SEÇKİ-3


MÜSLÜMANLARI BÖYLE OYUNA GETİRİYORLAR

Dr. Hüseyin HATEMİ’nin yazmış olduğu  “Şeytan ayetleri” kitabında değindiği bir konu günümüz için çok önemli olduğundan sizinle paylaşmak istedim. Paragraflar şeklinde seçip vurgulamak istediğim konu şöyledir.

“Bu sıralarda ortaya çıkan ve esrarengiz bir bi­çimde ve zamanda hidayete eren “Mohammed Essad Bey”[1] ise, Rodinson [2] gibi, Resûl-i Ekrem sallallâhü aleyhi ve sellemin hayatına dair yazmaya cür’et ettiği bir Kitapta, “Garaniyk olayı”nı[3] Rodinson’un naklinden de utan­mazca bir yorumla aktarmaktadır.”

……………

“1932’de Ber­lin’de yayınlanmış bu kitap 1934’de Fransızcaya çevirtilerek (Payot, Paris 1934, yazarı Mohammed Essad Bey, çeviren Jacques Marty, Önsöz: M.E.F. Gautier)[4] yayınlanıyor, Müslüman ve Müslüman olma­yan nice “bilim adamı” da bu kitaptan “bilimsel bir eser”miş gibi yararlanıyor, yazarı nice itibarlar gör­meye devam ediyor. Tıpkı Kâ’b-ul-Ahbâr [5]için, Emevîler’in İslâm’ın ilk yüzyılındaki kurnaz işbirlikçi­si bu sözde-mühtedi için olduğu gibi, O’nun yap­tıkları değil de O’nu eleştirenler kınanıyor.

…………….

(Hassas olması gereken konuda (Şeytan ayetleri) hassas olmayan bu Muhammed Essad’ın Müslümanların canını yakmak için şu tavsiyeden de vazgeçmiyor.)

…….

“Bütün bu nitelemelerin hangisinin bir diğeri ile uygunluk gösterdiğini okuyucunun takdirine bırakıyorum. İlgi çekici olan husus şudur: Bu “sözde-mühtedî”[6] de İslâm Âlemi’nde bir “sözde-devrim” sı­rasında ortaya çıkmış, bu “sözde-devrim”in sonucu­nu Batı’ya şöyle bildirmiştir. (İhbar ediyor)

“İbn Saud (Vahhabiler Lideri) bugün Peygamber’in örneğini izlemekte ve yirminci yüzyılda da aynı derecede güç­lü olan Allah kelâmını insanlara hatırlatmakta, bir zamanlar, yedinci yüzyılda olduğu gibi bir Devlet kurulması ve yönetilmesi amacını gütmektedir” (s. 325)

Bu devrimi yeteri kadar övdükten sonra da, burunları dibinde uyanan İslâm tehlikesini görmeyip uyumakta devam eden Batı Dünyası’na sinirlen­mektedir:

“Bugün İslâm tekrar eyleme geçmeye hazırdır, amacı da her zaman aynıdır:

Bu amaç, Muhammed’in ve Haricîler’in (?), iman uğruna savaşan ve dua eden sofu kişilerin amacıdır:

Dünyayı fethetmek, dünyayı boyunduruk altına almak, köle kılmak: (s. 327)

“Kargaşa ve felâketler içinden bir yeni güç doğ­muştur, ne var ki Avrupa bu yeni gücün gerçek de­ğerini takdir edemiyor. Bu güç, çağdaş İslâm’dır. Ye­ni halkları (her halde Afrika halkları kasdediliyor) çevresine toplamada, örgütlenmede, kurmada ve de­ğişim (transformation) göstermede, savaşa hazırlan­madadır!… Yeni Doğu, yeni İslâm büyük İhvan tarîkati (Vahhabiler kasdediliyor), düşünce ve silah savaşma, İslam’ın kutsal savaşma (cihad) hazırla­nıyor, (s. 328)

