CAPRİCORN ONE /Hükmedenler (1977) [Capricorn Uzay Uçuş Merkezi “OĞLAK BİR”]


Aldananlar için
Eski bir film. Seyretmenizi isterim.

Yönetmen: Peter Hyams
Senaryo: Peter Hyams
Ülke: ABD , İngiltere
Tür: Aksiyon, Bilim-Kurgu, Gerilim
Vizyon Tarihi: 01 Aralık 1979 (Türkiye)
Süre: 123 dakika
Dil: İngilizce
Müzik: JerryGoldsmith
Oyuncular: ElliottGould,    James Brolin, BrendaVaccaro, Sam Waterston,    O.J. Simpson

Özet

NASA, büyük bir Mars yolculuğu hazırlığı içindedir. Yolculuğa kısa bir süre ortaya çıkan bilinen bir sorun nedeniyle astronotlar [Charles Brubaker, Peter Willis ve John Walker] roketten gizlice Jackson Üssünegötürülür. Görev iptal olmasına rağmen başarısına gölge düşürmek istemeyen NASA yetkilileri, önceden tasarladıkları sanal bir Mars yolculuğunu günlerce oynanacak şekilde sunmaya hazırdırlar.

Sanal yolculuk başlar. Devlet erkânının geneli bu konuyu bilmediği gibi halkta gaza getirilerek aldatılır.

Bu işte en önemli sorun yıllarını bu eğitime vermiş astronotları ikna etmeye gelmiştir. Komplo uzmanı olan Doktor Kelloway [Hal Holbrook] yapılanların geçerli sebeplerini şu şekilde açıklar, beraber olmazlarsa ölümle tehdit eder.

(Astronotlara) Arkadaşlar sizi görmek ne güzel. Mars yolunda ilginç bir şey oldu. Evet, neden hepiniz oturmuyorsunuz?

  Peki. Pekala, durum şu. Öncelikle şunu söylemeliyim ki, eğer başka bir yolu olsaydı, farklı bir çözüm için en ufak bir olasılık olsaydı, burada şu anda sizinle olmamak için her şeyi yapardım, her şeyi.

Bru, ne kadar zamandır birbirimizi tanıyoruz?

  16 yıldır, bu kadar zaman olmuş, onaltı yıl. Şu anda kendini görebilmeni çok isterdim, Kahvaltılık Gevrek kutusundan çıkan oyuncaklara benziyorsun. Ve ben, ellerim ter içinde davul gibi gerginim. Bu hayalimi, yeni sınırların keşfini kime anlattıysam bana bir deliymişim gibi baktılar. Sen bana baktın ve “evet” dedin. Bana “Kay hamile” dediğin zamanı hatırlıyorum. Dışarı çıkıp içmiş ve zom olmuştuk. Charles’ın doğduğu zamanı da hatırlıyorum. Yine çıkıp içmiş ve zom olmuştuk. İkimiz, Kaptan Mükemmel ve Çılgın Doktor yıldızlara gitmekten bahsediyorduk, barmen bize bakıp “daha fazla içmeseniz iyi olur” demişti. Onaltı yıl. Ve sonra Armstong, Ay’a ayakbastı ve hepimiz ağladık. Ne kadar gurur duymuştuk. Willis sen ve Walker, o sıralarda gelmiştiniz, ikiniz de parlak ve yetenekliydiniz. Ütüsüz gömlek vardı üstümde, görev aşkım uğruna kuralları takmadığımı gösteren bu halime bakmış ve siz bile yaptığımız işe kendinizi kaptırmıştınız. Glen’in Merkür yörüngesine ilk girişini hatırlıyorum. Büyük Merkez İstasyonuna televizyon ekranları koymuşlardı, ve onbinlerce insan o anı seyretmek uğruna trenlerini kaçırmıştı. Biliyor musunuz Apollo Onyedi, Ay yüzeyine indiğinde, insanlar televizyon kanallarını arayıp şikâyet etmişlerdi çünkü “I Love Lucy” nin tekrar gösterimi iptal edilmişti. Tanrı aşkına, yeniden gösterim ya! Lucy’nin yeni bölümü olsa hadi tamam anlarım. Yani, Ay yüzeyinde yürüyüş neymiş dediler. Yeniden gösterimmiş. Oh, Tanrım! Sonra birden insanlar bütün bu şeylerin maliyetinden bahsetmeyi başladı. Başka bir gezegene gitmek gerçekten milyar dolarlar harcamaya değermiydi?

  Kanser ne olacak?

  Gecekondular ne olacak?

  Kaça mal olacak?

  Bir hayalin ederi nedir?

  Tanrı aşkına! Ne zamandan beri fikirlerin muhasebesi tutuluyor?

  Bugün fırlatma töreninde kim vardı biliyor musunuz?

  Başkan değil, Başkan Yardımcısı, o vardı. Başkan Yardımcısı ve onun tombul karısı. Başkan meşgulmüş. Meşgul falan değil, sadece biraz korkuyor. İki ay önce orada oturmuş ayağını Woodrow Wilson’ın masasının üzerine uzatmıştı. Dedi ki

“Jim… bu işi iyi yapın. Kongre ensemde. Programı iptal etmek için bahane arıyorlar. Başka bir başarısızlığı kaldıramayız! Bu işi iyi yap! Bütün iyi dileklerim seninle.”

Bütün iyi dilekleriymiş. Yanımda sadece o sofu Yardımcısı vardı, hepsi o kadar! Ve işte buradayız, bütün o hayaller ve rüyaların geride kaldı. Orada arkasında bayrak olan sandalyesinde oturuyor ve diyor ki başarısızlığı kaldıramayız. Ve tahmin edin ne oldu?

  Başarısız olduk. Birinci sınıf, en harbisinden Amerikan yapımı başarısızlık!

Con-Amalgamate şirketindeki iyi insanlar bir yaşam-destek sistemi geliştirdiler o kadar ucuzdu ki bu anlaşmadan kar bile edebilirlerdi. Alan memnun satan memnun. Con-Amalgamate kar ediyor, biz de kendi yaşam-destek sistemimize sahip oluyorduk. herşey fıstık gibiydi! Yalnız kar etme işini biraz abarttılar. İki ay önce fark ettik ki sistem çalışmıyor. Sizler üç hafta içinde ölecektiniz. Bu kadar basit. Bu yüzden bu durumu rapor edip görevi iptal etmek zorunda kaldım. Kongre istediği bahaneyi buldu, Başkan hala koltuğunda ve bizim artık bir programımız yok.

Nedir ki onaltı yıl?

  Sahilde bir kum tanesi! Pekala görüşmemizi bitiriyorum. Şimdi ne derler hani, sadede geliyorum. Benimle gelin, size birşey göstermek istiyorum. Burada bir kapı var. Şimdi bunu açıp başka bir alana geçeceğim. Eğer beni takip ederseniz, daha fazlasını göreceksiniz. Sorularınıza cevap vereceğim

Beni takip etseniz daha iyi olur sanırım. Bu işten bu kadar kolay kurtulacağınızı düşünmüyorsunuz değil mi?

Astronot Bru: Şey bilmiyorum, bir olasılık. Belki çok iyi bir olasılık değil, ama bir olasılık işte

- Bunu kimler biliyor?

- Nerdeyse hiç kimse. Houston gerçek uçuşu gözlemliyor. Bütün okumalar Komuta Modülü’nden geliyor, sizin sesleriniz ve hayati bilgileriniz de. Deneme simülasyonlarında her şeyi kaydetmiştik. Onlar bilmiyor. Sizden tek istediğimiz, uçuş ve Mars’a iniş esnasında gerçekleşecek canlı televizyon bağlantılarına katılmanız, hepsi bu. Sadece televizyon yayınları.

Hepsi bu mu?

Sadece televizyon yayınları. Araçtaki bilgisayara bir ekleme yaptık, bu sayede uzay aracı Dünya’ya döndüğü zaman, hedef iniş bölgesinin ikiyüz mil uzağına inmiş olacak O noktaya yakın bir adaya uçurulacaksınız. Oradan bir helikoptere bineceksiniz. Helikopter sizi uzay kapsülüne götürecek ve siz de kapsüle gireceksiniz. Kurtarma Ekiplerinin düşüş bölgesine ulaşması en az bir, bir buçuk saati bulacaktır. O zamana kadar siz kapsülün içine girmiş olacaksınız. Ana kurtarma gemisi geldiğinde, sizi kapsülün içinde bulacak ve sizi kapsülden dışarı çıkartacaklar.

Herşeyi düşünmüşsünüz.

Bilmiyorum. Umarım öyledir.

Tabi bunu kabul edeceğimizden çok eminsin, değil mi?

Hayır değilim. Ya hayır dersek ne olacak?

  Bilmiyorum. Siz de hayır demeyin. Ne zaman birisi ortaya çıkıp “Gülümseyin gizli kameradasınız” diyecek?

  Tanrım! Bu işten hoşlandığımı mı sanıyorsunuz?

  Bu saçmalığın içinde durmuş ses kayıtlarıyla oynamaktan, canlı yayınlardan, sahte ölçümlemelerden ve iniş bölgesinin ikiyüz mil uzağındaki bir adadan bahsediyorum diye gerçekten bu çılgınlığa inandığımı mı düşünüyorsunuz?

  Ben, ben burada ne işim var bilmiyorum! O kadar çok kaygı duyuyorum ki, buna değer diye düşünüyorum. Emin bile değilim. Sadece düşünüyorum.

Sanırım ben vazgeçeceğim.

Evet bu her şeyi çözerdi.

Neymiş bu çözülecek olan şey?

  Ölmemesi gereken bir şeyi canlı tutmak! Ahlaki düşünmeye başlamadan önce etrafınıza bir bakın. Neler yaptığımıza ve daha neler yapabileceğimize bir bakın. Bu ülke için neler yaptığımıza bir bakın. Artık insanlar hiçbir şeyi umursamıyor. Garajlarını kapalı tutuyor, kapılarını üç kez kilitliyorlar, yataklarının altında saklanıyor, hatta ve hatta haberlerde öğrenecekleri şeylerden korktukları için televizyonlarını bile açmaktan bile çekiniyorlar. Artık inanacakları bir şey kalmadı. Şimdi siz tüm bu yapılanları bozmak mı istiyorsunuz?

  Tanrı bilir, insanlar üzerinde nasıl bir etkisi olur. Üzgünüm. Kahretsin çok üzgünüm. Başka ne yapılabilir hiç bilmiyorum. Tırnaklarımla tutunmaya çalışıyorum, tıpkı diğer insanların gibi. Devam edin, insanlara her şeyden vazgeçmeleri için başka bir sebep daha mı vermek istiyorsunuz?

  Devam edin!

Bu gerçekten harika.

Bu işi kabulleneceğiz ve ağzımızı kapalı tutacağız, ve gerçekler ve idealler dünyası… korunmuş olacak. Ama eğer bu devasa dalaverenin bir parçası olmak istemez isek öyle veya böyle ülkeyi yıkımın eşiğine getirmiş olacağız.

Oldukça iyisin, Jim. Hakkını vermem lazım.

Hayır, hayır sözlerimi çarpıtıyorsun

- Sözlerini inkar etme!

- Siz de bu programı inkar etmeyin!

Abartıyorsun. Uçuşu iptal etmenin veya tahsisatları kesmenin, Amerika’ya bu kadar zarar vereceğini pek sanmıyorum.

Düşündüğün kadar basit değil! Biliyorsun. Bilmiyorum. Bir şeyi canlı tutmanın tek yolu nefret ettiğim şeyleri yapmak ise, o şeyi canlı tutmaya değer mi hiç bilmiyorum. Lütfen, Bru, bu şekilde konuşma.

Tanrı aşkına neyin var senin?

  Ne demek “Lütfen, Bru, bu şekilde konuşma” ?

  Bunun doğru bir şey olduğunu sanmıyorum! Geri kalan her şey ise palavra! Yardım etmek zorundasın!

- Ne demek zorundayım?

  – Yardım etmelisin!

Peki ya etmezsem?

  Lütfen beni karşına alma. Çıldırmışsın sen. Farkında mısın?

  Sen çıldırmışsın! Bizi alıp bu tımarhaneye getirip bırakıyorsun! ve karşımda olmak istemiyorsun öyle mi?

  Ya aileleriniz!

- Ne olmuş ailelerimize?

  – Lütfen, yardımcı olmalısınız!

- Ne olmuş ailelerimize?

- Yardım etmek zorundasınız! Kahretsin, bu şey benim kontrolümde değil! Her şeyi yapan sadece birkaç kaçık bilimadamı mı sanıyorsun?

  Değil! Daha büyük bir şey! Kaybedecek çok şeyi olan insanlar var, büyük güçler var! Kodamanlar! Haddinden fazla büyüdü! Artık ipler kodamanların elinde!
Ne olmuş ailelerimize?
  Houston’dan Cape Town’a uçuyorlar! Şu anda hepsi uçakta!
Hayır, ciddi olamazsın

- Lütfen, Bru, beni zorlama!

- Seni onun bunun çocuğu, anlat! Hep birlikte uçaktalar işte lanet olası! Yazılı olarak da ister misin?

Uçakta bir cihaz var! Ve bazı insanlar var! Eğer “herşey yolunda” işareti vermezsem cihazı patlatacaklar! Anlamıyor musun?

  Bu hale gelmek zorunda değiliz! Yardım etmek zorundasın! Artık kontrolden çıktı! Çok büyüdü! Yapamazsın. Yapamayacağını söyle bana. Bunu söyleyemem Bru.

Astronotlar hizaya getirildikten sonra muhteşem yolculuk günlerce devam edecek şekilde dizayn edilmeye başladı…

Stüdyo ortamına hazırlanmış uzay mekiği, resimler ve görüntüler eşliğinde, kitleleri görevin başarıyla gerçekleştirildiğine NASA inandırmaya çalışılacaktır. Hiçbir engele izin verilmemesi önemli bir husustur.  Ancak her zaman bir dürüst bulunur mikyasınca  NASA Görevlisi Elliot Whitter [Robert Walden] sinyal  okumalarda bir sorun olduğunu fark eder Doktor Bergen’e (Capricorn Kontrol Uçuş merkezi personel sorumlusu) televizyon sinyallerinin 300 mil gibi mesafeden geldiği varsayımı ile, uzay aracı vericisinden bu şekilde bir verinin gelemeyeceğini ikâz ederek, “sinyaller daha farklı bir yerden geliyor” gibi görünüyor der. Aldığı cevaptan ikna olamaz.

Uçuş başlamasından bu yana 131. gün 4 saat 15 dakika geçtikten sonra Mars’a iniş haberi verilir. Bu arada Elliot Whitter okuma sorunları yüzünden tekrar Capricorn Kontrol Uçuş merkezi başkanı Dr. Kelloway’[Hal Holbrook] a açıklasa da sonuç alamaz.

Elliot Whitter, gazeteci arkadaşı Robert Caulfield [ElliottGould]akşam bilardo salonunda buluşunca durumu şöyle-böyle şeklinde izah eder. Bir numaranın olduğunu farkettiğini TV Sinyallerinin300 mil öteden geliyor gibi net olmasının garipliğinden bahsedince Robert Caulfield’in kafasına şüphe düşer. Çünkü ona bir telefon gelmiştir doğru dürüst konuşamamıştır. Bu kadar kısa bir mesafede sorunlar olurken Marstan net yayın nasıl olur şüphesi ile NASA’nın açıklamalarındaki boşlukları sezer ve olayın üzerine gitmeyi düşünecektir.

Bu arada yüksekeğitim almış ve ideali olan insanlar yalan üzerinde çok duramadıkları gerçeğinden astronotlarda yalancı olmanın psiko-travma hali baş göstermiştir. NASA tedirgindir.

Gazeteci Caulfieldar arkadaşı Elliot Whitter’u konu üzerinde görüşmek için arar. Fakat o, NASA’daki görev yerinden uzaklaştırılmıştır. Her zaman oturduğu evine gider onu bulamayınca içine daha büyük kuşku düşer. Adı sanı bile yok edilmiştir. Gizli servis ona bir tuzak kurmuştur. Caulfieldar ziyaret sonucu arabası ile dönerken kullandığı arabasının freni tutmuyordur. Büyük tehlike atlatır. Feci bir kazadan ancak köprüden suya düşerek kurtulur.

Uçuştan 259 gün 14 saat 12 dakika sonra Mars’tan dönüş yolculuğu başlatılmıştır. Yalancı inişin seremonisi uygulamaya konulmuştur. Dönüşün başarılı olması halinde astronotlar güven vermediği için ölümle sonuçlanması düşünüldüğünden, bir aksilik çıktığı iddiasıyla yani roket ısı kalkanları görevini yapamayacak ve modül atmosfere girişte parçalanacaktır.

