SEÇKİ-9


TÜRKİYEDE ÇEVİRİ VAR MI?

İki noktayı üstüste yazmak zorundayım; birincisi kişiseldir. Bir yüksek öğretim kuramımda master düzeyinde kabul sınavı yapıyorduk ve bir jüri olarak çalışıyorduk. Sıra bir adaya geldi; benim genç arkadaşımdı, öğrencimdi ve politik olarak da bana yakın olmaya çalışıyordu. Bugün önemli bir yerdedir; hâlâ arkadaşım sayıyorum, o zaman master programına kabul edilmesinin doğru olmayacağını söylemiştim. Gerekçe olarak da yakından tanıdığımı, bir programın gerektirdiği çabayı gösteremeyeceğini ileri sürmüştüm; diğer jüri üyesi arkadaşlarım pek şaşırdılar. Birisi, şaşkınlıkla, “peki” dedi, bu adayın şanssızlığı sizin tanımanız mı? Gerçekten de, ya diğer adaylar, benim tanıdığım genç arkadaşımdan daha az gayretiyseler; bunu hiç düşünmemiştim ve buna da ben şaşırdım.

Bunu şu nedenle hatırlıyor ve yazıyorum: Fatoş Dilber‘in şanssızlığı benim Charles Chaplin’e ilgi duymamdır. Fırsatım olsa Chaplin’i yazmak istiyorum; bu nedenle, Afa yayınları arasında çıkan Fatoş Dilber’in çevirdiği, Chaplin’in otobiyogragisini okumayı denedim. Hem benim ve hem de Fatoş Dilber adına ne büyük talihsizlik! Önce bu Hanım’ın İngilizce bildiğini, ancak Türkçe bilmediğini düşündüm; sonra bildiği İngilizce’nin de ancak, “how are you?” ya da “give me a box of matches” düzeyinde kaldığına karar verdim. Amerika ve İngiltere’de bakkal ile çok iyi anlaşabilen, ancak gazete okuyamayan pek çok öğretim üyesi görmüştüm. Sokakta karşılaştığı bir İngiliz ile üçbeş cümle söyleşebiliyorlardı; televizyonun temel haber bülteninden bir tek sözcük bile anlamıyorlardı. Dilber’in İngilizcesi bu düzeyde olmalıdır.

Yazık, donmuş havuca alışmış bir halkı donmamış havuca nasıl çevireceğiz; hep bunları düşünüyorum. Donmuş havuç bir tür yumuşak odundur; bunu havuç sanan bir halka, havucu nasıl anlatacağız, benim sorunlarımdan birisi budur. Yazık ve pek yazık; bu Afa Yayınevinde bu çeviriyi böyle yayınlarken hiç kimsenin vicdanı sızlamıyor mu? Bu ikinci noktadır.

Yazık ve çok yazık: Peki bütün bunları neden benden başka kimse görmüyor?

“Doktordan millerce uzakta olduklarından ve her zamanki kısır döngü söz konusu olduğundan, genç adam mendiliyle yılanın soktuğu yeri sıkıca sararak kan dolaşımını engellemeye çalışır. Ani bir hareketle kızı kucaklayıp ayağa kaldırır, eteğini yırtarcasına çıkarır, sonra da kızı kameranın o acımasız ışığından uzaklaştırarak hafifçe öne doğru eğer ve ağzını yılanın soktuğu yere dayayarak zehiri emip yere tükürür. Bu işlemin sonucu olarak da kız onunla evlenir”[1] Sabırla okumamı sürdürürken bu paragrafa geldim ve artık takıldım. Öyle anlaşılıyor; ya benden başka okuyan ya da benden başka takılan bulunmuyor.

Kısaca hikaye şudur: Gloria Svvanson, tropikal bir ormanda at üzerinde gezerken iner ve çiçekleri incelemeye başlar, bu sırada, birden bağırmaya başlar, göğsünü avuçlar, haykırır. Yakışıklı ve evli Gloria’nın aşkla sevdiği Tommy birden peyda olur, Gloria, “yılan soktu” der, Tommy “nereden” diye sorar, çeviriye göre “Gloria arka tarafını gösterir”, bundan sonra sıra aktardığım paragrafa gelir; bu paragraf bende odun etkisi yaptı ve yutamayacağımı anladım. Bunun üzerine Chaplin’in anılarının aslını bulmayı denedim.

Yılan sokunca “kısır döngü” nasıl çıkar; bunu anlamadım. İngilizce “vicous circle”, kavramsal bir deyiştir; eskiden “fasit daire” olarak çevriliyordu. Verimlilik düşükse, gelir düşüktür, gelir düşükse tasarruf azdır, tasarruf azsa yatarım düzeyi düşüktür, yatırım düzeyi düşükse verimlilik düşüktür; kısır döngü bu ve benzeri ardışık etkilenmelerde ortaya çıkıyor. Yılan sokunca kısır döngü nasıl oluyor; takıldım, durdum. Dilber Hanım’ın karıştırdığından kaygılandım; genç adamın yılanın soktuğu yeri sıkıca sarmasına da fazla sevinemedim. Çünkü yılanın soktuğu yer sarılmaz; yılanın soktuğu yerin iki çevresi sarılır ve mendil ya da bez burkulur. Güzel; ancak yılanın soktuğu yerin çevresi sarıldıktan sonra, genç adam, neden ve “ani bir hareketle” kızı kucaklıyor ve neden kızın eteğini çıkarıyor, bunu da anlamadım. Yoksa, yılan sokmuş Gloria’nın acısından yararlanarak… Aklıma kötülükler geliyor; yılanın soktuğu yer mendille sarıldıktan sonra ansızın kucaklama ve etekliğin yırtılması insanı şaşırtıyor. İnsan, “yoksa Tommy yılandan cesaret alarak….”; böyle kötü kötü düşünüyor.