İşte her çağda, her ne zaman İslâm Dünyası’nda bir kıpırdanma sezilirse, aşağı-yukarı aynı söz­lerle ve özellikle “cihad” terimi[7] slogan olarak kul­lanılır ve İslâm’a karşı “çağdaş haçlı seferleri” ör­gütlenir, kışkırtılır. Bugünlerde tasarlanan Haçlı Seferi’nin adı “Harmagedon”dur. (Har-megidon)[8] Bi­zim Dünyadan habersiz, ağızları süt kokan “entel”lerimize duyurulur.”[9]

Alıntı yaptığımız kısımdan anlaşılan, Müslümanlar eğer tepki göstermiyorsa tepki göstermeleri için birilerini içlerine sal ve onlardan olsun. Onları da rahatsız etsin. Onlar rahatsız olunca emperyalist güç olarak müdahale etme yetkisini insan hakları gibi palavralarla icraata geçirebilirsin.

İşte bu zihniyet haçlı zihniyetinin müdahale tekniklerinden biri ve en önemlisidir.

Yine emperyalist gücün Müslümanları piyon olarak kullanmakla, uyuyan Hıristiyan ve Yahudi dünyasını harekete geçirmesi için gereklidir. Çünkü kendi halkına düşmanın hazırlık yapıyor, bunda bana destek ver. Vermezsen başın belaya girecek ve seni yok edecek korkusu verilmiş olur.

Son söz siyaseti bilmeyen ve geçmiş tecrübesini geleceğe aktaramayan Müslümanlar ezilmekten başka çıkar yolları yoktur.

İhramcızâde İsmail Hakkı


[1] Muhammed Esed (1900 – 1992)

Muhammed Esed, 1900 yılında, Doğu Galiçya’nın Lvov şehrinde, Yahudi bir ailenin üç çocuğun ortancası olarak dünyaya geldi. Baba tarafından dedesi Czemowitz’de, matematik ve fizikte uzmanlığı olan ve astronomiye de ilgisi bulunan satranç ustası bir hahamdı.

1952 yılı başlarında yirmi beş yıllık ayrılıktan sonra Pakistan’ı Birleşmiş Milletlerde temsil etmek üzere New York’a gitti. Kısa süre sonra bu vazifesinden ayrıldı ve Mekke’ye Giden Yol adlı hatıratını ve seyahatnamesini yazdı ve neşretti. Daha sonraki yıllarını elinizdeki bu meali hazırlamaya hasretti.

1992 yılında İspanya’da vefat etti.

[2] Maxime Rodinson (1915 – 2004),

Fransız, Marksist tarihçi, sosyolog ve doğu bilimci. Fransız Komünist Partisi’ne 1937’de girdi, 1958’de ayrıldı. Stalinizme karşı çıktı, İslam araştırmalarının özgünlüğüyle tanındı.

[3] Konumuzla ilgili olmadığı için Şeytan Ayetleri hakkındaki olayı yazmak gereği duymuyorum.

[4] Mahomet, 571-632. Préface de M.E.G.Gautier, traduction de Jacques Marty. Payot, Paris 1934. Herdruk in 1948

[5] Ka’bul- Ahbâr (Ebû İshâk Kâ’b b. Mâti’ b. Heynû el-Himyerî el-Yemânî) (ö. 32/652-53):

Aslen  Yemen Yahudilerinden olan Ka’b Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin vefatından sonra Müslüman oldu. İlmi geniş olması veya mürekkep ile yazı yazması  sebebi ile ona bu ismin verildiği  rivayet edilir. İslam kültürüne ve İslam tarihine İsrailiyat haberlerini taşıdığı böylelikle İslam kültürünü bozmakla suçlanır.

Ka’bul- Ahbâr bir çok kişi tarafından İslam dinine yanlış şeyler sokmaya çalışan ve dini tahrip etmek isteyen bir ajan olarak kabul edilir. Müslüman olduktan sonra geçmişten gelen bilgisini söylemiştir ancak İslam dinine nifak sokacak veya İslam akidesini bozacak  fikirleri çekinmeden  beyan etmiştir.