İstenilmeyen kaza ile gerçekleşen finalinin savunulması ve başarıya dönüştürülmesi için Dr. Kelloway bir brifing verir.

Bayanlar ve baylar, kısa bir brifing ardından sorularınızı yanıtlayacağım. Atmosfere giriş aşamasından olmalı. Giriş aşamasında bir sorun çıkmıştır.

Capricorn Bir’in uçuşunun 259. günü 15. saat 11.dakikasında, yani atmosfere temastan 2 dakika 18 saniye sonra, Görev  Kontrol gözlemleme panelindeki, ısı kalkanı ışığı kırmızıya döndü. Telsiz bağlantısı kurmak istedik, ama uzay aracı ile bağlantımızda başarısız olduk. Anladığımız üzere ısı kalkanı Komuta Modülünden koptu ve bildiğiniz gibi ısı kalkanı Dünya atmosferine yeniden girişte oluşan ısı artışına karşı, Modülün yegâne korumasıdır. Uzay aracı, Isı kalkanının kaybını müteakip 12 saniye içinde parçalara ayrılmıştır.

Gazeteci: – Aileleri ile görüştünüz mü?

  – Evet. Bu konuda başka bir şansımız olurmu bilmem.

-  Isı kalkanı en son ne zaman kontrol edilmişti?

  Atmosfere yeniden giriş aşaması boyunca bir dizi durum testi yapıldı. Hepsi de bize kalkanın yerinde olduğu konusunda yeterli bilgiyi veriyordu. Hayır, henüz Başkan ile konuşmadım, ama eminim çok yakın bir zamanda konuşurum. Belirtmek isterim ki, Başkan program dâhilindeki tüm ekibe ve bize sürekli cesaret ve destek vermiştir. Bu görev bize olduğu kadar ona da çok şey ifade ediyordu.

-Sizce bu olay, İnsanlı Uzay Programının sonunu getirir mi?

  Bilmiyorum. Yolunuz üzerinde tökezlemeden o kadar uzağa gidemezsiniz. Bu hedefinizin, harcadığınız emeğe değmediğini göstermez. Birçok insan geldi geçti. 1967′de Apollo Bir’de yangın çıkmıştı. Ama biz… başarısız olduğumuz halde hemen vaz geçmedik. Bizden istendiği üzere yolumuza devam ettik.

Şimdi bu üç sıradışı adam kendi ırklarının ufkunu genişletmek uğruna… Hayatlarını feda etmişlerdir. Bir amaç uğruna öldüler. Siz söyleyin. Size soruyorum…

Buradaki herkese soruyorum. Siz söyleyin bana. Bu adamlara minnetimizi en iyi şekilde nasıl gösterebiliriz?

  Rüyalarından vaz geçerek mi?

Herşey bir hiç uğrunaydı diyerek mi?

  Yanıtı siz verin

Yalan ancak yalanla savunulacaksa bu hikâye tabiî ki ölümle bitmeliydi. Ancak astronotlar bir aksiliğin olduğunu ve öldürüleceklerini anlayınca, bulundukları üsden bir uçağa binip kaçarlar. Ancak aksilikler yüzünden 20 dk mesafedeki bir boş alana mecburi iniş yaparlar. Üç arkadaş tek başlarına derin devlete karşı mücadele edeceklerdir. Yapılan plan ile hepsi bir yöne giderek kurtuluşa yol bulmak için ayrılırlar. Üç astronotu tabiat açlığı susuzluğu ve devletin acımasızlığı takip etmektedir.

Gazeteci Caulfield olaylardaki ve sözlerdeki eksiklikleri tamamlamaya başlamıştır. Gerçek sonuca doğru ilerler. Patronuna durumu biraz açar. Ancak bu durumdan haberdar olan derin devlet onun evinini basıp evine koydukları kokainle tutuklayıp hapse atarlar. Patronu kefaletle onu kurtarır.

NASA Görevlisi Elliot Whitter’den duyduğu “sinyaller sanki 300 mil mesafeden geliyor” sözüyle Gazeteci Caulfield kız arkadaşı Judy Drinkwater [ Karen Black] ile Copricorn üssünün etrafındaki eski askeri üsleri tararlar ve İkinci Dünya Savaşı’nda eğitim amacıyla kullanılan terk edilmiş Jackson Üssü ne gitmeye karar verir. Üsde astronot Bru’nun künyesini ve stüdyonun kalıntılarını bulur. Gazeteci Caulfield, Charles Brubaker’in hayatta olabileceği düşüncesiyle ilaçlama yapan çift kanatlı küçük uçağı kiralar. Onun gibi iki askeri helikopter astronot Bru’yu aramaktadır. Saklandığı benzin istasyonunda bulurlar. Gazeteci Caulfield de olay yerine gelir. Kovalamaca sonucunda Charles Brubaker’i kurtarır.

Bu arada astronotlar için anma töreni yapılıyor ve Amerikan başkanı onları övüyordu.

Bayanlar ve baylar, Bayan Brubaker Bayan Willis, Bayan Walker, Amerikalı dostlarım. Bugün, bitmemiş umutlardan ve gerçekleşmemiş hayallerden bahsetmek üzere buradayım. Charles Brubaker, Peter Willis ve John Walker sekiz ay önce, hayalleri uğruna bu Dünya’yı terk ettiler. Bize geri dönmeyi başaramadılar. Amerika’nın her yanındaki milyonlarca vatandaşımızın desteği sayesinde hayalleri büyüyüp gelişecek, çıkarcılığın ulusal bir salgın haline geldiği günümüzde, bize iftihar duyacağımız bir şey verdiler.Ölmesine izin verilmemesi gereken bir hayal. Bir millet, ulus ruhu üzerine kurulur. Milletlerin büyüklük sınavındaki ana ölçüt, kriz zamanlarında ulusun bir araya gelmesidir. Ulaşabileceğimiz şeyler üzerindeki yegâne sınır umutlarımıza koyduğumuz sınırlardır. Bu üç adam, bize umutlarımızın ne kadar sınırsız olduğunu hatırlattı. Geçtiğimiz günlerde, hepimizin tek bir vücut haline geldiği anlar oldu.

Hepimiz umutlandık, hepimiz sevindik, hepimiz gururlandık. Hepimiz aynı korkuyu ve aynı neşeyi paylaştık.

Bu üç adam, bizi tekrar bir araya getirdi. Hepimiz biliyoruz ki, eğer hep birlikte uğraşırsak ulaşamayacağımız hedef yoktur. Bu üç adam için duyduğumuz minnettarlığı anlatabilmek için hiçbir yol bulamıyorum çünkü onlar artık aramızda değil. Yine de savundukları şeylerin anısına, hizmet etmek adına

 Gazeteci Caulfield, Charles Brubaker tören alanına gelir film burada kesilir. Final fikir izleyiciye bırakılmıştır. Çoğumuzun hissiyatı yalanın ortaya çıkacağı umudunu verse de yine derin devlet onları konuşturmayacağını hemen hatıra getirmeliyiz.

Uzay teknolojilerine ve NASA’ya dair üretilen komplo teorilerinin en çarpıcısından yola çıkılarak gerçekleştirilen film, son derece dikkat çekici bir klasik olarak kabul ediliyor. Günümüzde de küçük bir grup tarafından savunulan, aslında uzaya gidilmedi teorisi üzerine sıradışı bir uzay filmi olması açısından önemlidir.

Bu filmden bizlere düşen hisse insanlığın birçok şekilde doğru veya yanlış fikir/mizansen olaylar ile aldatılıyor olmasıdır. Zannedersem birçok doğrumuz dahi aldatma oyununun bir parçası gibi. Zamanla gerçekler yüzeye çıktığında da bu tür olaylar ya unutulmuş ya da değerini kaybetmiş oluyorlar. O zamanda bilmenin/bilmemenin bir önemi kalmamıştır.

Yazıklar olsun aldatanlara. Bin kere yazıklar olsun aldananlara. Zulüm karşısında sessiz kalan zalim’in suç ortağıdır. HZ ALİ Kerremallâhü Veche buyurdu ki;
” MAZLUMUN GÜNAHI ZALİMDEN FAZLADIR

 

SNOWPİERCER (2013)


Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem fenalıklar karşısında, iyilerin seyirci kalmaması, kötüler yüzünden gelecek (fitne, fesad, şer vs. her çeşitten) içtimâî ızdırabların, iyiler de dâhil bütün cemiyetin varlığını tehdid edeceğini ifade ederek fenâlıklar karşısında nemelâzımcılığı önlemek için zihinden çıkması zor olan bir de benzetmede bulunur:
“Allah’ın emir ve yasaklarına giren meseleleri tatbîk eden -ve yağcılık yaparak müsâmaha ve gevşeklik göstermeyen iyi- kimse ile, yasakları işleyen kimselerin durumları, bir gemiye binip kur’a çekerek, geminin alt ve üst katlarına yerleşen yolculara benzer. Öyle ki, alt katta oturanlar, su ihtiyaçlarını giderirken üsttekilerin yanından geçip onları rahatsız ediyorlardı. (Alttakiler bu duruma son vermek için) bir balta alarak geminin dibini delmeye başlasalar, üsttekiler hemen gelip:
“Yâhu ne yapıyorsunuz?” diye sorunca alttakiler:
“Biz su ihtiyacımızı görürken sizi rahatsız ediyorduk, halbuki suya muhtacız, şimdi sizi rahatsız etmeden yerimizi delerek bu şekilde elde edeceğiz” deseler ve üsttekiler bu işte onlara mâni olsalar hem kendilerini kurtarırlar, hem onları kurtarmış olurlar. Eğer yaptıkları işte serbest bıraksalar, hem onları helâk ederler, hem de kendilerini helâk ederler.” Hadis-i Şerif

Yönetmen: Joon-ho Bong          

Senaryo: Joon-ho Bong, Kelly Masterson, Jacques Lob               

Ülke:  Güney Kore, ABD  , Fransa  , Çek Cumhuriyeti 

Tür: Aksiyon, Dram, Bilim-Kurgu

Vizyon Tarihi: 01 Ağustos 2013 (Güney Kore)

Süre: 126 dakika

Dil: İngilizce, Korece, Japonca, Fransızca

Müzik: Marco Beltrami               

Oyuncular Chris Evans,    Ed Harris, Jamie Bell, Tilda Swinton, Alison Pill

Hakkında

“İyi günler. Bugün 1 Temmuz 2014, saat 18:00. Dünyanın ilk havaalanından canlı yayın yapıyoruz. Son 7 yıldır çok tartışılan bu ürün gelişmeye devam ediyor. Çevreci grupların ve gelişmekte olan ülkelerin protestoları da devam etmekte. CW-7′nin küresel ısınmaya bir cevap niteliği taşıdığı iddia ediliyor. Bugün buna tanık olacağız. Küresel ısınma hakkında tartışan liderler artık göz ardı edilemez. Bugün, 79 ülke atmosferin en üst tabakalarına CW-7′yi yaymaya başlayacak. Bu olay küresel dereceyi ideal bir seviyeye getirecek. Yarından itibaren, bilim adamlarına göre CW-7 soğutma gazı sıcaklıkları yüksek oranda küresel mevsim normallerine indirecek. Bu küresel ısınma için yapılan devrimsel bir çözüm yolu.

CW-7′nin atmosfere dağıtılmasından kısa bir süre Dünya dondu ve bütün insanlık yok oldu.

Bir trene binip seyahat eden önemli bir kaç kişi insanlıktan geriye kalan son insanlardı.”

 

Bugün kapitalizmin bize sunduğu ve “modern yaşamlarımızı” sürdürdüğümüz o yüksek, çok katlı apartmanlarda bulunan daireler aslında toplumda var olan sınıfsal ayrımların dikey düzleme yansıtılmış şeklidir. Kitaplardaki grafiklerden veya sosyolojik teorilerden aşina olduğumuz bu toplumsal sınıfları/sınıflandırmayı maddi birer unsur olarak yansıtır bize içinde yaşadığımız apartmanlar. Genelde apartman bodrumunda yer alan kalorifer dairesiyle aynı katta olan daire “kapıcı dairesi”dir. Bu, asgari ücretle çalışan, toplumun bütün önemli işlerini (veya üst tabakaların asla yapmayı düşünmeyecekleri işleri) yapan ve yükünü taşıyan ama yine de ezilen sınıf olarak en alt tabakayı temsil eder. Onun üstünde, apartman girişinde (veya yol kotunda) bulunan dairede maddi durumu biraz daha iyi, sabit maaşı olan (muhtemelen devlet memuru veya işçi) ve orta tabaka dediğimiz sınıf oturur. Bu temsil durumu üst katlara kadar ara katlarda da devam eder. Ancak zirveye yaklaştıkça insanların maddi durumu da iyileşmeye başlar; alt katlar kiracıyken, üst katlar ev sahibidir, alt katların hiçbir mülkiyeti yokken üst katlara çıktıkça sahip olunan mülkiyet de artmaya başlar (ev yanında bir araba eklenir buna vs.). En üst kattaki bazen dubleks, genelde teraslı ve en güzel manzaraya sahip dairede ise, bu tabakalaşmadaki en zengin kişi yaşar. Giriş katındaki en az güvenliğe sahip dairedeki kişi apartmana giren herkesle muhatap olurken, en üst kattaki kişi en güvenli biçimde ve “diğerlerinden” yalıtılmış bir şekilde yaşar. Çünkü hangi apartmana giderseniz gidin daire fiyatları (kira veya satılık olsun) en alt kattan en üst kata doğru artar ve bu maddi durum kapitalist sistem içersinde görünmez bir tabakalaşma meydana getirir. Ve bu tabakalaşma içerisinde “herkes kendi ait olduğu yeri bilecektir/bilmelidir”.

İşte, senaryosunu Jacques Lob ve Benjamin Legrand’ın yazdığı, çizimlerini ise Alexis ve Jean-Marc Rochette’nin yaptığı “Le Trainsperceneige” isimli çizgi-romandan uyarlanan “Snowpiercer” bizde apartmanlarda görülen bu dikey tabakalaşmayı, onlarca vagonu olan bir tren vasıtasıyla yatay düzleme taşıyarak, sistem eleştirisi yapmaktadır. Girişte filmden yaptığımız alıntıdan da anlaşılacağı gibi, 2014 yılında çok üst seviyelere çıkmış olan küresel ısınmayı mevsim normallerine düşürmek için atmosferin üst tabakalarına CW-7 adlı bir gaz salınır. Ancak bu gaz hava sıcaklığını tahmin edilenin çok daha altına düşürerek tüm dünyayı buzul çağına geri götürür ve sadece yüzlerce vagonlu özel yapım bir trene binerek kurtulmayı başaranlar dışında tüm insanlık donarak yok olur. Hiç durmadan dünyayı dolaşan bu tren insanlara sıcak ve güvenli bir ortam ve yaşamak için gerekli her şeyi sunmaktadır. Ancak her zaman olduğu gibi bu trende de toplumsal bir tabakalaşma vardır ve bunu insanların yaşadığı vagonların lokomotife yani sonsuza kadar çalışacak olan “Kutsal Makineye/iktidara”yakınlığı belirlemektedir. Dolayısıyla en öndekiler trenin bütün nimetlerinden faydalanırken (yüzme havuzu, disko, sauna, restorantlar, eğitim, özel yaşam alanları vs.), en arkadakiler ise sadece ranzalarda yatmak ve protein kalıplarını yemek hakkına sahiptirler, kendi vagonlarından ileriye geçemedikleri gibi (farklı sınıflara ait vagonlar birbirinden çelik kapılarla ayrılmaktadırlar) sık sık da trenin askerlerinin saldırısına maruz kalmaktadırlar. Arka vagondakiler trene ilk bindiklerinde onlara yiyecek verilmemiş, onlar da sahip oldukları stokları tükettikten sonra açlıktan içlerindeki en zayıflarını yemeye başlamışlardır. Ancak bu aşamadan sonra küresel felaketten önce treni yapıp dünyadaki tüm demiryollarını birbirine bağlayan ve lokomotifi yani “Kutsal Makine”yi kontrol eden/yöneten Wilford onlara yemeleri için protein kalıplarını dağıtmaya başlamıştır. Aslında böylece Wilford, arka vagondakilere eğer kendisi olmazsa birbirlerini yiyecekleri mesajını vermiştir. Zaman içinde arka vagondakiler ayaklanıp ön vagonları işgal etmeye kalkışsalar da hepsi başarısız olmuş ve büyük kayıplarla sonuçlanmıştır…

17 yaşında trene binen ve 17 yıldır da arka vagonlarda yolculuk ederek yaşayan Curtis de, ihtiyar Gilliam’dan aldığı feyzle ve ön vagonlardan gelen gizli mesajlarla lokomotifi ele geçirip trene hakim olmak ve bu tabakalaşmaya son vermek için bir isyan başlatır ve lokomotife doğru ilerlemeye koyulur. Curtis ve adamlarının bu ilerleyişi bile, bilgisayar oyunlarındaki level/seviye atlanmasında karşımıza çıkan şekildedir, her yeni vagon kapısı açılışında hep daha fazlasıyla karşılaşırlar. Her yeni seviyede/sınıfta kendi sefil halleriyle o parlak ve zengin insanlar arasında göze batarlar; kendileri böceklerden yapılan protein kalıpları yerken ön vagondakilerin her türlü balık ve et ihtiyaçlarının karşılandığını görürler. Tabii her aşamada onlara engel olmaya ve yok etmeye çalışan tren askerleri de karşılarına çıkar. Bu açıdan bakıldığında ilerleyişin bir bilgisayar oyunu gibi olduğunu da belirtebiliriz. En üst seviye oyuncu olup, ödülü kazanmak için en ileriye gitmek gereklidir. Verilen tüm kayıplara rağmen lokomotife Curtis, ona kapıları açan Namgoong Minsu ve onun kızı Yona ulaşırlar, ancak lokomotifin kapısı sadece Curtis’e açılır. Ve Curtis burada “Kutsal Makine”nin sahibi Wilford’la tanışır. Filmin son 40 dakikasını oluşturan bundan sonraki sahneler filmin senaryosu için de büyük sürprizler barındırmakta ve neredeyse her şeyi ters yüz etmektedir. Bu aşamada da özellikle Wilford ve Curtis arasında geçen konuşmaların dikkatle takip edilmesini öneririz; zira Kutsal Makine’nin çalışması ve trenin işleyebilmesi için gerekli olan şeyler hakkında yaptığı açıklamalarla, aslında dünyadaki yönetim sistemlerinin nasıl çalıştığını ve bu işleyişin devam etmesi için nelerin gerektiğini açıklamaktadır.

