TEKRAR İZLENİLMESİ GEREKEN FİLİMLERDEN


Akbabanın Üç Günü (1975) Three Days of the Condor

Dinle! CIA için çalışıyorum. Ajan değilim. Kitap okurum, sadece. Dünyada yayımlanan her şeyi okuruz ve komplolar, kirli tuzaklar kodlar gireriz bilgisayara ve bilgisayar bunlarla CIA’in gerçek plan ve operasyonlarını karşılaştırır. Yeni fikirleri, zayıf noktaları araştırırım. Macera kitapları, romanlar gazeteler okuruz. Kim böyle bir işi icat eder ki?

 Dinle!

- Beni öldürmeye çalışıyorlar!

- Kimler?

 Bilmiyorum ama bir nedeni olmalı. Bir nedeni olmalı! Tek ihtiyacım parçaları bir araya getirebilmek için güvenli, sakin bir zaman.

Akbaba bir amatör. Yolunu kaybetmiş, hareketleri kestirilemez biri muhtemelen, duygusal bile. Bir profesyoneli aldatabilir. Bilerek değil, titizlikle. Çünkü yolunu kaybetti. Ne yapacağını bilmiyor her zaman ne yapacağı tamamıyla kestirilebilir, Wicks’in tersine.

Bu adamlara ne yaptın?

 Hangi insanlar?

 Kim olduklarını bilmiyorum. Dosyaya bir rapor koydum. Washington’dan bir adam da okumuş bunu. Farz etmiş ki… Bu adam benim bölüm şefim. New York’a beni vurmaya gelmiş.

- Onu tanıyor musun?

- Hayır.

- Seni nerede bulacağım?

 Ben seni bulurum.

- Ona güvenir misin?

 – Güven. O sana güvenir mi?

 Onun işi kuşkulanmak. Hiç kimseye güvenemez.

- Onları kim, nasıl oynatabildi?

- Galiba hiç kimse.

- Sonra…

- Belki CIA’in içinde. başka bir CIA vardır.

Neler oluyor?

 Kimsin sen?

 Kimsin sen?

 Burada ne yapıyorsun?

 Akbaba’yım. Otur! Geçinmek için ne yapıyorsun?

 Saçmalama! Ne yapıyorsun tam olarak?

 Operasyonlardan sorumlu Direktör Yardımcısı.

- Hangi bölge?

- Ortadoğu. Ne üzerine çalışıyorsun?

 Ne yapıyorsun?

 Bedeli, Amerikan Edebiyat Tarihi Derneği binasındaki herkesi öldürmek olan sır ne?

- Hiçbir sır yok.

- Wicks sana benim raporumu gösterdi.

Ne raporu?

 Evet. Ortaya çıkardığım senin ağındı.

Ne yapıyordun?

 Ne yapıyordun?

 Bir grup lanet olası kitabın operasyonlarla ne ilgisi olabilir?

 Almanca bir kitabın Venezüella dışından bir kitabın Arapça gizemli hikâyelerin…

- Dur bakalım. Bu kadar önemli olan lanet şey ne?

 Petrol rezervleri. Petrol. Petrol, öyle değil mi?

 Tüm bu lanet şey petrolle ilgiliydi. Öyle değil miydi?

 Öyle değil miydi?

 Öyleydi.

Hadi. Gel hadi. Bana biraz şu kızdan bahset. Hangi kızdan?

 Nasıl seçtin?

 Yaşına bakarak mı?

 Arabasına bakarak mı?

 Görünüşüne mi?

 Rasgele. Şans eseri. Gerçekten.

Ortadoğu’ya saldırma planlarımız mı var?

 

- Deli misin sen?

- Öyle mi görünüyorum?

 – Bak Turner…

- Planlarımız var mı?

 Yok. Kesinlikle yok. Oyunlarımız var. Hepsi bu. Oyun oynarız, farz edelim kaç adama, neye mal olacak?

 Bir rejimi sarsmanın daha ucuz bir yolu var mı?

 – Bunun için bize para ödüyorlar.

Farz et ki planlarına takılmadım. Farklı bir ayak oyunu. Gerçek şu ki, planda bir yanlışlık yoktu. Plan doğruydu. Plan yürümeliydi. Sizin neyiniz var?

 Bir yalanınızın ortaya çıkarılmamasıyla doğruyu söylemenin aynı şey olduğunu mu düşünüyorsunuz?

 Hayır, basit bir ekonomi. Bugün bu petrol, doğru mu?

 10 ya da 15 yıl içinde  yiyecek plütonyum, belki daha da erken. Sonra bizden ne yapmamızı isteyeceklerini sanıyorsun?

 Sor onlara! Şimdi değil, sonra. Her şeyleri tükendiğinde, sor onlara! Yakacakları kalmadığında, üşüdüklerinde, sor onlara! Motorları durduğunda sor onlara! Açlık nedir bilmeyen bu insanlar, açlık çekmeye başladığında, sor onlara! Bir şey bilmek mi istiyorsun?

 Onlara sormamızı istemeyecekler! Nasıl olursa olsun, onlara bulmamızı isteyecekler bizden.

Bu Akbaba, dosyasında anlatıldığı gibi bir adam değildir.

- Kaçak hareket etmeyi nereden öğrendi?

- Okur.

- Oku.

- Bu da ne demek oluyor?

 Şu demek oluyor ki efendim, o her şeyi okur.

- Ama anlamıyorum.

- Evet.

Secret Défense (2008) Devlet Sırrı

Sen ruhunu şeytana satana kadar şeytan ruhunu satın almaya çalışmaya devam edecektir.

Arap atasözünün de dediği gibi: “Diplomasi çare olmazsa bir kadın yollayın.”

İyi istihbarat verileri bilinen gerçeklerle birleştirmek demektir.

İsminizi yazın. Yeteneklerinize göre seçilmediniz. Hepiniz detaylı bir biçimde incelendiniz.

. Ne zamandan beri kimliğimin açığa çıktığını biliyordun?

 Biliyordun, öyle değil mi?

 O adam beni tanıdığında beni görevden alman gerekiyordu. Beni koruyacağına, hayatımı tehlikeye attın beni düzmesine izin verdin. Hepsi kendini bizden bir adım önde hissetmesini sağlamak için mi?

 Ne zaman gerçeği söyleyeceksin?

Ben bir vatanseverim Diane. Annemi izlememi isteseler izlerim. Sana olanlar, senin gibilerle benim gibilerin yolu kesiştiğinde sıklıkla yaşanır.

- Benim yerimde olsan…

- Asla senin gibi olmayacağım. Eğer benim yerimde olsan ajanın için her şeyi yapman gerektiğini bilirdin. Günler, geceler, haftalar, aylarca eve gitmeden onunla birlikte kalabilmelisin. Eşinin, çocuklarının isimlerini, doğum günlerini bilmelisin. Hayatını onun için askıya alabilmesin. Yapamayacağın şey, onu insan olarak görmektir. Ajan bir insan değildir. O bir silahtır, başka bir şey değil. Tek tesellim, senin yalnız olduğunu, hayatın boyunca da yalnız kalacağını bilmek. Biliyorum.

————————–

Jack Reacher (2012)

“Beş masum insan. Rastgele öldürüldü, evet. Bu ülkede yılda kaç kişinin öldüğünden haberin var mı? 2,5milyon kişi, yani günde ortalama 7000 Amerikan son kez uyanıyorlar. Geçen cuma, beş tanesi aynı noktada birlikte öldüler.

 Bu rastgele mi?”

“Sana Zack diye hitap ettiklerini duydum. Bu mahkum anlamın geliyor, değil mi? Bu insanları öldürmek için aldığın paranın yeterli olmadığın inanıyorum öyle bir şey yok. – Alabileceğimizi alırız. İşimiz bu. Zach, mahkum demek.

Gerçek adın ne?

 Jiloviak. İnsan demek. “Mahkum İnsan”.

- Gerçek adın bu mu?”

“O güçler “Şehirlerde tek tek çalışıp, yerel inşaatlar edinirler en çok kentsel gelişimle ilgilenirler kimsenin ihtiyacı olmayan köprüler, kullanılmayan otobanlar yaparlar kanser gibidirler büyümesi durmayan bir hücre. 15 yıl içinde on iki kez taşındılar. Atlanta, Albuquerque, Austin Oklahoma, Sacramento her zaman yozlaşma iddialarıyla beraber kamu fonlarından milyonlarca kayıp dolar da dahil ve hiçbir zaman bir araştırma, soruşturma yapılmamış. Sanki onların Şirketi’nin dokunulmazlığı var. Belki de bu, suçlamaların rakipten gelmesinden dolayıdır. Hoşnutsuzluktan, Onlar gibi ya da güçlerin önemli memurlarla işbirliği vardır ve bu işbirliği yetersiz olduğunda satın alınamayan insanlar öldürülüyor.”

 

 

UNUTULMUŞ BİR CEMAAT-MANİSA YAHUDİLERİ


Hzl:  Feridun Mustafa Emecen,

ÖNSÖZ

“Bir gün bir yeniçeri yolda rastladığı bir Yahudi’yi çevirip ona;
Siz İsa peygamberi çarmıha germişsiniz öyle mi ? diye sorarak kılıcını çeker; biçare Yahudi korku içerisinde,
Aman ağam bu bin beş yüz yıl önceydi, benim ne suçum var,
Bunun üzerine yeniçeri,
Olsun ben yeni öğrendim ” der.

Sonunda Yahudi canını kurtarabilmiş inidir bilinmez; ancak her üç semavi dini de ilgilendiren ve içerisinde derin anlamlar gizli olan bu ironik fıkra, hem tarihte çeşitli idarelerin altında yaşayan Yahudilerin durumunu, hem de burada bu satırların yazarının ele aldığı konunun mahiyetini bir ölçüde yansıtmaktadır. Zira Osmanlı toplumu içinde, sosyal bakımdan kapalılık arzeden kendi içindeki münasebetlerin mahiyetine nüfuz edebilme zorluğu bulunan bir küçük Yahudi topluluğunun tarihini incelemenin, söz konusu dine mensup olmayan ve bu dünya ile hiç bir irtibatı bulunmayan bir araştırıcı için önemli meselelere ve zorluklara yol açacağı şüphesizdir. Bununla birlikte, onların kendi dışlarındaki muhtelif kesimlerle olan münasebetlerinin ve Osmanlı cemiyet yapısı içindeki yerlerinin, iktisadi kapasitelerinin, demografik yapılarının, sosyal hareketliliklerinin ortaya konması, böyle bir mensubiyetin gerekliliğini ilzam etmez. Aksine farklı bir bakış açısı ile yapılan değerlendirmelerin önemli olacağı, daha sıhhatli bilgilere ulaşılabileceği düşünülebilir.

Bir-iki çalışma hâriç Türk tarihçilerinin ilgisi dışında kalan yahud ciddi, birinci elden kaynaklara dayalı çalışma yapılmayan Osmanlı Yahudileri tarihi ile alakalı incelemeler, çoğunlukla Musevî asıllı tarihçilerin tekelinde kalmış ve onların da tesiriyle biteviye tekrarlanan genel bilgilerle meşbu bir literatür oluşmuştur. Bunların yönlendirici olup olmadıkları bir yana, söz konusu çalışmalar, cemaatin içyapılarını ve manevi bünyelerini sağlam olarak yansıtmak açısından ayrıca dikkat çekici görülmektedir.

Son zamanlarda Osmanlı ve Türk Yahudi tarihi ile ilgili neşriyat değerlendirilirken, Avram Galanti’den bu yana Yahudi asıllı tarihçilerin hemen hemen aynı ana fikir çerçevesinden yola çıktıkları, özellikle 1492’deki büyük göç hadisesinin olumlu hisleriyle, ilmi olmaktan çok popüler mahiyette, Musevilerin sadık millet olduklarım göstermek amacıyla hareket ettikleri üzerinde durulmaktadır. Ayrıca bu konuda şu sıralarda pek moda olan sıra dışı (resmi tarihçilik söylemi dışında?) cesur incelemelere ihtiyaç duyulduğu yolunda fikirler ileri sürülmektedir. Ancak bunun esas itibarıyla bir yönlendirmeden bir başka yönlendirmeye sebeb olacağını düşünmek gerekir. Bu tür çalışmalarda, alternatif arayışlar yerine, belgelerin geniş ölçüde yorumuna dayalı, mensubiyet hislerinden mümkün olduğunca sıyrılmış bir anlayışla, böyle bir incelemenin karşında kalması muhtemel uslub kuruluğu ve eksikliklere rağmen, hareket etmenin daha sağlıklı bir yaklaşım tarzı olacağı ifade edilebilir.

Yine de küçük bir bölgedeki Yahudi cemaatinin durumunu anlamaya yönelik bu çalışmada, bu satırların yazarının mensup olduğu dünyanın ve fikri alt yapının etkisinden bütünüyle kurtulduğu söylenemez; zirâ farkına varılamayacak olan bilgi birikiminin etkisi daima göz önüne alınmalıdır. Söz konusu alt yapının tesirinden mümkün olduğunca sıyrılarak ve hiç bir yönlendirmeye, müsbet veya menfi amaca tevessül etmemeye çalışılarak ele alınan konu, esas itibarıyla belgelerin doğrudan yol gösterici etkisi altında bulunmaktadır. Bunun ise tek yönlü bir malumat yığınına yol açma tehlikesi daima ortada durmaktadır. Fakat mevzuun orta büyüklükte bir Batı Anadolu şehrinde 500 yıl kadar ikamet eden küçük bir cemaatin sosyal ve ekonomik yapısı olduğu, iç yapıları, inanışları, tesanüdleri ile ilgili bilgilerin bugüne sağlıklı bir şekilde kendilerine has kaynaklardan ulaşmadığı dikkate alınırsa, bu ilk girişimin düşülmesi muhtemel hatalarının, eksiklerinin anlayışla karşılanacağı ümid edilebilir. Öte yandan son zamanlarda pek moda bir tabirle, “öteki” veya “azınlık” olarak mütalaa edilmek istenmeyen Manisa Yahudi cemaati, genel olarak İslâm toplumu içinde hukuki bir yere sahip olmak (zimmi statüsü) dolayısıyla, söz konusu kavramlardan çok bariz bir farklılık arzetmektedir. Yani bu çalışma ne bir “öteki” nin ne de “azınlığın” tarihidir; Osmanlı cemiyetini oluşturan bir parçayı anlamaya yönelik, geniş ölçüde bugüne kadar ele alınmamış yeni belgelere dayalı, dar ve derinlemesine tahlillerle süslü mütevazı bir incelemedir ve ulaşılan sonuçları da daima tartışmaya açık bulunmaktadır. Bunun yanı sıra bu çalışmada Osmanlı belgelerinin incelenmesi sırasında rastlanan Yahudi adlarının okunmasında önemli zorluklarla karşılaşılmıştır. Bunların mümkün olduğunca tesbitine çalışılmışsa da Osmanlı kâtiblerinin tercihleri ve yazış şekilleri, adların asıllarıyla bazen çok farklılık arzetmektedir ve şüphesiz doğru okumayı zorlaştırmaktadır. Burada geçen adlarda bu bakımdan herhangi bir iddianın bulunmadığı peşin olarak belirtilmelidir.

Nihayet yazar, bu çalışması sırasında, bazı kitabeleri temin eden sayın Aydoğan Demir’e ve bunların kullanılmasına izin veren sayın Haşan Malay’a; Fransızca tercümeleriyle çalışmayı destekleyen kıymetli meslekdaşı Tanju Cantay’a; listelerin yapılmasını gerçekleştiren talebesi Zekai Mete’ye, kitabın basıma hazır hale getirilmesini sabırla bekleyip en iyi şekilde basılmasını temin eden sayın Muhittin Salih Eren’e teşekkür borçludur.

Feridun Mustafa Emecen
Bakırköy – Ocak 1997

 

GİRİŞ

“Yeryüzünde ne kadar Yahudi kovulmuşsa
hepsi doğru Türkiye’ye koşuyordu”.

 

H. Demschwam, 1553-1555.
İstanbul ve Anadolu’ya Seyahat Günlüğü.

Bu mütevazi araştırma XV. yüzyılın sonlarından itibaren şehzadeler şehri olarak bilinen Manisa’da yerleşip XX. yüzyılın başlarına kadar burada sürekli ikamet halinde bulunan bir gayri müslim cemaatin sosyal ve ekonomik yapısını Osmanlı arşiv kaynakları ve şer’iyye sicilleri esas alınmak suretiyle incelemeyi hedeflemektedir. Konunun ilgi çekici yönlerini bu cemaatin yerleşme özelliği, XVI. yüzyılda şehirdeki sosyal yapılaşma içinde tek gayri müslim gurubu oluşturmaları, genel İçtimaî bünyelerinin tabiatı gereği meşguliyet sahalarının niteliği, bunlar için şehrin câzibe merkezi haline geliş sebepleri teşkil etmektedir. Çeşitli dalgalanmalara ve bilahare şehre gelip yerleştikten sonra giderek güç kazanan Rum ve Ermeniler’e rağmen cemaatin şehirde ikametini uzun süre sürdürmesinin sırları, bu çalışmanın çerçevesinin teşkiline zemin hazırlayan bir başka önemli sebebi oluşturmaktadır.

Genel olarak Osmanlı Yahudilerinin tarihi hakkında daha XIX. yüzyıldan itibaren kaleme alınmış pek çok makale ve kitab bulunmaktadır[1]. Bütün bu irili ufaklı çalışmaların çoğu da Musevi asıllı ilim adamları tarafından kendi kaynakları da nazarı itibara alınarak gerçekleştirilmiştir. Bazılarında Osmanlı arşiv ve kitabî kaynaklarına da inilmiştir. Ancak özellikle Osmanlı arşiv kayıtları, yani resmî belgeleri, hâlâ orijinal bilgilere ulaşmayı sağlayacak bâkir malzeme yığını olarak durmaktadır. Son zamanlarda Yahudi göçünün 500. yıldönümü münasebetiyle hazırlanmış kitaplar ağırlıklı şekilde genel tasvirlerle mücehhez, popüler yanı ağır basan bir özellik göstermekte, bunun yanında bu konuda yapılan inceleme ve araştırmaların bibliyografik künyelerine kolayca ulaşma imkanı vermektedir. En son S. Shaw’ ve A. Levy’nin[2] kitabları hem bu yönleri, hem de Osmanlı Yahudilerinin siyasî, sosyal ve İktisadî yapıları, cemaat içi teşkilatlarını geniş bir zaman dilimi içerisinde veren genel tasvirleriyle dikkati çekmektedir. Ancak orta büyüklükte bir Anadolu şehrindeki küçük bir gayri müslim topluluğun tarihi hakkında derinlemesine hiç bir çalışmanın mevcut bulunmadığı dikkate alınırsa, genellikle devletin resmî bakış açısının ürünü olan fakat bize resmî olmayan bilgi kırıntılarını da sağlayan bu belgelerin önemi daha iyi anlaşılacaktır. Yani bu kabil bir inceleme için söz konusu topluluğun tarihini aydınlatmaya imkân veren ve kendi iç kaynakları dışında kalan seyahatnamelerdeki, çoğu defa doğruluğu tartışmalı olan malumatla birlikte tek ve farklı kaynak serisini oluşturmakta olmaları calibi dikkattir. Dolayısıyla Manisa Yahudileri tarihini incelemeyi hedefleyen bu çalışmada temel olarak bu kaynak serileri esas alınmıştır.

Yukarıda da belirtildiği gibi Osmanlı şehirleri temelinde Yahudi cemaatlerinin özelliklerine dair müstakil çalışmalar, İstanbul, Bursa, Selanik, İzmir gibi bazı büyük şehirler hariç hemen hiç yapılmamıştır[3]. Daha kozmopolit bir yapıya sahip büyük şehir merkezlerinde, hâkim unsurdan farklı bir inanış içindeki çeşitli toplulukların yaşayış şartları daha rahat olmalıdır. Zirâ bunların şehrin kalabalıklığı içinde dikkatlerden ve gözlerden uzak olma imkânları bulunmaktadır. Ama küçük şehirlerdeki hayat tarzları büyük şehirlerden daha değişiktir; ilgi ve dikkatlerin bu gibi farklı inanışları bulunanlar üzerinde toplanma ihtimali çok daha fazladır. Dolayısıyla kanaatimize göre bu gibi küçük şehirlerdeki cemaatlerin yaşayış şekillerinin, statülerinin, toplum içindeki yerlerinin tayini, daha fazla ilgiye mazhar olan büyük şehirler kadar, hatta onlardan da daha önemlidir. Osmanlı imparatorluğunun sosyal ve İktisadî yapısında müslüman olmayan toplulukların fonksiyonlarının ve imparatorluk mozayiğinin farklı tonlar taşıyan renklerinin ortaya çıkarılmasında bu kabil detay çalışmaların gerekliliği açıktır. Bundan yola çıkılarak İslâmî karekteri ağır basan bir Batı Anadolu şehrinin küçük gayri müslim topluluğunun tarihi, genel bilgileri destekleme ve yeni ufuklara açılmaya imkan verme yönlerinden incelenmeye sezâ özellikte görülmüştür. Bu tür ayrıntılı monografilerin çoğalması hiç şüphesiz genel tasvirleri daha doğru, farklı ve sağlam bir zemine oturtacaktır.

Konunun kaynaklarının temellerini arşiv malzemeleri oluşturmaktadır. Ancak özellikle doğrudan Yahudi kaynaklarına dayalı olarak Manisa Yahudi cemaatinin tarihi, sosyal ve ekonomik durumları hakkında A. Galanti’nin nisbeten geniş ama dağınık bilgiler verdiğini de belirtmeliyiz. Onun toplamış olduğu malumat arşiv malzemeleri ile birlikte cemaatin tarihinin boşluklarını doldurmada kolaylık sağlamaktadır. Dış kaynaklar arasında ise resmi belgeler önemli bir yer işgal ederler. Şehirdeki Yahudilerin nüfus durumları hakkında bilgilere ulaşmayı sağlayan Saruhan sancağı tahrir defterleri’, avarız defterleri[4], nüfus cerideleri[5] ve temettüat defterleri[6], cemaatin şehir bünyesindeki yerleri ve sosyal yapılaşmadaki vaziyetleri konularında Manisa şer’iyye sicilleri ve mühimme defterleri aslî kaynaklan teşkil eder. Vaktiyle tarafımdan yapılan ve XVI. yüzyıl Manisa’sının sosyal ve İktisadî yapısını aydınlatmaya yönelik çalışmalar[7] sırasında bu konuya incelenen mevzuun niteliğinin farklılığı sebebiyle kısmî olarak yer verilmişti. Daha sonra ulaşılan yeni malzeme ve kaynaklar buradaki bilgilere pek çok yeni katkılar yapma imkânı sağladı. Bu bilgilerin ilk sonuçları Ankara’da tertip edilen X. CIEPO sempozyumuna (31 Ağustos-5 Eylül 1992) sunulmuştu. Ayrıca Selanik’ten Manisa’ya vâki göç hadisesini de ana temalarıyla aydınlatan sebeblerini araştıran bir tebliğ de Resmo’da yapılan «The Via Egnatia under Ottoman Rule 1380-1699 (9-11 January 1994)» konulu sempozyuma sunulmuştu[8]. Bütün bu çalışmalar, XX. yüzyıla kadar Manisa Yahudileri tarihini ortaya koymaya yönelik bu mütevazı araştırmanın çerçevesini oluşturmuştur.

Sh: 9-16

SONUÇ

Orta büyüklükte bir Osmanlı şehrinde uzun yıllar boyunca yaşayan gayrı müslim bir topluluğun, Osmanlı resmî belgelerinin ışığında derinlemesine tahliline dayanan bu araştırma ile söz konusu cemaatin sosyal ve İktisadî yapısı üzerinde bir takım tesbitlerde bulunulmaya çalışılmıştır. Genel olarak Osmanlı tebaası farklı gurupların tarihine küçük bir katkı niteliği de taşıdığına inanmak istediğimiz bu çalışma ile ortaya konan tesbitler, hiç şüphesiz tam değildir. Ancak yine de burada ulaşılabilen resmî kaynaklar çerçevesinde yapılan izahlar, Osmanlı Yahudileri üzerine son zamanlarda oldukça artan genel tasvirlere dayalı çalışmaların muhtaç olduğu yeni malzemeler hakkında fikir verecek hususiyette görülmek istenmektedir.

XVI. yüzyılda Batı Anadolu’nun önemli bir siyasî ve İktisadî merkezi olma özelliğine sahip olan Manisa’nın sosyal hayatına yeni ve farklı bir boyut kazandıran Yahudiler, yüzyıl boyunca şehrin tek gayrı müslim topluluğunu oluşturmuşlardır, ilk iskândan 1970’lere kadar uzanan yaklaşık 470 yıl çeşitli dalgalanmalara rağmen şehirde kesintisiz olarak ikametlerini sürdüren bu küçük topluluk, türlü sosyal ve İktisadî problemlerle karşı karşıya kalmasına rağmen ayakta kalma başarısını gösterebilmiştir. Bunda cemaatlerinin iç yapısında zaman zaman yaşanan ciddi iç çekişmelere rağmen yine de dış dünyaya karşı temin edilebilen tesanüdü kadar, Manisa’nın yerli müslüman sakinlerinin, devlet görevlilerinin ve hükümet merkezinin olumlu yaklaşımları önemli rol oynamıştır. Aslında bu, Osmanlı ülkesinin bütününde görülen genel tavrın küçük bir yansımasıdır. Manisa halkından ziyade, ilk iskanlar sırasında kendi aralarındaki anlaşmazlıklar ile dalgalanmalar gösteren topluluk, kısa sürede burayı merkezî ve sabitleşmiş bir mevki, yerleşim yeri ittihaz etmiştir. Bu sabitleşme, XVI. yüzyıl sonları ve XVII. yüzyıl başlarında şehre müteveccih göçleri yönlendirecek kadar önemli olmuştur. XVII. yüzyılda zelzele, veba gibi tabiî âfetler bir yana giderek ağırlaşan İktisadî sıkıntılar yeni Hristiyan guruplarının iskanı ve ticarî alandaki faaliyetlerini daraltmaları dahi onları çok derinden sarsmış görünmemektedir. Bütün bunlara rağmen cemaatin varlığını inatla sürdürmesinin sırları, hiç şüphesiz XVI. asırda kazanılan sağlam yapı ve Şehirdeki mevkilerinin kuvvetli olmasında aranmalıdır.

Şehrin sosyal tabakalaşmasında kendilerine yer bulan ve hatta faaliyetleri ile kendilerini kabul ettiren bu küçük topluluk, müslüman halktan ziyade, XVII. yüzyılın ikinci yarısından itibaren, şehirde meskûn Ermeni ve Rumlar’ın İktisadî baskıları ile karşı karşıya kalmış, bunda değişen dünya sistemleri çerçevesinde batılı devletlerin Osmanlı pazarlarını tek taraflı hale getirme çabalan da etkili olmuştur. Bu cümleden olarak ana ziraat merkezi niteliğini haiz bulunup sahildeki limanlan kendisine bağlı çıkış kapıları olarak kullanan Manisa, zamanla Levant ticaretinde önemli bir merkez olarak ortaya çıkan bu limanlardan İzmir’in hinterlandı durumuna düşmüş ve bu durum cemaat açısından dikkat çekici bir iç hareketliliğe yol açmış; bütün dikkatler bu liman şehirlere yönelmiştir. Dolayısıyla Manisa cemaati gerek sermayesi ve gerek kemiyeti ile İzmir’in parlak geleceğinden müstefıd olmak üzere, buradaki Yahudi varlığını desteklemiştir. Bir başka deyişle İzmir’deki Yahudi cemaatinin oluşmasında Manisa’daki cemaat önemli rol oynamıştır. Zirâ XVI. asırda İzmir kıyıdaki diğer bazı limanlar gibi, içeride büyük bir merkez olan Manisa’nın iskelesi durumundaydı ve buraların mukataaları genellikle Manisalı Yahudi mültezimlerin ellerinde bulunuyordu.

Cemaat hakkında XVII. yüzyılın sonları ve XVIII. yüzyıla ait bilgilerin zayıflığına karşılık, XIX. yüzyılda bunların yeni bir kalkınma hamlesi içinde bulundukları sanılmaktadır. Fakat Manisa’da cemaatin XVI. yüzyıldaki refah seviyesine hiç bir zaman ulaşmadığını söylemek yanlış olmasa gerektir. Gerek XVIII. ve gerek XIX. yüzyılda genel olarak orta halli ve daha alt seviyede bir ekonomik vasata sahip topluluğun bu durumu meşguliyet sahalarında da kendisini göstermiş; aralarında daha basit işler, insan gücüne dayalı meslekler yaygınlaşmaya başlamıştır.

XIX. yüzyılda genel olarak nüfusu gittikçe kalabalıklaşan şehirde, iyice sabitleşmiş nüfus yapısıyla küçük bir gurup halinde kalan ve etkileri silinmeye yüz tutan Yahudiler, İzmir’le olan yoğun irtibat dolayısıyla ayakta kalıp yeniden toparlanmışlar ve kültürel açıdan yeni bir kalkınma hamlesi yaşamışlardı. Fakat XX. yüzyılın ilk çeyreğinde meydana gelen hadiseler ve yaşanan işgal dönemi, müslüman topluluklar kadar bu küçük cemaati de derinden etkilemiş; bundan sonra dağılma süreci başlamış ve bu da cemaat için sonun başlangıcını teşkil etmiştir.

Sh: 101-102

 

Kaynak: Unutulmuş Bir Cemaat-Manisa Yahudileri Feridun Mustafa Emecen, Eren Yayıncılık, 1997-İstanbul

 


[1]          Yahudi tarihini konu alan genel eserler (mesela bk. H. Graetz, History of the Jews, Philadelphia 1895, I-V) yanında doğrudan Osmanlı imparatorluğu topraklarında yaşayan yahudiler hakkında klasikleşmiş eser niteliği taşıyan M. Franco (Essai sur l’histoire des Israelites de l’Empire Ottoman, Paris 1897) ve Rozanes’in kitabları zikredilmelidir. Özellikle İbranice kaleme alınmış ve basılmış olan bu ikinci eser, 6 cilt olup pek çok araştırıcı tarafından kullanılmıştır. Orijinal adı Divrey Yemey Yisrael be-Togarmah olan bu eserin ciltleri muhtelif tarihlerde basılmıştır (I-V Sofıa 1930-1938; VI, Jarusalem 1945. Bu eserde Manisa ile ilgili bilgiler I, 172-173 ile V. 57-58’de yer almaktadır. Bu yazarlar için bk. Giacomo Saban, “Osmanlı Yahudilerinin İlk Tarihçileri”, Tarih ve Toplum, V/29, 1986, s. 57-60). Geniş ölçüde ondan istifade eden ve Osmanlı Yahudileri hakkında muhtelif eserler kaleme alan A. Galanti’nin kitapları konu ile ilgilenen araştırıcıların başvuru kaynağı olmuştur (Galanti’nin bütün eserleri Isis yayınevi tarafından yeniden neşredilmiştir: Histoire des Juifs de Turquie, I-IX, İstanbul 1985). Onun Histoire des Juifs d’Anatolie (I-II, İstanbul 1937-1939. Manisa ile ilgili kısım II, 70-100 arasındadır) ve türkçe olarak kaleme aldığı Türkler ve Yahudileri (İstanbul 1947) konumuz açısından önemlidir (Galanti için bk. A. Kalderon, Abraham Galante: -4 Biography, New York 1983). Ayrıca türkçe olarak kaleme alınmış başka bir eser Kudüs’te daktilo nüsha halinde basılmıştır: Moshe Sevilla-Sharon, Türkiye Yahudileri, Tarihsel Bakış, Jarusalem 1982. (Bu kitap bilahıre yeniden yayımlandı: Türkiye Yahudileri, İletişim Yayınlan Cep Üniversitesi, İstanbul 1992 ve 1993).

[2]             The Sephardim in the Ottoman Empire, Princeton 1992. Kezfı 500. yıl münasebetiyle hazırlanmış başka kitaplar da vardır: Aron Rodrigue (ed.), Ottoman and Turkislı Jewry, Indiana 1992; Walter Weiker, Ottomans, Turks and .1 e w İslı Polity, Maryland 1992; Bu münasebetle türkçe kaleme alınmış bir başka kitap: N. Güleryüz, Türk Yahudileri Tarihi I (20. Yüzyılın başına kadar), İstanbul 1993. Türk tarihçilerinin bakış açılarıyla ilgili 500. yıl münasebetiyle kaleme alınmış bir örnek için bk. H. İnalcık, “Sephardic Jews in the Ottoman Empire”, From Empire to Republic, İstanbul 1995, s. 106-114.

[3]             Bu şehirlerle ilgili çalışmalar için bk. Shaw. Aynı Eser, bibliyografya kısmı. Ayrıca, Kudüs’ün pek çok araştırmaya konu olduğu belirtilmelidir (Özellikle sicillerin esas alındığı bir çalışma için bk. Amnon Cohen, Jewish Life under İslam: Jarusalem in the 16th Century, Cambridge-Harvard 1984). Kezâ Balkanlar için bk. V. Boskov-M. Epstein- St. Andreev, Ottoman Documents on Balkan Jews XVIth-XVIIth ceııturies, Sofia 1990.

[4]          Avarız defterleri içinde özellikle mufassal tarzda olanlar, eski tahrir geleneğinin devamı şeklinde önem kazanmaktadır. Bu tür defterler hakkında bk. F. M. Emecen, “Aynı makale”, s. 147, not 7.

[5]          XIX. yüzyılda önem kazanan nüfus sayımları için bk. M. Aydın, “Sultan II. Mahmud Döneminde Yapılan Nüfus tahrirleri”, Sultan II. Mahmud ve Reformları Semineri, Bildiriler, İstanbul 1990, s. 81-106.

[6]          M. Kütükoğlu, “Osmanlı Sosyal ve İktisadi Tarihi Kaynaklarından Temettü Defterleri”, Belleten, LIX/225 (1995), 395-412.

[7]          F. M. Emecen, XVI. Asırda Manisa Kazası, Ankara 1989.

F.M.Emecen, “From Selanik to Manisa. Some Information about the Immigration of the Jewish Weavers”, The Via Egnatia under Ottoman Rule 1380-1699, ed. E. Zachariadou, Rethymnon 1996, s. 97-111.

GEÇMİŞ ZAMANA DAİR -Şeytanla Konuşmalar- Hilmi Ziya ÜLKEN


(6. BÖLÜM)

Şeytan, beni memnun etmek için bu sefer elinde bir tomarla gülerek geldi:

—         Taze havadisten bıktınız. Size mahzeni evrakta bulduğum vesikaları getirdim. Biraz da müverrihin gözlüğile dünyaya bakın.

—         Hangi müverrihin? Bir işaretle Habili Kabil yapanın gözlüğile mi? Çölde mamureler icad eden ve gün görmemiş yer den kavimler çıkaranlarla mı? Yoksa kendini âleme «merkez» farzeden? Vesikalar içinde fânî olan ve pösteki sayanlarla mı? Mahzende gördüklerini rüyada gördüklerine ve hepsini sokakta duyduklarına karıştıranlarla mı Hasmı yere sermek için aynı kitapları hem red hem tasdik için kullananlarla mı? Tac giyen ahmaklara, kişverler fetheden canavarlara imrendiği için gezip tozduğu yerde kendini cihangir zannedenlerle mi? Yoksa fâtihlerin etrafını saran soytarılarla dalkavuklardan dünya dersi alarak gününü hoş geçirmek için her fırsatı ganimet bilenlerle mi? Birinin yaptığını öteki bozan bu kahbe felekte kimseye güvenmeden şüphe ve ihtiyat kovuğuna sığınanlarla mı? Yoksa…

—         Hangi gözlükle bakarsanız bakın. Benim verdiğim tozlar içinde yıpranmış bir kâğıttır. Herkes ona istediği gözlükle baksın. Bırakın onu ben size kendim okuyayım kulak sizin: istediğiniz gibi anlarsınız.

Bu oldukça büyük bir tomardı. Vaktimi bir hayli alacağından korkmakla beraber yine onu dinlemeden duramadım: şeytan baştan başladı. Arasıra sözünü kestikçe telâş ettiğimi anlıyor. Bazı yerden atlıyarak şuradan buradan okumasına devam ediyordu. Tomarın bazı parçalarını zaptedebildim. Onları naklediyorum:

«O zaman Konyada Tartuk sultanı hükümrandı. Dünya hercü merc içinde iken diyarı Rum endişeden uzak, âlem kasdı can ile puyan iken vatan emnü aman halindeydi. Kıpçak eli ihtilâllerle tarumar, İran Şiy’a elinde harap, Frenkistan münazaalarla perişan olmuştu. Arap baş kaldırdı, tedib edildi. Acem isyan etti, kahrü tenkil olundu. Yeryüzünde bu kuvvei galiyeye ne şikâyet edecek bir seda, ne mukavemet eyliyecek bir bilek kalmıştı. Hal böyle iken sultan komşu diyarlarda mahvolan saltanatların mültecilerini kabul etti. Eşraf ve âyan bunu şeamet alâmeti sayarak kararın geriye alınmasını ısrar ile rica ettiler. Bu ricalar sultana tesir ve bunca gayretler icrasına kâr etmedi: muhacirler kabul edildi. Yedi diyarın mezhebi, yedi ik-limin milleti bu dünya cennetini paylaşmak için dört bucaktan sökün etti.

Gelen halkın sefaleti diyarı Rumun merhametine dokundu. Muhacirlerin yıkanması için ırmak ve bendlerin suları yetmedi. Hamamları ısıtmak için civar ormanların ağaçlan tükendi. Vatanın cümle tellâkleri işe girdiler. Çamaşırcılar, köseleciler imdada koştu. Bu beklenmedik misafirler yine bir türlü temizlenemedi.

Hakîm Senaî Akşehirde bu kara haberi duyunca, «Allah devlete zeval vermesin» diyerek Konya yolunu tuttu. Cümle aktarı cihanı gezip yüz fende mahir, bin ilimde mahir olduktan sonra vatanın bir köşesine postu serip duaya başlamak zamanının geldiğine hükmetti. Hakîm, en ziyade ilmi akvam ve edyanda derinleşmiş, kendi rivayetine göre kütüphaneler dolusu telifat meydana getirmişti. Maksadı da, bu şerefli vesileyle Slâv ve Frenk akvamını tetkike imkân bulmaktı. Akşehirle Konya arasında bir tepeye çıkarak, seyli huruşân gibi cereyan eden kafileleri gözden geçirdi. Hakimi bir halkayla kuşatan tilmizleri, bu İlmî temaşayı, suallerile zaman zaman kesiyor ve üstad akvamın itikadları hakkında izahat veriyordu.

Bu geçit, muhacirlerin küçük bir ameliyattan geçerek islâmla müşerref oldukları yerdi Boyunlarında sallanan haçlar gömleklerin içerisine saklanıyordu. Tilmizlerden en zekisi sordu

—         Neden bu haçları atmıyorlar?

Hakîm Senaî, felsefî bir duruşla düşünerek:

—         Belki yol görünür, dedi. Tilmizleri bu remzi bir sene tetebbü ettiler.

Kıymetli Ferzendi Sabir, daha mühim bir cihete dikkat etmişti:

—         Ne için ya Şeyh, şu papasların boynunda ikişer haç sallanır?

Bunda şaşılacak ne vardı? Üstad mesleğine has olan vekar ile:

—         Bunlar Hazreti İsayı iki defa asmışlardır, dedi. O zaman tilmizler arasında bir münazaa başladı. Şeyhin kelâmını tefsir için ilim âşıkları bıçaklarını çekerek birbirine saldırdı. Bazıları yaraladı, bazıları yaralandı. Nihayet üstadın kararile mesele halledildi:

 —        Eskiden hırsızlar haça asılırdı, şimdi haçlar hırsızlara asılıyor. Bu kafile at hırsızıdır: beygirlerinizi başıboş bırakmaya gelmez. Şu gelenler kadın hırsızıdır.. Öteden geçenler akıl hırsızıdır.

Yan çıplak kadınlar arabalarda farkediliyor; önden yalın ayak sıska çocuklar, yanlarında genç erkekler omuzlarında heybe, çamura bulanmış poturlarile arabalar çevreliyor.

Hakîm Senaî bu milletleri daha yakından tanımak için geçidin ağzına kadar indi. Orda, nöbetini savan yolculara kendi dillerile Allah hakkında fikirlerini sordu: Müslüman olmuş bir Bulgar, Allahı şöyle tarif ediyordu:

—         Şipka’nın balkanlarında oturan bir komitedir Herkesten heybetli bıyıkları, herkesten büyük karabinesi vardır.

Bercu Bârûlerile yaklaşan Konya, payansız çölün ortasında tahaccür etmiş bir feryad idi. Haşmet bu şehir için yaratılmış, kelâm bu beldeyi telâffuz için icad olunmuştu. İlim bir su rete girse andan Konya hasıl olur., zafer tecessüm eylese bu şehir meydana gelirdi.

O anda iki kafile, beşerin rızkına minnet etmeyip mâna ile taayyüş eden iki cemaat surun önünde âram etmişlerdi. Bunlardan biri Hakîm Senaî’nin tilmizleri idi. Fânî fi-l-İlm olan bu gayretli cemaatin Bakâ bi l-Cehl mertebesine yükselmesi için teşehhüd miktarı kalmıştı. Bu mahsuldar ovada biçtikleri felsefe, giydikleri san’at ve içtikleri şiirdi. Bir zahıfe gibi sürünerek, bağrı yanık Konyanın ağzındaki feryadı boğmak için gelen diğer kafile «Kocabaş» m sürükleyip getirdiği müteharrik bir mahşerdi.

İnsan bu iki cemaati yanyana görünce, meleğin şeytanla ittifak ettiğine inanacağı gelirdi. Arabalar durdu, çadırlar kuruldu, cehennemi kadınlar çıplak göğüslerile kızgın öküzlerin arasında gezdiler. Gecenin saklayamadığı günahla’rı çadırlar örtecekti? Bu yabancı sahrada biçtikleri sefalet, giydikleri toprak ve içtikleri zehirdi.

Merhamet bu memleketin başmabeyincisidir. Yeni gelenleri de o karşıladı, o ağırladı. Yıllarca kapısında, konaklayan bu tanrı misafirine ambarlarını açtı, erzakını döktü. Bu yüzden halkın maişetine kesad geldi. Şikâyetler başladı. Ehli salibi tenkil eden Haşan Gazi halkın davacısı olmuştu. Erbabı zekâ sultanı iğfal ederek millet aleyhine sevkeylediler: Hasan Gazi Gâvle zindanına hapsolundu.

Fermanı hâkani ile müsavat ilân olunmuştu. Bu fermanda, mutlak müsavat, umumî kanunile zenginlerin dilenmesini meneden Şâirlerin Maliye, filozofların Bahriye nazın olmasını temin eder. Saray, cami, minare ve ezcümle kütüphane gibi lüzumsuz şeyleri ortadan kaldırır. Her vatandaş istediği zaman, dilediği kadar, aklına geldikçe mesleğini değiştirebilir. Bir senede, en ziyade meslek değiştirenlere mükâfat verilir, ilh—» deniyordu.

Artık her iş ucuzlamıştı. Medeniyet o derece inkişaf etmişti ki hiç kimse için çalışmaya ihtiyaç kalmamıştı. Lüzumsuz eski kumaş dükkânları kapanıyor, yerine her cinsten fikir ve akide hülâsaları, şahadetname satan faal ticarethaneler kaim oluyordu. Zihin bu türlü ihtiraları tezyid için çabalıyordu. Zamanın bir müellifi asri temayülleri şöyle hülâsa ediyordu: «Kanaatlerimiz üzerimizde birer gömlektir: İstediğimiz zaman giyer, istediğimiz zaman çıkarırız.» Bu mütaleaya, hür düşünen her mütefekkir iştirâk etti. Yalnız bir noktada tereddüde düşüyorlardı: müsavatı tesis için insanları bir boyda yaratmak kabil değil. Hiç değilse sonradan tesviye etmek lâzım. Acaba hepsini aynı boya getirmek için ayaklarından mı, yoksa başlarından mı kesmek daha münasip olacaktı? Bu mülâhaza, müsavat hakkında iki felsefî mezhebin teessüsüne sebep oldu.

O esnada Hakîm Senaî ve tilmizleri sultana müracaat ederek, Konya şehrinde çalkanan bu inkılâbı azimî tetkik etmek üzere bir eşek derisinin çevrelediği kadar toprak istediler. Hakîm istidasında «Bizler enfası hayriye ile kesbi maişet eden fıkarayı dervişandanız. Kimseye hacetimiz olmaz. Her halü kârda din ve devlet uğruna cehdü ikdam edenlere dua-hân oluruz.» diyerek maksadını temine muvaffak olmuştu.

Yunan kadîmin keçi ayaklı panları olduğu gibi, bu diyarın da o vakitler keçi akıllı insanları vardı, ince bir şerid gibi kesilen deri koca bir meydanı kaplıyacak kadar büyüdü, ilim ve hakikat âşıkları yedi ay geceli gündüzlü çalışacak bu meydanda tosbağa kabuğundan bir Darül irfan bina eylediler. Hakîm Senaî’nin Emin olduğu bu Darülfünuna saksağan belâğat müderris tayin olundu. Ustad, min vechin bu tahavvülâta aleyhtar ise de «elbette zamana hükmolunmaz, akıntıya kürek çekmedense iktiza edip suyuna gitmek münasiptir» diyerek, devrin icabatına riayette kusur etmiyordu.

Merak ve tecessüste kusvaya varan bu heyetten bir kısmı Ademle Havvayı bulmak üzere Hinde, diğerleri Kızılelmaya erişmek için Frenge sefer ettiler. Ne birinden eser, ne diğerinden haber gelmedi.

Muhacir kafilelerinin ardı arası kesildiği yoktu. Bazıları çamurdan yaptıkları heykellere tapar, onlardan şeytanlar gibi ürkerler; bazıları iblisi de te’lih ederek iki mâbude itikad ederlerdi. Halkın tahammülü kalmayıp şikâyet sedaları yükseldiği zaman, Hakîm bu kavmin şaşı olduğunu söyliyerek fetvasını verdi. Kasabanın ve binaenaleyh dünyanın en büyük hakimi bu reyde olduktan sonra itiraza mahal kalmamıştı. Hakîm Senaî’yi takdime hacet yoktur. Sükût onun hakkında en beliğ medhiyedir. Eser mi istiyorsunuz? Onun kum ve su üzerine yazılmış nice şaheserleri var. Biraz talâkati nakıs; fakat henüz yetmiş yaşındadır. Dilindeki kekemelik geçerse ilerde büyük bir hatip olacaktır. Hakîm, sultana minnetini muhacirlere hürmet le ifa etti. Vatana ayak bastıkları günün şerefine tertip edilen bir şiir okudu:

Irmaklar esnedi, dağlar gerindi.

Fadlı kemaline hasedle bakanlara kafası o kadar kalındı ki, bütün tenkit darbelerine rağmen yalçın bir kaya gibi mukavemet ediyordu. O fevkalâde iyi bir adamdı. Çünkü artık dişleri, tırnakları ve dili yoktu. Sanki bir makasla vücudundaki her taarruz kuvveti kesilmişti. Yemek yemez, su içmez, melekler gibi lâfzai Celâl ile taayyüş eder ve bu suretle maddeden mücerred ve münezzeh bir mâna halinde yaşardı. Eğer kendi si erkek ise, mutlaka kitaplan iğdiş edilmişti.

Ustad, bir gün tilmizlerile şehir dışında dolaşırken hoca Nasreddinin dağ gibi yığılmış kaya tuzu kazmakla meşgul olduğunu gördü, ve hayretinden;

—         Hocam, bu tuzu ne yapacaksın? diye sordu. Hoca:

  • Ya şeyh! diye mukabele etti. Şaheserlerinize biraz tad vermek için uğraşıyorum.

Hakîmi âzamin benzi sarardı; teessüründen bayıldı. Şakirdleri itina ile Konyaya naklederek bir haftadan aşırı âfiyetiyle meşgul oldular. Medreseler üç gün tatil edilip bilcümle ilimtalipleri Şeyhülmüderrisini ziyarete şitap ettiler. İlletinden sual olundukta;

—         Daha ne olacak, âyâranı bâsefa? Bu mülkü millete bunca hizmetlerim, cümle gazalardaki manevî himmetlerim ayaklar altına alındı. Kelâmı kibara müstenid hakayiki ezeliye bî mâna ve bî nemek (Mevlâna Gülistan için «binememek est» [tizsuzdur] demiş; Şeyh Saadi de «ve lîk helvast» [lakîn helvadır] diye cevap vermiş.) addolundu. Bundan böyle kadrü kıymetim pamal ve haysiyetim hâkisar oldu. Kimesne ile ülfetime imkân kalmadı.»

Yolunda mukabele eyledi. Hiddetini yenebilmek için, Hocanın dalâletine delil olan hayvanat ve nebatat ıstılahlarım saydı. Muhteşem ve boş sâinin, kuru ve parlak şöhretine istinad ederek bu bî edebin tecziyesi lüzumundan bahsetti. Konya sul tanı kazadan haberdar olunca, derâkap Hoca Nasreddini celb ile emvalini selbeylemeleri için ferman eyledi. Lâkin, Hakîmin hiddetini mucip olan tuz yığınından başka hiç bir malı olmadığı anlaşıldığı zaman, bir miktarı imaret aşhanelerine tevzi ve kalanı icabında sarfolunmak üzere zapt ve yağma olundu.

Kafileler nihayetsiz dalgalar gibi birbirini takip ediyor; başıboş gezenler gittikçe çoğalıyordu. Açlık bu korkunç ejderin gölgesiydi. O sırada sarayı biri rahmanî diğeri şeytanî iki kuvvet ihata etmişti. «Ruhu mutlak» ve «Mefkûrei mahz» olan Hakîm Senaî Mabaadüttabiiyei hey’iyyei hikemiyei felsefiye delâletiyle illetsiz eser olamıyacağını, ve binaenaleyh avalimi mümkinenin en mükemmeli olan bu âlemde efendisi, Konya sultanına ait kasrın kasırların en güzeli bulunduğunu parlak bir surette ispat ediyordu. Bu hizmetine mükâfatan kendisine Kutbu A’zam ve Gavsı Ekber unvanları bahşolundu.

Şöhretinin gürültüsü arabaların gürültüsünü unutturdu. Namının velvelesi milletin azabını sünnet çocuğunu avutan bir çıngırak gibi örtüyordu. Ruhun maddeden müstakil, seyyal bir ay nı sabit olduğunu kani olmıyan bilcümle muannidin ilmü fazlın nimetinden mahrum edildi. İçlerinde her ne kadar bütün ömrünü mütalea ile geçirmiş erbabı merak varsa da, icabı hale uymıyan dik başlıkları yüzünden onlar da metrûk ve harap oldular.

Kutbu A’zam bir gün haşmet ve dârat ile giderken, yolda bu mensî’lerden birine tesadüf ederek;

—         Ne ile vakit geçiriyorsun? diye iltifat buyurdu. «Duayı afiyetinizle» veya «Temennii sıhhatinizle» gibi bir cevap beklerken, o serkeş mukabeleten;

—         Papağanların filozof olup olmıyacağını tetkik ile meşgulüm, demesin mi?

—         Üstadımız, bu bî mâna sözü kailinin hiffet akima hamlederek bilâ teemmül yoluna devam etti. Maamafih şikâyet âvazeleri sarayın samit duvarlarına kadar yükseliyor, bu âlemde her şeyin iyi, her işin hoş cereyan ettiğine dair Hakimimizin mükerrer teminatına rağmen, inkılâbı âzim sultanın nazarından bu türlü uzak bulunmuyordu.

Hakîm Senaî hıfzı can için bununla da iştigalin lüzumuna kani olarak sefaletin felsefesini yazmağa başladı. Eser intişara vazolunduğu zaman, Hoca Nasreddin buna felsefenin sefaleti ile mukabelede bulundu.

Hasılı, bu rahmanı kuvvet ilmü fazlıyle etrafa nur bahşe derken, zevki mutlak ve şaytanı mahz olan diğer kuvvet de saraya çemberini takmış bulunuyordu.

Kocabaş, sultanın huzuruna onun sitayişi için yazılmış destanlar ve medhiyelerle dolu yüz deveden ibaret cesim bir kervanla geldi. Namus bu kafilenin nazarında alınır satılır biı metadı. Faydalı olan her şey mukaddes, zevki temin eden her iş hayırlı sayılmalıydı. Fenalığın ruhu ve ruhun fenalığı bu cemaatte ittihad etmiştir. Bu uşaklar güruhundan bir adam çıkacağını düşünmek deli olmaktan başka ne olabilirdi? Hepsi maymun ve arslan derisi altındaki eşeklerdi. Akıl, bu kafilenin arasından geçerken gözlerine bir avuç toprak atmıştı. Fakat cehennem gibi içten içe tutuşan şöhret ve hırsın ateşi onlara şeytanî hileyi öğretti. Zaten hile, menfaatin kuvvete karşı tabiatın keşfettiği bir muvazene değil midir?

Müdahinler sultana öyle bir saray yaptılar, ve duvarlarım o suretle imal ettiler ki, hile fısıldasa yüz aksi seda gelir; hakikat feryad etse sesi kaybolurdu. Zaman ve nisyan insanlardan daha kadirşinastır. Ziraki ömürlerini vatan uğrunda yağma ve sultan aşkına heba eden nice ehli himmet ihmal olunmakla kalmayıp, her biri bir semte teb’id edildi. Halk ile halikın beynine vasıta koymak nasıl günah ise, sultan ile vatan arasını açmak da o veçhile haram olduğundan, bu tarife ekberi habaisi irtikâp eyledi.

Yeni fermanlarla gelenlere şehirde alacak yer kalmamıştı. Mesele Kutbu A’zama havale edildi. Encümeni kebiri irfan içtima ederek bu derde bir deva bulmak üzere tetebbüata daldılar. Surun dışında bir şehir inşasına, şirki dâidir diyerek cevaz verilmediğinden ergeç bir sureti halle vasıl olmak yolu tutuldu.

Kimi yüz katlı binalar inşasını tasavvur eyledi ise de, Nemrudu âsî’nin kıssasını hatırlıyarak bundan feragat, kimi yer altına hücreler kazmağı teklif eylediği halde cehennem korkusuyla tatbikinden içtinap olundu. Nihayet her zamanki gibi Hakimin hikmeti vaktinde yetişti: ruhlarda ademi tenafüz yoktur. Bir noktada binlercesi karar edebilir; illâ ki şehrin kapısında cesetlerini bırakarak girsinler denildi.

Bu fikir, cümle ihvanın ezcümle sultanın fevkâl-had memnuniyetini mucip oldu ise de, şimdilik tatbikine imkân görülemediğinden «İlmî lâyihalar dosyası» nda hıfzı ile iktifa edildi.

Memleket sulhü sükûn, ahali emnü eman içinde olup bu devre «Devri Süleyman» denilse seza idi. Davacı yüzü görmemekten mahkeme kapıları ot bağlamış, şikâyetçi sesi duymamaktan kadıların kulağı tıkanmıştı. Hasılı işler yolunda idi. Kocabaşın icraatı, feyizli eserlerini vermekte gecikmedi: idarenin güzelliğinden memlekette ademi sükûnu hükümran oldu. Zamanında adaletten şeytan melekle barıştı. Kurt koyunla bağdaştı. Ve üstadı azamin kalemindeki mucizeyle kurdlar koyun ve ahmaklar kâhin oldu. Hakîm Senaî, kudemayı eşhad ederek, bu tarzı idarenin âlemde en güzel idare, ve bunu tatbik eden zatın en âdil hâkim olduğunu delâilile isbat etti.

Kocabaş, ilmi İrana, fazileti Horasana, şiiri Araba, hüsnü Yunana sefir olarak gönderip memleketten uzaklaştırdı. Bir bina inşası için nasıl evvelâ toprağın tesviyesi icap ederse, binayı zulmü kurmak için de ilk önce müsavatı ilân etti. Sonra bu müstevi zemin üzerinde kuvvetin heykelini riya çekicile yapmağa başladı. Fıkarayı doyuran imaret kazanının yerine, milletin başında kaynayan hud’a kazanını getirdi. Bütün bir milleti içine koymak için kuşlan ve yırtıcı hayvanları kafeslerinden çıkardı.

Kocabaş, kisveleri değiştirip halkın başına külâh giydirdi. O zaman küstahın birisi tarla ve toprak yüzünden davacı olmuştu. Kocabaş insafa gelip tahkikini emretti ise de, şahit olmadığından bir neticeye varılamadı. İş yine Kutbu A’zama havale edildi. Encümeni irfanın gayreti de katılarak meseleyi halle uğraştılar. Müttehimin inkârına karşı delil olmadan ne yapılabilirdi. İçindekinin ne olduğunu anlamak için, herifin kafasını kırmaktan başka çare varmıydı? Meclisin en yaşlı âzası ortaya yeni bir fikir attı. Bu adam «kesreti iştigal» ile meşhurdu. O kadar âlimdi ki Türkçeden başka bütün dilleri biliyordu. Dâva münasebetiyle serdettiği mütalea ebediyete malolacak harikalardan sayılmalıydı. Bu âlime göre, insanların kafatası billûrdan olsaydı içinde geçen bütün fikirleri görmek mümkün olurdu. Encümen dâvayı unutup saraydan ihtar oluncaya kadar bu nokta etrafında münakaşaya daldı. Nihayet Hakîm Senaî meseleyi halletti: madem ki müttehimdir, o halde mücrimdir. Mademki kudema söylemiştir, o halde doğrudur.

Kocabaş, durü diraz, tetkik ve tetebbüle verilen fetvâyı şu suretle tatbik etti. Hangisinin haklı olduğunu anlamak için ikisini de bir bataklığa attılar. Önce batanın haksız, sonra batanın haklı olduğunu kabul ettiler. Ve bu suretle dâva – kemali adaletle – hallü fasl edildi. O sırada Hoca Nasreddın, gezip tozduğu yerlerde Kocabaşın ömrüne dua ediyordu. Kimse bu hale akıl erdiremedi. «Hocanın bu taifeyle ülfeti yoktur, belki de içtinap üzeredir.» diyerek bunda bir sır ve hikmet olacağını kestiriyorlardı. Bir gün münasip fırsatta;

—         Ya şeyh, böyle bir zalime ne için himmet edersin? dediklerinde;

—         Elbette dua-hân olurum, diye cevap verdi. Evvel gelenlere beddua ettik, yine daha fenaları çıktı. Bari bu dursun da şerrin bir hududu bulunsun. O zaman bütün millet Hoca Nasreddine hak vererek Kocabaşın ömrüne dua ettiler.

Memlekette ilmü irfan inkişaf ederek ehli kemale rağbet çoğaldı. Hakîm Senaî, akidei ilâhiyesile hakayiki ezeliyeyi halka talim için «serbest dersler» küşadına karar verdi. Hutbe vesaikin kıdemine aitti. Kürsünün üzerinde birçok tozlu şişeler ve kırık anahtarlar duruyordu. Üstad şu sözlerle bahse girdi:

—         Ay en eski vesikadır. Çünkü onu bilcümle kudema ve İsraililer de görmüşlerdi. Ve sonra kendisini lâlühayran dinlemekte olan ahaliyi târihin mevcut vesikaları hakkında tenvire başladı.

—         Bu şişede Mısırın son Firavununun son nefesi vardır. Bu anahtar Süleymanın hâzinelerinin anahtarıdır ilh— gibi.

O zaman halk, bataklığın suları kadar derin ve durgun olan üstadı hararetle alkışladı. Her birimiz kendi hülyasının âleminde Eflâtundur. Hakîm Senaî de böyle bir Felâtunu zaman idi. O kadar mâhirane yazardı ki faciaları kahkahalarla güldürür. mudhikeleri hıçkırıklarla ağlatırdı. Bir insan için bu ne şeref, bir şahsa göre bu ne muvaffakiyetti. Güzelliğine o derece kanidi ki aynaların yalancı şahitlik etmelerine kızarak hepsini kırıp attı.

Maamafih karnında toplanan dehâsından sitayişle bahsolunduğu zaman o muhteşem tevazuu, ve o kudretli zaafı ile «ben san’atın asırlardır yanan ateşine bir avuç günlük attım, yoksa dünyaları saran bu rayiha yalnız benim eserim değil» derdi. Mânâsız ve muzlim bir söz söyleyince, tilmizleri mânidar ve ahmak bir tebessümle anlar görünürlerdi. Gençler ekseri emin olarak yapacaklarını, ihtiyarlar yaptıklarını ve ahmaklar yapmak istediklerini anlatırlar. Hakîm Senaî memleketi imar, Rumeli ile Anadoluyu havaî köprülerle rapt, Kızılelma’ya bir kuv- vei seferiye irsal için muazzam bir lâyiha tanzim ile «Divanı âli» de kıraat eyledi.

Sultan ise sanki dünyada değirmen gıcırtısından başka ses yokmuş gibi bunu dinliyordu. Üstadın edebiyattaki muvaffa kiyetlerinden sonra, cümle nev-heveslerde bir merak uyandı. Bir şâir farelerle tosbağalar arasındaki harbin destanını yazmağa başladı. Diğer biri, tac giydirilen bir merkebin târihini kaleme aldı. Böyle bir çok eserler telif edildi; yalnız insan kalbinin vekayinamesini yazmak kimsenin aklına gelmedi.

Bir gün ihtiyar ve bunak üstad yorgunluktan uyudu. Onu herkes derin bir mürakabeye dalmış zannetti. Rüyada melek suretine giren iblis Hakimi ziyarete gelerek onu fıskü fücura sevk ile iğvaya başladı.

—         Çinü Arab iyşü tarab üzre payıbend, ve cümle insü melek neşve-i felekten hissemend olur iken, ey fahri Rumu Acem, Felâtunu zaman olan üstadı muhterem, lâyıkmıdır ki sen bu ni’am (Burada bahsedilen «nimetler» dünya nimetleri değil, «rüya nimetleri» olacak!) dan cüdâ olasın. Ömrünü mütaleaya hasreyleyen bir biçare, kütüphanede merdivenden düşerek ölen hafızı kütüplerin cetvelini tanzim için eski vesaiki tetkik ederken merdivenden düşüp öldü. Devrin vekayinamesini yazmak için mahzeni evraka girip ömrünü tüketen müverrih, etrafında fırtınalar koparan ihtilâl ve kıymetten bihaberdi. Asîlerin me nakıbiyle, ihtilâlcilerin destanını yazan şâir, yol ortasında bir kıtalin kurbanı oldu. İlmi servet ve «cemi nukud» hakkında muhalled âsar meydana getiren müellif, bu halkın elinde metrûk ve açlığından nâbud oldu. Feragati nefsini talim eyleyen Hakîm, cümle yârandan evvel bu yola girerek evamıri İlâhiyeden fariğ oldu. On senedir hücresine kapanıp tetebbüe dalan âlim, ancak insanların iki ayaklı ve tüysüz olduklarını keşfede- bilmişti. Ötede bir cemaat yarım asırdır hakikatin meydana çıkması için mahzenlere kapatılmıştı: dünya onları unutup nesilleri münkariz olunca hakikatin nerede olduğunu anladılar.

Üstad ona, hiddetle:

—         Sen kimsin? bizden ne istiyorsun? diye sordu.

—         Bendeleri Cenabı hakkın eşref mahlûkatmdan olup sadakat ve ibadetile müftehir bulunan iblisim. Deyince Kutbu A’zamın hayreti kat kat oldu.

—         Böyle tatlı dilli, güzel yüzlü iblis olamaz buyurdular. Şeytan;

—         Malûmu devletleridir ki şeytanı inkâr eden Allahı da inkâr eder yollu bir kelâmı kibar vardır. Hikmeti vücudum «Amentü» nün içinde gizlidir. Beni haktan uzaklaştıran ona olan muhabbetimin şiddetidir. Zira ki firak aşkı tezyid, visal ise anı ademe îsâl eder. Cehennemi anın ateşi aşkile yanmak için ihtiyar, hattâ âbı kevserle cennetine tercih eyledim.

—         Evet, vakıa da öyledir. Fakat sen beni ne cihete sevkeylemek istersin, kasdin nedir?

Diye tekrar buyurdu. O anda iblis üstadın nazarına bir tabiat levhası açarak ona bakmasını işaret etti. Dünyanın en büyük Hakimini baştan çıkaran manzarayı lâlü hayran seyre daldı: solgun ve hararetli çehresi şarkın bütün sihrini ifade ediyor, elbisesi ihtişamile Şehrâzadın masallarını hatırlatıyordu.

Nar gibi tatlı dudakları, zambak hafif inhinalı burnu ve bir vahadaki fidan gibi taze ve lâtif kolları vardı.

Üstadın bu temaşaya mecali kalmadı. Kaçabilmenin bir yolunu ararken, şeytan;

—         Sevmek bir zaâf ise, kurtulmaya çalışmak daha büyük zaâftır, diye yolunu kesti.

Saadet, sultan gibi etba’iyle beraber gelir. Bu şâhane dilber, üstada bin gamzeyle iltifata koyuldu. Dudaklarında renk ve bahar açmış, yüzüne mehtabın nuru vurmuştu. Hasılı onda ha- mızî bir hüsün vardı; ve ilk bakışta Kutbu A’zamı yakarak kendinden geçirdi. Ne yazık ki sarhoş bir hikmet veya hekimâ- ne bir sarhoşlukla mestolan üstad, bütün talâkatı felsefiye ve kudreti İlmiyesini kullanarak sevdasını beyana başladığı zaman, o âfeti devran bir anda merhametsiz bir kalp veya kalpsiz bir merhametle sırrü nihan oldu. Ustad ise şuurunu kaybederek düşüp bayıldı. İblisin gayretile kendine gelince, o sihirli levhadan nişan kalmamıştı.

*

*          *

O zaman kocabaşın hükmü saltanatı kemale gelmiş, Sultan ve Hakim Senaî’nin inzimamı ile bir «Teslis İçtimaî» teşkil etmişlerdi. Her karar bu meclisten çıkar, her emir bu heyetten sâdir olurdu. Ulema beyninde nice zamandır cayi münakaşa olan «Külâhın heyeti» mi yoksa «Heyetin külâhı» mıdır meselesi bir kere heyetin millete giydirdiği külâhlar üzerine tamamen hallü fasledildi (Moliere’in «zor nikâhı»ndaki «külâhın heyeti»ni telmih.). Hakimin irşadile Kızılelma fedaileri gittikçe çoğalmakta, hareket emrini bekliyerek büyük cami meydanında toplanmakta idi. Bir kurban bayramı sabaha karşı teslis İçtimaî bu taifeyi helâllayıp uğurlayarak yola saldı. Elbette menzillerine vâsıl olmuşlarsa da bugüne kadar kendilerinden bir haber gelmedi.

Akşamları şehre nâzır bir kasırda ülema ve fuzalâ ile içtima ederek şatranç oynamak âdetleriydi. Kocabaş cümle şeytaniyat gibi bu fende de mâhir olduğundan veziri ileri götürür, vekili sürer, sipahi kaldırır, iki taarruzdan sonra şahı derdeste muvaffak olurdu. Günlerce devam eden oyun artık tadını kaçırmağa başladığı zaman, Kocabaş taşları toplar ve torbasına doldururdu. İşler bu hâlette devam ederken, ülema kıssadan hisse çıkarmağa ceht ile, şah, vezir ve sipahinin iradei cüz’iyelerile mi seyrü hareket ettiklerini, yoksa bir âmili haricî ilcasile mi sevk ve tahrik olunduklarını durü diraz münakaşa ve münazaraya dalarlardı. Müsadere alelmatlûp kıyası mukassim, cedel, mugaleta ve safsata tariklerile gittikçe tevessü eden bu münakaşal nihayet bütün şehir, hattâ memleket üleması beyninde intişar ederek mukateleye kadar varır, ve cümle erbabı ukulü bîzar ederdi. O zaman herkes bu belâdan halâs için bir çare aramakla meşgul iken, Kocabaş yine hallâli müşkilât olan dehâsile işe vazıyed eyliyerek iki mukabil cemaati huzuruna dâvet, münakaşayı teşci ile gazaplarını tahrik ve bu suretle yekdiğeri aleyhine idam fetvâlarını ahz; birinin fetvâsile ötekini bekaya isal ederdi.

Kocabaş Sultanla müşavere edip Hakîm Senaî’nin cem eylediği kütübü nâdireyi ne veçhile devlete maleylemek lâzım- geldiğini izah etti. Sultan ise icrasına ferman ettikte Hakîm Senaî divanı âliye davet edildi. Kocabaş kemali hürmetle kalkıp üstadı âzami makamına geçirdi. Bir kuzu gibi yumuşak ve bir çocuk kadar muti olan Hakîm, bilcümle kitabını devlet ve millete bağışladığını şahitler huzurunda beyan etti. Lâkin hükemadan Ebu Zeyd Sürucî’nin «Cihan intifa üzredir. Kimesne beyhude amel eylemez.» diyerek kitaplarını otuz bin dinara sattığını duyunca aklı başından gidip gizli gizli âhü zar eyler ise de, zâhirde «Bizler ferağat ehliyiz. Varsın bu âlemi fenanın zevkini sürsünler. Hakîm olan hâkimin şanı zamanı hazerde devletin kaidesine hizmetten ise faidesine himmet eylemektir.» yolunda ibrazı celâdet eylerdi.

Ulûmun dalbudak salmasile hasıl olan hıfz ve talim güçlüğüne karşı ehli dirayet bir usul aramağa kalktılar, içlerinden biri, cümle-i beşer bilgisini ihtiva eden kaşeler imaline muvaffak olmuştu. Bunlardan bir tane yutan o bilgi şubesinde mütehassıs olacaktı. Az zamanda kemal erbabı bütün memlekete yayılarak felsefe ve hikmet harcı âlem oldu. Bunlardan biri sürahilere güneşin ziyasını doldurmak fennini keşfetti. Bu bahiste derinleşen bir yığın çocuk üstadlar yetişti. Hakîm Senaî ise o sırada kilden ve topraktan heykelcikler imalıle meşguldü. Âlemi misalden bir parça ruh aşırarak bu toprak heykellere ilâve edince insan yaratılmış olacaktı. Bütün mesele o âleme hulûl için bir hile bulmaktan ibaretti. Maamafih üstadı âzamin küçük ve orta çapta aleyhtarları ortalıkta türemeye başladı. Hususile ihtiyarlık dimağına sekte verdiği zamandanberi meydanlarda serbestçe dolaşıp at oynatıyorlardı. İçlerinden bazısının boyu Hakimin pabucuna, bazının dizkapaklarına kadar geliyor, lâkin hiç birisi çizmeden yukarı çıkamıyordu.

En cür’etkârı «ruhun bir parçası olmaz» diye söze girişti. Ruh mutlak, küllî ve ezelîdir. Onu bölmek, parçalamak kabil değildir. Hattâ aslında madde bile mevcut değildi. Ruhun te- kâsüfünden husule geldi. Herhalde ruh ile bedeni bitemamiha tefrika imkân yoktur. Havassma gelince, ruh cıva gibidir. Ele avuca sığmaz. Tuttukça kaçar, kaçtıkça kovalar. Bir kalıba girmez. Bir kapta durmaz, durdukça şeklini değiştirir. Bir su retten ötekine istihale eder. Elle tutulmaz, gözle görünmez. Hem vardır, hem yoktur. Hem buradadır, hem başka yerdedir. Şu halde ruhun ilmi olamaz. Kimesnenin anı idrâke mecali yok tur, illâ ki ruhu mahz ola!» diyordu.

Kaşe tedarikine imkân bulamıyan, yahut bulunsa bile hazmetmeden çıkaran bir çok vatandaşlar bu tariki daha salim bularak dörtelle sarıldılar.

O sırada Kocabaş yeni oyunlar icadile uğraşıyordu. Baldırıçıplak takımından parayla tutulmuş beş on kişiyi bayraklarla sokaklarda dolaştırıp öküzlerin boynuzlarını yaldızlıyarak halkın yeni kanuna taraftar olduğunu parlak bir tarzda isbat ediyordu.

Sünnîler Şiîleri kesti, Şiîler Sünnîleri kesti: hürriyeti tefekkürün ilk eserleri bu suretle meydana çıktı. Kocabaşın canı eğlenmek istedi: tahtadan kuklalar yaparak onları bir encümen haline koydu. İpleri çektiği zaman hepsi birden kafa sallıyorlardı. Fakat günün birinde ipi çekince bazılarının kımıldamadığını gördü. O zaman Kocabaşın canı sıkıldı, ve tahtadan oyuncağını kırdı.

Gûya şikâyetler çoğaldı. Tenkid, topal bir eşeğe binmiş, arkasından koşuyordu. Hoca Nasreddine sordular;

—         Kocabaş, niçin bazılarını bu kadar terfi ediyor? Hoca teemmülsüz cevap verdi:

Yüksekten düşüp parçalansınlar, diye.

Hisarın duvarlarından cami meydanında toplanan halkı, münakaşa ve arbedelerini seyrederdi. Bu parlak fikirleri bir kutuya saklayarak kasasına yerleştirdi. Bir müddet sonra açtıkları zaman kutunun içinde kurdların yuva yapmış olduğunu gördüler.

Her cinsten yeni âlimler, taze mütehassıslar bu meydanda toplanıyor, Hakîm Senaî ile mütecavizi arasında icra edilecek felsefî müsaraayı seyre hazırlanıyorlardı. Ustad heybetli gövdesile sandalları yaran bir salapurya gibi kalabalığın içinde ilerledi.

Cılız ve âciz rakipleri, karşı tarafta Bursa kestanesi misillû halkalar teşkil etmişlerdi. Hakîmi ilzama hazırlanan bodur, şişman bir mütefekkir kısmı müşterek a’zam gibi, her cemaate dahil, her taifeye mensup görünüyordu.

Ustad o mahfilde hazır cümle yâranı tarafından davet olunduysa da, «merd olan ferd kalmaktan korkmaz» diyerek teferrüdü ihtiyar etti. Münazara o mertebe hararetlendi ki mecliste hazır kâffei ağyar gayzını izhara vesile buldu. Zaten Hakîm Senaî kocayınca ülemanın maskarası olur demezler mi? Aynı zamanda dört cihetten vâki olan suallerin hepsine birden cevaba kâdir olamayıp, bilâ ıztırar sükûta mecbur oldu.

Efkârı muhtelife eshabı Hakîmi ruhu tarife davet ile söze ağaz ederek,, biri ruh ne için seyyaldir? Diğeri ne için sâbittir? Biri neden daimdir? Diğeri ne sebepten muvakkattir? dediler. Hasılı tahtadan devin elbisesini çıkarınca parça parça döküldü ve ortada, üzerinden düşen kıymetli mücevher ve yakutlar kaldı. Muzaffer kumandanlar, terkedilmiş malları aralarında paylaştılar. İçlerinden bitine üstadı sabıkın muazzam kütüphanesi düştü. Bağ ve hanesile beraber tasarrufuna aldığı bu binaya bir âbidei irfan denilse seza idi. Yaprağı kesilmemiş, sahifesi çevrilmemiş kitaplardan bir dağ hasıl olmuştu. Az zamanda diğerlerinin hırs ve hasedini tahrik ederek, dile düşmek tehlikesi başgösterdi. Lâkin, dâhiyane bir buluşla üstadı lâhik bütün bu emlâki, ilâve ettiği üç beş döküntü kitapla beraber vakfederek mütevelliliğine biraderini tayin ve bu suretle «Millet hâdimi» ünvanını almaya muvaffak oldu.

İlmü fazlın nimetinden mahrum edilen Hakîm Senaî, ayağındaki don, sırtındaki gömlekle Konyadan taşra çıkarak kendisine yeni tilmizler aramaya koyuldu, ilk menzilde Hoca Nasreddine rastlayınca hicabından yolunu değiştirmeye savaştı ise de, ehli dil hoca;

—         İşte şimdi Hakîme benzedin, artık başbaşa geçip konuşabiliriz, diye iltifat etti.

Üstadı sabıkın vârisleri feryada başladı; lâkin aldıran olmadı. Ortada tosbağa kabuğundan mamul Darülirfandan başka bir şey kalmamıştı. Yalnız kitaplara dokunan yoktu. Ekserisi sokaklarda sürünüyor, araba dolusu bakkallara gidiyordu. Tüysüz ülemadan biri, kendisine bu lâkaydinin sebebi sorul duğu zaman:

—         Burada emniyet o kadar ziyadedir ki yere kitaplar serilse, üzerinden geçer de kimse almaz, diyordu.

Maamafih ilme rağbet çoğalmış, Darülirfana «Şeytaniyat» medresesi ismile yeni bir şube ilâve edilmişti. Cümle erbabı kemal, ezcümle reisülülema Ebu Zeyd Sürucî «âlem fıskü fücur içinde puyan, madde ruh ile tev’em olduğundan şübbanı zamanı o halet üzere yetiştirmek zaruridir» diyerek böyle bir medre senin küşadı için sarfı himmet eylemişlerdi. Bu bahiste yeditulâ sahibi pek çok ülema bulunduğundan kürsülerin ihdası hususunda müşkülâta düşülmedi.

Bu meyanda İlmi isbatı iblis, Târihi zenâdık, Usulü İğva, Fenni hile ve hud’a, Tatbiki menahî, ilh.. gibi esaslı dersler bulunuyordu. Bazılarında mütehassıs mevcut ise de, memleketin seviyesi henüz o derecei idrâke vasıl olmadığından şimdilik tehirine karar verildi.»

Şeytanın tomarından birçok bendleri atladım. O kadar yorulmuşum ki tam coşarak yeni nizamını anlattığı sırada ben kendisine yol vererek derin bir uykuya daldım.

«AKLI SELİM» E DAİR -

Voltaire, «Rahip Meslier’nindir» diye bu isimdeki kitabı neşrettiği zaman herhalde devrinin, «aklı selim» e şiddetle muhtaç olduğunu hissetmiş olacak! O ne basit kuvvettir! Bununla beraber tam arandığı zaman da ne kadar ender bulunur! Aklı selimi zekâ ile, ilimle, ihtisasla, servetle, hiç bir şeyle satın almak kabil değildir. Ne kütüphaneler devirmiş allâmeler vardır ki ondan haberi yoktur. Nice ülkeler fethetmiş kahramanlar vardır ki ondan nasibi olmamıştır. Bazı koca bir müessese kurulur, toprağa altın dökülür, başında mimarlar, hekimler çalışır. Fakat ufak bir eksiği kalmıştır: su yolu açılmamış veya sobalar kurulmamış, boru delikleri unutulmuştur. Yahut havadar bir sırtın dibinde, gidip bir çukura girilmiştir.

Bazan bir kasaba kurulur, içinde en modern binalar vardır. Fakat toprağı tohum tutmaz. Bu müesseseleri yapmak, bu şehirleri kurmak için ilim, teknik, enerji ve unsur olarak ne isterseniz bol bol bulabilirsiniz. Bununla beraber onları bir araya getirince aradığınıza varamazsınız! Çünkü aklı selim eksiktir.

Adullah Cevdet rahip Meslier’nin bu kitabını tercüme ederken – bilerek veya bilmiyerek – bu ihtiyacın şiddetle duyulduğu bir zamanda yaşadığımızı ifade ediyordu. Fakat ne yazık ki o kitaptan değil, ancak hayattan çıkabilir.

Aklı selim, sade «akıl» değildir. Çünkü nice akıllı adamlar vardır ki ondan mahrumdurlar. Halkın bilgisi de değildir, çünkü halkın bilgisine dayanmakla beraber, bu bilginin aklı selim den uzaklaşması çok mümkündür: sıtmada, trahomda, aşıya karşı mukavemette, duada ve büyüde köylünün inadı gibi.

Esasına bakılırsa aklı selime en uygun olan ilimdir. Fakat ilim nazarî, aklı selim ise pratiktir. Birincisi teklif eder, İkincisi intihap ve icra eder. Bunun içindir ki her âlimin mutlaka iş başında aklı selim sahibi olması lâzım gelmez.

O her şeyden önce aklın pratik işleyişinde doğan bir meleke olduğu için İçtimaî bir hasletdir. Bazı cemiyetler, bazı devirler onu inkişaf ettirirler. Bazıları onu mahvederler. Romantik felsefe miskin entelektüalizm’in piçi diye onu hor görür. Halbuki masalların cücesi gibi bu cüce de devleri yere vuran asıl kuvvettir. Çünkü o bizzat pratik akıl dır.

Pratik akıl, normalleşmeye başlıyan bir cemiyette, muhite iyi intibak etmiş faal insanlarda meydana çıkar. Onu ne laboratuvarlarda, ne kütüphanelerde, ne romantik hülyalarda tedarik etmek kabildir. İnsanları hukukça ve kudretçe müsavi olmayan bir cemiyetin pratik aklı, bazı insanları imtiyazlı sayan adaletsiz, inhisarcı bir nevi aklı selimi inkişaf ettirir. Fakat insan-‘ ları hukukça, kudretçe müsaviliğe doğru gitmek istiyen demokrat bir cemiyetin pratik aklı inhisarsız, âdil, tam ve hakikî aklı selimi inkişaf ettirecektir. Halka dayanan cemiyetlerin bu dünya karanlığında fikir ve siyaset projektörü yalnız o olabilir.»

Gündelik bir gazeteye bu satırları karalarken misal bulmak için çektiğim sıkıntıyı bir ben bilirim, bir de Allah! Mevzu ne kadar cazibdi! Bununla beraber elim kolum bağlanmış gibi hiç bir şey yazamıyordum. Hayalimin kanadlarına kurşun mu ta kılmıştı? Gördüklerimi söyleyemez miydim? Gördüklerim yoksa zihnimde de icad edemez miydim? Bu da olmazsa binbir kitaptan ne masallar, neler okumak elimde değil miydi? Bu sıkıntı içinde tam defteri hiddetle kapatacağım sırada şeytan imdadıma yetişti.

—         Size aklı selimi ben mi öğreteceğim? dedi. Kaderin cilvesine bakın ki bu dünyada ölçüsüzlük, miyarsızlık namına her ne varsa yalnız onları öğretmeye memur olduğum halde, şimdi ağır başlı, ince görüşlü bir üstad gibi konuşmaya kalkıyorum. Mademki nasibim buymuş, haydi öyle olsun. Size her sabah hile, fesad yollarını gösteren, kırk kapının mandalını çalarak gelen ben şeytan, bu garip ukalâ külâhım tepeme geçirince kim- bilir ne maskara olmuşumdur. Kendimi şöyle bir aynada görmek isterdim. Romada komedyalara çıkan yarı maskara «ukalâ» 1ar gibi acaba bu rolü de becerecek miyim? Dikkat edin! Eğer rolümde aksamıyorsam devam edeyim. Çok rica ederim, açık söyleyin. Eğer bu ukalâ rolümün hakkından geldiysem, müsaadenizle ona sık sık çıkmak isterim. Çünkü – itiraf edeyim – ipliğim artık pazara çıktı. Biraz da gözlüklerimle, kır saçlarımla; derin bakışlarım, yüksek perdeden atışlarım, hikmet ve felsefe taslayışlarımla belki yeniden müşteri toplarım. Eğer rolümde muvaffak olursam, sizi temin ederim ki, ahrete kadar kapınızdan ayrılmam.

—         Aklı selime dair söz mü söyliyeceksin; ukalâ taslaklığı mı yapacaksın? anlayamadım.

—         Hem onu, hem ötekini! Daha doğrusu ukalâ olmadan size aklı selime dair uzun uzun bendleri nereden bulabilirim. Nasıl olur da aklım şu kuru kafama yetmezken, onu mezad malı gibi meydanlarda satarım? Bırakınız, önce şu kılığa gireyim. (Nasıl olması icap ederse öyle) giyinip kuşanayım. Sonra istediğiniz kadar nutuk, nasihat, belâğat, marifet birbiri ardından gelir.

Şeytan bir kenara çekildi; çantasından gözlükler, perukalar ve kitaplar çıkararak yeni kılığa girdi. Onu biraz önce görmeseydim hakikaten tanıyamazdım.

—         Bu ne ani değişme! yeni sanatını tebrik ederim, dedim. Hadi başla bakayım.

