İŞYERİNİN RUHU, SİZDEN RUHUNUZU İSTER


DİNLER

FELSEFE

FİLM-BELGESEL

İSLÂMİYET

KOMPLOLAR

MUHTELİF

PSİKOLOJİ

RASÛLÜLLAH (SAV)

SİYASET

ŞAHSİYETLER

TASAVVUF

TASFİYE DEPOSU

**************************

20′li yaşların başındaydım. Bir rastlantı sonucu büyük bir reklam şirketinde metin yazarlığı yapmak üzere işe başlamıştım. Bir oda gösterdiler, şirketin çalışanlarıyla tanıştırdılar. Metin yazarlığı yapmak içten içe ağrıma gidiyordu. Bu işi onuruma yediremiyordum, ama para kazanmam gerekiyordu. Başarısız da sayılmazdım. Çünkü işin kendisi pek zor değildi. Edebiyat tutkusu olan biri için, bence çok sıradan olan reklam cümleleri kurmak, ruhen zor olsa da pratikte pek zor sayılmazdı. Ancak çok sonraları işin kendisinin değil, işyerindeki insanlar arasındaki geçerli işaretleri, ritüelleri, kuralları, gizli anlamlar taşıyan hitap şekillerini, ast-üst ilişkilerinin vazgeçilmez ve büyülü hükümlerini öğrenmenin ve uygulamanın zor, hem de çok zor olduğunu öğrenmiştim.

İşyerinin ruhunu bilmek, onu sindirmek, onu hâkim kılmaktı esas olan. İşi yapmak yeterli değildi, bir de onu pazarlayacaktınız. Diyelim pazarlamaya, yaptığınız işi satmaya gönlünüz razı oldu; sadece dalkavukluk, sahte nezaket gösterileri, göze girme oyunlarıyla bunu başaramazdınız. İşyerindeki yatay ve dikey ilişkilerin ruhunu bilmeli, bu ilişkilerdeki kodları doğru ve hatasız okumalıydınız. İşyerlerinde her zaman küçük ve geçici hizipler, çıkar gruplan olur, bunları gözlemeniz gerekirdi. Bu çıkar grupları bazen aralarında insan transferi yaparlar. Zaman zaman sahte dayanışmalar olur. Bu küçük çıkar gruplarının oynak haritasını iyi çıkarmanız menfaatiniz gereğiydi.

Her zaman işyerinin nabzını tutan, subaşlarını tutan birkaç kişi vardır.Ama onlar da bu küçük grupların dirençlerine, güçlerine göre karar alırlar, tavır koyarlardı. Kimi zaman da, özellikle bir dış tehlikeye, ortak bir düşmana karşı küçük gruplar birbirleriyle anında ateşkes ilan ederlerdi. Esas olan işyerinin varlığıydı çünkü!..

Ceplerinde Edip Cansever kitaplarıyla işyerine gelen bense, önceleri bu işaretleri, bu yatay ve dikey ilişkileri bırakın öğrenmeyi, fark etmiyordum bile. İşimi yapıp, ilgili kişiye zamanında teslim ediyordum. Fakat garipti, yaptığım hiçbir iş kabul edilmiyordu. Bir süre sonra hemen hiç iş gelmez olmuş, odamda kendi kaderime terk edilmiştim. Ancak, benden sonra işe giren, hatta zaman zaman işle ilgili kendilerine yol gösterip yardım ettiğim insanlar kısa bir sürede işyerinin ruhuna intibak ediyor, birçok işi ele geçiriyorlardı. Benden sonra işe girdikleri halde her düzeyde insanla, her düzeyin kendi ilişki ve söylem koduyla ilişkiye geçiyorlardı. Çaycı kadınla konuşmalarındaki hitap tarzları, cümle kuruluşları ve ton ile, karanlık odacı ya da fotoğrafçı ile konuşmalarındaki hitap tarzları, cümle kuruluşları ve ton ince ve anlamlı nüanslarla ayrılıyordu ve bu nüanslan her iki taraf da çok iyi seçip değerlendiriyordu.

Bana gelince, hemen hemen herkesle benzer cümlelerle ve tonda konuşuyordum. Çünkü herkes benim eşitimdi orada. Genel müdür de, fotoğrafçı da, çaycı kadın da. Fakat bu, ofis yasalarına göre en büyük suçtu!Ne kadar yetenekli ve çalışkan olsanız da yasalar sizi çok ağır cezalara çarptırırdı. Önce tecrit, ardından işe son verme.

Ben önce tecrit edilmiştim. Kapımı kimseler çalmaz olmuştu. Sabahtan akşama kadar, okumadığım klasikleri bu şirkette okuyordum. Tecritin verdiği aşağılanmaya karşı Dostoyevski’nin ateşli ruhu koruyordu beni. Ruhuma Raskolnikov’lann ruhundan aşı yapıyordum. Unutmadan, ofis yasalarına göre işyerinde kitap ve dergi okumak ağır suçların başında gelir. Yo, bunun işyerinin zamanını çalmakla pek ilgisi yoktur. Dedikodu yapmanız, küçük çıkar grupları kurmanız, bir hizipten öbürüne insan transferi için masalar ve odalar arasında mekik dokumanız, kitap ve dergi okumanızdan çok daha hoş karşılanır, hatta gariptir, bu tip eylemler gizli teşvik edilir.

Tecritle işe son verme arasında küçük bir ceza daha vardır. Herkesin maaşına belli oranda zam yapılırken size hiç yapılmaz. Bu cezadan kısa bir süre sonra muhasebeden çağırırlar sizi, işiniz bitmiştir!..

İşin kendisi asla zor değildir, işyerinin ruhu sizden ruhunuzu ister. İnsanlar, buna razı olanlar, olmayanlar diye ikiye ayrılır. sh:22-24

******************

GAZETECİNİN ÜNÜ, SARKINTILIK VE STAJYER MUHABİRİN DÜŞ KIRIKLIĞI!