[Erişim: http://hayatinizboyuncaseyretmenizgereken.blogspot.com.tr

Filmden

Wilford değil, treni sen yönetmelisin. [Filmde Curtis, verilen mesaj “Sen” (insan] dir. Dünyayı kontrol etmek]

**

Yolcular! Bu bir ayakkabı [çapulcular] değil. Bu düzensizliktir. 42 numara kargaşadır. Bunu görüyor musunuz?

 Bu ölümdür. Bu lokomotife biz evimiz diyoruz. Sıcak kalplerimizle dondurucu soğuk arasında tek bir şey var. Kıyafet mi?

 Pantolon mu?

 Hayır, düzendir. Düzen, bizi ölümcül soğuktan koruyan tek şeydir. Trende yaşayan hepimiz bize tahsis edilmiş yerlerimizde kalıp bizim için belirlenmiş özel işlerimizle meşgul olmalıyız. Kafanıza ayakkabı giyer misiniz?

 Tabii ki kafanıza ayakkabı giymezsiniz. Ayakkabı kafa için değildir. Ayakkabı ayak içindir. Şapka faka içindir. Ben şapkayım, siz ayakkabı. Ben kafa için varım, siz ayaklar için. Aynen öyle işte. En başında, düzen biletlerinizin verdiği haklarınıza göre sağlanmıştı. Birinci sınıf, ekonomi ve sizin gibi beleşçiler. Ebedi düzen Kutsal Lokomotif sayesinde sağlanmıştır. Her şey Kutsal Lokomotif ‘ten geçer.Her şey yerli yerindedir. Tüm yolcular kendi bölümlerindedir. Suyumuz akıyor, ısınıyoruz Kutsal Lokomotife saygı gösterin. Özellikle de tahsis edilmiş yerleriniz için. Aynen öyle. Ta başından beri ben ön taraftayım. Siz arka taraftasınız. Ne zaman bir ayakkabı kafaya çıkarsa kutsal sınır geçilmiş olur.Yerinizi bilin. Yerinizde kalın. Ayakkabı olun.

**

Su ikmal bölmesi?

[FLOW: FOR LOVE OF WATER (2008) (Akış: Su Sevgisi İçin)]

 Evet, birkaç vagon ileride. Suyun arındırılıp geri dönüşümle geldiği yer. Trendeki en kritik bölümlerden biri. O vagonu ele geçirirsek elimize büyük koz geçer. En öne gitmemize gerek bile kalmaz. Suyu kontrol edersek… Pazarlığı da kontrol ederiz. [Ortadoğu’da sıkıntının gerçek yüzü]

BİRLEŞMİŞ MİLLETLER ZEMİNİNDE FİLİSTİN MESELESİNİN GERÇEK YÜZÜ

**

 Wilford bilir. Wilford çocukları sever. Sever.
Wilford çocukları sever mi?
 Onun tek umursadığı değerli lokomotifi. Lokomotif kutsaldır. Ve Wilford ilahidir. Wilford merhametlidir. Onu ara. Bakalım seni kurtarmaya geliyor mu. Evet. Merhametli Wilford demek. Ara onu. Buraya gelmez. Lokomotifi terk etmez. Seni parça parça edeceğiz.

Yine de gelmez mi?

 Suyun kontrolünü ele geçirip kapatınca işler değişecek ve buraya gelecek.

Suyu kapatmak mı?

 Sadece kendi adamlarınızı cezalandırmış olursunuz. Su ön bölümden geliyor. Trenin burnu kar ve buzu topluyor ve suya dönüştürüyor. Filin hortumu gibi. Su ağızdan geliyor. Kıçından değil Curtis. Evet, Wilford sizi yakından tanıyor Bay Curtis Everett. Sizi izliyor. Kendi adamlarınıza zarar vermeyeceğinizi biliyoruz.

**

Wilford! Daha çocukluğunda bile Bay Wilford’un lokomotiflere olan düşkünlüğü belliydi. Büyüdüğümde sonsuza dek trende yaşayacağım. Sonsuza dek! Taşımacılık imparatorluğu Wilford Endüstrisi’ni kurduğunda ilk düşlerinin gerçekleştiğinin farkına varmış. Fakat en büyük düşü tüm dünyadaki demiryollarını tek bir hat üzerinden bağlayan son derece lüks bir lokomotif yolculuğuymuş.  Sirküler demiryolu uzunluğu 438 bin km. Ve her yıl bir döngüyü tamamlıyor.  Antarktika’nın aşırı soğuklarından Afrika’nın yakıcı sıcak çöllerine kadar Wilford’un kendine yeten treniyle kendine has sofistike tasarımın gelişmiş teknolojiyle birleşimi– İnanması zor olsa da eski dünyadaki insanlar, Bay Wilford’la dalga geçiyorlarmış. Onu bu muhteşem trendeki yüksek mühendislik ve yüksek donanım yüzünden eleştiriyorlarmış. Ama Bay Wilford onların bilmediği bir şey biliyormuş. Pek neymiş bu?

 Eski dünyanın insanları dondurmaya dönüşmüş moronlarmış. Bir nevi. Bay Wilford CW7′nin dünyayı donduracağını biliyormuş. Peki ileri görüşlü Bay Wilford seçilmişleri felaketten kurtarmak için neyi icat etmiş?

 Lokomotifi!

Çuf, çuf, çuf delip geçer!

 Hep yoluna devam eder!

Lokomotif durursa ne olur?

 Hepimiz donarak ölürüz!

Peki ya duracak mı?

 Peki ya duracak mı?

 Hayır! Hayır! Nedenini söyleyebilir misiniz?

 Lokomotif ebedidir! Lokomotif daimidir! Çuf, çuf, çuf delip geçer! Hep yoluna devam eder! Sebebi kimdir?

 Wilford! Wilford! Wilford! [Büyük Birader-1984]

**

Curtis Everett Bay Wilford’a yemekte eşlik etmeniz için sizi resmen davet etmek için gönderildim. Önden buyurun.

Curtis?

 Sen misin?

 Curtis, evladım. İçeri gel. Sana bir bakayım. Aç mısın?

 Bu kadar yolu gelerek büyük iş başardın. Lütfen oturun. Koca treni yürüyerek geçen ilk insan sensin. Kuyruktan lokomotife.

Bunu biliyor muydun?

 Tebrikler, bravo. Sizden daha önce kimse buraya Lokomotif’e ulaşamamıştı. Ben de hiç kuyruk bölümüne gitmedim. Neden gitmedin?

 Senin için fazla mı pis?

 Kuyruk bölümündeki mayın tarlasından geçmemek için mi?

 Sence benim yerimin kendine has engelleri yok mu?

 Çok gürültülü. Ve çok boş. Doğru. Biftekler. Çokça boş alan. Bu kaltak karı ne istersen getiriyor. Curtis, herkes kendine tahsis edilmiş yerinde. Ve senin dışındaki herkes olması gereken yerde. En güzel yerdeki insanların en kötü yerdekilere söyledikleri bu. Bu trendeki kimse seninle yerini değiştirmez. Benimle yer değiştirmek [tanrı olmak] ister miydin?

Curtis, evladım. İşin aslı, hepimiz bu lanet olası trende hapsolmuş durumdayız. Hepimiz bu metal yığını içinde esir düştük. Orta pişmiş?

 Ve bu tren ekosisteme çok yakındır. Dengeyi korumak için çaba sarf etmeliyiz. Hava, su, erzak. nüfus. Daima dengede tutulmalı. En uygun denge için, bazen çözüm için daha radikal kararlar alınmak zorunda kalınacaktır.Nüfusun azaltılması gerektiğinde sert uygulamalar gerekebilir. Gerçek doğal seleksiyon için vaktimiz yok.

THE TRİALS OF HENRY KİSSİNGER (2002) Henry Kissinger’in Yargılanması

Bunun olmasını beklersek korkunç derecede kalabalıklaşıp açlıktan ölürüz. Sıradaki en iyi çözüm bir özel grubu öldürmek için başka bir özel grup kurmaktır. Zaman zaman, tabiri caizse ortalığı karıştırıyoruz. 7 lerin İsyanı, McGregor Devrimi… Büyük Curtis İhtilali.

Hiç beklenmeyen şeytani bir plana sahip çok etkili bir yapım. Yaketerina’da karşı saldırı yapacağını kim tahmin edebilirdi ki?

 Çok zekice. Gilliam ve benim planım bu değildi.

Ne dedin?

 Bilmediğini söyleme sakın.

Gilliam ve ben… Bizim planımız. Gilliam?

 Gilliam. [ A. Hitler]

DER EWİGE JUDE (1940) Sona Kadar Yahudi.

Ön ve kuyruk bölümleri birlikte çalışmalı. Bir ortaktan fazlasıydı, gerçekten. Benim dostumdu. Saçmalık. Sana inanmıyorum. Orijinal anlaşmamızda Yaketerina tünelinin sonunda isyan çıkacaktı. Tüm hayatta kalanlar kuyruk bölümüne dönecekti.

- Daha çok boş alanın keyfini çıkaracaklardı.

- Yalan söylüyorsun. Gilliam öyle şey yapmaz.Nihayetinde işe yaradı. Sizin karşı saldırınız isyanı 10 kat daha heyecanlı kıldı. Ne yazık ki ön bölümden beklenenin üzerinde can kaybı oldu ve Gilliam bedelini ödemek zorunda kaldı. İronik, değil mi?

 İnsan nasıl ölüm ve yaşam arasındaki ince çizgiyi geçiyor. Artık bizim için yapacak son bir şey kaldı. Rakamlara bakmak.

Alo Wilford, benim. Gilliam’ın yerindeyim. Bekle. Hala aynı oranda mı?

 Evet, hala %74. Tamam, devam edin. Bekle. 18′de bırakın. 18. yılın kutlaması olsun. Mükemmel bir fikir. Sizinkiler. Şimdi Gilliam’ın ne kastettiğini anlıyorum. Senin zeki ve akıllı olduğunu söylemişti. Ama hep gerginmişsin. En son ne zaman seviştin?

 Gilliam’ın dediği gibi, iki kolla kadını tutmak daha iyidir. Gilliam’ı özleyeceğim. Gece yarısı telefon konuşmalarımızı özleyeceğim. Saatlerce konuşabilirdi. Hem de tek kolla.

Birisi için bu trende hayatta kalmayı başarmak deliliğin bir noktasına kadar gelmişse kolaydır. Gilliam bunu çok iyi anlamıştı yaşamın devam edebilmesi ve dengenin korunması için korkunun, endişenin kargaşanın ve dehşetin sürmesi gerekiyordu. Böyle bir durum yoksa bunu biz yaratmalıyız. Bu bağlamda, senin yarattığın Büyük Curtis İhtilali tam bir başyapıttı.

Benimle gel Curtis. Sana bir şey göstermek istiyorum. Bunu hak ettin. Hadi gel. Şu anda uyanıyor. Çok hoş, değil mi?

 Huzur dolu. Onun kalbindesin. Hayatımı buna adadım. Ebedi Lokomotif. Ebediyetin ta kendisi. Trende hiç yalnız kaldın mı?

 En son ne zaman yalnızdın?

 Hatırlayamıyorsun değil mi?

 Lütfen yap. Acele etme. Az önce yazdım. Senin için Curtis. Al hadi. Ben yaşlandım. Benim yerime geçmeni istiyorum. Hep istediğin şey. Gilliam’ın da istediği şeydi. Lokomotifi gözetmelisin… Çalışır halde tutmalısın. Bak Curtis. Kapının ardında… Bölümler arında hep olmaları gereken yerde ve hep olacakları yerdeler. Sence neresi?

Tren. Ve şimdi insanların sayısı tam olarak gerektiği kadar. Hepsi doğru yerlerinde. Sence nedir bu?

 İnsanlık. Tren dünyadır. İnsanlık da biziz. Artık insanlığa liderlik etmek için kutsal bir görevin var.Sen olmazsan Curtis, insanlık yok olur. Liderleri olmadan insanların neler yaptığını gördün. Yakıp yok ederler.

Şunlara bak. İnsanlar böyledir. Biliyorsun. Daha önce de gördün. Daha önce de yaşadın. Tuhaf ve zavallılar, değil mi?

 Onları kendilerinden koruyabilirsin. Gilliam da seni kendinden korumuştu. Curtis. Senin kaderin bu. Tamamdır!

The Recruit/ Çaylak (2003)[Tecrübeli ajan Walter Burke ve James Clayton’filmin başında  aralarında geçen konuşma]

Beni dinle. Curtis, bu kadar duygusal olma. Herkesin yeri önceden bellidir.

**

HELAKE SEBEP OLAN MUTLU AZINLIK

 

PEDAGOJİ TARİHİ BİZE NE ÖĞRETEBİLİYOR?


Bugünkü pedagoji düşüncelerinin kaynaklarını bulabilmek için eski Yunanlılara kadar uzanmak gerekiyor. Gerçi Yunanlılar eğitimin psikolojisi üzerine zengin düşünceler bırakmış değillerdir. Onların eğitim düşünceleri daha çok sosyâl nitelik taşır. Bu düşüncelerinde bazen ülkücü, bazen gerçekçi oldular. Eflâtun, Aristo ideâl siteler düşündüler. Ancak, eğitim üzerine zamanımıza kadar yaşayabilecek gerçekler bırakmadılar.

Orta-zaman pedagojisi de öyle. O da bugüne kadar yaşayabilecek pedagoji bilgisi yaratamadı. Bu çağ, insanlara bazı eğitim saplantıları kazandırmıştır, o kadar! Bu saplantılardan biri şudur:Çocuğun kafası bir vazo gibidir. Onun için doldurabilirsiniz. Çocuğun ruhu bir table rase, bir karatahtadır. Onun üzerine ne isterseniz yazabilirsiniz. Çocuk kendini yetiştiren insanın etkisi altındadır. Onu istediğiniz gibi yoğurabilirsiniz.

Rönesans devri pedagoji için bir uyanma, bir kalkınma devridir. Bu devrin düşünürleri kendilerini yunan, lâtin ideolojisinde bulmuşlardır. Bu devirde Montaigne ile Rabelaisinsanlara yepyeni eğitim gerçekleri öğretiyorlar. Montaigne’e göre çocuğun kafası bir vazo değildir. Bu kafa tıpkı mide gibidir.Aldığım alır, almadığım almaz. Aldığını sindirmek için de bir zaman ister. Montaigne işte bu benzetişle, bu anlayışla Orta zaman’ın katı eğitim anlayışını yumuşatmış, bunun yerine gerçeğe oldukça uygun olan sindirim hayalini koymuştur.