Bu arada bir parantez açmalıyım; anıların çevirmeni Fatoş Dilber Hanım’ın İngilizce konuşan bir ülkede yaşadığını bir hipotez olarak ortaya koyuyorum. Ancak eğer gerçekten yaşadıysa karşı cinsle ve İngilizce ile hiçbir yakınlığı olmadığına kesin hükmedebiliyorum. Çünkü Dilber Hanım, İngilizce, göğüs ile “popo”yu birbirine karıştırıyor. Yılanın Gloria’yı arkasından soktuğunu yazıyor; yakışıklı Tommy, “nereyi?” soktuğunu sorunca, “Gloria arka tarafını gösterir” diye yazıyor. Daha yukarıda da “zehirli bir yılan onu arkasından sokar” diye belirtiyor; Fatoş Hanım, İngilizce arka ile önü birbirine kanştırıyor. Gerçekten de Chaplin, yılan için, “bites her right on the bosom” diye yazıyor.[2] Fatoş Hanım’ın, “Gloria arka tarafını gösterir” dediği yerde, İngilizce, “she points to her bosom” ifadesi yer alıyor.

İngilizce “bosom” sözcüğü, “göğüs” ya da “sine” demektir. “Bottom” sözcüğü, “arka” ya da “dip” ya da insan söz konusu olunca ve kibarca “popo” daha çok da “kıç” anlamına geliyor. Dilber, bosom’ı bottom olarak anlıyor. Kıç ile göğsü karıştırıyor.

Ah bu eski solcular; kapitalist oldukları zaman en acımasızı ve en sömürücüsü oluyorlar. Afa Yayınevi, İngilizce’de “kıç” ile “göğüs” sözcüklerini karıştıran ve bunları bilmeyen birisine Chaplin anıları çevirisi ısmarlıyor; kim için üzülmeliyim? Yılan Gloria’yı, Chaplin’in yazdığına göre, arkasından değil, önünden ve göğsünden, hatta “right on the bosom” dediğine göre de, tam göğsünden, göğsün orta yerinden sokuyor.

Peki Gloria türünden bir kadının göğsünü mendille sarmak ve burkmak mümkün müdür; fizik olarak imkan dâhilinde göremiyorum. Öyleyse Dilber Hanım, Tommy’nin Gloria’nın yılan soktuğu yerini mendille sardığını yazarken, uyduruyor ve açıkça yalan söylüyor.

Gloria çiçeklere eğiliyor, buradan bir zehirli yılan çıkıyor ve Gloria’nın güzel göğsünün orta yerinden sokuveriyor; Dilber hanım, yılana, Gloria’nın poposunu layık buluyor. Tommy, kuşkusuz, Gloria’nın göğsünü mendiliyle buramıyor; Dilber Hanım, Tommy’nin bu işi yapması gerektiğini düşünüyor. Peki bundan sonra Tommy neden Gloria’nın eteğine sarılıyor; her okuyanın kendi kendisine bu soruyu sorması gerekiyor. Soru Şudur: Eğer Tommy, yılanın soktuğu yeri mendiliyle sardı ve burktuysa, neden kızcağızın eteğini indiriyor? Tommy, fırsat düşkünü kötü bir adam mıdır? Ben okurken, bu soruya takıldım ve bir türlü cevap bulamadım. Bunun üzerine Chaplin’i aslından okumak gereğini duydum. Elime kalem aldım, Dilber Hanım’ın çevirisinden ya da daha doğru bir söyleyişle, Chaplin yazımından anlamadığım, aklıma takılan yerleri işaretledim ve aslıyla karşılaştırdım.

İnsanı, Türkçe okuduğuna pişman eden bir eski solcu yayınevi ile karşı karşıyayız: Solculuktan kapitalizme geçenler daha sömürücü oluyorlar. Yumuşak odunları havuç diye satıyorlar. Ne yazık, insanlarımız, havuç diye yumuşak odun yemeye alışmışlar.

Fatoş Dilber, gerçekten İngilizce konuşan bir ülkede yaşamadı mı; bu hipotezimden de kuşku duymaya başlıyorum. Çünkü İngilizce aslında “shirtwaist” sözcüğü geçiyor; Dilber Hanım, bunu “etek” sanıyor. “Waist” sözcüğünü görünce etek sandığım sanıyorum; aynı zamanda bel demektir ve “shirtwaist”, bele kadar olan, erkek gömleği biçimindeki kadın bluzuna verilen İngilizce ad oluyor. Böylece Dilber Hanım, göğüs ile kıç’ı ve bluz ile eteği karıştırıyor. Ancak haklıdır; eğer yılana Gloria’nın poposunu sokturursa, Tommy’ye de eteğini yırttırır. Fakat benim çok soran bir aklım olduğunu kabul ediyorum; yılanın soktuğu yer mendille burkulunca eteğin yırtılmasına takılıyorum.

Şimdi parantezler açabilecek durumdayım.

Bir: Bilim, bir uydurma işidir. Uyumsuzlar üzerinde düşünmeyle başlıyor. Uyumsuzluktan, sapmaları farketmeyen, görmeyen bir akıl bitmiştir; orada da beyinden donmuş havuçtan söz etmek gerekiyor. Bugün Amerikan düzeni ve bu düzene yönelen Türkiye düzeni, her türlü sapma ve uyumsuzluğu değil farketmeyi yok etmeyi ilke edinen bir düzendir. Tiksindiğimi saklamıyorum.

Politik mücadele, uyumsuzların yükselişidir.

Yaşam uç’lardadır.

Türkiye düşünü, polisiye roman, ütopya yazımı kadar uçuk yaşam bilgisinden de yoksundur; önemli eksiklik sayıyorum.

