KURUMSALLAŞMIŞ SİYASİ İKTİDAR


Yağmur Yağdırıcılar, Hekimler, Gözbağcılar

İlkel diye adlandırılanların Yasa’yla uygulama arasına koydukları aşılmaz engellerin en iyi örneğini Avustralya’daki Kaitishler vermişlerdir: Bir fratride yiyecek tabusunu çiğnemiş olanı, ancak bir başka fratrinin üyeleri cezalandırabilirdi.

Bu sınır bazen düpedüz bir düşmanlık sınırıydı: Trobriand adaları yerlilerinden Tabalular Lukwasisigalar’la yarı sürekli bir savaş içindeydiler. Ancak, savaşlar kimin yenilgisiyle biterse bitsin, ardından mutlaka törensel bir uzlaşmayla barış kuruluyor ve önderler savaş öncesi konumlarım koruyorlardı. Tabalular, savaştıkları klanın da bölgesi dahil olmak üzere, hiçbir çatışmanın değiştiremeyeceği genel denetim yetkisine sahiptiler. Tabalular’ın bu sarsılmaz üstünlüğü, önderlerinin güneş ve yağmur büyüsü yapma yeteneklerinden kaynaklanıyordu. Oysa alt düzeydeki Lukvvasisigalar, savaşta daha etkili ve korkutucuydular. İki klan arasında kutsallığa ve savaşa ilişkin bu işbölümünü dikkat çekici kılan özellik, Lukwasisigalar’ın, düşmanları Tabalular’ın buyrukları uygulama işlevini üstlenmiş olmalarıydı. Tabalu önderinin verdiği ölüm cezasını ezeli düşmanı Lukwasisiga önderi yerine getirirdi.

Öndersiz ve önderli ama yöneticisiz toplumlarda, meşruiyet alam gücün kullanıldığı alandan koparılmıştı.

Toplum, düzenlenme nedenini ya da düzenleyici bir ilkeyi kendi dışında tutuyordu. Yöneticili toplumların ortaya çıkışı, bu iki alanın birleşmesi, toplum içinden bir kesimin, düzenleyici dışsallığı sahiplenerek, eski insanüstü gücü toplum içinde maddileştirmesi demek olacaktır.

Kuşkusuz, bir toplum tipinden ötekine nasıl geçildiğini, toplumla düzenleyici dışsallık arasındaki ilk ayrımın nasıl ortadan kalktığını, insanların ötesinde ve üstündeki gücün insani bir biçime nasıl bürünebildiğim kesin olarak söylemek mümkün değildir. Ama, en azından yöneticilerin, kutsal/kutsal olmayan ayrımı sayesinde ortaya çıktıkları ileri sürülebilir. Siyasi iktidarın önce yalnızca kutsallaşmasına, sonra da kurumsallaşmasına ortamı hazırlayan bu ayrımdır. Gauchet’nin deyimiyle, sorunun anahtarım dinsel olgunun derin köklerinde aramak gerekecektir.

Kutsallık arayışı, toplumun varolma ilkesiyle kendisi arasındaki bir farklılaşmaya yol açar ve böyle bir farklılaşmayı yaşamayan, kutsal olmayanı/kutsala bağlamayan toplum yoktur. Her toplum, tarihin her anında, kendini, kendi dışına yerleştirdiği bir üstün güce göre anlamlandırmak zorundadır: İnsanların önce dünyadışı bir güç tarafından, sonra da bu gücü temsil edenlerce yönetilmesini mümkün kılan bir anlam borcu. Toplumlar kaçınılmaz olarak, varlık nedenleri ve güvenceleri saydıkları şeyden farklılaşmaya yönelirler.

Siyasi iktidar farklılaşmış ve kutsallaşmış, sonra da kurumsallaşmışsa, bunun nedeni, farklılaşma, kutsallaşma ve kurumsallaşma olasılığının, potansiyel olarak, baştan beri kutsal/kutsal olmayan ikileminde varolmasıdır: Toplumun kendi kendisini anlamlandırma zorunluluğu, ona bir kutsallık odağı yarattırdığı için, bu odak sonradan, kutsallıktan kurumsallığa nitelik değiştirebilmiştir. Toplumla, kendi dışında yarattığı güç arasında bir ilk farklılaşma olduğu için, sonradan toplum içi bir farklılaşma ortaya çıkabilmiştir. Toplum, yaygın sosyal denetimini, anlamım borçlu olduğu bir güce bağlı kıldığı için, sonradan o gücün kendi içindeki uzantısına sosyal denetim yetkisini terk edebilmiştir. Başlangıçta Yasa, ona göre düzenlenen toplumdan koparılmış olduğu için, sonradan, Yasa’yı söyleyenler ve uygulayanlar toplumdan soyutlanabilmişlerdir. Toplumun kendisini düşünenden kendisini ayırarak kendisini düşünmesini sağlayan bir ilk kesinti olduğu için, toplum sonradan kendisini bölebilmiştir.

Siyasi iktidar farklılaşmasının kökenini kutsal/kutsal olmayan ayrımında bulmak, kralların soyağacını da kutsallaştırmaktır. Siyasi iktidarın uzmanlaşma ve merkezileşmesinin kaynağı sosyal işlevlerdeki ilk farklılaşmayı yaratan dinsel törenler olduğuna göre, ilk krallar yalnızca dinsel önderler olabilirlerdi.

Afrika’da, kutsal bir krallığın çoğunlukla, yağmur yağdırma işlevinden başka dayanağı olmayan bir önder otoritesiyle belirdiği saptanmıştır. Tabii yağmur yağdırma yeteneğinin büyüyle bağlantılı olduğu açıktır. Ancak bu toplumlarda din ve büyü, bugün sahip oldukları özerklikten ve hatta karşıtlıktan uzaktılar. Kutsal önderlikle büyücülüğün tam olarak çakıştığı söylenemezse de, ilk önderlerin bir anlamda büyücü de oldukları ileri sürülebilir. Frazer, Kic kabilesi önderinin, karnından konuşma yeteneğiyle, vahşi hayvan sesleri çıkararak saygınlık kazandığını söyler ve ilk önderlerin, sözcüğün tam anlamıyla bir gözbağcı olduklarım vurgular. Roheim’sa, Yumalar’da önderlerin her şeyden önce hastalıklarla mücadele ettiklerini saptadıktan sonra, önderliğin kaynağım bu ilk mesleğe bağlar. Ancak hastalıklara karşı savaşın, büyünün ve dinin birbirine karıştığı bir alanda, önderin yağmur yağdırması, karnından konuşması ya da bir hastayı iyi etmeye çalışması arasında pek de fark yoktur. Büyüyü ve büyücülüğü bütünüyle içermese bile, kaynak yine de dinseldir. Adler bu kutsal otoritenin çerçevesini, Frazer’a dayanarak, şöyle çizer:

1-Kutsal      kral, isteyerek ya da istemeyerek, iyi ya da kötü amaçlarla kullanabileceği bir güçle tabiatı etkiler.

2-Kralın       evrenin dinamik merkezi olduğuna inanılır ve bu nedenle, eylemleri, hatta yaşantısıyla dünyanın düzenini değiştirebilir. Öyleyse eylemleri ve yaşantısı sıkı bir denetim altında tutulmalıdır.

3-Kral,        şu ya da bu biçimde güçlerini kaybederse, dayanağı olduğu dünyanın onun çöküşünden etkilenmemesi için, yok edilmelidir.

Önderlik, Yasa ve düzen bekçiliği olarak, kutsal bir kaynaktan doğar ve savaşçı niteliklerle asla bağdaşmaz: Winnebagolar’da toplum “yukarıdakiler” ve “yerdekiler” diye bölünmüştü. Yukarıdakiler dünyanın yaradılışıyla bağıntılıydılar ve barışla düşüncenin temsilcisiydiler; yerdekiler savaşıyor ve güvenliği sağlıyorlardı. Siu kabilelerinden Osageler de, aynı yapılanmayı göstererek, biri barışı öteki savaşı temsil eden iki fratriye ayrılmışlardı. Dinkalar toplumlarını balık oltasına sahip klanla, mızrağa sahip klan arasında bölüştürmüşlerdi. Dinsel törenleri düzenleme işlevi birinci klanın, savaş işlevi ikinci klanındı. İki işlevi birbirinden ayıran bu örgütlenmede üstün durumda olan ve önderleri üreten, birinci klandı. Yeni Gine’deki birçok kabilede bir sağ önder, bir de sol önder vardı. Sol önder, yürütmenin başı olarak sağ önderin önerilerini uygulamaya geçirirdi; savaş da onun yetki alanına girerdi. Sağ önderse, barışı temsil edendi; toplum içi çatışmaları engellemesi için, bir dracaena yaprağını sallayarak çatışanların arasına girmesi yeterliydi. Yorumbalar’da da açıkça göksel önder/dünyevi önder ayrımı saptanmıştı: Göksel önder yalnızca Yasa’yı söylerdi.

İlk önderler silah tutmazlardı ya da tuttuklarında önder olmaktan çıkarlardı: Lere Moundangları’nın kralı, her yıl bir kez yapılan ve en gencinden en yaşlısına kadar bütün erkeklerin katıldığı törensel bir avda bulunmak zorundaydı. Kral görkemli giysiler içinde, ardında eşleri ve silahlı savaşçıları, avcıların onu beklediği yere giderdi. Orada eşleri, halkının önünde, kralın giysilerini üzerinden çıkarır ve ayaklarına, onu kutsallığından arındırıcı bir su dökerlerdi. Kral ancak o zaman, halkının arasına karışıp ava çıkabilirdi. Ve avda krallık etmenin gereği yoktu: Avcılar onu alaya alabilir, el şakaları yapabilirlerdi.

Afrika’da Gordioiler, aralarındaki en şişman adamı kral seçerlerdi. Şişmanlıktan kıpırdayamamak iktidara yaraşan bir zenginlik ve rahatlık işaretiyse de, savaş etkinlikleri açısından pek de övülebilecek bir özellik sayılmazdı. Bu şişman krallardan iyi savaşçı çıkamazdı. İyi savaşçılarsa, çeşitli tekniklerle pasifize edilmesi gereken tehlikeli yaratıklardı.

Savaşçımın Düşmanı Dostumdur

Baruyalar’da aoulatta denen büyük savaşçıların, saygınlıklarını borçlu oldukları kişisel güçlerini, toplumun huzurunu kaçıracak biçimde kullandıkları olurdu. Bu zorbalıklar, olsa olsa, komşuların domuzlarım öldürmek, eşlerine sarkıntılık etmek, karşı koyarlarsa onları dövmek ve kocalarım alaya alıp küçük düşürmek türünden eylemlerdi. Baruyalar, böyle bir tiranlığa heves eden savaşçılardan kurtulmak için, son çare olarak, düşmanlarıyla işbirliği yapıyorlardı. Onlara, nerede ve ne zaman kendi savaşçılarım pusuya düşürebilecekleri konusunda bilgi sızdırıyorlardı. Düşmanlar törensel savaşlar için ne kadar gerekliyse, toplum için tehlikeli bir savaşçı iktidarına son verebilecek aykırı müttefikler olarak da o kadar gerekliydi.

Önderin iktidarsız bırakılmasını sağlayan sosyal mantık açısından, savaşçı da sürekli dizginlenmesi gereken potansiyel bir iktidarlıydı. Savaşçının saygınlığından doğan üstünlüğün bir siyasi iktidar hiyerarşisine dönüşmesine izin verilmeyecekti.

Kenya’da Gikuyular, savaştan dönenleri düşmanlarının lanetinden koruyacak arındırma törenlerinde, savaşçıların uzun saçlarını keserken, onları kadınların giydiği türden uzun giysilerle de dolaştırırlardı. Kutsal kral kutsanma törenleri sonrasında toplumdan dışlanırken, savaşçı ancak arındırma törenlerinden geçip savaşçı niteliklerinden sıyrıldıktan sonra toplumun içine sokulabiliyordu.

Bir Fidji atasözü şöyle der: “Bu krallık bir yıkıma doğru gidiyor. Çünkü bütün dişleri hâlâ ağzında olan bir insan tarafından yönetiliyor”.Toplumun çıkarı, gençliğin ateşinin ve yıkıcılığının, yaşlılığın tecrübe, sabır ve sükûnetiyle dengelenmesini gerektiriyordu. Uygulamanın karşısında onu belirleyen, ama ondan ayrı tutulan Yasa, savaş önderinin karşısında sözü dinlenen, ama toprağına silahlı girilemeyen barış önderi vardı.

Kaldı ki yarı sürekli savaşan toplumlar, genelde, gücünü kaybetmemiş bütün erkeklerin savaştığı ya da savaşmanın özel bir beceri gerektirmediği toplumlardı. Ancak bazı toplumlarda, her erkeğin savaşa katılmasını gerektiren durumlar dışında, savaşmayı kişisel ve sürekli bir uğraşa dönüştüren bir kesim oluşabilirdi. Bu, geleneksel sınırları zorlayan bir uzmanlaşmanın, bölünmenin, merkezileşme tehlikesinin işareti demekti. Toplum içinde ayrıcalık kazanmış bir savaşçı küme, kutsallığın temsilciliğine soyunarak, eline yasa kitabını da alarak, ilkeyle kullanımı bir araya getirerek, farklılığını bir sürekliliğe dönüştürebilir ya da kurumsallaşabilirdi.

Kurumsallaşmış siyasi iktidara karşı toplum, bu tehlikeyi savaşçının kişisel saygınlık isteğini kullanarak önlemeye çalışacaktı. Savaşçı, bir özel girişimci olarak, farklılık ardında koşardı. Özel bir ada, özel bir görünüme sahip olup sivrilmek, kendisini toplumdan ayıran bir saygınlık edinmek, göze girmek, özellikle de kadınların beğenisini kazanmak isterdi. Toplum kurumsal bir farklılaşmaya dönüşebilecek bu farklı olma isteğine, savaşçıyı yalnız bırakarak cevap verirdi. Saygınlık çabuk unutulacak tek bir başarıyla korunamazdı; savaşçı bir anlamda kışkırtılır, hep tek başına en iyi, en tehlikeli savaşı vermeye zorlanırdı. Amansız bir rekabete itilerek, yalnız başına ölüme gönderilirdi. Savaşçıyı iktidarsız bırakmanın yolu, onu sürekli savaştırarak yok etmekti.

Her şeyden önce, saygınlık kolay kazanılmazdı. Crowlar’da iyi bir savaşçı olabilmek için, dört zor işin üstesinden gelmek gerekiyordu: Düşmandan at çalmak; vücut vücuda bir çarpışmada düşmanın silahını elinden almak; savaşta silahla ya da elle düşmana dokunmak; bir saldırıyı başarıyla yönetmek. Bunları pek az savaşçı becerebilirdi; birçoğu çılgınca yok olurken… Kabilenin en cesuru olmak isteyen gözü karalar, anlamsız yiğitlik gösterileriyle, ölümün kucağına atılırlardı. Bir tek savaşçının, bir düşman topluluğuna saldırdığı çok görülmüştü.

Üstelik savaşçı olmak, yalnızca düşman karşısında değil, her an, hayatla kumar oynamaktı. Zulular’da, her savaştan sonra, yüksek rütbeliler, komuta ettikleri arasından, öldürülmesi gereken korkakları seçmek zorundaydılar; savaşta kimse korkakça davranmış olmasa bile.

Kahraman her kahramanlıkta yeniden yaratılır, savaşçı her savaşta yeniden doğar ve savaş bittiğinde, belleklerde ya da gerçek hayatta yok olurdu. Hafıza-i beşer nisyan ile maluldu ya da arkaik kollektif hafıza tarih dışıydı. Orada gerçek olaylara ve kişilere yer yoktu. Kişisel anılar önemsiz, savaşçı da yalnızca öteki dünyada yararlıydı. Arkaik zihniyet bireysel olanı reddeder, ömeksel olanı korurdu.

Kaşgarlı Mahmut, Divanü Lugati’t-Türk’de, Türkler’in savaşta ruhları da çarpıştırdıklarını anlatır: Ruhlararası savaşı hangi topluluk kazanırsa, gerçek savaştan da, o topluluğun zaferle çıkacağına inanılırdı. Toradjalar’daysa, kafaavcıları avlarına çıktıklarında, kadınlar ruhlar evi lobo’nun kapılarım sıkıca kapatırlardı. Çünkü atalarının ruhları da savaşçıları korumak için onlarla birlikte sefere çıkarlardı ve evlerine bir yabancı girerse öfkelenip geri dönebilirlerdi.

Savaşın kaderini bile belirleyecek olanlar, gündelik ve ölümlü savaşçılar değil, gerçek kahramanlar olan ataların kafaavcısı ruhlarıydı… Bu toplum, tıpkı kral gibi, savaşçıyı da yaşayan bir ölüye dönüştürerek denetimi altında tutuyordu.

Yöneticiliğin Soyağacı

Önderli ilk toplumlarda, siyasi iktidarın başındakiler tuttuğunu koparan genç ve atak savaşçılar değildi. Toplumlar silahlı önderlere boyun eğmeyi çok sonra öğrendiler. Savaşçılar kutsal önderlerin önünde diz çökerlerdi ve mareşal sözcüğü eski töton dilinde yalnızca seyis anlamına geliyordu.

Tabii, siyasi iktidarın ilkesiyle kullanımını ilk kez biraraya kimlerin getirdiği sorusunu, kutsal önderin önceliğiyle açıklamak mümkün değildir. Hocart, Seylan’da, başarılı başkomutanların kendilerini kral ilan ettirip dinsel önderi devreden çıkardıklarını söylerken, eli kılıçlı seyislerin, efendilerinin kutsal kitaplarım ele geçirdiklerini düşünmektedir.

Zulu kralı Chaka’nın ölümünden sonra, komutası altındaki örgütlü savaşçılar topluluğu, iktidarı ellerine geçirmişlerdi. Ama ya eski önderleri? O kutsal kökenli bir kral mıydı, yoksa krallaşmış bir savaşçı mı?

Bu konuda ne söylenebilir ki? Savaşçının kutsal kralı

altedip, bir siyasi iktidar tipi yerine bir başka siyasi iktidar tipi oturttuğunu daha mantıklı bulan kuramcılar bile, bunun nerede, ne zaman, nasıl gerçekleştiği konusunda haklı olarak suskunluklarını korurlar. Onların yerine, mitoslar ve masallar gevezelik eder: Gözünü budaktan sakınmayan genç avcı ya da savaşçı, kutsal önderin kızını kapar ve yeni bir saltanat başlar.

Morgan, yerli kabilelerinde barış önderleri sachem’lerden birinin bazen baş önder sayıldığım, kimi yazarların onu bir krala benzettiğini, ancak başönderin olsa olsa bir kral karikatürü olabileceğini ve ona yürütmenin başı demlemeyeceğini yazar, ileride, yürütmenin, kral, imparator ya da başkan diye anılacak olan başı, yerli kabilelerinde tüm savaşçı önderlerin başı ya da başkomutanı olan kişiydi.

Aztekler’in önderi Moteçuçuma’nın asıl görevi Teuctli diye adlandırılan başkomutanlık göreviydi. Ama kendisinden Barış önderinin görevlerini de yerine getirmesi bekleniyordu. Askeri bir görevli bu tür işlevleri de yüklenince, Yasa’yı söyleyen ve uygulayan bir kraldan farksızlaşıyordu. Morgan’a göre, iki alana ilişkin iktidarı tek elde toplayan bu siyasi konum, “barbarlığın aşağı döneminden bugüne dek” insanlığın tüm geçmişindeki en tehlikeli konum olmuştur.

Kutsal krallığın bir kurban konumundan bu tehlikeli konuma, genel olarak, nasıl sıçradığı söylenemezse de, en azından niteliksel bir değişikliğin saptanabildiği yerler vardır: Malabar kıyısındaki Kalikut krallığında, kral oniki yıl hüküm sürdükten sonra Maha Makkam ya da Büyük Kurban töreninde, halkının önünde boğazını kesmek zorundaydı. Ama XVII. yy sonlarında kesin bir değişiklik oldu. Yeni uygulamaya göre, artık kral kendini öldürmeyecek, ama onun yerini almak isteyen herhangi biri, tören günü, belki de kutsal yükünden kurtulmuş olan krala saldırabilecekti. Ne var ki bu saldırının başarılı olması mümkün değildi. Çünkü kral zorlayıcı gücünü hayatını korumak için kullanabiliyordu. Muhafızları, çevresinde, aşılması imkânsız bir duvar oluşturuyordu. Yine de krala ulaşamayacaklarını bile bile, mutlak bir ölüme yalın kılıç giden kahramanlar ya da yeni kurbanlar çıkıyordu. Kralın artık kendi yerine kurban edebileceği ve kurban olmak isteyen uyrukları vardı. Önderlerinin yaşamasına ya da ölmesine onlar karar vermeyecek, Büyük Kurban törenini elindeki kılıcı kaldırarak açan kral onlar için karar verecekti.

Aynı değişikliği Romalılar yüzyıllar önce yaşamışlardı. Romalı askerler IV. yy’a kadar, her yıl Satürn onuruna yapılan şenlikten bir ay önce, aralarından güzel bir delikanlıyı seçer, ona kral giysileri giydirir ve bir ay boyunca tüm tutkularım sınırsızca gerçekleştirmesine izin verirlerdi. Ama süre dolduğunda, genç adam, temsil ettiği tanrının sunağı üstünde boğazını kesmek zorundaydı. Bu geleneğin, gerçek bir kutsal kralın kurban edilme töreninin uzantısı olduğu açıktı. Doğudan batıya, Malabar’dan Roma’ya, çok geç ya da çok erken bir dönemde, kurban edilmeye hiç de niyetli olmayan hırslı uygulayıcılar ya da gerçek-simgesel kurbanlıktan bıkan dinsel önderler, geleneksel kurban sistemini ve kutsal/kutsal olmayan ilişkisini değiştirmişlerdi.

Dinsel Bir İdeoloji Olarak Laiklik

Batı’da, Yasa’yı söyleyen Papa karşısında yalnızca birer uygulayıcı olması gereken krallar, laikleşme adı verilen bir süreçte modern devleti oluşturarak, siyasi iktidarın ilkesiyle kullanımım bir araya getirerek, uygulama işlevine kutsal bir işlev de eklemişlerdi. Ama bu, kutsal önderlerin de arada sırada kılıç dersleri almadıklarım göstermez. Haçlı seferlerinin gizli amacı Papalık’a bağlı bir silahlı güç oluşturmaksa, kutsal önderin ne tür bir iktidar ardında olduğu açıktır. Papa zorlayıcı güce sahip olmaya niyetlenmişse, kutsal/kutsal olmayan ayrımım da yok etmeyi göze almıştır; ruhani gücünü cismani bir güçle birleştirerek…

Laiklik kavramının aykırı yanı burada ortaya çıkar: Kavram, sözlük anlamıyla ve ruhani alanın cismani alandan ayrılması anlamında, “Devletin, dinsel iktidara, Kilise’nin de siyasi iktidara sahip olmaması” diye açıklanmaktadır. Bu, Yasa’yı söyleyen Papa’nın otoritesiyle (Auctoritas) Yasa’yı uygulayan kralın gücünün (Potestas) birbirine karıştırılmaması gereğini ortaya koyar. Laiklik buysa, sözkonusu ayrım insanlık tarihi kadar eskidir. Yukarıda gözden geçirilmiş olan ve Yasa’yı uygulamadan, kutsal otoriteyle kutsal olmayan gücü birbirinden ayıran tüm toplumlar, sözcüğün tam anlamıyla laiktir. Siyasi iktidarın ilkesiyle kullanımım birleştiren modern krallıksa bu anlamda laik olamaz; Hindular olur…

Hindular’da toplum hiyerarşik bir biçimde, yukarıdan aşağıya, Brahmanlar ya da rahipler, Kshatriyalar ya da savaşçılar, Vaiçyalar ya da tacirler, Çudralar ya da ayak işlerine bakanlar ve dokunulmazlar diye adlandırılan beş kategoriye bölünmüştü. Brahmanla Kshatriya arasındaki ilişki yalnızca rahiple kral arasındaki değil, aynı zamanda rahiple diğer dört kategori arasındaki kesin bir ayrım ilişkisiydi. Kutsal otorite karşısında kutsal olmayan güç ya da Dumont’ün deyimiyle Statü karşısında İktidar, bu beş kategoriyi kutsal olan/olmayan iki alanda paylaştırıyordu. Rahibin mutlak üstünlüğü altında kral, ideal olanla edimsel olan, düşünceyle olgu, Brahman bilgeliğiyle ampirik dünya arasındaki bağı kuruyordu. Rahipler Yasa’yı söylüyor, o elini kana buluyordu… İki işlev arasındaki bu zorunlu “dayanışma-ayrım-hiyerarşi” ilişkisi, Aitareya Brahmana’da iki çalgıcıyla anlatılır: Biri Brahman’dır, gündüz çalan; öteki Kshatriya’dır, gece çalan… “İşte sizin kralınız” der Brahmanlar topluma, Kshatriya’yı göstererek, “Bizim kralımızsa Soma’dır”. Ve “Brahman, kralı kendisinden güçsüz kılar; kral düşmanlarından daha güçlü olsun diye’ . Bu sosyal yapılanma, aşama aşama saf olmayandan safa ya da kutsal olmayandan/kutsala giden dinsel bir hiyerarşiden başka şey değildir. Laiklik ruhani olanın cismani olandan ayrılmasıysa, Ansart’ın deyimiyle bu sosyal açıdan hiyerarşik dinsel ideoloji de laiktir.

Papa I. Gelasius 500’e doğru, De Anathemis Vinculo adlı kuramsal yapıtta, Hz. İsa’nın, hem kral hem de rahip olma savındakilere karşı, farklı işlevler ve saygınlıklarla, iki iktidarı birbirinden ayırdığını belirtir. Papa’ya göre yalnızca şeytan bu iki işlevi birleştirmeye çalışabilir. Katolik Kilise’nin iktidar kuramı, tanrısal olanla dünyevi olanın kesin olarak ayrı tutulmasını savunur. Laiklik buysa, sözkonusu kuram da su götürmez biçimde laiktir; VIII. yy’a kadar Katolik Kilise de…

Papalık VIII. yy ortalarında bu geleneksel tavrı değiştirir: II. Stephanus, ilk kez dünyevi anlamda siyasi bir rol oynayarak, Franklar’ın kralı Kısa Pepin’le anlaşma yapar ve Papalık’a bağlı toprakların, dünyevi hakların onun tarafından tanınmasını sağlar. Tanrısal olanla dünyevi olan arasındaki eski ilişki yokolmuş, kutsallığın temsilcisi kutsal olmayan alanda da hüküm sürmeye başlamıştır. Dumont’un hiyerarşik diyarşi diye adlandırdığı ve kutsal olmayanı/kutsala, onları birbirinden uzak tutarak, bağlayan bağ koparken, iki alan ya da işlev bileşmektedir.

Papa zorlayıcı güç elde etmek için giriştiği mücadelede başarılı olsaydı, krallarla arasındaki savaşı kazansaydı, siyasi iktidarın kurumsallaşması açısından hiçbir şey değişmeyecekti. Kral kullanıma ilkeyi, uygulamaya Yasa’yı ekleyeceğine, Papa ilkeye kullanımı, Yasa’ya uygulamayı katmış olacaktı. Global olarak hayatı düzenleme savındaki krallık, kralın Yasa’yı söyleme gücüyle, aynı zamanda bir kutsal odağa dönüşeceğine, global olarak hayatı düzenleme savındaki kutsal odak, Papa’nın uygulama gücüyle, bir krallığa dönüşecekti.

Papa’nın “Yasa ve uygulama birarada olmalı” savına, kralın aynı savla karşılık verdiği ortadadır. O da tıpkı Papa gibi, iki işlevi, Yasa’nın söylenmesini ve uygulanmasını biraraya getirerek tek güç olmaya çalışmaktadır. Eğer laiklik iki gücün birbirinden ayrılması değil de, Papa’yla aynı amacı güden kralın, onun kutsal gücünü ele geçirme mücadelesiyse, bu kavram, Batı siyasi tarihinde kesin bir dönüm noktası olan, amansız bir kurumsallaşmış siyasi iktidar savaşından başka şey anlatmaz. O zaman da, sözkonusu tarihi çerçeve dışında kullanılabilecek bir kavram olmaktan çıkar. Laiklik, kralın, bir başı Papa olan ikibaşlı bir yapılanmayı kırarak, uygulama gücüne Yasakoyucu gücü de ekleyerek, tek global düzenleyici konumuyla özerkleşmek için verdiği bir siyasi iktidar savaşıysa, laikliğin yukarıdaki sözlük tanımı hem düşünsel açıdan, hem de sosyal gerçeklik açısından anlamsızdır.

Tabii laiklik, devletin dünyevi etkinlik alanından bağımsızlaşmış bir dinsel alanda, kişiyi vicdanıyla başbaşa bırakan bir inanç sorunu da olamaz. Teolojik söylem de, dolaylı ya da dolaysız, sosyal hayatın her yönünü kapsar. Bu iki alanın ayrılmasıyla, toplum, sözde birbirinden bağımsız, din ve dünya adlı iki parçaya bölünmek istenmektedir. Ama bu mümkün değildir, çünkü iki alan da hayata ilişkin kurallar içerir. Ve hayata ilişkin kurallardan, özerk iki kategori oluşturulamaz. Ne Papa ne de kral böyle iki kategorinin varolabileceğine inanacak kadar saftı. Onlar dinsel düzenlenmenin sosyal, siyasi bir olgu olduğunu çok iyi biliyorlardı. Kullarım vicdanlarıyla başbaşa bırakmak için değil, onları yönetebilmek için birbirlerinin boğazına sarıldılar. Laikleşme süreci bu acımasız hesaplaşma sürecidir.

Papalık’la mücadele eden İngiltere kralı I. James’e karşı, 1613’te yazdığı Defensio Fide i’de Francisco Suârez şunu savunuyordu: Kilise’ye bağlı tüm krallıklar üzerinde, Papa’ya doğrudan cismani iktidar sağlayan hiçbir şey yoktur. Kilise manevi bir bütündür, siyasi bir birlik oluşturamaz, cismani alanda doğrudan ve evrensel bir iktidarından sözedilemez… Ama Kilise’nin her yerde Kutsal Kitap’ın öğretilerini yayma hakkı varsa, bu hakkın kullanılmasını zorla engelleyen herkes Kilise’nin hakkını çiğnemiş olur ve Kilise bu hakkını koruyabilir. Kralın ruhani, Papa’nın da cismani alana el atmasına karşı çıkarak, ruhani iktidar açısından kralı, cismani iktidar açısından da Papa’yı sınırlamak laiklikse, Papalık savunucusu cizvit din adamı bir laiklik abidesinden başka şey değildir. Ne var ki Suarez, ne için, nerede, ne zaman mücadele edildiğini biliyordu. Kilise’nin siyasi gücünü kaybetmeye başladığı bir dönemde, onun ruhani alandaki üstünlüğünü elden geldiğince korumaya, Kilise’nin krallık içinde erimesini engellemeye çabalıyordu. Umutsuz bir çaba… Tıpkı IV. Amenofis gibi, I. James de, Papa’nın elinden asasını almak, dinin belirleyicisi olmak, Yasa’yı söylemek istiyordu ve bunu başaracaktı.

Kilise’ye karşı Krallık: Kralın bu çerçevede verdiği siyasi iktidar mücadelesi olarak laiklik, kabaca din ve dünya işlerinin birbirinden ayrılmasını değil, bunun tam tersini anlatır. Toplumlar, kurumsallaşmış siyasi iktidarlı toplum dışında, kutsalı/kutsal olmayandan, dinsel önderi uygulayıcıdan, ilkeyi kullanımdan, Yasa’yı uygulamadan kesin bir biçimde soyutlamışlardır. Bu ilk ayrımı sürdürmeyen ve iki alanı teke indirgeyen kurumsallaşmış siyasi iktidarlı toplumda ya da Hobbes’un, bir eline kılıcı öteki eline asayı vererek çizdiği Leviathan’da, siyasi iktidarın ilkesiyle kullanımı denen iki unsur iç içe geçmiştir. Laiklik dinsel alanla dünyevi alanın birbirinden uzak tutulması, bağımsızlaştırılması değil, biraraya getirilmesi, güçlerin birleştirilmesidir. Modern krallıkta, kendisine rıza gösterilen otoriteyle, boyun eğilen meşru şiddet tekeli adlı güç ya da Auctoritas’la Potestas kaynaşır; bunun adı da Kuvvetler Birliği’dir…

Modern Krallık = Kuvvetler Birliği

Merkezileşme sürecinde, yürütmenin başı kutsal önderi ya da kutsal önder yürütmenin başını devredışı bırakıp, geleneksel bir ayrımı yokeder. İnsanlığın sürüden bölünmemiş topluma sıçradığı andan beri sürdürdüğü gerçek bir Kuvvetler Ayrılığı sona erer. Kurumsallaşmış siyasi iktidarın birleştirici mantığı, ayrılığı bir özleme dönüştürür: Mitolojik bir özlem ya da somut, yaşanmış bir ayrımın kuramsal kalıntısı…

Kuvvetler Ayrılığı denilince akla Montesquieu gelir: Soylu Fransız o güne kadar kimsenin hayal bile edemeyeceği şeyi yapmış, yasama-yürütme-yargı diye adlandırılan üç gücün birbirinden ayrı tutulması gerektiğini söylemiştir. Montesquieu gerçekten böyle bir ayrımı önerdiyse, Kuvvetler Ayrılığı’nın geç kalmış mucidi olarak, kronolojik açıdan yazıyı bulan toplumdan bile daha geride olduğu söylenebilir. Ama Eisenmann’a bakılırsa, Montesquieu Montesquieu’cülere rağmen Montesquieu’dür ve okuyabilme fırsatı bulanlar için, kendisine söyletilmek istenenleri söylemediğini yazabilme fırsatı bulmuştur.

İran Mektupları yazarının yöntemi açık ve etkilidir: Kültürel benzeşmezliklerden yola çıkar ve toplumunun yapılanmasına, dışarıdan açılmış bir pencereden bakmaya çalışır; sözkonusu yapılanmada kendisine göre çarpık olan yanları gösterebilmek için… Kanunların Ruhu XI. kitap VI. bölüm, bu tekniği açığa çıkaran iyi bir örnektir. Montesquieu’nün içinde yaşadığı yapılanma Kuvvetler Ayrılığı’na yer vermez: İki düzlemde okunması gereken kitap, ilk düzlemde, satır aralarında, Fransa’da ne olmadığını söyler.

Buraya kadar sorun yoktur. Sorun, Montesquieu, olan karşısında, olması gerekeni söylemek için, Fransa adlı krallığa çok yakın bir pencereden, İngiltere’den baktığında çıkacaktır. Çünkü Montesquieu’nün bu ülkeden önerdiği de bir Kuvvetler Ayrılığı değildir.

Burada ideal olanı gösteren örnek olarak İngiltere’nin seçilmesi üstünde durmak yersiz olur. İran Mektupları da ne İranlılar tarafından, ne de İran’dan yazılmıştı. Montesquieu, James I’in torunlarının “böyle bir özgürlükten yararlanıp yararlanmadıklarını incelemenin onun işi olmadığım” söylerken, örneğin gerçek olmaktan çok kurgusal olabileceğini sezdirmektedir. Bu açıdan, sözde Kuvvetler Ayrılığı kuramı gerçek bir ayrılığa denk düşseydi, İngiltere’de böyle bir ayrılık olmasa da hiçbir şey değişmeyecekti.

Ne var ki, bir ayrılığı temel aldığı varsayıldığı sürece, bu kuramda görmezden gelinemeyecek çatlaklar belirir:

Her şeyden önce, Kanunların Ruhu, yargılama gücü diye adlandırılabilecek bir üçüncü gücü düpedüz yoksayar: “Sözü edilen üç güçten, yargılama gücü bir anlamda sıfırdır. Geriye yalnızca iki güç kalır” . Üç güçten birinin hemen elenmesinin nedeni açıktır: Yargılama işlevi kaçınılmaz biçimde Yasa’ya bağlıdır, Yasa’yı söyleyenin söylediğini yeniden söyleme işlevinden başka şey olmadığı için… Ulusun yargıçları Yasa’nın sözlerini dile getiren ağızlardan başka şey değildirler: Onun gücünü ve kesinliğini asla etkileyemeyecek güçsüz varlıklar.

Öyleyse, güç olmayan bu işlevin, “sözü edilen üç güç” arasında ne işi vardır? -Montesquieu gerçek bir soylu olarak kendi kendisiyle tutarlı, amacı da açıktır: Soyluların ve yalnızca onların, kralın keyfi yargılamalarından kurtarılması… Soyluların, ulusun sıradan mahkemeleri önünde değil, yasama organının soylulardan oluşan kesimi önünde yargılanmaları gerekir.

Bu yüzden Montesquieu soylu bir kaygıyla, yargı organlarının uzmanlaşmış ve süreklilik kazanmış organlar olmaması gerektiğini söyleyecektir: Yargılananlar soylu olmadığı zaman da, yargılama işlevi düzenli toplanan bir organın elinde bırakılmamalıdır. Halk arasından, yılın belli zamanlarında, yasanın gösterdiği biçimde ve gerekli olduğu sürece etkinlikte bulunan bir organ, seçimle oluşturulmalıdır… Yoksa aynı corpusiçinden seçilen yargıçlarla bu güç kullanılırsa, güçler bir araya gelmiş demektir. ‘

Yasa’ya bağlı kalması gereken yargının, yalnızca bir işlev olarak, soylular lehine özelleştirilmesi. Montesquieu’nün ünlü, yargının bağımsızlığı kuramının özü budur: Krala ya da krallığa, “ekmeğini yiyen kamu görevlileri bağımsız olamaz, önce soyluları sonra da -tabii soylular sayesinde halkı sen yargılama”, diyebilmek…

Yargının böyle özelleştirilmesinin, bir özerkleştirme olmadığını Montesquieu çok iyi bilir: Yargı organları belirsiz de olsa, yargılama öylesine bir belirginlik taşımalıdır ki, kesin bir Yasa metninden başka şey olmamalıdır. Gerçekten de geriye iki güç kalır. Yargı değil bunlara eşdeğer bir güç olmak, ikincil bir güç bile sayılmaz. Montesquieu’de yargılama işlevi, bir güçler birliği içinde eridiğinde de, yargılayanın belirsizleştirilmesiyle diğer iki güçten soyutlandığında da, özgül bir güç olamaz. Yargı Yasa’nın kölesidir; yeter ki yargılayan kralın kölesi olmasın…

Kaldı ki, önce bir güç olmaktan çıkarılan işlev, Montesquieu’nün önerdiği belirsizlikten, özellikten de olmakta ve en azından bir bölümüyle, Yasama organının soylular kesimine bağlanmaktadır… Ve bu, hukuki değil, siyasi güvenceler ariyan soyluların korunmasına yönelik bir kuramsal çabadır; krallığa karşı da, geç kalmış bir soylu savunusu… Geriye kalan iki güç paylaştırılabilecekse bile, Kanunların Ruhu, güç olmayan bir üçüncü güçle donatılmak istenen soyluların, bu paylaştırmadan pay alamayacaklarını çok iyi gösterir.

Aslında Kuvvetler Ayrılığı kuramında aslan payım kendine ayıran ya da iki gerçek güce el koyan kraldır. Gerçekte olduğu gibi, Kanunların Ruhu kitap Xl’de de yasama gücü yürütme gücünü engelleyemez, onun Yasa’yı nasıl uyguladığım inceleyebilir, ama yürütmenin başım ve dolayısıyla davranışlarını yargılayamaz. Oysa yürütme gücü yasama gücünün girişimlerini engelleme yetkisine sahiptir ya da kralın veto yetkisi, Montesquieu’nün sözde Kuvvetler Ayrılığı kuramında, yasama gücünü yürütme gücünün güdümü altına sokar .

Modern krallık, Montesquieu döneminde Fransa’da ya da İngiltere’de ya da herhangi bir dönemde dünyanın herhangi bir köşesinde, Kanunların Ruhu’nda anlatıldığı biçimde, din adamlarının ve soyluların soyutlanmış olduğu bir düzlemde, güçleri bileştirmektedir; Montesquieu’nün, olması gerekeni değil, olanı söylediği satırlarla:

“Her devletteüç tür iktidar vardır…

Birincisiyle hükümdar ya da yüksek görevliler, belli bir süre ya da her zaman için, yasalar yapar, yapılmış yasaları düzeltir ya da iptal ederler.

İkincisiyle hükümdar barış ya da savaş yapar, elçiler gönderir, elçileri kabul eder, güvenliği sağlar, istilaları engeller.

Üçüncüsüyle, suçları cezalandırır ya da özel kişiler arasındaki anlaşmazlıkları çözümler. Bu son güce yargılama gücü denir; İkincisine de devletin uygulama gücü…

Avrupa’da birçok krallıkta, yönetim ılımlıdır, çünkü ilk iki iktidara sahip olan hükümdar, sonuncunun kullanımını uyruklarına bırakır.

Kral Yasa’yı söyler, yargılar ve cezalandırır:

Montesquieu Paris’te 1755’de öldü. Robert François Damiens de, aynı şehirde 1757’de: Suçu baba katili olmaktı. 2 Mart günü, Grève meydanında, seyirciler önünde, çelik kıskaçlarla bacaklarından, baldırlarından, kollarından ve göğüslerinden parçalar koparıldı. Bu işlemi yapan cellat oldukça zorlanıyor ve kıskaçlarıyla, aynı yerde, ancak iki üç denemede yeterince büyük yaralar açabiliyordu. Sonra yarala nn üstüne, bir kepçeyle, erimiş kurşun ve kızgın yağ döküldü. Damiens dehşet verici çığlıklar atıyor, “bağışla beni Tanrım” diye bağırıyor ve arada başım kaldırıp yaralarına bakıyordu. Dört at getirildi ve bacaklarıyla kollan halatlarla bu atlara bağlandı. Atlar kırbaçlandı; kollar ve bacaklar kırıldı, ama kopmadı. Onbeş dakika süren bu uğraştan sonra, bacaklara bağlı halatları çeken atlara, iki at daha eklendi, ama altı at da istenen sonucu vermedi. Hâlâ başını kaldırıp kendini seyredebilen Damiens, çevresindeki din adamlarına “beni öpün” dedi ve peder Marsilly onu alnından öptü. Sonra, suçlu, cellatlara, kızgın olmadığını, işlerini yapmalarını söyledi ve onlardan kendisi için dua etmelerini istedi. Saint Paul kilisesi papazına da, ilk ayin için, aynı dilekte bulundu. Atlar iki üç kez daha kırbaçlandıktan sonra, onlardan ümidini kesen cellat Samson ve yardımcıları, ceplerinden çıkardıkları bıçaklarla, bacakları, gövdeye bağlandıkları yerden kestiler. Önce sağ bacağa koşulu iki at, sonra da sol bacağa koşulu iki at, bacaklarla birlikte serbest kaldı. Kolları da, omuzlara bağlandıkları yerden kemiğe kadar kesmek gerekti. Önce sağ kolla, sonra da sol kolla, iki at uzaklaştı. Damiens’den geriye kalan hâlâ yaşıyor ve alt çene konuşmak ister gibi oynuyordu. Onu canlı canlı ateşe attılar. Kol ve bacaklar da gövdeyi izledi.

İşkence, bir sorgulama ve cezalandırma yöntemi olarak, insanlık tarihi kadar eskidir. Ama bu kadar eski olmayan, tabii 1757 gibi çok geç bir tarihte de keşfedilmeyen şey, Yasa’yı söyleyen olarak ortaya çıkan önderin, otoritesine eklenmiş gücü böyle bir kurban töreninde kanıtlamasıdır: Silahlı bir güçle beliren kral iktidarında, düzene yönelik işlevle savaşçı işlev bir aradaydı. Adalet kralın silahlı adaleti olmuştu. Yasa onun bedensel-siyasi gücünü içeriyor ve suçlu, Yasa’yı çiğnerken, ilkeye, kralın bedensel varlığında saldırıyordu. Damiens, siyasi iktidarın ilkesiyle kullanımının birleştiği modern krallıkta, kralın kan düşmanına dönüşmüştü. Artık her suçu, tıpkı bu suç gibi, kişisel bir kan davası olarak gören kral, Damiens’i halkının önünde parçalatarak ve altettiği bu bedeni teşhir ederek, uyruğun küstahlığının öcünü alıyordu:

îbret’i-âlem için… ya da vücut vücuda bir mücadelede, zorlayıcı gücüyle ne denli üstün olduğunu topluma göstermek ve öğretmek için.

Sonuç  olarak

Hobbes’un devleti tanımladığı Leviathanbaşlıklı kitabın kapağında, bir elinde asa, öteki elinde kılıç tutan bir devin resmi vardır. Asa otoriteyi, kılıç da gücü temsil eder. Bu iki unsuru birarada düşünmeden, devleti düşünmek mümkün değildir. Devlet, kendisine itaat edilmesini sağlayan zorlayıcı gücünü ona meşruiyet kazandıran, yönetilenlerin rızasını sağlayan otoritesiyle birleştirir. Potestas artı Auctoritas.

Kurumsallaşmış siyasi iktidar tipi diye adlandırılan devletin bu iki unsuru, siyasi iktidarın kullanımı (güç) ve siyasi iktidarın ilkesi (otorite) diye adlandırılabilir: Devlette ilke ve kullanım biraraya gelir.

Yönetme eylemi, kaçınılmaz, olarak, yönetenin şu ilk soruyu karşılamasını gerektirir: Neden ya da ne adına yönetilir? Yönetebilmek için, buyrukların, güç kullanımıyla uygulatılması gerektiğinden, bu gücü kullanma hakkı nereden alınır?

Soru, bir meşruiyet sorusudur. Devlet, soruyu, kullanımı ilkeye bağlayarak karşılar. Meşruiyetini güçle otorite arasında ilişki kurarak açıklar: Yönetmek için gücü kullanır, çünkü onu sahip olduğu otoriteden alır. Devlet güç ve aynı zamanda o gücün kaynağıdır.

Bu ilişki, otorite ya da ilkenin yerine Yasa, gücün ya da kullanımın yerine de uygulama sözcükleri oturtularak açıklanabilir: Devlet uygular ve bu uygulamanın yasallığı tartışılamaz, çünkü devlet Yasa söyleyendir.

Hobbes’un XVII. yy ortasında ortaya attığı bu kuram, siyasi düşünce tarihi açısından çok belirleyici olmuştur: Hobbes sonrasında, devleti düşünmeye yönelik tüm kuramsal çabalar, özellikle ulus ve halk unsuruna ağırlık vererek devreye soktukları ince ayrımlara rağmen, siyasi iktidarın ilkesiyle kullanımını kaynaştıran bu kuramı aşamamış, bir Gordion düğümünü çözememişlerdir.

Yasa’nın yaratıcısı olarak ulus ya da halkın kendini kurallandırdığına ve devletin yalnızca bu kuralların uygulanmasını sağlayan bir aygıt olduğuna ilişkin sav, devletin böyle bir düzlemde ulustan ya da halktan uzaklaştırılarak düşünülebilmesini sağlayamamıştır.

Bunun ilk nedeni, ulusun ya da halkın, kendisini oluşturan bireylerin sayısal toplamından farklı, soyut bir bütün olarak düşünülme zorunluluğudur. Ulus ya da halk, bireysel olandan koparıldığı, “Bir” olarak düşünüldüğü için, Yasa yaratıcısı olarak sunulsa da, karşısına oturtulduğu bir başka soyut bütünle çakışır. Ya da bir sözcüğün yerine, aynı şeyi anlatan bir başka sözcük bulunmuş olur.

İkinci neden nesnel gerçekliğe ilişkindir: Başka bir düzlemde yapılan Yasa’nın bağladığı devlet düşüncesi, kuramsal olarak toplumdan soyutlanarak farklılaşan ve donatıldığı otoriteyle Yasa’yı söyleyen, nesnel gerçeklikte de Yasa uygulama gücüyle toplumu güdümü altında tutan bir Leviathan yüzünden etkili olamamıştır.

Yasa’yla sınırlanmış devlet kavramının belirsizliği burada ortaya çıkar. Çok genel bir tanımla, kavram, devletin Yasa’ya bağlı olması gerektiğini anlatıyorsa, zaten devlet bundan başka bir şey olamaz. Yasa’ya saygılı devlet kavramı, bir sistem karşısına bir başka sistem oturtmak isteyenlerin, birinciyi yadsımak için kullandıkları bir kavram olabilir, ama devlet hep aynı devlettir.

Bir elinde kılıcı, öteki elinde Yasa kitabını tutar. Totaliter ya da liberal, her devlet, özgül Yasa’sının devletidir.

Buna karşı, Yasa’yı devletsiz düşünme çabaları gündeme getirilebilir. Elbette, kurallar doğrultusunda düzenlenmemiş, bir Yasa’ya göre sosyal denetimi gerçekleştirmemiş toplum düşünülemeyeceğine göre, Yasa devletsiz düşünülebilir. Ama Yasa’nın devletsiz düşünülebildiği toplumlar da devletsiz toplumlardır. Hedef devletin yerine bir modern kabile sistemi oturtmak ya da devletlerüstü bir Yasa odağınca belirlenen düzende özerk devletleri yoketmek değilse, devletin olduğu yerde, devletsiz Yasa da olmaz. Yasa’sız devlet olamayacağı için…

Devletin basit bir aygıt olarak görülebilmesini engelleyen budur: Yasa söyleme işlevi, onu, toplumun yaratmak zorunda olduğu kutsal bir aynaya da dönüştürür. Yasa, onu uygulayandan ayrı tutulabilseydi, devlete yalnızca başka bir düzlemde söylenen Yasa’nın belirlediği aygıt denilebilirdi. Ama devlette, Yasa ve aygıt sözcükleri biraraya gelir ve devleti düşünmek Yasa’yı, Yasa’yı düşünmek devleti düşünmek olur. Yasa koyucunun kim olduğu söylenirse söylensin, devletin olduğu yerde, insanlar için onun yasaları vardır.

Bunda da aykırı bir yan yoktur. Tabii, soyut bir bütün yasaları yapamaz, onları insanlar yapar. Ama Yasa insanları aşar. Kimse, “kurallar şu kişinin, şu kurulun, şu kümenin bağımsız buyrukları olmalıdır” diyemeyeceğine göre, Yasa ancak sosyal bütünün yaratısı olarak sunulabilir. O zaman da, böyle soyutlaştırılması ve genelleştirilmesi gereken Yasa’yı, yaratıcısını göstererek devletten bir çizgiyle ayırmanın neyi çözümleyeceği sorulabilir.

Sorun da bu değildir: Devlete karşı düşünmeye çalışanlar, onun Leviathan diye adlandırılmasına yol açan olağanüstü gücünü, nesnel bir aygıtın, şu ya da bu biçimde, kutsallaştırılmasına bağlarlar. Oysa onu olağanüstü kılan nitelik, elindeki kılıcıdır, kutsallığı değil. Devlet, Yasa söyleyen boyutuyla, salt otoritedir ve toplumun kendisini kutsallaştırma zorunluluğunun bir ifadesidir. Bu eylemsiz konum, ona eklenen zorlayıcı güçle değişir. Gerçek anlamda toplumdan farklılaşma da o zaman başlar. Zorlayıcı güç, o gücü kullanacak insan demektir. Otoriteyle eylemsiz devleti, güçle eylemli kılan, devletin, toplumdan farklılaşmış zorlayıcı unsurlarıdır.

Yasa’ya başka yaratıcı aramak hiçbir şeyi değiştirmez, devletin adından başka… Toplum kendini denetleme gücünü terk ettiği sürece, bu güce bir yaratıcı sahip çıkar ve ilkeyle kullanım yine birleşir. Belirleyici olan, bu ilişkidir: Toplum kendini ya yönetir, ya da yönettirir. Ama her durumda, yöneten kendine bir Yasa bulur.

