. Bu ilgi ve sevgi tesadüfi değildir. Roman, gençlik arasında yıllarca bir millî destan gibi okunmuş ve hâlâ okunmaktadır. Türkiye’nin ruh mimarlarından Fethi Gemuhluoğlu’nun, 2 Eylül 1963 tarihin de Almanya’nın Nümberg şehrinden Yavuz Bülent Bâkiler‘e yazdığı mektupta mutlaka okumasını istediği kitaplar arasında Safiye Erol’un “Ciğerdelen “i de bulunmaktadır.

Edebiyatçılar, Safiye Erol’un romanları arasında “Ciğerdelen”in farklı bir yere sahip olduğu hususunda birleşiyorlar. Yazar Zeynep Uluant da bir yazısında Ciğerdelen’in, yazarın şâheseri olduğunu vurgular ve bu romanı Erol’un daha sonraki çalışmalarında aşamadığını söyler:

“Ciğerdelen’de, eski zaman ile hâl ustalıkla birleştirilerek üç Rumeli efsanesine ustaca yol açılmış ve yazar bilhassa bu hikâyelerde romancılığının doruğuna çıkmıştır. Son romanında dahi bu derece başarılı değildir. Adını, 17. yüzyılda Osmanlı’nın Rumeli’deki ileri bir karakolu vazifesini gören Ciğerdelen Kalesi’nden alan eserde anlatım destansıdır. Bilhassa efsanelerin anlatıldığı bölümler epik unsurlar taşır.”

Ciğerdelen hakkındaki son hükmü, Safiye Erol’un en yakın ve candan ,arkadaşı Sâmiha Ayverdi’ye bırakmak hakşinaslık olacaktır diye düşünüyorum. “İstanbul Geceleri”nin büyük üslûpçusu şu değerlendirmeyi yapıyor:

“Hiç zannetmem ki Ciğerdelen efsâneleri, kendini, hayâtın sâdece günlük ve harcıâlem patırtılarından değil, bizzat benliğinin çelici müdâhalesinden kurtaramamış kimsenin meydana getireceği bir âbide olsun. Onun için de sanatkârın bu eseri bilgi, hamâset ve cezbeden yoğrulmuş bir tecerrüt hâlinde meydana gelmiş âbidedir.”

Bu ballar balı bahsi, Ciğerdelen’in kahramanlarından Turhan Tuna’nın romandaki son satırları ile bitirmek yakışacak herhalde:

“İşte artık bitkin ve yaralı, kan revan içinde, orta katın eşiğine düşen ben Turhan Tuna, sözlerime son veriyorum. Hak Yaradan’ımdan niyâzım şudur ki eşimle bana orta katta bir durak ihsan etsin. ‘İrciî’ emri ne zaman gelir bilemem; ancak dilerim ki yorgun hâlimde göçmeyeyim, eşimle berâber orta kattan bir kâm alayım. Yoksa huzûra varmak için hazırlıksız değilim. Yaradanıma gönül cevherimle ellerimi sunacağım, yüzümü ak edecek en yüksek değerlerimdir bunlar. O gönül cevheri ki cihâna sığmaz duygu ve düşünce kargaşalığım taradı, ayıkladı, demet demet müzik bağladı.., Hû! dedikçe göklere yükselen bir tütsü gibi dudaklarımdan tüter. Hû Yaradanım, hû! Al işte içimin cevherini. O eller ki yeryüzünü arındırdı, nizamladı, güzelleştirdi, Hak Yaradanım bak şu ellerime, bu eller: Düşmanı abradı, dostu onardı, her ödevi başardı, sevgiyi son olgunluğa yetirdi.

Onları başıma koysam efsânelik elmaslarla yanan İskender tâcı gibidir. Göğsüme çapraz bastırsam çifte kartallı, hâdan arması takınmış olurum. Mührü Süleyman’ı neyleyim, her parmağımın izinde mührü Süleyman okunur.

Hak Yaradanım, bu eller, çok çalıştı.

Alnımın terinden altın sansı başaklar bitti, yüreğim sızısından kan kırmızı güller açtı, savaşımın gücünden katı yapraklı buruk kokulu zafer defneleri yeşerdi. Buğdayımı, gülümü, defnemi bir araya düreyim; kendime en yüce çelengi öreyim. Orta katta bir cihangir olarak oturup dinleneyim. Beni çağırdığın gün Pir Sultan köçeklerinin hafif kanatlı oyun adımlarıyla süzülerek sana gelirim.”

************

BİR GÜNEŞİN ETRAFINDAKİ PERVANELER

Romancının artık “Hocam!” demeye başladığı Ken’an Rifâî güneşi ve onunla yapılan huzur sohbetlerinin etrafındaki diğer pervanelerle yani Burhan Toprak, Nezihe Araz, Ekrem Hakkı Ayverdi ve Sâmiha Ayverdi’yle yeni bir ha yat başlar. Bu nezih toplantılar defalarca tekrarlanır, ulvî sohbetler edilir ve gönüller şâd olur… Safiye Erol’un zihnini kurcalayan cevapsız sorular karşılığım bulur, hayatındaki kargaşa düzene, kafasındaki istifhamlar açık ve net cevaplara kavuşur. Romancımızın ruhundaki yıkanmanın, gönlündeki arınmanın ve sonsuza kadar huzura kavuşmanın kısa hikâyesini Sâmiha Ayverdi anlatacak: “Arkadaşımız ve sevdiğimiz Safiye Erol, Garp çevrelerinden kazandığı zihnî bilgileri yüzünden gururun ve benliğin yükü altında ezilmeden yaşadı, Sonunda da gönlü dağarcığı, bir ulu Efendi’nin irfan ve iman hamûlesi ile dolup taştı. Yerin göğün kabul etmediği o İlâhî emânete gönlünde yer vermekle ululandı, bahtı açıldı. Yıllar yılı dirsek çürüterek kazandığı bilgilerinin vermediği saadeti ‘Efendim var!’ dedikten sonra bulanlardan biri oldu.”

“Ken’an Rifâî ve 20. Asrın Işığında Müslümanlık”isimli eser, dört kelâm ve kalem ehli hanım tarafından yazılır. 1951 yılında ilk baskısı yapılan kitabın müellifleri Sâmiha Ayverdi, Nezihe Araz, Safiye Erol ve Sofi Huri…Bu kitabın bir bölümünü yazan Safiye Erol’un “Kenan Rifâî”ye dâir ilk satırları şöyle: “Hakka göçmüş bulunan hocam, hayatın gözle görülen ve görülmeyen yollarında rehberim Ken’an Rifâî’nin mâneviyeti huzurunda durarak şu yazıma başlamadan evvel onu selâmlıyor, ona şükranlarımı arz ediyor, ondan yardım niyaz ediyorum. İlk defa 1948 senesinde huzuruna çıktım. Onu halka tanıtmağı, son nefesine kadar muhitine bezlettiği kemal nimetlerini daha geniş kütlelere ulaştırmağı gaye bilen böyle bir eserde benim de söz payım olabilmişi için birkaç senelik zaman kısa görünürse de bâzı mânevî mensubiyetler v ardır ki zaman kaydına girmez. Ken’an Rifâî’yi harice tanıtmak için onun, hususiyetine temel teşkil eden üç hususiyetlerinden bahsetmek lâzım geliyor. O, evvelâ mistik adam: homo mysticus, sonra hakîm adam: homo sapiens ve nihayet mürşid-i âgâh idi.”

Safiye Erol, yaklaşık 60 sayfalık bu etüdünde hocası Ken’an Rifâî’ye ait unutamadığı hâtıralarını aktardığı gibi bilhassa üç hususiyeti olarak târif ettiği “mistik adam”, “hakîm adam” ve “mürşid-i âgâh” yönleri üzerinde durur.

Erol, hasretini çektiği suya kavuşmuştur artık. Her ziyaret, şüpheleri yok eder ve sıkıntıları yere serer. “Bir âşık” ve “gerçek bir filozof’ olarak gördüğü hocası aynı zamanda aydınlık bir rehberdir. Romancının karanlık dünyasına ışık olur. Hocasına talebesinin gözüyle bakmak en doğrusu:

“O, cemiyetimizin müşahhas hayatı, müşahhas hakikati gibiydi. Sosyal insicamın şebekesini ne dereceye kadar tanırdı diye sorulursa: Bir dokumacının kendi tezgâhındaki dokumayı tanıdığı kadar tanırdı. O, tabiatın ancak gerçek âşıklara ayan olan şifresini okuyarak böyle bir tabiat zemini üzerinde insanın nasıl ve ne üslûpla yerleşmesi lâzım geleceğini takdir etmiş kuruculardandı. Zaman ve mekâna elverişli normları imâl edenlerdendi. Beşer kaderinin ana rotasını bildiği için ferdî mukadderat yollarını da yekten görürdü.”

“Sen Kendini Affet”

Safiye Erol bir gün yine hocasını ziyarete gittiğinde, uzun zaman görünmediği için sitem işitir. “Af buyurun efendim” sözleriyle özür dilemek ister. Hocasının cevabı uzun zaman kendisini düşündürecektir: “Ben affetmişim ne çıkar? Sen kendi kendini affet.”Bu sözler yazarın maddî vücuduna ve manevî dünyasına yerleşir, kanının her damlasına karışır ve beyninin bütün hücrelerine bulaşır adeta. Önünde ve ardında, sağında ve solunda, içinde ve dışında, yakınında ve uzağında, düşünde ve gerçeğinde hep bu söz vardır: “Sen kendini affet!”

Af kapılarını sonsuza dek açmıştır Safiye Erol. Affın yollan genişlemiştir alabildiğine. Büyük affedici tarafından bağışlanmak için artık bütün insanları, kendisine kötülük ve haksızlık edenlere de gönlünü bağışlamıştır. Hocasından emir almıştır çünkü: “Affet! Menfi yoldan geri dön!”Bu emir üzerine yolunun uçuruma dayandığını görür ve geri döner… Titrek adımlarla yeni yola girerken, gözleri hâlâ terk ettiği uçurum kenarlarında gezinir. O karanlık girdapların meçhul câzibesini araştırır ve ibretle seyreder. Ancak o artık “dönmüştür.”

Aşk adamı ve ahlâk âbidesi hocasının “Kendini affet” sözünden birkaç ay sonra tekrar ziyaretine gider. Büyük buluşmaya uzun hazırlık yapar. Yazar, iç dünyasının ve ruhunun fotoğrafını çıkarır adeta, dinleyip kulak verelim:

“Senelerce muhitime oynadığım zindelik ve şetaret komedyasının bir icabı da kılık kıyafetime daima çeki düzen vermek, benim vaziyetim de bir kadından beklendiği derecede bakımlı olmaktı. O gün yine giyindim, kuşandım, aynaya baktım: Mumya süslenmişti. Hasbanın hiç eksiği yoktu, arpej sürmüş, inciler takmış. Doğrusu çok külfet! Fakat ölüyü diri sananları üzmemek, kuşkulandırmamak, tecessüslerini uyandırmamak lâzımdı. Bilhassa tecessüslerini. Neden öldün? diye soracaklardı ve İnsanın kendi kendine bile izah edemeyeceği bir keyfiyeti -ölmeden ölmek sırrını yakınlarına anlatmak için çekeceği fuzulî eziyet, meyanede açılacak sonsuz çene pazarı, aslında kudsî olan bir hâdiseyi elden ele, dilden dile nafile yere fersudeleştirmek perspektifi o kadar ürkünç ve tiksinçti ki ölmemiş gibi yaparak eski temsili devam ettirmek daha kolay geliyordu. O gün Ken’an Rifâî hocam bana birkaç kelime daha söyledi. Sözleri ne önceden hazırlayan bir konuşma zemini, ne de sonradan tefsir eden bir mükâleme oldu. Gittim, elini öptüm. ‘Erol! Seni nevmid olmaktan men ederim.’ dedi. Çıktım. Hepsi bu kadar.”

Yalnız Değilsin

Safiye Erol birçok insan gibi zaman zaman kendisini yalnız hissediyordu. Varlıkta yokluğu, çoklukta azlığı yaşıyordu sanki. Bolluk içinde yoksullukta yüzüyordu adeta. İçini boşaltacağı, yüreğini açacağı bir sır arkadaşı, bir dert ortağı, bir hâldaş, bir yoldaş, bir kardaş, bir serdaş bulamamıştı. Ne zamanki hocasıyla tanıştı, cümle eksiklikleri tamam gördü. Yoklukları var buldu. Azlar çoğalmaya başladı, dertler huzura dönüştü.

Yine bütün dünya yükünü üstünde hissettiği ve hüzünlerin âlâsını yaşadığı bir zaman, ziyaretine gitti onun. Dergâha girdikten sonra ulu nazarlı hocası dünyalara bedel bir söz söyledi ona: “Sen yalnız değilsin, ben daima seninle beraberdim. Bundan sonra da beraberim.”

Bu söyleniş iki-üç cümleden ibaret sıradan bir konuşma gibiydi. Ancak Safiye Erol için muştuların en yücesini, müjdelerin en büyüğünü taşıyordu. Birileri tarafından düşünülmek güzelliklerin en iyisiydi. Herkesin kendi başının çaresine baktığı, her kişinin kendi dünyasına daldığı hengâmede birileri tarafından hatırlanmak… Safiye Erol’un dünyasında tatlı heyecanlar, anlatılmaz duygular ve kavranmaz düşünceler meydana getirdi. Bu sözün Safiye Erol için ne demek olduğunu tam kavrayabilmek için yine ona kulak vermeliyiz:

“Hayatta bu sözleri çok duymuşsunuzdur. İlk gençlikte inanırız. Sonra görürüz ki insan münasebetleri, bir lâhzalık gönül arzusu yahut çağ icapları, yahut menfaat birlikleri, kısası: Geçici gelişat üzerine bina edilmek isteniyor. Ne kadar ömrü olur? Kimini ölüm alıyor, kimini ayrılık, kimini heves değişikliği alıyor. Bâzan biz değişiyor, bir rabıtadan çıkıyoruz; bâzan karşımızdaki değişiyor, bizi defterden siliyor. Hayatın olgunluk çağında tepeden tırnağa yara izleriyle kışır bağlamış insanı çektiği acılarla ağlanan bin belâdan nasıl olup da arta kalışı ile güldüren ve bin yamalı varlığı ile de hayranlık uyandıran hayat gazileri oluyoruz. Fakat artık bizde inanç kalmamıştır. Mihr-i vefadan bahsedeni belki nezaket uğruna dinleriz, belki de biraz içimizi çekeriz; vaktiyle bu sözler gözümüzü yaşartan en güzel rüya olmuştu. Rikkat ve esefe benzer esirî rüzgârların bizi yalayıp geçtiğini duyarız, ama artık bir şeylere bel bağlayamaz olmuşuzdur.

Bana ‘Seninle daima beraberdim, bundan sonra da beraberim’ dediği zaman ummadığı bir hediye vâdine uğrayan çocuk gibi gözlerimi açtım. ‘Sahi mi?’ diye saf ve fevri bir hareket yaptım. Sanki ileri atılmak, karşıdan gösterilen bu parlak şeyi çabucak kapmak, koynuma saklamak ister gibi. O, pencereden bahçeye bakarak teyid yollu başını salladı ‘Yaaa… .sahi sahi’ dedi.

Helecanım ve telâşım şundandı ki bu defa edilen vâdin eski vaidlere benzemediğini, bu defa musaffâ, münevver, hakikî ve ebedî bir şey karşısında durduğumu anlamıştım. Beni hayatında terk etmedi, beni irtihalinden sonra da terk etmedi. Bunca boş çıkmış mihr-i vefa vaidlerinin topuna karşı bir kefaret gibi. Mecaz olan benliğimde gizlenmiş hakikat payı gibi.

Sunar bir câm-ı memlû bin tehî peymâneden sonra

Felek ehl-î dilî dilşâd eder, eder ammâ neden sonra”

Edep Tacı

Safiye Erol, ruhundaki hafakanlardan kurtulmak için zaman zaman hocasını ziyaret eder. Ama bu ziyaretlerinde bir ikilemi de beraberinde götürür. Erol’un eğitim aldığı hayata ilk dokunduğu yıllarda edindiği muhitle şimdi içinde bulunduğu bambaşka kumaşlardan dokunmuş dünyanın çelişkisiydi bu. İki dünyanın birbirine teğet geçtiği anı arar Erol. Yine arayışlar içinde girdiği bir gün hocası ona rahatlatır: “Edep tacını başına giy, istediğin yere git.”Böylece kapıları kapatmak yerine, kendini yenileyip aynı kapılardan girebilecektir.

Kâinat kitabını okumayı da çok sever Safiye Erol. Düşünmeyi, hayâl kurmayı, tasarılar geliştirmeyi, idealler inşa etmeyi, rüyalar görmeyi… Bir dalda, bir çiçekte, bir tohumda, bir pirede büyük hikmetler bulmayı, mucizeleri fark etmeyi, olağanüstülükleri ayırd edebilmeyi… Dağlardaki haşmet, iklimlerdeki vahdet, deryalardaki nefaset, ağaçlardaki zarafet, hayvanlardaki ahenk, bitkilerdeki güzellik onu derinden derine sürükler. Hocası, bir gün defne yaprağını misâl göstererek, tefekkür ummanından bir katreyi zihnine damlatır: “İşte kahır ve lûtfun ikisine de aynı zamanda mekar olan bir nümune. Yaz ve kış aynı taravette (tazelikte) bir güzel. Bundan örnek alınız.”

Dinin kabuğuna değil özüne, dışına değil içine, bedenine değil ruhuna bakıyordu. Şekillerden ziyade mânâya yaklaşıyordu. Aldığı telkinlerle merak ediyor, araştırıyor inceliyor ve tefekkür ediyordu. Zira hocasının şu sözleri ona yol açıp yordam göstermişti: “Eğer mikroskobunun altında küçücük bir zerreyi tetkik eden bir laboratuvar adamı, kâinatın içinden aldığı bu küçücük nümune karşısında hayretlere düşerek insan bilgisinin mahdutluğunu sezip derin bir tevazu ile tefekküre dalamıyorsa, onun modem ilmin hakikî bir müntesibi olduğundan şüphe edilir.”

Safîye Erol üstüne vazife olmayan her şeyi görev sayıyordu kendine. Dünya dolusu yükü vardı. Himmet sahibiydi ve herkesin doğru, her işin iyi, her şeyin güzel olmasını arzu ediyordu. Gördüğü ve duyduğu şerler, yaşadığı ve hissettiği kötülükler zaman zaman onu karamsarlıklara götürüyordu. Ama hemen ardından toparlanıp tekrar ümit zırhına bürünüyordu.

İşte yine huzurdaydı. İçindekileri dışa yansıttı:

“Efendimiz, dünya pek kötü!”

Cevap kısa fakat rafine bir çözümün işaretçisiydi:

“Sen iyi ol.”

Ama Safiye Erol bencil değildir. Herkesin iyi olmasını arzu etmektedir. Her kişinin doğru yolda olmasını. Yalnızca kendisinin iyi olması tatmin etmez ruhunu. Bu cevaba itirazı vardır:

Ben iyi olmuşum ne fayda, bu kötülük içinde.”

Bu sefer cevap, hiçbir şüpheye, hiçbir tereddüde, hiç bir kaçamağa mahal vermeyecek olgunlukta, aydınlıkta ve genişliktedir:

“Senin üstüne vazife değil. Sen iyi olmana bak. Kötülük senin sınırlarında durakladı mı, kalmadı mı? Sana sirayet etti mi, etmedi mi? Sana bulaşamadığı, seni karartıp bozamadığı dakikada kötülük hezimete uğradı gitti.”

Romancı, burada Schiller’in “Hayatın bize ettiği vaidleri biz hayata karşı yerine getirelim”sözünü hatırlar ve hocasına da nakleder. Kuşkuları yok olur Safiye Erol’un. Problemi çözülmüştür. Hocasından son öğüdü dinler:

“İnsan benimsediği düsturları unutmamaya gayret etmeli. Hoş, unutsa da günün birinde mihnet ve elemle hatırlayıp tazelemeye mahkûmdur. Düsturların, senin hayat ve ebediyyet mayandır. Onları sık tut.”

Cânân Ayrılanda

Safiye Erol’un hocası Ken’an Rifâî de her fâni insan gibi 7 Temmuz 1950 Cuma günü “dön!” emrine uyarak Hakk’a yürür. Ebediyet dünyasının yoluna çıkmıştır bir defa. Ancak bu vefat Safiye Erol’un dünyasında yıkımlar değil, yeni oluşlar meydana getirir. Emanet aldığı sözleri, devşirdiği irfanı, yüklendiği telkinleri, öğretilen ahlâkı ve yaşama nizamını hayata geçirmek, yaymak, benimsetmek ve geniş kitlelere ulaştırmak zorundadır. Merkez Efendi Mezarlığı’nın dönüş yolu, kalemin daha doludizgin şahlandırılması gerektiğini hatırlatır kendisi ne. Artık devamlı teyakkuz hâlindedir. Çünkü kurmak istediği güzel dünyanın oluşabilmesi için kendisine daha fazla yük yüklenmiştir bundan böyle… Bu sedâya ses vermeli, bu kutlu davaya nefes harcamalıdır.

“Ken’an Rifâî ve Yirminci Asrın Işığında Müslümanlık” dört hanım yazarın ortak duygularını, müşterek heyecanlarını, bir olan imanlarını ortaya koyar. Dört derin ve ince kalem: Safiye Erol, Sâmiha Ayverdi, Nezihe Araz ve Sofi Huri… 1951 yılında basılan eser, hem döneminde hem de yarım asır sonra bile yankılar uyandırır.

“Metinlerle Günümüz Tasavvuf Hareketleri”isimli önemli bir eseri hazırlayıp neşreden Prof. Mustafa Kara burada Safiye Erol’un etüdünden geniş bir bölümü alır. Ken’an Rifâî hakkındaki bu inceleme usta hikâyeci Mustafa Kutlu’nun da dikkatini çekecektir yıllar sonra. Çok önemli bir fikrî metin, yarım asırlık bir zaman sonra edebiyat dünyamızın gündemine oturur. Kutlu yazısında notu düşer:

“Bu inceleme. Safiye Erol’un düşünce derinlik ve kapasitesi, üslûbu ve ifadesi ile seviyeli bir yazar olduğunu gösteriyordu. Ardından Kubbealtı Neşriyât’ın Safiye Erol’un külliyatını neşrettiği haberi geldi. Ve ben başta Ciğerdelen olmak üzere, esasen bir romancı olan kadın yazarımızın kitaplarını geç de olsa okumaya başladım.”

Biz yine, geçmişe dönelim. Kitabın yayınlanması, bugün pek örneğine rastlanmayan bir şekilde gazetelerin birinci sayfasında okuyucuya haber olarak duyurulur, ’Son Dakika gazetesinin 6 Teşrinisâni 1951 tarihli sayısında “Bir kitap dolayış ile enterasan bir toplantı” başlıklı bir haber çıkar. Eserin müellifleri Nezihe Araz, Sâmiha Ayverdi, Safiye Erol ve Sofi Huri’nin birlikte fotoğrafının yer aldığı haber şöyle sunulur:

Ses Getiren Kitap

“Tanınmış dört kadın yazarımız tarafından ‘Ken’an Rifâî ve 20. Asrın Işığında Müslümanlık’ ismiyle çok enteresan bir kitap yayınlanmıştır. Bu münasebetle iki gün önce, profesör ve ilim adamlarımızın hazır bulunduğu bir toplantı yapılmış, Ken’an Rifâî’nin hayat ve şahsiyeti görüşülmüştür. Buna dair yazımız dördüncü sayfadadır.”

Dördüncü sayfada haber iki buçuk sütun halinde detaylı bir şekilde verilir. Ken’an Rifaî’nin din anlayışının ifade edildiği yazının ilk satırları şöyle:

“Geçen hafta, Türkiye’de belki ilk defa, bir kitap İlmî bir toplantıya vesile oldu. Memleketimizin tanınmış profesörleri, tarihçileri, ilim adamları ve muharrirleri bir araya geldiler ve dört kadın muharririn yazdığı İnkilâp Kitabevi sahibi editör Gabri Fikri’nin bastığı bu kitap üzerinde görüşlerini açıkladılar.

‘Ken’an Rifaî ve Yirminci Asrın Işığında Müslümanlık’ adını taşıyan bu kitabın müellifleri, Türk edebiyatının tanıdığı meşhur dört kadın muharrir (Safiye Erol, Sâmiha Ayverdi, Nezihe Araz, Sofi Huri) de toplantıda hazır bulundular.

İlk önce profesör Ali Nihat Tarlan, sonra profesör Mustafa Şekip Tunç ve Reşat Ekrem Koçu, Ken’an Rifaî’nin şahsiyeti üzerinde durdular ve müelliflerin hizmetini belirttiler.”

Yazı, “Ken’an Rifâî’nin din ve iman anlayışı bahsinde, bu büyük adamı, mütekâmil bir insan olarak karşımıza çıkıyor” tespitiyle devam eder ve din adamının İslâm’ı anlayış, kavrayış ve yorumlayışı değerlendirilir.

Müslümanlığa Yeni Yorum

Nezihe Araz da Son Saat gazetesinde yazdığı yazıda, Ken’an Rifâî’yi anlatırken eseri referans gösterir. Hocasının resminin de bulunduğu dört sütunluk yazı, “Sen, Ken’an Rifâî! Asrın en mütevazı, fakat en büyük çocuğu, en büyük dost!” cümlesiyle sona erer.

Kitabın yankı bulduğu bir başka yazı da Dr. Cahit Tanyol’a ait. Yeni Sabah gazetesinin “Ahlâk Bahisleri” sütununda yazan Tanyol, makalesine, “Değerli romancılarımızdan sayın Sâmiha Ayverdi, üç arkadaşıyla birlikte yazmış olduğu bir kitabı bana da göndermek lûtfunda bulunmuş. Kendilerine teşekkür ederim” diyerek başlar, Ardından eserin müelliflerini kitapta aradığım ve zor bulduğunu belirttikten sonra, “Ken’an Rifâî ve Yirminci Asrın Işığında Müslümanlık”ın ruhunda uyandırdığı derin etkiyi dile getirir:

“Kapakta hiçbir imza yok. Bir akşam sonunda, düşünce limanıma tesadüflerin attığı meçhul bir gemiye benziyen bu eseri, yazarların kimler olduğunu öğrenmek merakıyla, bir müddet elimde evirip çevirdim. Nihayet kitabın en kuytu bir köşesinde, görünmek telâşının ürkekliğine bürünmüş ve sanki firar edecekmiş gibi kapağın arka kıyısına tutunmuş dört isme rastladım. Anladım ki, yazanlar bizi kitapla başbaşa bırakmak istiyorlar. Yemekten sonra onu şöyle bir karıştırayım, dedim. Sayfalardan taşan aydınlık, merakımı bir anda bir cezbenin içine fırlatıverdi. Düşüncemin bulanık ve bezgin atmosferini, Ken’an Rifaî’nin hâlis bir mürşit sıcaklığı telkin eden şahsiyeti birden dağıtıverdi; onu elimden bırakamadım. Gecenin sessizliği içine gömülerek kitabın sayfaları üzerine kapandım. Ruhum, sabaha kadar, onun uyandırdığı uhrevî aydınlıkta zikretti. Küçük hayat kaygularını içimden alıp götürdü.”

Eserle ilgili düşüncelerini anlatan Tanyol, bir ara “Bu kitap beni garip bir sarhoşluğa sürükledi. Gece mi bana dokundu, içimdeki hüzün mü bir anda deşiliverdi bilmiyorum, başım bir ışıkta asılı kaldı” diyerek hislerini belirttiği makalesine devanı eder.

MÜSLÜMANLIĞA YENİ YORUM

Edebiyat tarihçisi ve irfan sahibi Nihad Sâmi Banarlı’nm değerlendirmesi en, geniş ufuklu bir kültür adamının objektif yaklaşımını verir:

“Değerli yazarlar, güzel bir tesâdüfle talebesi oldukları, çağdaş fikir ve iman adamı ‘Ken’an Rifâî’nin hayâtı, şahsiyeti, dîni-ahlâkî inanışları, fikirleri ve eserleri hakkında bir monografi hazırlamışlar ve bir bakıma, yirminci asrın ışığında görmek istedikleri Müslümanlığı bu eserin sayfaları arasında göstermeğe, münâkaşa ve etüd etmeğe çalışmışlardır.”

Dört hanım yazarın dine yirminci yüzyılın ışığı altında bakmalarının önemli olduğuna dikkat çeken Banarlı, Türk topluluğunun yetiştirdiği büyük fikir ve iman adamlarından süzülmüş hâtıralarla birleşen bu yeni hamlenin kayda değer bir hareket olduğunun altını çizer.

Tasavvuf felsefesinin hayat sahası olan tekkelerin Osmanlı İmparatorluju’nda bir çok fikir, sanat, kültür ve iman müesseseleri gibi gerilediğini zikreden ünlü edebiyat tarihçisi, bu inanç hareketi ile tasavvufun yeni bir merhale kazandığını ve aydınlık ufuklar açtığını ifade eder:

“Ken’an Rifâî ve onun değerli şakirdleri, Müslümanlığı yirminci asrın ışığı altında görmeğe ve bütünlemeğe yol ararlarken, tasavvufun, din mevzûları üzerindeki serbest düşüncesinde, dini, insanlık sevgisiyle, tabiat ve medeniyet hâdiseleriyle kaynaştıran ‘iyi’ tarafından bir hareket noktası bulmak istemişlerdir. Filhakika üstün bir telkin kudretine sâhib değerli bir fikir ve iman adamı olduğu anlaşılan bu bilgili ve düşünceli insanın, din dâvâsındaki görüş ve düşünüşleri; onun gibi düşünen eski-yeni daha birçok mütefekkirlerimizle birlikte; İslâmlığın yeni hayâtına bir ışık verebilecek değerdedir.”

Dönemin ünlü edebiyat tarihçilerinden İsmail Habib Sevük de Cumhuriyet’teki makalesini, söz konusu esere ayırır. Ken’an Rifâî’nin hayatı ve hizmetlerinden uzun uzadıya söz eden Sevük, eserin müelliflerini Sâmiha Ayverdi’nin şahsında kutlar ve “Başta Sâmiha Ayverdi olmak üzere berrak kalemli ve aydın kafalı müellifleri candan tebrik ederiz” diyerek makalesini tamamlar.

Kitabı haber veren bir başka gazete İstanbul Exprès. “Bir Fikir ve San’at Hâdisesi” başlığıyla duyurulan haberde şöyle deniliyor:

“Tanınmış dört kadın muharrir, Sâmiha Ayverdi, Safiye Erol, Sofi Huri, Nezihe Araztarafından Cumartesi günü bir edebî toplantı tertip edilmiştir. Bu toplantıda Türk fikir hayatının belli başlı simaları hazır bulunmuşlar ve dört kadın muharrir tarafından hazırlanmış olan Ken’an Rifâî hakkında esere dair görüşmüşler. Türkiye’de ilk defa tertiplenen bu edebî toplantı, fikir ve sanat muhitlerinde eşsiz bir alâka uyandırmıştır.”

Gazetenin birinci sayfasında yer alan bu haberde iki fotoğraf kullanılmakta ve dört kadın yazarın yanı sıra dönemin tanınmış isimlerinden İsmail Habib Sevük ve Mustafa Şekib Tunç’un fotoğraf ve resim altları bulunmaktadır. Yazının sonunda da sözkonusu “sanat hâdisesi”ne dair Cevdet Perin’in yazdığı makalenin ikinci sayfada yayınlandığı duyurulmaktadır.

Konu ile ilgili iki ayrı yerde iki makale yazan Cevdet Perin, İstanbul Ekspres’in “Edebiyat Dünyasından Haberler” sütunundaki makalesini “Ken’an Rifaî ve Yirminci Asrın Işığında Müslümanlık” eserine ayırır. Fikir hayatımızda bir durgunluğun bulunduğunu ve bunun yıllardan beri devam edip gittiğini vurgulayarak yazısına başlayan Perin, daha sonra manevi hayatımızdaki kıpırtılara dikkat çeker ve “Öyle zannediyorum ki, Cumhuriyet devrinin maddeci devri artık nihayet bulmuş ve yerini manevî sahada her gün biraz daha kuvvetlenen yeni bir aksülamele terk etmiştir. Türk inkılâbının ikinci ve normal safhası başlamıştır diyebiliriz” sözleriyle ilgi çekici bir tespitte bulunur. Bu satırların yazılmasından sonra, büyük tepkiler gelmiş değil yazara. O günlerden bugünlere neredeyse 50 yıl geçtiği halde “İkinci Cumhuriyet” sözüne bile tahammül edemeyen aydınlarımız var. Fikri doğmadan boğmak isteyen yarı aydınlar var. Acaba hür düşünce’ bakımından Türkiye gerçekten geriye mi gidiyor? Cevdet Perin, o sözleri yarım yüzyıl sonra seslendirseydi, bugün bazı gazete ve televizyonlarda kraldan fazla kralcılar tarafından herhalde ‘hainliği’, ‘mülteciliği’ ve ‘nankörlüğü’ en tiz perdeden ilân edilirdi.

Cevdet Perin, adı geçen yazısında mâlum toplantıyı şu satırlarla yâd eder: “Geçen cumartesi günü, memleketimizin birçok fikir adamları Fatih’te, eski üslûpla yeni üslûbu harikulâde mezcederek döşenmiş, duvarları tablolarla ve kıymetli eski yazılarla, süslü bir evde toplandılar. Ne zamandır böyle edebî toplantıların hasretini çekiyorduk. Profesör Şekip Tunç, Profesör Ali Nihat Tarlan, Profesör Sabri Esat Siyavuşgil, İsmail Habib Sevük, Şükûfe Nihal, Reşat Ekrem Koçu, Raif Ongan, Refıi Cevat Ulunay ve daha bir çok muharrir hep orada idiler. Sâmiha Ayverdi, Safiye Erol, Nezihe Araz ve Sofi Huri tarafından üstadları Ken’an Rifâî’nin hayatı ve eseri hakkında neşrettikleri eserden bahsedildi, tenkidler yapıldı, temennilerde bulunuldu.”

Ken’an Rifâî’nin şahsiyeti üzerinde duran Perin, yazısının sonunda dört hanım yazarın bugüne kadar mütevazı bir şekilde çalışıp yazılar ve kitaplar yazdıklarını, ancak -kendisini de eklediği eleştirmenler tarafından görmemezlikten gelindiklerini belirterek, bunu telafi edeceklerini söylüyor yazısının sonunda: “Ken’an Rifâî’yi bize tanıtan ve yukarda adlarını zikrettiğim dört kadın muharrimiz de tıpkı üstadları gibi, bugüne kadar sessiz sedasız çalışmışlardır. Neşrettikleri eserlerde umumiyetle mistik bir hava esmekle beraber, derin bir kültüre dayanan tahliller ve düşünceler de vardır. Biz münekkidler, onları şimdiye kadar her nedense ihmal etmişiz!… Fakat bundan sonra borcumuzu ödeyeceğiz, kendilerini rahat bırakmıyacağız.”

Cevdet Perin’in ikinci yazısı Hafta dergisinin “Kitaplar Arasında”sütunun da yayınlanır. Aynı konu üzerinde duran Perin, “dört tanınmış muharrir tarafından hazırlanan” eserin “tefekkür hayatımızda bir hâdise teşkil edecek kadar mühim” olduğunun altını çizer.

Necdet Evliyagil de Cumhuriyet’in “Yeni Eserler” sütununda “Ken’an Rifaî ve Yirminci Asrın Işığında Müslümanlık” kitabı üzerinde durur. Ken’an Rifâî’nin çizilmiş bir resminin de yer aldığı iki sütunluk yazıda Evliyagil, kitabın tanıtım toplantısına hocası Cevdet Perin’in refakatinde katıldığını belirttikten sonra bu tür mühim eserler hakkında daha fazla yazılar yazılması gerektiği üzerinde durur. Necdet Evliyagil’e kulak verelim:

“İstanbul’da dört kadının bir araya gelmesi neticesinde, ortaya güzel bir eser çıkmıştır. Dört kadın muharririn, bir yıldan fazla bir zaman, didinerek, uğraşarak; uzun bir çalışma devresi sonunda vücuda getirdikleri bu eser, biyografik bir veçhe taşımakla beraber; hepimizin içerisinde mevcud olan mistik bir âlemi canlandırması bakımından mühimdir.

Bundan bir ay kadar evvel, Edebiyat Fakültesi profesörlerinden hocam Cevdet Perin, beni, Fatih’te, sanatkârların bir araya geldikleri güzel bir eve götürdü. Burada, dört değerli kadın muharririmizle tanıştık ve bu dört kıymetli kalemin meydana getirdiği eser üzerinde görüştük.

Samimî bir hava içerisinde geç vakte kadar devam eden bu toplantıda, profesörler ve tanınmış muharrirlerimiz de vardı. Hepsi de, kendilerine on gün evvelden verilen, yeni eserin mükemmelliğinden bahsettiler ve kadın yazarlarımızı tebrik ettiler. Hattâ, çaylarımızı yudumlarken bile, değerli profesörlerimizle ilim adamlarımızın eser hakkındaki sitayişkâr sözlerini dinledik.” Evliyagil, daha sonra kitabın muhtevasına dönüyor ve, “Eserin sahifelerini çevirdiğimiz zaman, gerçek medeniyetin, bir ruh ve his medeniyeti olduğunu; hakikî değerlerin ise, manevî değerlerden ibaret bulunduğunu anlıyor ve bu hava içerisinde; sanki bir rüya âlemindeymiş gibi, kitabı bitiriyoruz.”değerlendirmesini yapıyor.

Zeria Karadeniz de Son Saat’tin “San’at Hareketleri” sütununda “Bir fikir etrafında toplanan dört kadın”ı ve “Ken’an Rifâî”yi ayrıntılı bir biçimde kaleme alır. Mürşidin bir ressam tarafından çizilmiş resminin yer aldığı makale şu satırlarla başlar:

“Edebiyatımıza değerli romanlar kazandırmış bulunan Sâmiha Ayverdi, Safiye Erol ile arkadaşları Nezihe Araz ve Sofi Huri, bu dört münevver Türk kadını, nevi şahsına mahsus bir mütefekkir olan Ken’an Rifâî’nin şahsiyetine bereketli bir aydınlık getiriyorlar. Dört seçkin kalemin, derinlere doğru dalışları, diğer kıymetlerinden başka bize olgun bir terkip haysiyetine kavuşturulmuş bir monografi kazandırıyor.”

Kitabın birinci etüdüdünü müşterek olarak kaleme alan Sâmiha Ayverdi ve Nezihe Araz’ın yazılarına temas eden Karadeniz, daha sonra Safiye Erol’un etüdüne döner: “İkinci etüdde, Safiye Erol, mütefekkiri, ruh plânında ifşa ederken, mevzuyu sonuna kadar tüketmenin hazzını tatttırıyor.” Makalenin sonlarına doğru yazarımız, “Türk edebiyatına ‘Ciğerdelen’le unutulmaz bir roman kazandıran Safiye Erol gibi bir entelektüel san’atkâr” denilerek övülür.”’Bütün bu yankılar Safiye Erol ve diğer üç hanım yazarın müşterek ve önemli eserinin muhtevasını ve çapını kamuoyuna yansıtır.

Ayasofya Hüznü…

“Ah ey sanem!…” diye başlar bir yazısı Safiye Erol’un. Bir Ramazan gecesi Sultanahmet Camii ile Ayasofya’yı karşılaştırır bu makalesinde yazar. Sultanahmet’in göz kamaştıran haşmetini dile getirirken Ayasofya’nm mahzunluğunu fark eder:

“Onu nur askılı ramazan kisvesi içinde seyrederken hizâsında kara hayâlet kahmanı gibi kabaran Ayasofya’dan kulağıma sitemler erişti, ibâdete büsbütün kapatılmış olmasına küsmüştü. Benim görüşüme göre haklıdır güzelim Ayasofya. İbâdethâne olmak nerede müzelik etmek nerede? Biri hayâtın pınar başı, öteki anılar sergisi. Eğer binâların da kendilerine göre bir nev’i perisi varsa Ayasofya’nın hoşnutsuzlukla somurtmuş oturmaktadır sanırım. Bilmem neden müze açılırken bir köşecik, meselâ hünkâr mahfili ibâdete ayrılmadı? Şeriatçe mahzuru var mıdır onu da söyleyemem, gâlibâ asıl gâye dünyânın ilgilendiği mozaikleri değerlendirmekti. Bizans san’atının lâyık olduğu gibi teşhiri bir ayrı holümde ibâdetin devâmına engel midir? Zavallı Ayasofya yüzyıllardan beri olduğu gibi Nûr-ı Muhammedi ile şereflenir ve bugün nice donanmış câmiler arasında nasipsiz kalmazdı.”

Politik düşünmediğini belirttiği bu makalesinde herhangi bir grubun veya cemâatin sözcüsü olarak değil ama bir aydın olarak Ayasofya’nın derdini anlamaya çalışır:

“Ayasofya rastgele bir câmi değildir. Fâtih vakfıdır. Târih boyunca derin bir ihtiram ve ihtimam görmüştür. Birçok pâdişâhlarımızın türbelerine zemin olmuş, İslâm nûru ile yıkanmıştır. İbâdeti oradan çekmek doğru oldu mu? İftarla imsak arası Anadolu yakasından karşı yakaya bakarken böyle düşündüm. Elim şakağımda… Dalgın.”

RAHMET AĞACININ NURLU MEYVELERİ

Safiye Erol’un son kitabı “Çölde Biten Rahmet Ağacı”. Yazarın adeta yaşadığı yıllar boyunca biriktirdiklerinin hayırlı bir meyvesi olan eser, 1962 yılı Ramazan ayı boyunca Yeni İstanbul gazetesinde tefrika edilir. İlk tefrika 4 Ocak, otuzuncu ve son tefrika 3 Şubat tarihini taşır. Erol, burada Hazret-i Peygamber’in hayatından bazı safhaları akıcı üslûbu ile anlatmaktadır. Yazarımız, başlangıçta iki kısım olarak düşündüğü eseri, daha sonra rahatsızlandığı ve ömrü vefa etmediği için tamamlayamaz.

2001 yılına kadar basılamayan ve gazete sayfalarında tefrika halinde kalan eser, 1974 yılının sonlarına doğru Halil Açıkgöz tarafından elle istinsah edilerek hazırlanır. Safiye Erol’un vefâtının onuncu yılına girilmiştir. Eseri tefrika edilirken okuyan nesil henüz hayattayken kitabın yayınlanmasını arzu eden Açıkgöz, buna imkân bulamaz. 39 yıl sonra da Safiye Erol Külliyatı arasında yerini alır. Açıkgöz’ün el yazısıyla yayına hazırladığı eser, uzun yıllar sırasını bekler.

Kitabın ilk tefrikası “Hazret-i Halil İbrâhim (a.s.)” ile başlıyor:

“Allah’a şükür olsun, Peygamberimize salât ü selâm olsun, dinimiz alanındaki bâzı düşünce ve duygulanım derlemek, denetlemek, din kardeşlerime sunmak için niyetlendim kalkındım, erenler eli üstümde olsun.

İslâm ulularının perçinlediği gerçeğe göre Cenâb-ı Hak ilk önce (Nûr-ı Muhammedi) dediğimiz cevheri, sonra o cevher uğruna bütün kâinâtı yarattı. Celâl ve Hayat sıfatlarının hem düğüm, hem harman kabı diye dem’i yarattı, dedi ki, (Lakad halâknal insâne fî ahsen-i Takvim) yani, biz insanı pürüzsüz, çarpıksız güzellik kıvamında model ettik, dem vücut bulur bulmaz Hak Yaradan onun alnına Muhammed nûrunu koydu. Süleyman Çelebi Mevlit’te şöylece anlatır:

Kıldı ol nûr onun alnında karâr

Kaldı onun ile nice rûzigâr

Şit Peygamber’e İbrahim ve İsmail’e, dâima lâyık olandan lâyık olana geçmek sûretiyle devretti.”

Yazar, burada sadece siyer bilgileri vermekle kalmaz. Asr-ı saadet ile günümüz arasında da mukayeseler yapar. Sosyal hayatımıza geçmişten ışıklar düşürür. “Ebû Tâlib”e dâir yazının ilk satırları şöyle başlar:

“İslâm dünyâsına bakıyorum da görüyorum ki, hiçbir şey değişmemiş, Ebû Cehil’i, Ebû Süfyan’ı, Hind’i, Akabe’si hep yerli yerinde. Hatice’si, Ali’si, Veysel Karânî’si, Ebû Bekir, Ömer, Hamza, Sâbit oğlu şâir Hassan, İbî Vakkas oğlu Sa’d… Evet onlar da yerli yerinde. ‘Vahiy’ iklimi ebedîdir, muhalif rüzgâr da öyle. İslâm’ın binâsı dâima hücûma mâruzdur, durmadan inşâ edilişi de devamda. O da öyle: Mikroplardan ve hastalıklardan hayat hamlesi süzmesini bilen bütün sağlam bünyeler gibi İslâmiyet, târiz taşlanın havadan kapmış, onları boyuna bosuna, cinsine ve ağırlığına göre istif etlikten sonra kendi binâsında yapı malzemesi olarak kullanmıştır.”

“Gaziler Helvası”nda da ‘gaza’ kavramına farklı bir yaklaşım sergiler yazar: “Zaman değişti. Gazâların sûreti de değişti. Cihat emri ebedîdir; o değişmedi… Zinhar yanılmayalım. Allah bizi gafletten korusun; millet olarak, aile olarak, fert olarak ne vakit güç bir durum gelip çatarsa bilelim ki, Resûlullah bizi gazâya emrediyor. Düşmanlarımıza kalsa bizden her şeyi, anamızın ak sütünü bile nez’etmek isterler. Derler ki, biz kıyâmete kadar elimiz, böğrümüzde kalalım. İslâm’ın aktif pasif prensiplerini icâbına göre kullanacağız. Pasif prensip, yahut sabır ve tevekkül, gizli harp mânâsınadır. Kudret kıvâmını bulasıya kadar sır perdeleri altında gelişmektir. Aktif prensip ise açık harptir. Her halde ve dâima (Câhedû fî’sebîlullah) Hak uğruna savaşı nız.”

Safiye Erol’un “Hicret” yorumu da çok duygulu ve güzel: “Hicret tâbiri bana öyle tesir eder ki, derinliğine inemeyeceğim bu mânâ karşısında dalar dalar giderim. Çünkü İslâm târihi hicretle başlar, Peygamberin doğumu ile, Cebrâil a.s.’ın gelişi ile, miraçla olduğu kadar, hicretle başlar.”

Çölde Biten Rahmet Ağacı’nın son tefrikası olan Hicret, şu satırlarla sona erer:

“Sanki şerefli Mekke, taunla ateşle cezalandırılan Ad ve Semut kavmin kinden beter bir kader cilvesinden kendini can havliyle çekebildi. İslâm’ı kabul ve İslâm’a vefâ murahhasları olarak seçme kahramanlarını muhâcir gönderdi. Yâ Rabbî, nedir bu ayrılıklar, Mekkeler, Medîneler, Şamlar, Küfeler, ehl-i sünnetler, şialar, türlü türlü fırkalar ve mezhepler. Her gelişmenin bir sevişmeye ve çatışmaya bağlı oluşu senin bir İlâhî hikmetinmiş, bilebilseydik… Bütün tecellîlerin baştan sona lutuf, ister doğrudan doğruya ister kahır yoluyla, yine de lutuf olduğunu sâdece anlamak değil, rûhumuza mâl, varlığımıza (hâl) edebilseydik.

Fetebârekâllahû ahsenülhâlikîn.”

Yarım hâliyle dahi okuyucuyu zaman zaman hüzünlendiren samimî bir heyecan ve içten bir üslûbun görüldüğü “Çölde Biten Rahmet Ağacı” hak kında bir değerlendirme yapan Zeynep Uluant, Safiye Erol için “Bir eli Asrı Saadet’te bir eli yirminci asırda, iki zaman arasında irtibat kuruyor gibidir”demektedir.

Dünya tarihini, yaratılışın hikmetini anlatan Erol, kitabın bir yerinde muhteşem sema altında gelip geçen önderlerin hangi muhitlerde yetiştiğine dikkat çeker:

“Peygamberlerin, büyük liderlerin, efsane kahramanların tecelli noktalarına dikkat edersek, hepsini soysuzlaşmaya yüz tutmuş bir kültürün tehlike sınırlarında boy verir görürüz. Artık siyâsi teşkilatın, sosyal intizâmın, ahlâk düzeninin yeniden tertiplenmesi, insanın bir başka formaya girmesi zamanı gelmiştir. Zıt prensipler kıyasıya birbirine düşer. Bir yanda Firavun bir yanda Mûsâ, İslâm’ın tevhid gözüyle bakılınca o zıddiyet de ortadan kalkar, müspet ile menfiyi vâsıta gibi kullanarak kendince matlub bir kıvam ve benzeri mefhumlarda perde edemez artık. Âsâr silinir, sıfat da öyle. Gönül bile erir kaybolur zât kalır.”

Sevgi, kalp ve muhabbetin kaynaklarına inen Safiye Erol, Hazret-i Peygamber’in ışığında gerçek aşkı, hakiki sevdâyı şöyle târif eder:

“Kimse kimseye bir şey anlatamaz, bunu herkes kendi ruhunun harîminde tatmalı. Hayatta sevdiklerimizle bir başka türlü göz göze gelinip ulûhiyet alınıp verdiğimiz mukadder anlar vardır ki sonradan beşeriyet tesiriyle bunları bazen yıllarca süren inkisarlar, hicranlar takip eder. Ama bütün o perakende vuslatlar mürşide yani kendi cevherini dışarıda ifade eden yüksek prensibe yol bulmak mazhariyetine ererse bütün o muhabbet sızıntıları, bütün o perakende vuslatlar onun simasında kristalize olur. Artık sağa sola maktadır:

“Batı tefekkürü ve edebiyatı ile Almanca ve Fransızca’ya da son derece vâkıf olan yazarımız, İslâm tarihinin odak noktasını anlattığı bu eserinde o cepheden de son derece yerinde misaller ve kıyaslarla değişik bir perspektif sunmaktadır.”

Safiye Erol, 1950’li yılların tanınmış gözde kadın yazarlarındandır. Resimli Hayat’tan Hekimoğlu ve Araz (Bu imza muhtemelen Müşerref Hekimoğlu ve Nezihe Araz’a ait olabilir) imzasıyla yayınlanan “Kadın Romancılarımız Matbaamızda”başlıklı uzun değerlendirmede dergiye dâvet edilen kadın romancıların düşünceleri, temennileri ve fotoğrafları geniş bir şekilde yer alırken Safiye Erol’un burada yalnız olarak bir, Sâmiha Ayverdi ile birlikte bir ve diğer kadın romancılarla birlikte toplu olarak da bir olmak üzere üç fotoğrafı yayınlanır. Ayverdi ile Safiye Erol’un birlikte çekilen fotoğrafının altına “Ken’an Rifâî adlı eserin iki yazarı bir arada. Safiye Erol ile Sâmiha Ayverdi hususî hayatlarında da daima beraber olan iki arkadaştır” sözlerine yer veriliyor. Safiye Erol, fotoğrafının altındaki şu satırlarla okuyuculara tanıtılıyor:

“Cumhuriyet okuyucuları Safiye Erol’u da iyi tanırlar, eserleri kitap halinde çıkmadan önce Cumhuriyet gazetesinde yayınlanmıştı. Safiye Erol, ‘Ciğerdelen’, ‘Kadıköyünün Romanı’, ‘Ülker Fırtınası’ romanlarının yazarı, zamanda ‘Ken’an Rifâî’ adlı eserin dört kadın yazarlarından biridir. Almancayı da Türkçesi kadar iyi bilir, Almanya’da felsefe tahsili yapmıştır.”

15 Şubat Pazartesi günü gerçekleşen bu tarihî ziyarette bulunan kadın romancılar Mebrure Alevok, Cahit Uçuk, Sâmiha Ayverdi, Muazzez Tahsin Berkand, Rikkat Köknar, Safiye Erol, Bedia Altınay ve Şükûfe Nihal’dir.

Romancılara kalemleriyle geçinip geçinemedikleri sorulur. Her yazar, kanaatini belirtir. Mebrure Alevok’un, “Acaba biz kalemimizle geçinmek için mi yazdık?” sorusuna Safiye Erol şu karşılığı verir:

“Suali şöyle vazedelim, diye söze karıştı. Türkiye bir müellifi besler mi, beslemez mi? Tarih bize şunu gösteriyor: Ahmet Midhat Efendi, Hüseyin Rahmi kalemleriyle geçinen müelliflerdi. Bugün Refik Halid’in de yazı yazarak geçindiğini biliyoruz. Demek ki halkın taleplerine cevap veren eserler para getiriyor. Bence bir müellif kendi kendine şunu sormalıdır: Halka mı hitabedeceğim, sanat endişesiyle mi hareket edeceğim?”

“Dergimizi nasıl görmek istiyorsunuz?” sorusuna cevap verenler arasında Safiye Erol da var. Zaten yazının son bölümü de ona ait konuşmadan oluşuyor:

“Toplantımız Safiye Erol’un bir bilmeceye benzeyen temennileriyle sona erdi: Derginizden ne istemiyorum ki, dedi. Şarklıyım, şarkı isterim, garpla ilişiğim var, garbı isterim. Maziden isterim, tasavvuftan isterim, bunun yanında günün cereyanlarından, hattâ geleceğin atomik hayatından bir şeyler isterim. İnsan ruhu o kadar karışık ki, istediklerimin içinden ben bile, çıkamıyorum. Gelin siz çıkın!..”

BİR GARİP ÖLMÜŞ DİYELER

Safiye Erol, sessizce ve yaşadığı gibi sade bir şekilde bu dünyamızdan çekilip gider. Ardından gürültü koparmadan göç eder sonsuzluk ülkesine. Takvim yapraklan, 1 Ekim 1964’ü gösterirken her fâni insan gibi Rabbinin “Dön” emrine uymuştur. Anlı şanlı yazarlar, gazeteciler, devlet adamları cenazesine gelmemiştir. Birkaç vefalı dost, birkaç inanmış adam, hepsi o kadar. Onu çok seven ve fikirlerine değer veren kendisi de bugün öte dünyanın bahçelerinde yaşayan Mehmed Çavuşoğlu, vefatına şu tarihi düşer:

“Ne âlemdir bu kim levh-i basarda
Felâket her yanın devr etti dehrin
Hafâdan ansızın bir rüzgâr esti
Gül-i nâdîdesin incitti dehrin
Safiyye safvetiydi gitti dehrin.”

Akif in mısraını hayatı boyunca yaşamıştı o: “Sessiz yaşadı, kim onu nereden bilecekti.” Yakınlarından öğrendiğimize göre, ölümünden sonra pek gelen giden olmaz. Basın, demek ki o zaman da gerçek sanatkârlara gereğince ilgi göstermiyormuş. Vefatından sonra matbuatta yeterince yazının yer aldığını söylemek zor. Yaşarken, romanlarını tefrika eden, yazılarına yer veren ve bu sayede okuyucu kazanan gazeteler, ölümünden sonra yazan tamamen unuturlar. Sâmiha Ayverdi, Nezihe Araz, Emel Esin ve Tarık Buğra gibi birkaç sadık dostu hariç kendisinden pek söz eden olmaz. Karacaahmet Kabristanlığı Mezar Defterinde Safiye Erol’un 62 yaşında kalpten öldüğü belirtilirken mezar yeri 1. Ada 4975 olarak tesbit edilir.

SAFİ NİN ÖLÜMÜ

Safiye Erol hakkında yazılan keder dolu yazılardan biri değerli bir kadın yazar olan Emel Esin’e ait. Romanlarının tefrika edildiği Yeni İstanbul gazetesinde 7 Ekim 1964 tarihinde yayınlanan bu yazıda, Erol hakkında birkaç hâtıra anlatılır. Yazının başlığı ise “Sâfî’nin Ölümüdür”. Erol’un cenaze namazını ve ölümünü geniş bir şekilde tasvir eden Esin, Türk kültürünün yazarın bilhassa “Ciğerdelen” isimli eserinde kendisini gösterdiğini ifade ettikten sonra onun Edirne’ye olan hasretini dile getirir. “Safiye Erol hakkında birkaç hâtıra” alt başlığıyla sunulan “Günün Yazısı” şöyle başlıyor:

“Selimiye Camii’nin çınarlı avlusunda, musalla taşı üstünde bir tabut yatıyordu. Tabutun yeşil örtüsünde sırma ile şu âyet yazılı idi: ‘Her can ölümü tadar. Ve, O’na döneceksiniz.’ Tabutun baş tarafına yeşil renkte ve pembe oyalı bir yemeni serilmişti. Üç pembe karanfil, bir dost eliyle örtüye iğnelenmişti.

Çınar ağaçlarının gölgesinde yatan tabut yalnızdı. Tek şahidleri, bir sed üzerine dizilmiş mezar taşları, yüksek oylu, başlarında kavuk ve fes taşıyan ecdâd mezarları idi.

Yavaş, yavaş, ikişer üçer, kadınlar gelmeğe başladı. Musallâ taşının yanında ayakda durdular veya yere oturdular. Kadınların kimi dua ediyor, kimi ağlıyordu. Fısıltılar da vardı: ‘Yalnız yaşardı?’ ‘Hasta değildi. Birdenbire, dün gece beyninde bir damar çatlamış.’, ‘Karacaahmed’de yatan anasının yanına gömülmek istermiş ama yer yok diye izin vermemişler.’ Biri diğerinin kulağına doğru eğildi: ‘Anasının mezarı başındaki çınar hemen devrilmiş, ona yerini vermiş. Gönül ne yapmaz ki!’.

İlk mektepten çıkan kara önlüklü küçük çocuklar yaklaştı: ‘Kadınmış meğer’, ‘Ne için öldü?’ ‘Ölüm de nedir:’, ‘Sus, Maniakue!’, ‘Susmaya cağım işte. Söylesene be, ölüm nedir?’

Titreyen çınar yapraklarının üstündeki semâ cihetinden gelen müezzinin sesi ikindi ezanını okudu. İki nefer, ölmüş hanımın tabutunun başı ve ayağı hizâsında saygı vaziyetinde durdular. Kalabalık olmayan bir cemaat saf bağladı ve cenaze namazı kılındı. En nihayet, imam cemaati dönerek dedi ki: ‘Ölümün ebedî hayatın kapusu olduğuna inanan ey müslümanlar, şimdi Allah’ın karşısına bu çıkan hakkında nasıl şehadet edersiniz? Meyyite’yi nasıl bilirsiniz?’

Cemaat hep bir ağızdan ‘İyi, iyi’ derken, başlar yere eğildi ve her hayalde Safiye Erol canlandı.”

Yazısında, “Safiye Erol’un kılıcının bir parıltısı ‘Ciğerdelen’ oldu Bizim neslimiz için, ‘Ciğerdelen’ bir dönüm noktası idi. İşte millî kültür ölmemişti.” diyen Emel Esin, romancının hayatının akşamında, olgunluk çağında “sevimli, mütebessim ve sâkin” göründüğünü belirterek “Büyük göz kapakları altında zekâ ile parlayan elâ gözleri vardı. Görünüşüne çok itinâ ederdi.” diye devam ediyor.”

Yazarın mensup olduğu Türk toplumuna aktif şekilde hizmette kusur etmemeye gayret gösterdiğine dikkat çeken Emel Esin, “Sâfî”nin bilinmeyen yönlerinden de bahseder:

“Bir de gizli hayatı vardı. Hayatının son senesinde, sevdiği Edirne’yi ziyaret etmiş ve i’tikâfa çekilmişti. İ’tikâf mahalli çocukluğunu geçirdiği evin bulunduğu Selimiye mahallesi idi. Üç senedir, Safiye Erol, 1 Ekim gecesi mevûd ölümle rastlaşacağı Karlık bayırındaki apartmanda oturuyordu. Geniş odalar ve bir balkondan mürekkep apartmanın duvarlarında bir Dürer gravure’ü, bir Japon estampe’ı, ve Nakşibendî dervişlerinin raks ayînini gösteren bir İslâm minyatürü asılmıştı. Kütüphanesinde, bilhassa Türk mutasavvıflarının eserleri vardı. Bir felsefe talebesinin mütevazı odasından pek başka olmayan bu apartman, Sarayburnu’nu seyrederdi. Penceresinin önüne, denizin ötesinde, Fetih’ten beri birbirini tâkip eden tarihimizin vekayı silsilesi gibi, İstanbul’un büyük camileri dizilmişti.”

Esin, yazısının sonuna doğru, “Kur’an ‘Kimse ölüme rastlayacağı yeri bilmez’ buyuruyor. Safiye Hanım, bu yerin ölüm sahili olduğunu belki hissetmişti. Yeni İstanbul’da intişar eden son makaleleri sırasında, son yılda yazdığı mektuplarda, kendi hayatının muhasebesi ile meşguldu” diyerek Erol’un ruh portresini ve son çalışmalarını dile getirir.

Hakkında

Safiye Erol alelade olandan uzak dururken sürekli harikuladeyi dile getirmektedir. Yazar aşkın derinliklerine, insan ruhunun karanlık labirentlerine, en ince ve mahrem noktalarına ulaşmak; yüceliğin ve düşüşün bütün merhalelerini çizmek arzusundadır.

MUSTAFA KUTLU

Edebiyat tarihimizin bir başka adı “nankörlük tarihi” olabilir. Adı hiç bilinmeyen, hakkı en fazla yenmiş olan bir yazar var; Safiye Erol. Aşkı en iyi anlatanlardan biri.

SELİM İLERİ

Bu kadar iyi yazmayı bilmiş bir kadını ben-ben derken, pek çoğumuzu kastediyorum tabiiniçin bilmiyordum? Niçin Türkiye de kimse -yani pek çoğumuz Safiye Erol adında bir yazardan haberdar değildi.

MURAT BELGE

Safiye Erol, Âdem ile Havva’dan beri istisnasız sürüp gelen, gene istisnasız olarak kıyamete kadar sürecek olan insan macerasını pek güzel ve en doğru şekilde hükme bağlamıştı.

TARIK BUĞRA

Safiye Erol çağımızın avare ve vefasız çocukları için fazla gelen bir dozdu.

NEZİHE ARAZ

Kaynak: Mehmet Nuri Yardım SAFİYE EROL KİTABI, Benseno Yayınları, Nisan 2003 ,İstanbul

 

TANRI DUYGUSU


Tanrı duygusu, insanda doğuştan mı vardır yoksa, insan doğduktan sonra mı buna şartlandırılır?

Bu konu, dünyamızda yaşayan insanlar arasında iki düşünce akımının meydana gelmesine yol açmıştır. Bu duygu insanlarda doğuştan var olduğunu savunanlara İDEALİST, böyle bir şey insanda doğuştan değil de, bu insanın insanı şartlandırmasıdır diyenlere de, MATERYALİST denmiştir.  İşle, bu iki düşünce akımından etkilenen düşünürler, yazarlar hatta bilim adamları, kendilerini haklı çıkaracak kesin açıklama yapabilmek için, yüzyıllardan beri mücadele ettikleri halde, günümüze kadar, ne materyalistler Tanrının yokluğunun ve duygusunun insanda doğuştan bulunmadığının, ne de idealistler bu duygunun insanda doğuştan bulunduğunun ve Tanrının varlığının, bilimsel açıklamasını yapmak olanağını bulamamışlardır!..

Bilindiği gibi, idealistler, dünyamızı ve üzerindeki bütün canlıları yaratan, Tanrı adını verdikleri yaratıcılarına, çeşitli din ve ibadet şekilleri ile borçlu bulunduklarını kabul ettikleri görevlerini, değişik şekillerdeki ibadet yerlerinde yerine getirirler. Bunu daha çok, Tanrı tarafından gönderildiğine inandıkları din kitaplarındaki öldükten sonra vaat edilen cennete kavuşmak için yaparlar. Gene din kitaplarında belirtilen kuralların dışındaki hareketlerin de, cehennem ile cezalandırılacağına inanırlar.

Materyalistler ise, idealistlerin savundukları gibi bir yaratıcı Tanrının bulunmadığını, her şeyin hareket halindeki maddelerden rastlantı ile meydana geldiğini öne sürerler. Bunun yanında da, dünyamızda insanın, ilk meydana çıkışından bu yana bir evrim geçirdiğini, bugünkü durumuna gelinceye kadar büyük değişikliklerden geçtiğini, bütün canlıların halen bu evrimin içinde bulunduğunu tutucu olarak niteledikleri idealistlere karşı savunurlar. Fakat, bu evrim ne için olmuş ve devam etmektedir? sorusu kendilerine sorulduğunda, soruya bilimsel bir cevap verememekte, bunun bir rastlantı olduğunu söylemektedirler!..

Çağımızın bilimli insanının, eski çağlarda yaşamış insanlardan en az 30 – 40 yıl fazla yaşadığı bir gerçektir. Bu da artan zekâ gücü ile kendi yapısını daha iyi tanıması ve vücudunun bakımını öğrenmesinden olmuştur.

İnsan denilen zeki varlığın, günümüzde meydana getirdiği tekniğe şöyle bir göz attığımızda; materyalistlerin bir rastlantı sonucu olarak meydana geldiğini savundukları insanın, bütün yapıtlarını rastlantılara yer vermeden, zekâ gücü ile meydana getirdiğini, her geçen gün yapıtları ile beraber, kendisini de geliştirdiğini görüyoruz:

Bu durumda, bir tarafta rastlantı ile meydana geldiği savunulan bir varlık, diğer tarafta bu varlığın her geçen gün artan zekâ gücü ile meydana getirdiği teknik, bu sebep ile aya çıkışı ve diğer gezegenlere gitmek için yeni olanaklar araması… Henüz yirmi bin yıl önce, mağaralarda pek ilkel bir hayat yaşayan insan denilen varlığı, bugünkü ile karşılaştırırsak günümüzün insanı lehine müthiş bir fark ortaya çıkar!

Evet! Gerçekten bu değişiklik insan beyninin geçirdiği evrim ile olmuştur. Fakat neden ve nasıl olmuştur bu evrim? Ne için insan gibi bu evrimden yararlanan bir veya daha fazla sayıda başka canlı türü yoktur?..

Birçok hayvan türünden sonra meydana çıktığına inanılan  insanın, bu ileriye fırlayışının bir nedeni olmalıdır?!.

Bu noktaya geldiğimizde, insanın ilerleyişinin rastlantı ile değil de, henüz anlayamadığımız bir amaç uğruna gizli bir güç tarafından itildiğini sezmemek mümkün değil!

Şimdi Tanrı duygusunu, açıklığa kavuşturmaya çalışalım:

Herhangi bir dine inanan bir toplumdan bir veya daha fazla sayıda küçük çocuk alınarak, başka bir dine bağlı diğer bir toplumda büyütülecek olursa, bu çocuk veya çocuklar doğduğu dini değil de, büyütüldüğü toplumun dinini benimser. İnsanlık tarihi boyunca, değişik inançlar, değişik dinler meydana gelmiş, zamanla ortadan kalkan dinlerin yerini yenileri almış, fakat insanları dine alıştırma şekli hep aynı kalmıştır. Dinler, daima anne ve babaların çocuklarını kendi inançlarına göre yetiştirmeleri ile devam etmiştir. İşte materyalizmi doğuran temel de bu görüntüden çıkmıştır. Gerçekten bu dış görünüş ile materyalistler haklı gibidirler. Çünkü, her din toplumu çocuklarını kendi din kurallarına göre yetiştiriyor!

Bu da insanın insanı şartlandırmasından başka bir şey değildir! Bu konuyu, daha açığa çıkarabilmek için, zekâ gücümü kullanarak şöyle bir deney yaptığımızı düşünelim! Çok İlkel hayat yaşayan bir toplumdan iki – üç yaşlarında 200 kız, 200 erkek çocuğu alarak verimli toprağı olan bir adaya götüreceğiz ve şöyle yetiştireceğiz:

Günümüzün modern müziğinde isim yapmış güzel sesli bir yıldızın plağını alarak, adamızdaki 400 küçük insana günlük hayatları içinde, belli bir saatte, her gün dinleteceğiz. Bu sesin kendilerini yaratan Tanrı’ya ait olduğunu, herkesin er veya geç, öleceğini, Tanrı’nın kendilerinden istediği günlük ibadeti yapmadıkları takdirde, öldükten sonra Tanrı tarafından cezalandırılacaklarını, ibadetlerini yerine getirenlerin ödüllerinin ise cennet olacağını söyleyeceğiz. (İbadet için istediğimiz bir şekli uygulayabiliriz. Bilindiği gibi, dünyamızdaki değişik toplumların ibadet şekilleri de çeşitlidir!). Bu 400 çocuğu, evlenme çağına gelinceye kadar böyle yetiştirerek, onları orada bırakıp adadan ayrılacağız. Aradan 300 yıllık bir zaman geçtikten sonra adaya tekrar gittiğimizi düşünelim. Bizim ilk yetiştirdiğimiz 400 insanın çoktan öldüğünü, orada yerleştirdiğimiz inancın mutlaka devam ettiğini göreceğiz. Bu arada ilk 200 erkek 200 dişi insandan üreyerek 300 yıl sonrasında kalabalık bir toplum meydana gelmiştir. Adamızda yetiştirdiğimiz ilk 400 kişi öldüğü için bu toplumun insanları bizi tanımayacaklardır. Onlara, kendileri dünyada henüz yok iken, bu dini oraya bizim yerleştirdiğimizi, inandıkları gibi bir «Tanrı» bulunmadığını söyleyecek olursak bize davranışları herhalde pek iyi olmayacaktır! Bu davranış, günümüzde, dünyamızdaki her dindar toplumun dinine dil uzatılacak olursa aynı olur.

Burada da materyalistler ilk bakışta haklı çıkıyor. Çünkü dindar bir toplumda olduğu gibi bu adada da, inandıkları dine, kendilerini büyüten anne ve babaları alıştırmıştır. Tıpkı bizim 300 yıl önce, 400 küçük insanı alıştırdığımız gibi.

Fakat bu, din olayının dış görünüşüdür. İnsandaki kendini yaratan bir güce bu kadar kolayca alışmanın nedenini meydana çıkarmadıkça, Tanrı duygusu insanda doğuştan yoktur, diyerek kestirip atamayız!..