İkinci parantez bir İngilizce türü üzerinedir; aslında bir genel “ağız” üzerine demek, daha doğru görünüyor. Chaplin, bir sanatçı karıkocanın çocuğu olmakla birlikte çok büyük bir yoksulluk yaşıyor, yetimevleri, bit pazarlan yazgısıdır. Böyle yerlerde yetişen, “alt tabakalar” içinde büyüyen İngilizler, son derece kısa cümlelerle konuşurlar, tekrarlarlar, küçük cümleleri zorlayarak çarpıtırlar. Chaplin de böyledir; Chaplin’in İngilizcesini anlayabilmek için, örnek olsun, Tom Jones’un bir konserde arada bir konuşmasını dinlemek yeterlidir, küçük ve yer yer kırılmış cümleler ortaya çıkıyor. Türkçe’de Fakir Baykurt’un dili ya da Fatma Girik’in Türkçesi akla getirilebilir; çevirirken, dikkat edilmesi gerektiğini düşünüyorum.

“They are miles from a doctor and the usual remedy of a tourniquettwisting a hankerchief around the affected part to stop blood circulating is unthinkable. Suddenly he picks her up, tears at her shirtwaist, and bares her gleaming shoulders, then turns her from the vulgar glare of the camera, bends over her and with his mouth extracts the poison, spitting it out as he does so. As a result of this suctorial operation she marries him”

Bu paragrafı buraya aktardım; Dilber Hanım, “tourniquet” sözcüğünü de bilmiyor, sözlüğe bakmak zahmetine katlanmıyor, odunu havuç sanan bir okuyucu sürüsü olduğunu düşünüyor olmalı ve bir yerden duyduğu “kısır döngü” deyişi sanarak, çeviriye saldırıyor. “Tourniquet” Türkçeye “burgu” olarak çevrilebilir; bütün sözlüklerde sadece tarif ediliyor. Bazılarında resim de konuyor; bez veya mendile bir düğüm atılır ve arasından bir ince tahta geçirilerek çevrilirse, “tourniquet” oluyor, kan dolaşımını durduruyor. İlginçtir; Chaplin de hem “tourniquet” sözcüğünü kullanıyor ve hem de iki tire arasında bunu tanımlıyor. Tanımlamayı bir kenara atacak olursak, “the ussual remedy of a tourniquet is unthinkable” diye yazıyor; burgu yapmanın imkânsızlığına işaret ediyor. Dilber Hanım, göğüs ile kıç arasındaki farkı bilmediği için ve yılanın sokacağı yer olarak Gloria’nın kıçını tercih ettiğinden burgu yapıyor; Chaplin bunun yapılmadığını yazıyor. Bu durumda yakışıklı Tommy ne yapabilir; hemen kızı yerden kaldırıyor, suddenly he picks her up, ve kızın bluzunu, ortasından ikiye ayırıyor, “tears at her shirtwaist.” Tommy’nin yaptığı doğrudur; ancak ben Dilber Hanım, Tommy’nin, Gloria’nın eteğini yırtarak indirdiğini yazınca, kuşkulandım ve Tommy’nin günahına girdim. Fakat bu günahımdan sorumlu Dilber’dir ve günahı, Dilber Hanım’a geçiriyorum.

Tommy’in yaptıkları arasında bir de, “bares her gleaming white shoulders” var; Tommy, Gioria’nın ışıl ışıl parıldayan beyaz omuzlarını da çın! çıplak ortaya çıkarıyor. Fakat Dilber Hanım, Tommy’in bunu yapmaması gerektiğini düşünüyor ve hiç yazmıyor; kuşkusuz, göğüs ile kıçı ve bluz ile eteği karıştırdığı için, eteği indirdiğini sandığı Tommy’nin nasıl olup da omuzları açtığını anlayamıyor ve bu uyumsuzluk karşısında, uyumlu bir düzenin mensubu olarak, bu omuz meselesini okuyucularından saklıyor. Paragrafın sonunda Chaplin, “as a result of this suctorial operation” diye yazıyor; “Bu emme operasyonun sonucu olarak” anlamına geliyor ve Dilber Hanım’ın “emme” sözcüğünü de sevmediği görülüyor. Atıyor.

Başka ne yazmalıyım?

Dilini sevmeyenin halkını sevebileceğini hiç sanmıyorum. Dili sevmek, bir kimsenin halkını sevmesinin turnusol kağıdıdır. Dili katledenlerin halkını sevdiğine inanmam mümkün değildir.

Yazık; insanı, Osmanlıca’ya özendiriyorlar. Cumhuriyet’in fıkra yazarlarının dilindeydi; bir “olası” sözcüğüdür, tutturdular. “Mümkün” ve “muhtemel” olanı birbirinden ayıramıyorlar; “Mümkün”, olanak ile ve “muhtemel” ise olası ile ilgilidir. Bir dilde “mümkün, ancak, muhtemel değil” türünden söyleyişler vardır ve olmalıdır.

Parantez açıyorum: Felsefesi ve insanın içini çözümleyen romanı olmayan hiçbir dilin gelişmesini mümkün ve muhtemel göremiyorum.

Devam ediyorum: “Edna Purviance gibi çok güzel bir kızın etkisi altında kalmaması olası değildir.” Ne garip ve gerçekte çirkin bir söyleyiştir; aslını da yazma gereğini duyuyorum. Aslı şöyle: “It was inevitable that the propinquity of a beautiful girl like Edna Purviance would eventually involve my heart.” Olası sözcüğünün İngilizce karşılığı “probable” oluyor; burada yer almıyor. Bunun yerine “inevitable” sözcüğü var; “kaçınılmaz” demektir ve bir imkânı ya da imkansızlığı belirtiyor. Çeviri şöyle olabilir: “Edna Purviance gibi güzel bir kızla yakın mekân içinde olmanın, eninde sonunda, benim kalbimi de işin içine sokması kaçınılmazdı.” Bu çevirinin tek çeviri ya da mükemmel olduğu iddiasında değilim; ancak Dilber Hanım’ın yaptığı çeviri değil, kaba bir özetten ileri gidemiyor.