Devlet ya da değil, bir meşruiyet kaynağı aramayan, düzenleyici ya da uygulayıcı gücünü bir Yasa’ya bağlı kılmayan siyasi iktidar tipi yoktur. Siyasi iktidarın bir bütün olarak toplumun elinde kaldığı sosyal yapılanma türlerinde de, toplumdan farklılaşarak kutsallaştığı ya da kurumsallaştığı sosyal yapılanma türlerinde de, bir ilkeye ya da Yasa’ya gönderme yapılmadan, siyasi iktidarın kullanılması mümkün değildir. Toplum kendini yönettiği zaman da, onu ondan farklılaşmış bir odak yönettiği zaman da, yöneten ne adına yönettiğini söylemek, meşrulaşmak zorundadır…

Kaynak: Cemal Bali AKAL, Yasa Ve Kılıç, ikinci Baskı: 1995, İstanbul. Sh: 105-128

 

KOLONYALİZM (Sömürgecilik) VE EDEBİYAT


James Cook ve adamları Pasifik Adaları’na ayak bastıklarında açlıktan bitmiş, aylarca süren yolculuktan dolayı birer paçavraya dönmüşlerdi. Yerliler, adaya daha önce gelip kardeşlerini katletmiş olanlara benzeyen bu vahşi adamlara korkuyla bakıyordu. Britanyalılar, bir yandan yemeklere saldırıyor, bir yandan da dinledikleri “yamyamlık” hikâyelerinin etkisiyle soruyorlardı: “Siz de yamyam mısınız?” Yerliler bu beyaz adamların kendilerini çiğ çiğ yiyecekleri korkusu içinde “Evet” dediler, “biz de yamyamız”.
Ania Loomba, Kolonyalizm/Postkolonyalizm’de kolonyal ideolojilerin temellerine iniyor. Batı’nın, kendi “öteki”sini oluşturma sürecinde, Hindistan’dan Afrika’ya, oradan da Amerikalara uzanan “bakir” toprakları hegemonyası altına alışını ve bu hegemonyayı kolonyal söylemle meşrulaştırma ve sürdürme çabalarını irdeliyor. Shakespeare’in Fırtına’ sında, Avrupalı seyyahların seyahatnamelerinde, Rudyard Kipling’in romanları gibi pek çok edebi metinde kolonyal söylemi araştıran Loomba, ayrıca Michel Foucault, Edward Said, Jean Baudrillard, Stuart Hall, Frantz Fanon gibi postkolonyal çalışmalarda köşetaşı oluşturan yazarların kuramlarını da ayrıntılarıyla ele alıyor. “Uygar” erkek Batı ve fethedilmeyi bekleyen çıplak bakire Doğu karşıtlığı ya da eğitimli beyaz kadın ve ona sahip olma arzusuyla yanıp tutuşan kara derili vahşi karşıtlığı gibi klişelerin ötesinde, Loomba, “kolonileştirenler” ve “kolonileştirilenler” ikiliğinin yapısını sökerek, ezilenler içinde de kadın-erkek ilişkileri bağlamında üretilen ve kurumsallaştırılan hegemonya ilişkilerine eğiliyor. Böylece, feminist literatürde bugüne dek gözden ırak kalmış olan bir alanı incelemeye açıyor. Böylelikle, Said’in Şarkiyatçılığındaya da Fanon’un yazılarında eksik kalan ve eksik kaldığı ölçüde de yanıltıcı olabilen bir çerçeveyi oluşturuyor. Kolonyalizm/Postkolonyalizm,bugüne kadar birbirini dışlayarak gelişen iki alanın, Marksist çalışmalar ve ırksal analiz arasında bir köprü kurma çabasını da temsil ediyor; sınıfsal hiyerarşiler ve ırksal hiyerarşiler arasındaki karmaşık bağıntıya dikkat çekiyor. Modernleştirme buyruğunun gösterdiği yolda gerek metropol ülkelerde gerekse kolonileştirilmiş ülkelerde farklılıkların yok edilmesi çabasının eşlik ettiği ulusdevlet kurma projesi miadını doldururken “geri dönen” bastırılmışların yol açtığı “melez” formasyonlar da Loomba’nın analizlerinde önemli bir yer tutuyor.
Avrupa-merkezciliğin aşılmasının ve Batı’nın taşralaştırılmasının önünde hâlâ devasa bir tarihsel-ideolojik engel uzanıyor;

 

İdeolojik ve politik masumiyet iddialarının ortaya atılabileceği tek zemin nesnellik değildir. Hümanist edebiyat incelemeleri, edebiyatın (ya da hiç değilse iyi edebiyatın) politikanın zehirleyemeyeceği kadar öznel, bireysel ve kişisel ya da evrensel ve aşkın olduğu gerekçesiyle, edebiyatı politikayla ilişkilendirme fikrine uzun süre karşı koydu. Dolayısıyla, edebiyat eleştirisi kolonyalizm ile edebiyat arasındaki ilişkiye son yıllara kadar ilgi duymamıştı. Edebiyat incelemeleri eğitiminden geçen ya da bu alanla mesleki bir yakınlığı olan birçok kolonyal söylem analistinin (bu analistler çoğunluğu oluşturmasalar da) ortaya çıkmasıyla birlikte bugün durum hızla tersine dönüyor gibidir. Bu, edebiyat çalışmaları alanındaki ortodoksilerin basitçe buharlaşıp gittikleri anlamına gelmiyor: Toplumsal cinsiyete ilişkin analizler gibi kolonyalizm ya da ırk analizleri hâlâ, genellikle disiplinin geri kalan kısmındaki öğretim ve araştırma konularını ciddi biçimde değiştirmeyen “özel ilgi” konuları olarak görülmektedir. Buna rağmen, edebiyat ile kolonyalizm arasındaki ilişkiye son zamanlarda gösterilen ilgi, bu terimlerin ciddi biçimde yeniden ele alınmalarını sağlamıştır.

İlkin, edebiyatın kolonyal ve anti-kolonyal söylemlerde oynadığı merkezi rolün incelenmesine başlandı. Edebiyatın gerçek ile İmgesel arasında dolayım kurduğu ta Platon’dan beri kabul edilegelmiştir. İdeoloji konusunda yürütülen Marksist ve postyapısalcı tartışmalar gitgide bu dolayımın doğasını tanımlamaya çalışmaktadır. Daha önce ileri sürdüğümüz gibi, dil ile “göstergeler” farklı ideolojilerin birbirleriyle kesiştikleri ve çatıştıkları birer bölgeyse eğer, o vakit tamamen dillerin ve göstergelerin oluşturduğu demetler olan edebi metinler de bunun gibi ideolojik etkileşimler açısından son derece bereketli birer mevzi olarak tanımlanabilir. Dahası, edebi metinler birey teki, toplumsal buramlar ve dil oyunu arasındaki karmaşık eklemlenmeyi gösterir.

Edebi metinler yalnızca içsel değerleri yüzünden değil, pazar ya da eğitim sistemi gibi öbür kurumların bir parçası oldukları için de loplumda dolaşıma girer. Edebi metinler bu kurumlar aracılığıyla, kolonyalistlerin hem kendi metropollerinde hem de kolonilerde kültürel bir otoriteye sahip olmaları konusunda hayati bir rol oynar. Gelgelelim, edebi metinler basitçe egemen ideolojileri yansıtmakla kalmaz; bunun yanı sıra kolonyal kültürlerdeki gerilimleri, karmaşıklıkları ve nüansları kodlar. Mary Louise Pratt’in sözleriyle ifade edecek olursak, edebiyat, “transkültürasyon’un tüm karmaşıklığıyla gerçekleştiği önemli bir “temas bölgesi”dir. Kolonyal ayrımın her iki yakasında kaleme alınmış olan edebiyat, çoğunlukla “öteki” kültürün birtakım boyutlarım soğurur, temellük eder ve kayda geçirir; bu süreçte de yeni janrlar, fikirler ve kimlikler yaratır. Son olarak, edebiyat aynı zamanda başat temsil araçlarını ve kolonyal ideolojileri temellük etmenin, tersine çevirmenin ya da bunlara itiraz etmenin önemli bir aracıdır. Şimdi, edebiyat ile kolonyalizm arasındaki bu etkileşimlerin bazılarını inceleyelim.

Avrupa’da Rönesans devrinde seyyahların yazdıkları öykülerin kurmaca, geçmişten kalan tutumlar ve yeni gözlemlerden oluşan bir almaşık olduğunu daha önce görmüştük. Kendi sınırlarının dışında kalan unsurlarla karşı karşıya gelmeler her kültürün oluşumunda önemli bir rol oynar: İçeriyi dışarıdan, “benlik”i “öteki”nden ayıran sınırlar sabit değildir, her zaman kaymalar gösterir. Avrupalı seyyahlar, karşılaştıkları engin yeni dünyaları kendi kültürleri ve toplumlarının sağladığı ideolojik filtreler ya da görme tarzları yoluyla yorumlamışlardı. Ama ticaret yapma, bu ülkeleri yağmalama ve fethetme itkisi de başka ülkeleri ve halkları yorumlarken başvuracakları yeni ve hayati bir çerçeve sunmuştur. Böylece, hem siyahlık Ortaçağ’da ve dinsel açıdan küfür ve kiri çağrıştırdığı için hem de bu çağrışım kolonyalistlerin karşılaştıkları ülkeleri kolonileştirmelerini ve insanları köleleştirmelerini haklı gösterdiği için, siyah Afrikalıların hayvandan farksız oldukları düşünülmüştür. Bu diyalektik, yabancılar karşısındaki tutumları olduğu kadar bizzat “Avrupa” kültürünü de biçimlendirmiştir. Örneğin, beyaz olmanın güzel olmak açısından temel bir unsur olarak görülmesi, yüzlerce yıllık geçmişi olan ve sonradan siyahlığın çirkinlik olarak kabul edilmesini sağlayan bir fikir değildi; tersine, İngiliz Rönesansındaki güzellik nosyonlarını da biçimlendirmiş olan, siyah halklarla fetih ve sömürüye dayalı olarak ortaya çıkan gerçek temastı (bkz. Kim Hail, 1995). İngiliz milliyetçiliği, Avrupalıları siyahlardan, hatta İngilizleri İtalyanlardan ya da İrlanda halkından ayıran kültürel sınır çizgilerine yaslanıyordu; böylece, bu kültürel ayrımlar İngiltere’nin denizaşırı ülkelere yayılmasının fitilini tutuşturan saldırgan bir milliyetçiliği rasyonelleştirdi.

Kültürlerarası karşılaşmalar yalnızca seyahat öykülerini biçimlendirmekle kalmamış, aynı zamanda içe bakışın ağır bastığı ya da kamusal uğraşlardan ziyade özel uğraşları konu alan metinleri de biçimlendirmiştir. Sözün gelişi, John Donne’un şiirlerindeki aşıklar, kendi özel mekânlarını, hızla genişlemekte olan dış dünyadan net biçimde ayırır. “The Sunne Rising” adlı şiirde güneş bile bir röntgenci, “iş başındaki bir bunak soytarı”haline gelir. Dış dünyadan böylesi bir geri çekilme, hem bu dönemde gitgide gelişen çift olma ideolojisine tanıklık eder hem de (kaba cinselliği ve evlilik dışı çağrışımları yoluyla) bu ideolojinin Protestan değişkesine itiraz eder. Ama mahrem hayata çekilme ve cinselliğin selamlanışı ancak çağdaş coğrafi yayılmacılıktan devşirilen imgelerle ifade edilebilir. Dişi beden, Donne’un “Love’s Progress”inde olduğu gibi, ufuk çizgisine yeni giren coğrafyalar çerçevesinde betimlenir:

Uzanır Burnu (Birinci Meridyene emsal)
Değil Doğu’yla Batı arasında, iki güneş arasında:
Çizerek bir Yanak, gül renkli bir Yarıküre
Her iki yanda, derken yöneltir bizi
Düşeriz bahtiyar adalara,
Değil baygın Kanaryalar’a, Ambrosiall’a,
Kabaran dudakları… ve o Hellespont geçidi
Memelerinin Sestos’uyla Abydos’u arasında…
Ve yelken açarak onun Hindistan’ına, kalacak
Güzelliğinde onun Atlantiğin göbeği...(Donne, 1985: 181)

Aşıkların ilişkisi, “To his Mistris going to Bed” şiirinde olduğu gibi, kolonyalistlerin “keşfettikleri” ülkelerle aralarındaki etkileşim çerçevesinde işlenir.

İzin ver âvâre ellerime, bırak gitsinler,
Öne, arkaya, araya, yukarı, aşağı!
Ey benim Amerikam! yeni bulunmuş diyarım,
Krallığım benim, ki bir tek adamla en güvençli,
Değerli taşlardan madenim: İmparatorluğum,
Ne nimet seni keşfedip durmam. (1985: 184)

Kolonyal temas yalnızca edebi metinlerin dilinde ya da mecazlarında “yansıtıl”maz, bu temas yalnızca insani dramların anlatıldığı bir dekor ya da “bağlam” değildir. Kolonyal temas bu metinlerin kimlik, ilişkiler ve kültür hakkında söyleyeceklerinin merkezi bir boyutudur. Dahası, Donne’un yukarıda aktarılan ikinci şiirinde, cinsel ilişkiler ile kolonyal ilişkiler birbirini andırır. Donne’un şiirindeki eril âşık dişi bedeninin aktif kâşifidir; bu bedeni tıpkı Avrupalı “maceracı”nın yaptığı gibi, yani pasif ya da keşfedilmeyi bekleyen ülkelere giren ve buralara sahip olan maceracının yaptığı gibi keşfetmeyi arzular. Burada kadın bedeninin cinsel vaadi, kolonilerin vaat ettikleri zenginliği ima eder böylece, birinci şiirde âşık/kolonyalist, kadının “Hindistan”ına, zenginlikler beldesine ulaşmak için kadının/yerkürenin bedeninde yol alır. Ama kadın/ülke benzetmesi, kolonilerin vaat ettikleri zenginlikler hem dişi bedeninin sunduğu hazları hem de bu bedenin eril mülkiyete geçirilebilecek meşru bir nesne olarak statüsünü gösterdiği (signify) için, aynı zamanda ters bir mantık da kullanır.

Avrupalı bir benlik ile Avrupalı olmayan bir öteki biçimindeki kutupsallığın kurulmasında dil ve edebiyat birlikte yer alır; bu ise, Said’in Şarkiyatçılıkla ileri sürdüğü gibi, kolonyal otoritenin yaratılmasının bir parçasıdır. Peter Hulme’un on altıncı yüzyıl Amerika’sında kolonyal bir söylemin oluşması üzerine yaptığı çalışma bu bakımdan fevkalade aydınlatıcıdır. Hulme iki sözcüğün “yamyam” (cannibal) ve “kasırga” (hurricane)Yerli Amerikan dillerinden nasıl alındığını ve “ideolojik bir söylemi güçlendirebilmek için” belli başlı tüm Avrupa dillerine uyarlandığını gösterir (1986a: 101). Bu uyarlamadan sonra iki sözcük de yalnızca betimliyor izlenimi uyandırdıkları özgül doğal ve toplumsal fenomenleri çağrıştırmakla kalmayıp, Avrupa ile Amerika, medeniyet ile vahşilik arasındaki sınırı çağrıştırmaya başlar. “Kasırga” yalın olarak belli bir fırtına türü olmaktan çıkıp, Karayiplere özgü bir şey anlamına gelmeye başlar. Böylece, bizzat kaynağı olan yerin şiddet ve yabanıllıkla dolu olduğunu işaret eder. Benzer biçimde, “yamyamlık” da kendi türünden varlıkları yiyen insan varlıkların sergiledikleri bir uygulama değildir, daha eski olan anthropofaji sözcüğünün başka bir eşanlamlısı değildir. Bu eski terim kendi türünden varlıkları yiyen yabanlara gönderme yapıyordu; oysa yamyamlık, bu yabanların Avrupalılara karşı çıkıp onları yalayıp yutabilecekleri tehdidini ima eder. Ayrıca, Hulme, bu iki terim arasındaki sınırların bulanıklaşmasının da söz konusu olduğunu gösterir; her ne kadar kasırganın doğal bir fenomene ve yamyamlığın kültürel bir pratiğe gönderme yaptığı varsayılsa da, sonunda bu iki terim Avrupa’nın dışında yer alan her şeyi tarif etmeye başlamıştır. Dahası, “cannibal” sözcüğü etimolojik olarak Latince canis (köpek) sözcüğüyle bağlantılıdır ve bu bağlantı da “Batı Hint Adaları’nın yerli yamyamlarının köpekler gibi avlandıkları ve kurbanlarına tüm yırtıcı hayvanların yaptıkları gibi hunharca davrandıkları”görüşünü perçinler. Hulme, Shakespeare’in Fırtına‘sı gibi bir oyunun (gerçek dünyadan uzak romantik bir öykünce olmak şöyle dursun) bu gidimli/söylemsel gelişmelerle ve genelde kolonyal söylemin oluşumuyla nasıl ilintili olduğunu; oyundaki fırtınaların nasıl da bu yeni anlamıyla birer kasırga olduklarını; Kaliban adının niçin cannibal’ın bir anagramı olduğunu ve ayrıca Prospero’nun asilerin üzerine salınan Fury (öfke) adlı bir köpeğe dönüşmesini tartışır (Hulme, 1986a: 89134). Edebiyat, böyle bir okuma çerçevesinde, kolonyal pratiklerin göbeğinde yer alan görme İnç imlerini ve eklemlenme tarzlarını hem yansıtır hem de yaratır.

Edebi metinler tam da yaratıcı bir biçimde ve bireyler olarak İmik üzerinde işlemelerinden ötürü, kolonyal söylemlerin oluşumunda hayati bir rol oynar. Ama edebi metinler basitçe egemen ideolojileri yansıtmaz; aynı zamanda bu ideolojilerin aleyhine işler ya da bu ideolojilerle uzlaştırılamayacak öğeler içerir. Böyle bir karmaşıklığın, ille yazarın amaçlarına bağlı bir sorun olması gerekmez. Böylece, Othello ve Fırtına gibi oyunlar Avrupalı olmayanların hayvanilikleri ya da kabalıkları konusundaki çağdaş fikirleri canlandırır. Ama bunu “ırk” ve kültür karşısındaki başat tulumları onaylamak için mi, yoksa bunları sorgulamak için mi yaptıkları konusunda fikir ayrılıkları doğabilir. Othello farklı ırklardan insanlar arasında yaşanabilecek aşklara ilişkin bir ikaz mıdır, yoksa bunun gibi aşklara geçit vermeyen bir toplumun suçlanması mı? Fırtına, Kaliban’ın hayvani bir yaban olduğunu düşünen Prospero’nun görüşünün onaylanması mıdır, yoksa insanlık dışı kolonyal yönetimin bir tasviri mi? Shakespaere’in niyetlerini saptamak zor, ama bu oyunların insanlar tarafından farklı zaman ve yerlerde nasıl farklı yorumlandığını görmemiz mümkün. Örneğin, Fırtıa kolonyalizmle hiçbir alakası olmayan bir romans olarak, beyaz adamın bilgisinin hem doğa hem de yabanıllar üzerinde kazandığı zaferi tasvir eden emperyal bir öykünce olarak ve köleleştirilmiş olan Kaliban’ın mücadelesini anlatan antikolonyal bir metin olarak yorumlanmış, sahnelenmiş ve temellük edilmiştir.

Edebi ve kültürel pratikler aynı zamanda kültürel etkileşimleri cisimleştirir. Özünde İngiliz olduğu düşünülebilecek Morris dansı, İlaçlı Seferleri dolayısıyla Avrupa’ya getirilmiş olan Moorish (Mağribi) danslarından türemiştir. Aslında, Ortaçağ’da ve modernliğin ilk dönemlerinde Avrupalıların Avrupalı olmayan metinleri ve gelenekleri, bilhassa Araplarınkini temellük ettiklerini gözlemleyebiliriz; bu yüzden Avrupa kökenli edebiyat basitçe Avrupa’da ya da Avrupalılar tarafından yazılmış metinlerden ibaret olmayıp, antikiteye (İlk Çağ) kadar uzanan bir etkileşimler tarihinin oluşturduğu potada üretilmiştir. Edebi metinlerin bağdaştırman (syncretic) mahiyetleri ya da ideolojik karmaşıklıkları, bunların tarihsel ve politik süreçlerin her nasılsa “üstünde” kaldıkları sonucuna varılmasına yol açmamalı. Tersine, edebi metinlerin hem söylediklerinin içeriği yoluyla hem de yazılma süreçleri bakımından kolonyal tarihin göbeğinde yer aldıklarını görebileceğimiz gibi, bu metinler kolonyal tarihin daha nüanslı bir analizini yapmamıza yardımcı olabilir. Çeşitli edebiyatların ve kültürlerin derinlere uzanan bir etkileşim içinde oluştuğunu kabul eden karşılaştırmalı edebiyat gibi bir disiplin bile hiyerarşik biçimde örgütlenmiştir ve merkezi varsayımı da, “Avrupa ve Birleşik Devletler’in basitçe politik konumlarından ötürü değil, aynı zamanda ürettikleri edebiyatın incelenmeye en fazla değen edebiyat olmasından ötürü dünyanın merkezi oldukları”nı söyler. Oysa, Said, Batılı kültürel biçimlerin “emperyalizm tarafından yaratılan dinamik küresel ortama”yerleştirilmeleri gerektiğini savunur (1995: 2228).

Peki bu açıdan, Batılı-olmayan yazı biçimleri hakkında ne söylenebilir? Bunlar da yalıtık olarak değil, kolonyal türde olanları da dahil olmak üzere yabancılarla kurulan temaslar tarafından biçimlendirilmiştir. Örneğin, O. Chandu Menon’un Malayalam dilinde yazılan ilk romanlardan biri olan lndulekha‘sı (1889), yazarının iddiasına bakılırsa, karısının “sık sık ifade ettiği, İngiliz tarzına göre ama kendi dilinde yazılmış bir roman okuma arzusunu yerine getirme ve “İngilizce bilmeyen Malayalam okurlarım arasında” bu türden bir yazıdan hoşlanma yönünde bir beğeni yaratıp yaratamayacağını deneme yönünde bir girişimdi (Pannikar, 1996: 9798). Bu roman Malabar bölgesindeki evlilik ilişkilerinin dönüşmesini belgeler ve başlangıçta yabancı olan bir edebi biçim yoluyla bölgedeki yeni orta sınıfların yaşadıkları gerilimler ile arzuların bazılarını dile getirir. Dünyanın başka bir bölgesindeyse, George Lamning, “Konuşma Vesilesi” adlı ünlü denemesinde şunu iddia eder: “Bana göre, İngiliz Karayip tarihinde ıi; önemli olay vardır” Kolomb’un seyahati, “köleliğin kaldırılması” ve “Doğunun Hindistan ve Çin’inKarayip Denizi’ne ulaşması ve Batı Hint Adaları’nda yaşayanların, bu topluluğun iç yaşantılarını araştırma ve yansıtmanın bir yolu olarak romanı keşfetmeleri” (1960: 3637). Lamning’in 1960 yılında yayımlanan denemesi, hem kolonyal öznelerin değersizleştirilmesi ve denetlenmesi hem de kolonyalizme meydan okunması açısından edebiyatın ne kadar önemli olabileceğini anlama doğrultusundaki ilk girişimlerden biriydi.

Bu noktada kendimize, edebi metinleri öbür temsil biçimlerinden tam olarak nasıl ayırabileceğimizi sormak isabetli olabilir. Avrupa kökenli kolonyal söylemin henüz oluşum aşamalarında olduğu bir döneme geri uzanacak olursak, edebi metinler, görsel temsiller ve öbür türde yazılar arasında oldukça çarpıcı örtüşmeler olduğunu görebiliriz. Peter Hulme’un ufuk açıcı bir yazısından sonra, kolonyal söylemde kadınların ve toplumsal cinsiyetin tuttuğu yer hakkındaki tartışmalarda baş rolü oynamaya başlayan bir resimle on altıncı yüzyılın sonlarına doğru Stradanus’un hakkettiği Amerika’yı keşfeden Vespucci adlı resimle— işe başlamak istiyorum. Resimde Vespucci’nin bir elinde haç ve bayrak, öbür elinde bir denizci usturlabı vardır. Bedeninin yarısı bir hamakta gömülü olan çıplak bir kadın olarak temsil edilen Amerika’ya bakmaktadır. Hulme, bu resmi, kolonyal dramanın boyutlarını bu resmin nasıl kodladığını göstermek için analiz eder: Amerika, çıplak bir kadın olarak “orada uzanmaktadır, kuşkuya yer bırakmayacak biçimde keşfedilmiştir artık”(1985: 17). Arka plandaki yamyamlar, kolonyalistlerin, Amerikan topraklarını işgal edişlerini “haklı göstermek” için kullandıkları, Yeni Dünya’nın yerlilerinin varsayılan yabanıllıklarını ve kabalıklarını göstermektedir. Vespucci tarihsel bir kişiliktir, Amerika koca bir kıta; bunların karşılaşması Avrupalı öznenin tam da toprağı (bu resimde olduğu gibi) ya da doğayı, fikirleri (ticaret, emek ya da ıstırap) ya da bir grubu (Zulu savaşçıları ya da Hindu kadınlar) temsil eden kolonileştirilmiş halklara karşıt olarak bireyleştiği kolonyal bir paradigmayı harekete geçirir.

On altıncı yüzyılın büyük atlaslarından ilki olan ve Abraham Ortelius tarafından 1570 yılında çizilen Theatrum Orbis Terrarum (İngilizcede 1606 yılında The Theatre of the Whole World[Tüm Dünya Sathı] adıyla yayımlandı), kolonyal teması buna benzer biçimlerde kodlar. Kitabın resimli baş sayfası Amerika kıtasını tasvir eder ve bu tasvire eşlik eden satırlar bize şunu anlatır:

Aşağı yerde gördüğüne AMERİKA derler,
yakın zamanda deniz geçen gözüpek Vespucci
zorla aldı onu, narin aşkın sinesine yaslayıp su perisini,
umrunda mı kendi, umrunda mı saf iffeti,
oturur çırılçıplak, sade tüyden bir başlık
durur saçlarında, alnında değerli bir taş,
ve biçimli kalçalarının çevresinde çanlar.
Sağ elinde ağaç bir çomak, kurban eder
onunla yağ bağlamış, obur adamları, savaş tutsaklarını.
Böler onları titreşen parçalara, pişirir hafif ateş üstünde,
kaynatır asit kazanında, ya da açlık iyice bastırmışsa
çiğ çiğ yer etlerini yeni öldürülmüşlerin…
seyretmesi korkunç, anlatması korkunç…
Sonunda… avlamaktan yorgun erkekleri,
uzanmak ister uyumak, tırmanır dev hamak yatağına,
bağlamış iki ucuna birer kazık.
Uzatır örgüsüne başıyla gövdesini dinlesin diye.

(aktaran Gillies, 1994: 7475)

Bu satırlar Stradanus resmi ile Amerika’yı gösteren öbür görsel temsillere dair bir yorum gibidir neredeyse. Yeni topraklara yapılan seyahatler on yedinci yüzyılın başında yeni bir haritacılığın doğuşunu olanaklı ve zorunlu kılmıştı. Haritalar nesnel ve bilimsel olma iddiasında olsalar bile, aslında tarihsel olarak kolonyal girişimlerle bağlantılı olan kendilerine özgü yollarla kaydettikleri ve sundukları cepheleri seçerler (Harley, 1988; Ryan, 1994; Rabasa, 1985). Rönesans döneminde yeni sanatla birlikte yeni coğrafya, Avrupalı erkeklere, kadın gibi tasvir edilen “yeni” ülkeler vaat ediyordu yeni ülkelerin harfiyen hazır lokma olarak görülen kadınlarını hiç hesaba katmasak bile.

Şu halde, İngilizlerin Guyana’ya yaptıkları ilk seyahatlere Önderlik eden Sir Walter Ralegh’in Guyana’yı “kızlık zarı bozulmamış”bir ülke olarak betimlemesi şaşırtıcı değildir. Dolayısıyla, Avrupa tarafından kızlığının bozulmasına hazırdı Amerikan Ralegh’in anlatısına George Chapman‘ın “De Guiana” adlı bir şiiri eşlik eder. Şiirde Guyana, bir kadın olarak kişileştirilen İngiltere’nin önünde saygıyla eğilen dev bir Amazonlu dişidir:

Guiana ki altın madenidir zengin ayakları,
Çarpar alnı yıldızların damına,
Parmaklarının ucunda kalkıp bakar İngiltere,
Öper ellerini onun, selamlar koca memelerini,
Ve gösterip bütün işaretlerini boyun eğişin.

Ama eğer İngiltere de dişiyse, emperyal proje dişi bir monark adına (bu durumda I. Elizabeth) gerçekleştiriliyorsa, kolonyal ilişkiler daima ya da açıktan açığa patriyarkal ya da heteroseksüel tahakküm çerçevesinde yansıtılamaz. Dişi monark, eril kolonist ve kolonileştirilen halklar arasındaki bu gerilimler Viktorya’nın imparatoriçe olduğu dönemde altın çağını yaşayan İngiliz emperyalizmi devrinde yeniden ele alınacak ve işlenecekti. Bu farklı türden “metinler” şiir, seyahatnameler, atlaslar birbirleriyle örtüşen imgeleri yansıtmak, ortak bir sözcük dağarı yaratmak ve Amerika’yı kolonileştirilmeye hazır cazip bir ülke olarak kurmak için farklı diller ve kodlar kullanır.

Edebi metinler ile edebi-olmayan metinlerin karşılıklı bağlantılar içerdiği ve bunların da kolonyal dönemin ilk evrelerinde göz attığımız kolonyal söylemler ve pratiklerle kurduğu bağlantılar, kolonyalizmin daha sonraki dönemlerinde de, üstelik daha keskin biçimde, görülmektedir. Ne denli geniş bir temsiller yelpazesinin, kolonileştirilmiş ülkeleri birer çıplak kadın olarak, kolonyalistleriyse tecavüzcü/efendi biçiminde tasvir ederek bu ülkelerin yaşadıkları tecavüz ve yağmayı kodladıklarını görmüştük. Oysa yerlilerin ayaklanması ihtimalinin yarattığı tehdit, çok farklı türden bir kolonyal klişe üretmektedir. Bu klişede, kolonileştirilmiş olan halklar, sonuçta Avrupa kültürünü simgeleyen beyaz kadına tecavüz eden (genellikle koyu renk derili) ırz düşmanları olarak temsil edilir. Bunun gibi simaların (figüre) ilklerinden biri, Fırtına’daki Kaliban’dır. Prospero, kızı Miranda’nın, Kaliban’ın tecavüz tehdidine maruz olduğunu ileri sürer. Bu klişenin tecavüz olarak kolonyalizm değişmecesini (trope) tersine çevirdiği ve kolonyal temasın barındırdığı şiddeti saptırarak kolonyalistlerden kolonileştirilmiş olanlara çevirdiği savunulabilir. Çeşitli biçimlerde emperyal tecavüze yerli bir reaksiyon olarak ya da deri rengi daha koyu olan ırklara dair bir patoloji olarak, hatta kolonyalizmin doğurduğu suçluluk duygusunu rasyonelleştirme yönündeki Avrupa kaynaklı bir çaba olarak anlaşılan “siyah” ırz düşmanı siması, kolonyal manzaranın zorunlu/değişmeyen bir görünümü olarak de ğerlendirilmeye yetecek ölçüde beylik bir klişedir.

Jenny Sharpe (1993), on dokuzuncu yüzyıldaki kolonyal Hindistan’ın oluşturduğu çok farklı bağlamda, koyu derili ırz düşmanı değişmecesinin hiç de kolonyal klişenin zaruri bir görünümü olmayıp, tarihsel açıdan özgül bir dizi koşul altında gidimli/ söylemsel olarak üretildiğini gösterir. Bununla birlikte, Sharpe, böyle bir simanın, İngilizlerin 1857 “Ayaklanması” dedikleri isyan süresince ve sonrasında beylik bir klişe haline geldiğini gösterir (bu, İngiliz ordusundaki Hintli askerler arasında gelişerek hem yerel yöneticileri hem de köylüleri kapsayan ve milliyetçi tarih yazımının sonradan Hindistan’ın Birinci Bağımsızlık Savaşı adını verdiği bir isyan hareketidir). Bu olay, “mülayim Hindu” biçiminde önceden var olan bir kolonyal klişenin, İngiliz kadınlara musallat olan yabanıl ırz düşmanı klişesine dönüşmesini başlatmıştı. İsyandan önce ortalıkta tecavüz öyküleri yoktu. Emperyalistler çok uzun bir süre önce Hintlilerin mülayim yaratılışta ve kolonyal eğitime hazır olduklarını yazıya geçirmişlerdi. Sharpe, çeşitli raporları, anıları ve Ayaklanma’ya dair hem erkeklerin hem de kadınların yazdıkları öbür anlatıları yorumlayarak, ayaklanmanın İngilizleri sarstığını ve onları “güvenebilecekleri herhangi bir yazılı metinden yoksun” bıraktığını yazmıştı. Sharpe, beyaz kadınların maruz kaldıkları saldırılar ve tecavüzler hakkındaki öykülerin “hakikat etkileri”ni gösterir. Bu türden sistematik salamların gerçekleştiğine dair hiçbir kanıt olmasa da, Sharpe, “korku uyandıran öykülerin gerçek saldırı olaylarıyla aynı etkileri ürettiği”ni, bunun da “kadınların bedenlerinin cinsel olarak temellük edilebileceği gösterilerek toplumsal cinsiyet rollerinin saldıran biçimde yeniden üretilmesi”anlamına geldiğini savunur.(1993: 67). Söylemlerin gerçek olaylarla aynı etkileri üretebileceğini belirten “hakikat etkileri” konusundaki bu fikir Foucault’dan kaynaklanır ve ideoloji ile maddi etkileri birbiriyle karıştırmaksızın İdeolojinin maddi etkilerinin dile getirilmesi açısından işe yalamaktadır. Sharpe, bu tecavüz öykülerinin sarsıntı içerisindeki bir İngiliz yönetimine, sahip olduğu otoriteyi pekiştirme imkânı tanımakla kalmayıp, aynı zamanda bu yönetimin kendisini bir medenileştirme misyonunun parçası olarak sunmasına yardım edişini İnceler. Böylelikle, “İngiliz otoritesinin içine girdiği kriz, İngiliz kadınlarının saldırıya uğramış olan bedenlerinin kolonyalizmin uğradığı saldırının bir göstergesi olarak dolaşıma sokulması yoluyla halledilmiştir”(1993: 4).

Hindistan hakkındaki birçok İngiliz romanı bu tarihten beslenir: Hintli bir erkeğin haksız biçimde bir İngiliz kadına tecavüz etmekle suçlandığı E. M. Forster’ın A Passage to India adlı romanı, “Ayaklanma romanlarında korkunç bir kabûs olarak yankılanan [aynı] ırksal bellek”i uyandırır. Ama bu roman çok daha sonra, barışçı bir miting yapmak için Mart 1919’da Amritsar’daki Jallian wallah Bagh’da toplanan yüzlercesavunmasız Hintlinin İngilizler tarafından katledilmesinin damga vurduğu bir dönem olan 1920’li yıllarda yazılmıştı.Bu, İngilizlerin ülkeyi medenileştirmek için orada oldukları iddiasına karşı çıkan bir olaydı. Benzer şekilde, Paul Scott’un The Jewel in the Crown’u, sonuçta kolonyal düzeneğin saldırısına maruz kalan bir Hintlinin, bir İngiliz kadınına tecavüz etmekle suçlanışını tasvir ederek, tecavüzü, açık seçik biçimde emperyalizmin bir eğretilemesi olarak sunar. Bu roman da milliyetçi mücadelelerin zirvesinde olduğu bir dönemde yazılmıştı; bu dönemde Ayaklanma süresince uyandırılan ve dolaşıma sokulan ırklar arası tecavüz olaylarına benzeyen tehditler yoktu. Dolayısıyla, kolonyal otoritenin hummalı bir işe giriştiği bir dönemde bu kitapların ikisi de, kolonizasyonun ahlaki değerini yerleştirmeye çalışmış olan daha önceki bir söyleme başvurur. Sharpe’a göre, The Jewel in theCrown’daki bu anımsamanın, “emperyalizmin ancak İngiliz yönetimine karşı çıkan örgütlü bir muhalefetin ortaya çıktığı anda şiddete başvurduğunu” ileri sürme işlevi görmektedir (1993: 141). Bu yüzden, “roman, İngilizlerin Hindistan’da iktidarı kötüye kullanmalarını sergilerken, aynı zamanda kolonyal bir tecavüz söylemini de perçinler” (1993: 146). Bu okuma tarzına göre, özgül metinler basitçe kolonyalizm yanlısı ya da karşıtı olmayıp, aynı anda hem yanlı hem de karşıt ola bilirler.

Sharpe’ın kitabı bizi yalnızca edebi yazıları öbür yazılardan soyutlamama konusunda ikaz etmekle kalmayıp, aynı zamanda gazetelerde yayımlanan öyküler, devlet belgeleri ve raporları, anılar, gazeteler, tarihsel broşürler ya da politik yazılar gibi edebi-olmayan metinlerin de retorik stratejileri, anlatı vasıtaları bakımından analiz edilmeye açık olduklarını bize anımsatan, gittikçe genişleyen bir çalışmalar demetinin parçasıdır. Edebi-olmayan metinlerin ille “nesnel” olmaları gerekmez; onlar, belli okurlara yönelik olarak sundukları kendi gerçeklik değişkelerini temsil eder. Bu yüzden, edebi metinlerin kolonyal söylemin analizi açısından yararlı olduklarını, bunun yanı sıra, bu metinlerin analiz edilmesinde başvurulan araçların, imparatorluğun öbür “metinleri”nin analiz edilmesi için kullanılabileceğini söyleyebiliriz. Gayatri Spivak, Foucault’nun şu önerisini onaylar: “Görülmeyeni görülebilir kılmak aynı zamanda bir düzey değişikliğini gerektirebilir; şimdiye kadar tarihle ilişkilendirilmemiş ve herhangi bir ahlaki, estetik ya da tarihsel değere sahip olduğu kabul edilmemiş olan bir malzeme düzeyine yönelmeyi gerektirebilir”(Spivak, 1988: 285). Bu anlamda, edebi metinler yaygın olarak, tarihsel inceleme açısından zorunlu birer malzeme kabul edilmiştir.

Bugün, emperyal izleğin marjinal bir yer tuttuğu izlenimi veren yılışmalar bile Avrupa kökenli yayılmacılık bağlamında yeniden yorumlanmaktadır. Spivak’ın ilk yazılarından birinde işaret ettiği gibi, “on dokuzuncu yüzyıl İngiliz edebiyatım, İngiltere’nin toplumsal misyonu olarak anlaşılan emperyalizmin, İngiltere’nin İngilizlere kültürel yeniden sunuluşunun (representation) hayati bir parçası olduğunu anımsamaksızın okumak mümkün olmasa gerek” (1985a: 243). Bu yüzden, bu dönemde yazılmış olan hiçbir kurmaca, ne kadar içe bakışlı, içrek ya da apolitik olduğunu iddia ederse etsin, kolonyalizmin ritimlerinden etkilenmemiş olamaz. Her ne kadar “kolonyalizmin nahoş ayrıntılarından… Viktorya dönemi romanı yüzünü çevirmiş” olsa da, bu ayrıntılar bizim bu romanları okumalarımızın dışında tutulamaz. Jane Austen’ın Mansfield Park’ında, İngiliz taşralılığına sığınmış olan Sir Thomas Bertram’ın malikanesi, köle emeğinin kullanıldığı Antigua’daki şeker plantasyonlarından sağlanan gelirle ayakta durmaktadır (Boehmer, 1995: 25). Koloniler Avrupa kökenli romanların hepsinde marjinal bir yer tutmaz elbet; tersine, İngiliz romanı kolonyal seyahatlere saplantılı bir ilgi gösterir. Bu saplantı, G.A. Henty’nin genç yetişkinlere seslenen romanlarıyla (With Clive in Africaya da With Wolfe in Canada),Rider Haggard’ın macera öyküleriyle ya da Kipling’in romanlarıyla sonuçlanır. Ama şimdi, Charlotte Bronte’nin Jane Eyre’i hakkında son zamanlarda yürütülen bir tartışmaya eğilerek, kolonyal boyuta dikkat kesildiğimiz takdirde Avrupa kökenli edebiyat ve kültür hakkındaki anlayışımızın nasıl değişebileceğini inceleyelim.

Terry Eagleton gibi Marksist eleştirmenler Jane’in fakir bir öksüz ve mürebbiye iken zengin Rochester’ın karısı olmasını toplumsal hareketlilik ve bir mürebbiyenin muğlak sınıfsal konumu çerçevesinde okur; Sandra Gilbert ve Susan Gubar gibi feminist eleştirmenler bu romanı İngiliz edebiyatında bir dişi bireyciliğinin doğumunu ve dişi öznenin yükselişini gösteren nirengi noktası olarak görür. Ama bu okuma, Jane Eyre’de göze batacak denli marjinal olan bir simayı güçlendiren Jean Rhys’in 1966 yılında yayımlanan Wide Sargasso Sea(Geniş, Geniş bir Deniz) adlı romanının yayımlanmasıyla zaten zedelenmişti. Bu marjinal sim#, Rochester’m ilk karısı Bertha Masori’dır, ölüme sürükleneni Jane’in evliliğine giden yolu açan “deli” karısıdır. Rhys, Bertha’nın “deliliğini”, kendisiyle plantasyonlardan kaynaklanan serveti için evlenilen, daha sonra Karayip’deki anavatanı olan adadan uzaklaştırılarak bir İngiliz malikanesine tıkılan beyaz bir Creole kadıının sefaleti ve ezilmesi olarak yeniden yazar. Rhys’in bu romanına geri dönen Gayatri Spivak (1985a), feminist eleştirmenleri “Bertha Mason’ı yalnızca psikolojik terimlerle, Jane’in karanlık çifti olarak” okumakla eleştirir ve bunun yerine, on dokuzuncu yüzyıl feminist bireyciliğinin emperyalizm dramından zorunlu olarak etkilendiğini, beyaz kadının konuşan ve eyleyen bir özne olduğunu ortaya koymaya gayret ederken bile yerli kadını maı jinalleştirdiğini ve insanlık kategorisinden çıkardığını ileri sürer.

Bu konum, eza gören Karayipli bir kadın olarak Bertlu Mason’ın, Rhys’in romanında “kolonilerden gelen gerçek kadın” olmadığına dikkati çeken Benita Parry (1987) tarafından eleştirildi. Önceleri adı Antoinette olan Bertha, sömürülmekle birlikte Rochester’ı ve adadaki ırksal ve sınıfsal ilişkileri eleştirebilmesinin gösterdiği gibi, sessizliğe mahkûm edilmemiş ya da kenara itilmemiş siyah bir plantasyon kölesi olan Christophine’in beyaz özel öğretmenidir. Christophine Jane Eyrede yer almamaktadır elbet; ama onun işgal ettiği dünyanın, İngiltere’deki iç barış ve refahın kurulması açısından ne ölçüde zorunlu olduğunu görebiliriz. Bununla birlikte, Wide Sargasso Sea hakkındaki berrak bir denemesinde Peter Hulme, böyle bir hamlenin Avrupa kökenli kanonun yeniden okunması açısından fevkalade yararlı olmasına rağmen, eski kolonilerde üretilmiş olan metinlerin tarihsel ve politik nüanslarına da dikkat etmemiz gerektiğini savunur. Bu yiizden, Jean Rhys’in romanı basitçe Jane Eyrele birlikte ve ona karşı okunup “kolonyal” romanın karşıtı olarak “postkolonyal” diye selamlanamaz. Çünkü Wide Sargasso Sea,“Batı Hint Adaları çerçevesinde söylenirse, beyaz bir kolonyal seçkinler grubunun mensubu olmakla birlikte kendisini daima “İngilizlik” konusundaki metropoliten değerlere karşıt olarak tanımlayan birisi tarafından yazılınıştır. Bu, ırk ve kölelik sorunlarıyla uğraşıyor olsa bile temelde Kurtuluş’un harap ettiği çiftçi sınıfına duygudaşlık besleyen bir romandır” (Hulme, 1994: 72). Hulme şu önemli noktaya dikkati çeker: Bu romanı yeniden kendi yerel bağlamına oturtmak, yalnızca “kolonyal” olanla basit bir çatışma içinde konumlandırıldığı takdirde homojenleştirilme ve sığlaştırılma tehlikesiyle karşı karşıya olan “postkolanyal” nitelemesini karmaşıklaştırmaktadır. Bunun yerine, Hulme, “postkolonyal teorinin gelişmesi isteniyorsa, İm teorinin ‘yerli’ bir terminoloji üretmesi gerektiği”ni savunur; yerli” terminolojiyle, yerel olan, özgül tarihlere kök salan konu sınırlarını kasteder. Bu, ele aldığımız örnekte, Rhys’in romanını yalnızca genelleştirilmiş bir “Batı Hint Adaları” bağlamına oturtmakla yetinmeyip, Dominikli ve Jamaikalı bölümlerinin çözülerek ayrıştırılması anlamına gelir. Bu eleştirel görüş alışverişlerinde, kolonyalizm sorununa yönelik bir odaklanmanın, kanonik İngiliz edebiyatı hakkındaki Marksist yorumlar ile feminist yorumları üretken bir biçimde yeni bir tartışmaya açtığını, ama aynı zamanda kolonyal ve postkolonyal terimleri konusundaki kavrayışımızı genişletmemizi talep ettiğini görebiliriz.

Bu nokta bizi, edebiyat ile kolonyalizm arasındaki ilişkinin başka bir boyutuna getiriyor. Bu boyut metinlerin ne anlama geldikleriyle değil, başat eleştirel görüşlerin bu metinlerin anlamlarını saptayarak daha sonra bu anlamın eğitim sistemleri içerisinde kutsallaştırılmasıyla ilgilidir. Bu konuyu dünyanın birçok bölgesindeki okullarda ve kolejlerde kullanılan standart bir metin olan Shakespeare’in Othellogibi bir oyunundan hareketle kolaylıkla kavrayabiliriz. Eleştirmenler Othello’nun siyah olmasının amaçlandığını kabullenmeyi yıllarca reddetmişlerdi aslında “Zenci görünümlü” değil, koyu kahverengi ya da “beyaz’ olduğunu sürekli savunup durmuşlardı. Böyle bir yorumla oyunun, kadınların gerçek ya da potansiyel ihlalinin kışkırttığı eril kıskançlığın “evrensel” bir nitelik olduğu mesajını verdiği söylenebilirdi. Othello’nun siyah olduğu kabul edildiği takdirde ise, mensup olduğu “ırk”ın onun kıskançlığını, duygusal kabarmalarını ve irrasyonelliğini açıkladığı ileri sürülebilirdi. Bu yorumlar çelişkili olabilirse de, oyunun ırkçı yorumlarıyla uzlaştırılabilirdi ve uzlaştırıldı. Bu ırkçı yorumlar Shakespeare’in kahramanının beyaz olduğunu savunma ihtiyacı duymuşlar ve bununla eşanlı olarak, siyah olmayı belli birtakım klişeler çerçevesinde okumuşlardı. Ama oyundaki ırk ilişkilerini ciddi biçimde ele alırsak, cinsel kıskançlık izleği genel olarak insan ilişkileri hakkındaki evrensel bir önerme olarak görülemez; tersine, bu izlek Othello ile Desdemona’nın yaşadıkları ve birbirlerine âşık oldukları ırkçı bağlamın hayati bir parçasıdır. Iago’nun çevirdiği dolaplar “güdülenimsiz bir alçaklık” (bu, edebiyat eleştirmenlerinin kuşaktan kuşağa benimsedikleri, Samuel Taylor Coleridge’e ait bir tabirdir) olmayıp, ırksal nefret ve güvensizlik duygusundan doğmuştur. Shakespeare’in oyununu ırklar arası aşkın tutkulu bir savunusu ya da bu ilişkiye karşı çıkan bir ikaz olarak okuyabiliriz elbet, ama hayati önem taşıyan nokta, tüm dünyada sahnelerde, eleştirel değerlendirmelerde ve dersliklerde oyunun ırksal izleğinin farklı bağlamlarda başka yerlerin yanı sıra Britanya’da, Güney Afrika’da ve Hindistan’da var olan ırkçı ideolojileri teşvik edecek biçimde okunmuş olmasıdır (bkz. Cowhig, 1985; Orking, 1987; Loomba, 1989; Johnson, 1996). Shakespeare’in oyunu bu ülkelerin hepsinde yalnızca Shakespeare’in kültürel otoritesini değil, aynı zamanda “İngilizlik”in otoritesini perçinlemeye yaramıştır.

Kolonyal ideolojilerle arasında mesafe bulunan ya da bu ideolojilere eleştirel bakan edebi metinler bile, yerli edebiyatı değersizleştiren eğitim sistemleri yoluyla ve belli birtakım Batılı metinleri daha üstün bir kültür ve değerin işaretleyicisi olarak sunan Avrupa-merkezli eleştirel pratikler aracılığıyla, kolonyal çıkarlara hizmet etmeye elverişli hale getirilebilir. Edebiyat incelemelerinin Britanya üniversitelerinde bir inceleme “disiplini” olarak yükselişi aslında kolonyal yöneticilerin ihtiyaçlarıyla bağlantılıydı. İngiliz edebiyatı Londra ve Oxford’da ancak, Britanya’nın çıkarlarını koruyacak olanların İngiliz edebiyatı konusunda bilgili olmaları gerektiği varsayımıyla Hindistan Memuriyet Sınavına 1000 puan değerinde bir sınav konusu olarak dahil edildikten sonra formel bir disiplin olarak kurulmuştur. Bundan kısa bir süre sonra, bizzat yerlılcrin de Batı edebiyatları eğitiminden geçmiş olmaları önemli addedilmeye başlandı. Hindistan’daki İngilizce eğitiminin mimarı olan Thomas Babington Macaulay, 1835 yılında yazdığı “Hindistan’daki Eğitim Üzerine Rapor”adlı ünlü denemesinde konuyu özetlemiştir: İngilizce öğrenimi, “kan ve deri rengi bakımından Hintli” olan yerlileri “beğeni, kanaat, ahlak ve zekâ bakımından İngiliz” haline getirecek şekilde eğitim verecektir. Bu insanlar aslında Britanya’nın çıkarlarını koruyan bir sınıf oluşturacak ve büyük, boyun eğmeme potansiyeli taşıyan bir ülkenin yönetilmesinde İngilizlere yardım edecektir (Macaulay, 1972: 249).

Edebiyat incelemeleri, Batılı değerlerin yerlilere kazandırılması, Avrupa kültürünün üstün bir kültür ve insani değerlerin ölçüsü olarak kurulması ve böylelikle kolonyal egemenliğin korunması girişimi esnasında anahtar bir rol oynayacaktı. Gauri Viswanathan’in Masks of Conquestadlı kitabı, Hindistan’daki İngilizce eğitimi konusundaki parlamento tutanaklarını ve tartışmaları inceleyerek bunu savunur. Kitap, adının ima ettiği gibi, İngiliz edebiyatı incelemelerinin ekonomik ve maddi sömürüyü maskelediğini ve etkili bir politik denetim biçimi olduğunu savunur. Kolonyal derslik bizzat disiplinin temel bir parçası haline gelen tutumların ve stratejilerin geliştirilmesi esnasında bir sınama ortamı olmakla kalmamış,

Geleneksel olarak edebiyatla bağıntılandırılmış olan belli hümanistik işlevlerin örneğin karakterin biçimlenmesi, estetik duyumunun ya da etik düşünme disiplinlerinin gelişmesi, aynı geleneğin muhafızları tarafından yerine getirilen sosyopolitik denetim süreçleri açısından zaruri oldukları düşünülmüştür(Viswanathan, 1990: 3).

Şu halde, edebiyat ve kültür, politika alanına taban tabana zıt olmak şöyle dursun, bu alanın merkezinde yer alır. Said gibi Viswanathan da, bunun gibi edebiyat incelemelerine direnme ya da bunları kolaylaştırmada Hintlilerin oynadığı rolü hesaba katmadığı gerekçesiyle eleştirildi. Aslında, Hintlilerin birçoğu, Hindistan’daki İngiliz yönetimine muhalefet eden reformcular ve milliyetçiler dahil olmak üzere, İngilizce eğitimini kendileri talep etmişlerdi. Dolayısıyla, Britanya’nın kolonyal politikası basitçe İngiltere’den ihraç edilmemiş, kolonilerdeki iç politikayla etkileşim içerisinde oluşturulmuştur.