İnsanlık, tarihi boyunca, çok değişik dinler görmüştür. Avrupalılar, Afrika, Amerika ve Avustralya kıtalarına ilk gittikleri zamanlarda, buralarda yaşayan yerlilerin hepsinde değişik şekillerdeki dinlere rastlamışlardır. Bugün, üzerinde 3,5 milyar insanın yaşadığı dünyamızda da değişik dinler vardır. Fakat hepsinde amaç birdir; bütün dinler dünyamızdaki insanların yaratıcı bir güç tarafından meydana getirildiğini savunur. Eğer bu yaratıcı güce inanç, insanda içten gelen bir duygu olmasa idi, ne hayâl adamızda düşündüğümüz gibi bir dindar bir toplum meydana getirebilir, ne de bugün dünyamızdaki dinler var olabilirdi!..

İnsanlarda doğuştan var olan bu duygu sebebi ile küçüklen, istediğimiz bir dinde yetiştirebileceğimiz çok açık olarak belli oluyor. Fakat, bu olayın tersini yapabilir miyiz? Yani, küçük insanlardan bu duyguyu silecek şekilde onları yetiştirebilir ve inançsız bir toplum meydana getirebilir miyiz?

Bilindiği gibi, Rus devleti Karl Marx’ın «Materyalist Felsefesi» ile temel atmıştır. Bu devlet kurulduğundan bu yana, materyalist felsefe ile yeni nesiller yetiştirilmeye çalışılmış; Tanrı inancını, bu nesillerden silmek için gereken her türlü eğilim denenmiştir. Öyle olduğu halde, Rusya’da ibadet yerlerine gidenler, diğer Avrupa ülkelerine oranla az olsa da, yine vardır. Kaldı ki, materyalizmin amacı, insanda doğuştan bulunmadığı sanılan Tanrı duygusunu silmekti!..

Materyalist felsefenin, bunda başarı kazanıp kazanmadığını anlamak için, milyonlarca insanı sorguya çekmeye hiç gerek yoktur. Çünkü bu deneyin kesin sonucunu bize veren çok sağlam bir örnek var: Stalin, bu devletin kurucularından, başta gelen liderlerinden biri idi. Kendi materyalist felsefesine göre yetiştirdiği öz kızı STEVLANA, Amerika Birleşik Devletlerinde yerleştiği günlerde, bir basın toplantısında, gazetecilerin din hakkında ne düşünüyorsunuz? sorularına şöyle açık bir cevap vermiştir:

«Ben kiliseye gidilerek Tanrı’ya ibadeti kabul etmiyorum. Fakat, Tanrı benim içimdedir.»

Görüldüğü gibi, küçük yaştan büyütülerek, bir çocuğu, istediğimiz dinde yetiştirebileceğimiz gibi, dine inanmayan bir ana baba tarafından dinsiz bir çocuk da yetiştirilebiliyor. Yalnız, onun içinde; doğuştan beraberinde olan yaratıcı güce inanma duygusu kaldırılamıyor!

Burada kesinlikle anlaşılıyor ki, Karl Marx, ondan önce ve sonra yaşamış olan bütün materyalistler, dini ve insanda doğuştan var olan yaratıcı güce inanma duygusunu aynı şey olarak gördüklerinden, yanılmışlardır. Fakat Stalin’in kızında olduğu gibi, ilk çağlardan bu yana bütün insanları etkilemiş olan bu içten duyguyu insana veren nedir?..

Çok şey açıklamış olan XX. yüzyıl bilimi, insanlar arasında tartışmalara yol açmış olan bu problemi çözebilecek güce acaba erişmiş midir?..

Hayır!!!

Kaynak: Yusuf MİRDOĞAN, Sentez Ölüm Son Değildir, İstanbul – 1974

 

ABD’NİN “TERÖRİSTLERİ


Hazırlanan yazıyı SON GÜNLERDE ÇIKAN TERÖR OLAYLARINI
Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimizin adına uydurulmuş hadislere dayandırıp Müslümanları uyuşturmaya çalışan “siyaseten cahil” âlimlerimize ithaf ediyoruz.

******

“Beyaz adam

özgürlük adına

dev bir kadın heykeli dikti

doğu denizinin kıyısına

ve her gece

altında dans ettiğimiz yıldızları

bayrak diye tutsak etti

bir bez parçasına.

 

Beyaz adam

özgürlük gibi adaleti de

bir kadın heykeliyle simgeledi

ama elinde terazi tutan

zavallı kadın

gözleri bağlı olduğu için

kendisine tecavüz edenin

kim olduğunu görmedi…”

(Sunay Akın)

“İSLAM’I KULLANMAK!”

 CİA: ‘İhvan’ı Nasır’a karşı kullandık! İz bırakmadık!’

“Robert Baer, eski bir CIA örtülü operasyon uzmanı.. ‘Şeytanla Uyumak’adlı kitabında CIA’nin Müslüman Kardeşler’i Nasır iktidarına karşı nasıl kullandığını anlatıyor:

‘Washington Müslüman Kardeşler örgütüne gizli müttefiki olarak destek verdi. İhvan, Washington’un ‘gizli silahı’ idi. Örtülü operasyon 1950’lerde Dulles kardeşlerin öncülüğünde başladı.. Suudi Arabistan Mısır’da Nasır’a karşı İhvan’ı fonlayacaktı. Washington bu kararı aldığında, Allen Dulles CIA’deydi, John Foster Dulles ABD Dışişlerinde!

‘Baer, ‘Eğer Allah bizden yanaysa harika’ diyor. ‘Eğer Allah siyasi suikastlere izin vermişse o da harika! Yeterki bu gizlice yapılsın!’ Diğer tüm örtülü operasyonlar gibi, Mısır’da da ‘iş’ iz bırakılmadan gerçekleşti. CIA kayıtlarında da, Kongre kayıtlarında da bundan bahis olmadı. Beyaz Saray sadece Müslüman Kardeşler Örgütünü destekleyen Suudlara ve Ürdün’e göz kırptı… .’”

Global Research: (Robert Dreyfuss, “How the United States Helped to Unleash Fundamentalist Islam”)

http://istihbaratalani.wordpress.com/2013/01/21/islami-kullanmak/

TÜRK-ARAP MÜNASEBETLERİNİN BOZULMASI

Bildiğimiz gibi I. Dünya Savaşı’nda Osmanlı Devleti, Almanya-Avusturya ve Bulgaristan ile müttefikti.

Mehmet Akif, Arap şeyhlerini İngilizlere dönmekten vazgeçirip Osmanlı’ya kazandırmak için Arabistan’a yollanmış. Dönüşünden sonra, bir ara Almanya’ya giderken yolda Viyana’ya uğramış. Şehre varmış ki ne görsün; olanca kilise canlan veryansın çalıyor; şehir velvele içinde. Akif içinden, “E, hadi bakalım, her halde ya biz ya da müttefiklerimiz bir zafer kazandı da onu kutluyorlar.” demiş. Ama soracağı da tutmuş. Aldığı cevap şu: İngiliz General Allenby Kudüs’e girdi. Onu kutluyoruz [Berkes, Niyazi; İslâmlık, Ulusçuluk, Sosyalizm, 2.baskı, Ank. 1979, s. 18.].

Bu hâdise Osmanlı’nın Hristiyanlar tarafından aldatıldığının bir delilidir.

Bir tane daha:

Arap bağımsızlık hareketi yavaş gelişmekteydi. Doğmakta olan politik nitelikteki bu Arap hareketinin liderlerinin çoğu Hristiyan’dı[Mansfield, Peter; Osmanlı Sonrası Türkiye ve Arap Dünyası, Çeviren: Nuran Ülken, İstanbul 1975. s: 30.].

Buyurun bir tane daha:

Beyrut’taki Amerikan Üniversitesi Arap milliyetçiliğinin ilk ocaklarından biri oldu. Bu misyonerlerin bugün en son temsilcileri bile, Arapları Türk boyunduruğundan kurtarmada kendilerinin ne kadar büyük rolü olduğunu kıvançla hatırlarlar [Berkes, a.g.e., s. 22] .

Kitapta geniş olarak okuyacağınız bizim ve Arapların cehaletine bir kaç misâl vermek’ istiyoruz. Böylece siz muhterem okuyucular, henüz kitabın başında Türk-Arap ilişkilerinde Hristiyanlık kadar cehaletin de önemli yer tuttuğunu göreceksiniz:

Şevket Süreyya Aydemir, İngilizlerin şöyle bir düzmece oyun ile Arapları kandırdığını anlatır. Bu uydurma propagandanın az da olsa etkisinin görülmesi, o günkü cehaleti ortaya koyması bakımından çok ilginçtir.

İngilizler, “Araplara yalnız silâh, para ve diğer yardımlarda bulunmazlar. Aynı zamanda propaganda malzemesi de kullanılır. Ve isyancılar bu propaganda malzemesini, omuzlarında bayrak gibi çöllere taşırlar. Meselâ şunları verelim:

Muhyiddin-i Arabî, bir Arap bilgini ve mutasavvıfıdır. 1165te doğmuş 1240′ta vefat etmiştir. Kabri Şam’dadır. Yani altı yüzyıl evvel yaşamıştır. Ama tam Arap isyanı sırasında ortaya onun bir kehâneti yayılır. Buna göre; “birgün bir “Ennebi”gelecektir.”

“Ennebi-El Nebi” Peygamber demektir. Demek ki bir Peygamber beklenmektedir. Bu müjde şöyle tamamlanır: Bu peygamber Mısır’dan çıkacaktır. Nil suyunu Sînâ çölüne akıtacaktır. Ve Araplık, o zaman kurtulacaktır. Hem de Ennebî, artık zuhur etmiştir. Yani çıkmış, görünmüştür. Bu “Ennebî”, Mısır’daki İngiliz kuvvetleri Başkumandanı ve İngiliz Mareşali Allenby’dir.

Bu isim, Arapça alfabe ile ve eski Osmanlıca’da da olduğu gibi “Alnebi” olarak yazılır. Arapça’da “Ennebî” “El-Nebî” olarak yazılır. Nil suyu da Sînâ çölüne ulaşmıştır. O halde Arapların kurtuluş saati de çalmıştır. [Aydemir, Ş. Süreyya; Makedonya'dan Ortaasya'ya Enver Paşa, istanbul 1978, c. III, s. 290-21.]

-Elbetteki Muhyiddin-i Arabî kaddesellâhü sırrahu’l aziz bu şekilde birşey yazmamıştır. Ancak o günün (1915) şartlarında buna inananların varolabileceği İngilizleri bu oyuna sevketmiştir.

Cemal Paşanın yaveri, sonraları Atatürkçü Falih Rıfkı Atay 1916  da Enver ve Cemal Paşa’larla Peygamber Efendimiz’in ravzasını ziyaret ederler. Namaza dururlar. Bazı fakir Araplar namaz esnasında su satarlar, almaları için zorlarlar. Namaz esnasında suyu içip para verirler[Atay, Falih Rıfkı; Zeytindağı, İstanbul 1981, s. 55-56.]. Hem bizden hem Araplar’dan cehalet. Bu insanlar elbette aldatılabilir.

İttihad ve Terakki Partisi’nin 1909′dan sonra Araplara yönelik politikaları hatalıdır. Meselâ Arapların din eğitimi dışındaki eğitiminde, Türkçe mecburiyeti getirilmiştir [Mansfield, a.g.e., s. 46.]. Anlamsız ve de kritik günlerde Arapların tepkisine yol açmıştır. Bu da İngilizlerin maksadına yönelik sonuç veriyor.

Her şeye rağmen birçok Arap, 1.Dünya Savaşı’nda Osmanlı’nın yanında yer alıyor. Meselâ Mart 1917 Gazze savunmalarında Türk ve Arap askerleri beraberce kahramanca savaşıyor. [Cemal Paşa; Hatıralar. 4. Baskı, İstanbul 1977, s. 230.]. Böyle olsa da oyun tutmuştur. Osmanlı yıkılmış Araplar İngilizlerin yanında yer almıştır.

http://ismailhakkialtuntas.com/2014/06/22/turk-arap-munasebetlerinin-bozulmasi/

***************

“MEHDİ ALEYHİSSELÂM GELDİ, İNSANLAR DAHA NEYİ BEKLİYOR?Yazımızdan

Gaybi meselelerin çok kullanılması ile kitlelerin kontrolü yapıldığı birçok misalle sabittir. Çünkü ümitsizliğe düşüldüğünde, kahredici, zalim idareciler, istilâlar, sürgünler, baskılar döneminde insanlar böyle bir ümide muhtaçtır. O sayede kötü şartlara sabredilir, tahammül edilir. Onun için Mehdî inancı bir nevi kullanılmıştır.

Mesela; Osmanlı imparatorluğunun yıkılmaya başladığı dönemlerde halk düşüncesini anlatan bu alıntı durumu çok güzel belirtmektedir.

Bu hallerden halkın ruhundaki eski ciddiyet-i islâmiye ve cemiyet-i milliye de sene be-sene dûçar-ı zaaf ve tebeddül olup seciyelerde me’yusiyet ve zillet ve meskenet temerküz etmeye yol açılarak abes-huvârân zaviye-dârân ve tekke-nişînânın adetleri günden güne arttıkça artıp, mezarlar yanlarında kulübeler ihdâsıyla kimi
“Mekke’den, Medine’den gelen hacıların getirdikleri düş-nâmelerden gûyâ Hazret-i Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin zaman-ı âhir gelmiş ve kıyamet pek yaklaşmış olduğundan ve sâir gûne alamât-ı kıyametten bahisle akşam, sabah Mehdî-i âl-i resulün zuhûr edeceğini ve Hazret-i İsâ’nın gökten inip Mehdî ile birleşerek din-i Muhammedî üzerinde dünya ahâlisini cem’ ve icrâ-yı adalet ve gazâ ve cihadı ref’le temin-i emniyet ve selâmet eyleyeceğini destan şeklinde okumak suretiyle kadın, erkek ashab-ı hamiyet ve merhameti hasis menfaatlerine celp ve daveti iş edinmiş ve hurâfe-cû ve softa-gûların pazarı revâcına yardım ve rağbet göstermeğe çalışmış ve muvaffak olmuş bulunuyorlardı.
Hükümetin devâir-i mütenevvia-i müteşekkilesinde mevki işgal edenler ise böyle şeyleri men edip de terakkîyât-ı medeniye-i zamaniyeyi iltizam ve takibe ve cahil halkı bu yola sevk ve teşvike hasr-ı himmet ve irşad edecekleri yerde, bilakis gaflet ve cehâlet-i halktan ekseriyetle istifâde-i zâtiye yollarını arıyor ve düşünüyorlardı.
….halk dahi bir yeis ve ümitsizlik içinde boğuluyor ve kimseye bir şey diyemeyip yalnız öteden beri kendilerine vaizler, şeyhler taraflarından telkin edilen “Mehdî“ âl-i resûlü intizâren hükümet memurlarını daima ayrı bir meslekte ve dinsizlik tavrında görüyor ve onlara asla kalben muhabbet-i ciddiye ve muâvenet-i fiiliye göstermiyordu.
… zavallı halk bir şey demeye ve bir hak istemeye cesur, atılgan olamayınca hükümet ne isterse sormaksızın onu veriyor ve çoluk çocuğunu aç kalsa da ölmeyecek kadar bir ekmek parası bulabilmek gayretinden başka bir şey düşünemiyor ve gece-gündüz yakında geleceğini haber veren kerametçilerin inandırdıkları Mehdî-i Adili bekliyor. Buna da adalet ve itaat-ı kâmile manası veriliyor. Bu namla ilân ve mensubatına arz-ı şükran-ı bî-pâyân (Sonsuz teşekkür etme) olunuyordu.
O zaman da padişahın nüfuzu İstanbul’dan başka mahallere câri olamayacaktır. Bunun üzerine düşmanlar her taraftan baş göstererek Mehdî-i âl-i resul zuhûr edecek, bütün dünya halkı üzerinde adilâne hüküm yürütecek, kurt ile koyun o zaman yek-diğere saldırmaksızın beraber gezecek ve ondan sonra kıyamet kopacak derler. Git gide hâl bu raddeyi bulacak ve hafazanallah düşmanlar etrafından saracak olursa İstanbul sâkinleri o vakit dûçâr-ı ye’s ve nedamet olacaktır, [BÖCÜZÂDE Süleyman Sami Hakayık’ül-beyân fi eşkâli’l-ezmân “Yahut”“Ne Derekeye İnmiştik Ne Dereceye Çıktık” “Üç Devirde Gördüklerim”]

Bu anlatılanların altında yatan niyet devletlerin halkı kontrol, pasifize ederek, sömürmesidir. Diğer bir bakış açısı da yıkılması istenen devletlere düşman devletlerin yıkıcı entrikalarının alt yapısını meydana getirebilmek için ön hazırlık aşamasıdır. Tarihte İNGİLİZ SİYASETİ VE HEGOMANYASIbunu en iyi kullananlardan olduğu ve başardığı görülmektedir.

Mehdîlik hareketinin iyi olma ihtimali de yok değildir. Fakat hakîkati ile zuhur etmeyince de çok büyük sıkıntılar olduğu da kesindir. Bu nedenle kişilerin Mehdî profili arkasında hareket etmelerinin çok sakıncalı olduğunu tarih sürekli göstermektedir.

****************

AMERİKA RÜYA MI? KABUS MU?
YANKEE İMPARATORLUĞU

İZZETTİN ÖNDER
Mart 2001, İstanbul

Giderek karmaşıklaşan ilişkiler ağı ile örülen dünyamız cehennemin sırtında cenneti yükseltirken, insan bilincini de bulandırmada inanılmaz başarı sağlamaktadır. Sistemi ören hakim güçler, tüm ideolojik aygıtları elinde tutarak, gerçeği perdeleyip, toplumu sanal mağara aleminde gezindirmektedir. Fransız akademik çevrelerin “otistik bilim” adını verdikleri sanal bilim alanlarını etkili ideolojik aygıt olarak kullanarak tüm toplumu paralize eden güçlüler, toplumu uyarıcı yönde işlev görebilen Jakoben (devrimci) türü davranışları demokrasi adına yasaklamaya yeltenmekteler.

Kapitalizmin bugün ulaşmış olduğu aşama, hiç de sanıldığı dibi insan davranış kalıplarına uygun olduğu için ve ona uyumlu olarak gelişmemiştir. Tarihin ilk dönemlerinden beri gücü eline geçirme mücadelesi, sermayenin kategorik olarak ortaya çıkması ile bir yandan insanla birlikte doğaya yönelirken, diğer yandan da yöntemlerini incelterek, algılanabilme eşiğini yükseltmiştir. En vahşi hali ile kapitalizm, reel sosyalizmin içine düştüğü sıkıntılı durum karşısında da tek güç ve tek yapı olarak kafalarda yer etmeye başlamıştır. Gelinen son aşamanın toplumları narkoz etkisi altına sokucu “Yeni Dünya Düzeni” ifadesi ile anılması, tarih bilincini silmeye yönelik bir düzen dayatması tehdidinden başka bir şey değildir.

Etrafa saçtığı parıltılarla insanlığın gözlerini kamaştıran kapitalizm, hem zaman içinde dünyanın büyük bölümünü kurutarak, hem de eş zamanlı olarak bazı çevrelerin fakirlik düzeyinde tutulması pahasına oluşup gelişmiştir. “Yeryüzünde geri bölgeler olduğu için gelişmiş ekonomiler vardır!”ifadesini göz ardı eden uluslar, bir gün kendilerinin de ileri ekonomiler gibi olacağı hayali ile avunurken; o ekonomilerin yarısı kadar gelir düzeyine yetişmelerinin dahi, varolan dünya kaynakları ile olası olmadığını görememektedirler. İşte bu mücadelede hem dünyanın patronluğunu elden bırakmamak, hem de çevreye umut satmak, büyük patronun temel görevi olarak ortaya çıkmaktadır.

Günümüzün olgunlaşmış sermaye yapısında, patron ABD’nin öncülüğünde ve güdümünde giderek entegre olan kapitalizm, toplumlarda tarih bilincini silerek sermayenin devinim kurallarını gözlerden uzak tutmaya; sınıf bilincini silerek bireylerin bilincine düzen fikrini yerleştirmeye; toplumsallık bilincini silerek de toplumsal sonuçlan bireye özümsetmeye yönelik fevkalade etkili felsefik yöntemler ve söylemler geliştirmiştir.

Çevreyi ve ilişkileri küreselleştirirken, bireyi yalnızlaştıran kapitalizmin işleyiş dinamiğinin deşifre edilip, açığa çıkarılması, insanlığa ve yerküreye, yani doğaya yapılacak büyük bir hizmettir.

Kapitalizmle mücadele, bireye hem maddi hem de psikolojik ağır yükler yıkan zor bir çabadır. Bu çabayı gösteren dostlara insanlık adına binlerce teşekkürler. Sh:7-8

*************

“Bir bakteri, O.00000000001 gramdan küçük, heybetti mavi balina ise, 100.000.000 gramdır. Ama, O bakteri bir balina öldürür”

Bernard Dixon.

**********

“Düşmesin bizimle yola,

evinde ağlayanların

gözyaşlarını

boynunda ağır bir

zincir

gibi taşıyanlar!

Bıraksın peşimizi

kendi yüreğinin kabuğunda taşıyanlar.

İşte

şu güneşten

düşen

ateşte

milyonlarla kırmızı yürek yanıyor.

Sen de çıkar

göğsünün kafesinden yüreğini

şu güneşten düşen ateşe fırlat

yüreğini yüreklerimizin yanma kat!

Akın var

güneşe akın!

Güneşi zaptedeceğiz

güneşin zaptı yakın!”

‘Nazım Hikmet.

*******************

ABD’NIN “TERÖRİSTLERİ

ÖZGÜR ORHANGAZİ

Uzun Yürüyüş Dergisi, No:42-43-44, Nisan-Mayıs-Haziran 2000.

Eski bir yazı olmasına rağmen bugünkü örgütlerin geçmişi hakkında özet bilgi sunmaktadır.

Küreselleşme çağında, gittikçe daha keskin biçimde bir baskı aygıtına dönüşen devletlerin önünde şimdi önemli bir sorun duruyor: Kendilerini insanlara nasıl kabul ettirecekler? Bunun için yapılacak yegâne şey, insanların onu görmemesini, dikkatlerini başka bir yöne çevirmelerini sağlamaktır. İşte bunun için de “Yirminci Yüzyıl’ın son çeyreğinin ya da Küreselleşme Çağı’nın en müthiş buluşu (keşif değil, icat anlamında) gerçekleşir: Terörist; birey, grup, örgüt ya da devlet olarak terörist. Her Tanrı’nın nasıl ki mutlaka bir şeytanı vardır her polis devletinin de bir teröristi olacaktır. Tabii bu, devletin çapına göre bireysel terörist de olabilir ya da devlet dünya patronluğuna oynuyorsa teröristini öyle bireylerden ya da örgütlerden değil, şanına uygun biçimde devletlerden seçer”.[ Cangızbay, Kadir (1997), Komprador Rejimin Anatomisi, s.27, Öteki Yay., Ankara.]

İşte dünyadaki hegemonyasını Irak’a birbiri ardına gönderdiği bombalarla kanıtlama çabası içindeki ABD’nin, konuyla ilgili kurumlarının hazırladıkları birçok rapor ABD’nin “terörist”leriyle ilgili. Örneğin ABD Bilgi Ajansı’nın hazırladığı Şubat 1997 tarihli rapor, terörün ne olduğu ve kimlerin terörist olduğu üzerine ilginç tespitler içeriyor. Rapora girişte, ABD Başkanı Bili Clinton’un bir açıklaması yer alıyor: “Kişisel, toplumsal ve ulusal güvenliğimiz içeride ve dışarıda terörizme karşı izleyeceğimiz politikalara dayanıyor”. Clinton’un izleyeceği politikaların neler olacağını 24 Nisan 1996’da uygulamaya koyduğu “Kontraterörizm Yasası”nda bulabiliyoruz. Yasayla ABD, “terörist” addettiği devletlere yardım ve silah satışı yapılmamasını, kendi “terör”le mücadele çabalarına tamamıyla katılmayan devletlerle ithalat ve ihracatın kesilmesini, “terörist” grupların üye ya da temsilcisi olan yabancıların sınır dışı edilmesini ve her türlü “terörist” faaliyete karşı ABD silahlı kuvvetlerinin kullanılabilmesini karar altına aldı.

Yasayla hangi faaliyetlerin “terörist” olarak nitelendirileceği de belirlendi: “ABD’nin ulusal güvenliğine, uluslararası ilişkilerine ve ekonomik çıkarlarına yönelik faaliyetler”. Yine aynı yasa ”terörist” lere her türlü yardımı yasaklıyor: Para, barınacak yer, sahte kimlik, iletişim araçları, silah, patlayıcı madde, gıda gibi yardımlar yasaklanırken, ilaç ve dini malzeme yardımı serbest bırakılıyor. ABD, dini yardımların “terörist”leri yola getireceğine inanıyor olsa gerek!

Aynı amaçla 1995’te çıkarılan bir yasa da ABD Başkanı’na ”terörist”lerin kullandığı imkânların (eğitim ve barınma yerleri vs.) tahrip ve yok edilmesi için her türlü aracı kullanma yetkisi tanıyor.

ABD, “Anti-terörizm Eğitimi Yardımı” (ATA) adı altında ATA personelini ABD sınırları dışında anti-terörizm eğitimi yapmaya gönderiyor. Bunun için tüm dünyada özel anti-terörizm eğitim kampları kurulmuş durumda. Şimdiye kadar ATA programı dahilinde 80’i aşkın ülkeden 19 bini aşkın görevli eğitilmiş bulunuyor. 1998 yılı için programa ayrılacak bütçe ise 19 milyon dolar olarak tahmin ediliyor.

ABD, ”terörist”leriyle mücadele etmek için hiçbir masraftan kaçınmıyor. Senato tarafından 1984’te uygulamaya konulan bir programla ABD’nin çıkarlarını tehdit eden faaliyetlerin önlenmesi için bilgi sağlayanlara 2 milyon dolara kadar “ödül” verilmesi kabul edildi. Programın yöneticisi Brad Smith, şimdiye kadar program dahilinde 5 milyon doları aşkın ödeme yaptıklarını açıkladı.

Yukarıda da belirttiğimiz gibi, dünya patronluğunu oynayan ABD, “terörist”lerini öyle birey ya da örgütlerden değil devletlerden seçiyor. İşte aynı rapora göre “uluslararası terörizme destek veren ülkeler”: Küba, Kuzey Kore, Sudan, Suriye, İran, Irak, Libya.

Aşağıda, kaynakçada belirtilen ve doğrudan ABD’nin CIA, FBI gibi kuruluşlarınca veyahut ABD yanlısı kaynaklarca hazırlanan “teröristler” listesinden yaptığımız bir seçmeyi bulacaksınız. Aşağıdaki ifadelerin tümü adı geçen kaynaklarda aynen kullanılmaktadır ve ABD’nin “terör”e bakışını sergileyebilmek açısından tamamı ile yorumsuz verilmiştir.

“ABU NİDAL ÖRGÜTÜ (MAJLİS AL-THAWRA AL-FATAH)”
“ABU SAYYAF GRUBU (ASG)”
“ALEX BONCAYAO TUGAYI (ABB)”
“SİLAHLI İSLAMCI GRUP (GIA)”
“EUZKADI TA AZKATASUNA (ETA-BASK ÜLKESİ VE ÖZGÜRLÜK)”
“FİLİSTİN’İN KURTULUŞU İÇİN DEMOKRATİK”
“AL-GAMA’AT AL-İSLÂMİYYA (IG-İSLÂMİ GRUP)”
“HAMAS (İSLÂMİ DİRENİŞ HAREKETİ)”
“HARAKAT UL-ANSAR (HUA)”
“HİZBULLAH (ALLAH’IN PARTİSİ)”
“(PROVISIONAL) IRISH REPUBLICAN ARMY ((P)IRA(GEÇİCİ) İRLANDA CUMHURİYET ORDUSU)”
“JAMAAT UL-FUORA”
“SEKİGUN-HA (JAPON KIZIL ORDUSU)”
“EL-CİHAD”
“KACH VE KAHANE CHAI”
“TAMİL EELAM KURTULUŞ KAPLANLARI (LTTE)”
“LOYALİST VOLÜNTEER FORCE (GÖNÜLLÜ KRALLIK GÜCÜ)”
“MANUEL RODRÍGUEZ VATANSEVER CEPHESİ (FPMR)”
“MUJAHEDIN-E KHALQ ÖRGÜTÜ (MEK)”
“ULUSAL KURTULUŞ ORDUSU (ELN)”
“YENİ İNSANLARIN ORDUSU (NPA)”
“FİLİSTİN İSLÂMÎ CİHAD”
“FİLİSTİN KURTULUŞ CEPHESİ (PLF)”
KIZIL KMERLER (DEMOKRATİK KAMBOÇYA PARTİSİ)
FİLİSTİN HALK KURTULUŞ CEPHESİ (FHKC)”
FİLİSTİN HALK KURTULUŞ CEPHESİ -GENEL KOMUTANLIK
KOLOMBİYA SİLAHLI DEVRİMCİ KUVVETLERİ (FARC)
“EPANASTAIKI ORGANOSI 17 NOEMVRI (17 KASIM DEVRİMCİ ÖRGÜTÜ)”
“DEVRİMCİ HALK MÜCADELESİ (ELA)”
“SENDERO LUMINOSO (SLAYDINLIK YOL)”
TUPAC AMARU DEVRİMCİ HAREKETİ (MRTA)
“SİKH” TERÖRİZMİ
Dal Khalsa:
Khalistan Komando Kuvveti:
Khalistan Özgürlük Kuvveti:
Khalistan Ulusal Konseyi:
“Bütün Hindistan Sikh Öğrencileri Federasyonu:
“Babbar Khalsa:
“Bhindranwale:

“ABU NİDAL ÖRGÜTÜ (MAJLİS AL-THAWRA AL-FATAH)”

“Fatah Devrimci Konseyi”, “Arap Devrimci Konseyi”, “Arap Devrimci Tugayları”, “Kara Eylül” ve “Sosyalist Müslümanların Devrimci Örgütü” olarak da bilinir. 1973-74’te El-Fetih’den kopanlarca oluşturulan örgüt 1974’ten beri faaliyette. Bekaa Vadisi’nde üstlenmiş durumda. Lübnan’da yüzlerce militanı var. Libya’dan yardım alıyor. İdeolojik motifleri: Filistin milliyetçiliği, pan-Arabizm. Sabri al-Banna (Abu Nidal) tarafından yönetiliyor. Birçok politik, askeri, mali komiteden oluşuyor. Üç ila yedi kişililik yarı askeri hücre örgütlenmesine sahip. 50 çekirdek üyesi ve 1.000 civarında taraftarı var. Libya, Suriye, Lübnan, Doğu ve Batı Avrupa, Hindistan, Pakistan ve Orta-Güney Amerika’da faal. Hedefleri: İsrailliler, eski Filistinliler, El-Fetih, Mısırlılar, Amerikalılar, Batı Avrupalılar. 1985 Roma ve Viyana havaalanlarına saldırılar, 1986 İstanbul’da bir sinagoga saldırı adını geniş kitlelere duyurduğu eylemleridir. 1980’lerin sonlarından beri Batılı hedeflere saldırmadığı görülüyor.

“ABU SAYYAF GRUBU (ASG)”

Abdurajik Abubakar Janjalani tarafından yönetilen ve Güney Filipinler’de faaliyet gösteren aşın İslâmcı bir örgüt. “Moro Ulusal Kurtuluş Cephesi”nden 1991’de koptu. Bombalama, suikast ve adam kaçırma eylemleri düzenliyor. Filipinler’in güneyindeki Müslüman nüfusun ağırlıkta olduğu Mindanao adasında İran tarzı İslâmi devlet kurmayı amaçlıyor. İlk büyük eylemini Nisan 1995’te gerçekleştirdi. 1997’deki aralarında bir Katolik din adamının öldürülmesinin de yer aldığı birçok suikastten sorumlu olduğundan şüphe ediliyor. Gücü bilinmemekle beraber çoğu Körfez ülkelerinde eğitim görmüş ya da çalışmış 200 kadar Müslüman gençten oluştuğu tahmin ediliyor. Ortadoğu’daki aşırı İslâmcılarla bağları olduğu sanılıyor.

“ALEX BONCAYAO TUGAYI (ABB)”

“Filipinler Komünist Partisi”nin kent müfrezesi olarak 1980’lerin ortalarında oluşturuldu. Aralarında ABD ordu komutanı James Rowe’un öldürülmesinin de bulunduğu 100’den fazla cinayetten sorumlu tutuluyor. 1995’te örgütün birçok üyesi eki geçirildiyse de 1996’da yüksek dereceden bir Filipin devlet görevlisinin öldürülmesi örgütün hâlâ faal olduğunu kanıtladı. Man 1997’de ABB, “Devrimci Proleter Ordusu” (bir başka silahlı grup) ile ittifak yaptığını açıkladı. Yaklaşık 500 üyesinin olduğu tahmin edilen örgüt özellikle Manila’da faaliyet gösteriyor.

“SİLAHLI İSLAMCI GRUP (GIA)”

Laik Cezayir rejimini yıkarak İslâmi bir devlet kurmayı amaçlıyor. GIA şiddet eylemlerine Aralık 1991 seçimlerinde İslâmi Kurtuluş Cephesi’nin (FIS) zafer kazanmasından sonra başladı. Sivillere, gazetecilere ve yabancılara saldırılar düzenliyor. Gücü bilinmemekle beraber yüzlerce ya da binlerce üyesi olabileceği tahmin ediliyor. Batı Avrupa’da yaşayan bazı Cezayirliler ve GIA mensupları örgüte parasal destek sağlıyor. Ayrıca Cezayir hükümeti Sudan ve İran’ı da GIA’ya destek vermekle suçluyor.

“EUZKADI TA AZKATASUNA (ETA-BASK ÜLKESİ VE ÖZGÜRLÜK)”

1959’da Kuzeydoğu İspanya ve Güneybatı Fransa’da kuruldu. Marksist eğilimli olan ETA, bağımsız Bask devleti kurmayı amaçlıyor. Liderleri: José Antonio Urruticoechea-Bengoechea (Josu Ternera, Ocak 1989’da yakalandı), Mugicia Garmendia, Echeveste Eugenio Domingo Iturbe Abasolo (1986’da Fransa tarafından Gabon’a sürüldü ve şimdi öldüğü tahmin ediliyor), Santiago Arrospide Sarasola (Santi Potros, 1987’de Fransızlarca yakalandı), Javier Mariator Francisco Larreategui Cuadro (Atxulo), José Javier Zjabaleta Elosegui (Waldo), Eloy Uriarte Diaz de Gereno (Senor Robles ya da Le Robles). Çoğu çifte yaşam süren 200’ü aşkın çekirdek üyesi ve çok sayıda taraftarı olan ETA, Madrid, Barcelona ve Bask bölgesinde faal. IRA ile yakın ilişkileri var. Devlet yetkililerini, güvenlik güçlerini, sanayiciler ve sanayi tesislerini, ABD ve Fransa ticari varlıklarını hedef alan ETA 1960’lardan bu yana 800 kişiyi öldürdü. ETA, tarihinde birçok kez bölündü, şu an ETA olarak bilinen örgüt teknik olarak ETA-M (Militar-askeri).

“FİLİSTİN’İN KURTULUŞU İÇİN DEMOKRATİK”

1969’da Filistinlilerce kuruldu. Marksist-Leninist, Filistin milliyetçisi, pan-Arabist. Filistin’in ulusal amacına ancak kitlesel birdevrim yoluyla ulaşılabileceğine inanıyor. 1991’de iki fraksiyona ayrıldı. Liderleri: Nsif Hawatamah (kurucu), Yasir Abid llubbu, Qais Sammari (Ebu Layla), Abd al-Kerim Hammad (Ebu Adnan), İssam Abd al-Latif (Ebu al-Abbad), Rıfat Salah, Khalid Ebu Abd al-Rahim, Yasir Khalid, Ebu Hasum, Jamil Hillul, Memduh Nufal. 500 üyesi olduğu tahmin edilen örgüt, Lübnan ve İsrail’de faal. İsrail’i hedef alıyor. Yarı Marksist askeri bir çiziye sahip olan örgüt, merkezi komite ve politbüro ve dört piyade taburu, bir topçu taburu, merkezi askeri istihbarat ve özel kuvvetlerden oluşuyor. Eski SSCB, FKÖ ve zaman zaman Suriye ile ilişkili olmakla beraber bağımsız. Reagan’ın 1983 Barış Planı’nı ve Arafat’ın Ürdün’le “Hüseyin Girişimi”ni reddetti; ancak Suriye’nin desteklediği 1983-84 anti-Arafat FKÖ asilerine destek verrmedi. Al-Huriyah (Özgürlük) isimli bir yayınları var.

“AL-GAMA’AT AL-İSLÂMİYYA (IG-İSLÂMİ GRUP)”

1970’lerin sonlarından beri aktif olan Mısırlı aşırı İslamcı bir örgüt. Grubun ruhani lideri Şeyh Umar Abd al-Rahman. Grup, Hüsnü Mübarek yönetimini yıkarak İslâmi bir devlet kurmayı amaçlıyor. Mısır güvenlik güçlerine, devlet görevlilerine, Kıpti Hıristiyanlara ve İslâm karşıtı Mısırlılara karşı silahlı eylemlerde bulunuyor. 1992’den beri de Mısır’a gelen turistleri hedef alıyor. Hüsnü Mübarek’e karşı 1995’te Etiyopya’da düzenlenen suikast girişimini de bu grup üstlendi. Birkaç bin üyesi ve sempatizanı olduğu tahmin ediliyor. Ağırlıklı olarak Al Minya, Asyu’t, Sina ve Güney Mısır’da faal. Kahire ve bazı kent merkezlerinde de özellikle işsizler ve öğrenciler arasında destek buluyor. Mısır hükümeti, örgütün İran, Sudan ve Afgan İslâmi gruplarından yardım aldığını öne sürüyor.

“HAMAS (İSLÂMİ DİRENİŞ HAREKETİ)”

HAMAS, Müslüman Kardeşler’in Filistin kolu olarak 1987’de kuruldu. İslâmi Filistin devleti kurmak için hem siyasi faaliyet yürüttü hem de şiddet eylemlerine girişti. HAMAS üyelerinin bir kısmı camilerde ve yardım kuruluşlarında üye kazanmak, parasal destek sağlamak, eylem düzenlemek ve propaganda yapmak için açık çalışma yürütüyor. Örgütün silahlı gücü özellikle Gazze ve Batı Şeria’da yoğunlaşmış durumda. Sabit üye sayısı bilinmemekle birlikte on binlerce sempatizan ve taraftara sahip. Ülke dışındaki Filistinlilerden, İran’dan ve Suudi Arabistan gibi ülkelerdeki “özel hayır sahiplerinden” destek alıyor. Batı Avrupa ve Kuzey Amerika’da belli bir seviyede faal.

“HARAKAT UL-ANSAR (HUA)”

Ekim 1993’te iki grubun (Harakat ul-Cihad al-İslâmi ve Harakat ul-Mujahedin) birleşmesiyle kuruldu. Pakistan’ı üs olarak kullanan, özellikle Keşmir’de faal olan İslamcı bir grup. Keşmir’de 1995’te 5 turisti kaçırıp öldüren Al-Faran grubuyla bağlantılı. HUA, Keşmir, Pakistan ve Hindistan’ın bazı bölgelerinde birkaç bin kişilik silahlı bir güce sahip. Hafif ve ağır silahlar, suikast tüfekleri, patlayıcı ve roket kullanıyor. Militanlar Afganistan ve Pakistan’da eğitiliyor. Suudi Arabistan ve diğer körfez ülkelerindeki sempatizanlardan bağış topluyor. HUA’nın askeri finansmanının kaynağı ve boyutu bilinmiyor.

“HİZBULLAH (ALLAH’IN PARTİSİ)”

“İslâmi Cihat”, “Devrimci Adalet Örgütü”, “Dünya Üzerinde Ezilenlerin Örgütü”, “Filistin’in Kurtuluşu İçin İslâmi Cihad” isimleri ile de biliniyor. 1962’de İsrail işgali altındaki Lübnan’da kuruldu. İslâmi Cihad adını da kullandı. Şii kökten dinci örgüt, Lübnan’ı İran tarzı bir İslâmi cumhuriyet haline getirmeyi amaçlıyor. Ruhani lideri İmam Muhammed Hüseyin Fadlallah; diğer liderleri Imad Mughniya, Abbas al-Musawi, Hüseyin al-Musawi, Subhi al-Tufayli. 4 ila 6 bin üyesi var. Bekaa Vadisi, Güney Lübnan, Beyrut, Batı Avrupa ve Afrika’da faal. Amerikalıları ve Avrupalılar ile İsraillileri ve Lübnan’daki yabancı kuvvetleri hedef alıyor. Hiyerarşi yok, grupların Şii dini önderliği altındaki konfederasyonu; birçok örgütle taktiksel işbirlikleri, İran’la ve al Da’wa ile ilişkili. Lübnan, Suriye ve çeşitli FKÖ gruplarıyla zaman zaman yan yana zaman zaman da karşı karşıya geliyor. Şu yayın organlarına sahip: al-Ahad (İttifak), Sawt al-İslâm (İslâm’ın Sesi), radyo istasyonu.

“(PROVISIONAL) IRISH REPUBLICAN ARMY ((P)IRA(GEÇİCİ) İRLANDA CUMHURİYET ORDUSU)”

Kökenleri 1916’ya dayanan örgüt 1969’da kuruldu. İrlanda milliyetçisi, solcu, Katolik öğeleri içinde barındırıyor. Kuzey İrlanda’yı İrlanda Cumhuriyeti’ne katmak istiyor. Gerry Adams, Martin McGuinnes örgütün liderleri. 200-400 çekirdek üye, 600 düzenli savaşçı ve 2.500 civarında sempatizana sahip. İrlanda, Kuzey İrlanda, İngiltere, Hollanda, Almanya ve Belçika’da faal. Askeri örgütlenmenin yanı sıra “Sinn Fein” (Biz Kendimiz) adı .ıltında siyasi örgütlenmeye de sahip. İngiliz ve Protestan devlet görevlileri, polis ve askerler, NATO tesisleri ve çeşitli ekonomik unsurları hedef alıyor. Askeri örgütlenme, küçük bağımsız birimler (6 ila 10 üyelik), Kadın Kolu (Gunmann Nam Ban); Gençlik Kolu (Fianna Na H’Eirenann). 1969 öncesi IRA’yı çok fazla Marksist bulup IRA’dan kopanlarca kuruldu. AN Phoblacht isimli bir yayınları var.

“JAMAAT UL-FUORA”

1980’lerin başlarında Pakistanlı Şeyh Mübarek Ali Gilani tarafından kuruldu. Şiddet yoluyla İslâmî yaymayı amaçlıyor. Gilani şu anda Pakistan’da yaşıyor, ancak örgütün birçok hücresi Kuzey Amerika ve Karibanlar’da faal. Örgüt, İslâm karşıtı olarak gördüğü hedeflere saldırıyor. 1980’lerde ABD’de çeşitli şiddet eylemleri düzenledi.

“SEKİGUN-HA (JAPON KIZIL ORDUSU)”

1969’da Japonya’da Japon Komünist Ligası’ndan koparak kuruldu. Japonya’da saklandığı sanılan Fusako Shigenobu tarafından yönetiliyor. Marksist kökenli grup, Japonya hükümetini devirdikten sonra dünya devrimine yardımcı olacak faaliyette bulunmayı amaçlıyor. Manila, Singapur gibi Asya kentlerinde hücreler örgütlediği yönünde bir iddia var. Japon yetkilileri ve tesisleri hedef alan örgütün 7 çekirdek üyesi olduğu tahmin edilirken sempatizan ve taraftar sayısı bilinmiyor. Baader ve Meinhof örgütlerine Kızıl Ordu adını buradan esinlenerek koydu.

“EL-CİHAD”

“Cihat Grubu”, “İslâmi Cihat”, “Yeni Cihat Grubu”, “Zaferin Öncü Kolu”, “Talaa’ el-Fetih” olarak da biliniyor. 1970’lerden beri faal olan Mısırlı bir aşırı İslâmcı grup. En az iki fraksiyona bölünmüş olduğu biliniyor: ana parçada yer alanlar Mısır’da hapiste olan Abbud al-Zumar tarafından yönetiliyor; kendilerini “Yeni Cihat Grubu, Zaferin Öncü Kolu, Talaa’ el-Fetih” olarak adlandıran diğer fraksiyon ise Mısır dışında bilinmeyen bir yerde yaşayan Dr. Ayman al-Zawahiri tarafından yönetiliyor. Şeyh Umar Abd-al Rahman’ı ruhani lider olarak kabul ediyorlar. Üst düzey Mısır devlet görevlilerine silahlı saldırılar düzenleyen örgüt 1981’de Enver Sedat’ın öldürülmesinden de sorumlu. Güvenlik kuvvetlerini, Kıpti Hıristiyanları, turistleri ve kabine üyeleri de dahil olmak üzere üst düzey devlet görevlilerini hedef alıyor. 1993’te İçişleri Bakanı Hassan Al-Alfi ve Başbakan Atef Sedky’nin öldürülmesinden sorumlu olduğu da tahmin ediliyor. Birkaç bin üyesi olduğu sanılıyor. Kahire civarında faal. Mısır hükümeti, örgütün İran, Sudan ve Afganistan’daki İslâmi gruplar tarafından desteklendiğini öne sürüyor.

“KACH VE KAHANE CHAI”

Kitabı Mukaddes’te yer alan İsrail devletini kurmayı amaçlıyor. Kach (İsrailli-Amerikalı bir radikal olan Meir Kahane tarafından kuruldu) ve onun yan örgütü Kahane Chai (Meir Kahane’nin oğlu Bünyamin tarafından babasının ABD’de öldürülmesinden sonra kuruldu) İsrail kabinesi tarafından, grubun Dr. Baruch Goldstein’in al-İbrahimi Camisi’ne düzenlediği saldırıyı desteklediklerini açıklaması ve İsrail hükümetine karşı sözlü saldırıları üzerine 1948 Terörizm Yasası’na göre Mart 1994’te terörist olarak ilan edildiler. İsrail hükümetine karşı protestolar düzenleyen grup, Arapları ve Filistinlileri de hedef alıyor. ABD ve Avrupa’daki sempatizanlarından parasal destek alıyor.

“TAMİL EELAM KURTULUŞ KAPLANLARI (LTTE)”

1972’de Sri Lanka’da kuruldu, 1975’e dek şiddet kullanmadı. Tamil ayrılıkçısı olan örgüt, Sri Lanka’daki Tamil grupları arasındaki en güçlü örgüt. Diğer bilinen cephe örgütleri ise şunlar: “Dünya Tamil Birliği” (WTA), “Dünya Tamil Hareketi” (WTM), “Kanada Tamilleri Birlikleri Federasyonu” (FACT), “Ellalan Gücü”. LTTE, Sri Lanka devlet güçleri ile gerilla taktiğine dayanan bir silahlı çatışmaya 1983’te girdi. Grubun seçkin üyelerinin oluşturduğu “Kara Kaplan” birliği önemli tesislere karşı intihar saldırıları düzenliyor ve tüm LTTE üyeleri yakalandıklarında düşmana teslim olmamak için yanlarında zehir taşıyorlar. LTTE, istihbarat servisi, deniz gücü (Deniz Kaplanları), askeri ve siyasi kanatlarıyla güçlü bir örgütlenmeye sahip. Sri Lanka’da 3 ila 6 bini eğitilmiş 10 bin silahlı savaşçısı bulunan örgüt, dış ülkelerde de büyük destek buluyor. LTTE, Sri Lanka’nın kuzey ve doğu kıyı şeridinde hakim durumda. Hint Tamilleri ile ilişkili. Örgütün lideri Veluppillai Prabakaran.

“LOYALİST VOLÜNTEER FORCE (GÖNÜLLÜ KRALLIK GÜCÜ)”

1996’da “Loyalist Ulster Volunteer Force”dan koparak kuruldu. Kuzey İrlanda’daki İrlanda milliyetçileri ile siyasi görüşmeler yapılmasını baltalamak için Katolik politikacılara, sivillere ve barış görüşmeleri sürdüren Protestan politikacılarına karşı saldırılarda bulunuyor. LVF’nin kurucusu ve lideri Billy “King Rat” Wright, 27 Aralık 1997’de “İrlanda Ulusal Kurtuluş Ordusu” (INLA) tarafından öldürüldü. LVF, Temmuz 1997’de Katolik bir kızı, Protestan bir erkek arkadaşı olduğu için öldürdü. Billy Wright’in öldürülmesinden sonra da politik hiçbir eylemleri olmayan Katolik sivillere saldırı düzenledi. İngiliz basını örgütün 500 kadar üyesi olduğunu tahmin ediyor.

“MANUEL RODRÍGUEZ VATANSEVER CEPHESİ (FPMR)”

1983’te Şili’de, “Şili Komünist Partisi”nin silahlı kanadı olarak kuruldu ve ismini Şili’nin İspanya’ya karşı verdiği bağımsızlık savaşının kahramanından aldı. Şili hükümetini devirmeyi amaçlayan kentli Marksist bir grup olan örgüt 1980’lerin sonlarında ikiye ayrıldı ve bir kısım 1991’de siyasi parti haline geldi. Diğer kısım ise Şili’de faal olan tek terörist grubu oluşturuyor. Örgütün liderleri: Roberto Torres, Claudio Enrique (yakalandı). Yüz ila bin civarında üyesi olduğu tahmin edilen örgüt Şili’nin büyük kentlerinde faal. Yerel ekonomik hedefler, Amerikan yetkilileri ve Mormon Kiliseleri örgütün hedefleri arasında yer alıyor. Devlet güçlerinin operasyonları sonrası örgüte büyük darbe indirildi. Ancak dört FMPR üyesi Aralık 1996’da helikopterle hapishaneden kaçmayı başardılar.

“MUJAHEDIN-E KHALQ ÖRGÜTÜ (MEK)”

“İran Ulusal Kurtuluş Ordusu”, “Müslüman İran Öğrencileri Topluluğu” gibi adlarla da biliniyor. 1960’larda kurulan örgüt 1970’lerde İran’da değişimin tek yolunun şiddet olduğu kararma vardı. İslâm ve Marksizm’in bir sentezini yapmaya çalışan örgüt İran’daki dini rejime karşı eylemler yapıyor. MEK, İran Hükümetine karşı şiddeti de içeren dünya çapında bir kampanya yürütüyor. MEK, 1970’lerde Şah rejimine karşı düzenlediği eylemlerin yanı sıra birçok ABD askerini de hedef almıştı. Örgüt, 1979’da Tahran’daki ABD elçiliğinin işgalini de desteklemişti. Örgüt, Nisan 1992’de 13 ülkede İran elçiliklerine saldırılar düzenleyerek gücünü gösterdi. Irak’ta üstlenmiş olan birkaç bin savaşçısı var ve bunların çoğu MEK’in “Ulusal Kurtuluş Ordusu”nda (NLA) örgütlü bulunuyor. 1980’lerde devlet güçleri tarafından Fransa’ya kaçmak zorunda bırakılan örgüt liderleri 1987’de Irak’a yerleşmeye başladılar. Irak’tan aldığı desteğin yanı sıra çeşitli örgütlenmelerle, göç etmiş İranlılardan da yardım topluyor.

“ULUSAL KURTULUŞ ORDUSU (ELN)”

1963-64’te Kolombiya’da kuruldu. Marksist-Leninist-Maoist, Küba yanlısı. Liderleri: Manuel Perez Martinez, Nicolas Rodrigues Batutista (Dario). En az 3 bin savaşçısı olduğu tahmin ediliyor. Santander, Arauca ve Antioquia’yla Venezüella’da faal olan örgüt petrol şirketlerini hedef alıyor, banka soygunları, bombalamalar ve silahlı saldırılar düzenliyor. Örgüt yapısı bilinmiyor; Küba ve Nikaragua ile ilişkili olduğu tahmin ediliyor…

“YENİ İNSANLARIN ORDUSU (NPA)”

Aralık 1969’da “Filipinler Komünist Partisi”nin gerilla kolu olarak kuruldu. Maoist; ve gerilla savaşıyla Filipinler hükümetini yıkmayı amaçlıyor. Kır tabanlı bir hareket olmakla beraber kentlerde de eylem gerçekleştiriyor. Finansmanını bağışlar ve yerel işyerlerinden “devrimci vergi” adı altında topladığı paralarla sağlıyor. Birkaç bin üyesi olduğu tahmin edilen örgüt özellikle Manila’da faal.

“FİLİSTİN İSLÂMÎ CİHAD”

1970’lerde Gazze Şeridi’ndeki Filistinliler tarafından örgütlendi. “Gaza” yoluyla İsrail’i yıkıp İslâmi bir Filistin devleti kurmayı amaçlıyor. ABD de İsrail’e sağladığı destek nedeniyle örgüt tarafından düşman ilan edildi. Gücü bilinmeyen örgüt, başta İsrail olmak üzere Ortadoğu’da faal. En geniş olarak Suriye’de örgütlü. İran ve Suriye’den destek alıyor.

“FİLİSTİN KURTULUŞ CEPHESİ (PLF)”

FHKC-GK’dan 1970’lerin ortalarında kopanlarca kuruldu. Filistin milliyetçisi olan örgütün liderleri: Muhammed Abu alAbbas, Abu Ahmad Hajji Yusuf al-Makdah, Abd al-Fatah al-Ghanim. Örgüt daha sonra FKÖ, Suriye ve Libya yanlıları olarak ayrıldı. Muhammed Abu al-Abbas’ın yönettiği FKÖ yanlıları 1984’te FKÖ Yürütme Komitesi’ne girdiler, ancak 1991’de ayrıldılar. Üye sayısı bilinmemekle beraber en az 50 üyesi olduğu tahmin ediliyor. Ortadoğu ve Avrupa’da faal olan örgütün hedefleri İsrail ve Amerikalılar ve bazı Araplar.

KIZIL KMERLER (DEMOKRATİK KAMBOÇYA PARTİSİ)

Kamboçya hükümetini devirmeyi amaçlayan komünist bir başkaldırı. Khemer Rouge, Pol Pot’un liderliğinde 1970’lerde 1 milyon insanı öldürdü. Grup 1996’da büyük kayıplar verdi ve 1997’de birkaç parçaya ayrıldıysa da hâlâ tehlikeli sayılabilecek bir grup olma özelliğini koruyor. Bir-iki bin kişilik bir gücü olan örgüt özellikle kırsal alanlarda faal.

FİLİSTİN HALK KURTULUŞ CEPHESİ (FHKC)”

Filistin milliyetçisi ve Marksist eğilimli örgüt 1967’de Ürdün’de kuruldu. Liderleri: Dr. George Habbaş (kurucu), Fuad Abu Ahmad, Ahmad Abd al-Rahim, Abd al-Rahim Fallah, Ali Abu Mustafa, Bassam Tawfiq Abu, Sahrif, Abu Mahir al-Yaman. 300 ila 1.200 kişilik bir güce sahip olan örgüt, İsrail, işgal altındaki topraklar ve Arap devletlerinde faaliyet gösteriyor ve İsrail, ABD ve Yahudileri hedef alıyor. Merkezi Komite ve Polütbüro örgütlenmelerine sahip olan örgüt FKÖ üyesi ve Avrupalı sol gruplarla, PIRA, Japon Kızıl Ordusu, Güney Yemen, Suriye, Libya, Kuzey Kore (ve eskiden SSCB, Demokratik Almanya) ile ilişkilere sahip; al-Hadaf (Hedef) isimli bir de yayınları bulunuyor.

FİLİSTİN HALK KURTULUŞ CEPHESİ -GENEL KOMUTANLIK

Filistin milliyetçisi ve Marksist eğilimli örgüt 1968’de FHKC’den savaşa fazla vurgu yapıp politikada eksik kaldığı gerekçesiyle ayrılanlarca Ürdün’de kuruldu. Liderleri: Ahmad Jabril (kurucu), Talal Naji, Abu Abid, Abu Tamam, Abu Firaz, Abu Riyad, Abu Zaim Fadl Shururu. 600 civarında üyesi olduğu tahmin edilen örgüt İsrail, Lübnan, Ürdün ve Batı Avrupa’da faal ve İsrail, ABD ve bazı Arapları hedef alıyor. Şam’da karargahı, Lübnan’da üsleri ve Avrupa’da hücreleri olan örgüt hücre örgütlenmesi yapısında sahip, FKÖ üyesi ve FHKC ile bağları var. Örgütün ila al-Amam isimli bir yayın organı bulunuyor.

KOLOMBİYA SİLAHLI DEVRİMCİ KUVVETLERİ (FARC)

1966’da Kolombiya Komünist Partisi’nin askeri kanadı olarak kuruldu. Marksist eğilimli örgütün amaçlan hükümeti ve egemen sınıfları devirmek. Liderleri: Manuel “Dead Shot” Marulanda Velez (Pedro Antonio Marin Tiroijo), Jacobo Arenas, Raúl Reyes. 7 bin gerillaya sahip olan FARC, Orta ve Güney Kolombiya’da faaliyet gösteriyor; yerli ve yabancı kişi ve tesislere karşı suikast ve bombalama, adam kaçırma eylemleri düzenliyor.

“EPANASTAIKI ORGANOSI 17 NOEMVRI (17 KASIM DEVRİMCİ ÖRGÜTÜ)”

Adını, Yunanistan Poli-teknik Enstitüsü’nde 17 Kasım 1973’te meydana gelen öğrenci ayaklanmasından alan örgüt 1975’te Yunanistan’da kuruldu. Marksist eğilimler taşıyan örgüt, ABD karşıtı, Yunanistan’ın NATO’dan çıkmasını ve ABD askeri, politik ve ekonomik baskısının kaldırılmasını savunuyor. Örgütün üye sayısı bilinmemekle beraber çok az olduğu tahmin ediliyor. Atina ağırlıklı olmak üzere Yunanistan’da faal olan örgütün hedefleri arasında Yunan ve ABD yetkilileri, Türk diplomatlar, askeri ve ticari sahalar yer alıyor. Noemvri (Kasım) isimli bir de yayınları bulunuyor.

“DEVRİMCİ HALK MÜCADELESİ (ELA)”

Yunanistan’ı 1967’den 1974’e kadar yöneten askeri cuntaya muhalefet eden odaklar arasından ortaya çıkan aşın solcu bir örgüt. 1971’de kurulan örgüt kendisini anti-kapitalist ve antiemperyalist olarak nitelendiriyor. Yunanistan’daki ABD askeri varlığının çekilmesini istiyor. Yunan polisine göre ELA’nın diğer Yunan terörist grupları 1 Mayıs, Devrimci Dayanışma ve 17 Kasım Devrimci Örgütü ile ilişkileri var.

“SENDERO LUMINOSO (SLAYDINLIK YOL)”

“Pardido Comunistadel Peru en el Sendero Luminiso de Jose Carlos Mariategui” (Jose Carlos Mariategui’nni Aydınlık Yolunda Peru Komünist Partisi) olarak da biliniyor. Marksist-Maoist örgüt 1969-70’te Peru’da kuruldu, 1980’de terörist faaliyetlere başladı. Liderleri: Prof. Manuel Abimael Guzman (Komutan Gonzalokurucu); Maximillian Duran (hapiste), Mezzich César, Carlota Tello Cutti (Carla). 5 bini savaşçı olmak üzere 20 bin üyesi olduğu tahmin edilen Aydınlık Yol, Peru’nun büyük bir bölümünde faal. 1992’de Guzman’ın, 1995’te de diğer liderlerin bir kısmının yakalanması örgütü zora soktu. Güvenlik ve askeri tesisleri, bankaları şirketleri, elçilikleri hedef alan örgüt, Merkezi Komite ve 6 bölgesel komiteden oluşuyor.

TUPAC AMARU DEVRİMCİ HAREKETİ (MRTA)

1983’te kuruldu, Marksist-Leninist, Castro yanlısı, komünist örgüt. Peru devleti yerine Marksist bir rejim kurmayı amaçlıyor. Üye sayısı bilinmiyor. Liderleri: Ernesto Montes Aliaga, Jose Carazas Ybar (hapiste), Cirilo Javier Huamani (hapiste). Wilder Rojas Sanchez (hapiste), Lulis Varese Scoto (hapiste). 50 ila 200 üyesi olduğu tahmin ediliyor. Lima ve Cuzco üs olmak üzere Huancayo, Chimbóte, Arequipa, Chicolayo ve Frujillo’da faal. Devlet güçlerine, ekonomik ve diplomatik hedeflere karşı saldırılar düzenleyen MRTA, Aralık 1996’da Japon elçiliğine düzenlediği baskınla adını yeniden dünya kamuoyuna duyurdu. Kişisel önderlik ve hücre örgütlenmesine sahip olan MRTA’nın, Kolombiya’daki M-19 ile yakın ilişkileri var. Ayrıca Venceremos (Kazanacağız) isimli bir yayın organına da sahipler.

“SİKH” TERÖRİZMİ

Hindistan’da Khalistan isminde bağımsız bir Sikli devleti kurmayı amaçlayan Sikhlerce ortaya konan bir terör. Aralarında en faal gruplar şunlar: “Babbar Khalsa”, “Uluslararası Sikh Gençlik Federasyonu”, “Dal Khalsa”, Saheed Khalsa Gücü”, “Dünya Sikh Örgütü”.

Dal Khalsa: (18 ve 19. yy.daki Sikh düzensiz ordusunun adı) 1978’de Pencap’ta kuruldu. Lideri Jajgit Singh Chauhan. Üye sayısı bilinmiyor. Hindistan, İngiltere, Kanada ve ABD’de faal. 1981de bir Hint uçağını kaçırdılar, 1986’da General Vaidya’nın (1984te Sikh militanlarına karşı düzenlenen Mavi Yıldız Operasyonu sırasında ordu kumandanı olan) öldürülmesiyle prestij kazandı

Khalistan Komando Kuvveti: 1980’lerin başında Pencap, Hindistan’da General Labh Singh tarafından kuruldu. Singh 1988’de öldürüldü. Üye sayısı bilinmemekle beraber Sikh ayrılıkçı grupları arasında büyük bir yer tuttuğu sanılıyor. Pencap’ta faal.

Khalistan Özgürlük Kuvveti: 1980’lerin başında Pencap’ta ‘Brahma’ tarafından kuruldu. Brahma, 1988’de öldürüldü. Pencap’ta faal.

Khalistan Ulusal Konseyi: 1979’da Londra’da kuruldu. Lideri, Dr. Jagjit Singh Chauhan (Londra’da sürgünde). Kuzey Amerika, Batı Avrupa ve Pencap’ta faal.

“Bütün Hindistan Sikh Öğrencileri Federasyonu: 1980’lerin başlarında Hindistan’da kuruldu. Marksist, Sikh ayrılıkçısı. Pencap ve Hindistan’da faaliyet gösteriyor.

“Babbar Khalsa: 1980’lerin başında Hindistan Pencap’ta kuruldu. Hindistan, ABD ve Kanada’da faal. Yüksek derecede merkezileşmiş hücre örgütlenmesine sahip.

“Bhindranwale: 1980’lerin başında Hindistan’da kuruldu. Lideri, Gurbachan Singh Monochahal”. Sh: 149-142

KAYNAKÇA:

Kronenwetter, Michael (1989), The War on Terrorism, New York. Long, David E. (1990), The Anatomy of Terrorism, New York.

Yonah, Alexander (der). (1992), International Terrorism: Political and Legal Documents.

Office of the Coordinator for Counterterrorism, U.S. Department of State (1998), Foreign Terrorist Organizations.

Office of the Coordinator for Counterterrorism, U.S. Department of State (1998), Patterns of Global Terrorism-1997.

U.S. Information Agency (1997), “Global Issues: Targetting Terrorism”, Vol: 2, No:l.

Kaynak: Amerika Rüya Mı? Kabus Mu? Yankee İmparatorluğu , Hazırlayan: Gökçen ÖZGÜR-Mustafa Erdem SARKINÇ, Yayınevi: Ütopya , 2001 Yayın Yeri: Ankara

 

“BİR DELİNİN SAVUNMASI” İsimli Eserden Derleme / AUGUST STRINDBERG


AUGUST STRINDBERG (22 Ocak 1849 – 12 Mayıs 1912)

İsveç’li ünlü romancı ve oyun yazan Strindberg’in yapıtları uzun bir otobiyografi olarak da kabul edilebilir. Her yapıtı yaşamındaki bir olayla bağlantılıdır. Ama bir olay, Strindberg’in yaşamını tam anlamıyla yönetmiş ve onu çılgınlığın sınırına getirmiştir: 1875 yılında Siri von Essen adlı bir kadınla tanışması ve ona tutulması.

Fransızca olarak kaleme aldığı “Bir Delinin Savunması” adlı yapıtı, Strindberg’in Siri von Essen’le olan ilişkisini ve evliliğini anlatmaktadır. Bu kitapta, Strindberg, kendisini çılgına çeviren karısına karşı saldırgan bir savunma yapmaktadır.

Strindberg Siri’yle tanıştığı zaman, Siri baron Wrangel’le evliydi. Bu evliliğin boşanmayla sonuçlanmasından sonra, Strindberg’le Siri 1877 yılında evlenirler. Bu evliliğin bütün anlan fırtınalı geçer ve her an kopma noktasına gelen bu birliktelik herşeye rağmen 1892 yılına kadar sürer. Strindberg, kendisine hiçbir zaman sadık kalmadığını düşündüğü karısıyla onbeş yıl süren bir cehennem hayatı yaşar.“Bir Delinin Savunması”, bu inanılmaz olayın nasıl gerçekleştiğini gösteren şaşırtıcı bir romandır.

Romanda, Siri von Essen acımasızca eleştirilir, yerden yere vurulur ve ahlaksızlığı o kadar çok yinelenir ki, okuyucu Strindberg’i rahatlıkla salak bir âşık konumuna oturtabilir.

Strindberg evlilik süresince karısını, suçlarını itiraf etmeye zorlar. Sürekli lezbiyen ilişkilere giren Siri’nin başka erkeklerle ve özellikle arkadaşlarıyla ilişkisi olup olmadığını öğrenmek ister. Bu durum da, Strindberg’i herkesten kuşkulanan bir insan konumuna iter. Strindberg bir taraftan bu kuşkular içinde yaşarken, diğer taraftan lezbiyen kadınlardan oluşan çevresi, onun kategorik bir şekilde kadın düşmanı olmasına neden olur. Kitap hep Siri’yi anlatır. Strindberg için kadın demek Siri’dir. O halde “Kadın kafa bakımından erkekle eşit değildir. Kadın uygarlığın inşasında gereksizdir, çünkü erkek görevini ondan daha iyi anlar; ve evrim kuramına göre, cinsiyetler arasındaki fark ne kadar büyük olursa, çocuklar da o kadar güçlü olur. ”Evliler (Giftas) adlı öykü derlemesinin önsözünde bunları yazıyordu. Bu kitap yayınlanır yayınlanmaz bütün kadın kuruluşlarının tepkisini çeker. İsveç ’de hakkında dava açılır. İki yıl süren dava sonunda aklanmasına rağmen, Strindberg Siri de dahil olmak üzere herkesin kendine düşman olduğunu zannetmeye başlar.

Strindberg’i kadınlardan nefret eden biri haline getiren şey, onun kendini kadına bağımlı, tutsak konumdan kurtaramamasıdır. “Bir Delinin Savunması”nda, Strindberg’in bağımsızlığını ilan etmek için ne kadar büyük çaba gösterdiğini ama bunu hiçbir zaman yapamayıp dünyanın en ahlaksız ve en iğrenç varlığı olarak değerlendirdiği Siri’ye geri döndüğünü görüyoruz. Strindberg kadından değil, kadına bağımlı olan varlığından nefret etmektedir.Strindberg’i çıkmaza sokup onu çılgınlık noktasına getiren şey, bu kendine olan nefretidir.

1892 yılında Siri’den boşanan Strindberg kendini bu kadın bağımlılığından kurtaramaz. Evlilikten ve kadından nefret ettiğini söylemesine rağmen, 1893 yılında Avusturya’lı genç gazeteci Frieda Uhl’la evlenir. Ama 1895 yılında boşanır.  Bu evlilik- Strindberg’in bu çelişkili evlilik arzusunu sona erdirmez. 1901 yılında Norveç’ti oyuncu Harriet Bosse’yle evlenir ama bu evlilik de 1904 yılında biter. “Kışın gelen bahar” diye adlandırdığı bu son evliliğinin bitişi üzerine “Cehennem dansı” adlı oyunu yazar ve evlilik kurumuna karşı hissettiği nefreti bir kez daha dile getirir ve böylece bu işe son verir.

Strindberg, hiçbir çevreye uyum sağlayamayan yalnız bir adamdı. Onu çılgına çeviren bu yalnızlığını ve topluma olan nefretini yapıtlarına çok iyi bir yöntemle aktararak aynı toplumun ilgisini çekmiş ve böylece belki de akranı Nietzsche benzeri çılgın bir sondan kurtulmuştur. Strindberg ve Nietzsche 1888 yılının kasım ve aralık aylarında mektuplaşmalardı. Bu mektuplar, Nietzsche’nin delirmeden önceki, son çabalarından biriydi. Nietzsche bu tarihten sonra tam olarak delirip sessizliğe gömülürken, Strindberg deliliğin sınırında kalarak, özellikle tiyatro alanında büyük eserler vermeye devam etti.

 “BİR DELİNİN SAVUNMASI” İsimli Eserden Derleme

Bu dakikada, sanki olağanüstü bir görüntünün önündeymişim gibi iliklerime kadar sarsıldım. İçimde taşıdığım hayranlık duygusu, tapınma arzularıyla birlikte ortaya çıktı. Kovulan dinselliğin bıraktığı boşluk doldu: tapınma gereksinimi yeni bir biçim altında tekrar ortaya çıktı. Tanrı uzaklaştırıldı, Kadın onun yerini alıyor ama bu kez hem bakire ve hem de anne olan bir kadın; çünkü yanındaki küçük kıza baktığım zaman bu doğumun mümkün olabileceğini düşünemiyorum.

İki eş arasındaki özel ilişkileri düşüncesi, yakınlaşmaları bana bedensiz göründüğü için, bende hiçbir zaman cinsel bir ilişkiyi çağrıştırmıyor. Bu andan itibaren, bu kadın benim için, Kutsal Kitap’ın müteveffa ruhlara vermekten hoşlandığı bu görkemli bedene sahip, saf, ulaşılamaz bir Ruh’un cisimleşmesi gibi sunuldu. Sonuç olarak, onu istemeden ona tapıyordum. Olduğu şekliyle ona tapıyordum; anne ve eş olarak; bu kocanın karısı ve bu çocuğun annesi olarak. Çünkü, tapınma gereksinimimin tatmini için, kocanın varlığı bir zorunluluktu. Kocasız, diyordum, dul olacaktı ve dul olarak ona yine de tapacağıma emin olabilir miyim?