Sirklerde korkunç oyunlardan önce taklak atarak meydanı dolduran hokkabazlar gibi bir takım maskaralıklar yapacağını bekliyordum. Halbuki o koltuğunu kitaplarla şişirdi. Gözlüğünün üzerinden ve yüksekten gururla etrafını süzdü ve ağır ağır iki yanındakileri küçükseyerek orada dolaşmaya başladı. Gülmemek için kendimi güç tutuyordum. Onun hiç bir hali, ne havladığı, ne yaltaklandığı, ne şiir okuduğu, ne küfür ettiği, ne hıçkırıklarla ağladığı zamanki hallerinden hiç biri bunun kadar gülünç değildi. Gülmemek için yaptığım gayreti görünce müteessir oldu:

—         Demek rolümü beceremiyorum, diye boynunu bükerek bir kenara ilişti. Bense bu ciddî tonun bana yakışacağını zannediyordum. Maksadım güldürmek değil ürkütmekdi. Yüksekten bakmamın sebebi ilmimin heybetini göstermekti; dalgın dalgın duruşumun ve kimseyi görmeyişimin sebebi ne derin tefekküre daldığımı anlatmak içindi. Gözlüklerimin üzerinden bakarak etrafa iltifat edişimin sebebi, ilmin şâhikasından insanlara nasıl tenezzül ettiğimi ifade içindi. Masaya bir mektup koyarak ufuklara bakışımın ve zaman zaman içimi çekerek «Ah! bu memlekette insan kadri bilinmiyor» deyişimin sebebi, dünyanın dörtköşesinde adımın nasıl dillere destan olduğunu ve beynelmilel piyasalarda kaça satıldığımı ilân içindi. Bana bir müel liften bahsedildiği zaman «tanırım, bize hürmeti vardır» veya bir müsteşrikin adı geçince «elimizde yetişti» dememin sebebi, bu işe önce kendimi sonra dünyanın diğer ahmaklarını inandırmak içindi.

Bunca gayretime rağmen dudaklarınızın bükülüşü beni ye’se düşürüyor. Söyleyin, yoksa bu işi beceremiyecek miyim? Eğer böyle ise rolümü değiştireyim. Ne dersiniz? Yakıştıramadımsa bir münasibini söyleyim, onu yapayım?

—         Yok, yok!., dedim, mükemmel gidiyor, sen güldüğüme bakma, şimdi prova yapıyoruz. El âleme karşı seni korumasını bilirim. Bak o zaman nasıl ciddî dururum! istediğin kadar yüksekten at hepsini tasdik ederim.. Her kahve döğücünün bir hınk deyicisi vardır. Ben de ukalânın hink deyicisi olurum, ne çıkar! Geçim dünyası. Sıra gelir, ben de yüksektan atarım, o zaman hink!.. demek sırası sana gelir.. E!… Söyle bakalım, bu işte neler yapabilirsin?

—         Size akıl öğretmek haddim değil amma, yeni tertip «ukalâ» nın nasıl yetiştiğini anlatayım. Bir türlü beceremediğim bu rolü, ben kulunuzdan af buyursanız da sayısız dostlarınıza bağışlasanız daha münasip olmaz mı?

İftirada emsalsiz olan şeytanımı zayıf bir yerinden tutup yere vurmak için sordum:

E, söyle bakalım, kimleri tavsiye edersin?

—         Bana hep böyle emniyetsiz gözlerle bakmakta devam ettikçe cesaretimi kırıyorsunuz. Sanki bir gizli maksadım varmış gibi, neden fıkara şeytanin da doğru sözlü, samimî olacağına bir türlü inanmazsınız? Emin olun ki, o sizin riyakâr dostlarınızın çoğundan bana daha çok güvenilir. Eğer niyetiniz beni söyleterek âleme maskara etmek değilse, müsaade edin de, beceremiyeceğim ve beni zorla sevkettiğiniz bu işte nice ustalar olduğunu size göstereyim.

Eskiden iki cümlede bir arabca beyit zikretmek veya lâtince bilmeden lâtin ibareleri yazmak usuldendi. Bu diller Arşive girdi gireli ukalâya sermaye kalmadı. Şimdi sokak ve kahve ilmiyle sağa sola çatarak nesillere ders vermek; insanların ne olduğu, ne olması lâzımgeldiği, kafalarının içi nasıl dolacağı hakkında nazariyeler kurarak, bu plân üzerine ortalığı tahta kılıçtan geçirmek için kitapçı sokaklarında yazı Donkişotluğuna kalkmak usulden oldu.

Fikirle akrabalığı olmayanlar, Babıâli yokuşunu yaş hesa bile ölçmeye kalksa haklı değil midir? Sakalını değirmende ağartanlar sıralarını savdıkça «onlara artık yol göründü!» demede, ve sakalını değirmende ağartacaklar, telâş içinde sıra bekleyenler kapıyı zorlamada haklı değil midir? Kırklar altmışları, otuzlar kırkları, yirmiler otuzları, ve onbeşler yirmileri yere vurursa «yeni nesil» likte rekor kıranlar, ceplerinde nüfus cüzdanı «artık sabrımız kalmadı, eskiden beşik üleması vardı. Biz kaydırak şuarası olsak ne çıkar!.» demede haklı değil midir? Çifte imzalı kitaplar neşredip alkış kopunca bütün fazileti yük lenmede, hücuma uğrayınca – sıkılmadan – «biz değildik!» diye işin içinden sıyrılmada haklı değil midir?

İsmi fiilden ayırmaksızın sandıklarla kâğıdı ziyan etmek ve halkın gafletini avlamak için kitapçı sokaklarında şunu bunu kafese koyup kitaba aç nesillere pusu kurmada haklı değil midir?

Birbirlerine «allâme» süsü vererek helva sohbetleri yapmada ve dam aktaranlar gibi insanları küçük görmede; karşılıklı riya ve hayli alçakça meddahlıkla vakit geçirip ertesi sabah boynuna sarılacağı «dost» larına zem ve iftira etmede haklı değil midirler?

Meddah Aşki’ler, Süruri’ler öleli neş’e azaldığı, asrı meddahlara gereği gibi ihtiyaç belirdiği bu zamanda fassallık, zemmamlık ve kallaşlık gibi nesli tükenmiş meslekleri ihya etmeye savaştıkları, ve dedikodu kazanını karıştıran cazulara rahmet okuttukları için haklı değil midirler?

Her nenin olursa olsun tersini söylemek onlar için «büyük» lüğün en büyük alâmetidir. Bir çokları yalnız başkalarından değil, kendilerinden bile şikâyetçidir. Onları nasıl susturursunuz? Gülersiniz, ciddilikten dem vururlar. Ağır durursunuz, neş’eye susadık diye bağırırlar. Onları susturmak için bütün kulakları sağır etmelidir. Söz onlarda dörtnala giderek fersah fersah fikirleri geride bırakır. Fakat uçurtmalar gibi rüzgâra savrulan hayallerin bir türlü peşinden ayrılmazlar. Cılız ve ahmak bir fikrin üzerine konmuş binlerce hayal sinekleri!

Bu adamlar üstadlarını lüleci hamuru zanneder, altmışından sonra onlara şekil vermeye kalkarlar: «Şu yolda değil bu yolda yürü!» gibi yavelerle kılavuzluk ederler.. Artık neden kendilerinin «merkezi âlem» olduğunu farzetmesinler! Zekâya, ilme ve hayat ihtirasına oyuncak gibi bakan, ve içindekini anlamayınca hiddetinden kırmaya kalkan bu ahmak çocukları toptan silleye çekmeden başka daha ne yapabilirsiniz!

Bir kitabın baş tarafını okumak, ondan günlerce kahve kahve bahsetmek için kâfi değil midir? ve bilmediği dillerde neşriyat yapmak, bilmediği insanların eserlerini techil etmek yetmiyor mu? Oltada bunca kahraman dururken, bu ağır vazifeyi ne diye benim başıma yükliyorsunuz.

Kötü mısraları, manasız sözlerile halkı tâciz eden bir avare, sizi yol ortasında yakalar. Önce hürmet ve sadakattan bir «girizgâh» yapıp nihayet «şaheser» lerinden birini okumak lûtfunda bulunur. Sonra ilk mektebin irfanına ve yeni harflerin üç kitabına dayanarak size san’at hakkında bitmez tükenmez nazariyesini izaha kalkar. Ve şayet yanılıp da mütalea yürümek gafletinde bulunursanız, mesleğinize, meşrebinize dair büyük çapta nasihatler eder. Divan şiirini hiçe saydığını, Yahya Kemalin beş para etmediğini, körün ışıktan bahsetmesi gibi garp şiirinin «harika» (!) larını, kendi kahvesinde beynelmilel olmuş on beşinde meçhul dâhileri gözünüze sokarak size Han yayı Konyayı öğretmeye kalkar. Yakanızı kurtarmak için bir bahane icad edecek, ve başınızdan defetmek için kestirip atacak kadar cür’etiniz yoksa, bu böyle saatlerce, bir başkasının yakasına yapışmak için keyfi gelip de gidinciye kadar devam eder.

O, nelerden bahsetmeye kâdir değildir! Salâhiyet elinde açık bir bonodur, işportadan tedarik edilmiş üç beş broşürle koskoca nazariyeleri sinek kâğıdına çevirir. Düşen bir daha kurtulamaz. Ve avladığı sineklerle ordu yapıp kendini cihangir farzeden bir mecnun gibi ortalığı birbirine katar.»

Bıraksam, bu kör olası şeytan sabaha kadar söylenip duracaktı. Masaya vurarak onu susturdum. Korkudan gözleri fal- taşı gibi açıldı.

—         Yine hiddetiniz üzerinizde! emrederseniz gideyim •• dedi.

—         Hayır, dedim. Bu kadar gevezelik yeter, istediğini söyliyebilirsin, inanıp inanmamak bana aittir. Ya ukalâların öğreteceği aklı selime ne buyurulur?

—         Onu anlatmaya cildler kâfi gelmez. En çok güvendik lerime danışın: birisinin, bilmediği ilimlerde kâşifleri yere vurmak için «Resimli Küçük Lârus» gibi muazzam hâzinesi var. Biri siyasete musallat olmuştu; dünya bîzar oldu. Onu terkedince cümle «erbabı ukûl» un yüreğine su serpildi. Bu sefer ilme dalmış diyorlar. O zaman bir dostum «Şükür biz halâs olduk. Şimdi artık siz düşününüz!» dedi. O ilme güve gibi musallat olmuştur. Mübarek bir tarafından başlayıp hepsini yeseydi dünya rahat ederdi. Fakat dört köşesini didik didik ederek işe yaramaz hale getirdiği için böyle muzır mahlûkların Allah cezasını versin demeden başka ne çare var!

—         Aklı selime gelelim!

—         Abdullah Cevdet bu isimdeki eseri tercüme edeceğine Shakespeare tercümelerinden vazgeçseydi aklı selime daha büyük hizmet ederdi. Abdülhak Hâmid aklı selimde emsalsiz bir örnek oldu. Davalaciro’ya yer altından cinler çıkarttığı, yanardağların ateşile kutupların buzunu söndürdüğü, «şeytan yediği ve yılan yuttuğu» zaman aklı selim beratını almamış mıydı? Ondan sonra daha kim bu meydanda at oynatabilir? Ne dehâsı nın «Erike» sinde yerlere kapanan Süleyman Nazifler, ne hak kında münacatlar yazmak için mâbud arayan Müştak’lar mübalâğada onu aşabilmiştir.

Bununla beraber Gökalp’ın Turan bağlarını, sancakı şerife çağrılan Cavalı dindaşları, İttihadı anasırı, İttihadı İslâmî, İttihad ve Terakkiyi hatırlamamak kabil mi? Bir kolunu «Ravzai Nebi» ye uzatan, birini «Kerbelâ’da Meşhede atan». Galata sarrafında borçlu, boynunda kapitülâsyon zinciri mirasyedi dedemizin tahayyül kesesinden verdiği vaadları hatırlamamak kabil mi?

Vaktile bir devle bir cüce varmış, dev aklına gelen her şeyi yapmak sevdasında imiş. «İrademe engel olacak hiç bir kuvvet yoktur!» diye bulutlara yükselen bir kule kurmak istemiş. Yedi kavmin kölesini zincire vurup bu kuleyi kurmak için çalıştırmış. Cüce deve nasihat etmiş: «Bu kule başına belâ olacak, gel bu işten vazgeç!» demiş. Fakat yedi kavmin kölesi birbirinin dilinden anlamadığı için kimse kimseyle konuşamadan kat kat üstüne yükselmiş.

Cüce İsrar etmiş:

—         Bu sevdadan vazgeç! köleler başına belâ olacak, demiş.

—         Köleler birbirile konuşamaz. Kimse kimseyi tanımaz. Başım yakında göklere değecek! Diye Dev kırbacını savurarak atlarını sürmüş. Fakat kırbaç ve zincir altında köleler yeni bir dil kazanmış, işaretle, feryadla derdlerini birbirine anlatmışlar.

Cüce İsrar etmiş:

—         Gel, bu sevdadan vazgeç, köleler yeni bir dil kazanıyorlar, demiş.

—         Köleler konuşuncaya kadar ben göklere yükselirim, diye dev kahkahayla atını sürmüş.

Fakat kırbaç ve zincir altında köleler yeni bir dil kazanmış. Hep birden feryada ve isyan sedaları çıkarmaya başlamış. Nihayet zincirler kırılmış, kule yıkılmış, dev enkaz altında telef olmuş.

Şeytan hikâyesini bitirince bir müddet durdu. Bu bahsi kapatmak için ona bir şey daha sorayım diye düşündüm:

—         Akıntıya kürek çekmek aklı selime uyar mı?

—         Akıntıya doğru gitmek iradeyi elden bırakıp kör kuvvetlere esir olmaktır. Fakat akıntıya tek başına meydan okumak tabiata isyan etmektir. Akıntılar daima karşı karşıyadır. Birine meydan okumak için ötekine takılmak gerek. Suların karşılaştığı yerde kayıklar alabora olur. Çarpışanlar, kırılanlar, girdaba karışanlar vardır. Hakikî kahraman tek başına akıntıya kürek çeken değil, çarpışan akıntıların başında büyük yolu açacaklar için şehit olandır. Tek başına kürek çeken Donkişotlara aklı selim değil, bir parça akıl isteyiniz.

Şeytanım bu sefer beni cevaptan âciz bırakan, her zamanki şaklabanlığına hiç uymıyan bir vekar içinde çekilip gitti.

Sh:187-219

Kaynak: Hilmi Ziya ÜLKEN, Şeytanla Konuşmalar,  Ülkü Matbaası ,1942, İstanbul

KİTABA ve HAYATA DAİR- Şeytanla Konuşmalar- Hilmi Ziya ÜLKEN


(5. BÖLÜM)

Büyük bir seyahatten dönüşte şeytan kütüphaneme uğradı. Hayli vakittir görüşmek kısmen olmadığı için, yine her zamanki iptilâma dalmıştım: faydalı faydasız bir yığın şey okuyordum. Kafam kazana dönmüştü. Kitap faresi gibi yaşamadansa, dünyada işe yarar her hangi bir adam olmayı bin defa tercih ederdim. Ne bende Faust gibi sakalını kesip meyhaneye gidecek kudret vardı, ne de şeytanımda beni bu yoldan çevirecek derman! Dünya eskidikçe o da galiba kitapların esiri oluyordu. Ben onu görür görmez gözlerim parlar; «Hah! işte geldi, bu sefer beni mutlaka kurtarır. Elimden tutar, dünyaya çıkarır» diye sevinirdim. Fakat o, etrafımı saran bu dağ gibi kâğıt yığınlarına tiksinerek bakar; «Bırak bunları canım! Biraz kafanı dinle, gidip şöyle bir dolaşalım» diyecek olur; derken şuracıkta iskemleye ilişiverir; nefretle baktığı bu ciltlere dokunur; bazılarına el atar, birinin yapraklarını karıştırmaya başlar, meraklı bir yere gelince neredeyse saatlerce dalıp gideceği tutardı. O sırada bir daha aynı teklifi yapmak şöyle dursun, benim şikâyetimden korkarak bahsi yalnız kitaba, kitaplara çevirirdi. Bu sefer, her zamankinden daha merakla – sanki aylardır ayrı kaldığı bir sevgiliye kavuşmuş gibi – benimle konuş, maya bile vakit kalmadan kitapların içine dalmış; kiminin resimlerini karıştırarak, kiminin yapraklarını çevirerek, bu âleme doğru çevrilen parlak, donuk, keskin, zayıf binlerce gözlükle eşyaya bakıyordu, nihayet dayanamadım:

—         Hastalığımı biliyorsun! dedim. Bir türlü kendimi kurtaramıyorum. Bütün ümidim şendeydi. Bırak onları da, dışarı çıkalım.

O rehavetle kitaplar arasına yerleşerek dizinde koca bir Rübens kataloğu olduğu halde:

—         Vazgeçin! Dışarda ne yapacaksınız? İşte pekâlâ rahat oturuyoruz, dedi. Hayatın kendisinden beklediğiniz kadar size vereceği şey yoktur. Arzularınız öyle keskin ki, onun donuk sathında binbir renk oyunu yapıyorsunuz. Bu fantezilere tutuluyor, arkalarından koşuyorsunuz. Tam elinize geçecekken uçup gidiyor; bu ağaçlar, bu çiçekler, bu kadınlar, bu altınlar mefhumlardır. Onları dışarda kovaladığınız zaman Sphinx oluyorlar. Her yerde görünüp kayboluyorlar, size cevap vermiyorlar, size binbir sual soruyor ve mütemadiyen önünüzden kaçıyorlar. Denizlerin kesilmiş ve başınız harap, bir çölün ortasında kalıyorsunuz. Bırakın onları! Bu kâğıtların arasından ayrılmayın. Ben artık sual sormadan ve dünya gıdalarının peşinde koşmadan yoruldum. Burada bir parça rahat bulurum diye dinlenmeye geldim.

—         Delimi oldun? diye bağırdım. Kitaplar!.. Bunlar mı seni kurtaracak? Fıçısına lânet eden sarhoş gibi onlara lânet ediyorum. Bütün kıtallerin başında onlar yok mu? Abbasî halifeleri onları boş yere yaktırmamış! Papalar onları boş yere, denizlere döktürmemiş, boş yere on binlercesi Unter den Linden meydanlarında tahrip edilmemiş! İnsanlığın kafasını temizlemek için bu kitapları yer yüzünden kaldırmalıdır. Şeytan! ya sen bunadın veya benimle lâtife ediyorsun.

—         Emrinize amadeyim! Sizinle istediğiniz yere gidebiliriz, dedi, fakat müsaade ediniz de şu kitapları mahkûm etmeden vazgeçmenizi rica edeyim. En büyüklerinden deli saçmalarına kadar insanlığın beş bin yıllık bütün eserini bir yere toplamış olsanız ancak bir bina dolusu kâğıttan fazla yer tutamaz. Bir bina dolusu kâğıt, yani öldürdüğünüz insanların, tahrip ettiğiniz şehirlerin yanında damla gibi küçük bir küme. Bırakın, bunca canavarlık ve rezalet olurken bu damlacık yerinde dursun. Orada binlerce pencereden âleme ayrı renklerle bakmak istiyen, dışarda boğuşan ahmak beşeriyetten daha hakîm beş on kişi vardır. Bu sun’î, fakat masum dünyanın içinde..

—         Masum mu? Bu kitaplar mı?.. Asıl cinayet onların eseri.. Bir kitap binlerce mü’mini ardından sürükliyor; milyonlarca insanı sahneye götürüyor.. îman namına insanlar birbirini yiyor.

—         Hah hah! diye şeytan kahkaha attı. Onu bu kadar müstehzi görmemiştim. Tıpkı Hugo’nun Sefillerindeki Gavroche’e benziyorsunuz! Fransız ihtilâlinde bir ağaç dalma çıkıp:

Kabahat Voltair’in

şarkısını söylerken, ihtilâlin bütün yükünü Voltaire’in omuzuna atmak istiyen budala halk hikmetinin tercümanı olan külhaniye!.. Siz de şimdi tıpkı o külhaniye benziyorsunuz.

Kabahat Muhammed’in

Kabahat Marx’ın

diye bir nakarat tutturarak bu âlemin kanunlarını bir insanın idare ettiğini zannedecek kadar gaflete düşüyorsunuz. Kitaplar, gözlükler, dürbünler, hurdabinler, isterseniz – en büyükleri – rasadhanelerdir. Fakat o kadar! Eşyayı ancak doğru, yanlış, açık, bulanık, küçük, orta, büyük veya çok büyük göstermeye yararlar. Oradan bakan eşyayı görür; fakat ona hükmetmez. Siz onlarda bu mucize kudretini nereden çıkardınız? Siz tıpkı annesine kızan ve oyuncaklarını kıran çocuğa benziyorsunuz- Hâdiselere kızıp kitaplan yakmak istiyorsunuz. Ve bütün bu tahribatı yapan gafil koca çocuklar gibi.. Kitapları seviniz! Sarhoşun içkiden nefret ettiği gibi ondan kurtulmaya çalışmayın. Ben Aristo’yu, Ciceron’u, Eflâtun’u ve Lucrece’i okurum. Onların hepsini ayrı ayrı yaşarım; hiç biri bana hükmedemez. Beni ne çileden çıkarır, ne sarhoş eder, ne de hiddetime sebep olurlar. Bir şarap degustateur’ü gibi hepsinin lezzetine bakarım; bana her biri ayrı bir zevk verir; ayrı bir dünyanın kapısını açarlar. Neş’esiz hiç bir şey yapmam. Eğer bir kitap beni kızdırırsa, elime başkasını alırım. Eskiler dururken yenilere tenezzül etmem, fakat eskilerden bıkıp yenileri de tercih ettiğim olur. Onlar bana Bazilik sütunları gibi yekpâre ve bütün sistemleri anlattıkları zaman kendilerinden kaçarım. Bu büyük bir mimar elinden çıkmış âbidelere benzeyen mantıkî binalardan ürkerim, içlerinde soğuk bir mâbedin haşyeti ile dolaşırım; onlar bana hiç de yakın gelmezler. Sağlamlıklarında gurur ve azamet duyduğum için onlara tahammül edemem. Sanki her biri içlerinde dolaşırken dik başlarile beni istihfaf ediyorlarmış gibi gelir. Onları toptan inkâr etsem ne çıkar. Bütün parçaları birbirine o kadar iyi kenedlenmiştir ki, toptan kabul veya red edebilirim. Şu halde bu soğuk binaların azametine niçin katlanacakmışım: onları elbette reddederim. Bana munis gelenler küçük, sevimli köşkler ve ağaçlar arasına serpilmiş kır evleri gibi dağınık fikirlerdir. Çünkü onlardan her parçayı ayrıca beğenebilirim; tadına bakar ve benimseyebilirim. Hoşlanmadıklarımı atabilirim. Bir kere bana senpatik göründüler mi, artık yavaş yavaş fenalarına da katlanmaya başlarım; bir günüm bir günüme uymadığı için zevkime göre bugün bana mânâsız gelen bir köşesi başka bir gün harika görünebilir. O halde o binaların her odasında ayrı ayrı oturarak, kâh takdir kâh reddederek, her tarafını hayatımın muhtelif anlarına göre ayrı bir zevkle yaşar ve severim. Plutarque’ı bunun için severim, Martial’ı bunun için severim, La Rochafoucauld’u, Beaumarche’yi, Mertaigneyi, Chamfort’u, Shakespeare’i, Saint Simon’u, Sainte Beuve’ü, Emerson’u, John Ruskin’i bunun için severim.

—         O halde sen kitapta yalnız eğlenceye bakıyorsun. Onların hayatına tesir eden bir kuvvet olduğunu kabul etmiyorsun. Dünyayı değiştirmeseler bile hâdiseleri keşfederek onlara istika* met verdiklerini de kabul etmez misin?

—         Yaşım bu işlere hüküm verecek kadar büyüktür. Müsaadenizle, bunu reddedeyim: Mısırda Harpedonaptes rahiplerinin Adetler ibadetine dair kitaplarını gördünüz mü? Pytha- gore’un ondan öğrendiklerini ve yahudilerin Zohar’ını bilir misiniz? Sabiî’lerin kütüphanesini, Heramise’yi ve Harran mektebini Asûrîlerin ilmi nümucunu, Hindin cifrini, garba aynı ilimleri öğreten Ahmedülmecritî’nin «Gayetülhakim» ini, Paracelse’i, Nos- tradamus’u Swedenborg’u, Theosophe’ları, Anthroposophe’ları, Parapsychologie’yi, Metapsychique’i, gaibden haber verenleri, fala bakanlan, esrar âlemile konuşanları, ispirtizmacıları, büyücüleri, asrî müneccimleri, sihirbazları, hokkabazları bilir misiniz? Bütün bu kitapların arasından geçtim; hepsinin içindeki rüyaya girdim. Muhiddin Arabi’den Ch. Richet’ye kadar hepsi eşyaya tasarruf etmek ve ruhlara hükmetmek iddiasındadır.

—         Netice?

—         Sıfır! Eşyaya değil, kendi nefislerine, hattâ en küçük heveslerine bile hükmedemediler. Bunun için, kitaplardan korkmayın, onları sevin ve içlerinde gezin diyorum.

—         Bana öyle geliyor ki, sen bu hayal binalarile fikir binalarını birbirine karıştırıyorsun. Hayal binaları dünyaya hükmetmek iddi asındadır. Fikir binaları dünyayı görmeye, tahayyül etmeye ve göstermeye gayret eder. Azizim şeytan, arada küçük bir fark var zannediyorum, ve bu fark senin gafletini doğuruyor. Kitaplar hayata hükmetmiyor, fakat onu aksettirerek yeni hızlar veriyor; bu yüzden biz kitapların, hem de perişan olmayan kitapların ardından gidiyoruz.

—         Siz iddiaların kurbanısınız. Ben düşüncelerin meftunuyum. Bütün iddialar yüzde elli doğru, yüzde elli yalandır.

—         Rakı derecesini söyliyen meyhaneciye benziyorsun. (Bu sözün de bir iddiaya benziyor). Öyleyse o da % 50 doğru ve % 50 yanlıştır. Benim bu sözüm de % 50 doğru ve yanlıştır. Ve bu ilânihaye.. giderse sözlerimiz ancak % Δ doğru % Δ yanlış olur; yani doğruluk ve yanlışlık nisbeti asgar namütenahiye iner. Cepheyi dağıtmak için bizim hesabımıza bu hoşuna gidiyor değil mi? Fakat kendi hesabına yüzde yüz doğrudan bir grada inemezsin.

—         Kat’iyyen! reddederim.

—         Reddederken bile tonun yüzde yüz hükmediyor. Değiş, mene bir şey demem; fakat her anına ayrı ayrı hükmeden keyiflerinin eserisin: reddederken, kabul ederken, hakaret eder, tezellül eder, hayran olur ve inkâr ederken daima dogmatiksin! Ömründe bir defa cinayet yapan ve onun nedameti ile selâmete erişenlere lânet ediyorsun halbuki fikirleri her an katlediyor ve heı an sürünüyorsun. Şeytanın nasibi, şüphenin ihtiyatı ile doğru yolu aramak değil; bir an yaptığını ötekinde bozarak mütemadiyen sürünmektir.

RESME DAİR

Odam tavana kadar levhayla doluydu: Hacı Kâmil Efendinin, İsmail Çavuşun, Haydarın, Galibin, Yesarînin sülüs, tâlik, nestâlik, kırma, divanî, kûfî türlü türlü hattı, büyük babalarımdan beri birikmiş ne kadar âyet, hadîs, kelâmı kibar varsa dört duvarı doldururdu. Bu odaya melekler girmez diye Mekke-i Mükerreme ve Medine-i Münevvere’den başka tabiat resmi bile asılamazmış. Çocukken kibrit kutularının üzerindeki terazi resmine bakardım. Bir gün paket kâğıtlarını devşirirken Ahmet Refikin okkaya verilmiş bir kitabındaki yunan ilâhelerini gördüm. Zihnim onlara takıldı. Artık gözüm satırların üzerinde yürümez oldu. Elime geçirdiğim bir kalemle her tarafa insan vücudları resmetmeye başladım. Gözlerin canlılığı, yüz çizgilerinin mânası, omuzlar ve bacakların kıvrılışı; bütün bu hayatı, kuvveti ve arzuyu ifade eden hatlar iç hayatımı o kadar doldurdu ki, odamdaki kara çizgiler onların hücumu karşısında karınca yığını gibi bir kenara siniverdi.

Yazım fena değildi. Beceremeyenleri hazırlamaya hocam beni memur etmişti. Rıkkadan tâlika atladım. Bu inhinalar, bu kıvrılışlar, bu baygın serilmiş çizgiler, bu narin elifler ve rılar; bu büyük kavislerle dönen lâmlar, nunlar; bu bir rakkase gibi göğsünü kabartan ve eteklerini havalandıran şatlar galiba gayri şuurumda bana insan vücudlarının bitmez tükenmez sırrını ifşa etmiş olacak ki; yazı benim için yalnız bir vazife, bir eğlence, bir süs değil, hayatın kaynağı ve gizli şehvetiydi. Büyük hattatların levhalarına dalarak duyduğum vecd içinde gezip dolaştıkça havaya parmağımla kavisler çizer ve zihnimde levhalar yazardım. Küçük tecrübelerle başlayan bu hararet gittikçe alevlenerek mektep camiinin duvarlarını dolduran tezhipli âyetlere kadar yükseldi. Dindar bir arkadaşım beni coşturan bu san’at zevkini kendi imanile karıştırarak bütün kalbile bana bağlanıyordu

Harflerle kelimelerin yerini insanlar ve eşya aldı. Dostumla aramızdaki mesafe de gittikçe büyüyordu. O bir tarikat şeyhinin kapısında rahmanı aradı; bense şeytanı rehber edinmiştim. Nuh’un gemisinde «günahkâr olanı atınca fırtına durur!» demişler. Fırtına gemiyi karaya vurdu. Kimin günahkâr olduğu belli değil. Şeytanın talim ettiği hak yolu imiş. Zamanla güneş her tarafı aydınlatınca, kafesler, perdeler, çarşaflar kalkınca; eşya ve insanlar tabiatın bahşettiği bütün güzelliklerile meydana çıkınca maddenin, hayatın ruhun ve insanlığın hakikati birleşti. Şeytanla rahman ayni yola çıktı.

Aradan seneler geçti; resmi unutmuştum. Bir gün ansızın şeytan ziyaretime geldi.

—         Çoktandır sizi arayamadım, nelerle meşgulsünüz?

Önümde bir mantık kitabının müsveddeleri yığılıydı: bir taraftan Organon’dan ihtimaliyet lojiğine kadar bir sürü eser, bir tarafta ilim tarihleri, yeni fizikler ve Osmanlı devrine dair irili ufaklı mantık risaleleri.

—         Atın bunları bir yana! Benimle beraber gelin; size ışık ve renk dünyasının güzelliklerini göstereyim, dedi.

Ne vakittir kapanıp kaldığım tozlu rafların arasından kurtuldum. Birlikte galerileri gezdik. Louvre’u, Berlin müzesini, British Museum’u, Vatican’ı gördük. Primitiflerden başladık. Henüz prespektivin iyice sezilmediği ve resmin dekorasyon halinde göründüğü bu saf, temiz şaheserlerden rönesansa yükseldik. Giotto ve çıraklarının san’ati resmin terakkisinde ilk büyük adımdı. 15 inci asrın Floransa üstadlarına geçtik: ressamlar tabiatı tetkik etmişler, hattâ san’atlarmın temelini tabiat kanunlarında aramışlar. Şekillerin mekân içindeki görünüşünü anlamak için prespektivi, insan vücudunu doğru resmetmek için teşrihi incelemişler. Tunç ve mermeri yontan heykeltıraşlar ressamlara bu yolda rehberlik etmiş. Masolino ve Castagno kudretli netüralisttirler. Fra Lippi ve Fra Angelico hissi ifadede daha büyük incelik göstermişler. 15 inci asrın sonlarında büyük ressamlar çoğalıyor: Boticelli, Verocchio ve nihayet en büyük üstad Leonard de Vinci vücud çizgilerinde dehaya yükselmiş. Bütün bu ressamların kendilerine mahsus şahsî üslûpları olmakla beraber resmin tekemmülü için elbirliği ile çalışmışlar; asrın sonunda Leonard de Vinci’nin eserinde, bu san’at düşüncenin inceliklerini ifade edebilecek oldukça souple, ifade itibarile çok zengin bir hale gelmiş.

On beşinci asırda Floransa en canlı resim kaynağı olduğu halde, yegâne değildi. Milânoda, Padova’da, Venedik’te yeni mektepler doğuyor. Ombria ressamları Floransa tesirile yetiştiler. Padoua dâhi bir artist çıkardı: Mantegna. Üslûbu yukarı İtalyada uzun müddet hüküm sürdü. Floransanm ilmine tarih ve arkeoloji alâkasını kattı. Onun tesirile Venedikte Bellini’ler yetişti. Rönesansın İstanbul’daki biricik aksi sedası olan bu ressamları nasıl tanımayız! Giorgione renklerin ateşli şehvetini keşfetti.

16 ıncı asırda Floransa mektebi de Vinci ile zirvesine ulaştıktan sonra Andre del Sarto’da çok ince bir zarafet, ve Michel Ange’ın kudretli çehrelerinde «dev gibi» bir san’at halini aldı. Papalar Raphael’i ve Michel Ange’i çağırtarak Vatikanın duvarları ve tavanlarını dolduran muazzam eserleri yaptırdılar. Vatikanın dekorasyonlarında Raphael Italyan san’a- tının en güzel vasıflarını kendi dehasına mahsus bir ahenk ve cadence ile terkibe muvaffak oldu.

Floransa mektebi son sözünü söylerken Venedikte yeni bir dünya keşfediliyordu. Onlar ışığı ve renkleri şiir haline getirdiler. Titien, Tintoret ve Veronese bu mektebin üç büyük dehasıydı. Bu mektebin harareti uzaklara kadar yayıldı. Parme’de Correge onun tesirini hissetti.

İtalya resmin fecri oldu. Fakat güneş doğarken başka diyarlara da akisler yaparak büyük bir yelpaze halinde açıldı. Şimalde Gotik san’atı resmi camcılık ve minyatür haline indirmişti. 15 inci asırda şimal denizi kıyılarında yeni ışıklar belirdi: Flaman mektebi uyanıyordu. İlerde yetişecek büyük ressamların ilk üstadları Van Eyck, Memling hıristiyan imajlarına mem. leketlerinin ve zamanlarının projelerini soktular. Yine 15 inci asırda Fransada Froment, Almanyada Schongauer, İspanyada Dalman gibi primitifler yetişti.

16 ıncı asırda Flaman resminin büyük bir hamlesi daha var: bunların içerisinde en çok ihtiyar Brueghel üzerinde durmak lâzım. Resmin Balzac’ı olan bu büyük terkipçinin tablolarına bütün bir cemiyeti en ince teferrüatile beraber nasıl sokabildiğini görmek için «Kasaba düğünü», «Beytüllahm», «Körler», «Masunların kitabı» gibi levhalarını hatırlamak kâfidir.

16 ıncı asırda büyük Alman ressamları da yetişmeğe başladı: Albrecht Dürer hakkâk resmi ile, tahlilci natüralizmi ile, buhranlı ve kudretli san’atı ile Alman mistisizmine mahsus en bariz vasıfları taşımaktadır. Fakat o aynı zamanda İtalyan eserlerini tetkik etti, onların asudelik ve güzelliğine ulaşmaya çalıştı. Ötekinden daha souple bir deha olan Holbein Alman san’atının tahlilci tarafı ile Floransanın zarafetini mezcetmeye muvaffak oldu.

16 ıncı asırda Fransada büyük bir şey görülmüyor. Bu asrın sonlarına doğru Bologne mektebinde şimal ve cenup hemen hemen birleştiler. Bu devirde bütün Avrupa Italyan resmini taklid ediyordu. Bu devirde bir taraftan isimlerinden ziyade müşterek gayretleri unutulmaz olan bir yığın Bulonya ressamı ve bilhassa Caravage modern resmin başlangıcı sayılmalıdır.

17 inci asırda İspanyada bulutlar dağıldı. Ateşini yine İtal- yadan alan bu cereyan yeni resmin ilk büyük üstadlarını yetiş, tirdi: Tolede (Tuleytule) nin büyük ressamı Greco, katolikliğin ateşli ve kanlı mistisizmi içinden göğe doğru yükselen çizgiler dünyasını çıkardı. Caravage’in natüralizmi Ribera ve Zurbaran’m eserinde kabalığa kadar giden sağlam bir eda aldı. Bütün yabancı tesirlerden sıyrılan ilk üstad Velasquez’dir. İspanyol mektebinin kemali sayılmakla beraber büyük eserinde büsbütün yeni bir şey bulmak güçtür. Murillo bütün eski resmin izle rini taşırken tablolarına yemişleri ve neş’eli, obur çocukları sokarak lezzet dolu bir realizme girdi, fakat İspanyol dehasının büyük kudreti tükenmemişti. O en büyük hamlelerinden birini, yeni resme atlayan cür’etli teşebbüslerinden birini Goya’da buldu.

Artık güneş doğmuştu. Garp resmi dört taraftan elbirliği yapan mekteplerin eserlerile Fransaya doğru yürüyordu. Fransız krallarının himaye ettiği Flaman zadeganında Rubens masalları dünyasında yaşadığı halde bütün canlılığı ve şehveti ile saf bir natüralist kalmaya muvaffak oldu. Kudretli bir kanat dar. besile şe’niyeti masallar dünyasına bağladı. Bologne mektebinin sislerini dağıttı. Işık dolu olan Kermesse’leri, efsanelerin çıplak kadınları; şehvetle, bereketle, canlılıkla kaynayan sayısız levhaları Rubens’in arkasından bütün yeni resmi sürükledi. İzleri Renoir’de, Cezanne’de bile canlanan bu hayat kaynağının içinden Jordans, Van Dyck gibi üstadlar doğdu.

17 inci asırda Hollanda mektebi Flamanların uzanan bir dalı halinde başlayarak nihayet garp resminin en güzel meyvelerini vermekte gecikmedi. Bu mektebin yetiştirdiği sayısız peyzajcı- ların harikalarını burada saymaya imkân yok. Suyu, bulutları, denizi, ormanı tabloya sokanlar; şimalin mağmum havasını, müphem pespektivlerini klâsik peyzajların en hâkim temi haline getirenler; kumsalları, kanalları, değirmenleri, tutulmaz grup renklerini, sürüleri ve atları ile bütün bu yarı sisli ve güneşe hasret çeken şimal havasının dehasını ifade edenler hakikaten sayısızdır. Hollandalı köylü kadınlar, portreler ve enteriyörler resmin ufkunu gittikçe açıyordu. Hollanda mektebine yapılacak biricik sitem ilhamının cidalsiz ve sakin bir gamlı hava içinde kalmasıdır. Nitekim bu mektebin en büyük üstadı Rembrandt rüya ile şe’niyetin birbirine nüfuz ettiği, dramatik ve esrarlı şimal dünyasile ışıklar âleminin karşı karşıya geldiği bir «gölge – ışık» harikası olduğu için, mektebin monoton havasının ortasında bir şahika gibi durmaktadır.

17 inci asırda Fransa yeni cereyanlara geniş kapılar açtı; dindar ressam Le Sueur; Hollandalılar kadar sadık natüralist olan Le Nain; Garavage’in iyi bir talebesi olan Valentin, tarih zevki ile natüralizmi mezceden üstad Poussin’i bunlar arasında hatırlamamak kabil değildir.

18 inci asırda, resim Ingilterede de Hollanda, Flaman ve Fransız mekteplerinin tesirile belirmeye başlaidı. Reynold, Lavvrence, Constable Ingilterede tabiatin yeşil serinliğini, sisli suları, ve müphem güneşleri yaşattılar. 19 uncu asır ortalarına kadar yaşamış olan Tumer cenubun parlak güneşi ile şimalin sisli havasını birleştirmeye muvaffak oldu. Bu yeni peyzajlar 19 uncu asır içerisinde doğacak empresyonist resmin, Monet’nin, Pissaro’nun üzerine tesir etti.

18 inci asırda Fransada burjuvazinin inkişafı ve sarayın tantanası yeni bir ufuk açtı; Papaların himaye ettiği eski dinî resim yerine şimdi kralların himaye ettiği zengin bir burjuva resmi doğuyordu. Vatteau zamanının müsrif ve şehvetli cemiyeti ile ahenkli spiritüel san’atmda resimle şiiri karıştırmaya doğru gidiyordu. Boucher’nin dekorasyonlarında, La Tour’un pastel portrelerinde devrinin keskin akislerini görmemek mümkün mü? Chardin, küçük burjuvazinin hayatını tasvir ediyor. Asrın ikinci yarısında ve inkılâba yakın san’at gittikçe daha «hassas» olmaya başlıyor: Greuze’de, Fragonard’da, Madam Vigee-Lebrun’de bu hassasiyet burjuvazinin refahı ile mütenasip çok ince bir zarafet halini aldı.

İnkılâp ve imparatorluk devrinde David’in resmi hüküm sürmektedir. Eski dünyaya karşı muhabbeti ve Rönesans resmine hayranlığına rağmen David büyük kompozisyonlarında devrinin aynası olmaktan geri kalmadı. Onu takip eden birçok ressamdan sonra Prudhon ve Gros gibi tesirinden kurtulmuş iki kudretli san’atkâra rastlıyoruz. Prudhon melankoli ve şehvet şairidir. Gros Napolyon destanının hakikaten destanî şairi idi. Bu iddialı ve haris üstadların aşağısında, zamanlarının eğlenceli imajlarını yapmış olan Boilly gibi Hollanda mektebi tar. zında küçük natüralistler vardır. Devrin en büyük ressamı olan David’in hayatını keskin hatlarla iki kısma ayırmak mümkündür: birincisi inkılâbın ressamı olan ve Marat’nm ölümünü tasvir eden ressam; İkincisi Napolyona intisap ettikten sonra debdebe ve haşmetin hayranı statique ressam: imparatorun tac giyişini tasvir eden kompozisyonu çıkartma insanlarla dolu büyük bir dalkavuklar sahnesidir.

Romantizmin hissî inkılâbı edebiyat ve musikiyi olduğu gibi şiiri de alt üst etti. San’ata idealist iddealar, bir yığın belâğat ve edebiyat vermiş olan David resmin esasını çok fakirleştirmişti. Onun çığrından gidenlere karşı reaksiyon şiddetli oldu. Gericault şiddetli bir natüralistti. Sonra, resimde romantizmin büyük üstadı Delacroix, bu san’ata taşkın hassasiyetini ilâve etti. Renklerinde ihtiraslı bir lirizm vardı. Romantikler millî tarihi, Ortaçağı seviyorlardı. Napolyon harpleri onların en mühim mevzuu idi. Romantizme karşı yükselen tek ses Ingres idi. O, lirik ve şahsî san’at doktrinine karşı ideal ve asude güzellik telâkkisini müdafaa ediyordu. Kompozisyonları biraz karanlık olmakla beraber üslûbu çok kat’î bir safiyet gösteren portreler ve insan vücudları bırakmıştır. Talebelerinin en iyisi Flandrin’dir. Bu suretle resim iki esaslı cepheye ayrılmıştı. Bununla beraber bazı ressamlar iki cephe arasında kararsız, kâh ona kâh buna gidip geliyorlardı.

Klâsiğe doğru dönüşle romantizmin arasında yeni bir ta. biat resmi doğmaya başladı: artık Hollanda mektebi gibi münzevî ve sakin tabiatı tercih eden san’atkârlar çoğalıyordu. Co- rot’nun, Rousseau’nun Daubigny’nin ormanları, vadileri, yeşillikleri, nihayet Millet’nin çoban hayatı ve sürüleri. Şehirden köye dönüş filozof Rousseau’danberi edebiyatta inkişaf eden bu «tabiata dönüş» temayülünün resimde biraz gecikmiş akisleri olarak görünüyor. Courbet ve Manet ile beraber saf natüralizmin başladığını söyleyebiliriz ki, bunlar «empresyonist» resmin hazırlayıcıları olmuştur.

19 uncu asrın sonunda bu yeni cereyan alıp yürürken, Fransız resminde iki büyük artist zümresi vücud buluyordu: bir kısmı eski san’atın, müze resminin tesiri altında idi. ikinci İmparatorluk devrinde bile büyük binalar kuran mimarinin tesiri altında, Rönesansta olduğu gibi dekoratif resme doğru dönüş sezilmektedir. Delaunay, Paul Baudry ve diğerleri de Ingres va- sıtasile İtalyan freskcilerine bağlananlardı. Bunlardan en büyüğü Fransız resminde bir devir başı sayabileceğimiz Puvis de Chavannes’dir. Nihayet Moreau, Meissonnier ve Fantin – Latour gibi bir çok mühim ressamlar eski İtalyan, İspanyol ve hattâ Hollanda resminden kendilerine kökler aradılar. Bu devir ressamlarında hâkim olan vasıf yaratıcılık ve yenilikten ziyade araştırmalar yapması ve eclectique olmasıdır.

Empresyonist mektep natüralist hareketin son merhalesini teşkil eder. Resim nihayet «Tabiatın bize verdiğini» her şeyin üstünde görüyorsa, eski zamanın büyük natüralistleri şe’ni- yetin en mühim taraflarından birini unuttuğunu söylememiz lâzımdır. Resim eskidenberi az çok bir atölye işi idi. Halbuki gündüz ışığını açıkta resmetmek doğru olacaktı. Resim bu yeni meselede büyük müşküllerle karşılaştı: bu yeni ihtiyaçlara göre an’anevî tekniği değiştirmek lâzımdı. Empresyonist telâkki ile an’anevî görüş arasındaki esaslı fark «olmak» ve «görünmek» arasındaki farktan geliyor. Empresyonist asıl mevzuunu tarif etmeye çalışmaz, yalnızca ondan aldığı «intiba»ı tesbitle iktifa eder. O halde ortada ışığın tesirleri kalıyor. Bu yeni âlem, tabiatı görüş tarzımızı yenileştiren bir tasvir zenginliği verdi. Empresyonistler bilhassa peyzaj yaparlar. Çehreler de tabiatın diğer unsurları gibi ârızî şeylerdir. Bu resmin en büyük üstadları Claude Monet, Sisley, Pissaro ve Renoir’dir. Degas dahi dessin itibarile değil, fakat ışık araştırması bakımından empresyonisttir.

Fizikte Helmoltz’un mevce nazariyesinin tecrübî akisleri ve Fransada Chevreul tarafından bu meselenin incelenmesi empresyonistlere cesaret verdi: yeni empresyonistler fikirlerini sistemleştirirlerken bu ilim hareketinden istifade ettiler. Bu husus” ta Seurat’nın, Signac’ın, Bonnard’ın mühim rolleri oldu. Fakat bu cereyan aslından İlmî hareketin neticesi değildir. Yukarıdan, beri gördüğümüz resim tekâmülünün neticesi olarak doğmuştur.

19 uncu asır sonlarında idealist ve millî resmin aksülâmeli olmuştur. Müfrit fertçilik, tabiatcilik ressamı cemiyetten uzaklaştırıyordu. Ressam, kendi inzivasında yaşıyor; yalnız cemiyetten değil, müzeler ve galerilerden bile kaçıyordu. Şimdi onun biricik üstadı «Güneş» di.

Empresyonist resim de kendi antitezini meydana çıkarmada gecikmedi: bu da expressionisme’dir. Aynı prensiplerden hareket eden expressionisme, artık bize görünen tabiatı değil, fakat hislerimiz ve heyecanlarımız arasından bizim gördüğümüz tabiatı vermeye çalıştı. Ona göre ressamın vazifesi tabiatı taklit etmek değil, insanın gördüğünü göstermektir. «Mizacın arasından görülen tabiat» (Homo additus naturae) onun prensipidir. Hal. buki biz eşyayı hiç bir zaman olduğu gibi göremeyiz. İdrâklerimiz daima heyecanların, temayüllerin ve ihtirasların tesirile az çok değişik bir haldedir. Bundan dolayı ressam eşyanın sadık kopyelerini değil fakat karikatürlerini görecektir: resmin esas kaidesi deformation’dur. Bu eğer deformation subjective ise ona biz «ifade» diyoruz. Eğer deformation objective ise «dekorasyon» diyoruz. Bernard dekorasyon kanunlarını, Seurat da ışık bahsi ve sübjektif tarafı tetkike çalıştılar.

Expressioniste’ler her şeyden evvel eşyanın teferrüatını değil bütününü görmek iddiasında idiler. Bu suretle ışık – gölge oyunlarından ziyade keskin hatlara ve contour’lara ehemmiyet verdiler. Onların kökünü Puvis de Chavaunes’e kadar çıkarmak mümkündür. Manet’nin Olympia’sı bu mektebin ilk büyük adımlarından biri sayıldı. Ondan sonra Cezanne, Van Gogh, Gau- guin, Matisse bu mektebin en cür’etli ve temiz eserlerini verdiler. Evini barkını bırakıp Martinik adalarına giden, Antiller- de yaşayan Gauguin «Sarı İsa» sı ile yeni bir dünyaya giriyordu. Resimde exotisme, beyaz ırka nazaran nisbetleri değişen yüzlerin ve vücudların güzelliği bu mektebin iddiasına uygun mevzular veriyordu. Fakat resmin Pierre Loti’si renklerin tezadı ile bir nevi resim musikisi yaparken Van Gogh da peyzajda harikalar veriyordu. Matisse’in «Odalık» ı ve «Çıplak kadın» ı hafif boyaları ve renklerile dekorasyona doğru gidiyordu. Expressi- onisme’in esas prensibinin ileri götürülmesinden, yeni resme ilk bakanlar için garabet görünen bir çok cereyanlar meydana çıktı: cubisme, pointisme, surrealisme her gün bir tanesi doğup sönmekte olan daha bir çok cereyanlar.

Cubisme evvelâ Braque ve arkadaşları tarafından yalnız objektif deformasyon olarak alındı. Fakat sonra münhanilerin yerine münkesirleri koyan bu mektebin en cür’etli mümessili Picasso ortaya sübjektif deformasyonlardan ibaret muammalar çıkardı. Metempsychose’i anlamak için bizzat Picasso’nun kafasına girmek veya her seyirciye bir konferans vermek lâzım gelecektir. Edebiyatta Marinetti’nin ortaya attığı futurisme davası ile ekra- ba olan bu cereyanın eserleri eski resimlerle tesbit edilemiyecek kadar kısa zamanlarda eskiyerek «passeisme» haline geliyordu: Marinetti’nin kendisi de zaten Akademiye âza seçildikten sonra artık maziye karışmadı mı?

Bu cereyanı en iyi ifade eden Theodor Daübler Der Neue Standpunkt adlı eserinde (1919) anarşizme kadar giden bu müfrit ferdiyetçi san’atı dağınık İçtimaî atomlar san atı olarak tarif ediyor: «Âlemin merkez noktası her bende, ve her benin eserindedir.» Böyle bir görüşle içine katlanmış bir telâkkiye ve mistisizme kadar gidileceği meydandadır. Felsefede idealizmin buhranından her ferdi ayrı bir âlem farzeden Solipsisme doğduğu gibi, resimde de aynı buhran bu müfrit expressionisme’i meydana çıkarmıştır.

Galeriler ve devirler arasından yaptığımız bu uzun seyahatten sonra şeytana bazı noktaları sormayı düşündüm:

—         Resmin ihtilâli, kendi tâbirlerile «sol» ve «ileri» denen bu hareketler hakikaten eskiden geleni yıkıyor mu?

—         Şüphesiz onlar güneşi keşfettiklerini iddia edeceklerdir. Halbuki Rönesansa gidin; Giovanni de Paolo’da atölyeden taşan güneş iştiyakını bulursunuz. Deformasyonları keşfettiklerini zannederler: Delacrok’nın şark hamamında kadınların fıkra kemikleri hakikaten fazladır. Michelange’da adaleler şe’niyetle nisbetsiz derecede şişkindir. Primitifler perspektivi ihmal ederlerdi. Yeni resim bu güzel ihmalleri sadece sistemleştirdi. Fotoğraf resmin yerini aldıktan sonra artık tabiatı taklidin manasız bir şey olduğu besbelli. Fakat herkes kendi başına giderse bu karışıklıkta kimse kimseyi dinlemiyecektir.

—         Öyleyse resmin âkıbetinden şüphe mi ediyorsun?

—         Bilâkis! Resmin ihtilâli yeni bir ahenk kurulması içindir. Bir Van Gogh’un veya Gauguin’in barbarlığı ve safiyeti galerilerin küflenmiş havasını temizledi. Fakat bu âsi ruhlar muvazeneyi bulmak için yine asırların içinden bir şeyler çıkarıyor. Mallarme’nin Herodiade’i Racine’in Berenice’ine ne kadar şey borçlu ise Cezanne de Veronese’e o kadar borçludur.

—         Şu halde resimde bir nevi irticaın hâkim olacağına kanisin?

—         Kat’iyyen! bazı yeni klâsikler işi buraya kadar götüre-bilirler. Fakat onlarda bile galerilerin resmi ile yeni nazariyeler arasında ne kanlı mücadelelerden doğan kaynaşmalar var! Pi- casso’dan sonra bir Andre Loth veya Maurice Deniş bize irtica gibi görünüyor. Fakat onları doğrudan doğruya eskilerle; hattâ o kadar geriye gitmeyin, empresyonistlerle veya Ingres’le mukayese edin: deformasyonla ahengin nasıl birleştiklerini görürsünüz.

Çocuğun, hastanın, delinin, anormal anların gördüğü dünyadaki deformasyonları, sırf fantezi olsun diye yaptığımız deformasyonları herkese nasıl kabul ettiririz? Eşyayı bir çok ruhî haller tesirile olduğundan başka gördüğümüz muhakkak. Fakat mesele bunun müşterek noktalarını bulmaktadır. Ressam cemiyetin gözündeki falan deformasyonu keşfedecektir.

—         Güzel! ya resmin İçtimaî gayeye hizmet etmesini ıstiyenlere ne dersin?

—         Onlara hücum mu edeyim istiyorsunuz? Resmi reklâm vasıtası ve ilâncılık haline getirdikleri için onlara güleyim mi? Allahı medhettikleri ve meleklere hayran oldukları için, kralların ayağına kapandıkları, metreslerini Allah gibi tasvir ettikleri, zalim hükümdarların zaferini tebcil ettikleri, sefahat sofralarını göklere çıkardıkları için onları âleme teşhir mi edeyim? Paletlerine muzahrafat dolduğu ve resimlerine yaklaşmak için esanslar sürünmek lâzım olduğu, fahişeler gibi rezaletin ve inhitatın yüzünü boyadıkları için onların yüzlerine mi tüküreyim?

Bıraksam kimbilir daha neler söyliyecekti!

—         Haltetmişsin, dedim. Sana kalsa, san’atı gün görmez mahzenlerde küflendirirsin. Demokrasiyle müzeler salon, salon sokak, çarşı, hattâ dünya oldu. Soluk benizli Eros’un yüzüne güneş yanığı, gözlerine hayat parıltısı geldi. Aradığın «Resim bizatihi» yi şimdiye kadar kimse bulamadı ve bundan sonra da «bilinemez» olarak kalacaktır.

Eskiden dinî merasim vardı: cemiyetin sembolleri olan ilâhlar ve onların yerini tutan İsa ve Meryeme hayranlığını göstermek için en güzel erkek ve en güzel kadın tasavvur edilirdi. Fakat bu ideal örneklerin içinde insan hırsları söndürülmemişti- Bütün vücudları kini, öfkeyi, hasedi, şehveti, gurur ve azameti, hüznü ve merhameti ifşa ederdi. Onlar hayalî bir cemiyetin sabit örnekleri değil, fakat sınıflarının örnekleriydi. Bizansın durgun minyatürlerinden sonra Apollon kadar güzel ve kuvvetli İsâ, Venüs veya Lucrece Borgia kadar haris ve şehvetli soyunmuş Meryem çıktı. Savonarole’lerin, Luther’lerin hiddetine sebep olan papalar kadar, onların bu gökteki cürüm ortaklarıydı.

İnkılâpların sonuna erdiği, kütlelerin uyuştuğu devirlerde resim ılık banyo haline gelir. Sixtine’in kubbesini örten yaradılış hikâyeieri yerine, saray duvarlarını hanedan ve kuklaların çıkartmaları doldurur. Goya ve Velasques ahmak kralları, şımarık ve bayağı prensesleri, dejenere kumandanları, cüceleri resmeder. David bir hokkabaz oyuncusu gibi tablosunu tac giyen cellâdların dalkavuklarile doldurur. Nattier odalıklara varıncıya kadar Fransız sarayını; Boucher yataklıkların müstehcen güzelliğini tasvir eder. Ve bu sırada uyuşan kütlelere ninni söylemek için Corot ormanları, Greuse masum güzellikleri, Millet çobanları ve Rüstik şiiri fırçasına katar.

Fakat kütleler kaynaşmaya başlayınca resimde de ihtilâller kopar: El Greco’da Toledo’nun din’ ıztırabı, Goya’da Napolyon istilâsına karşı nefret, o ölmez «Harp faciaları», Rembrandt’da gölge – ışıkların arasından görülen sefaletle mücadele ve inzivanın melânkolisi, Breughel’de körlerin, topalların, fıkara hacıların sırtından geçinen madrabazların, Babil kulesini yükselten Nem- rudların ve küçük balıkları yutan büyük balıkların dramı ne kadar açıktır! David bile – o Sultanlara tac giydiren büyük dalkavuk! . Marat’nın ölümünde ne kadar canlıdır! Delacroix ve Turner, emperyalizmin bu iki büyük çıngırakçısı, kafalarında romantizmin dumanlı şiiri Deniz harplerinde, Şark zaferlerinde, Sardanapal ve Odalık rüyalarında kapitalizm istilâsının akislerini bulurlar. Ve onlara karşı nefret sedaları yükselmede gecikmez: Van Gogh deliren muhayyilesine şifayı kırlarda bulur. Daumier «ikinci ve üçüncü mevki yolcuları» nda, «1834 Transnonain sokağı» nda, o karikatürü, hicvi ve realizmi toplayan harika resimlerinde; Forain, Crotz ve Ensor hicve kaçan dessin’lerinde, Go- guin kolonilerin hüznü ve ıztırabına sığınan buhranlı ruhunda; Dubout’nun Balzac’ı hatırlatan burjuvaziye ait mahşer gibi kalabalık karikatürlerinde, ve kütle hareketlerini, büyük kaynaşmaları gösteren daha bir çoklarında isyanı duymak mümkündür!

Söyledikçe söyliyeceğim geliyordu. Bu mevzu beni hicvin en keskinine götüreceği için sustum. Hele mevzu bir heykel bahsine geçse daha kimbilir neler konuşacaktık. Phidias’dan, Praxitele’- den başlayarak Rodin’e ve Aristide Maillot’ya kadar bütün heykel galerilerini gözümüzden geçirecektik. Yunanın sükûn içindede ilâhlarını, Michelange’ın kudret ve hareketli kahramanlarını, Puget’nin mânasını, Canova’nın imparatorluk devrine ait zarafetini, Rodin’in «Cehennem kapısı» ve «Gand burjuvalarında, «Balzac» da ve «Düşünen adam» ındaki ruhî buhranı, kadınlarındaki cinsiyet taşkınlığını ve hırsı, taşı cemiyet ve ruh haline getiren dehasını deşmeye gelmezdi. Bu ayrı bahse kapı açmadan şeytanı savdım ve çoktandır hasretini çektiğim bir tembelliğe daldım.

TEMBELLİĞE DAİR

Tembelliğe bayılırım. Derin derin düşündüğünü zannederek bir yığın saçma karıştırmadansa bütün bir günü bomboş, hiç bir şey yapmadan, bir şey düşünmeden, sırt üstü yatıp geçirmek ne güzeldir. Hele bu boş geçen günler başkalarının sırtından rahat yaşamayı temin ederse!.. Sefalet içinde geçen tembelliğe acırım. Ya çalışamadıkları için, yahut çalışsalar da bir şey kazanamıyacaklarnı bildikleri için boş duran adamların halinde acı bir hikmet vardır. Çalışmış olsalardı ne yapacaklardı. Dolap beygiri gibi döndükleri halde bir damla su taşımaya güçleri yetmeden, her gün yeni bir ümidle uyanıp her gece yeni bir yeisle uyumak için mi? Belki de hiç bir şey yapamıyacağını anladığından bu dolap beygirinin sersemliği içinde ömrü doldurarak, nihayet ahmakça gözlerini açtığı bu dünyadan ahmakça ayrılmak için mi? Güzel zannettikleri bir iki mısraı bulmak için cildlerle kitabı fareler gibi kemirmek ve kahve kahve gecelere kadar bunlarla aşır okumak için mi?

«Bu dünya kime kalmış ki sana da kalsın!» diye bir halk hikmetine kulak verip rahat yaşamadan nefret eden ve sade suya bolluk zamanında oruç tutanlara acırım. Fakat bu yaz güneşinde kırlara uzanmada, bol bol yiyip içmede, bol bol uyumada, zihninden geçen fikir sineklerini kayıdsızlığın yelpazesile koğarak tertemiz, bomboş bir hava içinde hatıraların yarı hüzünlü zevkine bile kapılmamada; her an içinde bulunduğu anı yaşama ve geç- iniş, gelecek hiçbir şeye bağlanmamada, sonra bu boşluk içindeki dünyaya metelik vermeden rahatça göç edebilmek için arasıra bazı maharetler tasarlamada hakikî zevk yok mudur? Yaşamak, eğer ölü hatıralara bağlanmak, henüz olmamış şeylerin tehlikeli girdabı kenarında titremek değilse; yaşamak eğer iki ölüm arasında her an yenileşmekte olan bu anı duymak demekse, hakikaten yaşayabilmek için tembellikten başka çare var mıdır? Kitabın, radyonun, gazetenin, ahbabın, dostun, düşmanın kafalarını şişiren bütün tasalarından kurtularak istediğim gibi, keyfime göre şöyle rahat rahat yaşamak için..

Bunları düşününce şeytanı hatırladım. Bu eski kurddan daha iyi bana kim rehber olabilir? Ne dostlarım – ki onlar derdimi tazeleyeceklerdir – ne düşmanlarım ki bütün zevkleri düştükleri çukura beni daha çok çekmektir – ne de kendim – ki zaten dünya denen bu muammanın içinde kaybolmamak için bir tahta parçası arıyorum. -

Şeytan geldi; düşüncemi tebrik etti; bana tembellik yolunda rehber olmaya çalıştı:

—         Dünyaya hükmedenler âni yaşayanlardır! dedi. Bu fikir – galiba pek hoşuna gitmiş olacak  ikide bir tekrar ediyordu:

—         Sırt üstü yatmak ve başkasının sırtından geçinmek.. En az çalışıp en çok kazanmak; o kadar ki çalışma sıfıra indiği zaman kazanç namütenahi olur. Bu iki imkânsızın arasında herhalde şu mümkündür: çalışmayı mümkün olduğu kadar sıfıra yaklaştırmak ve kazancı en yüksek rakama çıkarmak.

Bir riyazî gibi konuşuyordu, işçinin iş saatini indirmek için gayretini, patronun oturduğu yerden milyonları kıvırmasını, âlimin çömezleri çalıştırıp cildler çıkarmasını, san’atkârın bir kalem darbesine «şaheser» dedirtmek için tenkit denen ahmak devin kulağından tutup sürüklemesini, ve siyasînin oturduğu yerden dün- yayı ayağına getirmek için efkân umumiye denen heyulanın iplerini oynatmasını izah edecek Laplace’ın «Dünya sistemi» yolunda muazzam bir izaha girer gibiydi. Bense ciddiden usanmıştım. Onu her zamanki halile görmek istiyordum.

—         Şu hesaplarım bırak da tembelliğin çarelerini söyle bakalım! dedim.

Çenesini avucuna alarak düşünceye daldı. Sonra birden, bir şey keşfetmiş gibi yerinden sıçrayarak masanın kenarına geldi. Elile büyük daireler çizerken âdeta muhayyel bir binayı görüyordu.

—         Şuna bakın! dedi, görüyor musunuz? İşte bu hayatın kâşanesi. Yaşamak ve tembellik birbirinin aynı iki kelime, fakat o- raya girmek lâzım. Bakınız: bütün kapılar kapalı! burası servet kapısı: üzerine miras, yorgunluk ve talih anahtarları asılmış. Şurası sıhhat kapısı: üzerinde bünye ve zaman anahtarları takılı. Uzakta – bakın – başka kapılar da görüyorum: galiba şöhret, ikbal ve hikmet olacak. Fakat hepsinin üzeri sıkıca mühürlü ve kilidli..

Şeytan ellerini uğuşturarak bu muhayyel kâşanesinin etrafında dolaştı. Âdeta girilecek bir küçük menfez arıyordu.

—         Her halde oraya girmek lâzım! dedi. Bana kalırsa, bunun yolu yine bir nevi çalışmadır. Dolap beygiri gibi ömür boyunca dönmedense bir an büyük bir gayret sarfedip sonradan dinlenmenin yolunu aramalı. Bütün gayretinizi hileye vereceksiniz. Bununla beraber en çok itimat edilir ve en samimî görünmeye çalışacaksınız. Şeytan olduğunuzu kat’iyyen hissettirmiyeceksiniz. Daima «sureti hak» dan görüneceksiniz. Hacının yanında hacı, hocanın yanında hoca olacaksınız. Mü’minle mü’min, kâfirle kâfir olacaksınız. Fıkaraya sadaka verecek, evde teravihlere kadar namaz kılacak ve teşbihi elden bırakmıyacaksınız. Fakat bayram sabahı hafızlarla rakıdan mestolacaksmız- Fahişeleri kapatıp müteahhitlere ziyafet çekeceksiniz. «Koyunun geldiği yerden kazı» esirgemiyeceksiniz ve faizden halkı kırdırırken ramazan günü kurban dağıtacaksınız. Kapınızda Tanrı fıkarasını besleyip «hayır dua»larını alırken, onları hayvanlar gibi çalıştıracaksınız. Herkesin gönlü hoş olacak- Ne şiş yanacak ne kebab! Dünyanın dizginini elinize alıp halkı hesabınıza taş kırdıracak, ölmüşü ve doğacağı düşünmiyecek, her günün zevkini kendinden çıkara- caksınız. O zaman sizden iyisi, sizden doğrusu olmıyacaktır.

Şeytan bu tasvirinden çok memnun görünüyordu. Sanki hayalî kâşanesine girmiş de bu saadete kavuşmuş gibi bir koltuğa kuruldu. Etrafındakilere emirler veriyor ve görünmeyen misafirlerle kadeh tokuşturuyordu.

—         İşte böyle çok rahat! dedi. Dünya hakikaten yaşanılmaya değer. Bu vakte kadar aklınız neredeydi aziz dostum. Niçin bana bunları sormadınız? Geç de olsa zararı yok. Ford kırkından sonra yükünü yapmış diyorlar; hem de daha doğru yollardan.. Bir de bakın, şunu söylemeyi unutuyordum. Bu işin metodu zaman ve mekâna göre değişir. Bir derebey cemiyetin, de misiniz? gayretinizin nevi başkadır. Bir saltanatta mısınız? yine başka.. Zengin mi olmak istiyorsunuz? Yoksa maksadınız sadece ilim, şiir ve hikmette meşhur olmak mıdır? Hepsinin kendine göre âdabı var. Diyeceksiniz ki bir gün hileniz meydana çıkarsa bu servet, bu ilim, bu hikmet nerede kalır? O kadar derin düşünmeyin. Ömür kısadır. Siz anınızı yaşamaya bakın. Gün güzel geçti mi, yerine başka günler gelir. Onu ayrı düşünürsünüz. İlminiz iflâs ederse yeni ilim kurmaya bakın. Adınız dillere destan olursa malınıza başka pazar arayın. Hele siz öldükten sonra söylenecek sözlerin ne kıymeti var! Varsın «bu herif madrabazın biriydi! ilmi sahteydi, hikmeti..» şöyle böyle desinler. Kalan sizin zevk ettiğiniz günlerdir. Gerisi hep masal olur. Firavunlar Ehramı kurdukları zaman çok adamın burnu kanamıştır. Arkalarından levmedenler ve ıztırap çekenlerin sesi kaldımı. Uzaktan her şey güzel görünür. Firavun zevketti, biz onun âbidesini tebcil ediyoruz. Geri kalanlar hep masal oldu gitti. İşte size yaşamanın ve tembelliğin hikmeti!

Çok derin söylüyordu. İtiraz etmek ve her zamanki gibi başımdan defetmek güçtü. Bu iş beni bir hayli düşünceye şevketti. Düşünmeden kurtulayım derken daha çok içine düştüğüm için üzülüyordum.

—         Peki amma bütün bu işler ne zahmete malolur biliyor musun? dedim.

—         Zannettiğinizden çok daha az! dedi. Orta akılda bir adamın ciddî ve namuslu bir işi başarmak için sarfedeceği enerjinin onda birine.

Şimdi de fizikçi gibi konuşuyordu. Bu enerjiyi ne zaman, neyle ölçmüştü de bu hesabı yapıyordu.

—         Atıyorsun! dedim.

—         İnanmıyorsanız, siz de bir ölçün, dedi. Tıpa tıp onda bir! Verime gelince: o da namuslu ve ciddî adamın veriminin on mislidir. Netice 10X10=100.

Baktım, hesap kuvvetli; diyecek yok. «Gel sen ölç!» dese hakikaten cevap veremiyeceğim; ister istemez kabul ettim. Yalnız bir nokta kalıyor: ya bu kazancın sonu ne olacak? Ona da çare hazır: yarını düşünmemek! Dünyada kafese konacak insan mı kalmadı? Biri olmazsa ötekini denersin. Bir köy duyarsa başka köye, bir şehir duyarsa başka şehre geçersin. Allah’ın levmettiği «Serseri yahudi» (Eugene Sue, Le juif errant.) gibi diyar diyar gezerek elbet bir gün konaklıyacak bir yer bulursun.

O zaman aklıma şöyle geldi: «Ya bütün dünya duyarsa! Başka seyyareye mi göçmeli?» zaafıma verir diye bunu bir türlü şeytana ifşa edemedim. Bu hesaplara dalmış duruyordum ki, birden kulağıma fısıldayınca kendime geldim:

—         Sanırım dünya duyarsa ne yaparım diye düşünüyorsunuz değil mi? Ve cevaba fırsat vermeden devam etti:

—         Merak etmeyin! insanların çoğu gafildir. Körün bellediği değnek gibi ciddî iş ardından koşacaktır. Siz, bu hesabı bilenler, aranızda çabuk anlaşırsınız. Elele verir, birbirinizi işa. retle tanırsınız. Kendiliğinden Tembeller ve hilekârlar cemiyeti kuruluverir. Üst tarafı malûm: birbirinizi tutarsınız. Enerjiden nefret, zamandan tasarruf, verimden büyük kazanç, şöhret, reklâm, her şey ard arda gelir. O zaman topla döğseler sırtınız yere gelmez. Maziye hasret etmeden, iyi günlerden mükemmel bir maziniz olur. Gelecek endişesi olmadan geleceğiniz sigorta edilmiştir.

Bu mükemmel reklâm önünde gevşememek kabil mi? Haydi!.. dese insanın hemen yola çıkacağı geliyor. Sabırsızlıkla cevabımı bekler gibi gözlerimin içine bakıyordu. Feda edilen yalnız şu «doğru söz» den başka neydi? Çocukluğumuzdanberi nice masum yalanın oyuncağı olmadık mı? Babamızı memnun etmek için, hocamıza hoş görünmek için kaçım bir ağızda kıvırırdık. Farzedin de bu biraz büyümüş, daha genişlemiş. Bizi «Aferin! ne kurnaz çocuk» diye alkışlamadılar mı? Masum hi. lelerimizi zekâ eseri diye takdir etmediler mi? Kedi yavrularının küçük marifetleri, sonunda fare avına döndüğü gibi, bizim bu küçük marifetlerimiz neden sonunda bir insan avına dönmesin!

Şeytanın galiba hakkı var. Destiyi kıran da bir doldurup getiren de! Eninde sonunda onun yolunu tutacağız. Bari şimdiden işi düzeltmeli diye düşündüm.

—         Yine damarıma girdin; ne de hoş konuşuyorsun dedim. Pekâlâ, anlaşacağız! Yalnız, bırakır mısın sana küçük bir şey sorayım?

Şeytan tevazula:

—         Buyurun diye eğildi.

—         Diyelim ki tembeller aramızda anlaştık. Sürülerle insanı zincire bağlamak için dünyaları paylaştık. Ya bu gafiller bir gün uyanırsa!

—         Afyon verirsiniz! Beyinleri uyuşturmak için bütün ilâçlar emrinize hazır değil mi?

—         Nihayet, sizin hesabınıza çalışmak için uyanmıyacaklar mı? İşin ve acının kuvveti afyondan üstün gelince hep birden gözlerini açmıyacaklar mı?

—         Subaşıları sizin elinizdeyken kimin haddine düşmüş.

—         Bütün subaşılarında kaynaşmalar olacak. Tembellerin hilesi meydana çıkacak Halkın büyük sesi kulaklarımızı sağır edecek; halkın yaktığı ateş gözlerimizi kör edecek. O zaman kendi kazdığımız kuyuya kendimiz düşeceğiz. Bu gün uzak değildir şeytan!

Bu yola bizi sen sürükledin! diye feryad ettiğimiz zaman seni nerede bulacağız? Hangi cehennemin bucağında? Hangi Tanrının gazabında? Hangi inkârın ülkesinde? Haydi, haydi! gaflet tuzağında avlamak için artık kendine şikâr bulamıyacaksın. Eski kurbanların, o asırlardır tembelliğin medhiyesini yapanlar bile gaflet uykusundan uyanıyor. İsrafil suru çalındığı zaman kaçacak delik arayanlar şimdiden halkın kucağına sığınıyor. Çek arabanı topal şeytan! Tembelliğin şarkısını söyliyerek şehir şehir dolaştığın, halka afyon dağıttığın devirler çoktan geçti.

Şeytanımda cevaba mecal kalmadı. Bir şeyler mırıldandı ve öfkemin kabardığını görünce süklüm püklüm çekilip gitti.

TENKİDE DAİR

—         Allah seni her şeyin kötü yüzünü göstermek için mı yaratmış? Durmadan, dinlenmeden hastalıktan, çirkinlikten bahsedersin.

Müz’iç misafirimi bir an önce savmak için bugün pek şiddetli davranmaya karar vermiştim. Sözü kısa kestim- Bununla beraber hayli nazikti; hiç cevap vermedi. Galiba o günlerde benim yüksek bir yere getirildiğimi duymuş olmalıydı. Başka zaman olsa bütün habisliğini ele alır, mevzudan mevzua girerek aklı sıra zekâ eseri göstermeye çalışırdı. Halbuki şimdi karşımda saf bir çocuk gibi boynu bükük duruyor; âdeta emrimi bekliyordu. Birden aklıma bu ahmağın en kör desteresini meydana çıkarmak geliverdi: onu tenkide dair söyletecektim-

—         Ey zekiler şâhı! dedim, çoktandır uğramadın. Kimbilir torbanda ne keklikler var? yine kaç kapının mandalını çalarak geldin? Dedikodu kazanını karıştırmak için buradan iyi fırsat mı var? Bilirim, durmadan söylemeden hoşlanırsın- Sohbetin bana zevk verir, hele küfre başladığın ve insanları tuzağına düşürdüğün zaman!

Bu öğmeler koltuklarını kabarttı. Onu söyletmek için bir cümle kâfiydi Fakat artık yalnız istediğini, aklına geldiği gibi karmakarışık söylemesine razı olmalıydı. Daha sormaya vakit kalmadan o makine gibi çözüldü: ne gezip tozmadığı yerleri, ne metreslerile barlarda sızan kibarları, ne dalkavukluk yüzünden mamur olan ulemayı, ne o ulemayı rüsum artıklarını – ki sermayeleri bir saatte tükenir -, ne o sahte edipleri – ki hayasız lık ellerinde cür’et beratıdır -, ne o her gün yüzlerine gülmek için köşe başlarında fırsat aradığı «günün adamları» nı bıraktı.

Bıraksam sözünün sonu gelmiyecekti. Onu şımartarak ağzından lâf almak daha doğru değil miydi?

—         Üstadür-racîm! dedim. Dünya durdukça sana muhtacız. Sen olmasan her şeyin aksini söylemeyi bize kim öğretecek? Her Firavunun bir Musası, her velinin bir şakisi, her me leğin bir şeytanı olduğunu bize kim gösterecek? Bulduğumuzu zannettiğimiz an bizi ters yolda hakikat aramaya kim sevkedecek? Huzurun ve saadetin ortasında nihayetsiz aramak hırsına kanatlarını kim takacak? Gel bana şeytanlığının bu sadık dostuna kudretinin bir perdesini olsun aç!.

Bu kadar metholunmaya alışmadığı için yüzüme emniyetsizlikle bakıyordu. Ona ikram ettim. İnanabilmesi için dolabımda şeytanın fıkralarına dair ne varsa gösterdim. Bunca zamanlık ülfetimiz nihayet onu da gevşetmeye kâfi geldi. Hiç bir şeye inanmadığım, hiç bir davam olmadığı, onun soytarı kafasında boğuşan hayallerden başka bir şeye hayran olmadığım hakkında kanaat getirdikten sonra dizginlerini bıraktı.

—         Âlemi neden kötülersin? diye sordum.

—         İçinde nizam ve yaradış olan her şey Allah’ın eseridir. Onu kıskanırım; hased yüzünden, ondan gelen her şeyi yıkmak isterim. Küçükleri iğnelerim, kırbacımla önüme katar, sürür çıkarırım. Gücüm yetmezse Allah’ın kudretli eserlerini musallat ederim. Birini ötekine vurdururum. Ayakta kimse kalmasın diye, imkân olursa son puta gelinciye kadar onları birbirine kırdırırım.

—         Doğru! dedi. Zaman olur, mevki ve şöhret kazanmak için halkı birbirine kattığım vardır. Birinin zayıf bir noktasını bulmaya göreyim. Dilime dolar, kahvede, pazarda söyler dururum. Bütün meclislere girer çıkarım; küfür ettiğim adamların eteğini öperim. Yere vurmak, ne şekilde olursa olsun, bir serçe pehlivanın ulvî saadeti değil midir? San’atımda emsalsiz, tek görünmeye bayılırım. Vakıa (söz aramızda) ben ne mal olduğumu herkesten iyi bilirim. Fakat, neme gerek! Üç günlük ömürde bayrağı elimde taşıyorum a! varsın arkamdan ne derlerse desinler.

—         Diyelim ki bu da doğru olsun! Ya sana zarar verdiğini bildiğin halde yine hücumuna ne diyelim?

—         Fazileti benden bu kadar esirgiyor musunuz? diye sitemle baktı. Şeytan zannettiğiniz kadar fena değildir. Vahşî suratı sizi ürkütür. Onu her zaman kirpi gibi zekâsının dikenleri içine saklı görmeye alışkın olduğunuz için, hakkında insafsız davranıyorsunuz. Nice faydalarım olmuştur da, size bir türlü beğendiremem. Bütün maskeler elimdeyken şu sizin budalalara mahsus sevimli ve kahraman maskelerini takamadığım için beni hor görürsünüz. Ne yapalım! yaradılışın bana en büyük darbesi bu! Birinin hizmetine girdiğim zaman beş on kuruş için ne haltlar ettiğimi benden iyi siz bilirsiniz. Bunu tafsile lüzum görmüyorum. Fakat ayağıma gelen kısmeti teptiğim ve şu sevimli insanların ahmakça bulduğu öyle işlerim vardır ki, o sırada onlara ettiğim hizmetime kimse inanmıyacaktır.

—         Kudretini bilirim, bana rahat rahat bu işlerinden bahsedebilirsin.

—         Dedikodu kazanını karıştırmak için cadı karıların kulağına üflerim. Ortalığı velveleye veririm. Bilmezler ki bu görünmez mikrop nice hastalıkların önüne geçer, insanlara karşılıklı kontrol olurum. Kötü eseri vur aşağı ederim. Sahtekârın maskesini düşürürüm. Bir ideale hizmet ederim: Sokratın dilinde istihza olan ve insanlığa yol gösteren demon bendim. An’aneyi temsil ederim: Aristophanes’in kaleminde hiciv olan ve sitenin kanunlarım koruyan bendim, yapan da bendim, yıkan da ben. Her ikisinde de zekâmın kılıcı İçtimaî tenkit haline gelmiştir.

—         Öyle görünüyor ki, bu senin akıllara hayret veren kudretin tabiatın kör kuvvetlerine benziyor. Maksada göre hem faydalı hem muzır oluyor.

—         Hakkınız var, dedi. En zayıf tarafıma dokundunuz: kuvvetimle ne kadar öğünürsem azdır. Fakat o yakıp yıkan fırtınalar, ve bir ovaya saplanan bataklıklar gibi yalnız kör bir kuvvettir. Bazan an’anenin bekçisi olurum, bazan eski namına ne varsa yakıp yıkan ihtilâl olurum. Bazan «aklı selim», bazan «isyan» olurum. Kâh istihza, ve humour halinde güzel bir eser kılığına girerim, kâh da nezaket, zarafet ve nükte halinde ahlâk postunu giyerim. Kıvılcım gibi aydınlatırken tutuşturabilirim. Hülâsa itiraf edeyim: ben tek başıma hiç bir işe yaramam. Allah beni topal bacağımla ortada bıraktığı zaman kendime daima bir destek aradım. Kimin arabasına binersem onun düdüğünü çalarım. Ordular çarpıştığı zaman hangi saftaysam o- nun namına ortalığı velveleye veririm. Fakat Condotieri’ler gibi beni bir taraftan öte tarafa geçirmek işten bile değildir. Bakın size bir kolayını göstereyim, iki tarafın hizmetine aynı zamanda girdiğim, ikisi için de silâh şakırdattığım çoktur. Görüyorsunuz a! benden size hiç bir zarar gelmez. Tezadlar son haddine geldiği zamanlar bana rağbet artar. O zaman (kusura bakmayın) kendimi biraz da naza çekerim. E!. Ne yapalım, nimet külfete göredir. Alnımın terile kazanıyorum. Varsın düşmanlarınız da faydalansın. Fakat emin olun onlar beni sizin kadar çekemezler. Vakıa altın şakırtısına yüzüm yoktur, dayanamam. Fakat gevezeliğim işi alt üst eder: onları öğmek istediğim zaman kafatasından ehramları, madrabazları, sefihleri, kadın sarrafları, miras yedileri, yağmaları, sarhoş sofraları, vahşileri ve kırbaçlı velileri dilimden düşürmem. Ve sizi zemmettiğim zaman çukura düşen körleri, çulsuzları ve iradesizleri, okkanın altına giden ahmakları, Allah’ın saf koyunlarını tekrar eder dururum. Söyleyin! bu sözden kim zarar eder, kim faydalanır. Benden hayır görmediniz de; ya kimden gördünüz?

Şeytan şımarınca durmadan kendini methederdi. Onu söyletmek için bundan iyi yol olmadığını biliyor ve bu sırada kırdığı potları düşünüyordum: beceremediği işte biri yükselince küplere binerdi. Bir mimarı yere vurmak için ya «Süleymaniye» ye kadar çıkar, ya «garaj» lara kadar inerdi. Bir şâiri devirmek için ya «Bâkı» ye kadar yükselir, ya «Süleyman Efendi» ye kadar tenezzül ederdi.

—         Âlâ! ya heveskârları neden kırarsın? diye sordum.

—         Ortalığı temizlemek için! dedi. Münekkit pertavsızile mikropları tetkik eden adam gibi, halkı gözden geçirir. Kimi karihasının genişliğinden kilometrelerle şiir yazıyor. Kimi inkıbaza uğramış gibi senede bir saçma mısra yumurtluyor. Bıraksanız kızıl salgını gibi bu mikroplar ortalığı kaplıyacak.

—         Ya aylandozlarla bir arada güzel başakları da biçersen?