Edebiyat eğitimini destekleyen ideolojilerden biri, edebi kültüre “doğal” olarak erişebilecekler ile edebiyatın öğretilmesine ihtiyaç duyanlar arasında başa çıkılamaz bir gedik olduğu varsayımından kaynaklanıyordu. Oysa, edebiyat eğitimi, bu gediği kapatmak şöyle dursun, bu varsayımdaki üst ve aşağı konumları perçinleyecekti. H. G. Robinson’ın anlatımıyla,

Nasıl bir palyaço bir hanımefendinin odasında ayaklarının ucuna basarak yürür ve kabaralı pabuçlarından utanırsa, kültür bakımından gelişkin olmayan birisinin de, yüksek kültürden birileriyle konuşturularak kendisi ile onlar arasındaki karşıtlığı görmesi ve buna hayıflanması sağlanabilir. (Baldick, 1983: 66)

Böyle bir kültürel denetim zorunlu olarak, İngiliz edebiyatı eğitiminden geçirilecek olanların yaratıcılıklarının ve kültürel geleneklerinin bastırılması demekti. Macaulay’ın, Avrupa kökenli edebi eserlerin yer aldığı tek bir kitap rafının Hindistan ve Arabistan’da üretilmiş olan kitapların tümüne bedel olduğunu belirten sözleri ünlüdür ünlü olmasına, ama benzersiz değildir. Şarkiyatçıların eski kültürel eserler ve Hindistan’daki edebi metinler gibi yerli eserlerin bazılarını savundukları doğrudur elbet, ama bunu açıkça çağdaş sanat eserlerini göz ardı etme pahasına yapmışlardır böylece yerli düşünsel üretim ya tamamen küçük görülmüş (Afrika’da olduğu gibi) ya da asırlık bir geçmişin niteliği olarak görülmüştür (Hindistan’da olduğu gibi). Kolonileştirilmiş olan toplumlar, kendilerine ait bir kültür mirasının olduğu kabul edilsin ya da edilmesin, bağımsız bir çizgide gelişim göstermeyi hak eden birer toplum olarak görülmemiştir.

İnsani değerlerin buyurgan ölçütü olarak kurulan bu kültür ne mene bir şeydi? İskoçyalı yazar James Kelman’ın belirttiği gibi:

İngiliz kültürünün hegemonyasından söz ettiğimizde Londra’da Old Kent Road’da rastlayabileceğiniz kültürü kastetmeyiz, Yorkshire ya da Somerset’in edebi ya da sözlü geleneklerini kastetmeyiz. İngiltere içerisindeki başat kültürü kastederiz; İngiliz diline dayalı öbür tüm kültürler üzerinde başatlık kuran kültürden, yani Büyük Britanya’nın toplumsal, ekonomik ve politik iktidar tabanlarını topyekûn denetleyen küçük bir seçkin topluluğuna ait olan kültürden söz ederiz.,. Büyük Britanya’nın egemen seçkinlerinin benimsedikleri ölçütlere göre, sözgelimi İskoç kültürünün aşağı düzeyde olduğu tartışmasızdır; dolayısıyla, ipso facto [Durum gereği, yalnız bu nedenle, ]İskoç halkı da aşağıdır. Bu argümanın mantığı başka bir tarzda işleyemez. Ve İskoçya’da en yüksek konumda bulunan insanlar da bu varsayıma göre davranır. Artyörelerinin ne olduğuna bakmaksızın, İskoçya’da doğup yine İskoçya’da yetişmiş olsalar bile, İskoç halkının aşağı konumda olduğunu varsayarlar. Yüksek makamları işgal edenler doğma büyüme İskoç iseler, o takdirde İngiliz yönetici otoritenin ölçütlerini özümsemişlerdir…(1992: 71-72).

Kelman bu satırlarda, kolonyalistlerin de kolonileştirilenlerin de homojen birer kategori içinde toplanamayacaklarını savunmakladır. Değersizleştirme süreci yalnızca uzaklardaki kolonilerle sınırlı kalmıyordu; aynı zamanda yurtiçindeki ya da anayurda yakın yerlerdeki toplumsal cinsiyete dayalı, sınıfsal ve etnik ayrımlar da sağlamlaştırılıyordu. Böylece, Robert Crawford’un gösterdiği gibi, İskoç dili ve edebiyatlarının marjinalleştirilmesi, “İngiliz edebiyatının icat edilmesi”nin önemli bir parçasıydı (1992: 1644). Yine, ırksal ve kültürel sınırlar dünyanın çeşitli bölgelerinde değişiklik gösteren katılık dereceleriyle çizilse ve Afrika’da kolonyalist efendileri tarafından atananlann bile “artyöre”lerini ya da ırklarını unutmaları o kadar kolay olmamış olabilirse de, kolonyal tahakkümün, yerel nüfusun bazı kesimlerinin sunduğu yardımlarla kurulduğunu teslim etmemiz gerekir.

İngiliz edebiyatı incelemeleri alanındaki kolonyal ideolojiler hakkında yapılan çeşitli açıklamalar, eğitim sistemlerinin başat ideolojilerin yayılmasında önemli bir araç işlevi gördüğünü belirten Althusser’in görüşlerini genişletmektedir. Peki böyle bir denetim süreci gerçekten işlemekte midir? Sayılamayacak kadar çok kol(3nyal entelektüelin, efendilerinden öğrendiklerini papağan gibi tekrarladıklarına kuşku yok. Örneğin, Hintli bir öğrencinin Kalküta Efint Koleji’nde 1841 yılında yazılan, ödül kazanmış, “Sağlıklı Genel Bilginin Hinduizm Üzerindeki Etkisi” adlı denemedeki bir pasajı ele alalım:

Hindularda her şey dinleriyle bütünleşmiştir. Ürettikleri bilimlerin, sanatların hepsi gökten vahiy olarak indirilmiştir. Bundan dolayı, bilimleri yıkıma uğradığında dinleri de yıkıma uğrar…Hinduizmin kalesi ülkenin dinidir. Saldırıp bu kaleyi ele geçirdiğinizde, Hinduizm sistemi de fethedilmiş bir toprak parçası olarak önünüze serilir. Şimdi bu kaleyi kuşatmış olan da bilim ve din olarak Hıristiyanlıktır. Kalenin birkaç suru dövülmekte olsa da kale henüz teslim olmamıştır. Ama er veya geç Hıristiyanlık bilim ve inancının Hindistan’da tamamen kurulacağını umuyoruz. Ama yazık ki yurttaşlarımız hâlâ uyuyor hâlâ ölüm uykusundalar. Silkinin, ayağa kalkın ey Hindistan’ın evlatları, Adalet Güneşinin doğuşunu görün!… Ve bu güzellikten içmiş olan bizler, bu hayatı görmüş olan bizler zavallı yurttaşlarımızı uyandırmayalım mı?(aktaran Majumdar, 1973: 201).

Bu denemeden biraz uzunca alıntı yapmamın nedeni, Hindistan’da edebiyat, bilim ve dinin iç içe geçtiğini (oysa bunlar Batı’da birbirlerinden ayrılmıştır) bildiren Macaulay’m görüşünü yankılaması ve ayrıca yazarın açıkça, Macaulay’ın tarif ettiği, İngiliz eğiliminden geçerek bir İngiliz vekil gibi davranan, yerli kitleleri uyandıran Hintli rolüne soyunmasıdır.

Ama taklit, düpedüz bir bağlılık edimi midir? Homi Bhabha, bu dizi yazısında, taklidi denetimden kaçmanın bir yolu olarak düşünmenin mümkün olduğunu savunur (1994: 125133). Bhabha, iletişimin asla kusursuz gerçekleşmeyen bir süreç olduğuna, söylenen ile işitilen arasında daima bir kayma, bir gedik bulunduğuna işaret eden son yıllardaki dil, sözcelem ve öznellik teorilerinden yararlanır. Başlangıçtan beri tartıştığımız üzere, koloryal bağlamda “İngilizce kitap”ın (ister İncil gibi dinsel isterse Shakespeare gibi edebi olsun Batılı metnin) bizzat İngiliz otoritesini simgelemesi sağlanır. Ama bir metnin ya da kitabın bülün bir kültürü temsil eder hale geldiği bu süreç karmaşık ve nihai olarak endişelerle dolu bir alıştırmadır. Kopyalama süreci asla eksiksiz ya da kusursuz olmayıp, sürecin sonunda ortaya çıkan basitçe orijinalin kusursuz bir imgesi değil, kopyanın yeniden üretildiği bağlamın etkisiyle değişikliğe uğramış bir şeydir. Bhabha, bu kopyalama süreciyle kolonyal otoritenin “melez” ve “müphem/çift değerli” hale geldiğini, böylelikle, kolonileştirilmiş olanlara, efendi-söylemi alt üst edebilecekleri uzamlar açtığını savunur. Bu karmaşık bir argüman olup, kolonyal kimlikleri ve antikolonyal isyanı tartışmaya geçtiğimiz zaman bu argümana geri döneceğiz. Şimdilik taklitçiliği ve kolonilerdeki edebiyat incelemelerini ele alalım.

Hıristiyanlığın kâfirlere tanıtıldığı ya da aslında Shakespeare’in kültürsüzlere tanıtıldığı süreç, bu kitapların otoritesini kabul ettirmek ve bu kitaplar aracılığıyla da Avrupalı (ya da İngiliz) kültürün otoritesini kurmak ve böylelikle kâfirlerin ya da dinsizlerin kendilerini bir hanımefendinin odasındaki soytarı gibi hissetmelerini sağlamak için tasarlanmıştır. Nitekim amaç, kolonileştirenler ile kolonileştirilenler arasındaki giderilemez boşluk ya da farklılığı ortaya koymaktır. Ama yerlileri ihtida ettirme çabası aynı zamanda bu insanların kolonyal metinlerde kutsallaştırılan dinsel ya da kültürel hakikatler tarafından dönüştürülebileceklerini varsayar. Buradaki varsayım kültürler ve halklar arasındaki boşluğun doldurulabileceğini bildirir. Bu yüzden, kolonyal “öteki”ni eğitme, “medenileştirme” ya da yukarıdan tayin etme girişiminin tam ortasında bir çelişki yer alır.Böyle bir çelişkinin kolonileştirilmiş halklar tarafından nasıl ele geçirilip kullanıldığını görebiliriz. Antikolonyal Ghadder Association’ın kurucularından biri olan Lala Hardayal, The Merchant of Venice’de (Venedik Taciri) Shylock’un “Ben bir Yahudiyim. Gözlerim bir Yahudininki gibi, değil mi?”sözleriyle başlayan tiradını, Shakespeare’in insanların eşitliğinden yana olduğunu ve “başka bir ırk ya da itikada mensup bir insan kardeşimizi hor görme ya da ona haksızlık etme ayartısına kapıldığımızda” Shylock’u anımsamamız gerektiğini savunmak için kullanmıştır (Hardayal, 1934: 238). Bakarsak, bir düzeyde, Shakespeare’e yapılan böyle bir başvurunun Bard’ın otoritesini desteklediği düşünülebilir. Ama başka bir düzeyde, bunun ırksal farklılıklar konusundaki kolonyalist görüşleri kabul etmekten ziyade bunlara meydan okuduğu kesindir. Böylelikle Hardayal, Hindistan’daki İngiliz yönetiminin meşruluğunu tartışmaya açmak için Shakespeare’in İngiliz kullanımlarını taklit etmektedir.

Burada daha geniş bir patikanın izinde yürüyebiliriz. Yukarıda alıntıladığım metnin üretildiği kurum olan Hindu Kolejini ele alacak olursak, bu kolej aynı zamanda Hint milliyetçiliğinin yuvası olduğu gibi, ilk milliyetçilerin birçoğu İngiliz eğitiminden geçmiş ve hatta bağımsızlığı savunmak için İngiliz literatürüne başvurmuşlardır. Bu argümanın bir biçimi, İngiliz edebiyatı (bilhassa Shakespeare) ve genelde İngiliz eğitiminin yerli halk arasında serbestlik ve özgürlük fikirlerini beslediğini iddia eden emperyal tarihçiler tarafından ortaya atılmıştır. Hintlilerin ya da Afrikalıların özgürlük talep etmeleri Batılı Aydınlanma’nın ürünleri olan demokrasi ve kardeşlik nosyonlarını gerektirmişti. Bu dinamik belki de en iyi, Shakespeare’in Kaliban’ı tarafından simgelenir. Prospero ve Miranda’ya Kaliban şunu söyler:

Dil öğretmişin, ne olmuş, ne kârım oldu ki benim
Sövmeyi bellemekten başka! Allah kahretsin seni,
Hay öğretmez/olaydın o pis dilini!(I, ii, 363-365).   Bu dizeler de Can Yücel’in söyleyişinden alındı: Fırtına,s.36. (ç.n.)

Kaliban, kendisini esir edenler ona bir dil kazandırdıkları için küfredebiliyor. Ama bu akıl yürütme çizgisinin bir sorunu, tersine çevirmenin ya da isyanın tamamen bizzat kolonyal otoritenin işlev bozukluğunun ürünü olduğunu söylemesidir Bhabha’ya göre de antikolonyal tersine çevirmeye izin veren etken, kolonyal otoritenin kendisini yeniden üretme konusundaki başarısızlığıdır. Bunun bir sonucu olarak, Bhabha, antikolonyal düşünsel ve politik faaliyetlerin kolonyal ülke içerisindeki kaynaklarını göz önünde bulundurmaz.

Başat dilin, edebiyatın, kültürün ve felsefi fikirlerin asıl seyirleri saptırılarak yıkıcı amaçlar için kullanılıp kullanılamayacağı sorusu, postkolonyal, feminist ve öbür türde muhalif söylemlerin merkezinde yer alan bir soru olagelmiştir. Edebiyat çalışmaları altında bu konuda ortaya çıkan en iyi tartışmalardan biri, Ngugi wa Thionıg’o ile Chinua Achebe arasında geçen tartışmadır. Aclıebe, Afrika’daki devletlerin çoğunun çok-dilli mahiyetini ve İngiliz dilinin kolonyalizm tarihi tarafından dayatılan mevcudiyetini göz önüne alarak şunu savunur: “Nijerya ve Afrika’nın başka birçok ülkesinin ulusal edebiyatı ya İngilizce’dir ya da İngilizce yazılacaktır’’.Achebe kendi tecrübelerini İngilizce’nin imkânlarına uydurmak yerine İngilizce’yi kendi tecrübelerine göre biçimlendiren Afrikalı yazarların yaratıcı melezliğini gündeme getirir ve şu sonuca varır:

Benim açımdan, bundan başka seçenek yok. Bana bu dil verildi ve ben bu dili kullanmak istiyorum…İngiliz dilinin benim Afrikalı yaşantımın ağırlığına dayanabileceğini hissediyorum. Ama bu yeni bir İngilizce olmak zorunda kalacak, atalarının yurduyla olan bağlarını en küçük bir şekilde koparmamış, ama Afrika’daki yeni ortamına uyacak ölçüde değiştirilmiş bir İngilizce. (Achebe, 1975: 103).

Metropoliten kültürler içerisinde yaşayan James Baldwin ya da David Dabydeen gibi Afrika kökenli yazarlar ve eleştirmenler de buna benzer bir konumu benimsemişlerdir. Achebe’ye yanıt olarak İngilizce yerine Gikuyu dilinde yazmaya karar verdiğini açıklayan Ngugi wa Thiong’o, dil ile kültür arasındaki çokkatlı bağlantılara dikkati çeker ve kolonyalizmin dili denetim altına alarak kültüre saldırdığını savunur. Thiong’o’ya göre, “Afrikalıların Avrupa dillerinde yazdıkları edebiyat bilhassa yaratıcıları, izleksel ilgileri ve tüketimleri bakımından milliyetçi burjuvaziye ait bir edebiyat” olmuştur (1986: 20). Bu edebiyat tüm yerkürede ortaya çıkan “büyük antikolonyal ve antiemperyalist ayaklanma”nın parçasıydı başlangıçta, ama gitgide alaycı bir tutuma dönüşmüş, eski kolonilerde iktidara gelenler tarafından hüsrana uğratılmış ve Avrupa dillerince eğitim görmeyen bir “halk”a seslenmek istediğinden kendi çelişkilerinin altında ezilmiştir (1986: 21). Ngugi bu halkın bir parçası olan ve yerli dillerde yazan yazarlar ile yabancı dillere bağlanıp kalan yazarlar arasında bir ayrım yapar ve böylelikle politik ve kültürel kimlikler ile edebi ifade araçları arasında organik bir örtüşme olduğunu savunur.

Bu sorunları nasıl açıklığa kavuşturabiliriz? Güçlü ant i kolonyal yazarlar bu perspektiflerin ikisini de benimsedi. Dahası, dil konusunda yapılan tercihler ideolojik ya da politik konumlan her zaman net bir biçimde temsil etmez. ANC’nin (Afrika Ulus;ıl Kongresi) kurucusu olan Solomon T. Platje, “Rider Haggard’ın Zulular hakkında yazarken benimsediği biçeme çok benzer” olacağını söylediği Mhudi (1930) adlı İngilizce bir roman yazmıştır. Afrikalılarm kolonyalizm tarafından sözcük dağarlarından mahrum edilmelerine karşı Platje’nin sesini yükseltmesi Shakespeare’den, Afrika’nın sözlü geleneğinden ve İncil’den esinlenir. Buna benzer biçimde, George Lamning’in roman yazma tarzı kolonyal bir yazma biçimine yaslanır ve bu biçimi kolonyalistlerin kültür üzerindeki hak iddialarına itiraz etmek için kullanır. Öte yandan, kendilerini yerli diller yoluyla ifade eden yazarların ille antikolonyal ya da devrimci bir konumda olmaları gerekmez; daha önce tartıştığımız Malayalam romanı Indulekha‘nın yazarında söz konusu olduğu gibi, Batılı biçimler ve fikirler her halükârda bu yazarlara “bulaşmış” olabilir. Ne var ki, kolonyal kültürden başka bir yana yönelmek, genellikle kolonyalizm koşulları altında değersizleştirilen edebiyatlara ve kültürlere ciddi biçimde eğilmenin zorunlu bir önkoşuludur.

Edebiyat incelemeleri de bir dizi stratejiye başvurur. Tarihsel olarak, Shakespeare, Güney Afrika’da hem ırkçılığı teşvik etmek hem de ırkçılığa karşı çıkmak için kullanılmıştır. Bu karşı çıkışlar eğitim sisteminin hem içinden hem de dışından kaynaklanmıştır; Afrikalı politik önderler ve entelektüeller genellikle Shakespeare’i ya kendi psikolojik ve politik çatışmalarını ifade etmek için ya da bölücü ideolojilere itiraz etmek için kullanmışlardır. Ama böyle bir strateji ne denli etkilidir kolonyalizme karşı çıkmak için Achebe’nin “lanet olası bir ırkçı” olarak nitelendirdiği Joseph Conrad’ı kullanmaya ihtiyacımız var mı? Shakespeare ve Conrad okullarda öğretildiği ve okunduğu sürece, niçin olmasın? Nitekim, Martin Orkin, Güney Afrika bağlamında Shakespeare’in ilerici amaçlarla kullanılabileceğini savunur. Ama aynı zamanda, eskiden kolonileştirilmiş olan dünyanın birçok bölgesinde (ve Avrupa ve Birleşik Devletler’deki birçok okulda ve üniversitede) hâlâ Öğretilmekte olan Avrupa-merkezli kanonlara meydan okumak da gerekir. Bu yüzden, David Johnson’a göre, Shakespeare’i temellük etme yolundaki çabalar daha anlamlı ve yeni bir ders programı oluşturmaya yönelik hamleyi geciktirmekten başka bir işe yaramayacaktır. Metinleri basitçe yeniden karmak politik ya da teorik perspektifte bir değişiklik olmasını gerektirmediği gibi, kolonisizleşme de Afrikalı, Asyalı ya da Latin Amerikalı metinlerin öğretilmesinden daha fazlasını gerektirir. Bu metinler de çok geniş bir politik yelpaze içerisinde kaleme alınmaktadır ve çok çeşitli perspektiflerden hareketle öğretilebilir. Buna rağmen, “postkolonyal edebiyat” üzerine son yıllarda yazılmış olan birçok kitabın yalnızca İngilizce olarak kaleme alınan ya da tercümesi bulunan ya da Avrupa ve Birleşik Devletler’de çok satanlar listesine girmiş olan edebiyatları ele alması anlamlıdır. Postkolonyallik üzerine sahip olduğumuz perspektifi kesinlikle genişletmemiz gerekiyor. Edward Said’e göre, yeni anlamda karşılaştırmalı bir konumdan bakabilmek için Batı kültürünün dışında yer alan eserleri okumanın hayati bir önemi vardır: “Fanon ve Cabral’i okumaksızın yalnızca Austen’ı okumak…modern kültürü kendi uğraşları ve bağlılıklarından uzaklaştırmak demektir”(1995: 38). Gelgelelim, birçok Üçüncü Dünya entelektüeli ve sanatçısına göre, böyle bir okuma alıştırması yeterli değildir. Batılı-olmayan edebiyatların yalnızca Avrupa kültürü hakkındaki görüşlerimizi gözden geçirmek için değil, aynı zamanda kolonisizleşme sürecinin bir parçası olarak yeniden kazanılması, selamlanması, yeniden dolaşıma sokulması, yeniden yorumlanması gerekir.

Böylece, kolonyalizmin edebiyatla bağıntılı olarak ve edebiyatın da kolonyalizmle bağıntılı olarak incelenmesi, her ikisini de ele almanın önemli sayılabilecek yeni yollarını göstermiş oldu. Bundan belki daha önemli olanı, son yıllarda geliştirilen edebiyat teorisi ve eleştirel teorinin toplum analizini etkileme tarzıdır. Edebiyat ve kültür eleştirisinde sağlanan gelişmeler yalnızca edebi metinlerin daha dolgun, daha bağlamsallaştırılmış tarzlarda okunulmasını talep etmekle kalmamış, tersine aynı zamanda, toplumsal ve tarihsel süreçlerin, bunlar ancak temsil edilme tarzları yoluyla ele geçirilebileceklerinden, metinsel olduklarını ve bu metinlerin de en az kurmaca metinler kadar ideolojik ve retorik stratejiler içerdiğini ileri sürmüştür. Metin/doku (text) ve dokuma (textile) arasındaki benzeşim bu noktada işe yarayabilir: Eleştirel analiz, ilkin nasıl bir araya getirildiklerini görebilmek için, edebi ya da tarihsel olsun, herhangi bir metnin örgüsünü ve dokusunu çözerek ayrıştırır. Bu okuma tarzlarına göre, kolonyalizm, hem temsiller hem de maddi pratiklerle düzenlenmiş olan ve bilimsel, ekonomik, edebi ve tarihsel yazılar, resmi belgeler, sanat ve müzik, kültürel gelenekler, popüler anlatılar ve hatta söylentiler gibi çok çeşitli söylemler aracılığıyla karşımıza çıkan birer metinmişçesine analiz edilmelidir.

[ Jenny Sharpe (1993), kitabının alt başlığı olarak “kolonyal metin” terimini kullanır. Söylentilerin keskin kavrayışlı bir analizi için, Gandi’nin köylüler arasında “Mahatma’’ ya da bir “büyük ruh” olarak kurulmasına ilişkin Shadid Amin'in yaptığı tartışmaya bakınız (1988).]

Kaynak: Ania LOOMBA , Kolonyalizm/Postkolonyalİzm, Kitabın özgün adı Colonialism-Postcolonialism Routledge/1998 basımından çevrilmiştir. İngilizceden çeviren Mehmet KÜÇÜK, Ayrıntı Yay, Birinci basım  2000, İstanbul

            

 

ALİ AKIŞ HAYATI VE İDİL-URAL ÜLKESİ


Yaşım 86.
Ömür boyu kalem tutan elim, artık kalem tutamaz hâle gelmek üzere. Bu, Yaradan ’nın değişmez kanunu.. Artık Allah ‘ın huzuruna çıkmaya hazırlanıyorum.
Hayatım ve faaliyetim konusundaki incelemeleri, olağan üstü çalışma azmi her türlü takdirin fevkinde olan ülküdaşım, meslektaşım, şair, üniversite hocası ve araştırmacı yazar Sayın Yunus Zeyrek Beyefendiye müteşekkirim.
Millî ve İlmî sahalarda emeğini esirgemeyen Yunus Bey, genç kuşaklara numune olmuştur. Kendisiyle 1990 yılında Almanya ‘da tanıştık. On dört yıl içinde, diğer birçok çalışması arasında benimle yaptığı bir röportajı neşretti ve sonra da iki kitabın yazılmasında çok verimli çalışmalar yaptı. Bu vesileyle Yunus Beye sağlıklı bir hayat diliyor; bereketli çalışmalarla daha onlarca eser yazması için Allah ’a dualar ediyorum.
Egoizmin hakim olduğu böyle bir zamanda, ümit veren çok, yapan azdır. “ Vaat edileni üç ay bekler, sonra unuturlar!” diyen. Rus atasözü aklıma geliyor. Ben unutmam. Yunus Zeyrek’in dürüstlüğünü, samimiyetini ölünceye kadar unutmam. “Bâki kalan bu kubbede bir hoş sadâ imiş… ”
Ali AKIŞ

HÜRRİYET MÜCAHİDİ ALİ AKIŞ DOKSAN YAŞINDA

Yunus ZEYREK / Ocak 2008

Ali Akış, muhaceretle yurdumuza gelmiş İdil-Ural aydınlarından biridir. Onun, İdil Ural’dan Türkiye’ye gelen diğer aydınlardan farkı var. Diğerleri bilim ve kalem erbabıydı. Akış ise bir gazeteci ve cemiyet adamı olarak hem kalem ve hem de aktif faaliyetiyle millî vatan davası yolunda bir ömür yaşamıştır.

Akış’ın ailesi, bugünkü Rusya Federasyonu’na bağlı tarihî AltınorduTürk ülkesi olan İdil-Ural’dan Uzak Doğu’ya, Mançurya’ya göç etmiştir. Buralarda yerleşen tüccar aileler, zamanla birer koloni oluşturmuşlardır.

Akış, böyle bir ailenin çocuğu olarak 1918 yılında Haylar şehrinde dünyaya geldi. Onu doğup büyüdüğü topraklar şimdi Çin sınırları içinde yer almaktadır.

Bu tarihe kadar anayurtla sıkı bağları devam eden Uzak Doğu Tatar kolonisinin bu tarihten sonra İdil-Ural’la bağı kopar. Zira Rusya’da çarlık yıkılmış, komünist rejim gelmiştir. Mançurya’nın Harbin, Haylar ve Mukden gibi şehirlerinde yaşayan İdil-Urallılar, artık vatana dönmeyi değil, Türkiye, Japonya ve ABD gibi hür dünya ülkelerine gitmeye karar vermişlerdir.

Çoğu gibi Akış ailesi de Türkiye’ye gelmiştir. Ali Akış, Mehmetçik üniforması giyerek ve yedek subay olarak askerliğini Türkiye’de yapmıştır (1945).

İdil-Ural ülkesinin unutulmaz önderi, ünlü edip Ayaz İshakî, 1934 yılında Uzak Doğu’ya gelmişti. Bu sırada henüz bir lise öğrencisi olan Ali Akış, İshakî’nin tesirinde kalmış, onu sevmiş ve millî mücadele yoluna koyulmuştu. Bu sevgi, bir gün onu alıp, İshakî’nin yaşadığı Varşova’ya, onun yanına götürecekti (1938).

Varşova’da Promete Kulübü ve Paris Bloku faaliyetine katılarak zulüm rejimi olan Sovyet yönetimine karşı hürriyet mücadelesine katkıda bulunmuştur. Türkiye’de İdil-Ural Millî Merkezi, İdil-Ural İstiklâl Komitesi, Dünya Tatar Birliği; Almanya-Münih’te Hürriyet Radyosu’nun Tatar şubesinde spiker, yorumcu ve yönetici olarak görev yaptı. 1983 yılında buradan emekli oldu. Bu tarihten itibaren konuşmalar yaparak, kitap ve makale yazarak 70 yıldan beri emek verdiği İdil-Ural’ın istiklâli, Türklük ülküsü ve Avrasya idealine hizmet etmektedir.

Bu satırlarda dikkat çeken ilk husus, Akış’ın kanat açtığı coğrafya olsa gerektir. Bu coğrafya Asya’nın batısında Tataristan’dan başlıyor, Uzak Doğu’ya Mançurya (Çin) ve Japonya’ya uzanıyor. Oradan yüksek tahsil için gittiği Afrika’ya (Kahire), ve Avrupa’ya (Varşova) geçiyor. Bundan sonra Ali Akış’ı daha ziyade şu merkezlerde görüyoruz: İstanbul, Ankara, Münih…

İstanbul, 1940’ta Türkiye’ye ilk geldiğinde ikamet ettiği, fakülteye gittiği, memurluk ve askerlik yaptığı şehirdir. 1948’de Ankara’ya geldi ve bilahare NATO’nun Ankara ofisinde görev aldı.

Ali Akış, 1966’da Münih’tedir. Burası, soğuk savaş döneminde Akış’ın hürriyet mücadelesine destek verdiği ve en verimli yıllarını geçirdiği şehir olması bakımından onun hayatında ayrı bir öneme sahiptir. Uzun yıllar görev yaptığı Radyo Liberty‘den emekli olduktan sonra da bu şehirde millî ve mesleki faaliyetine devam etmiştir.

Akış, 1990’lı yıllarda soğuk savaş dönemi bitince, ata yurdu Tataristan’la yüz yüze geldi. O uğursuz devirde ‘Sovyetler Birliği’nin can düşmanı’ olarak ilân edilmişti. Şimdi hemşehrileriyle kucaklaşma zamanıydı. Öyle de oldu. Tataristan’a davet edildi, şeref beratı verildi. Onun adını taşıyan bir okul ve müze açıldı. Kazan basınında Ali Akış adı hürmet ve minnetle anılmaya başladı. Biri Türkiye’de diğeri Tataristan’da olmak üzere hakkında iki kitap yazıldı. Bunlar, mücadele ve gerginlikle geçen bir ömrün kemal çağında Ali Akış için birer gurur ve sevinç kaynağıydı.

Şimdi Ankara’da ikamet eden ve kendisini, “Her fani gibi ben de ebediyet âlemine göç etme hazırlığı içinde bulunuyorum.” diyen Ali Akış, millî davasını bir an bile unutmamaktadır. O, bir yandan vatandaşı olduğu ve Türk dünyasının çatısı olarak gördüğü Türkiye’nin meselelerine kafa yorarken diğer yandan da Kazan’da neler olup bittiğini, hemşehrilerinin neler yaptığını düşünüyor. Sevinçleriyle seviniyor, kederleriyle üzülüyor. Oralardan tahsile gelen gençlere yardım ediyor. Onlardan birinin başına bir iş gelse üzülüyor. Çaresizlik içinde kalemini alıp duygularını yazıya döküyor; bunları, kendi adını taşıyan internet sitesinde yayınlıyor. 1

Ali Akış’la tanışmamızın ve dostluğumuzun üzerinden 18 sene geçti. Aralık 1990 yılında Münih’teki evinde kendisiyle yaptığım uzun röportaj, Zaman gazetesinde neşredildi.2

Münih’te başlayan bu dostluk, birçok ortak faaliyetle artarak devam etti. 2000 yılında Ankara’da ikamet etmeye başlayınca hatıralarının neşrinde yardımcı oldum. 3 Sonra da bibliyografyasını hazırlayarak kendisiyle ilgili bir kitap yazdım.4

Bu kitaptaki “Hakkında Yazılanlar” bölümüne bakıyorum. Basında, İdil-Ural Davası ve Sovyet Emperyalizmi adlı kitabı üzerine yazılar çıkmış. Bu kitap, 1964 ve azalarak 1965 yılında muhtelif basın organlarında İdil-Ural’dan bahsedilmesine vesile olmuş. Ne yazık ki basınımız, bundan sonra Akış’ı unutmuş. Bunda, Akış’ın yurt dışında yaşamasının rolü olsa da millî davanın bir yere gittiği yoktu!

Akış adını bundan sonra, 1986’da Kırım muhacirlerinin çıkardığı Emel dergisinde, 1988’de de Azerbaycan dergisinde görüyoruz. Ama bu arada Sovyetler Birliği’nde, Kazan’da, Akış’a ateş püsküren yazılar devam etmektedir.

1990’lı yıllarda Akış’ın Kazan basınında hürmet ve minnetle selâmlandığına şahit oluyoruz. Ama Türkiye basınında hâlâ yok! Ne demeli, nasıl yorumlamalı…

Denilebilir ki, Türk basını bu dönemde iki yola sapmıştır. Birisi, içinde Türk unsurunu barındırmayan, bilhassa Türk’ün can damarını kesmeye çalışan, uğursuz solliberal kanat; diğeri de daha çok kazanmak için her yolu mubah gören, bu uğurda millî davaları feda eden sözüm ona sağ kanat basını! Bunları toplayıp çarpsan bir Ali Akış çıkar mı? Milliyetçi cenah mı? Eski milliyetçilik anlayışı ve eski milliyetçilerden ne kaldı ki.

Akış, gerçek bir hürriyet mücahididir. Onun kalbi ve kafası, yalnız ata yurdu İdil-Ural’ın istiklâl ve hürriyeti için yorulmamış; bütün mazlûm milletlerin hukukunu düşünmüştür. Azerbaycan, Doğu Türkistan, Kuzey Kafkasya, Çeçenya, Filistin, Kerkük. O, emperyalizmin karasını da kızılını da lânetlemiştir.

Ali Akış’a göre Avrupa Birliği, bir Hristiyan kulübü olarak Yahudi ve Ermeni iddia ve ideallerinin arkasında olmuştur; bundan sonra da olacaktır. O, Türk’ün geleceğini AB’de değil, Avrasya idealinde görmektedir.

Ali Akış, Ocak 2006’da bir veda yazısı kaleme almış, Tataristan aydınlarından memnuniyetini ifade etmiş, onlara “Sağ olun dostlarım.” demişti.

Bu veda yazısının sonunu da şöyle tamamlamıştı: “Türkiye kamuoyuna gelince, o önce beni takdirle karşıladı. Ama son yıllarda hafızai beşer nisyan ile malûldür sözünün doğru olduğuna esefle şahit oldum… Yine de kimseyi şikâyet etmiyorum. Hakkınızı helâl edin.”

Bu yazının kaleme alındığı neredeyse bir sene oluyor. Zaman zaman bakıyorum, yeni cümleler ilâve ediyorum. Şimdi takvimler 2008 yılı ekimini gösteriyor.

Ali ağabeyi en son geçen hafta ziyaret ettim. Arayı fazla açınca cep telefonundan arıyor, “Sesini özledik, nerelerdesin?” diye sitem ediyor. Dünya meşgalesi, her gün yeni bir mesai koyuyor önümüze; günler böyle akıp gidiyor. Ali ağabeye gidip hâl hatır sorunca, adetâ limanda gemi bekleyen bir yolcu edasıyla ellerini iki yana açıyor. O anda ben Yahya Kemal’in, “Artık demir almak günü gelmişse zamandan/Meçhûle giden bir gemi kalkar bu limandan.” beytini hatırlıyorum. İçim burkuluyor. Konuşmaya başlayınca yine vatan diyor, Ruslar diyor, halkımız diyor! O zaman Ali ağabeyin yüzünde yine aynı şâirin şu beytini okuyorum: “Ölmek kaderde var, bize ürküntü vermiyor/Lâkin vatandan ayrılışın ıztırâbı zor.” Son yazılarından birinde diyor ki, “Benim günlerim sayılıdır. Ona göre millî kültür ve fikir mirasına sahip çıkmanız, kaçınılmaz bir şekil almıştır. Hakkınızı helâl edin. Allah sizlere devamlı sağlık, sonsuz mutluluk ve her işinizde büyük başarılar versin.”

Gerçekten Ali ağabey dünyanın faniliğini bilen ve öbür âleme göç etmeye hazır, inanmış bir kahramandır.

Akış, hürriyet mücadelesi bayrağını Ayaz İshakî’den devralmıştı. Bu bayrağı kime devredecek, bilmiyoruz.

Bence o, soğuk savaşın sona ermesiyle şekil değiştiren bu mücadeleyi, özelde Tatar ve genelde bütün Türk gençliğine emanet etmiştir.

Kendisiyle 2006 yılında TRT televizyonu için yaptığımız röportajda, gençliğe bazı öğütlerde bulunmuştu. Bu öğütleri vasiyet olarak da kabul edebiliriz:

1. Anadili korumak, 2. İslâm dinine bağlı kalmak, 3. Millî tarihi iyi öğrenmek ve öğretmek, 4. Millî iktisadımızı kuvvetlendirmek, 5. Devlet idealimizi canlı tutmak, 6. Türk Tatarİslâm sentezinden oluşan Avrasya idealinde geniş kapsamlı birlik kurmak ve dünya barışına katkıda bulunmak.

Bugüne kadar doksan yılının yetmişini millî ve insanî davalara adamış olan Ali ağabeye sağlık ve iki dünya hoşluğu diliyorum.

Notlar:

1-Bunlardan biri, 1 Temmuz 2007 tarihinde Petersburg’da Rus gençleri tarafından öldürülen Ziraat Mühendisi Damir Zaynullin adlı bir genç için yazılmıştır.

2-Zaman gazetesi, İdil-Ural Bölgesinden Bir Mücahit: Ali Akış, 1924 Ağustos 1991.

3-Ali Akış, Aklımda Kalanlar, Ankara 2002.

4-Yunus Zeyrek, Ali AkışHayatı ve Faaliyeti, Ankara 2003.

İDİL- URAL ÜLKESİ

 

İdil ırmağıyla Ural dağlan arasındaki bölgeden meydana gelen İdil-Ural ülkesi, büyük Türk dünyasının çok önemli bir parçasıdır.

Bu ülkede Tatar, Başkurt ve Çuvaş gibi Türk toplulukları yaşamaktadır.

Tatar adı, Kazan ve Kırım halkı için kullanılmaktadır. Tatar ismi, bu halkın öz adı mı, yoksa Ruslar tarafından yerleşmesi sağlanmış bir tabir mi olduğu meselesi, hâlâ kesin bir sonuca bağlanmamıştır. Bununla beraber tarihte bu halkın kendini Tatar olarak adlandırmadığını söyleyebiliriz.

Çok eski bir Türklük tarihi olan İdil-Ural Bölgesinin bugünkü ahalisi, Kıpçak-Altın Orda hatırasıdır. Bu aziz halk, yüzyıllardan beri devam eden esarete rağmen millî kimliğini muhafaza etmiştir.

Çarlık devrinde, Türk adı kullanılmıyordu. Ruslar, Türk Moğol Devleti halkına Tatar diyor, bütün Türk kavimleri, hatta Kafkas Müslümanlarını da Tatar diye tarif ediyorlardı. Azerbaycan Türklerine de Tatar ismini veriyorlardı. Çarlığın son yıllarında, Güney Kafkasya’da yapılan nüfus istatistiklerinde, Türk yerleşim birimlerinin halkı Tatar olarak adlandırılmıştı.

İdil-Ural halkı, kendini eskiden Bulgarî, Kazanlı veya Müslüman olarak tarif ediyordu. Zamanla bazı aydınlar, dinî bir terim olan Müslüman yerine, millî bir anlam taşıdığı zannedilen Tatar ismini kullanmayı tercih ettiler.

Her şeye rağmen XX. yüzyıl başlarında milliyet duygusunun Türk kelimesiyle ifade edildiğini söyleyebiliriz. Ali Akış’ın hatıralarını ihtiva eden Aklımda Kalanlar adlı kitaba fotoğrafını ve klişesini koyduğumuz Uzak Doğu’daki İdil-Ural cemaatinin mektebi, 1920’li yıllarda resmî evrakında, “Türk-Tatar Müslüman Mektebi” ismini kullanmaktaydı.

Türkiye’nin askerî, siyasî ve kültürel nüfuzunun bulunmadığı bu uzak coğrafyada Türk adını kullanmanın derin anlamı vardır.

 Türkiye’ye gelen İdil-Ural aydınlarının modem Türk milliyetçiliğine vermiş oldukları hizmet, her türlü takdirin üzerindedir. Türkolojinin hemen her alanında, bilhassa dil, tarih, edebiyat ve siyasette İdil-Urallı aydınların müstesna bir yeri vardır.

Sovyet rejimi, bütün Türk boylarını ayrı birer millet olarak tarif etmişti. Konuşma dillerini edebî dil hâline getirmek ve otonom idareler vermek suretiyle, Türk topluluklarını birbirinden ayırmıştı.

Bu dönemde Tatar sözü, yalnız İdil-Ural ile Kırım halkının adı olarak kullanıldı. Bütün kültürel değerleri aynı olduğu halde, iki dildeki küçük ağız farklarını kullanan Sovyet rejimi, iki kardeş halk olan Tatar ve Başkurtları, ayrı tasnife tabi tutarak ikiye böldü. Üstelik İdil-Ural ülkesini, altı özerk cumhuriyet, altı da eyalet olmak üzere on iki parçaya ayırdı.

Bugün Tatar halkının sadece bir kısmı, merkezi Kazan olan Tataristan Cumhuriyeti sınırları içinde yaşamaktadır. Birçok Tatar şehir ve kasabaları, bu cumhuriyetin dışındadır.

Tatarlar, her ne kadar ayrı bir coğrafyada ve başka bir devletin siyasî sınırları içinde kalmış olsa da, en çetin zamanlarda bile, Türkiye ile gönül bağını koparmamışlardır. Bu hususta sadece bir örnek bile, bu halkın büyük Türk milletinin bir parçası olduğunu ifade etmeye yeter sanırız: Rus Çarlığı Duma’sında, Müslüman üyelerden bağlılık andı istendiğinde, Tatar üyeler, Osmanlı’ya karşı savaşa gitmeme ve Çarlığın İstanbul ve Boğazlar üzerindeki emellerinden vazgeçme şartlarını açıkça öne sürmüşlerdi.

Tatar halkının, Osmanlı-Rus muharebelerinde esir düşen Türk askerlerine gösterdiği teveccüh de hatırlardan silinmemiştir. Bu konuya dair örnek hikâye ve hatıralar çoktur.

Birinci Dünya Savaşı esirlerimize yiyecek ve giyecek veren, para toplayarak yardım eden, pasaport temin ederek esaretten kurtaran bu halk!4

Birinci Dünya Savaşı’nda Almanlara esir düşen İdil-Ural gönüllülerinden teşekkül eden Asya Taburu’nun Osmanlı’nın Irak cephesindeki fedakârlıkları unutulmamalıdır.5

Yine aynı savaş yıllarında Rus ordusunun Kafkas birliklerinde görevli İdil-Ural asıllı subayların Kars’taki yerli ahaliyle olan yakın ilişkisi hâlâ anlatılmaktadır. Rus ordusunun çekilmekte olduğu bir sırada ortalığı kasıp kavuran Ermeni vahşetini haber vererek yerli halkın zamanında tedbir alıp canlarını kurtarmasını sağlayan Yarbay Abdullayev/Ablayev için hâlâ Mevlid okunmakta, dua edilmektedir.6

Bunlar, tesadüfi şeyler değil, bilakis aynı kökten gelen halkların, biri dara düşünce diğerinin elinden gelen yardımı yapmış olmasının belgeleridir.

Şunu da unutmamalı ki, İdil-Ural ve Kırım halkı, tarihin kaydettiği en acımasız zulümlere maruz kalmıştır. Jenosid, sürgün, katliam gibi insanlık tarihinin en yüz kızartıcı hareketlerinin kurbanı olmuştur.

Ne yazık ki, günümüzde, bütün Türkleri içine alan büyük bir Türk siyasî birliği bulunmamaktadır. Uçsuz bucaksız bir coğrafya üzerinde yaşayan Türk topluluklarının kimi bağımsız devlete, kimi özerk bir yönetime sahiptir, birçoğu da bu tür siyasî imkânlardan mahrum bulunmaktadır. Bu açıdan bakıldığı zaman, TatarBaşkurt halkının, birer muhtar cumhuriyete sahip olmakla birlikte, önemli bir kütlenin, bu cumhuriyetler dışında kaldığı söylenebilir.

Totaliter rejimin yıkılmasından sonra gelen açıklık devrinde, halkın, millî köklerine dönüş hareketini memnuniyetle görmekteyiz. Bu dönemdeki problemler ve bunların çözüm yollan üzerinde de birkaç söz söylemeliyiz.

Bu halkı ayakta tutan ve bunca baskıya rağmen millî kimliğini bugünlere getiren kültürel değerleri muhafaza etmenin yanında, bu değerlerin inkişâfı için de ne lâzımsa yapılmalıdır. Bunun için dağınık halkın bütün kesimleriyle bağlantı kurarak, bu kütleyi ruh ve gönül birliği içinde yarınlara hazırlamalıyız. Bu çerçevede Türklüğün merkezini teşkil eden Türkiye ile her imkân ve fırsatı değerlendirerek her sahada iş birliği yapılmalıdır. Eğitim, ticaret, turizm ve basın-yayın alanında, ortak projeler üretilmelidir.

Tamamen bir Rus oyunu olan Tatar-Başkurt problemi çözülmelidir. Bunun için herkes üstüne düşen fedakârlıktan kaçınmamalıdır. “Birlikte rahmet, ayrılıkta azap” olduğu hatırdan çıkarılmamalıdır.

Taşkınlıklara meydan vermeden, akılcı bir yolla, gençliğe sahip çıkarak, onların ortak hedeflere yönelmesi ve aynı idealler etrafında toplanması için gayret gösterilmelidir. Bu hususta, bizden önceki ünlü İdil-Ural aydınlarının tecrübesinden azami derecede yararlanmalı, onların hatıraları ve eserlerinin yeni nesillere aktarılması için ne gerekiyorsa yapılmalıdır.

Türk Dünyasının ünlü bilginlerinin çoğu bu coğrafyadan çıkmıştır. Bu birikimi idrak etmeliyiz. Türkiye cumhuriyeti bilim tarihinin önde gelen isimleri Yusuf Akçura, Ayaz Îshakî, Sadri Maksudî Arsal, Reşit Rahmeti Arat, Zeki Velidî Togan, Abdülkadir İnan, Akdes Nimet Kurat, Ahmet Temirve daha birçok değerli insanı yetiştiren İdil-Ural ülkesi, sahip olduğu değerlerin farkında olmalıdır.

1944 sürgününün kurbanı olan, Kırımlı kardeşlerimizin vatana dönüş hareketine yardımcı olunmalıdır. Onların ıstıraplarına kayıtsız kalmak mümkün değildir. Toplumu, ilk çağların kabile kavgalarını hatırlatan sürtüşmelerden uzak tutmalıyız. Geçmişte yaşanmış tatsızlıkları, yeni nesillere taşımanın getireceği felâketi bugünden görmeliyiz. Bu noktada aydınlarımıza büyük sorumluluklar düşmektedir.

Başta Kazan olmak üzere diğer şehirleri, Türkiye’deki şehirlerle kardeş şehir yaparak, her türlü münasebetlerin geliştirilmesi gerekir. Bu konuda suistimallere karşı uyanık olmalıyız.

Şartlar ne olursa olsun, Kazan, Kırım ve Ufa arasında samimî bir hava kurulmalı ve bu hava başta Türkiye olmak üzere bütün Türk dünyasına yayılmalıdır. Tıpkı Gaspralı’nın Tercüman’ı gibi…

Böylece Ali Akış’ın rüyası olan İdil-Ural Federasyonu’nun da yolu açılacaktır.

Siyasî birlik kurmanın zorluklarım iyi hesaplayarak zamansız teşebbüslerden kaçınmalı; “Dilde Fikirde İşte Birlik” şiarıyla hareket etmelidir. Bu birliğin ne gibi hayırlı sonuçlara vesile olacağını düşünmelidir.

Sınırdaş olarak yaşayan fakat aynı kültürü paylaşan Almanya, Avusturya ve İsviçre örneğinde görüldüğü gibi, ayrı siyasî sınırlara sahip Türk dünyasını ortak kültür zemininde bir araya getirmek için çalışmalıyız. Böylece kardeşlik bağlan daha kuvvetlenecek ve buna paralel olarak ekonomik münasebetler de gelişecektir. Her hâlde önemli olan da budur.

Bu güzel temennilerin hayata geçirilmesi için herkes üstüne düşeni yapmalıdır.

Bu duygu ve düşüncelerle, Türk Dünyası’nın, aziz milletimizin yarınlarının mutlu olmasını dilerim.

Konunun teferruatı şu eserlere havale edilmiştir: Temurbek Devletçin: Sovyet Tataristanı; A. Battal Taymas: Kazan Türkleri; A. Nimet Kurat: Türk Kavimleri ve Devletleri’, Ebrar Kerimullin: Tatarlar-İsmimiz ve Kimliğimiz.

ALİ AKIŞ’IN HAYATI

Akış’ın ailesi, İdil-Ural Bölgesinin Penza iline bağlı Yüne köyündendir. [Bu köy, günümüzde Mordova Cumhuriyeti sınırları içindedir.] Ailenin adı, ilginç bir göç hikâyesinden geliyor: Aile, Altın Orda Hanlığı zamanında, 1550 yıllarında Rus saldırıları ve zulmünün had safhaya ulaştığı bir çağda, basit bir salla İdil kollarından bir derenin akışına göre doğuya doğru göç ederek Mordova topraklarında ormanlık bir bölgede konaklamış. Burası Penza vilâyetidir. Nehrin akışına doğru akarak yol alan ailenin soyadı Ağış, Agiş, Akış olmuştur.

Rusya’da baş gösteren karışıklıkların dinmesinden ümidini kesen Akış ailesi, 1916 yılı sonlarında İdil Boyu’ndan kalkarak 5000 km doğudaki Mançurya ülkesine gitmiştir. [Çin’in, bugün Kuzeydoğu Çin denilen bölgesinin eski adı.] Mançurya’nın Haylar kasabasında oluşan ve daha ziyade ticaretle uğraşan İdilli Müslüman koloni, burada kendi kültürünü muhafaza etmek için okul ve camisini de faaliyete geçirmişti.

Ali Akış, böyle bir ortamda, 14 Ocak 1918 tarihinde Haylar’da ailenin ikinci çocuğu olarak dünyaya gözlerini açtı. Babası Hüsamettin, onun babası İbrahim, onun babası Habibullah; ninesi Hüsnücemal, onun annesi Esma’dır. Akış’m annesi Latife, onun babası Hüseyin, annesi Mesture, dedesi Osman, ninesi Ayşe’dir.

Ali Akış, 1924 yılında Haylar Müslüman Türk-Tatar Mektebi’nde ilköğrenime başladı. 1929 yılında ilkokulu bitirdi. O sene Ruslar, Mançurya’yı işgal ettiler.

Akış, Rus lisesine başladı. 1932 yılında Haylar kasabası Japon işgaline girdi. Yedi yıl devam eden öğrenimden sonra 1936 yılında liseden mezun oldu. Bu okulda, Rusçadan başka, İngilizce, Çince ve Japonca da okudu. Aynı yıl Japonya’nın Kobe şehrine gitti.1937 yılı ocak ayında, Ezher Üniversitesinde okumak üzere Kahire’ye gitti. Burada on beş ay kaldı. Mısır’ın sıcak iklimine intibak edemeyen genç Ali, 1938 yılı eylülünde İdil-Ural Türklüğünün Millî Lideri Ayaz İshakî’nin bulunduğu Varşova’ya gitti. Artık o, İdil-Ural ülkesinin istiklâli, halkının hürriyeti için mücadele hayatına atılmıştı.

Varşova’da milletlere eşit hürriyet davası güden Promete faaliyetine katıldı. 1938 yılında, Sovyet Tataristanı yönetimi, kendisiyle beraber millî hareketin içinde yer alan İdil-Ural aydınlarını, istenmeyen kişiler olarak ilân etti. Bu durum elli sene sürecek, 1988 yılından itibaren ata yurdunda millî kahraman olarak karşılanacaklardı.

İkinci Dünya Savaşı başlayıp da Polonya işgal edilince buradan ayrılarak 1940 yılı martında Türkiye’ye geldi. Bu sırada annesi, babası ve dört kardeşi Mançurya’da, Haylar kasabasındaydılar. Bu ayrılık, on yedi yıl sürmüş, 1953 yılı aralık ayında onların da Türkiye’ye gelmesiyle son bulmuştu.

Aile, ilki 1550 olmak üzere 1916 ve 1953 yıllarında üç defa muhaceret yaşamıştır.

Ali Akış, Türkiye’ye geldiğinde kendisini ağır hayat şartlarının içinde buldu. Bir süre işçi olarak çalıştı. Üniversitede İktisat tahsili yaptı. Fakat sağlık şartlarının bozulması yüzünden tahsilini tamamlayamadı. Sovyetler Birliğinden esen rüzgârların etkisiyle 1944 yılında Türkiye’de başlayan milliyetçi kıyımından Ali Akış da etkilendi. Akış, millî davaya hizmet etmek için Türk Kültür Birliği adlı dernekte faaliyet yaptı. 1945 yılında askere alındı.

