ANLAMLAR VE ELBİSELERİ


(Dil ve Konuşma Üzerine)

“Rahman (çok merhametli olan Allah),Kur’an’ı öğretti. İnsanı yarattı. Ona beyanı öğretti.”(Rahman suresi;l-4) “Ve Âdem’e isimlerin hepsini öğretti, sonra onları meleklere gösterip:”,Haydi davanızda sadıksanız bana şunları isimleriyle haber verin.” dedi. Dediler ki:”Yücesin sen (ya Rab!). Bizim, senin bize öğrettiğinden başka bir bilgimiz yoktur. Şüphesiz sen bilensin, hâkimsin.” (Allah): “Ey Âdem, bunlara onları isimleriyle haber verdedi. Bu emir üzerine Âdem onlara isimleriyle onları haber verince, (Allah): “Ben size, ben göklerin ve yerin gayblarını bilirim, sizin açıkladığınızı da, içinizde gizlediğinizi de bilirimdememiş miydim?” dedi” (Bakara 30-33) “En güzel isimler Allah’ındır. Onlarla Allah’a dua edin ve O’nun isimleri hakkında aykırılığa sapanları bırakın”(Araf suresi,180)

Bir an için şöyle düşünelim; dünya ve içindekiler olduğu gibi var, ancak kelime ve kavramlar yok! Acaba halimiz nice olurdu? Aileler, köyler, kentler, medeniyetler nasıl tesis edilirdi? Kuşaklar arası iletişim ve her türlü miras aktarımı nasıl sağlanırdı? Kendimizi ve meramımızı nasıl ifade edebilirdik? Mesela iki kişi veya çok sayıda insan karşı karşıya geldiler ve bir şeyler paylaşmak istiyorlar; neler yaparlardı? Belki bir noktaya kadar beden dilini veya ses tonlarını kullanıp, tabiat taklidi yapabilirdik ama bu ne kadar meramımızı anlatmaya yeterli olurdu? Ya da akıl taşıyan kişiler olarak bu durum bizi ne kadar tatmin ederdi? Eğer dil (isimler, kelime ve kavramlar) olmasaydı, zihin nasıl işler, gelişme nasıl sağlanır ve icatlar nasıl gerçekleşirdi?

Hayatımızın hemen her aşamasında, farklı dillerde ve üsluplarda konuşuruz. Hayatımızın çok büyük bir bölümü konuşarak geçer. İnsan, aynı zamanda düşünen bir varlık olduğu için dile muhtaçtır. Çünkü insan, düşüncelerini dil ile ifade eder ve düşünürken de dilini kullanır. Rüyalarını bile bir dilde görür. İşte rüyalarda konuştuğumuz dil, bizim ana dilimizdir. İnsan, dua ederken de hem kalbini hem dilini kullanır. Kısaca dil (kelime, kavram, isim, fiiller vs.) hayatımızın her döneminde ve alanında çokönemlidir.

Eskilerin ifadesiyle; “Dildir insanı muazzez eden(aziz eden). Dildir insanı muazzep eden(azaba uğratan).” Yani dil; insanı vezir etmeye de rezil etmeye de sebep olabilir. Ünlü dil bilimci N. Chomsky; “Dil, sınırlı sayıda sözcük ve kuraldan yararlanarak, türetilebilecek sınırsız sayıda cümlelerden oluşan bir bütündür” der. Dilin canlı bir organizma olduğunu söyleyebiliriz. Dil, insanın içerisinde yaşadı ğı veya içerisinde yaşattığı gezegenin ruhu gibidir. Anlaşılan o ki, dil ve dil bilgisi; kelime, kavramlar (isimler) olmasaydı, hayatımız hiç de bugünkü gibi olmazdı. Hz. Âdem’in soyundan geldiğimize göre, mucizevî şekilde bize de isimlerin öğretildiğini söyleyebiliriz. Hiç birimiz özel bir gayret göstermeden ve zorunlu olarak, doğduktan belli bir süre sonra bir lisan bilgisine sahip oluyoruz. Bu bir mucizedir. Zamanla muhteşem bir kelime ve kavram hâzinesine sahip oluyoruz. Hem dil bilgisi hem de dil mantığını kavramış oluyoruz. Mesela arı balı, böcek ipeği, inek sütü; Allah’ın onlara vahiy etmesi sayesinde imal ederler ama nasıl olduğunu izah edemezler. Biz de dil bilgisine sahip oluruz ama bir akademisyen gibi kuralları anlatamayabiliriz. Önemli olan “Parmağa değil, parmağın işaret ettiği yere bakmaktır.”

Dil veya lisan bilgisi, sesler, şekiller, renkler, görüntüler vs. Allah’ın bize bahşettiği en önemli nimetlerden sadece birkaçıdır. “Allah’ın üzerimizdeki nimetlerini gruplar halinde saymaya kalksak bile beceremeyiz..” Ama ne yazık ki buna rağmen “İnsan, Allah’a apaçık bir düşman kesilir Kelime ve kavramlarla konuşmak, insan zekâsının ayrılmaz bir parçasıdır. İnsanlar felsefi düşünce ve fikirlerini, kelime ve kavramlarla ifade ederken, duygu dünyalarını ifade için ise daha çok beden dilini kullanırlar. Bu yüzden duygularla beden dili, düşünce ve inançlarla da kelime ve kavramlar iç içe girmişlerdir. Bir anlamda dil, hem kalbin hem de beynin tercümanı durumundadır. Dilin gelişmesi düşüncenin, düşüncenin gelişmesi de dilin gelişmesini sağlar. Medeniyetlerin nesiller boyu aktarılmasında en önemli pay, kelime ve kavramlara yani Dil’e aittir.

Bir milletin medeniyetini sabote etmek isteyenler, bunu çok iyi bildikleri için ilk olarak o milletin sözlük ve imla kılavuzlarını kendi istedikleri biçimde yenilerler. Bu tür devrimler, hiç de basite alınacak devrimler değildir. Mesela bir milletin yüzlerce yıllık geçmişe sahip, içerisinde inanç ve değer yargılarını taşıyan kelime kavramlarının içini boşaltıp dilini değiştirirseniz o millet topyekûn, ertesi sabah başka bir dünyaya uyanır. Çünkü yeni bir dil ve yeni bir alfabe yeni bir yaşam tarzı demektir. Zira bir lisan, içerisinde manevi dinamiklerini de taşır. Cemil Meriç, haklı olarak; “Kamusa(sözlüğe) uzanan el, namusa uzanmıştık der. Eğer bir millet dilini ve kavramlarını yitirmeye başlamışsa, her şey ona bağlı olarak bozulacak ve değişecektir. Çünkü dil ve din, bir toplumun en önemli iki çimentosudur. İnanç, dünya görüşü ve kavramlarda birlik sağlanmadan eylemlerde birlik sağlanamayacağı gibi bir kargaşa ve anarşi ortamı da doğar.

Kelimeler, kavramlar ve dil üzerine, uzmanları tarafından birçok tanımlama yapılmıştır. Bunlardan en anlaşılır olanı şunlardır: “Dil; duygu, düşünce ve isteklerin, bir toplumda ses ve anlam yönünden ortak olan öğeler ve kurallardan yararlanılarak, başkalarına aktarılmasını sağlayan, çok yönlü, çok gelişmiş bir araçtır. Kendi kanunları içerisinde yaşayan ve gelişen canlı bir varlıktır. Milletleri birleştiren ve ortak paydaları olan sosyal bir müessese ve bir arılaşmalar sistemidir. Eşyayı sınıflandırmaya veya tanımlamaya yarayan kelime veya kelime öbekleridir…”vs.

Lisanla ilgili genel geçer kuralı şu beyit çok güzel ifade etmektedir; “Deme kalbura kallabur. Galat-ı meşhur, lügat-ı fasihten evladır? Yani; her ne kadar “kalbur” diye bildiğimiz eşyanın aslı “kallabur” olsa da sen kalbur demeye devam et, çünkü halk arasındaki yaygın anlamı, onun sözlük anlamından daha geçerlidir. Galat-ı meşhur olarak dilimizde de kullanılan o kadar çok örnek var ki, sözlük anlamları değil halkın zihnindeki anlamlan esas alınarak söylenmektedir. Mesela halk arasında; “Namahrem” kavramı, “mahrem” manasında kullanılmaktadır. “Moral” Latincede “ahlak” anlamında olduğu halde; bizde kimse “moralim bozuk” tabirini “ahlakım bozuk” olarak anlamamaktadır. Arapçadan, Farsçadan ve batı dillerinden dilimize geçen birçok kavram, bizim dilimizde sözlük anlamlarının dışında kullanılmaktadır. Doğu edebiyatının meşhur klasiklerinden Hariri’nin “Makamat” adlı eserinden birkaç örnek verecek olursak şaşkınlığımızı gizleyemeyiz. Mesela “zalim” kavramının manalarından birisi de “kaymağı alınmamış sütü içen “demekmiş. Ama hiç kimse bu manada “zalim” kavramını kullanmaz. Aynı şekilde “savm” Arapçadan dilimize oruç diye geçmiştir(ki oruç da farsça bir kavramdır) bir manası da “deve kuşunun pisliği”demekmiş. (!!!!!)

[Burada yanlış bir anlama veya bilgi farkındalığı var.
RUZE
‘Oruc’ Farsça rûze’den gelir. Rûz Pehlevi Farsçasında ‘gün, gündüz’, rûze ise ‘günlük’ anlamına gelir. Türkçe’de r ve l ile başlayan sözcükler bulunmadığından, bizler r ve l harfleriyle başlayan sözcüklerin önüne sözcüğün harekesine uygun sesli bir hemze ilave ederiz. Meselâ ‘Receb’ diye seslenmeyiz de i-Receb deriz veya ‘limon’ sözcüğünü i-limon şeklinde telâffuz ederiz.
ORUÇ
Bu sözcüklerin başına gelen, rûze’nin başına da gelmiş ve önce ‘u-rûze’ veya ‘o-rûze’ olmuş, sonra ‘uruc/oruc’ hâline dönüşmüş. Sonundaki c harfi de zamanla yumuşayınca, sözcük en nihayet oruç hâlini alıvermiş.
Farsça’da rûze giriften oruç tutmak, rûze horden oruç yemek, rûze-dar oruç tutan, rûze-hor ise oruç yiyen demek. O hâlde biz oruç tutmakla, aslında kendimizi gündüzleri tutmuş, kendimizi gündüzleyin yemekten, içmekten, cinsî ilişkiden alıkoymuş, yani perhiz yapmış oluyoruz.
PERHİZ
‘Perhiz’ de yine tutmak’la ilgili Farsça bir sözcüktür. Kısaca “ictinab etmek/kaçınmak/nefsi bir şeyden alıkoymak” anlamına gelir.

(http://yenisafak.com.tr/yazarlar/?t=13.09.2008&y=DucaneCundioglu) (hzl: İhramcızâde)

Demek ki aynı olan kelime ve kavramların, aynı olmayan zihinsel algı ve yansımaları vardır. Şöyle bir olay anlatılır; rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu, Elçibey’in davetlisi olarak Azerbaycan’a gittiğinde karşılamada biraz gecikme olmuş ve hemen apar topar binleri gelerek çok özür dilemiş; “Kusura bakmayın, birazdan Elçibey’in pezevenkleri gelip sizi alacaklar!” demişler. Oysaki bizde pezevenk çok kaba ve argo bir kavram olduğu halde, onlarda koruma görevlileri için kullanıldığı anlaşılmaktadır. Başka bir örnek de şudur; Azeri dilinde “kârhane” fabrika, “Bîkar” da işsiz demekmiş. Yani bir Türkiye Türkü orada “Bekârlar için kerhane açmalıyız” dediğinde onlar bizim anladığımızı anlamaz. O dilde ”işsizler için fabrika kurmalıyız” demektir. Oysaki bizim ülkemizde öyle söylense çok kınanırlar.

Aynı fonetiğe, aynı işaret ve ses sistemine sahip olduğu halde, aynı kelime ve kavramlar, herkese aynı çağrışımı yapmayabilir ve herkes aynı manaları anlamayabilir. Bunun yanı sıra değer yargılarının farklı olmasından dolayı da farklı anlayışlar doğabilir. Mevlana, “Sen ne söylersen söyle, ne kadar anlatırsan anlat, bütün anlattığın karşıdakinin anlayabildiği ile sınırlıdır.” demiştir. Öyleyse Bilge gibi düşünmek gerekir ama bunu halkın anlayacağı şekilde anlatmazsak en önemli fikirler bile olsa havada kalır… Kısaca âlim gibi düşünüp, en cahilin bile anlayacağı şekilde ifade etmek esastır.

Yahu Temel! Sen karını sevmediğin halde sürekli ona; “Kanaryam! Güvercinim! Tavus kuşum! Bülbülüm! deyip duruyorsun, neden? diye sormuşlar. Temel sinsice gülümseyerek; aslında ben ona ‘kuş beyinli’ demek istiyorum” demiş(!) Yani ne söylediğimiz kadar, onu hangi üslupla söylediğimiz de çok önemlidir. “Bazen kimin söylediği, önemlidir. Bazen de neyin söylendiği, önemlidir. Bazen ise ne zaman söylendiği daha çok önem arz ederken, bazen de nerede söylendiği, ön plana çıkar.

İyi/kötü, güzel/çirkin, doğru/yanlış, ödül/ceza, özgürlük, namus, adalet, eşitlik, vatan vs. gibi kavramlar izafidir (göreceIidir) ve değer yargılarına göre farklılıklar arz eder. Kelime ve kavramların, insanların zihin ve mana dünyasındaki izdüşümleri çok farklı olabilir. Kelimeler ve kavramlar, içine manalar sığdırılmış kaplardır. Manaların asıldığı askılıklar, duygu ve düşüncelerimizin ifade edilmesi için kullandığımız araçlardır. Tabiri caizse kelime ve kavram ifadeleri birer ceset, manaları da onların ruhu veya canı mesabesindedir. Kelimeler bir kabuk ve manalar bir öz mesabesindedir… Kelimeler, düşünce ve fikirlerimizin ifadesinde yararlıdır ama duyguları anlatmada yetersiz kalır hatta onları daraltır, boğarlar. Bu yüzden merhum Mehmet Akif bir şiirinde “Ağlarım ağlatamam; hissederim, söyleyemem; dili yok kalbimin, ondan ne kadar bizarım!” der. Çoğu zaman ağzımızdaki dil yetersiz kaldığı için bedenimiz konuşur; jest ve mimikler devreye girer. Yani biz sustuğumuzda bedenimiz daha çok konuşur.

Dil, bir amaç değil araçtır. Dil sayesinde görünmeyeni görünür, soyutu somut hale getiririz. Zihnimiz ve eşya arasındaki sis perdelerini onunla aydınlatırız. Ancak kullanılan kelime ve kavramlar maksadı anlatmaz ise daha da anlaşılmaz kılabilir ve fikir anarşisine neden olabilir. Öğrenci dilbilgisi hocasına sormuş; – Hocam! Kelime olarak “Bazan” mı “Bazen” mi doğrudur? Hoca biraz düşünmüş;- Evlat! Bazan “Bazen”, bazen de “Bazan” doğrudur demiş(!)

Yerinde ve zamanında, doğru üslupla kullanılmayan kelime ve kavramlar, görüntüyü netleştirmek yerine daha da bulandıran gözlük camlarına benzerler. Dil, Farsçada “gönül” anlamına gelmekle beraber bizde daha çok; duyu organı, ifade malzemesi, kelime ve kavramlar olarak anlaşılmıştır. Mevlana der ki, “Gönlü ve sözü bir olmayan kişinin yüz dili olsa bile o yine de dilsiz sayılır?’ Biz farkında olsak da olmasak da “kelime ve kavramlar”, hayatımızda o kadar önemli, etkili ve belirleyicidir ki bu konuyu ne kadar çok işlesek yeridir. Öyle ki “Dilin kemiği yoktur ama kemik kırar!” Hz. Ali’nin veciz ifadesiyle “Kişi, dilinin altında gizlidir?’

Kişilerin kavramlarını kazıdığınızda, o kişilerin manevi cevherini bulursunuz. Kelime ve kavramlar, her zaman bir şeyleri açıklamak için kullanılmaz, çoğu zaman da bazı şeyleri gizlemek, saklamak ve örtmek için kullanılır. Kavramlar, çok önemli belirleyicilerdir. Eskiler bu konuya o kadar önem yüklemişler ki; “Üslub-u beyan, ayniyle insandırf demişlerdir. Yani bir kişinin kullandığı üslup, o kişiyi tanımlamada yeterlidir. “Hayvanlar koklaşa koklaşa, insanlar da konuşa konuşa anlaşır? Yeter kiinsan, konuştuğu kelime ve kavramları bilinçli şekilde ifade etsin ve konuşmalar “fikirlerin firarı” şeklinde olmasın. Shakespeare bir eserinde şöyle der; “Kelimeler uçuyor ama düşünceler yerde. Düşüncesiz kelimeler asla gidemez cennete. Anladım artık cehalet Allah’ın lanetidir. Bilgiden kanatlar tak, uçman için cennete

Bir maksada yönelik olmadan ve düşünmeden konuşan insanlar, düzensiz ses çıkaran çalgı aletleri gibidir. Yüksek sesle bağırarak konuşmak, çoğu zaman karşıdaki kişinin seni duymasını engeller. Ama soylu bir maksada yönelik, uygun bir ses tonu ve üslupla, özenle seçilmiş kelime ve kavramlarla konuşmak; bezgin insanları hayata bağlar, ümitsize ümit bahşeder ve adeta kurumuş çorak toprakları yemyeşil bir vadiye çevirir. Hele faziletli, özü-sözü bir âlim zatın ağzından çıkan güzel kelime ve kavramlar, petekten süzülen baldan daha tatlı ve değerlidir. Karşıdakini büyüler ve ruhuna şifa olur. Ayrıca “Talebe ne kadar dikkatli dinlerse, hoca da o kadar hikmetli söyler.?’

Bir bilge, öğrencilerini hayata hazırlarken şu dersi vermiş; “Çocuklar! Bir kişinin konuşmasına ve anlattıklarına bakarak o kişi ve zekâsı hakkında fikir ve kanaat sahibi olabilirsiniz!’ demiş. Öğrenciler; “Ama hocam! Kişi hiç konuşmazsa nasıl anlayacağız?” demişler. Bilge Hoca gülümseyerek; “O kadar zeki insan yoktur!” demiş… Buradan anlıyoruz ki, “Dil, aklın ayak izidir?’ İnsanların ne söylediklerini dinlemeden ne düşündüklerini de anlayamayız. Yani dil, düşüncenin teni ve gövdesidir.

Sadi Şirazi der ki “İki şey ruhu karartır; konuşmak gerekirken susmak, susmak gerekirken konuşmak” Eskiler de der ki, “Kelamın fıdda (gümüş) ise sükûtun olsun zehep (altın)! Kemal ehli kemalatı sükût ile buldular hep!” Yani konuşman gümüş ise susman altın olsun! Sükûtun(susmanın), altın olduğu yer ve zamanlar olduğu gibi ihanet ve zulüm olduğu yer ve zamanlar da vardır… Müziği meydana getiren sadece sesler ve notalar değildir, aynı zamanda sesler ve notalar arasındaki ahenkli ve bilinçli esler/sessizliklerdir. Yani “Ses ve es” birlikte armoniyi oluştururlar.

“Söz, ilaç gibidir; gereği kadar olanı şifadır; yaşatır, fazlası hasta eder veya öldürür!’ Bir vecizede denir ki; “İnsan, sesini söze, sözünü sözcüğe, sözcükleri sözlüğe, sözlüğü yazıya, yazıyı resime, resimi müziğe, müziği notaya, notayı sanata, sanatı savaşa ve savaşı da sanata dönüştürebilir?’ Çok konuşmak demek, çok bilgili olmak ya da çok şey anlatmak demek değildir. Ehli hikmete göre “Akıl arttıkça söz azalır ve daha tasarruflu kullanılır.?’ Argoda da şöyle denir; “Etkili bir konuşma tıpkı mini etek gibidir; dikkat çekecek kadar kısa ve esası örtecek kadar da uzun olmalıdır?’ Bu yüzden konuşma metni hazırlanırken çok emek sarf edilmeli ve Platonun dediği gibi; “Her hitabe (konuşma), canlı bir varlıkmış gibi hazırlan- malıdır. Her konuşmanın bir başı, gövdesi ve ayakları olmalıdır. Ayrıca bütün parçalar, bir birine ahenkli bir şekilde bağlanmalıdır?’ Ayrıca konuşurken kişinin kendisini ve muhataplarını ciddiye alması, en önemli hususlardandır.

Ünlü bir pazarlama uzmanı ve eğitimci, çok uzaklarda bir yere konferans vermek üzere davet edilmiş. Anlatacağı konuyu gayet ciddi bir şekilde hazırlamış, söylenen yer ve zamanda konferans yerine ulaşmış. Çantasını açmış, notlarını kürsüye koymuş ve konuşmaya geçmiş. İşin ilginç yanı ise kocaman salonda dinleyici olarak sadece bir kişi varmış. Ama profesyonelliğin gereği, hiç istifini bozmadan konusunu o dinleyiciye gayet muntazam bir şekilde anlatmış. Konuşmasını bitirdiğinde, dinleyen beyefendi ayağa kalkmış, nezaketle alkışlamış. Konuşmacı, çantasını toplamış tam gidecekken, onu dinleyen beyefendi ona yönelerek demiş ki; “Efendim! Sizden sonraki konuşmacı da benim! Lütfen siz de beni dinler misiniz!?)

Konuya dair bir fıkra da bizim topraklarda anlatılır. Bir gün hoca, vaaz etmek için uzak bir köyün camisine gitmiş. Bakmış ki camide sadece bir kişi var başka kimse yok. Hocanın canı sıkılmış ve bütün anlatma şevki kaçmış. Ama yine de oturan adamın fikrini almak isteyip sormuş; -”Efendi! Sence ben hazırladığım bu vaazı anlatmalı mıyım?” Adam, toparlanmış ve demiş ki; -”Hocam! Ben bu köyün Seyis’iyim (yani at bakıcısı), senin işlerinden anlamam. Ama ben çiftliğe gitsem baksam ki bütün atlar kaçmış, sadece bir at kalmış, onu yine de beslerim!’ Hoca, bu cevabı çok bilgece bulmuş ve anlatması gerektiğini anlamış. Başlamış vaaz etmeye. Tam iki saat boyunca anlatmış. Sonunda takdir bekleyen bir eda ile Seyis’e dönüp; “Efendi! İyi oldu mu?” diye geri bildirim istemiş. Seyis, aynı bilgelikle şu cevabı vermiş; “Hocam! Başta dedim; ben bir Seyis im, bu işlerden pek anlamam, fakat ahıra gitsem baksam ki bütün atlar kaçmış sadece bir at kalmış. Onu beslerim ama yemin tümünü de ona asla yedirmem!” Tabii bizim hoca mosmor olmuş…

Konfüçyüs’e öğrencileri bir gün şu soruyu sormuşlar; “Eğer bir ülkede yönetici olsaydınız ve elinizde yeterli kudret bulunsaydı, ilk olarak işe nereden başlardınız? Konfüçyüs cevap vermiş; “Kuşkusuz ilk olarak dili düzeltirdim. Yani kavramların doğru kullanılmasını sağlamaya çalışırdım!’ Bu cevap üzerine öğrenciler şaşırmışlar ve cevabı basit bularak dudak bükmüşler; “Niçin böyle bir şey yapardınız?” demişler. Konfüçyüs şu açıklamayı yapmış; “Çünkü eğer dilde bozukluk varsa, söylenen şey söylenmek isteneni anlatmaz. Eğer söylenen, istenen anlamı yansıtmazsa yapılması istenen şey yapılmaz. Eğer istenen şey yapılmazsa ahlak ve sanat bozulmaya uğrar. Eğer ahlak ve sanat bozulursa, adalet doğru yoldan çıkar. Eğer adalet doğru yoldan çıkarsa, halk çaresiz durumlara sürüklenir. Sonunda söylenen söz hakkında doğru karar verme fırsatı kalmaz. Böyle bir durumu önlemek, her şeyden önemlidir!’

Konfüçyüs’e göre; “Bir kavmi bozmak, onların dilini (kelime ve kavramlarını) bozmakla mümkündür!’ Mefhumun muhalifinden (tam tersinden) hareket edecek olursak şöyle diyebiliriz; Bir toplumu düzeltmek, sanatı, hakkı ve adaleti ikame edebilmek için öncelikle dilin (kavramların) doğru kullanılmasını sağlayarak işe başlamalıyız. Şair Yahya Kemal’in ifadesiyle; “Türkçemiz, ağzımızda anamızın sütü gibi helal ve güzel ‘olmalıdır!’ Dil veya lisan, insanı diğer canlılardan ayıran en önemli unsurlardan biridir. Hatta bazılarına göre insanı tanımlayacak kadar değerli ve ayırt edici bir unsurdur. Onlara göre; “İnsan konuşan hayvandır!’ “İnsanlar kelime ve kavramlarla idare edilir, hayvanlar ise yularlarıyla. Kuşlar ayaklarından ve tuzaklar kurularak yakalanır, insanlar dilleriyle.” Halk deyişiyle; “Bana benden olur her ne olursa. Başım rahat olur dilim durursa.” “Ah dilim! Seni dilim dilim dileyim, başıma her ne gelirse senden bileyim.” “Bülbülün çilesi, dilinin yüzündendir!’

İnsan hem kendisini hem dış dünyasını doğru ifade edebilmek için kelime ve kavramlara muhtaç yaratılmıştır. Konuşmak ve iletişim kurmak, ekmek su gibi zaruri bir ihtiyaçtır. Rus Çar’larından birinin yeni doğan bebekler üzerinde vahşice bir deney yaptığı anlatılmaktadır. Deneyin konusu ise; ‘acaba hiç kimse konuşmazsa bebekler, nasıl bir dil konuşacaklar?’ Bu deneyde bebeklerin her türlü fiziki ihtiyacı karşılandığı halde; iletişim, sevgi, dokunma, okşanma ve konuşma ihtiyaçları karşılanmadığı için bir süre sonra vahim bir şekilde öldükleri tespit edilmiştir…

Düşünce ve dünya görüşünde birlik olmayınca dilde birliğin olması da beklenemez. Aynı şekilde inançta ve kavramlarda birlik sağlanmayınca eylemlerde de birlik düşünülemez. “Aynı dili konuşanlar değil aynı duygu, inanç ve düşünceleri paylaşanlar anlaşabilirler!’ Kelime ve kavramlar, insan hayatında öylesine önemlidir ki, attığımız her adıma nasıl dikkat etmemiz gerekiyorsa, söylediğimiz her söze de dikkat etmemiz gerekiyor. Çünkü sarf edilen sözler; memeden çıkan süt, yaydan çıkan ok ve kaynağından çıkan ırmak gibi geriye dönmez. Geride pişmanlıklar ve hasretler bırakırlar. Niçin söyledim diye pişmanlık duymamak için neleri nasıl söylemeliyim diye zaman ayırmak daha akıllıcadır.

Dil ve düşünce iç içedir. Öyle ki sonuçta dil, düşünmenin bir vasıtası olmuştur. Ana dilimizden cümleler kurarak düşünürüz. Bir lisan, aynı zamanda o milletin manevi mirasını ve dünya görüşünü de içinde saklar. “Dil bir milletin ses ve söz dünyasıdır, kelime ve kavram gezegenidir. Kendi dilini çok iyi bilmeyenler, başka dilleri zaten anlayamazlar!’

Dil ve konuşmanın önemi o kadar büyüktür ki, bazı filozoflar; “savaşların, insanlarla kader arasında değil, insanla kelimeler arasında olduğunu” savunmuştur. Bir ülkenin kanunlarının çiğnenmesinden sonra en büyük suçun, o ülkenin dilinin çiğnenmesi olduğu kabul edilmiştir. Çünkü biliyoruz ki, “İnsanın ruhu gibi toplumun ruhu da dilde kendini gösterir. Dil, insan düşünce ve zekâsının, toplum karakterinin ve ortak aklının bir parçasıdır!’ Bazıları o kadar ileri gitmişler ki, “Arşimet’in manivelası da neymiş! Bana mükemmel bir lisan verin; doğru zaman, mekân ve doğru tonda kullanılan kelime ve kavramları getirin, ben dünyayı yerinden oynatayım ve yepyeni medeniyetler kurayım…” demişlerdir.

Kelime ve kavram olarak “evet” veya “hayır”, söylenmesi çok kolay iki kelime olduğu halde nikâh masasında; “evet” diyen nice çiftlerin hayatı, yıllarca zehir olmuş veya mutlu geçmiştir. Öyleyse kelime ve kavramları kullanırken (özellikle evet veya hayır derken) azami dikkat etmek gerekir. “Sözde, sihir olduğunu” her aklı başında insan bilir ve kabul eder. Kelimeler, kavramlar ve üslup, başka bir ifadeyle dil ve söyleniş biçimi, o kadar önemli ve etkilidir ki, Anadolu’da; “Oha var öküz durdurur, oha var zelve kırdırır!” derler. Yunus ise bunu daha veciz olarak şöyle ifade etmiştir; “Söz ola kese savaşı. Söz ola kestire başı. Söz ola ağulu aşı, bal ile yağ ede bir söz.”

“Acaba dil mi insanı şekillendirir, yoksa insan mı dili şekillendirir?” Sorusu tarih boyunca insanların zihnini meşgul etmiştir. Tabiî ki bu çift taraflı bir süreçtir. “Hem insan dili şekillendirir, hem de dil insanı şekillendirir!’ Genel anlamda da ise hem insan, çevreyi hem de çevre, insanı etkiler ve şekillendirir. Bu bir döngüdür. Ermeni asıllı dilci Agop Dilaçar’a göre; dile şeklini veren biz değiliz, aksine o bizi şekillendirmektedir. Milletleri kan ve ırk bağından daha çok dilleri ve kavramları bir arada tutar. Yine şöyle der; “Dilin üzerimizdeki etkisi, hepimiz için geçerli olan düşüncelerden ve doğrulardan çok daha güçlü dür. Dili önce biz ana sütü emer gibi özümleriz, sonra da bütün hayatımız boyunca hazır bulduğumuz bir sermaye gibi tüketiriz.”

İnsan; aklı, iradesi, zekâsı, dili ve kavramları sayesinde diğer varlıklardan ayrılır. Bazı toplum mühendisleri, tarih boyunca kelime ve kavramların genleriyle oynayarak insanları yanıltmış, onlarla alay etmiş ve yaşantılarını ifsat etmişlerdir. Ziya Paşa her ne kadar; “Ayinesi iştir kişinin, lafa bakılmaz. Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde.” diyorsa da bu söz, tam olarak gerçeği ifade etmez. Zira konuşmak insan ruhunun ve içinin bir yansımasıdır. Bir kapta ne varsa sonuçta dışarıya o çıkar.

Nice güzel konuşmalar ve sözler vardır ki, en kıymetli mücevherlerden daha kıymetli, yıldızlardan daha parlaktır. İnsanın bezgin ruhunu dinlendirir, kışını bahara çevirir. Müzede sergilenen ama kullanılmayan eşyalar gibi vücudumuzda asılı duran duyguları titretir, depreştirir, tetikler ve harekete geçirir. İnsanı şenlendirir, ümitlendirir, gücüne güç katar. Ona kutsal bir yol ve amaç göstermek suretiyle dopdolu yaşamasını sağlar. Savaş açtırır veya savaştan vaz geçirir… Söylenenler sevgilinin sözleri ise; sorgulanmaz, kulaktan izin almadan doğruca kalbe gider ve oradan tüm vücuda hatta etrafa yayılır…

Evet, “Sözde sihir vardır?’ Bazen insan kendisini, yağmurlu bir güne rastlamış fukara cenazesinde gibi yalnız hissettiğinde, duyduğu birkaç samimi söz, onu gitmek istediği yere kadar götürür. O sihirli kelime ve kavramlara biner geçmişe ve geleceğe yolculuklar yaparsınız…

Ağzımız bize yalnızca yemek yememiz için verilmemiştir. Sh: 17-28

****************

HAYATTA BÜYÜK ENGELLER YOKTUR SADECE BASİT AMAÇLAR VE KÜÇÜK HEDEFLER VARDIR

(Amaç ve Hedefler Üzerine)

“İnsanın hayatını kaybetmesinden daha tehlikeli ve acı verici bir şey vardır; o da hayatın anlamını kaybetmek!” Hayatın anlamını kaybetmek demek, bir inançtan, amaçtan ve bu amaca hizmet eden hedeflerden yoksun olmak demektir. Gençlerin kutsal bir amaçtan yoksun yaşamaları, bir millet için büyük bahtsızlıktır. Zira gençlerin amaçtan yoksun olmaları demek, o milletin geleceğinin olmaması demektir. Kutsal bir amaç ışığında hayatı devam ettirmek, aklı başında her insanın en temel ihtiyacı ve görevidir. Her insanın bir yol haritası ve yön çizgisi olmalıdır. Bu yol haritasında, belli yer ve zamanlarda ulaşılması gereken hedefler ayrıca yer almalıdır.

Dünyanın en güçlü insanları, amacı olan ve önemli bir hedeflere kilitlenen insanlardır. Çünkü amacı olan insanların, yaptıklarının veya yapmadıklarının altında amacının rengi, kokusu ve tadı yani amacın gücü vardır. “İnsanın ne kadar güçlü olacağını, amaçları ve ne kadar çok şiddetle istediği belirler?’ Nasıl ki, “Dünyayı sel alsa ördeğe vız gelir!’ diye düşünüyorsak, amacı ve hedefleri olan insanların da bu amaçtan aldıkları güçle çoğu engelleri aşacağını biliriz. Çünkü amaçlar aynı zamanda kendisini gerçekleştirmek için kişiyi zorluk ve engellere karşı donanımlı kılar. Bir Çin atasözünde; “Nereye gideceğini bilen, güçlü amaçları ve hedefleri olan insanlara yol vermek için, dünya bir kenara çekilir ve ona yol verir!’ denir.

“Hayatta büyük engeller yoktur, sadece basit amaçlar ve küçük hedefler vardır!’ Konfüçyüs’ün ifadesiyle; “Derin olan kuyu değil, kısa olan iptir!’ diye düşünmek, insanı daha aktif ve azimli kılar. Bir insan engellere bakarsa hedefini göremez, hedefe kilitlenirse de engelleri göremez. Meşhur âşıklardan Mecnuna sormuşlar: “Sen kimsin, adın ne, kimlerdensin?” “Leyla!” demiş. “Nerelisin?” demişler. “Leyla!” demiş. “Nereden nereye gidiyorsun?” demişler. “Leyla!” demiş… “Yahu biz sana ne soruyoruz sen bize ne cevap veriyorsun?” demişler. Mecnun ona da “Leyla!” diye karşılık vermiş… İşte “bir hedefe kilitlenme” diye buna denir. Yani baktığı her şeyde onu görmek ve kendisini onun için yok edebilme fedakârlığına sahip olabilmek… Bu yüzden amaç ve hedeflerin, insanın hayatından daha kıymetli olması lazımdır. Bir kadın, bir mevki, bir meslek, maddi bir kazanç gibi şeyler, amaç olma yüceliğinden uzaktırlar. Bunlar dünya hayatının geçici zevkleriyle alakalıdır. Oysa kutsal bir amaçla yapılan yolculuk ahrette de devam eder…

İnsanların amaçları, hayvanların ise istek ve arzuları vardır. Ne yazık ki kaderci insanlar, amaç belirleyemezler. Amin Maalouf, kaderi ve kaderci insanları anlatırken şöyle diyor; “Bir yelkenli için rüzgâr neyse, kader de bir insan için odur. Dümen başındaki insan rüzgârın nereden ve ne şiddette eseceğine karar veremez ama kendi yelkenini yönlendirebilir. Bu da kimi zaman inanılmaz derecede fark eder. Aynı rüzgâr deneyimsiz ya da ihtiyatsız ya da yanlış karar veren bir denizciyi felakete sürüklerken bir başkasını sakin bir limana ulaştıracaktır…”(Ölümcül kimlikler, sh:84, yky, Ocak 2002, İstanbul)

Her insan, amacıyla değer kazanır veya kaybeder. Biz Müslümanlar için bu amaç;”Yeryüzünden fitne ve zulüm kalkıp; tamamen hak ve adalet, insan onuruna yakışan bir yaşam hâkim oluncaya kadar meşru ölçüler içinde mücadele edip, yalnızca Allah’ın rızasını gözeterek son nefesimizi Allah’a teslim olmuş müminler olarak vermektir!’ Bu kutsal mücadelenin diğer bir ifadesi; insan ile onurlu yaşam arasındaki engelleri kaldırma ve herkese özgür iradesini kullanma imkânı sağlama çabasıdır. Bunun İslami literatürdeki adıda cihat’tır. Cihat çoğu insanın sandığı gibi sadece “kılıç kalkan ekibiyle yapılan kan ve barut kokan bir eylem” değildir. Cihat, insan ile insani özgürlükler arasındaki engelleri kaldırıp, vahiyle insanı buluşturma gayretidir. Bu ise göz ile ışığı buluşturma çabası gibidir. Başka bir ifadeyle, Allah ile insan arasındaki engelleri, yok etme mücadelesidir cihat! “Hayat iman ve cihattan ibarettir.”

Ünlü Psikiyatrisi Victor E. Frankl, yaşamın gayesini anlatırken şöyle diyor; “Yaşamın anlamı insandan insana, günden güne, saatten saate farklılık gösterir. Bu nedenle çok önemli olan, genelde yaşamın anlamından ziyade belli bir alanda bir insanın yaşamının özet anlamıdır… Sorunu genel terimlerle ortaya koymak bir satranç şampiyonuna sorulan şu soruyla kıyaslanabilir; “Söyleyin ustam, dünyadaki en önemli hamle nedir? Bir maçtaki belli bir durumdan ve rakibin özel kişiliğinden bağımsız en iyi bir hamle diye bir şey yoktur. Aynı şey insanın varoluşu için de geçerlidir. Kişinin soyut bir yaşamın anlamı arayışına girmemesi gerekir… Herkesin yaşamında özel bir mesleği veya uğruna çaba harcanacak bir misyonu, yerine getirilmeyi bekleyen somut bir görevi vardır. Ne onun yeri değiştirilebilir ne de yaşamı tekrarlanabilir. Bu nedenle herkesin işi, bunu yürütmeye yönelik özel fırsatları kadar eşsizdir”… (V.Frankl, İnsanın Anlam Arayışı, sh. 103, mart 2000, Ank., öteki psikoloji y.)

Başka bir ifadeyle amaç; insanın yaratılış gayesi ve yaşama sebebidir. Amaçlar, dinlere ve ideolojilere göre değişiklik arz eder. Hatta ne kadar din ve dünya görüşü varsa o kadar da amaç vardır diyebiliriz. Amaç bir yol haritası veya bir yön çizgisidir. Hedef ise ölçülebilir “somut” alt amaçlardır. Hedeflerin en temel özellikleri şunlardır: Sarihtir (çok açık ve nettir), ölçülebilir niteliktedir, mantıklıdır, uygulanabilir özelliktedir, tarih ile sınırlıdır, zamanı bellidir. Mesela “doğuya gitmek” bir amacı ifade ediyorsa, bu yolculuk sürecinde; belli zamanlarda, belli yerlerde, amaca uygun bilinçli eylemlerde bulunmak ve bunu zamanla sınırlamak hedefi ifade eder. Bu süreçte “doğu” hiç bitmez, ömür boyu sürer. Yani vardığınız yerden daha ötede yine doğu devam eder.

Amaç, kesintisiz bir süreç ifadesidir. Amaç, varılması gereken bir durak değil bir yolculuk biçimidir. Kabir kapısında biter ancak. Her insana saatten önce bir pusula lazımdır. Bu pusula bir amaç ifadesidir. Eğer gitmek istediğin bir yön varsa; zamanın, mekânın ve imkânların bir anlamı ve önemi vardır. Amacı olmayan insanların çoğu pervasız şekilde “zaman öldüren insanlardır.”… Bir hemşirenin, “Ben iyi bir sağlık elemanı olacağım.” demesi bir hedef değil, bir temennidir. Ama aynı hemşirenin, “Ben falan mahallede, 50 bebeğe, bir hafta içinde, kızamık aşısı yapacağım” demesi ve uygulaması bir hedef ifadesidir. Çünkü hem açık, hem ölçülebilir, hem mantıklı hem uygulanabilir ve hem de zamanı bellidir. Amacı olmayan bir insan, akrebi olmayan bir saate benzetilebilir. Yelkovanın varlığı nasıl ki akreple anlam kazanıyorsa, insanın değeri ve varlık sebebi de onun amacıyla değer kazanmaktadır. Siz bir seyahat şirketi bürosuna gidip sadece “Bana bir bilet lütfen” der misiniz? Demezsiniz, mutlaka biryer ve zaman belirtirsiniz.

“Nereye gideceğini bilmeyen gemiye, hiçbir rüzgâr fayda vermez… Nereye gideceğini bilmiyorsan, gittiğin yerin de bir önemi yoktur… Ne aradığını bilmeyenler, bulduklarının ne olduğunu anlayamazlar… Her arayan bulamaz, ama bulanlar, mutlaka arayanlardır… Amaçlar, yıldızlar gibidir, onlara hiçbir zaman ulaşamayız, ama bize daima yol gösterirler. Nerde bulunduğumuzu ve buradan sonra hangi yere gideceğimizi onlara bakarak anlayabiliriz…’’ Eğer bir amacın varsa ve bu amaç uğruna mücadele edebiliyorsan varsın. Ömür devam ettiği sürece amaç da devam eder. Ama insanın amacı yoksa hükmen ömrü bitmiş, fakat uzatmaları yaşıyor demektir. Yani amaç biter ama ömür bitmezse bu yaşam artık bir eziyete dönüşür… Ancak amacı olan insanlar riskleri göze alma cesaretini gösterirler. “Kaplumbağa bile kafasını kabuğundan çıkartıp risk almadıkça ilerleyemez” Ayrıca bizler mütevazı olalım, ama amaç ve hedeflerimiz asla mütevazı olmamalıdır. Yüce amaç ve hedefler, kişiyi hep ileri ve yukarı götürür. Bu yüzden sık sık amaç ve hedeflerimizi gözden geçirmeli ve onları güncellemeliyiz.

Her insanın bir kahramanı vardır. Siz de en azından çocuklarınızın doğal kahramanlarısınız. Çocuklarınız ve aileniz sizi örnek alır ve sizden etkilenir. Zira “Keçinin geçtiği yerden oğlak da geçer.” Bu açıdan bakıldığında hepimiz her an bir vitrindeyiz. Hem ayıplarımız hem de maharet ve faziletlerimiz etrafça gözlemlenir. Sarımsak veya portakal gibi kokarız. Yani demem o ki, biz amacımıza hizmet edersek, bizim dışımızdakiler de ona hizmet eder… Ne yazık ki, inançsız, anlamsız ve amaçsız bir hayat tercihi yüzünden beşikle gelen nice muhteşem özellik ve güzellikler hiç kullanılmadan, jelatini açılmadan tekrar tabutla geri sahibine iade edilmektedir. Bu bir kaynak israfıdır, vebaldir.

Nasıl ki taş ve topraktan yapılmış evleri; sevgi, paylaşmak, fedakârlık ve aile bağları, bir yuva haline getiriyorsa… Nasıl ki selüloz ve kâğıtları; manalı yazılar, kitap haline getiriyorsa… Ruh ve beden-den olan adamı da; inanç, amaç ve anlamlı yaşantı, insan haline getirir… “Atımızı elimizden alabilirler ama yolumuzu asla alamazlar.”Bu yol, bizim gayemizi ifade eder. ‘Atı zorla suya götürebilirsiniz ama zorla su içiremezsiniz” Yani maddi araçlara belki hükmedilebilir ama senin amaç ve inançlarına asla hükmedemezler. Onları ancak sen, değiştirebilirsin… Bazı şeyler vardır ki alınamaz, onlar sadece verilebilir. Onlardan siz vazgeçmezseniz, onlar asla sizden vazgeçmez. Tıpkı inançlarınız, amaçlarınız ve hedefleriniz gibi…

“Hayatımızın kalitesini amacımız ve tercihlerimiz belirler. Bugün nasıl bir hayat yaşadığımızı, çoğunlukla dünkü tercihlerimiz belirledi. Yarın nasıl bir hayat yaşayacağımızı da bu günkü tercihlerimiz belirleyecektir…” Bir amaçtan yoksun insanlar, hayatta avare kasnaklar gibi hiçbir işe yaramadan döner ve nereye gideceği belli olmayan kedi-köpek yavruları gibi menzilsiz bir şekilde dolaşır dururlar. Yada ormandaki filler gibi yer, içer, semirir, ürer ve bir ağaca yaslanır ölürler… Ne hazin ve acıklı bir son! “Kim ki yaşam gayesini bilmedi – Sanki dünyaya gelmedi!”

“Amaçların kudreti inkâr edilemez. Bir damla suda bulunan kudreti gözle göremeyiz ama bir damla su bir taşın kovuğuna girer ve orada donarsa taşı çatlatır. Yine böyle bir su buhar olursa en kuvvetli motorların pistonlarını işletir… Bütün mesele onların içindeki gizli kuvveti ve kudreti harekete geçirerek olayı tetikleyebilmektir!’ Varlık nedenimizi, amacımızı, hedeflerimizi, planlarımızı, projelerimizi ve doğru-yanlış cetvelimizi, bir çırpıda yazacak kadar net bilmiyorsak boşluktayız demektir. Kişinin kendi amaç, hedef, ilke ve planları olmazsa; planı ve amacı olanların piyonu olurlar. Onların hedeflerine ulaşmalarında, atlama taşı durumuna düşerler. Kural şudur;”Organizeli, planlı, amaçlı ve çalışkan azınlıklar, böyle olmayan çoğunluklara her zaman hükmederler!’ Doğru düşünen tembel çoğunluklar, yanlış düşünen ama çalışkan azınlıkların her zaman hizmetinde olmuşlardır. “Pasif iyiler, aktif kötülerin maskarasıdırlar!’

İdealleri ve güçlü hedefleri olan insanlar, mıknatıs gibidir; doğal bir çekim güçleri ve manyetik alanları vardır… İnsanlar, her zaman nereye gittiğini bilen, kararlı ve amaçlı insanları takip etme eğilimi gösterirler. Aslan için diş, kuş için kanat, balık için yüzgeç ne ise insan için de inanç ve amaç odur, hatta daha da önemlidir. Bir Çin atasözünde der ki; Sadece ölü balıklar, akıntı istikametinde yüzerler!’Amaçsız insanlar, rüzgârın önünde savrulan yapraklara veya suyun üstündeki saman çöplerine benzerler.

Arkadaşlarla ana caddelerde gezerken, eğer muzipliğim üstümdeyse, trafik lambalarına rastladığımızda ve yeşil ışık yanıyorsa, onlara bir espri yapıyorum; “Arkadaşlar! Yeşil ışık yanıyor, zayi olmasın; haydi karşıya geçelim!’1 diyorum. Hem neşelenip gülüyoruz. Aslında bu espriden hareketle; “hayatın amacı ve kalitesi” konusunda ciddi bir sohbet imkânı buluyoruz. “Hayat amacı”, o kadar önemlidir ki, bu amaç insanın iç ve dış dünyasına rengini, kokusunu ve tadını verir. Dışardan dikte edilemez. Mutlaka insanın kendi iç benliğinde, kalbiyle ve kafasıyla kabullenmesi gerekir. “Hayat amacımızı ‘Google’dan öğrenemeyiz.”

Amaç ve insan ilişkisi; balıkla su ilişkisi gibidir diyebiliriz. Nasıl ki, balık suyun dışında yaşama şansına sahip değilse insan da hayat amacından bağımsız yaşama lüksüne sahip değildir. Amaç, insan olmanın kaçınılmaz gereği ve sonucudur. Amaçsız bir hayat nebati ve behimi (bitkisel ve hayvani) dir. Kaldı ki bitki ve hayvanlar da amaçsız yaratılmamışlardır. Yaratılan her şeyin, mutlaka bir görevi, fonksiyonu ve yaratılış amacı vardır. İnsanı ve hayatını anlamlı veya anlamsız hale getireceği için “amaç” çok önemlidir. Çünkü amaç, insana yaşamı boyunca rehberlik eder ve yol gösterir. “Amaç; manevi bir navigasyon cihazıdır.”

Kabirden ötede ibadet değil hesap ve ceza dönemi olacaktır. Artık orada perdeler kalkacağı için cennet ve cehennem, kendini gösterecektir. Halk arasında çok kullanılan “Dünyada mekân, ahirette iman” sözünü doğru okumak lazımdır. Burada kastedilen; ahirette iman ve ibadet, fayda verecektir manasındaysa bu söz doğrudur. Yoksa orada insanların iman edip etmeyeceği bahis mevzuu değildir. Orada zaten iman etmekten başka çare yoktur. Belki bu sözün doğrusu “Dünyada iman, ahirette mekân”olmalıdır.

Hayatın kalitesi; inanç, amaç, güven ve ümitle doğrudan alakalıdır… “Kuraklığın hüküm sürdüğü bir zamanda köy sakinleri, yağmur duasına çıkmaya karar vermişler. İçlerinden sadece bir tanesi yanına şemsiye almış. İşte bu İnanç’tır… Babalar bebeklerini havaya hoplatır, çocuklar buna gülmekten bayılırlar. Yere düşeceklerini akıllarına bile getirmezler. Çünkü babaları onları tutacaktır. İşte bu güven’dir… Hiçbirimizin yatağımıza girerken, ertesi gün uyanacağımıza dair bir garantisi yoktur. Aynı zamanda bir yola çıkarken, oraya varabileceğimize dair bir teminatımız da yoktur. Ama yine de ertesi gün ve varacağımız yer için planlar yapmaktan geri kalmayız. İşte bu Ümit’tir…” Eğer bir insanda inanç, amaç, güven ve ümit varsa yaşamı kaliteli olma yolundadır…”

Yaklaşık 300 milyon spermin arasından birinci seçilip de amaçsız bir hayat sürmek bize hiç mi hiç yakışmaz. “Hayatın amacı, amaçlı bir hayat yaşamaktır.” Müslümanın hayat amacı; “Sadece Rabbimizin rızasını kazanmak için ona ibadet etmek, dolayısıyla da kul hayatı sürerek, diğer insanlara da faydalı olmaktır. Yani yeryüzünden fitne kalkıp, adalet hâkim oluncaya kadar mücadele etmektir’.’Zna Yüce Allah bizi surat koleksiyonu olarak yaratmadı.

“De ki: “Benim namazım, ibadetim, hayatım ve ölümüm hep âlemlerin Rabbi Allah içindir.” (Enam 162)

Sh: 109-116

 

Kaynak: Mustafa Sevinç, Karanlıkta Renkler Yoktur (Mumyalanmış Manalar) Asitan-2013, Sivas

ŞİZOFRENİDE DÜŞÜNCE VE KONUŞMA BOZUKLUKLARI


DİL PATOLOJİSİ

Şizofreni, mücerred düşünce kabiliyetini haleldar eden, kişiliğin iptidaî seviyelere gerilemesine sebep olan ve hasta insanın diğer fertlerle, içinde yaşadığı toplumla haberleşmesini, bilgi alışverişinde bulunmasını, komünikasyon kabiliyetini ileri derecede sakatlayan bir akıl hastalığıdır. Konuşma, düşüncenin bir taraftan mahsulü, diğer taraftan da mimarı olduğu için şizofren düşüncesi özel konuşma bozuklukları tarzında dışa akseder. Düşünce konuşma ilişkilerini ve konuşma bozukluklarını anlayabilmek için şizofreni denen akıl hastalığındaki özel düşünce ve konuşma patolojisini incelemekte büyük fayda vardır.

Hastalığa “Şizofreni” ismini 1911 de İsviçreli psikiyatr Eugen Bleuler vermiştir. Daha önceleri bir isimlendirilme hatası olarak bu klinik tablo “erken bunama” (dementia praecox) adı ile tanınıyordu. Bleuler, bu hastalarda gerçek manasıyla bir bunama olmadığını, yani hafıza yıkılmasının bulunmadığını, hastalık belirtilerinin ruhî melekeler arasındaki bir yarıklığın sonucu olarak ortaya çıktığını, şahsın çevresi ile alâkalarının kaybolduğunu ve komünikasyon, haberleşme kabiliyetinin bozulduğunu göstermiştir.

Şizofrenideki düşünce bozuklukları şöyle sıralanabilir:

1.      Formel (şeklî) düşünce bozuklukları

2.      Düşünce akımındaki bozukluklar

3.      Düşünceyi kontrol etmede bozukluklar

4.      Düşünce muhtevası bozuklukları.

Formel (şeklî) düşünce   bozuklukları mefhum teşkilindeki aksama ile kendini gösterir, şizofrende düşünce içe dönüktür. Çeşitli fikirler arasında birleştirme olamamakta, mefhum teşkil edilememektedir. Tedailer (çağrışım) gevşemiş ve bozulmuştur. Bir fikir diğer bir fikri, delâlet ettiği mana bakımından ilgisi ile tedai ettirirken, şizofrenide ses tedaileri bunun yerini almıştır. Bir örnek vermek istersek, normal bir kimsede “masa” kelimesi, fonksiyon ve anlam bakımından onunla alâkalı “iskemle” yi tedaî ettirirken şizofren hastada bu tedaî, tıpkı kafiye yapar gibi, ses yolu ile olmakta, meselâ “masa”, “tasa” yı çağrıştırmaktadır.    Tedaîlerdeki bu bozulma, düşüncenin cümleler halinde dışa aksetmesi esnasında cümlelerin kopukluğu ile kendini gösterir. Buna “dikişsiz konuşma” diyoruz. Bir cümleyi teşkil eden ibareler birbiriyle alâkasız hale gelmiş, cümle elemanları yer yer kopukluğa uğramıştır.    Düşünceye    temel teşkil eden semboller yanlış kullanılmakta ve bu semboller eşyadan tecrid edilememektedir.

Şizofren hasta, düşünce ve davranış bakımından içe dönük karakter gösterir. Peşin hükümler, önceden belirlenmiş kalıplar dış dünyayı değerlendirmede başlıca saiki (sebep) teşkil ederler. Bu peşin hükümler ve düşünce örnekleri, değer hükümleri de iptidaî, sapık mantıklı ve birtakım sihir ve büyülere inanır şekilde, psikolojik deyimiyle otistik (içe dönük), paleolojik (iptidaî, ilkel zamanlara ait), paralojik (sapık mantıklı) ve majik (büyü ve sihirlere bağlı) karakterdedir.

Normal mantık sistemi içinde insan iki kaziye (öneri) arasında benzerlik kurarken bu kaziyelerin konuları, süjeleri arasında uygunluk arar. Meselâ,

—     Bütün insanlar fanidir,

—     Hasan da bir insandır,

—     O halde Hasan fanidir.

gibi mantıklı (lojik) bir hüküm verebilmek için her üç kaziyenin de süjelerinin aynı (insan) olması gereklidir. Şizofren, bir hükme varabilmek için süjeler arasındaki bu ayniyeti aramamakta, onların bir tek vasıflarından, süjeye yüklenen fiil veya sıfatların (attribut’lerin) bir tekinden hareket ederek aralarında benzerlik kurmaktadır:

—     Kuş uçar,

—     Uçak uçar,

—     Kuş bir uçaktır.

veya

—     Babamın sakalı var,

—     Ahmet Beyin de sakalı var,

—     Öyle ise Ahmet Bey babamdır.

gibi sapık mantıklı, paralojik, hezeyan mahiyetindeki hükümler bu hastalığın eseridir. İlerde pek çok misâlini vereceğimiz gibi, zamanımızda Türkçe diye uydurularak kabul ettirilmek istenen birçok kelimenin böyle bir paralojik mantık mahsûlü olduğuna sırası gelmişken işaret edelim. Meselâ “etmek” fiili “tesir etme” nin “attribut” sü iken ve sadece “tesir etmek” değil, meselâ “ateş etmek, aptes etmek, hasıl etmek” gibi birçok başka mürekkep fiillerde de “attribut”  (atribü) olarak kullanılırken paralojik bir genelleme ile “tesir” yerine ikame edilmesi, bu suretle “etki” gibi bir “fiilden yapma isim” imâl edilmesi hem gramer ve hem de mantık bakımından hatalıdır. Bu konuya kitabımızın sonunda tekrar döneceğiz.

Bir şizofren hastamız kendisini hem “Hazreti Meryem”, hem “mum” ve hem de “bizzat kendisi” kabul ediyordu. Paralojik mantık şu şekilde işlemekte idi:

—Mum alevinin etrafında bir hâle vardır.

— Hazreti Meryem tasvirlerinin başının etrafında da ayni hâle bulunur.

—Herkes bana düşmandır, ben de bir düşmanlık hâlesi ile çevriliyim.

Netice. O halde ben hem mum, hem Hazreti Meryem ve hem de kendim’im.

Hezeyan dediğimiz belirtiler bu şekilde sapık mantıkla verilen hükümler sonucu ortaya çıkmaktadır. Hasta, sakat mantığı ile yaptığı genellemeler sonunda meselâ kendisi ile hiç ilgisiz ve tanımadığı bir kimsenin gülümsemesini kendi üstüne alınmakta, alay etmek için güldüklerini zannedip o adamı öldürebilmektedir.

Şizofren düşüncesi ile ilkel insanların düşünceleri arasında aşikâr benzerlikler tespit edilmiştir. İlkel insanların düşüncelerinde eşya, canlılar ve hadiseler ayni zamanda hem kendileri, hem de başka bir şey olarak kabul edilebilmektedir. İlkel insan dış olayların tesiri altında kalabildiği gibi, kendisini de o olayın içinde farz edebilmekte, olaya katılabilmektedir.

Düşünce akımındaki bozukluk, düşünce akımının durması ve bambaşka bir düşünce akımının başlaması ile kendisini gösterir (düşüncenin blokajı ve parçalanması, fragmentation). Bazı şizofrenlerde düşünce baskısı görülür. Birbiri ile ilgisiz birçok fikir birden hastanın zihnine hücum eder.

Şizofrenlerde kişilik, “ben” (ego) parçalandığı için hasta kendi düşüncesine sahip olabilme duygusunu kaybeder. Çevresine olduğu gibi, bizzat kendi düşüncesine karşı da yabancılaşmıştır. Kafasındaki düşüncelerin başka birisi tarafından gönderildiği, başka kuvvetlerin tesiri altında bulunduğu, düşüncesinin çalındığı, ne düşündüğünün gözlerinden anlaşılıp ona göre cevaplar verildiği gibi hezeyanlı fikirler gelişir. Kendi düşüncesine yabancılaşma sonucu,bizzat düşündükleri, dışardan duyulan sesler veya görülen hayâller halini alır. Artık kulağına konan bir cihazdan kendisine mesajlar gönderilmektedir. Onlarla konuşur, duyduğu seslere cevaplar verir ve hattâ böylelikle aldığı emirleri tereddütsüz ifa eder.

Biraz önce kısaca bahsettiğimiz “hezeyan” tarzındaki düşünce kusurları, şizofren düşüncesinin muhteva bozukluğunu sergiler. Hezeyan, hastalıktan doğan, paralojik mantık ve hükümlerin sonucu ortaya çıkan, hastanın sosyokültürel temelinin dışında, yanlış ve sarsılmaz bir inanç olarak tarif edilebilir. Hekimlik tahsili yapmış, belli bir sosyokültürel seviyeye erişmiş bir hastamızın uçakların kendisi tarafından icad edildiğini sarsılmaz bir inanç tarzında iddia etmesi, bir başka hastamızın Vatikan kilisesini ziyareti sırasında papazın âyin esnasında yaptığı dinî işaretleri üstüne alarak kendisinin İtalya Kralı olduğunu iddia edip polise başvurması tipik hezeyan örnekleri olarak gösterilebilir.

ŞİZOFREN KONUŞMASI

 Şizofreninin ana belirtilerinden biri olan şizofrenik konuşma kusuru, düşüncede mevcut patolojinin konuşma şeklinde dışarıya yansımasından ibarettir. Bunlar,

1— Gramer ve sentaks bozuklukları,

2— Mana ve muhteva bozuklukları,

3— Ritm, ton, artikülâsyon ve üslûp kusurları,

4— Karşılıklı mükâleme bozuklukları olarak tasnif edilebilirler.

Gramer ve sentaks bozuklukları:

Şizofren konuşması umumiyetle gramer kaidelerinden mahrum, birbiri ardına sıralanmış, tutarsız kelime dizileri halindedir. Devrik cümleler, zamir, fiil ve şahısların yer değiştirmesi, fiil çekimlerinin bozulması ve bazen mastar halinde fiillerin kullanılması, cümlelerin zamir, edat ve zarf gibi bağlardan fakir olması çok görülür. Telgraf yazılarında olduğu gibi kısa cümleler, başı sonu belli olmayan ve bir türlü bitirilemeyen uzun cümleler görülür.

Sentaks yokluğu (asyntaxie) halinde gramer kaidelerinin tamamen ortadan kalktığı dikkati çeker. Cümle kopuk kopuk bir hal alır. Buna “dikişsiz konuşma” diyoruz. Gittikçe bu bozukluk, birbiri ile alâkası bulunmayan kelimelerin ard arda sıralanması halinde “kelime salatasına” dönüşür. Bazen sinonim, eş manâlı kelimelerin arka arkaya sıralandığı dikkati çeker (stereotipi). Böylece şizofren konuşması bilgiyi aktarma gücünü, informatif (bilgi verici)değerini tamamen kaybeder. Artık hasta ile muhatabının anlaşabilmesi imkânsızdır.

Cümlelerin başlangıç ve bitiş noktaları konuşan hasta ve onu dinleyen muhatabı için başka başka yerlerdir. Bu da konuşmanın anlaşılmasını imkânsız hale getirir. Bir şizofren hastanın aşağıya naklettiğimiz yazıları dikişsiz cümleler, kelime salatası ve gramer bozuklukları bakımından tipik bir örnek teşkil etmektedir:

“Efkârı umumiyeye maruzatım şudur?

Türkiye Cumhuriyetinin başlıca vazifesi şudur; birinci vazifesi Türk milletine aklıselim yolu ile muamele edilmesidir, bunun içindir ki muhtelif sınıflardaki insanlar imtiyaz ve sınıf yoktur, bunun sebebi şudur; insanlar toplu olarak çalışırlarsa derece ve sınıflara münkasem (bölünmüş) olması zarurîdir, buna binaen hükümet buna dikkat ve teemmülle (düşünüp taşınma) çalışması lâzımdır…”

Görüldüğü gibi, birtakım kelimeler “stereotipi” (aynısıyla çoğaltma) dediğimiz tarzda ve gereksiz yere tekrarlanmakta, cümlelerde yerli yerince fail, fiil ve mef’ul bulunmamakta, noktalama işaretleri ise tamamen ortadan kalkmış durumdadır. Böyle bir konuşma bilgi değeri taşımadığı için muhatabına bir manâ ifade etmez.

Yüksek tahsil yapmış ve bir lisede yabancı dil öğretmeni iken hastalanmış diğer bir hastamızın yazıp yayınladığı kitaptan bir pasaj alalım:

“Irgalıya ırgalıya…

Grandük oğlanlar Rusyayı yıktı, lâkin Ophelia söğüdünde ve Lucy Gray tepelerinde yerleşen oğlanlar Lord’u yiyip yerine oturdular…

Hukuk… vicdan… ve ahlâk ölçüleri… insanlığın başı…”

Herhalde komünist ihtilâlini anlatıyor, fakat bir fikri belli bir kalıp içine döküp ifade edebilmek kabiliyetini kaybettiğinden yazısından bir mana çıkarmak mümkün değildir.

Mana ve muhteva bozuklukları.

Şizofrenik konuşmada rastlanan mana ve muhteva bozukluklarının başında kelime uydurma (neologisme) gelir. Başkaları için tamamen manasız ve yeniden uydurulmuş birtakım kelimeler hasta şahıslar tarafından kullanılmaktadır. Bu kelimelerden bir kısmı hasta için belli bir anlam ifade eder, bir kısmı ise bizzat hasta için dahî manâ taşımamaktadır.. Böylece yepyeni bir dil uydurulduğu, bunun kendine göre gramer kaidelerinin bile hasta tarafından icad edildiği görülmüştür. Bir hastamız, bütün aile efradını kendi uydurduğu yeni dille konuşmaya mecbur tutuyor, bu dille konuşmayanları ağır şekilde dövüyordu.

Yeni uydurulmuş kelimeleri sıklıkla kullanarak konuşmaya “glossolali” adını veriyoruz. Şizofren akıl hastalarında, geri zekâlılarda ve uydurmaca konuşma illetine musab (isabet etmiş) kimselerde sıklıkla bu belirtiye rastlanmaktadır.

Bazen şizofren hastalar birkaç farklı manayı ifade edebilen kelimeler imâl ederler veya birkaç kelimeyi birleştirerek bir kelime haline getirirler. “Çanta kelime” (mot valise) adı verilen bu çeşit kelimelerin de ya hiçbir manası yoktur veya farklı mefhumlara ayni zamanda karşılık teşkil edebilecek mahiyettedirler. Şizofren hastalarda “ambivalence” (ikili duygu) denilen bir çeşit duyarlılık bozukluğu dikkati çeker. İstemek ve istememek, sevmek ve nefret etmek, bilmek ve bilmemek, harekete geçmek ve geçmemek gibi zıt duyum ve haller ayni zamanda ve beraberce bulunur. Bu, hastayı bir teşebbüse geçmekten alıkoyacak ve irâdesini ortadan kaldıracak bir durumdur. “Ambivalence” halindeki hastada düşünce de iki zıt kutup arasında dalgalanır. Bir türlü doğru bir düşünce akımı başlatılamaz. Bu hallerde ambivalansı ifade eden ve zıt anlamlı kelimeler birleştirilerek kullanılır.

Normal şahısların düşünce akımını çeşitli fikirler arasındaki tedai bağlantıları yönlendirir.

Şizofrenlerde bu tedâî (çağrışım) kelimelerin ve mefhumların manalarına göre değil, seslerine göre yapılmakta, bu sebeple düşünce ve onun aksi olan konuşma parçalanmakta, bütünlüğünü kaybetmektedir. Klangassociation (ses tedaisi) dediğimiz bu durumdan şizofren düşüncesinin özelliklerini anlatırken   bahsettik. Gerek glossolalie ve gerekse Klangassociation bakımından bir hususa daha dikkat etmek gerekir. Şiirde de kafiye yapılırken bir çeşit ses tedaisinden, Klangassociation’dan faydalanılır. Gene, birçok yazarların yeni yeni kelimeler icad edip kullandıkları görülür. Her ne kadar şiirde bir mana bütünlüğü varsa da, sırf fonetiği tutturmak ve kafiye yapmak için cümlelerin ifade bakımından fakirleştirildiği, lüzumsuz devrik cümlelere yer verildiği, netice olarak da gramer hatalarına düşüldüğü, mısraların ifade gücünün fakirleştiği çok rastlanan hallerdendir. Şiirdeki fonetik tahdit, dili iyi kullanamayan kimselerde aşikâr kelime salatası örneklerine, şizofrenik konuşmaya benzer    mısralara ve ses tedailerine sebep olabilmektedir. Böyle bir şiir kitabından birkaç misâl verelim:

Dün akşam içtik bir fâlifullik

Lakır lukur luk Iık

Kafada fes

Karşıda tuval

Bu ne festuval

Dedem demirden deveyle doğrudan doğruya denize dönüyordu

Dedem dalgalarla dolu dizgin dalıyor, deve denizi dört dönüyordu.

Dam üstünde hamam

Orta katta bir vapur

En aşağıda kuyruklu şeytanlar

Zile bastım kırmızı

Padişah uyanmasın

Kelime uydurmayı, “neolojizm”i dört grupta sınıflandırarak incelemek mümkündür:

(1) sembolik varlıklar ve kişiler için kullanılan kelimeler,

(2) yalancı ilmî (pseudoscientifique) kelimeler (hastanın hezeyanlarına tekabül eden keşiflerini, icatlarını isimlendirmek için kullanılır),

(3) ruhî ve fizik durumlar, arzular ve cinsî duygular için kullanılan kelimeler,

(4) manasız ve herhangi bir sisteme uymayan, bizzat hastanın kendisi için dahî mana taşımayan kelimeler.

Ritm, ton, mafsallanma (artikülâsyon) ve üslûp bozuklukları:

Şizofrenide konuşmanın ritmi bozulmuştur. Hasta sür’atli konuşurken birdenbire yavaş yavaş konuşmaya başlayabilir. Arada sırada sebepsiz duraklamalara rastlanır. Konuşmanın tonu da bozuktur. Yavaş, fısıltı halinde konuşma, dişlerinin arasından konuşma, genizden konuşma gibi kusurlar görülür. Kelimelerin telâffuzundaki ahenk kaybolmuştur. Uzamış ve incelmiş hecelere riayet edilmez. Bugün yazımızda uzatma işaretlerinin uzun zamandan beri kullanılmaması bu çeşit konuşmalara sebebiyet vermektedir. Bundan ilerde, sırası geldiğinde tekrar söz edeceğiz.

Mafsallanma (artikülâsyon) bozuklukları, kekeleme, peltek konuşma, harfleri yanlış söyleme tarzında ortaya çıkar.

Mükâleme (konuşma) bozuklukları:

Şizofreni hastalığı şahıslar arasındaki karşılıklı konuşmayı, mükâlemeyi adetâ imkânsız hâle getirir ve şahsın toplum içindeki yerini almasını engeller. Bu bakımdan şizofreni bir çeşit “sosyal yabancılaşma” (alienation sociale)’ dır. Hasta bazen hayâlleri ile, bazen de monolog tarzında kendi kendine konuşur. Bazen konuşma tamamen bir homurtu, diş gıcırdatması halindedir. Konuşmada sık sık müstehcen kelimelere, küfürlere raslanır (koprolali). Hastanın hiç edep, haya duygusuna kapılmadan meselâ anası, babası yanında, birtakım cinsî ihtiyaçlarını en müstehcen kelimelerle anlatmaya başladığı görülür.

Bazı şizofrenler duyduğu kelime ve cümleleri papağan gibi tekrarlarlar. Buna “ekolali” adını veriyoruz. Zaman zaman sorulan sualle ilgili olmayan cevaplar alınır (yandan konuşma). Bir misâl verelim:

Sual:               — Bugün günlerden nedir?

Cevap:           — Üç kişinin ellerinde parmakları vardır. Hadi hadi, sen daha iyi bilirsin…

Sual:               — Beni tanıdınız mı?

Cevap.           — İşte o kadar, şimdi kalkıyorum, nasihatim bitti…

Son, olarak şunu belirtelim ki, şizofreni denen akıl hastalığının temel vasfı, gerek düşünce, gerek konuşma ve gerekse bütün davranışlarındaki saçmalık (absurdite) ‘tir. Hasta, içinde bulunduğu toplum ile sözlü, yazılı veya diğer vasıtalarla, jestlerle, mimiklerle, hareketlerle, sağlam ve sıhhatli bir münâsebet kuramayan, o topluma yabancılaşmış ve hareketleri o toplumca saçma kabul edilen bir kimsedir.

