CAPRİCORN ONE /Hükmedenler (1977) [Capricorn Uzay Uçuş Merkezi “OĞLAK BİR”]


Aldananlar için
Eski bir film. Seyretmenizi isterim.

Yönetmen: Peter Hyams
Senaryo: Peter Hyams
Ülke: ABD , İngiltere
Tür: Aksiyon, Bilim-Kurgu, Gerilim
Vizyon Tarihi: 01 Aralık 1979 (Türkiye)
Süre: 123 dakika
Dil: İngilizce
Müzik: JerryGoldsmith
Oyuncular: ElliottGould,    James Brolin, BrendaVaccaro, Sam Waterston,    O.J. Simpson

Özet

NASA, büyük bir Mars yolculuğu hazırlığı içindedir. Yolculuğa kısa bir süre ortaya çıkan bilinen bir sorun nedeniyle astronotlar [Charles Brubaker, Peter Willis ve John Walker] roketten gizlice Jackson Üssünegötürülür. Görev iptal olmasına rağmen başarısına gölge düşürmek istemeyen NASA yetkilileri, önceden tasarladıkları sanal bir Mars yolculuğunu günlerce oynanacak şekilde sunmaya hazırdırlar.

Sanal yolculuk başlar. Devlet erkânının geneli bu konuyu bilmediği gibi halkta gaza getirilerek aldatılır.

Bu işte en önemli sorun yıllarını bu eğitime vermiş astronotları ikna etmeye gelmiştir. Komplo uzmanı olan Doktor Kelloway [Hal Holbrook] yapılanların geçerli sebeplerini şu şekilde açıklar, beraber olmazlarsa ölümle tehdit eder.

(Astronotlara) Arkadaşlar sizi görmek ne güzel. Mars yolunda ilginç bir şey oldu. Evet, neden hepiniz oturmuyorsunuz?

  Peki. Pekala, durum şu. Öncelikle şunu söylemeliyim ki, eğer başka bir yolu olsaydı, farklı bir çözüm için en ufak bir olasılık olsaydı, burada şu anda sizinle olmamak için her şeyi yapardım, her şeyi.

Bru, ne kadar zamandır birbirimizi tanıyoruz?

  16 yıldır, bu kadar zaman olmuş, onaltı yıl. Şu anda kendini görebilmeni çok isterdim, Kahvaltılık Gevrek kutusundan çıkan oyuncaklara benziyorsun. Ve ben, ellerim ter içinde davul gibi gerginim. Bu hayalimi, yeni sınırların keşfini kime anlattıysam bana bir deliymişim gibi baktılar. Sen bana baktın ve “evet” dedin. Bana “Kay hamile” dediğin zamanı hatırlıyorum. Dışarı çıkıp içmiş ve zom olmuştuk. Charles’ın doğduğu zamanı da hatırlıyorum. Yine çıkıp içmiş ve zom olmuştuk. İkimiz, Kaptan Mükemmel ve Çılgın Doktor yıldızlara gitmekten bahsediyorduk, barmen bize bakıp “daha fazla içmeseniz iyi olur” demişti. Onaltı yıl. Ve sonra Armstong, Ay’a ayakbastı ve hepimiz ağladık. Ne kadar gurur duymuştuk. Willis sen ve Walker, o sıralarda gelmiştiniz, ikiniz de parlak ve yetenekliydiniz. Ütüsüz gömlek vardı üstümde, görev aşkım uğruna kuralları takmadığımı gösteren bu halime bakmış ve siz bile yaptığımız işe kendinizi kaptırmıştınız. Glen’in Merkür yörüngesine ilk girişini hatırlıyorum. Büyük Merkez İstasyonuna televizyon ekranları koymuşlardı, ve onbinlerce insan o anı seyretmek uğruna trenlerini kaçırmıştı. Biliyor musunuz Apollo Onyedi, Ay yüzeyine indiğinde, insanlar televizyon kanallarını arayıp şikâyet etmişlerdi çünkü “I Love Lucy” nin tekrar gösterimi iptal edilmişti. Tanrı aşkına, yeniden gösterim ya! Lucy’nin yeni bölümü olsa hadi tamam anlarım. Yani, Ay yüzeyinde yürüyüş neymiş dediler. Yeniden gösterimmiş. Oh, Tanrım! Sonra birden insanlar bütün bu şeylerin maliyetinden bahsetmeyi başladı. Başka bir gezegene gitmek gerçekten milyar dolarlar harcamaya değermiydi?

  Kanser ne olacak?

  Gecekondular ne olacak?

  Kaça mal olacak?

  Bir hayalin ederi nedir?

  Tanrı aşkına! Ne zamandan beri fikirlerin muhasebesi tutuluyor?

  Bugün fırlatma töreninde kim vardı biliyor musunuz?

  Başkan değil, Başkan Yardımcısı, o vardı. Başkan Yardımcısı ve onun tombul karısı. Başkan meşgulmüş. Meşgul falan değil, sadece biraz korkuyor. İki ay önce orada oturmuş ayağını Woodrow Wilson’ın masasının üzerine uzatmıştı. Dedi ki

“Jim… bu işi iyi yapın. Kongre ensemde. Programı iptal etmek için bahane arıyorlar. Başka bir başarısızlığı kaldıramayız! Bu işi iyi yap! Bütün iyi dileklerim seninle.”

Bütün iyi dilekleriymiş. Yanımda sadece o sofu Yardımcısı vardı, hepsi o kadar! Ve işte buradayız, bütün o hayaller ve rüyaların geride kaldı. Orada arkasında bayrak olan sandalyesinde oturuyor ve diyor ki başarısızlığı kaldıramayız. Ve tahmin edin ne oldu?

  Başarısız olduk. Birinci sınıf, en harbisinden Amerikan yapımı başarısızlık!

Con-Amalgamate şirketindeki iyi insanlar bir yaşam-destek sistemi geliştirdiler o kadar ucuzdu ki bu anlaşmadan kar bile edebilirlerdi. Alan memnun satan memnun. Con-Amalgamate kar ediyor, biz de kendi yaşam-destek sistemimize sahip oluyorduk. herşey fıstık gibiydi! Yalnız kar etme işini biraz abarttılar. İki ay önce fark ettik ki sistem çalışmıyor. Sizler üç hafta içinde ölecektiniz. Bu kadar basit. Bu yüzden bu durumu rapor edip görevi iptal etmek zorunda kaldım. Kongre istediği bahaneyi buldu, Başkan hala koltuğunda ve bizim artık bir programımız yok.

Nedir ki onaltı yıl?

  Sahilde bir kum tanesi! Pekala görüşmemizi bitiriyorum. Şimdi ne derler hani, sadede geliyorum. Benimle gelin, size birşey göstermek istiyorum. Burada bir kapı var. Şimdi bunu açıp başka bir alana geçeceğim. Eğer beni takip ederseniz, daha fazlasını göreceksiniz. Sorularınıza cevap vereceğim

Beni takip etseniz daha iyi olur sanırım. Bu işten bu kadar kolay kurtulacağınızı düşünmüyorsunuz değil mi?

Astronot Bru: Şey bilmiyorum, bir olasılık. Belki çok iyi bir olasılık değil, ama bir olasılık işte

- Bunu kimler biliyor?

- Nerdeyse hiç kimse. Houston gerçek uçuşu gözlemliyor. Bütün okumalar Komuta Modülü’nden geliyor, sizin sesleriniz ve hayati bilgileriniz de. Deneme simülasyonlarında her şeyi kaydetmiştik. Onlar bilmiyor. Sizden tek istediğimiz, uçuş ve Mars’a iniş esnasında gerçekleşecek canlı televizyon bağlantılarına katılmanız, hepsi bu. Sadece televizyon yayınları.

Hepsi bu mu?

Sadece televizyon yayınları. Araçtaki bilgisayara bir ekleme yaptık, bu sayede uzay aracı Dünya’ya döndüğü zaman, hedef iniş bölgesinin ikiyüz mil uzağına inmiş olacak O noktaya yakın bir adaya uçurulacaksınız. Oradan bir helikoptere bineceksiniz. Helikopter sizi uzay kapsülüne götürecek ve siz de kapsüle gireceksiniz. Kurtarma Ekiplerinin düşüş bölgesine ulaşması en az bir, bir buçuk saati bulacaktır. O zamana kadar siz kapsülün içine girmiş olacaksınız. Ana kurtarma gemisi geldiğinde, sizi kapsülün içinde bulacak ve sizi kapsülden dışarı çıkartacaklar.

Herşeyi düşünmüşsünüz.

Bilmiyorum. Umarım öyledir.

Tabi bunu kabul edeceğimizden çok eminsin, değil mi?

Hayır değilim. Ya hayır dersek ne olacak?

  Bilmiyorum. Siz de hayır demeyin. Ne zaman birisi ortaya çıkıp “Gülümseyin gizli kameradasınız” diyecek?

  Tanrım! Bu işten hoşlandığımı mı sanıyorsunuz?

  Bu saçmalığın içinde durmuş ses kayıtlarıyla oynamaktan, canlı yayınlardan, sahte ölçümlemelerden ve iniş bölgesinin ikiyüz mil uzağındaki bir adadan bahsediyorum diye gerçekten bu çılgınlığa inandığımı mı düşünüyorsunuz?

  Ben, ben burada ne işim var bilmiyorum! O kadar çok kaygı duyuyorum ki, buna değer diye düşünüyorum. Emin bile değilim. Sadece düşünüyorum.

Sanırım ben vazgeçeceğim.

Evet bu her şeyi çözerdi.

Neymiş bu çözülecek olan şey?

  Ölmemesi gereken bir şeyi canlı tutmak! Ahlaki düşünmeye başlamadan önce etrafınıza bir bakın. Neler yaptığımıza ve daha neler yapabileceğimize bir bakın. Bu ülke için neler yaptığımıza bir bakın. Artık insanlar hiçbir şeyi umursamıyor. Garajlarını kapalı tutuyor, kapılarını üç kez kilitliyorlar, yataklarının altında saklanıyor, hatta ve hatta haberlerde öğrenecekleri şeylerden korktukları için televizyonlarını bile açmaktan bile çekiniyorlar. Artık inanacakları bir şey kalmadı. Şimdi siz tüm bu yapılanları bozmak mı istiyorsunuz?

  Tanrı bilir, insanlar üzerinde nasıl bir etkisi olur. Üzgünüm. Kahretsin çok üzgünüm. Başka ne yapılabilir hiç bilmiyorum. Tırnaklarımla tutunmaya çalışıyorum, tıpkı diğer insanların gibi. Devam edin, insanlara her şeyden vazgeçmeleri için başka bir sebep daha mı vermek istiyorsunuz?

  Devam edin!

Bu gerçekten harika.

Bu işi kabulleneceğiz ve ağzımızı kapalı tutacağız, ve gerçekler ve idealler dünyası… korunmuş olacak. Ama eğer bu devasa dalaverenin bir parçası olmak istemez isek öyle veya böyle ülkeyi yıkımın eşiğine getirmiş olacağız.

Oldukça iyisin, Jim. Hakkını vermem lazım.

Hayır, hayır sözlerimi çarpıtıyorsun

- Sözlerini inkar etme!

- Siz de bu programı inkar etmeyin!

Abartıyorsun. Uçuşu iptal etmenin veya tahsisatları kesmenin, Amerika’ya bu kadar zarar vereceğini pek sanmıyorum.

Düşündüğün kadar basit değil! Biliyorsun. Bilmiyorum. Bir şeyi canlı tutmanın tek yolu nefret ettiğim şeyleri yapmak ise, o şeyi canlı tutmaya değer mi hiç bilmiyorum. Lütfen, Bru, bu şekilde konuşma.

Tanrı aşkına neyin var senin?

  Ne demek “Lütfen, Bru, bu şekilde konuşma” ?

  Bunun doğru bir şey olduğunu sanmıyorum! Geri kalan her şey ise palavra! Yardım etmek zorundasın!

- Ne demek zorundayım?

  – Yardım etmelisin!

Peki ya etmezsem?

  Lütfen beni karşına alma. Çıldırmışsın sen. Farkında mısın?

  Sen çıldırmışsın! Bizi alıp bu tımarhaneye getirip bırakıyorsun! ve karşımda olmak istemiyorsun öyle mi?

  Ya aileleriniz!

- Ne olmuş ailelerimize?

  – Lütfen, yardımcı olmalısınız!

- Ne olmuş ailelerimize?

- Yardım etmek zorundasınız! Kahretsin, bu şey benim kontrolümde değil! Her şeyi yapan sadece birkaç kaçık bilimadamı mı sanıyorsun?

  Değil! Daha büyük bir şey! Kaybedecek çok şeyi olan insanlar var, büyük güçler var! Kodamanlar! Haddinden fazla büyüdü! Artık ipler kodamanların elinde!
Ne olmuş ailelerimize?
  Houston’dan Cape Town’a uçuyorlar! Şu anda hepsi uçakta!
Hayır, ciddi olamazsın

- Lütfen, Bru, beni zorlama!

- Seni onun bunun çocuğu, anlat! Hep birlikte uçaktalar işte lanet olası! Yazılı olarak da ister misin?

Uçakta bir cihaz var! Ve bazı insanlar var! Eğer “herşey yolunda” işareti vermezsem cihazı patlatacaklar! Anlamıyor musun?

  Bu hale gelmek zorunda değiliz! Yardım etmek zorundasın! Artık kontrolden çıktı! Çok büyüdü! Yapamazsın. Yapamayacağını söyle bana. Bunu söyleyemem Bru.

Astronotlar hizaya getirildikten sonra muhteşem yolculuk günlerce devam edecek şekilde dizayn edilmeye başladı…

Stüdyo ortamına hazırlanmış uzay mekiği, resimler ve görüntüler eşliğinde, kitleleri görevin başarıyla gerçekleştirildiğine NASA inandırmaya çalışılacaktır. Hiçbir engele izin verilmemesi önemli bir husustur.  Ancak her zaman bir dürüst bulunur mikyasınca  NASA Görevlisi Elliot Whitter [Robert Walden] sinyal  okumalarda bir sorun olduğunu fark eder Doktor Bergen’e (Capricorn Kontrol Uçuş merkezi personel sorumlusu) televizyon sinyallerinin 300 mil gibi mesafeden geldiği varsayımı ile, uzay aracı vericisinden bu şekilde bir verinin gelemeyeceğini ikâz ederek, “sinyaller daha farklı bir yerden geliyor” gibi görünüyor der. Aldığı cevaptan ikna olamaz.

Uçuş başlamasından bu yana 131. gün 4 saat 15 dakika geçtikten sonra Mars’a iniş haberi verilir. Bu arada Elliot Whitter okuma sorunları yüzünden tekrar Capricorn Kontrol Uçuş merkezi başkanı Dr. Kelloway’[Hal Holbrook] a açıklasa da sonuç alamaz.

Elliot Whitter, gazeteci arkadaşı Robert Caulfield [ElliottGould]akşam bilardo salonunda buluşunca durumu şöyle-böyle şeklinde izah eder. Bir numaranın olduğunu farkettiğini TV Sinyallerinin300 mil öteden geliyor gibi net olmasının garipliğinden bahsedince Robert Caulfield’in kafasına şüphe düşer. Çünkü ona bir telefon gelmiştir doğru dürüst konuşamamıştır. Bu kadar kısa bir mesafede sorunlar olurken Marstan net yayın nasıl olur şüphesi ile NASA’nın açıklamalarındaki boşlukları sezer ve olayın üzerine gitmeyi düşünecektir.

Bu arada yüksekeğitim almış ve ideali olan insanlar yalan üzerinde çok duramadıkları gerçeğinden astronotlarda yalancı olmanın psiko-travma hali baş göstermiştir. NASA tedirgindir.

Gazeteci Caulfieldar arkadaşı Elliot Whitter’u konu üzerinde görüşmek için arar. Fakat o, NASA’daki görev yerinden uzaklaştırılmıştır. Her zaman oturduğu evine gider onu bulamayınca içine daha büyük kuşku düşer. Adı sanı bile yok edilmiştir. Gizli servis ona bir tuzak kurmuştur. Caulfieldar ziyaret sonucu arabası ile dönerken kullandığı arabasının freni tutmuyordur. Büyük tehlike atlatır. Feci bir kazadan ancak köprüden suya düşerek kurtulur.

Uçuştan 259 gün 14 saat 12 dakika sonra Mars’tan dönüş yolculuğu başlatılmıştır. Yalancı inişin seremonisi uygulamaya konulmuştur. Dönüşün başarılı olması halinde astronotlar güven vermediği için ölümle sonuçlanması düşünüldüğünden, bir aksilik çıktığı iddiasıyla yani roket ısı kalkanları görevini yapamayacak ve modül atmosfere girişte parçalanacaktır.

İstenilmeyen kaza ile gerçekleşen finalinin savunulması ve başarıya dönüştürülmesi için Dr. Kelloway bir brifing verir.

Bayanlar ve baylar, kısa bir brifing ardından sorularınızı yanıtlayacağım. Atmosfere giriş aşamasından olmalı. Giriş aşamasında bir sorun çıkmıştır.

Capricorn Bir’in uçuşunun 259. günü 15. saat 11.dakikasında, yani atmosfere temastan 2 dakika 18 saniye sonra, Görev  Kontrol gözlemleme panelindeki, ısı kalkanı ışığı kırmızıya döndü. Telsiz bağlantısı kurmak istedik, ama uzay aracı ile bağlantımızda başarısız olduk. Anladığımız üzere ısı kalkanı Komuta Modülünden koptu ve bildiğiniz gibi ısı kalkanı Dünya atmosferine yeniden girişte oluşan ısı artışına karşı, Modülün yegâne korumasıdır. Uzay aracı, Isı kalkanının kaybını müteakip 12 saniye içinde parçalara ayrılmıştır.

Gazeteci: – Aileleri ile görüştünüz mü?

  – Evet. Bu konuda başka bir şansımız olurmu bilmem.

-  Isı kalkanı en son ne zaman kontrol edilmişti?

  Atmosfere yeniden giriş aşaması boyunca bir dizi durum testi yapıldı. Hepsi de bize kalkanın yerinde olduğu konusunda yeterli bilgiyi veriyordu. Hayır, henüz Başkan ile konuşmadım, ama eminim çok yakın bir zamanda konuşurum. Belirtmek isterim ki, Başkan program dâhilindeki tüm ekibe ve bize sürekli cesaret ve destek vermiştir. Bu görev bize olduğu kadar ona da çok şey ifade ediyordu.

-Sizce bu olay, İnsanlı Uzay Programının sonunu getirir mi?

  Bilmiyorum. Yolunuz üzerinde tökezlemeden o kadar uzağa gidemezsiniz. Bu hedefinizin, harcadığınız emeğe değmediğini göstermez. Birçok insan geldi geçti. 1967′de Apollo Bir’de yangın çıkmıştı. Ama biz… başarısız olduğumuz halde hemen vaz geçmedik. Bizden istendiği üzere yolumuza devam ettik.

Şimdi bu üç sıradışı adam kendi ırklarının ufkunu genişletmek uğruna… Hayatlarını feda etmişlerdir. Bir amaç uğruna öldüler. Siz söyleyin. Size soruyorum…

Buradaki herkese soruyorum. Siz söyleyin bana. Bu adamlara minnetimizi en iyi şekilde nasıl gösterebiliriz?

  Rüyalarından vaz geçerek mi?

Herşey bir hiç uğrunaydı diyerek mi?

  Yanıtı siz verin

Yalan ancak yalanla savunulacaksa bu hikâye tabiî ki ölümle bitmeliydi. Ancak astronotlar bir aksiliğin olduğunu ve öldürüleceklerini anlayınca, bulundukları üsden bir uçağa binip kaçarlar. Ancak aksilikler yüzünden 20 dk mesafedeki bir boş alana mecburi iniş yaparlar. Üç arkadaş tek başlarına derin devlete karşı mücadele edeceklerdir. Yapılan plan ile hepsi bir yöne giderek kurtuluşa yol bulmak için ayrılırlar. Üç astronotu tabiat açlığı susuzluğu ve devletin acımasızlığı takip etmektedir.

Gazeteci Caulfield olaylardaki ve sözlerdeki eksiklikleri tamamlamaya başlamıştır. Gerçek sonuca doğru ilerler. Patronuna durumu biraz açar. Ancak bu durumdan haberdar olan derin devlet onun evinini basıp evine koydukları kokainle tutuklayıp hapse atarlar. Patronu kefaletle onu kurtarır.

NASA Görevlisi Elliot Whitter’den duyduğu “sinyaller sanki 300 mil mesafeden geliyor” sözüyle Gazeteci Caulfield kız arkadaşı Judy Drinkwater [ Karen Black] ile Copricorn üssünün etrafındaki eski askeri üsleri tararlar ve İkinci Dünya Savaşı’nda eğitim amacıyla kullanılan terk edilmiş Jackson Üssü ne gitmeye karar verir. Üsde astronot Bru’nun künyesini ve stüdyonun kalıntılarını bulur. Gazeteci Caulfield, Charles Brubaker’in hayatta olabileceği düşüncesiyle ilaçlama yapan çift kanatlı küçük uçağı kiralar. Onun gibi iki askeri helikopter astronot Bru’yu aramaktadır. Saklandığı benzin istasyonunda bulurlar. Gazeteci Caulfield de olay yerine gelir. Kovalamaca sonucunda Charles Brubaker’i kurtarır.

Bu arada astronotlar için anma töreni yapılıyor ve Amerikan başkanı onları övüyordu.

Bayanlar ve baylar, Bayan Brubaker Bayan Willis, Bayan Walker, Amerikalı dostlarım. Bugün, bitmemiş umutlardan ve gerçekleşmemiş hayallerden bahsetmek üzere buradayım. Charles Brubaker, Peter Willis ve John Walker sekiz ay önce, hayalleri uğruna bu Dünya’yı terk ettiler. Bize geri dönmeyi başaramadılar. Amerika’nın her yanındaki milyonlarca vatandaşımızın desteği sayesinde hayalleri büyüyüp gelişecek, çıkarcılığın ulusal bir salgın haline geldiği günümüzde, bize iftihar duyacağımız bir şey verdiler.Ölmesine izin verilmemesi gereken bir hayal. Bir millet, ulus ruhu üzerine kurulur. Milletlerin büyüklük sınavındaki ana ölçüt, kriz zamanlarında ulusun bir araya gelmesidir. Ulaşabileceğimiz şeyler üzerindeki yegâne sınır umutlarımıza koyduğumuz sınırlardır. Bu üç adam, bize umutlarımızın ne kadar sınırsız olduğunu hatırlattı. Geçtiğimiz günlerde, hepimizin tek bir vücut haline geldiği anlar oldu.

Hepimiz umutlandık, hepimiz sevindik, hepimiz gururlandık. Hepimiz aynı korkuyu ve aynı neşeyi paylaştık.

Bu üç adam, bizi tekrar bir araya getirdi. Hepimiz biliyoruz ki, eğer hep birlikte uğraşırsak ulaşamayacağımız hedef yoktur. Bu üç adam için duyduğumuz minnettarlığı anlatabilmek için hiçbir yol bulamıyorum çünkü onlar artık aramızda değil. Yine de savundukları şeylerin anısına, hizmet etmek adına

 Gazeteci Caulfield, Charles Brubaker tören alanına gelir film burada kesilir. Final fikir izleyiciye bırakılmıştır. Çoğumuzun hissiyatı yalanın ortaya çıkacağı umudunu verse de yine derin devlet onları konuşturmayacağını hemen hatıra getirmeliyiz.

Uzay teknolojilerine ve NASA’ya dair üretilen komplo teorilerinin en çarpıcısından yola çıkılarak gerçekleştirilen film, son derece dikkat çekici bir klasik olarak kabul ediliyor. Günümüzde de küçük bir grup tarafından savunulan, aslında uzaya gidilmedi teorisi üzerine sıradışı bir uzay filmi olması açısından önemlidir.

Bu filmden bizlere düşen hisse insanlığın birçok şekilde doğru veya yanlış fikir/mizansen olaylar ile aldatılıyor olmasıdır. Zannedersem birçok doğrumuz dahi aldatma oyununun bir parçası gibi. Zamanla gerçekler yüzeye çıktığında da bu tür olaylar ya unutulmuş ya da değerini kaybetmiş oluyorlar. O zamanda bilmenin/bilmemenin bir önemi kalmamıştır.

Yazıklar olsun aldatanlara. Bin kere yazıklar olsun aldananlara. Zulüm karşısında sessiz kalan zalim’in suç ortağıdır. HZ ALİ Kerremallâhü Veche buyurdu ki;
” MAZLUMUN GÜNAHI ZALİMDEN FAZLADIR

 

SNOWPİERCER (2013)


Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem fenalıklar karşısında, iyilerin seyirci kalmaması, kötüler yüzünden gelecek (fitne, fesad, şer vs. her çeşitten) içtimâî ızdırabların, iyiler de dâhil bütün cemiyetin varlığını tehdid edeceğini ifade ederek fenâlıklar karşısında nemelâzımcılığı önlemek için zihinden çıkması zor olan bir de benzetmede bulunur:
“Allah’ın emir ve yasaklarına giren meseleleri tatbîk eden -ve yağcılık yaparak müsâmaha ve gevşeklik göstermeyen iyi- kimse ile, yasakları işleyen kimselerin durumları, bir gemiye binip kur’a çekerek, geminin alt ve üst katlarına yerleşen yolculara benzer. Öyle ki, alt katta oturanlar, su ihtiyaçlarını giderirken üsttekilerin yanından geçip onları rahatsız ediyorlardı. (Alttakiler bu duruma son vermek için) bir balta alarak geminin dibini delmeye başlasalar, üsttekiler hemen gelip:
“Yâhu ne yapıyorsunuz?” diye sorunca alttakiler:
“Biz su ihtiyacımızı görürken sizi rahatsız ediyorduk, halbuki suya muhtacız, şimdi sizi rahatsız etmeden yerimizi delerek bu şekilde elde edeceğiz” deseler ve üsttekiler bu işte onlara mâni olsalar hem kendilerini kurtarırlar, hem onları kurtarmış olurlar. Eğer yaptıkları işte serbest bıraksalar, hem onları helâk ederler, hem de kendilerini helâk ederler.” Hadis-i Şerif

Yönetmen: Joon-ho Bong          

Senaryo: Joon-ho Bong, Kelly Masterson, Jacques Lob               

Ülke:  Güney Kore, ABD  , Fransa  , Çek Cumhuriyeti 

Tür: Aksiyon, Dram, Bilim-Kurgu

Vizyon Tarihi: 01 Ağustos 2013 (Güney Kore)

Süre: 126 dakika

Dil: İngilizce, Korece, Japonca, Fransızca

Müzik: Marco Beltrami               

Oyuncular Chris Evans,    Ed Harris, Jamie Bell, Tilda Swinton, Alison Pill

Hakkında

“İyi günler. Bugün 1 Temmuz 2014, saat 18:00. Dünyanın ilk havaalanından canlı yayın yapıyoruz. Son 7 yıldır çok tartışılan bu ürün gelişmeye devam ediyor. Çevreci grupların ve gelişmekte olan ülkelerin protestoları da devam etmekte. CW-7′nin küresel ısınmaya bir cevap niteliği taşıdığı iddia ediliyor. Bugün buna tanık olacağız. Küresel ısınma hakkında tartışan liderler artık göz ardı edilemez. Bugün, 79 ülke atmosferin en üst tabakalarına CW-7′yi yaymaya başlayacak. Bu olay küresel dereceyi ideal bir seviyeye getirecek. Yarından itibaren, bilim adamlarına göre CW-7 soğutma gazı sıcaklıkları yüksek oranda küresel mevsim normallerine indirecek. Bu küresel ısınma için yapılan devrimsel bir çözüm yolu.

CW-7′nin atmosfere dağıtılmasından kısa bir süre Dünya dondu ve bütün insanlık yok oldu.

Bir trene binip seyahat eden önemli bir kaç kişi insanlıktan geriye kalan son insanlardı.”