Rabelais, o da Rönesans’ın büyük devrimcilerinden biridir. Yarattığı masal devlerini yaşatarak Ortaçağ’ın iskolastik anlayışını yıkar. Rabelais insanı et, kemik, hem de bir bütün olarak anlar. Ona göre insan ağaç gibidir. Kökleri Tûbâ Ağacı gibi havada değil, kanda, kemiktedir. Onun masalının kahramanı olan Gargantua hem Ortaçağ hem de Rönesans kişiliği taşıyan yamalı bir kişiliktir. Pantagruel ile Frere Jean ise Rönesans insanlarıdır. Rabelais pedagojide gerçekçiliğin ilk göstericisi olmuştur.

XV. inci yüzyılda pedagog Rousseau ortaya çıkıyor. İnsanları tabiata dönmiye çağırıyor. Çocukları eğitmek istiyorsanız tabiatı incelemekle işe başlayın diyor. Emile adlı şaheserinde ilk olarak eğitimin felsefesini yapıyor. Ona göre eğitimin amacı homme naturel, tabiî adamdır.Rausseau’nun bu tabiî adamı adam değildir. İnsanın tabiatı demektir. Eğitim işte bu insan tabiatına uygun olmalıdır. İnsan her yerde birdir, hep bir olan tabiatı taşır. Eğitim işte bu değişmeyen tabiatın üzerine kurulmalıdır. İnsanın tabiatı eğitim ağacının yabanisidir. Eğitim bu yabani üzerine aşılanacaktır. Yabanisi ne kadar sağlam olursa aşının kendisi de o kadar sağlam olacaktır. Pedogaji tarihinde ilk olarak tabiatı incelemekle işe başlanmasını isteyen, böylelikle pedagoji düşüncelerine bilim katan işte bu insandır. Rousseau, eski Yunanlılardan, Rönesans’tan beri akıp gelen pedagoji ırmaklarını kendinde toplayan büyük bir göldür. Bu gölde bütün ırmaklar biri birine karışır, göl suyu olur.

İşte Rousseau’nun pedagoji yapısını meydana getirmek için kullandığı gereç, benzetme, yansıma değil, doğrudan doğruya eğitim konusu olan çocuğun kendisini incelemedir. Rousseau, çocuğu, çocuğun kendisini tanımakla işe başlamıştır. Rousseau’nun pedagojisindeki yaratıcılık da sezgilerini fizik, fizyolojik âlemden alacak yerde, doğrudan doğruya çocuğun kendisinden, çocuğun ruhundan almasındandır. Rousseau böylelikle gerçekçi bir pedagojinin temellerini atabilmiştir.

Rousseau’ya göre eğitimin üç etkeni şunlardır:
TABİAT, EŞYA, İNSAN.

Eğitimin ilkeleri de şunlardır:
HÜRLÜK, ZORUNLUK, AŞAMALILIK, DENLİLİK, KARIŞMAZLIK.

Tabiatı sevmek, tabiatı saymak, tabiatın iyi olduğuna inanmak, tabiatın işine karışmamak, tabiatın gelişmesini istemek, gelişmesinin engellerini ortadan kaldırmak, işte Rousseau’nun pedagojisini üzerine kurduğu temeller bunlardır.

Rousseau tabiatın oluşunu bozan bütün karışmaları ortadan kaldırıyor. Çocuğu kendi tabiatının oluşuna, gidişine bırakıyor. Böylelikle kendi kendine işleyen, kendi kendine oluşan, kendi kendine evrilen bir eğitimin temelini atmış oluyor. Bu eğitim, tabiî eğitim dediği eğitimdir.

Rousseau’ya göre tabiatın işine karışmamalıdır. Çünkü tabiat gelişmesinin bütün şartlarını kendinde taşır. Ona dışarıdan yardım etmek istemez. Onu oluşunda kendi başına bırakmalıdır. Tabiata karşı davranışımız yalnız onu sevmek, yalnız onu saymak olmalıdır.

Rousseau’ya göre çocuk kendi tabiatının öğrencisi olmalıdır. Çocuğun bocalamaları, emeklemeleri büyük bir evrim, büyük bir eğitim değeri taşır. Bu bocalamalar,, bu emeklemeler yalnız düşüncenin, öğrenmenin değil, işlemenin, yaratmanın da öğreticisidir.

Hürlük gibi zorunluk da Rousseau’nun eğitim ilkelerinden biridir. Rousseau’ya göre insanın, çocuğun hürlüğü başı boş olan bir hürlük değildir. İnsan olsun, çocuk olsun, hem kendi tabiatı, hem de kendini çeviren tabiatın zorunlukları ile karşı karşıyadır. Bu zorunluklara boyun eğmek zorundadır. Bu zorunluklar çocukta bir takım acılar, sıkıntılar yaratacaktır. İnsan bütün bu acılara, sıkıntılara katlanmak zorundadır. Yoksa yaşayamaz. Hür, kendi başına buyruk olarak yaşamak gibi tabiatın kanunlarına boyun eğmenin de bir tadı vardır. İşte Rousseau’daki hürcülük başı boş bir hürcülük değil, tabiat kanunları ile sınırlanmış olan bir hürcülük tür.

Çocuk büyük insan değildir. Çocukluk çağının kendine göre hürlükleri, zorunlukları vardır. Çocuk her devrini bütün hürlükleri, bütün zorunlukları ile yaşamalıdır. Çocuğun vaktinden önce adam olmasını istemek zararlıdır. Çocuk kendi devrine yakışan olgunlukları edinmelidir. Çocuklara karşı çocukların yaşma göre davranmalıdır. Rousseau bu düşüncesini bir paradoks ile açıklamıştır: Eğitimin kuralı vakit kazanmak değil, vakit kaybetmektir demiştir. Çünkü Rousseau’daki eğitim hayali bir aşı hayalidir. Eğitim yabani üzerine vurulan ehlî bir aşıdır. Bu yabani ne kadar sağlam olursa üzerine vurulan ehlî aşı da o denli sağlam olur.

Rousseau’ya göre hayvanlarda olduğu gibi toplum nedir bilmeyen, yalnız başına yaşayan, fizik çevreden başka çevresi olmayan tabiî insanda fizik isteklerinden başka istekler yoktur. Tabiî insan bu isteklerini doğuracak olan araçları tabiat çevresinde bulur. Bunlardan, başkasını da istemez. Bu istekleri aramaz da. Bu istekleri artıracak olan muhayyile tabiî insanda yoktur. Tabiî insanın bu durumu mutluluğun kendisidir. Çünkü sürünme isteklerle yetiler arasındaki denksizlikten ileri gelir. Yetileri isteklerini karşılayabilenler tabiîdir. Çünkü sürünme nedir bilmezler. Bu yaratıkların gücü bu denlilikten doğar. İnsandaki yetiler ise hayvanlardakinden çok artıktır. Bu artıklık insanın felâketine sebep olur. Muhayyile işe karışınca bu yetiler çalışmaya başlar. Böylece yetilerle araçlar arasındaki denlilik bozulur. İstekler kabarır. Bunun da sonu acı, şaşkınlık olur. Bu felâketten kurtulmak için ne yapmalı? İsteklerin artık olanlarını yok etmeli. Böylelikle isteklerle yetiler arasında denklilik sağlanmış olur. Bu durum tabiî adamın mutluluk durumudur.

Çocukta bu denklilik yoktur. Çocuk yoksun, arık olarak dünyaya gelir. Kendinde olmayan her şeyi eğitimle alır. İnsanın çocukluk durumu güçsüzlük, yetisizlik durumudur. Çocuk istekleri ile yetileri arasında denklilik olmayan bir yaratıktır. Onun için çocuk gerçi tabiî olan bir yaratıktır. Ancak, Rousseau’nun düşündüğü tabiî adamın kendisi değildir.

Şimdi çocuğu mutlu bir yaratık durumuna getirmenin yolu nedir?

İsteklerini azaltmak mı? Bu doğru değildir. Böyle olunca çocuk insan soyunun yaşayışından tam olarak yararlanamayacaktır. Yetilerinin artık olanlarını atmak da olmaz. Çünkü çocuk yetisizdir. Yapılacak olan yalnız şudur: Çocuğu bütün isteklerini, doyurmakta büsbütün serbest bırakmak.

Rousseau’ya göre eğitimin beşinci ilkesi karışmazlıktır. Tabiatın işine karışmamalıdır. Çocuğun yoluyla oluşup gelişmesine engel olan nedir? İnsanın karışması, tabiatın işini bozması! Çocuğun bu hürlüğünü yok eden insandır. Çocuğun eşyanın zorunlukları ile karşılaşmasına engel olan da insandır. Çocuğa acı, sıkıntı çekme yerine yorgunluğu, korkuyu öğreten de insandır. Organlarının, güçlerinin dilediği gibi gelişmesini önliyen yine bu insandır. Öyleyse, bundan önceki ilkelerin bir sonucu olarak ortaya konulacak ilke, şu olabilir: Tabiatın işine karışmamak!

Bu karışmazlığın yerinde olduğunu gösteren gerçekler nelerdir? Bir kere tabiat kendine yeticidir. Tabiat kendinden başka hiçbir varlığı gereksemez. Sonra insan hayatının en tehlikeli devri, doğumdan on iki yaşına kadar olan kısımdır.Sapkınlıkların, yamuklukların çimlendiği, yetiştiği devir, bu devirdir. Bunlar bir kere kökleşti mi artık söküp atmak elden gelmez. Onun için bu devirde eğitim, toplumun etkileri dışında kalmalıdır. Çocuk, adam olmadan önce, bir hayvan olmalıdır.

Bu devirde insan yavrusu olgun bir adam olamaz. Ancak olgun bir hayvan olabilir. Onun için çocuk, toplumla illintisi olan her şeyden uzak bulundurulmalıdır. Çünkü henüz bu gibi şeyleri anlayabilecek yaşta değildir. Bu türlü eğitim gerçi erdemleri öğretmez. Ancak, içi kötülüklerden, kafayı da yanlışlardan korur.

Çocuk toplum hayatından niçin uzaklaştırılmalıdır? Bir kere toplum oluşu tabiat oluşundan başkadır. Hattâ olmakta olan toplumlardaki oluş, tabiattaki oluşun karşıtıdır. Aile, okul, meslek hep birer toplum çevresidir. Çocuk bütün bu çevrelerden uzaklaştırılmalıdır. Emile’in eğitiminden din de uzaklaştırılmalıdır. Çünkü bu eğitimi alabilecek yaşta değildir. Bilimi de uzaklaştırmalıdır. Kitapları da uzaklaştırmalıdır. Çünkü kitaplar insanlara bilmedikleri şeylerden söz açarlar. Emile yalnız bunlardan değil, bunların ruhlarda bıraktıkları kalıntılardan da uzaklaştırılmalıdır. Çünkü alışkanlık makineliktir, hürlüğü sınırlar, bilinci paslandırır. Alışkanlık tabiat olur da asıl tabiatın yerine geçer. Onun için Emile, alışma nedir bilmemelidir. Emile’in kazanacağı tek itiyat, itiyatsızlıktır.

Bu eğitimin verilebileceği çevre nedir?

Çocuğu ay küresine mi götürmeli, yoksa boş bir adaya mı? İkisi de elde değil. Rousseau’nun bu eğitim prensibi saltık bir prensip değildir. O, bu prensibin her yerde uygulanabileceğini ileri sürmüyor. Rousseau, bu teorisinin uygulanmaktaki güçlüğünü de biliyor. Onun bu teori ile yapmak istediği, yalnız bir yol göstermektir. Bu yoldan amaca ne kadar yaklaşılabilirse, o kadar başarı elde edilmiş olur. Onun için bu eğitimin çevresi olarak şehirleri değil, köyleri seçiyor. Çünkü köyde eğiticinin yetkesi en yüksek kerteyi bulacaktır. Böylece çocuk, toplumun etkilerinden kurtulacak, yalnız tabiatın, eşyanın etkisi altında kalacaktır. Böylelikle çocuk, birçok duyular, deneçler kazanacak, toplum içinde yaşamakla, bilim eğitimi almamakla birlikte hem toplum içinde yaşamaya, hem de bilim edinmiye dolayısıyla hazırlanmış olacaktır. Rousseau bu eğitimde Emile’i insanların etkisinden uzaklaştırmakla birlikte, eğiticinin rolünü de kabul ediyor. Ancak, bu rol doğrudan doğruya değil, dolayısıyla olacaktır. Eğitici eşyanın arkasına gizlenecek, eşya gibi etki yapacaktır.

Rousseau’nun bütün bu prensipleri tabiî adamı dediği organik, fizyolojik adamı yetiştirmeye yarar. Eğitimin bütün amacı bu mudur?

Gerçi eğitim bu gerçeğin gelişmesidir. Ancak, eğitimin bütün amacı bu gelişme midir? Rousseau’ya göre tabu eğitim herşey değil, yalnız bir evredir, daha doğrusu bir temeldir. Çocuk toplum içinde yaşayacaktır. Rousseau da pedagojisini hayvanlar için değil, insanlar için yazmıştır. Çocuğun sosyâl bir çevreye uyarlanması gerektir. Çocuğun alacağı eğitim ister istemez sosyâl bir eğitim olacaktır. Ancak, bu sosyâl eğitim herhangi sosyâl eğitim olmayacak, tabiî olan, tabiî eğitim şartlarına uygun olan bir sosyâl eğitim olacaktır. Bu sosyâl eğitimin prensipleri yine tabiî eğitiminkiler olacaktır.

Rousseau gibi bir dehayı yetiştirmek her milletin, her yüzyılın işi değildir.Rousseau’dan sonra gelenler, onun ne sezgisini, ne de tümleme gücünü taşımadılar. Rousseau gölü taşınca kollara ayrıldı. Herbiri bir yana akmaya başladı. Böylece Rousseau’culuk yirminci yüz yılın pedagoji ülkelerine kadar yayıldıkça yayıldı. Kant, Pestalezzi, Froebel, Tolstoy, John Dewey, Montessori hep o kaynaktan geldiler. Ancak, hiçbiri onun gibi diri  genç kalamadı.

Kant pedagoji tarihinde disiplinin, baskının en büyük örnekcisidir. Kant’a göre akıl yönetmeli, duygu da ona boyun eğmelidir. Ceza eğitimin aracıdır. İnsan ancak böylelikle olgunlaşabilir. Kant’ın baskıdan anladığı tabiatı zorlamaktan başka birşey değildir. Kant’ın pedagojisinde bu zorlama ilk günlerden başlar. Onun için Kant, eğitim aracı olarak oyunu değil, cezayı kullanır.

Kant baskısız eğitim olamayacağına inanır. Yanlış değil.Toplum olmasaydı da insan kendi başına kalsaydı, eğitim olmayacaktı. Ancak, baskıdan baskıya fark vardır. Hangi baskı?

İnsanı isteklerinin tersine zorlayan baskı mı, yoksa hür olarak benimsenen baskı mı? Birincisi insanı bozar. İkinci baskı insanı yamultmaz. Baskının bu türlüsü hem zorlayıcı, hem de çekicidir.

Kant, Rousseau’nun bir artçısı olarak da gösterilebilir. Ancak, yakından incelenince görülecektir ki bu iki düşünürün düşünceleri arasında bir hayli ayrılık vardır. Rousseau hürlükten yanadır. Ancak, disipline düzene karşı değildir. Endurcissement, [sertleştirme duygusuzlaşma; duygusuzluk] onun bir yolda mıdır? Zaruret, zorunluk onun eğitim ilkelerinden biridir. Rousseau Emile’e hem hürlüğün tadını, hem de yoksunluğun acısını tattırır. Rousseau hep iyi olan tabiatın hem hürlükle, hem de düzenle gelişebileceğine inanırken, Kant bu tabiatın yalnız baskı ile, zorla gelişebileceğine inanır. Rousseau’ya göre iyilik tabiattan gelir. Kant’a göre iyilik dışarıdan gelir.

İşte Kant, Rousseau’nun yalnız sertlik yanını almış, bununla yetinmiştir. Kant’m pedagojisi hürlük pedagoji değil, yalnız düzen pedagojisidir. Bu düzen de Rousseau’daki düzen değil, baskının kendisidir. Bu baskı aklı sağlayacak, gönül de ona boyun eğecektir.

Pestalozzi, Rousseau’nun manevî öğrencisidir. Pestalozzi de Rousseau gibi tabiatadır. Pestalozzi de, Rousseau gibi tabiat kanunlarına boyun eğer. Rousseau’suz Pestalozzi anlaşılamaz. Pestalozzi’nin Rousseau’dan aldıkları vardır. Pestalozzi’de Rousseau ile bağdaşamıyan anlayışlar da vardır.

Pestalozzi’nin pedagoji tarihine yaptığı büyük hizmet, Rousseau’nun hürlük ilkesini bir örnekle açıklamasıdır. Rousseau’nun anladığı evrim içeriden dışarıya doğru olan hür bir evrimdir. Rousseau ilkelerinin en temelli, en önemli olanıdır. İşte Pestalozzi bu ilkeyi bitki hayaliyle açıklamaktadır.