—         Ölüm kör bir orakçıdır. Yaban otlar arasında en güzel çiçekleri de biçer. Bunca faziletim içinde kusurumu bağışlarsınız.

-— Anlaşıldı! dedim, ya iki mısrala şöyle böyle bir istikbal vadedenleri neden göklere çıkarırsın? Kuş beyinlerine dehâ tacını giydirip aptala çevirirsin? Bunca değerli gencin kanına girersin? ve ümidlerimizi boşa çıkarıp ellerimizi böğrümüzde bırakırsın?

—         Kabahat kimde? şımarmasınlar.. Bunca ulemanız ne güne duruyor. Şeytana uyanın âkıbetini öğretemiyorlar mı? Benim her zaman bir şamar oğlanına ihtiyacım vardır. Dilersem onu göklere çıkarırım, dilersem yerin dibine batırırım. Allah benden insanlara bahşettiği şevki esirgemiş, bir şey yaratamam. Fakat yaratanları elimde oyuncak ederim a! Bugüne bugün bu zevk de bana yeter. Bir külhaniyi dehâ yaparım; sonra cayıp yerlere sererim. Tapulu senetli dehâların tacını devirmek için boyumdan büyük işlere kalkarım.

—         ipliğin pazara çıkmış, boşuna uğraşıyorsun.

—         ipliğimi pazara ben çıkardım Ne zarar var! şaklabanlık da gururumun gıdasıdır. Her mecliste söylerim, her gün söylerim, buradan kovarlarsa başka yerde söylerim. Kulaklarda yer eder, iftira et, yalan söyle! Yeter ki bıkmadan usanmadan her yerde söyle; mutlak bir iz bırakacaktır.

—         Bu maharetine – elhak – diyecek yok! Ya bir teviye dümen kırarak gençleri şaşırtmana ne demeli?

—         Ben âlemin fikrinden mes’ul değilim. Gönlümü eğlen-diriyorum. isteyen beğensin, beğenmiyen küçük kızını vermesin: keyf benim değil mi? Sabah nasıl kalkarsam akşama öyle giderim. İlâhi dostum! şaşarım aklınıza; bir de bende hâlâ fikir arıyorsunuz. Çocuğun oyuncağile oynadığı gibi ben de onların kalıbile oynar ve canım sıkılınca kırarım. Bu yaştan sonra hatır için huyumu mu değiştireyim?

—         Yok canım! böyle bir şey düşündüğüm yok. Ne halt edersen et! Niyetim sana karışmak değil, yalnızca bir hasbi- haldi. Bakıyorum: daima sahnede görünenlerden bahsediyorsun. Âlâ! bu san’atmın icabı.. Amma neden onlara Gulliver’in Lilliput’lere baktığı gibi bakarsın.

—         Maksadım göstermek değil, görünmektir. Mümkün olsa onları yok edeceğim. Yaradığın en küçüğüne bile katlanamıyorum. Benden başka her şey yok olmalı. Küçükleri avucumda hamur gibi yuğururum. Biraz büyüdüler mi şımarmasınlar diye kafalarına tokmağı inerim. Büyüklerine dilim varmaz: birinin himayesine girip ötekini taşa tutarım. Ve böyle her gün efendi değiştirerek sırasile hepsini taşlarım. Hele bir kere onlarla senli benli oldum mu, mesele hallolmuştur: Düşün bir kere koca Balzac, Goethe veya Galip.

Neden olmasın! Başka yerden bulamadığı en büyük tatmini bu gölgesile görüşmeden çıkardıktan sonra.. Don Quichotte mes’ut değil miydi? Hele Sancho Pansa? Hele ukalâların şahı Hacivat? Topal şeytan keyfediyor, bırakın etsin! O sultanları sorguya çeken Koçubey değil a! O hünkâra rüşvet ve zulüm şikâyetleri yağdıran, devlet gemisi fırtınaya tutulduğu gün kaptanının yakasından sarsarak «hünkârım! post elden giderse suç senindir» dediği için kellesini veren Sarı Mehmed Paşa değil a O İngiltere’de Chancelier koltuğuna kadar yükselip hakikati hükümdara bağırmaktan çekinmediği için idam edilen Thomas Morus değil a! Arkasında yumurta küfesi mi var? Varsın söylesin. Bugün Akifi göklere çıkarsın, yarın ayaklar altına alsın. Bugün insanlıktan bahsetsin. Yarın ondan istiğna etsin, ne çıkar! Bu dünyanın yükünü omuzlarına almayan için yaşamak gölgesile güreşmektir. Şeytanın nasibi de varsın bu olsun!

Sh:149-186

Kaynak: Hilmi Ziya ÜLKEN, Şeytanla Konuşmalar,  Ülkü Matbaası ,1942, İstanbul

 

 

TEFAHÜR VE ACZE DAİR – Şeytanla Konuşmalar- Hilmi Ziya ÜLKEN


(4. BÖLÜM)

«Tefahür faziletleri büsbütün yıkmasa bile, hepsini sarsar. Başkalarının tefahürünü çekemiyeşimiz, onun bizi kırmasındandır. Müdahene, ancak tefahürümüzle revaç bulan bir kalb akçedir. İzzeti nefs ise müdahinlerin en büyüğüdür…» Aşkı bir nevi tefahür diye tarif eden — La Rochefoucauld’de okuduğum bu satırlar, insanı insan hakkında ne kara görüşlü yapmaya sevkediyor! Pascal da böyle demiyor mu?: «Tefahür insan kalbine o kadar kök salmıştır ki, bir silâhşor, bir haydut, bir aşçı, bir hammal kendi kendisile öğünür ve hayranlar kazanmak ister; filozoflar da bunu isterler; ve tefahür aleyhine yazanlar da iyi yazdıkları için şeref kazanmak isterler; onu okuyanlar da okumuş olmaktan dolayı şeref kazanmak isterler; ve ben bu satırları yazmakla ve ihtimal onu okuyanlar da okumakla aynı zâa- fa kapılırlar.»

Kumar, av, san’at, aşk, siyaset, şöhret, para, ilim, fazilet, fedayı nefs, her şey tefahüre vesiledir. Eğer bu muharrirlere, ve onları takip eden Balzac’a inanılırsa ihtirasların hiç bir nevi yoktur ki insanlığın bu müthiş tuzağından kendini kurtarabilmiş olsun.

Takma dişleri düşmüş, boyaları dökülmüş bu acuze suratı, dünya mıdır? Gerçek buysa, kafaları tütsüliyelim; esrarkeşin rüyasını görelim; diyelim ki biz hayatın sarhoşlarıyız; avın,

san’atın, aşkın cezbesine tutulmuşuz. Varsın sabahın humarı (Sarhoşluğun mahmurluğu.) acı hakikati yüzlerimize çarpsın, her şeyin aslını varsın sonradan anlıyalım; mademki bu seyahati böyle geçiriyoruz, çirkin hakikati görmemek için, gelin dostlar, sonuna kadar çekelim.

Sevgilinin pis kokusu, taze vücudların çürümesi bizi sarhoşluktan uyandırmıyacak mı? Yüzümüze çarpan şamar, hayal fenerinin batağa düşmesi, acı acı bağıran içimizdeki canavar bizi uyandırmıyacak mı? Varsın uyandırsın! Kabrimizi ve nahvetimizi beslemek için ahmaklığımızın mahzeninde eskiyen öğünme şarabı bize ömrümüzce yeter. Uyanış saatleri geçip gider! Sofrayı yeni baştan kurmada, gün ağarıncaya kadar cünbüşü uzatmada ne mâni var!

Böyle düşünürken, şeytan, bildiğim çehrelerinin en riyakârile yerlere kadar reveranslar yaparak karşıma çıktı:

—         insanlığa iftira ediyorsunuz! Size ilk günahı öğrettiğim zamandanberi, tefahürünüzle acziniz boğaz boğaza! Vakıa kendinizi Allah zannettiniz; hayalinize secde ettiniz; eşyayı unutup isimlere taptınız; kasrınıza hırsın kartallarını bağladınız; erişemiyecekleri bir yere taze ceylânlar asarak onları kanatlandırdım.; Allahla yarılmak istediniz; vakıa elinizdeki dev aynasında hılkattan beri kendinizi seyrettiniz; bu karanlık zindan içinde her yandan geri dönen sesinizi âlem zannettiniz; «bütün varlıkta kendimi görüyorum» dediniz. Pascal diyordu ki: «Beni en çok hayrete düşüren herkesin kendi zaafından hayrete düşmemesidir.!» Hâdiseler kötü gidince kusuru kendinizde bulacak yerde; kadere, Allaha, talihe yumruk sıkarsınız. Fakat – şükür! – kafanız demirlere çarpar; zaman zaman rüyadan uyanırsınız. Bu acıyla delirmiş gibi zindanınızdan fırlarsınız, meydanlarda hakikati halka ilân edersiniz; aklı tahtından indirmek için seller gibi saraya hücum edersiniz! Ona tac giydiren sizdiniz; başınıza müstebid sultan yapan da siz! Şimdi kralın sarayında travesti balo var. Aczinizin bütün cüceleri yüzlerine dev maskeleri takmış: hased, rekabet olmuş; iftira kahramanlık; korkaklık ihtiyat ve hikmet; pintilik saltanat; mürailik nezaket; hayvanlık aşk; sarhoşluk vecd; ahmaklık tefahür; gevezelik belâğat; kabiliyetsizlik tenkid ve cahillik felsefe kılığına girmişler. Kabul salonunda muhteşem kadriller, polkalar, valslar, trivio’larda bütün maskeler birbirinin yüzüne gülüyor. Şerefine kadehler yükseliyor, yerlere kadar eğiliyorlar. Fakat bu merasimin alt üst olması için ufak bir işaretiniz kâfi. Birden, camlar kırılır, kapılar ardına kadar açılır; meydanlarda biriken muazzam kütle uğultuyla içeri dolar. Balo mahşere döner; maskeler düşer; kanbur, iğri, büğrü, soytarı ve maskara bütün cüceler çirkin suratlarile ortada kalır. O zaman tacı devrilen, ve tahtının altında kalan akıl meydanı yalnız size bırakır: her biri çil yavrusu gibi dağılmış, miskin ve ürkek cücelerinize! Müdahinler sultana öyle bir saray yaptılar ve duvarlarını o tarzda kurdular ki, hakikat feryad etse sesi kaybolur, hile fısıldasa bin aksi seda gelir-Demirlerini kıran kalabalığınız bu duvarları yıktığı zaman, ortada fırtınalara karşı burun buruna sokulmuş titreşen cüceleriniz kalır. «İnsan tabiatın en zayıf bir sazıdır; fakat düşünen bir sazı. Bütün âlem onu ezmek için silâha sarılmamalı. Bir duman, bir su damlası onu öldürmeye kâfidir. Şayet âlem onu öldürürse, o kendini öldürenden daha asildir; çünkü öldüğünü biliyor, âlemse hiç bir şey bilmiyor.» (*)

* Tefekkür âlemin eseri olacak yerde, sazın öğün- mesi yüzünden nerdeyse âlem tefekkürün eseri oluyor! Pascal’dan sonra bu yeni öğünüşde ileri gidenler dünyayı insan etrafında döndüren bir atlı karınca buldular. Bir kısım saçlı sakallı felsefe çocukları hâlâ bu oyuncağın üzerinde dönüp duruyor.

 İşte cücelerinizin tesellisi! Bu fırtınanın ortasında çırıl çıplak titredikleri zaman bile bu teselli onları ısıtır. Hiç bir güneş ışığı onun kadar sıcak değildir; hiç bir kalorifer onun kadar rahat değildir. «Düşünen saz» olmak! Haydi bakalım yeni bir maske daha! Bu kargaşalığı fırsat bilen cüceler köşelere sinerler, nokta olurlar; yüzlerine yeni maskelerini takarlar: vicdan maskesini! Sokratın, Gazalinin, Abelard’ın, Saint Augustin’in, Pascal’ın Kant’ı takıp çıkardığını! Onu Sokrata kendi Demon’u, yani ben vermiştim; ötekilere ondan miras kaldı. Her biri yeniden keşfederek işine göre kullanıyor: Bu bir maske, ve ayni zamanda bir iptir. Hem cücelerinizi yeni bir dev haline getirir; hem de onunla bir çok şeyleri bağlar, bir çok şeyleri asarlar: tenbelleri, dalkavukları, tufeylileri, papasları, yobazları, apartımanları, locaları, bulanık suda balık avlayanları, Allah namına kıtal yapanları ve ahmak kadınları bağlar. Fakat – aynı zamanda – çıplakları ve aczini bağırmadan utanmıyanları; bu sefaletle ıztırabın teşhir hastalarını; bu yamru yumru kanbur, kötürüm, ve kekeme insanlığı; bu bütün ayıbına rağmen hâlâ âsi insanlığı asarlar! işte size bir maske ve bir ip. Bununla cüceleriniz yeniden dev olur; sirktan boşanmış arslanlara döner; hepiniz bir yana kaçarsınız; o türlü türlü kahramanların yerine şimdi bir kahraman bin bir çeşid faziletiniz yerine ortada bir fazilet at oynatır: vicdan! O zaman, kaçan kurtulsun!… Kapılardan boşalan meydanlara dolar, ve «Dev geliyor! Bin bir başlı dev geliyor!… Bütün cücelerin bir tek maskesi var. Kaçınız! Hepinizi yere vurmak için bu sefer en büyük maskesile geliyor!…» diye bağrışarak kaçarlar. Sırtlarında kocaman maskeyi taşıyan cüceler meydan meydan peşinize düşerler: sizi bağlamak ve asmak için!

Şükür! Her zehrin panzehirini ben veririm: bu maskeninkini de yine ben hazırladım; vicdanlarının sesini dinliyerek kıtal yapanlar, Luther, Calvin ve o yoldan gidenler kimsenin görmediği şeyleri görür, işitmediği sesleri işidir, ve duymadığı kokulan duyarlar. Ve bu yüzden hakikî gözleri kördür, hakikî kulakları sağırdır, ve hakikî burunları koku almaz. İçlerinden gelen büyük sesin gürültüsünde eşyanın ehemmiyetsiz, fakat hakikî yerlerini unuturlar; karanlıkta kördövüşü yaparlar. Bu koskoca maske bin bir başlı devimin üstüne yıkılır; cüceler altında kalırlar. O zaman meydanlarda bağrışarak kaçan sizler, ey insanlar! geri dönünüz, toplanınız! Bu yamru yumru, kanbur, kötürüm ve âciz insanlar! bırakınız ki cüceler koca maskelerinin altında ezilsin. Bırakınız maskeler yırtılsın, ayaklar altına alınsın! Maskeleri yırtan, tahtı deviren, cücelerin ipi ile bağlanmıyan ve onların ipi ile asılmıyan, kaçıp kurtulan, toplanan; yamru yumru, kanbur, kötürüm bütün insanlığı, işte bu hakikati gören sizler, elbet bir kuvvetsiniz! Artık bu kuvveti hiç bir cüce maskesi yere vuramaz! O bir inilti nehri değil, biı isyan seli değil; o güneşe doğru akan, çağlayan, nehirleri kucaklaya kucaklaya; ıztırabı hiddete, hiddeti kudrete kalbeden ışıktan bir deniz olacaktır!

Lekad hâleknalinsane fî ahsenüttakvim

Sümme rededrıâhü esfelüssâfilîn.

[Yemin ederim ki, biz insanı en güzel biçimde yarattık. Sonra onu aşağıların aşağısına indirdik.” Tin süresi 4-5)]

FİKRE VE HAREKETE DAİR

Bu sabah erkenden damladı. Daha yazı yazmak için derlenip toparlanmamışım; zihnimde fikre dair müphem, şöyle böyle bir şeyler vardı. Evet, yeni mevzuum fikirdi. Fikirden ve ona bağlı olan hareketlerden bahsetmek istiyordum. Fakat onu ne sıfatle ele almalı: psikoloğ gibi mi? İçtimaiyatçı gibi mi? Filozof gibi mi? Yoksa sadece «fikir» den bahsedenler gibi mi? Bu hususta eskiler ne demişler, şimdi neler biliniyor karıştırmadan; önce kalemi ele alıp «fikir» den bahsetmeye karar vermek ve aklına geleni yazmak şüphesiz en doğru yoldu. Çünkü bu suretle aklıma geleni, istediğim gibi söyliyebilirim. Dilin kemiği yok a, fikre dair neler söylenmez!

Malûm ferasetile, ne yapmak istediğimi hemen anlayıverdi:

—         İsterseniz, yardım edeyim diye karıştı.

—         Şimdilik lüzum yok, dedim, cümlelerim pek âlâ birbirini kovalıyor. İhtiyaç olursa haber veririm- Bak meselâ! Aklımıza birçok şey geliyor, fakat yapmıyoruz. Bir tanesi etrafın pek fenasına gitmezse, hâdiselere de uygunsa kalkıp yapıyoruz: işte fikir hareket halini aldı!’ Aksini yaparsak deli divane diyorlar; öteki beriki ilişiyor.

—         Demek her aklınıza gelene fikir mi diyorsunuz ve bunu yapabilirseniz fikirle hareket arasında uyuşma olduğunu mu söylemek istiyorsunuz?

—         Onun gibi bir şey.

—         Meselâ aklınıza boza içmek geldi: fikir. Mideniz bo- zulmıyacağı ve kimseye zararı olmıyacağı için bunu yaptınız: hareket. Öyle mi?

—         Yok canım; o kadar değil. Daha umumî meselelere dair demek istiyorum.

—         Meselâ bayram yerlerinde gezinti yapmayı düşünmek ve sonra…

—         Hayır efendim, öyle değil: umumî olduğu kadar da mücerred olması lâzım.

—         At yarışlarında beğendiğiniz bir sürücünün hakkında medhiye yazmayı düşünüyorsunuz ve bunda bir mahzur olmadığı için yazıyorsunuz; yahut enginarlara bayıldığını, ve pencerede yırtık çorapları asılı durduğunu söyleyen bir şairi medhetmek istiyorsunuz ve bir mahzur olmadığı için kalkıp yapıyorsunuz.

—         İlâhi şeytan! Bugün muzibliğin üzerinde. Bu sırf beni alâkadar eden bir mesele. Düşündüğüm aynı zamanda bir kaide olabilecek: yani her zaman için müdafaa edebileceğim umumî ve mücerred bir görüş tarzı olacak.

—         Anlayamadım.

—         Her zaman için müdafaa edebileceğim..

—         Canım ne diye kendinizi yoruyorsunuz! Her zaman için müdafaaya ne lüzum var. Şimdi aklınıza böyle gelir, kaidedir dersiniz yaparsınız. Yarın hoşunuza şöyle gider, yine kaidedir der bozarsınız: bunda ne mahzur var anlıyamadım. Maksat fikirle hareketin uyması değil mi?

—         iyi ama, benim anladığım bir andaki fikirle o andaki hareketin uyması değildir. Iş böyle olsa sansörün, kanunun, âdabin, nezaketin, nezaketsizliğin, aklı selimin, cür’etin, şımarıklığın, gazete sahibinin, akşamki borcun, sarhoşluğun, kinin, husumetin, hasedin, boşboğazlığın, her şeyin müsaade veya emrettiği her şeyi düşünmek ve hemen arkasından yapmak tarife uyardı. Hareketin fikre uygun olması, yani consequent olmak demek muhtelif fikirlerinin birbirini nakzetmemesi, ve devamlı bir fikrin neticelerine katlanmak demektir.

—         Adam sizde!.. Ne kadar kılı kırk yarıyorsunuz. İnsanın arkasında yumurta küfesi yok a! Bugün böyle düşünür, yarın başka türlü. Burda kime karşı mes’ul olabilir?

—         Kendine karşı! insan bir fikirden diğerine geçerken âleme ve kendi kendine hesap vermeye mecburdur. Bu geçiş hangi sebeplerden doğmuştur? Eski fikirlerini niçin tâdil etmeye lüzum görmüş; bu değişme kendini tashih midir, tekâmül müdür, ilâve midir? Fikir adamı bütün okuyuculara ve kendi kendisine karşı bunun cevabım vermekle mükelleftir.

—         İşi amma da ciddiye aldınız ha! Ben böyle adam ve böyle cemiyet görmedim. Fikir dediğin iğreti elbise gibi giyip çıkarılır. Ne soran olur, ne karışan! Ne derler, ne diyecekler diye etrafına bakanlar zaten hiç bir şey yapamaz! Evet, herkesin nesine gerek! Ben nasıl istersem, öyle düşünürüm. Aldırmayın efendim! Cemiyetin hafızası, öyle zannettiğiniz kadar sağlam değildir. Cemiyet insanlar gibi genç olmadığı için hayli bunamıştır. Gündelik hayu huy içerisinde neler güme gitmez! İstediğinizi söyleyin, kim farkına varacak!

—         Haltetmişsin oradan! Sen herkesi kör, âlemi sersem mi zannettin? Okuyanları hiçe saymak sana yakışmaz. O susup da sineye çekenlerin arasında neleri vardır neleri! «Tabiatta hiç bir şey kaybolmaz, ve hiç bir şey yaratılmaz» günün birinde meydana çıkıverir.

—         Müsaadenizle! Bu kanun «münevverler» dünyasında cari değildir. Size ben mi öğreteyim? Kuvvayı milliyenin aleyhinde yazanlar, sonra lehine dönmediler mi? İnkılâbın aleyhinde bulunanlar, sonra onun en hararetli taraftarı kesilmediler mi? Once Dil inkılâbını medheden, sonra zemmeden, daha sonra tekrar medhedenler görülmedi ki? Bir şairi medheden, sonra aleyhinde yazan, sonra göklere çıkaran, sonra medihle zem arasında karma karışık şeyler söyleyenler olmadı mı? Başka bir şairin bir ay önce aleyhinde bir ay sonra lehinde yazanlar, ve her ikisini – maharetle – tevil edenler olmadı mı? Ayni delillerle dün Marksizmi müdafaa eden ve bugün ona hücum edenler, ayni adamı bazan şayanı hayret, bazan mübtezel bulanlar olmadı mı?

—Olabilir. Esasen ben de bunlara fikir sahibi demedim ya! Aklına geleni yazan adam dedim. Fikir adamı muhtelif sözleri arasında irtibat kurar; fikirlerinde ısrar eder; ve onun neticelerine katlanır.

—         O halde – bana kalırsa – yanılıyorsunuz. Târifinize göre bunlardan bir çoğunu hakikî fikir adamı saymak lâzım. Kuvvayı Milliyenin lehinde ve aleyhinde yazanlarda sabit bir taraf var: menfaatlerinin emrettiğini yapmak, Dil inkılâbı hakkında söyleyenlerde sabit bir taraf var: Türk dili hakkında orijinal bir mütalea ileri sürmek, bu esas kat’iyyen değişmez; dün orijinal mütalea o tarzda söylenirdi; bugün bu tarzda. Büyük bir şairle nasır ve çamaşır meraklılarını medhedenlerde de sabit iki taraf vardır: reklâma ve gürültüye hayran olmak; herkesin beğenmediğini beğenmemek. Daha izah edeyim mi?..

—         Yeter, yeter… Anlaşıldı! Demek sen de rüzgâra göre değişen bu hava fırıldaklarında sabit bir taraf görüyorsun. Fırıldağın durduğu demir; hakikaten o hiç kımıldamıyor. Bak, burasını düşünmemiştim. Ya mübtezele hatır için, para için, korku için güzel diyen; ya kendi yazdığı mübtezeli güzel zanneden; kendi hayranlığı ile mestolanlara ne dersin?

—         Sözümü teyit ediyorsunuz. İşte size bir sebat nümunesi daha.

—         Anlayamadım.

—         İzah edeyim: insanda iki esaslı temayül vardır. Biri kendini sevmek, İkincisi kendini sevenleri sevmek. Birinin büyük adamlardaki tezahürüne kendine karşı aptallık derecesinde hayranlık, İkincisinin yine bu nevi zevattaki tezahürüne de gösterilen muhabbetin derecesine, zamanına, şiddetine, müddetine göre değişmek üzere, muhtelif nisbetlerden bazı kimselere karşı aptallık derecesine varan hayranlık denir. Mesele anlaşılıyor değil mi?

—         Evet, şöyle böyle..

—         Bu nevi zevat fikirlerini değiştirmekten dolayı mes’ul değildirler..

—         Neden? anlayamadım.

—         Bunda anlaşılmıyacak ne var! Adlî tıb nazarında «gayri mes’ul» kimseler yok mudur?

—         Ey iblis! Bunları bırak da bize esrar âleminden fikre dair haberler ver.

—         Fikir kelimeyle ifade edilir. Bunun için fikir kelâm demektir – eşyanın kendi başına mânası yoktur, ona sihrini veren isimlerdir – Fikirler de bu isimlerden doğar. Meselâ masanın adı masa olmayıp ta kasa olsaydı, her şey alt üst olurdu.

—         Öyle şey olur mu canım?

—         Farzedin ki olur. İşte fikrin esası bu kelâm olunca, bütün âlem de kelâmdan yaratılmış olur. Kelâm = Logos, Verbe ayni şeydir. Kelâm iki türlüdür: Kelâmı melfuz, kelâmı mahfuz.

—         Ne farkı var?

—         Birincisi o büyük zevatın düşünüp söylediği şeyler ki hiç bir değeri yoktur. İkincisi henüz düşünmediği, söylemediği ve belki de söylemiyeceği şeyler ki asıl dehâ eseri onlardır.

—         Ya bu kelimelerden en mühimmi İncil değil mi?

—         Şüphesiz! Orada söylenmiş, söylenecek ve söylenemiyecek, yaş ve kuru her şey vardır.

—         Demek büyük fikirler?

—         Elbette! Meselâ bak ne diyor: İki gömleğin varsa birini ver. Bir yanağına tokat vurulursa öbürünü çevir. Frenklerin şark için yaptıkları ihracat eşyasından- Bunlar kendi memle ketlerinde geçmez.

—         Ya orada?

—         «Bir gömleği olan buldun mu? sırtındakini al, birine tokat vururlarsa sen de bir tekme vur.

-— Şurada burada dağınık pek çok fikre rastlıyorum. Eflâtunu açıyorsun, bir şeyler diyor. Aristo ondan ayrılıyor. Derken bilgiler büsbütün dal budak salmış; bir kısmı İncille Kur’anın arkasından gidiyor. Bu karışıklığa ne dersin?

—         Sizin gafletiniz! Fikirlerde ayrılık yok ama, size öyle görünüyor. İhtimal tabılar, kâğıtlar, mürekkepler değişiyor. Biraz da söyliyenlerin cakası. Böyle ufak tefek farkları bir tarafa bırakırsanız hepsi bir kapıya çıkar.

—         Nasıl çıkar canım? Birinin kara dediğine öteki ak diyor. Birinin cennetlik dediğine öbürü cehennemlik.

—         Ha!.. Bak, orası biraz karışık. Vakıa böyle şeyler de olmuyor değil. Şu dünya yüzü kuruldu kurulalı bir harp meydanıdır, İki taraf birbirini boğazlıyor. Birinin ak dediğine öbürünün kara dememesine imkân var mı? Aç tokun halinden anlar mı? Ama bunun da bir kolayını buldum.

—         Ne gibi?

—         Bir takım fikir hülâsaları yaptım: âdeta reçeteler. Soldan sağa okunursa demokrasi, sağdan sola aristokrasi; yukarıdan aşağı okunursa komünizm, aşağıdan yukarı okunursa anarşizm müdafaası çıkıyor. Kelimelerin yerini değiştirmiyorsun; fikir hep ayni fikir! Ne taraftan baksan başka türlü görünüyor. Böyle resimler vardır, bilmem gördünüz mü?.. Hah!.. İşte o- nun gibi.. Bu hülâsaları satışa çıkardım. Dehşetli müşteri buldum: kapışan kapışana. Asıl kavga oladursun, bizim Münevverlerin ihtiyaçlarını pekâlâ görüyorum. Maksat da – zaten – uzlaştırmak değil mi?

—         Vaktile Ziya Gökalp de böyle uzlaştırır dururdu: hiç müşarünileyhin makalelerini okudun mu?

—         Hem de ne kadar! Siyasî havadislerle makaleleri beraber okurdum. Tıpa tıp uyardı! Mütefekkir diye buna derler! Hâdiseler ne tarafa dönerse o da dönerdi: Diyarbakırda bilmem necilik, Türkocağında Türkçülük, Musa Kâzım Efendi: İslâmcılık, Avdullah Cevdet: Garpçılık; Merkezi Umumî İttihadcılık; Rus Çarlığı yıkılır; Turancılık; Sovyet devleti çıkar; küçük Türkçülük; Arablarla anlaşırız; Hükümeti müsennâ (Avusturya- Macaristan taklidi); Enver Paşa Sarıkamışa yürüyor: Hakancılık, Mütarekede gidenin arkasından ağlanmaz (Parçalanmanın medhiyesi); Kuvvayı Milliyede: Ufak bir şaşkınlık, tekrar intibak: önce İslâm kongresi, sonra lâiklik ve Cumhuriyetçilik. Çok şükür ki hazret son günleri görmedi: yoksa dinamiko – elâstik nazariye intibaktan intibaka geçe geçe bugünlere kadar gelir; Dünya borsasının telden tele atlayan cambazına ayak uydurur, ve bunların hepsini kuşanırdı. Fikrin bu cevvalliği nerede görülmüştür düşün bir kere?

—         İntibak fena şey mi?

—         Şüphe mi var? Müşarünileyhe, hayatında bir eser telifi kısmet olsaydı da fikirlerini oraya toplasaydı. Yirmi senelik vekayiin yıldırım hızile değişen bütün metamorfozlarını kavrayacağı muhakkaktı. İnsanın değeri eserile ölçülürse, bu zatın da kendine benzer yarattığı irili ufaklı mahlûklar cidden kıymetini isbata kâfidir.

—         Bana öyle geliyor ki, fikir dediğin sistematik olmalı; hâdiselerle eğilip bükülmemeli. Flattâ hâdiselere karşı mukavemet etmelidir. Büyük fikir adamlarının kahraman ve martir olmaları da bundan değil mi?

—         Kahramanlık başka! Fakat martirliği anlamam. İnsan fikir için ölmez; fikir için öldürür. Veya icap ederse fikri öldürür. Görmüyor musun? Lokantalar kapanıyor, yerine her cinsten fikir ve doktrin hülâsaları, hazır şahadetnameler satan İlmî ticarethaneler açılıyor. Zamanın bir müellifi, asri temayülleri şöyle hülüsa edebilirdi: «Kanaatlerimiz üzerimizde gömlektir; kirlenince çıkarır yerine yenisini giyeriz.» Eskileri dinleyin, bakın Montaigne ne diyor: «İnsanların hareketleri birbirini o kadar nakzeder ki neredeyse layni dükkânda satıldığını anlamak imkânsızdır. Genç Marius bazan Mars’ın oğlu, bazan Venüs’ün oğlu olur. Papa Sekizinci Bonifas işe bir tilki gibi başladı, arslan gibi gitti ve köpek gibi öldü. Vahşet timsali olan Neron’a bir zamanlar bir caninin idam hükmü imza için getirildiği zaman, «keşke yazı yazmak bilmeseydim!» demesi inanılacak şeylerden midir. Örf ve âdetlerimizin mütemadiyen değiştiğini fark- etmeyen müelliflerin insanda sabit ve metin bir bünye aramalarına şaşarım. Ben insanların en güç sabitliğine, en ziyade kararsızlığına inanırım. Kudemadan biri hayatımızın bütün kaidelerini bir cümlede hülâsa için şöyle söylüyordu: O daima ayni şeyi istemek ve istememektir. İnsan yalnız rezilette karar kılabilir, o ise kaidesizlik ve ölçüsüzlüktür ve bundan dolayı onda sabit kalmak bile mümkün değildir. Her zamanki halimiz zevkimizin temayüllerine bağlanmak ve rüzgâr nereye giderse oraya gitmektir. Ancak istediğimiz anda istediğimiz şeyi düşünürüz, ve bukelemon gibi rengimizi değiştiririz. Her gün yeni bir fantazı; ve zamanın hareketlerile intihablarımiz ve mizacımız da oynar.

Yalnız vak’aların rüzgârı beni meyline göre çevirmekle kalmaz; ayrıca ben kendi tavrımın kararsızlığı ile de mütemadiyen değişirim. Oraya bakan iki defa ayni hali bulamaz. Kendimden türlü türlü bahsedersem, bu kendime türlü türlü bak- tığımdandır. Mahcub; küstah; geveze; sessiz; çalışkan; nazik; yalancı; doğru sözlü; bütün bu halleri kendimde bir görür bir kaybederim. Ve her kim kendini iyice tetkik ederse, kendinde bu değişiklik ve dalgalanmadı bulacaktır.»

—         Eyvah! rehberin buysa halimiz yamandır. Sokrat fikri uğruna ölümü kabul ettiği için, Eflâtun servetini mahvettiği ve esir pazarında satıldığı için, Aristo İskenderin sofrasını terkettiği ve inzivaya çekildiği için, Jean Husse mahkûm edildiği, Galilee ve Campanalla hapse atıldığı, Luther, Augsbourg da kiliseye meydan okuduğu, Babeuf, Condorcet idam edildiği ve Marx açlıktan öldüğü için, budaladırlar değil mi? Bu fırıldak kafalı rehberinin yanında yaşasın budalalar!

—         Tarihin büyük fenerlerine hürmetim var! Lâtifeyi bırakalım; bulutlara baktığı için burnunun ucunu göremiyen ve çukura düşenlere kahkahalarla güldüm. Fakat tepeye bayrağı asmak için göğsünü kurşuna açanları başımda taşırım. Kahraman bir fikirde kaybolurken yaşar; küçük adam fikri kendinde yaşatırken kaybolur. Benim gayzım buz tutmuş kafalaradır! Gözlerini hayata açmıyan ve kitap içinde kalıblaşan yobazlaradır! Benim gayzım dindar, dinsiz, şarklı ve garplı her cinsten pa- paslaradır! Montaigne de papaslara kızıyor, ve papasa kızıp oruç bozuyor. Koca bir kitapla her cinsten yobazlara hitap eden; şifa verici şüpheyi iman haline koyan, bozulmuş ve bozulacak bütün oruçlar için muazzam doktrin! Mollanın okuduğu «Metali’» şerhine (Molla okusun medresede Şerhi Metali, — Ruhîi Bağdadî —), Rabelais’nin ve Moliere’in doğmatik üstadına; bugünün gözleri kör, kulakları sağır, saksağan gibi öten yeni ezbercilerine karşı şüphe ve tenkidin palasını sıyırmış muazzam doktrin! Bu fikir yobazları güneşin yalnız kendileri için parlayıp Mısırın karanlıklarda kaldığına inanan yahudilere benzerler. Mahzenin rütubeti kendileri için halk edildiğine inanan farelere benzerler. Efendilerinin öğrettiği tek cümleyi bütün lisan zanneden papağanlara; satırları arasına soktukları arabca, lâtince ibareleri hakikat zanneden mütebahhirlere benzerler. Muhteşem dramları seyreden Sainte Beuve’in yanında Hamlet’i gördüm diyebilen ahmaklara benzerler. Shakespeare’le ayni sudan içtiği, Goetheyle aynı güneşde ısındığı ve Rembrandt’la aynı sokaklarda gezdiği için bu suyun, bu güneşin bu soka’kların hakkını istiyen öküzlere benzerler.

—         Sözün hülâsası şeytan! Sen doğmatik misin, septik mi?

—         Gündelik dehalara dair (her gün yanıp sönen) şüphe bulutlarım dağıttığım zaman doğmatik; sizin samimiyetinize inanmak istediğim zaman septiğim!

—         Demek bana karşı itimadın yok.

—         Bilâkis.. Sizde konuşan iki şahsiyetten hangisinin ben olduğumu hâlâ seçemediğim için kararsızım. Ben bu dünya kadar ihtiyarım, ve siz benim bir nefesim kadar kısa! Bu dünya her bahar allanıp pullanarak yaşını saklayan ihtiyar bir kadındır. Onun dedikodularını ben gördüm, ve benim ağzımdan siz konuşuyorsunuz. Fikir kahramanlarını tebcil ettiniz; fikir şehitlerine güldünüz; fikir yobazlarını levmettiniz. Kudretliyi alkışlıyor ve zayıfa bir tekme de siz vuruyorsunuz.

—         Evet! cürüm yapan yalnız zayıflardır. Kudretlinin ve mes’udun ona ihtiyacı yok. Ben sana mücrimin kafasındaki örümcek yuvasından değil; kudretlinin ve mes’udun fikir sarayından bahsediyorum. Fikir, içinde nedimleri ve uşaklarile saltanat sürülen dörtbaşı mamur bir saray olmalıdır. Orada Firavunlar için ibadet edilmeli, orada lord çocukları tenis ve briç partisinden sonra sahabeler sistemine ve mes’utlar cemiyetine dair hayal oyunları kurmalıdır. Fikrin sofraları zengin sauce’lar ve lüks garnitürlerle müzeyyen olmalı; insan huzurunda doymak için değil, seyretmek hazzı için bulunmalıdır. Orda papaslar bu ziyafete çağırılanlara esrarlı şaraplar vermeli; Feodaller ve zenginler bu sofralarda mukaveleler kurmalı, Avrupayı Hindistana köprülerle bağlamlar, kızıl, siyah, beyaz, sarı bütün insanları bu fikirlerden örülmüş zincirlere bağlayarak dünya tarlalarım onlara sürdürmelidir! Fikrin mâbedleri Karnak gibi Vatikan gibi, British Muzeum ve Nevyork Borsası gibi yükselmelidir. Boğazı açlıktan kokan mücrim fikrin orda yeri yoktur; hapishaneleri dolduran, köprü altlarında sürünen, meydanlardan taşan, kıt’aları tehdit eden fikrin orda yeri yoktur. Metreslerin saçındaki pırlantalar dururken, biz açların dişini döken katı ekmeği ne yapalım!

—         Tantana ve ziynet değil, bize ekmek lâzım. Ekmeğin verdiği hazzı hiç bir şey veremez. İştaha yanında köpek açlığı neyse; zevkin yanında ekmek hırsı da o kadar büyüktür. Hikmetin vadettiğini haz veriyor; hikmetin ümid ettiğini ekmek buluyor, biz vadeden ve muktedir olamıyan hikmeti değil; açlığın, ıztırabın ve kudretin fikrini istiyoruz.

—         Muhammed Kur’anda böyle demiyor mu?

Ya eyyühellezine âmenu lime tekulune malâ tefalûn Kebüre makten indallahe en tekulû mala tefâlûn.

[Ey iman edenler! Yapmayacağınız şeyleri niçin söylüyorsunuz? Yapmayacağınız şeyi söylemeniz, Allah katında büyük gazaba sebep olur.” Saff, 2-3]

Fikir kahramanları ve şehidleri büyük çığların ortasında ezilip gidecek; fakat feryadları asırların sedlerinde aksederek dünyayı baştan başa kaplayan muazzam bir seda olacaktır. Kimse insandan bahsetmedi: bu kelimeyle kimi Bâdiye halkını, kimi Roma hemşehrisini, kimi Fransız vatandaşını; kimi Hint esirini, kimi Rus işçisini anlıyordu. Fakat dalga büyüyor, kabarıyor, tufan oluyor: insandan bahsedilecek zaman yakındır!

İŞTİKAKA DAİR

         Kelimelerin büyüsünden bahsettin; mesleğine ait bir sırrı ağzından kaçırdın; gel de bunu eski dostuna bir parça izah et. Kelimeler fikirleri doğurur, fikirler de vak’aları ve âlemi yaratırsa, demek kelimelerle sen âlemi yaratıyorsun?

—         Aramızda kalsın; bunu kimseye faş etmeyin. Ben bil sihirbazın mağarasında bu oyunları öğrendim: kelimeleri yaratan heceler, heceleri yaratan harflerdir. «Cavidanı Kebir» de Fazlullah Esterabâdî bunun mükemmelini yapmış. Onlara eski mutasavvıflar ve Harran medresesi mensupları, bunlara da Yahudi cabbaliste’leri öğretmiş. Aslı Pythagore’e ve Mısır rahiplerine kadar gider. İşin marifeti heceleri yan yana getirmektir: onlardan bin bir şekil çıkar. Her birinden ayrı bir âlem görünür. Dağıtın tekrar birleştirin, üst üste yığın. Sırayla dizin, küme yapın, halkalar, haçlar, zincirler, kordonlar, eklentiler, kesik parçalar yapın; bir avuç çakıl taşı kadar harften dünyalar çıkar. Kimi ıslık gibi, kimi gıcırtı gibi, kimi yumurta çal-kalar, kimi tavuk boğazlar, kimi bir torba ceviz sallar gibi sesler çıkarır. Birbirini anlamaz ve kıyametler koparırlar. Halbuki ben hepsini ayni taşlardan yanyana, üst üste, ayrı ayrı dizerek dağıtarak yaptım. Söz aramızda: âlem vak’aları yapar, vak’alar fikirleri, fikirler kelimeleri, ve kelimeler harfleri. Zavallı harfler, tekne kazıntısı oldukları halde okkanın altına giderler. Varlık denen bu büyük cinayette bir mes’ul lâzım! Kimin dili yoksa o yakalanır. Yahudiler harfleri ele vermiş: çeke dursunlar. Allah hiç bir ahi yerinde bırakmaz derler; yahudiler de bunun acısını çekiyor a! Hıristiyanlığın babası, Müslümanlığın büyük babası oldukları halde ahrete kadar oğullarından ve torunlarından dayak yiyorlar.

—         Gelelim kelime bahsine! Hele şu marifetini anlat bakalım.

—         Basit şey canım! Hiç domino oynamadınız mı? Vaktile «ilmi iştikak» ilimlerin en asiliydi. İş ayağa düşünce onu tahtından indirdiler. Eski bir konağın bir köşesinde, inzivaya çekildi. Kimsecikler hatırını sormaz oldu. Felsefe, hikmet, kimya, tarih, riyaziyat ve tabiiyat onun torunları yerinde dünkü çocuklar, kapı uşakları, emektarları, yetiştirmeleri şimdi burunları Kaf dağında eski velinimetlerine kafa tutuyor, bir lokma ekmeği ondan esirgiyordu. Bu hali yürekler acısıydı! Dayanamadım kurtarmaya çalıştım. Bazı ehli himmet kimselere tavsiye ettim. Elinden tuttular, yavaş yavaş sahneye çıkardılar. Şöyle böyle yine eski rolünü oynamaya başladı. Dokuzuncu Şarl’e bütün dünyanın aslı Fransız olduğunu isbat için ne marifetler yaptı. Mes’udî’ye «Müruc üz-Zeheb» de ustalık etti. Ebulgazi Bahadır Hana Türk şeceresinde neler öğretti. Son günlerde insan kadri bilir, gayretli oğullarımın zekâsile kendini âleme gösterdi. Şipka kahramanı Süleyman Paşa «Tarihi Cihan» da Türklüğün şerefini yükseltmek için gayrete geldiği, Ahmet Vefik Paşa, Ali Suavi ve Şemsettin Sami Türke dair ciltler dolusu yazı yazdığı halde onun ustalığından istifadeyi unuttular. Eserleri bu yüzden ihmale uğradı. Ancak Zekâi Paşa benim irşadımla «İlmi celil İştikak» a hürmet etti; hecelerden mâna çıkardı ve dünyanın aslını göstermeye kalktı. O nesilden gelen Ferik Enver Paşa bu altın anahtarla nice açmazları açtı: meğerse Tevrat’taki Tugarmanın aslı Turgarma imiş. O da Turgar yani «Türk er» den geliyormuş. Plini kadîm eserinde Turcaque diye, Herodote «Tourgious» diye Türklerden bahsetmişler. Türkün aslı Tourk imiş, ve K türkcede nisbet ifade ettiği tour da kule ve dağ demek olduğu için Tourk dağlı demekmiş. Touran aslında Tourank imiş; ve dağlık yer demekmiş. Nitekim Irak veya İran ovalık yere delâlet ediyormuş. Uygurca kut ve Almanca Goth, Farisi Hûda ayni mânaya geliyormuş. Mademki hepsinin mânası kudsilikmiş, ve mademki bütün bu milletler şarktan gelmişler, öyleyse Coth ve hüda kut tan çıktığı gibi, Almanlar ve İranlılar da Türklerden çıkmışlar. Üngâr (Un- gar) şark adamları ve Sungar garp adamları demekmiş. Burg türkcede kale ve şehir demek olduğu için Hamburg yani Almanların meşhur şehri Han kalesi mânasına gelirmiş. Man türkcede adam demek olduğu için (Kocaman, Karaman gibi) Ala-man da Al (Kırmızı yüzlü) adam demekmiş. Hukant, yüksek şehir mânasına gelirmiş. Çünkü türkcede aynen fransızcada olduğu gibi Ho = haut yüksek demekmiş. Almancada padişah mânasına gelen König kelimesinin aslı Han imiş. Muharrir bir makalesini şöyle bitiriyor: «Bu tafsilâttan anlaşılır ki yalnız Türk kelimesine istinaden Türk ırkına mensup akvam ve kaba- ili taharri ve tayin eylemek bir hatayı azimdir» (Edebiyatı umumiye mecmuası 1917 — Numara 31-32-36-39.) Yani Türkleri Türklerin içinde değil, bütün dünyada aramalıdır.

Bu esasa göre Irandaki Kerman, ve Almanların asıl adı olan Germen kelimelerinin Türkçe «Girman» kelimesinden geldiği muhakkaktır. Alman kelimesi asker ve leşker manasına halis Türkçe lügattir. Merkez Türkleri olan Turan ahalisinin adı «yüksek yer çocuğu» mânasına Altay ve Hatay veya Çıgataydır. Al, ha ve hu yahut çığa yüksek demektir; tay da çocuk demektir (atların yavrusuna da tay denmiyor mu!)

İlmi iştikakın değerli hâmisi Enver Paşa şöyle söylüyor: «Şu kadar ki bu meseleyi asıl ve esası olmayan bir takım farazî ve itibarî nazariyeleri terk ile bitarafane hal ve fasl eylemek iktiza eder. Eğer bu suretle hareket olunacak olur ise bu barbarların bilâ istisna ırkan eski Türklerden gayri kimseler olmadığı tezahür eder.»

Nitekim bu feyyaz usule göre Gaulois kelimesinin aslı olan Gal ve Galatların Kalac ve Halaclardan başka bir şey olmadığı gün gibi aşikâr olur. Bu münasebetle türkce kel kelimesile fransızca gale kelimesinin münasebetini de zikredebiliriz ve böylelikle makalenin başlığı olan «Eski Türkler Avrupalıların ecdadı olduğu» riyazi bir kat’iyetle isbat edilir.

O biçare ihtiyar ve bakımsız iştikak ilmini insan arasına çıkarmak için – bütün hüsnü niyetine, samimiyetine rağmen – tek bir Enver Paşa kâfi midir? Şımarık kapı uşakları, sonradan görmüş ilim taslakları onu hâlâ alaya almadan vazgeçmiyor, halksa hakikat fecrinin aydınlanması için bir iki kör kandil da- ha bekliyordu. Çok şükür, bunları yetiştirmede gecikmedim! Hüseyin Hüsameddin Efendi hazretleri doğduğu şehrin tarihini yazarken içinde bütün dünyayı karıştırmak lûtfunu esirgemedi (Hüseyin Hüsameddin, Amasya tarihi, 2 nci cild). Fennî iştikak sayesinde yakası açılmamış nice kavim ve kabile isimlerinin soyu sopu belli oldu. Şarkta ve garpta ilişiğimiz olmayan cemaat kalmadı. Şu bizim eskidenberi bildiğimiz ve kısmen Lâtinlerden kısmen Asûrîlerden gelen takvimin aslı keşfedildi: Martın barmak = varmak (vasıl olmak) dan barıt, nisanın, ısınmadan isan, temmuzun cehennem gibi sıcak olduğu için tamuz, ağustosun Oğuzun doğduğu ay olduğu için Oğu- zit aslından geldiği bütün dillerile meydana çıkarıldı.

Bir gün efendi hazretlerini Gökalpın kapısında makale vermek için sıra beklerken gördüm. Ziya Bey ve yaranı «Frenkâ- ne usule muvafık değildir» diye reddettiler. Hocanın kusuru iştikak fennine «tarzı cedid» de külâh giydirmesini bilmemesindeydi. Nitekim merhum Gökalp «Kale imamı Muhammed» yerine «Kale Dürkhayım» ı getirdiği için bu davada muvaffak oldu: Türklerin Totemci olduğunu isbat için ilmi iştikak imdadına yetişti. Eskidenberi Asya ortasında, kolordu nizamında oturduğumuzu isbat için Totem adları aradı. Şimalde Tonguz (domuz) buldu. Çınde Tsin Hanedanını görünce bunun «Tosun» dan geldiğini bir zekâ şimşeği ile keşfetti. «Skit» leri gördü; bu kelimeyi sek + it olarak ikiye ayırdı. Cenupta Çinlilerin Kouei- chouang dedikleri Yuechi’leri buldu: bu kelimenin «kuşan» dan bozma olduğuna ve İranlıların kuşun cem’i olarak kuşan dediklerine kemali dirayetle hükmetti. Bu kadar mahirane alafranga bir iştikak üstadı dururken küflü kafaların yaptığı eski tarzda iştikakları kim dinlerdi?

Devir geçti, yeni yeni tefsirlere ihtiyaç doğdu. Türk, Tatar, Moğol, Mançu bütün Asya saltanatlarının mirasına konanlar iflâs etti. Bozkırların serveti çabuk tükendiği için, garbın cedle- rinde yeni hazineler keşfine çıktılar. Müderris Yusuf Ziya Bey usulü muhakemat kaidelerine göre yunan esatirinin Türkçe olduğunu isbat etti: Apollon’un Ap oğlan = Ak oğlandan; Aphrodite’in avrattan başka bir şey olmadığı açıkça meydana çıktı.

İskenderin harp yaptığı Gordion’un «kördüğüm» olduğu, Adriatique’in «deryayı atik» ve Touareg’lerin Tevarik = Türkler olduğunda; bizzat «Tevrat» in «tür» cezrinden Türke delâlet ettiğinde; Amerika kabilelerinden birçoğunda Türk adlarının bulunduğuna zerre kadar şüpheye mahal kalmamıştı. Vakıa bu iştikak keşiflerinin nuru ile gözleri kamaştığı için, doğruyu görmeden gafil olan bazı muannidler bunca hakikati reddettilerse de zaman ve mekân hakikat güneşinin her şeyi aydınlatmasına ve Jüpiter gibi ışıklarını aç mahkûmların zindanlarına kadar uzatmasına hizmet etti. Tahtından indirilen «ilmi iştikak» yine eski debdebe ve saltanatına kavuştu. Ben de insanlara yapabileceğim hizmetlerin en büyüğünü yaptım. İşin iç yüzünü biliyorsunuz. Dünya her şeyden önce yaldız ve çıngırak istiyor.

ROMANA DAİR

Asmodee, İçtimaî problemlerinden yorulduğum sıralarda bana uzun uzadıya başından geçenleri anlatırdı. Bunlar, gerçekten gördükleri mi, yoksa yalnızca rüyada gördüğü, tahayyül ettiği, hattâ başından geçmiş gibi göstermek için uydurduğu ve bu suretle belki de kendini inandırdığı şeyler mi bilmiyorum. Şu muhakkak ki, anlattıkları birbirine çok uygundu, içlerinde vak’alarin mantıkına ihanet eden aklın almıyacağı garabetler yoktu, insanlar, ihtimal gördüklerimden daha keskin, daha soluk veya daha karışıktı: bir yüzde birçok hatıraları birleştirmek, bir harekette bir çok karakterleri toplamak mümkündü. Bazan da ayni insan bir çok şekillere bürünüyordu. Dev maskesi gibi mübalâğayla büyütülmüş bir yüzde, kendimizi görmek bizi ilk önce şaşırtıyor; hattâ isyana benzer bir reaksiyon uyandırıyordu. Nisbetleri bozulmuş bir çehre bize acemilik ve iptidailik tesiri veriyordu. Bununla beraber, ne o büyütülmüş insanda, ne bu çarpık yüzde, ne bu gölge kadar soluk bakışta bizden başka bir şey bulunurdu. Asmodee mutlaka bu sırada adesesini vak’aların ve insanların bir tarafına çevirmiştir: gerçek, rüya ve fantazinin birbirine o kadar iyi karıştığı ve gerçeğin mantıki içinde o kadar kaynaştığı bu hikâyeleri her gün gördüğüm, işittiğim dünyadan daha parlak, daha cazib renklerile sevmemek, hattâ yaşadığım dünyayı feda edip onu dinlememek kabil değildi.

—         Topal şeytan! yaşadığım eşyanın lezzetini feda edecek kadar tatlı bana neler anlatıyorsun? Bunlar dev masalı değil, peri hikâyesi değil, rüya oyunu değil, bütün mübalâğalarınla beraber bana gerçekten bir şeyler getiriyorsun sana inanıyorum. Sözlerin eşyayı eskisinden daha iyi görüyormuşum gibi bana yardım ediyir, bu çarpık suratlarla, dev maskelerile, bu bir kısmı silinmiş, bir kısmı keskinleştirilmiş vak’alarla dünya bana eskisinden daha hakikî görünüyor. Bu anlattıkların nedir? diye sordum.

—       Roman!.. Kilise lâtincesi yanında eski Fransızcanın konuşulduğu devirde buna «Roman» dili derlerdi. Bu dille yazılan hikâyelere de «Roman» adı buradan kalmıştır: Amadis’- ler, Chanson de geste’ler, Roman de la Rose’ler, Tristan et İseult hikâyeleri..

—         Desene bizim Leylâ ve Mecnunlar, Ferhadla Şirinler, Âşık Garipler de bir nevi roman?

—         Ona şüphe mi var. Mümkün olsaydı bizim dünyanın romanı da bu köklerden çıkacaktı. Amma dalın birisi büyümüş çiçekler vermiş, öteki kavrulmuş kalmış. Ölüyü diriltmek elimizde olsa bu dalı yeniden canlandırırdık.

—         O halde ne yapalım?

—         Gözlerinizi dört açıp öbür dala atlayın: Amadis hikâyeleri, Şövalye masalları 16 ıncı asrı kasıp kavurduğu zaman, bir Cervantes çıktı; keskin kalemile sivrisinek yakalar gibi her taraftan bunları sürdü çıkardı. Ukalâ şâirlerin, sırtı cildler dolu mütebahhirlerin, mutasallıfların, mütekebbirlerin kökünü kurutmak için bir Rabelais onu takip etti. Jngenioso hidalgo don Quixoto de la Manche romanın ilk şaheseri ise, Gargantua ve Pantagruel ikinci şaheseridir. Sorbonne’u ve parlâmentoyu yerin dibine geçiren, papasları küplere bindiren, Kalvinistlere lanet! fetvaları okutan bu eser insan zihninin ferahladığı ilk büyük merhaledir. Reaksiyonun beslediği Pastoral hikâyelere, dinî masallara, Scudery’nin fakir hayalli fantazilerine rağmen tenkid koca kampanasile ortalığı kaplamada gecikmedi: Scarron, «Roman komik» le ve eskilerin amansız bir hicvi olan Virgile travesti ile meydana çıktı. Furetiere Roman bourgeois’sile ardından geldi. Artık İspanyolların yolundan giden yeni muharrirler bitmez tükenmez saray tasvirleri, Babil, Roma ve Ortaçağa ait zamanların birbirine karıştığı çorba gibi hikâyeleri yığmaktan vazgeçiyorlar; vak’alarını burjuva hayatından, gözleri önünde açılıp giden âlemden alıyorlardı.

Bu kuvvetli tenkidi Lesage tamamladı: «Topal şeytan»la, «Gil Blas» Cervantes’den gelen keskin tenkit an’anesini alevledi. Vakıa Voltaire bu eseri Ispanyollardan aşırdığını iddia etmişse de bunu «c’est un vol terre â terre» espirisinin intikamını almak için söylediği ve Gil Blas’ın aslını hiç bir yerde bulamadığını pek âlâ biliyoruz.

—         Peki Voltaire’i ihmal mi ediyorsun?

—         Ne Voltaire’i, ne de onun büyük selefleri olan Marivaux’yu, Prevost’yu, Bcaumarche’yi ihmal edebilirim. Abbe Prevost’nun «Manonlesko» sile Richardson’dan tercümeleri Rousseau’ya Julie’yi ilham etmedi mi? Ve yine bunlar Dide- rot’nun «Rahibe» sindeki kiliseye isyanı ve ihtiraslı aşkı hazırlamadı mı? Romanın asıl üstadları bu suretle meydana çıktı. Bu dünyanın ne boş şey olduğunu söyleyen, ve her «doğme»a düşman Voltaire bile Candide’de, Zadig’de, «Babil Prensesi» inde keskin kalemile felsefî romanın şaheserlerini meydana getirdi.

—         Yine şeytanlığını ele aldın! Görüyorum, yapıcı eserlere değil, sen daha çok yıkıcı olanlara kıymet veriyorsun. Bu kitaplar hiç bir şey kurmuyor, daima yıkıyorlar!

—         Şüphesiz! Ben daima yeni bir bina kurmak için eskinin enkazını temizlerim. Yıkmak oğlumsa, kurmak torunlarımdır. Voltaire yıktıysa Rousseau ve Diderot korudular. Mme. du Stael yıkdıysa; Chateaubriand ve Hugo şato kurdular. La Roch- foucauld ve Flaubert yıkdıysa Balzac, Stendhal bütün realizmi kurdu. Natüralizm yıkdıysa bütün yeni realizm kurmaktadır. Anatole France, Gide yıkdılarsa, Proust, Malraux ve J. Martin du Gard kuruyorlar.

—         Plânı çok geniş tuttun. Nereden başlayıp nerede bitirdiğini takip edemiyorum. Bir nutukla bütün romanın resmi geçidini yaptırmak istiyorsun. Bu dediklerin doğru mu değil mi? Şüpye götürür meseleler. Bunlardan hangisi büyük, hangisi devamlı? Tefsire bakar.

—         Zaten böyle bir şey demedim! Edebiyatın biçare şehitlerinden değil, kalbur üstünde kalanlardan bahsediyorum. Bu hususta ekol münakaşası yaparak kafanızı şişirmek istemem. Bunun için edebiyat münekkitlerine müracaat edin: size bol bol söz söylesinler, bir kutuptan bir kutba atlasınlar; zamana, zevke, barometreye, hiddete göre bir kutbu göklere çıkarıp ötekini batırsınlar; ve sersem kari’ bu büyük ahmakların elinde oyuncağa dönsün; kafasını fırıldağın ucuna taksın, rüzgârla beraber dönsün dursun. Benim işim bu değildir! Ben size gördüğüm ve göreceğim iki hizmetten bahsediyorum: yıkmak ve yapmak; bazan yıkarken yapmak, bazan yaparken yıkmak. Bunlardan hangisi mühimdir, onu bilmem. Bu işi zevkinize bırakıyorum. Benim vazifem size insanlığın büyük masalını anlatanların sahnede yaptığı temizliği göstermektir. Bir Rabelais, bir Montaigne, bir Voltaire ve bir France’in tenkit süpürgesi olmasa, bir Rousseau, bir Balzac ve bir Proust binasını kurmaya imkân olmazdı. La Rochfoucauld’nun şu meşhur Maxime’ini dinleyin: «Bizim için kıymetli bir şahsı kaybettiğimize ağlamak bahanesile, kendi kendimize ağlarız; hakkımızdaki iyi kanaatin-den dolayı ona esef ederiz, insan müşfik desinler diye ağlar; acısınlar diye ağlar; haline ağlatmak için ağlar; nihayet ağlamamak hicabından kurtulmak için ağlar.» — Madam Bovary’yi, «Hissî terbiye» yi, Julien Sorel’i, Madam Renal’ı, Balzac’m büyük bir kısmını buradan çıkarmak mümkün değil mi? O romancıların eline keskin bir pertavsız verdi; insanın sahtekâr ve hakikî tarafını ayırmak için bundan güzel vasıta mı olur!

—         Öyle görünüyor, sen romanın gittikçe kuvvetlendiğine kanisin!

—         Şüphe mi var! O nesir san’atlarının en yenisi ve en bereketlisidir; aylandoz gibi, kavak gibi yetişenleri, çam gibi kök salanları, baobab gibi etrafı kuşatanları var. Şiir fildişi kulesine çekildikten ve destan tarihe karıştıktan sonra ortada hükmeden romandır; nesrin bütün maharetleri orada kendini gösterir. Orası bir şehir panayırıdır. Bir harp meydanıdır; salonlar, düğünler cenaze merasimleri, bayramlar, grevler, mitingler; şeytanın palyaço kılığında çıngırakla halkı topladığı bütün matem ve şenlik yerleri; insanın içinde bir mahşer olan kendi dünyasile, bütün insanlardan uzak yapyalnız kaldığı ölüm anını, topluluğun en taşkınından yalnızlığın en feciine kadar her şeyi kuşatan, kuşatmak iddiasında olan roman! Onu bu iddiasından vaz- geçirtmek için tenkit palasını alıp üstüne yürümek mümkün değil; çünkü bizzat tenkid de romanın bir parçası, o sihirbaz gibi her kılıkta karşımıza çıkar: hikâye, hatıra, masal, tarihî zaman, seyahat romanı, exotique roman, pastoral roman, fantastik roman, hakikî roman, sosyal roman, psikolojik roman, fikir ve tahayyül romanı, romantik roman, tezli roman, tezsiz roman, macera romanı, metafizik roman; bir insanın, bir ailenin, bir sınıfın, beşeriyetin romanı-.. Bütün nevileri saymaya gücüm yetmiyor: sadece roman! İç ve dış âlemlerin med ve cezrini bütün kompleksleri ve tezadlarile veren yeni destan!

—         Sen böyle diyorsun amma, bak başkaları da ne söylüyor: roman kriz geçiriyormuş. Hattâ asıl roman iflâs etmiş; çünkü romancının işi insanları tezad halinde kavramakmış. Allahla insanın tezadı, erkekle kadının tezadı, insanın kendi nefsile tezadı onun mevzuu imiş. Halbuki son nesillerin ruhunda bu tezadlar kaybolmuş. Bugünün insanında artık bir vicdan mücadelesi, bir ahlâk meselesi kalmamış. Bir kenç kadın bunları söyleyen Mouriac’a şu itirafta bulunmuş: «Ben doğrusu Racine’in Phedre’inden bir şey anlamıyorum. Phedre övey oğluna âşık olur, onu kandırır ve These de buna göz yumarsa ne çıkar!.. Şu Kaide mesele kalmıyor: en müstehcen sahneleri yaşamaktan ne çıkar! En çirkin sayılan şeyleri yapmaktan ne çıkar! Allah’ın ve vicdanın rol oynamadığı, tezadsız bir cemiyette romancı ne yapacak? Hayatı aksettirmek değil mi? O zaman roman buhransız, cidalsiz, vicdan azabıyla faziletin rol oynamadığı bir cemiyetin aynası olacak: Paul Morand’ın kafasız, endişesiz, o boş nesli romanı nereye kadar götürebilir. Bir Proust’un iç hayatımıza ait lâubaliliklere ve çirkinliklere kadar sokulan aynası, bir Gide’in hiç bir ahlâk kaidesi tanımayan pervasızlığı, bir Celine’in (Vayage au bout de la Nuit.) bir Joyce’un (Ulysse) umumhanelere kadar giren hayasız kalemi, bir Lawrence’in (L’amant de Lady Chatterlay.) zinayı ilahileştirecek kadar küstah estetiği romanın kriz değil inkıraz halinde olduğunu göstermeye kâfi değil mi? Zinanın, fuhuşun, tabiata zıd duyguların, rezalet ve deboşun, tantana ve zulmün, vefasızlığın, ihanetin, yalanın ve cinayetin ekmek gibi yendiği ve su gibi içildiği bu âlemde romanın vazifesi nedir?

—         Lucilius gibi romanın hicviyesini yapıyorsunuz! O yalnız şairler ve muharrirlere değil, Roma’nın birinci sınıf adamlarına hücum ederdi. Bana diyeceksiniz ki Lucilius bu tarzda lâubaliliklere cevaz verilen bir devirde yaşıyordu. Nitekim Horace gülmenin en büyük tehlike olduğu bir devirde geldiği halde ve sohbetcilerin şahı Fabius’e, fantanskların şahı Tigilius’e, komiklerin şahı Nasidienus’e, sefihlerin şahı Nomentanus’a kalemini batırmadı mı? Her devrin kendi gerginliği (tension) vardır: gururu, imanı, fazileti, cidali ve buhranı vardır. Bu gerginliğin son haddinde, yay kırılır; zaıflar ve şüpheleri maskeler örter; ve tenkit kırbacını bu sahte suratlara indirdiği zaman nihayet maskeler de düşer; sınıf inkıraz eder; rezalet meydanlarda kendini teşhir eder. Tâ ki yeni bir sınıf setlerini yıkarak sel gibi meydanları kaplasın; ve hicvin ağır gürzü rezalet sofralarının enkazını dağıtsın! Virgile Roma’nın şerefiydi, Horace tenkit oldu. Ovide rezalet sofrasını kurdu, Juvenal ve Perse hicvin kırbacile bu yağma sofrasının köpeklerini dağıttılar. Racine ve Corneille krallığın şerefiydi; Moliere ve Marivaux tenkit oldu.

Brantome rezalet sofrasını kurdu ve Voltaire hiciv kalemile soytarıları dağıttı. Hugo cumhuriyetin şerefiydi, Balzac tenkit oldu, Gide ve Proust rezalet sofrasını kurdular; şimdi dünya Fransayla beraber yeni bir Juvenal ve Voltaire bekliyor. San’at her devirde kendi rolünü gördü. Bugün roman onu her devirden daha keskin ve etraflı görecektir. Her devir bir destanla açıldığı gibi, yeni dünya da kendi romanile açılacaktır! Yoksa bir sersemin mürekkeb haline koyduğu küstahlıklarını her devir alkışlıyacak mıdır? Ve kötü muharrirler yazdıklarını dillerile silmeye mahkûm edilecek yerde, yoksa kitaplar bütün ahmaklıkların vatandaş hakkına sahip olduğu taarruzdan mâsun bir sığınak mı olacaktır? Yoksa sırtını bir maaşa ve kendi cinsinden iki kalleşe dayayanlar ortalığı yüksek perdeden velveleye verecek, ve cehennem ateşini halka cennet yemişleri diye ilân etmelerine meydan verilecek midir? Hayır! ben yeryüzünde kaldıkça, ve kılıktan kılığa geçerek ölümün görülmez elinden kurtuldukça hangi sınıf göçse ve yerini hangisi tutmuş olsa şerefiniz, imanınız, faziletiniz, reziletiniz, inkırazınız ve can çekişmeniz benim elimden geçecek ve romanın ezelî mevzuu olacaktır. Görüyorsunuz ki romanda tezad hiç bir zaman eksik değildir: o bazan idealin zaferi, bazan çirkinleşen realitenin meydana çıkması, bazan bu realiteyle idealin boğuşması, bazan idealin büsbütün alt edilmesidir. Romancı rezaleti tebcil ettiği zaman bile eserime başka yoldan yardım ediyor: yıkılan cemiyetin hicviyesini yapmak için bana bol bol madde veriyor. Dante’nin Cehenneminde tenkit olan kalem, Decameron’da rezaleti meydana vurduğu zaman yıkılacak cemiyete en büyük darbeyi indirmiştir.

Bu iddiada doğru bir taraf var: romanın asıl mevzuu insanlığın tezadıdır. Bu Allahla insanın tezadı olabilirdi. Eskiden «Fransa kralsız duramaz» itikadı vardı. 16 ıncı Louis kaçtığı sırada Fransanın yıkılmadığını görenler önce hayrete düştü, sonra yavaş yavaş buna alıştı: demek Fransa kralsız durabiliyormuş! Allahı âlemlerin direği sananlar için de mesele böyledir. Onu çektiğiniz zaman binanın hâlâ durduğunu görenler buna isyan edecek, hayret edecek, ve nihayet alışacaklardır. Biz Allahsız rezaletler kadar, Allahlı rezaletleri de biliyoruz. Bu tezad insanlığın içindedir. Allah, vicdan, sultan ve insan onun icadıdır. Biri tahtını öbürüne bıraktığı zaman eskisinden daha büyük yeni tezad başlar; bu tezad kıt’alar, sınıflar, insanlar arasında, insanın içinde büyük faciasını oynayıp duruyor. Onu görmeyen romanda kriz görür, Cholokhov’un bahsettiği dram yanında Phedre’in hailesi sinek vızıltısıdır.

—         Mauriac’a bakılırsa, bütün kabahat Rousseau’da ve şu hilekâr Freud’de imiş. İnsanlığın ismetini bozmuşlar; samimiyet ve ilim namına günahlarını deşmişler.

—         Günah varsa ismet yok demektir; onların kusuru maskeleri düşürmektir. Bu kabahat çok eskiden başlıyor: Aristophane ve Ovide, Rabelais ve La Roschefoucauld onu vaktile yapmadılar mı? Riyakârın yüzüne kırbaç indirenler ahlâk vaazları verenlerden daha değerli değil midir? (*)

(*) Tobouyu kırmak sanatı mahveder kanaati, «çıplak» resim yapmanın günah olduğunu zannetmek kadar hezeyandır Sanatkâr istediği kadar gayrişuuru aydınlatsın. Yine onu sevkeden insiyakların ve gayri şuurun hükmünden kurtulmaya çaktır. İlim gibi sanatın da bütün ihtirası gözünü daima daha derinlere, daha ince mikyaslara kadar uzatmaktır. Her devir daha keskin âletleri ve daha derin görüşlerile geliyor; her devrin eskilerine katılan yeni b ir mikyası var. Tabouyu kırmak cidali kaldırmıyor; dramı kulisten sahneye çıkarıyor.

—         Mauriac romanı insan kompleksinde görüyor. Ve bunun için kendine üstad olarak değişmez cemiyet tiplerini alan Balzac’ı değil, fakat bütün tezadlarile insanı gören Dostoyevski’yi tanıyor.

—         Bu mesele mühim! Balzac veya Dostoyevski’yi intihap etmek güçtür. Şurası muhakkak ki ne Balzac’ın tipleri zannedildiği kadar sabit, ne Dostoîewsky’ninkiler söylendiği kadar derin ve komplekstir. «İnsanî komedya» nın kahramanlarını kırk cildin içinde bütün çeşitlerile beraber görmelidir. Orada Vautrin’ler, Birotteau’lar, Nucingen’ler, Popinot’lar, Gaudis sart’lar, Bette’ler ve Pons’lar bütün bir burjuvazi dramının cehenneminde, kaynaşan, değişen, kavrulan, kurtulan ve mahvolan tiplerdir. Bette teyze aynı eserde kaç istihale geçirir? Birotteau yalnızca iyi, saf ve haris veya ikbalperest midir? Madam Marneff’in muhtelif âşıklara ve dostlara karşı kaç ayrı cephesi vardır! Balzac hakkında verilen bu toptan hüküm ne kadar yersizdir! Ya buna karşı Dostoyevski, polis vak’aları ve hasta tiplerile her zaman ayni yüksekliği muhafaza eder mi? Onun iki merhalesi var: «Cürüm ve ceza» da Nietzsche ve Standhal’a dayanarak romancı, kahramanının hasta ihtirasını lîsa ile tedavi etmek istiyor. Bu kitapla bütün hayatmca vereceği esere giriş yaptığını ilân ediyor. Fakat Siberya’ya gidince «Ölüler evinin hatıraları» nda İsanın kurtardığı ruhları değil; ıztırap çeken lânetleme insanları buldu; onların eskisinden daha kötü, halledilememiş cemiyetine döndü. İkinci merhalede Dostoyevski küçük burjuva cemiyetinin, anarşistlerin, kararsızların, kozmopolitizm ile Rus milliyetperverliği arasında şaşkın bir neslin içine düştü: «Budala» ve «Cin çarpmışlar» bu merhalenin eserleridir. Biz orada aşkta ve fedayı nefste, idealde, imanda, dinde kararsızlığın, bütün buhranlarını görüyoruz. Orada insanlar bir cephelerile müşfik, hayırhâh, ve saf; öbür cephelerile, vahşî, honhar, müraîdirler: küçük burjuva cemiyetinin bütün buhranı gibi. Rus romancısı Emilie Bronte’den, Tackeray ve Dikens’denberi gelen bu sentimental buhran içinde, yukarısına karşı mazlûm ve masum, aşağısına karşı vahşî ve zalim olan insanlık tasvirinin en son- merhalesidir. Romancı bir sınıfın kahramanlığını, idealini, fedayı nefsini, yine aynı sınıfın vahşetini, zulmünü ve hilekârlığını ne kadar iyi gösterirse o kadar büyüktür. İnsan sınıflarının birbirile en açık cidale girdiği bu devirde romanın en büyüğü bütün genişliğile bu tezadı kuşatacak olan eserdir.

—         Bu eser hangisidir?

—         Henüz daha ondan uzağız.. Fakat Balzac ve Tolstoy denberi Proust, Cholokhov, Martin du Gard, Jules Romain, Malraux ve daha bir çokları bu teşebbüste büyük adımlar attılar. Mauriac endişe etmesin!.. Dünya romanı ruh heveskârlarının, yeni Pascal’ların hatırat defteri; pornografiyi ve sigara içmeyi, çiçekler koklamayı hayatın yegâne işi zanneden derbeder kayıtsızların oyuncağı değildir. Dünya romanı asıl eserini henüz vermemekle beraber, o yolda büyük adımlar atmaya çoktan başlamıştır.

—         Romanımız hakkında ne düşünüyorsun?

—         Emekleme devrinde; ama gitgide kalkıp yürüyecektir. «Leylâ ve Mecnun» a, «Hüsnü aşk» a eski şiirlerinizin romanı diyebilirsiniz. Halk hikâyeleriniz sizde de bunu hazırlamıştır. «Köroğlu» nun kalelibey’le mücadelesi, «Tahirle Zühre» de tabaka farkının doğurduğu hal ile, «Âşık Garip» de sevgilisinin reddettiği fıkara çocuğun para kazanacağım diye yaptığı gayret, «Keremle Asli» de Ermeni ile Türkün, zenginle fakirin tezadı halk masallarında sınıf tezadının ne büyük rol oynadığını göstermez mi? Nâmık Kemal ve Safvet Nezihi ile başlayan yeni romanlara da Türk burjuvazisinin «hürriyet» telâkkisi yanında sınıf şuurunun nasıl barizleştiği farkediliyor

Son romanlarınız – hakikî manasile – bir kriz geçiriyor, «Ankara»da Yakup Kadri determinizmden ütopiye geçmek suretile eseri – zorla – tatlıya bağlıyor. «Sinekli Bakkal» da alaturkayla alafrangayı evlendiren Halide Edib başka türlü bir Compromis’ye eseri kurban ediyor. Kabahat romancı da mı? Kısmen evet, çünkü hayatta bu hayalî cemiyet ve bu izdivaç yoktur. Romancı kariine acı bir lokma vererek eseri bitirebilirdi. Kısmen hayır! çünkü, romancı küçük burjuvazinin emeklediği bir devirde yetişiyor. Romancı yıkılan mazinin içinde yaşamıştır, ve bir hayale muhtaçtır. Mauriac’ın hakkı var. Eserinde Allahı kaldıran san’atkâr ya onun yerine başka bir mutlakı, me-selâ tabiatı, insanlığı, hakikati koymalıdır. Yahut bu değişen dünya içinde hayatın acılığına katlanmasını bilmelidir.

—         Yeni roman nasıl yazılabilir dersin?

—         İç dünya ile cemiyet arasındaki daimî meddü cezrin üzerinde durarak bütün mesleklerin ve mekteplerin getirdiği unsurlara dayanmak; vatan içinde kaynaşan vak’alara basarak insanlığın destanını yapan cidallere kadar çıkmakla!

Boileau’nun roman kahramanları için söylediklerine bir kaç satır da ben katayım: roman kahramanlarınızı Allah önce günahsız ve masum oldukları için cennete göndereyim demiş. Fakat cennetin bütün sakinleri buna isyan etmiş: «Yarabbi! kullarının yarattığı bu çarpık çurpuk kuklaları aramıza sokma. Bir kuklanın fedakârlık taklidi yanında, bizim fedakârlığımızın ne kıymeti kalır!» demişler; Allah da onları cehenneme göndermiş. Fakat cehennemin bütün sakinleri bir ağızdan şikâyet etmişler: «Yarabbi! demişler, bunlar yalan söylemesini, günah işlemesini, cinayet yapmasını bilmezler. Hiç bir şahsiyetleri olmayanları aramıza koyarak bize hakaret etme!» Allah, nihayet bunları Â’raf’a atmak istemiş; fakat â’rafın bütün sakinleri: «Yarabbi! demişler, muharrir ipleri çekildiği zaman bunlar ağızlarını ve ellerini oynatırlar. Hepsinin dilinden aynı adam konuşur. Bu biçare gölgelerin ne kusuru var ki aramızda süründürüyorsun? Mahkûm etmek istersen muharrirlerini gönder!»

—         Bana kalırsa çok ileri gidiyorsun dostum! Aralarında muharririnin elinden kurtulup konuşanlar da yok mu? Sinekli- bakkal’ın imamı, Selim ‘Paşanın karıları, Bahçıvanın oğlu, Kuklacı Tevfik zaman zaman asıl kendileri, kendi hüviyetlerile sahneye çıkmıyorlar mı? İffet’te, Mürebbiye’de, Gulyabani’de, Kesikbaş’ta bütün şahsiyetlerile gözükmeseler bile, halkın birçok tipleri sokakta, mahallede, mezarlıkta, konakta kendi ağızlarile konuşmuyorlar mı? Tanzimat sonunda alafranga ve sun’î cemiyetteki tipler «Mavi ve Siyah» m, «Aşk memnu» un kahramanları değil midir? Roman henüz beşerî mikyasa yükselmediyse, eser bütün halini alamıyor, tipler yalnız tablolarda görülüp kayboluyorsa kusur yalnız muharrirlerde mi? Emekleme devrindeyiz diyen sensin.

Sh: 112-148

Kaynak: Hilmi Ziya ÜLKEN, Şeytanla Konuşmalar,  Ülkü Matbaası ,1942, İstanbul

 

 

NESRE DAİR- Şeytanla Konuşmalar- Hilmi Ziya ÜLKEN


(3. BÖLÜM)

İyiliğe yüz tuttuğumu görünce, şeytan ziyaretime geldi. Bu sefer çehrelerinden en sevimlisiyle, Thais’de Paphnus’a görünen, reziletlerini güzelliğin himayesinde huzura çıkarmış Lucifer şeklindeydi. Cildinde öyle bir tatlılık, ve rahatlık vardı ki insan ona baktıkça ferahladığını, içinde bütün düğümlerin çözüldüğünü, huzurun sonsuz lezzetine kavuştuğunu hissederdd. Deniz rengi gözlerinde endişeden, ihanetten, içi kıvrantı ile harap olmuş insanlarda görüldüğü gibi mağmum, dumanlı bakıştan eser yoktu. Zaten bir azabınız, içinizde dağılamamış bir üzüntünüz, yahut pek eski zamanlara ait silinmiye başlıyan bir hatıranın bulutu ile tehdit edilmiş fikir ufkunuz varsa, o teninizi okşıyan sessiz saba rüzgârı gibi usul usul bütün duygularınızın, düşüncelerinizin âlemini doldurarak bu azabı siler, bu üzüntüleri dağıtır, bu müphem bulutları ufkunuzdan alır götürür. Size öyle bir çehre tasvir ettim ki, gözlerinde tefekkür temaşa halindedir. O bütün genişliğile kâinatı görüyor; ve sanki bu görüşte görünen, görünmeyen bütün varlık, Vatican tavanlarındaki insan ve ilâhlar dünyası gibi; renkleri mesafeleri, sonsuzluklarile toplanarak bir küçük âlem, varlığın keyfiyetleri ve tezatlarının imtizaç ve ahenk içinde eridiği sırf mâna ve tasavvurdan ibaret bir büyük nüsha oluyordu. Cennet, eğer varsa, o gözlerde; saadet, eğer tadılması mümkünse, yalnız o bakışta karar kılabilirdi. Ona müphem bir hayranlıkla kanmadığım için, ancak küçük bir zerresine sahip olduğum hayalen yaşamak kudretini, yine hayalen bütün mevcudiyetimize yaymadan, ve böylelikle nihayet ondan ibaretmişiz gibi bir his içinde aldanmadan zevk alabilirdik. Bu âlemde Phidiasların, de Vinci’lerin, Goya’Iarın, Velasquez’lerin, Raphael’lerin, Murillo’ların; ilâhlar sofrasındaki leziz şaraplardan masum çocukların tebessümüne kadar sükûn ve safiyetin vecdini veren her şey vardı. Şayet bu anda beni biri gelip de bu mâna âleminden uyandırmış olsaydı, hemen onları ellerinden tutarak birlikte seyahate davet eder, «Bütün gördüklerin rüyadan ibarettir, hakikat buradadır!» diye gözlerinin önünde ayni hayali canlandırmıya çalışırdım. Bir gözde veya sihirli bi: aynada âlemi aksettiren ve intihalarının hatırasını saklıyanlar, Hoffmann yollu hayal fantezilerinde en güzel mevsimlerini, en mes’ut günlerini en lâtif anlarını kaydetmişlerdir. Bu lezzet bütün lezzetlerden üstündür. Orada afyon tiryakileri gibi bu dünyadan ayağınız kesiliverir. Gördüğünüz bulutlar bu bulutlar değildir; gök bu gök, deniz bu deniz, yıldızlar bu yıldızlar değildir; orada parlak tenli periler süzgün gözlerile bakarlar. Güzeller aşkı gurursuz, ihanetsiz kabul eder, ve siz hırsı, kıskançlığı, ve nedameti tanımadan onlarla tanışırsınız; orada şehvet zehir değil, istiğrak, orada sitem hançer değil, İlâhidir. İstemek vasıl olmaktır, ve vasıl olanlar nihayetsiz visal için yeniden yola çıkarlar. Ölüm şehvetlerin en ulvîsi, ve şehvet varlığın sırrıdır. Kapanan gözler bitmiyecek bir âleme kavuşmak için açılır; ruhlarda birbirile kavuşmak, bir varlık içinde tek bir ruh olmak iştiyakı yanar. Bu rüya âleminde etrafımı periler sarmıştı. «Ormanda uyuyan güzel kız» ı gördüm. Başımın üzerinden parlak kanatlı medar kuşları uçuyordu. Mevzun bacaklı, ince belli, taze ve dolgun göğüslü, dudakları alev gibi kızıl, közleri yosun rengi bir kız baş ucumda yelpazeleniyordu. Önünde meyveler, içkiler ve kadehler vardı. Mest olmadan gözleri yarı kapalıydı; ve şehvetten dudakları yarı açıktı. Kolları davetle uzanmıştı. Alem bu sofradan, bu arzudan, bu sarhoşluktan, bu visalden başka neydi! Zihnim Lucifer’in gözleri içindeki âleme öyle dalmıştı ki, bu huzurun, vecdin, ahengin, bu İlâhî ve nihayetsiz temaşanın dışında bir şey olabileceğini tasavvur etmeme imkân kalmamıştı.

Şeytan kaşlarını çattı: Birden bu âlem değişti; göklerden yere ani bir sukut ile düştüm. Kendimi eski yerimde tahta masam, penceremden görünen yıkık bir dam, gübrelikler ve ötede çekişen, bağrışan insanlar arasında buldum. Lucifer artık lâtif değildi. Gittikçe yüzündeki güzel hatlar siliniyor, yine her zamanki lânet suratı ile karşıma çıkıyordu. Yüksek bir yerden atılmış gibi her tarafım ağrıyordu. Kendime geldikçe onu daha iyi tetkike fırsat buldum. Acaba ben mi aldanmıştım?

—         Gözüme niye böyle göründün mel’un mahlûk? Niye tekrar beni yerlere attın?

O parlak gözler, o sivri burun, o müstehzi ve ince dudaklar, o yuvarlak baş yine her şey eski yerinde idi; fakat manası değişmişti. Hâlâ bana ayni gözler hürmetkâr, nazik, hilekâr, çekingen ve hain bakışlarile, o her zamanki bakışlarile bakıyordu.

