Etiket arşivi: batıl

KENDİ YALNIZLIKLARINDAN ÇOCUKLARINI SORUMLU TUTAN ANNE BABALAR


Çocuklar anne ve babaları arasındaki anlayış eksikliğini ve yalnızlığı hissettiklerinde sık sık kendilerini bundan so­rumlu tutarlar ve kendilerini cezalandırırlar. Onbir yaşında­ki bir çocuk “Anneme kendi acılarımı söyleme riskini alamı­yorum çünkü onun zaten yeterince acısı var, kendi acılarını babama anlatmaya çalışmak gibi…” sözleri ile bu duruma ait bir örnek sunuyordu.

Çocuklar zaman zaman söyledikleri ya da yaptıkları bir şeyden dolayı anne ve babalarının arasında büyüyen anlaş­mazlıkların sorumlusu olarak kendilerini görürler. Kocası ile ilişkisinde gerilime neden olan, artan bir yorgunluğa ve duygusal rahatsızlığa sahip bir kadın kızına şöyle söylüyor­du: “Sen bir hataydın biliyor musun… Biz yalnızca beş çocuk yapmayı planlamıştık.” Kızı altıncı çocuğuydu ve kendi yal­nızlığının sorumluluğunu genç kızına yüklüyordu.

Çocuklar zaman zaman anne ve babaları arasındaki güç savaşının birer kurbanı olmalarına rağmen çok ender olarak sorunun gerçek sorumlusu olurlar. Ve babası kızma şöyle der:” Eğer doğru davransaydın, annenle aramızda böyle şeyler asla olmazdı.” Anne ve babaların kendi yalnız­lıklarından çocuklarını sorumlu tutmaları, aile içindeki ilgili herkesin yalnızlığının daha da artmasına neden olur.

Sh: 139-140

GENÇLER: ANLAŞILMADIĞINI HİSSETMENİN VERDİĞİ YALNIZLIK

Gençler her şeyi çok yoğun hissettiklerinden anlaşılma­mak onları derinden incitebilir. “Peki çocuğumun duyguları­nı benimle paylaşmasını nasıl sağlayabilirim?” diye sorar an­ne babalar. “Oğlumu ve kızımı benimle konuşurlar, kendile­rini rahatsız eden şeyleri anlatırlar diye akşam yemeği için dışarı çıkarıyorum… ama hiç bir işe yaramıyor” diye yakınır­lar. Bu, gençlerin duygularını ve düşüncelerini paylaşacakları zamanlar konusunda seçici davranmalarından kaynaklan­maktadır. Kendilerini anlamak için yapılan her girişimi ken­di kişiliklerine yapılan bir saldırı ve zorlama olarak görürler. Gençlerin anne babaları ile duygularını her zaman paylaş­mamalarının nedeni onlara öfkeli olmaları ya da yanlış anla­şılmaktan korkmaları değildir. Gençlerin bazı duygularını bu zamanlarda kendilerine saklamaları, kendilerini ailelerin­den ayırma sürecinin bir parçasıdır. Sonuç olarak duyguları­nı anne babalarından çok yakın arkadaşları ile paylaşmayı tercih edeceklerdir. Anne babalar bu durumu güven eksikli­ği ya da kontrolün kaybedilmesi olarak görmeleri nedeniyle çocuklarının kendilerine daha da yabancılaşmasına neden olurlar. Ergenlik ve gençlik çağlarında tutulan sırlar “Bakın, kendime özel şeylerim var ve kendimle ilgili her şeyi sizinle paylaşmak zorunda değilim” anlamına gelmektedir. Bu da olması gereken bir şeydir. Bu gencin gelişmekte olan kişiliği­nin ve kimliğinin bir parçasıdır. En yakın ilişkilerde bile seçi­ci bir iletişim vardır. Zaman zaman bazı düşlerimizi ve fan­tezilerimizi kendimize saklamayı yeğleriz. Bu bizim bireysel­liğimizi korumamıza izin verir.

Gençlerin deneyimlediği bu duruma özel yalnızlığa iki şey önemli ölçüde etki eder. Bu yaşlar büyük bir olasılıkla yaşamımızda en fazla yanlış anlaşıldığımız yaşlardır. Genç­ler bu çağda kendi duygu ve düşüncelerinin sorumluluğunu almaya başlarlar. Eğer bu anne babalara korkutucu görünür­se, genellikle anne babanın galip geldiği bir güçler savaşı ko­laylıkla ortaya çıkabilir. Gençlerin duygularının ve bilgelik­lerinin yanlış anlaşıldığı, reddedildiği ya da küçümsendiği herhangi bir engel hem ilişki için hem genç için yıkıcı olabi­lir. Kaç yaşında olursak olalım, bilgeliğimizin küçük görül­mesi varlığımızın merkezinde derin bir acı yaşamamıza ne­den olur. Bu acı aynı zamanda yargılanmış olmanın ve yan­lış anlaşılmanın getirdiği bir yalnızlıktır.

Dokunuşların az olması da gençlerin yaşadığı yalnızlığın bir nedenidir. Halen küçük çocuklara sarılmaya ve kucakla­maya devam ederken bu gibi bir sıcaklığı kendilerinden bü­yük aile bireyleri ile yaşamak gençlere uygunsuz gelir. Ben­zer bir biçimde anne babalar da büyümüş çocuklarını kucak­lamak konusunda aynı duyguyu paylaşabilirler. Bazı aileler­de çocuklar birer genç insan olmaya başladıklarında bu do­kunuşlar birbirini gıdıklamak ve güreşmek gibi oyunlara dö­nüşebilmektedir. Bu önemlidir çünkü ancak bu biçimde aile bireyleri arasındaki dokunuşlar utanç duygusundan ya da uygunsuz hissetmekten uzak bir biçimde süregelir. Bunun yanısıra, bu biçimde dokunmak ve dokunulmak tamamen eğlencelidir de. Aynı anda hem dokunmak hem de eğlenmek mükemmel bir bileşimdir.

Fiziksel dokunuşların azalmasının yanısıra, aile içi konuş­malar sırasında gençler sık sık gözardı edilirler. Doğal ola­rak, bu onların yalnızlık duygularının yoğunlaşarak artma­sına neden olur. On ya da onbeş yaşlarında iken sekiz dokuz yaşlarındaki çocuklarla konuşurken görülmek utandırıcı bir durumdur ve yine bir kere daha genç donup kalmıştır, ne kendisinden küçüklerle ne de büyüklerle iletişim kuramamaktadır. Bu, evin dışında dikkat odağı olabilecekleri şeyle­re yönelmelerine (okulda ya da kilisede lider pozisyonunda olmak, spor faaliyetleri aracılığı ile dikkat odağı olmak) ne­den olur. Ayrıca gençler için ev hayvanları (özellikle de tüy­lü kedi ve köpekler) sıcak dokunuşlar sağlarlar.

Sh: 140-142

BOŞALTMAK

Aile içinde bitmemiş işlerle başa çıkmanın en çok kullanı­lan yolu bunları başkasına yöneltmektir. Bitirilmemiş işleri olan kişiler kendilerinin geçmişe ait acılarını ya da öfkeleri­ni aile içindeki olayla ya da transaksiyonla ilişkisi olmayan masum üyelere boşaltarak bunu yaparlar. Eğer annenin baba ile bitmemiş bir işi varsa, on yaşındaki kızına kendi ifa­de edilmemiş öfkesini, ona boşaltarak yanlış davranışlarda bulunmaya itebilir. Bu duygular mutlaka birisine ifade edil­melidir ve kızı da bunu alabilecek en uygun kişi görünü­mündedir. Aynı biçimde onbeş yaşındaki erkek çocuk babasına duy­duğu ama ifade etmeye korktuğu öfkesini bunu yöneltebile­ceğini düşündüğü annesine boşaltabilir. Dahası, eğer annesi­nin kendisine neye mal olursa olsun evin içinde huzuru sağ­lamak gibi bir görev üstlendiğini de hissederse, anne ev için­de herkesin ifade etmekten korktuğu duygularını boşalttığı bir hedef durumuna gelebilir.

Aile bireyleri eğer doğrudan iletişim kuramıyorlarsa bu şimdiki zamanda ya da yakın bir zamanda kendi bitirilme­miş işlerini aile içindeki masum bir kişi ile bitirmeye çalışa­cakları ve sonuç olarak onun da yabancılaşmasına neden ola­cakları anlamına gelir. Sonuç olarak herkesin yalnızlığı daha da yoğun yaşanan bir duruma gelir.

Sh: 138-139

Kaynak İRA J. TANNER YALNIZLIK: SEVME KORKUSU,. Türkçesi Nil GÜN Kuraldışı Yayınları 1997 İstanbul

 

 

BİTİRİLMEMİŞ İŞLER / İKİNCİ TAHMİNLER / İNTİHAR


“Bitirilmemiş işler” evlilikte yaşanan yalnızlığa yol açan nedenlerden bir tanesidir. Bunlar geçmişte ifade edilmemiş ve çözülmemiş, özellikle de kendilerine özel nedenleri olan, deneyimlediğimiz ama üzerini örttüğümüz incinme ve öfke duygularıdır.

Burada tehlike, bu duyguları kilit altına alma girişiminde bulunduğumuzda bunları gelecekte halletmek üzere erteliyor olmamızdan kaynaklanmaktadır. Bizler “duygularımızı” asla unutmayız. Olayın kendisini unutabiliriz ama olaya eşlik eden duygular asla buharlaşıp kaybolmazlar. Duygular içimize işlerler ve içimizde büyüyerek hastalıklar yaratırlar.

Eğer bitirilmemiş işlerimiz varsa ve bunlar yeterli sayıya ulaştıysa o zaman bunları kazanacağımız bir ödülle değiştirmeye kendimizi zorunlu hissederiz; boşanma, ayrılma, depresyon, hastaneyi ziyaret, uzun süre alkol kullanma, çılgınca şeyler yapma, hatta cinayet ve intihar gibi ödüllerle. Bu bütünüyle içimizde biriktirmiş olduğumuz duyguların türüne bağlıdır.

Bitirilmemiş işleri olan eşlerin birbirine yabancılaşması hiç de şaşılacak bir durum değildir. Her iki eşte bunun farkında bile olmayabilir çünkü bunların oluşma biçimi hiç göze çarpmaz. Ne bedel ödenirse ödensin her iki tarafta huzuru sağlamak isteyecek ve yıkılmayı ya da aralarında oluşacak rahatsız edici bir durumu engellemeye çalışacaktır. Dıştan görünen bir uyumsuzluk olmaması yanlışlığına düşerek her iki tarafta kendi içlerinde biriken ve ifade edilmemiş duygular biçiminde gittikçe artan artıklarla (başka bir deyişle çöplükle) mücadele edeceklerdir.

Daha sonra eşler birbirlerinin neler düşündüğünü ve hissettiğini bile bilmeden ikinci bir tahmin yürüteceklerdir: “Bana kızgın olduğunu biliyorum. Neden yalnızca gelip bunu bana söylemiyorsun?” İkinci tahmin yapan eşler zaman zaman bu tahminlerinde yanılmazlar… ama her zaman değil. Sevgilimizin ya da eşimizin ne düşündüğünü ve hissettiğini kendisine sormadan, bildiğimizi varsaymak, onu kendisinden daha iyi bildiğimizi öne sürmektir. Ve bu da onun sizden her zamankinden daha fazla korkmasına neden olmaktadır.

Ofisime evli bir çift ilk kez girdiğinde, birbirleri adına konuşmayacaklarına dair bir tür anlaşma yaparız. “Biz şöyle düşünüyoruz” ya da “O şöyle hissediyor” gibi belirtmeler yasaktır. “Ben şöyle düşünüyorum” ve “Ben şöyle hissediyorum”lar kullanıllır. Eğer biri diğeri hakkında konuşmaya başlarsa konuşmayı durdurup yeni baştan “Ben”, “Ben öfkeliyim çünkü…” diye konuşmasını sürdürmesini sağlarım.

Asla “Sen benim öfkelenmeme neden oluyorsun’.” demelerine izin yoktur. Bunu yapmaktaki amacımız kendi duygularımızın ve tepkilerimizin sorumluluğunu üstlenmemizi sağlamaktır.

Birlikte yaşayan kişiler, bitirilmemiş işlerin halledilmesi ne kadar ertelenirse karşılıklı kuşkunun daha fazla yaşandığını, korku ve yalnızlık duvarlarının daha yüksek örüldüğünün farkına varırlar. İkinci tahminlerde bulunma girişimleri daha da fazlalaşır ve bu da birbirlerinin korkularını ve savunmalarını daha da artırmaktan başka bir işlev görmez. Üzerinde çalışılan konularda ayrı kanıya sahip olunmadığı zamanlarda ise çiftler günümüzden çok geçmiş zamanla ilgili olayları gündeme getirmektedirler.

Ve bu öyle bir noktaya gelmiş olmaktadır ki olaylar adeta birer atık yığını durumuna gelmiş ve bunlar üzerinde şimdide yapıcı bir biçimde çalışma yapmak olanağı kalmamış olabilmektedir. Bu noktada genellikle evli olan eşler birbirlerine tamamen yabancılaşmış ve yoğun bir yalnızlık içinde olurlar. Eğer şimdi neye gereksinim duyduğumuza ya da hissettiğimize ait bir anlayış söz konusu değilse, o zaman geride hiç bir şey kalmamış demektir.

Sh: 136-138

Kaynak İRA J. TANNER YALNIZLIK: SEVME KORKUSU,. Türkçesi Nil GÜN Kuraldışı Yayınları 1997 İstanbul

 

 

EVLENENLERİN RÜYASI-BİR DÜŞLE EVLENMEK


“Her erkek iki kadına aşıktır; bunlardan birisi kendi düş ürünü olan kadın, diğeri ise henüz yeryüzüne inmemiş olan kadındır.”

Eğer evlenmeyi planlıyorsanız ya da evliyseniz, ideal bir eşin ya da mükemmel bir evliliğin varlığına dair bir düşünüz mutlaka olmuştur. Ne var ki, bir süre sonra düşünüzdeki kişi ile seçmiş olduğunuz gerçek kişinin keskin bir biçimde birbirinden ayrılmaya başladığını görüşmüşsünüzdür. Bu noktada birçok şey olmuş olabilir. Beraber olduğunuz kişinin kim olduğunu görerek üzülmüş ya da yalnızca Tanrının bir insan yaratabileceğini unutarak bir dönüştürme programına başlamış olabilirsiniz. Evlilik yeminindeki “İkimiz bir olarak…” sözlerini yanlış yorumlayarak evli olduğunuz insanın sizin bir kopyanız ya da düşünüz olması olarak algılamış olabilirsiniz. Sevdiğiniz şeylerde, hobilerinizde, seçimlerinizde, düşüncelerinizde hatta tepkilerinizde ve duygularınızda bir olmayı düşlemiş olabilirsiniz. Onun siz olacağını sanmış olabilirsiniz. Ancak “İkimiz bir olarak…” sözleri hangi eşin bir diğerinin aynısı olacağını tam olarak belirtmemiştir zaten! Evlilikte bir olmak demek, düşünceler ve duygularda benzer olmak değil, bunların farklılıklarına karşı anlayışta benzer ve bir olmak demektir.

Beraber olduğumuz kişiyi kendi düşlerimize uydurmak için yapacağımız her girişim bir küstahlık ve ona karşı yapılmış bir hakaret olacaktır. Bu tür bir davranış kişileri ayırır, öfkeyi körükler ve hatta ilişkide daha fazla yalnızlık yaşanmasına neden olur.

Bir başkasını değiştirmemeye ya da bir kalıba dökmemeye çalışmak aynı zamanda bu kişinin değişmesine de “izin vermek” demektir. Bizim eşlerimize karşı anlayışımız onların bugün oldukları gibi olma cesaretini göstermelerine izin verir. Sevgilinizin, sizin değerlerinize ve beğenilerinize tamamen uyduğunda ısrar ediyorsanız, bu onun bunu yalnızca denemekte olduğunu göstermektedir. Siz onun değişmekte olduğunu düşünerek şöyle söyleyebilirsiniz:

“Biliyor musun, galiba istediğim gibi birisi oluyor.” Ama değişen yalnızca dıştan görünen davranışlardır. Ve sevgiliniz içten içe sizden her zamankinden daha çok korkmakta ve büyük bir olasılıkla size çok fazla kızmaktadır da.

Evlilikte düşlerden vazgeçmek zordur. Düşlerimiz, çocukluğumuzdan itibaren bize öğretilen ve gözlemlediğimiz her şeyi temel almaktadır ve bazı zamanlarda bunlar bizim öylesine büyük bir parçamızı oluştururlar ki, bir ilişkiyi bitirmek bize çoğu zaman onları değiştirmekten daha kolay gelir.

Yeni evlenmiş bir kişi sık sık şunu söyleyebilir: “İnanamıyorum… Aynı babam gibi bir adamla evlendim… böyle bir adamı ne kadar çok istemiştim”, “Öyle bir kadınla evlendim ki, annemin tam tersi, ben de zaten böylesini arıyordum.”

Doğru. Kendimizi geçmişte model aldığımız kişilerden ve onların etkilerinden kurtarmamız olanaksızdır. Ayrıca bu çok da gerekli değildir.

Ama bunlara sıkı sıkıya bağlı kaldığımızda, yaptığımız seçimin, sevgilimizin kendi bireyselliği ve özgünlüğü üzerine temellenmediğinin ve bu seçimin onu bir kalıba sokmaya ya da değiştirmeye zorlamaya yönelik bir inanç olduğunun farkına bile varmayız.

Evlenmiş kişiler, birbirlerini kalıplara sokmakta ısrar ettikleri sürece asla birbirlerini gerçekten tanıyamayacaklardır. Ve birbirlerini tanımadan kendilerini yabancılaşmış, savunmacı bir tutum içinde ve tüm bunlardan daha da önemlisi yalnızlık içinde bulacaklardır.

Her gün yeniden doğacak olan eşimizi meydana getirecek olan bizim anlayışımızdır. O zaman evlilikte üstlendiğimiz rol her gün yeniden doğmak ve gelişme sürecinin heyecanını yaşamaktan başka bir rol olmayacaktır.

Sh: 134-136

Kaynak İRA J. TANNER YALNIZLIK: SEVME KORKUSU,. Türkçesi Nil GÜN Kuraldışı Yayınları 1997 İstanbul

 

 

YALNIZLIK: SEVME KORKUSU – İRA J. TANNER


Sunuş: Nil GÜN

Yalnızlık duygusu, insan duygularının yelpazesi içinde belki de en “komünist” duygudur. Çünkü zengin-fakir, güzel-çirkin, genç-yaşlı ayrımı hiç mi hiç yapmadan kendisini eşit bir biçimde ifade eder. Örneğin; çağımızın en yaygın hastalıklarından “stres”, kent yaşamında köy yaşamından çok daha yaygın olduğu halde, “yalnızlık” için böyle bir ayrım sözkonusu değildir.

Yalnızlık deyince duygusal yalnızlığı, insanın duygu dünyasında kendisini yalnız hissetmesini kastediyoruz tabii ki. Fiziksel tekbaşınalığı değil.

Kalabalık içinde kendini yalnız hissetme duygusunu hiç yaşamamış insan var mıdır bu dünyada?

Eğer kişi, kendisini ya da başkalarını yalnızlık hissetmediği konusunda aldatmaya çalışmıyorsa, “kalabalık içinde yalnızlık” duygusu ona yabancı gelmeyecektir.

Özdemir Asaf, “Yalnızlık paylaşılmaz, paylaşılırsa yalnızlık olmaz” diyor. Gerçekten de yalnızlık, duygularımızı içtenlikle paylaşacak birinin olmaması demektir. Her insan, kendisini yargılamadan dinleyecek birine ihtiyaç duyar. Bir insanın zamanım ve ilgisini bizi dinlemeye ayırması, bizi anlamaya çalışması, “iyi ki varsın” demesi bize değerli olduğumuz duygusunu verir. İnsan, değer verdiği birini bilmeye, anlamaya, tanımaya çalışır. Ona emek verir. Kendi iç dünyasını da içtenlikle paylaşır. Bize güven duyduğunu gösterir. Yaşamımızda böyle birinin olmaması ise, yoğun yalnızlık duygusu yaratır.

İnsanların büyük çoğunluğunun belki birçok tanışı vardır, arkadaşı vardır ama tek dostu bile yoktur. Seni, senin kadar önemseyen, duygularına değer veren bir dost. Böylesine dostluk çıkarlara ya da kendi yalnızlığımızı avutma çabasına dayanmaz. Temeli sevgidir dostluğun. Dost, insanın aynı ya da karşı cinsten arkadaşı olabilir. Eşi veya sevgilisi olabilir. Ünlü şair Aragon, “Ben ancak dostumla yatarım” diyerek, cinsel birlikteliğin temelinde dostluk olmasının, “olmazsa olmaz” bir koşul olduğunu dile getiriyor. Çiftlerin birbirlerinin dostu olmadığı evlilikler ise, tüm dünyada yaygın biçimde görülüyor. Evli olmanın, yalnızlığa çare olmadığını da yaşayan bilir. Buna rağmen sırf yalnızlıktan kurtulacağı umuduyla evlenen nice insan var.

Dostluk, sevginin varolduğunun göstergesidir. Yalnızlık ise sevginin olmadığının. Bu yüzden kabullenilmesi en zor duygudur. Kızgınım, üzgünüm, mutsuzum demek daha kolaylıkla söylenir de, “yalnızım” demek çok zordur. Çünkü “Kimse beni sevilmeye, değerli bulmaya layık görmüyor” demenin özetidir bu dile getirilmekten korkulan sözcük.

Bu nedenle yazar, yalnızlığı sevme korkusu olarak tanımlıyor. “Ya beni sevmeyen bir insanı seversem… Ya sevilmezsem… Böyle bir risk alacağıma, yalnızlığın dehlizinde kalmayı sürdürürüm. Hiç olmazsa yalnızlığıma alışkınım” diye düşünür yalnız insan. Bu korkularını bilinçli olarak dile getiremese, hatta bilincine bile çıkarmamış olsa hissedilen korku, sevme-sevilmeyle ilgilidir.

Yalnızlığını yadsıma konusunda insan çok yaratıcıdır. Bir tanıdığım gündüzleri bir şekilde oyalanıyor ama gecenin yalnızlığını akşam sekizde yatağa girerek uyutmaya çalışıyor. Bir başkası, günübirlik yatak arkadaşlıklarıyla yalnızlığını gidermeye çalışıyor. Ona “nemfoman” diyorlar, “kolay kadın” diyorlar. 

Aslında açlığını çektiği şey cinsellik değil, cinselliğini kullanarak gördüğü geçici ilgi. Erkeklerin ilgisini çekecek başka bir şeyi olmadığını kabullenecek kadar kendisini değersiz görüyor. Onunla yatmak için söylenilen bir iki tatlı söz, ona kısa bir an için bile olsa, önem verilen, sevilen kişi olduğu duygusunu yaşatıyor. Kimileri akşamlan o bar senin, bu bar benim geziyor, alkole sığınıyor, kimileri komedyen kişiliğiyle ilgi odağı olarak yalnızlığının acısını biraz olsun hafifletmeye çalışıyor.     

Gülen palyaçoların ardında, ağlayan bir insan vardır.

Tedavi için doğru teşhis gerek. Kişi verem olduğunu kabullenmeyip hastalığına yalnızca “öksürük” olarak bakarsa uygun tedaviyi nasıl bulabilir?

Teknolojik iletişimin olağanüstü hız kazandığı günümüzde, duygusal iletişimsizlik yani yalnızlık duygusu da aynı hızla insanlığın ortak kaderi haline geliyor. Bu hastalığın bulaşmadığı insan sayısı, sevmesini gerçekten bilen insanların sayısıyla eşit.

İnsanın kendisini aldattığı bir başka konu da, sevme yetisine sahip olduğunu sanması. Sevme olgusu, her insanın içinde potansiyel olarak var. Ama ortaya çıkması, ifade bulması için, kendini tanımak için emek vermesi gerekiyor. Piyano çalma yeteneğine sahip bir insan, nasıl bu konuda ders alarak, pratik yaparak, çalışarak, emek ve zaman harcayarak kendini eğitme sürecinden geçiyorsa, sevmeyi bilmek için de emek, çaba ve kendini tanıma süreci gerekli.

İnsan, genellikle bilinmeyenden, bilmediği şeyden korkar. Sevmeyi bilmeyen insan da, her bilinmeyenden korktuğu gibi sevmekten de korkar. Bu yüzden sevgiyi, sevmeyi bildiği konusunda kendisini aldatmaya çalışır. En çok ihtiyacını duyduğu şeyi bilmediğini kabul etmek ona acı verir. Ve acı duyduğunu yadsır. Oysa kabullenme, farkındalığın ve sevgiyi bilme sürecinin başlangıcıdır. Ama çoğu insan uzun vadede haklı olmayı seçer… Ve haklı olarak ölür. En sık tekrarlanan söz ise “Ben sevmeyi biliyorum ama hep insanlardan kazık yiyorum. Çünkü sevginin bir alışveriş olduğu sanılır.

Oysa sevgi sevgiyi çeker.

Sevgi sevgiyi üretir.

Sevme korkusu sağlıklı iletişimi, içtenliği, yakınlaşmayı, güveni engeller. Sonuç: Yalnızlık.

Ve bu yalnızlığın dayanılmaz ağırlığıyla umutsuzca birinin kendisini sevmesini bekler. Sevginin gümüş tepsiyle kendisine sunulacağı umuduyla oyalanır. Kendisi hiç çaba sarfetmeden, bir gün onu sevecek biri, birileri mutlaka çıkacaktır.