Belki de bana ait olsaydı, benim karım…? Hayır! Öncelikle? bu kadar saygısız bir fikir yaratamazdım. Ve üstelik, evlenince, artık bu kocanın eşi, bu çocuğun annesi ve bu evin sahibesi olmayacaktı. Ben onu başka şekilde değil, yalnızca bu şekliyle istiyorum!

…bu kadına tapınma benim için her bakımdan yeni kurtulduğum bu dine benziyordu. Saygının, fedakârlığın ve acının zevkinden başka hiçbir şeyi kazanma umudu olmaksızın, saygı duymak, feda etmek, acı çekmek istiyordum.

Kendi kendimi onun koruyucu meleği olarak görevlendirdim. Aşkımın gücünün onu çekip götürmemesi için onu izlemek istiyordum. Aramızdaki sırların kocası hakkındaki önyargıya kaymaması amacıyla, onunla yalnız kalmaktan özenle kaçınıyordum.

Kendisiyle birlikte, her parti tarafından reddedilip, kovulunca bütün erkeklere karşı nankörce bir tavır alan ve uygar ülkelerin bütün kadın yazarlarının birleşmesi gerektiği sonucuna varan bir aseksüelin kitabını da getirmişti. Emile de Girardin’in Erkek ve Kadın adlı kitabını okuduktan sonra, bu hareketin kadınlar lehine olan bütün sonuçlarını kavradım.

Erkeği azletmek ve onun yerine kadını koymak, önemsiz istisnalar dışında uygarlığın oluşumunda hiçbir payı olmayan kirli hayvan kadını yükseltmek için, yaratışın gerçek efendisini, uygarlığı yaratanı, kültürün faydalarını yaygınlaştıranı, büyük düşüncelerin, sanatların, mesleklerin üreticisini tahtından indirmek, bana göre cinsiyetimize bir saldırıdır. Ve tunç devrinin bu kafalarının, bu antropomorfların, yan maymunların, bu kötü ruhlu hayvanlar sürüsünün geldiğini görmenin fikri bile, içimdeki erkeği ayaklandırıyor. Tuhaf olan şey, kafa bakımından alt düzeyde ve ahlak duygusunun hiç olmamasıyla çok yüksek düzeyde olan bir düşmana nefret dolu bir dirençle karşı çıkmak beni iyileştirdi.

İki kadın arasında ölümüne bir savaşta, daha az dürüst, daha sapık olan kazandığından ve erkeğin kadına karşı doğuştan gelen saygısı ve onun daha iyi hazırlanması için ona sağladığı boş zaman düşünüldüğünde, erkeğin savaşı kazanma olasılığı düşük olduğundan, sorunu ciddi olarak düşünmeye başladım; bu yeni savaş için donandım ve özgürlüğü erkeklerin köleleşmesi pahasına isteyen bu çılgın kadınların suratlarına fırlatılan bir eldiven gibi düşündüğüm bir kitabı hemen yazmaya başladım.

Bu kitaba bir önsöz yazdım.Bu önsözde aşağıda belirttiğim biçimde birçok tatsız gerçeği dile getirdim:

Kadın hiçbir şekilde köle değildir, çünkü kendisi ve çocukları erkeğin çalışmasının getirdiği gelirle beslenirler.

Kadın hiçbir zaman boyun eğmemiştir, çünkü rolünü kendi seçer, çünkü doğa onun, annelik işlevlerini yerine getirirken erkeğin koruması altında kalmasını uygun bulmuştur.

 Kadın kafa bakımından erkekle eşit değildir ve erkek de doğurma konusunda kadınla eşit değildir. Kadın uygarlığın inşasında gereksizdir, çünkü erkek görevini ondan daha iyi anlar; ve evrimci kuramlara göre, cinsiyetler arasındaki fark ne kadar büyük olursa, çocuklar da o kadar güçlü olur. O halde cinsiyetlerin eşitlenmesi, geriye gidiştir, gerilemedir, saçmalıktır, romantik ve idealist sosyalistlerin son düşüdür.

Erkeğe gerekli olan ek, erkeğin tinsel yaratısı olarak kadının kocanın haklarına sahip olma hakkı yoktur, çünkü insanlığın diğer yarısını ancak sayı olarak oluşturabilir. O halde kadınların erkekleri çalışma yolunda özgür bırakmaları gerekir, buna karşın erkek karısına ve çocuklarına bakmak zorundadır ve bir erkekten alınan her işin kaçınılmaz sonucu fazladan yaşlı bir kız veya bir fahişedir.

Kadın hakları savunucularının öfkesini iyi değerlendirin ve kurdukları tehlikeli partiyi iyi düşünün, çünkü bir dava açarak kitabın yasaklanmasını sağlayabilirler.

Ne yazık ki, kafalarının tamamı, dine hakaret suçlaması altına gizlenen bu girişimlerini iyi bir sonuca ulaştırmaya yetmeyecektir, çünkü aseksüellerin aptallıklarını “din” düzeyine çıkardılar!

Kaynak: August Strindberg, “Bir Delinin Savunması” Özgün adı: Le plaidoyer d’un fon, Mehmet Mukadder Yakupoğlu ,Mor Yayınları Birinci Basım: Ankara, 1998

 

GAZETECİLİK AHLAKINDA REFORM


Gösteriş tüketiminden sonra zenginlere en çok zevk veren bir başka şey de, kendileri hakkında yazılanları okumak ve bunları başkalarının da okuduğunu bilmekti. Zamanımızın zenginleri bundan hâlâ çok hoşlanırlar. Bugün ‘utangaç’ bir milyonerden hayretle söz ederiz, çünkü çok ender bulunur. Mr. Howard Hughes insan içine çıkmamakla zamanımızda büyük ün yapmıştı. Az önce sözünü ettiğimiz köpekler şöleninin en zevkli yanı, halk kitlelerinin bunu okudukları zaman nasıl şaşıracaklarını düşünmek olsa gerek. Çağdaş gazetelerin sosyete sütunlarım anlamak, adı geçen kişilerin bundan aldıkları zevki ve kendilerinden söz edilmeyen kimselerde de bunun yaratacağı haset duygusunu kavramakla mümkündür ancak.

Newport sakinlerinin yaşamlarını kamuoyuna sunmak görevi de, yine buranın vazgeçilmez yerlisi ve New York Herald gazetesi sahibi James Gordon Bennett, Jr.’a düşmekteydi. Genellikle Willam Randolph Hearst’ün Amerikan sarı basınının kurucusu olduğu söylenirse de, gerçekte bu onur Bennett’in babasına aittir. Baba Bennett bir gazetenin görevinin halkı «eğitmek değil şaşırtmak»olduğu görüşündeydi. Oğlu da aynı görüşü paylaşınca, Herald gazetesinin sütunları güncel olaylarla değil, Newport’luların dedikoduları ve rezaletleriyle dolup taştı. Baba Bennett, «Hiçbir partiyi desteklemeyeceğiz,»demişti. «… Bizi şeriften Başkana dek hiçbir seçim ilgilendirmez.» Zenginler ilgi çekici bir olay yaratmadıkları zaman da Bennett, muhabirlerini Livingstone’u bulmaları için Afrika’ya ya da yeni bir keşfi incelemeleri için Güney Kutbuna gönderiyordu. Ancak ilgi merkezi yine de Newport’tu.

Kaynak: J.K.Galbraıth, Kuşku Çağı, trc: REŞİT AŞÇIOĞLU, Altın Kitaplar Yayınevi,1989, İstanbul, s:66

DOĞAL AYIKLAMA VE KİLİSE


İlk önce onlarda başladı şimdi sıra Müslümanlarda

Birçoklarının söylediği gibi, Tanrı yoksulları sever ve bunun içindir ki, bu denli çok sayıda yoksul yaratmıştır. XIX. yüzyılda ve bir ölçüde hâlâ, yoksulluk söz konusu olduğunda temkinli ve ılımlı davranılmasının nedenlerinden biri de budur. Aynı dönemde yoksulluğun kaçınılmaz olduğu yolunda Ricardo’cu görüş de vardır; bu, ekonomik yasanın kaçınılmaz işleyişini yansıtmaktadır. Ve az önce gördüğümüz gibi, bunun da ilerisinde, yoksulların doğal olarak ayıklanıp atıldığı görüşü yer almaktadır. Belli bir zaman süresi içinde, (George Bernard Shaw’un Alfred Doolittle adlı kahramanının kendisi için haklı olarak söylediği gibi) bu dünyaya layık olmayan, yoksul burasını terk edecektir.

Bu son öğreti toplumsal açıdan yatıştırıcı ve bir başka, yönden bakıldığında da hayranlık vericiydi. Ancak dindarlar açısından tehlike habercisi bir sorun yaratıyordu. Darwin’in öğretisi tüm bilgili kilise üyeleri için Kutsal Kitab’ın gerçeğini yadsımak demekti. İnsan Tanrı görüntüsünde yaratılmıştı; maymun soyundan gelmiyordu. Yaradılış çağlar süren bir olgu değildi; İncil’de tüm evrenin tam altı günde yaratıldığı bildiriliyordu. Doğal ayıklama yoksulluk sorununa iyi bir çareydi, ancak bundan çıkarılan fikirler dinsel inançla korkunç bir çelişki oluşturmaktaydı. 1925 gibi yakın bir zamanda, Darwin’in öğretilerinin doğru olduğunu öğrencilerine öğrettiği için yargılanan John T. Scopes’un Tennessee’deki mahkemesi çağın en büyük hukuk tartışmalarından biri olmuş ve evrim kuramının ne denli duyarlı bir noktaya dokunduğunu göstermiştir. Ve hâlâ da nazik bir konudur bu.

Eğer doğal ayıklama Hıristiyan inancıyla uzlaştırılabilseydi, halktan zengin kişiler gerçekten rahatlayacaklardı. Bu tür bir çabanın Brooklyn’deki Plymouth Kilisesi tarafından gösterilmesi şaşırtıcı değildir. Brooklyn Köprüsü karşısında hâlâ duran bu kilise, şimdi pek öyle gösterişli bir çevre içinde bulunmamaktadır. Ama 1860 ve ‘70’lerde burası tüm ülkede en varlıklı din bölgesi olma yolundaydı ve Herbert Spencer’le cennette buluşacağını söyleyen Henry Ward Beecher da buranın papazıydı. Zenginler, hırs sahipleri ve çalışkan kişiler onun vaazlarını dinlemeye koşuyorlardı ve bunların sayılan inanılmayacak kadar çoktu. Henry Adams, Saint Paul’dan beri bu denli çok kişiyi böylesine etkileyen bir başka vaizin bulunmadığım öne sürmüştür. 1866’da Beecher, Spencer’e şöyle yazmıştı: «Amerikan toplumunun özel durumu, yazılarımızı burada, Avrupa’da olduğundan daha etkili ve coşku verici kılmıştır.» . Beecher da insanların coşturulmasına pek meraklıydı zaten.

Darwin’ci öğretinin dinsel inançla uzlaştırılması için Beecher ilahiyatla din arasında bir ayırım yapmaktaydı. Hayvanlar âlemi gibi ilahiyat da evrimseldi; bu tür bir değişim Kutsal Kitap’la bir çelişkiye düşmüyordu. Öte yandan din kalıcı ve sürekliydi, gerçekleri değişmezdi. Darwin ve Spencer İlahiyata aitti; İncil de dindi. Dolayısıyla doğal ayıklamayla Kutsal Kitap arasında bir çelişki yoktu. Doğrusu bu ayırımı pek anladığımı söyleyemem ve ne Beecher, ne de cemaatinin anlamadığı da oldukça kesindir. Ama doğrusu kulağa da bayağı hoş geliyordu.

Rahip Beecher’m refah içindeki ‘sürü’süne başka iyi haberleri de vardı. Tanrı özellikle günahkârları severdi; çünkü onları günahtan kurtarmak çok hoşuna gitmekteydi.Böylece Beecher insanın ara sıra kaçamak yapıp günah işleyebileceğini ima ediyordu. Sonradan gelen pişmanlık, tövbe ve ıslah Tanrı’yı yüceltmede harikalar yaratacaktı. Beecher ise kendi öğüdünü bizzat kendisi uyguluyordu. Onun mücadeleli geçen özel yaşamını inceleyip kaleme alan ve Vietnam Savaşı konusunda en yetkili muhabirlerden biri olan Robert Shaplen, Beecher’m kendi öğüdüne ne denli sadık kaldığını göstermiştir. Ünlü din adamı, zengin kilise müdavimlerini servetlerinin meşruluğu konusunda rahatlatmasının yanı sıra, bunların eşlerini de —en azından bazılarını— yatağında teselli etmiştir. Sonunda bunlardan Elizabeth Tilton adında biri, Beecher’ın cennete gitmeyi garantilemesine karşılık kendi durumunun kuşkulu olduğu düşüncesine kapılarak, Tanrı huzurunda günah çıkarması gerekirken, itirafını kocasına yaptı. Adam da Beecher’i mahkemeye verdi. Ancak jüri Beecher’ın suçlu olduğuna inanmadı. O günden bu yana da hiç kimse benzer bir durumda suç unsuru bulamamıştır.

Beecher’in, Spencer’le cennette buluşmayı umduğuna daha önce değinmiştik. Sanırım, ikisiyle de bir daha hiç karşılaşmak istemeyecek pek çok kişi vardır ve ben de bunlardan biriyim.

Kaynak: J.K.Galbraıth, Kuşku Çağı, trc: REŞİT AŞÇIOĞLU, Altın Kitaplar Yayınevi,1989, İstanbul, s:55-57

 

J. K. CALBRAITH VE ÇAĞDAŞ EKONOMİK DÜŞÜNCEDEKİ YERİ


Türkiye’de iktisat öğretimi yapan kuruluşların öğrencilere verdiği «okuma listeleri»ne bakarsanız, J. G. Gaibraith’in eserlerine rastlamayabilirsiniz. «İktisadi Düşünce» derslerinde belki bir iki saatlik süre ayıran öğretim üyelerine arada bir tanık olabilirsiniz; çoğunluk, ola ki, bunu da gerekli görmez, bu derste de «Yerleşmiş Teoriler»i yinelemekle yetinir. Öğrenci eğer yabancı dil bilmiyorsa ve kendi özel merakıyla yabancı kitap listelerini tarayıp bir rastlantıyla eserlerinden birini seçmiyorsa, Gaibraith’in ne ismini duyar, ne düşünce dünyasını bilir.

Yüksek öğretim kuramlarının dışındaki yayınlarda da Gaibraith’in ismine pek rastlanmaz. Türkiye’de geniş kitlede okuma alışkanlığının pek bulunmadığı, hele ciddi ve düşündürücü konuları kapsayan kitaplara fazla iltifat edilmediği bir sır değildir. Gaibraith’in çok sayıdaki kitaplarından hiçbirinin bugüne dek Türkçe’ye çevrilmemesi, bu bakımdan olağandır. Son 15 yılda «düşündürücü eserler» kapsamına girebilecek çevirilerse, Marksist yayınlarda yoğunlaşmış, hatta bu alanda pek düşündürücü olmayanlar bile Türkçe’ye aktarılmış, bunun dışındakiler çok kısır kalmıştır. Çağdaş iktisadi düşünce dünyasında, ders kitaplarının kapsadığı «Yerleşmiş Teoriler»le çevirilerin başlıca konusu olan Marksist yayınlar arasında kalan zengin bir alan da vardır. Galbraith, işte, Türkiye’nin ısrarla ihmal ettiği bu alanda yer almaktadır. Oysa, günümüz ABD’sinin iktisadi düşünce evreninde Galbraith özgün bir yere sahiptir; orta yaş üstündeki iktisatçı kuşağınca pek kabul edilmese de, genç iktisatçı kuşağını bu ülkede iyice etkilemeye başlamıştır.

ABD, XIX. yüzyılın ikinci yarısından itibaren iktisadi düşünce dünyasına büyük katkı yapan çok sayıda iktisatçı yetiştirmiştir. Ne var ki, bunların büyük çoğunluğu, kökeni XIX. yüzyıl Avrupa’sı (başta İngiltere, Fransa ve Avusturya) olan öğretiler ve okullar çevresinde toplanmıştır. Günümüzde Galbraith’in temsilciliğini yaptığı «Kurumcu»lar (Institutionalists), ABD iktisadi düşünce evreninin özgün bir akımıdır oysa. Bunalım, durgunluk ve savaş dönemlerinde etkinliğini iyice artıran bu düşünce akımı, 1950-70 döneminde gölgede kalmıştır. Nedeni, İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde, Batı kapitalizminin gelişme dinamiğinin, bunun sürekliliği konusunda yarattığı iyimserliktir; «yerleşmiş iktisat teorileri»nin sorunları açıklamadaki yeterliliğine inançtır. 1970’lerin başından itibaren dünya ekonomisinin içine girdiği enflasyon durgunluk işsizlik açmazı ve dış ödeme açıkları yerleşmiş inançlar konusunda kuşku uyandırmaya başlamıştır. Yerleşmiş iktisat teorileri yaşanan olayı açıklamakta yetersiz kalmakta, gelenekselleşmiş iktisat politikası araçlarıyla sorunlardan biri çözülürken, diğeri daha da ağırlaşmaktadır. Marksizmin ise yaşanan bu sorunlara bilinen tek bir yanıtı vardır; o da geçerli değildir. Sanıyoruz ki, bu bunalım döneminde «Kurumcu» düşüncenin ve Galbraith’in etkinliğinin artmaya başlamasının temel nedeni budur.

«Kurumcu» düşünce tarzının felsefi kaynağı, ABD’nin felsefeye özgün katkısı sayılan Pragmatizmdir; amaç, belirli bir ideolojik içeriği olan toplumsal değerler sistemine dayanmaksızın, gözlem ve istatistiksel araştırma yoluyla somut gerçeğe varmak; toplumsal ekonomiyi belirli bir an değil de, bir evrim sürecinde gözlemek; bireyler ve tekil firmalar yerine toplumun kurumsal yapısını temel öğe almaktır. XIX. yüzyılın ikinci yarısından itibaren ABD’li iktisatçıların bir bölümünü bu yöntemle toplumu ve ekonomiyi incelemeye götüren temel neden, yerleşmiş iktisat teorisindeki soyut düzenin, içinde yaşadıkları somut gerçekleri açıklayamamasıdır; önerdiği politika araçlarının yetersiz sayılmasıdır. Soyut teorideki mekanizmaların mükemmelliğinden somut gerçeklerin katılığına inebilen «Kurumcu»lar, Marksizmi de benimsememiş, terimlerine bile yabancı kalmışlardır; «reformcu» olmuş, fakat devrimci olmamışlardır. Nitekim, Galbraith de kendisinin bir reformcu olduğunu, devrimci olmadığını açıkça söylemektedir.

Pragmatik felsefe Galbraith’in düşünce tarzını biçimlendiren temel öğedir ve yayınlarına da yansımıştır. İdeolojik koşullandırmaların (toplumbilimlerin koyduğu sınırlar çerçevesinde) dışında kaldığı içindir ki, yerleşmiş teorideki varsayımların dışladığı olguları incelemesi; kurumsal yapıda zaman sürecinde ortaya çıkan değişmeleri izlemesi ve bunların politik sonuçlarını göstermesi, bunlara göre iktisat politikası araçları oluşturabilmesi; çağdaş dünyanın ve özellikle ABD toplumunun somut gerçekleriyle «Geleneksel Bilgelik» diye tanımladığı Yerleşmiş Teori arasındaki çelişkileri ortaya koyabilmesi söz konusu olabilmektedir.

Böyle bir düşünce çerçevesinden yola çıkan Galbraith, yerleşmiş iktisat teorisinin dışladığı ya da yeterince işlemediği birçok konuyu derinliğine işlemiştir. Çalışmalarının ağırlığıysa, dev çaptaki anonim şirketlerin egemen olduğu bir kurumsal yapıda ortaya çıkan sorunlar üzerinde yoğunlaşmaktadır: Güçlü şirketler,  güçlü sendikalar dünyasındaki karşılıklı denge; üretkenlik ya da etkinlik değil de «güç»le ilişkili olan gelir bölüşümü eşitsizliği; büyük şirketlerin yarattığı mal bolluğuna karşılık kamu hizmetlerinde yetersiz kalan refah toplumu; anonim şirketlerde mülkiyet ve yönetimin ayrılmasının iktisadi sistemi «sosyalleştirme» etkisi; bunların planlı dünyasında enflasyon olgusu ve bunun geleneksel iktisat politikası araçlarıyla çözülemeyeceği; uluslar-ötesi boyuttaki çokuluslu şirketlerin ortaya çıkması ve dünya ekonomisinde doğurduğu toplumsal iktisadi ve politik nitelikte sorunlar; güçlü büyük şirketlerin egemen olduğu bir kurumsal yapıda piyasa düzeninin yok olması ve bunun yerleşmiş iktisat teorilerini geçersiz kılması gibi konulara eğilerek, başta ABD olmak üzere, kapitalizmin yeni boyutlarını anlamamıza yardım etmektedir.

Dev çaplı anonim şirket olgusunu ve bunun ekonomisinin her kesitinde yarattığı değişmelerle yerleşmiş iktisat teorisini nasıl geçersiz kılmaya başladığını Galbraith, Amerikan Kapitalizmi, Refah Toplumu ve Yeni Sanayi Devleti başlıklı yapıtlarında ele almıştır. İktisat ve Kamusal Amaç adlı kitabındaysa yalnız büyük çaplı anonim şirket olgusunu değil, bunun dışında kalan toplum kesitlerini de sahneye getirmiş, uluslararası sistemi de içermiştir. Diplomat olarak da görev yapmış olmasının verdiği deneyimler ve gözlemlerle kaleme aldığı «Çin’den Bir Geçiş» Çin insanı, kültürü, ekonomisi ve devleti konusunda yazılmış, anlayışla dopdolu insancıl bir denemedir. «İktisat, Barış ve Kahkaha», «Liberal Saat» ABD toplumunun, öteki kitaplarında işlemediği yönlerini ele alan diğer iki yapıtıdır. Kuşku Çağı başlığıyla Türkçeye çevrilen bu kitaptaysa, Galbraith, iktisadi düşünceye katkıda bulunan büyük düşünürlerin kişiliğini, çevresini, görüşlerini ve etkilerini tanıtmaktadır. Bir diğer kitabında, Galbraith bunlar için, «Bu fikirleri yaratan adamlara çok saygım olsa da, iktisadın temel fikirlerini hiç önemsemiyorum,» demektedir. Öğretilerin kalıpları içinde kalan teorileri yineleyen kitaplar dizisine bir yenisini eklemeyi yeğleyenlerden farklı olarak, Galbraith’in bu teorileri yaratan düşünürleri incelemesinin nedeni de bu olsa gerekir.

Galbraith renkli ve kolay anlaşılır bir yazar olduğu için kitapları geniş okuyucu kitlesine ulaşabilmektedir. Yalnız iyi bir yazar olmakla kalmayıp, konulara insancıl yaklaşımı ve engin küitürü olan bir toplumsal reformcudur; keskin bir toplumsal gözlemci ve gözlemlerinden vardığı sonuçları kitapların bize öğrettikleriyle karşılaştırıp, geleneksel bilgilerin nerelerde eskidiği ve işe yaramaz hale geldiğini gösteren bir araştırmacıdır; kafasını her türlü koşullandırmadan arındırarak somut gerçeği bulmaya çalışan özgür bir düşünürdür; her yeni kitabında, daha önceki kitaplarında eksik ya da yetersiz bulduğu tartışmalarını bir özeleştiriden geçiren, daima daha iyi ve daha doğru olanı bulmaya çalışan yorulmaz bir öğrencidir.

Tarihsel kültür mirası, aile ve okul eğitiminin niteliği, son yıllardaki koşullandırmalar Türk insanını, çoğunlukla tek yönlü düşünmeye, daha doğrusu, tek yönlü koyu bir inanca bağlanmaya itmektedir. Özgür düşünce, karşılıklı tartışma yoluyla daha doğru, daha iyi olanı arama çabası, edindiği bilgi konusunda kuşku duyma, bilgisini somut gerçeklerle sınamadan geçirme, çevresinde sürüp giden toplumsal iktisadi siyasal nitelikteki olayları, edindiği bilgiyi kullanıp açıklamaya çalışma, ne yazık ki, aydınlar katında bile çok yaygın bir alışkanlık değildir. Oysa, «düşünce özgürlüğü» bu alışkanlığı olağanlaştırmak için demokrasinin ayrılmaz bir öğesi sayılır. Demokrasinin «düşünce özgürlüğü» ortamında yeşeren Galbraith gibi düşünürler, belki de en çok bu açıdan Türk okuyucusuna tanıtılmalıdır.

Prof. Dr. Gülten KAZGAN
İstanbul İktisat Fakültesi
Öğretim Üyesi

Kaynak: J.K.Galbraıth, Kuşku Çağı, trc: REŞİT AŞÇIOĞLU, Altın Kitaplar Yayınevi,1989, İstanbul, s: 9-12

AŞK MEKTUPLARI /Simone De Beauvoır


Hakkında

Simone de Beauvoir’ın Nelson Algren’e İngilizce yazdığı mektup­lar, Ohio’daki Columbus Üniversitesi tarafından bir açık arttırma satın alınmıştır; Algren’in yazmış olduğu mektuplar ise Simone de Beauvoir tarafından saklanmıştır. Ben mektupların karşılıklı olduğu bir yayın hazırlamıştım, açıklayacağım nedenlerden dolayı bundan vazgeçmek zorunda kaldık, okuyucular burada sadece Simone de Beauvoir’ın Alg­ren’e 1947-1964 yılları arasında yazmış olduğu mektupları okuyabile­cekler (üç yüz dört mektup). Tüm beklentilerimize karşın, uzun bir sus­kunluktan sonra -bir yıldan fazla-, Algren’in Amerikalı ajanlarından bütün ısrarlarımıza rağmen kesin bir red cevabı aldık. Açıklamasız ve nedensiz bir yayınlama yasağı. Söz konusu duruma boyun eğmek zo­runda kaldık. Bu üzüntü verici bir durum, özellikle de Algren için. Böylesi bir yayın çok faydalı olabilirdi çünkü bu adam yazar olarak, hayatında benzeri olmayan bu özel karşılıklı ilişki sırasında umulma­dık, coşkun bir ışık ile aydınlanıyor, belki de bu ışık onun varlığının gerçeklerine daha yakındı, karmaşık kişiliğini bazı romanlarından ya da sıradan bir biyografiden daha iyi yansıtıyordu, öte yandan Simone de Beauvoir’ın katkıları eksiksiz bir bütünü oluşturuyordu. Bu yayın eksiksiz sayılabilir; yalnız, yazıştığı kişinin dikkatsizliğinden ya da posta memurlarını boş göndermeme arzusundan kaynaklanan zorunlu birkaç makaslama yapmak zorunda kaldık. Gerekli bulduğum konular­da metnin daha akıcı ve anlaşılabilir olması için açıklamalarda bulun­dum (Algren’in tepkileri, günlük olaylar ya da damgasını vurmuş olay­lar).

Simone de Beauvoir hayatı boyunca birçok kişiyle mektuplaşmıştır. Bu mektuplaşmalar arasında özel bir konuma sahip “transatlantik aşkın” günlüğünü oluşturan bu yazıların bir eşine daha rastlanamaz. Diğer mektuplaştığı ayrıcalıklı kişiler her zaman hemcinsleridir. Yazı­şarak, seçkin bir yakınlığın ortasında kendi farklılıklarını açığa vuru­yorlar. Burada, tam tersine, mektuplaşma, Sartre’a yazılmış mektuplar­daki gibi kendiyle aynı olan biriyle değil farklı biriyle tanışmasını sağ­lıyor. Bu alandaki olaylar her şeyi açıklamıyor. Bu iki öncü kişiye sı­radan “yabancı” statüsünü benimseten uyruk farkı ortaya çıkıyor, bir Amerikalının ve bir Fransız’ın basmakalıp düşüncelerini taşıyorlardı. Söz konusu olan yalnızca bu uyruk farkı değil onları ayıran -hem ayı­nın hem de birbirlerine yakınlaştıran temel ve duyarlı özgünlüklerdir.

Garip bir kişiliğe sahip olan Huron’un 1947’de Simone de Beauvoir’ın hayatına ani girişi, onu diğer muhataplarıyla sorgulamadan sür­dürdüğü gerçeklikleri, varsayımları, bilgileri, “ortak dünya”nın alışıl­mış gerçekliklerini gözden geçirmesine ve aydınlatmasına neden oldu. Onlara Cocteau’yu, Gide’i veya Colette’i tanıtmayı düşünür müydü?

Hikâyesinin, geçmişinin ve Parisli hayatının tarzını eski bir yenilikçi olarak nitelendirerek, kendini tanıtır mıydı? Bu düşünülemez ve gerek­sizdi çünkü bunlar bir bütün olan geçmişini, bir kadın ve yazar olarak sürdürdüğü hayatının tümünü paylaşmışlardı. Onlara Nazilerin Pouez’e girişini, Giacometti’yi, Sartre’ın oyununun ilk temsilinden önce­ki provalarının şaşkınlığını, Kurtuluş’un büyük sevincini, edebi zevk­lerini, Camus’yü, Koestler’i, Dulin’i, yürüyüşe olan büyük düşkünlü­ğünü, aileye verilen değersizliğe olan nefretini, “varoluşçuların” eğlence kulüplerini, Pierre Brasseur’ü, R.D.R.’nin mitinglerini anlatmak için çok gereksizdi fakat Şikago’daki Nelson Algren’e hepsini öğret­mek , açıklamak gerekiyordu. Bir başka gezegende yaşayan bu insanı bilgilendirmek gerekiyordu. Hiç hakkında konuşulmamış konular, benzer özellikler, söylenmeden ve dolaylı olarak anlaşılan olaylar da­lın I azla oluyordu. Işık yılı uzaklığında birbirlerine doğru yürüyorlar­dı Ah! Tabii ki! Onları yakınlaştıran şeyi önemsememek büyük bir ha­la ulur. Yazar olarak paylaştıkları ortak konum aralarında bir dostluk, ikisinin de vazgeçemeyeceği yazarlık mesleği gibi pratik, güçlü ve hayati bir bağ kurmuştu. Aykırı kişilikleri de benzeşiyordu; bilinçlerinde, yaşanmışlıklarında saygın yazar olarak beklentilerinde belirgin ortak yönleri nelerdi? Burada olgusal açıklamanın (kültür farklılıkları, vs.) yeterli olmadığı bir durumla karşılaşmaktayız.

Olaylar kendiliğinden geliştiğinde, dünyanın huzur verici samimi­yeti yok edildiğinde artık geride sadece saf varlığın boşluğu kalıyor. Karşılıklı olarak bir kadın, bir adam birbirlerini seviyor ve birbirlerini tanımıyorlar. Aşk iksiri içildiğinde birbirlerini uzun uzadıya tanımaya çalışıyorlar: Karşımda olan kişi kim? Büyülü, heyecan verici, şaşırtıcı bir deneyim. Herkes Simone de Beauvoir’ın Algren’e mektup yazma­ya başlamasının, aradaki mesafe farkının onu kendisinin ve kişiliğinin arasına sokmasından kaynaklandığının farkında. Bu durum onun sıfır­dan başlamasına zorluyor ve el değmemiş bir zemine götürüyor. Hiç düşünülmeden yapılan sıfırdan bir yeni başlangıç. Bu çağda Paris New-York transatlantik bir uçuş gibi tehlikeli bir başlangıç. Bu aşkı sürdüren de bitiren de uçaktır. Uçak da aşk gibi, aşk uçağı, mesafeleri azaltıyor. Bu aşkı sürdüren de bitiren de uçaktır. Uçak da aşk gibi, aşk uçağı, mesafeleri azaltıyor. Hikâyenin başında ve sonunda dört motor­lu pervaneli uçak okyanuslararası gediş gelişleri sağlıyordu, günümüz­de bile heyecan verici ve tehlikeli sayılan bu uçuş o yıllarda bir mace­raydı. Bu ölümü yok etmenin kaygısı mı, aşk korkusu mu bunu ayırd etmek biraz zor.

Katedilen bu büyük mesafeyi yok etme öncülüğü Algren’e düşüyor. Simone de Beauvoir ve kendisi arasındaki yok edilemez mesafeleri, ondan vazgeçmeden 1950’de ardından da 1964 yılında yeniden düzen­lemeye karar veriyor. Peki bunu neden yapıyor? Bunu yorumlamak, tahmin etmek, kurgulamak okuyucuya düşüyor. Nedenler ve mantık bu iki varlığı, iki insanı, iki temel seçimi, iki öznel yapıyı ayırıyordu. Si­mone de Beauvoir’ın “mutluluk yeteneği” vardı, Algren’in ise bir tür başarısızlık sorunu vardı. Acıyla kendini yiyip bitiren acımasız zombi sonunda canlı, neşeli, cana yakın “iyi genç adamı” yok eder. Bu kor­kutucu ve acı verici bir olaydır.

1965 yılında, “Nesnelerin Gücü” (La Force des choses) kitabının Amerika’daki çevirisi yayınlandığında, Simone de Beauvoir birkaç sayfa boyunca onu Algren’le birleştiren ilişki, ilişkinin anlamı ve do­ğasında onları kıstıran acı verici ikilemler üzerine yazmıştır. “Umarım ki sizinle ilgili bölümler hoşunuza gider çünkü oraya bütün kalbimi koydum”, diye uyarıyor. Oysa Algren öfkeli bir tutum sergiledi. Hır­çınca davranarak hain açıklamalarda bulunuyor. Ve ardından 1981 yı­lındaki ölümüne kadar sessizliğini koruyor, ölüm koşulları sembolik olarak bir romancının izin verebileceğinden daha ağırdı: Bir yalnızın yalnız ölümü, evinde öldürülüyor ve kimse cenaze törenins gelmiyor. “Algren’s body unclaimed!” diye bir gazete başlığı “Algren’e sahip çı­kan olmadı!”, Simone de Beauvoir her şeye rağmen Algren’in onun yazdığı mektupları sakladığını öğrendiğinde büyük bir şaşkınlık yaşı­yor. Bunun yayınlanmak için yapıldığını sezdiğinden, yayını ve çevi­riyi kendisinin kontrol etmesi şartıyla memnuniyetle bu işe girişmeyi düşündü. Yayınlanana kadar mektuplarının okunmasını ve mektupla­rından her tür alıntıyı yasakladı. Ben onun bitiremediği bu projesini kaldığı yerden devralıp bitirmeye karar verdim. Mektuplarının özüne yararlı olması açısından bağımsız olarak zor da olsa Simone de Beauvoir’in biçimsel isteğinde bağlı kalmaya çalıştım. O hayattayken baş­layan, arşivlerde kötü koşullarda korunan mektupları 1986 yılından sonra daha da artmıştır. Hiçbir haklan olmamalarına rağmen, izinli ol­duklarını iddia eden biyograflar, gazeteciler, araştırmacılar, üniversite öğretim görevlileri, yayınlanmamış yapıt avcıları Amerika’da olduğu kadar Fransa’da da her biri bir diğerinin haksızlığına dayanarak izinsiz kullanımı ve korsan yayınlan arttırmışlardır. Simone de Beauvoir’in korktuğu olay gerçekleşmiş oldu; onun söylemediği sözler ve saçma sapan şeyler sanki o söylemiş gibi kaleme alındı. Yazısını çözmekte zorlanmışlar, bazen isteyerek bazen de kaçınılmaz olarak konuyu anlamamışlardır, bunu ister bilgisizlik, ister deneyimsizlik, ister kötülük olarak adlandıralım, bu olay beklenmedik sonuçlar doğurmuştur. “Sa­rışın”ı “sevgili” olarak çevirmenin, bazı terimleri ve konulan değiştir­ilirimi ne gibi bir haklılığı olabilir? Artık metni aslına uygun bir şekilde düzenlemenin zamanı gelmişti, Simone de Beauvoir’m dilini, ritmi­ni tarzını, alışkanlıklarını yansıtan doğru bir okuma ve güvenilir bir çeviri… . Algren’in elimde kalan cevapları da Simone de Beauvoir’ın kiIerle aynı saldırılara maruz kalmıştır. Halk onlardan direkt yararlana­mazsa da onları okumak, onları çevirmek benim için daha değerli ol­umsun; çünkü Simone de Beauvoir’in mektupları ile olan karşılıklı uyumu olmadan büyük hatalar yapılmış olurdu. Üstelik Algren her meklubuna tarih attığı için mektupların sıralanmasında yapılmış olan Amerika’daki yayınlardaki belirsiz bir kişinin yapmış olduğu büyük İmlaları düzeltmiş oldum.

Sylvie Le Bon de Beauvoir

 

MEKTUPLARINDAN

18 Mayıs 1947, Pazar

Her şeyim, Şikagolu erkeğim,

Paris’te olduğunu düşünüyorum, Paris’te özlüyorum seni. Yolculuk tun ikaydı. Doğu’ya geldiğimizden beri neredeyse hiç gece olmadı. Newfoundland’de güneş batmaya başladı; ama beş saat sonra Shan­non‘da enfes, yeşil bir İrlanda manzarasının üzerine doğuyordu yeni­den. Her şey öyle güzeldi, düşünecek öyle çok şeyim vardı ki hiç uyu­yamadım. Bu sabah 10’da (sizin saatinizle 6’da) Paris’in göbeğindeydim. Paris’in güzelliği kederimi alır götürür diye ummuştum; ama ya­nılmışım. Bir kere Paris bugün hiç güzel değil. Kapalı ve bulutlu, gün­lerden Pazar, caddeler bomboş, her şey karanlık, tatsız ve ölü görünü­yor. Belki de Paris’e küsen benim kalbimdir. Kalbim hâlâ New York’ta, birbirimize elveda dediğimiz Broadway’deki o köşede, Şikago’daki evimde kalbim, o sımsıcak kalbinin üzeri benim yerim. İki, üç gün içinde biraz değişir her şey diye umuyorum.

Fransız entelektüel ve siyasi hayatıyla, çalışmalarımla ve arkadaşlarımla ilgilenmeye başlamalıyım yeniden. Bugün canım bunların hiç­im ıy le uğraşmak istemiyor; üzerimde bir yorgunluk, bir tembellik var, ..sadece anılar oyalıyor beni. Biricik aşkım, seni sevdiğimi söylemek için niye bu kadar bekledim hiç bilmiyorum. Sadece emin olmak istiyordum; bildik, boş kelimeler kullanmak istemiyordum. Oysa şimdi inliyorum, ta başından beri sana âşıktım. Neyse, o şimdi burada, aşk ve kalbimi sızlatıyor. Bu kadar mutsuz olmak beni mutlu ediyor; çün­kü senin de mutsuz olduğunu, aynı mutsuzluğu paylaştığımızı biliyorum. Seninle birlikteyken zevk aşk demekti, şimdi de acı aşk demek. Aşkın her çeşidini tatmalıyız. Tekrar kavuşmanın mutluluğunu yaşayacağız. İstiyorum bunu, ihtiyacım var buna, olacak bu. Beni bekle. Ben seni bekliyorum. Seni söylediğimden, tahmininden çok seviyorum. Sa­na daha sık mektup yazacağım, sen de bana daha sık yaz. Sonsuza dek hep senin karın olarak kalacağım.

                Sımoneun

Kitabın hepsini okudum, çok hoşuma gitti. Emin ol, bu kitabı çevirteceğim. Binlerce kez öpüyorum. Beni öpüşün harikaydı. Seni seviyorum.

**

21 Mayıs 1947, Çarşamba

Sevgili kocacığım,

Paris öyle hüzünlü ve berbattı ki bu öğleden sonra Paris’ten biraz uzaklaştım. Çok uzağa gitmedim; otuz kilometre ya var ya yok; ama bana ne kadar da uzak geldi. Burası kuşların cıvıldadığı, yeşil çayırla­rı, ağaçlarıyla tam bir kır yeri. Köy demek biraz güç, ağaçların etrafın­da birkaç küçük ev var. Burada, mavili sarılı küçük bir pansiyonda iki hafta kalacağım. Şimdi saat yedi olmak üzere, güneş ağır ağır batıyor, evin önündeki küçük bahçede oturuyorum. Dört yanımı kaplayan man­zara, esen ılık meltem harika. Burada nasıl da mutlu hissediyorum ken­dimi ve sana nasıl da yakın. Buraya geldim; çünkü dinlenmeye, uyku­ya, huzura ihtiyacım var. Yeniden çalışmaya, okumaya başlamak isti­yorum. Umarım dinlenmeye, düşünmeye, eskileri hatırlamaya zamanım olur. Birkaç arkadaşıma rastladım, herkes ne kadar da soğuk; ya da en azından sıcak değil. Sen sıcaklığın, cömertliğin ve öylesine sev­gi dolu oluşunla beni çok şımarttın galiba. Belki benimdir soğuk olan; usandırıcı bir rüya gibi her şey; hiçbir şeye, hiç kimseye aldırmıyorum. Dün akşam Saint-Germain bulvannda bir taraçada otururken içim cız etti. Ağaçlar, ay ışığı öyle güzeldi ki! Paris caddelerini sana gösterme­nin beni çok mutlu edeceğini düşündüm, Paris’in seni beklediğini his­settim. Paris’i seninle, senin için sevmeye başladım yeniden.

Kitabını Gallimard’a götürdüm. Önümüzdeki iki hafta içinde oku­yup basmaya niyetli olup olmadıklarını bildirecekler bana. Basmak is­temezlerse başka bir yayıncıyla görüşeceğim. Her durumda Les Tempes modernes’de kitabının bir bölümünü basacağız. Senden gelecek mektubu sabırsızlıkla bekliyorum, Paris’ten buraya gönderecekler. Belki iki üç gün içinde elime geçer. Birbirimizden ayrı olduğumuzu hissetmeyelim diye bana daha sık yazmalısın sevgili arkadaşım, sevgi­lim, kocacığım. Aramızda Atlas Okyanusu ve uçsuz bucaksız ovalar olsa da, bu aylan birlikteymiş gibi geçirmeye çalışmalıyız. Ne yazık ki Fransızca kitaplar okuyamıyorsun. Neden öğrenmeye çalışmıyorsun? Böylece beni, hayatımı daha iyi tanırdın. Bir işe yarayacaklarını düşü­nürsen sana kitaplarımı gönderirim.

Şu anda Kafka’nın Günlük’ünüokuyorum. Diğer bütün kitaplarını okudum, hepsi çok hoşuma gitti. Sen Kafka’nın kitaplarını sever mi­sin? Biliyorum kırlardan hoşlanmıyorsun; ama burada, mavili sarılı pansiyonun önündeki küçük bahçede benimle olmanı isterdim. Yanım­da oturmuş, bana gülümsediğini görüyorum. Gülümsemeni ne çok se­viyorum bir bilsen! İki hafta önce, küçük bir Fransız bahçesinde, seni seven bir Fransız kadının yüreğinde böyle gülümseyeceğini düşünmüş müydün? İşte buradasın biricik aşkım, bana gülümsüyorsun, guguk ku­şu öterken beni seviyorsun. Ben de sana gülümsüyor ve hem bu Fran­sız bahçesinde, hem de Şikago’da seviyorum seni. Sen Fransa’da be­nimlesin, ben de Şikago’daki evimizde seninle. Biz ayrılmadık, ayrıl­mayacağız. Sonsuza dek senin karın olarak kalacağım.

Simone’un

**

Mayıs 1947, Cuma

Mon bien-aime(Sevgilim)

Bu küçük odada oturup sana mektup yazmak çok güzel. Saat öğle­den sonra beş. Güneş köyün, yeşil tepelerin üzerinde parlıyor, pencerem açık, masa da pencerenin önünde. Yani kendi odamda olsam da manzaranın içindeyim. Çok eski bir Fransa manzarası bu. Otelden yak­laşık bir buçuk kilometre uzakta Port-Royal-des-Champs var. Uzun, çok uzun zaman önce Pascal’m yaşadığı manastır bu. Racine de bura­da eğitim görmüş. Az ötede Racine’in kuş cıvıltıları arasında sık sık yürüyüşe çıktığı küçük patika var. Bu patika hakkında bir şiir bile yazmış, Hısımların yol boyunca karo taşlara kazıdığı çok kötü bir şiir. Bahçeden suna mektup yazdığımdan beri iki gün geçti, sessiz sakin. Saat on’da yattım; yanımda beni uyumaktan alıkoyacak yakışıklı bir adam da ol­madıkı için öğlen on iki’ye kadar uyudum. Yani şu anda uyumaktan bıkmış haldeyim. Aslında uykuya çok ihtiyacım vardı. On ikide öğle yemeği yedim, nefis yemekler ve kırmızı Fransız şarabı vardı yemek­le Sonra da kırlarda biraz dolaşıp geri geldim. Kitap okudum, yazı yaz­maya çalıştım. Saat sekiz’de akşam yemeğimi yiyip uyudum. Görüyorsun ya bu şekilde yaşamak için elime çok az fırsat geçiyor; oysa buna nasıl ihtiyacım var. Carson Mac Cullers’ın bir romanını bitirdim. Ame­rikalı bir yazarın kitabını okumak güzel de kitap hiç iyi değildi. Söyle­diğim gibi Kafka da okudum. Dediğim gibi modem Fransız edebiyatın­dan ne bulursan okumalısın. Camus’nün Yabancı’sı, Sartre’ın Sinekler’iyle Gizli Oturum’u çevrildi. Ayrıca Sartre’ın bazı makaleleriyle be­nim bazı makalelerimin çevirileri Partisan Reviewda ve birkaç başka dergide yayımlandı. Eminim Mary Goldstein senin için bunları seve se­ve bulur. Sevgili kocacığım, ben seninle senin Şikago hayatını yaşama­ya çalışıyorum, sen de benim Fransız hayatımdan bir şeyler kapmayı denemelisin, mutlaka ama mutlaka. Deneyeceksin değil mi?

Bu satırları senin verdiğin kırmızı, parlak dolma kalemle yazıyorum, parmağımda da yüzüğün var. Hayatımda ilk kez yüzük takıyorum. Pa­ris’teki herkes çok şaşırdı; ama yüzüğe bayıldılar. Mektubunu dört gözle bekliyorum. Seni özledim, biliyorsun. Özledim dudaklarını, ellerini, sı­cak güçlü bedenini, yüzünü, gülüşünü, sesini özledim. Seni özledim. Ol­sun, seni böylesine özlemek hoşuma gidiyor, böylece bir düş olmadığını, gerçek olduğunu, yaşadığını, seninle yeniden buluşacağımızı hissediyo­rum. Sadece bir hafta önce New York’ta beraberdik. Sana kavuşmadan zaman çok uzun geliyor. O güzel yüzünü, o tatlı dudaklarını sevgi dolu buselerle öpüyorum.

Simone’un

Sana Fransa’dan senin için topladığım birkaç çiçek de yolluyorum.

**

Mayıs 1947, Cumartesi

Sevgili N. Algren*,

Mektuplarını, o küçük sarı mektuplarını bugün aldım, çok mutlu ol­dum. Mektupların da senin gibi; hem hüzünlü, hem neşeli, aşkta bece­riksiz, sakar, çok da samimi. Samimi olanla olmayanı ayırt edebildiği­mi söylüyorsun, böyle söylediğin için çok gurur duydum kendimle. Ta­nıştığımız ilk anda senin ne kadar samimi olduğunu anlamıştım, sen­den bu kadar hoşlanmaya o zaman başlamıştım, sonra da sana olan sev­gim filizlendi. Senin her şeyin samimi, sözlerin, davranışların, sevgin, nefretin, mutluluğun, kederin; bütün hayatın samimi senin. Seninleyken ben de ne kadar samimi olduğumu hissediyorum; her şey çok gü­zel; çünkü her şey gerçek. Hâlâ Şikago’daki küçük evde olduğumu his­sediyorsan çok mutlu olurum. Birlikte New Orleans’a gidene dek ay­rılmayacağım o evden. Galiba gönderdiğim birkaç mektubu -Newfo­undland’den gönderdiğimi, Paris’ten çektiğim telgrafı daha almışsın.

Bugün çalışmak için çok çaba harcadım. Altı ay önce kadınlar hak­kında yazdığım her şeyi okudum. Çalışmak çok da kötü değilmiş; ama tekrar yazmaya başlamak çok zor. İnsan niye yazma ihtiyacı duyar hiç anlayamıyorum artık. Dünya şu haliyle çok büyük; var ve kelimelere ihtiyacı yok. Şikago’yu hatırlıyorum, Fransa’nın yemyeşil manzarası­nı hatırlıyorum. Gerisi boş. Yine de yarın yeniden çalışmaya başlaya­cağım, umarım bu kez daha başarılı olurum. Olmalıyım.

Bana daha sık yaz, daha da sık. San mektupların bana büyük neşe verdi. Sana mektup yazmak hoşuma gidiyor. Yazdıklarımı okuyabildi­ğini umuyorum. Fransızca’da kendimi daha iyi ifade edebilirim. Ama seni ne kadar çok sevdiğimi anlaman için İngilizce’min yeterli olduğu­nu sanıyorum; önemli olan da senin sevgimi hissedebilmen. Seni sevi­yorum çılgın, tatlı erkeğim benim.

Salı

Mon bien-aime, bu mektubu ancak bugün yollayabileceğim; çünkü dün ve Pazar günü yortu vardı, postacı gelmedi. Tekrar hayata dön­düm, mesela tekrar yazı yazmaya başladım. Bütün hafta kendimi has­taymış gibi hissettim; rüyada gibiydim, etrafımdaki hiçbir şey gerçek delildi sanki. Havaalanında senin beni öpmenle başlayıp caddenin kö­şesinde son gülüşünle biten Şikago-New York hatundaki hikâyemizi kendi kendime kaç kez anlattım bilmiyorum. Bütün öyküyü ezbere bi­liydim, her gülüşü, her bakışı, her öpüşü, her sözcüğü. Kafamda saatlerce dönüp durmasından bıktım, usandım. Bir tanem seni ne kadar özlediğimi hissedebilseydin öyle kibirlenir, burnun öyle büyürdük ki .artık böyle lallı bir adam olamazdın.

Bugünn birkaç arkadaşımı görmek için Paris’e gideceğim; hemen otele gidip mektubun gelmiş mi diye bakacağım. Lütfen sık sık mek­tup yaz. Ben sana yazmayı hiç bırakmayacağım. Seni öyle içten, öyle derinden seviyorum ki ben bile şaşıyorum kendime. Başıma böyle bir şeyin yelebileceğim hiç düşünmemiştim. Âşığım işte, çok da mutluyum âşık olduğuma, biraz acı olsa da aşk. Ah, öyle çok yanında olmak isliyorum ki, omzunu yanağımın yanında hissetmek, kollarının beni sımsıkı sardığını hissetmek istiyorum. Sen bana bakmalısın ben de sa­na, görmemiz gerekeni görmeliyiz gözlerimizde ve mutlu olmalıyız.

Simone’un

* N. Algren benim biricik arkadaşım ve sevgilim, bir haftalık kocam olan ve sonsuza dek kocam olarak kalacak Şikagolu bir gencin adıdır.

**

29 Mayıs 1947, Perşembe

Sevgilim,

Paris’e gelir gelmez, trenden inip taksiye atladım. Taksiden de iner inmez senden mektup gelmiştir diye merdivenlere koştum. Mektup yoktu, nasıl üzüldüm bilsen! Ama bunda senin suçun yok biliyorum. Şikago çok uzak, uçaklarsa çok yavaş. Neyse boşver bunları biricik aş­kım. Geçen pazardan beri neler yaptığını bilememek çok acı veriyor bana. Kızkardeşine gidecektin, belki onunla at yarışlarına da gitmişsindir. Daha başka neler yaptın? At yarışında para kaybettin değil mi? Her gün neler yapıyorsun bilmek istiyorum; küçük, önemsiz şeyleri.

Paris güzeldi. Uçak bileti için para bulur bulmaz Paris’e gelmelisin. Paris’te birlikte yaşamamıza yetecek param olacak. Sevgili kocacığım, benden para alma konusunda öyle kaşlarını çatıp sinirlenme. Seni gör­mek için parana ihtiyaç duysaydım ben senden para alırdım. Birbirimi­zi sevdiğimiz sürece senin olan benim, benim olansa senin. Paris’e gel, gel lütfen! Paris’te New York’taymışçasına mutlu olacağız. Sana Pa­ris’i göstermek istiyorum. Bunlar boş sözler değil, bilirsin boş laflar et­mem. Paris’te benim yanımda olman için paradan da fazlasını verir­dim. Unutma, seni seviyorum benim Şikagolu genç evcimen erkeğim.

Paris güzeldi işte! Masmavi ve sıcaktı, yeşil yapraklı ağaçlarıyla, güzel kokularıyla, neşeli, yazlık elbiseleri içindeki kadınlarıyla, sokak­ta öpüşen sevgilileriyle, mutlu görünen insanlarıyla. Arkadaşlarımla Montmartre’daki Place du Tertre’a gittik. Orayı biliyor musun? Harika bir yer. İnsanlar, basit ama hoş bir müzik çalarken açık havada akşam yemeği yiyebilirsin. Yemekler, şarap harika, yukarıda gökyüzü, ayak­larının altında koca şehir. Sonra konuşa konuşa yürüyerek tepeden aşağıya indik, çok tatlı bir bara uğradık. Piyano vardı, viski-soda içtik. So­kakta da masalar vardı, insanlar birbirleriyle nasıl da neşeyle konuşu­yordu, Amerika’da yok böyle bir şey. Sonra çılgın, gerçekten çok çıl­gın bir kadın geldi. Çok yaşlı, çok çirkindi; suratında kırmızı, pembe, mavi, beyaz tonlarda makyaj vardı; boyalı saçlarının üzerindeyse hasır bir şapka. Sonra eteğini dizlerinin üzerine çekerek dans etmeye başla­dı; çirkin bacaklarını, çıplak baldırlarını göstererek acı dolu, açık saçık bir sürü laf etti. Barın kapanış vakti gelip de artık gitmemiz gerektiği söylenene dek orada oturduk. Sonra Paris’ten geçerek yaşadığım yere, Saint-Germain-des-Pres’ye gittik. Biz yürürken şafak sökmeye başla­mıştı. Seine’nin üzerinde şafağın söküşü çok güzeldi. Gökyüzü laci­vertti, sanki bir köyde gibiydim; ama Paris’teydim. Sonra yattım uyu­dum, seni düşündüm biricik aşkım. Bu Paris gecesini seninle paylaş­mayı öyle çok isterdim ki!

Ertesi gün mavili, sanlı pansiyona geri döndüm. Artık yazı yazabi­liyor, çok çalışıyorum. Arkadaşlarım beni görmeye geliyor, uzun uzun konuşuyoruz. Onları sana anlatmak isterdim; ama mektup yaza­rak bunları İngilizce anlatmak çok zor. Aslında bir süre için seninle baş başa kaldığımızı hissetmek istiyorum. Bugün hem yazım hem de İngi­lizcem çok kötü; çünkü çok geç oldu. Bunları yatakta yazıyorum, çok uykum geldi. Rüyamda seni görmek istiyorum; ama rüyalarımda iste­diğim şeyleri göremem hiç.

Seni seviyorum ve tutkuyla öpüyorum.

Simone’ un

**

4 Haziran 1947, Çarşamba

Sevgili kocacığım,

Bugün alt kata inerken mektubunu aldım, nasıl mutlu oldum bir bilsen. Ne tatlı bir mektup o öyle. Okurken sanki o şakacı sesini duydum, sımsıcak gülüşünü gördüm. Sanki yanımdaydın da oturmuş neşe için­de konuşuyorduk. Hemen cevabını alınca mektup yazmak gerçekten çok güzel, hem böylece gerçek bir konuşma ortamı oluşuyor. Şimdi hiç uzakta değilsin sanki. Yanımdaymışçasına beni sevdiğini hissedebili­yorum, benim de seni sevdiğimi hissettiğini biliyorum. Birtanem bunu hissetmek beni mutlu ediyor. Henüz bana ne kadar mutluluk verebildi­ğini bilmiyorsun. Bunu ben de bilmiyordum. Bütün gün günlük güneş­lik ıi, harikaydı; çünkü bugün kalbimdeki bu tatlı mektubu aldım. Bu kadar güzel mektuplar yazmamızı kıskanıyorum, bu hiç de adil değil. Yabancı bir dilde yazarken söylemek istediklerimi tam olarak ifade edemiyorum. Senin kalemin kıvrak, her şeyi en iyi şekilde tasvir edip öyküler anlatabiliyorsun. Bense bir çocuğunki kadar kırık dökük bir İngilizce’yle yazıyorum; yine de biliyorsun boş bir kadın değilim. Kendini benden daha zeki, daha akıllı, daha ilginç sanmandan, benim hu beceriksizliğimi küçümsemenden korkuyorum.

Çarşamba gecesi

lliılııtıcnı geceyansı oldu. Şimdi burada, Paris’te vakit geceyarısı, Şıkago’da saat kaç acaba? Akşam yemeği vaktidir herhalde. Tam şu anda ne yapıyorsun acaba? Bir tabak et yemeği mi yiyorsun? Ben tulumdayım, gerçekten çok iğrenç bir oda. Sana bu odayı göstermekten utanırdım herhalde. Duvarlar diş macunu kadar pembe, bu iyi tarafı. Tavan öyle kirli, oda öyle küçük ki içinde insana sıcaklık duygusu veren hiçbir şey yok. Buraya kadınsı bir çekicilik vermek için erkek bir kahyanın el atması gerek. Yine de savaş boyunca erişte ve patates pi­şirerek yaşadığım bu iğrenç odayı seviyorum. Yapılabilecek en mantıklı şey başka bir yere taşınmak olsa da buradan gidemem artık.

Bu akşam hiç de mantıklı değil, kendimi çok mutsuz hissediyorum. Ağlamak istiyorum. Senin kollarında ağlamak öyle güzel olurdu ki! Senin kollarında ağlayamadığım için ağlıyorum, bu hiç de mantıklı de)’il; çünkü senin kollarında olsaydım ağlamazdım ki. Aşk mektubu yazmak büyük aptallık, aşk kâğıda dökülemeyecek bir şey; ama sevdi­ğin adamla aranda şu korkunç Atlas Okyanusu varsa başka ne yapabi­lirsin? Sana bir şeyler yollamak istiyorum; ama ne yollayabilirim ki? Çiçekler bile soluyor yolda; öpücükleri, gözyaşlarını gönderemezsin bile. Sadece sözcükler var, bense İngilizce bile yazamıyorum. Sen ne kadar acı veren bir adamsın ki sevgilin senin için bütün Atlas Okyanu­su boyunca ağladı! Bununla gurur da duyuyor olabilirsin doğrusu!

Çok yorgunum, seni de deliler gibi özledim. Biliyorsun geri gelmek çok zor. Benim için bu geri geliş sürecini yaşamak çok zor. Fransa’da çok hüzünlü bir şeyler var; yine de seviyorum bu hüznü. Amerika’ysa tatil içindi. Kendimden hiçbir şey istemedim. Buradaysa ne olduğunu, yapıp yapamayacağımı tam olarak bilmesem de yapacak işlerim var.

Çok tuhaf bir akşam geçirdim ve avunmak için çok fazla içtim; şu anda çok garip hissediyorum. Bana âşık olan çok çirkin bir kadından söz etmiştim sana. Hatırlıyorum: New York’ta karşılıklı yatıyorduk, bu kadından söz etmiştik. O güzel yüzünü görmüş, mutlu olmuştum. Onunla akşam yemeği yedik. Dört gün önce karşılaştık. Beni gözetliyormuş (kendisi söyledi), sonra oturduğum kafeye geldi. Benimle ko­nuşurken bütün vücudu titriyordu. Ben de onunla akşam yemeği yiye­bileceğimizi söyledim. Yazdığı kitabın bir müsveddesini verdi bana. Bana olan aşkı hakkında her şeyi anlattığı bir günlük bu. Harika bir ki­tap. Çok iyi bir yazar. Çok derin duygulan var ve bunları harika keli­melerle anlatıyor. Bu günlüğü okumak çok sinir bozucuydu, özellikle de benim hakkımda olduğu için. Ona karşı bir hayranlık, bundan da öte dostluk hissediyorum. Paris’teyken onu iki ayda bir kez görüyorum. Ona çok da aldırmıyorum, o da bunu biliyor zaten. Tuhaf olan şey ba­na olan aşkı hakkında bu kadar rahat konuşabilmesi ve bunu benimle sanki bir hastalıkmışçasına tartışabilmesi. Tahmin ediyorsundur her­halde, onunla bir akşam geçirmek pek de kolay değil. Beni hep Pa­ris’in en güzel restoranlarına götürüp, şampanya ve en iyi yemekleri ıs­marlıyor. Ben de uzun uzun konuşuyor, hikâyeler anlatıyor, neşeli ve kayıtsız görünmeye çalışıyorum. Çok içki içiyor, akşam yemeğinden sonra bara gidiyoruz. Birden çok dokunaklı bir hal alıyor, bense ken­tlimi berbat hissediyorum, hoşça kal deyip ayrılıyorum. Ve biliyorum kulasını duvarlara vura vura, kafasında intihar düşüncesiyle, ağlayarak gidiyor. Benden başka bir arkadaş edinmeyi reddediyor. Sürekli yalnız yaşıyor, beniyse yılda sadece altı kez görüyor. Onu sokaklarda yalnız başına, umutsuz, ölümü düşünürken bırakmaktan nefret ediyorum. Başka ne yapabilirim ki? Fazla şefkat çok daha kötü şeylere yol açabi­lir. Onu asla öpemem, sorun da bu zaten. Başka ne yapabilirim ki?

Bu sabah Les Temps modernes’e uğradım, birkaç müsvedde alıp gün boyunca okudum. Bir tanesi çok tuhaf bir öyküydü. Bir fahişe kendi hayatını yazmış. Tanrım! Dünyayı böyle gördüğünü, başka hiç­bir şey tatmadan ölüp gideceğini düşünmek korkunç. Öyle içten ve do­ğal yazmış ki hikâyeyi basmak imkânsız gibi bir şey. Oysa bu öyle bir hikâye ki insanın ufak tefek endişelerini bir yana bırakıp oturup ağla­ması lazım okuyunca. Bazı yönlerden de çok komik bir öykü.

Biricik aşkım, artık yatıyorum. Sana yazmak çok iyi geldi. Yaşadı­ğım, beni beklediğini, birbirimizi severek yine mutlu olacağımızı bil­mek öyle rahatlatıcı ki. Bir kez bana, benin senin için senin benim için olduğundan daha önemli olduğumu söylemiştin. Bence bu artık doğru değil. Seni özledim ve seni seviyorum. Sen benim kocamsın, ben de scııiıı karın. Kollarında uyuyacağım, biricik aşkım.

Simone’un



**

23 Temmuz 1947, Çarşamba

Biricik aşkım benim,

Senden yeni mektup alamadım; ama daha geçen hafta iki tane al­ınıştım, bu yüzden onları bir kez daha okudum. Biliyorsun, kumar oy­namanı onayladığımı söyleyemem. Ama bütün gün çalışıyorsan neden olmasın? Önemli olan çalıştığında adam akıllı çalışman, çalışmayı bı­raktığında da dinlenmek için gerçekten sevdiğin şeyi yapman. Ben iç­meyi tercih ederim; ama bu da kumardan ne daha iyi ne de daha kötü. Bu aralar galiba çok fazla içiyorum; çünkü seni çok özledim. Böyle olacağını hiç düşünmemiştim. Nelson, sevgilim, sen bu dünyadaki en hoş adamsın, oraya gelebilmem için her şeyi ayarlamaya çalışman çok güzel; ama sadece bir dilek bu. Hâlâ yaşıyorsan ve beni seviyorsan, başka bir şey yapmaya ne gerek var? Yapacak bir şey yok. Eğer on do­lara bir araba alabilirsen ve kullanabilirsen çok hoş olur; ama sadece otobüsler ve uçaklar, uçağı da boşver sadece otobüs de bize yeter, kü­çük mutfağımızda sadece biftek ve mısır olsa, biftek de olmasın sadecc mısırla mutlu olabiliriz, değil mi? Bilirsin ben gösterişe düşkün de­ğilimdir; sadece ekmek, patates, su ve aşkla yaşayabilirim. Bunlar için kala yormana gerek yok.

Evet biraz korkuyorum, bu doğru. Öğleden sonra, Sartre’ın filmi­ni (İş İşten Geçti)  izledim, oldukça iyiydi; ama olması gerektiği kadar değil. Neyse, sorun  bu değil. Sorun şu ki filmin öyküsü beni biraz rahatsız etti. Bir­birini seven ve öldükten sonra karşılaşan bir kadınla bir adamın öyküsüydü, birbirlerini sevdiklerinden dünyaya dönmelerine izin verildi, eğer bu aşkı gerçekten yaşayan bir aşk haline getirebilirlerse sonsuza kadar yaşayabileceklerdi; ama başaramazlarsa yeniden öleceklerdi. Sonunda başarısız oldular. Gerçekten çok dokunaklıydı, seni ve beni düşündüm. Biz birbirimizi anılarımız, umutlarımız ve mektuplarımızla, aramızdaki mesafeye rağmen seviyoruz, bu aşkı gerçekten bitmeyecek bir aşk yapabilecek miyiz? Yapmalıyız. Yapabileceğimize de inanıyorum; ama kolay olmayacak. Nelson, seni seviyorum. Ama sana hayatımı adamazsam bu aşkı hak eder miyim? Hayatımı sana adayamayacağımı açıklamaya çalışmıştım. Beni anlıyor musun? Bana gücenmedin mi? Hiç gücenmeyecek misin? Her zaman sana verdiğimin aşk olduğuna mı inanacaksın? Belki de bunları sormamalıyım, bunları böylesine apaçık söylemek bana çok acı veriyor. Ama bir türlü bundan kurtulamıyorum, kendime sürekli bunları soruyorum. Sana yalan söylememeliyim, senden bir şey gizlememeliyim. İki aydır çok kötüyüm; sürekli içimi kemiren, kalbimi acıtan bir soru var: Her şeyini vermeye hazır değilken, kendinden bir şeyler vermek doğru mu? Benden istemesi­ne rağmen bütün hayatımı ona vermeyi düşünmüyorsam, onu sevebilir miyim, ona bunu söyleyebilir miyim? Benden nefret etmez mi? Nelson, aşkım bu konuda konuşmamak benim için çok daha kolay olurdu. Kolay olurdu; çünkü sen bu konuda hiçbir şey söylemedin; ama birbirimize yalan söyleyemeyeceğimizi, sessiz kalamayacağımızı söylemen öyle güzeldi ki. Aramızda oluşabilecek her türlü kötü duygudan, aldatmacadan, kırgınlıktan nefret ediyorum. Ama bunları yazdığıma göre her şeyi göze almış durumdayım. İstemezsen cevap yazma, bunları kar­ılaştığımızda yüz yüze konuşuruz. Hatırlıyor musun bir keresinde sana çok fazla saygı duyduğumu söylemiştim; işte bu yüzden yazdım bunları. Benden bütün hayatımı istiyorsun demek istemiyorum, söyle­mek istediğim sadece şu: Tekrar karşılaştığımızda ne olacağını bilmi­yoruz; yalnız şunu biliyorum ki ne olursa olsun, sana her şeyimi vere­mem, bu yüzden de kendimi kötü hissediyorum. Ah, sevgilim, bu ka­tlar uzakta olmak, böylesine önemli şeyler konuşurken birbirimizin yüzüne bakamamak ne korkunç bir şey. Aşkın sadece “seni seviyorum” ı İçmekten fazla bir şey olduğunu, gerçeği söylemeye çalışmanın da aşk olduğunu hissedebiliyor musun? Aşkım istediğim kadar aşkını hak et­meyi de istediğimi anlıyor musun? Bu mektubu sevgi dolu bir kalple, başımı omzunda hissederek okumalısın. Belki de bütün bu söyledikle­rim sana çocukça gelecek, kimbilir belki de zaten bunları biliyorsun. Bu akşam bunları yazmaktan kendimi alamadım sadece. Aşkımız gerçek olmalı, kavuştuğumuzda bunu başarmalıyız. Kendime güvendiğin kadar sana da güveniyorum. Aklından neler geçiyorsa geçsin, öp beni,

Simone’un

**

7 Ekim 1947, Salı

Nelson, aşkım,

Şu anda Paris o kadar güzel ki mutlu olmamak ve umutlanmamak imkansız. Seni görmeyi, günler, haftalar, aylar boyunca seninle yaşa­mayı umut  etmek; senin bu güzel kasabada olduğunu ve sana sevdiğim bütün bu küçük sokakları göstermeyi umut etmek… Dün, bütün öğle­den sonramı Paris’in kuzeyindeki küçük tepelerin üzerinde bulunan o fakir ama canlı mahallelerde, Belleville ve Ménilmontant’da yürüye­rek geçirdim. Küçük unutulmuş sokaklarda bir sürü, bir sürü küçük unutulmuş ev var. Sen de onları çok seveceksin. Uslu bir kız olmaya devam ediyorum, sürekli çalışıyor ve seni düşünüyorum. Pek fazla şey olmadı. Pazar günü Sartre, Camus ve André Gide ve birkaç başka yazarla birlikte Afrika’nın sorunlarıyla ilgili bir toplantıya gittim. Bili­yi usun zenciler Fransız sömürgelerinde hâlâ Amerika’da olduğundan çok daha kötü muamele görüyor, içlerinden biri de beyaz yazarlardan yardım etmelerini istemiş. İşin ilginç yanı, hepimiz sol görüş yanlışıy­ken bu zencinin Hıristiyan, son derece dindar ve ağırbaşlı, bir o kadar ılıt muhafazakâr olmasıydı. Bu yüzden son derece kibir bir dille Fransa’dan, özgürlükten bahsetti, zencilerin de Fransızların yardımıyla bir İsyana başvurmadan ve beyazları ülkelerinden atmadan mutlu olmalarını umduğunu söyledi. Bir tür işbirlikçi olduğunu düşündüğümüzde hepimiz çok sinirlendik. Fransa’nın sömürgeler konusunda çok kötü davrandığını ve sömürgelerde yaşayan bütün beyazların aşağılık olduğunu söyledik. Tabii ki zenci arkadaşımız bu işten pek memnun kaldı. Richard Wright’da oradaydı; bir başka zencinin Amerika’da yaşayan bütün zencilerin Afrikalı olduğunu söylemesi hiç hoşuna gitmedi. Bilirsin Wright’i severim, çok da duygusal biri olduğumdan sadece İngilizce konuşulduğunu duymak bile benim için büyük zevkti, benide yazılarımı yazdığım Les Deux Magots kafesinden bahsetmesi çok hoşuma gitti. Her ne kadar yiyecek, kömür ve benzin bulmakta zorluk çekse de Fransa’da yaşadığı için çok mutlu görünüyordu, zamanın çoğunu kitabı üzerinde çalışarak geçiriyor. Ama yine de, özellikle Sartre böyle düşünüyor, her şeyi biraz fazla ciddiye aldığını, her şeyi gereğinden fazla “önem” verdiğini düşünüyoruz.