Kaynak:

Prof. Dr. Ayhan SONGAR; Dil ve Düşünce, Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Psikiyatri Kliniği Vakfı Yayınları. No: 7, Şubat 1986,Gür-Ay Matbaası İstanbul

CLEAN, SHAVEN [(Temiz Tıraşlanmış) (Aklı Silen Düşünceler)] (1993) Film

 

Yönetmen: Lodge Kerrigan       

Ülke: ABD

Tür: Suç | Dram

Vizyon Tarihi: 01 Eylül 1993 (ABD)

Süre: 79 dakika

Dil: İngilizce

Senaryo: Lodge Kerrigan            

Müzik: Hahn Rowe       

Görüntü Yönetmeni: Teodoro Maniaci               

Yapımcı: J. Dixon Byrne, Lodge Kerrigan, Melissa Painter         

Oyuncular: Peter Greene  ,  Alice Levitt,    Megan Owen ,   Jennifer MacDonald, Molly Castelloe

Özet

Yazar yönetmen Lodge H. Kerrigan bu ilk filmini 94′de çekmiştir. Sanıldığı üzere bir porno değil, neo-noir bir filmdir midesi sağlam olmayanların kaldıramayacağı çalışmanın konusu ise şöyledir:

Peter Winter paranoid şizofrendir. Çok sevdiği karısı bir biçimde öldükten sonra, küçük kızı Nicole başka bir kadına evlatlık verilmiştir. Peter hastaneden çıkar ve kızını bulmak üzere yollara düşer, olaylar gelişir…

Gerçekle hayal âlemini birbirine karıştıran bir şizofrenin dünyayı algılamaya çalışması üzerine ölesiye karanlık olan film, insan bu filme kötü diyemediği gibi, iyi de diyemez, ortada kalır. Amerikan küçük kasaba yaşantısını gayet acımasızca ortaya serisi ise, kasvetli ve gerçekçidir, insanın içini daraltır.

Paranoid: paranoya ile ilgili
 Halk arasında, paranoya deyimi, genellikle bir şahsın, çevresindekiler hakkında aşırı şüpheciliğini tanımlamak için kullanılır. Böyle bir kişiye yapılan tavsiyeler, iyi niyetli bile olsa, o kişi tarafından kötü niyetle yapılmış olarak algılanır. Başkalarının kendisi hakkında komplo yaptığı kuruntusuna kapılabilir, kendilerine veya mülklerine karşı bir tehdit olduğu endişesi içine düşer. Bu düşünceler, o şahısa büyük rahatsızlık verir. Çevresindekiler de, bu durumdan rahatsız olur.
Şizofreni, davranışı, düşünmeyi ve duyguyu çeşitli şekilde etkileyen, sıklıkla kronik, kalıcı bir ruhsal hastalığı gösteren psikiyatrik bir tanıdır. Şizofreni kelimesi, Yunanca ayrık veya bölünmüş anlamına gelen ‘şizo’ ve akıl anlamına gelen ‘frenos’ kelimelerinin birleşiminden gelir.
Temel düşünce yapısının ve akıl işlevlerinin dağılması şizofreninin başlıca işareti olarak düşünülür.

Filmden

Peter’in annesi hastalanışını anlatıyor.

Bütün gün beşiğinde uyurdu. Bu Miscou’ya gitmemizden hemen sonra. Köpek beslemesine izin verilmiyordu, bizde Mr. Miller’ınkine giderdik. Köpekle oynuyor. Sanırım ismi Dash’ti. Bütün gününü o köpekle geçirirdi. Sonra köpek öldü. Sonra herhangi bir hayvan besleyebileceğini söyledik ama ilgilenmedi. Sınıfında ilk beşteydi. Sonra kolej için Bathurst’a gitti. Fen çalışmak istedi. Ancak daha başta bıraktı. Anlayamadık. Bizimle birlikte olmak istemedi. Sonra botla Gaspé’ye geçti. Sanırım zorluk çekiyordu. İşte burada çok kilo aldığını düşünmüştü   ve diyete başladı. Bir aydan daha az bir sürede 20 kilo verdi ve sonra bu halden buna dönüştü. Sağlıklı bir görünüşü kalmadı. Sonra biraz kilo aldı ama yeterli değildi. Kendisi gibi olamadı. Bütün bu fotoğrafları kocam çekti. O iyi bir adamdı. Ailesine bakabiliyordu. Oğlum kız kardeşini görmeye geldi ve göremeyince gitti. Nicole’u evlatlık verdik.

 Oğlumun kötüye gidişini görmek nasıl bir şey biliyor musun?

 İlk zamanlarında sessiz bir çocuktu ama mutluydu. Sonra aniden değişti. Aynı şeyin ona da olmasına izin veremezdim.

(Peter’in kafayı ütüleyen/silen iç konuşmaları/vehimleri )

Kafandan atmak istediğin bir şey mi var?   Çünkü kafanı bir daha oynatacak olursan, onun için endişelenmene gerek kalmayacak.  Çünkü onu kafandan atacağım.  Anladın mı?

 Pek bir şeyden hoşlandığım söylenemez ve senden de hoşlanmıyorum.  Sabahları uyandığında ,   bugün birini öldürmeliyim diye düşünür müsün?

  Paranoya mı bu?

 Senin için paranoya. Benim için gerçeklik.

Ve şu andan itibaren  “Şu andan” ne demek kim biliyor?

 “Şu andan itibaren.” Biri söyledi bana. Sonsuza kadar, öleceğim güne kadar. Tek bir hata yaparsan işin biter. Anladın mı?

 Bir sürü başağrıtıcı zil duyuyorum. Çalmadıkları zaman bile duyuyorum onları. Ben konuşurken suratıma bak, onun bunun çocuğu. Sıkı çocuk. Anladın mı?

 Ve sonra ne olacağını düşünüyorsun?

 Bunu aklında tut. Çünkü orada hepimizin birer ailesi var.

Bununla ilgili bir şey mi yapmak istiyorsun?

 Neden?

 Hadi, bir şeyler yap. Yapman gereken tek şey beni geçip onu yakalaman.

Hadi, hadi, seni görüyorum. Hadi. Sikeyim! Hadi. Hadi. Yolu yok. Bana asla vuramazsın, adamım. Asla, asla. Hadi, hadi. Asla. Yolu yok. Ben çok iyiyim. Hadi! Hadi! Hadi. Görüyorum seni. Hadi, gel buraya. Dön etrafında. Hadi. Seni görüyorum. Dön etrafında. Dön etrafında! Görüyorum seni! Hadi! Yapamazsın. Dön etrafında. Hadi. Görüyorum seni. Dön etrafında. Hadi. Sadece dön. Benden saklanamazsın. Hadi. Benden saklanamazsın. Sadece dön etrafında. Sadece dön. Benden saklanamazsın. Sadece dön. Sadece dön. Duydun mu beni?

 Benden saklanamazsın.

Onu evlatlık vermiştiniz. Onu evlatlık vermiştiniz. Yardım edemem.

Pekala, hadi bir şeyler yap. Tek yapacağın beni geçerek onu yakalaman. Burada geçirdiğim her gün için pişmanlık duyuyorum. Bunu almamakla gerçekten aptallık ediyorsun.

- Burada olmamalıydım.

- Bu çocuk oyunu değil! Burada ihtiyaçlar için oynarız. Ve ben seni öldüreceğim.

Nicole Sen büyürken ben bir hastane yatağındaydım ve üzerimde operasyon yapılıyordu. Kafamın arkasına küçük bir alıcı,   parmağıma da bir verici yerleştirdiler. Ne olduklarını biliyor musun?

 - Radyo mu?

 - Evet. Radyo. Herneyse vericiyi almak için   tırnağımı çıkarmak zorunda kaldım. Nasıl yaptın bunu?

 Nasıl mı çıkardım?

 Ben  Daha iyi hissediyorum. Daha sağlıklı düşünebilirim. Ama hala alıcı kafamın arkasında. Eğer biraz daha yavaş olabilirsem   biliyorum bir çözüm bulabilirim.

Lütfen. Beni yalnız bırak! Seni dinlemeyeceğim! Ben temizim. Kafamdan attım.

GELECEĞİN DÜNYASINDA VAR OLACAK DİL: TÜRKÇE


TÜRKÇE’NİN FELSEFE YOLLARI

(Aşağıdaki yazı Türkçe Dilinin gizli sırlarını anlatmaktadır. Yazıyı okuyunca geleceğin ütopik dünyasında, bilgisayar ve üniversal kullanılacak dilin Türkçe olduğunu göreceksiniz. Günümüzdeki Kürt kardeşlerimizin anadil eğitiminde ısrarlı olmalarını isteyen bazı kesimlerin onlar hakkındaki art düşünceleri yüzyıllar sonra gerekecek olan robotik insan gücünü temini ve  onları kullanmak istiyor olmalarıdır. Bu nedenle anadilde eğitim bir yönden Kürtlere hazırlanmış bir komplonun ön aşamasıdır.
Ayrıca fark edeceksiniz ve anlayacaksınız ki; Medeniyet sponsorlarının diğer dillerin yanında kıtalar arasında Türkçe’nin yayılmasına niçin izin veriyorlar. Bu ise birçok kişinin ilk etepta anlayamayacağı bir husustur.
Fantastik gelecek bu önsözün sizlerin hafızanızda bulunması ve duyarlı olmanızı düşünüyorum. İhramcızâde İsmail Hakkı)

Herkesçe kabul edilebilir olduğuna inandığım ve mantıksal bağlarla birbirini izleyen şu ön-dayanaklar olmasaydı, bu bildiri hazırlanamazdı:

1.            Biricik bir felsefe (felsefe tarzı: felsefe yolu) yok, felsefe’ler var.

2.            Her felsefenin kendisiyle yapıldığı herhangi bir doğal dil debile biricik bir felsefe yok, felsefe’ler vardır.

3.            Bir doğal dil, başka doğal dillerden ayrı olmakla, bu ayrı oluşlardan devşirdikleriyle oluşturduğu bir kendine-özgülük alanı elde eder.

4.            Böyle bir dille ortaya konan her felsefe, söz konusu bu kendine özgülük’ten pay alabilir.

5.            Türkçe de “böyle bir dil”dir.

6.            Demek ki, Türkçe’nin kendine özgülük alanından pay alabilen en az bir felsefe yolu olabilir.

7.            Buna göre;

a)            bu bildirinin aşağıdaki ana metninde başarıya ulaşılmışsa, Türkçe’ye özgü bir felsefe yolu açılmıştır;

b)           bu bildiri sonunda başarıya ulaşılmamışsa; bj: başarısızlık bildiri sahibine aittir; b2 : bj doğruysa bile aynı varsayımlara dayanan başka bir bildiri ana metni ile başarıya ulaşabilir.

Her doğal dil gibi Türkçe’nin de, birbiriyle sıkı sıkıya bağlanmakla birlikte, yine de iki ayrı yapısal özellik taşıyan sözdizimsel ve anlambilimsel yapıları vardır.Burada Türkçe’nin yalnızca sözdizimsel yapısı ele alınarak öne sürülecek düşünceler, bu temel üzerinde geliştirilecektir. Bu nedenle, ilkin Türkçe’nin sözdizimsel yapısı, amaç açısından, dilbilimsel bilgilere dayanılarak açıklanacak, sonra bu açıklama ve saptamalardan felsefe için ne gibi sonuçların çıkartılabileceği araştırılacaktır.

 Türkçe son ekli eklemeli bir dildir. Türkçe’de ön ek yoktur.“Yemyeşil”, “sapsarı” vb. ön ekli gibi görünenler, ön ekli değil, sözcük yinelemesine uğramış sözcüklerdir. Her sözcüğün, kendisinde olduğu gibi korunan, kimi adlar bir yana tek hece’li bir kök ü vardır. Adlar birden çok heceli olabilirler. Ancak bunlar kök değil, gövde’dirler ve tıpkı kök gibi bölünemezdirler. Sözcük türetmelerinde kök’e getirilen ekler, yapım ve çekim ekleri olup, ekleme bu sırayı izler. Bunun çok az kural dışı örnekleri vardır ve kural dışı olan bu kullanışlar sınırlı ve belirlidir. Sınırlı ve belirli olmaları nedeniyle de kurallılığı bozmazlar.

Sözcüğün türetilerek çeşitlenmesinde kök, hep aynı kaldığı, tek heceli olup bölünemediği için, kök’e ve aynı şekilde gövdeye sözcüğün bölünemiyeni anlamında “atom” adını veriyoruz. Burada, bu “atom” iğretilemesini açıklayıcı bir örnek olarak kullanacağız. Sözcüklerin’ birleşerek bileşik sözcük ya da tamlamalar biçiminde kullanılmalarına, iğretilememize uyarak “moleküler” söz cükbirimleri ya da aynı anlama gelmek üzere yalnızca “sözcük birimleri” diyeceğiz. Molekül diye adlandırdığınız sözcük birimlerinin cümle içinde atomsal bir niteliği vardır. Örneğin, “ev” ve “kapı” atomsal sözcüklerinden oluşan “evin kapısı” moleküler sözcük birimi, “Evin kapısı bütün gece açıktı.” cümlesinde bir ‘atom’dur. Bunun anlamı şudur: Bu cümle, kendi başına birer molekül olan, ama cümle içindeki dizilişi bakımından her bir molekülün bir atom olduğu üç birimden oluşur. Bu üç birimin cümledeki yeri istenildiği gibi değiştirilebilir ve cümle hiçbir anlam değişikliğine uğramaz. Bu durum, Türkçe cümlenin matematiksel bir sözdizim yapısında olduğunun açık bir kanıtıdır. Cümle ne denli uzun olsa da, birden çok cümlelere ayrıştırılmak yoluyla, onun her zaman böyle bir yapıyı koruduğu kolayca görülebilir.

Şimdi yukardaki örnek cümleyi ele alalım ve onun sözcük birimlerinin cümledeki ard arda gelişini, tüm olası sıralanış düzenine göre alt alta yazalım :

cümle yapısı

Böylece, cümlemizin ilk yazılış biçiminde ayırdığımız üç sözcük birimini kutular içerisine almış ve her kutuya sırasıyla a, b, c, harflerini vermiş olduk. Kutuların yerlerini istediğimiz gibi değiştirebiliyor ve altı olasılık elde ediyoruz. Böylelikle her defasında elde ettiğimiz cümle, diğerleriyle aynı anlama gelebiliyor. Bu da cümlenin ‘modül’sel bir yapısının olduğunu gösterir. Her modül, her bir kutu, kendi başına bir bütün olduğundan, cümledeki yeri is tenilidiği gibi değiştirilebiliyor. Türkçe cümle, tıpkı son zamanlarda piyasada yaygınlaşan ve çok kullanışlı olan “modül mobilya” tarzında bir yapıyı andırmaktadır. Bu tarz mobilyalarda mobilya bütününü, örneğin bir büfeyi oluşturan her modülün her bir yüzeyi kaplanmıştır. Modüller, hem birbirleriyle yan yana gelebilecek biçimde, hem de bu yan yana gelişin sırası, yeni modüllerin komşulukları istenildiği gibi değiştirilebilir biçimde yapılmıştır. Türkçe cümlenin bu benzer özelliğinden dolayı, Türkçe’ye ‘modülsel’ bir dil diyebiliriz.

Şimdi, yalnızca kutulara verdiğimiz harfleri alıp, onları matematiksel bir cümlenin öğeleriymiş gibi yazalım :

1) a+b+c=
2) a+c+b=
3) b+a+c=
4) b+c+a=
5) c+a+b=
6) c+b+a=

Görüldüğü gibi, üç öğeli bir cümle altı ayrı sıralanış gösterir; hepsi de bir birine eşittir. Bunun matematiksel formülü şudur:

C={ 1,2,3 }=>3!=1.2.3=6

Bunu n sayıda eleman için şöyle söyleyebiliriz:

A bir cümle ise s(A), A nın öğe sayısı s(A)=n

n’e vereceğimiz değer 2 ise, yani cümlemiz iki öğeden, bizim deyimimizle iki moleküler sözcük biriminden oluşuyorsa, n=l,2 ise, cümlenin sıralanış olasılıkları : 2!=1.2=2‘dir. Bu iki örnekten de anlaşılacağı gibi n’in değerine göre, formül uyarınca tüm olasılıklar bilinebilmektedir.

Bu durum, Türkçe cümlenin tıpkı cebirsel cümlede olduğu gibi, hiçbir sözdizimi kuralı olmadığını ya da aynı anlama gelmek üzere, yetkin bir söz dizimine, bir sentaksa sahip olduğunu gösterir.

Sorunumuz açısından, Türkçe’nin önemli bir ikinci özelliği de varlıklara ad vermede, sayılabilir ve sayılabilir olmayan ayrımı yapmamasıdır.Bu sayede Türkçe’de “denizler”, “sular”, “havalar”, “sevgiler” vb. denebilmektedir. Böylece Türkçe’de her varlık, her durum sayılabilir olarak adlandırılabilir. Anadili Türkçe olan biri, söz konusu ayrımın yapıldığı dillerden birini öğrenirken, önceleri belki zorlukla karşılaşabilir, ama bu dilde ilerledikçe, bu ayrımı gerçekten doğru bulur. Öyle ya, şu nasıl sayılacak ki, ona çokluk atfedilebilecek! Aynı şekilde, bu dillerden biri anadili olan bir kimse, Türkçe’yi öğrendiğinde, Türkçe’nin bu durumu ona saçma gelecektir. Varlık adlarında ‘sayılabilir, sayılabilir olmayan’ ayrımını gözeten bu anlayışta şöyle bir varsayım gizlidir: Özelde; ad sözcükleriyle, onların adı olduğu şeyler arasında; genelde: dil ile dünya arasında bir upuygunluk vardır. Batı düşüncesi, bu varsayımı Platondan beri kimi örtük, kimi açık olarak kendisinde bulundurmuştur. Oysa Türkçe böyle bir varsayıma izin vermez. (Kuşkusuz, Batı dillerinin böyle bir varsayımı taşımasının zorunlu olduğunu söylüyor değiliz.) “Sayılabilir olmayan” diye nitelenen şeyleri, Türkçe’nin sayılabilir olarak ifade edebilmesinin temelinde böyle bir uygunluğun zorunlu bir uygunluk, yani upuygunluk olmadığı kabulü yatar. Batı düşüncesinin bu dil-gerçeklik, dil dünya uygunluğunun zorunlu olmadığını görebilmesi yüzyıllar almıştır ve ancak zamanımızda, özellikle dilbilim, göstergebilim ve yapısalcı antropoloji tarafından açık bir biçimde ortaya konmuştur. (Bunun nasıl ortaya konulduğuna ilişkin açıklayıcı bilgiler ve bunlara dayalı kendi yorumumuz, aşağıda sunulacaktır.)

Türkiye’de yapısalcı göstergebilimin ve dilbilimin önemli yandaşlar (Tahsin Yücel, Berke Vardar vd.) edinmesinde Türkçe’nin bu yapısının bir rolü olduğu söylenebilir. Bu yandaşların, bu durumu bilip bilmemesinin ya da kabul edip etmemesinin savımız açısından bir değeri yoktur.

Dil-dünya zorunlu uygunluğu varsayımı, Batı felsefesinin başına içinden çıkılmaz ‘bela lar açmış, filozoflar yüzyıllar boyu bu varsayımın doğurduğu sorunlarla didişip durmuştur.(Ne ki, bu ‘didişip durma’yı olumsuz değerlendirmiyoruz. Bunun tartışılması ayrı bir konudur.)

Yine yukardaki saptamamıza dönelim ve onu kaldığımız yerden sürdürelim. Türkçe’de nasıl varlıklar, şeyler için sayılabilir-sayılamaz ayrımı yoksa, hepsi de sayılabilirse, ‘yokluklar için de bir sayı labilir-sayılamaz ayrımı yoktur. Yokluklar da bu ‘yokluklar’ sözcüğünde olduğu gibi çoğul yapılabilir. Bir başka örnek: Şair Nâbi, kendi adından söz ederken “iki yoktan ne çıkar/ fikr edelim bir kerre” diyebilmişti. Örnekleri daha da çeşitleyebiliriz: “Ahmet evde yoktu.” cümlesinde özne tekil iken, özneyi çoklaştırdığımızda cümleyi şöyle söyleyebiliyoruz: “Ahmet’ler evde yoktular.” Kısacası, Türkçe’de varlardan söz edildiği gibi yoklardan da söz edilebilir. Ya da: Türkçe’de ifadeyi onama ve onamama anlamındaki varlık yükleme ve yokluk yükleme, öznenin tekil veya çoğul olmasına göre, tekil ya da çoğul olabilir. Özne’deki ‘sayılabilirlik’ yüklem’de de ifade edilebilir. Yokluk yüklenmesinde yüklem’deki çokluk, herhangi bir şeyi göstermez. Bu bakımdan, yoklara varların matematiksel anlamda olumsuzlanması denebilir. Türkçe, her söylenenin bir varolan! dile getirmesinin zorunlu olmadığını bize açıkça gösterebiliyor. Yoklardan söz edilmesi, yokların birer şey olmasını gerektirmez. Bunun tersine inanılması durumunda ortaya çıkan şu fıkrayı (saçma’yı: komik’i) anımsayalım:

Her şeyi bildiği öne sürülen bir bilgisayara bir Türk, “Ne var, ne yok.” demiş, bilgisayar var’larla yok’ları saymaya kalkmış, infilâk etmiş.

Yok’lar dile getirildi diye, bunun tasarımlanması gerekmez. Çünkü yukarıda belirttiğimiz gibi, Türkçe, dil ile dilin gösterdiği şey arasında zorunlu bir uygunluk olduğunu varsaymadığını açık açık ortaya koyar. Kuşkusuz, arada hiçbir uygunluk olmadığı gibi anlamsız bir savı öne sürüyor değiliz. Ancak bu uygunluğun zorunlu olmadığını, her zaman aranmayacağını belirtmek istiyoruz. Bu durumda, “öyleyse algısal, tasarlanabilir bir içeriği olmayan bir sözün anlamı nerede aranacaktır” sorusuyla karşılaştığımızda, bunun yanıtını Wittgenstein’ın “sözün anlamı, onun kullanımıdır” (1) biçimindeki ifadesinde bulacağız. Bir sözcüğün algısal bir içerik taşıması, onun kullanıldığı yerin algılanabilir bir yer olmasına bağlıdır. Ama dildeki her sözcüğün algılanabilir bir yeri olması gerekmez. Bu gerekmezliği, Türkçe sahip olduğu ve bir bölümünden biraz önce söz ettiğimiz bol örneklerle bize sık sık anımsatıyor.

Türkçe’nin bir başka ayırıcı özelliği de şudur:

Öncelikle söyleyelim ki, bu şimdi sözünü edeceğimiz özellik, bilebildiğimiz kadarıyla en azından Batı kültür dillerinden İngilizce ve Almanca’nın hiçbirinde yoktur. Türkçe’nin bu özelliğini açıklamak için Heidegger’in temel sözlerinden biri olan “Nichts selbst nichtet.” (Hiçlik kendi hiçler.) cümlesini ele almak istiyorum. Bu Almanca cümlede açık bir dil yanlışı vardır. Bu cümle, en azından Alman dilinin sözdizimine sentaksına uymaz. Belki Heidegger, “Nichts selbst nichtet” yerine “es nichtet” deseydi, hiç değilse bu söz-dizimsel sentaktik yanlıştan kurtulurdu. Nitekim bunu Heidegger, “das Wesen” ad sözcüğünden kendi uydurduğu “wesen” fiiliyle başka bir yerde (2) yapmış “es west”demişti. Heidegger, “Nichts selbst nichtet”le yaptığı aynı yanlışı başka sözcüklerle de yapmıştı. Örneğin, “Die Sprache spricht.” (Dil diller) yde (3) olduğu gibi. Almanca’da olsun, İngilizce’de olsun, aynı sözcük başka yardımcı bir sözcük kullanılmaksızın hem özne hem yüklem olarak birlikte kullanılamaz. Buna aykırı örnekler Almanca’da ancak felsefi metinlerde görülür. Oysa bu, Türkçe’de çok sayıda sözcükle yapılabilir. Türkçe’de fiilden yapılan adlarla olsun, adlardan yapılan fiilerle olsun aynı sözcük, bir özne, bir yüklem olarak kullanılarak, bundan bir cümle yapılabilir. Bunun örnekleri boldur: “Yağmur yağar.”, “Göz gözler.”, “El eller.”, “Türedi türer.”gibi. Burada Heidegger’le ilgili bir başka saptamamız da şudur: Heidegger “Dil varlığın evidir.” demişti. (4) Çünkü o, bir Platon’cu olarak dil ile varlık arasında tam bir uygunluk kabul eder. Ama böyle bir varsayımı olan biri “Hiç hiçliyor.” diyemez. Çünkü bu cümlede varlık değil, “hiçlik” ifade ediliyor. Bir başka deyimle, bu cümle varlığın değil, “hiçliğin evi” dir. “Hiç hiçler” diyebilmesi için Heidegger, sözünü “dil varlığın ve hiçliğin evidir” biçiminde genişletmesi gerekirdi. Fakat o zaman da “dil=varlık” ilkesinden vazgeçecekti. “Hiç kendi hiçler.” demekle Heidegger, Türkçe”‘deki “Yağmur (kendi) yağar.”ın yalnızca biçimsel benzerini “hiç”le yapmış olur. Fakat ‘hiç’ dile gelmişse  ki bu, yalnızca Türkçe’de değil, kuşkusuz başka dillerde de, bu dillerin yapısına uygun biçimde söylenebilir, dil de varlığın evi ise, o zaman “hiç vardır” gibi kabulü olanaksız bir sonuca ulaşılır. Demek ki, “Dilvarlığın evidir.” ya da “Dilvarlık” kabulü yanlıştır.

Şimdi yine Heidegger’den başka bir örnek alalım: Heidegger, derslerinden oluşan ve “Der Satz vom Grund” (Neden İlkesi) adıyla yayınlanan kitabının her dersinde Leibniz’in en yüksek ilke olarak gördüğü “Nihil est sine ratione” ilkesini her defasında yeniden ele alır. Kitap bu ilke ile uğraşmakla geçer. Heidegger, diğer yazılarında olduğu gibi, bu cümleyi de sanki her sözcüğü bir matematiksel simge olarak kabul edilen bir cümle diye görür. Ancak, yukarda belirttiğimiz nedenden, yani “dil varlığın evidir” kabulünden ötürü, tüm çabalarına karşın, Heidegger’in uğraşı boşa gider. Oysa biz, Leibniz’in bu ilkesini Heidegger’in adı geçen kabulü olmaksızın, ama sözcükleri tıpkı yine onun gördüğü gibi matematiksel birer simge olarak görerek açıklamak istiyoruz. Önce ilkeyi yazalım:

Nıhil est sine ratione.

(Türkçesi: Hiçlik-yokluk-nedenin olmamasıdır. Şimdi bu Türkçe ifadeyi Lâtince şekle göre yazalım, yani cümleyi sözcük sözcük çevirmiş olalım:

Hiçlik (yokluk) dir yok-neden.

Bu cümle bir eşitlik olduğuna göre, eşitliğin her iki yanını olumsuzlarsak (“olumsuzlama” yerine “tersine çevirme” ya da daha uygun başka bir deyim kullanılabilir.), eşitlik bozulmaz. Elde edeceğimiz ikinci cümle birincisinin tersine çevrilmişi olacak:

Varlık dır var-neden. Bunu da düzgün Türkçeyle ifade edelim:

Varlık, nedenin var olmasıdır. Görüldüğü gibi ortada hiçbir sorun yoktur. Çünkü biz, Heidegger’in “dil varlığın evidir” kabulünü kabul etmiyoruz. Hiçliğin, yokluğun ya da var olmayan’ın hiçbir gösterileni olmayan sözcükler olduklarını kabul etmek için Heidegger’in kabulünü reddetmek yeterlidir. Aynı nedenden, Parmenides’in “Var olan vardır, var olmayan var değildir.” biçimindeki ünlü sözünde de hiçbir sorun arta kalmaz. Böylece bu söz, hiçbir karşı soruya meydan vermeyecek biçimde anlaşılabilir. Çünkü birçok kaz belirttiğimiz gibi Türkçe’nin “dile getirdiğinin” (söylediğinin) illâ da bir gerçekliği ifade etmediğini, bir şeyi göstermesi gerekmediğini Türkçe bize açık bir biçimde gösterir. Türkçe’de “var olmayan” denildiği zaman, bunun dünya ile ilgili bir içerik taşıdığının anlaşılmayacağı açıktır. Bu o kadar açıktır ki, bunu niçin tekrar tekrar söylediğimizi felsefe tarihi bilmeyen, ama iyi eğitimli ve akıllı bir insanın anlaması bile olanaksızdır. Dilde söylenemeyen hiçbir şey yoktur; “var!” diyen söylesin de görelim! Bundan dolayı, Wittgenstein’ın ünlü “paradoksu” (!) da kendiliğinden “çözülür”. “Paradoks” şudur: Wittgenstein, “nereden söz edilemiyorsa, orada susmalı.” diyordu. (5) Ama bununla o, söylenemeyenin söylenemeyeceğini söylemiş oluyordu. Wittgenstein kendi koyduğu yasağı kendi bozuyor. Öyleyse bu yasağa ne gerek var! Türkçe, “hiç”i, “yok”u, “söylenemeyen”i söylerken (ifade ederken) geriye hiçbir artığı bırakmadığını açıkça gösteriyor. Daha doğru bir deyişle, Türkçe, böyle bir yasağı tanımıyor.

Şimdi, yukarıda, dil-gerçeklik uygunluğunun zorunlu, tam bir uygunluk olmadığını ayrımladığını belirttiğimiz çağdaş dilbilim ve antropolojinin konuyla ilgili görüşlerine birer örnek vermeyi ve buradan hareketle çıkaracağımız sonuçları ifade etmeyi denemek istiyoruz. Gösteren’i gösterilen’le birleştiren bağın nedensizliği ilkesinin tüm dilbilimine egemen6 bir ilke olduğunu belirleyen modern dilbilimin kurucusu Ferdinand de Saussure, bununla neyi demek istediğini şu sözleriyle açıkça ifade eder: “Biz yalnız, gösterenin bir nedene bağlanamayacağını, bir başka deyişle, dış gerçek düzleminde hiçbir doğal ilişki kurmadığı gösterilene göre nedensiz olduğunu söylemek istiyoruz.” (7) Ancak yine aynı Saussure, önce tüm genelliğiyle koyduğu bu ilkeyi daha sonra sınırlamak gereğini duyar ve bu amaçla “salt nedensizlik”le “görece nedensizlik” ayrımını yapar: “Göstergenin nedensizliğine ilişkin temel ilke her dilde kökten nedensiz göstergelerle görece nedensizliği olan göstergeleri birbirinden ayırmamızı önlemez. Göstergelerin ancak bir bölümü kökten nedensizdir; öbür göstergelerde, nedensizliği ortadan kaldırmakla birlikte, onda birtakım dereceler ayırt etmemizi sağlayan bir olgu işe karışır: Gösterge görece bir nedenlilik taşıyabilir. Örneğin, yirmi nedensizdir, ama ondokuz aynı oranda nedensiz değildir (…) Ayrı ayrı ele alındıklarında, on ve dokuz ile yirmi aynı durumdadır. Ama ondokuz görece bir nedenlilik sunar.”(8) “Hiçbir öğenin nedenli olmadığı dil yoktur. Her öğenin nedenli olduğu bir dil düşünebilmek de dilin tanımı gereği olanaksızdır. İki aşırı sınır arasında olabildiğince az oranda düzenlilik ve olabildiğince az oranda nedensizlik her türlü duruma rastlanır. Çeşitli diller her zaman iki türden kökten nedensiz ve görece nedenli öğe kapsar. Ama bunların oranı dilden dile büyük değişiklikler gösterir. Bu da önemli bir özelliktir ve diller sınıflandırılırken göz önünde bulundurulabilir.

Bir bakıma, nedensizliğin en yüksek orana ulaştığı dillerde sözlüğün daha egemen olduğu, en düşük oranda kaldığı dillerde ise dilbilgisinin daha ağır bastığı söylenebilir. (…)

Sorun bu açıdan ele alınınca, örneğin İngilizcenin nedensizliğe Almanca’dan çok daha büyük bir yer verdiği görülür. Ama aşırı sözlüksellik örneği Çince’dir.” (9)  Saussure’ün Türkçe hakkında Çince kadar olsun bilgisi olsaydı, o, aşırı sözlüksellik örneği olarak, yani gösteren ile gösterilen arasındaki nedensizliğin en yüksek orana ulaştığı bir dil olarak Türkçe’yi en azından Çince’nin yanına koyacaktı. (Türkçe’de her sözcüğün kendi ayrı kökü ya da gövdesi oluşu, bu kök ve gövdelerin hep aynı kalışı, ayrıca sözcüklerin ön ek alamaması Türkçe’nin aşırı sözlüksel bir dil oluşunun başlıca nedenleridir.)Saussure’un Almanca’ya ilişkin yaptığı saptama da ilginçtir. Nedenliliğin yüksek oranda olduğu bir dil olarak Almanca, bu sayede Heidegger’e, yukarda verdiğimiz örneklerde ve Heidegger’in hemen her yazısında daha pek çok rastlayabileceğimiz örneklerde görülebileceği gibi yalnızca dilsel çözümlemeler yaparak buradan bir ontolojiye varma olanağını sunmuştur. Buna bir de dil=dünya ilkesini ekleyince artık Heidegger’in ontoloji yapmak için ontik olan’a, dünyaya bakmasına hiç gerek kalmamıştır. (Yalnızca kavramsaldilsel çözümlemelerle kendisini sınırlayarak ‘sözde ontoloji’ yapmak isteyen her tür çabanın alınyazısı budur.) Heidegger’e ilişkin bu savımızı kanıtlayan en çarpıcı örneklerden biri de onun Almanca “gerçeklik” demek olan “Wirklichkeit” üzerine yaptığı çözümlemedir. O, “Wirklichkeit”i “etkilemek” demek olan “wirken”den, bunun Lâtince karşılığı “actualitas”tan yola çıkarak anlar. (10) Aynı şekilde Heidegger’in Yunanca “Aletheia” karşılığı önerdiği (11) “Unverborgenheit”le yaptığında da aynı dilsel-metafizikontolojik görüş bulunur.

Şimdi bizim için ayrıca önemli olan, bu durumun Türkçe için neyi ifade ettiğidir.

Yukarıda Türkçe hakkında yaptığımız saptamalardan çıkardığımız ve ayrıca Türkçe’nin Çince ile bilinen benzeşmesinin desteği ile vardığımız sonuç, Türkçe’nin aşırı “nedensiz” bir dil örneği oluşudur. Buna göre Türkçe, kuşkusuz Heidegger türü bir dilsel-metafızikontoloji yapmaya, özellikle İngilizce’den daha fazla olarak hemen hemen hiç olanak vermez. Bu da Türkçe’nin bu anlamda metafizikten esirgeyici bir dil olduğunu gösterir. Bu noktayı belirledikten sonra, bu savı destekleyen bir kanıtı daha öne sürmek istiyoruz. Bu amaçla Saussure’ün yaptığı “nedensizlik” saptamasını ancak sınırlı bir alanda, daha da ileri götürmek istiyoruz. Bu sınırlı alan “hiç”, “yok”, “var olmayan” vb. sözcüklerin kullanıldığı alandır. Burada gösteren ile gösterilen arasında bir nedensizliğin olmadığı bir yana, hiçbir gösteren-gösterilen ilgisinin olmadığını söyleyebilecek durumdayız. “Yok”, bir şeyi göstermediği için, kendisi de bir “gösteren” sayılamaz. Dolayısıyla, bu alanda bir gösterge’den söz edilemez. Bu sözcükler, tıpkı matematiksel işaretler (semboller, sözceler) gibi hiçbir şeyi işaret etmeyen ‘işaretler’dir. Daha uygun bir deyimle bu sözcükler birer kurgu konstruksiyon elemanıdırlar. Onların bir anlamı (gösterilen’i) yoktur. Ancak gösterilen’i olan başka sözcüklerle birlikte kullanılmalarıyla yapılan konstruksiyonların (cümlelerin) bir anlamı olabilir.

Yapısalcı antropolojinin en ünlü temsilcisi Claude LeviStrauss‘un çalışmaları da, dil-dünya uygunluğunun bozulabileceğini, dolayısıyla dil ile dünya arasında tam bir uygunluğun olmadığı konusunda bize açık kanıtlar vermektedir. Strauss, yakın akrabaların evlenme yasağını (insest tabu) tüm insan toplumları için geçerli sayar: “Bu yasak bir kural oluşturuyor, bu tüm toplumsal kurallar içinde evrensel olma niteliğini taşıyan tek kural”.12 Bu “evrensel kural”ın sorunumuz (dil-dünya uygunluğunun tam olmadığı) açısından önemi şuradadır: İnsest tabunun bozulması halinde akrabalık sistemi de bozulmaktadır. Akrabalık sistemi, üyelerinin birbirini çağırma sözcüklerinden oluşan bir dil sistemidir. Varsayalım ki, insest tabu’ya uymayan bir toplum bulunsun. Böyle bir toplumun var olması her zaman olanaklıdır. Ancak böyle bir toplumun bireylerinin birbirlerini akrabalık terimleriyle çağırması olanaklı değildir. Hiçbir dil buna olanak vermez. Bu savımızın yanlışlanması için insest tabu’nun bozulduğu evlenmelerden oluşan çok değil, bir kuşak bile yeter akraba bireyler topluluğunun bireylerinin birbirini, hangi dille olursa olsun buna yapma diller de dahildir nasıl çağırabileceğinin bize söylenmesi gerekir. Doğrusu bu, dil-dünya arasında tam bir uygunluk olmadığına çarpıcı bir örnektir.

Türkçe’nin sentaksının matematiksel yapısına bir başka örnek olarak, Türkçe’nin ondalık sayı sistemini vermek istiyorum.Bu noktanın başka yazarlarca da ifade edildiğini duymuş olmakla birlikte, bu metinleri henüz elde etmiş değilim. O yüzden kaynak veremiyorum. Şuncasını söylemekle yetinelim: Türkçe’nin ondalık sayı sisteminin başka dillerde olduğunun tersine, hiçbir kural dışı örneği yoktur. İstediğiniz kadar sayın, hep aynı sıralanış birbirini izler.

sentaksisim, gramer Fransızca syntaxe : Cümle bilgisi, söz dizimi. Sözdizim bilimi; Sözdizim cümle yapısı araştırmasıdır. Geniş anlamda gramerin bir bölümüdür.

Baştan beri verdiğim, bıktırıcı sayılabilecek kadar bol örneklerle göstermeye çalıştığım Türkçe’nin matematiksel, yetkin sentaktik yapısının, bu dile olağan üstü bir güç verdiğini de ayrıca eklemeliyim.Bunun en güzel kanıtı Osmanlıca örneğidir.

Bilindiği gibi, Osmanlıca, yüzde sekseni, hatta bazen daha da çoğu yabancı sözcüklerden oluşan yapma bir dildir. Her şeyden önce, böyle bir yapma dilin yapılabilmiş olması ‘hayreti mucip’ (!)ti: Bu bir yana, bu yapma dili yalnızca Türkçe bilenler anlayabilir.

Bunun için ellerinde bir sözlük bulundurmaları yeterlidir. Çünkü Osmanlıca’nın sentaksı Türkçe’dir. Ne kadar çok yabancı sözcük almış olursa olsun Türkçe, onları kendi sentaksına göre kullanmakla, yüzyıllar boyu kendi varlığını korumayı başarabilmiş ve yine aynı nedenle sadeleşebilerek bugünkü yazı diline varabilmiştir. Şimdi burada bulunanların (bu yazıyı okuyanların) belki ancak pek azının anlayabileceği, Naîma Tarihinden aldığım bir cümle’ yi izninizle aktarmak istiyorum:

“Malûm ola ki âdreti İlâhiye ve iradeti aliye bu veçhile olagelmiştir ki, her devlet ve cemiyetin hali daima bir karar üzere müstakir ve vetirei vahide üzre müste mir olmayıp her bâr etverı muhtelife ve hâlâtı müteceddideye müntakıl olmaktadır.”

Osmanlıca bilenlerin dışında hiç kimsenin bu cümleyi anlayamayacağı açık olmasına karşılık, Osmanlıca bir sözlüğe başvurmaları ve biraz sabırlı olmaları koşuluyla, eğitim görmüş tüm Türkçe bilenler bu cümleyi sökebilir. Ama Türkçe bilmeyen hiçbir Arap ya da Acem istediği kadar elinin altında sözlükler bulundursun, bu cümleyi yine de anlayamaz. Bu örnekten esinlenerek, biraz de şaka olsun diye, Naîma’nın yaptığının küçük bir benzerini ben de Almanca sözcüklerle yapmayı denemek istiyorum:

“Zum Beispiel um zehn Uhr buluşalım in Kordon.”

Kuşkusuz Türkçe bilmeyen hiçbir Alman bu cümleyi anlayamaz. Ama yalnızca AlmancaTürkçe bir sözlüğe bakabilen Almanca bilmeyen bir Türk, bunun “Meselâ saat onda buluşalım Kordon’da” demek olduğunu ayırd edebilecektir.

Tüm bu söylenenlerden şu sonuca varmama izin verilsin: Türkçe, matematiksel yapısıyla, yetkin sentaksıyla ya da aynı anlama gelmek üzere hiç olmayan sentaksıyla, ister Türkçe olsun, ister olmasın kullandığı sözcüklerle konstruksiyonlar yapabiliyor. Bu nedenle, Türkçe’nin konstruktif bir dil olduğunu söyleyebiliyoruz. Birkaç kez, “yetkin sentaks”ı “hiç sentaksı olmama” anlamında kullandım. Bununla şunu demek istiyorum: Bir cümlenin sentaksı, yani söz dizimi, sözlerin cümledeki sıralanış kurallılığı demektir. Bu dizilişin yetkin olması, hiç bozulamaması, matematik cümlelerinde olduğu gibi söz birimlerinin bizim deyimimizle, moleküler sözcük birimlerinin cümledeki yerlerinin istenildiği gibi değiştirilebilir olması demektir. Bu da, bu dizilişin hiçbir kuralı olmaması anlamına gelir. (Türkçe hakkındaki bu “yetkin sentaks” saptaması, bu bildirinin en önemli savıdır. Buna aykırı örnekler karşımıza çıkarılınca, bu karşı gibi görünen örneklerin elimine edilmesine, hiç değilse, onları savımızı olabildiğince az sakatlayacak bir kılıkta göstermeye ihtiyaç olabilir. Hangi teori bunu yapmak zorunda kalmaz ki!)

Tüm bu kendine özgü özellikleriyle Türkçe, bilim ve felsefede yaygın bir kullanım kazanabilir. Türkçe’nin yanlış kullanılmaya elverişli olmayan ya da sık sık yapılabildiği gibi yanlış kullanıldığında saçmalığı hemen gösteren, komik’i hemen ortaya çıkaran bu yapısı (yukarıda anlattığımız fıkra anımsansın), başka dillerde görülen kapalı, muğlak ifadelere hem olanak tanımıyor, hem de “Heidegger örneği”nde göstermeye çalıştığmız gibi, Almanca’da söylendiğinde “metafizik” diye nitelenen, bazen derin anlamlı bulunan, bazan horlanan ifadeleri, yine aynı nedenle, aynı sentaktik yapısından dolayı meşrulaştırabiliyor.

Bu bildiri, tam olarak ancak Türkçe’de yazılabilirdi. Onu bana yazdıran Türkçe’nin yakın bir gelecekte evrensel bir kültür dili olmasını dileyerek, yazının ana metnini burada bitiriyorum. (sh: 99-112)

Yukardaki ana metnin tümüne birden söylenebilecek bir karşı sav şudur:

“Bu metinden anlaşıldığına göre, Türkçe’nin kendine özgülüklerinden kaynaklanacak bir Türkçe felsefe yolu’ felsefe alanında ‘arındırcı bir tarz’ olarak görülüyor. Peki, o, neyi felsefe alanından arındıracak?

O, o şeyi felsefe alanından arındırmakla, bu alanı ‘temizlemekle’, eğer bunu başarırsa, öncelikle, öteki felsefe yollarını, sonunda da (şimdiye dek yapılmış ‘kirletmeleri’ temizleme görevi bitince) kendini ortadan kaldırmış olmayacak mı?

Felsefeyi ortadan kaldırmayı amaçlayan bir felsefe yolu! Bunun yol oluşu nerede kaldı?” Bu karşı sava şu yanıt verilebilir:

“Birkincisi; bu söylenenler, yukardaki ana metnin içinde söylenenleri ele alan, onları eleştiren sözler değil. Üstelik, ana metnin bir bütün olarak görülmesiyle (Karşı sav, ana metni başı sonu bağlı ve başı ile sonu arasındakileri birbirine bağlı görmekle böyle olmasaydı, ona nasıl ‘bütün’ olarak karşı çıkacaktı ana metnin asıl istediğini ona vermiştir bile.), ana metnin dışına çıkılmasıyla, bu karşı sav, ana metni toptan yargılamayı amaçlayan bir ‘meta-sav’ olmuş olur. İkincisi; diyelim ki, ana metinden çıkartılan ‘felsefenin temizlenmesi’ günün birinde gerçekleşti. Peki, bu ‘gerçekleştirme’ felsefe değil de nedir? Gerçekleştirme etkinliğinin sona ermesinin ise, bu etkinlik için nasıl bir vebali olabilir?”

Dipnotları

1)            ATALAY, Besim; Türk Dilinde Ekler ve Kökler Üzerine Bir Deneme, T.D.K., İstanbul, 1942

2)            ERGİN, Muharrem; Türk Dil Bilgisi, Boğaziçi Yay., İstanbul, 1983

3)            HEİDEGGER, Martin; Metafizik nedir?; Felsefe Semineri Dergisi, s. 187, Türkiye Basımevi, İstanbul, 1939

4)            HEİDEGGER, Martin; Der Satz vom Grund, Günther Neske Pfullingen, Zweite unveraenderte Auflage 1958

5)            HEİDEGGER, Martin; Untervvegs zur Sprache, Neske, 6. Auflage 1979

6)            HEİDEGGER, Martin; Holzwege, Vittorio Klostermann, Frankfurt am Main 1980

7)            LEVISTRAUSS, Claude; Yaban Düşünce, Hürriyet Vakfı Yay. İst., 1984

8)            LEVISTRAUSS, Claude; Irk ve Tarih, Metis Yay., İst., 1985

9)            de SAUSSURE, Ferdinand; Genel Dilbilim Dersleri, T.D.K. yay.,Ankara, 1976

10)         V/ITTGENSTEIN, Ludvvig; Tractatus logicophilosophicus,

Schriften 1, Suhrkanıp Verlag, Frankfurt am Main, 1969

11)         WITTGENSTEIN, Ludvvig; Philosophische Untersuchungen, Schriften 1, Suhrkamp Verlag, Frankfurt am Main, 1969

TÜRKÇE’NİN YAPISINA İLİŞKİN BAZI BELİRLEMELER SONUÇLAR VE ÖNERİLER

I. Sentaktik Yapı

1.            Sözcük kök ve gövdelerinin değişmemesi, bölünmemesi özelliğinden ötürü Türkçe’nin ‘atomsal’ bir yapıda olması.

2.            Yapım ve çekim eklerinin sözcüğe eklenişlerinin kurallı oluşu.

3.            Düz cümlede yüklemsel öğenin sonda olması.

4.            Sözcük birimlerinin, tamlamaların bozulmaksızın cümle içinde istenilen yere getirilebilmesi. Cümlenin modülsel yapısı.

5.            Her adın çoğul eki alabilmesi.

6.            Sayı adlarının hiçbir kural dışı örneği olmaksızın sıralanabilmesi.

7.            “Yağmur yağar”, “Göz gözler” cümlelerinde olduğu gibi, aynı sözcüğün bir kez özne, bir kez de yüklem olarak aynı cümlede kullanılabildiği çok sayıda örneğin bulunuşu.

II.           Dil-Dünya Bağı

Türkçe düz cümlelerde yüklemsel öğenin sonda oluşu ve sözcük birimlerinin cümle içindeki yerlerinin istenildiği gibi değiştirilebilirliği nedeniyle, olay tasvirinde sözcük birimleri, parça olayların oluş sırasını her zaman rahatlıkla izleyebilir. Esasen bu sıra, düz cümlenin kendisinde, çoğunlukla vardır. Ayrıca bir yer değiştirmeye bile gerek yoktur. Demek ki, zamansal sıra ile söz dizimsel sıra arasında tam bir karşılıklılık bulunur. Örneğin, “Kızılay’a gidip kitapçıdan bir kitap aldım.” cümlesinin öğelerinin ard arda gelişi, tasvir edilen bu olayların oluş sırasına tamı tamına uymaktadır. Türkçe sentaktik esnekliğinden dolayı, herhangi bir olay ya da nesne-durumu karşısında, o olay ve durumun oluş ve yapı tarzına kendini rahatça uydurur. Türkçe’nin sentaktik yapısının bu özelliği, bilebildiğimiz kadarıyla İngilizce ve Almanca gibi hiçbir Batı dilinde bu dillerde yüklemsel öğenin cümle sonunda olamamasından, buna bağlı olarak öteki sözcük birimlerinin belirli yerlerde bulunması zorunluluğundan dolayı yoktur.

III.         Sonuçlar ve Öneriler

1.  Yukarıda belirtilen özellikleri ve matematiksel yapısıyla Türkçe, bir bilgisayar programında kullanılmaya çok elverişlidir.Türkçe düz cümlenin sentaksı örnek alınarak sembollerle yapılacak bir cümle dizgesinin istenen her dilde deşifre edilerek yorumlanması olanaklıdır. Böyle bir cümleyi (dizgeyi) Türkçe bilmeyen, ama yalnızca bu şifreleri çözebilen (Bilgisayara yüklenecek bu şifreler o kişinin daima elinin altında olacaktır.) biri, Türkçe’nin dil-dünya karşılıklılığının tam olabilmesinden ötürü, kolaylıkla kendi diline çevirebilir, dizgeyi yorumlayabilir.

2.  Böyle bir programlama, uluslar ve diller arası iletişimde yararlı olabilir. Şu an için hayal gibi görülse bile Türkçe, gelecekte diller arası bu tür bir iletişimde odak dil konumuna sahip olabilir.TÜRKÇE

3.  Bu tür bir iletişim ağının her şeyden önce Türk lehçeleri arasında kurulabilmesi olanaklarının araştırılması gerekir. (sh:143-144)

(Daha fazla bilgi edinmek isteyenler için  bu kitabı gözden geçirmeleri tavsiye olunur.)

Kaynak:
Ömer Naci SOYKAN, ARAYIŞLAR, Felsefe Konuşmaları– 1,
Küyerel Yayınları, Nisan, 1998, İstanbul

***********************************

KONUŞMA VE YAZI DİLİ
DİLİMİZE NİÇİN İHANET EDİYORUZ?
“BEYİN”İN “DİL VE YABANCI DİL” ÖĞRENME DÖNEMİ
“BAŞKA DİL VAR DİYENİN BAŞKA BİR EMELİ VAR”
NEDEN İKİNCİ BİR DİL?
DİL DÜNYAMIZ

BUKALEMUN, THE CAT’S PYJAMAS, ZELİG (1983)


Günümüzü anlamak isteyenlerin seyretmesi gereken filmlerden

Yönetmeni: Woody Allen

Türü: Komedi, Fantastik

Yapım Yılı: 1983

Ülke: ABD

Yayınlanan Tarih: 15 Haziran 1983

Senaryo yazarı: Woody Allen

Oyuncular: Woody Allen, Mia Farrow, John Buckwalter, Patrick Horgan , Marvin Chatinover, Stanley Swerdlow, Paul Nevens, Howard Erskine, Ralph Bell, Richard Whiting, Will Hussong, Robert Iglesia, Eli Resnick, Edward McPhillips, Gale Hansen, Michael Jeter, Peter McRobbie, Sol Lomita, Mary Louise Wilson, Alice Beardsley, Paula Trueman, Ed Lane, Marianne Tatum, Charles Denny, Michael Kell, Garrett M. Brown, Sharon Ferrol-Young, Richard Litt, Dimitri Vassilopoulos, John Rothman, Stephanie Farrow, Francis Beggins, Jean Trowbridge, Ken Chapin, Gerald Klein, Vincent Jerosa, Deborah Rush, Stanley Simmonds, Robert Berger, Jeanine Jackson

Özet:

1920′lerde, sansasyonel bir karakter olan Leonard Zelig, yirmili yılların fenomeniydi. Lindbergh kadar ünlü olduğunu düşünürseniz gerçekten son derece ilginçtir. Onun öyküsü medeniyetimizin tabiatını zamanımızın özelliklerini yansıtır. Her ne kadar sadece bir insanın hikayesi olsa da kültürümüzün bütün temalarını içeriyordu– kahramanlık, arzu, bu tür şeyler– ama dönüp tekrar baktığınızda, gerçekten çok gariptir. Yarattığı ilgi düşünüldüğünde hafızalardan bu kadar çabuk silinip gittiğini görmek çok ironik. O, elbette ki çok eğlenceli biriydi ama aynı zamanda insanların bir damarına basıyordu belki de hiç basılmasını istemeyecekleri bir damarlarına. Şüphesiz ki bu çok sıradışı bir öykü. (Filmden)

Leonard Zelig, kimle tanışırsa onun karakteristik özelliklerini taklit eden bukalemunvari bir adamdır. Huzuru ise sadece psikologunun kollarında bulmaktadır.

Amerika’nın şöhret ve ün düşkünlüğüyle dalga geçen filmde, tıpkı Yurttaş Kane’de olduğu gibi sahte haber görüntüleri montajlanarak Zelig’in sanki dönemin ünlüleriyle bir arada olduğu sahneler yaratılmış…

Hakkında İki yazı

ZELİG OLMAK

“Her ne kadar bir insan hikâyesi olsa da kültürümüzün bütün kahramanlık, arzu gibi bütün temalarını içeriyordu.”

Filmdeki röportajında böyle söylüyor Zelig hakkında Irving Howe. 1983 yapımı bir Woody Allen filmi olan Zelig’in bana kalırsa en iyi mottosu bu sözlerden oluşuyor. Kimdir bu Zelig, nedir hikâyesi, merak edenler için biraz bundan bahsedelim.

20li yıllarda Amerika’da yaşayan efsane bir adam olan Leonard Zelig’in belgeseli, kendisi hakkında görüşlerin alındığı röportajlarla başlıyor. 20’li yıllarda Zelig (Woody Allen) efsanesine şahit olmuş insanların, 80’lerdeki röportajlarıyla… Ardından, hızlıca akan siyah beyaz sahnelerle, savaş sonrası kendini eğlenceye, kutlamalara, çeşitli partilere ve içkiye vermiş Amerikan halkının görüntülerini görüyoruz ve Zelig’in hikâyesine başlıyoruz. Henüz onu tanımadan, efsanelerini duyuyor ve gittikçe de gizemini merak ediyoruz.

BUKALEMUN İNSAN

Leonard Zelig hakkındaki ilk kayıt yazar Scott Fitzgerald’dan geliyor. Fitzgerald defterine, bir ev partisinde aristokrat, cumhuriyetçi ve üst düzeyden intibası veren bir zatla tanıştığını; ama kendisini şaşkınlığı uğratan şeyin, aynı adamı bir saat sonra mutfakta gördüğünde demokrat tavırlar sergileyişi olduğunu yazıyor. “Hem de bu adam, halk tabasının aksanıyla, gırtlaktan konuşuyordu”. Ardından dizi dizi, Zelig’in henüz kim olduğunu bilmeden, “garip bir adam”olarak anlatılan hikâyeler geliyor. Calvin Turner da kendisiyle yapılan röportajda şöyle anlatıyor: kulübe birçok ganster gelirdi, hepsini tanırdık; fakat o gece gelen adamı daha önce hiç görmemiştim. Onun kim olduğunu öğrenmeye çalışırken adam bir anda ortadan kayboldu ve sonra müzik başladığında, orkestradaki adamı o ganstere çok benzettiğimi hatırlıyorum. Ama gangster beyazdı ve bu müzisyen ise siyah! Bu ve bunun gibi birçok örnekle anlatılıyor “garip adam Zelig”

Nasıl bir garipliği var peki Zelig’in? Onu nev-i şahsına münhasır yapan, yanında olduğu insanın özelliklerine bürünüyor olması, şeklen onun aynısı olması. Bir gün bir Asyalı, bir gün siyah, bir gün şişman göbekli, bir gün bir başka biri, bir bukalemun insan… Derken iyice farkedilmeye başlanılan Zelig yavaş yavaş incelenmeye, takip edilmeye başlanıyor. O artık tıp için bir vak’a, toplum içinse yeni bir merak ve eğlence kaynağı olma yolunda ilerliyor. Genç psikiyatrist olan Dr. Eudora Fletcher (Mia Farrow) Zelig’i başkalarının hayatlarına imrenmeyen, sağlıklı bir vatandaş yapacağına inanıyor. Zelig’le gönüllü olarak ilgilenmeye başlıyor, onunla hipnoz seansları yapıyor, bu seanslar kameraya çekiliyor. Hatta seansların birinde Zelig’ten başka insanlar gibi olmaya başladığı ilk ânı hatırlamasını isteyince Zelig şöyle diyor: “küçükken bir arkadaşım bana Moby Dick’i okuyup okumadığımı sormuştu ben de okumadığımı söylemeye utanarak okumuş gibi davranmıştım.”

TOPLUMUN YARATTIĞI KAHRAMAN

Zelig’in durumu tıp dünyasında çeşitli görüş farklılıklarına yol açıyor, gazeteler çarşaf çarşaf Zelig’i yazıyor, radyolar onun “hastalığı” ndaki gelişmeleri anbean halka aktarmaya uğraşıyor. Tüm bunlar kartopu etkisiyle büyüyor ve Zelig kısa bir süre sonra bir halk kahramanı haline geliyor. Küçük topluluklara yaptığı gösterilerde, onların isteği üzerine yanına getirilen kişinin şekline bürünüyor. Zelig maskotları, kol saatleri, oyuncakları yapılıyor ve hatta 1935 Warner Bros. yapımı “The Changing Man” filmi de onun hayatına dayandırılıyor. Bir de tüm bu süreç içerisinde Zelig ile doktoru arasında bir aşk da doğuyor. Zaman ilerledikçe Zelig “hastalığı”nda ilerleme kaydediyor ve artık kimsenin şekline bürünmüyor. Bu başarının ardından doktoru da gazetelerde, radyolarda haber oluyor; başarısı konuşuluyor.

Elbette bir süre sonra bu şan şöhretten nasiplenmek isteyenler de çıkıyor. Kendisinden çocuk sahibi olduğunu, hala Zelig’le evli olduğunu söyleyen kadınlardan, sahte doktorluk yaptığına dair iddalarla gelen hastalara, eski mahallesindeki komşularına kadar birçok insan, yüzlerce davayla çıkıyor Zelig’in karşına. Bundan sonra manşetler yine değişmeye başlıyor: “Zelig kötü bir ahlâki etki yaratıyor”. Tüm bunların etkisiyle Zelig eski sorunlarıyla tekrar buluşuyor ve bir yunan lokantasında bir anda bıyıklı, şapkalı bir yunana dönüşüveriyor. Ardından Zelig ortadan kayboluyor. Uzunca bir süre sonra, Eudora Fletcher’in farketmesiyle Hitler’in bir konuşmasında kürsünün arkasındaki subaylardan biri olarak göze çarpıyor. (Saul Bellow’un yorumuyla, faşizm Zelig’e topluluk içinde yok olmayı ve anonimleşmeyi sunuyor.) Zelig ve artık eşi olandır. Eudora Fletcher, Nazilerden bir uçakla kaçmaya çalışırken, bukalemun Zelig pilot oluyor ve atlantiki hiç mola vermeden geçmeyi başaran ilk pilot olmasının yanında bir de kendilerini takip eden tüm alman uçaklarını da atlatmayı başarıyor.

Amerika’ya dönüşlerindeyse yeniden bir kahraman olarak karşılanıyor Zelig ve eşi. Zelig’in hikâyesi burada bitiyor ama amerikan halkı yirmilerinde neyse, yine o olmaya devam ediyor.

MOCKUMENTARY FİLM

Kısaca bu şekilde özetleyebileceğim, 1983 yapımı Woody Allen filmi Zelig, türünün harika bir örneği, bir mockumentary film: yani sahte belgesel. Elbette Zelig adında biri hiç yok ve bu yazdıklarımın hepsi de tamamen bir Woody Allen yaratıcığılı ve kurgusundan ibaret. Mockumentary, hiç olmayan bir olayı, bir kişiyi ya da bir dönemi, tamamen kurmaca mantığıyla fakat teknik olarak belgesel anlayışıyla anlatan bir film türü.. Zelig’de türe dair teknik, çok titiz uygulanıyor ve böyle olunca da izleyici “bu adam galiba gerçekten yaşamış” hissine kapılıyor. Hızlandırılmış siyah beyaz resimler, kostümler, gazete küpürleri, basın açıklamaları ve o dönemi anlatan “günümüz” röportajları son derece gerçekçi. Woody Allen’ın şekilden şekile girmiş halleri, montajlanmış fotoğraflar ve diyaloglar da dört dörtlük.

Son zamanlarda örneklerine sıkça rastladığımız mockumentary film örneğini, Allen’ın yıllar öncesinde yapmış olması da kendisinin dehasına bir kanıt sayılabilir. Bir Woody Allen hayranı ya da takipçisi olmadım hiç fakat hakkını teslim etmeli.

Filmin mizah anlayışı, bunun dozu, sadece döneminin değil, tüm dönemlerin toplumlarına eleştiri ve evrensel insani duygular… “öteki” olmayı isteme arzusu, dışlanma korkuları, faşizm, kimlik bunalımları derken varolan bir anti-kahraman ve onu nereye koyacağını bilemeyen, hayatlarını bir kahramanın kurtaracağını düşünen bir toplum…

Tüm bunların eleştirisini, yapılabilecek en güzel yolla, ince mizahıyla yapıyor Woody Allen. Ayrıca filmdeki oyunculuğu da müthiş… Özellikle doktoruyla yaptığı seansları sırasında, elini kolunu nereye koyacağını bilmez halleri, içinde barındırdığı kişiliklerinin harika bir dışavurumu oluyor.

Film, mocumentary’ye dair izleyende bir şevk uyandırıyor ve türün diğer yapımlarını da merak ettiriyor. Son zamanlarda farklı bir şeyler izlemek isteyenlerin, türü merak edenlerin ve de en azından gülmek isteyenlerin kaçırmaması gerektiğini düşünüyorum.

Erişim: http://www.bakiniz.com/zelig-olmak/

BUKALEMUN TOPLUM

“Zelig”(1983), Leonard Zelig isimli etrafındaki insanlara dönüşebilen karakterin hayatını anlatan kurgusal bir belgeselden ibaret gibi görünse de, satır aralarını okuyunca temeli sağlam sosyal eleştiriler içeren bir şaheser olduğunu görebiliriz: Zelig aslında tek bir kişiyi değil, tüm toplumu portreler.     Woody Allen klasik belgesel anlatımını kullanarak 20′lerdeki toplumsal dönüşümü en doğru tespitlerle karikatürize etmiştir. Film, izleyeni Caz Dönemi’ne geri götürerek Amerikan toplumunun hayatına medya ve seri imalatın girmesiyle yaşanan hayat tarzı değişikliğine tanıklık ettiriyor. Halk öteki’leştirdiği Zelig’i medyanın liderliğiyle kah bağrına basıyor, kah yerin dibine batırıyor olsa da; aslında Zelig’in “öteki” olmaktan ziyade, toplumun bire bir temsili olduğunu kimse fark etmiyor.   

 Zelig etrafındaki insanların kendisini sevmesi için onların kılığına girerek onlar gibi davranan bir insandır. Yani, parçası olduğu toplumun geri kalan üyelerinden hiçbir farkı yoktur.

Film boyunca toplumun medyanın onlara “Al,” dediğini almalarını, “Sev,” dediğini sevmelerini, “Nefret et,” dediğinden nefret etmelerine şahit oluyoruz.

Sonuç itibariyle, toplum da Zelig gibi sürekli değişen ve ne olduğunun bilincinde olmayan insanlardan oluşuyordur.     Zelig önce halkın maskotu olarak görülüyor ve adına yazılan şarkılarla ve yer aldığı çeşitli şovlarla kitlesel medyanın bir parçası haline geliyor. Medyanın da etkisiyle toplum Zelig’i iyice benimsiyor ve popülerleştiriyor. Ancak, her topluma mal olmuş insan gibi Zelig de tek bir hatasıyla sahne ışıklarının altından kaldırılıyor. Birkaç gün önce Zelig hakkındaki şarkılarla Zelig dansı yapan halk onu kınıyor ve ona bir anda sırtını çeviriyor.

Bütün bu olanlar, iyileşme yolunda umut verici adımlar atan Zelig’in hayatını alt üst ediyor: Zelig bir süre ortadan yok oluyor. Daha sonra bulunduğunda ise onun Nazi’lerin arasına karışmış olduğunu görmek normal karşılanabilir. Sonuçta kişiliği olmayan Zelig’in toplum içinde yok olma arzusuyla Amerika’nın bireyciliğinden Faşizm’e kaçmasına çok şaşırmamak gerek.     

Woody Allen, genel olarak, film boyunca medyanın toplum üzerindeki etkisi dışında da bir çok toplumsal eleştiride bulunuyor. Örneğin, Eudora Fletcher’ın yazılı basında üstüne basa basa “Kadın Doktor” diye tabir edilmesini ve bir haber filminde “Kadınlar dikiş dikmek dışında başka işler de yapabiliyormuş” ibaresinin içerilmesini birer seksizim eleştirisi olarak kabul edebiliriz.

Bunların yanı sıra, Woody Allen Eudora Fletcher’ın annesiyle yapılmış bir röportajı da parodisel bir anlatım kullanarak medya manipülasyonu üzerinde de durmuş. Röportajda gazeteci anneye yazığı acıklı ve toplumun ilgisini çekecek başarı öyküsünün çizgisinde sorular yöneltir. Ancak Fletcher soruları hep aksini iddia edecek şekilde yanıtlayınca, istediği hikâyeyi elde edemeyeceğini anlayan gazeteci röportajı kısa keser.

 Film genel olarak ilgi çekici ve güldürücü bir uslupla bize bir ayna tutarak yaşadığımız toplumu karikatürize tipler halinde görmemizi sağlıyor. Woody Allen her zamanki ince ve kendine has espri anlayışıyla izleyenleri içinde yaşadıkları trajikomik oyunun farkına varmalarına yardımcı oluyor.

Erişim:  http://derinkivaner.blogspot.com/2009/11/bukalemun-toplum.html

http://www.itusozluk.com/goster.php/zelig

BELGESELİN TAM METNİ

O yirmili yılların fenomeniydi. Lindbergh kadar ünlü olduğunu düşünürseniz gerçekten son derece ilginç. Onun öyküsü medeniyetimizin tabiatını zamanımızın özelliklerini yansıtır. Her ne kadar sadece bir insanın hikayesi olsa da kültürümüzün bütün temalarını içeriyordu– kahramanlık, arzu, bu tür şeyler– ama dönüp tekrar baktığınızda, gerçekten çok garipti. Yarattığı ilgi düşünüldüğünde hafızalardan bu kadar çabuk silinip gittiğini görmek çok ironik. O, elbette ki çok eğlenceli biriydi ama aynı zamanda insanların bir damarına basıyordu belki de hiç basılmasını istemeyecekleri bir damarlarına. Şüphesiz ki bu çok sıradışı bir öykü.

Yıl 1928. Amerika, on yıl süren eşsiz başarısının tadını çıkarırken çıldırmış durumda. Jazz Devri, böyle diyorlar. Ritimler uyumsuz. İlişkiler daha rahat. Likör daha ucuz, tabi bulabilirseniz. Olağanüstü kahramanların, çılgın dublörlerin gizli eğlence yerlerinin ve renkli partilerin zamanı. Long lsland’da Bay ve bayan Henry Porter Sutton’ın düzenledikleri tipik bir parti, hayatın patronlarını. biraraya getiriyor. Politikacılar ve şairler yüksek sosyetenin kaymak tabakasıyla müşerref oluyor. Şu anda gördüğünüz Scott Fitzgerald ki kendisi gelecek nesiller için yirmili yılların sembolü olarak görülecektir. Defterine, insanda aristokrat izlenimi bırakan ve konuşurken zenginleri göklere çıkaran Leon Selwyn ya da Zelman isimli küçük meraklı bir adam hakkında birşeyler yazıyor. Coolidge ve Cumhuriyetçi Parti’den söz ederken hayranlığı gizleyemeyen sesi üst tabakadan Bostonlularınki gibidir. “Bir saat sonra,” diye yazar Fitzgerald “Aynı adamı mutfakta çalışanlardan biriyle konuşurken görünce “ şaşakaldım. Şimdi Demokrat “olduğunu iddia ediyordu ve “aksanı halk tabakasından birisiymiş gibi gırtlaktandı.” Bu Leonard Zelig hakkındaki ilk kayıt.

Bir yıl sonra, Florida.

New York Yankees’in antrenman kampında garip bir olay vuku bulur. Vurucuların sıradışı hamlelerini ölümsüzleştirmeye her daim hazır gazeteciler sahada tanımadıkları bir oyuncu görürler Babe Ruth’un arkasında sırasını beklemektedir. Listeye göre adı Lou Zelig’dir ama takımda adını daha önce duyan kimse yoktur. Güvenlik elemanları çağrılır ve Zelig alanın dışına çıkarılır. Olay ertesi günün gazetelerinde bir ayrıntı olarak yer alır.

 Aynı yıl, Chicago, Illinois.

Güneyde bir gizli-bar’da özel bir parti var. Sürüp giden hayatın mimarları dans edip cin içiyorlar. Partide bulunanlardan biri de garson Calvin Turner. Mekâna pek çok gangster geldi. Onlar iyi bahşiş verir ve bizimle ilgilenirlerdi. Biz de müşterilerimizle ilgilenirdik. O gece, garip bir adam geldi. Daha önce hiç görmediğim biri. Ben de oradakilerden birine sordum Dedim ki, “John, bu adamı tanıyor musun? “Daha önce gördün mü?” Bunun üzerine baktı ve “Hayır. Onu daha önce hiç görmedim. …Kim olduğunu bilmiyorum …ama şunu biliyorum; sert görünüşlü bir adam.” dedi. Başımı kaldırıp tekrar baktığımda adam kaybolmuştu. Nereye gitti, bilmiyorum. Tam o anda, müzik başladı ve müzisyenler çalmaya başladılar. Baktım ki orada zenci bir adam bateri çalıyor. Arkada çalıyordu ve adama dikkatle baktım ve şöyle dedim, “Şu gangstere ne kadar da benziyor “ama gangster beyazdı, bu adamsa siyah.” Ne olduğunu bilmiyorum.

New York City. Birkaç ay sonra. Polis, Leonard Zelig isimli bir işçinin ortadan kayboluşunu soruşturuyor. Ev sahibi kadınla patronu kaybolduğunu polise bildirmiş. Polise onun kendi halinde garip, küçümen bir adam olduğunu söylüyorlar. Zelig’in Greenwich Village dairesinde sadece iki ipucu bulunur. İlki Zelig’in Eugene O’Neill ile çektirmiş olduğu bir fotoğraf öbürü de Pagliacci gibi olduğu başka bir fotoğraf. Bir bilgi üzerine, onu Chinatown civarlarında aramaya başlarlar Çinlilerce işletilen bir şirketin arka tarafında Leonard Zelig’in tanımına uyan garip görünümlü bir Asyalı bulunur. Şüphelenen dedektifler yüzünden maskesini çıkarmaya çalışırlar ama ortada maske filan yoktur ve kavga çıkar. Zelig zor kullanılarak alınır ve Manhattan Hastanesi’ne götürülür. Ambulansta bağırıp çağırır Çinli aksanı ile küfürler eder Bunu üzerine kendisine deli gömleği giydirilir. Yirmi dakika sonra arabadan indiğinde gariptir, artık bir Çinli değil, beyaz ırktan biridir. Kafaları iyice karışan stajyerler Zelig’i -gözlem yapmak üzere- acile yatırırlar.

Sabah  7′de, psikiyatrist Dr. Eudora Fletcher, viziteye çıkmıştır. Bu acil vakayı ilk duyduğumda diğerlerinden farklı bir şey düşünmemiştim Onunla ilk karşılaşmam da biraz garipti. Çünkü onu doktorlardan biri sanmıştım. Davranışları son derece meslekten biri gibiydi. Leonard Zelig genç bir psikiyatrist olan Eudora Fletcher’ı büyüler. Hastanenin yönetim kadrosunu yeni hasta üzerinde çalışması konusunda ikna eder.

Pekâla, mesleğiniz nedir?

Ah, benim mi?