Ya da bir yudum sevgiyi tadabilmek için, özgüvenini, özdeğerini hepten yitirecek boyutta kendinden çok şey verecektir. Bu fedakârlığın karşılığını, ağzıyla kuş tutsa da alamayacağı gerçeğinin farkına vardığında hissettiği buruk acı, onu daha da yalnızlığın batağına itecektir. Sonuç, biraz daha kalınlaşan ego duvarları, biraz daha insanlarla ve sevgiyle arasına koyduğu mesafe olacaktır. Sevgi öz’dedir. Ego duvarları ise özbenlikle iletişimi gittikçe koparır.

Yazar, elinizde tuttuğunuz bu kitapta, insanı yaratıcı, üretken ve insan kılan “tekbaşınalık” ile temel nedeni sevme korkusu olan “yalnızlık” ayrımını net bir şekilde yapıyor.

“Transactional Analysis” terapisinin özel terimlerini kullanarak, her birimizin içinde varolan Ebeveyn-Yetişkin-Çocuk üçlüsünün farkına varmamızı sağlıyor. Duygusal seçimlerimizin ve davranışlarımızın ne kadar farkına varırsak, hayatımızı o kadar anlamlı kılacağımızı, yaşamımıza sağlıklı bir yapılanma getireceğimizi vurguluyor.

Bu kitabın size kendini tanıma yolculuğunda önemli katkısı olacağına inanıyorum.

Sevgi ve dostlukla hoşça olun.

Sh:7-10

 

ÖNSÖZ

Bir tesisatçı, banliyöde bulunan bir evin kalorifer kazanının tamiri için sadece iki dakika harcadıktan sonra evin, sahibine ödemesi gereken fatura tutarının otuz dolar olduğunu söylemiş. Öfkeli ev sahibi ise, tesisatçının hiç de dürüst olmayan bu tutumundan rahatsız olmuş ve hemen söylenmeye başlamış. “Kazanıma şöyle bir baktın ve çekicinle yalnızca bir kere vurdun!” “Doğru”, diye gayet sakin bir biçimde cevap vermiş tesisatçı da. “Buraya gelişim için beş dolar, kazanın doğru yerine vurduğum için de yirmibeş dolar alacağım sizden.” Ve parasını alarak oradan ayrılmış.

Evet, bazen yalnızca bir çekiç vuruşu için bile olsa insanlara doğru yerlere vurmayı bildikleri için yığınla para döküyoruz. Bu, doğası gerek duygusal gerek fiziksel gerekse ruhsal olsun birçok hastalığın tedavisi için de geçerli. Ama, yalnızlık hastalığının tedavisi için nereye doğru bir vuruş yapacağımızı ne yazık ki her zaman bilemiyoruz. Yalnızlık, hepimizin ortak ve en çok yaşadığı deneyimlerden birisi olmasına rağmen yine de içlerinde en anlaşılmaz olanı. Genel olarak tanısı, eğer yapılabiliyorsa, sık sık bizi şüpheye düşüren ve yanıltan bir tanı olmaktan öteye gidemiyor. Bugün çok sayıda insan bu hastalık nedeniyle acı çekiyor ve bu hastalığın doğası hakkında bir farkındalığa sahip olunmadığı için de doğal olarak tedavi olamıyorlar. Bu sorun yeterince anlaşılmadığı ve yalnızlık hastalığına doğru bir tanı konulmadığı sürece, tedavisi için de etkili bir reçete bulunamayacaktır.

İnsanın doğası ya da yalnızlığımızın nedenleri hakkındaki inancımız her ne olursa olsun, kesin olan tek bir şey vardır. Sevme korkularımızdan daha fazla sorumlu olmaya başladıkça, tek başına olduğumuz zamanlar bizleri daha az yıpratmaya başlayacak, dayanılması zor anlar olmaktansa tanıdık, yeni kabullenişlerin, farkındalıkların ve kararların içimizden akmaya başladığı anlar haline geleceklerdir.

 

Sh: 13

Kaynak İRA J. TANNER YALNIZLIK: SEVME KORKUSU,. Türkçesi Nil GÜN Kuraldışı Yayınları 1997 İstanbul

 

 

DER STEPPENWOLF / Bozkırkurdu 1974 -Hermann Hesse


Yönetmen: Fred Haines   

Senaryo: Hermann Hesse, Fred Haines 

Ülke: ABD, İsviçre, İngiltere, Fransa, İtalya

Tür:Dram

Vizyon Tarihi: 18 Aralık 1974 (ABD)

Süre: 107 dakika

Dil:İngilizce

Müzik: George Gruntz     

Çekim Yeri:  Basel, Kanton Basel Stadt, Switzerland

Oyuncular    Max von Sydow, Dominique Sanda, Pierre Clémenti, Carla Romanelli, Roy Bosier

Özet

Ünlü Alman yazar Herman HESSin yirminci yüzyılın en önemli edebiyat yapıtları arasında bulunan “Bozkır Kurdu”, toplumun sığ değer yargılarına ve kişiliksiz, sıradan yaşama uyum sağlayamayan Harry Hallerin öyküsünü anlatmaktadır. HESS, Harryi tanımlarken “yalnız kurt” simgesinden esinlenmiştir. Bozkırkurdu, aydın geçinip, bildikleriyle böbürlenen, bilmediklerini küçümseyen, bunu yaparken yaşamı kaçıranları ele alan bir başyapıttır.

ROMAN

Yazarı Hermann Hesse

Orijinal ismi    Der Steppenwolf

Çevirmen         Kamuran Şipal

Bozkırkurdu, Hermann Hesse’nin, toplumun sığ değer yargılarına ve kişiliksiz, yüzeysel yaşamına uyum sağlayamayan bir insanı anlatan bir romanıdır. Hesse bu romanı için, 1961 yılında “(…) okurlarımın çoğu Bozkırkurdu’nun öyküsünün insanı kemiren bir hastalıktan ve bunalımdan söz ettiğini ama tüm bunların ölüme ve yokolmaya değil, tersine iyileşmeye yönelik olduğunu anlarsa kendimi mutlu hissedeceğim.” demiştir.

Hesse’nin Bozkırkurdu romanı 1927 yılında yayımlanmıştır. Bozkırkurdu, Hermann Hesse’nin eski egolarından biri olan baş figür Harry Haller’in derin ruhsal hastalığının işlendiği hikâyedir. Haller kendi kişiliğinin bölümlere ayrılmasından yakınmaktadır: insancıl, halka uygun yanı ile bozkırkurdu, yalnız, sosyal ve kültürel olayları eleştiren yanı birbiriyle savaşım halindedir ve bu savaşım sürekli Haller’in önüne bir engel olarak çıkmaktadır.

Haller figürünün Johann Wolfgang Von Goethe’nin Faust’una ve Hermann Hesse’nin kendine benzer yanları açıktır ve metinde bu benzer yanlar çok kez ima edilmektedir.

Kabul görme

Bozkırkurdu yazarın dünyaca ün kazanmasında ve edebiyat dalında ödül almasında etkili olmuştur. Eser yayımlandıktan sonra birbirine zıt eleştirilere maruz kalmıştır: eser bazı kesimlerce çok sert bir şekilde eleştirilirken diğer kesimlerce hayret verir derecede kabul görmüştür (bunlar her şeyden ince edebi çevrelerde ve sonrada Hippie Hareketinde gerçekleşmiştir). “Kendilerini Gelenek Koruyucuları atayanlar” Bozkırkurdu’nu Amerika’daki kütüphanelerden uzaklaştırdılar. Roman “Uyuşturucu madde kullanımının ve cinsel sapıklığın” propagandasını yaptığı gerekçesiyle Colorado’da kınanmıştır. Bu zıtlıkların üzerine roman 1960’lı ve 1970’li yıllarda Amerika ve Almanya’da Hesse’nin daha etkin bir şekilde kabul görmesine neden olmuştur.

Ortaya çıkma durumu

Hesse Bozkırkurdu’nu yazdığında insanların zihinleri ve ruhları akılcı dünya ve medeniyetin etkisi altında acı çekmekteydi. Yakın felaketler ve yeni savaşlarla ortaya çıkan tehdit kokusu onu rahat bırakmamaktaydı. Elli yaşına yaklaştığı bir zamanda günlüğüne not düştüğü sırada Hesse kendini derin bir kişisel krizin içinde de bulmaktaydı: “Her şeyi fırlatıp atıyorum, hayatımı. (…) Acı çekerek ölme yoluyla ya da Bozkırkurdu sayesinde dünyanıza başka şekilde tepki vermek kutsal olan her şeye ihanet etmem anlamına gelirdi.” Yazarın kendisi gibi Harry Haller, romanın başkahramanı, kendini öldürmeyi düşünmüştür. Bozkırkurdu’nun Bilimsel İncelemesi’nde Bozkırkurdu ortaya çıkışının 50. yılını kendini öldürme fırsatına sahip olduğu gün olarak anmaktadır. “50. yaş günümde, yani iki yıl sonra kendimi asma hakkımı elde ettim.” Başkahramanın isminin baş harflerinin H.H. yazarınkiyle aynı olması o yüzden rastlantı değildir.

İçerik

Yaklaşık 50 yaşında olan Harry Haller 25 sene önce ziyaret ettiği şehre on aylığına yerleşir. Bahsi geçen bu süreçte yeni, bir arkadaşının rehberliğindeki bir “öğrenim süreci” sayesinde kapıldığı derin depresyonun ve topluma duyduğu tiksintinin üstesinden gelir.

Baş figürün önceki yaşamı sadece çok kısa ve söz arasında gösterilir: Haller alt tabaka halkçısı olarak yetişmiştir; şiir, müzik ve felsefe ile mesleği gereğince ilgilenmiştir, kitap yazarı, Mozart ve Goethe uzmanı olarak öne çıkmıştır; onun pasifist görüşleri halk arasında bilinmekteydi. Birçok kez kaderin apaçık sillesini sindirmek zorunda kalmıştır. Bir defasında ününü ve servetini kaybetmiş, diğer defasında karısı aklını kaybedip onu terk etmiştir. Artık daha fazla tatminkârlık bulamayıncaya ve daha çetin ve zorlu yolculuklar evresi başlayıncaya dek kendisini işine yoğunlaştırmıştır. Onunla ancak “İşsiz, ailesiz, yurtsuz” kaldığı ve hala yollarda olduğu bu yolculuk evresinden sonra karşılaşmaktayız. Haller’in şanstan yana tasviri şiir ya da müzik sayesinde “sonsuz hazzı, yaşantıyı, kendinden geçmeyi ve isyanı” tattığı sevinç saatleriyle belirlenmiştir ve “Tanrıyı işini yaparken” gördüğü anlar Haller’i mutlu etmekteydi. Çevresindeki halkçı düzeni gizlemektedir ve bu düzene zarar verdiğine inandığı “Tanrıya ait altın bir izi” yeniden bulmaya hasrettir. Sahip olduğu ruhlarının birbiriyle çatışmasından dolayı var olamadığı, Tanrıya ait bu dünyada eserleriyle yer almak için var gücüyle çaba sarf etmektedir.

Çünkü Haller “Bozkırkurdu”, yani iki yaratık olarak yaşamaktadır: İnsan olarak eğitimli vatandaştır, güzel düşüncelere, müziğe ve felsefeye ilgisi vardır, bankada parası vardır, halkçı kültürün ve uzlaşının yandaşıdır, halkın giydiği elbiseleri giyer ve olağan özlemleri vardır. Kurt olarak halkçı toplum ve kültürde yalnız kalmış, kendini “üstün dehanın vatandaşlarından biri”, olaylara dıştan bakan ve siyasi devrimci olarak gören kuşkucunun tekidir. Basitçe söylemek gerekirse, ondaki insan ve kurt zıtlığı zihnin ve dürtünün zıtlığıdır.

Haller, hayatındaki yolda her ne kadar kaderin ona oynadığı oyunla onun hayatta elde ettiği kavrama ve derinlemesine inme yeteneği arasında bir bağlantı sezse de aynı zamanda onun yalnızlıkta ve kuşkuculukta elde ettiklerini de göz önünde bulundurmak gerektirmektedir. Haller intihar etmeyi düşünmektedir, ayrıca her nedense 50. yaş gününde kimseye haber vermeksizin intiharını gerçekleştirmeye karar vermiştir.

Haller, halk kültürünün yarattığı can sıkıntısı, karmaşası ve savaş kışkırtmalarıyla bezgin hale gelmiş, fakat diğer kültür onu yalnızlık ve kuşkuya boğmuştur; buna bağlı olarak bir “Bozkırkurdu“nun hayatını kolaylaştırmayan iki zamanın, iki kültürün ve iki dinin arasına sıkışıp kalmıştır. Fakat onun halkçı olmayan görüşüne rağmen odasını kiralayan bayanın halkçı düzeni büyük bir çekicilik oluşturmaktaydı: Sakinliğin ve temizliğin kokusu, orman çamından yapılmış merdivenlerin titiz bir şekilde biçimlendirilmesi ruhunun öldüğü bu günlerde kafasındaki sorulara cevap bulduğu sakinlik noktaları ve keyif aldığı şeyler doğmaya başlamıştır.

Bir süre ikamet ettiği kentin tam ortasında dans edilen bir lokantada öncelikle ona eskilerin “Hermann”ını anımsatan ama belki de Hesse’nin sadece kadınsı eski egosu olan anlayışlı Hermine gibi çift cinsiyetliliğiyle karşılaşmaktadır. Hermine genç bir kadın olarak geçimini sürdürmek için gerekli olduğu zamanlarda fahişelik yapmaktadır. Aynı zamanda Haller’i yeni deneyimlere sürükleyen kişidir. Bir zamanlar Vergil’in Dante’nin gözünde olduğu gibi. Haller ve Hermine kendilerini “kardeş” olarak tanımlamaktadırlar, Hermine kendini Haller’in dileklerini dinleyip ona karşılık veren bir varlık aynası olarak, ona bir “sevgili” olarak yeni ritimlerde dans etmeyi, gülmeyi ve yaşamayı öğreten biri olarak görmektedir. Haller’in kendi talihini kendi eline almak zorunda olduğunu öğretmesi, Haller’e verdiği en büyük öğretidir: “Bir kez bile dans etmeden hayata emek verdiğini nasıl söyleyebilirsin?”

Onun Hermine’yi can kulağıyla dinlemesi Hermine’yi hayatta tutmaktaydı ve Haller’e daha ilk randevularında Haller’in onu bir gün öldürmek zorunda kalacağını bildirmektedir. Bu ikilemli kadın sadece kendi kaderini belirlemekle kalmamaktadır, bunun yanı sıra onunkini de bilmektedir. Her ikisinin hakiki ve iddialı “bir boyutta birçok olan” insanlara ait olduklarını, kendisinin ve Haller’in o yola doğru ilerleyen “ulvi kimselerden” sayıldığını açıklar.

Hermine, bir zaman sonra geç olgunlaşmasının pedagojik nedenlerinden dolayı Haller’i Maria ile aynı yatağa sokar, Maria güzel bir kadın olmakla birlikte Hermine’nin iş arkadaşıdır. Haller Maria ile oynadığı aşk oyunu için bir daire kiralar ve bedensel hazzı ilk defa onunla keşfetmektedir. Ama aradan bir süre geçince Haller yeni mutluluklar aramaya başlar, ona ölme arzusunu tattıran ve yeni bir gelişmeye ilk adımı attıran yeni tutkuya hasret kalmaktadır. Çok gereksiz bir şekilde Maria’dan ayrılır: “Artık gitme zamanım geldi.”

Haller akşamları geç saatlerde bir sürü salonu, koridoru ve katı olan büyük bir binada düzenlenen bir maskeli baloya gitmektedir. Kalabalığın içinde Hermine’yi bulamaz, ancak ertesi gün cehennem olarak dekore edilen bodrum katında düzenlenecek sihirli tiyatroda ona dair bir iz bulur. Orada Maria ve erkek kostümü giyen ile tekrar karşılaşır; Haller, Hermine’ye bakarak “saçına az özen gösteren ve az süslenen” gençlik arkadaşı Hermann’ı tanır ve onun hermafrodit büyüsüne bir kez daha teslim olur. Hermine/Hermann ve Haller aynı kadınlarla “bir kadını elde etmeye çalışan erkeğin rakibi erkek” olarak birbirleriyle çatışır; “Her şey bir masaldı, bir boyutta daha zengin, bir anlamda daha derin olan her şey oyun ve simgeydi.”

Haller cehennemde birkaç kişilik değişmesini daha yaşar: bireyselliğinin birçok kez yıkıma uğradığını görür, aynı şekilde sevincinin “unia mystica”sını (gizemli birlik), Hermine’yi birden “yüzü beyaza boyanmış Pierette” olarak görür, beraber bir “evlilik dansı” ederler ve gözlerinden “benim zavallı küçük ruhum bakar.” Bu mistik birleşmeyle dönüşümün son evresi başlar: Hermine, Pablo, bir müzisyen ve Hermine’in arkadaşı ve Haller beraber uyuşturucu içerler ve bunun etkisiyle Haller’in ruhunda bir resim salonu açılır, içinde “gerçeklerin değil, sadece resimlerin olduğu”, uzun süredir aranan “Sihirli Tiyatro”: Haller, içerisinde ona gülmeyi öğreten olayların oynandığı loca kapılarında sayısız çekici kitabe bulunan bir tiyatronun at nalı biçimindeki bir koridorunda kendisini bulur. Yaşadığı altıncı olayda paramparça olmuş bir aynaya ayağıyla basar ve içinde Pablo ve Hermine’in aşk oyunundan harap düşmüş bir şekilde uzandıkları locaya girer. Haller aşk sarhoşluğuyla bıçağı Hermine’nin sol göğsünün altına saplar ve Hermine’den kan aktığı görülür.

Haller’in aklına ölümsüzlük hakkında mısralar gelir, Mozart locaya girer ve Händel’in radyodan müzik dinlemesi için ona hizmet eder; Haller için bu kutsal bir şeye saygısızlık etmek gibi bir şeydir, Mozart içinse tanrısal fikir ve dünyevi görüngüler arasındaki kavgaya gülme sebebiydi sadece: Haller gülmeyi, sadece yapmacık bir neşe olabilecek mizahı öğrenmeliydi. Ona önceden bildirilen, ancak tam anlamıyla gerçekleşmeyen Hermine’in ölümünden ötürü sonsuza dek yaşama ve gülünerek aşağılanma cezasına çarptırılmıştır, çünkü bunu bir bıçakla gerçekleştirmiştir (kendisine ve kıskançlığına gülmemişti). Haller bu oyunu bir dahakinde daha iyi oynayacağına dair iyimser yaklaşmaktadır.

Yapısı

Roman ilk kısmında üç farklı anlatıcıyı dile getirmektedir: Haller’in on ay süreyle evinde kaldığı ev sahibesinin yeğeninin Bozkırkurdu hakkında kişisel izlenimlerini yansıttığı yayımcının önsözü ilk olarak yer almaktadır; ikinci olarak kendi yaşantılarını anlatan Harry Haller’in notları vardır ve üçüncü olarak da Bozkırkurdu’nun dışarıda kalanları, dışarıda kalanlar burada ölümsüz olanlardır, soğukkanlı ve nesnel olarak analiz ettiği Bozkırkurdu’nun Araştırma Yazısı yer almaktadır. Bu makale bir “iç biyografi”, her şeye egemen bir üst anlatıcının psikanalizi gibi kahramanın kendini okuduğu, neredeyse kitap içinde kitaptır. İçindeki notlara sonradan devam edilir. (Hesse, yabancı yazıların yayımcısı olarak kendini kurgusal göstermek için aynı tekniği diğer eserlerinde de kullanmaktadır.)

Kitabın kahramanın yaşadığı zamanı üç perspektifle yakından ele alan üç farklı anlatıcısıyla roman, derlemeci bir yenilikle ortaya çıkmıştır. Araştırma yazısını romanın ilk basımlarında, hatta ayrı sarı broşür olarak oraya eklemesi bakımından, Hesse bu üç anlatıcı için önemliydi. “Yayımcı” topluma, kültüre ve Harry Haller’e dıştan “halkçı” bakış açısıyla yaklaşmaktadır. Haller’in içindeki dünya her şeyden önce onun sevince ve başarıya ulaşamamasının önünde durmaktadır. İçindeki dünyanın, düşünceyi putlaştırması ve Haller’in kendi içinde bulunduğu zamanın ruhsuzluğu araştırma yazısının bakış açısına göre ortadan kaldırılmaktadır. Bu, Haller’in yapay da olsa yeniden üretken olduğu ve kendi ölümsüzlüğüne giden yolda devam edebildiği “biyografik bir laboratuardaki” şartlar gibi incelenmektedir.

Başkahramanın eşit haktaki bakış açıları romanın ilk bölümünü oluşturmaktadır, kimlik ve kimliğin gelişimi konusunu yeniden biçimlendirmektedir. Romanın sonraki her iki kısmı Haller’in ilerleme mücadelesini engelleyen tek taraflı bakış açısının kaldırılmasının yaşanan biyografide nasıl görülebileceğini araştırmaktadır:

    Uygulamanın ikinci kısmında Haller’in deneyimleri bir yaşam alternatifi elde etmiştir. Üç perspektifin belli bir dereceye kadar problemin ve çözümün taslağının yorumlanmasından sonra başkahraman, Haller’in iç dünyasal özlemlerinin ve kaderlerinin kişileştirmesi olarak görülebilecek üç arkadaşıyla Hermine, Maria ve Pablo, ortaya çıkmaktadır. Her şeyden önce Hermine figürü Haller’in/Hesse’nin bir kadınsal eski egosuna dönüşmektedir; çünkü o hem Haller’in ruhunun aynasıdır hem de sonradan bir “Hermann”a dönüşen cinsiyettir. Haller tüm üç yan karakterle onun önceki yaşamına dair antitezini öne sürmektedir ve Sihirli Tiyatro’nun dönüşümü yoluyla üçüncü bir adımda her şeyi aşmaya hazırlık yapmaktadır.

    Romanın üçüncü kısmında, diyalektiğin kaldırıldığı kısım, başkahramanın tek taraflı resimlerinin dönüşümü ve çözülümü başlamaktadır. Bu kısım “cehennem” olarak anlatılan bir dans sarayının alt katında geçmektedir (Dante’nin aynı şekilde cehennemde başlayan İlahi Komedya adlı eserine birçok kez gönderme yapılmaktadır). Birbiriyle uyuşmayan ve birbirinden çok ayrı dünyaların ortadan kaldırılması mantığı bu cehennemde ölüp ölüp dirilmek demektir: Haller’in birçok kez ölmesi, sembolik de olsa idam edilmesi, Hermine’nin Haller tarafından sembolik olarak öldürülmesi ve şoförlerin silahlı kavgada kurban verilmesi gibi bir sürü ölüm vardı bu cehennemde.

Anlayış

Bozkırkurdu hakkında yazılan çalışma yazısında insani ruhun çok yönlülüğü, benlik çözülmesi sorunu daha yakından tanımlanmaktadır. Sadece “bir ruh” ve Haller’in “insan” ve “Bozkırkurdu” yönündeki çift varlığa bürünür olması yoktur, insanın içinde bunun yanı sıra kimi zaman çocuksu, kimi zaman ise dik kafalı bir şekilde ortaya çıkan bir sürü farklı biçim vardır. Homojen bir bireyin olmadığı, bunun yerine ruhun farklı kısımlara ayrıldığı görüşü bu neslin güven duygusunu sarsmaktadır. Özellikle dışavurumcu yazarlar iki ruha sahip olmayı sık sık konu edinmişlerdir ve yazarların tutumları bundan etkilenmiştir. Bu düşünce figürü, içgüdülerin ve bilinç dışılığın esiri olmayı araştıran Sigmund Freud’un kuramsal yazılarında olduğu gibi Friedrich Nietzsche’ye göre Apollon’un ve Dionysos’un birbirinden ayrılması sayesinde hayata geçirilmiştir. Bu ruh çeşitliliğinin birliği bu yüzden sanatçılar ve aydınlar için sorun olmuştur.