Eserleri:1-     Siretu İskender 2-     Vefatu Mûsa 3-     Hadîsu Zilkifl

[6] Muhammed Esed’in mealleri bir zamanlar dergi promosyonları olarak yurdumuzda çok dağıtıldı.

[7] Bir zamanlar yurdumuzda da bir siyasî partinin en ileri sloganı bu olmuş ve sürekli Müslümanlar üzerine tepki çekilmiştir.

[8] Harmageddon =Armageddon: (mahşer, müthiş savaş) Latince kökenli bu kelime, İncil’de sözü edilen, dünyanın sonunda iyi ve kötü güçler arasındaki son savaş sahnesi anlamına gelir.

[9] Bkz: HATEMİ Hüseyin Şeytan Ayetleri [Kitap]. – İstanbul : İşaret, 1989, s.34-38

****************

BOY INTERRUPTED (2009) “ Aklı Karışık Bir Çocuk”

Yönetmen : Dana Heinz Perry

Oyuncular : Evan Scott Perry

Süre : 92 dakika

Ülke : ABD

Dil : İngilizce

Konu: Evan isimli çocuğun intihara sürükleniş serüveni

TÜRKÇE ALT YAZISINDAN KISMÎ ALINTI

Babam beni arayıp, Evan’ın camdan atladığını söylediğinde yatılı okulda, odamdaydım. Hayatını sona erdirme kararı aldığında okulun üçüncü haftasıydı sanırım. Annemin odasına gittim ve bu cümleleri kurmam gerektiğinin farkına vardım. Onlarla iletişim kurmalıydım ve onlara Evan’ın kendisini öldürdüğünü anlatmam gerekiyordu. Bilinçsiz bir şekilde yapılan, en azından ben öyle yapıyorum yüzleşmesi acı olan şeyleri bloke etmektir.

Bunu nasıl yapmış olabilir?

Mümkün gelmiyor. Oğlunuz ne kadar acı verici bir şey yaşamış olabilir ki, artık buralarda olmak istemez?

St. John’s Mezarlığı, Barrytown New York; Ekim Kendisini öldürdüğü akşam, Evan’ın kafasında neler vardı asla bilemeyeceğiz.

Pencerenin kenarında, atlamak üzereyken düşünceleri nelerdi?

Adımını atıp o kararı verirken ne düşünüyordu?

***

Nasıl olur da, bebeğime son defa onun cenazesinde sarılabilirim? 15 Yıl Önce Hayatımdaki en mutlu günüm, Evan’ın doğduğu gündü. En sonunda onu görebilmenin mutluluğu tanımlanamazdı. Hamileyken bebekle iletişim kurmaya başlarsınız. İçinizde hareket eder. Tekmeler ve kim olduğunuzu sorgular gibidir. Sonunda doğduğunda, Evan çok güzeldi. Ona hemen âşık olmuştum. Evan’ın doğumunu çekerken çok heyecanlıydım. Kamerayı doktora vermiştim. O da bir kaç fotoğraf çekti. Evan doğduğunda, yaşındaydım. Hart ise. Eski ilişkisinden bir oğlu daha vardı. Evan, benim ilk çocuğumdu.

Evan’la uzun süre yalnızdık. O da ben de çok gençtik ve birbirine yardım etmeye çalışan iki minik yaratıklar gibiydik.

***

Evan, havluların belli bir düzende katlanmasını istiyordu. Olmadığı takdirde onları kuma serer ve tekrar en baştan yapmaya başlardı. En çok bu kalıbı kullanırdı,

“Baştan yapmak.”
Mükemmeliyetçiydi.
Hayatı boyunca da böyle oldu.
Herhangi bir konuda en başarılı olamazsa, buna çok bozulurdu.
Onu disiplin etmekse imkânsız bir şeydi.
Cezalısın, deyip odasına gönderirdik onu.
Cezalandırıp odasına gönderirdik onu.