Dün akşam, bahsettiğim çirkin kadınla yemek yiyip bir iki kadeh bir şeyler içtim. Günlüğüne benimle ilgili yazdığı son bölümleri getirmiş, gerçekten şahaneydi. Çok güzel bir dille yazıyor, yapayalnız yaşamasına ve bir lezbiyen olmasına rağmen tanıdığım bütün kadınlarda çok daha cüretkâr, hem bahsettiği şeyler hem de bunlardan bahsedil şekli gerçekten cesaret ister. Söylemek istediğim şu ki neredeyse bütün kadın yazarlar özellikle de sanatsal ortamlarda biraz utangaçtırlar, biraz fazla gizli kapaklı ve tatlı dillidirler. Bu kadınsa bir kadının hassasiyetiyle ama bir erkek gibi yazıyor. Ona gerçekten yardımcı olabildiğim için mutluyum. Kitaplarını yayımlattım, kendine güvenmesini sağladım; artık onun üzerinde kafa yormaya başlayan çok sayıda eleştirmen ve yazar var, bu da yapayanlız trajik yaşamında onun için çok önem taşıyor. Biliyorsun, kendini o kadar çirkin buluyor ki ne bir erkekle ne de bir kadınla yatmak istiyor; ama açık yüreklilikle buna çok fazla ihtiyaç duyduğunu söylüyor, o yüzden dört gözle yaşlanmayı bekliyor. Belki yaşlandığında artık seksi önemsemeyeceğini, bu yüzden de biraz daha rahatlayacağını düşünüyor. Onun yerinde olmak istemedi dim. Bana aşk hakkında çok güzel ve dokunaklı şeyler söyledi. O konuşuyor ben de sanki bahsettiği kişi ben değilmişim gibi dinliyorum ama benden bahsettiğini gizlemememiz de çok tuhaf bir ortam yaratıyor. Sürekli kendinden bahsediyor, sonra da sıkıntılı bir sesle, “Hep senden bahsediyoruz! Hadi biraz da senden konuşalım!” diyor. Bu da kendimden bahsetme isteğimi tamamıyla kırıyor. Kendimden korniş­imin lazım, başkalarıyla kendimle ilgili çok az konuşurum zaten. Inn bahsetmeye başladığında ise, işin en kötü yanı da sürekli olarak sevdiğin insanı görememekten, yokluğundan sonra varlığının birden yarattığı tuhaf duygulardan ve buna benzer şeylerden bahsetmesiy­di. Bense seni, seni ne kadar özlediğimi, seni göreceğimi düşünüyor. bunu bilseydi gerçekten katlanması çok zor olurdu. Benden onu sevmemi beklemiyor; ama başka birini sevebileceğimi düşünmek onun için bir cehennem azabı. Sonunda sarhoş oldu, garson gelip de artık gitmemiz gerektiğini, gece kulübünün kapanmak üzere olduğunu söylediğinde, artık bana hoşça kal demesi gerektiğini anladığındaysa az kalsın bayılacaktı. Sakın bana onu görmememi söyleme; çünkü bütün bunlara rağmen ayda bir kere de olsa beni görmek onun hayatına bir anlam katıyor, üstelik kitapları da hoşuma gidiyor. Aslında kendisini de çok seviviyorum; ama insan aşka ihtiyaç duyarken sevgi yetmiyor. Beni sadece sevmeye başladığın zaman çok üzüleceğim.

Çarşamba

Timsahıma sevgiler, sevgiler.

Dün gece küçük bir gece kulübünden döndüğümde mektubunu buldum, okudum ve hemen uykuya daldım.

Seni seviyorum. Bir arkadaşımın resim sergisi vardı. Çok hoş, hatta güzel bir kadındır; ama hiç de iyi bir ressam değildir. Herkesin iyi ol­madığını bilerek, hiçbir şey söylemeden tablolara bakması, onun da resimlerinin iyi olmadıklarını bilmesi gerçekten üzücüydü. Bu yüzden akşam onu biraz rahatlatmaya çalıştık, onunla ve Amerikalı heykeltıraş kocasıyla birlikte kuskus yemeye sonra da viski içmeye gittik. Kocası bana çok kutsal göründü; çünkü bu sabah New York’a gidecek uçağa binecekti. Paris’teki son gecesiydi, Perşembe orada olacağını düşündü­ğümde Amerika çok yakın geldi; ama sen her zamanki kadar uzaksın, Onlarla birlikte Kanada’ya gitmemden, büyük göllerde kanolarla yapacağımız yolculuklardan bahsettiler; ama ben gizlice düşümdüğüm şeyler yüzünden mutlu ve gururluydum: “Eğer birtanecik timsahım için de uygunsa, bu harika insanlarla dünyanın en güzel göllerini görmektense   onun küçük güneşinin altında kalmayı tercih ederim.” Gittiğimiz gece kulübü daha dün açıldı, neredeyse benim mahallemde sayılır,  yazık ki İspanyol dansçı ve şarkıcılar çok kötüydü, yine de neşeli, samimi bir şeyler vardı bu mekânda. Paris’te hep aynı yerlere gidiyoruz, bütün akşam İngilizce konuşuyorum ve bu bana inanılmaz zevk veriyor.

Artık çalışmalıyım. Bütün gece hiç rüyalarıma girmemen, sonra bütün gün karşıma dikilip, bana gülümsemen, beni izlemen, benimle konuşman ya da en olmadık yerlerde beni öpmen ne kadar da kötü. Hoşça kal, bir sonraki mektubunu alana kadar çok beklemek zorunda kalacağım, oysa bu öyle çabuk gelmişti ki. Evet, Filipinler’le ilgili öyküleri seviyorum.

Bırak seni uzun uzun öpeyim. Je vous aime, mon amour.

Küçük kurbağan ve Simone’un

Her zaman benim konuştuğum ve seninse sustuğun hiç de doğru değil. Sen de en az benim kadar konuşuyorsun, bu arada senin böyle güzel rüyalar görmen hiç de adil değil.

**

 

KRONOLOJİ

9 Ocak 1908: Simone de Beauvoir doğdu
Mart 1909: Nelson Algren doğdu
1947
Ocak: Beauvoir Amerika’ya gider
Şubat: Algren ve Beauvoir Şikago’da tanışırlar
Nisan: Beauvoir üç gün Şikago’da kalır
1 Mayıs: Algren, Beauvoir ile birlikte New York’a gelir
10 Mayıs: Algren, Beauvoir’a gümüş bir yüzük verir
17 Mayıs: Beauvoir Amerika’dan ayrılır
11 Eylül: Beauvoir Şikago’ya gider
14 Eylül: Beauvoir Paris’e döner
1948
8 Mayıs: Beauvoir Şikago’ya gider
14 Mayıs: Beauvoir ve Algren Meksika’ya hareket ederler
3 Temmuz: Beauvoir Paris’e döner
Ekim Sonu: Beauvoir, 11 rue de la Bûcherie’e taşınır Günü Gününe Amerika yayınlanır
1949
7 Mayıs: Algren Paris’e gelir
Eylül Ortası: Algren Şikago’ya döner The Man with the Golden Arm yayınlanır ve Ulusal Kitap Ödülü’nü alır
İkinci Cins yayınlanır
1950
Temmuz: Beauvoir Amerika’ya hareket eder
30 Eylül: Beauvoir Fransa’ya döner
1951
15 Ekim: Beauvoir Şikago uçağına biner
Ekim: Beauvoir Fransa’ya döner
1952
Beauvoir’ın Claude Lanzmann ile ilişkisi başlar
1953
23 Şubat: İkinci Cins Amerika’da basılır Algren eski karısı Amanda ile evlenir
1954
Ekim sonu: Mandarinler Fransa’da yayımlanır Goncourt Ödülü’nü kazanır
1955
Ağustos ortası: Beauvoir 11 rue Schoelcher’e taşınır Algren Amanda’dan boşanır
1956
Mandarinler Amerika’da basılır
1958
Bir Genç Kızın Anıları yayımlanır
1959
Beauvoir’ın Lanzmann ile ilişkisi biter
1960
The Prime of Life yayımlanır
Mart: Algren, Paris’e gelir
Eylül: Algren, Amerika’ya döner
1963
Olgunluk Çağı yayımlanır
1964
Beauvoir ile Algren arasındaki iletişim kopar 1981
Mayıs: Algren öldü
1986
14 Nisan: Beauvoir öldü Parmağında Algren’in yüzüğüyle gömüldü
Kaynak: Simone de Beauvoir, Aşk Mektupları, İngilizceden çevirenler: Tülay Evler-Pınar Öztamur İstanbul 2001
 
 

SOFU KADIN /Simone De Beauvoır


Aşk, doğuştan gelen en yüce eğilim olarak ayrılmış­tır kadına, o bu eğilimi erkeğe yönelttiğinde, sevgilide Tanrıyı aramaktadır: durum ve koşullar kendisini in­sanı sevgiden yoksun bırakırsa, hayal kırıklığına uğra­mışsa, ya da aşktan çok şey bekleyen bir insansa, o za­man, kutsallığı yine Tanrı’da arayacaktır. Gönüllerinde böyle bir alev yanan erkekler de çıkmıştır elbet; ama böyleleri hem enderdir, hem de yüreklerindeki ateşli inançta alabildiğine temizlenip arınmış akılsal bir yan vardır. Kendisini gökteki tanrıyla birleşmenin/kavuşmanın erişilmez zevklerine terk eden kadın sayısıysa pek çoktur: ve on­lar, bu zevkleri, gerçekten duygulu bir biçimde yaşarlar. Kadın, dizüstü yaşamaya alışıktır; genel olarak, kurtulu­şunu, erkeklerin egemen olduğu gökyüzünden bekler; erkekler de bulutlar içindedir: yücelikleri, bedensel var­lıklarının tülleri ardında kendini belli etmektedir. Sevi­len Erkek, hemen her zaman, sevenden az çok uzaktır; kendisine tapan kadınla, iki anlama gelebilen işaretlerle anlaşır; kadın onun kalbini ancak inançla tanır ve erkek yüceldikçe, davranışları anlaşılmazlaşır. Şehvet düşkünlüğünde, bu inancın, bütün yalanlamalara meydan oku­duğunu görmüştük. Yüce Varlığı yanında hissedebilmek için, kadının ne görmeye, ne de dokunmaya ihtiyacı var­dır. Taptığı ister bir hekim, ister bir papaz ya da Tan­rı olsun, o, aynı açık gerçekleri görecek, kalbini ta yukarılardan gelen bir sevginin dalgalarına açacaktır. İnsa­nî aşkla, tanrısal aşk birbirine karışmaktadır; bunun ne­deni İkincinin birincinin yüceltilmiş biçimi oluşu değil­dir: İnsanî aşk da aşkın bir varlığa, mutlak’a dönük bir harekettir. Her iki durumda da, sevdalı kadın, yüce bir Varlık’ın canlandırdığı Bütün’e katarak kendi olumsal varlığını kurtarmak istemektedir.

Sevgilinin tanrılaşması, Tanrının da insanlaşması biçiminde dışa vuran bu ikircilli sağlıklı ya da hastalıklı pek çok durumda açıkça kendini göstermektedir. Ben burada, Ferdiere’in şehvet düşkünlüğünü inceleyen yapıtından bir örnek almakla yetineceğim. Konuşan, has­tanın kendisidir:

 “1923’te, Basın’dan bir gazeteciyle mektuplaştım; her gün, ahlâk konusundaki yazılarını okuyor, satırlar ara­sında gizlenen anlamları bile bulup çıkarıyordum; yazı­larıyla bana cevap verdiğini, birtakım öğütlerde bulundu­ğunu sanıyordum; aşk mektupları düzüyordum ona; sık sık yazıyordum…

1924’te, birden bu iş geldi başıma: Tan­rının bir kadın aradığını, pek yakında gelip benimle konuşacağım sanıyordum; bana özel bir görev verdiği, ken­disine bir tapmak kurmak üzere beni seçtiği kanısı var­dı içimde; kadınların doktorlara bakacağı çok büyük has­tanenin, bir insan topluluğunun merkezi gibi görüyor­dum kendimi… İşte tam o sırada… evet, tam o sırada, Clermont akılhastanesine aktarıldım… Burda, dünyayı düzeltmeye çalışan genç doktorlar vardı: hücremde, du­daklarını parmak uçlarımda, cinsel organlarını avuçlarımda hissediyordum; bir keresinde: «Sen duygulu değil, şehvet düşkünü bir kadınsın; dön arkanı bakalım» dedi­ler; döndüm ve içime girdiklerini hissettim: doyulmaz bir şeydi bu… Bölüm başkam, Doktor D…, tanrı gibi bir adamdı; yatağıma yaklaştığı zaman, onda bir şeyler oldu­ğunu seziyordum; «bütün varlığımla seninim» der gibi bakıyordu bana. Gerçekten seviyordu beni: bir gün, ga­rip bir tavırla, ısrarlı ısrarlı baktı yüzüme… yeşil gözle­ri, gök mavisine dönüşmüştü; harika bir biçimde büyü­yüp kocaman kocaman olmuşlardı… başka bir kadınla uğraşırken, bir yandan da, bende yarattığı etkiye bakıp gülümsüyordu… böylece, bu noktada, Doktor D… üzerin­de çakılıp kaldım… çivi çiviyi söker derler ya, aslı yok, daha sonraki âşıklarıma rağmen (15- 16 âşığım oldu), ondan ayrılamadım bir türlü; işte bu yüzden suçlu za­ten… On iki yıldır, hayalimde, durmadan onunla konu­şuyorum… ben unutmak istedikçe geri geliyor… kimi za­man alaycı bir tavır takınıyor… «Görüyorsun ya, diyor, korkutuyorum seni, başkalarını sevsen de, sonunda yine bana döneceksin…» Ona mektuplar yazıyor, buluşmak üzere yer ve zaman bildiriyor, sonra kalkıp oraya gidiyo­rum. Geçen yıl onu görmeye gittim; soğuk bir tavır ta­kındı; hiç bir yakınlık göstermedi bana; müthiş bir ap­tallık ettiğimi anladım, hemen ayrıldım yanından… Söy­lediklerine göre başka bir kadınla evlenmiş, olsun, yine de ömrünün sonuna dek beni sevecek… kocam o benim, bununla birlikte, bizi birbirimize kaynaştıracak edim hiç bir zaman gerçekleşemedi… Kimi zaman: «Her şeyi bırak benimle gel, benim yanımda hiç durmadan yükse­lecek, yükselecek, dünyalı bir varlık olmaktan kurtula­caksın» diyor bana. Görüyorsunuz ya, ne zaman Tanrı’yı aramaya kalksam, bir erkekle karşılaşıyorum; hangi di­ne yöneleceğimi şaşırdım.

Karşımızdaki hasta bir kadın. Ancak, birçok sofu kadında rastlarız Tanrı ile erkeğin ayrılmamacasına birbi­rine girişine. Hele günah çıkartan papaz, gökle yeryüzü arasında böyle ikili bir yer tutmaktadır. Ruhunu ortaya döken günahkâr kadını etten kemikten yapılmış kulak­larla dinlemekte, ama aynı kadını kuşatıp kucaklayan ba­kışlarında doğa üstü bir ışık parıldamaktadır; tanrısal bir insandır o, insan biçimine girmiş Tanrı’dır. Madam Guyon, Peder La Combe’la karşılaşmasını şöyle anlatır: «Bir an için, ondan çıkan tanrısal bir etki ruhumun en derin köşesine iniyor, sonra benden çıkıp ona dönüyor ve bunu o da duyuyormuş gibi oldum.» Dinsel öğenin araya girişi, onu, yıllardır içine gömüldüğü kupkuru ev­renden çekip çıkarmış, gönlüne yeni bir aşk ateşi düşür­müştü. Sofuluk döneminin büyük bir bölümünü onun yanında yaşadı. Ve bu konudaki itirafı son derece ilginç­tir: «Tam bir birlik içindeydik artık, öyle ki, onu Tanrı’dan ayıramıyordum.» Aslında bir erkeğe âşık olduğunu ve Tanrıyı seviyormuş gibi yaparak kendini aldattığını söylemek pek yuvarlak bir lâf olur: o bu adamı, kendi­sine oranla bir başkası olduğu için de seviyordu. Tıpkı Ferdere’in hastası gibi, o da, farkında olmadan, bütün değerlerin yüce kaynağını aramaktaydı. Bütün sofu ka­dınların aradığı budur. Aracı erkek, kimi zaman, ıssız göğe doğru ilk atılımı yapabilmesine yarar; ama ille de gerekli değildir. Oyunun gerçekliğini, büyülü davranışın edimini, gerçek nesne ile hayalî olanı pek iyi ayırdedemeyen kadın, yokluğu kendi vücudunda varlık haline getire­bilme konusunda son derece ustadır. İşin daha az şaka götüren yanı, zaman zaman rastladığımız gibi, sofulukla şehvet düşkünlüğünü birbirine karıştırmaktır: şehvet düşkünü kadın, yüce bir varlığın sevgisiyle değer kazandığı­nı sanır; sevgi ilişkisini başlatan işte bu yüce varlıktır, ve sevildiğinden daha çok sevmektedir; duygularını, anla­mı açık, kendisi gizli işaretlerle belli eder; müthiş kıskançtır, seçtiği kadının ateşinin azlığına sinirlenir: o za­man, hemen cezalandırır ve bu erkek, hemen hiç bir za­man, etten kemikten yapılmış, somut bir insan değildir. Bu özelliklerin hepsi sofu kadında da vardır; yalnız, Tan­rı, aşkının ateşiyle yaktığı ruhu sonsuza dek sever, kanı­nı onun uğruna akıtmıştır (bu Hıristiyan kadınlar için tabiî), göğün ta yedinci katında yerler hazırlanmaktadır ona; kadının bütün yapacağı, hiç karşı koymadan kendi­ni bu sevginin ateşine atmaktır.

Bugün, şehvet düşkünlüğünün kimi zaman düşünsel, kimi zaman da cinsel bir nitelik taşıyabileceği kabul edil­mekte. Aynı şekilde, sofu kadının Tanrı’ya beslediği duy­gularda da bedenin az çok payı vardır. Sofu kadının içi­ni döküşüyle dünyalı âşıklarınki aynı temele dayanmak­tadır. Angele de Foligno, kucağında Saint François, İsa’­nın bir resmine bakarken şöyle diyordu: «işte böyle sım­sıkı sarılacağım sana, ölümlü gözlerimizin göremeyece­ği kadar sıkı… ve beni sevdikçe bırakmayacağım seni. »

Madam Guyon da şunları yazıyor: «Aşk, bir an bile ya­kamı bırakmıyordu. Dayanamayıp: Be hey sevgim, yeter, bırak artık beni! diye bağırıyordum.» «İnsanın ruhuna anlatılmaz titreşimler salan, beni kendimden geçiren bir sevgi isterim…» «Hey ulu Tanrım! şehvetdüşkünü kadın­lara şu benim duyduklarımı hissettirseydiniz, o yalancı zevklerini hemencecik bırakır, bu gerçek hazzın tadını çıkarmaya koşarlardı.»

Sainte Therese’in gördüğü düşü hemen herkes bilir:

Meleğin elinde, uzun, altın kaplı bir kargı vardı. Kargıyı zaman zaman kalbime batırıyor ve ta karnıma dek itiyordu. Kargıyı çektiğinde, barsaklarım dışarı dökülü­yormuş gibi oluyor, tanrısal bir aşk sarıyordu her yanı­mı… Şuna eminim: kargının acısını ta kasıklarımda duyuyordum, ve tinsel eşim kargıyı geri çektiği zaman, ucu­na dizdiği iç organlarım birbiri ardından paralanıyordu.

Kimi zaman, dilin yoksulluğu, sofu kadını işte böy­le cinsel sözlüğe başvurmaya zorlamaktadır deniyor; oya, sofu kadının elinde, vücudundan başka dayanak yoktur ve dünyasal aşkın yalnız sözcüklerini değil, davranış­larım da kullanmaktadır; kendim Tanrıya sunarken, bir erkeğe teslim olan kadının yaptıklarını yapmak zorun­dadır. Ayrıca bu, duygularının değerini de düşürmemek­ledir. Angèle de Foligno, içinde bulunduğu ruh durumu­na göre «kupkuru ve solgun» ya da «alyanaklı ve tom­bul» olduğu, gözyaşlarına boğulduğu ( 1), ta yukarlardan düştüğü zaman, bütün bu görüngüleri (phénomène’leri) salt «tinsel» sayamayız; ancak, bunları yalnızca onun aşı­rı «heyecanlanma eğilimi » ne bağlamak da, haşhaşın «uyu­tucu etkisi »nden medet ummak olur; vücut, nesnel gö­rünüşü altında öznenin ta kendisi olduğuna göre, kendi özel yaşantılarının nedeni değildir elbet: özne, bütün davranışlarını, varlığının birliği içinde yaşamaktadır. Sofu kadının hayranları ya da düşmanları, Sainte Thérèse’in çoşkunluklarına cinsel bir içerik verilirse, bunun onu isterik kadın haline getireceğini sanmaktadırlar. Oysa isterik öznenin değerini düşüren şey, vücudunun zihnindeki takınakları etkin bir biçimde dile getirmesi değildir: aklını tek bir fikre saplamış olması, özgürlü­ğünün büyüye çarptırılmış, yok edilmiş bulunmasıdır; bir Hint fakirinin organizması üstünde kurduğu egemen­lik onu köle haline getirmez; bedensel davranış, özgür bir atılımla çerçevelenmiş olabilir.

Sainte Thérèse’in anı­ları iki anlama yer bırakmayacak kadar açık seçiktir ve bu yazılar, onu, yakıp yıkıcı bir hazzın doruğunda gösteren Bernin’in heykelini doğrulamaktadırlar; duydu­ğu heyecanları basit bir «cinsel yüceltme» diye yorumla­mak da aynı derecede yanlıştır; bir kere, daha başında, sonradan kutsal bir sevgiye dönüşen cinsel bir arzu yok­tur; seven kadının kendisi de, işin başında, sonradan belli bir bireye yönelteceği belirsiz bir arzunun kurba­nı değildir; sevilen varlığın karşısında heyecanlanmak­ta ve bu heyecan, hemen o anda, sevgili üzerinde toplan­maktadır; böylece. Sainte Thérèse, tek bir hareketle, hem Tanrıyla birleşmek istemekte, hem de bu birliği vücudunda yaşamaktadır; sinirlerinin ve hormonlarının tutsağı değildir: kınamaktan çok, etine kemiğine işleyen bu inançtan ötürü hayran olmak gerekir kendisine.

Ger­çekte, Sainte Thérèse’in de çok iyi anladığı gibi, sofu­ca bir yaşantının değeri, öznel açıdan nasıl yaşandığına değil, nesnel açıdan ulaştığı noktaya bakılarak ölçülür. Coşkunun dışa vuruşu, Sainte Thérèse’le Marie Alacoque’ta ( 2) hemen hemen aynıdır: ama getirdikleri bildi­rinin değeri başka başkadır. Sainte Thérèse, salt zihin­sel açıdan, bireyle aşkın Varlık arasındaki dramatik iliş­kiyi ortaya atmaktadır; her türlü cinsel yorumun dışın­da kalan bir deneyi kadın olarak yaşamıştır; onu Suso nun, Saint Jean de la Croix’nın (3 ) yanına koymak gerekir. Ama o, göz kamaştırıcı bir istisnadır. Küçük kızkardeşleriyle, tam tersine, dünya ve kurtuluş konusunda özellikle kadınsal bir görüş ortaya koymuşlardır, onla­rın aradıkları aşkın, yüce bir varlık değil, kadınlıkları­nın kurtarılmasıdır (4 ).

Kadın, tanrısal aşkta, sevdalı kadının sevgilisinde aradığını arar: kendine hayranlığının kamçılanması; bü­yük bir dikkatle, sevgiyle üstüne çevrilen o ulu bakış, kendisi için, mucize dolu bir kazançtır. Madam Guyon, gerek genç kızlık, gerek kadınlık döneminde, hep sevil­me, hayran olunma arzusuyla yanıp tutuşmuştur. Çağ­daş sofulardan biri olan Protestan Matmazel Vee şun­ları yazıyor: «Hiç bir şey beni, bende olup bitenlerle özel bir biçimde ilgilenmeyen, bana sevgiyle bakmayan birin­den yoksun kalmak kadar mutsuz kılamaz.» Madam Krüdener, Tanrı’nın her an kendisiyle ilgilendiği sanı­sındaymış, Sainte Beuve, bu konuda bakın ne diyor: «sevgilisinin kollarındayken, en önemli anlarda: Ah ulu Tanrım, bilsen ne mutluyum! diye inlerdi. Mutluluğu­mun aşırılığını bağışla n’olur!» Bütün gökyüzü kendini seyredeceği bir ayna haline geldiği zaman kendine hay­ran kadının duyabileceği sarhoşluğu kolayca anlıyor in­san; tanrısallaşan imgesi, Tann’nın kendisi gibi uçsuz bucaksızdır artık, bir daha da hiç silinmeyecektir; o, aynı anda, cayır cayır yanan, küt küt atan, sevgiye bo­ğulan yüreğinde, tapılası Tanrı tarafından, ruhu­nun yeniden yaratıldığını, sevilip şımartıldığını, günah­larının bağışlandığını hissetmektedir; kollarına aldığı, sarıldığı sevgili, Tanrı’nın araya girmesiyle alabildiğine yüceltilmiş ikiz kardeşidir, kendisidir. Angele de Foligno’nun aşağıdaki satırları son derece anlamlıdır. İsa ba­kın nasıl sesleniyor ona:

Tatlı kızım, yavrum, sevgilim, tapınağım benim. Kı­zım, sevgili yavrum, sev beni, çünkü ben de seni sevi­yorum, hem de, senin beni sevebileceğinden çok, ama çok daha fazla. Bütün yaşamın: yiyip içişin, uyuyuşun, kısacası her şeyin hoşuma gidiyor. Sende, bütün ulusla­rın gözlerini kamaştıracak şeyler yapacağım; herkes be­ni sende tanıyacak, birçok halk sende yüceltecek adımı. Kızım, benim tatlı eşim, çok, pek çok seviyorum seni.

Bir başka yerde de şöyle der:

Tatlıların tatlısı, canım kızım, Yüce Tanrı’nın kalbi şimdi senin kalbinin üstündedir… Yüce Tanrı, senin içine sevgilerin en büyüğünü, bu kentte yaşayan kadın­lardan hiç birinin tadamayacağı sevgiyi yerleştirdi; ca­nının içi yaptı seni.

Başka bir seferinde de şunları yazar:

Sana öyle bir sevgim var ki, artık kusurlarına fa­lan aldırmıyor, hattâ onları görmüyorum bile. Müthiş bir hazine yerleştirdim senin içine.

Tanrının seçtiği kadın, ta yücelerden gelen bu ateşli sevgi gösterilerine karşılık vermeden edemez elbet. Sevdalı kadında rastladığımız geleneksel teknikle sevgiliye kavuşmak ister: yani kendisini hiçleştirerek. «Tek bir işim var yeryüzünde: sevmek, kendimi unut­mak, hiçleştirmek» diye yazar Marie Alacoque. Coşku, ben’in bu hiçleştirilişini bedensel olarak dile getirmekte­dir; özne artık ne bir şey görmekte, ne de duymaktadır, bedenini unutmakta, yadsımaktadır. Tanrının yüce ve göz kamaştıran varlığı imgesi işte bu teslimiyetle, edilginliğin eksiksiz kabulüyle, derinliğine gerçekleşmekte­dir. Madam Guyon’un sekinciliği (quiétisme’i), yani hiç bir şey yapmadan, kendi ben’ini hiçleştirerek, bir köşe­den dünyayı seyretme yöntemi, bu edilginliği bir dizge (système) haline getirmişti: nitekim, kendisi, vaktinin çoğunu hiç kıpırdamadan oturarak geçirmekteydi; ayak­la uyuyordu.

Sofu kadınların çoğu, kendini edilgin bir biçimde Tanrıya teslim etmekle yetinmez: benlerini hiçleştirme işine, bedenlerini hırpalayıp yıkarak, etkin olarak giri­şirler. Çilecilik, keşişler ve papazlar tarafından da uy­gulanmıştır elbet. Ancak, kadının etini hiçe sayması, za­man zaman, çok garip biçimlere bürünür. Kadının, vü­cudu karşısındaki tutumunun nasıl iki yanlı olduğunu görmüştük: kadın, acı çektirme ve aşağılama aracılığıy­la yüceltir onu. Bir sevgilinin önüne zevk aracı olarak bırakıldığı an, bu vücut, bir tapmak, bir put haline gel­mektedir; doğum sancılarından sonra, yeryüzüne yeni kahramanlar getirmektedir. Sofu kadın, sonradan ona sahip olmayı hakedebilmek için, kıyasıya eziyet edecek­tir vücuduna; onu iğrenç duruma düşürmekle, aslında, ruhunun kurtuluşunu sağlayacak araç haline getirip yü­celtmektedir. Bazı ermiş kadınların giriştikleri aşırılıkla­rı da ancak böyle açıklayabiliriz. Sainte Angèle de Foligno, az önce cüzzamlıların ellerini ayaklarını yıkadığı su­yu ne büyük bir zevkle içtiğini anlatır:

Bu iksir içimize öyle tatlı bir duygu uyandırdı ki, sevinç ardımıza takılıp ta eve dek bizimle birlikte geldi. O güne dek, böyle tatlı bir su içmemiştim. Cüzzamlıların yaralarından çıkan bir parça takılmıştı boğazıma. Çıka­rıp atacak yerde, yutabilmek için büyük bir çaba göster­dim, ve sonunda başardım. Tann’nın varlığına katılmış gibi hissettim kendimi. İçimi dolduran tatlı duyguları an­latabilmem olanaksız.

Marie Alacoque’un, diliyle, hasta bir kadının kusmuk­larını yaladığını biliyoruz; kendi yaşam öyküsünde, isha­le tutulmuş bir erkeğin pisliğini yerken duyduğu mutlu­luğu anlatır; İsa, sonradan, dudaklarını Kutsal Kalbinin üstüne yaslayarak mükâfatlandırmış kendisini. İtalya, İs­panya gibi cinsel duygulan güçlü ülkelerde, kendini tan­rıya adayış, iyice bedensel nitelikler kazanmaktadır: Apeninler’in orta kesimindeki köylerde, kadınlar, bugün bi­le, kutsal bir yeri ziyarete giderken, yerden aldıkları taşlan emerek dillerini paramparça etmektedirler. Bütün bu işleri yaparken, kendi bedenini aşağılayarak insan be­denini kurtaran İsa’nın yolundan gitmektedirler: kadın­lar, bu büyük gize, erkeklerden çok daha somut bir bi­çimde yakındırlar.

Tanrı, çoğunlukla, kocasının kalıbında görünür ka­dına; kimi zaman, olanca şan ve şerefiyle, beyazlar için­de, göz kamaştıran, egemen bir varlık halinde ortaya çı­kar; kadına bir gelinlik giydirir, başına bir taç oturtur, elinden tutar, kendisini göğün ta yedinci katına çıkar­maya söz verir. Ama çoğu kez, bizler gibi etten kemikten yapılmış bir varlıktır: İsa’nın Sainte Catherine’e verdiği, onun da parmağında taşıdığı görünmeyen yüzük, aslın­da, İsa’nın Sünneti’nden kalma bir «yara izi»nden başka bir şey değildi. Ve Tanrı, sofu kadın için, her şeyden önce, eziyete uğramış, kanlar içinde yüzen bir vücuttur: o, en büyük coşkunluğu, çarmıha gerilmiş İsa karşısında duyar; kendini, Oğlu’nun cesedine sarılmış olan Meryem Anaya, ya da, çarmıhın dibinde duran ve yüzü gözü Sevgili’nin kanıyla yıkanan Madeleine’e benzetir. Böylece, hem eziyetçi, hem de eziyet düşkünü yanını doyurur. İsa’nın, yani Tanrı’nın aşağılanışında, İnsanın gözden düşü­şüne hayran olur; çarmıha gerilmiş olan adam, o kıpırtı­sız, yara bere içindeki vücuduyla, küçük kızın öteden beri kendisine benzettiği, yırtıcı hayvanların, hançerlerin, erkeklerin önüne atılmış pembe beyaz dişi kurbanı can­landırmaktadır: sofu kadın, Erkeğin, Tanrı Erkeğin, kendi rolünü benimsediğini görünce allak bullak olmuştur. Tahta sedye üzerine yatırılan, günün birinde göz ka­maştırıcı bir biçimde Yeniden Dirilecek olan kendisidir. Evet, kendisidir: kanıtlar bunu; dikenlerden örülmüş taç altında alnı kanar, görünmeyen bir çivi ellerini, ayakla­rını, bağrını delik deşik eder. Katolik Kilisesi’nin tanıdı­ğı, dikenli taçla dağlanmış 321 kişiden yalnız 47’si erkek­tir; öbürleri Macaristan’lı Hélène, Jeanne de la Croix, G.d’Osten, Osane de Mantoue, Claire de Montfalcon vb. -, ortalama olarak, yaşdönümünü geçmiş kadınlardır. En ünlüleri olan Catherine Emmerich, çok genç yaşta dam­galandı. Dikenli tacın acısını tatmak istediğinden, 24 ya­şında, göz kamaştıracak kadar yakışıklı bir delikanlının kendisine yaklaştığını, başına özlenen tacı oturttuğunu gördü. Ertesi gün şakakları ve alnı şişti, kan akmaya başlamıştı. Dört yıl sonra, bir coşkunluk sırasında, İsa’­yı gördü; yaralarından, incecik bıçaklara benzeyen ışın­lar çıkıyor, bizim azizenin ellerinden, ayaklarından, bağ­rından kanlar fışkırtıyordu. Teri bile kanlıydı, kan tü­kürüyordu. Günümüzde de, Thérèse Neumann, her kut­sal cuma günü, imanlı kişilere İsa’nın kanıyla yıkanmış yüzünü göstermektedir. Kan fışkıran bu delikler, aslın­da, insanın bedenini şana şerefe kavuşturan anlaşılmaz simyanın belirtisidirler, çünkü, bu kanlı acının altında, tanrısal sevginin ta kendisi yatmaktadır. Kadınların, akan bu kızıl kanın katkısız, sapsarı bir ışık haline dönüşme­sine verdikleri önemi anlamak da kolay. Erkeklerin kra­lı olan adamın (İsa’nın) bağrından akan kan akılların­dan çıkmaz bir türlü. Sainte Catherine de Sienne, he­men her mektubunda bundan söz eder. Angèle de Folig no, İsa’nın kalbini ve bağrındaki derin yarayı gördükçe kendinden geçiyordu. Catherine Emmerich, «kana bu­lanmış bembeyaz bir kefene sarılmış» İsa’ya benzeyebil­mek için, kıpkırmızı bir gömlek giyiyordu; her şeyi, «İsa’nın kızıl kanına bulaşmış olarak» görüyordu. Ma­rie Alacoque, yukarda da söylediğimiz gibi, ağzını İsa’­nın Kutsal Kalbi’ne dayamış, tam üç saat kana kana onun kanını içmişti. İmanlı kişilerin hayran bakışları önüne, sevginin alevli oklarının açtığı yaralardan çıkan kızıl kanın pıhtısını getiren o’dur. Kadınların en büyük düşünün simgesidir bu: sevginin açtığı yaralardan akan şanlı, şerefli kan.

Coşku, görülen hayaller, Tanrı’yla konuşmalar, yani iç dünyayla ilgili bu yaşantı, bazı kadınlara yetmektedir. Bazılarıysa, bunu, edimler halinde bütün dünyaya yay­mak istemektedirler. Eylemin hayran hayran seyredişle birleşmesi iki değişik biçimde ortaya çıkar. Sainte Cat­herine, Sainte Thérèse, Jeanne d’Arc gibi, hangi ereğe yöneldiklerini çok iyi bilen ve bunlara varabilmek için, büyük bir açık görüşlülükle, en iyi yolu tutan eylem ka­dınları vardır: böylelerinin Tanrı’dan gelen esinleri, ol­sa olsa, açık seçik gerçeklerine nesnel bir görünüş ka­zandırmaya yaramaktadır; bu esinler, onların, kesinlik­le çizdikleri yolları izlemesine yardım etmektedir. Ma­dam Guyon, Madam Krüdener gibi kendine hayran ka­dınlarsa, suskun bir coşkunluğun sonunda, yine Madam Guyon’un deyimiyle, ansızın «bir havari havasına» gir­diklerini hissetmektedirler. Yerine getirecekleri görev konusunda kendilerinin de açık seçik bir görüşü yoktur; ve tıpkı sağa sola koşuşma hastalığına tutulmuş evkadınları gibi yapacakları şeye hiç aldırmazlar, yeter ki bir şey olsun. Madam Krüdener, kendini büyükelçi, romancı olarak gösterdikten sonra, niteliklerinin değeri konusundaki fikrini kendine sakladı: birtakım kesin fi­kirleri savunup başarıya ulaştırmak için değil, Tanrı tarafından görevlendirilmiş bir insan olduğunu göstermek için el attı I. Alexandre’ın kaderine. Kadının azıcık gü­zel ve akıllı olması bile kutsal bir kişiliğe sahip bulun­duğuna inanmasına yeterken, Tanrı’nın seçkin kulu oldu­ğunu düşündüğü zaman çıkacağı yeri artık varın siz hesap edin: o vakit, özel bir görevle yeryüzüne geldiğine inanır, birtakım belirsiz öğretiler öne sürer, hemen bir tarikat kurar; böylece, çevresinde topladığı insanların her birinde, kişiliğinin başdöndürücü biçimde çoğaldığı­nı görür.

Sofu inancın ateşi de, tıpkı aşk ya da kendine hay­ranlık gibi, etkin ve bağımsız bir yaşamın temeli olabi­lir. Ancak, tek başına ele alınırsa, bütün bu ruhunu kur­tarma çabaları insanı olsa olsa başarısızlığa götürür; ka­dın, ya gerçekdışı ile ilişki kurar: yani kendi hayali ya da Tanrı ile; ya da, gerçek bir varlıkla gerçekdışı iliş­kilere girer; her iki durumda da, dünya üzerinde etkili olamaz; öznelliğinden kurtulamaz; özgürlüğü bir kan­dırmaca, bir efsane olarak kalır; bu özgürlüğü gerçek­ten yerine getirmenin bir tek yolu vardır: onu, olumlu bir eylemle insan toplumuna yansıtmak. S:120-133

Kaynak: Simone De Beauvoır, Kadın, trc: Bertan ONARAN, Payel Yayınevi Mart 1969, İstanbul

Not:

Birçok dindâr kadın sufinin/dervişin manevi seyrinde uğradığı ve patolojik durumlara varan aşk deryası.  (Aşk deryasına varanlar/düşenler için) bu metin Ulvî/süflî yönleriyle şehvetin, hazzın, sevginin inanc/iman bahsinde bulandığı karışıklığa ışık tutacaktır. Metin Hıristiyan litaretürüne göre yazılmış olsa da Müslüman kadının da aynı merhalelerde bahsedilen bulanıklığı yaşamaktadır.  Mesela şeyhine aşık olan sofi kadınlar bulunmaktadır. Öyle ki, derviş kadın çıkış yolunu bulamayınca bunalıma girer ve bu durumu anlatacak hiçbir dostu ve arkadaşı da yok gibidir. Unutmayalım ki erkeklerde de bu sorunlar bulunmaktadır. Bu makamın zevki çok olmasına rağmen gazileri çoktur. Birçok dindâr / sofu bu yolda heder olup gitmekte ve hürmeten şehit sayılıp yolda kalanlardan sayılmaktadır.(hzl)

(1) Yaşam öyküsünü kaleme alanlardan biri: «Döktüğü gözyaş­ları yanaklarını öylesine yakıyordu ki, gidip onlara soğuk su çarpmak zorunda kalıyordu» der.

(2) Marguerite. Marie Alacoque (16471690), İsa’yı üç kez gör­düğünü ileri süren ve ömrünü, manastırları ziyaretle geçiren er­miş kadınların önderliğini yapan bir azize.

(3) Saint Jean de la Croix (15421591). Sainte Thérèse’in ya­kın arkadaşı, onun gibi kilisede dönüşüm yanlısı, çeşitli üniver­sitelerde ders vermiş bir din doktoru. Hıristiyan ruhunu, insa­nın iç dünyasındaki «karanlık evrenden» geçirerek Tanrı’yla bir­leştirmek istiyordu.

Heinrich Suso (1295-1366), Dominicain okulundan yetişme, İsviçre’li bir din adamı; görüşlerinin sertliğiyle ün salmış; XIV. yüzyılda Almanca’yı en güzel kullanan yazarlardan biri.

(4) Catherine de Sienne’de de, dinbilimle ilgili kaygılar epey ağır basmaktadır. O da, oldukça erkeksi bir azizedir.

KADINLIĞIN KADERİ /Simone De Beauvoır


Bugüne kadar kadın ve onun problemleri hakkında çeşitli yazılar ele alınmıştır. Belki de bu konuda bizim söyleyeceğimiz bir şey kalmamış olabilir. Fakat yine de kadınlar üzerinde girişilen tartışmaların, yazılan makalelerin sonu gelmemektedir. Peki, bütün bu yazılanlardan sonra acaba hâlâ aydınlanmamış dâvalar kalmış mıdır?

Eğer gerçekten böyle bir durum varsa, ilk sözümüz ‘kadın’ı tanımlayın olacaktır. Kadın problemlerini ele almış bilginlerin bazıları bize «Bugün Rusya’da bile kadın, kadındır,» diyecektir. Bazıları ise «Kadın problemi diye bir şey yoktur; çünkü kadınlık yok olmak üzeredir.» diye cevap vereceklerdir. Hemen hemen herkes, kadın problemlerinin var olup olmadıklarını, yine bunların ilerde var olup olmayacaklarını, kadınlarının yeryüzünde şu andaki görevlerini, ya da gerçek görevlerinin ne olduğunu merak eder. Hattâ bir zamanlar bu konu öylesine dallanıp budaklanmıştır ki, günlük bir dergide «Kadınlara ne oldu?» başlığı altında bir makale bile yayınlanmıştı.

Fakat ilk önce «Kadın nedir?» sorusunu cevaplandıralım. Çoğunlukla, kadın, bir döl yatağıdır, diye tanımlanır. Yalnız uzmanlar, bazı kadınlar, hem cinsleri gibi kadınlık organlarına sahip oldukları halde kadınlıkla ilgileri yoktur demektedirler. Bugün dünyada yaşayan canlıların yarısını kadınlar meydana getirmektedir. Böyle olmakla beraber bugünün kadım yine de büyük bir tehlike içindedir. Yani bu demektir ki kadınlar, kadınlaşmağa ve kadın olarak kalmağa zorlanmaktadırlar. Meselâ yıllarca önce, tanınmış bir kadın yazar, gazetede kendi resminin yayınlanmasını istememiş, kendi resmi yerine kocasının resmini göndermiş. Böylece herkes tarafından daha fazla saygı göreceğini tahmin etmiş.

Yunan filozofu Aristo, kadınlar hakkındaki görüşünü şöyle açıklamaktadır.

«Kadın, bazı özelliklerden yoksun olduğu için kadındır.»

St. Thomas ise kadım «Tamamlanmamış varlık» ya da «tesadüf eseri meydana gelmiş bir yaratık» olarak tanımlar. Bu nokta din kitaplarında şöyle sembolize edilmektedir. Havva, Adem’in böğründen yaradılmıştır.

Kadın, erkeğin esiri olmasa bile her zaman için onun emri altında yaşamak zorundadır. Böylece iki cinsin dünya üzerinde aynı haklara sahip olabilmesi diye bir şey asla düşünülemez. Hattâ bugün kadının toplum içindeki durumu değişmekle beraber yine de erkeğin baskısından tamamen kurtulmuş değildir. Hemen hemen hiçbir yerde kadının durumu erkeğinki gibi olamaz. Fakat çoğunlukla bu durum kadının yararınadır. Hattâ kanun, kadına bazı haklar tamsa bile uzun zamandan beri süregelen bir takım gelenekler bunların uygulanmasını yasaklar. Ekonomik bir çevrede kadınlar erkeklerle hemen hemen aynı haklara sahiptirler, denilebildiği halde, erkeklerin daha iyi işlerin başına geçtikleri, önemli noktalan ellerinde bulundurdukları şüphe götürmez bir gerçektir. Erkeğin kadına kendi üstünlüğünü ta eski devirlerden beri kabul ettirmesinin diğer bir sebebi de, erkeklerin öğrenim hayatına daha fazla değer vermeleridir. Ya da şunu daha başka türlü açıklayalım. Erkeklerin daha iyi bir öğrenim yaptığı ve hatla öğrenimin onlar için mutlak olduğu herkesin bildiği bir gerçektir. Kadın, okusa da olur okumasa da, çünkü sonuç olarak onun sorumluluğunu her iki şekilde de erkek yüklenir. Fakat bugünün kadını için öğrenim daha değişik bir anlam kazanmış, onlar da erkeklerle omuz omuza okumağa, çalışmağa başlamışlardır. Böylece de yavaş yavaş kadınlığın kendine has değeri kaybolmak üzeredir. Gerçekte ise bu dünya hemen hemen bütünüyle erkeklere aittir. Kadın, her zaman, her devirde erkeğinin kanatlan altına sığınmış ikinci bir yaratık olmak zorundadır. Bu bir tabiat kanunudur. Bunu hiçbir şey bozamaz. Kadın ne kadar çabalarsa çabalasın ne kadar bir erkek gibi hareket etmeğe çalışırsa çalışsın yine de bir BAŞKASI olmaktan öteye gidemez.

İnsanın aklına ister istemez ilk önce şu soru geliyor:
Peki, erkeğin üstünlüğü ne zamandan beri kabul edilmiş bir görüştür?
Ne zaman bu üstünlük dâvası başlamıştır?
Bu tartışmayı neden erkek kazanmıştır da kadın kazanmamıştır?
Bu zaferi kadınların kazanmış olması da mümkündü. Veya böyle bir üstünlük tartışmasına hiç lüzum görülmeyebilirdi. Neden acaba bu dünya sadece erkeklerin malıdır, her zaman her yerde onların üstünlükleri savunulmaktadır?
Kadınlarda görülen bugünkü değişiklik iyi midir yoksa fena mıdır?
Acaba bu yeni değişiklik kadınlarla erkeklerin aynı haklara sahip olmasını sağlayabilecek midir?

Bu sorular hiç birimiz için yeni değil. Birçok defalar sorulmuş, yine birçok defalar çeşitli şekillerde cevaplandırılmıştır.

Montaigne «Bir cinsi haklı çıkarmak için diğerini suçlamak kolaydır.» demektedir. Bu sözü şu örnekle daha iyi açıklayabiliriz: Roma Hukuku kadın haklarım sınırlardı. Bir evlilik kurulu sarsıntı geçirdiği zaman erkeği haklı göstermek için kadının zayıflığı, kadın olmayışı öne sürülürdü. Kadın hakları 16 ncı yüzyıla gelinceye kadar kimse tarafından savunulmamıştı. Fakat St. Augustine bu asırda kadın haklarım elinden geldiği kadar tanıtmağa çalıştı. Ve işte o zaman kadın, kendine ait olan mallan idare etme yetkisine kavuştu. Montaigne kadınlara yapılan haksızlıktan, onlara karşı girişilen amansız kavgayı şöyle özetler:

«Kadınlar hakkındaki kanunları yapanlar yine erkekler olduğuna göre bunları kendi görüşlerine göre düzenlemişler, kadınları yakından incelemeğe lüzum hissetmemişlerdir. Kadınlar ise bu kanunlara baş kaldırmakta, onları kabul etmemekte haklıdırlar. Yani bu kanunlar erkeklerin hilesiyle meydana gelmiştir. Tarafsız değildir.»

Onsekizinci yüzyılda durum biraz daha değişmiş ve ortaya demokrat görüşlü tarafsız bilginler çıkmıştır. Bunlar kadın konusunu yeniden ele almışlar ve iyiden iyiye objektif olarak incelemişlerdir. Bunlar arasında Diderot, kadının da tıpkı erkek gibi bir yaratık olduğunu, aynı haklara sahip olabileceğini savundu. Daha sonra ortaya çıkan John Stuart Mili ise bu konu üzerinde daha da titiz davrandı ve en etkileyici bir şekilde savunmasını yaptı. Oysa ondokuzuncu yüzyılda kadın fizyolojisini ve psikolojisini inceleyen bilginler taraf tutarak kadın haklanm savundular. Böylece İngiltere’de onsekizinci asrın ortalarından sonra ta ondokuzuncu yüzyıl ortalarına kadar modem sanayinin yayılmasıyla meydana gelen sosyal ve İktisadî devrimin sonuçlarından biri de, kadınların iş alanlarına sokulmaları oldu. Fakat işçiler başlarındaki insanın kadın olmasını istemedikleri gibi erkekle kadının da yanyana çalışmasına göz yumamadılar. Böylece yine erkekler, kadınlara tanınan hürriyeti kıskandılar, onları önceki durumla nna getirebilmek için çalıştılar.

Kadının erkekten aşağı olduğu fikrini savunanlar, kâfi mi her yönden -fizyolojik, teolojik, felsefi, sosyolojik, ekonomik -yerden yere vurdular. Erkekle kadın arasında devam eden bu üstünlük, aşağılık kavgası, kadını aşağı bir yaratık olarak görmek, tıpkı Amerika’da yıllar yıl süregelen beyaz-zenci dâvasına benzemektedir. Nasıl beyazlar için zenci olmak korkunç bir aşağılık, bir gurur meselesiyse erkekler için de kadınlık aynı şeydir. Ve çoğu erkek kadın olarak dünyaya gelmediği için her zaman Tanrıya şükreder.

Kısacası, genel anlamda kadın, erkekten aşağı bir yaratıktır. Yani onlar yaradılışları dolayısıyla erkeklerden daha az imkânlara sahiptirler, önemli olan şey, sadece şu sorudur: «Bu üstünlük, aşağılık dâvası daha ne kadar sürüp gidecektir? Yoksa bunun ardı arkası gelmeyecek midir?

Erkeklerin çoğu bu kavganın devam etmesini isterler. Hemen hemen hiçbiri de bugüne kadar bu kavgaya bir son vermiş değildir. Dar görüşlü, geleneklere bağlı orta sınıf halkı (burjuva) kadınlara hürriyet yetkisi verildiği takdirde onların ahlâki doğruluklarının değişeceğine, ilgilerinin yön değiştireceğine inanmaktadırlar. Bazı erkekler ise sırf kadınları kendilerine kuvvetli birer rakip olarak gördüklerinden, onların haklarının kısılmasına taraftardırlar. Bu noktayı kuvvetlendirecek güzel bir örnek vermek istiyorum: Çok yakın zamanlarda erkek öğrencilerden biri bir dergide kadın konusundaki görüşlerini şöyle belirtmiş: «Tıp Fakültesine, Hukuk Fakültesine girmek isteyen her genç kız, erkek öğrencilerin mesleklerini ellerinden zorla alıyor demektir.»

Michel Carrouges’e göre kadınlar iyi bir eş, iyi bir aşçı, bir fahişe yani kısacası erkeklerin arzularına cevap veren bir yaratık olmaktan öteye gidemez. Bu düşünüre göre kadın diye bir varlık yoktur, onun yaşadığı ayrı bir dünya da olamaz.

Peki ya kadın nedir?
Nerede yaşar?
Evet, kadın mı?

Kadın, ancak ve ancak erkeğin dünyasında yaşayan, onun zevklerine cevap veren, her zaman ona boyun eğen bir yaratıktır. Onun dünyaya getirilmesindeki tek gaye, erkeğe hizmet etmesi içindir.

Kadın bir erkeğin hayatına hangi şartlarda girer?

Kadın, küçük bir erkek için, onu doğuran, büyüten, bir annedir; bir delikanlı için arzu ettiği, seviştiği, sevdiği bir sevgilidir; evli bir erkek içinse hayat arkadaşı, çocuklarının anasıdır. Bu durumlarda erkek, kendine yakın olan kadına sevgi ve saygı duyar. Onun için kadın, genel anlamda erkekten aşağı bir yaratıktır. Fakat yine de bu yakınları ile arası açıldığı zaman erkek, onların kendilerinden aşağı bir yaratık olduklarını, bir erkeğin üstünlüğü karşısında hiçbir şey yapamıyacaklarını rahatça söyler. Demek oluyor ki, bir an için kadını kendisiyle aynı ayarda tutan, eşit haklara sahip olduğunu savunan bir erkek ayni zamanda onun kendinden aşağı olduğunu da söylemekten kaçınmıyor. Çünkü her iki noktayı da ayni anda kabul ediyor.

Bazı düşünürlere göre, Havva, Adem’den sonra yaratıldığı için İKİNCİ yaratık olmak zorundadır. Bazıları ise bu fikrin tam karşıtım savunmaktadırlar. Yani Tanrı, Ademi aceleye geldiğinden kaba ve biçimsiz yaratmıştır. Oysa ondan sonra yarattığı Havva üzerinde bir hayli uğraşmış ve Ademin kusurlarını onda kapatarak en güzel bir insan örneği vermiştir dünyaya.

Bu üstünlük, aşağılık, eşitlik gibi dâvaları daha iyi, daha belirli bir şekilde anlatabilmek için bunları çeşitli kısımlar altında tek tek gözden geçirmek gerekiyor. Sh:5-11

MİTOLOJİ VE GERÇEK

Kadınlar hakkında söylenilen efsaneler, edebiyatta genişçe bir yer kaplar. Fakat bunların günlük hayattaki önemi nedir? Bireylerin yaşayışını, gelenekleri, nasıl etkilerler? Bu soruyu cevaplandırabilmemiz için efsanelerle gerçek arasındaki ilgiyi incelememiz gerekir.

Efsanelerden birine göre insanlar iki kısma ayrılır. Bu fikir, deneylerden elde edilmiştir. Yani efsanelerde gerçeğin payı büyüktür. Kadın ve problemleri diye bir şey düşünülemez; çünkü o değersiz, bilgisiz bir yaratıktır. Erkekler kadını aşağı görmelerine rağmen yine de onlarla sevişmek, arkadaş olmak isterler. Cinsel hayatta bir kıskançlık, bir rekabet görülür. Böylece çeşitli efsanelerin etkisinde kalarak kadın milletini aşağı gören erkek, onsuz yapamayacağını, onun vücudunun ılıklığını duymadan yaşayamıyacağını ister istemez kabul eder. Kadın, erkek için ancak cinsel ilişkinin ötesinde bir BAŞKASIDIR. Aşk hayatında ise onun en yakın arkadaşıdır.

Efsanelerdeki çeşitli benzetmeleri düşünmeyecek olursak gerçekte kadın, erkeğin tamamlayıcısıdır. Bugünün kadını, erkeklerin eskiye göre değişen tutucuları karşısında şaşırmaktadır. Bir zamanlar  özellikle ataerkil ailede — kadına en küçük bir hak tanımayan, ona esir gibi davranan erkek, bugünkü erkek miydi? O devirlerde kadın, sadece erkekte arzu uyandıran, onun cinsel zevklerine cevap veren bir maddeden başka bir şey değildi. Daha sonraları ise kötülük sembolü olarak adlandırıldı. Kadınlar, evde babalan, erkek kardeşleri, kocaları, âşıkları için «koruyucu melek» adını alırlarken, ressamlara, yazarlara ilham veren fahişelere de «cömert kadınlar» denilirdi.

Efsaneleri önemsemek yersiz bir harekettir çünkü onların çoğu mantığın kabul edemeyeceği şeylerden söz etmektedirler. Gerçi efsanelerde belirtilen kadın tipleri ya da onların özellikleri eski devirlerde yaşayan aile örneklerinden seçilmiştir ama erkeğin üstünlüğü ortaya çıksın diye, bu tipler, özellikler, hayalle karıştırılmıştır. Oysa gerçekte kadın da erkek gibi tabiatın yaratığıdır. Onun da bir hayatı vardır. O efsanelerin belirttiğinin aksine ne gecedir ne de ölümdür. Bütün bu sıfatlar kadım erkekten aşağı göstermek için yine erkeklerin kendi kafalarında geliştirdikleri çeşitli fikirlerdir.

Erkekler dünyaya, kadınlara acı çektirmek için gelmişlerdir. Kadının kaderi ıstırap içinde kıvranmak, çeşitli sorumlulukları taşımaktır. Kadın, ne kadar erkeğin üstünlüğünden kaçarsa kaçsın elbet bir gün yine ona yakalanacaktır. Evlenmeği göze alan kadın, erkeğin boyunduruğu altına girmiş demektir. Balzac «Evlilik Felsefesi» adlı eserinde şöyle yazıyor: «Kadınların söylenmelerine, ağlamalarına, çektikleri acılara hiç aldırmayın; tabiat, onları bizim için yaratmış. Böylece herşeyimize katlanmak zorundalar; Erkeklerin verdiği çocuklara, ıstıraplara, sancılara. Erkekler, sakın kendinizi duygusuzlukla suçlamayın. Bütün medenî milletlerde kanunları erkekler yapar. Ve bu kanunlar, kadınların kaderini çizer. ‘Kadınlara acı çektirelim’ deyimi de erkeklerin izinde yürüdükleri bir kuraldır.»

Kadınla erkeğin anatomik kaderi bambaşkadır. Ahlâk durumları da böyledir. Kadının cinsel arzularını gerçekleştirmesi ancak evlilikle mümkün olabilir. Oysa erkeğe bu konuda açıktan açığa hak tanınmıştır. Kadın için kanunların, törelerin dışında bir suçtur. «Kendini teslim ediveren» kadından herkes nefret eder. Oysa erkeği ayıplamada bile bir hayranlık vardır. İlkel topluluklardan günümüze kadar kabul edilen, yatağın, kadın için bir hizmet olmasıdır. Buna karşılık, erkek, ona hediyeler alır, geçimini sağlar. Hizmet etmek bir efendiye kul olmak demektir. Gerek fahişelerin varlığı gerekse evliliğin yapısı bunu ispatlar. Kadın kendini verir. Erkek bunu karşılıksız bırakmaz ve onu elde eder. Erkeğin, aşağı yaratıkları elde etmesini, onları emri altına almaşım hiçbir şey engelleyemez. Aşk kavramı, savaş kavramından ayrılmaz. Erkeğin saldırıcılığında bir kahramanlık vardır. Bu dünyada erkek üstündür. Üstünlüğünün belirtisi olarak, arzularının şiddetli olması istenilir. Yine eski bir efsaneye göre erkeğin kadında bir kir bıraktığı söylenir. Bazı erkeklere göre de kadın kirlidir, çünkü onun içi sıvılarla doludur. Kısacası erkeği kirleten kadındır. Kirletmek, erkeğe pek az bir üstünlük verir. Oysa erkeğin üstünlüğü onun biyolojik bakımdan saldırgan rolünün toplumdaki efendi göreviyle bir arada bulunmasından ileri gelir. Böylece fizyolojik ayrımlar buna göre anlam kazanır. Büyük cinsel yetenekleri olan erkeğe, güçlü dendiği halde kadın, bir nesneden başka bir şey olmadığından, ona yalnızca soğuk ya da sıcak denilir. Bir efsaneye göre kız oğlan kız arzuyu bilmez, şehvetini erkek uyandırır. Fakat bu bir gerçek değildir. Oysa erkekte arzuyu uyandıran, çoğu zaman kadının dokunuşudur. Buna karşılık, genç kızların çoğu, daha vücutlarına erkek eli değmeden okşanmak için yanıp tutuşurlar.

Kadın ilkel topluluklardan beri bir «muamma» olarak düşünülür. Kadını anlayamayan erkek jöne de ona sahip olduğu için kendini mutlu hisseder. Kadın, kaprisli bir yaratıktır; bu da bir «muamma» olmasından ileri gelmektedir. Kierkegard’a göre erkeğe, canlı bir muamma eşlik ettiği halde erkek, hayallerinde, ümitlerinde, korkularında, aşkında, üstünlüğünde tek basınadır. Maeternich, kadının «tabiat kuvvetleri gibi esrarlı» olduğunu söyler. Her erkek kendisi için bir ÖZNE’dir. Erkek yalnızlığında kendi kendini ele geçirir. Çünkü kadın, onun için bir «muammadır.» Yani kendinden BAŞKASI’dır.

Kadının fizyolojik yapısı çok karışıktır; vücudu benliğinin açık bir belirtisi değildir artık. Ona yabancıdır. Aynı zamanda bir başkası onu bir nesne olarak kavrar. Genç kız vücudunda duyduğu heyecana, işittiklerine, gördüklerine göre bir anlam verir. Titremelerinde, belirsiz tasalarında vücudu yeni ve endişeli bir biçime bürünür. Delikanlının cinsiyet organı kendinin bir benzeri olduğundan onunla arkadaşının yanında öğünür. Oysa genç kızın cinsel hayatı gizli kalır.

Kadın bir muammadır denilmekle sessiz olduğu anlaşılmamalıdır. Sadece onun kullandığı dil anlaşılmaz. O vardır, fakat her zaman için bir tül arkasındadır.

O perde arkasından hareket eder, öyleyse kadın nedir?

Bir melek mi, bir şeytan mı, bir ilham kaynağı mı, yoksa bir sanatkâr mıdır?

Bu sorulara verilecek birçok cevap olabilir ama onları bulup çıkartmak da güçtür. Kadın iki mâ nah bir yaratıktır. Belki kendi bile kendinin ne olduğunu anlayamamıştır, öyleyse kadın mitolojik bir canavardır, (kadın başlı, aslan vücutlu.)

İnsanoğlu davranışlarına göre değerlendirilir. Meselâ köylü bir kadından iyi ya da kötü bir işçi olarak, bir artistten istidatlı ya da istidatsız diye bahsedilir. Fakat bir kadının iç dünyasını anlat dedikleri zaman erkek, onu tanımlayabilecek kelimeler arar, bulamaz.

Gide’ye göre «hayale etmek, gerçeğe yakınlaşmak» demektir. Yani bir insan, âşık olduğunu hayal edebiliyorsa gerçekten âşıktır ya da en kısa zamanda âşık olacaktır. Ancak hayal ile gerçek davranışlarda ayrılır. Bu dünyadaki üstünlük, erkeğin elinde olduğuna göre, o aşkım bir hareketle göstermelidir. Kadına destek olan, geçimini sağlayan, toplum hayatına girmesini sağlayan erkektir. Oysa kadının aşkı hayalinde yaşamak zorundadır; çünkü erkek, evlenmek ya da sevişmek teklifinde bulunmadan kadın harekete geçemez. Kadın, duygularım, arzularını içine gömer. O ancak bir çağrışa cevap verir. Yoksa kendisi bir erkeği çağıramaz. Kadınların çoğu, kendilerini seven erkeğin aşkım davranışlarıyla ölçerler. Kadın, erkeğin esiri, hizmetçisi olduğu için ona değişmez bir gülümseyişle bakmak zorundadır. Kadın, erginlik devresine girer girmez erkeğe yalan söylemeği; iki yüzlülük yapmayı öğrenir. Bir erkekle konuşurken kadınların ses tonlarında, davranışlarındaki yapmacık, kendini hemen belli eder. Kildin, erkekler tarafından anlaşılmadığından dolayı hem üzüntü duyar, hem de memnun olur. Gerçi kadınlar da erkekleri tam mânasıyla anlamazlar ama «erkek anlaşılmazlığı» diye bir problem yoktur. Çünkü erkek, efendidir, kadın ise onun esiri. Romanları düşünecek olursak, hep seçilen kadınlar anlaşılmaz tiplerdir. Başlangıçta bir muamma olarak görülen kadınlar romanların sonunda sırlarını açıklarlar.

Erkekler, kadına hayallerinde istedikleri şekilleri vermek, kendi ihtiyaçlarından kaçmak için çeşitli efsaneler yaratmışlardır. Erkekler yaptıkları kanunlarla, din kurallarıyla, uydurdukları masallarla besteledikleri şarkılarla kadınları avuçları içine alacaklarım sanmışlardır. La forgue «Hayal! Hayal!» diye haykırır. «Eğer kadınları idaremiz altına alamıyorsak, onları sakinleştiremiyorsak, onları istediğimiz kılığa sokamıyorsak öldürelim. Kadınları aciz duruma düşürdüğümüz, esir olarak kullandığımız, silâhlarını ellerinden aldığımız zaman ancak o «dişi»liğine bürünecektir… Kadınlar, erkekler için yaratılmıştır. Bu unutulmamalıdır… Fakat bütün bu görüşler yanlıştır… Ne yazık ki kadın milleti ile bugüne kadar bir taş bebekle oynar gibi oynadık. Ama artık bu oyun bitti.»

Bugünün kadını kaderini değiştirmek için çırpınmaktadır. Artık eski efsanelerin bir değeri kalmamıştır. Sadece kadın olmak görevini bilmek yeterli değildir. Önemli olan onun BAŞKASI olduğunu kabul etmesidir. Bugünün erkeği kadını, arkadaşı, tamamlayıcısı olarak kabul ettiği gibi onu kendinle aynı görür. Fakat kadın yine de bir toplum içinde değer kazanabilmek, rahat yaşamak için erkeğe dayanmak ister. Bir kadın erkeğin her şeyini sevebilir; kötü huylarını, sefaletini, güçlü oluşunu, korkusunu, alçaklık duygusunu, zayıf noktalarını. Bazan temiz, ıstırap verecek güçle bir anne sevgisi, bazan da şeytanca, maddî bir arzu, onu çeşitli şekillerde sevmeğe sürükler. Kadın, erkekten daha fazla sevgiyi sever, sevmeye karşı arzu besler. Böylece içgüdülerine ayak uydurur ve bu özelliğini her yerde ve her ne pahasına olursa olsun harcar. Yani sevilmeye lâyık olmayan bir erkeği bile sevebilir.

Kadının vücudu bozulmamalıdır. Erkeksi adaleleri olmamalı, yüzü her zaman için renkli, canlı olmalıdır. Giyeceklerine gelince erkekte arzu uyandıracak biçimler seçilmelidir. Çalışan kadınla ev kadım arasında oldukça büyük bir fark vardır. Çalışan kadın kısmen erkekleştiğinden kadınlık cazibesini kaybeder.

Bugünün kadını için bir yandan bağımsızlığını kabul etmek, bir yândan kaderine boyun eğmek çok güçtür. La forgue kadınlara şöyle seslenmektedir : «Ey genç kadınlar, ne zaman bizim erkek kardeşlerimiz olacaksınız? Ne zaman bizlere samimiyetle davranacaksınız? Ne zaman en içten duygularla birbirimizin elini sıkacağız?» s:141-147

Kaynak:
Simone De Beauvoır, Kadınlığın Kaderi, trc : Canset Unan, Altın Kitaplar, 1966, İstanbul

SÂMİHA AYVERDİ HANIMEFENDİ


25 Kasım 1905-22 Mart 1993
“Azîz Evlâdlar!
Şimdiye kadar her ne söyledimse, hep sizin iyiliğiniz için söyledim. İnşaallah, her iki âlemde de yüzümüzü ak edecek yoldan ayrılmaz, huzurlu ve düzenli insanlar kafilesinden olur, etrafınıza da doğruluğu sirayet ettirirsiniz. Her hususta Allah yardımcınız olsun, nefsiniz şerrinden korusun. Gaflet ve dalâlete düşürmesin. Cenâb-ı Hak, doğruların yardımcısıdır vesselâm…”
Sâmiha Ayverdi

SÂMİHA AYVERDİ’NİN HAYATI, EDEBÎ ŞAHSİYETİ VE GAYESİ

İsmet BİNARK

Muhterem Başkan,

Saygıdeğer Misafirler,

Sâmiha Ayverdi’nin Azîz Dostları,

Konuşmama başlamadan önce, cümlenizi hürmetle selâmlıyorum…

Ve bu anlamlı toplantıyı tertipleyen Altay Vakfının ve Türk Kadınları Kültür Demeği’nin değerli başkanlarına ve yönetim kurulu üyelerine şükranlarımı arzediyorum…

Benim konuşmam, Muhterem Başkanın da İfade ettiği gibi, “Sâmiha Ayverdi’nin Hayatı, Edebî Şahsiyeti ve Gayesi” mevzuunda olacaktır.

Hayatı

Türk milletinin îmân, fikir ve kültür hayatında mühim bir yeri olan, mutasavvıf, mütefekkir ve mürebbî âbide şahsiyet Sâmiha Ayverdi, 1905 Ramazanı’nın ‘Kadir Gecesine rastlayan 25 Kasım günü İstanbul’da Şehzâdebaşı’nda Kalender Semt’inde Toprak Sokak’ta bir evde dünyada gelmiştir. Annesi Fatma Meliha Hanım, babası Balkan gâzilerinden Piyade Kaymakamı (Yarbay) İsmail Hakkı Bey’dir. İsmail Hakkı Bey’in babası, Bolu’dan İstanbul’a gelip Harbiye’de tahsilini tamamladıktan sonra, Girit İsyanı’nda, Glrit’e gönderilen ve orada şehit düşen Zerdebıyık Hasan Bey’dir.

Sâmiha Ayverdi, babasına atfen, dedesinin soy kütüğünün Ramazanoğullarına kadar uzandığını nakleder.[ 'Zerdebıyık Hasan Bey'. Rahmet Kapısı, 113-119. ss.]. Annesi Fatma Meliha Hanım’ın ataları. Kanûnî’nin Budin Seferinde şehit olmuş ve oraya defnedilmiş Derviş Gül Babaya kadar uzanır. Ecdâdı İle bilgileri, uzak geçmişini Ortaasya’dan başlatan Ayverdi. soyu ile İlgili tesbitlerini şöyle özetler: “Ramazanoğullarındanız.

Bir ceddim yeniçeri, bir ceddim Macar ellerinde yatan Gül Baba, büyük babam şehîd, babam gazi. Ecdadımız ölüm dirim macerasını bu topraklarda yaşamış, hayat ve bekâ oyununu bu topraklarda oynamış. Bir Ortaasya damgasını taşıyan bize ne düşer, artık onu siz hesap edin,[Millî Kültür Mes'eleleri ve Maârif Dâvâmız, 385. s.]