 

Bugün kapitalizmin bize sunduğu ve “modern yaşamlarımızı” sürdürdüğümüz o yüksek, çok katlı apartmanlarda bulunan daireler aslında toplumda var olan sınıfsal ayrımların dikey düzleme yansıtılmış şeklidir. Kitaplardaki grafiklerden veya sosyolojik teorilerden aşina olduğumuz bu toplumsal sınıfları/sınıflandırmayı maddi birer unsur olarak yansıtır bize içinde yaşadığımız apartmanlar. Genelde apartman bodrumunda yer alan kalorifer dairesiyle aynı katta olan daire “kapıcı dairesi”dir. Bu, asgari ücretle çalışan, toplumun bütün önemli işlerini (veya üst tabakaların asla yapmayı düşünmeyecekleri işleri) yapan ve yükünü taşıyan ama yine de ezilen sınıf olarak en alt tabakayı temsil eder. Onun üstünde, apartman girişinde (veya yol kotunda) bulunan dairede maddi durumu biraz daha iyi, sabit maaşı olan (muhtemelen devlet memuru veya işçi) ve orta tabaka dediğimiz sınıf oturur. Bu temsil durumu üst katlara kadar ara katlarda da devam eder. Ancak zirveye yaklaştıkça insanların maddi durumu da iyileşmeye başlar; alt katlar kiracıyken, üst katlar ev sahibidir, alt katların hiçbir mülkiyeti yokken üst katlara çıktıkça sahip olunan mülkiyet de artmaya başlar (ev yanında bir araba eklenir buna vs.). En üst kattaki bazen dubleks, genelde teraslı ve en güzel manzaraya sahip dairede ise, bu tabakalaşmadaki en zengin kişi yaşar. Giriş katındaki en az güvenliğe sahip dairedeki kişi apartmana giren herkesle muhatap olurken, en üst kattaki kişi en güvenli biçimde ve “diğerlerinden” yalıtılmış bir şekilde yaşar. Çünkü hangi apartmana giderseniz gidin daire fiyatları (kira veya satılık olsun) en alt kattan en üst kata doğru artar ve bu maddi durum kapitalist sistem içersinde görünmez bir tabakalaşma meydana getirir. Ve bu tabakalaşma içerisinde “herkes kendi ait olduğu yeri bilecektir/bilmelidir”.

İşte, senaryosunu Jacques Lob ve Benjamin Legrand’ın yazdığı, çizimlerini ise Alexis ve Jean-Marc Rochette’nin yaptığı “Le Trainsperceneige” isimli çizgi-romandan uyarlanan “Snowpiercer” bizde apartmanlarda görülen bu dikey tabakalaşmayı, onlarca vagonu olan bir tren vasıtasıyla yatay düzleme taşıyarak, sistem eleştirisi yapmaktadır. Girişte filmden yaptığımız alıntıdan da anlaşılacağı gibi, 2014 yılında çok üst seviyelere çıkmış olan küresel ısınmayı mevsim normallerine düşürmek için atmosferin üst tabakalarına CW-7 adlı bir gaz salınır. Ancak bu gaz hava sıcaklığını tahmin edilenin çok daha altına düşürerek tüm dünyayı buzul çağına geri götürür ve sadece yüzlerce vagonlu özel yapım bir trene binerek kurtulmayı başaranlar dışında tüm insanlık donarak yok olur. Hiç durmadan dünyayı dolaşan bu tren insanlara sıcak ve güvenli bir ortam ve yaşamak için gerekli her şeyi sunmaktadır. Ancak her zaman olduğu gibi bu trende de toplumsal bir tabakalaşma vardır ve bunu insanların yaşadığı vagonların lokomotife yani sonsuza kadar çalışacak olan “Kutsal Makineye/iktidara”yakınlığı belirlemektedir. Dolayısıyla en öndekiler trenin bütün nimetlerinden faydalanırken (yüzme havuzu, disko, sauna, restorantlar, eğitim, özel yaşam alanları vs.), en arkadakiler ise sadece ranzalarda yatmak ve protein kalıplarını yemek hakkına sahiptirler, kendi vagonlarından ileriye geçemedikleri gibi (farklı sınıflara ait vagonlar birbirinden çelik kapılarla ayrılmaktadırlar) sık sık da trenin askerlerinin saldırısına maruz kalmaktadırlar. Arka vagondakiler trene ilk bindiklerinde onlara yiyecek verilmemiş, onlar da sahip oldukları stokları tükettikten sonra açlıktan içlerindeki en zayıflarını yemeye başlamışlardır. Ancak bu aşamadan sonra küresel felaketten önce treni yapıp dünyadaki tüm demiryollarını birbirine bağlayan ve lokomotifi yani “Kutsal Makine”yi kontrol eden/yöneten Wilford onlara yemeleri için protein kalıplarını dağıtmaya başlamıştır. Aslında böylece Wilford, arka vagondakilere eğer kendisi olmazsa birbirlerini yiyecekleri mesajını vermiştir. Zaman içinde arka vagondakiler ayaklanıp ön vagonları işgal etmeye kalkışsalar da hepsi başarısız olmuş ve büyük kayıplarla sonuçlanmıştır…

17 yaşında trene binen ve 17 yıldır da arka vagonlarda yolculuk ederek yaşayan Curtis de, ihtiyar Gilliam’dan aldığı feyzle ve ön vagonlardan gelen gizli mesajlarla lokomotifi ele geçirip trene hakim olmak ve bu tabakalaşmaya son vermek için bir isyan başlatır ve lokomotife doğru ilerlemeye koyulur. Curtis ve adamlarının bu ilerleyişi bile, bilgisayar oyunlarındaki level/seviye atlanmasında karşımıza çıkan şekildedir, her yeni vagon kapısı açılışında hep daha fazlasıyla karşılaşırlar. Her yeni seviyede/sınıfta kendi sefil halleriyle o parlak ve zengin insanlar arasında göze batarlar; kendileri böceklerden yapılan protein kalıpları yerken ön vagondakilerin her türlü balık ve et ihtiyaçlarının karşılandığını görürler. Tabii her aşamada onlara engel olmaya ve yok etmeye çalışan tren askerleri de karşılarına çıkar. Bu açıdan bakıldığında ilerleyişin bir bilgisayar oyunu gibi olduğunu da belirtebiliriz. En üst seviye oyuncu olup, ödülü kazanmak için en ileriye gitmek gereklidir. Verilen tüm kayıplara rağmen lokomotife Curtis, ona kapıları açan Namgoong Minsu ve onun kızı Yona ulaşırlar, ancak lokomotifin kapısı sadece Curtis’e açılır. Ve Curtis burada “Kutsal Makine”nin sahibi Wilford’la tanışır. Filmin son 40 dakikasını oluşturan bundan sonraki sahneler filmin senaryosu için de büyük sürprizler barındırmakta ve neredeyse her şeyi ters yüz etmektedir. Bu aşamada da özellikle Wilford ve Curtis arasında geçen konuşmaların dikkatle takip edilmesini öneririz; zira Kutsal Makine’nin çalışması ve trenin işleyebilmesi için gerekli olan şeyler hakkında yaptığı açıklamalarla, aslında dünyadaki yönetim sistemlerinin nasıl çalıştığını ve bu işleyişin devam etmesi için nelerin gerektiğini açıklamaktadır.

[Erişim: http://hayatinizboyuncaseyretmenizgereken.blogspot.com.tr

Filmden

Wilford değil, treni sen yönetmelisin. [Filmde Curtis, verilen mesaj “Sen” (insan] dir. Dünyayı kontrol etmek]

**

Yolcular! Bu bir ayakkabı [çapulcular] değil. Bu düzensizliktir. 42 numara kargaşadır. Bunu görüyor musunuz?

 Bu ölümdür. Bu lokomotife biz evimiz diyoruz. Sıcak kalplerimizle dondurucu soğuk arasında tek bir şey var. Kıyafet mi?

 Pantolon mu?

 Hayır, düzendir. Düzen, bizi ölümcül soğuktan koruyan tek şeydir. Trende yaşayan hepimiz bize tahsis edilmiş yerlerimizde kalıp bizim için belirlenmiş özel işlerimizle meşgul olmalıyız. Kafanıza ayakkabı giyer misiniz?

 Tabii ki kafanıza ayakkabı giymezsiniz. Ayakkabı kafa için değildir. Ayakkabı ayak içindir. Şapka faka içindir. Ben şapkayım, siz ayakkabı. Ben kafa için varım, siz ayaklar için. Aynen öyle işte. En başında, düzen biletlerinizin verdiği haklarınıza göre sağlanmıştı. Birinci sınıf, ekonomi ve sizin gibi beleşçiler. Ebedi düzen Kutsal Lokomotif sayesinde sağlanmıştır. Her şey Kutsal Lokomotif ‘ten geçer.Her şey yerli yerindedir. Tüm yolcular kendi bölümlerindedir. Suyumuz akıyor, ısınıyoruz Kutsal Lokomotife saygı gösterin. Özellikle de tahsis edilmiş yerleriniz için. Aynen öyle. Ta başından beri ben ön taraftayım. Siz arka taraftasınız. Ne zaman bir ayakkabı kafaya çıkarsa kutsal sınır geçilmiş olur.Yerinizi bilin. Yerinizde kalın. Ayakkabı olun.

**

Su ikmal bölmesi?

[FLOW: FOR LOVE OF WATER (2008) (Akış: Su Sevgisi İçin)]

 Evet, birkaç vagon ileride. Suyun arındırılıp geri dönüşümle geldiği yer. Trendeki en kritik bölümlerden biri. O vagonu ele geçirirsek elimize büyük koz geçer. En öne gitmemize gerek bile kalmaz. Suyu kontrol edersek… Pazarlığı da kontrol ederiz. [Ortadoğu’da sıkıntının gerçek yüzü]

BİRLEŞMİŞ MİLLETLER ZEMİNİNDE FİLİSTİN MESELESİNİN GERÇEK YÜZÜ

**

 Wilford bilir. Wilford çocukları sever. Sever.
Wilford çocukları sever mi?
 Onun tek umursadığı değerli lokomotifi. Lokomotif kutsaldır. Ve Wilford ilahidir. Wilford merhametlidir. Onu ara. Bakalım seni kurtarmaya geliyor mu. Evet. Merhametli Wilford demek. Ara onu. Buraya gelmez. Lokomotifi terk etmez. Seni parça parça edeceğiz.

Yine de gelmez mi?

 Suyun kontrolünü ele geçirip kapatınca işler değişecek ve buraya gelecek.

Suyu kapatmak mı?

 Sadece kendi adamlarınızı cezalandırmış olursunuz. Su ön bölümden geliyor. Trenin burnu kar ve buzu topluyor ve suya dönüştürüyor. Filin hortumu gibi. Su ağızdan geliyor. Kıçından değil Curtis. Evet, Wilford sizi yakından tanıyor Bay Curtis Everett. Sizi izliyor. Kendi adamlarınıza zarar vermeyeceğinizi biliyoruz.

**

Wilford! Daha çocukluğunda bile Bay Wilford’un lokomotiflere olan düşkünlüğü belliydi. Büyüdüğümde sonsuza dek trende yaşayacağım. Sonsuza dek! Taşımacılık imparatorluğu Wilford Endüstrisi’ni kurduğunda ilk düşlerinin gerçekleştiğinin farkına varmış. Fakat en büyük düşü tüm dünyadaki demiryollarını tek bir hat üzerinden bağlayan son derece lüks bir lokomotif yolculuğuymuş.  Sirküler demiryolu uzunluğu 438 bin km. Ve her yıl bir döngüyü tamamlıyor.  Antarktika’nın aşırı soğuklarından Afrika’nın yakıcı sıcak çöllerine kadar Wilford’un kendine yeten treniyle kendine has sofistike tasarımın gelişmiş teknolojiyle birleşimi– İnanması zor olsa da eski dünyadaki insanlar, Bay Wilford’la dalga geçiyorlarmış. Onu bu muhteşem trendeki yüksek mühendislik ve yüksek donanım yüzünden eleştiriyorlarmış. Ama Bay Wilford onların bilmediği bir şey biliyormuş. Pek neymiş bu?

 Eski dünyanın insanları dondurmaya dönüşmüş moronlarmış. Bir nevi. Bay Wilford CW7′nin dünyayı donduracağını biliyormuş. Peki ileri görüşlü Bay Wilford seçilmişleri felaketten kurtarmak için neyi icat etmiş?

 Lokomotifi!

Çuf, çuf, çuf delip geçer!

 Hep yoluna devam eder!

Lokomotif durursa ne olur?

 Hepimiz donarak ölürüz!

Peki ya duracak mı?

 Peki ya duracak mı?

 Hayır! Hayır! Nedenini söyleyebilir misiniz?

 Lokomotif ebedidir! Lokomotif daimidir! Çuf, çuf, çuf delip geçer! Hep yoluna devam eder! Sebebi kimdir?

 Wilford! Wilford! Wilford! [Büyük Birader-1984]

**

Curtis Everett Bay Wilford’a yemekte eşlik etmeniz için sizi resmen davet etmek için gönderildim. Önden buyurun.

Curtis?

 Sen misin?

 Curtis, evladım. İçeri gel. Sana bir bakayım. Aç mısın?

 Bu kadar yolu gelerek büyük iş başardın. Lütfen oturun. Koca treni yürüyerek geçen ilk insan sensin. Kuyruktan lokomotife.

Bunu biliyor muydun?

 Tebrikler, bravo. Sizden daha önce kimse buraya Lokomotif’e ulaşamamıştı. Ben de hiç kuyruk bölümüne gitmedim. Neden gitmedin?

 Senin için fazla mı pis?

 Kuyruk bölümündeki mayın tarlasından geçmemek için mi?

 Sence benim yerimin kendine has engelleri yok mu?

 Çok gürültülü. Ve çok boş. Doğru. Biftekler. Çokça boş alan. Bu kaltak karı ne istersen getiriyor. Curtis, herkes kendine tahsis edilmiş yerinde. Ve senin dışındaki herkes olması gereken yerde. En güzel yerdeki insanların en kötü yerdekilere söyledikleri bu. Bu trendeki kimse seninle yerini değiştirmez. Benimle yer değiştirmek [tanrı olmak] ister miydin?

Curtis, evladım. İşin aslı, hepimiz bu lanet olası trende hapsolmuş durumdayız. Hepimiz bu metal yığını içinde esir düştük. Orta pişmiş?

 Ve bu tren ekosisteme çok yakındır. Dengeyi korumak için çaba sarf etmeliyiz. Hava, su, erzak. nüfus. Daima dengede tutulmalı. En uygun denge için, bazen çözüm için daha radikal kararlar alınmak zorunda kalınacaktır.Nüfusun azaltılması gerektiğinde sert uygulamalar gerekebilir. Gerçek doğal seleksiyon için vaktimiz yok.

THE TRİALS OF HENRY KİSSİNGER (2002) Henry Kissinger’in Yargılanması

Bunun olmasını beklersek korkunç derecede kalabalıklaşıp açlıktan ölürüz. Sıradaki en iyi çözüm bir özel grubu öldürmek için başka bir özel grup kurmaktır. Zaman zaman, tabiri caizse ortalığı karıştırıyoruz. 7 lerin İsyanı, McGregor Devrimi… Büyük Curtis İhtilali.

Hiç beklenmeyen şeytani bir plana sahip çok etkili bir yapım. Yaketerina’da karşı saldırı yapacağını kim tahmin edebilirdi ki?

 Çok zekice. Gilliam ve benim planım bu değildi.

Ne dedin?

 Bilmediğini söyleme sakın.

Gilliam ve ben… Bizim planımız. Gilliam?

 Gilliam. [ A. Hitler]

DER EWİGE JUDE (1940) Sona Kadar Yahudi.

Ön ve kuyruk bölümleri birlikte çalışmalı. Bir ortaktan fazlasıydı, gerçekten. Benim dostumdu. Saçmalık. Sana inanmıyorum. Orijinal anlaşmamızda Yaketerina tünelinin sonunda isyan çıkacaktı. Tüm hayatta kalanlar kuyruk bölümüne dönecekti.

- Daha çok boş alanın keyfini çıkaracaklardı.

- Yalan söylüyorsun. Gilliam öyle şey yapmaz.Nihayetinde işe yaradı. Sizin karşı saldırınız isyanı 10 kat daha heyecanlı kıldı. Ne yazık ki ön bölümden beklenenin üzerinde can kaybı oldu ve Gilliam bedelini ödemek zorunda kaldı. İronik, değil mi?

 İnsan nasıl ölüm ve yaşam arasındaki ince çizgiyi geçiyor. Artık bizim için yapacak son bir şey kaldı. Rakamlara bakmak.

Alo Wilford, benim. Gilliam’ın yerindeyim. Bekle. Hala aynı oranda mı?

 Evet, hala %74. Tamam, devam edin. Bekle. 18′de bırakın. 18. yılın kutlaması olsun. Mükemmel bir fikir. Sizinkiler. Şimdi Gilliam’ın ne kastettiğini anlıyorum. Senin zeki ve akıllı olduğunu söylemişti. Ama hep gerginmişsin. En son ne zaman seviştin?

 Gilliam’ın dediği gibi, iki kolla kadını tutmak daha iyidir. Gilliam’ı özleyeceğim. Gece yarısı telefon konuşmalarımızı özleyeceğim. Saatlerce konuşabilirdi. Hem de tek kolla.

Birisi için bu trende hayatta kalmayı başarmak deliliğin bir noktasına kadar gelmişse kolaydır. Gilliam bunu çok iyi anlamıştı yaşamın devam edebilmesi ve dengenin korunması için korkunun, endişenin kargaşanın ve dehşetin sürmesi gerekiyordu. Böyle bir durum yoksa bunu biz yaratmalıyız. Bu bağlamda, senin yarattığın Büyük Curtis İhtilali tam bir başyapıttı.

Benimle gel Curtis. Sana bir şey göstermek istiyorum. Bunu hak ettin. Hadi gel. Şu anda uyanıyor. Çok hoş, değil mi?

 Huzur dolu. Onun kalbindesin. Hayatımı buna adadım. Ebedi Lokomotif. Ebediyetin ta kendisi. Trende hiç yalnız kaldın mı?

 En son ne zaman yalnızdın?

 Hatırlayamıyorsun değil mi?

 Lütfen yap. Acele etme. Az önce yazdım. Senin için Curtis. Al hadi. Ben yaşlandım. Benim yerime geçmeni istiyorum. Hep istediğin şey. Gilliam’ın da istediği şeydi. Lokomotifi gözetmelisin… Çalışır halde tutmalısın. Bak Curtis. Kapının ardında… Bölümler arında hep olmaları gereken yerde ve hep olacakları yerdeler. Sence neresi?

Tren. Ve şimdi insanların sayısı tam olarak gerektiği kadar. Hepsi doğru yerlerinde. Sence nedir bu?

 İnsanlık. Tren dünyadır. İnsanlık da biziz. Artık insanlığa liderlik etmek için kutsal bir görevin var.Sen olmazsan Curtis, insanlık yok olur. Liderleri olmadan insanların neler yaptığını gördün. Yakıp yok ederler.

Şunlara bak. İnsanlar böyledir. Biliyorsun. Daha önce de gördün. Daha önce de yaşadın. Tuhaf ve zavallılar, değil mi?

 Onları kendilerinden koruyabilirsin. Gilliam da seni kendinden korumuştu. Curtis. Senin kaderin bu. Tamamdır!

The Recruit/ Çaylak (2003)[Tecrübeli ajan Walter Burke ve James Clayton’filmin başında  aralarında geçen konuşma]

Beni dinle. Curtis, bu kadar duygusal olma. Herkesin yeri önceden bellidir.

**

HELAKE SEBEP OLAN MUTLU AZINLIK

 

TÜKETİCİLER NE YEDİKLERİNİ BİLMİYORLAR


POLİTİKA, BİLİMDEN ÜSTÜN GELDİ

STEPHEN LENDMAN

Bugün menümüzde genetiği değiştirilmiş gıdalar var. Sadece ABD’de, tüm işlenmiş gıdaların %80’inden fazlasında bu maddelerden bulunuyor.Diğerleri arasında; pirinç, mısır, buğday, soyafilizi ve soya ürünleri, bitkisel yağlar, hafif içecekler, salata sosları, sebzeler ve meyveler, yumurta dahil olmak üzere günlük gıdalar, kırmızı et, tavuk, domuz ve diğer hayvansal ürünler, ve hatta çocuk gıdaları ve proses ürünlerindeki gizli katkı maddeleri ve bileşenler (domates sosu, dondurma, margarin ve fıstık yağı gibi) yer alıyor. Tüketiciler, ne yediklerini bilmiyorlar; çünkü etiketleme yasak. Bununla birlikte, tehlike net bir şekilde ortada. Bağımsız bir şekilde gerçekleştirilen araştırmalar gösteriyor ki bu gıdalardan ne kadar çok yersek, sağlığımıza potansiyel olarak daha büyük bir zarar verir.

Bugün, tüketiciler bilgilendirilmiyorlar ve sonuçları bilinmeyen, kontrolsüz, düzensiz bir kitlesel insani deneyimin parçasıdırlar. Bununla birlikte, bunun doğurduğu riskler çok fazla; bu riskleri öğrenmek yıllar alacak ve en sonunda öğrendiğimizde de, genetik mühendislik ürünü olan gıdaların giderek daha fazla bağımsız uzmanın inandığı gibi insan sağlığını tehdit ettiği yönünde nihai bir kanıt elde edilirse, doğurduğu hasarı tersine çevirmek için artık çok geç kalınmış olacak. GDO tohumları bir alana yerleştirildiği andan itibaren, cin şişeden çoktan çıkmış demektir.Amerika’nın tarıma elverişli çiftliklerinin üçte ikisinden fazlasına doğru şimdiden başlayan ve durdurulamazsa her yere doğru yayılması muhtemel olan kontaminasyonu tersine çevirmek üzere bilimde şu anda bilinen herhangi bir yöntem yok.

Bu; F. William Engdahl’ın çok önemli ve iyi bir belgelendirmeye dayanan Aldatmaca Tohumları: Genetik Manipülasyonun Gizli Gündemi (Seeds of Destruction: The Hidden Agenda of Genetic Manipulation) başlıklı kitabında ortaya konan riske rağmen gerçekleşiyor. Bu; Washington ve dört İngilizAmerikan tarım devinin, hayvansal ve bitkisel yaşam biçimlerinin patentini almak suretiyle, gıda tedarikimizi dünya çapında denetimleri altına almak, gıdayı tamamen genetik mühendisliği ürünü haline getirmek ve bunu dostlarını ödüllendirip düşmanlarını cezalandırmak üzere bir silah olarak kullanmak için yaptıkları şeytansı plandır.

Bugün, tüketiciler, potansiyel sağlık risklerini bilmeksizin bu gıdaları günlük olarak tüketiyorlar. 2003 yılında, Jeffrey Smith Aldatmaca Tohumları (Seeds of Deception) başlıklı kitabında bunları açıklamıştı. Halkı bilgilendirme çabalarının bastırıldığını, güvenilir bilimin adeta toprağa gömüldüğünü açıklamış; iki saygın bilimadamının (UC Berkeley’den Ignacio Chapela ve iskoçya Rowett Araştırma Enstitüsü eski araştırmacısı ve dünyanın önde gelen lektin ve bitki genetik modifikasyon uzmanı Arpad Pusztai’ın) başına gelenleri mercek altına almıştı. Söz konusu kişiler iftiraya maruz kaldılar, peşlerine casuslar takıldı, araştırmaları konusunda tehdit edildiler ve Pusztai’ın durumunda olduğu gibi işlerini yaptığı için işinden kovuldular.

Arpad Pusztai, GDO gıdalarının vaat ettiklerine inanmıştı, bunları incelemek üzere görevlendirilmişti ve bunlara dair ilk bağımsız araştırmayı gerçekleştirdi. Diğer araştırmacılar gibi kendisi de eline geçen bulgular karşısında şok olmuştu. GDO’lu patateslerle beslenen farelerin daha küçük ciğerleri, kalpleri, testisleri ve beyinleri vardı; bağışıklık sistemleri zarar görmüştü ve akyuvar hücrelerinde yapısal değişimler yaşamışlardı ve bu durum onları (GDO’suz patateslerle beslenen farelerin aksine) enfeksiyona ve hastalıklara daha açık hale getiriyordu.Durum daha da kötü bir noktaya evrildi. Boyunaltı bezi ve dalakta hasarlar ortaya çıktı; dokular genişledi (pankreas ve bağırsaklar da dahil); karaciğerde atrofi durumları ortaya çıkarken, mide ve bağırsaklarda ciddi bir yaygınlaşma yaşandı, ki bu da kanser riskinin gelecekte daha fazla olduğunun bir işareti olabilir. Bunun kadar alarm verici olan bir diğer unsur ise, sonuçların 10 günlük bir testin sonucunda alınmasıydı; ve 110 günden sonra da etkileri kalıcı olarak devam etti ki bu da insan yaşamında 10 yıla karşılık geliyor.

Daha sonra yapılan bağımsız araştırmalar da, Pusztai’ın öğrendiklerini teyit etti ve Smith de bu konuda 2007 yılında Genetik Rulet: Genetiği Değiştirilmiş Gıdaların Belgelendirilmiş Sağlık Riskleri başlıklı kitabında bir takım bilgiler paylaştı. Söz konusu kitap, derinliği açısından ansiklopedik bilgiler içermektedir; eşsiz ve kapsamlı bir kaynaktır ve bu makale, bu kitaptaki bazı şaşırtıcı verileri gözden geçirmektedir.

Smith, kitabının girişinde, ABD Gıda ve ilaç İdaresi FDA’nın GDO’lu gıdaların güvenliğine dair politika açıklamasından söz eder; ancak bunu destekİeyecek herhangi bir kanıta başvurulmamıştır. Söz konusu açıklama, GHW Bush’un “GDOların sıradan tohumlar ve mahsullerin tamamen muadili olduğu ve bu konuda herhangi bir hükümet düzenlemesine gerek olmadığı konusundaki”Başkanlık Emri’ni desteklemektedir. FDA, “bu yeni yöntemlerle oluşturulan gıdaların diğer gıdalardan anlamlı veya yeknesak bir şekilde ayrıştığını gösteren herhangi bir bilgiye sahip olmadığım” belirtmiştir. Tek bu açıklama, güvenlik araştırmalarına gerek olmadığı ve “son kertede, güvenliği sağlamadaki sorumluluğun gıda üreticisine ait olduğu” anlamına gelmekteydi. Bunun sonucunda, bu yeni&cesur&tehlikeli dünyada kuzu, kurda emanet edilmiş oluyor.

FDA’nın politikası, baraj kapaklarını açmış oldu ve Smith bunu şu şekilde açıklar: “Yeni teknolojinin hızlı bir şekilde konuşlandırılmasının ortamı hazırlandı,”tohum endüstrisinin “konsolide hale gelmesini, milyonlarca dönüm araziye GDO’lu tohum ekilmesini, yüz milyonlarca insanın beslenmesini (söz konusu gıdalar, buna karşı çıkan uluslara ve tüketicilere rağmen tedarik edildi) ve bunu güvence altına alan yasaların çıkarılmasını sağladı. Bugün karşımıza çıkan vergi bedeli ise; kontamine edilmiş mahsuller, milyarlarca dolar paya kaybı, zarar görmüş olan insan sağlığıdır ve görülen o ki FDA yalan söylemiş.

FDA şunu biliyordu ki GDO’lu mahsuller “anlamlı bir şekilde farklıdır” çünkü teknik uzmanları onlara bu şekilde söylemiştir. Sonuç itibariyle, insanlar üzerinde olanlar da dahil olmak üzere uzun vadeli araştırmalar yapılmasını, olası alerjilere, toksinlere, yeni hastalıklara ve beslenme sorunlarına dair test yapılmasını tavsiye etmişlerdi. Onun yerine, politika, bilimden üstün geldi; Beyaz Saray FDA’ya GDO’lu mahsulleri desteklemesini emretti ve Monsanto’nun eski bir başkan yardımcısı, FDA’ya giderek bunun güvence altına alınmasını sağladı. Bugün, endüstri kontrolsüz durumda; ve şirketler gıdalarının güvenli olduğunu söylediğinde, görüşleri sorgulanmıyor. Dahası, Smith’in de belirttiği gibi, diğer ülkelerdeki politika yapıcılar FDA’ya güveniyorlar ve değerlendirmelerinin geçerli olduğu konusunda yanlış bir yargıda bulunuyorlar. Bağımsız araştırmalar, endüstrinin yürüttüğü araştırmalarla örtüşmediğinde tasvip edilmiyor. Farklılıklar ürkütücü. İlki aleyhte etkilerini aktarırken, İkincisi bunun tersini iddia ediyor. Sebebi ise malum. Tarım alanında faaliyet içindeki devler, karlılıklarına kimsenin müdahale etmesine izin vermiyorlar; güvenlik diye bir şey masada yer almıyor; tüm negatif bilgiler ise reddediliyor.