—         Yanılıyorsunuz! dedi, ne göklere çıktınız, ne yere düştünüz. Hep eski yerinizde ve toprağın üzerindesiniz.

—         Ya gördüklerim neydi, o cennet âlemi, o temaşa, o vecd, o istiğrak, o arzu, o şehvet ve hırs, nihayet lezzet ve sarhoşluğun son haddinde o birdenbire sukut?

—         Anlatacağım, telâş etmeyin. Sırasile.. Hepsi bu dünya sahnesinin levhaları. Size küçük bir kaleidoskop içinde neler gösterdim! Sabredin, bunların ardında ne âlemler var!

—         Bütün kötülüğünle beraber, bugün beni memnun ettin. Söyle, dinliyorum.

—         Önce gözünüzle renkler ve şekiller dünyasını yaşadınız. Bu temaşa sizi cezbetti. Sonra kulağınızla sesler dünyasına girdiniz. Bu temaşa sizi yükseltti. Burnunuzla rayihalar âlemine daldınız, ayağınız ve elinizle eşyaya dokundunuz; mesafeler âlemini gördünüz. Uzaktan şarıltısını işittiğiniz ve pembe, kızıl, mavi akislerine hayran olduğunuz içkileri tattınız. Size kadınları, bütün hassalarınızın kavradığı bu dünya gıdalarını verdim. Size ziynetleri, sofraları, ziyafetleri, size bunların menbaı olan hâzineleri açtım. İçinizde, nihayetsiz arzular uyandı. O temaşa vecd, ve o vecd hırs ve şehvet oldu. Artık âlemi seyretmiyordunuz, yaşıyordunuz. «Ne leziz âlem!» diyemiyordunuz; o apsent kadar keskin ve cin gibi çarpıcıydı. Hırslarınız birbirile çarpıştı, onu kıskançlıklar, yeisler, kinler, husumetler, intikamlar, ihanetler takip etti. İşte dram başladı! Siz o dıramın içindeydiniz; bütün perdeleri indirmiştim. Onlar birer birer kalktıkça âlem gözünüzde canlanıyordu. Perdelerden çoğunu kaldırdım: Şimdi artık görüyorsunuz. Sahne yine eski sahnedir. Rüyası, cenneti, sükûnu, temaşası, refah ve saadeti perde perde açılan ve son perdede dramatik aksiyonla biten sahne!

—         Hassalarımın cennetinden, hayatın acı lokmasına beni niye düşürdün?

—         Nesrin ne olduğunu söylemek için! Bu sefer, hiç düşünmediğiniz bir mevzua sizi ben götürüyorum. Bourgeois gentill’homme’da «Meğerse bilmeden nesir söylüyormuşum» diyen

Moliere hayatın bu acı lokmasını ifade etmişti. Nesir bize lâtinlerin hediyesidir. O Yunanda öyle zannettiğiniz kadar zengin değildi: Fakat tarihi, hatıratı, hikâyesi, tiyatrosu, felsefesi, tenkidi, kanunu, belâgati, nutku, hicvi ve methiyesile nesir, insan cemiyetinin bütün inceliklerini, bütün derinliğile kuşatan bu büyük sanat size asıl lâtinlerin mirasıdır. Rönesansda İtalyanlar bu örnekler üzerinde meşkettiler: Dante, Petrarca, Boccacio, Bruno, de Cusa bu suretle yetişti. Şimalde Erasme, Reuchlin, Luther, Zwingli, Melanchton, Calvin; İspanyada Calderon, Lope de Vega, Cervantes bu nesrin üzerinde işliyerek üstat oldular. Ya Fransada Chanson de geste’lerle başlıyan ilk tecrübeler Roman de la Rose’da gittikçe gelişmiş, Rabelais- de, Montaingne’de, Le Sage’da, nihayet Descartes ve Pascal- da kemale gelmişti. Britanyada trajedi ile komedinin yanında ona dram katıldı. Nihayet son çocuğu roman, en büyük hazinesile kervana girdi.

—         Batırınca yerin dibine geçirirsin; çıkarınca da göklere yükseltirsin. Bu da ne oluyor?.. Dünyada varsa yoksa nesir deyip çıktın. Kasidenin bu kadarı da olur mu?

—         Durunuz! Daha bir şey demedim. Maksadım sadece mevzuumu takdim etmekti. Nesir, bu bizim her gün çarşıda pazarda, mal memuruna yalvarırken, karımızla kavga ederken, yerden selâm verirken, kumarda küfür savurur, dostlarımızın arkasından çekiştirip yüzlerine gülerken, ve kirli çamaşrlarımızı gazete sütunlarına sererken ve pokerdeki borcumuzu kapatmak için gündelik fıkra yetiştirirken; sonra da – büyük kütleleri coşturmak için nutuklar, inkılâpları mühürlemek için kanunlar, mahkeme salonlarını doldurmak için hicivler, masum kızları kandırmak için işveler, ricalar ve niyazlar halinde söylediğimiz, okuduğumuz, yazdığımız sayısız sahifeleri olan bü yük destan; sade gözümüzle veya dilimiz ve kulağımızla lezzetini tattığımız bir rüya âlemini değil, bu hassaların bütün verdiklerini bize tefekkürün adesesinde büyülterek aksettiren üç buutlu ve facialı dünyanın ta kendisidir.

—         Mübalâğada o kadar ileri gittin ki, neredeyse başka sanatlara lüzum kalmıyacak.

—         Bir bakımdan öyle görünüyor. Bir bakımdan da bu halinden dolayı onu sanat saymıyanlar var. Asıl sanatkâr, meselâ şair veya bestekâr kendi sanatının rahibidir: Ona âdeta ibadet edecek ve bu rüyadan uyanmıyacaktır. Halbuki biz öyle miyiz? Rubens’in, Rodin’in, Beaudelaire’in yarattığı bir sam içinde yaşadıktan sonra tekrar arzımıza dönmez miyiz? Sanatın büyük tesellisinden sonra yine eski kavga kıyametimize kapanmaz mıyız?. Ve bu temaşaların vecdini çok defa unutup hayatın acı yemişini kabuğile ısırırken dişlerimizi kırmaz mıyız? Sanatkârın bize seyrettirdiği âlemlerin içinde kaynıyan gayri meş’ur hırsı, buhranı duymuş olsaydık kendi dünyamızın dramını daha iyi duymıyacak mıydık? Ve Sanatın mabetlerine (profane) yabancı gibi girerek hassaların mucizesini anlayan, bu mabetlerden müminin bütün ustalıklarile çıkan için artık dünya dıramını en büyük adese içinde görmek mümkün olmıyacak mıdır? Ve bu suretle rüya dediklerimiz birer hakikat manzarasından başka bir şey olmadığı ve asıl hakikatin bu rüyalarla daha derinden, daha canlı görüleceği anlaşılmıyacak mıdır?

—         Söylediklerine göre, öyle görünüyor.

—         O halde nesir sanatların tefekkürle birleştiği nokta, hayatın adeseden görülüşü ve bunun için büyüktür. Böyle düşününce kendi birsaminin dünyasında uyanık olduğunu zanneden sanatkârın «prosaıque» demesi insafa sığar mı?

—         Daima bersam içinde ise haklıdır; bazan diğer mabetlere giriyor ve arza iniyorsa hakikî sanatkârın böyle düşünmesine zaten imkân yok?

—         Bir de sanatkâra sorun: Agora’ya çıkmıya tenezzül eder mi? «Böyle konuşmuş olsaydım ciltler doldururdum» diyeceği muhakkaktır. Acele etmeyin, onların hepsini biz Agorada yakalıyacağız.

—         Kaç türlü nesir bilirsin?

—         içinde dünyayı aksettiren kaç türlü ayna varsa.. Eflâtun gibi mi konuşursun? Üstadı evvel gibi mi konuşursun? İsa gibi mi konuşursun? Seneque gibi mi konuşursun? Montaingne, Pascal, Voltaire, Chateaubriand, Goethe veya Baudelaire, Proust veya Gide gibi mi konuşursun? Üzerinde buğulu çiğdemi renk ve ziya içinde yüzen yeşil sırtlarda katır tırnaklarının parladığı; fundalardan yaban çiçekleri halinde hayat fışkırdığı; ağıllardan boşalmış davar sürülerinin köpüren dalgalan ovayı doldurduğu; ve ağızların taze vücutlara iştiha ile açıldığı, çağlıyandan akan suların ummana karışması gibi bitecek ruhların varlık hasretine karıştığı: yok olup gitmenin kıvrantısı içinde ölümün şehvet olduğu; kâşanelerin yıkıldığı; lortların, papasların, «mefkûre» simsarlarının, tahta kılıçlı kahramanların, tufanda boğulduğu gün hangi dille istersen konuş! O zaman ne Kayser kalır, ne İsa; ihtilâllerin bayrağım elinde taşıyan coşkun bir lisan kalır.

_— Benim ihtiyatkâr ve kibar dostum! Zarif kalemine bu halk ağzı gürültüleri yakıştırmam. İsterim ki her zaman Marlowe’la konuştuğun kadar hakim, Goethe’ye söylediğin gibi zeki, Lenau’a göründüğün derecede hilekâr olasın. Bunca hikmet yumurtlamış maharetli lisanına böyle başıbozuk edebiyatını sokmak, altın ve gümüş vazolara süprüntü doldurmaktan başka nedir? Sana ne âlemden! Varsın dilediği gibi çalkansın. Yine sen desise kazanını karıştır; buhurdanlarından hırs ve ihanet cazuları çıksın! Yine her zamanki ilim, hikmet, samimiyet, şefkat, insanlık, sanat maskelerini tak; yine her zamanki canavar yüzünü melek gibi göster. «Şeytan yer yüzünden kalktı, fakat şeytanlar çoğaldı» dedikleri zaman aldırma! Mademki herkesin içinde varsın, seni tanıyamazlar; ve eğer bir kaç hane harap bu nizamı bozmak için sağdan soldan feryat edip durursa yol ver geçsinler: Sarhoşlara yol veren saman arabası gibi. Zaten seslerini kimse dinlemiyecek, biraz ileride kıvrılıp kalacaklardır! Dünyadan sana ne! Sen nesre bak, nesre: Bir prose metrique, bir de prose rythmique vardır. Sen bunların hangisini seversin?

—         Zamanına göre, bazan coştuğum sırada birinden ötekine geçtiğim olur.

—         Nesrimiz hakkında ne düşünüyorsun?

—         Nazmın gölgesinde kurumuş ota benziyor. Bahri tavil, müsecca nesir, «tetabuu izafat», haşiv, itnap, tekrar, mefhum kıtlığı, sıfat bolluğu, fikirsizlik, gıdasızlık, kansızlık-.

—         Neredeyse ölüm diyeceksin! Acele etme. Sınan Paşaya ne dersin?

—         Ummî konuşması derim.

—         Ya Fuzuli?

—         İstid’ası mı? Nüktelerini ka’dırırsanız, içi boş kelime zinciri kalacak.

—         Kınalı Zade?

—         Asıl fikrini bulayım dedim; beş yüz sahife beş sahifeye

indi.

—         Mücelleye de bir şey diyemezsin a!

—         Atalar sözüne nesir derseniz, mesele kalmaz.

—         Anlaşıldı! Bizi beğenmiyorsun. Daha yenilere gelince, alafranga taklidi deyip geçeceksin. Kimi tekke ağzı, kimi medrese kokuyor; kimi kanun maddesi, kiminde Bâbıâli edası; kimisi lâübali, kimi fazla ciddi; kimi kelime canbazı, kimi belâgat budalası; kimi tekrar meraklısı, kimi İncil kopyası; kimi tersine çevrilmiş frenk elbisesi, kimi külhani, kimi mahalle ağızı, kimi burjuva taklidi, kimi proletarya! Sana bir türlü adam beğendiremiyecek miyiz ?

—         Canım efendim, niçin kızıyorsunuz? Ortada bir şey yoksa kabahat bende mi?

—         Neden olmasın, pek âlâ var. Kulağın sağırsa gözünü aç da etrafına bak. Gazeteler bangır bangır bağırıyorlar. Daha duymuyor musun?

—         Meselâ?

—         Meselâ.. Meselâ.. Bir kısmına göre Yakub Kadri, Falih Rıfkı; bir kısmına göre varsa yoksa Peyami Safa; Nurullah Ataç’a göre evvelâ Abdülhak Şinasi sonra kendisi..

—         Hakkı var.

—         Neden?

—         Kozu oynıyanın bir rol bulması lâzım! Bence en iyisi onun yolu; nesrinin mükemmel olduğunu ispat için kapı kapı dolaşıp ziyafet çekmeden, her dilde reklâm yaptırmadan, sokak ortasında tokat atmadan, cümleleri tersine çevirmeden, bayat mallan işportaya çıkarmadan, tereciye tere satmadan sa; köşeşine çekilip kendine inanmak ve rahat etmek elbette bin kere hayırlıdır.

—         Sözlerinde ufacık bir sitem edası var amma, demek onu beğeniyorsun?

—         Ona ne şüphe! Saadetlerin en büyüğü, «saadeti uzma» veya «tuba» değil midir? Oda Serenite ile elde edilir; bu mertebeye vasıl olmak için kendine inanmalıdır. Vasıl illallah olanlar Enelhak dedikleri gibi bu mes’ut adamlar da Ene edebiyat derlerse hakları yok mu? Bir istifham burgusile içlerini deşen insanların yanında burguyu mütemadiyen başkalarının karnına batıran ve kendileri Serenite koltuğunda manevi göbeklerini şişiren mes’ut adamlara hak vermez misiniz?

—         Şunu bunu bırak amma, bu Nurullah’ın eserini ben cidden beğeniyorum.

—         Nesini beğeniyorsunuz?

—         Samimidir, tabiîdir, aklına gelen şeyi istediği kadar genişletmesini bilir; şairanedir, âşıkanedir, tefelsüf eder; hülâsa, zaten nesir ne demek, maksadını doğru dürüst ifade değil mi? Serbest tedai ile bir sözden ötekine geçerek bunu ne güzel de yapıyor. Sırf şu belâgat düşmanı olması bile sempatik olmasına kâfi değil mi?

—         Doğru söze ne denir! Yerden göğe kadar hakkınız var. Yahut daha doğrusu onun da hakkı var, sizin de! İbrahim bütün putları kırarak baltayı en büyük putun boynuna astığı gibi, ben de baltayı birinizin boynuna mı asayım? Haydi isterseniz asayım? Galiba o daha hevesli.. Fakat bana bakm aziz dostum, ben şeytanlığımı unutup size çıplak hakikati göstermiye mecbur olacağım! Eğer herkes haklı olsaydı, herkesin kendi komşusuna hâkimlik etmesi lâzım gelirdi; o zaman arz üzerinde ne iktidar olurdu, ne otorite, ne de umumî nizam; zira bir adam başka birinin hata yaptığına hükmeder etmez onu bizzat cezalandırmıya kalkardı. Bu hakkı size ne Allah vermiştir, ne cemiyet! Ben bu Şeytanlığımla, buna bir türlü razı olamam. Hayır, ne sizin hakkınız var, ne onun! Bir çıkmazın içindesiniz. Ressam, şair, bestekâr ve mimar nasıl coşuyorlarsa naşir de öyle coşmalıdır; onun da buhranları, fırtınaları, tezatları ve feryatları olmalıdır. Onun da sesi bütün bir meydanı doldur- malı, halkı ardından cûşu huruşla sürüklemelidir! Kelâm yerleri, gökleri, bütün âlemi yaratmışsa; sözünüz bâri kendinizi yaşatmalıdır. Elinde balta olmıyan ve putlara hücum etmiyenin sesi çıkar mı? Bir dava için coşmıyan ve bir iman uğruna kütleleri coşturmıyan ses duyulur mu? Kirli çamaşırlarınızı kim seyreder? Mehtaba, guruba, Boğaziçine ve Yenicami aptest- hanesine hayranlığınızı kim dinler? içinizde dıram yoksa, gözünüzü fal taşı gibi açın da şu dışarıdaki dıramı seyredin! Onu da görmüyor musunuz? Kulağınıza sesler gelmiyor mu? Bu hümmalı âlemde bütün hassaları tıkanmış; Ebülhevl gibi mi duruyorsunuz? Hâlâ kitap sizi yiyecek mi? Hâlâ hayata baliğ olmamış bir çocuk saflığı ile bakacak mısınız? Hâlâ tereddüdünüz çikolata ile şeker arasındaki tereddüt, hâlâ husumetiniz kaydırak oyunlarının darılışı, hâlâ muhabbetiniz köşe başı sohbetini geçmiyecek mi?

—         Eyvah!.. Bizden ümidi kesmiş gibi söylüyorsun, dostum!

—         Şeytan yeis demektir. Ben yalnız fenalıkları görür ve gösteririm. Fakat – bilirsiniz – sizi severim; beni inkâr edin, reddedin. Haksız olduğumu delillerile ispat edin. Acı söylenmesine katlanamıyorsunuz; yalandan olsun, alkış, medih, takdir ve riya istiyorsunuz! Kafanıza girdiğim, şüphe ve azap olduğum, içinizi kemirdiğim zaman kendinize inanmak ve şairane kulenize çekilmekle beni yendiğinizi zannediyorsunuz. Benim küçük sempatik kuklalarım! En büyük haileniz beğenilmemek korkusudur. En büyük saadetiniz kendinize inanmak ve bir kaç budalayı inandırmak olacaktır. Her büyük sanatkârın kendi cihanı var, kaçak eşya gibi huduttan soktuğunuz bu tersine çevrilmiş elbiseler hiç bir vücuda uymıyacaktır. Sıska vücudunuzla Achille’in mantosuna bürünür gibi kumaşın bol zamanında kesilmiş bu kat kat cümlelerin içinde cılız duygularımız kaybolacaktır. Siz mazide yaşamayın, mazi sizde yaşasın. Fosil olmaktan kendinizi koruyun! Gözünüzü faltaşı gibi açın; önünüzde hummalı bir âlem var. Fırtınalı bir denizin ortasında yelkenleriniz uçmuş, ve kürekleriniz kırılmıştır. İnci dizecek vaktiniz yoktur! Bu kıyamet gününde yapacak hiç bir şeyiniz yoksa, kaleminizi kırın ve ağzınızı kapayın!!

ŞİİRE DAİR

Şeytan, elinde bir lyre’le geldi. Çirkin sesler çıkarıyor, tatsız şarkılar söylüyordu. Üstü başı perişan ve saçları karmakarışıktı. Bir sarhoş sofrasından yeni çıkmışa benziyordu. Sabahçı kahvesinde iskambilden sistem kuran genç filozoflar, üstünden dökülen mısraları kapışmak için ciğer bekliyen aç kediler gibi etrafını sardılar. Ağzından çıkanı mutlaka kulağı işitmiyordu: İçlerinde buz gibi titretenleri, alev gibi yakanları, şarap gibi mest edenleri, biber gibi acıları, çürük kestane gibi iç bulandıranları, ağlatanları, güldürenleri, merhamete, hiddete, nefrete, can sıkıntısına, rehavete, aptallaştırmıya, cevaptan âciz bırak- mıya sebep olanları, isyan ve hiddete bile lüzum kalmıyan bir boşluk içinde uyuşturanları, beşik gıcırtısı gibi muttarit bir ses dalgasından sonra afyon tesiri yapanları vardı. Bir alev parladıkça zaman zaman yerimden fırladığım olurdu; ağzı açık ve gözleri kapalı hayranların ortasında gitgide ağırlaşan bu gıcırtıya nihayet alıştım- Artık onları görmez, işitmez oldum. Yine kahve duvarlarına asılı Şah Meran ve Hazreti Ali tasvirlerini, koca sakallı Namık Kemal çıkartmasını, «Yedi gün» den kesilmiş Hollywood yıldızlarının tavandan aşağı istilâsını, Vatikan kubbesindeki meleklerin 1941 yılında fukara muhayyelesine yaptığı bu müthiş istilâyı, sinemanın kuru ekmeğe katık olduğu bir devirde cazuların ve cinlerin damarlarımızdaki kanı emdiklerini seyrediyordum ve sokakta bir tefeciyi polis kovalıyor, iki namuslu zengin geçiyor, ve üç murdar dilenci sürünüyordu. Şeytanın ninnisinden insanı uyandırmak için kazma dişli ayyaş kocakarı ağzına benziyen sokakta, satıcılar, araba tekerlekleri ve belediye memurunun kulak zarını yırtan musikisi kâfiydi. Kırk katırla kırk satır arasında bir muvazene bulmak için yerimden kalktım. Şeytan :

—         Buyurun! Dinlemez misiniz? diye davet etti.

—         Söylediklerin o kadar zayif ki bazısı beynime, bazısı ancak kulağıma kadar geliyor. Fakat hiç biri kalbime giremiyor dedim.

—         Size tonlarla kömür getirdim. İçinden elmas çıkarmak bizim işimizi

—         Mehdiyi bekler, yağmur duasına çıkar gibi Dâhiyi aramiya sabrım yok. Bir dirhem bal için bir çeki oduna katlanamam (Sultan Azizin Keçiboynuzu için söylediği.). Şöyle işlenmiş mücevherlerin varsa onları göster.

—         Hangi cinsten isterseniz; müşterisine göre malım var. Kimini kapılardan çıngırakla çağırıyoruz. Kimine işporta malı veriyoruz. Kimine reklâmlar gönderiyoruz. Kimi de geliyor, bizi antikacı dükkânımızda bin minnetle arıyor. Böylesine kendimizi ağıra satıyoruz. Yüksek fiyatlı alüfteler gibi naz ve istiğna gösteriyoruz. Yalvartıyoruz, rica ve istirhamlardan sonra şöyle bir köşecikten iki tozlu mısraı ceketimizin yeni ile parlatarak ve önce kendimiz bu parıltıya hayran olarak okuyoruz.

—         Böyle edebî ziyafetlerinde ben hiç akima gelmez miyim?

—         Estağfurullah siz aklıma gelmezsiniz, aklım size gelir. İşte huzurunuzda bu marifetlerimi göstermeye hazır, duruyorum. Bırakın şu gençler iskambilden şato kurmaya gitsinler; biz yine sizinle baş başa güzeli çirkinden ayıracak bir elfeneri buluruz. Herkesin elinde o kadar çok meşale var ki ışıktan gözlerimiz kamaşıyor; sizinle doğru dürüst bir iki kelime konuşmak için biraz karanlığa çekilelim.

—         Yeni şiir için ne dersin?

—         Çocuk kafalarının dumanından çıkan bütün bu hokkabazlıkları bir tarafa bırakalım. Sizinle konuşacak daha ciddî şeylerimiz yok mu? insan hislerinin derin kaynağı, bunların hayal ve rüya dünyası haline gelişi, kelimelerin musikisile bu dünyanın izdivacı, ressam ve bestekârın şâirin kaleminde birleşmesi. Şâirin Agora’daki yeri…

—         Bir yığın felsefî mesele… Bunların halli için cildler devirmeli. Buna ne senin, ne benim vaktimiz elverir. Gel de seninle biraz havadan sudan bahsedelim. Sence şiirle fikrin münasebeti nedir?

—         Bence şâirin en mühim vasfı rüya halinde olmasıdır. Şâir zekâsını, iradesini, bütün şahsiyetini bir telkin havası yaratmak ve kendini bu hava içinde uyanık rüya görmek için kullanacaktır. Rüyasını yazması için son derecede uyanık olması lâzım! Afyonun verdiği sarhoşluk gibi rüya onu uyuşturmaz (Baudelaire, Les Paradis artifieiels.). Fan teziler âleminde yeni keşifler yapmak için son derecede canlı bulunduracaktır. Fikri bu bakımdan onu loş dünyasına götürmek için geçtiği lâbirentlerde bir fener gibi kullanacak, fakat yolu bulunca onu bırakacaktır. Ressamın malzemesi boya ve insanın değiştirdiği tabiat olduğu gibi, şâirin malzemesi de kelimeler ve insanın değiştirdiği tabiattır. İşte bu Quincey’in, Poe’nin, Bandelarie’in şe’niyeti tamamlayan rüya âlemi dedikleri şeydir. Fakat hakikatte bu rüya da şe’niyetin kendisidir. Çünkü şâirin rüyası insanın değiştirdiği ve kendine göre gördüğü tabiattir. Şâir için birsamlar, illusion’lar, uyanık rüyalar, muhayyile oyunları, ma’şerî rüyalar asıl idrâkler kadar hakikidir ve asıl idrâkleri tamamlayarak âlimin ve filozofun dünyasından çok farklı bir dünya haline gelir. Fakat şâir bu fildişi kulesinde mahpus değildir. Oraya bir el merdivenile çıkar, renkli fenerlerini yakar, bersamlarını yaşar; stratosphere tabakasına yükselen bir heyetci gibi bu âlemden uzakken bile ayağı yerden kesilmemiştir. Tekrar kulesine iner; ve prosa’ique dünyada acıların ortasında eserini bu dünya için hazırlar.

—         Dediğine bakılırsa, şâirin iki ayrı hayatı var. Bu marazı çift şahsiyetle sağlam eser nasıl meydana gelir.

—         İfade edemedim, çift şahsiyet.. Asla! şe’niyet ve rüya, yalnız şâire mi mahsustur. Onu hepiniz yaşarsınız. Arzularla zaruretlerin çarpışması şuuru doğurmadı mı? ve şuur – isterseniz gayri şuur – rüyayı yaratmadı mı? Rüya, insiyakların dolduramadığı boşluğu kapatmak için tabiatın size bahşettiği lütuf değil mi? Öyleyse herkesin kendi rüyası var; ve herkes bu uyanık rüyayı şe’niyetin sırtında taşıyor. Şâir, onu herkesten iyi tanıyacak; bir rahip imanile o âleme girecek, zekâ ve iradenin bütün âletlerile onu işliyecektir.

Şâirin Agora’ya borcu nedir? diyeceksiniz, değil mi? Bu borç büyüktür. Çünkü yalnız o zekâsını ve malzemesini değil, «kendine göre gördüğü tabiat»  yani en fazla şahsî olan tarafını – oradan almıştır. Rüyalarınız sizin değil, uzviyetin ve cemiyetindir. Hangi cemiyetin? – onu siz bilirsiniz – Her halde birinindir! Eflâtunun mythe’leri, Homeros’un destanları, Dan- te’nin «Cehennem» i, Baudelaire’in Sokağı, Şarabı, Kadını, Buhranı, Claudel’in Gotik mâbedleri ve Maiakowsky’nin Dumanları, Rayları ve Tayfaları kendilerinin değil, kendi dünyalarınındır.

—         Öyleyse şair bir fikrin kahramanı mıdır?

—         Hayır; bir dünyanın kahramanıdır! Bu mukadder vazifesini bazan müphem olarak, bazan açıkça bilir. Bu onun değerini düşürmez. Fırka programları yapan siyasiler, kaideler getiren ahlâkçılar, sistemler kuran filozoflar, keşifler yapan âlimler gibi değil; fakat eserile bütün bir âlemin şe’niyet ve rüyasını yaşayarak, bizi o âlemin birsamı içinde kendimizden geçirterek mukadder vazifesini yapar.

—         Ya eserinde uzun uzun fikir müdafaaları yapan şâirlere ne dersin? Lâtinlerde Ceorgiques ve Eneide, Rönesansta Divine Comedie, yeni devirde Faust, bizde Mesnevi gibi büyük eserler asıl san’atın yanında yeni bir fikir ve hikmet de getirmiyor mu?

—         Şüphesiz, bu büyük dehâları hürmetle hatırlıyorum. A- sırların üzerinde âbideler gibi duran eserleri insana Ehramlar ve Süleymaniye karşısındaki san’at huşuunu verir. Fakat nesir bu yükü gittikçe şiirin üzerinden almaktadır. Faust bu nevi eserlerin sonuncusudur. Onu Goethe’ye ben tavsiye etmiştim; fakat altmış seneye mal olan zahmetten sonra yine eksik kaldı ve – doğrusu – itiraf edeyim ki ben de hem kendisine, hem de Almanlara karşı bu İsrarımdan dolayı mahcup oldum. Bu hikmeti felsefe, ve bu tasviri roman pek âlâ yapıyor. Görmüyor musunuz ki o zamandanberi bütün dünyada şiir gittikçe rüya ve şe’niyet dünyasına ait bir kelimeler musikisi olmuştur. Ingilterede Milton’dan sonra kimse bir daha böyle bir zahmete girmedi. Shelly Byron, Keats, Woodsworth; Almanyada Stephan George,

Rilke; Fransada Baudelaire, Rimbaud, Verlaine, Valery asıl vazifesini kavramış olan şiirin şaheserlerini verdiler (Geçen asrın birbirine pek az benzeyen bu individüalist şairleri devirlerinin hastalığını ifadede birleşerek yeni dünyanın sosyal şiirini hazırladılar.).

—         Ya bizim için ne düşünüyorsun?

—         Ooo!… Bu hususta bak, sizin cidden bir imtiyazınız var. İranın Firdevsî’si ve sizin Mesnevî’nizden başka böyle büyük fikir davasına kalkanlar görülmüyor. Hafız, Kaânî, Şevket Buharı, Mütenebbî, İbni Fârid, Fuzulî, Bâkî, Nef’î, Nedim, Galip bu san’at şahikaları size vazetmeyen kaside ve ga- zellerile kendi dünyalarım en keskin vaizlerden daha iyi telkin ederler.

—         Ya bugün?

-— Bugün de, bundan sonra da öyle. Galipten sonra şiirinizde büyük çöküntü vardı. Sanki Beyoğlu sarrafları İstanbul’a hüküm edince onunla beraber bütün bir san’at da yıkılmıştı. Bir asırdır etrafı bir yığın tatlısu edebiyatçıları kaplamıştı. Fakat şükr edin, bu çöküntüyü dolduran bir köprü kuruldu. Yeni dünyanızın maymun ve mukallid olmaması için bu köprü size çok şeyler getirmiştir.

—         Hangi köprüden bahsediyorsun?

—         Yahya Kemal.

—         O!-.. Bizim üstad mı? Yok canım, sence hakikaten o kadar mühim mi?

—         Hem de ne kadar! Ben onu sayısı pek mahdut eserile, kendi dünyanızın yetiştirdiği bu dağlar zincirinin son zirvesi gibi görüyorum.

—         Affedersin amma, doğrusu anlıyamadım. Üstada hepimiz hürmet ederiz; fakat neden işi bu kadar büyütüyorsun? Zannımca onun şeytanla bir alış verişi olamaz.

—         Orasını ben bilirim. Fakat müsaade ederseniz, bu noktayı aydınlatayım: san’at, en inkılâpçı şeklinde bile her şeyden evvel an’anedir. San’at bir ustalık ve çıraklık zinciridir. Çırak ustasını yenebilir, günün birinde inkâr edebilir. Fakat bütün maharetleri oradan almıştır. Çin fağfurlarını yapan ustalar, eserlerini işledikleri lüleci hamurunu bir asır evvelki dedelerinin koyduğu kuyulardan çıkarır ve onlar üzerinde çalışırlardı. San’at bu şe’niyetle rüyadan örülen âlemi duymak için kulağını ona vermek, asırların inkılâplarla süze süze getirdiği en saf ve halis sesleri dinlemektir. Kulağını bu sese vermeyen, bir dilin dehâsını keşfedecek kadar hassalarım işletecek çıraklık sabrından mahrum olan, san’atkâr olamaz. Galipten sonra yıkılış vardı; çünkü Beyoğlu sarraflarının cemiyeti, dilin dehâsına karşı kulakları sağır ve gözleri kör etmişti. Şükür edin ki garbı tanıdıkça, kendinizi tanımanın yollarını öğrendiniz. Dalaleti bir asır sonra fark edebildiniz, fakat ettiniz: Yahya Kemal geldi. Kulağını asırların yuğurduğu bir lisanın derunî rythme’ine vererek, oradan garbın size öğrettiği poeme mimarîsini çıkarmaya muvaffak oldu. Arkasından nesiller yetişti, ve yetişecektir. Onu aşmak istiyecekler, kendi kendilerine istiklâllerini inandırmak için onu inkâr edeceklerdir. Varsın etsinler. Zaten bu böyle olur. Hele inkılâp devirlerinde zamanın her anı dörtyol ağzıdır. Akıp giden vak’aların tek hatlı oku üzerinde o bütün rüzgârlara açık durur. Fakat zincir kırılmamalıdır. Varsın ihtilâl olsun, varsın çırak ustasını inkâr etsin; şekilleri kırsın, şahsiyeti mutlak yeni şekillerde zannetsin. Bu vehme kapılan yâlnız sizinkiler mi? Şimdi san’atkâr şahsiyeti yeni şekilde arıyor.

—         Her büyük artistin kendi şeklini yarattığını söylüyorlar, buna ne dersin!

—         Her devrin yeni ihtiyaçlarla yeni kalıplar getirdiği muhakkak! Fakat o iddiada ben bir hakikat hissesi göremiyordur Sheakespeare kalıpları kırmıştır derler. Halbuki müşarünileyh eski tiyatroları az çok değiştirerek oynamakla işe başlamıştı. O- nun kökleri Şofocle’e, Lope de Vega’ya, seyyar tiyatro truplarına, folklor ve halkta kökünü muhafaza eden bu her devrin tulûatçılarına kadar gider. Teknik zaruretler, yeni keşifler, icadlar, yeni sosyal ihtiyaçlar yeni sanat nevileri doğuruyor. Bunlar bazan bir nevi iflâsa götürürken bir yenisini canlandırıyor Büyük san’atkâr bu değişiklikler içinde gelmişse, onlarla beraber teşekkül eder. Fakat onu dilin dehâsına bağlıyan rabıtalar kırılmamıştır.

—         Yahya Kemalde yeni şekil var mı?

—         Ona ne şüphe! Asıl şekil Türk şiirini mısradan poeme’e yükseltmektedir.. Serbest nazım, kafiyesiz nazım, müstezad gibi anarşik şekiller eskidenberi vardı: Bunları Hâmid, Fikret, Fecri Âti bol bol tecrübe etti; fakat muvaffak olamadı. Çünkü mühim olan anarşik veya muntazam vezin tarzları değil, şiirin construction’udur.

—         Ya Haşim’e ne dersin?

—         İyi şâir derim. Birçok safhaları var: önce Fecri Âtinin tasannulu ve köksüz lisanile başladı. Sonra çöl ortasından yenilikler getirdi; ince ve güzel şiirleri vardı. Hâleti ruhiyeleri avlamasını ve fırça darbelerile psikolojik peyzajlar çizmesini biliyordu. Fakat henüz lisanı çetrefil, ve souffle’u kifayetsizdi.

Yahya Kemalle temastan sonra büyük değişiklikler oldu. Son yazıları bu merhaleyi gösterir.

—         Ya Nâzım Hikmet?

—         İhtilâlci şâir; fakat sesi Kemalden gelir, nazmın ihtilâline, makineye, yeni hamleye, Maiakowsky aşısına rağmen divan ve halk şiirinin derunî rythme’ine kulağını vermesi onu yaratmıştır.

Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik

Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik

Diyen Kemalin heroi’que sesi Nazımda başka bir tarzda devam ediyor.

Atlılar, atlılar kızıl atlılar Atları rüzgâr kanatlılar.

«Deniz» in, «açık deniz» in, «ses» in, bu gittikçe yükselen, kesilmiyen ve bütün bir manzumeyi dolduran nefhasi, mısra mahareti, belâğat ve küçük haleti ruhiye şiirinde kalan nesilleri birdenbire toplayıp arkasından sürükledi. Herkes gücü yettiği kadar, onu takip etti. Kimi kötü kopyesini yaptı. Kimi taklid etti, kimi ondan kuvvet aldı ve kendi şahsiyetini kazanmıya başladı. Yahya Kemal baştan başa bir edadır.

—         Eda da ne demek?

—         Söyleyiş tarzı? Sesin. yükselişi, lirizm, iç hayatının taşma kuvveti.. İşte şiirin asıl kökü budur. İmajlar, fanteziler, fikirler, buluşlar bu büyük temelin üzerine işlenen nakışlardır. Asıl kök olmadıkça havaya çizilmiş nakışlar neye yarar?

—         Nakışa kıymet vermiyor musun?

—         Biraz mübalâğa ederek, hattâ evet bile diyeceğim. Siz hiç askerî müzenin önünde duran eski toplan gördünüz mü? Üzerlerinde nasıl bu âletin göreceği işle alâkasız bin bir nakış vardır. Bir de yeni toplara bakın: namlular dümdüz çelikten ve tezyinata tenezzül etmiyecek kadar sade! Sebebi: çünkü asıl maksadını hakkile yapamadığını gören topçu ustası eserini bir yığın lüzumsuz nakışla doldurmuş. Bu, psikolojik bir haldir. Plândan, vahdetten mahrum olan Endülüs binalarına bakın! tezyinat içinde kaybolmuştur. Fakat ya Mısır mâbedleri, Partenon, Süleymaniye! Mimar maksadına o kadar emniyetle ulaşmış ki, ziynet onun eserinde imza kadar yer tutar. Yahya Kemalde imaj, san’atkârın psikolojik buhranından doğan bir didinme değil; eserin plâstik kemalini tamamlayan ziynet; ses en yüksek merhalesine çıkarken onu perçinleyen bir çividir.

—         Demek oluyor ki, sence san’at her şeyden evvel İçtimaîdir.

—         Bu kelimeden neyi kasdettiğimi eğer iyi anlatabildimse, muhakkak!

—         Yeni şâirlere ne dersin?

—         Şu edebiyatımızda «inkılâp» yapanlara mı? Gül ve mehtabı bırakıp nasır ve çamaşırı almakla bir mahalleden ötekine taşınıyorlar. Canları sıkılmış olacak.

—         Ya Hiyeroglifden alnmış cümleler, tepeden inme buluşlar, ya sokakla ev arasındaki gündelik vak’alar? Bunlar hep yenilik değil mi? Unutma ki bunları yapanlar eskiyi yapmasını pekâlâ beceriyorlar. Zaten bunu isbat için ikisini ayni zamanda neşretmiyorlar mı? Önlerinde koskoca bir üstad, Picasso var: o da resimde De Vinci’lere yaklaşan klâsik çizgiler çizerek sonradan bu pergel ve mingale resmine geçmedi mi?

—         Resim ayrı bahis; onu başka bir gün konuşuruz- Şimdilik şiirde kalalım: Oyuncaklarım kırmak, taşların yerini değiştirmek, bir mahalleden ötekine taşınmak inkılâp değildir. Eğer eski edebiyatın kusuru bir kaç hayal içinde mahpus kalmaksa, bunlar da başka bir yoldan ayni hataya düşüyorlar. Fakat, bu yeni edebiyat eskiden alınacak kuvvetli tarafı, yüksek nefhayı, coşkun sesi, lirizmi, kaybetmiştir. Aramak fena şey değil; yalnız, karanlıkta el yordamile giderken elindekileri kaybetmek ol-masa! Yeni şiir, bir kaşık suda fırtına yapan ve aklına geleni kâğıda geçiren şiir değildir. Yeni şiir, eskinin içinden doğan, o- nu aşmak için yeni cemiyetin davalarını duyan, onların rüyasını gören, ıztırabını çeken, onların buhranını kendi buhranı haline getiren şiirdir. Geçen gün konuşurken, dediklerimi tekrar edeceğim. Kusura bakmayın! Yeni bir şey söylemek dünyayı yeniden yaratmaktır. İncil «İptida her şey kelâm idi» diyor. Faust, «iptidada her şey Aksiyondu» demiş. Biz de diyelim ki: «İptidada her şey tezad idi.» Bu tezadlar arzı kaplıyan bir tufan haline gelmiştir. Fırtınalı bir denizin ortasındayız. Yelkenlerimiz uçmuş ve küreklerimiz kırılmıştır. Belâ kayalarına çarpıp kırılmak belki de mukadderdir. İnci dizecek vaktiniz yoktur! Bütün hassalarınızla arzın üzerinde kopan kıyametlere bakın, şe’niyeti ve rüyasile onun şiirini yazın!

TİYATROYA DAİR

—         Kafa buhranlarını asıl derinleştiren, vahimleştiren, bu buhrana düşenin içinde bulunduğu haldir. 1941 yılında dünyanın içinde bulunduğu hali tarife ne kuvvetim, ne de zamanım var. Maziyle hesabı kesmek, istikbali kurmak, fakat birçok malzemesini yine maziden alarak! maziyi inkâr ve kabul etmek. Uçurum önünde durur gibi ileriden ürkmek, fakat gözlerini kapatarak ona atılmak! Bu dünya Arenasında artık seyirci kalmadı. Sheakespeare diyordu ki: «Dünya bir tiyatrodur ve biz onun aktörleriyiz.» Zaman zaman sahneden inmeye ve seyir etmeye imkân kalmadı. Bütün âlem artık hem aktör hem seyircidir.

Mücrimiz, cezayı biz veriyoruz; kahramanız, alnımıza defneler koyuyoruz. Namuslu haydutlarız, kendimizi biz hicv ediyoruz. Sefilleriz; bize biz acıyoruz. İntikamı kendimizden alıyoruz; ve kendi cehennemimizin odununu sırtımızda taşıyoruz. Dünya, haçıyla Golgotaya çıkan bir İsa’dır. Hayır, dünya kendini inkâr ve tasdik eden bir şeytan!

—- Yahudiler niçin Yüksek kaldırımda oturur?

—         Her gün bu yokuşu tırmanarak İsanın kefaretini çekmek için.

—         Demek dünya bir şeytandır, diyorsun?

—         Evet, İsa ile şeytan ayni şeydir. Çadmıhta «Beni niye terkettin?» dediği zaman, gözüne görünen şeytan kendisiydi. Şeytan İsa suretine girdi ve insanlara ayni zamanda hem canî hem mazlum olmasını öğretti. Geçmişteki facialar gelecekteki facialara gebedir. Müverrih ve peygamber ayni torbadadır.

—         Bu facialar kasırgasında bir selâmet kıyısı bulamadın mı? Hangi devirde kalmak isterdin?

—         Hiç birinde! Bu ebedî seyahatim durunca her şey bitmişdir. Her devirde sofraları deviren ve sarhoş kadınlarla divanlarda yuvarlanan; çelengin, hançerin ve ölümün şehvetini tadan; Nemrud’un huzurunda sürü sürü gözlerine mil çekilen; Ehramlara kırbaçla taş taşıyan; haydut Oedi- pe’ken kral diye alkışlanan, kendi gözlerini kendi oyan ve Antigone’le sahralara düşen; kilise kapılarında dilenen; Borgia’ların hâzinesine giren; Jean Husse’de isyan, Luther’de ihtilâl olan; 89 da hürriyet için insanları boğazlıyan; Babeuf’in katili. Blanqui’nin mahkeme reisi, fakat açların ağzında feryad, mazlûmların kafasında intikam; 1941 de bütün Kabillerin elinde hançer, bütün Habillerin sırtında yara halinde görünen bendim.

—         Yeter artık şom ağızlı şeytan!

—- Keyfinizi kaçırdım, affinizi istirham ederim. İsterseniz size levhanın tersini çevireyim. Bakın nasıl yüzünüz gülecek, gözleriniz parlayacak; orada yalnız sizi eğlendiren ve mesut eden şeyler göreceksiniz. Bu sihirbazın aynasıdır; onu Kafdağındaki mağarasından aşırdım. İşte bakın! Ne maharetle her şey değişti: Şu Karnak sütunlarındaki azameti seyredin; şu Ba- bil bahçesinin ihtişamını; şu Parnasse’in heybetini; şu Parthenon’un kemalini; şu Dannae’nin zarafetini; şu Eflâtunun hikmetini; şu Alcibiades’in şeytanî güzelliğini; şu Caligula’nın sofrasındaki zevki; şu İskenderiye rakkaselerini; şu gotik mâ- bedlerin Allaha yükselişini, şu Papaların debdebe ve kuvvetini, şu Apollon’un halefi İsa ve Afrodit’in hicabla örtündüğü Meryem tasvirlerini; bu mucizeler devrinin âbidelerini seyredin. Şu Rus baletlerinin, Hollywood yıldızlarının, elektriğin, radyonun, operanın, cazbandın ve koca fanfarlı marşların aydınlattığı, ses dalgalariyle doldurduğu dünyayı seyredin. İşte size iki âlem!

—         Benimle alay mı ediyorsun?

—         Ne münasebet! Sünnet çocuğunu avutan çıngırak seslerini dinletiyorum.

—         Var olmak veya yok olmak! İşte mesele burada. Hamlet’in meşhur şüphesi. Tolstoi’de bu şüphe çözülüyor: harp ve sulh; olmak ve olmamak; başka tâbirle her an ölüp yeniden doğmak, bu akıp giden âlemin içinde her lâhza parlayıp sönen bir vak’a olmak; bir vak’a ki oluşun içinde ebediyet fakat kendi başına yokluk.

—         Yine Hamlet’in kafasındaki düğüme döndün. Sopocles bir trajedisinin monologunda «Var olmak!» diye başlıyordu. Shakespeare buna yalnız tek kelime ilâve etmiş. Bütün yaptığı bundan ibaret. Sanki mühim bir şeymiş gibi kıyamet bunun etrafında dönüyor.

—         Mühim olmasa Şehir tiyatrosuyla gazeteciler birbirine girer miydi?

—         Ya! demek sizde muharrirler metafizik uğruna kurban oluyorlar. Ne şerefli iş! Benim bildiğim – usuldendir – insanlar körü körüne boğazlanır. Gözlerine mendil bağlanır. Sürülerle sirka sürülür. Niçin ve kimin için olduğunu bilmeden vahşî hayvanlara parçalatılır. Atların altında ezilir, birbirini boğarlar. Nâdiren metafizik şehitleri de olduğu vardır. Hatırlarım; mahşerde ruhlar Beytullaha toplandığı zaman, o daracık yere nasıl sığacak diye bir mesele doğmuş ve papaslar iki felsefî mezhebe ayrılmıştı. Bir kısmı ruhların üst üste çıkarak göğe yükseleceğini iddia etmiş; bir kısmı ruhlarda ademi tenafüz yoktur, iç içe girebilirler, diye itiraz etmişti. Bu akide ihtilâfından aralarında ne kanlı döğüşmeler oldu! Hamlet davası da böyle bir metafizik ihtilâfdan doğuyorsa, beşeriyet tarihine altın kalemle yazılmalıdır.

—         Altın kalemi ilerde başka davalara sakla da, şunu biz gel gümüş kalemle yazalım. Bizim varlık – yokluk davamız daha beşerî, daha hakikî, daha makul. Mesele bazı aktörler ve muharrirler arasında geçiyor. İşin metafizik cephesi «kendimizi göstermek için bir vesile lâzım mı değil mi?» davasıdır. Biz var mıyız, yok muyuz? Eğer varsak, kendimizi göstermeliyiz. Kendimizi göstermek için her vesileden istifade etmeliyiz. Eğer kendimizi gösteremezsek yokuz demektir. O zaman vay halimize! Asıl mesele, bu «varlık – yokluk» davası gülmek, ağlamak gibi dehşetli sarî: herkeste bir şüphe uyandı: «Acaba ben var mıyım? yok muyum? Varsam kendimi göstermeliyim, yoksa vay halime!» ve eline kalemi alan meydana çıktı; kalemlerini mızrak, yüzlerini kalkan gibi kullananlar kavga meydanına koştu. Çok şükür yaralılar falân, pek az. Çünkü herkesin kab kanı sağlam, kalemlerin ucu çabuk bükülüyor.

—         Bu meseleye çok merak ettim.

—         Sana Hamlet kahramanlarından Muhsin Ertuğrul’un müdafaasından bir kaç satır okuyayım belki işine yarar:

(Aslını tahkik etmedim, günah söyleyenin boynuna).

«Ben Celâleddin Ezineyi ticaret âleminde müseccel bir yazıhanede Müsevi bir bankerin ortağı olarak faizcilik ederken tanıdım. Uzun seneler kendisi bu işte, bu meslekte kaldı. Bu bakımdan san’at meselelerinde kalem oynatmağa ve söz söylemeğe salâhiyetli olduğunu kabulde mazurum. Hele bir tek neşredilmiş romanı olduğunu bilmiyorum. Günün birinde Celâleddin şöhret merakına düştü ve basamak olarak Şehir tiyatrosunu hatırlamış olacak ki elinde bir piyesle bana geldi. Piyesin o aralık hazırlamakta olduğum bir ecnebi eseri her bakımdan hatırlattığını söylediğim zaman Celâleddin Ezine bu ecnebi piyesin temsilinden vazgeçmemi istedi. Tercüme ettirmiş, hazırlatmıştım. Oynatmağa mecburdum. Nitekim evvelâ eserin aslı, sonra da Ezinenin ki oynandı. Birincisini seve seve seyreden halk İkincisine rağbet etmedi ve dostumuz Celâleddin o gündenberi düşmanımız oldu.»

—         Ya bu aslın adını niçin vermiyor?

—         Söyliyeyim: Asmodee (Le sage’in «Topal şeytan»ına verdiği isim.). Devam edeyim mi?

—         Kâfi. Dedikodudan ne de hoşlanırsın! Herkesin hususiyetine karışmıya ne hakkın var?

—         Canım efendim, bütün gazeteler, mecmualar bu mesele için haftalardır sahifeler doldurdular. Mısırdaki Sağır sultan duydu! Garp matbuatında da akisleri olmuş diyorlar.

—         Varsın olsun: uzaktan davulun sesi hoş gelir. Dostluk nedir bilmez misin ayol! Dünya yerinden oynasa kulaklarını tıkayacaksın. «Duymadım, bilmiyorum, ne üstüme vazife!» diyeceksin. Ortada bir müellif var: üç yüz sene evvel ölmüş. Bir dünya var: böyle davalara küs dinlemiş. Bir mahkeme var: işi başından aşmış. Geri kalanlar da, bırak heveslerini alsınlar. Ya şu tiyatro hakkında ne dersin?

—         Hangisi, Hamlet mi? Kitabın lisanı eskidir diyorlar.

Baştan biraz okudum: eskidenberi gayretle okumaya alışmamışım, bir kitabı bitirmek için tırnaklarımı yiyemiyorum. İlle de zevkime gitmeli! Esat Mahmudun bir hikâyesile beraber başlamıştım. Ötekini bıraktım, bunu bitirdim.

—         Ya temsil?

—         Görmedim; mademki aktörle muharriri beğeniyor, o halde iyidir. Mademki otoriteler böyle diyor, o halde doğrudur.

—         Ne o, ne o!.. Otoritelere hürmetsizlik mi?

—         Haşa! Böyle bir şey kimin aklından geçer. Otorite ya Avrupa’dan gelir, ya orda tasdik edilir, yahut hususî ziyafetlerde birbirini tasdik eder. Şehir tiyatrosuna gelince, orası çöplükte bir güldü. Belediye onu saksıya koydu. Şimşir tarak gibi sağlam, sapasağlam bir müessese. Eskileri bir görseydiniz, çoktan buna rahmet okurdunuz.

—         Gedikpaşadaki Güllü Agobu mu söylüyorsun? Feyziye kıraathanesindeki Abdürrazzakı mı söylüyorsun? Tiyatromuzu ıslaha gelen Bernard’ı, Manakyan taifesini, Kel Haşanı, Dava- laciro kahramanı Burhanettini, Kuşdili yârânını, Naşidi ve tulûatçılarını, hem gülen hem ağlayan Fahimi, Ermeniceden tulumbacı ağzına, frenkceye kadar bu birbirinin nihayetsiz çıkartması orijinal tek nüshayı mı söylüyorsun?

—         Şüphe mi var? Bir alay tulûatçı süpürüldü de fena mı oldu? Neydi o sayın azlıklar gibi konuşmalar, o kocakarı ağızları, o külhanbeyi cakaları? Çok şükür memleket sahne gördü. Bedava gidilmiyor, insan dram seyretti mi ağlamalıdır. Ses -melodramatik – titremeli, her cümle mutlaka inler gibi çıkmalıdır. Kat’iyyen müptezel olmamaya dikkat etmeli, ve insan kızdığı, hayret ettiği, yese düştüğü zaman nasıl söylerse onlardan hiç birine benzemiyen tamamen orijinal bir tarzda söylemeye dikkat etmelidir. Cümleleri yanlış okumadan, edebî eserlere uydurma cümleler katmadan çekinmemelidir çünkü aktör lâyuhtîdir. Mademki oyun öyle icap etmiş, öyle oynanacaktır. Ne çabuk unuttunuz! «Tiyatro bir mektebi edebdir» orada aktörler muallim ve halk talebedir. O sıraları neye koymuş farkında değil misiniz? Şaheserlerin gölgesinde millete medeniyet dersi vermek için. Bu mektebin tek sınıfı ve falakalı bir hocası olacaktır; çocuklar söz dinlemedi mi tokat inecek; ve bir yanağına tokat yiyenler Hazreti İsanın emrini yerine getirmek için derhal öbür yanağını uzatacaktır. Bir ağızdan çıkan ses en kıdemli talebeden kapı yanındaki afacana kadar ayni perdeden tekrar edilecektir: bu mektepte Standard eşya gibi yalnız bir ton, bir ses, bir eda, bir hareket olacaktır; bu eda, mutlaka hassas olduğunu isbat için sesini titretecek, inleyecek, orijinal olacak, herkes gibi konuşmayacak, ve dehâsını bu suretle isbat edecektir.

—         Amma da yaptın ha! Tiyatro da diğer san’atlar gibi bir san’at şubesi değil mi canım?

—         Evet, tiyatronun kendisi öyle! Fakat oyuncuları.. Onların cemiyetteki rolü sahnedeki rollerinden çok büyüktür. Bir san’at eseri alkışlanır, beğenilmez, sükûnla karşılanır, hücuma uğrar. Oyuncularsa – öyle mi ya? – halkımıza neler öğretiyorlar: Sphocles’den Musahipzadeye kadar! İşlerinin ciddiliğile mütenasip tam bir itaat lâzım.

—         Kötü bir şarkıcıyı ıslıkla indirirsek, ikide bir falso yapan bir kemancıyı zorla susturursak, kulağımızı yırtan bir sesi, soğuk bir aktörü, rolünü ezberlememiş, oynadığı eserin farkında olmayan şımarık bir aktirisi, nihayet sahneyi terketmeye mecbur edecek kadar şiddetli hücuma uğratırsak fena mı yapmış oluruz?

—         Elbette! Hürmetsizlik, haddini bilmemek, çizmeden yukarı çıkmak! Sizin vazifeniz öğrenmek, onlarınki öğretmek! Elinizde bir seyahat bavulu, göğsünüzde madalyalar, ve cebinizde belediye cüzdanı varken kim size ferman okuyabilir? Shakespeare ve Moliere gibi dühatın (Şeytan bir türlü ölü kelimelerden kurtulamıyor.) postlarını sırtına geçirdikten sonra haddiniz varsa ağzınızı açın!

—         Bu zorbalık daha ne vakte kadar sürecek?

—         Müellif aktöre hükmedinciye kadar. Ona da hayli uzaksınız. Garbın büyük cedleri 2500 yıl evvel Arenalarda Diyonizos oyunlarını maskeyle sahneye koyarlardı. Eshylos’dan- beri bu sahne ne kahramanlar gördü! Lâtin filozofu Seneca büyük dramlar oynatmıştı. Lope de Vega iki bin eserle geldi. İspanyolları meşkeden Fransızlar ve İngilizler artık sahneye tamamen hükmettiler. Yunan temsilleri, kasaba trupları, Miracle’ler, Passion’lar (İsâ’nın şehadetine dair açıkta temsiller.), tulûatlar birleşerek İngilterede Shakespeare ve Almanyada Goethe oldu. Dram muharriri sahneye o kadar hükmeder ki, bazan Moliere ve Shakespe.are’deki gibi bizzat aktör olur; bazan Goethe, Wagner’de olduğu gibi rejisör, ressam ve bestekârdır. Büyük dram müellifi sahnesini kendisi yaratır. Perdelere kendisi şekil verir; aktörlerini kendi seçer; eserini istediği tarzda oynatır. Arslanlar sahneden çekildiği vakit elbette çakallar ortalığı kaplıyacaktır.

—         Demek tiyatronun bir çok kökü olduğunu söylüyorsun?

—         Evet, bir kaç., klâsik tiyatro ile gelen Yunan kökü, ortaçağın Mirakl ve Martirlerile gelen dinî kökü; halk oyunları, tulûatlar… Garbın büyük eserleri bu köklerden geliyor.

—         Öyleyse bizde de büyük eserler doğması için bu kökleri aramalı! Meselâ Orta oyunu; Kavuklu, Pişekâr ve Zenne, daha neler vardır… Sonra Karagözün Hacivat’la Beberuhisi, alafrangadan geçen kukla. İşte sana tiyatromuzun falklor kökleri! İstersen «Vak’ai Kerbelâ» yı da al, ver bunları ülemamıza, tetkik etsinler. Elbet günün birinde dühattan bir ehli merak çıkar, bunları birbirine katar ve yeni Türk tiyatrosunu yaratır.

—         Olmaz!

—         Neden olmasın. Mademki frenklerin bu işi nasıl yaptıklarını öğrendik, biz de ayni şeyleri yaparız, olur biter. Mademki Wagner’i meydana getiren âmilleri öğrendik, bu âmilleri bir araya getiririz, kendiliğinden Wagner meydana çıkar.

—         Çıkar amma, bu istediğiniz Richard Wagner değil; Faust’un budala ve küçük Wagner’idir. O halk motiflerini toplar; Karagöz oynatır, parça bohçası yapar, fakat ortaya eser çıkmaz, humunculus çıkar. Aziz dostum! Zamanı tersine akıtmak elinizde değildir. Bir defa olan bir daha olmıyacaktır. Bugün yeni şartlar, yeni tezadlar içindesiniz. Sahneniz olsa olsa bunların evlâdı olacaktır. Hiç bir san’at, hayatı kısaltılmış bir zaman içinde onun kadar canlı olarak karşımıza koyamıyor. Shakespeare’in dediği gibi eğer dünya bir sahne ise, sahne de bir küçük dünyadır. Orada oynanan, dışardaki dramın zübdesi ola çaktır. Dışarda dünya hâlâ Karagöz mü oynatıyor? Orada hâlâ kavuklu mu geziyor? Dışarda insanın bağrını deşen büyük meseleler yok mu? Dışarda kaltaban muharrirler, dalkavuklar, bezirgânlar, namuslu haydutlar; dışarda arzularla mânilerin dramı, ümidlerin, yeislerin çarpışması; açlık, riyakâr merhamet, acı, acıların hafızası ve kudret yok mu? Dışarda kurtların devler gibi boğuşması, şuur aynalarında ümid, ıztirap, yeis, nedamet, kin, intikam, tekrar ümid, tekrar ıztırab olarak bin bir akisler yapan benim şeytanî oyunum yok mu? İşte! sahneye bunları aksettireceksiniz. Eski oyuncular geçtiler, bize büyük adeseler bıraktılar. Shakespeare’den (bilmem kime) kadar bütün üstadların oyunlarını seyrettik. Hepsinin sahnesinde ipleri ben çekiyordum; kader oluyordum, ihtiras oluyordum, iblis oluyordum, şüphe oluyordum, istibdad oluyordum, taassup ve cehalet oluyordum; şimdi dünyada kana susamış bir sırtlan olarak locaları, borsaları, esir pazarları; bir lokma için arzı kana boğan bütün keşifleri ve icadlariyle dev gibi kapital oluyorum.Nemrud’un zulmü bunun yanında şefkattir; Firavunlar kapitalimin elinde birer köşe bakkalıdır. Roma saraylarının sefahati açlıktan boğazı kokan kapitalimin masrafı yanında çocuk harçlığıdır. Martirler onun kurbanları yanında hafif nezleliler, Pascal’ın girdabı onun açtığı uçurum yanında bulaşık çukurudur. Metafizik buhran, bu muazzam buhrana göre iç bulantısıdır. Bir kaşık suda fırtına yapan ahmakları ve «metafizik buhran» afyonunu kütlelere bedava dağıtan kalpazanları bir yana bırakın! Sophocles’den bilmem kime kadar bütün sahne üstadlarımın size verdiği adeseyle gözünüz önünde oynayan büyük faciaya bakın! Yeni sahnenin şaheserlerini oradan çıkaracaksınız.

Sh: 79-111

Kaynak: Hilmi Ziya ÜLKEN, Şeytanla Konuşmalar,  Ülkü Matbaası ,1942, İstanbul

 

 

SIHHATE VE AŞKA DAİR- Şeytanla Konuşmalar- Hilmi Ziya ÜLKEN


(2. BÖLÜM)

İnsan sıhhatte olunca, bütün yelkenleri rüzgârla kabaran bir gemi gibi bütün ihtiraslarile yaşar; fakat hastalanınca tek ihtiras kalır: iyileşmek arzusu. O zaman ne aşkın, ne hırscahın, ne san’atın, ne ilmin mânası vardır. Onu rüya âleminde, ayağı yerden kesilmiş gibi yaşatan bu kanatlar kırılınca birden acı hakikatin toprağına düşer. Fakat bu sukut, en kötü mânasile realisttir. Orada insan kendi derdlerile baş başadır; onların tuzağına girer; dünyası küçülür, küçülür. En dar manasile egoizm, insanın kahraman tarafını katleder. Spor meraklısı Veliefendi yarışları kumarına düşer, kitap meraklısı reçeteleri okur, ilâç ilânlarından dosya yapar. İşi gücü yalnız hastalıktır. Öksürük, ter, diz kesikliği, baş ağrısı, bir diziyem ateş, yüz kilogram onun gözünde bir kıt’anın fethinden, bir kavmin ıztıraptan, büyük bir keşiften daha mühimdir. Hastalıklarına rağmen kendine düşmiyen ve dünyayı unutmayan insan ne azdır!

Bu sabah yataktan her tarafım kırıklık içinde kalktım. Göğsüm katlanılamıyacak kadar şiddetli ağrıyordu. Günlerdir süren bir öksürüğün başıma iş açacağından korktum. Bu tehlikeli bir ağrı olabilirdi. Artık yazılarımı düşünecek halde değilim. Beni erkenden hastahaneye kaldırdılar. Burası Çamlı- canın yüksek bir sırtında Marmaraya bakan güzel bir binaydı. Genç, yaşlı, çocuk bir hasta bölüğü ve onlara kumanda eden doktorlar, hemşireler. Orada yalnız derdden ve dermandan bahsediliyordu. Parmağımdan, kolumdan kan aldılar. Türkrüğümü muayene ettiler. Göğsüme X şuaı ile baktılar. Güneşe karşı yatılan bir balkonda sabahtan akşama kadar dinlenmeye mecbur ettiler. Teneffüs zamanları üç beş kişi bir araya gelince hastalıktan, yalnız hastalıktan konuşuluyordu. Bir kaç gün sonra ben de bu muhitin âdetlerine alıştım. Bütün kıymetlerin ölçüsü artık kilo olmuştu. Tiryakisi olduğum kâğıt kalemden uzak düştüm diye üzülüyordum. Rahatım tamamen yerindeydi. Önümüze uzanan geniş bir vadinin sonunda Haydarpaşa ve Kadıköyün silueti büyük Amerikan şehirlerini andırı-yordu. Marmaranm üzerinde Hayırsız adalar; mavi, beyaz, kızıl ve turuncu renklerle yağlıboya tabloya benziyen gök ve deniz. Bu şehirden uzak ve münzevî köşe insana yunan üsture- lerine yakın, Shelly’in şiirlerindeki hayal dünyasını yaşatıyordu. Elimde olsaydı bu güzel dünyada senelerce kalmayı, bir afyonkeşin rüyası gibi onunla kendimi avutarak yaşadığımız buhranlı âlemin azaplarına dönmemeyi çok isterdim. Fakat ne hafızamda devam eden cemiyet, ne içinde yaşadığım hastalık muhiti buna imkân bırakıyordu. Termometreler, nabız saymaları, doktor muayenesi, bizim gibi içine katlanmış evhamlı ve hodkâm insanların telkin havası; bu radyolar, havadisler, gazeteler, uzaklardan büyüyerek, şeklini değiştirerek gelen haberlerin kâbusu beni bir an için daldığım rüyalardan uyandırıyordu.

İnsan ancak kendine düştüğü zaman, saadetin kendini terketmeden başka yerde olmadığını anlıyor; bir insan için, bir heyet için, bir ideal için, en yüksek hattâ en mütevazi maksatlar için kendini terketmede! Yalnız kendi derdine düşen, ve nabız saymaktan başka endişesi olmayan insanın mes’ut olmasına imkân var mı? Voltaire’in dediğine göre heyetciler yıldızları rasad ediyorlardı. Bir köylü: «Boşuna uğraşıyorlar, onlar hiç bir zaman bize daha yakın olmıyacaklar…» dedi, saadet hakkında muhakeme yürütenlerin hali de asıl saadetin yanında bundan farksızdır. Saadeti arayan insanlar, evlerini bulamıyan, fakat bir evleri olduğunu bilen sarhoşlar gibidir. Ulysse’in önünden daima kaçan Ithaque adasma benzer. Böyle düşünerek, bu boş muhakemeleri zihnimden koğmaya çalıştım. Yavaş yavaş kendime geldikçe kâğıt kaleme el uzatmaya başladım. Yine mevzularımı hatırlayınca ilham perisini çağırdım, fakat her zamanki gibi onun yerine aksi şeytan karşıma çıktı.

—         Çoktandır ziyaretinize gelemiyordum. Okuma yazmanın menedildiğini duyduğum zaman şükür bu derdden kurtuldu diye sevinmiştim. Nenize gerek! başka işler yok mu Allah aşkına? Bir kavim vardı; mürekkeplerini kuruttuğum için, kalemlerini gözyaşına batırarak yazdılar. Yüz deve yükü şikâyetname ile Allah’ın huzuruna bana iftiraya çıktılar. Ağızlarını kapasın diye dünyanın bütün eğlencesini vadettim, ziyafetler çekerek patlaymcaya kadar yedirdim. Bu kavmin farelerinde bile mütalea zevki vardı. Kütüphaneler didik didik olmuştu- Ciddiyat- dan kurtarmak için kurd masalları anlattım. Yine bir türlü maden suyu şişelerinin üzerindeki ilânları okumadan, salçayla peçetelere yazmadan menedemedim. Ellerini bağlattım, çeneleri işledi. Hiddetimden arzın en soğuk memleketlerine sürdüğüm zaman, yine durmak bilmediler. O kadar soğuk vardı ki ağızlarından çıkan kelimeler donuyordu.

Fakat bir kavim vardı, ciddiyi şakayla mezcederek Allahı da beni de memnun etmesini bilirdi. Kalemleri istihza kadar keskin ve zekâ kadar parlaktı. Kitapları meyhane gibiydi: içinde gönle ferah veren tatlı şaraplar, baş döndüren keskinler, ve deli divane eden müskirler vardı. Kitaplarında boş yerler bırakip mânâsız şeyler yazacak yerde, Homeros gibi güzel söz-leri ikide bir tekrarı tercih ediyorlardı. Bunlar da deve yükle- rile dünyayı doldurdular; fakat kahkahalarla güldürdüler, hiç- kırıklarla ağlattılar. Zevki, neş’eyi, ıztırabı ve aşkı öğrettiler. Zengin bir cemaat hasedinden bu kavme hücum etti. «Gürültülerinden durulmuyor, dünyada bize huzur kalmadı!» diye Allaha şikâyet etti. Kendilerini şöyle müdafaa ettiler: «Onların kitabında altın gürültüsü, bizim kitabımızda buse gürültüsü işi- dilir.» Bu kibirli ve boş kavmin kütüphaneleri başkalarına ait eserlerle doludur. Bir şey yaratamamakla ve onlara hayran olmakla iftihar ederler. Eflâtun ve Kant’ın heykelini salonlarında bulundurmak ve etajerleri yanında Descartes’in büstünü cehle karşı nöbetçi gibi tutmak onlar için kemal alâmetidir. Bu ülkeyi terkettim: orada hamakat kürsilerde vâzeder, ve meclislerinde köleler parmak kaldırır. Ben o şehirde ne yapayım? Kötü bir eser okunduğu zaman yalan söylemesini bilmiyorum. Ne onu takdir ediyorum, ne kopyesini çıkarıyorum. Ben bu şeytanlığımla onların yanında yalanı, müdahaneyi, yerlere eğilmeyi unuttum. Zaman onların ülkesinde bunak bir cadi karısıdır. Bütün eski yaptıklarım bozuyor; ve mütemadiyen saçma şeyler söyleniyor. Zannederim yeryüzünde bir zaman Hi- cab oturmuştu. Fakat bu kavmin şerrinden o şimdi başka seyyarelerde seyahate çıkmıştır. Bu insanlarla ülfet etme de ne yaparsan yap! Varsın sana rağbet etmesinler. Yaşamak için az şey kâfidir. Bu da olmayınca köpeklere atılan ekmekleri yiyerek köprü başlarında dilenemez misin? Bu asır, fuhuş ve sefa- hetle bunamış bir ihtiyar sultandır. Gazabımdan o diyarı terkettim. O memleket halkına ekmek ve kundura yerine yüz da-ğıtmalı; çünkü hepsi yüzsüzdür. Sizlerse biçare ve perişan bir hale gelmişsiniz. Şikâyete gücünüz yetmiyor. Hastalıktan, meskenetten derdinize düşmüşsünüz. Zuâfanın zalimlere karşı kullanacak tek dişi bile kalmamış. Bilseniz ki bu altın bunak-ları sefahatten tahtlarına göçmüşlerdir; tefahür ve içkinin sarhoşluğu başlarında derman bırakmamıştır; ateş saçan kaleminiz yüreklerine Neptune’un oku gibi saplanacaktır. Delilik Plutus’- un oğludur, Plutus ise zenginlik ilâhıdır. Âdi bir kalem harbinde korkudan ölen bu insanlar, kılıcı ellerine aldıkları zaman ne yapacaklardır? Hasta veya sağ demeyin, kalkın; o güzel ve ahmak ilham perisini koğun! Ne de olsa eski dostunuz, ben topal şeytanla baş başa düşünüp taşınarak bu rezalete nihayet veımek için yeniden kalemi elimize alalım.

Şeytan dehşetli taşkındı. Her zamanki haline benzemiyordu, o kadar hiddete alışmıştı ki, sakinleştiği zamanlar, insan kızmaya başlıyor zannederdi.

—         Tefahürün sarhoş ettiği bu adamlara hücum edin! diye tekrar başladı. Allah hiddetli bir zamanında, bu adamları te-bessümden mahrum yaratmıştır. İnce sözler, nükte, zarafet bir dev uykusunda sivrisinek vızıltısı gibidir. Önlerinden davul zurnalarla geçmeli, rezaletlerini âleme ilân etmelisiniz. Bu adamlar altın için karılarını, hattâ öküzlerini vermekten çekinmezler. Zaafın karşısında Nemrud kesilir; kudretin önünde yerlere kapanırlar. Küpler dolusu para biriktirir ve açlıklarından ölürler; o- ğulları bu serveti fuhuş ve rezaletle israf ederken, bir başka kavmi açlıktan öldürürler. En büyük küçüklükleri budur! Sultanları sefahatten bunamış bir müstebiddir. Bizde şahane demek med- hiyeydi. Onlarda bu kelimenin büsbütün başka mânası var: Şahane sarfetmek, iflâs etmek; şahane yaşamak, sefalet çekmektir. Bu kavmi levm etmek şeytanın şerefi olacaktır?

Öyle coşkun söylüyordu ki, hastalığımı unuttum. Yatağımdan fırlayarak eski halim gibi heyecanla odada dolaşmıya başladım. Artık kendimden, kurtuluyordum. Nihayet saadetin kadehini ele geçirdim; fakat yazık ki dolamıyacak; çünkü çat-laktır. Çünkü dizlerimde eski derman yok. Parmaklarım satırların üzerinde eskisi gibi yürümüyor. Bu iş benim kârım değil! diye tekrar yeisle koltuğa çöktüm.

Şeytan acı kahkahalarla gülüyordu: beni derin derin süzüşünde; renksiz tenimi, çökük ağzımı, pörsük derimi tetkik edişinde beni çileden çıkaran bir hali vardı. Bir müstehaseye bakar gibi mi bakıyordu? Dişleri sökülmüş vahşî bir hayvanın etrafını saran aptal bakışlı köylüler gibi mi bakıyordu? Asırlardır elinde yuğurduğu binlerce insan hamurundan bir tanesi gibi evirip çevirdikten sonra bir başkasını yuğurmak için beni fırlatmıya mı hazırlanıyordu? İnsan nevinin yıpranışmdaki acıyı ona duyurmak kabil değildi. Iztırabımızda, yesimizde, düşkün zamanımızda, ölüm döşeğimizde o her zaman bizi böyle soğuk gözlerle karşılamış; anlamanın verdiği büyük sürurıı hiç bir zaman tadamamıştır. Ona dehşetli gazabım olduğu halde, bu zâafını düşünerek sevindim.

—         Haydi bakalım! daha içecek suyunuz var. Ne çabuk da kendinizi bıraktınız! Alın elinize kalemi, ha!… Şöyle, pilâvdan dönenin kaşığı kırılsın. Ben de sizinle beraberim, bu mel’un taifeyi hicvetmek mi; sizinle beraberim; aşktan, eğlenceden, ilimden, kitaplardan bahsetmekmi? sizinle beraberim; tâ dizleriniz sizi çekemiyecek hale gelip te, perişan yatıncıya kadar, gözünüzdeki son ışık parlayıncıya kadar beraberim.

—         Boş yere kalemi oynatıyordum.

—         İhtiraslarım beni sürüklemiyor! dedim. Yelkeni şişirecek bir rüzgâr buldummu, hedefim ne olursa olsun giderim:

—         Ya şimdi Okyanusta rüzgârsız mı kaldınız? Hakikî mevzu olmadığı zaman ben dostlarıma sahtelerini tavsiye ederim. Tâ ki gemi pupayelken olsun! Bu mel’un taifeyi hiciv edemezsen çocukları haşla; genç şairlere çıkış; şehir tiyatrosuna hücum et! Bu da olmazsa gölgenle güreş; hiç bir müdafii olmayan bir kimse de bulamaz mısın, git ona çat! Hakikî aşkı yaşayamazsan, hayalinde sevgililer uydur, git onları tavaf et! Hakikî şiiri yazamazsan bütün divanları, destanları oku! Onları öyle coşarak, öyle kendinden geçerek oku ki, senin zannetsinler! Hakikî fikre erişemezsen, zarar yok, kelimeleri yan yana getir; aklından geçenleri söyle; korkmadan her şeyden bahset; ilim, felsefe, tasavvuf dediğin nedir? Düşünürsen buna benzer şeyleri bulamaz mısın? Mahalle kahvesinde herkesin kendi «felsefesi» yok mu? Senin neden olmasın? Varsın omuzun çökmüş, yüzün buruşmuş olsun; elinde kalem yok mu? Kelimeler, kelimeler ne güne duruyor? Hançereden, boğazdan, damaktan, dilden yirmi sekiz ses çıkaran o saksağan gibi tadsız, gürültücü; musikilerin en feciini veren kelimeler ne güne duruyor?

—         Ben bu işe razı değilim.

-— Beğenemediniz mi beyim! Bu yaştan böyle düşkünlükten sonra nenize yetmez! Aç tavuk kendini arpa ambarında sanır.

—         Yok!.. Böyle bir iddiam yok. Yalnız sıhhatin hasretini çekiyorum. Hakikî ihtirasları yaşamayınca, sahtelerine razı olamam: hiç yoktan mesele çıkarmak; bir bardak suda fırtına yapmak; büyük, parlak sözler söyleyip hiç bir şey ifade etmemek! Eski zamanların bir hatibi san’atini şöyle tarif ediyordu: küçük şeyleri büyük göstermek ve bulmak. Montaigne’in dediği gibi, bu küçük bir ayağa koca kunduralar ısmarlamaktır. Demagojinin azdığı devirler bu san’at revacdadır. Demosthene’den Ciceron’a, Gambetta’dan Jaures’e kadar halkı sürüklemenin mucizesine erişen en büyük hatipler bile bana boş geliyor!

—         Beceremediğiniz şeylere karşı ne güzel tavrınız var! La- fontaine’in tilkisi gibi..

—         De ki öyle olsun! Bazı şeyler vardır ki seyri hoşa gider; fakat bir an için onu tekrara tahammül edilemez. Soytarının maskaralıklarına gülersin! Fakat… Meselâ sen, pekâlâ hoşuma gitmiyor değilsin. Fakat yerinde olmak, maazallah!-..

—         Ya!., demek hatipleri beğenmiyorsunuz. Ya fıkracılar, ya güzel buluş sahipleri, ya asrî meddahlar, ya fikir fantezileri ve his denemeleri?…

—         Anlatamadık vesselâm! Hiç de gününü iyi intihap etmedin şeytan. Şaka edecek halim yok. Hülâsa beni eğlendiren her şey hoşuma gider. Yalnız bu asrî meddahlarını? asrî karagözler, orta oyunları, artık sokaklarda rastlıyamadığımız için üzüldüğüm çingenelerin ayı ve maymun oyunları, şehir şehir dolaşan sirklarda soytarılar, ve palyaçolar… Heine’nin Atta Trol’ünü bilmiyor musun?

—         Unutmuşum.

—         Bak sana hatırlatayım: bir çingene ayısiyle bütün Avrupayı dolaşıyor. Herkes ona gülüyor; kadınlar, çocuklar, ihtiyarlar onu kahkahalarla karşılamak için kapılara, pencerelere üşüşüyor. Fakat bütün kıt’ayı eğlendiren, bu çingeneyle ayısına kimse kapısını açmıyor: kimse ona selâm vermiyor; ona en küçük iltifat eden hakarete uğruyor.

—         Demek siz de Heine’nin ayısını tahkir ediyorsunuz?

—         Bilâkis! ona acıyorum, hattâ seviyorum. Fakat onu gizli gizli seviyorum. Henüz sesimi yükseltecek kuvvetim yok. Fakat elbet sırası gelecek!.. Onu seviyorum, fakat bu hale düşmek istemem.

Şeytan sözü değiştirmek için sabırsızlanıyordu. Bir cümle sonu bulunca atıldı:

—         Hicvi ne yapacağız?

—         Sırası gelince söylerim.

—         Öyleyse aşktan bahsedelim.

—         Ne hatıralarımı nakledecek kadar yaşlıyım, ne de harekete geçecek kadar dermanlı.. Aşk oyunların en tehlikelisi, fedayı nefislerin en cür’etkârıdır. Bir insan için her şeyi feda edebilmek, ve yalnız bu fedayı nefsin değil, bu fedaya mevzu olan insanın sevildiğini bilmek, fakat bunu öğrendiği anda sukuta başlamamak; içinde istiğrak ve cezbe namına ne varsa bütün hızıyla sarfedebileceği şahikaya ulaştıktan sonra birlikte orada kalmak ve sukuta başlamamak; bu istiğrakın süruru içinde ebediyeti bir ane sıkıştırabilmek için ölmeyi hazların en büyüğü haline getirmek.. İşte hissettiğime göre, aşk bu olacak!

—         Güzel!., ama Aristokratik bir tarif. Bu tehlikeli oyunun şampiyonlarını sevindirir. Fakat benim gibi fakir şeytanları düşünün! Herkes ip cambazlığında tehlikeyi göze alsa da, yükseklere kadar çıkabilir mi? Yarı yolda düşenler, aşağıda hayranlıkla seyreden, coşan ve bir türlü girişemiyenler yok mu?

—         Gayeden bahsettim. Oraya varmak, orada kalabilmek başka mesele. O kadar bitkinim ki, bu muazzam mevzuun bahsi bile başımı döndürüyor: alâkalar, sempatiler, heyecanlar, ü- midler, vâidler, takipler, buluşmalar; tehlikeler, rakipler, tehditler, kıskançlıklar, şüpheler, tereddütler, yeisler; tekrar ümidler, hava boşluklarında anî sukutlar ve alçalıp tekrar tekrar yükselmeler, nihayet istiğrak ve vecd içinde kendinden geçmeler, ebedîlik hisleri, iman derecesinde bağlanışlar, zaferler.. Her macera kavsini böyle tamamlamış olsa dünya şampiyonlarla dolardı. Kıt’aları keşfe çıkan seyyahlar gibi kaç yolcu yollarda kalır, kaçı kurban gider! Bu perişan halimde seferlere girişmek değil, onun merhalelerini düşünmek bile başımı döndürüyor.

Bilirsin Stendhal aşkı dörde ayırır. Onu tekrar yaşamak kuvvetini kendimde bulamıyorum, bari hasbihalini yapayım — Birincisi, Portekizli rahibede (Diderot, La religieuse.) Abelard’a karşı Heloise’de yahut bizde Leylâya karşı Mecnunda görüldüğü gibi ihtiras – aşk; İkincisi 1760 a doğru Pariste hüküm süren ve bu devrin hatıraları ve romanlarında, meselâ Crebillon’da, Lau- zun’da, Duclos’da, Marmontel’de, Chamfort’da Madam d’Epi- nay’da görülen zevk – aşk – ki bu her şeyin gölgelere kadar gül penbe renginde olması lâzımgelen, ve ne bahane ile olursa olsun hoş olmıyan hiç bir şeyin karışmadığı bir tablodur. İhtiras – aşk bizi bütün menfaatlerimizi fedaya sevkettiği halde, zevk aşk onlarla pekâlâ uyuşuyor. Bu zavallı aşktan tefahürü kaldıracak olursanız geriye pek az şey kalır; o bu tefahürden mahrum kalınca, neredeyse sürünecek hale gelen bitkin bir nekahat hastasıdır. Uçüncüsü maddî aşktır. Avda ormandan kaçan güzel ve taze bir köylü kızı bulmak. Bu nevi haz üzerine dayanan aşkı herkes bilir. İnsanın karakteri ne kadar kuru olursa olsun, on altı yaşında bununla başlanır. Dördüncüsü, tefahür aşkıdır. İnsanların en büyük kısmı, tıpkı güzel bir beygire, genç bir adamın ziyneti için lüzumlu bir şey gibi alamod bir kadına sahip olmak ister. Az çok koltuklanan, az çok pique edilen tefahür münasebetler doğurur. Bâzan işe maddî aşk da karışır, fakat daima değil; ekseri maddî aşkdan eser bile yoktur.

Bu münasebetlerin en mesudu maddî hazzın itiyadla yerleşen ve artanıdır. Hatıraları onu aşka benzer bir hale getirirler. Terkedilince izzeti nefsi kırılır ve keder başlar. Ve romanlardan kalma fikirler zihne hücum ederek insan kendinin âşık ve melânkolik olduğunu zanneder, zira tefahür kendinin büyük bir ihtiras olduğu vehmindedir. Muhakkak olan cihet, insan hangi nevi aşktan haz duyuyorsa, ruh kendinden geçtiği zamandan beri, bu, hazzın canlı ve hatırasının sürükleyici olmasıdır; halbuki bu ihtirasta, diğerlerinin aksine olarak, kaybedilen şeyin hatırası istikbalde beklenen şeyden daima üstün görünür. Bazan, tefahür aşkında itiyad veya daha iyisini bulmaktan meyus olmak, bir nevi dostluk doğurur ki bu, bütün nevilerin en sevimsizidir.

Maddî haz, tabiatta mevcut olduğu için herkesçe malûmdur, fakat müşfik ve muhteris ruhlar nazarında aşağı bir derecesi vardır. Bu ihtiraslı ruhlar her ne kadar salonda gülünç bir mevkie düşerler, ve ekseriya kibar kimseler entrikalarile onları biçare bir hale koyarsa da, tefahür veya para için çarpan kalblerin duyamıyacağı hazları yalnız onlar duyarlar. Bazı faziletli ve müşfik kadınlarda maddî hazlara dair hemen hiç bir fikir yoktur. Eğer demek caizse, onlar kendilerini bu hazza nadiren bırakırlar, ve o zamanda bile ihtiras – aşkın münasebetleri beden hazlarını hemen hemen unutturur. Cehennemi bir gururun, bir Alfieri gururunun kurbanı ve âleti olan adamlar vardır. İhtimal Neron gibi bütün insanları kendilerine kıyas ederek titerdikleri için zalim olan bu kimseler, mümkün olan en büyük gurur tatmini ile beraber bulundukça, yani haz arkadaşları üzerinde vahşetler yaptıkça ancak maddî hazza ulaşabilirler. Justine’in dehşetleri gibi.