Psikiyatristim. Genelde saplantılı paranoidler üzerinde çalışırım. Anlatın. Anlatacak pek bir şey yok. Genelde eski kıtada çalışırım ve bir-iki tane psikanaliz üzerine makalem var. Viyana’da Frued’la beraber çalıştım. ‘Penis İmrenmesi’ kavramını ortaya attık. Freud bunun kadınlarla sınırlandırılması gerektiğini düşünüyordu. Söyledikleri anlamlı şeyler değildi. Okuduklarından ya da duyduklarından aklında kalmış psikolojik laf salatasından başka bir şey değildi. Garip olan şu ki, konuşması son derece akışkandı ve konu hakkında bilgisi olmayan birine son derece makul ve ikna edici gelebilirdi.

Her yerde böylesine değişik bir intiba bırakan Leonard Zelig kimdi?

Onun hakkında tüm bilinen ‘Bir Yaz Gecesi Rüyası’nın Ortodoks uyarlamasında Puck rolünde oynayan Avrupa Yahudi’si bir aktör olan Morris Zelig’in oğlu olduğuydu. Baba Zelig’in ikinci evliliği mütemadi bir şiddet döngüsüyle meşhurdur; öyle ki aile bir bowling salonunun üst katında yaşamasına rağmen gürültüden şikayetçi olan bowling salonundakilerdir. Gençliğinde Leonard sık sık Yahudi karşıtlarının saldırısına maruz kalır. Hiç onun tarafını tutmayıp her konuda onu suçlayan ebeveyni Yahudi karşıtlarından yana çıkar. Genelde onu küçük, karanlık bir odaya kilitleyerek cezalandırırlar. Gerçekten kızdıklarındaysa odaya onunla beraber girerler. Ölüm döşeğinde, Morris Zelig oğluna hayatın manasız bir azap kâbusu olduğunu söyler ve tek nasihati “telli çalgıları elinde tut”tur.

Hernekadar kardeşi Jack bir sinir krizi geçirse ve kızkardeşi Ruth soyguncu bir alkolik olsa da Leonard Zelig hayata ayak uydurmuş gibidir. Nasıl olmuşsa olmuş, paçayı yırtmıştır. Sonra birden, gelişen garip davranış. Zelig fenomenince büyülenmiş olan Dr. Fletcher bir dizi deney düzenler ve gözlemlemeleri için bazı kuşkucuları davet eder. Doktorların gözü önünde, Zelig mükemmel bir psikiyatra dönüşür. İçeri iki Fransız getirildiğindeyse Zelig karakterlerine uyum sağlar ve gayet düzgün Fransızca konuşur. Bir Çinlinin yanında durduğunda Asyalı özellikler geliştirir.

An itibarıyla olay basına yansımış durumda yeniliklere ve sansasyona susamış halk vak’ayla derhal ilgilenmeye başladı. Söylentiler o kadar yayılır ki Dr. Allan Sindell bir açıklama yapmak durumunda kalır. Şu anda çağımızın, belki de tüm zamanların bilimsel fenomeninin sınırlarını keşfetmeye henüz başlıyoruz.

Her gün basında Zelig ve onun bilmecemsi durumu hakkında yeni hikayeler yayınlanmaktadır.Doktorlar vak’ayı bütünüyle kavramaya çalışsa da kimse bir teşhis üzerinde görüşbirliğine varamaz.

Konu hakkında herkes birşeyler söylemeye çalışır.

Ben sorunun salgı bezlerinin yapısında olduğuna ikna oldum. Henüz guddelerde bir sorun olduğuna dair herhangi bir kanıt olmasa da ileri testler bize sorunun salgılamadan kaynaklandığını gösterecektir. Meksika yemeğinden kaptığı bir şey.

Dr. Birsky:

Bu dışavurum aslında nörolojiktir. Bu hasta bir beyin tümöründen dolayı acı çekmekte bir kaç hafta içinde ölmesi beni şaşırtmaz doğrusu. Henüz tümörün yerini tespit edemedik ama hâlâ arıyoruz.

İroniktir, iki hafta içinde beyin tümöründen ölen Dr. Birsky’nin kendisi olur. Leonard Zelig fena değil.

Spekülasyonlar ve testlerle geçen haftalar sırasında Eudora Fletcher hastanın fiziksel bir bozukluktan değil de psikolojik bir rahatsızlıktan dolayı acı çekiyor olabileceğini düşünmeye başlar. Tahminince Zelig’in değişken makyajı metamorfozlarının fiziksel dışavurumudur. Doktor heyeti, onun bu düşüncesine düşmanca yaklaşır. Heyet Zelig’in rahatsızlığının iskelet yapısındaki bir farklılıktan kaynaklanabileceğinde hemfikirdir.

Testler yanıldıklarını kanıtlar ve hasta için bir takım geçici soruna yol açar. Basın ve halk en ufak habere kulak kabartır gerçek hayattan bir drama odaklanmış durumdadırlar.

Manhattan Hastanesindeki destan sürüyor.

Bu sabah, doktorlar deneylere devam edildiğini bildirdi. Deneğin yanı başına birkaç kadın konmuş ama bir değişim gözlenmemiş önde gelen otoriteler olgunun kadınlarla gerçekleşmediğinde mutabık kaldı. Doktorlar deneylerini bir cüce ve bir tavukla sürdürecek. Leonard Zelig New York’un Manhattan Hastanesindeki bilim adamlarını şaşırtmaya devam ediyor. Sayısız testler yapıldı ancak hiçbiri bu şaşırtıcı davranışı açıklamaya yardımcı olmadı. Doktorların isteği üzerine iki aşırı-kilolu adamla yanyana getiriliyor. Adamlar obeziteleri hakkında konuşurken Zelig mucizevi bir şekilde bir anda kendini 115 kiloya çıkararak onlara katılıyor. Daha sonra, iki zenci adamın yanında Zelig de derhal bir zenci oluveriyor.

Bir sonraki ne olacak acaba?

Bu arada, herbir Amerikalının kendine özgü bir yaklaşımı var. Keşke şu değişen adam Lenny Zelig ben olsaydım. Farklı biri olurdum. Birgün bu arzum gerçekleşecek. Leonard Zelig Amerika Birleşik Devletleri’ndeki en iyi insanlardan biridir. O harika biri.

Yeni bir çözüm yolu arayan Dr. Fletcher deneği hipnotize eder. Bana neden yanında bulunduğun insana benzediğini söyle.

-Çünkü bu güvenli. -’Güvenli’ ile neyi kastediyorsun? Güvenli diğerleri gibi olmak. Güvende olmak mı istiyorsun? Sevilmek istiyorum. Dr. Fletcher, Zelig’in bilinçaltını sorgulayarak onun davranışlarındaki yap-boz’un parçalarını teker teker yerine koyar. Zamanını hastane ile 42. sokaktaki kütüphane arasında ikiye bölerek raporunu yazar.

Doktorlar, kapalı bir toplantıda Dr. Fletcher’ın Zelig’i bir insan-bukalemun olarak tanımladığı konuşmasını dinlerler.Tabiatın kendisine içinde bulunduğu ortama uygun renklere bürünmek gibi mükemmel bir koruyucu yöntem bahşettiği kertenkele misali Zelig de kendisini etrafındaki her kimse ona dönüştürerek korumaktadır.

Doktorlar dinler, tepkileri şüphelidir. “İmkânsız” derler. “Mantıkdışı.” “Şayet bir kertenkeleyse,”diye dalga geçer bir doktor “hastanenin parasını onu besleyerek çar-çur etmeyelim “birkaç sinek yakalayalım, yeter.”

Editör:

Bu sefer elimizde iyi bir hikaye olduğunu biliyorduk çünkü içinde her şey vardı. Duygusallık vardı. Beklenti vardı. Bu Zelig denen arkadaş, fakir bir aileden geliyormuş. Editörüm dedi ki, “Ted “Biz bu öykünün her gün başsayfada olmasını istiyoruz.” O günlerde, gazete satmak için her şey yapılırdı. Bir hikaye elde etmek için, süslemelere başvururdun abartırdın, gerçekle oynardın. Ama şimdi ortada bir hikaye vardı. Doğal hali buydu. Gerçeği yazacaktın, ve gazete satacaktı. Daha önce hiç olmamıştı. Birdenbire, Leonard Zelig konuşmaların bir numaraları konusu oldu …ilgi ve merakla tartışıldı.

Her toplantıda muhakkak bir Zelig şakası yapılır pop dansın hakim olduğu on yılda yeni bir tür ulusuçalkalar.

Kahverengi, beyaz ve dört gözlü olan nedir?

Milletler Cemiyeti’ndeki Leonard Zelig.

Yine de bukalemun insan herkesi kendinden geçirmez O, fanatikler için adaletsizliğin sembolüdür. Bu yaratık kapitalist insanı temsil ediyor. Sonuca ulaşmak için kılıktan kılığa giren bir yaratık Emekçilerin hileyle sömürülmesi. Ku Klux Klan için, Zelig zenciye ya da Kızılderili’ye dönüşebilen bir Yahudi olarak üçlü hedef demekti.

Aynı anda, Dr. Fletcher bulgularının doğruluğundan emin teorilerini sınamak üzere hastayla zaman geçirmek için yanmaktadır.

Etrafındaki insanlar gibi davranmaya başladığın ilk ânı hatırlıyor musun?

Okulda, bir kaç zeki adam Moby Dick’i okuyup okumadığımı sordular. Okumadığımı söylemeye utandım. Ve okumuş gibi mi davrandın?

Değişiklikler ne zaman otomatikleşmeye başladı?

Yıllar önce. Aziz Patrick Günü. Bir bara girdim. Yeşil bir elbise giymiyordum. Beni elleriyle gösteriyorlardı. Ben de İrlandalı oldum. Onlara İrlandalı olduğunu mu söyledin? Saçlarım kızıllaştı. Burnum kızarmaya başladı. Büyük patates kıtlığından ve küçük insanlardan konuşmaya başladım.

Dr. Fletcher’ın düşüncelerine katılmıyoruz. Bütün bunların hayal ürünü olduğuna inanıyoruz. Zelig’in durumunu ancak deney aşamasındaki ilaçların değiştirebileceğine inanıyoruz Bu yöntem her ne kadar riskli olsa da, mucizeler yarattığı da bilinen bir gerçektir. Zelig’e deney aşamasındaki bir ilaç verilir somadril hidrat. Durumunda bazı ciddi değişiklikler olur birkaç gün duvardan aşağı inemez. Sonra birden tam da Dr. Fletcher biraz aşama kaydetmişken Zelig’in istikbali sorununda yeni bir ihtimal doğar ve üvey kardeşi Ruth onu taburcu ettirir. “Evde bakılırsa daha iyi olur,” der doktorlara. Kızkardeşi ve onun eski bir şenlik düzenleyicisi olan sevgilisi  Martin Geist tarafından bakılacaktır. Sinir bozucu bir vak’adan kurtulmakla avunan doktorlar küçük bir direniş gösterirler.  Sadece Dr. Fletcher Zelig’i bir insan olarak umursamaktadır.

Zelig’in özel bakıma ihtiyacı olduğunda ısrar eder ama bunun bir yararı olmaz. Kimse onun yasal olarak Zelig üzerindeki haklarını sorgulamıyordu.

Üvey kardeşi ve vasisiydi ama Geist adında garip bir erkek arkadaşı vardı. Dolandırıcılıktan on yıla mahkûm olmuştu. Bir mülkü aynı anda birden çok kişiye satıyordu. Bir Delaware milletvekili aynı mülkü iki defa almıştı.

İnsan-bukalemuna bir gözatmak için caddelerde sıra olan kalabalıklar günlerce trafiği kilitler.

Zelig, çocukların ve turistlerin gözleyeceği bir manzaradır. Ülkenin her yerinden insanlar yeni mucizesini görebilecekleri bir yer için kavgaya tutuşur. Kardeşini sergilerken hatıra eşyaları satmak Ruth Zelig ve Martin Geist için sadece bir başlangıçtır. Leonard’ın enfes gösterisi için iki gün geçerli biletler satılmaktadır.

Kimseyi hayalkırıklığına uğratmaz ve istek üzerine şekilden şekle girer. Birdenbire bir cazibe merkezi olmuştur, ‘yeni bir şey’ bir ‘hilkat garibesi’!

1935 yapımı, Zelig’in hayatına dayanan film ‘Değişen Adam’da atmosfer çok iyi bir şekilde aktarılmış. Leonard’ın vesayetinden vazgeçemeyiz. Biliyorum, fırsatım olsa onu iyileştirebilirim. Avukatımız bile umutsuz olduğunu söylüyor.

Dr. Fletcher..

size Eudora diyebilir miyim? O aptal suratın arkasında o zombi bakışının arkasında gerçek bir insanoğlu var, ve ben onu dışarı çıkarabilirim. Nasıl?

Yeni bir yöntemle, bir teknikle. Her ne ise, kişisel bir şey olmalı. Yasal olarak yapabileceğim pek bir şey yok. Onlar umursamıyorlar. Onu kullanacaklar. Onu para kazanmak için bir şans gibi görüyorlar. Bak. Bu Leonard Zelig bebeklerinden satıyorlar. Film iş yapmadı. Sadece Leonard Zelig kalemleri ve nazar boncukları değil, saatler, oyuncaklar, kol saatleri, kitaplar ve ünlü bir Leonard Zelig bebeği vardı. Mutfak önlükleri, bukalemun-şekilli kulaklıklar hatta ünlü bir Leonard Zelig oyunu vardı. Leonard Zelig’den esinlenmiş bir sürü popüler şarkı vardı, melodileri ulusu ağlatıyordu. Ürünlere ve imza günlerine ek olarak sonu gelmeyen sergiler de vardır.

Hollywood’da, çok gözde bir kişiliktir ve bir film teklifi alır.

Clara Bow onu bir hafta sonu davet eder ve bütün kişiliklerini getirmesini söyler. Chicago’da ağır siklet şampiyonu Jack Dempsey ile tanışır Jack, antrenmanda Zelig’le şakalar yapar. Washington, D.C.’de, Calvin Coolidge ve Herbert Hoover ile tanıştırılır. Fransa’da, ‘Le Lezard’ olarak karşılanır. Paris’in müzik salonlarını onurlandırır. Performansıyla, onu her şeyin sembolü olarak gören Parisli entelektüellerin sevgisini kazanır. Bir haham oluşu o kadar gerçekçidir ki bazı Fransızlar onun Şeytan Adası’na gönderilmesini önerirler. Folies Bergere’de Josephine Baker bukalemun dansının kendi versiyonunu yapar ve daha sonra arkadaşlarına Zelig’i ‘inanılmaz’ ama ‘biraz yitik’ bulduğunu söyler. Herkes benim mekânıma gelirdi adı sanı bilinen herkes ve ara sıra biri Zelig’i getirirdi Leonard’ı. Leonard Cole Porter’ı büyülemişti bir şarkısında şöyle bir dize vardı “Sen mükemmelsin. Sen Leonard Zelig’sin.” Ama Zelig’le kafiyeli bir şey bulamadı. Yüksekten uçuyorum. Çünkü içimde bir his var Düşüyorum. Yalnız senin için düşüyorum. Gözüme takıldın. İçimde bir his var, düşüyorum Şu yüzüğü göster bana, ve ben içinden geçeyim. Hep bir başıma gezerdim, ah! Rastlantı eseri karşılaştık, ah! Şimdi ben diken üstündeyim, ah! Hey, Bay Zelig, bekle. Çünkü içimde bir his var Düşüyorum. Yalnız senin için düşüyorum.

Ah! Şovlar ve partiler

Zelig’in kardeşini ve onun sevgilisini zengin ve mütebbessim kılsa da Zelig’in öz-varoluşu aslında bir varolmayıştır. Kişilikten yoksun insani nitelikleri o kadar uzun zamandır hayatın hengâmesinde kaybolmuştur ki hep tek başına oturur, sessizce boşluğa bakarak Bir sıfır Bir gayri-insan Rol yapan bir ucube Bütün istediği uyum sağlamak, ait olmak düşmanlarına görünmez olmak ve sevilmektir ama ne uyum sağlayabilir ne de aidiyet yaşayabilir. Düşmanlarının denetimi altındadır, ve umursanmadan durur.

Hastane yönetimi Zelig’i unutmuş durumdadır.

Vesayeti için savaşan sadece Dr. Fletcher’dır. Mahkeme nihai temyizi de reddeder. Destansı hukuk savaşı boyunca avukatı Charles Koslow ile sık sık biraraya gelirler. Charles ona âşık olur ve  kendisiyle evlenmesi için Eudora’ya baskı yapar. Ne yapacağını bilememektedir. Gönlü varmasa da Leonard Zelig’i iyileştirmek konusundaki ümitleri tükenmeye başlamıştır. O yaz Geist İspanya’da bazı gösteriler ayarlar. Bu, son derece başarılı geçen Avrupa turnesinin son ayağıdır. Martin Geist’le Ruth Zelig arasındaki ilişki hasar görmüştür. Birbirlerinden sıkılmışlardır ve sık sık kavga ederler. Ruth, Luis Martinez adlı vasat ve korkak bir matadorla tanışıp da ona âşık olunca durum daha bir vahimleşir Martinez, Ruth Zelig’i etkilemek istese bile arenada her zamanki gibi panikler. talihi yaver gitmiştir ve Boğa kendi kendine beyin sarsıntısı geçirmiştir. Martinez boğayı öldürme ve kulağını kesip alma şerefine erer. Kulağı âşığına hediye etme cesaretini kendinde bulur. O akşam, kıskançlıktan deliye dönmüş Martin Geist otel odasına döner Ruth Zelig’in yoluna çıkar. Ondan kulağı ister. Kadın reddeder. Geist ısrar eder. Kudurmuşçasına kavga ederler, ve Martinez saklandığı dolapta bulunur. Geist tabancası çıkarır ve onu vurur. Sonra silahı Zelig’in üvey kardeşine çevirip öldürür. Ve son olarak da kendi hayatına son verir. Bu kıskançlık şiddeti cümbüşünde Leonard Zelig’in hayatı tersyüz olur.

İlk başta, haber bütün dünyada yankılanır.

Kısa bir süre sonra heyecana aç halkın ilgisi odaklandığı hızda dağılır. Taze skandallar ortaya çıkar ve manşet olur. Jazz Dönemi’nin gündemi çok hızlı değişmektedir Yerli kabilelerindeki evler gibi. Manipüle edilen bir toplum kolay unutur. Yirmili yıllar bir kırılma noktasında ve Leonard Zelig hâlâ bulunabilmiş değil. Dr. Eudora Fletcher umarsızca onu arar. Birkaç denemeden hayalkırıklığı ile ayrılınca cesareti söner ve vazgeçer. Bunun bir utanç olduğunu düşünüyordum. Adımı duyurabileceğim yegâne vaka orada bir yerlerdeydi. Onu nasıl iyileştireceğimi bilmiyordum ama onu bulabilirsem yeni ve yaratıcı bir yöntemle hayatını değiştirebileceğime inanıyordum Bir şans bulabilseydim.

300,000 inanan Aziz Peter kilisesinin önünde  Papa Xl. Pius’u görmek için beklemektedir. 12 görevlinin omuzlarında taşıdığı Mukaddes Peder’i taşıyan Adjustortoria koltuğu Papa’nın mukaddesatını tüm dünya ile paylaşacağı âna balkona götürülür. Bu, tören son 63 yıl içinde ilk defa yapılmaktadır ve Kutsal Hafta’nın dini merasimlerinin yapıldığı. Paskalya Pazarı’nın doruk noktasıdır.

O da nesi? Papa’nın bulunduğu yerde bir karışıklık mı çıktı? Orada bulunmaması gereken biri var. Korumalar kargaşanın çıktığı yere çağrılırken Papa Pius Xl hazretleri davetsiz misafiri elindeki kutsal ferman ile uzaklaştırmaya çalışmaktadır. İnananlar gözlerine inanamamaktadır. Bu, elbette, Zelig’dir. İtalyan otoritelerince Birleşik Devletler’e geri gönderilir ve tekrar Manhattan Hastanesine yatırılır.

Leonard Zelig’i tedavi edebilecek olmama çok sevindim artık kendisi hastanenin vesayeti altındadır. Bana bu şansı tanıdıkları için hastane yönetimine müteşekkirim. Onu başka hayatlara imrenmeyen, yararlı, kendi kişiliğinde bir vatandaş olarak topluma kazandıracağımı umuyorum. Dr. Fletcher evliliği düşünecek vakti yoktur. Tüm ilgisini Leonard Zelig üzerinde yoğunlaştırmak zorundadır. Planı, Zelig’i kır evine götürmektir. Toplumdan uzak ‘nötr’ bir ortam kuracaktır. Hastayı iyi etmenin yeni bir yolunu bulmaya çalışacaktır, türünün tek örneği rahatsızlığın içine nüfuz edebilmek umuduyla. Çalışmasının öneminin  farkında olan Eudora Fletcher seanslarını bir filme kaydetmeyi tasarlar. Kuzeni Paul Deghuee’le iletişime geçer Paul, mucit ve ‘part-time’ kameramandır. Şöyle dedi: “Gelecek nesiller ve bilim dünyası için …Bu vak’ayı kayıt altında tutmak istiyorum…” “Kamera çok sessiz çalışmalı.” Ben de, “Neden sadece not tutmuyorsun?” diye cevap verdim. “Paul” dedi, “bir adam fiziksel …görünümünü değiştiriyorsa, bunu gözlerinle görmek istersin. …Okuyamazsın.” “Bunlar bir yana, tarihe geçmek istiyorum.” Beyaz oda büyük bir özenle olabildiğince sessizleştirilir. Dr. Fletcher’ın evi olabildiğince sade döşenir. Sakar kamera ışıkları gerekli aydınlığı sağlamaları için duvara çivilenir. Mikrofonlar, özel olarak seçilmiş yerlerde saklanır. Kamera, çıplak haline nazaran daha az dikkat çektiği bir cam panelin arkasından çekim yapmaktadır. Motorun sesi sorun teşkil eder. Bu da bir battaniye ve elde başka ne varsa onlar bastırılır. Bu dapdar yerden kameraman Paul Deghue ünlü “Beyaz Oda Seansları”nı çekecektir, psikoterapi tarihinin en önemli belgelerinden birini.

Günümüzün standartlarını düşününce Beyaz Oda Seansları çok ilkel görünür bununla birlikte, hasta ile doktor arasında çok güçlü bir kişisel ilişki geliştirmede Zelig bir psikozlu muydu, yoksa yalnızca nevrotik bir rahatsızlığı mı vardı?.. sorusu doktorlar arasında sonu gelmeyen tartışmalara yol açmıştır. Benim düşüncem onun duygularının normal insanlardan farklı. olmadığı yönündeydi. Onun için belki pekâla uyumlu bir insan denebilir. Sadece bu uyumu uç bir noktaya taşımıştı, uç bir alana. Onun, “mükemmel konformist” olarak algılanabileceğini düşünmüştüm.

Leonard, neden burada olduğunu biliyor musun?

Psikiyatri tartışması, değil mi?

Sen doktor musun?

Evet. Belki son makalemi okumuşsunuzdur saplantılı paranoyahakkında. Herşeyin akılda bittiğine bağladım. Sanırım söylemem lazım, sen doktor değilsin. Ben de size şaka yapıyorsunuz derim. Söz açılmışken, burası hep böyle aydınlık mı? Bu seansları filme alıyorum, tabi senin için sorun teşkil etmezse. Orada biri var, değil mi?

Doğru. Bu bir kamera. Neden basit gerçeklikle başlamıyoruz.

Leonard, sen doktor değilsin. Sen hastasın. Doktor olan benim. Senin yerinde olsam bunu öyle herkese söylemezdim. Leonard, sen doktor değilsin. İyileşecek mi? Şehre geri dönmeliyim. Gerçekten. İlginç bir vak’am var Farklı kişilikli Siyam ikizleriyle ikili (=4) çalışmalar yapıyorum. Bana sekiz kişi ödeme yapıyor. “İlk haftanın seansları pek de iyi geçmedi…” diye yazar günlüğüne Dr. Fletcher. “Leonard kendini bana adapte ediyor …ve doktor olduğuna inanmış. …Kendini koruyor ve şüpheci. …Onda insanı kendisine çeken bir şey de var. …Kıvrak zekâlı ve enerjik. …Belki de beni harekete geçiren onun had safhada biçare oluşu. “Esnek olmalıyım ve işi oluruna bırakmalıyım.”

Bugün nasılsın, Leonard? İyiyim. Ama hemen şehre dönmem lazım. Bir kurs veriyorum

Psikiyatri Enstitüsünde mastürbasyon üzerine bir kurs. Anlıyorum. Ben bir doktorum, ve ben Suçluluğa dayalı mastürbasyon. Suçluluğa dayalı değil. İleri düzey dersler veriyorum. Orada son derece saygı gören bir doktorum. Gözlerin bu kalemi takip etsin. Sadece derin nefes al. Rahatla. Beni hipnotize etmeye çalışıyorsunuz. -Sakıncası var mı? -Evet var. Ben bir doktorum. Sen doktor değilsin. Ben doktorum. Hadi rahatla. Yapamam. Hemen şehre dönmem lazım. Şu mastürbasyon dersim var. Orada olmazsam, bensiz başlarlar. Haftalar geçer Dr. Fletcher’ın her geçen gün daha çok hüsran duymaktadır. “Leonard doktor olduğunda ısrarını sürdürüyor “onu hipnotize etmeme bile izin vermiyor,” diye yazar. “Geçen yıl yaşadıklarının onu her zamankinden “daha savunmacı yaptığına inanıyorum. “Bu cesaret ümit kırıcı.” Büyük bir baskı altındaydı. Farketmemeniz imkânsızdı. Üzgün ve gergindi. Zelig iyiydi, şekerleme yapıyordu, sandalyesini oturup kitap okuyordu. Kendisini Dr. Zelig olarak tanıtıyordu. Psikiyatri kitapları okuyordu. Ona bir günlüğüne uzaklaşıp rahatlamasını söyledim. Sinirleri aşırı derece gerilmişti. Dr. Fletcher, Zelig’i tek başına bırakır ve kuzeni Paul Deghuee’nin tavsiyesi üzerine rahatlamak için  nişanlısıyla birkaç saat dışarı çıkar.. İlkin Broadway’e, oradan da ünlü bir gece kulübüne giderler Sahnedeki hareketli gösterinin aksine Dr. Fletcher dalgın ve tedirgindir. Hastasından başka bir şey düşünemez haldedir. Nişanlısı Koslow’la uyuşamamaktadırlar. Adam, onun Zelig takıntısından nefret etmektedir. İronik olarak, gece kulübünün o gürültülü, duman kaplı. ortamında, Eudora Fletcher davada büyük bir ilerleme sağlayacak, son derece akıl dolu ve yaratıcı bir plan geliştirir. Dr. Zelig.

Acaba bir sorunu çözmemde yardımcı olabilir misiniz?

Elimden geleni yaparım. Ama elbette, hiçbirşey için söz verilmez. Geçen hafta, son derece eğitimli bir grup insanla beraberdim

“Moby Dick” adlı roman hakkında konuşuyorlardı. Kitabı okumadığımı söylemeye çekindim, bu yüzden yalan söyledim. O kadar hoşlarına gitmek istiyorum ki öbür insanlar gibi olmayı karşı koyamayacak derecede. Bu doğal bir şey. Ama bazen o kadar abartıyorum ki, düğümlenip kalıyorum. Siz bir doktorsunuz. Bununla nasıl başa çıkacağınızı bilmeniz gerekir. Ama işin aslı ben gerçekte doktor değilim. Değil misiniz? Doktormuşum gibi yapıyorum arkadaşlarıma uyum sağlamak için. Biliyorsunuz, onlar doktor. Bu önemli. Ama siz doktorsunuz, bana yardım edebilirsiniz. Bana yardım etmelisiniz. Aslına bakarsanız, ben böyle düşünmüyorum. Bütün hayatım yalan oldu. Her an kılıktan kılığa giriyorum. Yardıma ihtiyacınız var, hanımefendi. Geçen gece, rüyamda ateşin içine düşüyordum. Bu ne anlama geliyor? Bu çok kötü. Bilmiyorum. Doktor. Biliyorum ben karmaşık bir hastayım.

-Bilemeyeceğim. -Ben neden acı çekiyorum? Nasıl bilebilirim ki? Ben doktor değilim. Değil misiniz? -Hayır. Doktor muyum? -Kimsiniz siz? Ne demek istiyorsunuz? Bunlar zor sorular. Leonard Zelig? Kesinlikle. Ama o kim?

Sen. Ben hiçkimseyim. Ben hiçbir şeyim. Ben tutun beni. Düşüyorum.

Kimlik bunalımı üzerinde oynayarak Dr. Fletcher Zelig’in dikkatini dağıtır ve onu geçici bir dezoryantasyona uğratır. Gardı düştüğünden, Zelig’i kolayca hipnoza sokar. Nihayet, post-hipnotik telkin vasıtasıyla ….onu transa sokabilecektir.

Erkek kardeşim beni dövüyor. Kızkardeşim erkek kardeşimi dövüyor. Babam, kızkardeşimi, erkek kardeşimi ve beni dövüyor. Annem babamı, kız kardeşimi beni ve erkek kardeşimi dövüyor. Komşular ailemizi dövüyor. Aşağı bloktan insanlar komşularımızı ve ailemizi dövüyor. Ben oniki yaşındayım. Bir sinagoga giriyorum. Hahama hayatın anlamını soruyorum. Bana hayatın anlamını söylüyor ama İbranice olarak. İbranice bilmiyorum. Bana 600 $ karşılığında İbranice dersi vermek istiyor. Dr. Fletcher’ın terapisi iki uç noktadan meydana gelmektedir. Trans halindeyken Zelig’in kişiliği derin bir şekilde araştırılmakta ve yeniden inşa edilmekte; ..bilinç halindeykense kendisi sevgi, şevkat ve sınırsız müsamaha …ile desteklenmektedir. Tamamen açık sözlü olacaksın. Transtasın. Benim olmanı istediğimi sandığın değil kendin olacaksın. Şimdi, burası hakkında ne düşünüyorsun? Olabileceklerin en kötüsü. Kırsaldan nefret ederim. Otlardan ve sivrisineklerden nefret ediyorum. Ve yemekler Aşçılığın berbat. Gözlemelerin Onları sen bakmıyorken çöpe atıyorum. Anlattığın fıkralar eğlenceli sanıyorsun ama sadece uzun ve manasızlar. Sonu olmayan şeyler. Anlıyorum. Peki ya başka? Seninle yatmak istiyorum. Bu beni şaşırttı. Benden pek hoşlandığını düşünmüyordum. Seni seviyorum. Öyle mi? Çok tatlısın çünkü sen sandığın kadar zeki değilsin. Karmakarışıksın ve sinirlisin, ve berbat bir aşçısın. Şu gözlemeler Seni seviyorum. Sana bakmak, gözkulak olmak istiyorum. Daha fazla gözleme istemiyorum. İşe başlarken amacım Leonard’ı isim yapmak için kullanmaktı. Ama daha sonra kendimi ona karşı güçlü duygular hisseder buldum. Çekici biri olduğumu hiç sanmazdım. Hiç gerçek bir aşk yaşamamıştım. Charles Koslow annemin evlenmemi isteyeceği …türden bir adamdı. Her geçen gün hastasına olan güveni artan Dr. Fletcher onu tedbiri elden tamamen bırakmadan dışarı çıkarır -kızkardeşinin Teaneck yakınlarındaki evinde bir akşam.- Meryl Fletcher havacıydı, başarılı bir profesyonel pilot. Eudora Fletcher ise amatör pilottu ve akşam rahatlayarak, uçuş hikayelerini yeniden anlatarak geçirildi. Haftalar geçtikçe Zelig kendi fikirlerini ifade etmek konusunda daha çok cesaretleniyordu. İyi korunan şeyin değeri hemen artar çünkü. Üvey annemden nefret ederdim. Kim bilirse bilsin, umrumda değil. Beyzbolu seviyorum. Bir anlamı olmasına lüzum yok. İzlemesi çok güzel. Ben Demokratım. Her zaman bir Demokrat oldum. Seninle bu kaset konusunda aynı fikirde olmasam olur mu? Elbette. Brahms benim için çok fazla acıklı. Kendin olmalı ve kendi ahlâkî seçimlerini yapmalısın cesaret gerektirse de. Yoksa bir robot ya da kertenkele olursun. Şu avukatla gerçekten evlenecek misin? Evlenmemeni tercih ederdim. Katılmıyorum. Bence bu Mussolini denen herif kaybedenin teki. Acaba sevişecek miyiz? Üç ay geçmiştir ve yönetim hastayı sınamak istemektedir. Dr. Fletcher Zelig’in binadan ayrılmaya hazır olmadığını söyler. Doktorlar, onunla orada görüşmeyi kabul ederler. Dört gün sonraya gün belirlenir. Dr. Fletcher kayda değer bir ilerleme sağlanmadıysa vak’adan uzaklaştırılacaktır. Gergindim, çünkü uyanıkken transta yaşadıklarını hiç hatırlamıyordu bense acaba diyordum, bu ikisini birleştirmenin bir yolu var mıydı? Endişe ettiğim bir başka husus da güçlü kişiliklerle birlikteyken kendi kişiliğini kaybetmesiydi. Pazar günü öğle vakti, doktorlar gelirler. Onları Eudora Fletcher ve Leonard Zelig karşılar ve etrafı gezdirirler. Dr. Fletcher gergin,.. Leonard Zelig soğukkanlı ve rahat görünmektedir. Etrafı doktorlarla çevrili olsa da onlardan birine dönüşmez. Görünüşe göre, ortada çok büyük bir başarı vardır tâ ki Dr. Henry Mayerson masumâne bir şekilde hava durumundan söz edip güzel bir gün olduğu yorumunu yapana kadar. Zelig, güzel bir gün olduğu konusunda Dr. Mayerson’a katılmadığını söyler. Dr. Mayerson Zelig’in hükmünün katılığı karşısında afallar. Havanın güneşli olduğuna ama çok da sıcak olmadığına dikkat çeker. Kişisel düşüncelerini korkusuzca dile getirme eğitimi almış olan Zelig’in tutumu saldırgancadır. Diğer konumunda çok uzun bir süre kalmıştır. Şimdi de aşırı-fikirlenmiştir; kendisiyle uyuşmayan herhangi bir fikre tahammül edememektedir. Onu tek bir tarafa doğru aşırı yönlendirmiştim. Dr. Mayerson’a ve bazı kurul üyelerine bir tırmıkla vurdu. Evet bu olmasını istediğimiz şey değildi ama ben yine de bir şeyleri başardım diye düşündüm. Onunla iki hafta daha çalışabilseydim onun ayarlarını düzeltebilir ve Leonard Zelig’i kendi kişiliğine sokabilirdim. Kahraman Dr. Eudora Nesbit Fletcher, ya da kahramâne mi desek Güzel ve zeki genç psikiyatrist bukalemun insan Leonard Zelig’in zihinsel bir rahatsızlıktan dolayı acı çektiği düşüncesine olan inancını hiç kaybetmedi.

Kuzeni kameraman Paul Deghuee ile birlikte çalışan doktor, tedavinin Zelig’in hipnoz halindeki görüntülerini de içeren bazı önemli anlarını kaydetmeyi başardı. Hasta ve doktor sıkı arkadaş oldular ve tedavi anların dışında da birlikte olmaya başladılar. Taraftar bulamadığı düşüncesindeki ısrarı kendisine psikiyatri alanında büyük bir başarı getirdi. Kim demiş kadınlar sadece dikiş dikmekten anlar diye?

Şimdi City Hall’a yeni şöhrete şehrin anahtarlarının verildiği yere uzanıyoruz. New York’un anahtarlarını size sunmaktan onur duyuyoruz. Jimmy Walker buraya kadar gelip “Kertenkele Leonard”ı söyleyemedi. Kendisi çok meşgulmüş. Belediye Binası ziyaretinden sonra, Zelig’in bilime meydan okuyan rahatsızlığını tedavi eden güzel deha Eudora Fletcher New York Waldorf-Astoria üyesi bilim adamlarınca onurlandırıldı. Şu anda görüntüye gelenler sadece psikiyatri değil, aynı zamanda fizik, biyoloji, matematik vesair alanda dünya çapında önemli insanlar. Dr. Fletcher, modern kan hastalığının babası sayılan Nils Andersen ile fikir alışverişi yapıyor. Aynı hafta daha sonra, Dr. Fletcher bu sefer de ilk gemisini vaftiz ettirerek şereflendirildi. Sıradan küçük bir kız için büyük bir başarı hikayesi. Cathrine Fletcher Hanımefendi’nin evindeyiz. Kendisi haberlerdeki ünlü psikiyatrist Dr. Eudora Fletcher’ın annesi. Sayın Fletcher size ilk olarak şunu sormak istiyorum, bir tıp dehası yetiştirmek nasıl bir şeydi? Birsürü fedakârlıkta bulunmuş olmalısınız Kızınızı tıp okuması için zorlamışsınız. Mikrofona konuşun lütfen. Fedakârlık mı? Hiç olmadı. John borsacıydı. Çok paramız vardı ben de zaten zengin bir Philadelphia ailesindenim. Eminim kızınız tâ çocukluğundan beri hep doktor olmak istemiştir. Sanmıyorum. Hep pilot olmak istediğini sanırdım kızkardeşi Meryl gibi, sonra evli barklı biri Ama çok içine kapanık bir çocuktu. Ama her anne kendi çocuğunun sizin kızınız gibi bir başarı kazanmasını ister. Çok zor bir kızdı. Bize kocanızı anlatın. Anladığım kadarıyla sıradan bir işadamıydı. Kızının böyle ünlenmesinden eminim heyecanlanıp memnun olmuştur. John problemliydi–Bunalım. İçerdi. Eee, Bn. Fletcher, bizimle bugün konuştuğunuz için çok teşekkürler. San Simeon’da, ünlü gazete sahibi William Randolph’un muhteşem hayal-ülkesinde sosyetenin bildik simaları günlerini gün ediyorlar. Marie Dressler ve Bay Hearst. San Simeon’un her zaman tutulan bir konuğu olan Bn. Dressler ateşli bir hayranının çiçeklerini kabul ediyor. Yanındaki Marion Davies. İş zamanlarında Davies her zaman çok ciddidir Ama burada, bu harikulade oyun alanında eğlenceli yanını gösteriyor. Şu an yanındaki malumunuz Charlie Chaplin her zaman şakacı. New York 3,000 mil ötede olsa da Jimmy Walker Bay Hearst’ün çekim alanında görünüyor. Diğer bir  New Yorklu da Leonard Zelig herkesin favori kovboyu Tommiks’in taklidini yapıyor. Tony kıskanmayacak mı? Tony Tom’un atı ve bize hep her yere beraber gittikleri söylenirdi. İşte yine Chaplin bu sefer Adolphe Menjou’yla. Bunlar da Claire Windsor Delores del Rio ve cazibeli Eudora Fletcher Hollywood’un en yeni sansasyonel dansçısı James Cagney’le söyleşiyor. Bakın burada ne var? Yalnız Carole Lombard adında güzel bir bayan. Dr. Fletcher ve Leonard Zelig Bobby Jones’la beraber Bay Hearst’ün golf sahasında atış yapıyorlar. Leonard o eski bukalemun kişiliğine dönmez de bir golf profesyoneli olmayacaksa, ben Bobby’e para koyardım. Ama kimin umurunda, onlar eğleniyor ya?

Bu ülkenin çocuklarına bir tavsiyede bulunmak ister misiniz?

Elbette. Çocuklar, kendiniz olmalısınız. Olduğunuzdan başkasıymış gibi davranmayın onların bütün cevapları bildiğini düşünmeyin. Kendiniz olun, konuşun, aklınızdakini söyleyin. Belki bu başka ülkelerde mümkün değildir ama Amerika’da işler böyle yürür.  Ben sürüngenler familyasının bir üyesiydim ama artık değilim. Zelig, artık bukalemun değil, kendisidir. Politika, sanat ve aşk üzerine düşüncelerini dürüstçe ve direkt dillendirir. Beğenileri rüküş bulunsa da bu kendisidir.

Zelig, Nihayet bir bireydir, bir insandır. Artık çevresinin emniyette bir parçası olmak için kişiliğinden ödün vermiyordur. Beğenileri berbat değildi. Beyzbol izlemeyi Moby Dick okumaya tercih eden biriydi. Ayağını kaydıran da bu olmuştu ve olaylar gelişmişti. Sembolik bir anlamı vardı. Marksistler için o önemli biriydi. Katolik kilisesi Vatikan olayından dolayı onu hiç affetmedi. Bunalım’ın keşmekeşindeki Amerikan halkı onu kişisel gelişim ve kendini gerçekleştirme olasılığının bir sembolü olarak görüyordu. Ve elbette, Freudçuların da keyfi gıcırdı. Onu istedikleri gibi yorumluyorlardı. Hepsi sembolist yaklaşımlardı ama iki entelektüelin aynı manada buluştuğu yoktu. Bu psikiyatrinin bir zaferi olarak görülebilir mi, bilmiyorum. Daha çok estetik içgüdünün zaferi gibi bir şeydi. Dr. Fletcher’ın tekniği zamanın terapi okullarına hiçbirşey borçlu değildi Ama onu istedikleri gibi algıladılar. Onunki, farklı ve muazzam bir yaratıcı başarıydı. Tekrar düşündüğümde, bana öyle geliyor ki Zelig’in öyküsü Amerika’daki pek çok Yahudi deneyimini yansıtıyordu. zorla içine itilmiş ve bir yer edinmeye zorlanmışlardı. Ve bu kültüre asimile olmaya sevkedilmişlerdi. Deliler gibi asimile olmak istiyordu. Bu deneyim Eudora Fletcher’ın hayatını da değiştirmiştir. Onun için, şan, şöhret boş ödüllerdir …ve hayatını ihtiraslarının kışkırttığı ergen fantezileriyle geçirmeyecektir. O ve hastası birbirlerine âşık olmuşlardır.

Dr. Fletcher’ın avukat Koslow’dan ayrılıp Zelig’le evlenmeyi planladığını açıklaması kimseyi şaşırtmaz.

Ondan güç alıyordu. Birbirlerine o kadar âşıklardı ki kardeşim yıllardır olduğundan çok daha mutlu görünüyordu. Planlarını göre baharda evleneceklerdi ama tam o sıra, elbette, herşey allak bullak oldu. Düğüne iki hafta kala eski bir show-girl olan Lita Fox ortaya çıkar ve Zelig’le evli olduğunu iddia eder. İddiasına göre ondan bir de çocuğu vardır. Skandal patlar verir. Bir yıl önce evlendik. Bana doktor olduğunu söyledi. Doktora benziyordu. Ben de gösteri işindeyim. Baltimore’a gittik, ve evlendik bunu kanıtlayacak bir cüzdanım da var. Onunla farklı bir kişilikteyken evlenmişti. Kadın, gazetede Zelig’in Eudora Fletcher’la evlenmek üzere olduğunu okuyunca gururuna dokunmuş, ve hukukî kanallara başvurmaya karar vermişti. Zelig kendini mahkemede savunacağını söyler yavaş yavaş halk desteğini yitirmektedir. Zeki avukatlar Lita Fox’u terkedilen bir kadın gibi gösterir. Çocuk ihmal edilmiş, zavallı ve babasızdır. Zelig hayatını büyük bir meblağ karşılığında Hollywood’a satmıştır. Skandal patlayınca, stüdyo parayı geri ister. Zelig ancak yarısını ödeyebilir. Geri kalanı harcanmıştır. Stüdyo kızıp, ona hayatının yarısını geri verir. En iyi anları onlar alır. Ona kalan uyku ve yemek vakitleridir. Zelig skandalla sarsılır, ama bu sadece bir başlangıçtır. Bir başka kadın ortaya çıkar. Hediyelik eşya dükkânında satıcı olan Wisconsinli Helen Gray Zelig’in, ikizlerinin babası olduğunu iddia eder. Avukatlara, kendisini kürk avcısıyım diye kandırdığını söyler. Zelig hiçbirşey hatırlamaz, ancak bir nöbet ânında olmuş olabileceğini kabul eder. Bu, kapının açıldığına dair bir sinyal olur. Benimle First Church of Harlem’de evlendi. Duke Ellington’un kardeşi olduğunu söyledi. Arabamı parçalayan adam oydu. Yepyeniydi. Sonra annemin bileğini tersine döndürüverdi. Epey yaşlı birisi ve bileğini çok kullanıyor. Evimi iğrenç bir renge boyadı. Boyacı olduğunu söylemişti. Gözlerime inanamadım. Sonra da ortadan kayboldu. Zelig’in girdiği her kişiliğin davranışından sorumlu olması ihtimali.. düzinelerce dava demektir. Kendisine iki eşlilikten, zinadan trafik kazalarından, intihalden, ev kazalarından ihmalden, mülke tecavüzden ve gereksiz yere diş çekmekten dava açılır. Herkesten özür dilemek istiyorum. Bu kadınlarla evlenmiş olduğum için gerçekten çok üzgünüm. Sadece bilemiyorum. Böyle olması gerektiğini düşünmüşüm. Apandistini aldığım beyefendiye ne diyeceğimi bilemiyorum. Teselli olacaksa Hâlâ evin etrafında bir yerde olmalı. En derin özürüm Detroit’ten Trokman ailesine. Daha önce hiç çocuk doğurtmamıştım buz maşasıyla yapılıyor sanmışım.

Yasal boşlukları ve teknik detayları acımasızca kullanan Amerikalı hukukçular alan araştırmasında. Zelig suçlu olarak damgalanır. Dr. Fletcher’ın, onun bukalemun dönemindeki. davranışlarından sorumlu tutulamayacağındaki ısrarı işe yaramaz.

Leonard Zelig kötü bir ahlâkî etki yaratıyor. Amerika ahlâklı bir ülke. Allah korkusu olan bir ülke. Çokeşlilik ve sahtekârlık skandallarına göz yumamayız. Temiz bir toplum istiyorsak, bence, küçük Yahudi linç edilmeli. Aşağılayıcı sınav boyunca Eudora Fletcher mertçe, sevdiği adamın yanında yer alır. Arkadaşlarına, Zelig’in hâlet-i ruhiyesinden endişe ettiğini söyler. Durumu tutucu ahlâkî yargıdan dolayı kötüye gidiyor gibi görünmektedir. Zelig, insanlarlayken, soğukkanlılığını korumaya çalışmaktadır ama bu gittikçe güçleşir. Eudora ile bir Yunan restoranında yemekteyken kişilik bölünmesi yaşadığı çok açıktır: Zelig yemeğin ortasında Yunanlaşmaya başlar. Umutsuzca, sevildiği, kabul gördüğü, uyum sağladığı zamanları özler. Halk onun ahlâk anlayışını yüksek sesle lanetlemektedir ve mahkeme kararının arifesinde Leonard Zelig ortadan kaybolur. Şu an konuşan polis başkomiseri Thomas Dowd ulusa haber geçiyor. Leonard Zelig aranıyor. Çokeşlilikten sahtekarlığa pekçok suçtan hakkında hüküm verilmesinden bir gün önce kayboldu. İpuçlarını araştırıyoruz ve nerede olduğu konusunda bilgisi olabileceklerle konuşmak istiyoruz. Kızkardeşim yıkılmıştı. Kendine hakim olup soğukkanlı görünmeye çalıştı ama çok üzgündü. Duygularını kolayca açığa vuran biri değildi Leonard söz konusu olmadıkça. Dr. Fletcher polisle her gün görüşür. Nerede olduğu konusunda bilgisi olabilecek herkesten yardım isterler. Dalgasına telefon eden bir kaç kişiye saymazsak çok az netice alabilirler. Aylar geçer, ancak Zelig’ten haber yoktur. Arabalar aranır. Her yerden sahte ihbarlar gelmektedir. Ceketi Texas’ta bulunur. Eyaletin aranıp taranması boş çıkar. Chicago’da, California’da görüldüğü bildirilir. Bu fotograftaki adamlardan biri onu andırmaktadır Meksika’da bir mariachi grubu. Dr. Fletcher Zelig’i aramaya devam eder ama her geçen gün ümitleri solmaktadır. Bütün düşünebildiğim Leonard’tı Onu ne kadar özlediğim, ne kadar sevdiğim.. ve onunla geçirdiğimiz harikulade anlar. Benim için çok kötü bir dönemdi. Yıl biter, Zelig hâlâ kayıptır. Mahzun mahzun dolanır ve ağlardım. Bir gece, çok kötü olduğum bir an kızkardeşim Meryl bana “Hadi” ..dedi. “Yemeğe çıkalım, ya da bir konsere gidelim.” Ben, “Hayır. Havamda değilim,” dedim ama ısrar etti. Dışarı çıktık, sinemaya gittik. “Grand Hotel”i izledik, haber bülteniyle beraber. Adolf Hitler ve onun Nasyonal Sosyalist Parti’si buhran içindeki Berlin’de yükselişini sürdürüyor. Versay Antlaşması’nı kınayan Naziler Alman milliyetçiliğiyle ilgili coşkulu açıklamalar yapıyor Eudora Fletcher gördükleri karşısında afallar. Kahverengi gömleklerin arasında Zelig’e benzeyen bir yüz görür. Ve herşey bir anda anlam kazanır zira her ne kadar sevilmek istese de sevilmek için can atsa da onda topluluk içinde yok olmayı, anonimleşmeyi arzulayan bir yan da vardı. Faşizm, Zelig’e bu seçeneği sunuyordu Bu büyük harekete katılıp anonimleşecek birşeyler yapabilirdi. Dr. Fletcher bir sonraki hafta gemiyle Avrupa’ya gider. On gün sonra Berlin’e varır. Almanya Buhran’ın sancılarını çeken bir ülkedir. Havada militarizm ve kargaşa kokusu vardır. Her yere bakar, araştırmalar yapar …ama mümkünü yok gibi görünmektedir. Üç hafta geçer ve yöneticiler şüphelenmeye başlar. Onu takibe alırlar. Dışarıda olduğu bir sıra, otel odasını araştırırlar. Dördüncü haftanın sonunda tam da vazgeçip geri dönmek üzereyken Münih’te büyük bir miting yapılacağı haberi ilgisini çeker. Söylentilere göre bu Nazilerin  en yüksek katılımlı toplantısı olacaktır. Eudora Fletcher toplantıya Zelig de katılır diye …umut eder.Eğer onu görürse kendisine beslediği duyguların Zelig’i uyandıracağını düşünür. Başta, görüntü umutsuzdur. Devasa bir kalabalık vardır. Hiçbir yüzün yeri tam olarak belirlenemez gibi görünmektedir. Sonra birden, şansölyenin yanında duran bir yüz …dikkatini çeker. Hitler’in arkasında, sağ tarafta duran Zelig’i fark eder. İrtibat kurmak için gayret eder, göz teması kurmaya çalışır. Rüyadan uyanan bir insan gibi, Zelig onu tanır. Birkaç saniye sonra da, herşeyi olduğu gibi hatırlar. Hiçbirşey filmde anlatıldığı gibi olmadı. Leonard podyumdan ayrıldığında ne yapacaklarını bilmiyorlardı. Gözlerimize inanamadık. Hitler’in konuşması mahvolmuştu. Polonya ile ilgili bir espri yapmak istedi ama tam o anda Zelig orta çıktı ve Hitler bu duruma çok kızdı. SS’ler Zelig’i yakalamak istediler onu yakalayabilselerdi büyük bir ihtimalle ona işkence edeceklerdi belki de vurup öldüreceklerdi. Karışıklıktan yararlanarak Fletcher’la Zelig binanın yan kapısından kaçtılar. Bir araba buldular, hızla uzaklaşmaya başladılar SS’ler onların arkalarından ateş etti. Bir Alman haber programı kamerası kaçışın kısa bir anını kaydetmiştir. Uçuyordum. Harika bir şeydi. Sonra, birden, bir şey oldu. Korkmuştum. Kontrolü kaybettim. Düşüşe geçtik. Leonard o kadar korkmuştu ki gözlerimin önünde kişiliğini değiştirdi, ben pilottum o da pilot oldu. Zelig uçağın kontrolünü ele alır. Bir pilot gibi davranarak uçağa karşı kahramanca bir savaş verir. Afallayan Almanlar, onlar tam onbeş dakika boyunca yakından takip eder. Bayılmış olan Eudora Fletcher yanında olduğu halde hayatında daha önce hiç uçmamış olan Zelig, Alman pilotlardan kaçmakla kalmaz bir de Atlantik’i mola vermeden baştan sona geçme rekorunu kırar. New York, Eudora Fletcher ve bukalemun insan Leonard Zelig’i bir alkış fırtınası ve konfeti yağmuru içinde karşıladı. Zelig’in büyük havacılık mahareti ulusun gururunu kabarttı ve kendisinden başkan nezdinde özür dilendi. Kendisini görmeye gelen insan sürüsünü yanında müstakbel eşi oturduğu halde affetti. Zafer turları City Hall’da son buldu. New York’un en yüksek onuru, Kahramanlık Madalyası Zelig’e Carter Dean tarafından takıldı. Siz bu ulusun bir gün büyüyüp harika doktorlar ve harika doktorlar olacak gençleri için mükemmel bir esin kaynağısınız. Gerçekten çok heyecanlıyım. Yaşayıp bugünü gördüğümüz için çok mutluyum. Evet. Daha önce hiç uçmamıştım bu da psikozluysanız neler yapabilirsiniz onu gösteriyor.

 Bu bir paradokstu çünkü onun bu hayrete şayan ustalığı gerçekleştirmesini sağlayan kendini dönüştürebilme yeteneğiydi. O halde hastalığı kurtuluşunun köklerindeydi ve bence olaya bu noktadan bakmak gerçekten ilginç. Hastalığı kahraman olmasını sağlamıştı. Gerçekten çok saçmaydı.

Demek istediğin, şu tuhaf hali vardı şu garip karakteri. Ve bir süre boyunca insanlar onu sevdi sonra da onu sevmeyi kestiler. Daha da sonra o şu uçak maharetini gösterdi bunun üzerine onu yine sevdiler. İşte yirmili yıllar tam böyleydi. Düşününce, Amerika değişti mi? Sanmıyorum.

Leonard Zelig’le Eudora Fletcher Sayısız yasal ayrıntının üstesinde gelerek evlenirler. El kamerası ile kaydedilen sade bir tören düzenlenir.

Sadece sevilmek için, kendini kılıktan kılığa sokardı “abartılı olarak,” diye yazar Scott Fitzgerald. “İnsan, şayet ağzına geleni “söyleyip ‘miş gibi’ davranmasa ne olurdu, merak ediyor.

“Sonunda, insanların onaylaması değil, sadece “bir kadının aşkı hayatını değiştirdi.”

*******************

DOG DAY AFTERNOON/ Köpeklerin Günü (1975) Film

QUEİMADA, BURN, THE MERCENARY İSYAN (1969) Film

EZİLENLERİN PEDAGOJİSİ

SÖMÜRÜNÜN KORKUTUCU CEPHESİ

ŞİZOFRENİDE DÜŞÜNCE VE KONUŞMA BOZUKLUKLARI


DİL PATOLOJİSİ

Şizofreni, mücerred düşünce kabiliyetini haleldar eden, kişiliğin iptidaî seviyelere gerilemesine sebep olan ve hasta insanın diğer fertlerle, içinde yaşadığı toplumla haberleşmesini, bilgi alışverişinde bulunmasını, komünikasyon kabiliyetini ileri derecede sakatlayan bir akıl hastalığıdır. Konuşma, düşüncenin bir taraftan mahsulü, diğer taraftan da mimarı olduğu için şizofren düşüncesi özel konuşma bozuklukları tarzında dışa akseder. Düşünce konuşma ilişkilerini ve konuşma bozukluklarını anlayabilmek için şizofreni denen akıl hastalığındaki özel düşünce ve konuşma patolojisini incelemekte büyük fayda vardır.

Hastalığa “Şizofreni” ismini 1911 de İsviçreli psikiyatr Eugen Bleuler vermiştir. Daha önceleri bir isimlendirilme hatası olarak bu klinik tablo “erken bunama” (dementia praecox) adı ile tanınıyordu. Bleuler, bu hastalarda gerçek manasıyla bir bunama olmadığını, yani hafıza yıkılmasının bulunmadığını, hastalık belirtilerinin ruhî melekeler arasındaki bir yarıklığın sonucu olarak ortaya çıktığını, şahsın çevresi ile alâkalarının kaybolduğunu ve komünikasyon, haberleşme kabiliyetinin bozulduğunu göstermiştir.

Şizofrenideki düşünce bozuklukları şöyle sıralanabilir:

1.      Formel (şeklî) düşünce bozuklukları

2.      Düşünce akımındaki bozukluklar

3.      Düşünceyi kontrol etmede bozukluklar

4.      Düşünce muhtevası bozuklukları.

Formel (şeklî) düşünce   bozuklukları mefhum teşkilindeki aksama ile kendini gösterir, şizofrende düşünce içe dönüktür. Çeşitli fikirler arasında birleştirme olamamakta, mefhum teşkil edilememektedir. Tedailer (çağrışım) gevşemiş ve bozulmuştur. Bir fikir diğer bir fikri, delâlet ettiği mana bakımından ilgisi ile tedai ettirirken, şizofrenide ses tedaileri bunun yerini almıştır. Bir örnek vermek istersek, normal bir kimsede “masa” kelimesi, fonksiyon ve anlam bakımından onunla alâkalı “iskemle” yi tedaî ettirirken şizofren hastada bu tedaî, tıpkı kafiye yapar gibi, ses yolu ile olmakta, meselâ “masa”, “tasa” yı çağrıştırmaktadır.    Tedaîlerdeki bu bozulma, düşüncenin cümleler halinde dışa aksetmesi esnasında cümlelerin kopukluğu ile kendini gösterir. Buna “dikişsiz konuşma” diyoruz. Bir cümleyi teşkil eden ibareler birbiriyle alâkasız hale gelmiş, cümle elemanları yer yer kopukluğa uğramıştır.    Düşünceye    temel teşkil eden semboller yanlış kullanılmakta ve bu semboller eşyadan tecrid edilememektedir.

Şizofren hasta, düşünce ve davranış bakımından içe dönük karakter gösterir. Peşin hükümler, önceden belirlenmiş kalıplar dış dünyayı değerlendirmede başlıca saiki (sebep) teşkil ederler. Bu peşin hükümler ve düşünce örnekleri, değer hükümleri de iptidaî, sapık mantıklı ve birtakım sihir ve büyülere inanır şekilde, psikolojik deyimiyle otistik (içe dönük), paleolojik (iptidaî, ilkel zamanlara ait), paralojik (sapık mantıklı) ve majik (büyü ve sihirlere bağlı) karakterdedir.

Normal mantık sistemi içinde insan iki kaziye (öneri) arasında benzerlik kurarken bu kaziyelerin konuları, süjeleri arasında uygunluk arar. Meselâ,

—     Bütün insanlar fanidir,

—     Hasan da bir insandır,

—     O halde Hasan fanidir.

gibi mantıklı (lojik) bir hüküm verebilmek için her üç kaziyenin de süjelerinin aynı (insan) olması gereklidir. Şizofren, bir hükme varabilmek için süjeler arasındaki bu ayniyeti aramamakta, onların bir tek vasıflarından, süjeye yüklenen fiil veya sıfatların (attribut’lerin) bir tekinden hareket ederek aralarında benzerlik kurmaktadır:

—     Kuş uçar,

—     Uçak uçar,

—     Kuş bir uçaktır.

veya

—     Babamın sakalı var,

—     Ahmet Beyin de sakalı var,

—     Öyle ise Ahmet Bey babamdır.

gibi sapık mantıklı, paralojik, hezeyan mahiyetindeki hükümler bu hastalığın eseridir. İlerde pek çok misâlini vereceğimiz gibi, zamanımızda Türkçe diye uydurularak kabul ettirilmek istenen birçok kelimenin böyle bir paralojik mantık mahsûlü olduğuna sırası gelmişken işaret edelim. Meselâ “etmek” fiili “tesir etme” nin “attribut” sü iken ve sadece “tesir etmek” değil, meselâ “ateş etmek, aptes etmek, hasıl etmek” gibi birçok başka mürekkep fiillerde de “attribut”  (atribü) olarak kullanılırken paralojik bir genelleme ile “tesir” yerine ikame edilmesi, bu suretle “etki” gibi bir “fiilden yapma isim” imâl edilmesi hem gramer ve hem de mantık bakımından hatalıdır. Bu konuya kitabımızın sonunda tekrar döneceğiz.

Bir şizofren hastamız kendisini hem “Hazreti Meryem”, hem “mum” ve hem de “bizzat kendisi” kabul ediyordu. Paralojik mantık şu şekilde işlemekte idi:

—Mum alevinin etrafında bir hâle vardır.

— Hazreti Meryem tasvirlerinin başının etrafında da ayni hâle bulunur.

—Herkes bana düşmandır, ben de bir düşmanlık hâlesi ile çevriliyim.

Netice. O halde ben hem mum, hem Hazreti Meryem ve hem de kendim’im.

Hezeyan dediğimiz belirtiler bu şekilde sapık mantıkla verilen hükümler sonucu ortaya çıkmaktadır. Hasta, sakat mantığı ile yaptığı genellemeler sonunda meselâ kendisi ile hiç ilgisiz ve tanımadığı bir kimsenin gülümsemesini kendi üstüne alınmakta, alay etmek için güldüklerini zannedip o adamı öldürebilmektedir.

Şizofren düşüncesi ile ilkel insanların düşünceleri arasında aşikâr benzerlikler tespit edilmiştir. İlkel insanların düşüncelerinde eşya, canlılar ve hadiseler ayni zamanda hem kendileri, hem de başka bir şey olarak kabul edilebilmektedir. İlkel insan dış olayların tesiri altında kalabildiği gibi, kendisini de o olayın içinde farz edebilmekte, olaya katılabilmektedir.

Düşünce akımındaki bozukluk, düşünce akımının durması ve bambaşka bir düşünce akımının başlaması ile kendisini gösterir (düşüncenin blokajı ve parçalanması, fragmentation). Bazı şizofrenlerde düşünce baskısı görülür. Birbiri ile ilgisiz birçok fikir birden hastanın zihnine hücum eder.

Şizofrenlerde kişilik, “ben” (ego) parçalandığı için hasta kendi düşüncesine sahip olabilme duygusunu kaybeder. Çevresine olduğu gibi, bizzat kendi düşüncesine karşı da yabancılaşmıştır. Kafasındaki düşüncelerin başka birisi tarafından gönderildiği, başka kuvvetlerin tesiri altında bulunduğu, düşüncesinin çalındığı, ne düşündüğünün gözlerinden anlaşılıp ona göre cevaplar verildiği gibi hezeyanlı fikirler gelişir. Kendi düşüncesine yabancılaşma sonucu,bizzat düşündükleri, dışardan duyulan sesler veya görülen hayâller halini alır. Artık kulağına konan bir cihazdan kendisine mesajlar gönderilmektedir. Onlarla konuşur, duyduğu seslere cevaplar verir ve hattâ böylelikle aldığı emirleri tereddütsüz ifa eder.

Biraz önce kısaca bahsettiğimiz “hezeyan” tarzındaki düşünce kusurları, şizofren düşüncesinin muhteva bozukluğunu sergiler. Hezeyan, hastalıktan doğan, paralojik mantık ve hükümlerin sonucu ortaya çıkan, hastanın sosyokültürel temelinin dışında, yanlış ve sarsılmaz bir inanç olarak tarif edilebilir. Hekimlik tahsili yapmış, belli bir sosyokültürel seviyeye erişmiş bir hastamızın uçakların kendisi tarafından icad edildiğini sarsılmaz bir inanç tarzında iddia etmesi, bir başka hastamızın Vatikan kilisesini ziyareti sırasında papazın âyin esnasında yaptığı dinî işaretleri üstüne alarak kendisinin İtalya Kralı olduğunu iddia edip polise başvurması tipik hezeyan örnekleri olarak gösterilebilir.

ŞİZOFREN KONUŞMASI

 Şizofreninin ana belirtilerinden biri olan şizofrenik konuşma kusuru, düşüncede mevcut patolojinin konuşma şeklinde dışarıya yansımasından ibarettir. Bunlar,

1— Gramer ve sentaks bozuklukları,

2— Mana ve muhteva bozuklukları,

3— Ritm, ton, artikülâsyon ve üslûp kusurları,

4— Karşılıklı mükâleme bozuklukları olarak tasnif edilebilirler.

Gramer ve sentaks bozuklukları:

Şizofren konuşması umumiyetle gramer kaidelerinden mahrum, birbiri ardına sıralanmış, tutarsız kelime dizileri halindedir. Devrik cümleler, zamir, fiil ve şahısların yer değiştirmesi, fiil çekimlerinin bozulması ve bazen mastar halinde fiillerin kullanılması, cümlelerin zamir, edat ve zarf gibi bağlardan fakir olması çok görülür. Telgraf yazılarında olduğu gibi kısa cümleler, başı sonu belli olmayan ve bir türlü bitirilemeyen uzun cümleler görülür.

Sentaks yokluğu (asyntaxie) halinde gramer kaidelerinin tamamen ortadan kalktığı dikkati çeker. Cümle kopuk kopuk bir hal alır. Buna “dikişsiz konuşma” diyoruz. Gittikçe bu bozukluk, birbiri ile alâkası bulunmayan kelimelerin ard arda sıralanması halinde “kelime salatasına” dönüşür. Bazen sinonim, eş manâlı kelimelerin arka arkaya sıralandığı dikkati çeker (stereotipi). Böylece şizofren konuşması bilgiyi aktarma gücünü, informatif (bilgi verici)değerini tamamen kaybeder. Artık hasta ile muhatabının anlaşabilmesi imkânsızdır.

Cümlelerin başlangıç ve bitiş noktaları konuşan hasta ve onu dinleyen muhatabı için başka başka yerlerdir. Bu da konuşmanın anlaşılmasını imkânsız hale getirir. Bir şizofren hastanın aşağıya naklettiğimiz yazıları dikişsiz cümleler, kelime salatası ve gramer bozuklukları bakımından tipik bir örnek teşkil etmektedir:

“Efkârı umumiyeye maruzatım şudur?

Türkiye Cumhuriyetinin başlıca vazifesi şudur; birinci vazifesi Türk milletine aklıselim yolu ile muamele edilmesidir, bunun içindir ki muhtelif sınıflardaki insanlar imtiyaz ve sınıf yoktur, bunun sebebi şudur; insanlar toplu olarak çalışırlarsa derece ve sınıflara münkasem (bölünmüş) olması zarurîdir, buna binaen hükümet buna dikkat ve teemmülle (düşünüp taşınma) çalışması lâzımdır…”

Görüldüğü gibi, birtakım kelimeler “stereotipi” (aynısıyla çoğaltma) dediğimiz tarzda ve gereksiz yere tekrarlanmakta, cümlelerde yerli yerince fail, fiil ve mef’ul bulunmamakta, noktalama işaretleri ise tamamen ortadan kalkmış durumdadır. Böyle bir konuşma bilgi değeri taşımadığı için muhatabına bir manâ ifade etmez.

Yüksek tahsil yapmış ve bir lisede yabancı dil öğretmeni iken hastalanmış diğer bir hastamızın yazıp yayınladığı kitaptan bir pasaj alalım:

“Irgalıya ırgalıya…

Grandük oğlanlar Rusyayı yıktı, lâkin Ophelia söğüdünde ve Lucy Gray tepelerinde yerleşen oğlanlar Lord’u yiyip yerine oturdular…

Hukuk… vicdan… ve ahlâk ölçüleri… insanlığın başı…”

Herhalde komünist ihtilâlini anlatıyor, fakat bir fikri belli bir kalıp içine döküp ifade edebilmek kabiliyetini kaybettiğinden yazısından bir mana çıkarmak mümkün değildir.

Mana ve muhteva bozuklukları.

Şizofrenik konuşmada rastlanan mana ve muhteva bozukluklarının başında kelime uydurma (neologisme) gelir. Başkaları için tamamen manasız ve yeniden uydurulmuş birtakım kelimeler hasta şahıslar tarafından kullanılmaktadır. Bu kelimelerden bir kısmı hasta için belli bir anlam ifade eder, bir kısmı ise bizzat hasta için dahî manâ taşımamaktadır.. Böylece yepyeni bir dil uydurulduğu, bunun kendine göre gramer kaidelerinin bile hasta tarafından icad edildiği görülmüştür. Bir hastamız, bütün aile efradını kendi uydurduğu yeni dille konuşmaya mecbur tutuyor, bu dille konuşmayanları ağır şekilde dövüyordu.

Yeni uydurulmuş kelimeleri sıklıkla kullanarak konuşmaya “glossolali” adını veriyoruz. Şizofren akıl hastalarında, geri zekâlılarda ve uydurmaca konuşma illetine musab (isabet etmiş) kimselerde sıklıkla bu belirtiye rastlanmaktadır.

Bazen şizofren hastalar birkaç farklı manayı ifade edebilen kelimeler imâl ederler veya birkaç kelimeyi birleştirerek bir kelime haline getirirler. “Çanta kelime” (mot valise) adı verilen bu çeşit kelimelerin de ya hiçbir manası yoktur veya farklı mefhumlara ayni zamanda karşılık teşkil edebilecek mahiyettedirler. Şizofren hastalarda “ambivalence” (ikili duygu) denilen bir çeşit duyarlılık bozukluğu dikkati çeker. İstemek ve istememek, sevmek ve nefret etmek, bilmek ve bilmemek, harekete geçmek ve geçmemek gibi zıt duyum ve haller ayni zamanda ve beraberce bulunur. Bu, hastayı bir teşebbüse geçmekten alıkoyacak ve irâdesini ortadan kaldıracak bir durumdur. “Ambivalence” halindeki hastada düşünce de iki zıt kutup arasında dalgalanır. Bir türlü doğru bir düşünce akımı başlatılamaz. Bu hallerde ambivalansı ifade eden ve zıt anlamlı kelimeler birleştirilerek kullanılır.

Normal şahısların düşünce akımını çeşitli fikirler arasındaki tedai bağlantıları yönlendirir.

Şizofrenlerde bu tedâî (çağrışım) kelimelerin ve mefhumların manalarına göre değil, seslerine göre yapılmakta, bu sebeple düşünce ve onun aksi olan konuşma parçalanmakta, bütünlüğünü kaybetmektedir. Klangassociation (ses tedaisi) dediğimiz bu durumdan şizofren düşüncesinin özelliklerini anlatırken   bahsettik. Gerek glossolalie ve gerekse Klangassociation bakımından bir hususa daha dikkat etmek gerekir. Şiirde de kafiye yapılırken bir çeşit ses tedaisinden, Klangassociation’dan faydalanılır. Gene, birçok yazarların yeni yeni kelimeler icad edip kullandıkları görülür. Her ne kadar şiirde bir mana bütünlüğü varsa da, sırf fonetiği tutturmak ve kafiye yapmak için cümlelerin ifade bakımından fakirleştirildiği, lüzumsuz devrik cümlelere yer verildiği, netice olarak da gramer hatalarına düşüldüğü, mısraların ifade gücünün fakirleştiği çok rastlanan hallerdendir. Şiirdeki fonetik tahdit, dili iyi kullanamayan kimselerde aşikâr kelime salatası örneklerine, şizofrenik konuşmaya benzer    mısralara ve ses tedailerine sebep olabilmektedir. Böyle bir şiir kitabından birkaç misâl verelim:

Dün akşam içtik bir fâlifullik

Lakır lukur luk Iık

Kafada fes

Karşıda tuval

Bu ne festuval

Dedem demirden deveyle doğrudan doğruya denize dönüyordu

Dedem dalgalarla dolu dizgin dalıyor, deve denizi dört dönüyordu.