Sâmiha Ayverdi, bir eserinde: “Çocukluğum, bir Gürcü, Çerkez, Habeş, Zenci ve Arnavut vatandaş çevresi içinde geçti. Çatımızın altındaki bu ayrı ırk ve coğrafyadan gelmiş kimselerin hepsini, Türk olan anam babam gibi, soydaşım zannederdim. Zira büyüklerimin de onlara karşı olan muamelesinde, ayrılığa delâlet edecek en küçük bir İmâdan dahî eser bulunmazdı.”

(Yer Yüzünde Birkaç Adım, 191 -192. ss.) derken, Türk soyundan geldiğini de ifade etmiş olur.

Bir sanatkârı tanıyabilmek ve eserlerini tahlil edebilmek için, onun çocukluk yıllarının, aile çevresinin ve şüphesiz yaşadığı devrin bilinmesi bir zarurettir. Sâmiha Ayverdi, İstanbul Ansiklopedisi tarafından gönderilmiş bir ankete verdiği cevapta, çocukluk hayatını şöyle anlatır:

“Çocukluk hayatım, dadımın söylediği ninnileri, manâlandırmak endişesiyle başlayan bir düşünce ve tetkik atmosferine sarılı olarak geçmiştir… Şehzâdebaşı gibi İstanbul’un karakteristik semtlerinden birinde geçen çocukluğum ve babamın dostlarıyla dolup boşalan selâmlığımız, hattâ uşak, aşçı ve mahalle bekçilerinin uğrağı olan koğuş sofaları, bize cömertçe iz bırakıp geçen mâzî levhalarındandır. Bahusus ekseri ihtizar halindeki hastalarla, sönmek üzere olan ışıklarda görülen bir son parlayış ve zindelik nevinden, eski İstanbul hayatı da can çekişen günlerini yaşarken, pek yakın bir akraba konağı, bu son ve âni canlılığın bütün vasıflarını önüme sermiş bulunmakla, bana bol, sahih ve hakikî fırsatlar vermekten geri kalmamıştır. [Reşad Ekrem Koçu:'Ayverdi, Sâmiha'. İstanbul Ansiklopedisi, IV. C., 32. fask., İstanbul. 1951, 998-999. ss.]

Ayverdi’nin çocukluğunda derin izler bırakan İbrahim Efendi Konağı’, Şehzâdebaşı’ndadır. İbrahim Efendi Konağı ile İmparatorluğun çöküşü arasında bir benzerlik yakalayan Sâmiha Ayverdi, İstanbul kültür ve medeniyetini ve aile muhitini tanıtmak için bu konağı, itibârî bir dünyanın merkezî mekânı olarak seçmiştir. Konakta yaşamış veya bu konakla irtibatı olan şahıslar, kimi zaman romanlarının dünyasına yerleştirilmişlerdir. Yazarımız, böyle bir muhitiçinde dünyaya gelmiş, İstanbul’un karakteristik bir semti olan Şehzâdebaşı’ndan İstanbul’u görmüş ve tanımış; anneannesinden şifahî kültürü ve tarih şuûrunu almış; İbrâhim Efendi Konağında Osmanlı Türk’ünün soyluluğunu yaşamış ve İmparatorluk coğrafyasının dağılışını bu konakta müşahâde etmiştir.

Değerli edebiyat tarihçisi Nihad Sâmi Banarlı. Ayverdi, “tabiatındaki inceleme ve öğrenme heyecanıyla çocukluğundaki konak hayatını içine sindirerek ve bu hayatın geleneklerinden, usullerinden zevk alarak yetişmiştir. ” der.( Nihad Sâmi Banarlı: ‘Sâmiha Ayverdi.’ Resimli Türk Edebiyatı Tarihi. II. C., 16. fask., 2. bs. İstanbul, 1979, 1232-1233. ss.)

Sâmiha Ayverdi, büyükannesinden şu cümlelerle söz etmiştir: “Büyükannem hamiyetli, îmânlı, dürüst ve ahlâklı büyük kadındı. Biz torunlarına yaşadığı tarihi yaşattı.’ [Mektuplardan Gelen Ses,48. s]

Yazarımız, çocukluk yıllarında, ağabeyi Ekrem Hakkı Ayverdi ile olan yakınlığını da anlatmayı ihmal etmez: “Ağabeyimi çok seviyordum. Onun da beni sevdiği muhakkaktı… çok sonradan anlayacağım gibi, o yalnız beni değil, uzak yakın, kimseyi kıskanmayacak, hased gibi, riyâ gibi, iki yüzlülük gibi, iç karartıcı duygulara bîgâne kalmayı bilen asîl ve zengin bir ruhun adamı olacaktı,(Bir Dünyâdan Bir Dünyâya, 22. s.)

Ayverdi, ‘Bir Dünyâdan Bir Dünyâya’ adlı eserinde, bir buçukla oniki yaş arasındaki çocukluk hâtıralarını yaş dilimlerine ayırarak verir. Her dilimin dikkat, idrâk ediş, yorum, ilgi alanı, arkadaşlıkları ve zevkleri nakledilir. Çocukluğu ile ilgili tasavvur ve tahayyül gücünün ilk belirtilerini birbuçuk yaşına kadar götürebilen Ayverdi, bu ilk hayallerinin mekânını tesbit etmekte güçlük çekmemiş, zamanı tâyinde çevresindeki büyüklerinin hâtıra ve nakillerinden de faydalanmıştır.

Çocukluk yıllarında teşekkül etmeye başlayan bir bilgi, müşâhade, intiba ve duygu birikiminin yazar Sâmiha Ayverdi’ye malzeme olduğunu, kendisi şu cümlelerle ifade eder: “O senelerin sonradan tahlilini yaptığım zaman, ucuzuna ve kolayına eğlenmeyi reddeden bir küçük dimağın, ileride develope edebilmek üzere, fotoğraf çeker gibi durmadan negatif levhalar tesbit etmiş olduğunu ve asıl zevki bu hafıza mahzenine istifler yapmakta bulmuş olduğunu fark ettim,[a.g.e.. 12. s.]

Sâmiha Ayverdi, “…bir taraftan evlerindeki selâmlık sohbetlerinin küçük müdavimi, diğer taraftan içinde yaşadığı aristokrat çevrenin çok iyi bir gözlemcisi olarak, son devir imparatorluk coğrafyasının ihtişamlı hayâtını, o devir âdet ve an’anelerini, millî ve dinî terbiyemizin özelliklerini, İçtimaî hayâtımızın inceliklerini müktesebatlarına eklemiş, Osmanlı medeniyetinin her türlü incelikleriyle yüklü İstanbul’u, tarihimizi, mâzimizi, dilimizi, dinimizi büyük bir aşkla sevmişlerdir, [Aysel Yüksel: Bir Dünyâdan Bir Dünyâya. Kubbealtı Akademi Mecmûası, 22 (2-3) Nisan-Temmuz 1993, 26. s.)

“Onun bilgi, görgü ve kültürünü asıl tamamlayan; şuur altındakileri şuur haline getiren ikinci bir nokta 1921 ‘de bitirdiği Süleymaniye Inâs Nümune Mektebinden sonra, uzun yıllar devam eden ve kendi kendini yetiştiren hususî çalışma ve araştırmalarıdır.

16 yaşında iken bir Kaymakamla evlenen ve beş senelik bir evlilikten sonra fikren ve ruhen anlaşamadığı eşinden ayrılan Sâmiha Ayverdi, herhangi bir resmî veya hususî işte çalışmaksızın kendini okumaya vermiştir. Bu yıllarda o, bir taraftan ağabeyisi Yüksek Mimar Dr. Ekrem Hakkı Ayverdi ve annesinin yanında kızını büyütür, zamanını ailesine ve yakınlarına hasrederken, diğer taraftan okuma ve araştırmalarına devam etmiştir… Hususî olarak iyi derecede Fransızca öğrendiğini biliyoruz. Ayrıca eserlerinden Şark ve Garp klasiklerini tanıdığını anlıyoruz,[Kâzım Yetiş: Sâmiha Ayverdi, Hayatı ve Eserleri. Ankara, 1993, 5-6. ss.]

Değerli edebiyat tarihçisi Nihad Sâmi Banarlı bu konuda şunları söyler: “Sâmiha Ayverdi… esasen bir kültür yuvası olan konakta âile muhiti içinde kendi kendini yetiştirdi. Fakat Ayverdi’nin asıl ruhî ve manevî gelişmesi Kenan Rifâ’î isimli büyük terbiyeci velinin irşadları ile olmuştur. Millî kaynaklarımıza inmesinde, târih ve edebiyat kültürü edinmesinde ilk anahtarı Kenan Rifâ’î vermiştir. Sistemli bir şekilde târih ve edebiyat kültürüne az zamanda sâhib olan, doğu klasiklerini ve bilhassa Mevlânâ’yı çok iyi bilen yazar, Fransızcadan da Batı klasiklerini okuma ve Fransız kültürünü tanıma imkânını buidu’iu)Sâmiha Ayverdi, kendisi ile yapılan bir mülakatta, evde okuduğunu, küçük yaşından beri basit, insana bir derinlik kazandırmayan ‘satıh üstü’ kıymetlerle arasının iyi olmadığını ifade etmiştir.( Ferudun Kandemir: Kıymetli Romancımız Sâmiha Ayverdi diyor ki. Edebiyat Âlemi, 1 (3), Temmuz 1949, 4. s.)

Ancak, Sâmiha Ayverdi’nin asıl ruhî ve mânevî gelişmesi, şahsiyetinin teşekkülü, ifade edildiği gibi, son devrin mütefekkir ve mürebbîlerinden Kenan Rifâî’nin irşadları ile olmuştur.

Ayverdi’nin yakınında bulunmuş talebelerinden Aysel Yüksel bunu şöyle anlatır:

“Seneler birbirini kovalayıp 13 Mart 1927 yılında karar ettiğinde, el öpüp Rahmet Kapısından içeri girerek o büyük velînin rahle-i tedrisine oturmuş, ibâdetleri, yaşayışları, hülâsa her hâlleri ile sâhib-i tertip ve neticede kendisi de bu kapının içinde bir Rahmet Kapısı olarak kanatlarını fakire’zengine, iyiye kötüye, küçüğe büyüğe, her isteyene açarak aldıklarını sebil sebil dağıtmışlardır. Tasavvufu bir yaşayış biçimi olarak kabul ettikleri için inandıklarını yaşamış ve bu yaşayış tarzını eserlerine de aksettirmişlerdir… Ömrünü tevhîd içinde geçirmiş, dünyâ hayâtını ukbâ hayâtı içinde, ukbâ hayâtını da dünyâ, hayâtı içinde yaşamış, tasavvufta târihi, milliyeti, vatanı yakalamış, vatan aşkından, târihin derinliklerinden, İçtimaî meselelerin ağırlığından tasavvufa yol bulmuş, âdetâ eserlerinde bir dünyâdan bir dünyâya ulaşmış, her iki dünyâyı da birleştirmenin sırlı güzelliğini göstermiştir, (Aysel Yüksel: a.g.m., 26-27. ss.)

Sâmiha Ayverdi, ‘Vatan sevgisi îmândandır’ hadîs-i şerifinin gereğini bütün hayatı boyunca eksiksiz yerine getirmiştir. O, vatan sevgisi ve hizmeti ile îmânın, birbirinden ayrılmaz, aksine birbirini tamamlıyan bir bütün olduğunu bizzat yaşayarak göstermiştir. Bu âbide şahsiyet, bu bütünü, duygu ve fikir zenginliği ile yüklü şu cümlelerle ifade etmiştir:

“Zaman zaman da işte, karşıma târih çıkar, toprak altındaki cedlerim çıkar. îmânla sarmaş dolaş olmuş vatanım çıkar.

Zaten toprakla îmânı ayırmak mümkün mü?’(Yer Yüzünde Birkaç Adım, 43.s.)

Sâmiha Ayverdi, bu vatan coğrafyasına seçkin aydınlar yetiştirmiş bir âbide şahsiyet, bir mürebbîdir.

Bugün Sâmiha Ayverdi’den feyz almış, vatan, bayrak, Türklük sevgisine ve tarih şuuruna sahip, millî benliğini kavramış, millî iftiharlarının ve zenginliklerinin farkında, mâzîsiyle barışmış, îmânlı nesiller yetişmiştir. Türk milletinin îmân, fikir ve kültür hayatında bir ‘Ayverdi Mektebi’ vardır. Ve bu mektebin de nasiplileri vardır…

Sâmiha Ayverdi, Kubbealtı Akademisinin kurucu üyesidir. Ayrıca, İstanbul Fetih Cemiyeti, İstanbul ve Yahyâ Kemal Enstitülerinde faal üyeliklerde bulunmuş, Türk Kadınları Kültür Derneği İstanbul Şubesi’nin kurucu üyeliğini yapmıştır.

Ayverdi, Türk kültür ve fikir hayatına hizmetlerinden dolayı, 1978’de Türkiye Millî Kültür Vakfı Armağanı’ ile taltif edilmiş; 1984’de kendisine, Millî Kültür Vakfı tarafından “Türk Millî Kültürüne Hizmet Şeref Armağanı’ takdim edilmiş, 1985’de ‘Yeryüzünde Birkaç Adım’ isimli eseri münasebetiyle Sâmlha Ayverdi’ye, Türk ilim ve kültür hayatına, bilhassa gençliğin yetişmesine hizmetlerinden dolayı, Boğaziçi Yayınları tarafından ‘Boğaziçi Başarı Ödülü’ verilmiş; 26 Nisan 1986’da Türk Edebiyat Vakfı tarafından ‘Millî sanata hizmetlerinden ötürü’ bir plâket sunulmuştur.

Yazı hayatının 50 inci yılı dolayısıyla, Aydınlar Ocağı Genel Merkezinde 5 Mart 1988 tarihinde tertiplenen günde kendilerine plâket verilmiştir.

1988 yılında neşredilen ‘Hey Gidi Günler Hey’ isimli eseri üzerine, Türkiye Yazarlar Birliği’nce kendilerine ‘Yılın Dil Ödülü’ verilmiştir.

13 Mayıs 1990 tarihinde, Başbakanlık Aile Araştırma Kurumu, hizmetlerinden dolayı, bir şükran beratı ile kendilerine teşekkür ve şükranlarını ifade etmiştir.

1992 yılında, Türkiye İlim ve Edebiyat Eserleri Sahipleri Meslek Birliği’nce (İLESAM), kendilerine ‘Üstün Hizmet Ödülü’ takdim edilmiştir.

Ayverdi’ye son olarak, kurucu üyeliğini yaptığı Türk Kadınları Kültür Derneği İstanbul Şubesi tarafından, 28 Şubat 1992 günü ‘Minnet ve şükranlarının ifadesi olan’ bir plâket sunulmuştur.

‘Dost’ kapısının ezel ve ebed nasiplisi Sâmiha Ayverdi, 22 Mart 1993 günü Hakk’ın rahmetine yürümüş, cenâze namazı Ramazan Bayramının ilk günü olan 24 Mart 1993 tarihinde Merkez Efendi Camiinde kılınmış, cami hazîresinde hocasının ayak ucu tarafındaki makber-i mahsusunda toprağa verilmiştir.

Sâmiha Ayverdi, ömrü boyunca inandığı hakikatleri hiç çizgi değiştirmeden yaşamış bir büyük insandır. O, mânâyı maddenin temeline oturtan bir mütefekkir, bir mürebbîdir. 0, insanı kâmilin hem tefsîri, hem müfessiridir.

Sâmiha Ayverdi’yi tanıma saâdetine ermiş olanlar, bir îmân makamı huzurunda olduklarını idrâk etmiş şanslılardandır. 0, ulvî kaynaktan haber verendir…

Edebî Şahsiyeti ve Gayesi

Edebiyat tarihçisi Nihad Sâmi Banarlı, XX. asır Türk edebiyatının kadın roman ve hikâyecileri arasında “Eserleri ile romancılık sahasında olduğu kadar, Türk tefekkür hayatında da çok derin izler bırakan kadın yazarımız Sâmiha Ayverdi’dir” (Nihad Sâmi Banarlı: a.g.e., 1232.S.) der.

Yazı hayatının ilk yıllarında, 1938-1950 arasında, tasavvuf ve İlâhî aşkı eserlerinde konu olarak ele alan, dâvâsına ve gayesine hizmet etmek için eser veren Sâmiha Ayverdi, derunî dünyasını şekillendirmiş ve şahsiyetini de yoğurmuştur. Bu devrede roman, hikâye ve mensur şiire ağırlık veren sanatkâr, edebî neviler bakımından birliğe doğru yol almış, eserleriyle şahsiyetinin ve dünya görüşünün sentezini de ortaya koymuştur.

Yazı hayatının 1950’li yıllardan sonra başlayan ikinci devresinde, yazarımız cemiyet meselelerine yönelmiştir. Ele aldığı konuların odak noktasında artık cemiyet vardır. Bu cemiyetin tarihî, fikrî, mânevî ve derunî tekâmülünün sırlarına erişmek gayreti sanatkârın asıl dâvâsını teşkil etmiştir.

Sâmiha Ayverdi, roman, hikâye, mensur şiir, biyografi, tarih, hâtıra, seyahatnâme, mektup, deneme, sohbet konferans, tebliğ ve makale dallarında eserler vermiş; ayrıca kitle terbiyecisi olarak çeşitli faaliyetlerin içinde yer almış bir sanatkâr, bir mütefekkir ve bir mürebbîdir.

Ayverdi’nin 1938 ile, vefatından sonra neşredilen ‘Dile Gelen Taş’ adlı mensur şiir kitabı dahil, basılmış kitap ve broşürlerinin sayısı 45’dir. 1946’dan Mayıs 1999’a kadar vefatından sonra da neşredilmiş mensur şiir, makale, hâtıra, tebliğ, mülâkat ve çeşitli türdeki yazılarının sayısı 356; hakkında yurt içinde ve dışında yapılmış tez çalışmaları, hakkında yurt içinde ve dışında yayınlanmış makale, kitap ve O’ndan bahseden eser sayısı ise 406’dır. Eserleri hakkında geniş bilgi için, tarafımızdan hazırlanan ‘Sâmiha Ayverdl Bibliyografyası’na bakılmalıdır.( Sâmiha Ayverdi Bibliyografyası. Hazırlayan: İsmet Binark. Neşreden: Kubbealtı Kültür ve Sanat Vakfı. İstanbul, 1999, XLVIII + 528 s. 8° resim.; “Kubbealtı Neşriyatı: 69”; “Ayverdi Enstitüsü Neşriyâtı-14”)

Sâmiha Ayverdi’yi kalem ve kelâm dünyası ile tanımak ve Ayverdi Mektebi’nden istifade etmek, bu istifadeyi devamlı ve canlı kılmak isteyenler için olduğu kadar, yirminci yüzyıl Türkiye’sine nüfuz etmek isteyenler için de, bu bibliyografyanın daimî bir müracaat eseri olduğunu söyliyebiliriz.

Bu bibliyografya münasebetiyle belirtmek isterim ki:

Sâmiha Ayverdi’nin 1988 yılında neşredilen ‘Hey Gidi Günler Hey’ adlı eserine, yayınlandığı yıl, ‘Yılın Dil Ödülünü veren Türkiye Yazarlar Birliği, bu defa da, bu fakirin hazırlamış olduğu ve Kubbealtı Akademisi Kültür ve Sanat Vakfınca neşredilen ‘Sâmiha Ayverdi’ ve ‘Ekrem Hakkı Ayverdi’ bibliyografyaları münasebetiyle, bendenizi, ‘Kitabiyat’ dalında ‘Yılın Yazarı’ seçmiş bulunmaktadır.

Türkiye Yazarlar Birliği’nin çok değerli idarecilerine ve seçiciler kuruluna: Ayverdiier yolunda ve onlar adına bize de hizmet etme bahtiyarlığını bahşeden Kubbealtı Akademisi Kültür ve Sanat Vakfı Mütevelli Heyeti Başkanı müstesna ve mümtaz insan İlhan Ayverdi’ye ve Vakfın mütevelli heyetine bu vesile ile huzurunuzda teşekkürlerimi ifade etmek isterim.

Ayrıca, ezel ve ebed nasiplileri Ayverdi kardeşlerin ruhâniyetlerine sığınır ve himmetlerinin dâim olması niyâzında bulunurum..

Sâmiha Ayverdi’nin eserlerinde, ‘madde-mânâ ve insan sentezi tez olarak tesbit edilirken, mânâya öncelik tanınır, daha sonra bu sentez, fertten cemiyete, cemiyetten millete, milletten de bütün insanlık âlemine teşmil edilmek tarzında yorumlanabilir.

Değerli yazar ve edebiyat tarihçisi Ahmet Kabaklı: “Sâmiha Ayverdi’nin sosyal fikirleri, çağdaş bir İslâm-Türk ruhunun, tasavvufta olgunlaşmış bir halde topluma yayılması ülküsü, diye özetlenebilir… Ona göre maddî kalkınmanın yanı sıra bir de manevî, ruhanî yükseliş vardır ki, çağımızın insanı hem geçmişe bakmak hem de geleceğin ufuklarına yönelmek suretiyle bu yüceliğe erebilir. Bu görüşte kavga yok, düşmanlık yok, kütleleri birbirine düşürmek ve kıskandırmak yok, Tanrı ve barış vardır. Bu görüş, maddeci çözüm yollarına taban tabana zıttır. ”der.( Ahmet Kabaklı: Sâmiha Ayverdi. Türk Edebiyatı, 3. C. İstanbul, 1966, 416. s.)

Sâmiha Ayverdi. Türk toplumundaki dirilişin, Batfnın ilim ve tekniğine vâkıf, millî tarihi ve mâzîsi ile barışık, millî kültürünü bilen, an’anesinin, âdetlerinin, iftiharlarının, dilinin, dininin, îmânının değer ve zenginliklerine yaslanmış, ilim ve irfan sahibi Türk insanı eliyle olacağına inanmıştır. Sâmiha Ayverdi’nin sanatkâr cephesini tesbit ederken, edebî şahsiyeti üzerinde dururken, bu gayesi göz önünde bulundurulmalıdır.

Nitekim, kendisiyle yapılan bir mülâkatta, kendisine sorulan: Türk edebiyatı içinde yeriniz hakkında kısaca malûmat verir misiniz?” sualine, verdiği cevapta: “Ben yer için yazmıyorum, hizmet için yazıyorum. Allah, insanı dünyaya imtihan için göndermiştir. Eğer bu vatana ve îmâna hizmet ediyorsam, Allah kereminden bana bir yer ihsan eder.”demişlerdir. (Yusuf Serdar Çuhadaroğlu: Sâmiha Ayverdi Konuşuyor. (Mülâkat). Tepe Edebiyat Sanat, Fikir ve Kültür Dergisi, 3 (29) Aralık 1993, 8. s.)

Değerli şâir, tiyatro yazarı, fikir ve mâna adamı Necip Fâzıl Kısakürek, Sâmiha Ayverdi için, “Bu kadın muharrirden gözüme çarpan ilk hususilik, onun şahsî muarefe ve sun’î şöhret tertiplerinden hiçbirisine kıymet vermeden, mütevazi bir kütüphane vasıtasiyle yalnız üstüste eser vermesi oldu…Sâmiha Ayverdi’nin bâzı satıriarile temasa gelir gelmez, onda cins istidatlara ait soylu çilenin bütün izlerini gördüm. Açıkgöz ve günübirlik şöhret avcılarının daima kolaya, hafife kaçar, göz alıcı ve alâka çekici âdi hokkabazlıklarına karşılık, onda, derin bir metafizika ihtirası, mâvera humması, eşya ve hâdiselerin düğümünü ruhta ve müessirlerin müessirinde arayan hakikî insan hamlesi, kaleminin dokumalarındaki mihrakı şekillendiriyordu… Sâmiha Ayverdi, maddî eşyanın bittiği, deri üstü hâdiselerin tükendiği ve zâhir ufuklarının sona erdiği noktaya bitişik âlemin serdengeçti bir meczûbudur.” der.( Necip Fâzıl Kısakürek: Bir Kadın Muharrir. Son Telgraf Gazetesi, 21 Haziran 1942.)

Gazeteci yazar Refi’ Cevad Ulunay, Ayverdi’nin edebî şahsiyeti ile ilgili olarak şunları yazar: “Sâmiha Ayverdi edebî şahsiyeti hakkında başlı başına kitap yazılacak kadar kuvvetli bir varlıktır. Eserlerinde kendisinden başka hiçbir şeyden istiane etmeğe tenezzül etmemiş ve kitaplarını çok temiz bir şark kültürüne dayanarak yazmıştır… Edebî yoksullukların acısını çok derin surette hissettiğimiz zamanda bu büyük kadının eserleri teşneleri teskin eden bir kaynak gibidir, (Refi’ Cevad Ulunay: Mistik Edebiyatta bir Şaheser: ‘Yolcu Nereye Gidiyorsun? Yeni Sabah Gazetesi, 11 Ocak 1943.)

Devrinin titiz münekkitlerinden olan Ulunay, bir başka yazrrsrna’a Ayverdi’nin sanatını, fikir ve ruh dünyasını şu cümlelerle değerlendirir: “Sâmiha Ayverdi, hikâyelerinde, bize binlerce senelerden beri binlerce büyük dimağların nesirle, şiirle, musikî ile, tabiatle, aşkla, hicranla, elemle terennüm eyledikleri büyük Şark felsefesinin zevahir çalılıklarına gizlenmiş hakikat kaynaklarını arzediyor. Geçmiş ve gelecek Ehl-i aşk’ kafilesi arasında bu değerli Türk kadınının bir mevkii olduğuna ve olacağına şüphe etmiyorum… Eserlerin tahlilindeki ‘tasavvuf ruhunu’ kelimenin aslını ‘sofu’luktan gelmedir zannı ile taassuba mal eden cahil, beyinsiz ve ahmak budalalara da rastladığımız oldu. Bunların fikirlerinde bir ‘intibah husulünü’ bile temenni etmek ilim namına bir küçüklüktür. Onlar tasavvuf edebiyatının bir takım sembollere bürünen mânasına nüfuz etmekten âcizdirler,(Refi’ Cevad Ulunay: Bir Mistik Edebiyat Nümunesi. Yeni Sabah Gazetesi, 25 İkinci teşrin 1944.)

Çeşitli gazetelere yazdığı edebiyat tenkitleri ile tanınan yazar Adile Ayda: ‘‘Sâmiha Ayverdi şimdiye kadar, mistik bir düşüncenin ifadesini ihtiva etmeleri bakımından hususiyet arzeden birçok eserler neşretmiş ve üslûbunun ahengi ve pürüzsüzlüğü ile dikkati çekmiş bir muharrirdir.” tesbit ve değerlendirmesini yapar.( Adile Ayda: Kadın Romanları Arasında. Cumhuriyet Gazetesi, 20 Ocak 1950.)

Yazarın, ‘Mesihpaşa İmamı’ adlı eserinin ilk baskısında yer alan ‘Önsöz’de, O’nun dâvâsı ve gayesi ile ilgili olarak şu tesbit ve değerlendirme yapılmıştır:

“Sâmiha Ayverdi, kalemini ve sanatını ne gibi bir dâva yolunda kullanıyor ve yolun neresindedir?

Çünkü bugün artık sanat için sanat telâkkisine uyarak, bir sanatkârı ve onun eserini, içinde doğup geliştiği cemiyetten ve cemiyetin beraberinde taşıdığı meselelerden tecrid edemeyiz.

Sanat eseri, hayatın muayyen bir parçasının, sanatkârın şuurunda veya gayri meş’urunda yeniden şekillenip ifadesini bulan bir neticedir. Sanatkâr, hayatın akışı içinden seçip çıkardığı ferdî veya İçtimaî bir meseleyi bize kendi sanat ve şahsiyet süzgeçinden geçirerek arzeder. Bazısı her eserinde ayrı bir meselenin üzerine parmağını basar, ayrı dâvaların tercümanı olur. Bazı sanatkârın eseri ise, birbirine bağlı bir bütün teşkil ederler ve aşağı yukarı birbirinin devamı sayılır. Yani muhtelif vaka ve münasebetler içinde sanatkâr, hep aynı âlem görüşünün, hep aynı fikir inşaatının ustalığını yapar.

Sâmiha Ayverdi’nin eserleri ikinci kategoriye girer. Onun teşekkül etmiş bir fikir binası, bir âlem görüşü, bir felsefesi var; o bütün eserlerinde bu âlem görüşünü terennüm etmekte, bu âlem görüşünün dayandığı felsefenin sözcülüğünü yapmaktadır. Yarattığı şahıslar başka başka şartlar ve münasebetler içinde, fa kât her zaman aynı merkez etrafında döner. Ve ele aldığı vakalar, bu âlem görüşüne bilerek veya bilmeyerek iştirâk eder veya etmiyen insanların müşterek hayatı neticesinde meydana gelen vakalardır.

Yani Sâmiha Ayverdi, eserlerinde bilerek ve istiyerek muayyen bir hayat felsefesini teşrih ve müdafaa etmektedir. Bu fikir nedir? Bir insanın bütün hayatını uğruna harcadığı bir dâvayı, böyle iki üç kelime içinde ifade etmek hem yanlış, hem de haksızlık olur. Ancak şu kadarını söyliyebiliriz: O da her sanatkâr gibi başını ‘insan ’ meselesi üzerine iğmiştir. Fakat onun, tanıdığımız başka sanatkârlardan bir farkı var: O, bir eline insanın insanla olan münasebetlerini aldığı gibi, öbür eline de insanın Allah’la olan münasebetleri meselesini almıştır.

Şekli görüp, mânayı göremiyen, günlük hayatını müşahhas unsurlar üzerine dayandırmak itiyadında olan insanın dikkat nazarını görünmiyene çekmek, idrâkimizi sadece şekil münasebetlerinde karar etmekten kurtarıp mâna münasebetlerine götürmek S. Ayverdi’nin eserlerinin müşterek vasfıdır.

O bize diyor ki: İnsan, öyle zannedildiği gibi bu âlemin bir köşesine gelişigüzel ve tesadüfen atılmış her hangi bir fanî değildir. Bu âlem terkibi içinde insanın, en büyük irade tarafından plânlı bir surette hazırlanıp, kararlaştırılmış bir yeri, bir mevkii vardır ve insan bütün bu âlemi, eseri ve müessiri ile şahsında temsil eden bir varlıktır ve Yaradanla münasebeti inkitaya uğramamıştır.

Bir kere insanı kâinat içinde böyle bir yere yerleştirince ve onu köksüz, başı sonu belli olmıyan bir varlık olmaktan kurtarıp Allah’la arasında aşikâr bir biiişiklik kurunca, insanın insanla ve insanın âlemle olan münasebetinde, elindeki mikyasları değiştirmemiz, yeni nisbetler kurmamız icab ediyor. İlim, ahlâk, terbiye, din, aşk i Ih… gibi insan meselelerini bu yeni nisbetler içinde ele almak gerektiğine inanan yazıcı, İslâm tasavvufunun modernize edilmiş tarzını bütün eserlerinde müdafaa etmektedir.

Ayverdi, içinde yaşadığı cemiyete bakıyor: Yalnız maddî değil, mânevî buhranları, kıymetlerin çatışmasından hâsıl olan istikrarsızlıklara, kırılan değerlerin yerine yenilerinin yerleşememesinden hâsıl olmuş sarsıntıları, muhtelif eserlerinde bize haber veriyor, bu sarsıntının sesini duyurmaya çalışıyor. Ve hemen her kitabında, onu İçtimaî bir yarayı cesaretle neşterler görüyoruz.

İşte bunun için herşeyden evvel bir insan olarak, bu neden böyle oluyor? suallerine cevap ararken, nasıl olmalıdır? sualinin cevabı da onun idrâkini zorlamaktadır. S. Ayverdi’nin eserleri bu suallerin ve cevapların onun şahsiyet ve sanatının kalıpları içine dökülmüş terkiplerden ibarettir… O, dâvasına imân eden bir şahsiyettir, hattâ denilebilir ki, sanatını, dâvası yolunda kullanan bir şahsiyettir.(‘Önsöz’. Mesihpaşa İmamı, 3-4. ss.)

Tarihçi, yazar Yılmaz Öztuna: “Sayın Ayverdi, bir büyük dilin bütün haşmetini, bütün güzelliğini sergiliyor. Şüphesiz çok kolaylıkla yazıyor. Çok akıcı bir üslûp, kitabı bir hamlede okutuyor, “demektedir.! (Yılmaz Öztuna: Hey Gidi Günler Hey. Tercüman Gazetesi, 12 Nisan 1988.)

Prof. Necmettin Hacıeminoğlu’nun Ayverdi hakkındaki tesbit ve değerlendirmesi ise şöyledir: “Sâmiha Ayverdi, ilhamı zengin, dili mükemmel ve üslûbu ziyneti i, velûd bir san ‘atkârdır… Sâmiha Ayverdi her eserinde kendini yenilemiş ve aşmıştır… 0 tek kelimeyle ‘mazi dâussılasına’ tutulmuş bir gönül hastası gibidir. Bu bakımdan, millî tarih şuûruna sahip, yıkılmış ve kaybedilmiş millî değerlerin ardından göz yaşı döken bütün Türk aydınlarının ruhuna tercüman olur… Sâmiha Ayverdi bugün artık emsali kalmamış diyebileceğimiz bir üslupçudur. Sağlam şahsiyetli ve süslü bir Türkçe ile yazmaktadır… Sâmi ha Ayverdi hin Türkçesi, mermer şadırvanın berrak ve serin suları gibidir. Tatlı bir şakırtı ile fışkırır, dökülür, akar. Bu gösterişli üslup, onun eserlerinde sunmak istediği fikir ve duyguların asâletine de pek uygundur.(Necmettin Hacıeminoğlu: ‘Önsöz”. Mesih Paşa İmamı. 2. bs. İstanbul, 1974. [s.y.])

Bizim bu konuda neler söyliyebileceklerimize gelince:

Sâmiha Ayverdi’nin üslûbunda Türkçe’nin bin yıllık büyük macerasının izlerini görürüz. O’nun üslûbu tevhidî üslûptur. Telkin ettiği duygu ve düşüncenin kaynağı ise tarih şuûrudur.. Mâzî bereketleridir… Vatan sevgisi… Bizi biz yapan değerlerdir… Aşktır, îmândır.

Sâmiha Ayverdi’nin, insanları tevhîd anlayışında birleştirmek için inandığı temel fikir, sevgi ve îmândır. Tevhidde birleşmek, Kuran ahlâkı ile ahlâklanmak, O’nun gayesi budur.

Sâmiha Ayverdi’nin tebliğinde, Türk insanı ve Türk devleti, tarih içinde kazandığı şahsiyeti ve devlet-i ebed müddet anlayışı çerçevesi içerisinde yer alır.

“Bütün vatan çocuklarını evlâdım olarak görmek anlayış ve zevkinden Allahım beni mahrum etmesin” diyen bu mübârek anne, Türk’ün millî ve mânevî değerlerine de bir ana şefkati ile eğilmiştir. O’na anne sıfatı ne kadar çok yakışmaktadır. Anne kelimesi, bizim dilimizde ve hayatımızda mübârek bir kavramdır. Anne, yaşadığımız müddetçe aklımızdan hiç çıkmayandır.

Pek çok vatan evlâdının maddesini doğurmayan, ama mânâsını yoğuran Sâmiha Anne, bu vatan evlâtlarını, vatan, bayrak ve Türklük sevgisinin; îmân, ihlâs ve muhabbetin hüküm sürdüğü ve yaşandığı bir kapıda buluşturmuştur. O kapı, ‘Rahmet Kapısı’dır.

Dostları ve yetiştirdikleri, şuûrlaşmış bir îmânın, tavizsiz, olanca güzelliği ile ve hayata geçirilerek yaşandığını kabiliyetleri ölçüsünde O’nda görmüşlerdir.

Bugün yetiştirdiği evlâdlarına ve dostlarına düşen, ‘Rahmet Kapısı’na muhabbet ve sâdakatle bağlı, inandıklarını gündelik hayatlarında samimiyetle ve O kapıya yakışan bir şekilde yaşayan insanlar olabilmektir. Bizler için esas olan, sûretle sîretin birbirini tamamlayacak şekilde âhenktar bir bütünlük göstermesidir.

Bizlerin, vatan, bayrak, Türklük sevgisi ve tarih şuûru kazanmamızda, bizi biz yapan değer ve zenginliklerle şahsiyetimizi ve îmânımızı bütünlememizde Sâmiha Anne’nin hepimiz üzerinde asla ödenmeyecek hakkı vardır.

Dolayısıyla, garazsız ve ivazsız bağlılık, vefa Dostadır.. ‘Rahmet Kapışmadır… Sâmiha Anneyedir. Bu hiç şüphesiz, ‘Rahmet Kapısfna muhabbet ve sadâkatle bağlı olmanın da imtihanıdır!..

Bu büyük insan, îmân âbidesi diyor ki:

“İnsanlar, rûhen sağlama basacak mânevî kemâle varmadıkça, onlardan her türlü basitlik ve nâbecâ hallerin zuhûru beklenmelidir… Şan, şeref, makam, unvan ile iftihar, parasının gururu ile öğünmek, mânen cüce kalmış ruh züğürtlerine musallat olan bir hastalıktır.. Kullar Allah’dan uzaklaştıkları nisbette insanlıktan da uzaklaşmış olurlar…”

“Hakk’a karşı aczini bilmek büyüklüğünden mahrum olanlar, sıfatı, unvanı, geçmiş fiilleri ne olursa olsun mânen bir zavallıdır!..”

“ ‘Ben, ben!..’ diyerek gururuna, yalanlarına arka çıkan, zaaflarının düğümünü çözememiş, kendini görmekten, kendini yaradanı göremez olmuş zavallı, gözünü perdeleyen gafletin kendi nefsi olduğunu anlayamadıkça, şeytana karargâh olmaktan kurtulamaz.”

Şu gökkubbe altında ebedî geçer akçesi olan îman, ihlâs, insaf, doğruluk, cömerdlik, hasbilik, feragat, fedakârlık, güzel ahlâk, vatan aşkı, hikmet ve irfan gibi ulvî vasıfları mayalayıp etraflarına taşıyanlar yeryüzünün gerçek zenginleridir. Hemen Cenâb-ı Hak cümlemize, bu üstün sıfatların insanı olmayı nasib etsin…”

Bizler. O’nun ifadesiyle: “Yükselmeyi ve büyüklüğü kendimiz için değil, vatan ve îman dâvâsında yararlı olmak için isteyelim…”

O’nu, fikirleri, eserleri, eserlerindeki kurtuluş ve diriliş sırları, hizmetleri ve örnek yaşayışı ile çok iyi anlamak, şüphesiz bir idrâk, talep ve nasip meselesidir.

Sâmiha Annenin “Ezelden ebede izzetlenmiş” diye tarif ve tebcîl ettiği muhterem Ilhan Ayverdi’nin ifadesiyle: “Yazdığı her kelime için pâyansız minnet ve şükrân…”

Ruhu şâd, himmetleri dâim olsun!…

****

 

SÂMİHA AYVERDİ’NİN HUSÛSİYETLERİ

Zeynep ULUANT

 İlk defa böyle bir toplantıya konuşmacı olarak katılıyorum. Sürç-i lisân edersem affola. Beni çağırdıkları zaman büyük şeref, aynı zamanda da endişe duydum. Çünkü Sâmiha Ayverdi’yi anlatmak, anlatabilmek, dakikalara sığdırmak çok zor. Kendisini tanıdığımda on yaşlarındaydım, ailem dolayısıyla tanıdım. Babam Ergun Göze,henüz bir lise talebesiyken babası, İstanbul’a yaptığı yolculukların birinden dönüşünde eline bir kitap tutuşturmuş. “İnsan ve Şeytan”. Bak demiş “Bu kadın derviş kadın, bunu oku”. Babamın Sâmiha Hanım’la ilk tanışması böyle.. Daha sonra İstanbul’da Hukuk Fakültesi’ni bitirip avukatlığa ve yazarlığa, çeşitli derneklerde çalışmaya başladıktan sonra, babam Sâmiha Hanımla tanışmış. İlk tanışması da kendisini bir konferansa dâvet etmek maksadıyla olmuş. Hemen kabul etmişler, peki demişler, yanlış hatırlamıyorsam bu Millî Türk Talebe Birliği’nde verilecek bir konferanstır. Gelmişler, ellerinde müsvette, konferans bittikten sonra da merdivenlerden inerken “biliyor musunuz Ergun bey benim torunlarım var” demişler. Kaderin cilvesi, torunlarından biriyle evlenmek nâsib oldu çok şükür. Kendisini bu vesileyle daha yakından tanımak bahtiyarlığına eriştim. Beni edebiyatçı ve yazar olarak takdim ettiler. Kendimi asla edebiyatçı ve yazar olarak görmüyorum. Bu yolda çok büyükler var. Fakat 1993 senesinde Sâmiha Anneyi kaybettikten sonra büyük bir eziklik hissettim. Âdetâ bir yürek yanığı, bir yürek dağı. Bir kalem eksilmiş ve yerini doldurmak mümkün değil… Kendisi hayatı boyunca bildiklerini, doğru bildiklerini, efendisini, sağlığının en nâmüsâit olduğu anlarda bile nefesi tükenene kadar söyledi, anlattı ve malın bir zekâtı varsa dedim, bunların da bir zekâtı var. Bir gün bunları yazmak gerektiğini anladım. Kalemim yettiğince, dilim döndüğünce karalamaya başladım. Hâdise bundan ibârettir, yoksa hakikaten yazarlık bir iddia olur. Sâmiha Anne’nin ilk okuduğum eseri İstanbul Geceleri’ydi. On dört yaşındaydım. O kadar bana tesir etti ki, yaşıtım bir arkadaşım vardı, mevsim yazdı ve çay bahçesine gider otururduk ailemizle. Hızımı alamadım, bak dedim sana bir kitap okuyacağım ve bunu muhakkak başkalarına okumam lâzım. Birkaç seans ona okudum. Daha sonra Sâmiha Anneyi yakından tanıdığımda şöyle bir şey işittim kendisinden: “Zeynepçiğim dedi ben bir kitabı okurum ve eğer bu kitabı beğenirsem asla susmam. Bâzısı bir kitabı okur ve ona sorarım, nasıl kitabı beğendin mi derim. Beğendim der geçiştirir. Hayret ederim. Ben eğer bir kitabı beğenirsem tepinirim ve o kitabı tanıtmak için elimden ne gelirse yaparım”dedi. O zaman on beş yaşımdaki hâdise aklıma geldi, çok sevindim çünkü kendisiyle bu noktada aynen anlaştığımı hissettim. Zâten kendisi edepli aksiyon insanı olarak bir aksiyon manzûmesiydi. Bildiğini, gördüğünü aktarmayı her zaman kendisine vâzife bildi. Aramızda çok büyük yaş farkı olduğu gibi çevresindeki insanlarla da bu yaş ve seviye farkı mevcuttu. Asla buna bakmaz, apartmanın merdivenlerine oturur, bizimle sohbet eder, bizimle aynı sofrada dertlerimizi dinlerdi. Benim onunla berâber geçirdiğim yaklaşık yirmi senede tesbit ettiğim bâzı konular var. Ana başlıklarla not aldım ve anektodlar hâlinde size aktarmaya çalışacağım.

Aile efrâdına muamelesi; gerek büyüklerine gerek küçüklerine… Büyüklerine muâmelesi ve bize de devamlı telkin ettiği saygı ve sevgide kusur etmemek ve karşısındaki son derece zor bir insan da olsa, haksız durumda da olsak sesini yükseltmemek. Ve bizi yakınımızdaki büyüklere kan bağı olsun olmasın devamlı ziyârete, onların sık sık hatırlarını sormaya teşvik etti. Kendisi son derece yoğun olan işlerine rağmen ve sıhhatinin gayri müsâit olmasına rağmen, bunu devamlı yapardı. Torunlarına muâmelesi ise bütün gençlere olan muâmelesine örnek teşkil eder. Zâten torunlarına ve evlâtlarına nasıl muhabbet besliyorsa, etrafındaki gençlere de aynı şekilde muhabbet besler ve bunu gösterirdi. Dolaylı yoldan terbiyeyi esas edinmişti. Örnek olarak, demin mültivizyon gösterisinde kendi dilinden de dinlediğimiz gibi. Meselâ, torunlarının arkadaşlarını eğer kontrol edecekse, onları eve dâvet ederdi ve onlar kendi başlarına otururlarken, bir beş dakika çıkar kısaca hasbihal ederdi. Ve onları eve yaklaştırmak için büyük fedâkârlıklar yapardı. Meselâ eşim Sinan’ın çok yaramaz bir çocuk olmasına rağmen, dışarıda eğlence aramaması için salona, salondaki masaya, yemek masasına, tenis ağı kurdurmuştu ve masa tenisi oynamalarına izin vermişti. Bunlar aile içindeki davranışları. Sâmiha Hanım’ın çok bâriz bir özelliği sosyal münâsebetlerine son derece dikkat etmesi ve lohusa tebriğinden başsağlığına, düğün tebriğine kadar hiçbir teferruatı ihmal etmemesi.

Bir mühim mevzuu da mektuplaşma, Sâmiha Hanım’ın müthiş bir mektup trafiği vardı. Bütün bu vücûda getirdiği eserlerin yanında herhalde yazdığı mektuplar toplanırsa onlar da çok büyük bir yekûn tutacaktır. Ve bu mektuplaşma konusunda son derece titizdi. Hiçbir mektup katiyen cevaplandırılmadan geçiştirilemezdi. Hattâ Mehmet Demirci Hocamızın da bahsettiği gibi misyonerlere yazılan mektuplar… İşte eser bu mektuplardan doğdu. Bu misyonerlere yazılan mektuplar hakkında bir hâdiseye şâhit oldum. 77 yıllarıydı, o senelerdi. Ziyâretine gittim. Bir hanım daha vardı evlâtlarından. Sâmiha Anne telaş ve kızgınlıkla geldi, elinde bir mektup vardı, misyonerlerden gelmiş bir mektup. Israr ve inatla mektuplarıyla rahatsız etmeye devam ediyorlardı. “Kızım” dedi, “Al bu mektubu hiç açmadım. Aynen üstündeki adresi yaz, bir zarfa koy ve postala”. Çünkü Sâmiha Hanıma göre orada o işin bitmesi gerekiyordu. Bundan sonraki mektuplaşmaların artık Sâmiha Annenin sağlığına zararı olacağı gibi, misyonerlerin de küfrünü arttıracak bir noktaya geldiği âşikârdı.

Sâmiha Hanım anne olarak nasıldı?

 Bu mühim bir konu, çünkü kızı Nâdide Uluant’tan zaman zaman onu konuşturmak suretiyle dinlediklerim, Sâmiha Hanım’dan da dinlediklerim ve gördüklerim anlatılmadan geçilmeyecek hususlar. Zâten fedâkârlık numûnesi bir insan, evlâdına fedâkârlık yapmaması mümkün değil. Kızı Nâdide Uluant henüz ortaokul sıralarındayken başından geçen bir hâdiseyi anlattı. Aktarmakta fayda görüyorum. Kompozisyon dersinde yazdıklarını annesine göstermiş. Bir edebiyatçı anne, fikir almak İstemiş kızı ve Sâmiha Anne çok beğenmiş. Yaklaşık birkaç gün sonra neticeler açıklanmış, zayıf not aldığını gelip üzülerek kızı annesine söylemiş, sene sonunda da aynı dersten sınıfta kalmış. Sâmiha Anne olmaz böyle şey demiş, mümkün değil ve önce okul idâresine, daha sonra Millî Eğitim Müdürlüğü’ne gitmiş. İtiraz etmiş resmen. Ve imtihan kağıdı çıkarılmış, ya tekrar okunmuş, ya tekrar bir imtihana tâbi tutulmuş, orasını tam hatırlayamayacağım ve Nâdide Hanım geçer not alarak o dersten başarıyla geçmiş. Böyle bir hareket tarzı, Sâmiha Hanım’ı yakından tanıyanlar bilirler, onun meşrebine aykırı gibi gözükebilir. Çünkü bu konularda asla iddiası olmayan ve evlâdını yerli yerine oturtabilen, övmeyen bir insandır. Yıllar sonra gazetede bir yazı okumuşlar, bir haber. Bu hanım, bu edebiyat hocası hanım, evlâtlığını öldürmekten tutuklanmış ve Bakırköy Akıl Hastahânesi’ne gönderilmiş, hayatını orada tamamlamış. Bu bir ileri görüş, yâni böyle bir hareket ancak böyle bir âkıbetle îzah edilebilir. Demek ki hakikaten itiraz edilecek anormal bir durum varmış ortada. Ayrıca kendisi, kızının ilerleyen yaşlarında da, kızına da çok sevdiği dâmadına da her zaman mânen de maddeten de destek olmuş bir insandı. Bana bir gün dedi ki, “Zeynepciğim ben hissiz miyim acaba? Kızım evlendikten sonra önce İzmit’e ondan sonra da Amerika’ya gitti fakat hiç üzülmedim, çünkü biliyorum ki onların artık kendi kurdukları bir hayatları vardı. Ve benden çıkmışlardı. Benim tapulu malım değillerdi. Kızıyla çok sevdiği dâmadı Cemal Uluant’ın Amerika’dan gelmeleri yaklaşmışken onlara hemen arka sokaklarında bir arsa alır ev yaptırmak üzere. Onlar plânlarını çizip yollarlar ve geldiklerinde evlerini hazır bulurlar. Bu fedâkârlığa daha büyük fedâkârlık eklenir, şöyle ki birgün bana kendisi söylemişti, “evimiz çok yakındı kızımla, fakat hayatlarına gayrî ihtiyârî müdâhil ve şâhit olmamak için, yolumu uzatır, değiştirir, kapısının önünden geçmezdim.” Dâmadı Cemal Uluant’ı çok erken kaybettiği zaman, kızına da torunlarına da ne kadar kol kanat gerdiğini bilmem söylemeye lüzum var mı? Rahmetli, müstesna ve dost İnsan Fethi Gemuhluoğlu, Sâmiha Hanım’ın bir resmini gördüğünde “bulut gibi” demişti. Kendisi gerçekten bir buluttu, fakat rahmeti gözyaşları değil kitaplarıydı. Ben kendisinin ağladığını pek az gördüm, çünkü hislerini kontrol altına almasını bilen insandı. Son derece kontrollüydü. Her yerde sohbet etmez ve herkese hitap etmeyen sözleri her yerde sarf etmezdi. Bir kere ağladığına şâhit oldum, dâmadı Cemal Uluant’tan bahsederken onu rüyasında görmüştü ve kendisine “Allah râzı olsun senden, torunlarına çok güzel bakıyorsun” demişti.

Hâfızası çok kuvvetliydi. Dikkati çok kuvvetliydi. Allah vergisi bir hâfızaydı kendisinin de kitaplarında zikrettiği gibi. Henüz kundakta bir bebekken gördüğü bir tanıdığını yetişkin yaşlarda tanıyacak kadar kuvvetli bir hâfızası vardı. Ve bir gün bana “Ben vapurda veya otobüste oturduğum zaman karşımdaki insanı çok rahatsız ederim, çünkü çok dikkatli bakarım” demişti. Ben de “Sizin bu romancı gözünüz herhalde” demiştim. Hakikaten gördüğü bir insanı ve hâdiseleri unutmazdı. Ve yeri geldiğinde insanlara aktarmasını da çok iyi bilirdi.

Son derece modern bir görünüm çizen muhafazakâr bir insandı. Ben onu genç kızlığımda görünüm olarak İngiliz leydilerine benzetirdim. Daha sonra yakından tanıdığımda, tam bir Osmanlı Hanımefendisi olduğunu anladım. Sâde bir bakımlılığı vardı. Kılığına kıyâfetine son derece dikkat eden insandı. Bu modern görünümünün arkasında ibâdetine son derece dikkat eden inanmış bir müslüman vardı. Herkes bunu önce farkedemezdi. Namazlarına ve orucuna, bütün ibâdetlere son derece bağlıydı ve etrafına telkin ettiği de namazların devamlı ve düzenli kılınması ve orucun tutulmasıydı. İlerleyen yaşıyla birlikte başlayan rahatsızlığıyla, oruç tutamadığı zaman bile çok sevdiği çay îtiyâdını terk ederdi. Mecbur kaldığı zaman yemeğini yer, ilâcını alır, çayı keyif olduğu için katiyyen içmezdi.

Son derece sâkin, mantıklı ve itidalli bu insan, prensiplerine hücum edildiğinde edepli bir aksiyon insanı olurdu. Zâten bize devamlı telkin ettiği de buydu. Hiç unutmuyorum oturma odasında birgün konuşurken şöyle dedi: “Bana en kötü suçlamalarda bulunabilirler, bir kadın için söylenebilecek her türlü hakareti edebilirler. Hiç tesir etmez, umurumda değildir… Fakat efendime, yoluma, prensiplerime söz söyleyenin gırtlağını sıkarım”. Aynen bu tâbir, gırtlağını sıkmak. Ve bütün hayatı böyle geçti. Milletinin ve memleketinin menfaati yolunda yapabileceği her şeyi sonuna kadar yapardı. Televizyonda bir program mı seyretti, gazetede bir yazı mı okudu, mahallesinde sokağında yolunda gitmeyen bir şey mi farketti, hemen reaksiyon verilir, cevâbî bir yazı yazılır, ilgili mercilere haber gönderilir ve etrafındaki evlâtlar da buna dâhil olurdu. Hasta yatağında dahi ki ömrünün son seneleri ciddî hastalıklarla geçmiştir-yazılmayı beklenenleri başkasına yazdırırdı, katiyen boş durmazdı. Son derece tertipli ve düzenli bir insandı, fakat bu tertip ve düzen aşırı bir titizlikle etrafını rahatsız etmek yoluna asla dökülmezdi. Aristokrat bir aileden gelmesine ve etrafında her zaman aşçıların ve hizmetçilerin olmasına rağmen sık sık ifade ederdi, bir çorba yapmayı bilemem ve bundan edep ederim, utanıyorum bunu söylemekten ama şartlarım beni bu yola getirdi derdi. Sıhhatinin elverişsiz olması, tabii etrafındakileri Sâmiha Anneyi işlerden uzak tutma yoluna itmişti, fakat o kaçamak da olsa muhakkak etrafını rahatsız etmeden toz alma, tuvalet temizleme, hattâ, odasının yerlerini silmeye kadar götürürdü. Bana birgün öyle demişti, çok beli ağrıyordu, “Fakat etrafımı rahatsız etmeye hiç hakkım yok, yuvarlana yuvarlana toz beziyle yerleri sildim Zeynepciğim” demişti. Rahatsızlığının arttığı yıllarda ise, yalnız yürümekte müşkülat çektiği sıralarda etrafında kimse olmazsa çağırmaya çekinir ve hemen kendi kalkmaya ve işini yapmaya yeltenlrdi. Biraz zor anlar yaşatsa da, bu etrafına güzel örneklerdir. Katiyyen maddeten de manen de yük olmayı sevmeyen insandı. Evinde yaşayan hizmetlilere kadar maddî mânevî borcunu ödeme yoluna gitti. Bir Hayriye Ablamız vardı, kırk yaşlarında Sâmiha Anne’nin kapısına ortalığa bakmak üzere gelmiş, onun evin ferdinden bir farkı yoktu. Ona ev alındı. Her ihtiyacı fazlasıyla sağlandığı gibi bir anaymış gibi hürmet edildi. Bir yakınından dinledim, Hayriye Abla çok iyi niyetli ve saf bir insandı ve Sâmiha Anneye bağlılığı sözlerle ifade edilmeyecek kadar fazlaydı, Sâmiha Anne de titiz ve tertipli bir insandı, Hayriye Abla da o derece rahattı. Bir gün portakal suyu sıkar ve Sâmiha Anneye verir. Fakat elleri soğanlıdır ve soğanlı elleriyle sıktığı portakal suyunu takdim etmiştir. Evdeki başka bir evlâdından, Sâmiha Anne rica eder portakal suyunu değiştirmesini. Bu hanım da bilmeden Hayriye Ablaya durumu aksettirir, “Soğanlı ellerinle yapmışsın bak Sâmiha Anne içemedi” der. Bunu duyar Sâmiha Anne ve bunu bana anlatan hanım “Sâmiha Anne’den işittiğim tek azardı der, en büyük azardı”. “Sen nasıl bir insanı incitirsin, niçin bunu farkettirmeden yapmadın? Bu insan bu yaşında bana hizmet etmeye mecbur değil”der.

Tabii anlatılacak çok şey var fakat zaman kısıtlı. Onun için biraz kısaltarak anlatma yoluna gideceğim. Dil konusundaki hassasiyeti var. Yaşadığı devirlerin Türkçesinin zenginliği elbette yoktu. Bundan çok büyük azap duyuyordu. Fakat kendisini gidişâta ayak uydurmaya mecbur hissettiği için de, bâzı kitaplarını kendi eliyle sâdeleştirme yoluna gitti. Ömrünün son yıllarında yazdığı makâlelerde daha sâde bir dil kullanma yoluna gitti. Çünkü sanatı sanat için yapmıyordu. Maksadı anlaşılmaktı. Fakat şunu diyebilirim, o derece yazar ve sanatkâr olarak doğmuş bir insandı ki, bu yolda asla bir zorlaması yoktu. İçinden geldiği gibi yazıyordu, içinde vardı o mücevher gibi üslûp, nakış gibi işlenmiş üslûp. Âdetâ bir çağlayandan dökülen sular gibi, Allah onda sanatı ve îmânı birleştirmişti. Hakka ibâdeti birleştirmişti. Herhalde bu vasıflara, bu iki vasfa hâiz bir edebiyatçı kolayına gelmiş değildir.

Kendisinden dinlediğim bir hâdiseyi anlatmak istiyorum, bu Sâmiha Hanım’ın cesâretine delil bir hâdisedir. Yetmişli yıllarda Karaköy İskelesinde bir grup genç çıkardıkları sol dergiyi satmaktadırlar. Sâmiha Hanım kendilerine yaklaşır, parasını verir gazeteyi alır, sükûnetle denize yürür, yırtar, yırtar ve denize atar. Bunu yapmak her yiğidin harcı değildir. Gençlerden bir kız, biraz edepsizcedir, üzerine yürümek ister, fakat oğlanlar mâni olurlar. Daha önceki senelerde de kendisinin kitaplarını okuyan bir zât, nerede o dişi arslan diyerek gelmiştir. Hakikaten Sâmiha Hanım’ın bir kadın olarak yaptıkları nice erkeğin harcı değildir. Zâten Sâmiha Hanimin bulunduğu noktada da kadın erkek farkı yoktur. Çünkü O bir mürşid, bir mürebbîdir. Kitaplarını mürşidinin isteği üzerine asla maddî bir menfaat gütmeden yayınlamıştır. İlk kitabını kendi cebinden parasını vererek bastırmıştır. Ve bastırdığı kitapları da bol miktarda ilgililere yollamıştır. Çünkü maksadı bu fikirlerin yayılmasıdır. Bu konuda da kendisi çok titiz davranmıştır.

Rahmetli ağabeyi Ekrem Hakkı Ayverdi ile aralarındaki kızkardeş-ağabey münâsebeti de hakikaten müstesna münâsebetlerdendir. Ekrem Hakkı Bey, Sâmiha Hanım’dan beş yaş büyüktür, fakat mertebece kızkardeşinin kendisine olan farklılığını bildiği için, Sâmiha sen benim küçüğümsün, ama mânen büyüğümsün diyerek elini öpecek kadar hürmet göstermektedir. Aralarındaki muhabbet o derece büyüktür ki, Sâmiha Hanım’ın ağabeyine yazdığı ithaflarda bu çok belli olmaktadır. Üstelik ağabeyinin kıymetli zevcesi İlhan Ayverdi de müstesna bir insan olmakla bu muhabbeti perçinlemektedir. Müsaade ederseniz, Sâmiha Hanım’ın mühim taraflarından biri sayılabilecek bu ithaflardan, başta Ekrem Hakkı Beye yazdıkları olmak üzere, birkaç tane örnek vermek istiyorum.

Efendisine ithafı. İnsan ve Şeytan kitabına 1942 yılında yazdığı, “Taşı dile getiren büyük üstâdıma”. Daha sonra ağabeyine yazdıkları, “Sanki bir kalemden farkım varmış gibi kendime mâl edip bir de ithaf yazıyorum. Ne ayıp… İki âlemde de güneşiniz batmaz inşallah ağabeyciğim, İlhancığım”. Bir başka ithaf, gene ağabeyine, “Benim canım kardeşim, keşke bu kitapların bir ithafiyelik değil, bir uzun destanlık yeri olsa da, sana dilimle söyleyemediklerimi buracıkta söyleyebilseydim… Ellerini öperim. Allahım iki dünyada da senden râzı olsun.” Gene ağabeyine, “On sene evvel sana bir Batmayan Gün ithaf etmiştim, kaybetmişsin canın sağolsun. Ne iyi ki şu on yılın çığ gibi yuvarlana gelen tahassürlerini, onda gördüğüm şâhâne insanlığı yazmak için bir kitap kabının hacmi müsait değil. Onun için bu kadarla iktifâ edelim.” Evlâtlarından Dinçer Dalkılıç’a yazdığı bir ithaf: “Yalnız Ankara’ya giderken değil, beşikten mezara hep aynı sual: Yolcu Nereye?” Hülya Karpuzcuya, bir küçük bebeğe yazılan bir ithaf, şimdi genç kız oldu. “Oku ve okuduklarını yaşa. Hizmet ve îmân ehli ol. Bu dünya köprüsü bir azim dâr-ı imtihandır. Dilerim ayağın boşluğa basmaz.” Torunu Sinan’a yazdığı bir ithaf: “Sinancığım, Türkiye’nin tek meselesinin maârif olduğunu ancak başlarını katı taşa vurduktan sonra anladılar. Ama siz anlayın ve hareket noktanızı ona göre ayarlayın.” Torunu Gülşah’a yazdığı bir ithaf: “Yolun Hak yolu olsun. Her yol tükenir, doğruluk, dürüstlük ve insâniyet yolu ebedîdir. Sana ve cümle âleme Allah sırât-ı müstakîm nâsib etsin.” Bu ithafların örneklen çok ve hemen çoğunda da bir mesaj vardır diyebiliriz.

Sanırım bana verilen süre bitmek üzere, az kalmış. Ben bir iki hususa daha temas etmek istiyorum. Kendisi biraz irfan sahibi olanların, yüz ifadesinden anlayacağı müstesnâ bir insandı. Bir gün bir gayrimenkul kiralama işi vardı. Kirâcı geldi, anlaşma yapıldı. Sâmiha Anne senet imzalanmasını teklif etti. Kiracı başını kaldırıp şöyle bir baktı ve “gerek yok yüzün senet” dedi. Sâmiha Anne, yolda düşürdüğü broşuna yaklaşık bir sene sonra, tanıdık bir kuyumcunun vitrininde tesadüf etti. Bu, kendisini senelerdir tanıyan bir insandı. Dükkâna girip keyfiyeti anlattı, yanılmasına imkân yoktu. Onu tanıdığını sanan kuyumcu itiraz ederek, böyle bir şeyin mümkün olmayacağını söyledi ve kestirip attı. Allah bizi ilk örnekteki nasiplilerden olmak şansına eriştirsin inşallah. Böyle örnekleri çoğaltmak tabii mümkün. Edebiyat tenkitçilerinden Selim İleri de, Sâmiha Ayverdi’den bir edebiyatçı olarak bahsetmek gerektiğinde, sâdece İstanbul Geceleri’ndeki meyhâne tasvirlerini almıştı. Herkes tabii nasibi kadarını alıyor.

Kendisinin çok derin bir fikir dünyası vardı. Bâzen kendini bile sıkacak, etrafını sıktığı fikrine vardıracak kadar. Bu fikir dünyasına daldığında ve konuyu dağıttığını hissettiğinde kendine ikazları var, en çok da İstanbul Geceleri’nde rastlanıyor. Bana bu hâdise şunu hatırlattı. Peygamber efendimiz mânâ âlemine daldığı zaman Hz. Ayşe Vâlidemize “Kellimini yâ Hümeyra” derlermiş. Yâni konuş yâ Hümeyra, beni bu âlemden çıkar mânâsına. Ve Hz. Ayşe kendisiyle konuşmaya başladıktan sonra madde âlemine dönerlermiş. Çünkü bir kuşun iki kanadı gibi madde ve mânâ ve tabii bunu hayatında insanın yerli yerine oturtması müşkül ve çok gerekli bir iş. Ben İstanbul Geceleri’nde çok rastladığım, bu kendi kendine ikazları çok güzel bulurum, izninizle birkaç örnek vermek istiyorum. Bu Sâmiha Hanım’da aynı zamanda fikir ve sanatın kusursuz birleşimini de gösterecektir bize. Ancak bu kadar güzel bir üslûpla fikirler ifâde edilebilir.

“Ey kadın gafletine hem gülmeli hem de acımalı. Zira şu anda çatallı bir yol ağzına gelip de sapacağı tarafı düşünmeden rastgele adımlarını atan dalgın bir yolcuya benziyorsun. Neden daha ilk hamlede Boğaziçi denen cenneti ihtiyâr etmedin de gönül denen muammaya sürüklendin?”

Bir tane daha. Bunlar kopuk kopuk alınmıştır, İstanbul Gecelerinden. “Sana söylüyorum sana.. Ey kalemine bile hükmü geçmeyen kadın.. Artık sayıklamalarına bir çizgi çek ve Boğazın unutulan günlerine, eski zamanına dön. Amma sen ey kadın, bu defa adlarını koyduğun semtlere büsbütün ihânet ettin. Hani Kadıköy’den, Adalardan söz edecektin? Haydi hizaya gel. Daha fazla asâyiş bozup sâdece fikir dünyasına kaçma. Bilmem ki ey kadın, sana fikir dünyasının eşiğinden atlaman için hiç mi hiç izin vermemeli. Gene nerelere gittin. Ey kadın gene ne oldu sana? İstanbul Deresi yatağında akıp giden bir çay gibi semtten semte geçip dururken gene kim çapa vurup bu dereyi bir tefekkür tarlasına çekti? Haydi çabuk onu mecrâsına iâde et ve al kurdeleli lohusanın evine dön. Ey kadın gene daldın.. Seni yeninden yakandan tutup sarsarak kendine getirmeli? Bizans’ı hiç anma. Asırlık dertleri ise uyut. Sana kendini zorla ikrâm etmek isteyen târih kadehine de bir sille vur ki vur ve kırk sene evveline, meyhânelere, sarhoşlara, Sandıkburnu’na dön. Evet belki eğri belki doğru amma sen ey fikir kuşu bırak bu eski huyunu. İstiğrak göklerine doğru daha fazla kanat açmadan geriden. Hem çabuk dön ve söz verdiğin gibi yalnız İstanbul’un mavi yaşmaklı semâsında, yeşil ferâceli dağlarında, köpük köpük dalgalarında, çınarlarında, kubbelerinde, minârelerinde uç.”

Hakikaten bu örnekler Türk Edebiyatı’nın sanırım değişik ve müstesna numuneleridir. Kendisi zengin fikir ve gönül dünyasından-zaman zaman dönüşler yapmaya kendini zorlamıştır. Çünkü o ölçü İnsanıdır. Hiçbir şeyde, en güzel olanda bile ölçüyü kaçırmamak gerektiğine inanmaktadır.

O hem İstanbul hem de Rumeli aşığıdır. Çok yakın cedleri Rumeli’den gelmemesine rağmen, henüz çocukken kaybettiğimiz bu topraklara büyük tahassür duymaktadır. Öyle ki ağabeyiyle yaptığı Balkan seyahatinde, arabadan dışarı çıkmak kuvvetini kendinde bulamamış ve ağlamıştır. Acıyı da her zaman hissetmiştir kendinde. Ve aynı zamanda bir İstanbullu olarak duyduğu acı da ondan az olmamalıdır; çünkü Çamlıca’da geçirdiği çocukluğu, Şehzâdebaşı’nda geçirdiği çocukluğu, ilerleyen yaşlarda maalesef çok ve menfî tarafta zuhûr eden değişiklikler onu büyük bir tahassüre itmiş olacak ki, İstanbul Geceleri’ni ve Boğaziçi’nde Târih’i yazmak lüzumunu hissetmiştir.

Kendisi almadan veren insandı. Müstesna insanlar kâfilesindendi. Çok şükür güzel evlâtlar yetiştirdi. Büyük bir talebe grubu bıraktı arkasında. Cenâzesi başında muhterem Emin Işık Hoca kendine ‘Vakıf Ana’ demişti. Gerçekten bir vakıf insandı. Eğer kendini, birazcık olsun şahsiyetini anlatabildimse ne mutlu, çok teşekkür ediyorum.