Akış, 1948 yılında Ankara’ya geldi. 1954 yılında NATO’nun Ankara bürosunda işe başladı.

1957 yılında, Finlandiya’nın Helsinki şehrinde yaşayan hemşehrilerinden Zarife Hanımla evlendi.

1963 yılında Ankara Türk Ocakları Genel Merkezi binasında verdiği İdil-Ural Davası ve Sovyet Emperyalizmibaşlıklı konferans, aydın çevrelerin ilgisini çekti. Bu ilgi, söz konusu konferans metninin aynı adla kitap olarak basılmasına vesile oldu. Bu kitap, dikkatlerden kaçmadı; Türkiye ve Sovyet basınında geniş yankılara yol açtı. Şu farkla ki, Türk basınında övgüyle bahsedilen bu kitap, Sovyet basınında en ciddî ağızlardan kendisine karşı hakarete varan beyanlara sebep oldu. Bibliyografyanın “Hakkında Yazılanlar” bölümüne bakılınca bu husus daha iyi anlaşılır.

Ali Akış, Ayaz İshakî’den başka M. Emin Resulzade, Mirza Bala, Cafer Seydahmet, Mustafa Çokayoğlu, Abdülvahap Yurtsever, Said Şamil, Ediğe Kırımal ve Sovyet mahkûmu Türk topluluklarına mensup daha birçok aydınla tanıştı, bir kısmıyla birlikte çalıştı.

Ali Akış, 1966 yılında Almanya’nın Münih şehrinde faaliyet gösteren Azatlık/Hürriyet Radyosu’nun Tatar-Başkurt Bölümünde yorumcu, spiker ve mütercim olarak göreve başladı. 1983 yılında buradan emekli oldu.

Akış, Münih’te yaşadığı yıllarda çok aktif faaliyetin içinde bulundu. Radyodaki işlerin dışında İdil-Ural davasını dünya kamuoyuna duyurmak için canla başla çalışıyordu. Çeşitli basın organlarına yazılar gönderiyor, konferanslara katılıyor ve bir yandan da ata yurdunda hakkında yapılan tezvirata cevaplar neşrediyordu. 9 Aralık 1969 yılında NewYork’ta yaşayan dostu Enver Galim’e yazdığı mektupta, Nimeti Yusufoğlu ile Münih’te Tatar Kültürünü Öğrenme Derneğikurduklarını haber vermektedir. Bu dernek bir müddet faaliyet göstermişse de uzun süreli olmamış. Yine bu mektuptan öğreniyoruz ki, derneğin yayın organı olarak Turco Tatar Reviewadlı bir dergi çıkarmayı düşünmüş, fakat sonuçsuz kalmıştır.

Ali Akış’ın babası Hüsamettin Efendi 1969, annesi Latife hanım da 1979 yılında Ankara’da vefat ettiler. Her ikisi de Ankara Cebeci Asrî Mezarlığı’nda medfundur.

Ali Akış, 19691986 yılları arasında Paris Bloku genel sekreteri olarak çalıştı.

Paris Bloku Genel Sekreteri olduğu dönemde içinde bulunduğu şartlarla şahsî gayreti ve mücadeledeki kararlılığını yansıtan “Acı Kayıplarımız ve Paris Bloku’’’ başlıklı ve 1 Şubat 1982 tarihli bir yazısını buraya almak istiyoruz:

“Sovyet Rus emperyalizminin pençesi altında inleyen gayrı Rus milletleri temsil eden ve 1929 yılında Varşova ’da kurulmuş bulunan Promete Kulübü’nün varisi ve devamı sayılan Paris Bloku, bütün maddî ve manevî imkânsızlıklara aldırmadan karınca kararınca faaliyetini sürdürmektedir. Çok ağır maddî ve manevî durumumuzu, kaderin kaçınılmaz cilvesi olarak kabul edilen ölüm, büsbütün güçleştirmektedir.
Paris Bloku, kurulduğu günden bu yana İdil-UralMillî merkezi ‘nden millî liderimiz Ayaz İshakî, aktif milliyetçilerimiz Kemal Lokman, Hidayet Yaşın, Kebir Kanbir, Mansur Aslanbek, Mecit Sakmar, Mustafa Veli Aytugan, Hayrullah Batu; Azerbaycan Millî Merkezi’nden büyük rehber Mehmet Emin Resulzade, onun yardımcıları Mirza Bala, A. Vahap Yurtsever ve Mehmet Emircan; Türkistan Millî Merkezi’nden Dr. Oktay Bey; Kırım Millî Merkezi ‘nden lider Cafer Seydahmet, Dr. Ediğe Kırımal; Kuzey Kafkasya Millî Merkezi’nden Alihan Kantemir, Muhammed Magoma; Ukrayna Rodasından Dr. Dovhal; Belorusya Rodasından lider Abramçık, Gürcistan Millî Merkezi Başkanı Tsinsadze, aramızdan ayrılarak ebediyete göçtüler.
Böylece Paris Bloku ’nu oluşturan sekiz millî merkezin sekizi de birçok millî önderinden mahrum kaldı. Bu acılar yetmiyormuş gibi 1981 yılında Kuzey Kafkasya Millî Merkezi ’nin başkanı, Kafkasya Kartalı Büyük Şeyh Şamil ‘in torunu Said Şamil ve Azerbaycan Müsavat Partisi ve Millî Merkezi Başkanı Kerim Oder, bizleri yetim bıraktılar.
Bütün bu acı kayıplara bakmadan kutsal fikir ve kalem savaşımızı sürdürmek gücünü yitir memeliyiz. Paris Bloku nu oluşturan Türk ve Müslüman olmayan Ukrayna, Belorusya ve Gürcistan temsilcileri, canla başla bizimle sıkı iş birliğine büyük katkıda bulunuyorlar. Maalesef son üç yıldan beri, yani Azeri ülküdaşımız Mehmet Emircan ‘in vefat ettiği günden beri sekiz millî merkezden Ukrayna, Belorusya, Gürcistan ve İdil-Ural millî merkezlerinin temsilcileri faaliyete katılıyorlar. Geri kalan Türkistan, Kırım, Azerbaycan ve Kuzey Kafkasya temsilcileri, zaman azlığı ve sağlık sebeplerini ileri sürerek işten kaçıyorlar. Bunu bilhassa belirtmek isterim.
Emeğimizin son mahsulü olan Dünya Basınına Müracaat’ın İngilizce metnini, derginizde yer almak üzere sizlere gönderiyorum.
Paris Bloku ’nun dokuzuncu üyesi Ermeni Millî Merkezi ’ne gelince, o merkez, benim Paris Bloku Genel sekreteri sıfatıyla İdil Ural Millî Merkezi tüzüğünün onuncu maddesine dayanarak ileri sürdüğüm teklif üzerine Türkiye Cumhuriyeti’ne düşman olduğu için Paris Bloku ’ndan çıkarıldı.
Değerli derginizde bu yazıma yer vermenizi rica ederim. Bu yazı sizde yer almazsa başka yayın organlarında mutlaka yayınlanacaktır. Ben, Paris Bloku ‘ndaki dayanışmayı daha da sıkı bir hâle getirmek amacıyla önce size başvurdum. Paris Bloku’nun Genel sekreteri sıfatıyla, sizden hiç olmazsa manevî destek bekliyorum. Yoksa ben üç Hristiyan millî merkezinin temsilcileri arasında tek başıma kalmış bulunuyorum. Kimse beni desteklemiyor.
Bizler yukarıda adı geçen rahmetli liderlerimizden ilham alarak faaliyetimizi gevşetmeme gayreti içindeyiz. Oportünist çoğunluk materyalist dünya nimetlerinin tatlı etkisinden kendini bir türlü kurtaramıyor.
Azerbaycan ve Emel dergilerini çıkaranların ne kadar fedakâr ve sarsılmaz idealist olduklarını gün geçtikçe daha iyi anlıyorum. Bundandır ki onlara olan saygım daha da artıyor.
Allah sizlere sağlık ve semereli uzun ömürler versin diye hayır dua ediyorum.
En candan milliyetçilik selâm ve saygılarıyla
Paris Bloku Genel Sekreteri Ali AKIŞ”

***

Konuşmalarından

SULTAN GALİYEV’İ ANARKEN

[14 Aralık 2002 tarihinde Ankara’da Türk Ocakları Genel Merkezi tarafından düzenlenen Mirseyit Sultan Galiyev’i Anma Toplantısı’nda yapılan konuşmanın metni]

Tatar Türklerinden olan Mirseyit Sultan Galiyev, 12 Temmuz 1892 tarihinde, bugünkü Başkurdistan Cumhuriyeti’nin başkenti Ufa’ya bağlı Kırmıskalı köyünde dünyaya geldi. Babası öğretmen Haydar Ali ve annesi Aynulhayat, çocuklarının iyi bir tahsil görmesi için elden geleni yaptılar.

Mirseyit, doğduğu köydeki Tatar ilkokulunu bitirdikten sonra Kazan’daki Rus-Tatar Öğretmen Okuluna girdi. Rus yönetiminin Müslüman nüfusu Ruslaştırmak amacıyla kurduğu bu okuldan İdil Ural Türklerinin yazar, âlim, sanatçı ve siyasî önderlerinden Ayaz İshakî ve Sadri Maksudî gibi şahsiyetler de yetişmiş; halkımızın millî şuurunun uyanmasında önemli rol oynamışlardır.

Mirseyit, Öğretmen Okuluna girdiği 1905 yılında, bütün Rusya genelinde sosyal, kültürel ve siyasî hareketler başlamıştı. Rus Çarlığı, 1904-1905 yıllarında o zamanlar küçük bir devlet olan Japonya’ya yenilince, Rus aydınlarının yanı sıra Polonyalı, Finli, Ukraynalı, Letonyalı, Estonyalı ve Litvanyalı gençler, birtakım sosyal ve siyasî taleplerde bulundular.

Çar II. Nikola, bu toplu talepler karşısında taviz vermek zorunda kaldı; bir manifesto yayınladı. Tabiî İdil Tatarları da bu hareketin dışında kalmadılar.

Mirseyit Sultan Galiyev, 1908 yılında, yani henüz on altı yaşında bir öğrenci olarak ilk defa Sosyal Demokratlar Partisinin programıyla tanıştı. Bu programdaki adalet, eşitlik ve hürriyet ilkeleri cazip geldiği için derinden etkilendi ve bir sosyal demokrat adayı oluverdi.

“Niçin sosyal demokrat?”gibi bir soru akla gelebilir. Koskoca Rusya Çarlığını oluşturan çeşitli millî topluluklar ve hatta Ruslar, her türlü siyasî, sosyal, ekonomik ve demokratik haklardan mahrum bulunuyorlardı. Rus olmayan milletler, hele Müslümanlar ve Budistler, dil ve kültür alanında da baskıya maruz kalmışlardı.

Bu mazlum milletlerden biri olan Tatarlar, dehşetli asimilasyon politikasının hedefi olduklarından, Sosyal Demokratların programındaki eşitlik, hürriyet, barış ve adalet vaat eden ilkelerin cazibesine kapılmamak mümkün değildi.

Genç yaşta sosyalizm ilkelerinin etkisi altında kalan Sultan Galiyev, 1911 yılında 19 yaşında Öğretmen Okulunu bitirdi ve Sosyal Demokratlar Partisine girdi. Mirseyit, doğuştan sahip olduğu hitabet, teşkilâtçılık kabiliyeti ve sağlam karakteriyle kısa zamanda sivrildi. Bu arada Kazan Üniversitesi Hukuk Fakültesine dinleyici olarak devam etti.

Sultan Galiyev’in Türk milleti ve İslâm toplumu için neler yaptığını anlamak gerekir. Bu konuda incelemeler yapmış olan Türkiye aydınlarından Attila İlhan, Açlan Sayılgan ve Erol Kaymak’ı anmalı; bunlara Japon âlimi Massayuri Yamauçi’yi de ilâve etmeliyiz.

450 yıldan beri yasa dışı hatta insanlık dışı Rus yönetimi altında inlemekte olan bir topluluktan çıkan Mirseyit Sultan Galiyev’in dünya çapında önem ve şan kazanmasının temelinde hangi sebepler yatıyor? Aradan 80 yıl geçmesine rağmen, insanlığın manevî ve psikolojik geriliği bu hususta bir fikir verebilir.

XXI. yüzyılda insanlar, bundan 35 asır önce Firavunlar dönemindeki insanlardan büyük farklılıklar arz etmiyor! Tam tersine, teknoloji ilerledikçe insanlardaki bencillik duygusu, daha kötü bir şekilde gelişmiştir. İşte bu yüzden cenabı Hakk, bahşettiği manevî değerleri ve adalet duygusunu kaybeden insanları, doğru yola çağırmak için peygamberler, islâhatçılar ve kahramanlar göndermiş. Bizim itikadımıza göre Allah, son olarak Hz. Muhammed’i yollamıştır. İslâm dininin yüce ahlâk, sarsılmaz iman ve pozitif bilimler sayesinde bir asır zarfında dünyanın en büyük iman imparatorluğunun kurulmasına vesile olmuştur Ondan sonra Allah, her asırda bir reformist veya kahraman tayin etmek suretiyle çeşitli toplulukları olumlu tarafa yöneltme yeteneği ile ödüllendirmiştir.

Mirseyit, işte böyle büyük kahramanlardan biridir. Güzel konuşma/hitabet, inandırıcılık/ikna kabiliyetiyle sağlam karakteri sayesinde kısa zamanda parladı. Rusya Komünist Partisi Merkez Komitesi Başkanlık Divanında bir tek Türk-Müslüman temsilci olduğu hâlde, iki yüzlü Rus, kurnaz Gürcü ve o kadar Yahudi arasında sözünü dinletecek seviyede gerçek önder olduğunu fiilen ispat etti.

Rus Ekim İhtilâlinin lideri Lenin, henüz 27 yaşında olan Sultan Galiyev’in dehasını daha ilk anda sezdi ve Milletler Konseyi’nde ve İslâm Komitesi’nde önemli görevler verdi. Galiyev’in kısa sürede parlaması, Yahudi Troçki ve bilhassa Gürcü Stalin’i müthiş bir kıskançlığa sevk etti.

Yukarıda da işaret ettiğimiz gibi Galiyev, 1916-1917 yıllarında Ekim İhtilâli’nden önce Rusya Sosyalist Demokratlar Partisinin sol kanadını oluşturan Bolşevikler Partisi’ne katıldı. Bu partinin tüzüğü gereği ateizm propagandası konusunda aktif rol aldı.

Onun bu dönemdeki faaliyetleri arasında, “Müslümanlar Arasında Ateizm Propagandası Metodu”adını taşıyan broşürü, gerçekten dikkat çekiciydi. Galiyev, o dönemde komünizm ideallerine bağlı bir bolşevikti.

Rus komünistlerin geleneksel kaba yaklaşıma dayanan metodu, kısa zamanda etkisini gösterdi. Ne var ki Galiyev’in partiye sadık kalma çabası, 1921-1922 yıllarında İdil-Ural bölgesinde hüküm süren dehşetli kıtlık sırasında 600.000 Tatar Türkü ölmüştü.Bu faciada, Lenin ve bilhassa Troçki’yle Stalin’in kötü niyetleriyle meseleye yaklaşım şekilleri anlaşılınca hayâl kırıklığına dönüştü.

Bu açlık ve partinin diğer faaliyeti, Galiyev’in ruhunda devrim yarattı. Onun bu ruh devrimine çok isabetli bir teşhis koyan Japon bilim adamı Yamauçi, “Sultan Galiyev’in Rüyası ve Gerçek’ başlıklı yazısıyla, tarihî bir sırrı açıkladı.

Galiyev, 1917’den 1921 yılına kadar canla başla çalıştığı KP saflarında ihanete uğradığını, geç de olsa anladı ve tutumunu değiştirmek zorunda kaldı. O bu sefer komünizm ideolojisinden vazgeçmedi ama durumu gözden geçirmek suretiyle faaliyetini, doğuda ezilmekte olan halkların sosyal haklarını savunma alanına kaydırdı.

Yamauçi ve E. Kaymak’ın da tespit ettiği gibi, “Doğu ülkelerinde proletarya, sınıf mücadelesine giriştiğinde, endüstri alanında ilerlemiş batı ülkelerindeki proletaryadan medet ummamalı. Zira batı ülkelerindeki proletariyat, kendi kapitalist sınıfıyla birlikte doğu ülkelerindeki proletaryatı ezmektedir. Buradan anlaşılacağı gibi, doğu ülkelerindeki halklar, tümüyle proletariyat sayılmamaktadır. Sosyolojinin tespit ettiğine göre doğu ülkelerindeki sınıf mücadelesi, aynı zamanda millî kurtuluş hareketidir.”

Galiyev, 1921 yılındaki açlık faciasını körükleyen komünist liderlerin cinayetlerine şahit olduktan sonra, şark milletlerinin sınıf ve millî azatlık temeline dayanan siyasî hareketini, doktrin hâline getirme işine girişti.

Galiyev, dünya çapında millî kurtuluş hareketiyle sınıf mücadelesi doktrininin temelini atan bir ideolog ve eşsiz devrimci olarak kabul edildi.

 Galiyev’in aklına gelen model, ilk Turan Federal Sosyalist Cumhuriyeti modelidir. Tabiî bu çok cesur girişime karşı tepki doğmasına şaşmamak gerekir.

Tahmin edilebileceği gibi Galiyev’in üstünlüğünü çekemeyen kurnaz Gürcü Stalin’den çok sert tepki geldi. Bu mücadele 1922 yılının sonlarında cereyan etti. Stalin, bütün varlığını ortaya koyarak KP merkez komitesinde Galiyev’i karşı bir entrika çemberi oluşturdu. 1923 yılında Galiyev, KP yöneticilerinin ortak kararıyla partinin temel ilkesi olan sınıf mücadelesi ilkesine ihanetle ve Rus Ortodoks Kilisesini ortadan kaldıran Panİslâmizm ve Pan Türkizm kurmaya girişmekle suçlandı.

Rus komünist yöneticilerinin bundan seksen yıl önceki tutumuyla Sovyetler Birliği’nin günümüzdeki temsilcisi olan Rusya Federasyonu yönetiminin Tataristan ve Çeçenistan Cumhuriyetlerine karşı takındığı çirkin tavır arasında dikkat çekici bir benzerlik görülmektedir.

Bu iki cumhuriyetten gelen haberlere göre Moskova, Rusya Federasyonu’nu tamamen feshederek onun yerine üniter, merkeziyetçi tek bir Rusya modeli üzerinde çalışmaktadır. Dünya barışı için tehlike oluşturan bu girişimin gerçekleşmesi hâlinde Türkiye Cumhuriyeti yöneticileri de uyanık olmak mecburiyetindedir.

Tekrar asıl konuya dönersek, Sultan Galiyev, Moskova’nın kararıyla komünizme ihanetle suçlanarak partiden çıkartıldı. Bir süre sonra şartlı olarak yeniden alındıysa da önceki elit mevkiine dönemedi. Partiye tekrar alındığında da Turan Cumhuriyeti kurma çalışmalarına devam etti.

Mirseyit Sultan Galiyev konusunda parti içinde cereyan eden çekişmelerle sözü uzatmak istemiyorum. Sadece RusOrtodoks zihniyetinin hakim olduğu bir ortamda, kendisini lâyıkıyla savunma yolunu bulamadı. O, avukata ihtiyaç duymadan kendini savunabilecek hukuk bilgisine sahip olmasına rağmen, Rus, Gürcü, Ermeni ve Yahudi komünistlerin arasında tek Türk-Tatar Müslüman olduğu için yenilgiye uğradı.

1924 yılında Lenin’in ölümünden sonra iktidara konan Stalin, başta güçlü rakipleri Troçki ve Sultan Galiyev’i tasfiye etmeye girişti. Yetenek ve karakter bakımından kendisinden üstün olan rakiplerinin “Dünya İhtilâli” yapma girişiminden ürktüğü için onları ortadan kaldırdı. 1930’lu yıllarda Tataristan ve diğer Müslüman cumhuriyetlerde baş gösteren kanlı temizlik hareketi sırasında hiç suçu olmadığı hâlde nice insan katledildi.

Stalin, 28 Aralık 1940 tarihinde Sultan Galiyev’i, Sovyet kanlı istihbarat servisi merkezinde tabancayla vahşice öldürterek infaz etti. Troçki’yi de sürgün ettiği Meksika’nın başkenti Mexico City’de başına çekiçle vurdurmak suretiyle öldürttü.

Rahmetli önderimiz Ayaz İshakî, bu haberi alınca, Tasviri Efkâr gazetesinde çıkan bir yazısında, “Troçki Sovyetler Birliği bayrağındaki simgelerden biri olan çekiçle öldürüldü. İnşaallah Stalin de diğer simge olan orakla öldürülür.” şeklinde bir espri yapmıştı.

Sultan Galiyev, öldürülmeden önceki son sözleri, “Ben asla casus ve terörist değilim” idi. Gerçekten o terörist değil, dünya çapında ideolog, hatip ve teşkilâtçı bir dahi idi. Onu öldüren Sovyet yöneticileri ölümlerinden sonra lânetle anılıyorlar. Galiyev ise, XX. yüzyılda cereyan eden millî kurtuluş hareketine damgasını vuran büyük bir önder olarak anılıyor.

Onun vecize hâline gelen şu sözü hatırlardan çıkmamaktadır: “Amerikalılar NewYork’u, Zencilerle Kızılderililerin kemikleri üzerine, Ruslar da Petersburg’u Tatarlarla Finlerin kemikleri üzerine kurmuşlardır.”

Galiyev hakkında araştırma yapacak gençler, Sultanbekov, Rinat Muhammediyev, Erol Kaymak, Yamauçi, Bennigsen, S. Enders Wimbwh, Açlan Sayılgan ve Attila İlhan gibi yazarların incelemelerini okumalıdırlar.

O, sınıf mücadelesiyle millî savaş arasında denge kurma yeteneğini gösteren tek ideologdur. Mullanur Vahidov, millî savaş konusuna gereken önemi vermediği için Muhtar İdil-Ural Cumhuriyeti’ne açıktan açığa düşmanca tavır takındı ve bu sebeple idama mahkûm edildi.

Sultan Galiyev, 1923 yılından 1940 yılına kadar sınıf mücadelesiyle millî kurtuluş savaşı dengesini yerleştirme yolunda şehit oldu. Sovyet yönetimi, Tatar toplumunda millî sınıf şuurunun uyanmasında Galiyev’den çok korkuyorlardı. Onun için Galiyev’in adı tarihten silinmeliydi. Sovyetler Birliği’nde bu çaba hep görüldü.

Rahmetli Ayaz İshakî ile Sultan Galiyev 1917-1920 yılları a rasında birbirlerine karşı olsalar da karşılıklı takdir duygusundan ayrılmadılar. 1979 yılında hazırladığımız Muhammed Ayaz İshakî Hayatı ve Faaliyeti adlı eserde şöyle yazmıştım: “Ayaz İshakî, dedelerimizden miras olarak kalan devletçilik prensibinden ilham alarak dört asra yakın tutsaklık hayatından sonra devletçilik geleneklerini, Türk-Tatar halkına yeniden aşılamaya çalıştı. Onun bu çalışmalarıyla birlikte vatanımızda, Mirseyit Sultan Galiyev milliyetçi komünizm akımını silâh olarak kullanmak suretiyle, Tatar halkının devletçilik ideolojisini gerçekleştirme yolunda büyük adımlar attı.”

Ankara, 8 Kasım 2002

 

TÜRK DÜNYASI NE YAPMALI?

Osmanlı Devleti’nin büyük hükümdarı II. Mehmed Han, 29 Mayıs 1453 tarihinde Doğu Roma İmparatorluğu/Bizans’ın başkenti Konstantinopol’u fethetti. Bu fetihle Osmanlı Devleti’yle birlikte Avrupa ve Asya da yeni bir çağa girdi. Şehrin adı da İstanbul oldu. II. Mehmed de Fatih lâkabıyla şereflendi. Artık Doğu Roma Barışı Pax Romana yerine Osmanlı Barışı veya Pax Turcica çağı 465 yıl devam etti.

Fetihten sonra ilk 200 yıl gerçekten Osmanlı barışı bütün dünyaya hâkimdi. O zamanlar Osmanlı sınırları, Avrupa, Asya ve Afrika kıtalarını içine alıyordu. Britanya İmparatorluğu, Fransa, Almanya, Avusturya ve Rusya devletleri Osmanlı’nın sözünü dinliyorlardı.

1699 yılında imzalanan Karlofça Antlaşması’yla Osmanlı Devleti ilk yenilgiyle tanıştı. Bundan sonra gerileme devri başladı. Aslında Osmanlı Devleti, 1552 yılında yeni kurulmakta olan Rusya Çarlığını durdurma hususunda bir faaliyet göstermemekle büyük tarihî hata yapmıştı. O çağda Osmanlılar, Avrupa’yı fethetme çabası yerine Kazan, Kırım ve Kafkasya ülkelerine sarkmış olsaydı, Karlofça faciası ve sonra Balkan felâketi olmazdı.

Yakın zamana kadar Osmanlı Devleti’nin birer ili hatta ilçesi olan Irak, suriye, Lübnan, Ürdün, İsrail, Filistin, S. Arabistan, Yemen, Kuveyt, Emirlikler, Libya, Tunus, Fas, Cezayir, Mısır, Romanya, Yunanistan, Bulgaristan, parçalanmış Yugoslavya, Arnavutluk, BosnaHersek, Ermenistan, Gürcistan ve Azerbaycan’dan oluşan 25 ülkede kaynayan kazanın ve çekilen acıların bir türlü huzura kavuşmadığını herkes açıkça görmektedir.

Sovyetler Birliği 1991 yılında dağıldıktan sonra Avrasya ve Afrika kıtalarındaki denge fecî bir şekilde bozuldu. Dünyayı hakimiyet altına alma hayaliyle kurulan İsrail devleti, İslâm ve Hristiyan ülkeleri arasında yok olmaktan kurtulmak için Avrasya, Afrika ve 250 milyon nüfuslu ABD’de, Yahudi lobisini harekete geçirerek koca devleti kendine tâbi hâle getirdi.

Bu faaliyet neticesinde İsrail-ABD’den oluşan aks meydana geldi. Ama altı milyonluk İsrail, 320 milyonluk Avrupa ve bir milyarlık Asya-Afrika ülkelerini bu topal aksın etkisi altına sokamadı. Böylece topal denge yaşama şansını kaybetti.

İsrail’in entrikasıyla Irak macerasına giren ABD, savaşı kazansa da barışı kaybetti. Çünkü savaş sebebi yalan temele dayanıyordu.ABD, Irak’ta gizli silâhları ele geçirmek bahanesiyle savaşa başvurduğunu iddia etti. Hâlbuki ABD, İsrail’in emriyle Irak petrolünü ele geçirmek ve saldırgan İsrail güvenliğini sağlamak, Filistin halkını ortadan kaldırmak amacıyla Orta Doğu’yu cehenneme çevirdi. Bu gerçeği on iki yaşındaki ilkokul öğrencisi de biliyor.

Avrupa Birliği’ne gelince, o birlik, bir Hristiyan kulübü olarak Yahudi iddialarına daha sıcak bakmakta ve güçlü ABD’den çekindiği için temkinli davranmak yolunu tercih etmektedir.

2001 yılının 11 Eylülünde NewYork’ta vuku bulan fecî terör olayından sonra Hristiyan dünyasında İslâm terörü sendromu meydana geldi. Tabii ki biz teröre karşıyız. Fakat şunu belirtmemiz lâzım ki, bu olay Hristiyan-Yahudi dünyasında sömürgeciliğin devamı sayılan devlet terörüne karşı bir tepki göstermedir.

Bu açıdan bakınca Rusya Federasyonu da dahil olmak üzere ABD, AB ve Asya’nın bazı uşak çevreleri, sebep ve sonucu bilerek karıştırıyorlar. Bu yanlış, yeni 11 Eylüllere davetiye çıkarmaktan başka bir şeye yaramaz.

Çevremizde bunlar olurken Türk Dünyası ne yapmalıdır?

ABD, Türkiye’nin Irak savaşına aktif bir şekilde katılmamasının öcünü almak için sahibi İsrail lobisinin emrini yerine getirme kompleksi içinde kıvranmaktadır.

ABD, sözde Ermeni soykırımı iddiasını tanıyarak dünyada huzur ortamının bozulmasına sebep olmakta ve Müslüman Hristiyan ihtilâfını körüklemektedir.

Bugün Rusların hakim olduğu Türk coğrafyasında asırlardan beri gerçekleştirdikleri soykırımların hesabını kim soracak? Yahut bunca masum kurbanın geride kalan varisleri, maddî ve manevî tazminat istemeyecekler midir? Bu hususta ABD’nin tavrı da merak konusudur.

Rusya Federasyonu, ABD’nin Irak’a saldırısını onaylamasa da, kendi bünyesindeki Müslüman topluluklardan Tatar ve Çeçenleri fizikî, kültürel, sosyal, siyasî ve ekonomik bakımdan ortadan kaldırma çabası içinde görülüyor.

Biz, bu insanlık dışı, kanun ve ahlâk dışı davranışlara karşı direnç göstermeliyiz. Sağduyuya dayanan fikir mücadelesiyle basın, toplantı ve miting imkânlarını kullanmalıyız. İç dinamiklerimiz kuvvetlendirerek dahilî problemleri çözüp birlik ve beraberlikle hayatın her sahasında kenetlenmeliyiz.

Biz, dünyaya barış, eşitlik, söz ve vicdan hürriyeti, adalet, hoşgörü ve maddî refaha dayanan bir toplumu hedefliyoruz. Bu hedefe varmak için Avrupa çerçevesinde Rusya ile Türkiye’yi de görmek istiyoruz. Ruslar, messianizm ve şovenizm hegemonya sendromundan kurtulmak zorundadır. Aksi takdirde XXI. Asrın sonunda Ruslar, millet olarak büyük bir felâkete maruz kalacaktır.

Ankara, 24 Mayıs 2003

BERLİN DUVARI ve İDİL-URAL FEDERASYONU

Eski KGB ajanı V. Putin, 1989 yılında ABD Başkanı Regan, SSCB Başkanı Gorbaçov ve Alman Başbakanı Kohl tarafından resmen yıkılan Berlin Utanç Duvarı’nı 15 Mayıs 2003 tarihinde yeniden örmeye başlamıştır.

Bu defaki utanç duvarı, Avrupa’nın doğu kesimlerine, yani İdil-Ural cumhuriyetleriyle Kuzey Kafkasya cumhuriyetlerine kaydırılmıştır. Böylece Putin, 2000 yılında Moskova’da iktidarı ele geçirdikten sonra ilk iş olarak üniter, büyük ve tek Rus devletini kurma teşebbüsüne girişti. O, bu hareketiyle BM teşkilâtının evrensel beyannamesini, insan haklarını ve hümanizm ilkelerini Ruslara has vahşet ve gaddarlıkla ihlâl ettiğini göstermiş oldu.

Rusya’nın yeni şefi, eski KGB ajanı Putin, 1989 yılında tarihin çöplüğüne atılan soğuk savaşı yeniden canlandırdı ve utanç duvarı örme işine girişti. Bunları yaparken ataları III. Aleksandr’dan, Stalin’den ve Brejnev’den ilham almış görünüyor.

Bu durumun Tatar, Başkurt, Çuvaş, Mordva, Udmurt, Mari ve Çeçen halkları için ne kadar tehlikeli olduğunu göz önünde bulundurmalıyız.

Çeçenistan örneğine bakacak olursak, Putin’in Çeçen halkını yok etmek için and içtiğini görürüz. Teröre elbette karşıyız. Ama Çeçen halkının, Rus silâhlı güçlerinin saldırısı karşısında kendini savunmak maksadıyla gerilla savaşına girişmek zorunda bırakıldığı gerçeğini unutmamalıyız.

Tataristan’da da durum çok farklı değil. Putin, bu ülkeyi ekonomik, politik ve kültürel yönden yok etmeye yönelik akıl ve kanun dışı adımlar atmaya başladı. Tatarların kültür simgesi Latin alfabesinden mahrum bırakarak onları Türk dünyasından tecritetmek ve böylece onların asimilasyonunu kolaylaştırmayı hedeflemektedir.

İdil-Ural Federasyonu idealiyle yola çıkan Tatar mücahidi Refız Kaşapov, 15 Mayıs 2003 tarihinde Çallı’daki KGB organları tarafından psikiyatri hastahanesine yatırılmıştır. Bu olayların arkasında yatan niyeti iyi anlamalıyız.

Rusya Konfederasyonu çerçevesinde geniş statüye sahip bir Federal İdil-Ural Cumhuriyeti, benim de idealimdir.

Bu ideal uğrunda gençlerimizi bilgiyle donatmak ve dünyadaki gelişmeler karşısında bizim de mutlaka yapmamız gereken şeylerin olduğunu hissettirmek gerekir.

Bizim yolumuz, barış ve hürriyet yoludur. Bu yolda tankımız, topumuz yok; bilgimiz, birliğimiz ve imanımız vardır. Her türlü emperyalizme karşı, mazlum milletler mücadelesinde ön safta yer almalıyız. Çünkü en büyük mazlum bizim halkımızdır.

Ankara, 2 Haziran 2003

Kaynak: Ali AKIŞ ve Hayatı, hzl: Yunus Zeyrek, Neyir Matbaacılık, 2003, Ankara


18.07.2011 (QHA) – Dünya Tatarlar Birliği Fahri Başkanı  Ali Akış (Aliulla Akış), 17 Temmuz 2011, Pazar günü Ankara’da Allah’ın rahmetine kavuştu.

 

GAZETECİLİK AHLAKINDA REFORM


Gösteriş tüketiminden sonra zenginlere en çok zevk veren bir başka şey de, kendileri hakkında yazılanları okumak ve bunları başkalarının da okuduğunu bilmekti. Zamanımızın zenginleri bundan hâlâ çok hoşlanırlar. Bugün ‘utangaç’ bir milyonerden hayretle söz ederiz, çünkü çok ender bulunur. Mr. Howard Hughes insan içine çıkmamakla zamanımızda büyük ün yapmıştı. Az önce sözünü ettiğimiz köpekler şöleninin en zevkli yanı, halk kitlelerinin bunu okudukları zaman nasıl şaşıracaklarını düşünmek olsa gerek. Çağdaş gazetelerin sosyete sütunlarım anlamak, adı geçen kişilerin bundan aldıkları zevki ve kendilerinden söz edilmeyen kimselerde de bunun yaratacağı haset duygusunu kavramakla mümkündür ancak.

Newport sakinlerinin yaşamlarını kamuoyuna sunmak görevi de, yine buranın vazgeçilmez yerlisi ve New York Herald gazetesi sahibi James Gordon Bennett, Jr.’a düşmekteydi. Genellikle Willam Randolph Hearst’ün Amerikan sarı basınının kurucusu olduğu söylenirse de, gerçekte bu onur Bennett’in babasına aittir. Baba Bennett bir gazetenin görevinin halkı «eğitmek değil şaşırtmak»olduğu görüşündeydi. Oğlu da aynı görüşü paylaşınca, Herald gazetesinin sütunları güncel olaylarla değil, Newport’luların dedikoduları ve rezaletleriyle dolup taştı. Baba Bennett, «Hiçbir partiyi desteklemeyeceğiz,»demişti. «… Bizi şeriften Başkana dek hiçbir seçim ilgilendirmez.» Zenginler ilgi çekici bir olay yaratmadıkları zaman da Bennett, muhabirlerini Livingstone’u bulmaları için Afrika’ya ya da yeni bir keşfi incelemeleri için Güney Kutbuna gönderiyordu. Ancak ilgi merkezi yine de Newport’tu.

Kaynak: J.K.Galbraıth, Kuşku Çağı, trc: REŞİT AŞÇIOĞLU, Altın Kitaplar Yayınevi,1989, İstanbul, s:66

DOĞAL AYIKLAMA VE KİLİSE


İlk önce onlarda başladı şimdi sıra Müslümanlarda

Birçoklarının söylediği gibi, Tanrı yoksulları sever ve bunun içindir ki, bu denli çok sayıda yoksul yaratmıştır. XIX. yüzyılda ve bir ölçüde hâlâ, yoksulluk söz konusu olduğunda temkinli ve ılımlı davranılmasının nedenlerinden biri de budur. Aynı dönemde yoksulluğun kaçınılmaz olduğu yolunda Ricardo’cu görüş de vardır; bu, ekonomik yasanın kaçınılmaz işleyişini yansıtmaktadır. Ve az önce gördüğümüz gibi, bunun da ilerisinde, yoksulların doğal olarak ayıklanıp atıldığı görüşü yer almaktadır. Belli bir zaman süresi içinde, (George Bernard Shaw’un Alfred Doolittle adlı kahramanının kendisi için haklı olarak söylediği gibi) bu dünyaya layık olmayan, yoksul burasını terk edecektir.

Bu son öğreti toplumsal açıdan yatıştırıcı ve bir başka, yönden bakıldığında da hayranlık vericiydi. Ancak dindarlar açısından tehlike habercisi bir sorun yaratıyordu. Darwin’in öğretisi tüm bilgili kilise üyeleri için Kutsal Kitab’ın gerçeğini yadsımak demekti. İnsan Tanrı görüntüsünde yaratılmıştı; maymun soyundan gelmiyordu. Yaradılış çağlar süren bir olgu değildi; İncil’de tüm evrenin tam altı günde yaratıldığı bildiriliyordu. Doğal ayıklama yoksulluk sorununa iyi bir çareydi, ancak bundan çıkarılan fikirler dinsel inançla korkunç bir çelişki oluşturmaktaydı. 1925 gibi yakın bir zamanda, Darwin’in öğretilerinin doğru olduğunu öğrencilerine öğrettiği için yargılanan John T. Scopes’un Tennessee’deki mahkemesi çağın en büyük hukuk tartışmalarından biri olmuş ve evrim kuramının ne denli duyarlı bir noktaya dokunduğunu göstermiştir. Ve hâlâ da nazik bir konudur bu.

Eğer doğal ayıklama Hıristiyan inancıyla uzlaştırılabilseydi, halktan zengin kişiler gerçekten rahatlayacaklardı. Bu tür bir çabanın Brooklyn’deki Plymouth Kilisesi tarafından gösterilmesi şaşırtıcı değildir. Brooklyn Köprüsü karşısında hâlâ duran bu kilise, şimdi pek öyle gösterişli bir çevre içinde bulunmamaktadır. Ama 1860 ve ‘70’lerde burası tüm ülkede en varlıklı din bölgesi olma yolundaydı ve Herbert Spencer’le cennette buluşacağını söyleyen Henry Ward Beecher da buranın papazıydı. Zenginler, hırs sahipleri ve çalışkan kişiler onun vaazlarını dinlemeye koşuyorlardı ve bunların sayılan inanılmayacak kadar çoktu. Henry Adams, Saint Paul’dan beri bu denli çok kişiyi böylesine etkileyen bir başka vaizin bulunmadığım öne sürmüştür. 1866’da Beecher, Spencer’e şöyle yazmıştı: «Amerikan toplumunun özel durumu, yazılarımızı burada, Avrupa’da olduğundan daha etkili ve coşku verici kılmıştır.» . Beecher da insanların coşturulmasına pek meraklıydı zaten.

Darwin’ci öğretinin dinsel inançla uzlaştırılması için Beecher ilahiyatla din arasında bir ayırım yapmaktaydı. Hayvanlar âlemi gibi ilahiyat da evrimseldi; bu tür bir değişim Kutsal Kitap’la bir çelişkiye düşmüyordu. Öte yandan din kalıcı ve sürekliydi, gerçekleri değişmezdi. Darwin ve Spencer İlahiyata aitti; İncil de dindi. Dolayısıyla doğal ayıklamayla Kutsal Kitap arasında bir çelişki yoktu. Doğrusu bu ayırımı pek anladığımı söyleyemem ve ne Beecher, ne de cemaatinin anlamadığı da oldukça kesindir. Ama doğrusu kulağa da bayağı hoş geliyordu.

Rahip Beecher’m refah içindeki ‘sürü’süne başka iyi haberleri de vardı. Tanrı özellikle günahkârları severdi; çünkü onları günahtan kurtarmak çok hoşuna gitmekteydi.Böylece Beecher insanın ara sıra kaçamak yapıp günah işleyebileceğini ima ediyordu. Sonradan gelen pişmanlık, tövbe ve ıslah Tanrı’yı yüceltmede harikalar yaratacaktı. Beecher ise kendi öğüdünü bizzat kendisi uyguluyordu. Onun mücadeleli geçen özel yaşamını inceleyip kaleme alan ve Vietnam Savaşı konusunda en yetkili muhabirlerden biri olan Robert Shaplen, Beecher’m kendi öğüdüne ne denli sadık kaldığını göstermiştir. Ünlü din adamı, zengin kilise müdavimlerini servetlerinin meşruluğu konusunda rahatlatmasının yanı sıra, bunların eşlerini de —en azından bazılarını— yatağında teselli etmiştir. Sonunda bunlardan Elizabeth Tilton adında biri, Beecher’ın cennete gitmeyi garantilemesine karşılık kendi durumunun kuşkulu olduğu düşüncesine kapılarak, Tanrı huzurunda günah çıkarması gerekirken, itirafını kocasına yaptı. Adam da Beecher’i mahkemeye verdi. Ancak jüri Beecher’ın suçlu olduğuna inanmadı. O günden bu yana da hiç kimse benzer bir durumda suç unsuru bulamamıştır.

Beecher’in, Spencer’le cennette buluşmayı umduğuna daha önce değinmiştik. Sanırım, ikisiyle de bir daha hiç karşılaşmak istemeyecek pek çok kişi vardır ve ben de bunlardan biriyim.

Kaynak: J.K.Galbraıth, Kuşku Çağı, trc: REŞİT AŞÇIOĞLU, Altın Kitaplar Yayınevi,1989, İstanbul, s:55-57

 

J. K. CALBRAITH VE ÇAĞDAŞ EKONOMİK DÜŞÜNCEDEKİ YERİ


Türkiye’de iktisat öğretimi yapan kuruluşların öğrencilere verdiği «okuma listeleri»ne bakarsanız, J. G. Gaibraith’in eserlerine rastlamayabilirsiniz. «İktisadi Düşünce» derslerinde belki bir iki saatlik süre ayıran öğretim üyelerine arada bir tanık olabilirsiniz; çoğunluk, ola ki, bunu da gerekli görmez, bu derste de «Yerleşmiş Teoriler»i yinelemekle yetinir. Öğrenci eğer yabancı dil bilmiyorsa ve kendi özel merakıyla yabancı kitap listelerini tarayıp bir rastlantıyla eserlerinden birini seçmiyorsa, Gaibraith’in ne ismini duyar, ne düşünce dünyasını bilir.

Yüksek öğretim kuramlarının dışındaki yayınlarda da Gaibraith’in ismine pek rastlanmaz. Türkiye’de geniş kitlede okuma alışkanlığının pek bulunmadığı, hele ciddi ve düşündürücü konuları kapsayan kitaplara fazla iltifat edilmediği bir sır değildir. Gaibraith’in çok sayıdaki kitaplarından hiçbirinin bugüne dek Türkçe’ye çevrilmemesi, bu bakımdan olağandır. Son 15 yılda «düşündürücü eserler» kapsamına girebilecek çevirilerse, Marksist yayınlarda yoğunlaşmış, hatta bu alanda pek düşündürücü olmayanlar bile Türkçe’ye aktarılmış, bunun dışındakiler çok kısır kalmıştır. Çağdaş iktisadi düşünce dünyasında, ders kitaplarının kapsadığı «Yerleşmiş Teoriler»le çevirilerin başlıca konusu olan Marksist yayınlar arasında kalan zengin bir alan da vardır. Galbraith, işte, Türkiye’nin ısrarla ihmal ettiği bu alanda yer almaktadır. Oysa, günümüz ABD’sinin iktisadi düşünce evreninde Galbraith özgün bir yere sahiptir; orta yaş üstündeki iktisatçı kuşağınca pek kabul edilmese de, genç iktisatçı kuşağını bu ülkede iyice etkilemeye başlamıştır.

ABD, XIX. yüzyılın ikinci yarısından itibaren iktisadi düşünce dünyasına büyük katkı yapan çok sayıda iktisatçı yetiştirmiştir. Ne var ki, bunların büyük çoğunluğu, kökeni XIX. yüzyıl Avrupa’sı (başta İngiltere, Fransa ve Avusturya) olan öğretiler ve okullar çevresinde toplanmıştır. Günümüzde Galbraith’in temsilciliğini yaptığı «Kurumcu»lar (Institutionalists), ABD iktisadi düşünce evreninin özgün bir akımıdır oysa. Bunalım, durgunluk ve savaş dönemlerinde etkinliğini iyice artıran bu düşünce akımı, 1950-70 döneminde gölgede kalmıştır. Nedeni, İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde, Batı kapitalizminin gelişme dinamiğinin, bunun sürekliliği konusunda yarattığı iyimserliktir; «yerleşmiş iktisat teorileri»nin sorunları açıklamadaki yeterliliğine inançtır. 1970’lerin başından itibaren dünya ekonomisinin içine girdiği enflasyon durgunluk işsizlik açmazı ve dış ödeme açıkları yerleşmiş inançlar konusunda kuşku uyandırmaya başlamıştır. Yerleşmiş iktisat teorileri yaşanan olayı açıklamakta yetersiz kalmakta, gelenekselleşmiş iktisat politikası araçlarıyla sorunlardan biri çözülürken, diğeri daha da ağırlaşmaktadır. Marksizmin ise yaşanan bu sorunlara bilinen tek bir yanıtı vardır; o da geçerli değildir. Sanıyoruz ki, bu bunalım döneminde «Kurumcu» düşüncenin ve Galbraith’in etkinliğinin artmaya başlamasının temel nedeni budur.

«Kurumcu» düşünce tarzının felsefi kaynağı, ABD’nin felsefeye özgün katkısı sayılan Pragmatizmdir; amaç, belirli bir ideolojik içeriği olan toplumsal değerler sistemine dayanmaksızın, gözlem ve istatistiksel araştırma yoluyla somut gerçeğe varmak; toplumsal ekonomiyi belirli bir an değil de, bir evrim sürecinde gözlemek; bireyler ve tekil firmalar yerine toplumun kurumsal yapısını temel öğe almaktır. XIX. yüzyılın ikinci yarısından itibaren ABD’li iktisatçıların bir bölümünü bu yöntemle toplumu ve ekonomiyi incelemeye götüren temel neden, yerleşmiş iktisat teorisindeki soyut düzenin, içinde yaşadıkları somut gerçekleri açıklayamamasıdır; önerdiği politika araçlarının yetersiz sayılmasıdır. Soyut teorideki mekanizmaların mükemmelliğinden somut gerçeklerin katılığına inebilen «Kurumcu»lar, Marksizmi de benimsememiş, terimlerine bile yabancı kalmışlardır; «reformcu» olmuş, fakat devrimci olmamışlardır. Nitekim, Galbraith de kendisinin bir reformcu olduğunu, devrimci olmadığını açıkça söylemektedir.

Pragmatik felsefe Galbraith’in düşünce tarzını biçimlendiren temel öğedir ve yayınlarına da yansımıştır. İdeolojik koşullandırmaların (toplumbilimlerin koyduğu sınırlar çerçevesinde) dışında kaldığı içindir ki, yerleşmiş teorideki varsayımların dışladığı olguları incelemesi; kurumsal yapıda zaman sürecinde ortaya çıkan değişmeleri izlemesi ve bunların politik sonuçlarını göstermesi, bunlara göre iktisat politikası araçları oluşturabilmesi; çağdaş dünyanın ve özellikle ABD toplumunun somut gerçekleriyle «Geleneksel Bilgelik» diye tanımladığı Yerleşmiş Teori arasındaki çelişkileri ortaya koyabilmesi söz konusu olabilmektedir.

Böyle bir düşünce çerçevesinden yola çıkan Galbraith, yerleşmiş iktisat teorisinin dışladığı ya da yeterince işlemediği birçok konuyu derinliğine işlemiştir. Çalışmalarının ağırlığıysa, dev çaptaki anonim şirketlerin egemen olduğu bir kurumsal yapıda ortaya çıkan sorunlar üzerinde yoğunlaşmaktadır: Güçlü şirketler,  güçlü sendikalar dünyasındaki karşılıklı denge; üretkenlik ya da etkinlik değil de «güç»le ilişkili olan gelir bölüşümü eşitsizliği; büyük şirketlerin yarattığı mal bolluğuna karşılık kamu hizmetlerinde yetersiz kalan refah toplumu; anonim şirketlerde mülkiyet ve yönetimin ayrılmasının iktisadi sistemi «sosyalleştirme» etkisi; bunların planlı dünyasında enflasyon olgusu ve bunun geleneksel iktisat politikası araçlarıyla çözülemeyeceği; uluslar-ötesi boyuttaki çokuluslu şirketlerin ortaya çıkması ve dünya ekonomisinde doğurduğu toplumsal iktisadi ve politik nitelikte sorunlar; güçlü büyük şirketlerin egemen olduğu bir kurumsal yapıda piyasa düzeninin yok olması ve bunun yerleşmiş iktisat teorilerini geçersiz kılması gibi konulara eğilerek, başta ABD olmak üzere, kapitalizmin yeni boyutlarını anlamamıza yardım etmektedir.

Dev çaplı anonim şirket olgusunu ve bunun ekonomisinin her kesitinde yarattığı değişmelerle yerleşmiş iktisat teorisini nasıl geçersiz kılmaya başladığını Galbraith, Amerikan Kapitalizmi, Refah Toplumu ve Yeni Sanayi Devleti başlıklı yapıtlarında ele almıştır. İktisat ve Kamusal Amaç adlı kitabındaysa yalnız büyük çaplı anonim şirket olgusunu değil, bunun dışında kalan toplum kesitlerini de sahneye getirmiş, uluslararası sistemi de içermiştir. Diplomat olarak da görev yapmış olmasının verdiği deneyimler ve gözlemlerle kaleme aldığı «Çin’den Bir Geçiş» Çin insanı, kültürü, ekonomisi ve devleti konusunda yazılmış, anlayışla dopdolu insancıl bir denemedir. «İktisat, Barış ve Kahkaha», «Liberal Saat» ABD toplumunun, öteki kitaplarında işlemediği yönlerini ele alan diğer iki yapıtıdır. Kuşku Çağı başlığıyla Türkçeye çevrilen bu kitaptaysa, Galbraith, iktisadi düşünceye katkıda bulunan büyük düşünürlerin kişiliğini, çevresini, görüşlerini ve etkilerini tanıtmaktadır. Bir diğer kitabında, Galbraith bunlar için, «Bu fikirleri yaratan adamlara çok saygım olsa da, iktisadın temel fikirlerini hiç önemsemiyorum,» demektedir. Öğretilerin kalıpları içinde kalan teorileri yineleyen kitaplar dizisine bir yenisini eklemeyi yeğleyenlerden farklı olarak, Galbraith’in bu teorileri yaratan düşünürleri incelemesinin nedeni de bu olsa gerekir.

Galbraith renkli ve kolay anlaşılır bir yazar olduğu için kitapları geniş okuyucu kitlesine ulaşabilmektedir. Yalnız iyi bir yazar olmakla kalmayıp, konulara insancıl yaklaşımı ve engin küitürü olan bir toplumsal reformcudur; keskin bir toplumsal gözlemci ve gözlemlerinden vardığı sonuçları kitapların bize öğrettikleriyle karşılaştırıp, geleneksel bilgilerin nerelerde eskidiği ve işe yaramaz hale geldiğini gösteren bir araştırmacıdır; kafasını her türlü koşullandırmadan arındırarak somut gerçeği bulmaya çalışan özgür bir düşünürdür; her yeni kitabında, daha önceki kitaplarında eksik ya da yetersiz bulduğu tartışmalarını bir özeleştiriden geçiren, daima daha iyi ve daha doğru olanı bulmaya çalışan yorulmaz bir öğrencidir.