Hesse, kitaplarının birçoğunda çile hayatını ve manevi ilhama erişmeyi konu edinmiştir. Bozkırkurdu’nun içsel dağınıklığı ve her iki ruhuyla bütünleşme çabası Orta Yol’un Budist ilkesini yansıtmaktadır, yani iyi ve kötünün insanın gerçekliği olduğunu (Hesse’nin Demian eserinde olduğu gibi) yansıtmaktadır. Her kim bunu kavramışsa Bozkırkurdu’nda ölümsüzlerin yaptığı gibi evrenin derin anlayışına gülümseyebilir. Mizah aşkınlığın bir türü olarak ortaya çıkmaktadır: Mizah bizim dilediklerimizin gülünebilir yanlarını ve sonsuzluğun bulunulan yerine olan korkularımızı bize göstermektedir.

http://tr.wikipedia.org/wiki/Bozk%C4%B1rkurdu_%28roman%29

http://dipnotkitap.net/ROMAN/Bozkirkurdu.htm

ROMANDAN

BOZKIRKURDU ÜZERİNE İNCELEME

Yalnızca kaçıklar için

Bir zaman Bozkırkurdu takma adıyla Harry isminde biri vardı. İnsanlar gibi iki ayak üzerinde yürüyor, insanlar gibi giyiniyordu, bir insandı kısaca, ama yine de bir bozkırkurduydu gerçekte. Kafası çalışan insanların öğrenebileceği pek çok şeyi öğrenmişti. Hayli zeki bir adamdı. Öğrenemediği tek şey, kendi kendisinden ve yaşamından memnunluk duymaktı, bunun üstesinden gelememişti bir türlü. Belki söz konusu durum, gerçekte bir insan değil, bozkırlardan gelmiş bir kurt olduğunu ruhunun derinliklerinde her zaman bilmesinden ya da bildiğini sanmasından kaynaklanmaktaydı. Gerçekten bir kurt muydu, bir vakit, belki dünyaya gelmeden önce kurttu da sonradan büyülenip insan kılığına mı sokuldu, yoksa insan olarak, ama bir bozkırkurdunun ruhuyla doğup bu ruhun sultası altına mı girdi ya da kurt olduğu inancı yalnızca bir kuruntu, yalnızca bir hastalık mıydı kendisinde, bu konuyu akıllı kişiler buyurup tartışabilir. Örneğin, Harry çocukluğunda haşan, ele avuca sığmaz ve dağınık biriydi belki ve kendisini eğiten kişiler ondaki hayvansılığı yok etmeye çalıştılar ve özellikle bu amaca yönelik çabalarıyla gerçekten bir hayvan sayılacağı, sadece üzerinde ince bir terbiye ve insanlık örtüsü taşıdığı kuruntu ve inancını onda uyandırdılar. Bu konuda uzun ve eğlendirici söyleşiler yapılıp, hatta kitaplar kaleme alınabilirdi; ne var ki, Bozkırkurdu’na hiçbir yarar sağlamazdı bunlar, çünkü kurdun sihirle, hokkabazlıkla bedenine mi sokulduğu yoksa işin sopayla mı gerçekleştirildiği ya da bunun sadece ruhunda yaşayan bir kuruntu niteliği mi taşıdığı onun için hiç fark etmezdi. Başkalarının, ayrıca kendisinin bu konuda düşünebilecekleri, hiçbir değer taşımayıp kurdu onun bedeninden çıkaramazdı.

Yani Bozkırkurdu nun biri kurt, biri insan, iki kişiliği vardı; bu, yazgısıydı onun. Söz konusu yazgı bir olağanüstülüğü içermez belki, eşine seyrek rastlanan bir yazgı değildir. Anlatıldığına göre daha önce de pek çok insan görülmüştür ki, kendilerinde köpekten, tilkiden, balıktan ya da yılandan pek çok özellik barındırmış, ama bu onların yaşamlarında özel birtakım güçlüklerle karşılaşmalarına yol açmamıştır.

Yani böyle insanlarda insan ve tilki, insan ve balık yan yana varlığını sürdürmüş, biri ötekini incitmemiş, hatta birbirleriyle dayanışma içinde bulunmuştur ve başkalarının gıptayla baktığı bazı başarılı kişileri mutluluğa kavuşturan, içlerindeki insandan çok tilki ya da maymun olmuştur. Nihayet herkesin bildiği bir şeydir bu. Oysa Harry’de durum değişikti, onda insanla kurt yan yana yaşamadığı gibi, birbirlerine hiç yardım elini uzatmamış, birbirlerinin canına kastederek biri ötekisinin karşısına dikilmiş, birinin yaşamasından ötekisi sadece zarar görmüştür. Aynı kan ve aynı ruhu paylaşan iki varlık birbirinin can düşmanıysa, böyle bir yaşamın tadı yoktur. Ne yapalım, herkesin yazgısı kendine göredir, hiçbir yazgı da kolay katlanılır gibi değildir.

Bizim Bözkırkurdu’nda öyle bir durum söz konusuydu ki, duyguları tüm karma yaratıklarda görüldüğü gibi kimi zaman kurt, kimi zaman insan duygularıydı. Ne var ki, kurt gibi duyup hissederek yaşadığında içindeki insan hep pusuya yatıp kurdun davranışlarını izliyor, değerlendirip yargılıyordu. İnsan gibi yaşadığı zamanlarda da kurt ona aynı şeyi yapıyordu. Diyelim ki insan kimliğinde Harry’nin parlak bir düşünce geldi aklına ya da gönlünde ince ve soylu bir duygu uyandı ya da iyi bir iş yapacak oldu, içindeki kurt hemen dişlerini gösterip sırıtıyor, onun sergilediği soylu tiyatronun bir bozkır hayvanında, yani bir kurtta ne kadar gülünç kaçtığını acı acı alay ederek belirtiyordu; kurt dediğin kendisine neyin yaraşacağını yüreğinde çok iyi hissederdi çünkü, bu da bozkırlarda dolu dizgin koşturmak, zaman zaman avının kanını emmek ya da bir dişi kurdun peşine düşmekti. Böylece kurt Harry açısından insan Harry’nin yaptıkları dehşet verici, komik ve şaşkınlık eseri, sersemce ve kendini beğenmiş şeyler olup çıkıyordu. Ne var ki, Harry kendini kurt gibi hissettiği, kurt gibi davrandığı, başkalarına dişlerini gösterdiği, insanlara ve onların yalancı, yozlaşmış davranışlarıyla törelerine kin besleyip bunları can düşmanı bildiği zamanlarda da yine tıpatıp aynı durum söz konusuydu. Yani o zaman da Harry’nin içindeki insan pusuya yatıp kurdu izliyor, ona hayvan diyor, canavar diyor, sade, sağlıklı ve vahşi bir kurt yaşamından duyduğu hazzı ona çok görüyor, ona zehir ediyordu.

Bözkırkurdu’nda işte böyle bir durum söz konusuydu. Dolayısıyla, Harry’nin pek de keyifli ve mutlu bir yaşam sürmediğini düşünebiliriz. Ancak, bununla Harry’nin alabildiğine bir mutsuzluk içinde yaşadığını da söylemek istiyor değiliz; her insanın kendi çektiği acılara en büyük acılar gözüyle bakması gibi, Harry’ye de kendi mutsuzluğu alabildiğine büyük görünse de, böyle bir savı öne sürmek niyetinde değiliz. Zaten hiç kimse hakkında böyle bir savın ileri sürülmemesi gerekiyor. Ayrıca, içinde bir kurt barındırmayan kimselerin de ille mutlu olması gerekmez. En mutsuz yaşamda bile yıldızın parladığı anlar, kum ve çakıl taşlan arasında küçük çiçeklerin açtığı anlar vardır. Bozkırkurdu’nda da işte böyleydi durum. Çokluk pek mutsuzdu Bozkırkurdu, bu yadsınamaz; öte yandan başkalarını da mutsuzluğa sürükleyebiliyordu ve bunlar onun sevdiği ve onu seven kişiler oluyordu, çünkü Bozkırkurdu nu sevenler onun yalnızca bir yönünü görüyordu. Bazıları kendisine başkalarına benzemeyen, kibar, zeki bir insan gözüyle bakıp seviyorsa da, sonradan dehşete kapılıp düş kırıklığına uğruyorlardı, çünkü ansızın onun içinde bir kurdun yaşadığını anlıyorlardı. Bunu da anlamaları gerekiyordu; çünkü Harry herkes gibi bir bütün olarak sevilmek istiyor, dolayısıyla içindeki kurdu başkalarının gözlerinden kaçırmak elinden gelmiyor ya da içinde böyle bir kurdu barındırdığını yalanlayamıyordu. Ama öyle kimseler de vardı ki, özellikle ondaki kurda, ondaki özgürlüğe, vahşiliğe, ele avuca sığmazlığa, tehlikeliliğe ve güçlülüğe gönül veriyor, ne var ki vahşi, azılı kurdun aynı zamanda bir insan olduğunu, içinin iyilik ve sevecenlik özlemiyle dolup taştığını, üstelik Mozart’ı dinleyip şiirler okuduğunu ve ruhunda insan idealleri yaşattığını öğrenir öğrenmez, alabildiğine düş kırıklığına uğrayıp kendilerini yürekler acısı bir durumda hissediyorlardı. Düş kırıklığı ve öfke herkesten çok bu kişilerde büyüktü. Böylece Bozkırkurdu, çift kişiliğini ve bölünmüşlüğünü, düşüp kalktığı kişilerin yazgıları içerisine de aktarıyordu.

Ne var ki, Bozkırkurdu’nu tanıdıklarını ve onun bölünmüş, parçalanmış, acınacak yaşamını kafalarında tasarlayabileceklerini sananlar yine yanılıyordu, bilmedikleri dünya kadar şey vardı çünkü. Bir kez (istisnasız bir kural olmayacağı ve bazen tek bir günahkârın Tanrı katında, hak yolundan ayrılmayan doksan dokuz kişiden daha makbul sayılacağı gibi) Harry’de de istisnai durumların, onun yaşamında da kimi mutlu anların var olduğundan haberleri yoktur; onun da içinde bazen kurdun, bazen insanın rahat rahat nefes alıp verebildiğini, düşünüp hissedebildiğini, hatta pek seyrek karşılaşılan saatlerde her ikisinin birbirlerini sevgiyle kucaklayarak barış içinde yaşadıklarını, dolayısıyla diyelim biri uyurken öbürü uyanık kalarak birbirlerini zinde tuttuklarını, birinin ötekisinin olanaklarını iki katına çıkardığını bilmezler. Öyle görülüyor ki, dünyanın dört bir yanında olduğu gibi Bozkırkurdu’nun yaşamında da bazen tüm alışılmıştık, sıradanlık, bilinip tanınmıştık ve kurala uygunluk, zaman zaman saniyelik bir molayı, kesintiyi yaşayıp olağanüstüye, mucizeye, Tanrının inayetine yer açma amacına yönelikti. Acaba bu seyrek yaşanan kısa mutluluk saatleri Bozkırkurdu’nun kötü yazgısını dengeleyip yumuşatabilir de mutlulukla mutsuzluk birbirine denk duruma gelebilir miydi, hatta az sayıdaki saatlerde yaşanan kısa süreli ama güçlü mutluluk tüm mutsuzluğu soğurup alır da Bozkırkurdu için bir artı durum ortaya çıkabilir miydi? Bu yine öyle bir soru ki, işsiz güçsüz kimseler diledikleri gibi üzerinde kafa yorabilir. Bozkırkurdu da aylaklıkla geçen boş günlerinde bu sorunun üzerinde sık sık kafa yormuştu.

Burada bir şeyi daha eklemeden geçmemek gerekiyor: Harry tipinde pek çok insan var dünyada; özellikle pek çok sanatçı, söz konusu tipe mensup kişilerin arasında yer alır. Bu tiptekilerin hepsi iki ayrı ruhu, iki ayrı insanı barındırır içinde; tanrısal ve şeytansa!, anne ve baba kanı, mutluluk ve acı çekme yeteneği, Harry’deki insan ve kurt gibi, düşmanca ve birbirine dolanmış, yan yana ve iç içe sürdürür varlığım. Ve hayli tedirgin bir hayat süren bu insanlar seyrek mutluluk anlarında bazen öylesine güçlü duygular ve dile gelmeyen güzellikler yaşar, anlık mutluluğun köpüğü kimi vakit göz kamaştırarak öylesine yükseklere fırlayıp acılar denizinin dışına taşar ki, bu kısa süre parıldayan mutluluğun köpükleri sağa sola saçılarak başkalarına dokunmadan geçemez, onları da büyüler. Böylece bütün o sanat yapıtları, acılar denizi üzerinde, değerine paha biçilmez geçici mutluluk köpükleri olarak gözlerini açar dünyaya; öyle yapıtlar ki, içlerinde acı çeken tek insan bir saatlik bir süre için yazgısının alabildiğine üstüne çıkar, bir yıldız gibi parıldar mutluluğu ve onu algılayan herkese sonsuz bir nesne ve kendi mutluluk düşü gibi görünür. Yaptıkları işlerin, yarattıkları yapıtların isimleri ne olursa olsun, bütün bu insanların gerçekte bir yaşamı yoktur, yani yaşamları bir varoluş değildir, belli bir biçim taşımaz, başkalarının yargıç, hekim, ayakkabıcı ya da öğretmen olduğu gibi kahraman, sanatçı ya da düşünür değildir bu kişiler; yaşamları sonu gelmeyen çileli bir devinimdir, kayalara vurup kırılan dalgalara benzer, mutsuz ve acılı bir biçimde parçalanmıştır, tüyler ürperticidir; böyle bir yaşamın karmaşası üstünde ışıldayan seyrek yaşantılar, eylemler, düşünceler ve yapıtlarda saklı anlam dışında bir başka anlamı içermez. Bu tip insanlar arasında oluşmuş tehlikeli ve korkunç düşünceye göre, belki tümüyle insan yaşamı ciddi bir yanılgıdan öte bir şey değildir, ilk ana’nın ölü doğmuş bir çocuğudur, doğanın başarısız kalmış çılgınca ve dehşet verici bir denemesidir. Yine aynı insanlar arasında oluşmuş bir başka düşünce de var ki, buna göre insan belki sadece yarım akıllı bir hayvan değil, Tanrıların bir çocuğudur ve kendisine ölümsüzlük bağışlanmıştır.

Her insan başkalarında rastlanmayan özelliklerle, başkalarında rastlanmayan nişanlarla donatılmıştır; her birinin kendi erdemleri ve kendi kusurları vardır, her birinin bir “büyük günahı” vardır öte yandan. Gecelerin insanı olması da Bozkırkurdu’nun belirgin özellikleri arasındaydı. Sabah onun için, günün korkup çekindiği, kendisine hiç uğurlu gelmemiş bir vaktiydi. Yaşamında hiçbir sabah yoktu ki, şöyle doğru dürüst bir neşeyle, doğru dürüst bir sevinçle dolmuş olsun içi; öğle öncesinde hiçbir saat yoktu ki, elinden iyi bir iş çıkmış, aklına parlak düşünceler gelmiş, kendisinin ve başkalarının yüzünü güldürebilmiş olsun. Ancak öğleden sonraları ısınıp canlanıyor, iyi günlerinde ancak akşamüzerleri verimli, enerjik biri olup çıkıyor, bir kor gibi yanıp tutuşuyor bazen, gönlü şenleniyordu. Yalnızlık ve bağımsızlık gereksinimi de işte buradan kaynaklanmaktaydı. Hiç kimse yoktu ki, bağımsızlığa Bozkırkurdu’ndan daha güçlü, daha ateşli bir gereksinim duymuş olsun. Henüz yoksulluk içinde yaşayıp ekmeğini kazanmakta zorlandığı gençlik döneminde, yeter ki karşılığında birazcık bağımsızlığa kavuşabilsin, aç gezmeyi, yırtık giysilerle dolaşmayı yeğlemişti. Kendini asla para için, rahat bir yaşam için satmamış, asla kadınlara ya da güç sahiplerine kendini peşkeş çekmemişti; özgürlüğünü koruyabilmek uğruna bütün dünyanın gözleri önünde kendi çıkarına ve mutluluğuna yüzlerce kez sırt çevirmiş, elinin tersiyle bunları bir kenara itmişti. Bir yerde memurluk yapmak, günü ve yılı belli zamanlara bölerek yaşamak, başkalarının sözünü dinlemek düşüncesi kadar iğrenç ve korkunç bulduğu bir başka şey yoktu. Bir büro, bir kalem odası, bir dairede çalışmak ölüm kadar nefret ettiği bir şeydi, görebileceği en kötü düştü, bir kışlada yaşanan tutsaklıktı. Bozkırkurdu bütün bunlardan kendini uzak tutmayı başarıyor, bu uğurda sık sık küçümsenmeyecek özverilere katlanıyordu. Bu da gücü ve erdemiydi onun, bu konuda boyun eğmeyen ve ödün vermeyen bir tutum sergitemekteydi, bu bakımdan bildiğinden şaşmaz, sağlam bir karakterle donatılmıştı. Öte yandan, çileli yaşamı ve yazgısı da sıkı sıkıya bununla bağlantılıydı. Herkesin başına gelen onun da başına gelmiş, varlığının alabildiğine derinliklerindeki bir dürtüye uyarak olağanüstü bir diretkenlikle aradığı, peşinde koştuğu şeyi sonunda ele geçirmişti, ama insan için yararlı sayılacak ölçünün hayli üstünde gerçekleşmişti bu. Ele geçirdiği şey ilkin mutluluğunu oluşturmuşken, sonradan amansız yazgısına dönüşmüştü. Güç insanını güç yıkar, para insanını para; köle ruhlu insanı başkalarına kulluk etme, zevk insanını zevk çökertir. Bozkırkurdu’nu da bağımsızlığı yıkmıştı. Amacına ulaşarak günden güne daha bağımsız duruma gelmiş, emir alacağı, isteklerini göz önünde tutarak davranışlarını düzenleyeceği kimse kalmamıştı, ne yapıp ne yapmayacağını artık yalnızca kendisi özgürce belirliyordu; çünkü güçlü insan, gerçek bir içgüdünün ondan elde etmesini istediği şeyi hiç şaşmadan ele geçirir sonunda. Ne var ki, Harry kavuştuğu özgürlüğün ortasında ansızın şunu fark etmişti ki, özgürlüğü ölümdü; tek başına kalmış, dünya onu korkunç şekilde kendi haline bırakmıştı; insanlar onu ilgilendirmekten çıkmış, hatta kendisi bile kendisini ilgilendirmez olmuştu; dış dünyayla ilintisizliğin ve yalnızlaşmanın giderek büyüyen havasızlığında yavaş yavaş boğulmaya başlamıştı. Çünkü artık ortada öyle bir durum vardı ki, yalnızlık ve bağımsızlık, isteği ve amacı olma özelliğini yitirmiş, onun yazgısına ve mahkûmiyetine dönüşmüştü. Bir dilek dile denmiş, o da dilemişti ve dilenen dilek bundan böyle geri alınacak gibi değildi; içi özlem ve iyi niyetle dolup taşarak kollarını uzatıp, bağlanmalara ve birlikteliklere hazır olduğunu açıklaması boşuna zahmetti, artık tek başına bırakılmıştı. Öte yandan, insanların kendisinden nefret ettiği ve hoşlanmadığı da söylenemezdi. Hatta pek çok dostu bulunuyor, pek çok kişi ona sevgi duyuyordu. Ama çevresinden sempati ve güler yüz dışında bir başka şey gördüğü yoktu. Davetler, armağanlar, sevimli mektuplar alıyorsa da, kimse yanına fazla yaklaşayım demiyor, o da kimseyle bağlantı kuramıyor, yaşamını paylaşmaya istekli ve yetenekli biri çıkmıyordu. Yalnızlık atmosferiyle, sessiz bir atmosferle sarılıp kuşatılmıştı; çevre elinden kayıp gitmiş, başkalarıyla ilişki kurmasını önleyen ve hiçbir istemle, hiçbir özlemle giderilemeyen bir güçsüzlük üzerine çullanmıştı. Bu, Bozkırkurdu’nun yaşamının belirleyici özelliklerinden biriydi.

Bir başka özellik de, onun kendi canına kıyanlar arasında yer almasıydı. Bu noktada şunu belirtelim ki, yalnızca kendilerini gerçekten öldürenleri intihar edenler arasında saymak yanlıştır. Hatta intihar edenlerin içinde ipek çok kişi vardır ki, adeta kazara intihar etmiştir; intihar, onların doğasının vazgeçilmez bir özelliği değildir. Kişiliksiz, güçlü bir karakter ve güçlü bir yazgıdan yoksun düzinelerce sürü insanı vardır ki, intihar sonucu yaşamlarını yitirmelerine karşın, yaradılışları ve karakterleri bakımından intihar edecek tipte kişiler olmaktan uzaktır. Öte yandan, yaradılışları bakımından söz konusu tipte yer alan kişilerden pek çoğu, hatta belki büyük çoğunluğu gerçekte canlarına kıymaya kalkmaz hiç. “İntihar eden kişi”nin -Harry de böyle biriydiölümle pek sıkı ilişki içinde yaşamış olması gerekmez; öte yandan, canına kıyanlar arasında yer almaksızın da ölümle böyle bir ilişki içinde yaşanabilir. Ama intihar eden kişiye özgü bir şey varsa, kendi ben’ini, haklı ya da haksız, doğanın pek tehlikeli, kuşkuyla bakılacak ve tehlikelere açık bir tohumu olarak duyumsaması, kendisini her türlü korunmadan uzak, her an başına bir iş gelebilecek biri gibi görmesidir; sanki bir kayanın incecik ucunda durmaktadır da, dışarıdan bir itme ya da içteki ufak bir güçsüzlük, soluğu boşlukta almasına elverecektir. Bu tip insanların kader çizgilerinin belirleyici özelliği, canına kıymanın kendileri için en olası ölüm çeşidini oluşturması, en azından kendilerinin bunu öyle bilmesidir. Hemen her vakit ilkgençlik döneminde kendini açığa vuran ve söz konusu insanlara yaşam boyu eşlik eden bu ruh durumunun önkoşulu, pek yetersiz bir yaşam gücü değildir örneğin, hatta “intihar edenler” arasında olağanüstü dayanıklılıkta, hırslı, aynı zamanda gözüpek kişilere rastlanır. Gelgeldim, en küçük bir hastalıkta ateşlenen kimseler gibi, bizim “canına kıyanlar” dediğimiz, her zaman pek içli ve duyarlı olan bu kişiler de, en küçük bir sarsıntıda ölümü yoğun olarak düşünmeye eğilim gösterirler. Salt yaşam belirtilerinin mekanizmalarıyla uğraşmayıp, insanın kendisiyle ilgilenme yürekliliğini ve sorumluluğunu gösterecek bir bilimimiz olsaydı, antropoloji gibi, psikoloji gibi bir bilimimiz, bu gerçekleri herkes bilip öğrenirdi.

Burada, intihar eden kişilere ilişkin bütün söylediklerimiz, doğal olarak, yüzeysel şeylerdir, psikolojidir, dolayısıyla biraz fiziktir. Metafizik açıdan bakıldığında ise daha değişik bir durumla karşılaşılır, daha bir açık seçiklik kazanır sorun, çünkü söz konusu açıdan bakıldı mı, “intihar edenler”, bireyselleşmeden kaynaklanan suçluluk duygusuna yakalanmış kişiler olarak, kendilerini geliştirip mükemmelleştirmeyi yaşamlarının bir amacı saymayan, tersine kendi kendilerini çözüp dağıtmayı, anne’ye dönmeyi, Tanrıya dönmeyi, evrene dönmeyi amaç edinen varlıklar olarak karşımıza çıkarlar. Bu kişilerden pek çoğu gerçekten canına kıyacak güçten düpedüz yoksundur, çünkü böyle bir eylemde saklı günahı tüm derinliğiyle kavramışlardır. Ama bizim için yine de “canına kıyan” kişilerdir hepsi, çünkü yaşamın değil, ölümün onları esenliğe kavuşturacağına inanırlar hep; kendilerinden el çekmeye, kendilerini kaldırıp atmaya, kendilerini gözden çıkarıp yok etmeye hazır durumdadırlar.

Nasıl her güç bir güçsüzlüğe dönüşebilirse (hatta bazen dönüşmek zorunda kalırsa), bunun tersi olarak tipik intihar eğilimli biri de görünürdeki güçsüzlüğünü çok vakit bir güce, bir desteğe dönüştürebilir, hatta son derece sıklıkla yapar bunu. Harry’de de, Bozkırkurdu’nda da böyle bir durum söz konusudur; kendisine benzeyen binlerce kişi gibi o da, ölüme giden yolun her an önünde açık beklediği düşüncesinden yola koyularak, gençlere özgü, hüzün dolu bir hayal oyunu yaratmakla kalmamış, aynı düşünce temeli üzerinde kendisini avutacak, kendisine destek olacak bir yapı kurup çatmıştı. Kendi tipindeki bütün insanlarda olduğu gibi, her sarsıntı, her acı, yaşamın her kötü durumu, hemen ölüme başvurarak bundan yakayı sıyırma isteğini yüreğinde uyandırmışsa da, Bozkırkurdu özellikle söz konusu eğilimden yaşam için yararlı bir felsefeyi zamanla kotarmasını bilmişti. Darda kaldı mı başvuracağı bir çıkış yolunun önünde sürekli açık beklediği düşüncesiyle içli dışlı oluşu kendisine güç vermiş, bir merak duygusu kendisini acı ve sıkıntıları yaşamaya yöneltmişti. Pek tatsız durumlara düştüğü zamanlar bazen vahşi bir kıvanç, bir çeşit oh olsun duygusuyla şöyle düşünmüştü: “Bir insandaki dayanma gücünün sınırını merak ediyorum doğrusu! Baktım ki katlanılabilirliğin sınırına gelip dayandım, kapıyı açıverir, esenliğe kavuşurum.” İntihar eden pek çok kişi vardır ki, bu düşünce olağanüstü güç sağlar kendilerine.