Aşk ruhda nasıl başlar:

1—       Hayranlık,

2—       Öpüşmek arzusu,

3—       Ümid,

4—       Aşk doğar,

5—       İlk tebellür (Cristallisation): insan aşkından emin olduğu bir kadını, bin bir kemal ile tezyin eder. Salzbourg tuzu madenlerinde, madenin derinlerine, kışın yeşermiş bir ağaç dalı bırakılır. İki üç ay sonra, o kuyudan parlak billûrlarla kaplı bir halde çıkarılır: en küçük dallan, bir arı kuşu pençesinden daha kalın olmayanları müteharrik ve göz kamaştırıcı namütenahi elmaslarla müzeyyendir. Artık evvelki dal tanılamaz bir hale gelir. Burada Stendhal’in tebellür (billûrlaşma) dediği şey zihnin sevilen mevzuda işliyerek, ona mütemadiyen kattığı en mükemmel vasıflardır.

6—       Şüphe doğar. On on iki bakıştan sonra evvelâ ümidler belirmiş ve kuvvetlenmiş, ilk hayretinden uyanan ve saadetine alışan, yahut – ekseri – yalnız elde edilen kolay kadınlarla meşgul olmak lâzımgeldiği nazariyesinin rehberliğinden istifade eden âşık, daha müsbet teminat ister ve saadetini ileri götürmeye kalkar. Karşısına alâkasızlık, soğukluk, hattâ fazla emniyet gösterirse hiddet çıkar; âşık umduğu saadetten şüphelenmiye başlar. Hayatın diğer hazlarına kendini vermek ister. Onları tükenmiş bulur. Müthiş bir felâket ve ayni zamanda derin bir dikkat onu kaplar.

7—       İkinci billûrlaşma. O zaman şu fikri teyid eden elmaslarla müzeyyen ikinci billûrlaşma başlar: beni seviyor. Şüphelerin dördüncüsünü takip eden gece her çeyrek saatte bir, müthiş bir felâket anından sonra âşık kendi kendine şöyle der: evet, beni seviyor: ve billûrlaşma yeni sihirler keşfetmeye doğru çevrilir. Sonra şaşkın bakışlı şüphe onu ansızın yakalar. Göğsü şiddetle solur. O zaman da: fakat beni seviyor mu? diye sorar. Bu birbiri arkasından bir harap edici ve bir tatlı heyecan ortasında zavallı âşık kuvvetle şunu hisseder: dünyada yalnız kendisinin bana verebileceği hazlan verecektir, ikinci billûrlaşmanın birincisine bu kadar faik olmasını temin eden bu hakikatin bedihiliğidir, bir taraftan korkunç uçurumun yanıbaşından giden ve diğer elile tam saadeti tutan bu kanaattir. Âşık şu üç fikir arasında mütemadiyen dolaşır durur:

1—Bütün mükemmellikler ondadır.

2—O beni seviyor.

3—Aşkın en büyük delilini ondan elde edebilmek için ne yapmalı? Henüz genç olan aşkın en harap edici anı, yanlış bir muhakemede bulunduğunu ve bütün bir billûrlaşma pan’ını yıkmak lâzım geldiğini farkettiği andır. O zaman billûrlaşmadan da şüphe edilir, ve her şey biter.

Şeytan bu uzun ve ciddî bendi nasıl dinledi, şaşıyorum. Yalnız sözümü bitirir bitirmez, sanki bunları hiç duymamış gibi yine bana döndü:

—Boşuna kendinizi üzüyorsunuz, bir şeyiniz yok! Biraz silkinin bakalım. Doktor Coue’leri, Gason’ları okumadınız mı? Bir şeyim yok, iyiyim deyin. Kalkın, yürüyün; iyi olursunuz.

Ve bunları tatbik için elimden tuttu, beni ayağa kaldırdı. Bir an, irademi ona terketmiş gibi beraber yürüdüm, bahçeye kadar çıktık. Bana yeşil tepeleri, ve kır çiçeklerini, mavi gök ve denizi gösterdi, iyileşmek için her şey hazırdı. Sanki bir an kuvvetlerim geri dönmüş gibi oldu. Fakat birden kesildiğimi hisset’ tim; bir taşın üstüne çöktüm.

—Nafile şeytan! yapamıyacağım. Bütün iyi niyetlerimize rağmen daha fazla yapamıyacağım, dedim. Sıhhat telkinle kazanılır diyorsun. Yüz metre kuyuların dibinde çalışanlar yüz metre yukarıda olduklarını telkin edebilir mi? Sefalet çekenler, sürünenler, zekâsı olan ve bağrında acı duyanlar bu acıyı telkinle sökebilir mi? Açlıktan ölenler, kurşuna dizilenler, taunların, dampinglerin ve istilâların kemirdiği insanlar; ekmeği elinden giden ve bir zafer için midelerini satan komisyoncular, muhtekirler, tok haydutların elinde sıtma ve trahomdan kıvranan; sefaletle veremi mâşerî bir vazife diye kabul eden insanlar telkinle şifa bulur mu? Hayır! nasihatlerin hoşuma gitmedi. Bugün sen pek mülâyimsin, ve ben pek haşinim. Dostluğuna teşekkür ederim, fakat beni -insan arasına çıkabileceğim zamana kadar- kendi derdimle yapayalnız bırak.

«NİZAMI ÂLEM» E DAİR

Nekahat zamanımı seyahatte geçirdim: Anadolu şehirleri insanı tedavi etmese de gözünü açıyor. Gördüklerim Evliya Çelebi’nin anlattıklarına hiç benzemiyordu. Amerikanın keşfinden, hele Süveyş kanalı açıldıktan sonra büyük kervan yolları terkedilmiş, eski mamur çarşılar harap olmuş, zengin şehirler pej rişan kasabalara dönmüştü. İnsan yakın şarkın bugünkü halini görünce, eskilerin Acem mübalâğası ettiklerini zannediyor. Halbuki bir zamanlar gerçekten dünyanın cenneti, üç kıt’anın birleştiği bu ülkelerdi. Arazi İmam Müsliminindi. Ahali «Gaile» sini, hükümet hasılattan hissesini alırdı. Fatih çocuklarına arazi mukataa suretile verilmişti. Sonraları kısmen mukataa, kısmen satılık, kısmen vakıf oldu. Memleket kendi hasılatile bol bol geçiniyordu. Mücevherler, ipekliler, halılar, baharat Hindden garba bu yoldan geçiyor, kervanların uğradığı yerler mamureye dönüyordu.

Şimdi bu rüyasını gördüğüm şehirlerin yerinde kerpiçten evler, iğri büğrü sokaklar, bataklık dereler var; sıtmanın, trahomun, frenginin alev gibi kavurduğu insan vücutları! Yirmi sene çalıştık: açları doyurmak, çıplakları giydirmek istedik. Hasta benizlere can katmak istedik. İnsan iradesi usul ve ilimle birleşirse nelere kâdir değildir! Aşılacak büyük menziller var. İyi iş görmek için gözü açık yürümelidir. Bu seyahat gözlerimi fal taşı gibi açtı. Ne kadar yol aldık, önümüzde kaç konak var; gereği gibi görüyorum. Afyonkeşin rüyasında gördüğü dünya herhalde bu değildir. Bu bizim baobab (ağacı) gibi binbir kökle bağlandığımız, acı ve sevgili dünyadır.

Dönüşümde şeytan beni evde hazır buldu.

—         Yeni bir hasbihale mi geldin!

—         Seyahat intihalarınızı dinlemeye.

—         Katı şeyler söyliyeceğim.

—         Zaten buna hazırdım. Hikmet yalnız hakikattedir. Ahlâkın bütün kanunları tek bir kelimeye irca edilir: hakikat.

—         Yalanlarınla âlemi baştan çıkarırken, bunu söylemeye nasıl cür’et ediyorsun?

—         Bütün fenalıkların menbaı olabilirim. Fakat yalan, asla! Hakikati söylediğim için Allah beni melekleri arasından tardetti. Doğru söyliyeni dokuz köyden kovarlar. İnsanların benden ürkmesi de bundan değil mi? Hata aksiyonda mütemadiyen kendini gösterir. Onunla mücadele için, her türlü tard ve teb’idlere, menfalara, hapislere katlanarak hakikati bıkmadan, yorulmadan tekrar etmelidir. Eski dostum Goethe şöyle diyor: «Zararlı hakikati faydalı hataya tercih ederim. Zararlı bir hakikat bir müddet için zarar vereceği, ve derhal daha faydalı olacak hakikatlere sevkettiği için faydalıdır. Halbuki faydalı bir hata zararlıdır: çünkü ancak bir an işe yarayabilir, ve daima daha zararlı olacak diğer hataları davet eder; hakikat çok basit, fakat yakıcı olduğu için insanlar kızarlar. Hakikat bir meşale, fakat muazzam bir meşaledir. Bunun içindir ki ona yaklaşınca yanmak tehlikesi vardır.» — En büyük düşmanlarım cizvitler ve pragmatistlerdir. Bu hilekâr ve dar beyinli filozoflar sizi değil, beni bile uçuruma sürükliyebilir. Papaslar, dindarlar ve bazı filozoflar bunun için bana iftira eder ve halkı aleyhime sürüklerler.

Şeytanın bu ciddî tavrına, hele sıkıntılı zamanımda hiç katlanamıyordum.

—         Yoksa dünyayı ıslaha mı kalktın? dedim.

—         Doğru söylemek, âleme nizam vermek değildir. Yol göstermek benden, yapmak sizden! (Gülerek ilâve etti): «Nizamı âlem» başka iştir. Onun ayrı mütehassısları var.

—         Bu nasıl bir iş?

—         Ya, demek «nizam» taifesini bilmiyorsunuz? Hayret! Nazmi Acarla Mükrimin Halil bunu âleme ilân edeli yıllar oluyor.

—         Şöyle biraz bahset bakalım.

—         Efendim, insanlar «hükemayı kadîme» ye göre dört tarifeye ayrılıyormuş: Ehli ırz, Nizamı âlem, Esafili şark, Şiş.

—         Olur şey değil! Bunlar da nedir öyle?

—         Sırası geldikçe tafsil ederim. Bu nizam taifesi, ekseriya «Mazanna» dan olur (Eskiden Evliyaya «Mazanna», ve eşkiyaya «mazannei su’» derlerdi.). Cezbeli ve celâllidirler; ehli muvazeneden değildirler. Keşifleri akıl ve hikmete dayanmaz, şöyle bir eseceği tutar. İlhamları benden olmadığı için şeytanî denemez; birinden sordum, Rabbanî de değildir dediler. Bu sebepten ona ilhamı cezbanî demek muvafıktır. Nizamın bazısı ayni zamanda ehli ırzdandır; fakat çoğu Esafil şark ile karışır. Bu eski tarikatlar zamanla birbirine girmiş, şimdi tefriki bir hayli müşkül oluyor.

—         Bu nizam taifesinden kimleri tanırsın?

—         Eskiden mi, yeniden mi?

—         Her ikisinden.

—         Evliyaullahdan nice niceleri var. Baba İshak, Baba Ilyas, Burak Baba, Geyikli Baba, Bedreddin mensuplarından Torlak Hokmal, Börklüce Mustafa, zaman zaman imarethane, şifahane, bimarhane gibi yerlerde konak veren nice nice meczublar.. Bazıları Hasan-üI-Kâfî’nin «Usulülhikem fi Niza- mülâlem»inde olduğu gibi makul görünür; bazıları Enderuna lâyihalar takdim eder, cihanı islâh eden bin bir tedbir gösterir. Bilseniz hasıraltı edilen bu lâyihalar içinde ne dâhiler kaybolmuştur! Size tavsiye ederim, tarih meraklılarını teşvik edin, arşivlerden bu lâyihaları bulup çıkarsınlar, neşretsinler. Gelecek nesillere ibret olacak ne garibeler bulursunuz!

—         Artık bu taifeden kimse yetişmiyor mu?

—         Nerede o eski günler! Bu sahada da kıtlık başladı. Binde bir yetişecek diye dörtgözle bekliyoruz.

—         Buna sebep nedir acaba?

—         Buna sebep gafletinizdir. Tarikatler kalkalı bu taife halkın arasına karıştı; frenkçe öğrendi; diyarı küfrü gezip geldi; alafranga terimlerle milletin gözünü kamaştırdı. Makineden, teknikten, endüstriden, kapitalden, otarşiden, randımandan, marjdan, krizden, diktatörden, regülâsyondan, ve daha bunun gibi ilim boyasile boyanmış ve cilâlanmış kelimelerden bir elbise giydi. Meydanlarda çıngırakla kalabalık toplayan, ve henüz bu kelimelerin dünyasına alışmamışları ağzı açık bırakan, lâyihalarını Enderunda kapatmayıp top top kâğıt ve Gütemberg’in cinayeti sayesinde menenjit mikrobu gibi tütüncü dük-kânları ve safdil ülema evlerine yayan; ve sizin gibi setre pantalon bazı terbiyeli, bazı küstah, bazı nazik, bazı mültefit; bazı mağrur, bazı hain hepinizin içine karışan bu taife, cezbeyle hileyi meczeden yeni nizam tarifesi, artık eskisi gibi kolay kolay tanılamıyor.

—         Şöyle bir hatırla bakalım?

—         Nerede eski hafızam! Dün gördüğümü unutuyorum. Adı olanı adiyle, adı olmayanı sıfatı ile anlatmaya çalışayım. Bir kısmı lâboratuvarda kan tahlili ile meşgul: rivayete göre saf kam karışık kandan ayırınca işler düzelecekmiş! Saf Türk kanını bulmak için kimyevî teamüller kâfi gelmemiş; şecere, tomar, ensab, yemin, rivayet, vallahi, billâhi.. gibi teamüllere baş vurulmuş. Yakında bu tetkikler bitince herkes kendi haddini bilecek ve âlem intizama girecekmiş. İş böyle himmet erbabına düştükten sonra, istikbalinizden emin olabilirsiniz.

—         Lâboratuvarda çalışanlar kim?

—         Gönülsüz bir kaç fedakâr canım. Kendilerini düşündükleri yok: derdleri günleri milletin kanını saymak. Fedakârlıkta o kadar ileri gitmişler ki, bazısı Kürd, bazısı Arab aslından olduğu halde – pîr aşkına – Türk kanını saymadan üşenmiyorlar. Böyle giderse kıpırdamanıza bile lüzum kalmıyacak. Her şey kendiliğinden yoluna girecek..

—         Ya bu tomarları falan bulamazsak?

—         Biraz geriye kalırsınız… Rivayet mi yok canım efendim? Bu taife çalışadursun ötede pîr aşkına başka bir taife de kafataslarımızı ölçmekle meşgul.

—         Ya bunlar nedir?

—         Ayni soydan. Başka yollardan hep bir kapıya çıkıyorlar. Bunların ölçüsü berikilerden daha geniş. Daha doğrusu ellerinde lâstikli bir metre var: istenildiği kadar uzanıp kısalıyor- Bazan bütün dünya bir kalıba giriyor; bazan ortada beş on kişi kalıyor. Zamanına, ihtiyacına, havasına göre…

—         Ya başka, başka?

—         İsa’ya dayanıp İsa yı çarmıha gerenler; Marx’a dayanıp Marx’ı taşa tutanlar; bulanık suda balık avlayanlar; dumanlı havada pusu kuranlar; teneke takırdısiyle mahalleyi uyandırır gibi kelime hercü merci ile huzur ve refahı kaçıranlar; daha ister misin?

—         Anlıyamadım: hani bunlar âleme nizam verecekti.

—         Şüphe yok! Onlarda hâkim olan samimî bir hile veya hilekâr bir samimiyetdir. Bütün düşündükleri evvelâ kendilerini, sonra kendilerini, nihayet yine kendilerini selâmet kıyısına çıkarmaktır. Bir kere bu oldu mu, ötesi çorap söküğü gibi gelir: vatanperverlik, insaniyet, mefkûre ve arkalarından soluk soluğa hedefe varmak için onları takip edenler…

—         Mutlaka sen bu taifenin beynine girmiş olmalısın! Yoksa bu kadar zıd kuvvetleri böyle maharetle nasıl olur da birleştirebilirler. Şaşılacak şey! Zıdları birleştirmek Allaha mahsustur (Allah camii azdaddır, derler).

Şeytan:

—         İnanmayın! dedi. Bu söz, mutasavvıfların icadıdır. Zıdları yaratan ve insanda onları birleştiren benim! Cinnetle hikmeti, kurnazlıkla hamakati, saflıkla hayasızlığı, samimiyetle riyakârlığı benim kadar kimse bir araya getiremez ve bir kalıpta dökemez.

—         Kimse onları tenkit etmedi mi?

—         Öyle bir meydanda çıngırak çalıyorlardı ki, insanlar uzun bir rüyaya dalmış gibi ses seda çıkmıyordu. Bu meydan teselli kadar boşdu, orda uyananlar bu rezaletin parlaklığından gözleri kamaştığı için etrafı göremez olmuştu. Bir kaç münekkidin attığı taş, müstehzi bir kahkaha gibi çınladı. Fakat onlarda kulaklar işitmek, gözler görebilmek ve burun koku almak gayesile yaratılmamıştı. Bu cemaat, tabiatte «illeti gaiye» nin olmadığını isbat için uzuvlarının vazifesini terkettiler. Hakim, aralarından pertavsuziyle insan aradı; ve «bulamıyorum!» diye feryad etti. Vahdet şarabile sarhoş bir sofî Allah sanarak ona hitap etti:

«— Bizim gözümüzden gören şendin, bizim kulağımızdan işiden şendin. Şimdi artık duymuyor ve görmüyoruz. O halde sen de yoksun!

Sen namütenahisin, yani hiç birşeysin! Sen bizde zuhur ettin; biz sende fena bulduk. O halde sen de bizimle beraber yok oldun.»

Hakim ona bir tokat aşkederek vahdetin sarhoşluğundan uyandırdı. Ve gözleri faltaşı gibi açılan sofî bu körleri, burunsuzları, sağırları, dilsizleri, bunlar arasında çıngırak çalan ve bir kaç sarsağı sürükliyen nizam taifesini gördü.

«Meğer hakikat bu fâni dünyadaymış. Tabiat ne büyük şeydir! Bir sineğin vızıltısı ve bir pirenin ayakları onun büyüklüğünü göstermeğe kâfi! ‘Bütün bu adamlar delimidir ki değirmen gıcırtısı dinliyen beygirler gibi etrafına toplanmışlar? Sofî akıllanalı beri nizam taifesinden fersah fersah kaçıyor ve elinde çıngırakla kürsilere çıkıp davalarının iç yüzünü şerhe çalışıyor. Nizam taifesi el birliği edip sofinin elini ayağını bağladılar. Onu bir kafese tıktılar. Sırtında gömleği olmıyan hakim onun imdadına koşamadı. Bırakıyorum, zıdlar son haddine gelsin; o zaman cemaatin gözlerini, kulaklarım ve dilini açacağım. Elbette içlerinde görenler, işidenler ve feryad edenler olur.. Bu buhran devirlerinden sonra, yeni bir buhran devrini doğuracak sükûn ve refah devirleri gelir.

—         Hepsi bu kadar mı? diye sordum.

—         Seni uzun saçlı, uzun tırnaklı, dağlarda gezen felsefe meraklısına benzeten bir ilköğretmen kaçkını vardı: Marx’a çömezlik ederken Türk inkılâbının çığırtkanlığını yapmak için esvabını tersine çevirdi. Dostlarını bir pula satan omuzdaşile beraber sağa sola küfürler savurdu. Marxiste nazariyesile faşizm yapmanın bu safdil şekli onu dostlarile ayni kadro içine kapattı.

—         Bu geçmiş şeyleri bırak! Sana el âlemin faziletini rezaletini kim soruyor.

—         «Değişen dünya» yı gördünüz mü?

—         Filim mi?

—         Yok canım kitap .

—         Mutlaka roman olacak.

—Onun gibi bir şey. Ayni şeyleri evirip çevirip güzel söyliyen bir kalem: gurub oluyor, dünya batıyor. Ortada fecirle beraber yeni bir dünya doğuyor. Şâirane imajlar.. İfade müthiş peygamberane!.

—         Demek tavsiye ediyorsun?

—         Ne demek! Derhal okumalısınız. Dünya iki devre ayrılıyor: biri peygamberin bu yeni hakikati tebşir etmeden evvelki cehalet ve karanlık devri; diğeri onu ilân ettikten sonraki aydınlık ve kurtuluş devri. Birincinin arkasından gidecekler için cennet şimdiden tebşir edilmiştir.

—         Seni müzevir şeytan seni! Yine mübalâğaya başladın- Elinde bir damla tufan ve bir kıvılcım yangın oluyor. Neredeyse «Aserei mübeşşere» diyip çıkacaksın. Bu romanın müellifi kimdir bakalım?

—         Hamdi Başar.

—         Ne!.. Şu bizim limancı Hamdi mı? Dostumuz, ahbabımız.. Bana bak! Sana öyle, ulu orta sözler söyletmem anlıyor musun? Kimseye dil uzatmaya hakkın yok.

—         Efendim bir kere okuyun da, ondan sonra konuşuruz; ben dilimi tuttum, diyerek çekildi. Şeytanın zoruyla bu kitabı okudum. Tam zamanında, bilmiş gibi, yine yetişti.

—         Nasıl buldunuz?

—         Nesi var? Pekâlâ kitap. İfadesi yerinde, cümlesinde düşüklük yok. Muntazam bablara, fasıllara ayrılmış; okuyucuya kolaylık olsun diye ayni cümleyi evirip çevirip söylüyor. Muharrir dediğin en kalın kafalı okuyucusuna göre yazmalı: Ettekrar ahsen velev kâne yüz seksen. Bir kusurcuğu var: başı sonunu tutmuyor. Bunun da ne ehemmiyeti var efendim, ilimlerin iflâs ettiği devirde böyle derin ilham eserlerine ihtiyacımız ne kadar büyük! İlham akıldan gelmez, menbaı başka menbadır. Kalkıp bu gibi peygamberane eserlerde bir de tenakus ararsın! O senin tenakus dediğin mantıkta olur azizim, burada muharrir haline, ihtiyacına, mevsimine göre tefsir edecek. Bunu sen anlayamazsın!

—         Demek siz bu kitabı beğendiniz?

—         Bundan şüphe mi ediyorsun? Baksan a, tam oturduğum sırada postadan bir risale çıktı: hani şu meşhur Ferid Arbil (necidir, sen bizden iyi bileceksin) Hamdi Başarın kitapları hakkında bir koca destan yazmış. Kimler de neler söylememiş a canım! Sende yüz olsa bu imzaların önünde hürmetle eğilir ve ağzını açmazdın. «İktisadî devletçiliğin bu dört kitabı fikir hayatımızda başlı başına bir hâdise teşkil eder» diyor.

—         Eser de bir şey mi, müessirin kendisi ne hâdisedir bilseniz? insan insanın hem şeyhidir, hem şeytanı. Benim beceremediğimi o çapkın yapmış desenize! Damarınıza öyle bir giriş girmiş ki: bu adamda sevi tüyü mü şar nedir anlayamadım; ne yapsa etse yine herkesi memnun eder.

—         Peki, ya sana ne oluyor aksi şeytan? Bir türlü şöhretleri hazmedemezsin, istersin ki yalnız senden bahsedilsin. Senin medhü senanda bulunulsun.

—         Hakkımda böyle bir fikir hasıl olmuşsa kusur bendedir, affedersiniz. Mademki siz beğendiniz, bana ne oluyor! Pek âlâ, münasip, Allah daha âlâsını versin; yeni yeni kerametler nasip etsin.

—         Bu keramet de ne oluyor?

—         Mademki sordunuz, işte size bir tane: hem de tarihin seyrini değiştiren bir mucize! Ölüleri diriltmek, cüzamlıları iyi etmek, ayı ortasından bölmek bunun yanında çocuk oyuncağıdır: okuyorum «İnsanlığın asıl yapacağı inkılâp yalnız insanların tabiî kuvvetlere tahakkümü değil, bu kuvvetlerin insan cemiyetine tahakküm etmemesidir diyor. Nasıl ki bütün dünyayı tanıdıktan sonra insanlık bugünkü tabiî kuvvetlere en çok tahakküm ettiği yüksek dereceyi bulmuşsa, tarihin – yukarıda işaret ettiğimiz veçhile – iki ayrı devreden ibaret olduğunu ve bunların ayrı ayrı dünyalardan ibaret bulunduğunu anlamak, bu iki âlemin kanunlarını, kıymet hükümlerini, hattâ lisanını ve ahlâkını ayrı ayrı şeyler diye kabul etmek suretile de tarihe ve bizzat tabiata tahakküm edilmiş olur.»

—         ?

—         Görüyor musunuz? İnsanlık iki büyük devreye ayrılıyor: Biri Limancı Hamdiye kadar olan devir, diğeri Limancı Hamdi- den sonraki devir. Artık takvimi ona göre hesaplamak lâzım, insanlar bugüne kadar tabiata tahakküm etmesini öğretmişler; yeni peygamber şimdi de tarihe tahakküm etmesini öğretiyor! Bundan büyük mucize mi istersiniz? Eğer gafil beşeriyetin bu büyük keşiften haberi olsaydı bunca felâkete mahal kalırmıydı? Bakın sizin sempatik Hamdiniz ne diyor: «Tarihin bir buhran ve intikal devresinde bulunduğu bu milletlerce farkedilmiş ve o devrenin ayrı dünya görüşü, ayrı rejimi olduğu anlaşılmış olsaydı, bu harp yapılmaz, insanlar ve milletler böyle harcanmazdı.»

—         Demek bizim dostumuz Lumiere devrinin filozofları gibi hâdiseleri tanzim eden kuvvetin akıl olduğuna kani?

—         Haydi canım; kitabı baştan savma okumuşsunuz galiba! Ya bu mucize nasıl meydana çıkıyor? Büyük bir keşifle: «Tarihin biri sükûn ve refah, diğeri buhran ve intikal diye iki devreye ayrıldığını» duymadınız mı? Öyleyse vay halinize!.

—         İki devreye mi, yoksa birbirini takip eden devirler serisine mi demek istiyorsun?

—         Canım işte öyle olacak, siz hocanın dediğine değil demek istediğine bakın. Bunlardan birincisinde hürriyet, İkincisinde diktatörlük idareleri varmış. «Diktatörlüklerden sonra hürriyet esasına dayanacak yeni rejimler teessüs edecekmiş. Fakat yine bu Limancı peygambere göre bugün kapitalizmin batışını, yani bir diktatörlük devrini idrâk ediyoruz. Halbuki kapitalizm, liberalizm, sosyalizm ayni devrin muhtelif isimleridir. Gelecek devir bunların hepsini tasfiye edecektir.

—         Ne yapacaktır?-••

—         Yani «temizliyecektir» demenin nazikcesi. Liberalizmi temizliyecek, fakat yeni bir hürriyet devri bağlıyacak, anlıyor musunuz ne derin mânalar! Limancı peygamber hürriyeti tarif ediyor: bu dünya cennetinde sakın hürriyeti insanların istediklerini diledikleri gibi yapmaları zannetmeyin. Bu hürriyet, nizamlı ve ana prensipler içinde tahdit edilmiş bir hürriyettir. Anarşistlere, Cynique’lere ne güzel hücum ediyor! Eski yunandanberi hukukçuların, mukavelecilerin, sosyalistlerin, sosyologların doğrusu bu hiç de aklına gelmemişti. Siz Amerikanın yeniden keşfedilmesindeki sevinci tasavvur edebilir misiniz? İnsan her gün eski hakikatlerden birini yeniden bulsa, her gün yeni bir keşfin sarhoşluğu ile sokağa fırlasa, – varsın bunların malûm olduğunu sonradan öğrensin! – böyle bir hayat ne kadar neş’eli, ne heyecanlı bir hayattır! Bütün düşündüklerinizin zaten malûm olduğunu bilmek ve heyecansız yaşamak mı iyi; yoksa! Uyanmanın nedametlerini yeni rüyalarla tamamlamak için rüya içinde yaşamak mı?

—         Ey kırk kapının mandalını çalarak gelen, asırların sefahet ve sefaleti ile bunamış müzevir şeytan! Yine haddini aşmaya başladın!

—         Emredin. Şimdi susayım! Fakat bahsin mühim yerindeyiz. Kimsenin şöhretinde, servetinde gözüm yok; bahusus Hamdi Beyiniz gibi kanâatkâr, mütevazi küçük sermaye ve hürriyet taraftarlarının: Bakınız âdeta Nâmık Kemal konuşuyor: «Hürriyet o kadar tatlı bir şeydir ki, uğrunda hayat dahi feda edilir» — «Bir kere küçük mülkiyetin muhafazası hususunda hiç tereddüt caiz değildir; çocuklarına kalabilecek bir ev, bir bahçe, bir köşk, bir ailenin kiralık bir iki dairesi, hattâ apartımanları, bir iki dükkânı, bankada bir miktar parası, hisse senetleri, mücevherleri, menkul eşyası, otomobili, hattâ kotrası, ilh.,» — Dehşet! Memleketin umumî ölçüsüne göre bu mülkiyet küçük müdür, orta mıdır, büyük müdür? Artık siz hüküm verin. — Dostunuza bakılırsa «mutlak surette mülkiyet aleyhindeki doktrinler kadar, mutlak surette mülkiyet lehindeki doktrinler de yanlıştır». Çünkü onun eski pirî Marx’cılardan öğrendiği ana fikir, her şeyin değişmekte olduğu fikri bunu emreder. Ona şu noktayı hatırlatınız ki, her şey değişir, fakat değişme değişmez. Ve her şeyin değiştiğini kabul eden maddeci felsefenin esas tezi, tıpkı idealizmin esas tezi gibi değişmez.

—         Yanılıyorsun! Benim bildiğim Hamdi Marxiste değildir; hattâ bu kitabında uzun uzadıya Marx’ı reddediyor: «Dünya ihtilâli, iktidarın amele eline geçmesi gibi lâflar profesyonel politikacıların ve amele sırtından geçinen, sözde ihtilâlci avantüryelerin, işsizlerin davasıdır. Bütün dünyada-Birçok sosyalistler, Marxiste’ler, şunlar ve bunlar dayandıkları amele teşkilâtları tarafından terkedilmiş, sürülmüş, hakaret görmüştür.»

—         Vakıa ifadesine bakılırsa, biraz hakkınız var. Fakat hatırımda kaldığına göre yukarda da Marx, kendi zamanında mümkün olabilen her şeyi yapmıştı diyordu. Sizin şu Hamdi Beyiniz, bir teviye «İçtimaî tezadlar» diye bir şey tutturmuş gidiyor. Bunlar ne imiş: sınıf tezadı, farklılık tezadı, müstemleke- Metropol tezadı! İnsaf ile söyle Allah aşkına! Bu İçtimaî tezadlar fikri nereden geliyor. Bu üç nevi tezad arasında mahiyet farkı var mı?

Marx’ın müfessirlerinden olan Lenine «kapitalizmin son merhalesi emperyalizm» de müstemleke – metropol tezadını izah etmiyor mu? Hattâ bunu sınıf tezadının en son ve en aktüel şekli olarak göstermiyor mu? Farklılık tezadı da bizzat büyük temerküzler arasındaki rekabetten doğmuyor mu?

—         Canım efendim Hamdi Bey bunları duymamış olabilir!

—         O başka! duymamışsa keyfini kaçırmayın, varsın söylesin. Elbet bir gün duyar. Esasen devir açan büyük eserlerde âdet hiç kimseye istinad etmemek değil midir? Baksanıza, bütün kitabında bir menba bile zikredilmiş mi?

—         Elbette! Şevket Süreyyanın «Kadro ve İnkılâb» mı görmedin mi? Ya kendi eserini.

—         Peygamberler ancak birbirlerile konuşabilirler. Dostunuz böyle usullere çok riayet eder. Bununla beraber 1932 felsefe cemiyetinde iktisat Müderrisi Münir Beyin verdiği makine konferansını hatırlarsınız? O zaman Ağaoğlu İktisadî müsavatsızlık fikrini demokrasilerdeki hukukî müsavilik fikrine dayanarak tenkit etmiş ve hatırımda kaldığına göre Ahmed Hamdi de «Hükmen bir adam ameleyken patron olabilir. Kanun bunu men etmez. Fakat filen bu mümkün değildir!» diye mukabele etmişti. Bakınız, bu kitabın 104 üncü sahifesinde ne diyor: «Bir kere hakikî mânasında kapitalizmde sınıf yoktur. Bugün amele olan bir adam yarın patron olabilir. Bir amele, bir piyango isabeti ile kâşanelere malik olabilir, ilh…»

—         Ne diye bunları sayıp döküyorsun? O zaman öyle, şimdi de böyle düşünür a! Benim anladığım, Ahmed Hamdi bu İçtimaî tezadlar fikrini uzvî dinamizmden çıkarıyor. Hattâ bunun için bir yığın da misal vermiş ( Bazen sınıf fikrini şevki tabiye bağlamak istiyor ; hayvanlarda da ayni halin bulunduğunu kasdediyor: «Beş parmak bir olur mu?» Delinin yeni bir şekli, halbuki bazen eski bildikleri aklına gelerek hayvan cemiyetleri tabiî bir ahenk bulduğu halde, insan cemiyetlerinin boğazlaştıklarını söylüyor: Bu suretle sınıfın tarihi bir vetire olduğunu hatırlıyor.).

—         Bir kaç sahife ilerde de madde âleminin tezadlarından bahsediyor. Şu halde «organik dinamizm» işe başlamak için kullanılan bir nevi tâbiyedir: sınıflar arasında ihtilâl, milletler arasında harp, müstemleke – metropol tezadı, sermaye terakümü, bütün bu tâbirler Marxiste edebiyattan doğrudan doğruya aktarma! ve bunlar, beynelmilel yeni bir nizamı, (millî inkılâbımızı da şöyle arasıra hatırlamak şartiyle) yeni emperyalizmi, küçük burjuvaziyi, rahatını, huzurunu, refahını, istikbalini tefsir için kullanılan silâhlardır.

—Defol git oradan bunak şeytan! Herzelerinle kafamı dolduramam. Anlaşıldı, seni ben ikna edemiyeceğim. Ona göndereyim de anlaşın.

—         Emredersiniz efendim! diye reveranslarla geri geri çekildi. İş ona kalsın, biz çabuk anlaşırız. Bende Marxiste metodla İngiliz emperyalizmine hücum edenler, fakat başka herhangi bir emperyalizmin müdafaasını yapmak istiyenler için türlü türlü reçete var. Ayni metodla isterseniz büyük sermayenin, isterseniz küçük sermayenin, isterseniz mili înkılâbın, isterseniz beynelmilel hareketlerin müdafiiliğini yapabilirim. İsterseniz bunlardan ikisini veya üçünü birbirile barıştırabilirim. Bu şekilde daha ihtiyacı olanlar varsa onlara da haber vermenizi rica ederim. Fıkarayım, hem ben, hem onlar için faydası olur, Bu sefer hatırınızı kırdım, bir dahaya – inşaallah ı- gönlünüzü alırım. Hoşça kalın.

Sh:50-78

Kaynak: Hilmi Ziya ÜLKEN, Şeytanla Konuşmalar,  Ülkü Matbaası ,1942, İstanbul

 

 

ŞEYTANLA KONUŞMALAR- Hilmi Ziya ÜLKEN


  (1 . BÖLÜM)

TAKDİM

— Size kendimi takdim edeyim: Ben, mukaddes kitapların cennetten tardettiği, Allah’ın en menfur mahlûku, insanları baştan çıkarıp, kötü yollara sevkeden, bu dünyada hastalık, fenalık, delilik, aşağılık namına ne varsa onlara musallat etmeyi kendine başabaş iş edinmiş olan kimseyim. Bu saatte sizi rahatsız ettim diye kusura bakmayın. Çünkü benim için erken veya geç, gece ve gündüz, çalışma ve dinlenme zamanı yoktur. Ömrümde bir dakika gözüme uyku girmedi. Şu kuru kafamın ortasında iki soğuk fener gibi parlıyan gözlere bakın! Bunların bütün işi gücü, işte böyle her zaman fal taşı gibi açık durmak ve aydınlıkta, karanlıkta etrafı gözetlemektir.»

Tabiin kesesine, heveskâr ve çabuk usanan okuyucumun zevkine, günün ihtiyacına, sansürün müsaadesine uygun yeni bir mevzu bulmak ümidile masamın başında kâğıtlar arasında kaybolmuştum ki, birden pencereden mi, kapıdan mı girdiğini ferketmediğim bu, paçavralar içinde, kupkuru, fakat inadına parlak ve keskin bakışlı adam çıkıverdi. İnsan geceleyin, yapayalnız bir odada çalışırken, ummadığı bir zamanda tanımadığı hattâ sevimli bir yüzle bile karşılaşsa soğukkanlılığını muhafaza edemez. Nerede kaldı ki bu hakikaten çirkin denecek kadar lânet suratlı bir adamdı. Gözlerinde parlıyan ışık İnsanî zekâdan ziyade karanlıkları delen bir projektöre benziyordu. Fakat nedense bu adamdan korkmadım. Zaten kendini takdim etmemiş olsaydı onu yine tanıyacaktım. Ne üzerinde kızıl esvabı, ne tepesinde boynuzları, ne arkasında kuyruğu vardı. Ne gelirken yerden ateşler çıkmış, ne etrafımda korkunç oyunlar oynıyarak beni ürkütmeye çalışmıştı. Kapıda atı arabası, arkada – kendi cinsinden et’bâı yoktu. Bununla beraber onu gözlerinden tanıdım: O Şeytandı! Kur’an’ın her sure başında şerrinden korununuz, dediği Şeytan; Faust’a «insanın öteki yarısı benim!» diyen Şeytan; Isa çarmıhta iken gözlerine görünen, Musa’nın kavmini Sina yolunda çeviren, Altın buzağıyı mabut yaptıran, Nemrudu göklere çıkaracak kuleyi kurmak için zincirli esirlere kırbaçla taş taşıtan; Âdemi cennetten kovduran; ve Hallacın ruhuna aşk, aziz Augustinus’un kalbine şüphe olarak giren, katolik kilisesinde endüljans biletlerinin ortağı, sultanların gizli şeriki, Le Sage’ın «Topal Şeytanı»; Voltaire’in kalem arkadaşı, dindarların ürktüğü, dinsizlerin inkâr ettiği; Karamasov’un dışında gördüğü, Freud’un içten çıkardığı; kimine şerir, kimine mültefit, kimine hasis, kimine cömert olan; kiminin gözlerini bağlıyan ve kiminin karanlıkta yolunu aydınlatan Şeytan!

—         Hayır ola? Bu vakitsiz ziyaretin sebebi de nedir?

Diyerek kalemi bıraktım. O buradayken artık çalışmıya imkân yoktu. Yine kimbilir nelerden bahsedecekti! bu kış gecesinde paçavralar içinde titrerken onu koğamazdım. Ne diyecekse bir an önce söyleyip gitmesi için lâfı kısa kesmeye çalışıyordum.

—         Mukaddemeye lüzum yok.

—         Hayır, öyle uzun mukaddemeler filân yapacak değilim. Hülâsa karnım aç. Biraz da boğazım kurumuş.

Şaraptan başka şey içmediğini bildiğim halde ona ıhlamur pişirdim. Şaraptan başka şey diyorum: Yanılıyorum. O pek âlâ rakı da içer. Bu hususta hiç müşkülpesent değildir. Geçtiği bütün memleketlerin içkisine alışıktır. Bir dostunun dolabında likör, konyak, votka veya viski bulursa onları biribirine karıştırmaktan, ve bu suretle zihnindeki bütün mevzuları sarhoş edip Diyonizos âyininde rakseden satirler gibi bi-edep ortaya çıkarmaktan zevk alır. Cizvitlerin mahzeninde Porto ve Malaka şaraplar ile kafasını dumanlar; Benedikten ve Şartröz rahiplerinin fıçıları dibinden ayrılmaz. Bu sırada durmadan dinlenmeden dedikodu yapar. En çok sevdiği, ve en çok bildiği şey budur. Bütün ömrü yani dünya kurulalı beri bir yerden aldığını öteye nakletmek, insanları çekiştirmek, biribirine düşürmekle geçmiştir.

Bazı halleri doğrusu – hoşuma gitmiyor değildi: Bilhassa sarhoş olduğu zaman! Hiç bir şaklaban, insanı ondan iyi güldüremez. Kralların maskaraları, canbazhane kapılarında halkı çıngırakla toplayan palyaçolar, bu sırada onun kadar gülünç değildir. Asıl meziyeti bu işe hiç bir tasannu karıştırmamasıdır. O sanatı sanat için yapar. Kahkahalarla güldüğü zaman, âşık olduğu zaman, havladığı zaman, hüngür hüngür ağladığı zaman, «Bimehâba» birinin silsilesine, ecdadına küfrettiği ve sonra onun hizmetine girdiği zaman, bütün bunları yaptığı ve reddettiği zaman, kendi kendini nakşettiği, her an sözünden caymayı bir iftihar alâmeti gibi ilân ettiği zaman, büyük bir şairi zemmettiği ve sonra ayaklarına kapandığı; kariin (okuyucu) sabrını, çocukların gafletini, mütefekkirlerin müsamahasını son haddine kadar suiistimal ettiği, cemiyeti kendine maskara ettiğini zannettiği sırada cemiyete maskara olduğu ve ipliğini pazara çıkarmayı bir meziyet gördüğü, oyuncağını kıran çocuk gibi huysuzlandığı, dam aktaran adam gibi insanları küçük gördüğü için kendini bir mal zannettiği zaman o daima samimidir.

Fakat çekiştirme faslı geldi mi, dayanamaz. O dünyada insanların icat edebilecekleri nakil vasıtalarının en mükemmeli ve en ucuzudur. Bu çenesi düşük kocakarı ağzında neler taşınmaz! Ayağına kapanılan sultanların zulmünden, eteği öpülen nazırların alçaklığından, huzurunda «kemali edeble» oturulan âlimlerin cehlinden bahsedebilmek için bundan güzel vasıta var mıdır? Dedikodu en tatlı bir kumar gibi Şeytanı mı sarar. Hiç bir oyun onun kadar Şeytanı mı sersem etmez. Bir kere ona daldı mı, artık kendini tamamen kaybeder: Bazan fassalliğin [Dedikoducu. Herkesin kusurunu sayıp döken. * İnsanları medh ü sena eden kimse ] verdiği sarhoşluk içinde kendi kendini tehlikeye koyduğunu bile unutur. Bununla beraber benim topal ve ihtiyar Şeytanımın asıl kuvvetli tarafı – bütün şöhretine rağmen – zekâsı değil insiyakıdır. İçki ve kumarda olduğu gibi lâf ebeliğinde de o kadar kendini kaybeder ki, etrafa saçtığı zehirler nihayet harap etmiye başlar. Kaç kere bir vebalıdan çekinir gibi insanların ondan kaçtığını, ve bucak bucak zehirini dökecek bil yer, içini boşaltacak bir kulak arıyarak gezdiğini gördüm! Zavallı Şeytanın bu hali yürekler acısıdır. Delilik ve hastalığın verdiği humma nöbeti içinde daima alev saçan gözleri insana zekâ gibi görünür; fakat zavallı Şeytan, bazan yoruldu mu, bacağını sürüyerek köyden köye dolaşırken zehrini dökecek bir yer bulamadı mı hali yamandır. Birden bu parlak gözler donuklaşır; sanki içinde her zaman Vestal rahibelerinin yaktığı İlâhi bir alev yanar gibi duran kafa birden bire boşalır; kap karanlık, tamtakır, kuru kafa, mânâsız, aptal bakışlarla içi rutubetten romatizma saçan boş bir mahzen halini alır. Onu kaç kere bu halinde köyden köye bacağını sürüyerek giderken gördüm.

Ben onu ne tasdik ederim, ne red! Yalnızca bir bakteri faaliyetine bakan hekim gibi ona bakmaktan zevk alırım. İçinde insanlığımızın reziletleri kaynıyan bir kazanı görmek meraklı değil midir? Mikropların sirayetine karşı bizde bir nevi mukavemet vardır. Onu kaybettiğimiz zaman okkanın altına gideriz. Şeytanı seyretmek ve dinlemek – fakat kabul ve reddetmeden – bizi kendi kendimize karşı hâkim kılmaz mı? Bilmem, ben hep böyle düşünürüm; ve bunun için olacak, bir çoklarının ürktüğü, nefret ettiği veya tuzağına düştüğü Şeytanı uzun uzun dinledim ve zarar görmedim.

Evet, Şeytanın asıl kuvveti insiyakıdır, demiştim. Zaten böyle olmasa, o sarhoş kafası, kör gözü, topal bacağile içinde bu kadar düşmanı olan insan nevine karşı kendini nasıl korurdu? Kuvvetliyi medheder, şöhreti alkışlar, bayağı bulduğu yükselince arkasından koşar, eteğine yapışır, arkasında yumurta küfesi yoktur: Onun için cebîne kahraman, ve âdiye asîl demek kadar kolay bir şey olamaz. Bu kadar anî değişmeyi idare eden ne karmakarışık kafası, ne ömründe hiç nasip olmıyan iradesidir. Bunu yapan yalnız köpekler gibi pek uzaktan koku alan, ve yalnız tehlikenin kokusunu alan insiyakıdır- Tehlike, «silâh başına!» işareti gibi bütün hayatî kuvvetlerini harekete getirir. Kör, topal, kötürüm, sarsak aklı, yıldırım hızile giden bir lokomotif arkasına takılmış kırık araba gibi sarsılarak, yuvarlanarak gider; fakat gider. O hele sırtını sağlam bir duvara verdi mi, keyfine payân yoktur! Eski dostlarını bir anda inkâr etmek, artık çekinmediği insanlara kahramanlık göstermek, âcizlere ve miskinlere hücum etmek, zaten beğenilmeyeni beğenmemek, zaten tekme yiyene bir tekme daha vurmak, piyasada ne varsa onu satmak, ve piyasayla beraber malı değiştirmek, fırıldağın ucunu rüzgâra vererek onunla beraber dönmek, günün ihtiyacına en uygun bir fırıldak, tam bir fırıldak olmak işten bile değildir.

Bu huylarını bildiğim için ona yüz vermek istemem. Kim bilir yine kaç kapının mandalını çalarak gelmiştir diye onu ıhlamurla savuşturmaya çalışıyordum. Fakat öyle pek gideceklerden görünmüyordu. Bilâkis yerleşiyor, gelişiyor, hattâ oturduğu yerde bağdaş kurup cebinden bir şeyler çıkarıyordu: Bu bir topaçla, hacıyatmazdı. Masamın üzerinde hızla topacı çevirmeğe başladı. Bu sırada kahkahayı atıyor, muvaffakiyetinden pek memnun görünüyordu. Bir taraftan da hacıyatmazı ileri sürdü.

—         Görüyor musun? dedi, bu hiç bir yerde durmuyor. İstediğin tarafa doğru dönüyor.

—         Ya hızı bitince?

—         Baştan çevirirsin. Bu sefer istediğin tarafa doğru: sağdan sola, soldan sağa! Kâh ağır kâh çabuk.. Topaç dönüşünden mesul değildir. Bütün âlem gibi o da dönüyor. Sehabeler, sistemler, yıldızlar, dünya, ay, güneş, bütün âlem. Vaktile mevlevîler de dönerdi. Yalnız onların bir kusuru var: Ayakları yerden kesilinceye kadar hep bir tarafa dönüyorlar. Bu suretle başları dönüyor, Allaha yükseldik diyorlar. Halbuki benim topaç istediğim tarafa döner, istediğim yerde durur. İstediğim zaman geri döner. Ayağı yerdedir: yer yüzü böyle istiyor.

Ben hacıyatmazı göstererek :

—         Ya bu ne oluyor? dedim.

—         O da benim ikinci marifetim. Görüyor musun şu haspayı? Ne yapsan ayaktadır. Tepesi aşağı yere at, yine ayakta. Sırtını yere getir: yine ayakta. Nerede olsa, hangi devirde gelse yine ayakta. Bu hacıyatmazı çok eskiden aldım. Bitpazarında satıyorlardı. Yok pahasına ele geçirdim. Halbuki bence dünyalar değer. Bak! Ne yüksekten fırlatıyorum. Hop!..

Tepe taklak geldi.. – Zannedersin değil mi? – Yağma yok! Yine ayak üzerindedir. Sultan Mecit devrinde Kuleli vakasından sonra bunu yere attım: herkes devrildi, o ayaktaydı. Sultan Aziz zamanında yine öyle. Adamcağızı kestiler mi, kendini mi vurdu, ortalık karmakarışık oldu. Düşenin, devrilenin sayısını Allah bilir: Bizim hacıyatmaz yine ayakta. Ali Suavi vakasında da hacıyatmazım oynadı.

Sultan Hamit geldi, işler değişti: Ahmet Vefik paşa falakayla «Meclisi Mebusan» ı idare etti. Derken Sultan Azizin katilleri aranmıya başlandı; mahkeme kuruldu: Süruri Efendi reis, hafiyeler etrafı sardı. Meşrutiyet budalaları yere serildi. Bizim hacıyatmaz yine ayakta! Genç Osmanlılar Avrupaya kaçtı: «jön Türk» oldular. Mısırda, Pariste gazete çıkardılar. «Hürriyet» fedaileri Resneden Manastıra indi. Beyazkulede bayraklar asıldı. Zincirlere bağlı meşrutiyet perisi baştan tahta çıkarıldı. Hafiyeler zindanlara doldu. Fakat onların içinden bizim hacıyatmaz sıyrılarak yine ayakta kaldı. Cihan harbi geldi: Kıtlık başladı. Millet açlıktan kırıldı. Hacıyatmaz «Enverland» vagonlar ile gelen şekerleri yedi, zincirleme, menbai ihtikâr, millî iktisat., bizim hacıyatmaz yine ayaktaydı. Mütareke geldi çattı: Düşmanlar baskın etti. Hazreti Meryem cami avlularında İngiliz mandası için ağlıyarak miting yaptı. Koca kavuklar gangsterlerle bağdaştı. Kırk yıllık hesaplar soruldu, sehpalar kuruldu: fakat bizim hacıyatmaz yine ayakta kaldı!.. Sen böyle oyuncağı nerede bulabilirsin? Bunlar bende oldukça dünyanın sonuna kadar can sıkıntısı nedir bilmiyeceğim. Kimin böyle marifetleri var, kimin?..

Ve Şeytan bir elile topacını çevirip öbürile hacıyatmazı fırlatarak masanın üzerinde – aklı sıra – marifetler yapyor, gözünden yaşlar gelecek kadar kahkahalarla gülüyordu. Artık canım sıkılmağa başlamıştı. Kâğıtlarım dağılmıştı. «Yarın benden yazı bekliyorlar, diye düşündüm, bu münasebetsizi bir an evvel defetmenin çaresine bakmalı!»

—         Anlaşıldı, dedim. Haydi artık beni rahat bırak!

O yerinden – biraz kızgın ve mahcup – kalktı; kapıya doğru geriledi. Boynunu bir tarafa bükmüş, ellerini göğsüne kavuşturmuş, yalvarır gibi duruyordu.

—         Ne var, bir şey mi diyeceksin?

—         Hayır, şey.. Ben asıl size bazı havadisler getirmiştim de..

Onun ne mel’un bir müfteri, ne şerir bir riyakâr olduğunu herkesten iyi bildiğim için sözünü bitirmesine meydan vermedim :

—         Havadislerin senin olsun! Haydi bakalım, çek arabanı.

O, bu kat’î kararım üzerine gitmeden başka çare olmadığını anlamış gibiydi. Kapının tokmağını çevirirken tekrar geri döndü, parmağını söz ister gibi uzattı :

—         Bir kelime..

—         Söyle bakalım, fakat bu son defa.

Sonra birdenbire Şeytana kızmakla – kendi hesabıma – hiç de iyi hareket etmediğimi düşünerek ilâve ettim :

—         Yani böyle çalıştığım zamanlarda demek istiyorum..

—         Bana karşı nihayetsiz iltifatınızı bilirim. Kimse sizin kadar beni dinlemeye tahammül etmemiştir. Bir şey itiraf etmeme müsaade ediniz: Ne beni sevenleri, ne de benden korkanları sizin kadar seviyorum. Bu haliniz ilk önce – ne yalan söyliyeyim – biraz beni çileden çıkarıyordu. Fakat mağlûp olma-dığınızı gördükçe size karşı hürmetim arttı. Ve bilirsiniz ki çalıştığınız zamanlar sizi rahatsız etmemişimdir. Bu sefer de, şüphesiz.. Çalışmak istediğinizi hattâ bir mevzu aradığınızı biliyordum. Benden korkmayan, beni sevmiyen; ne hilelerime kapılan, ne benden kaçan bir kimse için sözlerimin faydalı olacağını zannediyorum. Neler yazmak istediğinizi tahmin ediyorum. Bırakın duyduklarımı, bildiklerimi söyliyeyim. Siz yine dilediğiniz gibi hareket edin. İhtimal bunlardan hiç birine inanmazsınız. Yahut belki de bu kadar boş söz arasında bir kaç hakikat tanesi bulup çıkarırsınız. Bunu sizin dirayetinize bırakıyorum. İkimiz de biribirimizi kâfi derecede tanırız.»

Bu sözler üzerine düşündüm: Şeytanın – galiba – hakkı vardı. Cidden ben bazı şeyler yazacaktım. Mevzularım az çok muayyendi. Fakat henüz nelerden bahsedeceğimi pek iyi bilmiyordum. Bu sahtekâr ve bunak mahlûku dinlemede ne zarar olabilirdi? Saçmalıyorsa onu kovmak elimde değil miydi? Kabul etmediğim yerleri pek âlâ hazfedebilirdim. Böylelikle yavaş yavaş yumuşadım. Onun tekrar odaya girmesine, sobanın kenarında ısınmasına müsaade ettim. İçecek başka hiç bir şey olmadığına inanmamakla beraber, nezaketen ıhlamura razı oldu. Ona pasta yerine yulaf ekmeğinden tirit yaptım. Üstü başı içime dokunuyordu. Neredeyse dolaptan, eski ceketlerimden birini verecektim.

—         Bunca maharetine rağmen, nedir şendeki bu hal? diye sordum. Dişlerinin kesebildiği tiritle karnı doymuş taklidi yaparak yerine yerleşti:

—         Soyumuz sopumuz çoktur bilirsiniz dedi. Akrabamdan bir çok zengin şeytanlar var: Çift çubuk sahibidirler. Kapılarında uşaklar, arabalar durur.

—         E!.. Sen niye böyle kaldın?

—         Onlar ortalığı soyup soğana çevirmek için benden çok akıl kullandıklarımı zannediyorsanız yanılıyorsunuz. Hepimiz ayni kumaştanız. Yalnız benim bir kusurum var: Gevezeliğim! Bilirsiniz, lüzumlu lüzumsuz her yerde söylerim. Bir yerde yaptığımı ötede bozarım. Bin bir hile çeviririm, insanları biribirine katarım, bir de bakarsınız tam çatı kurulacakken bir sözle bütün yaptıklarım bozulur. İşte bu da benim zaafım! Ne yaparsınız elde değil. Bu yüzden diyar diyar, kapı kapı dolaşıyorum. Dünya kurulalı hâlâ bir dikili ağacım yok. Bir taraftan yapıp bir taraftan yıkıyorum…

Dalgın dalgın durdu. Meyus görünüyordu. Fakat hakikatte bu onun gevezeliği ve sarhoşluğu tükendiği zamanki tabii haliydi.

—         Şu elimdeki marifetler de benim tesellîm! diye oyuncaklar ile oynamıya başlayınca yeniden gözleri parladı. Artık makaraları çözülecek hale gelmişti. Onu söyletmek için ufak bir işaret kâfiydi. Kâğıda bazı hareket noktalarını kaydederek ona sormak istedim: İşin doğrusu, kendim düşünüyordum: «Ben istediğim kadar müstakil olduğumu iddia edeyim, arzuma rağmen yine maharetle içeri girdi ve kendini dinletmeye muvaffak oldu ya! demek ki onun hilesinden korunmak kabil değil. Fakat ne olursa olsun, mademki bu dakika ona ihtiyacım var, varsın öyle olsun!»

FAZİLETE DAİR

—         Neden bahsedeyim? Önümde bir yığın dokunulmamış mevzu var. Hiç birine yaklaşmıya cesaretim yok. Bir bakımdan didik didik olmuş, tutulur yeri kalmamış; bir bakımdan her biri Betul gibi bakir duruyor: İşte dil bahsi, terceme bahsi, işte nesrimiz, şiirimiz, hikâyemiz, romanımız; işte resmimiz, heykelimiz, musikimiz, nihayet işte hepsinin bir nevi hülâsası veya posası demek olan tenkidimiz…

Şeytan sözümü kesti :

—         Müsaadenizle, bunlardan ne suretle bahsetmek istiyorsunuz?

—         Yani bizde neler olup bitiyor; sanat hayatımızın bir plânçosu; yahut krokisi.

—         Doğru bulduğunuz bir sanata göre bu kopyeleri hivic mı edeceksiniz? Yoksa dostlarınızın koltuklarını mı kabartacaksınız, kötü yolda daha rahat yürüyebilmeleri için onlara cür’et mi vereceksiniz, çürük malların üzerini boyayıp damping mi yapacaksınız? Ben kendi hesabıma bu İkincisini tercih ederim.

—         Allah belânı versin! Bütün işin bu değil mi zaten. Fakat dur bakalım; zihnimi bulandırıyorsun. Hiciv etmeye hiç de niyetim yok; esasen bu benim yolum değil. Sonra, canım!

-          kendim de dahil – kimi hicvedeyim? Emekliyen bir hareke-tin içindeyiz. Kabahat bizde mi? Sen de bilirsin. Şu eski Yunanlılar – tarihin cilvesi – hepimize hocalık edip duruyor. İnsafla düşünülse bizim çektiğimizi bir Allah bilir. Onlar Homeros’u okuyup bir de jimnastik yaptılar mı kendilerini âlim zannederlerdi. Talih bu! Bir kere hocalık kürsüsüne oturmuşlar. Acemi kavimler bu kapıdan girdiler mi, mutlaka önlerinde diz çökmeye kendilerini mecbur görüyorlar. Hâdiseleri tersine çevirmek kimin elinde! Dünyada bir ihtilâl kopsa ve bütün çocuklar öğretmenler ile, erler subaylar ile rollerini değiştirse, yine bu mirasyedi ve şımarık üstadı kürsüsünden indirmek kabil değil-

—         Neden mirasyedi oluyormuş?

—         On binlerce yıllık eski medeniyetlerin mirasına konduğu halde, hiç birisini tanımıya tenezzül etmediği için. Bize gelince, biz Lâtinler, Cermenler, İslâvlar, Türkler Homeros’tan veya Eflûtundan icazet alacağız diye uğraşıp duralım!

Şeytan bu noktada derin derin düşündü. Can alacak bir yerine dokunmuş olmalıydım. Belki de mütemadiyen söze başlamak istediği sırada fırsat bulamadığı için somurtuyordu. Artık gülmüyor, şaklabanlık etmiyor, yaradılışının asıl hikmeti olan âlemi maskaralıklar ile güldürmek – bazan taklit yaparak, bazan hicvederek, bazan ağlıyarak ve bazan yaş ile baş ile nisbetsiz melodramatik ahmaklıklara düşerek – daima güldürmek elinde değilmiş gibi ciddî ve mütefekkir görünüyordu. Onun bu haline hiç alışkın değildim. Beş dakika bir mevzu üzerinde duramıyacak kadar hoplayıp zıplamayı âdet edinmiş olan bu ihtiyar hokkabazdan ağır başlı şeyler dinlemek – doğrusu – tuhafıma gitti. Hiç Beberihuyi Romans çalarken, ve palyaçoyu

fikirlerin menşeine dair nutuk verirken dinlediniz mi? Kahkahalarla gülersiniz. Fakat bu sırada gülünç olan fikirler değil zavallı palyaçodur. Bununla beraber bizim Şeytanı – ne olursa olsun – söyletmeye karar verdim.

—         Sen ne dersin bu işe?

—         Doğrusu pek de sizinle beraber değilim. Ben o çıplak tepelerde zeytin yetiştiren fakir balıkçı kavmini çok iyi tanırım. Atik sırtları eskiden de kayalıktı. Altın babası şehirler, onları kapılarından dilenci gibi koğmuştu. Eli bayraklı filozofları gücendirmemek için hepsini birden kabul eden basiretli ve korkak Taine, bu Yunan mucizesini anlatırken torbasından neler çıkarıyordu? Kan! Kırmızı kürreciklerimi saydınız? Zaman! bu, herşeyi elinde yoğuran mabut, Elenlerin Chronos’u mudur? Hani yeryüzünde yüz binlerce sene dolap beygiri gibi aynı yerde dönen kavimler? Mekân! Güzel toprak.. Bol nehirler, yeşil vadiler, mavi gök ve şairane hülyalar… Coğrafya insanları ne kadar da çabuk sersemletiyor. Bırakın efendim! Bu Yunanda eskiden de çıplak fakir, balıkçı köyleri vardı.

Fakat hepiniz ona çıraklık etmeye mecbursunuz. Zeus’in elinden ateşi çalan ve insanlara can veren bendim. Dionysos’u sarhoş eden ve Aphrodite’e emsalsiz cazibesini veren, peşinden Pan’lar ve Satyre’leri deli gibi koşturan, Athena’ya vekarı, Apollon’a cesareti, Hermes’e sürati, Eros’a kalpleri yaralıyan oku, ve Plüton’a altınları, Junon’a bereket ve bolluğu; ve nihayet insanlara bütün bunlara karşı bitmez tükenmez hırsı, iştihayı, hasedi bahşeden bendim. Bir külçe altın yüzünden onları boğazlaştıran, alçaklığın, ihanetin, kuvvetin, zaferin ve şöhretin tadını onlara tattıran bendim. Bu küçük balıkçı köylerinden bir hayal dünyası yaratan, rüyayı hakikatten daha büyük ve daha kudretli yapan; dilencileri, fakirleri, işsizleri, hastaları onunla teselli eden bendim. Beni orada kimse hor görmedi. Cinayette bile benim maharetimi alkışladılar. Ve sizler, benim ilk yetiştirdiğim bu usta evlâdımın çırakları, ondan başka ne yaptınız? Bu fakir balıkçıların kurduğu hayal dünyasını meydana çıkarmak için, onlara zihnin göklerinde oynattığım dramı yeryüzüne indirmek için, gerçekten sarhoş olmak, alüfteler peşinde koşmak, sür’ati cinnet haline getirmek, altın yüzünden caniliği kahramanlık saymak, hamakatinizin bütün mahsullerini vitrinlerde sefalete seyrettirmek için varınızı yoğunuzu sarfettiniz. Ve sonra o riyakâr İsrail Nebî’lerinin sahte vaazlerini milyonlarca nüsha çoğaltarak halka afyon diye dağıttınız!

—         Yine edepsizliği ele aldın. Artık bu kadarını çekemem!

—         Hakkınız var, çok ileri gittim. Bunaklığıma bağışlayın. Sizden başka, zaten beni kim çeker! Arada bir saçmaladığıma bakmayın. Gençliğim hatırıma geldi de.. Ah, neydi o zamanlar! İşte hakikaten yüzüm buruştu, dişlerim döküldü, âlemi güldürmek için cambazhanelerde kendimi teşhir etmeden başka yapacak şeyim kalmadı… (Bir müddet durdu, sonra birinden çekinir gibi etrafına bakınıp alçak sesle ilâve etti) Şu İsrail Nebî’lerine riyakâr dediğime cidden kızdınız mı?

—         Mesele bu değil a canım! dedim, bana ne onlardan.. Dünyada mürai istatistiği mi yapacağız- Başka şeylerden bahsediyorduk-

—         Şu halde iş değişiyor! Demek insanların hırsını takbih ettiğim için kızdınız. Bu belki doğrudur. İhtimal bundan beni mesul tutacaksınız. Varsın öyle olsun. Fakat – şunu itiraf etmenizi isterim – Bütün kötülüklerin menbaı ben olsam bile, hiç olmazsa bir meziyetim var: Samimiyim! İnsanlara şehveti ben öğrettim, aşkın, içkinin, kumarın, altının, debdebe ve tantananın, şöhretin, hiç bir şeyden doymamak ve her şeyi araştırmanın, ebedî olmak rüyasının sarhoşluğunu ben tattırdım. Eğer bu yüzden onlar boğazlaştılarsa, ve tımarhaneler, hapishaneler, menfalar bu yüzden dolduysa; eğer bu yüzden sefalet sokaklarda çırılçıplak dolaştıysa kabahat bendedir.

Ama gel gelelim, hakikatte ben mesul değilim: Eski Yunana çıplaklığı ben öğrettim. Güzelliğe, doğruluğa, iyiliğe ibadeti ben gösterdim. Orada benim namıma âyinler yapıyorlardı. Mabutlar bana kızıyor, fakat insanlar beni seviyordu. Hattâ mabutların bile bir kısmı benim dostumdu. Bu dünyada canlılık, yaratıcılık, neşe ve saadet namına ne varsa benden geliyordu. Sonra karanlık devir geldi. Riyakâr İsrail Nebî’leri güzel vücutları örttüler. Neşe ve saadet yasak edildi. Abus, kasvetli yüzler insanlara dünyayı zindan etti. Davut, çeşme başında su dolduran kadına haris olduğu için kocasını harbe yolladı ve cebhede vurdurdu. Süleyman ın cariyeleri yıldızlar kadar sayısızdı. Alnıma Şeytan damgasını vurarak beni şehirlerin kapısında taşlattıktan sonra kendileri neler yapmadılar!

«Bir yanağına tokat vururlarsa ötekini çevir!» diyen İsa, eline biraz kuvvet geçer geçmez mabedin kapısında esnafın tezgâhlarını devirdi, çocuk denecek bir yaşta Roma kanunlar ile çarmıha gerilmeseydi kimbilir daha neler yapacaktı! Ve papaslar, bu Allah koyunlarının çobanları, hakikî çoban olmak için neler yapmadılar! Saraylar kurmak için salhaneye sürükler gibi sürülerini Haçlı Seferlerine şevkettiler. Firavunlara taş çıkarttılar. Endüljans biletlerile ahretten arsa sattılar. Esir ticareti yaptılar. Müstemlekelerde halkı boğazlamak için fetvalar çıkardılar. Hindistanda mücevher ticareti yapmak için topukları altında elmas taşıdılar, ve «Avrupanın servetini ayaklar altına alıyoruz» dediler. Mağmum suratları ve kapkara esvapları içinde şehvetin, hırsın, kinin, ihanetin, canavarlığın yılanlarını sakladılar. Alnıma sürdükleri lekeyi kendi alınlarındaki başlıkla gizlediler. Cinayetin en korkuncunu işlerken kendilerine melek süsü verdiler. Ya ben biçare Şeytana iftiraların en feciini ettiler. Beni sahtekârlıkla itham ettiler! (Sesi gittikçe yükseliyordu. Heyecandan şakaklarında terler birikmişti. Bitkin bir halde koltuğa çöktü. Sonra yavaş yavaş yine sözüne devam etti:) Evet, insanlara fenalık etmiş olabilirim. Şehvetin olduğu kadar aczin, servet kadar sefaletin, güzellik kadar çirkinliğin, ilim kadar cehlin de babası benim. Kâşanelerinde zevk süren zenginler namıma neşideler okurken, mezbelelerde sürünen sefiller bana lânet yağdırır. Fakat riyakâr, asla!.. Bu ünvanı Nebî’lere ve rahiplere bağışlıyorum. Allah’ın ve insanların lânet için verdikleri Unvanlar bana kâfidir.

Boccacio’nun Decameiron’unu okuyun; Diderot nun «Rahibe» sini okuyun; Hasan Sabbah’m hayatını okuyun; bektaşi âyinlerini okuyun; zulme fetva veren yobazları okuyun; Cinci Hoca’ları, Ebülhüda’ları, Sebil-ür-Reşat’ları, hilâfeti ilga eden fıkıh müderrislerini, piçlere miras kazandıran kavukluları okuyun; saçının bir kılını gösterene yetmiş bin yıl cehennem ateşi tehdidi savuran vâizleri okuyun; cerrarları, hüllecileri, faizcileri, yalancı şahitleri, Sait Molla’ları okuyun. Din, ahlâk ve fazilet namına yapılan bu reziletlere takılacak en güzel isim riyakâr değil de nedir?

«Fazilet! Meğer, ne boş bir sözden ibaretmişsin!» diyen Caton ne kadar haklıymış. Yer yüzüne kötülüğü, hastalığı ve cinneti indiren ben Şeytan, bunu size öğretiyorum. Bu sahte kahramanların yüzlerinden maskeleri indirmek vazifesi bana düşüyor: Onların iç yüzünü hepinizden iyi ben bilirim. (Tekrar cebinden topacını çıkardı. Bütün kuvvet ile masanın üzerinde çevirmeye başladı. O dönerken gözleri bir deli neşesile parlıyordu) Bak, bak!.. Nasıl da dönüyor. Şimdi gelin de sizinle bunun gibi dönen insanları gözden geçirelim.

Asabi, ayağa kalktım :

—         Alay edecek vaktim yok, dedim. Görüyorsun a, yarma bir yığın işim var.

—         Ben de zaten onun için söylüyorum ya! Bir takım mevzularınız vardı değil mi? Dil, tercüme, şiir, roman, resim tenkit… Bunları yazmak istiyorsunuz, ve bir türlü başlıyamıyorsunuz. Çünkü bu meseleler daha doğmadan ihtiyarlamış, foetus olmuş. Sebebi? İşte bu topaç!.. Bütün bunları konuşmak için evvelâ karakter üzerinde durmalıyız. Diyelim ki, güzel fikirleriniz var, fakat onları tatbik edecek kimdir? Öyle veya böyle.. Mesele orada, değil, yapacak adam kimdir, ona bakın! Şarap veya su getirmek istiyorsunuz, ama destiniz delikse! Şu halde mesele ne şarapta, ne de suda. Her şeyden evvel destidedir.

—         Biz şarabı inkâr edip suyu kabul ediyorsak, ona ne dersin?

—         Kırık testi ile suyu dökersiniz derim.

—         Bu su nedir biliyor musun?

—         Şüphe mi var? Bütün İçtimaî kanaatiniz, imanınız.. Bütün felsefeniz. Ben size suyu şarapla karıştırın demiyorum. Bu hilekâr satıcılardan kendinizi koruyun. Fakat halis şarap satanlara daima inanabilir misiniz?

—         Mademki halistir, neden inanmıyayım?

—         Evet. Fakat onu avucunda vermiyecektir.. Demek istiyorum ki fikirler havada durmaz. İş içinde insanlara dayanılır. Sizin gibi düşünen, veya böyle söyliyen insanların arasında sizi yarı yolda bırakacaklar, sözünden dönecekler, bir pula satacaklar yok mudur?

—         Eğer düşüncelerinde samimi iseler?..

—         Görüyormusunuz! Demek ki mühim olan düşünmek değil, düşüncede samimî olmaktır. Affedersiniz ukalalık ediyorum- Size yeni şeylerden bahseder gibi konuştum. Bunlar zaten hep malûm değil mi? Şüphesiz!-. Fakat – müsaadenizle – tatbikatta hiç de öyle değil. Biraz önce bu besbelli gözüküyordu. Şu halde meselemize geliyoruz: Demek ki mühim olan düşünce değil, düşünendir. Düşünen kimdir? Bizim gibi etten kemikten yapılmış insan.. Onu hangi şartlar yetiştirmiş, hangi kalıplarda dökülmüşse ona göre kabiliyetli oluyor. O zaman ayni düşünce bu kuklalarımızdan birinde parlıyor, birinde yanıp sönüyor. Birinde mütemadiyen renk değiştiriyor. O zaman bizim için mühim olan düşünen insanı bütün bir varlık olarak tetkik etmektir. İsterseniz -sizin İlmî tâbirlerinizle- onu meydana getiren biyolojik ve sosyolojik âmilleri araştırmaktır. Fakat siz bu araştırmayı yapadurun. Aksiyon karar ister. Onun istatistik toplamıya vakti yoktur. Ve aksiyon hüküm verir. Onun uzvî, ruhî, İçtimaî sebeplere irca eden deterministin iradesizliğine tahammülü yoktur.

—         Ya sen, determinist değil misin?

—         Elbette! Hem de ne kadar!.. Fakat bu bizi karardan alıkoyamaz. İş başında bu testi işe yarar, bu testi yaramaz hükmünü derhal vermeye, ve yaramıyanları bir tarafa atarak ötekilerle işe girişmiye mecbursunuz. Sonra vaktiniz varsa yaramıyan testileri tamir edebilir, veya ileride yapılacak testilerin daima işe yarar olmasını temin için eskilerin işe yaramaz olmasındaki âmilleri hesaba katabilirsiniz. Fakat bu, sonraki iş.

—         Şu halde sence, her şeyden evvel düşünce ile değil, düşünenle işe başlamalı, ve düşünenin karakteri hakkında aksiyon zaruretine göre karar vermelidir.

—         Tamamile!

—         Ve demek ki, karakteri tayin eden ölçü aksiyondaki dayanıklılık olacaktır.

—         Bundan iyi ifade edilemez.

—         Fakat bu dayanıklılığı temin etmenin çarelerini araştırmada da bir mahzur yoktur.

—         Şüphesiz! Hattâ zarurîdir demelisiniz. Determinizm ancak aksiyon içinde verdiğimiz hükümleri kolaylaştırmak için bize ışık vazifesini görecektir.

—         Şu halde, demek oluyor ki sence ahlâk meselesini ilim meselesinden ayırmıya imkân yoktur.

—         Çok güzel söylüyorsunuz! Ancak bu noktayı sarihleştirmek şartile. (Şeytanın bu ciddî tonu o kadar tuhafıma gitti ki, gülmeden kendimi alamadım- Bununla beraber, o mevzuuna tamamen dalmış görünüyordu. Ayni tonda devam etti:)

—         Eflâtun ahlâkı ilme bağlıyordu. Kant ilmi ahlâka bağlamak istedi. Sizin şu yeni Amerikan filozoflarınız ilmi doğrudan doğruya Aksiyondan çıkarmak istiyorlar. İki bin senedir; görüyorum, insanlar bu çıkmazın içinde dolaşıp duruyorlar: Nazariye mi ameliyeden çıkar, ameliye mi nazariyeden? Halbuki, bence, meseleyi bu şekilde koymak yanlıştır. Nazariye ve ameliye, isterseniz ilim ve ahlâk yine biribirinden müstakil kalırlar. Ancak ameliye, düsturlarının bütün unsurlarını nazariyeden çıkardığı gibi, nazariye de daima ameliye sayesinde yürür ve kontrol edilir. Ben âdeta ameliyeyi şöyle tarif edeceğim: O, karanlıkta kullandığınız el fenerleri gibidir ki nerede iseniz orayı aydınlatır; zaman dediğiniz güzergâh üzerinde bu noktanın yeri mütemadiyen değişecek ve onunla beraber aydınlanan saha da genişliyecek ve değişecektir, işte aksiyon budur. Bizzat yürümenin mekanik, ruhî veya İçtimaî kanunlarını arıyabilirsiniz. Fakat bu yürüyüşün o kanunları bulma üzerinde oynadığı rolu değiştiremezsiniz.»

Şeytanın aksiyon hakkında söyledikleri bana biraz mübhem görünmekle beraber, hayli cazip geldi. Eskidenberi zihnimde çözülemiyen en büyük düğümlerden birine, hürriyet meselesine temas ediyordu. Onu cennetten tardedildiği vakittenberi bu metafizik meselelere kimse sürüklememiş olmalıydı.

—         İnsan bu aksiyonda hür müdür?        

—         Ne demek istiyorsunuz?

—         Yani insan aksiyonu esnasında ondan evvelki sebeplerden müstakil olarak dilediği yolu seçmek iktidarında mıdır?

—         Hayır! Bu şekilde hürriyetin mânasını anlamam. Ne ben Âdemi iğva ederken, ne Allah beni cennetten tardederken, ne insan günahının cezasını çekerken – bu sizin anladığınız manada – hür değillerdir. Ancak aksiyon mütemadi bir terkip, ve her terkip bir yaratıştır. Ve zamanın seyrinde aksiyon bir yaratış olmak bakımından – isterseniz – hürdür diyebiliriz.

—         Fakat bu yaratış halindeki aksiyondan ayrı bir realite var mı?

—         Hayır! Bütün realite ondan ibaret. Yalnız biz bu cereyan halindeki âlemi daima iki zaviyeden görüyoruz: Ya onu mütemadi yeni terkibi ve yaratışları esnasında kavrıyoruz. Bu aksiyonun kendisidir. Yahut bir an için bu cereyanın, maktamı görüyoruz. Bu da nazariyedir. İş e fazilet bu içtima? fikirlerin aksiyon bakımından görülmesidir.

—Eflâtun Menon’da fazileti târif eder. Çiftçinin, hâkimin, kadının, esirin faziletleri üstünde değişmeyen mutlak bir fazilet olduğunu söyler. Protagoras da bu faziletin terbiye ile öğrenilebileceğini ifade eder. Bunlara ne dersin?

—         Ben Eflâtunu tanırım. Söz aramızda onun bu hususta çok kurnazlığı vardır. Daima kaçamaklı lisan kullanır. Kâh Sokratı haklı çıkarır kâh Sofistleri. Hakimin maksadı bana anlattığına göre – ideal bir fazilet imanını talim etmekti. Herkes kabiliyetine göre az çok una yaklaşır. O daima bulutların üze-rinde erişilmez bir gaye olarak kalır. Kendisile bu meselede çok münakaşa ettik. Ona Heraclite’den delil getirdim. «Zaten dayandığın bir direk de o değil mi?» dedim. Üstad bana hak verdi; fakat başı sıkıştıkça Parmenide’e başvuruyordu. O iki katlı bir bina kuruyordu. Fakat birinden ötekine geçecek merdiveni unutmuştu. Aşağıdakiler yukarıya hayranlıkla bakacaklar ve yukarıdakiler aşağıya inemiyecekler.

—         Hegel bu iki katı birleştirmedi mi?

—         Haklısınız! Yalnız onun da kendine göre hilesi var. Tereciye tere satılmaz. Kendisine bunu açtım: «Bir yüzü madde bir yüzü fikir olan bu iki yüzlü âlem de ne oluyor?» dedim.

Kulağıma eğildi: Birbirimizi ele vermiyelim, senin de ne marifetlerini biliriz, dedi. Şunu doğru dürüst söylese iş düzelecek: Temeli yaradış halinde fikir olan âlem; yahut temeli yaradış halinde madde olan âlem.

—         Eee!… Topal şeytan! Sen hangi taraftasın bakalım, diye sordum.

—         Pek sıkıştırmayın, dedi, birazı da bana kalsın. Yalnız şu kadarını söyliyeyim. Hayli zaman var ki, bu yaradış halinde fikir olan âlemi tecrübe edip duruyorum. Bir neticeye varamadım. Durduğum yeri âlemin merkezi zannediyorum. Örümcek ağına düşen sinek gibi bocalayıp duruyorum: eğer âlem fikirden ibaretse, fikir de bende varsa âlem benden ibarettir. Hiç olmazsa kabul etmek lâzımdır ki başka insanlar da vardır (fakat bunu neyle isbat edebilirim!) O zaman ne kadar insan varsa o kadar âlem olması icap eder ve bu âlemlerden hiç biri diğerine merkez olamaz. Böyle bir kâinatta bilginin ve isbat etmenin mânası nedir? Size bir şey itiraf etmeliyim: – Fakat bunu yalnız size söylüyorum – Eflâtun idealizmi icat ettikten sonra beni yere vurmuştu. Ondan intikam almak için papasları bu ağa ben düşürdüm. Haydi bakalım uğraşıp dursunlar!..

—         Demek sen maddecisin! Pekâlâ., ya bu fazilet nazari- yenle bunu nasıl uzlaştırıyorsun?

—         Bence fazilet bir put değildir. Hele insanların müşterek rüyası hiç değil. Bununla beraber o Caton’un dediği gibi isimden de ibaret değildir. Pyrenes’lerin aşağısında doğru, yukarısında yanlış diyen Pascal’a inanmayın! İnsanları birbirine düşürmek istediğim zaman kullandığım silâhı size karşı kullanmıyacağım. Fazilet aksiyonun sıhhatidir. İyi işleyen bir makine, meyve veren bir ağaç, sağlam bir vücud gibi sağlam bir aksiyon da mutlaka kendi dünyası için faziletlidir.

—         Machiavelisme’e ne buyurulur?

—         Machiavel kendi adamlarını kandırmaya kalktığı gün okkanın altına gider, kimse tek başına peygamber olamaz. Ve kendi fikrine ihanet eden mahvolmuştur.

—         Şu halde sen yalanı takbih ediyorsun?

—         Bana tuhaf şeyler söyleteceksiniz dostum! Şeytan bu, hiç yalanı takbih eder mi? Daha açık mı söyliyeyim istiyorsunuz? Pekâlâ, öyle olsun!. Sözün kısası: ben şu insanlara üç şey hediye ettim: delilik, yalan ve fazilet. Yeni bir yalan söylediğimi zannederek gülüyorsunuz değil mi? Yaradılış ve mahvoluşun üzerine kasem ederim ki doğrudur! Gerçekten üç hediyem var, birbirini tahrip eden üç kuvvet, ayni babanın üç düşman oğlu. Bir tohumun üç zıd meyvesi!

Ben tabiate tezadı getirdim. Allah’la nizaımız buradan çıktı. O istiyordu ki her şey süt liman olsun. İşler onun dediği gibi gitseydi ne hareket, ne çarpışma, ne hastalık, ne ölüm, ne şuur, ne ıztırap, ne saadet, ne çoğalma, ne eksilme olacaktı! Her şey Zenon’un rüyasında olduğu gibi hareketsiz, mutlak bir sükûndan ibaret.. îstemiyen, değişmiyen, kendi kendini bilmeyen, ne kabul, ne red, ne de şüphe eden bir sükûndan ibaret.. Buna varlık demek caizse, mutlak bir varlık! Fakat ben tabiate tezadı getirdim; çarpışmalar başladı. Oradan hareket, tahavvül, yaradış, şuur ve şüphe uyandı. Oradan ıztırap, rüya ve saadet doğdu, oradan hatıra, tahassür ve zaman çıktı. İnsanda bu tezadı büyülttüm: açlık ve şehveti onları tutuşturan iki meş’ale gibi kullandım. Zümreleri çarpıştırdım. Sınıfları doğurdum. Sınıf iradeleri yaptım- İsteklerle iradeleri karşı karşıya getirdim.

Bu çatışmadan türlü türlü insanlar çıktı: İstekler ve iradeler birbirini ezdi: delilik doğdu. İstekler iradelerin altında gizlendi yalan doğdu. İradeyle istekler kavuştu: fazilet doğdu. Her zümrenin, her sınıfın kendi deliliği, kendi yalanı ve kendi fazileti var. Fakat bu koskoca âlemde çekicimle örsüm arasında dövülen insanlar bir tohumdan geliyor: tezadın tohumundan. Toprağına, havasına, gübresine, gününe göre kimisi deli, kimi yalancı, kimi faziletli oluyor. Elinde fenerle bu karanlık yolda gidecek kimse, adamını seçmeye mecburdur. Ona düşen, aksiyonun sağlam olmasıdır. Ben bu kadarını yapabilirim, ötesi sizin bileceğiniz..

—         Anlaşılıyor dedim, bu seçme işinde de bir şeyler söyli- yebilir misin?

