Beyin ve İlaç / MEDICATION OF THE MIND


ÖNSÖZ

Dr. Richard Restak, George Washington Üniversitesi

Kimyasal maddelerin beyni ve davranışları etkileyebilme gücünden yüzyıllardır yararlanılmaktadır. Eski Hint metinlerinde aşın sinirli ve ajite olmuş hastaları sakinleştirmek için Rauwolfia Serpentina bitkisinden yapılan bir reçete tanımlanır. 1950’lerde yapılan araştırmalar bitkinin etken maddesinin, yaygın biçimde kullanılan ilk antipsikotik olma özelliğini sürdüren rezerpin olduğunu ortaya çıkarmıştır. Güney Amerika ormanlarından ve Amazon Havzasının batı yakasından toplanan peyote, meskalin ve diğer “büyülü uyuşturucular” gibi zihni etkileyen doğal kimyasalların kimyasal yapısının tanımlanması da aynı döneme denk düşer. Albert Hofmann’ın LSD sentezi onun şu sözlerinde ortaya çıkan bir diğer ipucunu sağlamıştır: “Tamamen ruhsal olduğu düşünülen bazı akıl hastalıklarının biokimyasal bir nedeni vardır.” Sağlık ve hastalık üzerindeki bu biokimyasal etkilere dair son otuz yıl içinde yapılan araştırmalar düşüncelerimizin, duygularımızın ve davranışlarımızın doğası, hakkındaki düşüncelerimizde devrimci bir dönüşüm yaratmıştır. Ruhbilimsel teoriler yerini nörokimyaya ağırlık veren görüşlere bırakmıştır ve artık araştırmalar yeni ve daha güçlü psikotrop ilaç sentezleri yaratmayı amaçlamaktadır.

Bu dönemden önceki gelişmeler ise daha çok rastlantıya ve şansa dayanıyordu. Duygusal yönden rahatsız insanların akıl hastanelerinden çıkıp, binlerce insanın yaşadığı topluma geri dönüştürülmesini sağlayan bir antipsikotik olan torazin, cerrahide kullanılacak yeni bir antihistaminik geliştirmeye yönelik araştırmalar sırasında beklenmedik bir şekilde bulunmuştur. Monoamine oxidaz inhibitörleri, bugün hâlâ kullanılmakta olan antidepresifler, tüberküloz tedavisinde kullanılan bir ilacın duygu durumunu yükseltici etkisinin tesadüfen farkedilmesi sonucu keşfedilmiştir. Doğal bir madde olup, günümüzde manik depresiflerin duygu durumlarını dengelemekte kullanılan lityum, ürik asidin en eritilebilir formu olan lityum ürat ile ilgili bir deneyde rastgele seçim ve uygulama sonucunda gelişmiştir.

Beynin kimyasal olarak araştırılmasına bu “tesadüfi” yaklaşım, alıcıların (reseptör) keşfiyle gerçekleşen kurtarıcı ve birleştirici bir kavramsal hamle olmasaydı böyle devam edip gidecekti. Beynin kimyasal habercilerinden biri olan sinir ileticilerinin (nörotransmitter) alıcılarına (reseptörler) uygun olması sıklıkla bir anahtarın kilide uyması örneğiyle karşılaştırılır. Bu benzetme yardımcı olmakla birlikte alıcıların anahtar ve kilit gibi maddi ve değişmez şeyler değil de yaşayan ve sürekli değişen sinir hücresinin zarına yerleşmiş proteinler olması sebebiyle olayı fazlasıyla basitleştirir. Yaşayan organizmaların bünyesinde bulunan bütün proteinler gibi alıcıların da yapıları ve biçimleri değişiklikliğe uğrayabilir, hatta bazı durumlarda yeni veya yapısal olarak benzer sinir ileticilerini kabul etmek için kimliklerini değiştirebilirler. Psikotrop ilaçların ilk kuşağı alıcıların araştırılması temelinde geliştirilen “kirli” ilaçlardır. Bu ilaçlar birden fazla alıcı çiftini etkiliyordu. Buna bağlı olarak da bu ilaçların birçok yan etkisi vardı, öyle ki bazı hastalar neredeyse hastalıklarının verdiği sıkıntıları bu yan etkilere yeğliyorlardı. Ancak yapılan ek araştırmalarla nörofarmakolojistler bilgilerini ve ustalıklarını tek bir alıcıyı etkilemeyi hedefleyen yeni bir “temiz” ilaç kuşağı sentezlemeye yoğunlaştırdılar. Prozak, Zoloft ve Paxil alıcıya özel ilaçlar geliştirmek için gösterilen çabanın ilk ürünleridir. Bu serotonin-geri emilme ketleyicilerinin (sinir hücreleri arasındaki sinaps yarığındaki mevcut serotinin miktarını arttırma güçlerinden dolayı bu adla anılırlar) depresyon tedavisindeki etkinlikleri, en zor durumdaki hastaların ve doktorların beklentilerini kat be kat karşılayıp, aşmıştır. Bu ilaçların belki de en şaşırtıcı başarısı ise depresyonlarına rağmen normal hayatlarını sürdüren ve bir çok durumda çevrelerine zarar vermeyen hafif vakalardaki olumlu etkileridir. Bir insanın genel olarak dünyaya dair duygularının ve orada kendini yerini algılayışının kimyasal bir maddeyle değiştirildiği bu durumda -ki çoğu zaman bu süreç, ilaç alan kişi bunu çok az yada hiç yan etkisiz tecrübe edecek şekilde incelikle işler, farklı bir etki söz konusuysa da bunun için başka birtakım ilaçlar kullanılır- insan zihnine dair ne söylenebilir?

Ahlakçılar ve diğerleri bunun gibi sorular üzerine kafa yorarlarken, zihin-beyin -değiştiren kimyasalların bir sonraki kuşağının gelişimi gözler önüne serilmeye devam ediyor.

Çok daha önce Alzheimer hastalığı için ilaç geliştirme amacıyla yapılan araştırmalar sırasında ilaçla hafızayı güçlendirmenin mümkün olduğu görülmüştü; bu da gösteriyor ki, toplumun talihsiz üyelerini kötü durumlarından kurtarmayı amaçlayan çabalar bazen sağlıklı insanların yararına olabiliyor. Ama insanın sembolleri ve dili kullanan bir varlık olduğunu ve insanlığın asla bütünüyle kimyayla açıklanamayacağını asla unutamayız. Freud ve diğerlerinin haklı olarak ısrarla öne sürdüğü gibi, sözcüklerden, kavramlardan, fantezilerden etkileniriz. Ancak bu, duygu ve düşüncelerimizdeki rahatsızlıkları düzeltmede ‘ya/ya da’ türünden -ya ‘konuşma terapisi’ ya da nörotransmitter yaklaşımı gibi-bir yaklaşıma işaret etmez. Bizi alt üst eden sözcükler ve kavramlar bunu beynimizin kimyasal yapısını değiştirerek yaparlar ve bu süreçte, bizi tüm diğer yaratıklardan ayıran İnsanî etkiler için yer ve zaman vardır.

Zihnimiz ve beynimiz bir paranın iki yüzü gibidir; bir yüzüne baktığımızda oradaki herşeyin biyolojik olduğunu görürüz, öbür yüzünü çevirdiğimizdeyse insan zihnini içeren düşünceler, düşler ve görüntülerin öznel dünyasını buluruz.

Bu bağlamda melez varlıklarız; ne bütünüyle biyolojinin esiriyiz ne de beynimizin yapısı ve fonksiyonlarıyla üzerimizde yarattığı etkilerden tamamen bağımsızız. Burada, duygusal bozukluklara yönelik, ilaç kullanımı içermeyen ve beyne mutlak bir gönderme yapmayan yaklaşımlar olarak tanımlanan çeşitli psikoterapi biçimleri geçerli olmaya devam edecektir. Duygusal düzensizlikler daima belirli koşullarda ortaya çıkar; bu koşulların başarılı bir manüpilasyonuyla kişinin buna verdiği yanıt herhangi bir kimyasal maddeden çok daha yararlı olabilir ya da en azından bu tasarlanabilir bir şeydir.

BEYİN

Beyindeki 100 milyar nöron hayret verici ve karmaşık yollarla birbirleriyle etkileşerek, görmeyi, hareket etmeyi, öğrenmeyi, hafızaya almayı ve düşünmeyi mümkün kılar. Henüz doğmamış bir bebeğin beyninde, milyarlarca nöron arasında trilyonlarca bağlantı mevcuttur. Beynin bölümleri ve tek tek nöronlar önce hücre demetleri haline gelirler; bu kompleksin bağlantılarının kurulması daha sonraki aşamadır.

UZANMA

Yaprakların güneş ışığına doğru uzanması gibi, bir nöronun lifleri (dendrite) doğru aksonu araştırırken dışarı doğru büyür ve bağlantı kökleri gibi aksonlar da dışarı verdikleri enerjiyi almaya uygun nöronlarla bağlanana dek ortalıkta el yordamıyla dolaşırlar. Nöronlar doğru ‘adresi’ bulmada ve doğru tertibatla bağlantıya girmede inanılmaz biçimde kusursuzdurlar.

sipital (artkafa) loblar devreye girer. Konuşurken ise aktivite beynin daha üst ortasındaki motor bölgeye atlar. Ama, genellikle, konuşurken sözcüklerin ortaya çıkması için, daha önce zihnin kara tahtasının bulunduğu yer olarak sözünü ettiğimiz, frontal (alın) loblardaki faaliyet önemli oranda artar. Bu alanlar arasındaki bağlantılarda, fiziksel bir zarardan veya vücut biyokimyasındaki bir karışıklıktan dolayı bir kesinti olması sorun yaratacaktır. Kişi, sözcükleri tasarlayabilir ama konuşmanın gerçekleştiği alandaki bağlantılarda bir karışıklık varsa bu sözcükleri konuşma biçiminde dışa vuramayacaktır. Bu rahatsızlık genellikle felçli hastalarda görülür.

Düşünce, beyin faaliyetlerinin birçoğunda görülen paralel dağılımlı karmaşık işlemlemenin en ince biçimidir. Düşünce ve bunu sağlayan dil, dünyayla iletişim kurmanın ve onu temsil etmenin güçlü sistemleridir. Bu sistemler bize medeniyetler kurma, müziği, dansı, kültürü yaratma, öğreterek ve kaydederek bilgimizi bir kuşaktan diğer kuşağa aktarma olanağını sağlamışlardır. Ancak bu gücün de bir bedeli vardır. Zihinsel faaliyet zincirinin ana halkaları kırıldığında veya zarar gördüğünde bu nazik sistem bozulur. Depresyon yaşayan veya psikozlu, olmayan sesler duyan, olmayan şeyleri gören, unutkan veya ürkek biri haline gelebiliriz ve genellikle zavallı bir varoluşu haline geliriz.

Nörologlar için böyle sorunlu bir zihni tedavi etmenin en iyi yolları en iyi yol ilaç kullanımı veya cerrahi müdehaledir, psikologlara göre ise konuşma terapisidir. Göreceğimiz gibi her iki yaklaşımın da zaferleri ve başarısız olduğu durumlar vardır.

BELLİ BAŞLI AKIL HASTALIKLARI

Binlerce yıl boyunca şairler ve rahipler, deliliği ruhla ilgili bir dert olarak gördüler. Diğer yandan tıpçılar, en azından Hipokrat’tan beri, akıl hastalığına beyinle ilgili bir hastalık -ama salgılardaki bir dengesizliğin veya rahimdeki yabancı bir maddenin sebep olduğu bir beyin hastalığıolarak baktılar. Nihayet yirminci yüzyılda beynin derinlikleri incelenmeye ve akıl hastalıklarının sebepleri beynin yapısında ve biokimyasal fonksiyonlarında aranmaya ve bugün akıl hastalıkları diye adlandırdığımız durumun biyolojik yönü ortaya konmaya başlandı. Daha önceki bölümlerde gördüğümüz gibi, bugünün nörologları beyne, zaman zaman düzensiz işleyebilen kompleks paralel-dağılmış bir işlemci organ olarak bakıyorlar. Aşağıda onların deliliğe bilimsel bir açıklama getirme çabalarından doğan bazı bulguları inceleyeceğiz.

ŞİZOFRENİ: DÜNYAYLA İLGİNİN KESİLMESİ

Şizofreni bir çok insan tarafından yanlış anlaşılır. Bu hastalık, çoğul kişilik hastalığı olarak bilinen, aynı zihinde birden çok kişiliğin var olması durumu değildir. Şizofreni iç düşünme sürecinin parçalanmasını içerir. Paralel-dağılmış işlemci sistem bozulur ve bu nedenle şizofrenler gerçekliği bütünleştirmekte zorluk çekerler. Kişiliğin bölünmesinden çok dış gerçeklikle, kişinin kendi dünyasının dışında kalan kısmıyla ilgili olarak yaşadığı bölünmeden bahsetmek gerekir.

Şizofreni romantik bir hastalık, bir tür muhteşem delilik veya almaşık ama gerçekliğe ilişkin sağlam bir bakış açısı olarak resmedilmiştir. Ama düşüncelerin ve duyguların kaotik karmaşıklığı hasta için harap edicidir. Vincent Van Gogh şaşırtıcı sanat eserleri yaratabilecek yetenekte bir insandı ama resimlerinin çoğunda yaşadığı gerçekliğe farklılaşmış bakışını yansıtması, bazı psikyatristlerin onu şizofreniden muzdarip biri olarak değerlendirmelerine neden olmuştur. Başka psikiyatristler ise Van Gogh’un hastalığını çift kutuplu (manik depresif) rahatsızlık olarak tanımlamışlardır. Hastalığı ne olursa olsun Van Gogh bunu engelleyici buluyordu, özgürleştirici değil. Hayatının yalnızca 10 yılında resim yaptı sonunda da acısına son verecek tek etkili tedaviye başvurdu: İntihar etti. Akıl hastası olmayı tamamen reddediyordu. “Şunu bilmelisiniz ki eğer bir seçme şansı olsaydı kesinlikle deliliği seçmezdim.” Erkek kardeşi Theo’ya yazdığı mektupta şöyle diyordu. Bu lanetlenmiş hastalık olmaksızın çalışabilşeydim neler yapmazdım ki.”

Dünyanın her yerinde nüfusun %1’i şizofreniden muzdariptir. Hastaların tamamen iyileşebildiği depresyonun tersine şizofreni ömür boyu sürer ve zaman geçtikçe daha da ağırlaşır. Bu hastalıkla tanılanmış insanların yalnızca %25’i “tedavi edilebilir” niteliktedir. Antipsikotik ilaç alsın almasın bu ilk grup iyileşir. Bir diğer %25’lik grup ise ilaç kullanımına olumlu yanıt verir ve antipsikotik ilaç aldıkları sürece her şey yolunda gider. Bu gruba dahil olanlar bağımsız olarak yaşayabilirler, evlenebilirler ve düzenli bir işleri olabilir. Kalan %50 ise çok az bir ilerleme gösterir ya da hiçbir gelişme göstermez ve ömürleri boyunca yetilerin kullanmaktan mahrum kalır. Günlerini bakım evlerinde, hapishanelerde, hapisten çıkanların geçici olarak kalabileceği yurtlarda, akıl hastanelerinde ya da sokakta, kaldırımlarda geçirirler.

Şizofreniden muzdarip insanların çoğu ilk tanının konmasından itibaren 10 yıl içinde ölürler; bazen bir kavga sırasında maruz kaldıkları şiddet nedeniyle, ama daha çoğunlukla da kendilerine karşı uyguladıkları şiddetten dolayı: İntihar.

Şizofrenler genelde hastalığın psikotik bir döneminde suç işlerler. Örneğin John Hınckley, Jr, Başkan Reagan’ı vurdu çünkü hastalıklı düşünme tarzı eğer bunu yaparsa ünlü aktrist Jodie Foster’ın aşkını kazanacağına inanmasına sebep olmuştu. Bu, karısının sigorta parasını alabilmek için rasyonel bir şekilde onu öldürme planları yapan bir kocanın durumundan oldukça farklıdır. Gerçekte şizofrenlerin şiddet suçu işleme potansiyelleri bu suçların medyada şişirilmiş olmasından kaynaklanır; antisosyal kişilik bozukluğu olan kişi (aşağıda görüleceği gibi) doğrudan şiddet içeren bir suç işlemeye yatkın olacaktır.

Bir kişiye şizofreni tanısı konulabilmesi için en azından; bir psikotik evre içeren altı aylık bir hastalık süreci yaşamış olmalıdır. Psikoz süresince şunlar meydana gelmelidir:

1-)         CIA tarafından yerleştirilmiş bir çiple kontrol ediliyor olduğu gibi garip saplantılar.

2-)         Genellikle ses duymak biçiminde halüsinasyonlar.

3-)   Karışık düşünceler ve olasılıkla kişinin konuşmasında ve hareketlerinde bir duygu eksikliği.

Şizofren kişi kendisini çevreleyen dünyadan gelen duyumsal enerjileri ayırmakta, yorumlamakta ve onlara uygun yanıtlar üretmekte çok büyük güçlük çeker. Bir şizofren, “İnsanlar konuşurken sözcüklerin ne anlama geldiğini düşünmek zorunda kalıyorum. Kendiliğinden bir yanıtın yerine bir boşluk, bir ara oluyor.” derken, bir diğeri durumunu şöyle ifade eder: Herşey parçalara ayrılmış bir halde. Resmi parça parça kafanızda oluşturursunuz, parçalar halinde yırtılmış bir fotoğraf gibi, parçaları biraraya getirip, fotoğrafı oluşturmak zorundasınız. Eğer hareket ederseniz, korkutucu olur.”

Peki, gerçekliğin böyle bozulmasının sebebi nedir? Bugün artık şşizofrenin, daha önceleri bazı psikiyatristlerin varsaydığı gibi kötü bir aile ortamında büyümüş olmaktan değil beyindeki bir düzensizlikten kaynaklandığı biliniyor. Hastalığın genetik bir kökeni olması da güçlü bir olasılık. Şizofreniye genel nüfus içinde rastlanma oranı %1 iken bu oran şizofren kişilerin ebeveynleri, çocukları ve kardeşleri arasında %15’e çıkar. Tek yumurta _ ikizlerinden biri şizofren olduğunda ise diğer kardeşin de hasta olma olasılığı korkutucu bir şekilde %48’dir. Bu istatistiklerin ilginç yanı, genetik olarak aynı yapıya sahip tek yumurta ikizleri arasında hasta olmayan %52’lik bir oran bulunduğuna göre genetik dışındaki etmenlerin olduğunu da göstermesidir. Hastalığın oluşmasında rol oynayan çevresel faktörler de -beyin hasarı veya beyin enfeksiyonu gibi- olmalıdır.

Beynin birçok alanının şizofreniden etkilendiği düşünülür. Sinir uyarısının sinapsa gönderilme veya bu uyarıların beynin farklı bölümlerindeki nöron toplulukları tarafından işlenme biçimlerinde hâlâ açıklığa kavuşmamış bir dengesizlik var gibidir. Bazı bilimsel araştırmalar sorunun prefrontal lobtan kaynaklandığını iddia ederken diğerleri temporal loba dair birtakım kanıtlar sunarlar ama bozukluğun ne olduğu ya da tam olarak nerede meydana geldiği henüz aydınlığa kavuşmuş değildir.