Dam üstünde hamam

Orta katta bir vapur

En aşağıda kuyruklu şeytanlar

Zile bastım kırmızı

Padişah uyanmasın

Kelime uydurmayı, “neolojizm”i dört grupta sınıflandırarak incelemek mümkündür:

(1) sembolik varlıklar ve kişiler için kullanılan kelimeler,

(2) yalancı ilmî (pseudoscientifique) kelimeler (hastanın hezeyanlarına tekabül eden keşiflerini, icatlarını isimlendirmek için kullanılır),

(3) ruhî ve fizik durumlar, arzular ve cinsî duygular için kullanılan kelimeler,

(4) manasız ve herhangi bir sisteme uymayan, bizzat hastanın kendisi için dahî mana taşımayan kelimeler.

Ritm, ton, mafsallanma (artikülâsyon) ve üslûp bozuklukları:

Şizofrenide konuşmanın ritmi bozulmuştur. Hasta sür’atli konuşurken birdenbire yavaş yavaş konuşmaya başlayabilir. Arada sırada sebepsiz duraklamalara rastlanır. Konuşmanın tonu da bozuktur. Yavaş, fısıltı halinde konuşma, dişlerinin arasından konuşma, genizden konuşma gibi kusurlar görülür. Kelimelerin telâffuzundaki ahenk kaybolmuştur. Uzamış ve incelmiş hecelere riayet edilmez. Bugün yazımızda uzatma işaretlerinin uzun zamandan beri kullanılmaması bu çeşit konuşmalara sebebiyet vermektedir. Bundan ilerde, sırası geldiğinde tekrar söz edeceğiz.

Mafsallanma (artikülâsyon) bozuklukları, kekeleme, peltek konuşma, harfleri yanlış söyleme tarzında ortaya çıkar.

Mükâleme (konuşma) bozuklukları:

Şizofreni hastalığı şahıslar arasındaki karşılıklı konuşmayı, mükâlemeyi adetâ imkânsız hâle getirir ve şahsın toplum içindeki yerini almasını engeller. Bu bakımdan şizofreni bir çeşit “sosyal yabancılaşma” (alienation sociale)’ dır. Hasta bazen hayâlleri ile, bazen de monolog tarzında kendi kendine konuşur. Bazen konuşma tamamen bir homurtu, diş gıcırdatması halindedir. Konuşmada sık sık müstehcen kelimelere, küfürlere raslanır (koprolali). Hastanın hiç edep, haya duygusuna kapılmadan meselâ anası, babası yanında, birtakım cinsî ihtiyaçlarını en müstehcen kelimelerle anlatmaya başladığı görülür.

Bazı şizofrenler duyduğu kelime ve cümleleri papağan gibi tekrarlarlar. Buna “ekolali” adını veriyoruz. Zaman zaman sorulan sualle ilgili olmayan cevaplar alınır (yandan konuşma). Bir misâl verelim:

Sual:               — Bugün günlerden nedir?

Cevap:           — Üç kişinin ellerinde parmakları vardır. Hadi hadi, sen daha iyi bilirsin…

Sual:               — Beni tanıdınız mı?

Cevap.           — İşte o kadar, şimdi kalkıyorum, nasihatim bitti…

Son, olarak şunu belirtelim ki, şizofreni denen akıl hastalığının temel vasfı, gerek düşünce, gerek konuşma ve gerekse bütün davranışlarındaki saçmalık (absurdite) ‘tir. Hasta, içinde bulunduğu toplum ile sözlü, yazılı veya diğer vasıtalarla, jestlerle, mimiklerle, hareketlerle, sağlam ve sıhhatli bir münâsebet kuramayan, o topluma yabancılaşmış ve hareketleri o toplumca saçma kabul edilen bir kimsedir.

Kaynak:

Prof. Dr. Ayhan SONGAR; Dil ve Düşünce, Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Psikiyatri Kliniği Vakfı Yayınları. No: 7, Şubat 1986,Gür-Ay Matbaası İstanbul

“OLMAK CESARETİ” ADLI ESERDEN


ERGENLİK SORUNLARI: KURMACA MI, GERÇEK Mİ?

 İnsanların yetişkinliğe adım attıkları bir hayat dönemeci olarak tarif edilen ergenlik dönemi, bedensel bazı değişikliklerin yanısıra ruhsal karmaşayla da tanımlanmaktadır. Bu dönemde kişi cinsel açıdan olgunlaşır ve toplum içinde sorumluluk almaya başlar. Ergenlik dönemi üzerine çok farklı kuramlar, farklı kavramlaştırmalar vardır ancak biz bu yazıda ergenlik döneminin kültürel bir okumasını yapmaya çalışacağız.

Ergenlik dönemi Batı patentli bir kavram mıdır yoksa evrensel bir toplumsal kategori midir?

Ergenlik bütün toplumlarda ruhsal karmaşa ve stres ile giden bir dönem midir?

Ergenliğin sorunlu bir dönem olarak tanımlanmasının ardında ne gibi tarihsel nedenler vardır? Okuyacağınız yazıda bu sorulara cevap aramaya çalışacağız.

Halihazırda Batılı ergenlik fikri çatışmalar ve sıkıntılarla giden bir yaşam dönemini imlemektedir. Tarihçiler bu tür bir düşünme tarzının 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başında ortaya çıktığını kaydetmektedirler. Daha önceleri Avrupa’da kendilik (self) fikri, üzerinde durulan bir sorun değildi. İçe bakış ve insanın içsel mücadeleler yaşaması, kişinin kendine ait bir farkındalığa ulaşması için zaruri addedilmiyordu. Kişinin kendiliğini sağlayan şey daha ziyade toplum ve iş hayatında tuttuğu yer ile ilgiliydi. Kendiliğin dış ortamdan soyulması ve onun mahrem ve içsel bir uzayla temsil edilmesi fikri, modern zamanlara denk düşmektedir. Bu değişiklikle birlikte toplumsal dünyanın kavramsallaştırılmasındaki birlik fikri de bir kırılmaya uğramış oldu. İnsanlar artık kendilerini varlığı oluşturan büyük halkanın bir parçası olarak görmekten çok münferit varlıklar olarak göreceklerdir. Batıda ailenin çözülmesinin yanısıra bağımsız iş imkânlarının da çoğalması, bu tekilleşmeyi pekiştirecek ve insanın kendiliğine ilişkin tanımları değiştirecektir. İşte bu dönemde, psikolojik açıdan ayırt edici vasıfları haiz olmayan ergenlik yeni bir tanıma kavuşacak ve yetişkinlerin üzerine titremelerinin gerektiği kararsızlık, içe dönüklük, incinebilirlik vb. özelliklerle giden sorunlu bir yaşam safhası olarak yeniden tanımlanacaktır. Viktoryen dönem öncesinde sosyo-ekonomik olarak ebeveynlerine bağımlı olan ergenin az fakat belirlenmiş sorumlulukları vardı. Bir eş veya iş seçemezlerdi, geçimlerini remin edecek bir işte çalışsalar bile parayı kendileri kontrol edemezlerdi ve yetişkin rollerine anne babalan tarafından hazırlanırlardı. 20. yüzyılla birlikte ergen kişilerin okul hayatı dışında pek az bir sorumlulukları oldu, aileleriyle birlikte yaşasalar ve ekonomik açıdan onlara bağımlı olsalar bile eş ve iş seçiminde görece bağımsız bir konuma geldiler. Bütün bunlarla birlikte aile ekonomik olarak kendine yeter bir birim olmaktan çıktı, çocuk ve ergenler para kazanıp bağımsız yaşam sürebilecek bireyler olarak görülmeye başlandı, toplumsal yaşamın yerini büyük ölçüde aile yaşantısı aldı. Geçmiş yüzyılların aksine kişinin evden ayrılma yaşı okul vb. nedenlerle büyüdü.

Toplumdaki ideolojik uzlaşmanın kaybı ve giderek artan sekülarizasyon, ergenlerin elinden, bu yeni gelişmelerle ortaya çık m sorunları alt etmekte kullanabilecekleri geleneksel dini ve manevi sembolleri aldı. Kriz ve çatışmaları çözmekte o güne kadar işe yarayan bu semboller yerlerini kapitalist dünyanın istek ve beklentilerine bıraktılar. Batı toplumunda 19. yüzyıl sonundan itibaren başlayan sanayileşme, şehirleşme ve nüfus büyümesi; ergenlik ile patolojinin yan yana gelmesine de sebep oldu. Sanayileşmiş kapitalist toplumun gerekleri, çocuk ve ergenleri yetişkin rollerine hazırlamak için daha uzun sürelerde okullarda tutmaktaydı. Zorunlu eğitimin yaygınlaşmasıyla birlikte okul dönemleri uzadı. Böylece çocuk ve gençlerin hem aile ortamından hem de iş yaşantısından yalıtıldıktan ayrı bir yaşam dönemi ortaya çıkmış oldu, İşte bu yeni dönem de farklı bakış açıları, beklentileri, çatışmaları olan ve topluma uyum sağlamakta zorluk çeken bir grup yarattı.

Bu grubu kapitalist dönüşüm ortaya çıkarmıştı ve onun pazar değerini fark edenler de yine kapitalistler oldu. Bu yaş dönemindeki insanlar eğlence pazarının tüketicileri yapılarak yönlendirildiler. Ergenler böylece kapitalist dönüşümün hem ürünü hem de kurbanı oldular. Geleneksel yapının çözülmeye uğraması onları sorunlarla baş edecek imkânlardan mahrum bıraktığı gibi üzerlerine “psikolojik açıdan sorunlu” ibaresini iliştirdi.

Ünlü antropolog Margaret Mead‘in çalışmaları Samoa yerlilerinde yetişkinliğe geçiş dönemi anlamında bir ergenlik döneminin olduğunu ancak bunun Batı’daki gibi sorunlu ve sıkıntılı bir dönem olmadığını göstermektedir. Üstelik Samoa ahalisi için ergenlik dönemi yaşamın en keyifli dönemlerinden biridir: bu dönemde yetişkinlere mahsus sorumluluklar henüz üstlenilmemiştir ve ergen, yaşamdan tad almakta alabildiğine özgürdür.

Aslında modernlik öncesi Avrupa’da da ergen sorunlu bir birey değildir. Erkekler için çıraklık eğitimi, kızlar için ev ve el işleri onları yetişkin rollerine hazırlamaktadır. Toplum genç insanları okullarla kendi bünyesinden uzaklaştırmamaktadır, böylece ergenler toplum içinde yeni deneyimler edinerek yetişkin yaşamına hazırlanabilmektedirler. Çıraklık, kalfalık gibi gayrı resmi eğitimler ergen kişinin yetişkin kültürüne katılmasını kolaylaştırıcı işlevleriyle dikkat çekmektedirler.

Söylediklerimizi derleyip toparlarsak:

Sanayi kapitalizmiyle gelen toplumsal dönüşüm, çocukluktan yetişkinliğe doğru yumuşak geçişin önünü kesmiştir. Aile toplumsal rehberlik alanında ve çocukların ruh dünyalarının şekillenmesinde giderek daha az belirleyici olmuş ve görevlerini kısmen okullara devretmiştir. Okulların oluşturulması ve eğitim standartlarının belirlenmesi, toplumsal açıdan ve zeka açısından daha avantajsız konumda bulunan ergenlerde psikolojik sorunlar doğurmuştur. Okulda rekabet ve müstakbel işler için girişilen kıyasıya yarışma neredeyse tüm ergenlerde sıkıntı yaratmaktadır. Bağımsızlık, otonomi ve bireysel başarıya vurgu yapan bir ethos oluşturulmuştur. Kapitalizm kültürü genç insanların bedenlerinden toplumsal amaç ve kişisel kimliklerine dek pek çok şeye biçim vermektedir. Bireycilik, sanayi öncesi toplumlarının topluma dönük, cemaat temelli kişilik yapısının yerini almıştır. Nesnelerin anlamı albenileri ve para değerleriyle ölçülmeye başlanmış, tamahkârlık yüceltilmiştir. İnsan bedeni albenisi ve görüntüsü değiştirilebilir bir meta olarak öne çıkarılmıştır. Beden kişisel kimliğin ve genç insanın kendisine verdiği değerin bir ölçüsü yapılmıştır.

Aynı zamanda ahlaki buyruk ve kısıtlamalar aileden ve ait oldukları dini/manevi kökenden koparılmış, daha fazla kaygan ve daha az bağlayıcı kılınmışlardır. Karmaşık kuralların, birbiriyle çatışan değerlerin ve iştah açıcı birçok uyaranın varlığında kişinin kendine yeter ve ahlaklı bir kendilik (self) geliştirmesi elbette zordur ve bu da, genç insanlarda, davranış ve kimlik konusunda sorunlara yol açmaktadır. Sekülerize toplumda tabiatüstü varlık alanı tamamen değersizleştirilmiş, manevi kuvvetlerin gündelik hayata müdahele etmesine geçit verilmemiştir. İşte bu yüzden, manevi unsurlar, genç insanların davranış ve kişisel kimliğe dönük çatışma ve sorunlarını aşmasına pek az yardımcı olabilmektedir. Toplumsal kimlik ise artık açık biçimde tanımlanmış ve edinilmesi kolay bir kimlik değildir, daha ziyade karmaşık ve çok boyutlu ve elbette edinilmesi hayli sorunlu bir kimliktir.

Ergenlik döneminin sorunları, büyük ölçüde, gençlerin onları çevreleyen toplumla bütünleşmekten alıkonulmalarıyla ilgilidir. Kendi kişiliklerini geliştirebilecekleri doğal ortamlardan koparılan ve toplum bünyesinden uzaklaştırılan genç insanlar, bir de okul ortamının rekabetçi ve yarışmayı özendirici yapısıyla karşılaştıklarında sorunlar katmerlenmektedir. Genç kişi yetişkinliğe doğru evrilirken bir saldırganlık duygusunu da içinde büyütür, önemli olan genç insana kendini ifade imkânları tanıyarak bu saldırganlığın olumlu bir mecraya akıtılmasıdır. Oysa okullardaki rekabetçi yapı bu saldırganlık duygusunu patolojik mecralara yöneltmektedir.

Son dönemde üniversitelerimizde meydana gelen olaylara bir de bu gözle bakmaya ne dersiniz?

SİMGELERE DAYALI SİYASET

Türkiye’de siyasetin olgular üzerinden değil de simgeler üzerinden yapıldığına şahitlik ediyoruz. Siyasi taraflar birbirlerine göre konum alırken muhataplarının yapıp ettiklerini değil, simgelediği değerleri ölçüt alıyorlar. Siyaset simgeler üzerinden yapıldığında, tarafları mikyasa vuracak nesnel bir ölçüt eksikliği hissediliyor. Yani benim hasmım beni ekonomik göstergeler, işsizlik oranı, kalkınma hızı, enflasyon oranı gibi evrensel standartlara göre değil de, herkesin dilinde farklı bir içeriğe bürünen elastiki kavramlara dayanarak yargıladığında ister istemez bir kördövüşüne başlamış oluyoruz. ‘Sen laik değilsin!’ diyor ve bunun affedilmez bir günah olduğunu, benim rejimi yıkmak, başka bir rejim kurmak gibi gizli emellerim olduğunu iddia ediyor. Benim bu suçlamaya verecek ne gibi bir cevabım olabilir?

Ona kendimi sevdirmem için onun gibi olmam gerek, onun gibi olsam zaten ona hasım bir siyasi tarafta olmazdım. O halde?

O halde ben de simgelere yaslanarak cevap yetiştiriyorum ona, camiye sahip çıkıyorum, bir şehre cami dikilmesini ‘ikinci fetih’ olarak adlandırıyorum. O bana ‘dinci’ diyor,’ ben de ona ‘taklitçi’. . . Simgeler siyasetin her yerinde karşımıza çıkıyor, Ermeni sözcüğü bir uygarlık ‘bilinci geliştirememiş, Osmanlı’ya yeterince dikkatli bakamamış bir zihinde; bir kavim, bir millet ismini çağrıştıracağı yerde olumsuz anlamlar yükleniyor: arkadan vuran, ihanet eden, kötü. . . Simgeler bazen ne kadar kaba, ne kadar can acıtıcı, ne kadar yüzsüz bir siyasete alet ediliyorlar. İstanbul’a cami tartışmasına geri dönelim: Cami isteyenler diyorlar ki ‘burada şu kadar kilise ve havra var, ona karşı bir de cami olsun’. Tuhaflığa bakın ki ecdad yadigârı kilise ve havralar, caminin karşısına yerleştiriliyor ve biri diğerinin negatifiymiş gibi takdim ediliyor. Simgeler burada da yürürlükte. Kilise ve havra benden farklı olanın, benim dinimden olmayanın ibadet ettiği yerler: Benim gibi olmayan kötüdür. Kilise ve havra da kötüdür. O halde iyiyi temsil eden benim, ‘kötü’ye karşı bir cami yapmaya hakkım vardır. Camiye karşı çıkanlar için de benzeri simgeler sözkonusudur:

İnsanların ibadet edeceği bir camiin yapımına karşı çıkmayı, laikliğin gereği olarak yutturmaya çalışan hokuspokus siyaseti, olgular etrafında değil yine simgeler etrafında dönmektedir.

Türkiye simgeler üzerinden siyaset yapma alışkanlığından vazgeçmeli ve ölçülebilir değerleri, siyasi eleştirinin mihveri haline getirmelidir. O zaman bu ülkede iki ileri bir geri yürümekten vazgeçip gözlerimizi ufka dikebiliriz. Hayal edebilen kalpler ve zihinler için, ufuklar nasıl da baştan çıkartıcıdır!

 

BABA KATİLLİĞİ

Dostoyevski ve Patrisid (baba katilliği)’ başlıklı makaIelesinde Sigmund Freud, Karamazof Kardeşler adlı şaheserinden yola çıkarak yazar hakkında bir kişilik çözümlemesine girişir. Yazarın nevrozunun kökünde babasının ölümüyle yaşadığı travmayı gören Freud, baba Karamazof un öldürülmesinin yazarını hayatıyla örtüştüğü yerlere işaret eder ve şunları yazar: ‘Babasını düşman gibi gören çocukondan nefret ederek ölümünü arzularken, ona karşı belli bir ölçüye kadar sevgi de duymaktadır. Bu iki ruhsal davranış, oğulun kendisini babasıyla özdeşleştirmesine yol açar. Yani oğul babasına hayranlık duymak için onun yerinde olmak ister ama yine bu yüzden onu ortadan kaldırmak ta ister. Bütün bu gelişme ansızın sağlam bir engelle yüz yüze gelir. Belirli bir zaman da, çocuk, bir düşman olması bakımından babasını ortadan kaldırmasının yine onun tarafından kendisine verilecek bir cezayla yani iğdiş edilme (kastrasyon) cezasıyle sonuçlanacağına inanır. ‘

Bendeniz Freud’un hurafelerine hiç iltifat etmemekle birlikte, psikanalizin baba-oğul münasebetine getirdiği izahın Türkiye’de devlet-toplum ilişkisine cuk oturduğunu düşünüyorum. Bir yanda hem nefret edilen, bütün aksiliklerin sorumluluğunu yüklediğimiz, hem de sevdiğimiz, gözümüzde yücelttiğimiz baba (devlet), öte yanda bir türlü büyüyemeyen, olgunlaşamayan oğul (toplum). Devleti de tıpkı bir zamanlar babamıza yaptığımız gibi idealize eder, hatta onunla özdeşleşmek isteriz. Bir yandan da onun tarafından cezalandırılmaktan, iğdiş edilmekten korkarız. Öyle ya, o çatık kaşlı, sert bir babadır ve oğullarını cezalandırmakta üstüne yoktur. Halihazırdaki reisicumhurun ‘baba’ ismiyle anılıyor olması da şaşırtıcı değildir: Devleti yarım asırdır adeta temellük etmiş olan bir insandır o ve bu özelliğiyle devletin numune-i imtisalidir. Biz oğullar bazen birbirimizi babamıza şikâyet ederiz, derdimiz en sevgili oğul olmak ve böylece sofranın nimetlerinden ziyadesiyle yararlanmaktır. ‘Bazen de ‘devlet baba’nın kendisine öyle bir nefret yöneltiriz ki her işte onu haksız çıkarır, her aksilikte onun parmağı bulunduğuna kanaat getiririz. İçimizden kimileri baba katilliğine dahi soyunur. Başka bazıları da babayla öylesine özdeşim kurarlar ki, bütün edimlerini onun adına yaptıklarını söylerler. Aslında onlar da çocuktur ama baba gibi davranarak güçlü olduklarını göstermek isterler. Kimileyin de babaya duyduğumuz öfke bize bir kabahatlilik hissi biçiminde geri döner. Onu bir taraftan yüceltiyorken bir taraftan da ondan nefret etmek, ona öfkelenmek tuhafımıza gider. Bu işte kendimizi kabahatli buluruz. Velhasıl bu bahis uzundur ve söz uzadıkça iğdiş edilme riski artmaktadır. Sevgi-nefret tahterevallisinde dikkatli yürümeyenler, tepe taklak gitmektedir.

 

IRKÇILIK VE PSİKİYATRİ

Bazı psikanalistlere göre kendi kişisel yetersizliklerimiz için bir günah keçisi aradığımızda ‘yabancı’yı icad ederiz. Her toplumun kendi davranış ve inançlarına ilişkin bir kurallar bütünü vardır. Kendi grubumuzu nasıl tanımladığımız, kimi bu grubun dışında tuttuğumuz ile yakından ilgilidir. Yabancı bizim grubumuzun ve kurallar bütünümüzün dışında tuttuğumuz insandır ve farklı olduğu için bizim statükomuzu tehdit ettiğini düşünürüz. Kendimiz için kabul edilemez bulduğumuz dürtüleri yabancıya yansıtırız. ‘Eğer onlar olmasaydı biz temiz ve saf olacaktık; onlar şiddet, delilik ve seks ile bizi kirletiyorlar’ diye düşünebiliriz. Irkçılık doktrininin zemininde kültürel etkenler kadar bu psikolojik düzenek de yer alır. Ancak ırk önyargısı ile ırkçılığı birbirinden ayırmak gerekir. Irk önyargısı yanlış ve katı bir genellemeye bağlı antipatidir ancak ırkçılık bir doktrin veya ideolojidir. Dolaysıyla ırkçılığı tanımlayan, bir kişi veya kurumun dışa vuran davranışıdır, Bu yazıda psikiyatri ve ırkçılık ilişkisini ele alacağız.

Ruh sağlığının algılanma biçimiyle kültürel bağlam arasında yakın ilişki vardır. Ancak, bir kültürün nasıl algılandığı o kültürel yapı içindeki insanları nasıl algıladığımızı da belirler. Bir kültürü primitif, anormal veya patolojik olarak algılarsak; kişiyi de öyle algılama ihtimalimiz vardır. J. C. Pritchard’ın(1835) sözleri bu konuda iyi bir örnektin “Vahşi ülkelerde yani Afrika zencilerinde ve Amerika yerlilerinde delilik yok denecek kadar azdır.” Aubrey Lewis (1965) o dönem Avrupa’sında Avrupalı olmayanların, Avrupa kültüründen mahrum bulundukları için zihinsel açıdan yozlaşmış kabul edildiğini belirtir. ABD’de de benzeri görüşler köleliği meşrulaştırmak için kullanılmışlardır.

Suman Fernando’nun (1991) bildirdiğine göre Babcock isimli bir ruh hekimi 1895 yılında şöyle yazar: ‘Ruhsal rahatsızlıklar Afrika’da hiç bilinmiyorken özgürleşmeyle birlikte zencilerin çılgınlık vakalarında artma olmuştur.’ Afrika kökenli insanların ‘uygarlık’a uyum sağlama yeteneklerinin olmadığını ileri süren bu görüş psikiyatri suiistimalinin açık bir örneğidir.

Yüzyılın ilk kırk yılında yapılan kültürlerarası psikiyatri çalışmalarının ortak özelliği batılı olmayan kültürlerin ‘primitif olarak etkilenmesidir. Avrupalı olmayanların ve kültürlerinin ilkel olarak kabul edilmesi, Batı psikiyatri düşüncesinde uzun yıllar kabul görmüş ve ‘ilkel’ insanlar üzerinde yapılan araştırmaların nesnelliği üzerine kuşku uyandırmıştır. Freud (1913) ünlü eseri Totem ve Tabu’da Avrupalı nevrotikler ile vahşilerin zihinsel hayatı arasında paralellikler kurmuş, Devereux (1939) şaman olarak isimlendirilen Batılı olmayan sağaltıcıların nevrotik ya da psikotik olduklarını ileri sürmüştür. Bugün evrenselci psikiyatri görüşü (Batılı psikiyatrik kavram, hastalık modelleri ve tedavi ihtiyaçlarının bütün dünyada geçerli olduğu yolundaki görüş) gizliden gizliye bir ırkçı bakış açısına (kısmen de olsa) sahip olduğu için eleştirilmektedir.

Ruhsal hastalığın bir teşhis olarak belirlenmesi Batı psikiyatrisinin aslî unsurlarından biridir ve teşhis de, Avrupa’da geçtiğimiz 300 yıl içinde geliştirilen hastalığın tıbbî modeline dayanır. Bu durum boşlukta oluşmuş, sosyal ortamdan hiç etkilenmeden nesnel bir süreç sonucu ortaya çıkmış değildir. Ruhsal hastalığın bir ‘toplumsal inşa’ olduğu düşüncesi Sovyetler Birliği’nde psikiyatrinin politik amaçlı istismarı ve 1973′te Amerika Psikiyatri Cemiyeti’nin homoseksüaliteyi bir hastalık olmaktan çıkarmasıyla belirginleşmiştir.

Her iki durumda da politik güçler neyin hastalık olduğunu belirlemişlerdir. Yine de ırkçılığın etkisi her zaman bu kadar göz önünde değildir. Bir toplumdaki politik, sosyal ve ideolojik baskılar sağduyuyu, klinik kanaati, hastalığın anlaşılabilirliğini etkileyerek teşhis sürecine bir etkide bulunabilirler. (Ingleby 1982). Böylece ‘yabancı’ ve ‘daha aşağı’ olarak algılanan siyahlar arasında şizofreni daha yaygın olarak teşhis edilebilir. Bunun gibi ‘sorumluluk duygusu gelişmemiş’ olarak kabul edilen Afrikalarda depresyonun da nadir görüldüğünü iddia eden psikiyatrlara rastlanabilir. (Carothers 1953). Teşhisin yapıldığı bağlamdan kaynaklanan ırkçı baskılara ek olarak, teşhis süreci, semptomların veya psikopatolojinin tanınması ve değerlendirilmesi esnasında da bir etkiye maruz kalabilir. Irkçılığın göçmenler için gerçek bir tehlike oluşturduğunu fark etmemek, öfke ve korkunun ‘paranoya’ olarak teşhis edilmesine yol açabilir. Teşhisten sonra dahi ırkçılık devreye girip hastanın idaresini etkileyebilir. Sabshin (1970) ‘batılı olmayan’ hastanın ABD’de nasıl algılandığını özetlemiştir: ‘Düşmanlık güden, tedaviye isteksiz, ilkel karakter yapısı olan, dürtülerince güdülen ve psikolojik zihinli olmayan!’ ABD ve İngiltere gibi siyahlara karşı bir önyargının bulunduğu ülkelerde ilaç dozları yüksek tutulabilir ve bu insanlar daha fazla tecrit edilebilirler. Almaya’da da benzeri bir durum Türk hastalar için sözkonusu olabilir.

ABD’de iç savaşa dek siyah psikiyatri hastaları hapishanede tutuluyorlardı. Sadece beyazlar ve siyahlar ayrılmamıştı ve beyazlar arasında İrlandalılar da ayrı tutulmaktaydılar. 1948 yılında Amerikan Psikiyatri Cemiyeti’nin başkanı beyaz ve siyah hastaların bir arada bulunmasına karşı çıkabiliyordu. Los Angeles’ta beyaz hastaların %11′i, ama siyah hastaların yalnızca %3′ü klinikte on seferden fazla görülüyorlardı. Siyah Amerikalılarda psikoz teşhisi hem daha fazla konuyor hem de aynı teşhisi taşıyan siyahlar, beyazlara göre daha çok hastaneye yaftalıyorlardı. Beyaz psikiyatrların siyahların psikoterapiden yararlanmayacakları yolunda bir kanıları vardı.

Siyah hastaların ‘ilkel karakter yapısı’ onları psikanaliz için elverişsiz kılıyordu. Güney Afrika’da da yakın zamana dek psikiyatri hizmeti ırkçı esaslara göre belirlenmekteydi. 1948′de Nasyonalist Parti iktidara geldiğinde siyahlar arasında intihar yaygınlığı iki katına çıktı. Dünya Sağlık Örgütü’nün bir raporuna göre ırk ayrımı zamanında Güney Afrika’da siyah psikiyatr yoktu. İngiltere’de de Asya kökenli hastaların psikiyatrik hastanelere, sıklıkla, zorla yatırıldıkları bildirilmiştir. Londra’da bir hastane’de yapılan çalışma göçmenlerin psikiyatri hastanelerine daha çok acil olarak getirildiğini göstermiştir. (Littlewood 1980)

Littlewood ve Lipsedge (1977) beyaz bir hastayla siyah bir doktorun karşılaşmasının doktor için ‘statü çelişkisi’ doğurduğu fikrindedirler. Hasta ve yakınları göçmenler hakkında hissettikleriyle doktora duyduklarını uzlaştırmak zorunda kalırlar. Yazarlara göre hasta ve yakınları sıklıkla küçümseyici bir tonda konuşmakta ve siyah bir doktora görünmekle ikinci sınıf bir hizmet aldıkları düşüncesine kapılmaktadırlar. Sıklıkla beyaz bir doktora, siyah bir doktorun kendilerini anlayamayacağı yolunda yakınmayı yeğlemektedirler. Statü çelişkisi bu siyah hasta siyah doktorla karşılaştığında da görülür: Hasta doktoru gerçekte ‘beyaz’ olarak görürken, siyah doktor işçi sınıfından bir hastanın psikoterapiden yararlanamayacağında beyaz meslektaşlarıyla hemfikirdir. İkisi de bir diğerinde kendini görmez.

Yüzyılın ikinci yarısında, açık ırkçı yaklaşımların yerini ‘baskıcı merhamet’ adlı. Siyahlar ırkçılığın kurbanı olarak görüldüler: Kölelik ve ayrımcılık ‘zenci’nin karakterini itaatkâr, çocuksu bir yapıya büründürmüştü. Siyah yine aşağıydı ancak beyin gelişmesinde bir eksiklikten ziyade ‘kültürel mahnımiyet’ten muzdaripti. Standart İngilizce’yi akıcı konuşmaması veya çocuk disiplinin orta sınıf kalıplarını benimseyememesi yoksunluk olarak görüldü. Sefaletin kültürü, bir kültür sefaleti oluvermişti.

Siyah insanların açıkça aşağı olduğunu söylemek geçmiş ırkçılığın bir günahı olarak değerlendirildiğinde; önyargının kendisi de bir hastalık olarak tanımlandı. AYRIMCILIK PSİKOLOJİK OLARAK ANORMAL BİR DAVRANIŞTI. IRKÇILIK BİR HEZEYANDI. BİR ZAMANLAR TIP TARAFINDAN DESTEKLENEN IRKÇILIK ARTIK BAZI PATOLOJİK BEYAZ BİREYLERİN HASTALIĞI OLARAK AÇIKLANMAKTAYDI. Ancak teorinin açıklamadığı yalnızca bazı bireyler bu hastalıktan muzdaripse nasıl bir toplumun ırkçı olabildiğiydi. Irkçı bir toplumda ırkçı anormal bireydir. Bir günah keçisi bulmak, kendimizi temize çıkarmak anlamına gelir. Irkçı bir toplumda, ırkçılıktan faydalanan herkes ırkçıdır.

Başkalarını kendi kriterlerimize göre patolojik olarak görmek kolaydır. Beyaz, bir gelecek zaman duygusu göstermediği için siyahın ‘içgüdüsel’ olduğuna inanırsa, siyah da beyazın yaşantı ve insanlara nesne gibi davrandığı için hasta olduğunu düşünebilir. Siyahın ve beyazın tarihi bağları hesaba katılmadan her iki değerlendirme de anlamsız olacaktır. Köleliği uygulamak insanlara nesne gibi davranmaktır, ete yanda köle olmak, bir geleceği olmamaktır. Başka bir gruba baktığımızda psikolojik zorlukları kendi normallik ölçütlerimizi eksen alarak yorumlamak isteriz. Başka topluluklarda normal olan bir yaşantı Batıl, normlar içinde patolojik sayılabilir.

 SONUÇ

Bazı davranış kalıplarını bir ırka maletmek, bizden farklı olanı patolojik olarak etkilemek psikiyatri üzerinden ırkçılık yapmaktır. Bir ırkın diğerine üstün olduğu önyargısı psikiyatri içinde gizli ya da açık bir karşılık bulmamalıdır. Irk konusundaki duyarlılık insanların dünya görüşleri için de geçerlidir. Hastalığın bir iletişim kurma arzusu olduğu unutulmamalıdır. Psikiyatrist ırk veya dünya görüşü konusunda bir önyargıyla görüştüğü kişinin dilini anlatmakta zorluk çekebilir ve bu yüzden arzu edilen iletişimi gerçekleştiremez. Oysa psikiyatri hizmetinin temel taşı empatidir: Bir insanı anlamak için, onu bütün kalbimizle dinlememiz gerekir.

MİLLETİN NADİDE VEKİLLERİ

Epey zaman önce, ülkemizin önde gelen bir şair ve düşünürü, kendisini ziyarete gelen milletvekillerine, milletvekili maaşının düşürülmesi yolunda teklif vermelerini tavsiye etmiş. ‘Milletvekili milletinin gerisinde olmalıdır ve ancak milleti refaha kavuştukça kendisi refaha ermelidir’ demiş ziyaretçilere. Milletvekilleri hemen şikâyete başlamışlar, alınan para zaten masraflarını karşılamıyormuş da, zaten ancak geçinebiliyorlarmış da, da da da. . . Türkiye’de milletvekili olmak hayli ‘havalı’ bir iş. Sık sık ekranlarda boy gösterirsiniz, pek çok ayrıcalıktan yararlanırsınız, vatandaşın kapısına kapanan kapıları bir rozetle açarsınız, suç işleseniz de vekilliğiniz boyunca yargılanmazsınız. Kendimize vekil olarak tayin ettiğimiz insanlar, bu kadar çok imtiyazla donatıldıklarında, ister istemez bize yabancılaşıyorlar. Bu yabancılaşma da ülkenin hal ve gidişatından memnun olmayan vatandaşın millet meclisine duyduğu öfkede tebellür ediyor. Ülkede halkın ortaklaşa benimsediği kötülük sembollerinin başında milletvekilliği kurumu geliyor. Memleket meselelerinde daimi bir kavga, vekil menfaatlerinde su geçirmez bir işbirliği halinde görülen mebuslarımız, milletin gözünde itibar kaybediyorlar. Aslında mebuslar hak ettiklerinin fevkinde eleştiri alıyorlar. Ama bunu değiştirmek, vekilliğin kerameti kendinden menkul itibarının yerine halkın itimadından doğan bir itibar yerleştirmek için de neredeyse hiç gayret gösterilmiyor. Milletin vekili, milletin efendisi değil hadimi olmaya niyetlenmelidir. Halkı SSK ve devlet hastanelerinin kuyruklarında can çekişirken özel hastanelerde ayrıcalıklı muamele gören insanlar bu milletin sıkıntılarıyla nasıl hemhal olacaklar?

Bir vatandaşın canını diğerininkinden daha değerli kılan nedir?

Bazı insanların ‘daha eşit’ oldukları bir düzen oligarşilere has olsa gerektir. Bu mütevazı köşeden bir kampanya da ben başlatıyorum: Milletin vekilleri milletin imkânlarıyla ancak devlet, ssk veya üniversite hastanelerine gidebilmelidirler. Sıradan bir memurdan esirgenen özel hastanede tedavi hakkı milletvekillerinden de geri alınmalıdır. Milletvekilleri cam kavanozlarda değil halkın içinde yaşamalıdır, onların sıkıntısını tecrübe ederek ve o sıkıntıyı hafifletmenin kendi sıkıntısını hafifletmek olduğunu bilerek. (Bugün biraz düzelme oldu, fakat yeterli değil)

Vekillerimize bir de tüyo verelim, göz muayenesi için sabah beşte sıraya girmeniz gerek, yoksa ertesi güne kalırsınız, ona göre.

 

Kaynak:

Kemal SAYAR, Olmak Cesareti, Denemeler, Değiniler, İZ YAYINCILIK: 223 Düşünce dizisi: 51 İstanbul, 1997

“ÖYLE BİR GEÇER ZAMAN Kİ” DİZİSİNİN PSİKANİLİZİ VE POLİTİK SEMBOLİZM


Drama Koordinatörü: Elif Ayşe DURMAZ

Yönetmen:Zeynep GÜNAY TAN

Öykü Ve Senaryo: Coşkun IRMAK

Oyuncular:

- Erkan Petekkaya (Ali)
- Ayça Bingöl (Cemile)
- Wilma Elles (Caroline)
- Yıldız Çağrı Atiksoy (Berrin)
- Aras Bulut İynemli (Mete)
- Farah Zeynep Abdullah (Aylin)
- Emir Berke Zincidi (Osman)
- Meral Çetinkaya (Hasefe)
- Mete Horozoğlu (Soner)
- Orhan Alkaya (Balıkçı)
- Mehmet Sezai Gürhan (Kemal)
- Zeyno Eracar (Neriman)
- Nilperi Şahinkaya (Mesude)
- Dila Akbaş (Ayten)
- Tolga Güleç (Ahmet)
- Salih Bademci (Hakan)
- Ferit Kaya (Kürşat)
- Simay Küçük
- Sercan Badur (Necati)
- Yeliz Kuvancı (İnci)
- Şenay Aydın (Amina)

GENEL HİKAYE

Hikaye, 1967 yılında, İstanbul’un eski semtlerinden birinde başlayan ve günümüze kadar sürecek olan bir zamanı dilimini içerir.

Hikayenin odağında Akarsu ailesi vardır. Anılan zaman içinde bu ailenin dağılması, aile bireylerinin bu dağılmadan aldıkları etkiler ve her birinin bu etkiler altında şekillenen hayat hikâyeleri sergilenir.

Denizci olan Ali Akarsu’nun, Hollandalı Carolin’le olan aşkı, karısı Cemile Akarsu tarafından öğrenilince, yaşanan büyük sıkıntılar ve bu durumun yarattığı olumsuz şartlar, Cemile, Ali ve çocukları üzerinde, hayatlarının geri kalanını şekillendirecek kalıcı etkiler bırakır. Hayatla ve birbirleriyle olan mücadeleleri, birçok travmanın izlerini taşıyarak, sürer.

Ali ve Cemile’nin üniversiteye gitmekte olan büyük kızı Berrin, liseye gitmekte olan küçük kızı Aylin, Aylin’le aynı liseye gitmekte olan oğlu Mete, bu travmayı kendi hayatları içinde hissederler ve kendi hayat hikâyeleri de bu etki altında gelişir.

Ailenin en küçük bireyi olan 6 yaşındaki Osman, bütün bu sürecin içinde olan, etkilenen, gözleyen bir kişi konumundadır. Küçük olduğu için, korunan kollanan, olayların dışında tutulmaya gayret edilen bir durumdadır. Ama bu sebeple, aslında, olayların bütününü görebilen, gözleyebilen ve diğer aile bireylerine oranla, yaşananlara en bütüncül yorumu yapabilecek verilere sahip olarak gelişen biridir. Bu özelliğiyle Osman, 1967’den günümüze uzanan hikâyenin, odağında olan kişidir. Ve hikayenin bütünü, aslında Osman’ın hikayesidir. Osman’ın bu niteliği, hikayenin gelişimi içinde derinde olgunlaşacak ve ancak günümüz aşamasına gelindiğinde kendini net bir şekilde açığa vuracaktır.

Ali’nin annesi Hasefe Hanım, hikâyedeki en yaşlı kişidir. Dobra, mert, görmüş geçirmiş bir kadındır. Oğlu’nun yanlış yaptığına inandığı için, gelini Cemile’nin tarafını tutacak kadar açık sözlü ve yüreklidir. Diğer oğlu Kemal ve gelini Neriman, çıkarcı, rüzgâra göre davranan kişiler olarak, Hasefe Hanım’ın gözünde değer taşımazlar.

1967’den başlayarak, sürecin siyasal-toplumsal olayları, değişim ve dönüşümleri, hikâyenin gelişimindeki toplumsal zemini oluşturacağı için, önemlidir. Yukarda kısaca değinilen kişiliklerin hayat hikâyeleri, ilişkileri ve çatışmaları, bu toplumsal zemin üzerinde gelişecektir.

YORUM

Türkiye, 2002 yılından sonra sürekli bir diziler bombardımanına uğratıldı. Sürekli bir bilinçlendirme ile insanlar TV başında artık düşünce ve eylem bazında “gizli bir ikna edici” ile olması gereken alternatifin içine itilmektedir. Bu durum masa başında mı olur. Yoksa birileri kasıtlı mı yapar? Diye düşünmeden gördüklerimizi ve düşündürdüklerini açıklamak istiyoruz.

PSİKANALİZ DEĞERLENDİRME

Dizlerin uzunluğu, bölüm ve sezon sayısını geniş tutmak için psikanaliz ilmine ihtiyaç duyarız.

 “Öteki Kadın-Erkek”

“Haz”

“Öteki Haz”

“Öteki olma arzusu”

“Karakteri ödünç alma”

“Bir’in ikili ilişkisi”

 Bahse konu dizide bulunan karakterlerde ve ilişkilerinde sürekli olarak sayılan hususlar tekrar edilmektedir. Her karakter üzerinde bu hususlar zaman içerisinde harekete geçirilip diziler uzadıkça uzuyor. İnsanlarda bıkmadan usanmadan izlemekten vazgeçmiyorlar.

 Bu diziden örnek verecek olursak;

“Ali” karakteri iki kadınla;

“Cemile”, Ali ve balıkçıyla,

“Berrin” zıt kutuplu Ahmet ve Hakan ile…. İlişkilendirilmiştir.

“Bir”in “ikili ilişkisi” içerisinde, ikililer kendi aralarında sürekli “ötekisi olma” ile uğraşıp durmaktadır. Bu şekilde dizi her karakteri birkaç bölümde öne çıkararak insanları kendine çekmeyi başarmaktadır. Bu nedenle, sonuçlanmayan olaylar zinciri ve birbirleri arasında gidip gelişi ancak dizi karakterlerini “öldürmek” ile ancak finale ulaşacağı kesin görülmektedir.

Dizideki vaktinden önce şöhret olmuş (!) “Küçük Osman” da olayları anlatırken sürekli kaderi takip eden biri olması açısıyla “köken” i irdeleyen psikanaliz yorumcusu durumundadır. Onun “Baba” simgesiyle (Ali) ile olan ilişkisiyle ileriki dönemlerde “Tanrı” yı da sorgulamaya başlayacağını söyleyebiliriz. “Köken sorunu” ile meşgul olan zihniyetin temsili,  düşeceği açmazlarla “bütünlüğü parçalayıp” “ümitsizliğe düşeceği” “kaderin, bir kurgu olduğuna inanmasıyla”  da mistik değerlerini kaybedip, dinsizliğe kadar sonucu vardıracaktır.

Diziler, psişik alt yapısıyla normal hayatta insanların ilişkilerinde “tek” “bir” olma denilen bütünü yıkmasıyla birçok sakıncaları da beraber getirmektedir. Hayali olan senaryo sürekliliğini ise “ölümsüz kişi ile ilişkili çiftli karakterler” barındırmasınında bilinçaltını çok kötü şekilde yıktığını söylememek elde değildir. Farz edelim ki bahse konu dizi karakterlerinden “Ali” yle ilişkili iki kadından biri ölse muhakkak “Ali” karakteri de sanal olarak vasfıyla ölecektir.

Eğitim amaçlı olmayan bu türdeki TV dizilerinin, insanları oyalama taktiği ve para kazanma hesapları ile  on yıl daha bıkmadan seyredebileceğiz.

Ayrıca diziler senaryo alt yapısını psikanaliz teorileri üzerine kurdukları ve insanların düşünüp te yaşayamadıklarının hazzının bir şekilde tatmin edilmelerini  sağladıkları için çok seyredilmesi de bu sebeptendir.

POLİTİK SEMBOLİZM OLARAK DEĞERLENDİRME

Dizinin politik sembolizm olarak işlenişinde şu tezleri ileri sürebiliriz. Dizi “Kurtlar Vadisi” kadar ilgi çekiciliği altında politik bir işleyişi de dolaylı barındırmaktadır. Bu günlük olaylar hakkında bir ev kadını veya gencin düşüncelerinde ulaşacağı yargıya dizideki karakterlerle ulaşmak da etkili ve kalıcıdır,  felsefesiyle hareket etmekten ileri gelir. Yani “Gizli ikna ediciler” dediğimiz hususlar devreye girmektedir.  Bu şekilde birileri tenkit yaptıkları gibi, istedikleri imaj faktörünü de kabul ettirmiş olurlar.

Dizideki olayalar güncel hayata yakın bir şekilde geçerken toplumun yorumlarındaki verdiği tepki, istatiksel hesaplanınca ileriki zamanda verilecek politik bir kararın tayin edilme arifesinde de ön hazırlık yapılmış olur.

İşte bu bilgilerle ne şekilde düşünmemiz ve kişilerin olaylara bakış açısında geniş ufka sahip olmayı hatırlatmak istiyoruz. Verdiğimiz örnekler ile dizinin politik sembolizmi hakkındaki içerik açığa çıkacaktır.

Diziyi sürekli takip edemiyorum fakat izlediğim kısımlar için yorum yapmanız için ipuçları verelim. (Yorumlar daha da artırılabilir.)

“Ali”               Devlet İdaresi

 “Cemile”     Türkiye Cumhuriyeti Devleti

 “Caroline” Avrupa Birliği

 “Ekber”        Azınlıklar.

“Mete”         Türkçü fikirler taşıyan ve günümüz siyasetinin güncel politikalarına itiraz eden kesim.

 –

“Berrin”        Siyasî hayat

 “Ahmet”     Sol görüşü

 “Hakan”       Sağ görüşü

“Ayten”        Siyasi görüşlerin içeriğini bilmeden taklit eden halk

 –

“Aylin”          Ekonomi

“Soner”        El altından olaylara müdahale emperyalist sermaye

 “Murat”       Dışa bağımlı yerel sermaye

 –

 “Hasefe”      Etkisini kaybetmiş gelenek

“Balıkçı”       Hikmete ulaşmış güngörmüş kişiler


“Kemal”       Siyasi görüşü günü birlik olup, rüzgâra göre yelken açan yalaka takımı

 “Neriman” Medya, menfaatçi guruplar

 “Mesude” Uzantılar

 –

“İnci”             Milli duyguları gelişmiş fedakâr halkçı öğretmen

 –

“Osman”      Olayları seyreden ve yorumlayan saf akıl;  kader çizgisi; tarih.

***

Allah Teâlâ milletimizi insanların geçici isteklerinden muhafaza buyursun.

 

İsmail Hakkı

 

BOY INTERRUPTED (2009) “ Aklı Karışık Bir Çocuk”


Yönetmen : Dana Heinz Perry

Oyuncular :  Evan Scott Perry

Süre :             92 dakika

Ülke :             ABD

Dil :                 İngilizce

Konu:             Evan isimli çocuğun intihara sürükleniş serüveni

TÜRKÇE ALT YAZISINDAN KISMÎ ALINTI

Babam beni arayıp, Evan’ın camdan atladığını söylediğinde yatılı okulda, odamdaydım.  Hayatını sona erdirme kararı aldığında okulun üçüncü haftasıydı sanırım.  Annemin odasına gittim ve bu cümleleri kurmam gerektiğinin farkına vardım. Onlarla iletişim kurmalıydım ve onlara Evan’ın kendisini öldürdüğünü anlatmam gerekiyordu.  Bilinçsiz bir şekilde yapılan, en azından ben öyle yapıyorum yüzleşmesi acı olan şeyleri bloke etmektir.

Bunu nasıl yapmış olabilir?

Mümkün gelmiyor. Oğlunuz ne kadar acı verici bir şey yaşamış olabilir ki, artık buralarda olmak istemez?

St. John’s Mezarlığı, Barrytown New York; Ekim Kendisini öldürdüğü akşam, Evan’ın kafasında neler vardı asla bilemeyeceğiz.

Pencerenin kenarında, atlamak üzereyken düşünceleri nelerdi?

Adımını atıp o kararı verirken ne düşünüyordu?

***

Nasıl olur da, bebeğime son defa onun cenazesinde sarılabilirim?  15 Yıl Önce  Hayatımdaki en mutlu günüm, Evan’ın doğduğu gündü.  En sonunda onu görebilmenin mutluluğu tanımlanamazdı.  Hamileyken bebekle iletişim kurmaya başlarsınız. İçinizde hareket eder.  Tekmeler ve kim olduğunuzu sorgular gibidir. Sonunda doğduğunda, Evan çok güzeldi. Ona hemen âşık olmuştum.  Evan’ın doğumunu çekerken çok heyecanlıydım.  Kamerayı doktora vermiştim. O da bir kaç fotoğraf çekti.  Evan doğduğunda, yaşındaydım. Hart ise. Eski ilişkisinden bir oğlu daha vardı. Evan, benim ilk çocuğumdu.

Evan’la uzun süre yalnızdık. O da ben de çok gençtik ve birbirine yardım etmeye çalışan iki minik yaratıklar gibiydik.

***

Evan, havluların belli bir düzende katlanmasını istiyordu. Olmadığı takdirde onları kuma serer ve tekrar en baştan yapmaya başlardı.  En çok bu kalıbı kullanırdı,

“Baştan yapmak.”

Mükemmeliyetçiydi.

Hayatı boyunca da böyle oldu.

Herhangi bir konuda en başarılı olamazsa, buna çok bozulurdu.

Onu disiplin etmekse imkânsız bir şeydi.

Cezalısın, deyip odasına gönderirdik onu. 

Cezalandırıp odasına gönderirdik onu.

***

Televizyonu camdan atardı; kitaplıkları kırardı.  Odaya gittiğinizde darmadağın bulurdunuz her şeyi.  Bundan pişmanlık duymasını beklerdiniz ama olmaz.

“Beni hapse atın isterseniz,” derdi.

Psikolojik sorunları olduğu bir gerçek. Sanırım, duygusal şok emicilerinin olmadığını söyleyebiliriz. Bu nedenle sizin ya da benim basit gördüğümüz konulara büyük tepkiler verirdi.

 

***

4 Yaş 

İki farklı Evan vardı sanki. Bir yandan sinir krizleri geçirirdi.  Ona ulaşması imkânsız olurdu.  Öte yandan, yaşamayı seven, harika bir çocuktu.

***

Evan çok sevgi doluydu. Bunu fiziksel olarak gösterirdi.  Hep sarılırdık.  Evan, anne karnında minik bir bebek misin sen?

Daha doğmadın bile, değil mi?

Bu şiddetli sevgi ve duyarlılığın tam tersini de alabilirdiniz.  Bunu söyleyebilirim. Korkutucu bir insan ve korkutucu bir ruh.  Ruhların en karanlığı belki de.

Evan ana okulundayken, öğretmeni telefon etmişti.  Onun intihardan bahsetmesinden endişelenmişti.

Evan’la beş yaşındayken tanıştım. Gösteri sanatları programımıza katılmıştı. Gördüğüm en sevimli çocuk oydu, diyebilirim.  Aralarında ayrım yapmamaya çalışırız ama bazen buna engel olamayız.  Tüm öğretmenlerin gözdesiydi o.

Tanıştığım en sevgi dolu, en yaratıcı çocuklardan birisiydi, Evan.

Doğruluğa çok önem verirdi. 

Adil olmalıydınız.

Bir kavga çıktığında ayırmaya ilk o giderdi. 

Ve sonra da bunun adil olup olmadığını sorgulatırdı.

Beş yaşında, minikler grubundayken kafasını ölümle bozmuştu. 

Camdan atlayıp, kendisini öldüreceğini söylüyordu.

Bir akrabasının bunu yaptığını söylemişti.  Grupta her gün bu konuyu açardı. Camdan atlamak istediğini söylerdi.

“Ölüp ölmemek, umurumda değil,” derdi.

“Ben ne olacağım peki,” diye sorardım ona.

“Senin ve ailem için üzülürüm, ama benim umurumda olmazdı, çünkü ben bir şey hissetmeyeceğim,” derdi.

***

Kucağıma oturur, kollarını bana sarar ve hiçbir üzüntü belirtisi göstermeden, her zamanki sevgi dolu, tutkulu Evan olarak atlayacağını söylerdi.  Ben de, bunun saçma bir konu olduğunu anlatmaya çalışırdım.

DEPRESİF ÇOCUKLARLA TANIŞTIM.

HİPER AKTİF OLANLARIYLA DA.

Ama ölümden bahseden bir çocukla, hiç tanışmamıştım. 

Ölümü merak ediyordu.

Buna kafasını takmıştı bile diyebiliriz. 

Ölüm takıntısı son derece mantığa dayalı bir konuydu onun için.  

Olağan bir şeydi çoğu zaman.

***

Evan Perry; mükemmeliyetçi, takıntılı, sahip olmayı sevmez.  Bundan sonrasını yazmadım bile. İyi bir sporcu ve popülerdir.

Beş yaşındayken bir psikiyatra gittik.

Okulda dersleri iyi.

Geçen seneden beri kavga çıkarmamış.

Evan’a depresyon teşhisi koydu ve Prozac’a başlattı. 

25 Eylül 1997′de Prozac hakkında konuştuk. Çocuklarda depresyon konusunun yeni yeni tartışılmaya başladığı dönemlerdi.  Eğitim aldığım dönemlerde, çocukların da depresyona girebileceği fikrine aşina değildim.

Çocuklar depresyona girmez. 

Bu kadar basittir; değil mi? 

AİLESİNİN İKİ TARAFINDAN DA GELEN, ŞİDDETLİ DEPRESYON GEÇMİŞİ VARDI. AMCASI, YAŞINDA İNTİHAR ETMİŞ. ÖLÜMDEN VE CİNAYETTEN BAHSEDİYORDU.

KORKUTUCU BİR ÇOCUKTU. 

Ne diyeceğimi bilmiyorum. Çoktan intihar girişiminde bulunmuştu bile.  Pencereye koşup ailesini atlamakla tehdit etmiş. Asi ve karşı gelen bir yapısı var. Kafasını vurmuş.

“Kanser olmak istiyorum,” demiş.  Ebeveynlerini ve kardeşini öldürmekle tehdit etmiş.  Tam bir bebek gibiydi. Başlarda o kadar bebeksi bir yüzü vardı ki pembemsi, bebek yüzü vardı. İçindeki şeytanlarla yüzü arasında müthiş bir görsel karşıtlık vardı.

Evan yedi ya da sekiz yaşlarındaydı.

Evdeydik ve yine kendisini öldürmekten söz etmeye başlamıştı.

 

Ne yapacağını son derece detaylı bir şekilde anlattığı zamanlar olurdu.

Camdan atlamak gibi. 

Bir binanın tepesinden atlayacaktı.

Kendisini kesecekti. 

O seferinde de kendisini asmaktan bahsetmişti.  Yastık kılıfına bir kuşak bağlamış. Ranzasına tırmanmıştı.  Oraya bağlamış iyice. Sonra düğümü boynundan geçirdi ve bana kendisini nasıl asacağını, ranzadan atlayacağını gösterdi.  Annesine, kendisini nasıl asacağını gösterecekti.

İnsanlara oğlumun kendisini öldürme planlarından bahsetmekten çok yorulmuştum ama.  Bunun gerçekten olduğuna dair bir kanıta ihtiyacım vardı.  İnanması çok da kolay olan bir konu değildi bu.

 ÇOCUKLARIN İNTİHARA MEYİLLİ OLAMAYACAĞINA DAİR BİR FİKİR VARDI. !!!!!

Ölümün ne olduğunu anlayamayacakları düşünülürdü.  Bunun geri dönüşünün olmadığını anlayamazlardı.

Evan’ı iyi tanıdığımı düşünmedim hiçbir zaman.

Hayatımda gördüğüm en korkutucu çocuktu.  Ölüm hakkında bu kadar kararlı olan bir çocukla tanışmamıştım hiç.

Maske takmış gibi geliyordu. Yüzüne o ulaşılmaz ifade yerleşirdi.  Duygu durumu bozulduğunda, tüm vücudu değişirdi.  Fiziksel tepkileri, iletişim kurma yöntemleri hepsi değişirdi.  Bu değişiklik, yüzünden okunabilirdi. Ona ulaşamazdınız.  Fiziksel değişimi, yüzünün boş bakmasına yol açardı. 

***

ÇOCUK OLMAYI ATLAYIP, DİREKT BULUĞ ÇAĞINA GİRMİŞ GİBİYDİ.  BU DAVRANIŞLARI, 15 YAŞINDA BİRİSİNDEN BEKLERSİNİZ.

“Sen benim patronum değilsin. Ver şu arabanın anahtarlarını.”

“Nereye gidiyorsun?

Okulda neler yaptın?”

Yanıt alamazsınız.  Normal gibi gelir ama yedi yaş için pek de normal değildi.  Çok sofistike olmasının yanı sıra, tam bir ergendi. 

“Mutlak gücümün vaktidir bu.”

Britney Spears‘den[1] ya da Backstreet Boys‘dan[2] hiçbir zaman hoşlanmadı.

Direkt olarak, DYLAN, NEİL YOUNG ve NİRVANA dinlemeye başladı.  Bir sürü şarkılar yazmıştı.

 

Çıkarmazsam kafamdaki mesajı

Ölüp gidivermem lazımdı 

Nasıl olur dersen bana

Söylemedim mi ben sana 

Sevdiysen alırız elinden

Olur böyle aynen 

Onun yaşındaki bir çocuğun aklından bile geçmeyecek konular hakkında şarkı sözleri yazıyordu.

 

9 Yaş

Beleşe gelir sanırsın

Kessem boğazımı 

Seni tehdit etsem bıçağımla

Gebereceksin bu akşam,

***

Daha azı değil, depresyondayım

Ne meraklı ne de öfkeli 

Öldürsün beni artık biri!

Diz çöktüm önünüzde 

Lütfen, yalvarırım gebertin beni

Diz çöktüm önünüzde 

Çünkü feci depresyondayım. 

***

 8 – 9 yaşlarında günlük tutardı.

Şiirler yazmıştı bir sürü.

“Ölmeye hazırım, ölümden korkmuyorum.”  Derin şiirlerdi.  Aklından kuvvetli düşünceler geçiyor olmalı, demiştim.  Yaşını aşan bir duygusallığı ve olgunluğu vardı.  Evan bir keresinde, ana karakterinin depresyonda olan ve her konuda yalnızca olumsuzlukları düşünen bir çocuk olduğu bir oyun yazmıştı.

 

***

Bu sırada Evan ciddi bir intihar girişiminde bulundu.

2000 senesi sonbahar döneminde, Evan beşinci sınıftaydı.  Okul müdürüne, intihara meyilli olduğunu iletti.

Mektup: Acilen tavsiye ediyorum Bir psikiyatra danışmalı

Bize de mektup gönderdiler tabi.

“Psikolojik danışmana görünmeli.”  Üç hafta sonra, okulda bir denemede bulundu.

“Okulun çatısına çıktı. Yaklaşık altı kat yüksekte. Kaldırımdan, burger bir parça koparmış. Aşağıya, çocukların oynadığı yere fırlattı.”

Öğretmenlerinden bir tanesi, beden eğitimi öğretmeni, çatıya çıkmış.  Evan’ın yanına. Evan, pervazdan sarkıyormuş ve ona kendisini öldürmek istediğini, atlayacağını söylemiş.

Öğretmen de ona, sevilen birisi olduğunu, hayatın yaşamaya değer olduğunu anlatmış.  Sonunda, Evan kendi kendisine aşağı inmiş.

Oraya vardığımda okul müdürünün odasına gönderilmişti. Orada buluştuk.  Hemen acil servise gitmeye karar verdik.  Bir doktor ona, ölümün nasıl bir şey olduğunu bilip bilmediğini sordu.  Evan’ın yanıtı,

“EVET, HERKES TOPLANIR VE NE KADAR HARİKA OLDUĞUNDAN BAHSEDER,” olmuştu.

Eskiden manik depresif olarak bilinen bu hastalık beyindeki kimyasal dengesizliklerden kaynaklanır.  Bazı çocuklar depresyona, bazılarıysa maniye yatkındır. Evan’ın durumunda, yatkınlığının kesinlikle depresyon olduğunu söyleyebilirim.

Bipolar (iki kutuplu) depresyon, kesinlikle depresyondan daha ciddidir.  Bipolar rahatsızlığı olan çocuklarda intihar daha sık görülür.  Daha korkutucu olmasının sebebi de budur. Durumu ne kadar uzatacağını asla bilemezsiniz. Okulda pervazdan atlayabilirdi.  Kendisi dışında, başka durum ya da insanları suçlamaya yatkındı.

“Bunu yapmamam gerekiyordu, bir sürü insanı korkuttum,” demezdi.

İstediği tek şeyin, kendisini can kulağıyla dinleyecek birisi olduğunu söylemişti. Davranışlarının başkaları tarafından neden bu kadar korkutucu algılandığını anlamıyordu.  Okulun çatısına çıkarsa, bir şeyler olacağını düşünmemişti.  Bu nedenle, gözetim altında her saniyenizin takip edildiği programda yoksa hiçbir şey yapamadığız, başka rahatsız çocuklarla bir arada olunan ve ailenizin sık sık ziyaret etmesine izin verilmeyen bir yere kapatıldığında paramparça oldu.

Klinikteki demirbaşlara zarar veriyordu. Çok öfkeliydi.  Odasının tüm duvarlarını boyamıştı bir keresinde. Duvarları ona temizletmek zorunda kalmıştık. Sinir krizleri geçiriyordu sık sık.  Kafasını ve kollarını duvara vurmaya başlamıştı; çok kızgındı.

NE DEPRESİF NE DE MANİK OLDUĞU DÖNEMLERDE FARK ETMEZ.  BİPOLAR BİR ÇOCUKLA MANTIK ÇERÇEVESİNDE ANLAŞAMAZSINIZ.

Evan’ı, Four Winds’te ziyaret etmek çok acı vericiydi.  Çok daha ciddi psikolojik sorunları olan çocuklarla bir aradaydı.  Davranış bozukluğu olan çocuğunuzla yüzleşmek çok zor.  Ergen olsaydı, bu gelip geçici bir durum olurdu.  Bir sürü yeteneği ve parlak özellikleri olan bir çocuktu.  Four Winds, bu nedenle suratımıza yediğimiz bir tokat gibiydi.

FOUR WİNDS’DE, EVAN’A BİR SÜRÜ İLAÇ VERDİLER.

DEPACOTE bunlardan biriydi.  Narkoz altında gibiydi.

Sonradan LİTYUM‘u önerdiler.

LİTYUM, bir duygu durumu stabilizatörüdür.  Yükselip alçalması yerine, beyindeki seratonin seviyesini dengede tutar.  Kimyasal dengeyi sağlar.

Lityum’a cevap vermeye başlamıştı. Dikkat çekici bir gelişmeydi bu.  Yine de çok rahatsızdı. Bundan sonra ne yapacağımıza karar vermeliydik.  Eski okulu onu geri istemedi. Çok pahalı bir alternatif dışında gidebileceği hiçbir yer yoktu.  Bu, onun ömrünü en azından bir kaç sene uzattı, diyebilirim.

***

Birkaç gün sonra, Evan kampüsten ayrılmaya karar verdi. Kontrol altında tutulup tutulmadığını

görmek istemişti. Üç gün sonra, buna katlanamayacağına karar vermişti. Her şeyden yetişkinlerin sorumlu olması, ona göre değildi. Olması gerekenden biraz daha zorlaştırdı durumu. Dramatik davranışlar gösterdi ve pencereden çıkıp gitti. Oysa kapıdan da çıkabilirdi. Kapıları kilitlemeyiz. Önemli bir olaydı. Evan’ın verdiği dolaylı zararı anlaması gerekliydi.  Yaşamında olup bitenlerin bir özeti gibi olmuştu bu olay.  Size verdiği zarardan şimdiye dek hiç sorumlu tutulmamıştı.

***

Çok erken yaşta, bir ergen gibi davranmaya başlayan Evan’ın “Ben bunlar için çoktan büyüdüm,” havasını üzerinden atması gerekliydi.  Çocuk olması lazımdı. O yaşta ihtiyacınız olan budur.  Güzel bir günde, arkadaşlarınızla top oynamalısınız.

***

Öğretmenleri, “Keşke bütün öğrencilerim, Evan gibi olsa,”  diyorlardı. Fen bilgisi projesiyle ödül bile aldı.

Evan, York’da çok iyi arkadaşlar edindi. Bu, ona iyi geldi.  Güveninizi kazanması biraz vakit alırdı. Ama sonra gördüm ki onunla her şey konuşabilirdim. Bir sorunum olursa, ona dönebilirdim.

***

Bazen bir şeylerden şüphelenirdik. Uzun bir süre sessiz kalırdı.  Ama buna alışmıştık; bunu sık sık yapardı çünkü.  Arada sırada okulu asardı.

Derdi ki, “Ne kadar mutlu olursam bu ay, sonrakinde o kadar öfkeli olacağım.”  Bir keresinde çatıya çıkmıştık. Pervazda oturuyordu. Beni çok korkutmuştu. Korkusuzca kenarda yürüyordu.

***

Depresyondaydı. 

***

Hayatın devam ettiği bir gerçek. Ama istediğin ve planladığın şekilde değil.

***

Evan’ın durumu çok iyiydi, neredeyse mucize gibi. İnanamıyorduk. 

***

“Artık öyle değilim,” diyor.

***

“İntihara meyilli düşüncelerin var mı,” ya da “Kendini öldürmek istiyor musun, kendine zarar verir misin,” gibi.

“Hayır,” dedi,

“Bunları düşünmüyorum.”

 

Evan’ın intiharından altı hafta öncesi

ÇOCUKLAR BAZI ŞEYLERİ SÖYLER YA DA YAPARLARSA, ONLARA ENGEL OLUNACAĞINI BİLİRLER. ÖZELLİKLE DE AİLELERİ, ONLARIN HAYATINDA OLUP BİTENLERLE İLGİLİYSE.  Çocuk engellenmek istemiyorsa, hiçbir şey söylemeyecektir. 

Evan, durumunu dışarıya yansıtmamayı öğrenmiş olabilir.  Ama içinden çok ıstırap çekiyordu ve bu henüz işin başıydı.  Daha çok küçükken başlamıştı ve asla geçmeyecekti.

Nantucket’e iki haftalığına tatile gitmiştik.

Depresif görünüyordu.  Baskı altında gibi görünüyordu. Çok mutlu değildi; durumu kötüleşiyordu.  Okul başladığında, küskün ve depresifti.

Eylül ayında, haftalar birbirini kovalamaya başlamıştı ve ödevleri için endişeleniyordu.  Bir keresinde gelip,

“Anne, bana dikkat etmen lazım,” demişti.  Psikiyatrıyla iletişime geçtik. Ondan bir randevu aldık.  Lityumun dozunun arttırılması gerekiyordu.  İlacının dozunu arttırmayı denedik; işe yaramadı.

***

İnsan bunu kendisine yapmakta kararlıysa, bunu herkesten mutlaka saklayacaktır, değil mi?

2 Ekim 2005, Öldüğü gece, Pazar akşamıydı.

Hep beraber yemek yiyorduk. Evan’ın henüz tamamlamadığı bir ödevi vardı.  Ukalalık yapıyor ve bitirmek istemediğini söylüyordu.  Ayaklarını masaya uzatmıştı.  Annesinin ödevle ilgili başının etini yediğini söylüyordu.  Sonra biraz dalaştılar. Çok sinirlenmişti.  Kavga çok şiddetli olmuştu. Genelde hep böyle yoğun kavgalar çıkardı.

Merdivenlerden çıkarken, “Anne, senden nefret ediyorum,” dedi.  Kapısını kapattı ve kilitledi.

O akşam giderken, aklıma takılan bir şey yoktu. Bu çocuk, bu akşam kendisini öldürecek, diye düşünmeme yol açacak bir şekilde davranmamıştı. Milyonlarca sene geçse aklıma gelmezdi. En iyi zamanlarımda bile ondan beter davrandığım olmuştur.  Akşam on sularıydı.

Bir süre daha okuduk sonra Evan’a bakmaya odasına gittim.  Kilidi açmıştı. İç çamaşırlarıyla yatağında oturuyordu.  Kucağında laptopu vardı. İçeri girdim ve nasıl gittiğini sordum.

“İyiyim baba; ödevimi yapıyorum,” dedi. Bilgisayarı vardı.  Ödevini yapıyormuşa benziyordu.

***

 Evan ortadan kaybolmuştu.  Aklımdan geçen ilk şey, camdan atladığı olmuştu.  Pencere, apartman boşluğuna bakıyordu; bir şey görünmüyordu. Apartman boşluğunda bir şeyler kesinlikle vardı; ama net seçilemiyordu.

Evan, sırtüstü yatıyordu. Etraf kan içindeydi.

“EVAN, EVAN!”

***

“Lanet olsun, bunlar gerçekten oluyor,” diye düşündüm

***

Bir mektup açıldı karşımıza.

 

Uğruna Ölünecekler: 

 

1-BAŞARISIZLIK KORKUSU

2-ARKADAŞLARA GÜVENSİZLİK 

3-TÜM BU ÇABA NİYE?

4-ASLA UYUM SAĞLAYAMADIM.

5-KÖTÜ OLAN HER ŞEYİN, GERÇEK OLDUĞUNU BİLMEK, TEMBEL, KAYBEDEN, ÇİRKİN, YETENEKSİZ VE APTAL OLMAK.

6-NE ANLAMI VAR? 

 

Uğruna Yaşanacaklar:

 

1.MÜKEMMEL OLMA POTANSİYELİ 

2.SEVDİKLERİME OLAN GÜVEN

3.GELECEK 

4.GÜVENİLİR ARKADAŞLAR BULMAK

5.AİLEMİN ÜZÜLECEK OLMASI 

6.SONRA DAHA İYİ HİSSETMEK 

İşte uğruna ölünecek ve yaşanacak altı şey.

 

İstediğim şeyler:

 

YORK HAZIRLIK OKULU’NUN NEDEN VE NASIL ÖLDÜĞÜMÜ ASLA BİLMEMESİ. 

UNUTULMAK.

CENAZEME YALNIZCA AİLEMİN GELMESİ. 

ÖLÜMÜN ACISIZ OLMASI. 

VE SON OLARAK DA, HERKESİN HAYATINA DEVAM ETMESİ. 

ÜZGÜNÜM AMA EN İYİSİ BU OLACAK. 

***

Dürüst olmak gerekirse, bu mektup tüm 15 yaşındakilerin kendileri hakkında düşündüklerini ifade ediyor.

YETERİ KADAR İYİ DEĞİLİM, KİMSE BENDEN HOŞLANMIYOR. 

HİÇBİR ŞEY DÜZELMEYECEK. 

 

Evan’sa bunları, herhangi bir 15 yaşındaki çocuktan 20 kat daha kuvvetli hissediyordu. Hiçbir şeyin düzelmeyeceğine daha çok inanıyordu. Bir geleceğin olmadığına ve yaşamanın çok azap verici olduğuna, çok zor olduğuna ve ölümün tek yanıt olduğuna çok daha şiddetli inanıyordu.  O listenin üzerinden birlikte geçebilseydik keşke.  Kararını vermeden önce, bana göstermiş olsaydı o listeyi onunla üzerinden geçerdik ve bunların hepsini düşündüm, derdim.  Bunu da düşündüm. Bunu da. Ama bunların benim için doğru olmadığına karar verdim. Senin için de geçerli değiller.

 

ŞU ANDA KENDİNİ FARKLI HİSSETMENE YOL AÇAN ÖZELLİKLERİNİN, BEŞ SENE SONRA SENİN EN İYİ YANLARIN OLDUĞUNUN FARKINA VARACAKSIN.  SENİ DİĞERLERİNDEN AYIRAN BUNLAR OLACAK VE İNSANLAR BUNU ÇEKİCİ BULACAKLAR. 