***

Televizyonu camdan atardı; kitaplıkları kırardı. Odaya gittiğinizde darmadağın bulurdunuz her şeyi. Bundan pişmanlık duymasını beklerdiniz ama olmaz.

“Beni hapse atın isterseniz,” derdi.

Psikolojik sorunları olduğu bir gerçek. Sanırım, duygusal şok emicilerinin olmadığını söyleyebiliriz. Bu nedenle sizin ya da benim basit gördüğümüz konulara büyük tepkiler verirdi.

***

4 Yaş

İki farklı Evan vardı sanki. Bir yandan sinir krizleri geçirirdi. Ona ulaşması imkânsız olurdu. Öte yandan, yaşamayı seven, harika bir çocuktu.

***

Evan çok sevgi doluydu. Bunu fiziksel olarak gösterirdi. Hep sarılırdık. Evan, anne karnında minik bir bebek misin sen?

Daha doğmadın bile, değil mi?

Bu şiddetli sevgi ve duyarlılığın tam tersini de alabilirdiniz. Bunu söyleyebilirim. Korkutucu bir insan ve korkutucu bir ruh. Ruhların en karanlığı belki de.

Evan ana okulundayken, öğretmeni telefon etmişti. Onun intihardan bahsetmesinden endişelenmişti.

Evan’la beş yaşındayken tanıştım. Gösteri sanatları programımıza katılmıştı. Gördüğüm en sevimli çocuk oydu, diyebilirim. Aralarında ayrım yapmamaya çalışırız ama bazen buna engel olamayız. Tüm öğretmenlerin gözdesiydi o.

Tanıştığım en sevgi dolu, en yaratıcı çocuklardan birisiydi, Evan.

Doğruluğa çok önem verirdi.

Adil olmalıydınız.

Bir kavga çıktığında ayırmaya ilk o giderdi.

Ve sonra da bunun adil olup olmadığını sorgulatırdı.

Beş yaşında, minikler grubundayken kafasını ölümle bozmuştu.

Camdan atlayıp, kendisini öldüreceğini söylüyordu.

Bir akrabasının bunu yaptığını söylemişti. Grupta her gün bu konuyu açardı. Camdan atlamak istediğini söylerdi.

“Ölüp ölmemek, umurumda değil,” derdi.

“Ben ne olacağım peki,” diye sorardım ona.

“Senin ve ailem için üzülürüm, ama benim umurumda olmazdı, çünkü ben bir şey hissetmeyeceğim,” derdi.

***

Kucağıma oturur, kollarını bana sarar ve hiçbir üzüntü belirtisi göstermeden, her zamanki sevgi dolu, tutkulu Evan olarak atlayacağını söylerdi. Ben de, bunun saçma bir konu olduğunu anlatmaya çalışırdım.

DEPRESİF ÇOCUKLARLA TANIŞTIM.

HİPER AKTİF OLANLARIYLA DA.

Ama ölümden bahseden bir çocukla, hiç tanışmamıştım.

Ölümü merak ediyordu.

Buna kafasını takmıştı bile diyebiliriz.

Ölüm takıntısı son derece mantığa dayalı bir konuydu onun için.

Olağan bir şeydi çoğu zaman.

***

Evan Perry; mükemmeliyetçi, takıntılı, sahip olmayı sevmez. Bundan sonrasını yazmadım bile. İyi bir sporcu ve popülerdir.

Beş yaşındayken bir psikiyatra gittik.

Okulda dersleri iyi.

Geçen seneden beri kavga çıkarmamış.

Evan’a depresyon teşhisi koydu ve Prozac’a başlattı.

25 Eylül 1997’de Prozac hakkında konuştuk. Çocuklarda depresyon konusunun yeni yeni tartışılmaya başladığı dönemlerdi. Eğitim aldığım dönemlerde, çocukların da depresyona girebileceği fikrine aşina değildim.