Tarihsel kültür mirası, aile ve okul eğitiminin niteliği, son yıllardaki koşullandırmalar Türk insanını, çoğunlukla tek yönlü düşünmeye, daha doğrusu, tek yönlü koyu bir inanca bağlanmaya itmektedir. Özgür düşünce, karşılıklı tartışma yoluyla daha doğru, daha iyi olanı arama çabası, edindiği bilgi konusunda kuşku duyma, bilgisini somut gerçeklerle sınamadan geçirme, çevresinde sürüp giden toplumsal iktisadi siyasal nitelikteki olayları, edindiği bilgiyi kullanıp açıklamaya çalışma, ne yazık ki, aydınlar katında bile çok yaygın bir alışkanlık değildir. Oysa, «düşünce özgürlüğü» bu alışkanlığı olağanlaştırmak için demokrasinin ayrılmaz bir öğesi sayılır. Demokrasinin «düşünce özgürlüğü» ortamında yeşeren Galbraith gibi düşünürler, belki de en çok bu açıdan Türk okuyucusuna tanıtılmalıdır.

Prof. Dr. Gülten KAZGAN
İstanbul İktisat Fakültesi
Öğretim Üyesi

Kaynak: J.K.Galbraıth, Kuşku Çağı, trc: REŞİT AŞÇIOĞLU, Altın Kitaplar Yayınevi,1989, İstanbul, s: 9-12

İKTİSADÎ SİSTEMLER ve KURALLARI


Piyasada mal ve hizmetlerin fiyatlarının nasıl belirleneceği, millî gelir ve servetten bireye düşecek payın belirtilmesi, bireyin satın aldığı malların miktarının enflâsyon veya deflasyon (fiyat düşmesi) etkisiyle nasıl bir seyir takip edeceği, işsiz mi kalınacağı yoksa iş koşulları düzelerek daha yüksek bir gelir mi elde edileceği soruları iktisadî hayata üretici ve tüketici olarak katılan her bireyi bütünüyle ilgilendirmektedir. Bütünüyle ilgilendirmektedir. çünkü maddî hayatımızın devamı, iyileşmesi veya kötüleşmesi ancak bu soruların çözümüne bağlıdır. Bundan dolayı demokratik bir toplumda, bu kadar hayatî bir sorunun çözüm yollarının belirlenmesinde bireye istediği iktisadî sistemi serbestçe seçme hakkı tanınmalıdır. Birey dilerse liberal sistemi, dilerse sosyalist sistemi seçebilmelidir.

Bireyin iktisadî faaliyetlere katılmasıyla kendiliğinden ortaya çıkan bu sorunların çözümü, her iki iktisadî sistemin de görevidir. İlki, çözüm yolu olarak iktisadî alanda piyasa mekanizmasını ve hukukî alanda serbest teşebbüslerin özel mülkiyette oluşunu; ikincisi ise iktisadî alanda plânlamayı ve hukukî alanda da işletmelerde devlet mülkiyetini kabul etmektedir. Kapitalist-liberal sistemi tutanlar, özel mülk sahibi serbest teşebbüsün fiyatların göstergesi altında, piyasa için en uygun malları üreteceklerine inanmaktadırlar.

Sosyalist sistemi savunanlar ise, devletin sahip olduğu işletmelerin, fiyat göstergesine bağlı olmadan, hazırlanacak ekonomi çapındaki plânlara göre, üretimi yürüteceklerine güvenmektedirler. Bilinen bir şey varsa, o da her iki sistem, ayrı yollardan olsa bile, bireyi ilgilendiren iktisadî sorunların çözümünde başarı sağlayabilir. Bundan dolayı, demokratik ülkelerde, hangi iktisadî sistemin seçileceği bir tek seçicinin kişisel kararlarına bırakılamaz. Ancak halkın kişisel siyasal eğilimleri seçilecek iktisadî sistemi belirleyebilir.

Her iktisadî sistemin gözetmek zorunda olduğu kurallar vardır. Kapitalist- liberal sistemde bireycilik, serbest rekabet ve özel mülkiyet oyununun kurallarındandır. Bu sistemi uygulamak isteyen siyasal organ, denilen kurallara uymazsa, sistemin sağlıklı olarak işleyeceğini ummak boşunadır. Kâr amacına göre hareket etmekte olan müteşebbisin ürettiği malın fiatına konulan narh, malı piyasadan kaçırır, karaborsada ortaya çıkarır. Piyasada beliren emek fiatının üstüne çıkarılan bir ücret düzeyi müteşebbisi bir kısım işçilere yol vermek durumunda bırakır. İşsizlik artar. Kapitalizm kendi kurallarını bozan bir müdahaleciliğe düşmandır, onunla bağdaşamaz.

Sosyalist sistemin de kendine has kuralları vardır Sosyalistleştirilmiş sanayi dallarında güdülen amaç, genel bir plâna göre hazırlanmış, ülkenin iktisadî çıkarlarıdır. Bu amaç unutulup, firmalar piyasada kârlılık esasına göre davranırlarsa, kurulan plânın allak bullak olacağı aşikardır. Sosyalistleştirilmiş firmalar liberal bir ortam içinde yaşayamaz. Memleketin iktisadî çıkarlarını sağlayacağı umulan yatırımlar dururken, eldeki tasarrufların liberal esaslara göre başka üretim alanlarına aktarılması ülkenin yatırım fonunu zayıflatır, plânın gerçekleştirilmesi önlenir. Bütün bu söylenenlere başka bir sürü sebep daha eklenirse, sosyalist sistemin liberalizmle bağdaşamayacağı açıkça gözükecektir.

Demokrasiyi benimsemiş bir ülkede, halkın çoğunluğunun oyuyla iktidara gelen bir hükümetin, seçilen iktisadî sistemin kurallarına uyması şarttır. Bu kurallar çiğnenemez, aksi halde sistem intikam alır. Halk Partisi’nin «beşyıllık plânları» arkasında bir sözde sosyalizmin gizli oluşu, Demokrat Parti’nin «serbest teşebbüs» efsanesinin arkasında da bir sözde liberalizmin saklı oluşu bilinen bir durumdur. Fakat bu iki ayrı sistemin her iki parti tarafından soysuzlaştırılarak uygulanışı Halk Partisi’ni bozuk bir devletçiliğe, Demokrat Parti’yi ise ne idüğü belirsiz bir müdahaleciliğe götürmüştür. Tartışmasız kabul edilen ve on yıllık evrelerle arka arkaya yürütülen bu sözde iktisadî sistemlerin başarısızlığı, kısacık ömürleriyle önümüzdedir. Hangi yoldan olursa olsun, Halk Partisi iktidarını Demokrat Parti’ye, Demokrat Parti de iktidarını geçici hükümete devretmek zorunda kalmıştır.

Bütün bu söylenilenlerden salt iktisadî sistemlerin liberal ya da sosyalist olsun başıboş bırakılmasının gerekli olduğu sonucunun çıkarılması hatalıdır. Her partinin, seçilen iktisadî sistem içinde kalması koşuluyla, bir iktisat siyaseti izleyeceği doğaldır. Fakat bu iktisat siyaseti izlenirken verilen kurallardan ayrılmamak gerekir. Halk Partisi’nin sanayileşme iktisat politikasını tarım kesiminin sömürülmesi ile gerçekleştirdiği, Demokrat Parti’nin enflâsyonla kalkınma siyasetinin de işçi ve orta sınıf halkın ezilmesi pahasına elde edildiği bir gerçektir. Bundan dolayı geçici evrim (inkılâp) hükümetinin de, kabul ettiği iktisadî sistem sınırları içinde, sistemin kurallarına uyması lüzumuna işaret etmek isteriz. Bir aylık bir geçmişiyle izlediği ve izleyeceği iktisat siyasetinin niteliği hakkında henüz bir bilgimiz yoksa da şimdiki para, kredi ve vergileme alanında aldığı kararlarla, geleceğe ait plânlama siyasetinde atacağı adımların pek hesaplı olması gerekmektedir. Oyunun kurallarının bozulması halinde oyun yanlış oynanmış olur. (Dünya Gazetesi, 6 Temmuz 1960. ) sh:912

Kaynak: Sencer DİVİTÇİOĞLU, Geçivermiş Gelecek, Bağlam Yay, Kasım, 1991, İstanbul

 

THEY LİVE / Yaşıyorlar (1988)


Önemli mesajları olan bir film
Seyretmeyenler için

Yönetmen: John Carpenter      

Senaryo: Ray Nelson, John Carpenter  

Ülke: ABD

Tür: Aksiyon, Korku, Bilim-Kurgu, Gerilim

Vizyon Tarihi: 01 Mart 1990 (Türkiye)

Süre: 93 dakika

Dil: İngilizce

Müzik: John Carpenter, Alan Howarth

Nam-ı Diğer: John Carpenter’s They Live | They Live!

Oyuncular Roddy Piper ,Keith David, Meg Foster ,   George ‘Buck’ Flower ,Peter Jason

Özet

Hayatını sürdürebilmek için yolu büyük şehre düşen John bir inşaatta çalışmaya başlar. Orada tanıştığı arkadaşı onu yaşadığı mahalleye götürür ve John orada korkunç bir keşif yapar. Tüm dünyan uzaylılar tarafından istila edilmiştir… Ve tek sahip olduğu onları görebildiği gözlüğü ve tüfeğidir.

Genel Yorum:

- Öngörülerine göre 2025 yılında tüm dünya gizli mesajlar aracılığıyla kontrol altına alınacak. 2011’deyken bunun ne etkili boyutlara ulaştığını görebilmek zor değil. Yeni neslin TV, internet başında kuruyup gittiğini görmek içler acısı… Facebook’taki büyük bir sayfa milyonlarca kişiyi kontrol edebilecek düzeye ulaştı. TV haberleri ne derse koyun diye tabir edilenler çobanına ‘itaat et’memek için bir gerekçe göstermez. Şöyle bir dünyaya yukarıdan bakın: İnsanlar sabah-akşam aynı saatlerde iş telaşı içindeler, kimileri ekran karşısında zombiye dönmüştür, kimileri taraflı bir gazetenin her dediğine inanır vb… Zombilerin Şafağı filminde de benzer bir eleştiri vardı, günümüz insanların ruhsuz birer bedene dönüştüğünü vurguluyorlardı. They Live’da da buna benzer bir olay var. Olayı öyle bir eleştirmişler ki bu hale gelebilmemiz için ancak uzaylıların kontrolü altında olmamız gerekiyor, yani kendi kendimizi bu hale getirmemiz trajikomik halde deniliyor. Film bir bakıma ‘uyanma projesi’ amacı taşıyor denilebilir.

- Dergi, afişlerdeki gizli yazılar dahihaneceydi. İndirim ilanını görür görmez geceden sıraya giren kişileri ekranlarda sıkça görmüşüzdür. Bunu iyi bir şeymiş gibi gösteren kanallar ayrı bir mesele zaten. Gerçekten de sanki bir güç insanları kontrol altına almayı hedefliyormuş gibi… Dikkat ettiyseniz genelde tezgahtarlar, alışveriş yapanlar, kuaföre para döken kadınlar uzaylı olarak gösteriliyor. Efendimiz olan şeyin para olduğuna vurgu yapılıyor. Uzaylılar falan hikâye, ama şu bir gerçek ki “Onlar yaşıyorlar, biz uyuyoruz!”

Eleştiriler için
https://eksisozluk.com/they-live–40500

THE PERVERT’S GUİDE TO IDEOLOGY
Normüstü İnsanın İdeoloji Rehberi (2012)

Filmden

Seni aldatmak için dillerini kullanıyorlar. Zehir dudakları üzerinde. Ağızları, acı ve lanetlerle dolu. Gözlerinde Tanrı korkusundan eser yok. Liderlerimizin kalplerini ve beyinlerini aldılar. Zengini ve güçlüyü yanlarına aldılar. Gerçeği görmememiz için bizi kör ettiler. İnsan ruhu baştan çıkarıldı. Neden aç gözlülüğe tapınıyoruz?

Çünkü görüş sınırlarımızın dışında bizi onlar besliyor. En yüksektekilere kadar, doğumdan ölüme kadar onlar, bizim sahibimiz. Bize sahipler. Bizi kontrol ediyorlar. Onlar bizim efendilerimiz. Uyanın! Onların hepsi etrafınızda.

**

Bazen televizyon izlediğimde kendimi kaybediyorum. Kendimi büyük bir yıldız gibi hissediyorum. Ya da kendi şovumu yapıyor gibi hissediyorum. Ya da kendimi haberlerde limuzinden inerken hayal ediyorum. Yapmam gereken tek şey ünlü olmak. İnsanlar beni izliyorlar. Ve beni seviyorlar. Asla yaşlanmıyorum ve asla ölmüyorum.

**

Detroit’de karım ve iki çocuğum var. Onları 6 aydır görmüyorum. Çelik fabrikaları insanları kovuyorlardı. Sonunda battılar. Çelik fabrikalarında çalışmayı bıraktık. Kendilerine ne verdiler biliyor musun?

 Zam.

Altın kural: Altına sahip olan adam kuralları koyar.

Bir fabrika daha kapatırlarsa kahrolası yabancı arabalarını mahvedeceğiz.

 – Biraz daha sabırlı olmalısın.

 – Artık sabrım kalmadı.

Tüm mesele sanki çılgınca bir oyun gibi. Seni başlangıç çizgisine koyuyorlar. Oyunun adı: Hayata karşı yarış!

 

Herkes kendisi için çabalıyor ve senin de aynı şeyi yapmanı bekliyorlar.

Yapabileceğin her şeyi yap. Ama unutma ki; ben de seni mahvetmek için en iyisini yapacağım.

 – Peki nasıl başaracaksın?

 – Para için ağır işler yapıp şansımın dönmesini bekleyeceğim.

Amerika’ya inanıyorum. Kuralları takip ediyorum.

**

İçgüdülerimiz farklı bir şekilde yönetiliyor. Bilinç altımızda yapay olarak kandırılarak yaşıyoruz.

Eylem, sekiz ay önce, olayı kaza sonucu fark eden küçük bir grup bilim adamı tarafından başlatıldı. Fakirler ve alt sınıflar büyüyor. Adalet ve insan hakları yok oluyor. Acımasız bir toplum yarattılar ve biz kasıtsız suç ortaklarıyız. Kural koyma amaçları, bilinci yok etme altında yatıyor. Bizi transa geçirdiler. Bizi kendimize ve diğerlerine göre farklılaştırdılar. Yalnızca kendi çıkarlarımıza odaklanmış durumdayız. Lütfen anlayın. Onlar keşfedilmedikleri sürece güvendeler. Bu, onların hayatta kalma yöntemleri. Bizi uyutuyorlar, bizi bencilleştiriyorlar.

  • Bizi durgunlaştırıyorlar.

 – Bunları nerenden uyduruyorsun!

**

Uyuyan orta sınıf üzerinde duruyorlar.

Gittikçe daha fazla insan fakirleşiyor.

Biz onların sığırlarıyız.

Kölelik için kullanılıyoruz.

**

ONLAR YAŞIYOR BİZ UYUYORUZ

**

- Şimdi gitmem gerek. Belki başka bir zaman.
Bu dünya beni kör etmiş olabilir ama Tanrı görmemi sağladı. Geri geleceksin. Sözüme geri geleceksin.

**

Her zamanki gibi, insanların çoğu gördükleri rüyadan sonra çıldırıyorlar.

Gerçeği bilmek ister misiniz?

 Bu saçmalık her yüzyılın sonunda oluyor. Sadece insanlar gelecekle yüzleşmekten korkuyorlar. Neler oluyor?

**

Şu anda bir işim var ve onu kaybetmemeye çalışıyorum.

Sürekli beyaz bir çizgide yürüyorum. Kimseyi rahatsız etmiyorum. Kimse de beni rahatsız etmiyor. Siz de aynısını yapmaya başlasanız iyi olacak.

Yolun ortasındaki çizgi. Bu sürülecek en kötü yer.

**

Bizi rahat bırakın! Sizi tanıyoruz.

“Ölümün gölgesindeki vadide yürümeme rağmen şeytandan korkmuyorum.”

**

Birileri Üçüncü Dünya Savaşı’nı mı başlatmak mı istiyor?

**

Gözlüksüz olarak  gördüğün  reklam panosu

 

itaat et gerçeği

Gözlüklü gördüğün reklam panosunun gerçeği “İTAAT ET İTAAT ET”

itaat et

Görünen Tabela

GörünenGördüğümüz Tabelanın Aslı (Bağımsız Düşünce Yok)

Bağımsız Düşünce Yok  (2)

Gördüğümüz Bürokrat

görünen bürokrat

Görünenin Aslı

gerçek bürokrat

İTAAT ET

İTAAT ET

EVLEN VE ÇOĞAL

Bağımsız Düşünce Yok

TÜKET

SATIN AL

İTAAT ET,

UYKUDA KAL,

İTAAT ET

OTORİTEYİ SORGULAMA

**

BU SENİN PARAN

bu senin tanrın

ASLINDA BU SENİN TANRIN

Bu senin tanrın

**

Uzun boylu bir erkek, görüş gözlüğü takıyor. Sırrımızı görüyor.

**

Tüm dünya tehlikede. Onlar her yerde. Onları sadece bu özel gözlükle görebilirsin. Bu şeyler tarafından kontrol ediliyoruz. Ne olduklarını ya da nereden geldiklerini bilmiyorum ama onları durdurmamız gerek.

**

- Tamam. Hiçbirimizin gözlüksüz göremeyeceği bir şeytan gücüyle savaşıyorsun.

 – Al ve bak.

 – Eğer gözlüklerinden bakmamı istiyorsan, bakarım. Senin gördüğün şeyi görmesem bile, nasıl olsa onu göreceğim.

 – Kendi seçimini kendin yaptın.

 – Bu benim seçimim değil, senin seçimin.

**

Tak şu gözlükleri bir kere.

 – Benden uzak dur!

-Senin ve ailenin hayatını kurtarmaya çalışıyorum.

-Sen kendi hayatını bile kurtaramıyorsun! Sana bir seçenek sunuyorum.

Bunları tak ya da bu çöp kutusunu yemeye başla.

**

Kes şunu! Gözlükleri tak.

Dostum, sana bu işe karışmak istemediğimi söyledim.

Lanet olası aptal! Al ve bak. Tak şunu. Hayır! Üzgünüm.

Gözlükleri tak!

Tak şunları!

 Canın cehenneme!

Bak! Her yerdeler.

Bizi görebiliyorlar.

Sıkı dur.

Rüyadan uyanan ilk kişi sen değilsin.

Bu da ne?

Kardeşim, hayat bir fahişe gibi.

**

Tek görenler biz olamayız. Bunları yapan insanları bulmamız gerek. Evet, aralarında hala yaşayanlar varsa tabii.

**

Uzun zaman önce her şey çok farklıydı. Babam beni nehre götürüp bana güç ve zaferi anlatmıştı. Kurtuldum. O değişti. Kabalaştı. 13 yaşımdayken kaçtım. Bir keresinde eski büyük bir usturayla beni kesmeye kalktı. Onu boğazıma dayadı. “Baba, lütfen.” dedim. Ama o bir ağacı keser gibi ileri geri hareket etmeye devam etti. Belki de şu dışarıdaki şeyler her zaman bizimle birlikteydi. Belki de birbirimizden nefret ettiğimizi, birbirimizi öldürdüğümüzü kendi soğuk kalplerimizden beslendiğimizi görmek hoşlarına gidiyor. Ona haberlerim var. Ödeme zamanı. Çünkü ben artık babasının küçük oğlu değilim.

**

DÜNYANIN BİR UYANMA ÇAĞRISINA İHTİYACI VAR.

BU ÇAĞRIYI BİZ YAPACAĞIZ.

**

- Herhangi bir sorun var mı?

 – Hayır. Şehir bizi arayan polislerle dolu. Ve polislerin çoğu insan. Hükümete meydan okumaya çalışan komünistler olduğumuz söylendi. Ve bazıları üye oluyorlar.

 – Yani insanların onlara katıldığını mı söylüyorsun?

 – Çoğu çıkarları için katıldı. Terfi alıyorlar, banka hesapları kabarıyor, yeni evler, arabalar  Mükemmel değil mi?

 Zengin olmak için her şeyi yaparız. Floritkarbonlar 1958’den bu yana arttı. Yeryüzü yeni bir iklime giriyor. Bizim atmosferimizi kendi atmosferlerine çeviriyorlar.

 – Bu şeyler ne istiyor?

 Neden buradalar?

 – Onlar serbest girişimciler. Yeryüzü gelişen başka bir gezegen. Onların üçüncü dünyası.  gezegeni tüketip, bir diğerine geçecekler. Kayıtsızca yayılıyorlar. Onlara göre hayvan olabiliriz, yiyecek olabiliriz. Ama aslında onlar için birer malız. Bir hücum birimine ihtiyacımız var. Onların üstesinden gelecek birileri.

 – Mevcut.

 – Hiç aniden kaybolduklarını gördünüz mü?

 Bir kez.

**

2025 yılına kadar sadece Amerika değil, tüm gezegen bu güç birliği ile koruma altına alınacak. Çıkarlar bizim ve sizin için önemli. Güçlü, seçkin insanlar. Yayılmamız için ihtiyacımız olan kaynakları bize verdiniz. Karşılığında her birinizin kişisel geliri büyüdü. Yalnızca bu yıl ortalama %39. Ve şimdi, daha büyük bir galibiyet kazandığımız haberini aldım. Yer altı terörist şebekesi yok edildi. Durum normal haline döndü.

**

Operasyonun beyinleri burada. Sinyaller bir uydu yoluyla tüm dünyaya yayılıyor.

**

Bekleyin çocuklar, büyük bir hata yapıyorsunuz.

 – Hatayı sen yaptın.

 – Hayır, beni dinlemelisiniz. Anladığınızı sanmıştım. Bu sadece iş. Hepsi bu. Hala anlamıyorsunuz değil mi çocuklar?

Artık ülkeler yok. Artık iyi adamlar yok. Tüm oyunu yönetiyorlar. Tüm gezegene sahipler. İstedikleri her şeyi yapabilirler. Bir değişim için bu bile iyi. Eğer onlara yardım edersek para kazanmamız için bizi rahat bırakacaklar. Siz de iyi bir yaşamdan faydalanabilirsiniz. Bunu herkes ister.

 – Bunu senin gibilerle yap.

 – Sorun ne?

 Hepimiz her gün çıkarımız için, kazanmak için bunu yapıyoruz.

**

GÜNAHLAR ORTAYA DÖKÜLDÜĞÜ ZAMAN

******************************

BİLİNÇALTINA ETKİ EDENLER
(SUBLİMİNAL)

 

UKLAD ZAMKNİETY / Kapalı Devre (2013)


Yönetmen: Ryszard Bugajski    

Senaryo: Miroslaw Piepka, Michal Pruski          

Ülke: Polonya

Tür: Aksiyon, Suç, Dram

Vizyon Tarihi: 05 Nisan 2013 (Polonya)

Süre: 100 dakika

Dil: Lehçe

Müzik: Shane Harvey   

Çekim Yeri: Gdansk, Pomorskie, Poland

Oyuncular:    Janusz Gajos, Kazimierz Kaczor, Wojciech Zoladkowicz,    Robert Olech,    Przemyslaw Sadowski

Hakkında/Özet

“The Closed Circuit” [Kapalı Devre] – Gerçek olaylardan esinlenerek kurgulanmış merak uyandırıcı ve güçlü oyunculuklara sahip bir siyasi gerilim filmidir.

Film, hırslı yeni üç genç girişimci Navar isimli bir elektronik şirket kurmaları ile şehrin kemikleşmiş güçlerinin entrikalarına kurban gidişleri, Polonya’nın Gdansk şehrindeki hırsları ve yozlaşmaları konu edilmektedir.

Yeni girişimcilerin başarısını kabul edemeyen zenginler kulübü [Offshore Holding] önce Navar firmasını 10 milyon € satın almak isterler. Alamayınca adamları olan Savcı Andrzej Kostrzewa ( Janusz Gajos ) yı kendi emelleri için kullanırlar.

Filmin adından da anlaşılacağı üzere “Kapalı devre” ye dahil olmak için ya köle olmak veya belalara hazırlanmak gerekir. Uydurma ihbarlar ile genç girişimciler aileleri ile mağdur oldukları gibi hapsi boylarlar. Piotr Maj’ın hapishanede tecavüze uğraması ve intihar teşebbüsü, Grzegorz Rybarczyk’in eşininin çocuğunu düşürmesi,  gibi örnekleme olaylar haksızlığın/zülmün boyutunu göstermeye yeterli olur zannediyorum.

 Neticede bir TV muhabirinin yardımı ile girişimciler hakkındaki Navar soruşturması 7 yıl gibi zamandan sonra 2013 yılı sonlarında olumlu şekilde neticelenip suçsuz oldukları ispatlanır.. Tutukluluk dönemleri ve uğradıkları zarara karşı devletten 10 bin tazminat alırlar. (Ama neye yarar ki)

Savcı Andrzej Kostrzewa ( Janusz Gajos ) , kötü bir koca ve baba, açgözlü zengin, avcılık gibi merakları olan bir kötü adam profili çizmesi, polisin bu entrikalarda alet oluşlarını görünce insanın içi burkuluyor. Olayı soruşturan Kamil Slodowski [Wojciech Zoladkowicz]’nin dürüstlük adına işkenceye alet oluşunu da nasıl yorumlarsınız bilemiyorum.

Her şey bir yana kapalı devre içinde hatalı ve yanlı soruşturmanın sebepleri olan Savcı Kamil Slodowski Temyiz Cumhuriyet Savcılığı’na terfi etmesine, Andrzej Kostrzewa’nın hala Bölge Temyiz Cumhuriyet Başsavcılığında Savcısı olmasına ve şirketin üzerine komplo kurulmasına yardım eden Vergi Dairesi başkanı Miroslaw Kaminski’ninde emekli ve bir uzman denetçi olarak çalışmasına şaşırabilirsiniz.

Ayrıca filmde mason kulüplerine ve illuminatiye göndermeler olarak kabul edebileceğimiz anti – Semitizm ve anti – Polonism mevzuları bulunmaktadır.

 

THE AVİATOR /Göklerin Hâkimi (2004)


Okullarda öğrencilere seyrettirilmesi gereken bir film.

Yönetmen: Martin Scorsese     

Senaryo: John Logan    

Ülke:   ABD, Almanya 

Tür: Biyografi, Dram

Vizyon Tarihi: 18 Şubat 2005 (Türkiye)

Süre: 170 dakika

Dil: İngilizce

Müzik: Howard Shore  

Oyuncular: Leonardo DiCaprio,    Cate Blanchett, Kate Beckinsale, John C.  Reilly ,Alec Baldwin

Özet

Vizyona girdiği sene büyük ses getiren Martin Scorsese’nin yüksek bütçeli yapımı The Aviator, bizleri ABD’nin en zengin adamlarından biri olan Howard Hughes ile tanıştırıyor. Havacılık aşığı, obsesif bir adam olan Hughes’in çalkantılı yaşamı, çalışma azmi ve başarı hikayesi iddialı bir şekilde gözler önüne seriliyor. Başrolüne Scorsese’nin esas adamı Leonardo DiCaprio’yu taşıyan film, kendisi için başarılı bir biyografik çalışma tanımını kullanmamızı sağlıyor.

ABD’nin en büyük petrol zenginlerinden olan Howard Hughes, aslında bu işlerin hiçbiriyle ilgilenmeyen biri. Onun tek bir tutkusu var, o da uçmak. Gökyüzüne olan bu ilgisi yaşamındaki her ana işlemiş. Servetinin büyük bir bölümünü harcayarak çektiği ve o zamanların en yüksek maliyetli yapımı olan Hell’s Angels filmi, göklere duyduğu aşkın en büyük kanıtlarından. Daha sonra kurduğu havayolu şirketiyle dünyanın en büyük firmalarından biri olan PAN AM’a kafa tutması, bu tutkusunun aynı zamanda inat dolu bir rekabete dönüşebileceğini de gözler önüne sermekte. Azmi sayesinde kafasına koyduğunu gerçekleştirene kadar uğraşırken karşısına çıkan engeller onu durdurmaya pek yeterli olmuyor. Bu rekabetçi yapısı Hughes’a bir servet kaybettiriyor belki ama dünya havacılığına da inanılmaz artılar kazandırıyor. Sahip olduğu her şeyi gökyüzü aşkı için feda etmekten çekinmeyen bu adam, dünya havacılığının sınıf atlamasındaki en büyük rolü oynuyor.

Bu kadar büyük başarısının yanında hastalıklı bir tarafı da var Hughes’in. Öyle büyütüldüğünden midir bilinmez, Obsesif Kompulsif Bozukluk mağduru. Mikrop kapma korkusundan sürekli ellerini yıkaması, insanlarla hiçbir şeyini paylaşmak istememesi,her şeye mükemmeliyetçi yaklaşarak beğenmemesi gibi takıntıları birlikte yaşamak zorunda olduğu birer lanet gibiler. Bu aşırı kontrole dayalı paranoyalarının zamanla hayatını ele geçirmesine engel olamıyor. Hastalığı öyle boyutlara ulaşıyor ki, kafayı yemeye başlıyor Hughes. Bu kadar saplantılı ve hastalıklı bir insanın son derece başarılı bir iş hayatına sahip olması da ayrı bir tezat oluşturarak bizleri şaşırtmıyor değil hani.

Hughes’in kadınları da ayrı bir mevzu. Dönemin neredeyse bütün ünlü hanımefendileriyle ilişkisi olmuş. Katharine Hepburn, Ava Gardner ve Ginger Rogersgibi dönemin efsane isimleri bir şekilde Hughes’in hayatından geçmiş. Ancak ne yazık ki çapkınlığı dillere destan olan bu zengin adam, iş hayatındaki başarısını aşk hayatına yansıtamamış. İşe aşırı düşkünlüğü kadınlarıyla arasını açmış. Hastalığından kaynaklanan takıntılarını zaman zaman geri plana atmasını sağlayan bu gönül ilişkileri, The Aviator’da da geniş bir yer bulmakta.

Leonardo DiCaprio filmde tek başrol olarak çıkıyor karşımıza. Özellikle Hughes’in kafayı yediği sahnelerde oldukça etkileyici bir oyunculuk çıkardığını söylemek gerek. Muhteşem bir kadın olan Kate Beckinsale’i de Ava Gardner rolünde görme şansımız oluyor. Ancak The Aviator’un gerçek yıldızının kesinlikle Katharine Hepburn’ü canlandıran Cate Blanchett olduğu su götürmez bir gerçek. Hepburn’ün mimiklerini ve özellikle aksanını kusursuz bir şekilde uygulayarak unutulmaz bir performans sergileyen Blanchett, The Aviator’un o seneki Oscar töreninden başarıyla çıkmasını sağlayanların en başında yer almıştı. The Aviator aday olduğu 11 dalın 5’inde ödülü kucaklarken, Blanchett de “En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Oscarı”na uzanmıştı.

The Aviator, Scorsese’nin hoş işlerinden bir tanesi. İş adamı, yatırımcı, yapımcı, yönetmen Howard Hughes’in çalkantılı yaşamını mümkün olduğunca derin ve ayrıntılı işlemeye çalışmış. Senaryoda Hughes’in ölümüne yer vermemiş belki –ki kendisi çok sevdiği göklerde ölmüştür- ancak genel anlamda başarılı bir iş çıkarmış. Kendisinin suç temalı filmlerini izlemeye alışmış olsak da böyle bir biyografiden alnının akıyla çıktığını söyleyebiliriz. Ünlü yönetmen Christopher Nolan’ın da bir Howard Hughes biyografisi çekmeye hazırlandığı şu zamanlarda (sonra vazgeçtiğini söyledi ancak çıkmadık candan ümit kesilmez:)) hala izlememiş olanlar için güzel bir seçenek The Aviator. Eğer biyografi de seviyorsanız ilgilinizi çekecek.

Erişim: http://pispapaz. com/2012/09/12/the-aviator/

Filmden

Hughes: Nasıl bir uçak bu?

Jack:  DC-3 modelinin 21 koltuğu ve 14 ranzası var.

 – Daha büyük bir şey mi istiyorlar?

  50 koltuk ve 3650 metreye çıkma kapasitesi. Yo yo, 6000 metre. Düşünsene. 6000 metreye çıkmak ne sağlar?

  – Daha az türbülans.

 – Çünkü hava akımlarının üstünde olur. Jack, biz de bunu yapmak istiyoruz. Bugüne kadar nüfusun sadece % 1’i uçağa bindi. Çünkü korkuyorlar. Haklılar da… 2100 metrede beşik gibi sallanıyorsun. Hava akımlarının üstünde uçabilen bir uçak yaparsak herkesin kendini güvende hissetmesini sağlayabiliriz. Ülkenin, hatta dünyanın dört yanına, hava akımlarının üzerinde uçmayı başaracak bir uçak. Gelecek budur işte.

 – Duydun mu beni?

 – Evet. Yönetim kurulu buna destek vermezse ben de karışmak istemiyorum.

 – Destek verirler mi?

  – Bilmiyorum.

 – Finansal durumun nedir?

  – Pek parlak değil.

 – Geçen yılın bütçe açığı?

  – 770.000 dolar.

 – Kaçtan satılıyor?

  – Hisse senedinin tanesi 8 dolardan. Şimdiye kadarki en düşük fiyat, değil mi?

  Ben yapabilirim.

 – Ne yapabilirsin?

  – Satın alırım.

 – Havayolunu satın mı alacaksın?

  - Tanrı aşkına birkaç bürokratın uçağı yapmamıza engel olmasına izin veremeyiz. Detayları istiyorum. Hisselerin çoğunluğuna sahip olmak kaça patlar?

  Aşağı yukarı 15 milyon dolar. Çok para, değil mi?

  Noah Dietrich’i ara. Hisse satın almaya başlasın.

Bekle Howard. Emin misin?

  Beş dakika düşünmek istemez misin?

  Çok büyük bir plan bu Jack. Bu işin peşini bırakmaya niyetim yok.

**

  Kate?

  Uzun zamandır, iyi kötü şöhret sahibiyim… Bunun gerçekten ne demek… olduğunu biliyor musun?

  “Cehennem Melekleri” nedeniyle ben de basınla çok uğraştım. Alışkınım. Emin misin?

  Howard, biz… diğer insanlar gibi değiliz. Çok rahat yanlış anlaşılabiliriz. İnsanları yanımıza çok yaklaştırmamalıyız. Değilse bizi birer canavara çevirecekler. Buraya giremezler. Burada güvendeyiz. Onlar her yere girebilirler. Kardeşim intihar ettiği zaman cenazesinde bile gazeteciler vardı. Bu işin hiçbir ahlakı yok.

Biliyor musun, bazen öyle şeyler hissediyorum ki Katie. Öyle şeyler düşünüyorum ki gerçekte var olmayan şeyler, orada olmayan şeyler hakkında çılgınca düşünceler… Evet. Bazen gerçekten aklımı kaçırdığımı düşünüyorum. Eğer aklımı kaçırırsam kör olup da uçmaya çalışmak gibi olacak. Anlıyor musun?

  Bana uçmayı sen öğrettin, Howard. Her şeyi bana bırak.

**

DÖRT GÜNDE DÜNYA TURU

Tüm rekorları alt üst etti Jules Verne’in rüyalarını bile geride bıraktı. New York’tan New York’a, dünya çevresini 4 günde dolaştı Wylie Post’un rekorunu 3 gün farkla kırdı. Hughes’un Lockheed tek pervaneli uçağının inişi ile Havacılık tarihi yeniden yazıldı. Büyük havacı! Gerçek bir öncü! Lindbergh’in yarı zamanında New York’tan Paris’e, sonra da Moskova’ya uçtu. 35 saatte New York’tan Sibirya’ya. 60 saatte New York’tan, yolculuğun en tehlikeli bölümü olan Alaska’ya… İnanılmaz bir hızla yolculuğuna devam eden Hughes eve döndü. Amerikan havacılığında…

PAN AM HAVAYOLLARI BAŞKANI …çığır açan Hughes ve ekibi…

**

. Şuna bir göz at. XF-11, bir casus uçağı. Her santimini ben tasarladım. En yüksek hızı 450 yani her şeyle başa çıkabilecek kadar hızlı. Japonlar tasarımımı çaldıktan sonra ondan daha iyisini tasarlamam gerektiğini düşündüm.O benim uzay mekiğim.

Çok güzel gerçekten. Pekala, neymiş bakalım?

  Vay canına!

Oturma kapasitesi 60. Kanat boyu 37 metre. Dört tane çifte motor. Tavanı 7620 metre.

 – Net ağırlığı?

  – 86,000, kalkışta kanatlar 20 kilo. Böylece sürtünme azalıyor. Yani, yüksek uçuşta hız 340’ı buluyor. Bu da yakıt takviyesiz 4800 km’ye kadar uçuş demek.

 – Ülkenin bir ucundan diğerine.

**

7 Temmuz 1946 XF-11 Test Uçuşu

Düşüyorum!

Başaramayacağım dostum!

Kahretsin!

İçerde başka birisi daha var mı?

  Başkası var mı? ! Hayır.

Ben havacı Howard Hughes.

Vücudunun yüzde yetmiş sekizinde yanıklar var. Dokuz kaburgası parçalanmış. Kırık değil, parçalanmış. Burnu, çenesi ve yanağı, sol dizi ve direği de öyle. Yüzünde kemiğe kadar 60 yırtık var. Göğüs kafesi ezildiği için sol ciğeri iflas etmiş ve kalbi olduğu gibi göğüs kafesinin sağına kaymış.

 Aman Tanrım! – Şu anda kan nakli yapılıyor ama…

 – Kimin kanı?

  – Efendim?

  – Kimin kanı?

  Kan bankamızdan.

 – Bundan pek hoşlanmayacak.

**

  12 Şubat 1947 Howard, merhaba.

 – Owen, seni gördüğüme sevindim.

 – Ben de öyle. İçeri gel.

 – Emma yemeği hazırlayabilirsin.

 – Emredersiniz. Çok güzel bir yer. Dekorasyonunu beğendim.

Teşekkürler.

Otur lütfen. Geldiğin için teşekkürler.

Özel olarak konuşmamız gerektiğini düşündüm. Yani, ofis dışında.

 Teşekkür ederim Owen. Uluslararası uçuşlarla ilgili tasarıya karşı çok sert bir tavır sergiliyorsun.

 – Asıl senin tavrın çok sert Owen.

 – Benim tasarım Howard, elbette sert olacağım. Amerika’nın birden fazla uluslararası havayolunu… kaldırabileceğini gerçekten düşünmüyorum. Uluslararası uçuşların bir havayolunun tekelinde olması sence adil…?

  Tekel mi?

  Yo, yo, yo. Tek bir havayolunun, rekabet olmadan, bunu daha iyi yapabileceğini düşünüyorum. Ben sadece yolcuların çıkarlarını düşünüyorum. Tek kelimeyle harika.

Açık olalım. Adamlarım adamlarım, birçok kirli çamaşırını buldu. Basına yansırsa senin için utanç verici olacak şeyler. Seni bu utançtan kurtarmak isterim. Çok düşüncelisin Owen. Kurulum halka açık bir duruşma isteyebilir. Seni böyle bir duruma sokmak istemem. Gerçekten mi?

  Dinle… Tarihte savaş vurguncusu olarak yer etmek ister misin Howard?

  Bu mu istediğin Ne istiyorsun, Owen?

  Sen tasarıya destek çık, ben de halka açık duruşmadan vazgeçeyim.

 – Yapamam.

 – Neden?

  Yapamam, Owen. Tasarı TWA’in sonu olur. TWA’yı Pan Am’a sat. İyi fiyat verirler. Yerinde bir fiyat… Sonra?

  Kamuya yansıtmayacak mısın?

  Evet. Soruşturma kapanacak. Kimse bir şey bilmeyecek. Bu, herkes için daha iyi olacak. Owen, merak ettiğim bir şey daha var.

   – Evet. Bunu yapmak istediğine emin misin, Owen?

  Bana savaş açmak mı istiyorsun?

  Benimle değil, Howard. devletle karşı karşıyasın. Almanya ve Japonya’yı alt ettik. Sen kimsin ki?
  Juan Trippe’ye benden bir mesaj götür. Ona çiçekler için teşekkür ettiğimi söyle. Bir de kıçımın iki kanadını öpmesini!
Uzun bir liste söz konusu ama en önemli suçlama ülkemiz savaştayken, çok zor bir dönemde devleti 56 milyon dolar dolandırmış olması. Cesur, genç adamlar Normandy’de ölürken Bay Hughes namuslu vatandaşların vergilerini çalıyordu. Bu odada karanlıkta uyuyorum. Gerekirse onu Washington’a sürükleyeceğim. Bütün yalanlarını ortaya çıkartacağım.

**

Howard?

  Merhaba?

  Kim o?

  Benim, Juan. Juan. Juan, evet. Randevumuz vardı, değil mi?

  Evet. Hatırladım. Ben… çok kötü nezle olmuşum. Çok kötüyüm. O yüzden sen orada otur, sana bulaştırmak istemem. Hasta olursan kendimi asla affetmem Sana bulaştırmak istemiyorum. Sana… Teşekkürler. Peki, Howard, oturuyorum. Muhasebe evraklarını getirdim. Pan Am’ın bir senedi borsada 13 dolar. TWA ise 4 dolar.

 – Eğer ki sen…

 – Yapma ama. Olacak iş değil. TWA’yı satmayacağımı ikimiz de biliyoruz. Ayrıca senin almaya gücün yetmez. Sadece iç hatlarımız Pan Am’ın iki katına bedel. Borsada hisse değerimiz sizinkinin 3 katı olduğuna göre… bu iddian yersiz görünüyor. Demek istediğim… İç hattın yok. Tamam mı?

  TWA’yı alırsan, tüm dünyada egemenlik kuracaksın. Satmayacağım. Bunu sen de biliyorsun. Asıl konu şu. Owen Brewster sana çalışıyor. Senatör Brewster’ı ben seçmedim. Bunu Maine’deki seçmenlere borçlusun. Juan eğer tanıklık edersem sonuçlar çok vahim olabilir. Hepimiz için. Bence, en vahimi senin açından olur. Amerika, Anzio’da kaybettiği evlatlarının acısını çekerken sen açık saçık bir film çekip uçmayan uçaklar ürettin. Adalet mi bu şimdi?

  XF-11, 1 saat 45 dakika boyunca gayet iyi bir şekilde uçtu. Keşke sen de benimle olsaydın Juan. Çok heyecan vericiydi. Öyle olsa bile, o hilkat garibesi için hesap vermek zorundasın. Adı Herkül! Ve o uçacak! Umarım. Vatandaşlarımız, 13 milyon dolar karşılığında bunu hak ediyor. TWA’yı satmayacağım! Satmayacağım! Biliyorum, Howard. Biliyorum. Ama ben onu gene de alacağım. Senatör Brewster namını yerle bir ettikten sonra Equitable’dan aldığın krediyi ödeyemeyeceksin ve başka paran kalmayacak. Duruşmalar Hughes Havacılık’ın kötü yönetildiğini ve başarısızlığını ortaya serecek ve iflas edeceksin. Ama parasız kalmayacaksın çünkü Hughes Ltd. olacak hâlâ. Belki Houston’a geri dönüp her şeye baştan başlarsın. Umarım öyle olur. O zamana kadar Pan Am TWA’yı satın olmuş olur. Ve bütün uçaklarını mavi-beyaza boyamış olur. Böylece bir Pan Am uçağıyla dönmüş olursun.

Öyle görünüyor ki beni köşeye sıkıştırdın. Pek rahat bir konumda değilim.

Senatör Brewster’ın duruşmasında daha da rahatsız olacaksın.

Her şey göz önünde olacak, Howard. Bir sürü kamera ve gazeteci. Kalabalıktan pek hoşlanmadığını duydum. Seni bu durumdan kurtarsak.

 İlgine teşekkür ederim Juan. Çok etkilendim.

Büyük zevkti. Noah seni havaalanına götürür. İyi uçuşlar. İyi uçuşlar. Teşekkürler,

Howard, sen de şu nezleden kurtulup iyileş. Merak etme.

 İyileşeceğim. Hoşça kal.

Eğer duruşmalara çıkarsa herkes onun ne hale geldiğini görecek. İnsanlar onu eskiden olduğu gibi hatırlamalı. Üç gün sonra Washington’da bir duruşması var. Odadan çıkarabilirsen tabii.

**

  6 AĞUSTOS 1947 Brewster Senato Duruşmaları

………………

Bay Hughes Hava Kuvvetleri için 100 tane XF-11 casus uçağı üretmek için 43 milyon dolar aldığınız doğru mu?

  Evet. Hava Kuvvetleri’ne kaç tane uçak teslim ettiniz?

  Sıfır. Mikrofona biraz daha yaklaşır mısınız?

  Sıfır. Herkül adında bir uçan gemi örneği inşa etmek için 13 milyon dolar aldığınız doğru mu?

  Evet. Peki onu teslim ettiniz mi?

  Etmedim. O zaman Bay Hughes, bu odaya girdiğiniz anda teslim etmediğiniz uçaklar için Amerikan devletinden 56 milyon dolar almıştınız. Doğru. Affedersiniz ama Bay Hughes o kadar para nereye gitti?

  Uçaklara gitti Senatör. Hatta daha bile fazlası. Fazlası mı?

  Buyrun anlatın, başka ne hırsızlıklar yaptınız?

  Kendi paramı uçaklara yatırdım. Kendi paramı.

 – Benim için…

 – Sizin maddi durumunuz…

Bırakın konuşsun.

Buyrun, Bay Hughes.
Benim için havacılık büyük önem taşıyor. Hayattaki en büyük zevkim bu. O yüzden, bu uçaklara kendi paramı koydum. Ve milyonlarca dolar kaybettim Senatör, kaybetmeye de devam edeceğim bu benim işim. Savaş sırasında kaybetmiş olduğum devlet parasını düşündüğünüzde şunları da hesaba katacağınızı umuyorum. Lockheed, Douglas, Northrop ve Boeing gibi firmalardan da 60’dan fazla uçak ısmarlandı ve bunların hiçbiri hizmete girmedi. Savaş sırasında, hiç uçamamış uçaklar için 800 milyon dolar harcandı. 6 milyar dolar da, teslim edilmemiş silahlara harcandı. Ancak konuyla ilgili hakkında soruşturma açılan tek şirket Hughes Havacılık. İster istemez, bunun uçmayan uçaklarla değil TWA ile ilgili olduğunu düşünüyorum.

 – Anlaşıldı, Bay Hughes.

 – Bir saniye. Komiteye söyleyecek bir şeyim daha var. Herkül’le ilgili. Hakkımda pek hoş olmayan birçok şey söyleniyor. Kaprisli çapkın ve hatta kaçık olduğum söylendi ama bugüne kadar yalancılıkla itham edildiğimi hatırlamıyorum. Elbette ki Herkül zor bir projeydi. Gelmiş geçmiş en büyük uçaktı. 5 katlı bina yüksekliğinde ve futbol sahası kadar kanat uzunluğuna sahip. Başlı başına bir sokak gibi. Dünya kadar emeğimi ve bütün itibarımı bu projeye adadım ben. Defalarca, Herkül uçamazsa ülkeyi bir daha dönmemek üzere terk edeceğimi belirttim. Ve bunda ciddiydim de.

Senatör, dilerseniz bana celp gönderebilir, tutuklayabilir, hatta pes edip kaçtığımı iddia edebilirsiniz. Ama bu saçmalığa daha fazla tahammül edemeyeceğim. İyi günler.

Bunu yapmam gerekiyordu.

 – Bay Hughes.

**

Bayanlar, baylar, Herkul uçtu. Hughes’un bunu planladığını sanmıyorum. Bilemiyorum. Gerçekten havadaydık. Gerçekten uçuyorduk. Bayanlar ve baylar, Hughes’un devasa uçağı bugün Los Angeles Limanı’ndan havalandı. Görünüşe bakılırsa Howard Hughes bir süre daha Amerika’da kalacak. Bunun gibi teknolojilerin geleceğin kapılarını açacağını unutmayalım.

 – Bu kadar soru yeter.

 – TWA ve Hughes Havacılık bugün bu deneyimi bizimle yaşadığınız için teşekkür eder.

**

  – Howard?

- Geleceğe açılan yol.

 – Geleceğe açılan yol.

 – Yürüyelim Howard.

- Geleceğe açılan yol.

SINIRLARDA GEZİNEN BİR ADAMIN HİKÂYESİ; HOWARD HUGES

Howard Huges ilk kez dikkatimi çektiğinde Leonardo DiCaprio’nun oynadığı The Aviator, Göklerin Hâkimi filmini seyretmiştim. Filmden sonra çeşitli notlar aldım. Ama ilgim bu çılgın adamla ilgili bir belgesel izlememle pekişti ve astrolojik olarak mutlaka incelenmeli diye düşündüm…

Howard Huges, 24 Aralık 1905 de Houston Teksas’da çok zengin bir ailenin tek çocuğu olarak doğdu. Babanın serveti, petrol çıkarmada kullanılan ve kendi buluşu olan bir sondaj aletinin patenti ile olmuştu. Howard, babasından bu araştırmacı yanını, annesinden ise müthiş bir titizlik ve “mikrop korkusu”nu miras aldı. Bu iki özellik önündeki yıllarda onu sınırlarını zorlayan, delilikle deha arasında gidip gelen çılgın biri haline getirecekti. Daha 10 yaşlarında matematik ve mekanik mühendislik dallarında bir dahi sayıldı. 14 yaşında uçuşa merak sardı ve pilot brövesi aldı. 17 yaşında annesini ve bir yıl sonrada babasını kaybetti. 18 yaşında muazzam bir servetin tek varisi oldu ve bu servete konup, “Hughes Tool” şirketinin başına geçmek için, yasaların saptadığı 21 yaş sınırını beklemedi, dava açtı, kazandı. Şirketlerin başına geçti.

Sonrasında mı? Sinema ve film dünyası, uçaklar, havayolu şirketleri… Derken uzun yıllar hastalıklı takıntıları ve problemli kişiliğini parasının da yardımıyla üstün zekâsının ardına gizleyebilecekti. Tabi bir süreliğine…

Ruhu o kadar hastaydı ki, yakın çevresindeki herkes ondaki tuhaflıkları fark etmeye başlasa da problemlerinin derinliğini çok sonra anlayabildiler. Sürekli duş alması, kimse ile tokalaşmaması, ellerini kanatana kadar yıkaması dikkat çekiyor ama kimse bu konular da bir uzmana görünmesi gerekliliğini söyleyemiyordu bile.

Howard’ın en büyük sorunu ileri derecede Obsesif Kompolsif (takıntı) hastalığı olmasıydı. Ancak o yıllarda bu rahatsızlık henüz tam olarak bilinmiyor ve üstüne Huges, bu rahatsızlığı en ağır biçimde yaşıyordu. Obsesif sorunu doğuştan var olan ve çevre koşullarının yardımı ile körüklenen önemli bir ruhsal rahatsızlıktır. Howard aynı rahatsızlığa sahip bir anne tarafından büyütülmüş ve nerdeyse tüm çocukluğu mikroplarla ilgili saplantıları olan annesinin bu takıntılarını oğluna itina ile anlatmasıyla geçmişti. Ama tüm bunlara rağmen sorunun kronik bir hal alması, başına aldığı ciddi travmalarla iyice pekişti.

Howard’ın kariyer hayatı oldukça zengin bir sofra gibi o daldan o dala, sektörden sektöre geçer. Aile servetine kanuni olarak da ulaşmasından sonra iki büyük merakını birleştiren çılgın bir projeye daldı. Savaşta iki pilot arkadaşın serüvenlerini anlatan “Hell’s Angels- Cehennem Melekleri” adlı savaş ve pilot filmi. Bu filmin olabildiğince gerçekçi olmasını, hiçbir sinema hilesi içermemesini istiyordu. Dediği oldu ve bir bölümü renkli olan bu iki saati aşkın film, perdedeki en unutulmaz hava savaşı ve uçuş cambazlığı içeren filmlerden biri olarak sinema tarihine geçti.

Dört milyon dolara yakın maliyetiyle o zamana (yani 1930 yılına) dek yapılmış en pahalı film olan yapım, belki bu maliyeti asla çıkaramadı.Ama Hughes için bunun önemi yoktu. İstemiş ve tam istediğini elde etmişti. Filmin çekimleri 4 yıla yakın sürdü zira o kadar mükemmel olsun istiyordu ki, adeta her kareyi tekrar tekrar kontrol ediyor, en küçük bir pürüzü atlamıyor, her şeyi defalarca gözden geçiriyordu. Sonuç gerçekten de mükemmeldi ve ortaya çok ses getiren bir film çıkmıştı. Ama binlerce kez tekrarladığı ve kontrol ettiği sahneler çekimleri de çekilmez hale getirmişti. Yapımcılığa bu şekilde başladı.