Öte yandan, canlarına kıyanlar içinde intihar ayartısına karşı savaşa aşina olmayanı da yoktur. Her biri ruhunun bir köşesiyle çok iyi bilir ki, intihar bir çare olmasına karşın yine de yasal sayılmayıp ancak darda kalındığında başvurulacak biraz bayağı bir yoldur, insanın kendi eliyle canına kıymasındansa yaşama yenik düşüp can vermesi gerçekte çok daha soylu ve güzel bir davranıştır. Bunu bilmeleri, örneğin kendi kendilerine cinsel doyum sağlayanlardaki vicdan rahatsızlığıyla aynı kaynaktan çıkıp gelen bu kötü bilinç, “intihar edenlerdin büyük çoğunluğunu söz konusu ayartıyla sürekli savaşmaya iter. Kleptoman birinin kendisindeki hastalığa karşı savaşması gibi, onlar da bu ayartıya karşı savaşıp dururlar. Bozkırkurdu da söz konusu savaşın hiç yabancısı değildi. Birbirleriyle yer değiştiren değişik silahlarla sürdürmüştü bu savaşı. Sonunda, yaklaşık kırk yedi yaşındayken, mizah havasından yoksun sayılmayıp sık sık yüzünü güldüren parlak bir düşünce gelmişti aklına: Ellinci doğum gününü, intihara yeşil ışık yakacağı gün olarak saptamıştı. Kendi kendisiyle yaptığı anlaşmaya göre, belirlenmiş zaman geldi mi, o günkü havasına göre imdat kapısını kullanmak ya da kullanmamakta serbest bırakacaktı kendini. Bundan böyle başına ne gelirse gelsin, ister hasta olsun, ister sefalet yakasına yapışsın, isterse çileler, acılar içinde kıvransın, hepsi bir vadeye bağlanmıştı, sürse sürse birkaç yıl, birkaç ay, birkaç gün sürebilirdi, bunların sayısı da günden güne azalıyordu! Ve gerçekten de, eskiden kendisini daha derin ve daha uzun süreli acılar içinde kıvrandıracak, hatta belki onu temelden sarsacak kimi sıkıntılara şimdi daha kolay katlanmaya başlamıştı. Diyelim ki şu ya da bu nedenden pek kötü duruma düştü, yaşamının çölleşmesine, yalnızlaşmasına ve yabanıllaşmasına özel birtakım acı ve kayıplar gelip eklendi, acılara şöyle seslenebilirdi: “Durun siz, topu topu iki yıl kaldı şunun şurasında, o zaman benim sözüm geçecek!” Ve ellinci yaş gününün sabahında kendisine doğum gününü kutlayan mektuplar gelirken, elinde ustura, kapıyı kapayıp bütün acılara veda edeceğini düşünüyordu büyük bir hazla. O zaman eklemlerindeki gut, ruhundaki melankoli, başındaki ağrı ve midesindeki sancı kendilerine artık başka kapı arasınlardı.

Bozkırkurdu’yla ilgili yapılacak bir şey kalmışsa, onun tek fenomen olarak ortaya çıkışını ve burjuva sınıfıyla kendine özgü ilişkisini, bunlara kaynaklık eden temel yasalarla açıklamaktır. Bunun için de onun, kendiliğinden karşımıza çıkan, “burjuvazi” ile ilişkisinden yola koyulacağız.

Bozkırkurdu, kendi düşüncesine göre burjuva dünyasının tümüyle dışında bulunmaktaydı, çünkü ne bir aile yaşamı vardı ne de toplumsal bir hırsın sahibiydi. Kendine düpedüz yalnız ve acayip biri, bazen hasta bir münzevi, bazen de dâhice yeteneklerle donatılmış, sıradan yaşamın üstüne çıkan, normalin üstünde bir kişi gözüyle bakıyordu. Burjuva sınıfına mensup insanları bile bile aşağılıyor, bunlardan biri olmadığı için de gurur duyuyordu. Ama yine de kimi bakımdan tastamam bir burjuva hayatı sürmekteydi; bankada parası vardı, yoksul hısım ve akrabalarına destek oluyordu, pek özenli sayılmasa da, yakışık aldığı gibi, dikkati çekmeyecek şekilde giyiniyor, polisle, vergi dairesiyle ve diğer yetkili makamlarla barış içinde güzel güzel yaşamaya bakıyordu. Ayrıca, ruhunda içten içe yaşayan güçlü bir özlem, burjuvazinin küçük dünyasına, temiz bahçecikleri, ışıl ışıl sahanlıkları, düzen ve yakışıkalırlığın alçakgönüllü atmosferiyle mazbut ailelerin yaşadığı sessiz evlere çekiyordu kendisini sürekli olarak. Ufak tefek kusurları ve acayiplikleri kendisinde barındırmaktan, kendini tuhaf ya da dâhi biri gibi görmekten hoşlanıyor, ama deyim yerindeyse burjuva havasına artık rastlanmayan taşra kentlerinde oturmak ve yaşamak istemiyordu. Kendini ne zorbaların ve toplum dışında yaşayanların ne caniler ya da paryaların yanında rahat hissediyor, orta sınıf insanların normları ve atmosferiyle, karşıtlık içinde ya da başkaldırı şeklinde de olsa, hep bir ilişkiyi sürdürüyordu. Ayrıca, küçük burjuvazi terbiyesiyle büyütülmüştü ve bu terbiyeden kafasında bir sürü kavram ve şablon kalmıştı. Kuramsal bakımdan fahişeliğe karşı en ufak bir itirazı yoksa da, kişisel olarak bir fahişeyi ciddiye alabilecek ve ona gerçekten kendisine eşdeğer biri gözüyle bakabilecek biri değildi. Devletin ve toplumun aforozladığı siyasal suçluları, devrimcileri ve entelektüel ayartıcıları kardeş bilip seviyor, ama bir hırsız, bir soyguncu, bir tecavüzcü karşısında enikonu bir burjuva gibi davranarak ona acımaktan başka şey elinden gelmiyordu.

Böylece varlığının bir yarısıyla savaştığı ve yadsıdığı şeyi öbür yarısıyla benimseyip onaylıyordu. Aydın bir burjuva evinde, sağlam biçim ve gelenekler çerçevesinde eğitilmiş bir kişi olarak ruhunun bir bölümüyle her zaman bu dünyanın düzenine bağlı kalmış, burjuvazinin izin verdiği ölçünün üzerinde bireyselleşip burjuva idealleri ve burjuva inancının içeriğinden kendini özgür kılmasından çok sonra da bu bağlılığını korumuştu.

İnsanlığın her zaman varlığını sürdüren bir durumu olarak “burjuvalık“, bir denge sağlama, insan davranışındaki sayısız aşırı uçlar ve karşıt çiftler arasında dengeli bir orta yolu ele geçirme çabasından başka şey değildir. Bu karşıt çiftlerden birini, örneğin bir ermişle zevkperest bir kişiyi ele alırsak, benzetimiz daha iyi anlaşılacaktır. İnsan, kendini tümüyle manevi değerlere, Tanrıya yaklaşma çabasına, ermişlik idealine adama olanağına sahiptir. Bunun tersine, kendini tümüyle içgüdüsel yaşama, duygularının isteklerine teslim edip çabasını anlık bazların kazanımına yöneltme olanağıyla da donatılmıştır. Birinci yol ermişliğe, manevi şehitliğe, Tanrı uğruna kendini feda etmeye; ikinci yol ise zevkperestliğe, içgüdüler uğruna canını vermeye, çürüyüp kokuşmalar uğruna kendini gözden çıkarmaya götürür kişiyi. işte orta sınıf insanı bu ikisi arasındaki ılıman iklimde yaşamaya çalışır. Asla kendini gözden çıkarmaz, ne çilekeşliğe ne de zevkperestliğe adar kendini, asla canını vermeye kalkmaz, asla yok olmayı istemez. Tersine, onun ideali nefsinden el çekmek değil, ben’ini ayakta tutmaktır, ne ermişlik ne de onun karşıtı uğrunda çaba harcar. Kayıtsız şartsız taraf tutmak onun katlanamayacağı şeydir, Tanrıya olduğu gibi zevkperestliğe de kulluk etmek ister, erdemli olmaya çalışır, öte yandan bu yeryüzünde biraz da adam gibi rahat yaşamaya bakar. Kısacası, aşırı uçlar ortasında, şiddetli rüzgârlardan, fırtınalardan korunmuş, sağlığına yararlı ılıman bir bölgede yerleşmeye uğraşır. Bunun üstesinden gelirse de, kayıtsız şartsızlığa ve aşırılığa yönelik bir hayatın sağlayacağı yaşam ve duygu yoğunluğundan da el çekmek zorunda kalır. Hayatı yoğun olarak yaşayabilmenin tek yolu, faturayı ben’e ödetmektir. Orta sınıftan biri için kendi ben’inden, kuşkusuz yeterince gelişmeyip güdük kalmış bu ben’den değerli bir şey yoktur. Dolayısıyla, yoğunluk pahasına kendini ayakta tutar, güven içinde yaşar, Tanrıya sevdalanmışlığını verip vicdan rahatlığını alır karşılığında, hazzı verip hoşnutluğu, özgürlüğü verip rahatlığı, ölümcül ateşi verip tatlı sıcaklığı alır. Bu yüzdendir ki yaradılış bakımından orta sınıfa mensup biri güçsüz bir yaşam dürtüsüyle donatılmıştır, korkaktır, kendisini elden çıkarmaktan çekinir, kolay yönetilecek biridir. Dolayısıyla, gücün yerine çoğunluğu, şiddetin yerine yasayı, sorumluluğun yerine oylamayı geçirmiştir.

Sayıları ne çok olursa olsun, bu güçsüz ve korkak varlıkların ayakta duramayacağı; söz konusu özelliklerinden dolayı, başı boş ortalarda dolaşıp duran kurtlar arasında bir kuzu sürüsünden başka bir rol oynayamayacağı açıktır. Öyleyken, çok güçlü kişilerin yönetim başına geçtiği dönemlerde bu orta sınıf mensupları hemen köşeye sıkıştırılırsa da asla yok olmazlar, hatta bazen dünyayı egemenlikleri altına aldıkları görülür. Peki, nasıl olabilir bu? Ne sürülerinin sayısal çokluğu, ne erdemlilikleri, ne sağduyuları ne de örgütlenmişlikleri kendilerini yok olmaktan kurtarmaya yetecek gibidir. Kimin yaşam yoğunluğu başından beri böylesine zayıf nitelik taşırsa, dünyanın hiçbir ilacı artık onu ayakta tutamaz. Ama yine de burjuvazi yaşar, güçlüdür ve palazlanıp durur. Neden?

Yanıt: Bozkırkurtları vardır da ondan. Gerçekte burjuvazinin diri gücü asla normal üyelerinin özelliklerinden değil, ideallerinin silikliği ve esnekliği, dolayısıyla kapsamı içine alabildiği olağanüstü çok sayıdaki outsider‘lardan kaynaklanır. Burjuvazi içinde her zaman yığınla güçlü ve yabanıl insan yaşar. Bizim Bozkırkurdu Harry, bunun için karakteristik bir örnektir. Gelişim sürecinde, bir burjuva için söz konusu olan ölçünün hayli dışına taşarak bireyselleşen Harry, gerek meditasyonun hazzına, gerek başkalarından ve kendinden nefretin kasvetli neşesine aşina Harry, yasalara, erdemlere ve sağduyuya yukarıdan bakan Harry, burjuvazinin zorunlu bir mahkûmudur, ondan yakasını kurtaramaz. Dolayısıyla, gerçek burjuvaziyi oluşturan asıl kitlenin çevresinde insanlığın geniş katmanları, binlerce başka insan ve aydın kişi yer alır; aslında bunlardan her biri burjuvazi kapsamına sığmayacak kadar gelişmiş, hiçbir sınır tanımadan yaşayabilecek kimseler olmasına karşın, çocuksu duygularla burjuva sınıfına bağlıdır ve bu sınıfa mensup kişilerin yetersiz yaşam yoğunluğu az buçuk kendilerine de bulaşmıştır; dolayısıyla, bu sınıfın içinde yaşamakta ayak direr, ona şu ya da bu şekilde bağımlı, yükümlü kalır, ona hizmet etmeyi sürdürür; çünkü burjuva sınıfı için geçerli olan, büyüklerin tersine çevrilmiş şu ilkesidir: Bana karşı olmayan, benden yanadır!

Bu söylediklerimizden yola koyularak Bozkırkurdu’nun ruhunu incelersek, yüksek bireyselleşme düzeyinin onu burjuvazi dışı bir insana dönüştürdüğünü görürüz; çünkü hayli yüksek düzeye çıkarılmış bireyselleşme, ben’in karşısında yer alır, onu yeniden yok etmeye yönelir. Bozkırkurdu’nun gerek ermişlik, gerek zevkperestlik doğrultusunda güçlü dürtüleri ruhunda barındırdığı, ne var ki zayıflık ve tembellik nedeniyle özgür ve vahşi uzaydan içeri bir atılımı gerçekleştiremeyerek burjuvazinin anaç yıldızına zincirlenmiş kaldığı dikkatimizi çeker. İşte size Bozkırkurdu’nun dünyadaki konumu, işte onun bağımlılığı. Aydınların büyük çoğunluğu, sanatçıların en büyük bölümü bu tip kişilerden oluşur. Aralarından ancak en güçlüleri, burjuvazinin yeryüzü atmosferini delip geçerek kozmik bölgeye ulaşır; ötekilere gelince, ya pes eder ya da uzlaşma yoluna sapar, burjuva sınıfını hor görür, öte yandan onun üyeleri arasında yer alır, yaşayabilmek için sonunda onaylar burjuvaziyi, böylece onu güçlendirip yüceltir. Söz konusu davranışları bu sayısız kişi için trajediye değilse de bir talihsizliğe, bir şanssızlığa dönüşür, bunların oluşturduğu cehennemde pişer yetenekleri, verimli nitelik kazanır. Az kişi vardır ki burjuvaziden kendini koparıp her türlü kısıtlamadan uzak bir yaşamın yolunu ele geçirir, hayranlık uyandıracak şekilde yok olup gider. Bunlar trajik kişilerdir, sayıları da fazla değildir. Ne var ki, ötekilere, burjuvazinin çokluk el üstünde tuttuğu bağımlı kişilere gelince, bunları üçüncü bir dünyanın kapısı açık bekler, hayalî ama bağımsız bir dünyadır bu, mizah dünyasıdır. Bir atılımda bulunarak yıldızların mekânına ayak atma gücünden yoksun, kendilerini katıksız bağımsızlıkta yaşamak için yaratılmış hisseden, ama yaşama gücünü gösteremeyerek sürekli ve korkunç acılar içinde kıvranan huzursuz, tedirgin bozkırkurtları, usları çilelerde güçlenip esneklik kazanır kazanmaz uzlaşmacı bir çıkış yolu olarak mizahı bulurlar karşılarında. Gerçek burjuva, mizahı anlama yeteneğinden yoksun olsa da, mizah her zaman şu ya da bu biçimde burjuva niteliği taşır. Mizahın hayalî dünyasında tüm bozkrkurtlarının çapraşık ve çok yönlü ideali gerçekleşir. Bu dünyada hem ermişlik hem zevkperestlik onaylanabileceği, iki kutbun uçları eğilip bükülerek birbirine yaklaştırılabileceği gibi, burjuvaziyi de onaylama kapsamına alma imkânı vardır. Tanrıya gönül verenler canileri, katilleri pekâlâ onaylayabilir ve bunun tersi de doğrudur. Ne var ki, yaradılıştan katıksız bağımsızlıkta yaşayabilecek bütün diğer kişilerin o tarafsız ve ılıman orta yolu, yani burjuvalığı onaylamaları düşünülemez. Bir tek mizah, alabildiğine yüce yaşam misyonlarını gerçekleştirmeleri engellenmiş kişilerin, neredeyse trajik, son derece yetenekli bu bahtsızların şahane icadı (belki de insanlığın alabildiğine kendine özgü dâhiyane buluşu) sayılacak mizah, bir tek odur ki olanaksızın üstesinden gelir, yaşamın tüm alanlarının üzerini prizmalarının ışınlarıyla örter, birleştirir onları. Sanki yaşanılan yer dünya değilmiş gibi dünyada yaşamak, yasalara saygı beslemek, ama yine de onların üzerinde bulunmak, “,sanki sahip olunmuyormuş gibi” bir şeye sahip olmak, sanki yapılan şey bir vazgeçiş değilmiş gibi bir şeyden vazgeçinek yüce bir yaşam bilgeliğinin bütün bu el üstünde tutulup sık sık dile getirilen isteklerini yerine getirecek bir şey varsa, o da mizahtır.

Gerekli yetenekten yoksun sayılmayan, bu yolda kimi adımlar da atmış bulunan Bozkırkurdu, cehenneminin bunaltıcı karmaşasında pişip terleyerek söz konusu büyülü içiti hazırlamanın üstesinden gelebilirse, esenliğe kavuşabilir. Bugün için daha pek çok yol alması gerekiyorsa da, böyle bir olanak, böyle bir umut söz konusudur. Kendisini seven, kendisine ilgi gösterenler onun söz konusu esenliğe kavuşmasını dileyecektir. Esenliğe kavuşması burjuvazi ortamında sürekli kalmasına yol açacak olmasına karşın, bu sayede acıları katlanılır durum alacak, verimli nitelik kazanacaktır. Burjuva dünyasıyla sevgi ve nefret kılığındaki ilişkisi duygusallığını yitirecek, bu dünyaya bağlılığını bir yüzkarası gibi görüp sürekli kahrolması sona erecektir.

Bunu sağlayabilmesi ya da belki her şeye karşın sonunda gereken sıçrayışı göze alıp evrenin sinesinde soluğu alabilmesi için Bozkırkurdu’nun bir ara kendi kendisiyle yüz yüze gelmesi, ruhundaki keşmekeşi enine boyuna görüp varlığının tastamam bilincine ulaşabilmesi gerekir. O zaman, pek güvenle bakılamayacak varlığını tüm değişmezliği içinde karşısında bulacak, dolayısıyla ileride içgüdülerinin cehenneminden ikide bir kaçıp duygusal-felsefi avuntulara, bunlardan da kaçıp kurtluğunun kör esrikliğine sığınamayacaktır. İnsan ve kurt, gerçeği çarpıtan duygusal maskeler olmaksızın birbirlerini tanımak, tüm çıplaklıklarıyla birbirlerinin gözlerinin içine bakmak zorunluluğunu hissedecektir. Böyle bir durumda ya ikisi de infilak edip havaya uçacak ve bir daha birleşmemek üzere birbirlerinden ayrılacak, dolayısıyla ortada bozkırkurdu diye bir şey kalmayacak, ya da mizahın parıldamaya başlayan ışığı altında her ikisi bir mantık evliliği yapacaktır.

Belki günün birinde Harry’nin yolu kendisini bu en son olanağın önüne götürüp bırakır. Belki günün birinde bizim küçük aynalarımızdan birini eline alarak ya da ölümsüz kimselerle karşılaşarak ya da belki bakımsızlığa terk edilmiş ruhunun esenliği için gereksindiği şeye sihirli tiyatrolarımızın birinde kavuşarak kendini tanımayı öğrenir. Bu tür binlerce olanak Harry’yi beklemekte, yazgısı söz konusu olanakları karşı durulmaz bir güçle kendisinden yana çekmektedir; burjuvazinin bütün toplumdışı münzevileri bu sihirli olanakların atmosferi içinde yaşar. Ve en ufak bir şey elverir, şimşek çakar ansızın.

Kendi ruh yaşamına ilişkin bu incelemeyi hiç görmese bile, bütün bu saydıklarımızı Bozkırkurdu’nun kendisi de çok iyi bilir. Dünyadaki konumunu sezer, ölümsüzlerin varlığını sezer ve bilir, kendi kendisiyle yüz yüze gelebileceğini sezip korkar bundan; bakmaya çok gereksinim duyduğu, ama bakmaktan ölesiye çekindiği o aynanın varlığından haberi vardır.

İncelememizin sonunda yapılacak bir şey kalmışsa, o da son bir kuruntuyu, köklü bir aldanışı ortadan kaldırmaktır. Tüm “açıklamalar”, tüm psikoloji, anlayıp kavramaya yönelik tüm çabalar nihayet yardımcı araçları, kuramları, mitolojileri, yalanları gerekli kılar; dürüst bir yazar ise incelemesinin sonunda bu yalanları elden geldiğince ortadan kaldırmayı unutmamak zorundadır. “Yukarı” ya da “aşağı” sözcüğünü kullandım mı, açıklamayı gerektiren bir savı öne sürmüş sayılırını; çünkü yukarı ya da aşağı diye bir şey yalnızca düşüncede, yalnızca soyutlamada vardır. Dünyanın kendisi ne yukarı tanır ne aşağı.

Dolayısıyla, lafı uzatmamak için şu kadarını belirtelim ki, “Bozkırkurdu” da bir kuruntudur. Harry’nin kendisini bir kurt-insan olarak algılaması, birbirine düşman ve karşıt iki parçadan oluştuğunu sanması, işi basite indirgeme amacına yönelik mitolojik bir yaklaşımdır. Harry asla bir kurt-insan değildir; biz, onun kendisinin uydurup inandığı yalanı görünürde süzgeçten geçirmeksizin alarak ona gerçekten ikili bir yaratık, bir bozkırkurdu diye bakıp değerlendirmeye çalıştıksa, bu, işin daha kolay anlaşılması umuduyla bir aldatmacanın yardımına sığınmaktan başka bir şey değildi; şimdi ise bunu düzeltmemiz gerekiyor.

Yazgısını kendisi için daha anlaşılır kılmak üzere kurt ve insan, içgüdü ve us diye ikili bir ayrıma başvurması, Harry’nin işi çok kaba bir şekilde basite indirgemesidir, kendi içinde ele geçirdiği ve az buz denemeyecek acılarının kaynağı gözüyle baktığı karşıtlıkları akla yakın, ama temelsiz bir açıklama uğruna çarpıtmasıdır. Harry kendi içinde bir “insan” bulur, düşüncelerden, duygulardan, uygarlıktan, dizginlenmiş ve yüceltilmiş doğadan kurulup çatılmış bir dünyadır bu; ayrıca, bir “kurt” bulur içinde, içgüdülerden, vahşilikten, acımasızlıktan, yüceltilmemiş, yontulmamış doğadan bir dünya bulur. Varlığının böyle açık seçik ikiye ayrılmasına, birbirine düşman iki yarıma bölünmesine karşın, yine de kurt ile insanın bazı mutlu anlarda birbiriyle kardeş kardeş geçindiğini görür. Yaşamının her bir anında, eylemlerinin, duygularının her birinde ne ölçüde insanın, ne ölçüde kurdun pay sahibi olduğunu saptamaya çalışsaydı, o saat apışıp kalarak işin içinden çıkamaz, güzel güzel kotarılmış kurt kuramı da dağılıp parçalanırdı. Çünkü ilkel bir zenci de, bunak biri de olsa hiçbir insan yoktur ki, varlığının sadece iki üç temel öğeden oluştuğu söylenebilsin; hele Harry gibi alabildiğine ayrımlaşmış birini nahif bir tutumla kurt ve insan diye ikiye ayırıp açıklamaya kalkmak, umarsız ve çocukça bir girişim sayılır. Harry iki ayrı varlıktan değil, yüz, hatta bin varlıktan kurulup çatılmıştır. Yaşamı (her insanın yaşamı gibi) yalnızca iki kutup, örneğin içgüdü ve us ya da ermişlik ve zevkperestlik arasında değil, binlerce, hatta sayılamayacak kadar çok kutup çiftleri arasında salınıp durur.

Harry gibi okumuş ve akıllı birinin kendine “bozkırkurdu” gözüyle bakabilmesi, yaşamının zengin ve karmaşık yapısını böyle yalın, böyle vahşi, böyle ilkel biçimde dile getirebileceğine inanması bizi şaşırtmamalıdır. İnsan yüksek düzeyde bir düşünme yeteneğiyle donatılmış değildir. En aydın ve okumuş kişi bile gerek dünyayı, gerek kendini her zaman pek nahif, basite indirgeyen ve aldatıcı formüllerin gözlüğüyle görür, özellikle de kendisi için yapar bunu; çünkü bütün insanlarda, doğarken yanlarında getirdikleri, düpedüz zorlayıcı nitelikte bir gereksinim yaşar; buna göre herkes kendi ben’ini bütünlük içinde tasarlar. Söz konusu kuruntu sık sık ağır bir sarsıntı geçirse de, her vakit yine toparlar kendini, eski sağlamlığına kavuşur. Karşısında oturan katilin gözlerinin içine bakan ve bir an onun kendi sesiyle konuştuğunu sanan, katilin tüm duygu, hüner ve becerilerini kendi içinde keşfeden bir yargıç bir an sonra yine eski kişisel bütünlüğüne döner, yargıç olur yeniden, sıçradığı gibi kendi hayalî ben’inin kabuğu içine çekilir, görevini yapıp sanığı ölüme mahkûm eder. İçlerinde pek çok parçadan kotarıldıktan sezgisi beliren ve kişiliklerinin bir bütünlük taşıdığı kuruntusunu her dâhi gibi aşarak pek çok ben’den bir çıkın oluşturduklarını duyumsayan kişiler bunu açığa vurmaya görsün, hemen çoğunluk kendilerini deliğe tıkacak, bilimi yardıma çağırıp onlara şizofren damgasını vuracak ve böylelikle insanlığın üzerine kol kanat gererek onun söz konusu talihsiz kişilerin ağzından gerçeğin sesini işitmesinin önüne geçecektir. Peki, ne diye boş yere konuşuyoruz burada? Ne diye düşünebilen herkesin doğallıkla bildiği, ama geleneğe uyup açığa vurmadığı şeyleri dile getiriyoruz? Ben’inin hayalî bütünlüğünün kapsamını genişleterek ikiliğe dönüştürebileceği bir düzeye ulaşan biri, bu konumuyla neredeyse dâhiliğe ulaşmış sayılır, en azından eşine seyrek rastlanacak ilginç bir istisna oluşturur. Ne var ki, en nahifi de içinde olmak üzere hiçbir ben gerçekte bütünlük taşımaz, her ben çok yönlü bir dünyadır, yıldızlarla döşenmiş küçük bir gökyüzüdür, çeşitli biçimlerden, aşamalardan, konumlardan, değişik kalıtsal öğelerden ve değişik olanaklardan bir karmaşadır. Bu karmaşaya bütünlük taşıyan bir nesne gözüyle bakması, sanki yalın ve sağlam bir biçime sahip, açık seçik hatlarla belirlenmiş bir nesneymiş gibi ben’inden söz açması, her insanın (en yüksek düzeydekilerin bile) içine düşmekten kurtulamadığı bir yanılgı, bir zorunluluktur, adeta solumak ve yemek yemek gibi yaşamın bir dayatmasıdır.