Çocuklar depresyona girmez.

Bu kadar basittir; değil mi?

AİLESİNİN İKİ TARAFINDAN DA GELEN, ŞİDDETLİ DEPRESYON GEÇMİŞİ VARDI. AMCASI, YAŞINDA İNTİHAR ETMİŞ. ÖLÜMDEN VE CİNAYETTEN BAHSEDİYORDU.

KORKUTUCU BİR ÇOCUKTU.

Ne diyeceğimi bilmiyorum. Çoktan intihar girişiminde bulunmuştu bile. Pencereye koşup ailesini atlamakla tehdit etmiş. Asi ve karşı gelen bir yapısı var. Kafasını vurmuş.

“Kanser olmak istiyorum,” demiş. Ebeveynlerini ve kardeşini öldürmekle tehdit etmiş. Tam bir bebek gibiydi. Başlarda o kadar bebeksi bir yüzü vardı ki pembemsi, bebek yüzü vardı. İçindeki şeytanlarla yüzü arasında müthiş bir görsel karşıtlık vardı.

Evan yedi ya da sekiz yaşlarındaydı.

Evdeydik ve yine kendisini öldürmekten söz etmeye başlamıştı.

Ne yapacağını son derece detaylı bir şekilde anlattığı zamanlar olurdu.

Camdan atlamak gibi.

Bir binanın tepesinden atlayacaktı.

Kendisini kesecekti.

O seferinde de kendisini asmaktan bahsetmişti. Yastık kılıfına bir kuşak bağlamış. Ranzasına tırmanmıştı. Oraya bağlamış iyice. Sonra düğümü boynundan geçirdi ve bana kendisini nasıl asacağını, ranzadan atlayacağını gösterdi. Annesine, kendisini nasıl asacağını gösterecekti.

İnsanlara oğlumun kendisini öldürme planlarından bahsetmekten çok yorulmuştum ama. Bunun gerçekten olduğuna dair bir kanıta ihtiyacım vardı. İnanması çok da kolay olan bir konu değildi bu.

ÇOCUKLARIN İNTİHARA MEYİLLİ OLAMAYACAĞINA DAİR BİR FİKİR VARDI. !!!!!

Ölümün ne olduğunu anlayamayacakları düşünülürdü. Bunun geri dönüşünün olmadığını anlayamazlardı.

Evan’ı iyi tanıdığımı düşünmedim hiçbir zaman.

Hayatımda gördüğüm en korkutucu çocuktu. Ölüm hakkında bu kadar kararlı olan bir çocukla tanışmamıştım hiç.

Maske takmış gibi geliyordu. Yüzüne o ulaşılmaz ifade yerleşirdi. Duygu durumu bozulduğunda, tüm vücudu değişirdi. Fiziksel tepkileri, iletişim kurma yöntemleri hepsi değişirdi. Bu değişiklik, yüzünden okunabilirdi. Ona ulaşamazdınız. Fiziksel değişimi, yüzünün boş bakmasına yol açardı.

***

ÇOCUK OLMAYI ATLAYIP, DİREKT BULUĞ ÇAĞINA GİRMİŞ GİBİYDİ. BU DAVRANIŞLARI, 15 YAŞINDA BİRİSİNDEN BEKLERSİNİZ.

“Sen benim patronum değilsin. Ver şu arabanın anahtarlarını.”

“Nereye gidiyorsun?

Okulda neler yaptın?”

Yanıt alamazsınız. Normal gibi gelir ama yedi yaş için pek de normal değildi. Çok sofistike olmasının yanı sıra, tam bir ergendi.

“Mutlak gücümün vaktidir bu.”

Britney Spears‘den[1] ya da Backstreet Boys‘dan[2] hiçbir zaman hoşlanmadı.

Direkt olarak, DYLAN, NEİL YOUNG ve NİRVANA dinlemeye başladı. Bir sürü şarkılar yazmıştı.