—         Aman dostum, onu da anlatırsam, sonra size ne kalacak? diye güldü. Oyuncaklarını koydu. Pertavsızla tetkik eder gibi masaya doğru eğildi; ve sözüne devam etti:

—         Metamorfoz!.. Hindlilerin tenasühü değil, Darwin’in tekâmülü değil, Ovide’in anlattığına benzer bir şey, insanların şu beş günlük dünyada kalıptan kalıba girişi, karakter değiştirmesi! Bu işin aleyhinde değilim- Çünkü onun üstadı zaten benim. Kendim kalıptan kalıba girerim, ve insanları kalıptan kalıba sokmak için de onlara neler öğretmedim! Metamorfoz iki türlüdür: birinde insan durur, kalıbı değişir. Ötekinde kalıbı durur, insan değişir. Bakarsın dün sarıklı sakallıdır, medreseler kalkar sarık sakal gider, yarın bıyık düşer, frak giyilir, camiden çıkmayan adam balolardan eksik olmaz; Halifeye, Hükümdara, Mebusana, Reisicumhura sadakat yeminleri edilir. Fakat kalıbın içinde insan yine o insandır. Pususunda bekliyen aç, haris, alçak, müraî, hilekâr, sinsi ve ahmak insan! Her devre göre fetva verilir, her kalıba göre dua edilir, eski dostlar bir pula satılır. Bir cemiyet bir lokma için alçakça düşmana teslim edilir, bu Allah’ın yarattığı en kötü çamurdan, benim yuğurduğum maskara ve rezil insan! Bazan da kalıb durur, insan değişir. İçerdeki pandomimadan haberiniz yoktur. Ayni fikir, ayni dava gidiyor zannedersiniz. Öteki çoktan sizi satmıştır. Birlikte yola çıkarsınız; ona güvenir, tehlikeli işlere girişirsiniz. Birdenbire bakarsınız ki bir taraf çöküvermiş. Bu yıkılış hepsinden fecidir! Ölümlerden ölüm beğenin, işte size iki metamorfoz! Burada iktisat âlimi ile sarraf arasındaki farka benzer bir fark meydana çıkıyor. Kalp akçeyi sağlamından ayırmak için iktisat âlimi olmak yetmez; adam sarrafı olmalı. Size insanın iç oluşundan, hakikî tekâmülünden bahsetmiyorum. Size yalnız çapraşık ve kötü çamurlardan yapılmış insanların metamorfozunu söylüyorum. Öyle somurtup durmayın! Haliniz benimle birlik değilsiniz gibi gösteriyor, yani demek istiyorsunuz ki: ben deterministim, kötü insanları bu hale koyan sebepleri biliyorum. Vesaire vesaire… Pekâlâ efendim, öyle olsun. Haydi bakalım, şu bizim sarraflık işinden vazgeçin de Ulemalığınızla meseleyi halledin görelim! Yahut diyeceksiniz ki: bir kuvvetli adam çıkar; kırbaçla, yalanla, dolanla, telkinle insanları bildiği yola götürür. Önce ona kızanlar sonunda hep onunla birlik olurlar. Kötü diyenler onu alkışlarlar. Hani kötülük nerede kaldı? Bugünlük epeyce kafanızı şişirdim. Size işin başından bahsettim. Ötekine gelince, onu da ayrıca konuşuruz. Şimdilik şu kadarını söyliyeyim ki: şu sizin levhaları tersine çeviren (F. Nietzsche.) ve eşeği boyayıp pazarda satan Kayserili kahramanınızın ipliği pek çabuk pazara çıkacaktır. Yağma yok! kimseye levha yazdırmıyoruz. Levhalar kendiliğinden yazılıyor, ve birbirine çarparak kınlıyor, yerine yenileri, daha büyük daha geniş ve kuntları çıkıyor. Orkestra şeflerine aldanıp konseri unutmayın!

Şeytan kapıdan mı, pencereden mi, bilmem nereden, birdenbire sırlara karıştı

TELİF VE TERCÜMEYE DAİR

Bu gece, çok şükür kendimle baş başayım. İstediğim gibi, dilediğin mevzu üzerinde düşünebilirim. Artık kimseden akıl danışmaya ihtiyacım yok. Asırların fitnesini kafasında taşıyan şeytan, zihnimi alt üst etmeyecek; şuracıkta tesbit ettiğim bir kaç meseleyi sırasile ele alacağım. Diyorum ki, ilk önce, bizim telif ve tercüme işinden başlayayım. Sabık Maarif Nezareti zamanından beri hepimizi en çok meşgul eden bir mesele. Bâbıâli yokuşu oradan çıkmadı mı? Tanzimatta kuvvet Divanı hümayundan Bâbıâliye geçtiği zaman, «Gülhane hattı» nın bir haşiyesi gibi bu yokuş da meydana çıkıverdi. Basiret, İbret, Tasviri Efkâr yeni fikirlerin bayraktarlığını yaparken Osmanlı saltanatında üçüncü bir kuvvet beliriyordu: sokak! Fransız ihtilâlinde Tiers etat’nın oynadığı büyük rolü acemi bir aktör gibi üzerine alan kuvvet.

Mütevazı mi? orası şüpheli! Şinasinin iddiası Littre’den aşağı değildi. Nâmık Kemalin tonu Danton ve Hugo ile bir perdeden çıkıyordu.

Çekildik izzet ü ikbal ile babı hükümetten

Yahya Kemalin dediği gibi, bu mısra insana Bâbıâlide ta-kip ettiği işleri yolunda gitmiyen celalli bir memurun, karşı kahveye çekilip hiciv yazmasını hatırlatıyor. Sokak henüz pek küçüktü. Ne Nâmık Kemal, arkasında Anadolu ve Rumeliyle koca bir vatanı alan bütün halkı temsil ediyor; ne de sokak Balzac’ın romanlarındaki kadar köklü, onlar kadar sağlam bir burjuvaziye dayanıyordu. Bu, henüz bir taslaktı. Bununla beraber azlıkların Avrupa yardımıyla kımlıdanmasından sonra onları takip eden ve günden güne, «Hayriye esnafı» namile eski gediklerin, loncaların yerini tutmaya başlayan bir kuvvet vardı. Ne vazih bir burjuvazi teşekkülü, ne köylü hareketi, ne sosyalizm cereyanı, hiç birşey kapitalizme doğru giden Türkiyenin İçtimaî kımıldanışını açıktan açığa ifade edemiyordu. Fakat ortada yine bir şey vardı. Kırıkdökük matbaasına, çoğu azlıklardan üç beş dükkânına, iki yapraklı heveskâr mecmuaları gibi imzalı imzasız fıkralarına rağmen bu küçük sokak bir kımıldanışın başlangıcı idi! Biz hâlâ Nâmık Kemalleri, Ziya Paşaları fikirlerine ihanet etmek, devletten memuriyet kabul etmekle lekeliydim. Hâlâ onları ahlâk zâafı ile, cehaletle, kuvvetsizlikle itham edelim. Onlar, koskoca bir feodal imparatorluğun içinde bin senelik dünyaya karşı yeni kıpırdayan hareketin tecrübesiz, zayıf öncüleridir. Karşısında bütün bir hilâfet âlemi, bir İslâm dünyası, bir kapalıçarşı; tekkeleri, medreseleri, imaretleri, Cevdet Paşaları, Ahmet Vefik Paşaları, Hoca Zihni Efendileri ile bütün bir âlem varken, bir küçük sokağın kenarına ilişmiş, iğreti bir matbaası ve iki yaprak gazetesile, bütün güvendiği «dünyanın değişmesi» olan sokaktan yetişme iki Bâbıâli genci daha ne yapabilirdi! Luther kiliseye meydan okurken sırtını Teuton şövalyelerine vermişti. İhtilâlciler, sarayı gırtlağına kadar borca sokan zengin burjuvalara dayanıyordu. Bizde kitap hayatın kenarına dokunarak duruyor; yoksa bütün hayatın üzerinden fışkırmıyordu. Bize Avrupa kapılarını açmak istiyen kitap, bir mucize ile ayağa kalkıp dev adımlar ile gitmedi. Emekleye emekleye yürüdü. Her şey, onun yürümesine mâni olurken, yine ayakta kaldı. Kıymetli olan eser değil, cidâldir! Bâbıâli yokuşu, bütün sakatlıkları, acizleri, çolaklıklar ile, mütemadiyen kendi karnını deşen acayip bir mahlûk gibi buhranlar ile, bütün biçareliği, hiçliği ile mühim bir varlıktır: o bizim cidalimizdir; biz onun emeklemelerinden doğuyoruz.

Birdenbire şeytan çıktı ve kulağımın dibine gelerek şöyle fısıldadı:

—         O bir foetus doğuruyor!

—         Cehennem ol karşımdan, uğursuz mahlûk! yine mi geldin? Bir gün de şöyle rahat rahat düşünmek kısmet olmayacak mı? Sana soran var mı ki söze karışıyorsun?

Hiddetimi teskin için yerlere kadar eğildi; geniş reveranslar yaptı; bir müddet sükûnet bulmamı bekledikten sonra yavaş yavaş yaklaşarak en hafif tonile yine başladı:

—         Telif ve tercümeden bahsediyordunuz. Düşüncelerinizi ortasından kesmeyi aklımdan bile geçirmedim. Buyurun, devam edin. Size ufak bir yardımda bulunmak benim için ne saadet! Sorulmadıkça hiç bir şey söylemiyeceğim. Sizi dinlememde bir mahzur görür müsünüz? Zannetmem, pekâlâ, öyleyse.. Ne diyordunuz? Evet.. Garblaşma yolunda Bâbıâlinin medhiyesini yapıyordunuz değil mi?

—         Evet, tamamiyle.

—         Hürriyet istiyen Nâmık Kemal Bâbıâlide miydi?

—         Şüphesiz.

—         O ayni zamanda Müslüman bankası kurmak ve İttihadı İslâm yapmak istemiyor muydu?

—         Olabilir. Hürriyeti Monarka karşı istiyordu, ittihadı devlet için teklif ediyordu.

—         Ya Sıratı müstakim, ya Sebilürreşad, ya Turan Bağları, ya Kızıl elmalar?

—         Bunlar hep ayni cidalin safhalarıdır.

—         Ya Diyarbekirli Ziya? Dicle mecmuasından Selâniğe geç-tikten sonra..

—         Bâbıâliye geldiği zaman bütün bu kuvvetleri topladı.

—         Bu dağınık kuvvetleri değil mi? Renk renk, parça parça.. Kürd elifbasını yazmaktan vazgeçtiği için Ziya Beyi tebrik ettim. Bâbıâliye geldi, şimdi doğru yolu buldu, dediler. «Gökalp» olunca işler değişti. Bütün mesele bir şeyin esasını bulmada. Siz hiç esas kurdunuz mu? Benim san’atım çatı çıkmaktır. Başlanan binaları tamamlarım. «Gokalp» hep esasa merak ediyor: İslâmcıları, Türkçüleri, Turancıları, Osmanlıcıları, Avrupacıları topladı. «Türkçülüğün esasları» nı kurdu. Bu küçük küçük kuvvetler eskiden mühim bir şey değildi. Bilirim, hepsi aşağı kalitedendi. Onları birleştirince yüksek kalite meydana çıktı. Sıfırları cem edince ne olur? Muazzam bir sıfır değil mi? İşte öyle bir şey..

—         Yani ne demek istiyorsun?

—         Demek istiyorum ki, bu Ziya Gökalp bir dehâydı. Emsalsiz, asırların görmediği bir dehâ! Merkezi Umumiden tahsisat alıyordu. Kâğıdı vardı. Birbirine hiç bir hususta benzemiyen çoluk çocuk bir yığın muharriri vardı: Beş, elma, dokuz ceviz, on mandayı cem et. Ne eder? Çocuklar bu yüzden ekseri dayak yerler. Halbuki Ziya Gökalp dehâsı sayesinde iltifat gördü, millî Ebussuud oldu.

—         Beğen miyor musun?

—         Estağfirullah! Ne münasebet. Böyle muazzam işleri tenkide kim cesaret eder? Hüseyinzade Alinin 1905 de Bakû’da yazdığı Türkleşmek, İslâmlaşmak, Muasırlaşmak fikirlerini ondan daha iyi kim benimseyebilirdi. Vak’aların arkasından koşarak tam zamanında kim yetişebilir, ve olan işleri olacak şeylerin en mükemmeli diye ondan iyi kim gösterebilirdi? Şuradan buradan toplanmış biçare muharrirlerin ağzını tıkayıp miraslarını ondan iyi kim toplayabilirdi? Sarıkamış ve Bulgurpalas zaferleri için ondan iyi kasideler kim yazabilirdi? Sözün gümüş ve sükûtun altın sayıldığı bir yerde ondan iyi kim susabilirdi?.

—         Halt etme! Söyleyince de tam söylüyordu ya!

—         Bunda zerre kadar şüphem yok. Evet, o peygamberler gibi telif ve tercümeye tenezzül etmedi. Ayet gibi söyledi, ve fetvâ gibi yazdı. Cebrail Merkezi umumiden yanlış haber ge-tirdiği zaman âyetler ibresini değiştiriyordu: büyük Türkçülük, küçük Türkçülük, Teslisi İçtimaî, Hükümeti müsennâ…

—         Bunlar da ne oluyor?

—         İttihad ve Terakkinin siyasî fırıldağı ne tarafa dönerse orada yeni bir levha çıkıyordu. Fakat Ziya Beyin sarsılmaz kaya gibi duran bir tarafı vardı: millî cephesi. Dünya değişebilir; fakat o değişmezdi. Fetvânın başına Besmele yazılır ve arkadan millî sıfatı gelirdi: millî iktisat, millî banka, millî din, millî yobaz, millî zengin, millî muhtekir, millî dolap, millî yağma…

—         Yine hezeyana başladın!

—         Yanlışsa fetvâlarına bakın! Harikulâde bir kafa, Ebul- hevl gibi duruşuna bakmayın. Müthiş ve kıvrak bir intibak kabiliyeti vardı. Mütarekede yazdığı manzumeyi unuttunuz mu?

Sevin çoban sevin! Elin sâf kaldı Öğün çoban öğün! Dilin sâf kaldı.

—         Kimbilir bununla ne demek istemiştir! Böyle evliya gibi adamlara ne diye dil uzatırsın. Seni buraya kim çağırdı, yine zihnimi karıştırmaya başladın!

—         Hayır efendim, mevzuunuz telif ve tercüme değil miydi? Müşarünileyh böyle ufak tefek şeylere hiç tenezzül etmediği için hatırıma geldi de., isterseniz bahsi değiştirelim: Telif ve tercüme bahsinde yektâ kimselere geçelim. Meselâ.. Zatı âliniz!

—         Haydi oradan! Dalkavukluğu bırak. Keyfim yerimde değil, bozuşuruz. Ciddî konuşacaksan.

—         Ciddî.. Evet ciddî. Telife dair değil mi? Öyleleri var ki emsali nâdir bulunur. Fakat düşünüyorum da, bir türlü aklıma gelmiyor, tuhaf değil mi?

—         Canım, şu Gazalî, Farabî hakkında eserlerimiz..

—         Ha.. Onlar telif mi ya? Carra de Vaux’nun kitapları değil mi?

—         Kamusu felsefe?

—         Baldwin’in Vocabulaire philosophique’ine biraz çeşni katılmış.

—         Ya Küçük Muztaripler?

—         Büyük Muztaripler diyeceksiniz galiba? Kitap küçük amma içindekiler büyük. Suarez’in Trois hommes’ini okudunuz mu?

—         Ricali İhtilâl?

—         Onun da hikâyesini anlatırım

—         «Terakki» fikri?

—         Henri Delvelle.

—         Örhon kitabeleri?

—         Aslını Şemseddin Saminin kızından sorun.

—         Ya Kant.

—         Ruyssen’den.

—         İnsaf et canım! iç sahifesini okumadın mı?

—         Ona bakarsan, telifleriniz epeyce azalacak galiba! «Ruhiyat Dersleri» nin iç sahifesini açtım: bir köşede Cuvillier’nin adı yazılıydı. Mülâzimin romanını okudum. Son sahifenin dibinde pertavsızla görülen Madam falanın adını buldum. Nezaketle adaptasyon denmiş. Böyle hiç itiraf edilmemiş, yarı itiraf edilmiş, baş sahifede iki puntoyla adapte denerek müellifi meçhul bırakılmış, bâzen çalakalem yazılıp meçhul bir müellifin telkin ile karie kabul ettirilmiş nice eser var. Bunların hepsi telif değil mi?

—         Bire habis ruhlu şeytan! Aleme iftira etmek ve dil uzatmaktan başka san’atın yok. Şurada bir dakika rahat düşünmek nasip olmayacak mı? Herkesi kötülüyorsun. Muhalled eserlerimizi ne çabuk unuttun! Hüseyin Cahit amcasının göklere çıkardığı ve frenkçeye çevrilen bir «Tereddüd» ün romanını, «Tarih din İslâm» ı, «İlk mutasavvıflar» ı, «Mukadderatı tarihiye» yi bilmiyor musun? Daha sayayım mı?

—         Kâfi! kâfi!… Bilmez olur muyum. Kendi «zadei fikrim» olan bu eserlerle iki cihanda iftihar edip duruyorum. «Bir Tereddüd» ü bilâ tereddüd frenkçeye çevirdiler: Mariez – vous mon enfant parçasını Fransızlar ne çabuk tanıdı. Henri Ardel Le Coeur d’un sceptique’ini oradan almış diye iddia ettiler. Andre Terives’in iftiralarına elbette kulak asacak değiliz. Hangi Frenkçe eserin bu «Tarih dini İslâm» dan çevrildiğini bulamadım. Fakat içerisinde «İbadiler » faslının «İbadiler» diye geçmesi bu işte şüphe bırakmıyor. «İlk mutasavvıflar» muazzam bir kitap! Kalın kâğıtla dört yüz sahife. Dörtte üçü haşiye, geri kalanının yarısı nota. Haşiyeler kitap ismi ve Nefehat, Bosnavî şerhi gibi kitaplardan nakille dolu; bu tebahhur başka şeydir azizim.

—         Mütebahhirleri beğeniyorsun demek!

-— Hem de ne kadar! Dünya öküzün boynuzunda durduğu gibi ilim de onların üzerinde duruyor. Haşiye mühim iştir azizim. Bir mesele hakkında yazılmış bütün kitapları saymak ve arada bir onları paylamak!.. Kürsüden müsteşriklere «Eşek herif» gibi – haşa – bazı ince tâbirlerle İlmî harfendazlıkta bulunmak. Fransızca, İngilizce, Almanca, Rusça, Fince, Danois’ca bildiği, bilmediği, ilerde bileceği, bilmiş olsaydı iyi olacağı kitaplardan bahsetmek. Hattâ bilmediği dilden koskoca bir eser tercüme etmek, ve haşiyesinde bu eseri bilmediği dillerdeki kitaplara dayanarak yere sermek! Bazı eserlerin dilinize nakli – bu hususta – işe yarıyor: Hüseyin Cahidin Deguignes tercümesi, bu kâfirin «Türk tarihi» ne ait hangi yeni eserimizden kopye ettiğini meydana çıkarmadı mı?

—         Kötü ruhlu, kötü dilli şeytan! Sana kalsa tutulacak eserimiz yoktur değil mi? «Mavi ve siyah» muharririni ne yapıyorsun? «Şekaveti edebiye», «Ben Deli miyim?» muharriri ne güne duruyor? «Roman», «Yaban» muharrirleri, «Milliyet nazariyeleri» muharriri, «Açık deniz» muharriri, «Piyale» muharriri, 835 satır, «Bedreddin destanı», «Kafatası», «Maarif projesi» (1926 da Maarif Vekâleti mecmuasında imzasız olarak neşredilen Sadreddin Celâl’in raporudur.), gözüne gözükmüyor mu? Daha sayayım mı?…

—         Bunları kim inkâr eder! Âcizlerinin maksadı bildiklerimizi tekrar etmek değil, fakat bazı noktaları aydınlatmaktı. «Mukadderatı tarihiye» muharririnin bazı hikâyelerini Vells’ den kopye ettiğini bilir misiniz? Haşimin şiirleri hakkında da bu söylendi. Plagiat yani «edebî sirkat» in «kitap hırsızlığı» gibi mübah olup olmadığını münakaşa edenler var. İntihal de intihar gibidir: ortada bir cürüm var, fakat tecavüze uğrayan, mahvolan mücrimin kendisidir.Bence intihal, bir edebî nevidir. Şiir gibi, tiyatro ve nesir gibi onun da kendine mahsus incelikleri ve mahareti olmalı. İntihali medhedenler, hiç olmazsa mazur görenler Plaute’un Aristophane’den, Moliere’in Plaute’den, Sheakespeare’in Lope de Vega’dan, Ramon Marti’nin Gazalî’den, Pascal’in Ramon Marti’den aşırdığını delil olarak gösterirler. Fakat mesele biraz âlimane ve mürekkeptir. Üzerinde durulmaya değer. Klâsiklerde bir eseri taklid etmek sirkat değil, vazifeydi. Yeni san’atkâr üstadların çığırından yetişir. Onu kopye eder ve sonra eğer gücü yeterse, yavaş yavaş onu aşmaya çalışırdı. Bu misallerden hiç birisi zamanımızın ince san’atı ile kıyas edilemez. Moliere «Zor nikâhı» ndaki meşhur muhavereyi Rabelais’den çıkarmıştı. Fakat öyle güzel bir yere yerleştirmiş ki onu mazur görmemek kabil değil. Haşimin makalelerini Remy de gourmont’dan, şiirlerini Regneir’den mülhem olduğu söylenir. Hâmidin Makber- de Hugo’dan hayli şeyler aldığını kendi dostu ilân etmişti. Eğer hakikaten yeni bir eser meydana getirmişlerse, varsın yapsınlar. Ortada cinayet yok a!

—         Üstadı taklidden ibaret olmıyan Plagiat hakkında ne düşünüyorsun?

—         Yassıya kadar yanan mum hakkında ne düşüneyim! Bu, başkasının sarayında saltanat sürmektir. Sultanahmedde dilenip Ayasofyada sadaka vermektir. Babaları debdebeyle yaşamış bütün müflislerin âkıbeti budur. Sahte burjuvazi gücünden büyük görünmek için gırtlağına kadar borca girer; başkasının fermanlariyle öğünür, ve başkasının nişanlarını takınarak, başkasının koltuklarında, yarın iflâs edeceğini bildiği kısa bir saltanat zevki sürmek için kurulur. Hakikî emek meydana çıksın diye sahtelerin maskesini düşürmelidir. Dayandığınız toprağı bilmeli, sağlamı kalbdan ayırmalıdır ki dayanıklı ve emin iş göresiniz! Bana kalsa, en büyük eğlencem onları kandırmaktır. Neme gerek! Varsın sahte mal kullansınlar.

—         Seni müfsid seni Bundan kendine ne kârlar çıkardığını bilmiyor muyum zannedersin! Muharriri kolay şöhret için kandırır, bu eserleri yazdırırsın. Sonra gidip kariin (okuyanın) kulağına fısıldarsın. Hem muharririn kanına girersin hem kariin! Yeni doğan bir sınıfın içine fesad sokarsın. Zayıf buldun mu, çekinmeden yere vurursun. Kuvvetlinin önünde köpeklenirsin! Rousseau’nun Nietzsche’nin, Dostoiewsky’nin, J. Carlyle’in, Selliere’in, Dukheim’in Hugo’nun, Kipling’in müdafiiliğini yaptığı vahşî ve çıplak burjuvaziye dişin geçiyor mu? Marx’m, Engels’in, Plekhanov’m Barbusse’un, Jules Romain’in Upton Sincler’in, Maıakowsky’nin, Malraux’nun bayrağını taşıdığı haşin ve dişli sosyalizme ne yapıyorsun? Ah.. Bilirim ben seni, sen ne malsın! Kuvvetlinin dostu, zayıfın düşmanısın. Mahşer gününde İsrafil sûru çalındığı, ve Bâbil kulesinin bütün kavimleri, Nemrudun zincirli esirleri, Ehramlara taş taşıyanlar, Allah’ın kuzularını soyan çobanlar, Amerikanın altınlarile gözü kamaşan papaslar, Rousseau’nun faizcileri, inkılâbdan doyanlar, Babeuf’in katilleri, Gangsterler, fraklı ve pırlantalı eşkıyalar bir meydanda toplandığı zaman bütün hesaplar görülürken, senin hesabın da görülecektir!

—         O bütün tezadların çözüldüğü gün, duman olup havaya savrulacağım.

—         Demek o gün bütün âlem şeytandan kurtulacak?

—         Bir müddet için! diye ellerini uğuşturmuş, başını bükmüş, yine her zamanki gibi sahte tevazuu ile yerlere kadar eğilmiş, cevap verdi: «Sonra tekrar başka bir taraftan yeni tezadlar yaratarak meydana çıkacağım. Her nihayet yeni bir başlangıç olacak!

Neş’em birden kırılmıştı. O kahkahalarla gülüyor ve elile uzakları, çok uzakları gösterir gibi işaret ederek duruyordu. Bu haline içerlememek kabil değildi. O yalnız bizimle, kendi dünyamızla, bugünün insanlarile değil, bütün insanlıkla eğleniyor gibiydi. «Yüz vermeye gelmez!» diye düşündüm, ve somurtmağa başladım.

—         Affedersiniz amma, siz bir kadehde fırtına yapıyorsunuz. Uç kişi yazmış, beş kişi dinlemiş, okkalarla kâğıtçıya satılmış, ayaklar altında sürünmüş, her sene yüzlercesi çıkıp unu-tulmuş olan bu hokkabaz oyununu seyreden kim? Dünya zannettiğinizden daha ihtiyardır.

—         Yanılıyorsun. Biz zaten sınırları aşmıyan şöhretlere kıymet vermiyoruz.

—         Sınırları aşmak!… Bu da ne demek? diye şeytan çene-sini avucuna alarak düşündü. Buna siz «Beynelmilel» olmak diyorsunuz, evet, işidiyorum. Aranızda pek moda bir kelime. Beynelmilel sporcu, beynelmilel gazeteci, beynelmilel şair, beynelmilel romancı, beynelmilel âlim. Ölçünüz çok keskin. Bir a- dam kendini başka milletlere kabul ettirdi mi? önünde eğiliyorsunuz. Falan kongreden elinde bir kâğıtla gelirse çehreniz değişiyor; yerden selâmlar, iltifatlar. Fakat aranızda kaldı mı onun değeri yok, değil mi? Bu ne biçarelik, ne düşkünlük! Kendinize itimadınız yok. Sizden çıkanın mutlaka sakat olacağından şüpheleniyorsunuz. Hele gitsin de kendini büyük meclislere tasdik ettirsin. Sorbonne’da ücretle en ufak bir iş görsün, yeter ki oradan olsun: sonra döndü mü istediğini söyliyebilir.

Aziz dostum, beynelmilel olmanın hangi çeşidini istersiniz: bu iş için mahsus seçtiğim, çekirdekten yetişme bezirgânlarım var. Bir adamı tanıtmak mı istiyorsunuz, onları harekete getireyim. Değersiz bir muharriri büyük bir şöhret haline getirmek mi istiyorsunuz, bütün dillere tercüme ettireyim. Hakkında makaleler yazdırayım; duvar ilânları yaptırayım; İngiliz dostlarımla anlaştığım ve Hindistanı tutmak istediğim zaman Tagore’u Goethe haline getiririm. Gandhi’yi Isa yaparım. Ve büyük istidatları okkanın altına atarım. Bütün ağızları kapatırım, üzerinden unutmanın korkunç örtüsünü geçiririm. Göklere çıkardığım bir adamı artık bırakmak mı lâzımdır? Bana haber verin! Herkes elini ondan çekecektir. Komisyoncularım, yahudilerim, Mason localarım, büyük ilân şirketlerim, fabrikatörlerim, faizcilerim, gazetecilerim, devlet adamlarım, şarlatan ve gürültücü reklâmcıların bu iş için emrinize hazırdır. Sihirbaz değneği ile dokunulmuş gibi her şeyi değiştiririm. Ol! derim, olur. (Künfeyekûn) çünkü şöhret, benim zengin atlı arabalı soyumun elinde bayraktır.

—         Ben o şöhreti kasdetmiyorum. Senin çıngırağınla duyulmayan ve senin dolaplarınla unutulmayan şöhretler yok mu? Eflâtunu sen mi reklâm ettin? Muhammedin bayrağını sen mi taşıdın? Marx’ın eserlerini sen mi dağıttın? Ve bunların çoğuyla boş yere pençeleşmedin mi? Onları unutturmak için bütün hilelerini kullanmadın mı?

Şeytan ellerini uğuşturarak kulağıma eğildi;

—         Onlarda bile biraz., dedi, bununla beraber nerede o kabadayılar? (Biran durdu; düşündü ve ilâve etti) Eh!.,. Sizdekiler de pek yabana atılmaz a!.. Les prosateurs turcs sayesinde ne gizli hazineler keşfedildi! Gabriel’in sizden ettiği istifadeler sayesinde ne allâmeler sahneye çıktı! Doktora tezleri sayesinde nice talebeler allâme kesildi! Alafranga Reşad Nuri sayesinde nice meçhuller malûm oldu. Amma diyeceksiniz ki bunları yeryüzünde kaç kişi biliyor, dinliyor? Nenize gerek! Kimse kendi şehrinde peygamber olamaz. Ellerine liyakat beratını aldıktan sonra kendi çöplüklerinde pekâlâ ötebiliyorlar a! Şimdilik bu kadarı kâfi.

—         Aksi şeytan! Telif meselesinde seninle anlaşamıyacağız, bırakalım da şu tercüme meselesine geçelim. Mademki telifleri beğenmedin, şöhretleri kıskandın, allâmeleri hiçe saydın; öyleyse, gel de bari şu tercüme yapanların değerini tasdik et.

—         Affınızı niyaz ederim, son derecede müteessirim.

—         Neden icap etti.

—         Bu meselede de sizi kızdıracağımı hissettiğimden.. İsterseniz şimdiden susayım.

—         Hayır, söyle! dedim. Mademki bir kere başlamıştık, her ne olursa olsun onu dinlemeye karar vermiştim. Zaten bu meselede kim şeytanla beraber değildir? Orta mektep çocuklarına kadar bir sürü muharrir türedi: en az yorulup, en çok gürültü çıkaran saha.

—         Niye kızıyorsunuz? Kuyruk acısı mı var?

—         Yok canım! dedim, o itibarla söylemiyorum. İnsan olur da kusuru olmaz mı? Yalnız – dikkat ederseniz – yazanlarla saldıranlar iki ayrı tip oldu. Yazanlar – az çok kusurla – dağ gibi cildleri deviriyorlar. Fakat saldıranlar yorulmuyor, ve en küçük gayretle çomak oynamaya kalkıyorlar.

—         Bu cildlerî devirirken galiba çam da devirenler oluyor.

—         Bununla beraber dedim, ne de olsa bu tenkidler mütercimi uyandıracak ve ilerisi için daha mükemmel işlerin çıkmasına yardım edecektir.

—         Bu kadar iyi niyete şükür etmemek kabil mi?

—         Bana kalırsa dedim, tercümenin adabı olduğu kadar tenkidin de adabı olmak gerek. Goethe, Fransızcasından evvel «Rameau’nun yeğeni» ni tercüme etmişti. Asliyle karşılaştırınca bazı yanlışlar ve bir çok eksiklere rastlanıyor. Aristo Fransızcaya Cousin, B. St. Hilaire ve daha sonra birçokları tarafından tercüme edildi. Hiç birinin ötekine küfür ettiği görülmemiştir. Yeni tercümeler çok defa eskilerin kusurunu tamamlamak, yanlışlarını düzeltmek için yapılır. Abbasîler zamanında bir Tercüme humması oldu: ayni eser tekrar tekrar tercüme ve şerh edildi. Fakat kimse kimseye hakaret etmedi.

—         Efendim, bunu zamanın zarafetine bağışlayın diye şey-tan yine dil uzatmıya başladı. Vaktile sizin Hüseyin Cahit tercümeleri hakkındaki yazılarınızı okudukdu (1925-26 M. V. mecmuasında.). Mehmet Ali Aynî’nin yazılarını da hatırlıyorum- Bilmem bunları unuttunuz mu? Yine bu zatın M. İzzet tarafından yapılan içtimaiyat tercümesine ait tenkidini, bu münasebetle iki eski müderris arasındaki münakaşayı hatırlıyorum. Hakkı Bahanın M. Şekip hakkındaki makalesini hatırlıyorum: Ribot tercümelerine hücum ediyordu. Köprülü Fuad’ın Gustave Le Bon’dan tercümesini Selim Sâbit tenkid etmişti. Mehmed Emin ve Baha Tevfiğin Boirac tercümelerine evvelce hücum edilmişti. Nurullah Ataç, bir gazetede roman tefrikası halinde Mehmed Eminin Bergson tercümesine hücumlarını neşretti. Peyami Safa ve Agâh Sırrı Nurullah Ataç’ın Madam Vovary tercümesini tenkit ettiler. Mehmed Ali Aynî Nasuhi Baydar’ın «Görünmeyen adam» tercümesini tenkit etti; bunun etrafında bir çokları konuştu. Ziya Paşanın yarım bıraktığı Emile tercümesini son zamanlarda İhsan Sungu tenkit etti. Bunca tercüme ve tenkidi ve daha şimdi hatırımda olmıyan bir çoklarını (Meselâ Kerim Sadi adiyle yazan Nevzad Mahmudun size ve Sadi Irmağa hücumunu) zikretmemin sebebi bu meselenin oynadığı rol üzerine dikkatinizi çekmek içindir: tercümenin bol olduğu devirde tenkidin de bol olması – şüphe yok ki – en faydalı iştir. Bu ten-kitlerden bir kısmı ciddî bir alâkadan doğuyor, mütercimleri mühim bazı noktalar üzerinde uyandırıyor. Bir kısmı hafif dargınlığın, biraz küskünlüğün, yahut belki daha derin bir husu-metin neticesinde yapılıyor. Bir kısmı bedava şöhret merakiyle büyük gayretlere çarparak akranlar içinde «Bravo be!… Bak kime de çatıyor!» tahsinini kazanmak için yapılıyor- Bir kısmı çocuklukla, bir kısmı şaşkınlıkla, bir kısmı intikam ve kin sevkile yapılıyor. Bunca gayeyle yapılan sokak gürültüleri ve Bâbıâli şamatalarını tek bir kadroya sığdırmak kabil mi? Hesapta kaidedir: aynı cinsten olmayan şeyler cem edilemez.

—         Azizim şeytan efendi! Sen bunamaya başladın. Neden bahsediyorduk, nereye geldik! Bu bir yığın lüzumsuz havadisi nakletmenin ne mânası var?

—         Hiç!. Aklıma gelmişken söyliyeyim dedim, belki işinize yarar diye.. Bu tercüme vadisinde siz ne buyuruyorsunuz, kimleri beğeniyorsunuz?

—         Şekip Tuncun tercümelerini pek severim. Hüseyin Cahit yamandır. Hele Nurullah Ataca bayılırım.

—         Yanılıyorsunuz! Şekip Tuncun değil asıl Baltacıoğlu’nun tercümeleri mühimdir. Ondan sonra Mülkrimin Halilin tercümeleri gelir.

—         Doğrusu ben bu zatların tercümeyle uğraştıklarını duymadım.

—         Bir geyi duymamak onun olmadığını isbat etmez. Nitekim bir şeyi duymak da onun olduğunu isbat etmez. Mükrimın Halil Fransızca tercümeleri okur, ermeniceden tercümeler yaptırır, Osmanlıcadan tercüme öğretir. Daha ne istiyorsunuz?

—         Ötekileri beğenmeyişine hayret ettim.

—         Hâşâ! Öyle bir şey söylemedim. Yalnız ehemmiyet sırasına koydum. Şekip Tuncun Türkçesi tatlıdır; fakat «Yaratıcı Tekâmül» ün başlarında bir cümleye şöyle diyor: «O tarih bize anlamak melekesinde hareket etmek melekesinin bir devamını, gittikçe daha sarih, daha mudil bir intibakım, canlı varlıkların kendilerine has yaşamak şartlarının şuurunu gösteriyor. Halbuki o şöyle olacak: «O tarih bize anlamak melekesinde işlemek melekesinin bir lâhikasını, canlı varlıklardaki şuurun kendilerine ait mevcudiyet şartlarına gittikçe daha sarih, gittikçe daha mudil intibakını gösteriyor.

Daha ileride şöyle diyor: «İçinden çıktığı, yahut sadece bir parçasını teşkil ettiği: — Halbuki şöyle olacak; yalnızca bir tecellisi veya bir manzarasından ibaret olan…»

Bir kaç satır ileride gaiyet diyor «şuurlu gaiyet» olacak. «Fakat yapılacak bir fiil ile bundan gelecek mukabil bir tesire doğru uzanmış olan ve her an harekete getirecek bir intiba almak için eşyayı yoklıyan bir zekâ herhalde mutlak bir şeye «dokunuyordu.» diyor. (S: 4). Halbuki şöyle olacak: «Fakat her an müteharrik intibaını almak için, mevzuunu yoklayarak, vaki olacak aksiyona ve ondan çıkacak reaksiyona doğru teveccüh eden bir zekâ, mutlak bir şeye temas eden bir zekâdır.» «Ve ona göre kadroları teşekkül etmemiş canlı varlıklara» (S: 4). Halbuki şöyle olacak: «Ve binaenaleyh kendileri için kadrolarımız teşekkül etmiş olmayan mevzulara-••»

«İşte mevcudiyetimin uğradığı değişiklikler, ve vakit vakit boyandığı renkler bunlardır. (S: 9). Halbuki şöyle olacak: «İşte mevcudiyetimin bölündüğü ve zaman zaman ona renk veren değişiklikler bunlardır.»

—         Bütün söyliyeceğin bu kadar mı?

—         Baştan bir kaç sahife okudum. İleride kimbilir neler var.

—         Haltetme topal şeytan! Bunlara yanlış denmez. Sen böyle demişsin, o öyle demiş. Ufak tefek şeyler. Ömründe dünyayı gezmemiş, başka milletlerin kütüphanesini karıştırmamış gibi konuşuyorsun da hayret ediyorum. Biz bir Aristo semineri yaptık; Almanca, İngilizce, Fransızca ve Türkçeden bir çok tercümeleri Von Aster yunanca asliyle karşılaştırdı. Her birinde ne büyük farklar meydana çıktı. Kelime atlaması, cümle kırması, mefhum ilâvesi, bazan düpedüz yanlışlar gözüküyordu. Bu milletler asırlardanberi bu işe devam ederler; bir gün de «mahvolduk!» diye bağırdıklarını duymadık. İtalyanlar: «Traduttore, traditore» derler: Her tercüme bir ameliyattır. Öldürmese bile bir parça zedeler. Buna katlanmak lâzım. Abdullah Cevdete Sheakespeare’i katletti diye bağırdılar. Şimdi de aynı iftirayı Şehir tiyatrosuna atıyorlar. İş bu kadar kolay olsaydı, bu garp milletleri bir eseri beş on defa tercüme zahmetine katlanmazlardı.

—         Öyle görünüyor ki siz hep mütercimlerin tarafından çıkıcaksınız. Bu işte alâkanız var anlıyorum. Pekâlâ ya Türkçe bahsine ne buyurulur? «Kırmızı ve siyah» tercümesinde Bay Nurullah Ataç Türkçede örnek olacak işler yapıyor.

Tercüme demek yeni elbise dikmek demektir. Hem çevirecek, hem de ekini belli etmiyeceksin! «Bu halim selim hanımcağızın» diyeceksin; meydan isimlerini, sokak isimlerini çevireceksin.

—         Yine mi cümle dersine başladık?

—         Hayır bir misal diye söyledim. Maksadım Türkçeye ait parlak nümuneler vermek. İlk sahifede; «Hakikat, şu buruk buruk hakikat».

—         Muşmuladan mı bahsediliyor?

—         Acı, haşin, sert demek istiyor. — Üstü başı kurşunîdir.»: Bu üst baş tâbirini biz yalnız muayyen yerlerde kullanırız: üstü başı perişan; üstüne başına bakmıyor gibi. Elbise yerine geçer mi?

Türkçede fâil cansız ise cemide «ler» gelmez. Halbuki «Yirmi çekiç inerler» dediği halde.. Güzel ve teni parlak kızlar… koyar» diyor.

— Ya «Küçük para çıkarları havasını» necedir?

Şu cümleyi ibret gözüyle dinleyin: «Ehemmiyeti Bayım, ne beğenmiyorsunuz. Ahmakların saygısını, çocukların ağız açık hayranlığını, Arif kimsenin de hafifsemesini hiç sanırsınız.» Aslını karıştırmaya lüzum yok!

Bazan şöhrete ün, muhtereme saygı değer, tarafa yön dediği halde; bazan da Belediye meclisinin muhalefetine bakmı- yarak.., «Mütedahil tekaüt maaşlarını», diyecek kadar eski ifadeye sadıktır. Dil, bazan öz türkce, bazan lâubali, bazan resmîdir. Fransızca sokak ve nişan isimleri bazan tercüme ediliyor; bazan aynen saklanıyor. Ayni cümlede hapis evi derken yanı- başında hastahane denebiliyor. Zaman zaman Bay ve Bayan, Mösyö ve Madam yer bulabiliyor. Hekime tabib deyecek kadar gevşek bir ifade içinde «İlçebayı» nın yeri var mıdır? İkide bir medreseden bahsediliyor. İnsan kendini bir müslüman şeyrinde zannedecek. Çok şükür ki ben bir lâhzada kıt’aları kat- ettiğim için bunu o kadar yadırgamıyorum.

—         İllâllah senden! Adam beğendiremedik gitti. Evlenecek olsan şimdiye kadar bekâr kalırdın. Bir İspanyol komedisine göre adam yaratılınca uzun bir dua okumuş. Allah da: «Bu kadar geveze bir kulu yarattığım için pişmanım!» demiş. Bu kul sen olacaksın. Bari şiir okumasını bilir misin! Bazılarını susturmak için yegâne çare budur.«

Gevezeyi cehenneme atmışlar; «Odunlar yaş!» diye bağırmış.

Bilmediğini bilmeyenlere Şeyh Sa’dî’nin şu beytini oku:

.An kes ki ne daned ve ne daned ki ne daned

Der cehli mürekkeb ebedüddehr bimaned.

Muhterem Şekip Tunca, saygı değer Nurullaha, gayretli Hüseyin Cahide ağız açtırmam. Telif ve tercüme hakkında karma karışık şeyler söyledin, bir yığın sözle zihnimi bulandırdın. Goethe’nin dediği gibi: «her nazariye bulanıktır, yalnız hayatın altın ağacı renklidir.»

Sh: 5-49

Kaynak: Hilmi Ziya ÜLKEN, Şeytanla Konuşmalar,  Ülkü Matbaası ,1942, İstanbul

 

 

 

(1878- 1985 Yıllarında) BULGARİSTAN TÜRKLERİ


Hzl. Bilâl N. ŞİMŞİR

Bulgaristan Türklerinin hikâyesi uzun ve hazindir. Yüzyıl kadar önce bu insanlar, tıpkı Anadolu insanı gibi, Osmanlı vatandaşıydılar. Osmanlı devletinin Tuna ve Edirne vilayetleri nüfusuna kayıtlıydılar. Osmanlı ülkesi, yamalı bir bohça gibi, çok milletliydi. Tuna ve Edime vilayetlerinde de Türk, Bulgar, Rus, Romen vb. yanyana yaşıyordu, çokçası da Türk ve Bulgar vardı. 1870’lerde Tuna vilayetinde Türk ve Bulgar nüfus birbirine eşit gibiydi, Edirne vilayetinde ise Bulgarlar biraz azınlıktaydı.

Bu iki vilayet, o zamana göre, gelişmiş bölgelerdi. İstanbul ve çevresiyle âdeta yarışıyorlardı. Yeni okullar, İstanbul’dan sonra oralarda açılmıştı. 1870’lerde Tuna vilayetinde 40 rüştiye, 150 kadar medrese ve 2700 dolayında sıbyan mektebi vardı. Ekonomik bakımından da bu vilayetlerde yaşayan Türklerin durumu kötü değildi. İşlenebilen toprakların çoğu Türklerin elindeydi.

Bu topraklar üzerinde Bulgar devleti kurmak, âdeta sezaryen ameliyatı gerektirdi. Bu ameliyat, Bulgarlar için «kurtuluş», Türkler için ise felaket oldu. 1877-78 Türk-Rus Savaşında Tuna ve Edime vilayetleri Türklerinin önemli bir bölümü yurtlarından sökülüp atıldı, bir bölümü kılıçtan geçirildi. Aynı zamanda Türklerin mülkleri yağmalandı, zorla ellerinden alındı. Rusların deyimiyle oralarda bir «toprak ihtilali» (agramıy perevorot) yapıldı. Türk toplumunun okul, cami, mescit, hayrat vs. gibi tüm kurumlan da saldırıya uğradı ve çoğu yakılıp yıkıldı. Rumeli Türklüğü tam bir bozguna uğratıldı.

1878’de Tuna vilayeti üzerinde özerk Bulgar Prensliği kurulunca, bu yeni devletin sınırları içinde yine çok önemli bir Türk nüfus kaldığı görüldü. Hele doğu bölgelerinde Türkler ezici çoğunluktaydı, çünkü buraları savaştan pek etkilenmemişti. Ruslar bu bölgeye savaşla giremedikleri için buralardaki Türk ahali pek bozguna uğramamıştı. Savaş öncesinde Osmanlı vatandaşı olan bu Türkler, yedi aylık savaş sonunda kendilerini «Bulgar vatandaşı» buluverdiler.

Tuna Türklerinin Bulgar elinde yüzyıllık çilesi böyle başladı. 1879 yazında Rus işgal kuvvetleri Balkanları boşalttı ve Türk azınlığı ilk kez Bulgarların elinde kaldı. Bulgarların âdeta azgınlaştıkları görüldü. Bulgar toprağında Türk görmek istemiyorlar, sloganlar atıyorlardı: «Bulgaristan Bulgarlarındır», «Bulgaristan’da Türke yer yoktur», «Bulgar toprağı iki ırka pek dardır» diyorlardı. Özellikle Doğu Bulgaristan’da topluca kalmış olan Türkleri yerlerinden söküp atmak ve mallarına konmak için saldırılar başladı. O saldırılar üzerine başgösteren Türk göçleri, kanayan bir yara gibi sürüp gitti.

1885’te Doğu Rumeli Bulgaristan’a katıldı ve buralardaki Türkler de Bulgar yönetimine geçti. Göçlerle azalan Bulgaristan Türk nüfusu yine arttı. 1887 yılında Bulgaristan’da 600 bin Türk, 700 bine yakın Müslüman vardı. 3 milyonluk Bulgaristan nüfusunun yüzde 25 kadarı Türk Müslümandı.

Doğu Rumeli Türklerinin de aralarına katılmalarından sonra, Bulgaristan Türkleri, yavaş yavaş toparlandılar. Rus savaşıyla başlamış olan büyük sarsıntıyı ve yıkıntıyı onarmaya çalıştılar. Yakılıp yıkılan Türk okullarının yerlerine birer ikişer yenileri yapıldı. Eski okul binaları onarıldı. Okullar yeniden öğretime açıldı. Öğretmen boşlukları iyi kötü giderildi. Türkçe yerli gazeteler yayımlanmaya başlandı. Gazeteler eğitim sorunlarına eğildiler. Abdülhamid yönetiminden Bulgaristan’a kaçıp orada gazete çıkaran kimi Jön Türkler de Bulgaristan Türklerine yardımcı oldular. Türk toplumunun kurumlan birer birer ele alınıp düzenlendi. «Cemaat encümenleri, okul encümenleri» seçildi. Okullar, vakıflar, camiler, mescitler, hayır kurumlan gözden geçirildi. Şeriye hâkimliği görevlerini de üstlenen müftülükler, yeniden çalışmaya koyuldular. XX. yüzyılın başlarına doğru Bulgaristan’da, hemen hemen bütün kurumlarıyla örgütlenmiş bir Türk azınlığı doğdu.

Bulgar yasalarına uyan, Bulgar yönetimine ayak uydurmaya çalışan bu Türk azınlığı, aynı zamanda anavatan Türkiye’ye organik bağlarla bağlıydı. Bulgaristan camilerinde Halife Padişah adına hutbe okunuyordu. Bulgaristan müftüleri İstanbul’da Şeyhülislama (veya Meşihat Makamına) bağlıydı. Şeyhülislam, Bulgaristan müftülerinin lideriydi. Şeyhülislamlığın onayı olmadan bu müftülerin seçilme, atanma, göreve başlama işlemleri tamamlanamıyordu. Bulgaristan’daki Türk okullarına İstanbul’dan öğretmen, ders kitabı, eğitim öğretim araç ve gereçleri gönderiliyordu. Bulgaristan rüştiye öğretmenlerinin maaşları Osmanlı Milli Eğitim Bakanlığı bütçesinden ödeniyordu… Kısacası, Bulgaristan Türk azınlığı, bir bakıma anavatan Türkiye’nin koruyucu kanatları altındaydı. Türk azınlığını anavatan yönlendiriyordu. İkinci Abdülhamid ve ikinci Meşrutiyet dönemlerinde durum buydu.

Öte yandan aynı dönemde, Bulgar Hükümetinin Türk azınlığı üzerindeki kontrolü giderek arttı. Türk azınlığı üzerinde Bulgar kontrolünü arttırmak ve bu azınlığın Türkiye ile bağlantılarını kısıtlamak amacına yönelik yasalar, yönetmelikler, tüzükler çıkarıldı. Bulgar Hükümeti, azınlığın bütün kuramlarına birer birer el attı. Her Türk kurumu üzerinde Bulgar kontrolünün ağırlığı giderek hissedildi. Bulgarlar, azınlığın her işine el atıyor ve karışıyorlardı. Türkiye’den ders kitapları mı yollanıyordu? Bunlar Bulgar makamlarının sıkı kontrolünden geçecekti. Türkiye’de basılmış haritalar Bulgaristan Türk okullarında kullanılmak mı isteniyordu? Bulgar yetkilileri bunların kusurlu olup olmadıklarına bakacaklardı ve sık sık bunlarda çeşitli kusurlar bulacaklardı! Türk okullarının ders programları Bulgar eğitim otoritelerinin onayından geçmeliydi. Bulgar müfettişler, Türk okullarını kapatabilmeli, Türk öğretmenlere işten el çektirebilmeliydiler. Bulgaristan Başmüftüsü, Bulgar Hükümetince atanmalı ve bir Bulgar devlet memuru gibi görev yapmalıydı. Bulgar Hükümeti, Türk cemaat seçimlerine karışabilmeli, istediği kişileri seçtirebilmeli, istemediklerine işten el çektirebilmeliydi. Müftülükler, encümenler, okullar, vakıflar vb. hepsi Bulgar Hükümetinin denetiminde, kontrolünde olmalıydı. Yerli Türk gazeteleri kapatılabilmeli, Türk aydınlar sudan bahanelerle suçlanabilmeliydi… Türk azınlığına her türlü baskıya elverişli yasalar çıkarılmalıydı ve çıkarıldı. Daha doğrusu, süregelen baskılara ve eziyetlere yasal kılıflar hazırlandı. Bulgar Prenslik döneminde başlayan bu gidiş, Krallık döneminde hızlandı. Sanki Türk azınlığın boynuna bir kement atılmıştı; gelecek her Bulgar Hükümeti bu kemendi azar azar sıkacaktı. Son Bulgar Hükümeti de azınlığı boğmak görevini üstlenecekti!

Birinci Dünya Savaşı sonunda bu durum biraz değişti. 1919’da başa geçen Aleksandr Stambuliyski liderliğindeki Bulgar Çiftçi Hükümeti, Türk azınlığı üzerindeki baskıları azalttı, Türklere hoşgörülü davranmaya başladı. Yeni Bulgar Hükümeti, Türk azınlığına karşı görevleri ve sorumlulukları olduğunu açıkladı. Geri kalmış olan Türk eğitimini geliştirmek, yoksul düşmüş Türk okullarının durumunu biraz düzeltmek için önlemler aldı. Türk okullarına hazine veya belediye topraklarından «fon tarlaları» verildi. Bunlar Türk okul encümenleri adma tapuya geçirildi. Kırk küsur yıldan beri ilk kez bir Bulgar hükümetinin Bulgaristan’daki Türklere insanca davrandığı görüldü. Bulgar yönetimi altına girdikleri günden beri Bulgaristan Türkleri ilk kez biraz rahat nefes aldılar. Bu durum 1923 yılında Stambuliyski’nin silahlı bir darbeyle devrilip öldürülmesine kadar sürdü. Kısa ömürlü bir deneme olarak kaldı.

1920’lerde Bulgaristan Türklerinde bir silkinme ve uyanma başladı. Türkiye’deki tarihsel gelişmeler de Bulgaristan Türklerini kamçıladı. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması ve Türk devrimi üzerine, Bulgaristan Türkleri arasında da coşkulu atılımlar birbirini izledi. Balkan Savaşı sonunda Rodoplar bölgesi Türklerinin de aralarına katılmalarıyla sayılan artmış olan Bulgaristan Türkleri, dinç, güçlü ve örgütlü bir azınlık oluşturdular. Sayıları 1700 dolayında olan Türk azınlık okullarında, Türkiye’dekine paralel bir eğitim veriliyor; 80 bin kadar Türk çocuğu, Türklük bilinci ve gururuyla, Atatürkçü bir gençlik olarak yetiştiriliyordu. O yıllarda Türk azınlığı arasında yeni yeni kültür, spor, hayır dernekleri kuruldu. Okuma yurtları, temsil salonları, jimnastik kulüpleri açıldı. Yeni yeni Türkçe gazeteler çıkmaya başladı. Türkiye’deki her devrimci atılım, Bulgaristan Türklerine de hemen yansıdı. Türk harf devrimini Bulgaristan Türkleri aynı yıl kabul ettiler ve 1928/29 ders yılında yeni harflerle öğretime geçtiler. Eğitimde, kültürde, sporda, basın yayında mutlu bir serpilme görüldü. Yerli Türk basımevlerinde yeni ders kitapları basıldı. Bulgaristan Türk azınlığı, her alanda varlığını, yeteneğini, gücünü göstermeye başladı. Arkasında Atatürk Türkiyesinin kanadını da hisseden Bulgaristan Türkü, sanki «ben de varım» diyor ve ses çıkarıyordu. Türk azınlığı, anlaşmaların ve yasaların kendisine tanıdığı hakların bilincine varmıştı. Hak arıyordu ve hak aramanın yolunu yöntemini de biliyordu artık. Bu hava içinde, 1929 yılında, Bulgaristan Türklerinin büyük «Milli Kongre» si toplandı. Demokratik yolla seçilip kongreye gönderilmiş olan 400 kadar delege, günlerce Türk azınlığının sorunlarını, dertlerini görüştü ve isteklerini belirledi. Gözlemciler, Bulgaristan Türk azınlığı «rüştünü ispatladı» dediler. Elli yıllık Bulgar yönetimi altında Türk azınlığı âdeta pişmiş, olgunlaşmıştı. Bu kongreden de bir «güneş doğacak» diye umuyordu.

Umutları boşa çıktı. Kongrenin arkasından, Türklerin üzerlerine faşizm çöktü. Bulgaristan’a faşist bir yönetim geldi. Bugünkü Bulgar görüşüne göre, Bulgaristan’da faşizm 1923’te başlamış, 1944 Eylülüne kadar sürmüştür. 1930’ larda Bulgar faşizmi bütün ağırlığıyla Türk azınlığının üzerine çöktü. 1934’te askeri bir darbeyle başa geçen Bulgar Hükümeti, Türk azınlığına Bulgaristan’ı âdeta zindan etti. Faşist yönetim önce Türk azınlık eğitimine savaş açtı. Türk azınlık okulları uydurma bahanelerle kapatılmaya başlandı. Daha doğusu 1920’lerde başlayan okul kapatma işi 1930’larda hızlandırıldı. Türk okul binalarından bir bölümü azınlığın elinden alındı; resmi okul, yani, Bulgar okulu yapıldı. Gerek kapatma, gerek Bulgarlaştırma yoluyla Türk okullarının dörtte üç kadarı Türk encümenlerinin elinden alındı. 1300 kadar Türk Okulu ya kapatıldı, ya da Bulgarlaştırıldı. Okul çağındaki Türk çocuklarının yüzde 75 kadarı öğrenim görme hakkından yoksun bırakıldı ya da cami diplerinde Kuran kursu görmeye itildi. 1920’lerde sereserpe gelişmekte olan Atatürkçü Türk eğitimi hepten felce uğratıldı ve yerlerde sürünen bir kötürüm gibi kenara itiliverdi.

Türk öğretmenlerine ve aydınlarına görülmemiş eziyetler yapıldı. Sanki büyük suçmuş gibi «Kemalist» diye yüzlerce Türk öğretmeni işten atıldı, kovuşturuldu, kovalandı, hatta hapse tıkıldı. İçlerinde Bulgar hapishanelerinde can verenler de oldu. Bulgaristan Türkleri de Kubilay örneği şehitler verdiler. Birçok Türk öğretmeni ve aydını, kurtuluşu Türkiye’ye göç etmekte buldu. Öteki Türk aydınları da aynı akıbete uğradılar, suçlandılar, kovalandılar, Türkiye’ye göçe zorlandılar. Bulgaristan Türk kitlesi aydınlarını kaybetti, âdeta başsız, öndersiz, kılavuzsuz kaldı.

1934 -1944 yılları arasında, Bulgaristan’da çıkan bütün Türkçe gazeteler ve dergiler kapatıldı. Yalnız eski yazıyla çıkan ve Atatürk Türkiye’sine sataşıp duran bir gerici gazeteye bir süre daha göz yumuldu. Ama çok geçmeden o gazete de kapatıldı. Aynı şekilde, Türk kültür, spor, yardım derneklerinin kapılarına kilit vuruldu; okuma odaları, temsil salonları, jimnastik kulüpleri birer birer kapatıldı. Bunların üyeleri çil yavrusu gibi darmadağın ve perişan edildi. Bulgaristan Türklerinin dünyası karardı. Yolunu bulan Türkiye’ye göç etti. Bulamayan büyük kitle yine orada kaldı; eziyetlere katlandı ve dayandı. Sonradan yapılan açıklamalardan anlaşıldı ki, Bulgar faşizmi, Türkleri i) cahil bırakmak, ii) örgütsüz bırakmak, iii) öndersiz bırakmak, iv) güçsüz bırakmak, v) yerinden etmek ve ezmek politikası izlemişti. 1940’lara gelindiği zaman Bulgaristan Türkleri, gerçekten, okulsuz, kitapsız, gazetesiz, derneksiz, başsız, öndersiz ve ekonomik bakımından pek güçsüz kuru bir kalabalık durumuna düşürülmüş bulunuyorlardı.

Bulgar komünistler 1944’te, faşizmi lanetleyerek ve Türk azınlığa yasal haklarını geri vermeye söz vererek iktidara geldiler. Türk azınlığı yeni rejimden çok şey umdu, umduklarını bir bir kâğıda döktü ve ilgililere sundu. İlk başta Türk hakları geri verilmeye, kapatılan Türk okulları birer ikişer açılmaya, Türk okullarında yeni Türk harfleriyle öğretim yapılmaya başlandı ve yeni yazıyla bir de Türk gazetesi çıkarıldı. Özgürlük, eşitlik havası estirildi. Toplantılar, yürüyüşler, mitingler yapıldı; yazıldı, çizildi, konuşuldu. Ama yetmiş yıldan beri Bulgarlardan çok çekmiş olan Türk azınlığı, ihtiyatlı bir bekleyiş içine girdi. Bakalım bu gidiş nereye çıkacaktı.

Çok geçmeden yeni rejimin niyeti anlaşılmaya başlandı. Bulgar komünist lideri Georgi Dimitrof, «Balkanlarda Osmanlı izlerini silmeliyiz» dedi. Arkasından, 1946 yılında, Türk azınlık okulları bir çırpıda devletleştirildi. Yüzyıldır özel okul statüsünde olan bu okulların tüm mal varlığı da Bulgar Hükümetine aktarıldı ve azınlığın en önemli dayanağı olan okulların kontrolü Bulgarların eline geçti.

Bulgar Hükümeti, bu ilk darbeyi iyice sindirdikten ve biraz unutturduktan sonra, Türk azınlığına ikinci yumruğu indirdi. 1958/59 ders yılında Türk okullarıyla Bulgar okulları birleştirildi; yani, Türk okulları Bulgarlaştıldı. Öğretim dili tümüyle Bulgarca oldu. Kısa bir süre Türkçeye, program dışında, seçmeli ders olarak yer verildiyse de sonradan o da kaldırıldı. Türk çocukları anadilleriyle öğrenim görme hakkından tümden yoksun bırakıldılar. 150 bin küsur Türk çocuğu yalnız Bulgar diliyle öğrenim görmek zorunda kaldı.

Komünist Bulgar Hükümeti, 1930’ların faşist politikasını gündeme getirmişti. Türk okullarını Bulgar okullarıyla birleştirip Türkçe öğretimi yasaklamayı, 1930’larda, faşistler başlatmışlardı. Todor Jivkof Hükümeti, bu uygulamayı olduğu gibi benimsemiş ve faşistlerin yarım bıraktıklarını tamamlamıştı.

Eski Bulgar hükümetleri Türkleri hep göçe zorlama politikası izlemişlerdi. Komünist Bulgar yöneticiler de bu politikayı iki kez denediler ve 1949-51 yıllarında 156 bin, 1969 78 yıllarında da 130 bin kadar Türkü Bulgaristan’dan Türkiye’ye yolladılar; ama yeni Bulgar yöneticiler yalnız göçlerle Bulgaristan’daki Türk nüfusun tüketilemeyeceğini gördüler. Türk nüfusu hiç azalmıyordu. Göçler, bu nüfusun yalnız fazlalığını Türkiye’ye götürüyor, asıl ana kitle ise hiç değişmeden yerinde kalıyordu. Bulgar sayımlarına göre, Bulgaristan’daki Türk nüfus 1887’de 602 bin, 1956’da ise 656 bin idi. Yani, bütün göç alanlarına karşın, yetmiş yılda Türk nüfusu azalmamış; dahası, artmıştı bile.

Yeni Bulgar yöneticiler, bu gerçeği saptadıktan sonra, yeni bir politika hazırladılar: Türk azınlığı, önce Bulgar çoğunluğu içinde entegre, sonra asimile edilecekti. Faşistlerin de inatla denedikleri bu politikayı otuz yıl sonra yeniden gündeme getirirken, yeni yöneticiler, biraz farklı taktikler uyguladılar. Zehiri altın tasta sunmak istediler. İddialarına göre, Türk azınlık okullarını devletleştirmek, Türklerin yararına olacaktı: Türk öğretmenler daha düzgün ve dolgun maaş alacaklar, Bulgar meslektaşları gibi emeklilik ve sosyal sigorta haklarından yararlanacaklardı, Türk okullarının denkliği olacaktı vs.

Türk okullarının Bulgar okullarıyla birleştirilip Türkçe öğretimin hepten yasaklanması üzerine de Bulgaristan’da Türkçe yayınlara önem veriliyormuş gibi davranıldı. Yerli Türk yazarların kitapları Türkçe olarak Sofya’da yayımlandı. Todor Jivkof, «Bulgaristan’da Türkiyeli progresist yazarların kitapları da yayımlanmak» dedi ve onlar da yayımlandı. Böylece, yazar çizer takımına bir «sus payı» verilmiş oldu ve göz boyandı. Sanki Bulgar Hükümetinin Türkçeye kastı yokmuş gibi davranıldı. Arkasından bütün bu Türkçe yayınlar toplatıldı, yok edildi, Türk azınlığa son darbe indirildi. Bunu da Todor Jivkof Hükümeti, Türkiye’ ye «dost» görünerek yaptı. Türkiye Bulgar ilişkilerinin iyice geliştiği bir dönemde, 1970’lerde önce Pomakların, sonra «esmer vatandaşların» ve nihayet 1984/85 kışında büyük Türk kitlesinin adları Bulgar adlarıyla değiştirildi. Bu operasyonda, tank, tüfek dahil her türlü zor ve şiddet kullanıldı; günahsız canlara kıyıldı. Ve… bol bol Türk kanı, insan kanı akıtıldı!

Bulgar komşunun gerçek yüzü anlaşılınca, öfkeyle, çok şey söylendi: «Sosyal şoven», «kızıl faşist», «ırkçı», «Nazi», «eşkıya», «haydut», «kanlı katil» vs. dendi. Belki ilerde de denecektir. Ama, sorun, Bulgarin çirkin yüzünü dünyaya sergilemek değildir. Bugünkü Bulgar yöneticilerin yanlış davranışları yüzünden tüm Bulgar toplumunu karalamak hiç olmaz. Sorun, Bulgaristan Türklerinin sırtından antikomünizm propagandası yapmak da değildir ve olmamalıdır.

Sorun, masum Bulgaristan Türklerini zulümden kurtarmak sorunudur. İster kara faşist olsun, ister «kızıl faşist», Bulgar yöneticiler, ülkelerinde Türk azınlığı istemiyorlar, Bulgaristan’da bir tek Türk bırakmamak için kesin kararlı görünüyorlar. Evet anlaşmalar vardır. Gelmiş geçmiş Bulgar hükümetleri bir düzine anlaşmaya imza koymuşlar, Türk azınlığım koruyacaklarına söz vermişlerdir. Ama durum ortadadır: Verilen sözler tutulmuyor, «ahde vefa» gösterilmiyor ve yapılmış anlaşmalar bugün Bulgaristan Türklerini korumaya yetmiyor.

Öyleyse, istenmeyen ve zulüm gören Bulgaristan Türklerini Türkiye’ye alıp kurtarmak gerekir. Bu insanlar, anavatan bildikleri Türkiye’ye göç etmek istemektedirler. Yüzyıldan beri yüzleri hep Türkiye’ye dönük olmuştur. Bulgaristan’dan Türk göçleri, 1870’lerden beri, hep Türkiye’ye akmıştır. Avrupa kıtasından Yeni Dünyalara kitle göçleri olduğu dönemlerde bile, Bulgaristan Türklerinden bir tek kişi Amerika’ya, Avustralya’ya göç etmemiştir. Tüm Bulgaristan göçmenleri hep Türkiye’ye gelmişlerdir. Onlar için sorun, Bulgaristan’dan kurtulmak için nereye olursa olsun göç etmek değil, Türkiye’ye göç etmektir, anavatana gelmektir veya «yuvaya dönmek»tir. Kim ne derse desin, bu insanlar Anadolu’dan bir parçadırlar. Anadolu’dan oraya götürülmüşlerdir, şimdi geri dönmek istemektedirler ve zaten yakınlarının çoğu da Anadolu’dadır. Geri dönmek onların hakkıdır. Bu dönüşü sağlamak ve tüm Bulgaristan Türklerini Türkiye’ye almak da Türkiye’nin görevidir. Tarihi görevidir, ahdi görevidir; Türklük ve insanlık görevidir. Bulgarya Türkü yüzyıldır Bulgar elinden çok çekti. Bitsin artık bu çile!

Türk hükümeti, bütün Bulgaristan Türklerini göçmen olarak Türkiye’ye alabileceğini açıkladı ve Bulgar Hükümetine «geniş kapsamlı bir göç anlaşması» teklif etti. Bulgaristan’dan henüz yapıcı bir ses çıkmadı. Sofya, şimdilik sorunu görüşmeye ve göç anlaşması yapmaya yanaşmıyor. Bulgar yöneticiler, belki, kendileri bakımından «sorunu çözmüş» olduklarını düşünüyorlardır. Böyle bir düşünce, Bulgaristan adına tarihsel bir yanılgı olur.

Bulgaristan’ın ve Türkiye’nin dostları, görüşme masasına oturmaları gerektiğini Bulgar yöneticilerine anlatmalıdırlar. Açgözlü Bulgar yöneticilere açık açık anlatılmalı ki, «az tamah çok ziyan» dır. Uzun vadede Bulgaristan bu işten kazançlı çıkamaz. Coğrafya değiştirilemeyeceğine göre, Türkiye ile Bulgaristan ister istemez yanyana yaşayacaklar ve gelecek Türk ve Bulgar kuşakları da «komşu» diye birbirlerinin yüzlerine bakacaklardır. Bugünkü Bulgar Hükümetinin Türklere yaptığı, Türk toplum vicdanında tahmin edilemeyecek kadar derin yaralar açmıştır. Geçmişin kanlı savaş anıları bile bu derin izlerin yanında hafif kalır. Mertçe yapılan savaşlar sonunda yine dostluklar kurulabilir. Ama bugünkü Bulgar yöneticilerin Türke karşı giriştikleri kalleşçe ve alçakça saldırılar, kolay kolay sineye çekilebilecek cinsten davranışlar değildir. Bulgaristan, bu hatasını düzeltmelidir. Birileri Bulgar yöneticilerine açık açık anlatmalı: «Alma mazlumun ahini, çıkar aheste aheste.»

Evet, komşu Bulgaristan’da zulüm gören büyük bir Türk azınlığı vardır. Zulümler durdurulmaz ve onalmazsa, Türkiye ile Bulgaristan arasında dostluk kurulamaz.

Sh: 386-394

Kaynak: Bulgaristan Türkleri (1878 1985) Bilâl N. ŞİMŞİR Birinci Basım Şubat 1986, Ankara

 

İNGİLİZ BELGELERİNDE ATATÜRK(1919-1938)


CİLT V Ekim 1922 Aralık 1925
Hazırlayan:
BİLÂL N. ŞİMŞİR

1919-1938 yıllarını kapsayacak biçimde tasarlanmış olan İngiliz Belgelerinde Atatürk dizisinin ilk dört cildi, Türk Tarih Kurumu tarafından 1973-1984 yılları arasında yayımlanmış ve daha sonra bunların ikinci baskıları da yapılmış idi. Uzun yıllardan sonra şimdi kitabın bu beşinci cildini de okuyuculara ve araştırıcılara sunuyoruz. Dizinin tamamı sekiz cilt tutabilecektir. Daha fazla gecikmeden son ciltleri de yayına hazırlamaya çalışıyoruz.

Türkiye Cumhuriyetinin ellinci yılında yayımına başlanmış olan kitabın ilk dört cildi Türk Kurtuluş Savaşı dönemini kapsamış, Nisan 1919’dan başlayıp Ekim 1922 tarihine kadar gelmiş idi. Bu beşinci cilt, Ekim 1922 Aralık 1925 dönemiyle ilgili belgeleri içermektedir. Bu dönem, XX. yüzyıl tarihimizde çok önemli bir geçiş dönemidir. Uzun savaş döneminden nihayet barış dönemine, Sevr antlaşmasından Lozan barış sistemine geçilmektedir. Türkiye, İmparatorluktan Cumhuriyete, teokrasiden laikliğe geçmektedir. Türk tarihinin bir dönüm noktasıdır bu dönem.

Cildin kapsadığı zaman dilimi içinde, yani Türk Kurtuluş Savaşı sonundan 1925 yılı sonuna kadarki dönemde, hem içerde, hem dışaıda birbirinden önemli gelişmeler yaşanmaktadır. Bütün gelişmelerin orta yerinde yeni devletimizin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Paşa vardır. Gelişmeleri kısaca hatırlayalım:

Dı§ ilişkiler bakımından başlıca şu gelişmeler görülür: Mudanya Mütarekesi imzalanır ve Mütareke hükümlerinin uygulanmasına geçilir; Doğu Trakya’yı teslim almakla görevlendirilen Refet Paşa (Bele) İstanbul’a girer ve orada işgal kuvvetleriyle ilişkiler ve sürtüşmeler başlar; Doğu Trakya peyderpey teslim alınır; İsmet Paşa (İnönü) Dışişleri Bakanı olur ve bu sıfatla Lozan Barış Konferansına Türkiye Başdelegesi atanır; son Padişah ve Halife Vahdettin “İngiltere devlet-i fehimanesine” sığınır ve bir İngiliz savaş gemisiyle yurt dışına kaçar; işgal kuvvetleriyle işbirliği yapmış olan birçok kişi de İngiltere Yüksek Komiserliği’ne sığınır ve yurt dışına gönderilir; Lozan Barış Konferansı toplanır ve çetin müzakereler başlar; yabancı diplomatlarla ilişkileri yürütmek üzere İstanbul’da Hariciye Vekâleti Murahhaslığı kurulur ve bunun başına Dr. Adnan (Adıvar) Bey atanır; Lozan’da müzakereler tıkanır ve barış konferansına ara verilir; İsmet Paşa Ankara’ya döner; Türkiye Büyük Millet Meclisi gizli oturumlarında barış şartlarını tartışır; Lozan’a götürülecek Türk karşı teklifleri hazırlanır; Türk heyeti Lozan’a döner ve barış konferansının ikinci dönemi başlar; Lozan Barış antlaşması imzalanır, onaylanır ve imzalanmasından bir yıl kadar sonra yürürlüğe girer; yabancı işgal kuvvetleri Türk bayrağını selamlayarak İstanbul’u boşaltır ve Türkiye’yi terk ederler; eski düşman devletlerle yeniden diplomatik ilişkiler kurulur; diğer devletlerle teker teker dostluk antlaşmaları imzalanır ve normal diplomatik ilişkiler başlar; Türkiye Cumhuriyetine atanan ilk yabancı Elçiler birer birer Ankara’ya gelip Çankaya’da Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal Paşa’ya törenle güven mektuplarını sunarlar; bu törenlerde karşılıklı söylevler verilir ve çeşitli konulara parmak basılır; Ankara’da Elçilik binaları inşa etmeleri için yabancı ülkelere arsalar verilir ve başkentimizde birer ikişer Elçilik binaları kurulmaya başlanır; başta İngiltere olmak üzere Batılı Devletler, Türkiye’nin yeni başkentine karşı direnirler ve Elçiliklerini Ankara’ya taşımamak için ayak sürerler; Lozan Barış antlaşmanın uygulanmasında bazı pürüzler çıkar, Türkiye-Irak sınırı konusunda Türkiye-İngiltere görüşmeleri başlar ve Musul sorunu güncelliğini korur; Yunanistan ile nüfus mübadelesi yapılır; Osmanlı borçlarının ve borç faizlerinin ödenmesi gündemdedir vs. vs. Yeni Türkiye’nin dış ilişkileriyle ilgili bu gelişmeler bu cildin kapsadığı üç küsur yıllık dönemi doldurmaktadır.

Aynı dönemde Türkiye iç politkasmda da tarihi gelişmeler yaşanır. Şöyle ki: Sadrazam Tevfık Paşa (Okday), Lozan barış konferansına İstanbul ve Ankara Hükümetlerinin birlikte gitmelerini TBMM Başkanlığına önerir; bunun üzerine TBMM saltanatı kaldırır ve son padişah Vahdettin yalnız halife sıfatıyla kalır; son sadrazam İngiliz ve Fransız Yüksek Komiserlerine danışarak görevinden istifa eder ve İstanbul Hükümeti tarihe karışır; İstanbul’da TBMM Hükümeti yönetimi başlar; Vahdettin’in yurt dışına kaçması üzerine TBMM onu Halifelikten düşürür ve yerine Şehzade Abdülmecid Efendiyi Halife seçer; İzmir İktisat Kongresi toplanır; TBMM, genel seçim kararı alır ve Birinci Meclisin görevi sona erer; Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk-ı Milliye Cemiyeti yavaş yavaş siyasi partiye dönüştürülür ve Halk Fırkası kurulur; TBMM’nin ikinci yasama dönemi başlar; Rauf Bey (Orbay) İcra Vekilleri Heyeti Reisliğinden istifa eder; Fethi Bey (Okyar) İcra Vekilleri Heyeti Reisliğine seçilir; TBMM Lozan Barış Antlaşmasını onaylar; İşgal kuvvetlerinin çekilmeleri üzerine Şükrü Naili Paşa (Gökberk) komutasındaki Türk birlikleri İstanbul’a girerler; “Ankara Şehrinin Türkiye Devletinin Hükümet Merkezi Kabul Edilmesine Dair Kanun” TBMM’nde kabul edilir ve Ankara resmen başkent olur; Yunanistan ile nüfus mübadelesi göz önünde tutularak “Mübadele, İmar ve İskân Vekâleti” kurulur; Fethi Bey (Okyar) Hükümeti istifa eder; Cumhuriyet ilân edilir ve Gazi Mustafa Kemal Paşa ilk Cumhurbaşkanı seçilir; İsmet Paşa (İnönü) Cumhuriyetin ilk hükümetini kurar… 1922 yılı son aylarından 1923 yılı sonuna kadar Türkiye’de görülen başlıca gelişmeler bunlardır.

1924 yılında da önemli iç gelişmeler birbirini izler. Şöyle bir hatırlayalım: Bir grup kalbur üstü gazeteci İstanbul İstiklâl Mahkemesinde yargılanır ve beraat ederler; mahkum olan gazeteciler de affedilirler; Gazi Mustafa Kemal Paşa İstanbul gazetecilerinin ileri gelenlerini İzmir’e davet eder ve orada kendilerine demeçler verir; Başbakan İsmet Paşa, Genelkurmay Başkanı Mareşal Fevzi Paşa (Çakmak) ve üst düzey komutanlar İzmir’de Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal Paşa Başkanlığında, “harp oyunları” için diyerek toplanırlar ve Halifeliğin kaldırılması konusunu görüşürler; Halifelik kaldırılır ve son Halife Abdülmecid Efendi ve yakınları yurt dışına çıkarılır; “Hilafetin İlgasına ve Hanedan-ı Osmaninin Türkiye Cumhuriyeti Memaliki Haricine Çıkarılmasına Dair Kanun” gereğince Osmanlı hanedanı üyeleri de on gün içinde yurt dışına gönderilir; Halifeliğin kaldırılmasından sonra Fener Rum Patıikliği’nin, Ermeni Patıikliği’nin ve Yahudi Hahambaşılığı’nın da kaldırılması konusu konuşulmaya başlanır; eğitim öğretimi birleştiren “Tevhid-i Tedrisat Kanunu” çıkarılır; Şeriye ve Evkaf Vekâleti ile Erkân-ı Harbiye-i Umumiye Vekâleti kaldırılır; Diyanet İşleri Başkanlığı kurulur; laikleşme hareketi çerçevesinde Şeriye Mahkemeleri kaldırılır ve mahkemeler birleştirilir; yeni Anayasa Mecliste görüşülür ve kabul edilir; Anadolu Demiryolları satın alınır ve T.C. Devlet Demiryolları kurulur; Başkomutanlık Meydan Muhaıebesi’nin ikinci yıldönümünde Dumlupmar’da büyük bir tören yapılır, Türkiye’de ilk Meçhul Asker anıtının temeli atılır ve bu törende Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal Paşa önemli bir konuşma yapar; tanınmış komutanlardan Kâzım Karabekir, Ali Fuat (Cebesoy) ve Cafer Tayyar (Eğilmez) Paşalar askerlikten istifa edip siyaseti seçerler ve açıkça muhalefete geçerler; Refet Paşa (Bele), Rauf (Orbay), Dr. Adnan (Adıvar) ve arkadaşları Halk Fırkasından istifa ederler ve askerlikten ayrılan ünlü komutanlarla birlikte Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasını kurarlar; İsmet Paşa (İnönü) Başbakanlıktan çekilir ve Fethi Bey (Okyar) tekrar Başbakan olur; Bahriye Vekâleti kurulur…Bunlar da 1924 yılındaki gelişmelerdir.

1924 yılındaki gelişmeler de şöyle sıralanabilir: Şubatta gerici Şeyh Sait ayaklanması patlak verir, bunun üzerine doğu illerinde sıkıyönetim ilân edilir; “Hıyanet-i Vataniye Kanunu”na dinin politikaya alet edilemeyeceğine dair bir madde eklenir; Mart başında Fethi Bey (Okyar) Kabinesi istifa eder; İsmet Paşa Kabinesi kurulur; Fethi Bey (Okyar) Paris Büyükelçiliğine atanır; Takrir-i Sükûn Kanunu yürürlüğe girer; biri Ankara’da diğeri isyan bölgesinde olmak üzere iki İstiklâl Mahkemesi çalışmaya başlar; isyanın elebaşıları ve bazı kışkırtıcıları yakalanıp mahkeme önüne çıkarılır; bu arada Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın bazı şubelerinde aramalar yapılır ve bu parti il ticayı yüreklendirdiği gerekçesiyle Hükümet tarafından kapatılır (3 Haziran); 28 Haziran’da Şeyh Sait ve adamları Diyarbakır İstiklâl Mahkemesi’ııce idama mahkûm edilir ve temyizi olmayan bu hükümler ertesi gün infaz edilir. 1925 yılının ilk yarısı bu idamlarla noktalanır.

Yılın ikinci yarısında laiklik ve çağdaşlaşma ile ilgili atılımlara devam edilir: Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal, 23 Ağustos günü elinde yazlık bir şapkayla Kastamonu’ya gelir; orada çağdaşlaşma, uygarlaşma konusunda bir konuşma yapar: “Medeniyet öyle kuvvetli bir ateştir ki ona bigâne olanları yakar ve mahveder” der; Gazi, 27 Ağustos’ta İnebolu’da ünlü kılık kıyafet ve şapka söylevini verir ve elindeki yazlık şapkayı halka göstererek “Bu serpuşun ismine şapka denir” diye vurgular; üç gün sonra Kastamonu Halk Fırkası merkezinde de “Efendiler ve ey millet, iyi biliniz ki Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, mensuplar memleketi olamaz. En doğru ve en hakikî tarikat, tarikat-ı medeniyyediı” diye konuşur; 2 Eylül’de “Tekke, zaviye ve türbelerin kapatılmasına, din görevlilerinin kıyafetlerine ve memurların şapka giymelerine dair” Bakanlar Kurulu kararı kabul edilir; 25 Kasım’da Şapka kanunu çıkarılır, beş gün sonra da Tekke ve Zaviyelerin kapatılmasına ve türbedarlıklar ile bir takım unvanların kaldırılmasına dair kanun TBMM’nde kabul edilir; şapka giyilmesine ve tekkelerin kapatılmasına karşı yer yer tepkiler görülür, yılın sonuna doğru uluslararası saat ve takvim kabul edilir ve 1925 yılı böyle sona erer.

Zaten bilinen ve burada hafızalarımızı tazelemek için tekrarlanmış olan yukarıdaki gelişmeler, Türkiye’deki İngiliz diplomatları ve gizli ajanları tarafından yakından izlenmiş, değerlendirilip yorumlanmış ve sürekli olarak Londra’ya rapor edilmiştir. İngiliz diplomatlarının ve gizli istihbarat servisi elemanlarının ülkemizle ilgili rapor ve telgraflarının birçoğu bu ciltte yer almaktadır. Bu belgelerin hemen her birinde Mustafa Kemal Paşa’nın adı geçmektedir. Daha doğrusu olaylar Onun etrafında dönmektedir.

İngilizler, Türkiye ile ilgili iç ve dış gelişmelerin yanısıra Mustafa Kemal’in kendisini de izlemeye almışlardır. Onun hareketleri, konuşmaları, demeçleri, özel yaşamı, sağlık durumu, yakın çevresi, dostlan, hasımları vs. adeta mercek altında tutulmuştur. Türkiye’deki İngiliz görevlileri, Türkiye Cumhuriyeti’nin daha ilk yılında Mustafa Kemal sonrası üzerinde de zihin yormaya başlamışlar ve akıllarından geçenlerin bir birçoğunu kâğıtlara dökmüşlerdir. Bu kâğıtların da bazıları bu ciltte bulunacaktır.

*

Buradaki belgeler Mudanya konferansı günlerinden başlıyor. Birkaçına değinelim. İngilizler, işgal etmiş oldukları İstanbul ve Boğazlar bölgesini “Tarafsız bölge” diye nitelendirmekte ve Türk askerinin bu bölgeye girmesini önlemeye çalışmaktadırlar. Başkumandan Gazi Mustafa Kemal Paşa ise, “tarafsız bölge’yi tanımamaktadır. Mudanya görüşmelerinde bu konu gündeme gelir. İngiliz İşgal Orduları Başkomutanı General Harington, “Mustafa Kemal herhangi bir ‘tarafsız bölge’ tanımadığı için ‘Müttefik işgalindeki bölgeler’ diyorum” diye rapor etmektedir (No. 4).