Yanılgının nedeni basit bir aktarım olayıdır. Beden olarak her insan tektir, ruh olarak asla. Yazınsal yapıtlarda, hatta bunların en sofistike olanlarında geleneksel bir tutumla her zaman sözde birlik, sözde bütünlük sahibi insanlara yer verildiği görülür. Uzman kişiler, bugüne kadarki yazınsal sanatlar içinde en çok oyun türüne değer verirler ve bunda da haklıdırlar, çünkü oyun sanatı ben’in çok parçadan oluşmuş biçimde anlatımına en büyük olanağı sağlar ya da sağlayabilir. Ne var ki, yüzeysel bir açıdan bakıldı mı, oyun kişileri bütünlük taşıyan, birkezliğine bir beden içinde bulunduklarından, bizde birlik, bütünlük sahibiymişler gibi yanlış bir izlenim uyandırırlar. Oyuncuların ötekilerden ayrı, bir bütünlük sahibi kişiler olarak sahnede boy gösterdikleri karakter oyunlarına, nahif estetik de hepsinden çok değer verir. Bazı kişiler ilkin uzaktan uzağa, giderek daha açık seçik, bütün bunların yüzeysel, ucuz bir estetik sayılacağını; gözle görülür bedenden yola çıkıp ben kuruntusunu, kişi kuruntusunu ele geçiren Antik dünyanın yaradılıştan bize yabancı, bize dışarıdan zorla benimsetilmiş görkemli güzellik kavramlarını bizim kendi büyük oyun yazarlarımıza uygulamakla yanıldığımızı sezmeye başlamıştır. Eski Hintlilerin yazınsal yapıtlarında ben kavramı hiç bilinmez; Hint söylencelerinin kahramanları kişiler değil, kişilerden oluşan yumaklar, enkarnasyon dizileridir. Çağdaş dünyamızda da öyle yapıtlar vardır ki, kişi ve karakter oyununun perdesinin gerisinde, yazarın kendisi de pek fazla bilincine varmaksızın, bir kişiler zenginliği sergilenmeye çalışılır. Bunu görmek isteyenlerin söz konusu yapıtlardaki kişilere ayrı ayrı varlıklar değil, yüce bir bütünlüğün (yazar ruhunun diyelim) parçaları, tek bir bütünlüğün değişik yön ve cepheleri olarak bakmaya karar vermesi gerekir. Örneğin Faust, bu açıdan bakan biri için Mephisto, Wagner, Faust ve bütün diğer kişilerin bir araya gelerek oluşturduğu bir bütünlük, bir üst kişidir ve tek tek kişilerde değil, ancak bu yüce bütünlüktedir ki, ruhun gerçek varlığından biraz bir şeyler ima yollu açığa vurur kendini. Okul öğretmenleri arasında ün salmış, darkafalıların el üstünde tuttuğu ”İki ayrı ruh, ah, yaşar göğsümde!” sözünü söylerken Faust, göğsünde aynı şekilde Mephisto’yu ve diğer bir yığın ruhu barındırdığını unutmuş gibidir. Nitekim bizim Bozkırkurdu da göğsünde iki ruh (kurt ve insan) taşıdığına inanır ve daha bu kadarıyla göğsündeki yeri iyice daralmış hisseder. Göğüs, beden her zaman tektir, içinde barınan ruhlar ise iki ya da beş değil, sayılamayacak kadar çoktur; insan yüz zardan oluşmuş bir soğana, pek çok iplikten dokunmuş bir kumaşa benzer. Eski Asyalılar bunu çok iyi görüp bilmiş, Budistler kişilik kuruntusunun maskesini düşürmek için yogalarında belli bir teknik geliştirmiştir. İnsanlığın oyunu eğlendirici ve çok yönlüdür: Kişilik kuruntusunun maskesini alaşağı etmek için Hindistan’ın binlerce yıl gösterdiği yoğun çabayı, Batı aynı kuruntunun desteklenip pekiştirilmesi için harcamıştır.

Bozkırkurdu’na bu açıdan bakarsak, gülünç iki-ruhluluğu içinde neden böylesine acı çektiğini anlarız. O da Faust gibi bir tek göğüs için iki ruhun bile fazla olduğuna, bunların göğsü parçalayabileceğine inanır. Oysa iki ruh hiç de fazla değildir ve Harry böyle ilkel bir düşünceye başvurarak ruhunu kavramaya çalışmakla onun onurunu fena halde ayaklar altına alır, çok aydın biri olmasına karşın ancak ikiye kadar sayabilen ilkel biri gibi davrandığı görülür. Kendinden bir parçayı insan, bir parçayı kurt diye niteler ve bu kadarla işi bitmiş, kendini tükenmiş görür. Tüm ussal, yüceltilmiş ya da uygar özleri “insan” ın, tüm içgüdüsel, vahşi, karmaşık özleri ise “kurt’un içine tıkıştırır. Ne var ki, hayatta her şey bizim düşündüğümüz kadar basit, zavallı budalaca dilimizdeki kadar kaba biçimde olup bitmez. Harry, zencilere yaraşır bu kurt yöntemine başvurmakla çifte bir aldanış içine sürüklenir. Korkarız, ruhunun henüz hiç de insan aşamasına ulaşmamış pek geniş bölgelerini “insan” kapsamına, varlığının çoktan kurtluktan çıkmış bölgelerini ise “kurt” kapsamına alır.

Herkes gibi Harry de insanın ne olduğunu bildiğini sanırsa da, gerçekte asla bilmez. Ne var ki, düşlerde ve güç denetlenebilen bilinç durumlarında insanın içyüzünü sezer sık sık. Gönül isterdi ki bu sezgileri unutmayıp elden geldiğince kendine mal etsin! İnsan nihayet süreklilik taşıyan, yerinden oynatılamaz bir yapı değildir (böyle bir şey, bilge kişilerinin aykırı yöndeki sezinlemelerine karşın, Antik dünyanın idealiydi), daha çok bir deneme, bir geçittir, doğayla us arasındaki dar ve tehlikeli köprüdür sadece. Ruhunun derinliklerinde yatan misyon insanı usa, Tanrıya doğru iter, ruhunun derinliklerindeki özlem ise onu geriye doğru çeker, doğadan, anadan yana yöneltir; böylece insanın yaşamı her iki güç arasında salınıp durur. İnsanların “insan” kavramından anladıkları, her zaman, geçici nitelik taşıyan bir burjuva geleneğidir. Alabildiğine kaba kimi içgüdüler bu gelenekte yadsınıp yasaklanır; biraz bilinç, biraz karakter sahibi olması ve hayvansılığından sıyrılması beklenir insandan. Az buçuk bir ruh sahibi olması hoş görülmekle kalmaz, hatta istenir kendisinden. Böyle bir geleneğin “insan”ı, bütün burjuva idealleri gibi, bir uzlaşmadan doğmuştur; o hain ilk ana’yı ve o sıkıcı ilk baba’yı oyuna getirerek katı isteklerinden el çektirip ikisi arasındaki ılıman bölgede yerleşme amacına yönelik çekingen ve nahif-kurnaz bir çabanın ürünüdür. Dolayısıyla, burjuvazi “kişilik” diye nitelediği şeye göz yumar, hoş görüp katlanır buna, ama öte yandan kişiliği “devlet” denen doymak bilmezin eline teslim eder, her ikisini sürekli birbirine karşı koz olarak kullanır. Burjuvazinin sonradan uğruna anıtlar dikeceği kimseleri kâfir diye ateşte yakmasının, katil diye ipe çekmesinin nedeni de budur.

“İnsan”ın, yaradılış süreci sona ermiş bir varlık değil, usun bir dayatması olduğunu, söz konusu süreci geride bırakmış insanın korkulduğu kadar özlenen, uzak bir olasılık niteliği taşıdığını ve oraya götürecek yolun her zaman ancak bir bölümünün, kendilerini bugün giyotinin, yarın bir şeref anıtının beklediği eşine az rastlanır bireyler tarafından müthiş acı ve cezbelerle geride bırakılabileceğini Bozkırkurdu da sezer. Ne var ki, içindeki “kurt”a karşılık “insan” diye nitelediği şey, burjuva geleneğinin “orta yol insanı”ndan başkası değildir. Hangi yolun gerçek insana, ölümsüzlüğe götüreceğini o da çok iyi bilir bilmesine, zaman zaman yolun pek ufak bir parçasını duraksaya duraksaya geride bırakır ve bunun bedelini ağır çilelerin, acıların doldurduğu bir yalnızlıkla öder. Ne var ki, kendisine yöneltilen o alabildiğine yüce isteği, usun aradığı o gerçek insanlaşma sürecini onaylayıp gerçekleştirmek için çaba harcamaya, ölümsüzlüğün eşsiz ve dar yolunu yürümeye gelince, ruhunun derinliklerinde bundan bir ürküntü duyar. Bu kaçınmanın kendisini çok daha büyük acılar ve lanetlenmeler sonunda kesin bir pes edişle, hatta belki giyotinle karşı karşıya bırakacağını pekâlâ bilir. Söz konusu ölümsüzlüğün yolu kendisini ne kadar cezbetse de, bütün o çileleri çekmeye, o ölümleri ölmeye yanaşmaz. İnsanlaşmanın amacı konusunda burjuvaziden daha çok şey bilmesine karşın gözlerini yumar, ben’e umutsuzca sarılıp bırakmamanın, ölmek istememekte umutsuzca ayak diremenin ölüme götüren kesin yol sayılacağını, oysa ölebilmenin, kabukları üzerinden sıyırıp atmanın, ben’deki değişim sürecine sonsuz teslimiyetin, kendini adamışlığın onu ölümsüzlüğe taşıyacağını görmek istemez. Ölümsüzler arasında en çok sevdiklerine, örneğin Mozart’a hayranlık beslerken de duruma yine burjuvazinin gözüyle bakar. Mozart’ın mükemmelliğini tıpkı bir okul öğretmeni gibi sadece onun üstün uzmanlık yeteneğiyle açıklar da, bunu Mozart’ın kendini adamışlığının ve acı çekme istekliliğinin büyüklüğüne, tüm burjuva idealleri karşısındaki umursamazlığına, acı çekenlerin ve insan olma sürecini yaşayanların çevresindeki burjuva atmosferini buzsu bir havaya dönüştüren yalnızlığa, Gethsemane[Gethsemane: Matthaus (26, 36) ve Markus İncili'nde sözü edilen, Kidron çayının sol kıyısındaki zeytin bahçesinin ismi. Hz. Isa, Kudüs'e son gelişinde bu bahçede kalmıştır. (Çev. n.)] bahçesindeki o yalnızlığa katlanmasına bağlamaz.

Hiç değilse bizim Bozkırkurdu kendi içinde o Faust ikiliğini keşfetmiştir; bedeninin bütünlüğünün bir ruh bütünlüğü içermediğini, kendisinin, olsa olsa, bütünlük idealine giden çok uzun ve zahmetli yolun üzerinde bulunduğunu saptamıştır. Ya içindeki kurdu yenip tümüyle insan olmak ya da insanı gözden çıkarıp hiç değilse kurt olarak bütünlüğe sahip bir hayat yaşamak ister. Belki de gerçek bir kurdu alıcı gözüyle uzaktan yakından incelemiş değildir. Bunu yapsaydı, hayvanların da bütünlüğü içeren bir ruha sahip olmadığını, onlarda da bedenlerinin güzel ve pürüzsüz görünümünün ardında pek çok eğilim ve konumların varlığını sürdürdüğünü, kurdun içinde de birtakım uçurumların yer aldığını, onun da bu durumdan acı çektiğini belki görürdü. Yo yo, “Doğaya dönelim!” ilkesine uygun davranacak insan, her vakit, acı ve umutsuzluk dolu yanlış bir yola sapar. Harry geriye dönüp bir daha kurt olamaz; diyelim ki oldu, o zaman kurdun da asla gelişim sürecinin başında bulunan basit bir yaratık sayılamayacağını anlayacaktır. Kurdun da kendi kurt bağrında iki ve daha çok ruhu vardır. Kurt olmayı isteyen, “Ah, ne saadet bir çocuk olmak” ezgisini dile getiren adam gibi, bir şeyi unutmuş demektir. Mutlu çocuk ezgisini söyleyen sempatik ama duygusal adam da doğaya, masumluğa, gelişim sürecinin başlangıç aşamalarına dönmeyi arzuladığını açığa vurur; ama tümüyle unuttuğu bir şey vardır: Çocuklar da asla mutlu değildir, onlar da pek çok çatışmayı, çelişkiyi ve acıyı yaşayabilen varlıklardır.

İnsanı geriye götürecek bir yol yoktur asla, kurda, çocuğa götürecek bir yol yoktur. Nesnelerin başlangıç noktasında ne suçsuzluk yer alır, ne saflık; görünürde en ilkeli de olsa tüm yaratıklar daha yaratıldığı anda suçludur, kendi içinde çelişkilidir, pek çok parçaya bölünmüş durumdadır, oluşum sürecinin kirli ırmağına kaldırılıp atılmıştır, bundan böyle asla ama asla suyun akışına ters yönde yüzemez. Yol gerisingeri suçsuzluğa, yaratılmamışlığa, Tanrıya değil, ileriye götürür insanı; kurtluğa ya da çocukluğa değil, boyuna suçtan içerilere, boyuna insanlaşmanın daha derinliklerine taşır. Canına kıyman sana da, zavallı Bozkırkurdu, pek yarar sağlamayacaktır; insan olmanın daha uzun, daha eziyetli ve çetin yolunu çaresiz yürüyeceksin, ikilikte kalmayıp onu sık sık çoğaltmaya çalışacak, karmaşıklığını daha da büyülteceksin. Dünyanın sınırlarını daraltacak, ruhunu basitleştirecekken, belki günün birinde huzura kavuşabilmek için gittikçe daha çok dünyayı, hatta sonunda dünyanın tümünü, kapsamı genişletilmiş ruhuna acıyla aktarmaktan yakanı kurtaramayacaksın. Buda’nın yürüdüğü yoldur bu; her büyük insan, bazen bilerek, bazen bilmeyerek, cesur girişimlerinin başarısı oranında bu yolda yürüdü. Her doğuş, evrenden bir ayrılış demektir; belli sınırlarla çevrilmek, Tanrıdan kopup ayrılmak, acılı bir yeniden oluşum demektir. Evrene gerisingeri dönüş, acılarla dolu bireyselleşmenin yok edilmesi, tanrılaşmak demek, evreni yeniden kapsamına alacak gibi ruhun sınırlarını genişletmek demektir.

Burada sözü edilen insan, okulların, ulusal ekonomilerin, istatistiklerin insanı değil, milyonlarcası sokaklarda dolaşan, denizde kum kadar, parçalanan dalgalardan sıçrayan su tanecikleri kadar değer taşımayan insan da değildir, birkaç milyon insan fazla olmuş, az olmuş fark etmez, nihayet malzemedir hepsi, o kadar. Hayır, biz burada yüce anlamda insandan, insanlaşmanın uzun yolunun sonunda varılacak hedeften, soylu insandan, ölümsüz insandan söz ediyoruz. Dâhiler bizim çokluk sandığımız gibi seyrek rastlanır kişiler değildir, ama yazınsal yapıtlarda, dünya tarihlerinde, özellikle gazetelerde ileri sürüldüğü kadar da sık rastlanmaz dâhilere. Bozkırkurdu Harry, bize öyle geliyor ki, sıkıştıkça o budalaca bozkırkurtluğundan gözü yaşlı söz açacak yerde, insanlaşma yürekliliğini gösterebilecek kadar deha sahibidir.

Böylesi eylemleri gerçekleştirebileceklerin, bozkırkurtluklarıyla ve “İki ruh, ahi” sözleriyle işin içinden çıkmaya çalışmaları, burjuvaziye çokluk gösterdikleri o ödlek sevgi kadar şaşırtıcı ve üzücüdür. Buda’yı anlayacak yetenekteki birinin, insan olmanın cennet ve cehennemleri konusunda bilgi sahibi bir kişinin, sağduyunun, demokrasinin ve burjuva kültürünün egemen olduğu bir dünyada aslında yaşamaması gerekir, yaşıyorsa ödlekliğindendir yalnız. Böyle biri varlığının boyutları kendisini sıkıştırdı da burjuva odasını fazlasıyla dar buldu mu, hemen içindeki “kurt”u sorumlu tutar, kurdun bazen varlığının en iyi parçası sayılacağını bilmek istemez. İçindeki yabanıl varlık adına ne varsa hepsine kurt deyip çıkar, hain, tehlikeli, burjuvazinin korkulu rüyası görür hepsini, ama bir sanatçı olduğuna ve ince duygularla donatıldığına inanan bu kişi, içinde kurttan başka, kurdun arkasında daha pek çok hayvanın yaşadığını, kendisini ısıran her yaratığın kurt olmadığını, kurdun yanı sıra tilkiyi, ejderhayı, kaplanı, maymunu ve cennetkuşunu da kendisinde barındırabileceğini göremez. Gerçek insanın sözde insan, burjuva insanı tarafından baskılanıp ezilmesi ve tutsak edilmesi gibi, bütün bu dünya, sevimli ve korkunç, küçük ve büyük, güçlü ve narin yaratıkların yaşadığı bütün bu cennet bahçesi de baskılanıp ezilmekte, tutsak edilmektedir.

Çeşit çeşit yüzlerce ağacın, türlü türlü binlerce çiçeğin, değişik cinste yüzlerce otun, meyvenin yetiştiği bir bahçe düşünelim; botanik bilgisi “yenilebilir” ve “yenilemez” ayrımından ileri gitmeyen, bahçesinin onda dokuzunu ne yapacağını bilemeyen bir bahçıvan, alabildiğine büyüleyici çiçekleri nasıl kökünden söküp çıkarır, baltayı vurup pek soylu ağaçları devirir, en azından kin ve nefret duyarak yan gözle bunlara bakıp durursa, Bozkırkurdu da ruhundaki binlerce çiçeğe öyle davranır. “İnsan” ve “kurt” kapsamına alamadığı şeyleri gözü görmez hiç. Ve “insan” kapsamına da akıl almayacak kadar çok şey sığdırır! Belirgin olarak kurt özelliği taşımayan korkak, maymunsu, budalaca ve küçük ne çok şey varsa “insan” kapsamına; üzerlerinde henüz egemenlik kuramadığı güçlü ve soylu şeyleri de “kurt” kapsamına alır.

Burada veda edip Harry’den ayrılacak, onu kendi yolunda tek başına yürümeye bırakacağız; ölümsüzlüğe ulaştığını, çetin yolun hedefi gibi görünen yere vardığını düşünelim bir an; başını geriye çevirip bu bocalamaları, izlenen yoldaki bu çılgınca, bu kararsız zikzakları görünce nasıl hayrete düşecek, bu Bozkırkurdu’na nasıl yüreklendirerek, çıkışarak, acıyarak, eğlenerek bakıp gülümseyecektir!

Sh. 40-62

**

“İlle ölmek gerekiyor yani.”

“Sanıyorum evet! Mutluluğumdan pek memnunum, ona bir süre daha katlanabilirim. Ama mutluluk bana bir saatlik zaman bırakmaya görsün, uyanıp kendime gelebilmem ve özlemlere kucak açabilmem için bir saatlik zaman, tek arzuladığım şey onu sürekli alıkoymak değil, yeniden acı çekmek oluyor, ama eskisinden güzel, eskisi kadar sefil denemeyecek gibi acı çekmeyi, beni ölmeye hazır ve istekli kılacak gibi acı çekmeyi arzuluyorum.”

Hermine sevecenlikle gözlerimin içine baktı, ansızın onda karşılaşılabilen karanlık ve kasvetli bakışlardan biriydi bu. Şahane, korkunç gözler! Ağırdan alarak, sözcükleri tek tek bulup yan yana dizerek, duyabilmem için kendimi biraz zorlamam gereken pek yavaş bir sesle şöyle dedi:

“Sana bugün bir şey söylemek istiyorum, uzun süredir bildiğim bir şey. Sen de çoktandır biliyorsun bunu, ama belki kendi kendine henüz itiraf etmiş değilsin. Sana şimdi kendim hakkında, senin yazgın, bizim yazgımız hakkında bildiklerimi açıklayacağım. Sen, Harry, hep bir sanatçı ve düşünür hayatı yaşadın, için hep sevinçle, inançla dolup taştı, büyük ve ölümsüz şeylerin peşinde koştun hep, sevimli ve küçük şeylerden asla memnunluk duymadın. Ne var ki, yaşam seni uyandırıp kendine yaklaştırdıkça çaresizliğin büyüdü, acıların, korkuların ve umarsızlıkların batağına giderek daha çok saplandın, gırtlağına kadar gömüldün içine, bir zaman güzel ve kutsal bilip baş tacı ettiğin şeyler, insanlara ve bizim yüce misyonumuza beslediğin inanç imdadına koşamadı, hepsi yitirdi değerini, un ufak oldu, inancın soluyacak havadan yoksun kaldı. Havasızlıktan boğulmak ise çok acı bir ölümdür. Yalan mı Harry? Bu senin yazgın, öyle değil mi?”

Başımı sallayarak evet dedim, evet, evet.

Sh:142

Kaynak: Bozkırkurdu / Hermann Hesse Özgün adı: Der Steppenwolf Çeviren: Kâmuran Şipal, Çeviriye temel alman baskı: Suhrkamp Taschenbuch 1. baskı: Yankı, 1973 YKY’de 1. baskı: İstanbul, Mart 2003 15. baskı: Ocak 2012 İstanbul,

 

 

SİDDHARTHA (1972) -Hermann Hesse



Yönetmen: Conrad Rooks

Senaryo: Hermann Hesse, Conrad Rooks, Natasha Ullman 

Ülke: ABD

Tür:Dram, Gizem

Vizyon Tarihi: 01 Ağustos 1972 (İtalya)

Süre: 89 dakika

Dil: İngilizce

Müzik: Hemanta Mukherjee       

Oyuncular: Shashi Kapoor, Simi Garewal,    Romesh Sharma,    Pinchoo Kapoor, Zul Vellani

Özet

Hermann Hesse’nin, Buddha’nın yani Siddhartha Gautama hayatını konu alan, Budizm felsefesinin içrik yönlerini işleyen ve yazarın en ünlü eserleridir. Roman kahramanı Siddhartha, tıpkı Buddha gibi bir prenstir. Gerçek bilgiye ulaşmak için babasının uzun süreli direnişine aldırmayarak sarayını, gençliğini ve ailesini geride bırakarak ormanlara çekilir. Gezgin bir dilenci olarak yaşamını sürdürdüğü uzun bir dönemin ardından Buddha ile karşılaşır ve aralarında uzunca bir sohbet geçer. Buddha ona, Budizm’in içrek yapısını ve felsefi derinliğini anlatır. Uzun meditasyon denemelerinden sonra aradığını tam olarak bulamamanın verdiği bıkkınlıkla hedefine götürecek aracı değiştirerek bir kente yerleşir ve ticaretle uğraşmaya başlar. İleri yaşlarında içindeki boşluğun baskısıyla birlikte yaşadığı kadını, varlığını henüz bilmediği çocuğunu ve edinmiş olduğu tüm servetini geride bırakarak yeniden kaçınık yaşama geri döner.

Siddharta daha sonra bir ırmağın kıyısında kayıkçılık yapan -insanları ufak bir para karşılığında karşıdan karşıya geçiren- yoksul bir kayıkçı olan Vasudeva‘nın yanına yerleşir. Vasudeva Siddharta’ya gerçek bilgiye ve aydınlanmaya ulaşabilmesi için klavuzluk edecektir. Romanın sonunda Siddharta ırmakta gerçek bilgiyi bulur ve aydınlanır. Romanda açıklanmaz ama Vasudeva, Sanskritçe’de “ırmak tanrısı” anlamına gelmektedir.

**

ROMAN

Brahman Siddhartha

Hermann Hesse’nin anlatımı olan bir Hint Destanı olan Siddhartha’yı    Berlin’deki S. Fischer Verlag isimli yayınevi 1922 yılında ilk defa yayımlanmıştır.

Kitap Siddharta ismindeki genç bir Brahman’ı ve arkadaşı Govinda’yı anlatmaktadır. Herkes tarafından değer gören ve hayran olunan Siddharta, hayatını her insanın içinde var olan Atman’ı, yani canda bütünlüğü aramaya adar.

Samana Siddhartha

Siddharta’nın canda bütünlüğü araması onun Brahmanlıktan vazgeçip bir samana, bir gezgin çileci ve dilenci olmasını gerektirir. Ancak Siddharta samanayken bir süre sonra hayatın onu hedefine götürmeyeceğini hisseder. Govinda ile beraber Gotama’nın, yani Buda’nın yanına gitmiştir (Hesse kitabında bu kelimeyi Pali dilinde yazıldığı gibi yazmayı tercih etmiştir; Gotama, bu kelime Sanskritçede Gautama diye yazılmaktadır). Ancak Siddharta Buda’nın öğretisini kabullenemez. Siddharta Gotama’nın aydınlığa erişmeyi arzu ettiğinin farkına varır ve Gotama’nın öğretisinin doğruluğundan kuşku etmez; ancak Siddharta bu öğretinin sadece Gotama için geçerli olduğuna inanır. İnsan sadece öğreti sayesinde Buda olamaz, öğretilerin yanı sıra bu hedefine kendi deneyimleriyle erişmek durumundadır. Arkadaşı Govinda, Gotama’nın yanında kalırken Siddharta kendi deneyimlerini edinme bilinciyle yeniden yola koyulur.