Genç kızın düşüncesi cesurdu. Kalbi iyimserdi. Tuttu, “solcu” bir dergiye gazeteci olarak girdi. Para pul önemli değildi. Cesaretini ve iyimserliğini hayatın içinde sınamak istiyordu yalnızca. Hayranlık duyduğu yazarlarla yüz yüze görüşecek, onlara sorular soracaktı. Artık yaşamaya başlayacaktı…

Ve bir gün ilginç bir konu başlığı buldu: “Kadınlara yapılan sarkıntılıklar. Ve İstanbul’da yöreden yöreye aldığı biçimler.” İşte hayranlık duyduğu yazar Metin Kâmil’e bu konuyu sorabilirdi. Kimbilir ne kadar çarpıcı şeyler söyler, konuya o zengin bilgi birikimiyle ne kadar değişik yaklaşırdı? Her şeye olduğu gibi bu sosyal probleme de yeni bir boyut katardı.

Ses alma cihazı, fotoğraf makinesi, kâğıdı, kalemi, her şeyi yanında. Yüreği nasıl da heyecanla çarpıyor. Elleri terliyor, nefesi zorlanıyor. Ya bir pot kırarsa, aptalca bir şey söylerse! O büyük insanın gözünden düşüverirse. Yoo, aklına getirmemeliydi böyle feci şeyleri. Her şey güzel olacaktı. Yalnız, görmüş geçirmiş gazeteci ablaları, ağabeyleri onu, hayranlık duyduğu bu gazeteci-yazara karşı çok dikkatli olması için uyarıyorlardı. Ses alma cihazını çaktırmadan açık tutmalı; dahası kendine sahip olmalıydı. Hemen paniğe kapılmamalıydı. Bütün bunlara pek anlam veremedi. Ne olabilirdi ki? Gazeteci ablaları ve ağabeyleri biraz kuruntulu ve kötümser kişilerdi galiba…

Ünü her yeri tutmuş gazeteci-yazarın bahçe içindeki nefis villasının kapısını çalarken, o büyük heyecanı yatışmış gibiydi. Artık geriye dönüş yoktu. Bu iş olacaktı. Hiç değilse deneyecekti. Kapı açıldı. İşte o karşısındaydı: Centilmen, babacan ve güleryüzlü. Kendini rahat hissetti. Gerginliği azaldı. Ünlü gazeteci-yazar onu çalışma odasına aldı. Kitaplarını, paha biçilmez ansiklopedilerini, orijinal resimlerini gösterdi. Son derece gelişmiş bilgisayarından koca Türkiye’de bir Kadir Sami’de, bir de kendisinde vardı. Yazılarını bu müthiş bilgisayarda yazıyor ve ilginç alete bağlı faksıyla yüksek tirajlı gazetesine oturduğu yerden gönderiyordu. Kız şaşkın ve hayranlık dolu bir ilgiyle bilgisayara doğru eğilmiş bakarken, birden kalçasında bir çimdik acısı hissetti. “Ayy, ne oluyor?”deyip heyecanla doğruldu olduğu yerde. Ünlü gazeteci-yazar hiç istifini bozmadan, “Bak kızım,” diyordu. “Bu daktilo da babamdan bana yadigârdır.” Kız öylesine garip bir duyguya kapıldı ki, bir an “ayy” diye bağırdığı için küçük düştüğünü hissetti.

“Evet, kızım,” dedi ünlü gazeteci-yazar, “konu nedir?” Kız gayet kibar ve tatlı sesiyle: “Efendim konu sarkıntılık. Erkekler neden sarkıntılık yaparlar ve çevre faktörü bu konuda nasıl rol oynar? Aydınlatır mısınız?” Gazeteci-yazar konuyu duyunca gevrek gevrek gülümsedi, koltuğunda yayıldı. Gözlerinde garip ışık çakımları yandı, söndü. Sonra bilge bir ses tonuyla: “Bak kızım,” dedi. “Sarkıntılık yapılmamış kadın düşünebiliyor musun? Onun için durum ne içler acısıdır bir sorsanız.” Kız gülümsedi. İşte hayranlık duyduğu kişi olaya nasıl bir kara mizahla ve farklı bir tarzda yaklaşıyordu. Öyle sıradan bir şekilde “Sarkıntılık kötü ve iğrenç bir şey” diye konuya girmemişti. Kız “aydınlanmanın” arkasını bekliyordu ki, ünlü gazeteci-yazar gömleğinin düğmelerini açarak vücudunu okşamaya başladı. Ve kıza doğrudan “Sizin cinsel organınız güzel mi?” diye sordu. “Aman Tanrım, ne diyorsunuz siz? Ne demek istiyorsunuz?” “Heyecanlanma yavrucuğum, sana çok açık bir soru sordum.” Kız, üzerine gelen panik dalgasını savuşturduktan sonra hemen aklına teybin düğmesine basmak geldi. “Teybi kapat kızım, burada biz bize konuşuyoruz. Kapat yavrucuğum.” Kızın yüreğini yine bir heyecan kasırgası sardı. Kapattı teybini. Korkusuna söz geçiremiyordu. Koca adam karşısında hiç çekinmeden mastürbasyon yapıyor ve onunla yatmayı öneriyordu. Kız birden kendisini sarsılarak ağlarken buldu. “Lanet olsun, ne biçim insansınız siz. Bana nasıl böyle davranırsınız, oysa ben buraya ne duygularla…” Kız katıla katıla ağlıyordu. Ünlü gazeteci-yazar geldi, kızı tükürüklere boğarak öpmeye başladı. “Peki kızım, ağlama geçer, peki, madem gitmek istiyorsun…” diye teselli etmeye çalıştı. Kız, etrafında dünya savrulurken, kendini bir anda sokakta buldu. Karmakarışık duygularla yürürken birden yanında teybinin ve fotoğraf makinesinin olmadığını anladı. Allah kahretsin, nasıl geri dönüp alacaktı onları şimdi? Ama çok zor da olsa mecburdu buna. Teybinin borcunu yeni ödemişti daha. Fotoğraf makinesini ise bir arkadaşından ödünç almıştı. Tekrar merdivenleri gerisin geri çıkarken dehşetle irkildi. Ünlü gazeteci-yazar, garip kahkahalarla gülüyordu. Düştüğü çaresiz durum çok hoşuna gitmişti anlaşılan…