Pestalozzi’ye göre çocuk, bir tohum gibidir. Önce yeşerir. Sonra gövde olur. Sonra dal, yan dallar olur. Sonra tomurcuklar olur. Sonra bu tomurcuklar yaprak, çiçek olur. Sonra çiçekler, yemişler olur. En sonra da bu yemişler olgunlaşır. Bitkilerin evrimi organik bir evrimdir. Çocuğun evrimi de tıpkı bitkilerin evrimi gibidir. Çocuğun evrimi bitkilerin evrimi gibi içeriden dışarıya doğru olan hür bir evrimdir. Böylelikle Pestalozzi XVI’ncı yüzyılda Montaigne’in bu evrim için kullandığı mide, sindirim hayali yerine, bu bitki, bitme hayalini koymuştur.

Pestalozzi’de hiçbir eğitim düşüncesi yoktur ki bu bitki, bitme, yetişme hayalinden esinlenmiş olmasın. Pestalozzi böylelikle Rousseau’nun ana ilkesini, hürriyet ilkesini benimsemiş oluyor.

Pestalozzi’nin Rousseau’ya uymıyan yanı şudur: Pestalozzi evrimin yalnız içeriden dışarıya doğru olacağını değil, yavaş yavaş, adım adım, basamak basamak, parça parça olacağına da inanıyor. Evrimde akla, mantığa büyük önem veriyor. Öğretimin yalından bileşiğe, bilinenden bilinmeyene, soyuttan somuta, parçadan bütüne doğru olacağına da inanıyor. Böylece intellektçi, parçacı bir pedagoji meydana getiriyor.

Fakat, bu tedriç, bu intizam hayatta var mıdır? Tekâmül nazariyelerinin tatbikinde görüldüğü üzere, hayat yaratıcı bir kudrettir. Tedriçten ziyade yenilik, ansızlık mevzuudur. Çocuğun tekâmülünü derece ve dizi hayaline hapsetmek tekâmülü anlamamaktır. Hayatta sıçratıcı, şaşırtıcı anlar vardır. Tekâmülü intizamla takyit edecek yerde, intizamı tekâmüle tabi kılmak en âkilâne bir harekettir.

Pestalozzi’yi bu çıkmaz yola saptıran yine Rousseau’dur. Çünkü Rousseau Emile’de eğitimi devrelere ayırmıştır. Ancak, bu ayrılık düşüncesinin Rousseau’ nun felsefesi iJe doğrudan doğruya ilintisi yoktur. Öyle seziyorum ki Rousseau’nun bu düşüncesi, tabiata karşı duyduğu sonsuz hayranlığın doğurduğu bir sürgüden başka bir şey değildir. Çünkü Rousseau’nun eğitim felsefesini tüm olarak aldığımız zaman, görüyoruz ki bu felsefe aşamalı bir evrim felsefesi değil, yaratıcılığa, sezgiye, orijinalliğe dayanan canlı bir felsefedir. İşte Pestalozzi, Rousseau’da bir asalak niteliği taşıyan bu aşamalı evrim düşüncesine asılarak çocuğun evrimini katı, kesin aşamalara parçalamıştır.

Pestalozzi’den sonra dünya çapında bir pedagog daha yetişti. Bu pedagog Froebel’dir.Bu adam, mistik bir feylesoftur. Froebel eğitim anlayışı ile Rousseau’dan sonra gelen en büyük eğitimcidir.

Froebel, Pestalozzi’de katılaşan hürriyet ilkesini yeniden ele alıyor, onu canlandırıyor. Froebel insanı ağaca değil, Allah’a benzetiyor. Allah’ın en büyük sıfatı yaratıcılıktır.Onun için Froebel, Pestalozzi’deki aşamalı evrim anlayışını kaldırıp, bunun yerine yaratıcılığı koyuyor. İnsanın, Pestalozzi’nin anladığı gibi, yavaş yavaş, basamak basamak, adım adım değil, kendini yarata yarata evrilebileceğine inanıyor. Froebel’e göre çocuk, en büyük yaratıcılığım oyunda gösterir. Onun için Froebel’e göre çocuk eğitiminin usulü oyundur.

Froebel çocuğu fidana, eğiticiyi bahçıvana, okulu da bahçeye benzetir. Onun Kindergarten’ı bahçeli o kul, okul bahçesi değil, çocuk fidanının içinde yetişeceği bir eğitim bahçesi, bir eğitim çevresidir.

Ne yazık ki eğitim felsefesinde bu kadar ileri giden bu mistik feylesof, eğitim uygulamasında başarı gösteremedi. O da üstadı Pestalozzi gibi sapıttı. Akılcılığa, mantıkçılığa, analizciliğe kapıldı durdu. Froebel verileri denilen eğitim araçları geometri eğitiminden başka bir şey değildi.

Rousseau gölünün kurumak bilmeyen, coşkun ırmaklarından biri de Tolstoy’dur.Tolstoy XX nci yüzyılda Rousseau’yu ne Pestalozzi’de, ne de Froebel’de olmıyan bir anlayışla, bütün gerçekleri ile açıklamıştır. Tolstoy, Rousseau’daki evrim atılımının en canlı, en yaratıcı evresidir. Tolstoy, Rousseau’daki hürlükcülüğü sonuna kadar açıklamaya çabalamıştır. Böylelikle eğitimde parça yerine bütünü, zorlama yerine sindirmeyi, sınav yerine evrimi, toplumun kanunları yerine çocuğun isteklerini, görenekler yerine gelenekleri koymak istiyor.

Tolstoy’un pedagojisi hür, yaratıcı bir eğitim işleminin en önemli evresi olan ilk evresini aydınlatmak istiyor. Tolstoy’un anlayışına göre bu ilk evre den, düzen değil, anarşidir. Eğitim düzenle değil, anarşi ile başlar, denle, düzenle sona erer. Çocukta yürüme, konuşma, düşünme, yapma, yaratma hep anarşi ile başlar. Denle, düzenle sona erer. Anarşi evrimin yaratıcı kaynağıdır. Anarşisiz hiçbir eğitim, hiçbir evrim olmaz. İşte pedagogların anlamadığı bir gerçek!

Tolstoy’un pedagojisine göre çocuk, hür olan kişiliğini ancak kendi kendine edinebilir. Çünkü organik tabiatın iştihaları olduğu gibi, psikolojik tabiatın da iştiyakları, özlemleri vardır. İştihaların kaynağı gövdedir. İnsan karnının acıktığını başkalarından öğrenmez. Ne zaman acıkırsa o zaman yer. İştiyaklar, özlemler, istekler için de böyledir. Çocuk ne zaman isterse o zaman çalışır. Ne zaman isterse o zaman öğrenir. Çocuk iştiyaklarını, özlemlerini, isteklerini başkalarından öğrenmez, bütün bunları kendi kendine edinir.

Tolstoy’a göre anarşi, eğitimin amacı değil, yalnız başlangıcı, yolu, yoldamı (usûl)dır. Tolstoy’un düşüncesi doğrudur. Tolstoy’un pedagojisinde karanlık kalan nokta, iştihaların, özlemlerin, isteklerin hangi kaynaktan geldiğidir.Bunlar iştihalar gibi biyolojik kaynaklardan gelmez. Bunlar sosyâl çevrede yaşıyan, sosyâl etkileri o lan sosyâl kuvvetlerdir. Toplum yaşayışı olmadıkça bu iştiyaklar, özlemler, istekler de olmaz. Çocukta öğrenme, olgunlaşma, evrilme isteği ise, iştihalar gibi, kendi kendine doğmazlar, dışarıdan gelirler. Onun için bunların kendi kendilerine var olmasını bekleyecek yerde, onları var edecek olan çevreleri, çevre şartlarını sağlamak ister. Çocuk böyle bir sosyâl çevre içinde yaşatılmalıdır. İşte Tolstoy’un pedagojisinde karanlık kalan çok önemli nokta budur.

Amerika’da William James adında bir psikolog çıkıyor. Bu adam pragmatisttir, eylemcidir.Ruh âleminde bütün yaratıcılığı pragmada, aksiyonda, eylemde bulur. Bu eylemi, aklın, gönülün, istemin kaynağı olarak anlar. Bu eylemci psikolog ellerle yapılan işlerin, insanın tinsel oluşunda büyük rolü olduğunu ileri sürdü. Elişleri eğitimi alan yeni nesil dimağının dokumu bambaşka olacaktır diyor. Oysaki William James de bütün activiste’ler, eylemciler gibi işe, işçiliğe, sosyâl işlerliğe, değil, yalnız psikolojik, konusuz, soyuk, verimsiz işlerliğe inanıyordu.

Amerikalı John Dewey yeni pedagoglar arasında üzerinde en çok durulacak olan bir insandır.Ona gelinceye dek hiçbir eğitimci eğitimin sosyâl yanı, yönü ile onun kadar yakından ilgilenmemiştir. Dewey, okulun topluma, toplumun okula girmesini istiyor. Teori alanında bu denli olumlu görünen Dewey pedagojisini uygulama alanında randımanını tam olarak veremiyor, aksıyor.

Dewey elişi derslerini ele alıyor. Çocuğun evrimi ile insanlığın evrimi paralel olduğuna inanıyor. Ağaç, mutfak, dokuma, terzilik, bahçe işlerini ele alıyor. Bu işleri ilkel şekillerinden başlatıp en ileri, en yeni şekillerine kadar çocuklara yaptırıyor. Bu işler hep alâka merkezleri, ilgi ortamları oluyor. Bu ortamlar ile bilgiler veriliyor.

Şimdi bu büyük pedagogun bazı aksaklıkları üzerinde durabiliriz.

Bir kere teknik işlerin tarihteki evrimi üzerinde çalıştırmak yalnız tarih bilgisi bakımından yararlı olabilir. Bunun eğitimle doğrudan doğruya ilintisi yoktur. Batılıların sosyâl sistem adını verdikleri bu pedagojinin sosyâlliği yalnız konularındadır, pedagojisinde eğitme tekniğinde değildir. Pedagoji sistemlerini sosyâl yapan, konuları değil, çocuğun sosyâl bir insan olarak yetişmesini sağlayan sosyâl şartlardır: Yetişmesi istenilen, çocuğun edinmesi gerekli olan sosyâl kişilik, çocuğun yetişmesini sağlıyacak olan sosyâl çevre, bu çevre içinde sosyâl kişiliğin doğmasını sağlıyacak olan sosyâl çalışma, böyle bir çalışmanın vereceği ekonomik, estetik, teknik, herhangi sosyâl değer taşıyan sosyâl bir randıman, çocuğun bu randımanını sağlayacak olan başlatıcı, alıştırıcı emeklemeler, denemeler. İşte bütün bu şartlar olmadıkça kurulan, kurulacak olan sistemler sosyâl pedagoji sistemleri olamaz. Ateşi ilk bulan insanın işini tekrarlama, sosyâlleşmek durumunda olan XX nci yüzyıl insanının ne işine yarar?

İçinde yaşadığımız yüzyılın dikkate değer eğitimcilerinden biri de İtalyalı Mautessori’dir.Bu kadında zengin bir evrim sezgisi vardır. Bergson’cudur, yaratıcı bir evrim pedagojisi yapmak istemiştir. Froebel’deki pedagoji sezgisini daha kolay, daha açık uygulanabilir bir şekilde yorumlamıştır. Şu güzel düşünce onundur:Kertenkelenin, kuşun tabiî bir çevresi var da, insan yavrusunun olmaz olur mu? Çocuğun da tabiî bir çevresi olmak gerek. Bu çevre, Case dei Bambini olabilir. Burası miniminilerin yuvası olacaktır. Çocuklar burada yaşı yacaklar, burada gelişecekler, burada adam olacaklardır. Ne yazık ki olmuyor. Çünkü Montessori, kurduğu yuvada Pestalozzi, Froebel göreneğine saplanıyor. Miniminilerin kişiliklerini yaratacağına inanıyor. Çocukların gözlerini bağlıyor, kumaş parçalarını yoklatıyor, takozları birbirinin içine sokturuyor, tek ayak üzeri durduruyor, iki dakika susmaya zorluyor! İşte o zengin eğitim felsefesinden sonra uygulama alanında kötürüm olan, sürünen Montessori pedagojisi!

Üzerinde tekrar tekrar durulması gereken önemli bir nokta da şudur:

Bütün bu eğitimciler zengin sezgiler taşımakla birlikte, eğitim gerçeğine tam olarak el koymuş değildirler. Çünkü bu eğitimciler hürlük, işlerlik, kişilik sözlerini söylemekle birlikte, bu konuların sosyal yüzünü incelemiş, aydınlatmış değildirler. Eğitim konusunu sosyoloji metodları ile incelemeyi düşünmemişlerdir. Onun için eğitimin uygulama alanından elleri, boş olarak çıkıyorlar! Bu eğitimcilerin hareket noktası sosyâl kişilik olmak gerekirken, onlar tek insanın psikolojisini hareket noktası olarak alıyorlar. Eğitim problemlerini sosyopsikoloji ile açıklamıya çalışacak yerde, biyopsikoloji ile açıklamaya yelteniyorlar. Bütün bu eğitimciler, çocuğun hür olarak, kendi kendine çalışmasını, yaratmasını istemişler, yarattıramamışlardır. Çünkü çalışmaların sosyâl amacını, çevresini, tekniğini, randımanını bir türlü düşünememişlerdir. Onun için yeni pedagoji, kökleri havada olan bir pedagojidir. Eskisinden de farklı değildir. İki pedagojinin de yetiştirdiği insanlar, toplumun ne kültür, ne de teknik çevrelerine uymayan beceriksiz, aksak insanlardır. Gerçeklere el koymayan, onları yalnız sezen, sezmekle yetinen bir pedagoji gerçeği, gerçek yaşayışı, okulları, üniversiteleri, eğitim kuramlarını sarsamaz, yönetemez. Görünüşte parlak, iyimser olan bu eğitim ideolojisi, eceli gelince kitap mezarlığına gömülecek, orada çürüyüp kalacaktır. Sh.59-74

Kaynak: İsmail Hakkı  BALTACIOĞLU, PEDAGOJİDE İHTİLÂL, İstanbul 1964

 

GÖNÜLLÜ KULLUK ÜZERİNE: RADİKAL POLİTİKA VE OTO-TAHAKKÜM PROBLEMİ



Saul Newman | 12 Şubat 2014

Bu makalede gönüllü kulluk problemini (ilk olarak Etienne de la Boëtie tarafından dile getirilmiştir) inceledim ve bugün radikal politika için ne anlama geldiğini açığa çıkarmaya çalıştım. Birisinin egemenliğine yönelik arzunun devrimci Marksizm ve Anarşizm gibi insanın özgürleşmesini amaçlayan projelerin önünde önemli bir engel teşkil ettiği, yeni öznellik ve devrimci arzu kavrayışlarını ihtiyaç haline getirdiği görülüyor. Burada kritik olan (göstermeye çalışacağım) kişinin iktidar ve otoriteye kişisel bağlılığıdır. (Bu konu değişik şekillerde Max Stirner, Gustav Landauer ve Michael Foucault gibi düşünürler tarafından işlenmiştir) Gönüllü kulluğun politik teori tarafından daha ciddiyetle ele alınması gerektiğini ve bu sorun üzerine düşündükçe politik iktidarı meşrulaştırmaktan ziyade yeni özgürleşme pratikleri ve olanaklarıyla ilgilenen egemenlik karşıtı bir politik geleneğin açığa çıkacağını öne sürüyorum.

Giriş

“Neden itaat ederiz?”sorusuyla başlayan egemenlik karşıtı bir politik söylemi irdeleyeceğim. Tiranlık ve bizim tiranlığa gönüllü kulluğumuz üzerine araştırmaları esnasında Etienne de la Boëtie tarafından ortaya atılan bu soru, Bodin ve Hobbes tarafından öne sürülen egemenlik problematikine karşıt bir pozisyonda başlar. Dahası, radikal politikada çözülmeden kalmış hayati bir soruyu sürdürürken zorunlu olarak politik iktidardan özgürleşme temelli etik ufkun sınırları içinde işler. Gönüllü kulluk problemiyle uğraşmak yeni öznellik, etik ve politik eylem formlarının keşfini gerektirir, böylece iktidarla olan bağlarımız sorgulanabilir. Bu olanakları devrimci anarşizm geleneği üzerinden ve psiko-analitik teoriyle bağlantılandırarak ortaya koymaya çalışacağım. Benim görüşüm, idealleştirme ve özdeşleşme eleştirisi olmadan gönüllü kulluk sorununa karşı koyamayız ve ben burada Max Stirner, Gustac Landauer ve Micheal Foucault gibi her biri özne ile iktidar arasındaki bağları çözmeyi amaçlayarak bir tür özgürlük etiği geliştirmiş düşünürleri inceleyeceğim.