Siddhartha “Çocuk İnsanlar“’ın yanında

Siddharta kendi çevresinin ve önceleri samana olarak gözlemlemeyi öğrendiği doğanın güzelliğini yoğun bir şekilde tecrübe eder. Kayıkçının ona kehanetini sunduğu bir ırmaktan karşıya geçer (kehanete göre Siddharta bu ırmağa geri dönecektir) ve büyük bir şehre ulaşır. Metres Kamala ona aşk sanatının öğretmeni olmayı teklif eder. Siddharta Kamala’nın isteklerini yerine getirebilmek için tüccar olur. İlk başlarda başarıya ulaşılırken gösterilen çabayı görür ve dünyevi şeylere bağlanıp kalmış insanlara taktığı isim olan “çocuk insanların” ilginç bir özelliği olarak paraya bağlılığı tanır. Ancak onun ilk başlardaki tavırları sonradan kibre dönüşür ve kendisi de gittikçe aynen çocuk insanlar gibi olur. Gördüğü bir rüya onu kendine getirir ve ona tekrar aydınlığa erişme arayışını hatırlatır.

Siddharta bunun üzerine Kamala’yı terk eder ve onun kendisinden hamile olduğunun farkında değildir. Daha önce tattığı yaşamın ve ölümün; ayrıca tüm varlıkların döngüsü olan Sansara duygusundan daha derin bir duygu içinde uzun bir zaman önce üzerinden geçtiği ırmağa tekrar varır. Asıl amacı olan Nirvana’ya erişmekten ne kadar uzakta olduğunun farkına vardığında ırmakta boğulmanın eşiğinde durmaktadır. Aslında intiharından sonra Sansara’ya daha sıkı bir şekilde yakalanacak, yeniden doğacaktı. Yeniden kendine gelmesi üzerine mutlu bir şekilde tekrardan inzivaya çekilmeye başlar ve uyuyakalır. Uyandığında yanında onun Siddharta olduğundan haberi olmayan keşiş Govinda’yı bulur.

Govinda da henüz bir Buda olamamıştır ve diğer yandaşlarıyla birlikte Buda’nın yanına göç etmektedir. Siddharta, Govinda’nın yanında şimdiye kadar yaşadıklarını gözünün önüne getirir: “O Brahman Siddharta nereye gitti?”, “O Samana Siddharta’ya ne oldu?”, “O zengin Siddharta nerede şimdi?”, “Ölümlü nesneler hızlı bir değişim içindedir, Govinda, biliyorsun bunu.” (Siddharta, Şipal Kamuran, Can Yayınları, 2006, 7.Basım, s. 97/98). Siddharta inzivaya dalar ve bir zamanlar Gotama’nın yanından ayrıldıktan sonra nasıl bir haldeyse, şimdi de onu tekrardan gelişiminin tam başında durduğunu ve yeni bir hayatın başında olduğunu hisseder. Öğretilen bilginin hiçliği hakkındaki bilgisi ve kısmen deneyimin önemi ona önceye göre daha açık bir şekilde malum olmuştur. Bu zamana ilişkin düşünceleri birçok bakımdan onu Gotama’nın yanında kalmaya zorlayan şeylerin uygunluğunu oluşturur; ancak bu uygunluklar o zamanlar daha çok kuramsal düşüncelerken Siddharta bu düşünceleri dünyayı tanıdıktan sonra tecrübe eder.

Kayıkçı Siddhartha

Siddharta yeni yolunu arayışında ırmağa kadar gelir ve orada tekrar kayıkçı Vasudeva ile karşılaşır, Vaseduva ona yanında yardımcı olarak kalmasını teklif eder. Aydınlığa erişmiş Vasudeva Siddharta’ya ırmağın sesini dinlemeyi ve o sesten bir şeyler öğrenmesini öğretir.

Baba Siddhartha

Siddharta kayıkçıyken ölen Gotama’nın yanına giden Kamala ile tekrar karşılaşır. Kamala babası ile aynı ada sahip oğlunu, Siddharta’yı, yanında götürmektedir; fakat ırmağın kenarında bir yılan tarafından sokulduktan sonra ölür. Siddhartha şimdiye kadar şehrin lüks hayatına alışmış olan oğlunu yanına alır, ona yetingenliği ve huzuru öğretmek ister. Siddharta burada farkında olmadan Gotama’nın yaptığı hatayı yapar: Küçük Siddharta’ya gerçek bilgiyi öğreteceğine ve kendisinin şu ana kadar yaşadıklarını ona aktaracak durumda olduğuna inanır. Küçük Siddharta babasının söylediklerine aklı yatmayınca nehri geçerek oradan kaçar.

Siddharta oğlunu, Vasudeva’nın gitmemesine ilişkin öğüt vermesine aldırmadan takip eder; fakat şehre varmadan bu arayışının anlamsızlığının farkına varır. Kamala ile ilk karşılaştığı yerde oğlunun peşinden gitmekten vazgeçer ve Nirvana’ya giden yolunu takip etmek için geri döner. Bu olay uzun yıllar Siddharta’nın içini kemirir ta ki o bilgeliğin ne olduğu olgunluğuna erişinceye ve kendi kendinin rehberi oluncaya kadar. Bu olgunluk ona, durmadan dönüşse de sürekli aynı kalan ırmağı dinlemeyi ve onu gözlemlemeyi öğretir. Siddhartha kendi yaşamının karmaşasında kendisini çocuk, genç ve ihtiyar olarak tanımlar. Siddharta ve Vasudeva aydınlığa eriştikten sonra Vasudeva ormana gider. Siddharta kayıkçı olarak işini devam ettirir. Aydınlığa erişen Siddhartha kitabının son bölümünde Hesse gençlik arkadaşları Siddharta ve Govinda’nın tekrardan buluşmasını gösterir. Govinda, olgunluğunu tamamlamıştır ve hala aramaktadır. Kitabın başından beri farklı kısımlarda göze görünen bu zıtlık kitabın son kısmında ortadan kalkmaktadır. Hesse, başlarda Siddharta’nın sözlerini ne anlayabilen ne de o sözlerine inanabilen arkadaşı için Siddharta’nın nesnelerin gerçek doğasına bir anlığına da olsa bir bakış sunduğunu yansıtmaktadır.

Filmden

Siddharta, tapınağa gelmiyor musun?

 Geliyorum. Burası çok huzur verici. Babamın yaşında biri için güzel. Ancak eğer gençsen  Ben Sadhu (Hint Fakiri) olmak istiyorum. Özgür olmak istiyorum. Doğada olmak istiyorum. Ben..ben Sadhu olmak istiyorum. Fakat babana nasıl söyleyeceksin?

 Bilmiyorum. Ama onunla bu akşam konuşacağım.

 – Çok kızacak sana.

 – Ben öyle düşünmüyorum.

 – Öyle mi?

 – Bence kızmayacak. İstediğimi yapabilmek için bana izin vermesini istemeliyim. Biliyor musun, babanda çok huzur verici bir şey var. Her gün Ganj’a girip yıkanması.. Hoş bir şey var bunda. Hoş değil! Hep aynı. Her şey hep aynı Govinda! Nehir, tapınaklar, dağlar İnsanlar, taşlar, kumlar, merdivenler  Her şey aynı!

Oğlum. Ah, oğlum. İzin vermemi böyle gece gündüz bekleyip duracak mısın?

 Durup bekleyeceğim.

 – Yorulursun Siddhartha.

 – Yorulur muyum?

 – Uyuya kalırsın.

 – Uyuya mı kalırım?

 – Ölmek mi istiyorsun?

 – Ölmek mi istiyorum?

 Babanın sözünü dinlemektense, ölmeyi mi tercih edersin?

 Babama hiçbir zaman karşı gelmem. Lütfen duanı eksik etme. Sadhu olmak için her şeyi geride mi bırakacaksın?

 Siddhartha bırakmalı, babası ne diyor?

 Peki, seni durduramam. Sen bir yetişkinsin. Ormana git ve gerçeği bulursan, geri dön ve bana da anlat. Ve hiç bir şey bulamazsan, yine dön, oğlum. Her şeyin geri döndüğü nehir gibi!

- Sen de gelmişsin.

 – Geldim. Ne düşünüyorsun Govinda?

 İlerleyebildik mi?

 Sence amacımıza ulaştık mı?

 Çok şey öğrendik ve hala öğreniyoruz. Sen Siddhartha, çok büyük bir Sadhu oldun. Çünkü çok hızlı öğreniyorsun. Yaşlı Sadhular senin bir gün yüce bir insan olacağını söylüyorlar. Meditasyon nedir?

 Vücudumu terk edebilirsem ne olur?

 Nefesi tutmak nedir?

 Oruç nedir?

 Bir kaçıştır, Govinda. Hayatın ıstıraplarından ve egodan kaçıştır. Biz Sadhular, firarileriz. Diğer insanların yaptıkları da aynı! Bir kaç şişe şarap içer ve uyuyakalır. Sonra o da kendini ve hayatın acılarını hissetmez. Onun yaptığıyla bizim yaptığımız arasındaki fark nedir?

 Neden bunları söylediğini anlamıyorum Siddhartha. Çünkü insanları biliyorsun, ayyaşları da biliyorsun. Bir ayyaşın hiçbir şeyden kaçmadığını çok iyi biliyorsun. Sadece kısa bir rahatlama yaşıyor. Ayıldığında her şeyi eskiden olduğu gibi görür. Daha bilge olmamıştır. Hiç bilgi edinmemiştir. Ne de daha yükseklere çıkabilmiştir. Bilmiyorum, Govinda. Ben sarhoş değilim. Fakat ben..yoruldum tüm bunlardan. Meditasyon çalışmalarından. Bilgelik ve kurtuluştan, babamın evinde olduğum kadar uzağım. Sence bizim en yaşlı Sadhu’muz kaç yaşındadır?

 – Saygıdeğer öğretmenimiz.

 – Bilmiyorum. Belki 60 yaşındadır. Altmış. Ve hala aydınlanmaya ulaşamamış! Yetmiş olacak, seksen olacak. Çalışmaya devam edecek. Meditasyon. oruç  Fakat hiçbir zaman aydınlanmaya ulaşamayacak. Hiçbir zaman zihnin sonsuz huzuruna erişemeyecek. Bunların hepsi kandırmaca, Govinda. Kendimizi kandırıyoruz. Hepsi kandırmaca. Asıl önemli olan şey yol ve biz onu bilmiyoruz.

Ah, Govinda ben susadım, susadım ben. Yıllardır bu yolda Sadhularla birlikteyiz. Yıllardır bilgiyi arıyoruz, yıllardır sorular soruyoruz. Ve tanrıdan hiç, hiç cevap yok. Şimdi Buda’ya gidiyorsun değil mi?

 Sen gelmek istemiyor musun?

 Söylediklerimi hatırladın mı?

 Artık öğrenmeye veya öğretmeye inanmıyorum. Ama seninle geleceğim.

Buda: Size öğretmem gereken, kesinlikle bir din değildir! O yüzden maddeden(töz), ruhtan(tin) ya da Tanrıdan bahsetmeyeceğim. Beni takip edenlerden de inançlı olmalarını, inayeti aramalarını, bana biat etmelerini istemem. Hayat tümüyle acılarla dolu ve Dünya tamamen ıstırap içinde. Acının sebebi; arzular, kendini beğenme ve bağlanmadır. Acının ilacı ise, arzuların sistematik olarak yok edilmesidir. NİRVANA Bunu bilinçli zihnin aydınlanması olarak düşünmeliyiz. Kendini kontrol, yoğunlaşma ve meditasyon. Bu sizi bilgeliğe götürecektir.

Sevgili Buda, yolunuza kabul edilmek istiyorum.

Govinda: Siddhartha, ben kabul edildim. Sen neyi bekliyorsun?

 Katılmayacak mısın?

Siddhartha: Sen bir adım attın, Govinda. Kendi yolunu seçtin. Govinda, hep benim bir adım arkamdan geldin. Hep düşündüm Govinda eğer kendin bir adım atarsan, – ki şimdi attın –  devam et, dostum. Sonuna kadar git! Ama bu öğretide yanlış olan ne?

 Niye katılmıyorsun Buda’ya?

 Buda’nın öğretisinde, yanlış olan bir şey yok. Sadece ben..kendi yolumdan gitmeliyim. Yarın Govinda, senden ayrılmalıyım. Huzur içinde ol, Govinda. Huzur içinde ol!

Beni affedin efendim, konuşabilir miyim?

Siddhartha: Nasıl istersen. Dün, arkadaşım ve ben konuşmanızı dinleme onuruna eriştik. Şimdi arkadaşım size sığındı,.. ..ve benden ayrıldı. Şimdi tek başımayım. Sizi ya da başka bir öğretmeni takip edemem. Dün bu hayatın, sebep-sonuç ilişkisiyle bağlanmış bir zincir olduğunu söylediniz. Bence, sebep-sonuç yeterli değil. Benim görüşüme göre her şey bütündür, birleşik, tam. Görüşler güzel, çirkin ya da akıllıca olabilir. Benim amacım bu Dünya’yı bilgi vasıtasıyla açıklamak değildir. Amacım, acıdan kurtuluştur! Buda’nın tüm öğrettiği budur. Daha fazlası değil. Bana kendi aydınlanmanız gerçekleştiği andaki deneyiminizi anlatmanız mümkün değil. Bu yüzden kendi yoluma gidiyorum. Daha iyi bir öğretmen bulmak için değil,.. ..tüm öğretileri geride bırakmak için. Ya kendi başıma bulurum, ya da ölürüm.

Buda:Akıllısın genç Sadhu, belki de fazla akıllı. Bu akıllılığın farkında ol, dikkat et.

Ama bu günü hiç unutmayacağım! Buda dostumu aldı, bana inanan dostum Govinda’yı. Ve şimdi ona inanıyor. Onu aldı. Dostum benim yoldaşımdı, şimdi onun yoldaşı oldu. Ama bana Siddhartha’yı verdi. Bana kendimi verdi. Saygı göstermeye değer tek adam oydu! Başka hiçbir öğreti beni onun öğretisi kadar etkilemedi. Ben Dünya’nın ve kendi doğamın sırrına erişmek istedim. Bir şeyi kavrayamadım. Görünüşlerin dünyasının gerçek olduğunu sandım. Ama yanılmıştım. Anlayamadığım kendi gözlerim ve kendi ağzımdı. “KENDİ”mi anlayamadım. Neyse hepsi bitti artık. Uyandım artık, uyandım, bugün doğdum ben!

Vasudeva:  Çok yorgun görünüyordun. Şimdi daha iyi misin?

 – İç bunu.

 – Teşekkür ederim. Gel, nehri geçme vakti geldi.

 – Güzel bir nehir.

 – Evet, güzel bir nehirdir. Severim bu nehri, onunla ilgili her şeyi severim, her şeyi. Sık sık dinlerim onu, bakarım uzun uzun. Ve hep bir şeyler öğrenirim ondan. Bu nehirden öğrenecek çok şey var.

Ben evsizim, sana para veremem. Eh, bunu görebiliyorum. Senden bir şey beklemiyorum ki, başka bir zaman ödersin. Sonra yine buluşuruz. Her şey geri döner.

 – Öyle mi düşünüyorsun.

 – Evet, öyle düşünüyorum. Nehirden öğrendim bunu. Her şey geri döner. Biraz su içebilir miyim?

Metres Kamala’yla

 Bu kız kim?

 Kamala. Zenginlerle yatan bir fahişe. Sen dün dışarıda duran ve beni selamlayan adam değil misin?

 Evet, sanırım beni gördünüz. Sadhu olmak için 3 yıl önce evini terk eden Siddhartha Brahmin’dim. Ancak bu dündü. Bugün sizin bahçenize çıkan bir yola girdim. Gözlerimi sizden alamam. Yelpazeniz bile güzelliğinizi saklayamaz. Bana bunları söylemek için mi geldin genç brahmin?

 Bende eksik olan her şeyin sende olduğunu söylemek için geldim. Güzelliğin Kamala, takip edeceğim gölge olacak. Benim ilk aşkım olacaksın, tek aşkım! Şey, ilk defa bir Sadhu ormandan gelip beni sevdiğini söylüyor. Hiç bu şekilde bir Sadhu görmemiştim. Sakalımı kesince çok şey öğrendim bugün. Bak, saçlarımı taradım ve yağladım. Çoktan senden bir şeyler öğrenmeye başladım bile. Bir sürü genç erkek geliyor bana. Ve hepsinin iyi kıyafetleri, iyi ayakkabıları,   saçlarında güzel kokular ve ceplerinde çok para var. Genç erkekler bu şekilde gelirler bana. Ormandan gelen dilenciler değildir yani, anlamıyor musun?

 Ama ben nasıl zengin olabilirim, nasıl dünyasal olabilirim?

 Hmm, herkes bunu öğrenmek istiyor. Söyle bana, neler yapabilirsin?

 Düşünürüm (meditasyon), beklerim, oruç tutarım (yemem)!

- Hepsi bu mu?

 – Bir öpücük için şiir yazabilirim. Bir şiir için bana bir öpücük verir misin?

 Hani şiir?

 Söyle bana, düşünmekten, yememekten ve şiir yazmaktan başka bir şey yapamaz mısın?

 Heceleme yaparım, büyü yapmayı bilirim ve kutsal yazıları okurum. Okuyup yazabilir misin?

 Şey, sanırım sana bir iş bulabilirim. Başka bir ziyaretçiniz var. Tüccar Kamaswami. Özür dilerim şimdi gitmem gerek, başka bir ziyaretçim var. Fakat belki yarın görüşürüz.

 – Sana bir iş buldum.

 – Öyle mi?

 Zengin tüccar Kamaswami’nin yanında. Çok şanslısın Siddhartha, bütün kapılar bir bir açılıyor sana. Söylesene, nasıl oluyor bu?

 Özel bir büyü mü yapıyorsun?

 Dün söyledim sana. Düşünürüm, beklerim ve yemem. Ancak bunun önemsiz olduğunu düşündün. Göreceksin Kamala, ormandan gelen bu adam diğerlerinin yapamadığı şeyleri yapabilir. Senden aşkı öğrenmek için geldim. Seni gördüğüm ilk an, bana yardım edebileceğini anladım. Öğretmenim, Guru’m.

 – Peki ya ‘hayır’ dersem?

 – Ama demedin, Kamala. Çünkü benim suya atılan bir taş gibi olduğumu anladın. Derinliklere doğru hızla yolunu bulan bir taş. Aynı şekilde bir amacım olduğunda, hiçbir şey yapmam. Beklerim, düşünürüm, yemem. Bir brahmin olduğunu söylediler. Yazmayı bilen bir bilgin. Ama bir tüccarın hizmetçisi oluyorsun. O kadar zor durumda mısın?

 Hayır değilim. Hiçbir zaman olmadım. Yıllarca ormanda yaşadım, Sadhu’larla birlikteydim. Niye o zaman ihtiyacın yok?

 Bu Sadhu’lar tamamen mülksüz yaşamıyor mu?

 Bende sahip olmadan(mülksüz) yaşarım, demek istediğiniz buysa. Tamamen kendi isteğimle ‘sahip olmadan’ yaşıyorum. O yüzden ihtiyaç içinde değilim. Hiçbir şeyin olmadan nasıl yaşıyorsun?

 Bunu hiç düşünmedim. Hiçbir şeye sahip olmadan yıllarca ormanda yaşadım. Neye sahip olmam gerektiğini hiç düşünmedim. O zaman başkalarının varlıklarıyla yaşıyorsun. Bir asalaksın yani. Bir tüccarda başkalarının varlıklarıyla yaşar, öyle değil mi?

 Bir tüccar karşılıksız almaz. Karşılığında mal verir. Hayat böyledir zaten. Herkes bir şeyler alır, bir şeyler verir. Peki, hiçbir şeyin yoksa nasıl verebilirsin, ne verebilirsin ki?

 Herkes ne verebilecekse onu verir. Asker güç verir, tüccar mal, balıkçı balık, çiftçi pirinç.. Tamam akıllısın, peki sen ne verebilirsin?

 Düşünürüm, beklerim, yemem! Ne olmuş, ne işe yarar ki bunlar?

 Çok değerlidir! Bir adam hiçbir şeyi olmadan yaşayabilirse, çalışmak zorunda değildir. Sakince başka bir iş için bekleyebilir. Belki, belki brahmin. Bunu okuyabilir misin?

 20 balya pamuk, 50 balya ipek. Ödeme 3 hafta içinde. Harika! Bir şeyler yazar mısın?

 Yazmak iyidir, düşünmek daha iyi. Akıllılık iyidir, sabır daha iyi. Harika, harika! – Hiç bir kadınla seviştin mi?

 – Hayır.

 – Hiç bir kadını öptün mü?

 – Hayır.

 – Hiç bir kadını tanıdın mı?

 – Hayır.

 – İster misin?

 – Çok. Öp beni. Hepsi bu mu?

 Öğreteceğim sana. Beni asla terk etme Siddhartha! Asla. Oraya koyun. Eğer bu şekilde devam ederse, sana karın üçte birini vereceğim.

 – Hasat iyi oldu mu?

 – Teşekkür ederim, hasat çok iyiydi bu sefer. Ama özür dilerim çok geç kaldınız. Önemli değil, sizinle birlikte hasatın verimini kutlarım. Belki gelecek sene hasatı satın almak için daha erken gelirim. Teşekkürler, teşekkürler efendim. Demek geri döndün. Ne kadar pirinç getirdin?

 Hiç getirmedim. Ne demek istiyorsun. Elin boş mu döndün?

 Seni anlamıyorum, aklın nerede senin?

 Çocuksun sen çocuk. Sana bir şey sorayım arkadaşım. Sadece zevk için mi dolaştın?

 Elbette, her zaman zevk için dolaşırım. Her yerde dostlarım, arkadaşlarım var. Görüyorsun, insanlarla çok vakit geçiriyorum Çok şey öğrendim. Onları hiç incitmedim, onlar da beni. Yanlarına gidebilirim yine ve beni gördüklerine sevinirler. Hiç kimseyi gücendirmedim. O yüzden kızma dostum. Eğer benim sana zarar verebileceğimi düşünüyorsan, ‘hoşçakal’ de ve ben giderim. Hadi dostum. İyi ticaretin ilk işareti dostça davranmaktır. Seni besliyorum, senin için her şeyi yapıyorum. Tutumlarını anlamıyorum. Yani, biraz minnettar olabilirsin. Sana hiçbir şey öğretmedim mi?

 Lütfen dostum, böyle şakalar yapma. Senden bir sepet balık kaç para eder öğrendim. Ya da verdiğin borç paranın faizi ne kadar eder. İşte senin bilgin bu, Kamaswami. Ama nasıl düşünmem gerektiğini senden öğrenmedim. Bunu sen benden öğrensen iyi edersin. Bana benziyorsun, biliyor musun. Diğer insanlardan farklısın. Sen Kamalasın, başkası değil. Ve içinde her zaman sığınabileceğin bir sakinlik ve dinginlik var. Tıpkı benim gibi. Buna herkes sahipken ne kadar az insanın yapabildiğinin farkında mısın?

 Herkes o kadar akıllı olamaz, Siddhartha. Bununla alakası yok, Kamaswami akıllı. Ama ne sığınağı, ne de merkezi yok. Gördüğüm en iyi sevgilisin. Hepsinden daha güçlü, daha nazik, daha arzulusun. Beni gerçekten sevmiyorsun. Kimseyi sevmiyorsun. Gerçek bu değil mi?

 Belki de senin gibiyimdir. Sen de kimseyi sevemiyorsun. Aksi taktirde, aşkı nasıl bir sanat olarak yapabilirdin. Hayır Kamala, biz aşık olamayız. Sıradan insanlar olabilir, sır bu. Ne tuhaf bir hayatın var böyle! Bir zamanlar, kendi gerçek varlığını arayan bir arayıcıydın. Şimdi hayatın nasıl geçiyor görüyor musun?

 Su yok mu?

 Su yok mu?

 Koş getir hemen! Bana Buda’dan biraz daha bahsetsene. Nasıl gülümsüyordu?

 Bir gün onun öğrencisi olacağım. Zevk bahçemi bırakacağım ve onun öğretilerine sığınacağım. Ne oldu bana böyle?

 Ne haline geldim ben, başka bir Kamaswami!

Özgürlüğümden ne uğruna vazgeçtim?

 Bunlar için mi?

 Masamdaki yemekler için mi?

 Kendimi hasta hissediyorum. Bu yarattığım Dünya’dan tiksiniyorum. Bu kafesten çıkmalıyım. Evim işe yaramaz. Şehirdeki hayatım sona erdi. Bu işi pek sevdiğinizi sanmıyorum, efendim. Sizin gibi giyinen biri için uygun değil. Neden kıyafetlerimle yargılıyorsun beni?

 Hiç param yok. Beni karşı kıyıya geçirmen için sadece bu kıyafetlerim var. Benimle dalga mı geçiyorsunuz, efendim?

 Hayır, dostum. Şaka yapmıyorum. Uzun bir süre önce, beni karşıya parasız geçirmiştin. Lütfen yine öyle yap. Kıyafetlerimi al karşılığında. Peki kıyafetleriniz olmadan nereye gideceksiniz?

 Nereye mi?