Dergiye nasıl gelmişti, arkadaşlarına olayı nasıl kötü duygularla ve kendisinden nefret ederek anlatmıştı pek hatırlamıyordu. Bu nefretin rövanşını almak için olayı yaşadığı gibi yazmalıydı. “Sarkıntılık üzerine bir söyleşide başıma gelenler.” Yazacak ve bayağılığın böyle tek taraflı bir zafer kazanmasının önüne geçecekti.

Yazdı da. Ama öyle kaldı. Yazı “solcu” derginin yazı işleri müdürünün çekmecesinde öylece bekledi. Çünkü kimse ünlü gazeteci-yazarla arayı açmayı göze alamıyordu. Şunun şurasında kaç kişiyiz ki? Hem bu adamın kolu uzundu. Onlara bütün iş ve yaşama imkânlarını kapatırdı. Hem böyle şeyler olurdu ve herkes de bilirdi. Orada burada anlatılır, geçiştirilirdi. Başka mevzu mu yoktu?

Kızın düşüncesi cesurdu ya, solcu dergide tutunamadı. İçinden geldiği gibi konuşuyordu. Dengeleri hiç düşünmüyordu.

“Sosyal ilişkileri” zayıftı galiba. “Hayat bilgisi” de kıttı biraz…

Şimdi bütün bunları bana anlatırken iç burkan bir haz duyuyordu sanki. İyimserliği yara almıştı. Umutsuzluğunda gizli bir bilgelik vardı sanki. Yaşlanmıştı. Onu yok sayanları, daha sevdiği işin başındayken ona hayal kırıklığından taç örenleri lanetliyordu. Yaşlanmıştı, çabucak.

Bense, zaman zaman “Pislik yapmak bir ihtiyaçtır,” diye düşünsem de, iç bulantımı önleyemiyordum. “İncelik kimin eseriydi o halde?”  sh:28-31

 

Kaynak:

Cezmi ERSÖZ, Ancak Bir Benzerim Öldürebilir Beni,Mephisto,1993,Beyoğlu-lstanbul,

Cezmi Ersöz “Ancak Bir Benzerim Öldürebilir Beni” (Bu dize Rus şairi Osip Mandelştam’ın Vedalaşmaların İlmini Yaptım Ben adlı şiir kitabının 227. şiirinin son dizesidir. Çeviren: Cevat Çapan)

 

 

PSİKİYATRİNİN İNSANLARDAN SAKLANMIŞ SIRLARI


HASTALIKLARIN ZUHURU

Geçen yüzyılda mikrobun keşf ile bütün hastalıklarda organik (Uzvi, cismanî) sebebler ileri sürülerek “biz yarattık” misali, – “biz biliriz” kanaati revaç bulmuştu. Fakat zaman gösterdi ki, meselâ ne veremde Koch basili ne zatürrede Pneumocoque tek başlarına has­talık yapamıyorlardı. Bu suretle en güvendikleri dal kopmuş oluyor­du, öyle ya, etrafı hep veremli, adam, verem olmuyor, ağzının içinde mikropları dolu fakat zatürre olmuyor, O halde mikropların miktarı az da, ondan hastalık yapamıyor” demeğe başladılar, fakat olmadı. Bu defa döndüler  “mevcut mikroplarda hastalık ya­pabilme kudreti zayıf olduğu için” dediler. Yine olmadı. O zaman “başka faktörler de araya giriyor” dediler. Meselâ “bünye alerjik yani hassas olmalı, vücûdun bir istidadı bulunmalı” dediler. Yine tatminkâr olmadı. “Vücûdun yorgun da olması lâzım” dediler, az gel­di. Sonra “Aç da kalmamalı ki, mikroplar, o takdirde hastalık yapabi­lir” dediler, dediler dediler fakat varmak istedikleri işin künhüne bir türlü varamadılar. O bakımdan hastalıkların zuhuru se­bebinde, karanlık yine dağılmadı. Hülâsa, mikrobun da keşfine rağ­men, gelinip bir noktada yine duruldu.

17. asırda da Blagrave; “Planete’lerin yani yıldızların tesiri altındayız. Yıldızların tesiri olmadan hiç bir hastalık meydana gelemez.” diyordu. Buna göre,

Satürn dalak’a,

Jüpiter, akciğer, karaciğer, nabza ve spermaya,

Mars, böbreklere,

Venüs, rahim, göğüs ve kadınların jenital ifrazlarına,

Merkür, ruhî faaliyetlere, güneş, beyne, sinirlere vücûdun sağ kısmına ve kadınların sol gözüne, tesir ediyordu.

Nasıl oluyor da, çeşit çeşit adale veya türlü kemik hastalıkları veya böb­reklerin taş yapması veya ülserler veya kalp ve damar hastalıkları meydana gelip durmaktadır.

Hakiki sebep nedir?

Daha psikiyatriye hiç gelmedik, ya adam durup dururken: “kar­şımda görüyorum, geliyorlar, seslerini duyuyorum, küfrediyorlar” demeğe neden başlıyor?

Hâlbuki beyinde bakılmadık nokta mı bıra­kıldı? Kanda ve beyin suyunda türlü maddelerin tetkikleri mi ihmal edildi? Hormonların türlü dozajları mı eksik kal­dı? Neler yapıldı, neler yapılmadı?