Dilin ve anlatımın bütün ayrıntılarını ortadan kaldıran bir çeviri ya da söyleyiş, sadece kabadır.

Yaşamın güzelliği ayrıntıdadır ve yaşam Öyküleri, eninde sonunda ayrıntıya dayanmak zorundadır.

Başka ne yazabilirim? Belki de ilk paragraftan başlamak ve örnek vermek uygundur.

İlk cümle şudur: “Westminster Köprüsü açılmadan önce atlılar yalnızca Kennigton Sokağından geçebiliyordu.” Mümkün mü? Şövalyeler ülkesi İngiltere’de atlılar İçin yalnızca Kennigton Road olur mu? Doğrusu şudür: “Westminster Köprüsü açılmadan önce Kennigton Sokağı, sadece atlıların kullanabildiği bir patikaydı.” Daha sonra, 1750 yılında, köprüyü Brighton’a doğrudan bağlayan bir yol yapılıyor ve Kennigton Yolu, mimari değeri olan, demir parmaklıklı balkonlara sahip evlerle doluyor.

İkinci paragrafa başlamadan önce bir bilgi gerekiyor; İngiltere’de “ev” bağımsız, apartman dairesi olmayan, Türkiye’de “villa” denilen barınaklardır. Güzel ve itibarlı sayılan bunlardır ve burada oturmak önemli olabiliyor. İkinci paragraf şöyle başlıyor: “Ondokuzuncu yüzyılın ortalarında bu evlerin birçoğu pansiyona dönüştü.” Doğru değil; doğrusu şöyle olabilir: “Ondokuzuncu yüzyılın ortalarına kadar bu evler kötüledi; möbleli bekâr odalarına ve apartman dairelerine dönüştü.” Çeviri yaparken, çevrilen konuyu, ülkeyi bilmek veya öğrenmeye çalışmak temel ahlâk olmalıdır.

Solculuk, bir ahlâktır.

“Bizim eski solculara bu ahlâkı veremediğimiz anlaşılıyor.

Belki de bu ahlâkı veremediğimiz için eskiyorlar.

Dürüstlük?

Chaplin, anılarının bir yerinde, film yapımıyla ilgili görüşlerini de yazmak gereğini duyuyor. En önemli sözlerinden bir bölümünü Dilber Hanım şöyle Türkçeleştiriyor: “Kompozisyon, temponun vs’nin entelektüelleştirilmesi, bunların hepsi iyi şeylerdir ama oyunculukla pek ilgisi yoktur ve yavan bir dogmatizme dönüşmesi eğilimi vardır. Yaklaşımda sadelik her zaman en iyidir.’’ Bu paragrafın İngilizcesini yazmakla yetiniyorum. Şöyledir: “The intellectualizing of line and space, composition, tempo, etc., is very well, but it has little to do with acting, and is liable to fall into arid dogma. Simplicity of approach is always best.” Chaplin, “line”, “space”, “composition” ve “tempo” sözcüklerini telaffuz ediyor ve bunların entellektüelleştirilmesinden söz ediyor. Dilber Hanım, herhalde ilk ikisinin karşılığını bilmiyor ve atıyor. Yazık; başka söyleyecek söz bulamıyorum.

Örneklerim çok; ancak bunları sıralamaya gerek duymuyorum. Bu incelemeyi Chaplin’in güzel ve bilge bir deyişiyle tamamlamak istiyorum: “All intellect and no feeling can be characteristic of the archcriminal, and all feeling and no intellect exemplify the harmless iddiot. But when intellect and feeling are perfectly balanced, then we get the superlative actor.” Burada da Dilber Hanım’ın çevirisini bir kenara bırakıyorum. Chaplin şunu anlatıyor:

“Bir insanda hep akıl var ve hiç duygu yoksa, bu, en büyük caninin özelliğidir.

Hep duygu var ve hiç akıl yoksa kendi halinde bir budala demektir.”

Akıl ve duygunun mükemmel bir dengelenmesi, bize, harikulade aktörü çıkarıyor. Chaplin, bunları yazıyor. Ben bunların genel geçerli olduğuna inanıyorum.

Kapitalizmi seçen eski solcuların, duygularını yitirmiş aşın “akıllılar” olduklarına inanıyorum. Yapmayacakları yoktur.

Hepsi bu kadar.

Bu incelememin acıklı mı, gülünçlü mü olduğuna karar veremiyorum.

Kaynak:

Yalçın KÜÇÜK, Emperyalist Türkiye, Temmuz-1992,Ankara, s.389-396

Not:

Çeviri kitapları okurken anlayamam konusunda hep kendimi suçlardım. Meğer suçlu sadece ben değilmişim. Yalçın Küçük Beyefendiye teşekkürler ederim, bu yazısı sayesinde bir gerçeği daha farkettim. (İ. İsmail Hakkı)


[1] Charles Chaplin, Hayatımın Hikâyesi, Afa Yayınları, Fatoş Dilber Çevirisi, İstanbul 1991, s. 186.

[2]Charles Chaplin, My Auto Biography, N.Y., 1964, s.186

**********
MASKELİ HAYAT ve FİKİRLERİ

Maskenin arkasındaki fikirler, bize çok ulvî ve muhteşem gelsede , açıktan veçhesini gösterenler kadar samimi ve kuvvetli olamadılar. Sistemi içinde mükemmeliyet bulunan fikirler gibi tutunamadılar. Doğruluk ve izhar olmuş fikirler, bir yerden sonra, kefaletine kurban gitmeyi gerektirir. Esasında bu zor işlerden olup, insan için elem ve acı tüketiminin dozunu arttırmıştır. Giardano Bruno’nun[1], 2555 gün kiliseye meydan okuyuşu ile Guy Fawkes [2] ‘i beraber okunduğumuzda görünen şudur ki, maskenin altında anılmak, bir hayalden öteye gidemezken, açıktan söylenmiş fikirler, mesnedini bulmuş tuğlalar gibi duvarda dizili durmaktadır.