Sonuç olarak, araştırmalar standart altında kalıyor; aleyhte bulgular gizleniyor; ve “GDO’lu gıdaların sindirim sistemi işlevleri, karaciğer, böbrek işlevleri, bağışıklık sistemi, endokrin sistemi, kan bileşeni, alerjik yanıt, bebekler üzerindeki etkiler, kansere sebep olma potansiyeli veya sindirim sistemi bakterileri üzerindeki etkileri tipik olarak inceleyemiyorlar.” Buna ek olarak, endüstrinin fonladığı araştırmalar, yaratıcı bir şekilde, sorunları ortaya çıkaramıyor ve ortaya çıkarılmış şeyleri gizliyor. Deneylerde daha genç ve daha hassas hayvanlar yerine daha yaşlı hayvanları kullanıyor, istatistiksel anlam ifade etmeyecek kadar düşük düzeyde numune ölçekleri kullanıyor, kullanılan yemlerdeki GDO içeriğini seyreltiyor, besleme denemelerinin süresini sınırlandırıyor, hayvan ölümleri ve hastalığı yok sayıyor ve diğer bilimsel olmayan pratikler içerisine giriyorlar. Bunun amacı ise, insanların, bu gıdaların potansiyel tehditlerini asla öğrenmemelerini sağlamak ve Smith’e göre “bunu yapabilirler çünkü kötü bilimi bilimselleştirmişlerdir.”

Gerçek araştırmalar ise, GDO’ların “bir bitkinin DNA’sının doğal işleyişinde yoğun değişimler yarattığını” gösteriyor. Doğuştan gelen genler dönüşebilir, silinebilir, kalıcı olarak devre dışı kalabilir veya devreye sokulabilir. Eklenen genin tepesi kesilebilir, parçalara ayrılabilir, diğer genlerle karıştırılabilir, tersyüz edilebilir veya çoğaltılabilir; ve ürettiği GDO’lu protein, zararlı olması muhtemel ve beklenmedik karakteristiklere sahip olabilir. GDO’lar aynı zamanda başka sağlık riskleri de doğuruyor. Bir transgen yeni bir hücrede faaliyet gösterdiğinde, beklenenlerden daha farklı proteinler üretebilirler. Bunlar zararlı olabilir; ancak bilimsel testler olmadan bunu bilmenin imkanı yoktur. Protein tamamen aynı olsa bile, halen bazı sorunlar vardır. Bt-toksin adı verilen bir pestisit proteini üretmek için tasarlanmış mısır çeşitlerini göz önüne alın. Çiftçiler, bunları sprey formlarında kullanıyorlar; şirketler ise bunların insan sağlığına zararsız olduğu konusunda sahte iddialarda bulunuyorlar.Aslında, spreye maruz kalan insanlar, alerjik türde semptomlar geliştiriyorlar; farelere yedirilen Bt, bağışıklık sisteminde güçlü yanıtlar veriyor ve normal olmayan, aşırı hücrebüyümelerine yol açarken, insanlarda ve çiftlik hayvanlarında görülen ve sayıları giderek artan hastalıklar da Bt mahsulleriyle bağlantılı oluyor.

Smith, eklenen genlerle ilintili bir başka soruna daha parmak basıyor. Söz konusu genlerin sindirim sistemimiz tarafından yok edildiği endüstrinin iddia ettiği gibi yönündeki iddia hatalıdır. Aslında, gıdalardan gut bakterilerine veya iç organlara doğru yer değiştirebilirler ve potansiyel zararlarını buralarda gösterebilirler. Eğer Bt-toksin eşliğindeki mısır genleri, gut bakterisi içine girerse, bağırsak floramız pestisit fabrikalarına dönüşebilir. Bunun doğru mu yanlış mı olduğuna dair herhangi bir araştırma bulunmamaktadır. Tarım işletmelerindeki devler de FDA da bu konuya bakmamışlardır. Tüketiciler ise, “genetik rulet” oynamaya terk edilmişlerdir. Hayvanların beslenmesiyle ilgili yapılan az sayıda araştırma ise, avantajın onların aleyhine olduğunu göstermektedir.

Arpad Pusztai ve diğer bilimadamları, GDO’lu besinlerle beslenen hayvanların sonuçları karşısında şok geçirmişlerdir. Bu sonuçlar aşağıda yer almaktadır. Diğer bağımsız araştırmalar ise, büyümenin engellenmesi, bozulmuş bağışıklık sistemleri, mide kanamaları, normal olmayan ve potansiyel olarak kanser öncesi dönemde görülen “bağırsaklarda hücre büyümeleri”, kan hücresi gelişimlerinde bozulma, karaciğerdeki, pankreastaki ve testislerdeki hücre yapılarının şeklinin bozulması, gen ifadelerinin ve hücre metabolizmasının değişmesi, karaciğer ve böbrek lezyonları, kısmi körelmeye uğrayan karaciğerler, iltihaplı böbrekler, daha az gelişmiş organlar, sindirim enzimlerinin azalması, kan şekerinin artması, iltihaplı akciğer dokusu, artan ölüm oranları ve artan bebek ölümlerini göstermektedir.

Dahası da var. İki düzine çiftçi, domuzlarının ve ineklerinin GDO’lu mısırla beslendikten sonra kısırlaştığını ileri sürmüştür; 71 çoban ise Bt pamuk fidanlarıyla beslenen koyunlarının dörtte birinin öldüğünü açıklamıştır.Diğer raporlar ise, inekler, tavuklar, su aygırları ve atlar üzerinde de benzer etkiler yaşandığını ortaya koymuştur. GDO’lu soyaların İngiltere’de piyasaya çıkarılmasının ardından üründen kaynaklanan alerjiler, %50 düzeyine fırlamıştır ve 1980’li yıllarda ABD’de GDO’lu bir gıda takviyesi sonucunda düzinelerce insan ölmüş, beş ila on bin kişi de hasta veya fiziksel engelli kalmıştır.

Bugün, Monsanto, dünyanın en büyük tohum üreticisi. Smith ise, şirketin bunun gibi haberlerle nasıl başa çıktığını anlatıyor. Toksik PCB’lerinden kaynaklanan aleyhte tepkilerle ilintili olarak ABD Kamu Sağlığı Hizmeti’ne yanıt olarak, şirket, “deneyiminin zorluklardan bağışık olduğunu” iddia etmiştir. Bu iddiasını da, uzun yıllar boyu sorumsuzca davranan (yoğun rüşvet, düzenlemeden sorumlu ajansların gaspedilmesi, ürünleri hakkındaki olumsuz bilgilerin bastırılması ve bu bilgileri açıklamaya cüret eden bilim adamları ve gazetecilerin tehdit edilmesi gibi eylemlerde bulunan) bir şirketin “on yıllar süren örtbas ve inkar çalışmalarının parçası olduğunu” gösteren kayıtlara rağmen dillendirdi. Şiket, uzun süreden bu yana, insan sağlığını koruma konusunda kendisine güvenilmeyeceğim çoktan göstermişti bile. Engdahl, “İmha Tohumlan” adlı kitabında, dünya çapında dört büyük tarım işletmesi devinin ismini zikreder; Monsanto, DuPont, Dow Agrisciences ve İsviçre’de Novartis ile AstraZeneca’nın tarım birimlerinin birleşmesi sonucu kurulan Syngenta. Smith, söz konusu şirketleri, Ag biyoteknolojisi olarak adlandırır ve beşinci olarak da merkezi Almanya’da bulunan Bayer CropScience AG (Bayer AG’nin birimi) ve onun merkezi Fransa’da bulunan Çevre Bilimi ve Biyo-Bilim şirketinin adını listeye ekler.

Bu şirketlerin iş alanı; imkansızı başarmak ve bunu pratik bir şekilde bir gecede bitirmektir; yani doğa yasalarının değiştirilmesi ve bunun da bir tarafın daha iyi kar elde etmesi için yapılması. Bu zamana kadar bağımsız olamadılar, çünkü genetik mühendisliği doğal ıslah gibi çalışmaz. İnsan geni terapisine müdahil olmuş bir moleküler genbilimci olan Michael Antoniou’ya göre, genetik modifikasyon “teknik ve kavramsal olarak, doğal ıslaha herhangi bir şekilde benzemez.” Yeniden üretim süreci, binlerce genin ortaya çıkmasına katkıda bulunan ebeveynlerle başlatılır. Onlar ise, bunun karşılığında, doğal bir şekilde ayrışırlar; ve bitki yetiştiricileri, bu şekilde binlerce yıldır başarılı çalışmalara imza atmışlardır.

Genetik manipülasyon, farklıdır ve bu zamana kadar tehlikelerle doludur. Bir canlının DNA’sından tek bir geni diğerine doğal olmayan yollardan ve zorla yerleştirmekle çalışır. Smith bunu şu şekilde açıklar: “Bir domuz, bir domuzla çiftleşebilir; bir domates de bir başka domatesle. Ancak bir domuzun bir domatesle çiftleşmesi mümkün değildir, ve bunun tam tersi de.” Süreç, genlerin, milyonlarca yıldır türleri birbirinden ayıran doğal engelleri aşmalarını sağlar ve bunu da başarmıştır. Biyoteknoloji endüstrisi, şimdilerde, bizden, doğayı daha iyi hale getirebileceğine inanmamızı istemektedir ve genetik mühendislik, doğal ıslahın sadece bir uzantısıdır veya bir üst alternatifidir. Bu, kanıtlanmamış, savunmasız sözde bir bilimdir; ve asıl sorun da buradan ileri gelmektedir.

Biyoloji uzmanı David Schubert ise, endüstrinin iddialarının “bilimsel olarak sadece hatalı olmakla kalmayıp sıradışı bir şekilde yanıltıcı olduğunu” da açıklamaktadır; keza bu şekilde GDO sürecinin konvansiyonel bitki ıslahıyla aynı şey olduğu yönünde bir intiba uyandırmaktadır. Bu; laboratuvarlarda yaşananların doğayı taklit edemeyeceği (en azından şimdilik edemeyeceği) gerçeğini gizlemek üzere kullanılan bir sis perdesidir. Genetik mühendislik, daha önce hiçbir zaman birlikte var olmamış olan genleri bir araya getirir; bu süreç binlerce yıldır güvenilirliği kanıtlanmış olan doğal ıslahı yok sayar; ve ölümcül bir sonuçla karşılmayacağının hiçbir garantisi yoktur. Endüstri, potansiyel tehdit olduğuna dair iddiaları küçümser ve bilimdışı bir şekilde ABD’de ve dünya çapında milyonlarca insanın on yıllardır GDO’lu gıdalar tüketmelerine rağmen hiçbirisinin hastalanmadığını iddia eder. Smith’in buna yanıtı ise şu şekildedir: “GDO’lu gıdaların ciddi sağlık sorunlarına sebep olduğunu biliyoruz, ancak kimse bunu denetlemediği için bu durumun ortaya çıkarılması on yıllar alabilir.” O zaman da çok geç kalınmış olabilir ve endüstriye eleştiri getiren bazı kesimler, daha şimdiden o noktaya tehlikeli bir şekilde yaklaşıldığını iddia ediyorlar.

Bugün en çok karşılaşılan hastalıklara dair etkin bir denetim sistemi bulunmamaktadır. Eğer genetiği değiştirilmiş gıdalar yeni hastalıklar yaratıyorlarsa, bu durum potansiyel olarak sorunu birçok açıdan şiddetlendirmektedir. HIV/AIDS’İ düşünelim. Bu sorun on yıllardır gözardı edildi ve tam tespit edildiğinde de, dünya çapında binlerce insan etkilenmiş veya ölmüştü.

Öte yandan, bağlantı sorunu var.ABD ve birçok ülkede, GDO’lu gıdaların etiketi bulunmuyor; dolayısıyla, binlerce insan etkilenmiş olsa bile, mideye indirilen spesifik maddelerin hastalık yaratıp yaratmadığını takip etmek imkansız.Bu durum karşısında, özellikle de hükümetler ve düzenleyici ajansların endüstrinin güvenilirlik iddialarını destekledikleri bir ortamda, bu suç her şeye atfedilebilir. LTryptophan salgını (1980’lerin sonu) gibi sorunların tespit edildiği durumlar çok enderdir, ancak binlerce insan zarar gördüğünde harekete geçilir.LTryptophan, birçok proteinin içinde bulunan doğal bir amino asittir ve yıllardır Japonya’daki Showa Denko da dahil olmak üzere birçok şirket tarafından üretilmiştir. Şirket, daha sonraları açgözlü hareket etmiş ve doğal yollardan uyku getirmeye dönük bir üründen karlarını artırmanın bir yolunu bulmuş ve bunun için de doğal bir ürünün içine bir bakteri genini yerleştirmeye karar vermiştir. Bunun sonucunda ise, onlarca insan öldü, 1500′ün üzerinde insan sakatlandı ve 10.000’e yakın insan da Eosinophilia Myalgia Syndrome veya EMS denen yeni bir tedavi edilemeyen hastalıktan kaynaklanan kan düzensizliğine yakalandı.

Bu, devanlı bir yara izine ve sinirlerde ve kas dokularında fibroza sebep olan, acılı ve çoksistemli bir hastalıktır; devamlı iltihaplanma ve bağışıklık sisteminde daimi bir değişime yol açar. Bu durum, şirketi, davalar için 2 milyar dolar harcamak zorunda bıraktı. O zamandan beri yüzlerce insan, muhtemelen EMS sebebiyle öldü. İşte tek bir ürünün yarattığı sonuç. Dünya çapında tüm gıdaların üzerindeki GDO etiketlerinin çıkarılmasını isteyen Ag biyoteknoloji firmalarının ve onların karşısında direnç gösteremeyen hükümetlerin (keza Dünya Ticaret Örgutü’nün Tarım Anlaşması ve Ticaretle Bağlantılı Fikri Mülkiyet Hakları kuralları, bu şekilde davranmalarını gerektiriyor) yaratacağı potansiyel tehlikeyi bir düşünün. Bu şirketler, aynı zamanda Dünya Ticaret Örgütü’nün Sağlık ve Bitki Sağlığı Anlaşmasfna göre de müdahale edemiyorlar. Buna göre, GDO’lu ürünleri yasaklayan ulusal yasalar, her ne kadar bu ürünler insan sağlığını tehlikeye atıyor olsalar da, “adil olmayan ticaret uygulamalarıdır”. Dünya Ticaret Örgütü’nün diğer kuralları da buna uygulanmaktadır: “ticaretin önündeki teknik engeller.” Söz konusu engeller, GDO etiketlemeyi yasaklarlar; dolayısıyla tüketiciler, ne yediklerini bilemezler ve bu potansiyel olarak tehlikeli gıdaları tüketmenin önüne geçemezler.

1996 Biyogüvenlik Protokolü, bu sorunu önlemek için kaleme alınmıştı ve bunu sağlamak için de yürürlükte kalmalı. Bununla birlikte, kamu güvenliği, Washington, FDA ve tarımticaret lobisi tarafından pusuya düşürüldü. Görüşmeleri sabote etti ve biyogüvenlik tedbirlerinin diğer endişeleri (kamu sağlığı ve güvenliği de dahil olmak üzere) dikkate almaksızın uygulanan Dünya Ticaret Örgütü’nün ticaret kurallarına maruz kalması konusunda ısrarcı oldu. Dolayısıyla, GDO tohumları ve gıdalarının dünya çapında herhangi bir kısıtlamaya maruz kalmadan yaygınlaşmasının yolu açılmış oldu ta ki bunu durduracak bir yol bulunana dek.

Bağımsız Hayvan Araştırmaları, GDO’ların Zararlarını Gösteriyor

Genetiği değiştirilmiş Calgene Flavr-Savr domatesleriyle (yani haftalar boyu taze gözükmesi için geliştirilmiş bir üründür) beslenen fareler, 28 gün boyunca mide kanamaları (mide lezyonları) yaşadılar ve içlerinden yedisi öldü ve araştırmada yerlerine yenileri getirildi. Monsanto 863 Bt mısırıyla 90 gün boyunca beslenen farelerde ise, alerjiler, enfeksiyonlar, toksinler, kanser, anemi ve kan basıncı sorunları gibi hastalıklara yanıt olarak karşılaşılan çoklu reaksiyonlar geliştirdiler. Kan hücreleri, karaciğerleri ve böbrekleri, hastalık belirtisi olarak ciddi değişimler sergiledi.

Ya Bt-toksin üretmek üzere tasarlanmış GDO’lu patateslerle ya da toksin içeren doğal patateslerle beslenen farelerde ise, bağırsaklarında hasar görüldü. Her iki variyete de, bağırsağın aşağı kısmında normal olmayan ve aşırı hücre büyümeleri yarattı, insanlarda buna eşdeğer görülen zararlar ise, idrarını tutamama veya gribe benzer semptomlar olabilir ve kanser öncesi dönemin göstergesi olabilir. Araştırma, sindirimin Bt-toksin’i yok ettiği ve memelilerde biyolojik olarak aktif olmadığı iddiasını yok sayar.

Bt pamuğuna, toplarken, yüklerken, ağırlığını ölçerken ve lifi tohumdan ayırırken dokunan işçilerde de alerjiler gelişmiştir. “Ilımlıdan ciddi boyutlara dek varan kaşıntılarla” başlamış, ardından kızarıklıklar ve şişmeler yaşanmış, daha sonra da cilt kabarıklıkları olmuştur. Bu belirtiler, cildi, gözleri (kızarma ve aşırı yaşarma) ve üst solunum yollarını etkilemiş; burun akmaları ve hapşırmalara yol açmıştır. Bazı durumlarda hastaneye kaldırılan vakalar da olmuştur. Bir çırçır fabrikasında işçiler hergün anti-histamin payı almaktadırlar. Bt pamuğu otlayan koyunlar “gizemli” şekilde ölmeden önce “alışmadık sistemler” geliştirdiler. Dört Hint köyünden gelen haberlere göre, bunların dörtte biri bir hafta içerisinde öldü. Otopsilerinde bir toksik reaksiyon yaşandığı ortaya çıktı. Araştırma, pamuk çekirdeğinden elde edilen yağın güvenliği konusunda sorulan gündeme getiriyor ve GDO’lu pamuklarla beslenen hayvanların etini yiyen insanların sağlığı üzerinde bunun nasıl etkiler doğurabileceğini araştırıyor, insanlar gibi hayvanların da ne yediklerini anlamak önemlidir.Bir Bt mısır tarlasına yakın yerde yaşayan 100 Filipinlinin neredeyse tümü hasta oldu. Semptomları, mahsuller, havadan yayılan polenler ürettiğinde ve onlar da bunları soluduklarında ortaya çıktı. Bunun sonucunda başağrıları, baş dönmeleri, aşırı bir mide ağrısı, kusma, göğüs ağrıları, ateş, alerjilerin yanı sıra solunum, bağırsak ve cilt reaksiyonları ortaya çıktı. 39 kurban üzerinde gerçekleştirilen kan testleri, Bt-toksine vücudun ters tepki verdiğini gösterdi; bu da sebebin kaynağını ortaya koyuyordu. Diğer dört köyde de benzer sorunlar yaşandı ve birçok hayvanın ölümüyle sonuçlandı.

lowa çiftçileri, GDO’lu mısırla beslenen dişi domuzları arasında döllenme oranlarının %80’den %20’ye gerilediğini belirttiler. Birçok hayvanda, ayrıca, kusurlu hamilelikler yaşandı; içlerinden bazılarında su torbaları oluşurken, diğerleri de adetten kesildi. Erkek domuzlar da, inekler ve boğalar gibi etkilendi. Hepsi kısır oldular ve tümü de GDÖ’lu mısırlarla beslenmişlerdi. Alman çiftçi Gottfried Glockner, GDO’lu mısır üretti ve ineklerini bunlarla besledi. İçlerinden 12’si Bt 176 varyetesi sonucu öldü, diğer ineklerin de imha edilmesi gerekti, çünkü “gizemli” bir hastalığa tutuldular. Mısır ekilen arsalar, Ag biyoteknoloji devi Syngenta için ayrılmış arazilerdi; şirket daha sonraları hatasını kabul etmeksizin ürünü piyasadan çekti.

Monsanto Roundup Ready markalı soyafilizleriyle beslenen fareler ise, karaciğer hücrelerinde önemli değişimler yaşadılar ki bu da genel metabolizmalarında çarpıcı bir artışa karşılık geliyordu. Semptomlar arasında, düzensiz bir şekilde şekillenen çekirdekler ve artan sayıda nükleer gözenekler ve diğer değişimler yer alıyordu. Bunun sebebi olarak, bir toksine maruziyet yaşandığı düşünüldü ve semptomların çoğu da, Roundup Ready diyetlerinden çıkarılır çıkarılmaz ortadan kalktı. Roundup Ready ile beslenen farelerde pankreas sorunları, ağırlaşan karaciğer ve açıklanamayan testis hücresi değişimleri yaşandı. Monsanto ürünü, aynı zamanda, tavşan organlarında hücre metabolizması değişimleri doğurdu ve bu diyetle beslenen farelerin doğurduğu yavruların büyük kısmı da üç hafta içerisinde öldü.

GDO’lu Liberty Link mısırıyla 42 gün boyunca beslenen tavukların ölüm oranlan iki katına çıktı. Aynı zamanda ağırlık artışlarında azalma yaşadılar ve beslenmeleri düzensiz bir hal aldı. 1990’ların ortasında, AvustralyalI bilim adamları şunu keşfettiler ki, GDO’lu bezelyeler, farelerde alerjik türde bir iltihap tepkimesi doğurdu; doğal protein ise herhangi bir kötücül etki yaratmadı. Bu ürünün ticarileştirilmesi ise iptal edildi; çünkü insanlarda da benzer bir tepkime yaratmasından korkuldu. Kendilerine bir tercih imkanı verildiğinde, hayvanlar GDO’lu gıda yemekten sakınıyorlar. Bu durum, İllinois’de bir göleti her yıl ziyaret eden ve bitişikteki çiftlikteki soyafılizlerini yiyen bir kaz sürüsü gözlemlenerek öğrenildi. GDO’lu mahsullerin yer aldığı arazinin diğer yarısında GDO’lu olmayan böiüm vardı ve kazlar artık sadece oradaki mahsulleri yemeye başladılar. Bir diğer gözlem ise, 40 tane geyiğin, bir sahadaki organik soya filizlerini yediklerini, ancak yolun diğer tarafındaki GDO’lu mahsullerden uzak durduklarını gösterdi. Aynı durum GDO’lu mısırlar için de geçerliydi.

Yabancı veya transgenlerin yerleştirilmesine, yerleştirilebilir mutajenis veya mütasyon yerleştirme denir. Böyle bir şey gerçekleştirildiğinde, genellikle, yerleştirilen alandaki DNA’da bozulma yaşanır ve genel itibariyle genin işleyişi etkilenir; keza yerleştirme alanının yakınlarındaki genetik kod silinir, karıştırılır veya yeri değiştirilir. Bir GDO’lu bitki yaratma süreci, bilimadamiarının ilk aşamada bir doku kültürü süreci kullanmak suretiyle laboratuvarda bitki hücrelerini uzaklaştırmak ve büyümesini gerektirir. Sorun; bunu gerçekleştirdiklerinde genom boyunca yüzlerce ve binlerce DNA mütasyonu yaratabilmeleridir. Tek bir baz çiftini değiştirmek zararlı olabilir. Bununla birlikte, yaygın genom değişimleri, potansiyel sorunu birçok açıdan şiddetlendirir.

GDO’lu ürünlerin içerisinde, yabancı geni devreye sokmak üzere aktifleştiriciler kullanılır. Bu gerçekleştiğinde, süreç, tesadüfen, kalıcı olarak diğer doğal bitki genlerini devreye sokabilir. Bunun sonucunda, alerji yapan bir madde, toksin, kanserojen, antibesin, hormon üretimini harekete geçiren veya engelleyen enzimlerden ve genleri susturan RNA’lardan aşırı üretim veya cenin gelişimini etkileyen değişimler yaşanabilir. Bu durum, aynı zamanda, diğer genleri engelleyen düzenleyiciler de üretebilir ve/veya büyük bir zarar doğurabilecek türden gizli virüsleri devreye sokabilir. Buna ek olarak, eldeki kanıtlar gösteriyor ki, aktifleştiriciler, genetik istikrarsızlık ve mütasyonlar yaratabilir ve bu durum gen ardışıklığında kopuşlara ve yeniden birleşimlere neden olabilir.

Bitkiler, doğal olarak, hastalıklara karşı korumak ve sağlığı güçlendirmek üzere binlerce kimyasal üretir. Bununla birlikte, bitki proteinini değiştirmek, bu kimyasalları değiştirebilir, bitki toksinlerini artırabilir, ve/veya bitkisel gıdaları azaltabilir. Örneğin GDO’lu soya filizleri, kanserle mücadelede kullanılan izoflavonlardan daha az üretir. Genel itibariyle, araştırmalar şunu gösterir: genetik modifikasyon, besin maddelerinde, toksinlerde, alerjenlerde ve küçük molekül metabolizma ürünlerinde beklenmedik değişimlere sebep olur. Daha bütünsel bir protein dengesiyle GDO’lu bir soya filizi üretmek için, Pioneer HiBred, bir Brezilya fındık geni yerleştirmişti. Bu esnada, alerji yaratan bir protein. Brezilya fındığına alerjisi olan insanları etkilemek için eklendi. Testler sonucu bu durum ortaya çıktığında proje iptal edildi.Mısır ve papaya gibi diğer mahsullerdeki GDO’lu proteinler de alerji yaratabilir. Aynı durum, Bt mısırı gibi diğer mahsuller için de geçerlidir; ve kanıtlar gösteriyor ki GDO’lu mahsullerin kullanılmaya başlanmasından beri alerjilerde çok hızlı bir artış yaşandı.

Monsanto’nun yüksek lisinli mısırına dair bir diğer araştırma ise, içerisinde toksin ve diğer potansiyel olarak tehlikeli maddeleri içerdiğini göstermektedir ve bu maddelerin özelliği de, gelişimi geciktirici olabilmeleridir. Eğer yüksek miktarlarda tüketilirlerse, insan sağlığını olumsuz yönde etkileyebilirler. Buna ek olarak, bu ürün yemek olarak pişirildiğinde, Alzheimer’la, diyabetle, alerjilerle, böbrek hastalıklarıyla, kanserle ve yaşlanma semptomlarıyla bağlantılı toksinler doğurabilir. Kabak, balkabağı ve Hawai papayası gibi hastalıklara dirençli ürünler, insan virüslerini ve diğer hastalıkları güçlendirebilir; ve bu ürünleri yemek, vücudun viral enfeksiyonlara karşı doğal savunmasını olumsuz yönde etkileyebilir.

GDO’lu mahsullerin protein yapısal boyutları, öngörülemeyen şekillerde değiştirilebilir. Yanlış bir şekilde devreye sokulabilirler veya ilave moleküllere sahip olabilirler. Devreye sokulmaları süresince, transgenlerin tepesi kesilebilir, yeniden düzenlenebilirler veya zararlı etkileri bilinmeyen diğer DNA parçalarının arasına serpiştirilebilirler. Transgenler, aynı zamanda, istikrarsız olabilirler ve zaman içerisinde spontane biçimde yeniden düzenlenebilirler ve bu durum öngörülemeyen sonuçlar doğurur. Buna ek olarak, “alternatif zincirleme” adı verilen bir süreçten birden fazla protein üretebilirler. Çevresel etmenler, hava, doğal ve insan eliyle üretilen maddeler ve bir bitkinin genetik düzeni, işleri daha da karmaşıklaştırmama ve riskler doğurmaktadır. Genetik mühendislik, karmaşık DNA ilişkilerini bozmaktadır.

Endüstrinin iddialarının aksine, araştırmalar gösteriyor ki transgenler insanların veya hayvanların sindirim sistemlerinde yok edilmiyorlar. Yabancı DNA’lar, başıboş dolaşabilirler, midebağırsak güzergahı içerisinde uzun süre yaşayabilirler ve iç organlara kan yoluyla taşınabilirler. Bu durum, transgenlerin gut bakterilerine aktarılma, zaman içerisinde yaygınlaşma ve hücre DNA’sına karışma, kronik hastalıklara sebep olma riskini artırır, insanların beslenmesine dair yapılan bir araştırma şunu göstermiştir ki, genler, aslında, teste tabi tutulan yedi bünyeden üçünde GDO’lu soyalardan DNA gut bakterisi içine taşınmıştır.