DEPRESYONLA VE ÇİFT KUTUPLU HASTALIĞIN İNİŞ ÇIKIŞLARIYLA BAŞETMEK

Daha önceden manik depresif hastalık olarak bilinen çift kutuplu bozukluk nüfusun %1-1,5 luk bir oranını etkiler. Çift kutuplu bozukluk, isminin belirttiği gibi büyük bir fiziksel ve zihinsel enerji sağlayan bir çoşkuya (öfori) neden olur, bu coşku ilaçların ve alkolün yarattığı etkiye benzer. Manianın pençesindeki insanlar bu dönem boyunca kendilerini yaşam sevgisiyle dolu ve dünyanın tepesinde hissedebilirler. Bu insanlar genellikle hızlı konuşurlar ve hızlı kavrarlar -buna Robin Williams’ı örnek gösterebiliriz- ancak yalnızca kamera karşısında değil sürekli olarak bu çoşkuyla doludurlar. Bu doğal coşku muhteşem göründüğüne göre sorun nedir?

Çift kutuplu bozukluğun getirdiği öfori haftalarca sürebilir. Zihnin manik halinde bulunan insanlar gayet çılgın ve saçma şeyler yaparlar. Şizofrenler genellikle itkileri yönünde oldukça düzensiz davranırken, depresifler bozulmuş düşünceleri yönünde uyuşukturlar, ama maniklerin davranışlarının saplantılı bir yönü varken enerji doludurlar da.

Yaptığı eylemden ötürü ‘Kremlin’ adı verilen bir Kaliforniya Üniversitesi öğrencisi bombanın imha edilmesine ikna etmek için Sovyet lideriyle konuşmayı denedi. Brejnev’in kendisine ulaşamadı ama Politbüro üyelerinden biriyle konuşmayı başardı. Bütün bunlarda zararlı olan bir şey var gibi görünmese de bu macera ona 850$’lık bir telefon faturasına mal oldu ve ailesi bu parayı ödemekle yükümlü tutuldu. Ayrıca bu iyi niyetli ama yararsız çaba sonucunda bomba da imha edilmedi.

Mania, bu durumda olan kişinin, bu ruhsal fırtınayı izlemek ve ardından parçaları toplamak zorunda olan ailesi için zararlı ve yıkıcı olabilir. Psikiyatrist Ronald Fieve Moodswing adlı kitabında, manik bir dönem yaşayan hastalarından birinin davranışlarını şöyle tanımlıyordu:

“Günde 18 saat çalışarak Virginia’daki kır evi için muhteşem bir havuzu tamamen kendi başına inşa etti. Daha sonra havuzu halka açık hale getirmeye karar verdi ve bir köşesine de projenin ödemelerine katkı olması için bir tür ortaklık standı açtı. Karısı bu işe kendini fazla kaptırdığını söyleyince, küplere bindi ve onu başka bir kadın için terketmekle tehdit etti… Karısının mıymıntı olduğundan şikayet ediyordu, bir açık parti vermeye karar verdi ve hemen hemen yoldan geçen herkesi evine davet etti.”

Çift kutuplu bozukluğa sahip hastaların hepsi, hiç de pratik olmayan planlarının en sonuna kadar gitmez. Bazıları mania dönemlerini oldukça verimli geçirirler ya da en azından bunu umarlar. Şairlerden Anne Sexton ve Walt Whitman, yazarlardan Ernest Hemingway ve liderlerden Winston Churchill gibi birçok ünlü yaratıcı insan bundan etkilenmiştir.

MAJÖR DEPRESYON

Büyük depresyon en sık rastlanılan zihin hastalıklarından biridir. Bazı açılardan erkeklerin %10’u, kadınların %20’si majör depresif olarak tanımlanabilir. Geçmişte depresyonun psikolojik bir bozukluktan kaynaklandığı düşünülürdü. Bu görüşe göre depresyona kişisel sorunlar yol açıyordu. Bugün ise bu kişisel sorunların, kişinin duygu durumunda, çalışma gücünde ve diğer insanlarla uygun bir iletişim kurabilmesinde yarattığı olumsuz etkilerin, depresyonun bir sonucu olduğu düşünülüyor. İlaçla tedavi edilmeksizin, bu depresyon 6 aydan 9 aya dek sürebilir. Bu hastalığa yakalananların yarısı için bu ilk ve son olur fakat diğer yarısı üç veya daha fazla kez bu hastalığa yakalanacaktır. Hastalık bazen görünürde hiçbir neden olmaksızın patlak verebilir veya kanser tanısı, sevilen birinin ölümü veya suçluluk duygusu gibi yaşamda karşılaşılan önemli olaylarla birlikte ortaya çıkabilir. Çift kutuplu bozukluk gibi majör depresyon da yaşamı tehdit eden bir hastalıktır, hastalığa yakalananların %15’i intihar eder; bu, genel nüfustaki intihar oranının 25 kat fazlasıdır.

Majör depresyonla bilikte kişinin gücünü tüketen, amansız, derin bir üzüntü görülür. Bu üzüntü sabahları başlar ve gün boyunca sürer; hastayı gecenin bir vaktinde uyandıran ya da öğlene kadar yatakta tutan da yine bu üzüntüdür. Depresyonun daha gizli bir başka biçimi de kişinin yaşama olan ilgisinin kaybolmasıdır. Bir futbol hastası rövanş maçını unutabilir, normal cinsel hayatı olan kişinin aktif cinsel yaşamına ilgisi buhar olup uçabilir veya bir baba çocuklarıyla oynamayı bırakabilir.

Bu hastalıktan etkilenenlerin dörtte biri, daha çok şizofreniyle ilgili bir belirti olan, halüsinasyonlar görür. Sesler duyabilirler, ölmüş akrabalarını veya cinleri görebilirler; kötü kokular duyabilirler. Ancak duydukları bu ses onlara şizoid vehimlerdeki gibi mesela “C.I.A. zihnini bir mikroçiple kontrol ediyor” demeyecektir de bunun yerine depresyon duygu durumunu yansıtacak şekilde “Aşağılık, şişman ve iğrenç birisin,” diyecektir.

Hem çift kutuplu bozukluk hem de majör depresyon aile içinde yayılıyor gibidir. Eğer tek yumurta ikizlerinden biri derin bir depresyon içindeyse öteki ikizin aynı hastalığa tutulma olasılığı %78dir; bu tek yumurta ikizleri arasında şizofreni için geçerli orandan daha yüksektir. Gözlemlere ve genler üzerinde yapılan gayretli çalışmalara rağmen hastalığa neden olan kesin bir gen bulunamamıştır. Ancak yeniden canlanan çabalar çift kutuplu genler bulma yoluna girmiştir. Genetik bir açıklamanın eksikliği nedeniyle bazı araştırmacılar bu hastalığın genetik olmadığına, çevresel etmenlerden -bir beyin enfeksiyonundan, baş yaralanmasından veya basitçe yaşamın streslerinin birikmesinden- kaynaklanabileceğine inanıyorlar.

Gerçekte stres, majör depresyonun başlamasında temel bir rol oynar. Araştırmalar depresyon oranının 20. yüzyılda yalnız ABD’de değil bütün dünya üzerinde önemli oranda arttığını gösteriyor. Örneğin İtalya’da 1905 ve 1945 yılları arasında doğmuş olanların ancak %8’i 30 yaşına dek bir depresyon girerken, 1945 ve 1955 yılları arasında doğmuş olanlar arasında bu oran %18’e fırlıyor. Araştırmacılar depresyon oranındaki bu artışın 20. yüzyıl sonu yaşam tarzının bir yan etkisi olduğundan şüpheleniyorlar. Çekirdek aile yaygınlaştı, birçok insan akrabalarının yakınında ya da onları tanıyarak büyümüyor; aileler çocuklarıyla birlikte çok fazla zaman geçirmiyorlar. Bütün bu gerilimler depresyona karşı daha savunmasız olunmasına yol açıyor. Ortaya, stres artı hassasiyet eşittir depresyon biçiminde birleşik bir hastalık tablosu çıkıyor. Bu hastalıklara nörokimyasal düzeyde gerçekte neyin yol açtığına dair çok az bilgimiz olmasına rağmen antidepresif ilaçların işe yaradığı gerçeği gün gibi ortadadır. Tartışmaya yer bırakmayan bir diğer olgu ise psikoterapidir, özellikle bilişsel (cognitif) terapi, -salt terapi ya da ilaçla birlikte terapi- insanları, Winston Churchill’in “kara köpek” depresyonu dediği şeyden kurtarıp, kendine getirmekte oldukça etkilidir.

ANKSÎYETE VE KOMPULSİYON (ZORLAMA)

Şu ana kadar duygu durumu ve düşüncenin düzensizlikleri hakkında konuştuk. Bunlar insanı tüketen hastalıklardır ama psikiyatrislerin en çok karşılaştıkları rahatsızlıklar çeşitli türdeki korkuları içerenlerdir. Bu anksiyete durumları posttravmatik stres bozukluğu, panik atak ve obsesif/kompulsif bozukluk gibi isimlerle anılırlar; bunların hepsi korkunun çeşitli biçimlerini ve gerçekliğe denk düşmeyen şiddette bir korkuyu içerirler. Örneğin bir askerin savaş meydanında korku duyması çok normaldir ama aynı askerin 10 yıl sonra alış veriş merkezine doğru arabasını sürerken bir panik atak yaşaması hiç de normal değildir.

FOBİLER

En genel anksiyete bozuklukları yükseklik korkusu (akrofobi), kapalı yer korkusu (klostrofobi), örümcek korkusu (araknafobi), uçmaktan, kalabalık önünde konuşma yapmaktan vb. şeylerden korkmak biçimini alabilen fobilerdir. Hepimizin iğrendiği bazı şeyler vardır ancak bunlar bir kişiyi anksiyeteden boğulmuş hale getirene veya yaşamın temel gereklerini yerine getiremeyecek derecede engelleyene dek fobi olarak adlandırılmazlar. Nüfusun yaklaşık %10’unun ciddi bir fobisi vardır. Ancak birçok endişeli insan yükseklikten, uçaklardan, konuşma yapmaktan ya da onu bu kadar dehşete düşüren durum neyse ondan uzak durarak tedavi olmaksızın hayatını sürdürür. Açıkçası kaçmak kişinin meslek hayatında bir bedele mal olabilir ve tedavi olmak ciddi bir fobiyle baş etmekte tercih edilen bir yol olarak düşünülür.

PANİK ATAKLAR

Panik atak, kaynağı belirli herhangi bir uyarı veya sebep olmaksızın bir dehşet anının kısa ama yoğun ve yinelenen biçimde yaşanmasıdır. Bu tepkinin, normal olarak bir korku yaratması beklenen ya da kişinin ilgi odağı olduğu ve sahne korkusu yaşayabileceği durumlarla bir ilişkisi yoktur.

Atak yalnızca 15-30 dakika sürer ama dehşet duygusu, sempatik sinir sisteminin harekete geçmesine neden olur ve hormonların serbest kalması, sırasıyla çılgın bir kalp çarpıntısına, aşın terlemeye ve titremeye yol açar. Belirtiler, panik atağın pençesindeki insanın ölmek üzere olduğunu düşünmesine ve kendisini bir acil servise atmasına neden olacak kadar yoğun olabilir. Panik atak agorafobiyle -bu atakların genellikle gerçekleştiği yerler olan halka açık yerlere dair duyulan korku ilintili olabilir.

Broken Brain adlı kitabında Nancy Andreasen, 27 yaşında bir bilgisayar programcısı olan Greg’i tanımlar: Bir gün arabasıyla işe giden Greg, her gün geçtiği köprüden geçerken, küçük arabasının bir kaza anında neye dönebileceğine dair bir görüntü bütün zihnini zapteder. Arabasının bir bira kutusu gibi ezildiğini ve içinde kanlara bulanmış halde can çekişerek öldüğünü hayal eder. Daha da kötüsü arabasının köprüden aşağı yuvarlandığını ve kendisinin de suda boğularak öldüğünü kurar.

İlk panik atak sırasında kalbi hızla çarpar, nefesi kesilir, dinginliğini kazanmak için kravatını gevşetmek zorunda kalır. Bu köprü geçme panik ataklarını giderek daha sık yaşamaya başlar ve köprüden geçmemek için hasta olduğunu söyleyerek işe gitmemeye başlar. Patronu psikiyatrik bir terapiye gitmesini tavsiye eder. Zamanla gerçekten evden çıkamaz hale gelir çünkü en yakın alışveriş merkezine gitmek için araba kullanırken bile bu atakları yaşamaktadır.

Bu dehşet nöbetlerine maruz kalan kişilerin nörokimyası bu nöbetleri yaşamayanlarınkinden farklıdır. Örneğin sodyum lactate enjekte edilerek veya karbon monoksit solutarak eğilimli bir insanda panik atak yaratılabilir. Bu iki madde de kişinin aşırı soluk alıp verdiğinde olduğu gibi kandaki PH değerinde ani bir düşmeye sebep olur. Beyin işlevleri normal olan insanlar ve anti depresif alan panik atak hastaları bu maddelere duyarlı değillerdir.

Duyguların ifade edilmesinde büyük bir öneme sahip olduğu düşünülen limbik sistem panik atağın harekete geçmesinde rol oynuyor gibidir. Nörologlar panik ataklardan sorumlu olan bölümü kesin olarak bildiklerini düşünüyorlar: sağ parahippocampal gyrus. Bu bölge hem panik atak kurbanlarında hem de normal insanlarda panik merkezi olarak görünüyor. Panik atağa eğilimli insanların beyinlerinin PET taramalarıyla araştırılması sonucunda, bu insanların limbik sisteminin bu alanında aşın bir kan akışı olduğu yani oksijen emiliminin çok fazla olduğu ve normalden daha fazla şeker tükettiği ortaya çıktı. Sağ parahippocampal gyrus’taki aşırı hareketin, kişinin o anda panik atak yaşayıp yaşamamasından bağımsız biçimde sürdüğü ortaya çıkmıştır. Bu, panik merkezinin hassas bir tetiğe sahip olması gibidir. Anti-anksiyete ilaçları aşırı aktif panik merkezini sakinleştirir.

OBSESİF-ZORLAYICI/KOMPULSİF BOZUKLUK

Obsesif/kompulsif bozuklukta (OB) insanların kafaları, kovulması çok zor olan ve sürekli tekrarlanan düşüncelerle doludur. Bu, hoş bir melodinin korkunç bir versiyonunun kafamızın içinde vızıldayıp durmasını engelleyemememize benzer. Obsesif düşünceler genellikle şiddet ve kirlenme içeren tecavüzkar ve duygusuz görüntüler, düşünceler veya itkilerden oluşur. İçten gelen kompulsif itkiler, obsesif düşüncelere yanıt olarak törensel bir şekilde kendini gösteren tekrar eden davranışlarlar olarak ortaya çıkarlar. OB’ye maruz kalan insanların sorunu, onları iş, arkadaşlık ve aile hayatlarına zarar veren bazı davranışlara zorlayan durmak bilmez düşüncelerdir.

Shakespeare, Kral Duncan’ın katili rolündeki endişe ve korku dolu Lady Macbeth karakterinde obsesif/kompulsif davranış modelini çok iyi bir şekilde çizmiştir. Lady Macbeth, yıkadığı halde ellerinin ölü kralın kanıyla hala lekeli olduğu düşüncesine takılıp kalır. “Çıkın, kahrolası lekeler,” diye çığlık atar bir yandan ellerini, olmayan kanı çıkarmak için ovalarken. Oyundaki bir başka karakter onu izlerken şöyle der: “Daha önce böyle şeyler yapmazdı, 15 dakikadır onu izliyorum, sürekli olarak ellerini yıkıyor.”

Bir diğer obsesyon da, kişinin araba kullanırken, gerçekte hissedilen veya görülen hiçbir şey olmadığı halde birine çarptığını düşüncesi olabilir. Bu düşünceye tepki olarak, etkilenen kişi dayanılmaz bir kompulsif itkiyle arabayı çevrede döndürür ve “suç mahallinde” bir beden arar. Ve obsesyon geçene kadar bu hareketi dört beş kez tekrarlanabilir. Kompulsif itkisini tatmin etmek bu kişiye bir sınavı, bir işi veya önemli bir randevuyu kaçırmaya mal olabilir.

Obsesif/kompulsif bozukluğa sebep olan nedir? Freud’a göre bu, suç ve bastırmanın bilinçaltında nasıl garip ve anlaşılmaz fiziksel belirtiler ürettiğinin klasik bir örneğidir. Ama Freud bile OB’nin psikanalize özel biçimde direndiğini buldu.

OB’nin genetik bir bozukluktan kaynaklandığına dair bazı bilimsel kanıtlar vardır. Bir teori OB’nin, her 2000 kişiden birini etkileyen Tourette bozukluğunun alternatif bir biçimi olabileceği yolundadır. Tourette bozukluğuna yakalanan kişilerin “tikleri” vardır. Bu tikler onları ağıza alınmayacak sözcükleri haykırmaya, mırıldanmaya, kafalarını, bacaklarını sallamaya, sıçramaya veya dillerini şaklatmaya zorlar. Tourette’li bir hastanın ailesinde büyük bir olasılıkla OB’den muzdarip başka biri de vardır. Bir diğer deyişle OB, Tourette’in daha hafif bir versiyonudur. OB’nin bu biyolojik açıklaması, Prozak ve Luvos gibi, bozuklukları kontrol altına alabilen ilaçlarla veya psikoterapiyle kolaylıkla tedavi edilemediği gerçeğiyle desteklenir. Buradan da OB’nin beyindeki bir başka nörokimyasal dengesizlik olabileceği sonucu çıkar.

POST TRAVMATİK STRES BOZUKLUĞU

Post travmatik stres bozukluğu (PTSB) doğal olmayan olaylara doğal bir tepki vermek olarak tanımlanır. Post travmatik stres bozukluğu elbette ki uzun yıllardır var olan bir hastalıktır ama bu kadar ciddi bir şekilde gündeme gelmesi Vietnam’dan dönen binlerce askerlerin bu hastalığa yakalandığının ortaya çıkmasıyla olmuştur. Bu eski askerler çok yakın mesafeden birini öldürmek zorunda kalmış, isteyerek veya istemeyerek sivilleri öldürmüş veya yakın arkadaşlarının bir patlamada paramparça olduğunu görmüş olabilirler. Başka bir travmatik durum da PTSB’yi başlatabilir; bir itfaiyeci ateş içinde kalmış kurbanları bulamamış, bir ilk yardım görevlisi korkunç bir araba kazası görmüş veya bir kadın tecavüze ve şiddete maruz kalmış olabilir. Bu olayların hepsi kendilerine zihinde bir yer bulurlar ve PTSB belirtilerine neden olurlar.

Bir “Vietnam gazisi” gece aniden uykusundan uyanıp, battaniyenin altına girebilir veya bisiklete binerken aklına gelen bir savaş manzarasıyla kendini bisikletin üzerinden atabilir. Stres, aile üyelerini ve arkadaşları patlamaya hazır bu yapının hedefi haline getirebilir veya kurban ağır bir ilaç kullanımına mecbur kalabilir.

Çünkü PTSB kavranması oldukça kolay olayların başlattığı somut bir anksiyete bozukluğudur. Daha gizemli ve olasılıkla biyolojik kökenli olan OB’nin aksine, antianksiyete ilaçlarıyla yapılan tedaviye ve üstü örtülü korku ve öfkeleri açığa çıkaran bir tür psikoterapiye genellikle olumlu yanıt verir. Araştırmacıları şaşkınlığa düşüren şey, şiddetli bir savaş veya benzer yoğunlukta gerilimli bir deneyim yaşayan birçok insanda asla PTSB’nin ortaya çıkmamasıdır. Onların PTSB’ye dirençli kişilikleri olduğu ortadadır.