 

Evan’ın intihar notu; Bundan ne anlam çıkarıyorsunuz? 

Her şeyden önce, yetişkin yaşamının nasıl olacağını görmeye başlamıştı.  İstediği şekilde başarılı olamayacaktı bu yaşamda.

Psikiyatride bipolar rahatsızlık, bizim kanserimizdir.

İnsanları öldürür. 

Yapabileceğiniz her şeyi yaparsınız ama bazılarını asla kurtaramazsınız.

Ona kesinlikle bir süre daha yardımcı olabilirdik.

Ama ilaçlarını eninde sonunda bırakacaktı.

Hepsi bırakır. 

İlacı bırakınca, uçup gidecekti.

Belki de hastalığı, tür değiştirmeye başlamıştı.  Aklını yitirmeye başlamış olabilir miydi? Bunlar hakkında konuştu mu?

Hayır.

-Hiçbiri hakkında mı?

Hissettiklerini reddetmiş olabilir, ama hiçbiri hakkında konuşmadı mı?

Arkadaşlarına güvenmediğini falan söylemedi mi?

Deliler böyle konuşur ama, yani

-Deli saçması.  Deli saçması, son derece aklı başında bir şekilde yapılabilir.

 Planlı ve programlı bir şekilde.

 

Bu nedenle televizyon ve filmlerde akıl hastalıklarının temsil ediliş biçimlerine öfkeleniyorum.  İlle de kendinden geçecek; ağzı köpürecek falan.

AKLI BAŞINDA BİR ŞEKİLDE, BİLGİSAYARININ KARŞISINDA SAKİN SAKİN BU KORKUNÇ ŞEYİ YAZIYOR OLAMAZ SANKİ.

Metodolojik bir biçimde, yapacağını zaten bilerek. Bu da deliliktir.

***

Onun anısında, hayatın kırılganlığının ve öneminin farkına varıyoruz.  Sahip olduğumuz hayatın kıymetini bilmeli; ilişkilerimizden alabildiğimiz kadar keyif almalıyız. Her ne kadar zamanımız varsa.

-Delik dışında her şey var. 

Delik dışında her şey.

-Deliği kazmayı unutmuşlar.  Nereyi kazacaklarını söyledik mi?

***

Birisi bu kadar şiddetli bir depresyondaysa ve çok acı çekiyorsa, onun için hiçbir şey yapamayız. Hiçbir şey.  Bundan sağ çıkmak çok zor. Ama elinden geleni yaparsın işte.

Başka ne var ki?

Ne yapılabilir?

***

İnançsızlık hissiyatı. Bunun gerçek olduğuna inanacak mıyım hiç? 

Bilemiyorum. Bunlar gerçekten oldu mu?

 

YORUM:

Çocuklarımızın yetişme ortamlarına bakınca Evan’dan çok farklı olmadığını görmekteyiz. TV dizilerinde kültürümüzün aşağılandığı, örnekleri olmayan hayat tiplemeleri ile baskı altında olan çocuklarımızın feci durumları, ayrıca okul hayatları ve sosyal durumları da düzensiz olanlar, taş dahi attırılan yavrularımızı görünce dua edip tedbir amaçlı olarak yakın ilgi ve alakayı kesmeyelim. Ancak geleceğimiz gerçekten büyük bir tehdit altında olduğu görülmektedir.

 İsmail Hakkı


[1] Britney Jean Spears :(d. 2 Aralık 1981, Louisiana ABD), 1 Grammy Ödülü kazanmış Amerikalı pop müzik sanatçısı, seksî dansçı, ve sinema oyuncusudur.

ALTI KÖŞELİ YILDIZ



Altı köşeli yıldız ilkçağ öncesi kültürlerde sanatsal değerinden ziyade farklı mistik anlamları içinde barındıran bir sembol olarak göze çarpmaktadır. Sembol üç semavi dinde ve farklı felsefi görüşlerde kullanılıyor olmasına rağmen insanlar tarafından bugün Yahudileri çağrıştırmakta olup Yahudilerin ulusal-dini kimliklerinin bir parçası olmuştur.

Bezeme sanatlarında ise altı köşeli yıldız düz, kırık ve kapalı şekillerin birbirine geçmesiyle elde edilmiş bunun sonucunda sonsuz kompozisyonlar yaratılmış; bu kompozisyonlar taş, tuğla, çini ağırlıklı olmak üzere hemen hemen her malzemeye uygulanmıştır.

Altı köşeli yıldız özellikle İslamiyet’ten sonra insan ve hayvan figürlerinin yerini alan geometrik kompozisyonların merkezinde bulunmaktadır.

Geometrik kompozisyonların belirli, sürekli ve tutarlı bir hale gelmesi Karahanlı ve Büyük Selçuklu dönemlerinde gerçekleşmiştir. Erken devir Anadolu-Türk Mimarisinin tezyinatı sınırlı olmakla birlikte 13. yüzyıl ortalarına kadar çeşitli yöresel farklılıkların etkisi altında kalmış; 11. yüzyıldan sonra geometrik kompozisyonlar belirli formüllere bağlanarak değişik oyma tarzlarıyla üretilmiştir.

Anadolu Selçuklu mimari tezyinatı ile Anadolu Beyliklerinin mimari süslemelerini birbirinden kesin çizgilerle ayırmak çok zordur. 14. yüzyıl özellikle mimari eserlerin dış cephe süslemelerinde sadeliğe doğru gidilen bir dönemdir. 13. yüzyılda gelişmiş olan geometrik kompozisyonlarda doğadan alınmış motiflere doğru bir geçiş olmuştur.

Türk çini sanatının Uygurlara kadar uzanan çok eski bir geçmişi vardır. Mimariye bağlı olarak gelişen çini sanatı Anadolu’ya Selçuklular’la girmiş farklı teknikler uygulanarak Anadolu-Türk mimarisinde çok zengin örnekler verilmiştir.

 Osmanlı sanatında altı köşeli yıldız sembolü ağırlıklı olarak taş, çini ve ahşap malzemeye uygulanmış çini sanatında mozaik tekniği yerine tek renkli sır altı tekniğine bırakmış, ahşap malzeme de ise genellikle Selçuklu geleneği devam etmiştir. Altı köşeli yıldız sembolü Osmanlı sanatında camilerin cümle kapılarına, tabhane ve eyvan duvarlarının alt bölümlerine ve minberlerin şebekelerinde yer yer görülmektedir.

Özel bir altı köşeli yıldız olan; iki eşkenar üçgenin zıt yönde iç içe geçmesi sonucunda oluşan Mühr-i Süleyman sembolü Anadolu Türk sanatında hemen hemen her malzemeye uygulanan, farklı içsel anlamlar taşıyan bir değerdir. Fakat bu sembol birtakım dar görüşlü ve bilinçsiz insanlar tarafından özgün yerlerinden çıkarılmış veya yok edilmiştir.

Altı köşeli yıldız formu farklı tiplerde çeşitli malzemelerle uygulanarak görsel bir çeşitlilik sağlanmıştır.

İlk Çağ Öncesi Kültürler

Tarihte altı köşeli yıldız figürünün ilk olarak kimler tarafından kullanıldığı bilinmemekteyse de bu figürün Bronz Çağı’na dayanan bir geçmişi olduğuna ilişkin görüşler vardır.  O dönemde bu şeklin örneklerine Mısır’da, Kuzey Amerika’da ve Hindistan’da rastlanılmıştır. Ayrıca bazı araştırmacılar bu sembolün ilk örneklerini Taş Devri’ne dek uzatıp, İskandinavya’da da kullanıldığını söylemektedirler.

Son zamanlarda bu kronolojik kullanım görüşünün doğru olduğuna kanaat getirilmiş; altı köşeli yıldız sembolünün Bronz Çağı’nda ve Bronz Çağı’ndan daha önceki devirlerde Avrupa ve Ortadoğu’da beş köşeli yıldızla birlikte özellikle süs ve büyü işareti olarak kullanıldığı iddiaları ortaya atılmıştır.  Başka bir araştırmacı ise sembole örneklerini çoğaltarak bu şekle; İskandinavya’da Taş Devri’ne ait bir toprak kasede, Eski Mısır’da, Orta Amerika’da, Yukatan güneş stelinde, Batı Nevada’da bir kaya resminde ve Hindistan’da rastlanılmış olduğunu ifade etmektedir.

Altı kollu yıldız motifi İslamiyet öncesinde Türkler arasında teşekkül eden Oniki Hayvanlı Türk Takvimi’nde de bir burç sembolü olarak gösterilmiştir.  Yine aynı şekilde Hun ve Uygur sehpalarından birinin üzeri altı kollu yıldızlarla ve altıgenlerle bezenmiştir.

Ön Türk boylarında Tamga olarak da kullanılan sembol iç içe geçmiş iki üçgenden meydana gelmektedir.

Kün-Eki sembolü iç içe geçmiş ters-yüz iki üçgendir, altı köşeli yıldız olarak da bilinen bu şekil İdil-Ural bölgesinde ve Kumanlarda görülmektedir. Bu sembolün Proto-Türkçe’deki adı “Uçu-Eki” olup Gök İkilisi anlamına gelmektedir; sembolün M.Ö 3000 yıllarında Ortadoğu’ya indiği sanılmaktadır.

ÖN-TÜRK TARİHİNDE, İÇ İÇE GEÇMİŞ İKİ ÜÇGENDEN OLUŞAN BU YILDIZ YARADANI VE YARADILANI İFADE ETMEKTEDİR.

Ön-Türk boylarında bu yıldız Temur Kazık’ı simgelemektedir. Daha sonra bu yıldızın adı bazı Türk boylarınca “Çolpan Yıldızı” olarak adlandırılmıştır. Çolpan Yıldızı tüm Türk boyları tarafından Tanrı’nın bir lütfu ve kendilerinin yol göstericisi olarak kabul edilmiş ve kırmızı renkli sabit yıldız (Temur Kazık) olarak isimlendirilmiştir.

Bunun dışında altı köşeli yıldız Alpler’de kaya resimleri olarak görülen; büyü ile ilgili yazmalarda bir güç simgesi olarak beliren bir semboldür.  Daha sonraki dönemlerde bazı kültürlerde adı geçen yıldızın sembolünün Yukarı Mezopotamya ve Britanya’nın bazı bölgelerinde Demir Çağı’na ait örnekleri de bulunmuştur.  Ayrıca Elephania Mağarası’nda ve Barbaria (Afrika’da bir bölge) Duvarları’na kadar uzak yerlerde dahi bu yıldızın izlerine rastlamak mümkün olabilmektedir.  Bu sembolçeşitli uygarlıklar tarafından çarkıfelek ve güneş kursu gibi şekillerle birlikte de kullanılmıştır.

Bu iç içe geçmiş ters ve düz iki eşkenar üçgen şekli insanın belki de varlığının başlangıcından beri ya da en azından ilk şehirleşme ve medenileşme hareketinin başladığı “Çatalhöyük”‘ten beri pek çok yerde görülür ve artık sembol olarak temelde “erkeği” ve “kadını” remzettikleri genel kabul görerek oturmuştur.

Bu yıldız, sadece kadın-erkek sembolizması dışında sonradan yüzlerce veya binlerce farklı anlama da gelebilecek şekilde tanımlandırılmıştır. 

Başka bir görüşe göre ise; Eskiçağ dünyasında yıldızın Tanrılarla ilişkisi söz konusudur. “Buna göre çocukluktan çıkan erkeğin yaratımdaki rolünün keşfedilmesi sonucu özellikle bebek Dionysos figürü ile bu yıldız ilişkilendirilmiştir. Bu nedenle M.Ö 900′lerde Anadolu’nun önce batısında daha sonra ise doğusunda bu yıldız Dionist-Zionist bir yıldız şeklinde algılanmaya başlanmıştır.  Altı köşeli yıldız motifinin Roma’da kullanılışının örnekleri Baalbek’teki Bakkhus mabedinde ve Tauroentum’daki yer döşemelerinde görülmektedir.

Hint kültüründe güneşi sembolize eden altı köşeli yıldız bu kültürde Yantra olarak adlandırılmakta;  sembol eski Hint geleneğinde yaratıcı Vişnu üçgeni ile yıkıcı Şiva üçgeninin birliğini ifade etmekte başka bir deyişle Kutsal Evliliği simgelemektedir. Böylece maddi dünyanın yaradılışına ve yıkılışına göndermede bulunur.  Hint kültüründe belirgin bir önem taşıyan bu yıldıza Hint mabetlerinde, mezarlıklarında ve hatta Hint gemilerinin sancaklarında rastlamak mümkündür.  Hint kültüründe Yantra’ya benzeyen bir diğer altı köşeli yıldız şekli ise “Mandala” olarak isimlendirilmektedir.

Bir merkez çevresinde düzenlenmiş simgesel bir görüntü olan Mandala; hem bir evren simgesi, hem insan ruhunun bir tasviri, hem de derin düşüncenin kutbu olan ve merkezde yer alan Tanrı’nın mucizevi bir biçimde görünür hale gelmesidir.  Bu sözcük Hindu ve Budist ayinlerinde mistik bir diagram oluşturmak için telaffuz edilen ve en hızlı yayılan sembollerden biri olup; sembolün yüzlerce çeşidi vardır. Mandalaların çoğu bir çember ve ortasında bir kareden oluşmaktadır. Mandala aynı zamanda, töreni düzenleyen sihirbazın sihirli halkası ve çevrelenmiş kutsal mekan (imago mundi) anlamına da gelmektedir.  Anahat çakra yedi enerji merkezi arasında aracılık ettiği için özel bir önem taşır. Havanın etkisi altında bulunan “mandala”sı, karşıtların birliğini simgeleyen ve birbirine geçmiş iki ters üçgenden oluşan altı köşeli bir yıldızla temsil edilir. Başka geleneklerde olduğu gibi “kalbin yeri” ve kendini adamanın merkezidir.

Bazı Uzakdoğu kültürlerinde altı köşeli yıldız şekli itibariyle eril-dişil ilişkileri simgelemektedir.  Nepal’de ruh ve madde arasındaki ilişkiyi simgeleyen bu yıldız kralın tacına işlenmiştir.

Kuzey Amerika’daki Kızılderili kabileler de Nepal’deki gibi; altı köşeli yıldızı ruh ve maddenin birleşimi anlamında kullanmışlar ve bu şekilde “yukarısı ne ise, aşağısı da aynıdır” düşüncesinin simgesini bulmuşlardır.

Çin okült kitaplarından “Yi-King” tamamen altı köşeli yıldızlar üzerine kuruludur. Yi-King şekilleri “Değişimler” kitabı adı altında toplanmışlardır. Hexagramlar her biri altı çizgiden oluşmuş sembollerdir. Emirleri (buyrukları¬düzenleri-kaideleri) kayıt eden; evrensel düzen veya taoyu temsil eden bu çizgiler veya sıralar devam etmeyi veya etmemeyi açıklamıştırlar.  Ayrıca Çin’de bunlar Yin (dişil prensip) ve Yang (eril prensip) olarak görülmüşlerdir ki böylece yerle göğün evliliği temsil edilmektedir; bu da bereketin ve edebiyetin talebi anlamına gelmektedir.

Bu yıldız iki eşkenar üçgenden oluştuğuna göre sembolizmasını da yine üçlem olarak incelemek yerinde olur. Hemen hemen her millet ve kültürde üç sayısı, kutsal, simgesel veya mistik anlamlar taşır. Üçgenin simgelediği kavramlara örnek olarak; anne-baba-çocuk kapsamında aile, geçmiş-şimdi- gelecek kapsamında zaman, toprak-hava-su kapsamında doğa, katı-sıvı-gaz kapsamında madde ve proton-nötron-elektron kapsamında atom üçlüleri gösterilebilir.

Batı okültüsleri, özellikle simyacılar sembole çok önem vermişler ve hakkında dört unsurla, evolüsyon-envolüsyon ilkesiyle, pozitif ve negatif güçlerin senteziyle ilgili değişik, sayısız yorumlar yapmışlardır.

Altı köşeli yıldızın içerdiği dört temel elemandan tepe noktası yukarıda olan üçgen Ateş’i, tepe noktası aşağıda olan üçgen Su’yu, su üçgenin taban kenarı ile kesişen ateş üçgeni Hava’yı, ateş üçgeninin taban kenarı ile kesişen su üçgeni ise Toprağı göstermektedir.

Tüm bunların bir altıgen içinde birleşmeleri ise evreni oluşturan elemanların uyum ve beraberliğini dile getirmektedir. Öte yandan; her iki üçgenin taban kenarlarının uçlarına yerleştirilen ve maddenin dört özelliğini oluşturan sıcak-kuru, soğuk-yaş durumları, dünyayı oluşturan ve sayıları yine dört olan hava, su, ateş ve toprak elemanlarının bulundukları yerlerle de uyum sağlamaktadır.  Su ve ateşin, düşman unsurları arasındaki ahengi ifade eden bir simya simgesi olarak kullanımı

XVII. yüzyılın sonlarına doğru yaygınlık kazanmıştır.  Simyacılara göre kükürt merkezi ateştir; her varlıkta bulunur ve içten dışa doğru tesir ederek tekâmülü ve düşünceyi sağlar. Tüm organizmaların konstrüktif prensibidir.  Ateş üçgeni yukarıya yöneliktir, çünkü alev hep yukarı çıkmak ister. Su üçgeni ise, suyun dökülmek istediği yöne bakar ve ateşi keserek onu söndürür. Ateş sıcakla kuru, su yaşla soğuk, toprak soğukla kuru, hava ise yaşla sıcak arasındadır. Sonuçta bu bileşimlerin; değişmedeki karşıtlıkların, zıtlıkların, kozmik birliğin ve onun akıl almaz ve karmakarışık ifadesinin bir sentezi olduğu kabul edilmektedir.

Zıtlıkların birliği yoluyla nefis “sıvı ateş” ve “ateşli su” haline gelir ve aynı zamanda diğer unsurların olumlu niteliklerini de elde eder. Bu yüzden su “sabit” ve “yakmayıcı” hale gelir. Çünkü nefsin “ateşi” onun “su” yuna sabitlik verendir. Bunların yanında nefsin “su”yu “ateş”e “hava” nın yumaşaklığını ve her yerde bulunuşunu verir.  Bazı simya kitaplarında ise altı köşeli yıldız içtiğimiz su için kullanılmaktadır.

Çeşitli yorumsal açıklamalara yol açan, bu düzendeki faktörlerin seçiminde maddi plandan manevi plana geçiş olduğu kadar, erillik ve dişillik prensiplerinin bir kaynaşması ve tam olmayandan tam ve mükemmel olana doğru sürüp giden bir gelişmenin rol oynadığı sanılmaktadır.

Modern hermetik büyücülükte altı köşeli yıldız Güneş ve gezegenleri temsil etmekte olup, Makrokozmos veya Evreni sembolize etmektedir.

Hermetik geleneğe göre altı köşeli yıldız Makrokozmosun veya Evrenin sembolüdür. Ay bir gezegen kabul edilip, Venüs, Jüpiter, Saturn, Mars, Merkür altı kolun herbirine yerleştirilmekte, ortada ise Güneş yer almaktadır. Ayrıca altı köşeli yıldız Hermetik geleneğe göre yedi temel metali (metallerin tümünü) ve göğüntümünü özetleyen yedi gezegeni içinde toplar; her gezegen bir elemente karşılık gelir.

Şöyle ki: En üstte Ay – gümüş, altta Satürn – kurşun; sağ yukarıda Venüs -bakır, sağ aşağıda Merkür – civa, sol tarafın uçlarında Mars – demir, Jupiter – kalay çiftleri ve yıldızın ortasında da güneş-altın yer alır; yani güneş altındır.

Simyanın tüm düşüncesi ve işi, çevrede bulunan kusurlu ve değersiz elementlerin, ortada bulunan ve altınla Güneş’in simgelediği tek bir mükemmelliğe dönüştürülmesinden ibarettir; bu ise altı köşeli yıldız da ifadesini bulur.

Heksagram Yunanca’da altı harfli sözcük veya altı çizgili anlamlarına gelir. Ancak, burada, bu altı harfin hepsi de “A” ya da Alpha’dır. Buna göre Heksagram Heksalfa ile özdeşleşir.  Çünkü Grek alfabesinin ilk harfi olan Alpha’nın sembolü altı yerden okunur. Alpha harfinin altı kez tekrarlanmasının kendine özel bir anlamı vardır. Bu altı kez tekrar “başlangıçta Tanrı, yeni hayat, ışık, en yüksek tekâmül, en yüksek hedef ve Tanrısallık” anlamlarına gelir.

Hemen hemen her sembol gibi Heksagram‘da en eski zamanlarda bile bir kült olarak farklı kıta ve kültürlerde yer almıştır.

Bir görüşe göre o devirlerde böyle bir yıldızın sihirli bir güce sahip olduğuna inanılır, yıldız kötü ruhları kovan ve insanları kötülüklerden koruyan bir tılsım olarak kullanılırdı.  Mısırlılar’da yıldızın piramit şeklinde Firavunu, yani Tanrı’yı temsil ettiği, piramitteki üçgenlerin merkezi noktalarında Firavunların mezarlarının bulunduğu, piramitteki üçgenlerin ise dünyanın giriş ve çıkış kapılarını temsil ettiği belirtilmektedir.

Efsaneye göre, Büyük İskender’in askerleri, Mısır Seferi sırasında Gize’nin Büyük Piramidi‘nin içinde bu konuyla ilgili bir metin bulmuşlar. Tanrı Hermes’in mezarı da bu piramidin içindeymiş. Buna göre Hermes bir elmas uçla, zümrüt bir levhanın üzerine bir metin kazımış. Zümrüt Tablet‘in ilk cümlesi şöyledir:

“YALAN SÖYLEMEDEN, ÇOK DOĞRU VE GERÇEKTİR Kİ: YUKARIDA OLAN AŞAĞIDA OLANLA, AŞAĞIDA OLAN DA YUKARIDA OLANLA AYNIDIR.”

Hermes Trismegistos’un yazıtının anlamı, her bireyin makrokozmu andıran bir mikrokozm olduğu ve böylece yaşamında kendine çizeceği yolun da kendine özel olacağıdır. Bu ifadenin sembolü de bir ucu aşağı ve bir ucu yukarı bakarak kesişen iki eşkenar üçgendir, bu da altı köşeli yıldızın tarifidir.

Trismegistos, “üç kere büyük” veya “üç kere güçlü” anlamına gelir. “Alemin üç kısmı”, “evrenin üç büyük bölümüne” yani manevi, psişik ve cismani sahalara (bunların sembolleri gök, hava ve topraktır) denk gelmektedir.

İlk Çağ (Eski Çağ) ve Orta Çağ

YAHUDİLİK

Yahudi söyleminde Magen David adıyla tanınan altı köşeli yıldız figürü, nerede olurlarsa olsunlar asırlar boyu Yahudilere; daha parlak bir gelecek vaadini simgelemiş ve David’in Krallığı’na kadar uzanan umut ve inanç dolu bir tarihin simgesi olmuştur.

Kitab-ı Mukaddes’in II. kitabı olan Çıkış kitabında anlatıldığına göre; İsrailoğulları’nın (İbraniler) Mısır’dan çıkıp Tanrı’nın kendilerine vaad ettiği toprak olan Kenaan topraklarına (bugünkü Filistin toprakları) ulaşmaları kırk yıllık bir süreci kapsar. İsrailoğulları (İbraniler) bu yolculuğu Tanrı’dan aldıkları ilahi emirler doğrultusunda konar-göçer olarak yaparlar. Filistin toprakları Tevrat’ta kaydedildiğine göre Hz. İbrahim ve zürriyetine Tanrı tarafından vaad edilmiş bir topraktır. İsrailoğulları’da (İbraniler) Hz. İbrahim’in torunları olduğu iddiasından hareketle Filistin’e gitmekteydiler. İsrailoğulları (İbraniler) bu yolculuğa oniki boy halinde çıkarlar.

İsrailoğulları’nın (İbraniler) her bir boyun güvenliğini sağlamak amacıyla konup göçmeleri sırasında aldıkları askeri bir duruş şekli vardır. Bu şekil altı köşeli yıldız şeklinde olup eli silah tutan erkekler altı köşeli yıldızı oluşturan çizgileri takip etmiş, kadınlar ve çocuklar ise iki eşkenar üçgenin keşismesi sonucu meydana gelen altıgen alanın içinde yolculuklarını sürdürmüşlerdir. Diğer bir anlatıyı göre ise İsrailoğulları’nın (İbraniler) çölde konakladıkları süreç içerisinde konaklama krokisi olarak altı köşeli yıldız formu esas alınmış, kadınlar ve çocuklar altıgen alanın içinde erkekler ise altıgen alanın dışında konaklamışlardır.

Bazı Yahudi düşünürler birtakım verilerden hareketle bunun böyle olduğunu iddia etmektedirler, ya da bir hipotez olarak öne sürmektedirler. Bu varsayımlar ise Yahudiler tarafından makbul karşılanmaktadır; bu sembolün bir diğer adı da “Şhaddai“‘dir.

Şhaddai İbranice de iki temel anlama gelmektedir.

Birinci anlamı; kadın göğsü, anne memesi, hayat kaynağı, kuvvet kaynağıdır.

İkinci anlamı ise; her şeye gücü yeten Kadir-i Mutlak Tanrı’dır; ve bu anlam Yahudiler tarafından daha makbul karşılanmaktadır.

Yahudiler Magen David’in içine Şhaddai yerleştirerek Ona bir kutsiyet atfetmiş olurlar. Yahudi mistisizmi olan Kabala’ya göre en mükemmel, en yetkin jeometrik şekil eşkenar üçgendir; çünkü eşkenar üçgen her tarafıyla dengeli olup açıları ve kenarları birbirine eşittir. Kabala’ya göre bir ön kabul olarak 360° varsaydığımız daire çokgenlerin çoğalması olduğundan 360° değildir, ama zıt yönde iç içe geçmiş iki eşkenar üçgenden oluşan Magen David’in açısal değeri 360° dir.

Kabala’ya göre 360° evrende var olan tüm varlığı kuşatan değerlerin toplamı veya Panteizm (Tanrı Herşey’dir / Herşey Tanrı’dır) olarak yorumlanabilir.

İslam dininde Peygamber olduğuna inanılan Davud’a; Yahudilikte Kral David olarak inanılır. Bunun sebebi ise o dönemde başka bir nebinin olmasıdır. Yahudilik Kral David’i bir takım spitürüel güçleri olan, çeşitli ilahi ilhamlar alan, ilahi sezgileri olan bir kral olarak görür, hiçbir zaman Kral David’i peygamber olarak görmez, ama yine de Mezmurlar Kral David’in yazdığı bir bölümdür. Bir anlatıya göre savaşkan bir kral olan David’in kullandığı kalkanın altı köşeli yıldız şeklinde olduğu; bir diğer anlatıya göre ise kalkanın yuvarlak olduğu ve bu kalkanın üzerind ealtı köşeli yıldız motifinin işlenmiş olduğu kabul edilmektedir. Her iki anlatıda bahsedilen altı köşeli yıldız motifi bir mucizeyle oluşmuş veya Tanrı tarafından verilmiş bir şey olmayıp insan yapısıdır.

David, tıpkı bir kalkanın arkasına sığınır gibi Tanrı’nın korumasına sağındığını dualarında, şiir ve mezmurlarında defalarca tekrarlamış, mezmurlarının tekrarlanan teması “TANRI BENİM KALKANIMDIR” tümcesi olmuştur.

İbranice’de “Magen” sözcüğü savunma anlamındaki “Lehagen / Hagana” sözcüğüyle aynı köke sahiptir ve savunucu / koruyucu anlamını taşır. “Magen”, ayrıca koruyucu bir askeri donanım olan “Kalkan”‘a verilen addır. Buna göre Magen David; David’in Kalkanı /David’in Koruganı demektir.

Bu konuda araştırma yapanların yorumlarına göre; bu motif, Yahudi kimliğini kazanmasını belki de şeklinin David adının İbranice yazılış biçimine benzemesine borçludur: David İbranice’de üç harfle; “Dalet-Vav-Dalet” harfleriyle yazılmakta olup, erken dönem İbrani alfabesinde “Dalet” harfi Yunan alfabesindeki aynı sedanın harfi olan “Delta”ya çok benzeyen bir üçgen şeklinde, buna göre de David ismi aralarında dikey bir çizgi bulunan iki üçgen şeklinde yazılırdı. İki “Dalet”‘in değişik bir biçimde birleştirilmesinden meydana gelen altı köşeli yıldız figürü, aynı zamanda David adının yazılımıydı. Bu figürün Kral David’in monogramı olduğu şeklindeki iddialara, mantıklı varsayımlar gözüyle bakılmaktadır.

Museviler arasında çok yaygın olan bir inanışa göre altı köşeli yıldız şeklindeki mühür yüzüğünün her bir köşelerinde Musa, Ya’kub İshak ve İbrahim peygamberlerin ve Kral David’in adları kazılıdır.

Talmudik dönemde bu figür daha anlam yüklü bir şekilde çizilmiştir. Figürün ortasına ve üçgenlerin kesişme noktalarına İbranice “AGLA” kelimesi yazılarak sembolün anlamının daha da artacağı düşünülmüştür.

AGLA kelimesi Ateh= senden, Gibur = kuvvet, Leolam= ebediyen, Adonai=Ey Tanrı anlamına gelen kelimelerin ilk harflerinden meydana gelmektedir. Bu kelimeler ard arda sıralandığında bir dua oluşmaktadır. “Sonsuz Yüce Tanrımız Huzurunda Güçlü Olalım”

Franz Rosenz Weig’e göre ise bu simgenin herbir köşesi felsefi anlamlar taşımaktaydı. Bu anlamlar Yaradılış, Kurtuluş, Tecelli, İnsanlık, Dünya ve Tanrıdır.

Kabala’ya göre bir şeyin kendisi ile zıddı birbirlerinin karşıtı olmayıp bir bütünü oluştururlar; buna göre altı köşeli yıldız zıtlıkların dengesini ifade eder.

Magen David’in iç açılarının toplamı 2160°‘dir. 2160 sayısının rakamsal değerinin toplamı 6+2+1= 9′dur. Dokuz sayısı Tanrı’yı sembolize eden ve en mükemmel sayı olan on sayısından bir eksiktir. Yahudiler Magen David’in içine İbranice (y) harfi olan (yod) harfini yerleştirerek Tanrı’nın mükemmelliğini sembolize ederler.

Kabala’ya göre bu şekil bir bütünü oluşturan eril ve dişil prensipler veya bir bütünü meydana getiren eril ve dişil prensiplerin dengesidir.

İsrail’de bugün bu motifin en eski arkeolojik kalıntısına, Bet-El yöresindeki M.Ö. 10-20 yıllarına tarihlenen yapıda rastlanmıştır. Aynı motif; Kineret Gölü kıyısındaki 2. yüzyıldan kalma Kfar- Nahum Sinagogu’ndaki oymalar arasında da görülmektedir. Mozaik, fresk ve taş oyma sanatı bakımından çok zengin olan bu sinagogun kalıntıları arasında o yörede yetişen meyve ve sebze motiflerinin yanı sıra Menora gibi dinsel simgelerin figürleriyle beş ve altı köşeli yıldız motifleri bulunmaktadır. 6. yüzyıl İtalya ve İspanya’sında “David” adlı kişilerin mezar taşlarına altı köşeli yıldız figürlerinin kazınmış olduğu görülür. Kullanım dışı kalmış eski din kitaplarının ve dinsel gereçlerin saklandığı bir tür eski dinsel eşya arşivi niteliğindeki meşhur Kahire Genizası’nda bulunan 10. yüzyıla ait bir okul defterinde

İbranice yazı alıştırmalarını süsleyen bir Menora’nın iki yanına çizilmiş “Magen David”ler bu yıldızın diğer tipik Yahudi sembolleriyle birlikte kullanıldığı en eski örneklerden biri sayılmaktadır.

Magen David tabiri, halk arasında tanınmış olan bir gizemli alfabe ile ilgili olarak Geonim devrinde ve 12. yüzyılda Karaim eserlerinde görülmektedir.

Altı köşeli yıldızın “David Yıldızı” olarak adlandırıldığı ilk yazılı örnek 13. yüzyılda Kabalist Yosef Gikatilla’nın eserlerinde görülmektedir.

Altıgen şekil ilk kez 14. yüzyılda Nahmanides’in torunu tarafından kaleme alınan Sefer ha gevul adlı kabalistlik eserde Magen David olarak tanımlanmıştır.

Magen David 13. ve 14. yüzyıllarda Almanya’da inşa edilen sinagoglarda ve Ortaçağ’ın İbranice el yazısı metinlerinde belirli bir ismi veya anlamı ifade etmeden kullanmıştır.

Ortaçağ’da ve Ortaçağ sonrası dönemlerde Yahudiler Magen David’i yangından korunmak amacıyla özellikle de birahanelere asarak kullanmıştırlar. Öyle ki Magen David Almanya’da birahanelerin sembolü haline gelmiştir.  Altı köşeli yıldız XIII. ve XVII. yüzyıllar arasında “Davud’un Kalkanı” ve “Süleyman’ın Mührü” terimleri; arasında ayırım yapılmaksızın kullanılmıştır.

1354′te IV. Charles (M.S. 1316-1378) Prag’daki Yahudi Cemaati’nin, daha sonraki dokümanlarda “Kral Davud’un Bayrağı” olarak isimlendirilecek olan altı köşeli yıldız ile “Süleyman’ın Mührü adı verilen beş köşeli yıldız işlemeli kırmızı bir flama kullanmalarına izin vermişti.

Altı köşeli yıldız, Kral David’e verilen önemden dolayı resmi bir sembol olmuştur. Çünkü Kral David altı köşeli yıldız sembolünü kendi kalkanı üzerinde taşımıştır. Resmi bir sembol niteliği taşıyan altı köşeli yıldız burada daima Magen David olarak isimlendirilmiştir. Altı köşeli yıldız özellikle 1492′den itibaren kitaplarda baskı işareti olarak kullanmıştır.

Yahudi basın tarihinin bilinen ilk İbranice kitabı 1512′de Prag’da basılan “Sefer Tefirot” tur. Bu kitabın kapağını büyük bir “Magen David” süslenmektedir.

Altı köşeli yıldız 16. yüzyılın ilk yarısından itibaren Prag, İtalya ve Hollanda’da Foa ailesi tarafından basılan kitaplarda baskı işareti olarak kullanılmıştır. Çeşitli İtalyan Yahudi aileleri 1660-1770 yılları arasında onları takip etmişlerdir. Fakat bütün bu kullanımlar yine de genel bir Yahudi çağrışımına sahip olamamıştır. 17. ve 18. yüzyıllarda altı köşeli yıldızın kullanımı Moravia, Avusturya daha sonra ise Güney Almanya ve Hollanda’da yaygınlaşmıştır.

1643′ten itibaren dinsel objelere işlenen Magen David Yahudiliğin simgesi olarak ilk kez Prag Yahudi Cemaati tarafından kullanılmış ve bu cemaatin özel ve resmi sembolü olarak kabul edilmiştir; bu sembolün Bohemya Cemaatleri yoluyla Viyana’ya kadar ulaştığı varsayılmaktadır.  Magen David 1655′te Viyana, 1671′de Amsterdam Yahudi Cemaatleri’nin mühürlerinde yer almıştır.

Baron Shlome Meir Rothschild 1822 yılında Viyana’da şövalye ilan edildiğinde bu yıldızı aile arması almıştı. 19. yüzyıl başlarının ünlü Yahudi Alman yazarı Heinrich Heine, Hristiyanlığa dönmüş olmasına rağmen gazete makalelerini isim yerine altı köşeli bir yıldız figürüyle imzalamaktaydı.

“Magen David’e” asıl büyük ölçüde önem ve anlam Kabala ile gelmiş bulunmaktadır. Çağdaş ve ünlü Kabala uzmanı Gershon Sholem “Magen David’in bir Yahudi figürü haline gelmesiyle ilgili evrimi şöyle özetlemektedir: Hristiyan dünyasınca kabul edilen Haç’a karşılık Yahudilerin de özgün bir sembol benimsemeleri ihtiyacı doğmuştu. Haç’ın ifade ettiği anlama sahip olmasa da,

“Magen David” yaygınlıkla tanınıp sevilmiş bir şekildi ve Yahudi dünyasına kendini kolaylıkla kabul ettirmişti.”

Magen David “Sionist” hareket tarafından da benimsenmiş 1897′deki İlk Sionist Kongresi’nde kullanılmış; aynı yıl Theodor Herzl’in çıkardığı “Die Welt” adlı gazetenin amblemi olmuştur. Franz Rosenz Weig “Der Stern der Erloesung” (1921) adlı yayınında Magen David’e yeni anlamlar yüklenip onu Museviliğin içine iyice çekti. Ona göre bu yıldızın Musevilik ile Tanrı veya İnsan ile Dünya arasında derin bir etkileşimi vardır.

Theodor Herzl’in halefi ve yakın arkadaşı Dr. David Wolfson, ilk kez Yahudi Ulusu’nu simgeleyecek bir bayrak şekli önermişti. 1933′te Prag’da onaylanan şekliyle bu bayrak “Tallit”‘teki gibi beyaz zemin üzerine iki paralel mavi çizgi arasına ortalanmış bir mavi “Magen David” idi. Bu şekil, daha sonra, 1948′de yeniden doğan İsrail Devleti’nin bayrağı olacaktı.

Almanya’da ve Nazilerin işgal ettiği ülkelerde yaşayan Yahudiler II. Dünya Savaşı sırasında kollarına kolluk veya göğüslerin üst kısmına rozet olarak üzerinde “Jude” yazan bir sarı Magen David takmaya mecbur edilmişlerdi. Bunun nedeni; Yahudi nüfusu rahat tanımak ve onları kolay bir şekilde toplamaktı. Magen David’in kolluklara ve rozetlere sarı renkte işlenmesinin nedeni geleneksel olarak Yahudilikte altın rengi sarının safiyeti ve ilahiliği temsil etmesidir.

Aynı dönemde İngiliz Kumandası altındaki beş bin kadar gönüllü Yahudi askerinin kurduğu ve tarihte “Jewish Brigade” olarak tanınan birliğin üniformalarının kollarını “Magen David“‘li bir bant süslüyordu. Fakat Magen David’li bu bant bu kez bir utanç sembolü değildi.

Günümüzde altı köşeli yıldız, sadece İsrail Devleti’nin bayrağında yer alan bir sembol olmakla kalmamış, Ortodoks veya liberal olsun, İsrail’de veya Diaspora’da olsun, hür dünyada veya Yahudilerin azınlıkta yaşayıp kimliklerini açığa çıkarmadıkları ülkelerde olsun, Yahudi toplumlarının sevgisiyle, saygıyla ve derin bir bağlılıkla sahip çıktıkları bir sembol olmuştur.

HRİSTİYANLIK

Hristiyan sanatında altı köşeli yıldız motifi özellikle mimari eserlerde bezeme öğesi olarak kullanılmıştır. Hristiyan dünyasının “Süleyman’ın Mührü” teriminden algıladığı beş kollu yıldızdır. İslam dünyasınca altı kollu yıldız olarak bilinen bu yıldız Batılı kaynaklarda “Magen David” olarak isimlendirilmektedir.

Birçok Bizans kilisesindeki oyma ve fresklerde, ahşap kabartmalarda ve mühürlerde bu yıldıza sıklıkla rastlanır.

IV. yüzyıl Bizans muskalarında altı köşeli yıldızın adı olarak “Mühr-ü Süleyman” deyimi kullanılmıştır.  Bu muska tılsımı özellikle yüzüklerde çok sevilen ve tercih edilen bir tılsım işareti olmuştur.

Ortaçağdan kalma bazı katedrallerde,  ve kiliselerde, Burgos, Valencia ve Lerida şatolarının girişlerinde altı köşeli yıldız örneklerine rastlanabilir. Kiliselerde kullanılan nesneler üzerinde de altı köşeli yıldız örnekleri görülebilir. Buna örnek olarak 1266 dolaylarında yapılan Anagni Katedrali’nin vaaz kürsüsündeki motifi verebiliriz.

Almanya’da gelişen Gotik mimarisi, cepheleri ve altı dilimli gülçe süslemeleri ile altı köşeli yıldız geleneğine bağlanır. Ortaya konan bu mimari süsleme “Tanrı’nın dünyayı mükemmel bir eser olarak altı günde yarattığını” ifade eder. Bunlara en güzel örnekler Paris Saint Chapelle, Roven Katedrali, Calende Kapısı, Lyon Saint Jean Katedrali’dir.

Araştırmacı J.W. Horsley kitabında, Sir John Soane’nin 1824 yılında Waltworth’de inşa edilmiş St. Peter Kilisesi’ni ziyaretinde, kilisenin bahçesine açılan kapının direklerinde bu sembole koruyucu bir muska olarak rastladığını ve şeklin yerleştirildiği yer itibariyle bunun yangından koruyucu bir muska olarak asıldığını düşündüğünü kaleme almıştır.

Aynı araştırmacı kitabında ilginç bir bilgiye de yer vermekte ve İngiltere’de yetişen vadi zambağıyla aynı aileden gelen “Sigillum Salomonis” (Hz. Süleyman’ın Mührü) adlı çiçeği anlatmaktadır. Bu isimlendirme muhtemelen çiçeğin altı köşeli yıldıza benzemesi nedeniyle (halkasının yukarıdan bakıldığında iç içe iki üçgen şeklinde gözükmesi) yapılmıştır. Yazar bu bilgiden başka Gerard isimli birinin yazdığı eserinde “kökleri kalın ve beyazdı, üzerinde pek çok boğum göze çarpmaktaydı, bazı kısımları bir mührün şeklini almaktaydı ki bence ismi olan Sigillum Salomonis buradan gelmekteydi” sözlerine de yer vermektedir. Yazar notlarının sonraki kısımlarında bu bitkinin yararlarından da bahseder. “Hz. Süleyman’ın mührünün çiçeğinin kökleri henüz taze ve yeşilken ezilir ve aynen vücuda tatbik edilirse en fazla iki gün içinde oradaki çürüğü ya da yarayı iyileştirmektedir.”

Ancak zaman içinde Hristiyanlar altı köşeli yıldızı bir Yahudi sembolü olarak tanımlayarak bu şeklin kullanımını terk etmiş, bunun yerine süsleme sanatlarında beş köşeli yıldıza yer vermeye başlamışlardır.

İSLAMİYET

İslam dünyasında Hz. Süleyman’ın mühür yüzüğüne Mühr-ü veya Mühr-i Süleyman adı verilmektedir. İslam inanışına göre, yüzüğün ortaya çıkış hikâyesi ise şöyledir:

Hz. Süleyman aleyhisselâm tahta çıkmasından sonra, Hebron ile Kudüs arasında bir vadide bulunurken, rüzgarlar, su, cinler ve hayvanlar üzerinde hâkim olma iktidarını, bu dört âleme ait dört koruyucu melekten almıştı. Her biri ona kıymetli bir taş verdi. O bu taşları tunçtan ve demirden yapılmış bir yüzüğe geçirdi. İyi cinlere verdiği emirlerini tunç ile kötü cinlere verdiklerini ise demir ile mühürlüyordu.  Bu yüzük onun parmağında olduğu sürece cinler, herhangi bir zarar verme kabiliyetini kaybettikleri gibi ayrıca onun emrinde her işi yapmak zorunda kalırlardı.

Efsaneye göre; Süleyman, yıkanacağı ya da ayakyoluna gideceği zamanlar, hükümdarlık mührünü cariyelerinden AMİNA adında birine bırakmayı gelenek edinmişti. İşini bitirdikten sonra mührünü geri alırdı;  ayrıca yardımcısı Asaf b. Barahya (Berhiya)da bu yüzüğü kullanma iznine sahipti.

Hz. Süleyman’ın mührü Amina’ya verdiği günlerden birinde şeytani cinlerden biri olan Şahr, gelip Amina’ya oyun oynamak ister ve O’na Süleyman kılığında görünür. Amina’dan mührü alır almaz aynı kılıkta tahta oturur ve ülkeyi yönetmeye, dilediği gibi kanunlarda değişiklik yapmaya başlar. Bu arada Süleyman, mühründen yoksun kalıp dilenci durumuna düşer. Aradan kırk gün geçince şeytan mührü denize atarak kaçar. Mührü denizde bir balık yutar. Balıkçılar balığı tutup Süleyman’a getirirler; O da balığın karnından mührü çıkarıp hükümdarlığına yeniden kavuşmuş olur. Sonra da kendisine bu oyunu oynayan şeytanı buldurur ve boynuna büyük bir taş bağlayıp onu göle attırır.  Hz. Süleyman öldüğü zaman bu hükümdarlık yüzüğü hala parmağındadır.

Kur’an-ı Kerim’de zikr edildiğine göre Hz. Süleyman; kuşlara, hayvanlara, insanlara ve cin taifesine hükmeder, onları çalıştırırmış. Hz. Süleyman Allah Teâlâ’nın verdiği insanüstü-metafizik bir kuvvete ve derin bir ilme sahipmiş. Bazı müfessirlere göre de; bu güç-kuvvet, O’na iç içe ters olarak girmiş iki üçgen şeklinde olan ve Hz. Süleyman’ı temsil eden Mühr-i Süleyman’dan gelir. Bu sembol Tanrıyı temsil eden bir çeşit tılsımdır.

İslam yazarları Hz. Süleyman’ın mührünü eserlerinde sürekli olarak anlatmışlardır. Taberi (M.S 838-923). Hz. Süleyman’ın Cennet’ten getirilmiş olan yüzüğünün O’nun mührü olduğunu bildirmiş, dört yüzlü yüzükte

“Güç Allah’ındır”, “Üstün olan Allah’tır”, “En yüce yetki Allah’ındır”, “Bütüne hâkim olan Allah’tır” yazılarının yer aldığını belirtmiştir.  Bundan başka mührün üzerinde bir âdemotunun bulunduğu rivayet olunur.  Ayrıca İslam edebiyatında önemli bir yere sahip olan 1001 gece masallarında da bu yüzüğe atıflar yapılmaktadır.

Güç, iktidar ve saltanat simgesi olarak Mühr-i Süleyman, gizli güçler düşünülerek resmedildiği gibi, kimi yerlerde de manevi güç, devamlılık ve iktidar dileğiyle kullanılmıştır.

Yine efsaneye göre bir gün yıkandığı sırada Süleyman’ın parmağından çıkardığı yüzüğü çalan bir dev, gücünü de elinden almış olduğu peygamberin yerine kırk yıl hüküm sürer. Ama sonunda dev yüzüğü denize düşürür. Öte yandan, uzun bir arayıştan sonra yüzüğü yutan balığı tutup karnını yararak mührünü ele geçiren

Süleyman, tahtını ve sihirli gücünü yeniden kazanır.  Türkçe’deki “Mühür kimde ise Süleyman odur” deyimi buradan gelir.

İslam inanışına göre bu simgeyi “Nazar” kuramı ile de bağdaştırabiliriz. Ayrıca altı köşeli yıldızı oluşturan üçgenler, bir kurama göre, stilize bir gözdür.

MASONLUK

1614-1615 yıllarında önce Almanya’da görülen sonra Almanya’nın komşularına da yayılan “Rose Croix“, dini-felsefi gizli bir teşkilattır. Özellikle mistik simya ile meşgul olmakla beraber; büyücülükten alınmış unsurları da benimsemişlerdir. Üçgenlere ve altı köşeli yıldıza gizli anlamlar vermişler, bu konuda simya ve astroloji ile birtakım paralellikler kurmuşlardır. Daha sonraki yıllarda kuruluşun birçok sembolü ve uygulaması ile birlikte, Mühr-i Süleyman sembolü de Spekülatif Masonluğa geçmiştir. Öyle ki XIX. yüzyılda bu teşkilatın ismi Masonlukta bir derece anlamında kullanılmaya başlanmıştır.

Masonluk teşkilatı içinde altı köşeli yıldız Mühr-i Süleyman olarak tanımlanmaktadır. Mühr-i Süleyman’da tepesi yukarıya bakan üçgen insanı, tepesi aşağıya bakan üçgen Allah’ı temsil eder.

İç içe kucaklaşmış iki üçgen, Masonluğun dayandığı biri Allah, diğeri İnsan olan iki öğenin birliğini; yani Tevhid’i ve Vahdet’i simgeler. Çünkü, Allah ve İnsan tektir. Her insanın özü Allah’tır. Bu sembol, insanın biri madde diğeri mana veya biri beden diğeri ruh veya biri zâhir diğeri bâtın olan iki unsurunun birliğini gösterir.

Dualiteye göre; pozitif ve negatif öğelerin sentezinden nötr doğar. Bu nedenle, Allah’ın ve İnsan’ın kucaklaşarak birbirinin içinde erimesi “Teklik” yani “Ahad”‘dır. İki Üçgen’in iç içe kucaklaşması, yani Mühr-i Süleyman’ın nihai sembolizması “Ahadiyyet” sırrıdır; sembolün ortası Makam-ı Mahmud’tur.

Royal Arch bazında Mühr-i Süleyman’ın altı köşesi “Üç Büyük Nur’u ve Üç Küçük Nur’u veya ışığı temsil eder.

Çeşitli masonik uygulamalarda, bu simgenin yalnızca kendi başına değil, diğer simgelerle kullandığı da görülür. Bu bileşik simgelerde, iki çapraz üçgenin ortasında G Harfi, Güneş, Göz ve bunların birleşimlerine sık sık rastlanır.

Masonik yazında Hexagram, bir geometrik şekil oluşu bakımından, “İki Çapraz Üçgen” ile, toplam altı köşesi olması nedeniyle de “Altı Kollu Yıldız” ile aynı niteliği taşır.

Çağdaş masonlukta bu geometrik şekil, Özdek (madde) ile Ruh’un dengede oluşlarının bir simgesi olarak benimsenmiştir. “Etkin” (aktif) ile “Edilgen (pasif), ya da “Dişi” ile “Erkek” arasındaki dengenin simgesi olarak da yorumlanır. “Ateş” ve “Su” gibi birbirine karşıt öğelerin, ya da “Aydınlık” ve Karanlık” gibi birbirine karşıt kavramların, birbirlerini bütünleyici oluşlarının bir simgesi olarak da değerlendirilir.

Bir diğer değerlendirmeye göre ise “Gönye ve Pergel” simgesinin sonsuzcasına yenilenişidir. Bazı değerlendirmelerde, bir mason locasının ilk beş görevlisi (Envar) ile İç Koruyucu’nun Mabet’teki yerleşimlerin temsil eder.   Bazı masonik yorumcular ise, bu şekli Süleyman’ın mührüyle hiç bağdaştırmaksızın başlı başına bir simge olarak değerlendirirler. “İki simetrik eşkenar üçgen” bilgi ve yeteneğin birleşimiyle oluşmuş bir olgunluğun ya da yetkinliğin simgesi olarak benimsenir. Kimi masonik yorumcular ise bu şekli “yaşam ve ölümün birleşimi” şeklinde açıklamıştırlar.

SONUÇ

Altı köşeli yıldız sembolünün tarih öncesi devirlerde birçok medeniyet tarafından farklı anlamlarda kullanılan bir kült ve inanç sembolü olduğu; sembol hermetik açıdan incelendiğinde modern hermetik büyücülükte makrokosmozu veya evreni, hermetik geleneğe göre ise yedi temel metali içinde toplayan yedi gezegeni sembolize ettiği hususları pek çok araştırmaya konu olmuştur.

Konunun Yahudilik bölümü incelendiğinde Magen David’in, kendi üretimleri olmadığı halde sembolün, Yahudilerin ulusal-dini kimliklerinin ayrılmaz bir parçası olduğu ve sembolün Yahudilik ile özdeşleştiği sonucuna varılmıştır.

Hristiyanlıkta altı köşeli yıldız sembolünün kiliselerde, katedrallerde ve şatolarda kullanılmış olmasına rağmen, Hristiyanların Yahudi sembolü olduğu hareketle altı köşeli yıldızı terk ettikleri ve beş köşeli yıldızı kullanmayı tercih ettikleri görülmektedir.

İslamiyette ise Süleyman Peygamber’in mühür yüzüğünün bir güç ve saltanat simgesi olduğu bilinir.

Masonik felsefe ışığında altı köşeli yıldız sembolü incelendiğinde, sembolün birbirine karşıt gibi görünen fakat birbirini tamamlayan öğeleri ve bu tamamlamanın sonucunda oluşan dengeyi simgelediği belirlenmiştir.

Altı köşeli yıldız Ön Türk boylarında Tamga olarak kullanılan ters-yüz iki üçgenden meydana gelmiş; Orta Asya Türk kültüründe Yaradanı ve Yaradılanı simgeleyen çeşitli Türk boylarının yol göstericisi olarak kabul edilen bir semboldür.

Noktaların birleşmesi sonucunda oluşan çizgilerin çeşitli kompozisyonlar oluşturacak şekilde kesişmesi veya birleşmesi sonucunda meydana gelen altı köşeli yıldız sembolü Anadolu Selçuklu Öncesi Dönemi Türk Sanatı’nda taş malzeme ile oyma tekniği uygulanarak mihraplara işlenmiştir. Anadolu Selçuklu Dönemi’nde altı köşeli yıldız sembolü çini malzeme ile mozaik tekniği uygulanarak mihraplara, taş malzeme ile oyma tekniği uygulanarak taçkapılara, ahşap malzeme ile kündekari tekniği uygulanarak camiilerin cümle kapılarına ve pencere kapaklarına işlenmiştir.

Beylikler Dönemi Sanatı, Anadolu Selçuklu sanatından aldığı etkileri varolduğu coğrafya ve siyasi yapıyla harmanlamıştır. Anadolu Beylikleri Dönemi’nde altı köşeli yıldız sembolü ağırlıklı olarak çini malzeme ile mozaik tekniği uygulanarak mihraplara, taş malzeme ile oyma tekniği uygulanarak taçkapılara işlenmiştir.

Osmanlı Sanatı, Anadolu Selçuklu Sanatı ile kıyaslandığında bir merkeziyet ve çeşitlilik arayışının varolduğunu söyleyebiliriz. Osmanlı İmparatorluğu kendi sanatını oluştururken siyasi, kültürel ve sosyolojik yapısını da bünyesine alarak kendi sentezini yaratan ve bu sentezden yeni ve çağdaş çıkarımlar yapan bir sanat evresidir. Osmanlı Sanatı’nda altı köşeli yıldız sembolü işlenirken sembolün işlendiği yer ve uygulanan tekniklerde bir değişim gözlemlenmektedir.

Osmanlı Sanatı’nda altı köşeli yıldız sembolü taş malzeme ile oyma tekniği uygulanarak pencere alınlıklarına ve minberlerin şebekelerine işlenmiştir. Taş malzeme ile altı köşeli yıldız sembolü işlenirken oyma tekniğinin yanı sıra iki renkli taş işçiliğinin kakma tekniği ile uygulandığını görülmektedir. Çini malzeme ise ağırlıklı olarak dış cephelerden ziyade iç tezyinatta kullanılmış; altı köşeli yıldız sembolü camiilerin eyvan ve tabhane duvarlarının alt bölümüne sıraltı tekniği uygulanarak işlenmiştir. Ahşap malzeme de Anadolu Selçuklu Sanatı’nda uygulanan teknik ile camiilerin cümle kapılarına ve pencere kapaklarına işlenmiştir.

Anadolu Türk mimari süslemesi ve küçük objelerde karşımıza çıkan altı köşeli yıldız, geniş kompozisyonlar içine alınarak sayıca arttırılmış, şeklin ikonografik kökeni ya da anlam boyutu yerine; dekoratif kimliği geometrik tasarımının bir gereği olarak öne çıkmıştır.

Sonuçta diyebiliriz ki; ALTI KÖŞELİ YILDIZ BÜTÜN İNSANLIĞINDIR.

ALINTI-KAYNAKÇA:

İdil TÜRELİ, Türk Sanatında Altı Köşeli Yıldız [Kitap]. – İstanbul: Marmara Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Estitüsü Türk Sanatı Anabilim Dalı, 209901- Yüksek Lisans Tezi, 2006.

“DERİN DÜNYA DEVLETİ” KİTABINDAN


“Ey insanlar! Doğrusu Biz sizleri bir erkekle bir dişiden yarattık.
Sizi milletler ve kabileler haline koyduk ki birbirinizi kolayca tanıyasınız.
Şüphesiz, Allah katında en değerliniz, O’na karşı gelmekten en çok sakınanızdır.
Allah bilendir, haberdardır.
(Hucurat, 13)

*****

Genç Kız : Vietnam Savaşı’nı neden durdurmuyorsunuz ?

Nixon : Kaç yaşındasın sen?

Genç Kız : On dokuz… Evet neden? Gücünüz mü yok?

Nixon : Hayır gücüm var. Kullanıyorum da. Ben de bitirmek istiyorum ayrıca…

Genç Kız : Sistem mi engelliyor gücünüzü kullanmanızı?

Nixon : Sistemi A evet… Sistem var tabii. Onu anlamaya, kontrol etmeye, onunla birlikte olmaya çalışıyorum…

Genç Kız : Sistemden vahşi bir hayvandan söz eder gibi konuşuyorsunuz…

-Nixon filminden.Oliver Stone. (1995)ABD Başkanı Richard Nixon’ın radikal bir öğrenciyle konuşma sahnesi-

“Politikada hiçbir şey tesadüfi değildir. Bir şey vuku buluyorsa, o hadisenin, bu şekilde zuhur edeceğinin önceden planlandığına emin olabilirsiniz.”

-F D. Rosewelt / Eski ABD Başkanı-

PEK ÇOK KİŞİ, ülkelerini kendi hükümetlerinin yönettiğini sanır. Böyle sanmaları da normaldir. Onlar gündelik hayatın hırgürü içinde daha ötesiyle pek ilgilenmezler. Dört-beş yıl­da bir sandığa gider ve kendi temsilcileri olduğuna inandıkları par­tilere ya da onların adaylarına oy verirler. Onların politikayla ilgi­leri, bir dahaki seçime kadar ara sıra kahve sohbetlerinde ya da fi­yat artışlarına kızdıkları zaman yaptıkları birkaç homurdanmadan ibarettir. Onun Ötesini sezseler bile neler döndüğünün farkına var­mazlar. Taksitlerini ödeyebildikleri, kuaförde saçlarını yaptırabil­dikleri, son model bir elbise, araba ya da en yeni mutfak robotunu alabildikleri sürece sorun yoktur. Tuttukları takımın o sezonki başa­rısı ya da yaptığı transferler hayatlarında daha çok yer işgal eder.

Aslında birçok ‘aydın’ın durumu da ‘sıradan insanlar’dan pek farklı değildir. Onlar kendilerini ‘herhangi biri’ gibi hissetmezler fa­kat öyledirler. Onlar her konuda mangalda kül bırakmazlar fakat ‘Küresel Dünya Hükümeti Komplosu’ndan söz ettiğinizde irkilerek bir “Yok canım, o kadar da olmaz!” çekerler. Kafaları basmadığından değil, sadece öyle düşünmeye alıştıkları ya da bazı durumlarda öyle düşünmek işlerine çok daha uygun geldiği için. Daha da komiği, onlar fevkalade ‘Globalist’tirler; her konuda ‘global düşünürler’ ama “global komplo” söz konusu olduğunda nedense ufukları bir anda da­ralmaktadır!

Oysa ulusal hükümetler, henüz tam tasfiye olmasalar bile gidi­şatın o yönde olduğuna dair kuvvetli belirtiler var. Durum öyle gös­teriyor ki ‘bir güç odağı’, adım adım dünyada merkezi iktidarın or­ganlarını oluşturmaktadır. DAHASI, KİMİ YORUMLARA GÖRE 1000 YILDIR, KİMİ YORUMLARA GÖRE DE GEÇEN YÜZYILIN BAŞINDAN İTİBAREN BELLİ BİR YAPININ BU YÖNDE ADIM ADIM UYGULAYA GELDİĞİ BİR PLANLA KARŞI KARŞIYAYIZ. Dünyada estirilen ‘küreselleşme rüzgârı’na baktığımızda bu­nun sadece sürecin getirdiği ekonomik-teknolojik bir zorlama ol­mayıp, aslında belli mihrakların siyasal tercihinin bir ürünü olduğu­nu görmek mümkündür. Emperyalizm geçen yüzyılın başlarında sis­temin ekonomik altyapısını hazırlarken günümüzde ise ‘globalizm’ makyajıyla siyasi üstyapısını tamamlamaya çalışmaktadır.

Çoğu aydın için küreselleşme, tarihin kaçınılmaz bit evresi, sü­recin doğal bir sonucu olarak algılanmaktadır. Onlara göre küresel­leşme; ekonominin sınırları aştığı, iletişimin küresel çapta yaygın­laştığı bir dünyanın gitmekte olduğu yöndür. Bu anlamda, onlar için küreselleşme; arkasında hiçbir siyasi tercihin olmadığı, tama­men kendiliğinden, ekonomik bir olaydır. Onların göremediği, söz konusu sürecin bir irade tarafından zorlanması, planlı ve adım adım güncelleştirilmesidir. Böyle düşünenlere göre sürece karşı koyanlar adeta ilkel bir ulusçuluk duygusuyla hareket etmekte, modası geç­miş ulus devletleri savunmaktadırlar. Oysa bu düşüncedekiler, ne olduğunu bile bilmedikleri içi boş bir evrenselcilik çığırtkanlığı ya­pıyorlar ancak veremedikleri bir cevap vardır:

Peki bütün bunlar güzel de küreselleşmenin arkasındaki siyasi irade nedir?

Dünya tari­hinde bugüne kadar arkasında bir ‘irade’nin olmadığı en küçük ola­ya dahi rastlayamayacağımıza göre buradaki irade kimdir?

İş buraya gelince kıvırtmalar, kaçak güreşmeler başlamaktadır. Çünkü bu so­ruyu sormak bile cevabı kendi içinde taşıyacaktır.

Daha da açık konuşursak; insanlık, başlangıçta çok çekirdek halde olan ama giderek tüm dünyayı saran organize bir elitler gru­bunun komplosuyla karşı karşıyadır. Tüm dünya hükümetleri ve ulusları, kendilerine karşı tertiplenmiş son derece hesaplı, uzun va­deye yayılmış bir darbe girişiminin tehdidi altındadır. Kendisini le­gal kabuklar altında gizleyen finansal-siyasi-teknolojik-askeri elit­lerden oluşan bir çekirdek yapı, tüm dünyayı hedeflediği bir ‘birlik’ çatısı altına sürüklemeye devam etmektedir. Dünyanın tüm devlet­lerinin, yasal hükümet ve yapılarının, örgütlenilmesi düşünüldü­ğünde bir tür ‘Küresel Susurluk Çetesi’ olgusuyla karşı karşıya bu­lunduklarını sezeriz.

Peki, bu çekirdek yapının ‘küresel darbe girişiminin ardında kim ya da hangi güçler var?

Yoksa bütün bunlar bizim ‘paranoyak’ zihin­lerimizin yarattığı vehimler mi?

Olayların ve olguların gelişimine baktığımızda bunun ‘vehim’ ürünü değil tam tersine çok ciddi, so­mut işaretleri olan bir durum olduğunu görebiliriz. Söz konusu çe­kirdek güç; uzun süredir kendi kadrolaşmasını yaygınlaştırıp, ulusla-rüştü bir irade oluşturarak ‘milli hükümetler’e nüfuz ediyor, onların hâkimiyetlerini felç ederek, teslim almaya veya kendilerine katıl­maya zorluyor. Üstelik bunu, milyonlarca insanın fiziki, ekonomik, kültürel yıkımı üzerine kuruyor. Kendilerini ‘dünyanın seçilmiş efendileri’ sayan ‘gizli doktrin’ sahibi, ellerinde büyük bir mali güç bulunan kesimler, dünyanın geleceğinde ‘küresel imparatorluk’larının bayrağının dalgalandığını daha şimdiden görüyorlar!

Bazıları olaya bizim gibi bakanları küçümseyip, dudak büküyor. En ilgilisi bile “İlginç bir fantezi ama o kadar”da kalıyor. Bunları şu şekilde sınıflamak mümkün: Birinci sırayı; konuya karşı bilgisiz ve ilgisiz ama siyaset teorilerini gelişigüzel bilen, kalıplaşmış yaklaşım­ları tekrarlayıp duranlar oluşturuyor.

Onlar, tarihte ve politikada komploların yeri olduğunu kabul et­seler bile, bu derece büyük ve küresel bir komplonun olabileceğine akılları basmıyor. Onlar bu konudaki yetersizliklerini, kafalarının basmamasını hayli basmakalıp bir sözle ifade etmeye bayılıyorlar:

Komplo teorilerine pek itibar etmem.“Bu konuda doğru düzgün fikrim yok” deme cesaretine sahip olmadıkları için komplo yorumlarını küçümseyerek kendi cahilliklerini örtmektedirler.

İkinci grubu ise ‘derin dünyanın ideolojik ajanları’ diyebileceği­miz, azınlık ama etkili bir aydınlar grubu oluşturuyor. Bunlar çıkar­ları ya da bağları gereği ‘anti-komplocu’ düşüncelerin bayraktarlığı­nı üstlenmiş bulunuyorlar. Bunların bir kısmı, küresel düzeyde derin dünya devletinin uzantısı ‘think-tank’ kuruluşu üyelerinden ya da işbirlikçi aydın kadrolardan oluşuyor. Onlar, kurulan tezgâhı unutturabilmek için neredeyse “komplo” sözcüğünü bile sözlüklerden sil­mek istiyorlar.

Bu gruplardan başka bir de üçüncü grup var. Bu gruptakiler, or­tada tuhaf bir durumun olduğunu sezdikleri halde alıştıkları düşün­ce kalıplarını kırmakta zorlanıyorlar. Bu gruptakilerin açmazı, teorik-ideolojik değil, sadece yerleşik yargılarıyla hesaplaşma cesare­tinden yoksunluktur. Olaylar karşısında bir tür tutucu kimlik sergi­lemektedirler. Konuya böyle yaklaşanların en büyük korkusu, çev­relerince “komplocu düşünmekle” suçlanma ihtimalidir. Sürüye uya­rak sürü dışında kalmanın tehlikelerinden kurtulmaktadırlar!

Bazıları da söz konusu küresel derin devlet faaliyetlerini normal sivil lobi faaliyetleri gibi görmektedir. Onlara göre bu örgütlenmeler gizli yapılar değil, sadece kapalı kapılar ardında dünyanın gidişatı üzerine fikir üreten ‘önemli kimseler’dir. Bunların oluşturdukları ör­gütler ise son derece normaldir. Bunlar olup bitenlere kesinlikle si­yasi bir faaliyet gözüyle bakamıyorlar. Yine onlara göre bazı ‘yetkili ve etkili kişiler’ bir araya gelmiş, kapalı kapılar ardında sadece nor­mal sorunları konuşuyorlar. Başka bir art niyet aramak ise ‘komplo fobisi’ üretmek oluyor. Bu gibilere karşı ABD’li muhalif aydın Mic­hael Parenti‘nin verdiği nefis cevabı hatırlatmakla yetineceğim:

“Komplo fobisinden yakınanlar, ‘Gerçekten birtakım insanların bir odaya kapanıp gizli planlar yaptığını mı düşünüyorsunuz’ deme­ye pek meraklıdırlar. Bazı nedenlerle görünüm, komplo iddiasında olanları iddialarından vazgeçirecek kadar saçma farz edilebilir. İyi ama iktidar sahipleri de başka nerede bir araya gelir ki?

Park kanepe­lerinde ya da atlıkarıncılarda mı?

Hayır! Onlar da odalarda buluşur.

Şirket yönetim kurulu odalarında, Pentagon komuta odalarında, Bohemian Grova’da, en iyi restoranların, eğlence-dinlence merkez­lerinin, otellerin, malikânelerin seçkin yemek salonlarında, Beyaz Saray’ın, NASA’nın, CIA’nm konferans salonlarında-

Ve evet… Adını ‘planlama’, strateji oluşturma’ koysalar da komplo kurarlar, entrikalar hazırlarlar. Bunu da kamuoyunun bilmemesi için her tür­lü çabayı göstererek büyük bir gizlilik içinde yaparlar. Hiç kimse, siyaset-şirket elitleri ve onların kiralık uzmanları gibi baş başa verip ustaca plan yapamaz.”

Komploların hayal ürünü olmayıp çoktandır görmemezlikten geldiğimiz bir gerçeklik olduğunun ipuçlarını sergile­meye çalışmalıyız. Böyle düşünmemiz için yeterince kanıtın ortada olduğunu söylüyoruz. Tarihe dönüp baktığımızda somut emarelerin yeterince ortaya serili olduğunu biliyoruz. Aslında dünya olaylarına baktığımızda ‘küresel çete’nin işlediği suçların parmak izleri her yer­de mevcut ama bunu bolca teorik-entelektüel laf arasında görmez­den geliyor, bir anlamda onların değirmenine su taşıyoruz.

Komplocu yapıyı görebilmek günümüzde daha da artan bir önem arz ediyor. ‘Kıyamet Komplosu’ adlı daha önceki çalışmamda bu yapıların 11 Eylül olayı ile bağını yeterince ortaya koyduğumu zannediyorum. 11 Eylül, sadece dünya için değil bu tarz örgütlen­meler için de hayati bir kavşak noktası olmuştur. 11 Eylül’le birlik­te söz konusu yapının faaliyetine daha da hız verdiğini söyleyebili­riz. 11 Eylül, sadece dünya için değil komplocu yapı için de bir ‘mi­lat’ olmuştur. 11 Eylül, planlarını gerçekleştirebilmek için artık iyi­ce sabırsızlaştıklarının, bu uğurda gözlerinin iyice döndüğünün bir göstergesidir. Aynı yapının bir eseri olan 11 Eylül, aynı zamanda komploların bundan sonra şiddet ve çapının artarak süreceğinin de bir ifadesidir. Nitekim gelişmeler bunu doğrulamaktadır.

Türk okuyucusunun ‘Derin Dünya Devletinden halen bihaber ya da içi doldurulmamış şekilde haberdar olduğunu biliyoruz. Bu anlamda söz konusu çalışma, türünün belki ilk değil ama derli toplu bir bilgi kaynağı da olacaktır. Gerçi Türkiye’de son dönemde bu ko­nudaki yayınlarda olağanüstü bir patlama yaşanmakta, Türk okuru da Batı’da çoktan tartışma gündemine gelmiş ‘küresel komplo’dan ve onun organizasyonlarından haberdar olmaktadır.

Türk okuru da artık bu gibi yapıların somut ifadesi olan oluşum­ları daha yakından tanıma imkânına kavuşacak. ‘Küresel Olim­pos un Tanrılar Meclisi’nde kimlerin oturduğu, çok sözü edilen ‘Ye­ni Dünya Düzeni’nin kimlerin ürünü olduğu, küreselleşmenin arka­sındaki güç odakları, Amerikan 1 dolarının üzerinde simgelenen pramit ve gözün gerçekte ne anlama geldiği daha net ortaya çıka­caktır. Bütün bu yapıları yerli yerine oturtmadan bugün dünyayı kimlerin, nerelere sürüklemek istediği anlaşılamaz. Bu tip yapıların sadece kökenlerini, inanışları­nı, üyelerini anlatmıyor; aynı zamanda bu güçlerin hedeflerinin ne olduğunu da tartışma alanına getiriyor. Ortada ‘Para Tanrısı’na ta­pan, ‘Güç Oyununun Sezarları’ vardı. Stratejileri ise ‘KAOSTAN DÜ­ZEN’ yaratmaktı. Bunlar, ‘Yeni Dünya Düzeni’ hedefi altında ‘Çağla­rın Küresel Führeri’ni yaratmak için harekete geçmişlerdi. Nihai hedefleri arasında demokrasinin -ki, onu da kendileri yaratmıştı-sonu vardı. Süreç, tüm halkların, konsantre ‘seçkinler oligarşisi’ne tabi olduğu, bir tür ‘küresel tiranlık’ ya da ‘küresel post-modern fa­şizm’ olarak tanımlayabileceğimiz bir yapıya doğru evrilmekteydi. Global kuşatma tehdidinin asıl ekseni buydu!