Netice, mikrobik, metabolik, hormonal, kalıtım, genetik bozukluk, ruhî, aşağı yukarı bütün hastalıklarda, aynı derecede olmak üzere, hastalık yapıcı karanlığını muhafaza etmekte­dir.

Bunun üzerine doktorlar dediler ki: “hastalıkların zuhurunda ruhî sebeplerin rollerini ele alalım.” Ve böylece, aşağı yukarı, son yüz senedir, insan ruhiyatı, ilk plânda müşahede ve mütalâa unsuru hali­ne geldi.

HASTALIKLARIN ZUHURUNDA RUHÎ FAKTÖRLER

“Vücut uzuvları, fikirlerin ve hislerin geçtikleri kanallardır.”

Gerçekten öyle midir?

“Kalbim doldu” veya “kalbim ezildi” gibi ifadele­rin hangisini boşa söylenmiş kabul edebiliriz?

Kalpte olduğu gibi, ciğer­de, böbreklerde damarlarda, midede heyecanı hayat ile alâkalı bir şeyler olup gitmektedir.

Melankoli bir hastada gözlerin bakışı bile söner.

Pek hisli kimselerde, heyecanın nesil ve iç salgıları değişikliklerine sebep olduğu bilinen bir gerçektir. Almanlar tarafından idama mahkûm edilmiş olan Belçikalı bir kadının saçları hükmün icra edileceği günden bir gün önce beyazlaşıvermiştir.

Korku duygusu üzerine tecrübî çalışmalarda, böbrek üstü bezlerinin genişlemesi görülmüştür. Bu şekilde salgılanan Adrenalin, kan tazyikini ve akış süratini çoğaltmaktadır. Korku hallerinde görülen husus ile çarpıntı, yüz solukluğu, mide ve barsak fonksiyon bozuklukları vs. malûm olan hakikatlerdir. Ayrıca, büyük bir korku geçirmiş olan kimselerde beyaz kan hücrelerinin azaldığı, damar tazyi­kinin düştüğü, kan plazmasının tahassür etme zamanının kısaldığı görülmüştür. Böylece, Joltrain, manevî bir darbenin, kan üzerinde gözle görülür tesirler icra ettiğini ispat etmiştir.

Sıkıntı’da (angoisse) (anguvaz diye okunur) insanın “rengi solar, alnından soğuk terler dökülür, çeneleri kilitlenir, dişleri birbirine vurmağa başlar, vücüdü titrer, nefesi sıklaşır, intizamını kaybeder, küçük ve büyük abdestini kaçırır, başı döner, baygınlıklar geçirir, hatta büsbütün kendini kay­beder..” Bu arada bütün göğüs sıkılır gibi olur veya nahoş his baştadır. Ayrıca, kollardan ve­ya karında ağrılar vardır. Böyle hasta­lar, boş yere uzun zaman, ülserdir kanserdir diye üstüste ameliyatlar geçirmeye maruz kalmıştır.

Görülüyor ki, saydığımız ruhî sebepler vücut uzuvlarında gözle görülen değişiklikler yapabilmektedir.

Ya, saymadığımız ruhî sebepler?

Ya gözle görülmeyen türlü sorun­lar?

Hepsine kapsayacak bir ifade ile, hastalıklarda “Ruhî Faktör” dediğimiz bu sebebin hakikat ve büyüklüğünü ifade etmiyor mu?

Bu noktadan hareketle, “devamlı hüzünlerin, inatçı endişele­rin vücudu kansere hazırladığını” iddia eden doktorları red edebilir miyiz?

“Mide ve bağırsakta düzensizlik, hazımsızlık, bağırsak mikrop­larının kana geçmesi emniyet hissi yokluğundandır veya kolitler ve bunlara refakat eden böbrek ve mesane iltihapları zihnî manevî dengesizliklerin neticeleri olur” diyen doktorları bir kalemde haksız çıkarabilir miyiz?

Haddi zatında bir kalemde de haksız çıkaramaz olduk, bin ka­lemde de. Onun için, bütün akıl ve sinir hastalıkların­da araya giren istisnai organik durumlar hariç ruhî faktörü, ye­gâne sebeb olarak, kabul etmekteyiz.

Akıl ve sinir hastalıklarında (Psychose, Psychonevrose) diye konuştuğumun sebebi, bir çok uzvî hastalıklarda da bu gün, ruhî faktörün rolü benimsenmiş ve “Psikosomatik[1] Doktorluk” (PSİKİYATRİ) buradan ve bu sebep ile meydana çıkmıştır.

PSİKİYATRİ

1935 yılından beri resmen ve ismen kabul edildiğine göre (so-matique) yani bedene ait türlü hastalıklar vardır ki, bunlarda sebeb (Psychique) yani ruhî’dir.

Meselâ bazı cilt hastalıkları, romatizmalar, bronşit astım, damar spazmları, hipertansiyon, mide ülserleri, müzmin kabızlık veya kolit halleri, bazı hormonal fonksiyon bozuk­lukları, bazı göz hastalıkları, kadınlarda ay halleri ile sair Jenital bozukluklar, kudretsizleler ki geride ne kaldığı veya ne kalabi­leceği merakı muciptir, araya giren istisnaî durumlar haricinde, ru­hî faktör yegâne sebep olarak mütalâaya müsaittir.

 G. Wolff ve S. Wolff isimli iki yazar, bir adamı ve midesini incelemişler. İnceledikleri adam karnından midesine açılan yol ile besleniyordu. O bakımdan mide iç cidari (mukoza) çıplak gözle görülebildiğinden, bu iki bil­gin “günlük heyecanlar ve ruh haletleriyle mide fonksiyonları ara­sındaki münasebetleri” tetkik edebildiler. Bunlara göre (Her hangi bir iç üzüntüsü bir kızgınlık veya acı, mutlak surette mide muko­zasının kızarması ve hareketleriyle salgısında artma ile birlikte) idi. (Ufak heyecanî şok ile mukoza erozyonları ve kanamaları ve çok kere mide cidarının şiddetli büzülmeleri..) görülüyordu. Bunlar, bu iki yazarın bütün sindirim sistemine ait türlü tetkik ve müşahedele­rinden sadece mideye ait bir kısımdır.