Antibiyotik Direnç Simgesi (ARM) genleri, yerleştirilmelerinden önce transgenlere ilişiktir ve hücrelerin antibiyotik uygulamalarından sağ kurtulmalarını sağlar. Eğer ARM genleri patojenik gut veya ağız bakterilerine taşınırsa, potansiyel olarak antibiyotiğe dirençli süper hastalıklara da sebep olabilirler. GDO mahsullerinin yaygınlaşması, bu olasılığı artırmaktadır. Neredeyse tüm GDO’larda bulunan CaMV aktifleştiricisi de sıradan genlere veya toksin, alerjen veya kanserojen madde üreten ve genetik istikrarsızlık yaratan virüslere de aktarabilir ve bu virüsleri devreye sokabilir.

GDO mahsulleri, ortamlarıyla etkileşim içerisindedir ve gıdalarımızı içeren karmaşık bir ekosistemin parçasıdır. Bu mahsuller, gıda zinciri boyunca akümüle olabilen çevresel ve diğer toksinleri artırabilir. Glufosinat (herbisit) dirençli olması için genetik olarak tasarlanan mahsuller ise, bilinen toksik etkilere sahip bağırsak lıerbisitleri doğurabilir. Eğer gut bakterisine nakil gerçekleşirse, daha büyük sorunlar ortaya çıkabilir. Monsanto’nun Roundup Ready soyafilizleri gibi tohumların sürekli kullanımı, mücadele etmek üzere daha güçlü ve daha fazla miktarda herbisit gerektiren yeni ve zararlı süperotlar yaratılmasıyla sonuçlandı. Bunların toksik kalıntıları ise, daha sonra hayvanların ve insanların yedikleri mahsullerde kalmaya devam ediyor. Bu toksinlerden küçük miktarlarda olması bile, insanların üreme özelliklerini olumsuz yönde etkileyen endokrin bozucular olabilir. Eldeki kanıtlar gösteriyor ki, GDO’lu mahsuller toksinleri biriktiriyor veya onları GDO’lu yemlerle beslenen hayvanlarda veya sütte yoğunlaştırıyor. Hastalıklara dirençli mahsuller, aynı zamanda, insanları etkileyen yeni bitki virüsleri de üretebilir.

Tüm GDO’lu gıda türleri sadece mahsuller değilbu riskleri taşımaktadır. Örneğin, Monsanto’nun sığır büyüme hormonu rbGH enjekte edilen ineklerden elde edilen sütün içerisinde, göğüs, prostat, kolon, akciğer ve diğer kanser risklerini doğuran IGFI hormonundan yüksek düzeylerde bulunmaktadır. Bu süt, ayrıca, daha düşük miktarda besin değerine sahiptir. GDO’lu gıda katkı maddeleri, aynı zamanda sağlık riskleri doğurur ve bunların kullanımı, proses ürünlerde yaygınlaşmıştır. Yetişkinlere yönelik potansiyel tehlike, mevzu bahis çocuklar olduğunda daha da artmaktadır. Bir diğer endişe kaynağı ise, GDO’lu gıdaları yiyen hamile kadınların bu şekilde normal cenin gelişimine zarar vermeleri ve sonraki kuşaklara geçen gen ifadelerini değiştirmeleridir. Çocuklar, yetişkinlerle kıyaslandığında tehlikelere daha çok açıktır özellikle de içerisinde ciddi miktarlarda rbGHişlenmiş süt içenler…

SONUÇ

Yukarıda verilen bilgiler, büyük ölçüde, Smith’in Genetik Rulet başlıklı kitabından alıntılandırılmıştır. Veriler çok şaşırtıcıdır ve net bir sonuca varılmasını da kolaylaştırmaktadır. Test edilmemiş ve herhangi bir düzenlemeye tabi tutulmayan GDO’lu gıdaların on yıl boyunca yaygınlaşması, güvenilir bilim olmaktan ziyade bir inanç sıçramasıdır, insanların adeta gözünü karartmasıdır. Mikrobiyoloji uzmanı Richard Lacey, bu riski şu şekilde aktarmaktadır: “Gıda zincirine girdiğinde GDO’lu gıdaların sağlık etkilerini değerlendirmek için derhal bir teste tabi tutmak neredeyse imkânsızdır; ayrıca bu gıdaların gıda zincirine sokulmasının ardında herhangi bir geçerli besinsel veya kamu çıkarı bulunmamaktadır.” Dünya çapında diğer bilimadamları da, GDO’lu gıdaların, güvenlikleri ve faydalarının bilim tarafından değerlendirilmesinden çok önce piyasaya girdiklerini kabul etmektedirler. Gerçekleri görmemiz için onlarca yıl kapsamlı araştırmalar ve testleri gerektiren bu tehlikeli deneyin durdurulmasını istemektedirler.

Kontrol edilmeyen ve düzenlenmeyen bu ürünler karşısında insan sağlığı ve güvenliği risk altındadır çünkü GDO’lar bir kez gıda zincirine girdi mi artık cin şişeden çıkmış demektir. Ne mutlu ki, bu konudaki direnç dünya çapında artıyor; milyonlarca insan bu duruma karşı çıkıyor ama bu gidişatı tersine çevirmek de pek kolay olmayacak. Washington ve Ag biyoteknoloji, büyük ve ifade edilmeyen hedefler karşısında şanslı bir dönemlerindeler: tüm gıdalarımızı tamamen kontrol altında tutuyorlar, bunları tamamen genetik mühendislik ürünü haline getiriyorlar ve düşmanlarını cezalandırmak, dostlarını da ödüllendirmek için bunu bir silah olarak kullanıyorlar.

Smith, aynı zamanda, karlılık karşısında insanların yaşamlarına daha çok önem verileceği yönünde umutlu. Umarız bu umudunda haklı çıkar çünkü insan sağlığı ve güvenliği hiçbir zaman tehlikeye atılmamalıdır. Bu konuda gösterilen direnç, daha şimdiden, yeni mahsul çeşitliliğinin askıya alınmasını sağladı, ve Smith şuna inanıyor ki yeterli bir ivme kazanılırsa mevcut mahsuller de en nihayetinde piyasadan çekilecek. 2007 yılında “ABD’de GDO’lu gıdalardan kopuş”olarak adlandırılan bir şeyden bahsediyor. Buna öncülük eden ise, geçen bahar döneminde başlatılan bir girişimdi ve amacı; GDO’lu bileşenleri tüm doğal gıda sektöründen çıkarmaktı. Girişimin liderliğini ise, doğal gıda ürünü üreticileri, distribütörleri ve perakendecilerin yanı sıra Sorumlu Teknoloji enstitüsü IRT’nin oluşturduğu bir koalisyon çekiyordu, ismi, “Amerika’da Daha Sağlıklı Beslenme Kampanyası”ydı ve amaçları oldukça büyüktü: tüketicileri GDO’lu gıdaların riskleri konusunda eğitmek ve alışverişe yönelik kılavuz ilkeler yoluyla sağlıklı alternatifleri teşvik etmek.

Pew’in bir araştırmasına göre, Amerikalıların %29’u yani 87 milyon kişi demek bu gıdalara var güçleriyle karşı çıkıyorlar ve bunların güvenilir olmadıklarına inanıyorlar. Eğer, bunları engellemek için çabalar da ortaya konarsa, bu saygın bir başlangıç anlamına gelir.

Jeffrey Smith, 2003 yılında IRT’yi kurarken amacı, “teknolojinin sorumlu bir şekilde kullanımını teşvik etmek ve hem halk temelli hem de ulusal stratejiler yoluyla GDO’lu gıdaları ve mahsulleri durdurmak”olarak belirlemişti. Güvenilir alternatifler arıyordu ve “gıda tedarikimizin genetik mühendisliğe maruz kalmasını yasaklamak ve en azından bu ürünlerin güvenilir olduğu konusunda bağımsız ve güvenilir veriler temelinde bir bilimsel görüş gelene kadar GDO organizmalarının yayılmasını önlemek” gibi bir hedefi vardı. IRT, tüketicilerin riskler konusunda daha eğitimli olmaları konusunda onları teşvik ediyor, onları harekete geçiriyor ve ortak çıkar doğrultusunda hareket etmelerini sağlıyor. Böyle bir şey gerçekleşecek ve Smith’in kanısına göre, eğer halk bunu talep ederse, “gıda üreticilerinin yakın gelecekte GDO’lu gıdalardan vazgeçmeleri için mükemmel bir şans var”.

Kitabını ise şu cümlelerle sonlandırıyor: “Her ne kadar GDO’lar en büyük tehlikelerden birini oluştursa da, aslında, bilgilendirilmiş, motivasyonlu halklar sayesinde küresel çapta çözülmesi en kolay sorunlardan biridir.” Umarız haklı çıkar. (Globalresearch)

 

Kaynak ve dipnotlar:
http://www.globalresearch.ca/potentialhealthhazardsofgeneticallyengineeredfoods/8148
20 Mart 2014  Turquie Diplomatique

*************************

BARIŞ VE EMPERYALİZM

SÖMÜRÜNÜN KORKUTUCU CEPHESİ

SÖMÜRGECİLERİN YENİ GÖRÜŞLERİ

SİLAH VE BESİN

AMERİKANIN TÜRKİYE’YE YAĞ KAZIĞI

KÜLTÜR EMPERYALİZMİ

DOĞUM KONTROLÜ

TÜRKİYE’NİN KALKINMASINDA: TARIM VE SANAYİ Yeni Bir Düzen
AGRİNDUS (Endüstri’nin Tarım Kesimi içinde Entegrasyonu)

KOMPLO ZİHNİYETİ, SIRADAN FAŞİZM VE NEW AGE


Kerem KARAOSMANOĞLU
Yıldız Teknik Üniversitesi
Fen Edebiyat Fakültesi

Özet

Komplo teorileri alıştığımız, bildiğimiz bu dünyanın yerine nihai, aşkın bir gerçekliği bize alternatif olarak sunarlar. Bunu yaparken de belli bir “tarz“a, tartışma biçimine ve kurgusal temaya bağlı kalmaktan kendilerini alamazlar. Bu anlamda komplo teorileri sık sık kendi kendilerine gönderme yapma ve aynı söylemsel düzlem içinde kalma anlamında belli bir “aşinalık” sergilerler. Bu makalede öncelikli amacım bu hitab-vârî düzlemin nasıl oluşturulduğunu irdelemektir. Dolayısıyla, çok-satan popüler Türkçe kitaplardan örneklerle komplo teorilerinin farklı siyasi, kültürel ve toplumsal metinlerle ilişkiye geçip aynı platformu nasıl paylaştığını, özellikle aşırı-milliyetçi etkilere nasıl açık olabildiğini inceleyeceğim. Bu bağlamda esneklik unsurunu vurgularken, komplocu bir söylemin eklektik New Age (Yeni Çağ) akımına bile nasıl eklemlenebileceğini göstereceğim.

Anahtar sözcükler:Komplo teorisi, komploculuk, söylem, milliyetçilik, Yeni Çağ, popüler kültür.

Fragments from a Discourse of Conspiracy: Conspiracy Mentality, Banal Fascism and New Age

Abstract

Conspiracy theories seek to reveal an ultimate, transcendentaltruthand portray it as an alternative to our understanding of theworld“. Consiparcy theories have adopted their own certain style, distinct in their way of argumentation and their use of specific themes. Often making references to themselves, conspiracy theories retain an element of “familiarity” in the sense that they speak from within the same discursive space. In this article, my primary aim is to analyze the way in which this discursive space is constructed. With special reference to popular best-seller books in Turkey, I elaborate how these theories carry a serious potential to attract ultra-nationalist motives and influences, sharing a common platform and interacting with other political, social or cultural texts. To highlight this element of flexibility, I demonstrate how conspiracism can even be intertwined with the eclectic trend of New Age.

Keywords: Conspiracy theory, conspiracism, discourse, nationalism, New Age, popular culture.

kültür ve iletişim • culture & communication © 2009 • 12(1) • kış/winter: 95-126

BİR KOMPLO SÖYLEMİNDEN PARÇALAR: KOMPLO ZİHNİYETİ, SIRADAN FAŞİZM VE NEW AGE

Plan’ı ellerimizle biçimlendiriyorduk; yumuşak kil gibi baş­parmaklarımıza, kurmaca isteğimize boyun eğiyordu.

Plan’ın oluşturulması günlerimizi alıyordu. Bulduğumuz en son bağıntıyı birbirimize iletmek için çalışmalarımıza ara veri­yorduk. Elimize ne geçerse okuyorduk: ansiklopediler, gazete­ler, resimli romanlar, yayınevi katalogları. Olası kestirme yol­ları bulabilmek için atlaya atlaya okuyorduk. Her kitap sergi­sinin önünde durup kitapları karıştırıyor, gazete kulübelerin­de koku almaya çalışıyor, yengi kazanmışçasına büroya koşup en son buluşumuzu masanın üstüne fırlatıyorduk… Ama ritm ne olursa olsun, şans ödüllendiriyordu bizi; çünkü insan ister­se, her zaman, her yerde, her şeyle her şey arasında bağıntılar bulur; dünya ansızın her şeyin her şeye yollama yaptığı, her şeyin her şeyi açıkladığı bir akrabalıklar ağına dönüşür.

“[Son Tapınakçılar] hâlâ oradalar”, dedi Salon. “Agarttha’da değil, başka geçitlerde. Belki de, tam burada, bizim altımızda. Milano’da da metro var. Kim karar verdi buna?
Kazıları kim yönetti?”
“Bana kalırsa, uzman mühendisler.”
“Görüyor musunuz, siz yumun bakalım gözlerinizi. Bir de, yayınevinizde ne idüğü belirsiz kişilerin kitaplarını yayımlı­yorsunuz.
Yazarlarınız arasında kaç Yahudi var?”
“Yazarlarımıza soyağaçlarını sormuyoruz,” diye yanıtladım kuru bir sesle.“Yahudilere karşı olduğumu sanmayın. En iyi dostlarım ara­sında Yahudiler de var. Belli bir tür Yahudiyi düşünüyorum ben… “
“Ne tür?”
“Orasını ben bilirim…”

Umberto Eco,
Foucault Sarkacı (1992: 435, 447, 427-8)

Komplo teorileri bize gizli saklı bir “hakikati”, alternatif olarak sunarlar. Bu sunumu yaparken gizem unsurunu canlı tutarlar ve belli bir “tarza” bağlı kalmaya çalışırlar. Komplo teorilerinde kulla­nılan tartışma biçimleri de bir düzenlilik (regularity) içerir. Bunun dışında bağlı kalınan kurgusal yapı da teoriden teoriye tematik ben­zerlikler gösterir. Dolayısıyla komplo teorileri belli söylemsel sınır­ların içinden konuşmak anlamında son derece sıradan, tanıdık ve aşinadırlar, sık sık birbirlerine gönderme yaparlar. Söylem, burada, dili ve dilin ötesinde olan alana ait unsurları kapsar. Ne söylendi­ğiyle olduğu kadar bir şeyin nasıl söylendiği ile de ilgilidir. Dolayı­sıyla “değinilmeyenler”, “dışarıda bırakılanlar”, “görmezden geli­nenler” söylemin dışında değildir.[1] Konuşmanın (speech) kendisi dı­şında semboller, metaforlar ve metinlerarası bir alışveriş de söyle­min parçasıdır (Gee, 2005: 21). Sadece basit olarak dile ait maddi gerçekliği değil toplumsal pratikleri ve zihinsel algı biçimlerini de içerir (32). Gee’ye göre söylem, soyut bir düzlemde var olan ve ke­limeleri, hareketleri, değerleri, inanışları, sembolleri, araçları, nes­neleri, yerleri ve zamanları kapsayan koordineli bir örüntüdür ve bir dans gösterisine benzer (28). Bu yönüyle akışkan, değişime açık ve performansa dayalı bir tarafı vardır. Bu yazıda komplo teorile­rini ortak bir söylemin parçası olarak ele almaya ve söylem analizi yoluyla çözümlemeye çalışacağım. Van Dijk’in sınıflandırmasıyla söyleme dâhil olan sentaks yapılarından ziyade söylemin ortak ze­mininin oluşmasına katkıda bulunan özel lügatlere (lexicon), tema­lara (topic), tartışma biçimlerine (argumentation) ve bazı retoriksel araçların[2] kullanımına odaklanacağım.

Söylemler birbirlerinden bağımsız yapılar, kopuk birimler ve­ya soyut “adacıklar” olmadıklarından geçişkenlik arzederler ve za­man zaman birbirlerine eklemlenme eğilimi gösterebilirler (Gee, 2005: 28-30). Bu noktadan yola çıkarak komplo söyleminin milli­yetçi zenofobi, paranoya, köken miti, lidere olan ihtiyaç, popülizm ve ırkçılık gibi faşizan motiflerle nasıl iç içe geçme potansiyeli taşı­dığını incelemeye çalışacağım. Söylemsel akrabalık aynı zamanda Kuzey Amerika’da doğup Avrupa ve dünyada öne çıkmaya başla­yan eklektik New Age (Yeni Çağ) akımı ile de ilginç noktalarda ku­rulabiliyor. New Age maddeci bilimsel paradigmanın yerine Doğu’nun ruhani öğretilerinin yeniden önem kazanmaya başladığını varsayan bir akım. İnsanlık tarihinin bir ruhani sıçrama gerçekleş­tireceği ve “bencil bireyciliğin bireyler-ötesi kozmik bir farkındalıkla yer değiştireceği” ve yeni bir çağın başlayacağı öngörüsüne dayanıyor[3] (Zizek, 2006: 84-85). İdeolojik bir tutarlılıktan ziyade New Age, bünyesine dönüşümlü olarak dâhil olan ve birbirleriyle illa tutarlılık arzetmeyen unsurların, hippilikten sufiliğe, yogadan astrolojiye, Gaia teorisinden Atlantis uygarlığına kadar farklı za­man, mekân, sosyal pratik ve metinlerin kaynaştırılmasıyla anlam kazanıyor. Bu hâliyle popüler kültüre ait birbirine uzak unsurları kapsayan bir kategori hâline gelmiş gibi görünüyor. Dolayısıyla söylemler arası sözü edilen geçişkenlikten yola çıkarak özellikle üzerinde durmak istediğim odak noktası, komplo teorilerinin za­man zaman taşıdıkları faşizan eğilimlerle beraber nasıl, dünyada ve son zamanlarda Türkiye’de, New Age‘e özgü unsurları kendile­rine çekip kullanabildikleri olacak. Bunu yaparken de komplo te­orilerinin popülerleşmesine hayli katkıda bulunan bazı çok-satanstatüsündeki kitaplara bakacağım. Bu kitapların bir kısmı klasik komplo kurgusuna sadık kalıyor. Bir kısmı şiddetli ırkçı/faşizan unsurlar içeriyor ve bazıları da ek olarak Türkiye’ye özgü bir New Age katkısı içeriyor.

Komplo Teorileri: Söylem

Komplo teorileri[4] hem “teori” olma anlamında metodolojiye ilişkin belirgin bir “form” arzederler, hem de tarih içinde devamlı­lık gösteren ortak bir kurguya dayanırlar. Kurgu hem tematik hem de analitik olarak belirli özellikler gösterir. Dolayısıyla hem “form” açısından, hem de barındırdıkları metinsel muhteviyat açısından benzerlikler taşıdıklarından, komplo teorileri aynı söylemin içinden çıkmış gibi dururlar. Buna göre komplo teorilerini anlamak için “te­orilerin” “gerçek” olup olmadığıyla ilgilenmek, ontolojik bir iz, bir son nokta aramak yerine, bütün bu “teorileri” aynı çatı altında bir­leştiren ve son derece akışkan özellikler gösteren söylemsel düzle­me bakmak faydalı olacaktır.

Her şeyden önce komplo teorileri “kusursuzluk” üzerinden gi­den bir mekanizmaya sahiptir. Çoğu zaman, bir insan veya bir grup tarafından inşa edildiklerine inanmamızı güçleştirecek “kusursuz” bir plan söz konusudur. İnce düşünülmüş dâhiyane bir tasarımın varlığı komplo teorilerinin en önemli yapı taşlarından birisidir, çün­kü tüm argümana dinsel boyutlar taşıyan bir gizem, dinleyenlerin ağzını bir karış açık bırakacak ruhani bir aura katar. “Büyük plan” şeytani bir kusursuzluğa gönderme yaptıkça teoriye yabancı olan­ların doğaüstü bir olayla karşılaşmışçasına donakalmaları beklenir. Komplo, bu gizem sayesinde, öğrenenler, dinleyenler, duyanlar ve­ya okuyanlar üzerinde pornografik bir gözetleme deneyimini andı­ran bir “haz” bırakır.

Merak duygusunu tetikleyen gizem, ruhani aura ve kutsal me­tinleri andıran karanlık/aydınlık dikotomisi, ortaya “bu dün­ya” dan çıktığına inanmakta zorluk çekeceğimiz bir “kusursuz” oyun çıkarır. Bu oyunda hiç şüphesiz iyilerle kötüler ebedi kriterler­le birbirlerinden ayrılırlar. Moskovici’ye göre (1996) insanları, şeyle­ri ve eylemleri ikiye bölen bu köktenci ayrım uzlaşmazdır, zıt-kutupludur. Oyun genellikle bu iki-kutuplu yapı üzerinden sürdürü­lür. Düşmanlar bellidir ve bazen çok farklı noktalarda, tarihlerde ve coğrafyalarda duruyor gibi gözükseler de birbirlerine gizli bir bağ ile bağlı olabilirler (Yahudiler, masonlar, solcular, pasifistler, Müslümanlar, Cizvitler gibi). Düşman (ki bunlar yönetici elit, gizli bir ta­rikat, bir din, azınlıklar ya da var olduğu varsayılan bir ırk olabilir) kurgunun önemli bir unsuru olarak süper güçlere sahiptir. Aşağıda­ki iki örnekte görüldüğü gibi düşmana belli bir bütünlük, mutlak bir tutarlılık ve sahip olmadığı kadar güç vehmedilir (Levin, 2005).

Diktatörlük denilince, bir adamın veya bir partinin diktatörlü­ğü olarak algılanan şu zamanlarda bu kitabın amacı, kendisi­ni özgür sanan bir millete mutlak efendilerinin kimler olduğu­nu açıkça göstermektir (Michel, 2007: 200).
Dünya barışı için İsa Mesih’in etrafında toplanmayı telkin eden egemen güç ve vassalları (köleleri). Tahakküm ve sömürüyü meş­rulaştırmak için politikasını dinselleştiren egemen gücün dil oyunları. İnsanlıkla dalga geçen özgürlük ve demokrasi hava­rileri. Yeni dünyanın vassaları; politik aktörler ve aydınlar. Mesihleri; misyonerler, ılımlı İslamcılar ve diyalogcular. Gü­cün dilini ve çıkarını konuşma ve yayma nispetinde değer ka­zanan ayartma mekânları; sivil toplum kuruluşları. Kesintisiz küresel sermayenin sömürücü ve ihtilalci aktörleri; çok uluslu şirketler. Küresel entrika çemberinin nüfuz alanları; ezoterik cemaatler. Küresel politikanın parçalama aracı; etnik cemaat­ler ve tüm bunların ülkemizdeki görüntüleri (Macit, 2006: 669).

Komplo teorilerinin “bilimsel” gözükme kaygısı olabilir. Fakat komplo teorileri, kurguda bazen bilimsel söylemlerden veya termi­nolojiden yararlanmasına rağmen, bilimsel olmaktan çok uzaktır. Her şeyden önce komplo teorileri toplumsal ve siyasi olayları ince­lerken çok-nedenli (multi-causal) bir analize, farklı bakış açılarına açık bir çok-yönlülüğe ve eleştirelliğe izin vermezler. Her şeyin ne­deni bellidir ve tektir. Castillon, “komplo teorileri yazan kişilerin sorunu hiçbir zaman haklı olmamaları değil, haklı oldukları zaman bile karmakarışık bir dünyayı tek bir boyuta indirme huylarıdır” der (2007: 324). Bu tek-yönlülük içinde her kapı “büyük plana” açı­lır. Aslında zaman zaman çetrefil, anlaşılmaz ve her ne kadar “uçuk” gözükse de kullanılan argüman genellikle basittir, basma­kalıp varsayımlara dayanır. Bazen varsayımların sayısı artar ve te­ori heybetli bir iskambil kulesini andırır. Ama yine de böyle du­rumlarda bile komplo teorileri basitliklerinden pek bir şey kaybet­mezler, analize ve “bilimselliğe” pek ihtiyaç duymazlar. Bu açıdan bakıldığında komplo teorileri, “çocuksu” denebilecek bir naiflikle, “iyi” ve “kötü” karakterlerden kurulmuş aktörlerinin eylemlerini son derece basit ve doğrudan açıklamalarla, çok-nedenlilikten uzak bir şekilde, “büyük oyunun” gerektirdiği tutarlılıkta yorumlarlar. Düşmanın kendisi “muğlâk”, kuklalar ise her yerdedir:

ABD de dâhil olmak üzere dünyanın en büyük devletlerinin başkanlarının, banka ve şirket yöneticilerinin bu insanların emrinde olduklarını ve küçük devlet başkanlarının büyük ço­ğunluğunun ceplerini doldurmaktan başka bir şey düşünme­yen sadece birer kukla yönetici olduklarını duyunca belki bu konuda biraz düşünme ihtiyacı hissedeceksiniz (Mercan, 2005: 441).

Yani hemen herkes büyük oyunda bir piyondur, komplonun nesnesidir. Düşmanın kendisi de çoğu zaman “öznellik” arzetmekten uzaktır, çünkü ezeli ve ebedi bir kötülükle sarmalanmıştır. De­ğişmeyen bir niyeti vardır. Sanki o bile daha derin bir kötülükler dünyasında piyondur. Dolayısıyla kurgunun izin verdiğinin dışın­da otonomiye sahip bir özneden söz etmek pek mümkün değildir. Bu kurgusal yapı içinde özne olarak “birey” hemen hiç var olamaz. “Bireyler” ancak “kukla” ya da “maşa” olarak hikâyedeki yerlerini alabilirler. Moskovici’ye göre:

Komplo zihniyeti, komplo içinde sınırlandırılmış boyutu dı­şında bireyi tanımıyor görünmektedir… Komploda bir araya getirilen bireyler sadece parçası oldukları topluluğun bir ifadesidirler. Bir başka deyişle, birey, görülemez bir gövdenin gözle görülür bir üyesidir. Yahudi birey Siyonizm veya Judaizm anlamına gelir. Mason birey Masonluk anlamına gelir; Cizvit birey Cizvit düzen anlamına gelir vb. Komplo zihniye­ti kişiler arasında ayrım yapmaz. Tam tersine onları ortak bir özü biçimlendirmek üzere eritir… Başka bir deyişle bireyler kuklalar gibi oynatılırlar (1996: 4).

Dolayısıyla, hikâyedeki bir kişinin Yahudiliğini, Ermeniliğini veya Slavlığını kanıtlamak kendinden menkul bir doğruya gönder­me yapar, fazla söze gerek kalmaz. Suskunluk her şeyi anlatan ezeli-ebedi dinsel, etnik veya ırksal bir hakikatin tescil edildiğini göste­rir.

Komplo teorileri görüldüğü gibi bilimsel bir duruştan epey uzak olmalarına karşın, “kusursuz plan”ı bilimsellik söyleminden fragmanlar sunarak açıklamaya çalışırlar. Genellikle sadece veriler üzerinden giden bir bilimselliktir bu (Bozarslan, 2004: 20). Metodo­lojik bir çerçeve içinde kurulan bir argüman ve beraberinde gelen eleştirel bir akıl yürütmeden söz etmemiz mümkün değildir. Sayısal “gerçeklikle” uğraşmak bilimselliğin bir nevi somut kanıtı gibidir. Zira “Kur’an’ın şifresi” ancak “bilimsel” bir zeminde çözülebilir:

Yüzyıllardır süregelen bu ve buna benzer tartışmalar, kimi bilim-din adamları tarafından eleştirilse de sonuç olarak bu ça­lışmaların günümüz pozitif bilim kriterlerinin potasında eriti­lerek ortaya çıkarılan sayısal sonuçlarını inkâr edebilecek bir mekanizma henüz oluşmamıştır (Gündoğdu, 2003: 144).
Işık anlamına gelen “Nur Suresi”nde Edison’un lambayı bul­duğu tarih çıkıyor… Arı anlamına gelen “Nahl Suresi”nde ise helikopterin icadı… Bilimsel ve astronomik bilgilere de bu şif­re sayesinde ulaşılabilmektedir (Çelakıl, 2002: 342).