************************

SÂMİHA AYVERDİ’DEN…

“Aşk ve irfan, insan olmanın varacağı son kapı… Lâ’dan, yâni bir hayâl olan mâsivâdan geçip, yalnız Allah var diyebilmek ve diie getirdiği bu kelâmı da yaşayışı ile isbat etmek değil mi?..
Varımızı yoğumuzu yağmalayan nefsimiz hırsını kıskıvrak bağlayamadan hür ve âzâd olduğumuzu iddiâ etmek ne kadar gülünç. ”
Bağ Bozumu, 313. s.
“Hakk’a karşı aczini bilmek büyüklüğünden mahrum olanların çıktıkları nefsânî zaaflar zirvesinden tepe aşağı yuvarlanmaları, bir emr-i mukadder değil de ya nedir?”
Ne İdik Ne Olduk, 122. s.
“Yalan, iftira, intikam…
Bunlar ve bunlara benzer mânevi illetler insanoğlunu kemiren, küçük düşüren, rûhen yok yoksul bırakıp sefil hattâ rezil eden, ednâ zaaflar… Tedâvisi ise hem çok kolay, hemde çok güç.
Çok kolay… Tevhid anlayışını kendisine rehber düzene. Çok güç.. Kesrete saplanıp kalmış olana…”
Ne İdik Ne olduk, 141. s.
“..Kâinat bir vahdettir, bir âhenktir. Ancak bu vahdeti muhâfazaya yarıyan şeyler hayırdır. İfnâya mâil olanlar ise şerdir. Düşüncesizlik, adâletsizlik, yalan, gazap ve nefsânî ihtiraslara uymak gibi…’’
Hey Gidi Günler Hey, 149. s.
“Allah nuruna yüreğini açmamış kimse, ilmine, hünerine, san’at ve senetine rağmen yarım bir insandır… Kullar Allah’dan uzaklaştıkları nisbette insanlıktan da uzaklaşmış olurlar. ’’
Mülakat,
Kubbealtı Akademi Mecmûası,Ekim 1998, 6,8. ss.
“İnsan nasıl sevilir? Parasıyla, puluyla sevilmez insan; şanıyla, şerefiyle, yazdığı kitaplarla, söylediği sözlerle de sevilmez. İnsan ef aliyle, amelleriyle sevilir.”
Bir Sohbet
Kubbealtı Akademi Mecmûası,Ekim 1998, 160. s.
“Bu cihanda her kul, kendisine verilen vazifeyi işler…”
Mülakat,
Kubbealtı Akademi Mecmûası,Temmuz 1999, 6. s.
“Dünyâya gelmekten maksat, insanoğlu için ne olduğunu düşünmektir. Bu da bir tefekkür ve tasavvuf ışığında müyesser olur. Yoksa bir makine gibi muayyen işlerin bağından kurtulup bu düşünceye eremedikten sonra bir yaprakla bir insanın hilkat bakımından ne farkı olur? İmam-ı Âzam Hz. kendisine birçok defalar işini bıraktırıp kapı açtırdıktan sonra gören bir Yahudinin: Ya İmam sen mi faziletlisin, yoksa şu yerde yatan köpek mi? suâline kızmadan, telaşlanmadan şu cevâbı vermiştir: Eğer insanlığın mânâsını bulamazsam o benden faziletlidir; zirâ akıl sâhibi olmadığı için teklifle mukayyed değildir. Fakat insanlıktan maksut olan neticeyi hâsıl edebilmişsem ben ondan faziletliyim…”
Mülakat,
Kubbealtı Akademi Mecmûası,Temmuz 1999, 7. s.
“Hele o insan, evvelinin bir katre su, âharının da bir leş olduğunu düşünse, beşikle mezar arasındaki hayâtını, şerlere, hiyânetlere, çeşitli kötülüklere tahsis edebilir mi?
Hele hayırlar, iyilik, güzellik ve tatlılıkları, bir bilse, bu uğurda fedakârlıktan nasıl baş çevirir?
Bakıyorum da şer işlerin faillerini idare eden mekanizma, cehilleri ve gafletleri.
Doğruluk ve güzellikten habersiz oldukları için, körlemesine gidip, kötülük bataklığına düşüveriyorlar. ”
Mektuplardan Gelen Ses, 41 -42. ss.
“Başkalarına kötülük veya iyilik yaparken, hiç değilse, bunu kendimize yaptığımızı ve tutumumuzun faizi ile de karşımıza çıkacağını bir bilebilsek ne olur?’’
Rahmet Kapısı, 35. s.
“Hür doğmuş olan insan, kendini, kendinde gizli ve mevcut olan iç kuvvetlerin emrinden kurtaramadığı, beşerî hassalarına hâkim olup onlara söz geçiremediği müddetçe, ister ilim, ister san at, ister teknik veya devlet adamı olsun, ne zaman ve nasıl patlayacağı belli olmayan bir sürprizli bombadır ki, bir an iyilik yaparken, ednâ bir tahrikle, kötülük yapmaktan da geri kalmıyacak olan zavallı bir esirdir.
Şu halde dünyayı mâmur eden, kendi kendinin efendisi olmuş bulunan insan olduğu gibi, virân eyleyen de gene maddece hür, mânâca esir olan adamdır. Dünya için en büyük tehlike ise, serseri mayınlar gibi, çarpacağı yer kestirilemeyen bu kendinden habersiz kalabalıklardır. ”
“Bilgi gelmiş tevâzu gitmişse, tekniği ilerlemiş îmânı yaya kalmışsa, vasıtası çoğalmış gayesi kaybolmuşsa, cemiyetin bu muvazenesi bozulmuş adamdan, faydadan çok zarar beklemesi zarurîdir.
“Mademki kıskançlığın, iftiracılığın, şekavetin, hırsızlığın korkunç bir nefsanî kölelik olduğundan habersizdir, bu bedbaht adam, âlim de olsa, şâir de olsa, hüneriyle, mârifeti ve bilgisi ile cümle âleme parmak ısırtmış bulunsa da zincirleri şakırdayan bir kal’a bendden farksızdır.
Kinlerinin, hasedlerinin, yalanlarının, iftiralarının zebûnu olan insanoğlu, tabiatın, maddesine bahşettiği müşterek hürriyeti, başıboş bırakmak suretiyle kendini bir manevî esaret zincirine vururken, ona hür demeğe nasıl dilimiz varır!
Gerçek, yapıcı ve yaratıcı hürriyet, neyi isteyeceğini, nelerden kaçınması gerektiğini bilmek, arzu, ümid, hayâl, zevk, sürür ve ihtiraslarını, bir muhasebenin insaflı süzgecinden geçirerek; şer ve menfî heveslerin buyruğuna tâbi olmakla elde edilebilir. Yoksa, keyfince gezip eğlenmek, yiyip içmek, servet, mevki, şan ve şöhret sahibi olmak, hür damgasını hak etmeğe yeter vasıflar olamaz. Ancak ve ancak, ihtiras ve hayvanî iştihalarımızın kulluğundan âzâd olacağımız bir mânevî istiklâl beratına sahip olmaklığımızdır ki, bizi yapıcı ve yaratıcı hürriyetin nimet ve imkânlarına kavuşturabilir.
Demek ki hürriyet, beşerî zaaf ve ihtiraslara tâbi ve esir olmak değil, emir ve hâkim olmakla tahakkuk eden bir mânevî imtiyazdır. ”

“VASİYETİNDEN…

İşte siz de, Allahıma hamd ederim, o zenginler kâfilesindensiniz. Değil mi ki helâlinden kazanılmış bir kara mangırı, haramdan gelen çil çil altınlara tercih etmek gınâsına ermiş bulunuyorsunuz, bundan büyük varlık ve dirlik olur mu?
Fakirlik nedir, kimler fakir sayılır? diyecek olursak, kin, kibir, yalan, nefret, intikam, tamah, hased, hisset ve emsâli süflî ve hayvani sıfatların esiri olmuş kimseler, dünya hazînelerine de mâlik olsalar, gene fakir muhtaçdırlar.
Ya, zengin kime denir, zenginlik nedir? de diyecek olursak, şu gökkubbe altının ebedî geçer akçesi olan îmân, ihlâs, insaf, doğruluk, cömerdlik, hasbîlik, feragat, fedakârlık, güzel ahlâk, vatan aşkı, hikmet ve irfan gibi ulvî vasıfları mayalayıp etraflarına taşıyanlar yeryüzünün gerçek zenginleridir.
Hemen Cenâb-ı Hak cümlemize, bu üstün sıfatların insanı olmayı nasîb etsin…
Bu niyâz, Hakk ın rızâsına uygun ise, âmin!..”
Sâmiha Ayverdi, 22 Ocak 1983

 Kaynak:

Sâmiha Ayverdi’yi Anma Toplantısı, Sâmiha Ayverdi’nin vefâtının 7. yılı münasebetiyle Altay Kültür, Sanat ve Eğitim Vakfı ile Türk Kadınlan Kültür Derneği’nce müştereken tertiplenmiştir. ALTAY KÜLTÜR. SANAT VE EĞİTİM VAKFI YAYINLARI: 2000-1
Atay Kültür Sanat ve Eğitim Vakfı Bayındır Sokağı. Çınar Apt. Nu: 58/11 KocatepeANKARA

 

GELECEK KADIN MI? / Lynne SEGAL


Bu kitabı yazmak isteyişimin nedeni, seksenli yıllarda feminizmin kamuoyunda beliren çehresinden duyduğum rahatsızlıktı. En kolay ele geçirilebilen günümüz feminist yazınında kadınlara özgü ayrı ve özel bir bilgi, düşünce ve ahlak anlayışı, cinsellik ve duygusallık sözkonusu edilmektedir.

“Erkek kültürü”ne, “erkek otoritesi”ne, “genelgeçer düşünce çizgisi”ne, kısaca erkeklerin dünyasına temelden karşıt bir çeşit ayrı bir “kadın dünyası” yaratılmıştır.

 Bu kitabın ana teması ise, tam tersine, kadınlar ve erkekler konusundaki böylesi kutuplaşmış düşüncelerin yetersizliğidir.

Yaygın feminist düşüncede görülen, cinslerarasındaki doğal ya da ruhbilimsel ayrımın belirtilmesi tavrına geri dönüşün nedenlerini kavrayabilmek için son on yılda feministleri en çok uğraştıran konuları gözden geçirip bununla ilgili kitaplar okudum (İngiltere’de en kolay bulunan ve en etkili olan İngiliz ve Kuzey Amerikan yazını üzerinde durdum). Son on yıl, kadın hareketinin en çok parçalandığı dönem olmuştur; çeşitli gruplar arasında bölünmeler olmuş, Siyah feminist hedefler önem kazanmıştır. Ama cinsellik, annelik, erkeklerin kullandığı şiddet ve nükleer savaş tehdidi gibi konular da en azından Beyaz feminist yazında daha çok ön plana çıkmıştır. Feminist çözümlemenin bu alanların her birindeki yeni eğilimi, erkeklerin kullandığı şiddet ile rekabete dayalı güç sahibi olma etkinliğinin kaçınılmazlığını vurgulamaktır. “Eril” cinsin psikolojisi ve davranışları sorunu, daha can verici, anaç, işbirliğine yatkın ve barışçı “dişil” cinsin piskolojisi ve davranışlarıyla karşılaştırılır. Gerçekten de dişil erdemlerle eril kötülüklerin çatışacağını ve “dişil” ahlak anlayışına özgü değerler kendilerini kabul ettiremeyeceklerinden bu çatışmanın felaket ve lanetle son bulacağını varsayan bir çeşit kıyamet günü habercisi bir feminizm ortaya çıkmıştır. “Erkeklik”in olduğu kadar “dişilik”in de toplumsal temelleri olduğu, sınıfsal, etnik, dinsel ve ulusal topluluklara göre değişik biçimlerde ortaya çıktığı gerçeği, bu tür feminist düşüncede göz ardı edilir. Kadınlarla erkeklerin, toplumsal “erkeklik” ve “kadınlık” tanımlarına değişen oranlarda kabullenme, gerginlik, çelişki, karşı koyma ve belirsizlik içinde yaklaştıkları gerçeği de aynı şekilde gözden kaçırılır.

Benim gibi kimi eski feministlere şaşırtıcı gelen şey, feminist yazında yetmişlerin başında erkek ve kadın arasındaki temel ayrımın yadsınmasına karşılık yetmişlerin sonunda sözkonusu ayrımın yüceltilmesidir. Yüzyıl başlangıcındaki ilk örgütlü feminist hareket içersinde kadın erkek eşitliği uğruna verilen mücadelenin yerini yavaş yavaş kadınların evdeki konumunun yeniden değerlendirilip düzeltilmesine dönük kampanyalara bırakmış olması daha da rahatsız edicidir. Kadınların ikincil cins durumunda bulunmalarını ortadan kaldırmak için bir hareket oluşturmak amacıyla giriştiğimiz çabalar neden eskiden olduğu gibi günümüzde, de böylesine çelişik feminist düşünceler ve hedefler ortaya çıkarmıştır?

Zaten kim, seksenlerin feminizminin yönünü ve amaçlarını açıklamaya kalkışabilir?

Çokluk, gözü-kara ya da katı inançlı kimseler böyle tehlikeli bir işi göze alabilirler. Ama her şeye karşın, feminizmin altmışlı yıllarda Batıdaki başkaldırı hareketlerinin içinden çıkıp ondan daha uzun süre, en köktenci güç olarak kaldığından kuşku duyulabilir mi?

Kadınların kurtuluşu hareketi 1970’lerin politik arenasına tüm gücü ve güveni ile fırladı; erkeklerin politik sesini etkileyip acaba böyle bir şey gerçekten olabilir mi?

Kimi zaman da bastırıp susturdu. Zaman değişir. Günümüzde, Batıda bütünlüğe sahip bir kadın kurtuluş hareketi yoktur. Ama feminizm çeşitliliğe sahip olmakla birlikte etkin bir politik güç olmayı sürdürmektedir.

Bence feminizmin etkin bir güç olarak kalmasının nedeni, feministlerin en ateşli ve kendilerini adamış âsiler olmasında değil -oysa çoğumuz öyleydik- kadınların her an karşıtlıklar ve karmaşalar ortaya çıkaran yaşamlarındaki değişimlerin en köklü ve sürekli değişimler oluşunda aranmalıdır. Günümüzde karşılaştığımız feminizm çeşitleri biraz da kadınların yaşamlarındaki değişimin derinliğinden ve farklılığından kaynaklanır. Tümüyle yeniden oluşturmak üzere “dişillik”in çok katlı anlamlarını araştırıp inceleyen feminist akademisyen; meslek sahibi kadınların yaşamlarına daha çok seçenek getirmeye çalışan Cosmopolitan’lı gazeteci; anaokullarının kapatılması ile yaşamlarından seçme hakkının çekip alınmasına karşı savaşan kadınlar; “özelleştirme”nin sonuçlarına ve kötüleşen çalışma koşullarına karşı direnen işçi sınıfı kadınları; genelde giderek güçlenen ırkçılığa ve yoksullara yapılan yardımdaki ırkçı düzenlemelere karşı savaşan Zenci kadınlar; bütün bu gruplar değişik kadın topluluklarının yaşamlarındaki ilerlemeleri ve gerilemeleri yansıtıyor. Bu gerçeğe karşın kimi günümüz popüler feminist yazının en şaşırtıcı yönü, dünya üzerindeki dişil güçte ve kendi yaşamlarımız üzerindeki denetimimizde hiçbir önemli değişikliğin olmadığı, son yıllarda, son yüzyıllarda ya da bin yıllık sürelerde kadınların yaşam koşullarında kökten bir değişim görülmediği inancıdır. Erkeklerin ortaya çıkacak herhangi bir değişimi hemen kendi çıkarlarına uygun hale dönüştürecekleri ileri sürülmektedir.

Bu bakış açısına göre, kadınların güçsüzlüğü, benimsedikleri kurban rolü ve olanaksızlıkları kadınların ezeli tarihini oluşturur. Bense, aksine çok farklı varsayımlardan yola çıkmazsak günümüzde kadınların durumu ve bunun nasıl değiştirileceği üzerinde açık seçik düşünmeye başlayamayacağımız kanaatindeyim. Erkeklerinki gibi kadınların yaşamları da durmaksızın değişmektedir. Aslında bu yüzyılda kadınların yaşamı erkeklerinkinden çok daha hızlı değişti. Günümüzde feministler, kadınlarla ilişkili olarak erkek gücüne karşı durmak istediklerinde, bir yüzyıl önceki feministlerin karşılaştıklarından çok daha değişik bir dizi sorunla karşı karşıya kalmaktadırlar.

Kadınların yaşamlarındaki herhangi bir objektif değişimin öneminden duyulan kuşku, kadınların eşitsizliğine karşı uygulamada verilecek kavgayı, erkeklerin düşüncelerinin ve deneyimlerinin üstünlüğü altında ezilen kadınlara özgü farklı bir düşüncenin ve deneyimin gerekliliğini kabul edip önemsemekten daha değersiz sayan görüşle bir arada yürümektedir. “Kadınsı” olarak görülen her şeyin, kadınların en kendilerine özgü ilgi alanlarının ve etkinliklerinin toplumsal olarak aşağılandığı yadsınamaz; ve feministler neredeyse her zaman kadınların gücünü ve dayanıklılığını, kadınlarca görülen işlerin önemini takdir edip doğrulamayı arzulamışlardır. Çağdaş feministler de “politik” olanın kamu yaşamındaki toplu eylemlerin ve kampanyaların ötesinde bir şey olduğunu belirtmişlerdir. Baskı altında tutulan tüm halkların bireysel ve öznel mücadelesi, baskın kültürün dilinde, söyleminde, mitinde ve imgeleminde aşağı, sapkın ve değersiz olarak tanımlanmaya karşı verilmektedir. Zenciler, etnik azınlıklar, özürlüler ve cinsel azınlıklar gibi kadınlar da her zaman “insanlık”ın, eril, nitelikli, Beyaz ve heteroseksüel bir “insanlık”ın en değerli özelliklerini kendilerinden esirgeyen öznel ve toplu bir bilinçle çatışmak zorunda kalmışlardır.

“Eril” ve “dişil” cinslerin tarihsel ve toplumsal tanımlarında ya da açıklamalarında erkekleri merkezine yerleştiren bir kültürle karşılaşırız. Bu yüzden ideolojide “erkek” ve “kadın” olarak nasıl tanımlandığımızın araştırılıp soruşturulması feminizmin her zaman için başlıca hedefi olmuştur. İşte bu ideolojik düzlemde, kadınların ikincil cins olarak tanımlanmalarında çok az bir değişikliğin meydana geldiğini söylemek daha inandırıcı olabilir. Kendilerini olumlu bir biçimde tanıyıp dile getirebilmek için kadınların verdiği kavganın önemi, bizleri “kadın” olarak tanımladığı ölçüde küçümseyen bir toplumda açıkça görülebilir. Ama kafamızdaki kadın kavramını yeniden değerlendirmek ve kadınların deneyimlerine yönelmek, feministlerin önceleri sorgulamaya çalıştığı cinsel kutuplaşma düşüncesini güçlendirme tehlikesini beraberinde getirir. Olası bir özselcilik ya da belirli, değişmez ve birbirinin karşıtı “erkek” ve “kadın” doğasının doğrulanması, her zaman feminist tasarımın bir parçası olmuştur. Kadın hareketi örgütlenme açısından zayıflayıp hedefleri daha da parçalandıkça böylesi bir fundamentalist düşünüş tarzının tehlikeleri de artmıştır.

Erkeklerin kadınlar karşısındaki gücünü oluşturup dile getiren düşünceler içimizde ve çevremizde, derinden kök salmış olmakla birlikte içsel yönden tutarsızdır ve yaşamımızı doğrudan ya da değişmez biçimde yönlendirmez. Erkeklerin kadınlar karşısındaki üstün gücü yalnızca sahip olduğumuz düşüncelerin ve gerçek dil yoluyla adlandırılıp anlaşıldığı sürece etkili olacak dilin değil, erkeklerin kadınlar üzerinde üstünlük kurmalarını sağlayan toplumsal uygulamaların tümünün ürünüdür. Dil ve düşünceler, özel ya da kamusal toplumumuzun her bir kurumunda kadın erkek arasında görülen başka çatışmalar ve gerilimlerle içiçedir. Gerçekten yetmişlerin başında kadınların baskı altında tutulmasının feminist yaklaşımla incelenip çözümlenmesinin asıl başlangıç noktası, sözde “özel yaşam” ile “kamusal yaşam” arasındaki farkı dil ve gerçeklik açısından ayırmanın, kadını merkezine yerleştiren aile yaşamı ile erkeği merkezine yerleştiren ekonomik ve politik yaşamı birbirinden ayırmanın önemiydi.

Her şeye rağmen bizler, ne kadın ne de erkek olarak bu “özel” ve “kamusal” kuramların içinde çakılıp kalmış, dondurulmuşuz. Bireysel ya da toplu kadın etkinlikleri, eylemleri, çelişkiyi ve meydan okumayı doğurur, topluca desteklendikleri zaman değişim olasılığını da içinde barındırır. İster evde ya da işte, ister başka bir yerde kadın olarak toplu mücadelemizde ve özel yaşamlarımızda her gün ortaya çıkan baskılarla gerilimleri bir bir ele alıp incelediğimizde “dişil” ve “eril” kutuplaşmasını, özel ile kamusal ayrımını aşıp cinslerin birbirine eşit olduğu bir dünyaya ulaşacağız.

Bu da bizi feminizm ile sosyalizm arasındaki bağa getirir. İş yeri ile ev, üretim ile üreme ayrımı erkeklerin üstünlüğünü güçlendirmekle kalmayıp var olan kapitalist ekonomik dizgelerin temel özelliklerini de güçlendirmeye yarar. Kadınların evde gördükleri iş, toplum için gerekli olmakla birlikte genelde hiçbir zaman ekonominin önemli bir parçası olarak değerlendirilip karşılığı verilmemiştir. Erkeklerin üstünlüğü bilinen tüm toplumların bir özelliği olmuştur ama toplumumuzda erkek üstünlüğünün yapılanışı ve ideolojisi ile kâr amacı güden üretimin getirdikleri içiçe geçmiştir. Cinsel hiyerarşiden arınmış bir dünyanın hayalini kurabilmek için bugüne dek görülenlerin tümünden çok farklı bir ekonomik düzene gerek vardır. O dünyada iş, zevk, yaratıcılık ve ilgi birbirinden ayrılıp karşı karşıya getirilmiş ya da cinselliğe bağlı olamazdı; bu yüzden de o dünya kadınların kendi kendini yönetmesini, denetlemesini, yaratıcılığını, sağlığını ve mutluluğunu ciddi biçimde zedeleyici olmazdı.

Bu kitap birçok feministin sosyalizm ile feminizmin arasında kurulabilecek bir ilişkiye kuşkuyla baktıkları bir dönemde Sosyalist Feminist bir çözümleme getirmek için yazıldı. Bu kitabı yazmaya 1984’de feminist düşüncenin ve eylemin karamsarlık ve umutsuzluk havasına büründüğü izlenimine kapıldığım bir sırada başladım. 1981-1983 yılları arasında kadınların kurtuluşu üzerine yazılanları kapsayan bir antoloji, yeni yayınlanmıştı. Bu antolojinin yaygın teması erkeklerin kadınlara uyguladığı şiddetti, en çok tutulan strateji ise erkeklerle girilecek politik işbirliğini ödünsüz reddeden ayrılıkçı politikaydı. Erkeklerdeki özel ya da kamusal, şiddet duygusunun ve açgözlülüğün kaçınılmazlığı konusunda duyulan karamsarlık, tüm dünya için geçerli ve nükleer felaket tehdidinden Üçüncü Dünyanın yoksulluğuna ve sömürülmesine dek uzanan bir politik çözümleme ortaya koymak için kullanılıyordu. Bu çözümlemeye göre bir topluluk olarak kadınlar, dışta Üçüncü Dünyayı sömüren, içte sınıf, ırk ve başka toplumsal bölünmelerin hiyerarşisine dayalı modern devletlerin arasındaki rekabeti destekleyip güçlendiren her türlü ulusal şovenizm ve çıkarcılık biçimlerinin kendiliğinden dışında ve karşısındadır.

Kimi kadınların kimi erkeklerle elele vererek tüm sömürü ve baskı yollarından arınmış bir politik dünya düşü uğruna savaştıkları doğrudur. Günümüzde uluslararası barış için mücadele eden kadın sayısının erkeklerinkinden çok daha fazla olduğunu sanıyorum. Kadınların en belirgin etkinliklerinden ve işlevlerinden biri olan başkalarına bakmak işine verilen önemin vurgulanması artık çocuklarımızın geleceğini güvence altımı alamayan toplumlarımızın militarizasyonuna yöneltilecek bir eleştiri yerine geçebilir. Ama bu aynı “dişil” nitelikler, savaşın emrine girilmesi ve başka tutucu ekonomik ve politik amaçların desteklenmesi için harekete geçirilmiştir. Kadınların çoğu genelde çocuklarının çıkarı adına ait oldukları ulusun, toplumsal sınıfın, bölgenin ve ırkın getirdiği ayrıcalığı savunmayı seçmiştir. Kaldı ki, kadınların gizil gücüne ve eğilimlerine değgin geleneksel görüşleri (ne denli yeni bir değerlendirmeye tabi tutmak istesek de) kabul edersek, kadınların yararı doğrultusunda geliştirilebilecek teknoloji ve bilim alanlarından dışlanmalarını sorgulamakta başarısız kalırız. Feministler açısından toplumsal bağlamın ve yaşam koşullarının kadınları ne zaman eşitlikçi ve ilerici hedeflere yönelttiklerinin, ne zaman gerici ve yıkıcı amaçlara ulaşılmasına hizmet ettiklerinin tarihsel olarak iyice kavranması önemlidir. Günümüz Amerikası’nda ve İngilteresi’nde yalnızca kadınların kendi kendilerini daha çok yönetebilme doğrultusundaki atılmalarına karşı çıkmakla kalmayıp ülkelerinin askeri saplantılarını da destekleyen Yeni Sağın kadınlarını görmezlikten gelemeyiz.

Eğer tüm kadınların kurtulması için çalışıyorsak, kadınların yalnızca başkalarının bakımıyla ilgili konularda baskı altında tutulan “dişil” değerlerini yüceltmekle kalamayız; genelde erkek üstünlüğü ile toplumsal eşitsizlikleri koruyan toplumsal uygulamaları da açığa çıkarmamız gerekir. Bu da “dişil” bir gelecek için çabalamak yerine şu anda kadınlarla erkekler arasında yaptığımız ayrımı yadsıyan bir gelecek için çabalamak anlamına gelir. Cynthia Cockburn’ün de dediği gibi:

İnsanların yaşayıp ifade edebildikleri; cinsel, özel ya da iş yaşamlarında gereksinim duydukları ve topluma katkıda bulunabildikleri tüm gerçek çok yönlülükleri cinsiyet farkı tarafından bastırılır… Cinsiyet farkı kesinlikle gerçek farklılık değildir… Cesaret, güçlülük ve beceri gibi olumlu eril özellikler ile yumuşaklık, duyguları yaşayıp ifade edebilmek gibi olumlu dişil özelliklere aslında herkes sahip olabilmeli ve kişinin cinsiyeti göz önüne alınmadan, görüldükleri yerde bu niteliklerin değeri bilinip alkışlanmalıdır… Yeniden kuracağımız toplum çeşitlilik ve bireysel farklılıkların yerleştirilmesine dayanmalıdır. “ [Cynthia Cockburn, Machinery of Dominance: Women, Men and Technical Know-How, Londra, Pluto Press, 1985.]

Bu toplumun yaratılmasında feministler, işçi sendikaları, yerel yönetim kurumlan ve parlamento gibi politik gücün en önemli kurumlarında yer almalıdırlar. Bu, çok yavaş ve zor bir süreçtir; bu bir yandan bizi, kadınlar olarak gücümüzü, güvenimizi ve yönümüzü koruyabilmek için kendi başımıza örgütlenmenin gerektiğine işaret eden eski sosyalist feminist düşünceye geri götürürken öte yandan Solda ve ilerici toplumsal hareketin içinde erkeklerin gücünü sorgulamak için tartışılır ittifaklar kurmamıza yol açar. Erkeklerin yüzeysel ya da yalnızca görünürdeki desteğinin aldatıcılığının ve aslında kökleşmiş düşmanlıklarının verdiği moral bozukluğunun yaratacağı tehlikeler, feministlerin kadınların çıkarlarını politik tartışmanın ve eylemin merkezine koyma girişimlerini baltalamayı sürdürecektir. Ben bu işten kaçmanın kolay yolunu bilmiyorum. Kadınlar artık fazlasıyla uzun bir zamandır kadınların yaşamlarıyla bağdaştırılıp erkeklerin yaşamından ayrı tutulan “dişil” erdem ve değer kavramlarını onaylamakla yetinemezler.

Çağdaş feminist kuramların ve uygulamaların sorun olarak gördüğüm yönlerini araştırma girişimi benim için İngiliz kadın kurtuluş hareketinin tarihi hakkında hesap vermek, gücünü ve zayıflığını gözler önüne sermek demekti. Bu tarih belirli bir bakış açısından anlatılmaya mahkum, çünkü 1971’den bu yana edindiğim deneyimlere dayanıyor ve Londra’da sağlam bir işe sahip, heteroseksüel bir Beyaz olarak benim durumumu yansıtıyor. Birçok feminist, kadınlara kendilerine güvenmeyi öğrenmelerinde yardımcı ve esin kaynağı olan bu kadınlar bu tarihten hoşlamayacaktır. Ama bence sorular sormanın ve yeni bir değerlendirme yapmanın zamanı geldi. Kültürel olarak kadın olaylarının popüler sayılıp ticari olarak “feminizm”in ya da kimi yorumlarının başarı getirmekle birlikte kadın hareketinin parçalanıp zayıflamayı sürdürdüğü bir durumla karşı karşıyayız.

Bir zamanlar feministler her yönden saldırıya uğramışlardı ama biz dayandık ve bundan sağ çıkıp geliştik. Görünürde sık sık desteklenip ödüllendirildiğimizden (bu destek aslında kadınların çoğunluğu açısından pek bir şey değiştirmediğine göre) günümüz, kendinden memnun, kesin sonuçlara varmanın değil, açık tartışma ve fikir alışverişinin zamanıdır, tabii eğer feminizm yaratıcı ve zorlayıcı bir yolda ilerleyecekse. Kadınların kurtuluşunu gerçekleştirmekte kendimize düşen farklı amaçları ve etkinlikleri göğüslemek, farklılıklarımıza karşın ne zaman ve nasıl birbirimizi destekleyebileceğimizi görmemizi kolaylaştıracaktır. sh:9-17

GÜÇSÜZLERİN AVUNTUSU

Popüler Feminizmin Temaları

Kendimizde eksikliğini duyduğumuz, arzu edilen şeylerin tümünü ya da insanlığın nefret ettiğimiz tüm yönlerini karşı cinsin kimliğinde toplayıp biraraya getirmek kadında da, erkekte de varolan köklü ve evrensel bir içgüdüdür. Bu edim rahatlatıcı olmakla birlikte bizleri anlayışa götürmez. Rochester erkek gerçeğinin kusursuz bir hicvidir; Cordelia ise kadın gerçeğinin.
[Virginia Woolf, "Men and Women"; (hazırlayan) M. Barrett, Women and Writing'den s.65, Londra, The Women's Press, 1979.]
Feministler Babil Kulesi öyküsünü kendilerine göre yorumlar. Erkeklerin kadınları, bedenlerinin, isteklerinin, bilinçaltlarının ya da yaşantılarının dilini karmakarışık hale getirerek küçümsediklerine inanırlar. Birlikte hareket edebilmek için özgün bir kadın dili kesinlikle oluşturulmalıdır. Ortak bir dil olmadıkça gerçek toplu eylem de olamaz.
[Deborah Cameron, Feminism and Linguistic Theory, s. 142-3, Londra, Macmillan, 1985.]

Çeşitli gizli yollardan güç sahibi olmayı denedim ama hiçbir zaman güçsüz, etkisiz ya da kısaca edilgen olmakla yetinmedim. Tanıdığım kadınların hiçbiri de bununla yetinmedi. Kadınların çoğu kapana kıstırılmışlık, kuşatılmışlık ve değersiz kılınmışlık duygularını çok iyi bilir. Bir adamın otoritesine boyun eğmek, çoğumuzun, en azından yaşamımızın bir noktasında sahip olduğumuz gücü ve iradeyi düzenli olarak ezip yok etmekle tehdit eder. Buna karşın kadınların erkeklere oranla karşılaştığı maddi olanaksızlıklar ve kültürel küçümsenme, “dişil” değerlere, erdemlere ve özelliklere verilen önemle birarada yer alır. Kadınlar görece güçsüzlüklerinin güven verici avuntusundan, mevcut “kadın”, “erkek” görüşleriyle ülkülerinden kendilerine rahatlama ve dayanma gücü çıkarabilir ve çıkarırlar da.

Bu avuntulardan kiminin, örneğin annelik ve evi çekip çevirmek gibi içten zevk duygularının kadınlara güç kazandırdığı doğrudur. Ev yaşamları ekonomik bağımlılık ile toplumsal itaatkârlık üzerine kurulu olsa da, anne ejderhalar hiç değilse ev sınırları içinde çocukları mutlu edebilir ya da korkutup sindirebilir, hatta babaya bile gözdağı verebilirler. Kimi başka rahatlatıcı telafi usulleri de, örneğin modanın şıklığı ve gösterişi (ki bunlar günümüzde genç erkeklerin giderek artan biçimde aradıkları şeyler haline gelmiştir) ya da aşk romanlarını süsleyen düşler, başkalarının yaşantısına özenerek de olsa kadınların, kendilerini, daha güçlü ve mevki sahibi olan erkeklerin dehşetle arzu ettikleri nesneler olarak duyumsamalarını olanaklı kılar. İşyerinde, ofisteki sekreter, bölümünün onsuz İşleyemeyeceğinin bilinciyle gururlanır; patronunun, işin incelikleri konusunda onun bilgisine güvendiğinin farkındadır. Yoksun olduğu tek şey patronunun otoritesi, parası ve prestijidir.

“Feministler” ise bu tür telafi edici tuzaklara tenezzül etmeyen kadınlar olarak görülür. Bu düşünce biçimi hiç kuşkusuz örgütlü feminizmin ikinci dalgası için geçerliydi. Bizler her alanda gerçek güce sahip olmak istiyorduk. Güç derken, başkalarını denetim altına alıp onlara üstünlük sağlamayı değil en azından çoğumuz istediğimizin bu olmadığını düşünüyorduk kendi isteklerimizi, yaratıcılığımızı ve gizilgücümüzü ifade etmek; gelişip boy atmak ve “güneşteki yerimiz” i bulmak için gereken özgürlüğü ve genişliği kastediyorduk. Biz, tüm kadınların toplu gücünü oluşturmayı amaçlıyorduk. Her türlü hegemonyadan arınmış yeni bir dünyanın yaratılmasına katkıda bulunmayı istiyorduk. Bu amaçlar biraz incelikten yoksun da olsa, 1971’de ilk İngiliz Kadın Kurtuluş Hareketi Konferansı bildirgesinde özetlenmişti:

Biz kendi yaşamımızdan kendimiz sorumlu olmak ve başka kadınlara da bu konuda yardım etmek istiyoruz… Toplumsal değişim ve toplumun dönüştürülmesi çabasındaki yerimizi sağlamlaştırmak için toplu ya da tek tek biraraya gelmiş bulunuyoruz. [Sally Alexander ve Sue O’Sullivan, "Sister Under Stress", Red Rag'den 8, 1975, s. 19.]

Günümüzde feminizmin kamuoyundaki yüzü değişmiştir. Herhangi bir feminist toplantıda, kadınların ve değer ölçütlerinin özgün doğasının savunulduğunu, ayrı ve özel bir “kadın dünyasından sözedildiğini görebilirsiniz. Köktenci görüşlerle stratejilerin “erillik” ve “dişillik” üzerine basmakalıp varsayımlara dayandırılması düşündürücü gelebilir ama feminizmin yeni “sağduyusu”nu artık bu geleneksel cinsiyet ideolojisi oluşturmaktadır.

Yirmi yıllık bir feminist araştırmadan sonra tüm dünyada erkeklerin kadınlardan daha çok zenginliğe, güce ve ayrıcalığa sahip olduklarını görmek artık kolaydır. Bununla birlikte, bu durumu açıklayacak ya da sorgulayacak kuramlar ya da stratejiler üzerinde görüş birliğine varmak feministler için daha zordur. “Görünmez on yıl” da denen “kadınların onyılı”nın özgürlükçü ülkülerine karşın kadınların hâlâ her yerde erkeklere göre daha yoksul ve daha az eğitilmiş olduklarını ve tüm politik, ekonomik, dinsel, kültürel ve adli kurumlarda yüksek mevkilerin dışında kaldıklarını biliyoruz.’ Şaşırtıcı olan şey, burada, İngiltere’de, aralarında tutucu görüşün de bulunduğu politik yelpazede feminizmin çeşitli yönlerinin kabulü ve yaygınlığı karşısında erkeklerin sürüp giden güçlülüğünün daha anlaşılmaz hale gelmesidir. Birçok kadın ve erkek, feministlerin söylediklerinin çoğuna alkış tutmaktadır. Kimi erkekler kendi kaba davranışları yüzünden gözyaşı dökmektedirler. Ama erkeklerin gücü, farkına varıp karşı koymaları sonucu değişmeden ve zedelenmeden ortada kaldıkça daha da yenilmez görünmektedir. Feminizmin kendisi de mi güçsüzlerin geleneksel avuntularına geri dönmek zorunda kalıyor? Kimi gelişmeler bana bunun böyle olduğu fikrini veriyor.

Kadınların Erdemleri

Feminist yazın, ki günümüzde İngiltere’de çok yaygındır ve her zaman ileri yazın dergilerinde en çok satan kitaplar arasında sıralanır, radikal feminizmin yeni bir biçimini sergilemektedir. Çoğunlukla, kültürel feminizm olarak da bilindiği Kuzey Amerika’dan gelen bu akım, kadınların üstün erdemlerini ve tinselliklerini yüceltip “eril” şiddeti ve teknolojiyi yerin dibine batırır. “Dişil”in böylesine yüceltilip “eril”in böylesine kötülenmesi, kadın hareketine özel bir kadın doğası mitini sarsmak için katılmış benim gibi kimi feministlerde kuşku ve korku yaratmaktadır.

Feministlerin açığa çıkardıkları tarihten, kimilerimiz 1920’lerde ve 1930’larda kadınların özel erdemlerini ve anneliği yeniden ön plana çıkarma çabasının ne denli başarılı olduğunu ve kendine daha güvenli, başkaldırıcı feminizmi nasıl esaslı bir şekilde geride bırakıp sonunda yok ettiğini de anımsayacaktır. 1913’de çok genç bir Rebecca West, feministleri, bir hareketi “özgürlük yürüyüşünden şehvetle boyun eğişin kolay kazanılan zaferi”ne dönüştürebilecek “kendinden fedakârlık etme günahı”na karşı uyarıyordu. Ama günümüzde Robin Morgan, Adrienne Rich, Susan Griffin, Judith Arcana, Mary Daly, Dale Spender ve izindekiler, herhangi bir Viktorya dönemi beyefendisi gibi kadınların üstün insancıllığından, barışçılığından, vericiliğinden ve tinsel gelişmişliğinden emin olup bu nitelikleri yüceltiyorlar. Robin Morgan bize, dünyadaki yaşamın geleceğini yalnızca kadınların garantileyebileceğini söylüyor. Birleşik Devletler’deki Yeni Sağ ve Ronald Reagan ile burada, İngiltere’deki antifeminist tutucular da hemen hemen aynısını söylüyorlar.

Robin Morgan’a göre kadınlar dünyayı, “eril dürtüler ve cinsellik’in dizginlenmemiş gücünü temsil eden nükleer silahlar kabusundan, kadınca mantık ve annelik duyguları yoluyla kurtarabilir. Sağcılara göre bu, tabii ki, “Greenham’ın öldürücü cırtlak cadıları” diye nitelendirdiklerince değil, tutucu düşünür Roger Scruton’un deyişiyle “kadınların falusun gemlenemeyen arzusunu yatıştırmayı” sürdürdüğü Viktorya dönemi aile yaşamına geri dönüşle gerçekleştirilebilir.

Feminist düşünce, kadınları değerlendirmesinde her zaman başedilemeyecek açmazlarla karşı karşıya kalmıştır. Tek mücadele konusu boyunduruk altına alınmalarına bir son vermek ve durumu koruyan ve onaylayan hali hazırdaki cinsiyet ideolojilerini kökünden yoketmek değil, aynı zamanda da şu anki incinebilirlikleri ve zayıflıkları içinde kadınları koruyup onlara saygı duyulması için savaşmak olmuştur. Bu, “dişil” olan her şeye karşı duyulan sinsice, sahte bir saygının ve kültürel küçümsemenin yadsınması demektir. Kısacası bir yandan kadınların gücünü ve değerini onaylarken, öte yandan kadınların en belirgin deneyimlerinin ve sezgilerinin, boyun eğmelerinin bir ürünü olduğunun yeterince bilincindeyiz.

Ama kuşkusuz ki, saygınlığın ve gücün eşitsizlik, söndürülmüş yaşam ve olanaklarla birlikte boyun eğmekten ve güçsüzlükten doğabileceği görüşünün şaşırtıcı bir yanı yoktur. İngiliz feminizminin ilk genel bildirilerinden birinde, Mary Wollstonecraft’in 1792’de yayınlanan A Vindication of the Rights of Women adlı bildirgesinde kadınlar, birer kadın olarak kendi yaşamları ve gerçek kadınlık konusundaki geçerli görüşler yüzünden duygusal ve zihinsel yönden güdük bırakılmış olarak tanımlanıyorlardı.8 Ama bir yüzyıl sonra birçok kadın hakları savunucusu, ulusun “analari’na oy hakkı tanınmasının yararlarını belirtmek için “kadın doğası” üzerine benzer görüşler geliştirecekti. En azından taktik açıdan, kadınların, var olan cinsiyet düzenlemelerini ve bunların korunmasını sağlayan inançları (başka bir deyişle, kadınların erkekler arasındaki toplumsal ilişkileri) temelde sorgulamadan reform yapılmasında zorlayıcı olabilecekleri açıktır.

Benim bir zamanlar bildiğim feminizmin heyecanlı yanı, kadınlarla erkekler ve kadınlarla dünya arasında yeni ilişkiler kurabilmek için boyun eğmemizin bize getirdiği tüm iyi yanlarımızı koruyarak kendi kadınlığımız hakkındaki düşüncelerimizi değiştirebileceğimiz vaadiydi. Biz erkeklere benzemek islemiyorduk; biz yeni ve daha iyi bir şey olmak istiyorduk.

Çağdaş feminizmin ülküsel kadın imgesi çerçevesinde böyle dönüşüm ve değişim tartışmalarına yer yoktur. Bakın Susan Griffin ne diyor:

Biz [kadınlar] bedenleri ellerimizle okuyabiliriz, dünyayı, toprağı okuyabilir, suyu bulabilir, yerçekiminin yolunu izleyebiliriz. Neyin büyüyüp yeşereceğini ve iki şey arasında nasıl denge kurulabileceğini biliriz… ama onlar [erkekler] bizim bedenlerimizi çiğneyip bu dünyayı başka bir şeye dönüştürmüş olsalar bile, biz kadınların bu güne dek düş kurmayı sürdürdükleri gerçektir diyoruz. [ Susan Griffin, The Roaring Inside Her, s.175, Londra, The Women's Press, 1984.]

Genelleme yapacak olursak kadınların, birçok durumda erkeklerden daha sıcak, daha duyarlı ve başkalarına karşı daha ilgili oldukları tabii ki gerçektir; kadınlar çoğunlukla erkeklerden daha az saldırgan ve rekabetçi gibi görünürler. Ve erkekler de bizi ere her zaman böyle olduğumuzu söylemişlerdir. Kingsley Amis gibi kimi tanınmış kadın düşmanı “kadınların aslında erkeklerden çok daha iyi oldukları ve erkeklerin onlardan hoşlanmalarına şaşmamak gerektiği” doğrultusunda büyüklük taslayıcı inançlara sarılmakta güvence ve teselli bulurlar.

Hepimizin kabul edeceği gibi kadınların daha “iyi sayılması” inancı ve gerçeği, kadınların başkalarına annelik etmek ve bakmak gibi temel eğilimlerine yakından bağlıdır. Ama kadınların genelde hor görülmesinde ve ekonomik bağımlılıklarının sürdürülmesinde tayin edici rolü de zaten bu annelik ve çocuk büyütmek ile bu etkinlikleri destekleyen toplumsal inançlar oynar. Anne sevgisinin ve ilgisinin erdemleri ortada olmakla birlikte bunlar, maddi yönden değerlendirilmek yerine yalnızca ucuz duyguların ikiyüzlülüğü ile alkışlanmışlardır. Kimi feministlerin bir zamanlar kuvvetle iddia ettikleri gibi toplumumuzda erkeklerin çocuk büyütmemelerinin nedeni temeldeki bir yeteneksizlik değil de çok az toplumsal prestij ve güç sağlaması olamaz mı?

Dahası, anne sevgisinin erdemleri sorun yaratıcı da olabilir. Aşırı ölçüde bireyci, rekabetçi kapitalist toplumumuzda başkalarına beslenen sevgi ve ilgi, kendi çok küçük aile topluluğumuzun dışında uygunsuz kaçmaktadır. Sınıf ayrıcalığı ve ırkçı dışlama, hem erkeklerce hem de kadınlarca çocukların çıkarları adına onaylanır. Tek tek her bir çocuğun tehlike altındaki mutluğu üzerinde yoğunlaşan annelik duyguları aşırı meraklı ve denetleyici, yapışkan ve hükmedici olabilir. Çocuklar anne babalarının yitirilmiş düşlerinin gerçekleşmesinde kullanılabilirler. Erkek üstünlüğü bağlamında çocuklar, kadınların daha genel plandaki düş kırıklıklarının ve güçsüzlük duygusunun yerini dolduran tek varlıklardır. Kadınların anneliğe özgü benliksizliği kolayca bir çeşit annelik bencilliğine dönüşebilir, çocukların başkalarıyla sevecen ilişkiler kurmalarını engelleyebilir.

Kişinin kendi çocuklarının sorumluluğunun yükü, toplumsal bakış açısının daralmasına, başkalarının mutluluğuna karşı nefret ve kıskançlık duyulmasına yol açabilir. Kısacası kadınların çocukları için daha iyi bir dünya ve barış istedikleri doğruysa da (kuşkusuz kimi kadınlar Greenham’da ve nükleer silahsızlanma gruplarında barış için örgütleniyor) bu, kadınların daha az milliyetçi, daha az ırkçı ya da sınıfsal ayrıcalıklara erkeklerden daha az bağlı oldukları anlamına gelmez. Kadınlar, kendi toplulukları içinde erkeklerin ne ölçüde gerisinde olurlarsa olsunlar, erkeklerle paylaştıkları toplumsal yaşamın bu anlamda parçasıdırlar. Yetmişlerin başındaki feminist yazının ana temalarından biri de bu çelişkilerin bilincine varılmış olmasıydı. Örneğin Juliet Mitchell, kadınların aile içinde gördükleri baskının etkilerini şöyle değerlendirir.

Baskı, dar kafalılık, basit bir kıskançlık, mantıksız duygusallık ve rasgele şiddet, bağımlılık, rekabetçi bir bencillik ve mülkiyetçilik, edilgenlik, görüş noksanlığı ve tutuculuk eğilimi üretir.[ Juliet Mitchell, Woman’s Estate, s.162. Harmondsworth, Penguin, 1971. ]

Nesnel annelik koşullarının bu gibi zayıflıklara yol açtığı düşüncesi artık dişil erdemlerin ve değerlerin yüceltilmesiyle bağdaştırılmamaktadır.

Kadınlar ve “Doğa”

Günümüzün yaygın feminizmi anneliğin toplumsal gerçeklerinden çok kadınların yaşamı, bedenleri ve nesnelerin doğal düzeni arasındaki ilişkiler üzerinde durmaktadır. “Kültürel” feminizm ile kesişen ve feminizmde “yeni dalga” olarak adlandırılan seksenlerin eko feminizmi, kadınların dünyayı kurtarmaları gerektiğini ve de kurtaracaklarını, çünkü “doğa” ile daha çok denge içinde yaşadıklarını ileri sürer. Reclaim the Earth adlı Ingiliz feminist ekoloji antolojisinin tanıtımında Susan Griffin şöyle der: “Kadın olarak doğmuş olanlarımız çoğunlukla erkeklerin birçoğundan daha hafif bir biçimde doğaya yabancılaşmıştır.” Buna göre kadınları, Adrienne Rich’in “kadınlığın kozmik özü” dediği şeye bağlayan, doğanın temelden yaratıcı, verici ve iyi huylu taslağıyla ilişki içinde tutan annelik yetisidir.

Doğanın dişil olarak ele alınması da kuşkusuz ilginç bir yansıtmadır; bireyin yaşamı ve sıhhati karşısında ilgisiz, vahşi ve yıkıcı olmaktan çok şefkatli, duyarlı ve verici olarak tanımlanır. Burada, doğanın “eril” sayıldığı ve zalim olduğu sağcıların popüler sosyobiyolojisinin ters yüz edilmiş biçimiyle karşı karşıyayız.

Doğayla ilgili böylesine değişken imgelerin varlığı bizi şaşırtmamalı çünkü Marilyn Strathern ve diğerleri gibi antropologların belirttiği gibi “Batı düşüncesi çerçevesinde doğaya da kültüre de tek bir anlam verilemez; tutarlı bir bölünmüşlük yoktur, yalnızca karşıtlıkların değişkenliğini gösteren bir tablo vardır”. Doğa ile kültürün farkını belirtmek için kullandığımız simgelerin kimisinde “eril” ilke doğaya daha yakın görülür: Güçlü, şiddetli, hayvansı ve içgüdüsel. “Dişil” ilke kültürün ürünüdür, terbiye olmuş, evcil ve uygardır. Başka simgeselleştirmelerde bu ikiye bölünmüşlük tersinedir: “Eril”, kültürün yaratıcısı olarak görülür, “dişil” ise içgüdüye ve biyolojiye dönüşür. Demek ki ne “kadın” ne de “erkek” tutarlı olarak “doğa” ile bağlantı içindedir.

Doğa ile kültür, insan biyolojisi ile toplumu arasındaki ilişkiler konusunda girilen çatışmalar durmaksızın yemlenmektedir. Her kültürel dönem bu temayı yeniden ele alıp yeniden sorunu belirler. Feministler, kadınlar ile erkekler arasındaki toplumsal eşitsizliklerin ve “dişillik” ile “erillik” arasında oluşturduğumuz karşıtlığın belirlenmesinde biyolojiye verilen önemin ortadan kaldırılması için var güçleriyle savaşmışlardır. Ama günümüzde kimi feministler, aynı tutkuyla karşı tarafa geçmiş görünüyorlar. Biyolojik yönün insan davranışı açısından yeri ve önemi üzerinde düşünmeden önce “doğa”nın insan davranışlarına kaynak gösterilmesinin pek güvenilir bir dayanak noktası oluşturmadığından emin olabiliriz. “Doğal” olan konusundaki görüşler insanlık tarihi boyunca köklü değişikliklere uğramıştır. Raymond Williams, Keywords’ de şunu ileri sürer: “Boğa’nın kullanımının eksiksiz bir tarihi insan düşüncesinin büyük bir bölümünün tarihi olurdu.” Başka bir yerde de şunu ortaya koyar: “Ortak sahipliğin özel mülkiyetten çok daha doğal olduğu, yaygın bir Ortaçağ düşüncesiydi.” Oysa bu düşünce, günümüzde doğallığa o kadar aykırı görülmektedir ki, tutucular bunda uygarlık için bir tehdit sezinlemektedirler.

Dişil biyolojinin önemini vurgulayan Susan Griffin ve Adrienne Rich, tutarlı olmasa da, “doğa” düşüncesinin kültürel yoldan oluşturulduğunu, bu yüzden “erkek işi” olduğunu kabul ederler. Buna karşılık, kadınların kendi biyolojik “içgüdüleri” ne güvenmeleri gerektiğine inanırlar. Rich’e göre bu, kadınların “bedenleri yoluyla düşünmeleri” anlamına gelir; Griffin’e göre ise kadınlar “içimizde hâlâ yabansı olarak kalmış şeyler”i dışavurmalıdırlar.

 Tüm fizyolojik karmaşıklıkları ile bedensel durumlar, gerçekten her bir hareketimizin, her bir duyumuzun parçasıdırlar. Yine de toplumsal/biyolojik ayrım yanıltıcıdır çünkü bu gibi bedensel durumları ancak belirli toplumsal bağlamlarda, bize uygun olan kültürel açıklamayı kullanarak duyumsayabilir, tanımlayabilir ve anlayabiliriz. Örneğin, ağır biçimde astımlı bir çocuk olduğumdan düzenli olarak adrenalin iğnesi olurdum ve çoğunlukla tüm acılardan özellikle de iğneden korktuğum halde o belirli iğne bende korku uyandırmazdı. Kesinlikle “acıtmazdı”. İğnenin ardından gelen nefes alma rahatlığı ve adrenalinin yarattığı duygusal gevşeme birçok biçimlerde ortaya çıkardı. Kimi zaman derin bir kendini bırakma ve duygusal uyarılma, kimi zaman da hemen harekete gevip çabalama arzusuna kapılırdım.

Aynı biyolojik koşullar, en basit uyarılma durumlarında bile bağlamına göre değişik biçimlerde yaşanabilir. Adet görmek, hamilelik, meme vermek ya da yumurtalık kistinden hastalanmak gibi kadınlara özgü bedensel durumların yaşanması hem kültürel öğelerden etkilenir hem de bireysel farklılıklar gösterir. Örneğin Ann Oakley, genç bir anne olarak kendi deneyimini depresyona karşı verilen sürekli bir mücadele gibi anlatır:

Kendimi dipdiri hissetmem gereken doğum ve meme verme yılları benim için aksine bir çeşit ölüm demekti. Nedenini şimdi anlıyorum. Evli kadınların depresyona girmelerini engelleyici toplumsal desteklerden yoksundum. Annelik gerçekleri konusunda uygun biçimde hazırlanmamıştım.

Daha sonra Ann Oakley, üçüncü çocuğunun doğumunun nasıl çok daha değişik bir deneyim oluşturduğunu anlatmaya koyulur.

Kısacası dişi bedenlerimize kulak verecek olursak, toplumsal bağlamlar ve açıklamalar, bedenimizden duyduklarımızı ve değişikliklerini nasıl yorumlayacağımızı değişmez biçimde etkiler. Bilinçli olarak karşı koymayı istememize karşın toplumsal tanımlar, kendi hakkımızdaki düşüncelerimizi etkileyecektir.

Feminist olarak bizlerin, kadınların fiziksel durumlarına yeni toplumsal açıklamalar getirmekten sorumlu olduğumuz da bir gerçektir. Örneğin, adet öncesindeki gerginlik, tıp ilmi tarafından kendine özgü belirti olarak tanınmaktadır. Kimi feministlerce adet görmek, dinlenmek, yenilenmek ve düşünebilmek için kullanılacak bir deneyim olarak yeniden yorumlanmıştır. Kadınlar bu konunun çalışma yaşamında göz önünde tutulmasını istemişlerdir.

Kadınların bedensel gereksinimleri ve işlevleriyle uyum içinde kalmalarını sağlamaya yönelik feminist arayış, erkeklerin kadınlar karşısındaki gücünü yansıtan bir kültüre ait toplumsal mitlerin bedenlerimizi tanımamızı nasıl etkilediğini görmemizi belki de engellemektedir. Örneğin Susan Griffin ile Adrienne Rich’in kadınca “içgüdü”leri, son ikiyüz yıldır erkek üstünlüğüne dayalı bir kültürün kadınlıkla ilgili görüşünde egemen olan yönün açık bir örneğidir. Kadın bedeninin tümüyle cinsellik ve üreme açısından görüldüğü “dişil biyoloji”nin önemi üzerinde durmak konusunda biraz daha sakınımlı olmamız gerekmez mi? Ama bakın Adrienne Rich bu konuda bize neler söylüyor:

Şu inanca vardım ki… dişil biyoloji klitoristen, memelerden, rahimden ve vajinadan yayılan yoğun cinsellik; ayın devir sürelerini izleyen adet görme hali; dişil bedende oluşan gebelik ve doğumşimdiye dek kavrayabildiğimizden çok daha derin anlam taşır

Günümüzün kadın dergilerinde görülen sulandırılmış feminizm, kadınların kendi bedenleriyle ilgili mevcut toplumsal tanımları kullanırken çok daha az eleştirel bir yaklaşım gösterir. Bu tanımların nereden geldiklerine, kadınların çıkarma olup olmadıklarına ve kabul görüp görmediklerine ilişkin sorular sorulmaz. Örneğin, Jo Spence’in de ortaya koyduğu gibi artık kadın dergilerinde, eskiden olduğu gibi kadınların erkeklere ve çocuklara bağlılığı ve hizmeti üzerinde durmak yerine kendilerinden memnun olmaları vurgulanmaktadır.

Ama bu tutum aynı zamanda, kadınların içinde yaşadıkları dünyanın herhangi bir yönünü en azından çalışma yaşamlarım değiştirip yeniden kurmak uğraşından kopuk, temelde kendine hayran bir yaklaşımı yüreklendirmektedir. Bu dergilerde, sözde feministler kadınları kendileriyle ilgilenmeye, ince kalmaya, form tutup egzersiz yapmaya, kendilerini özgür, neşeli ve bağımsız hissetmeye zorluyor. Bu mesajın, hele çok ciddiye almazsak, kötü bir yanı yoktur, ama en azından Batılı kadınların bedenleri ile ilgili olarak sıkça duydukları, ince ve güzel olmak uyarısına dikkat çekecek ölçüde benzediğinin de bilincinde olmalıyız.

Susie Orbach’ın Fat is a Feminist Issue adlı kitabındaki şiIa verici öğüt de benzer bir eleştiriye uğramıştır.20 Kadınlara yakıştırılan toplumsal tanımlamalarla kadınlara yönelik beklentilere içten bir ilgiyle yaklaşmasına ve birçok kadının kendisinden gördüğü şifa verici yardıma karşın Orbach, yine de ifişmanlığın birçok kadının karşı karşıya kaldığı esas sorun olduğundan hiç kuşku duymaz. Çözüm olarak, “nasıl kilo vereceğimizi” bize söyleyecek olan bedenlerimizin sesini dinlemeyi yeniden öğrenmeyi önerir. Bedenimizin dili, erkek egemenliği’ nin ürünü olan ve kadınlara “bir savunma olarak şişmanlıktan kurtulmayı” öneren geleneksel dişilik ülkülerini en azından kısmen destekler görünmektedir.

Ortada bir sorun daha vardır: İnsan davranışlarının biyolojik temeli yalnızca toplumsal anlamlar yoluyla yaşanıp anlaşılmaz, insan toplumları ve eylemleriyle dönüştürülüp belirlenir. İnsana özgü yetilerin gelişmesi ya da güdükleşmesi, belirli toplumların olanakları ve kısıtlamalarınca biçimlendirilir. Biyoloji ve toplum iki ayrı ya da ayrı tutulabilecek bütün değildir. Belirgin biçimde insana özgü sayılan bir dili konuşabilmek, yazmak, kişisel kimlik duygusu geliştirmek gibi yeti ve özellikler, yalnızca toplumsal ilişkiler bağlamında oluşabilir.

İnsan bedeni ve gereksinimleri hiçbir zaman birtakım kaçınılmaz ya da basit doğal süreçlere indirgenemez. Örneğin Üçüncü Dünya ülkelerinde erkekler kadınlardan daha uzun yaşar; Batıda ise bu farklı ölüm oranları tam tersinedir. İnsan toplumları her zaman bedensel gereksinimleri yönlendirmiş, denetlemiş ve kendine göre uyarlamıştır. Yiyeceklerin, erotik uyarımların ve benzerlerinin simgesel anlamları vardır. Biyolojik, sınırlamalar kesinlikle gerçek olmakla birlikte toplumsal ya da kültürel sınırlamalardan daha kolaylıkla değiştirilebilirler. İnsanlık tarihinde günümüze dek, meme vermenin yerini alacak biberonun icadı kolay olmuştur ama erkeklerin çocuklarını biberonla beslemelerini sağlayacak toplumsal koşulların yaratılması hiç de o kadar kolay olmamıştır. Tüm toplumsal gelenekler doğal gibi görünse de gerçekte insani gelişmenin izlediği katı ve değişmez biçimler, ritmler ya da ilişkiler yoktur. Asıl insana özgü olan şey, ister kadın ister erkek olalım, yaşamlarımızın yalnızca biyolojik gereklilikle değil, esas olarak insan eylemi ve düşüncesiyle belirlenmesidir.

İnsani gereksinimler hiçbir zaman sadece bedensel değildir: Eşit ölçüde duyguları ve usu da ilgilendirir. İlişki kurmak, anlamak, yaratmak, çalışmak ve katkıda bulunmak gereksinimleri ancak karşılıklı toplumsal ilişkiler yoluyla oluşturulabilir. İnsanlar için çocuk bakımı, kentler kurmaktan ya da makineler yapmaktan hiç de daha “doğal” değildir (birinci faaliyetin değerini bilip ödüllendirmek son derece doğru olsa da bu böyledir). Teknoloji, onu kimlerin kullandığına ve kimlere hizmet ettiğine bağlı olarak insanların mutluluğuna ya katkıda bulunur ya da engeller. Onsekizinci ve ondokuzuncu yüzyıllarda kadınların eğitimin dışında tutulmaları ve orta sınıf kadınlarının kendi içlerine kapanmaları doğal olarak kadın mühendis fazlası oluşumuna yol açmamıştır. Ama 1860’da Mary Potts’un yeni tip bir ev ütüsü, 1899’da ise Mrs. Cockran’ın ilk bulaşık makinesini icat etmeleri ‘her ikisi de Kuzey Amerika’da gerçekleşmiş ve bu yüzden kayıtlara geçmiştir ve asıl Marie Curie’nin çok sonraki nükleer araştırmanın temelini oluşturan, radyoaktivite ile ilgili keşifleri, kadınların makine icat etmekte ya da en soyut bilimsel kuralları keşfetmekte doğuştan yeteneksiz olmadıklarını ortaya koyar. Dora Russell’ın, yalnızca erkeklerin makine icat edebileceklerine olan inancı feministlerin on yıl öncesinde alaylı bir gülümsemeyle dinledikleri bir iddiadır; kahraman, öncü bir feminist olarak 70 yıl değiştirmeden sürdürdüğü bir inançtır bu. Oysa Dale Spender’ın böyle bir görüşü hiç eleştirmeden devralması oldukça rahatsız edicidir.

“Kadınlar” ile “doğa”, “erkekler” ile “makine” arasında ilişki olduğunu ileri süren görüşlerin peşine düşmeden önce, erkek üstünlüğünün cinsiyet ideolojisinin temelindeki yeri konusunda endişe duymalıyız. Bu görüşler, kadınların bilgi edinme ve güç kullanma uğraşlarının dışında tutulmalarını haklı göstermeye yararlar. Ve bu dışlamanın sonuçları açısından duygusallık ile nefreti birbirine karıştırırlar. Erkekler “doğa”dan uzaklaşmış görünürler çünkü dünyadaki etkileri, kendilerinin ve başkalarının yazgısı üzerinde daha büyük bir denetim kurmalarını sağlar, öte yandan kadınlara tanınan daha kısıtlı olanaklar, “biyolojik gereklilik” ideolojisi yoluyla doğrulanıp düzenlenir.

Kadınların Kurtuluşu ve Erkek Sorunu

Çağdaş kültürel feminist yazında dişilin hem daha erdemli hem de daha doğal olarak ülküselleştirilmesi kaçınılmaz karşıtını, yani erkeklerin kötü ve doğa düşmanı olarak yerilmesini getirmiştir. Eril ruh, bu düşünceye göre yalnızca kadınları baskı altında tutmakla kalmayıp insanın hayatta kalmasını da tehlikeye atar. Robin Morgan bize, “cinsiyet ayrımcılığının, ırkçılığın, açlığın, savaşın ve çevresel felaketlerin zararları” ndan erkeğin rekabetçiliğinin ve açgözlülüğünün sorumlu tutulabileceğini söyler. Judith Arcana, “eril” kültür ile “eril” davranışların “ahlaksız ve zalimane” olduğunu yazar. Buna göre eril nefret ve eril aşağılama, kadınlar ile erkekler, erkekler ile doğa arasındaki tüm ilişkilerin niteliğini belirler. Erkeklerin kadınlarla ve doğayla olan ilişkilerini simgelemek ve erkeklerin kadınlara nasıl üstünlük sağladıklarını açıklamak için şiddete dayalı cinsel ayrımcı pornografinin imgeleri kullanılmıştır.

Andrea Dworkin bize, erkeklerin kadınlar üzerinde terör yoluyla üstünlük kurduklarını söyler:

Gerçek şudur ki, erkekler düzenli olarak kadınlar üzerinde zorla cinsel etkinlikte bulunurlar. İşte kadın hareketi tam olarak buna bu gerçeğin bilincine varılmasına dayandırılmıştır.

Dworkin’in feminist tarihi bu biçimde yeniden oluşturması yanıltıcıdır. Pornografi karşıtı kadınların yer aldığı bir Amerikan antolojisinin sonsözünde Adrienne Rich, “bu kitap kimi yönleriyle 1980’lerin başındaki Amerikan feminist dünyanın küçük bir örneğidir” der. Eğer bu doğruysa, o hareket değişmiş demektir. Amerika’da olsun İngiltere’de olsun (iki hareket arasındaki birçok farklılığa karşın Amerikan feminizminin İngiltere üzerinde her zaman için güçlü bir etkisi olmuştur) yetmişlerin başında feminizm, birincil olarak erkeklerin kadınlara uyguladığı şiddete karşı bir tepki değildi.

Gerçi yetmişlerin başında kadın kurtuluş hareketinin İngiltere’de tıpkı yüzyıl önce feministlerin de yaptığı gibi, erkeklerin kadınlara uyguladığı şiddete karşı örgütlenmeye başladığı doğrudur. Feministler hırpalanmış kadınlar için sığınaklar kurulmasını desteklemişler, kadınların tüm cinsiyetçi teşhir biçimlerine; çıplak posterlere, pornografiye ve her türden malın reklamı için kullanılan, her yerde hazır ve nazır basmakalıp dişil görüntüye karşı yürüyüşler, duvar ilanları ve yazıları yoluyla doğrudan eyleme geçmişlerdir. Ama bu mücadeleyi, kadınları ekonomik bağımlılık ve kültürel aşağılanma altında tutan toplumsal uygulamalarla inançları inceleyip karşı çıkan sayısız stratejinin ve eylemin yanısıra yürütmüşlerdir. İngiltere’de, kadın kurtuluş hareketinin 1969-1972 yılları arasında çıkardığı yazıları toplayan ilk antoloji, The Body Politic, etkinlik alanının genişliğini gözler önüne sermektedir. Başlıca konular şunlardır: Üreme hakkı, çocuk bakımı ve çocuk zammı, kadın sağlığı, meslek eğitimi ve kadınların çalışma koşulları. Buna ek olarak, iletişim araçlarının, hukukun, eğitimin ve devlet politikalarının kadınların yaşamını düzenlemekteki genel rolü de inceleniyor ve eleştiri süzgeçinden geçiriliyordu.

Yetmişlerin başında feministler, kadınların ikinci planda tutulmalarını sağlayan imgeleri, düşünceleri ve gündelik uygulamaları ortaya çıkarmakla meşguldü. Biz, kadınların, onları hem aşağılayan hem de susturan bir kültürel alanda; erkeklenil küstahlıkları, kendini beğenmişlikleri, horlamaları ile değersizleştirdikleri, düşük ücrete layık buldukları, ruhsal çöküntüye uğrattıkları bir dünyada yaşadıklarını ileri sürüyorduk. Ama “dişil” ve “eril” kimliklerin önceden saptanmış veya parçalanmaz olduklarını düşünmüyorduk. Feminizmin yeni bir kadın ile yeni bir erkek yaratacağını umuyorduk. Cinsiyetin belirlediği kalıplaşmış tiplere ve bunların temelinde yatan “doğal” bir farklılık düşüncesine bağlılık, kadınların baskı altında tutulmalarından sorumlu olduğu gerekçesiyle eleştiriliyordu, Sheila Rowbotham 1973’de iyimserlikle şöyle yazmıştı: “Hem erkekler hem de kadınlar için yeni toplumsal ve kişisel olasılıkların başlangıcında olduğumuza inanıyorum.”O zamanlar birçok feminist, cinsel farklılıklardan ve hele hele kadınlardaki olumlu bir farkın üzerinde durulmasından rahatsız olurdu. Kadınların varolan yetilerinin ve davranışlarının gücünü yeterli ölçüde tanıyamama eksikliği (bunlar ne denli ağır gelişmek zorunda bıraktırılmış da olsa) daha sonraki radikal/küllürel feministlerin dolduracağı bir boşluk yarattı.

Hiç de şaşırtıcı gelmeyeceği gibi erkekler, feministlerce her zaman sorun sayılmıştır. Ama yetmişlerde, tipik eril amaçlar ve davranış biçimleri daha çok çelişkili bir durum olarak görülürdü. Biz, erkeklerin hiç değilse kendi sınıf ve topluluklarındaki kadınlar karşısında sahip oldukları becerileri, güveni, kişisel sorumluluk duygusunu ve özyönetimi elde etmek istiyorduk. Çoğu erkeğin değişen ölçülerde paylaştığı küstahlık, duyarsızlık, kendini zorla kabul ettirme ve başkalarının mutluluğu karşısında sorumsuz davranma niteliklerinden hoşlanmıyor, bunlara içerliyorduk. Erkeklerin cinsiyet ayrımına bağlı varsayımlarına, bizleri, erkeklerin gözündeki çekiciliğimiz ve yararlılığımız yoluyla tanımlayan basmakalıp betimlemelere her zaman öfkeyle karşı çıkıyorduk. 1960’ların ilerici sayılan filmlerinde kadınlara yönelik bilinçsiz ve derin nefretin bugün yeniden farkına varmak, örneğin Darling filminde Julie Christie’nin kadın düşmanlığı içeren bir tutumla ele alındığını görmek ya da biz daha politik gündemde bir sorun olarak belirmeden önce, kadınları öyle tanımlayan Harold Wilson’un ataerkil sesini duymak gerçekten şaşırtıcıdır!

Son yıllarda, yetmişlerin başlarındaki feministlerin fazlasıyla “falosantrik”, tipik “eril” davranış ve değerler konusunda fazlasıyla kabullenici ve eleştiriden yoksun, tipik “dişil” uğraşlar, üslup ve davranış konusunda ise fazlasıyla yadsıyıcı ve eleştirel oldukları ileri sürülmüştür. Bu iddiada gerçek payı vardır. Yetmişlerin başında, orta sınıf eğitiminden geçip feminist olan, aralarında gençlerin çoğunlukta olduğu kadınlar annelerininkinden değişik bir yaşam istiyorlardı (istediğimiz yaşam hiç kuşkusuz babalarımızınkinden de farklıydı). Ama o günlerde anneliğimden gurur duyup zevk alırken yalnız olmadığımı biliyordum. Sık sık yadsınmasına ve kimi feministin karşı çıkmasına rağmen çocuklar ve çocuk bakımı, o zamanlar çoğumuz için büyük anlam taşıyordu. Valerie Charlton’ın 1973’de yazdığı gibi, “kadınların kurtuluşu, başka şeylerle birlikte çocuk bakımının ve çocuklarla ilgilenmenin değişik yollarının geliştirilmesinden ayrı düşünülemez” Feministler, geleneksel kadınlığın ayak bağı olarak gördükleri şeylere aşırı tepki gösteriyorlardı, ama bizler, bu tepkiyi haklı gösterecek yeterli acıyı ve burukluğu tatmıştık. Kadınların kurtuluşu hareketi, kadınca klişelerin, kadınların yaşantılarını ve isteklerini görmezlikten gelip çarpıttığına inanıyordu. O zamanlar, feministler, erkeklerin ve “erkekliği”n de çelişmelerle dolu olduğunu görme eğilimindeydi. Erkekler kadınlara duydukları hayranlığı, gereksinimi ve ilgiyi, kabadayılık, sindirme ve nefret ile birlikte ifade ediyorlardı. Çok iyi bilinen “erkek şovenizmi” kavramı değişkendi.