Ardından birçok ilginç filme yönetmen ve yapımcı olarak imza atarken, dönemin ünlü yıldızlarıyla başlayan ve tüm basına malzeme olan ilişkileri: Jean Harlow, Bette Davis, Ginger Roger ve üç yıl boyunca fırtınalı bir ilişki sürdürdüğü büyük aşkı Katharine Hepburn, Rita Hayworth, Lana Turner, kendi keşfi olan Faith Domergue, derken güzeller güzeli Ava Gardner…

Howards, 30 ların ortalarında birden Hollwood’tan sıkılıp asıl tutkusu olan havacılığa döndü. Kendi tasarladığı bir uçak ile o dönem için önemli bir uçuş becerisini gerçekleştirerek saatte 500 km ye ulaştı. Ardından 1938 de yine kendi tasarımı olan bir uçakla 3 günde dünyanın çevresini dolaşarak rekor kıldı. Ardından TWA havacılık şirketinin hisselerinin büyük çoğunluğunu satın aldı. 2. dünya savaşı sırasında uçak yaptı ve büyük bir servet edindi. 1948 de ise tekrar filmciliğe döndü ve 53 te tıbbi araştırma enstitüsü kurdu.

Hayatındaki tüm bu hızlı gelişmeler sırasında uçmayı hiç bırakmadı ve bu arada da çeşitli kazalar geçirdi, bizzat kullandığı uçaklar düştü, ölümlerden döndü. Ama hep hayatta ve ayakta kalmayı başardı. Ama özellikle 1946 yılında Beverly Hills’de düşüp birçok evi de harap eden büyük kazadan kurtulması adeta bir mucize olarak görülür ki bu olaydan sonra sinirlerinin iyice bozulduğu ve çılgınlığa giden döneminin de başladığı bilinir. Uçak kazaları ciddi kazalardır.

Bu kazaların çoğunda Howard Hugges’ın özellikle baş bölgesi travmaları yaşadığı bilinmektedir. Özellikle bir tanesinde alın bölgesinde ciddi biçimde yaralanma söz konusu olmuştur.Dolayısı ile zaten doğuştan gelen ruhsal sorunlarının başına aldığı bu darbelerle daha da kronik hale geldiği düşünülebilir. Kaldı ki yaşadığı dönemde tıbbi cihazlar bugün ki gibi gelişmediği için birçok sorunu anlamak çok kolay değildi. Diğer yandan son geçirdiği oldukça önemli kazada boyun ve bel omurlarında ciddi hasar meydana gelmiş ve dayanılmaz ağrılarla boğuşmaya başlamıştır. Kaza ile sinir sisteminin iyice zayıflaması da, sürekli ağrılar içinde yaşaması ve zamanla kuvvetli ağrı kesiciler ve morfine bağımlı hale gelmesiyle bağlantılıdır.  Diğer yandan tıbbi araştırmalara olan ilgisi de yaşadığı bu ağrılarla alakalıdır.

Bu arada 1957 yılında Jean Peters ile evlendi ve 1971’e kadar süren bu evlilik Jean Peters’in kariyerine mal olsa da, onu ABD’nin en zengin kadınlarından biri yaptı. Howard’ın hastalığı 1958 yılıyla birlikte iyice ilerlemiş ve bu tarihten sonra çok yakınları dışında onu gören olmamıştır. Kendini evine kapatmış, tüm işlerini evinden yönetmiş kimseye görünmemiştir. O dönemlerinde günlerce karanlık odalarda çıplak olarak bir koltukta oturduğu anlatılır. Bu durum mikrop takıntısı nedeniyle diye bilinse de aynı zamanda bir türlü çözülemeyen dayanılmaz baş ve omurga ağrılarıyla da ilgilidir.

1966 sonra sağlığının artık çökme noktasına geldiği biliniyor. 5 Nisan 1976 yılında Meksika’dan Amerika’ya uçarken tutkusu olan uçakta ve havadayken 71 yaşında öldü.

Howard Hughes doğum bilgilerini araştırırken (daha çok yabancı kaynaklardan baktım) verilen saatin Hughes’in özellikleriyle örtüşmediğini düşündüm ve tekrar rektifiye (doğum saati bulma) çalışması yaptım ve yeni bir saat buldum. Buna göre Hughes’in doğum bilgileri ve Hint astrolojisine göre çözümü şöyledir; 24 Aralık 1905 Houston Teksas// Amerika saat: 21.14

Hint astrolojisine göre iki harita açarız. Birincisi Rasi dediğimiz ana harita, diğeri de Navamsa dediğimiz ek haritadır.

Howard Hughes’in yükseleni 29 derece ile Yengeç burcundadır. Haritalarda ev dediğimiz bölümlerin ve gezegenlerin ilk ve son derecelerde yerleşimleri her zaman o gezegen ve evin etkilerini zorlayan enerjiler verirler. Hughes’ın haritasında dikkat çekici bir durumda daha var ki bu da Rahu dediğimiz gezegenin yükselende 29 derece ile tam yükselen derecesinde bulunması.

Rahu, Hint sisteminde bir anlamda Uranüs yerine kullanılan özel bir gezegendir. Normal koşullarda bile yükselende oturan Rahu farklı bir kişilik verirken, sağlık açısından da daha dikkatli incelenmesi gereken haritalara işaret eder. Kaldı ki, bu haritada olduğu gibi yükselenle yaptığı kavuşum riskli bir derecede bulunmaktadır. H. Hughes’ın saplantılı kişiliği ve hayata sanrılar içindeki bakış açısında bu yerleşimin büyük rolü var.

Hint sisteminde kişilikle ilgili önemli belirtileri veren diğer bir gezegen de AY’dır. Ay bizim hayatı nasıl algıladığımızdan tutunda, iç dünyamıza, duygusal tepkilerimizden, algılamamıza ve anneyle ilişkilerimize kadar birçok noktayı aydınlatan haritalarımızın en önemli noktalarından birini oluşturur. Hughes’ın annesiyle olan yakın ama sorunlu ilişkisinin ardındaki perdeyi de bir anlamda gezegenin yerleşimi ile araştırabiliriz. Yükselen yöneticisi olarak Ay düşüşte olduğu Akrep burcunda yerleşmiş. Satürn’den görünüm almakta. Bunun anlamı haritada sağlığımızın da temsilcisi olan yükselen yöneticisinin yara alarak sıkıntılar vereceğine işaret etmesidir ki, gezegen Ay olunca bu sorunlar ruhsal ve duygusal da olmakta.

Yükselen etkileriyle devam edecek olursak Howard’ın önemli tutkularından birisi de uçaklar ve havacılık sektörü. Bunun nedeni yükselene yerleşen Rahu ’dur. Hint astrolojisinde Rahu, pilotların, havacılık endüstrisinin temsilcisi olarak bilinir. Yükseleninde Rahu yerleşimi bulunan herkes havacılık ve uçak tutkunu olmaz kuşkusuz ama Howard’ı böylesine bir tutku ile bu konuya bağlayan öncelikle Rahu’nun derecesi ve yükselenle olan tam kavuşumudur. Diğer yandan Howard Hughes’ın hayatında Rahu’nun bu kadar yoğun biçimde etkili olması, Navamsa olarak açtığımız ikinci haritada da gezegenin yükselene yerleşmiş olması diyebiliriz. Rahu ve Ketu aksı, Hint astrolojisinde oldukça derin ve tek başına bir kitap konusu olabilecek kadar da ilginç gezegenlerdir. Dolayısı ile yaşamlarında bu gezegenin etkileri yoğun olan kişiler, farklı ve sıra dışı yapılarıyla dikkat çekerler. Gölge yönlerinde ise; takıntılara, fobilere, tiklere, psikolojik sorunlara neden olabilen enerjiler vardır.

Howard Hughes yukarda kısaca değinmeye çalıştığım biyografisinde görüldüğü gibi ruhundaki tatminsizliği işine de yansıtmış, bir konudan diğerine sıklıkla geçerek her ne kadar başarılı ve zengin bir adam olsa da, birçok konuyu kariyerinde denemiş biridir. Bunun altında kuşkusuz tatminsiz ruhu ve içsel mutsuzluğu yatıyor olsa da, astrolojik olarak baktığımızda kariyer evi yöneticisi Mars’ın değişimler (transformation) dönüşümler evinde konakladığını görürüz. Bu etkiye sahip insanlar kariyerlerinde sık değişiklik yaparlar. Öte yandan yeteneklerimizi ve hobilerimizi temsil eden 5.evde oluşan Rajayoga ve kuvvetli yerleşimler kişiye hobilerinden keyif alan ve başarılı etkiler verir. İşi ile hobilerini bir paralelde tutmasının bir nedeni olarak da bu oluşumu görebiliriz.

Kadınlarla arasının iyi olmasının sebepleri ise; ana haritada (Rasi) Akrep burcunda yerleşen ve Ay ile birleşen Venüs’ün, Navamsa da yükselende yerleşmesi olarak ifade edebiliriz. Fakat net şekilde boşanma belirtisi veren evlilik evi yöneticisinin 8 deki yerleşimi evliliğini yürütememesinin sebebi olarak gösterilebilir. Evlilik evine oturan Ketu, bu evin yöneticisinin 8. veya 12.evlerle olan bağlantısı evlilik yaşamında ve ikili ilişkilerde sorunlara sebep verir.

Gelelim onca ciddi kazaya, yaralanmaya ve aslında yıllarca çektiği ruhsal ve fiziksel sağlık sorunlarına rağmen 71 yaşına kadar ki kısa bir ömür değildir, yaşama şansının astrolojik olarak nerden kaynaklandığına…

Öncelikle bu haritada kuvvetli yogalar var. Yoga, Hint astrolojisiyle ilgili yazılarımı takip edenlerin aşina oldukları gibi, bu sistemde önemli gezegen oluşumlarına verilen addır. Bu yogaların başında yine Hint astrolojisinde oldukça değerli kabul edilen GAJEKARİ YOGA bulunmakta. Bu yoga Howard’ın tanınmış biri olmasını sağlarken hayatında birçok koruma unsurunu da harekete geçirmiş.

Hint astrolojisinde hayat uzunluğumuz ve yaşam kalitemizle beraber bu hayattan nasıl ayrılacağımızda net biçimde görülebilen teknikler içerir. Bu teknikleri ben kişisel olarak çok ekstrem durumlar dışında danışanlarıma uygulamıyorum ama mutlaka bilinmesi de gereklidir. Zira vefat etmiş kişilerin haritalarında rektifikasyon yani saat bulma uyguluyorsak ölüm şekli ve zamanıyla ilgili çalışmalarda yapmak zorundayız.

Bu çalışmayı yaparken ilk bakacağımız nokta 8.evdir. Bu ev bize yaşam uzunluğumuzla ilgili önemli ipuçlarını verir. Daha sonra yükselene ve genel olarak haritada koruyucu rolleri üstlenen güçlü yogaların olup olmadığına bakarız.

8.eve yerleşen Mars gezegeni kazalara yatkınlık verir. Satürn ise uzun ömür. Bu haritada her iki gezegende 8.evde yerleşirken, Satürn yöneticisi olduğu kova burcunda kuvvetli durumda. Mars, Howard’a birçok kaza, travma kaynağı olurken ki -bulunduğu noktada düşman burçta çalışmakta- Satürn ise uzun ömür vermiş. Hem Navamsa da, hem de ana harita da bulunan çift etkili Gajekari yoga ise bu badireleri atlatmasını sağlamış. Ancak yükselenin sorunlu yerleşimi onu sağlıksız kılmış, Ay ve Rahu el ele vererek ruh sağlığını bozmuşlar. Ay yükselene göre 4.evinde bulunan Mars-Satürn kavuşumu onu kendi içine dönük, esneklikten uzak zor biri haline getirmiş.

5 Nisan 1976 da öldüğünde Rahu- Güneş- Satürn-Ketu dasa işlemekte imiş. Bu harita da ölüme sebep olabilecek maraka gezegenler 2 ve 7 nin yöneticileri Güneş ve Satürn’dür. Rahu ise zaten kritik yerleşimi nedeniyle başladığı dönemden itibaren (1960) ölümüne kadar sağlık sorunlarını gittikçe kötüleşen biçimde etkilemiş ve herkesten kaçar hale getirmiştir. Üstüne tüm malefiklerin harekete geçtiği bir zamanda son darbe inmiş diyebiliriz. Diğer yandan ölüm biçiminin zorlu olacağı haritasında görülmektedir. Mars ve Satürn birlikteliği karışık etkiler vermekte. Aslında Howard’ın ölüm biçimi hala bir muamma olarak gizliliğin korumakta. Öldüğünde 40 kilo civarında kaldığı ve büyük bir çoğunluğun ağırlıklı düşüncesine göre de bir süredir beraber olduğu Mormonlar tarikatı tarafından öldürüldüğü dedikodular arasında yer alır. Kişisel olarak her durumda uzun süredir acı çektiğini ve çok da doğal bir ölüm olmadığını düşünüyorum.

Howard Hughes gibi kişiler hayatlarındaki tüm çalkantılara rağmen yaşamda iz bırakan ve ölümünden 33 yıl sonra bile hala dikkat çekebilecek kadar farklı yapıdaki özel insanlardır.

Astrolog Şebnem Ekşib Ocak 2009/

 

GİZLİ SAYI ” 555 ” ÜZERİNE DÜŞÜNCELER


Gizem dünyasında, ‘5 ‘ sayısı Ölüm sayısıdır!

Gizli güçleri kullananlar, sayıların sembolik durumlarından istifade ederek mümkün olan en yüksek çarpıma/güce ulaşmak için birçok usulden faydalanırlar. Bunlardan biride sayıyı üç defa tekrarlamaktır. Bu nedenle, ‘555 ‘ ‘5’inen sembolik çarpma olduğunu ‘ ve kelimenin tam anlamıyla “Üç Ölüm” anlamına geldiği varsayılır.

Üç tek sayıların başlangıcı sayıldığından ve olası en yüksek sembolik çarpma olduğundan, neticeleri Pagan, İncil ve Trinity üçleminde,  hem de 3 sayısı Trinity olması nedeniyle, eski satanist inancında ‘555 ‘ çıkan anlamın bir sonucu , “Hıristiyan, Trinity, Ölüm “olabileceği varsayılmıştır.

http://www.cuttingedge.org/News/n1789.cfm :

http://www.tr.amazinghope.net/sayi-beast-666-canavarin-tanrinin-isareti-ve-muhru/

 Devamını oku

555 Rakamları anlamı Washington, DC deki Washington Anıtı (Dikilitaş) O – Baal – ISK içinde masonik semboller ile bağlantılı gibi görünüyor. Tanrı Baal’in fallusu olan biçimli yapı 555 metre boyundadır. Yukarıdaki zemin yüksekliği, toplam uzunluğu 666 metre ile kombine edildiğinde bu 6.660 inç ve yapının tabanını eşittir.

İşte konuya buradan giriş yaparsak, Birleşik Devletler başkanı George Washington’ı Masonlar öldürdü. Bir teoriye göre, Washington Masonluktan ayrılarak örgütün kötü emellerini dünyaya açıklamaya niyetlenmişti. Söylendiğine göre, Masonların onun adına dikilitaş dedikleri ama kendisinin Fallus Anıtıolarak nitelediği ve oldukça başka bir şekilde algıladığı anıt dikme girişimlerinden rahatsız olmuştu. Ülkesinin Babası’nı susturmak amacıyla, diye devam ediyor hikâye, öldüğü gün dört kez Mason doktorlar tarafından kanı akıtılmıştı.

Masonlar anıtın on sekizinci yüzyılın son günü olan 31 Aralık 1799’da dikilmesine çoktan karar vermişlerdi. Washington’ın itirazlarına rağmen, tesadüf eseri Satanizmde suikastı simgeleyen rakam olan 555 fit yüksekliğindeki bu ‘fallik’ Washington anıtı dikilmiştir.

Bazıları bu iddiayı komik olmaktan öteye gidemediğini söylerler. Kan akıtma on sekizinci yüzyılda yaygın olarak kullanılan tıbbi bir prosedürdü ve Washington 31 Aralık’ta değil, 14 Aralık 1799’da ölmüştü. Washington Anıtı hakkındaki tartışmalar ise onun ölümünden bir hafta sonra başlamış ve ne Satanizmin gerçekliği, ne de 5 rakamının ölümü, 555’in de suikastı simgelediğine dair bir bilgi mevcut olmasada polemiği devam etmektedir.

” Kötü ya da uğursuz üçlü 5 numaralar  sayısı”  555 = 15 = 1 + 5 = 6 . 555 3 kez kullanılan ve bir sayıya indirildi zaman, o gizli bir ile 666  olur. Bunun bilinen tek anlamı aydınlanma ya da aydınlatma olduğudur. “

http://helpfreetheearth.com/news565_numbers.html :Devamını oku

Bu nedenle Vahiy kitabının Beast (canavar) sayısı 555 örtülü bir şekilde İlluminatinin sayısal kodu olan 666  dır.

http://boymeetsworldilluminati.tumblr.com/post/80089355917/danielle-fishel-the-best-love-advice-youll-ever: Devamını oku

TARİHTEN ÖRNEKLER

555K

Bir Dönemin ünlü parolası: 555-K

555K; 5 Mayıs 1960 tarihinde, Ankara’da, Demokrat Parti aleyhtarı öğrencilerin yaptığı protesto eylemi. Adını 5. ayın 5. günü saat 5`te Kızılay’da gerçekleşmesinden alan eylem Cumhuriyet tarihinin ilk “sivil itaatsizlik” eylemi olarak da anılır.

555K eyleminden kısa süre sonra, 27 Mayıs 1960 tarihinde cumhuriyet tarihinin ilk askeri müdahalesi gerçekleşmiştir.

CHP-Menderes kavgası dönemi… 27 Mayıs 1960 ihtilali öncesi iktidardaki Demokrat Parti ile muhalefetteki CHP arasındaki gerilimin doruğa çıktığı günler. Demokrat Parti, Meclis’te kurduğu ‘‘Tahkikat Komisyonu” aracılığıyla CHP Genel Başkanı İsmet İnönü’yü TBMM’den uzaklaştırır. Bunun üzerine üniversite öğrencileri, 28 Nisan’da İstanbul’da, bir gün sonra da Ankara’da DP iktidarına karşı protesto gösterileri düzenler ve polisin sert müdahalesi sonucu büyük çatışmalar yaşanır.

İşte Demokrat Parti yönetimi de, bu olayların ardından Cumhurbaşkanı Celal Bayar ve Başbakan Adnan Menderes’e destek amacıyla 5 Mayıs’ta Ankara’da bir gösteri planlar. Buna göre DP’li gençler saat 5’te Atatürk Bulvarı’nda toplanacak ve o sırada Meclis’ten çıkıp Çankaya’ya gidecek olan Bayar ile Menderes’i alkışlayacaklardı. Bunu haber alan CHP’li öğrenciler aynı saat ve yerde bir karşı gösteri düzenlemeye karar verdiler. ‘‘5’inci ayın 5’inde, saat 5’te Kızılay’da” şeklinde planlanan karşı gösteri, ‘‘555-K”parolasıyla dilden dile yayıldı.

Kaynak: John Lawrence Reynolds, GİZLİ ÖRGÜTLER, Özgün Adı: Secret Societies, Çeviren: Şükrü Kanter, 1. baskı: Koridor Yayıncılık, İstanbul, sh:79

THE HOAX/ Sahtekar (III) (2006)


Seyretmeniz gereken filmlerden

Yönetmen: Lasse Hallström     

Senaryo: William Wheeler, Clifford Irving        

Ülke: ABD

Tür: Komedi, Dram

Vizyon Tarihi: 22 Haziran 2007 (Türkiye)

Süre: 116 dakika

Dil: İngilizce

Müzik: Carter Burwell 

Oyuncular    Richard Gere, David Aaron Baker,    John Carter, Judi Barton, Raul Julia Jr. ,James Biberi

Özet

1971 yılında, bir İspanya gezisi sırasında tanışan iki yazar Clifford Irving (Richard Gere) ve Richard Suskin (Alfred Molina) birlikte servet kazanmak için inanılmaz bir plan yaparlar. Çok kapsamlı araştırmaların ardından Irving, toplum hayatından uzak yaşayan milyarder Howard Hughes’un izinsiz (ve elbette asılsız belgelere, hayal ürünü ayrıntılara dayalı) otobiyografisini yazar. Irving, ünlü yayınevi McGraw-Hill’i, Hughes ile yakın ilişkisi olduğuna inandırmakta, ustaca hazırladığı belgeler sayesinde zorlanmaz ve kitabı için oldukça karlı bir sözleşmeyi imzalamayı başarır. Sahte kitap yayınlandığında uzmanlar güvenilirliğinden kuşkulanmakta gecikmez. Hughes sessizliğini bozup telefonla basın toplantısı düzenlediğinde bile, yayınevi Irving’den desteğini çekmez. Uzun soruşturmalar ve neredeyse bir medya hezeyanının ardından Irving suçunun cezasını çekmek zorunda kalır.

Hakkında

Sahtekar – Kral Çıplak!
Gazeteci Clifford Irving, münzevi hayatı yaşayan havacı, kadın düşkünü ve egzantrik dolar milyoneri Howard Hughes’la yaptığı söyleşiler dizisiyle Amerikan gazeteciliğinin zirvesine ulaşmıştı. Ancak bir sorun vardı. Hughes, Irving’in adını bile duymamıştı.

Friedrich Nietzsche insanların doğruyu söylemesinin nedenini bir yalanı sonuna kadar götürecek zekaya sahip olmamalarına bağlar Ve daha önce hiçbir gazeteci yayınladığı uydurma haberlerle 1971 yılında gündemin başına oturan sofistike yalancı Clifford Irving kadar zeki ve cesur olmamıştır. Yalan dolanla dolu kitapları ve hayal ürünü haberleriyle Clifford Irving modern Amerikan kültürünün en hilebaz prenslerinden biridir. Yalan, onun için bir sanattır. Usta bir örümcek gibi kendi özgün dünyasını örer ve bunu kimseciklere fark ettirmeden gerçek dünyanın ortasına yerleştirir.

Sahtekar’ın hemen filmin başında, “Bu film gerçek olaylara dayanmaktadır” diye yazıyor olması belki de filmin sarf ettiği en komik cümlelerden biri. “Gerçek” denilen olaylar Clifford Irving adlı yazarın herkesin peşinde koştuğu ancak uzun zamandır bir münzevi hayatı süren dünyanın en zengin ve güçlü adamı Howard Hughes’la yaptığı röportajların toplandığı biyografiye dayanıyor. Ancak ne röportajlar ne de biyografi gerçek. Irving’in uydurma yapıtında sadece Hughes’un sahte itirafları yer almıyor, üstüne üstlük onunla yapılmış çok samimi söyleşiler de bulunuyor. Irving, doğruların ve yalanların omuz omuza ilerlediği 70’li yıllar medya dünyasının kozmopolit ve fazlasıyla özgür atmosferinde, insanları kandırmak için öyle dökümanlar hazırlıyor, sesini değiştirerek kendi kendisiyle öyle röportajlar yapıyor ki, yayınevinin en titiz uzmanlarının bile denetiminden başarıyla geçiveriyor. Tüm Amerikan halkını kandıran bu adamın gerçek diye yutturduğu hayal dünyası, sonunda Howard Hughes’un ortaya çıkıp bu röportajların düpedüz yalan olduğunu söylemesiyle sona eriyor.

Ancak bu sahtekarlığın altında medya dersi kitaplarına girecek kadar usta ve yaratıcı bir başlık gizli: Medya Yalanları. Uydurma haberleri ve hayal ürünü araştırmalarıyla medya yalanları, her zaman modern Amerikan kültürünün en önemli parçalarından birisi olmuştur. Şöhret ve servete açılan en kısa ve en cazip yollar üzerine yazılan kupürleri okumayı seven geniş kitlelere ulaşmanın en kolay yollarından birisi küçük beyaz medya yalanlarıdır. Anna Nicole Smith’ten Paris Hilton’a, günümüzde üst üste patlayan bütün skandalların çıkış noktası hiç kuşkusuz bu yüzyılın en görkemli sahtekarlık olaylarından biri olarak bilinen ve 1970’lerin başında meydana gelen Clifford Irving / Howard Hughes sahtekarlığıdır.

Sahtekar, aralarında New York yayıncılık endüstrisi, Watergate skandalı, Richard Nixon, Vietnam Savaşı ve Pop Art’ın olduğu halüsinasyonlar ve paranoyayla dolu bir dönemin Amerika’sında geçiyor ve o günlerin yapısındaki şizofreniyi çok iyi yansıtıyor. Time dergisi tarafından Yılın Sahtekarı seçilen Irving’in anlattığı olaylara dayanan filmin gerçekliğinden şüphe edebilirsiniz ama sinema da böyle bir şey değil mi zaten: Hepsi hepsi küçük yalan bir dünya…

Erişim: http://delalaydin.blogspot.com.tr/2007/06/sahtekar-kral-plak.html

Filmden

- Sahtekâr.

- Evet. Melica, Clifford “Sahtekar”ı yazan adamdı. Şu adam hakkındaki harika bir kitaptı. Adamın adı, sanatçı, yardım et. Hatırlamıyorum  Kimdi o?

 - Tablo taklitçisi.

- Tablo taklitçisi.

- İsmi Elmyr de Hory’di.

- Tamam. Picasso’nun, Matisse’nin, Modigliani’nin eserlerini taklit ediyordu. Doğru. Sanat olarak taklit teorisi. Sanat nedir?

 Bir çeşit sanat mı?

 Aslında çok yıkıcı bir eylem. Ama kitap, kitap az satmıştı.

- Evet  Evet, daha iyi, daha iyi satabilirdi.

- İsterseniz bugün bundan bahsetmeyelim. Yine de, yenisi, kurgu.

- Evet.

- “Rudnick’in Sorunu”.

Gerçekten, bayıldım. Harikaydı. Beni çok, çok korkuttu, aslında, gerçeği söylemek gerekirse.

- Öfkeli bir kitap.

- Ama komik. Yani ben okudum ve ben çok komik buldum. Benim için o kadar öfke dolu değildi. Benim için iyiydi. Beni güldürdü. Ama öfke de çok önemli. Öfkeye ihtiyacımız var. Bu Almanya’da çok işimize yarar.

**

- Kitabı yayımlamıyoruz.

- Kesinlikle, kesinlikle. 30.000 baskı ile, gerçekten de kitabı yayımlamamız doğru olmaz  Life Dergisi’nden Brad Silber ondan nefret etti. Kitabı  “Üçüncü sınıf bir Philip Roth taklidi” olarak niteledi. Harold’a söylemiş. Her şey korkunçtu Birden bire kar topu gibi büyüdü.

Cliff. McGraw- Hill kitabını yayımlamayacak. Kitap öldü. Bomba atıldı. Bitti.

**

Dışarıda daha fazla açıklama yapılacaktır. Herkes başka bir otele yerleştirilecek!

Affedersiniz, acaba  Bir bana Howard Hughes’in bu otele taşınacağını söyledi.

Nedir bu?

 Neler oluyor?

 Otel yönetimi hafta sonu için oteli kapatma kararı aldı efendim.

- Başka otele yerleştirileceksiniz.

- Otel yönetimi mi?

 Howard Hughes havuzda yalnız yüzmek istediği için gecenin yarısı herkesi kapı önüne mi koyuyorsunuz?

 Benim bundan haberim yok efendim. İşte buna güç derler.

“Howard Hughes’un Gizli Dünyası”

**

- Şu anda 20. yüzyılın en önemli kitabı üstünde çalışıyorum. Eşine rastlanmış değil. Bunu yarın sunacağım.

- Sana ayrıntılarını yarın getireceğim.

**

Tüm makaleler aynı şeyi söylüyor. Hughes milyarlık şirketleri yönetiyor ama sadece el yazısı mektuplarla haberleşiyor. En üst düzey adamlarıyla bile konuşmuyor. Hiç kimseyle doğrudan bağlantısı yok. Bu yüzden işe yarayacak.

**

Andrea:

 Milyarder Howard Hughes mu?

 Sadece bize özel, izin verilmiş bir otobiyografi.

Cliff’in onunla birlikte yazmasını istiyor. Ve bizim de yayınlamamızı istiyor. El yazısı analizi. Tamam, yazı.

Hemen getirmen mümkün mü?

Cliff’in hazırladığı sahte izinde

Hayatının gerçeklerini, kendi ağzımdan anlatmadan ölmek bana yakışmaz. Yakışmaz. Bu yüzden anılarımı ve biyografimi yazması ve yayınlanması için gerekli ayarlamaların yapılması konusunda aracılık yapması için Clifford Irving’e yetki veriyorum. Bazı yanlış anlamalar temizlenmeden ve hayatım hakkındaki gerçekleri kendi ağzımdan anlatmadan ölmek bana yakışmayacaktır.”

- Evet, senin sözüne inanıyoruz.

- Evet. Bay Hughes bundan sonra nasıl devam etmemiz gerektiğini düşünüyor?

 Ben ah, bakın bu gerçekten çok garip. Ben de durumu daha yeni kavramaya başlıyorum ama şimdiye kadar anlayabildiğim kadarıyla, dışarı çıkmayı reddediyor. Sadece kendisi arıyor, hiçbir zaman telefon kabul etmiyor. Bu iki özel söylenti doğruya benziyor. Ama, yasal gerekçeler için el yazısı kontratları göndereceğini söyledi ve başka bir sorunuz olursa bana söyleyin, bağlantı kurduğunda ben ona aktarırım. Ama bunun dışında, ne diyeceğimi bilmiyorum.

Gerçekten.

Neden sen Cliff?

 Dünyada herhangi bir yazara bu işi yaptırabilirdi.

Hey, Albert, bu konuda benim de hiçbir fikrim yok. Bu şimdiye kadar başıma gelen en garip şey. En iyi tahminim, beni seviyor.

Evet. Evet, Newsweek dergisinde basılmış mektuplardaki yazılarla uyuşuyor.

Osborn şirketinin ilk inceleme sonunda fikri, el yazısı örneklerinin gerçekten ona ait olduğu yönünde.

- Tamam, evet.

- Bir saniye izin verir misin?

 Evet, elbette. Evet.

- Clifford.

- Evet?

 Sen ve Howard, ikiniz de ne kadar istediğinizi konuştunuz mu?

 Çünkü sana bir tek teklif yapmak istiyoruz. Bugün. Konuştuk Andrea, konuştuk. Biz, bu konuyu konuştuk.

- Bir şey söyleyebilir miyim?

 – Hayır.

**

Hayır, tek söylemek istediğim şu ki bu şey ortaya çıktıktan sonra bu adamın bizi dava etmesine ne engel olacak?

TWA, hissedarlar davası. Howard herhangi bir mahkeme salonuna girecek olursa onu bekleyen 137 milyon dolarlık bir ceza kararı var. Yani kitabın çıkması hiç önemli değil. Dava edemez.

- Hala sahte olduğunu söyleyebilir.

- Hiçbir konuda hiçbir şey söylemiyor. Bu adam, terlik olarak yırtılmış peçete kutularını kullanıyor. Kendi idrarını içiyor. Adam psikopat. İnterneti duydun mu?

 Adamın kendi özel CIA’sı var. Acımasız danışmanlar. Danışmanları kitap hakkında hiçbir şey bilmiyor. Çünkü, onlara söylemeyecek kadar paranoyak. Ve beni yalancı çıkarmak için saklanmaktan da vazgeçmeyecektir. Çünkü adam kaçık bir münzevi. Ve, o kaçık münzevinin sözcüsü de benim. Yani ne kadar inanılmaz konuşursam o kadar inandırıcı olacağım. Buna inanabiliyor musun?

 Mükemmeliyet.

**

- Yarım milyon önerdiler.

- Yarım milyon dolar mı?

 Evet, 400 bin Howard için. Ve 100 bin de bizim için. Oh, ben de yarım milyon dolar bizim için dedin sanmıştım. Aptal, hepsi bizim için. Howard Hughes diye biri yok.

- Yani bu, beni dinliyor musun sen?

 – Evet. Şimdi sorunumuz şu. Bu sözlü bir anlaşma. Avukatları bu işi en küçük ayrıntısına kadar inceleyecek. Bu yüzden hemen şimdi gitmek zorundayız. Bu adamın hayatı konusunda uzman olmak zorundayız.

**

Howard şartları kabul ediyor. Gizliliğin şart olduğunu söylüyor. Yoksa kitap olmayacak. Cliff. Harold, bu kitap İncil’den daha çok satacak. Rakiplerimiz ellerine geçirmek için her şeyi yapacaklardır. Ve alamazlarsa yok etmek için ellerinden gelen her şeyi yapacaklar. Ben bu kontratı hemen imzalayalım ve hemen tam ve kesin bir gizlilik maddesi devreye sokalım diyorum. Tamamen. Karılarımız bile bilmeyecek. Mantık sınırları içinde. Bundan sonra, Hughes’dan Octavio olarak bahsedeceğiz. Kitabın adı da “Octavio Projesi” olacak.

**

Büyük gol:

İkinci el yazısı analizine göre de Bay Hughes’un size gönderdiği mektuplar, gerçek.

- % 100.  (Aslında sahte idi)

- Burada sürpriz yok. Uzmanlar işverenlerine iyi haberler vermeyi severler.

**

Cliff: Howard Hughes’dan bahsedelim.

Dick: Bana erik verdi. Howard Hughes, bana erik verdi. Howard Hughes bana Nassau’da plajda erik verdi. Hughes’la ilk kez Meksika’da buluştuğunuzu sanıyordum. Ralpf, işte olan şuydu. Bana bir telefon geldi. Gerçekten, birden bire. Ve arayan kişi, George Gordon Holmes. Howard Hughes’un çok eski ortaklarından biri. Bize Meksiko City’e gelmemizi ve telefon beklememizi istediğini söyledi. Biz de gidip bunu yaptık. Uçakla gittik. Orada işe yaramaz döküntü bir otele yerleştik. Tam on sekiz saat bekledik. Klima yoktu. Küvette yengeçler dolaşıyordu. Canları cehenneme demek üzereydim. O zaman bir zarf buldum. Kapının altından atılmıştı. Çok ender tatile çıkar ama çıktığında genelde Juchitan Dağları’nda Salina Cruz adında çok uzak bir oteli kapatır. Şöyle diyordu. Pilotu bizi Juchitan’a götürmek için bekliyordu. Ve sabahın altısında, dağların üstünde, alçaktan uçuyorduk. Endişeliydim. Ama bu pilot çok yetenekliydi. Bizi doğruca gri çakıl kaplı bir piste indirdi. Ve tam inerken, göz ucuyla gördüm bir cip vardı. Dağdan aşağı doğru geliyordu. Meksika ordusu mu?

 Hayır, bu Holmes’du.

- Bay Irving?

 – Evet, çok doğru.

- Evet, Bay Holmes.

- Siz kimsiniz?

 Bu Richard. Benim yardımcı yazarım. Dick’i gördüğüne biraz şaşırmıştı, bu yüzden ona Dick’in benim araştırmacım ve arkadaşım olduğunu açıkladım. Bu yüzden oradaydı ve onsuz çalışmam imkansızdı. Cipe bindik. Bizi dağda sonsuz gibi gelen bir yolculuğa çıkardı. Tepenin üstüne doğru daireler çizerek tırmandık ve şeye ulaştık, otele, adı neydi  Salina Cruz. Holmes bizden kendisini izlememizi istedi. Sessizdi. Kulübenin gerisinde bir oda vardı.

- Beyler.

- Okyanus manzarası bile yoktu. Önümüzü zor görüyorduk. Ve orada küçük bir adam silueti gördük. Bir yataktaydı. Keşiş gibi oturuyordu. Howard Hughes. Howard Hughes. Howard Hughes orada karşımızda oturuyordu. Kalbim, deli gibi çarpıyordu. Ve sonra, sineklikten elini dışarı doğru uzattı ve Dick’e bir şey ikram etti.

- Bir erik.

- Bir erik. Dick eriği aldı  Eriği yedi. Fena değil dedi. Ve bize Meksika toprağının olağanüstü değerinden bahsetmeye başladı. Organik tarım organik besinler, vesaire  İkisi orada iki eski arkadaş gibi sohbet ediyorlardı. Sonunda biraz da işten bahsetme imkanı bulduk. Sonra Dick’le eve döndük.

- Ben biraz acıktım.

- Yemek yiyelim. Evet, senin için güzel bir şey seçmek istiyorum. Latour lütfen. 61. Yemekleri sonra söyleyeceğiz.

- Oh evet.

- Ve biraz da morina alalım mı beyler?

 – İyi olur.

- Evet. Biliyor musunuz, Howard Hughes havyar sevmiyor.

- Sahi mi?

 – Evet, aslında onunla konuşurken bunu özellikle belirtti. Bunu hatırlıyorum, ben, bu çok ilgisiz bir konuydu. Çok garipti. Teşekkür ederim. Tam şeyden sonraydı  Clifford şeyden bahsetmeyi bitirdikten sonraydı, şeyden  – Kaza.

- Çok doğru, kaza.

- Beverly Hills.

- Uçağı. Bir evin çatısına düşmüştü. Bir evin çatısına park etmişti. Sırtını incitmişti ama başka yarası yoktu. İşte o zaman şey dedi, Beverly Hills’de insanlar havyar yerler dedi ama kendisi sevmiyordu. Sonra uçağı düşmüştü. Tamam, öyleyse ordöv olarak iki morina alalım. Lütfen.

- Üç belki.

- Ah, üç, tamam mı?

 – Üç yapalım. Güzel. Tamam, güzel.

- Evet, iyi olur. Peki, peki iş zekası konusunda bir şeyler sezebildiniz mi?

 – Sen söyle.

- Şey ah, şey demesi çok ilginç gelmişti. Bu aslında gerçekten çok ilginçti, şey dedi  İnsanlar işi her zaman iş olarak düşünürler dedi, ki zaten böyledir ama aynı zamanda, işin içinde aynı zamanda zevk de vardır. Yani iş zevk demektir. Zevk aynı zamanda iş olabilir. İşin zevkleri vardır. İkisi de. İkisi de aynı anda. Bunu pek anlayamadım ama bir süre sonra düşününce şunu anladım ki, onun dehası bu. Bu sizin yazar olarak hak ettiğiniz çek. Bay Hughes’a kesilecek ikinci çek ya da Octavia’ya, özür dilerim. Ah, bunu işleme koymak biraz daha uzun sürecek.

Şey ah, anladığım kadarıyla Bay Hughes’un ödemesini almaya yetkilisiniz.

Evet. Alabilir miyim?

 Teşekkürler. Ama fazla uzun sürmesin, tamam mı?

 Life dergisi Howard Hughes hikayesinin dizi haline getirilmesi için tüm dünyayı kapsayacak haklarına 250 bin dolar ödemeye hazır.

**

Davayı kaybetmesi Hughes’un 137 milyon dolar kaybetmesine ve imparatorluğunun temellerinin zarar görmesine sebep olabilir. Nixon’ın Adalet Bakanlığı şimdiye kadar bunu reddetmişti. En ince ayrıntılara girmemiz gerek.

Bizi bu koruyacak. Ayrıntılar. Kan lazım. Para lazım. Gerçek, dişe dokunur, insanların ilgisini çekecek şeyler gerek.

Şu anda iktidardaki başkanı savaş suçlusu olarak eleştirmek mi istersin?

 Böyle bir şeyle kültürü bile etkileyebilirsin, tamam mı?

 Ben kültürü etkilemek istemiyorum. Sadece para kazanmak ve yakalanmamak istiyorum.

- Bunu gerçekçi yapmamız gerek.

- Dick, onlara üç sarı mektup verdim.
- Bana 500 bin dolar verdiler.Bu gerçekçi miydi?

 – Hiç sanmıyorum.

**

- Bir kaç ay önce Ibiza’da Elmyr’ı gördüm.

- Peki eski dostumuz Elmyr nasıl bakalım?

 Evet, ben arkadaşlarımla yemek yiyordum. O da barda yalnız başına oturmuş içki içiyordu. Bana geldi ve şöyle dedi. Senin Clifford’la olan ilişkini hem bayağı hem de ahlaksız bulmuştum.

- Ve çekip gitti.

- Yalan söylüyorsun. Bunu Elmyr söylemedi. Oh, ben mi yalancıyım?

 Peki kim dünyanın en ünlü adamı hakkında sahte bir kitap yazıyor?

**

Ah, insanlar babama Büyük Howard derdi. Büyük Howard  Büyük Howard parasını petrol işinde matkap uçlarını kiraya vererek kazanmıştı. Bana demişti ki, şöyle demişti, evlat  Bu matkap uçları senin evinin ekmeği. Onları sakın kaybetme. Büyük Howard ben 18 yaşındayken öldü. Onun o işe yaramaz, Teksaslı kaba köylü dostları şirketini satmaya kalktılar. Beni devreden çıkarmak istediler. İtilip kakılmaktan hoşlanmam.

Şimdi, iki grup pazarlık yapar. Bir grupta aslan, diğerinde eşek vardır.Bir grup, boş tehdit ya da güçle, durumun hemen kontrolünü ele almaya çalışır, bu aslandır. On sekiz yaşında, babamın şirketini satmaya kalkan bu adamları dava ettim. Onları dava ettim, onlara saldırdım, onlara şantaj yaptım. Ben, o zaman elimden gelen her türlü yöntemi kullandım. Bir aslan olmayı öğrendim.

**

Foya meydana çıkar.

İnanılmazsın Cliff. Beyaz Saray mali yolsuzluk iddiasını reddetti.

- Son günlerde kadın gazetelerini okuyor musun?

 – Merhaba.

Ev kadınları gazetesinde Howard Hughes’un otobiyografisinden alıntılar. Kitabı yazan Robert Eaton‘un. Life’ın avukatları, kemiklerimin üstünden etleri kemirmeye hazırlanıyorlar. Tanrı aşkına söyler misin Clifford, burada neler oluyor böyle?

 Hey, benim bu konudan haberim yok. Bu lanet olası Eaton’ın elinde notlar olduğunu iddia ediyor. Sendeki lanet olası el yazısı notlar. Şimdi ya bunu iki kez satıyorsun ve Robert Eaton takma ismini olarak kullanıyorsun

- Bu suçlamaya cevap bile vermeyeceğim.

- Ya da daha büyük olasılıkla senin yarı tanrı, kaçık arkadaşın, iki yazar kullanıyor. Anladın mı?

 Şu anda şirketin karşısında tek başına sen varsın. Bu şu demektir. Sen hiç acımadan dava edecekler ve elindeki her kuruşu geri alacaklardır ve ayrıca sahte sözler vererek sadece bize vaat ettiğin bir kitabı başkalarına sattığın için de tazminat ödemek zorunda kalacaksın.

- Yani ikimizi de mi dava edeceklerini söyledi?

 – Evet.

- İkimizi de mi?

 Yani benden adımla mı bahsetti?

 – Evet. O pisliğin de aynı fikri bulduğuna inanamıyorum. Ama ben parayı harcadım. Sana geri vermemiz gerekebileceğini söylemiştim. Tanrım Dick. Zaten çok büyük bir yüzde de değildi. Bak, onlara parayı öde. Hughes’un durup dururken fikir değiştirdiğini söyle.

- Ve ben de sana farkı ödeyeyim.

- Yapamam, ben de çoğunu harcadım. Öyleyse borç alırız. Yani bu artık bir oyun değil Cliff. Yani bu bir şekilde basının eline geçerse lanet olası Howard Hughes peşimize düşer. Ve, Intertel. Bunu hatırlıyor musun?

 Bizi sodyum pentatolla zehirlerler. Bizi öldürürler ya da bağlarlar ya da öyle bir şey. Howard, bizim peşimizden gelmeyecektir. Danışmanları gelebilir ama kendisi gelemez.

- Oh sahi mi?

 – Evet.

**

Cliff bir manevra ile herşeyin yönünü değiştirir.

. Dick, bence bir tatile çıkman gerekiyor. Pasaportun yanında mı?

 Mektup sende mi?

 Tamam, harika. Her şey yolunda gidecek. Evet. Alo, benim Andrea. Evet, Andrea, benim Cliff. Evet, bir şey daha.

- Shelton Fisher’ın da toplantıda olması gerek.

- Kim olduğunu biliyor musun?

 McGraw- Hill’in Başkanı, evet. Toplantıda olması gerek.

- Tamam, ne yapabileceğime bakarım.

- Bunu ben istemiyorum. O istiyor. Pazarlık yok. Fisher yoksa toplantı da yok.

Bay Irving, görünüşe bakılırsa ya siz ya da ünlü sponsorunuz birine büyük bir şaka yapıyor. Bu şakada Life dergisinin bir bağlantısı olmadığını garanti ediyorum. Şimdi, neden Robert Eaton’un kim olduğunu ve sizin yazıyor olmanız gereken kitabı satmaya çalıştığını açıklayarak başlayın.

Shelton bugün mektup aldın mı?

 – Anlayamadım?

 – Ralpf, ben Shelton’la konuşuyordum. Ve küçük bir not, ses tonuna dikkat et. Tam iki geceyi çok inatçı bir milyarderle pazarlık yaparak geçirdim. Ve inan bana, sözlü hakaret limitime ulaştım.

- Mektupları getirir misin lütfen?

 – Life dergisi, yazarların kariyerleri üstünde küçük de olsa etki yapabilmekle tanınmıştır sevgili dostum.

- Ve biz bir dava açmaktan da çekinmeyiz.

- Bu ses tonu, işte, anladın mı?

 Dikkat et. O mu?

 Şimdi, Shelton onu okurken elbette Howard bana yazacağını söylediği şeyleri yazmışsa senden önce gruba özetleyebilirim. Howard, Eaton’un kim olduğunu bilmiyor. O kitap bir uydurma. Ama bu şu anda önemli değil. Çünkü, McGraw- Hill’in dizi yazı haklarını Life dergisine kendisinin izni olmadan sattığını öğrendiği için şu anda, nasıl denir, kriz geçiriyor. Bir sorunun var Ralpf. Derginin sahibi Henry Luce.

- Henry Luce ne olmuş?

 – Howard’ın fikrine göre Luce Pan- Am’da Juan Trippe’le anlaşmış. Adam lanet olası bir sosyalist ve kötü bir golf oyuncusu. Bu sadece, sadece küfür. Kısaca bu Luce’nin ne kadar büyük bir pislik olduğuyla ilgili üç sayfa dolusu küfür. Bunlar Howard’ın sözleri. Benim değil. Benim Luce ile bir sorunum yok. Ve pul üstündeki damga Nassau’ya ait. Bunun konumuzla hiçbir ilgisi yok. Ve biz burada mahkemeye götürüldüğü taktirde lehimize sonuçlanacak bir iş anlaşmasından bahsediyoruz. Bir iş anlaşmamız vardı. Artık yok. Ona yeniden düşünmesi için yalvardım ama başarılı olamadım. Bu yüzden, Howard’ın istediği şekilde bu 100 bin dolarlık avans çekini size iade ediyorum. Şimdi isterseniz bizi dava etmekle uğraşabilirsiniz.

- Bu arada biz başka bir yayıncı arayacağız.

- Dur, hayır, Cliff. Bay Irving, sizinle bir kontrat yaptık. Bu şirketimizin bu eserin sahibi olduğunu gösterir. Yanlış. Saatlerce ona yalvarmam sonuç vermiş olsaydı, inanın bana sizin olabilirdi. Olabilirdi, hatta bir hafta içinde genel bir açıklama bile yapabilirdiniz. Yani hatta Ralpf’ın bu işle hala bağlantısının olmasını bile kabul edebilirdi. Ama tek şartı, avansını bir milyon dolara çıkarmanızı istiyor.

- Bir sent bile eksik değil.

- Oh, tanrım.

- Ne, bir milyon dolar mı?
 – Evet.
- Bir milyon dolar.

- Tamam, bence burada iyi niyet atmosferi yaratmamız çok önemli. Güven mi?

 Adam bir Teksas engereği yılanı. Güvenmiş.

- Tamam, teşekkürler.

- Sen nereye gidiyorsun?

 Nereye gidiyorsun?

 Bekle bir dakika. Şimdi şunu iyi dinle. O kitap benim. Altına imza attınız. Ve bunun için bir milyon dolar ödemeye de niyetim yok. Bunu anlıyor musun?

 Beni iyi dinleyin “Bay lanet olası Clifford Irving”.

- Şimdi gidip ona söyleyin  – Ben Clifford Irving değilim. Ben Howard Hughes’um. Howard’ın ağzı Howard’ın sözleri. Bir milyon dolar, yolun karşısına Doubleday’e geçiyorum. Seçim sizin. Shelton, seninle bir şeyi paylaşmak istiyorum Howard’ın bahsettiği alternatif fikirlerden biri şuydu. Neden McGraw- Hill’de kontrolü bana geçirecek kadar hisse almıyorum?

 Sonra dedi ki, sadece baskı makinelerini tutarım ve diğer aptallardan kurtulurum. Bunu aynen aktardım. Hoşça kalın. Howard Hughes. Bir milyon dolar.

- Hepsi bu. Teşekkürler.

- Önemli değil. Oh.

**

 Neden suratınız böyle asık?

 Parlak planımızı yaparken Bay Howard Hughes adına yazılmış bir çeki bankaya gidip nasıl bozduracağımızı düşünmeyi unutmuşuz. Bir İsviçre bankasında kendinize, onun adına bir hesap açtırın. Biz de bunu yapacaktık. Ama sonra sosyal güvenlik numarası gerektiğini öğrendik. Ve bunun izi sürülebilir. İsviçre’de bile olsa. İnan bana, biz her türlü yolu düşündük. Çeki bir kadının bozdurmasına ne dersiniz?

 Hayır, hesabı açan kişinin, çeki bozduran kişi olması gerekiyor. Howard Hughes. Bir erkek olması gerek. Yapımcısına, fikrini değiştirdiğini söyleyin. Çekin artık baş harfleriyle yazılmasını istediğini söyleyin. H.R. Hughes. Sonra, bir sahte pasaport. Sahte bir isim. Harriet Rhonda Hughes. Helga Rhinoceros Hughes gibi. Çeki ben bozdurabilirim.

Hayır, İsviçre’ye gitmeyeceksin.

Oh tanrım, bu harika bir fikir. Cliff, bu işe yarayabilir. Çeki o bozdurabilir.

- Hayır, hayır, olmaz.

- Bunu yapabilirim. O benim karım Dick, lütfen. Buna karışma. Evet, senin karın olduğunu biliyorum. Sana arada sırada bunu hatırlatan kişi benim. Biliyorsun, aramadığı zaman, o tür şeyler.

**

McGraw-Hill Yayıncılık ve Life dergisi Hughes’un otobiyografisini yayınlayacaklarını açıkladılar. Biyografiyi Clifford Irving yazacak. Irving Hughes’la pek çok kez röportaj yaptı.

McGraw- Hill müşterilerini yüzyılın en çok tartışma yaratacak kitaplarından birine sahip olmak için şimdiden sipariş vermeleri konusunda uyardı.

 Telefonlar alıyorum. Telgraflar geliyor. Yayını ve dağıtımı durdurma emirleri alıyorum Bayan Tate.

Bu adama bir milyon doları yayınladığım için beni dava edeceği bir kitap için mi ödüyorum?

 Belim kırılacak gibi. Ne istediniz böyle?

 Bu konuda endişen varsa, belki Howard’dan bu sert tepkilere bir son vermesini isteyebilirsin. Evet. Onunla bunu konuşacağım.

McGraw- Hill, büyük tartışmalar arasında Hughes’un otobiyografisini yayınladı. Hughes’un avukatı kitabın tamamen uydurma olduğunu açıkladı.

İşte oldu, artık yalancıyız. Hughes’un avukatları bize yalancı diyor. Bunun olacağını biliyorduk.

 Neden şimdi korkuyorsun?

**

İşler karışıyor

Las Vegas. Hiç şüpheye bırakmayacak şekilde inanıyorum ki Bay Hughes’un 1956 yılında Nixon’un kardeşine verdiği 205 bin dolarlık borç

 Aman Tanrım.

- Dick, işlerini bitirdik. İşlerini bitirdik.

- Neyi bitirdik?

 Buna inanmayacaksın. Tamam, dinle.

Rebozo Nixon’un evinin dekorasyonu için 100 bin dolar nakit aldı. Bu parayı kabul etmesi şu anlama gelecekti. TWA temyizi ve Air West konusu en önemli öncelik olacaktı. Ayrıca, 1956’da Hughes, Nixon’un kardeşine Pentagon ihalelerini alabilmek için 205 bin dolar vermiş.

Burada para aklama var. Rüşvet var. Bu son. Bunu yayınlarsak, Nixon, Başkan Nixon, yargılanır. Bunun bize vereceği gücün farkında mısın?