Çıkarmazsam kafamdaki mesajı

Ölüp gidivermem lazımdı

Nasıl olur dersen bana

Söylemedim mi ben sana

Sevdiysen alırız elinden

Olur böyle aynen

Onun yaşındaki bir çocuğun aklından bile geçmeyecek konular hakkında şarkı sözleri yazıyordu.

9 Yaş

Beleşe gelir sanırsın

Kessem boğazımı

Seni tehdit etsem bıçağımla

Gebereceksin bu akşam,

***

Daha azı değil, depresyondayım

Ne meraklı ne de öfkeli

Öldürsün beni artık biri!

Diz çöktüm önünüzde

Lütfen, yalvarırım gebertin beni

Diz çöktüm önünüzde

Çünkü feci depresyondayım.

***

8 – 9 yaşlarında günlük tutardı.

Şiirler yazmıştı bir sürü.

“Ölmeye hazırım, ölümden korkmuyorum.” Derin şiirlerdi. Aklından kuvvetli düşünceler geçiyor olmalı, demiştim. Yaşını aşan bir duygusallığı ve olgunluğu vardı. Evan bir keresinde, ana karakterinin depresyonda olan ve her konuda yalnızca olumsuzlukları düşünen bir çocuk olduğu bir oyun yazmıştı.

***

Bu sırada Evan ciddi bir intihar girişiminde bulundu.

2000 senesi sonbahar döneminde, Evan beşinci sınıftaydı. Okul müdürüne, intihara meyilli olduğunu iletti.

Mektup: Acilen tavsiye ediyorum Bir psikiyatra danışmalı

Bize de mektup gönderdiler tabi.

“Psikolojik danışmana görünmeli.” Üç hafta sonra, okulda bir denemede bulundu.

“Okulun çatısına çıktı. Yaklaşık altı kat yüksekte. Kaldırımdan, burger bir parça koparmış. Aşağıya, çocukların oynadığı yere fırlattı.”

Öğretmenlerinden bir tanesi, beden eğitimi öğretmeni, çatıya çıkmış. Evan’ın yanına. Evan, pervazdan sarkıyormuş ve ona kendisini öldürmek istediğini, atlayacağını söylemiş.

Öğretmen de ona, sevilen birisi olduğunu, hayatın yaşamaya değer olduğunu anlatmış. Sonunda, Evan kendi kendisine aşağı inmiş.

Oraya vardığımda okul müdürünün odasına gönderilmişti. Orada buluştuk. Hemen acil servise gitmeye karar verdik. Bir doktor ona, ölümün nasıl bir şey olduğunu bilip bilmediğini sordu. Evan’ın yanıtı,

“EVET, HERKES TOPLANIR VE NE KADAR HARİKA OLDUĞUNDAN BAHSEDER,” olmuştu.

Eskiden manik depresif olarak bilinen bu hastalık beyindeki kimyasal dengesizliklerden kaynaklanır. Bazı çocuklar depresyona, bazılarıysa maniye yatkındır. Evan’ın durumunda, yatkınlığının kesinlikle depresyon olduğunu söyleyebilirim.

Bipolar (iki kutuplu) depresyon, kesinlikle depresyondan daha ciddidir. Bipolar rahatsızlığı olan çocuklarda intihar daha sık görülür. Daha korkutucu olmasının sebebi de budur. Durumu ne kadar uzatacağını asla bilemezsiniz. Okulda pervazdan atlayabilirdi. Kendisi dışında, başka durum ya da insanları suçlamaya yatkındı.

“Bunu yapmamam gerekiyordu, bir sürü insanı korkuttum,” demezdi.

İstediği tek şeyin, kendisini can kulağıyla dinleyecek birisi olduğunu söylemişti. Davranışlarının başkaları tarafından neden bu kadar korkutucu algılandığını anlamıyordu. Okulun çatısına çıkarsa, bir şeyler olacağını düşünmemişti. Bu nedenle, gözetim altında her saniyenizin takip edildiği programda yoksa hiçbir şey yapamadığız, başka rahatsız çocuklarla bir arada olunan ve ailenizin sık sık ziyaret etmesine izin verilmeyen bir yere kapatıldığında paramparça oldu.