Gerçek manada insanın, öldükten sonra anılması veya anılmaması onun için bir kazanç değildir. Ölmüş ve gitmişsin. Eğer bir fikri emanet bıraktıysan, fayda yönünden mahrum kalmış olsan da, onu kabul edecekler için bir kazanç olabilir. Ancak fikirler maske altında kaldıysa, o zaman kim kimin, ne neyin öncüsüdür?

Eski tarihte, açılan cephe savaşları gibi fikirleri söylemek çok kolaydı. Çünkü o çağlarda idealist biri olmak, sonucu ölüm cezası bile olsa hep arzulanan bir hedefti. Çağımızda ise, çoğu düşünceler maskeli olduğu için, neyin doğruda neyin eğride durduğunu görmek şöyle dursun, insanlar kimliklerini bulamadıkları gibi, bunalımın pençesinde kalmışlardır. En sağlam karakter olan cinsiyet faktöründe dahi, kuşku içerisinde kalmışlardır. Kadın mı, Erkek mi? olduğunu fark edemez bir haldedir. Öyle ki, kendi gerçeğini unutmuş “ötekinin kimliğini” savunurken, kendi kimliğinizi kaybetmişsinizdir. Kadınların hakkını savunurken, erkekliğini unutmuştur. Bir milletin hakkını savunurken kendi milletini unutmuştur. Bu durumda, doğruyu savunmaya çalışırken, varlığını “ötekinin varlığı” ‘na bağlayan, parazit fikirlere mağlup olmuş, farkında olmadan eğriyi savunur durumuna düşmüştür. Fikirler maskenin altında bulanıklaşmış ve sırlanmıştır. “Maskenin altındaki gerçek, gerçek olmayan , sonuçta korkaklığın ve acziyetin temsilinden başka ne olabilir ki?”

İnancın başlangıcı, “önce kendine inanmak”tır. Bir insan, belki kendine inanmak için bir zamana ihtiyaç duyabilir. Bunun için bir dönemin gerekli olduğunu kabul edebiliriz. Bir vakitten sonra kendimize şüphesiz inanmalıyız. Ancak kendimizede inanırken, eğer onu da maske altına alıyorsak, dışımızdakilerin dürüstlüğü beklemenin, bizim için, çok da önem arz etmeyeceğini düşünebiliriz.

“Fikirler, ölümsüzdür”, deniliyor. Bu ölümsüzlük ise ancak kimliğini arayıp bulanlara ait olabileceğini bilmeliyiz. Maske altından çıkan bir fikir, nasıl olurda yıllara hükmedecek gücü nereden bulabilecektir? Hayal insanı geliştirir, ama gerçekleşmeyecek olan hayalin sonuna varıldığının anlaşıldığı anda, insanı acımasızca boğar. Çünkü varılan yalın bir gerçektir. Fikirleri hakikate dayanan kişiler, maskeye ihtiyaç duymadıkları gibi, gerektiği zaman fikrî sevdalarından ölümüne vazgeçmezler.

“Doğru, tek ve zayıf olsa da her zaman güçlü ve devirlere hükmedendir.”

İtaatkârlık ve cesur olmak. Bu iki husus haksızlık için yapılıyorsa maskelenmiş duyuların işaretidir. Onun için gerçeğimizi bulmalı, onunla yaşamaya alışmalı ve haksızlığa karşı cesur olmalıyız. Gerçeğini bulmayan isyan ve itiraz, ancak varlığı yok etmeye inkar etmeye yarar. Dünya, kara değirmeni içine düşürdüğünün, iyiliğini ve kötülüğünü ayırt etmeden un elde eder.

Son olarak, kendini kendinde kaybetmek, yolunu yolsuza uğratmak ve inancını yitirmiş olmak insanın acıklı bir halidir. Umut dünyasında, şanslı doğanlar olarak, Allah Teâlâ’ya minnet ve şükranlarımızı her zaman sunmalıyız. Aldatması çok olan bu geçici dünyanın, çemberini çeviren çok kişi, sonunda helak olup gitti. Dünyada iken yeri gelir mazlum insanlar arasında olabiliriz. Ancak zulümde, nihayetinde destekleyicileriyle yok olmaya mahkûmdur. Bu nedenle, bir sonraki hayatımızın gerçeğini, bu dünyada bulmalı, maskemizi yırtmalı, gerçeğimizle yüzyüze gelmeliyiz.

“Gönüllerdekiler, sırlar ortaya konduğu zaman, hâlâ, halinin ne olacağını düşünemiyor mu?” (Adiyat, 10)

Gerçeğimizin perdesini, Allah Teâlâ açmadan gayret edip kendimiz açmalıyız. Ölümden sonraki hayat, velevki cehennemî olsa da gerçekten insana huzur vermektedir. Yoksa şeytan, yıllarca nasıl isyan edebilirdi. Cehennem onun şaşmaz ve kaçınılmaz sonudur.

İnsan sorgulanmadan önce kendini sorgulamalı, maskesini yırtmalı, onu dayanamayacağı bir hayat bekliyorsa, diğerini tercih etmeli, yönünü, akıbetini tayin etmelidir.

Bir yanda azap diğer tarafta sevinç ve huzur.

Ölmeden önce gideceği yeri bilemeyenler onu bulamayanlar için, ikinci bir azap olarak, çok şiddetli bir şekilde kabrin ve “âraf”ın acıları taddırılacaktır.