Şimdi, ikinci dünya savaşında, Londra hastanelerinde, svaşın verdiği korku ve heyecanlardan mide ülserlerinde delinmelerin, diğer zamanlara nispetle neden üç misli artmış olarak tespit edildiğini daha iyi anlamıyor muyuz?

Yine çok yaygın ve müz’iç olması sebebiyle ikinci bir misâli de “Astım Broşit” den verecek olursak..

O. Loras isimli yazarın 306 sayfalık kitabında: “Allerjik dış faktörler, iç salgı bezlerine veya kapalı damar salgılarına vs. sebep­ler astım için köklü rol oynamazlar. Bunlar reaksiyonel sebeplerdendir. Sebebi hakikî bizzat astımlının kendisidir. Böyle astımlı şahıs­larda krizler, ruhî mücadelelerini pasifize edemediklerinden dolayı bastırılmış şahsiyetlerinin işareti olarak meydana gelmek­tedir.” denilmektedir. Bu sebeple astımlıyı, bir nevi nefes darlığı olarak gösteriyor ve krizler haricinde de şahıs bir sıkıntı doğurucudur  hükmüne varıyor. Böyle kimselerin asabi bir şahsiyet sahibi olduklarını yal­nız soluk alışverişlerini değil hayatlarını da kaybetme korkusu içinde bu­lunduklarını ayrıca ifade ve iddia etmektedir.

Heyecanlar, korku, kin, nefret, endişe, sıkıntı ve diğer taraf­tan bunlara bağlanan türlü uzvî hastalıklar. Diğerleri masun kala­bilecek mi?

Veya ne kadar zaman, birinci plânda ruhî faktör ele alınmayan hastalık görülecektir?

Nitekim ayni kanaatle J. Sedan ve P. Guillot “Hastalıkların gerek teşekkülü ve gerek seyirlerinde, psikolojik kaynaklı esas bir elaman olarak gün geçtikçe daha fazla ehemmiyet kesbetmektedir.” demektedirler. O bakımdan, Psikityatrinin ilerde bütün uzvî hastalıkla­rı içine alması beklenir dersek, şaşmamak gerekir.

Bir grip bir diş ağrısının bile, ekser, muayyen bazı ruhî, heyecanı artıran karışıklıkların peşinden geldiğini fark etmiyor muyuz?

O halde uzvî hastalıklar haricinde, safî ruhî hastalıklarda  ruhî faktörün rol ve ehemmiyetini daha kolaylıkla ve peşinen kabul zarureti hasıl olmuyor mu?

İşte “Dinamik Psikiyatri” budur.

PİSİKOTERAPİ-TELKİN

Histeri: Bir çeşit ruh hastalığıdır. Genellikle 30 yaş altındaki bireylerde görülen, psişik ve motor bozukluklar, özellikle duygusal reaksiyonlarda taşkınlık, hareket bozuklukları, geçici kişilik değişimi ve çeşitli sistemlere ait psikosomatik şikâyetlerle belirgin nevroz şekli.

Histeri aşırı hayal gücü veya korkuları ifade eden nevrotik zihinsel hastalığa verilen addır. Histeri, hastalarda ani sinirsel nevrotik bir hastalık olarak bilinir. Histerik hasta, kendindeki ruh sağlığının bozukluğundan habersizdir.

 Psikanalizde, hastalıkların sebebi ruhî’dir. Histeri ruhen yara­lanmadan ve bu yaralanmanın teessürünün uzun yıllarla şuur halin­de devam etmesinden dolayı meydana geliyordu. Daha açık bir ifade ile hayatta maruz kalınan ruhî yaralanmalar sebebile ruh hastalıkları meydana geliyordu.

Cismani hastalıklarda olduğu gibi ruhî hastalıklarda da organik (maddî, cismanî) sebepler üzerinde durulduğu bir zamanda 1882 yılının 13 Şubatında Paris Tıp Fakültesinde Charcot isimli doktor histeriklerde hipnotize etmek suretiyle, meydana gelen asabî hallerden kurtulacağı bahis ile Fen Akademisine müracaat ediyor. Fen Akademisi, Charcot’ya itiraz etmiyor, bil’akis teklifi müspet karşılıyor.

Akademinin bu müsaadesile, birdenbire yalnız tıbbî değil hattâ edebî ve felsefî mecmualarda da bu mevzuda çeşitli makaleler seri halinde neşre başlıyor. Bu şekilde “telkin’in” tedavide rolü üzerinde çalışmalar birdenbire artıyor ve yayılıyor. Bu suretle, ilmî ve tıbbî mânada müşahade ve raporlar biribirini takip ediyor. Birçok doktor telkinle siğilleri iyi ettiklerini bildiriyorlar. Sorumluluk, mesuliyet, yükümlülük, telkin edilmiş olan fikirlerle, yalnız asabî hastalıklar değil, uzvî cismanî hastalıklara karşı da mücadele edilebileceğini, bu şekilde diş ağrısından vereme kadar birçok vücut hastalıkları iyi edileceği ifade edilmeye başlanmıştır. Mesela Nancy [2]mektebi de, Histerinin telkin ile meydana geldiğini gösterdi. Bugün bile Histeri, telkin ile meydana gelen ve telkin ile iyi­leşen bir ruh hastalığı olarak bilinmektedir.