 Daha başka bir yere gitmeyeceğim. Bana eski kıyafetler verip, beni çırağın olarak almanı isterim. Seni hatırlıyorum. Kulübemde uyumuştun. Çok uzun zaman önceydi. Seni karşıya geçirmiştim. Yüzünü hatırlıyorum ama ismini hatırlayamadım. Adım Siddhartha. Beni son gördüğünde bir Sadhu idim. Peki, hoşgeldin Siddhartha. Benim adım Vasudeva. Benim evim, senin evindir. Teşekkür ederim.

Biliyor musun, Siddhartha, bir zamanlar bir karım vardı. Bu kulübede yaşadı, şu yatakta yatardı. Siddhartha, bu nehir her yerde. Aynı anda her yerde. Hem kaynağında, hem de döküldüğü yerde. Hem şelalede, hem bu kayıkta. Akıntıda, okyanusta, dağlarda  Her yerde! Nehir sadece ‘şu an’ da yaşıyor. Biz de ‘şu an’ da yaşamayı öğrenmeliyiz. Bizim yanılgımız, zamanı yenmeye çalışmak zorunda hissetmemiz! Para, zenginlik, güç, servet peşindeki bitmeyen koşturmamız! Çok az zamanımız olduğunu düşünmemiz! Hakikati gizleyen budur! Siddhartha! Herkes Buda’yı görmeye gidiyor. Çok uzun yaşamayacak. Aydınlanmaya yakın. Nirvana’ya.

 – Yoruldun mu?

 – Evet Hadi. Anne! Anne! Yardım edin! Neden yardım etmiyorsunuz?

 Neden yardım etmiyorsunuz?

 Anne, anne! Tanıdım seni. Oğlum nerede?

 Endişelenme, burada. Yaşlandık artık, sevgilim. Bir kez daha bana gel bahçeme gel   kıyafetsiz   ayakların tozlu. Gözlerin, gözlerin Siddhartha’ya benziyor. Ben de yaşlandım. Sen de beni tanıdın mı?

 Evet, Kamala. Tanıdım seni. Onu da tanıdın mı?

 Buldun mu?

 Huzuru buldun mu?

 Evet, görüyorum. Ben de huzuru bulacağım.

Kamala Sen huzuru çoktan buldun.

 – Uyumadın mı Siddhartha?

 – Hayır, Vasudeva. Burada oturdum ve nehri dinledim. Beni iyileştiren şeyler söyledi. Beni güzel düşüncelerle doldurdu. Acı çektin Siddhartha. Ancak görüyorum ki üzüntü kalbine girememiş. Neden üzgün olmalıyım?

 Oğluma kavuştum. Oğlum 

Biraz su getir bana oğlum.

Ben senin hizmetçin değilim. Neden dövmüyorsun beni?

 Bana vuramazsın. Bana vurmaya korkuyorsun. Sen adam bile sayılmazsın. Senden nefret ediyorum. Babam değilsin sen benim.

 Oğlun onu takip etmeni istemiyor. Onu bulmalıyım. O sadece bir çocuk Ormana tek başına gidemez. Başına bir şey gelecek. O, çocuk değil. Güçlü bir oğlan. Yolunu kaybetmeden bulacaktır. Hayır, Vasudeva. Onu bulmalıyım.

 – Sıra sende.

 – Tamam. Bahse girerim seni yenebilirim. Evet, kazandım.

 – Seninle oynamak istemiyorum.

 – Niye, kazanıyorum diye mi?

 – Hayır, git evine.

 – Niye, gitmek istemiyorum?

 Siddhartha  Oğlum! Vasudeva! Siddhartha  Siddhartha, bu nehirde çok yolculuk yaptık. Ben yaşlandım artık daha fazla çalışamam. Artık benim gitme vaktim geldi. Tekrar buluşacağız. Ve unutma, hiçbir şey aynı kalmaz. Her şey değişir, her şey geri döner. Beni karşıya geçirir misin?

 Nereye gidiyorsun?

 Neyi arıyorsun?

 Tüm hayatım boyunca doğru yolu aradım. Belki çok fazla veya çok uzun aramışsındır, dostum Govinda.

Siddhartha  Govinda  Benim sevgili dostum. Govinda, eğer birisi arıyorsa, amaca takıntılı hale gelir. Eğer arıyorsan, bulunacak bir şey olduğunu düşünüyorsun. Ancak gerçek özgürlük, hiçbir amacın olmadığını anlamaktır. O zaman sadece ‘şu an’ kalır geriye. Dün olanlar geçti, yarın olacakları asla bilemeyiz. O yüzden ‘şu an’ da yaşamalıyız, tıpkı nehir gibi. Her şey geri döner, hiçbir şey aynı kalmaz. Govinda, bir insan asla tümüyle kutsal, ya da tümüyle günahkar olamaz. Buda, hırsızda da var, hayat kadınında da. Tanrı her yerde! Tanrı her yerde mi?
 Bu taşı görüyor musun?
 Bu taş belirli bir zaman sonra, toprak haline gelecek. Ve topraktan, bir bitki haline gelecek. Belki bir hayvan, ya da insan. Bütün bunların farkına varmadan önce, bu sadece bir taş derdim. Hiçbir değeri yok. Ama şimdi, bu taşın sadece bir taş olmadığını düşünüyorum. O bir hayvan, Tanrı, Buda! Ve değişim döngüsünde, bir insan ve can olabilir. Bir önemi vardır, çünkü her şeyi görmüştür. Bu taşı seviyorum. Seviyorum onu çünkü o ben’im, ve sadece bir taşmış gibi duruyor burada. Govinda, ben kelimeler olmadan da sevebilirim. Bu yüzden kelimelere ve öğretmenlere inanmıyorum. Nehir, nehir en iyi öğretmen. Buda’yı hatırlıyor musun?
 Evet, Buda’yı hatırlıyorum. Ve tüm sevdiklerimizi, uğrunda öldüklerimizi  En sonunda şunu anladım ki, aramayı bırakmalıyız. Bana yardımcı olacak bir şey söyle. Yolum çok zor. Bana anlayabileceğim bir şey söyle. Yardım et bana, Siddhartha. Aramayı bırak, endişe etmeyi bırak! Ve sevgini vermeyi öğren! Burada kal ve nehirde benimle birlikte çalış, Govinda. Huzur içinde ol, Govinda. Huzur içinde ol!

 

 AKIL MI CİNNET Mİ?
İSLÂM’DA KOZMOLOJİK DOKTRİNLER

MÜSLÜMAN TÜRKLER HİÇBİR KAVME ZULMETMEMİŞLERDİR


Prof. Dr. Süleyman ATEŞ

Çok önceki yıllarda ilahiyat Fakültesi Dergisinde çıkan bir makalemde “Toprak ve İslâm”, konusunu işlerken, yüzyıllar boyu Türk topraklarında ve Türk Devletinin himayesi altında mes’ut ve müreffeh yaşamış, Müslüman Türkün sınırsız müsamahasından yararlanmış olan Ermeni kavminin, yaşadıkları müddet içinde bazı mülk edinme durumlarına değinmiş ve “İslâm Hukuku”nun ırk ve dil ayırımı gözetmeden bütün tebaası hakkında uyguladığı eşitliğe işaret etmiştim. Bu ifadelerimin, sonradan, Ermenilerin masumiyetlerini ileri sürdüğüm şeklinde, tamamen yanlış bir anlama çekildiğini müşahede ettim.

Hâlbuki amacım, İslâm Hukukunda, fethedilen toprakların, esas itibariyle devlete ait olduğunu, Devletin onu şahıslara ikta edeceğini, iyi işletmeyenlerden veya herhangi sebeple olursa olsun toprağı terk edenlerden toprağın alınıp iyi işletecek kimselere verileceğini, kapanların eline bırakılmayacağını, devletin bu topraklara sahip çıkacağını; bazı köylerde Ermenilerden kalan metruke arazinin de onları kapıvermiş olan zengin toprak sahiplerinden alınıp topraksız köylülere dağıtılması gerektiğini anlatmak idi.       

İslamiyet’i kabulden itibaren İslâm hukukunun eşitlik prensibini bütün tebaasına titizlikle uygulamış olan Türk Milleti ile asırlarca iç içe yaşamış ve bu hukukun nimetlerinden yararlanmış bulunan Ermenilerin, bugün çeşitli ülkelerde yaşamakta olan fanatik gruplan, tarihî gerçekleri saptırarak, güya Türklerden zulüm gördükleri yaygarasıyle dünya kamuoyunu aldatmaya çalıştıkları, teröre başvurdukları, hariçteki masum Türk diplomatlarının hunharca kanma girmekten çekinmedikleri görülmektedir.

Çeşitli komşu ülkelerde ve Avrupa devletlerinde örgütlenmiş olan Ermeni çetelerinin, son yıllardaki tutumları, konuyu tekrar güncel hale getirdiğinden, Türklerin hiçbir devirde masum insanlara zulmetmediklerini, tersine Ermenilerin, birlikte yaşadıkları bu âlicenap milletin bütün iyiliklerini bir anda unutarak nasıl gaddarca bir ihanet içine girdiklerini ve bundan dolayı tehcir kanununun çıkarılmasını zorunlu hale getirdiklerini şerh etmek ihtiyacını duydum.

Ermenilerin bugünkü iddiâlarına göre kendileri, Osmanlı Devletinin son yıllarında göçe zorlanmışlardır. Ama bu, öyle durup dururken yapılmış bir şey değildir. O tarihlerde Türk orduları çeşitli cephelerde savaş verirlerken içeride de Ermeni çetelerinin, baskın, toplu öldürme, terör gibi çeşitli ihanetleriyle karşı karşıya kalmışlardı. Türk Devleti, asırlarca ırk ayırımı yapmadan himaye ettiği bir kavmin ihanetiyle karşı karşıya kalınca asayiş ve düzenin sağlanması, Devletin ve Milletin güvenlik ve huzur için tehlikeli bölgelerdeki Ermenilerin yerlerini değiştirmek, onları cephe dışına sevk etmek zaruretini duymuştur.

Arkadan vuran, namusa tecavüz eden, insanları kazıklara oturtmak, kuyulara atmak, benzin döküp yakmak gibi çeşitli işkencelerle öldüren hainlere mazlumların tepki göstermesinden tabii bir şey olamaz. Ama bu, halkın gösterdiği, bazı ferdî olaylardan ibaret olmuştur Kesinlikle Türk Devleti, Ermenileri kasden katlettirmemiş ve böyle bir kanun veya emir çıkarmamıştır.                             

Ondokuzuncu yüzyıl başlarına kadar devletin sadık tebeası olarak kalan ve millet—i sâdıka adıyla adlandırılan Ermeniler; Osmanlı Devletini parçalayıp kendi aralarında bölüştürmek isteyen Avrupa Devletlerinin kışkırtmalarıyla ayaklanmaya, uzun zamandan beri birlikte ve barış içinde yaşadıkları Türklere karşı gizli ve açık cinayetler işlemeğe, kuvvetli ve çoğunlukta oldukları bazı köylerde feci katliâmlar yapmağa başlamışlardı. Onların bu katliâmlardan amaçları Türk halkını göçe zorlamak, yahut tamamen imha edip onların toprakları üzerinde bir Ermeni Devleti kurmak idi.

Topraklarımızda hak iddiâ eden Ermeniler, Türklerin, kendilerine âit toprakları ellerinden almış olduklarını ileri sürmektedirler. Bu tamamen hayal ürünüdür. Çünkü Türkler, Anadolu’yu Ermenilerden değil, Bizanslılardan almışlardır. Türklerin Anadolu’yu fethetmelerine kadar Ermeniler, ya Bizansın veya İran’ın uyruğu olarak küçük prenslikler halinde yaşamışlar, hiçbir zaman devlet kuramamışlardır. Bizanslılar onları mezhep değiştirmeye zorlamışlar ve katliâma, sürgüne tabi tutmuşlardır.

Daha 1064 tarihinde Ermenilerin Kars Bağratlı Prensi Gagik-Abas, Prensliğini Bizans İmparatoru X. Konsantantin Dukas’a devretmiş ve karşılığında Kapodakya (Kayseri, Niğde bölgesi) da Zamantı kentini almıştı. Vaspurakan Prensi Senekerim 1021 tarihinde ve Ani Prensi II. Gagik-Haçik de 1045 yılında topraklarını imparator Konstantin Monak’a hediye etmişlerdi. Ermeni tarihçisi Urfalı Mateos (Matthieu d’Edesse), vakayinamesinde Ermenistan’ın Bizans’a devredilmesinden şöyle yakınır:

“İşte Ermeni kavmi bu suretle esaret altına alındı. Memleket kâmilen kanla kaplandı. Ermenistan Greklerin elinden (Türkler tarafından) alındıktan sonra Ermeniler, Rumların bütün fenalıklarından kurtulmuş oldular. Fakat onlar (Bizanslılar), bundan sonra da Ermeni mezhebinin tetkiki ile uğraştılar ve Allah’ın kilisesinin içinde kargaşalık çıkarttılar. .. ” (Mateos’un Vakayinamesi, Türkçeye. çeviren: Hrants D. Andreasyan, Ankara 1962, s. 122; H,K. Türkgözü, Ermeni Mezalimi, s. 8, Ankara, 1982).

Görüldüğü üzere Ermeniler, Bizanslılar tarafından ezilirken Türkler sayesinde din ve vicdan özgürlüğüne kavuşmuşlar ve asırlarca mutlu olarak yaşamışlardır.

İslâmda hiç kimse din değiştirmeğe zorlanamaz. Dinde zorlama yoktur. Doğruluk, sapıklıktan seçilip belli olmuştur. Kim Tâğut (şeytan) ı inkar edip Allah’a inanırsa muhakkak ki o, kopmayan sağlam bir kulpa yapışmıştır. Allah, işitendir, bilendir.’’, (Bakara suresi: 256) âyeti ile insanları din değiştirmeğe zorlamak yasaklanmıştı. İşte bundan dolayıdır ki Osmanlı Devleti, sınırlarını Viyana’ya ve İtalya’ya kadar genişlettiği halde o ülkelerin Hristiyan halkını dinlerinde serbest bırakmıştır. Eğer zorlama olsaydı bugün Balkanlarda tek Hristiyan kalmaz, İtalya’dan Viyana’ya kadar bütün Orta Avrupa halkı Müslüman olurdu. Ama İslâm, böyle bir zorlamaya müsaade etmediği için Balkan ülkelerinin halkları, asırlarca din özgürlüğü içinde yaşamışlardır. Osmanlı Devletinin tanıdığı vicdan hürriyetinden en geniş ölçüde yararlanan kavimlerden biri de Ermenilerdir.

Fatih Sultan Mehmet, İstanbul’u aldıktan sonra Rumlarla birlikte Ermenilere de bazı haklar tanıdı. Daha önceki Osmanlı hükümdarları da Ermenilere imtiyazlar tanımış, Rumlardan ayrı bir cemaat olarak yaşamalarına, müsaade etmişlerdi. Ermenilerin Batı Anadolu’da ilk ruhanî merkezi Kütahya idi. Orhan Gazi Devrinde bu merkez, Bursa’ya nakledildi. İstanbul’un fethinden sonra da önce Ermenilere bir piskopos tayin edilmiş ve daha sonra da Bursa Piskoposu Ovokim, İstanbul’ daki Ermeni cemaatine patrik yapılmıştır. Daha sonra Beyazid II de 1485 tarihli bir fermanla, Sulumanastır Ermeni Kilisesinin bu cemaate ait olduğunu teyidetti. Ermeniler İstanbul’a gelmeğe başladılar. Anadolu’daki şehirlerden, Ermenilerin İstanbul’a gelmeleri, XVI. y. yılda da devam etti. 1534 de Kanuni Sultan Süleyman zamanında Van ve çevresinin fethi sırasında birçok usta ve sanatkâr Ermeni İstanbul’a getirtildi. 1590 da Gürcistan’ın fethi sırasında da bu türlü nakil ve iskânlar yapıldı. Çeşitli yerlerden gelip İstanbul’a yerleşen Ermeniler, cami saray, medrese, kervansaray ve hamam inşaatında işçi, kalfa, usta ve mimar olarak çalıştılar. Bundan sonra XVII. y. yılda da İstanbul’daki Ermeniler arasında yerliler ve taşralılar diye ayrılıklar doğdu.

Öte yandan XVIII. yüzyıl başlarında Kafkaslı Ermeniler, İran -Osmanlı anlaşmazlığından yararlanarak Karabağ’da bir derebeylik kurarak kendilerine Karabağ melikleri adını verdiler. Bunlar 1722 -1724 yıllarında Osmanlılara karşı savaştılar. Bu olaylar, Batılı Ermenilerin üzerinde de etki yaptı. Osmanlı Rus savaşlarında o bölgedeki Ermeniler, Ruslara yardım ettiler. Zaten XVII. Yüzyıl ortalarından itibaren bir kısım Ermenilerin Ruslara bel bağlaması yüzünden Çar Deli Petro da dikkatini Kafkaslara dikmiş, oraya sızmaya başlamış, eski Ermenistan’ın bir kısmını teşkil eden bu bölgeyi İran’dan almayı da başarmıştı. Ancak Ruslar orada hiçbir zaman bir Ermeni krallığı kurmadılar. Ve bu yüzden Ermeniler Rus-İngiliz rekabeti karşısında zaman zaman İngilizlerin yardımıyla bağımsızlığa kavuşmak ümidine kapıldılar.

İstanbul’da ve bütün Osmanlı ülkelerinde ise Ermeniler sakin, kendi hal ve işleriyle meşgul olarak yaşadılar. Her çeşit sanayi ve ticaret işlerinde iyi bir vatandaş gibi çalışarak özellikle kuyumculuk, yazmacılık, çuhacılık gibi el sanatlarını İstanbul, Sivas, Kayseri gibi büyük merkezlerde geliştirdiler. 1839 yılında ilan edilen Tanzimat fermanıyla diğer bütün gayri müslimlere olduğu gibi Ermenilere de daha geniş haklar tanındı. Askere de alınmayan Ermeniler, ülkede İktisadî durumlarını güçlendirdiler ve büyük ölçüde ülke iktisadını ellerinde bulundurdular. Kendilerine bu imkânları bahşeden devlete teşekkür etmeleri gerekirken, yabancı güçlerin tahrikleriyle devlete başkaldırma nankörlüğünü gösterdiler.

Çarlık Rusya’sında Ermeniler esir gibi yaşarken Osmanlı ülkesindeki Ermeniler özgürlük ve Türklerle barış içinde yaşıyorlardı. Fakat bu karşılıklı güven durumu, 1877-1878 Osmanlı—Rus savaşlarına kadar sürebildi. Bundan sonra devletin siyasi ve asken zayıflığından faydalanmak isteyen devletlerin tahrikleriyle Ermeni komitacıları, bağımsızlık ülküsüne kapıldılar. Bu sırada Van’da bir din adamı, bir matbaa kurarak Ermeni bağımsızlığı amacını güden Van-Karteli adlı gazeteyi yayınladı. Diğer vilâyetlerde de bağımsız Ermenistan için çalışmalar başladı. Bu hareketin başında bulunan Mıgırdiç Harimyan, 1869 da Ermeni patrikliğine seçilerek İstanbul’a gelince Ermeni millî meclisinde çalışmalara başladı. Ermeni çetelerinin baskılarıyla vilâyetlerde Ermenilere haksızlık ve zulüm yapıldığına dair raporlar yayınladı.

Kurulan çeşitli Ermeni komitaları, Avrupa devletlerine Osmanlının Ermenilere zulüm yaptığını anlatan şikâyetnameler gönderip Türkler aleyhine kamu oyu oluşturmaya çalıştılar. Doğu vilâyetlerinin Ermenistan olarak bağımsızlık kazanması, olmazsa buraların Rus Kontrolü altına alınması istendi.

Kanuni Esâsînin ilânında da bir kısım Ermenilerin taşkın hareketleri görüldü. Okullarda ihtilâl, isyan ve istiklal manzumeleri okutuldu. Ararat, Kilikya gibi cemiyetler de ülkenin her tarafında fesat tohumları ekti. Sonuçta her yanda Ermeni isyanları başladı. 1862 de Maraş’ın Zeytun nahiyesinde görülen Ermeni ayaklanması, daha sonra birkaç kez tekrarlandı. Bundan sonra asıl ihtilal komitaları teşekkül etti. İstanbul’da, Muşta, Eleştkirt’te ayaklanmalar baş gösterdi. 1886 da İsviçre’de kurulan Hınçak cemiyeti, daha sonra çeşitli yerlerde şubeler açarak Ermeni bağımsızlığının silahlı yolla kazanılacağını yaymaya çalıştı. 1890 da Ermeni İhtilâlciler birliği demek olan Taşnak Komitesi kuruldu. Derhal çalışmaya geçen bu komitalar, Erzurum ve İstanbul’da gösteriler, Kayseri, Merzifon, Yozgat ve Sasonda ayaklanmalar düzenledi. Bu kuruluşlara bağlı tethişçi silâhlı komitacılar, 1896 da Galata’daki Osmanlı Bankasını basarak Batı Devletlerinin müdahelesini sağlamak istediler. Sasondaki yeni bir ayaklanma ile Abdulhamid II ye karşı yapılan Yıldız Suikastı, yine onların eseri oldu. II. Meşrutiyetin ilânından sonra da fesat hareketlerine devam ettiler ve Adana’da ayaklandılar. Bu olay, 31 Mart olayından faydalanarak çıkarılmıştı. Çünkü komitacılar, her ne pahasına olursa olsun Adana Maraş bölgesinin istiklâlini sağlamayı kararlaştırmışlardı. Olay, Müslüman halkın dinî ve millî duygularına saldırma, Türk Evlerine haç işaretleri çizme, sokaklara tehdit yaftaları yapıştırma, yollarda erkek ve kadınlara fiilî hücum, jandarmanın ve halkın öldürülmesi şeklinde başladı.

Birinci Dünya Savaşından önce bir ihtilâl için geniş çapta hazırlık yapmış olan Ermeni Komitaları, kasaba ve köylerde teşkilat kurmuş ve silah yığınağı yapmışlardı. Osmanlı Devletinin savaşa girmesini fırsat bilen Ermeniler, kurdukları intikam taburlarıyla Ruslarla birlik olup Türklere karşı savaşmaya başladılar. Anadolu’daki Komitacılar da bölge Ermenilerini silahlandırarak Osmanlı ordusunu iki düşman arasında bırakmışlardı. Bu sırada Kemah civarında bir manastırda toplanan komitacılar, genel saldın ve kütle halinde öldürme planı hazırladılar. Planları gerçekleşmediği için tevkif olunan Erzincanlı bir ermeni, üç beş gün daha geçmiş olsaydı komitaların aldıkları tertibat ile Erzincan’ı tamamen ateşe vereceklerini, yakıp yıkacaklarını, genel bir katliam yapacaklarını itiraf etmiştir.

Buna benzer olaylar yüzünden hükümet 14 Mayıs 1915 tarihinde Tehcir Kanununu çıkardı. Bundan böyle tehlikeli bölgelerdeki Ermenilerin bir kısmının daha az tehlikeli olabilecekleri bölgelere göç ettirilmesi idi.

Fakat Ermeniler, Rus işgaline girmiş olan bölgelerde insan vicdanının kabul edemeyeceği derecede vahşi cinayetler işlediler. Dokuz yıl Doğu Cephesinde askerlik görevini yapan babam, Ermenilerin yaptığı zulümleri anlatırdı. Aynı olayları, Erzurum’da akrabamız bulunan merhum Faik Pirimoğlu’ndan da dinlemiş idim.

İkinci baskısı Şubat 1335 (1919) yılında yapılmış olan “İslâm Ahâlînin dûçar oldukları mezâlim hakkında vesâike müstenid ma’lûmât” adlı eserde resim ve belgelerle Ermeni mezalimi anlatılmaktadır. Bu eseri sadeleştirerek bugünkü harflerle neşreden Halil Kemal Türkgözü de Ermeni mezâlimi hakkında hayli belge vermektedir. Şimdi adı geçen eserin, Ermeni mezâlimini anlatan bazı parçalarını aşağıya aktarmayı yararlı görüyorum.

Cereyan eden olaylar hakkında bilgi almak üzere sınırın doğusuna gönderilen tarafsız kişilerden ve özellikle Rumlardan, Giresun’un Çınarlı mahallesinden Statios oğlu Yako, 26 Şubat 1918 tarihli mektubunda şöyle anlatıyor:

“Daldaban’da bulunduğumuz sırada, düşman askeri Zağra(Zigana)ı muhtarını altı arkadaşıyla yakalayıp Daldâban’a getirdiler. Yolda bunları fena halde dövüp kanlar içinde bıraktılar. Muhtar ve arkadaşlarının, düşman ambarından 37 tüfek çaldığını söylüyorlardı. Bundan sonra 15 Rus ve Ermeni askeri muhtarın evini basarak karısı ile kızını dağa kaldırdılar. Muhtar ve arkadaşlarının ne olduklarını öğrenemedik. Oradan nereye götürdükleri belli olmadı” (Ermeni Mezalimi, s. 63).

Daldaban’dan iki saat uzaklıkta bulunan Tekke köyünde Ermeniler iki Müslüman ile bir Rumu öldürdüler. Trabzon’dan Batum’a hareket eden bir kısım asker, Sürmene’nin mağazalarını basıp yağma etmek istediler ise; de halk silâha sarılarak bunlardan bazılarını öldürdüler.