KİŞİLİK BOZUKLUKLARI

Herkesin birtakım kişilik özellikleri vardır. Bunlar çevremizi nasıl görüp onun hakkında ne düşündüğümüzü, kendimizle ve diğerleriyle nasıl ilişki kurduğumuzu belirleyen modellerdir. Bu özellikler esnek olmadıklarında, ciddi sosyal, kişisel sorunlara yol açtıklarında, bozukluk adını alırlar. Örneğin hepimiz zaman zaman şüpheci davranırız, ama bir insan karşılaştığı herkese şüpheyle yaklaşıyorsa bu durum paranoid kişilik bozukluğu olarak adlandırılır. Bu sakıngan kişilik bozukluğunda kişi, panik atakların bir sonucu olarak agorafobik olmaz. Bu kişilerin inzivaya çekilmiş gibi yaşamalarının sebebi kendilerine saygı duymamaları ve reddedilmekten korkmalarıdır.

Bağımlı kişilik bozukluğu olan insanlar da kendilerine öz saygısı olmayan insanlardır. Karar vermekten acizdirler veya bundan şiddetle korkarlar ve buna bağlı olarak başkalarına yönelirler. Örneğin bağımlı kişiliğe sahip bir kadın, maruz kaldığı fiziksel şiddet, kocasının kaçamakları ya da sarhoşluğu gibi kocasıyla ilgili bir soruna karşı çıkarsa kocasının onu terk edeceği korkusuyla katlanır. Ayırdetmesi güç olan bu kişilik bozukluğuna sahip kişiler değişken ve önceden tahmin edilemez bir yapıya sahiptir; bir hafta inzivaya çekilmiş gibi sessiz ve sakinken, diğer hafta sosyal, gözünü budaktan sakınmayan bir girişkenlikte, fazla ilaç alan ve baskıdan kurtulmanın bir yolu olarak büyük hesaplarla borçlanan biri olarak karşımıza çıkabilirler.

Kişilik bozukluğu olan insanlar ailelerini ve arkadaşlarını büyük stres altına sokabilirler ama genelde sadece kendilerine zarar verirler. Anti-sosyal kişilik bozukluğunda ise durum oldukça farklıdır. Bu kişiler başkalarının duygularına ve haklarına karşı duyarsız ve ilgisizdirler, “hasta,” “sapık” veya “psikopat” gibi adlarla anılabilirler. Onlu ve yirmili yaşlarında erkeklerin %3’ünün, kadınlarınsa %1’inin bundan etkilendiği açık bir olgudur, ilaç bağımlılığı, suçlu veya sadist davranışlarda bu olgunun önemli bir rol oynadığı ortaya çıkmıştır. Ama psikiyatri dünyası antisosyal kişiliğin nasıl değerlendirileceği konusunda ikiye ayrılmıştır. Şiddet suçlularının hepsi bu hastalıktan müzdarip değildir. Bazıları gözle görülür bir şekilde kötü huyludur; bazılarıysa çektikleri bir acı nedeniyle diğer insanlardan intikam almak isterler; bazıları da tembeldir ve çalışmaktansa çalmayı tercih eder. Psikiyatristler ve toplumun diğer kesimleri antisosyal kişilik bozukluğunu nasıl tanımlayacakları hatta tanımlamayıp tanımlamıyacakları konusunda net değillerdir. Bazıları onların bir “hastalık kurbanı” değil “suçlu” olduklarını ve kilit altına alınmaları gerektiğini düşünüyor. Diğerleriyse, genel suçlu topluluğundan ayrılıp psikoterapiye tabi tutulmaları gerektiğini iddia ediyor. Tartışma daha da ötelere uzanmakla birlikte en azından sonuçta suçluları hem kapatıp hem de psikoterapiyle iyileştirmek yoluna gidilecek gibi görünüyor.

Antisosyal kişilik bozukluğuna sahip kişiler yasadışı veya kötü niyetli davranışlara olan eğilimlerini 15 yaşından önce gösterirler ve bu tür davranışlara yetişkinliklerinde de devam ederler; iş yaşamında, arkadaşlıklarda ve aile ilişkilerinde tutarsızlık ve sorumsuzluk; sıklıkla kavgayla sonuçlanan pervasızlık ve saldırganlık; sürekli olarak yalan söyleme.

Bu tip kişilik bozukluklarının sebebi nedir?

Davranışçı psikologlar bunun kökeninin çocuklukta yaşanan bir travmaya bağlı olabileceğini söylüyorlar. Antisosyal davranış bozukluğunda, problem cinsel veya fiziksel bir kötüye kullanma olabildiği gibi, güçlü bir ebeveyn figürünün eksikliğinin de eklenmesiyle şiddete ve madde bağımlılığına dayalı bir kültür içine düşmüş olmak da olabilir. Bu tür durumlarda kişisel psikoterapinin tamamıyla etkili olduğu kanıtlanmamıştır. Bununla birlikte işe yarar görünen şey, erken ve etkili bir şekilde müdahale etmek için hem ebeveynlerin hem çocuğun katıldığı, ebeveynlere de çocuğun davranışlarını daha iyi izlemenin ve daha tutarlı düzeltici edimleri uygulamanın öğretildiği aile terapisidir.

Bazı bilim-insanları antisosyal ve şiddet içeren davranışların birçoğunun genlerle geçtiğine ve yakın gelecekte, şiddet suçu işlemeyi yüksek bir olasılıkla destekleyen bu genleri tespit edecek testler geliştirileceğine inanıyorlar. “Umduğumuz ilerlemeler doğrultusunda beyinlerinde şiddet eğilimi bulunan birçok insanı tesbit edebileceğiz,” diyor Houston’daki Tıp Fakültesi’nin Psikiyatri Bölüm Başkanı Stuart Yudofsky. İddiasını, Amerika’nın ceza temelli adalet sisteminin, tanıya, engellemeye ve antisosyal bir davranış patlamasına meydan vermeksizin tedaviye yönelik tıbbi bir modelle yer değiştireceği şeklinde ilerletiyor.

Beyin-görüntüleme çalışmaları, şiddet suçlularının frontal loblarının genellikle, şiddete eğilimli olmayan insanlarınkine göre daha az aktif olduğunu göstermektedir. Katiller arasında yapılan bir çalışma, saldırganlığı düzenlediği düşünülen frontal lobların bu kişilerde %75 oranında daha düşük metabolik aktivite gösterdiğini ortaya çıkardı. Başka çalışmalar da düşük seviyede serotoninin tahrik edici ve saldırgan davranışlarla bir bağlantısı olduğunu göstermektedir. Ancak bazı araştırmacıların şiddete meyilli her çocuğa antidepresif ilaçlar vermek şeklinde gelişebilecek bir çözüme dair kuşkuları var. Onların iddiaları da saldırganlığın ve şiddet dolu davranışların tehditkar bir dünyaya karşı üretilen normal yanıtlar olduğu yolunda. İçinde yaşayan herkese ilaç dağıtmaktansa bu dünyayı değiştirmek daha iyidir.

DİKKAT EKSİKLİĞİ BOZUKLUĞU

Her ilkokulda sakin duramayan, ödevini bitiremeyen ya da dikkatini bir konu üzerinde birkaç dakikadan çok odaklamakta zorluk çeken birkaç öğrenci vardır. Böyle çocuklar düzene uymazlar, oyunlarda araya girerler ve eğer sırayla oynanan bir oyunsa sıranın kendilerine gelmesi için beklerken öfke patlaması yaşarlar. Bu çocuklar genellikle dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğuyla (DEHB veya DEB) tanılanırlar ve terapiye getirilen çocukların çoğunluğu da bu gruba girer. Okul çağındaki çocukların %5 ila %2’sinin bu dertten muzdarip olduğu söylense de bazı psikiyatrisler bunun sadece “kontrolü zor” olan çocuklara kolayca yapıştırılan abartılı bir etiket olduğunu söylüyorlar.

Beyin taramaları, DEB tanısı konmuş insanların beynin dikkat odaklamaya ilgili bölümünde daha düşük bir metabolik aktivite görüldüğünü gösteriyor. Hiperaktif çocuklara sakinleştirici yerine Ritalin gibi uyarıcılar verilmesinin sebebi de budur. Beynin dikkat-odaklama bölümünü zihnin dümeni olarak düşünün. Dümeni kırık bir tekne rüzgarla mücadele ederek ilerleyecektir. Kontrolü tekrar ele geçirmek için yapılacak şey yelkenleri indirmek değil dümeni yerine yerleştirmektir. Ritalin çocuğun doğal yetilerinin ortaya çıkması için beynin dikkat-odaklama yapısını uyararak beynin dümenini yerine sabitler.

Psikoterapi, çocuklara olduğu gibi, hastalıklarına rağmen kendilerini kabul edip, kendilerinden hoşlanmalarına yardım ederek DEB’li yetişkinlere de faydalı olabilir. Negatif bir özgörüntünün eşlik ettiği depresyon ve anksiyetenin yenilmesine de yardım edebilir. Psikoterapide kendilerini üzen düşüncelerden, duygulardan söz ederler ve kendi kendilerine zarar veren davranış modellerini tanımlarlar. Terapist de hastaların bu davranışlarını değiştirme yollarını keşfetmelerine yardım eder.

YARATICILIK VE AKIL HASTALIKLARI

“Niçin felsefede, şiirde veya diğer sanatlarda başarılı olan insanların tümü melankoliktir?” diye sorar Aristo M.Ö. 4. yüzyılda. Bugünse yanıt deha ve delilik arasındaki bağlantıya işaret eden yeni bir araştırmadan geliyor. Psikiyatrisler, ünlü sanatçılar arasında depresyon ve bipolar bozukluk oranının genel nüfustaki oranından 10 ila 30 kat daha fazla olduğunu saptadılar. Bir diğer çalışma, alkolizme aktörlerde %60, yazarlarda %41 oranında rastlandığını ancak sıkı-içici olarak değerlendirilen subaylar arasında bu oranın %10’lara düştüğünü göstermiştir. Aynı şekilde mühendisler ve astrofizikçiler gibi bilim insanları arasında bu oran sadece %3 dolaylarındadır.

Depresyonun ve çift kutuplu bozukluğun iniş çıkışları kişiyi daha fazla duygusal deneyimle yüzyüze bırakır. Yaratıcılık ve Sağlıklı Zihin kitabının aynı zamanda psikiyatrisi olan yazan Ruth Richards’a göre hastalıkları nın yarattığı dertlerle hayatta kalma çabası veren bu insanlar hasta olmayanlara oranla daha zengin bir deneyim dünyasının içine terkedilmişlerdir. Başka psikiyatristlerin iddialarına göre manik episodda görülen enerji patlaması zihne, normallik veya depresyon zamanlarında ayıklanıp, yararlı birşeyler biçimi alabilecek bir düşünce akışı yoğunluğu sağlayabilir.

Besteci Robert Schumann’m durumunda olduğu gibi mania nöbetleri mutlaka küvetten düşürücü bir nitelik taşımayabilir ama en sonunda Schumann’m depresyon episodu ölümcül olmuştur. Schumann açıkça, hipomanianın uzamış bir dönemine -bipolar hastalıkta görülen alışıldık manianın daha ortalama bir biçimi- girdi ve bu hipomania, Touched with Fire: Manic-Depressive Ilness ve Artistic Temperamentadlı kitabın yazan psikiyatrist Kay Redfield Jamison’a göre, orjinal bir düşünme biçimiyle sonuçlanıyordu.

Schumann 1840’ta 24 beste yaptı -bu, hemen hemen önceki sekiz yılda yaptığı beste sayısına eşittir- ve Jamison’un iddiasına göre bunun sebebi bu bir yıl boyunca Schumann’ın hipomanik olmasıydı. Hiçbir şey üretemeyip intihara teşebbüs ettiği 1844 yılına kadar üretkenliği giderek azaldı. Schumann yaratıcılığını yavaş yavaş geri kazandı, tekrar hipomania nöbetine girdiği 1849 yılı boyunca 27 beste yaparak bir rekor kırdı ve tekrar depresyona girdi. 1854 yılı boyunca hiçbir şey üretemeyince tekrar intihara teşebbüs etti. 1856 yılında bir ‘tımarhane’de kendini açlığa mahkum ederek öldürdü.

Psikiyatristler, ellerindeki güçlü ilaçlan sanatsal bir dehaya karşı kullanmak durumunda kaldıklarında bir ikilemle karşı karşıya kalıyorlar. Hastalığı tedavi etmemek intiharla sonuçlanabilirken, tedavi etmek genellikle yaratıcılığı köreltiyor. Jamison’un yazdığı gibi “Tedavi edilmeden bırakıldığında manik depresyon çoğu zaman kötüler; bununla birlikte şiddetli bir depresyona, psikoza girdiğinde ya da öldüğünde yaratıcı değildir. Mama ve depresyon nöbetleri giderek sıklaşır, şiddetlenir.”

Jamison’un umudu bipolar bozukluğu kontrol altına alacak ama yaratıcılığı köreltmeyecek yeni ilaçların bulunmasında.

ZİHİN İLAÇLARI VE SİNİRLER

Psikofarmokolotikaller olarak da bilinen zihin ilaçlarını “alıcılar”la birlikte düşünmek gerekir. Alıcılar, doğru bileşim oluştuğunda “çalışmaya başlayan” hücrelerin yüzeyindeki proteinlerdir. Alıcıyı harakete geçiren bu molekül, alıcıya anahtarın kilide uyduğu gibi uyar. Uygun moleküler anahtarla birlikte, alıcı protein biçim değiştirir ve hücrenin içinde belirli bir harekete yol açan hücre içi bir dizi olayı başlatır.

Vücudun her yerine yayılmış hücrelerde yerleşmiş her tür alıcı vardır. Birçok alıcı için hormonlar ve sinir ileticileri gibi vücudun doğal olarak ürettiği bileşenlerin ‘anahtar deliğine’ uyduğu farzedilir. Birçok psikofarmokotikalin yaptığı, alıcıların işine karışmak ve olayların doğal akışını değiştirmektir. Belirli bir hareketi engellemek için alıcıları ketleyebilirler veya sinyali daha uzun ve güçlü hale getirmek için onları açabilirler. Alıcının veya üzerinde bulunduğu nöronun cinsine bağlı olarak, bu manipülasyonun etkileri, uyarılmadan, yatışmaya ve öforiye dek uzanabilir. Nöronlarınızdaki alıcılarla oynanması sizi sakinleştirebilir veya tam tersi bir etki yaratabilir.

O halde psikofarmokotikalleri anlamanın en iyi yolu alıcıları anlamaktır, alıcıları anlamak için de nöronların nasıl çalıştığını bilmek önemlidir. Duyumsal nöronlar çevreden bilgi toplarlar. Bu bilgiler beyin tarafından işleme konduktan sonra soğuk veya sıcak, tatlı veya ekşi, kırmızı veya yeşil gibi duyumlar şeklinde ortaya çıkarlar. Bu duyumsal bilgi akışından beyin, dış dünyada neler olup bittiğine dair net bir görüntü oluşturmalıdır. Daha sonra bu bilgiye en iyi nasıl yanıt verilebileceğine dair yargılar oluşturulur ve bu yargı, konuşmayı ve hareketleri kontrol etmek üzere kaslara gönderilir. Beyin, bu büyüleyici süreci nöronların karmaşık şebekesi ve onların birbirleriyle olan sayısız bağlantısı aracılığıyla yönetir.

Esas olarak nöronlar tüm hayvan türlerinde aynıdır. Bir cinsten diğerine değişen şey sistemdeki nöron sayısı ve bunların aralarındaki bağlantıların karmaşıklığıdır. Örneğin bir İstakoz yalnızca birkaç yüz nörondan oluşan basit bir sinir sistemine sahiptir. Ama marifetli insanoğlunun beyninde 100 milyar nöron vardır ve bu şaşırtıcı miktar Galaksimizdeki bütün yıldızların sayısına eşittir. Bu nöronların her biri ortalama 10 000 başka nöronla bağlantı içindedir ve bu da yaklaşık 100 katrilyon bağlantıya sahip, karmaşık bir şebeke demektir.

Bir çok açıdan bir nöron vücuttaki herhangi bir hücreye benzer. Nöronun geniş hücresi içinde, hücrenin iç işleyişini kontrol eden ara genetik kopya olan DNA’yı içeren çekirdeği vardır. Nöronlar, selüler enerji üreten mitokondriye de sahiptirler. Bir nörona özgü olan şey, diğer nöronlardan haber almak için nöronun bir ucundan dallanan lifleri (dendrite) ve hücrenin diğer ucundan çıkıp, diğer nöronlarla bağlantıyı sağlayan axonudur.

Nöronun zarı olarak bilinen dış yüzeyi, çift katlı bir phospholipid’den oluşur. Phospholipidin bir ucu hydrophobic’ dir, bu suda çözünmeyeceği anlamına gelir, diğer ucuysa hydrophilic dirve suda kendiliğinden çözünür. Hydrophilic başlar dışa doğru dönerken, phospholipid’in hydrophobic uçları hücreyi saran sudan gizlenmek için içe doğru dönerler. Çoğunlukla, yağlı zar, sodyum, potasyum ve birçok protein gibi suda çözünen molekülleri örten deri işlevi görür. Bir hücre zarı dış dünyayla molekül alışverişi yapmak ve iletişimi sağlamak için, işlevine bağlı olarak çeşitli şekillerde katlanan uzun amino asit zincirlerinden oluşan proteinlere sahiptir. Bu protein yüzeyleri aysberg gibi yağlı zarın içinde yüzerler; büyük kısımları zarın içine gömülmüştür ve dışarıya ya da hücrenin iç kısımlarına doğru ya da her iki yöne birden yalnızca uç kısımları çıkar. Zarın içinde yüzen beş temel tip protein vardır:

Enzimler molekülleri bir araya toplar veya birbirinden ayırır.

Yapısal elementler belkemiğini oluşturur, hücreye şeklini verir ve onu diğer hücrelere bağlayan bir yapıştırıcı vazifesi görür.
Pompalar potasyum, klorid veya sodyum gibi iyonları çekip, pompalayarak enerji yakarlar.
Kanallar sodyum, klorid gibi -iyonlar olarak da bilinen-basit çözünmüş atomların dışa ya da içe akmasını sağlamak için açılır veya kapanırlar.
Alıcılar dış dünyadan bilgi almak için sinir ileticileri ve hormonlar gibi sinyal verici moleküllerle birleşir.

Zihin ilaçlarıyla ilgili olarak beyindeki en önemli proteinler alıcılar, kanallar ve pompalardır. Nöronlarla diğer hücreler arasındaki temel fark, her bir nöronun bir diğer nöronla büyük uzaklıklar boyunca hızlı ve doğrudan bağlantı kurabilmesidir. Bilgi, akson boyunca aşağıya sinapsa, bir diğer nöronla özelleşmiş bağlantı noktasına, aktarılır. Sinapslar yoluyla her bir nöron, yüzlerce başka nörondan bilgi alabilir. Sinapsler akson veya hücre bedenlerinde de bulunsa da, bir nöron, verilerinin büyük bir kısmını liflerde bulunan sinapslardan alır.