Klinikteki demirbaşlara zarar veriyordu. Çok öfkeliydi. Odasının tüm duvarlarını boyamıştı bir keresinde. Duvarları ona temizletmek zorunda kalmıştık. Sinir krizleri geçiriyordu sık sık. Kafasını ve kollarını duvara vurmaya başlamıştı; çok kızgındı.

NE DEPRESİF NE DE MANİK OLDUĞU DÖNEMLERDE FARK ETMEZ. BİPOLAR BİR ÇOCUKLA MANTIK ÇERÇEVESİNDE ANLAŞAMAZSINIZ.

Evan’ı, Four Winds’te ziyaret etmek çok acı vericiydi. Çok daha ciddi psikolojik sorunları olan çocuklarla bir aradaydı. Davranış bozukluğu olan çocuğunuzla yüzleşmek çok zor. Ergen olsaydı, bu gelip geçici bir durum olurdu. Bir sürü yeteneği ve parlak özellikleri olan bir çocuktu. Four Winds, bu nedenle suratımıza yediğimiz bir tokat gibiydi.

FOUR WİNDS’DE, EVAN’A BİR SÜRÜ İLAÇ VERDİLER.

DEPACOTE bunlardan biriydi. Narkoz altında gibiydi.

Sonradan LİTYUM‘u önerdiler.

LİTYUM, bir duygu durumu stabilizatörüdür. Yükselip alçalması yerine, beyindeki seratonin seviyesini dengede tutar. Kimyasal dengeyi sağlar.

Lityum’a cevap vermeye başlamıştı. Dikkat çekici bir gelişmeydi bu. Yine de çok rahatsızdı. Bundan sonra ne yapacağımıza karar vermeliydik. Eski okulu onu geri istemedi. Çok pahalı bir alternatif dışında gidebileceği hiçbir yer yoktu. Bu, onun ömrünü en azından bir kaç sene uzattı, diyebilirim.

***

Birkaç gün sonra, Evan kampüsten ayrılmaya karar verdi. Kontrol altında tutulup tutulmadığını

görmek istemişti. Üç gün sonra, buna katlanamayacağına karar vermişti. Her şeyden yetişkinlerin sorumlu olması, ona göre değildi. Olması gerekenden biraz daha zorlaştırdı durumu. Dramatik davranışlar gösterdi ve pencereden çıkıp gitti. Oysa kapıdan da çıkabilirdi. Kapıları kilitlemeyiz. Önemli bir olaydı. Evan’ın verdiği dolaylı zararı anlaması gerekliydi. Yaşamında olup bitenlerin bir özeti gibi olmuştu bu olay. Size verdiği zarardan şimdiye dek hiç sorumlu tutulmamıştı.

***

Çok erken yaşta, bir ergen gibi davranmaya başlayan Evan’ın “Ben bunlar için çoktan büyüdüm,” havasını üzerinden atması gerekliydi. Çocuk olması lazımdı. O yaşta ihtiyacınız olan budur. Güzel bir günde, arkadaşlarınızla top oynamalısınız.

***

Öğretmenleri, “Keşke bütün öğrencilerim, Evan gibi olsa,” diyorlardı. Fen bilgisi projesiyle ödül bile aldı.

Evan, York’da çok iyi arkadaşlar edindi. Bu, ona iyi geldi. Güveninizi kazanması biraz vakit alırdı. Ama sonra gördüm ki onunla her şey konuşabilirdim. Bir sorunum olursa, ona dönebilirdim.

***

Bazen bir şeylerden şüphelenirdik. Uzun bir süre sessiz kalırdı. Ama buna alışmıştık; bunu sık sık yapardı çünkü. Arada sırada okulu asardı.