Josef Breuer

Avusturyalı fizyolog. 1843-1925 yılları arasında yaşamış Breuer, Sigmund Freud’un çalışma arkadaşı ve psikanaliz’in kurucularındandır. Viyana’da yaşamış ve tıp tarihine geçecek çalışmalara imza atmıştır. Özellikle öğrencisi Sigmund Freud ile yaptığı çalışmalar psikanalizin temelini atmıştır. Evli ve 5 çocuk babasıdır. Yahudi kökenlidir, bir keşifte bulunmuştu ki (hakikatte yeni psikoloji bu bakım noktasından yola çıkmıştır.)

Bu doktorun, histeriye müptela, genç ve gayet zeki bir hastası vardı. Bu hastanın, sağ koluna kasılı bir felç arız olmuş, vakit vakit kendinden geçiyor, şuuru bulanıyordu. Ayni zamanda konuşma kud­retini kaybetmişti.

Hastanın halini izah edecek uzvî sebebler yoktu. Binaenaleyh, menşeini ruhî olarak kabul etmek icab ediyordu. Breuer dikkat etmişti ki, hastanın ister davet edilmiş olsun, ister kendiliğinden olmuş bulun­sun, bu haleti fecriyeleri esnasında bütün zihninden geçenleri veya gözüne görünenleri hikâye ettirmekle hasta bir kaç saatler rahatlıyor­du. Hasta bu tedavi tarzı için “Talking cure”  konuşma tedavisi, tabi­rini icad etmişti.

Breuer ayrıca, hypnose ile histerik hastaların hatırılarının uyan­dırılabileceğini de keşfetmiş idi. Hatıralar meydana çıkıyor, arazlar kayboluyordu.

Freud Sahnede

Freud önce Parise giderek Charcot’dan ve sonra Nancy’ye giderek Marie Bernheim (1837-1919)’ den, ruhî âlemin derinliklerini ve “hipnoz”u öğrendi. Çalıştığı Viyanada ise, o zaman Breuer otorite idi. Ak­rabası da olduğu cihetle Breuer’in himayesinde, Breuer’in keşiflerini tasdik ve uygun görmeye başladı. Bilahere ruhî cerhiyet (yaralanmanın) hastalık yapabilmesi için, bazı sebepler daha lâzımdır, bunlar cinsî mânadadır derken, tamamiyle “cinsel dürtü”“Libido” üzerinde karar kıldı. Bu şekilde “cerhiyet nazariyesi=ruhî yaralanma” yerine, cinsel dürtü nazariyesi yerine konmuş oldu.

J. Yung’un bir vak’asını ve mütalâasını burada ruhî yaralanmaya ve Freud’un cinsî nazariyesine eski bir misâl olmak üzere aynen alıyo­rum.

“Ani bir korku neticesinde ağır bir histeri’ye tutulmuş bir genç kadın tanırım. Bu genç bir kaç arkadaşiyle beraber gec eyarısı evine dönmek üzere bir caddede yürürlerken o sırada arkalarından hızla bir araba gelir; arkadaşları hep yana kaçıverirler; fakat o genç korkup şaşı­rarak yolun ortasında durur ve beygirlerin önü sıra koşmağa başlar; arabacı kamçısını şaklatır, küfreder, hiç biri kâretmez. Bir köprüde nihayet şosenin sonuna kadar yol boyunca iner, köprüye varınca artık takatten kesilir ve bu hayvanların altına düşmemek için korkusunun dehşeti içinde kendisini suya atmağa teşebbüs eder, yoldan geçenler yetişip menederler…

Aynı kadın 22 Ocak  1905 te Petersburg’da imiş; ve ordunun yaylım ateşle bir sokağı açtığı esnada sokakta yo­lunu şaşırmış bulunuyormuş, sağında ölüler ve yaralılar yere düş­mekte oldukları halde, o kendisine tamamiyle sahip olarak bir araba bulup sığınmağa ve oradan civar bir sokağa geçerek kaçıp kurtulma­ğa muvaffak olmuş; bu müthiş anlar sıhhati üzerinde hiç bir akis yapmamıştı; bu vakalardan sonra gayet iyi ve hatta her zamanki ha­linden daha iyi idi.

Dışardan bakınca buna benzer hallere çok rastgelinir. Bu çe­şit hallere bakarak ister istemez çıkarılan sonuç bir ruhî yaralanmanın şiddetinin hastalık yapmaktaki rolü o kadar mühim değildir; hasta­lık olmasında en çok hususî şartlar amil olur. Bu neticenin sırrına nü­fuz edebilmekte belki bir anahtar olur. Onun için kendi kendimize şunu sormalıyız:

Araba hâdisesinde hususî şartlar nelerdi?

Genç kız araba beygirlerinin dörtnal sesini işittiği andan itibaren endişe ve ıs­tırap başladı. Bir an içinde kendisine yaklaşmakta olan bu nal sesle­rinin müthiş bir akıbete varacağını, ölümünün veya başka acıklı hâ­disenin başlangıcı olduğu intibaını meydana getirdi; ondan sonra artık kendi­sine sahip olamadı.

Meydanda ki şuurunu kaybetmesini mucip olan izlenim atlardan geliyor; fakat hastanın bu kadar ehemmiyetsiz bir hâdise kar­şısında bu kadar akılsızca bir ters haereket yapmağa istidadı bu kızın ha­yatında atın hususî bir rol oynamış olmasından olabilir, düşüncesini kuvvetlendirmektedir.

Bu genç yedi yaşında iken, araba ile bir ge­zinti yaptığı sırada beygirler gemi azıya almışlar ve kenarları dikine uçurum bir nehrin kıyısına doğru atılmışlardı. Arabacı hemen araba­dan atlamış ve kendisine de atla! diye bağırmıştı: fakat biçare öle­siye bir korku içinde karar veremiyordu. Nihayet vakit geçmeden at­lamağa muvaffak olmuş ve hayvanlarla araba uçuruma yuvarlanıp gitmişti. Böyle bir hâdisenin derin bir intiba bırakacağına şüphe yok. Fakat bu kazayı hatırlamanın hiç bir tehlikesi olmıyan bir hâdisede bu kadar nispetsiz bir aksi tesir yapabilmesi kolay izah olunamaz. Bütün bunlar bize şimdiye kadar yalnız bir şey öğretiyor ki o da bu­günkü vakıa kökünü hastanın çocukluğundan alıyor, amma bu marazi sahnenin sebebleri yine karanlık kalıyor.