Rusİar daha fazla ilerlemenin mümkün olmadığını görünce, çekildiler ve Trabzon’a geldiler. Ertesi gün bu askerlerin bazıları vapurla giderken aynı gün Trabzon’a gelmiş olan beş Sürmene kayığının iskelede bulunduğunu gördüler. Hemen Sürmene’de Ruslara kurşun sıkanların bunlar olduğunu ortalığa yayarak bunlardan bazılarını yakaladılar ve arama ile iki kayıkta üç tüfek buldular. İşittiğime göre bu tüfekleri, kendileri Sürmenelilere satmışlardı. Bu sırada Sürmeneliler üzerine ateş açarak bunlardan bazılarını iskele üzerinde, bazılarını da denize atarak öldürdüklerini gördüm.

Aynı zamanda bu askerlerden bir kısmı, süngülü silahlarıyla Trabzon’daki Gâvur meydanına geldiler. Hemen orada Rus, Ermeni ve Tatar askerlerini toplayıp halkı evlerine çekilmeye zorladılar. Bunlardan bir kısmının, çarşıda fesli görüp Müslüman zannettikleri 600 kişiyi topladıkları söylenir. Bunları öldürmek için Değirmen Deresine götürdüler. Yolda bunlardan üç kişiyi öldürdüler. Aynı gün Ermenilerin, Trabzon’un tenha mahallelerinde 38 Müslüman öldürdükleri söylenmektedir.

Mezalime son vermek için ilerleyip Erzincan—Kelkit—Trabzon hattını işgal eden Türk birlikleri Ermeni birliklerinin tüyler ürpertici vahşet sahneleriyle karşılaşmışlardır. Ordu komutanı, Başkomutanlık vekâletine 16 Şubat 1918 tarihinde şunları yazmıştır:

“Çardaklı Boğazından Erzincan’a kadar olan bütün köyleri, hattâ bir kulübe bile sağlam kalmamak şartıyla tahrip edilmiş gördüm. Bahçelerin ağaçlan kesilmiş, köylerden bir kişi bile sağ bırakılmamıştır. Ermenilerin Erzincan’da yaptıkları mezalimi, dünya tarihi bugüne kadar yazmamıştır. Üç günden beri Ermeniler tarafından öldürülüp ortada bırakılan Müslümanların cesetleri toplatmaktadır. Şehid edilen bu günahsız insanlar arasında sütten kesilmemiş çocuklar, doksanını aşmış ihtiyarlar ve parçalanmış kadınlar vardır.”

Ermeni birliklerinin yaptığı vahşetten iğrenerek, bu birliklerdeki subaylık görevini terk edip Erzincan’da kalan Türkistan XIII. Avcı alayı mensuplarından yüzbaşı vekili Kazimir, mezalimle ilgili raporunda şöyle diyor:

“Ermeniler, Müslümanları Sarıkamış’ta çalıştırmak bahanesiyle topladılar ve şehirden iki km. ayrılınca öldürdüler. Eğer Ermeniler arasında Rus subayları bulunmasa idi mezalimin daha geniş çapta yapılacağı muhakkak idi. Bir gecede 800 Müslümanın kesildiğini bizzat Ermenilerden işittim. 15-16 Ocak gecesi Ermeniler, Erzincan’da Müslüman halka katliâm yaptılar. “(Belgeler Dosyası, Belge No. 21-22; Ermeni mezalimi, s. 65-r66).

Bu katliâm yalnız Erzincan’a münhasır kalmamış, Gümüşhane, Bayburt, Erzurum, Muş ve Varto gibi çeşitli yerlerde de olmuştur. Bayburt ve çevresindeki Müslümanların yok edilmesi için görevlendirilen Arşak, katliâmı aşağıdaki şekilde düzenleyip icra etmiştir:

“Arşak, önce Müslüman halka âdil davranır görünüp onları kendisine inandırmaya çalıştı. 1 Şubat 1918 tarihinde her sokak ve mahalleye devriye çıkararak birer bahane ile halkı toplamaya başladı. Mahalleler arasına çıkan devriyeler: “Sizi Arşak Paşa istiyor, önemli bir mesele görüşülecektir” gibi aldatmalarla halkı toplayıp Salih Efendi Ticarethanesine hapsettiler. Çarşı ve pazarda bulunmayanların da evlerine giriliyor, para ve kıymetli eşyaları alındıktan sonra bir kısmı kapıları önünde öldürülüyor, diğerleri ise çeşitli zulüm ile hapishaneye gönderiliyordu. Ermeniler 3 Şubat sabahı, Müslüman kadınları da toplamaya başladılar. Ve 14 kadın, ile 2 kızı Salih Hamdi Efendi’nin Ticarethanesi karşısındaki Haydar Bey’in ahşap oteline kapattılar. Katliama önce Salih Hamdi Efendi’nin ticarethanesinde hapsedilenlerden başlandı. Bu ticarethanede sağdan birinci odaya 23, soldan birinci odaya 4, ikinci odaya 60, üçüncü odaya 50 ve koridorun solundaki en son odaya 48, sağdakine 8 olmak üzere toplam 193 Müslüman hapsedilmişti. Bu odalardaki mazlum insanları, Ermeniler ellerindeki süngü ve baltalarla parçaladıkları gibi cesetlerin üzerine gazyağı döküp yaktılar.

Sıra koridorun solundaki odada bulunan 48 kişiye geldiği zaman, burada hapsedildiler, koridorun taşlarını söküp kapının ardına yığmak suretiyle Ermenilerin içeri girmelerine engel oldular. Ermeniler içeriye giremeyince bomba ve kurşunlarla bu masumlara saldırdılar. Bu kahraman mahpuslar, atılan bombaları dışarı atmak suretiyle kendilerini savunurken bir kısmı da odanın beton duvarını delmeye çalışıyordu.

Bu arada Ermeniler, Haydar Bey’in oteline doldurulan 14 kadını çırılçıplak soyup bitişikteki Çavuşoğlu oteline götürdüler ve burada birer birer öldürüp oteli yaktılar.

Bu feci sahneler sırasında mahalleler arasında da öldürmeler, yağmalar ve yakmalar devam ediyordu. Bununla beraber kasabanın güneybatısında ve caddenin sol tarafında bulunan cephaneliğin plân dışı ateşlenmesinden meydana gelen müthiş patlama Ermeni askerlerini şaşırttı. “Kasabayı Türk Birlikleri sardı, toplar patlıyor” sözleriyle kaçışmaya başladılar.

Salih Hamdi Efendi’nin Ticarethanesinde tutuklu iken kahramanca savunmaları sayesinde Ermenileri oyalamayı başaran 48 Türk, oradan çıkarak saklanmış olan halkı haberdar ettiler ve yanmakta olan kasabayı söndürmeye başladılar.

Erzincan ve Bayburt katliamlarının benzerliği, halkın, muntazam kuvvetlerle sistemli bir şekilde imhaya başlandığını doğrulamaktadır. Ermeni birliklerinin, Türk birlikleri karşısında geri çekildikleri yol üzerinde ve yakınında bulunan bütün Müslüman köylerini tahribettikleri, kadın erkek ve çocukları öldürdükleri görülmüştür.

Mamahatun (Tercan) istikametinde ilerleyen takip kolu, kasabanın kül haline geldiğini ve halkının evlere doldurularak yakmak, süngü ve kurşunla öldürülmek suretiyle imha edilmiş olduğunu görmüştür. Tercan çevresinde şehid edilenlerin sayısı 300’e ulaşmıştır.

Türk birlikleri, ilerledikçe öldürülen masum insanların cesetleriyle karşılaşmışlardır. Erzurum hattına kadar yapılan Ermeni mezalimi şöyle özetlenebilir: ‘

  1. Tazegül köyünden 30 kadın ve çocuk öldürülmüş ve 25 erkek de götürülmüştür. Bunların da öldürüldükleri anlaşılmakladır.
  2. Cinis köyünde bulunan 600 den fazla kız, kadın ve erkekten 13ü hariç, tamamı yakılmak, süngülenmek ve hamile kadınların karınları yarılarak çıkarılan çocuklar kucaklarına konulmak suretiyle öldürülmüşlerdir.
  3. Öreni köyü tamamen yakılıp halkı imha edilmiştir.           
  4. Karargâhını Erzurum’un 13 km. güneyindeki Alaca köyüne nakleden Kafkas I. Kolordu komutanı, adı geçen köyde gördüğü Ermeni mezalimini şöyle anlatmaktadır:
  5. Odalara doldurularak öldürmeye teşebbüs ettikleri, Müslümanlardan 278’i ölmüş, 42 sinin çoğu ağır yaralı olarak bulunmuştur.
  6. 278 şehid içinde ırzlarına tecavüzden sonra öldürülerek ciğerleri duvarlara asılmış genç kızlar, karınları deşilmiş hamile kadınlar, beyinleri çıkarılmış veya vücutlarına benzin dökülerek yakılmış çocuk ve erkekler bulunmuştur.
  7. Ilıca da aynı âkibete uğramıştır. Burada yüzlerce masum öldürülmüştür (Ermeni Mezalimi, s. 69-75, İslâm Ahalinin Duçar Oldukları Mezalim Hakkında Vesaike Müstenid Ma’lûmat adlı eserde bu konuda yeterli bilgi ve fotoğraflar verilmektedir).

Ermeni katliâmı Erzurum’un içinde de çok masumun canım almıştır. Rus Generali Odişelidze’nin Erzurumdan ayrılmasından sonra başlayan Erzurum katliâmı, Atranik ve Dr. Azaryef tarafından düzenlenmiş ve yaptırılmıştır. 10 Şubat 1918 günü başlayan katliâm sırasında bütün mahalleler devriyeler tarafından sarılmış, çarşı ve pazarda bulunan çocuk, ihtiyar, kadın, erkek yol yaptırmak bahanesiyle toplanmıştır. Bu masumlar gruplar halinde Kars Kapısı dışına getirilip üzerleri iyice aranmış, para ve kıymetli eşyaları tamamen alındıktan sonra hazırlanan çukurlara doldurulmuştur. Sonra Erzurum garnizonlarında bulunan Ermeni askerleri, evlere saldırmaya başlamışlar ve yağma, öldürme, ırza tecavüz gibi kötülükleri bütün şiddetiyle yapmışlardır. Bu katliâm, Türk birliklerinin Erzurum’u kurtarma tarihi olan 24 Şubat 1918 tarihine kadar sürmüştür. Erzurum’a giren Türk birlikleri şehir içinde 2127 şehit erkek cesedi defnetmişler, ayrıca Kars kapısı dışında 250 ceset bulmuşlardır. Cesetler üzerinde balta, süngü ve mermi yarasına, ciğerleri çıkarılmış, gözlerine kazık çakılmış cesetlere rastlanmıştır. Özet olarak Erzurum’da katliâma uğrayan ihtiyar, kadın, çocuk ve erkeğin toplamı 8000 (sekizbini) bulmaktadır.    

Erzurum’dan geri çekilen Ermeni birlikleri Pasinova köylerinde de katliâma devam etmişlerdir. Hasankale tamamen yakılmış ve halkı öldürülmüştür. Bu kasabaya giren Türk birlikleri, sokaklarda acı acı bağıran kedi ve köpeklerden, alevler içinde yanmakta olan kasabadan, sokaklarda öldürülmüş ihtiyar, çocuk ve kadın cesetlerinden başka bir şeye rastlamamışlardır. Kasabada öldürülenlerin sayısı 1500’ü bulmuştur.

Hasankale’de yıkıntılar içinde canlı kalmış olan 100, Köprüköy’ de 85, Badicivan’da 200, toplam 395 ağır yaralı kadın, erkek ve çocuk Türk birlikleri tarafından toplanarak tedavi için hastanelere yerleştirilmiştir.

Ermeniler, Erzurum’un kuzeyinde bulunan Erginis (Yerlisu) köyünden 50 kadın, çocuk, ihtiyar öldürdükten sonra köy tamamen yakılmıştır. (III.-Ordu Mezâlim Dosyası). Hoşan ve Kalçık köylerinden 50 erkeğin cesetleri Gümgüm (Varto) da bulunmuştur Makalisor köyü halkıyla Gümgüm (Varto) daki erkekler, yol yaptırılmak bahanesiyle götürülmüş ve bunların âkibetleri meçhul kalmıştır. Ermeni birlikleri Varto da 20 kadın ve çocuğu da öldürmüşlerdir.

Ermenilerin Kars ve ötesinde yaptıkları mezâlim de şöyle özetlenebilir:

29 Nisan 1918 tarihinde Gümrü’den 500 araba ile Ahılkelek’e götürülmekte olan 3000 kadar kadın, ihtiyar, çocuk ve erkek yolda öldürülmüştür.

Bir Ermeni birliği Kağızman doğusundaki Kulp ve Revan bölgesindeki Müslüman köylerini yakıp yıkmış, kadın, çocuk ve erkeklerini öldürmüşlerdir.

1 Mayıs 1918 tarihinde 100 kadar Ermeni atlısı, Şiştepe, Dörkene ve civarında 60 çocuk, kadın ve erkeği öldürmüşlerdir.

25 Nisan 1918 tarihinde Kars’ın doğusundaki Subatan köyünde büyük-küçük 750 Müslümanı balta ve bıçakla öldürüp ateşle de yakmışlardır.                  

Magosto ve Alaca köylerinde 100’den fazla insan öldürüldüğü gibi Tekneli, Hacıhalil, Kaloköy, Harabe, Vagor, Yılanlı, Kinak köyleri halkı tamamen öldürülmüşlerdir.

1 Mayıs 1918 tarihinde Ahılkelek çevresindeki Acaraça, Dangal, Mulanıs, Murcahit, Padıgna, Havur ve Kumrus köyleri yakılmış, halkı da tamamen öldürülmüştür.

Kars’taki Türk esirlerinden bir kısmı Karsta bir kısmı da Gümrü’ de süngü ile öldürülmüştür.

Ermeni zulmünün, akim alamayacağı dereceye vardığı görülmektedir. Ahılkelek bölgesindeki Müslümanlara Ermenilerin yaptıkları mezâlim hakkında Rus memurlarından I. Aksire Dairesi Müfettişi Haraşenko, kendi el yazısı ile verdiği raporda olayları şöyle anlatmaktadır:

“1917 Kasımından itibaren 1918 senesi 21 Mayısına kadar Ermenilerin Ahılkelek Sancağında yerli ve sadık Müslüman halka karşı yaptıkları vahşetleri açıklayacağım. Gerek yerli Gürcülerin bana anlattıklarına dayanarak ve gerekse bizzat görmüş olduğum olayları, gözlerim yaşlarla dolu olarak yazmaya başlıyorum:

Geçen sene Kasım Ayı sonunda Akbabalı sekiz Müslüman, yerlilerden ot satın almak üzere Bagdanofka köyüne geldiler. Bunu haber alan Hocabey köyü Ermenileri, hemen sekiz Müslümanın etrafını çevirerek hançerlerle üzerlerine saldırıp dördünü öldürdükten sonra gözlerini oydular ve dillerini kestiler. Daha sonra cesetlere çeşitli hakaretler yaptıktan sonra diğer dördünü de silahla öldürerek cesetlerini Akbabalılara verdiler. Hançerlerle öldürdükleri dört cesedi yaktılar. 1918 yılı Ocak ayında Ermeniler, Müslüman köylerine saldırılara başladılar. Önce “Silâhlarınızı bize teslim ederseniz size hiçbir şey yapmayız” diyerek söz verdiler. Müslümanlar, Ermenilerin sözlerine inanarak silâhlarım teslim ettiler. Halbuki Ermeniler yalan söylemişlerdi. Müslümanların silâhlarını aldıktan sonra Tospiya, Kokiya, Verivan, Tonokam, Kulilis, Pankana, Sogomakuvaşi Alovuvejva ve Gümris köylerini yakıp yıktılar; köylerin zahire, hayvan ve bütün eşyalarını alıp götürdüler. Köy halkının bir kısmını hemen orada öldürerek, geri kalan kadm ve erkekleri esir olarak Ahılkelek kasabasına götürdüler orada bunlara 24 saatte bir funt (400 gram) ekmek ile sudan başka hiçbir şey vermediler. Açlık ve pislikten, esirler arasında tifo çıktı. Doktorlar, esirlerin daha iyi beslenmeleri ve temiz tutulmaları için müracaat ettilerse de Ermeniler, dikkate almayarak Müslümanların hesapsız kırılmasına sebep oldular. Kimse yardım edemedi. Çünkü Ermeniler, Müslüman esirlerin kapattıkları binanın çevresine bile kimseyi bırakmıyorlardı.

İşte 21 Mayıs 1918 tarihinde Türk Ordusu Kurzah (Karsak) köyünü işgal ettiği  zaman bütün Ermeniler kaçmaya başladılar ve esirlerin bulunduğu binayı yıktılar. Müslümanlar bu yıkıntılar altında kaldılar. Cesetlerin bir kısmını da çukurlara atarak üzerlerine kireç döktüler. Daha sonra da neft ile yaktılar. 

Görülüyor ki Ermeniler, tarihte eşi görülmemiş, aklın alamayacağı derecede, zulümler yapmışlardır. Asırlarca eşit vatandaşlık haklarına sahip olarak birlikte, barış içinde yaşadıkları Türklere, sırf muhteris devletlerin kışkırtmalarına kapılarak ve bir bağımsızlık hayaliyle bu zulüm ve katliâmları reva görmüşlerdir. Zulme uğrayan, namusuna tecavüz, malı yağma, canına kasdedilen Türk halkı da elbette eli kolu bağlı duramazdı. O da kendisini savunmak zorunda kalmış, bazı köylerde bu yapılanlara mukabele etmek isteyenler olmuş, fakat yine de devlet kuvvetleri mukabele edenleri şiddetle cezalandırmıştır.

Adana’daki Ermeni ayaklanması, bunun en bariz örneklerinden biridir. İkiyüz silâhlı Ermeni Komitecisi, kendi aralarında and içerek bütün Müslümanları öldürmeyi kararlaştırmış, bunun üzerine Adana ve Mersin’de birtakım Ermeni gençleri eski Ermeni şarkılarını sokaklarda haykırarak dolaşmaya başlamışlardır. Ermeniler zayıf buldukları Türk evlerine dalıyor, ırza, cana ve mala saldırıyorlardı. Saldın 4 gün, 4 gece sürdü. Sonradan isyanın tahrikçisi Muşeg Mısır’a kaçtı, oradan Amerika’ya gitti ve Amerikan Ermeni kilisesi piskoposu oldu.

İşte memleket bu güç şartlar içinde iken tehcir kanunu çıkartmıştır. Hükümet bu kanunla savaş bölgesinde halk ve ordu için tehlikeli duruma gelen Ermenileri, bölge dışına çıkarmak zorunda kalmıştır. Buna sebep, Ermenilerin kendi tutumları, ihanetleridir. Yoksa Ermeniler, asırlarca Türk halkından, ve Türk devletinden iyilik ve himaye görmüşlerdir. Müslüman halk, cephelerde düşmana karşı göğüslerini siper edip can verirken Ermeniler askerlikten de muâf olarak iktisadi durumlarını güçlendirmişler, özgürlük ve refah içinde yaşamışlardır. Memleketin duvarcılık, ayakkabıcılık, kuyumculuk gibi çeşitli mesleklerini de kendi ellerinde bulundurmuşlardır. Böyle adalet, özgürlük ve refahı ancak Türk tebaası olarak görmüşlerdir. Buna karşı gelmek, nankörlüktür.

Sonuç

İslâmî en güzel şekilde yaşayan Müslüman Türk halkı, sözünde duran ihanet etmeyen komşusuna, hangi dinden olursa olsun kötülük etmemiştir. Çünkü Rasûlüllâh sallallâhü aleyhi ve sellem: “Müslümanın elinden ve dilinden kimsenin zarar görmeyeceğini’, buyurmuştur. İngiliz Müslümanlarından John Davenport, Hz. Muhammed ve Kur’ânı Kerîm adlı eserinde Müslümanların meziyetlerini şöyle anlatıyor:

“.. Kitap ehline cizye vermeleri teklif edilirdi. Müslümanlar, müsamaha sınırını nadir olarak aşmışlar, gayri Müslimlere verdikleri sözü tutmuşlar, İslâm fatihleri, Roma ve Bizans fatihlerine nispetle gayet mu’tedil ve müsamahakâr davranmışlardır. Sırf hakikat olarak üzere şunu söyleyebiliriz ki: şayet Batı prensleri, Araplarla Türklerin yerine, yani Şarkta hakim bulunsalardı, Müslümanların Hristiyanlığa gösterdikleri müsamahayı Müslümanlara kesinlikle göstermezlerdi. Çünkü Garp amirleri, kendi dinlerinden oldukları halde başka mezhebe sülük edenlere en zalimane işkenceleri reva görmüşlerdir.

“Araplar, Türkler ve diğer Müslümanlar Hristiyanlara karşı, Batılı milletlerin Müslümanlara karşı izledikleri hattıhareketin aynını takib etmiş olsalardı, Şarkta Hristiyanlıktan eser kalmazdı.

“Goryu diyor ki: Müslümanların, Hristiyanlara karşı hattı hareketi ile, Papalığın, gerçek müminlere reva gördüğü zulümler, hiçbir suretle kıyas edilemez. Vudvalar aleyhindeki savaşta yahut Saint Bartelmi katliâmlarında o kadar kan döküldü ki yalnız bu kanlar, Müslümanların döktükleri Hristiyan kanından pek çok fazladır. Müslümanlığın zalim bir-din olduğu hakkında beslenen müteassıp fikirlerden Hristiyanları kurtarmak gerekir. Bunların fikrine göre gûya Müslümanlık, ya ölüm veya Hristiyanlığı terk tehdidiyle yayılmıştır. Bunun asıl ve esası yoktur. Papalığın yamyamlığa varan zulüm ve işkencesine nazaran Müslümanların hattı hareketi en halim ve mütevazi hareketti. İslamiyet insanlara iyilikseverlik ruhunu üflemiş, sosyal faziletleri güçlendirmiş, bu suretle medeniyet üzerinde mühim bir tesir yaparak bütün Doğu Dünyası için nimet olmuş, binaenaleyh, Hz. Musa tarafından kâfirleri imha için ihtiyatsızca kullanılan kanlı silâhlara muhtaç olmamıştır.” (Hz. Muhammed ve Kur’anı Kerîm, s. 87—88).

Her yazımda ve her vesiyle ile ifade ettiğim gibi İslâmî en güzel yaşayan Müslüman Türk milleti, her gittiği yerde adaleti ve kahramanlığı ile cihan milletlerini kendisine hayran bırakmıştır. Rasûlüllâh sallallâhü aleyhi ve sellemin: “İstanbul elbet Fetholunacaktır, onu Fetheden asker ne güzel asker, onu fetheden kumandan , ne güzel kumandandır'” (Musned ibn Hanbel ve Mustedrek) meâlindeki hadisleri, Müslüman Türk askerinin meziyet ve faziletini her kese örnek göstermiştir. Eğer bu millet, gittiği yerlere adalet yerine zulüm ile, zorbalıkla gitmiş olsaydı çıkan bir olayın ancak bir iki ay sonra duyulabildiği, gönderilen askeri yardımın aylar sonra ulaşabildiği Yugoslavya, Libya, Cezayir, Mısır, Yemen, gibi uzak ülkelerde asırlarca hâkim olması mümkün değildi.

Bir konuşmacı olarak katıldığım Cezayir 12 nci İslâm Düşüncesi Konferansında Tevfîk el-Medenî isimli bir âlim, Osmanlının, bölge halkına gösterdiği adaleti, Kanuni’nin ve sonraki padişahların, adaletten ayrılmamaları için yöneticilere gönderdiği fermanları dinleyicilerin dikkatine sundu. Biz de bir yabancının ağzından duyduğumuz gerçeği yansıtan bu sözlerle inşirah duyduk.

Güneş balçıkla sıvanamaz. Türk halkının iyilikseverlik, fazilet ve adaleti bütün dünyaca müsellemdir. Ermenilerin, iyilik ve himaye gördükleri Türk halkına karşı katliâm iftira ve yaygaraları, yabancı ülkelerdeki masum Türk diplomatlarını kahpece kurşunlamaları, kendilerine bir yarar sağlamaz. Türkler Anadolu’yu onlardan almadılar ki şimdi Türklerden hak istemeğe kalksınlar. Toprak Allah’ın yarattığı topraktır. Allah bu toprağı Zaman zaman çeşitli milletlere armağan etmiştir ve son olarak da ve inşallah bir daha çıkmamak üzere Türk milletine vermiştir. Rusya dışında Avrupa’nın en büyük ordusuna sahip Türk milletinin elinden bu toprakları kimse alamaz. Üç beş maceracı Ermeninin hunhar ve caniyane davranışları, hiç şüphesiz büyük Ermeni çoğunluğunu da üzmektedir. Bu maceracılar, Anadolu’yu parçalayıp yutarak sıcak denizlere inme emelinde bulunan büyük bir devletin oyuncağı olmaktan öteye geçemezler. Allah’ın nasib ettiği, bin yıldanberi de şehitlerimizin kanıyla sulanmış bulunan bu mübarek toprakları hiç kimse Türk milletinin elinden alamaz. Akif’in dediği gibi:

Kim bu cennet vatanını uğruna olmaz ki fedâ,
Şühedâ fışkıracak toprağı sıksan şühedâ,
Cânı, cânânı, bütün vârımı alsın da Hüdâ,
Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüdâ

Kaynak: Prof. Dr. Süleyman ATEŞ, “Müslüman Türkler Hiçbir Kavme Zulmetmemişlerdir”, A.Ü.İ.F. Dergisi, 1983, s. 765-778.

 

YÜREĞİMİZE BATAN İNGİLİZ KAZIĞI (Ermeni Meselesi)