Genel olarak nöronlar, sinapsta birbirleriyle birleşmezler; aralarında mikroskopik bir boşluk vardır. Sinir ileticileri serbest bırakıldıklarında bilgiler bu boşluğu atlar. Sinir ileticileri, asetikolin, dopamin ve serotonin gibi küçük moleküllerdir, kese diye adlandırılan çok küçük paketlerin içinde birikirler ve gerektiğinde bu boşluğun içine enjekte edilirler. Bir kez serbest kaldıklarında, her bir sinir ileticisiyle sadece ona özgü etkileşmesi için özel olarak biçimlenmiş alıcılara sahip komşu nöron sinapslarına doğru yayılırlar. Yukarıda da belirtildiği gibi alıcılar kilit ve sinir ileticileri de anahtar gibidirler. Doğru anahtar, doğru kilide uyduğunda alıcı açılır. Kendine özgü işlevine bağlı olarak alıcı, mesajı zincirin aşağısına doğru iletmek için bir nöronu uyarabilir veya bir mesajı geçirme yeteneğini engelleyerek nöronu yatıştırabilir. Daha ilerideki bölümlerde göreceğimiz gibi birçok psikofarmokotikal, alıcıları ketleyerek veya aşırı sinir ileticisiyle onları coşturarak işlevini yerine getirir.

Tek bir nöronun verilerini yüzlerce veya binlerce diğer nörondan aldığını ve mesajların ketleyici ya da uyarıcı olabileceğini hatırlayın. Nöronun görevi bu sinyalleri düzenlemektir. Sürekli olarak bir oy sayımı yapmaktadır, ‘evet’ oyları -uyarıcı sinyaller-, ’hayır’ oylarını ketleyici sinyallersafdışı bıraktığında nöron kendi aksonu boyunca yandaki nöron gurubuna bitişik sinapslara bu sinyali geçirecektir.

Bununla birlikte beyin bir bilgisayar ve aksonlar da tel değildir. Bir sinyali, sinapsa ani bir elektrik akımıyla değil başka bir yöntemle iletirler; kimyanın şaşırtıcı bir yöntemiyle. Evinizin içini dışarıdan daha aydınlık veya karanlık, daha sıcak veya daha soğuk tutabildiğiniz gibi, nöron da kendi içinde, zarın diğer yanındakinden oldukça farklı olan bir sıvı içerir. Zar üzerinde sürekli pompalama yapmak sodyum iyonlarını kovar; bu da sodyumun dış yüzeydeki yoğunluğunu korur, yani dışarıdaki yoğunluğun içerdekinden on kat fazla olmasını sağlar. Bu durumda, sanki hücrenin içinde taze su ve dışarda da tuzlu su vardır. Bu pompalar çok fazla sayıdadır; bir hücre zan yüzeyinin her milimetrekaresinde bir milyar ile bir trilyon arasında değişen sayıda pompa vardır. Sodyum iyonları pozitif olduğundan, iyon yoğunluğundaki farklılık, hücre içi elektriği dışarıya kıyasla negatif kılar. Fark çok küçüktür; yalnızca 70 milivolt kadar.

Bir nöron aksonu boyunca uzanan kanallar, dışarıdaki sodyumun hızla içeriye akmasına izin vererek aniden açılabilirler ve içerinin elektrik yükünü değiştirirler. Nöron, sinyali hemen göndermeye karar verirse, aksonun tepesindeki sodyum kanalları açılır. Pozitif yüklenmiş sodyum iyonlarının ani bir baskını hücrenin iç yükünde ani bir değişikliğe sebep olur. Aksiyon potansiyeli olarak bilinen bu hızlı değişim, bitişik kanal demetlerini açılmaları için aşağı akıntı yönünde harekete geçirir ve kanal açılışları dalgası sinapsa ulaşana dek bu böyle devam eder. Bu noktada sinaps, sinir ileticilerini boşluğa akıtmaya başlar.

Aksonmiyelin denilen yalıtkan bir maddeyle kaplıdır. Yaklaşık her milimetrede -ki sodyum kanalları bu aralıkla dağılmıştır- miyelin kılıfı kesintiye uğrar. Aksiyon potansiyeli, sürekli olarak aşağı aksona yayılmak yerine bir boşluktan yanındakine atlar. Multiple skleroz (MS) gibi bazı sinir sistemi hastalıkları miyelin kılıfının ayrılmasına sebep olur. Aksiyon potansiyalleri akson boyunca etkili olarak taşınamazlar; bu da düşünme sürecinde ve motor denetimde bir takım sorunlara yol açar.

Aksiyon potansiyeli ya hep ya hiç türünde bir sinyaldir. Tek bir sinir uyarısı, sinapsın yalnızca belirlenen miktarda sinir ileticisini serbest bırakmasına neden olur. Sinyalin “volümünü” arttırmak için nöron, sinapsa giderek daha fazla sinir ileticisi pompalayarak sinyali tekrar tekrar verir. Artan sinir ileticisi miktarı sinaps sonrası nöron olarak da bilinen, aşağı nöron akıntısı üzerinde daha güçlü bir etki yapar. Aksiyon-potansiyel ateşlemeleri arasında sodyum pompaları içerde ve dışarıda 70 milivoltluk fark oluşana dek sodyumu son hızla iter ve serbest bırakır.

Bu arada sinaptik boşluğun alt kısmındaki sinir ileticileri gelecek yeni bir sinyalin yolunun temizlenmesi için kaldırılmalıdır. Bunların temizlenmesinin üç yolu vardır: Sıradan dışarı sürüklenirler, enzimler tarafından parçalanırlar veya geriye intikal (reuptake) denilen bir işlemle hücreye geri pompalanırlar. Aslında çok tartışılan Prozak gibi yeni antidepresanların çoğu sinaps öncesi nöron olarak da bilinen yukarı nöron akıntısındaki serotonini geriye emen pompalan durdurur. Sinapstan gelen sinir ileticilerinin geriye intikalinin durdurulmasıyla belirli sinir sistemi sinyallerinin iletilme gücü önemli ölçüde düşer.

ZIHIN İLAÇLARI

Beyin nörokimyasal bir düzenektir. Nöronlar arasındaki sinaptik bağlantıların hızı ve verimliliği beynin belirli bir bölümünün nasıl işleyeceğini belirler. İlaçlar ketleyici sinir ileticilerinin salınım hızını değiştirerek beynin fazla aktif olan belirli bir bölümünü yavaşlatabilir veya uyarıcı sinir ileticilerinin geriye intikalini engelleyerek ya da saIınımını teşvik ederek aktivitesi düşük olan bir bölümünü hızlandırabilir. Gerek yasal gerek yasadışı zihin ilaçlarında yaşanan sorun yan etkileridir; çok fazla sayıda farklı türden alıcıyı aktive etme eğilimlerinden dolayı beynin hedeflenen bölümü dışındaki bölümlerini de ketler veya uyarırlar. Psikofarmokotikallerde ilerleme kaydedebilmenin anahtarı, her bir işlevin beynin tam olarak neresinde gerçekleştiğine dair daha fazla şey bilmekte ve beynin çok özel bir bölümünde tek bir tür alıcıyı etkilemeyi hedefleyen bileşimler geliştirmekte yatar.

Zihin ilaçlarının akıl hastalıklarını ‘tedavi etmediğini’ unutmamak önemlidir; ilaçlar yalnızca varolan problemlere rağmen beynin normal işlemesini sağlar. Şizofreni gibi kuvvetten düşürücü ve ilerleyen bir hastalığa maruz kalmış birinin ilaç alması onun gerçek dünyaya dönmesini sağlayabilir.

ŞİZOFRENİ TEDAVİSİNDE KULLANILAN İLAÇLAR

Şizofrenin beyninde tam olarak ne gibi bir sorun olduğunu kesin bir şekilde bilemiyoruz, bildiğimiz pek az şey de hastalıkla mücadelede kullanılan ilaçların nöronları nasıl etkilediğine dairdir. Rauwolfia serpentina Hindistan’da yüzyıllardır uykusuzluğun ve deliliğin tedavisinde etkili olarak kullanılan serpentina bir bitkidir.

Hint doktorlar 1930 yılında bu bitkiden yüksek tansiyonun tedavisinde de kullanılabilen bir öz çıkarılabildiğini keşfettiler; bu, İsveç eczacılık firması Ciba’ya, bitkinin aktif bileşenlerini ecza olarak ayırma konusunda ilham verdi. Hintlilerin Rauwolfia serpentina çok uzun süredir deliliği teskin etmek için kullanma geleneklerinden dolayı, bu ecza 1954’de şizofren hastalar üzerinde kullanıldı ve hastaları daha sakin ve daha az şüpheci kıldığı görüldü.

Bu buluş çok büyük etki yarattı çünkü beyindeki aktif sayısız sinir ileticisiyle ilgili yapılan araştırılmaların sonuçlarıyla tam olarak örtüşmüştü. Sonuçta bulunan şey de, bu eczanın sinir ileticilerinin seviyesini düşürdüğüydü. Daha sonra ticari ismi Thorazin olan bir diğer antipsikotik ilaç, klorpromazine, 1950’lerin başında anestezik bir ilaç olarak geliştirildi. Bu ilaçların ikisi de beyinde nasıl bir işlev gördükleri tam olarak açıklığa kavuşmadan önce şizofren hastalar üzerinde kullanıldı.

En sonunda dopamini ketleyen ilaçlar bulundu. Beynin farklı bölümlerindeki farklı tipte nöronların farklı sinir ileticilerini kullandığını hatırlayın. Dopamin, şizofrenide açıkça işlevini yerine getirmeyen limbik sistem tarafından yaygın olanak kullanılan bir sinir ileticisidir. Klorpromazine gibi antipsikotik ilaçlar postsinaptik nöron olarak da bilinen aşağı sinaps akıntısındaki dopamin alıcılarını ketlerler. Dönüşüm içerisinde ilacın moleküler yapısı alıcıya uyan dopamin molekülü parçasına oldukça benzer. Ama klorpromazinin uyumu mükemmel değildir ve bu nedenle alıcıyı gerçekte aktive etmeden ketler. Bu tıpkı elinizde, aynı üreticinin elinden çıkma farklı kilitler için bir yığın anahtar olmasına benzer. Anahtarlardan herhangi biri size verilen kilide uyar, ama aslında yalnızca silindiri çevirir. Vücuttaki klorpromazinle birlikte dopamin alıcıları ketlenir ve fazla aktif limbik sistem yavaşlar. Genelde birkaç gün içinde halüsinasyonlar kesilir ve konsantrasyon artar.

Amfetamin ve kokain gibi uyarıcılar limbik sistemin dopamin alıcı sisteminde tam aksi etki yaratır. Bir aksiyon potansiyeli, dopamin salınımını sağladıktan sonra sinaps öncesi nöronu, bir sonraki sinyali hazırlanmak için boşluğun dışındaki fazla sinir ileticilerini hızla pompalayacak proteinlere sahip olur; bu ‘geriye intikal’ denilen işlemdir. Böylece sinir ileticileri tekrar kullanılır hale gelir ve daha sonraki bir salınım için tekrar paketlenir. Amfetamin ve kokain, dopaminin geriye intikalini engeller ve böylece nöronlar aşırı uyarılmış olur. Bu ilaçların belirli bir dozun üzerinde uzun süreli kullanımı nöronların aşırı uyarılmasına yol açar, bu da limbik sistemi bozar ve şizofrenidekine çok benzer psikotik belirtiler ortaya çıkar. Gerçekte acil vaka olarak bir psikiyatri koğuşuna kabul edilen psikotik hastaların çoğu şizofren değildir; yüksek dozda crack veya speed alıyordur.

Antipsikotik ilaçlar şizofreni tedavisinde faydalı olmakla birlikte mucizevi ilaçlar değillerdir. Her zaman faydalı olmazlar ve ciddi yan etkileri olabilir. Klorpromazine ve benzeri ilaçlar bunları kullanan kronik şizofrenlerin %13’ünde sonradan ortaya çıkan diskinezi’ye yol açar. Bu sendrom, ağzın ve dilin çiğneme, emme veya ağız şapırdatma biçiminde istem dışı olarak sürekli hareket ettirilmesi şeklinde ortaya çıkar. Kollar, bacaklar hatta tüm vücut titremeye başlayabilir. Olayın korkutucu boyutu ilaçlar kesildiğinde bile bu yan etkilerin devam edebilmesidir. Clozapine, dopamini beynin diğer ilaçların etkilediği bölümünden farklı bir yerinde bloke eden yeni bir antipsikotik ilaçtır, ancak sonradan ortaya çıkan diskinezi’ye yol açmaz. Ama bu gelişmiş antipsikotik bile bazı problemlere yol açar; ilacı alan hastaların yaklaşık %2’sinde kandaki akyuvar seviyesinde düşme görülür.

Şizofreni temel olarak bir beyin hastalığıdır ve ilaç terapisi en önemli tedavi aracıdır. Ama ilaçlar gerçek yaşamda karşılaşılan gerilimi alt etmek için gerekli yetileri kopye edemezler ve yaşamı öğretemedikleri için psikoterapiye de iş düşer. Bu noktada kullanılan terapi, hastalara hem insanı yorgun düşüren bir hastalıkla yaşayıp hem de hayatın pratik problemleriyle nasıl baş edeceklerini öğretmeye yarayan destekleyici terapidir

 MANİ VE DEPRESYON İÇİN KULLANILAN İLAÇLAR: LİTYUM

Çift kutuplu bozukluklar için geliştirilen ilk ilaç, hücrelerin yapısında bol miktarda bulunan potasyum ve sodyuma yakın basit metalik bir element olan lityumdur. Bununla birlikte lityum normalde vücutta tetkik edilebilir oranlarda bulunmaz. 1948 yılında John Cade adında Avustralyalı bir psikiyatrisi manik durumları açıklamak için, idrara karışan toksik bir madde olup olmadığını belirlemeye çalışıyordu. Bu beyin zehirini araştırmak için manik hastalardan aldığı idrarı Gine domuzlarına enjekte etti ve etkileri gözledi. Daha sonra saf sidik enjekte etmek yerine, üre ve ürik asit gibi idrarın temel bileşenlerinin düzenlenmesiyle elde edilmiş eriyikleri kullanmaya karar verdi. Ürik asit suda kolaylıkla çözünmediğindenden eriyiklerin hazırlanmasında problemle karşılaştı. Şans eseri eriyiğin hazırlanması için ürik asidin oldukça çözünebilir bir formu olan, lityum üratı denilen tozu kullandı. Yeni eriyiğin enjekte edildiği Gine domuzları gözle görülür bir şekilde uyuşuklaşmıştı. Cade, daha sonra, denek hayvanlarındaki bu enerji azalmasının solüsyondaki ürik aside değil, lityuma bağlı olduğunu keşfetti. Hemen çalışmalarını insanlar üzerinde denedi ve beş yıldır kronik manik olan 51 yaşındaki bir erkek denekte lityumun gücünü denemeye karar verdi. Cade’in yazdığına göre hasta “sevimli bir şekilde huzursuz, pis, yıkıcı, zarar verici ve müdaheleci” biriydi. Söz konusu kişi için daha sonra şunları da yazdı: “Bütün bu yıllar boyunca geçmişindeki sıkıcı değerlere özel bir önem verdi, oyalandı ve yaşamının geri kalanında da aynı yerde kalması ihtimali vardı.”

Lityumla tedaviye başlanan ilk üç hafta içinde hasta maniden kurtuldu ve gerilemeden çıkıp nekahet devresine girdi. Üç ay sonra hastaneden taburcu edildi. Ne yazık ki lityum Amerika’da 1971 ’e dek genel kullanıma sunulmadı. Kısmi bir kullanımı vardı çünkü daha önceleri kalp ilacı olarak kullanılmış ve birçok hastanın ölümüne sebep olduğundan piyasadan çekilmişti. Lityumun işe yaradığı şüphesizdi ama hiç kimse niye işe yaradığına dair net bir fikre sahip değildi. Spesifik sinir ileticileri alıcılarını hedefleyen antipsikotik ilaçların aksine lityum, vücuttaki her hücrenin içine girebiliyordu. Etkisini tam olarak nerede gösterdiğini ayırdedebilmekse ustalık isteyen bir işti.

Bilim-insanları lityumun inosital fosfat diye bilinen enzimin aksiyonunu engellediğini biliyorlar. Bu enzim, bir alıcının bir sinir ileticisiyle açılmasından sonra ortaya çıkan bio-kimyasal değişimler zincirinde rol oynar. Bir analoji kurmayı denersek, arabayı (nöron) çalıştırmak için anahtar (alıcı) çevrildiğinde, kontak anahtarındaki bir bağlantı kapanır ve bu da sırasıyla marş motorunun dönmesine ve ateşleme bobini aracılığıyla yüksek elektrik akımının yayılmasına sebep olur, distribitör ve buji kıvılcım çıkarır. Lityum, marş motoruna doğru elektrik akışını engeller, arabanın çalışmasını zorlaştırır. Bir diğer deyişle nöronlar sakinleşir, ateşlemeye daha az eğilim gösterir ve manik semptomlar kontrol altına alınır. Ayrıca birtakım bilinmeyen nedenlerden dolayı lityum yalnızca coşkulu ve heyecanlı duygu durumlarını daha az heyecanlı ve daha az coşkulu hale getirmekle kalmaz, çöküntü durumlarında da olumsuz duyguların şiddetini azaltır. Lityumun tek başına depresyona karşı koymakta yetersiz kaldığı bazı durumlarda lityumun yanısıra (biraz sonra tartışılacak olan) antidepresif ilaçlar da kullanılır.

Lityumun yol açtığı bazı sorunlar da vardır. Bunların en önemlisi, kullanıcıların üçte birinde işe yaramamasıdır. Depresyon ve öforinin aynı anda ortaya çıktığı duygu durumu karışık hastalarda, öfori ve depresyon çevrimlerinin yılda dört veya daha fazla kez yaşandığı hızlı çevrim durumlarında lityumun etkinliği çok düşüktür. Lityumu yararlı bulan ve güvenle kullanan kişilerin bile %60’ında başka manik patlamalar olacaktır.

Son araştırmalar, volproik asit gibi epilepsi nöbetlerini engellemede kullanılan ilaçların çift kutuplu bozuklukların çevrimini kırabildiğini göstermiştir. Bu ilacın büyüleyici yanı GABA alıcısıyla etkileşmesidir; bu alıcı aynı zamanda alkol ve uyku ilaçlarının etkilediği alıcıdır. Kritik GABA alıcısı üzerine daha detaylı bilgiyi anti-anksiyete ilaçlarıyla ilgili aşağıdaki tartışmada da bulabilirsiniz.

ANTİDEPRESİFLER

Önemli depresyon vakalarında antidepresifler kullanılır ve bu kimyasalların nöronları etkileme biçimi oldukça iyi bilinmektedir. Her biri sinir ileticilerinin alıcılar tarafından kabul edilme veya işlemez hale getirilme biçimini değiştirir. Antidepresiflerin Prozak ve Zoloft gibi en yeni türleri, heyecan durumlarında ortaya çıkan, nöronlar tarafından sıklıkla kullanılan sinir ileticisi serotininin geriye intikalini engeller.

Geriye intikalin bu ketlenmesi postsinaptik nöronlara serotonin sinyali gönderilmesini sağlar ve bu da depresyonu hafifletir. Zor olan, sinaps düzeyinde meydana gelen bir olayın depresyon gibi karmaşık bir davranış biçiminde nasıl bir yeri olduğunu belirlemektir.

Beyinde farklı türde nöronların bulunduğunu ve her türün kendi favori sinir ileticileri olduğunu hatırlayın. Duygu durumu belirlenmesinde rolü olan bu nöronlar baskın olarak serotonin kullanırlar, bu nedenle serotinin seviyesi etkilenerek duygu durumu değiştirilebilir.