Bu sırra nüfuz edebilmek için daha başka şeylerin öğrenilmesi icap eder. Uzun bir tecrübe ile sabit olmuştur ki bu güne kadar tahlil edilen olayların hemen hepsinde ruhu yaralayıcı sebebler yanında hususî bir bo­zukluk daha bulunuyor ve hususî bozukluk cinsiyet sahasında bo­zukluktan başka bir suretle izah edilemiyor.

(Bununla beraber bu bakımdan kadınlar kendilerine karşı da, doktora karşı da şaşılacak bir samimi-yetsizlik gösterirler.)

Herkes bilir ki aşk her yana çekilebilir bir şeydir: Cennet de vardır, cehennem de. Aşkta iyilik de kütülük de, ulviyet de, süfliyet de olabilir. Freud bu va­kıayı öğrenince telâkki tarzında âdeta bir inkilâp oldu. O zamana kadar az çok Charcot’nun ruhî yaralayış teorisi etkisi altındaki nevrozların sebebini hayatta maruz kalınılan ruhî yaralanmaları ararken bun­dan sonra meselenin ağırlık merkezini değiştirdi ve hakikati büsbü­tün başka bir cihette aradı. Bunun en iyi örneği anlatılan olaydır. Atın hastamızın hayatında pek hususî bir rol oynamış olabil­mesini pekâla anlarız; fakat sonraki o aşırı ve yeri olmıyan aksi-tesiri anlayamayız. Bu hastanın halinde garip ve hastalık veren şey atların kendisine aşırı bir korku verişidir. Eğer yukarda zikret­tiğimiz kendi yanındaki düşüncesi gözönüne alırda ruhî yaralanma sebebleri yanında daima ihtiras sahasında bir bozukluk da bulunduğunu kabul eder­sek hastamızda bu cihetle bir karışıklık ve bozukluk olup olmadığı­nı aramamız gerekir.

 Olaylar üzerine yorum yapmak ilim bu değildir.

Mazhar Osman Hoca‘da, kitabında, psikiyatrisler hakkında derki;

“Bizce bu bulunan (alt şuur) şeyler hastaya ait değildir. Psikanalizi yapan ne duyuyor ne düşünüyorsa hastasında onu buluyor.”

Fakat, Freud da Mesmer gibi Viyana’da birden bire parladı. Mesmer’in Harmonie ismini verdiği cemiyet gibi o da İNTERNATİONAİ PSYCHANALYSE CEMİYETİNİ tesis etti. Ve o da kısa zamanda Mesmer gibi en ağır tenkitlere maruz kaldı. Fakat XVI. Louis’ye mümasil bir otorite çıkıp Freudism’i tetkik ettiremedi. Ve bir ilim hey’eti (Muzır neticeler tevlid ve halk ahlâkını ifsad ettiğini) bildirerek (Freudisme’i tatbik edecek her doktorun ıcrai sanattan men edile­ceğini) ilân etmedi.

Hâlbuki bazen tek bir ilâcın 5-10-100 veya 1000 insana zara­rı oluyor diye, tebliğler, broşürler ve tamimlerle dünya biribirine girer. Bu garip dünya!

Yalnız bir zaman teşriki mesai arkadaşı J. Yung’un, Freud hakkındaki şu sözünü hatırlamak gerekir. “Freud’un saf ve basit cinsiyet tahlil (psikanaliz) usulünün bir terbiye usulü olarak münhasıran kullanılmasını hiç bir vakit tavsiye etmek istemem. Terbiyenin bu usule hasır ve tahsisi bir felâket olur.” (Ruhî hayatta la-şuur M. Hayrullah tercümesi. Sayfa 75.)

Böylece ruhî cerhiyet (yaralanma) cinsiyet nazariyesi haline gelirken 1893 ve 1895 deki eserlerinde, hatıralar hatırlandığı esnada, heyecan­ların da meydana-çıktığını bildiriyorlardı. Bu şekilde hasta, asıl ızdırabından kurtuluyordu (Abreaction=dışa vurup rahatlama). Freud, her zaman, bahsi geçen yazarlara benzer hipnoz’da başarılı ola­madığı için, Picasso’nun resim icadı gibi, elini hastanın alnına ko­yuyor ve hastanın aklına ne gelirse söylemesini ondan istiyordu. Bu iletişimle, rahatlama halinde, dışavurum nasıl oluyor? Yani konuşmağa terk ile hasta hatıralarını söyleyince rahatlaması yani iyileşmesi de hastanın (Transfert) ol­masına bağlı imiş. Transfert demek, hastanın doktorune karşı duy­duğu cinsî alâka.

Bitti mi?

Hayır.

Hastanın doktora karşı duyduğu bu cinsî alâka, hasta kız ise, erkek kardeşine ve babasına, erkek ise, kız kardeşine ve anasına veya başkalarına karşı bilinçaltında olan cinsî hislerinin doktora tevcihi ile yer değiştirmiş şekli demek­tir (Deplacement=yer değiştirme).

Bitti mi?

Hayır.

Bir de Contre (Zıt) Transfert var.

Bunun manâsı da, tedavi eden doktorun, iyi olmak için, himmet ve inayetine sığındığı ve kendisine emanet edilmiş olarak bırakıldığı hastasına karşı duyduğu cinsî alâka demektir. Bu şekilde, bizim bildiğimiz, hastanın doktora olan hürmet hissi ve doktorun hasta­sına olan merhamet hissi de ortadan sır oldu.