Bazen bir belge kullanılır; açıklayıcı anlamı, geçerliliği ve bü­tünle ilişkisinden çok “fiziksel” olarak orada olmasına, varlığına vurgu yapılarak. Önemli olan “korkusuzca Türkiye düşmanlarının üzerine gidip, onların hiçbir şekilde inkâr edemeyecekleri belgeleri önlerine koyabilmektir” (Türk, 2004: 294). Aslında her şey, görmek istenilenin görülmesi, alınmak istenen mesajın alınması, büyük oyunun açıklanması içindir. Detaya inildiği zamanlar olur ve uzun açıklamalarla “bilimsellik” pekiştirilir. Bazense daldan dala atlana­rak, kısa yoldan hikâyedeki her öğenin büyük oyunla ilişkisi tescil edilir ve “çok-yönlü”, “bilimsel” bir çaba vasıtasıyla “kusursuz plan” ortaya çıkarılır.

Komplo teorileri metafizik bir gramere sahiptir. Zamanlar ve mekânlar üstüdür. Tarihselliği reddeder ve dolayısıyla belli bir dö­neme ya da coğrafyaya ait bir bağlam üzerinden işlemez. Bunların üstündedir. Bu anlamıyla komplo teorileri anakronik olmaya çok yatkındır. Belli bir dönemdeki olayları, değerleri, kültürü, insanları başka dönemdekilerle sorunsuz bir şekilde karşılaştırabilir, ilişkilendirir. Yahudilik mesela Yahudiliktir, kendinden menkul bir de­ğerdir, bin yıldan uzun bir süredir değişmemiştir, değişmeyecektir, önemli olan da budur. Buna uygun olarak “Yahudi asıllı düşünür­lerin Türk ve dünya milletleri üzerindeki yıkıcı tesirleri eleştirilir” (Tanyu, 2005: 955). Bu türden bir yaklaşım sosyolojiyi, siyaset bili­mini, edebiyatı, antropolojiyi, yüzlerce yıllık insanlık mirasını, kül­türel, bilimsel ve tarihi mirası bir çırpıda silebilir, görmezden gele­bilir.

Öne sürülen iddialar genellikle kanıtlanamazlar, fakat iddiala­rın aksi de (en azından o anda) kanıtlanamadığından “bilimsellik” merhalesinde bir basamak daha atlanmış olur. O kişi Yahudi değil midir? Diğerleri de tabii ki masondur ve bu konuda belge bile var­dır. Ayrıca şu gazetedeki filanca da ermenidir. Ve biliriz ki bunların hepsi “Türk düşmanıdır”. Tartışmalar analitik değildir ve genellik­le bilimsel olamayacak kadar “arkaik” kategoriler ve kavramlar kullanılır.

Mesela “dönme”den kastedilen tam olarak nedir?

Ya da “devlet” ne demektir?

Bugünün Türkiye’sinde ne demektir, Os­manlı’da neydi, Fransız İhtilali sırasında tam olarak ne anlama ge­liyordu?

Kavramlar ne analitik olarak ne de tarihsellikleriyle ele alı­nırlar. Bütün bunların önemi yoktur. Siyonist grup dünyayı Siyon Protokolleri‘nde iddia edildiği üzere yüzyıllar boyunca yönetmiştir ve yönetmektedir, onun dışında olup bitenler ise ayrıntıdır, yüzey­de olandır. İnsanlık tarihi diye (o ana kadar) bildiğimiz şey bu du­rumda kaçınılmaz olarak sahnelenen bir tiyatrodur.

Komplo teorilerinin kusursuzluğu ve gizliliği teoriyi dillendirenler tarafından aslında sekteye uğratılmıştır, ama işin bu tarafı hi­kâyenin çekiciliği ve yaşanılan fantazinin yoğunluğu içinde kaynar. Aslında gerçek hayat bize bu kusursuzluğun aksi yönünde veriler sunmaktadır. Fakat teoriyi sarsacak bariz gelişmeler veya kanıtlar bir anda yine “büyük oyun”un bir parçası hâline getirilebilir:

Emperyalizmin egemenliğini Super NATO, CFR, Trilateral ve Bilderberggibi bir dizi örgüt aracılığıyla sürdürdüğü bilgisi her ortaya çıktığında, bu sistemin görevlilerince “komplo teorisi” itirazları ile karşılanır. Bunun en önemli nedeni gizliliği koru­ma çabasıdır… Bu giz sayesinde insanlığa karşı faaliyetlerini sürdürebilme olanağına kavuşmaktadırlar (Bilbilik, 2002: 273).

Hayata “planın” dışından bakabilmek pek mümkün değildir. Komplo teorileri hakkında film yapan yönetmenin kendisi acaba Yahudi midir? Sadece sorulmaktadır… Bazen yalnızca salt gizem ve aura hikâyeyi canlı tutmaya yeter.

Cevabı Bilinen Soru: Cui Bonoo

Sıfırdan bir komplo teorisi inşa ederken veya var olan bir te­oriye gönderme yaparken veya sadece “komplovari” analizler ya­parken bazı yöntemlere başvurulur. Komplo teorileri zaman zaman Latince cui bono adı verilen basit bir soru vasıtasıyla ana bulmacayı yerine oturtmaya çalışırlar (Hepkon, 2007: 106).

Türkiye’de de son dönemde popüler olan cui bono, “kimin çıkarına” ya da “kimin ya­rarına” anlamına gelir. Komplonun dayandığı temel kurgusal yapı bu soru eşliğinde ortaya konur ve pekiştirilir. Cui bono aslında poli­siye vakalarda bazen suçluyu bulmak için başvurulabilecek bir çı­kış noktasıdır. Fakat son derece karmaşık, girift ilişkilere dayanan modern dünyanın toplumsal ve siyasal meselelerini her yönüyle “bilimsel olarak” kapsayıp hâkim olmamıza, anlamamıza imkân vermez.[5]

Soru: 11 Eylül kimin çıkarına?
Cevap: Global kapitalistler ve İsrail.
Öyleyse…

Yukarıdaki akıl yürütmeye ek olarak, ayrıca bir İsrail şirketi 11 Eylül’ün hemen öncesinde Dünya Ticaret Merkezi’nden çekilmiştir. Başka bir İsrail firmasının iki çalışanı cep telefonu mesajlarıyla fela­ketin hemen öncesinde uyarılmıştır. Tüm bunların haricinde New Jersey’de olay sonrası beş İsrailli sevinirken fotoğraflanmıştır. Bu beş İsraillinin daha sonra uçakları uzaktan kumanda ile yönettiği bile iddia edilmiştir (Levin, 2005). Dedikodu düzeyindeki bilgiler, doğru olmayan veriler, bazı doğru veriler ve cui bono sorusu, bize komployu ayağa kaldıran arka planı sağlar.

Cui bono bizi basit ve ivedi cevaplar vermeye yöneltir. Bunu yaparken de birtakım varsayımlara dayanır. “Bu iş kimin çıkarına” sorusu en başta, çevrelerinden bağımsız, kendi kendilerine “doğ­ru” kararı verip bunu en hızlı şekilde uygulama gücünü elinde bu­lunduran, rasyonel (akılcı) düşünme yetisine sahip aktörlerin var olduğu varsayımına dayanır. Rasyonel aktör bir parti, kişi, örgüt, devlet, elit bir grup veya gizli bir cemaat olabilir. Rasyonel aktör modeli uluslararası ilişkilerde de yaygın olarak kullanılan bir mo­deldir. Buna göre uluslararası arena bu dünyaya ait tüm prangalar­dan arınmış, rasyonel aktörlerin “çıkar” peşinde koştuğu ve “fay­da” maksimize ettiği bir mücadele sahasıdır. Hâlbuki yaşadığımız dünyada aktörler ne kadar rasyonel olabilir, rasyonel düşünebilir veya davranabilir, tartışmalıdır. Kant’tan beri eleştirilen ve Aydın­lanma tartışmalarıyla yeniden tanımlanan rasyonaliteyi bu dünya­ya ait, “afakî” olmaktan uzak, ayakları yere basan bir kategori hâli­ne getirmeye çalıştığımızda ve bu kategori üzerinden düşünüp po­litika üreten ve uygulayan siyasetçilerin varlığını işin içine soktu­ğumuzda ciddi problemlerle karşılaşırız. O zaman o her şeyden ba­ğımsız “saf” rasyonalitenin bu dünyadaki çeşitli unsurlar tarafın­dan engellendiğini ve sınırlandığını görürüz.

Bir siyaset adamı ül­kesindeki gelmiş geçmiş dış-politika kalıplarından, geleneklerin­den ne kadar sıyrılabilir?

Kültür bu noktada hiç mi etkili olmaz?

Kamuoylarının bazen karar verme süreçlerine tesiri olmaz mı?

Baş­takilerin sağlıksız psikolojilere, ruh hâllerine veya kişilik bozukluk­larına sahip olmaları mümkün değil midir?

Bütün bunların dışında rasyonel aktör modeli “hatalara” ve “kazalara” yaşama fırsatı vermez. Aslında kusursuz olmaktan epey uzak olan bu dünyada siyasetçiler pekâlâ hata yapabilirler veya planlanmayan kazalar olayların gelişimine katkıda bulunabilir. Graham Allison (1971) önemli eseri Kararın Özü’nde (Essence of Decision) rasyonel aktör modelinin yetersizlikleri üzerinde durur. Allison’a göre aktörlerin rasyonel davranacaklarını varsaymak bilim­sel olarak hiç de yeterli değildir. Gerçek dünyada rasyonalitenin aksine çalışan birçok faktör mevcuttur. Siyasi çok-başlılık, bürokra­si, üst kademedeki anlaşmazlıklar, iletişim sorunları, yanlış anla­malar gibi Allison 1962′deki Küba Füze Krizi’nde ABD hükümeti­nin bir rasyonel aktör olarak karar vermesini ve bu kararı süratle uygulamasını sınırlayan bürokratik ve askeri engellerin varlığın­dan bahseder. Dolayısıyla, Allison sayesinde problemi oyun teorisi marifetiyle çocuksu bir saflıkla çözemeyeceğimizi, gerçekte duru­mun çok daha karmaşık ve ayrıntılarla dolu olduğunu öğreniriz.

Başkan Kennedy ve Johnson dönemlerinin tartışmalı Savun­ma Bakanı Robert S. McNamara bir ölçüde günah çıkarttığı, Errol Morris’in kendisini konu alan belgeseli The Fog Of War’da (2003) sa­vaşın aslında ne kadar karmaşık bir olgu olduğunu ve insan aklının savaşı tüm değişkenleriyle kavrayabilmesinin imkânsızlığını anlatır.[6] McNamara “bazen yanlış görürüz veya hikâyenin yarısını gö­rürüz… inanmak istediklerimizi görürüz” der. The Fog of War belge­seli McNamara’nın ABD dış politikasında sorumluluğu ve rolü ol­madığını göstermez. Aksine o yıllardaki diğer siyasi ve askeri ak­törler gibi McNamara da oluşmasına katkıda bulunduğu süreçler­den ve politikalardan sorumludur. Fakat The Fog of War‘da rasyonalitenin (belki ancak) ideal bir durum olabildiğini, karar-verme sü­reçlerini etkileyen yüzlerce faktör bulunduğunu, yanlış algılamalar silsilesinin nelere yol açabildiğini ve insani hatalara her zaman yer olduğunu bir kez daha görürüz. Dolayısıyla, iç-yapısı ve çalışma biçimi üç aşağı beş yukarı belli olan “basit” bir dünyaya kusursuz bir plan aracılığıyla ve süper güçleri sayesinde hükmeden bir grup­tan ziyade, neredeyse kaotik bir dünyaya, “modern bir aklın” reh­berliğinde şekil vermeye çalışan ve kişisel, siyasal, tarihsel, ekono­mik ve hatta kültürel etkilerden kaçamayan, hata yapmaya müsait karmaşık bir yapıyla karşı karşıya kaldığımız söylenebilir.[7]

Rasyonel bir aktörün objektif çıkarları doğrultusunda davran­dığı, harekete geçtiği ve politika ürettiği varsayılır. Fakat rasyonel aktör kadar objektif çıkar kavramı da son derece problemlidir.

Top­lumdan, insanlardan, kişilerden, çeşitli sınıf veya kesimlerden ve belki de en başta belli bir dünya görüşünden bağımsız, objektif bir çıkar (peşinde koşan rasyonel aktörleri bir kenara bırakalım) ne ka­dar mümkündür, mümkün olabilir?

Objektifliğin kriteri nedir?

As­lında çıkar meselesi “toplum için iyi olan nedir ve bunu kim tayin eder” sorusuyla yakından alakalıdır. Komplo teorileri demokratik bir tahayyülden uzak bir noktada durduklarından her şeyin bir grup elitin insiyatifinde olduğu savını peşinen, sorgusuz-sualsiz kabul ederler. Uluslararası ilişkiler analizleri çoğu zaman çıkarlar­dan söz ettiklerinde, devletlerin yaptıklarından değil, yapması ge­rekenlerden bahsederler ve gerçekle karşılaştırılabilecek bir “idealtip” tanımından yola çıkarak “bilimsel” bir düzlem içinde kalmayı başarırlar. Komplo teorileri ise “gereken” ile “olan” arasındaki sını­rı çizemezler. Varsayılmış objektif çıkarlar üzerinden komployu hikâyeleştirirler. Cui bono sorusu bu eğilimin kendini ifade ediş tarzı­dır. Bu çerçevede dünya meseleleri var olduğu varsayılan “ideal” bir “mantık” silsilesi üzerinden çözülebilir, anlaşılabilir:

11 Eylül olayının perde arkasında Amerikan derin devleti mi var?
… Söylendiği gibi ABD ve İngiltere Irak’ta batağa mı sap­landı yoksa bu da başka bir planın aşaması mı?
İsrail tüm bu karmaşadan nasıl bir sonuçla çıkmak istiyor?
Dünya bir taraf­ta, ABD ve Avrupa Birliği; diğer tarafta, Rusya ve Çin diye bloklara mı ayrılıyor?
Türkiye’nin yeni Ortadoğu haritası ve yenidünya düzeninde yeri neresi?
Aklınızı kurcalayan tüm bu sorulara, sıra dışı bir akıl yürütme ve kusursuz bir mantıkla ünlü stratejist Mahir Kaynak cevap veriyor (Kaynak, 2006: 153).

Komplo zihniyeti ayrıca (son derece problemli olduğunu gör­düğümüz) rasyonel aktör modelini dini/kutsal bir söylem içinde kullanarak bize sunabilir. Neticede çıkarları için her şeyi göze alan ve bu uğurda en iyisini yapmaya muktedir, şeytani bir tasarımla karşı karşıyayızdır. Karşı taraf sadece akılcı değil, aynı zamanda kötüdür ve düşmandır. Yapılabilecek en iyi şey, aynı akılcılıkla, ya­ni aynı kurnazlık, bazen çabukluk ve belki de “kirli” yöntemlerle düşmana karşılık verebilmektir. Böyle durumlarda öyle fazla dü­şünmenin, bilimsel analizler yapmanın, demokratik yöntemlerle fi­lan süreci yavaşlatmanın pek bir anlamı yoktur. Bunların eninde sonunda kimin işine yarayacağı bellidir.

Dolayısıyla, “bilimsel” ve “akılcı” bir yolu takip ederek cui bo­no sorusunu sormak bazen yaklaşmakta olan bir “akıl tutulması­nın” da habercisi olabilir. İşin içinde şeytani bir grubun, kişinin, düşmanın var olması komplo teorilerine siyasi anlamda da toplum­sal bir hareket alanı sağlayabilir. Düşman algısı içinde olan herkes bir cadı avının, günah keçisi arayışının nesnesi hâline gelebilir. Bu süreç tehlikelidir ve cui bononun her zaman pek de “samimi” bir saikle sorulmadığı izlenimini doğurur. Zira cui bono, zaten hâlihazır­da belli bir komplo kurgusu içinde mimlenmiş düşmanı bir “ce­vap” olarak sunma işlevi görür. Yani sorunun cevabı merak edilme­mekte, zaten bilinmektedir. Aslında “objektif” ve “çıkar” kavramla­rı bu kadar problemliyken, spekülatif cevaplar her zaman bu boş­luğu doldurabilir. Bu şartlar altında pekâlâ “objektiflik” maskesi al­tında herhangi bir hadisenin herhangi bir aktörün çıkarına olduğu bir miktar demagoji, bir miktar varsayım ve bir miktar tarih bilgi­siyle “kanıtlanabilir”. Cui bono da bize yardımcı olur hiç şüphesiz ve bu anlamda soru değil, aslında bir cevaptır ya da istediğimiz ce­vabı vermemizi sağlayan bir akıl oyununun parçasıdır.[8]

Cui bono ilginç bir şekilde komplo teorilerinin sıkıntıya düştü­ğü dönemlerde bir nevi can simidi olarak da kullanılabilir. Bu saye­de yaşanan gelişmelere karşı komplo zihniyetinin bir direnişi ola­rak bir meta-kurgu da geliştirebilir. Örneğin bir hadisede suçluların yakalanıp olayların örgüsünün hiç de komplo teorisinin varsaydığı şekilde gelişmediği kanıtlanmış olsa bile “peki bütün bunlar kimin çıkarına” sorusuyla komplo mantığı her şeyi içine çekerek bir kara delik gibi varlığını devam ettirme potansiyeli taşır. Dolayısıyla komplocu bir ruh hâliyle bir kere işe başladıktan sonra kısır döngü­den kurtulmak pek kolay değildir.[9]

Komplo Teorileri ve Sıradan Faşizm

Komplo teorileri tarihine baktığımızda genel olarak komplo zihniyetinin büyük toplumsal, ekonomik ve siyasal değişimlere bir direnç mekanizması olarak ortaya çıktığı iddia edilebilir. Gerçekten de Fransız Devrimi’ne ve onun bazı “ilerici” kazanımlarına karşı

Avrupa’daki muhafazâkar, baskıcı rejimlerin ortaya çıkan komplo rivayetlerine katkısı göz ardı edilemez (Hepkon, 2007: 10, 40; Castillon, 2007: 75-187, 367). McCharty döneminde farklı düşünenler komünist olmakla suçlanmışlardır. İttihat ve Terakki ve Mustafa Kemal zaman zaman komplo teorisyenlerinin hedefi olurlar. Türki­ye’deki demokratikleşme çabaları “yabancı güçlerin komplosu” olarak nitelendirilir sık sık. Keza Ukrayna ve diğer eski Sovyet Bloğu’na dâhil ülkelerdeki gelişmeler de Soros komplosunun parça­sı” olarak görülmüştür. Komplo teorisinin ortaya çıktığı psiko-politik düzlem genellikle muhafazakâr tınılar taşıyan, statükoya para­noyaya varacak ve değişimden korkacak kadar bağlı bir pozisyona işaret eder. Fakat bundan daha fazlası vardır. Basit anlamıyla mu­hafazakârlığın ötesinde komplo teorilerine gösterilen ilgi ve belki “sadakat”, aşırı-milliyetçi ve faşizme kayan bir hâlet-i ruhiye ile birçok bakımlardan örtüşür.

Aslında komplo teorilerinin ardında yatan gizem, bağlı olu­nan söylemin pek de değişmeyen bir parçasıdır. En yaygın olan, “klasik” diyebileceğimiz komplo kurgusuna göre, dünyayı yöneten yapı bir piramite benzetilir. Ayrıcalıklı bir grup vardır ve piramidin tepesine çıkıldıkça daha ufak ve güçlü gruplar belirir. Ta ki, o tepe­deki son taşın bulunduğu en yüksek noktaya gelene kadar. Orada­ki “seyreden göz” çoğu zaman gizeme dayalı komplo anlatım tek­niğinin önemli bir parçası olarak yerinde durur, ne ya da kim oldu­ğu pek telaffuz edilmez. Telaffuz etmemek, tam telaffuz edecekmiş gibi yapıp suskun kalmak, komplo ifade biçiminin bir parçasıdır.[10] Buna karşın bazen nihai düşmanın varlığı uzun ve özellikle dini (Hristiyan) söylevlerde açıkça deşifre edilir: ezeli-ebedi kötülüğün simgesi Lucifer, yani Şeytan.[11] Fakat yine de gayet yaygın olan tarz gizemi saklı tutmak ve vurguyu, telaffuz “etmeyerek” yapmaktır.

Gizem bir yana, aslen eski, bilindik bir hikâyenin, efsanelerle, geleneksel anlatılar ve masallarla örülmüş ön yargıların tekrar ısıtı­lıp sofraya sürülmesi söz konusudur. Bu açıdan bakıldığında komplo teorileri basit ve tek-yönlüdür, ortak bir form ve kurgusal yapıya sahiptir ve aslında bir hayli sıradandır:

Zamanında harekete geçmiş olan heyecan ve inançlara tekrar canlılık verilir. Bunlar herkesin bilinçliliği üzerinde gizemli bir çekim ve karşı konulmaz bir itki icra ederler. Sanat, efsaneler ve halk dili bu tür öğelerden öyle çok içerir ki, onların önceki tüm etkililiklerini vermek için çok az şey gereklidir. Bu, “komplolar”ın zaman içindeki umutsuz monotonluğunu ve bütün dünyanın aynı arkaik derinliklerden geçip geldiği ger­çeğini açıklar (Moskovici, 1996: 13).

Komplolar bazen eski efsanelere ait imgelere dayanarak bir topluluğu “yabancılara” ya da “düşmana” karşı harekete geçirme­yi amaçlar. Yahudiler hakkındaki yüzyıllardır devam eden efsaneler 20. yüzyıl başlarında Avrupa’da komplo teorilerine dönüşmüş ve gelmekte olan felakete büyük katkı sağlamıştır. Soğuk Savaş dö­neminde Amerika’da komplo zihniyeti McCharty döneminin cadı avına hizmet etmiş, Stalin’in SSCB’sinde de totaliter rejimin manipülasyon aracı olarak kullanılmıştır. Bugün dünyada, özellikle Amerika’da işin bilim-kurgusal tarafını öne çıkartan, nispeten “za­rarsız” UFO ve NASA komploları revaçtadır. Buna karşın Neo-Nazilerin katkısıyla Hitler dönemi hakkındaki soykırım komploları­nın ve eski Yahudi efsanelerinin yeniden piyasaya sürülmesi ve destekçi bulması önemlidir. Komplo teorileri dünyada ve Türki­ye’de hâlâ belli oranda bir popülariteye sahiptir. Ortodoks Papaz Sergey Nilus’un 1905 yılında yayımlanan kitabı Siyon Protokolleri’nin sahte olduğu artık biliniyor. Protokoller’in sahte olduğu, yüz­yıllar boyunca dünyayı yönetmeye devam eden bir Siyon kliği ta­rafından yazılmadığı, ilk defa 1920′de Lucien Wolf tarafından tespit edilmesine rağmen, kitap etkisini yitirmedi ve Hitler’e ilham verdi (Hür, 2005). Kitabın sahteliği, cümle kalıplarının nereden çalınıp değiştirildiği bile ortaya çıkmış ve günümüze gelene kadar bütün bunlar defalarca yazılıp çizilmiş olmasına rağmen, Protokoller hâlâ Batı’da aşırı sağcı grupların başucu kaynağı durumunda. Bununla kalmayıp Mısır, Suriye ve İran gibi Ortadoğu ülkelerinde popüler­liğini koruyor. Türkiye’de de yakın zamanda Hitler’in Kavgam’ı ile birlikte çok-satanlar listesine girmeyi başarmıştı.

Peki, ama zaman zaman entelektüel çevrelerde bile etkili ola­bilen komplo teorilerinin çekiciliği nereden geliyor? (Hanioğlu, 2006: 2). Bu soruya kesin bir cevap vermek zor. Chomsky’e göre komplo teorileri bir kişi veya grubun gizli iktidarı ile ilgilidir. Bu anlamda komplo zihniyeti ile harekete geçirilen yöntem, yapısal ya da kurumsal analizlerle taban tabana zıttır (Chomsky, 1995; Rai, 1995: 42). Dolayısıyla komplo mantığı tüm problemlerin sanki “Wall Street’deki binaların mahzenlerinden birinde gizlice burbon içen bir grup beyaz adamın yakalanmasıyla çözülebileceğine işaret eder” (Berlet, 2004: 7). Ama belki komplo zihniyeti ile faşizm ara­sındaki muhtemel paralellikler bize bir ipucu verebilir. Aslında fa­şizm üzerinde etkili olan reaksiyoner duygusallık, güdüleri hareke­te geçiren hınç kültürü ve bir anda ortaya çıkan linç eğilimi, komp­locu bir hâlet-i ruhiyenin çok da uzak durmadığı bir mecraya aittir. Karmaşık toplumsal ve siyasal hadiseleri komplo teorilerine başvu­rarak, mevcut ön yargıları ve efsaneleri de destekleyerek basit ola­rak açıklayıvermek aynı zamanda faşizmin düşman yaratma ihti­yacına da cevap verir. Düşman bu sayede ilk önce kuklalıkla suçla­nabilir ve kısa sürede şeytanlaştırılarak kendisine doğaüstü güçler vehmedilir ve insanlıktan çıkarılır (Moskovici, 1996: 12). Bu nokta­da aslında komplo zihniyeti ve faşizmin paralellik arz etmesinde psikolojik boyutun rolünü göz ardı etmemek gerekir. Castillon, ina­nanların ruh hâllerine vurgu yapar:

Komplolora inanmak dolu dolu ve heyecanlı bir yaşam sür­meyi garantiler, bu yaşamda her bir gün kavga günüdür ve her an tarihi bir andır; fakat heyecanlı da olsa rahatsızlık veri­ci bir yaşamdır bu. İnananlar, kötünün avantajlı ve kazanmak­ta olduğunu bilirler (329).

Komplo zihniyetinin komploya maruz kalanı (kendisi de dâ­hil) kurbanlaştıran ve düşman yaratan özelliği ve ajitasyon üzerin­den güdüleri yücelterek harekete geçirme potansiyeli bizi faşizmin karanlık sularına götürür (Bora, 2007). Burada korkuyla beslenme, hedef bulma, gösterme ve rahatlama söz konusudur. Çatlak sesle­re, farklı olana karşı korku, reaksiyoner bir tepkiyi beraberinde ge­tirir. Moskovici bunu güzel tasvir eder:

Bir tabuyu çiğnemek, bir anlaşmayı bozmaktan veya uzlaşma ittifakından sapmaktan her zaman daha ciddi bir şeydir. Kişi­yi sadece zorluklara ve yaptırımlara maruz bırakmakla kal­maz, yakın ilişkide oldukları arasında bile kendisine yönelik kontrol edilemez heyecanlar ve genel bir düşmanlık duygusu uyandırır. Bu tür bir eylem, kendisiyle tamamen orantısız bir tepkiye yol açar; sanki coşkulu bir hayran kitlesinin ortasında bir aktörü yuhalamıştır (7).

Son yıllarda milliyetçilikle yükselen bu hâlet-i ruhiyenin izle­rini Türkiye’de görebiliriz. Tanıl Bora’ya göre (2007) bu hâlet-i ruhi­ye kendini “hıyanet suçlamaları”, “fikri mücadelenin derhal İstik­lal Savaşı’na atıflarla kanlı imgelere boyanması”, “anlatılmak iste­nen lafa bakmadan, mahsurlu sayılan bir kelime geçtiği anda va­veylayı koparan ve her lafı bir şeylere sadakat yükümlülüğü talep ederek yarıda kesen hamasi tavır” ile belli ediyor.[12] Neticede güdü­lerine göre hareket eden ve aklıselimden uzaklaşan insan şiddete daha yatkın hâle geliyor.

“İsim vermek”, “liste yayımlamak”, “afişe etmek”, “tüm çıp­laklığıyla ortaya sermek”, “belgelerle açıklamak”, bir hedef göster­me ve linç faaliyetine kapı aralamak anlamına gelebilir. [13]Bu nokta­da faşizm ile kurulan yakınlık kendini daha belirgin olarak göster­meye başlar. Dünyayı Yöneten Gizli Güçler: Son Bilderberg 2007-İstanbul Yorumları ve Listeleriyle Birlikte (Sayın, 2007) adlı kitapla isim ve­rerek başlayan kampanyanın “sansasyonel” bir boyutu vardır, “Türkiye’de ilk kez bir giz perdesi aralanmaktadır”:

[Kitap] dünyayı yöneten gizli örgütleri oluşturan mafyalaşmış büyük sermayenin elebaşlarını konumlarıyla birlikte ortaya koyuyor. Kitapta ayrıca CFR, Trilateral, Bilderberg üyesi 5000 ki­şinin ve Türk Bilderberg üyelerinin isim listesi yer almaktadır (Bilbilik, 2002: 273).