Bu yapıların en tepe noktasında bulunan kişilerin sadece siyasi/ekonomik değil, aynı zamanda kültürel, ırkçı, dini he­defler vardır. Bu yüzden onları doymak bilmez ‘sömü­rücüler’ ya da sadece ekonomik güç peşinde koşan tipik kapitalist-emperyalistler olarak gören yaklaşımlar fena halde yanılmaktadır. Öyle görünüyor ki onlar, bütün bunların ötesinde ve daha fazla bir şey istemektedirler. Ekonomik güçleri bile nihai amaçlarını gerçek­leştirme yolunda sadece bir araçtır. Yoksa bütün dünyanın zengin­liklerini ellerine geçirseler bile hayatın bir sonu olduğunu ve ‘kefe­nin cebi olmadığını’ onlar da biliyorlar. Eğer olay bu kadarla sınırlı kalsaydı devasa malikânelerinde tatlı bir hayat sürmeyi tercih eder­lerdi. Bu yüzden onların ‘idealleri’bütün rakamlardan, kâr-zarar eğ­rilerinden daha ötede görünüyor. Bu kesimler ‘İlahi bir plan’ın mu­hafızları, ‘seçilmiş vazifelileri’ olduklarına inanıyorlar.

Kendilerini, dünyaya çekidüzen verecek ve bir tür ‘yeni çağ’ı ya­ratacak misyonerler olarak görüyorlar. Bu yüzden bütün varlıklarını bu ideale adamış ve bu uğurda her şeyi yapmaya hazır hissediyorlar. Aynı nedenle bu İnsanlara sadece ekonomik ya da siyasi güce susa­mış bir avuç dev kapitalist olarak bakılamaz. Bu kişileri ‘hiçbir ide­ali olmayan çılgınlar’ olarak görmek; onları tanımamak, böylesi bir oluşuma niçin destek verdiklerini anlamamıza yarayacak ruhsal mo­tivasyonu bilmemek demektir. Onlar, kendilerini, belki ancak eski pagan kültürlerde bulabileceğimiz ‘İyinin ve kötünün ötesinde’ bir yerde görüyorlar. Onlara göre sadece yapılması gerekenler ve görev­ler var. Buna kalben inandıklarından hiç kuşkum yok ve bütün so­run da burada başlıyor zaten!

AYNI NEDENLE SADECE EMEĞİMİZİ, MALLARIMIZI, SAHİP OLDUĞUMUZ KAYNAKLARI DEĞİL, DAHA ÜRKÜTÜCÜ BİR ŞEY İSTİYORLAR:

RUHUMUZU!

Yoksa ‘seçkin’ olmak, kendini ‘aptaldan, ‘sıradan’dan ayıran bir bakış pe­kâlâ bana da cazip gelebilirdi ama onlar bunu, kutsal kitaplardaki ‘Lucifer’e (Şeytanın diğer adı) atfedilen bir şekilde kavrıyorlar. Yine teolojik kavramlardan hareket edersek ‘Işık ve karanlığın savaşı’nda karanlık tarafa düşüyorlar. Onlar, klasik aristokrasinin yıkımı üzeri­ne kurulmuş modern dünyanın ‘Karanlıklar Prensi’dirler. Onlar, kendi yeni-aristokrasilerine bir global tiranlık yaratmak İçin uğraşan bir şebekenin, güç histerisine kapılmış ‘Modern Sezarları’dır.

Bu yüzden, dünyadaki derin yapıların tarihinden başlamak gerekir. Bu anlamda bütün ezoterizm türlerinin as­lında siyasal örgütlenmeler olduğunu ortaya koyduk. Tarihin hiçbir döneminde siyasetten bağımsız bir ezoterizm olmamıştır; siyasetle hep iç içe ve kendi dönemlerinin ‘partileri gibi davranmışlardır. Bu yapı­ların ‘Templiyerler’den -hatta daha Öncesinden- başlayarak günümü­ze uzanan bağlantılarını, ideolojik arka planlarını ve hâkim ritüellerini bulmak lazımdır.

Bu yüzden ezoterik-hermetik yapıları inceleyince, anlaşılacaktır ki insanoğlu, aslında binlerce yıldır bir giz­li örgütler savaşının tam ortasında kalmıştır. DÜNYADA BİNLERCE YILDIR SÖZ SAHİBİ OLMAYA ÇALIŞAN ÖRGÜTLER VAR. Ancak o günlerde dar bölgesel ya da en fazla kıtasal coğrafyalara sıkışan komplo çabası, bugün ken­dine küresel bir zemin yaratmıştır. Bugün artık komplolar ve bu yön­deki siyasi oluşumlar çok daha büyük bir amacı hedeflemektedir:

DÜNYA HÂKİMİYETİ!

….

Bilim üzerine birçok tarif yapılabilir. Ama bence en kısa ve en doğru tarifi ‘olguların ötesinde yatanı görebilmek’ şeklinde olanıdır. O yüzden asıl dürtünün hep bu ‘görü­nenin ötesini görebilmek’ duygusu olduğunu söyleyebilirim. Ancak burada hemen bir parantez açıp şunu belirtmeliyim: Eğer 11 Eylül olayları olmasaydı, kişisel olarak bu konuya hiç bu kadar derinleme­sine eğilmeyecek, belki de haberdar bile olmayacaktım. Günde­mimde çok başka konular vardı. ‘Derin dünya komplosu’na ilişkin bir şeyler sezmiş olsam bile, perde arkasında nelerin dönmüş olabi­leceğine dair çok fazla fikir sahibi değildim. Bu anlamda, 11 Eylül bendeki ‘jetonu düşürdü’ ve araştırmaya başladım. Bu sonuçlara, bir yıllık hızlı okuma sonucu ulaştım. Aynı nedenle bu çalışmaya ilk ki­tabın bir devamı olarak da bakılabilir. Hiç şüphesiz milyonlarca in­san, görünenle yetinmenin rahatlığı ve güveni içinde yaşayabilir. Ben hiçbir zaman böyle biri olmadım ve olamam da. O halde dün­yanın geldiği noktada “GÖRÜNENİN ÖTESİNDE NE VAR” sorusunu sor­mam ve bu soruya bir cevap bulmam gerekiyordu. Elinizdeki kitap sayesinde cevapların bir kısmını bulduğumu zannediyorum. Buna rağmen kitapta bilim yaptığımı iddia edecek değilim. Hatta alışa­geldiğimiz ‘pozitif bilim’ kalıplarının dışında birçok yorum, yargı ve sübjektif gözlemin bulunduğunu da söylemek durumundayım ama adına ‘gerçek’ dediğimiz şey, bir o kadar bizim ‘bakma biçimimizle ilgili bir şey değil mi zaten?

Ben kendi baktığım noktadan bunları görüyorum. Dahası hepi­miz bize dayatılmış bir bakma biçiminin yanılsamalarını şu veya bu biçimde yaşıyoruz. Bunun zor olduğunu bilmekle birlikte, herkesin kendi ‘bakma biçimini’ geliştirmesi gerektiğini düşünüyorum. Aksi takdirde tek tek her birey, yönlendirmeli, sanal, çarpıtmak bakma biçimlerinin ağına takılmış olacaktır. Dünyadaki ajansların, yayın organlarının, kısaca medyanın da önemli ölçüde bu ağın bir parça­sı olduğunu düşünüyorum. Bu eksende asıl savaş ne kıtalar arası ba­listik füzelerle ne dev uçak gemileriyle ne modern tanklarla ne de diğer askeri araçlarla yürüyor. Asıl savaş; beyinlerimizin teslim alın­ması, beyinlerimizin her gün yeniden belirli bir görme biçimine uy­gun olarak yeniden kurgulanması esnasında veriliyor.

Tam bu noktada, hemen herkes, soyut bir ‘sistem’ kavramı tutturmuş gidiyor. Elbette bir ‘sistem’ var ve onu her gün iliklerimize kadar hissediyoruz ama sistemin arkasında kimler var, onun kurumlan, iş­leyiş sürecindeki yapıları nasıl?

Nedense bu sorunun cevabı biraz ha­vada kalıyor gibi. Oysa her sistem gibi bu sistemin de arkasında be­lirli güçler var ve bunlar ete-kemiğe büründürülmeye muhtaç görünüyorlar. Bu anlamda sistemin de sistemi var. Önemli olan, görünen ‘sistem’in arkasında hangi görünmeyen ‘sistem’in var olduğu sorusu­dur. Elinizdeki kitap, bu soruya verilmiş kısmi bir cevaptır sadece…(sh:13-22)

* * *

Atilla AKAR Ekim 2002
atillaakar@yahoo.com

ONBİRİNCİ BÖLÜM

KÜRESEL KOMPLONUN NİHAİ HEDEFİ NEDİR? (BİR ÖNGÖRÜ – ANALİZ DENEMESİ)

NİÇİN GLOBAL KOMPLO?

Bunca zamandır insanlığa çektirilen acılar, katlanılan zorluklar, milyonlarca ölü, yıkılan yuvalar, insanı çatlatırcasına süren sabır, harcanamayacak kadar paraya sahip olma açgözlülüğü, kendini her­kesten üstün görme kibri, ölçüsüz bir güç hırsı, bu uğurda gizli ka­paklı süren hayatlar ve saklanan kimlikler niçindir?

Neden bir avuç insan, tüm dünyayı ele geçirmek için yüzyıllardır süren bir planı, kuşaktan kuşağa aktarmaktadır?

Tüm dünyayı ele geçirmeye çalışan bir komplo neye dayanarak tertiplenmektedir? Hepimiz adım adım nereye sürüklenmek isteniyoruz?

Küresel komplocuların ‘gizli gün­demi’ nelerden oluşuyor?

Bu soruların cevabına geçmeden önce bir konuyu hatırlatmakta yarar var: Komplolar her zaman vardılar ve insanlık tarihi kadar es­kidirler. İlkel kabilelerden tutun, ilkçağların basit site devletlerine ve günümüzün daha karmaşık devlet yapılarına kadar komplolar, hep politik iktidarın bir parçası ve yöntemi olmuştur. Aynı şekilde komplolar, ülkeler arası savaşlarda da etkin bir yöntem olarak kul­lanılmıştır. Devletler bu amaçla özel birimler kurarak özel eleman­lar istihdam etmişlerdir. Böylelikle kendi içlerinde veya dışa karşı darbeler, suikastlar tertiplemişler, muhtelif askeri, siyasi, ekonomik ve psikolojik entrikaları, operasyonları gündeme getirmişlerdir. Bu anlamda tarih, özellikle de siyasi tarih aynı zamanda komplolar ta­rihidir. Kimileri yok saymaya çalışsa da adına tarih dediğimiz şey ay­nı zamanda irili ufaklı bir dizi komplonun yan ürünüdür.

Ne var ki günümüz komplolarını ve komplocularını klasik ben­zerlerinden ayıran çok temel bir özellik vardır: Artık komplolar bir ülke ya da devletle sınırlı olmayıp küresel satrancın bir parçasıdır. Kendilerine ABD gibi ülkeleri bir tür ‘merkez üs’ ya da ‘koza ülke’ olarak seçseler bile gerçekte oraya karşı da bir aidiyet hisleri yoktur ve kelimenin tam anlamıyla ABD’yi de kullanmaktadırlar. Son tah­lilde ABD’yi de tasfiye etmeyi planladıklarım söyleyebiliriz. ABD, onlar için şu an sadece bir karargâh, bir uçak gemisi gibidir. Global komplo hızarı harekete geçmiştir ve dişlileri arasına aldığı her ülke­yi yıkıma uğratarak ilerlemektedir.

Düne kadar bölgesel ya da en fazla kıtasal coğrafyalara sıkışan komplo çabası, bugün kendine küresel bir zemin yaratmıştır. Bunu onlara sağlayan, dünyanın geldiği aşamadır. Artık dünyamız ulaşım ve iletişim teknolojileri sayesinde küçülmüştür. Aynı şekilde geçen yüzyılın başından beri ekonomik faaliyetler ve şirketler, çokuluslu bir aşamaya gelmişlerdir. Ayrıca birçok alanda yine aynı güçlerin denetlediği uluslararası örgütler doğmuştur. Bütün bunlar, global komplo için maddi altyapı oluşturmaktadır. Bu yüzden günümüzde komplolar ve komplocular çok daha büyük bir amacı hedeflemek­tedir: Dünya hâkimiyeti! Aynı nedenle dünya komplocuları kendi­lerini hedeflerine hiç bu kadar yakın hissetmemişlerdir. Amaçlarını realize edebilmek için az bir mesafe kaldığını onlar da bilmektedir.

Nitekim söz konusu ‘derin yapı’, bu amaçla dünya çapında ör­gütlenmiş, uluslarüstü bir tavır sergilemektedir. Kendi nihai hedef­lerine uygun ekonomik, sosyal, siyasi, dinsel ve kültürel altyapıları oluşturmaktadır. Bunu yavaş yavaş, gizli ve planlı bir şekilde günde­me getirmektedirler. Bir ‘dünya partisi’ şeklinde örgütlenmişlerdir ve siyasi bir programları vardır.

Peki o halde bu programın karakte­ristik özellikleri nedir?

DEMOKRASİ KARŞITLIĞI

Söz konusu yapı, demokrasinin ömrünü doldurduğuna, artık in­san toplumlarının demokrasiyle yönetilemeyeceğine inanmaktadır. İşin garibi tarihsel bir kategori olan demokrasiyi de yine kendileri geliştirmişler, bir dönem savunmuşlar ve şimdi işlerine gelmediği noktada onu reddetmektedirler. Onlara göre toplumlar demokrasiyle yönetilmenin erdemine kavuşamamıştır. Bir tür neoPlatoncu yö­netim arzulamaktadırlar. Sıradan insan, demokrasinin gerektirdiği katılım özelliklerinden yoksundur. Cahildir ve doğru düzgün karar veremez. Kitleler, dünyanın sorunlarının çözülmesine ayak bağı olmakta ve yaptıkları yanlış tercihlerle insanlığın ilerlemesinin önü­nü tıkamaktadırlar. Demokrasi, ancak sınırlı sayıda eğitimli insan arasında uygulanabilir. Bunun için insanlık, kaderini, yeni bir seç­kinler sınıfının ellerine terk etmelidir. Demokrasi, yozlaşmış ve öm­rünü doldurmuştur. Zaaflı bir rejimdir. Dünyanın gelişmesine ayak bağı olmaktadır. Bu nedenle insanlığın geleceğinde yeri olmamalı­dır. Onun yerine bir grup ‘bilge adam’ın (Bir tür Nietzsche’ari ‘Üst insan’) karar vericiliğinde yeni bir sistem oluşturulmalıdır. Üstelik bu sistem artık ‘global ölçekte’ tasarlanmalıdır. Tabii ki bu yeni re­jime yön verecek olanlar da uzun süredir kendini buna hazırlayan dünya elitleridir. O dünya elitleri ki bir ‘Mesih/Kral’ın öncülüğün­de yeni bir ‘küresel kraliyet’ projesini hayata geçirmek istemektedir.

SEÇKİNCİLİK

Birinci anlayışa bağlı olarak ‘derin dünya komplosu’nun mimar­ları en katı manada elitisttir. Onlara göre yönetim ancak elitlerin elinde olursa başarılı bir sonuç alınabilir. Eski aristokrasinin yıkımı üzerine kurulmuş yenidünyaya bu kez kendilerinden oluşacak ‘yeni bir aristokrasi’ önermektedirler. Bu aristokrasinin üyeleri; dev sana­yi ve mali şirketlerinin üst düzey yöneticilerinden, askeri ve istih­barat örgütünün ileri gelenlerinden oluşacaktır. Tabii en tepede, kontrol noktasında bir avuç ‘seçilmiş’ ailenin fertlerinin bulunması kaydıyla! Bu ailelerin bir kısmı zaten ortaklıklar, karşılıklı kız alıp-vermeler ve ırki-dini bağlarla birbirine bağlıdır. Bunlar eliyle yeni bir tür ‘kandaşlık aristokrasisi’ yaratılmıştır. Aynı zamanda bütün ‘derin dünya’ yapılarının başlatıcısı organizatörü olma konumun­dadırlar. Onlar kendilerini ‘saklı seçilmişler’ olarak görmekte ve dünyanın kaderini ellerinde tuttuklarına inanmaktadırlar. Bunun tanrısal bir lütufla kendilerine verilmiş ‘ilahi bir görev’ olduğu veh­mine kapılmaktadırlar.

Ancak sözü geçen elitizm, tıpkı diğer konularda olduğu gibi ‘glo­bal’ bir elitizm türüdür. Bu elitler belli ülkelerin pasaportunu taşısalar da aslında ‘uluslarüstü’ bir yapıdadırlar. Onlar, dünün derebeyle­ri gibi sınırlı bir alanda hâkimiyetle yetinmemektedirler. Kendileri­ne tüm dünyayı hedef olarak seçmişlerdir. Diğer dünya elitleriyle iş­birliği ve ortak organizasyonlar içindedirler. Uzun vadeli hedefleri arasında tüm dünyanın elitler eliyle tek merkezden yönetildiği yeni bir global siyasi düzen vardır. Bu elitler son derece gizli global örgüt­lerin üyeleri olup, birbirleriyle özel bir iletişim ağına da sahiptirler. Özellikle son yüzyıl içinde gösterdikleri çabalarla dünya çapında önemli mevziler elde etmişlerdir.

ÇAĞLARIN YENİ SEZAR’I!

Hiç şüphesiz, tasarlanan böyle bir ‘Yeni Dünya Düzeni’nin bir de ‘lider’e ihtiyacı olacaktır. O ‘lider’ veya onun soy zincirinden birile­ri, şu anda güvenlik içinde bir yerlerde bekletilmektedir. ‘Vakti gel­diğinde’ piyasaya ‘dünyanın kurtarıcısı’ olarak sürülecektir. Bu lider, bir tür ‘çağların yeni Sezar’ı veya ‘Mesih Deccal’ı olarak gündeme getirilecektir. Muhtemelen yaratılan bir dünya kaosu sonrası insan­lığa ‘kurtarıcı’ olarak sunulacaktır. TASARIMIN MANEVİ ALTYAPISI ESKİ MİTOLOJİLERE, ESKİ DİNİ METİNLERE VE BAZI EZOTERİK ŞİFRELEME SİSTEMLE­RİNE DAYANDIRILMAKTADIR.

‘Yeni Mesih Projesi’, alabildiğine seküler ama bir o kadar da din­sel olacaktır. Dünyevi ve ruhani otoriteyi şahsında birleştiren yeni ‘global kral’ olarak işlev görecektir. Bu sistemde diğer bütün halklar birer ‘köle’ ve ‘parya’ düzeyine inecek, yenidünya çarkının dişlileri olarak sınırlanacaklardır.

POST-MODERN FAŞİZM!

Söz konusu ‘GLOBAL FÜHRER’in insanlığa önereceği sistem bir tür ‘post-modern faşizm’ olacaktır. Dünkü faşizm türleri sadece belli bir ırkı ya da milleti üstün, diğerlerini aşağı görürken onların yeni post-modern faşizmlerinde kendi kastlarına mensup olmayan tüm insanlar milliyetlerine bakılmaksızın otomatik olarak ‘aşağı ırk’ statüsüne gi­receklerdir.

Tüm dünyanın tek elden, merkezi olarak yönetilmesinin planlan­dığı bu sistemde belki göstermelik bir parlamento da bulunabilir. Eski Roma Parlamentosu gibi buraya sadece asiller/seçkinler üye olabilir ve bir ‘Sezar’ın mahiyetinde faaliyet icra edebilir. Böylesi bir durumda dünyanın ‘başkenti’ de değişecektir. Artık ne ruhani merkez Roma ka­lacak ne de dünyevi merkezler New York. Londra, Paris, (İstanbul) ve Tokyo. Projenin asli hedefine uygun olarak ruhani ve dünyevi Otoriteyi bünyesinde birleştirmiş olarak dünyanın başkenti, Kudüs‘e taşınacaktır. (İstanbul’danda bahsedenler var) (Tabii bunun için yeni bir dinler savaşı ve yeni soykırımlar yapılması gerekecektir.) Öyle görünüyor ki kutsal metinlerde Armagedon’ diye geçen savaş yaşanmadan ‘kötülüğün örgütleyicileri’ amaçlarını başaramayacaklardır.[1] Buna ciddi olarak inanan ve kehanetleri hızlandır­mak için elinden geleni yapmaya hazır bir zümre mevcuttur.

GLOBAL TOPLUM MÜHENDİSLERİ

‘Yeni Dünya Düzeni’, onu yaratacak toplum mühendislerine ihti­yaç duyacaktır. Bunlar dünyadaki tüm üretimi, nüfus artışını, sağlık politikalarını, çevre kaynaklarını tek elden global bir planlamayla halletmeyi tasarlamaktadırlar. Bu ise şu anlama gelmektedir:

Kimin üretimden ne kadar pay alacağına, kimin sağlık hizmetinden ya­rarlanacağına, bir başka deyişle kimin ölüp kimin kalacağına,[2] ki­min doğal kaynaklardan ne kadar yararlanıp yararlanmayacağına, kimin çevresinin ne kadar kirlenip kirlenmeyeceğine,[3] kimin cahil kalıp kalmayacağına vb ‘dünyanın iyiliğini isteyen’ globalist elitler karar verecektir.

Onlar insanlığı çoktan sınıfamışlardır bile.Darwin’in ‘doğal ayıklanma’sını insan topluluklarına uygulayıp tembel, kafası çalış­mayan, üretmeyen, ‘uygarlaşmamış’ ulusları, uzun vadede yeryüzün­den silmeyi planlamaktadırlar. Ne var ki bunu klasik faşizmde oldu­ğu gibi insanları bir seferde gaz odalarına, toplama kamplarına tıka­rak ya da kitle imhası ve katliam yoluyla değil, sürece yayarak ‘da­ha uygun ve insancıl’ yöntemlerle yapacaklardır! Onlar ‘dünyanın ihtiyaçları’nı (Siz kendi ihtiyaçlarını anlayın!) şimdiden milyonlar­ca dolarlık araştırma bütçeleri ve vakıfları aracılığıyla saptamışlar­dır bile. Hatta bazı ırkları muhtelif tıbbi yöntemler ya da nüfus planlamasıyla tedricen yok etmeyi veya iyice azınlığa düşürmeyi bi­le planlayabilirler. Küresel ölçekte bazı kısırlaştırma projeleri uygu­layabilirler. Global bir jenosit (soykırım) yaşanabilir. Zaten hali ha­zırdaki dünya kaynaklarının mevcut dünya nüfusuna yetmeyeceği­ni düşünmektedirler. Onların idealindeki dünyanın nüfusu 1.5-2 milyar sınırında dondurulmalıdır.

Ama ‘global düzenleyiciler’in asıl rolleri, siyasette hissedilecek­tir. Oluşturdukları ve oluşturacakları yeni global kurumlar vasıtasıy­la önce ulus devlet yapılarını kıracaklar, sonra sözümona ‘gönüllü katılım’ masalıyla ulusal iradeleri daha üst ‘uluslarüstü iradelere devrettirip kontrolü adım adım ele geçireceklerdir.[4] Aynı zamanda yarattıkları işbirlikçi yerel kadrolarla oluşturacakları yeni siyasi ze­minlerde iradesi kalmamış ‘ulusal’ yönetimlerin başına kendi ‘me­murlarını atayacaklar ve olası tepkileri de ‘İnsanlığın arkaik çağla­rından kalan geri, ilkel, milliyetçi, şoven tepkiler’ olarak bastıracak­lardır. Bu yapıya direniş gösteren her kişi, grup ya da muhalefeti, muhtelif komplolarla suikastlarla yok edecekler veya akıl almaz yöntemlerle sindireceklerdir.[5]

Aynı zamanda süreç içinde hukuku uluslararası hale getirip, uluslarüstü mahkemeler kurarak kendi işlerine gelmeyen yönetim, kişi ve muhalifleri çeşitli gerekçelerle yargılayacaklar ve cezalara çarptıracaklardır. Daha şimdiden bunun tartışmaları yapılmakta­dır.[6] Muhalifler, sisteme uygunluk göstermeyenler, ‘anarşistler’, ra­dikaller, teknolojinin getirdiği modern imkânlardan yararlanıp izle­meye alınacak, deri altlarına yerleştirilecek ‘chip’lerle sürekli takip edilecek, geliştirilmiş kamera sistemleriyle gözetim altında olacak­lar ve dünya, bir ‘global hapishane’ye dönecektir. Gidişatın bu yön­de olduğunu fütürologlar da söylemektedir. Böylelikle dünya, George Onvell’ın “1984” tahayyülünden çok daha vahim bir dünya hali­ne gelecektir.

TERSİNDEN KOMÜNİST ÜTOPYA!

Aslında ‘yeni dünya düzeni’ komplocularını komünist ütopyacılara benzetebiliriz. ‘Yeni dünya düzenciler’in birçok amacı, Karl Marks’ın komünist fikirleriyle uyuşuyor gibidir. Örneğin, YDD’ciler de sınırların kalktığı bir dünya istemektedirler, komünistler de. YDD’ciler de komünistler de ulusal devletlere karşıdır. YDD’ciler de insanların ulusal kimliklerini terk ettiği bir dünya tasarlamaktadır­lar komünistler de. Bu anlamda her ikisi de ‘enternasyonalist’tir. Her iki akım da ‘insanlığın evrensel kardeşliğinden bahsetmekte­dir. YDD’ciler de komünistler de var olan dinsel inanışları dışla­maktadırlar. Bu akımların gelecek tasarımında mevcut dinlere yer yoktur.

Ne var ki bu benzerlikler zahiri ve aldatıcıdır. Komünist ütopya­nın nihai amacı içinde sınırların kalktığı bir dünya istediği doğru­dur ancak buna paralel olarak bu dünya ‘devletsiz ve sınıfsız’ olacak­tır. Komünistlerin gelecek tasarımı herkesin dünya nimetlerinden ‘ihtiyacına göre’ yararlandığı bir tasarımdır. Komünistler ulusal dev­letlere son kertede karşıdırlar. Onlar devleti tarihsel sürecin bir aşa­ması olarak görürler. Sonuçta hepsi ‘burjuvazinin devleti’ ve belli bir sınıfın proletarya üzerindeki yönetsel aygıtıdırlar. Aynı şekilde milliyetçilikten hoşlanmazlar; bunu insanlığı ve sınıf dayanışmasını zaafa uğratan bir unsur olarak görürler. Onlara göre milliyetçilik burjuvazinin ideolojisidir. Ayrıca dinden hoşlanmazlar, çünkü ‘hal­kın afyonu’dur ve insanları dünya gerçeklerinden uzaklaştıran bir uyuşturucu işlevi görür. Kabaca komünizmin bu konulardaki ilkesel yaklaşımları budur.[7]

Oysa YDD’ciler sınırların ortadan kalkmasından; daha devasa, daha global bir devlet yapısını anlamaktadırlar, insanlığın bugüne kadar görmediği ‘uluslarüstü’ bit devlet olacaktır bu. Tüm devlet yetkilerinin dünya çapında merkezi bir organizasyona (hükümete) bağlanacağı bir yapıdır söz konusu olan. Dolayısıyla komünistle­rin tersine, bekledikleri, ‘devletsiz bir dünya’ değil, tam tersine olağanüstü, global ölçekte, ‘tek dünya devleti’dir; bu devlete yön veren güçler de dünyada 500 kadar büyük şirketin başkanı, bir avuç ‘saklı seçilmiş’ ve derin yapıların diğer sadık adamları olacaktır. Hepsini toplasanız dünya çapında 10.000 kişiyi geçmezler. Karşıla­rında ise milyarlar vardır. İnanılmaz ölçekte, global, konsantre bir elitler hükümetidir bu.

Oysa Marksistler devlet istemedikleri gibi, eğer böylesi bir orga­nizasyon olacaksa bile bunun çalışan sınıfların lehine olmasını ön­görür. Hemen beraberinde komünistlerin ulusal devletlere karşı çıkma gerekçeleri ile YDD’cilerin karşı çıkma gerekçeleri aynı de­ğildir. Komünistler devlete, ‘sınıf diktatörlüğü’nün bir aracı olarak gördükleri için karşı çıkarlar. Oysa YDD’cilerin karşı oluşu, ulusal devletlerin projelerine engel olduğu içindir. Dolayısıyla onlarınki ulusal devletleri tasfiye etme ve kendi projelerine bağlama hareke­tidir. Marksistlerin böyle bir hedefi en azından teorik planda yok­tur. YDD’cilerin ‘ulus’, ‘ulusçuluk’ gibi kavramlara karşı çıkması, ulusların asimile olmasını isteme gerekçeleri de komünistlerden farklıdır. Karşılarında hiçbir ulusal direnç odağı’ istememektedirler. Ulusal kimlikleri yok ederek yerine kendi kozmopolit kimliklerini yerleştireceklerdir. Oysa komünistler, milliyetçiliği, halkları birbiri­ne düşüren ve proletaryanın sınıf bilincini zayıflatan bir faktör ola­rak görürler. Komünistler dine temelden karşıyken YDD’ciler var olan dinlere karşıdırlar. YDD’ciler, biraz eski mitolojilerden biraz da Eski ve Yeni Ahit’in yeniden yorumlanmasına dayalı ‘evrensel bir insanlık dini’ önermektedirler. Dine karşı oluşları dine yönelik cid­di bir eleştiriden çok, tıpkı ulusal kimlik olayında olduğu gibi mev­cut dinlerin yerine yeni bir ‘din’ ikame etme projesindendir.[8]

Sonuç olarak YDD projesi tersinden bir komünist ütopyadır. YDD’cilerin hedefi; komünistlerin aksine sınıfsal ve ulusal eşitsizlikIerin kalkması değil bu eşitsizliklerin daha da pekişmesi ve meşru­iyet kazanması yönündedir. Dünya çapında hiper-komplocu bir sı­nıfın, dünyasal iktidar peşindeki global devletinin projesidir. Söz konusu yapı dünya tarihinde şu ana kadar görülmedik bir yapı oldu­ğu için kimilerine ‘hayal ürünü’ bir komplo teorisi gibi gelebilir. Ama dünyadaki gelişmeleri basitçe takip edenler, bu yönde ciddi ar­zu gösteren bir kesimin bulunduğunu göreceklerdir. Komünist ütop­yanın tersine ‘sınıfsız bir dünya’ değil, tam tersine konsantre global bir sınıfın tüm dünya üzerindeki hâkimiyeti hedeflenmiştir. ‘Tek dünya devleti’ ise bunun baskı aracından başka bir şey değildir.

TEMEL HEDEF: TEKLEŞTİRME VE ASİMİLASYON

Mevcut komplocu yapının temel hedefi, “tek devlet, tek bayrak, tek millet”tir. Buna alt başlıklar olarak ‘Tek dil, tek kültür, tek ordu, tek pa­ra, tek hukuk, tek tarih, tek din’i de ekleyebiliriz. Sürecin adım adım bu yönde zorlandığı açıktır.

Tek devlet ten kasıt tüm dünya çapında merkezi bir hükümettir. Yasa­ma, yürütme ve yargı yetkilerinin dünya çapında tek elde toplandığı bu global yapıyla dünya, merkezi olarak yönetilecektir. Bu merkezi yapının verdiği tüm kararlar dünya çapında bağlayıcı olacaktır. Global seçkinler böylelikle hiçbir ulusal direniş odağıyla karşılaşmadan dünya çapında at oynatabileceklerdir.

Ulusal devletler ve ulusal iradeler ortadan kalkacağı için ulusal bay­raklar da olmayacaktır. Onların gerine muhtemelen üzerinde kökeni ezoterik-okült örgütlere dayanan simgeler olan bir bayrak dünyanın resmi bayrağı olarak kabul edilecektir. Bu bayrak ‘gizli kardeşliğin’ simgelerini barındıracaktır. Zaten Birleşmiş Milletler’i de gelecekte hükümetlerin ye­rini alacak bir dünya parlamentosu şeklinde tasarlamışlardı ama şimdi o da nihai amaca göre reorganize edilecektir.

Böylesi bir dünyada uluslar da yavaş yavaş ortadan kalkacaktır. Ulus ve ulusçuluk gibi kavramlar da küçümsenen, insanlığın geçmiş çağlarına ait birer anı düzeyine indirgenecektir. Ulusların asimilasyonuna hız verilecek, hele de kendi kültür ve yönetimleri olmasına asla izin verilmeyecektir. Tüm dünya ‘evrensel kardeşlik’ adı alanda yekpare hale getirilecektir.

Bütün bu sürecin kaçınılmaz alt başlıkları ise şunlar olacaktır:

TEK DİL:

Dil, sadece konuşma ve anlaşma aracımız değildir. Aynı zaman­da kendi orijinal kimliğimizin bir parçası, kendimizi ifade ermenin ve düşünme biçimimizin bir dışavurumudur. Eğer siz uluslara başka bir dili empoze ederseniz aynı zamanda onun zihniyetini de değiştirmeye başlarsınız. Böylelikle o ulusun mensupları istese de istemese de sizin gibi düşünmeye başlar. Ulusal kimlik ve dirençlerin parçalanması için öncelikle konuştuğu dili yok etmelisiniz. Bu yüzden YDD’cilerin uzak hedefleri arasında bu konu da vardır.

TEK KÜLTÜR:

Bugün dünyada pek çok ulus, bir kültürel kaos içine girmiş­tir. Daha ziyade ABD’nin belirlediği kültür ve yaşama tarzı her topluma şu veya bu ölçüde sinmiştir. Yeme-içme kültürümüzden gün­delik alışkanlıklarımıza, aile hayatımıza vb varıncaya kadar her şey adeta kopyalanma suretiyle var oluş tarzımıza hükmetmektedir. Böy­lelikle ister istemez her ulus ‘başkaları’ gibi yaşamaya özendirilmekte ya da zorlanmaktadır. Dahası bu kalıplara uymayan her kültür YDD’ciler tarafından ‘geri’ ve ‘ilkel olarak tanımlanmaktadır. İleri­de planladıkları global dünya iktidarlarını gerçekleştirirlerse dünya ça­pında yaygın, stabilize edilmiş ‘tek kültürle yaşayacağız demektir. Bu kültürün temel öğeleri şimdiden belli olmuştur: Çıkarcılık, başkasının hakkını gözetmeme, maddi değerlerin yüceltilmesi, yoz bir bireyciliğin pompalanması… Aslında bunun adı, ‘kültürsüzleştirilme’dir. Öyle görünüyor ki yeni bir tür modem cehalet kapımızı çalmaktadır. Uluslararası medya ise bu sürecin en önemli ayağını oluşturmaktadır.

TEK ORDU:

Böylesi global bir devlet için global bir ordu gerekecektir. An­cak ortada savaşılacak rakip devletler kalmayacağı için bu kez sözkonusu ordu, (Eğer uzaylı düşmanlarla karşılaşılmazsa!) halen kala­bilmiş yerel kıpırdanışlara, mevcut yapıya karşı öfke duyan her ulus­tan isyancı ve muhalif harekete karşı kullanılacaktır. Veya son kalan ve durumun farkına varan devletlerin ordularına yönelik bir işlev gö­recektir. Bunun altyapısı NATO örgütlenmesi olarak zaten 50′li yıl­larda atılmıştır. O dönem komünizme (‘kızıl kuvvetler’e) karşı örgüt­lenen NATO, Sovyet Bloku’nun dağılmasından sonra şimdi de İs­lam’a (‘yeşil kuvvetler’e) ve ulusal direnç gösteren devletlere karşı sa­vaş ordusuna dönüşecektir. Bu ordunun tek işlevi, tam bir baskı ay­gıtı olmasıdır. Belki polis-ordu karışımı bir güce doğru evrimleşecek ve olağanüstü teknik imkânlarla donatılmış bu ordu, muhalif unsurları yok etmenin kolluk kuvvetlerine dönülecektir. Dünyayı yönetmek için global bir ordu-polis gücü gerekecektir, ve tüm dünya halkları bu yeni konsept doğrultusunda ‘potansiyel düşman kabul edileceklerdir.

TEK PARA:

I900′lü yıllardan itibaren mevcut yapı, dünyayı küresel bir ekonomiye geçirmek için olağanüstü gayret göstermektedir. Adına ‘emperyalizm’ denen şey, aslında tümüyle mevcut derin organizasyo­nun bilinçli bir çabasından başka bir şey değildir. Ancak geçen süre içinde görmüşlerdir ki bu süreci tamamlayabilmeleri için sadece eko­nomik entegrasyon ve çabalar yetmemektedir. Bu anlamda gelenek­sel, ekonomik bazlı emperyalizm teorileri yeni durumu kavramaya ve açıklamaya yetmemektedir.

Asıl sorun siyasidir ve en büyük handikapları; ulusal pazarlar, koru­macı gümrük duvarları, yasalar, sermayenin serbest dolaşımının önünde engel yaratabilecek her türlü uygulama, alışkanlık ve tabii ki ulusal para sistemi ve ulusal merkez bankalarıdır. Gene kendi dene­timlerinde oluşturdukları IMF ve Dünya Bankası gibi kuruluşlar da ulusal ekonomileri çökertmede bir yere kadar yetmektedir. Bu yüzden asıl hedef, ülkeleri önce belli birlikler sonra da federasyonlar çatısı al­tında toplayıp, ekonomik idareyi de dünya çapında tek elden yönet­mektir. Söz konusu olanı gerçekleştirebilmek için de dünyadaki bütün para arzı ve denetimini tek elden yönetmeye ihtiyaç vardır. Ancak bu sayede kesin olarak dünya ekonomisini tam olarak denetimleri altına alabileceklerini bilmektedirler. Bu nedenle uzak olmayan bir gelecekte dünyayı tek para ve tek merkez bankasına geçmeye zorlayacaklardır. (Avrupa Topluluğu çoktan Euro’ya geçü bile.) Böylelikle hem ulusal ekonomileri yok etme operasyonunun son halkası da tamamlanacak hem de bugüne kadar egemenlik simgesi olan ulusal paralar tarihe ka­rışacaktır. Böylelikle dünya çapında nereye ne kadar para arz edecek­lerini, nerede ekonomik kriz yaratabileceklerini tam olarak kontrol al­tına alabileceklerdir. Bütün bunlar ise bir avuç bankerin denetiminde olacaktır. (Bugün bile Amerikan federal rezerv sistemi birkaç banke­rin elindedir. ABD hükümetinin fiilen para basma yetkisi yoktur. Söz konusu yetki, birkaç bankerlik kuruluşuna devredilmiştir. Aynı şekil­de dünyadaki para akışına bugün de birkaç ‘uluslararası banker yön vermektedir.) Tek para birimi aynı zamanda kendi hâkimiyetlerinin bir simgesi de olacaktır. İhtimal ki bu paranın da üzerinde ‘ulu göz ve ‘piramit’ gibi asıl ideolojilerini simgeleyen birtakım ezoterik sembol­ler olacaktır.

TEK HUKUK:

Böylesi bir yapı, dünya çapında geçerli tek hukuk yaratma­dan hedefine ulaşamaz- Onun için yasama ve yürütme yetkisini al­ma hedefinin yanı sıra ‘evrensel hukuk normları’ adı altında yargı yetkisini de eline almaya çalışacaktır. İkinci Dünya Savaşı’nın çok özel koşullarından doğan ‘Nümberg Mahkemeleri’nden bu yana gi­derek gelişen süreç, bütün ulusları bağlayacak uluslarüstü bir ‘dünya mahkemesi ne kalmıştır. Ayrıca yine kurallarını kendilerinin belirle­yeceği ve dünya üzerinde yaşayan herkesi bağlayıcı yasalar gündeme gelecektir. Böylelikle kendileriyle çelişen liderleri ve ‘istenmeyen’, ‘te­rörist’, ‘savaş suçlusu gibi kişileri, (Örnekse: Mahkemenin hiçbir hukuki altyapısı olmadığı halde Miloşeviç, yargılanmakta ya da Saddam Hüseyin, Üsame bin Ladin gibi isimler gıyaben ‘yargısız infaza kurban gitmektedirler.) mahkeme huzurunda yargılayıp cezalandıra­bileceklerdir.

Böylesi ‘global bir idarenin hedefi, tüm dünyada dizginleri ek almak olduğuna göre yargı yetkisini sürecin dışında tutamazlar. O yüzden bunu, önce ‘insan hakları’nın evrenselliği üzerine oturtulmuş bir söyleme yedirip ardından yine ‘global tehdit’ değerlendirmeleri çerçeve­sinde bu ‘hakları’ budayarak sonunda zamana yayılmış olarak evren­sel diktatörlüğün tüm üstyapısını tamamlayacaklardır.

TEK TARİH:

Tüm devletler zaten kendi resmi tarihlerini yazıyorlar. Mev­cut tarih üzerinde işlerine geldiği gibi oynama yapabiliyorlar; kahra­manlar korkak, korkaklar kahraman, hainler vatansever, vatansever­ler hain olabiliyor! Ancak global yönetim, tüm dünyanın tarihini ye­niden yazacaktır. Çünkü böylesi bir yönetimin insan hafızasını da ye­niden düzenlemesi gerekiyor. Tarihte kendilerinin aleyhine olabilecek tüm verileri ayıklanacaklardır. Bu, yeni bir uydurma tarih yazımı ola­caktır. Üstelik artık bağımsız araştırma ve araştırmacı imkanları da kalmayacağı için (Birçok bilgi ancak arşivlerde ve özel izinle ‘güveni­lir’ kişilerce girilebilir bilgiler statüsünde olacaktır.) marjinal düzeyde bile kalsa alternatif tarih yazımı imkânı kalmayacaktır. Dünyanın ta­rihi; sıfırdan efsanelere, mitolojilere (Atlantis gibi) göre tümüyle ye­niden kurgulanacaktır. Bu tarihte seçkinler ön plana alınırken ‘Spartaküs’lere, isyanlara, ulusunu savunmuş önderlere, vb yer olmaya­caktır. Olsa bile onlar, sadece ayrıntıya girmeden, kötülenmek için anılacaktır. Gerçekte olanları hatırlayan son kuşak dakaybolduğu an artık yazılanlara itiraz edebilecek kimse kalmayacaktır.

Sonuçta ortaya tümüyle sanal, uydurma bir tarih yazımı çıkacaktır. Böylelikle insanlık, tarihe dönüp baktığında bütün olan bitenlere kar­şı koyabileceği hiçbir dayanak, hiçbir esin kaynağı ve moral neden bu­lamayacaktır. Onların istediği de budur.

TEK DİN:

Yeni global düzen, yeni bir inanç sistemi gerektirmektedir. Bu­nun için var olan dinlerin yerine yeni bir din ikame edilmeye çalışıla­caktır. [9]Bu dinin ana bileşenleri; teolojik olarak Eski ve Yeni Ahit’in bir ‘sentezi’ne dayandırılmakla birlikte, pagan esintiler de taşıyacak­tır. Bu din, tıpkı ortaçağdaki reform çabası ve ardından doğan Pro­testanlığın kapitalizme ideolojik zemin yaratması gibi ‘Yeni Dünya Düzenine inanç planında destek sağlayacak şekilde formatlanacaktır. Şurası muhakkak ki eğer geniş kitlelerin inanç biçimleri, yasama alış­kanlıkları ve ‘zihniyet’leri bir sistemle uyuşmuyorsa o sistemin ku­rumlaşması mümkün değildir. (Örneğin inancınız faizi onaylamıyor­sa kapitalizmi geliştiremezsiniz.) Bu nedenle yeni inanış; adı ne olursa olsun ‘ Alan Çağ İnanışı’, ‘Kova Çağı Bilgeliği’, ‘Evrensel Kardeş­lik Dini’, ‘Moonculuk’ vb gibi sonuçta bu projeyi gerçekleştirmek is­teyen güçlerin dünya projeleriyle uyumlu olacaktır.

DERİN DÜNYACILAR;

bütün bu bileşenler yani ‘Yeni Dünya Düzeninin sacayakları oluşmadan nihai amaçlarına varamazlar. Bunu kendileri de biliyorlar ve ellerindeki tüm imkânı seferber edip, sürece bu yönde yükleniyorlar. Dünya artık kritik bir dönemeçte görünüyor. Ya bu gü­cün sinsi planlarına teslim olup yeryüzünün özgür halkları ve birey­leri olarak gönül ve akıl rızamızla insanlık ailesinin bir unsuru olma­ya devam edeceğiz ya da kendi irademiz dışında, ruhi ve fiziki olarak teslim alınmış, eski dünyanın köleleri gibi bir durumuna düşeceğiz.

ÖZEL BİR YORUM

Burada tamamen şahsi bir kanaatimi hatta yaşadığım bir çelişki­yi belirtmek durumundayım, itiraf etmeliyim ki YDDcilerin ‘ev­rensel kardeşlik’ gibi birçok söylemi, benim gibi sol gelenekten ge­len aydınlara çekici gelmektedir. (Zaten pek çok sol kökenli aydı­nın bugün kraldan fazla kralcı bir biçimde bu globalist söyleme ka­pılması bu yüzdendir. Adı geçen kesim söz konusu yapının evrenselci söyleminin cazibesine kapılarak onların değirmenine ideolojik planda su taşıyıp duruyor.)

Peki, nedir bu ‘cazip’ gelen şeyler?

Öncelikle şunu belirteyim: Aydınlar ve özellikle de sol aydınlar, edindikleri kültür gereği, hümanist ve enternasyonalistirler. Dolayısıyla ‘evrensel’ söylemler kulağa hoş gelmektedir. Konu evrenselcilik olunca vazgeçemeyecekleri şey yoktur! Bunu son derece iyi ni­yetle, ‘hümanist’ duygularla yapsalar da bugünkü konjonktürde ne­lerle çakıştıklarının farkında bile değillerdir. Madalyonun diğer yü­zü ‘milliyetçilik’ten hoşlanılmamasıdır. Kabul etmek gerekir ki bu konuda hassasiyet çoğu kez haklı ve yerindedir. Çünkü dünya tari­hinde fanatik ‘milliyetçi’ yaklaşımların kör düşmanlıklara, savaşla­ra, manasız kinlere, önyargılara meydan verdiği aşikârdır. Ancak bugün “Aman milliyetçi olmayalım” fobisiyle bütün ‘anti-emperyalist’ duyarlılıklar neredeyse tümüyle terk edilmiştir. Her tür eleme mekanizması adeta iptal olmuştur. Burada istenen, YDD karşısında­ki bütün ulusal reflekslerin köre itilmesidir.

Tam bu nokrada kişisel olarak hiçbir ulusa, ırka karşı önyargımın ve düşmanlığımın olmadığını belirtmek durumundayım. Her birini insanlık ailesinin eşit ve renklendirici unsurları olarak görüyorum.[10]Gündelik bakışımı şovenist yaklaşımlar belirlemiyor. O manada kendimi ‘evrenselci’ görüşlere yakın bulabilirim. Ancak bunu safiyane bir şekilde, kendi ait olduğum ulusun, ülkemin çıkarlarına aykırı olarak da yorumlayamam. Anti-emperyalist duyarlılıklarımı terk edemem. Oysa bizden tam bir gözbağcılıkla istenen budur.

Aynı şekilde ‘demokrasi’ konusunda idealist beklentileri olan bi­ri de değilim. Demokrasinin de bir ‘güç oyunu’ olduğunun, demok­rasinin ve özgürlüğün güçle sınırlı olduğunun bilincindeyim. Kısa­ca demokrasiye bir kutsiyet atfetmiyorum. Dahası, demokrasinin ‘zaaflı’ bir rejim olduğunu söyleyebilirim. Demokrasinin de tıpkı kendinden önceki rejimler gibi tarihin belirli bir aşamasının ürünü olduğunun farkındayım. Yerleşip, kurumlaşabildiği gibi, bir gün or­tadan kalkabileceğini de söyleyebilirim. Aksini düşünmek demok­rasiyi mutlakiyetçi ve tanrısal bir rejim olarak görmek olur ki bu da kavramın kendisiyle çelişir. Ancak demokratik hak ve özgürlükle­rin de korunması, geliştirilmesi ve tarihsel olarak savunulması gere­ken bir şey olduğunu düşünüyorum. Bu noktadan atılacak her geri adımın bugün ‘derin dünyacılar’ın programıyla çakışacağını görebi­liyorum. Yoksa ‘demokrasi oyunu’na kimlerin, hangi amaçlarla yön verdiğini, demokrasinin de kendi içinde aşındığını ve başlangıç ide­allerinin hiçbirini gerçekleştiremediğini ben de görüyorum.

Hemen buna paralel bir diğer yaklaşım ise soyut bir ‘halk’ feti­şizmine sahip olmayışımdır. “Halk ne yaparsa, doğru yapar; halk ne­yi seçerse doğru seçer” gibi ancak saflara özgü olabilecek bir görü­şüm de yok. Bu tip bir yaklaşım, ancak halkın sırtını sıvazlayıp, pohpohlayıp ondan oy koparmak isteyen politika bezirganlarına öz­gü bir yaklaşım olabilir. İsteyen buna tav olabilir! Kaldı ki bugünkü demokrasilerde bile ‘halk iradesi’ denen şey aslında tam bir safsata­dan, bir oyundan ibarettir. Tam ve özgür seçimlerin garanti olduğu ülkelerde bile (!) seçme-seçilme mekanizmalarının ardında hangi güçlerin var olduğunu artık çocuklar bile biliyor. Gerçek kararlar, perde gerisinde bir avuç oligarşik mali-sermaye ve onların emrinde­ki bürokrasi tarafından yönlendiriliyor. YDD’ciler, şimdi aynı şeyi, ülkeler bazından dünya bazına taşımak istiyorlar.

Ayrıca seçkinlere de karşı değilim. Hatta seçkinlere, seçkinci eğilimlere bir sempatim olduğunu bile söyleyebilirim. Dünyayı an­cak lider karakterli, sürüden kopmuş, kendi ruhunu ve kanını orta­ya koyabilen, uzak görüşlü insanların bir yerlere getirebileceğini bi­liyorum. Sıradan insanın; aptal önyargılar içinde boğulan, her tür telkine açık, düşünme ve yargılama yetilerinin sınırlı bir varlık ol­duğu da ayrı bir gerçektir. Kendimi sıradandan ayrı hissediyorum. Hatta daha da ileri gidersem aristokrasinin, tarihin yarattığı en onurlu, en kültürlü sınıf olduğunu bile söyleyebilirim. Dünyayı ancak ‘sıradan’dan ayrılanların bir yerlere taşıyabileceğini biliyorum. Fa­kat bütün bunların; bir ‘üstünlük’, ‘ayrıcalık’ hele de ‘öteki’leri yok etme gerekçesi olduğunu söyleyemem. Oysa derin dünyacılar bütün bunları, bırakın bir bireysel ruh hali olmayı, bir komplonun gerek­çesi haline getiriyorlar. ‘Seçkin’ olmanın kendilerine her şeyi yap­ma hakkını otomatik olarak verdiğine inanıyorlar.

Pek ‘dindar’ biri de sayılmam. “Allah’ın sevgili kulları” katego­risine girdiğimi ise hiç söyleyemem. Diğer hareketlerimin faturasını da ancak ‘hesap günü’ verebileceğimi düşünüyorum. Ve bu, sadece beni ilgilendiriyor. Ancak tarih boyunca dinlerin sebep olduğu sa­vaşların, yıkımların insanlığa nelere mal olduğunu biliyorum. Din­lerin ortalama vecibelerini yerine getirmenin insanı ‘kâmil’ yapma­ya yetmediğini de görüyorum; aksi olsaydı bu kadar ibadet yeri do­lu bir ortamda herkesin ‘melek’ gibi dolaşması gerekirdi! Oysa ne­redeyse tam tersi gerçekleşiyor. Bu anlamda şu veya bu din adına özel kaygılar taşımıyorum. Ama din kurumuna, kimin, hangi amaç­larla yon vereceği hepimizi doğrudan ilgilendiriyor. Dinin gelecek­te alacağı şekil bu anlamda bizim var oluşumuza ilişkin bir sorun olarak karşımızda duruyor. Tam bu noktada ‘derin dünya’nın dinsel hazırlıklarından kuşku duymamız için pek çok neden olduğunu gö­rüyorum.

Dahası mistik, ezoterik, hermetik geleneğin tümüyle yadsınamayacağına inanıyorum. Bu geleneğin insanın evriminde son derece önemli ruhsal katkıları olmuştur. Aynı geleneğin bir uzantısı olan simya gibi alanların bilimin gelişmesine katkısı görmezden geline­mez. Aynı uğraşıya gönül veren kadrolar, çağlar boyunca insanlığın felsefi ve kültürel gelişimine imza atmışlardır. Ancak bu Öylesine bir durumdur ki hermetik-ezoterik oluşumları olumlu da kullanabilirdi­niz olumsuz da. İnsanlığın yararına da kullanabilirdiniz aleyhine de. Bence YDD’ciler, bu damarı bir dünya komplosunun basamağı ha­line getirerek insanlığın binlerce yıllık geleneğini insanlık aleyhine kullanıyorlar. Onlar gizemli kültlerinin zırhı altında, küresel hırsla­rının savaşını veriyorlar…

İşte bütün bunlardan dolayı hem ‘derin dünyacılar’ı daha iyi an­ladığımı sanıyorum hem de onların planladıkları şeye karşı uyanık olunması gerektiğine inanıyorum. Çünkü insanlığın yarattığı bütün seçkin birikimleri, imkânları negatif yönde kullanıyorlar. Bu yüzden onların projelerinin bu köhnemiş dünyacı yeni bir soluk getireme­yeceğini rahatlıkla söyleyebilirim. Zaten 11 Eylül’den bu yana ‘de­rin dünya’ kaynaklı ‘küresel kontr-gerilla’nın yaptıkları da bunu is­patlıyor…(sh:275-298)

Kaynak:

Atilla AKAR, Derin Dünya Devleti [Kitap]. - İstanbul : Timaş, 2003.


[1] Armagedon, Tel Aviv’in 55 mil kuzeyindeki bir bölgedir. ‘Mediggo’ diye geçer, inanışa göre ‘Son Savaş’ burada olacaktır. İlginçtir; bu kavram, Müs­lüman ülkelerde yaşayan insanlara uzak bir kavram olsa da Yahudi-Hıristi­yan kültürü içindeki ülkelere hiç yabancı değildir. Hatta kilit bir kavram niteliğindedir. Bugün başta ABD olmak üzere birçok tarikat, Armegedon’un gerçekleşmesi beklentisi içindedir. Hatta daha da ötesi bu kehane­tin gerçekleşmesini hızlandırmak için bazı çılgınca eylemleri göze alan ta­rikatlar bile vardır. ABD’de Protestan-Evanjelikler bu inanışta başı çek­mektedirler. Onlara göre “Tanrının kıyameti gerçekleştirmesine yardımcı olmak” gerekmektedir! Onlar Tevrat ve İncil’de geçen bazı kehanetleri gerçekleştirmek için çaba sarf etmektedirler. Daha ayrıntılı bilgi için bakı­nız: ‘Tanrıyı Kıyamete Zorlamak’. Grace Halles; Kim Yayınları, Çev: Mus­tafa Acar-Hüsnü özmen; Ank., 2002.

Belki de bu konudaki en dikkat çekici iddialardan birisi, Amerika’nın 2004′teki başkan adaylarından Lyndon LaRouche tarafından yakın zaman­larda dile getirildi. 11 Eylül’ün hemen ertesinde “11 Eylül’ün içeriden ya­pıldığını söyleyen LaRouche, şimdilerde de olayın arkasında ‘Hıristiyan Siyonistler’in (Kastettiği doğrudan Yahudiler olmayıp, Hıristiyanlığın Armagedoncu yorumuna sahip kesimler olduğunu belirtelim.) olduğunu söy­lemekteydi: “Bugünlerde ‘Hıristiyan Siyonistler’ diye anılan ekip para­doksal olarak ırkçı bir gelenekten, atuv-Semmk biı duruştan ve faşist bir temelden beslenen konfederasyon geleneğinin içinde bir damardır… Bu ABD’ye özgü Kabbal organizasyonun iktidara oynayan parti ile Adalet Ba­kanlığı, Hazine Bakanlığı ve Beyaz Saray’la ciddi bağlan vardır. Bu gizli gücün kendisini vakfettiği ana dava, dünyayı küresel olarak özgür ulusların, kendi kaderlerini belirlediği bir düzenden Roma İmparatorluğunun taklidi kendi icadı bir modem parodiye çevirmektir. Bu modern parodi ise ulus devlet sonrası sürecini oluşturacak devletlerin küçük parçalara bölünmesi ve adeta Romalı lejyonlar gibi dünyanın uluslararası bir askeri güç tarafın­dan yönetilmesidir. Ruhsatlan ise İngilizce-konuşan finansör oligarşiler tarafından Venedik tarzında – tıpkı Venedik’in emperyal deniz gücünün MS. 800′den siyasi gücünün safdışı kaldığı 17′nci yüzyılın sonlarına kadar tüm dünyayı sürüklediği gibi – verilmektedir. Bu meseleye ‘Hıristiyan Siyonistler’ noktasından başlamak lazım. Bu ‘Hıristiyan Siyonistler’ İngil­tere’nin ”Britanya lsraelitleri’ mezhebindendir, temelde Ariel Şaron ve Netanyahu’nun fanatik taraftarlarıdır. Bu grubun bugüne kadar ABD tarihinde anlatılamaz derecede zehirli ve yobaz bir anti-Semitizm hikâyesi vardır. Bu tehlikeli dinci fanatikler ‘Armagedon savaşı’nın nihai olarak ‘Hıristiyan Siyonistlere’ vaat edilmiş topraklan hediye edeceğine inanmak­tadırlar”. Lyndon Larouche; ’11 Eylül Amerikan hükümet darbesidir.’ Söy­leşi: Taha Özkan. Çeviri: A. Altan Ünaltay. http://www.yarin.org

Aynı şekilde İsrail ve dünyanın dört bir yanındaki bazı fanatik Yahudiler de buna inanmaktadır. Onlara göre de Armagedon Savaşı, lsrailoğulları’na vaat edilen ‘Dünya Krallığı’ için yapılan son savaş olacaktır. İstailoğulları bu savaştan zaferle çıkacaklardır. Daha da ilginci kimi yorumculara göre bu son savaş biz Türklerle yapılacaktır. Mine G. Kırıkkanat, bir yazısında bu ilginç psikolojiyi şöyle anlatıyor:

“Taksi şoförümüz, halim selim, aklı başında bir adama benziyordu. Arkadaşım indikten sonra sordu: ‘Hangi dili konuşuyor­dunuz?’ Türkçe yanıtını alınca:

‘Ah’ dedi.

‘Dünyanın sonunu hazırlayan millettensiniz!’

Dünyada deli çok. İçimden sessiz bir lahavle çektim. Laf ol­sun torba dolsun diye otomatik bir:

‘Öyle mi?’ hayreti ünledim.

‘Nasıl hazırlıyormuşuz dünyanın sonunu. ‘ Adam tatlı bir masal anlatıyormuşçasına:

Türkiye içten içe çürüyecek ve parçalanma tehlikesiyle kar­şılaşacak. Ordularımız, Ortadoğu’da savaşmak zorunda kalacak. Tüm dünya orduları ARMAGEDON’da toplanacak ve başlayan büyük savaş dünyanın sonu olacak!

Daniel’in kehanetinden haberiniz yok mu?

Dolayısıyla bu inanış sadece birkaç kaçığın varsayımı değil yaygın bir inanıştır.

27 Eylül 2002, Radikal, Mine G- Kırıkkanat; “Daniel’in Kehaneti”

[2] Örneğin bugün Dünya Sağlık Ögütü’nün (WHO) raporlarına göre özellik­le Afrika kıtasının güneyindeki bazı ülkelerde AİDS hastalığının nüfusa oranı yüzde 25′i bulmuştur. Böyle giderse Önümüzdeki 25 yıl içinde kıtanın nüfusu yarı yarıya azalacaktır.

[3] Zaten daha şimdiden ‘derin dünya’nın çokuluslu şirketleri, 3. Dünya Ül­kelerinin topraklarını ve denizlerini atık deposu olarak kullanmaktadır.

[4] Avrupa Birliği projesi, bu güçlerin bir eseridir. Uzun vadede dünyayı 3 fed­eral bölgeye bölmeyi planlamaktadırlar. Böylelikle tüm dünyada tek elden bir yönetimin organları mümkün hale gelecektir

[5] Şu anda bile bazı ülkeleri ‘terörizm’ ya da ‘kimyasal silah bulundurma’ bahanesiyle işgal hazırlığı içinde bulunmaktalar; bombalama ve liderlerine Suikast hazırlığı içindedirler. Irak, bunun en son örneğidir.

[6] Hatta bilimkurgu bir fantezi gibi gelebilir ama ileride oluşturacakları Mars kolonisine bu tip ‘suçlu’ ve ‘uyumsuzlar’ı gönderecekleri söylenmektedir.

[7] Muhakkak ki Marksizm içinde bunları farklı yorumlayan akımlar olmuştur, vardır. (Leninizm, Stalinizm gibi) Ama Marksizmin saf ilkeleri açısından yaklaştığımızda durum budur.

[8] Muhtemelen bu yeni dinin esasları, Eski ve Yeni Ahit’in bir karışımı olacak­tır.

[9] Daha şimdiden ‘reform’, ‘dinler arası diyalog’, ‘dinlerin özüne dönme’, ‘din­lerin aşkın birliği’ vb gibi çeşitli adlarla bu çaba başlamış görünüyor. Sözüm ona dinler arasında var olan anlaşmazlıkları gidermek, dinler arasın­da barış ve hoşgörü havasını hâkim kılmak adı altında söz konusu arayışa daha şimdiden zemin yaratılmaktadır- Öyle görünüyor ki alttan alta körük­lenen bu çaban m sonucu süreç içinde daha itikadi noktalara çekilecektir. Burada söz konusu olan, kadim dinlerin önyargı, bağnazlık, cehalet dolu yaklaşımlarının temizlenmesi değildir. Dinlere karşı böylesi bir yeniden ele alış, içine sızmış yanlışların ayıklanması yararlı bile olabilirdi. Ancak bura­da kastedilen, YDD’ye yeni bir din giydirilmesi çabasıdır.

[10] Bu durum, ulusal kültürler içindeki gayri medeni, kaba, vahşete varan, bas­kıcı geleneklere, kesimlere tepki duymamı, onlardan hoşlanmama gerek­çemi değiştirmiyor. Aynı şekilde evrensel kültürün hoş, yaratıcı, estetik ve insanlığı geliştirici öğelerine saygı duymaktan vazgeçirmiyor.

Okumanız Gereken Diğer Yazılar

SACCO İLE VANZETTİ / GÜNAY GÖNENÇ

AMERİKAN ADALETİ VE SACCO İLE VANZETTI (NICOLA VE BART)

ROMANZO Dİ UNA STRAGE/ BİR KATLİAM ROMANI (2012) Film

TERÖRİST TERÖRİSTİ SEVMEZ-Nezih UZEL

KOPMA

SİMONE WEİL

Die Welle: DALGA (Tehlikeli Oyun) Film

ECİNNİLER, The Possessed, Les Possedes, Possédés, Les (1988) Film

MEDYANIN DEĞİŞMEZLİĞİ HAKKINDA ENGİN KÖKLÜÇINAR’IN YAZILARI 

BATI VE TERÖR

GİORDANO BRUNO

MEPHİSTO [şeytan, iblis, kötü ruh, ecinni] (1981) Film

“SATILMIŞ BİR RUHUN HİKÂYESİ” DORİAN GRAY’İN PORTRESİ

ROSENBERGLER HAKKINDA

DİL DÜNYAMIZ


Dil, bir toplumun temel taşıdır. İnsanların varlığını sürdürmesi dil ile olur, uygarlıkların kurulması dil vasıtasıyla olur. İnsanın hayat mücadelesini kazanması yine dil ile kurulur. Dil, bireyin kendini ifade etmesidir. Dil, insanın meramını, isteğini, sevincini, üzüntüsünü, aşkını, ayrılığını, ölümünü dile getirmesidir.

Bir milletin var olabilmesi ancak dil sayesinde olur. Dil olmazsa toplum olmaz, toplum olmazsa dil olmaz. Toplum içinde bir birlik sağlamanın önde gelen kurallarından birincisi, o toplumu oluşturan bireylerin mutlaka aynı dil ile konuşmaları gerekir. Çünkü toplumca benimsenmiş ortak değerlerin oluşmasında, bunların paylaşılmasında, dünden bugüne insandan insana aktarılmasında insanların toplumsal varlığını devam ettirmesinde hiç şüphesiz dilin birçok önemli görevi vardır.

Toplumların bütün özellikleri diline yansır. Dil ile toplum arasındaki bağ çok kuvvetlidir. Toplumların dünya görüşü yani eşyayı anlamdırma dillerinde gizlidir. Dil, bozulduğu zaman insanın toplum içindeki değerleri de bozulur.

Dili, toplum geliştirir. O toplumun şairleri, yazarları, düşünürleri, bilim adamları, gazatecileri vb. dilin gelişmesine katkıda bulunurlar. Güçlü şairlere, yazarlara ve düşünce adamlarına sahip olan toplumlar, her zaman varlığını devam ettirir. Toplumun düzeni genellikle dil vasıtasıyla olur. Bu söz, ilk bakışta çok iddialı gözükse de Konfiçyüs’ün o meşhur tespiti doğruluğunu ispatlamaya yeter:

”Bir ülkenin yöneticisi olsanız ilk yapacağınız iş ne olurdu? Diye sorulduğunda, ‘Hiç şüphesiz dili gözden geçirmekle başlardım.’ der ve şöyle devam eder: Dil düzensiz olursa sözler düşünceyi iyi anlatmaz. Düşünce iyi anlatılamazsa, adetler ve kültür bozulur. Adetler ve kültür bozulursa adalet yanlış yola sapar. Adalet yoldan çıkarsa, şaşkınlık içine düşen halk, ne yapacağını, işin nereye varacağını bilemez. İşte bunun için her şey dil kadar önemli değildir.”

Her milletin kendine özgü kuralları olan bir dili vardır. Bir milletin ruhu ve yaşama biçimi dilinde şekillenir. Bir milletin dilini inceleyerek yaşam tarzı hakkında fikir sahibi olabiliriz. Çünkü dil uzun zaman içinde tarih, coğrafya, kültür, medeniyet ve çeşitli sosyal etkilerin altında bütün toplumların ortak düşüncesinden meydana gelmiştir. Dili toplumdan ve kültür unsurlarından ayrı düşünmek mümkün değildir. Toplumun en küçük zerresi bile dil ile ilişkilidir. Toplumların edebiyatı, felsefesi, güzel sanatları, gelenekleri, görenekleri, kısacası kültürü dil ile bir bağlılık içerisindedir. Bu değerlerin kuşaktan kuşağa aktarılması tamamen dil denilen iletişim aracı ile olur. Bir milletin kültürü, tarih boyunca ortaya koyduğu eserlerden oluşur. Kültür bir toplumun adeta kimliğidir. Sözlü yazılı her türlü kavram kültür içine girer.

Türk milleti, kültürün her alanında kalıcı eserler bırakmıştır. Avusturyalı ünlü araştırmacı ve yazar Hammer, Türkler hakkında şunu söyler:

”Herodot’un Tarjinaüs, Tevrat’ın Togarıma diye andığı Türk, o müverrihten ve o mukaddes kitaptan daha çok eski asırların tanıdığı bir millettir.

Tahakküm kabul etmeyen bir şecaat, alabildiğine geniş fütuhat aşkı, sonsuz bir teşebbüs kabiliyeti, muhitlere uymaktan ziyade muhitleri kendine uydurmak zevki ve iptilası bu milletin asırlar dolduran tarihinde apaçık görülür, okunur.

Türkler, devlet yıkmakta ve devlet kurmakta birinci sınıf üstadlardır. Ülkeleri değil, kıtaları altüst etmişler ve bu korkunç savletler arasında sarsılması hiç de kolay olmayan hâkimiyetler yaratmışlardır. Tarih, Türklerden çok şey öğrendi, onların elinden çıkma öyle eserler var ki medeniyet için birer süs teşkil etmektedir.”[1]

Türkler ana dilleri yanında kullandığı gizli dilleri de vardır. Kendi milletinin tarih ve kültürünü öğrenmek isteyen her Türk, Türkçenin ölümsüz eserlerini incelemesi gerekir. Gizli diller de nadide zenginliklerden birisidir.

Türkiye’deki gizli dilleri konuşan bazı Türk toplulukları da gizli dili bir barınak olarak görmüşlerdir. Türkiye’deki gizli dilleri öğrenmek ve araştırmak gerekir. ‘

‘Kelimeler ister eski, ister yeni, ister yerli, ister yabancı olsunlar, öğrenilmesinde daima fayda vardır.”

Yeryüzünde uzun ömürlü olmak isteyen milletler, daima kuşaklar arasındaki bağların kuvvetli ve devamlı olmasına dikkat etmelidir. Bir milleti uzun ömürlü kılan onun kültürüdür, geleneğidir, göreneğidir ve en önemlisi dilidir.

Günlük hayatta 400 kelime ile ihtiyacını gideren milletimizin dil zenginliği hergeçen gün azaltılmaktadır. Sonuç olarak dilimize sahip çıkmalıyız. Sahip çıkamadığımız güzel Türkçemizin zenginliğini gözler önüne seren  önemli bir çalışmayı okumanızı tavsiye ediyorum. Teşekkürler.

(MOR Gökmen Türkiye’deki Gizli Dillerin Ses, Şekil Ve Kavram Alanı Bakımından İncelenmesi [Kitap]. - Kars : Kafkas Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Türk Dili Ve Edebiyatı Ana Bilim Dalı Yeni Türk Dili Bilim Dalı 253583-Yüksek Lisans Tezi , 2009)

TEZİ İNDİR

 

Sözlükte kullanılan kısaltmalar

Abd. : Abdal

Akar : Ali Akar

Akb. : Burhanettin Akbaş

Akp. : Turgut Akpınar

Alm. : Almanca

Ar. : Arapça

Bk. : Bakınız

Bsz. : Belirsiz

Bur. : Burdur

Caf. : Ahmet Caferoğlu

Çpn. : Çepni

DS. : Derleme Sözlüğü

Düz. : Düzce

Eda. : Eskişehir Düzce Abdalları

Elk. : Elekçiler

Erk. : Erkiletçe

Erm. : Ermenice

Esk. : Eskişehir

Far. : Farsça

Fr. : Fransızca

Gül. : Cemil Gülseren

Gyg. : Geygeller

Hzy. : Hazeynce

İt. : İtalyanca

Kal. : Kalaycı

Kay. : Zeki Kaymaz

Lat. : Latince

Muğ. : Muğla

Muğ. Tar. : Muğla Tarihi

Rm. : Rum

Rus. : Rusça

Tr. : Türkçe

Trk. : Türk

Yıl. : Faruk Yıldırım

GİZLİ TÜRKÇE SÖZLÜĞÜ

A

abı: 1. Baba. 2. Anne. (Yıl.) (DS. C. 1) (Tbr.)

abı: Baba < Ar. ebû ‘baba, ata.’ (Kay.) (Tbr.)

abır at-: Yemek yemek. (Kay.) (DS. C. 1) (Hzy.)

abır cubur: Yemek iyi değil. (Gül.) (Hzy.)

abır eklet-: Yemek yemek. Bk. eklet- (Kay.) (Gül.) (Hzy.)

abır: Yemek. (Kay.) (Gül.) (DS. C. 1) (Hzy.)

abırcı: Yemeğe düşkün olan, yiyici. (Kay.) (Gül.) (Hzy.)

abırsız: Aç. (Gül.) (Hzy.)

acı moy-acı muy: Rakı. (Kay.) (Çpn.)

acı: Kahve. (Kay.) (Gyg.)

acımık: Tütün, sigara. (Kay.) (Çpn.)

acışi: Biber (acı işi) (Tr.) (Akb.) (Erk.)

acîşi: Biber < acı + işi. Azeri ağızlarında da isti + ot <istot < isot kelimesi iki unsurdan meydana gelir. (Kay.) (Erk.)

açar: Anahtar. (Kay.) (Gül.) (DS. C. 1) (Hzy.)

açgit: Göz. (Caf.) (Elk.)

afa: 1. Nesne, şey. 2. Yapmak. 3. Polis, jandarma. (Yıl.) (Tbr.)

afa: Şey. (Kay.) (Tbr.)

afacı: Kastedilen kişi, şahıs. afa kelimesine + cı eklenerek yapılmıştır. (Kay.) (Tbr.)

afet: Başla! Müzisyenlerin birlikte müziğe başlarken kullandıkları seslenme sözü. Tk. et- yardımcı fiili ve afla kurulmuştur. Af’ın kökeni belirsizdir. (Kay.) (Tbr.)

afet-:1. Yıkamak. 2. Yapmak. 3. Çıkarmak. 4. Başlamak. (Yıl.) (Tbr.)

agışi: Kaput (ağ işi) (Tr.) (Akb.) (Erk.)