Feministlerin kendilerini, o zamanlar gelişmekte olan “karşı kültürün” ve solcu, köktenci, devrimci hareketin bir parçası gibi gördükleri bir sırada, erkeklerin karmaşık bir topluluk meydana getirdikleri görüşü daha kolay kabul ediliyordu. Erkekler tipik eril ideallere değişik biçimlerde tepki gösterdiler: Bu, kimi zaman belirsizlik, kuşku ve (özel yaşamda itiraf edilen) endişe duyguları olarak ortaya çıktı, kimi zaman da, yine o sıralarda beliren eşcinsel hareketin içinde olduğu gibi (çokluk, herkesin önünde dile getirilen) açık bir alay ve ret) olarak. Sheila Rowbotham, o günlerin korkusuz ama biraz büyüklük taslayan özgüvenini şöyle özetliyor:

Onların [erkeklerin] cesaretimizi kırmasına izin vermemeliyiz. Biz kendi yolumuza gitmeliyiz ama onları da birlikte götürmek gerektiğini unutmamalıyız. Onlar çok yavaş öğrenirler. Bin yıllık mutluluktan sonra kabuklarından yeni çıkmış yaratıklara benzerler. Hassas, ürkek ve korkaktırlar.

Feministlerin, erkek gücü ve mevki karşısında direnmeleri de çelişmesiz sayılmazdı. Özellikle, karşı cinsle ilişki içindeki kadınlar soldaki erkeklerin değişen ölçülerdeki kişisel gücü karşısında karışık hisler besliyordu. Erkeklerin gücünden gocunduğumuzu kabul ediyor, alışılmış üstünlüklerini yadsıyorduk, ama bize çekici göründüklerini de kabul edebiliyor muyduk? Güçlü erkeklere (ve gittikçe artan ölçüde, güçlü kadınlara) duyduğumuz ilgi, tüm durumlarda katıksız eşitlikçi ilişkilere duyduğumuz özlem ile çelişiyordu: Güçlülerin çekiciliği karşısında duyulan bu çocukça ve bilinçsiz arzunun ve ilginin ortaya çıkardığı karmaşık duygular, bence, birçok feministin daha sonra erkeklere yönelttiği sert ve tepeden bakan karşı çıkışın nedenlerindendi.

Yetmişlerin başında, birçok radikal erkek, kadınların kurtuluşu düşüncesi karşısındaki alaylı ve yadsıyıcı tutumdan çabucak vazgeçip büyüklük taşlaşa da en azından cesaretlendirici davranmaya başladı. 1971’de Juliet Mitchell’ın yazdığı gibi:

Radikal erkekler, kadınların kurtuluşu hareketini iğrenç biçimde alaya aldıkları günleri unutturmak çabasıyla, “bizi de alın” diyen yarı yalvarır yarı boynu bükük tavrından, “hadi bize yolu gösterin, sizler yeni devrimci umudumuzsunuz… sizi destekleriz” diyen geri çekilme tavrına uzanan çeşitli tutumlara girmişlerdir.

“Karşı kültür” içinde yer alan erkekler başından beri hem kadın kurtuluş hareketinin hem de eşcinsel kurtuluş hareketinin cinsel politikasını kabul etmişlerdir. Kendilerini bu politikanın tehdidi altına altında hissetmeyi reddetmişlerdir. Erkeklerin çoğu feministçe sorumlulukları karşısında isteksiz davranan kadın arkadaşlarını ciddi biçimde cezalandırmaya bile gitmiştir; kimi erkek için kurtuluş hareketi, kadınların artık yaşamlarındaki erkeklerden daha da az şey isteyecekleri anlamına geliyordu! Zaman zaman erkeklerin desteğinin yüzeysel ve gösterici bir yanı olsa da, kadın hareketinin kampanya çalışmalarına ciddi destek sağlamıştır. Kimi erkek kadınları dinleyip değişmeye çalışmıştır. Örgütlü solda kadınların baskı altında tutulması teorik olarak sınıfların baskı altında tutulmalarının bir yan ürünü olarak görülmüşse de “kadın hakları” en arkada bile olsa her politik gündemde belirmeye başlamıştı.

O zamanlar feministlerin çoğu, erkeklerin değişebileceğine ve değişmesi gerektiğine inanıyordu. Kadınların yaşamlarındaki erkeklerle giriştikleri kişisel mücadele yetmişlerin başında cinsel politikanın ana hedefi olarak görülüyordu. O zamanlar, benim gibi erkeklerle birarada yaşayan feministler çokluk başarılı bir biçimde erkekleri çocuk bakımı ve evişlerini paylaşmaya zorlamak için savaşıyordu. Örneğin, Kuzey Londra’nın halkçı yerel politikasında birlikte yaşayıp çalıştığım erkekler, ister kendi çocuklarıyla ister arkadaşlarının ya da sevgililerinin çocuklarıyla birlikteyken, çocuk bakımına ayırdıkları zamanın değerini bilmeye başladılar. (Paylaşılan ev içi sorumluluklarında elde edilen başarının ya da kaçınılmaz başarısızlıkların tarihi henüz yazılmayı beklemektedir; umarım, sözkonusu çocuklar, bu tarihi bize kendileri sunarlar!)

Tümüyle daha belirsiz ve kuşkulu bir başarıyla da olsa, feministlerin yakınları olan erkeklerden tüm cinsel ayrımcı düşüncelerini ve davranışlarını bir yana bırakmalarını istedikleri doğrudur; başka bir deyişle, erkekler kadınları öncelikle birer cinsel nesne ve duygusal, fiziksel bir doyum kaynağı görüp öyle davranmakdan vazgeçmeliydiler. Andrea Dworkin’in “erkeklerin sistemli sadizmi” konusundaki görüşlerinin günümüzde bu ölçüde yaygınlık kazanacağını yeni kadınların kurtuluşu hareketinin başlangıç döneminde kimse aklının ucundan bile geçirmezdi. Kimi zaman pornografinin kendisi kadar ateşli bir hal alan Andrea Dworkin’in yazıları, cinsiyetçiliğe karşı verilen politik mücadeleyi tahrif, eder ve yadsır. Dworkin’in şöyle yazar:

Kişi her şeyi bilir, yine de cinsellik ile cinayetin biri olmadan öbürünün olmasını imkansız ve düşünülmez kılacak biçimde erkek bilincinde içiçe geçmiş bulunduğunu kabul etmekte güçlük çekebilir. Kişi her şeyi bilir, yine de, en derinlerde, kadınların ortadan kaldırılmasının erkekler için kimlik ve anlam kazanma kaynağı olduğunu kabul etmemekte direnebilir.

Kişinin hiçbir şeyden haberi olmayabilir ama yine de, bu ürkütücü söylemin yanlış ve korkutacak ölçüde yararsız olduğundan emin olabilir.

Erkeklerin şiddet duygusu ve bunun zamana bağlı kalmayan, evrensel kaçınılmazlığı konusu, seksenlerde feminist düşüncenin ve eylemin merkezine yerleşti. Erkeklerin hiçbir zaman değişmeyeceği, erkek egemenliğinin kaçınılmaz ve altedilemez olduğu inancı, en azından radikal feminizm çerçevesinde etkin bir görüş durumuna gelmiştir. Örneğin Angela Hamblin bu gelişmeyi 1982’de şöyle anlatmıştır:

İngiltere’de, değişikliğin gerçekleşebileceği ve bu yüzden peşinde koşulmaya değer olduğu, radikal feminist çevrelerde azınlığın görüşüdür… Kadınların baskı altında tutulmasına tek çözüm olarak erkek çocukların terkedilmesi de dahil tümüyle erkeklerden kopmayı savunan görüşler, politik değişimi zorlamakta yoğunlaşan daha önceki radikal feminist düşünceyi ikinci plana itmiştir… Tek tek erkeklerle olan ilişkilerinde değişiklik sağlamaya ya da oğullarının gelişimini etkilemeye çalışan feministler, dişil enerjiyi boşa harcamak, kimi durumda da “düşmanla işbirliği” yapmakla suçlanmıştır.

Eleştirdiğimiz radikal ve kültürel feminist temaların, günümüz feminizmi içinde yaygınlaştığının, çünkü birçok kadına yaşamlarında kadın olarak yeni bir güven ve yaratıcılık duygusu verip birçok erkeğin kadınlara dönük aşağılayıcı, yok sayıcı ya da baskıcı davranışına karşı duyulan saldırganlığı körüklediğinin farkındayım. Bu kitabın gelişimi boyunca göreceğimiz gibi bu temalar tanıdığımız dünyanın en sevgisiz, usdışı ve yıkıcı yanlarının kökten reddine yol açmıştır. Gene de ben endişe içindeyim, çünkü bu temalar, aynı zamanda kimi etkili ve ticari yönden başarılı feministlerce geliştirilmiş ve feminizmin geleceği açısından çok önemli olduğuna inandığım kadın hareketinin yetmişlerdeki etkinliklerinin çoğunu önemsiz sayan yeni bir politik tasarıma dönüştürülmüştür. Bu yeni ve sorunlu feminist tasarım, en etraflıca, Birleşik Devletler’de Mary Daly, İngiltere’de ise Dale Spender tarafından geliştirilmiştir. Sh:18-38

FEMİNİST BİR SOSYALİZM GÖRÜŞÜ

İngiltere’de savaş sonrası Keynesçi refah devletine duyulan genel inancı yıkıp yerine serbest pazar düşüncesini getirmek, aşırı Sağın ve çeşitli baskı gruplarının yaklaşık otuz yılını aldı. Günümüzün cinsiyetçilik karşıtı sosyalist birliği, o herkesin üzerinde görüş birliğine vardığı nitelikli, Beyaz, heteroseksüel, özürsüz erkeklerin emekçi sınıfının temsil ettiği politik yaklaşıma geri dönemez ve dönmemelidir. Solun da yeni bir sosyalizm görüşüne varabilmesi için benzer biçimde her şeyi yeniden, temelden ele alması gereklidir. Birçok sosyalist feminist, böyle bir yenilenmeye, tüm bireylerine bakabilen ama kadınların dolu dolu ve yaratıcı yaşamlar sürdürmelerini sağlayabilen bir toplumun nasıl yaratılacağı sorusunu ele alarak başlanması gerektiğini savunuyorlardı. Kimi sosyalist feministlerle yandaşları, böyle bir toplumu gerçekleştirmek amacıyla mücadeleye girişmişlerdir. Geleneksel sol ise hâlâ yeni görüşünü üretmek durumundadır. Ama işçi hareketi ve sol, tüm insan ilişkilerinin doğasıyla ilgilenen bir feminist görüşü benimsemedikçe, çoğunluğa hitap etme umudunu hiçbir zaman taşıyamaz.

İngiltere’de “sosyalizm” 1920’lerin sonundan bu yana iki egemen gelenekle bağlantılı olmuştur: İşçi Partisinin perderşn hi düzeni ve işçi hareketinin ekonomizmi. Bunlardan ilki, savaş sonrasında İngiliz sanayinin çeşitli kollarında uygulanan devletleştirmede örneğini bulur; bu uygulama işgücünün koşullarını düzeltmiştir gerçi ama işgücünden uzak ve işgücüne kapalı, demokratik olmayan, yetkeci yönetim yapılarını değiştirmeden olduğu gibi bırakmıştır. İster Ulusal Sağlık Hizmetlerinde ve okullarda, ister başka devlet dizgelerinde olsun, aynı katı hiyerarşik yönetim sıralaması yerel yönetimler ve refah devletinin başka kuramlarınca da benimsenmiştir. Yerel yönetimlerin belediye meclislerinde (son zamanlarda Solcu işçi belediye meclislerinin getirdiği değişiklikler yapılana dek) çeşitli yönetim düzeylerinin birbirleriyle ya da seçimle gelmiş meclis üyeleriyle karşılıklı ilişkisi çok azdı ve çıkarlarını korudukları halktan tümüyle kopuktular. Bu tür bir sosyalizm ancak işgücünde ve halkta bir güçsüzlük duygusuyla birlikte amaçları ve hedefleri açısından destek ya da katılım yerine pek düşmanlık olmasa da ilgisizlik uyandırarak başkaları adına çalışabilir.

Öte yandan işçi hareketinin sanayinin ve hizmetlerinin amaçlarını ve doğasını denetlemek için savaştığı pek olmamıştır; işçi hareketi daha çok kötü durumdaki toplulukların karşılaştığı tüm öbür toplumsal eşitsizlikleri, karşı çıkmadan, bir yana bırakarak sermaye ile işçiler arasındaki gelir dağılımı adına savaşmıştır. Belirli türde grevlerin dışında, işyeri ile dış dünya arasında bağlantı kurmamıştır. Ama Birinci Dünya Savaşından sonra egemen olan bu bürokratik ve ekonomistik “sosyalizm”, bir zamanlar sosyalist mirasımızın parçası olduğu görmezlikten gelinen, yarışma içindeki başka görüşlerin meydan okumasıyla karşı karşıya kalmıştı: Sendikacılık, işçi sınıfı feminizmi ve daha ütopyacı ve ahlakçı bir sosyalizm, işçilerin çeşitli biçimlerde üretimi denetlemelerinin, karşılıklı işbirliğinin ve ilginin ve tüm insan ilişkilerinin dönüşümü üzerinde durmuştur. Günümüzde tüm toplumsal ilişkilere uzanan ve insanların kendi yaşamları üzerinde daha yoğun bir denetim kurmalarını sağlayan daha demokratik ve katılımcı bir sosyalist görüşün yinelenmesi için sosyalist feministlere ve kimi erkek sosyalistlere daha güçlü bir çağrıda bulunulmaktadır.

Kimi feministlerle başka radikallerin uğrunda savaştığı bu yeni sosyalizm görüşü, işyerindeki yaşamımızla evdeki ve toplumsal çevremiz arasındaki ve üretim üzerindeki denetim ile toplumsal gereksinimler arasındaki bağların kurulmasından yola çıkar. Toplumumuzda insanlar, kişisel tüketim alanının ve evin dışında (bu alanlarda da işsizlik ve düşük ücretle sınırlandırılmış olmakla birlikte) kendi yaşamlarını denetlemekten yoksun bırakılırlar. Yaratıcılık, yaşamın anlamı ve denetlenmesi, bireysel zevke ve ebeveynlik ya da aile sorumluluklarıyla zorunluluklara indirgenir. Son yıllarda, kömür madeni köylerinde yaşayan madencilerle kadınların şiddetle uyarıldıkları gibi bizlerden beklenen, çalışma yaşamımız ya da toplumsal çevremiz üzerinde hiçbir denetim hakkına sahip çıkmamamızdır. Ama tutucu düşünce, özel mülkiyeti ve “aileyi” ne denli yüceltirse yüceltsin Margaret Thatcher, 1985’te kamu harcamalarında yapılan kısıtlamayı onaylamak için insanın evini “yeryüzünde bir avuç cennet” diye tanımlamıştır. İnsanlar kişisel ve ailesel olanın dışında bir anlam ve ait olma duygusuna sahip olmak isterler. (Ne yazık ki, bunu, çoğunlukla ulusçuluğun en yıkıcı ve gerici yanı ortaya çıkarır, tıpkı Avrupa’nın her bir yanında ortalığı karıştırıp sonunda, 1985’te Belçika’da Juventus taraftarlarının ölümüne neden olan İngiliz futbol taraftarlarının yaptığı gibi.) Artık yaşamlarımızın başka alanlarında öylesine az bir anlama ve ait olma duygusuna sahibiz ki, tüketim biçimlerinin iletişim araçlarınca pazarlanması yoluyla isteklerimizin yönlendirilmesi son derece kolaylaşmış, üstelik şiddetle savunulur hale gelmiştir. Bizlere ortak kimlik biçimi sağlayan şey modadır.

Bu nedenle yeni sosyalist görüşün ikinci açısı gerçek bir katılımcı demokrasiyi, işçilerin yalnızca aldıkları ücretler konusunda mücadele etme hakkına sahip oldukları değil, yaptıkları işin niteliği ve yöntemleri üzerinde söz sahibi oldukları bir düzeni içerir; bu düzende hepimizin gerek duyduğu kamu hizmetleri bürokratik yoldan tepeden denetlenmekle kalmayıp örgütlenmelerini ve yerine getirilmelerini bir ölçüde denetleyebilmemize izin veren biçimde demokratikleştirilir. Belediye evleri, eğlence merkezleri, okullar ya da hastaneler gibi kamusal kaynakların bunlardan yararlananları seçimden, özerklikten ve denetimden yoksun bırakacak biçimde işletilmemeleri gerekir.

Toplumsal hizmetler, en iyisi olduğuna inandığımız evdeki bakım hizmetiyle derin ve acımasız bir karşıtlık içine girmemelidir (ama nedense evlerde şiddet ile çekilen acıların çokluğu karşısında ev hizmetlerinin kötü yanını görmezlikten geliriz).

Bizler (tutucu düşünce açısından ne denli kutsal sayılsa da) yalnızca “ailelerimize” ait değilizdir, daha doğrusu, kamusal yerleri kullananlarla karşılıklı görüş alış verişi içinde, değişik gereksinimlerimizi karşılayacak biçimde tasarlayıp desteklediğimiz ve gözettiğimiz ölçüde sokaklarımızın, mahallemizin, parkların, kafelerin, tiyatroların, otobüslerin ve dükkanların toplumsal dünyasına ait olduğumuzu hissetmeliyiz ve bunu yapabilirsek yaşamlarımız zenginleşecektir. Toplumsal çevreden kopuk ve evin dışında, işyeriyle her türlü ilgiden uzak aile yaşamında görülen gerginliklere, tekdüzeliğe, eşitsizliklere ve sıkça ortaya çıkan sömürüye ışık tutan feministler, gereksinimlerine yanıt verecek değişik türde bir toplum hizmetine yönelik yeni bir sosyalist görüşe katkıda bulunmuşlardır:

Yaşlı bakımevleri daha çok apartmanımsı otellere ya da kendi kendini yöneten küçük topluluklara dönüştürülebilir. Özürlü gençlerin tek başlarına aileleriyle yaşamaları yerine bir özürlüler bakımevine yerleştirilmeleri daha yapıcı olabilir. Bir yuva ya da çocukevi, işbirliğine, dostluğa ve çeşitli etkinliklere dayanan olumlu toplumsal deneyimler sağlayabilir. Aile yaşamına aşırı ölçüde değer verilmesi, bu gibi başka türden yaşamları değersiz kılar.

Kadınların “doğayla” ve besleyip büyütmekle olan bağlarını ve hatta erkeklerin evişlerini paylaşması çağrılarını yücelten yaygın feminist retoriğin bir bölümü başka feminist mücadeleleri önemsiz kılabilir, çünkü bakım konusunda daha yoğun bir toplumsal sorumluluk çağrısından ve bireysel evişlerinin yerine geçip bize kişisel yaşamımızda daha çok seçim hakkı tanıyan toplu kaynakların sağlanması çağrısından soyutlanmış olarak ortaya çıkarlar. Sağın kamusal kaynakları ve hizmetleri yıkıp geçmesini yasallaştırmak amacıyla bize sunduğu tek şey olan ”aile”yi, değer verip üzerine titrediğimiz şeylerin bir simgesi sayan görüşe feministlerin getirdiği eleştiriyi bir yana atacak denli savurgan olamayız. Michèle Barret ve Mary Mclntosh’un ileri sürdüğü gibi, “eğer aile tekeline almasa bakım, paylaşma ve sevgi çok daha yaygın olurdu.” Aile ideolojisinin dürüstlükten yoksunluğu ve ikiyüzlülüğüne feministlerce ışık tutulması herhangi bir yeni sosyalist görüş açısından çok önemlidir.

Sosyalizm üzerine yeni görüşler, bugüne dek her zaman ve hâlâ da öncelikle İşçi Partisinin ve işçi hareketinin dışında etkinlik gösteren Soldan gelmiştir. Bunlar, kadın hareketinin, barış hareketinin, Ford’da ve Lucas Aerospace’dekiler gibi birleşik işçi kurullarının ve başka alternatif teknoloji ve alternatif iletişim gruplarının yöntemleriyle amaçlarını temsil ederler. Tümü de katılımcı demokrasinin iş örgütlenmesine yönelik yeni yaklaşımların ve kamusal kaynakların kullanımının üzerinde dururlar. Mike Cooley ve Hilary Wainwright toplumsal gereksinimleri karşılayacak halka dönük bir planlamaya dayanan yeni tip bir sosyalizm için bu gibi görüşleri ortaya atan en tanınmış iki eylemcidir. Hilary Wainwright, People’s Plan for Docklands’i (Tersanelere Dönük Halk Planı) üretenlerle birlikte çalışmıştır. Bu mücadelede birçok erkek işlerini yitirmemek için verdikleri kavgadan yenik çıkmalarına karşın çoğunluğunu kadınların oluşturduğu yöre halkı çevrelerinin denetimini ele geçirmek ve ait olmayı istedikleri bir çevre yaratabilmek için savaşmayı sürdürmektedir. Oysa bu tür bir sosyalizmin büyüyüp gelişmesine İşçi Partisi ve işçi hareketi içindeki eski sosyalizm görüşleri ile erkeklerin gücünü ve ayrıcalıklarını koruma konusundaki kararlı tutum engel oluşturur.

Büyük bölümü İşçi Partili politikacılarca tasarlanan bildiğimiz tüm devlet hizmetleri, hiçbir zaman kadınların, ayrı bir cins olarak karşılığında hiçbir güvence ya da destek görmedikleri bir hizmet olan başkalarına bakma görevinin başlıca sorumlusu olmalarına karşı çıkamadı. Böylelikle, erkeklerin egemenliği azaltılmak yerine pekiştirilmiş oldu; bu durum kadınları, toplumsal yaşamda belli başlı yetki alanlarının dışında bırakmaya ve insanların gereksinimlerinin karşılanmasının işyerinin dışında tutulmasına yardımcı oldu. Ve amaçları ne denli “sosyalist” olursa olsun, kapitalist pazarın kendisi gibi kâr için yapılan üretimin dışında gerçekleştirilen işlerin çözümlemesini yapıp maddi açıdan değerlendiremeyen tüm ekonomik stratejiler, doğuran ve başkalarına bakma görevi kendilerine verilenleri sömürmeyen bir toplum yaratamazlar.

Geleneksel işçi hareketi düşüncesi de eril egemenliği ve başka toplumsal hiyerarşileri güçlendirmiştir. Ekonomik farklılıkları ve “daha güçlü” sendikaların (nitelikli Beyaz erkeklerden oluşanların) pazarlık gücünü savunmakla “daha güçsüz” sendikaların ücretlerini ve koşullarını düzeltmediği bir sır değildir; gerçekten bunun tersini iddia etmek çok gülünç kaçar çünkü farklı gruplardan işçilerin ücretleri ve koşulları arasındaki uçurum giderek büyümektedir. Kadınların yaklaşık on yıldır bas bas bağırdıkları gibi erkeğin getirdiği ”aile ücreti” birçok kadın ve çocuğun gereksinimlerini karşılayamazken kadınlardan doğru dürüst bir ücreti esirgemeyi her zaman başarmıştır. Teknolojik robotların hakkından geldiği, bir zamanların güçlü imalat birliklerinin sayılarının azalması ve becerilerinin yokedilmesiyle işçi sendikalarının geleneksel uygulamaları giderek ortadan kalkmaktadır. Kadınlar, TUC Genel Kurulunda hâlâ önemli bir güce sahip değillerdir ve tam gün çalışan işçi sendikası görevlilerinin yalnızca yüzde beşini kadınların oluşturduğu sanılmaktadır. Ama bu durum değişene dek işçi hareketinin gelişmeyeceğini söyleyen kararlı feminist sesi görmezlikten gelmek artık güçleşmiştir. Örneğin, Ulusal Terziler ve Giyim İşçileri Sendikasının 1986’daki yönetim kurulu üyeliği seçimlerinde kadınların sayılarını, ondört açık yerin onbirini alarak üçten onbire çıkartmaları anlamlıdır. (APEX, ASTMS ve Vergi Memurları Birliğinde de kadınlar yönetimde daha çok yer almışlardır.)63 Angela Coyle, işçi sendikası hareketi içindeki feministlerin umutlarını şöyle dile getirmiştir:

Kadınlar, yeni ve daha yaygın bir kitle sendikacılığının öncülüğünü yapacak gizilgüce sahiptir… Kadınlar yalnızca gelir dağılımını değil, çalışma koşulları, çalışma saatleri, tüketim ve çocuk bakımı sorunlarını da gündeme getiriyorlar. Aykırı görünmekle birlikte, kadınların istekleri artık “kadın sorunları”nın ötesinde daha geniş bir ilgi alanına sahiptir ve işlerin azlığına, yoksulluğa ve eşitsizliğe karşı oluşturulacak radikal bir stratejiye temel oluşturabilir.

Cynthia Cockburn’ün bu listeye ekleyebileceği gibi kadınların sendikalara “katılıp onları değiştirmeleriyle” birlikte teknolojiye kendileri için sahip çıkmak amacıyla bağımsız olarak örgütlenmeleri ve alternatif teknolojiler yaratılması için sol hareketlere katılmaları, teknolojinin “evcilleştirilmesi”ne yardımcı olup yapmak ve besleyip büyütmek arasındaki bağın yeniden kurulmasına yardımcı olabilir.

Bence kadınlar, böyle bir harekete birtakım değişmez dişil niteliklerinden ötürü değil, işyerindeki sorunların evdeki işleriyle ve etkinlikleriyle doğrudan bağlantılı olduğundan öncülük edebilirler. Sendika hareketince ciddiye alındıklarında kadınların maddi çıkarları bu yüzden ücretli iş ile evişi arasında katı ayrımları koruyan ve mekanik becerilere hizmet becerilerinden daha çok değer veren varolan emek hiyerarşilerinin bozulmasını önleyen geleneksel işçi hareketi uygulamalarını derinden sarsacaktır.

Beatrix Campbell gibi işçi hareketini yalnızca “erkeklerin bir hareketi” olarak nitelendiren, hiçbir zaman kadınların çıkarı doğrultusunda eyleme geçmediğini ileri süren feministlere katılmıyorum.

 Tüm öbür toplumsal kurumlar gibi işçi sendikaları da her zaman için erkeklerin egemenliğinde olmuştur ve kaba bir cinsiyetçilik gütmüştür. Tarihsel olarak kadınları doğrudan dışlamış ve kadınların kavgasını destekleyememişlerdir; nitelikli emek gücünü korumaları, kadınlara ve azınlık gruplarına uygulanan ayrımı cesaretlendirici olmuştur. Erkeklerin işyerindeki davranışları, işyerinin dışındaki davranışlarında da olduğu gibi her zaman sorun yaratmıştır. Bu sorunu ancak birkaç sendika, ancak kadınların yoğun baskıları sonucunda ciddi olarak ele almaya yönelmiştir. Öte yandan, erkek sendikacıların kadın işçilerin çıkarlarını desteklediği (örneğin Ulusal Memur Sendikasının 1890’daki eşit ücret desteği ile sağlık emekçilerinin 1980’deki kavgasına verilen destek gibi) ve erkeklerle kadınların elele savaştıkları durumlar da olmuştur. Kadınlar geçmişte artık başka bir döneme ait görülen, erkeklere verilen bir “aile ücreti” düşüncesini desteklemişlerdir. Ama artık emek maliyetlerini düşürmek ve emeği koruma yasalarıyla çok güç kazanılmış başka işçi haklarını göz ardı edebilmek amacıyla kesin kararlılık içinde yarım günlük düşük ücretli kadın emeğine yönelen işverenler ve iş pazarının varlığı ve kadınların iş olanaklarının yarısına sahip çıkmaları göz önünde tutulacak olursa kadınları güçlendirecek yeni işçi hareketi stratejileri bir cömertlik gösterisi olmaktan çıkıp ileriye dönük bir zorunluluk haline gelmiştir.

“Bedelini kadınlara ödetmeden herkesin gereksinimlerini nasıl karşılayabiliriz?” diye soran feminist yaklaşımı bir kez ciddiyetle ele aldığımızda, toplumun toptan değişimini kendimize amaç edinmiş oluruz. Yerel yönetim yayınlarında karşımıza çıkan feminist yazılardan, örneğin Büyük Londra Meclisi Sanayi Stratejisinde olduğu gibi böyle bir görüşün resmi olarak onaylanmış bir ön incelenmesini görürüz:

Bu son derece temel insanlık sorunu toplumun her kesiminde işbölümünün ve çalışmanın ödüllendirilmesi, ücretli çalışma saatleri, becerilerin değerlendirilmesi ve öğretilmesi konularında kesin kökten değişimler gerektirir… Ücretli iş ile evdeki bakım arasındaki ilişkinin değiştirilmesiyle her ikisinin de insancıl öğeleri biraraya getirilebilir ve ezici yönleri aza indirgenebilir. Belki de işin, yaratıcılığının ve bakımın anlamlarının dönüşüm geçirdiği ve böylece işin ağır ve sıkıntılı olmadığı, yaratıcılığın gözde bir azınlığa yönelmediği ve bakımın tek bir cinsin sorumluluğu sayılmadığı bir gelecek oluşturabiliriz.

Sendikaların gücünü yitirdiği, ilerlemenin yavaş ve zorlu olduğu bir dönemde kadınları sendika politikasında daha etkin bir biçimde yer almaya zorlamak tuhaf görünebilir. Ama bu düşüş Su Kazanı Yapımcıları Sendikasına (İngiltere’nin ikinci büyük genel sendikası) başkan seçilen John Edmonds gibi kimi sendika önderlerini sendikaların bazı yeni öncelikli konularla, “eşit haklar” sorunuyla ve “işçilerin işyerinin içinde olduğu kadar dışındaki haklarıyla” ilgilenmeleri gerektiğini savunmaya yöneltti. Böyle bir yeni sendika anlayışı ile kadınlara yetki tanıyan, değişen uygulamalar arasındaki uçurum hâlâ çok büyüktür, ama feministlerin güvenle üzerinde hak iddia edecekleri bir alan yaratır. Kadınların işyerindeki mücadelesi, yaşamımızın her alanındaki eril egemenlik kültürüne ve alışkanlıklarına karşı verdikleri kavgadan daha önemli değildir, ama belediye meclislerinin içinde ve çevresinde verilen mücadeleleri gibi kadınların yerleşik politik tartışmanın ve eylemin içinde yer almalarının başka bir yoludur.

Eril egemenliğe karşı verilen kavgayı sosyalizm kavgasının bir parçası haline getirmek amacıyla merkeze doğru ilerleyen feministler, toplumsal alan politikası (eşitlik sorunu) ile kişisel yaşam politikası (kadınların deneyimlerini anlayıp değerlendirebilmek) arasında denge kurabilme sorunuyla yüz yüze gelmişlerdir. Ama bir zamanlar kadın hareketinin sorunu, kişisel konuların nasıl politik hale getirilebileceğiyken, şimdi sorun tersine dönmüş, feministleri işin politik yönünün kişisel yönünü önemsiz kılmadığını savunmak zorunda bırakmıştır. Alman feminist Barbara Sichtermann’ın ileri sürdüğü, benim de katıldığım gibi günümüzde “dünyasal ve geleceği belirleyici boyutlardaki çelişkiler, birer gönül meselesiymişçesine ele alınıyor.” Eğer bizler savaşımızı kazanmak istiyorsak, kadınlara gereken çözüm bu değildir.

Kültürel feministler, eşitlik için politik eyleme girme konusunun üzerinde durmanın ve erkeklerin egemenliğindeki politik kuruluşlara katılmanın, kadınların kendilerine özgü deneyimlerinin ve değerlerinin ifadesini kaçınılmaz olarak çarpıtıp yok edeceğinden ve belki de kadınları daha saldırgan, daha hırslı yapacağından, erkeklere benzeteceğinden korkuyorlar. (Oysa kadın konferanslarından bildiğimiz gibi bir kez kendilerini daha güçlü hissetmeye başladıklarında kadınlar da aynı erkekler gibi atılgan ve hırslı olabiliyorlar.) Ama eğer başarıya ulaşmak isteniyorsa, erkeklerin egemenliğindeki politik yapıların içinde çalışmak kadınların bağımsız olarak örgütlenmelerini engellemez, engellememelidir. Başarıya ulaşan herhangi bir feminist kavga, politik meydanların içinde ya da dışında, kadınların erkeklerle olan ilişkilerini değiştirmeye başlıyor ister işyerinde, ister evde ya da genelde toplum içindeerkeklerin kadınlara egemen olmalarını sağlayan koşulları değiştiriyor. Birkaç ayrıcalıklının ötesinde tüm kadınlara ulaşan bir feminist politika, gelir, kaynaklar ve kaynakların kullanımı gibi maddi eşitsizliklerle ilgilenmelidir. Bu da, her ne kadar yıpratıcı ve yavaş olursa olsun, devletin içinde ve çevresinde mücadele vermek, sendika çevresinde çalışmak demektir. Bu gibi mücadeleler cinsel politika ve ideoloji açısından eşit derecede önem taşır çünkü bunlar kaçınılmaz olarak birbirleriyle bağlantılıdır: Ekonomik bağımsızlığı olan kadınlar, kaba saba bir adamı bırakmak, isterlerse lezbiyen bir yaşam tarzını benimsemek ve anne olmaya ne zaman ve nasıl karar vermek gibi kimi seçimleri daha kolay yaparlar.

Kadınlarla erkekler arasındaki en büyük ayrım toplumsal eşitsizlikken kadınların erkeklerden farkını korumak için toplantı alanlarından uzak durmanın gerektiğini ileri sürmek, dışlanmayı ve geri planda bırakılmayı geliştirecek erdemlerle değerlerin korunmasını önermek demektir bu da pek öyle yüceltilecek bir şey sayılmaz. Erkeklerin kadınlarla ilişkilerinde ve onlar karşısındaki ayrıcalıklarında yeni gedikler açılmaktadır. Bu gediklerin derinleşmesiyle feministler, kendimiz ve başkaları adına istediğimiz geleceğin yaratılmasına katkıda bulunmak için kadınları güçlendirmeye çalışabilirler.

Stratejik açıdan bunun anlamı şudur: Feministler, asgari ücret, daha kısa “çalışma saatleri”, evde bakacak bir bağımlısı olanlar için izin ve bağımsız bir gelir için savaşmalıdırlar. Bu, kadınların, özellikle dışlandıkları işlerde çalışabilmelerini sağlayacak biçimde eğitilmeleri, desteklenmeleri ve görevlendirilmeleri demektir. Bu, devletin sanayi alanına yaptığı para yardımının ve müdahalenin değiştirilip toplumsal gereksinimleri karşılayacak işlerin yaratılması ve erkeklere özgü etkinliklere kadınlarınkinden daha çok değer veren ve bunları daha çok ödüllendiren yerleşik kavramların yeniden değerlendirilmesi demektir.

Somut olarak bu, kadınların İşçi Partisi ve TUC’de gerçek güce sahip olmaları, ama temel olarak bu kurumlan dışardaki radikal kadın gruplarının etkinliklerine açan politikaları yaratıp desteklemelerinin de çok önemli olduğu anlamına gelir. Sağlık ve ulaşım alanlarındaki kadınların, madenlerin kapatılmasına karşı olan kadınların ya da kurumlaşmış ırkçılıkla savaşan kadınların eylemlerinde gözlemlediğimiz gibi sosyalizmle ya da herhangi bir ilerici tasarımla yeni düşünceler bu gibi etkinliklerden doğmuştur. Yerleşik güç hiyerarşilerinin en dibinden en tepesine yol alabilmemiz için feminist görüşlere gerek vardır.

İdeolojik olarak bu, egemenlik ve boyun eğme kavramlarını dile getiren ve heteroseksüel erkeği, “insanlığın” temel, kendini kanıtlamış ve yetkili temsilcisi sayan, erillik ve dişillik konusundaki tüm varsayımlarımıza meydan okumak anlamına gelir. Ve bu da bizi alıp cinselliğe, şiddete ve kişisel olanın politikasına geri götürür: Bu politika bağlamında, üreme yoluyla tanımlanmış, erkeklerin kullanımına açık, edilgen bir meta durumuna indirgenmiş kadın bedeninin ve falus yoluyla tanımlanmış kadınları zorlayan ve ezen bir erkekliğin simgasi olarak kullanılan erkek bedeninin uyandırdığı arzuların aıtık yeniden biçimlendirilmesi gerekir. Belki o zaman, kadınlarla erkekler, isteğin hem nesnesi hem de öznesi olarak çocukluklarında aldıkları zevklerin yeniden tadına varabilir, kısıtlayıcı ve zorlayıcı cinsel saplantılarından sıyrılıp karşılıklı cinsel beraberliklere girebilirler.

İşçi Partisinin bugünkü yönetiminin ve işçi sendikalarının bu değişikliklerin gerçekleştirilmesi için pek bir şey yapmadıkları doğrudur. Ama yine de düş gücüne ve taraftara sahip Ken Livingstone gibi önderler bu değişimin gerekliliğinden emindir:

Ben İşçi Partisinin neredeyse tümüyle işi olan Beyaz erkek işçilere açık olmasını her zaman için bir güçsüzlük saydım. Kendi görüşüme göre toplum bu temele dayanarak değiştirilemez. Nitelikli ve niteliksiz işçilerden, işsizlerden, kadınlardan ve Siyahlardan olduğu kadar cinsel yönden baskı gören azınlıklardan da oluşan bir koalisyona gerek vardır… Bu da değişmemiz anlamına gelir: Ben kadın hareketini, yalnızca oy toplamak amacıyla desteklemeye yönelik çıkarcı girişimlere karşıyım. İşçi Partisi kadınlara kulak verip kendini değiştirmelidir.

Livingstone’un politikası ve Büyük Londra Meclisinde çalışanların çoğunun tasarıları, sosyalist gündemde doğru dürüst yer almamıştır. Ama sosyalizmin tek umudu gündeminde bunlara yer vermektir.

Öte yandan, feministler de kavgalarının bir bölümünün erkeklerle işbirliğine girip toplumsal eşitsizlikleri ve varolan kapitalist ekonomilerin tehlikeli ve yıkıcı teknolojilerini dönüştürmeyi gerektirdiğini kabul etmelidirler. İster İşçi Partisi içinde ve sendikalarda, ister bağımsız, Siyah, antinükleer, çevreci, ırkçılık karşıtı hareketlerde ya da başka ileri toplumsal hareketlerde ve sol gruplar içinde olsun, erkeklerle birarada ve erkeklere “karşı” politik eylem, feministlerin izlemesi gereken şemsiye stratejidir. Ne de olsa kişinin bir alanda en yakın işbirliğine girdiği tarafın, başka bir alanda birinci sıradaki ve bunun sonucunda en rahatsız edici karşıtları olmasının tuhaf bir yanı yoktur.

Kadınları özsel olarak erdemli, erkekleri ise özsel olarak erdemsiz gören “yeni feminizm” in gerçek sorunu, ilerici güçlere hizmet ettiği ölçüde gerici güçlere de hizmet vermesidir. Margaret Thatcher, kadınların kendilerine özgü niteliklerine değinerek kendi dürüstlüğünü, içtenliğini ve duygu derinliğini ileri sürer.

Benim bu kitabı yazdığım üç yıl içinde, radikal ve sosyalist feministler arasındaki en şiddetli çatışmalar sona ermiştir, bu başka Avrupalı feministlerin de bildirdiği bir değişimdir. Bu kitabın sayfalarında feministler arasında varolan bu gibi ve benzeri çatışmaları sergilemeye çalıştım; bunu çatışmayı yeniden canlandırmak için değil ama anlaşmazlıklarımızı yok saymak yerine göz önüne almak ve bunu yaparken farklı feminizm türlerinin hangilerini paylaşıp destekleyebileceğimizi görmek için yazdım.

Son yıllarda feministleri uğraştıran cinsellik, annelik ve ulusçu saldırganlık gibi konular, ilerici bir kadın hareketi sayesinde dönüştürülebilir ama bu, ancak, bu gibi konuları Üçüncü Dünya’da sömürgeciliğe karşı savaşanları destekleyen antikapitalist bir uluslararası hareketin daha geniş politik arenasına taşıyan bir çözümlemeye varmakla gerçekleşebilir. Bu çözümleme, kadınların bugüne kadar birer kadın olarak yaşamları boyunca karşı karşıya kaldıkları çelişkileri ve karşıtlıkları görmezlikten gelmek yerine açığa çıkaracaktır. Kadınlık hiç değilse bir bölümüyle, her zaman için kendisiyle uyuşmazlık içinde, değişken, çelişkili ve heterojen olmuştur; sınıf, ırk, yaş, cinsel konum ve bireysel özgeçmiş açısından farklı anlatımlara bürünmüştür. Aynı şey erkeklik için de geçerlidir. Tek başına dünyayı değiştirecek ya da kurtaracak, bütünleştirici bir kadın yaşantısı yoktur; erkeklerin olduğu gibi kadınların da uluşculuğu bunu yıkmak için harekete geçirilebilir.

Gelecek kadın değildir. Ama feminizmin sosyalizmi dönüştürüp erkeklerin kadınlar üzerindeki gücüne son vererek geleceğin kurulmasındaki rolü büyüktür. Sh:302-314

Kaynak: Lynne SEGAL, Gelecek Kadın mı?, Özgün Adı: Is the Future Female trc: Suğra Öncü, AFA-Kadın: 11 AFA-Yayınları: 100, Ocak, 1990, İstanbul

 

İKTİSADÎ SİSTEMLER ve KURALLARI


Piyasada mal ve hizmetlerin fiyatlarının nasıl belirleneceği, millî gelir ve servetten bireye düşecek payın belirtilmesi, bireyin satın aldığı malların miktarının enflâsyon veya deflasyon (fiyat düşmesi) etkisiyle nasıl bir seyir takip edeceği, işsiz mi kalınacağı yoksa iş koşulları düzelerek daha yüksek bir gelir mi elde edileceği soruları iktisadî hayata üretici ve tüketici olarak katılan her bireyi bütünüyle ilgilendirmektedir. Bütünüyle ilgilendirmektedir. çünkü maddî hayatımızın devamı, iyileşmesi veya kötüleşmesi ancak bu soruların çözümüne bağlıdır. Bundan dolayı demokratik bir toplumda, bu kadar hayatî bir sorunun çözüm yollarının belirlenmesinde bireye istediği iktisadî sistemi serbestçe seçme hakkı tanınmalıdır. Birey dilerse liberal sistemi, dilerse sosyalist sistemi seçebilmelidir.

Bireyin iktisadî faaliyetlere katılmasıyla kendiliğinden ortaya çıkan bu sorunların çözümü, her iki iktisadî sistemin de görevidir. İlki, çözüm yolu olarak iktisadî alanda piyasa mekanizmasını ve hukukî alanda serbest teşebbüslerin özel mülkiyette oluşunu; ikincisi ise iktisadî alanda plânlamayı ve hukukî alanda da işletmelerde devlet mülkiyetini kabul etmektedir. Kapitalist-liberal sistemi tutanlar, özel mülk sahibi serbest teşebbüsün fiyatların göstergesi altında, piyasa için en uygun malları üreteceklerine inanmaktadırlar.

Sosyalist sistemi savunanlar ise, devletin sahip olduğu işletmelerin, fiyat göstergesine bağlı olmadan, hazırlanacak ekonomi çapındaki plânlara göre, üretimi yürüteceklerine güvenmektedirler. Bilinen bir şey varsa, o da her iki sistem, ayrı yollardan olsa bile, bireyi ilgilendiren iktisadî sorunların çözümünde başarı sağlayabilir. Bundan dolayı, demokratik ülkelerde, hangi iktisadî sistemin seçileceği bir tek seçicinin kişisel kararlarına bırakılamaz. Ancak halkın kişisel siyasal eğilimleri seçilecek iktisadî sistemi belirleyebilir.

Her iktisadî sistemin gözetmek zorunda olduğu kurallar vardır. Kapitalist- liberal sistemde bireycilik, serbest rekabet ve özel mülkiyet oyununun kurallarındandır. Bu sistemi uygulamak isteyen siyasal organ, denilen kurallara uymazsa, sistemin sağlıklı olarak işleyeceğini ummak boşunadır. Kâr amacına göre hareket etmekte olan müteşebbisin ürettiği malın fiatına konulan narh, malı piyasadan kaçırır, karaborsada ortaya çıkarır. Piyasada beliren emek fiatının üstüne çıkarılan bir ücret düzeyi müteşebbisi bir kısım işçilere yol vermek durumunda bırakır. İşsizlik artar. Kapitalizm kendi kurallarını bozan bir müdahaleciliğe düşmandır, onunla bağdaşamaz.

Sosyalist sistemin de kendine has kuralları vardır Sosyalistleştirilmiş sanayi dallarında güdülen amaç, genel bir plâna göre hazırlanmış, ülkenin iktisadî çıkarlarıdır. Bu amaç unutulup, firmalar piyasada kârlılık esasına göre davranırlarsa, kurulan plânın allak bullak olacağı aşikardır. Sosyalistleştirilmiş firmalar liberal bir ortam içinde yaşayamaz. Memleketin iktisadî çıkarlarını sağlayacağı umulan yatırımlar dururken, eldeki tasarrufların liberal esaslara göre başka üretim alanlarına aktarılması ülkenin yatırım fonunu zayıflatır, plânın gerçekleştirilmesi önlenir. Bütün bu söylenenlere başka bir sürü sebep daha eklenirse, sosyalist sistemin liberalizmle bağdaşamayacağı açıkça gözükecektir.

Demokrasiyi benimsemiş bir ülkede, halkın çoğunluğunun oyuyla iktidara gelen bir hükümetin, seçilen iktisadî sistemin kurallarına uyması şarttır. Bu kurallar çiğnenemez, aksi halde sistem intikam alır. Halk Partisi’nin «beşyıllık plânları» arkasında bir sözde sosyalizmin gizli oluşu, Demokrat Parti’nin «serbest teşebbüs» efsanesinin arkasında da bir sözde liberalizmin saklı oluşu bilinen bir durumdur. Fakat bu iki ayrı sistemin her iki parti tarafından soysuzlaştırılarak uygulanışı Halk Partisi’ni bozuk bir devletçiliğe, Demokrat Parti’yi ise ne idüğü belirsiz bir müdahaleciliğe götürmüştür. Tartışmasız kabul edilen ve on yıllık evrelerle arka arkaya yürütülen bu sözde iktisadî sistemlerin başarısızlığı, kısacık ömürleriyle önümüzdedir. Hangi yoldan olursa olsun, Halk Partisi iktidarını Demokrat Parti’ye, Demokrat Parti de iktidarını geçici hükümete devretmek zorunda kalmıştır.

Bütün bu söylenilenlerden salt iktisadî sistemlerin liberal ya da sosyalist olsun başıboş bırakılmasının gerekli olduğu sonucunun çıkarılması hatalıdır. Her partinin, seçilen iktisadî sistem içinde kalması koşuluyla, bir iktisat siyaseti izleyeceği doğaldır. Fakat bu iktisat siyaseti izlenirken verilen kurallardan ayrılmamak gerekir. Halk Partisi’nin sanayileşme iktisat politikasını tarım kesiminin sömürülmesi ile gerçekleştirdiği, Demokrat Parti’nin enflâsyonla kalkınma siyasetinin de işçi ve orta sınıf halkın ezilmesi pahasına elde edildiği bir gerçektir. Bundan dolayı geçici evrim (inkılâp) hükümetinin de, kabul ettiği iktisadî sistem sınırları içinde, sistemin kurallarına uyması lüzumuna işaret etmek isteriz. Bir aylık bir geçmişiyle izlediği ve izleyeceği iktisat siyasetinin niteliği hakkında henüz bir bilgimiz yoksa da şimdiki para, kredi ve vergileme alanında aldığı kararlarla, geleceğe ait plânlama siyasetinde atacağı adımların pek hesaplı olması gerekmektedir. Oyunun kurallarının bozulması halinde oyun yanlış oynanmış olur. (Dünya Gazetesi, 6 Temmuz 1960. ) sh:912

Kaynak: Sencer DİVİTÇİOĞLU, Geçivermiş Gelecek, Bağlam Yay, Kasım, 1991, İstanbul

 

TÜRK-ARAP MÜNASEBETLERİNİN BOZULMASI


Bildiğimiz gibi I. Dünya Savaşı’nda Osmanlı Devleti, Almanya-Avusturya ve Bulgaristan ile müttefikti.

Mehmet Akif, Arap şeyhlerini İngilizlere dönmekten vazgeçirip Osmanlı’ya kazandırmak için Arabistan’a yollanmış. Dönüşünden sonra, bir ara Almanya’ya giderken yolda Viyana’ya uğramış. Şehre varmış ki ne görsün; olanca kilise çanları veryansın çalıyor; şehir velvele içinde. Akif içinden, “E, hadi bakalım, her halde ya biz ya da müttefiklerimiz bir zafer kazandı da onu kutluyorlar.” demiş. Ama soracağı da tutmuş. Aldığı cevap şu: İngiliz General Allenby Kudüs’e girdi. Onu kutluyoruz [Berkes, Niyazi; İslâmlık, Ulusçuluk, Sosyalizm, 2.baskı, Ank. 1979, s. 18.].

Bu hâdise Osmanlı’nın Hristiyanlar tarafından aldatıldığının bir delilidir.

Bir tane daha:

Arap bağımsızlık hareketi yavaş gelişmekteydi. Doğmakta olan politik nitelikteki bu Arap hareketinin liderlerinin çoğu Hristiyandı[Mansfield, Peter; Osmanlı Sonrası Türkiye ve Arap Dünyası, Çeviren: Nuran Ülken, İstanbul 1975. s: 30.].

Buyrun bir tane daha:

Beyrut’taki Amerikan Üniversitesi Arap milliyetçiliğinin ilk ocaklarından biri oldu. Bu misyonerlerin bugün en son temsilcileri bile, Arapları Türk boyunduruğundan kurtarmada kendilerinin ne kadar büyük rolü olduğunu kıvançla hatırlarlar [Berkes, a.g.e., s. 22] .

Kitapta geniş olarak okuyacağınız bizim ve Arapların cehaletine bir kaç misâl vermek’ istiyoruz. Böylece siz muhterem okuyucular, henüz kitabın başında Türk-Arap ilişkilerinde Hristiyanlık kadar cehaletin de önemli yer tuttuğunu göreceksiniz:

Şevket Süreyya Aydemir, İngilizlerin şöyle bir düzmece oyun ile Arapları kandırdığını anlatır. Bu uydurma propagandanın az da olsa etkisinin görülmesi, o günkü cehaleti ortaya koyması bakımından çok ilginçtir.

İngilizler, “Araplara yalnız silâh, para ve diğer yardımlarda bulunmazlar. Aynı zamanda propaganda malzemesi de kullanılır. Ve isyancılar bu propaganda malzemesini, omuzlarında bayrak gibi çöllere taşırlar. Meselâ şunları verelim:

Muhyiddin-i Arabî, bir Arap bilgini ve mutasavvıfıdır. 1165te doğmuş 1240’ta vefat etmiştir. Kabri Şam’dadır. Yani altı yüzyıl evvel yaşamıştır. Ama tam Arap isyanı sırasında ortaya onun bir kehâneti yayılır. Buna göre; “birgün bir “Ennebi”gelecektir.”

“Ennebi-El Nebi” Peygamber demektir. Demek ki bir Peygamber beklenmektedir. Bu müjde şöyle tamamlanır: Bu peygamber Mısır’dan çıkacaktır. Nil suyunu Sînâ çölüne akıtacaktır. Ve Araplık, o zaman kurtulacaktır. Hem de Ennebî, artık zuhur etmiştir. Yani çıkmış, görünmüştür. Bu “Ennebî”, Mısır’daki İngiliz kuvvetleri Başkumandanı ve İngiliz Mareşali Allenby’dir.

Bu isim, Arapça alfabe ile ve eski Osmanlıca’da da olduğu gibi “Alnebi” olarak yazılır. Arapça’da “Ennebî” “El-Nebî” olarak yazılır. Nil suyu da Sînâ çölüne ulaşmıştır. O halde Arapların kurtuluş saati de çalmıştır. [Aydemir, Ş. Süreyya; Makedonya'dan Ortaasya'ya Enver Paşa, istanbul 1978, c. III, s. 290-21.]

-Elbetteki Muhyiddin-i Arabî bu şekilde birşey yazmamıştır. Ancak o günün (1915) şartlarında buna inananların varolabileceği İngilizleri bu oyuna sevketmiştir.

Cemal Paşanın yaveri, sonraları Atatürkçü Falih Rıfkı Atay 1916  da Enver ve Cemal Paşa’larla Peygamber Efendimiz’in ravzasını ziyaret ederler. Namaza dururlar. Bazı fakir Araplar namaz esnasında su satarlar, almaları için zorlarlar. Namaz esnasında suyu içip para verirler[Atay, Falih Rıfkı; Zeytindağı, İstanbul 1981, s. 55-56.]. Hem bizden hem Araplar’dan cehalet. Bu insanlar elbette aldatılabilir.

İttihad ve Terakki Partisi’nin 1909’dan sonra Araplara yönelik politikaları hatalıdır. Meselâ Arapların din eğitimi dışındaki eğitiminde, Türkçe mecburiyeti getirilmiştir [Mansfield, a.g.e., s. 46.]. Anlamsız ve de kritik günlerde Arapların tepkisine yol açmıştır. Bu da İngilizlerin maksadına yönelik sonuç veriyor.

Herşeye rağmen birçok Arap, I.Dünya Savaşı’nda Osmanlı’nın yanında yer alıyor. Meselâ Mart 1917 Gazze savunmalarında Türk ve Arap askerleri beraberce kahramanca savaşıyor. [Cemal Paşa; Hatıralar. 4. Baskı, İstanbul 1977, s. 230.]. Böyle olsa da oyun tutmuştur. Osmanlı yıkılmış Araplar İngilizlerin yanında yer almıştır.

İNGİLİZ’İN TÜRK DÜŞMANLIĞI

İngiltere Başbakanı Lloyd George, Türkler hakkında şunları söyler: “Bir insanlık kanseri, kötü yönettikleri toprakların etine işlenmiş bir yara…” [Avcıoğlu, Türkiyenin Düzeni., 1.Kitap, s. 35.]. Başbakanları böyle konuşunca İngiliz askerlerine gayr-i insanî davranmak gayet normal geliyordu, İngilizler Sina-Tilistin Cephesi’nde esir aldıkları Türk askerlerini Kahire sokaklarında çıplak dolaştırdılar, Halife ve İmparatorluğu tezyif için[Atay, a.g.e.. S: 105..] Lloyd George, Kudüs’ü bizden alan Allenby için; “General Allenby’in adı, Haçlı seferlerinin sonuncusu ve en şereflisinin faili olarak her zaman hatırlanacaktır”[Avcıoğlu, Türkiyenin Düzeni., 1.Kitap, s. 35.]. Sh:38

1. Dünya Savaşı’nın hemen sonrasında bir İngiliz diplomatları söylüyor:

“Batı’daki milliyetçilik akımını ezemediğimiz gibi, Pan-İslamizmi de ezemeyiz. Amacımız, parçalamak, uzlaştırmak ve yönetmek olmalıdır. Parçalamak ve uzlaştırmak gereklidir; çünkü müslümanların, bir temel ilke olan ama şimdilik hemen hemen unutulmuş bulunan, “müslümanlar müslüman olmayanlar-yönetilmez” ilkesi etrafında toplanmalarını istemiyoruz” Sonyel, Salahi,Türk Kurtuluş Savaşı ve DışPolitika, Ankara1973,c.I,s.187

Meşhur casus Lawrence ise şunları söylüyor:

“Araplar hiçbir zaman bir bayrak altında toplanamayaklar ve tek bir devlet olamayacaklardır. Onlar için en mükemmel idare, Türk idaresidir. Biz kendi menfaatlerimizin icabı ola ihtiyarlamış ve değişen şartlara göre yaşama gücünü tazelememiş bu idareyi yıkacağız ve istediklerimizi elde edeceğiz, kat hiç bir zaman Türkler’in yerini alamayacağız. Bu yer, ebediyyen boş kalacaktır” [Kutay, Cemal, Tarihte Türkler-Araplar, İstanbul 1970, s. 247.]

Bu alıntımız tamamen doğrudur. İngiltere’nin maksadını ortaya koymakla beraber İslâm’ın güzel bir prensibinide belirtmektedir. Sh:74

YAHUDİLERİN TUTUMU

Ayrı bir konu olduğu için burada arz edemeyeceğiz, ancak biliyoruz ki II. Abdülhamid döneminde Yahudilerin arzularına gem vurulmuş, kendilerine itibar edilmemişti. Yahudiler II. Abdulhamid’i tahtan uzaklaştırmakla Filistin topraklarında yerleşme, sonrasında da devlet olma merhalelerine ereceklerini biliyorlardı. Bu sebeple de Jön Türk denilen grubun içerisine sızmışlar, İttihat ve Terakki ile bu maksatlarına ulaşmışlardır. Nitekim; “Arapların Jön Türklere gösterdikleri tepki, başlangıçta olumlu oldu. İttihat ve Terakki Cemiyeti içinde önemli bir yerleri yoktur, “çoğu subay” birkaç Arap cemiyete girmiş ve liderli ile yanyana çalışmışlarsa da bunu Arap milliyetçileri olarak değil,Osmanlı vatandaşı olarak yapmışlardı. Aslında bu hareket içinde Osmanlı Yahudileri, Araplardan çok daha önemli rol oynamışlardı” [Mansfield;a.g.e,s.92.]

I.Dünya savaşında Nablus ve Gazze savaşlarını Yahudilerin ihanetleriyle kaybettik.[Ünal,Tahsin,TürkSiyasiTarihi1700-1958,5.Baskı,Ankara1978,s.447].

Genelkurmay Başkanlığı bir yayınında Filistin’deki Yahudi ihanetleri hakkında şunları söylemektedir:

“Filistin’de Siyonizm cereyanına taraftar bazı Musevilerin Osmanlı egemenliğini bozacak gizli örgütleri olduğu biliniyordu. Yapılan araştırma sonunda, birçok belgeler hükümetin Bu kuşkusunu doğrulamıştır. Bu gizli örgütün özel postası, mahkemesi, bayrağı ve doğrudan doğruya devletin egemenliğiyle ilgili diğer faaliyetlere rastlanmıştır. Bunun üzerine kesin tedbirler alınmış ve belirli bir süre içinde Osmanlı uyruğuna geçmek isteyen Fransız, İngiliz ve Rus musevileri yurt dışına çıkarılmıştır”[ GenelkurmayBaşkanlığı, ...Filistin-SinaCephesi, c.IV,Kısım,s.6-7].

HATALAR

Araplar’ın Hataları

Araplar İslâmiyet’le birlikte devamlı yükselmişler, inanılma sı zor bir zamanda büyük medeniyet sahibi olmuşlardır. Sebep İslâmiyet’e uymalarıdır. Yani Allah’ın dediklerini yapmalarıdır.

Araplar 1916’da Osmanlı’ya isyan etmişlerdir. Osmanlı kadar hatalı politika izlerse izlesin Hristiyan dünyasıyla birli halifenin ülkesine karşı gelinmemeliydi. İsyanın sonunda Araplar Batı’nın, özellikle İngiltere’nin kontrolüne girmişler 1945’e kadar durum bu şekilde kalmıştır. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Sovyet Rusya’nın etkisi görülmeye başlamış birçok Arap ülkesinde başta Irak, Suriye ve Mısır’da komünizm hızla yayılmıştır. 1970’lerden itibaren çeşitli sebeplerle bu sefer de yine Batı taraftarlığı başlamış ve günümüze gelindiğinde koca Ortadoğu Amerika’nın kontrolüne girmiştir.

Araplar bir Batı bir Sovyet taraftan olup, bunların kültürlerini yaşamaya çalışmıştır. Ancak ne kadar yazıktır ki ARAP ÂLEMİ 1916’DAN BERİ BİR KERE DAHİ OLSUN, NE İSTTİKLÂL MÜCADELELERİNDE, NE DE SONRASINDA İSLAMİYET’İ AKILLARINA GETİRMEMİŞLERDİR. İslâmiyet onlar için sadece salavât getirmek düzeyinde kalmıştır. 1988 yılın ilân edilen Filistin Devleti’nin anayasasına baktığımızda İslâmiyet’ten söz edilmiyor. İslâmiyet’i camilere gömmüşler [Halloum,a.g.e,s.259...vd.]

Araplar birleşmiyor. Başlarındaki diktatörler sırtlarını Batı ya da Sovyet’e dayamışlar, Batı’nın ahlâksızlıklarını yaşıyorlar. Araplar bunlardan kurtulduğu zaman birleşebilecektir.

Araplar kendi tarihlerini, Osmanlı ile olan münasebetlerini Batı tarihi ile okumaya son vermelidirler.

Türkler’in Hataları

Türkler’in yani en büyük hatamız; Batı’ya, Batı kültürüne yönelik, Batı’nın öğrettiği haliyle 1916 için Araplar’a kırılmak, onları ağır biçimde suçlamak ve yöneticilerimizin çoğunun İslâmlamiyein dostluk ve kardeşliğinden uzak olmalarıdır. Dış politikamızda izzet-i nefsimizi bir kenara bırakarak, Amerika’nın yörüngesine girmek ayrı bir hatadır. Aslında bütün mesele; hem Türkler’in hem de Araplar’ın İslâm olmayışıdır. Ne kadar yazılırsa yazılsın, meselenin bilinen bütün boyutları ne olursa olsun İslâmiyetbu hususda mihenk taşıdır. Türkiye 1949’da olduğu gibi birçok kereler Amerikan doları için Arapları yalnız bırakmıştır.

ORTADOĞU’NUN HUZURSUZLUĞU

Osmanlı sonrasında Ortadoğu’da büyük bir huzursuzluğun Vıişandığı açıktır. Önce İngiliz ajanı Ağa Han’ın sözlerini aktaralım:

“Türkiye, zamanında tek bağımsız Müslüman ülke olarak dünyada yalnız başına ayakta durabilmiştir. Bütün eksiklerine rağmen İstanbul’daki rejim, İslâmlığın dünyevî yüceliğinin gözle görülür kalıntısını temsil etmekteydi. Halifelik de bütün Sünnîleriçin büyük önem taşıyan bir bağ niteliğindeydi.

İslâm topluluğunun Türk İmparatorluğunun parçalanmasına karşı oluşu bir temele dayanıyordu. Bu temel, Osmanlı’ların Ortadoğu’nun çetrefilli siyasal gerçeklerini anlamış ve kavramış gerçek devlet adamları oluşuydu” .[ Mansfield;a.g.e,s.92.]

Osmanlı’nın lslâmî politikası vücudu saran bir ruh gibi Ortadoğu’yu içine almıştı. Ortadoğu’da Osmanlı yani lslâmî politika çekilince, milliyetçilik, sosyalizm gibi kavramlar ortaya çıkmaya başladı. Kargaşa doğdu. Batı sömürü yansına ve kavgasına girişti. Osmanlı bu bölgeye herhangi bir karşılık beklemeden herşeyini verdi. Onun yerini arz ettiğimiz gibi hayasızca yapılan sömürü kavgası aldı. Sh: 138

 

Kaynak: Mehmet KAFKAS, Geçmişi Bilmek 1,İzmir-1994

 

Tanıdığım Kastamonu Delileri İçinde Bir Veli DELİ EŞREF veya HACI EŞREF


Hacı Eşref

KASTAMONU DELİLERİ

Siz de Kastamonu delilerini
Görebilseydiniz çok severdiniz
Hallerine bakıp şaşırırdınız
Ve, bunlar ne güzel deli derdiniz

Deli Satiye’yi tanısaydınız
Anlardınız nedir esmer güzeli
Sırım gibi , boylu-boslu, gamzeli
Gönlünüzü usulca önüne sererdiniz

Oynardınız bilirim deli ziya geçince
Mini gıdısı kadına ısınırdınız zamanla
Mohmoh Hüseyin’le, Mohmoh Hasan’la
Oturup yemek yerdiniz

Nasrullah’ta bulurdunuz Deli Ahmet’i
Sallûûûû ,  diye bağırırdı farza dururken
Sesiyle kubbeleri gümbür gümbür vururken
Gülümserdiniz…

Sonra Deli Eşref’i görürdünüz karşıdan
Her adım başında yâ sabır derdi
Tayy-ı zaman tayy-ı
mekân ederdi
Savrulur giderdiniz

Ne gözünde para, ne ev-bark, ne gam..
Dilendiği parayı en son kuruşuna dek
Fakire, fukaraya verirdi sevinerek
Siz de hâlinize şükrederdiniz
Bunlar ne güzel deli , derdiniz

YAVUZ BÜLENT BAKİLER

 

BİRKAÇ SÖZ

Bu küçük kitap bazı özelliklere sahiptir Başlangıçta bir makale olması düşünülerek işlenen konunun, Tanıdığım Kastamonu Delileri İçinde Bir Veli DELİ EŞREF VEYA HACI EŞREF başlığı ile Eylül 1991 ve Ekim 1991 aylarında olmak üzere iki baskısı yapıldı. Merhum Eşrefin hayranları kitabı kapıştılar, defalarca okudular. Baskı masrafları çıktıktan sonra kalan para, bir keresinde Eşref adına bir camiye bağışlandı; bir keresinde de, şehrin ünlü Nasrullah Camii’nde onun için saltanatlı bir mevlid okutuldu. Bu defa, fotoğrafta görüldüğünden daha fazla göçen mezarı ve çevre düzenlemesi yaptırılacaktır.

Hacmi küçük de olsa müstakillen delilerin konu edinildiği bilinen ilk kitap olması bakımından, Türk Edebiyatı Tarihi içinde bu kitabın ayrı bir yeri olmalıdır.

Bu baskıda kitabın adını kısalttık; fakat münhasıran Eşrefe ayırmayıp, öncekilerde olduğu gibi, konunun Türk Edebiyatı Tarihi içindeki yerini belirledik ve bu kültür içinde kulaklarda paslanmış birçok bilgiyi gün yüzüne çıkartmağa çalıştık. Üçüncü baskıya ilâvelerimiz de oldu.

Bilindiği üzere şiir, hislerin ifadesinde kullanılan en güzel vasıtalardan biridir; bir nevi “Sözün en hayırlısı kısa olan ve söylenmek istenen şeye delâlet edendir”.Kastamonu’nun aziz damadı Yavuz Bülent BAKİLER Beyefendi’den, kitabı okuduktan sonra Eşrefin hayatını şiirleştirmesi ricasında bulunmuştum. Yazdıkları şiiri kitabın baş kısmına koyuyor ve kendilerine teşekkür ediyorum.

Bu vesile ile bir vâkı’a (rüyâ) dan söz etmek istiyorum. Bir kimsenin hayatı yazılırsa o kimse sanki yaşatılmış gibi olurmuş. Eşref Kitabı’nın Eylül ve Ekim 1991 aylarında iki baskısının yapılmasını takip eden 10/11 Kasım 1991 günü sabah vakti, merhûm Eşrefi rüyâmda gördüm. Siyah ve yeni bir takım elbise içinde, beyaz gömlekli ve kravatlı, yeni saç-sakal traşı olmuş, zümrüt gibi siyah sakallı, yirmi beş yaş civarında genç ve çok hoş biri olarak temessül etti. Tabir kitaplarına göre bu rüyânın son derece güzel yorumları vardır. Merhûmun bizlerden memnun olacağını tahmin etmekteyim.

İsmail Habib Sevük 1940’larda Kayseri, Kırşehir ve Kastamonu’da deliler var derken, her halde kayda değer olanlarını kastediyordu. Bunlardan biri de Deli Eşref veya Hacı Eşref olup kendisini meczûb-ı İlâhî olan velilerden addediyoruz. Eşref gibilerin memleket açısından mahallî birer değer ve bereket vesilesi olduklarına inanıyoruz.

Son olarak bu üçüncü baskı için teşvik ve peşinen finansa eden, şehrin önde gelen esnâfından H. Kemâl ve Ahmet PATTABANOĞLU Beyler’e; dizgi ve baskı işi için matbaanın bütün personeline teşekkür ediyorum.

Prof. Dr. Abdülkerim ABDULKADİROĞLU
Ankara, Nisan 1994

GİRİŞ

Türkçe’mizde çok kullanılan kelimelerden biri de “deli”dir. İşimize gelsin gelmesin gerek medih gerekse zemm yerinde kullanarak birine hemen “d e l i”yaftasını yapıştırıveririz. “Delisin sen”, “Aklını mı kaçırdır?”, “Sevincinden deli oldu (veya) deliye döndü.”, “Deli gibi ne yaptığını bilmiyor “, “Aklının yan tahtası eksik.” “Deli mi velî mi bilinmez.” “… yerin akıllısından delisi çoktur”, “Delisi çok olan yerde işler sürüncemede kalır “, “Ölüsü olan değil, delisi olan ağlasın.” “Delilere bakarak aklımızın kıymetini bilip Allah’a hamd etmeliyiz.” ve benzerleri olan deyim ve cümleler sıkça duyulup kullanılırlar.

Toplumumuzun çok kullandığı kelimelerden biri olan “deli” kelimesi genel manâsı ile kullanılır. Hâlbuki eski metinlerde ve zengin kültür dilimizde bunu ifade eden farklı kelime ve terkiplerle karşılaşmaktayız. Bilhassa Şuarâ Tezkireleri metinlerinde, Menâkıbnâmelerle vefeyatnâmelerde bazı şâirler hakkında” cezbe-i İlâhîye kapılarak…” meczûb-ı İlâhî bir kimesne idi “meczûbînden idi” “mecnûn sınıfından idi.” “bûdelâdan idi”, “Ebdâlan sınıfından idi”, “meclûb sınıfından idi” gibi kelime ve terkipler zengin boyutlu çağrışımlara sebep olmaktadır. Şöyle ki: Mecnûn ile meczûb farklı anlamları olan kelimelerdir. Dikkat edilirse “cezbe-i İlâhî”, “meczûb-ı İlâhî…” “meclûb” gibi kelime ve terkipler Allah’a ait manevî bir hali ifade ediyorlar. “Cezbe”de ve “Meczûb”da manevi taraf ağır basmaktadır. Cinnet getirmekten dolayı “Mecnûn” denen kimselere ait vasıflandırmada ise maddi aşk veya bir başka olay hâkim olmakta, hareket noktası madde ile bağlantılı geçmektedir. Böylelerine “çılgın”, “cinlere uğramış”, “çılgınca seviyor (veya) karasevdalı”, “şeydâ” da denir. Leylâ ve Mecnûn mesnevilerine konu, mektep yıllarına kadar inen maddî bir aşk değil midir? Sonu değişik de olsa Mecnûn’u aklından eden dünyevî yani maddî aşktır. Bundan dolayı “Mecnûnâne aşk” tabiri meşhur olmuştur.