Hakikatte ne olduğunuzu maskenin atından göremezsiniz. Hangisini tercih ederseniz edin, karar yine size aittir. Kendini icat edenlerden değil, kendini keşfedenlerden ol, denilmiştir. İnsan “öz”üne ulaşmak istedikçe de ona ulaşmanın; maskesiz, özgür, yalın olmanın ne kadar zor olduğunu anlıyor ne yazık ki.. Hz. Mevlana’nın dediği gibi ; “Gerçekten bulan her zaman arayan” olmalıdır.

Yolunuz açık olsun.

İyi ki Allah Teâlâ’m varsın ve âdilsin.

İhramcızâde İsmail Hakkı

[1]Giordano Bruno,17’nci yüzyılda Venedik’te kiliseye muhalif fikirleri yüzünden Engizisyon mahkemesinde yargılanan eski bir rahip ve bilim adamı

[2]Guy Fawkes (1570-1606), İngiltere Kralı I. James’i, yanındaki Protestan aristokrasiyle beraber imha etmek suretiyle suikasta kalkışmış bir grubun önde gelen ismidir.

************
DÜNYA “SONSUZ AŞKIMIZ”

Dünya, tadıp da vazgeçemediğimiz cevher, tutkuyla bağımlı olduğumuz sevgili.

Acılarımızı ve sızılarımızı görmekten zevk alarak bizi çok seven, ölesiye sevdiğimiz aşkımız.

Dünya, cazibesiyle kolumuzu, kanadımızı kıran aşkımız.

Hışmından, bazılarımız belki kurtulabilir.

Bazılarımız da bu kurtuluşun verdiği coşkuyla, kırılan taraflarıyla, eskisinden daha güçlü olarak yöneldiğimiz ve daha çok bağlandığımız dünya.

İnsan olarak, bizde yaradılıştan zorbayız, acı çektirmeyi severiz. Fakat sen, kolunu kanadını kıramadıklarına karşı düşman olup, öldürmeye onu yutmaya çalışıyorsun.

Zalimliğinle, iyilerin ve cesur olanların, ağlamalarına, haykırışlarına hiç bakmadan, öldürmekten zevk alıyorsun. Birine ulaşamıyorsan, elde edemiyorsan veya istediğin gibi acı çektiremiyorsan, onu öldürmek için peş peşe düzenler, tuzaklar kuruyorsun. Muhtaç değilsin, acelen hiç yoktur, ama hep fırsat zamanını usanmadan, yılmadan bekliyorsun.

Ey dünya, biz seni seviyoruz, sen ise sevenlerine sınırsız zararlar veriyorsun. Seni sevmekle, kendimize zarar verişimiz aşkımızın bir karşılığıdır, niçin ailelerimizi, sevdiklerinizi ayrı tutmuyorsun?

Zulüm ve dehşetine meftun olduğumuz, vazgeçemediğimiz, dünya. Etrafımızı da yok edeceğini bilsekte, seni sevmekten kendimizi alamıyoruz.

Bil ki, son kudretimize kadar şansımızı deneyeceğiz. İçimizdeki “Yarın, yarın, her şey bitmiş olacak!..” arzusu hiçbir zaman son bulmayacak. Normalde bu herkesin başaramayacağı, sonuçta kesinleşmiş olan bir fikirdir. Ancak seninle olabilmek, bir şeyler başarmanın zevki, ne muhteşem, ne çılgınca kulağa hoş gelen pek garip bir duygudur. Neden sana olan aşkımızdan vazgeçemiyoruz? Yoksa insan, ne pahasına olursa olsun, tıpkı denize düşenin yılana sarıldığı gibi karşılıksız olan aşkına cevap mı bekliyor? (neyi umut mu ediyor?) Kabul edelim ki, denize düşen insan, eğer boğulmak korkusuna kapılmasaydı, ağaç kökü diye yılana niye sarılsın ki?

Nedenini bilemiyoruz ama sevgine hepimiz kapıldık. Kim bilir, belki de hiçbir seçeneğimiz kalmadığından mı, yoksa ayrılığın kader olduğu, hayatta son şansımız dediğimiz umudumuz musun?

Gerçekten de, beklenmedik talih ve olaylar ard arda gelişi bir sistem değilse de içinde bir çeşit düzeni barındırmakta. Bu durum elbette çok garip. Ancak dünya bizi yaratan hakkı için, çok zaman Tanrımız yerine koyup, seni çok seviyoruz. İnsanın ayrılıkları bitmez. Bu sevginin hatırına bizi çok hırpalama. Allah ile aramıza girip, bir ayrılık acısı daha tattırma. Allah Teâlâ ile aramızı bulmada bizlere yardımcı ol. Bir şansımız var, “o da yarın”, diye umutlarımızı yok etme, bizi “farş olanlar” dan eyleme.

Âmin.

İhramcızâde İsmail Hakkı

Farş olmak: Rezil olmak

*******
ZENGİN YAHUDİ

Daniel Schmid’in filmi üzerine, Meleklerin Gölgesi (L’Ombre des Anges) Le Mondé’dayayımlanan makale, 18 Şubat 1977.1976 yılı içerisinde pek çok fil­min ve 13 Şubat 1977’de Daniel Schmid’in filminin gösteriminin Kültür Ba­kanlığı tarafından yasaklanması üzerine içlerinde Deleuze’ün de olduğu elli kadar kişi “bir filmin yapısını analiz edememekten ileri gelen sorumsuzluğa” ve “bir filmin gösterimini engelleyen şiddet hareketlerine” karşı ortak bir bil­diri imzalarlar.