âgişi: Kaput bezi < ağ + işi. (Kay.) (Erk.)

ağcakoca: Yoğurt, ayran. (Akp.) (Kay.) (Çpn.)

ağzı gara: Yabancı, Çepni olmayan kimse. (Kay.) (Çpn.)

ahbar: Kardeş, efendi. (Caf.) (Elk.)

ahçir: Oynamak. (Caf.) (Elk.)

ahlı gerez: Zeki, akıllı. (Yıl.) (Tbr.)

ala: Gel, getir. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

alafkermek: Söylemek. (Caf.) (Kay.) (Gyg.)

alagırık: Sevilmeyen insanlara söylenen bir söz. (Kay.) (Kal.)

alav etmek: Söylemek. (Caf.) (Kay.) (Gyg.)

aldahuna: Çirkin. (Akp.) (Kay.) (Çpn.)

ales: Geldi. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

amikli-amüklü: Bitli. (Kay.) (Hzy.)

amma yıkım: Çok güzel. (Kay.) (Kal.)

amüklü: Bitli. (Gül.) (Hzy.)

an kin: Kadın. < Erm. an kin ‘nâdir, paha biçilmez, kıymetli.’ ‘kıymetli kadın’ manasında olmak üzere, Bugünkü Ermenicede ankine kelimesi kullanılır. (Kay.) (Erk.)

an: Getir. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

anik: O (zamir) (Caf.) (Elk.)

ankin: Kadın. (Erm.) (Akb.) (Erk.)

ano: Anahtar. < Yun. anahtar. (Kay.) (Hzy.)

apakay: Erkek. (Akp.) (Kay.) (Çpn.)

arab_işi: At; kelimeyi yanlış olarak arab aşı şeklinde ‘at, beygir’ manalarında zabteylemiştir. (Muğ.) (Caf.) (Kal.)

arabalişi: Katır; kelime arab+ali+işi’nden terkip edilmiştir. (Muğ.) (Caf.) (Kay.) (Kal.)

arabişi: At. (Kay.) (Kal.)

arap ali işi: katır. (Akar) (Kal.)

arap aşı: At, beygir. (Akar) (Kal.)

arap el işi: Katır. (Akar) (Kal.)

arap işi: Katır. (Akar) (DS. C. 1) (Kal.)

arap süleyman: Zeytin. (Akar) (Kal.)

ardiye: Bu. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

argor: Diş. (Caf.) (Elk.)

ari: Al. (Caf.) (Elk.)

arif ol- : Dikkatli bakmak, anlamak. < Ar. arif ‘bilen, bilgili, irfan sahibi.’ (Kay.) (Hzy.)

arif ol-: Dikkatli bakmak, ilgilenmek, farkına varmak. (Gül.) (Hzy.)

ariga: Baba, peder. (Caf.) (Elk.)

asala: Gülüyor. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

asdar: Tut. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

asel: Bal. < Ar. asel ‘bal.’ (Kay.) (Gül.) (Hzy.)

asgas: Güldü. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

astarmak: Almak, getirmek, istemek. (Caf.) (Kay.) (Gyg.)

aşçık: Kız, kız çocuğu. (Caf.) (Elk.)

aşına: Al! Tk. aşır-’tan. aşırla > aşınla > aşına. (Kay.) (Tbr.)

aşına-: Çalmak. (Yıl.) (Tbr.)

aşır-: Çalmak. (Gül.) (Hzy.)

aşkana: Yemek pişen yer. (Gül.) (DS. C. 1) (Hzy.)

at kula: İki. At kulağının çift olduğu düşünülerek türetilmiş olmalıdır. (Kay.) (Erk.)

atana- : Atmak, fırlatmak. (Yıl.) (Tbr.)

atkılığa te-: Tuvalete gitmek. (Kay.) (Erk.)

atkılık: Tuvalet, helâ. (Kay.) (Erk.)

auzun düve: Genç, güzel kız. (Kay.) (Erk.)

auzun işle: Ye, harekete geç, yap, işle, ve emsali gibi manalarda kullanılır. (Kay.) (Erk.)

av: 1. Su. 2. Çay, kahve, meşrubat. (Yıl.) (DS. C. 1) (Tbr.)

av: Su. < Far. âb ‘su.’ (Kay.) (Tbr.)

avam hazeyn: Halktan biri. (Kay.) (Gül.) (Hzy.)

avam: Halk < Ar. avam ‘herkes, kaba ve câhil halk, ayak takımı.’ (Kay.) (Hzy.)

avan-: 1. Gezmek, dolaşmak. 2. Getirmek. (Kay.) (Kal.)

avan: Git! (Kay.) (Kal.)

avan-: Gitmek, gezmek, dolaşmak. (Akar) (Kal.)

avanak: Cahil, anlamaz, tecrübesiz, aptal. (Kay.) (Kal.)

avandır-: Bir şeyin yerini değiştirmek. (Akar) (Kal.)

avandır: Getir! (Kay.) (Kal.)

avanık gel-: Gelmek. (Akar) (Kal.)

avanık: Alnı beyaz sığır. (Akar) (Kal.)

avanmak: Gezmek, dolaşmak. (Muğ.) (Caf.) (Kal.)

avay: Süpürge. (Caf.) (Elk.)

avgıt: Yumurta. (Erm.) (Akb.) (Erk.)

avgıt: Yumurta. < Erm. havgit < hav + git ‘tavuk mahsulü’ kelime başındaki hsesinin

düşmesi ve i’nin ahenkleştirilmesiyle vücuda getirilmiştir. (Kay.) (Erk.)

avzın danaş: Güzel kadın. (Kay.) (Erk.)

avzın gav: Ehemmiyetli adam. (Kay.) (Erk.)

avzın: Bol, iyi. (Bsz.) (Akb.) (DS. C. 1) (Erk.)

avzın-auzun: 1. Bol, iyi, zararsız, hoş vesaire gibi her iyi şeye ve harekete auzun ıtlak olunur. (Kay.) (DS. C. 1) (Erk.)

avzınlaş-: Pahalılaşmak, kıymetlenmek. (Kay.) (Erk.)

aydın eşi: Kız. (Akar) (DS. C. 1) (Kal.)

aydın işi: İncir. (Muğ.) (Caf.) (Akar) (Kay.) (Kal.)

aydın zındanı: Ahır, ağıl. (Akar) (Kal.)

aydın: 1. Eşek. 2. Beygir. (Kay.) (Kal.)

aydın: Eşek. (Akar) (Kal.)

aydın: Eşek. (Muğ.) beygir. (Bur.) (Caf.) (Kal.)

aydınelişi: Gelin. (Akar) (Kal.)

aydınerişi: İncir. (Akar) (Kal.)

aydınişi: İncir. (Akar) (Kal.)

aydınna- : Çalmak, gizlemek. < aydınla- fiilinden. (Kay.) (Çpn.)

aydınyerişi geneği: Genelev. (Akar) (Kal.)

aydınyerişi: İncir. (Akar) (Kal.)

aygıt: Erzak. (Kay.) (DS. C. 1) (Kal.)

ayı işi: Armut. (Kay.) (Kal.)

ayn cort: Gözü kör. (Kay.) (Gül.) (Hzy.)

ayn: Göz. < Ar. ayn ‘göz.’ (Kay.) (Gül.) (Hzy.)

ayvaz: Yabancı. (Kay.) (Gyg.)

azına ökün-: Karşısındakinin taklidini yapmak. (Gül.) (Hzy.)

B

bab:Kapı. (Kay.) (Gül.) (Hzy.)

badra-: Konuşmak. (Kay.) (Kal.)

bahana-: Bakmak. (Yıl.) (Tbr.)

bahar işi: Sigara. (Akar) (Kal.)

bahar: Sigara. (Akar) (DS. C. II) (Kal.)

bahar: Tütün, tütün kesesi. (Muğ.) (Caf.) (Kay.) (DS. C. II) (Kal.)

bahar: Tütün. (Akar) (DS. C. II) (Kal.)

bahor: Öküz. (Gül.) (Hzy.)

bakar: Öküz, inek. < Ar. bakar, bakara ‘sığır.’ (Kay.) (Hzy.)

bal: Saç. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

banadura: Patlıcan. (Kay.) (Hzy.)

banayık: Koca. (Kay.) (Akb.) (Erk.)

bange – benge: 1. Tüfek, silah. Bk. menge. 2. Büyük abdest. (Kay.) (Hzy.)

bange-benge: Büyük abdest. (Gül.) (Hzy.)

bangele-: Yellenmek. (Kay.) (Hzy.)

bangeleme: Yellenme. (Gül.) (Hzy.)

barıh huda: Allahütealâ. (Yıl.) (Tbr.)

bayınna: Kaç, ne kadar? (Kay.) (Gyg.)

bayınna: Ver! Türk argosunda bayıl ‘öde, ver.’ (Kay.) (Tbr.)

bayna-bayına-: Vermek. (Yıl.) (Tbr.)

becer-: Büyük abdest yapmak. (Kay.) (Gül.) (Hzy.)

bello: Zabıta, zaptiye, polis. (Gül.) (Hzy.)

bello: Zaptiye, zabıta. < Ar. belediyeden kısaltma olarak. (Kay.) (Hzy.)

benedik: Kalay. (Akar) (Kal.)

bęran: Ağır. (Caf.) (Elk.)

bęş: Otur. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

beşkas: Oturdu. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

beşmek: Gelmek, girmek, getirmek, pişirmek, hazırlamak gibi birçok fiil makamında kullanılır. (Caf.) (Kay.) (Gyg.)

beştir-: 1. Hazırlamak. 2. Giymek. 3. çektirmek, vb. (Kay.) (Gyg.)

beştirmek: Hazırlamak, giymek. (Caf.) (Gyg.)

bet: Kötü, çirkin < Far. bed ‘kötü, çirkin.’ (Kay.) (Akb.) (Erk.)

bettik-bittik: Kavun < Ar. bıttıh ‘kavun, karpuz.’ (Kay.) (Gül.) (Hzy.)

beyit: Ev. (Gül.) (Hzy.)

beyt-beyit: Ev, hane, misafir odası. < Ar. ‘beyt’ hane, mesken, ev, oda. (Kay.) (Hzy.)

bezrik: Bk. bızdıh. (Kay.) (Erk.)

bıçgın: Hırsız. (Kay.) (Hzy.)

bıķın: Sat. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

bıs: Saman. (Yıl.) (Tbr.)

bışga: Mermi. (Yıl.) (Tbr.)

bızdıh: Çocuk. (Erm.) (Akb.) (Erk.)

bızdıh-bizdik: Çocuk, ehemmiyetsiz kimse, tehlikeli olmayan kimse. <Erm. Bızdik ‘ufak.’ (Kay.) (Erk.)

bider: Tohum < Ar. ‘bezr’ tohum, nesil. (Kay.) (Gül.) (DS. C. II) (Hzy.)

bingiş: Ayakkabı. (Kay.) (DS. C. II) (Çpn.)

bir avzın höbük: Yüz. (Kay.) (Erk.)

bir höbük: Yirmi. (Kay.) (Erk.)

bodın: Ecnebi. (Gül.) (Hzy.)

bodos: Ecnebi. (Kay.) (Hzy.)

borancık: Çocuk. (Kay.) (Gül.) (Hzy.)

boz: Yabancı, Çepni’den gayrisi. (Kay.) (Çpn.)

bulgara: Polis. (Yıl.) (Tbr.)

C

caa: Ev. Söylenişi câ şeklindedir. Kökeni belirsiz. (Kay.) (Tbr.)

caaş-cağaş: Eşek, katır. < Ar. cahş ‘sıpa.’ (Kay.) (Hzy.)

cabıl: Sadeyağ, tereyağı. (Kay.) (Çpn.)

cabıl: Yağ (tereyağ) (Akp.) (Çpn.)

cağaş-caaş: Eşek. (Gül.) (Hzy.)

calavıkla-: Toplayıp götürmek, soymak, çalmak. (Yıl.) (Tbr.)

cam: Ayna < Far. câm ‘cam.’ (Kay.) (Akb.) (Erk.)

canpış-çambuş-çampış-çampiş: Üzüm. <Erm. çamiç ‘kuru üzüm’ kelimesinden türemesi muhtemeldir. (Kay.) (Erk.)

car: Şeker. (Kay.) (Gül.) (Hzy.)

carıs: Mısır, darı. (Yıl.) (Tbr.)

cartla-: Ölmek. (Yıl.) (Tbr.)

caş bizdik: Eşekoğlu eşek. (Kay.) (Erk.)

caş: Eşek, insan. (Bsz.) (Akb.) (Erk.)

caş-çaş: 1. Eşek ve umumiyetle hayvan. 2. İnsan (hakaret kastıyla). Mehmet Ersoy’a göre: Umumiyetle kelime ‘memur, adam, insan’ manâlarındadır. ‘Eşek, hayvan’ manalarında kullanılan kelime ise cas’dır. < Ar. cahş ‘sıpa’ (Kay.) (Erk.)

caşın birisi: Ahmak, cahil, aptal, bön. (Kay.) (Erk.)

caşın çau: Eşeğin tenasül âleti. (Kay.) (Erk.)

caşın gulahlısı: Budala insan, ahmak. (Kay.) (Erk.)

cav: Göz. (Yıl.) (Kay.) (Tbr.)

cavla: Bak! cav + Tk. la- tan. (Kay.) (Tbr.)

cavla-: Bakmak. (Yıl.) (Tbr.)

cavlan-: Görünmek. (Yıl.) (Tbr.)

cavlat-: Göstermek. (Yıl.) (Tbr.)

cavlat-: Göstermek. cavla- şeklinin ettirgen eklisidir. (Kay.) (Tbr.)

cavlık: Gözlük. (Yıl.) (Tbr.)

cavra: Köpek. (Akp.) (Kay.) (DS. C. III) (Çpn.)

cebrail: Koyun. <Ar. Cebrâ’il ‘peygamberlere emir ile vahye vasıta ve memur olan dört büyük melekten biri.’ (Kay.) (Hzy.)

cecik: Göz. (Akar) (Kal.)

cedi: Keçi. < Ar. cedy ‘‘erkek oğlak.’’ (Kay.) (Çpn.)

celfin: Tavuk, horoz. (Kay.) (DS. C. III) (Hzy.)

cemal_işi: Deve. < Ar. cemel + işi kelimesinden. (Kay.) (Kal.)

cemale: Deve. (Akar) (Kal.)

cemele: Deve. (Muğ.) (Caf.) (Akar) (Kay.) (Kal.)

cemile: Deve. (Akar) (Kal.)

cemre: Deve. Bk. cemele. (Kay.) (Kal.)

cendik: Jandarma. Anadolu ağızlarındaki cendek’in anlam kaymasına uğramış şeklidir. Kökeni belirsiz. (Kay.) (Tbr.)

cer-cer: Söz, kelime. (Yıl.) (Tbr.)

cere: Bk.cerne- (Yıl.) (Tbr.)

ceret: Söyle! (şarkı) müzisyenlerde bir seslenme ifadesi. cer ve Tk. et- yardımcı fiiliyle kurulmuştur. (Kay.) (Tbr.)

cerlen- cerlen-: Konuşmak. (Yıl.) (Tbr.)

cerlenme!: Sus! (Yıl.) (Tbr.)

cerne-cirne-cerle-: Demek, söylemek, şarkı söylemek. (Yıl.) (Tbr.)

cesel-: Tedbirli, ihtiyatlı olmak, sakınmak. (Kay.) (Erk.)

ceselmek: Tedbirli. (Bsz.) (Akb.) (Erk.)

cev: Arpa. (Far.) (Akb.) (DS. C. III) (Erk.)

cevapsız: Çatal, kaşık. (Akp.) (Çpn.)

cev-kev: Arpa. Far. cev arpa. (Kay.) (DS. C. III) (Erk.)

cıge-çığa-cıva: Ev. (Kay.) (Çpn.)

cırcır: Fermuar. (Gül.) (DS. C. III) (Hzy.)

cırtla-: Kilitlemek. (Gül.) (Hzy.)

cıvır: Kız, gelin, emsali. (Esk.) (Caf.) (Eda.)

cıvır: Kız, gelin, kadın ve benzeri. (Kay.) (Gyg.)

cıvır: Kız, kadın. Kaynağı belirsiz. Çingenece cuwli ‘genç kadın’ ile ilgili olması muhtemeldir. (Kay.) (DS. C. III) (Tbr.)

cıvır-civır 1. Kadın, kız. 2. Eş (zevce) (Yıl.) (Tbr.)

cıvıt-: Caymak, dönmek. (Gül.) (Hzy.)

cızîşi: 1. Yazı <cızık +işi. 2. Senet. (Kay.) (Erk.)

cızişi: Yazı (cızı işi) (Tr.) (Akb.) (Erk.)

cibelik: Şımarık. (Kay.) (Gül.) (DS. C. III) (Hzy.)

cibiççi: Hoca, öğretmen. (Kay.) (Kal.)

ciğce: Erkeklik organı. (Akar) (Kal.)

ciî-: 1. Gitmek. 2. Taşınmak. (Kay.) (Gyg.)

cildikli: Davul çalamayan Abdal. (Yıl.) (Tbr.)

cilenger: Bıçak. (Kay.) (Kal.)

cimitci: 1. İmam. 2. Öğretmen. (Kay.) (Kal.)

cimitci: Öğretici. (Akar) (Kal.)

cimitci: Sarıklı hoca. (Muğ.) (Caf.) (Akar) (Kal.)

cinik: Genç kız, kız çocuk. (Kay.) (Hzy.)

cinik: Kız. (Gül.) (Hzy.)

cink: Para. (Akar) (Kal.)

cirki: Kuş. (Yıl.) (Tbr.)

ciyce: Et; erkeğin cinsel organı. (Akar) (Kal.)

cobuk: Değnek. (Kay.) (Erk.)

cof: Göz. Bk. cov. (Kay.) (Gül.) (Hzy.)

coğ-co: Göz. (Gül.) (Hzy.)

coğlan-colan et-: 1. Cerre çıkmak, teravih namazı kılmak, hastaya bakmak gibi işler karşılığında yağ, bulgur, un, para vb. şeyler almak, gurbetçilik. 2. Dilencilik < Far.

cevlân, cevelâu ‘dolaşma, dolanma, gezinme.’ (Kay.) (Hzy.)

coğlan-colan: 1. Dilencilik etmek. 2. Gurbetçilik. (Gül.) (Hzy.)

cono: Adam, insan. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

corcor: Çorba. (Kay.) (Gül.) (Hzy.)

cort hazeyin: Kötü adam. (Kay.) (Hzy.)

cort: 1. Bozuk, kötü, fena. 2. Fakir. 3. Sakat. (Kay.) (Hzy.)

cort: Bozuk, kötü. (Gül.) (Hzy.)

cortlasma: Bozuntuya verme, açık verme. (Gül.) (Hzy.)

cortlaş-: 1. Kötüleşmek. 2. Bozuntuya vermek, açık vermek. 3. Karşı gelmek. (Kay.)(Hzy.)

cov-coğ: Göz. < Far. cev ‘arpa.’ (Kay.) (Hzy.)

cubur : Kötü < Ar. cubâr ‘heder, boşa giden.’ (Kay.) (Hzy.)

cubur hazeyn : Kötü adam. (Kay.) (Gül.) (Hzy.)

cubur: Kötü. (Gül.) (DS. C. III) (Hzy.)

cunk: Köy, kasaba. (Caf.) (Kay.) (Gyg.)

cur tedir!: Su ver! (Kay.) (Erk.)

cur: Su, ayran < Erm. çur ‘su.’ Alaçam (Bolu) Elekçilerinin dillerinde tıpkı Ermenicede olduğu gibi yalnız ‘su’ manasındadır. ‘ayran’ mecazidir. (Kay.) (Akb.)(Erk.)

cur: Su. (Caf.) (Elk.)

cümari-cimari: Tavuk. (Yıl.) (Tbr.)

çalkalama: Ayran. (Kay.) (Hzy.)

çambuş: Üzüm. (Erm.) (Akb.) (Erk.)

çamışı: Çamfıstığı. < cam + işi kelimesinden. (Kay.) (Kal.)

çan talır: Kaç para? (Kay.) (Gül.) (Hzy.)

çan: Kaç, ne kadar? < Far. çend ‘kaç?’ (Kay.) (Hzy.)

çan: Kaç. (Gül.) (Hzy.)

çandır: Karışık, melez. (Kay.) (Gül.) (DS. C. III) (Hzy.)

çangal: Güreşte bir ayak oyunu, çelme takmak. (Gül.) (DS. C. III) (Hzy.)

çantı gezmek: Beraber çerçilik etmek. (Kay.) (DS. C. III) (Erk.)

çapan: Gelin, umumiyetle kadın. (Bur. Muğ.) (Caf.) (Kay.) (DS. C. III) (Kal.)

çapan: Kadın. (Akar) (Kay.) (DS. C. III) (Kal.)

çapannar: Kadınlar. < çapan + /+lar/ çokluk ekinden. (Kay.) (Kal.)

çatılı: Jandarma. (Yıl.) (Tbr.)

çav(a): Çocuk, oğlan. (Kay.) (Gyg.)

çavı: erkek ve kadının cinsiyet uzvu. (Tr.) (Akb.) (Erk.)

çavı-çau: Erkek ve kadının cinsiyet uzvu. (Kay.) (Erk.)

çavo: Erkek çocuğu. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

çavra: Koyun, keçi. (Yıl.) (Tbr.)

çay çöne-çay çuna: Kız çocuğu. (Kay.) (Gyg.)

çay: Kız çocuğu. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

çay: Kız. (Caf.) (Kay.) (Gyg.)

çay_cuna: Efendi, bey. (Caf.) (Gyg.)

çay_çöne: Kız çocuğu. (Caf.) (Gyg.)

çay_çuna: Kız çocuğu. (Caf.) (Gyg.)

çec: Buğday yığını. (Gül.) (DS. C. III) (Hzy.)

çecik: Göz. (Bur.-Muğ. ) (Caf.) (Akar) (Kal.)

çecik-çeçik: Göz. (Kay.) (Kal.)

çeciksiz: Gözsüz. (Bur.) (Caf.) (Kal.)

çeçik: Çeçik. (Muğ.) (Caf.) (Kal.)

çekim: Okka. (Kay.) (Kal.)

çekirdek: Mermi. (Kay.) (Gül.) (Hzy.)

çekle-: 1. Anlamak, bilmek. 2. Bakmak, görmek. 3. Söylemek. 4. Hatırlamak. (Kay.)  (Kal.)

çekle-: Bakmak, tanımak, anlamak. (Akar) (Kal.)

çeklemek: Bakmak, görmek. (Muğ.) (Caf.) (Akar) (Kal.)

çeklet-: Hatırlatmak. 2. Anlatmak. (Kay.) (Kal.)

çekletil-: Anlatılmak. (Kay.) (Kal.)

çelişci: Çalgıcı, müzisyen. (Akar) (Kal.)

çemender: Eşek. (Muğ. Tar.) (Caf.) (Akar) (Kay.) (Kal.)

çene: Az. (Akar)(Kal.)

çene: Ceviz. (Muğ.) (Caf.) (Akar) (Kay.) (Kal.)

çeneişi: Ceviz. (Akar) (Kal.)

çıbığ_işi: Üzüm. (Muğ.) (Caf.) (Akar) (Kal.)

çıbık_işi: Üzüm. < çubuk + işi kelimesinden. (Kay.) (Kal.)

çıka: Yok, hayır. (Caf.) (Elk.)

çıngı: Gözyaşı. (Kay.) (Çpn.)

çıray: Işık. < Far. çerağ ‘ışık’; kayseri çıra ‘lamba’ (Kay.) (Akb.) (Erk.)

çırayı söndür-: Işığı söndürmek. (Kay.) (Erk.)

çice: Et. (Akar) (Kay.) (Kal.)

çiçe: 1. Koyun, keçi. 2. Et. (Kay.) (Kal.)

çiçe: Et. (Muğ. Tar.) (Caf.) (Kal.)

çiçi: Meme. (Yıl.) (Tbr.)

çik: Yok. < Erm. çığa ‘yoktur.’ Alaçam (Bolu) Elekçilerinde çıka ‘yok.’ (Kay.) (Akb.) (Erk.)

çikel-: Bulunmamak, olmamak. (Kay.) (Erk.)

çilenger: 1. Kantar. 2. Bıçak. (Kay.) (Kal.)

çilenger: Bıçak. (Akar) (Kal.)

çilenger: Kantar, saat. (Akar) (Kal.)

çilenger: Kantar. (Muğ.) (Caf.) (Akar) (Kal.)

çim: Meme. (Yıl.) (Tbr.)

çimendifer: Eşek. (Akar) (Kal.)

çini: Porselen < Far. çîni ‘çini, sırlı kap.’ (Kay.) (Gül.) (DS. C. XII) (Hzy.)

çitme: Cacık. (Kay.) (Çpn.)

çiyçele-: Kazık atmak, malın fiyatını olduğundan yüksek söylemek. (Kay.) (Kal.)

çiye: Et. (Bur.) (Caf.) (Kay.) (Kal.)

çiynem-çiğnem: Bir parça, bir lokma. (Gül.) (DS. C. III) (Hzy.)

çor: Hırsız. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

çorbalık: Ağız. (Akar) (Kal.)

çormuş: Et. < Erm. çor + mis ‘kuru et.’ (Kay.) (Erk.)

çors: Dört. (Caf.) (Elk.)

çoy-coy: Sopa, değnek. (Yıl.) (Tbr.)

çoyna-coyla-: Dövmek, sopayla dövmek. (Yıl.) (Tbr.)

çöğdür-: İşemek. (Gül.) (Hzy.)

çubuk işi: Üzüm. (Muğ. Tar.) (Caf.) (Akar) (Kay.) (Kal.)

çuna-çöne: Çocuk. (Kay.) (Gyg.)

D

dabacı:Türk. (Kay.) (Çpn.)

daban: 1. On lira. 2. Bir kızın erkek arkadaşına verilen ad. (Kay.) (Kal.)

daban: Oruspu, uygunsuz işi yapan kadın. (Akar) (Kal.)

dabanpatıga: Yirmi. (Akar) (Kal.)

dabı: At. < Ar. dovo, dava (?) at’tan türemiştir. (Kay.) (Akb.) (Erk.)

dabı: Beygir. < Ar. dâbbe ‘yük ve binek hayvanı’ (Kay.) (Gyg.)

dabı: Beygir. (Esk.) (Caf.) (Eda.)

dahdak: Tahta. (Caf.) (Elk.)

damaç-damaş: Kadın < Ar. danap. Orta Asya Abdallarının dilinde ‘kadın.’ (Kay.) (Erk.)

dan: Diş. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

danaç-danaş: Zevce manasında olmak üzere dana, danap, danak’tır. (Kay.) (Erk.)

danaş: Kadın. (Ar.) (Akb.) (DS. C. IV) (Erk.)

daraylı: Beygir. (Muğ.) (Caf.) (Akar) (Kay.) (DS. C. IV) (Kal.)

daraylı: Katır, at. (Akar) (DS. C. IV) (Kal.)

darb: Yol. < Ar. derb ‘dağ geçidi, dar geçit, dar sokak.’ (Kay.) (Gül.) (Hzy.)

dareyli: Katır. (Akar) (Kay.) (DS. C. IV) (Kal.)

dassı: On. (Caf.) (Elk.)

dav: 1.Yoğurt. 2. Ayran. (Yıl.) (Tbr.)

davamak: Vermek. (Caf.) (Kay.) (Gyg.)

davar: Keçi. (Akar) (Kal.)

davat: Düğün. (Yıl.) (Tbr.)

dazgir: : Hırsız. < Far. düzd ‘hırsız, uğru’ + gîr ‘tutan tutucu’ kelimesinden. (Kay.) (Gül.) (Hzy.)

de: Ver. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

delolan: Ekmek (deli oğlan) mecazi anlamda. (Tr.) (Akb.) (Erk.)

delôlan-delioğlan: 1. Ekmek. 2. Yemek. (Kay.) (Erk.)

delôlanlığı çikel-: Acıkmak. (Kay.) (Erk.)

den: Diş < Far. dendân ‘diş’.(Kay.) (Gül.) (Hzy.)

deney: El, yan, taraf, nezd. (Bur.) (Caf.) (Kay.) (Kal.)

deniz köpüğü: Sabun. (Akar) (Kal.)

deniz köpüyü: Tuz. (Muğ.) (Caf.) (Akar) (Kal.)

deniz köpüyü-köpüğü: Tuz. (Kay.) (Kal.)

dereyli: Katır. (Muğ. Tar.) (Caf.) (Kal.)

desle- 1. Almak, satın almak. 2. Vurmak. 3. Saz çalmak. 4. Yapmak. (Yıl.) (Tbr.)

desle keye!: Şerefe! (Yıl.) (Tbr.)

desle!: Satın al! (Kay.) (Gyg.)

desle: Satın al. (Esk.) (Caf.) (Eda.)

deslen-: Söz açmak, giriş yapmak. Bu manada pazarlık için kullanılır ve ekseriyetle emir şeklindedir. < Erm. desnevil ‘görüşmek, anlaşmak’ tan türemesi muhtemeldir. Eskişehir Abdallarının ‘gizli dil’inde ‘satın almak.’ (Kay.) (Erk.)

deslenmek: Söz açmak. (Erm.) (Akb.) (Erk.)

deslik: Saat, kol saati. (Yıl.) (Tbr.)

dest: El. < Far. dest ‘el.’(Yıl.) (Kay.) (Tbr.)

dest: El. < Far. dest ‘el.’ (Kay.) (Gül.) (Hzy.)

deste-: Satın almak. (Kay.) (Gyg.)

devir-: Uyuş, pazarlığı bitir, ver. Aynı manada yıh. (Kay.) (Erk.)

devirmek: Uyuşmak. (mecazi) (Tr.) (Akb.) (Erk.)

dıbıs: Tatlı, bal. (Yıl.) (Tbr.)

dığ: Yer, toprak, arazi. (Caf.) (Elk.)

dığrak – dıvrak: 1. Ölçülü, sistemli. 2. Yaşlı olduğu halde dinç olan, yakışıklı. (Gül.)(Hzy.)

dıķal: Kaşık. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

dımış- : Uyumak. (Kay.) (Gül.) (DS. C. IV) (Hzy.)

dın: Kan. Arapça dem ‘kan’dan geliyor olabilir. (Kay.) (Tbr.)

dıngırlı: Çalgı. (Kay.) (Tbr.)

dırlav cerne-: Kandırmak, aldatmak, yalan söylemek. (Yıl.) (Tbr.)

dırlav: Yalan. (Yıl.) (Tbr.)

dib: Anüs. (Akar) (DS. C. IV) (Kal.)

dibi: Anüs. (Akar) (Kal.)

dibo: Yok. (Muğ.) (Caf.) (Akar) (Kay.) (Kal.)

dikeşli: Jandarma. (Yıl.) (Tbr.)

diklemek: Görmek. (Caf.) (Kay.) (Gyg.)

dine-: 1. Uyumak. 2. Ölmek. 3. Oturmak. (Kay.) (Kal.)

dinemek: Ölmek. (Akar) (Kal.)

dinet-: Öldürmek. (Kay.) (Kal.)

dinidi: Söndü. (Gül.) (Hzy.)

dinlice: Buğday. (Muğ. Tar.) (Caf.) (Akar) (Kay.) (Kal.)

dipiz: Cezaevi, hapis. (Kay.) (Gül.) (Hzy.)

diple-: Kilitlemek. (Kay.) (Gül.) (Hzy.)

dirgen: Harmanda sapları yaymaya yarayan demir ya da tahtadan yapılmış ucu çatallı

tarım aleti. (Gül.) (DS. C. IV) (Hzy.)

divi: Ver. (Caf.) (Elk.)

divit: Büyük bıçak, kama. < Far. devit ‘divit.’ (Kay.) (Çpn.)

dobur firaş: 1. İyi yatak. 2. Kaliteli elbise. (Kay.) (Hzy.)

dobur tille: Güzel kadın. (Kay.) (Gül.) (Hzy.)

dobur: İyi, çok iyi; güzel. (Kay.) (Gül.) (Hzy.)

doğru giden: Domuz. (Kay.) (Çpn.)

dohan sutla-: Sigara içmek. (Kay.) (Hzy.)

dohan şutla-: Sigara içmek. (Gül.) (Hzy.)

dohan: Sigara, tütün. < Ar. duhân tütün. (Kay.) (Gül.) (Hzy.)

dolana- 1. Dolamak, sarmak. 2. Dolandırmak. (Yıl.) (Tbr.)

dom: Barut, kurşun < domdom kurşunundan. (Kay.) (Hzy.)

domuz çukuru: Kalaylanacak kapların yıkandığı yer. (Kay.) (Kal.)

döğ-: Yemek yemek. Azerî argosunda döşe- ‘yemek, yemeğe saldırmak.’ (Kay.)(Erk.)

döymek: Yemek. (Azeri argosu) (Tr.) (Akb.) (Erk.)

dubuķ: Sigara, tütün. (Caf.) (Elk.)

dumanlı: Pilav. Diğer telaffuzu dumanlı. (Kay.) (Akb.) (Erk.)

durana-: Durmak. (Yıl.) (Tbr.)

dü: İki. (Yıl.) (Tbr.)

düke: Ev, çadır. (Yıl.) (Tbr.)

dükeler: Köy, evler, çadırlar. (Yıl.) (Tbr.)

dümanlı: Bk. Dumanlı. (Kay.) (Erk.)

düne-: 1. Misafir olmak, gecelemek. 2. Durmak. < tüne- kelimesinden. (Kay.) (Kal.)

dünek pirisi: Ev sahibi. (Akar) (DS. C. IV) (Kal.)

dünemek: Misafir kalmak. (Muğ.) (Caf.) (Akar) (Kal.)

dünemiş: Ölü, uyumuş. (Akar) (Kal.)

dünet-: Öldürmek. (Akar) (Kal.)

düve: Genç kız. (Akar) (Kal.)

düve: Kız çocuğu. (Muğ. Tar.) (Caf.) (Kay.) (Kal.)

düve: Kız, kız çocuğu. (Kay.) (Akb.) (Erk.)

E

ede: Büyük ağabey. (Kay.) (DS. C. V) (Tbr.)

ede: Kardeş. (Abdallar hitap sözü olarak kullanır.) (Yıl.) (Tbr.)

ehrak: Ateş, çakmak < Ar. ahraka ‘ateşli, ateş gibi.’ (Kay.) (Gül.) (Hzy.)

eklet-: Yemek yemek < Ar. eki ‘yemek’ + Tk. et-fiilinden. (Kay.) (Gül.) (Hzy.)

eklettim: Doydum. (Kay.) (Hzy.)

ekret: Kürtler. (Gül.) (Hzy.)

ellez: Zeytin. (Akar) (Kal.)

emci: İlaç yapan. (Kay.) (Gül.) (DS. C. XII) (Hzy.)

enayiotu: Sigara. (mecazi) (Tr.) (Akb.) (Erk.)

enâyötu: Sigara, tütün. < enayi + otu. (Kay.) (Erk.)

ene: Ana, anne. (Kay.) (Tbr.)

engez: 1. Sır. 2. Erkek ve kadının cinsiyet uzvu. (Kay.) (Erk.)

engez: Sır. (Bsz.) (Akb.) (Erk.)

engezle-: 1. Çiftleşmek. 2. Kaçırmak. (Kay.) (DS. C. V) (Erk.)

engezlemek: Gizlemek, kaçırmak, çiftleşmek. (Bsz.) (Akb.) (DS. C. V) (Erk.)

erniş -ermiş: Çepni. (Kay.) (Çpn.)

es: Ben (zamir) (Caf.) (Elk.)

es-: Gelmek, gitmek. (Kay.) (Hzy.)

es-: Gelmek. (Gül.) (Hzy.)

ester: Katır < Far. ester ‘katır.’ (Kay.) (Hzy.)

estir!: Ver! (Kay.) (Hzy.)

estir-: 1. Kaldırmak, götürmek, 2. Almak. (Gül.) (Hzy.)

estir-: 1. Vermek. 2. Kaldırmak, götürmek. 3. Almak. 4. Kötü yola düşürmek. (Kay.)(Hzy.)

eş: Eşek. (Caf.) (Elk.)

F

faaraz: Koyun. (Akp.) (Çpn.)

faķ etmek: Mahvetmek. (Akar) (Kal.)

fak etmek: Tuvalet etmek, ırza geçmek. (Akar) (Kal.)

fak_et-: 1. Bozmak. 2. Fenalık yapmak, zulmetmek. 3. Tuvaletini yapmak. < Ar. fekk

‘bozma, koparma, kesme’ + Tk. et- fiilinden. (Kay.) (Kal.)

fak_etmek: Bozmak, fenalık yapmak, zulm etmek. (Muğ. Tar.) (Caf.) (Kal.)

fak_ol-: 1. Fena olmak, bozulmak. 2. Korkmak, çekinmek. < Ar. fekk + Tk. olfiilinden.(Kay.) (Kal.)

faklık: Burun. (Akar) (Kal.)

faklık: Tuvalet. < Ar. fekk + Tk. /+lık/ ekinden. (Kay.) (Kal.)

faraş-firaş: Yatak. < Ar. fırâş ‘döşek, yatak, yaygı.’ (Kay.) (Gül.) (Hzy.)

faraz: Koyun. (Kay.) (Çpn.)

faris-feras-feres-fıraz: At, beygir. < Ar. feres ‘at, bir at türü.’ (Kay.) (Çpn.)

fas fişle-: Körüklemek. (Kay.) (Kal.)

fatika: Beş. Bk. fakta. (Kay.) (Kal.)

fatka: Beş. (Muğ. Tar.) (Caf.) (Kay.) (Kal.)

fehm: Ağız. < Ar. fem ‘ağız.’ (Kay.) (Gül.) (Hzy.)

fek_et: 1. Almak. 2. Vurmak, kesmek, öldürmek. < Ar. fekk +Tk. et- fiilinden. (Kay.) (Kal.)

felek: 1. Çocuk. 2. Torun. < Ar. felek: 1. Gök. 2. Zaman, devran. 3. Dünya. (Akp.) (Kay.) (Çpn.)

fem: Dudak. (Gül.) (Hzy.)

feneke: Kardeş. (Kay.) (Çpn.)

feniki-: Tavuk gıdaklamak. (Kay.) (Çpn.)

fenikiyi: Tavuk gıdaklıyor. (Kay.) (Çpn.)

fıdıla-: Taşı atar gibi yapmak, korkutmak. (Kay.) (Çpn.)

fındık: Silah. (Kay.) (Çpn.)

fındıkla-: Öldürmek. (Kay.) (Çpn.)

fırfırı: 1. Döneklik. 2. Çocuk oyuncağı. (Gül.) (DS. C. V) (Hzy.)

fıs: 1.Yumurta. 2. Yel (gaz) (Yıl.) (Tbr.)

fısla-: 1. Yumurtlamak. 2. Yellenmek. (Yıl.) (Tbr.)

fıslık-tıslık: Anüs. (Yıl.) (Tbr.)

firohla-: Çalmak. (Kay.) (Hzy.)

firoş: 1. Elbise. 2. Yatak. (Gül.) (Hzy.)

fiş: Balık < Alm. fisch ‘balık.’ (Kay.) (Gül.) (Hzy.)

fitik: Makbuz, fitre. (Kay.) (DS. C. V) (Çpn.)

fürühle-: Satmak. < Alm. (?) früh’erken, erkenden.’ Bk. firohla- (Kay.) (Gül.) (Hzy.)

G

ga:Var, mevcuttur. (Caf.) (Elk.)

gacav: Çingene. (Akar) (Kal.)

gacı: Adam, erkek çocuk. (Caf.) (Kay.) (Gyg.)

gacı_çöne: Oğlan, oğul. (Caf.) (Kay.) (Gyg.)

gaco: Çingene. (Muğ. Tar.) (Caf.) (Akar) (Kay.) (DS. C. VI) (Kal.)

gacov: Çingene. (Akar) (Kal.)

gaçanna-: Kaçmak. (Yıl.) (Tbr.)

gaçron: Saman. (Gül.) (Hzy.)

gaçron-gasuron-kasrun: Saman. (Kay.) (Hzy.)

gadem: Bacak. Bk. kadem. (Kay.) (Hzy.)

gadi: Kendi, kendini. (Caf.) (Elk.)

gahanna-: Kalkmak. (Yıl.) (Tbr.)

gahme: Un. (Yıl.) (Tbr.)

gaji-gaci: Kız. Geygelli Yörüklerinde gaco, Romen Çingenelerinde gacı, istanbul

çingenelerinde gaco. (Kay.) (DS. C. VI) (Tbr.)

galah: Cep, dişi hayvan. (Kay.) (Erk.)

galak: Hürmetli, itibarlı kimse, bey, beyefendi, zengin kimse; yüksek tabakaya

mensup birisi. (Kay.) (Kal.)

galgal: Köpek. kalgal < kangal ‘kangal köpeği’ kelimesinden. (Kay.) (Akb.) (Erk.)

galın: Beyaz. (Akar) (Kal.)

galıngenek: Yedi. (Akar) (Kal.)

gali: Çay. Muhtemelen Ar. galy ‘kaynatma, pişirme’den. (Kay.) (Tbr.)

galil: Az. <Ar. kalil ‘‘az, çok olmayan.’’ (Kay.) (Gül.) (Hzy.)

galiz: Büyük abdest, pislik, <Ar. galize ‘‘kaba terbiye dışı.’’ (Kay.) (Hzy.)

galiz: Pis. (Gül.) (Hzy.)

galize: 1. Pislemek. 2. Bok. (Gül.) (Hzy.)

galize-: Pislemek. (Kay.) (Hzy.)

gam: Çingene. (Kay.) (Gül.) (Hzy.)

gamga: Yonga. (Gül.) (DS. C. VI) (Hzy.)

gamğa: Yonga. (Kay.) (DS. C. VI) (Hzy.)

gamze: Kız. (Kay.) (Gyg.)

ganır-: Geriye bükmek. (Gül.) (Hzy.)

ganne: Lamba camı. (Gül.) (DS. C. VI) (Hzy.)

gara aç: Kahve. < kara + ağaç. (Kay.) (Kal.)

gara sulu: Su testisi. (Kay.) (Kal.)

gara: Çay, kahve. (Yıl.) (Tbr.)

garaaç: Kahve. (Bur.) (Caf.) (Kal.)

garamancı: Hırsız, haydut. (Akar) (Kal.)

garamancılık: Hırsızlık. (Akar) (Kal.)

garav: Sakla. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

garavgas: Sakladı. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

garçun: Ayakkabı < İt. Kalçın ‘üstüne başka bir şey giyilmek için abadan ya da

meşinden yapılan çizme biçiminde ayak giysisi.’ (Kay.) (Hzy.)

garıye: Köy. < Ar. karye ‘köy, kasaba.’ (Kay.) (Hzy.)

garim: Küçük su kanalı, derin ark, harıh. (Gül.) (DS. C. VI) (Hzy.)

gariye-kariye: Köy. (Gül.) (Hzy.)

garkive: Evlenmek. (Caf.) (Elk.)

gasar: Sus, dikkat, sözü kes (ki başkası anlamasın). (Kay.) (Akb.) (Erk.)

gasavan: Yalan söylemek. (Bsz.) (Akb.) (DS. C. VIII) (Erk.)

gasavan-kasavan: Yalan söylemek. (Kay.) (DS. C. VIII) (Erk.)

gaşa: Başka. (Caf.) (Kay.) (Gyg.)

gat: Gömlek. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

gatıglı: Rakı, şarap. (Akar) (Kal.) (Kal.)

gatırafa: Katır. (Yıl.) (Tbr.)

gav-kav: 1. Jandarma, polis, bekçi. 2. Bay. 3. Tehlikeli adam. (Kay.) (Erk.)

gavra: Köpek. (Kay.) (Çpn.)

gayış et-: Hırsızlık yapmak. (Akar) (Kal.)

gayış etmek: El çabukluğu ile hırsızlık yapmak. (Akar) (Kal.)

gayış kösle-: Hırsızlık yapmak. (Akar) (Kal.)

gayış: Hırsızlama, çalma. (Akar) (Kal.)

gayışçı: Hırsız. (Akar) (Kal.)

gaytar-: İşten kaçmak. (Gül.) (Hzy.)

gazanafa: Kazan .(Yıl.) (Tbr.)

geben: Yabancı (yâni Teber olmayan) kaynağı belirsiz. (Kay.) (DS. C. VI) (Tbr.)

geben: Yabancı, Abdal olmayan. (Yıl.) (DS. C. VI) (Tbr.)

gebeş: Kavun, karpuz. (Yıl.) (Tbr.)

geci: Yabancı, Abdal olmayan. (Yıl.) (Tbr.)

geci: Yabancı. Bk. gaji. (Kay.) (Tbr.)

geçelmek: Sertçe hareket etmek. (Erm.) (Akb.) (Erk.)

geder: Eşek. (Akp.) (Kay.) (Çpn.)

geder: Eşek. (Esk.) (Caf.) (Eda.)

geder: Eşek. (Kay.) (Gyg.)

geder: Eşek. (Yıl.) (DS. C. VI) (Tbr.)

geder: Eşek. Anadolu ağızlarında yaygındır. Ahmet Caferoğlu’nun ‘Anadolu Ağızlarından Toplamalar’ kitabında haydar ‘eşek’ şekli de vardır. Arapça haydar ‘arslan’ şeklinden bozulmuş olmalıdır. (Kay.) (DS. C. VI) (Tbr.)

gedin: Yer, toprak, arazi. (Caf.) (Elk.)

gehez: Esrar. (Yıl.) (Tbr.)

gehran: Dilencilik. (Yıl.) (Tbr.)

gehran-: Dilenmek. (Yıl.) (Tbr.)

gelez: Alevi. (Kay.) (Gül.) (Hzy.)

gendime: Yarma. (Gül.) (Hzy.)

gene-: 1. Gelmek. 2. Gitmek. 3.Vermek. 4. Gezmek, dolaşmak. (Yıl.) (Tbr.)

genek köslemek: Kumar oynamak. (Akar) (Kal.)

genek: 1. Yan, el, nezd, ev. 2. Mecidiye. (Muğ.) (Caf.) (Akar) (Kay.) (Kal.)

genek: Araç gereçler, kumar. (Akar) (Kal.)

geneme: Bize. (Kay.) (Kal.)

genemiz: Bura. (Kay.) (Kal.)

genemize: Buraya. (Kay.) (Kal.)

genende: Karşısında. (Kay.) (Kal.)

geneniz: Siz. (Kay.) (Kal.)

genenize: size. (Kay.) (Kal.)

geney: 1.El. 2. Yan. (Kay.) (Kal.)

genim: Buğday. (Yıl.) (Tbr.)

genne: Gel. Tk. gel-’ten değiştirilmiştir. (Kay.) (Tbr.)

gennet-: 1. Vermek. 2. Götürmek. 3. İçeri almak, içeri sokmak. (Yıl.) (Tbr.)

gensiz: Dinsiz. (Kay.) (Gül.) (Hzy.)

gerez: 1. İyi. 2.Güzel. 3. Yakışıklı. 4. Zengin. 5. Tok. 6. Çok. (Yıl.) (DS. C. VI)

gerez: Güzel. Eskişehir Abdallarında ‘iyi’ anlamındadır. Kökeni belirsizdir. (Kay.)(DS. C. VI) (Tbr.)

gerez: İyi, güzel. (Kay.) (DS. C. VI) (Çpn.)

gerez: İyi. (Akp.) (DS. C. VI) (Çpn.)

gerez: İyi. (Esk.) (Caf.) (Eda.)

gerez: İyi. (Kay.) (Gyg.)

ges: Peynir. (Bsz.) (Akb.) (Erk.)

geş: 1. Kötü, fena. 2. Zararlı. 3. Çirkin vs. gibi birçok menfi manalarda kullanılır. <

Erm. keş ‘fena’; eski Erm. leş. (Kay.) (Akb.) (Erk.)

geşel-: Sertçe hareket etmek. (ekseriyetle emir şekliyle kullanılır.) (Kay.) (Erk.)

geşele-: Ucuzlamak, herhangi bir mal ve eşya için fiyattan düşmek. (Kay.) (Erk.)

geşelemek: Ucuzlamak. (Erm.) (Akb.) (Erk.)

geşen: Korkak. (Kay.) (Akb.) (Erk.)

geşet-: Ayırmak, bozmak, yatıştırmak, uyarına gitmek. Daha fazla emir hali kullanılır. (Kay.) (Erk.)

geşetmek: Ayırmak, bozmak. (Erm.) (Akb.) (Erk.)

geşlik: Korkaklık. (Kay.) (Erk.)

gev-gey: İnek, manda. (Yıl.) (Tbr.)

gevik et-: Söylemek. (Kay.) (Çpn.)

gevik: Ağız. (Kay.) (Çpn.)

gevikle!: Söyle! (Kay.) (Çpn.)

gevikle: Söyle. (Akp.) (Kay.) (Çpn.)

gevikleme: Söyleme! (Kay.) (Çpn.)

gevrek: Kâfir, gavur. (Kay.) (Erk.)

gevri: İhtiyar kadın. (Yıl.) (Tbr.)

gezzem: Keçi. (Kay.) (Çpn.)

gıcırık: Esmer. (Akar)(Kal.)

gıdor: Para, Düzce Elekçilerinin dilinde gudor ‘para, sikke.’ (Kay.) (Erk.)

gığır: Rum. (Gül.) (Hzy.)

gılav düve: Küçük kız çocuğu. (Akar) (Kal.)

gılav yavşak: Küçük erkek çocuğu. (Akar) (Kal.)

gılav: 1. Az. 2. Küçük, ufak. 3. Ucuz. (Kay.) (DS. C. VI) (Kal.)

gılav: Az, küçük, kısa. (Akar) (DS. C. VI) (Kal.)

gılav: Ucuz. (Akar) (Kal.)

gıllı: Anlamaz, cahil, avanak, aptal. (Kay.) (Kal.)

gıltırı: Deli. Anadolu ağızlarının kelimesi olmalıdır. (Kay.) (Tbr.)

gınat-: Vermek, uzatmak. (Yıl.) (Tbr.)

gıngılık: Kadının cinsel organı. (Yıl.) (Tbr.)

gıpı: Anüs. (Akar) (Kal.)

gır ğel: Gel. (Bur.) (Caf.) (Kal.)

gır-: 1. Gelmek. 2. Satmak, Abdal. 3. Vermek. Bk. kır- (Kay.) (Kal.)

gır: Yap. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

gırak: Ocak. (Caf.) (Elk.)

gıras: Beygir, umumiyetle hayvan. (Caf.) (Kay.) (Gyg.)

gırgır-gıgır: Rum. < Rumca, dırdır ‘kilisede ders veren kimse.’ (Kay.) (Hzy.)

gırmak: 1. Gelmek. (Bur.) 2. Satmak. (Muğ.) (Caf.) (Kal.)

gırmak: Almak, getirmek. (Akar) (Kal.)

gırmak: Satmak. (Akar) (Kal.)

gırmızı: Domates. (Kay.) (DS. C. VI) (Hzy.)

gırpı-gîpı: 1. Arka taraf. 2. Kalça. (Kay.) (Kal.)

gırtıl: Buğday, arpa. (Akar) (Kal.)

gırtıl: Bulgur, pilav. (Bur.) (Caf.) (Kay.) (Kal.)

gıtıl: Buğday, arpa. (Akar) (Kal.)

gıtmır: köpek. (Gül.) (Hzy.)

gıtmir-gitmir: Köpek < Ar. kıtmîr ‘ashab-ı kehf’in köpeğin adı.’ (Kay.) (Hzy.)

gıvşat-: Oynatmak, hareket ettirmek. (Yıl.) (Tbr.)

gıygı: Keman, saz. (Kay.) (DS. C. VI) (Tbr.)

gıyla-gıylalı cümari: Horoz. (Yıl.) (Tbr.)

gızıl yalman: 1. Dil. 2. Erkeğin cinsel organı. (Yıl.) (Tbr.)

gidor: Para. (Erm.) (Akb.) (Erk.)

giğbar: Polis. (Yıl.) (Tbr.)

gileve: Deli. (Yıl.) (Tbr.)

gilik: Halka ekmek. (Gül.) (DS. C. VI) (Hzy.)

gille-: Cinsel ilişki, birleşmek. (Gül.) (Hzy.)

gille-: Çiftleşmek. (Kay.) (Hzy.)

gilor: Kumar. (Kay.) (Gül.) (Hzy.)

gilve-cilve: 1. Deli. 2. Acı. 3. Biber. (Yıl.) (Tbr.)

ginav: Hırsız. Orta Asya Abdallarında genou, ginou ‘hırsız.’ İran Çingenelerinde

genev, genew ‘hırsız, soyguncu’, ibranice ganav ‘hırsız’ kelimesinden. (Yıl.) (Kay.) (Tbr.)

ginavla-: Hırsızlık yapmak, çalmak. (Yıl.) (Tbr.)

ginik: Kadın, karı. (Düz.) (Caf.) (Elk.)

gires: Giysi. (Yıl.) (Tbr.)

girle-: Ağlamak. (Yıl.)(Tbr.)

girleş: Cinsî münâsebette bulunmak < Far. Kîr ‘erkeklik âleti’ + Tk. /leş-/ ekinden. (Kay.) (Hzy.)

giş et: Gitmek, kaçmak. (Kay.) (Hzy.)

giş et-: Kaçmak, götürmek. (Gül.) (Hzy.)

giş ol-: Kaybolmak, yok olmak, uzaklaşmak. (Kay.) (Gül.) (Hzy.)

giş: 1. Kaçış. 2. Kayıp. (Gül.) (Hzy.)

giş: Aptal, bön < Far. (Kay.) (Akb.) (Erk.)

giş: Gitmek, kaçmak. (Kay.) (Hzy.)

gişel-: Bakmak. (Kay.) (Erk.)

gişet-: Kaçırmak. (Kay.) (Erk.)

gişgin: Kaçak. (Kay.) (Hzy.)

gişkin: Kaçak. (Gül.) (Hzy.)

gişkinci: 1. Kaçakçı. 2. Hırsız. (Kay.) (Gül.) (Hzy.)

gitil: Fasulye. (Kay.) (Kal.)

gorobos: Mezar. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

gödük: 1. Tabak. 2. Kap kacak. 3. Fıçı. (Yıl.) (DS. C. VI) (Tbr.)

göğün- -göyür-: Kızarmak, yanar gibi olmak. (Gül.) (Hzy.)

göh: Dışkı .(Yıl.) (Tbr.)

göhle-güle-: Dışkılamak. (Yıl.) (Tbr.)

göhre: At. Farsça kura ‘tay’la ilgilidir. (Kay.) (Tbr.)

göhre-gühre: At. (Yıl.) (Tbr.)

gölük: Eşek, merkep. (Kay.) (DS. C. VI) (Çpn.)

gönç: Koyun. (Esk.) (Caf.) (Eda.)

gönç: Koyun. (Kay.) (Gyg.)

göşt: Et. < Farsça gûşt ‘et.’ (Kay.) (Tbr.)

göşt-göş: Et. (Yıl.) (Tbr.)

göyüs: Kertenkele. (Gül.) (Hzy.)

gras: At. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

gubalık: Diş. (Akar) (Kal.)

gubalık: Taş. (Akar) (Kal.)

gubuduh: Yalan, mübalağa. (Tr.) (Akb.) (Erk.)

gubuduh-kubuduk: Atağan, atmasyoncu; asıl telâffuzu. (Kay.) (Erk.)

gubuz: Mübalağacı. (Tr.) (Akb.) (DS. C. XII) (Erk.)

gubuz-kubuz: Atağan, atmasyoncu, asıl telâffuzu kubuz. (Kay.) (Erk.)

gudor: Para, sikke. (Düz.) (Caf.) (Elk.)

gufil: Aptal, deli. < Ar. gafil ‘dikkatsiz, ihtiyatsız, dalgın, tembel, gaflette bulunan’ (Kay.) (Gül.) (Hzy.)

guful: Anüs. (Yıl.) (Tbr.)

gulak partal: İki lira. (Kay.) (Kal.)

gulak: İki. (Akar) (Kay.) (Kal.)

gulakpatıga: On. (Akar) (Kal.)

gulakpatıgadansamieksik: Dokuz. (Akar) (Kal.)

gulaksacayak: Altı. (Akar) (Kal.)

gulaktaban: Sekiz. (Akar) (Kal.)

gulle: Polis. (Kay.) (Gül.) (Hzy.)

guma te-: Hacca gitmek. (Kay.) (Erk.)

gumpür: Patates. (Kay.) (DS. C. VI) (Hzy.)

gurdotu: Keçi. < kurt + otu kelimelerinden. (Kay.) (Gyg.)

guruv: Sığır, umumiyetle hayvan. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

guşga: Silah. (Yıl.) (Tbr.)

guynu: Fena. (Esk.) (Caf.) (Eda.)

guynu: Fena. (Kay.) (Gyg.)

guynu: Kötü. Anadolu ağızlarında oldukça yaygındır. Farsça gûy ‘çamur, pislik’

kelimesine bağlanabilir. (Kay.) (Tbr.)

güdük-gücük: Eşek. (Yıl.) (Tbr.)

güenne-: Güvenmek. (Yıl.) (Tbr.)

günük: Anüs. (Yıl.) (Tbr.)

gürgüz: Ayı. (Yıl.) (Tbr.)

güveşli: Yalan. (Kay.) (Erk.)

güveşliye te-: Yalan söylemek. (Kay.) (Erk.)

H

Hacali şi: Yalan; tv, radyo. (Akar) (Kal.)

hacer : 1. Taş. 2. Diş. < Ar. hacar ‘taş.’ (Kay.) (Hzy.)

hacer: Diş. (Akp.) (Çpn.)

hacer: Diş. (Gül.) (Hzy.)

hacıalişi kösle-: Türkü söylemek, düğün etmek. (Kay.) (Kal.)

hacıalişi: Yalan < hacı + ali + işi kelimelerinden. (Kay.) (Kal.)

hadidle-: Tedavi etmek, iyileştirmek (gözü) < Ar. hadîd ‘demir’ + Tk. + le-’ten (Kay.) (Hzy.)

hağna: Oyna. (Caf.) (Elk.)

hakıp: Cep, heybe. (Gül.) (Hzy.)

hakıp: Heybe, torba. < Ar. hakîb ‘çanta, bavul’ (Kay.) (Hzy.)

haknelik: Elbise, caket, pantolon vs. (Caf.) (Elk.)

hala: Yıkamak. (Akar) (Kal.)

halacı: (Kalaylanan kapları) yıkayıcı. (Akar) (Kal.)

halan-: Gelmek. (Kay.) (Çpn.)

halandır-: Getirmek. (Kay.) (Çpn.)

halat-: Çalmak, almak, satın almak. (Yıl.) (Tbr.)

haleyici: Çırak. (Kay.) (Kal.)

hammarik: Şeker. (Caf.) (Elk.)

hamselik: Beşlik. < Ar. hamse ‘beş’ + Tk. /+lik/ ekinden, ten (Kay.) (Hzy.)

han tamı: Han odası, otel.< Far. Hân ‘kervansaray, otel’ + Tk. tam+ı kelimesinden. (Kay.) (Hzy.)

hançer: İğne. < Far. hançer ‘kama, hançer.’ (Kay.) (Erk.)

handaķ: Evet. (Caf.) (Elk.)

hanik: Çadır. (Caf.) (Kay.) (Gyg.)

haniye: Çadır. (Caf.) (Gyg.)

hapek: Pencere, dama açılan kapı. < kepenk kelimesinden. (Kay.) (Gül.) (Hzy.)

har: Ateş <Ar. harr yakıcı, sıcak, kızgın. (Kay.) (Hzy.)

hareketle-: Yatmak. Bk. reketle- (Kay.) (Gül.) (Hzy.)

hari: At (hayvan) (Caf.) (Elk.)

harif: Koyun, davar. (Kay.) (Çpn.)

harmanat: Vatansız, nüfus cüzdanı olmayan. (Yıl.) (Tbr.)

has: Ekmek. (Düz.) (Caf.) (Elk.)

hasbi: At, beygir. < Far. Esb ‘at.’ (Kay.) (Hzy.)

hasbi: At. (Gül.) (Hzy.)

hat: Para, ücret, geçerli para birimi. (Gül.) (Hzy.)

hat: Para, ücret, lira, binlik vs. anlamında birim olarak kullanılır. (Kay.) (Hzy.)

hatab-hıtab: Değnek, sopa, odun < Ar. hatab odun. (Kay.) (Hzy.)

hatabla-: Dövmek, sopalamak. < Ar. ( Tk./+la-/ ekinden. (Kay.) (Hzy.)

hatap: Değnek, sopa. (Gül.) (Hzy.)

hatapla-: Dövmek. (Gül.) (Hzy.)

hatıl: Kalın mertek. (Gül.) (Hzy.)

hatırlayamadı: Keçi. (Akp.) (Çpn.)

hatla-: Yazmak. < Ar. hat ‘çizgi, satır’ + Tk. /+la-/ ekinden. (Kay.) (Hzy.)

hatmet-: Okumak. < Ar. hatm ‘kur’an’ı başından sonra kadar okumak’ + Tk. etfiilinden. (Kay.) (Hzy.)

hats: Ekmek, çörek. (Caf.) (Elk.)

havkıt-harkut: 1. Yumurta. 2. Ceviz. (Yıl.) (Tbr.)

havla- : Havlu ile silmek. (Kay.) (Kal.)

hayat: Evin önündeki açık alan. (Gül.) (Hzy.)

haydar: Eşek. (Bur.) (Caf.) (Kay.) (Kal.)

haymır: Erkeklik organı. (Kay.) (Çpn.)

hazeyn-hazeyin: 1. Erkek, adam, yetişkin kimse 2. Ulan, len. 3. Darendeli < Ar.

Hazeyn ‘bu ikisi.’ (Kay.) (Gül.) (Hzy.)

hebil: İp. (Yıl.) (DS. C. VII) (Tbr.)

hecir: İncir. (Yıl.) (Tbr.)

her: Eşek. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

hersik: Ekmek. (Kay.) (Çpn.)

hersit mezle-: Ekmek yemek. (Kay.) (DS. C. VII) (Çpn.)

hersit: Ekmek. (Akp.) (Kay.) (Çpn.)

hersit: Ekmek. (Yıl.) (DS. C. VII) (Tbr.)

hersit: Ekmek. Çepnilerde hersit, hersik. Anadolu dışındaki sahada da yaygındır. Kaynağı hakkındaki açıklamalar doyurucu değildir. (Kay.) (DS. C. VII) (Tbr.)

hezik: 1. Ağaç. 2. Sopa. (Yıl.) (Tbr.)

hezik: Dayak. (Kay.) (Tbr.)

hezik: Döv. (Esk.) (Caf.) (Eda.)

hezik: Dövme. (Kay.) (Gyg.)

hezikle: Döv. (Esk.) (Caf.) (Eda.)

hezikle-: Dövmek. (Yıl.) (Tbr.)

hımelik: İçki, meşrubat. (Caf.) (Elk.)

hış: Çok, var. (Kay.) (DS. C. VII) (Erk.)

hızmık: Buğday posası. (Gül.) (DS. C. VII) (Hzy.)

hindik: Küçük, az, ufak; ucuz. (Kay.) (Gül.) (DS. C. VII) (Hzy.)

hinte: Buğday. < Ar. hınta’buğday.’ buğday. (Kay.) (Gül.) (Hzy.)

hisbi: Bit. (Yıl.) (Tbr.)

hobus: 1. Ekmek. 2. yemek 3. Yem < Ar. hubz ‘ekmek.’ (Kay.) (Hzy.)

hoduh: Oda, salon. Anadolu ağızlarının kelimesi olmalıdır. (Kay.) (Tbr.)

honta-hunta: Buğday, ekin. < Ar. hınta ‘buğday.’ (Kay.) (Çpn.)

hoot: Dut kavutu, dut kurusu. (Kay.) (Hzy.)

hotla-: Okumak. < Far. Hönden ‘okumak’ + Tk. /+la-/ ekinden. (Kay.) (Gül.) (Hzy.)

hoy: Tuz. (Yıl.) (Tbr.)

höbük yavrusu: Çeyrek, beş. (Kay.) (Erk.)

höbük: Mecidiye. (Kay.) (Erk.)

hökel: İnek. (Akp.) (DS. C. VII) (Çpn.)

hölemez: Yağ. (Kay.) (Gyg.)

hörün: Çabuk. (Kay.) (Gül.) (Hzy.)

höştür-hoşdur: Deve. < Far. üştür ‘‘deve.’’ (Kay.) (Çpn.)

hubus: Ekmek, yemek. (Gül.) (Hzy.)

huras: Ot. (Akp.) (Kay.) (Çpn.)

hül ol-: Ölmek. (Yıl.) (Tbr.)

hür et-hül et-: 1. Kırmak. 2. Cinsel ilişkiye girmeden sevişmek. (Yıl.) (Tbr.)

I

ıraç:Sağdıç. (Kay.) (Çpn.)

ırıf: Saç, sakal, bıyık, kaş, kıl, tüy. (Yıl.) (Tbr.)

ırıh: Büyük abdest. (Gül.) (Hzy.)

ırıh: Pislik, bok. (Kay.) (Hzy.)

ırıhla: Sıçmak. (Kay.) (Gül.) (Hzy.)

ırza: Kapı, çengeli, reze. < Ar. rezze 1. Reze, kapıyı açıp kapamaya yarayan ve başparmakla basılarak işletilen kapı demiri. 2. Ufak çengel. (Kay.) (Gül.) (Hzy.)

ışkın-eşkin: 1. Kenger dikeninin tazesi. 2. Filiz, sürgün. (Gül.) (DS. C. VII) (Hzy.)

İ

iki höbük: Kırk. (Kay.) (Erk.)

imam işi kösle-: Namaz kılmak. (Kay.) (Kal.)

imam işi köslüyor: Namaz kılıyor. (Kay.) (Kal.)

imam suyu: İçki. (Kay.) (Erk.)

imam_işi: Cami, namaz < imam + işi kelimelerinden. (Kay.) (Kal.)

imamişi: Namaz. (Akar) (Kal.)

incaz: Tozlu erik cinsinin kurutulmuşu. (Gül.) (DS. C. VII) (Hzy.)

inetle-netle-: Saz çalmak. Ölçünlü Türkçe’deki inle- fiilinin Anadolu ağızlarındaki

inne- şeklinin ettirgeni olan innet- le ilgili olmalıdır. (Kay.) (Tbr.)

innav: Delikanlı. (Düz.) (Caf.) (Elk.)

inzala-: Ağlamak. (Gül.) (Hzy.)

irek: Üç. (Caf.) (Elk.)

iş: El. (Muğ.) (Caf.) (Akar) (Kay.) (Kal.)

ivişle: Yürü! ev-, iv- ‘acele etmek’ten /-iş-/ eki ve bundan da /-le-/ ile türetilmiştir.(Kay.) (Tbr.)

K

kadem: 1. Ayak. Bk. gadem. 2. Ayakkabı. < Ar. kadem ‘ayak, adım.’ (Kay.) (Gül.)(Hzy.)

ķadivav: Kadın. (Caf.) (Elk.)

kaf: Taş. Kaynağı meçhul. (Kay.) (Tbr.)

kakavay: Çingene. (Akar) (Kal.)

ķale: Gel. (Caf.) (Elk.)

kalın genek: Gümüş mecidiye. (Akar) (Kay.) (Kal.)

kalın: 1. Beyaz. Umumî Türk argosunda ‘paralı, zengin.’ (Kay.) (Kal.)

kalın: Beyaz. (Muğ.) (Caf.) (Kal.)

kalınğenek: Gümüş mecidiye. (Muğ. Tar.) (Caf.) (Kal.)

ķanili: Çirkin. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

kara moy-gara moy: Kahve. (Kay.) (Çpn.) (Çpn.)

karamancı: Hırsız. (Muğ. Tar.) (Caf.) (Kay.) (DS. C. VIII) (Kal.)

karkav: Hükümet, devlet. (Caf.) (Gyg.)

karke: Kahve. (Caf.) (Kay.) (Gyg.)

kâsıflık: Ağız. (Kay.) (Kal.)

kasurun: Saman. (Gül.) (Hzy.)

ķaş: Odun. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

kaş: Yan, taraf. (Caf.) (Kay.) (Gyg.)

katırlı sürt-: Rakı içmek. (Kay.) (Kal.)

katırlı: Rakı. (Muğ. Tar.) (Caf.) (Akar) (Kay.) (Kal.)

kav: Jandarma, polis, bekçi. (mecazi) (Tr.) (Akb.) (Erk.)

kav: Kasaba, köy. (Kay.) (Gyg.)

kava: Şey. (Kay.) (Gyg.)

kavara: Kahve takımı. (Caf.) (Gyg.)

kavdan: Bir kimse, felan. (Caf.) (Gyg.)

kây: Ye, iç! İstanbul argosunda kay- ‘yemek.’ (Kay.) (Tbr.)

kaya: Yumurta, yumurtlama. (Akp.) (Kay.) (Çpn.)

kayış et-: Çalmak. (Kay.) (Kal.)

kayışçı: Hırsız. (Kay.) (DS. C. VIII) (Kal.)

kebir hazeyn: 1. Ağırbaşlı, yaşlı başlı kimse. 2. Baba, kayınbaba. (Gül.) (Hzy.)

kebir hazeyn: Büyük insan, yaşlı kimse. (Kay.) (Hzy.)

kebir saltat: Komutan. (Kay.) (Gül.) (Hzy.)

kebir: Büyük. < Ar. kebîr ‘büyük, ulu.’ (Kay.) (Gül.) (Hzy.)

keçe: Ekmek. (Kay.) (Gyg.)

kedilemek: Evlendirmek. (Akar) (Kal.)

kef: 1.Taş. 2.Diş. 3. Tavuk. (Yıl.) (Tbr.)

kefçi- kevçi: Kaşık, çatal. (Yıl.) (Tbr.)

kekne-: Gülmek. (Yıl.) (Tbr.)

kelepir: Ucuz. (Kay.) (Gül.) (Hzy.)

kellembaş: Memur, devlet hizmetinde bulunan kimse. (Kay.) (Çpn.)

kellesi büyük: Memur. (Kay.) (Çpn.)

kelti: Yabancı. (Yıl.) (DS. C. VIII) (Tbr.)

kemal: Deve < Ar. cemel ‘deve’ (Caf.) (Kay.) (Gyg.)

kemer _alişi: Soğan < kemer + ali + işi’ nden. (Kay.) (Kal.)

kemer işi: Soğan, sarımsak. (Akar) (Kal.)

kemer işi: Soğan. (Muğ. Tar.) (Caf.) (Kay.) (Kal.)

kemeraliişi: Soğan. (Akar) (Kal.)

kemerelişi: Soğan. (Akar) (Kal.)

kemerişi: Soğan. (Akar) (Kal.)

kendile-: 1. Satmak. 2. Almak, satın almak. (Kay.) (Kal.)

kendilemek: Satmak. (Muğ. Tar.) (Caf.) (Akar) (Kal.)

kendir: İp. (Bur.-Muğ. ) (Caf.) (Akar) (Kay.) (DS. C. VIII) (Kal.)

kep: Ölmek. (Kay.) (Gül.) (Hzy.)

kepenek: Kağıt para. (Kay.) (Akb.) (Erk.)

kepit: 1. Öldürmek. (Kay.) (Gül.) (Hzy.)

kepkin: Ölmüş. (Kay.) (Gül.) (Hzy.)

ker: Bıçak. (Kay.) (DS. C. VIII) (Tbr.)