İktidarın iktidarsızlığı

Etienne de la Boëtie’nin 16.yüzyılın ortalarında Discours de la servitude volontaire,ou Le Contr’Un ‘da sorduğu soru bugün geçerliliğini koruyor ve hala temel bir politik konu olarak düşünülebilir:

“Bu olayla ilgili benim bütün çabam ulusların, şehirlerin, kasabaların ve bireylerin büyük çoğunluğunun bir tek kişinin kendileri üzerinde tiranlık kurmasına neden izin verdiğini anlamak. Bu kişinin insanların ona bizzat bahşettikleri gücün dışında hiçbir gücü yoktur, insanlar ıstırap çekmeye hazır olmadıkça zarar veremez ve mani olmaktansa ona tahammül etmeyi daha uygun bulmadıkları sürece kimseye kötülük edemez.”

La Boëtie, kendimizi bize hükmeden iktidara bağlayan, esir eden, aklımızı çelen, körleştiren ve cezbeden öznel ilişkileri araştırır. Buradaki temel ders şudur: İktidar zora bel bağlayamaz, gerçekte bizim kendi gücümüzden beslenir. İktidarı aktif olarak kabullenmemiz eş zamanlı olarak o iktidarı oluşturur. O halde La Boëtie’ye göre tirana direnmek için yapılması gereken ona arkamızı dönmek, aktif desteğimizi geri çekmek ve iktidarın bize yapmayı başardığı büyünün içinden (bizim de katkı sunduğumuz bir yanılsamadır bu) onun zayıflığının ve kırılganlığının farkına varmaktır. Öyleyse kulluk kendi oluşturduğumuz bir durumdur, tamamıyla gönüllüdür ve bizi bu durumdan bağımsızlaştırmaya başlayacak olan artık hükmedilen olmama arzusu ve özgür olma isteğidir.

Bu gönüllü kulluk sorusu Hobbes’in bir yüzyıl sonra öne süreceği sorunun tam karşıtıdır. La Boëtie için mutlak iktidara maruz kalmak doğal olamayan bir durumken Hobbes için bir başka durumda yaşamak olanaksızdır. Doğanın anarşik hali Hobbes için kesinlikle olağandışı ve dayanılmaz bir durumdur. La Boëtie’nin oto-tahakküm[self-domination] sorunsalı bu yüzden egemenliği meşrulaştıran bütün bir politik geleneği (ki bu gelenek bugün hala bizimle birliktedir) tersine çevirir. La Boëtie politik tahakkümün yapay bağları yerine özgürlüğe, öz belirlenime, ailenin ve yoldaşlığın doğal ilişkilerine öncelik veren karşıt pozisyondan başlar. Hürriyet çok da fazla bize kendi arzularını dayatmaya çalışanlara karşı savunulacak bir şey değildir, daha ziyade özgürlüğümüzden feragat etme eğilimimize, otoritenin gözlerimizi kamaştırmasına; zenginlik, kariyer v.s. karşılığında hürriyetimizi teslim etmemize karşı savunulmalıdır. Öyleyse açıklanması gereken insanlar arasındaki özgür ilişkilerin ve özgürlük arzusunun yerine geçen iktidarla kurulan patolojik ilişkidir.

Boëtie’nin gönüllü kulluk ile ilgili açıklamaları tamamıyla yeterli ve ikna edici değildir, özgür insanın zayıf ve korkak hale gelerek başkalarının kendisi üzerinde hâkimiyet kurmasına izin verdiğini düşünür.Bütün bunlara rağmen bence politika için (özellikle de radikal politika için) temel sorulardan birini sorar: İnsanlar belli bir noktadan sonra neden kendileri üzerinde tahakküm kurulmasını arzuluyor?

Bu soru egemenlik karşıtı bir politik teorinin, bir dizi düşünür tarafından başlatılan özgürlükçü bir araştırma hattının önünü açtı. Örneğin Wilhelm Reich faşist kitle psikolojisinin Freudo-Marxist analizini yaparken, Marxist yanlış bilinç kategorisiyle yeterince açıklanamayan, hükmedilmek için duyulan arzudan bahseder. Özgürlük antropologu Pierre Clastres, tahakkümün kaçınılmaz olmadığını gösterdiği için La Boëtie’nin hakkını teslim eder; gönüllü kulluk tarihin (ya da tarihöncesinin) bir badiresi, bir itibar yitimi, ilkel özgürlük ve devletsizlik durumundan hükmeden ve hükmedilenlerin olduğu topluma geçişte bir hataydı. Burada insan (ne insanlık ne de hayvanlar için) adlandırılamaz bir duruma geçer: doğal özgürlüğüne o kadar yabancılaşmıştır ki (ilkel toplumlarda hiçbir şekilde bilinmeyen bir arzuyu) kulluğu özgürce seçer, arzular. (Clastres, 1994: 93-104) Clastres’in düşüncesini takip ederek Gilles Deleuze ve Felix Guattari devletin ortaya çıkışını araştırdılar ve şiddet kullanarak egemenlik kurmaya ya da ele geçirmeye tamamıyla dayanmadığını daha ziyade kendiliğinden arzulanan bir baskıyla, öznenin arzu düzeyinde oto-tahakkümüne dayandığını düşündüler. Devlet, öznenin arzusunu otoriter ve hiyerarşik düşünce yapıları ve bireyleşme biçimleriyle yönlendirerek işler.(1)

Dahası, situasyonist Raoul Vanegeim, La Boëtie ile çok benzerlik taşıyan analizinde, itaatimizin küçük bir ücret karşılığında satın alındığını ve sürdürüldüğünü gösterir. Kendi egemenliğimizin aşağılanmasına karşılık ufak bir psikolojik rüşvet olarak birazcık iktidar:

“ Köleler eğer boyun eğmelerinin karşılığı olarak iktidardan küçük bir parça edinemezlerse uzun süre köle olarak kalmaya istekli değildirler: her bağımlılık ilişkisi belli bir ölçekte iktidar kurma hakkını içerir. Farklı derecelerde boğun eğmişleri barındırmayan bir iktidar yoktur. Bazılarının yönetilmeye oldukça hazır olmalarının nedeni budur.”(Vanegeim, 1994:132)

Başka bir politika..?

Oto-tahakküm problemi bize politika ve özneleştirme arasındaki bağlantının derinlemesine incelenmesi gerektiğini gösterir. Yeni politik formlar oluşturabilmek (ki bugünün en önemli meselesi budur) yeni öznellik ve özneleşme biçimlerini gerektirir. Dahası gönüllü kulluğa karşı çıkmak yeni politik stratejileri, politikanın yeni bir kavrayışını gerektirir. Biraz haklı olarak, La Boëtie, demokrasilerdeki tahakküm olasılığını fark etmiştir: halk tarafından seçilen demokrat lider kendi iktidarından sarhoş olur ve tiranlığa doğru meyleder. Gerçekten de modern demokrasiyi kitle ölçeğinde gönüllü kulluk örneği olarak ele alabiliriz. Mesele seçkinlerin bizi karar mekanizmasında söz hakkımızın olduğuna dair kandırdığı bir yanılsamaya katılmamız değildir, temsili demokrasinin kendisi iktidarsızlığa kitlesel hoşnutluğu ve boğun eğmeye genel bir sevgiyi özendirir.

La Boëtie alternatif olarak bağımsız cumhuriyet fikrini önerir. Ancak ben gönüllü kulluğun karşıtının bağımsız cumhuriyet olmadığını, tamamen farklı bir politik biçim olduğunu düşünüyorum. Sadece yasalarda değil, mülk sahibi zengin sınıfların yoksullar üzerindeki tahakkümü gibi örneklerde bağımsız cumhuriyetlerin kendine has tahakküm biçimleri vardır. Politikanın alternatif formlarını düşündüğümüzde, ya da tahakkümün olmadığı farklı deneyimleri hayata geçirmeyi ve arttırmayı tasarlarken, daha ziyade anarşist politika üzerine düşünmeliyiz bence. Bu bir anti-politik politika, devletin yücelttiği politik iktidarın ve otoritenin yapılarını ortadan kaldırmayı amaçlayan bir politikadır.

Radikal politik felsefeler içinde en aykırısı olan anarşizm uzun süre marjinal olarak varlığını sürdürdü. Bunun nedeni bir yönüyle anarşizmin heterodoks doğasıdır; bir tek düşünsel gövde ya da fikirler sistemi ile kapsanamadığı daha ziyade çeşitli fikir, felsefi yaklaşım, devrimci pratik, tarihsel hareket ve kimliklerin bir bileşimini ifade ettiği için. Ancak burada anarşist/özgür düşüncenin yeniden ele alınmasını önemli kılan şey bütün radikal gelenekler arasında politik iktidarın yol açacağı tehlikeye; politik kurumlar ve düzenin içerdiği otoriterlik ve tahakküm potansiyeline karşı en hassas olan akım olmasıdır. Bu anlamda insanları iktidara bağlayan mekanizmalara karşı uyanıktır. Bu yüzden Marksist-Leninistlerden farklı olarak anarşistler devrimin ilk aşamalarında devletin ortadan kaldırılmasını savunurlar. Eğer olur da devlet iktidarı bir öncü güç tarafından ele geçirilir ve toplusal devrim için (proletarya diktatörlüğü adı altında) kullanılırsa zamanla sönümlenmekten ziyade yeni sınıfsal ayrışma ve antagonizmalar doğurarak gücünü ve ölçeğini arttırır. Başka bir ifadeyle, devletin doğru sınıf tarafından kontrol edildiğinde özgürleştiren bir araç olarak kullanılabileceğini düşünmek on dokuzuncu yüzyıl klasik anarşistlerine göre, Marx ile girdikleri önemli tartışmalarda söyledikleri gibi, devlet tahakkümünün grift mantığını ve politik iktidarın cazibesini göz ardı eden tamamıyla fantezi bir görüştü. Bu yüzden Rus anarşist Peter Kropotkin devletin belirli bir sınıfın çıkarlarına indirgenemeyecek özgün bir iktidar biçimi olarak incelenmesi gerektiğini savunmuştur. Devlet en temel olarak bir tahakküm aracıydı: “Bizler sadece devletin gerçek formunu ve üstlendiği tahakküm biçimlerini değil, en temelinde sosyal devrimin önünde engel teşkil ettiğini görüyoruz.”(Kropotkin,1943) Dahası, devlet iktidarı onu kontrol etmek isteyenlerle kurduğu öznel bağlar ve onlar üzerindeki bozucu etkisi aracılığıyla kalıcılaşır. Bir başka anarşist Mikhail Bakunin’in sözleriyle: “ Tabiî ki de bizler samimi sosyalistler ve devrimcileriz, yine de, iktidara sahip olsak şu anda bulunduğumuz yerde olmazdık.” (Bakunin,1953:249)

Politik iktidarın bu ikirciksiz eleştirisi ve özgürlüğün devlet sistemi içerinde elde edilemeyeceği düşüncesi anarşizmi diğer politik felsefelerden ayırır. Liberalizmle uyuşmaz, liberalizm esasında bir güvenlik politikasıdır; bireyin özgürlüğünü diğerlerinin özgürlüğünden korumak için devlet gerekli görülür. Gerçekten de olağanüstü hallerle devletin bugünkü güvenlikleştirilmesi liberalizmin gerçek yüzünü açığa çıkarır. Aynı şekilde toplumu daha eşit hale getirmek için devleti zorunlu gören sosyalizmden de farklılaşır. Bugün bu düşüncenin nihai çöküşüne otoriter merkeziyetçiliği, yasa ve düzen fetişleri ve global neoliberalizmle bariz suç ortaklığıyla sosyal demokrat partilerin üzücü kaderinde tanık oluyoruz. Dahası anarşizm radikal politika için artık tamamen geçerliliğini yitirmiş devrimci Leninizm’den de ayrılmalıdır. O halde, anarşizmi devlet iktidarının ve hatta devlet iktidarını ele geçirme stratejisinin reddedilmesi tanımlar. Anarşizm bunun yerine parlamenter demokratik kanallarla veya devrimci öncülerle değil alternatif pratikler, özgür birliklere dayanan ilişkiler, eşit özgürlük ve gönüllü işbirlikleri yoluyla erişilebilecek kendini özgürleştirme ve otonomi üzerine odaklanır.

Radikal siyasi gelenek içerisinde diğer politika biçimlerinden farklı ve onlara dışsal olması nedeniyle anarşizm çoğunlukla gölgede kalmıştır. Ancak şuan anarşist bir momentte olduğumuzu iddia edebilirim. Söylemek istediğim, sosyalist devlet projesi ve devrimci Leninizm’in çöküşüyle ve liberal demokrasinin dar güvenlikçi bir politikayla sonuçlanmasıyla birlikte, radikal politika bugün kendisini giderek devlet dışında konumlandırmaya yöneldi. Çağdaş radikal aktivizm parti liderliği ve politik temsiliyet yerine yatay ağlara ve doğrudan eyleme gösterdiği ilgiyle belirgin bir anarşist yönelim içerisinde görünüyor. Burada bir tür devlet iktidarıyla uyuşmazlık, daha fazla otonomi doğrultusunda devletin kurumlarının ötesinde düşünme ve eyleme arzusu vardır. Bu eğilimler ekonomik kriz ile birlikte kapitalizmin sınırlarına ve neoliberal ekonomik modelin sonuna işaret edecek şekilde daha fazla dillendirilmeye başlandı. Neoliberalizmin başarısızlığına cevap artık daha fazla devlet müdahaleciliği değil. Düzenleyici devletin geri döndüğünü söylemek saçma, aslında devlet neoliberalizmden hiçbir zaman uzaklaşmamıştı ve bütün ekonomik liberal ideoloji güvenlik alanında, sosyal hayatın düzenlenmesi, disipline edilmesi ve gözetimi noktasında çok daha yoğun bir devlet varlığını gizlemekteydi. Ayrıca mevcut durumda devletin bize yardımcı olamayacağı açıktır, korunmak için ona gerek yoktur. Gerçekten de ortaya çıkan devletten bir tür kopuştur, gelecek isyanlar giderek istisnai haller üzerinden yöneten devletin hegemonyasıyla mücadele edecektir.