Söylemsel olarak “gizlilik” ve “güç” kavramları beraber ele alınırlar ve gizli örgütlere bu noktada olduklarının çok ötesinde bir güç vehmedilir. “Şeffaflık”, “demokrasi” ve “kişisel hak ve özgür­lükler” gibi kavramlar “manipülasyon aracı” olmaktan kurtula­mazlar. Bu değerlere bağlılık duyanlar da en iyi ihtimalle “saf” ola­rak değerlendirilebilir. Dünya tarihi bu anlamda büyük güçlerin gizli örgütler aracılığıyla gerçekleştirdiği mücadelelerin toplamıdır. Dolayısıyla direniş de yine ancak gizli örgütler üzerinden olabilir. Masonların ve Yahudilerin beyaz Hristiyanlara karşı komplo kur­duğuna inanan çeşitli ırkçı, Neo-Nazi gruplar eleştirdikleri ezoterik yapıyı kendileri kurmuşlardır. Bir nevi şövalyelik ritüeli ve kutsal­lık miti üzerinden kurgulanan Ku Klux Klan örgütü bunun en iyi örneğidir.[14] Bu minvalde Türklerin de kendilerine karşı kurulmuş bü­yük komploya karşı gizli teşkilatlar aracılığıyla mücadele etmesi “doğanın” gereğidir. Sayın’a göre “Türklerde ve Müslümanlarda gizli bir örgüt benzeri yapı olarak Ahilik ve Bektaşilik” üzerinden Teşkilat-ı Mahsusa’ya uzanan çizgi, ana direniş damarıdır (255). Amerikan, İngiliz, Rus, Alman ve İsrail derin devletleri mevcutken Türkiye gibi bir ülke kendini bu küresel saldırıdan nasıl koruyabi­lir? Direniş üzerine bugünün Türkiyesi için çıkartabileceğimiz so­nuç “Türkiye’nin bu coğrafyada yaşayabilmek için çok güçlü, ulu­salcı ve Türkçü bir derin devlet inşa etmesi” gereğidir, “aksi takdir­de ulus-devlet çökecektir” (482).

Umberto Eco, The New York Review of Books’da yayımlanan “Kök-Faşizm” (Ur-Fascism) adlı makalesinde faşizmi aslında çok da tutarlı olmayan, oradan buradan kaptığı motifler ve fikirlerle senkrektik bir bütünlük yaratmaya çalışan bir totaliterlik olarak tanım­lar (1995: 3-4). Dolayısıyla, duruma göre pozisyon alan ve çelişkile­ri içselleştirmiş bir akımla karşı karşıyayızdır. Senkrektik özellikler göstermesi ve tarihsel ve sosyal bağlam içinde belli bir esnekliğe sa­hip olması komplo teorilerinin de önemli bir özelliğidir. Siyon Protokolleri‘ni Neo-Naziler de, köktendinci İslamcılar da, kendine “ile­rici” ya da “solcu” diyen bazı gruplar da, Amerika’daki fanatik Hristiyan tarikatlar da pekâlâ benimseyip kullanabilir. Bu anlamda komplo zihniyeti ideoloji, siyasi pozisyon, din, ülke, kültür tanı­maz. Herkes bir yerinden tutabilir, dolayısıyla herkesin kendine göre bir şey bulup komployu canlandırma, canlı tutma şansı vardır.

Analitik derinlikten uzak olmak, senkrektik düşünce tarzıyla beraber var olduğunda faşizmle akrabalık daha bir belirginleşir. Düşman arayışı paranoyak bir ruh hâliyle birleşince son derece “absürd” ittifaklar ortaya çıkar. Düşman Lucifer imgesinde olduğu gibi sinsidir, her yere sızmış olabilir ve tabii mutlak kötülüğü tem­sil eder. Her yerden çıkabiliyor olması ihtimali, akıldan çok duygu­lara ve güdülere hitap ettiğine işaret eder. Dolayısıyla çok temel ve belirgin ayrımları yapmak zahmeti bile gösterilmeyebilir. Mesela, çoğu zaman Sabetaycılıktan söz ederken Yahudilik ile aynı şey ol­madığı, zaman zaman çelişen ve çatışabilen tarafları bulunduğu göz ardı edilir. Bazen Amerika’daki Hristiyanlar Türkiye’deki İs­lamcılarla aynı kampta yer almakla kalmazlar, aslında aynı “düş­manın” unsurlarıdırlar (Özakıncı, 2007). Bu bağlamda komplo te­orileri “uyuşturucu ile mücadele edenlerin uyuşturucu tacirlerine, Yahudilerin Nazilere, anti-semitizmin Yahudileri kendi kendilerin­den korumaya yarayan ahlaki bir gerekliliğe” (Pipes, 1997: 10-14) kolaylıkla dönüşebildiği rüya âlemini andıran gerçeküstü bir arka plana sahiptir.[15] Tayyip Erdoğan’ın “İslamcılığı”, onun Yahudi so­yundan geldiği iddiası ile sorunsuz bir şekilde bağdaştırılabilir (Poyraz, 2007).Kürt probleminin PKK ile beraber Ermeniler ve Bü­yük İsrail Devleti peşindeki Yahudilerin eseri olduğu öne sürülebi­lir (Özoğlu, 2006). Nazi döneminde ise, kapitalizm ile sosyalizmin aslında aynı kapıya çıktığı, pek de farklı olmadıkları, ikisinin de ar­kasındaki gücün Yahudiler olduğu teması ısrarla işleniyordu (Hepkon, 2007: 123). Dolayısıyla yerine göre düşman yaratma saiki komplo zihniyetinin faşizme eklemlenmesini sağlar. Nazi dönemi Almanyası’nın siyaset kuramcılarından Schmitt’e göre siyasi birlik gerçek bir düşmanın var olduğu varsayımıyla beslenir (McDonald, 1968: 523).

Eco bu çelişkili çerçeveye rağmen kök-faşizm adını verdiği fa­şizmin bazı değişmez özelliklerini vurgular. Listedeki çoğu özellik komplo teorilerinin arka planını oluşturan yapıyla benzeşmektedir. Farklı olandan korkma, analitik ve eleştirel düşünceden uzak dur­ma (bu anlamda entelektüel düşmanlığı), kişisel ve toplumsal tat­minsizliklerden beslenme, düşmanların gücünü vurgulama, aşağı­lanmış hissetme ve diğerleri. Bu açıdan “komplo teorileri eşittir fa­şizm” demek mümkün olmasa da, yukarıdaki ortak özellikler, komplo zihniyetiyle düşünen bir insanın faşist bir ruh hâline yakın belirtiler göstermeye çok müsait olduğunu bize işaret ediyor. Bu noktada psiko-sosyal faktörlerin devreye girdiği söylenebilir. Reich, küçük adamı homo normalisin dışına çıkamamakla, “ırk, sınıf, ulus gibi aptallıklara” takılıp kalmakla itham eder (2007: 106). Zira “küçük adam hastadır” ve “kendinden kaçmaktadır” (27). Aslında bu anlamda kimlik, “boşluğun” ya da “hiçliğin” tahayyülüyle ko­lektif “travma“, “unutkanlık” ve “inkâr” gibi psişik mekanizmala­rın yardımıyla oluşturulur (Yörük, 2002: 309-310). Dolayısıyla, top­lumsal kriz anlarında yaşanan kitlesel akıl tutulmaları ve güdüler­le birlikte paranoyaların öne çıkması faşizmin siyasi veçhesinin “sokağı harekete geçirme” isteğiyle örtüşmektedir. Bu anlamda fa­şizm, bir “savaş hükümeti” yaratarak ona yaslanma ve daimi bir seferberlik ruh hâli sağlayarak toplumu harekete geçirme itkisi ta­şır (Sabine ve Thorson, 1973: 808). Bunu yaparken komplo teorile­rinin işleyiş mekanizmasını andıran bir şekilde, faşizm bütün prob­lemlerin ve korkuların kaynağını tek bir merkezde toplamayı amaçlar. Zizek’e göre bu süreç Nazi Almanyası’nda örneğin, ekono­mik kriz, “ahlaki çöküntü” veya savaşta kaybetmiş olmak gibi problemlerin birleştirilmesi ve sabit bir anlam noktası üzerine yön­lendirilmesiyle sağlanır: Yahudiler (114-115).

Bir siyasi ideoloji olarak faşizmle doğrudan dirsek teması da söz konusudur. Nazi rejiminin önemli siyasi mekanizmalarından biri hiç şüphesiz dönemin propaganda bakanlığıydı. Naziler (ken­dileri komplolara inanmakla beraber) komplo zihniyetinin manipülatif doğasını çok önceden keşfetmişlerdi. Uzun süre propagan­da bakanlığı yapmış Joseph Goebbels 1928′deki bir konuşmasında “propaganda için önemli olan başarıdır… propagandanın ‘hoş’ ya da ‘teorik açıdan doğru’ olması gerekmez” demiştir (1999: 7). Basit­liğe, her konuyu tek bir noktaya çekmeye ve belli kalıpları usanma­dan tekrar etmenin faydalarına vurgu yapmıştır. Mussolini döne­minin ideologlarından Alfredo Rocco’nun toplumu tasvir ederken yaptığı, Spencer’ın sosyal darwinizmini çağrıştıran biyolojik analo­jiler hayli popülerdi (McDonald, 1968: 523). Faşizmin yararlandığı demagoji odaklı propaganda tarzının önemli bir öğesi de “halk kurgusu”dur (Eco, 1995). Halk adına konuşmak veya halkın “ko­nuşturulması” bilinen bir yöntemdir. Halk bir yandan dillendirilirken, öbür yandan siyasetçilere ve siyasi olana güvensizlik hissi had safhadadır.[16] Komplo üzerinden düşünen bir kitle yaratılmak isten­mektedir. Fakat propoganda araçlarının etkin kullanımına inanan Nazi ideologlarının kendileri de hiç şüphesiz komplo teorilerinin “aurasından” etkilenmişlerdir.

Faşizan bir dünya görüşüyle örtüşen bir diğer özellik, komplo teorilerinin son derece “ilkel” ve içinde belli bir “öz” anlayışı barın­dıran kategoriler üzerinden çalışma eğilimi göstermesidir. “Millet”, “etnisite“, “din”, “ırk” ve hatta bazen “dil” gibi kategoriler hiç sor­gulanmadan, ilkselci (primordialist) bir bakış açısıyla ezelden beri değişmeden var olmuş gibi algılanırlar; “Türk ırkının kökenlerini araştıran Atatürk hangi gizli sonuçlara ulaşmıştır?” (Kuzu, 2006: 204). Özden sapma yaygınlıkla kullanılan bir temadır. “Karışma”, “içeri sızma” ve “kabuk değiştirme” gibi kalıplar son derece tehli­keli bir sürece, değişime ve öz-benlikten kopuşa işaret eder. Bu ko­puş, homojenliğin ve saflığın yitirilişi eşliğinde, bazen mesela “devşirmelikle“, bazen de farklılığın “ihanet” olarak sunulmasıyla ilişkilendirilir. Bununla beraber komplo teorilerinin dayandığı bazen muazzam seviyelere ulaşan anakronizm epistemolojik bir boşlu­ğun habercisi gibidir. Olayları ve olguları kendi bağlamları dışında değerlendirmek hikâyenin kolaylıkla, zahmetsizce ortaya çıkartıl­masına katkıda bulunur:

Osmanlı devlet düzeninde devşirmelerin özel bir yeri olmuş­tur… Zaman zaman devletin en üst makamlarına kadar (sad­razamlık) yükselmişler ve devleti yönetmişlerdir… Osmanlı döneminin bu zoraki devşirmelerinin yerini bugün gönüllü devşirmeler almıştır. Bu gönüllü devşirmeler de Osmanlı’ya ihanet eden zoraki devşirmeler gibi ülkelerine ihanet içinde­dirler. Yenidünya düzeni adı altında egemen ülkelerin emper­yalist emellerine hizmeti kendilerine şiar edinmişler ve ulusal politikalarımızı Amerika Birleşik Devletleri’ne endekslemiş ve ekonomimizi de IMF ve Dünya Bankası’na emanet etmişlerdir (Dikbaş, 2002: 405).

Kayıp Kıta Mu Atatürk için neden çok büyük önem arz edi­yordu?… Atatürk mason localarını kapatan kararı imzalarken, kendi idam fermanını da imzaladığını biliyor muydu?… Ata­türk’ü zehirleyerek öldüren katiller ve işbirlikçileri kimlerdi? (Kuzu, 2006: 204).

Daha önce belirtildiği gibi faşizm bir “daimi savaş”, bir “sefer­berlik ruh hâli” yaratma peşindedir ve bu da komplo teorilerinin keskin, ilahi tonlar taşıyan kurgusal yapısıyla, büyük oyunun bir ölüm-kalım meselesi olması ile ilintilidir. “Ötekileştirme” mekaniz­ması düşmanın gücünü abartır ve fakat bu duygusal dışavurum şiddet eğilimleri göstermeye başladığında kendine güven seviyele­ri tavana vurur. Bu git-gellerle dolu ruh hâli düşmanın bazen çok güçlü, bazen de çok zayıf görünmesini sağlar. Eco’ya göre faşist ik­tidarlar savaş kaybetmeye mahkûmdur, çünkü düşmanın gücünü objektif olarak değerlendirme kabiliyetine sahip değillerdir (1995: 7). Protocols of Zion filminin yönetmeni Marc Levin (2004), Siyon Protokolleri‘ni ilk okuduğunda kitabın tarihten gelen ön yargılarla örülmüş Yahudi imgeleriyle (kemirgen, solucan, böcek, sürüngen) yazılmadığını düşündüğünü, yani kitabın kurgulanmış düşmanı aşağı-insan (sub-human) olarak değil, aksine üstün-insan (super-human) olarak gösterdiğini söyler. Fakat burada karşı tarafın insanlık­tan çıkarılması işin “püf” noktasıdır. Aslında keskin bir “biz” ve “onlar” ayrımına dayanan aşırı-milliyetçi düşünce biçimi faşizmle dirsek teması içindedir ve beslediği paranoyak ruh hâli yukarıda da belirtildiği gibi, düşmanı sub-human ile super-human arasında gi­dip gelerek algılar.

Arendt, totaliter toplumun görünürdeki hissizliğinin ardında sağduyunun (common sense) ötesinde bir süperduygu (super sense) yattığını söyler (138). Ancak bu şekilde tarihin anahtarı bulunabilir, evrenin sırları aralanabilir. Bu totaliter iddialar ciddiye alınmadık­ları sürece sorun teşkil etmezler. Fakat birinci önerme kabul edildi­ğinde der Arendt, paranoyak bir sistemin meşrulaştırılmasına ben­zer bir şekilde size mantıklı ve kendi içinde tutarlı bir zemin sunar­lar (138). Chomsky’e göre (1995) komplo zihniyetine karşı kullanı­lacak en önemli metod kurumsal analiz yapabilmek, modern, kapi­talist kurumların (şirket, devlet, medya organları vs.) çalışma me­kanizmalarını ve birbirleriyle olan ilişkiler ağını çözebilmek, anla­yabilmektir. Bu aynı zamanda problemin kişiler veya çok ufak öl­çekli gruplarla değil kurumların yapısıyla ilgili olduğunu anlamak demektir. Fakat bunun yanında özellikle “ulusal kriz” zamanların­da “farklı olandan korkma”, “linç kültürü”, “tarihsel önyargıların tekrar ısıtılması” ve “azınlık düşmanlığı” gibi faşizme kayan özel­likler ortaya çıktığında “çatlak” sesler pek duyulmaz, duyulmadan bastırılır.

Komplo Literatürüne New Age Katkısı

Bazı komplo teorileri faşizan eğilimler taşımayabilir. UFO‘lardan NASA‘ya, yemek endüstrisinden küresel ısınma ve iklim deği­şikliğine birçok konuda, özellikle Kuzey Amerika’da başlayan yeni spiritüel akımlardan da alınan ilhamla, komplo teorileri ortaya çık­maktadır ve bunlar dünyadaki çeşitli popüler kültürlerin renkli bir malzemesi hâline gelmişlerdir. Komplo mantığı çerçevesinde üreti­len çeşitli kitaplar ve filmler belli bir estetiğe ve bir “haz” ihtiyacı­na da cevap vermektedir. Da Vinci Şifresi’nden, Tapınak Şövalyeleri ve İlluminati hakkındaki sayısız kitaba, Matrix‘den V for Vendetta‘ya pek çok eser aslında var olan dünyanın, ya da bilinenin sahteliğin­den yola çıkarak gizli bir gerçekliği, bilinmesi gereken kutsal bir hakikati su yüzüne çıkartma üzerine kurgulanmıştır.

Batı’da New Age temalı kitaplar, filmler, seminerler ve gruplar son 20 yıldır yaygınlaşmıştır. Bu popülerlik neticesinde ortak New Age motifleri komplo teorilerine de sirayet etmiş görünmektedir. Aslında New Age denilen şeyin kendisi de (tıpkı faşizm ve komplo teorileri gibi) son derece senkrektik bir yapıdan beslenmektedir. California’daki çeşitli yoga seanslarından, yerkürenin yaşayan bir Tanrıça olduğunu söyleyen Gaia teorisine, kişisel kendini aşma tek­niklerinden, (yeniden popülerleşen) Sufi anlayışa, insanın her şeye muktedir olduğunu iddia eden bir insan-tanrı anlayışından, Budizme, ayurvedadan aromaterapiye, astroloji kitaplarına ve hatta bel­ki alternatif tıbba kadar birçok şey New Age‘in kapsayıcı (catch-all) ve eklektik anlamı içinde bir yer bulmaktadır. Birbiriyle pek de ala­kası olmayan felsefeleri, gelenekleri, bağlamları ve kültürel motif­leri sorunsuz bir biçimde toplayan (postmodern) bir kolajdır; New Age, dolayısıyla gayet bireysel bir saikle herkes kendi New Age‘ini yaratabilir. Bu anlamda New Age belki de kişiye göre özelleştirilebi­len (customizable) ürünlerin sunulduğu bir tüketim kategorisidir.

New Age motiflerin komplo kurgusunun içine yedirilmesi ar­tık Türkiye’de de zaman zaman yapılmaktadır. Atatürk’ün “Kayıp Kıta Mu’ya karşı olan ilgisi” (Meydan, 2006) ve masonların buna karşı kurdukları komplo aynı filmin kareleri gibidir (Kuzu, 2006).

Kur’an üzerine yapılan “numerolojik” çalışmalar dışında (Çelakıl, 2002; Gündoğdu, 2003) Kur’an ve UFO bağlantısı hakkında bir ki­tap mevcuttur (Yunak, 2004). Bunun dışında Atlantis ile “Türklük” arasındaki ilişki de New Age unsurunun nasıl özcülük (essentialism) ve ilksellik (primordialism) üzerinden Türkiye’deki tanıdık ulusalcı-milliyetçi hikâyeye eklemlenme potansiyeli taşıdığını gösteriyor:

Latin alfabesine geçiş Türkçe’nin öz alfabesine kavuşması mı demek?
Türklerin anayurdu neresi?
Orta Asya mı Atlantis mi? Türkçe bir Atlantis dili mi?
Atlantis yoksa Anadolu mu?…
Gü­neş Dil Teorisi’ne karşı tek bir bilimsel karşı çıkış olmamasına rağmen neden hep dalga geçilir?
Güneş Dil Teorisi çalışmala­rından niçin vazgeçildi?
(Batmaz ve Batmaz, 2007: 353).

Ümit Sayın’ın Dünyayı Yöneten Gizli Güçler kitabı neredeyse uluslararası komplo teorileri literatüründeki bütün motifleri içer­mektedir.Gizli örgütlerin tarihsel arka planı analiz edilerek, mason­luk, Kurukafa ve Kemikler Cemiyeti (Skull and Bones Society), Vatikan, İlluminati, Hasan Sabbah, satanizm, Bilderberg, Trilateral Komisyon (Trilateral Comission), CFR (Council on Foreign Relations), Siyon Proto­kolleri, Echelon gibi komplo teorileri meraklılarının aşina olduğu un­surların bağlantısı ortaya konmuş, aynı komplo kurgusunun parça­sı olarak ele alınmışlardır.Bu aşinalığın dışında metin Türkiye’ye özgü güncellemeleri de kapsamaktadır: “Sabetaycılık“, “İstanbul Bilderberg toplantısı”, “sözde Ermeni soykırımı tasarıları”, “Sorosçu vakıflar”, “22 Temmuz 2007 seçimlerinde Sun Microsytems’ın rolü” gibi. Bu potporinin kapsayıcılığından New Age unsurlar da nasibini alır. Atlantis ve Mu kıtalarının tarihsel gizemi ve önemi, bu uygar­lıkların Türklerle olan ilişkisi ve Mustafa Kemal’in konuya olan il­gisine değinilmeden geçilmez (2007: 252-253).

Sinan Meydan’ın kitabı Köken (2008), bazıları New Age zemini­ne oturan ve birbirinden ilk bakışta bağımsız iddialar içerir. Buna göre “Türklerin tarih sahnesine çıkıp devlet kurmaları MÖ ikinci yüzyılda değil, çok daha eski bir zaman dilimindedir… Atatürk’ün de ifade ettiği gibi bu tarih belki ’en aşağı 7000 yıldır’”[17](174). Türk­lerin Kızılderililer ve Mayalar ile aynı kökenden geldiği ve Pasifik Okyanusu’nda bir yerlerde batık hâlde bırakılmış kayıp Mu mede­niyeti ile bir ilgileri olduğu söylenir. Dahası Mayalar, Kızılderililer, Türkler, Mısırlılar, Sümerler ve Mu gibi eski, ileri uygarlıkların or­tak bir kökene sahip oldukları tezi kitabın ana temalarından birini teşkil eder (445-447). Bu uygarlıkların son derece “ileri” teknolojik seviyeleri dünya-dışı varlıkların denkleme dâhil olmalarını sağlar (406). Ne var ki “Batı merkezli tarih hep yaptığı gibi” kendinden ol­mayan her ileri uygarlığı “barbar” göstermektedir (396). Buna kar­şın Atatürk, Mu Uygarlığı ile yakinen ilgilenmiş ve “Türk-İslam sentezcilerin ve Kemalizmi ‘Marksizm’ zanneden çevrelerin iddi­alarının aksine ölümüne kadar Güneş Dil Teorisi’nden ve Türk Ta­rih Tezi’nin ana hatlarından asla ayrılmamıştır” (443). Aynı metin içinde Sümerler, Mayalar, Türkler, Kızılderililer, uzaylılar, Atatürk, Türk Tarih Tezi, emperyalist Batı ve Türk-İslam sentezciler yer alır. Birbirinden hayli kopuk bu unsurları aynı havuzda toplamak an­cak New Age, komplo teorileri ve faşizm gibi alanların söylemsel geçişkenliği ile mümkün olabilir.

Aslında komplo teorileriyle New Age‘in buluşmasının Avru­pa’daki enteresan örneklerinden biri, bir zamanlar İngiltere’de pro­fesyonel futbolculuk yapmış David Icke’dır. Icke 1980′lerdeki bir talk-showda kendini İsa olarak gördüğünü söylemesi yüzünden alay konusu olmuştur. İngiltere’de herkesin kendisini parmakla gösterdiği, “deli” muamelesine maruz kaldığı “acılı” yıllardan son­ra 1990′larda üst üste yazdığı kitaplarla bir anda “gündeme” dâhil olmuş ve binlerce kişiden oluşan fan kitlesini peşinden koşturarak hatırı sayılır derecede bir popülerlik kazanmıştır. Kitapları sekiz di­le çevrilmiş, hakkında belgeseller çekilmiş, İngiltere dışındaki ülke­lere turneye çıkan bir “yıldız” olmuştur. Alay konusu olduğu geç­mişi Icke üzerinde travmatik bir etki yaratmış ve epey “farklı” ve “aykırı” olmalarına rağmen kendi düşüncelerine daha çok sarılmış­tır. Bu mağduriyet, yalnızlık ve kendi içine dönme Icke’ın ruhsal di­rilişine yardımcı olmuş ve eski tip komplo hikâyelerinden pek de farklı olmayan kurgusuna bir New Age aroması katmıştır. Icke bu anlamda bireysellik üzerinde durur. Herkesin gizli elit bir örgüt marifetiyle hakikatten mahrum bırakıldığını, koparıldığını iddia eder. Bu örgüt her şeyi yönetmektedir, açık açık fiziksel güç kullan­mamakta ve fakat zihnimizi kontrol etmektedir. Dolayısıyla, bu sa­yede bize verileni sorgulamayız ve gerçek olarak kabul ederiz. Icke eğitim sisteminden dini öğretiye, siyasi söylevlerden medyanın ça­lışma sistemine kadar her şeyin “tekrar” mekanizmasına göre işle­diğini iddia eder (2006). Her şey bıkıp usanmadan tekrar edilerek meşrulaştırılmaktadır. Bunu aşmak için ise bireysel bir çaba, araş­tırma ve “eleştirel düşünceye dayalı sorgulama” gerekmektedir.

Burada Icke’ın, onu “klasik” komplo teorisyenlerinden ayıran özelliklerinden söz etmek gerekir. David Icke, faşizm ve komplo te­orileriyle flört eden yaygın söylemsel temanın aksine bireye vurgu yapar. İngiliz Channel 5 televizyonunda yayınlanan belgeselde, po­lislerin kendisini Parlamento Binası (Westminster) yakınından uzaklaştırmasını “liberal” bir pozisyon alarak eleştirir. Vatandaşın devlet karşısında “özgür” olması gerektiğini, ama olamadığını ha­tırlatır. George Orwell’in 1984′üne karşı mücadele eden ve hakikati arayan bir birey, özgürlüğün peşindeki bir kahraman durumuna sokar kendini. Zira düşman her yerdedir ve kudret sahibidir. “En önemli kontrol mekanizması” der Icke, “özgür olduğunuzu düşün­düğünüz anda ortaya çıkar”[18] (2006).

Icke, bireye yaptığı vurguyu popüler olan ve son derece esnek, eklektik özelliklere sahip New Age söyleminin genel çerçevesine sa­dık kalarak devam ettirir. Icke’ın kendi hayat hikâyesi, “spiritüel” bir bireysellik anlaşıyla büyük komplo hikâyesindeki yerini alır. 1991′de Wogan Show adlı televizyon programında “Tanrı’nın oğlu” olduğunu iddia ettiği için herkesin önünde gülünç duruma düş(ürül)en Icke “zor” zamanlar geçirmesine rağmen bunu hakika­tin anlaşılması için bir fırsat olarak görür. “Hayat” der, “bazen en değerli armağanlarını saklayıp, onları bir kâbus olarak bize sunar” (2006). Bireyin kendi “ruhsal enerjisiyle” komploya karşı mücade­le etmesi, hakikati araması gerektiğini ima eder. “Dünya ruhsal dengesini kaybetmiştir ve bu denge ancak sevgiyle yerine getirile­bilir” (2001). Orwellyen İlluminati devleti” der Icke “hareket ettirilemeyen nesne değildir; oradadır, çünkü biz onu orada tutuyoruz, tutmamayı seçtiğimiz anda yok olacaktır” (2006). Aynı belgeselde oğluna şu tavsiyede bulunur: “Hayatını işte böyle kendin çizersin oğlum, hiçbir şey imkânsız değildir, istersin, bilirsin ve yaparsın” (2006). Annesinin ölümünü “sonsuz bilince (infinite consciousness) ulaştı” şeklinde yorumlar (2001). Bütün bunlar “klasik” komplo kurgusunun ultra-şüpheci karakteriyle ve “dünyayı yöneten efen­diler” karşısında sıradan insanları çaresiz gören vizyonuyla hiç de örtüşüyor gibi gözükmemektedir. Aksine, sıradan insanlar isterler­se bu kısır döngüden çıkabilirler ve bunun nasıl olacağını da Icke bilmektedir. Aslında, Icke görüldüğü gibi sık sık popüler New Age terminolojisini kullanarak bu söylemden esintiler sunmaktadır. Belki “başarısının” sırrı da buradadır.