ķer: Ev. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

ker-: Yapmak. (Kay.) (Gyg.)

kerilmek: Hazır olmak. (Caf.) (Kay.) (Gyg.)

ker-keğr-kir-kiğr: Bıçak. (Yıl.) (Tbr.)

kerle-: Durmak. < ker + Tk. + /le-/ ekinden. (Kay.) (Gyg.)

kerle-kerne-: 1. Kesmek. 2. Susmak. 3. Durmak. 4. Sünnet etmek. (Yıl.) (Tbr.)

kerlemek: Durmak. (Caf.) (Gyg.)

kermir: Kızılbaş. (Bsz.) (Akb.) (Erk.)

kermir-germir: Kızılbaş. (Kay.) (Erk.)

kernet-: Sünnet ettirmek. (Yıl.) (Tbr.)

kes: Saman, ot. (Kay.) (DS. C. VIII) (Hzy.)

kesber: Topal. (Kay.) (Hzy.)

kesne hazeyn: Kötü insan, kötü adam. (Kay.) (Hzy.)

kesne: Kötü, iyi olmayan. (Kay.) (Hzy.)

kesne: Kötü. (Gül.) (Hzy.)

kesper: Topal. (Gül.) (Hzy.)

keş: Peynir. (Tr.) (Akb.) (DS. C. VIII) (Erk.)

keş-geş: Peynir. (Gaziantep) yoğurt ve döğme ile yapılan bir yemek. (Kay.) (DS. C. VIII) (Erk.)

keşk-keşk: Kız, kız çocuğu. (Yıl.) (Tbr.)

kevik etme: Konuşma. (Kay.) (Çpn.)

kevik: Ağız. Bk. gevik. (Akp.) (Kay.) (Çpn.)

kevik: Saman. (Tr.) (Akb.) (DS. C. VIII) (Erk.)

kevik-kevük: Saman. (Kay.) (DS. C. VIII) (Erk.)

kevikleş- : Konuşmak. (Kay.) (Çpn.)

key-kay-: Yemek, içmek. (Yıl.) (Tbr.)

keylim: Yemek, yiyecek. (Yıl.) (Tbr.)

keyne-keyle- bk.key- (Yıl.) (Tbr.)

kılav gır-: Az almak, ucuz vermek. (Kay.) (Kal.)

kılav: Az, küçük, kısa. (Bur.-Muğ.) (Caf.) (Kay.) (Kal.)

kılavgır: Az al. (Bur.) (Caf.) (Kal.)

ķına: Gitmek. (Düz.) (Caf.) (Elk.)

kır-: Almak, getirmek. (Kay.) (Kal.)

kır-: Çiftleşmek. Burdur ve Muğla Kalaycılarının argosunda olmak, getirmek. (Kay.) (Erk.)

kırıma: Utanma! Kaynağı belirsiz. (Kay.) (Tbr.)

kırıtıl sapı: Saman. (Muğ.) (Caf.) (DS. C. VIII) (Kal.)

kırmak: Almak, getirmek. (Bur.-Muğ.) (Caf.) (Kal.)

kırmak: Çiftleşmek. (Kay.) (Hzy.)

kırmak: Çiftleşmek. (mecazi) (Tr.) (Akb.) (Erk.)

kırtıl sapı: Saman. (Akar) (DS. C. VIII) (Kal.)

kırtıl: Arpa. (Muğ.) (Caf.) (Akar) (Kay.) (Kal.)

ķıtan: Sığır, inek ve emsali. (Caf.) (Elk.)

kıyık: Çuvaldız. (Kay.) (DS. C. VIII) (Çpn.)

kilab: Köpek. < Ar. kilâb ‘köpekler’ kelb kelimesinin çokluk şekli. (Kay.) (Gül.)(Hzy.)

kireç: Un. (Kay.) (Akb.) (Erk.)

kirtil sapı: Saman. (Kay.) (DS. C. VIII) (Kal.)

kişifle-: Gözetlemek, takip etmek. (Gül.) (Hzy.)

kişifle-: Gözetlemek, takip etmek. < Ar. keşf ‘açma, meydana çıkarmak, gizli bir şeyi bulmak’ + Tk. /+le-/ ekinden. (Kay.) (DS. C. VIII) (Hzy.)

kitir: Çok, bol, faz la; pahalı < Ar. keşîr ‘çok, bol.’ (Kay.) (Gül.) (Hzy.)

kitirleş-: Çoğalmak. (Kay.) (Hzy.)

koka: Tütsülemek < Tk. kok- fiilinden. (Kay.) (Hzy.)

köken işi: Kavun, karpuz, bostan türü şeyler. (Akar) (Kal.)

köken_işi: Üzüm, kavun, karpuz ve emsali. < köken + işi kelimelerinden. (Kay.) (Kal.)

köken_işi: Üzüm, kavun, karpuz. (Bur.) (Caf.) (Kal.)

kökenceli: Karpuz. (Kay.) (Kal.)

kökençeli: Karpuz. (Muğ.) (Caf.) (Kal.)

kökençeli: Üzüm, kavun, karpuz. (Akar) (Kal.)

kös et-: Saklamak, gizletmek, kaçırmak, kaydırmak. (Kay.) (Kal.)

kös etmek: Saklamak, gizletmek, kaydırmak. (Akar) (Kal.)

kös metirek: Jandarma, polis, belalı adam. (Akar) (Kal.)

kös ol-: 1. Müteessir olmak, kızmak, darılmak, hiddetlenmek. 2. Eski, kötü, fena olmak. (Kay.) (Kal.)

kös palle: Eski bakır. (Kay.) (Kal.)

kös partal: Eski elbise. (Kay.) (Kal.)

kös: 1. Az (Bur.) 2. Çirkin, fena, kötü, eski. (Muğ.) (Caf.) (DS. C. VIII) (Kal.)

kös: 1. Fena, kötü, çirkin. 2. Eski. 3. Öfke. 4. Az, azıcık. (Kay.) (Kal.)

kös: Kötü, çirkin. (Akar) (DS. C. VIII) (Kal.)

kös_etmek: Saklamak, gizletmek, kaydırmak. (Muğ.) (Caf.) (Kal.)

kösgenek: Çanak, tabak. (Akar) (Kal.)

kösgenek: Tuz ruhu, asit. (Akar) (Kal.)

kösle-: 1. Kendinden önceki bir isimle kullanılan bir söz. nazilikösle- gibi. 2.

Koymak, hazırlamak. (Kay.) (Kal.)

kösül!: Gel! (Kay.) (Gyg.)

kösül-: Gelmek. (Kay.) (Gyg.)

köşker_uşâ: Bit. < köşker + uşağı; Köşker, Kırşehir’e bağlı bir köy adıdır. (Kay.)(Erk.)

köşkeruşa: Bit. (köşker uşağı) mecazi (Tr.) (Akb.) (Erk.)

köy managadısı: Muhtar. (Akar) (Kal.)

ķuķanķor: Geliyoruz. (Caf.) (Elk.)

kulak fatka: On. (Muğ. Tar.) (Caf.) (Kal.)

kulak fatka-kulak fatika: On. (Kay.) (Kal.)

kulak sacyak buçuk: Yedi. (Kay.) (Kal.)

kulak sacyak: Altı. (Kay.) (Kal.)

kulak taban buçuk: dokuz. (Kay.) (Kal.)

kulak taban: Sekiz. (Kay.) (Kal.)

kulak: İki. (Muğ.) (Caf.) (Kay.) (Kal.)

kulaklı: Eşek. (Kay.) (Çpn.)

kullep: Kapı menteşesi. < Ar. kullâb ‘çengel, kanca’. (Kay.) (Gül.) (Hzy.)

kunup suyu: Çorba. (Kay.) (Erk.)

kurbaalık: Taş. (Akar) (Kal.)

kurbağalık kösle-: Taş atmak. (Kay.) (Kal.)

kurbağalık köslüyor: Taş atıyor. (Kay.) (Kal.)

kurbağalık: Taş. (Kay.) (Kal.)

ķuti: Burun. (Caf.) (Elk.)

kutuk suyu-kütük suyu: Pekmez, şarap. < kütük + suyu. (Kay.) (Erk.)

kutuksuyu: Pekmez (kütük suyu) (Tr.) (Akb.) (Erk.)

küçe: Yıldız. (Akp.) (Kay.) (Çpn.)

kükeri: Horoz. (Yıl.) (Tbr.)

külbe: Besleme, doldurma. (Kay.) (Hzy.)

külbe: Besleme. (Gül.) (Hzy.)

külbele-: Bostanın çevresini toprakla doldurmak, beslemek. (Kay.) (Hzy.)

külli işi: Tavuk, yumurta. (Akar) (Kal.)

küllig işi: Piliç ve buna benzer bilumum kuşlar. (Muğ.) (Caf.) (Kal.)

küllig: Polis. (Muğ.) (Caf.) (Kal.)

külliişe: Yumurta. (Akar) (Kal.)

küllin işi: Piliç ve buna benzer bilumum kuşlar. (Kay.) (Kal.)

küllin: Piliç. (Akar) (Kal.)

küllin: Polis. (Kay.) (Kal.)

küllinişi: Piliç. (Akar) (Kal.)

küllük işi: Yumurta. (Kay.) (Kal.)

kütük suyu: Kahve. (Kay.) (Kal.)

kütüp hatmet-: Kitap okumak. (Kay.) (Hzy.)

kütüp: Kitap < Ar. kütüb ‘kitab’ın çokluk şekli, kitaplar.’ (Kay.) (Gül.) (Hzy.)

kütür: Gavur. (Yıl.) (Tbr.)

kütür: Gavur. <Ar. küfr ‘‘dinsizlik, küfür.’’ (Kay.) (Çpn.)

L

labek:Tava. (Kay.) (Gül.) (Hzy.)

lali: Çocuklarda rkeklik organı. (Kay.) (Hzy.)

lamburdak: Silah, tüfek, tabanca vb. (Caf.) (Kay.) (Gyg.)

le: Al. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

legir: Doktor. (Kay.) (Hzy.)

leğir: Doktor. (Gül.) (Hzy.)

leğümle-: Uyumak. (Gül.) (Hzy.)

lehem: et. (Gül.) (Hzy.)

lehem-lehim: Et. < Ar. lahm ‘et.’ (Kay.) (Hzy.)

leva-: Nefret etmek. Bk. levna. (Kay.) (Çpn.)

levna: Çok çirkin. (Kay.) (Çpn.)

levva: Nefret etmek. (Akp.) (Çpn.)

li: Ay. (Akp.) (Kay.) (Çpn.)

libas: Elbise < Ar. libâs ‘esvap.’ (Kay.) (Hzy.)

lil: Kağıt. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

lingiş: Ayak. (Akp.) (Kay.) (Çpn.)

lingişi: Ayakkabı. (Kay.) (Çpn.)

lobiya: Fasulye. (Akar) (Kal.)

loli: Kırmızı. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

lotahçı: Oda sahibi, otelci. (Kay.) (Hzy.)

lotah-lotak: Otel; misafir odası. < Ar. el- otak ‘otağ, çadır’ <Tk. otağ. (Kay.) (Hzy.)

lotak: Oda. (Gül.) (Hzy.)

lova: Para. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

löök -löğük: Delikanlı, erişkin erkek çocuk, oğlan. (Gül.) (Hzy.)

löök-legük: Ülen! adam! Delikanlı, yetişkin erkek çocuğu, oğlan. (Kay.) (Hzy.)

lövm-lövüm: Uyku. <Ar. nevm ‘uyku.’ (Kay.) (Hzy.)

lövümle: Uyumak. <Ar. nevm+Tk.+/le-/ekinden. (Kay.) (Hzy.)

lülük: Devlet memuru, amir, umuiyetle devlet hizmetinde bulunan kimse. (Caf.)(Kay.) (Gyg.)

M

mahsere: Dutun ezilip, suyunun süzüldüğü tas, tek parça oluklu tas. (Gül.) (Hzy.)

makal: Sığır. (Kay.) (Çpn.)

maķami: Tane. (Caf.) (Elk.)

mamış: Yabancı, müdür, amir ve emsali. (Esk.) (Caf.) (Eda.)

mampır: Hırsız. (Kay.) (Hzy.)

mampırla-: Çalmak, hırsızlık yapmak. (Kay.) (Hzy.)

mampur: Hırsız. (Gül.) (Hzy.)

mampurla-: Çalmak. (Gül.) (Hzy.)

managadı: 1. Köpek. 2. Muhtar, jandarma ve polis gibi devlet görevlileri için kullanılan tabir. Bk. menegadı. (Kay.) (DS. C. IX) (Kal.)

managadı: Köpek. (Akar) (DS. C. IX) (Kal.)

manak: Yoğurt. (Muğ.) (Caf.) (Akar) (Kay.) (DS. C. IX) (Kal.)

manayır: Peynir. (Akar) (Kal.)

mandıra: Misafir odası, oda. < Yun. mandra; İtal. mandra. Yunanca kelimedeki -n-, -d- asimilasyonu üzerine, Türk argosunda ‘adi, kötü, menfur’ manalarında olmak üzere marda telaffuz şeklini almıştır. (Kay.) (Erk.)

mandıracı: Ev, oda sahibi. (Kay.) (Erk.)

mandracının düvesi: Ev sahibinin kadını. (Kay.) (Erk.)

manegadı: Köpek. (Muğ. Tar.) (Caf.) (Akar) (DS. C. IX) (Kal.)

mangır: Para. (Kay.) (Kal.)

manış: 1. Yabancı. 2. Müdür. 3. Misafir ve benzeri. (Kay.) (Gyg.)

manış: Jandarma. (Yıl.) (Tbr.)

manış-maniş: Türk, yabancı, Çepni’den gayrisi. (Kay.) (Çpn.)

manigadı: Köpek. (Akar) (DS. C. IX) (Kal.)

manoş/manuş: Jandarma. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

marat: Aş, yemek. (Akar) (DS. C. IX) (Kal.)

marat: Yemek. (Kay.) (DS. C. IX) (Kal.)

marhama: Havlu < Ar. mikrama ‘el havlusu.’ (Kay.) (DS. C. IX) (Hzy.)

marıf kelti: Büyük adam (yabancı), devlet görevlisi. (Yıl.) (Tbr.)

marıf: Büyük adam (müdür, âmir) vb. (Kay.) (Tbr.)

marıf: Nasıl? Tavır, hal, mizaç ve birisinin karakterinin nasıl olduğunu belirtmekte kullanılır. <Ar. ma’ruf ‘bilinen, anlaşılan’. (Kay.) (Gyg.)

marıf: Tavır, hal, mizaç ve umumiyetle birisinin karakterinin nasıl olduğuna

belirtmek için kullanılır.Tarif. (Esk.) (Caf.) (Eda.)

marıf: Zengin, bey, ağa, itibarlı, tanınmış kişi. (Yıl.) (Tbr.)

mariga: Anne. (Caf.) (Elk.)

mart: 1. Erkek. 2. Bir (sayı). (Caf.) (Elk.)

maru: Ekmek. (Esk.) (Caf.) (Eda.)

mas: Et. (Akp.) (Kay.) (Çpn.)

mast: Yoğurt. (Yıl.) (Tbr.)

maşara: Ekili bostan yeri. (Kay.) (Gül.) (DS. C. IX) (Hzy.)

mat: Parmak. (Caf.) (Elk.)

matah: Çerçi malı. < Ar. meta satılacak mal, eşya, elde bulunan sermâye. (Kay.) (DS.C. XII) (Hzy.)

matah: Mal, satış eşyası < Ar. metâ. (Kay.) (DS. C. XII) (Erk.)

matarak: Çırak. (daha fazla istihza makamında.) (Kay.) (Kal.)

matsı: Saç. (Caf.) (Elk.)

mayda fila: Elbise, giysi. (Kay.) (Çpn.)

mazık 1. Yaşlı. 2. İtibarlı. 3.Büyük. 4. Zengin. (Yıl.) (Tbr.)

mazık kelti: İhtiyar (yabancı) (Yıl.) (Tbr.)

mazık keşk: Yaşı geçkin kız. (Yıl.) (Tbr.)

mazık kir-mazık ker: Balta, kazma. (Yıl.) (Tbr.)

mazın: Tabanca, silah, demir ve umumiyetle demire mütaallik her bir şey; mavzer. (Muğ.) (Caf.) (Akar) (Kay.) (DS. C. IX) (Kal.)

mazın: Yoğurt. < Erm. madzun. (Kay.) (DS. C. IX) (Erk.)

mazin: Yoğurt. (Erm.) (Akb.) (DS. C. IX) (Erk.)

mekçi nasıfı: Kalaycı dili. (Kay.) (Kal.)

mekçi naslığı: Kalaycı dili. (Akar) (Kal.)

mekçi: Kalaycı. (Akar) (Kay.) (Kal.)

meklemek: Kalaylamak. (Akar) (Kal.)

mekli: Kalaylı. (Akar) (Kal.)

melek işi-melerişi: Koyun. (Kay.) (Erk.)

meleşi: Koyun (melemekten) (Tr.) (Akb.) (Erk.)

meleşi: Koyun < meleğ + işi. (Kay.) (Erk.)

menedik: Kalay. (Muğ.) (Caf.) (Akar) (Kay.) (DS. C. IX) (Kal.)

menegadı: Köpek. Bk. managadı. (Kay.) (DS. C. IX) (Kal.)

menekçi: Kalaycı. (Akar) (Kal.)

meneklemek: Kalaylamak. (Akar )(Kal.)

menge: Silah. (Kay.) (Gül.) (Hzy.)

mentişe: Keder. (Kay.) (Kal.)

mentişeliyiz: Kederliyiz. (Kay.) (Kal.)

merdir-: 1. Yıkmak. 2. Toplamak, kaldırmak. (Kay.) (Gyg.)

merdirmek: Yıkmak. (Caf.) (Gyg.)

merik: 1. Yaşlı adam. 2. Koca, eş; adam, herif, kişi. 3. Hoca < Far. Merdek ‘adam,

herif.’ (Kay.) (DS. C. IX) (Hzy.)

merik: Hoca, yaşlı. (Gül.) (DS. C. IX) (Hzy.)

mertek çapan: Türk kadını. (Akar) (Kal.)

mertek: Köylü, adam, umumiyetle erkek müşteri. (Akar) (Kal.)

metan ol-: Ölmek. (Yıl.) (Tbr.)

meten-metan -metene: Ölüm, ölü. (Yıl.) (Tbr.)

meterek: Adam, erkek, müşteri. Bk. metrek. (Kay.) (Kal.)

meterek: Metrek. (Muğ.) (Caf.) (Kal.)

metirek tuna: Yaşlı erkek. (Akar) (Kal.)

metirek yavşa: Genç erkek. (Akar) (Kal.)

metirek: Erkek. (Akar) (Kal.)

metlen-:Ölmek. (Yıl.) (Tbr.)

metlet-: Öldürmek. (Yıl.) (Tbr.)

metrek çapan: Türk kadını. (Bur.-Muğ.) (Caf.) (Kay.) (Kal.)

metrek çapan: Türk kadını. (Kay.) (Kal.)

metrek: 1. Yabancı (Türk) tanımadık bir kimse, adam. 2. Köylü, umumiyetle erkek,

müşteri. (Kay.) (Kal.)

metrek: Köylü, adam, umumiyetle erkek müşteri. (Muğ.) (Caf.) (Kal.)

metrek: Türk ve müslim erkek müşteri. (Akar) (Kal.)

meviç: Üzüm. (Yıl.) (Tbr.)

mevş: Üzüm. Kökeni belirsiz. (Kay.) (Tbr.)

mey: İçki (rakı, şarap vb.) (Yıl.) (Tbr.)

meyidlenmek: Ölmek. (Akp.) (Çpn.)

meyli: Sarhoş. (Yıl.) (Tbr.)

mez: İyi. (Kay.) (Akb.) (Erk.)

mezle: Yemek. (Akp.) (Kay.) (Çpn.)

mezlengiç: Saman, mezle-‘ten. (Akp.) (Kay.) (Çpn.)

mezmur:1. Kadın ve erkeğin cinsiyet uzvu. 2. Mermi. 3. Yaşlı. < Ar. mezmûr 1.

Kavalla söylenen ilâhi; 2. Hz. Davud’a inen Zebur’un surelerinden her biri. (Kay.)(Erk.)

mıhış ol-: Ölmek. (Yıl.) (Tbr.)

mındara: Hapishane. (Yıl.) (Tbr.)

mırar: 1. Kötü; 2. Çirkin. (Yıl.) (Tbr.)

mısmıl: İyi, güzel. (Kay.) (Gül.) (DS. C. IX) (Hzy.)

mihmân: Misafir. < Far. Mihmân ‘misafir, konuk.’ (Kay.) (Gül.) (Hzy.)

milah-milih: düzgün, yakışıklı, güzel. (Gül.) (Hzy.)

milcan: Kirpi. (Yıl.) (Tbr.)

milih-milah: iyi, güzel, hoş. < Ar. melîh ‘güzel, şirin, sevimli’ (Kay.) (Hzy.)

mim: Müslüman < Ar. mîm ‘mim harfi.’ (Kay.) (Gül.) (Hzy.)

mis: Et. (Caf.) (Elk.)

molla hüseyin: Kükürt. (Akar) (Kal.)

moy- mey: Su. < Ar. mâ ‘su.’ Arapçada bu kelimenin söylenişi ‘may’ şeklindedir. (Kay.) (Hzy.)

moy: 1. Su. 2. Kalitesiz, kötü esans. (Gül.) (Hzy.)

moy: Su, yağmur. (gözyaşı) vb. (Akp.) (Çpn.)

moya: Süt. (Akp.) (Çpn.)

moya: Süt. Bk. moy. (Kay.) (Çpn.)

moyda fila: Giysi, elbise. (Akp.) (Çpn.)

moyhane: 1. Hamam, 2. Abdesthane. (Gül.) (Hzy.)

moyhane: 1. Hamam, banyo. 2. Tuvalet, abdesthane. < Ar. mâ+ Far. hâne ‘ev’kelimesinden. (Kay.) (Hzy.)

moyla-: Ağlamak. (Kay.) (Çpn.)

moyla-: Su dökmek, çis yapmak, işemek. (Gül.) (Hzy.)

moylamak: Ağlamak. (Akp.) (Çpn.)

moylan-: Boy abdesti almak, yıkanmak. < Ar. mâ + Tk. /lan-/ ekinden. (Kay.) (Hzy.)

moylan-: Yıkanmak. (Gül.) (Hzy.)

moy-muy: 1. Su. 2. Yağmur. < Ar. mâ ‘‘su.’’ (Kay.) (Çpn.)

murur: Kahve. (Caf.) (Elk.)

musacalı: Bit, pire. (Akar) (Kal.)

musi: Kol. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

muş: Burun. Ağız sözlüklerinde muş et- ‘koklamak’ ve muşuk ‘yassı burun’

örnekleri vardır. Kaynağı belirsizdir. (Kay.) (Tbr.)

muşaķ: Jandarma. (Caf.) (Elk.)

mutaf bahar: Tütün kesesi. (Kay.) (Çpn.)

mutaf işi: Saç, sakal, bıyık, kıl, yün. Bk. mutaf. (Kay.) (Çpn.)

mutaf işi: Saç, sakal, bilimum tüy. (Akar) (Kal.)

mutaf işi: Saç. (Akar) (Kal.)

mutaf: Cüzdan. (Akar) (Kal.)

mutaf: Kilim, çul. (Akar) (Kal.)

mutaf: Sakal, bıyık. (Kay.) (Çpn.)

mutaf_bahar: Tütün kesesi. (Muğ.) (Caf.) (Akar) (Kay.) (Kal.)

mutaf_işi: Saç, sakal, bıyık, kıl, yün. (Muğ. Tar.) (Caf.) (Akar) (Kay.) (Kal.)

mutafa dünet-: Cüzdana koymak. (Akar) (Kal.)

mutaflı: Erkek. (Kay.) (Çpn.)

muy: Ağız, yüz. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

mülas: Öldü, ölmüş. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

N

naa:Hayır. (Kay.) (Tbr.)

naç: Kaç! Düzce Abdallarında ‘nas’ olarak görülür. Çingenecede naş, naşava ‘uzaklaşmak, gitmek’ kelimesinin emir şeklidir. (Kay.) (Tbr.)

nafta-navta: Oğlan çocuğu, delikanlı. (Yıl.) (Tbr.)

nagav/nangav: Vur. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

nah-nak-na: 1. Hayır. 2. Yok. 3. Hiç. 4. Az. (Yıl.)(Tbr.)

nakgi: Burun. (Yıl.) (Tbr.)

nakışlı: Kete. (Kay.) (Erk.)

nâme: Mektup. < Far. nâme ‘mektup.’ (Kay.) (Hzy.)

narele-: Söylemek, haber vermek. (Gül.) (Hzy.)

nârele-: Söylemek, konuşmak. < Ar. na’re nâra, yüksek sesle bağırma + Tk. /+le-/

ekinden. (Kay.) (Hzy.)

narlık: Ateş, güneş. < Far. nâr ‘‘ateş, od’’ + Tk. /+lık/ ekinden. (Kay.) (Çpn.)

narlık: Güneş. (Akp.) (Çpn.)

nasıf _otu: Umumiyetle yemek, zahire. (Akar) (Kal.)

nasıf et-: Ekmek pişirmek. (Kay.) (Kal.)

nasıf etmek: Ekmek pişirmek. (Akar) (Kal.)

nasıf kösle-: 1. Birbiriyle konuşmak. 2. Ekmek pişirmek veya yemek. (Kay.) (Kal.)

nasıf köslemek: Ekmek hazırlamak, pişirmek veya yemek. (Bur.-Muğ.) (Caf.) (Kal.)

nasıf köslemek: Ekmek hazırlamak. (Akar) (Kal.)

nasıf otu: 1. Buğday. 2. Zahire, her yenen şey. (Kay.) (Kal.)

nasıf sürt- : Ekmek veya yemek yemek. (Kay.) (Kal.)

nasıf sürtmek: Ekmek yemek. (Muğ. Tar.) (Caf.) (Kal.)

nasıf süyüt-sürt: Yemek yemek. (Akar) (Kal.)

nasıf: 1. Ekmek. 2. Lâf, mükâleme, konuşma. 3. Dil. 4. Yemek. (Kay.) (DS. C. IX) (Kal.)

nasıf: Ekmek. (Bur.-Muğ.) (Caf.) (Akar) (DS. C. IX) (Kal.)

nasıf_etmek: Ekmek pişirmek. (Bur.-Muğ. ) (Caf.) (Kal.)

nasıflama: Konuşma. (Kay.) (Kal.)

nasıflan-: Sormak, konuşmak, demek. (Kay.) (Kal.)

nasıflanıl-: Konuşulmak, sorulmak. (Kay.) (Kal.)

nasıflık: Ağız. (Muğ.) (Caf.) (Akar) (Kay.) (Kal.)

nasıfsıra-: Acıkmak. (Kay.) (Kal.)

nasıfsıramak: Acıkmak. (Muğ.) (Caf.) (Kal.)

nasıfsız: Aç. (Akar) (Kal.)

nasıl_otu: Umumiyetle yemek, zahire. (Muğ.) (Caf.) (Kal.)

nasla- : Hatırlatmak, söylemek. (Kay.) (Kal.)

naslık: Ağız, lisan. (Akar) (Kal.)

naş: 1. Ver. 2. Al. (Kay.) (Gyg.)

naş: Kaç. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

naş: Kaçmak. (Düz.) (Caf.) (Elk.)

naş: Ver, al. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

naş: Yurt. Bk. gaşa. (Caf.) (Kay.) (Gyg.)

naşgas: Kaçtı. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

naştır-: Vermek, kaçırtmak. (Kay.) (Gyg.)

naştırmak: Vermek. (Caf.) (Gyg.)

navta: Yabancı, bizim çocuklar. Farsça neved, nevede ‘torun’ ile ilgilidir. (Kay.)(Tbr.)

nazile: Para. (Bur.) (Caf.) (DS. C. IX) (Kal.)

nazileci: Paralı, zengin. (Bur.) (Caf.) (Kal.)

nazileci-nezleci: Paralı, zengin, varlıklı kimse. (Kay.) (Kal.)

nazile-nazili-nazille-nazilli: Para. (Kay.) (Kal.)

nazili: Para. (Muğ.) (Caf.) (Akar) (Kal.)

nazilli: Nazili. (Muğ. Tar.) (Caf.) (Kal.)

nazilli: Para. (Akar) (Kal.)

nediçgi: Tüfenk. (Caf.) (Elk.)

nek: Konuşma! Söyleme! Farsça negû ‘söyleme’den gelmiştir. (Kay.) (Tbr.)

netle–nietle–nitle-: 1. Saz (davul, zurna) çalmak. 2. Vurmak. 3. Dövmek. (Yıl.) (Tbr.)

netu: Yok. < Far. (?) nâ değil, yok. (Kay.) (Hzy.)

nıma: Namaz. (Kay.) (Tbr.)

nımı: Namaz. (Yıl.) (Tbr.)

nımısla-: 1. Uyumak. 2. Yatmak. 3. Oturmak. (Yıl.) (Tbr.)

nımıslat-: Yatırmak. (Yıl.) (Tbr.)

nınısla: Otur! Kaynağı belirsiz. (Kay.) (Tbr.)

ninay: Yok. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

nist: Oturmak. (Caf.) (Elk.)

nişter: Çakı bıçağı. < Far. neşter ‘‘kan çıkarmak için damar açmağa, çıban deşmeğe, aşı aşılamağa mahsus, çakı türünden ucu sivri âlet.’’ (Kay.) (Çpn.)

nofarlamak: Görmek. (Akp.) (Çpn.)

noharla-: Gözlemek, tarassut etmek. (Kay.) (Çpn.)

nohur: 1. Yeter! 2. Sus! (Yıl.) (Tbr.)

novarla-nofarla-: Görmek, gözlemek. (Kay.) (Çpn.)

nufar -nuvar: Göz. (Akp.) (Kay.) (Çpn.)

nuhlat-: Gizletmek, göstermemek, gizlemek, saklamak. (Kay.) (Çpn.)

nuhlatma: Gizle, sakla, gösterme! (Kay.) (Çpn.)

nuhru: Allah. (Kay.) (Tbr.)

nünü: Eczanelerde bulunan mukavva kaşe kutular. (Kay.) (Çpn.)

nünü: Zurna. Ölçünlü Türkçe huni’den geldiği açıktır. Kelimede anlam genişlemesi

vardır. (Kay.) (Tbr.)

O

orgat: İki (sayı). (Caf.) (Elk.)

ormanlıoğlu: Domuz. (Kay.) (Kal.)

osgi: Altın. (Caf.) (Elk.)

otk: Ayak. (Caf.) (Elk.)

otla-: Saldırmak (kadına vb.) (Kay.) (Hzy.)

ovan-: 1. Kaçırmak, gizlemek, saklamak. 2. Getirmek, gelmek. 3. Dolaşmak,

gezinmek. 4. Gelmek, gitmek. (Kay.) (DS. C. IX) (Kal.)

ovan: Gelmek, gitmek. (Akar) (Kal.)

ovanmak: Gelmek, gitmek. (Muğ.) (Caf.) (DS. C. IX) (Kal.)

ovat-: 1. Göndermek, getirmek. 2. Aşırmak. 3. Kaçırmak. 4. Götürüp gitmek. 5.

Almak. 6. Çalmak. (Kay.) (Kal.)

ovatıl-: 1. Getirilmek. 2. Verilmek. (Kay.) (Kal.)

ovatmak: Almak, aşırmak, çalmak, götürüp gitmek. (Muğ.) (Caf.) (Akar) (Kal.)

ovattı: Aldı, aşırdı, çaldı. (Kay.) (Kal.)

Ö

öl-:1. Yükleri yıkmak. 2. Uyumak. (Kay.) (Erk.)

ölenne-: Ölmek. (Yıl.) (Tbr.)

ölmek: Yükleri yıkmak. (mecazi) (Tr.) (Akb.) (Erk.)

ölün: Yükleri yıkın! (Kay.) (Erk.)

örgükaya: 1. Ev. 2. Samanlık, dam. (Kay.) (Çpn.)

örgükaya: Ev, samanlık. (Akp.) (Çpn.)

ötekisi: Sağdıç. (Kay.) (DS. C. IX) (Çpn.)

ötürük: Sürgün, ishal, cıvık dışkı. (Gül.) (DS. C. IX) (Hzy.)

övüşle-öüşle: 1. Kaçmak. 2. Kalkmak. 3. Yürümek. 4. Göçmek (göç etmek). 5.

Saklanmak. 6. Götürmek. (Yıl.) (Tbr.)

övüşlet-öüşlet-: 1. Çıkarmak. 2. Kaçırmak. 3. Kovalamak. (Yıl.) (Tbr.)

öz: Kendi. (Kay.) (Gül.) (Hzy.)

özüme: Bana. (Gül.) (Hzy.)

P

palandız: Eyer, semer. (Akar) (Kal.)

palandız: Semer, eğer, çul. (Muğ.) (Caf.) (Akar) ( Kay.) (Kal.)

palanduz: Semer, eğer, çul. Bk. palandız. (Kay.) (Kal.)

pallacı dili: Kalaycı dili, argosu. (Kay.) (Kal.)

pallacı: Kalaycı. (Kay.) (Kal.)

palle: Bakır kap. (Bur.-Muğ.) (Caf.) (Akar) (Kay.) (DS. C. IX) (Kal.)

palle: Tencere, kap. (Akar) (Kal.)

palleci: Bakırcı, kalaycı. (Kay.) (Kal.)

palye: Bakır kap. (Kay.) (Kal.)

pani: Su. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

papil: Para. (Kay.) (Kal.)

paręs: Para. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

parni: Beyaz. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

parsumla-: Dilenmek, dilencilik etmek. < Far. Pârse ‘dilencilik’ kelimesinden. (Kay.) (Gül.) (Hzy.)

partak: Ceket, pantolon. (Akar) (Kal.)

partal nazilli: Banknot. (Kay.) (Kal.)

partal nazilli: Pankanot. (Muğ. Tar.) (Caf.) (Kal.)

partal: 1. Para. 2. Yüz (100). 3. Elbise. 4. Banknot, lira. 5. Elbise, havlu, bez vs. gibi şeyler. (Kay.) (Kal.)

partal: 1. Yatak. 2. Elbise. 3. Manifatura. Burdur ve Muğla Kalaycılan argosunda ‘elbise’ (Kay.) (Erk.)

partal: Çok kullanılmaktan yıpranmış, eskimiş. (Akar) (DS. C. XII) (Kal.)

partal: Elbise, manifatura. (Çağatayca) (Tr.) (Akb.) (Erk.)

partal: Elbise. (Bur.-Muğ. ) (Caf.) (Akar) (Kal.)

pat: Tabanca, tüfek. (Yıl.) (Tbr.)

pat: Tüfek. (Kay.) (Gyg.)

pat: Tüfenk, tabanca. (Esk.) (Caf.) (Eda.)

pâtal: 1. Elbise, havlu, bez vs. şeyler. 2. Para. 3. Yüz (100). Bk. partal. (Kay.) (Kal.)

patal: Yatak, elbise. (Akar) (Kal.)

patıga: Beş. (Akar) (Kal.)

patıgagulak: Yedi. (Akar) (Kal.)

patıgasamı: Altı. (Akar) (Kal.)

patika: Beş. Bk. fatka. (Kay.) (Kal.)

patlangıç: Tüfek, tabanca < patla- (Kay.) (Akb.) (DS. C. XII) (Erk.)

patlangıçlı: 1. Silahlı, tüfekli bulunan kimse. 2. Jandarma, kalem, alelumum tehlikeli şahıs. (Kay.) (Erk.)

patlanguç: Tabanca. (Kay.) (Gyg.)

pav: Kavga. (Yıl.) (Tbr.)

pavlaş-: Kavga etmek. (Yıl.) (Tbr.)

payıkla-: 1. Ellemek. 2. Örtmek. (Kay.) (Çpn.)

paylık: El. (Akp.) (Kay.) (DS. C. IX) (Çpn.)

paylıkla-: Zorla çalmak. Bk. payıkla- < Far. pây ‘‘el’’ + Tk. /+lık/ ve /+la-/

eklerinden. (Kay.) (Çpn.)

paylıklamak: Ellemek, örtmek vb. (Akp.) (Çpn.)

peçik: Ayak. (Yıl.) (Tbr.)

peçikle-: 1. Oynamak, raks etmek. 2. Kaçmak, uzaklaşmak. (Yıl.) (Tbr.)

peçiklik: Ayakkabı, çorap. (Yıl.) (Tbr.)

pelez: Küçük altın. (Kay.) (Gül.) (DS. C. IX) (Hzy.)

pelitçi: Ormancı. (Kay.) (Kal.)

pelle: Bakır kap, kazan. Bk. palle. (Kay.) (DS. C. IX) (Kal.)

pelle: Palle. (Muğ.) (Caf.) (DS. C. IX) (Kal.)

pembe: Yün < Far. penbe ‘pamuk.’ (Kay.) (Erk.)

per: Getirmek. (Caf.) (Elk.)

pınt: Kadının cinsel organı. (Yıl.) (Tbr.)

pır: Çok. (Yıl.) (Tbr.)

pırçım-pırçim-pırç:m: Açım. (Yıl.) (Tbr.)

pırçı-pırçık-: Acıkmak. (Yıl.) (Tbr.)

pırç-pırçi: 1. Aç. 2. Açlık. (Yıl.) (Tbr.)

pırım: Çürük, bere. (Kay.) (Çpn.)

pısuk: Kedi. (Kay.) (Çpn.)

pi: İç. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

pi: Yağ. (Far.) (Akb.) (DS. C. IX) (Erk.)

pi:ne-piyne: Sigara, tütün. (Yıl.) (Tbr.)

pî-piy: Yağ < Far. Azerî ve Van ağızlarında ‘iç yağı.’ (Kay.) (Erk.)

pir: Müşteri, memur, eşraf. (Bur.-Muğ.) (Caf.) (Akar) (Kay.) (Kal.)

pirim: Çürük, bere. Çepni aşireti. (Kay.) (DS. C. IX) (Çpn.)

pos: Otobüs. (Kay.) (Akb.) (Erk.)

posta işi: Mektup. (Kay.) (Kal.)

postacı işi: Mektup. Bk. posta işi. (Kay.) (Kal.)

poytan: Elbise, hayvan eğeri, yatak, umumiyetle herhangi bir eşya. (Caf.) (Kay.)(Gyg.)

prasta: Koş, yürü. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

puas: Soğan. (Yıl.) (Tbr.)

pulla: Polis. (Gül.) (Hzy.)

pullo: Bkz. pulla. (Gül.) (Hzy.)

pullo: Polis. (Kay.) (Hzy.)

puranda: Yol, yoldan. (Caf.) (Kay.) (Gyg.)

püçük: 1. Küçük; 2. Çocuk. 3. Bebek. (Yıl.) (Tbr.)

R

rafata: Tandıra ekmek vurulan bez. (Gül.) (DS. C. IX) (Hzy.)

reketle-:1. Oturmak. 2. Namaz kılmak 3. Yatmak. < Ar. rek’at namazda bir kıyam (ayakta durmak), bir rükû (ayakta iken eğilme) ve iki sücûddan (yere kapanma)

ibaret hareket + Tk. /+le-/ ekinden. (Kay.) (Gül.) (Hzy.)

rokono: Köpek. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

romni: Kadın, karı, zevce. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

rotini: Burun. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

rovala: Ağla. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

rovalayor: Ağlıyor. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

rovgas: Ağladı. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

ruh ruh: Geri gel. (Kay.) (Gül.) (Hzy.)

ruh: Gel! < Ar. ruh! ‘git!’ geri gel! (Kay.) (Hzy.)

rumra: Üzüm posası. (Gül.) (Hzy.)

S

Saban işi: Kazan. (Akar) (Kal.)

sac_ayak fatka: On beş. (Muğ. Tar.) (Caf.) (Kal.)

sac_ayak: Üç. (Muğ.) (Caf.) (Kal.)

sacakpatıga: On beş. (Akar) (Kal.)

sacayak fatka: On beş. (Kay.) (Kal.)

sacayak: Üç. (Akar)(Kay.) (Kal.)

sacıyak: Üç lira. (Kay.) (Kal.)

sacyak fatika: On beş. Bk. sacayak fatka. (Kay.) (Kal.)

sacyak: Üç. (Kay.) (Kal.)

saçak patal: Üç yüz. (Kay.) (Kal.)

saçak: Üç. Bk. sacayak-sacyak. (Kay.) (Kal.)

saçayak patıga: On beş. (Akar) (Kal.)

sağmı fatka: Bir beş. (Muğ. Tar.) (Caf.) (Kay.) (Kal.)

sağmı: Bir. (Muğ.) (Caf.) (Kay.) (Kal.)

salat sıh-: Namaz kılmak. (Gül.) (Hzy.)

salat: Namaz. < Ar. salât ‘namaz.’ (Kay.) (Hzy.)

saldat-saltat: Jandarma, asker. < Rus. saldat. ‘asker.’ (Kay.) (Gül.) (Hzy.)

salıkla-: 1. Yürümek. 2. Koşmak. (Kay.) (Çpn.)

sama: Bir. (Kay.) (Kal.)

samanlığı kös: Sağır kimse. (Muğ. Tar.) (Caf.) (Kay.) (Kal.)

samanlığı kös: Sağır, duymaz. (Akar) (Kal.)

samanlık: Kulak. (Muğ.) (Caf.) (Akar) (Kay.) (Kal.)

sâma-samı: Bir. (Kay.) (Kal.)

samı: Bir. (Akar) (Kal.)

samuralık toklusu: Horoz. (Akar) (Kal.)

sara: Misafir, yabancı. (Kay.) (Çpn.)

saramet: Mavzer (sarı ahmet) mecazi (Tr.) (Akb.) (Erk.)

sarâmet: Mavzer < sarı + ahmet; patlangıç kelimesi, bu suretle, daha fazla ‘tabanca’ için kullanılmaktadır. (Kay.) (Erk.)

sarı genek: Altın. (Muğ. Tar.) (Caf.) (Akar) (Kay.) (Kal.)

sarölan somunu: Tüfek mermisi. (Kay.) (Erk.)

sarölan: Mavzer < sarı + oğlan. (Kay.) (Erk.)

secur: Kahve. (Erm.) (Akb.) (Erk.)

secur-sejur: 1. Yağ. 2. Kahve < Erm. sev + cur ‘siyah su.’ Alaçam Elekçilerinin dilinde sevcir ‘kahve’ 3. Su. (Kay.) (Erk.)

sedef: Düğme < Ar. sedefe ‘sedef kabuğu.’ (Kay.) (Gül.) (Hzy.)

sekmen: 1. Sedir. 2. Evlerin önüne yazın oturmak için taş ve çamurdan yapılan yarım metre yüksekliğinde set. (Gül.) (Hzy.)

selefur: İç donu, iç çamaşırı. (Gül.) (Hzy.)

selefur-selavur: 1. Yatak takımı. 2. İç donu, iç çamaşırı. < Ar. selle ‘sele’ (Kay.)(Hzy.)

sem: Kulak < Ar. sem ‘kulak verme, işitme.’ (Kay.) (Hzy.)

semet: Kaşık. (Akar) (DS. C. X) (Kal.)

semin: 1. Yağ, yiyecek. 2. Koku yağı, esans. (Gül.) (Hzy.)

semin: Yağ, esans < Ar. semîn’semiz, besili, yağlı.’ (Kay.) (Hzy.)

senek (süne): Sevmek. (Akp.) (Çpn.)

sente: Otur. (Akp.) (Kay.) (Çpn.)

sente-: Oturmak. (Kay.) (Çpn.)

sepedine-: kalkıp gitmek. (Kay.) (Çpn.)

sependi: Kalk git. (Akp.) (Çpn.)

ser: Baş, kafa < Far. ser ‘baş, kafa, kelle.’ (Kay.) (Hzy.)

ser: Baş. (Yıl.) (Tbr.)

ser: Bizden (Teber veya Alevi gruptan olan). Muhtemelen Farsça ser ‘baş’tan

gelmedir. (Kay.) (Tbr.)

sere: Hava. (Akp.) (Kay.) (Çpn.)

seregelen: Elbise. (Kay.) (Çpn.)

sergeh: Sabah. (Yıl.) (Tbr.) (Tbr.)

serihür: Kel. (Yıl.) (Tbr.)

serlik: Şapka. (Yıl.) (Tbr.)

sessiz martin: Metre. (Kay.) (Erk.)

sevcir: Kahve. (Düz.) (Caf.) (Elk.)

sey: Köpek. (Yıl.) (Tbr.)

sıçanboku: Çakmak taşı. (Kay.) (Akb.) (Erk.)

sıh-: Yapmak, kılmak. (Kay.) (Hzy.)

sıkkın: Bıçak. < Ar. sikkîn ‘bıçak’. (Kay.) (Gül.) (Hzy.)

sındı: Makas. (Kay.) (Gül.) (DS. C. X) (Hzy.)

sıpa olmak: Doğmak. (Akar) (Kal.)

sırtafa: 1. Giysi. 2. Vücut, beden .(Yıl.) (Tbr.)

sırtısarı: Alevi. (Kay.) (Hzy.)

sıtgın-sitgin-sitkin: 1. Bıçak. 2. Balta. <Ar. sikkin ‘‘bıçak.’’ (Kay.) (Çpn.)

sidkinle: Öldür. (Akp.) (Çpn.)

sidkinlemek: Öldürmek. (Akp.) (Çpn.)

silik: Jandarma. (Kay.) (Çpn.)

sim: Gümüş < Ar. sîm ‘gümüş.’ (Kay.) (Gül.) (Hzy.)

sim: Para, lira. < Far. sîm ‘gümüş.’ (Kay.) (Akb.) (Erk.)

simit: Kaşık. (Akar) (Kal.)

sinek işi: 1. Bal. 2. Şeker, umumiyetle tatlı. (Kay.) (Kal.)

sinek işi: Bal, şeker, tatlı. (Akar) (Kal.)

sinek işi: Bal. (Muğ. Tar.) (Caf.) (Kal.)

sini daşlı: (İlenç) mezarı taşlı. (Gül.) (Hzy.)

sipi: Bit. (Kay.) (Gül.) (Hzy.)

sitkin: Bıçak, balta. (Akp.) Çpn.)

sitkinle!: Öldürmek. < Ar. sikkin ‘‘bıçak’’ + Tk. /+le/ ekinden. (Kay.) (Çpn.)

sitkinle-: Öldür! (Kay.) (Çpn.)

sivri: Kız. (Akar) (Kal.)

sokum: Mermi. (Kay.) (Akb.) (Erk.)

somun: Tüfek mermisi. (Kay.) (Akb.) (Erk.)

sopa: Yumruk, tokat, ağaç, değnek. (Kay.) (Çpn.)

sorun ufâ: Bulgur. (Kay.) (Erk.)

sorun: Buğday. (Kay.) (Akb.) (Erk.)

söğüt kökü sürt-: Su içmek. (Kay.) (Kal.)

söğüt kökü: Su, ırmak, deniz. (Akar) (Kal.)

söğüt kökü: Su. Bk. söyüt kökü. (Kay.) (Kal.)

söğüt köküne dine-: Yıkanmak, banyo yapmak. (Kay.) (Kal.)

söylene-: Söylemek, konuşmak. (Yıl.) (Tbr.)

söyüt kökü kösle-: Su dökmek. (Kay.) (Kal.)

söyüt kökü: Su. (Bur.-Muğ. ) (Caf.) (Kay.) (Kal.)

süllem: Merdiven < Ar. süllem ‘merdiven.’ (Kay.) (Gül.) (Hzy.)

sünte: Toprak. (Akp.) (Kay.) (Çpn.)

sürt-: 1. Yemek. 2. İçmek. (Kay.) (Kal.)

sürtdürül-: Yedirilmek. (Kay.) (Kal.)

sürtül-: Yenilmek. (Kay.) (Kal.)

süyük: İğne. (Yıl.) (Tbr.)

süyüt-/sürt: Yemek, içmek. (Akar) (Kal.)

süz-: 1. İçki içmek. 2. Sigara içmek. (Kay.) (Erk.)

süzek: Süzgeç. (Gül.) (DS. C. X) (Hzy.)

süzmek: İçki içmek. (mecazi) (Tr.) (Akb.) (Erk.)

Ş

şaar: Arpa < Ar. şa’îr ‘arpa.’ (Kay.) (Hzy.)

şabik: Gömlek. (Caf.) (Elk.)

şakıf: : Kadınlık organı. < far. Şikâf ‘yarık, çatlak.’ (Kay.) (Hzy.)

şakıf: Kadınların mahrem yerleri. (Gül.) (Hzy.)

şarşar: Bir iki metre yüksekten düşen su, mastafadan akan su. (Gül.) (DS. C. X)(Hzy.)

şav-sav: Gece. (Yıl.) (Tbr.)

şeherafa-seherafa: Şehir. (Yıl.) (Tbr.)

şelek: Sırtta taşınan yük. (Gül.) (DS. C. X) (Hzy.)

şer: Elek. (Caf.) (Elk.)

şır: Süt. (Akar)(Kal.)

şır: Süt. < Farsça şîr ‘süt.’ (Kay.) (Tbr.)

şıv-şiv: İçki, esrar. (Yıl.) (Tbr.)

şir: Süt. (Yıl.) (Tbr.)

şirle-: İşemek. (Yıl.)(Tbr.)

şor et-: Söylemek, konuşmak. (Yıl.) (Tbr.)

şor ver-: Yarenlik etmek, sohbet etmek, anlatmak. (Kay.) (Erk.)

şot: Tandırın ilk ekmeği. (Gül.) (Hzy.)

şöbet: Pislik. (Bsz.) (Akb.) (Erk.)

şukar: 1. Güzel. 2. İyi, iyice. (Caf.) (Kay.) (Gyg.)

şuķar: Güzel. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

şukarlamak: Hazırlamak. (Caf.) (Gyg.)

şun: Köpek. (Caf.) (Elk.)

şurt: Tandırın iç duvarı. (Gül.) (DS. C. X) (Hzy.)

şutla-: İçmek. (sigara vb.) (Kay.) (Hzy.)

şüple-: İçmek (sigara vb.) (Kay.) (Gül.) (Hzy.)

şür: Süt. < Far. şîr ‘süt.’ (Kay.) (Erk.)

T

ta:Yak. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

tabak iş: Pabuç. (Akar) (Kal.)

tabak işi: Ayakkabı. (Akar) (Kal.)

tabak işi: Pabuç, ayakkabı < Ar. debbağ ‘tabak, sepici’ + Tk. işi kelimesinden. (Kay.)(Kal.)

tabak işi: Papuç. (Muğ.) (Caf.) (Kal.)

taban fatika: Yirmi. Bk. taban fatka. (Kay.) (Kal.)

taban fatka: Yirmi. (Muğ. Tar.) (Caf.) (Kay.) (Kal.)

taban patıga: Yirmi. (Akar) (Kal.)

taban: Dört. (Muğ.) (Caf.) (Akar) (Kay.) (Kal.)

tabi işi: Ayakkabı. (Akar) (Kal.)

tabib işi: El. (Kay.) (Kal.)

tabiişe: Ayakkabı. (Akar) (Kal.)

tabiy işi: Ayakkabı. (Akar) (Kal.)

tabiy işi: Öküz, inek, keçi gibi dersinden de yararlanılan hayvanlar. (Akar) (Kal.)

taka: Küçük pencere. (Kay.) (Gül.) (Hzy.)

talır: Para. < Alm. taler ‘gümüş para, para.’ (Kay.) (Gül.) (Hzy.)

tamamlakçı: Kap toplayan kişi. (Kay.) (Kal.)

taman: Haniya. (Gül.) (Hzy.)

tandır: Odun, ağaç. (Akar ) (Kal.)

tandır: Odun. (Akar) (Kal.)

tandırcı: Ormancı. (Akar) (Kal.)

tandırlamak: Dövmek. (Akar) (Kal.)

tantır köset-: Ateş yak! (Kay.) (Kal.)

tantır kösle-: Ateş yakmak. (Kay.) (Kal.)

tantır köslemek: Ateş yakmak. (Muğ. Tar.) (Caf.) (Kal.)

tantır yıkım et!: Ateş yak! (Kay.) (Kal.)

tantır yıkım et-: Ateş yakmak. (Kay.) (Kal.)

tantır yıkım etmek: Ateş yakmak. (Muğ. Tar.) (Caf.) (Kal.)

tantır: Ağaç, odun, umumiyetle tahta. (Muğ.) (Caf.) (Akar) (DS. C. X) (Kal.)

tantır: Odun, ağaç, genellikle tahta. < Ar. tennûr ‘fınn, tandır.’(Kay.) (DS. C. X)(Kal.)

tantırla-: Dövmek. (Kay.) (Kal.)

tantırlamak: Dönmek. (Muğ.) (Caf.) (Kal.)

tantırlıyor: Dövüyor. (Kay.) (Kal.)

taraylı: At. (Akar) (Kal.)

teber: Abdal. (Yıl.) (Tbr.)

teber: Davul. (Yıl.) (Tbr.)

teber: Davul. Bundan türetilen Teberci ‘davulcu’, Abdal grubundan bir topluluktur. Farsça teber ‘balta, nacak’ kelimesinden gelmekle birlikte anlam değişmesine uğramıştır. (Kay.) (Tbr.)

teberci: Abdal. (Yıl.) (Tbr.)

teberci: Davulcu. (Yıl.) (Tbr.)

tedir-teğdir-: Getirmek, asıl manası bu olmakla beraber, birçok çeşitli manalarda da kullanılır. En çok istifade edilen kelimelerden biridir. (Kay.) (Erk.)

tegginci: Kaçakçı, dolandırıcı. (Kay.) (Hzy.)

teğginci: Kaçakçı, dolandırıcı. (Gül.) (Hzy.)

tekellim: Konuşma. < Ar. tekellüm ‘söyleme, konuşma.’ (Kay.) (Hzy.)

temir: Bıyık. (Gül.) (Hzy.)

temir-temür: 1. Bıyık 2. Sakal. (Kay.) (Hzy.)

terzi: İplik < Far. derzi ‘terzi, elbise biçip diken kimse.’ (Kay.) (Akb.) (Erk.)

teşto: Bekçi. (Kay.) (Gül.) (Hzy.)

te-tey-teğ-: Erişmek, vasıl olmak, gitmek gelmek, vermek gibi birçok manalarda kullanılır. Azeri ağızlarında dey- (Kay.) (Erk.)

teydirmek: Getirmek. (Azeri Türkçesi) (Tr.) (Akb.) (Erk.)

teymek: Erişmek. (Azeri Türkçesi) (Tr.) (Akb.) (Erk.)

tıfan-tifan-tüfan: Tütün, sigara < Ar. duhân. (Kay.) (Erk.)

tıgla-: Dolandırmak. (Gül.) (Hzy.)

tığcı: 1. Üfürükçü. 2. Açıkgöz, pazarlamacı. < Far. Tîğ ‘kılıç’ + tk. /+cı/ ekinden.

(Kay.) (Gül.) (Hzy.)

tığla: Göz boyamak, lafla aldatmak, ikna etmek. (Kay.) (Hzy.)

tırah: Ayakkabı. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

tırın: Bir tane, tek. (Yıl.) (Tbr.)

tırıt: Ayakkabı. (Caf.) (Kay.) (Gyg.)

tırsı-/tırsı-: Korkmak. (Gül.) (Hzy.)

tırsı-tırşı-: Korkmak. Argoda, tırsımak-tırsmak: Korkmak, çekinmek. (Kay.) (Hzy.)

tırşım-tırsım: Metelik, para. (Kay.) (Çpn.)

tısla-: Korkmak. (Yıl.) (Tbr.)

tille: Kadın, gelin. (Gül.) (Hzy.)

tille: Kadın. (Kay.) (Hzy.)

tipi: Anüs. (Akar) (Kal.)

tipi: Bozukluk, delik. (Muğ.) (Caf.) (Akar) (Kay.) (Kal.)

tipile-: Delmek. (Kay.) (Kal.)

tipiz: Pekmez. (Gül.) (Hzy.)

tipiz: Üzüm pekmezi. Anadolu ağızlarından alınmış olmalıdır. (Kay.) (Tbr.)

tipiz-dipiz: Pekmez. (Kay.) (Hzy.)

tombu: Silah. (Kay.) (Tbr.)

tomo: Motorlu araç. < otomobil kelimesinden. < Fr. Yun. Lat. (Kay.) (Gül.) (Hzy.)

tosbağa: Kaplumbağa. (Gül.) (DS. C. X) (Hzy.)

töko: Kötü yolda olan kadın veya erkek. (Kay.) (Gül.) (Hzy.)

traka: Şeker, kahve. (Caf.) (Kay.) (Gyg.)

tuğhan-tuvan-tufan: Sigara, tütün. (Yıl.) (Tbr.)

tuğt: Kağıt. (Caf.) (Elk.)

tuh: Sigara. Düzce Abdallarında tuv ‘tütün’; Çingenecede tuv ‘sigara dumanı.’ (Kay.)(Tbr.)

tuhan-tufan: tütün. < Ar. duhân ‘‘tütün.’’ (Kay.) (Çpn.)

tun: Sen. (Caf.) (Elk.)

tuna çapan: Yaşlı kadın. (Akar) (Kal.)

tuna managadı: Vali, belediye başkanı, yüksek derecede memur. (Kay.) (Kal.)

tuna mazın: Tüfek. (Kay.) (Kal.)

tuna metirek: Muhtar, kaymakam, üst görevdeki kimseler. (Akar) (Kal.)

tuna partal: Vesika. (Muğ.) (Caf.) (Akar) (Kay.) (Kal.)

tuna pir: Baba. (Akar) (Kal.)

tuna samı: On. (Akar) (Kal.)

tuna söğüt kökü: Deniz. (Akar) (Kal.)

tuna yanbol: 1. Reis, vali, yüksek memur. 2. Belediye başkanı. (Kay.) (Kal.)

tuna yanbol: Reis, vali, yüksek rütbeli asker veya polis. (Akar) (Kal.)

tuna yanbol: Vali, reis. (Muğ. Tar.) (Caf.) (Kal.)

tuna zından: Şehir. (Kay.) (Kal.)

tuna: 1. Çok, fazla, bolca, iyice. 2. pahalı. (Kay.) (DS. C. X) (Kal.)

tuna: Çok, pahalı. (Akar) (DS. C. X) (Kal.)

tuna: Çok. (Muğ.) (Caf.) (Akar) (DS. C. X) (Kal.)

tuna: Kocakarı. (Akar) (Kal.)

tuna: Şişman. (Akar) (Kal.)

tunataz: Kadın, ana. (Akp.) (Çpn.)

tunataz-tonataz- tanatoz-tınatoz: Kadın, kız. (Kay.) (Çpn.)

tuv: Tütün. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

tüfan: Tütün, sigara. (Ar.) (Akb.) (Erk.)

tüne-: 1. Misafir olmak, gecelemek. 2. Durmak. (Kay.) (Kal.)

tünemek: Durmak, uyumak, ölmek. (Akar) (Kal.)

tünemek: Dünemek. (Caf.) (Kal.)

tünet-: Öldürmek. (Kay.) (Kal.)

tünetmek: Öldürmek. (Muğ. Tar.) (Caf.) (Kal.)

tünetmek: Uyutmak, öldürmek. (Akar) (Kal.)

tütsüle-: Kokulamak. (Kay.) (Hzy.)

tüydür-: Vermek (rüşvet vesaire için kullanılır) (Kay.) (Erk.)

tüydürmek: Vermek. (mecazi) (Tr.) (Akb.) (Erk.)

U

uçur-:Kılmak. (Gül.) (Hzy.)

uçur-: Yapmak, kılmak (namaz). (Kay.) (Hzy.)

uğrun: Gizli. (Kay.) (Gül.) (DS. C. XI) (Hzy.)

uğu gözü: Altın para. (Kay.) (Çpn.)

uğur tanıma: Hırsızlığa, çalmaya alışma. (Kay.) (Çpn.)

urun: Yağ. (Yıl.) (Tbr.)

usgü: Altın. (Kay.) (Erk.)

uşdi: Kalk. Düz.) (Caf.) (Eda.)

uzun şase: Otobüs. (Kay.) (Erk.)

Ü

üğüt-: Yemek. (Kay.) (Gül.) (DS. C. XI) (Hzy.)

ürün işi: Süt, genellikle yağ. (Akar) (DS. C. XI) (Kal.)

ürün işi: Yağ, kadın göğsü. (Akar) (Kal.)

ürün işi: Yağ, süt, yoğurt ve emsali. (Kay.) (Kal.)

ürün işi: Yağ. (Akar) (Kal.)

ürün_işi: 1. Yoğurt. (Bur.) 2. Süt. (Muğ.)umumiyetle yağ. (Muğ. Tar.) (Caf.) (Kal.)

üsgü: Altın. (Erm.) (Akb.) (Erk.)

V

vakıf:At arabası. (Kay.) (Gül.) (Hzy.)

var geldi: Komisyon. (Kay.) (DS. C. XI) (Kal.)

vara: Baba. (Akp.) (Kay.) (Çpn.)

vartan: Erkilet, vatan, yurt. < Ar. vatan. (Kay.) (Erk.)

vartanca: Erkilet gizli dili. (Kay.) (Erk.)

vartanlı: Hemşehri (vatanlı) (Tr.) (Akb.) (Erk.)

vartanlı: Hemşehri. (Kay.) (Erk.)

velahu: Aman dikkatli ol, pot kırma. (Gül.) (Hzy.)

velehu: 1. Bu, şu. 2. Pot kırmamak için ‘sus, sezdirme!’ ikazı. < Ar. velehu ‘bu da

onun.’ (Kay.) (Hzy.)

versinte: Yağmur. (Yıl.) (Tbr.)

vur-: Çalmak, göstermeden almak. (Kay.) (Erk.)

Y

yaban: Gurbet. (Kay.) (DS. C. XI) (Kal.)

yabana git-: 1. Geçim için uzağa, başka yere gitmek, 2. Boşa gitmek. (Gül.) (Hzy.)

yagalu: Tüfenk, tabanca. (Düz.) (Caf.)

yak: Göz. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

yakana-yahanna-: Yakmak, ateşe vermek. (Yıl.) (Tbr.)

yakı: Ateş. < Tk. yak- (Kay.) (Caf.) (Gyg.)

yalaz otu: Tabanca mermisi. (Kay.) (Çpn.)

yalaz-yalazı: Silah. (Kay.) (Çpn.)

yalı çapan: Ecnebi kadını. (Muğ.) (Caf.) (Kay.) (Kal.)

yalı çapan: Rum veya ecnebi kadın. (Bur. Muğ.) (Caf.) (Akar) (Kay.) (Kal.)

yalı: 1. Gayrimüslim. 2. Yabancı. (Kay.) (Kal.)

yalı: Gayri müslim. (Muğ.) (Caf.) (Akar) (Kal.)

yalı: Köpek. (Akar) (Kal.)

yalı: Rum, ecnebi. (Akar) (Kal.)

yalım: Ateş. (Akp.) (DS. C. XI) (Çpn.)

yallı: Oruspu. (Akar) (Kal.)

yalnız yaprak: Sopa, yumruk, tokat. (Kay.) (Çpn.)

yambol: Jandarma. (Akar) (Kal.)

yanbol: 1. Memur, jandarma, umumiyetle devlet memuru. 2. Efendi, bey. (Kay.) (Kal.)

yanbol: Asker. (Akar) (Kal.)

yanbol: Efendi, hükümet memuru. (Akar) (Kal.)

yanbol: Hükümet memuru, efendi. (Muğ. Tar.) (Caf.) (Akar) (Kal.)

yanbolu: Ahmak, bön kimse; taşralı. (Akar) (Kal.)

yanbolu: Jandarma, memur, devlet memuru. Bk. yanbol. (Kay.) (Kal.)

yanbolu: Jandarma. (Muğ.) (Caf.) (Akar) (Kal.)

yanış: Para. (Kay.) (Gyg.)

yanlama: Kurt. (Kay.) (Akb.) (Erk.) (Erk.)

yanpiri: Orman işinde çalışanlar, tahtacılar. (Akar) (Kal.)

yanpiri: Tahta. (Muğ.) (Caf.) (Akar) (Kay.) (Kal.)

yavşak: Birini aşağılamak için söylenen söz. (Kay.) (Hzy.)

yavşak: Çırak, çocuk, hizmetçi, çocuk, erkek çocuk. (Akar) (DS. C. XI) (Kal.)

yavşak: Çırak, çocuk, hizmetçi. (Muğ.) (Caf.) (DS. C. XI) (Kal.)

yavşak: Çocuk, küçük çocuk. (Akar) (DS. C. XI) (Kal.)

yavşak-yavuşak: 1. Çocuk. 2. Dost, arkadaş. 3. İnsan. 4. Çırak, hizmetçi. 5. Kimse(zat). (Kay.) (DS. C. XI) (Kal.)

yazıcı: 1. Tavuk. 2. Kümes hayvanları. (Kay.) (Çpn.)

yazıcı: Tavuk. (Akp.) (Çpn.)

yek: Bir. (Yıl.) (Tbr.)

yeken: Para, altın. (Yıl.) (DS. C. XII) (Tbr.)

yeken: Para, metelik. (Kay.) (DS. C. XII) (Çpn.)

yęken: Para. (Esk.) (Caf.) (Eda.)

yeken: Para. (Kay.) (DS. C. XII) (Tbr.)

yeken: Para. (Kay.) (Gyg.)

yekenne-: Satmak. (Kay.) (Çpn.)

yelkesen: At, ata verilen ad. (Kay.) (Gyg.)

yemen: Çay, kahve. < Ar. Yemen ‘Arap yarımadasının güney tarafını teşkil eden

bölge.’ (Kay.) (Hzy.)

yemen_işi: Kahve. (Muğ.) (Caf.) (Akar) (Kay.) (Kal.)

yemenişi: Çay, kahve. (Akar) (Kal.)

yes: Var. (Kay.) (Gül.) (Hzy.)

yesle-: 1. Vermek. 2. Koymak (küfür sözü) (Gül.) (Hzy.)

yesle-: Vermek. (Kay.) (Hzy.)

yıh-yık-: 1. Uyuşmak, pazarlığı bitirmek. 2. Vermek. 3. Devretmek. (Kay.) (Erk.)

yıkım cimitçi: Öğretmen. (Akar) (Kal.)

yıkım et-: 1. Teşekkür etmek, memnun olmak. 2. Kesmek. 3. Hazırlamak. (Kay.)(Kal.)

yıkım etmek: Kesmek, hazırlamak. (Akar) (Kal.)

yıkım metrek: Zengin, itibarlı, mevki ve makamca yüksek kimse. (Akar) (Kal.)

yıkım ol-: Memnun olmak. (Kay.) (Kal.)

yıkım palle: Yeni bakır. (Kay.) (Kal.)

yıkım partal: Yeni elbise. (Kay.) (Kal.)

yıkım piri: Muhtar, bir mahallenin ileri geleni. (Akar) (Kal.)

yıkım piri: Muhtar, eşraf. (Akar) (Kay.) (Kal.)

yıkım piri: Muhtar; ileri gelenler, aksakallılar. (Akar) (Kal.)

yıkım yanbol: Milletvekili, büyük idareciler. (Kay.) (Kal.)

yıkım zından: Büyükçe ev. (Muğ.) (Caf.) (Akar) (Kal.)

yıkım zindan: Büyükçe ev. (Kay.) (Kal.)

yıkım: 1. Güzel, iyi. 2. Temiz. 3. Bol, çok. 4. Hoş. 5. Zengin. 6. Toptan. 7. Doğru. (Kay.) (DS. C. XI) (Kal.)

yıkım: 1. Güzel, temiz. (Muğ.) 2. Çok iyi. (Bur.) (Caf.) (DS. C. XI) (Kal.)

yıkım: Güzel, temiz. (Akar) (DS. C. XI) (Kal.)

yıkım: İyi. (Akar) (DS. C. XI) (Kal.)

yıkım: Koyun. (Akar) (Kal.)

yıkım_etmek: Kesmek, hazırlamak. (Muğ.) (Caf.) (Kal.)

yıkım_piri: Eşref, muhtar. (Muğ.) (Caf.) (Kal.)

yıkın- : Memnun olmak. (Kay.) (Kal.)

yıkın et-: Çok istemek. (Kay.) (Kal.)

yıkmak: Cinsel ilişki kurmak. (Akar) (Kal.)

yıktıran: Kötü kadın. (Kay.) (DS. C. XI) (Kal.)

yiv: Kadınlar için kullanılan cinsiyetle ilgili bir kelime (bu kelime de anlamı değiştirilerek kullanılan kelimelerdendir.) (Kay.) (Erk.)

yorah: Yamalık. (Gül.) (DS. C. XI) (Hzy.)

yourdafa: Yoğurt. (Yıl.) (Tbr.)

yoz: Bit. (Kay.) (Akb.) (Erk.)

yülük: Jandarma. (Kay.) (Çpn.)

Z

zahar:Ağız. (Kay.) (Tbr.)

zahar-zahr-zahrı: Ağız. (Yıl.) (Tbr.)

zahm: Arka. < Ar. zahr ‘arka, sırt.’ (Kay.) (Gül.) (Hzy.)

zanı-: Gözlemek, takip etmek, anlamak. (Yıl.) (Tbr.)

zanı: Tanı. (Kay.) (Tbr.)

zanıt: Takip ettirmek, gözletmek. (Yıl.) (Tbr.)

zargi: Durmak. (Caf.) (Elk.)

zarķ: El. (Caf.) (Elk.)

zehali: Satmak. (Caf.) (Elk.)

zehası: Sattım. (Caf.) (Elk.)

zeleme: Türk. (Kay.) (Çpn.)

zengili: Hemşeri. (Darendeli olan) (Kay.) (Gül.) (Hzy.)

zer: Altın < Far. zer ‘altın.’ (Kay.) (Gül.) (Hzy.)

zı:la-zo:la-: Cinsel ilişkide bulunmak, ırza geçmek. (Yıl.) (Tbr.)

zıbar-: 1. Ölmek, 2. Uyuyakalmak. (Gül.) (DS. C. XII) (Hzy.)

zığla-: 1. Tüfek doldurmak, mermi sürmek. 2. Çalmak. (Kay.) (Hzy.)

zığlandır-: Vermek. (Kay.) (Gül.) (Hzy.)

zığlı: zengin. (Kay.) (Gül.) (Hzy.)

zık-zıkı: Karın mide. (Yıl.) (Tbr.)

zılgır: Bulgur. (Yıl.) (Tbr.)

zından: 1.Ev. (Bur. -Muğ.) 2. Hapishane. (Muğ. Tar.) (Caf.) (Kal.)

zından: Ev. (Akar) (Kal.)

zından: l. Ev. 2. Hapishane. (Kay.) (Kal.)

zındana kös et-: Hapsetmek. (Kay.) (Kal.)

zi: At. (Düz.) (Caf.) (Elk.)

zibit mezle-: Üzüm yemek. (Kay.) (Çpn.)

zibit: Üzüm. (Kay.) (Çpn.)

zifir: 1. Kokulu kir, is, yağ lekesi, 2. Yemekteki yağ. (Gül.) (DS. C. XI) (Hzy.)

zindan managadı: Muhtar. (Kay.) (Kal.)

zindan: Ev, hapishane. (Kay.) (Kal.)

zindan: Zından. (Muğ. Tar.) (Caf.) (Kal.)

zindana kös et-: Hapsetmek. (Kay.) (Kal.)

zozikle-: 1.Uydurmak, yakıştırmak. 2. Tavlamak. 3. Aldatmak. Türk argosunda ‘‘zendust, evli, pezevenk.’’ (Kay.) (Kal.)

zuhun-zukun: 1. Zurna. 2. Türkü, şarkı. (Yıl.) (Tbr.)