Mütareke görüşmelerinde Atatürk’ün bir başka itirazı, Rum tutsakları konusundadır. Kurtuluş Savaşı sırasında, Türk vatandaşı olan bazı Rum gençleri

Yunan ordusuna katılmış ve Türk askerine kurşun sıkmışlardır. Sonunda Türk askerinin eline düşen Türkiyeli bu Rumlar, hukuki bakımdan, “savaş esiri” değil, “vatan haini” durumunda idiler. İngilizler bunları da “savaş esiri” sayıp kurtarma telaşı içindedirler. İngiltere Dışişleri Bakanı Loıd Curzon, İstanbul’daki Yüksek Komiserine talimat verir: “Mustafa Kemal, Yunan ordusuna katılmış Rum esirleri hain saymak niyetindeymiş. Bunlar yargılanırsa kurşuna dizilebilir. İtalyan ve Fransız meslektaşlarınızla birlikte girişimde bulununuz.” der (No. 1). Girişimler devam eder, İtilaf Devletleri Milletler Cemiyetini ve Dr. Nansen’i de devreye sokarlar (No. 10).

Mudanya Mütarekesinin imzalanmasından sonra General Harington Londra’ya şunları telliyor:

“Mustafa Kemal’den 18 Ekim (1922) tarihli bir mektup aldım. Mudanya’da İsmet Paşa ile aramızdaki ilişkiden hoşnut kaldığını söylüyor ve barış çabalarının da başarıya ulaşacağı umudunu dile getiriyor. İsmet Paşa’dan da benzer bir mektup aldım.” (No. 16).

Mustafa Kemal ve İsmet Paşaların General Harington’a göndermiş oldukları mektupları arşivlerde bulamadık.

Mudanya Mütarekesi gereğince Doğu Trakya’nın Türkiye’ye geri verilmesi eski müttefikimiz Bulgaristan’ı da rahatsız etmiştir. Bulgaristan Başbakanı Aleksandr Stambuliyki, Mütarekenin imzalanmasından bir hafta sonra Sofya’daki İngiliz Elçisi Erskine’i kabul etmiş ve kendisine ‘Türkleri neden Avrupa’dan atmadınız’ diye sitemde bulunmuştur. Elçi, “Stambuliyski ile görüştüm. İngiltere’nin Türkleri Avrupa’dan atmamış olmasına üzüldüğünü söyledi. Türklerin Trakya’ya geri dönme olasılığından dolayı kaygılanıyor. Stambuliyski, birkaç gün önce yaptığı bir konuşmada ise Mustafa Kemal’in zaferini övmüştü.” diye rapor ediyor (No. 12). Bulgar tarihçileri aynı Stambuliyski’yi bizlere “Türk dostu” olarak tanıtmışlardı.

*

Lozan Konferansı arifesinde İngiliz Yüksek Komiseri Sir H. Rumbold, “Sevres antlaşması ölmüştür, şimdi Misakı Milli ile boğuşacağız” diyor ve özetle şunları yazıyor:

“Kemalistler Anadolu’da Yunanlıların hesabını gördükten sonra, gelişmelerin ağırlık merkezi Boğazlar’a ve Trakya’ya kaydı ve Mudanya Konferansına gidildi. Kemalistler savaşmadan Doğu Trakya’yı kazandılar, karşılığında verdikleri taviz ise kalıcı değildir. Türkler Misakı Milliden taviz vermek niyetinde değillerdir. Ama karşılarında İngiltere vardır. Sevr antlaşması ölmüştür, şimdi Müttefikler Misakı Milli ile boğuşmak durumundadırlar: Sınırlar çizilirken Kemalistler Batı Trakya’da plebisit isteyecekler, Musul’u geri almak isteyecekler, Suriye sınırında düzeltme yapılsın diye direnecekler, Boğazlar sorununda İstanbul’un güvenliğini öne sürecekler, mali ve ekonomik kontrole karşı çıkacaklar, kapitülasyonlar konusunda hiç boyun eğmeyecekler ve hep Türkiye egemen ve bağımsız olmalıdır diye cevap vereceklerdir. Bu durumda İngiltere bölgedeki kuvvetlerini azaltmamalı, Yunanistan da Batı Trakya’daki kuvvetlerini arttıımalıdır. Barış konferansından önce İstanbul Hükümetinin sahneden çekilmesi belki hayırlı olacaktır, yoksa Padişahın durumu ciddi sorun yaratacaktır. Misakı Milliyi gerçekleştirmek Tüıklerin ilk hedefidir. Ondan sonra federal esasa göre Türk İmparatorluğunu diriltmeyi ve İslam hegemonyası kurmayı düşünen liderler vardır. Şu sırada Türkiye, Rusya ile Batı arasında, orta yerdedir. Mustafa Kemal, Ruslarla işbirliğinde dikkatli davranmıştır ve Ruslar, Ankara’ya dış politika dikte edecek kadar bir nüfuz kazanamamışlardır.” (No. 11).

Saltanatın kaldırılması üzerine son Sadrazam Tevfık Paşa İngiliz Yüksek Komiseri Rumbold’a gidip akıl danışmış. Rumbold, bu görüşmeyi özetle şöyle rapor ediyor:

“4 Kasım saat ll’de Sadrazam bana geldi. Lozan Konferansına Ankara ve İstanbul Hükümetlerinin birlikte gitmeleri için Mustafa Kemal’e gönderdiği telgraf üzerine yaşanan gelişmelere değindi. Barış konferansına davet edildiklerini, Ankara Hükümetinin ise İstanbul Hükümetini “gayri meşru” ve hatta “hain” saydığını belirtti ve konferansa daveti kabul edip etmeme konusunda benim görüşümü sordu. Bu konuda bir tavsiyede bulunamayacağımı bildirdim. Sadrazam, cevabıma şaşırmadı. Hükümeti istifa ederse Müttefik Yüksek Komiserlerinin İstanbul’un yönetimini üstlenip üstlenemeyeceklerini sordu. Böyle bir görevi üstlenemeyeceğimizi söyledim. Görüşmede padişahın durumu konuşulmadı. Sadrazam, iki saat sonra Fransız Yüksek Komiserine gitmiş. İstifa etmeye hazır olduğunu Mustafa Kemal’e telgrafla bildirmiş ve işleri kime devredeceğini sormuş. Padişahın tahttan inmeye niyeti olmadığını da bildirmiş. Refet Paşa, İstanbul’da yönetimi eline almak için bir hükümet darbesi hazırlıyor. Böylece 600 yıl hüküm sürmüş olan bir kurum tarihe karışıyor…” (No. 24).

İngiliz Yüksek Komiserliği, saltanatın kaldırılmasıyla altı yüzyıllık Osmanlı Devletinin tarihe karıştığını, aynı zamanda Türkiye’de Mustafa Kemal’e karşı muhalefetin arttığını belirtmektedir. O yıllarda Türkiye’deki İngiliz görevlilerinin en çok üzerine durduğu konulardan biri Mustafa Kemal’e karşı muhalefet konusu olmuştur. Bu konuyla ilgili olarak bu ciltte birçok belge bulunmaktadır. İngilizler, daha 1921 yılında Türkiye Büyük Millet Meclisi içinde Mustafa Kemal’in “Müdafaa-i Hukuk-u Milliye” grubunun (Birinci Grubun) karşısında “İkinci Grup” adı verilen bir muhalefet gurubu oluştuğunu tespit etmişlerdir. Fakat Türklerin ‘savaşta milli birliklerini korumak, barışta ise birbirleriyle boğuşmak’ gibi bir huyları veya zaafları olduğu iddiasındadırlar. Bu iddia doğrultusunda Mustafa Kemal’e karşı muhalefetin de asıl Lozan barış anlaşması imzalandıktan sonra ciddi boyutlara ulaşacağını düşünmekte ve beklemektedirler.

Bu dönemde Mustafa Kemal taraftarlarıyla karşıtları arasında ilk önemli kavga, 1923 Mart başlarında, barış antlaşması tasarısının Meclis gizli oturumlarında görüşülmesi sırasında yaşanmıştır. İngiliz Yüksek Komiseri Rumbold, 7 Mart 1923’te bunu özetle şöyle rapor ediyor:

“İstanbul’dan bakınca Mustafa Kemal Meclis’e hâkimdir. Onun taraftarlarıyla karşıtları arasında tam bir çizgi çizmek zordur. Onun iki büyük sloganı “Misak-ı Millî” ve “Millî Hakimiyet”tir. Misak-ı Milli’nin yorumunda ise mebuslar arasında görüş ayrılıkları görülmektedir. Mustafa Kemal’in taraftarları onun şahsına bağlı olan mebuslarla Misakı Milliye bağlı olanlardır. Bunlar beraberce Mecliste Birinci Grubu oluşturuyorlar. Mustafa Kemal’in başıca örgütü “Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti”dir.  Bir de Halk Partisi kurma çalışmaları başlatılmıştır. Mustafa Kemal’in karşıtları ise çeşitli gruplardan oluşmaktadır. Eski İttihatçılar, Saltanatçılar ve irili ufaklı çeşitli gruplar. İttihatçıları Kemalistlerin içine çekmek için çeşitli girişimler olmuşsa da bu çabalardan pek az sonuç alınabilmiştir. İttihatçılar asıl muhalefeti oluşturuyor ve bunlar barış yapılınca ülkeye hükmeden kuvvet olabilirler. Hangi kategoriye girecekleri belli olmayan başka muhalifler de vardır. Bütün Mustafa Kemal karşıtları Mecliste “İkinci Grubu” oluşturuyorlar. Son olarak barışa karşı olanlar da ortaya çıkmıştır ki bunların başında Fevzi Paşa’nın bulunduğu söyleniyor. Mustafa Kemal’den sonra Mecliste en önemli şahsiyet olan Rauf Bey ise dikkatli bir oyun oynamaktadır. Kendisi dış politikada barışçıdır, iç politikada ise İttihatçılardan yanadır. Mustafa Kemal kesin bir tutum takınmadan barış teklifleri konusunda Meclisin nasıl şekilleneceği belli değildir. ‘Karaağaç’sız ve Musul’suz barışa hayır!’ sesleri yükseliyor…” (No. 92).

Bir hafta sonra Yüksek Komiser Rumbold raporunu şöyle tamamlıyor:

“Barış teklifleri konusunda Mecliste günlerdir devam eden (gizli) tartışmaların sonunda Mustafa Kemal söz almış ve Hükümet tekliflerinden yana bütün ağırlığını koymuştur. Böylece gürültücü muhalefeti çökertmiştir. Anlaşılan Mustafa Kemal barışın gerekli olduğuna karar vermiştir ve barış yapılınca içerde bayındırlık projelerine dönecektir. Büyük tartışma sırasında Mecliste olup bitenler hakkında dışarıya pek az şey sızmıştır. Söylendiğine göre müzakerelerde 275 mebus bulunmuş, bunlardan 75’i oylamaya katılmamış, 175’i Hükümet teklifleri lehinde, 20’si aleyhinde oy kullanmış. Barış yapılırsa Kemalistler ile and-Kemalistler arasında şiddetli bir boğuşma olacaktır. Bu boğuşma pek kendini beğenmiş olan Türkiye’yi zayıf düşürecektir. Şimdilik en âcil sorun, barış veya savaş sorunudur…” (No. 93)*

*‘Lozan Barış Konferansı ile ilgili Türk belgeleri için bkz. Bilâl N. Şimşir, Lozan Telgrafları. Türk Diplomatik Belgelerinde Lozan Barış Konferansı, Cilt I (Kasım 1922-Şubat 1923), Türk Tarih Kurumu Yayını, Ankara: 1990; Cilt II (Şubat-Ağustos 1923), Türk Tarih Kurumu Yayını, Ankara : 1994; Lozan barış şartlarıyla ilgili olarak Mart 1923’te TBMM’nde yapılan gizli görüşmeler bu cildin giriş bölümünde bulunacaktır. Cilt II, s. IX-L. Lozan Barış Konferansıyla ilgili İngiliz diplomatik belgelen de şu ciltte toplanmış bulunmaktadır; Documents on British Foreign Policy 1919-1939, First Series, Volüme XVIII, Edited by W. N. Medlicott, Douglas Bakin and M. E. Lambert; Her Majesty’s Stationary Office, London: 1972.-

*

Lozan’da ikinci dönem barış görüşmeleri devam ederken Türkiye’de genel seçimler yapılmıştır. TBMM, seçimin yenilenmesi için 1 Nisan 1923’te karar almıştır. Ondan sonra iç politikada gelişmeler hızlanmıştır. 7 Nisan’da Mustafa Kemal Başkanlığındaki bir toplantıda, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyetinin “Halk Fırkası” adıyla siyasal partiye dönüştürülmesine karar verilmiştir. Ertesi gün Mustafa Kemal Paşa, seçim bildirisi niteliğindeki 9 Umdeyi yayımlamıştır. 11 Nisan’da İngiliz Yüksek Komiseri “Mustafa Kemal durumunu pekiştirmektedir ve Halk Partisi’nin seçimi kazanma şansı yüksektir” diye rapor etmiş ve eklemiştir: “Muhalefet ise dağınıktır, muhalefetin içinde en derli toplu grup İttihatçılardır. Onlar da bir karşı bildiri yayınlamayı düşünüyorlarmış ama onların Mustafa Kemal’e karşı ortaya atılmaları kolay değildir.” (No. 105).

1923 seçimleri ve muhalefet konusunda bu ciltte birçok İngiliz raporu yer almaktadır. 18 Nisan’da İngiliz Yüksek Komiseri şunları yazıyor:

“Mustafa Kemal ve taraftarları seçimleri kazanmaya kararlıdırlar. “Müdafaa-i Hukuk” örgütü, yeni Meclis seçilince “Halk Partisi” adını alacak. Bunlar şimdi öncelikle İttihatçıların kalesi sayılan İstanbul’u hedef alıyorlar. 12 Nisan günü Mustafa Kemal İstanbul halkına bir biidiri yayınladı. Önde gelen Kemalistler seçimlerde İstanbul’dan aday gösterilecekler. Onları seçtirmek için çeşitli önlemler alınıyor. “Tanin”de Hüseyin Cahit (Yalçın) İttihatçıları destekliyor. İkinci Grubun da bildiri yayınlayacağı havadisleri geldi, ama aslı çıkmadı. 15 Nisan’da Kemalistler, muhalefete en büyük darbeyi indirdiler: Hıyanet-i Vataniye kanunun 1. Maddesini değiştirdiler ve Saltanatın kaldırılmasıyla ilgili 1 Kasım 1922 tarihli kararın eleştirilmesi vatana ihanet suçu sayıldı.” (No. 109).

Saltanat propagandasının yasaklanması muhalefetin sesini kısmıştır. Ama yine de muhalefet seçime hazırlanmıştır. İngiliz raporlarında çeşitli parti veya grupların adları anılıyor: Müdafaa-i Hukuk (Birinci Grup), Müdafaa-i Hukuk (İkinci Grup), Milli Müdafaa Fırkası (Muhalif), İttihat ve Terakki ve Emekçiler, ayrıca bağımsızlar. Muhaliflerin bazıları iktidar partisi listesinden seçime girmişlerdir. İlerde açıkça muhalefete geçecek olan Rauf Bey (Orbay), Kâzım Karabekir ve Refet (Bele) Paşalar gibi tanınmış simalar da iktidar partisi durumundaki Müdafaa-i Hukuk Partisi (Halk Partisi) listesinden seçime girip kazanmışlardır. Muhalefetin asıl merkezi İstanbul’du. Seçim öncesinde İkinci Grup da Ankara’daki karargâhını bırakıp İstanbul’a yerleşmiştir. Anadolu’da Trabzon, Samsun ve Erzurum yörelerinde muhalefet görülmüştür. Diğer yerlerde Mustafa Kemal ve taraftarları ciddi bir muhalefetle karşılaşmamışlardır. Kadınların henüz seçilme haklan yoktu. Öyle olduğu halde ilk defa 1923 seçimlerinde kadınlara oy verenler de olmuş. İzmir’de Latife Hanım’a ve Halide Edip Hanıma (Adıvar) l’er oy verilmiş. Konya’da ise Latife hanıma 39 oy çıkmış.

25 Temmuz’da İngiliz Yüksek Komiser Vekili Hendeıson Mustafa Kemal’in bu seçimleri kazandığını rapor ediyor, ona karşı “gerçek tehlikeli muhalefetin Lozan antlaşmasından sonra, dış sorunlarla birlikte ortaya çıkacağım” söylüyor ve şöyle devam ediyor: “ Mustafa Kemal’in partisi şimdi de seçimlerde zafer kazanmıştır. Yeni Mecliste 280 küsur milletvekilinden 240 kadarı seçildi, bunlar içinde Müdafaa-i Hukuk üyesi olmayan sadece bir kişi vardır. Mustafa Kemal Ankara’dan oybirliğiyle seçildi. İsmet Paşa Malatya’dan aday gösterildi… Mebus seçilen ordu komutanları, ancak askeri görevlerinden ayrıldıktan sonra Meclis’te görüşmelere katılabilecekler…” (No. 141).

O    zamanki seçim uzun sürüyor ve ancak Temmuz sonunda tamamlanıyor. Henderson, İsmet Paşa’nın Lozan’dan dönmek üzere olduğu günlerde, 31 Temmuzda şunları yazıyor: “Seçimler hemen hemen tamamlandı, 260’tan fazla milletvekili seçildi. 30 kadar milletvekili “Saltanatçı Paı ti”den imiş ve saltanatın kaldırılmasıyla ilgili kanunu değiştireceklermiş. Mustafa Kemal İzmir’e gitti, Rauf Bey seçim bölgesine gidecekmiş…Lozan antlaşmasının Meclisten ne zaman geçeceği belli değil. Hükümete karşı asıl ciddi saldırılar, işgal kuvvetleri çekilip Türkler kendi kendilerine kaldıktan sonra başlayacak.”(No. 142).

Londra’da İngiltere Dışişleri Bakanlığı yetkilisi bu raporun altına not düşüyor:

“Çok ilginç. Mustafa Kemal’in sorunları başlıyor. Muhalefet için “Saltanatçı Parti” adı, onun en aziz prensiplerine karşı doğrudan bir meydan okumadır.”

İkinci Meclis açılır. 13 Ağustos günü Gazi Mustafa Kemal Paşa TBMM Başkanlığına seçilir ve kürsüye çıkıp önemli bir konuşma yapar. Şunları söyler:

“Efendiler, Türkiye Büyük Millet Meclisinin ikinci intihap devresine dâhil olmuş bulunuyoruz… Bu devrei intihabiye, aynı zamanda yeni Türkiye devletinin, yeni tarihinde mesut bir intikal zamanına tesadüf ediyor… Filhakika dört senelik istiklâl mücadelemiz, milletimizin şanına layık bir sulh ile neticelenmiştir… Efendiler! İlk Meclisimiz memleketi düşman ayaklarında kurtarmak, milleti hayatbahş bir sulha götürmek gayesine yürürken aynı zamanda yeni Türkiye Devletinin bünyanını (yapısını) tesis ve tarsin ediyordu… Vazifesini hüsnü ifa etmiş ve sureti umumiyede vatan ve millet için mucibi halâs ve hayat olmuştur… Sulh müzakeratımn cereyanında da tesadüf ettiğimiz müşkilât pek çoktur. Fakat ben bunu pek tabii buluyorum. Çünkü bu sulh müzakeratında tasfiye olunan hesebat dört senelik değil, dört yüz senelik bir devrin mirası seyyiâtı (kötü mirası) idi. Müşkilât, muvaffakiyetle iktihâm olundu. (Zorluklar başarıyla göğüslendi)… Efendiler, şarkta Trabzon’u, cenupta Adana’yı ihtiva edecek (içine alacak) büyük Ermenistan’dan eser kalmamıştır. Ermeniler tabii olan hudutları dahilinde bırakılmıştır… Şimalde Karadeniz’in en güzel ve en zengin sahilleri üzerinde tesis edilmek (kurulmak) istenilen Pontus hükümeti taraftarlarıyla beraber tamamen bertaraf edilmiştir… Milletin azim ve celâdeti karşısında Türkiye’yi parçalamanın ham bir hayal olduğu kabul ettirilmiştir… Efendiler! Bu güne kadar istihsal eylediğimiz muvaffakiyat, bize ancak terakki ve medeniyete doğru bir yol açmıştır… Bize ve ahfadımıza düşen vazife, bu yol üzerinde tereddütsüz ilerlemektir… Sonra Efendiler, Türkiye Devletinin istiklâli mukaddestir. O, ebediyyen müemmen ve masun olmalıdır…”

Yeni dönemde Fethi Bey (Okyar) Başbakan olur. İsmet Paşa Lozan’dan dönmüştür. Yeni Meclis, ilk iş olarak Lozan Barış Antlaşmasını görüşür ve 23 Ağustos günü Antlaşmayı onaylar. Aynı gece, Barış Antlaşmasının onaylandığı İtilaf Devletleri Yüksek Komiserlerine bildirilir, çünkü işgal kuvvetlerinin İstanbul’u boşaltmaları buna bağlıdır.

*

İngiliz, Fransız ve İtalyan işgal kuvvetleri Türkiye’yi terk edince, 13 Ekim 1923 günü Ankara şehri yeni Türkiye Devletinin başkenti yapılır, iki hafta sonra 29 Ekim 1923’te de Türkiye Cumhuriyeti ilan edilir ve Gazi Mustafa Kemal Paşa Türkiye’nin ilk Cumhurbaşkanı seçilir.

Türkiye’de Cumhuriyetin ilanına İngiliz belgelerinde az yer verilmiştir. İngiliz diplomatları, bu tarihi gelişmeyi daha ziyade iktidar-muhalefet ilişkileri açısından değerlendirmişlerdir. İngiliz Yüksek Komiser Vekili Henderson, 20 Kasım 1923’te özetle şunları rapor etmiştir:

“Cumhuriyetin ilanının ardından şiddetli tartışmalar başladı. Mustafa Kemal’e karşı olan muhalefet liderleri kendi aralarında toplanıyor ve İstanbul’da yeterli destek buluyorlar. Ama Mustafa Kemal Ankara’ya hâkim. 10 Kasım’da Kâzım Karabekir Paşa İstanbul’a geldi ve onun buradaki hareketlerine basın geniş yer verdi. Karabekir Paşa 12 Kasım’da Halifeyi ziyaret etti. Ertesi gün Rauf Bey ve Refet Paşa ile buluştu ve her üçü basma demeçler verdiler… Halifelik konusu ve bugünkü Halifenin, durumu kamuoyunu meşgul ediyor. Mustafa Kemal kamuoyunu sınıyor ve şimdilik gelişmeleri seyrediyor. Halifenin aylık ödeneğini 26.000 liradan 50.000 liraya çıkarılmasını istediği söyleniyor… Ankara ile İstanbul arasındaki sürtüşme devam ediyor… Cumhuriyetin ilânı ileriye doğru atılmış ihtilâlci bir adım olmakla beraber, anayasa açısında Kabine sistemine dönüştür ki, iki yıl önce Mustafa Kemal bu sisteme karşıydı…” (No. 162).

Henderson, 9 Ocak 1924 günü de şu değerlendirmeyi yapıyor:

“TBMM 1 Kasım 1922’de Saltanatı kaldırma kararı verirken risk de üstlendi ve gelişmeler bu cüreti haklı çıkardı. Türk halkı kararı kabul etti. Türklerin aydın sınıfı şimdi “millî hakimiyet”, “cumhuriyet”, “liberal” ve son olarak da “laik” kavramları etrafında fikirlerini kristalleştirmiştir. 1908 tipi meşruti saltanat artık gericilik sayılıyor. Böyle olunca bir yıl içinde saltanatın kaldırılması ve Cumhuriyetin ilânı Mustafa Kemal için pek zor olmamıştır. Kendisi büyük bir adamdır, gerçek bir yurtseverdir, ama hırs ve endişe kendisini aşırılığa itmiştir demek, pek haksızlık olmaz. Endişesi, kısmen Batılı Devletlerden, kısmen de Halifelikten kaynaklanmaktadır. Zira Batı, isterse Türkiye’yi ezebilecek güçtedir; Halifelik ise bütün tutucu güçlerin merkezi durumundadır. Dolayısıyla Halifeliğin İslam dünyasında Türkiye’ye sağladığı prestijden vazgeçilmektedir…Ekonomik bakımdan Türkiye zorluklar içindedir…Sorunların çözümü için yapıcı politika gerekiyor ki bu da Mustafa Kemal’den bekleniyor. Onun da sağlık sorunu ve siyasi zorlukları var. Ankara ile İstanbul arasında süren zıtlaşma yüzünden İstanbul basını Ankara’nın her yaptığına karşı çıkıyor. Mustafa Kemal sağlığına kavuşursa ülkeyi toparlayabilir.” (No. 167).

*

13 Ekim 1923 tarihinde, Ankara şehri Türkiye’nin başkenti oldu; eski payitaht İstanbul bırakıldı. O tarihten beri Ankara, Türkiye Devletinin başkentidir ve Türkiye Cumhuriyeti Anayasasına da değişmez başkent olarak geçmiştir. Cumhuriyet ile Cumhuriyetin başkenti, gün farkıyla yaşıttırlar.

Türkiye başkentinin İstanbul’dan Ankara’ya kaydırılması, İngiliz diplomasisini çok meşgul etmiştir. Yabancı Elçiler ve Elçilik personeli Devletin başkentinde otururlar, oturmak durumundadırlar; Devletler Hukuku kuralları ve teamül bunu gerektirir. Türkiye’de görevli İngiliz diplomatları ise İstanbul’u bırakıp Ankara’ya taşınmak istememişler, taşınmamak için ellerinden geleni yapmışlardır. Bağımsız bir devletin kendi başkentini seçmesi, o devletin egemenlik hakkıdır, kendi iç işidir. İngilizler bu hukuk kuralını da gözardı ederek Türkiye’nin yeni başkentine karşı açıkça cephe almışlar, başka devletlere de Ankara’yı boykot etmeleri için baskı yapmışlardır. 1923-1925 yıllarında çiçeği burnundaki Türkiye Cumhuriyeti ile Büyük Britanya ve müttefikleri arasında nota değiş-tokuşu yoluyla bir “Ankara Savaşı” yaşanmıştır. “İkinci Ankara Savaşı”. Bilindiği gibi Birinci Ankara Savaşı, 15. Yüzyıl başında Osmanlı Padişahı Yıldırım Beyazıt ile Özbek Hakanı Timur arasında olmuştu. Ondan beş yüzyıl sonra İngiltere ile yapılan İkinci Ankara Savaşım Türkiye kazanmıştır. Bu konudaki İngiliz belgelerini daha önceki yayınlarımda kullanmıştım[1]. Bu ciltte de Ankara’nın başkent oluşuyla ilgili bir düzine kadar belge yer almaktadır[2].

Evet, Ankara’nın başkent oluşu, yabancı elçilikler konusunu gündeme getirdi. Türkiye’ye atanmış ve atanacak olan yabancı diplomatik temsilciler Ankara’ya ne zaman taşınacaklardı? Türkiye’de yeni başkentin seçildiği ve Cumhuriyetin ilan edildiği sırada, Ekim 1923’te, Ankara’da yalnız Afganistan ve Sovyet Rusya Büyükelçilikleri vardı. Bir de Mougin adlı bir Fransız Albayı, bir çeşit temsilci sıfatıyla Ankara’da oturuyordu. Öteki yabancı diplomatik temsilcilerinin hemen hepsi İstanbul’daydı. Şimdi bunların Ankara’ya taşınmaları gerekiyordu.

İngiltere, aylar öncesinden işe koyulmuş, başkent Ankara’ya karşı cephe almaya hazırlanmıştı. Bunun ötesinde İngiltere, müttefiklerini de yanına çekip Ankara’ya karşı bir ortak cephe oluşturmağa çalışıyordu. İngiltere Dışişleri Bakam Loıd Curzon, 24 Ekim 1923 günü Paris, Roma, Washington ve Tokyo Büyükelçilerine bir şifre talimat gönderdi ve Müttefiklerin Ankara’ya karşı anlaşıp birlikte hareket etmelerini istedi. İngiltere’nin Türkiye’ye bir Büyükelçi atayacağını, fakat Büyükelçinin Ankara’da değil, İstanbul’da oturacağını bildirdi. “Majesteleri Hükümeti, her halükarda Ankara’ya bir Büyükelçi göndermemeye kararlıdır” dedi. Öteki Hükümetlerin de böyle yapmaları için girişimde bulunulmasını istedi.

İstanbul’daki İngiliz Yüksek Komiser Vekili Henderson da İngiltere’nin Ankara’da Büyükelçilik açmayacağını söylüyordu. 3 Kasım 1923 günü Dışişleri Bakanlığının İstanbul temsilcisi (Murahhası) Dr. Adnan Beye (Adıvar), “Majesteleri Hükümeti, Ankara’da en küçük bir ev bile almak niyetinde değildir” diyordu. Hendereson, Ankara’ya Büyükelçi gönderilmemesini savunuyor ve 20 Kasımda Londra’ya da şunları yazıyordu:

“Ben bugünkü (Türkiye) Büyük Millet Meclisinin iki yıllık ömrü olacağını ve Ankara’nın da iki yıl başkent kalacağını sanıyorum…Majesteleri temsilciliğinin Ankara’ya taşınması Türk Hükümetini ve Mustafa Kemal’i elbette çok memnun edecektir. Ama bu taşınma, Majesteleri Hükümetinin tatsız ve aşağılayıcı bir taviz vermesi anlamına gelir kanısındayım.”

İngiliz diplomatı Türkiye Cumhuriyetine iki yıllık ömür biçiyor, birkaç yıl içinde saltanatın tekrar diriltileceğini ve o zaman başkentin yine İstanbul’a taşınacağını ileri sürüyordu. Şubat 1924’te İstanbul’a Ronald Charles Lindsay adında bir İngiliz Elçisi gönderildi. Bu elçi gelir gelmez, ilk iş olarak, Ankara’nın başkent kalamayacağını Londra’ya şöyle rapor etti:

“ Başkent işinin nereye varacağı üzerinde kehanette bulunmaktan hiç hoşlanmam, ama şunu cesaretle söyleyebilirim: Günün birinde İstanbul’un tekrar payitaht olacağı kesindir.”

Bir diplomatın, görevli olduğu ülkeyle ilgili önemli bir konuda, bu kadar kesin konuşarak kendi Hükümetini yanıltması için, doğrusu, yalnız “cesaret” değil, aynı zamanda epeyce “cehalet” gerekir. Anlaşılan Mr. Lindsay, Mustafa Kemal’i ve Türkleri hiç tanıyamamıştı.

Birinci Dünya Savaşı sonunda İngiltere’nin Türkiye politikasının iflas etmesini bir türlü içlerine sindirememiş olan megaloman ve ukala İngiliz diplomatları, şimdi başkent Ankara’ya taşınma işini bir prestij meselesi yapıyor ve adeta körükörüne direniyorlardı. Mustafa Kemal’in büyük zaferini İstanbul’da yaşamış olan Nevile Hendeıson, Londra’da hazırladığı 30 Mart 1924 tarihli raporunda, Ankara’ya Büyükelçi göndermemek gerektiğini şöyle savunuyordu:

“İstanbul’da oturacak Büyükelçinin temsilcisi olarak Ankara’ya bir diplomatik sekreter atanarak Türk Hükümetiyle ilişki sağlanabilir…

“ Sorunun bir başka yönü de vardır. Mustafa Kemal,…kendi prestijini arttırmak için Büyükelçileri Ankara’da oturmaya zorlamak da isteyebilir. Söylemeye gerek yoktur ki (Mustafa) Kemal’in prestijini artıran her şey, bizim prestijimizi azaltır….Temsilciliğimiz bir gün Ankara’ya taşınacaksa (Büyükelçilik derecesinden) Elçilik derecesine indirilmelidir.”

İngiliz diplomatı, aklı sıra, Ankara’da oturmak durumunda kalacak olan İngiliz Büyükelçisinin rütbesini düşürerek Türkiye’yi ve Mustafa Kemal’i küçük düşürmüş ve bu yolla İngiliz prestijini yükseltmiş olacaklarını düşünüyordu. İşin şaşılacak tarafı şu ki, Mr. Henderson’un bu zavallı raporu, Dışişleri Bakanından ve Başbakandan geçerek Kral George’a kadar çıkarılmış ve Kral tarafından da onaylanmıştı. Kral, 5 Nisan 1924 günü, “İkametgâhı İstanbul’dan Ankara’ya taşınırsa Türkiye’deki İngiliz visyonu Elçilik derecesine indirilecektir’’ diye buyurmuştur. (No. 194).

İngiltere, bu buyruk doğrultusunda bir politika benimsedi ve başkent Ankara’ya karşı cephe aldı. Fransa ile İtalya’yı da buna ikna etti. Lozan Barış Antlaşması yürürlüğe girdikten hemen sonra, 1 Mart 1925 günü, İngiliz ve İtalyan Büyükelçileri, İstanbul’daki Türkiye Dışişleri Delegesi Nusıet Bey’e, birer nota verdiler; Fransa Büyükelçisi de aynı doğrultuda sözlü bildirimde bulundu. Her üçü de, Türkiye Cumhuriyeti ile Büyükelçilik düzeyinde yeniden diplomatik ilişki kuracaklarını, ancak Büyükelçilerin (başkent Ankara’da değil) İstanbul’da oturacaklarını resmen Türkiye’ye bildirdiler.

Türkiye Dışişleri Bakanı Dr. Tevfik Rüştü (Aras), 19 Mart’ta cevap verdi. Devletler hukuku ilkelerine ve uluslararası teamüle göre, ülkelerini Türkiye’de temsil edebilmeleri için “Büyükelçilerin ancak Türkiye’nin başkenti olan Ankara’da resmî ikametgâhları olabilir. Bu genel kuralın Türkiye için değiştirilmesine hiçbir neden ve imkân yoktur” dedi ve “bu misyonların mümkün olan en kısa zamanda Ankara’ya taşınacaklarını umarım” diye ekledi.

Bu cevap üzerine İngiliz Büyükelçisi Lindsay, Ankara’ya karşı sonuna kadar direnmeyi Londra’ya önerdi. Üç Büyük Devlet direnişlerini gevşetmezlerse, öteki devletlerin de yan çizemeyecekleı ini, yani Ankara’da Elçilik açamayacaklarını söyledi. “Şu halde en önemli nokta cephe birliğidir (unity of front)” dedi.

İngiltere, Fransa ve İtalya’nın direnmeleri sonunda Mustafa Kemal rejiminin devirilebileceğini de ima etti:

“Bu ortak direnişle ne elde edilebilecektir, sorusu akla geliyor… Direnmekle herhalde zaman kazanmış oluruz ve bu tek adam (Mustafa Kemal) rejiminin ne kadar ömrü olduğunu kimse söyleyemez.” Diye yazdı.

İngiltere, başkent Ankara’ya karşı “cephe birliğini” ayakta tutabilmek için Fransa ve İngiltere’yi baskı altında tutmağa çalıştı. Kendi başkentini seçmiş olmaktan başka bir “suçu” olmayan Türkiye’yi cezalandırmayı da önerdi: Türk Hükümeti, Büyükelçilerin Ankara’da oturmaları için ısrar ederse, o takdirde Türkiye ile diplomatik ilişkiler elçilik düzeyine indirilecek, yani Türkiye küçük düşürülüp cezalandırılacaktı. Fransa bu İngiliz önerisine yanaşmadı. “Cephe birliği” çatladı ve sonra çöktü. İngiltere yalnız kaldı. Daha sonra, Lindsay’in halefi Büyükelçi Sir George Clerk, inatla direnmenin saçmalığını anlayacak ve gelip başkent Ankara’ya yerleşecekti.

Yakın tarihte başkentlerini değiştiren başka ülkeler de olmuştur. Örneğin Pakistan’nın başkenti Kaı açi’den İslamabad’a, Bıezilya’nınki Rio de Janeiro’dan Brasilia’ya, Kazakistan’ın başkenti de Almatı’dan Astana’ya taşınmıştır. Başkent değiştiren devletlerin yeni başkentlerine karşı İngiltere’nin veya başka bir devletin direndiğini veya yeni başkentleri boykot ettiğini hiç duymadık. İngiltere, yalnız Türkiye’ye karşı inatla direnmiştir. Direnişini sürdürmekle saltanatçıları yüreklendireceğini ve gencecik Türkiye Cumhuriyeti rejimini devirebileceğini de düşünebilmiştir! İstanbul’daki İngiliz diplomatları, Türkiye Cumhuriyetine ve Ankara’nın başkentlik statüsüne iki yıllık ömür biçecek kadar körleşebilmişlerdir.

Ankara’da, Genelkurmay Başkanlığı binasının önünde bir yazıt vardır. Orada, mermer üzerine kazınmış, Atatürk’ün şu sözleri okunur:

“Ankara merkez-i hükümettir ve ebediyyen merkez-i hükümet kalacaktır.”

1923 yılında söylenmiş olan bu sözler, Türkiye Cumhuriyetinin çok yaşamayacağını ve Ankara’nın da başkent olarak kalamayacağını söyleyen Nevile Henderson gibi, Ronald Lindsay gibi cahil ve ukala İngiliz diplomatlarına bir cevap niteliğindedir. Bu sözleriyle Atatürk, iktidara gelirlerse başkenti Ankara’dan İstanbul’a taşımayı hayal etmiş olan bazı Terakkiperver Fırka kodamanlarına da dolaylı bir cevap vermiş, kimse ham hayal kurmasın, bilinsin ki Ankara sonsuza kadar Türkiye’nin başkenti kalacaktır, demek istemiştir.

*

Halifeliğin kaldırılması başlı başına çok önemli bir olaydır ve İngilizlerce yakından izlenmiştir. Bu konudaki İngiliz belgelerinin bir bölümümü daha önceki yayınlarımda kullanmıştım \ Bu ciltte de Halifelikle ilgili epeyce belge bulunacaktır[3].

Britanya imparatorluğu büyük Müslüman kitlelerini de kapsıyordu. Bugünkü Pakistan, Hindistan, Bangladeş, Malezya gibi ülkeler hep İngiliz sömürgeleriydi. Bu nedenle İngiltere, kendisini “dünyanın en büyük İslam devleti” sayıyor ve dolayısıyla Halifelik konusuyla yakından ilgileniyordu.

Birinci Dünya Savaşının başlarında, 31 Ekim 1914 günü, Kahire’deki İngiliz Temsilcisi Lord Kitchener, Mekke Şerifi Hüseyin’e bir mesaj göndererek, “Gerçek Arap soyundan birisinin Mekke veya Medine’de Halifeliği üzerine almasını” salık verdi. O tarihte İngilizler, Arapları Osmanlı devletine karşı ayaklandırma hazırlığı içindeydiler. Şerif Hüseyin’i can damarından yakalamışlardı, ona, başka vaadler yanında, Halifeliği de teklif etmişlerdi. Şerif Hüseyin hem Arap soyundandı hem de Peygamber ahfadından. Yani Halifeliği üstlenmesi için biçilmiş kaftandı. Nasıl Hazreti Muhammed Arap soyundan idiyse, Halife de “gerçek Arap soyundan” olmalı, İslamm kutsal topraklarında, yani Mekke veya Medine’de oturmalıydı; kozmopolit İstanbul’da değil!

1915 yılında İngilizler, Şerif Hüseyin’e Halifelik sözlerini yinelediler. Sir H. Mc Mahon, 30 Ağustos 1915 günü Şerif Hüseyin’e bir mektup gönderdi ve “Lord Kitchener’in mesajını teyid ederiz. Gerçek Arap soyundan birinin Halifeliği üzerine almasının İngiltere Hükümetince memnuniyetle karşılanacağını bir defa daha belirtiriz” dedi. Düşmanlarımız, Halifeliği Türklere karşı bir silah olarak kullanıyorlardı.

Türk askeri, “İslamın kılıcı” olarak Mekke ve Medine’yi savunmağa çalışırken, İslam kardeşlerinin kılıcını sırtından yedi. Halife olmak emeline kapılan Mekke Şerifi Hüseyin, Osmanlı Halife-Padişahına karşı ayaklandı ve Türk askerini arkadan vurdu. 1 Kasım 1916 günü, “Kıble ulemasının artık Türk halifeyi tanımamağa karar verdiğini” açıkladı.

Ekim 1918’de Mustafa Kemal, 7. Ordu Komitanı olarak Suriye’den çekilirken hazin bir manzarayla karşılaştı: İngiliz uçakları Türk askerinin üzerinde uçuşurken Halep’te evlerden de çekilmekte olan Türk askerinin üzerine ateş ediliyordu. Ateş edenler, Osmanlı vatandaşı Araplardı. Halifenin cihat çağrısı Halep’te bile etkisiz ve geçersizdi. Arap ayaklanması Anadolu kapısına kadar uzanmış ve savaşı İngilizler kazanmıştı.

Halifelik entrikaları İstiklâl Savaşında da devam etti. Ankara Hükümetine karşı İngilizlerin de teşvikiyle Anadolu’da çıkarılan Anzavur ayaklanması, Kuvayı İnzibatiye ayaklanması gibi çeşitli isyanlarda Halifelik silahı Türkiye’nin aleyhine sık sık kullanılmıştır.

Türkiye Büyük Millet Meclisi, 1 Kasım 1922 günü Saltanatı kaldırdı. Hakimiyet, tek elde, TBMM’de toplandı. Bu Meclisin üstünde başka hiçbir kuvvet olamazdı. Saltanatın kaldırılması, din ve dünya işlerinin birbirinden ayrılması demekti. O zamana kadar Osmanlı Padişahı, hem devlet otoritesini, hem de din otoritesini temsil ediyordu. Hem Padişah, hem Halifeydi. Bu kararla Halifenin Padişahlık sıfatı kaldırılmış ve Vahdettin yalnız Halife olarak bırakılmıştı. Halifelikle Saltanatın birbirinden ayrılması ve Saltanatın kaldırılması kararı, Türkiye Büyük Millet Meclisinin Halifelik konusunda karar vermeye yetkili olduğunu kanıtladı ve bu karar, daha sonraki kararlar için bir emsal oldu.

Vahdettin, Padişahlık sıfatı kaldırıldıktan ve yalnız Halife sıfatıyla bırakıldıktan sonra, ancak bir defa Cuma selâmlığı töreninde göründü. İkinci selâmlık törenini göze alamadı. İngiliz Yüksek Komiseri Rumbold, 10 Kasım 1922 günü, “Ali Kemal’in öldürülmesi üzerine, Padişahın güvenliği konusu beni düşündürüyor… Müttefik Generaller, Padişahın can güvenliğini sağlamanın güç olduğunu belirtiyorlar. İtalyan Generali sorumluluğu paylaşmak istemiyor” diyordu. Ve halife Vahdettin, 17 Kasım 1917 günü İngilizlere sığındı ve “Malaya” adlı İngiliz zırhlısına binip yurt dışına kaçtı. TBMM, hem kaçan Vahdettin’in Halifelik sıfatını kaldırdı, hem de onun yerine Şehzade Abdülmecid Efendi’yi Halife seçti. 24 Kasım günü törenle Halifelik tahtına çıkan Abdülmecid Efendi, birçok ülkede Halife olarak tanındı ve hutbelerde artık onun adı zikredilmeğe başlandı. Yeni Halife Hicaz gibi bazı yerlerde ise tanınmadı.

Lozan Konferansı devam ederken, Mayıs 1923’te, Halife Abdülmecid, yaveri Edip Beyi Ankara’ya gönderdi, Halifeliğinin bütün İslam ülkelerince tanınmasını sağlamak amacıyla, İslam ülkelerinden heyetler davet edilmesini istedi. Gazi Mustafa Kemal Paşa, o sırada heyetler davet etmeyi uygun bulmamış ve barıştan sonra Hilafet sorununu da çözeceğini söylemişti (No. 120).

Abdülmecid Efendinin Halife seçilmesinden sonra Halifelik entrikaları durmadı. Hindistan’daki İsmaililerin başı Ağa Han ile Emir Ali, 24 Kasım 1923 günü Başvekil İsmet Paşa’ya bir mektup gönderdiler ve Halifenin nüfuz ve şerefinin Papanın nüfuz ve şerefi düzeyine çıkarılmasını istediler. Yani bir ayını bile doldurmamış taptaze Türkiye Cumhuriyetinin içişlerine karışarak Halifeye siyasi bir statü istemeye kalkıştılar. Ve mektup İsmet Paşa’nın eline geçmeden muhalif İstanbul gazetelerinde yayınlandı.

Aralık 1923’te, Filistin Araplarının üç lideri Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal Paşa’ya mektuplar yazmış, onlar da Halifelik makamının itibarının korunmasını istemişlerdir. Bu Araplar daha da ileri giderek, yoksa İslam dünyasının Halifelik makamına Kral Hüseyin gibi başka bir Halife adayı çıkaracağını söylemişlerdir. Mısır ulemasından da benzer “uyarılar” gelmiştir.

Arkasından Halife Abdülmecid Efendi, bütçesinin arttırılması, “Hazine-i Hilafet” vs. hakkında bazı isteklerde bulunmak üzere, Başkâtibini Ankara’ya göndermek istedi. Bunun üzerine Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal Paşa, 22 Ocak 1924 günü Başvekil İsmet Paşaya şunları yazdı:

“…Halife ve bütün cihan, kati olarak bilmek lâzımdır ki, mevcut ve mahfuz olan Halife ve Halife makamının, hakikatte, ne dinen ne de siyaseten hiçbir mâna ve hikmet-i mevcudiyeti yoktur. Türkiye Cumhuriyeti safsatalarla mevcudiyetini, istiklâlini tehlikeye manız bırakamaz. Hilâfet makamı, bizce en nihayet tarihî bir hâtıra olmaktan fazla bir ehemmiyeti haiz olamaz…”

Hicaz Kralı Hüseyin Halifelik iddialarını sürdürüyordu. Bazı esrarengiz İngiliz subaylarının yardımıyla, Ürdün’de veya Irak’ta bir Halifelik Kongresi toplanmağa çalışılıyordu. Bu kongreye tahtından indirilmiş ve yurt dışına kaçmış olan Vahdettin’in de katılacağı söyleniyordu. Bu hareketin arkasında İngiltere’nin bulunduğu tahmin ediliyordu. Ankara merak ve kuşku içindeydi. Ne oluyordu? İngilizler 1915’lerde Arapları Osmanlı Devletine karşı ayaklandırmak için Halifelik silahını kullanmışlardı. Şimdi aynı silahı gencecik Türkiye Cumhuriyetine karşı da mı kullanacaklardı?

2 Ocak 1924 günü İzmir’e gitmiş olan Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal, orada 4 Şubat günü İstanbul gazeteleri başyazarlarını kabul etti ve ertesi gün onlara akşam yemeği verdi. Gazetecilerden sonra 11 Şubat günü Başbakan İsmet Paşa, Genelkurmay Başkanı Mareşal Fevzi Paşa, yardımcısı Asım Paşa ve bütün ordu komutanları İzmir’e gittiler. Aynı gün eski Mısır Hidivi Abbas Hilmi Paşa yatıyla İzmir’e geldi ve Cumhurbaşkanı ile görüştü. 15-20 Şubat günleri İzmir’de “Harp Oyunları” görünümü altında komutanlarla gizli toplantılar yapıldı. Bu toplantılar Halifeliğin kaldırılmasına hazırlık toplantılarıydı. İstanbul’daki İngiliz diplomatları toplantıları pek merak ettiler, fakat burada neler konuşulduğunu tam olarak öğrenemediler. İstanbul’a yeni gelmiş olan İngiliz diplomatik temsilcisi Lindsay ki henüz Elçi unvanı taşımıyordu, 20 Şubat günlü raporunda, “Mustafa Kemal Paşa, yeni adımlar için ordunun desteğinden emin olmak istiyor. Halifeyi daha zayıf düşürmeyi ve meselâ onu İstanbul’dan çıkarmayı düşünüyor olabilir” dedi (No. 179). Ama Halifenin İstanbul’dan çıkarılınca Bursa’ya gönderileceğini sanıyordu.

İngiliz temsilcisi Lindsay, 12 Şubat günü İstanbul’a gelmişti. Gelir gelmez, Halife Abdülmecid Efendiyi ziyaret etmek istemişti. 25 Şubat günü Halife ile görüşme isteğini yineledi. Kendisine, “Halifelik konusunda bazı değişiklikler düşünülmekte olduğu, şu sıralarda siyasi kişilerin Halifeyi ziyaretlerinin hoş karşılanmayacağı” yolunda cevap verildi. Bu cevap üzerine Lindsay Londra’ya, “Halifenin Anadolu’ya sürülebileceğini ve statüsünün de küçültülebileceğini” yazdı. İngiltere Dışişleri Türkiye masası müdürü Osborne da yazının altına not düştü: “Mustafa Kemal, bahtsız halifeyi daha da aşın Vatikanlaştırmayı düşünüyor galiba’’ dedi.

“Vatikanlaştırma”, Halifeliğe, Türkiye Cumhuriyeti Devleti içinde bir “Devlet” statüsü vermek demek olurdu. İtalya Krallığı içindeki “Vatikan” Devleti gibi. Yani devlet içinde devlet! Oysa Mustafa Kemal ve yakın arkadaşları, ulusal egemenliği Halife ile paylaşmağa hiç niyetli değillerdi. Paylaşmak veya devlet içinde devlete razı olmak şöyle dursun, devletin bütünlüğünü, bölünmezliğini gölgeleyebilecek her kalıntıyı silip süpürmek kararındaydılar. İsmet Paşa, İzmir toplantısından döndükten sonra, 27 Şubat 1924 günü, Türkiye’nin dış temsilciliklerine şifre telgrafla şu bilgiyi verdi:

“Bütçe müzakeresi esnasında Cumhuriyetin bilcümle esasat-ı medeniyeye istinat ederek seri ıslahata teşebbüs etmesi lüzumu Türkiye Büyük Millet Meclisinde hararetle mevzuubahs ve müzakere edilmiştir…Hilâfet esasen hükümet demek olup Cumhuriyet idaresinde ise bir makam-ı Hilâfetin sebebi dahi kalmamış olduğu iddia ve Hanedanın Türkiye’de ikameti ebediyyen memnu (yasak) olması ve evlâd-ı zükürun (erkek çocukların) derhal ihraçları deımeyan ediliyor. Kezalik Erkânı Haıbiye-yi Umumiye ve Şeriye Vekâletlerinin Kabineden ihracı ve şeriye umurunun (din işlerinin) bir Başmüftülüğe tevdii mevzuu bahistir. Memlekette terbiye ve tedrisat-ı umumiyenin tevhidi (eğitimin birleştirilmesi) dahi iltizamı mütalea olunuyor. Reisicumhurun sene başı nutkunda (mali yılbaşı, yani 1 Mart günü yapacağı konuşma kastediliyor) bu esasata temas edilecektir. Meclisin birkaç güne kadar bir karar-ı katiye (kesin karara) varması memuldür. Şimdilik mahrem tutulmak üzere arz-ı malûmat ederim. İSMET.”

Bu gizli telgrafın Türkiye’nin dış temsilciliklerine çekildiği gün, eski Maliye Nazırı Cavit Bey, haberi İngilizlere yetiştirdi. İstanbul’daki İngiliz diplomatik temsilcisi Lindsay, 27 Şubat 1924 günü Londra’ya özetle şunları yazdı:

“Yeni Anayasa taslağında Halifeye yer verilmediğini yazmıştım. Cavit Bey, Ankara liderlerinin Halifeyi kovacaklarını Sir Adam Block’a haber vermiş. Başka bir kaynaktan da Mustafa Kemal’in Halifeyi ve bütün ailesini sınırdışı edeceğini öğrendim. İzmir’de gazetecilerle ve paşalarla yapılan toplantılar buna hazırlıkmış. ‘Laik’lik eğilimi gitgide daha fazla ortaya çıkıyor. Cumhuriyet, kendisini dini kavramlardan arındırıyor. Basın, Halifeliğin gereksiz bir yük olduğunu artık açık açık yazıyor. Çağdaş bir cumhuriyette şeriat mahkemelerine ve dini okullara da yer olmadığı söyleniyor. Mustafa Kemal, 1 Martta yapacağı konuşmada herhalde cumhuriyetin laik özelliğini vurgulayacaktır. İsmet Paşa, paşalarla İzmir’de yapılan toplantıda, Halife sınırdışı edilince, Türkiye’nin Panislamizm politikası izlediği yolundaki İngiliz kuşkularının da azalacağı umudunda olduğunu söylemiş” (No. 182).

Halifeliği kaldıracak kanun TBMM’de görüşülmeğe başlandı. Bazı kimseler, bu makamı bir siyasi “kuvvet” veya koz olarak elde tutmak gerektiğini söylüyorlardı. Başvekil İsmet Paşa, öyle düşünenlere özetle (ve sadeleştirilmiş olarak) şu cevabı verdi:

“Halifelik konusunun dinî ve siyasî iki yönü vardır. Dinî bakımdan, Halifelik kalkınca hiçbir eksiklik, hiçbir boşluk hissedilmeyecektir. Din hükümleri yine uygulanacaktır. Zaten dört yıldır Anadolu’da Halifeliğin hiçbir olumlu etkisi olmamıştı…

“Kurtuluş Savaşını ‘Halifeliği kurtaracağız’ sözleriyle yaptığımızı söyleyenler çıkmıştı. ‘Bu sözler, yatan şehitlere hürmetsizlik olur.’ Milletler, kutsal ülkülerle, yüce ülkülerle kurtuluş savaşı yaparlar; böyle boş sözlerle değil.

‘İstanbul, Halifeliğin merkezi olduğu için Tüıklere bırakıldı’ diyenler oldu. Gerçi İstanbul Tüıkleıe bırakıldı. Ama, Halifeliğin merkezi olduğu için değil; Türk askeri Yunan ordularıyla Halife ordularına karşı başarı kazandığı için Türklere bırakıldı.

Halifeliğin dış politikada yararı olacağını ileri sürenler oldu. Halifelik bütün devletlere hakim mi olacaktır? Bağımsız olan devletlerin Halifelik makamına bağlılıkları nedir ki?… Makam-ı Hilafet bizdedir diye diğer milletlere bir vazife-yi siyasiye mi tevdi edeceğiz? Bu kadar tecrübelerden sonra bunu nasıl ümit edebiliriz? Vezaif-i hâriciyemizde Hariciye Vekâletinden başka bir makamın alâkadar olmasını nasıl kabul edebiliriz? “

İsmet Paşa sözlerini şöyle düğümledi:

“Türkiye’yi dahili ve harici siyasetinde iki başlı olmaktan kurtarmak için makam-ı Hilafeti ilga etmelidir… Ahkâm-ı diniye ile mutabık olan bu karar Türk milleti için vesile-i saadet olacaktır.”

Ve 3 Mart 1924 günü Halifelik kaldırıldı. Ertesi gün Hariciye Vekili İsmet Paşa, Halifeliğin kaldırıldığını, Halifenin sınırdışı edilmek üzere olduğunu şu telgrafla Türkiye’nin dış temsilciliklerine bildirdi:

“Hilafetin İlgası Kanunu Türkiye Büyük Millet Meclisinin tasdikma iktiran etmiştir. Sabık Halife ile azası Bern’e gitmek üzere bu akşam hareket edecektir. Sakıt Hanedanın diğer mensubini on gün zarfında gideceklerdir.”

İstanbul’da İngiliz diplomatik temsilci vekili Henderson, Halifeliğin kaldırıldığını 5 Mart 1924 günü Londra’ya özetle şöyle rapor etti:

“Halifeliğin kaldırılması, Türkiye Cumhuriyetinin laik karakterinin vurgulanması ve ordunun politikadan ayrılması, yani ‘inkılabın tamamlanması’, son hafta içinde kamuoyunun dikkatini en fazla çeken gelişmeler oldu. Biraz açayım: Son günlerde İstanbul basınında Halife aleyhindeki yayınlar çoğalmıştı. Kamuoyunun önemli gelişmelere hazırlandığı anlaşılıyordu. ‘Radikal reformlar’ sözleri günün parolasıydı. 26 Şubat’ta Mustafa Kemal ve İsmet Paşa, Şeriye Vekili Mustafa Fevzi Efendi ile bir toplantı yaptılar. 29 Şubat gecesi Cumhurbaşkanlığı köşkünde bir toplantı yapıldı. Mustafa Kemal’in 1 Mart günlü konuşması Başkanlık Mesajı karakterindeydi. 2 Mart günü Halk Partisi tekrar toplandı. Dört kanun tasarısı hazırlandı. Bunlar, Halifeliğin kaldırılması, Şeriye Vekâletinin kaldırılması, millî eğitimin birleştirilmesi (Tevhid-i Tedrisat), Genelkurmay Başkanının Kabine dışında bırakılması idi. Parti toplantısında bu kanun tasarıları bütün gün tartışıldı ve pek az değişiklikle kabul edildi. Parti toplantısında bir ara Mustafa Kemal’in kendisi, prenseslerin sınır dışı edilmemelerini önerdi, ama öneri kabul edilmedi. Türkiye’ye altı yüzyıl hükmetmiş olan Osmanlı hanedanına Türkiye’yi terk etmesi için 10 günlük süre tanındı. Halifenin kendisine ise yola çıkması için sadece birkaç saatlik zaman verildi. 4 Şubat sabahı (ne gariptir ki Miraç tatiline rastlamıştır) Halife ve ailesi otomobille alelacele Çatalca istasyonuna götürülmüş, oradan Simplon ekspres trenine bindirilip İsviçre’ye gönderilmiştir. Ankara Hükümetinin bu cüretkâr kararının etkileri hakkında bir şey söylemek için henüz erkendir. İçerde açık bir muhalefet görülmemiştir. Halife ve kalabalık yakınlarının yurt dışında geçimleri konusu ciddi bir sorun olacaktır. Zira kanun yalnız yol paralarından bahsediyor.” (No. 184).

12 Mart günü İngiliz diplomatik temsilcisi Lindsay, yukarıdaki raporu şöyle tamamladı:

“Osmanlı Hanedanı üyelerinin sınııdışı edilmeleri tamamlandı. Artık bu aileden Türkiye’de kimse kalmadı. Halifenin kardeşi Şehzade Seyfeddin Mısır’a gitmek istedi. Türk makamları da bir şehzadeyle eşinin Mısır’a gitmek istediklerini bildirdi. Mısır Hükümeti, Halifenin yakınlarını Mısır’a kabul edemeyecekleri yolunda cevap verdi. Ben bir şehzadeyi İngiliz makamlarına tavsiye ettim, kendisine bir tavsiye mektubu verdim. Türk makamları Halifenin sınırdışı edilmesini etkin biçimde tamamladılar. Halifenin eline “Abdül Aziz oğlu Abdülmecid” diye bir pasaport verdiler. Bunun diplomatik vizelik olmadığını da İtalya Büyükelçiliğine bildirmişler. 7 Mart günü Cuma namazı hutbelerinde Halifenin adının zikredilmemesi için önlem alındı. Söylendiğine göre Topkapı sarayı müze yapılacak. Yıldız ve Dolmabahçe sarayları hakkında bir karar alınmamış. Emaneti mukaddese hakkında bir haber yok. Kral Hüseyin’in Halifeliğini ilanıyla ilgili haberlere basında genişçe yer verildi, ama bu konuda bir yorum yapılmadı… Halifelikten sonra Patrikhanelerin ve Hahambaşılığın da lağvedilmesi yönünde basında kampanya var ama bu kampanyanın arkasında resmi destek yok…” (No. 189).

4 Mart günü Doğu Ekspresiyle sınırdışı edilen son Halife Abdülmecid Efendinin yanında iki karısı, oğlu, kızı ve beş kişi daha vardı. Bu on kişilik kafile 7 Mart günü İsviçre’ye vardı; Bern’e değil, Leman gölü kıyısındaki Territet kasabasına indi. Orada “Grand Hötel” e yerleşti. Abdülmecid Efendi, otelin terasına çıkıp Fransız L’Illustration dergisi fotoğrafçısına poz verdi…

Halifeliğin kaldırıldığı duyulur duyulmaz, İngiliz basınında büyük bir yaygara koptu. En büyük gürültüyü çıkaran da Lloyd George’un yayın organı Daily Telegraph oldu. Bu gazete, Londra Mümessili Yusuf Kemal Bey’in ifadesiyle, “minelkadim Türk aleyhtarı” idi. Türkiye’ye ateş püskürdü. Sanki Mustafa Kemal, Halifeliği değil de Canterbury Başpiskoposluğunu kaldırmıştı. İngiliz gazetesi küplere binmişti. Sipsivri diliyle Türklere verip veriştiriyordu: “6 milyonluk Türkiye, Halifelik sayesinde Büyük Devletler arasında sayılıyordu. Bundan sonra bu devlet, artık ‘üçüncü sınıf bir Tatar devletçiği’ derekesine düşecekti. Mustafa Kemal, ‘minyatür bir Napoleon’ olarak kalacaktı. Anadolu halkına, ‘Ben bir Müslümanım’ demek yerine, ‘Ben bir Türküm’ dedirtmeğe çalışıyorlardı. Ama dedirtebilecekler miydi bakalım…”

Halifelik konusunda İngiliz basınında çıkmış olan yazılara bu ciltte yer verilmedi. Çünkü Halifeliğin kaldırılmasıyla ilgili olarak İngiliz gazetelerinde ve dünya basınında çıkmış olan yazılar, Dy Basında Atatürk ve Türk Devrimi. Bir Laik Cumhuriyet Doğuyor başlıklı kitabımda zaten toplanmış bulunuyor. Kitap, Atatürk’ün doğumunun 100. yılında, Türk Tarih Kurumu tarafından yayımlanmıştı[4]. Çok kapsamlı ve yabancı dilde olan bu kitabımdan seçme bazı yazılar Türkçeleştirildi ve Türk Tarih Kurumu Başkanlığının izniyle ayrıca yayımlandı[5]. Arzu eden araştırmacı ve okuyucular o kitaplara da başvurabilirler.

*

Halifeliğin kaldırılmasının üzerinden bir yıl bile geçmeden, Şubat 1925’te Doğu Anadolu’da Şeyh Sait ayaklanması patlak verdi. Bu ayaklanma, Türkiye’de laikleşme hareketine ve Halifeliğin kaldırılmasına karşı bir başkaldırıydı. Bazı İngiliz Belgelerinde bir “Kürt ayaklanması” olarak da geçmektedir. İngiltere, öteden beri Kürtlerle ilgilenmiş bir ülkedir. Sevres antlaşmasının baş mimarıydı ve bu antlaşmada Kürtlerle ilgili hükümler de vardı. O dönemde İngiltere, mandater devlet sıfatıyla Irak’ın yönetimine katılıyordu ve orada Kürtlerle içiçeydi. 1925 yılında İngiltere ile Musul kavgamız devam ediyordu. Sonra, Kültlerin yaşadığı bölge bir petrol bölgesiydi ve İngiltere, petrol çıkan her bölgeye ilgi duymaktaydı. Dolayısıyla İngiliz diplomasisi Kürtleri her zaman yakında izlemiştir. Türkiye’de görülen Şeyh Sait ayaklanması gibi olayları İngiliz diplomadan acaba nasıl izleyip yorumlamışlardı? Bu soru zihnimi kurcalamış ve bana araştırılmaya değer görünmüştü. Londra’da maiyette Başkonsolos olarak görevli olduğum 1970-1974 yıllarında İngiliz diplomatik arşivlerinde Şeyh Sait, Ağrı ve Dersim ayaklanmaları hakkında araştırmalar yapmış ve 1975 yılında bir kitap yayımlamıştım. Daha sonra kitabın ikinci baskısı da yapılmış idi[6].

O    kitapta yer alan İngiliz belgelerini burada tekrarlamadık. Ancak bu ciltte de Şeyh Sait ayaklanması ile ilgili bazı belgeler bulunmaktadır. Bunlar daha ziyade içlerinde Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal’in adı geçen belgelerdir. 1924-1925 yıllarında Gazi Mustafa Kemal’e ve kurduğu rejimine karşı İstanbul’da odaklanan muhalefet hareketi ile Doğudaki ayaklanma kıpırdanışları eş zamanlıdır ve İngiliz belgelerine öyle yansımıştır. Yani Türkiye’deki muhalefet hareketleri ve özellikle Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ile Şeyh Sait ayaklanması birlikte değerlendirilmiştir.

İstanbul’daki İngiliz Maslahatgüzarı Hendeıson, daha Temmuz 1924’te eski İttihatçıların kalıntılarıyla doğudaki Kürt guruplarının Ankara Hükümeti aleyhine gizliden gizliye çalıştıklarını haber veriyordu. Eylül 1924’te doğudaki kıpırdanışların bariz bir hal aldığını yazıyordu. Ekim sonunda İngiliz diplomatik temsilcisi Lindsay, “Muhalefet henüz kendisini toparlayıp partileşemedi. Muhalefetin liderleri olarak Rauf (Orbay), İsmail Canpolat ve Dr. Adnan (Adıvar) gösteriliyor; bu isimlere son zamanlarda Kâzım Karabekir de eklendi. Yakında sansasyonel gelişmeler olacağı söylentileri var. Mustafa Kemal durama hâkim görünüyor.” diyordu. Londra’da bu rapora “Mustafa Kemal rejimine karşı henüz ciddi bir tehdit belirtisi yok” diye not düşülmüştü (No. 225).

4 Kasım’da Lindsay şunları yazıyordu:

“TBMM on beş gün önce toplanmıştı ama, Mustafa Kemal, 1 Kasım günlü konuşmasıyla yasama döneminin resmi açılışını yaptı. Konuşmasında, yapılan işleri övdü, bazı güçlükler bulunduğunu da itiraf etti…Meclis çalışmalarına devam ediyor. Fethi (Okyar) Bey Meclis Başkanı seçildi. Kâzım Karabekir, Ali Fuat (Cebesoy), Cafer Tayyar (Eğilmez) ve Cevat (Çobanlı) Paşalar ordudan istifa edip Mecliste yerlerini aldılar. Fevzi (Çakmak), Fahrettin (Altay), İzzeddin (Çalışlar), Ali Hikmet (Ayerdem) ve Şükrü Naili (Gökberk) Paşalar ise askerlik mesleğini tercih edip mebusluktan istifa ettiler…”

İngiltere Dışişleri Bakanlığı’nda bu defa şu yorum yapılmıştı:

“Türk generallerin politika sahnesinde boy göstermeleri, (Mustafa) Kemal’e ve İsmet’e (Paşa) sıkıntı yaratabilir” (No. 226).

Politikayı seçen bu paşalar ile Rauf Orbay ve Dr. Adnan (Adıvar) gibi bazı milletvekilleri 9 Kasım’da Halk Partisinden istifa ettiler ve 17 Kasım’da Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasını kurdular. Bunun başına Kâzım Karabekir Paşa geçti. Bu yeni partinin programında, sanki saatli bomba gibi, “Fırka efkâr ve itikad-ı diniyeye hürmetkârdır” kaydı vardı. 21 Kasım’da İsmet Paşa, yorgunluk nedeniyle, Başbakanlıktan istifa etti. Yeni kabineyi Fethi (Okyar) kurdu. İngiliz diplomatik temsilcisi Lindsay, 24 Kasım’da şunları yazdı:

“Yeni kurulan Terakkiperver Partiden kimse Hükümete alınmamıştır. Ama Bakanlardan üçü son zamanlarda Halk Partisine kafa tutmuş ve istifalarına ramak kalmış kimselerdir. Yeni Kabine bir geçiş Kabinesidir. Resmen kurulmuş olan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, etkili olabilmek için çaba harcıyor. Ancak şimdiye kadar sadece 30 kadar milletvekili Halk Partisinden istifa etmiştir. Yeni parti karakter bakımdan muhafazakârdır. Halk Partisinden ayrılmış olan mebuslar çok çeşitli kategorilerdendir. İçlerinde, “dini prensiplerim Halk Fırkasında kalmama manidir” diyen Erzurumlu Hoca gibi Hilâfetçiler vardır. Üçüncü bir hareket de vardır ve bunlar mutlakiyetçi eğilimde olan kimselerdir. Rauf Bey Hilafetçilikle suçlanmaktadır…”(No. 230).

O   günlerde Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Paşa, İngiliz “Times” gazetesine verdiği demeçte şunları söylüyor:

“Terakkiperverlerin samimiyetinden emin değilim. Yayınlanan programlarının onların gerçek amaçlarını ve ihtiraslarını ifade ettiğine kani değilim. Rauf Beyin Mecliste Hilafet hakkında söylediklerini, Cumhuriyetin ilanı üzerine İstanbul basınına verdiği demeci unutamıyorum. Kâzım Kaıabekir Paşa da Cumhuriyetin ilanından hoşlanmadığını gizleme zahmetine girmemişti. Yeni Partinin liderlerinden biri olan Sabit Bey de Cumhuriyetin ilanının aceleye getirilmesini Mecliste protesto etmiş ve ‘Neden iki ayağımızı bir pabuca sokuyorsunuz?’ diye sormuştu… Cumhuriyetçi olduklarını söylüyorlar. Biz de cumhuriyetçiyiz… Öyleyse neden bizi terk ettiler?…(No. 231/1).

Atatürk, bu görüşlerini Nutuk’ta ayrıntılarıyla tekrarlar ve Şeyh Sait ayaklanmasının başlıca sebepleri arasında Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasının din propagandasını da sayar. Şöyle der:

“Yeni fırka, efkâr ve itikad-ı diniyeye hürmetkâıdır perdesi altında; biz hilâfeti tekrar isteriz; biz yeni kanunlar istemeyiz; bize mecelle kâfidir; medreseler, tekkeler, cahil softalar, şeyhler, mürider, biz sizi himaye edeceğiz; bizimle beraber olunuz. Çünkü Mustafa Kemal’in fırkası hilâfeti lâğvetti. İslâmiyeti rahnedar ediyor. Sizi gâvur yapacak, size şapka geydirecektir diye bağırmıyor muydu? …

“Bu fırka, memlekette suikastçilerin, mürtecilerin tahassungâhı, ümid-i istinadı oldu; harici düşmanların, yeni Türk devletini, taze Türk Cumhuriyetini mahvetmeğe matuf planlarını suhulet-i tatbikatına hizmete çalıştı. Tarih; (mürettep, umumî, irticaî) olan Şark İsyanı esbabını, tetkik ve taharri ettiği zaman, onun mühim ve bariz sebepleri meyanında ‘Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın dinî mevaidini ve şarka gönderdikleri kâtib-i mesullerinin teşkilât ve tahrikatını bulacaktır.”

Şeyh Sait ayaklanması, 13 Şubat 1925 günü, Bingöl (Genç) ilinin Ergani ilçesine bağlı Piran köyünde patlayan silahlarla başladı. On gün sonra İngiliz temsilcisi Lindsay, “Hareket, başlangıçta gösterildiğinden daha ciddidir. Bir habere göre Şeyh Said, Türkiye’de şeriatı yerleştirmek için İlahî bir misyonu olduğunu ileri sürüyormuş. İsmet Paşa Ankara’ya gitti…” diye yazıyor. Ertesi gün de özetle şunları bildiriyor:

“İsmet Paşa 21 Şubat’ta Ankara’ya vardı ve istasyonda Cumhurbaşkanı tarafından karşılandı. Başbakan Fethi Bey karşılamada yoktu. Güney-Doğu Anadolu’da sıkıyönetim ilan edildi. Şeyh Sait hareketi büyük boyutlara ulaştı. Basın, ayaklanmada yabancı entrikaların (İngiltere kastediliyor) rolünden bahsediyor, ama hareketin dini duygulardan kaynaklandığı açıktır. Bu, bugünkü Türk rejiminin laik özelliğine karşı ilk açık harekettir…”(No. 241).

Lindsay, 3 Martta da şunları rapor ediyor:

“Hareket dinidir ve cumhuriyete karşıdır. Halen Beyut’ta sürgünde yaşayan Abdülhamid’in oğlu Selim Efendi, asiler tarafından Padişah ilan edilecekmiş. Vatana ihanet kanununda değişiklik yapıldı. Dinî duyguları siyasî amaçlarla istismar edenlerin iki yıldan idama kadar varan cezalara çarptırılması öngörülüyor… Durum, Mustafa Kemal ile İsmet Paşa’nın kontrolü altındadır. Ilımlı tutumda olan Fethi Bey ise 2 Mart’ta Halk Partisi içinde sert baskılara uğradı ve istifa etmek zorunda kaldı. Terakkiperver Partiden de taşra teşkilâtını kapatması isteniyor. Bu akşam İsmet Paşa’nın Kabineyi kurmakta olduğu ve Gazi’nin istediği politikayı uygulamaya hazırlandığı bildiriliyor.” (No. 245).

Bir hafta sonra da Lindsay şu bilgileri Londra’ya sunuyor:

“ 4 Mart sabahı Halk Partisi meclisi yine toplandı ve yeni Hükümetin programını onayladı. İsmet Paşa, günün ihtiyaçları için iki önlem alındığını açıkladı: Biri Takrir -i Sükün kanununun çıkarılması, diğeri iki İstiklâl Mahkemesinin kurulması. Terakkiperver Parti her iki önleme de şiddetle karşı çıktı ama nafile. Her iki önlem aynı gün kanunlaştı. İstiklâl Mahkemelerinden biri Ankara’da kuruluyor, diğeri isyan bölgesinde çalışacaktır. Takrir-i Sükun Kanunu, iki yıl boyunca Hükümete istediğini yapma yetkisi veriyor…” (No. 247)

Bu arada Ankara’ya gidip 16 Mart günü Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal’e güven mektubunu sunan İngiliz Büyükelçisi Lindsay, eski Başbakan Fethi Beyin (Okyar) Paris’e Büyükelçi atandığını ve bu atanmadan dolayı memnun olduğunu rapor ediyor. Londra’da, “Fethi Bey Ankara’dan uzaklaşmakla akıllılık etmektedir; zira Kürt ayaklanmasından ona da sorumluluk payı düşebilirdi” yorumu yapılıyor (No. 251).

Şeyh Sait ayaklanması bastırılıyor, elebaşıları yargılanıp cezalandırılıyor ve yeni Türkiye’nin ilk muhalefet partisi olan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası 2 Haziran 1925 günü Hükümet tarafından kapatılıyor. İngiltere Dışişlerinde Hazırlanan “Mustafa Kemal ve Yeni Türkiye “başlıklı bir belgeye göre, Atatürk, bir arkadaşına demiş ki:

“Bizim halkımız henüz demokratik rejime alışık değil; halkımızı yetiştirmek Cumhuriyetin kurucuları olarak bize düşen bir görevdir. 10-15 yıl boyunca Devlet işleriyle bizler meşgul olmalıyız. Ondan sonra Türk halkı siyasi partiler kurar. Ama bu arada halkımız kendisini, tehlikeli politik oyunlara değil, tarıma, ticarete ve sanayie vermeli.” (No. 264).

*

Şeyh Sait ayaklanmasının bastırılmasından ve Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın kapatılmasından sonra, çağdaşlaşma ve laikleşme atılımlarına hızla devam edilir. İngiliz Büyükelçisi Lindsay, 1 Eylül 1925 günlü raporunda, “Cumhurbaşkanı son on gününü Kastamonu yöresini ziyaretle geçirdi. Burada çeşitli konuşmalar yaptı, milletin çağdaşlaşması gerektiğini vurguladı ve özellikle kılık kıyafet üzerinde durdu…Muhalefetten kurtulan Gazi, önümüzdeki dönemde kendisini yoğun bir modernleşme kampanyasına verecek görünüyor” diyordu (No. 259).

Dediği gibi oluyor. Gazi, İnebolu’da yaptığı konuşmada, çağdaş giyim kuşam kullanılmasını savunurken, tekke ve zaviyelere de değiniyor. Ankara’ya döner dönmez de O’nun başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu üç kararname kabul ediyor. Bunlar, tekke, zaviye ve türbelerin kapatılması; din görevlilerinin kıyafetleri ve memurların şapka giymeleriyle ilgili kararnamelerdi.

İngiltere Dışişleri Bakanlığında hazırlanan 23 Eylül 1925 tarihli ve “Mustafa Kemal ve Yeni Türkiye” başlıklı bir notta şöyle deniyordu:

“Türkiye’nin batılaşması devam ediyor. Dr. Rıza Nur, ‘Amacımız, Türkiye’yi modernleştirerek ikinci bir Japonya yapmaktır’ demişti. Son yapılan reformlar bu doğrultudadır ve reformların arkası gelecektir. Sırada evlilik reformu (Medeni Kanun), alfabe reformu var gibidir. Ama Türkiye’nin temel taşı Cumhurbaşkanının (Gazi Mustafa Kemal’in) kendisidir. Temel taşı çöker veya yerinden kayarsa bütün bina yıkılır. Bunu gören İsmet Paşa, Mustafa Kemal’i bir kalp krizinden korumak, sakinleştirmek için Latife Hanımla işbirliği yapmış, boşanmayı önlemeye çalışmıştır. Halen Mustafa Kemal duruma hakimdir. Onun önünde iki risk vardır: sağlığının bozulması ve siyasi düşmanları tarafından kendisine suikast düzenlenmesidir.” (No. 264).

İngiliz diplomasisi, İzmir suikastından dokuz ay kadar önce, Gazi Paşa’ya karşı bir suikast ihtimali üzerinde zihin yormaya başlamıştı. İngilizler daha 1925 yılında Gazi Paşa’dan sonrasını düşünmeye başlamışlardı.

Gazi, bütün enerjisiyle reformlara devam ediyordu. 1925 Cumhuriyet bayramı öncesinde yoğun bir şapka kampanyası yürütülmüş ve Türkiye sokaklarında fesli, sarıklı, külahlı bir kimse kalmamıştı. Şapka giymeye karşı ufak tefek cılız bazı direnişler olmuştu. İstanbul’da bir hoca, “Şapka ve Frenk Mukallidiği” başlıklı bir broşür yayınlamış, Rize’de bir başka hoca, “Ankara’da ihtilâl çıktı, Mustafa Kemal üç yerinden yaralandı, dindar bir paşa başa geçti” diye söylentiler çıkarıp halkı kışkırmıştı. Bu gibi cılız kıpırdanışlar da çabucak bastırılmıştı. 1923 yılı böyle sona ermişti.

*

Bu ciltteki belgeler arasında bir de Türkiye hakkında Yıllık Rapor vardır. Başlıbaşma küçük bir kitap olabilecek kadar uzun bir rapordur bu. İstanbul’daki İngiliz Yüksek Komiserliğince hazırlanmıştır. 1922 yılıyla ilgilidir, ama 7 Kasım 1923 tarihli bir refakat yazısıyla Londra’ya gönderilmiş olduğu için, kronolojik sıraya göre 1923 yılındaki belgeler arasında yer almaktadır (Bkz. Belge No. 159’aEk).

İlginç bir belge olan bu kapsamlı raporun tamamına yakını burada bulunacaktır. Raporda, Türk Kurtuluş Savaşının son yılında Türkiye’deki gelişmeler, çok yönlü olarak ele alınmakta ve İngiliz gözüyle değerlendirilmektedir. Türkiye Cumhuriyeti Devletinin hangi şartlar altında nasıl kurulmuş olduğu üzerinde biraz durup düşünmek için bu belgenin gözden geçirilmesi yararlı olur.

Raporun Giriş bölümünde, “Mustafa Kemal, bir elinde kılıç, diğer elinde Misak-ı Milli ile, pan-Helenizmin yıkıntıları üzerinde yeni Türkiye’yi yarattı. Bunun etkileri derin olacaktır. Türkiye’nin yeniden doğuşunun ve Avrupa’ya dönüşünün çeşitli nedenleri hakkındaki hükmü Tarih verecektir” deniyor. Doğru söze ne denir.

Tarihçe bölümünde, İngilizleıin girişimiyle Mart 1922’de hazırlanmış ve Türkiye ile Yunanistan’a sunulmuş olan mütareke ve barış önerilerine değiniliyor. Yunan askerinin Anadolu’yu boşaltmasını, fakat Edirne’nin ve doğu Trakya’nın büyük bölümünün Yunanistan’a verilmesini öngören bu önerileri Yunanistan’ın kabul ettiği, Ankara Hükümetinin ise şartlar öne sürdüğü belirtiliyor. Sonra Büyük Taarruz’dan Lozan Konferansı’na kadarki gelişmeler anlatılıyor. Burada İngilizler biraz da günah çıkarmaya çalışmaktadırlar. Ankara Hükümeti, Büyük Taarruz’dan önce, nabız yoklaması ve mümkünse görüşmeler yapması için Londra’ya gönderdiği Fethi Bey (Okyar) oradan eli boş dönmüştü. Raporda, “Müttefikler yazışmalarla oyalanırken Türk milliyetçileri askeri hazırlıklarını tamamladılar. Temmuz’da Londra’yı ziyaret eden Fethi Bey, Lord Curzon tarafından kabul edilmedi. 4 Ağustos’ta Lloyd George’un Avam Kamarasında yaptığı konuşma da Türkleri askeri harekâta doğru itti” deniyor. Mudanya’da “Türkler, tek mermi atmadan Doğu Trakya’yı kazandılar” diye ekleniyor.

Rapor devam ediyor (Özet): “19 Ekimde Refet Paşa (Bele) İstanbul’a geldi ve İstanbul’a millî idareyi empoze etti. TBMM, İstanbul Hükümetince 1920’den beri imzalanmış olan bütün anlaşma ve sözleşmeleri geçersiz saydı. İstanbul Hükümeti de barış konferansına çağırılınca, Refet Paşa 29 Ekimde Padişaha çıktı ve İstanbul Hükümetini azletmesini istedi. Padişah, nazırlarıyla görüşeceğini söyledi. 1 Kasında TBMM saltanatı kaldırdı ve İstanbul Hükümeti tarihe karıştı. Refet Paşa de facto İstanbul Valisi oldu. 6 Kasım’da Ali Kemal kaçırıldı ve İzmit’te öldürüldü. Bunun üzerine hayatını tehlikede gören 150 kadar Türk, İngiliz Büyükelçiliği bahçesine sığındı. Osmanlı Hıristiyanları ve Rumlar da İstanbul’dan göç etmeye başladı. O zaman Osmanlı Padişahı da İstanbul’dan kaçma zamanının geldiğine karar verdi. Padişah, 16 Kasım günü General Harington’a gönderdiği özel bir mektupla, İstanbul’da hayatının tehlikede olduğundan İngiltere’ye sığındığını bildirdi ve en kısa zamanda başka bir yere götürülmesini istedi. 17 Kasım sabahı saat 08.00’de Yıldız Sarayı’nın yan kapısından alınan Padişah, Tophane deniz üssündeki “Malaya” gemisine bindirildi ve Malta adasına gönderildi. İstanbul’u tei’k etmeden önce Padişah tahtan feragat etmediğini de açıkça belirtti. TBMM ertesi gün Veliaht Şehzade Abdülmecid Efendiyi Halife seçti… Lozan Konferansında zorluklarla karşılaşıldı ve altı haftalık müzakerelerden sonra Konferansın kesilmesi ihtimali arttı. Türkiye, Misak-ı Milliyi tam olarak gerçekleştirmek istiyor ve söylentilere göre geniş çaplı askeri hazırlıklar yapıyor.”

Raporun diğer bölümleri: Dış İlişkiler, İç politika, Panislamizm, İstanbul’daki Ruslar, Fener Rum Patrikhanesi, Ekonomik ve Ticari İşler, Çalışma hayatı, Adli sorunlar, Askeri olaylar ve Donanma başlıklarını taşıyor. Ankara Hükümetinin dış politikasının, Misak-ı Milli’yi tam olarak gerçekleştirme hedefine yönelik olduğu belirtiliyor. İngiltere’nin baş düşman sayıldığı, Serves antlaşmasından, Yunanlıların İzmir’e ayak basmasından, İstanbul’un işgalinden ve Malta sürgünlerinden İngiltere’nin sorumlu tutulduğu söyleniyor.

İç politika bölümünde Atatürk’ün durumu üzerinde duruluyor: Mustafa Kemal Paşa ile TBMM arasında zaman zaman sürtüşmeler olduğu, 1921 sonuna doğru Mecliste görülen Gazi Paşa’ya karşı muhalefet üzerinde duruluyor. “Mustafa Kemal’in en ciddi rakibi olan Rauf Bey Meclis Başkanlığına seçildi. Mustafa Kemal’in prestiji azalmağa başlıyordu. Yunanistan’a karşı kazanılan zafer, Mustafa Kemal’in prestijini yeniden yükseltti” deniyor ve “Türkiye’yi tek adam yönetecekse Mustafa Kemal rakipsizdir” diye noktalanıyor.