Depresyon belirtileri azalır azalmaz hastaların iyileştiğini ya da istikrar kazandığını varsayarak antidepresif ilaçları kesmek psikiyatristlerin yaygın biçimde kullandığı bir tıbbi uygulamadır. Bu uygulama özellikle, depresyona karşı kullanılan ilaçların üç halkalı bileşikler ve monoamin oksidaz inhibitörlerinden ibaret olduğu zamanlarda yaygındı.

Uç halkalı bileşikler diye adlandırılmalarının sebebi kimyasal yapılarında üç karbon çemberi olmasıdır, yalnızca serotoninin değil çeşitli sinir ileticilerinin geriye intikalini engellediklerinden daha fazla nöronu etkiliyorlardı ve bu da yeni antidepresiflerden daha fazla yan etkileri olduğu anlamına geliyordu.

Ancak yeni çalışmalar, majör depresyonların, tekrar etme olasılıkları yüksek, uzun dönem hastalıkları olduğunu göstermiştir. Araştırmalar, antidepresif almaya devam eden hastaların tekrar depresyona girme olasılıklarının daha düşük olduğunu göstermiştir. Daha az yan etkiye sahip yeni ilaçların bulunmasıyla antidepresifler hem daha uzun süre hem de daha hafif depresyon geçiren kişiler tarafından kullanılabilir bir hale geldi. Bununla birlikte antidepresiflerin kullanımı, kilo vermek gibi uygun olmayan alanlar da dahil olmak üzere istenenden çok daha yaygındır.

İlaçlar depresyon tedavisinde etkili tek yaklaşım değildir. Antidepresifler tabii ki yararlıdır ama psikoterapi de ilaçla birlikte veya tek başına yararlı bir yöntemdir.

Peki depresyon organik bir hastalık ise konuşma terapisinden niye sonuç alınmaktadır?

Bazı araştırmacılar karmaşanın gerçekte iki tür majör depresyon olmasından kaynaklandığını düşünüyorlar; biri, özel olarak beyindeki bir düzensizlikten kaynaklanan, diğeri de hayatın zorlukları karşısında çabuk etkilenen insanlarda gelişen tür. Washington Üniversitesi Tıp Fakültesi psikiyatrislerindenWayne Drevets’in dediği gibi; “Eğer sorununuz üzerinde çalıştığımız türdeki depresyonlardan biriyse, uygun ilaç tedavisi olmaksızın, yalnızca kendi çabanızla bu dertten kurtulamazsınız”. Depresyonun daha hafif biçimlerinde psikofarmakotikallere başvurmaksızın tedavi yoluna gidilebilir.

ELEKTRO-KONVULSİF TERAPİ

Depresyonunun en şiddetli biçimlerinde en son başvurulan tedavi, beyne elektrik akımı verilerek uygulandığından dolayı şok tedavi de denilen elektrokonvulsif terapidir (ECT). Bu yöntem genelde ‘Guguk Kuşu’ filminde, sadist bir hemşire tarafından hastalara boyun eğdirmek veya onları cezalandırmak için kullanılan iğrenç bir tedavi olarak bilinir. Filmdeki olaylar geçmişte yaşananlara çok da uzak değildir, çünkü ECT ehliyetsiz veya konuya yeterince dikkatli yaklaşmayan kurumlarda sıklıkla ya yanlış ya da gereğinden fazla kullanılmıştır. Bununla birlikte bugünlerde çok daha insani bir biçimde ve son çare olarak, beyne daha düşük voltaj vererek ve sarsıntı altındaki hastanın kemiklerinin kırılma riskini azaltmak için kas gevşeticilerle birlikte uygulanmaktadır. Elektrik sarsıntıları beyinde epilepsidekine benzer küçük bir nöbete sebep olur ve bu her nasılsa beyinde duygu durumla bağlantılı sinir ileticilerinin dengesini geri kazanmasını sağlar Ama beyinde bu nöbete sebep olan çok fazla sayıda biokimyasal değişim gerçekleşir ve oldukça derin bir depresyon içindeki hastayı bu dertten kurtaran ECT’nin başarısından neyin tam olarak sorumlu olduğunu ayırt etmek güçtür.

ECT sanıldığından daha yaygın bir terapidir. Her yıl yaklaşık 30 000 Amerikalı bu terapiye girer; bu 30 000 kişinin arasında yer alan talk-showcu Dick Cavett 1992’de ‘People’ adlı dergiye yazdığı yazıda “ECT olağanüstü birşey,” diyordu; “Karım bu konuya şüpheyle yaklaşıyordu, ama terapiden sonra, onu dört gözle beklediğim odaya geldiğinde yerimden doğrulup ‘Bak canlıların arasına kim katıldı,’ dedim. Sihirli bir değnek gibiydi.”

Cavett’in hararetli taraftarlığına rağmen ETC’nin ciddi yan etkileri de vardır. Genellikle depresyona karşı başarısız olmakta ve etkili olsa da olmasa da şaşkınlığa ve ciddi hafıza kaybına neden olabilmekte. Yöntemi eleştirenler depresyondan kurtulma nedeninin nörokimyasal dengede gizemli bir yenilenme değil hafıza kaybı olduğunu söylüyorlar. ECT’yi eleştirenlere göre ‘İşe yarıyor’ çünkü hafıza kaybı öyle derin ki hastalar onları neyin çöküntüye uğrattığını hatırlamıyorlar.

ANKSİYETE DURUMU

Alkolün, antikonvülsanların ve anksiyete ilaçlarının ortak yönü nedir?

Hepsi de GABA alıcısı aracılığıyla çalışır. GABA, bir inhibitor sinir ileticisi olan   gamma-aminobutyric’in kısaltmasıdır. Daha önce öğrendiğimiz gibi nöronlar, ya sinaps sonrası nöronunu uyarır ve onlar da aksiyon potansiyeli hareket geçirmeye eğilimli olur ya da nöronu ketleyerek uyarıyı engeller.

Serbest kalan GABA nöronlarını beynin fren sistemi olarak düşünebilirsiniz. GABA bir sinapsta serbest kaldığında, sinaps sonrası nöronun GABA alıcılarına taşınır. Bu proteinler yalnızca alıcı değillerdir aynı zamanda klorid kanallarıdırlar. Kanallar, açık olduklarında iyonların kanallar boyunca serbestçe akmalarına izin veren proteinlerdir. Aynı zamanda uyarılar arasında, bir nöronun iç yükü, sodyum pompalarının gayretli çalışmalarıyla 70 mili volta düşer. Sodyum kanalları açık olduğunda, aksiyon potansiyeli bir nörona doğru ilerler ve yüksek oranda konsantre, pozitif yüklü sodyum iyonları nöronun içine akar.

Klorid iyonlarının da nöronun dışında gayet konsantre olduğu ve sodyum pompası ve kanalları olduğu gibi klorid pompası ve kanalları da bulunduğu ortaya çıkmıştır. Klorid kanallarının bir çok türü GABA’ya duyarlıdır.

Bu sinir ileticisi, bir sinaps öncesi nöronu tarafından salındığında ve GABA alıcısının içine yerleştiğinde, klorid kanal kaynakları açılır. Klorid iyonları kendi negatif yükleriyle nöronun içine akarlar ve hücreyi olağandan daha negatif hale getirirler. Bu klorid baskını, nöronun yükünü 80 milivolta kadar düşürür. Bu, nöronun bir aksiyon potansiyeli uyarısına daha dayanıklı hale gelmesi demektir. Nöron için bu durum, frene basarak bir yokuşu tırmanmaya çalışmaya benzer.

Antianksiyete ilaçlarının yaptığı, GABA’ya verilen yanıtın gücünü arttırmaktır. Valium gibi ilaçlar GABA’nın tam yanındaki bu klorid kanallarını kilitler, ama ikisi aynı anda bulunduğunda kanallar daha geniş ve daha uzun bir şekilde açılır, böylece hücreye akan klorid miktarı iki katına çıkar. Bir kez daha fren analojisini kullanırsak, antianksiyete ilaçları klorid kanalına bir güç desteği gibidir. Nöron içinse, el freni çekiliyken yokuş yukarı çıkmaya benzer, aksiyon potansiyeli uyarısını zorlaştırır.

Daha önce belirtildiği gibi, farklı türden nöronlar farklı sinir ileticileri kullanırlar. Anksiyete ilaçları sinir ileticisi olarak yalnızca GABA’yı kabul eden nöronlar üzerinde etkili olurlar. Bununla birlikte birçok farklı türde GABA alıcısı vardır. GABA alıcıları yalnızca anksiyete üreten nöronlarda değil kasları kontrol eden nöronlarda da bulunurlar. Valyum ve alkol beynin anksiyeteyle ilgili olan bölümündeki GABA alıcılarını güçlendirdiği gibi alkol beynin diğer tarafını da etkiler, titremeye, kekelemeye, sendelemeye sebep olur ve bu da onu istenmeyen bir anti-anksiyete ilacı hale getirir.

Nörologlar, yan etkilerden kaçınmak için belirli bir amaca yönelik ilaçları seçerler veya bu tür ilaçlar geliştirirler; yani bu ilaçlar yalnızca doğru tür nörondaki doğru alıcıyla etkileşir. Ama en yeni ve oldukça etkili beyin-tarama teknolojisiyle bile, 100 milyar nöronluk yoğun nöron ormanında doğru nöronu ve doğru alıcıyı bulmak son derece zordur. Yeni ve daha gelişmiş zihin ilaçlarının yaratılması, hâlâ tesadüflere kalmıştır. Genelde ‘işe yarar’ bir ilaç keşfedildiğinde, çalışma mekanizması tam olarak anlaşılmadan ilaç kullanılır. Nörologlar daha sonra ilacın hangi yollarla etki ettiğini keşfetmeye çalışırlar ve bu işlevi daha büyük bir dikkatle veya daha iyi bir şekilde yerine getirecek çeşitler yaratma yoluna giderler.

PROZAK, FREUD’UN YERİNİ ALABİLİR Mİ?

Beyin vücudumuzdaki en gizemli organdır. Beyinde 100 milyar nöron olduğunu biliyoruz. Örnek vermek gerekirse yalnızca muzun tatlı kokusuyla biranın keskin kokusunu birbirinden ayırmak için altı milyon beyin hücresinin harekete geçmesi gerekir. Ancak nörologlar hâlâ bunun nedeni hakkında net bir fikre sahip değiller.

Ancak, beyin, binlerce yıldır açıklamalara karşı gelmiş bilinmez bir işleve sahip bir karakutu değildir. Bugün bilim insanları beynin hücre ve biyokimya düzeyinde nasıl çalıştığına dair pekçok şey biliyorlar. Gerçekte birçok nörolog düşünme biçimimizin, öncelikle beyin kimyamızla ve sinaps adı verilen nöronlar arasındaki trilyonlarca bağlantının kompleks etkileşimiyle belirlendiğine inanıyor.

Birçok kişi bütün düşüncelerimizin, düşlerimizin ve duygularımızın yani zihin diye adlandırdığımız çok ince tözü oluşturan herşeyin, kimya ve bağlantıların karşılıklı etkileşimlerinin sonucu olduğuna inanıyor. Farklı beyin fonksiyonlarının, beynin farklı alanlarında gerçekleştiği, beynin “dağılmış paralel işlemleme (distributed parallel processing) diye bilinen bir yöntemle çalıştığı ve tümünün aynı anda çalışmadığı çok yeni keşfedilen gerçeklerdir, Siz bu sözcükleri    okurken, beyninizin arka kısmındaki okuma edimiyle ilgili özel bölüm aktiftir, yan taraftaki diğer alanlar sözcüklerle meşgul olurken, frontal lobun diğer alanları da resimleri biraraya getirir. PET ve MRI gibi tarama teknikleriyle bu alanları aktivite ile ‘ışıdığını’ görebilirsiniz.

Akıl hastalıkları bugün kompleks bilginin düzgün işlemlenme sürecinde bir aksama olarak düşünülüyor. Beyni farklı sorunlar üzerinde ya da aynı sorunun farklı farklı yönleri üzerinde çalışan, network ağıyla birine bağlı birçok bilgisayardan oluşmuş bir yapı gibi düşünürsek, bir bilgisayar bozulduğunda ya da bilginin doğru olarak aktarımını sağlayan ağda bir aksaklık olduğunda sistem çöker; zihin dengesizleşir. Bununla birlikte beyin bir mikro işlemci ve zihin de bir bilgisayar programı değildir. Beyin elektrikle değil biokimyayla işleyen bir organdır. Bu açıdan bakıldığında rahatsız bir zihne yardım etmenin en iyi yolu, diğer organlar gibi onu da biokimyasal dengesine kavuşacak şekilde ilaçla tedavi etmektir.

Bu, psikiyatride “biyolojik devrim” diye adlandırılan şeyin temelidir. Nörologlar ve psikiyatristler arasındaki geçerli eğilim, akıl hastalıklarını bilinçaltı düşüncenin baş döndürücü akıntılarının kendilerini fiziksel ve zihinsel belirtilerle ortaya koyması olarak görmekten çok, kusurlu bir beyin fonksiyonunun sonucu olarak görme yolundadır. Gerçi, göreceğimiz gibi, hâlâ yetişme tarzı, toplum, çocukluk travmaları ve çevre tanımına giren herşeyin zihnimizin biçimlenmesini belirleyen önemli etkenler olduğu düşünülüyor. Örneğin nüfusun yalnızca yüzde birlik bir oranı şizofreni yüzünden acı çekmektedir. Bununla birlikte tek yumurta ikizlerinden birine şizofreni tanısı konduğunda diğer ikizde de aynı hastalığın gelişme olasılığı yüzde ellidir. Bunun bize gösterdiği, akıl hastalıklarında genetiğin önemli bir faktör olduğudur, bununla birlikte henüz tam olarak açıklanamamış çevresel etkenler de büyük bir rol oynuyor olmalıdır.

Akıl hastalıklarını organik hastalıklar olarak gören yaklaşım hâlâ egemenliğini korumakta ve bugün, üçüncü bölümde göreceğimiz, şizofreni için chlorpromazine, çift kutuplu hastalıklar için lityum gibi ilaçlar mevcuttur. Depresyonun kara bulutlarını kaldıran yeni ilaçlar vardır; Prozak ve Zoloft bunlardan yalnızca ikisi ve bu yeni antidepresiflerin daha öte işlevleri olabileceği de iddialar arasında. Prozak’ı Dinlemek adlı tartışmalı kitabın yazarı Peter Kramer’e göre antidepresif ilaçlar yalnızca hasta zihinleri iyileştirmekle kalmıyor aynı zamanda iyi olan zihinleri de daha iyi hale getiriyor, kişi öncekinden daha olumlu, daha mutlu tutumlar geliştiriyor.

Bazı psikiyatrisler, Sigmund Freud’un öncülüğünü yaptığı konuşma terapisine olan güvenlerini koruyorlar ve inançları akıl hastalıklarının organik olmadığına; akıl hastalıklarının ortaya çıkmasında en önemli rolü çocukluk travmalarının ve diğer çevresel faktörlerin oynadığına inanıyorlar. Başlıca akıl hastalıklarının iyileştirilmesinde psikoterapi yaklaşımının savunucularından Prozak’a Karşılık Vermek ve Toksik Psikyatri kitaplarının yazarı Peter Breggin basitçe, doğuştan sahip olduğumuz beyin kimyasıyla yönetilmediğimizi iddia ediyor; Breggin, zihnimizin şekillenmesinde en önemli rolü büyütülme biçimimizin -yetiştirilme ve çevre-oynadığını iddia ediyor. Ama en azından bugün, nasıl düşündüğümüzü ve davrandığımızı belirlemede en büyük etkinin büyütülme biçimimize değil doğaya ait olduğu düşünülmektedir. İlaç terapisi, ciddi akıl hastalıklarının iyileştirilmesine dair en büyük umudu sunmaktadır.

Gerçekte zihni yöneten mizaçsa, genlerimiz de bu mizacı belirleyecektir. Yeni yeni sormaya başladığımız rahatsız edici soru şudur:

Genetik eğilimlerimizi ilaçlarla ve genetik mühendisliğiyle kontrol edebilir miyiz?

Şiddet, şişmanlık ve ırkçılık bu yollarla içimizden atılabilir mi?

Ve bunu yapmak istiyor muyuz?

İLAÇLARIN KÖTÜYE KULLANIMI

Alkol ve diğer alışkanlık yaratan maddeler sarhoş edici etkilerini yukarıda tanımlanan reçeteli ilaçlarla aynı şekilde yaratırlar. Bahsettiğimiz gibi alkol GABA alıcısını engelleyerek öfori ve sarhoşluk yaratır; alıcının aktivitesini iki katına çıkarır ve beynin anksiyete merkezini yavaşlatır.        

Methamphetamine gibi amfetaminler aynı zamanda dopaminkullanan nöronları da etkilerler. Bu bileşenler aslında nöronun içine girer ve herhangi bir aksiyon potansiyeli bu salınımı emretmese bile, sinaps öncesi kesecikleri -sinir ileticilerini tutan şu küçücük kürelerisinapsın içine dopamin saçmaları için uyarır. Hem kokain hem amfetaminler sinapsta bulunan dopamin miktarında kesintisiz bir artış yaratırlar. Kullanıcı tercih ettiği ölçüde methamphetaminein veya crack kokainin sigara gibi içilmesi de çok benzer bir etki yaratır.Bununla birlikte methamphetaminein uyarıcı etkisi daha uzun sürelidir. Bu uyarım kişinin duygu durumunu yükseltir, kokainle yükselen insanlar kendilerini yenilmez ve çok dayanıklı hissettiklerini belirtmişlerdir. Kokain öncelikle, zaten ‘yüksek’ olan ve normal durumlarını korumak veya bu potansiyeli artırmak isteyen insanlara hitap eder. Stanford Tıp Merkezi Psikiyatristlerinden Dr. Roy King’e göre: “Eğer oldukça dışa dönük bir insansanız veya hafifçe manikseniz, tabiatıyle kokain doğal yüksekliğinizi arttıracaktır.”

Amerikan yetişkin nüfusunun %92’si düzenli olarak çay, kahve, veya Coca Cola tükettiğinden kafein Amerika’da en yaygın olarak tüketilen zihin ilacıdır. Bu uyarıcı, başka bir inhibitor sinir ileticisi olan adenosini ketleyerek çalışır. Adenosin, glutametein salınımında fren işlevi gören uyarıcı bir sinir ileticisidir. Kafein esas olarak glutamete üzerindeki freni kaldırır ve ne kadar fazla kafein alırsanız o kadar az frenleme olur. İstenen bir etkisi zihin işleyişini hızlandırmasıdır ve özelde beynin dikkat-odaklama merkezini uyarır. İstenmeyen yan etkisi ise adenosine freninin yokluğunun motor nöronları çok fazla tahrik etmesi nedeniyle ortaya çıkan çarpıntıdır.

PCP cerrahi bir anestezik olarak geliştirildi ama Amerika’da yasal olarak çok uzun süre satışta kalmadı, çünkü çok güçlü bir halisinasyon yaratma etkisi vardı. Valyum gibi PCP de iyon kanalına etki eder ama bu olayda kanal, kalsiyum iyonlarının nörona girişini kontrol eder. Glutamate beynin her yerinde bulunur ve bir kalsiyum kanalına bağlandığında, bu iyonların nöronun içine akmasına izin verir. Bu ani kalsiyum baskını, bir aksiyon potansiyelini hemen uyaracakmışçasına nöronu uyarır. PCP, glutametin bu kalsiyum kanallarını açmasını engeller, böylece yalnızca acı iletiminini engellemekle kalmaz aynı zamanda algı bozulmasına da -halisünasyon gibiyol açar. Morfin ve eroin gibi afyon türevi uyarıcılardan daha farklı bir yolla etki eder; vücudun doğal uyuşturucuları tarafından kullanılan alıcıları bağlarlar. Endorfîn ve enkephalinler olarak adlandırılan bu doğal uyuşturucular beşten otuza kadar uzanan amino asit zincirlerinden oluşan peptitlerdir. Daha uzun zincirler genellikle protein olarak adlandırılırlar.