 – Cliff, bunun bana vereceği gücü istediğimden emin değilim.

- Ama ben eminim. Cliff, bunu yayınlarsan, üstüne yağacak belanın sınırı olmaz. Ve insanlar olacak kim bilir kim  Nixon’un politik düşmanları, Hughes’un danışmanları nerede yaşadığını biliyorlar.

- Evet?

 – Ben bunu gördüğünü bile unutmanı söylüyorum. Boş versene. Bu tıpkı kutsal kitap gibi. Bize Tanrı tarafından tarihin bir parçası olabilmemiz için gönderildi. Ve sen unutmamı mı söylüyorsun?

 Dick, buraya gel. Sana bir şey göstereceğim. Bu paket Nevada’dan gönderilmiş. Bu Hughes’un eyaleti.

- Demek istediğin ne?

 – Nixon’un işini bitirmemize yardım etmek istiyor. O bizim yanımızda Dick. Howard bizim yanımızda. Dillon Read hidrolik sisteminin arızalı olduğunu nasıl anladın?

 Beni dinlemiyorsun Clifford. Lanet olası.

İyi ödenmiş bir kaç rüşvetle arızalı olmalarını ben sağladım. Neden bilgiyi savunma bakanlığına götürüp ihaleyi kendin almadın?

 Evet, o zaman ihale alabilecek durumda değildim. Bu yüzden, üretmek yerine, uçaklarını onardım. Onlarınkiyle teknolojilerimizi birleştirdim. Ve o şirketi içinden tükettim. Ve buna izin verdiler. Çünkü hipnotize olmuşlardı.

Böyle olur Clifford. Rakibin güçlü olduğu zaman, bir fırsat bulursun, onun için bir kriz yaratırsın. Ama kısa vadeli bir avantajı kullanmak yerine, onun için günü kurtarırsın. Hiçbir şey düşmanından gelen bir jestten daha fazla karıştırmaz. Hiçbir şey insanı, daha savunmasız yapamaz.

Bu Edith. Kapat, kapat.

İyi ödenmiş bir kaç rüşvetle  Arayan Andrea’ydı.

 Bir sorunumuz var. Sessiz olun çocuklar. Komşuları uyandıracaksınız.

Clifford, Frank McCullough ile tanıştığını sanmıyorum.

- Hayır, merhaba Frank.

- Nasılsın?

 Dick Suskind. Ah, dün Chester Davis’ten bir telefon geldi.

- Hughes’un özel avukatı.

- Evet, evet. Anlaşılan, bizim saatimizle saat birde Howard Hughes, telefonla arayacak ve bir aracı aracılığıyla konuşacakmış. Ve Bay Hughes’la konuşan son gazeteci sen olduğun için ortak kararımız telefona Bay McCullough’un bakması yönünde oldu. Çünkü Bay Hughes’u sesinden tanıyabilecek kişilerden biri. Bay McCullough aynı zamanda şu garantiyi verdi. En azından şu an için bunların hepsi kayıt dışı kalacak. Ve Bay Daves ayrıca Ralph Graves’in de telefon geldiğinde odada olması ve hazır bulunması konusunda ısrar etti. Ki söylemek zorundayım Cliff, bu beni çok şaşırttı. Bu özellikle Hughes’la sözüm ona görüşmelerinde onu, sunuş biçimini bildiğim için geçerli. Ah, affedersiniz. Benim tuvalete gitmem gerek. Shelton bu

Ne dememi bekliyorsun?

 Bu bir tuzak. Hattın diğer ucundaki adamın ne diyeceğini çok iyi biliyorsun. Bay McCullough bu yüzden burada. Sözü geçen adamın sesini teşhis etmek için. Ben tarafsızım Bay Irving. Evet, şimdi bekleyeceğiz. Ben bu saçmalığı izlemeyeceğim. Beni lobide bulabilirsiniz.

- Fazla uzaklaşma Clifford.

- Alo?

 **

- Ne oldu?

 – Henüz bilmiyoruz. McCullough bizden odadan çıkmamızı istedi. Konuştuğum adam Howard Hughes’du. Konuşma biçimi ve tonlamalarını taklit etmek imkansızdır. Bana seninle hiç karşılaşmadığını söyledi. Ve kitabın da sahteymiş. Bir yalan.

- Bay Irving.

- Sizi dinliyorum. Şimdi, Howard’ı tanıyorsam, bunu hiçbir zaman kesin sonuç olarak görmem. Yani kendisi gerçekten çok garip bir adamdır. Ama sunduğunuz kanıtların azlığını da göz önünde bulunduracak olursak şu anda en iyi tahminim sizin bir şarlatan olduğunuz yönünde. Bu şeyde bir parça bile gerçeklik payı varsa en küçük bir ayrıntıyı bile abartmış ya da değiştirmişsen kanunların izin verdiği en uç noktaya kadar peşine düşeceğim. Buna dolandırıcılık ve hırsızlık suçlamaları da dahil. Bundan kurtulmanın tek yolu hemen şimdi bana neler olduğunu açıklaman olabilir.

(Kalbi: Ben, güveninize ihanet ettim. Kitap ve tüm hikaye sahtedir. Tüm dünyaya yalan söyledim. Ve şimdi ne olursa olsun, artık içim rahat; demek istese de]

Irving:  Elimde, o iki yüzlü pisliğin hapse girmesini sağlayabilecek kayıt dışı bazı malzemeler var! Howard ya karıncaların yara içinde bıraktığı yüzünü gösterir ya da ben elimdekileri yayınlarım. Bu kadar yeter!

Howard Hughes’u ve elindeki belgeleri getirmen için üç günün var!

Hırsızlık mı Cliff?

 Mektup dolandırıcılığı mı?

 Tanrım, bu inanılmaz. Bu sadece çok fazla, çok fazla.

**

- Ne?

 – Artık bitti Cliff. Ben hapse giremem. Seninle ya da sensiz yarın onlara açıklayacağım. Howard Hughes aradı diyeceğim. Anlaşmadan çekilmiş. Onlara parayı geri ödeyebilirsin. Barbara’yla konuştum.

- Bu konuda o da bana hak veriyor.

- Eminim öyledir. Sen onurlu bir adamsın Dick. Değil mi?

 Onurlu bir adam mısın?

 Bana bir söz vermedin mi Dick?

 – Sonuna kadar yanındayım demedin mi?

 – Evet. Evet ya. Dünya çapında okuyucuya ulaşmak. Yolsuzluk yapmış bir başkanı alaşağı etmek. İşte son bu! Bu değil! – Bitti Cliff. Bitti.

- Evet ah, elbette.

- Hayal kırıklığına uğrattığım için özür dilerim.

**

Octavio yüz yüze görüşmeyi kabul etti. Şartları öğleden sonra gönderilecek. Bay Octavio ile görüşme ayarlamışlar. Ve buraya gelecekmiş. Bu muhtemelen benim şimdiye kadar aldığım en garip mesajdı. Ve şartlarını yerine getirmek için yardımınıza ihtiyacım var. Yarın saat birde, binanın üst dört katı boşaltılacak. 14. kattaki tüm halılar, kaldırılacak. Yerler yıkanacak ve cilalanacak. Tüm pencereler, siyah malzemelerle kapatılacak. Şu toz toplamayan türden kumaşlardan olacak.

- Bu benim pencerem için de geçerli mi, Bay Irving?

 – Ah evet, ben olsam gidip kapatırdım. İşimizi garantiye almak en iyisi olur Harold. Bunlar çok hassas bilgiler. Bunları kitaba koyup koymamak konusunda hala karar vermedim.

- Bunu güvenli bir yere koysan iyi olur.

- Elbette Cliff. Tamam. Şimdi bakalım. İşte kitabın metni. Howard Hughes’un otobiyografisi. Ön söz ve yorum. Clifford Irving.

- Umarım beğenirsiniz.

- Ben de öyle umuyorum. Tamam, ben iner inmez Howard’ı buraya getireceğim. Pekala. Tamam batı ucunu kontrol et. Çapın tam olarak doğru olması gerek.

- Her şey yolunda mu?

 – Evet, benim için endişelenme. İyi gidiyorsun. Evet, tam burası. Doğru. Eğer duman görecek olursanız, uzaklaştırın. Bunun binadan uçup gitmesine izin veremeyiz. Ne diyorsun?

 – Ne bu?

 Ver şunu.

- Bunu elle mi kopyaladın?

 – Evet.

- Orijinalinden.

- Fotokopi değil, değil mi?

 – Hayır. Ben, kısıtlamaların farkındayım.

**

- Nereye gidiyor?

 – Bilmiyorum. Oh hayır bu gerçek olamaz. Geri dönecek miyiz?

 Lanet olası binaya inmesine sadece yirmi metre kalmıştı! Bana bak, benim diyagramımda sorun yok.

- Bu benim yapamayacağım bir şey değil.

- Andrea, orijinal sende mi?

 Yazdığı şeyin basit bir kopyasını çıkarabilirim, tamam mı?

 – Bunu yapabilirim.

- Evet, tamam  Göreceğiz, göreceğiz.

- Bunu yapabilirim.

- Doğu ve batıyı karıştırmışsın.

- Bunu neden yaptın?

 Bak.

- Hayır, ben kağıt üstünde olanı yazdım. Hayır, yapmamışsın. Adam saplantılı bir dahi. Bir şeylerin istediği gibi olmasından hoşlanıyor. Neden değiştirdin?

 – Batı ve doğu mu?

 – Dua et ölüp kurtul, seni acınası aptal.

Yemin ederim, ben bu sayfada yazanları kopyaladım. Tam olarak. Hepsi aynıydı. Kitabın gerçek. Bu malzemenin Howard Hughes dışında birinden gelmiş olması imkansız. Konuşma dili. Kendine özgü felsefesi. Hatta Howard’la yaptığım bir konuşmanın neredeyse tamamını eksiksiz aktarmışsın.

- Ve ben bunu hiç kimseye anlatmadığımı biliyorum.

- Sahi mi?

 Bu tipik Howard Hughes. Yazar ve reddeder. Evet, evet. Yani bu ben de çok, evet. Sana tam bir cehennem hayatı yaşattı değil mi Cliff. İnan bana, hiç kolay olmadı.

Hayır değildi. Ama çok fazla yardım aldım.

- Bu bir baş yapıt Cliff.
- Sahi mi?
 Tam bir baş yapıt.

- Beğendin mi?

 – Bayıldım. Oh evet! İzninizle izninizle.

**

Bir açıklama lütfen. Bay Hughes kitaba neden karşı. Madem kitap gerçek neden bu karşı çıkıyor?

Geçen sonbaharda, gerçekleşen ziyaretten sonra başkanın ülkemize geleceği açıklanmıştı. Batı yakası liman işçileri  Evimin her yerine izleme cihazları yerleştirmiş olmalarına hiç şaşmam. Hemen burada. Her yerde. Clifford Irving’in Howard Hughes hakkında yazdığı kitap üzerindeki tartışmalar kitabın satışından kar elde etmeyi ümit edenleri yakından ilgilendiriyor.

Benim önerim şudur ki Birleşik Devletler Senatörü olarak George Bush’u seçin. Bunun hem Teksas hem de Amerika için iyi olacağından eminim.

Kitap yayınlandığında, karşı çıkan herkes bu bilgilerin derinliği kalitesi ve gerçekliği karşısında hayranlıklarını gizleyemeyecekler. Bize verildiği şekilde aktardık. Biliyor musun öyle güzel yalan söylüyorsun ki. Yani, böyle bir kitap için böyle bir günah çıkarma için aracı olduğum için ne kadar gurur duyduğumu bilemezsiniz. Bu sadece bu adamla ilgili değil, aynı zamanda, çağımız hakkında, kim olduğumuz hakkında.

**

Buradan sonra işler karışıyor

- Howard nerede?

 – Biliyor musun Clifford  19 yıldır Bay Hughes için çeşitli işler yapıyorum. Ve bir kere bile ona ilk adıyla hitap etmedim. Sen böyle formalitelerle fazla vakit kaybetmiyorsun.
- Onunla birlikte bir kitap yazdık.
- İstersen bir an için yazmadığını biliyorum ve gecenin konusu da bu değil diyelim.
- Konu ne?
 Bay Hughes’un yarattığı dünya büyüktür Clifford. Pek çok alanda çalışan pek çok şirketi vardır. Yapılar, fraksiyonlar vardır. Hainler ve küçük isyancılar. Anlayacağın Clifford, Bay Hughes’un dünyada araç olarak kullandığı insanlar çoğunlukla aslında, tarih yazan insanlardır. Yani Nixon mı?
 Bay Hughes sana gönderilen bu bilgileri kitabında kullanıp kullanmadığını öğrenmek istiyor.

Howard, Nixon’u gömmek istiyor, değil mi?

 Çünkü köpeği artık istediği numaraları yapmıyor. TWA ve Air West birleşmesi ve diğerleri  Bay Hughes’un amaçları konusunda tahminde bulunacak kadar küstah değilim. Biz sadece bu sorunun cevabını öğrenmek istiyoruz. Sadece şunu söyleyeceğim  Hiçbir şey bu kitabın tam olarak yazdığım şekilde yayınlanmasına engel olamaz. Yardımımı istiyorsa doğrudan benimle konuşması gerek. Howard Hughes’a koşul öne sürmeye mi kalkıyorsun?
 Ben Howard Hughes’un habercisiyim.

 Tanımadığın bir adama böyle ateşli bir bağlılık neden?

 Hayır, ben onu tanıyorum. Ve onu görmeyi hak ediyorum. Aynı şeyi bana başkanlar söylemişti Clifford. Sana da onlara söylediğim şeyi söyleyeceğim  Sorun bir kapıdan geçip geçmeme sorunu değil Clifford. Geçecek bir kapı yok. Ama olsaydı Clifford bir kapı olsaydı  Sen şu anda kapanış sesini duyuyor olacaktın. Bay Hughes kitaptaki o bilgiyi istiyor Clifford.

Biliyordum. Şimdi, içine bu iddiaları koyarsam, Howard kitabın yayınlanmasına izin verecek, değil mi?

 Anlaşma bu mu?

 Peki garantimiz var mı?

 Sadece güven Clifford. Demek istediğim Hughes’un yaptığı her şeyde olduğu gibi bunun da bir mantığı var. Mailor gibi biri yerine Cliff’i seçmesi çok mantıklı. Çünkü o zaman Mailor’un kitabı olacaktı. Teşekkürler.

***

Bazı köşelerden Bay Irving’in bu kitabı tamamen kendisinin uydurduğu yönünde söylentiler var.

Biz okuyanlara soracak olursanız sadece Shakespeare böyle bir şeyi uydurmayı başarabilirdi. Ve Bay Irving çok iyi bir insan olsa da Shakespeare’in olmadığını biliyoruz. Bayanlar ve baylar Bay Clifford Irving.

**

Bulmacanın en önemli parçasını Zürih’teki bir İsviçre bankası oluşturuyor. Bu bankada H.R. Hughes adına çekler bozdurulmuş. Burada adı geçen H.R. Hughes, Helga R. Hughes adında bir kadın olarak görülüyor. Normalde sessizlikleriyle tanınan İsviçre bankacıları olayla ilgili konuşurken polis şu anda bu kadını arıyor. Bay Irving! Bay Irving efendim. Çekleri kim bozdurdu?

 İsviçre’deki hesap sahibi Helga Hughes adında bir kadın. Belgelerin sahte olduğundan şüpheleniyorlar. Bu aşağılık ve küçük düşürücü olmaya başladı.

**

- Ben bir yayıncıyım Shelton.

- Sen bir çalışansın Harold. Adının ne olduğu önemli değil. Bir kitaba para ödedik ve yayınlayacağız. Sadece, lanet olası baskı makinelerini çalıştır.

**

Bunu yapıyorum efendim, çünkü başkanın bir uyarıyı hak ettiğini düşündüm.

Hayır, elbette hayır. Elbette Hiç kimse. Bu öğleden sonra kuryeyle teslim edilecek.

**

- Kitapta ne var?

- Her şey. Hughes’un başkana verdiği borçlar. Borçların gerçek miktarları. Florida’da Bebe’yle olan şeyler. Demek istediğin başkan bunun gerçek olduğunu mu düşünüyor?

- Başka nasıl bilebilirlerdi?

- Bu Fisher denen adamla konuşmamız gerek. Kitabın yayınlanmasını engellemeliyiz. Hughes başkana ulaşmak için yapıyor olabilir mi?

Aslında başkan bu sabah çok kızgındı. Kitabın demokrat ulusal komitesine sızdırılmış olmasından korkuyor. Kahretsin. Watergate Oteli’nde oturmuş çaylarını içerken bu kitabı okuduklarını düşünüyor. Tamam, Hunt’ı arayacağım. Adamlarını gönderip baksın bakalım. Demokratların elinde bir kopya var mı baksın. Bu erken ortaya çıkarsa diye başkan için bir şey hazırlayacağım. Ulusa sesleniş konuşması için.

- Ne diyecek?

- Bir şeyler düşüneceğim. Henüz karar vermedim.

**

İnsan ilişkileri çok zordur. Özellikle kadınlarla olanlar. Bu yüzden onları mutlu edebilmek için kendimize olabildiğince hakim olmaya çalışırız. Onların mutluluğunun bizim mutluluğumuz olacağına inanırız.

**

- Cliff, ben senin gibi değilim. İtiraf ettim.

- Özgürlüğüne ihtiyacın var Dick. Nedir bu?

 Senin fikrin mi?

 Yani hayatımı lanet olası fikrin için mi mahvettin?

 Bak, bunu kendim için olduğundan çok senin için istedim! En başından beri, hep öyleydi. Ve başardık Dick, lanet olsun, başardık! Şuna bak. Gel, gel.

- Şuna bir bak.

- Bu umurumda değil. Bu senin. Alabilirsin. Hepsi senin Dick. Hepsi senin.

- Al, bu senin.

- Neler oluyor burada?

 İntertel. Dick. İntertel. O lanet pislikler. Kilidi kırdılar. Dün gece evime girdiler. Buradaydılar. Beni kaçırdılar. Beni bir arabaya bindirdiler. Uçakla Nassau’ya götürdüler. Ve orada, orada, beni tehdit ettiler. Beni dövdüler ve pencereden attılar, hayır dedim. Çünkü bu kitap yayınlanacak. Ve buna hiç kimse engel olamaz. Ciddi konuştum. Bana sözler verildi. Howard Hughes’a hiç kimse engel olamayacak.

- Bu Howard Hughes mu?

 – Bu Howard Hughes. Clifford Irving. İntertel seni kaçırdı ve Nasau’ya mı uçurdu?

 Evet, CIA, eski ajanlar, kiralık katiller! Dövüş sanatları. Haklıydın.

- En başından beri haklıydın! – Dün gece buradaydım Cliff. Buraya karıma nasıl yalan söyleyeceğimle ilgili ders almak için gelmiştim. Ne de olsa sen bu konuda bir uzmansın. Tanrı aşkına, hemen bu lanet olası pencerenin dışındaydım. Seni burada gördüm. Yerde oturuyordun. Sünger gibi içmiştin. Bana inanmıyorsun. Özellikle sen. Al lanet olası paranı.

- Al, paranı al dedim.

- Tanrım Cliff. Al dedim, al paranı, al lanet olası paranı! Alabildiğin kadarını al! Hadi, al dedim. Hadi, lanet olası paranı al ve git buradan! Canın cehenneme! Üstüme para atma dedim! Ve uzak dur benden lanet olası, uzak dur benden! Hiç kimse seni Nassau’ya götürmedi Cliff.

**

Chester Davis, Howard Hughes’un avukatı birinci hatta. Tamam. Emin misin?

 Saat kaçta olacak?

 Ne kadar teşekkür etsem az Chester. Başkan sana borçlandı. Elbette elimde büyük bir dosya var. Fotoğraflar ve başka kaydedilmiş malzeme. Hayatım küçüklüğümden beri eksiksiz olarak kaydedilmiştir. Elimde ciltler dolusu, odalar dolusu malzeme var. Bay Highes. Irving adında bir adamla işbirliği yaptınız  – Tebrikler.

- Teşekkürler.

- Harika bir gece.

- Teşekkürler. Teşekkür ederim. Öğrenmek istediğim benim bu konuda neden hiç uyarılmadığım. Neden uyarılmadık Clara?

 Elimde ciltler dolusu odalar dolusu malzeme var. Bay Hughes, Irving adında bir adamla iş birliği yaptınız  Ya da onu tanıyor musunuz?

 Kendisi bu biyografinin kaydını sizinle yaptığını iddia ediyor. Evet bu tarihe bu şekilde geçmeli. Keşke hala sinema işinde olsaydım. Çünkü şimdiye kadar hayal gücü bu kitaptaki kadar güçlü ya da uçuk bir senaryo görmemiştim. Yanlış anlamadıysam efendim Clifford Irving adında birini de tanımıyorsunuz. Hayır onu ne gördüm, ne de bir kaç gün öncesine kadar adını duydum. Tüm bu şeyler ilk olarak bir kaç gün önce dikkatimi çekti. O kadar inanılmaz ve hayal gücünün sınırının o kadar ötesinde ki  Yani bana öyle geliyor ki Irving’in amacı para olmalı. Ama bence McGraw- Hill ve Time’ın böyle sahte metinler için anlaşmalar yapmamayı öğrenmeleri gerekiyor. Bundan çok daha kaliteli işler çıkarabilecek kurumlar olduklarını biliyorum. Bir yerde bu paranın aktarıldığını gösteren bir banka kaydı olmalı.

- Ayrıca sizin başkan Nixon’un arkadaşı Bebe Rebozo’yla.

- Yalan söylemiş.  çeşitli anlaşmalar yaptığınızla ilgili söylentiler dolaşıyor. Ayrıca başkanın kendisiyle de bazı anlaşmalarınız olmuş. Bu söylentiler konusunda yorumunuz ne olacak?

 Polis tarafından yapılan açıklamaya göre Clifford Irving’in karısı hakkında bir tutuklama emri çıkarıldı. Edith Irving dolandırıcılık ve imza taklidi suçlarından aranıyor. Kocası Clifford Irving’in Howard Hughes’un otobiyografisini yazdığını iddia ettiği Bayan Irving bir İsveç bankasına Howard Hughes adına yatırılan parayı çekmişti. Hughes, otobiyografinin gerçekliğini reddetti.

**

Bizi her zaman ayrıntılar ele verir.

- Sana bir şey sorabilir miyim George?

 – Elbette Clifford. Ben bunun için buradayım. Bu Howard için çok kötü bir yıl oldu değil mi?

 Yani şu TWA konusu, Air West satışının gerçekleşmemesi. Nixon’un kontrolünü de kaybetti. Onun maşalarından biriydi değil mi?

 Bir şeye ihtiyacı vardı, onu yeniden hizaya sokmak için bir koza ihtiyacı vardı. TWA hissedarlarının açtığı davanın görülmesine devam ediliyor. Hughes’un davayı kaybetmesi ona 137 milyon dolara mal olabilir. Bu yüzden, bir gün dezenfekte edilmiş gazetesini açtı ve işte oradaydık. Küçük kitabımızla biz. Rakibin güçlü olduğu zaman, fırsat bulursun. Onun için bir kriz yaratırsın. Bir şey yapmasına bile gerek kalmadı, sadece  Sadece biraz destek. Yolsuzluk belgelerini, gönderdi.

- Bebe’yle Florida’daki iş?

 – Nixon’un dikkatini bu yolsuzluklara çekti.

- Başkan bunun gerçek olduğunu mu düşünüyor?

 – Başka nasıl bilebilirlerdi?

 Nixon paniğe kapıldı. Kitabın gerçek olduğunu düşündü. Ama kısa vadeli bir avantajı kullanmak yerine onun için günü kurtarırsın. Ve sonra Howard başkan için günü yine kurtardı. O istediğini almış oldu ve biz de gömüldük. Yanlış anlamadıysam efendim Clifford Irving adında birini de tanımıyorsunuz. Hayır onu ne gördüm ne de bir kaç gün öncesine kadar adını duydum.

Kızgın değilim George.

Hayal kırıklığına uğradım. Yani sanmıştım ki belki, ortak olduğumuzu sanmıştım. Howard ve benim. Bunu kişisel algılamamalısın Clifford. Bu şeye benzer  Tıpkı bir ormanın kereste için kesildiğinde ağaçların bunu kişisel algılamamalarına. Hepsi büyük planın parçası.

- Ama rolümü iyi oynadım değil mi?

 – Muhteşemdin Clifford.

- Bay Hughes sana iltifat etti.

- Sahi mi?

 Sana yalan söyler miyim?

 Howard Hughes yıllardır ilk kez canlı olarak konuştu ve onu çok yakında daha fazla duyabileceğimizin işaretini verdi.

**

SONUÇ

Sahtekar.

İşbirliği yaptı.

Karşılığında Dick’e ve özellikle de Edith’e ceza indirimi istiyorum.

Bay Irving, 2,5 yıl hapis cezasına çarptırıldı.

Bay Susskind altı ay hapis cezası aldı.

Ek olarak McGraw-Hill’e olan tüm borçlarını ödeyecekler ve vergi dairesine ödeyecekleriyle birlikte tam miktar 1,5 milyon dolar olacak.

Bayan Irving’in cezası ertelendi ama İsviçre yetkililerinin vereceği karar konusunda söz hakkımız yok. Karardan memnun musunuz

Bay Newman?

İnsan bir anlaşma yaptığında çok da mutlu olamaz. Ve sürpriz bir gelişmeyle Nixon adalet bakanlığı Air West’in Howard Hughes’un şirketi Tool Şirketi tarafından satın alınmasını onayladı. Bu haber geçen haftaki anayasa mahkemesinin TWA hissedarları davasını reddetme kararının ardından geldi. Bu kararla Bay Hughes tam 137 milyon dolar ödemekten kurtulmuştu.

Bu olağan dışı milyarder için çok iyi bir hafta oldu.

Diğer haberlerimize göz atacak olursak, bugün beş kişi demokrat ulusal komitesinin karargahı olan Watergate Oteli’ne gizlice girerken yakalandı.

Yılın dolandırıcısı. Clifford Irving. Clifford Irving 17 ay hapis yattı.

Bu arada Edith Irving de bir yıl İsviçre hapishanesinde kaldı. 1974’te salıverildikten kısa süre sonra  Cliff ve Edith boşanma başvurusunda bulundular.

Beyaz Saray danışmanları Clifford’ın kitabının Nixon’un Hughes paranoyasını körüklediğini ve sonunda Watergate skandalının patlak vermesine sebep olduğunu onayladılar.

Haçlı kralı. Aslan yürekli Richard. Yazan Richar Suskind. Dick, 1973’te “Aslan Yürekli Richard”ı yayınladı. Oğlancılıkla ilgili bölümü çıkarmıştı.

Dick Suskind 1999’da ölene kadar evli kaldı. Clifford roman yazarı olarak kariyerine, yaşadığı bu olaylarla ilgili anılarını anlattığı “Sahtekar” romanıyla devam etti.

Evet, işte onlar. Dumanında boğulma. 1972’deki telefon hoparlörlü basın toplantısı Howard Hughes’un son kez halk önünde görülüşü oldu.

Bir ölüm sertifikasına göre Hughes’un 5 Nisan 1976’da öldüğü iddia ediliyor.

Clifford günümüzde hala Hughes’un otobiyografisini yayınlatmaya çalışıyor.

*************

VÉRİTÉS ET MENSONGES / F for Fake / Hakikatler ve Düzmeceler (1973)

 

 

VÉRİTÉS ET MENSONGES / F for Fake / Hakikatler ve Düzmeceler (1973)


Ölmeden önce seyredilmesi gereken filmlerden.

Yönetmen: Orson Welles          

Senaryo: Orson Welles, Oja Kodar        

Ülke: Fransa, İran, Batı Almanya

Tür: Belgesel

Vizyon Tarihi: 01 Eylül 1973 (İspanya)

Süre: 89 dakika

Dil: İngilizce, Fransızca, İspanyolca

Müzik: Michel Legrand               

Nam-ı Diğer: F for Fake | F for Fake | About Fakes | Truths and Lies

Oyuncular    Orson Welles    Oja Kodar    Joseph Cotten, François Reichenbach ,   Richard Wilson

Özet

Eğlenceli bir Orson Welles’in Yurttaş Kane  gibi güzel fikirleri olan belgesel  filmidir.

Orson Welles, belgeselde sanat, sinema dünyası ve gerçek hayatla ilgili izlenimlerine resmi geçit yaptırıyor.

Film sanat kalpazanı bir şarlatan Elmyr de Hory’nin  biyografisini odaklanmıştır. Aynı zamanda ünlü hileleri ile meşhur Howard Hughes otobiyografisini yazan  Clifford Irving’e, sahte bir özgeçmişi ile Yurttaş Kane bir parodi şeklinde özetleyişi, sahte Mars işgali ve Orson Welles’i de efsane yapımcısı ve sihirbaz olarak işler.

Karakterler hakkında  hikayeleri işlerken  sanatın doğası içindeki çatışma, illüzyon , yaşam , sahtecilik ve yapay arasındaki bağlantılarını ele alır.

Filmin son 17 dk içinde Picasso için bir dizi sahte hikâye uydurup piyasadaki Picasso tablolarının gerçekliği sorgulanır.

Filmde Oja Kodar ile bir kadının erkekleri etki altına nasıl aldığı ve gerçek ve yalan arasındaki varlığın temelinde faktör oluşunu irdeler.

Elmyr, birçok galerileri için resim yapmış bir usta kalpazan olduğunu belirtirken “sanat nedir?” diye sahteciliğin ve gerçekliğin doğasının cevabını bulmaya çalışır.

Kesinlikle harika bir belgesel filmdir. Eski olmasına rağmen seyretmeyenlerin seyretmesini şiddetle tavsiye ederim.

Elmyr de Hory (Hoffmann Elemér Albert) (14 Nisan 1905 – 11 Aralık 1976) Tüm dünyada saygın sanat galerilerine binden fazla sahte tablo  sattığı söylenen bir Macar doğumlu ressam ve sanat kalpazandır. Clifford Irving tarafından hayatı kitaplaştırıldı. Orson Welles tarafından hazırlanan bir belgesel filmi F for Fake Sahte (1974)  çok ünlü oldu.

Nerdeyse 60 tane ismi vardı. “De Hory, Hory, Heury, Bory, Sury, Kury, Bury, Dury” Gerçek adı “Elmyr Ferenc Huffman” idi. İspanya’nın ciddi ve   çok ılımlı bir bölgesi Ibiza adasında inzivaya çekildi.

Hakkında çıkan haberlerde “Londra Ekspresi”nde  “Sanat Dünyasını Haraca Bağlayan Adam Ortaya Çıktı !”;

“Dünyanın en iyi sahteci ressamı Elmyr Dory-Boutin’in  …orjinal bir Modigliani tablosu çizmesi yalnızca bir saatini aldı “

Fakat sahtekarlıkları onu zengin etmedi. Aslında Elmyr de Hory, sanatta uzmanlık iddiasında bulunanların foyasını ortaya çıkarmak, zenginlerin koleksiyonlarında bulundurdukları tabloların o kadar da gerçekçi olmadığını göstermekti.

“Altın yıllarında” 

- Sana sattığım taklitler için.

- Evet , ama sen onlardan iyi para kazandın.

- Evet de onu bunu bilmiyor.

- Anladım.  ve ne yaptı biliyor musun?

  Bana bir çek verdi ama çekin karşılığı yoktu.

- Sana sahte bir çek verdi.

- Evet.

- Sahte bir resim için.

- Evet.  İlahi adalet denen bir şey var.

Tüm elime geçen tek şey $250,000 ‘lık ufacık bir televizyon.  Hatta içinde oturduğu ev bile kendisinin değil. Sanat simsarının teki onunla bir anlaşma yapmış. Birileri ilginç bir şey yapmış olmalı  – bir anlaşma. – anlaşma.  Aldandım.  Kullanıldım.  iliğimi kemiğimi sömürdüler.  Şu çatısı altında yaşadığım ev bile benim değil.  Adıma tek kuruşum yok.  Bunca yıldır süren koşuşturmacadan sonra  Sahtekarlık işindeki o son değişimden sonra, şimdi bile,   Elmyr bu son sığınağında da kendini pek güvende hissetmiyor  hani derler ya..

Gerçek ve sahteciliğin hakikatini inceleyenler için Hory’nin hayatı incelenmesi gereken şahsiyetlerden olduğunu düşünüyoruz.

http://en.wikipedia.org/wiki/Elmyr_de_Hory

Clifford Michael Irving (5 Kasım 1930 doğumlu) bir Amerikan araştırmacı gazeteci ve yazardır. O en iyi 1970’lerin başında Howard Hughes hakkında hazırladığı sahte bir “otobiyografi” tanınıyor olmasıdır. Yazar Clifford M.Irving ,  Howard Robard Hughes ile yapılan 100 röportaja dayanarak yazdığı anılarını Amerika’daki  McGraw-Hill yayınevi ile bir milyon dolar karşılığında kontrat imzalamıştır.  Kitap yayınlanır. Milyarder Hughes araştırma mahsulü olan her şeyi inkâr yoluna giderek skandallarla tanınmak istemdiğinden telefonla katıldığı bir basın konferansında adı geçen anıların gerçeklere dayanmadığını ileri sürer.  Sonra, Irving, gördüğü baskı karşısında Hughes’ı dolandırdığını mahkeme önünde itiraf eder. Hughes onu kınar ve yayıncı McGraw-Hill, dava eder. 17 ay süren mahkeme sonucunda, bir buçuk yıl hapse mahkûm edilir.

Bundan dört yıl sonra 70 yaşındaki Hughes, Acapulco’dan Houston’a yaptığı bir uçak yolculuğu sırasında kalp yetmezliğinden hayatını kaybetti.

http://en.wikipedia.org/wiki/Clifford_Irving

Filmin en kayda değer vurgusu, sahtenin bireye değil, paylaşıma dair olmasının altını çiziyor olması.

“Eğer birileri sahteyi, yalanı kabullenecek ortamı yaratmıyorsa, yalan ve sahte var olmaz.”

Belgeselden

Houdin , bugüne kadar yaşamış en büyük sihirbazdır.  Ve ne demiş biliyor musun?

 – “Sihirbaz yalnızca bir aktördür”demiş.

**

Bir resmin hakiki kalitesinden bahsediyorsak  asıl idrak edilmesi gereken şey aslında gerçek mi taklit mi olduğu değil , İyi mi yoksa kötü bir taklit mi olduğudur.   [Clifford Irving]

**

Sen bir ressamsın.

Niye insanların sahte tablolar yapmasını istiyorsun?

 Çünkü sahteleri de orjinalleri kadar iyi ve alıcısı var, talep var.  Eğer sanat camiasında alıcısı olmasa, sahtekarlar var olamazlardı. – yani , ne kadar çok , o kadar iyi , değil mi?

**

- Uzmanlar.

- “Sözde” uzmanlar.

-Uzmanlar günümüzün kahinleri .

- Fazlasıyla gösterişçi

- Bizimle daima bilgisayar netliğinde konuşuyorlar. Bir şey biliyormuş gibi davranıyorlar Ama aslında bildikleri , çok yüzeysel şeyler. Ve biz de onların önünde diz çöküyoruz. Onlar, bizzat tanrının sahtekarlara armağanı. Ve bütün dünya uzmanlar ve kurumların kendilerini aptal yerine koymalarından hoşlanıyor. 

Varsayalım ki Kisling , Elmyr  ve Modigliani’nin kendisi tarafından resmedilmiş  üç Modigliani tablosunu  yanyana koyduk.  Knoedler’den Paris’e kadar kendisine uzman diyen herkese sorabiliriz. Hangisinin orjinal , hangisinin çakma olduğunu söyleyebilirlerse  Eğer isim vermemiz yasak olmasaydı  her biri Elmyr tarafından resmedilmiş  postmodern akımın iftihar duyulan önemli eserlerinin sergilendiği  ünlü bir müzeden bile bahsedebilirdik. Aslında 20. yy’ın büyük sahtekârlarından biri olan Elmyr’e dalavereleri seven bu insanlar arasında kahraman gözüyle bakılıyor ama bunu açıkca ifade etmeye cesaretleri yok.

**

Bir tabloya  nasıl değer biçilir ki?

  Değer fikirlere göre oluşur. Fikirler de uzmanların görüşüne göre.  Elmyr gibi bir sahtekar da uzmanları aptal yerine koyarsa o zaman uzman kime denir?

  – Sahtekar kime denir?

**

Böylece Irving’in belgeleri de, tıpkı Elmyr’in tabloları gibi  doğruluğunu kanıtlamıştı. Sahte tablolar üzerinde bir uzman görüşü alıp , sonucu görmek istedim ve Elmyr’e benim için 3 resim yapmasını istedim: iki Matisse ve bir de Modigliani tablosu -ki öğle yemeğinden önce hepsini bitirmişti- ve hatta Modigliani tablosunun kenarına , Paris’te bir kafede gibi görünmesi için bir kahve lekesi bile bıraktı.

- Sonra ben bu üç tabloyu alıp Modern Sanatlar Müzesi’ne götürdüm.  Orada bu tabloları iki saat boyunca incelediler ve kesinlikle gerçek oldukları kararına vardılar ve hatta satmak istediğimi duyunca şok oldular. Hem de, gerçekten yaşanmış bir olay.

Bu hikaye kesinlikle gerçek. Şey , Irving bu tabloları yok etmiş gibi davranıyor.  Ama ben Irving karakterinde birinin 15.000$ değerinde bir şeyi yok ettiğine pek inanmıyorum.  Bence tablolar şimdi iyi korunan bir bankanın kasasında 15 sene paketini açmadan bekleyecekler. Anlattığı bütün hikayeler Yıllarca kafasında kurmuş , büyütmüş  ve şimdi de onlara inanacak hale gelmiş.

**

Et voila.

Güzelmiş , ama az bulunan bir şey olduğu söylenebilir mi?

  Bir sürü istiridye vardır ama inci bulmak kolay değildir.  Hep bu ustalar taklit ve düzmecelere neden oluyor ve sahtekarları da cesaretlendiriyorlar  -hatta şimdi şu yediklerimizde bile-  Günümüzde mutfaklarda ne sahtekarlıklar dönüyor bilseniz. (Size şu diye, hangi eti yedirdiler) Çok şükür , buradaki deniz ürünleri de sahte değil. 

**

Biyografisinin yazarına göre-   pek çene çalmıyorlarmış. Ben sanat simsarlarının kendilerinin de sahtekar olduklarını düşünüyorum.Jüriyi oluşturan baylar ve bayanlar ! Tanıkların huzurunda şunu söylemem gerek ki Sizin kararınız da -en kibar şekliyle söylemek gerekirse- pek kolay değil. Her ne kadar Clifford Irving kitabında bahsettiğinin aksine – Asla kişilere satış yapmadığım konusundaki ısrarımı sürdürüyorum.

**

- Peki ya uzmanlar?

  Sahtekarlar var oldukça , uzmanların da var olmaları gerek sanırım .  Ama hiç “uzman” olmasaydı  kimse “sahtekar” olur muydu?

**

Bir arkadaşım -başka bir arkadaşım-  bir zamanlar Picasso’ya bir Picasso tablosu gösterir  ve bunun sahte olduğu söyler.  Aynı arkadaş , bir yerden bulduğu  Picasso tablosu olduğunu iddia ettiği resmi gösterir fakat Picasso “bu da çakma” der.  Sonra başka birinden bulduğu , başka bir tabloyu da gösterir ve Picasso yine “bu da çakma” der.  “Ama , Pablo,” der arkadaşı  “Seni bu tabloyu çizerken gözlerimle gördüm.”  Picasso da der ki ; “Çakma Picasso tablolarını ben de herkes kadar iyi yapabilirim.”

 Kendimi affettirmeye veya bir bahane bulmaya çalışmıyorum. Ruh halimi ve bir insanın acizliğini anlatmaya çalışıyorum.

Bugün hapiste olmamasının başlıca iki sebebi var:   Birincisi ; Bu konuda açılacak bir mahkeme , sanat dünyasına öyle bir açıklık getirir ki  A court case would bring such publicity upon the art world  buna karşı çıkacak her sanat simsarı otomatikman şüpheli durumuna düşer.

Hapiste olmamasının bir diğer sebebi de   -Oradayken fransız polisi bana bunu açıklamıştı- Onu tutuklayabilmeleri için , onu resim yaparken ve -Vlamincks’in , Derains’in , Picasso’nun- imzasını atarken gören iki görgü tanığı olması gerekliymiş.  Yazarın imzası , resim bittikten çok sonraları atılır. Ben yaptığım hiç bir tabloya imza atmadım zaten. Bu çok önemli bir nokta.  Hayır , hiçbirine imza atmadım. Yok. Hayır , hiç atmadım. Hiç atmadım. Tabii ki imzalanmışlardı.  Artık her kim imzaladıysa ,   birisinin Elmyr’e yaptığı resimlerin  birçok önemli koleksiyonda , birçok farklı imza ile   sergilenerek mutlak bir ebediyete   kavuştuklarını söylemeli.  Eğer bu tabloları uzun bir süre müzede veya önemli bir resim koleksiyonunda sergilerseniz bir süre sonra hakiki olurlar.

**

Bu yapı , yüzyıllardır burada duruyor.  Batı dünyasının belki de en eski yapısı.  Ve üstüne bir imza bile atılmamış.  Chartres.  Tanrının azametinin ve insanın aczinin bir anıtı. Bugünlerde tüm sanatçılar yalnızca etten kemikten ibaret gibiler. Çıplak. Yavan , meydanda. Artık bir anıt yaratmak isteyen kimse yok.  Evrenimiz, -bilim adamlarının devamlı söylediği gibi-  tek kullanımlık.  Bütün yaptıklarımızın içinde   belki de-  bu anonim eser ,  bu taştan orman ,  bu epik ilahi ,  bu göz alıcı güzellik ,   bu şehadet sancağı ,  bütün şehirlerimiz yok olduktan sonra  öylece el değmemiş bir şekilde ayakta kalır  ve nereden geldiğimizi ,  neyi başardığımızı bize gösterir  Yaptığımız bütün taş yapıtlar , resimler , yazılar   birkaç yıl -belki de bin yıl- hayatta kalıyor ,  sonrasındaysa miladını doldurup  nihayetinde de toprağa karışıyorlar.  Zaferler ve hileler  Hazineler ve taklitler. Hayatın değişmeyen bir gerçeği Hepimiz ölümü tadacağız. “Gönlünüzü ferah tutun”  diye sesleniyor bizlere geçmişten seslenen merhum sanatçılarımız.  “Türkümüzü  “kimse söylemeyecek.  “Ama nolmuş söylemeyecekse?

  Biz şarkımızı söylemeye devam edelim.”  Belki de  bir kişinin adı  o kadar da önemli değildir. 

**

Orson Welles’in filmin sonunda uydurduğu hikâye ise şu şekildedir.

Belki de  bir kişinin adı  o kadar da önemli değildir.  Ve filmin sonunda geldik.  Oja’ya.  Şimdi sizlere Oja’nın da taktıklarıyla   yakın bir tarihte gerçekten yaşanmış bir hikayenin canlandıracağız.  Ta en başta dediğim gibi, Oja işin içine en sonda giriyor  ve biz de bu sebepten onu en sona bıraktık.  Tesadüflere gelirsek-  Misal , şimdi sizlere Oja’nın dedesini tanıtayım.

Oh, hayır. Vazgeçtim , ona daha sonra gelelim. Zaten film yeterince karıştı. 

Oja, bildiğim kadarıyla  şimdiye kadar ondan kimseye bahsetmedi.  O çağımızın en büyük sanatçısının dikkatini çektiğinde-  işin içine dahil oldu.  İnsanlık tarihinin en ünlü  ve şüphesiz en zengin ressamı. Picasso , çağımızın en büyük fenomenidir.  Bugüne kadar hiçbir ressam çıkmamıştır ki  10 saniyeden kısa bir sürede , – elinin tek hareketiyle  – onun gibi sihirli bir  dokunuş bırakmayı becerememiştir. John D. Rockefeller bile bunu becerememişti. Tahmini mal varlığı :  750 milyon dolar. Ama Oja onu bir dikizciye çevirmişti.  Bu çok da eski bir olay değil  Picasso, kendince sebeplerden dolayı  Toussaint köyünde kendini resme verdiği sıralarda ,   Oja da tatil yapmak için orada bulunuyordu. Ve yanında da Olaf adında iskandinav bir arkadaşı vardı.  Olay denen bu çocuk, memleketinin soğuk dağlarında  New Orleans’ın jazz şarkılarına kendini kaptırmıştı  ve bütün gün Picasso’nun penceresinin önünde elinde bir trambolinle bir şeyler çalmaya çalışıyordu.  Olaf’ın trambolini sabahın köründen geceye kadar öttürüyordu ve Picasso’da kafayı sıyırmak üzereydi. Sonra…dikkatini dağıtan başka bir şey daha vardı.  Çok daha dikkat dağıtıcı  Oja.

Oja , sabah erkenden sahile gidiyor. Oja , saat 10 , güneş kremini almak için geri dönüyor. ve tekrar sahile gidiyor ve öğle yemeği için tekrar geri geliyor.  Buralarda herkes öğle yemeğinden sonra biraz kestirir.  Ama Oja değil. Tabii Picasso da değil. Kokteyl zamanı.  Akşam yemeği zamanı. Herhangi bir zaman.  Pazar Oja , pazartesi Oja , salı Oja..  haftanın her günü  Haftalarca  Oja ,tramboline şöyle bir bakış atıyor.  ve şimdi de Oja , oradan uzaklaşıyor.  Ama Picasso’nun öyle bir kaçış şansı yok.  Kendini kaptırmış mıydı?

  Belki de yalnızca…ilham alıyordu. Orada tam olarak ne olduğunu bilemem. Ama Picasso, eli çabuk bir adamdı. Yani demek istediğim…

- Anladınız siz bu rastlaşmaların sonucu nereden bakarsanız bakın çok verimliydi.  Ağaçlarda , incirler tatlandı  Şaraplardaki üzümler olgunlaştı  Ve Bayan Oja Kodar’ın   55×55′ lik geniş portreleri  işte bu güçlü fırçadan çıktı.  Para.

Elmyr’in bu konuda dediklerini duyduk.  Sonuçta Picasso da Oja’nın bunu babasının hayrına yapmadığını biliyordu.. Kırıntılarını önüne atarak ya da resimlerinden birisini modeline vererek.  Ama Oja şartlarını sundu. Ve aydınlatıcı ışığının  fiyatını belirledi.  Hakkını ödeyebilmesi için, karşılığında ona bir şey vermesi gerekiyordu. Doğru olduğunu siz de biliyorsunuz.  Picassodan talep ettiği bedel tam olarak şuydu : bütün resimlerin -22 tanesinin de- onun olması gerekiyordu , derhal. Onun malıydı. Kendi malıydı , isterse alıp götürürdü -ki tam olarak da böyle yaptı-. 

Piyango! Ya da biz buna ganimet diyelim.  Yanına kar kaldı. “Kesin zengin olmuştur” dediğinizi duyar gibiyim.  Ama durun, daha bitmedi. Şu aralar, bütün Paris sis altında. O zamanlar da -bakın burası hikâyemiz için önemli- benzeri bir durum olmuştu. Paris, ağustosu yaşıyordu.  Her yıl olur.  Sis çöker ve hayat felç olurdu ve bu zamanda koca bir memleketi telefonla fethedebilirsin tabii eğer telefona cevap verecek birisini bulabilirsen. Ve bu da o zaman, Toussaint köyünde  Picasso, sabah gazetesini açıp  Paris’teki az bilinen bir sanat galerisinde  Pablo Picasso sergisinin gösterime  girdiği haberini okuduğu zamandı.  Tam bu sırada , Riviera’da  yeri göğü inleten bir fırtına kopar.   Bizim Amerika’da büyük kasırgalara  EThel , Mary Lou ve Dolores gibi  isimler veriyoruz.  O gün , Fransa’nın güneyindeki bu fırtınaya da  “Pablo.” denmesi gerekiyordu. İlk uçaktan yer ayırtır ve kasırga Paris’i terk eder. V hava durumunda bir gelişme olmadığından havaalanında beklediği sırada başka bir gazetede gördüğü haber sanatçımızın sinirlerini yerinden oynatır.  Başlıkta “Picasso” “Yeniden doğdu !” diyordu. Eleştiriler, eserlerin yenilikçi olduğundan , kudretinden ve verimliliğinden bahsediyordu. Ama kimin umrunda ?!?

 Picasso’nun değil.  Hayır, Ortada olan bir şey vardı ki o da ; Bu resimlerin hiçbirinin satılmaması gerektiğiydi. Oja zengin olacaktı ama Pablo’ya hiçbir şey düşmeyecekti. Büyük ressamın sanat galerisine girdiği anda gözünden alevler çıktığına yemin edenler var.. Şimdi hatırlanan -ve asla unutulmayacak olan – Picasso’nun öfkesinin ne kadar büyük olduğu.  Sonra birden bire gözle görülür bir değişiklik oldu.  Bu ünlü gözler Daha önce bakmadıkları gibi bakmaya başladılar. Her bir resme tek tek göz gezdirdi. 22’sine de ancak hiçbirini tanıyamadı. Bu koleksiyondaki tek bir resim bile Picasso tarafından yapılmamıştı. Ve o da yanında durmuş bekliyordu. Ona dedenin…ölüm döşeğinde olduğunu söyledin.

- Onun varlığındna bile haberi  yoktu ki.

- Kimsenin yoktu.  En iyi sanat sahtekarları.. daima bir efsane olarak kulaktan kulağa dolaşmışlardır. Oja, Picasso’ya ne yaptığını anlat. Onun elinden tutup ufak arabama götürdüm. Ve onu dedenin gizli atölyesine götürdün?

 Bu doğru , biliyorsunuz. Şaşırtıcı olan Picasso’nun onunla gitmesi. İşte bir kaç resim. Son zamanlarında çekmiştim  ve resmini ilk kez birisine gösteriyorsun, hmm?

  Asla fotoğraf çekilmedi , aile içindekiler hariç.  – Bu konuda çok dikkatliydi. Bu yüzden hiç yakalanmadı.

Bak, Elmyr’e onu tanıyıp tanımadığı hiç sormadım. Sonuçta hemşeriler. Rönesans dönemimde birçok büyük ressam vardı ama yalnızca bir tane Da Vinci. Yani bütün büyük sanat sahtekarlarının içinde senin deden Da Vinci’ydi mi diyorsun?

 Da Vinci tablolarından biri o kadar ünlü ki söylemeye cürret edemiyorum  Ona hakettiği değeri vermek de suçunun yakalanması kadar zor iş.

- Suçu?
 – Şey  sonuçta o sahte Picasso tablolarının her birini kendisi yaptı.

Ve her biri de Picasso’ya büyük övgü getirdi.  Ama, kibarca söylemek gerekirse , pek memnuniyet getirmedi. Bu işten böyle paçayı sıyıramayacağınızı bilmeniz gerekirdi. Picasso ile tanışmalıydım. Ve işte burada, dünyanın en az tanınan dahileri.  Dedem onu gördüğüne çok mutlu olmuştu.  “Picasso';  dedi dedesi..  “Yıllardır senin resimlerini çiziyorum.  Her dönemdeki çalışmalarını ”  Macar aksanını tam da beceremiyorum ama  – böyle bir şey olması lazım.

- Oh, evet. “Bu kız,” dedi Picasso, “senin ölmek üzere olduğunu söyledi.” “Ölmek üzere olan bir sanat sahtekarı da sonuçta bir ‘sanat sahtekarı’dır.” dedi. Picasso’nun ne dediğini senden duyalım. Bize bir çift dolandırıcı olduğumuzu söyledi.  “Oja,”dedi deden, “o kadar genç  “o kadar güzel ve o kadar macar birisi ne kadar dürüst olabilirse , o kadar dürüst” Picasso , “benim resimlerimi çaldı,” dedi. “O , size bir armağan verdi senyor. Dopdolu bir yaz geçirmenizi sağladı.” “22 Picasso tablosu etmez ama değil mi ve şimdi neredeler?

” Pablo”

- ” Size Pablo diyebilir miyim?

  “Hayır.” “Pekala , senyor “Öyle görünüyor ki damadımın küçük sanat galerisinde , “…22 tane ve her birinin …şaheser” olduğu iddia edilen tablo var.” En azından , genel kanı bu yönde ”  “Genel kanı bir boka yaramaz” Ya da ona bir şeyler söyledi. “Bakın bu konuda ne kadar iyi anlaşıyoruz, senyor.  “Ama bu kadar canınızı sıkmanıza hiç gerek yok “Dünya üzerinde sizin adınızı bilmeyen kimse var mı ki?