Bizde “aptal” kelimesi “ahmak, budala, geri zekâlı, sersem”… gibi manâları çağrışım yaptırır, yani kelimenin altında menfi bir yorum vardır. Aynı şekilde birine “budala” demekle de “Akılsız, bön, ahmak, ebleh” demiş oluruz. Aptal’ın birde hile bilmeyen temiz yürekli, safderûn manâları da vardır. Bu anlamlar içinde kalender yaratılışlı, derviş tabiatlı kimse akla gelir. Bu tipler genelde ciddî olarak bir şeye akıl yormazlar. Hakk’a tam bir teslimiyet içindedirler. “Mevlâ görelim neyler, Neylerse güzel eyler..” felsefesi ile tefvîz-i umûr (işleri olduğu gibi Allah’a ısmarlayıp havâle etme) etmişlerdir. Onlar sadece ârif kişilikleri ile olayları seyrederler. Bundan dolayıdır ki bir şeyin olacağını önceden bilir yerinde “Abdala malûm olur.” tabiri şaka yollu ve tevazu duyguları ile müştereken kullanılır. Bu kelimenin Arapça tekili olan bedîl nerede ise hiç kullanılmaz. Tekil anlamında ve biraz galat haliyle budala veya aptal (büdelâ veya ebdâl) olan çoğulları kullanılır. Dikkat edildiğinde bunlarda da meczûb ve cezbe ile meclûb kelimelerine yakın manâların olduğu görülür ve manevî yönün ağır bastığı anlaşılır.

Günümüzde doğuştan geri zekâlılar (handicapped, ab- sent minded) meselesi dünyanın üzerinde en çok durduğu, hükümet bütçelerinden mühim payların ayrıldığı ve programlarında yer verildiği bir konu olmuştur.

Her geçen gün sayılarında artışlar kaydedilen geri zekâlılar, insan unsuru olarak, milletlerarası tedbirler alınmasını gerektirecek derecede yakın ve uzak çevrelerini düşündürmektedir. Meselâ İngiltere’de okulları, okul servisleri, hastahaneleri ayrıdır. Öğretmenleri özel eğitimden geçirilmiş ve emsali arasında daha fazla maaş alan kimselerdir Yetiş kin geri zekâlıların, günün belli saatlerindi; şehirde gezdiril meleri, parklara götürülmeleri gibi ihtimam isteyim bakımları ilgililerce zevkle yerme getirilmektedir Kısaca ifade etmek gerekirse doğuştan geri zekalı olan bu vatandaşları hakkında devlet, âdeta kendisini sorumlu hissetmektedir Meselenin bu yönü ayrı bir makale hatta kitap konusu olacak boyutlu dur.

Sevindirici bir husus olarak Türkiye’de de bu konuda oldukça mesafeler alındığını kaydetmeliyiz Ülkemizde soz konusu kimselerin lehlerine kaydedebileceğimiz ve başka yerlerde benzerlerine rastlayamayacağımız bazı hususlar vardır. Şöyle ki: İstisnaları mevcut olmakla birlikte bir kimsenin eksik tarafı ile bilhassa alay konusu olacak şekilde ilgilenmek, söz konusu kimseyi küçük düşürmek, imâ yollu da olsa onun kalbini rencide etmek İslâm âdâb ve örfünde yasaklanmıştır. Bu konularda kesin ve uyarıcı deliller vardır. Toplumumuzda bu hususlar bilindiği için, ileri giden biri hemen ikaz edilir. Bir de delilerle alay edilmek şöyle dursun onlara ibret gözü ile bakarak kendi hâlimize hamdetmek lâzımdır. İster doğuştan olsun isterse sonradan tecennun tabir edilen cinnet getirmek şeklinde olsun geçici olan bu dünya hayatına karşılık, ebedi âlemde lehlerine tecelli edecek olan durumlar vardır ve İlâhi adâlet onlar lehine fazlasıyla yerim bulacaktır. Deliler, tecennün akibetlerinı kendileri hazırlamamak şartıyla dini mükellefiyetler ile hesap kitaptan sorumlu tutulmazlar. Böylece dünya hayatında onun bunun alayına marûz kalsalar bile obur dünyada dâimi saadet kendilerim beklemektedir kı bu hususlar Allah’a ve ahiret gününe: Cennet ile Cehennem’e iman esaslarım havi dinler ve bu din salıklerı bakımından çok muhim sonuçlardır. Diyebiliriz ki İslâmiyet, derecelerine göre deliler hakkında İnsanî, içtimai fıkhî ve ahlakî esaslar vazetmiştir Özellikle velî sıfatlı delilerin mezarlarının ziyaret mahalleri arasında bulunması, adlarına mahalleler kurulması ve camiler yapılması (meselâ Bursa’da Ebdal ile başlayan yer ve mekân adları) toplumumuzun onlara verdiği değer ölçülerinin boyutlarını tayin bakımından mühimdir. Bu vesile ile batıda zincirlere vurularak tecrîd edilen delilerin benzerlerinin, Türk toplumunda müzikle tedavi edilmeleri ve özel hastahanelerinin kurulması gibi medeniyet izlerinin, dünya kamuoyu önünde her zaman için lehimize sonuçlar olduğunu bir kere daha ifade edebiliriz. Lüzumlu olacağına inandığımız bu uzun girişten sonra sözü konumuza getirelim. Eşref ile ilgili olan ve menkıbe özelliği taşıyan bilgilere geçmeden önce, yaşım itibariyle tanıdığım Kastamonu Delileri’nden söz etmek istiyorum.

Benim bu delileri biraz daha yakın tanımamın bazı sebepleri vardır. Rahmetli babam, ramazanlarda birer akşam şehrin bütün fakirlerine ve delilerine iftar verirdi O yıllar bahar ile yaz mevsimleri arasına tesadüf eden ramazanlarda, bahçe ye sofralar kurulur: menekşe, leylak, zambak ve gül kokuları arasında iftar edilirdi Bu arada dikkatimi çeken bazı hususlar olurdu. Rahmetli anneannem ve rahmetli anneciğim, diğer misafirlerle bunlar arasında hiçbir ayırım yapmadan büyük bir heyecan ve zevkle hazırlanırlar, diğer sofralar gibi bunlara ait sofralar da aynen donatılırdı. Bir şeyi hatırlıyorum: Belki dişlerine yumuşak geldiği için belki de kaşıkla bol bol yiyebildikleri için olacak istek üzerine tatlıda sütlü kadayıf daha çok yapılırdı Rahmetli babamın da kurulan sofralar arasında (en az 30- 40 kişi olurlardı) dolaşarak hepsiyle hatırlaştığı. iftarlıkları ve yemekleri sıra ile değişik yerlerde ama onlar arasında yediği hep gözlerimin önündedir Tabiî ki bunlar dış kirası almadan asla evden ayrılmazlar; başka bir ifade ile yemekten çok verilmesi ve alınması âdet haline gelmiş o paraların peşinde koştururlardı. Bahçe çıkışında, gündüzden kâğıtlara sarılarak hazırlanmış diş kiralarını alırken her birinin sevinçli yüz ifadelerini hâlâ görür gibiyim.

Rahmetli Eşref evimize her zaman gelirdi Buna bağlı olarak elli yılı aşan ömrümün şu faslında, bazı şeyleri içe atmanın hiç bir anlamı kalmadığından ve okuyanlara ibret olması düşüncesiyle yazılmasında fayda gördüğüm hususlar var. Şöyle ki: Babam cömert, evimiz misafire hep açık bilinir, tanınırdık. Bir gün “Abdullah Efendi misafiri çok sever” demişler de, sanırım bu konuda evi ile arası pek iyi olmayan biri söze karışarak; “Esas misafiri seven Abdullah Efendi değil, hanımıdır. Evden surat etseler, izzet ikramda eksiklik gösterseler bak bir daha kimseye buyur deyebilir mi?” demiş. Bu gerçektir, aynen katılıyorum. Evin bu halini bilen Eşref istediği zaman gelir, canının çektiği yemekler derhal yapılır; zaman zaman bıraktığı çamaşırları yıkanıp ütülenirdi. Birkaç defa da üst kattaki banyo yakılmış, Eşref gönlünce orada yıkanmıştı.

TANIDIĞIM KASTAMONU DELİLERİ:

Her yerin delisi olur. Yukarıda da bahsettiğmiz üzere bunların kimi meczûb veya meclûb, kimisi de mecnûndur Bize değişik suretlerde göründükleri halde iç yüzlerini kesinlikle bilemediklerimiz de pek çoktur. Kastamonu’nun da delileri olmuştur ve olagelecektir. Çocukluğumdan beri tanıdığım ve isimlerim hatırlayabildiğim kadarıyla Hımhım Muhiddin. Mohmoh Hüseyin ve Mohmoh Hasan (iki mohmoh kardeşler). İsmet (kadın), Ziya. Mini Gıdısı(kadın), Calay. Dedo İsmail, Huriye, Hamal Dogu Hasan, Mahir, Caba(kadın), Safiye, Deli Nebiyye, Yumuk, Deli Mahiye, Yaylı, Kâhya, Halime Çavuş (Kuva-yı milliye kıyafetiyle resmi bayramlara katılırdı), Yoğurtçu Osman Ağa, Deli Şükrü’yü sayabilirim.

Bunların her biri ayrı ayrı özellikleri ile kendilerim dâima gündemde tutmasını bilmişlerdir Yoğurtçu Osman Ağa, yaz kış ceket giymez; belinde kuşak, başında siyah bir fötr şapka, iki kolunun altında badı sopası denen koltuk kısmı yüksek ve kalın bastonlarına dayanarak yürür, köyünden yayan gelip giderdi İsmet’in ayakları şiş idi ve zorlukla yürürdü Deli Mahiye fala bakardı. Satıye, halk ağzında Deli Satiye, gene halkın ifadesi ve beğenisi ile karabiber gibi bir esmer güzeli, son derece endamlı, kızdığı zamanlar dışında çok hassas ve kibar bir İstanbul Saray Hanımefendisi idi. Genç yaşta bir subay ile aşk evliliği yapmış, ama kısa süre sonra yüzbaşı kocasını kaybedince cinnet getirmiş ve bu hallere düşmüş İstanbul ağzıyla konuşur, konuşmasından okur yazar kişiliği hemen farkedilir ve dâima günün başbakanı veya cumhurbaşkanı ile düğün hazırlıkları içinde olur, çevresindekileri düğününe davet ederdi. Merhum Adnan Menderes Kastamonu’ya gelmiş, Şeker Fabrikası’nın temeli de o gelişinde atılmıştı Satıye Hanım hiç böyle bir fırsatı kaçırır mı? Aklına göre başbakan onu istemeğe gelmişti ve aylarca süren düğün sözleri halkı epeyce eğlendirmişti Seçim yapılır yapılmaz adım duyduğu cumhurbaşkanı veya başbakan ile çok yakında yapılacak düğünlerinden söz etmeğe başlar daha aşağısını asla beğenmezdi

Kâhya, (adı Ahmet) Kastamonu’nun ünlü Nasrullah Camii ana kapısını bekler, ezanlar okunur okunmaz kapı önünden, elini kulağına götürerek “Ezân okunduuu” diye bağırır, gaflet içinde olup ezanı duymayanları ikaz ederdi. Bir de namazların ilk sünnetleri kılınıp tarza durulmak üzere kamet getirilirken aynı minval üzere “Saallûû…” diye bağırırdı ki bilhassa bu seslenişi, geç kalarak, şardıvanda abdest alanlar için son bir ikaz olurdu: farzı kaçırabilirsiniz demekti Bu görevinden dolayı kendisine “Kâhya” veya “Salâcı Kâhya “ derlerdi Kâhya’nın bir görevi de hemen girişteki ayakkabıları gözetlemek, bunun karşılığı bahşişini almaktı Sünnetlere bir hayli gecikmeli durur, gecikmeli de olsa mutlaka sünnet namazları kılar ama şayet namazda iken ayakkabı bırakan veya alnn olursa onları gözleri ile sağlı sollu takıp ederdi Görevine bu derece düşkün biri idi(l). Kastamonu’nun cenazelerinin kaldı rıldığı en büyük ve merkezî camisi olması bakımından cenazeler Nasrullah Camii’ne getirilir, Kâhya da bunlardan nasibi nı alırdı. Ancak arka arkaya birkaç gün cenaze olmaması kâhyayı üzer, belki de kara kara düşündürürdü Şayet üç gün arka arkaya cenaze olmamışsa, kâhyanın uğur saydığı bir hareketi vardı. Sabah namazını kılar kılmaz, güneş doğmadan, kâhyanın, camimin musallâ taşının bulunduğu tarafa gidip etrafını kontrol ettikten sonra, sağ eliyle “Diril ya mübarek…” sözleriyle musallâ taşına vurduğunu görenler pek çoktur. Bazen taşa vurdu, iki uç saat içinde cenaze haberi geldi diyenler de olurdu. Cenaze olduğunda, Kâhya çarşıyı dolaşarak esnafı ve halkı cenâze namazına davet ederdi.

Adları yazılı delilerin bazılarını bir cenaze esnasında görmek lâzımdı. Kastamonu dinî folklorunda cenaze evi yemek verir, kabir başında pide üzeri helva dağıtılır ve kabristana gelenlere -haline göre- o yıllar için gümüş 10 kuruş, 25 kuruş, 50 kuruş veya çoğunlukla bir lira verilirdi. O günün gümüş bir lirasının günümüzde iki yüz bin liranın üstünde bir fiatla satıldığını hatırlatmak isterim. Cenaze gömüldüğünün ertesi günü, sabah namazından sonra kabristana gidilir, Kur’an okunur, pide üzeri helva veya simit dağıtılırdı ki buna ziyaretten galat “zirat” denirdi Tabiî yedisi, kırkı, elli ikisi, mevlidi; sene-i devriyeleri vs. çok hareketli bir hava içinde bunlar yapılırdı. Günümüzde bu şartlar değişmiştir.

Suluköprü karşısında fukaradan Mehmet Ağa’nın oğulları olan Mohmohlar (Hasan ve Hüseyin), cenaze sahibinin maddî durumunu da dikkate alarak kafalarından geçirdikleri parayı mutlaka alırlar, aksi takdirde bağırıp çağırarak olay çıkartırlar ve halk tabiri ile cenaze sahibini ve ölüyü kepâze ederlerdi. Meselâ “.. Parası yoktu da neden öldü?” derlerdi Bu maskaralıkları bir kereye mahsus da olmazdı. Gelip gidip günlerce cenaze sahibini rahatsız ederlerdi ki en iyisi verip kurtulmak olurdu. Cenazeyi mezarından çıkartıp evinin önüne bırakmakla da tehdit ederlerdi hatta bir keresinde böyle bir olay duyulmuştu. Sanki ölmek için onlara para hazırlığı yapmak zarureti vardı. Nitekim arkalarından lâf edilmesin diye çıkın denen bez parçalarına, belirli miktarlarda paraları sararak onların haklarını hayatta iken ayırıp saklayan ve bu minval üzere vasiyet eden yaşlı hanımları hatırlarım. Merhum babam (öi.5.8.1960) latifeyi sever ve yapardı Birgün Mohmoh Hüseyin’e “Bizim hanım (merhume annem öl. 13.8.1992) sizin paranızı hazırlayıp bir kenara koymuş, arkasından lâf etmenizden korkuyor…” demiş. Gelip gidip “Sen bize hakkımızı ver, arkandan kepâze etmeyiz, söz veriyoruz…” diyerek günlerce yalvardılar. Sanki kimin sona kalacağına dair garantileri vardı. Büyük Mohmoh (ağabey) Hüseyin, bir ayağını dik basar, elinde bastanu ile devamlı dolaşır, bir iş yaparak para kazanmağa gelemezdi. Küçük Mohmoh Hasan ise belinde ipi, bulursa hamallık ederdi ama sırtında eşya ile giderken “Mohmoh” denir yahut ıslıklanırsa hızlıca yürümeye başlar, küfürler eder, daha da ileri gidilirse eşyayı bırakarak kaçabilirdi. Bundan dolayı kendisi ile pazarIık yapanlar kızmayacağına dâir sıkı sıkı tenbihde bulunurlardı O, her ne kadar başını sallasa da sokak aralarında nelerin zuhur edeceğini bilemediği için dâima aklınca hareket ederdi. Her iki kardeşi hadsiz derecede kızdırdıklarımda Allah’a, peygambere, kitaba, dine ve imâna bile küfrettikleri duyulurdu ki hoş olmayan bu halin manası o kişinin inancındaki tanrıya ve kitabına idi.

Cenaze olduğu haberi duyulur duyulmaz Mohmoh Hüseyin, cenaze evine en yakın camiden, mezar üzenine dökülecek suyum bakır ibriğim alır ve cenaze evine götüırüp bırakırdı. Mohmoh Hasan salağacı denen, tabutum üzerine konarak taşındığı ayağı: Hüseyin tabutun kapağını (daima başının üstünde), Calay ise tabutun gövde kısmını cenaze evine götürürler; aynı minval üzere mezarlık dönüşü aldıkları parçaları hangi camiden almışlarsa oraya kadar götürüp bırakırlardı Hiç kimse, herkesin kanuni hakkı gibi olmuş bu parçalara el süremezdi. Aksi takdirde küfürler başlar, âdeta küçük kıyamet kopardı. Calay, mohmohlara göre daha akıllıca hareket eder, konuşamamasına karşılık işaretlerle onları ayıpladığımı gösterir ve etrafındakilere sus ve sabır işaretleri yapardı Taşınan bu parçalar adları geçenlerin güç ve takatlarına göne aralarında kararlaştırılmış olup yıllarım tecrübesi ile kesinlik kazanmıştı. Bunların bir hususiyeti cüe gömülen Kimselerin yedisi, kırkı, elliikisi vb gibi günlen hiç şaşırmadan tayinleri ve o günlerde cenaze evinde hazır bulunmaları idi

Mohmohlar, boğazlarına çok yiyen kimselerdi. Bu hal, o dereceye varırdı ki onların (bilhassa Mohmoh Hüseyin’in) çok yemeleri konusunda iddiaya girenler bulunurdu. Mohmoh Hüseyin’in yediklerini, o zayıf bedeninin neresine yerleştirdiğine dâir şaşkınlığa uğradığınız olurdu Mahalli bir yemek olan Sopa Çorbası veya Kölemen Hamuru, onun için üç kilogram undan yapılmış, normal şartlarda 10-15 kişinin doya bileceği koca bir tepsiye dökülmüş hamuru silip süpürmüş, hâlâ da doydum dememişti. Eskiden evlerde nefis baklavalar yapılırdı Tartıya vurulduğunda en az 4-5 kilogram gelen bir tepsi baklavayı temizleyip arkasından gülücüklerle alt çeneyi burnuna yapıştırdığı çok olmuştu. Ağzında hiç diş olmadığı için Hüseyin’in bu vaziyeti etrafına, onun bir şenliği sayılırdı. Mohmohlar ve Calay beş vakit namazlarını kılan kimselerdi.

Dile Ziya namazlarda Nasrullah Camii’ne gelir, ayakkabılarını bırakır ve ceplerindeki bütün paraları da onların içlerine koyduktan sonra namaza dururdu İki rekât namaz esnasında nice inşaatlar yapan, kamyonlarla malzeme boşaltan; ihracât ve ithâlât hesapları yapan iş adamları ile öğle sonu mesâisinde nasıl izin alacağını plânlayan memurlara karşılık, dünya ağırlığını pabuç içine silkeleyerek Allah huzuruna duran Deli Ziya’nın bu hareketinde alınacak dersler bulunduğunu hatırlamalıyız Ziya’nın bir özelliği de dışarda davul sesi duyduğunda önünde döne döne oynaması idi Tabiî ki Ziya, günümüzde folklor çalışması yapanların aslâ erişemeyecekleri bir mutluluk olarak vasıflandırabileceğimiz Davulcu Karayılan diye meşhur Mahir Dağlı (öl. 3.10.1964)’nın davulu önünde oynuyordu Karayılan, o yıllarda dünya devletlerince kendisine verilen 30 civarında madalyon çepkeninde takılı olduğu halde davul çalardı Karayılan da namazlarını kılardı ve cami, mektep ile bebekli evlerin önlerinden geçerken 15-20 adım kadar çalma işine ara verirdi. Mahir Dağlı mortinsız, çok seri diş çekerdi: ayrıca o soğanı sevmediği için evine soğan almamak ve soğandan korkmakla tanınırdı.

Ziya, zaman zaman bazılarına takılır ve sıraladığı kelimelerden sonra “Adam mı oldun lân…” derdi. Bir keresinde, bazı akşamüzerleri dere kenarında gezinti yapan ilin valisini görür, Kendisini tanımaz ve ona hitaben gür sesiyle aynen der Ki: “Evin yok, işin yok, dükkânın yok, sarışın avratın yok, araban yok. Adam mı oldun lân…” Bu olaydan sonra Vali, gezintilerine son vermişti.

Şimdi bu Kitaba adını verdiren Deli Eşret veya Hacı Eşref’ten söz ederek onun âdeta menkıbeleşen taraflarını öğrenelim:

DELİ EŞREF VEYA HACI EŞREF

Yazımızın bu kısmını teşkil edecek olan Deli Eşref veya hacı olduktan sonra Hacı Eşref denen Eşref Özbenli (eski şöhreti ile ve mahallî ağızla Benlizâdeler veya Benlioğlu/ Benloğlu) H.1324/M 1906 yılında, Mustafa ve Nebiyye’den, Kastamonu’da doğmuştur. İlin Deveciler Mahalleli nüfusuna kayıtlı olup 7 nolu haneden çıkmaktadır. O, aslında varlıklı bir ailenin oğludur. Aile, eski İnebolu yolu üzerinde bulunan Hacortu Köyü’ndendir Babası Hacı Mustafa’nın 1912 Balkan Harbi’nde asker iken şehadeti üzerine kendisine şehid maaşı bağlanmış olup ağabeyi Tevfik bey tarafından vasîlik ve amcası Ahmed Benlioğlu, Hisarardı Mahallesi Muhtarı Hamdi Pehlivan ve eski Belediye Başkanlarından Şerafeddin Sabirin tarafından kendisine bakım ve hizmette bulunulmuştur. Bir ara Şerafeddin Sabirin de vasîsi olmuştur. Eşrefin amcası Hüseyin Rüşdü Özbenli de, 1959 yılında vaki ölümüne kadar onun vasiliğini yapmış, hertürlü kahrını çekmiştir.

Eşref Özbenli’nin yaşı icabı nasıl bir eğitim gördüğüne dâir her hangi bir belge bulamamakla birlikte, sahih derecede namazlarını kılmasına; az ve öz konuştuğunda hikmetli konuşmalarına bakılırsa onun en azından bir mahalle mektebi eğitiminden geçmiş olduğunu söyleyebiliriz. Nitekim kaynak kişilerden Enver Eroğlu’nun anlattıklarına göre, dedesi Hacı Mustafa’dan ders almış ve bir kere de dayağını yemiştir

Eşrefin, babası tarafından kalan mirası, vasî vasıtasıyla kullanabilmiş olması keyfiyeti, onun aklî dengesinin doğuştan yerinde olmadığını göstermektedir ki yakın akrabasından bazılarının kendisi ile hiç ilgilenmediklerini söyleyenler de vardır.

Deli Eşref tavır ve hareketleri ile meczûb biri olarak tanınır; çocukluk alışkanlığı olacak ki çarşı ve sokaklarda dilenirdi; ancak onun bu hali kesinlikle maddeye hırsından kaynaklanmıyordu. Çok az konuşur, sabır kelimesini sıkça söylerdi. Herkesin verdiği parayı almaz ve herkesten de para istemezdi. Bilhassa buluntu paraları kabul etmez; ayyaş, kumarbaz gibi kişilerle, kazancında helallik görmediklerinin paralarını, verseler de almazdı. Topladığı bu paraları kimsesiz fakir kişilere, öksüz ve yetimlere, muhtaç okul öğrencilerine, çeyiz hazırlığı yapan fakir kızlara; kırlarda ve köy yollarında bakımsızlıktan kullanılmaz hale gelmiş suların tamiri gibi hayır işlerine sarfederdi.

Eşrefin yanında üç adet para kesesi bulunurdu. Rastladıklarından “Kuruş ver”, “Kuruş, kuruş…” diyerek para ister; zamanında oldukça değerli olan tırtıllı veya ortası delik kuruşu alır; meselâ biri 25 kuruşluk verse 24 kuruşu sayarak iade ederdi. O, aslâ mücerred bir para dilencisi olmamıştır. Keselerden biri günde bir, bazen günde iki kere dolar: diğeri iki veya üç haftada hatta ayda bir dolar; üçüncüsü ise aylar sonra ancak dolmuş olurdu. Aldığı paraları, manevi bir ilhamla, ilgili keselere koymasını gayet iyi bilirdi ki bunun keyfiyeti, verilen paraların helal ve temiz olmaları ve onların temizlik derecelerine uygun keselere konmasıyla daha çok zarurî ve cevaplı işlere sarfedilmeleri bakımından âdeta bir ölçü olurdu.

Okulların açılmasıyla Eşref, şehirdeki vo bazı köylerdeki ilkokullara giderek muhtaç öğrencileri tesbit eder ve kimi okula 50 pabuç, kimi okula 40-50 önlük, kimine defter, kitap ve benzeri zaruri ihtiyaçları götürerek öğrencilere dağıtırdı. Bunları aldığı esnafa peşinen borçlanır, hesaplar açtırır ve topladıklarını kesesi oldukça o dükkânlara götürüp boşaltır, sayılanı hesaptan düşürterek peyderpey borçlarını kapatırdı. Onun bu halini bilen hiç bir esnaf itiraz etmez, hatta bizim de hayrımız dokunsun düşüncesiyle aldıkları mallarda ikrâmda bulunurlardı. Yaptıklarına ilâveten topladığı paralarla sokakta yaşlı, bakımsız bir fakir görse kadın olsun, erkek olsun hemen en yakın bakkaldan yiyecek bir şeyler alır hatta ihtiyaç durumuna göre giyecek malzemesi de alarak kendisine verirdi. Şehrin hangi mahallesinde olursa olsun yaşlılıktan dolayı evinden çıkamayan düşkünleri araştırır, ihtiyaçlarını alarak evlerine kadar götürürdü.

Eşrefin, sahipleri marûf ve güvenilir kimseler olan bazı dükkânlarda emanet para kutuları da vardı Meselâ Halıcı merhum İbrahim Selvi’nin, şehrin diğer güvenilir esnafının; daha sonraki yıllarda Kemal Pattabanoğlu’nun dükkânları böyle yerlerdendi. Oralara zaman zaman kesesini boşaltır, biriktirdiği paraları bütünletir, bir hayır için böylece stokta bulunurdu. Aniden gidip meselâ bana 10 lira ver diyerek para istediği dükkân sahiplerinin, çekmecelerinde bulunan kutusunu açtıklarında tamamı tamamına 10 lira bozuk para bularak şaşkınlığa düştükleri çoktur. Eşref tarafından sayılması, hesabının yapılması mümkün olmayan bu halin izahı gerçekten zordur.

Eşref, küfür bilmediği gibi küfürbazlardan uzak durur, onların verdiklerini almazdı. Çok gezer, gezdikleri yerlerde dâima âlim ve şeyh kişileri ziyaret eder, şayet fotoğraflarını eline geçirirse onları cebinde taşırdı. Şehirlerarası selâm getirenleri, önceden karşılayarak alır; selâmı getiren, unutup söylememişse hemen karşısına çıkarak “Hani benim emâneti niçin vermedin?” der, böylece muhatabını şaşkınlığa uğratırdı Bunun örnekleri oldukça fazladır.

Onun Kerâmet Sayılan Diğer Halleri

  • Yozgat Hakimliği’ne naklen tayin edilen Necip Ruşen Oktay, izinli olarak memleketi olan Kastamonu’ya geleceği günlerde biri, “Hacı Eşrefe selâm götür” der Kıymet vermediği için kendisine söylemeyi düşünmez, fakat şehre iner inmez Eşref yolunu keser ve “Hani, benim emâneti vermedin.” deyince şaşırır. Bu olaydan sonra hâkim, kendisine ayrı bir saygı hissi duymağa başlar. N.R.Oktay bu olayı zamanın müftü yardımcısı Kâmil Anbarcıoğlu’na bizzat anlatmıştır. (Kaynak kişi Kâmil Anbarcıoğlu).
  • Çorum’da askerlik yapan Kastamonu’lu biri, şubede cam kırmış, camcıya gitmiş. Camcı, askerin Kastamonulu olduğunu öğrenince “Orada bir Hacı Eşref var, tanır mısın, o deli değil, velîdir izne giderken bana uğra, sana bir paket vereceğim, selâmımı da götürürsün…” der. Çocuk Kastamonu’ya geldiğinde Eşref, ondan daha evvel davranarak babasını görür ve “Oğlun askerden gelmiş, emânetimi versin.” diyerek karşısındakini şaşkınlığa uğratır. (Kaynak kişi Yavuz Kapıcı)
  • Bediüzzaman Said Nursî Kastamonu’da mecburî ikamettedir. Ziyaretine giden biri, köyden hediye olarak yoğurt götürmüştür. Onun hediye almak âdeti olmadığından yoğurdu getirene, “Ben aldım, kabul ettim. Hediyeyi alın ve giderken Eşrefe verin.” der Evden ayrılıp giderken yoğurt sahibi Eşrefi görür. Eşref kendisine “Benim yoğurdumu veriniz” diyerek kerametinin bir örneğini daha ortaya koyar (Kaynak kişi Enver Eroğlu).
  • Eşrefin tayy-ı mekân ve tayy-ı zamanı da vardır Bunlar tasavvufî tabirlerden olup mekânı ve zamanı âdeta katlayarak aşma manâsına gelir. Bu cümleden olarak Eşref, köylerden veya şehir dışından gelirken oto şoförleri yolda kendisini görüp arabalarına almazlar. Bakarlar ki kendilerinden önce şehre gelmiş ve onlara “Merhaba…” diyor. Bu hali, birçok şoförden duyulduğu gibi şehrin avukatlarından Ali Dikmenli’den de menkuldür. Şöyle ki: İki avukat ile birlikte Daday ilçesi’nde mahkemeden çıkmışlar, içkili bir lokantada demlenmişler ve bir Anadol taksi ile Kastamonu’ya doğru hareket etmişler Eşref de Daday’da imiş ve ilçenin çıkışında arabaya el kaldırmış. Bunlar içkili olduklarından, kendisini arabaya almak istememişler. Yağmurlu bir havada, şehre girinceye kadar yolda kendilerini geçen bir at arabası bile olmadığı halde Eşref şehirde kendilerini karşılayıp selâm vermiş
  • Kastamonu’dan İnebolu’ya yolcu taşıyan arabaların birinin şoförü, Eşrefin parasının olmayacağını veya ücreti alamayacağını düşünerek kendisini arabaya almıyor İnebolu yolculuğu esnasında şoför beyin arabasını hiç bir araba geçmediği halde ilçeye iner inmez Eşrefi görüyor: böylece onun tayyı-mekânla İnebolu’ya ulaştığı anlaşılıyor. (Kaynak kişi Lüttullah Yücel)
  • Eşrefin uğruna inanılırdı Bu konuda söylenecek çok şey bulunmakla birlikte Ankara’dan canlı bir örnek vereceğiz. Amcası oğlu olan Avni Özbenlı naklediyor “Eşrefin gözlerine inme olmuştu. Ankara Numune Hastahanesi’nde katarakt ameliyatı geçirdiğini haber aldım, eşimle ziyaretine gittik Gördüklerimizden şaşkınlığa uğramıştık. Kendisine müstakil, lüks bir oda tahsis edilmiş, kapıda hemşireler nöbet tutuyorlar. Şaşkınlık içinde onlardan sorduğumda ‘Efendim, bize Başhekim Münif Islâmoğlu’nun hususi talimatları var; bu zat hastahaneye uğur getirir, kendisine milletvekili ve bakan protokolü uygulayın, sakın incitip gücendirmeyin dediler’ cevabını aldık. Daha sonra eski yıllardan tanıdığım başhekim beye, ailemiz adına teşekkür etmek için gittiğimde de “Kastamonu’ya doktorluk yaptığım yıllarda (1950 öncesi) muayenehanemi açtığımda bazı günler Eşref gelirdi. Kendisine 25 kuruş verirdim. Onun geldiği günler hastadan başımı kaldıramazdım . Bunu yüzlerce, binlerce defa denemiş biriyim, aynen öyledir.” dedi. (Kaynak kişi Avni Özbenli).
  • İskilipli Osman usta Kastamonu Karayolları’nda operatör olarak çalışmaktadır Sene 1969 Kırkçeşme Caddesi üzerinde yürürken Eşref yolunu keser ve 2,5 lira ver der. Arkasından “Senin işin olacak”, diye ilâve eder. Duyanlar, ne işolduğunusorduklarında Osman Usta “Yarın Ankara’ya ağır vasıflı ehliyeti imtihanına girmek için gideceğim.” der. Gerçekten Osman Usta ilk imtihanda kazanıyor ve ehliyetini alıyor , (Kaynak kişi Osman Usta’nın hemşehrisi olup birinci kaynaktan dinleyen Doç. Dr. Mücteba Uğur).
  • il merkezinde, Karamehmed’in kahvesine Eşref gelir, selâmverir Orada bulunan bir yabancı Eşrefin kim olduğunu sorar “Deli derler ama muhterem biridir.” diye cevaplarlar. konuşmalar çok sessiz bir şekilde cereyan eder İlin en büyük birkaç kahvesinden biri olan ve o anda kahvenin başka bir köşesinde bulunan Eşref “Ben meczûb deliyim ” diye söze karışır (Kaynak kişi Mehmet Tufan Arslan)
  • Merhum Mustafa Değer’den oğlu nakleder: Bir cenazeyi arabaya koymuşlar, köyüne götürüyorlarmış. Eşref “Beni de alın.” der Yer yok diyerek almazlar Arabadakiler köye vardıklarında Eşrefi orada görürler. Eşref köye geleli epey zaman olmuştur ve “Cenaze geliyor, kabri hazırlayın.” sözleriyle köylüyü haberdar edip hazırlıklara başlatmıştır. (Kaynak kişi Burhan Değer).
  • Tarzan lakabıyla meşhur Abdurrahman Temizdal bir kaç devre il merkezinde Belediye Başkanlığı yaptı. Bir defasında aday olunca, seçimlerden önce kesin olarak kazanacağını söylüyor ve neticede dediği gibi oluyor (Kaynak kişi Feyzi Ertem)
  • Eşref, 1970 yılında Enver Karakülâh’a gelir ve “Sizin evde fakirlere yemek vereceğim: bir şartla ki bütün malzeme benden, yapması sizden…”der. İki ay kadar topladığı paralarla eve devamlı malzeme stok eder. Davet günü arka arkaya faytonlar içinde bütün deli ve sakatları eve getirir. Kaynak kişi devamla diyor ki: “Tepsilere konan yemek sahanları ortaya konduğu anda temizleniyordu. Bu bize iyi bir ders oldu. Bakıma muhtaç bu kişilerin sıcak yemek ihtiyacı içinde oldukları sonucunu çıkartarak İlim Yayma Cemiyeti’nin Kastamonu Şubesi’ni açtık ve özellikle ramazanlarda sistemli bir şekilde fakirlere sıcak yemekler verdik, hatta gelemeyenlerin evlerine kadar götürdük ” Eşref, iftarı takip eden günlerde evin hanımlarına entarilik kumaşlar getirir ve hakkınız geçti diyerek helallik ister (Kaynak kişi, Enver Karakülâh). Eşrefin inceliğine bakınız.
  • Eşref, 1950 li yıllarda, şehrin ileri gelenlerinin yardımları ile ve onların refakatinde Hacc’a gider. Kendisinden, orada olsun dilencilik yapmamasını ve memleketin haysiyetini küçük düşürmemesini rica ederek söz alırlar. Mukaddes yerlerde aşkla gezdiği anlatılırdı; ancak alışkanlıklardan kurtulmak kolay olmamalı. Duramayıp para toplar ama topladığı bu paralarla hırsızlara cüzdanını kaptırıp parasız kalanlara, hasta- hanede çaresiz bekleyenlere yardım elini uzatır. Yürütülen bazı hizmetlerin altında bulunan gerçek eli bilmediğimizi itraf etmeliyiz. Bundan sonra Deli Eşref, Hacı Eşref olur
  • Bir gün Hasip Yılanlıoğlu’nun köyüne gelerek iki çuval buğday ister. Aldığı buğdayı, köyün üst kısmındaki bir mahallede oturan ve yiyeceği bulunmayan bir fakire götürüp verir, (Kaynak kişi Hasip Yılanlıoğlu).
  • Eşrefin ara sıra bazı evlere giderek canının çektiği yemekleri yaptırdığı olurdu. Bizim eve de gelirdi Bu evlerden biri de Hasip Yılanlıoğlu’nun evidir. Bir gün ikindi vakti evlerine gelir, fakat evde kimseyi bulamaz. Yolda Hasip Efendi’yi görür ve “Eve uğradım, kimse yoktu Saniye Hanım’a deyiver.” der. “Ne diyeyim?” sorusuna, “Sen deyiver.” cevabında bulunur. Saniye Hanım o gece vefat eder. Anlaşılıyor ki helallaşmak için gelmiş imiş (Kaynak kişi Hasip Yılanlıoğlu)
  • Eşref bir defasında Mehmet Tufan Arslan’ın evine gelir Kendisi evde yoktur. Merhume hanımı ve çocukları karşılarlar. İçeri girer ve “Bana helva yapın.” der. O esnada tüp biter Ocak yaktırıp helvayı tamamlatır. Birazını yedikten sonra artanını paket yaptırıp hasta ve muhtaç birine götürür (Kaynak kişi Mehmet Tufan Arslan).
  • Topçuoğlu’nda Berber merhum Nuri Efendi’nın evine gidiyor ve çok acele kaydıyla çorba pişirtiyor Nuri Efendi ile birlikte evden çıkıyorlar ve çorbayı şehrin kenar bir semtinde yaşayan kimsesiz, hasta birine götürüyorlar Bunun örneklen de pek çoktur (Kaynak kişi Enver Eroglu).
  • Eşref zaman zaman bazı evlere misafir olurdu ama nvln hanımı yüksünürse kararından sür’atle vazgeçerdi. PTT’de koli memurluğu yapan Sarı Mehmet diye meşhur Mehmet Altınöz vardı. Bir gün ona uğrayıp “Bana ekşili bulur pilavı yaptır” der. Eşi Necmiye Hanımın o gün için bir işi varmış. “Keşke yarın gelseydi” diye içinden geçiriyor. Eşref yarım saat içinde tekrar PTT’ye uğrayarak “Bugün kalsın, vazgeçtim.” diyerek iptal eder. Necmiye Hanım bu olaydan sonra pişman olmuş ve bir daha gücendirmemeye gayret göstermiş. Bir başka zaman da aynı istekte bulunmuş.. Necmiye Hanım, ocağa pilavı koymuş ve mahalleye çıkmış. Nasılsa 4-5 saat gibi uzunca bir süre pilav ocakta kalmış. En azından iki defa tencerenin dibini tutup yanması gereken bu zaman süresi içinde pilava hiç bir şey olmaz, eve döndüğünde tam kıvamında pişmiş ve indirilmeye hazır bulur. (Bundan 32 yıl önce bizzat ailenin fertlerinden dinlemiştim.)
  • Eskiden kış aylarında cumartesi günü (pazar) geceleri sıra gezmeleri olurdu. Eşref de onlara iştirak ederdi. Geceler, yeme içmenin yanında manevî bir hava içinde geçerdi. İlâhî ekipleri İlâhiler okurlar, bazen mevlid okunur, hatta hatim de indirilirdi. Eşref zikri çok severdi ve ortaya atılan bir minderin üzerine oturur, yoruluncaya kadar âşikâne zikirler ederdi. Zikirde hep “Allah, Allah…” derdi. (Kaynak kişi Kâmil Anbarcıoğlu). Çocukluk yıllarımda bu manzarayı defalarca ben de seyrettim.
  • Eşref beşerî münasebetlere çok dikkat ederdi. İnce bir hassasiyeti vardı. Türkiye’nin değişik yerlerinde dostları bulunuyordu ve onlara zaman zaman mektuplar yazdırıyordu. Enver Karakülâh onun kâtiplerinden. Diyor ki:”…. Yazdırdığı mektuplarında ‘gelemeyeceğim”, ‘   zaman geleceğim’ gibi ifadeler bulunurdu. Mektup yazdıklarımız hakim, savcı, doktor, öğretmen ve benzeri tahsilli makam sahibi ve bir yerin önde gelen kişileri olur; yazdırdıkları doğrultusunda ve dediği tarihlerde ziyaretlerinde bulunurdu” (Kaynak kişi Enver Kara külâh]
  • Eşrefin ziyaretlerine bir örnek daha vermek istiyoruz. Onun fayton zevki de vardır. Bir gün faytona biner ve Başköy’de İmadi Bey’in mevlidine gider. Kasaba Köyü’ne de uğrar ve “Hilmi Bey’de iftar edeceğim.” diyerek kalır; iftardan sonra Başköy’e gider. Fayton emrindedir. Kasaba’dan ayrılırken “Beyden Beye, beyden beye…” diye memnuniyetini ortaya koyar (Kaynak kişi Merhum Hilmi Bey’in oğlu Yavuz Kapıcı).
  • Zengin bir kadın fakir düşer. Eşref o derece hassas bir yaratılışa sahiptir ki, bir ramazan ayında entarilik, başörtüsü, çorap, ayakkabı gibi kadının şahsî ihtiyaçlarını alarak onu hususi surette ziyaret eder. (Kaynak kişi Enver Eroğlu).
  • Eşrefin fayton zevkinden söz ettik. Zaman zaman fayton kiralar, arkaya kurulur, heybetli bir görünüm içinde gideceği yere giderdi. Şehrin Aycılar Camii’nde (Neden bu camiyi tercih ettiğinin cevabını henüz bulamadım) ara sıra mevlid tertip eder, duasını, zamanın müftü yardımcısı Kâmil Anbarcıoğlu’na yaptırırmış. Bu günlerde, hayli uzak olmasına rağmen adı geçenin evine faytonla bizzat gelerek kendisini alır ve camiye götürürmüş. Burada bir ilim adamına duyulan saygıdan söz etmeliyiz (Kaynak kişi Kâmil Anbarcıoğlu)
  • Enver Eroğlu’nun dedesi Hacı Mustafa’nın, şehrin 35 kilometre uzağındaki Ömersin Köyü’nde mevlidi okunacaktır. Yukarıda da bahsedildiği üzere Eşref kendisinden dersler almış, bir kere de dayağını yemiştir. 1960 lı yıllarda 25 lira ödeyerek fayton kiralar ve bu kadar uzak mesafeye faytonla gider gelir Hocalık hakkına saygının güzel bir örneği değil mi? (Kaynak kişi Enver Eroğlu)
  • Eşref, Taşköprü İlçesinde bir eve misafir oluyor. Ev sahibi, Eşrefi sevmekle birlikte, üzerinin kirli ve bitli olabileceği i düşünüyor; ancak içinden geçirdiği bu hususu kendisine söylemiyor. Tam yatılacağı zaman Eşref, ev sahibine hitaben “Hiç merak etmeyin, daha sabahleyin üstümü değiştirdim, tertemizim.” diyor. (Kaynak kişi İrfan Yücel)
  • Saime Karayel Öğretmen, naklen gittiği İstanbul’dan, memleketindeki geçmişleri için mevlid okutulmasını sipariş eder. Gönderilen meblağdan, bütün masraflar çıkınca, artan yüz kuruşun (1965 yılının bir lirası) Eşrefe verilmesi kararlaştırılır. Eşref ile karşılaşıldığında “Hacı, size verilecek bir emânet var, ancak bilirsen vereceğiz” denmesine karşılık “Ver yüz kuruşu, ver yüz kuruşu” cevabında bulunur ve para kendisine verilir. (Kaynak kişi Abdurrahim Abdulkadiroğlu)
  • İstanbul Barosu avukatlarından M.Emin Paskaloğlu şahidi olduğu bir olayı naklediyor. 1968’lerde esnaftan Hüseyin Eroğlu’nun dükkânında oturuyorduk. Uzaklan Eşrefin geldiğini gördüm. Birikmiş sadakalarımın da yerine geçmek üzere kendisine bir lira (yüz kuruş) vermeye karar verdim. Hüseyin Eroğlu “O, yirmi beş kuruştan fazlasını almaz.” dedi. Ben ona bir lira verdim. Gönlümden geçeni bilmiş olmalıkı itirazsız kabul etti.
  • Eşref hakkında Kemal Pattabanoğlu’nun bizzat şahidi olduğu olaylar da enteresandır. Özetle der ki: “Onu Devrekâni’de esnaf iken tanıdım. İlçeye geldiği günlerde bana uğrar, para ister, aldığı parayı bir keseye biriktirir, fakirlere dağıtırdı. 1974’de ticaretimi Kastamonu’ya naklettim. Hayırlı olsun demeye geldi. Kahve içti. Cebinden bir karton kutu çıkartarak “Şunun içine sen de para at’ dedi. Attım. Kutuyu bana vererek “Bu sende kalsın.” dedi. Parayı saymak için kutuyu masaya boşalttımsa da hemen müdahele edip “Sayma, bereketi kaçar.” sözleriyle önledi. “Bunu kasaya koy, tekrar getireceğim, fakirlere dağıtacağım..” diye tembihledi. Zaman zaman fakirler için giyecek şeyler alır, aldığı eşyaya karşılık kutudaki miktar kâfi gelirdi. Bir ramazan günü iftara 20-25 dakika kala, mağazayı kapatacağımız bir anda faytona binmiş olarak geldi. Çabuk 2 erkek gömleği, 2 bayan elbiseliği verin dedi. Verdik. Evvelce hiç fiat sormadığı halde bu defa “Borcum ne kadar?” diye sordu. Ben de aniden 89 lira dedim. Gece saat 24.00 sularında ev kapısının zili çaldı. Aşağıya indim. Kapıda tanımadığım biri “Seni Hacı Eşref çağırıyor.” dedi. Evden 100-150 metre ileride fayton içinde oturuyordu. Selamlaştık. “Şunu al” dedi. Bir beze sarılı olan parayı aldım, eve döndüğümde saydım, tam 89 lira idi. Halbuki akşam aldıkları 30 lira civarında tutuyordu. Ertesi sabah mağazayı açtım. 59 liralık kısmını verdiği beze sarıp çekmeceye koydum. Bir saat sonra geldi; sohbet ettik, artan parayı verdim, aldı ve cebine koydu.”
  • K. Pattabanoğlu’nun enteresan bir hatırası daha vardır. Der ki: “Bir gün bir paketle geldi. Aç dedi, açtım. İçinden sarık ve cübbe ile çekilmiş ve çerçevelenmiş fotoğrafı çıktı. ‘Bunu şuraya as.’ dedi. Masamın arkasına, gösterdiği yere astım. Geldiğinde fotoğrafa bakar, bana imamlık yakışıyormuş.’ der, kahve içer giderdi. Epey zaman geçti. Bir arkadaşım ‘Yahu bu fotoğraf buraya olmamış, bunu kaldır.’ dedi. Ben de kasanın altındaki çekmeceye koyuverdim. Hacı Eşref geldiğinde baktı ki fotoğraf yok, sordu. Ben de “Bir arkadaşa verdim, bana bir tane daha getirirsin.’ dedim. Kahve içip gitti. Fotoğrafı koyduğum çekmeceyi, öteden beri olduğu üzere her akşam kasa ile beraber kilitliyorduk ama sabahleyin kasayı kilitli, çekmeceyi açık ve yarısına kadar çekilmiş buluyorduk. Bu hâl bir süre devam etti. Fotoğrafı çekmeceden çıkartıp eski yerine astığımızda çekmece de kilitli kalmağa başladı. Fotoğrafı gördüğü ilk gün ‘Hapsettiğin yerden çıkarttın mı?’ dedi ve kahvesini içip gitti. Vefatında kasamda 55 lirası kalmştı. Sevabına fakir öğrencilere dağıttık. (Kaynak kişi Kemal Pattabanoğlu)
  • Enver Karakülâh der ki: “Bir gün beni Aşağıimaret civarında yakaladı. Elinde torbası ile kahveye girdik. Bana ‘Ben Hacıyı görün diyeceğim, sen torbayı masaların arasında gezdirip toplayacaksın.’ dedi. Elime torbayı verdi. Öyle sıkıntılı bir an yaşadım ki âdeta ter döktüm. Öte yandan nefsi öldürmenin kolay olmadığını bizzat anlamış oldum. Hacı Eşref ‘İki gayem vardı, biri hacc’a gitmek, İkincisi cami yaptırmak. Hacc’a gittim ama henüz camiyi yaptıramadım.’ derdi” (Kaynak kişi Enver Karakülâh).
  • Hacı Eşref çok temiz bir hayat sürmüş, yaratılışında Allah’ın takdiri doğrultusundaki görevlerini yerine getirmiş, tatlı hatıralar bırakarak bu dünyadan ayrılmıştır. O, âdeta halkın sevgilisi idi. Namazlarını hiç terketmez, kışın en soğuk günlerinde bile soğuk su ile abdest alırdı. Son yıllarda gözlerini kaybetmesine rağmen Nasrullah Camii önündeki şadırvanlarda abdestini alır, bu camide namazlarını cemaatle kılardı. Onu görenler abdest alırken yardımcı olurlardı. O, o derece temiz bir hayat sürmüştür ki buluntu ve kazancında şüphe gördüğü paraları almaz, kendisine para veren biri sonradan kötü yollara düşerse aldıklarını da iade ederdi. Ceplerinde ta- vidığı defterleri birbirine karıştırmadan hitap ettiği kişiye ait defteri anında bulur ve ‘Şuraya yaz’ diye talimat verirdi.
  • Hacı Eşref 11 Şubat 1976 günü Hakk’a yürümüş, eski İnebolu yolu üzerinde Hacortu (Hoca-orta veya Hacı-orta) Köyünde bulunan Meşeli Türbe’de sırlanmıştır. Vefatı tipili bir Şubat ayına rastlamasına rağmen, toprağa verilmesi esnasında, çevre vilâyetlerden otobüslerle çok sayıda gelenler olmuş ve bunlar cenazesinde hazır bulunmuşlardır.
  • TRT Halk Musikîsi arşivlerinde Eşreften derlenmiş türkülerin bulunduğunu söyleyenler olmuşsa da amcası oğlu ve konunun uzmanı Avni Özbenli bu konudaki söylentilerin yakıştırma olduğunu ifade etmiştir.

SONUÇ

Her toplum için değer mefhumları vardır. Türklerin de kendi öz malları olan değer mefhumları, kültürlerinin kaynağını teşkil etmiştir. Anlatılmakla değişmelere uğramağa ve kaybolmağa mahkûm olan bu değer mefhumlarımın sür’atle kayda geçirilmesi lâzımdır. Bu değerlerin bir bölümünü şahıslar meydana getirmektedir. Bu kabil çalışmaların folklorik değerleri de göz ardı edilmemelidir. Okuduğunuz kitapçıkta deli denmekle birlikte velî olduğunda herkesin birleştiği Hacı Eşref üzerinde duruldu ve umarım hakkında unutulmağa mahkûm bir çok husus böylece kayda geçirilmiş oldu. Bu gibi zâtların hayatları etrafında senaryolar yazılarak bir başka açıdan da değerlendirilmelidir. Çünkü Hacı Eşrefte ve benzerlerinde örnek alacağımız birçok güzel husus vardır.

Yazımızda adları geçen delilerin hepsi de bugün dünyalarını değiştirmiş bulunmaktadırlar. Cümlesini rahmetle anarken mahalli bir faaliyet olmak üzere Eşref Özbenli adının Kastamonu’nun bir sokağına verilmesini:; bir de merhumun içinde yarım kalmış bir arzusu olan cami yaptırma niyetini dikkate alarak, Kastamonu’nun yeni yapılan camilerinden birinin de Eşref Özbenli Camii olarak adlandırılmasını teklif ediyorum.

Dipnotlar

1 ve 2 Söz konusu yemekler hakkında bir çalışmamız için bkz. “Kastamonu Mutfağı (Dünü-Bugünü)” IV. Milletlerarası Türk Halk Kültürü Kongresi Bildirileri, Ankara 1992, c.5, s. 1-21.

3. Konu etrafında bir yazımız için bkz. “Sıranâm e” Halk Kültürü/Derleme-Araştırma 1984-4, s.5-12

NOT: Bu yazıda adları geçen ve geçmeyen kaynak kişiler olarak Kâmil Anbarcıoğlu, İrfan Yücel, Lütfullah Yücel Abdurrahim Abdulkadiroğlu, Kemal Pattabanoğlu, Ahmet Pattabanoğlu, Mücteba Uğur, Yavuz Kapıcı, Hasip Yılanlıoğlu, Enver Eroğlu, Mehmet Tufan Arslan, Enver Karakülâh, Avni Özbenli, Feyzi Ertem, Burhan Değer, Abidin Demirkaya ve Mustafa Eski Beyler ile Sevgi, (Selvi) Ersoy Hanım’a yardımları için teşekkür ederim.

Kaynak: BİR DELİ VELİ “EŞREF” Abdülkerim ABDULKADİROĞLU Ankara – 1994

 

AKLIN YAKLAŞIMI NASIL OLMALI?


“Herhangi bir olaya aklın yaklaşımı hakkında, ne olabileceği değil, ne olduğu doğrultusunda olmalıdır, yoksa hayatın akışını olduğu gibi ve serinkanlılıkla kabullenmek yerine, kendimizi yersiz korkulara, boş umutlara kaptırmış oluruz.”

İnsan bir olay karşısında her zaman dar bir ikileme düşebilir: Varlık ve yokluk. Tercihini yaparken “yokluk dolu, zorlu hayata devam etmek mi, yoksa karşısına gelen fırsatı kullanıp özlemini duyduğu yeni bir hayata başlamak mı?

Bu tercihin üzerindeki doğruluk ve eğrilik daha sonra gelir. Birini gözetirseniz, onun da sizi gözeteceğini bilin.

Hayatta tesadüf diye bir şey yoktur.

Kaynak: Elleston   TREVOR, KOMPLO (The Paragon) Türkçesi: Serdar TUĞCU :  Altın Kitaplar Mart – 1983, İstanbul

SAMSON VE DALİLÂ (1949) Samson and Delilah


Yönetmen:Cecil B. DeMille      

Senaryo: Jesse Lasky Jr., Fredric M. Frank, Harold Lamb             

Ülke: ABD

Tür: Macera, Dram, Tarihi, Romantik

Vizyon Tarihi: 21 Aralık 1949 (ABD)

Süre: 131 dakika

Dil: İngilizce

Müzik: Victor Young     

Nam-ı Diğer: Cecil B. DeMille’s S

amson and Delilah

Oyuncular Hedy Lamarr,    Victor Mature, George Sanders ,   Angela Lansbury,    Henry Wilcoxon

Özet

Samson gücünün kaynağını kimsenin bilmediği efsanevi bir kahraman. Gönlünü Semadar’ın kardeşi Delilaha kaptırır .Semadar öldürülünce Samson intikam peşine düşer ama Delilah onun gücünün sırrını keşfedip, Samson’u düşmanlarına teslim eder..

Hakkında

Samson (İbranice: שמשון , Şimşon, İÖ XII. yy’ın sonu), Antik İsrail’in son hâkimlerinden biri. Serüvenleri Eski Ahit’in Hakimler Kitabı’nda (13-16) anlatılır. İsrailoğullarının Kenan ülkesinde Filistilerin boyunduruğu altında bulunduğu dönemde (İÖ 1200-1000) yaşayan Samson, Hâkimler Kitabı’nda sözü edilen öteki kutsal savaşçılar gibi İsrailoğullarını yabancı egemenliğinden kurtarmaya çalışan bir önderdir.

Hakimler Kitabı’na göre Samson’un anne babası Danoğulları kabilesindendir. Tanrı, Kudüs yakınlarındaki Tsora’da çiftçilik yapan Manoah adindaki bir adamin kisir olan karisina meleklerinden birini gönderir. Melek kadina: “İşte şimdi, sen kısırsın ve doğurmuyorsun, fakat gebe kalacaksın ve bir oğul doğuracaksın” (Hakimler Bap. 13: 3) der. Kadin olan bitenleri kocasina anlatır, fakat kocasi pek inanmaz ve Tanrı’ya yalvararak meleğini tekrar göndermesini ister. Dilek geregince Tanri meleğini gönderir ve melek, daha önce karisina söylemis olduklarini ona tekrarlar. Manoah Tanrı’ya ekmek ve oglak takdimesinde bulunur. Az zaman sonra bir oğlu olur ve adini Simson koyar.

Çocuk büyür ve bir nezir (Tanrı’ya adanmış kutlu kişi) olur; saçını kesmemek, şarap içmemek ve ölüye el sürmemek üzere ant içerek kendini Tanrı’ya adar. Samson olağanüstü güçlüdür; bir aslanı elleriyle parçalar, bir eşek çenekemeğiyle binden fazla Filisti’yi öldürdü ve tutuklu bulunduğu Gazze kentinin kapılarını sökerek kaçar. Nezirlik andını bozmasıyla gücünü yitirmesi, efsanenin ahlaki içeriğini oluşturur.

Ne var ki, Filisti kadınlarına olan düşkünlüğü, onun mahvına yol açtı; Samson andını ilk kez, Timna kentinde gördüğü bir kızla ziyafet düzenleyip eğlenerek bozar. Sonra, İsrailoğullarının can düşmanı sayılan Filisti halkından olmasına karşın bu kızla evlenir. Düğünde sorduğu bir bilmece yüzünden kız tarafıyla kavgaya tutuşur ve karısının geri götürülmesi üzerine Timna’ya inip çok sayıda Filisti’yi öldürür. Gazze’de bir fahişeyle beraberken de gene Filistilerle dövüşür ve onları uzaklaştırır. Sonra Sorek Vadisinden Delila adlı bir başka Filistiye aşık olur ve onun oyununa gelip düşmanlarının eline düşer. Delila, Samson’un ağzından laf alarak gücünün uzun saçlarından kaynaklandığını öğrenir. Uykudayken saçlarını kesip Samson’u Filistilere teslim eder. Samson, gözleri oyulduktan sonra bir değirmende köle olarak çalıştırılır. Ama saçları yeniden uzayınca eski gücüne kavuşur ve Tanrı Dagan’a (Tevrat’ta “Dagon” diye geçer) adanan büyük Filisti toprağını yerle bir eder; kendisi de tapınakta bulunan Filistilerle birlikte ölür (Hakimler 16:4-30)

Hakimler Kitabı’nın bu konuyla ilgili bölümleri, hikaye ve efsane türünden söylentilerle karışık basmakalıp anlatılardan oluşan bir popüler tarih niteliğindedir. Bu anlatılar, Yahudi toplumunun o dönemdeki durumunu ve uygarlığını yansıtır. Hakimler Kitabı’nın, Samson’un bir eşek çenekemiğiyle 1000 Filisti’yi öldürdüğünü anlatan bölümü (15:15-17) üzerinde çok inceleme yapıldı. Mezopotamya’da, sapı bitümden ya da bir hayvan çenekemiğinden yapılmış çakmaktaşından oraklar bulundu.

Kutsal Kitap kahramanı, roman döneme ait birçok sütun başlığı üzerinde ve Gil de Siloé (Miraflores Manastırı’nda II. Jean’ın mezarı) ve Claude Lestocard (Paris’te, St-Etienne-du-Mont vaaz kürsüsü) gibi heykelciler tarafından betimlendi. Delila ile olan şansız serüveni, Andrea Mantegna, Lucas Cranach, Guido Reni, Domenico Fiasella, Peter Paul Rubens, Anthony van Dyck, Rembrandt, Jan Steen, Gustave Moreau tarafından işlendi. Georges Rouault, Samson değirmentaşını çevirirken (Los Angeles) adlı bir tablo gerçekleştirdi.

Filmden

Tarihin şafağından önce, insan ruhunu keşfettiğinden beri kendisini esir almaya çalışan güçlerle mücadele etmiştir. Doğanın korkunç gücünün kendisine karşı geldiğini görmüştür. Şimşeğin nazarı,  Yıldırımın dehşet veren sesi,  Rüzgârın çığlıklarıyla dolu karanlık, korkunun prangalarıyla zihnini köle etmiştir. Korku, insanın aklını kör ederek batıl inançları da doğurmuştur. Şeytani tanrılar insanı ele geçirmiştir. Putperestliğin sunağında insanlık onuru kaybolmuştur. Ve insanın ruhunu, fatihin ayakları altında ezen bir zorbalık doğmuştur. Fakat insanın yüreğinin derinliklerinde o dinmek bilmez özgürlük arzusu hiç sönmemiştir. Bu kutsal kıvılcım ister rahip olsun, ister asker, isterse sanatçı, vatansever, aşık veya devlet adamı bir ölümlünün kalbinde alev alev tutuştu mu o kişinin yaptığı işler insanlığın gidişatını değiştirir ve onun adı çağları aşar. İsa’nın doğumundan bin yıl önce Dan diyarında, Zorah köyünde  böyle bir adam yaşamış. Bu kişide büyüklük ve zayıflık, güç ve akılsızlık bir aradaymış. Fakat bunların yanında bir de cesur hayali varmış: Ulusuna özgürlük getirmek. Bu adamın adı Samson’mış. Filistinliler kırk yıldır halkını esir tutuyormuş.

**

Bazen bir arı, bir öküzü harekete geçirebilir.

**

Hangi bilmeceymiş o?

 Sor bakalım. Yiyenden et geldi. Güçlüden tatlılık geldi.

Yiyenden et,  Aptalca bir bilmece bu!

 – Cevap ver o zaman!

 – Bir anlamı yok.

 – Güçlüden tatlılık mı geldi?

 – Kelimelerle oynuyor!

 – Bilmeceymiş!

**

Bilmecenin cevabını söyle. Beni öyle mutlu eder ki! Bir bal kovanıyla mutlu olacaksan bir aslan bile ayıramaz bizi. Bal kovanı!Cevap bu mu?

 Öldürdüğüm aslanı hatırlıyor musun?

 Güneşten kemikleri kurumuştu ve yabani arılar oraya üşüşmüştü. Bana getirdiğin bal kovanı oydu demek Samson!

 – Baldan tatlı ne vardır?

 – Bir aslandan daha güçlü olan nedir?

**

. Dünyada külden ve ölümden başka bir şeyiniz kalmadı.

**

. İnsanlar neden hep en güçlülere ihanet eder?

**

Burası Lehi’ın yeri.

Yüce Tanrım, duy beni. Düşmanlarımın kılıçlarına karşı savaşa hazırla beni. Beni kurban etme ey Tanrım, kollarımı güçlendir ki senin sürülerini dağıtan aslanları yok edeyim.

**

Şimdi benimle evlenir misin?

 Aramıza çok fazla yalan girdi. Beni sevmekten çok benden korkuyorsun hâlâ. Senden yeterince korkmuyorum.

 – Bana yeterince güvenin yok.

 – Seni yeterince seviyorum. Öyleyse,  Öyleyse gücünün sırrını ver bana.

 – Gücümün mü?

 Benim gücüm,  Hayır Samson. Hayır! Seni yok edebileceğim bir silah istemiyorum. Silah mı?

 Beni gerçekten sevsen silah olmaz. Samson, Samson, nasıl hâlâ içinde şüphe olabilir?

 Varsa da buna şimdi son vereceğim. Etrafına bir bak. Gece vahayı aydınlatan ay,  Gündüz ışığını veren güneş. Bunların varlığı tesadüf değil. Başlangıçta, o Tek Güç ışığı yaratıp dünyayı ve üzerinde yaşayan canlıları yaratana dek sadece karanlık vardı.

 – Senin görünmeyen Tanrın,

 – Benim gücümün kaynağı odur. Peki onun gücü sana nasıl ulaşıyor?

 Şimdi burada bizimle mi o?

 O her yerdedir. Rüzgarda, denizde, ateşte,  Ona inanıyorsan kalbinde. Dünyada bir tohumu kırıp koca bir ağaç olmasını sağlayacak tek güç onunkidir. Ve ben bu gücü seninle paylaşabilir miyim?

 Herkes paylaşabilir. İnsanları olduklarından üstün kılan bir güçtür bu. Onun sayesinde bazıları müzikle ruhu harekete geçirir. Bazıları insanların kalplerindeki hakikati okuyup onları affedebilir. Bende, beni tutmaya çalışan her şeyi yok etme gücüdür bu.

 – Bu güç daima sende mi olacak?

 Kadri mutlak olana inancım sürdükçe! Ben ona bağlanalı çok oldu. Çok yemin bozdum. Ama bunu tuttum.

 – Bu yemin seni güçlü mü kıldı?

 – Çok daha fazlası. Öldürdüğüm aslanı hatırlıyor musun?

 – Asla unutamam. O aslanın gücü onu hayvanlar kralı yapar. Görkemli yelesi de gücünün işaretidir.

 – Devam et Samson.

Çöl insanları bilir ki aygırların da uzun yelesi güçlerinin işaretidir. Benim halkım, en güçlü koçun yünü en bol olan olduğunu söyler. Fakat gücünün işaretini alır, onu kırkarsan gülünç bir şey olur. Kartalın göğe yükselişini görmüşsündür. Ama bir kanadının ucundan iki büyük tüy kopartırsan o güçlü kartal bir daha uçamaz. Gücünün işareti gitmiştir. Gücünün işareti.

Samson, bu da senin gücünün işareti. Saçların. Bunlar kesilirse,

 – Her insan kadar zayıf düşerim.

Yüce Tanrın sana gücünü saçınla mı verdi sence?

 Buna inanıyorsun, değil mi?

 Annem bana en başından beri öyle öğretti.

Gücün saçında demek.

Samson’un saçları hep yandan kesilirken resmedilmiş. bu tablo bu yüzden ilginç. olayı önden göstermiş. assereto gioacchino imzalı.

Ne güzel bir güç bu. Bak, parmağımın ucunda nasıl kıvrılıyor. Kuzgun kanadı gibi simsiyah ve fırtına gibi vahşi. Koparıp gücünü çalabilir miyim?

 – Zaten senin olanı çalamazsın. Benimle Mısır’a gel. Orada ne Danlı ne Filistinli, sadece Samson ve Delilah oluruz. Nil Vadisi’nde havaya reçinenin tatlı kokusu yayılır, göklerdeki tek karanlık da ibis kuşlarının gölgesi olur. Gelir misin benimle?

 Gözlerim asla sende gördüğümden üstün bir güzellik bulamaz. Ebediyete dek hiçbir şey seni benim kollarımdan alamaz.

**

Her şey yolunda Beni daha ne kadar unutacaksın ey Tanrım?
 Daha ne kadar bana karşı duracaksın?
 Uzun geceler boyu sana yakarıyorum ama duymuyorsun beni. Ey efendim, ey atalarımın Tanrısı; onlar sana yakardı mı yetiştin. Beni kurban etme ey Tanrım. Hisham, nöbetçiyle beraber dışarıda bekle. Kimse içeri girmesin. Yaklaşmayın ona hanımefendi! Parçalar sizi. Ey efendim, ey atalarımın Tanrısı,  Ey Tanrım, bütün insanlar küçümsüyor beni. “Tanrısı yardımına yetişecekmiş.” diye alay ediyorlar benimle. Sen benim Tanrımsın, benden yüz çevirme. Çünkü sığınacağım başka kimsem yok. Gücüm mum gibi eridi, kalbimde umutlar tükendi. Kör kaldım ve düşmanlar arasındayım. Ey Tanrım,  Ey benim kuvvetim,  Bir işaret gönder bana!

**

O çok güçlüydü,

 Neden öldü ki?

 Onun gücü asla ölmeyecek Saul.

.

Samson’un saçının kesildikten sonraki çıldırma anı. anthonis van dyck imzalı

GELİBOLU’YA YENİ KORUMA KALKANI KOMİSYONDA


 29 Mayıs 2014 Perşembe

Haber

TBMM (AA) – TBMM Milli Eğitim, Kültür, Gençlik ve Spor Komisyonu’nda Çanakkale Savaşları Gelibolu Tarihi Alan Başkanlığı Kurulması Hakkındaki Kanun Tasarısı’nın görüşmelerine başlandı.

Tasarı hakkında bilgi veren Kültür ve Turizm Bakanı Ömer Çelik, 2015 yılının Çanakkale Deniz Savaşları Zaferi’nin 100. yıl dönümü olduğunu hatırlattı. Bu nedenle daha kapsamlı anma törenleri ve etkinlikler gerçekleştirileceğini ifade eden Çelik, şunları kaydetti:

“Anma törenlerine geçen yıl 29, bu yıl ise 34 ülke temsilcisinin katıldığını belirtmek isterim. Dost düşman herkese çok şey anlatan ve halen de anlatmaya devam eden Çanakkale Savaşlarının yılda bir kez yapılan tören ve etkinliklerle hatırlanmasını yeterli bulmuyoruz. Anma törenleri gibi dönemsel etkinliklerin kalıcı bir etki bıraktığını söylemek zordur. Bu amaçla Çanakkale Savaşlarının geçtiği Gelibolu yarımadasında sadece 100. yıl anma törenleriyle sınırlı kalmadan sürekli görev yapacak, hizmet verecek bir yapılanmaya gitmek ve bu doğrultuda yeni bir yapı kurmak ertelenemez hale gelmiştir. Bu çerçevede Çanakkale Savaşları Gelibolu Tarihi Alan Başkanlığı Kurulması Hakkındaki Kanun Tasarısı’nı hazırladık.”

Çanakkale Savaşları’nın insanlık tarihinde bir dönüm noktası, kahramanlık ve fedakarlığın doruk noktaya ulaştığı bir mücadele olduğunu vurgulayan Çelik, bu savaşın verilen büyük kayıplara rağmen bugün bile tüm dünyada barışçıl bir anlayış ve saygı uyandırdığına dikkati çekti.

AK Parti hükümetlerinin Gelibolu Yarımadası’nda çok önemli ve kapsamlı çalışmalar yaptığını ifade eden Çelik, bundan sonrası içinde yeni ve önemli çalışmaların planlaması içinde olduklarını söyledi.