Endorfınlerin ve enkephalinlerin beyinde birçok doğal işlevi vardır. Panik durumunda veya herhangi bir yaralanmaya karşı tepki vermek için ve hatta uzun mesafeli bir koşu gibi durumlarda gayret sağlamak için salınırlar; ‘koşucuların yüksekliği’ denilen şeyin nedeni bu olabilir. Acının algılanmasıyla ilgili nöronlar, bu maddeler için, hücre yüzeyinde alıcılara sahiptirler. Bu alıcılar doğal afyon türevleri tarafından açıldıklarında acı iletisi, iyi anlaşılmayan bir iç nöral işleyiş aracılığıyla reddedilir. Morfinin ve onun daha güçlü kuzeni eroinin, endorfin ve enkephalin moleküllerinin kritik alanlarına benzeyen bir moleküler yapıları vardır ve acı-bastırıcı alıcıları da açarlar. Acının hafiflemesinin yanı sıra hem doğal hem yapay afyon türevleri öfori üretmek için diğer nöronlar üzerinde etkili olurlar. Peptitlerin kendileri ilaç olarak kullanılmazlar çünkü kandaki veya bağırsaktaki enzimler tarafından saf dışı bırakılırlar ve potansiyel birçok toksik maddenin girişini engelleyen -kan-beyin engeli olarak bilinenince, bağlayıcı zarların içine kolaylıkla giremezler. Morfin ve eroin bu kadar kolay saf dışı bırakılamaz ve gerçekte kan-beyin engelini aşarlar.

İÇME İTKİSİNİ ENGELLEMEK

Antabuse alkolikleri içkiden uzak tutmak için kullanılan, potansiyel olarak öldürücü bir ilaçtır. Bu ilaç öfori ve sarhoşluk yaratmak için alkolle etkileşen GABA alıcısını etkilemez. Bunun yerine karaciğerdeki alkolü metabolize eden enzimleri bloke eder. Sonuç olarak vücutta asetaldehid denilen toksik bir bileşen birikir. Tek bir kadehten sonra birikmiş asetaldehid kafada zonklama, hararet ve nefes alma güçlüğü yaratır. Eğer kişi içki içmeye devam ederse ölüme bile sebebiyet verebilir. Antabuse içkiye duyulan şiddetli isteği ortadan kaldırmaz ama olumsuz etkileriyle bu itkiye karşı direnmeyi kolaylaştırır.

BAĞIMLILIK SİSTEMİ

Eroin, kokain veya nikotin olsun, bir ilaca bağımlı hale gelmek yalnızca fiziksel alışkanlıkdan daha farklı bir süreci içerir. Vücut bir madde ile sürekli olarak yıkanmaya uyum sağladığında, ilaç kullanıcısı ilaca fiziksel olarak bağımlı hale gelir. Örneğin, kokainin kötüye kullanımı sırasında sinapsta sürekli olarak aşırı oranda dopamin bulunur ve sinaps buna postsinaptik tarafta daha az alıcı üreterek yanıt verir. Komşunuzun sürekli olarak yüksek seste müzik dinlediğini düşünün; bunun sonucunda siz pencerelerinizi kapatırsınız. Çünkü gürültü çok yüksektir ve siz pencereleriniz kapalıyken bile sesi duyuyorsunuzdur. Ancak komşunuz aniden volümü düşürürse -bunu, ilaç alımının kesilmesine benzetebiliriz- hiçbir şey duyamaz hale gelirsiniz. Nöronlar pencere değildir ye basitçe hızla geriye çekerek açılmazlar. İlaç alımı aniden kesildiğinde dopamin alıcılarının tekrar üretilmesi ve normale dönmesi günler alır.

Bununla birlikte ağır uyuşturucu bağımlılığında kilit nokta fiziksel bağımlılık değildir. Beyinin olağanüstü kompleks paralel dağılmış bir işlemci olduğunu ve beynin içinde her zaman gözle görünenden çok daha fazla şeyin olup bittiğini hatırlayın. İlaç bağımlıları, alkolikler ve hatta sigara tiryakileri bağımlılıklarından kurtulmak için tedavi olmuşlar veya vücutlarındaki toksik maddeyi atmışlardır ama birçok durumda alışkanlıklarına geri dönerler. Tek fark, başlangıçta yükselmek için temizlenme (tedavi) öncesinden daha az ilaca ihtiyaç duymalarıdır.

Olayın geçtiği yer gerçekte beynin ödüllendirme sistemidir. Yerken, içerken, sevişirken veya çocuk yetiştirirken temel olan şey insanlık yarışındaki hayatta kalma mücadelesidir. Bu şeylerin düzenli bir şekilde yapılmasını, en azından bunun için uğraşılmasını güvence altına almak için insanların ve diğer memelilerin beyinleri, ödül olarak bir zevk sağlamak için özel olarak düzenlenmiş birbiriyle ilişkide olan bir dizi nöron geliştirmiştir. Mesocorticolimbic pathway (MCLP) denilen bu ödül sistemi beynin bir çok bölümüyle ilişkidedir. Temel olarak limbik sitemde, beynin heyecan ve duyguyla ilintili alanında yer alır. Alışkanlık yapıcı ilaçlar, kullanıcılar ilaç kullanımını yemek, içmek gibi yaşamsal bir eylem olarak görmeye başladıklarında benzer bir yolla ödül sistemini harekete geçirirler. Bağımlılar aynı aç kalındığındaki gibi ilaç alamadıklarında acı duyup bundan ıstırap çekerler ve şiddetli arzularını doyurduklarında ani bir zevk duygusunu yaşarlar. Ödül sistemlerine, yeni bir maddeye arzu duymayı öğretmişlerdir ve bir bağımlıyı bu alışkanlığından caydırmak bu öğrenilmiş modeli yok etmeye yetmez.

Bazı insanlar, bağımlılık yapıcı ilaçlarla kendi isteklerine göre yönlendirilmiş bir ödül sistemine sahip olmaya özellikle eğilimli görünürler ve araştırma sonuçları böyle durumlarda güçlü genetik faktörlerin rol oynadığı konusunda şüphe uyandıracak niteliktedir. Ancak, buna sebep olan belirli bir gen veya çapraşık genlerin yeri saptanabilmiş değildir. Tedavi görmüş ilaç ve alkol bağımlıları pek çok kez bu alışkanlıklarına geri dönmüşlerdir. En iyi oranla, uzun dönemli tedavilerle ve oldukça zorlayıcı önlemlerle %50’lik bir başarı beklenebilir. Antabusebir alkoliğin içkiden uzak durmasına yardım edebilse de bağımlının şiddetli arzusuyla mücadele edebilecek etkide bir ilaç yoktur. Ancak özellikle bilişsel-davranışsal terapiyle birlikte kullanılan bazı ilaçların bir dereceye kadar etkili olabildiği görülmüştür.

************************

UZUN DÖNEMLİ TERAPİ: EKONOMİ ONU (şizofreni) VİCDANSIZCA MAHVETTİ

Psikofarmakolojinin ve psikoterapinin hedefleri aynıdır; kişinin hayatını iyileştirmek ve desteklemek. Bir şizofren için amaç onu topluma geri döndürebilmek ve onu toplum içinde yaşayabilir hale getirmektir. Depresyonda olanlar içinse amaç, onları normalde mutlu ve uyumlu kişiler hale getirmektir. Ancak olayın bir yönü de mali yüküdür. Birçok psikiyatrik ilaç, kullanıcılara veya sigorta şirketlerine ayda 60$’a mal olurken, tek bir psikoterapi seansı genellikle bunun iki katından fazlasına mal olmaktadır. Gerek majör gerek hafif depresyon söz konusu olduğunda ise, hasta yıllarca ilaç kullanmak zorunda kalabilir ve bunun yıllık maliyeti yaklaşık 700 Dolardır. Bununla birlikte hafif bir depresyon sözgelimi 25 seanslık kısa bir psikoterapiyle tedavi edilebilir; bunun yıllık maliyeti yıllık 3000 Dolardır. Ama psikoterapiyle tedavi edildiğinde depresyon, tedavi sonrasındaki iki yıl boyunca tekrarlamayabilir ve hasta terapistin muayenehanesine uğramaz. Ancak bu iki yıllık zaman içinde kısa bir psikoterapi bile ilaç tedavisinin iki misli bir maliyete sahiptir. Doğruyu söylemek gerekirse, antidepresiflerin maliyetine, buna eşlik eden psikoterapi seanslarının maliyetini de eklemelisiniz, bu da diyelim ki iki yıllık maliyet üzerinden toplamın %10’u kadar bir yekûn tutar ve sonunda faturalar aşağı yukarı aynıdır.

Ama bu iki yaklaşımı, uzun-süreli psikanalitik yaklaşımla ki hâlâ birçok psikiyatrisi bu yöntemin birçok akıl hastalığında oldukça etkili olduğunda ısrar ediyor- karşılaştırın; İki yıldan fazla süren haftalık seanslarla yıllık fatura 12000 Dolar veya daha fazla bir miktara çıkar. Yaklaşımın etkinliği söz konusu olsa dahi hastanın kişisel bir kavrayış kazanması sürecinde yoğun bir katılım gerekir, bu başarının kanıtlanması zordur. Bugün bir çok sigorta şirketi yalnızca ilaç terapisini ve yıllık 25-30 seansı aşmayan kısa bir psikoterapiyi karşılıyor. Akıl hastalıkları ile ilgili yaşam boyu süren sağlık sigortalarının çoğu her hastayı 10 000 Dolar ile sınırlamaktadır. Psikologlar mesleklerini insafsızca öldüren piyasa koşullarından dehşete düşmüş durumdalar. Psikolog Maureen O’Hara şöyle yazıyor: “Kaliforniya’da bir kuşağın insanlarının içlerindeki şeytanı açığa çıkarmalarına, kaos ve kargaşa zamanlarında insanların huzur bulmaları için gerekli psikolojik yetilerini geliştirmelerine yardım eden yüzlerce terapist bugün sağlık alanından sürülüyor.”

O’Hara bugünlerde pek çok sigortacının, kendisine “psikoterapiye inanmadığını,” bunun tıbbi açıdan gerekli olmadığım ve masaj, saç kesimi gibi kişisel hizmetlerle birleştirilmesi gerektiğini söylediğini belirtiyor. O’Hara bunun yalnızca psikoterapinin pahalı olmasından -sigorta kapsamı içine alman bypass ameliyatından oldukça ucuz olmakla birlikte ve sigortacıların bunu ödemek istememesinden kaynaklandığını ve bunun psikoterapinin etkisiz veya sigortalı kişinin buna ihtiyacı olmadığı anlamına gelmediğini iddia ediyor.

“Bu boğucu ve kaotik zamanlarda öfke, anksiyete ve umutsuzluk derecesi tehlikeli bir şekilde kontrol dışına çıkıyor ve insanlar profesyonellerin güvenli hizmetine her zamankinden fazla ihtiyaç duyabiliyorlar. Tehlikeli pazar güçlerine, ilaç üreticilerine ve para sayıcılarına, akıl hastalıklarına kabul edilebilir tedavi yaklaşımları getirmeleri için izin veriyoruz… Bu, insan deneyiminin sınırlarım anlayan eğitimli, psikoloji uzmanlarının işi olarak kalmalıdır, çünkü onlar bununla her gün doğrudan doğruya yüzyüze gelirler.”

 

Daha Geniş Bilgi İçin Kaynak: Scott Weggeberg, Beyin ve İlaç,  Özgün Adı: MEDICATION OF THE MIND, Türkçesi Zarife Biliz, Birinci Baskı: Ağustos-1999 , İstanbul

****************

İLGİLİ YAZILAR
Psikolog dedi ki: “İYİ Kİ ÇALIŞAN ANNE BABALAR VAR, YOKSA AÇ KALIRDIM,”
İLAÇLAR ZİYAN OLUYOR
İLAÇLAR, DNA VE PSİKANALİZ DİVANI
THE SPİRİT MOLECULE (2010) (Ruh Molekülü)
WHAT IF CANNABİS CURED CANCER (2010)
Ya KENEVİR / Marihuana Kanseri Tedavi Ediyorsa?
ZAKKUM GERÇEĞİ Op. Dr. H. Ziya Özel

PSİKİYATRİNİN İNSANLARDAN SAKLANMIŞ SIRLARI

FREUD’DAN SEÇME SÖZLER

FREUDÇULUK NEDİR, İLMÎ GEÇERLİLİĞİ VAR MIDIR?

MELANCHOLİA (2011) FİLM

SHORT TERM 12 “Kısa Dönem 12” (2013)

GENÇLERDE KİŞİLİK BOZUKLUKLARI VE CİNSEL YÖNELİM ARASINDAKİ İLİŞKİ

 

 

 

 

İŞYERİNİN RUHU, SİZDEN RUHUNUZU İSTER


DİNLER

FELSEFE

FİLM-BELGESEL

İSLÂMİYET

KOMPLOLAR

MUHTELİF

PSİKOLOJİ

RASÛLÜLLAH (SAV)

SİYASET

ŞAHSİYETLER

TASAVVUF

TASFİYE DEPOSU

**************************

20’li yaşların başındaydım. Bir rastlantı sonucu büyük bir reklam şirketinde metin yazarlığı yapmak üzere işe başlamıştım. Bir oda gösterdiler, şirketin çalışanlarıyla tanıştırdılar. Metin yazarlığı yapmak içten içe ağrıma gidiyordu. Bu işi onuruma yediremiyordum, ama para kazanmam gerekiyordu. Başarısız da sayılmazdım. Çünkü işin kendisi pek zor değildi. Edebiyat tutkusu olan biri için, bence çok sıradan olan reklam cümleleri kurmak, ruhen zor olsa da pratikte pek zor sayılmazdı. Ancak çok sonraları işin kendisinin değil, işyerindeki insanlar arasındaki geçerli işaretleri, ritüelleri, kuralları, gizli anlamlar taşıyan hitap şekillerini, ast-üst ilişkilerinin vazgeçilmez ve büyülü hükümlerini öğrenmenin ve uygulamanın zor, hem de çok zor olduğunu öğrenmiştim.

İşyerinin ruhunu bilmek, onu sindirmek, onu hâkim kılmaktı esas olan. İşi yapmak yeterli değildi, bir de onu pazarlayacaktınız. Diyelim pazarlamaya, yaptığınız işi satmaya gönlünüz razı oldu; sadece dalkavukluk, sahte nezaket gösterileri, göze girme oyunlarıyla bunu başaramazdınız. İşyerindeki yatay ve dikey ilişkilerin ruhunu bilmeli, bu ilişkilerdeki kodları doğru ve hatasız okumalıydınız. İşyerlerinde her zaman küçük ve geçici hizipler, çıkar gruplan olur, bunları gözlemeniz gerekirdi. Bu çıkar grupları bazen aralarında insan transferi yaparlar. Zaman zaman sahte dayanışmalar olur. Bu küçük çıkar gruplarının oynak haritasını iyi çıkarmanız menfaatiniz gereğiydi.

Her zaman işyerinin nabzını tutan, subaşlarını tutan birkaç kişi vardır.Ama onlar da bu küçük grupların dirençlerine, güçlerine göre karar alırlar, tavır koyarlardı. Kimi zaman da, özellikle bir dış tehlikeye, ortak bir düşmana karşı küçük gruplar birbirleriyle anında ateşkes ilan ederlerdi. Esas olan işyerinin varlığıydı çünkü!..

Ceplerinde Edip Cansever kitaplarıyla işyerine gelen bense, önceleri bu işaretleri, bu yatay ve dikey ilişkileri bırakın öğrenmeyi, fark etmiyordum bile. İşimi yapıp, ilgili kişiye zamanında teslim ediyordum. Fakat garipti, yaptığım hiçbir iş kabul edilmiyordu. Bir süre sonra hemen hiç iş gelmez olmuş, odamda kendi kaderime terk edilmiştim. Ancak, benden sonra işe giren, hatta zaman zaman işle ilgili kendilerine yol gösterip yardım ettiğim insanlar kısa bir sürede işyerinin ruhuna intibak ediyor, birçok işi ele geçiriyorlardı. Benden sonra işe girdikleri halde her düzeyde insanla, her düzeyin kendi ilişki ve söylem koduyla ilişkiye geçiyorlardı. Çaycı kadınla konuşmalarındaki hitap tarzları, cümle kuruluşları ve ton ile, karanlık odacı ya da fotoğrafçı ile konuşmalarındaki hitap tarzları, cümle kuruluşları ve ton ince ve anlamlı nüanslarla ayrılıyordu ve bu nüanslan her iki taraf da çok iyi seçip değerlendiriyordu.

Bana gelince, hemen hemen herkesle benzer cümlelerle ve tonda konuşuyordum. Çünkü herkes benim eşitimdi orada. Genel müdür de, fotoğrafçı da, çaycı kadın da. Fakat bu, ofis yasalarına göre en büyük suçtu!Ne kadar yetenekli ve çalışkan olsanız da yasalar sizi çok ağır cezalara çarptırırdı. Önce tecrit, ardından işe son verme.

Ben önce tecrit edilmiştim. Kapımı kimseler çalmaz olmuştu. Sabahtan akşama kadar, okumadığım klasikleri bu şirkette okuyordum. Tecritin verdiği aşağılanmaya karşı Dostoyevski’nin ateşli ruhu koruyordu beni. Ruhuma Raskolnikov’lann ruhundan aşı yapıyordum. Unutmadan, ofis yasalarına göre işyerinde kitap ve dergi okumak ağır suçların başında gelir. Yo, bunun işyerinin zamanını çalmakla pek ilgisi yoktur. Dedikodu yapmanız, küçük çıkar grupları kurmanız, bir hizipten öbürüne insan transferi için masalar ve odalar arasında mekik dokumanız, kitap ve dergi okumanızdan çok daha hoş karşılanır, hatta gariptir, bu tip eylemler gizli teşvik edilir.

Tecritle işe son verme arasında küçük bir ceza daha vardır. Herkesin maaşına belli oranda zam yapılırken size hiç yapılmaz. Bu cezadan kısa bir süre sonra muhasebeden çağırırlar sizi, işiniz bitmiştir!..

İşin kendisi asla zor değildir, işyerinin ruhu sizden ruhunuzu ister. İnsanlar, buna razı olanlar, olmayanlar diye ikiye ayrılır. sh:22-24

******************

GAZETECİNİN ÜNÜ, SARKINTILIK VE STAJYER MUHABİRİN DÜŞ KIRIKLIĞI!

Genç kızın düşüncesi cesurdu. Kalbi iyimserdi. Tuttu, “solcu” bir dergiye gazeteci olarak girdi. Para pul önemli değildi. Cesaretini ve iyimserliğini hayatın içinde sınamak istiyordu yalnızca. Hayranlık duyduğu yazarlarla yüz yüze görüşecek, onlara sorular soracaktı. Artık yaşamaya başlayacaktı…

Ve bir gün ilginç bir konu başlığı buldu: “Kadınlara yapılan sarkıntılıklar. Ve İstanbul’da yöreden yöreye aldığı biçimler.” İşte hayranlık duyduğu yazar Metin Kâmil’e bu konuyu sorabilirdi. Kimbilir ne kadar çarpıcı şeyler söyler, konuya o zengin bilgi birikimiyle ne kadar değişik yaklaşırdı? Her şeye olduğu gibi bu sosyal probleme de yeni bir boyut katardı.