Raporun 1922 yılında Türkiye’deki ekonomik ve ticari işler bölümü a) İstanbul Hükümeti rejimi, b) Yunan işgal yönetiminin ekonomik duruma etkisi ve c) Ankara Hükümeti rejimi diye üç başlık altında ele alınıyor. İstanbul Hükümeti işgal kuvvetleri sayesinde ayakta duruyordu ve İşgal kuvvetleri bu Hükümete istedikleri yasaları dikte ediyorlardı. Raporda bu hususa da şöyle değiniliyor:

“İstanbul Hükümeti rejiminde karşılaşılan çeşitli ekonomik sorunlardan biri, Yanıcı Sıvıların Depolanması kanun tasarısıyla ilgiliydi. Bu tasarı Müttefik delegelerce hazırlanıp İstanbul Hükümetine sunuldu. Ankara’nın gölgesini hisseden İstanbul Hükümeti, bu tasarıyı yayınlamakta pasif davrandı. Yüksek Komiserler sonunda 15 Ekime kadar süre tanıdılar…Diğer bir sorun belediye vergileri sorunuydu…Müttefik delegelerden ve Düyunu Umumiye delegelerinden oluşan Karma Komisyon, çeşitli kanun tasarılarını inceledi. 1922 yılında yeni vergiler yürürlüğe girdi…Yeni vergilerin toplanmasında bazı güçlüklerle karşılaşıldı…”.

1922 yılında Yunan (İşgal) Yönetiminin Ekonomik Duruma Etkisi şöyle özetleniyor:

“Anadolu ve Trakya’daki Yunan işgali, ticareti doğrudan etkiledi. İşgal edilen bölgelerde vergilerin toplanması işi Düyunu Umumiyeye bırakıldı. Trakya’nın tahıl ürünlerinin tamamı Yunanistan’a götürüldü. Karadeniz limanlarıyla İstanbul arasında çalışan Türk gemilerine Yunan donanması müdahale etti. Yunan işgal makamları, Marmara’nın Anadolu kıyılarında toplanan gümrük vergilerine ve Ayvacık zeytin yağına el koydu ve drahmiyi zorla tedavül ettirdi. Bu konularda Yüksek Komiserler zaman zaman girişimlerde bulundular.”

Bu satırları okurken Türk Tarih Kurumu’nun eski Başkanlarındaıı rahmetli Enver Ziya Kaıal hocanın bir sözünü hatırladım. “Biz İstiklâl Harbi tarihimizin henüz yalnız iskeletini biliyoruz” derdi ve yapılacak yeni yeni araştırmalarla bunun içinin doldurulması gerektiğini söylerdi. Örneğin Batı Anadolu’da ve Trakya’da üç buçuk yıl süren Yunan işgali döneminde ekonomik ve sosyal yaşam bizde henüz yeterince araştırılmamış bir alandır.

Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti idaresindeki ekonomik ve ticari işlerle ilgili olarak da Raporda şunlar not edilmiştir:

“Anadolu’da kurulan Kemalist rejim, ekonomik bakımdan İstanbul Hükümetinin idaresi altındaki bölgeleri yabancı bir ülke gibi saydı ve oralardan gelen mallara ağır gümrük tarifeleri ve hatta yasaklar uyguladı. TBMM 1921 yılında korumacı bir eğilim gösterdi ve birçok maldan özel gümrük vergisi alındı”.

Büyük Zaferden sonra İstanbul’da TBMM rejiminin kurulmasının ekonomiye ve ticarete etkileri konusunda İngiliz raporundan özetle aktarılan şu birkaç satır da ilginçtir:

“ Anadolu’daki Yunan bozgunu yalnız Yunanlılar için değil, aynı zamanda yabancı tüccar ve girişimci için de bir felâket oldu…Refet Paşanın İstanbul’da yaptığı ilk işlerden biri, TBMM tarafından çıkarılmış olan kanunları orada derhal yürürlüğe koymak oldu. Bu uygulama ticaret çevrelerinde şaşkınlık yarattı ve birçok zarara sebep oldu. TBMM kanunları İstanbul’da uygulanınca birçok ithal malın gümrük vergileri kat kat artırıldı, “lüks malların” ithali yasaklandı, yabancı okullara ve dini kuruluşlara tanınmış olan vergi bağışıklıkları kaldırıldı, kapitülasyonlar yok sayılınca tüccar depolarında ve yabancı gemilerde kaçak mal aramalarına olanak sağlandı…TBMM, Nisan 1922’de tüketim vergileriyle ilgili yasalarda değişiklikler yapmıştı. Buna göre, şeker, kahve, çay, benzin, kibrit, balmumu, sigara kâğıtlarından alman tüketim vergileri arttırıldı…Un, buğday gibi mallara da tüketim vergisi ve yüksek gümrük vergisi uygulaması bir ara şehirde panik yarattı, fakir halk fırınlara hücum etti. Bunun üzerine zaruri ihtiyaç maddelerinden alınan vergiler değiştirildi ve bunun sonucu ekmek fiyatları düştü…

“Yabancı şirketlerin, Kasım 1914 tarihli geçici kanun gereğince tescil ettirilmeleri istendi. Yüksek Komiserler, kapitülasyonlar var oldukça yabancı şirketlerin Türk kanunlarına göre tescilinin istenemeyeceğini belirttiler…

“İstanbul Hükümetinin 16 Mart 1920’den beri tescil etmiş olduğu 100 patent hakkı ile 583 adet ticaret marka sertifikası geçersiz sayıldı ve iptal edildi…TBMM’nin çıkarmış olduğu aşırı harp kazançlarıyla ilgili 25 Ekim 1920 tarihli kanun gereğince, Türkiye’de iş yapmış yabancılardan da aşırı harp kazancı vergisi almak istiyorlar. İstanbul’da 110 Yunan ve 21 Ermeni şirketi kapandı. Milliyetçi rejim, yabancı şirketlere ve yabancı mallara karşı başka önlemler de aldı: Gayri Müslim aracı ve komisyoncuların tasfiyesi, Türk kanunlarına uymayan ve Türkçe kullanmayan yabancı şirketlerin boykot edilmesi vs. gibi. Ayrıca yabancı ve gayri Müslim şirketlerin yerini almak üzere yeni Türk ithalat ve ihracat şirketleri kuruluyor. İzmir İktisat Kongresi dolayısıyla da “Ekonomik Misak-ı Milli”den bahsediliyor…”

Kısacası, 1*922 yılında yurdumuzdaki gelişmeler Yıllık Raporda değişik açılardan ele alınıyor ve Atatürk dönemine epeyce ışık tutuluyor. Ama bu kadarı yeterli değildir ve bu alanda yeni yeni araştırmalar yapılması gerekir. Yapılacak araştırmarda siyasi ve askeri gelişmelerin yanı sıra, ekonomik, ticari ve sosyal olaylara da ağırlık verirlerse bu dönem çok boyutlu olarak, daha iyi aydınlatılmış olacaktır.

*

Buradaki belgeler arasında, ilgi çekici olmakla birlikte başka belgelerle doğrulanması gerekli olanlar da vardır. Bir örnek: İngiliz Gizli İstihbarat Servisinin 3 Mart 1923 tarihli bir yazısında, Türkiye’deki Azerbaycan Elçisi İbrahim Abilov’un, İzmir’de, Mustafa Kemal’in bir ajanı tarafından öldürüldüğü iddia edilmektedir (Belge No. 90).

Abilov, Sakarya Savaşından sonra Türkiye’ye atanmış ve Ankara’da Azerbaycan Temsilciliğini açmıştı. Ankara’nın Cebeci semtinde açılan Azerbaycan Temsilciliğine 18 Kasım 1921 tarihinde törenle bayrak çekilmişti. Bu törende Başkumandan Gazi Mustafa Kemal Paşa da hazır bulunmuş ve sıcak bir konuşma yapmıştı[7].

Azerbaycan Elçisi, İktisat Kongresini izlemek üzere İzmir’e gitmiş ve 23 Şubat 1923 günü orada ölmüştü. Hariciye Vekili İsmet Paşa, aynı gün, Türkiye’nin Bakû temsilciliğine şu telgrafı çekmişti:

“Azerbaycan Sefiri İbrahim Abilof Bey bu sabah İzmir’de saat yedide vefat etmiştir. Hükümet-i mahalliye nezdinde Hükümetimiz namıma beyan-ı taziyet etmeniz rica olunur.”[8].

Bu telgrafta Abilov’un nasıl öldüğü hakkında bir bilgi yoktur. Biz Azerbaycan Elçisinin kalp krizinden öldüğünü sanıyorduk. İngiliz Gizli İstihbaratı ise onun, Mustafa Kemal’in bir adamı tarafından öldürüldüğünü, fakat kaza sonucu ölmüş gibi gösterildiğini iddia ediyor. Güya Abilov, Türkiye’deki komünist hücrelerden sommluymuş ve Doğu Anadolu’da bir komünist ayaklanma hazırlığı içindeymiş. Bu yüzden ortadan kaldırılmış imiş.

Mustafa Suphi vak’asım hatırlatan bu iddiayı doğrulayacak başka bir belgeye rastlamadık. 1923 yılında Türkiye’de bir komünist ayaklanması ihtimalini düşünemiyoruz ve dolayısıyla İngiliz iddiası bize pek inandırıcı görünmemekte ise de bu gibi belgelerin yeni araştırmalarla doğrulanması veya çürütülmesi gerekir.

İngiliz Belgelerinde Atatürk kitabının, Atatürk araştırmalarını özendireceğini ve meraklı araştırmacıların bu alanda yeni yeni belgeler ortaya çıkaracaklarını umarım.

Kitabı yayınlayan Türk Tarih Kurumu Başkanı Sayın Prof. Yusuf Halaçoğlu’na, kitabın basımında emekleri geçmiş olan Türk Tarih Kurumu ve Basımevi çalışanlarına içten teşekkürlerimi sunarım.

Ankara, 17 Eylül 2001

BİLÂL N. ŞİMŞİR

Sh:9-38



KİTAPTAN SEÇİLMİŞ BİR BELGE

190. BELGE: 19 Mart İSTANBUL’DA İNGİLİZ DİPLOMATİK TEMSİLCİSİ LİNDSAY’DEN İNGİLTERE DIŞİŞLERİ

BAKANI MACDONALD A YAZI NO. 244  …………..

Başkent Ankara. İstanbul’daki yabancı diplomatlara hep “Ankara’ya gidiyor musunuz ve ne zaman gidiyorsunuz?” diye soruluyor. Basında artık İstanbul’a dönülmeyeceği yazılıyor. Mustafa Kemal de kesin bir dille öyle söyledi. Yeni Anayasa Ankara’nın başkent olduğunu bir kez daha belirtti. Ankara’nın başkent kalması düşüncesi Ankara’da yaygın, İstanbul’dan bunu tahlil etmek zor. İstanbul, Türk devletini yıkmış olan bütün kötülüklerin merkezi gibi görülüyor. Hükümetin İstanbul’da Avrupa tehdidine açık olacağı ileri sürülüyor. Bu düşünceler bugün Türkiye’yi yönetenlerde, Meclis’te de var. Ama günün birinde Ankara’yı İstanbul’dan idare etmenin, Ankara’dan İstanbul’u idare etmekten daha kolay olacağı düşünülebilir ve İstanbul’a dönülebilir. İstanbul’a karşı Ankara sorunu basit bir sorun değildir. “Kehanette bulunmaktan hoşlanmam, ama şimdi şunu söylemeye cesaret ederim: İstanbul bir gün kesinlikle tekrar Türkiye’nin başkenti olacaktır.” Şimdiki durumda Türkiye ile ilişkilerimizi İstanbul’daki Dışişleri Bakanlığı Temsilciliği aracılığıyla yürütmek hiç kolay değildir ve ilerde daha da zor olacaktır. Bu durumda birkaç günlüğüne Ankara’ya gitmeme izin verilmesini rica ederim. Ankara’ya gideceksem Mustafa Kemal Paşa tarafından kabul edileceğimden de önceden emin olmalıyım (Bkz. No. 194).

 

BELGE NO. 190

Mr. Lindsay to Mr. MacDonald

No. 244                                                         CONSTANTINOPLE, March 19, 1924

(Received March 24)

Sir,

No foreign diplomatist in this country, in conversation with a Turk, is ever spared the very embarrassing question, “Are you going to Angora, and when?”

2.  At frequent intervals the Turkish press publishes inspired paragraphs to the effect that the Government have no intention of returning to Constantinople. Mustafa Kemal himself said so categorically a short while ago, and only this week the Assembly passed an article of the new Constitution decreeing once more that Angora is the Capital. Yet few Turks imbued vvith the Constantinople atmosphere vvould maintain even to European that this decision is irrevocable or indeed likely to prevail for more than a few years.

3. Opinion in favour of maintaining the Capital at Angora is principally held at Angora itself, and is therefore difficult to analyse vvith confıdence from here, but fııst of ali comes the view that Constantinople is the sink of iniquity from which emanate ali those corrupting and enervating influences which have ruined the Tuıkish State. This is ıeally the pıesent-day expıession of a latent feeling which existed even before the revolution —that the Turks aı e an Asiatic tıibe, and to Asia they ought to return. For 300 years incıeasingly closer contact between Tuıkey and Euıope has coincided with a peısistent decline in the stıength of the Tuıkish Empire, and it is natuıal that nıany Turks should ıegaıd European thouglıt and cultuıe, as distinguished from European institutions and inventiveness, as puıely deleteı ious and entiıely to be avoided; from their mountain-top the Deputies of Angora clamour for railvvays, electıicity and ali the material benefıts of European civilisation, but they pı opose to bıing their plans to execution in Angora and within the fıamevvork of a Tuıkish —not a European —cultuıe; the pıinciples of an advanced democıacy, which they do not undeıstand but have escaped from a small band of leadeıs, can likevvise come to fmition only in a Tuıkish atmospheı e; their fundamental mentality ıemains unchanged, and fınds its principal expıession in a passionate attachment to Angora.

4. From this State of mind emerge, paı tly at any rate, arguments of a more practical chaıacter. In Constantinople the Government must always be under the possible threat of European military pressure, and only in Angora would it be fıee to develop the future of the new State along the lines it may regard as most suitable. Again it was Anatolia and not Constantinople that, unaided, lifted Turkey from the prostration of 1919; both justice and expediency require that in the new Turkey a more even balance shall be held betvveen the inteıests of Anatolia and those of Constantinople, betvveen town and country, and betvveen the small peasant and the small offıcial. This can only be done by maintaining the capital in Angora.

5. These vievvs are held by the leaders vvho novv govern Turkey in degrees that vary with each individual, but their importance lies in the fact that they are held vvhole-heartedly by many of the rank and file of the Assembly, vvho have a purely Anatolian outlook. Whatever the true opinion of the leaders may be, this heavy mass of ignoıance and obscurantism limits their capacity of action. I should infer that, if anything untovvard happened to the Assembly, a considerable step vvould have been taken from Angora in the direction of the Bosphorus.

6. To turn novv to the considerations vvhich make for a return to Constantinople, too much vveight must mot be attached to the personal ambition of Mustafa Kemal or to the social ambition of Latifa Hanum. Both decidedly exist, and the disappeaı ance of the Caliph has cleared the way for the entry of nevv actors on the Constantinople stage; but the Ghazi moves pıudently, and it is unlikely that ambition will come into play until ali danger has been elinıinated of its receiving a check. Stili less impoıtance is to be attached to tlıe undoubted desire of many people at Angora to return to the fleshpots of Constantinople and the comforts of modern life. The impulse to return the shores of the Bosphoms comes from moıe impoı tant than merely peısonal ıııotives. Theıe is acute economic distıess thıoughout Tuıkey and an ever-incıeasing desire for better administıation than the pıesent Government has hitheıto been able to pıovide. Tlıe pressuıe on the Government comes mainly indeed from Constantinople, but also from Aııatolia. The moıe intelligeııt leadeıs cannot but have asked themselves whether they can ever hope to meet the demaııd, when their decision must for ever goveı ned by an Assembly whose members have a largely Anatolian outlook. If the pressuı e form Constantinople incı eases, they may well come to the conclusion that it is easier to goveın Angora from Constantinople than to govern Constantinople from Angora.

7. The foıegoing paragıaphs give an impeıfect view of Tuıkish thought in which almost every sentence requiıes qualification and no account is taken of the highly complicated cross-cuırents of opinion. The point which it is desiıed to make is that the question of Angora versus Constantinople is not a simple one to be decided on supeıfıcial gıounds—it is ıeally paı t of a conflict between vaıious schools of thought, in which even the schools may be divided against themselves and the individual politicians may be inspired by self-contradictory ideals. The conflict involves issues of the deepest impoı tance of the future of the Tuıkish State, and the question of the Capital is only one of them, though an impoı tant one. The inference to be dıawn is that in the conflict matters of peı sonal consideration, and even questions of national amour-propre, will count for little in the decision, and it will be less than useless for Euıopean Governments to endeavour to influence the decision by suggesting that they can accıedit Ambassadors to Turkey only if the Capital remains at Constantinople or by putting fonvard other conditions of this character. As to what the outcome of the conflict will be, so far as the immediate issue is concerned —viz., that of the Capital—I have a dislike, which you will understand of uttering prophesies in this place, and the utmost I dare say now is that some day Constantinople will almost certainly again be the Capital of Turkey, but not for several months at the very soonest. Unfoı tunately His Majesty’s Government have to decide what they wish their ı epı esentative to do vvithin a very few days.

8. In a previous despatch I have briefly touched on the disadvantages under which we at present labour in the transaction of business with the Turkish Government. Adnan Bey, head of the Constantinople delegation of the Ministry for Foreign Affairs, is an agıeeable, gentlemanly peıson, vvith descent education, fairly intelligent, capable of seeing another person’s point of view, and, I think, anxious to avoid diffıculties. He is our only nıeans of communicating with the Government at Angora. What we communicate to him in writing I have no doubt he faithfully transmits to the Ministry, and such written answeıs as we ıeceive fıom him aıe, I am sure, textually what Angora has instructed him to send; but I have the gıavest doubt as to whether the fair veıbal arguments with which every diplomatist loves to accompany his written exhoı tations ever fınd any echo outside the four walls of his ıoom, and he himself is never able to add anything veıbally to the answeıs, almost always terse and unsadsfactoıy, which he passes on to us. Bad as this is, the situation is likely to be even woı se if and when, as is now thı eatened, Adnan Bey is ı eplaced by an offıcial of even lower standing. Theıe is now no real contact between the Government of Turkey and those of the Gı eat Powers of Europe and America, and no sufFıcient means by which the latter can make their views known to the foımer, or apply any methods of pıessure or peısuasion. It will be ali the moıe important to ıemedy this State of affaiı s when the Tıeaty of Lausanne comes into foıce and the application of its stipulations has to be insisted on. Nor can any serious attempt be made to wean Turkey from her violent xenophobia until some moıe effıcient contact has been established.

9. The conveısation I have had with my French and Italian colleagues show that they are just as alive to the diffıculties of the situation as I am. M. Jessd Curély has the tactical advantage of being able to answer, when he is asked if he is going to Angora, that he has only acting rank, and that no decision can be taken till his chief ıeturns to Constantinople. He himself is the last person who vvould go to such a place vvithout absolute orders to do so; but his Government has so far committed itself to the Angora principle as to earmark 3,000 square metres of ground there for the future Embassy of Legation house. Signor Montagna, on the other hand, my Italian colleague, is a realist, and ali out to win striking successes. I have not the slightest doubt that he is longing to get off to Angora, but, like the cat in the adage, he is torn in two directions; he has instnıctions and is personally anxious to work in with this mission so that he would dearly love the fîsh of success, he is unveiling to wet his paws by stealing a march on me. Stili, I should not be surprised to learn any morning that he vvas on his way to the Turkish Capital.

10. In these circumstances, I have the honour to recommend that I be generally authorised to pay a visit to Angora. You will not require to be persuaded that nothing but a stern sense of duty would induce me to put this recommendation forvvard.

11. If you approve of this recommendation, then one or two subsidiary points require to be dealt with:

(1) Ishould not pıopose to go to Angora for nıoıe than a few days at a time at more or less pıolonged intervals. While ıeady to pay a homage to the new Turkey by visiting its Capital, I do not wish to curry favour by plantiııg myself permanently theıe. This may not be the best way of doing business, but it vvould be an impıovement on the pıesent. I hope no question will arise yet while of any soıt of a house; I should rough it in a hotel or raihvay carı iage.

(2) I should not go to Angora uııless I vveıe assuıed befoıehand that I should be ıeceived by Mustafa Kemal, vvhether the tıeaty is ıatifıed or not. This I should have to arrange befoı ehand.

(3) I pı efer not to deal now with question of a liaison offıcer at Angora. I should like to look ıound fııst and the necessaıy may be avoided. Meanvvhile, peı haps membeıs of my staff wish to volunteer for occasional visits.

(4) The Fıench and Italian Governments ought to be notifıed of the decision, and enabled to take similar action simultaneously. This could either be done by communication from youı self to Paris and Rome, or by myself to my colleagues here. I should teli them vvhat was about to happen, and give them time to telegıaph to their Governments and ıeceive an answer, keeping the matter secıet, meanwhile, from the Tuı ks.

(5) As Signor Montagna may at any moment take the bit betvveen his teeth,

I should be gıateful if you would communicate your decision to me by telegı aph; stating also vvhether you will yourself make it known at Paris and Rome, or vvhether I should appı ise my colleagues here.

I have, ete.

R. C. Lindsay

F.         O. 424/260, p.88-90, No. 70

Sh:421-425

Kaynak: İNGİLİZ BELGELERİNDE ATATÜRK-(1919-1938)-CİLT V Ekim 1922 Aralık 1925 Hazırlayan: BİLÂL N. ŞİMŞİR Atatürk Kültür, Dil Ve Tarih Yüksek Kurumu Türk Tarih Kurumu Yayınları XVI. Dizi-Sayı 15d Ankara-2005

 


[1]Bilâl N. Şimşir, Ankara… Ankara. Bir Başkentin Doğuşu, Bilgi Yayınevi, Ankara: 1988; “Ankara’nın Başkent Oluşu”, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, Cilt VII, Sayı 20, Ankara: Mart 1991, s.l89-222;“Cumhuriyetin Başkenti Ankara”, Uluslararası Konferans. Atatürkçülük ve Modem Türkiye. Ankara, 22-23 Ekim 1998, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Yayını, No. 582, Ankara: 1999, s. 475-486; Ankara’nın Başkent Oluşu, Ankaralılar Vakfı Yayınlan No. 1, Ankara: 2001.

’Bkz. Belge No. 154, 155, 161, 190, 192, 194, 200, 208, 210, 249, 250, 263.

[3]Bkz. Belge No. 120, 133, 157, 158, 159/1-3, 163, 165, 167, 174, 177, 179, 182, 184, 185, 186, 189.

[4]Bilâl N. Şimşir, Dış Basında Atatürk ve Türk Devrimi. Cilt 1: 1922-1924. Bir Laik Cumhuriyet Doğuyor / Presse Etrangere sur Atatürk et La Rivolution Turque. Volüme I : 1922-1924. La Naissance d’une Republique La’ique, Türk Tarih Kurumu Yayını, Ankara: 1981.

[5]Bilâl N. Şimşir, Dış Basında Laik Cumhuriyetin Doğuşu, Türkçesi Cüneyt Akalın, Bilgi Yayınevi, Ankara: 1999.

[6]Bilâl N. Şimşir, İngiliz Belgeleriyle Türkiye’de “Kürt Sorunu(1924-1938) : Şeyh Sait, Ağrı ve Dersim Ayaklanmaları, İkinci basım, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara: 1991.

[7]Ankara’daki Azerbaycan Temsilciliğine bayrak çekme (öreni ve bu törende Atatürk’ün yaptığı konuşma için bkz: Bilâl N. Şimşir, Atatürk ve Yabancı Devlet Balkanları, Cilt I, Türk Tarih Kurumu Yayını, Ankara: 1993, s,409-411.

[8]Ibid., s. 413.

MALTA SÜRGÜNLERİ-BİLÂL N. ŞİMŞİR


On dokuzuncu yüzyıl, «Büyük Victoria’nın küçük savaşları» ile doludur. Kendi çocuklarını kolay kolay kırdırmazdı İngilizler. Birinci Dünya Savaşının ilk yıllarında da yine öncelikle sömürge askerlerini ateşe sürmüşlerdi. Ama bu savaş çok uzamış, sömürge askerleri azalmıştı. Savaşın son yıllarında İngilizler kendi çocuklarını cepheye sürmek zorunda kalmışlardı. Bundan, Türkleri sorumlu tutuyorlardı. Türkler yüzünden bu savaşın iki yıl fazla uzadığını, bu iki yıl boyunca su gibi İngiliz kanı döküldüğünü söylüyorlardı. Şimdi İttihatçılardan bunun hesabı sorulacak, öcü alınacaktı.

Hzl: BİLÂL N. ŞİMŞİR

Türk Kurtuluş Savaşı tarihinin ilginç sayfalarından biri de Malta sürgünleri olayıdır. Mondros Mütarekesi üzerine, İngilizler İstanbul’a ayak basınca, Türkiye’de amansız bir «insan avı» başlatıldı. İngiliz polisi, padişah hafiyesi, «Ermeni tazısı» elele verdiler. Birçok kimse sorgusuz yakalandı. Bunların çoğu, «Bekirağa Bölüğü» denen uğursuz cezaevine tıkıldı. Bir süre sonra, tutukluların bir bölümü İngilizlerce apar topar Malta Adasına sürüldü. 1919-20 yıllarında tutuklamalar, sürgüne yollamalar birbirini kovaladı. Toplam, 140 kadar Türk, Malta’ya gönderildi.

Sürülenlerin çoğu Türkiye’nin ileri gelenleriydi. İçlerinde sadrazamlık, şeyhülislamlık, nazırlık, meclis başkanlığı, mebusluk yapmış devlet adamları vardı. Genelkurmay başkanı, harbiye nazırı, ordu kumandanları gibi büyük paşalar da sürgünler arasındaydı. Tanınmış profesörler, yazarlar, düşünürler, gazeteciler, valiler aynı sürgün kampında çile doldurdular. Kısacası, asker sivil, Türkiye’nin kalburüstü kişileri sürüldü. Bu seçkin kadro, kendi ulusunun Kurtuluş Savaşını uzaktan seyretmek zorunda bırakıldı.

Türk Kurtuluş Savaşının önderleri de kara listeye geçirildiler. Yakalanıp sürülmek istendiler. 1920 yılı ortalarına kadar arandılar, kovalandılar, tuzağa düşürülmeye çalışıldılar. Tutuklanmaktan kıl payıyla sıyrılıp Anadolu’ya atlamayı başaran Mustafa Kemal Paşaya, İstanbul’u «teşrifi» için yalvarıldı. «Vatanını seviyorsan dön» diye ısrar edildi. O sıralarda Atatürk, ingilizlerin eline düşseydi, Napolyon Bonapart gibi bir İngiliz sürgün adasında çürütülür müydü, bilinmez. Ama, O’nun önderliğindeki Türk Kurtuluş Savaşı kuşkusuz çok ağır bir darbe yemiş olurdu. Sürgün politikasıyla güdülen amaçlardan biri ve en önemlisi, Türk Kurtuluş hareketine darbe indirmek değil miydi?

 Bu açıdan bakınca, Malta sürgünleri olayı Kurtuluş Savaşıyla bütünleşir.

Olayın arkasında çetin bir Türk İngiliz boğuşması yattığı apaçıktır. Sürgün politikası, İngiliz savaş yöntemlerinden biriydi. İngiliz İmparatorluğu tarihinde çeşitli sürgün örnekleri vardır. Denizci İngilizler, Atlantik’ten Pasifik’e, Akdeniz’den Hint Okyanusuna kadar, pek çok adayı sürgün yeri olarak kullanmışlardır. Türklerin bahtına da Malta Adası düşmüştür. Ne var ki, Türk’e karşı girişilen sürgün harekâtı, amansız bir savaş biçimini almıştır. Türkiye’nin, işbirlikçiler dışındaki tüm yönetici kadrosunun sürülmesi amaçlanmıştır. Koskoca bir ulusun başını gövdesinden ayırmayı amaçlayan böylesine iddialı, böylesine acımasız bir sürgün harekâtının eşine Britanya İmparatorluğu tarihinde bile rastlanmaz. Buna bir nokta koymak gerek.

İşin içinde bir kanlı kardeş kavgası, bir iç savaş da vardır. Padişahından sadrazamına, nazırına ve zaptiyesine kadar, bir işbirlikçi kadro işgalci düşmanla elele vermiştir. Sürgün adaylarının mimlenmesinde, kovalanmasında, yakalanmasında içerden İngiliz’e yardım edilmiştir. Türk Türk’e vurdurulmuş, kardeş kardeşe düşürülmüştür. Araya kişisel düşmanlıkların girdiği olmuştur. Ama bunun ötesinde, yabancı sömürgeci ile yerli hain, ülkücü Millicilere karşı, çağdışı bir savaş yürütmüşlerdir.

Ayrıca, bu yerli yabancı işbirliğiyle, bir düşük iktidardan hesap mı sorulmak istenmişti?

 Belli bir rejimin temizlenmesine mi çalışılmıştı?

 Malta Adası düşük İttihatçılar için bir çeşit «Yassıada» mı olacaktı?

 Yoksa İngilizler gerçek «savaş suçlularını» mı kovalıyorlardı; çeyrek yüzyıl önce Malta’ da, Nürnberg Mahkemesi tipinde bir yüksek ceza mahkemesi kurmayı mı tasarlamışlardı?

 Olayın siyasal görünüşünün yanında hukuksal nedenleri de yok muydu acaba?

Sonra, kimlerdi bu «Malta Yaranı» da denen sürgünler?

 Bunların içinde yakın tarihimizde ün yapmış, iz bırakmış, başa güreşmek istemiş birçok kimse bulunduğu bilinir. Sürgünlerin çoğu kuşkusuz saygıdeğer kişilerdir. Ama hepsi gerçek «Türk büyükleri» miydi?

Sırf bilimsel kuşkuyla soru soruyu açar. Biraz yakından bakınca, sürgünler arasında —bir romanın değişik kahramanları gibi— çeşitli tipler bulunduğu görülür. İnanmış Kemalistlerle Atatürk’e İzmir suikastını hazırlayanlar, İstiklal Mahkemesinin yargıç koltuğunda oturanlarla sanık sandalyesinde oturanlar, idam hükmü verenlerle idam hükmü giyenler, Malta’da, aynı sürgün kampında kader yoldaşlığı etmişlerdi. Birçoğu ayrı birer biyografi konusu olabilecek bu yaman tipleri, Malta’da bir arada, topluca görüp incelemek başlıbaşına ilginç bir konudur. Acaba bu kimseler, sürgünde kaldıkları bir iki yıl içinde, İngilizlere neler söylediler, neler yazdılar?

Okuyucu, bütün bu soruların karşılıklarını bu kitapta bulabilecektir, sanırız. Kitabı yazmaya otururken, sürgünlerin Malta’dan Londra’ya iletilmiş bütün mektuplarından başka, konuyla ilgili İngiliz Dışişleri belgelerinin eksiksiz filmleri elimizin altındaydı. Bunlar, henüz yayımlanmamış arşiv belgeleriydi. Olayın içyüzünü aydınlatabilmek için bu İngiliz belgeleri hemen hemen tek kaynaktı. İngiliz arşivlerinde bu konuda yirmi cilt kadar belge bulduğumuz halde, Türk arşivlerinde bulabildiklerimiz birkaç ince dosyayı geçmedi. Bu dosyalar da olayın son dönemiyle ilgiliydi. Bu bakımdan kitap, aslında İngiliz arşiv belgelerine dayanmaktadır. Türk belgeleriyle kitaplarsa, sadece eksikleri tamamlamak için kullanıldı.

Öyle sanıyoruz ki, bu kitap. Malta sürgünleri konusunun ilk belgesel tarihidir. Kişisel anılara değil, resmî belgelere dayanır. Birkaç ciltlik bir kitap olabilecek belgeleri tek ciltte toplarken, olayın bütün yönleri aydınlatılmaya çalışılmıştır. Arşiv belgeleri, bir bakıma madenden çıkarılmış külçeler gibidir. Bunları dikkatle işleyip yontmaya, güvenle okunabilecek bir kitap ortaya koymaya elden geldiğince özen gösterildi. Konu, pek dağıtılmadan altı bölümde toparlanırken, sık sık ara başlıklar kullanıldı. Belki kitap daha kolay okunabilir düşüncesiyle. Her bölümün başına, o bölümle ilgili aydınlatıcı sözler eklendi. Tümüyle Kurtuluş Savaşı tarihi içindeki yerine oturtulmaya çalışılan Malta sürgünleri olayında, okuyucunun düşündürücü sayfalar bulacağı umulur.

Bilâl N. ŞİMŞİR

 

2776 RAUF BEY-Mondros Mütarekesi

Osmanlı İmparatorluğu, Birinci Dünya Savaşında yenildiğini anlayınca, Ekim 1918’de mütareke ister. Mütarekeyi imzalamak görevi, Hüseyin Rauf Bey’e (Orbay) verilir. «Hamidiye» kahramanı Rauf Bey, o tarihte Ahmet İzzet Paşa kabinesinin on günlük Bahriye Nazırıdır. Müttefikler adına mütarekeyi imzalamak için de İngiliz Akdeniz Filosu Başkomutanı Amiral Sir Arthur Calthorpe seçilmiştir. İki düşman denizci, 26 Ekim 1918 gecesi Limni Adasının Mondros limanında buluşurlar. Amiral Calthorpe, Rauf Bey’i bir düşman gibi değil, saygıdeğer bir konuk olarak karşılar. Nazik, kibar ve konuksever görünür. Türk heyetini kumandan gemisinin kaptan köşkünde barındırır. Rauf Bey, «bizi güvertede samimî bir tarzda kabul eden Amiral (Calthorpe), istirahatımızı sağlamak maksadıyla, geminin kendisine mahsus mevkilerini bize ayırtmak centilmenliğini gösterdi» der ([1]).

27 Ekim sabahı başlayan mütareke görüşmelerinde de İngiliz amiral, centilmenliğini sürdürür. Oldukça yumuşak görünür. Rauf Bey’e, 24 maddelik bir anlaşma taslağı sunar. İngilizler bunun ilk dört maddesiyle, yetinebileceklerdi ([2]). Rauf Bey’in bundan haberi yoktu. Amiral Calthorpe, taslağı madde madde Türk heyetine kabul ettirmeye başlar. Görüşmeler bir dikta havasından uzaktır. «Kayıtsız şartsız teslim» söz konusu edilmez. «Savaş suçlusu» gibi sözler de ağza alınmaz. Rauf Bey’in kuşkuları daha çok Yunan emelleri bakımındandır. Bu kuşkular giderilir. İngiliz amirali Türkleri yatıştırıcı sözler söyler. Yarım ağızla güvenceler verir. Rauf Bey, pek az değişiklikle 24 maddenin tümünü kabul eder. Beş oturumda görüşmeler tamamlanır; 30 Ekim 1918 günü Mondros Mütarekesi imzalanır.

Mondros Mütarekesi, ilerde yapılacak Sevr Antlaşmasının ilk adımıydı. Kaypak hükümlerle doluydu. Kötü niyetle yorumlanıp uygulanınca, Türkiye için öldürücü olabilecekti. Ama Rauf Bey, İngilizlerin kötü niyetli olabilecekleri kanısında değildir. Amiral Calthorpe’u, «açık sözlü, dürüst, geniş görüşlü, anlayışlı» bir kişi diye niteler. İngiltere’nin Türkiye’yi yok etmek istemeyeceğini söyler. Dört yıllık dünya savaşında Türkiye’de bir Ingiliz düşmanlığı doğmadığını ileri sürer. İngiltere’de de bir Türk düşmanlığı bulunmadığını sanır. Kırım Savaşındaki silah arkadaşlığını hatırlar ([3]). Aradan geçen altmış yıl içinde köprülerin altından nice sular aktığını fark etmemiş gibidir.

Rauf Bey, büyük bir başarı kazanmış gibi, Mondros’tan döner. Umutludur, iyimserdir. Çevresine de iyimserlik saçar. Basma demeçler verir :

«Mütarekeyi imzalamak göreviyle İstanbul’dan yola çıkarken bugünkü gibi övünç ve sevinçle döneceğimi hiç aklımdan geçirmiyordum.

İmzaladığımız mütarekeyle devletimizin bağımsızlığı, saltanatımızın hukuku tümüyle kurtarılmıştır… Sizi temin ederim ki, İstanbul’umuza bir tek düşman askeri çıkmayacaktır… Adana, eskiden olduğu gibi Osmanlı yönetiminde kalacaktır. Batum ve Kars da şimdilik boşaltılmayacaktır. Size tekrar ediyorum ki, İngilizler bize olağanüstü bir iyiniyet gösterdiler. O kadar ki, askerimizin ne kadarını terhis etmemiz gerektiğini saptamak hakkını bize bırakmışlardır. Evet, yaptığımız mütareke umudumuzun üstündedir. Devletin bağımsızlığı, saltanatın hukuku, milletin onuru tümüyle kurtarılmıştır…» ([4])

Bu iyimserlik ve özlem, genellikle paylaşılır. Türkiye’de iyimserlik oldukça yaygındır. Mondros Mütarekesi Türk kamuoyuna bir «başarı» olarak tanıtılır. Osmanlı Parlamentosu, Mütareke anlaşmasını oybirliğiyle onaylar. Osmanlı PTT’si, mutlu bir olayı kutlarcasına Mütareke için anma pullan çıkarır!…

Derken, olaylar bambaşka biçimde gelişmeye başlar. Rauf Bey’in demecinden on gün sonra, 13 Kasım 1918 günü, 55 parçalık bir düşman donanması Çanakkale Boğazından girip Dolmabahçe önünde demirler. Bu büyük armada, 22 İngiliz, 17 İtalyan, 12 Fransız ve 4 Yunan gemisinden oluşmaktadır. Rauf Bey’in Balkan Savaşından beri pek iyi tanıdığı Averof zırhlısı, Yunan gemilerinin başındadır. Oysa Amiral Calthorpe, hiçbir Yunan gemisinin boğazlardan geçmeyeceği yolunda Mondros’ta söz vermişti. Beyoğlu’na 3500 düşman askeri çıkar. Amiral Calthorpe, şimdi İstanbul’da İngiliz Yüksek Komiseridir. Sömürge genel valisi gibidir. İstanbul’a tepeden bakar. İngiltere Büyükelçiliği binasında değil, «Superb» zırhlısında oturmaktadır. «Hiçbir Türk’e yüz vermeme» yolunda talimat almıştır ([5]).

Öte yandan, işgaller başlamıştır. Düşman orduları Suriye’den, Irak’tan, Kafkasya’dan ve Ege’den Anadolu içlerine yürürler. Rauf Bey, bu kez, «Mütarekenin mürekkebi henüz kurumadan, Fransız, İtalyan ve İngilizler, İstanbul’da bir sömürge havası yaratmaktan geri kalmadılar» diye yakınır ([6]).

Düşman donanmasının Dolmabahçe önünde demir attığı gün, Mustafa Kemal Paşa, Suriye cephesinden İstanbul’a gelir. Rauf Bey, eskiden tanıdığı Paşa’yla yeniden ilişkiler kurar. Fikir değiştirmeye başlar. İngiliz artık güvenilir dost değil, Türkiye’yi yok etmeye kararlı bir düşmandır. Kırım Savaşının «silah arkadaşlığı» tarihe karışmıştır. Müttefikler, Türkiye’nin üzerine adamakıllı çullanmışlardır. Avrupa’nın yüzyıllık «Hasta Adam»ı şimdi can çekişmektedir. İzmir’in işgali sabırları taşırır.

Bundan sonra Rauf Bey, Atatürk’ün yanında görülür. Erzurum, Sivas Kongrelerinin «İkinci Adamı»dır. Millî hareketin öncülerinden biridir. Son Osmanlı Meclisine Sivas mebusu seçilir. İngilizlerce damgalanmış bir kişi olarak İstanbul’a döner. Millî Misak’ın Osmanlı Meclisi’nce kabul edilmesine öncülük eder. İngilizler darbeyi indirirler: 16 Mart 1920 günü İstanbul işgal edilir. Son Osmanlı Meclisi baskına uğrar. Aynı gün Rauf Bey, bir grup arkadaşıyla birlikte, Meclis binası içinde İngilizlerce tutuklanır. İki gün sonra İstanbul’daki yeni İngiliz Yüksek Komiseri Amiral De Robeck, Malta Valisi Lord Plumer’e şunları teller:

«18 Mart günü, 30 kadar önemli Türk siyasî suçlusunu Benbow gemisine yüklüyorum. Majesteleri Hükümetinin talimatı uyarınca tutuklandılar. Bunların Malta’da kabulü ve emin bir yere hapsedilmeleri için emir verirseniz müteşekkir kalırım. Benbow, 21 Martta Malta’da olacak» ([7]).

Amiral De Robeck, vapura yükleyip Malta’ya yolladığı bu kişileri kısaca Lord Curzon’a tanıtır.

Listenin üçüncü sırasında bulunan Hüseyin Rauf Bey için: «Eski Bahriye Nazırı. Milliyetçi hareketin başlıca teşkilatçılarından biri. Sivas mebusu» der. Adının karşısında bir de rakam vardır: 2776 ([8]). Bu, Rauf Bey’in Malta’daki sürgün numarasıdır. Bundan böyle Rauf Bey, artık İngilizlerin bir konuğu değildir. Kaptan köşkünde ağırlanmaz. Tel örgüler arkasında, Polverista kampında tutukludur. «Hamidiye» kahramanlığı, bahriye nazırlığı, mütarekenin imzacısı nitelikleriyle de anılmayacaktır. Kendisinden Malta’da, «savaş tutsağı, siyasal suçlu, savaş suçlusu» diye söz edildiği olacaktır. Ama, bu dönemin İngiliz belgelerinde o, sürekli olarak sadece bir numarayla anılır. 2776 Rauf Bey!

MİMLENEN KOMUTANLAR

Türk «savaş suçluları» denince, ilk önce akla Enver, Talât, Cemal Paşalar gibi İttihat ve Terakki liderleri gelir. Türkiye’yi savaşa sokan, savaşı uzatan onlardır; «galipler, en başta onların ardına düşeceklerdir,» diye düşünülebilir. Ama öyle olmaz. Müttefikler, mütarekenin ilk günü Türkiye’den kaçan bu İttihatçı başlan kovalamakla oyalanmazlar. Bu işi ertelemiş ya da şimdilik Türkiye’deki İttihatçı düşmanlarına bırakmış görünürler. Tevfik Paşa, özellikle Damat Ferit Paşa kabineleri, Almanya’ya kaçan İttihatçı liderleri geri almak için diplomatik girişimlerde bulunurlar. Kurulan özel mahkemede kaçak İttihatçılar «gıyaben ölüm cezasına» çarptırılırlar. Almanya’dan geri alınamazlar. Almanya ile barış antlaşması imzalandıktan sonra, İngilizler de bunları kovalamaya girişeceklerdir.                               

Mütarekenin ilk aylarında İngilizlerin dikkati, öncelikle Türk cephe komutanlarına dönüktür. Cephedeki komutanlar kaçak İttihatçılardan daha önemli sayılır. İlerde Malta’ya sürülmek ya da yargılanmak üzere, ilk mimlenen kişiler komutanlardır. Türkiye yenilmişti, mütareke imzalamak zorunda kalmıştı. Ama bu yenilgi, Müttefiklerin özledikleri gibi olmamıştı. Mütareke imzalandığı gün, bugünkü Türkiye toprakları işgal edilmiş değildi. Güney cepheler, aşağı yukarı, «Millî Misak» sınırındaydı. Suriye cephesinde Halep düşmüştü, ama Hatay henüz Türkiye’nin elindeydi. Irak’ta cephe, Musul şehrinin 60 kilometre kadar güneyindeydi. Kafkasya’da ise durum Türkiye’ye daha da elverişliydi. Mütarekeyle bu durum olduğu gibi dondurulursa, Anadolu parçalanmadan kalacaktı. Türk toprakları üzerinde bir Ermeni devleti kurulmayacaktı. Türkiye’yi yok etme planlan, Mütareke döneminde uygulanmaya başlanır. Resmî ağızlarda buna, «Mütarekeyi Uygulama» adı verilir. Mondros Mütarekesinin kaypak maddeleri, Türkiye’yi parçalama anlamındaki bir uygulamaya oldukça elverişlidir. Ayrıca Müttefikler, Mütareke anlaşmasını da çiğneyip aşarlar. Böylesine bir mütareke uygulamasıyla ilk önce cephe komutanları karşı karşıya kalırlar.

Galiplerin emelleri, Mütarekenin daha ilk ayında ortaya çıkar. 9 Kasımda İskenderun, 12 Aralıkta Adana, 17 Aralıkta Mersin işgal edilir. Buralarda, Nihat Paşa (Anılmış) komutasındaki İkinci Ordudan artakalan birlikler, Torosların kuzeyine çekilirler. Silahların, cephanenin önemli bir kısmı düşmana teslim edilir. Gülek Boğazının savunulması bakımından stratejik önem taşıyan Pozantı’nın düşmana kaptırılmaması için çaba harcanır. Ama 27 Aralıkta Pozantı da düşman eline düşer. İkinci ordu karargâhı artık orta Anadolu’da, Konya’dadır. İkinci Ordunun yalnız iskeleti kalmıştır. İşgal edilen bu bölgeye, Mondros Mütarekesinde «Kilikya» adı verilir. Kilikya’nın sınırı belli değildir. Müttefiklerin keyfine ya da insafına göre, genişletilmeye elverişli bir bölgedir bu. Kilikya’nın işgalinin altında, bu bölgeyi, Türkiye’den kesinlikle koparmak planı yatar. İngiltere Dışişleri Bakanlığınca hazırlanan 11 Kasım 1918 günlü bir belgede, Kilikya’da, Kuzey Suriye’de bir Ermeni devleti kurulması öngörülür. Bu yerlerin Ermeni göçmenleriyle doldurulabileceği belirtilir. Amerika’dan da Ermeni göçmenleri getirme tasarlanır. Kurulacak Kilikya Ermeni devletinin, Türklerle Araplar arasında bir tampon devlet olabileceği düşünülür. «Kuzeyden gelecek sızmalara karşı Arap devletini güvenlik altına alabilmek için, Türk olmayan bir Kilikya kesinlikle gereklidir» denir ([9]).

İkinci Ordu Kumandanı Nihat Paşa, düşmanın bu planını sezer, istilacılarla birlikte üniformalı Ermenilerin de Çukurova’ya doluştuklarını görür. Bunlar, öç almak hırsıyla doludurlar. Ordu kumandanı, geri çekilirken yerli Türk halkını korumayı düşünür. Halka silah dağıtır. Köylerde, kasabalarda millî örgütler kurmaya çalışır. Mimlenir. 2 Ocak 1919 günü, İstanbul’daki İngiliz Yüksek Komiserliği Babıâli’ye bir nota verir. «Türk halkını örgütleyip silahlandırdığı; kasabalarda, köylerde İslam dernekleri kurduğu» için Nihat Paşa’ nın görevine son verilmesini ister. Harbiye Nazırı Cevat Paşa (Çobanlı) bu isteği kabul etmez. İngilizler buna bir «mim» koyup 16 Ocakta ikinci bir nota verirler. İngiliz baskısı karşısında Cevat Paşa istifa eder. Yerine gelen Ömer Yaver Paşa, 22 Ocakta, Hükümetin kararıyla Nihat Paşa’yı İstanbul’a çağırır. İkinci Ordunun başına Cemal Paşa (Mersinli) atanır([10]). Nihat Paşa görevinden alınmakla, İngilizlerin hışmından kurtulur. Onu korumaya çalışan Cevat Paşa ise İngilizlerin kara listesine girer. 1920 yılında Cevat Paşa, Genelkurmay Başkanı bulunduğu bir sırada, Cemal Paşa (Mersinli) da Millî Savunma Bakanı iken İngilizlerce yakalanıp Malta’ya süaileceklerdir. Onların Malta künyeleri de birer numara olacaktır: 2772 Cemal Paşa, 2773 Cevat Paşa.

Irak cephesinde durum, Suriye cephesinden daha çetindir. Mondros Mütarekesi, Irak’taki Türk garnizonlarının en yakın Müttefik kumandanına teslimini öngörmektedir. Anlaşmada ayrıca, karışıklık çıkarsa, Müttefiklerin, «Altı Ermeni Vilayetini» işgal edebilecekleri belirtilmektedir. Yani işgaller Irak’tan doğu Anadolu’ya da sıçratılabilecektir. İşgal edilen yerlerse, artık, Türkiye’ye geri verilmeyecektir. İngiltere Dışişleri Bakanı Mr. Balfour, 9 Kasım 1918’de bunu Amiral Calthorpe’a bildirir. «Farkında olduğunuz gibi, Irak, Suriye ve Arabistan’da işgal ettiğimiz toprakların Osmanlı egemenliğine veya yönetimine dönmeyeceği siyasetimizin değişmez parçasıdır» der .

Irak’taki Altıncı Ordu komutanı Ali İhsan Paşa (Sâbis) bu «değişmez» İngiliz siyasetini sezer. Bunu engellemek için çabalar. Orduyu düşmana teslim etmez. «Bu, yenilmemiş bir ordudur. Mütareke anlaşması deyimiyle ‘garnizon’ değildir; teslimi söz konusu olamaz,» diye düşünür. Musul şehrini ve vilayetini boşaltmayı da önce reddeder. 1918 Kasım ayının ilk günlerinde Irak’taki İngiliz Orduları Komutanı General Marshall ile Ali İhsan Paşa arasında gergin yazışmalar, tartışmalar olur. Sonunda, İngiliz baskısı ve İstanbul Hükümetinin buyruğu üzerine, Ali İhsan Paşa, 10 Kasımda Musul şehrini boşaltmak zorunda kalır. «Protesto ederek askerimi çekiyorum» der. Nusaybin’e çekilir. Ama silah, cephane, erzak stoklarını İngilizlere pek kaptırmaz; kuzeye taşıtır. Askeri terhis işini de çok ağırdan alır. İngilizler, 15 Kasımda Musul şehrini, kasım sonunda da bütün Musul vilayetini işgal ederler ve oradan Antep’e doğru uzanırlar ([11]).

İngilizler Güneydoğu Anadolu’ya doğru uzanınca durum bir kez daha gerginleşir. Ali İhsan Paşa, mütareke anlaşmasının İngilizce metninde «Ermeni Vilayetleri» diye adlandırılan altı Doğu Anadolu vilayeti işgal edilince, buralarda bir Ermeni devleti kurulmak isteneceğini anlar. Buna karşı tedbirler almaya çalışır. Altıncı Ordu karargâhı Diyarbakır’a çekilmiştir. Ordu kumandanı, bu bölge Müslümanlarını silahlandırıp örgütlemek işine girişir. Anılarında şöyle der

«Irak ve Suriye’nin elimizden çıktığı aşikârdı. Hiç olmazsa altı doğu vilayetini bu akıbetten kurtarmak için uğraşmak lazımdı… Acz içinde bocalamakta olan İstanbul Hükümetinden enerji beklemek abes idi…

Her kasabanın ve şehrin, Müslüman halkın hukukunu muhafaza için, Müdafaai Hukuk Cemiyetleri ve mahalli milis teşkilatı kurmalarını valilerle müstakil mutasarrıflıklara tavsiye ettim; bu hususta icap eden silah ve cephaneleri, Altıncı Ordunun elindeki kaynaklardan vereceğimi bildirdim…» (ıs).

Doğu Anadolu’da Ermenistan projesini engellemeye çalışan Ali İhsan Paşa, 1919 yılının ilk aylarında da İngilizleri uğraştıracak ve «savaş suçlusu» olarak damgalanacaktır. Malta’ya ilk sürülen Türk, Ali İhsan Paşa’dır. Mart 1919’da sürülmüştür. «Yargılanacak» olan kişilerin başında yer alır. Malta künyesi: 2667 Ali İhsan Paşa’dır.

Mütareke döneminin daha ilk aylarında mimlenen bir başka Türk komutanı da Yakup Şevki Paşa (Subaşı) dır. Büyük Taarruzda İkinci Ordu komutanı olan Yakup Şevki Paşa, Mondros Mütarekesinin imzalandığı sıralarda Kafkasya’daki Dokuzuncu Ordu komutanıdır. «Mütareke uygulamasında» Dokuzuncu Ordu komutanına ağır bir görev düşer. Bu ordu uzun ve çetin bir çekilme zorunda bırakılır. Mütareke haberi, Türk ordusunu Azerbaycan, Dağıstan ve Kuzeybatı İran içlerinde bulur. Bakû ve Tebriz, Türk birliklerinin elindedir. Bu uzak yerlerden Erzurum’a doğru çekilme görevi Yakup Şevki Paşa’ya verilir. Çetin bir iştir bu. Buralarda 30 bin ton kadar yiyecek stoku vardır. Batıya taşınması gerekir. Yoksa ordu, hatta halk aç kalacaktır. Ulaştırma araçları yetersizdir. Kış bastırmıştır. Ordu çekilince meydan Ermeni çetelerine kalacaktır. Ermeniler, İngiliz himayesinde yürümek ve öç almak için sabırsızlıkla beklemektedirler. Türk halkı, can, mal, namus kaygısındadır. Çekilmemesi için orduya yalvaranlar vardır. Orduyla birlikte göçe kalkışanlar da az değildir. Ama ordu çekilmek zorundadır; çekilir. Türk birlikleri 17 Kasımda Bakû’yu, 18 Kasımda Tebriz’i, 4 Aralıkta da bütün Kuzeybatı İran’ı boşaltır. Halk kendi kendini savunmak için tedbirler almaya çalışır. Bu arada Ahıska’da bir de geçici Hükümet kurulur. Bu, çekilmenin birinci safhasıdır.

İngilizler, 11 Kasım 1918 günü «üç sancak»ın, yani Kars, Ardahan ve Batum’un da hemen boşaltılmasını isterler. İstanbul Hükümeti İngiliz isteğine boyun eğer. Yakup Şevki Paşa, bu kez çok daha çetin bir durumla karşı karşıya kalır. Boşaltılacak bu yerlere, İngilizlerle birlikte Ermenilerle Gürcülerin yürüyecekleri kesindir. Yerli Türk halkını gözle görülür bir ölüm beklemektedir. Ordu komutanı çekilmeyi geciktirmek, zaman kazanmak ister. Yerli Türkler, ordunun kalması, direnmesi için yalvarır. Yakup Paşa, Hükümetin buyruğuna karşı gelemez, direnişe karar veremez. Yalnız, yerli Türklerin savunma hazırlıklarına yardımcı olur. Kars’ta, ordunun çekileceği Ardahan, Artvin, Oltu, Kağızman, Sarıkamış gibi yerlerde Millî Şûra Hükümetleri kurulmasını destekler. Bu minyatür hükümetler, Ermenilere karşı kendi başlarının çaresine bakmaya ve bölgesel kurtuluş savaşma hazırlanırlar. Denilebilir ki, «Doğu’da Kurtuluş Savaşı 1918 yılında başlar» ([12]). Yakup Şevki Paşa, 1919 başlarında, hemen hemen bütün ağırlıklarıyla Dokuzuncu Orduyu Erzurum’a kaydırmayı başaracaktır. Daha sonra On Beşinci Kolordu olarak örgütlenecek bu güç, Kurtuluş Savaşı başlarında Türkiye’nin ordu denebilecek tek askerî gücüdür. Bu ordunun kurtarılabilmiş olmasında Yakup Şevki Paşa’nın uyanık davranmasının büyük bir payı vardır.

Ne var ki, Dokuzuncu Orduyu dağıtmayan, silahları, cephaneyi İngilizlere kaptırmayan, gıda stoklarını batıya taşıyan ve Ermenilere karşı yerli Türkleri silahlandıran Yakup Şevki Paşa, kara listeye girer. Daha sonra Malta’ya sürülecektir. Onun gibi, Kars Şûrası’nın bütün üyeleri de Malta’ya sürülecekler arasındadır. Kafkas ordusundan Halil Paşa, Küçük Cemal Paşa; Tümen komutanlarından Ali Rifat ve Mürsel Beyler gibi birçok Türk subayı, Mütarekenin daha ilk aylarında İngilizlerce mimlenirler. Bunları yakalamak, yargılamak, sürmek için İngilizler pusudadır. Olaylar, 1919 yılı içinde çorap söküğü gibi çözülecektir.

İngilizlerce daha 1918 yılında kara listeye alman, 1919’da da Malta’ya sürülen komutanlar arasında «Medine Müdafii» Fahrettin (Türkkan) Paşa’yı da anmak gerekir. O da «mütareke uygulamasına» karşı direnenler arasındaydı. Yalnız direniş amacı biraz başkaydı. Mütareke imzalandığı sırada Fahrettin Paşa, Medine’deki Osmanlı kuvvetleri komutanıydı. Bu birlikler, sözde Yıldırım Orduları Grubu’na bağlıydı. Ama genel karargâhtan kopmuştu. Arada telsiz haberleşmesi bile kalmamıştı. Yıldırım Orduları dağıldıktan sonra ise Fahrettin Paşa büsbütün kendi başına buyruk kalmıştı.

6 Kasım 1918’de Sadrazam Ahmet İzzet Paşa, mütareke yapıldığını Fahrettin Paşa’ya teller. Mütareke gereğince, Hicaz, Asir ve Yemen’deki Osmanlı birlikleriyle garnizonlarının teslim olacaklarını bildirir. «Anayurdu kesin bir ölümden kurtarmak» amacıyla bu acıklı hükme boyun eğildiğini söyler. Buna uyulmasını ister. «Pek yakında yurdumuza sağlıcakla dönmenizi Tanrı’dan dilerim,» der ([13]).

Bu telgraf buyruğu, iki gün gecikmeyle —o da ancak İngiliz telsizleri aracılığıyla— Fahrettin Paşa’ya ulaştırılabilir. Paşa, İstanbul’un buyruğunu iki gün gizler. Bu arada çarpışmaları durdurur. Askeri Medine’ye çeker. Haber duyulunca, yanındaki subaylarla Medine ileri gelenlerini Haremi Şerif’te toplar. Sessiz, kasvetli bir öğle namazından sonra Paşa kalkar, kararını açıklar. «Ey Nâs!» diye başlayan bir nutuk söyler. Din duygularını coşturur ve «kutsal savaşa devam edeceğini» ilan eder. Şunları ekler:

«Ey Nâs! Malumunuz olsun ki, şeci ve kahraman askerlerim, bütün İslamın sırtını dayadığı yer, manevî gücünün desteği, hilafetin göz bebeği olan Medine’yi son fişengine, son damla kanına, son nefesine kadar muhafazaya ve müdafaaya memurdur

Fahrettin Paşa, din aşkına gelmiş, genel gidişe ters düşen bir tutum içine girmiştir. Anadolu elden giderken o, kutsal savaş bayrağı açmıştır. Şerif Hüseyin’e karşı Medine’yi savunmak için direnir. İstanbul’un buyruğuna, yanındaki genç subayların uyarılarına aldırış etmez. «Peygamberin gölgesinde» direnir. Anlamını yitirmiş olan bu direniş, iki ay kadar sürer. Sonunda Fahrettin Paşa, 10 Ocak 1919 günü İngilizlere ve Araplara teslim olur. Savaş tutsağı olarak Kahire’ye götürülür. Orada yedi ay kadar tutulduktan sonra, yaveri Şevket Ziya Bey’le birlikte, 5 Ağustos 1919 günü Malta’ya sürülür. Adada kendisine verilen sürgün numarası 2752’dir ([14]).

BİTMEYEN SAVAŞ

1919 yılına girerken niyetler artık az çok bellidir. Müttefikler, Anadolu’yu parçalamak niyetindedirler. İşgal ettikleri yerlerde bir Ermeni devleti kuracaklardır. Yalnız Ermenilerin değil, Rumların da «kurtarıcıları» gibi Türkiye’ye gelmektedirler.

Türkler de, öz yurtlarının parçalanmasına kolaylıkla boyun eğmeyeceklerini belli etmişlerdir. Altıncı ve Dokuzuncu Ordular, Mütarekeye karşı sessiz bir direniş içindedirler. Türk halkı kaygılıdır, silahlanmaya çalışmaktadır. Özellikle, yakın tehlikeyle karşı karşıya olan doğu ve Güneydoğu Anadolu’da gözle görülür bir gerginlik vardır. Türklere dikte edilecek barış koşullan açıklanınca, Türkiye’de yer yer patlamalar olacağı anlaşılır. Ingilizler bu patlamaların önüne geçmek için, dinamik kişileri yakalayıp susturmanın yeteceğini düşünürler. Kişilere karşı yeni bir savaş yoluna saparlar. Bu yeni biçimdeki «savaşın» ya da sömürgeci yöntemin öncülerinden biri Amiral Calthorpe’tur. 2 Ocak 1919 günü Londra’ya şunları teller:

«Türk Hükümetini protesto edip durmak, hem yararsız. hem de onurumuzla bağdaşmaz görünüyor. Bugünkü kabine (Tevfik Paşa kabinesi), bize her türlü iyi niyeti gösteriyorsa da onun emirlerine uyulmuyor. Kafkasya’da, Kilikya’da mütarekeye uyulmadığını, Ermenilere karşı davranışların ise her zamanki gibi aşırı saldırgan olduğunu görüyoruz. Bu nedenle, durum, yeni biçimde bir eylem gerektiriyor. Kendileri aleyhinde delil bulunduğu sanılan kimselerin hemen yakalanıp Müttefik askerî makamlarına teslimini isteme yetkisinin bana verilmesi, en etkin çare olacaktır kanısındayım

İngiliz Yüksek Komiseri, açıkça bir «sömürge valisi» gibi davranmak istemektedir. İstanbul’da «suçlu» kişileri yakalatmak, bunları Müttefik askerî makamlarına teslim ettirmek, yargılatmak istemektedir. Oysa İstanbul henüz resmen işgal edilmiş değildir. Hukuk açısından Osmanlı devleti egemendir. Hiç değilse işgal edilmeyen bölgelerde, bu arada İstanbul’da, Osmanlı yasaları sözde geçerlidir. Suçlu bile olsalar, işgal edilmeyen bölgeler halkı üzerinde İngilizlerin yargı yetkisi olmaması gerekir. Ama, sömürgeci gözüyle bakılınca durum bambaşkadır. Osmanlı yasalarının yerini İngiliz buyruğu alabilecektir.

Osmanlı egemenliğinin ayaklar altına alınmakta olduğu açıktır. Ama, Amiral Calthorpe, İstanbul Hükümetinden bir tepki gelmeyeceğini bilmektedir. Aynı telgrafında söylediğine göre, Padişah ile Hükümeti, bundan memnun bile kalacaklardır. Çünkü onlar da «siyasî düşmanları İttihatçılara karşı sert eyleme geçmek» arzusundadırlar. Eyleme geçerken yanlarında Müttefiklerin askerî desteğini bulacaklardır. Öte yandan, suçluları yakalama yolundaki bu «yeni eylem», Anadolu içlerindeki Türklere «yenilmiş olduklarını en iyi biçimde anlatacaktır.» «Suçlu» Türkler yakalanıp Müttefik askerlerine teslim edilince, «Ermenilere saygı gösterilecek, Mütarekenin uygulanması kolaylaşacaktır». Türklerin bazıları yakalanınca, geri kalanlar yıldırılmış olacaklardır. Bunları anlattıktan sonra Amiral Calthorpe, «yoksa, cezalandırılması gereken herkesi yakalamak çok büyük bir iştir» diye ekler ([15]).

İngiliz Yüksek Komiseri, ertesi günü Londra’ya ikinci bir şifre telgraf çeker. İşgal kuvvetlerinin «suçlu Türkleri» yakalamaları gerektiğini savunur. Bu işin Türk Hükümetince başarılamayacağını söyler. «Son iki ayın deneyi, önerimi fazlasıyla haklı çıkarır,» der ([16]).

Bu arada Londra’da da «suçlu Türkleri» yakalayıp cezalandırma yönünde kararlı bir hava esmektedir. İngiltere Savunma Bakanlığı, 3 Ocak günü, İstanbul, Bağdat ve Kahire’deki İngiliz Başkumandanlarına uzunca bir şifre tel çeker. Türk birliklerinin Kafkasya’dan çekilirken gıda stoklarını Erzurum’a taşımakta olduklarını anlatır. Bu stokların «Ermeni malı» olduğunu ileri sürer. Bunları taşıtan Türk komutanlarının yakalanıp cezalandırılmaları gerektiğini belirtir. Bu amaçla Batum’da ve gerekli görülecek başka yerlerde Sıkıyönetim Askerî Mahkemeleri kurulmasını ister. Cezalandırılacak kişiler arasında, Enver Paşa’nın kardeşi Nuri Paşa ile Yakup Şevki Paşa’nın adları verilir ([17]).

Dokuzuncu Ordu üzerindeki İngiliz baskısı gittikçe sertleşir. 7 Ocak günü Kars’a gelen İngiliz Generali Walker, Yakup Şevki Paşa’ya yedi maddelik bir ültimatom verir: 12 Ocak gününe kadar Kars’ın İngilizlerle Ermenilere bırakılmasını, 15 Ocak gününe kadar demiryollarının Ermenilere teslim edilmesini, 25 Ocak gününe kadar da Kars ve Ardahan sancaklarının boşaltılmasını ister. Bu arada yiyecek stoklarının Erzurum’a taşınmasını önlemeye çalışır. 4.300 tonluk gıda stoku taşmamadan kalır ([18]).

Bu baskı karşısında Yakup Şevki Paşa, çekilmeyi hızlandırır. Ermeniler Kars’a gelmeden önce, 13 Ocak günü, Dokuzuncu Ordu karargâhını Erzurum’a kaydırır. Ama, İngilizler bununla yetinmezler. Türkiye’deki İngiliz Orduları Başkomutanı General Milne, Türk ordusunun Kars, Ardahan bölgesinden yavaş çekildiğini ileri sürer. 12 Ocak günü Londra’ya, «Türk’e çok sert bir ders vermek gerek,» diye yazar ([19]).

İngiltere Savunma Bakanlığı, «suçlu» Türkleri yakalatıp cezalandırmak üzere hemen eyleme geçer. 15 Ocak 1919 günü, İstanbul, Kahire, Bağdat’taki İngiliz Başkumandanlıklarına şifre telgrafla dokuz Türk komutanının adlarını verir. Cezalandırılmak üzere bunların yakalanmalarını ister. Bu Türk komutanlarının adları ve sözümona suçları şöyle sıralanmıştır:

Nuri Paşa : Kafkasya’da eski İslam Ordusu Komutanı. Azerbaycan’a asker sokmak, Ermenilere zorbalık etmekten suçludur.

Mürsel Paşa (General Mürsel Bakû): Kafkasya’da Azerbaycan Kuvvetİeri Komutanı. Nuri Paşa’yı desteklemek, Türk ordusunun geri çekilmesini geciktirmekle suçlanmaktadır.

Şevki Bey (Yakup Şevki Subaşı Paşa): Kafkasya’da Dokuzuncu Ordu Komutanı. Ermenilere, UkraynalIlara zorbalık etmek ve geri çekilmeyi geciktirmekle suçlanmaktadır.

Nihat Paşa (Anılmış): Pozantı’da İkinci Ordu Komutanı. Mülkî makamları ayaklanmaya kışkırtmak, Kilikya’yı boşaltmamakla suçludur.

Ali ihsan Paşa (Sâbis) : Mezopotamya’da Altıncı Ordu Komutanı. Cerablus’ta İngiliz Komutanına hakaret etmekten ve yağmacılıktan suçludur.

Fahri Paşa (General Fahrettin Türkkan): Hicaz Ordusu Komutanı. Teslim olmamakla suçlanmaktadır.

Galip Paşa: Yemen’de 40. Tümen Komutanı. Teslim olmuyor.

Tevfik Paşa: Yemen’de 7. Kolordu Komutanı. Teslim olmuyor. Asir’deki 23. Kolordu Komutam da teslim olmuyor ([20]).

İngilizlerin ilk kara listesi budur. Liste, kâğıt üzerinde kalmaz. Sanıklar, aranmaya, kovalanmaya başlanır. İlk yakalanan Türk subayı bu listede adı bulunmayan Albay Ali Rifat Bey’dir ([21]). Ali Rifat Bey, Yakup Şevki Paşa’nın tümen komutanlarındandır. Ocak 1919’da yakalanır, yargılanmak üzere Batum’a götürülür. Arkasından 1919 yılı Şubat ayı içinde Beşinci Kafkas Tümeni komutanı Albay Mürsel Bey tutuklanır. Malta’dan kurtulduktan sonra Büyük Taarruza Birinci Süvari Tümeni Komutanı olarak katılan Albay Mürsel (Bakû) Bey’in tutuklanması üzerine Yakup Şevki Paşa sert tepki gösterir. 27 Şubatta Harbiye Nezaretine şunları yazar:

«Gerek Albay Ali Rifat Bey’in tutuklanıp yargılanması, gerekse Beşinci Tümen Komutanı Albay Mürsel Bey’in tutuklanması konusundaki görüşlerimi birçok kez bildirmiştim… Eğer bir yabancı hükümet tümen komutanlarımızı, daha büyük ve daha küçüklerini böyle rasgele tutuklarsa ve buna karşı devletin hiçbir hakkı ve savunacak sözü olmazsa o zaman halimiz nereye varır?

 Tutuklamak, cezalandırmak gerekiyorsa bunları hükümetimiz tutuklayıp cezalandırsın. Bir Osmanlı tümen komutanı, dünyada görülmüş, işitilmiş hangi kanun, hangi mantık gereğince bir İngiliz harp divanında yargılanabilir?

 Devletimiz ciddi bir varlık gösterecek olursa, İngilizlerin bu kadar fazla ileri gidemeyecekleri kanısındayım.»

Yakup Şevki Paşa, Erzurum’dan telgraflar yağdırmakla İstanbul Hükümetinin «ciddî bir varlık göstereceğini» umar, bekler. Bir gün sonra, «Düşmanların Osmanlı devletini, hatta Türk milletini yok etmeye karar verdiklerini» yazar. «Hiç olmazsa şeref ve namusun kurtarılması için direniş gösterilmesini» ister ([22]). Oysaki, İstanbul Hükümeti, direniş göstermek şöyle dursun, İngilizlerin uydusu gibi davranmaktadır; İngilizlerin isteği üzerine, Yakup Şevki Paşa’nın kendisini de görevden atmıştır. Daha 17 Şubat günü General Milne, övünerek Londra’ya şunları teller:

«Dokuzuncu Ordu Komutanı (Yakup) Şevki Paşa’yı attırdım. Yardımcısı Albay Ali Rifat Bey’i yakalattım. Mütarekeyi çiğnemek suçuyla yargılanacağı kesindir. Batum Tümeni Komutanı Mürsel Bey’i de tutuklattım..» (2S).

Görevinden alman Yakup Şevki Paşa, bir süre daha Erzurum’da kalır. Erzurum halkı İstanbul’a gitmemesi, ordunun başından ayrılmaması için kendisine yalvarır. Paşa, gözlerinden rahatsız olduğu, İstanbul’da tedavi görmesi gerektiği için Erzurum’da kalamayacağını söyler. İstanbul Hükümetine «direniş» öğütlerken kendisi de direnişi göze alamaz. Tümen komutanlarından sonra yakalanmak sırasının kendisine gelebileceğini pek düşünmez. İngilizlerin kara listesinde olduğunu aklına getirmez, ya da umursamaz. Tedavi için değil, yakalanıp Malta’ya sürülmek üzere İstanbul’a gider.

İngilizlerin yeni savaşı başlamıştır. Gittikçe de yoğunlaşacaktır.

Sh:17-31

LONDRA’NIN PLANI

İstanbul’da tutuklamaların başladığı bir sırada, 23 Ocak 1919 günü Londra’da bir toplantı yapıldı. Buna, İngiltere Dışişleri, Millî Savunma, Donanma Bakanlıklarının temsilcileri katıldılar ([23]). Türk «Savaş Suçluları» konusundaki İngiliz planı bu toplantıda kararlaştı.

«Mütareke hükümlerinin Türkiye tarafından uygulanması konusunda konferans» adını taşıyan bu toplantıda önce, adına uygun olarak, Mütareke konusu ele alındı. Mütareke anlaşmasının kimi maddelerinin Türklerce tam uygulandığı, kimilerinin ancak yarım uygulandığı, kimi maddelerin ise hiç uygulanmadığı saptandı. Özellikle, «Türkiye’nin stratejik noktalarının işgal edilebileceğini» öngören yedinci maddenin uygulanmasına Türklerin karşı geldikleri belirtildi. Kilikya, Cerablus, Antep örnek olarak gösterildi. Yemen, Asir ve Mezopotamya’da Türk birliklerinin teslim olmadıkları açıklandı.

Bu noktalar saptandıktan sonra, «suçlu» Türklerin tutuklanıp cezalandırılmaları konusuna geçildi. İngiliz Savunma Bakanlığı temsilcileri, bu suçluların İngiliz askerî mahkemelerinde yargılanacaklarını açıkladı. Batum gibi yerlerde kurulan bu mahkemelerin meşruluğunun tartışılmamasmı istedi. İlerde bu konuda İngiltere Başsavcısının görüşünün alınabileceğini söyledi. Şimdilik, Batum’dan başka, Suriye’de, Mezopotamya’da da askerî mahkemeler kurulması kararlaştırıldı. Ancak, bu mahkemelerin bütün «suçluları» yargılayamayacakları da kabul edildi. Şöyle dendi :

«Bununla birlikte toplantı, bu mahkemelerin Türkiye’de Müttefiklerin fiilî işgali dışında kalan yerlerde yakalanan kişileri yargılamaya yetkili olamayacaklarını, bu gibi kimseler için Malta’ya sürülmek gibi başka tedbirler alınmasını da düşündü.»

Yine aynı toplantıda, Türkiye’ye baskı yapmak üzere, İstanbul’un Müttefiklerce işgal edilmesinin Paris Barış Konferansına önerilmesi kararlaştırıldı

Toplantının asıl sonucu, İngiltere’nin İstanbul Yüksek Komiserliğine verilecek talimat taslağının hazırlanması oldu. İngiltere Dışişleri Bakanlığı, hazırlanan taslakta birkaç değişiklik yaptı. Sözgelişi, taslakta, suçluların Müttefiklere teslim edilmeleri istenirken Türk Hükümetine çok sert baskı yapılması öngörülüyordu. Suçluları teslim etmeyecek olan Osmanlı nazırlarının Malta’ya sürülecekleri, daha da direnirlerse İstanbul’un işgal edileceği resmen açıklanacaktı. Lord Curzon, bir gözdağı vermeyi şimdilik gerekli görmedi. Çünkü, Padişah Hükümeti işbirlikçiydi. İngilizlerin isteklerini yerine getirmeye zaten hazırdı. Birkaç değişiklikten sonra taslak onaylandı. 5 Şubat 1919 günü, şifre telgrafla İstanbul Yüksek Komiserliğine iletildi. 233 sayılı olan bu telgraf, Türk savaş suçluları ve Malta sürgünleri konusunda temel İngiliz belgelerinden biridir. Bir plan ve ana talimat niteliğindedir. İstanbul’daki İngiliz Yüksek Komiserliği, 1919-1920 yıllarında, Türk ileri gelenlerini yakalatıp Malta’ya sürerken hep bu talimata dayanmıştır. Bu konudaki yazışmalarda sık sık söz konusu edilen bu talimatı veya planı olduğu gibi aşağıya aktarmak uygun olur. Lord Curzon’un, Amiral Calthorpe’a gönderdiği 5 Şubat 1919 günlü talimat şudur :

«158 ve 170 sayılı telgrafınızdan anladığıma göre, Türk Hükümetini arzuladığımız yönde harekete geçirmek için, herhangi bir baskıya gerek yoktur. (Sadece) kendisine destek vaadinde bulunmamız yetecektir.

O halde, aşağıdaki nedenlerden dolayı, sizce ya da ilgili komutanlarca teslim alınmaları gerekli görülecek Türk subayları ile görevlilerinin size ya da en yakın Müttefik komutanına teslim edilmeleri için hemen harekete geçmesi yönünde Türk Hükümetine talimat vermelisiniz :

1— Mütareke hükümlerine uymakta kusur etmek;

2— Mütareke hükümlerinin uygulanmasına engel olmak;

3— İngiliz komutanlarına, subaylarına hakaret etmek;

4— Tutsaklara kötü davranmak;

5— Gerek Türkiye’de, gerek Kafkasya’da, Ermenilere  ya da öteki ırklara karşı zorbalık etmek;

6— Malların yağmasına, yok edilmesine katılmak;

7— Savaş yasalarıyla törelerini çiğnemek.

İşgal altındaki topraklarda ya da Kafkasya’da suç işlemiş olan Türkleri yargılamak üzere, Kafkasya’da, İrak’ta, Suriye’de askerî mahkemeler kurulmaktadır.

Osmanlı İmparatorluğunun Müttefik işgali dışında kalan topraklarında yukarıdaki suçlardan sanık Türklere gelince, bunların Türk makamlarınca yargılanıp cezalandırılmasına İngiltere Hükümeti razı olamaz. O bakımdan, bu gibi suçluların, Malta tutsak kampına sürülmek, Müttefiklerin daha sonra verecekleri karara göre yargılanıp cezalandırılmak üzere, bize teslim edilmeleri için direnmeniz gerekir. Usul konusunda henüz bir karar alınmış değildir, ama bu sorun Paris’te (Barış Konferansında) görüşülecektir.

158 sayılı telgrafınızın son fıkrasında önerdiğiniz gibi kendisini destekleyeceğimiz konusunda Padişaha güvence veriniz.

Yukarıdaki noktalar Başkomutana da bildirildi.» [24]

Türk «Savaş Suçluları» konusunda Londra Hükümetinin görüşü ya da planı budur. Yedi çeşit suç sıralanmıştır. Bu suçlar, İngiltere Savunma Bakanlığında yapılan 23 Ocak 1919

günlü toplantıda saptanmış, İngiliz Hükümetince benimsenmiştir. Böyle suçlar sıralanırken hiçbir hukukçuya danışılmamıştır. Toplantıya, hukukçu çağırılmamış, hukuk, adalet kaygısından uzak kişiler katılmışlardır. Suçlar, öç alma hırsıyla hazırlanmıştır. Önyargılıdır. 7 sınıf suçun her biri alabildiğine keyfîdir, kaypaktır. «Mütareke hükümlerine uymakta kusur etmek» suçu, İngilizlerin keyfine göre yorumlanmaya elverişlidir. Mütareke, Türkiye’nin paylaşılmasına, Türk ulusunun kendi toprakları üzerinde bağımsız yaşama hakkının kaldırılmasına doğru yürütülmekteydi. Öyle olunca, bunu hazmedemeyecek her Türk, kolayca suçlanabilecek, askerî mahkemeye verilebilecekti. Yalnız bu suç bile, bütün Türkiye’de bir korku havası yaratmaya yetecekti. İşgal edilmiş yerlerde olsun olmasın bir Türk, bir İngiliz subayına yan bakamayacaktı. El kaldırmasına, silah çekmesine gerek yoktu. Bir söz, bir bakış bile «İngiliz subayına hakaret» suçu sayılabilecekti. Suçun cezası ise İngiliz askerî mahkemesine verilmek, ileride yargılanmak üzere Malta’ya sürülmekti. Türk, yalnız İngiliz önünde değil, Rum ve Ermeni önünde de boynu bükük kalmaya mahkûm edilmekteydi. Yoksa, «Ermenilere, Rumlara zorbalık» suçundan cezaya çarptırılması işten bile değildi. Suçların çoğu, zaman bakımından da çok genişti. «Makabline şamildi». Mütareke dönemiyle sınırlı değildi. Sözgelişi, Hıristiyan azınlıklara zorbalık suçu, haçlı kafasıyla çok eskilere kadar genişletilebilecek nitelikteydi. Balkan savaşında bir Rumun, bir Ermeninin burnu kanatılmışsa, İngiliz şimdi bunun hesabını sorabilecekti. Hukuk, adalet ölçüleriyle, İngiliz icadı bu suçların tutulur yanı yoktu.

Suret-i haktan görünmeye çalışılarak, suçlar, işlendikleri yere göre iki sınıfa ayrılmıştır. Suç, işgal edilen yerlerde işlenmişse, suçlu doğrudan doğruya İngiliz askerî mahkemesine verilecektir. Suç, işgal edilmemiş topraklarda işlenmişse ne olacaktır?

 O zaman suçlu, Malta tutsak kampına sürülecektir. Daha sonra yargılanıp cezalandırılmak üzere. Hangi mahkemece, nasıl yargılanacakları henüz kararlaştırılmamıştır ama, herhalde Türk mahkemelerince yaslanamayacaklardır. İngiltere, Türk devletinin yargı yetkisini kesinlikle kabul etmemektedir. Bu, Osmanlı İmparatorluğunun egemen bir devlet olduğunu kabul etmemek demektir. Türkiye’yi, herhangi bir İngiliz sömürgesiyle eş tutmak anlamına gelir. Hukuk açısından Osmanlı devleti henüz egemendir. Toprakları yer yer işgal edilmişse de bütün Türkiye’nin bir sömürge olduğu henüz resmen ilan edilmiş değildir. Ama, İngiltere, Türkiye’yi sömürge gibi görmektedir.

İngilizler, «Türk Savaş Suçluları» kavramını icat ederken, İttihatçı İtilafçı diye bir ayrım gözetmezler. Böyle bir ayrım, Padişahın kafasında vardır. Padişah, İngilizlere dayanarak İttihatçıları cezalandırmak kararındadır. İngilizlerin kararı ise Türk’ü cezalandırmaktır. İngiliz icadı suçlarla, İtilafçılar da kolayca suçlanabileceklerdir. Ancak, kayıtsız şartsız İngiliz uşaklığını kabul edebilenlerdir ki, «suçsuz» sayılabileceklerdir. Sömürgecinin istediği de budur: Kayıtsız şartsız uşaklık! Tek sözcükle, İngiliz planı, Türk ulusunu boyunduruk altına alma planıdır.

FRANSIZ TEPKİSİ

Bu İngiliz planına ilk tepki Fransa’dan geldi. Fransa, İngiltere’nin müttefikidir. Türkiye’nin, Türklerin dostu değildir; sömürgecidir; emperyalisttir. Türkiye’nin paylaşılmasında İngiltere ile ortaktır. Türk topraklarının işgal edilmesine katılmaktadır. Türkiye’ye dikte edilecek barış koşullarını İngilizlerle birlikte hazırlamaktadır. Ama yine de Fransa, İngiliz planına tepki göstermekten kendini alamaz. Her şeyin bir ölçüsü, sınırı olmalı, ölçüsüz, sınırsız İngiliz planını, sömürgeci Fransa bile hazmedemez.

Amiral Calthorpe, Lord Curzon’un talimatını alır almaz, İngiliz planını bir notaya döker. İstanbul Hükümetine verecektir. Vermeden önce bu notayı İstanbul’daki Fransız Yüksek Komiseri General Franchet d’Esperey’e gösterir. Türklere tepeden bakan, hatta küstahça davranan bu kibirli Fransız askerinin hukuk anlayışı, İngiliz planını kavramaya, hazmetmeye engeldir. Fransız generali, hemen yazılı olarak, İngiliz planına katılmadığını Amiral Calthorpe’a bildirir. 11 Şubat 1919 günü İngiliz Yüksek Komiserine şu yazıyı yollar :

«Osmanlı Dışişleri Bakanına vermek niyetinde olduğunuz, Cumhuriyet (Fransa) Yüksek Komiserliğine de bildirmek lütfunda bulunduğunuz mektup (nota) taslağı konusunda az önce bilgi edindim.

Gerek savaş tutsaklarına, gerek Ermenilere karşı taşkınlıklarda bulunmaktan, genel bir anlamda savaş yasalarını çiğnemekten sanık kişilerin araştırılmaları, cezalandırılmalar