[D. Schmid’in söyleşisi, Le Monde, 3 Şubat 1977]

Daniel Schmid’in Paris’te iki salonda vizyona giren Melek­lerin Gölgesi isimli filmi antisemitizmle [Yahudi düşmanlığı] suçlanıyor. Bildiğimiz kurumlar sansürlenmesini, yasaklanma­sını isterken, anonim başka gruplar tehditler yağdırıp, bomba ihbarları verdiğine göre, her zaman olduğu gibi iki taraflı bir saldırı söz konusu. Bu nedenle filmin öneminden, yeniliğin­den, güzelliğinden söz edebilmek çok zor bir hale geliyor. Sanki diyoruz ki: film öylesine güzel ki bir miktar antisemitizmi bağışlayabiliriz… Bu baskı sisteminin ilk etkisi filmin sadece ortadan kaybolması değil, aynı zamanda, yanlış bir soru ile zihinlerden silinmesidir.

Zira, elbette antisemit filmler vardır. Belirli nedenlerle şu ya da bu grubun hoşuna gitmeyen filmler de mevcuttur. Bura­da ise tam tersine eşiğe aşan şey suçlamanın radikal boşluğu. İnsan bazen acaba rüyada mıyız diye düşünüyor. Şu bir gerçek ki kimi kelimeler, “zengin Yahudi” gibi, bir kahramanı tarif etmek için kullanımla geliyor. Bu kahramandan, film tarafından açıkça “istendiği” gösterilen, bir çekicilik fışkırıyor, bu hiç de önemsiz değil. Schmid filminin temel karakterlerinden birini harika bir şekilde ifade etti: yüzler sanki aktörlerin yanında ve söyledikleri ise yüzlerin yanında. Öylesine ki zengin Yahudi kendisine “zengin Yahudi” diyebilir. Aktörler bir dizi dönüşü­mü örgütleyen bir sözce ve yüzler bütününden besleniyorlar. “Bodur, cüce” gibi kelimeler, bir cücenin jestlerine ve fonksi­yonuna sahip endişe verici bir devi tarif ediyor. Nazi sözceleri, antisemit açıklamalar bir yatak üzerinde uzanmış bir şekilde onları tutan anonim bir kahramana sarmalanıyor; ya da eski bir Nazi olan travesti bir şarkıcının ağzına takılıyor.

Antisemitizm suçlamasının neye dayandığını araştırmak gerektiğine göre sormak gerekecek kim bu kahramanlar? Ön­celikle şu fahişe var, Nazi olanın kızı. Zenginliği emlaktan ge­len ve yaptığı işten söz eden, kovma, yıkma, spekülasyon, “zengin Yahudi” var. İkisi arasında kurulan ilişki şuradan geli­yor: büyük bir korku duygusu, dünyanın ne hale geleceğine ilişkin bir korku. Kadın bu korkudan irade dışı bir şekilde ken­disine yaklaşan herkesi şaşkınlığa uğratacak bir kuvvet sağlı­yor, öylesine ki, ne yaparsa yapsın, ne kadar nazik olursa ol­sun, onun tarafından aşağılandığımızı hissediyoruz. Zengin Yahudi ise daha çok, tıpkı kendisini kat eden bir lütuf gibi, kendisini hali hazırda başka bir dünyada bulduran gibi, bir kadere kayıtsızlığı ediniyor. Meleklerin gölgesi. Her ikisi de dönüştürme gücüne sahip, zira bu kuvvete ve lütufa sahipler (hatta destek olanın dönüşümü). “Zengin Yahudi” zenginliğini hiçbir zaman Yahudi olarak değil fakat şehrin, belediyenin, polisin sistemi olarak sunulana borçlu; buna karşılık lütfu ise başka bir yerden sağlıyor.

Fahişe ise durumunu Nazizm’in çöküşüne borçlu, fakat kuvveti başka bir yerden geliyor. Necropolis’teki, şehirdeki tek “yaşayan” bu ikisi. Kadın tarafından aşağılanmadığını ve gü­cünün onu tehdit etmediğini sadece Yahudi biliyor. Sonuçta Yahudi’den kendisini öldürmesini istiyor, çünkü yorgun ve hiçbir işe yaramadığını düşündüğü bu gücü artık istemiyor. O ise polise gidiyor, emlak sistemi adına kendini korutmak, fakat artık bu lütufu istemiyor, garip bir şekilde sakar ve kesinlikten uzaklaşan bu lütufu istemiyor. İşte ekranda görülenler bunlar, filmin tüm açık içeriği bu.

O halde antisemitizm nerededir, nerede olabilir? Gözlerimi­zi ovuşturuyoruz ve arıyoruz. Acaba “zengin Yahudi” sözü mü? Elbette bu ifadenin çok büyük bir önemi var filmde. Eski aile­lerde “Yahudi” kelimesi telaffuz edilmemeliydi, onun yerine “İsrailli” deniyordu. Fakat bunlar tam da antisemit ailelerdi.

Ne İsrailli ne de Siyonist olan bir Yahudi’ye ne diyeceğiz?

Ne diyeceğiz Spinoza’ya, Yahudi felsefeci, sinagogdan kovulma, zengin bir tüccarın oğlu, ve tüm dâhiliği, gücü, çekiciliği Yahudi olma olgusundan ya da kendisine Yahudi diyor olmasından bağımsız mıydı?

Sanki sözlüğe bir kelime yasaklanıyormuş gibi: Antisemitizm cephesi “Yahudi” kelimesini telaffuz eden herkesi antisemit ilan ediyor (tabii ölülere çekilen bir söylevin ritüeli söz konusu değilse). Bu cephe kamuoyunun bu konuyu tartışmasını ret mi ediyor, hiçbir açıklama yapmadan kimin antisemit olup kimin olmadığının karar verme hakkını kendine mi saklıyor?