Ses alma cihazı, fotoğraf makinesi, kâğıdı, kalemi, her şeyi yanında. Yüreği nasıl da heyecanla çarpıyor. Elleri terliyor, nefesi zorlanıyor. Ya bir pot kırarsa, aptalca bir şey söylerse! O büyük insanın gözünden düşüverirse. Yoo, aklına getirmemeliydi böyle feci şeyleri. Her şey güzel olacaktı. Yalnız, görmüş geçirmiş gazeteci ablaları, ağabeyleri onu, hayranlık duyduğu bu gazeteci-yazara karşı çok dikkatli olması için uyarıyorlardı. Ses alma cihazını çaktırmadan açık tutmalı; dahası kendine sahip olmalıydı. Hemen paniğe kapılmamalıydı. Bütün bunlara pek anlam veremedi. Ne olabilirdi ki? Gazeteci ablaları ve ağabeyleri biraz kuruntulu ve kötümser kişilerdi galiba…

Ünü her yeri tutmuş gazeteci-yazarın bahçe içindeki nefis villasının kapısını çalarken, o büyük heyecanı yatışmış gibiydi. Artık geriye dönüş yoktu. Bu iş olacaktı. Hiç değilse deneyecekti. Kapı açıldı. İşte o karşısındaydı: Centilmen, babacan ve güleryüzlü. Kendini rahat hissetti. Gerginliği azaldı. Ünlü gazeteci-yazar onu çalışma odasına aldı. Kitaplarını, paha biçilmez ansiklopedilerini, orijinal resimlerini gösterdi. Son derece gelişmiş bilgisayarından koca Türkiye’de bir Kadir Sami’de, bir de kendisinde vardı. Yazılarını bu müthiş bilgisayarda yazıyor ve ilginç alete bağlı faksıyla yüksek tirajlı gazetesine oturduğu yerden gönderiyordu. Kız şaşkın ve hayranlık dolu bir ilgiyle bilgisayara doğru eğilmiş bakarken, birden kalçasında bir çimdik acısı hissetti. “Ayy, ne oluyor?”deyip heyecanla doğruldu olduğu yerde. Ünlü gazeteci-yazar hiç istifini bozmadan, “Bak kızım,” diyordu. “Bu daktilo da babamdan bana yadigârdır.” Kız öylesine garip bir duyguya kapıldı ki, bir an “ayy” diye bağırdığı için küçük düştüğünü hissetti.

“Evet, kızım,” dedi ünlü gazeteci-yazar, “konu nedir?” Kız gayet kibar ve tatlı sesiyle: “Efendim konu sarkıntılık. Erkekler neden sarkıntılık yaparlar ve çevre faktörü bu konuda nasıl rol oynar? Aydınlatır mısınız?” Gazeteci-yazar konuyu duyunca gevrek gevrek gülümsedi, koltuğunda yayıldı. Gözlerinde garip ışık çakımları yandı, söndü. Sonra bilge bir ses tonuyla: “Bak kızım,” dedi. “Sarkıntılık yapılmamış kadın düşünebiliyor musun? Onun için durum ne içler acısıdır bir sorsanız.” Kız gülümsedi. İşte hayranlık duyduğu kişi olaya nasıl bir kara mizahla ve farklı bir tarzda yaklaşıyordu. Öyle sıradan bir şekilde “Sarkıntılık kötü ve iğrenç bir şey” diye konuya girmemişti. Kız “aydınlanmanın” arkasını bekliyordu ki, ünlü gazeteci-yazar gömleğinin düğmelerini açarak vücudunu okşamaya başladı. Ve kıza doğrudan “Sizin cinsel organınız güzel mi?” diye sordu. “Aman Tanrım, ne diyorsunuz siz? Ne demek istiyorsunuz?” “Heyecanlanma yavrucuğum, sana çok açık bir soru sordum.” Kız, üzerine gelen panik dalgasını savuşturduktan sonra hemen aklına teybin düğmesine basmak geldi. “Teybi kapat kızım, burada biz bize konuşuyoruz. Kapat yavrucuğum.” Kızın yüreğini yine bir heyecan kasırgası sardı. Kapattı teybini. Korkusuna söz geçiremiyordu. Koca adam karşısında hiç çekinmeden mastürbasyon yapıyor ve onunla yatmayı öneriyordu. Kız birden kendisini sarsılarak ağlarken buldu. “Lanet olsun, ne biçim insansınız siz. Bana nasıl böyle davranırsınız, oysa ben buraya ne duygularla…” Kız katıla katıla ağlıyordu. Ünlü gazeteci-yazar geldi, kızı tükürüklere boğarak öpmeye başladı. “Peki kızım, ağlama geçer, peki, madem gitmek istiyorsun…” diye teselli etmeye çalıştı. Kız, etrafında dünya savrulurken, kendini bir anda sokakta buldu. Karmakarışık duygularla yürürken birden yanında teybinin ve fotoğraf makinesinin olmadığını anladı. Allah kahretsin, nasıl geri dönüp alacaktı onları şimdi? Ama çok zor da olsa mecburdu buna. Teybinin borcunu yeni ödemişti daha. Fotoğraf makinesini ise bir arkadaşından ödünç almıştı. Tekrar merdivenleri gerisin geri çıkarken dehşetle irkildi. Ünlü gazeteci-yazar, garip kahkahalarla gülüyordu. Düştüğü çaresiz durum çok hoşuna gitmişti anlaşılan…

Dergiye nasıl gelmişti, arkadaşlarına olayı nasıl kötü duygularla ve kendisinden nefret ederek anlatmıştı pek hatırlamıyordu. Bu nefretin rövanşını almak için olayı yaşadığı gibi yazmalıydı. “Sarkıntılık üzerine bir söyleşide başıma gelenler.” Yazacak ve bayağılığın böyle tek taraflı bir zafer kazanmasının önüne geçecekti.

Yazdı da. Ama öyle kaldı. Yazı “solcu” derginin yazı işleri müdürünün çekmecesinde öylece bekledi. Çünkü kimse ünlü gazeteci-yazarla arayı açmayı göze alamıyordu. Şunun şurasında kaç kişiyiz ki? Hem bu adamın kolu uzundu. Onlara bütün iş ve yaşama imkânlarını kapatırdı. Hem böyle şeyler olurdu ve herkes de bilirdi. Orada burada anlatılır, geçiştirilirdi. Başka mevzu mu yoktu?

Kızın düşüncesi cesurdu ya, solcu dergide tutunamadı. İçinden geldiği gibi konuşuyordu. Dengeleri hiç düşünmüyordu.

“Sosyal ilişkileri” zayıftı galiba. “Hayat bilgisi” de kıttı biraz…

Şimdi bütün bunları bana anlatırken iç burkan bir haz duyuyordu sanki. İyimserliği yara almıştı. Umutsuzluğunda gizli bir bilgelik vardı sanki. Yaşlanmıştı. Onu yok sayanları, daha sevdiği işin başındayken ona hayal kırıklığından taç örenleri lanetliyordu. Yaşlanmıştı, çabucak.

Bense, zaman zaman “Pislik yapmak bir ihtiyaçtır,” diye düşünsem de, iç bulantımı önleyemiyordum. “İncelik kimin eseriydi o halde?”  sh:28-31

 

Kaynak:

Cezmi ERSÖZ, Ancak Bir Benzerim Öldürebilir Beni,Mephisto,1993,Beyoğlu-lstanbul,

Cezmi Ersöz “Ancak Bir Benzerim Öldürebilir Beni” (Bu dize Rus şairi Osip Mandelştam’ın Vedalaşmaların İlmini Yaptım Ben adlı şiir kitabının 227. şiirinin son dizesidir. Çeviren: Cevat Çapan)

 

 

PSİKİYATRİNİN İNSANLARDAN SAKLANMIŞ SIRLARI


HASTALIKLARIN ZUHURU

Geçen yüzyılda mikrobun keşf ile bütün hastalıklarda organik (Uzvi, cismanî) sebebler ileri sürülerek “biz yarattık” misali, – “biz biliriz” kanaati revaç bulmuştu. Fakat zaman gösterdi ki, meselâ ne veremde Koch basili ne zatürrede Pneumocoque tek başlarına has­talık yapamıyorlardı. Bu suretle en güvendikleri dal kopmuş oluyor­du, öyle ya, etrafı hep veremli, adam, verem olmuyor, ağzının içinde mikropları dolu fakat zatürre olmuyor, O halde mikropların miktarı az da, ondan hastalık yapamıyor” demeğe başladılar, fakat olmadı. Bu defa döndüler  “mevcut mikroplarda hastalık ya­pabilme kudreti zayıf olduğu için” dediler. Yine olmadı. O zaman “başka faktörler de araya giriyor” dediler. Meselâ “bünye alerjik yani hassas olmalı, vücûdun bir istidadı bulunmalı” dediler. Yine tatminkâr olmadı. “Vücûdun yorgun da olması lâzım” dediler, az gel­di. Sonra “Aç da kalmamalı ki, mikroplar, o takdirde hastalık yapabi­lir” dediler, dediler dediler fakat varmak istedikleri işin künhüne bir türlü varamadılar. O bakımdan hastalıkların zuhuru se­bebinde, karanlık yine dağılmadı. Hülâsa, mikrobun da keşfine rağ­men, gelinip bir noktada yine duruldu.

17. asırda da Blagrave; “Planete’lerin yani yıldızların tesiri altındayız. Yıldızların tesiri olmadan hiç bir hastalık meydana gelemez.” diyordu. Buna göre,

Satürn dalak’a,

Jüpiter, akciğer, karaciğer, nabza ve spermaya,

Mars, böbreklere,

Venüs, rahim, göğüs ve kadınların jenital ifrazlarına,

Merkür, ruhî faaliyetlere, güneş, beyne, sinirlere vücûdun sağ kısmına ve kadınların sol gözüne, tesir ediyordu.

Nasıl oluyor da, çeşit çeşit adale veya türlü kemik hastalıkları veya böb­reklerin taş yapması veya ülserler veya kalp ve damar hastalıkları meydana gelip durmaktadır.

Hakiki sebep nedir?

Daha psikiyatriye hiç gelmedik, ya adam durup dururken: “kar­şımda görüyorum, geliyorlar, seslerini duyuyorum, küfrediyorlar” demeğe neden başlıyor?

Hâlbuki beyinde bakılmadık nokta mı bıra­kıldı? Kanda ve beyin suyunda türlü maddelerin tetkikleri mi ihmal edildi? Hormonların türlü dozajları mı eksik kal­dı? Neler yapıldı, neler yapılmadı?

Netice, mikrobik, metabolik, hormonal, kalıtım, genetik bozukluk, ruhî, aşağı yukarı bütün hastalıklarda, aynı derecede olmak üzere, hastalık yapıcı karanlığını muhafaza etmekte­dir.

Bunun üzerine doktorlar dediler ki: “hastalıkların zuhurunda ruhî sebeplerin rollerini ele alalım.” Ve böylece, aşağı yukarı, son yüz senedir, insan ruhiyatı, ilk plânda müşahede ve mütalâa unsuru hali­ne geldi.

HASTALIKLARIN ZUHURUNDA RUHÎ FAKTÖRLER

“Vücut uzuvları, fikirlerin ve hislerin geçtikleri kanallardır.”

Gerçekten öyle midir?

“Kalbim doldu” veya “kalbim ezildi” gibi ifadele­rin hangisini boşa söylenmiş kabul edebiliriz?

Kalpte olduğu gibi, ciğer­de, böbreklerde damarlarda, midede heyecanı hayat ile alâkalı bir şeyler olup gitmektedir.

Melankoli bir hastada gözlerin bakışı bile söner.

Pek hisli kimselerde, heyecanın nesil ve iç salgıları değişikliklerine sebep olduğu bilinen bir gerçektir. Almanlar tarafından idama mahkûm edilmiş olan Belçikalı bir kadının saçları hükmün icra edileceği günden bir gün önce beyazlaşıvermiştir.

Korku duygusu üzerine tecrübî çalışmalarda, böbrek üstü bezlerinin genişlemesi görülmüştür. Bu şekilde salgılanan Adrenalin, kan tazyikini ve akış süratini çoğaltmaktadır. Korku hallerinde görülen husus ile çarpıntı, yüz solukluğu, mide ve barsak fonksiyon bozuklukları vs. malûm olan hakikatlerdir. Ayrıca, büyük bir korku geçirmiş olan kimselerde beyaz kan hücrelerinin azaldığı, damar tazyi­kinin düştüğü, kan plazmasının tahassür etme zamanının kısaldığı görülmüştür. Böylece, Joltrain, manevî bir darbenin, kan üzerinde gözle görülür tesirler icra ettiğini ispat etmiştir.

Sıkıntı’da (angoisse) (anguvaz diye okunur) insanın “rengi solar, alnından soğuk terler dökülür, çeneleri kilitlenir, dişleri birbirine vurmağa başlar, vücüdü titrer, nefesi sıklaşır, intizamını kaybeder, küçük ve büyük abdestini kaçırır, başı döner, baygınlıklar geçirir, hatta büsbütün kendini kay­beder..” Bu arada bütün göğüs sıkılır gibi olur veya nahoş his baştadır. Ayrıca, kollardan ve­ya karında ağrılar vardır. Böyle hasta­lar, boş yere uzun zaman, ülserdir kanserdir diye üstüste ameliyatlar geçirmeye maruz kalmıştır.

Görülüyor ki, saydığımız ruhî sebepler vücut uzuvlarında gözle görülen değişiklikler yapabilmektedir.

Ya, saymadığımız ruhî sebepler?

Ya gözle görülmeyen türlü sorun­lar?

Hepsine kapsayacak bir ifade ile, hastalıklarda “Ruhî Faktör” dediğimiz bu sebebin hakikat ve büyüklüğünü ifade etmiyor mu?

Bu noktadan hareketle, “devamlı hüzünlerin, inatçı endişele­rin vücudu kansere hazırladığını” iddia eden doktorları red edebilir miyiz?

“Mide ve bağırsakta düzensizlik, hazımsızlık, bağırsak mikrop­larının kana geçmesi emniyet hissi yokluğundandır veya kolitler ve bunlara refakat eden böbrek ve mesane iltihapları zihnî manevî dengesizliklerin neticeleri olur” diyen doktorları bir kalemde haksız çıkarabilir miyiz?

Haddi zatında bir kalemde de haksız çıkaramaz olduk, bin ka­lemde de. Onun için, bütün akıl ve sinir hastalıkların­da araya giren istisnai organik durumlar hariç ruhî faktörü, ye­gâne sebeb olarak, kabul etmekteyiz.

Akıl ve sinir hastalıklarında (Psychose, Psychonevrose) diye konuştuğumun sebebi, bir çok uzvî hastalıklarda da bu gün, ruhî faktörün rolü benimsenmiş ve “Psikosomatik[1] Doktorluk” (PSİKİYATRİ) buradan ve bu sebep ile meydana çıkmıştır.

PSİKİYATRİ

1935 yılından beri resmen ve ismen kabul edildiğine göre (so-matique) yani bedene ait türlü hastalıklar vardır ki, bunlarda sebeb (Psychique) yani ruhî’dir.

Meselâ bazı cilt hastalıkları, romatizmalar, bronşit astım, damar spazmları, hipertansiyon, mide ülserleri, müzmin kabızlık veya kolit halleri, bazı hormonal fonksiyon bozuk­lukları, bazı göz hastalıkları, kadınlarda ay halleri ile sair Jenital bozukluklar, kudretsizleler ki geride ne kaldığı veya ne kalabi­leceği merakı muciptir, araya giren istisnaî durumlar haricinde, ru­hî faktör yegâne sebep olarak mütalâaya müsaittir.

 G. Wolff ve S. Wolff isimli iki yazar, bir adamı ve midesini incelemişler. İnceledikleri adam karnından midesine açılan yol ile besleniyordu. O bakımdan mide iç cidari (mukoza) çıplak gözle görülebildiğinden, bu iki bil­gin “günlük heyecanlar ve ruh haletleriyle mide fonksiyonları ara­sındaki münasebetleri” tetkik edebildiler. Bunlara göre (Her hangi bir iç üzüntüsü bir kızgınlık veya acı, mutlak surette mide muko­zasının kızarması ve hareketleriyle salgısında artma ile birlikte) idi. (Ufak heyecanî şok ile mukoza erozyonları ve kanamaları ve çok kere mide cidarının şiddetli büzülmeleri..) görülüyordu. Bunlar, bu iki yazarın bütün sindirim sistemine ait türlü tetkik ve müşahedele­rinden sadece mideye ait bir kısımdır.

Şimdi, ikinci dünya savaşında, Londra hastanelerinde, svaşın verdiği korku ve heyecanlardan mide ülserlerinde delinmelerin, diğer zamanlara nispetle neden üç misli artmış olarak tespit edildiğini daha iyi anlamıyor muyuz?

Yine çok yaygın ve müz’iç olması sebebiyle ikinci bir misâli de “Astım Broşit” den verecek olursak..

O. Loras isimli yazarın 306 sayfalık kitabında: “Allerjik dış faktörler, iç salgı bezlerine veya kapalı damar salgılarına vs. sebep­ler astım için köklü rol oynamazlar. Bunlar reaksiyonel sebeplerdendir. Sebebi hakikî bizzat astımlının kendisidir. Böyle astımlı şahıs­larda krizler, ruhî mücadelelerini pasifize edemediklerinden dolayı bastırılmış şahsiyetlerinin işareti olarak meydana gelmek­tedir.” denilmektedir. Bu sebeple astımlıyı, bir nevi nefes darlığı olarak gösteriyor ve krizler haricinde de şahıs bir sıkıntı doğurucudur  hükmüne varıyor. Böyle kimselerin asabi bir şahsiyet sahibi olduklarını yal­nız soluk alışverişlerini değil hayatlarını da kaybetme korkusu içinde bu­lunduklarını ayrıca ifade ve iddia etmektedir.

Heyecanlar, korku, kin, nefret, endişe, sıkıntı ve diğer taraf­tan bunlara bağlanan türlü uzvî hastalıklar. Diğerleri masun kala­bilecek mi?

Veya ne kadar zaman, birinci plânda ruhî faktör ele alınmayan hastalık görülecektir?

Nitekim ayni kanaatle J. Sedan ve P. Guillot “Hastalıkların gerek teşekkülü ve gerek seyirlerinde, psikolojik kaynaklı esas bir elaman olarak gün geçtikçe daha fazla ehemmiyet kesbetmektedir.” demektedirler. O bakımdan, Psikityatrinin ilerde bütün uzvî hastalıkla­rı içine alması beklenir dersek, şaşmamak gerekir.

Bir grip bir diş ağrısının bile, ekser, muayyen bazı ruhî, heyecanı artıran karışıklıkların peşinden geldiğini fark etmiyor muyuz?

O halde uzvî hastalıklar haricinde, safî ruhî hastalıklarda  ruhî faktörün rol ve ehemmiyetini daha kolaylıkla ve peşinen kabul zarureti hasıl olmuyor mu?

İşte “Dinamik Psikiyatri” budur.

PİSİKOTERAPİ-TELKİN

Histeri: Bir çeşit ruh hastalığıdır. Genellikle 30 yaş altındaki bireylerde görülen, psişik ve motor bozukluklar, özellikle duygusal reaksiyonlarda taşkınlık, hareket bozuklukları, geçici kişilik değişimi ve çeşitli sistemlere ait psikosomatik şikâyetlerle belirgin nevroz şekli.