Dahası, anarşizmin önemi teorik düzlemde de kendisini gösteriyor. Çağdaş düşünürlerin değindiği birçok konu (mesela devletsizlik fikri, parti dışı ve sınıf ötesi politik formlar, çokluk kavramı vs ) anarşist bir politikayı çağrıştırır.Gerçekten de yeni politik özne arayışında bu iyice belirginleşir: Michael Hardt ve Antonio Negri’nin çokluk kavramı, Ernesto Laclau için halk, Jacques Ranciere için excluded part-of-no-part, Alain Badiou için militan figürü; bütün bunlar Marxist-Leninist öncü üzerinden politik olarak inşa edilmiş proletarya kategorisinden daha az kısıtlayıcı ve daha geniş olan bir özneleşme biçimi üzerine düşünme çabasına işaret eder. Politik öznellik üzerine benzer bir yaklaşım on dokuzuncu yüzyılda anarşistler tarafından da önerilmişti, Marxist devrimci sınıf kavramının dışlayıcı olduğu, köylülük ve lümpen proletaryanın da devrimci kimliklere dahil edilmesi gerektiği tartışılmaktaydı.(2) Bence anarşizm çağdaş politik düşüncedeki eksik halkadır, hiçbir zaman gerçekten kabul görmeyen düşüncenin hayalete benzeyen varlığı.(3)

Anarşist özne

Anarşizm, iktidarın insan özgürlüğü adına sürekli sorgulamaya tabi tutulduğu ve insan varoluşunun otoritenin yokluğunda düşünüldüğü bir politika ve etiktir. Fakat bu bakış böyle bir anarşist öznenin olup olmadığı sorusunu gündeme getirir. Burada ben anarşizmi gönüllü kulluk problemi üzerinden yeniden düşünmek istiyorum. Klasik anarşistler insan öznenin kalbinde yer tutan iktidar arzusunu görmedikleri için (iktidar yapılarını yok etmek için oldukça istekli olmalarının nedeni bu arzuları körükleyeceğini düşünmeleriydi) oto-tahakküm problemi, kişinin kendi üzerindeki tahakkümü arzulaması, anarşizmde yeterince teorize edilemedi. (4) 18. ve 19. yüzyıldaki anarşistler için (örneğin William Godwin, Pierre-Joseph Proudhon, Mikhail Bakunin ve Peter Kropotkin) aydınlanmacı hümanizmanın rasyonalist söylemlerinde olduğu gibi insan özne doğası gereği özgürlüğü arzuluyordu, dolayısıyla devlet iktidarına karşı devrim insan özgürleşmesi öyküsünün bir parçasıydı. Devlet iktidarının dışsal ve yapay kısıtları yok edilecek ve böylece insanın özsel rasyonel ve ahlaki özellikleri ifade edilebilecek, toplum kendisiyle uyum içinde olabilecekti. Burada, klasik anarşist düşüncede varsayılan, doğal kurallarla yönetilen insan toplumuyla yapay, irrasyonel ve sosyal güçlerin gelişmesine engel devlette somutlaşan politik iktidar ve insan ürünü yasalar arasında Manişeist bir karşıtlık vardır. Ayrıca insanda doğuştan gelen sosyallik (Kropotkin’in söylediği gibi, karşılıklı yardımlaşma ve işbirliğine yönelik doğal bir eğilim) devlet tarafından çarpıtılmaktaydı ve bu yönelimlerin gelişmesine izin verilse devletin gereksiz kalacağı sosyal uyum üretebilirdi. (Kropotkin, 2007)

Devletsiz, yasaların ve egemenliğin olmadığı bir toplum ki gerçekten de radikal politikanın nihai ufkudur, arzulanabilir bir fikirdir. Ayrıca politik ve legal otoritenin genel olarak sosyal hayat ve insan varoluşu üzerinde baskıcı bir engel teşkil ettiğine şüphe yoktur. Ancak özne ve iktidar arasındaki ontolojik ayrımda belirsiz hale gelen konu özne ve ona hükmeden iktidar arasında sıkıntılı bir karmaşıklığa işaret eden gönüllü kulluk problemidir.Kendini iktidara bağlama arzusunu açıklamak ve bu soruna karşı koymak amacıyla etik ve politik stratejiler geliştirebilmek için öznelliğin anarşist bir teorisini ya da en azından klasik anarşist düşünceninkinden daha gelişkin olanını ortaya koymak gerekiyor. Bu aynı zamanda klasik anarşizmin bazı özcü ve rasyonel kategorilerinin ötesine geçmek anlamına gelir (başka bir yerde (Newman, 2010) bu değişimi postanarşizm olarak adlandırmıştım). Klasik anarşistlerin insan doğası veya politika hakkında kaçınılmaz olarak saf bir bakışa sahip olduklarını söylemiyorum, daha ziyade hümanizm ve rasyonalizm için arzu sorunu kör nokta olarak kalmıştır. Arzunun karanlık, dolambaçlı, öz-yıkıcı ve irrasyonel doğası psikanaliz tarafından sonradan açığa çıkarılacaktı.

Psikanaliz ve tutkulu bağlanmalar

Zihinsel düzeydeki iktidara yönelik öznel bağları keşfetmek önemlidir(5). Marcuse ve Reich (6) gibi Freudo-Marxistler tarafından araştırılan iktidara psikolojik bağımlılık, özgürlükçü politika olanaklarının bazen gizli otoriter arzular tarafından gölgelenebilmesi; devrim sonrası toplumlarda otoriter ve hiyerarşik pratik ve kurumlaşmanın ihtimal dâhilinde olması gibi sonuçlar doğuruyordu. Öznenin politika ve felsefedeki merkezi rolü burada göz ardı edilmez ancak mesele karmaşıktır. Radikal politik projeler insani arzunun belirsizlikleriyle, mesela irrasyonel sosyal davranışlarla, şiddetli ve agresif dürtülerle ve hatta otorite ve hakimiyet amacındaki bilinçaltı isteklerle yüzleşmek zorundadır.

Bu psikanalizin politik ve sosyal açıdan kaçınılmaz olarak muhafazakâr olduğu anlamına gelmez. Tersine psikanalizinde esas olan öznenin daha fazla otonomi kazanma arayışında olduğu, özgür birliktelikler aracılığıyla bilinçaltındaki gerçeği konuşmak için cesaretlendiği bir özgürlükçü etostur(7). İnsanın zihnindeki karanlık tarafı vurgulaması (iktidara bağımlılığını, otoriter figürlerle özdeşleşmesini, agresif tepkilerini) politik otoriteyi aşmayı amaçlayan her devrimci proje için bir alarm işlevi görebilir. Bu gerçekten de Lacan’ın 68 Mayıs’ının radikalizmine cevaben işaret ettiği sorunun aynısıdır: “ Devrimci tutkunun tek olası sonucu vardır: efendinin söyleminde son bulmak. Deneyimin gösterdiği budur. Devrimciler olarak özlem duyduğunuz bir efendidir. Birini bulacaksınız. “(Lacan,2007: 207) Lacan’ın keyif kaçıran bu tahmininde ima ettiği (yüzeysel bir bakışla, bana göre hatalı bir şekilde, politik olarak muhafazakârca yorumlanabilir) devrimci özne ve otorite arasındaki saklı bağlantı, hatta bağımlılıktır. Ayrıca direniş hareketlerinin ve belki de devrimin otoritenin yerini onaylayarak veya yeniden keşfederek devletin sembolik etkinliğini devam ettirebileceğini söyler.

Psikanaliz hiçbir şekilde insanın özgürleşmesini, sosyalliğini ve gönüllü işbirliğini görmezlikten gelmez. Aslında öznedeki iktidar ve hakimiyet için agresif arzuyla özgürlük ve uyumlu biraradalık isteği arasındaki çatışan eğilimlere işaret eder. Ayrıca Judith Butler’in tartıştığı gibi, zihin (öznenin bir boyutu olarak söylem ve iktidara indirgenemez, onları aşar) sadece bizim iktidara tutkulu bağlılıklarımızı ve (Foucoult’ya referansla) öznelleştirme biçimleri ile iktidarın bize dayattığı düzenleyici davranışları değil, aynı zamanda onlara karşı direnişi de açıklayabilen bir şeydir.

Ego özdeşleşmesi

Psikanalizin kavradığı, mesela Freud’un grupların psikodinamiğini analiz ederken gösterdiği, hiyerarşik ve otoriter ilişkilerin kurulmasında özdeşleşmenin oynadığı roldür. Grup üyesi ve lider figürü arasındaki ilişkide kişi, sevgiye yakın bir duyguyla bağlılık nesnesi ego idealin yerini alana kadar lideri ideal tip olarak hem idealize eder hem de onunla özdeşleşir(Freud,1955). Bu özdeşleşme sadece bireyle lider arasında değil aynı zamanda grubun diğer üyeleriyle de öznel bağlar oluşturur. Özdeşleşme bu yüzden otoriter liderlerin çıkarına gönüllü teslimiyeti anlamanın bir yolu haline gelir.

Ancak daha geniş anlamda idealleştirmenin politikadaki yerini anlamamız gerekir ve bu noktada genç Hegelci düşünür Max Stirner’in önem kazandığını söyleyebilirim. Stirner’in Ludwig Feuerbach’ın humanizmine yönelik eleştirisi oto-tahakküm problemiyle uğraşabilmemizi sağlar. Stirner bize tanrının insan ile yer değiştirdiği Feuerbachçı projenin (öznenin tersine çevrilip kutsalın insanlığın ölçüsü olmasının yerine insanlığın kutsalın ölçüsü haline getirilmesi (Feuerbach,1957)) dinsel otorite ve hiyerarşiyi yerinden etmektense sadece yeniden onayladığını gösterir. Feuerbach’ın “ humanist isyanı” bu yüzden yalnızca yeni bir din (Humanizm) yaratmakta başarılı olmuştur, Stirner bu durumu öz-köleleşmeyle [self-enslavement] ilişkilendirir. Bireysel ego artık kendisi ile insan özü fikriyle kutsallaştırılmış kendinin idealleşmiş bir formu arasında bölünmüştür. Bu ideal aynı zamanda bireyin dışında, kendisini ölçtüğü ve tabi kılındığı soyut bir ahlak ve rasyonel bir görüntü haline gelir. Stirner’in söylediği gibi: “ İnsanoğlu, kafan perili […] Büyük şeyler hayal ettin, kendine varlığı senin için olan tanrılardan bir dünya yarattın, çağrılacağını varsaydığın bir ruhlar âlemi, seni işaret eden bir ideal. “ (Stirner,1995:43)

Stirner’e göre öznenin kendisini bu soyut ideallere (sabit fikirlere) tabi kılmasının politik sonuçları vardır. Hümanizm ve rasyonalizm onun analizinde bireyin arzusunun devlete bağlanmasını sağlayan dolambaçlı aracılar haline gelir. Örneğin bu, devlet tarafından tanımlanan vatandaşlık rolleriyle özdeşleşerek olur. Dahası Stirner için La Boëtie’ninkilere paralel bir dizi düşüncede devletin kendisi, biz var olmasına izin verdiğimiz, kendi üzerimizdeki iktidarımızdan feragat ettiğimiz için (bunu ‘yönetim prensibi’ olarak adlandırır) var olabilen bir ideolojik soyutlamadır. Bir başka deyişle bize hükmeden devletin ideası, egemenlik ideasıdır. Devletin gücü esasında kendi gücümüze dayanır ve birey bu gücü fark etmediği, kendisini dışsal bir politik otoriteden önce bastırdığı içindir ki devlet var olmaya devam eder. Stirner’in doğru bir şekilde tahmin ettiği gibi devlet sadece baskı ve zorla işlemez, daha ziyade devletin hâkimiyet kurmasına izin vermemize dayanır. Stirner, ideolojik aparatların sadece ekonomik ve politik sorularla ilgili olmadığını aynı zamanda psikolojik ihtiyaçlardan kaynaklandığını göstermek istiyordu. Stirner’e göre devletin hâkimiyeti, bize hâkim olmasını arzulamamıza dayanmaktaydı:

“Eğer kimse itaat etmezse kurallarınız, kimse uymazsa düzeniniz neye yarar? […] Devlet efendilik ve kölelik olmadan düşünülemez. Kendisine hâkim olmak isteyen birinin başkalarındaki arzu yokluğunu hesaba katmak zorunda olduğu düşüncesi o başkaları tarafından icat edilmiştir, aynı efendinin köleler tarafından yaratılması gibi. Eğer boyun eğmeye son verilirse efendilik de sonlanır. (Stirner,1995: 174-5)”

Stirner, Marx ve Engels tarafından Alman İdeolojisi kitabında ‘Aziz Marx’ denerek acımasızca ve bıkıp usanmadan eleştirildi. Onu idealizmin en kötü biçimini savunmakla, devletin maddi temelini oluşturan ekonomik ve sınıf ilişkilerini görmezden gelmekle, sonuçta devletin basitçe arzulayarak yok edildiğini söyleyerek eleştirdiler. Ancak Stirner’in analizinin devlet iktidarını ayakta tutan gönüllü kulluğun öznel bağlantısını aydınlatmadaki değeri bu eleştiride gözden kaçırılmıştı. Stirner devletin maddi olarak var olmadığını söylemiyordu, fakat ona göre devletin gücüne zihinsel bağlılık ve bağımlılık aracılığıyla, otoritesinin kabulü ve idealleştirilmesi yoluyla varlığı sürdürülüyor ve destekleniyordu. Öznel idealleştirme boyutunu görmezlikten gelen her devlet eleştirisi devletin gücünü kalıcılaştırmaya yarıyordu. Devlet gerçekte alt edilmeden önce bir idea olarak alt edilmesi gerekliydi ya da daha doğru bir şekilde söylemek gerekirse bunlar aynı sürecin iki yönüydü.

Stirner’in analizinin önemi (anarşist geleneğin hümanist özcülüğünden birçok noktada ayrılsa da geniş anlamda onunla uyumludur(8)) politikanın diğer yüzünü biçimlendiren ve radikal politikanın karşı stratejiler bulmak zorunda olduğu bu gönüllü oto-itaati keşfetmesinde yatar. Stirner’e göre birey gönüllü kölelikten ancak bütün özcü kimliklerden vazgeçer ve öznelliği kendisini yaratan radikal bir eksiklik olarak görürse kurtulabilir:

“Ben kendi payıma kendimi önceden varsayma varsayımından başlıyorum; ancak benim varsayımım kendisini mükemmelleştirmeye çalışan bir varsayım değil, sadece bundan zevk almamı ve yararlanmamı sağlıyor. […] Kendimi önceden varsaymıyorum, çünkü her an kendimi farz ediyor veya yaratıyorum.” (Stirner, 1995:150)“

Stirner’in yaklaşımı bireyin kendini (özcülük ve sabit kimliklerden) özgürleştirmesine eğilmişken, ‘egoistler birliği’kavramıyla kolektif politika olasılığından bahseder. Benim görüşüm bu kavram yeterince geliştirilmemiştir. Gönüllü kullukla ilişkiyi kesmek sadece bireysel bir girişim olamaz. Gerçekten de, La Boëtie’nin söylediği gibi bu her zaman kolektif bir çabayı, halkın zorba iktidarı kolektif bir reddedişini gerektirir. Stirner’in eksiksiz veya tutarlı bir politik ve etik eylem teorisi sunduğunu iddia etmiyorum. Ancak Stirner’in düşüncesinin önemi mikropolitikayı icat etmesinde, öznel düzeyde iktidarla olan pek çok bağımıza ve bu durumdan kendimizi özgürleştirme yollarına yaptığı vurgudadır. Bu noktada devrim ve isyan arasında yaptığı ayrıma dikkat etmek gerekiyor:

“Devrim ve isyan eş anlamlı olarak görülmemelidir. Devrim yerleşik olan durum veya statünün yıkılmasıyla ilişkilidir, devletin veya toplumun yıkılması sırasıyla politik veya sosyal bir eylemdir; amaçlamamış olsa da isyanın kaçınılmaz bir sonucu olarak şartların dönüşümü söz konusundur, başlangıcı insanın kendisiyle olan uyumsuzluğudur, silahlı bir ayaklanma değil bireylerin bir kalkışmasıdır, kendisinden kaynaklanan sözleşmelere uymayan bir yükseliştir. Devrim yeni düzenlemeler kurmayı hedefler, isyan ise yeniden düzenlenmeye imkân vermemeye, bunun yerine kendimizi düzenlememize yol açar ve ‘kurumlara’ şaşaalı umutlar bağlamaz. Yerleşik olana karşı bir mücadele değildir, çünkü başarılı olursa yerleşik olan kendi üstüne çöker, daha ziyade kendisini yerleşik olandan dışarı çıkarmayı hedefler. (Sirner,1995: 279-80)”

Buradan çıkarmamız gereken, radikal politika sadece devlet gibi yerleşik kurumları devirmeyi değil öznenin iktidara esir edilmesine ve bağımlı hale gelmesine yol açan sorunlu ilişkileri dönüştürmeyi hedeflemelidir. İsyan bu yüzden sadece dış baskıya karşı değildir, tersine daha temelde, kişinin içselleştirilmiş bastırılmışlığına karşıdır. Bu yüzden öznenin dönüşümünü, kişinin iktidardan otonomisini arttırmayı hedefleyen bir mikropolitika ve etik içerir.

Burda Gustav Landauer’in tinsel anarşizminden yararlanabiliriz. Gustav Landauer eşzamanlı olarak insanların öznelliğinde bir dönüşüm, ruhun belirgin bir yenilenmesi ve diğerleriyle yeni ilişkiler geliştirme isteği olmadığı sürece politik bir devrim olanağının (ve sosyalizm olanağının) mümkün olmadığını savunur. İnsanlar arasındaki mevcut ilişkiler sadece devlet otoritesini yeniden üretir ve onaylar.(Gerçekten de devletin kendisi belirli bir ilişki, belirli bir davranış ve iletişim, öznelliğimiz ve bilincimiz üzerindeki -hatta bilinçaltını da katmalıyız- belirgin bir damgadır. Bu yüzden sadece ilişkilerin tinsel bir dönüşümüyle aşılabilir.) Landauer’in dediği gibi, “farklı ilişkilerle bağlantı kurarak, başka türlü davranarak onu yok ederiz.” (Martin Buber,1996:47)

Özgürlüğün bir mikropolitikası

Bu yüzden geçmişte radikal siyasi projelerin önünde büyük bir engel teşkil eden gönüllü kulluk probleminin üstesinden gelmek ‘kendi’nin bu tür bir etik sorgulanmasını, öznenin iktidara ilgisini ve onunla suç ortaklığını soruşturmayı gerektirir. Devlet iktidarından kopmayı amaçlayan mikropolitik stratejilerin keşfedilmesine bağlıdır; artık devlet egemenliği tarafından koşullanmayan yeni deneyimlerin, yaşam biçimlerinin ve politik yolların geliştirildiği ve kişinin kurulu sosyal kimlik ve rollerden özgürleştiği, özdeşleşmenin tersine işleyen bazı politikalar. Bu sorgulama (basitçe özgürlüğü güvenlik tarafından koşullanan ve kısıtlanan bir şey olarak görmek yerine) özgürlüğün güvenlik ideolojisinin ötesinde ne anlama geldiğini düşünmek demektir. Aynı şekilde devletin ötesinde demokrasinin, partinin ötesinde politikanın, kapitalizmin ötesinde ekonomik organizasyonun, sınırların ötesinde küreselleşmenin ve biyopolitikanın ötesinde hayatın ne anlama geldiğini düşünmeliyiz.