David Icke kendisinden önce defalarca vurgulanan bildik, aşi­na komplo kurgusunu kullanır. Tapınak Şövalyeleri‘nden İlluminati‘ye, masonlardan okkültizme, Bilderberg toplantılarından Kafatası ve Kemikler (Skull & Bones) gizli topluluğuna kadar hemen her un­sur aynı hikâyenin tarihsel parçalarıymış gibi sorunsuz bir şekilde kurguya eklemlenir. Fakat Icke burada klasik komplo teorisyenlerinden biraz daha farklı bir şey yaparak dünyayı yöneten grubun, İlluminati üyelerinin aslında kim (ya da ne) olduklarını deşifre eder: kan ile beslenen insan formundaki sürüngenler (humanoid reptillians). İstedikleri zaman şekil değiştirebilen bu yaratıklar arasında Bush, Clinton, İngiliz Kraliyet Ailesi mensuplarını gibi sayar. Bu­nunla da kalmayıp sürüngenlerle ilgili iddiaları UFO meselesi ile birleştirip komploya farklı bir boyut katar. Icke bu son yaptıkları ile özellikle ABD’de “işlerini ciddiye alan” diğer komplo teorisyenleri ve araştırmacılarının tepkisini çeker (2001). Kendisi “ciddi ve te­melli komplo araştırmalarını sulandırmakla” suçlanır. Aslında Icke insan formundaki sürüngenlerin varlığı ile ilgili iddialarını, daha öncekilerden farklı olmayan bilindik “bilimsel” metodlarla destek­ler. Belgeler, tanıklıklar ve biraz da New Age mistisizmi ile hikâye­sini oluşturur.

Aslında bütün bu insan formundaki sürüngenler meselesinin göründüğünden daha karmaşık ve ciddiye alınması gereken bazı toplumsal etkileri vardır. Icke kitaplarının tanıtımı ve konferans için gittiği Kanada’nın Vancouver şehrinde bir grup ırkçılık karşıtı göstericinin protestosu ile karşılaşır. Icke daha sonra Yahudilere ya­pılan ayrımcılıklara karşı mücadele eden Anti Defamation League’in (ADL) de ilgisine mazhar olur. Protestocuların ve ADL’in iddiası Icke’ın Yahudi karşıtlığı yaptığıdır. Icke ise aklından bile geçirmedi­ğini söyler ve dünyayı yöneten ayrıcalıklı elitin “basbayağı” insan formundaki sürüngenler olduğuna inandığını belirtir. Dünyayı ele geçirmeye çalışan ve uzaydan gelen sürüngenimsi yaratıkların hi­kâyesi 1980′li yılların sonunda Ziyaretçiler (Visitors) adlı diziyle tele­vizyona taşınmış ve hayli popüler olmuştu. Buraya kadar her şey “masum” gözükse de meselenin karmaşıklığının söylemsel kurgu­dan ve onun eklektik yapısından kaynaklandığını söyleyebiliriz. Icke daha önce komplo teorilerinde yıllardır kullanılan kurgusal ya­pıyı tekrar ederek korumuş, fakat kurgunun içinden çok yaygın olarak yararlanılan bir unsuru çıkarıvermiştir: Yahudiler. Aslında söylemeyerek, telaffuz etmeyerek ve hedefi göstermeyerek komp­lonun gizemli havasına başarıyla katkıda bulunduğu iddia edilebi­lir. Telaffuz ettiği kısım, sürüngenlerin varlığı, yüzyıllardır Yahudiler için kullanılan aşina bir imgedir. “Sinsi”, “soğukkanlı” ve “mut­lak kötü” olarak Yahudiler yoğun olarak Nazi döneminde dünyayı sarıp sarmalayan “sürüngenler” olarak resmedilmişler, karikatürleştirilmişlerdir. Komplo kurgusunun düşman ontolojisine uygun olarak “sürüngen”, aynı zamanda nihai kötüye, yani Lucifer’e gön­derme yapar. Burada Icke konusunda masumiyetin kaybolduğu noktaya yaklaşırız. Nitekim yaptığı işi bir anlamda çok “akıllıca” ve “başını belaya sokmayacak” bir şekilde yaptığı için İngiltere’de­ki Combat 18 gibi neo-Nazi örgütlerinin övgüsünü kazanır. Aynı şe­kilde Icke, konuya girmese bile, soykırım inkârcılarından da pek uzak dur(a)mamaktadır (Offley, 2000). Açıkça ırkçılık yapmasa bile içinden konuştuğu söylem faşizme kaymaya yatkın bir zeminde durduğu sinyalini vermektedir.

“Kendini aşma”, “ruhani yolculuk”, “içine dönerek kendini bulma”, “hakikate veya nirvanaya ulaşma”, “inisiasyon” popüler New Age söyleminin kullandığı yaygın kalıplardan bazıları. Bu söy­lem belirgin sınırlarla ayrılmış bir orası/burası, içerisi/dışarısı ve gerçek/sahte karşıtlığına dayanıyor. Sıklıkla yüzeysel olanla aşkın (trancendental) olan arasında keskin bir ayrım yapıldığını görüyo­ruz. “Öbür” tarafa geçebilmek için de spiritüel/bireysel bir bilgi, çaba ve bilinç gerekiyor. Aynı şekilde komplo mantığına göre de çevremizde gördüklerimizi, sıradan olayları aslında göründükleri gibi zannetme, oldukları gibi sanma yanılgısına düşeriz. Hâlbuki hakikat o kadar rahat ulaşılamayacak kadar saklıdır, maskelerimiz­den kurtulmak gerekmektedir. Birçok insan bu “bilgiye” ulaşmak­tan acizdir. Her ne kadar komplo teorisini dillendiren kişi bunu ba­şarmış gözükse de bu o kadar kolay bir iş değildir. Hakikat, derin ve gizli olmasına rağmen aslında keskin ve basittir de. Çoğu zaman belgelerle, bir resimle, bir isimle, bir şifreyle, bir alıntıyla, bir cüm­leyle veya bir veriyle açığa çıkartılabilir. Ayrıcalıklı, ezoterik ve ob­jektif bir bilgi söz konusudur. Çok-nedenli bir olguyu, çok-yönlü bir analizle ortaya çıkarma çabasından söz edilemez. Anlamak (verstehen), hermönetik anlamda yorumlamak filan da söz konusu olamaz. Bunların yerine dünyayı saran o girift ve karanlık ağın, o ağır ve puslu komplo havasının arkasında kaçışa yönelik (escapist) bir “hafiflik” söz konusudur. Bu dünyadan, gerçek insanlardan ve hakikate ulaşmayı gerektirecek insani çabadan bir kaçış. Kaçışın ol­duğu yerde gerçeklik tektir, keşfedilivermeyi bekler, bazen metin­lerin içinde, bazen olayların arasında, bazen de şifrelerin ardında. Özellikle günlük hayat ve popüler kültür söz konusu olduğunda, söylemin akışkan yapısı her zaman ideolojik bir bütünlük ve tutar­lılığa izin vermez.

Komplo teorilerinin söylemsel yapısı, faşizmin senkrektik doğasıyla ilişkiye girip, günümüzde son derece değişik formlar alarak yoluna devam edebilir. Benzer şekilde faşizan etki­lere bir hayli açık komplo kurgusu, yeni bir New Age[19] havuzundan aynı mantıkla beslenmekte ve ortaya çok daha “renkli” ve yeni dö­nemin ruhuna (zeitgeist) uygun bir karışım çıkmaktadır.

Kaynakça
Allison, Graham T. (1971). Essence of Decision: Explaining the Cuban Missile Crisis. Boston: Little Brown.
Arendt, Hannah (2003). “Total Domination.” The Portable Hannah Arendt. Peter Baehr (der.) içinde. New York: Penguin. 119-145.
Batmaz, Veysel ve Cahit Batmaz (2007). Atlantis’in Dili Türkçe. İstanbul: Salyangoz.
Bauman, Zygmunt (2007). Modernite ve Holokaust. Çev., Süha Sertabiboğlu. İstanbul: Versus.
Belge, Murat (2006). Milliyetçilik: Linç Kültürünün Tarihsel Kökeni. İstanbul: Agora.
Berlet, Chip (2004). “Debunking Conspiracy Theories: An Interview with Chip Berlet.” David Barsamian (interview by.). Z Magazine 17(9) (September). http://www.zcommunications.org/zmag/viewArticle/13597. Erişim tarihi: 12.12.2008.
Bilbilik, Erol (2002). Dünyayı Yöneten Gizli Örgütler: CFR-Bilderberg-Trilateral. İstanbul: Kaynak.
Bora, Tanıl (2007). “Tanıl Bora ile Söyleşi.” Cem Erciyes (söyleşi). Radikal. 2 Şubat 2007.
Bozarslan, Hamit (2004). “’Komplo Teorileri’ Üzerine Tartışmalara Bir Katkı.” Birikim 183: 19-24.
Castillon, Juan C. (2007). Dünyanın Efendileri: Bir Komplo Teorileri Tarihi. Çev., Sakıp Murat Yalçın. İstanbul: Koridor.
Chomsky, Noam (1995). “Conversations with Noam Chomsky.” Michael Albert (interview by.). Z Magazine (October). http://www.zmag.org/ZMag/articles/oct95chomsky.htm. Erişim tarihi: 12.5.2007.
Çelakıl, Ömer (2002). Kur’an-ı Kerim’in Şifresi. İstanbul: Sınır Ötesi.
Daly, Steven ve Nathaniel Wice (1995). Alt.culture: An A-Z of the 90s. London: Guardian Books.
Dikbaş, Yılmaz (2002). Gönüllü Devşirmeler. İstanbul: Toplumsal Dönüşüm Yayınları.
Eco, Umberto (1992). Foucault Sarkacı. Çev., Şaban Karadeniz. İstanbul: Can.
Eco, Umberto (1995). “Ur-Fascism.” The New York Review of Books 22: 1-9.
Fırat, Gökçe (2007). İstila: Kürt Sorununda Gizlenen Gerçekler ve Kürt İstilası. İstanbul: İleri.
Gee, James Paul (2005). Discourse Analysis: Theory and Method. London: Routledge.
Goebbels, Joseph (1999). “Knowledge and Propaganda.” German Propaganda Archive. http://www.calvin.edu/academic/cas/gpa/goeb54.htm/. Erişim tarihi: 6.10.2007.
Gündoğdu, Aydın (2003). Kuranın Şifresi: Sistemi ve Mukattaa Harflerinin Çözümü.İstanbul: Ozan.
Hanioğlu, Şükrü (2006). “Komplo Kuramları ve İç Düşmanlar.” Zaman. 21 Eylül 2006.
Hepkon, Haluk (2007). Komplo Teorileri Tarihi. İstanbul: Kaynak.
Hür, Ayşe (2005). “Kavgam ve Siyon Protokolleri.” Radikal 2. 13 Mart 2005.
Icke, David (2001). Secret Rulers of the World: The Lizards and the Jews. Jon Ronson (director). TV Documentary. Channel 4. April.
Icke, David (2006). David Icke: Was He Right?. Norman Hull (director). TV Documentary. Channel 5. December 26.
Işık, Nuran Erol (2006). “Milliyetçilik, Popüler Kültür ve Kurtlar Vadisi.” Doğu Batı 38: 227-247.
Jaworski, Adam ve Nikolas Coupland (2006). “Introduction: Perspectives on Discourse Analysis.” The Discourse Reader. Jaworski ve Coupland (der.) içinde. London: Routledge. 1-38.
Kavcar, Neval (2007). Sivil İhanet: Anadolu’dan Türk Mührü Siliniyor. İstanbul: Kabara.
Kaynak, Mahir (2006). Yeni Dünya Düzeni. İstanbul: Profil.
Kuzu, Ali (2006). Atatürk’ü Kimler Öldürdü?. İstanbul: Bilge Karaca Yayınları.
Küçük, Yalçın (2006). İsimlerin İbranileştirilmesi. İstanbul: Salyangoz.Levin, Marc (2004). Protocols of Zion: Some Lies Never Die. Marc Levin (director). Elephant Films.
Levin, Marc (2005). “Blog #6.” Protocols of Zion. http://thinkfilm.blogs.com/protocols_of_zion/. Erişim tarihi: 7.10.2007.
Macit, Nadim (2006). Küresel Güç Politikaları: Türkiye ve İslam. Ankara: Fark.
McDonald, Lee Cameron (1968). Western Political Theory: Part 3. San Diego: HBJ Publishers.
McNamara, Robert S. (2003). The Fog of War. Errol Morris (director). Sony Pictures.
Mercan, Şeref (2005). İlluminati: Piramitte Sona Doğru. İstanbul: Nokta.
Meydan, Sinan (2006). Atatürk ve Kayıp Kıta Mu. İstanbul: Truva.
Meydan, Sinan (2008). Köken: Atatürk ve Kayıp Kıta Mu 2. İstanbul: İnkılap.
Michel, A.G. (2007). Mason Diktatörlüğü. Çev., Ataman Güneş. İstanbul: Karma.
Moskovici, Serge (1996). “Yabancı Parmağı: Komplo Zihniyeti.” Çev., Hacer Harlak.Birikim 90: 45-59.
Nilus, Sergey (2005). Siyon Liderlerinin Protokolleri. Çev., Naim Erdoğan. İstanbul: Nokta.
Offley, Will (2000). “David Icke and the Politics of Madness Where the New Age Meets the Third Reich.” PublicEye 29.
http://www.publiceye.org/icke/IckeBackgrounder.htm/. Erişim tarihi: 11.11.2007.
Özakıncı, Cengiz (2007). İblisin Kıblesi / United States of İrtica. İstanbul: Otopsi.
Özoğlu, Ali (2006). Şifre Çözüldü, Masonlar’dan Türkiye’ye Kanlı Hediye: ASALA PKK. İstanbul: Toplumsal Dönüşüm Yayınları.
Pipes, Daniel (1997). Conspiracy: How the Paranoid Style Flourishes and Where It Comes From. New York: Simon & Schuster.
Poyraz, Ergün (2007). Musa’nın Çocukları: Tayyip ve Emine. İstanbul: Togan.Rai, Milan (1995). Chomsky’s Politics. London: Verso.
Reich, Wilhelm (2007). Dinle Küçük Adam. Çev., Şemsa Yeğin. İstanbul: Payel.
Sabine, George H. ve Thomas L. Thorson (1973). A History of Political Theory. Hinsdale: Dryden Press.
Sayın, Ümit (2007). Dünyayı Yöneten Gizli Güçler. İstanbul: Neden.
Sevinç, Necdet (2007). Pontus’ta Hesaplaşma. Ankara: Bilgi.
Shalom, Stephen R. ve Michael Albert (2002). “Conspiracies or Institutions? 9-11 and Beyond.” Z Magazine 15(7) (July/August).
http://www.zcommunications.org/zmag/viewArticle/13107. Erişim tarihi: 12.12.2008
Tanyu, Hikmet (2005). Tarih Boyunca Yahudiler ve Türkler. Ankara: Elips.
Türk, Hakan (2004). Büyük Oyun: Türkiye Üzerine Oynanan Oyunlar. İstanbul: Akademi Yayıncılık.
Van Dijk, Teun A. (1995). “Discourse Analysis as Ideology Analysis.” Language and Peace.
C. Schaffner ve A. Wenden (der.) içinde. Aldershot: Dartmouth Publishing. 17-33.
Yalçın, Soner (2004). Efendi: Beyaz Türklerin Büyük Sırrı. İstanbul: Doğan Kitapçılık.
Yiğenoğlu, Çetin (2007). Üç Bin Yıllık Kavga: Ermeniler Ne İstiyor?. İstanbul: Cumhuriyet.
Yörük, Zafer (2002). “Politik Psişe Olarak Türk Kimliği.” Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce: Milliyetçilik Cilt 4. Tanıl Bora (der.) içinde. İstanbul: İletişim. 309-324.
Yunak, Yılmaz (2004). Kurandaki UFO. İstanbul: Arıtan.
Zizek, Slavoj (2006). Interrogating the Past. New York: Continuum.

DİPNOTLAR

 


[1]Gee sadece konuşulanları kapsayan küçük harfle yazılan söylem ile konuşmanın dışında kalanların da dâhil edildiği büyük harfle yazılan Söylemi ayırmak gereğini vurgular (2005: 20-21).

[2]Van Dijk’in deyimiyle retoriksel bağlamda abartı (hyperbole), tekrar (repetition), küçültme (mitigation), ironi gibi araçların kullanılması veya belli metaforlara başvurulması toplumsal inanışlarla olduğu kadar derinde yatan modellerle de yakından ilintilidir (29).

[3] New Age‘i en iyi açıklayan kavramlardan biri “ruhani aydınlanma”dır. “Kristal küreler, kendi kendine yardım kitapları, kadın tanrıçalara tapma, ilkelliğe geri çekilme ve dişil sezgi” gibi unsurlar kullanılır. New Age ismi dünyaya barışın egemen olduğu bir astrolojik dönemden, Su Çağı’ndan (Age of Aquarius) gelmektedir (Daly ve Vice, 1995: 158).

[4] Söylem hem metinlerle hem de toplumsal pratiklerle ilgili olduğundan (ki bazılarına göre ikisi arasında bir fark yoktur), söylem analizi disiplinler arası bir yaklaşımı gerektirmektedir (Jaworski ve Coupland, 2006: 1-6). Bu yaklaşım sayesinde komplo zihniyeti, faşizm ve New Age arasında kurulan söylemsel bağ daha iyi anlaşılabilir.

[5]27 yaşındaki cicero’nun bir hukukçu olarak önünün açıldığı ve ününün iyice yayıldığı, sextus roscius’un savunmasını üstlendiği davanın anahtar sorusudur cui bono? latince bir deyim olup “kim karlı çıktı?” veya “kimin yararına?” anlamına gelmektedir.

Roma hukuku’nda cinayetleri çözmekte kullanılan ve bugün de geçerliliği olan en temel sorudur. cinayetin kimin yararına olduğu, kime fayda sağlayacağı sorgulandığında, elde edilecek cevaplar katilin uşak mı yoksa eski sevgili mi olduğunu öğrenmemizde önemli bir rol oynayacaktır…

cicero, müvekkili olan ve babasını öldürüp mallarına sahip olmakla itham edilen sextus roscius’un suçsuzluğunu bu yolla ispatlayarak Roma’daki bir devlet-mafya-siyaset üçgenini de açığa çıkarır; bütün deliller sextus’un aleyhinedir, ayrıca davadaki savcı ise Roma’nın en ünlü savcısı olan erucius’tur. üstelik kuzeni de aleyhine şahitlik yapmaktadır, öldürülen babasının çiftliklerine ise chrysogonous (okunuşu:krisogonus) adındaki Roma’nın en güçlü isimlerinden biri olan, iç savaştan sonra pek çok kişiyi öldürmüş eski bir yunan köle el koymuştur.

Roma Hukuku’nda babasını öldürmenin cezası ise şudur; katil, derisi yüzülene kadar kırbaçlanır, ardından deri bir torbaya bir yılan, bir köpek ve bir maymunla beraber konulup torbanın ağzı dikildikten sonra da Tiber Nehri’ne atılırdı. yani, anlayacağınız sektus’un başı fena halde belaydaydı.

sektus’un babasının 13 adet çiftliği vardı ve tek varis kendisiydi lakin banasını öldürmekten tutuklandıktan sonra çiftliklerin 10 tanesini chrysogonous diğer 3 tanesini ise kuzeni capito aldı, daha doğrusu capito’ya chrysogonous verdi. cui bono? Sorusu sorulduğunda, bu işten chrysogonous ve işbirlikçi kuzen capito karlı çıkıyordu, zararlı çıkan tek kişi ise sextus’tu ve bu cicero’nun gözünden kaçmamıştı. geriye kalan iki önemli unsur vardı, chrysogonous o mallara nasıl el koymuştu ve neden 3 çiftliği capito’ya vermişti?

Eski Roma’da seçilmişler listesi denen bir liste vardı. Bu listeye, muhalifler, iç çekişme sırasında iktidar mücadelesinden yenik ayrılanlar ve kazananla uzlaşmaya niyeti olmayan ya da iktidar için tehlikeli bulunan isimler girerdi… işte sextus’un babası da bu listeye eklenmişti ama bu listeye eklenmesi için hiçbir sebep yoktu. “cui bono” diye diye chrysogonous’tan iyice kıllanan cicero, seçilmişler Listesi’ni Roma arşivine gizlice girerek inceledi ve o listeye cinayetten sonra eklendiğini gördü, bu belgeyi de mahkeme jürisine sundu, tabi sunmadan önce de öldürülmek istendi ama kurtuldu. olay şuydu; chrysogonous, sektus’un babasının çiftliklerine göz koymuştu, bunun için de capito’yu amcasını öldürmeye azmettirdi ve sus payı olarak da 3 tane çiftliği ona verdi, cinayeti ise capito’nun yalancı şahitler kahvesinden iki arkadaşının ihtamıyla birlikte sextus’a yıktılar. oysa akıl edemedikleri birşey vardı, tek varis olan sextus neden babasını miras için öldürsündü?

Mahkeme jürilerinden çoğunluk ne derse o olurdu. jüri üyeleri kararlarını bir tabletin üzerine a veya c harflerini yazarak bildirirlerdi. a: apsolbo yani suçsuz demekti c: condeimo yani suçlu anlamına geliyordu. mahkeme sonunda oybirliği ile tabletlerin üzerine a yazıldı yani sextus suçsuz bulundu… Savcı Erucius, iddianamesinde ve savlarında yanılmıştı, bunun bedeli ise latincede iftiracı anlamına gelen Calumniater’ın baş harfi olan c harfinin alnına kızgın damga ile vurulmasıydı.

Mahkeme sonunda hayırsız Kuzen Capito cinayetten suçlu bulundu, cicero’un namı ve cesareti iyiden iyiye yayılmaya başladı, kontrgerilla Chrysogonous’a ise hiçbir şey olmadı, Meksika sınırını geçerek durumdan yırttı. Savcı Erucius ise alnına yemesi gereken kızgın damgayı yemediği gibi görevine de devam etti.

[6]McNamara Soğuk Savaş döneminden ders çıkartarak rasyonalitenin bizi kurtaramayacağını anlatır. Bu duruma 1962 Küba Füze Krizi iyi bir örnektir. McNamara “nükleer savaşın çıkışını engelleyen sadece şanstı” der. “Hepimiz rasyonel bireylerdik. Kennedy rasyoneldi, Khrushchev rasyoneldi, Castro rasyoneldi. Rasyonel bireyler kendi toplumlarının nihai yok oluşuna neden olmak üzereydiler. Bu tehlike bugün de devam ediyor.”

[7]Bu yapıyı tarihsel olarak modern devletin doğuşuna, “araçsal akla”, Weber’in “demir bir kafes” olarak tanımladığı bürokrasinin çıkışına götürebiliriz. Bauman (2007) bu modern iradenin Nazi Dönemi Almanyası’nda da etkili olduğunu belirtir. Holokaust Hitler’in kişisel özellikleri veya Nazi ideolojisinin “çarpık”, anti-modern, ideolojik eğilimlerinden ziyade, “istatistik”, “sayım”, “hesap”, “mühendislik”, “kontrol” gibi unsurlarla iktidarını oturtmaya ve “efektif” olmaya çalışan modern/bürokratik yapının bir nevi kendine has (idiosyncratic) sonucu olarak ortaya çıkar.

[8]11 Eylül komplosuna dönecek olursak, kim bilir belki olaydan bir hafta ya da bir ay ya da bir yıl önce kulelerden birinde çalışan bir Arap şirketi ya da işadamları da kuleyi terk etmiştir. Sevinen insanlar geçerli bir kriterse, sevinen beş Arap bulmak da sorun olmayacaktır. Aynı formülü belki İngilizler içinde çalıştırabiliriz, Ruslar ya da Çinliler için de. Bu tarz bir komplo mantığıyla, 11 Eylül’ün herhangi bir ülkenin çıkarına hizmet ettiği “kanıtlanabilir”.

[9]Shalom ve Albert’a göre (2002) komplo zihniyeti iddiayı yanlışlayacak aksi bir kanıtı “uydurulmuş” olarak niteleme eğimi gösterir. Bulunan bu aksi kanıtın doğru olduğuna dair başka bir kanıt bulunursa, o da “uydurulmuştur”.

[10]Komplo kitaplarında kullanılan bu ifade tekniğini, yani telaffuz edecekmiş gibi yapmak, telaffuz etmemek, başka bir konuya geçmek, “geçelim” diyerek cümleyi bağlamak, sessiz kalmak gibi yöntemlerden bazılarını mesela Türkiye’de Efendi adlı kitapta görebiliriz (Yalçın, 2004).

[11]Castillon’a göre komplo teorileri şeytanın olmadığı ülkelerde görülmüyorlar. “Kötülüğün bir irade ürünü olduğunun, bu dünyada yapılanların ölümün ötesinde ödüllendirileceğinin ya da cezalandırılacağının düşünüldüğü, tabii bunun sonucu olarak şeytanın var olduğu ülkelerde ortaya çıkıyorlar” (371).

[12]Linç kültürünün son yıllarda Türkiye’deki tezahürü hakkında bakınız Belge (2006: 1-6). Ayrıca milliyetçilik ve komplocu bakış açısının popüler kültür metinlerine etkisi hakkında bakınız Işık (2006).

[13]Bu bağlamda Türkiye’de zaman zaman çok-satan listesine giren zenofobik eğilimli kitaplarda bir artış var gibi gözükmektedir. Bakınız Fırat (2007), Kavcar (2007), Küçük (2006), Sevinç (2007), Yiğenoğlu (2007).

[14]Umberto Eco’nun eseri Foucault Sarkacında inanıyormuş gibi yapmakla, gerçekten inanmak arasındaki ince çizgiye vurgu yapılır. “[Casuslar] düşmanın gizli servislerine sızarlar, onun gibi düşünmeye alışırlar; sağ kalırlarsa bunu başardıkları içindir. Bir süre sonra karşı tarafa geçerler; artık onlardan olmuşlardır çünkü” (1992: 451).

[15]Çeşitli şekillere bürünebilen karşıtlıklar silsilesi çoğu zaman tahmin edilemeyen, şaşırtan, düşünülmeyen formlarda tezahür eder. Örneğin “Hristiyan inancına karşı okkült kökleri olan dünya sosyalist diktatörlüğü” (Pipes, 1997: 10-14).

[16]Eco’ya göre nerede parlementonun sınırlanması ve siyasetçilere olan güvensizlik gündemdeyse, orada kök- faşizmin kokusu hissedilir (1995).

[17] Vurgu Meydan’a aittir.

[18]The greatest form of control is when you think you are free.”

[19]Komplo teorilerindeki New Age unsurlar Türkiye’de de bazı komplocu kitapların konusu olmuştur. Bakınız Meydan (2006), Batmaz ve Batmaz (2007), Gündoğdu (2003).

 

YANSIMA TEORİSİNDEN GELECEK TÜRKİYE’Sİ


Önceden Görenler İçin

Düşünce ve gerçeklik arasındaki ilişkileri, birbirine bağlı ve zıt yönlü iki işlevle çözümleyebiliriz. Yansıma kavramına nasıl varmış ol­duğumu bu şekilde açıklayabilirim.

Yansımayı açıklamak ve netleştirmek için büyük güçlüklerle karşılaşırız. Düşünce ve gerçeklik arasındaki ayrım. Oysa demek istediğimiz şey, düşüncenin realitenin bir parçası olduğuydu. Kendimizi, düşüncelerin ve olayların akışının iki yönlü bağlılığı hakkında söz ederken bulabiliriz. Daha sonra yerini çeşitli düşüncelerin arasındaki iki yanlı bağlantıya bırakalım. Bu bağlantıyı hesaba kattığımızda, kendimizi gerçeğin objektif ve sübjektif görünüşleri arasındaki farkı ayırt etme zorunluluğu altında buluruz. İlki, objektif görünüş ve olayların akışına, İkincisi ise diğerlerin düşüncelerine gidiyoruz. Bir tek objektif görünüş vardır ancak ötekilerin oldukça birçok sübjektif görünüşleri de vardır. Ötekiler arasında yaşanan doğrudan ilişkilerdeki yansıma, hareketler arasın­daki kavrayış ve olayların yansımasından daha fazladır çünkü olay­ların çözülmesi daha uzun bir süre alır.

Objektif ve sübjektif görünüşler arasındaki farkı bir kez ayırt ettiğimizde, yansıma işlevi ve yansıma söylemini de ayırt etmemiz gerekir. Yansıma söylemi, doğrudan insanlar arası ilişkiler alanına aittir ve bu ilişkiler, olayların akış çizgisinden daha yansımalıdır.

Objektif görünüm hakkında şöyle bir söylem düşünün: “Yağ­mur yağıyor.”Bu ya doğrudur, ya da yanlıştır fakat yansımalı de­ğildir. Ancak şöyle bir söylem alalım: “Sen benim düşmanımsın.” Bu doğru veya yanlış olabilir, senin ona karşı nasıl tepki verdiğine bağlıdır. İşte bu yansımalıdır. Yansımalı söylemleri, kendi önerisine dayanan söylemler temsil eder. Fakat belirsizlik özneldir, anlamla­ra göre değil, etkisine göre yansırlar. En meşhur kendisine dayalı söylem, yalancılık paradoksudur. “Giritliler daima yalan söyler” der Epimenides. Eğer bu söylem doğru ise, Giritli filozof yalan söyle­miyor demektir ve bu nedenle söylem yanlıştır. Tereddüt, söylemin mevcut etkisini yok eder. Tam tersine, “Sen benim düşmanımsın” sözünde, söylemin doğruluk değeri, sizin karşı tepkinize bağlıdır.