Histeri aşırı hayal gücü veya korkuları ifade eden nevrotik zihinsel hastalığa verilen addır. Histeri, hastalarda ani sinirsel nevrotik bir hastalık olarak bilinir. Histerik hasta, kendindeki ruh sağlığının bozukluğundan habersizdir.

 Psikanalizde, hastalıkların sebebi ruhî’dir. Histeri ruhen yara­lanmadan ve bu yaralanmanın teessürünün uzun yıllarla şuur halin­de devam etmesinden dolayı meydana geliyordu. Daha açık bir ifade ile hayatta maruz kalınan ruhî yaralanmalar sebebile ruh hastalıkları meydana geliyordu.

Cismani hastalıklarda olduğu gibi ruhî hastalıklarda da organik (maddî, cismanî) sebepler üzerinde durulduğu bir zamanda 1882 yılının 13 Şubatında Paris Tıp Fakültesinde Charcot isimli doktor histeriklerde hipnotize etmek suretiyle, meydana gelen asabî hallerden kurtulacağı bahis ile Fen Akademisine müracaat ediyor. Fen Akademisi, Charcot’ya itiraz etmiyor, bil’akis teklifi müspet karşılıyor.

Akademinin bu müsaadesile, birdenbire yalnız tıbbî değil hattâ edebî ve felsefî mecmualarda da bu mevzuda çeşitli makaleler seri halinde neşre başlıyor. Bu şekilde “telkin’in” tedavide rolü üzerinde çalışmalar birdenbire artıyor ve yayılıyor. Bu suretle, ilmî ve tıbbî mânada müşahade ve raporlar biribirini takip ediyor. Birçok doktor telkinle siğilleri iyi ettiklerini bildiriyorlar. Sorumluluk, mesuliyet, yükümlülük, telkin edilmiş olan fikirlerle, yalnız asabî hastalıklar değil, uzvî cismanî hastalıklara karşı da mücadele edilebileceğini, bu şekilde diş ağrısından vereme kadar birçok vücut hastalıkları iyi edileceği ifade edilmeye başlanmıştır. Mesela Nancy [2]mektebi de, Histerinin telkin ile meydana geldiğini gösterdi. Bugün bile Histeri, telkin ile meydana gelen ve telkin ile iyi­leşen bir ruh hastalığı olarak bilinmektedir.

Josef Breuer

Avusturyalı fizyolog. 1843-1925 yılları arasında yaşamış Breuer, Sigmund Freud’un çalışma arkadaşı ve psikanaliz’in kurucularındandır. Viyana’da yaşamış ve tıp tarihine geçecek çalışmalara imza atmıştır. Özellikle öğrencisi Sigmund Freud ile yaptığı çalışmalar psikanalizin temelini atmıştır. Evli ve 5 çocuk babasıdır. Yahudi kökenlidir, bir keşifte bulunmuştu ki (hakikatte yeni psikoloji bu bakım noktasından yola çıkmıştır.)

Bu doktorun, histeriye müptela, genç ve gayet zeki bir hastası vardı. Bu hastanın, sağ koluna kasılı bir felç arız olmuş, vakit vakit kendinden geçiyor, şuuru bulanıyordu. Ayni zamanda konuşma kud­retini kaybetmişti.

Hastanın halini izah edecek uzvî sebebler yoktu. Binaenaleyh, menşeini ruhî olarak kabul etmek icab ediyordu. Breuer dikkat etmişti ki, hastanın ister davet edilmiş olsun, ister kendiliğinden olmuş bulun­sun, bu haleti fecriyeleri esnasında bütün zihninden geçenleri veya gözüne görünenleri hikâye ettirmekle hasta bir kaç saatler rahatlıyor­du. Hasta bu tedavi tarzı için “Talking cure”  konuşma tedavisi, tabi­rini icad etmişti.

Breuer ayrıca, hypnose ile histerik hastaların hatırılarının uyan­dırılabileceğini de keşfetmiş idi. Hatıralar meydana çıkıyor, arazlar kayboluyordu.

Freud Sahnede

Freud önce Parise giderek Charcot’dan ve sonra Nancy’ye giderek Marie Bernheim (1837-1919)’ den, ruhî âlemin derinliklerini ve “hipnoz”u öğrendi. Çalıştığı Viyanada ise, o zaman Breuer otorite idi. Ak­rabası da olduğu cihetle Breuer’in himayesinde, Breuer’in keşiflerini tasdik ve uygun görmeye başladı. Bilahere ruhî cerhiyet (yaralanmanın) hastalık yapabilmesi için, bazı sebepler daha lâzımdır, bunlar cinsî mânadadır derken, tamamiyle “cinsel dürtü”“Libido” üzerinde karar kıldı. Bu şekilde “cerhiyet nazariyesi=ruhî yaralanma” yerine, cinsel dürtü nazariyesi yerine konmuş oldu.

J. Yung’un bir vak’asını ve mütalâasını burada ruhî yaralanmaya ve Freud’un cinsî nazariyesine eski bir misâl olmak üzere aynen alıyo­rum.

“Ani bir korku neticesinde ağır bir histeri’ye tutulmuş bir genç kadın tanırım. Bu genç bir kaç arkadaşiyle beraber gec eyarısı evine dönmek üzere bir caddede yürürlerken o sırada arkalarından hızla bir araba gelir; arkadaşları hep yana kaçıverirler; fakat o genç korkup şaşı­rarak yolun ortasında durur ve beygirlerin önü sıra koşmağa başlar; arabacı kamçısını şaklatır, küfreder, hiç biri kâretmez. Bir köprüde nihayet şosenin sonuna kadar yol boyunca iner, köprüye varınca artık takatten kesilir ve bu hayvanların altına düşmemek için korkusunun dehşeti içinde kendisini suya atmağa teşebbüs eder, yoldan geçenler yetişip menederler…

Aynı kadın 22 Ocak  1905 te Petersburg’da imiş; ve ordunun yaylım ateşle bir sokağı açtığı esnada sokakta yo­lunu şaşırmış bulunuyormuş, sağında ölüler ve yaralılar yere düş­mekte oldukları halde, o kendisine tamamiyle sahip olarak bir araba bulup sığınmağa ve oradan civar bir sokağa geçerek kaçıp kurtulma­ğa muvaffak olmuş; bu müthiş anlar sıhhati üzerinde hiç bir akis yapmamıştı; bu vakalardan sonra gayet iyi ve hatta her zamanki ha­linden daha iyi idi.

Dışardan bakınca buna benzer hallere çok rastgelinir. Bu çe­şit hallere bakarak ister istemez çıkarılan sonuç bir ruhî yaralanmanın şiddetinin hastalık yapmaktaki rolü o kadar mühim değildir; hasta­lık olmasında en çok hususî şartlar amil olur. Bu neticenin sırrına nü­fuz edebilmekte belki bir anahtar olur. Onun için kendi kendimize şunu sormalıyız:

Araba hâdisesinde hususî şartlar nelerdi?

Genç kız araba beygirlerinin dörtnal sesini işittiği andan itibaren endişe ve ıs­tırap başladı. Bir an içinde kendisine yaklaşmakta olan bu nal sesle­rinin müthiş bir akıbete varacağını, ölümünün veya başka acıklı hâ­disenin başlangıcı olduğu intibaını meydana getirdi; ondan sonra artık kendi­sine sahip olamadı.

Meydanda ki şuurunu kaybetmesini mucip olan izlenim atlardan geliyor; fakat hastanın bu kadar ehemmiyetsiz bir hâdise kar­şısında bu kadar akılsızca bir ters haereket yapmağa istidadı bu kızın ha­yatında atın hususî bir rol oynamış olmasından olabilir, düşüncesini kuvvetlendirmektedir.

Bu genç yedi yaşında iken, araba ile bir ge­zinti yaptığı sırada beygirler gemi azıya almışlar ve kenarları dikine uçurum bir nehrin kıyısına doğru atılmışlardı. Arabacı hemen araba­dan atlamış ve kendisine de atla! diye bağırmıştı: fakat biçare öle­siye bir korku içinde karar veremiyordu. Nihayet vakit geçmeden at­lamağa muvaffak olmuş ve hayvanlarla araba uçuruma yuvarlanıp gitmişti. Böyle bir hâdisenin derin bir intiba bırakacağına şüphe yok. Fakat bu kazayı hatırlamanın hiç bir tehlikesi olmıyan bir hâdisede bu kadar nispetsiz bir aksi tesir yapabilmesi kolay izah olunamaz. Bütün bunlar bize şimdiye kadar yalnız bir şey öğretiyor ki o da bu­günkü vakıa kökünü hastanın çocukluğundan alıyor, amma bu marazi sahnenin sebebleri yine karanlık kalıyor.

Bu sırra nüfuz edebilmek için daha başka şeylerin öğrenilmesi icap eder. Uzun bir tecrübe ile sabit olmuştur ki bu güne kadar tahlil edilen olayların hemen hepsinde ruhu yaralayıcı sebebler yanında hususî bir bo­zukluk daha bulunuyor ve hususî bozukluk cinsiyet sahasında bo­zukluktan başka bir suretle izah edilemiyor.

(Bununla beraber bu bakımdan kadınlar kendilerine karşı da, doktora karşı da şaşılacak bir samimi-yetsizlik gösterirler.)

Herkes bilir ki aşk her yana çekilebilir bir şeydir: Cennet de vardır, cehennem de. Aşkta iyilik de kütülük de, ulviyet de, süfliyet de olabilir. Freud bu va­kıayı öğrenince telâkki tarzında âdeta bir inkilâp oldu. O zamana kadar az çok Charcot’nun ruhî yaralayış teorisi etkisi altındaki nevrozların sebebini hayatta maruz kalınılan ruhî yaralanmaları ararken bun­dan sonra meselenin ağırlık merkezini değiştirdi ve hakikati büsbü­tün başka bir cihette aradı. Bunun en iyi örneği anlatılan olaydır. Atın hastamızın hayatında pek hususî bir rol oynamış olabil­mesini pekâla anlarız; fakat sonraki o aşırı ve yeri olmıyan aksi-tesiri anlayamayız. Bu hastanın halinde garip ve hastalık veren şey atların kendisine aşırı bir korku verişidir. Eğer yukarda zikret­tiğimiz kendi yanındaki düşüncesi gözönüne alırda ruhî yaralanma sebebleri yanında daima ihtiras sahasında bir bozukluk da bulunduğunu kabul eder­sek hastamızda bu cihetle bir karışıklık ve bozukluk olup olmadığı­nı aramamız gerekir.

 Olaylar üzerine yorum yapmak ilim bu değildir.

Mazhar Osman Hoca‘da, kitabında, psikiyatrisler hakkında derki;

“Bizce bu bulunan (alt şuur) şeyler hastaya ait değildir. Psikanalizi yapan ne duyuyor ne düşünüyorsa hastasında onu buluyor.”

Fakat, Freud da Mesmer gibi Viyana’da birden bire parladı. Mesmer’in Harmonie ismini verdiği cemiyet gibi o da İNTERNATİONAİ PSYCHANALYSE CEMİYETİNİ tesis etti. Ve o da kısa zamanda Mesmer gibi en ağır tenkitlere maruz kaldı. Fakat XVI. Louis’ye mümasil bir otorite çıkıp Freudism’i tetkik ettiremedi. Ve bir ilim hey’eti (Muzır neticeler tevlid ve halk ahlâkını ifsad ettiğini) bildirerek (Freudisme’i tatbik edecek her doktorun ıcrai sanattan men edile­ceğini) ilân etmedi.

Hâlbuki bazen tek bir ilâcın 5-10-100 veya 1000 insana zara­rı oluyor diye, tebliğler, broşürler ve tamimlerle dünya biribirine girer. Bu garip dünya!

Yalnız bir zaman teşriki mesai arkadaşı J. Yung’un, Freud hakkındaki şu sözünü hatırlamak gerekir. “Freud’un saf ve basit cinsiyet tahlil (psikanaliz) usulünün bir terbiye usulü olarak münhasıran kullanılmasını hiç bir vakit tavsiye etmek istemem. Terbiyenin bu usule hasır ve tahsisi bir felâket olur.” (Ruhî hayatta la-şuur M. Hayrullah tercümesi. Sayfa 75.)

Böylece ruhî cerhiyet (yaralanma) cinsiyet nazariyesi haline gelirken 1893 ve 1895 deki eserlerinde, hatıralar hatırlandığı esnada, heyecan­ların da meydana-çıktığını bildiriyorlardı. Bu şekilde hasta, asıl ızdırabından kurtuluyordu (Abreaction=dışa vurup rahatlama). Freud, her zaman, bahsi geçen yazarlara benzer hipnoz’da başarılı ola­madığı için, Picasso’nun resim icadı gibi, elini hastanın alnına ko­yuyor ve hastanın aklına ne gelirse söylemesini ondan istiyordu. Bu iletişimle, rahatlama halinde, dışavurum nasıl oluyor? Yani konuşmağa terk ile hasta hatıralarını söyleyince rahatlaması yani iyileşmesi de hastanın (Transfert) ol­masına bağlı imiş. Transfert demek, hastanın doktorune karşı duy­duğu cinsî alâka.

Bitti mi?

Hayır.

Hastanın doktora karşı duyduğu bu cinsî alâka, hasta kız ise, erkek kardeşine ve babasına, erkek ise, kız kardeşine ve anasına veya başkalarına karşı bilinçaltında olan cinsî hislerinin doktora tevcihi ile yer değiştirmiş şekli demek­tir (Deplacement=yer değiştirme).

Bitti mi?

Hayır.

Bir de Contre (Zıt) Transfert var.

Bunun manâsı da, tedavi eden doktorun, iyi olmak için, himmet ve inayetine sığındığı ve kendisine emanet edilmiş olarak bırakıldığı hastasına karşı duyduğu cinsî alâka demektir. Bu şekilde, bizim bildiğimiz, hastanın doktora olan hürmet hissi ve doktorun hasta­sına olan merhamet hissi de ortadan sır oldu.

Tabiî değil midir?

3 paralık bir hastalık olsa da çünkü ciddi hiç bir hastalığa el atama­mışlardır ve atamazlar yalnız histeri denen belirsiz bir hastalığın pek dar sahasındadırlar buna rağmen, ekseriya hakikatte de de­ğil, kendiliğinden veya hayalî veya tasavvurî surette hastalık iyiIeşmişse, elbet, cinsiyet nazariyesinde, cinsî laflarla izah edilecek­tir.

O halde, Breuer’in “Talking cure” (Konuşma Terapisi) keşfinde bildiklerimizden fazla, Freud bize ne getirmiştir? Çünkü Talking cure bize öğretmiş­tir ki, hasta konuşmağa terkediliyor, hatıraları uyanıyor, sonra ra­hatlıyor iyileşiyordu.

Freud’un bize getirdiği,

Catharsis(rahatsız edici duyguları dışa vurarak onlardan kurtulma),

La libre association (Serbest ilişkilendirme),

Abreaction (duygusal rahatlama ve boşalma olayı), Transfert (hastanın doktorune karşı duyduğu cinsî alâka),

contre transfert (bilinçsiz bilinçsiz duygularını analisti analizanın tarafından hissedilir olması).

Deplacement (yer değiştirmeği)bi kelimelerdir.

Cinsiyet nazariyesinin istinat ettiği “Talking cure”den başka, bu defa da cerhiyet (yaralanma) akidesin­den gizlice aktarılmış bir kaç kelime vereceğim :

Hâdiseler bilinçten (Conscient) bilinçaltına (Inconscient) atılıyor (Refoulement).

Hâtı­raların hatırlanmasına mâni kuvvet var : (Resistance). Ruhî arazlar, Inconsient hâdiseleridir ki buradan dışarı hucum ederler (Symbolisation).

Ruh bilinmiyor, Şuur (bilinç) nerde bilinmiyor, bilinçaltı nerdeki?

Be­yinde mi?

Kalpte mi?

Yoksa son görüşlere nazaran Midede mi?

Yoksa gönül denen yer neresi?

Bunlar işte ilmî bir cavap yok. Ama Fre­ud’un bunlarla ilişiği yok. Doktor olmayanlar bile, unutmaktan, ha­tırlamaktan bahsetmiyor mu?

İcab ettiği zaman tedai ile, hafızadan hâdiseler inci taneleri gibi bir birini takiben hatıra gelmiyor mu? “Veya geçmiş bütün hâdiseler, şu an düşünülmiyen şeyler, gece bu­lut arkasında gizlenmiş yıldızlar gibi, hafızadaki yerlerine teker teker geçip gitmiyorlar mı?

Hastalıkların sebeblerinin ruhî olduğu­nu (inconscient= kendinden geçmiş, baygın, şuursuz) deyince ne değişiyor?

 O sebeble bazı ruhî arazların meydana çıktığını, bu ruhî hastalıkların sebebinin şahsa müessir eski hâdiselerle alâkalı olduğunu (Refoulement= bastırma, sindirme, önleme, tutma, durdurma, kesme, örtbas etme, gizleme, baskı ) demenin ne faidesi var?

 Bu hâdiselerin zamanla tabiatile unutulacağını, şu andaki dü­şünmekte olduğumuz şeylerden gayri geçmiç bütün hâdiselerin ha­fızamızda mahfuz bulunduğunu (Resistance= direnç, direnme, metanet, dayanma, dayanıklılık, karşı koyma, mukavemet, dayanma gücü, karşı çıkma, karşı gelme, tahammül; demekle değişen ne oluyor?)

Cerhiyet (yaralanma) nazariyesinden öğrenmemiş mi idik?

Daha sıra­lamağa zaten ne lüzum var?

Borsalarda bile, bir avuç buğday, nu­mune olarak kâfi görülmüyor mu?

O halde yenilik nedir?

Yenilik, İnconscient, Refoulement, Re­sistance, Symbolisation gibi kelimelerde. Kelimeler çok, yine yeni bir şey yok.

Freud’un getirdiği, bulduğu, keşfettiği, söylediği nedir o halde?

FREUD’UN, GETİRDİĞİ, BULDUĞU, KEŞFETTİĞİ, SÖYLEDİĞİ, YALNIZ CİN­SİYETTİR.

Evet, âlemi ruhiyatla, ruhiyatın çeşitli şekilde zuhuratı ile ve ru­hiyat üzerine müessir hâdiselerle meşgul, biraz tetkik ve tetabbu sahibi doktor için, cinsiyet lafından gayri Freud’dan öğrenilecek ki kendileri de teslim ediyorlar tek nokta yoktur.

Bu sebeledir ki, sayesinde konuşmağa başladığı, hâmisi Breu­er’in kızı ile olan macerasından dolayı da derler, yani Freud’un Breuer’e cinsî manâda teşekküründen sonra, Breuer, Freud’dan he­men ayrıldı.

Zamanında Freud için büyük kıymet ve kuvvet olan iki ortağı, Adler ve Yung’da biraz sonra Freud’dan ayrıldılar ve cinsiyet­ten başka nazariyelerle ortaya çıktılar.

 

Kaynakça

Mehmed Tevfik ÖZCAN [Kitap]. – Angoisse (Sıkıntı), Ankara-1966.


[1] Zihinsel faaliyetlerden dolayı bedensel fonksiyonların birbirine cevap vermesi.

[2] Nancy, Fransa’nın Lorraine bölgesinin ve Meurthe-et-Moselle département’ının merkezi, Meurthe’in kıyısında.

***************

FREUD’DAN SEÇME SÖZLER

FREUDÇULUK NEDİR, İLMÎ GEÇERLİLİĞİ VAR MIDIR?

MELANCHOLİA (2011) FİLM