Schmid kendi politik niyetini açıkça ifade etti, ve filmi en ba­sit ve en açık biçimiyle bunu gösteriyor. Eski faşizm, birçok ül­kede ne kadar aktüel, ne kadar güçlü olursa olsun, yeni ve ak­tüel bir problem değildir. Bizlere başka faşizmler hazırlanıyor. Eskisinin artık folklorik bir figür haline geldiği tüm bir neo- faşizm yerleşiyor (filmdeki travesti şarkıcı). Neo-faşizm, bir sa­vaş ekonomisi ve politikası olmak yerine, güvenlik için küresel bir anlaşma, daha az kötü olmayan bir “barış” idaresidir. Küçük korkulardan tertiplenen organizasyonlarla, hepimizden mikro- faşistler yapan kaygılarla, sokağımızda, mahallemizde, sine­mamızda çıkabilecek her yüksek sesi, her yüzü, her şeyi boğa­cak hale geldik.

“Otuzlu yılların faşizmini konu alan filmleri sevmiyorum. Yeni faşizm öylesine ince, öylesine gizli ki. Belki de, tıpkı filmde olduğu gibi, sosyal problemlerin hallolduğu fakat kaygıların sadece boğulduğu bir toplumun harekete geçireni”. [D. Schmid’in söyleşisi, Le Monde, 3 Şubat 1977. 144]

Eğer Schmid’in filmi yasaklanır ya da engellenirse bu anti- semitizme karşı savaşta bir zafer olmayacak. Fakat neo-faşizm için bir zafer olacak. Kendi kendimize diyeceğiz ki: sonuçta, neredeydi, sadece bir bahaneydi, bir bahanenin gölgesi değil miydi? Bir kaç kişi filmin güzelliğini, politik önemini ve nasıl bertaraf edildiğini hatırlayacak.

Kaynak:

GILLES DELEUZE, İKİ DELİLİK REJİMİ-Metinler ve Söyleşiler- 1975-1995, Yayına Hazırlayan: David LAPOUJADE Çeviren: Mahir Ender KESKİN, Mayıs, 2009, İstanbul

(Not: Ne yazık ki bu film bir bütün olarak seyretme imkânına kavuşamadık.
İnternet üzerinde hala sansürlü gibi görünüyor.)


DÜNYA “SONSUZ AŞKIMIZ”


Dünya, tadıp da vazgeçemediğimiz cevher, tutkuyla bağımlı olduğumuz sevgili.

Acılarımızı ve sızılarımızı görmekten zevk alarak bizi çok seven, ölesiye sevdiğimiz aşkımız.

Dünya, cazibesiyle kolumuzu, kanadımızı kıran aşkımız.

Hışmından, bazılarımız belki kurtulabilir.

Bazılarımız da bu kurtuluşun verdiği coşkuyla, kırılan taraflarıyla, eskisinden daha güçlü olarak yöneldiğimiz ve daha çok bağlandığımız dünya.

İnsan olarak, bizde yaradılıştan zorbayız, acı çektirmeyi severiz. Fakat sen, kolunu kanadını kıramadıklarına karşı düşman olup, öldürmeye onu yutmaya çalışıyorsun.

Zalimliğinle, iyilerin ve cesur olanların, ağlamalarına, haykırışlarına hiç bakmadan, öldürmekten zevk alıyorsun. Birine ulaşamıyorsan, elde edemiyorsan veya istediğin gibi acı çektiremiyorsan, onu öldürmek için peş peşe düzenler, tuzaklar kuruyorsun. Muhtaç değilsin, acelen hiç yoktur, ama hep fırsat zamanını usanmadan, yılmadan bekliyorsun.

Ey dünya, biz seni seviyoruz, sen ise sevenlerine sınırsız zararlar veriyorsun. Seni sevmekle, kendimize zarar verişimiz aşkımızın bir karşılığıdır, niçin ailelerimizi, sevdiklerinizi ayrı tutmuyorsun?

Zulüm ve dehşetine meftun olduğumuz, vazgeçemediğimiz, dünya. Etrafımızı da yok edeceğini bilsekte, seni sevmekten kendimizi alamıyoruz.

Bil ki, son kudretimize kadar şansımızı deneyeceğiz. İçimizdeki “Yarın, yarın, her şey bitmiş olacak!..” arzusu hiçbir zaman son bulmayacak. Normalde bu herkesin  başaramayacağı, sonuçta  kesinleşmiş olan bir fikirdir. Ancak seninle olabilmek, bir şeyler başarmanın zevki, ne muhteşem, ne çılgınca kulağa hoş gelen pek garip bir duygudur.  Neden sana olan aşkımızdan vazgeçemiyoruz?  Yoksa insan, ne pahasına olursa olsun, tıpkı denize düşenin yılana sarıldığı gibi karşılıksız olan aşkına cevap mı bekliyor? (neyi umut mu ediyor?) Kabul edelim ki, denize düşen insan, eğer boğulmak korkusuna kapılmasaydı, ağaç kökü diye yılana niye sarılsın ki?

Nedenini bilemiyoruz ama sevgine hepimiz kapıldık. Kim bilir, belki de hiçbir seçeneğimiz kalmadığından mı, yoksa ayrılığın kader olduğu, hayatta son şansımız dediğimiz umudumuz musun?

Gerçekten de, beklenmedik talih ve olaylar ard arda gelişi bir sistem değilse de içinde bir çeşit düzeni barındırmakta. Bu durum elbette çok garip. Ancak dünya bizi yaratan hakkı için,  çok zaman Tanrımız yerine koyup, seni çok seviyoruz. İnsanın ayrılıkları bitmez. Bu sevginin hatırına bizi çok hırpalama. Allah ile aramıza girip, bir ayrılık acısı daha tattırma. Allah Teâlâ ile aramızı bulmada bizlere yardımcı ol. Bir şansımız var, “o da yarın”, diye umutlarımızı yok etme, bizi “farş olanlar” dan eyleme.

Âmin.

İhramcızâde İsmail Hakkı

Farş olmak: Rezil olmak