Burada önemli olan güvenlik arzusunun eleştirel bir sorgulamasıdır. Çağdaş toplumda güvenlik, bir metafizik ve köktencilik haline geldi. Sadece devlet iktidarının öngörülmemiş bir genişlemesi ve yoğunlaşmasının ardındaki güdü değil aynı zamanda yaşam için bir koşul haline geldi. Yaşam tehlikelere karşı (kendi güvenliğimiz veya finansal güvenlik için v.s. ) korunmalı. Ancak bu sadece insan özgürlüğünün değil politikanın da en varoluşsal olanağının olumsuzlanması anlamına geliyor.

Yasalar ve liberal kurumsal sistem bizi güvenlikten koruyabilir mi?

Hayatın amansız güvenlikleştirmesine karşı durabilir mi?

Agamben ve diğerlerinin söylediklerini hatırlamalıyız: biopolitika, egemen şiddet ve güvenlikleştirme yasanın diğer yüzüdür ve yasanın iktidarı bu şekilde sınırlandırabileceğini hayal etmek açıkça liberal bir yanılsamadır. Hayır, artık itaatkâr olan ya da yasaları çiğneyen özneler olmayarak (biri diğerinin öbür yüzüdür, Lacan’dan öğrendiğimiz, yasaların çiğnenmesi yasallığın kabulünü sürdürür(9)) yasa ve kurumlar arasında yeni bir ilişki icat etmeliyiz. Daha ziyade bu itaat/ihlal ikiliğini aşmalıyız. Anarşizm ihlalden fazlasıdır, özgürlük ve otonomi için yeni mekânlar ve deneyimler icat ederek (doğaları gereği kırılgan ve deneyseldir) yasa ve devletin ötesinde yaşamayı öğrenmekle ilgilidir.

Böyle riskler almak disiplin gerektirir ama bu kendimize uygulayacağımız bir tür etik disiplindir. Disiplinsiz olmak için disipline olmalıyız. La Boëtie’nin söylediği gibi, otoriteye itaat bize kolay ulaşır, gerçekten ‘doğal’ gibidir. Dolayısıyla otoriteye karşı isyan yeni özgürleşme denemelerinin disiplinli ve sabırlı bir ayrıntılandırılmasını gerektirir. Bu belki de Foucault’nun askesis kavramıyla varmaya çalıştığı şeydir; onun için insan özgürleşmesi pratiğinden ayrılamaz ve kendine sahip çıkmanın bir parçası olan etik egzersizler.(cf., Foucault,1988) Foucault için bu tür stratejilerin amacı kişinin daha az yönetildiği ya da hiç yönetilmediği yaşam tarzları icat etmektir. Hakikaten, Foucault’ya göre eleştiri pratiğinin kendisi sadece iktidarın meşruluk ve gerçeklik iddiasını değil daha önemlisi hakikatin belirli yayılımı aracılığıyla (bizim belirli hakikat ve normlara riayet ettiğimize dair iktidarın ısrarı aracılığıyla) iktidara ve yönetimsellik rejimlerine bağlandığımız çeşitli yolları sorgulamayı amaçlar. Öyleyse Foucault için : “Eleştiri, gönüllü itaatsizlik[inservitude], düşünümsel[reflective] inatçılıksanatıdır.“(Foucault,1996:386)Foucault bu yüzden “özgürlük için sabırsızlanmamıza biçim veren sabırlı emek “ gerektiren öznelliğimizin sınırlarının bir sorgulamasından bahseder.(Foucault,2000:319) O zaman belki de disiplinsizliğin disiplini yoluyla gönüllü kulluk problemine karşı koyabiliriz.

Sonuç: Bir reddetme politikası

Gönüllü itaatsizlik (iktidarın üzerimizdeki tahakkümünün reddi) politikanın reddi ile karıştırılmamalıdır.Tersine alternatif bir politik biçimin inşası ve eylemin yoğunlaştırılması olarak görülmelidir. Bunu iktidardan vazgeçme politikası, tahakküm karşıtı bir politika olarak adlandırabiliriz. Böyle bir reddetme politikasında apolitik olan bir şey yoktur. Reddetme politikası politikanın reddedilmesi değil, devlette kutsallaşmış yerleşik politik biçim ve pratiklerin reddedilmesi ve devlet dışında yeni politik formlar yaratmaktır. Başka bir deyişle bir otonomi politikası arzusudur. Alternatif bir okumada, Carl Schmitt’in devletin egemenliğini meşrulaştırmak için (devletin dost/düşman karşıtlığını tanımlama imtiyazı Schmitt,1996) öne sürdüğü bir tür otonomi politikası görülebilir. Ancak yerinde politik uğrak devletin dışındadır ve yeni anti-otoriter ilişkiler ve yaşam tarzları ortaya çıkarmaya çalışır.

Bu makalede (çok önceleri La Boëtie tarafından teşhis edilmiş) gönüllü kulluk problemini radikal politik düşüncenin merkezine yerleştirdim. Sınırları psikanalitik teori tarafından belirginleştirilmiş gönüllü kulluk, öznenin arzu düzeyinde iktidara bağlandığı bir eşik olarak anlaşılabilir.Aynı zamanda gönüllü kulluk fikri tahakkümün kırılganlığına ve karar verilemezliğine işaret eder. Öznelleştirme karşıtı işleyen mikropolitik ve etik stratejilerin (gönüllü itaatsizliğin anarşist bir politikası) icat edilmesiyle kişi bu bağları gevşetebilir, çözebilir ve egemenin gölgesinin ötesinde alternatif politik alanlar yaratabilir.

Çeviren: Doğacan Düğmeci

http://www.anarchist-developments.org/index.php/adcs_journal/article/vie… linkindeki makaleden çevrilmiştir.

(1) Deleuze ve Guattari, devlet iktidarına bağlı olduğumuz gizemli yolu işaret eder, bu ‘gönüllü kulluk’ teriminin hem aydınlattığı hem de belirsizleştirdiği bir konudur: “ Devlet elbette özgürlüğün mekânı değildir ancak zorla kulluk ve zapt etmenin faili de değildir. O zaman ‘gönüllü kulluk’tan bahsedebilir miyiz?”(Deleuze&Guattari2005,460)

(2) Marxsit sınıf kategorisine karşıt olarak Bakunin’in devrimci kitle kavramı (Bakunin,1984: 47)

(3) Klasik anarşizmin çağdaş radikal felsefe ile benzerlikleri üzerine bir tartışma için makaleme bakılabilir (2007) ’ Anarchism, Poststructuralism and the Failure of Radical Politics today’, Substance (113)36/2.

(4) İnsan öznelliğinin kalbinde bu tür bir iktidar arzusunun kabul edilmesi, güçlü egemen ihtiyacını onaylayan Hobbesçu pozisyonun kabul edilmesi anlamına gelmez. Tersine, iktidar ve otoritenin merkezi yapılarını parçalara ayırma ve yok etme hedefini daha güncel kılar. Diğer bir deyişle insan doğası iktidarın ayartmalarına ve tahakküm arzusuna eğilimi olsaydı, en son yapmamız gereken üzerimizdeki mutlak bir güce güvenmek olurdu. Benzer bir noktaya Paulo Virno değinmiştir (‘Multitude and Evil’ makalesine bakın) Virno’ya göre, insan olarak bizlerin kötülük kapasitesi olduğu ‘realist’ iddiasını kabul etseydik, merkezi devlet otoritesini kabul etmek yerine iktidar ve şiddetin devletin elinde yoğunlaşmasına karşı daha dikkatli olurduk. (cf., Virno 2008).

(5) Bu Jason Glynos’un oto-ihlal problemi dediği şeyle benzerdir. (Glyno,2008) Burada söylenen, özgürlüğün kavramlaştırması ve pratiği sıklıkla değişik oto-ihlal biçimleri tarafından karmaşıklaştırılır. Bu oto-ihlalin türettiği bilinçaltı zevkler (jouissance) nedeniyle özne kendi özgürlüğünü kısıtlayan eylemlerde (kendi arzu nesnesine veya idealine ulaşmasını engelleyen eylemler) bulunur. Bu yüzden öznenin özgürlüğünün sınırlayıcısı dışsal değil (negatif özgürlük paradigmasında olduğu gibi) içsel hale gelir. Bu gönüllü kulluk problemini psikanalitik açıdan düşünmenin bir başka yoludur.

(6) Ayrıca Theodore Adorno’nun çalışması The Authoritarian Personality(1964)

(7) Mikkel-Borch Jacobsen’e göre Freud’un gruplarla ilgili psikanalitik teorisi “hipnotizmacının adaletsiz iktidarına karşı isyan ya da kalkışma” yı beraberinde getirir. (1988:148)

(8) From Bakunin to Lacan ‘da(2001) Striner’i postyapısalcı bir anarşist olarak ele aldım.

(9) Lacan’ın yasa ve ihlal diyalektiği üzerine tartışması ‘Kant avec Sade’ (1962)

References

Adorno, Theodore. (1964) The Authoritarian Personality. New York:

Wiley.

Bakunin, Mikhail. (1984) Marxism, Freedom and the State (K. J. Kenafick,

Trans.). London: Freedom Press.

—— (1953) Political Philosophy: Scientific Anarchism (G.P Maximoff,

Ed.). London: The Free Press.

Borch-Jacobsen, Mikkel. (1988) The Freudian Subject (Catherine

Porter, Trans.). Stanford: Stanford University Press.

Buber, Martin. (1996) Paths in Utopia. New York: Syracuse University

Press.

Butler, Judith. (1997) The Psychic Life of Power: Theories in Subjection.

Stanford, Ca.: Stanford University Press.

Clastres, Pierre. (1994) Archaeology of Violence, Chapter 7: ‘Freedom,

Misfortune, the Unnameable’ (Jeanine Herman, Trans.). New York:

Semiotext(e).

De La Boëtie, Etienne. (1988) La Servitude Volontaire, or the Anti-

Dictator [Slaves by Choice]. Egham: Runnymede Books.

Deleuze, Gilles., & Felix Guattari. (2004) A Thousand Plateaus: Capitalism

and Schizophrenia (Brian Massumi, Trans.). University of

Minnesota Press.

Feuerbach, Ludwig. (1957) The Essence of Christianity (George Eliot,

Trans.). New York. London: Harper & Row.

Foucault, Michel. (2000) ‘What is Enlightenment?’, in Essential Works

of Michel Foucault 1954–1984: Volume 1, Ethics (Paul Rabinow, Ed.,

Robert Hurley, Trans.). London: Penguin Books.

—— (1996) ‘What is Critique?’, in What is Enlightenment: Eighteenth

Century Answers and Twentieth Century Questions (James Schmidt,

Ed.). Berkeley: University of California Press.

—— (1988) The History of Sexuality, Volume 3: The Care of the Self.

New York: Vintage.

Freud, Sigmund (1955) Group Psychology and the Analysis of the Ego.

The Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund

Freud, Volume XVIII (1920–1922): Beyond the Pleasure Principle,

Group Psychology and Other works. Psychoanalytic Electronic

Publishing. Glynos, Jason. (2008) ‘Self-Transgressive Enjoyment as a Freedom Fetter’, Political Studies, Vol. 56/3: 679–704. Hardt, Michael., & Antonio Negri.. (2000) Empire, Cambridge MA,:

Harvard University Press.

Kropotkin, Peter. (2007) Mutual Aid, A Factor of Evolution, Dodo

Press.

—— (1943) The State: Its Historic Role, London: Freedom Press.

Lacan, Jacques (2007) ‘Analyticon’, in The Seminar of Jacques Lacan,

Book XVII: The Other Side of Psychoanalysis (Jacques-Alain Miller,

Ed., Russell Grigg, Trans.). New York and London: W.W. Norton

& Co.

—— (1962) ‘Kant avec Sade’. Critique #191, September: 291–313.

Newman, Saul. (2010) The Politics of Postanarchism. Edinburgh: Edinburgh

University Press.

—— (2001) From Bakunin to Lacan: Anti-authoritarianism and the

Dislocation of Power. MA: Lexington Books.

Schmitt, Carl. (1996) The Concept of the Political (George Schwab,

Trans.). Chicago: University of Chicago Press.

Stirner, Max. (1995) The Ego and Its Own (David Leopold, Ed.). Cambridge:

Cambridge University Press.

Reich, Wilhelm. (1980) The Mass Psychology of Fascism. New York:

Farrar, Straus and Giroux.

Vaneigem, Raoul. (1994) The Revolution of Everyday Life (Donald

Nicholson-Smith, Trans.). London: Rebel Press.

Virno, Paolo. (2008) Multitude: Between Innovation and Negation.

New York: Semiotext(e).

Erişim: İstanbul Indymedia Bağımsız Basın Merkezi

http://istanbul.indymedia.org/tr/haber/g%C3%B6n%C3%BCll%C3%BC-kulluk-%C3%BCzerine-radikal-politika-ve-oto-tahakk%C3%BCm-problemi

 

**************

CEMİL MERİÇ’İN “BİR FACİANIN HİKÂYESİ” KİTABININ ANARŞİ – TERÖR – ANOMİ BÖLÜMÜ

 

 

OMAR/ Ömer (2013)


 Yönetmen: Hany Abu-Assad    

Senaryo: Hany Abu-Assad         

Ülke: Filistin

Tür: Dram, Gerilim

Vizyon Tarihi: 07 Mart 2014 (Türkiye)

Süre: 96 dakika

Dil: Arapça, İbranice

Çekim Yeri: Nazareth, Israel

Oyuncular: Essam Abu Aabed ,  Foad Abed-Eihadi ,Adel Abu-Lasheen, Baher Agbariya

Özet

Paradise Now / Vaat Edilen Cennet filmiyle dünya çapında ilgi toplayan Filistinli yönetmen Hany Abu-Assad’ın yeni filmi, trajik bir aşk hikâyesini anlatıyor. Ömer, sevgilisi Nadya’yla buluşmak üzere Batı Şeria duvarını aşarak kurşunların arasından geçmeye alışkındır. Ne var ki, Ömer, duvarı geçtiğinde bir direnişçiye dönüşür ve bazı seçimler yapmak zorunda kalır. Yakalanan arkadaşları işkence görürken Ömer de yaşamla sadakat arasında kalır. Şüphe ile ihanet, güven duygusunu siler geçer. Sonunda Ömer de yakalandığında askeri polisle bir kedi-fare oyununa girişecektir. Oysa tek gerçek, Nadya’ya olan aşkıdır.

filmin hikayesinde, savaşın ortasında olmak insanî duygulardan uzak kalmayı gerektirmediği gibi, her şeyin bir çizgide olamayacağını da bize göstermesi açısından çok manidar içerikleri barındırıyor.  En önemlisi ihanet ve sadâkat terazisi  ekseninde, “Yalan”, niçin denge merkezinde bulunur, diye kendimizi sorgulamak gerektiğini anlıyoruz.

“Hepimiz inanılmayacak şeylere inandık.”

Filmden

Selamun aleyküm. Ben Hasan İsmail, El Aksa Şehitleri’nden. Sen kimlerdensin?

 Neyle suçluyorlar?

 Sadece seni uyarayım dedim. Dikkatli ol. Önümüzdeki günler çok önemli senin için. Gerçi bunu bildiğine eminim. Önce bir muhbir yollarlar yanına. Onlar için çalışan bir mahkumu. Arkadaşın olması için. Sana tüm sırlarını anlatır. Ona güvenirsin. Sen de kendi sırlarını anlatırsın. Ama adamın üstünde itirafını kaydeden bir dinleme cihazı olur. Gözünü dört aç. Ne yaptığını kimseye anlatma. Konuşmadığın sürece seni mahkum edemezler. Kulağını iyi aç. Şayet ki itiraf edersen istemediğin şeyler yaptırırlar sana, onlara mecbur kalırsın. Seni yardakçıları yaparlar. O yüzden çok dikkatli ol. Asla yardakçıları olma. Geri dönüşü yoktur bunun. Ne bir çıkış yolu vardır, ne de sonu.

Ömer: Asla itiraf etmem.

Aferin. Aferin. (Bunları söyleyen mahkûm kılığındaki Mossad ajanıydı.)