Yansımalı işlevler olayında belirsizlik, bir durumun objektif ve sübjektif görünüşleri arasına giren bir iletişim eksikliği ile meydana gelir. Bir durum, yansımalı olabilir hatta bilinç ve yarar işlevleri, ayrı ayrı veya aynı anda işlese bile. Sonra, süreç belli bir zaman süresi içinde gelişir fakat ötekilerin düşüncesi ve gerçek olay­lar, işlemin sonunda, tıpkı başındaki gibi kaldığı sürece yansımalı sayılır ve katılımcıların bazı kavram yanılgıları ve yanlış yorumları nedeniyle, olayların akışına, özgün bir belirlenemezlik unsuru giriş yapar. Bu da durumu bilimsel yasalar temelinde tahmin edilemez kılar.

Yansıma, en iyi şekilde finansal piyasalarda gösterilip etüt edi­lebilir çünkü finansal piyasaların bu tür yasalarla yönetilmekte ol­duğu sanılmaktadır. Diğer alanlarda bilim daha az gelişmiştir. Hatta finansal piyasalarda bile yansıma işleyişi duraklamalar gösterir. Te­mel piyasalar günden güne belirli bir istatistiksel kuralı izliyor gibi görünür fakat ara sıra bu kurallar ihlal edilir. Bu yüzden tek düze, kestirilebilir günlük olayları önceden haber verebilirken yansıma iş­levini veremeyiz. Yansıma işlevinde yansımalar büyük bir farklılık taşır çünkü tarihin gidişini değiştirirler. Bu düşünceler beni, tarihsel gelişimlerin her günkü olaylardan, yansımayla ayrıldığı şeklinde bir tartışmaya götürdü. Fakat bu kanıtlar yanlıştır. Deprem gibi yansı­malı olmayan birçok tarihi olay vardır. Monoton olaylarla, yansı­malı olaylar arasındaki fark totolojik gereksiz tekrarlara dönebilir: Yansımanın gelişimi, objektif ya da sübjektif gerçeğin ayrı görünüş­lerinde belirgin olarak değişmemiştir.

Şimdi, bilinç bilim ve dil çalışmalarındaki bazı gelişmeler, yan­sıma kavramına bazı boyutlar getirmiştir. Yansıma sadece iki işlevle ayırt edilir: bilinç ve yararlanma. Bu gerçekten kaba bir sınıflan­dırma olup son yıllardaki beyin ve dil işlev araştırmaları, çok daha ince ayrıntılı çözümlemelere ulaşmayı mümkün kılmıştır. Bununla beraber, kavram kendi anlamını kaybetmemiştir. Filozoflar ve bilim adamlarının, dünyaya bakarken yaptıkları gibi, en ufak bir çarpıt­mayı tespit edebilecek hassaslıktadır.Onların öncelikli ilgisi, bilinç işlevidir; dahası, yararlanma işlevi karışarak bilinç işlevinin tam olmasına zarar verir. Bu yüzden, onu görmezden gelir veya ister istemez incelemekten vazgeçerler. Bunun en iyi örneği ekonomi teorisinde mevcuttur. Tam rekabet teorisi, yetkin bilgi varsayımı üze­rine kurulmuştur. Varsayımın çürük olduğu ispatlandığı zaman, eko­nomistler kendi inşa ettikleri yapıyı, yansımanın kötü etkilerinden korumak için daha yararsız çarpıtmalara doğru gittiler. Bu, yetkin bilgi varsayımının gerçekle benzerliği olmayan, yapay inanç, akılcı beklentiler teorisine nasıl dönmüş olduğunu gösterir.

İNSANİ BELİRSİZLİK İLKESİ

Yansımanın ayırıcı çizgileri, ötekilerin düşüncelerinde yer – alan, bir belirsizlik unsuruna ve içinde yer aldıkları ortam içinde bir belirlenemezlik unsurunun var oluşuna giriştir. Yansıma, Wemer Heisenberg’in Kuantum fiziğindeki belirsizlik ilkesine benzer fakat önemli bir fark vardır: Kuantum fiziği, katılımcıların düşünceleri ile değil, maddi kavramlarla uğraşır. Heisenberg’in bulduğu belirsizlik ilkesi, kuantum parçacıklarının davranışı ile veya bir yota dalgasıyla değişmez fakat yansımanın tanınması, değişebilen insan davranışla­rıyla olabilir. Böylece belirsizlik, yansıma etkisi ile birleşerek katı­lımcıların yanı sıra insanları yöneten evrensel geçerli yasaları ara­yan sosyal bilimcileri de etkiler. Bu ilave belirsizlik elemanı, insani belirsizlik ilkesi olarak tanımlanabilir ve sosyal bilimlerin işlerini karıştırır.

ABD’DE KONUT BALONU [ndan Türkiye’ye Dersler]

2000’de tavan yapan teknoloji balonunun kötü sonuçlan ve 11 Eylül 2001 terörist saldırısının ardından Federal Reserve, federal fon oranlarını yüzde 1 oranında indirdi ve 2004 Haziranına kadar bu seviyede tuttu. Bu durum Amerika’da konut balonunun gelişmesine izin verdi. Benzer balonlar, özellikle İngiltere, İspanya ve Avust­ralya gibi dünyanın diğer kısımlarında da görülebilirdi. Amerika’da gerçekleşen konut balonunun diğerlerinden farklı olmasının nede­ni, global ekonomi ve uluslararası finans sistemi açısından önemi ve hacmidir.Konut piyasası İspanya’da, Amerika’dan önce daraldı fakat ülkeye olan etkisi dışında dikkat çekmeden son buldu.Tam tersine, Amerikan ipotek güvencesi başta Alman kurumsal hak sa­hipleri olmak üzere bazı Avrupalı hak sahipleriyle Amerikalılardan çok daha güçlü bir şekilde tüm dünyaya yayılmıştı.

Tek başına ele alındığında Amerikan konut balonu, dalgalan­ma modelim için anlattıklarımı aynen izlemiştir. Geçerli bir trend eğilimi vardı -borç verme standartlarının her zamankinden daha saldırgan biçimde gevşemesi ve borç oran farklarını değerlendirme rasyosu – ve teminat senetlerinin değerinin borç verme istekliliğini etkilemediği inancıyla desteklenmişti. Bunlar, özellikle de emlak alanında, geçmişteki balonları ateşleyen, en yaygın yanlış kavram­lardır. Bu dersin hâlâ öğrenilmiş olamaması ne kadar şaşırtıcıdır.

Balonun büyümesi, yavaş başladı, birkaç yıl sürdü ve faiz oranlan yükselme­ye başladığı zaman aniden geri de dönmedi çünkü spekülatif talep, yardım ve şimdiye kadar daha saldırgan borç verme uygulamalarına ve her zamankinden daha sofistike, ipotek güvence yöntemlerine dayanmıştı.Sonunda 2007 baharında alt piyasa sorunları, New Century Financial Corporation’ı iflasa götürdü ve bunu izleyen alacaka­ranlık döneminde konut fiyatları düştü fakat insanlar oyunun bittiği­ni anlayamadı. Citibank’ın genel müdürü Chuk Prince, raporunda, “Müzik durduğunda, likidite anlamında her şey karmaşıklaşacaktı fakat müzik çaldığı sürece, kalkıp dans etmelisiniz. Biz hâlâ dans ediyoruz,”demişti.[] Sonunda Ağustos 2007’de kesişme noktasına ulaşıldı, bir piyasadan diğerine bulaşarak yayılan felaket bir ivme hızı ile aşağı doğru şiddetli bir inişe geçti. Bu 1997’de çıkan, bir ülke peşinden diğerini vurup deviren, piyasa krizi yıkım topunu ha­tırlatıyordu. Öyle olsa bile, hisse senetleri borsası Ağustos 2007’den o yılın Ekim ayma kadar toparlandı. Bu hareket, benim modelim tarafından beklenmemişti. Model, kısa ve keskin bir çöküş ve bunu izleyen yavaş ve zahmetli bir denge şartlarına dönüşü çağrıştırı­yordu. Bu olayda, Ağustos 2007’de ve diğeri Ocak 2008’de eksik bırakılmıştık vardı. Her bir olayda Federal Reserve müdahale etti ve federal fon oranlarını indirdi ve borsa-hisse senetleri piyasası, Federal Reserve’in geçmişte yaptığı gibi, finansal krizin sonuçla­rından ekonomiyi koruyacağı inancım besleyerek cesaret aldı. Bu inancın yanlış olarak yerleştiğini düşündüm. Federal Reserve, bunu aşırı yapması gerçeği yüzünden, kendisinin ekonomiyi koruma ye­teneğini sınırlandırmıştır. Benim görüşüme göre, bu finansal kriz, yakın tarihlerde meydana gelen diğer krizlere benzemiyor.

BAZI POLİTİK TAVSİYELER

Kesin politik tavsiyelerde bulunmak çeşitli nedenlerden dola­yı erken yapılmış bir hareket olacaktır. Birincisi, ben konuyu ciddi olarak değerlendirmek için piyasanın fazla içerisindeyiz. Şu anda gözlerimizin önüne serilen durum tamamen bizi içine çeken bir du­rumdur ve de benim risk altında birçok şeyimiz var. Daha tarafsız bir şekilde düşünebilmek için, kendimi piyasadan uzaklaştırmamız gerekecektir. İkinci olarak, mevcut yönetimden fazla bir şey bekle­memeliyiz.. Yeni büyük girişimler yeni başkanı beklemek durumundadır ve ancak Demokrat bir başkandan işlerin gidişini değiştirip ulusu yeni bir yöne yönlendirmesi beklenebilir. Üçüncü olarak, durum çok ciddidir ve yeni politik girişimler derinlemesine tartışılmalıdır. Ben mevcut düşüncemi kesin sonuçlardan çok tartışma konulan olarak ifade edeceğim.

Açıkça, serbest bırakılmış ve yerinden oynatılmış bir finansal endüstri, ekonomiye büyük zarar verir.Kontrol altına alınması ge­rekir. Kredi oluşturulması doğası gereği yansımalı bir süreçtir.Aşı­rılıkları engellemek için düzene koyulması gerekir. Ancak, düzenle­yicilerin sadece insan değil, aynı zamanda bürokrat olduklarını da hatırlamalıyız. Kuralları abartmak ekonomik faaliyetleri çok ciddi şekilde sekteye uğratabilir.

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki şartlara geri dönmek büyük bir hata olur. Kredi elverişliliği sadece üretkenliği değil, aynı za­manda esnekliği ve yenilikçiliği de besler. İlle de kredi yaratılmaya uğraşılmamalıdır. Dünya belirsizliklerle dolu ve piyasalar değişen koşullara bürokratlardan çok daha iyi uyum sağlarlar. Aynı zamanda, piyasaların değişen koşullara sadece pasif olarak uyum sağlamadıklarını ve aktif olarak olayların şekillenmesinde de katkıları bulundu­ğunu fark etmeliyiz. Esnekliklerini çok değerli kılan değişkenlik ve belirsizlikleri de yaratabilirler. Makro ekonomik politikalar formüle edilirken bu da göz önüne alınmalıdır. Piyasalara, ekonomik istikra­rın sağlanmasına uygun mümkün olan en büyük boyut verilmelidir.

Büyük ölçüde, finansal piyasalardaki aşırılıklar kural koyan­ların gerekli kontrolü doğru yapmamasından kaynaklanır. Piyasaya yeni sürülen bazı finansal enstrümanlar ve metotlar yanlış dayanak­lara bağlanmıştı. Bunların sürdürülemez oldukları görülmüştür ve dolayısıyla terk edilmek zorunda kalınmıştır. Ancak diğerleri ya­yılmayı veya risklere karşı önlem alınmasını sağladıkları için elde tutulmalıdırlar. Kural koyucular son yenilikleri daha iyi anlamalı ve tam olarak anlamadıkları uygulamalara izin vermemelidirler.Risk yönetiminin katılımcılara bırakılabileceği fikri doğrudan sapma­dır. Kural koyucu otorite tarafından yönetilmesi gereken sistematik riskler vardır. Bunu yapabilmek için yeterli bilgiye sahip olmalıdır­lar. Yatırım fonları, bağımsız sermaye fonları ve diğer düzenlemeye tabi olmayan kuruluşlar da masraflı ve de külfetli olsa da bu bilgiyi temin etmelidirler. Maliyetler, bir çöküşün maliyetiyle karşılaştırıl­dığında önemini yitirmektedir. Manevi zarar çok büyük bir problemi içermektedir ama çözülebilir. Finansal sistem tehlikeye girdiğinde, otoritenin müdahale etmesinin gerektiğiyle yüzleşmeliyiz. Hoşlarına gitsin gitmesin, kredi veren kuruluşlar bir otorite tarafından korundukları gerçeğini kabul etmelidirler.Dolayısıyla, bunun için bir fiyat ödemelidirler. Otoriteler, genişleme döneminde daha tetik­te olmalı ve kontrol uygulamalıdırlar. Bu, şüphesiz işin kârlılığını sınırlandıracaktır. İşle uğraşan kişiler bundan hoşlanmayacaklar ve aksi için kulis yapacaklardır ancak kredi oluşturmak kurallara bağlanmış bir iş olmak zorundadır. Bir kurumun kurtarılması için işlerin kontrolden çıkmasına izin veren otoriteler sorumlu tutulmalıdır. Son yıllarda, işler kontrolden çıktı. Finansal endüstrinin çok fazla kârlı olmasına ve çok fazla büyümesine izin verildi.

Mevcut olacak krizden alınacak en büyük ders, mali otoritenin sadece para arzı ile değil, aynı zamanda kredi oluşturulması ile de ilgilen­mesi gerektiğidir.

[Açıklama: Monetarizm iktisadi politika uygulamalarında para arzını önemli bir araç olarak gören bir iktisadi öğretidir. Monetaristler'e göre para arzı hiçbir zaman mal ve hizmet arzından fazla olmamalıdır. Monetaristler’in en ünlülerinden biri Chicago Üniversitesi’nde bir akademisyen olan Milton Friedmandır. Friedman’a gore eğer hükümet ekonomiyi serbest bırakır ve Merkez Bankası para arzını kontrol ederse enflasyon azalır, yeni yatırımlar teşvik edilir, ekonomik gelişme sağlanır ve işsizlik önemli ölçüde azaltılır. Başka bir deyişle para arzı bir ekonomide üretim, istihdam ve işsizlik üzerinde doğrudan etkili olup para politikası araçları içinde en etkili olanıdır. Fakat Friedman son zamanlarda Financial Times gazetesine yaptığı açıklamada fikrini değiştirdiğini, para arzının hedef alınmasının başarılı olmayabileceğini söylemiştir.]

Monetarizm sahte bir doktrindir.Para ve kredi bir arada gitmezler. Mali otoriteler sadece ücret enflasyonu ile değil aynı zamanda bertaraf edilen kâr balonlarıyla da ilgilenmelidirler.Varlık fiyatları sadece paranın elde edilebilirliği ile değil, aynı zamanda borç verme niyetine de bağlıdır. Mali otoriteler sadece para arzını değil, aynı zamanda kredi şartlarını da izlemeli ve göz önüne alma­lıdır. Mali otoritelerden kâr fiyatlarını kontrol etmelerini istemenin onlara çok fazla görev yükleyeceği konusuna itiraz edilecektir. Bu itiraz, mali otoritelerin görevi belirli kuralları mekanik olarak uygulamakla sınırlandırılabilirse geçerli olacaktır. Onların işi bundan çok daha karmaşıktır. Onlar, çıkar fonksiyonlarının uygulanmasın­da bütün hileleri kullanarak çok ince bir beklentileri yönetme oyu­nu ile meşguldürler. Bu bir sanattır ve bilime indirgenemez.Alan Greenspan çıkar fonksiyonlarının büyük bir ustasıydı. Maalesef, o yeteneklerini yanlış etkenin hizmetine verdi ve aşırı bir piyasa fundamentalistiydi.

Hem konut balonu, hem de süper balon çok fazla borç kulla­nımı ile karakterize edilebilir. Bu, bilinen riskleri hesaplayan ama yansımayı görmezden gelen sofistike risk yönetimi ile desteklendi. Kural koruyucular hiçbir şey yapmasalar bile borç kullanımı üzerinde yeniden kontrolü oluşturmalıdırlar. Bu tarz kontrolü geçmişte uygularlardı. Hisse senetleri, etrafından dolanacak çok yol olduğu için büyük ölçüde anlamım kaybetmiş olsa da, hâlâ marj zorunluluklarına tabidir. Konut kredisi tahvilleri-teminatları ve diğer sentetik enstrümanlar, tutucu piyasa döneminde çıkarıldıkları için, hiçbir zaman kontrol altına alınmadı. Borcu kontrol etmek finansal endüstrinin hem boyutunu, hem de kârlılığını azaltacaktır ancak bu toplum çıkarlarının getirisidir.

Kredi krizini rahatlatacak özel bir önlem, bir takas odasının kurulması veya kredi temerrüt takası ile değiştirilmesidir. Kırk beş trilyon dolar değerinde kontratlar ödenmemiş olmakla beraber, kontratın tarafları karşı tarafın kendini yeterince koruyup korumadığını bilmemektedir. Temerrüt gerçekleşirse/gerçekleştiğinde, karşı tarafların bazıları yükümlülüklerini yerine getiremeyebilirler. Bu olasılık piyasanın üzerinde Demokles’in Kılıcı gibi sallanmaktadır. Federal Reserve’in Bear Stems’in iflas etmesine izin vermemesinde bu önemli bir rol oynamış olmalıdır. Tüm mevcut gelecek kontratların verilmesi gereken bir takas odası oluşturmak veya sağlam bir sermaye yapısı veya katı marj zorunlulukları ile değiştirmekle çok şey kazanılır.

Konut balonunun patlamasıyla yaratılan karmaşa karşısında ne yapılabilir?

Alışılmış devresel bunalım karşıtı parasal ve mali politikalar gittikleri yere kadar uygun olmakla birlikte, belirtmiş olduğum nedenlerden dolayı yeteri kadar ileriye gidemezler. İç fiyatların çöküşünü zapt etmek ve beraberinde gelen acıyı hafifletmek için ek önlemler gerekir. Bu iki nedenden dolayı, mümkün olan en çok sayıdaki insanın evlerini korumaları istenir. Bu hem alt gelir grubu konut kredileri için, hem de konut kredisinin değeri konutlarının değerini aşan insanlar için geçerlidir. Onlar, bir desteğe ihtiyacı olan konut balonunun kurbanları olarak değerlendirilebilir. Ancak, onlara rahatlama sağlamak, konut kredileri hacizle uygulanabilme özelliği sayesinde değer kazandığı için çok incedir. Birçok ülkede borç alan­lar şahsi olarak sorumlu olmakla beraber, Amerika’da borç veren­lerin genelde haciz haricinde herhangi bir yaptırımı yoktur.Diğer taraftan icra konut fiyatlarını düşürür ve durgunluğu arttırır. Aynı zamanda ilgili bütün taraflar için yüksek maliyetlidir ve olumsuz­luğun dağılımı etkisi ile sonuçlanır. Bu etkenleri dengelemek için ne yapılabilir? Bu, şu ana kadar tartıştığımız konulardan daha detaylı değerlendirdiğimiz ve kendi vakfım olan Açık Toplum Enstitüsü’nü de dâhil ettiğim bir konu. İşte ilk bulgularım.

Ödenmiş olan 7 milyon alt gelir grubu ev kredisinin yaklaşık yüzde 40’ı önümüzdeki iki sene içerisinde temerrüde düşecektir.Opsiyonlu-ayarlanabilir- oranlı konut kredileri ve oran ayarlaması­na maruz kalan diğer konut kredilerinin temerrüdü de yaklaşık aynı büyüklükte ancak daha uzun bir süre içerisinde olacaktır. Bu, konut fiyatlarının üzerindeki indirici baskıyı koruyacaktır. Fiyatlar, hükü­met müdahalesi ile durdurulmadığı sürece, uzun dönem eğilimin altına düşecektir.

Emlak krizi sonucunda oluşan dertler çok büyük olacaktır. Bazı en kötü talan uygulamaları için seçilen hedefin yaşlı vatandaşlar ol­duğuna ve orantısız olarak borçlarında temerrüde düştüğüne dair önemli kanıtlar vardır. Farklı renkteki topluluklar da orantısız olarak etkilenmektedir Amerika’da zenginlik ve imkânların artmasında ev sahibi olmanın anahtar bir etmen olduğu göz önüne alınırsa, özel­likle yukarıya doğru giden rengi farklı olan genç profesyoneller ağır darbe alacaklardır. Onlar “mülkiyet toplumu”na inanıp desteklemiş­ler ve varlıkları ev mülkiyetinde yoğunlaşmıştır. Prince George il­çesi, Maryland en iyi örneği oluşturur. Ülkedeki ağırlıklı siyahların hakim olduğu en zengin ilçe olmakla beraber, Maryland en çok hac­zin gerçekleştiği yerdir. Maryland’e ilişkin veriler Afrika Amerikalı ev sahiplerinin %54’ünün alt gelir grubu ev kredisi kullandıklarını, buna karşılık bu oranın İspanyollar için %47 ve beyazlar için %18 olduğunu göstermektedir.

Haciz, ev kredisi değeri ev değerini aştığı için yeni ev sahip­lerini mülklerini terk etmeye iterek, çevredeki evlerin değerini de düşürür. Sonuç olarak, toplu hacizler tüm bir mahallenin denge­sini bozar ve istihdam, eğitim, sağlık ve çocuk sağlığı gibi diğer sahalara da yansır.Ek politik önlemlerin ana odak noktası haczin önlenmesi olmalıdır. Hükümet yönetiminin halihazırda kanunlaştırdığı girişimler, halk ilişkilerindeki uygulamaların ötesine geçemeyecektir. Tüm sınırlamaları bir kez uyguladığınızda pratikte elinizde hiçbir şey kalmaz.

Hem sistematik hem de kişiselleştirilmiş yaklaşımlara ge­rek vardır. Sistematik müdahale ihtiyacı olarak, Temsilci Bamey Frank’in doğru yolda olduğuna inanıyorum, ancak o da iki partinin ‘ de desteğini alabilmek için yeteri kadar ileri gitmemektedir. Cebri icra hakkını koruyan ve bu hakkı uygulama cesaretini kıran iki öne­ri getirmiştir – eğer onun önerdiği sırada uygulansaydı. Birincisi, iflas kanununu, hakimin konut kredisini tekrar asıl konuta yazma­sını sağlayacak şekilde değiştirecekti. Bu, zorunlu bir düzeltmeyi önlemek için, borç verenlerin üzerinde bu tip konut kredilerini kendi istekleriyle yeniden düzenleme baskısı kuracaktır. Cumhuriyetçile­rin itirazı, bunun borç verenin haklarım etkileyeceği ve dolayısıyla gelecekte konut kredilerini daha pahalı yapacağı idi. Ancak Frank teklifi sadece Ocak 2005 ile Ocak 2007 arasında başlatılan konut kredilerine uygulanabilirdi. Ayrıca, mevcut iflas kanunu zaten ikinci evlerde konut kredisi üzerinde değişikliğe izin vermektedir ve bu da maliyetlerini ciddi bir şekilde etkilememiştir.

İpotek endüstrisine göre, borç ödememe ve temerrütle karşı karşıya olan alt gelir grubu ipotek borçlarının değişmesini engel­leyen bir takım yasal ve pratik nedenler vardır. Hizmet verenlere göre, ipoteklerin menkul değere çevrilmesi bireysel borçların takibi­ni zorlaştırmakta ve “havuz ve hizmet sözleşmeleri” kredi şartlarını değiştirmelerini önemli ölçüde sınırlandırmaktadır. Ancak ana engel “tahvil savaşları”dır. Belirli bir kredide farklı dilimlerin çelişkili çı­karları vardır – bir dilimin önceliği anapara iken, diğerininki faiz olabilir. Hizmet verenler, bir dilim kaçınılmaz olarak diğerinden daha derin bir darbe alacağı için ve hizmet verenler her dilime karşı aynı anda sorumlu oldukları için, ipoteklerin yeniden yazılmasına karşı çıkmaktadırlar.

Ancak, havuz ve hizmet anlaşmalarının daha önce kabul edilen­den daha fazla esneklik sağladığına dair artan bir fikir birliği vardır. Menkul kıymetleştirmenin sorunlarına rağmen, Moody’s borçla il­gili değişikliklerin rezerv ve hizmet oranının arttığını ancak 2007’de yeniden düzenlenen kredilerin sadece %3,5’ini oluşturduğunu teyit etmektedir. Borç verenlerin çalışanlarının çalışmalarını sağlamak üzere ek baskı kurmalarına ikna etmek için kredilerin düzeltilmesi­nin yararlarını ölçme ve belgelemeye daha çok dikkat edilmelidir.

Ancak maalesef, kapsamlı reformlarla bile, birçok ev sahibi evinde oturmanın maliyetini karşılayamayacaktır.Yerel yönetimler, ev sahiplerinin önemli bir bölümünün evini kaybedeceği gerçeğini kabul etmek durumunda kalacaklardır ve en ağır borç verme, finan­sal olarak en hassas olan rengi farklı topluluklarda yoğunlaştığı için, yerel hükümetler tam da bu şoku mas etmek için, en az hazırlıklı semtlerde piyasaya atılan büyük emlak envanterlerinin ürkütücü yanıyla karşı karşıyadırlar.Buradaki incelik, bu emlakların boş kal­masına veya ikamet etmeyen kişilerin eline düşmesine izin verme­mek ve evinde oturan ve ona bakan sorumlu kişilere en kısa sürede vermektir.

Yerel topluluklara yardımcı olmak, özel yardımseverler için ve­rimli bir alan olacaktır. Federal ve Eyalet hükümetlerinden gelecek denk fonlar kapsamı ve etkisini büyük ölçüde arttıracaktır. Benim demeğim New York City’de ve Maryland’de yerel girişimlere spon­sor olmaktadır.

New York’ta Belediye, özel yardımseverler borç endüstrisin­den fon alma ile New York City Semtleri Merkezi’ni başlattık. Bu merkez danışmanlık, yasal yardım, borç düzeltmesi, önleyici sos­yal yardım ve eğitim de dâhil olmak üzere haczi önleme avukatlık hizmetini arttıracak ve koordine edecek. Ana misyonu borç alanla­rın evlerinde kalmasını sağlamaktır. Evlerinde kalamayanlar için, o semtin istikrarı sağlamak üzere, emlaklarının sorumlu ev sahip­lerine veya kâr amacı gütmeyen organizasyonlara etkili bir şekil­de transfer edilmesini destekler. Yılda on sekiz bin borçluya kadar yardım etmesini ümit etmekteyiz.New York City Semtleri Merkezi, borçlular, doğrudan hizmet verenler ve kredi endüstrisi arasındaki iletişimi sağlayan dürüst bir komisyoncu olarak çalışacaktır. New York City’nin emlak piyasası mevcut krizle en sert darbeyi almamış olmasına rağmen, New York’ta gerçekleştirilen yerel çözümlerin di­ğer topluluklara da model oluşturmasını umuyoruz.

İpotekte temerrüde düşmüş veya düşmek üzere olan ev sahip­lerine yardımcı olmak üzere Maryland’de çeşitli çabalar gösteril­mektedir. Baltimore Ev Sahipliği Koruma Koalisyonu ve Prince George’s ilçesinde, problemli olan ev sahiplerine yüreklerinden geçen bir yere dönme imkânı sağlamıştır. Sınırlandıran faktör, iyi eğitimli danışmanlardır. Bir kısmı devlet desteği alabilecek çeşitli eğitim programlarını desteklemeyi planlıyoruz.

Başka ne yapılabileceği konusunda çalışmalarımız sürmekte­dir.

Kaynak:

George SOROS, Finansal Piyasalar İçin Yeni Paradigma / The New Paradigm For Financial Markets, İngilizceden çeviren Coşkun Üçüncü, İnkılap, Eylül -2010, İstanbul

[ 1] Michiyo Nakamoto ve David Wighton, “Fiyatların yükselmesini ümit eden Citigroup, ‘Hâlâ dans ediyor.’ Financial Times, 10 Temmuz 2007.