Tabiî değil midir?

3 paralık bir hastalık olsa da çünkü ciddi hiç bir hastalığa el atama­mışlardır ve atamazlar yalnız histeri denen belirsiz bir hastalığın pek dar sahasındadırlar buna rağmen, ekseriya hakikatte de de­ğil, kendiliğinden veya hayalî veya tasavvurî surette hastalık iyiIeşmişse, elbet, cinsiyet nazariyesinde, cinsî laflarla izah edilecek­tir.

O halde, Breuer’in “Talking cure” (Konuşma Terapisi) keşfinde bildiklerimizden fazla, Freud bize ne getirmiştir? Çünkü Talking cure bize öğretmiş­tir ki, hasta konuşmağa terkediliyor, hatıraları uyanıyor, sonra ra­hatlıyor iyileşiyordu.

Freud’un bize getirdiği,

Catharsis(rahatsız edici duyguları dışa vurarak onlardan kurtulma),

La libre association (Serbest ilişkilendirme),

Abreaction (duygusal rahatlama ve boşalma olayı), Transfert (hastanın doktorune karşı duyduğu cinsî alâka),

contre transfert (bilinçsiz bilinçsiz duygularını analisti analizanın tarafından hissedilir olması).

Deplacement (yer değiştirmeği)bi kelimelerdir.

Cinsiyet nazariyesinin istinat ettiği “Talking cure”den başka, bu defa da cerhiyet (yaralanma) akidesin­den gizlice aktarılmış bir kaç kelime vereceğim :

Hâdiseler bilinçten (Conscient) bilinçaltına (Inconscient) atılıyor (Refoulement).

Hâtı­raların hatırlanmasına mâni kuvvet var : (Resistance). Ruhî arazlar, Inconsient hâdiseleridir ki buradan dışarı hucum ederler (Symbolisation).

Ruh bilinmiyor, Şuur (bilinç) nerde bilinmiyor, bilinçaltı nerdeki?

Be­yinde mi?

Kalpte mi?

Yoksa son görüşlere nazaran Midede mi?

Yoksa gönül denen yer neresi?

Bunlar işte ilmî bir cavap yok. Ama Fre­ud’un bunlarla ilişiği yok. Doktor olmayanlar bile, unutmaktan, ha­tırlamaktan bahsetmiyor mu?

İcab ettiği zaman tedai ile, hafızadan hâdiseler inci taneleri gibi bir birini takiben hatıra gelmiyor mu? “Veya geçmiş bütün hâdiseler, şu an düşünülmiyen şeyler, gece bu­lut arkasında gizlenmiş yıldızlar gibi, hafızadaki yerlerine teker teker geçip gitmiyorlar mı?

Hastalıkların sebeblerinin ruhî olduğu­nu (inconscient= kendinden geçmiş, baygın, şuursuz) deyince ne değişiyor?

 O sebeble bazı ruhî arazların meydana çıktığını, bu ruhî hastalıkların sebebinin şahsa müessir eski hâdiselerle alâkalı olduğunu (Refoulement= bastırma, sindirme, önleme, tutma, durdurma, kesme, örtbas etme, gizleme, baskı ) demenin ne faidesi var?

 Bu hâdiselerin zamanla tabiatile unutulacağını, şu andaki dü­şünmekte olduğumuz şeylerden gayri geçmiç bütün hâdiselerin ha­fızamızda mahfuz bulunduğunu (Resistance= direnç, direnme, metanet, dayanma, dayanıklılık, karşı koyma, mukavemet, dayanma gücü, karşı çıkma, karşı gelme, tahammül; demekle değişen ne oluyor?)

Cerhiyet (yaralanma) nazariyesinden öğrenmemiş mi idik?

Daha sıra­lamağa zaten ne lüzum var?

Borsalarda bile, bir avuç buğday, nu­mune olarak kâfi görülmüyor mu?

O halde yenilik nedir?

Yenilik, İnconscient, Refoulement, Re­sistance, Symbolisation gibi kelimelerde. Kelimeler çok, yine yeni bir şey yok.

Freud’un getirdiği, bulduğu, keşfettiği, söylediği nedir o halde?

FREUD’UN, GETİRDİĞİ, BULDUĞU, KEŞFETTİĞİ, SÖYLEDİĞİ, YALNIZ CİN­SİYETTİR.

Evet, âlemi ruhiyatla, ruhiyatın çeşitli şekilde zuhuratı ile ve ru­hiyat üzerine müessir hâdiselerle meşgul, biraz tetkik ve tetabbu sahibi doktor için, cinsiyet lafından gayri Freud’dan öğrenilecek ki kendileri de teslim ediyorlar tek nokta yoktur.

Bu sebeledir ki, sayesinde konuşmağa başladığı, hâmisi Breu­er’in kızı ile olan macerasından dolayı da derler, yani Freud’un Breuer’e cinsî manâda teşekküründen sonra, Breuer, Freud’dan he­men ayrıldı.

Zamanında Freud için büyük kıymet ve kuvvet olan iki ortağı, Adler ve Yung’da biraz sonra Freud’dan ayrıldılar ve cinsiyet­ten başka nazariyelerle ortaya çıktılar.

 

Kaynakça

Mehmed Tevfik ÖZCAN [Kitap]. – Angoisse (Sıkıntı), Ankara-1966.


[1] Zihinsel faaliyetlerden dolayı bedensel fonksiyonların birbirine cevap vermesi.

[2] Nancy, Fransa’nın Lorraine bölgesinin ve Meurthe-et-Moselle département’ının merkezi, Meurthe’in kıyısında.

***************

FREUD’DAN SEÇME SÖZLER

FREUDÇULUK NEDİR, İLMÎ GEÇERLİLİĞİ VAR MIDIR?

MELANCHOLİA (2011) FİLM