 Ve benimkini bilen bir kimse?

 ” “Sen de şu çok fazla isim kullanıp kendisininkini unutanlardansın !” “Ben , senyor “hiçbir genellemedekilerden biri değilim. “Tıpkı sizin gibi , ben de eşsiz biriyim.  “Metropolitan’daki büyük Cézanne tablomu gördün mü?

  “O da mı taklit , dostum?

 O da sonuçta bir resim değil mi ?

”  Şimdi Picasso’nun ne dediğini söyle bizlere. İspanyolca bir şeyler sövdü , sanırım. Dedeni kibirle suçladı. Kibir?

 Adam hayatında bir kez olsun çizdiği bir resme imzasını atmamış. Bundan daha alçak gönüllü olunabilir mi?

 “O önemli Rembrandt tablolarını ,” –  – Beş tanesi Şikago’da. Önemli olanlarından.

- “ve Londra’dakiler. “Brezilya’daki iki ufak Tintoretto tablosu.

- ” ve Tokyo’daki.

- Büyük olan. ve Cincinnati’deki. Bütün Goya’ları , Greco’ların da çoğunu ben yaptım. ” ve “Monet”i. ve Detroit’deki “Manet”i. “Yani sence ben hala  “…büyük ressamlardan biri değil miyim?

” dedi deden. “Hayır mı?

 Hayır “Ama işte buradasın Picasso Bir hayaletin ölüm döşeğinin başında dikiliyorsun. “Bütün hayatım boyunca bir hayalet gibi yaşadım. “Ve galerilerde , müzelerde varlığımı daima sürdüreceğim. “Sence itiraf etmeli miyim?

 Neyi itiraf edeceğim?

 “Şaheserler yarattığımı mı?

 “O zaman hepsini duvardan indirirler. O zaman bana ne kalır?

..  “Ama ölmeden önce bir şeye ihtiyaç duydum. “İnanmaya – “Sanatın kendisinin “Gerçek olduğuna “inanmaya. Çünkü eğer değilse , senyor” – Tam burada Picasso , “maval okumayı bırak!” diyerek dedemin sözünü kesti. “Biz , yalnızca benim çizdiğim “22 tuvalin akibetini “tartışıyoruz. “Picasso, sen kendin bir çizim döneminden “diğerine o kadar kolay atlıyorsun ki “Bir aktörün kendisini role bürünmesi gibi  “tıpkı bir sanat sahtecisi gibi  “Seni bu kadar takdir eden şu adama “mutlu bir ölüm yaşatamaz mısın?

 “En azından dünyaya “yeni bir şey yarattığımı bilerek “gidemez miyim?

 “Koca bir Picasso dönemi.Bana bunu verir misin?”

“Resimlerimi ver,” dedi Picasso.  “Bana o 22 resmi geri ver. ”  “Ah,” dedi deden. “Maalesef bu imkansız. Onların hepsini yaktım.”  Picasso , hadi eyvallah. İtiraf vakti?

 – Gitme vakti.

- İyi geceler , Oja. Bu gerçek adı. Oja. Oja Kodar.  O gencin gerçekten trambolin çalabildiğini sanmıyorum.. ama Oja’nın dedesi bir macardı.

 – Peki deden hiç resim yaptı mı?

 – Hiçbir zaman yapmadı.  Bayanlar ve baylar, Oja’nın dedesini  bu hikayeyi gözünüzde canlandırmak için kullandık. Ama “canlandırmak” demek doğru mu?

  Demek istediğim , böyle bir hikayeyi  canlandırmak kolay iş değil.

- Di mi , François?

 – Evet. Ta en başta sizlere bir söz vermiştim.  Hatırladınız?

 Sizlere bir saat boyunca yalnızca doğruları anlatacağımı söylemiştim. ve -baylar bayanlar- o bir saat doldu.

Son 17 dakikadır söylediklerimi kafamdan uydurdum.  Gerçek şu ki -bunun için bizi affedin-  sahte bir sanat hikayesi uydurduk. 

Tabii , bir şarlatan olarak benim işim , tüm bunları gerçekmiş gibi göstermek  Neyin gerçek olduğu da önemli olduğundan değil. 

Gerçek nedir biliyor musunuz?

  Gerçek , sizin banyoda duran diş fırçanızdır gerçek.  Bir otobüs biletidir , bir çektir  bir mezardır  Hatta kimi zaman , Elmyr’in de bazı pişmanlıkları vardır  benim de olduğu gibi.   bizler de -ikimiz de-  toplumun geri kalanından çok da kötü olmadığımızdan dolayı  pek gurur duymuyoruz.  Hayır , biz profesyonel yalancılar doğruya hizmet ederiz.  Korkarım ki bunun cafcaflı adı da: “Sanat”  Picasso şöyle demişti bir zamanlar :  “Sanat , bir aldatmacadır.  “Kandırmacalar ,  bizi doğruya götürür.”  Oja’nın dedesi, havada tek kelime etmeden süzülüyor  -ki bu da şaşırtıcı değil-  sonuçta öyle birisi yok. O , asla varolmamış yüce adamın anısına Özürlerimi sunuyorum ve hepinize yalan veya gerçek çok güzel bir akşam geçirmenizi diliyorum.

 

 

CAPRİCORN ONE /Hükmedenler (1977) [Capricorn Uzay Uçuş Merkezi “OĞLAK BİR”]


Aldananlar için
Eski bir film. Seyretmenizi isterim.

Yönetmen: Peter Hyams
Senaryo: Peter Hyams
Ülke: ABD , İngiltere
Tür: Aksiyon, Bilim-Kurgu, Gerilim
Vizyon Tarihi: 01 Aralık 1979 (Türkiye)
Süre: 123 dakika
Dil: İngilizce
Müzik: JerryGoldsmith
Oyuncular: ElliottGould,    James Brolin, BrendaVaccaro, Sam Waterston,    O.J. Simpson

Özet

NASA, büyük bir Mars yolculuğu hazırlığı içindedir. Yolculuğa kısa bir süre ortaya çıkan bilinen bir sorun nedeniyle astronotlar [Charles Brubaker, Peter Willis ve John Walker] roketten gizlice Jackson Üssünegötürülür. Görev iptal olmasına rağmen başarısına gölge düşürmek istemeyen NASA yetkilileri, önceden tasarladıkları sanal bir Mars yolculuğunu günlerce oynanacak şekilde sunmaya hazırdırlar.

Sanal yolculuk başlar. Devlet erkânının geneli bu konuyu bilmediği gibi halkta gaza getirilerek aldatılır.

Bu işte en önemli sorun yıllarını bu eğitime vermiş astronotları ikna etmeye gelmiştir. Komplo uzmanı olan Doktor Kelloway [Hal Holbrook] yapılanların geçerli sebeplerini şu şekilde açıklar, beraber olmazlarsa ölümle tehdit eder.

(Astronotlara) Arkadaşlar sizi görmek ne güzel. Mars yolunda ilginç bir şey oldu. Evet, neden hepiniz oturmuyorsunuz?

  Peki. Pekala, durum şu. Öncelikle şunu söylemeliyim ki, eğer başka bir yolu olsaydı, farklı bir çözüm için en ufak bir olasılık olsaydı, burada şu anda sizinle olmamak için her şeyi yapardım, her şeyi.

Bru, ne kadar zamandır birbirimizi tanıyoruz?

  16 yıldır, bu kadar zaman olmuş, onaltı yıl. Şu anda kendini görebilmeni çok isterdim, Kahvaltılık Gevrek kutusundan çıkan oyuncaklara benziyorsun. Ve ben, ellerim ter içinde davul gibi gerginim. Bu hayalimi, yeni sınırların keşfini kime anlattıysam bana bir deliymişim gibi baktılar. Sen bana baktın ve “evet” dedin. Bana “Kay hamile” dediğin zamanı hatırlıyorum. Dışarı çıkıp içmiş ve zom olmuştuk. Charles’ın doğduğu zamanı da hatırlıyorum. Yine çıkıp içmiş ve zom olmuştuk. İkimiz, Kaptan Mükemmel ve Çılgın Doktor yıldızlara gitmekten bahsediyorduk, barmen bize bakıp “daha fazla içmeseniz iyi olur” demişti. Onaltı yıl. Ve sonra Armstong, Ay’a ayakbastı ve hepimiz ağladık. Ne kadar gurur duymuştuk. Willis sen ve Walker, o sıralarda gelmiştiniz, ikiniz de parlak ve yetenekliydiniz. Ütüsüz gömlek vardı üstümde, görev aşkım uğruna kuralları takmadığımı gösteren bu halime bakmış ve siz bile yaptığımız işe kendinizi kaptırmıştınız. Glen’in Merkür yörüngesine ilk girişini hatırlıyorum. Büyük Merkez İstasyonuna televizyon ekranları koymuşlardı, ve onbinlerce insan o anı seyretmek uğruna trenlerini kaçırmıştı. Biliyor musunuz Apollo Onyedi, Ay yüzeyine indiğinde, insanlar televizyon kanallarını arayıp şikâyet etmişlerdi çünkü “I Love Lucy” nin tekrar gösterimi iptal edilmişti. Tanrı aşkına, yeniden gösterim ya! Lucy’nin yeni bölümü olsa hadi tamam anlarım. Yani, Ay yüzeyinde yürüyüş neymiş dediler. Yeniden gösterimmiş. Oh, Tanrım! Sonra birden insanlar bütün bu şeylerin maliyetinden bahsetmeyi başladı. Başka bir gezegene gitmek gerçekten milyar dolarlar harcamaya değermiydi?

  Kanser ne olacak?

  Gecekondular ne olacak?

  Kaça mal olacak?

  Bir hayalin ederi nedir?

  Tanrı aşkına! Ne zamandan beri fikirlerin muhasebesi tutuluyor?

  Bugün fırlatma töreninde kim vardı biliyor musunuz?

  Başkan değil, Başkan Yardımcısı, o vardı. Başkan Yardımcısı ve onun tombul karısı. Başkan meşgulmüş. Meşgul falan değil, sadece biraz korkuyor. İki ay önce orada oturmuş ayağını Woodrow Wilson’ın masasının üzerine uzatmıştı. Dedi ki

“Jim… bu işi iyi yapın. Kongre ensemde. Programı iptal etmek için bahane arıyorlar. Başka bir başarısızlığı kaldıramayız! Bu işi iyi yap! Bütün iyi dileklerim seninle.”

Bütün iyi dilekleriymiş. Yanımda sadece o sofu Yardımcısı vardı, hepsi o kadar! Ve işte buradayız, bütün o hayaller ve rüyaların geride kaldı. Orada arkasında bayrak olan sandalyesinde oturuyor ve diyor ki başarısızlığı kaldıramayız. Ve tahmin edin ne oldu?

  Başarısız olduk. Birinci sınıf, en harbisinden Amerikan yapımı başarısızlık!

Con-Amalgamate şirketindeki iyi insanlar bir yaşam-destek sistemi geliştirdiler o kadar ucuzdu ki bu anlaşmadan kar bile edebilirlerdi. Alan memnun satan memnun. Con-Amalgamate kar ediyor, biz de kendi yaşam-destek sistemimize sahip oluyorduk. herşey fıstık gibiydi! Yalnız kar etme işini biraz abarttılar. İki ay önce fark ettik ki sistem çalışmıyor. Sizler üç hafta içinde ölecektiniz. Bu kadar basit. Bu yüzden bu durumu rapor edip görevi iptal etmek zorunda kaldım. Kongre istediği bahaneyi buldu, Başkan hala koltuğunda ve bizim artık bir programımız yok.

Nedir ki onaltı yıl?

  Sahilde bir kum tanesi! Pekala görüşmemizi bitiriyorum. Şimdi ne derler hani, sadede geliyorum. Benimle gelin, size birşey göstermek istiyorum. Burada bir kapı var. Şimdi bunu açıp başka bir alana geçeceğim. Eğer beni takip ederseniz, daha fazlasını göreceksiniz. Sorularınıza cevap vereceğim

Beni takip etseniz daha iyi olur sanırım. Bu işten bu kadar kolay kurtulacağınızı düşünmüyorsunuz değil mi?

Astronot Bru: Şey bilmiyorum, bir olasılık. Belki çok iyi bir olasılık değil, ama bir olasılık işte

- Bunu kimler biliyor?

- Nerdeyse hiç kimse. Houston gerçek uçuşu gözlemliyor. Bütün okumalar Komuta Modülü’nden geliyor, sizin sesleriniz ve hayati bilgileriniz de. Deneme simülasyonlarında her şeyi kaydetmiştik. Onlar bilmiyor. Sizden tek istediğimiz, uçuş ve Mars’a iniş esnasında gerçekleşecek canlı televizyon bağlantılarına katılmanız, hepsi bu. Sadece televizyon yayınları.

Hepsi bu mu?

Sadece televizyon yayınları. Araçtaki bilgisayara bir ekleme yaptık, bu sayede uzay aracı Dünya’ya döndüğü zaman, hedef iniş bölgesinin ikiyüz mil uzağına inmiş olacak O noktaya yakın bir adaya uçurulacaksınız. Oradan bir helikoptere bineceksiniz. Helikopter sizi uzay kapsülüne götürecek ve siz de kapsüle gireceksiniz. Kurtarma Ekiplerinin düşüş bölgesine ulaşması en az bir, bir buçuk saati bulacaktır. O zamana kadar siz kapsülün içine girmiş olacaksınız. Ana kurtarma gemisi geldiğinde, sizi kapsülün içinde bulacak ve sizi kapsülden dışarı çıkartacaklar.

Herşeyi düşünmüşsünüz.

Bilmiyorum. Umarım öyledir.

Tabi bunu kabul edeceğimizden çok eminsin, değil mi?

Hayır değilim. Ya hayır dersek ne olacak?

  Bilmiyorum. Siz de hayır demeyin. Ne zaman birisi ortaya çıkıp “Gülümseyin gizli kameradasınız” diyecek?

  Tanrım! Bu işten hoşlandığımı mı sanıyorsunuz?

  Bu saçmalığın içinde durmuş ses kayıtlarıyla oynamaktan, canlı yayınlardan, sahte ölçümlemelerden ve iniş bölgesinin ikiyüz mil uzağındaki bir adadan bahsediyorum diye gerçekten bu çılgınlığa inandığımı mı düşünüyorsunuz?

  Ben, ben burada ne işim var bilmiyorum! O kadar çok kaygı duyuyorum ki, buna değer diye düşünüyorum. Emin bile değilim. Sadece düşünüyorum.

Sanırım ben vazgeçeceğim.

Evet bu her şeyi çözerdi.

Neymiş bu çözülecek olan şey?

  Ölmemesi gereken bir şeyi canlı tutmak! Ahlaki düşünmeye başlamadan önce etrafınıza bir bakın. Neler yaptığımıza ve daha neler yapabileceğimize bir bakın. Bu ülke için neler yaptığımıza bir bakın. Artık insanlar hiçbir şeyi umursamıyor. Garajlarını kapalı tutuyor, kapılarını üç kez kilitliyorlar, yataklarının altında saklanıyor, hatta ve hatta haberlerde öğrenecekleri şeylerden korktukları için televizyonlarını bile açmaktan bile çekiniyorlar. Artık inanacakları bir şey kalmadı. Şimdi siz tüm bu yapılanları bozmak mı istiyorsunuz?

  Tanrı bilir, insanlar üzerinde nasıl bir etkisi olur. Üzgünüm. Kahretsin çok üzgünüm. Başka ne yapılabilir hiç bilmiyorum. Tırnaklarımla tutunmaya çalışıyorum, tıpkı diğer insanların gibi. Devam edin, insanlara her şeyden vazgeçmeleri için başka bir sebep daha mı vermek istiyorsunuz?

  Devam edin!

Bu gerçekten harika.

Bu işi kabulleneceğiz ve ağzımızı kapalı tutacağız, ve gerçekler ve idealler dünyası… korunmuş olacak. Ama eğer bu devasa dalaverenin bir parçası olmak istemez isek öyle veya böyle ülkeyi yıkımın eşiğine getirmiş olacağız.

Oldukça iyisin, Jim. Hakkını vermem lazım.

Hayır, hayır sözlerimi çarpıtıyorsun

- Sözlerini inkar etme!

- Siz de bu programı inkar etmeyin!

Abartıyorsun. Uçuşu iptal etmenin veya tahsisatları kesmenin, Amerika’ya bu kadar zarar vereceğini pek sanmıyorum.

Düşündüğün kadar basit değil! Biliyorsun. Bilmiyorum. Bir şeyi canlı tutmanın tek yolu nefret ettiğim şeyleri yapmak ise, o şeyi canlı tutmaya değer mi hiç bilmiyorum. Lütfen, Bru, bu şekilde konuşma.

Tanrı aşkına neyin var senin?

  Ne demek “Lütfen, Bru, bu şekilde konuşma” ?

  Bunun doğru bir şey olduğunu sanmıyorum! Geri kalan her şey ise palavra! Yardım etmek zorundasın!

- Ne demek zorundayım?

  – Yardım etmelisin!

Peki ya etmezsem?

  Lütfen beni karşına alma. Çıldırmışsın sen. Farkında mısın?

  Sen çıldırmışsın! Bizi alıp bu tımarhaneye getirip bırakıyorsun! ve karşımda olmak istemiyorsun öyle mi?

  Ya aileleriniz!

- Ne olmuş ailelerimize?

  – Lütfen, yardımcı olmalısınız!

- Ne olmuş ailelerimize?

- Yardım etmek zorundasınız! Kahretsin, bu şey benim kontrolümde değil! Her şeyi yapan sadece birkaç kaçık bilimadamı mı sanıyorsun?

  Değil! Daha büyük bir şey! Kaybedecek çok şeyi olan insanlar var, büyük güçler var! Kodamanlar! Haddinden fazla büyüdü! Artık ipler kodamanların elinde!
Ne olmuş ailelerimize?
  Houston’dan Cape Town’a uçuyorlar! Şu anda hepsi uçakta!
Hayır, ciddi olamazsın

- Lütfen, Bru, beni zorlama!

- Seni onun bunun çocuğu, anlat! Hep birlikte uçaktalar işte lanet olası! Yazılı olarak da ister misin?

Uçakta bir cihaz var! Ve bazı insanlar var! Eğer “herşey yolunda” işareti vermezsem cihazı patlatacaklar! Anlamıyor musun?

  Bu hale gelmek zorunda değiliz! Yardım etmek zorundasın! Artık kontrolden çıktı! Çok büyüdü! Yapamazsın. Yapamayacağını söyle bana. Bunu söyleyemem Bru.

Astronotlar hizaya getirildikten sonra muhteşem yolculuk günlerce devam edecek şekilde dizayn edilmeye başladı…

Stüdyo ortamına hazırlanmış uzay mekiği, resimler ve görüntüler eşliğinde, kitleleri görevin başarıyla gerçekleştirildiğine NASA inandırmaya çalışılacaktır. Hiçbir engele izin verilmemesi önemli bir husustur.  Ancak her zaman bir dürüst bulunur mikyasınca  NASA Görevlisi Elliot Whitter [Robert Walden] sinyal  okumalarda bir sorun olduğunu fark eder Doktor Bergen’e (Capricorn Kontrol Uçuş merkezi personel sorumlusu) televizyon sinyallerinin 300 mil gibi mesafeden geldiği varsayımı ile, uzay aracı vericisinden bu şekilde bir verinin gelemeyeceğini ikâz ederek, “sinyaller daha farklı bir yerden geliyor” gibi görünüyor der. Aldığı cevaptan ikna olamaz.

Uçuş başlamasından bu yana 131. gün 4 saat 15 dakika geçtikten sonra Mars’a iniş haberi verilir. Bu arada Elliot Whitter okuma sorunları yüzünden tekrar Capricorn Kontrol Uçuş merkezi başkanı Dr. Kelloway’[Hal Holbrook] a açıklasa da sonuç alamaz.

Elliot Whitter, gazeteci arkadaşı Robert Caulfield [ElliottGould]akşam bilardo salonunda buluşunca durumu şöyle-böyle şeklinde izah eder. Bir numaranın olduğunu farkettiğini TV Sinyallerinin300 mil öteden geliyor gibi net olmasının garipliğinden bahsedince Robert Caulfield’in kafasına şüphe düşer. Çünkü ona bir telefon gelmiştir doğru dürüst konuşamamıştır. Bu kadar kısa bir mesafede sorunlar olurken Marstan net yayın nasıl olur şüphesi ile NASA’nın açıklamalarındaki boşlukları sezer ve olayın üzerine gitmeyi düşünecektir.

Bu arada yüksekeğitim almış ve ideali olan insanlar yalan üzerinde çok duramadıkları gerçeğinden astronotlarda yalancı olmanın psiko-travma hali baş göstermiştir. NASA tedirgindir.

Gazeteci Caulfieldar arkadaşı Elliot Whitter’u konu üzerinde görüşmek için arar. Fakat o, NASA’daki görev yerinden uzaklaştırılmıştır. Her zaman oturduğu evine gider onu bulamayınca içine daha büyük kuşku düşer. Adı sanı bile yok edilmiştir. Gizli servis ona bir tuzak kurmuştur. Caulfieldar ziyaret sonucu arabası ile dönerken kullandığı arabasının freni tutmuyordur. Büyük tehlike atlatır. Feci bir kazadan ancak köprüden suya düşerek kurtulur.

Uçuştan 259 gün 14 saat 12 dakika sonra Mars’tan dönüş yolculuğu başlatılmıştır. Yalancı inişin seremonisi uygulamaya konulmuştur. Dönüşün başarılı olması halinde astronotlar güven vermediği için ölümle sonuçlanması düşünüldüğünden, bir aksilik çıktığı iddiasıyla yani roket ısı kalkanları görevini yapamayacak ve modül atmosfere girişte parçalanacaktır.

İstenilmeyen kaza ile gerçekleşen finalinin savunulması ve başarıya dönüştürülmesi için Dr. Kelloway bir brifing verir.

Bayanlar ve baylar, kısa bir brifing ardından sorularınızı yanıtlayacağım. Atmosfere giriş aşamasından olmalı. Giriş aşamasında bir sorun çıkmıştır.

Capricorn Bir’in uçuşunun 259. günü 15. saat 11.dakikasında, yani atmosfere temastan 2 dakika 18 saniye sonra, Görev  Kontrol gözlemleme panelindeki, ısı kalkanı ışığı kırmızıya döndü. Telsiz bağlantısı kurmak istedik, ama uzay aracı ile bağlantımızda başarısız olduk. Anladığımız üzere ısı kalkanı Komuta Modülünden koptu ve bildiğiniz gibi ısı kalkanı Dünya atmosferine yeniden girişte oluşan ısı artışına karşı, Modülün yegâne korumasıdır. Uzay aracı, Isı kalkanının kaybını müteakip 12 saniye içinde parçalara ayrılmıştır.

Gazeteci: – Aileleri ile görüştünüz mü?

  – Evet. Bu konuda başka bir şansımız olurmu bilmem.

-  Isı kalkanı en son ne zaman kontrol edilmişti?

  Atmosfere yeniden giriş aşaması boyunca bir dizi durum testi yapıldı. Hepsi de bize kalkanın yerinde olduğu konusunda yeterli bilgiyi veriyordu. Hayır, henüz Başkan ile konuşmadım, ama eminim çok yakın bir zamanda konuşurum. Belirtmek isterim ki, Başkan program dâhilindeki tüm ekibe ve bize sürekli cesaret ve destek vermiştir. Bu görev bize olduğu kadar ona da çok şey ifade ediyordu.

-Sizce bu olay, İnsanlı Uzay Programının sonunu getirir mi?

  Bilmiyorum. Yolunuz üzerinde tökezlemeden o kadar uzağa gidemezsiniz. Bu hedefinizin, harcadığınız emeğe değmediğini göstermez. Birçok insan geldi geçti. 1967’de Apollo Bir’de yangın çıkmıştı. Ama biz… başarısız olduğumuz halde hemen vaz geçmedik. Bizden istendiği üzere yolumuza devam ettik.

Şimdi bu üç sıradışı adam kendi ırklarının ufkunu genişletmek uğruna… Hayatlarını feda etmişlerdir. Bir amaç uğruna öldüler. Siz söyleyin. Size soruyorum…

Buradaki herkese soruyorum. Siz söyleyin bana. Bu adamlara minnetimizi en iyi şekilde nasıl gösterebiliriz?

  Rüyalarından vaz geçerek mi?

Herşey bir hiç uğrunaydı diyerek mi?

  Yanıtı siz verin

Yalan ancak yalanla savunulacaksa bu hikâye tabiî ki ölümle bitmeliydi. Ancak astronotlar bir aksiliğin olduğunu ve öldürüleceklerini anlayınca, bulundukları üsden bir uçağa binip kaçarlar. Ancak aksilikler yüzünden 20 dk mesafedeki bir boş alana mecburi iniş yaparlar. Üç arkadaş tek başlarına derin devlete karşı mücadele edeceklerdir. Yapılan plan ile hepsi bir yöne giderek kurtuluşa yol bulmak için ayrılırlar. Üç astronotu tabiat açlığı susuzluğu ve devletin acımasızlığı takip etmektedir.

Gazeteci Caulfield olaylardaki ve sözlerdeki eksiklikleri tamamlamaya başlamıştır. Gerçek sonuca doğru ilerler. Patronuna durumu biraz açar. Ancak bu durumdan haberdar olan derin devlet onun evinini basıp evine koydukları kokainle tutuklayıp hapse atarlar. Patronu kefaletle onu kurtarır.

NASA Görevlisi Elliot Whitter’den duyduğu “sinyaller sanki 300 mil mesafeden geliyor” sözüyle Gazeteci Caulfield kız arkadaşı Judy Drinkwater [ Karen Black] ile Copricorn üssünün etrafındaki eski askeri üsleri tararlar ve İkinci Dünya Savaşı’nda eğitim amacıyla kullanılan terk edilmiş Jackson Üssü ne gitmeye karar verir. Üsde astronot Bru’nun künyesini ve stüdyonun kalıntılarını bulur. Gazeteci Caulfield, Charles Brubaker’in hayatta olabileceği düşüncesiyle ilaçlama yapan çift kanatlı küçük uçağı kiralar. Onun gibi iki askeri helikopter astronot Bru’yu aramaktadır. Saklandığı benzin istasyonunda bulurlar. Gazeteci Caulfield de olay yerine gelir. Kovalamaca sonucunda Charles Brubaker’i kurtarır.

Bu arada astronotlar için anma töreni yapılıyor ve Amerikan başkanı onları övüyordu.

Bayanlar ve baylar, Bayan Brubaker Bayan Willis, Bayan Walker, Amerikalı dostlarım. Bugün, bitmemiş umutlardan ve gerçekleşmemiş hayallerden bahsetmek üzere buradayım. Charles Brubaker, Peter Willis ve John Walker sekiz ay önce, hayalleri uğruna bu Dünya’yı terk ettiler. Bize geri dönmeyi başaramadılar. Amerika’nın her yanındaki milyonlarca vatandaşımızın desteği sayesinde hayalleri büyüyüp gelişecek, çıkarcılığın ulusal bir salgın haline geldiği günümüzde, bize iftihar duyacağımız bir şey verdiler.Ölmesine izin verilmemesi gereken bir hayal. Bir millet, ulus ruhu üzerine kurulur. Milletlerin büyüklük sınavındaki ana ölçüt, kriz zamanlarında ulusun bir araya gelmesidir. Ulaşabileceğimiz şeyler üzerindeki yegâne sınır umutlarımıza koyduğumuz sınırlardır. Bu üç adam, bize umutlarımızın ne kadar sınırsız olduğunu hatırlattı. Geçtiğimiz günlerde, hepimizin tek bir vücut haline geldiği anlar oldu.

Hepimiz umutlandık, hepimiz sevindik, hepimiz gururlandık. Hepimiz aynı korkuyu ve aynı neşeyi paylaştık.

Bu üç adam, bizi tekrar bir araya getirdi. Hepimiz biliyoruz ki, eğer hep birlikte uğraşırsak ulaşamayacağımız hedef yoktur. Bu üç adam için duyduğumuz minnettarlığı anlatabilmek için hiçbir yol bulamıyorum çünkü onlar artık aramızda değil. Yine de savundukları şeylerin anısına, hizmet etmek adına

 Gazeteci Caulfield, Charles Brubaker tören alanına gelir film burada kesilir. Final fikir izleyiciye bırakılmıştır. Çoğumuzun hissiyatı yalanın ortaya çıkacağı umudunu verse de yine derin devlet onları konuşturmayacağını hemen hatıra getirmeliyiz.

Uzay teknolojilerine ve NASA’ya dair üretilen komplo teorilerinin en çarpıcısından yola çıkılarak gerçekleştirilen film, son derece dikkat çekici bir klasik olarak kabul ediliyor. Günümüzde de küçük bir grup tarafından savunulan, aslında uzaya gidilmedi teorisi üzerine sıradışı bir uzay filmi olması açısından önemlidir.

Bu filmden bizlere düşen hisse insanlığın birçok şekilde doğru veya yanlış fikir/mizansen olaylar ile aldatılıyor olmasıdır. Zannedersem birçok doğrumuz dahi aldatma oyununun bir parçası gibi. Zamanla gerçekler yüzeye çıktığında da bu tür olaylar ya unutulmuş ya da değerini kaybetmiş oluyorlar. O zamanda bilmenin/bilmemenin bir önemi kalmamıştır.

Yazıklar olsun aldatanlara. Bin kere yazıklar olsun aldananlara. Zulüm karşısında sessiz kalan zalim’in suç ortağıdır. HZ ALİ Kerremallâhü Veche buyurdu ki;
” MAZLUMUN GÜNAHI ZALİMDEN FAZLADIR

 

SNOWPİERCER (2013)


Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem fenalıklar karşısında, iyilerin seyirci kalmaması, kötüler yüzünden gelecek (fitne, fesad, şer vs. her çeşitten) içtimâî ızdırabların, iyiler de dâhil bütün cemiyetin varlığını tehdid edeceğini ifade ederek fenâlıklar karşısında nemelâzımcılığı önlemek için zihinden çıkması zor olan bir de benzetmede bulunur:
“Allah’ın emir ve yasaklarına giren meseleleri tatbîk eden -ve yağcılık yaparak müsâmaha ve gevşeklik göstermeyen iyi- kimse ile, yasakları işleyen kimselerin durumları, bir gemiye binip kur’a çekerek, geminin alt ve üst katlarına yerleşen yolculara benzer. Öyle ki, alt katta oturanlar, su ihtiyaçlarını giderirken üsttekilerin yanından geçip onları rahatsız ediyorlardı. (Alttakiler bu duruma son vermek için) bir balta alarak geminin dibini delmeye başlasalar, üsttekiler hemen gelip:
“Yâhu ne yapıyorsunuz?” diye sorunca alttakiler:
“Biz su ihtiyacımızı görürken sizi rahatsız ediyorduk, halbuki suya muhtacız, şimdi sizi rahatsız etmeden yerimizi delerek bu şekilde elde edeceğiz” deseler ve üsttekiler bu işte onlara mâni olsalar hem kendilerini kurtarırlar, hem onları kurtarmış olurlar. Eğer yaptıkları işte serbest bıraksalar, hem onları helâk ederler, hem de kendilerini helâk ederler.” Hadis-i Şerif

Yönetmen: Joon-ho Bong          

Senaryo: Joon-ho Bong, Kelly Masterson, Jacques Lob               

Ülke:  Güney Kore, ABD  , Fransa  , Çek Cumhuriyeti 

Tür: Aksiyon, Dram, Bilim-Kurgu

Vizyon Tarihi: 01 Ağustos 2013 (Güney Kore)

Süre: 126 dakika

Dil: İngilizce, Korece, Japonca, Fransızca

Müzik: Marco Beltrami               

Oyuncular Chris Evans,    Ed Harris, Jamie Bell, Tilda Swinton, Alison Pill

Hakkında

“İyi günler. Bugün 1 Temmuz 2014, saat 18:00. Dünyanın ilk havaalanından canlı yayın yapıyoruz. Son 7 yıldır çok tartışılan bu ürün gelişmeye devam ediyor. Çevreci grupların ve gelişmekte olan ülkelerin protestoları da devam etmekte. CW-7’nin küresel ısınmaya bir cevap niteliği taşıdığı iddia ediliyor. Bugün buna tanık olacağız. Küresel ısınma hakkında tartışan liderler artık göz ardı edilemez. Bugün, 79 ülke atmosferin en üst tabakalarına CW-7’yi yaymaya başlayacak. Bu olay küresel dereceyi ideal bir seviyeye getirecek. Yarından itibaren, bilim adamlarına göre CW-7 soğutma gazı sıcaklıkları yüksek oranda küresel mevsim normallerine indirecek. Bu küresel ısınma için yapılan devrimsel bir çözüm yolu.

CW-7’nin atmosfere dağıtılmasından kısa bir süre Dünya dondu ve bütün insanlık yok oldu.

Bir trene binip seyahat eden önemli bir kaç kişi insanlıktan geriye kalan son insanlardı.”

 

Bugün kapitalizmin bize sunduğu ve “modern yaşamlarımızı” sürdürdüğümüz o yüksek, çok katlı apartmanlarda bulunan daireler aslında toplumda var olan sınıfsal ayrımların dikey düzleme yansıtılmış şeklidir. Kitaplardaki grafiklerden veya sosyolojik teorilerden aşina olduğumuz bu toplumsal sınıfları/sınıflandırmayı maddi birer unsur olarak yansıtır bize içinde yaşadığımız apartmanlar. Genelde apartman bodrumunda yer alan kalorifer dairesiyle aynı katta olan daire “kapıcı dairesi”dir. Bu, asgari ücretle çalışan, toplumun bütün önemli işlerini (veya üst tabakaların asla yapmayı düşünmeyecekleri işleri) yapan ve yükünü taşıyan ama yine de ezilen sınıf olarak en alt tabakayı temsil eder. Onun üstünde, apartman girişinde (veya yol kotunda) bulunan dairede maddi durumu biraz daha iyi, sabit maaşı olan (muhtemelen devlet memuru veya işçi) ve orta tabaka dediğimiz sınıf oturur. Bu temsil durumu üst katlara kadar ara katlarda da devam eder. Ancak zirveye yaklaştıkça insanların maddi durumu da iyileşmeye başlar; alt katlar kiracıyken, üst katlar ev sahibidir, alt katların hiçbir mülkiyeti yokken üst katlara çıktıkça sahip olunan mülkiyet de artmaya başlar (ev yanında bir araba eklenir buna vs.). En üst kattaki bazen dubleks, genelde teraslı ve en güzel manzaraya sahip dairede ise, bu tabakalaşmadaki en zengin kişi yaşar. Giriş katındaki en az güvenliğe sahip dairedeki kişi apartmana giren herkesle muhatap olurken, en üst kattaki kişi en güvenli biçimde ve “diğerlerinden” yalıtılmış bir şekilde yaşar. Çünkü hangi apartmana giderseniz gidin daire fiyatları (kira veya satılık olsun) en alt kattan en üst kata doğru artar ve bu maddi durum kapitalist sistem içersinde görünmez bir tabakalaşma meydana getirir. Ve bu tabakalaşma içerisinde “herkes kendi ait olduğu yeri bilecektir/bilmelidir”.

İşte, senaryosunu Jacques Lob ve Benjamin Legrand’ın yazdığı, çizimlerini ise Alexis ve Jean-Marc Rochette’nin yaptığı “Le Trainsperceneige” isimli çizgi-romandan uyarlanan “Snowpiercer” bizde apartmanlarda görülen bu dikey tabakalaşmayı, onlarca vagonu olan bir tren vasıtasıyla yatay düzleme taşıyarak, sistem eleştirisi yapmaktadır. Girişte filmden yaptığımız alıntıdan da anlaşılacağı gibi, 2014 yılında çok üst seviyelere çıkmış olan küresel ısınmayı mevsim normallerine düşürmek için atmosferin üst tabakalarına CW-7 adlı bir gaz salınır. Ancak bu gaz hava sıcaklığını tahmin edilenin çok daha altına düşürerek tüm dünyayı buzul çağına geri götürür ve sadece yüzlerce vagonlu özel yapım bir trene binerek kurtulmayı başaranlar dışında tüm insanlık donarak yok olur. Hiç durmadan dünyayı dolaşan bu tren insanlara sıcak ve güvenli bir ortam ve yaşamak için gerekli her şeyi sunmaktadır. Ancak her zaman olduğu gibi bu trende de toplumsal bir tabakalaşma vardır ve bunu insanların yaşadığı vagonların lokomotife yani sonsuza kadar çalışacak olan “Kutsal Makineye/iktidara”yakınlığı belirlemektedir. Dolayısıyla en öndekiler trenin bütün nimetlerinden faydalanırken (yüzme havuzu, disko, sauna, restorantlar, eğitim, özel yaşam alanları vs.), en arkadakiler ise sadece ranzalarda yatmak ve protein kalıplarını yemek hakkına sahiptirler, kendi vagonlarından ileriye geçemedikleri gibi (farklı sınıflara ait vagonlar birbirinden çelik kapılarla ayrılmaktadırlar) sık sık da trenin askerlerinin saldırısına maruz kalmaktadırlar. Arka vagondakiler trene ilk bindiklerinde onlara yiyecek verilmemiş, onlar da sahip oldukları stokları tükettikten sonra açlıktan içlerindeki en zayıflarını yemeye başlamışlardır. Ancak bu aşamadan sonra küresel felaketten önce treni yapıp dünyadaki tüm demiryollarını birbirine bağlayan ve lokomotifi yani “Kutsal Makine”yi kontrol eden/yöneten Wilford onlara yemeleri için protein kalıplarını dağıtmaya başlamıştır. Aslında böylece Wilford, arka vagondakilere eğer kendisi olmazsa birbirlerini yiyecekleri mesajını vermiştir. Zaman içinde arka vagondakiler ayaklanıp ön vagonları işgal etmeye kalkışsalar da hepsi başarısız olmuş ve büyük kayıplarla sonuçlanmıştır…

17 yaşında trene binen ve 17 yıldır da arka vagonlarda yolculuk ederek yaşayan Curtis de, ihtiyar Gilliam’dan aldığı feyzle ve ön vagonlardan gelen gizli mesajlarla lokomotifi ele geçirip trene hakim olmak ve bu tabakalaşmaya son vermek için bir isyan başlatır ve lokomotife doğru ilerlemeye koyulur. Curtis ve adamlarının bu ilerleyişi bile, bilgisayar oyunlarındaki level/seviye atlanmasında karşımıza çıkan şekildedir, her yeni vagon kapısı açılışında hep daha fazlasıyla karşılaşırlar. Her yeni seviyede/sınıfta kendi sefil halleriyle o parlak ve zengin insanlar arasında göze batarlar; kendileri böceklerden yapılan protein kalıpları yerken ön vagondakilerin her türlü balık ve et ihtiyaçlarının karşılandığını görürler. Tabii her aşamada onlara engel olmaya ve yok etmeye çalışan tren askerleri de karşılarına çıkar. Bu açıdan bakıldığında ilerleyişin bir bilgisayar oyunu gibi olduğunu da belirtebiliriz. En üst seviye oyuncu olup, ödülü kazanmak için en ileriye gitmek gereklidir. Verilen tüm kayıplara rağmen lokomotife Curtis, ona kapıları açan Namgoong Minsu ve onun kızı Yona ulaşırlar, ancak lokomotifin kapısı sadece Curtis’e açılır. Ve Curtis burada “Kutsal Makine”nin sahibi Wilford’la tanışır. Filmin son 40 dakikasını oluşturan bundan sonraki sahneler filmin senaryosu için de büyük sürprizler barındırmakta ve neredeyse her şeyi ters yüz etmektedir. Bu aşamada da özellikle Wilford ve Curtis arasında geçen konuşmaların dikkatle takip edilmesini öneririz; zira Kutsal Makine’nin çalışması ve trenin işleyebilmesi için gerekli olan şeyler hakkında yaptığı açıklamalarla, aslında dünyadaki yönetim sistemlerinin nasıl çalıştığını ve bu işleyişin devam etmesi için nelerin gerektiğini açıklamaktadır.

[Erişim: http://hayatinizboyuncaseyretmenizgereken.blogspot.com.tr

Filmden

Wilford değil, treni sen yönetmelisin. [Filmde Curtis, verilen mesaj “Sen” (insan] dir. Dünyayı kontrol etmek]

**

Yolcular! Bu bir ayakkabı [çapulcular] değil. Bu düzensizliktir. 42 numara kargaşadır. Bunu görüyor musunuz?

 Bu ölümdür. Bu lokomotife biz evimiz diyoruz. Sıcak kalplerimizle dondurucu soğuk arasında tek bir şey var. Kıyafet mi?

 Pantolon mu?

 Hayır, düzendir. Düzen, bizi ölümcül soğuktan koruyan tek şeydir. Trende yaşayan hepimiz bize tahsis edilmiş yerlerimizde kalıp bizim için belirlenmiş özel işlerimizle meşgul olmalıyız. Kafanıza ayakkabı giyer misiniz?

 Tabii ki kafanıza ayakkabı giymezsiniz. Ayakkabı kafa için değildir. Ayakkabı ayak içindir. Şapka faka içindir. Ben şapkayım, siz ayakkabı. Ben kafa için varım, siz ayaklar için. Aynen öyle işte. En başında, düzen biletlerinizin verdiği haklarınıza göre sağlanmıştı. Birinci sınıf, ekonomi ve sizin gibi beleşçiler. Ebedi düzen Kutsal Lokomotif sayesinde sağlanmıştır. Her şey Kutsal Lokomotif ‘ten geçer.Her şey yerli yerindedir. Tüm yolcular kendi bölümlerindedir. Suyumuz akıyor, ısınıyoruz Kutsal Lokomotife saygı gösterin. Özellikle de tahsis edilmiş yerleriniz için. Aynen öyle. Ta başından beri ben ön taraftayım. Siz arka taraftasınız. Ne zaman bir ayakkabı kafaya çıkarsa kutsal sınır geçilmiş olur.Yerinizi bilin. Yerinizde kalın. Ayakkabı olun.

**

Su ikmal bölmesi?

[FLOW: FOR LOVE OF WATER (2008) (Akış: Su Sevgisi İçin)]

 Evet, birkaç vagon ileride. Suyun arındırılıp geri dönüşümle geldiği yer. Trendeki en kritik bölümlerden biri. O vagonu ele geçirirsek elimize büyük koz geçer. En öne gitmemize gerek bile kalmaz. Suyu kontrol edersek… Pazarlığı da kontrol ederiz. [Ortadoğu’da sıkıntının gerçek yüzü]

BİRLEŞMİŞ MİLLETLER ZEMİNİNDE FİLİSTİN MESELESİNİN GERÇEK YÜZÜ

**

 Wilford bilir. Wilford çocukları sever. Sever.
Wilford çocukları sever mi?
 Onun tek umursadığı değerli lokomotifi. Lokomotif kutsaldır. Ve Wilford ilahidir. Wilford merhametlidir. Onu ara. Bakalım seni kurtarmaya geliyor mu. Evet. Merhametli Wilford demek. Ara onu. Buraya gelmez. Lokomotifi terk etmez. Seni parça parça edeceğiz.

Yine de gelmez mi?

 Suyun kontrolünü ele geçirip kapatınca işler değişecek ve buraya gelecek.

Suyu kapatmak mı?

 Sadece kendi adamlarınızı cezalandırmış olursunuz. Su ön bölümden geliyor. Trenin burnu kar ve buzu topluyor ve suya dönüştürüyor. Filin hortumu gibi. Su ağızdan geliyor. Kıçından değil Curtis. Evet, Wilford sizi yakından tanıyor Bay Curtis Everett. Sizi izliyor. Kendi adamlarınıza zarar vermeyeceğinizi biliyoruz.

**

Wilford! Daha çocukluğunda bile Bay Wilford’un lokomotiflere olan düşkünlüğü belliydi. Büyüdüğümde sonsuza dek trende yaşayacağım. Sonsuza dek! Taşımacılık imparatorluğu Wilford Endüstrisi’ni kurduğunda ilk düşlerinin gerçekleştiğinin farkına varmış. Fakat en büyük düşü tüm dünyadaki demiryollarını tek bir hat üzerinden bağlayan son derece lüks bir lokomotif yolculuğuymuş.  Sirküler demiryolu uzunluğu 438 bin km. Ve her yıl bir döngüyü tamamlıyor.  Antarktika’nın aşırı soğuklarından Afrika’nın yakıcı sıcak çöllerine kadar Wilford’un kendine yeten treniyle kendine has sofistike tasarımın gelişmiş teknolojiyle birleşimi– İnanması zor olsa da eski dünyadaki insanlar, Bay Wilford’la dalga geçiyorlarmış. Onu bu muhteşem trendeki yüksek mühendislik ve yüksek donanım yüzünden eleştiriyorlarmış. Ama Bay Wilford onların bilmediği bir şey biliyormuş. Pek neymiş bu?

 Eski dünyanın insanları dondurmaya dönüşmüş moronlarmış. Bir nevi. Bay Wilford CW7’nin dünyayı donduracağını biliyormuş. Peki ileri görüşlü Bay Wilford seçilmişleri felaketten kurtarmak için neyi icat etmiş?

 Lokomotifi!

Çuf, çuf, çuf delip geçer!

 Hep yoluna devam eder!

Lokomotif durursa ne olur?

 Hepimiz donarak ölürüz!

Peki ya duracak mı?

 Peki ya duracak mı?

 Hayır! Hayır! Nedenini söyleyebilir misiniz?

 Lokomotif ebedidir! Lokomotif daimidir! Çuf, çuf, çuf delip geçer! Hep yoluna devam eder! Sebebi kimdir?

 Wilford! Wilford! Wilford! [Büyük Birader-1984]

**

Curtis Everett Bay Wilford’a yemekte eşlik etmeniz için sizi resmen davet etmek için gönderildim. Önden buyurun.

Curtis?

 Sen misin?

 Curtis, evladım. İçeri gel. Sana bir bakayım. Aç mısın?

 Bu kadar yolu gelerek büyük iş başardın. Lütfen oturun. Koca treni yürüyerek geçen ilk insan sensin. Kuyruktan lokomotife.

Bunu biliyor muydun?

 Tebrikler, bravo. Sizden daha önce kimse buraya Lokomotif’e ulaşamamıştı. Ben de hiç kuyruk bölümüne gitmedim. Neden gitmedin?

 Senin için fazla mı pis?

 Kuyruk bölümündeki mayın tarlasından geçmemek için mi?

 Sence benim yerimin kendine has engelleri yok mu?

 Çok gürültülü. Ve çok boş. Doğru. Biftekler. Çokça boş alan. Bu kaltak karı ne istersen getiriyor. Curtis, herkes kendine tahsis edilmiş yerinde. Ve senin dışındaki herkes olması gereken yerde. En güzel yerdeki insanların en kötü yerdekilere söyledikleri bu. Bu trendeki kimse seninle yerini değiştirmez. Benimle yer değiştirmek [tanrı olmak] ister miydin?

Curtis, evladım. İşin aslı, hepimiz bu lanet olası trende hapsolmuş durumdayız. Hepimiz bu metal yığını içinde esir düştük. Orta pişmiş?

 Ve bu tren ekosisteme çok yakındır. Dengeyi korumak için çaba sarf etmeliyiz. Hava, su, erzak. nüfus. Daima dengede tutulmalı. En uygun denge için, bazen çözüm için daha radikal kararlar alınmak zorunda kalınacaktır.Nüfusun azaltılması gerektiğinde sert uygulamalar gerekebilir. Gerçek doğal seleksiyon için vaktimiz yok.

THE TRİALS OF HENRY KİSSİNGER (2002) Henry Kissinger’in Yargılanması

Bunun olmasını beklersek korkunç derecede kalabalıklaşıp açlıktan ölürüz. Sıradaki en iyi çözüm bir özel grubu öldürmek için başka bir özel grup kurmaktır. Zaman zaman, tabiri caizse ortalığı karıştırıyoruz. 7 lerin İsyanı, McGregor Devrimi… Büyük Curtis İhtilali.

Hiç beklenmeyen şeytani bir plana sahip çok etkili bir yapım. Yaketerina’da karşı saldırı yapacağını kim tahmin edebilirdi ki?

 Çok zekice. Gilliam ve benim planım bu değildi.

Ne dedin?

 Bilmediğini söyleme sakın.

Gilliam ve ben… Bizim planımız. Gilliam?

 Gilliam. [ A. Hitler]

DER EWİGE JUDE (1940) Sona Kadar Yahudi.

Ön ve kuyruk bölümleri birlikte çalışmalı. Bir ortaktan fazlasıydı, gerçekten. Benim dostumdu. Saçmalık. Sana inanmıyorum. Orijinal anlaşmamızda Yaketerina tünelinin sonunda isyan çıkacaktı. Tüm hayatta kalanlar kuyruk bölümüne dönecekti.

- Daha çok boş alanın keyfini çıkaracaklardı.

- Yalan söylüyorsun. Gilliam öyle şey yapmaz.Nihayetinde işe yaradı. Sizin karşı saldırınız isyanı 10 kat daha heyecanlı kıldı. Ne yazık ki ön bölümden beklenenin üzerinde can kaybı oldu ve Gilliam bedelini ödemek zorunda kaldı. İronik, değil mi?

 İnsan nasıl ölüm ve yaşam arasındaki ince çizgiyi geçiyor. Artık bizim için yapacak son bir şey kaldı. Rakamlara bakmak.

Alo Wilford, benim. Gilliam’ın yerindeyim. Bekle. Hala aynı oranda mı?

 Evet, hala %74. Tamam, devam edin. Bekle. 18’de bırakın. 18. yılın kutlaması olsun. Mükemmel bir fikir. Sizinkiler. Şimdi Gilliam’ın ne kastettiğini anlıyorum. Senin zeki ve akıllı olduğunu söylemişti. Ama hep gerginmişsin. En son ne zaman seviştin?

 Gilliam’ın dediği gibi, iki kolla kadını tutmak daha iyidir. Gilliam’ı özleyeceğim. Gece yarısı telefon konuşmalarımızı özleyeceğim. Saatlerce konuşabilirdi. Hem de tek kolla.

Birisi için bu trende hayatta kalmayı başarmak deliliğin bir noktasına kadar gelmişse kolaydır. Gilliam bunu çok iyi anlamıştı yaşamın devam edebilmesi ve dengenin korunması için korkunun, endişenin kargaşanın ve dehşetin sürmesi gerekiyordu. Böyle bir durum yoksa bunu biz yaratmalıyız. Bu bağlamda, senin yarattığın Büyük Curtis İhtilali tam bir başyapıttı.

Benimle gel Curtis. Sana bir şey göstermek istiyorum. Bunu hak ettin. Hadi gel. Şu anda uyanıyor. Çok hoş, değil mi?

 Huzur dolu. Onun kalbindesin. Hayatımı buna adadım. Ebedi Lokomotif. Ebediyetin ta kendisi. Trende hiç yalnız kaldın mı?

 En son ne zaman yalnızdın?

 Hatırlayamıyorsun değil mi?

 Lütfen yap. Acele etme. Az önce yazdım. Senin için Curtis. Al hadi. Ben yaşlandım. Benim yerime geçmeni istiyorum. Hep istediğin şey. Gilliam’ın da istediği şeydi. Lokomotifi gözetmelisin… Çalışır halde tutmalısın. Bak Curtis. Kapının ardında… Bölümler arında hep olmaları gereken yerde ve hep olacakları yerdeler. Sence neresi?

Tren. Ve şimdi insanların sayısı tam olarak gerektiği kadar. Hepsi doğru yerlerinde. Sence nedir bu?

 İnsanlık. Tren dünyadır. İnsanlık da biziz. Artık insanlığa liderlik etmek için kutsal bir görevin var.Sen olmazsan Curtis, insanlık yok olur. Liderleri olmadan insanların neler yaptığını gördün. Yakıp yok ederler.

Şunlara bak. İnsanlar böyledir. Biliyorsun. Daha önce de gördün. Daha önce de yaşadın. Tuhaf ve zavallılar, değil mi?

 Onları kendilerinden koruyabilirsin. Gilliam da seni kendinden korumuştu. Curtis. Senin kaderin bu. Tamamdır!

The Recruit/ Çaylak (2003)[Tecrübeli ajan Walter Burke ve James Clayton’filmin başında  aralarında geçen konuşma]

Beni dinle. Curtis, bu kadar duygusal olma. Herkesin yeri önceden bellidir.

**

HELAKE SEBEP OLAN MUTLU AZINLIK