Derdi ki, “Ne kadar mutlu olursam bu ay, sonrakinde o kadar öfkeli olacağım.” Bir keresinde çatıya çıkmıştık. Pervazda oturuyordu. Beni çok korkutmuştu. Korkusuzca kenarda yürüyordu.

***

Depresyondaydı.

***

Hayatın devam ettiği bir gerçek. Ama istediğin ve planladığın şekilde değil.

***

Evan’ın durumu çok iyiydi, neredeyse mucize gibi. İnanamıyorduk.

***

“Artık öyle değilim,” diyor.

***

“İntihara meyilli düşüncelerin var mı,” ya da “Kendini öldürmek istiyor musun, kendine zarar verir misin,” gibi.

“Hayır,” dedi,

“Bunları düşünmüyorum.”

Evan’ın intiharından altı hafta öncesi

ÇOCUKLAR BAZI ŞEYLERİ SÖYLER YA DA YAPARLARSA, ONLARA ENGEL OLUNACAĞINI BİLİRLER. ÖZELLİKLE DE AİLELERİ, ONLARIN HAYATINDA OLUP BİTENLERLE İLGİLİYSE. Çocuk engellenmek istemiyorsa, hiçbir şey söylemeyecektir.

Evan, durumunu dışarıya yansıtmamayı öğrenmiş olabilir. Ama içinden çok ıstırap çekiyordu ve bu henüz işin başıydı. Daha çok küçükken başlamıştı ve asla geçmeyecekti.

Nantucket’e iki haftalığına tatile gitmiştik.

Depresif görünüyordu. Baskı altında gibi görünüyordu. Çok mutlu değildi; durumu kötüleşiyordu. Okul başladığında, küskün ve depresifti.

Eylül ayında, haftalar birbirini kovalamaya başlamıştı ve ödevleri için endişeleniyordu. Bir keresinde gelip,

“Anne, bana dikkat etmen lazım,” demişti. Psikiyatrıyla iletişime geçtik. Ondan bir randevu aldık. Lityumun dozunun arttırılması gerekiyordu. İlacının dozunu arttırmayı denedik; işe yaramadı.

***

İnsan bunu kendisine yapmakta kararlıysa, bunu herkesten mutlaka saklayacaktır, değil mi?

2 Ekim 2005, Öldüğü gece, Pazar akşamıydı.

Hep beraber yemek yiyorduk. Evan’ın henüz tamamlamadığı bir ödevi vardı. Ukalalık yapıyor ve bitirmek istemediğini söylüyordu. Ayaklarını masaya uzatmıştı. Annesinin ödevle ilgili başının etini yediğini söylüyordu. Sonra biraz dalaştılar. Çok sinirlenmişti. Kavga çok şiddetli olmuştu. Genelde hep böyle yoğun kavgalar çıkardı.

Merdivenlerden çıkarken, “Anne, senden nefret ediyorum,” dedi. Kapısını kapattı ve kilitledi.

O akşam giderken, aklıma takılan bir şey yoktu. Bu çocuk, bu akşam kendisini öldürecek, diye düşünmeme yol açacak bir şekilde davranmamıştı. Milyonlarca sene geçse aklıma gelmezdi. En iyi zamanlarımda bile ondan beter davrandığım olmuştur. Akşam on sularıydı.

Bir süre daha okuduk sonra Evan’a bakmaya odasına gittim. Kilidi açmıştı. İç çamaşırlarıyla yatağında oturuyordu. Kucağında laptopu vardı. İçeri girdim ve nasıl gittiğini sordum.

“İyiyim baba; ödevimi yapıyorum,” dedi. Bilgisayarı vardı. Ödevini yapıyormuşa benziyordu.

***

Evan ortadan kaybolmuştu. Aklımdan geçen ilk şey, camdan atladığı olmuştu. Pencere, apartman boşluğuna bakıyordu; bir şey görünmüyordu. Apartman boşluğunda bir şeyler kesinlikle vardı; ama net seçilemiyordu.

Evan, sırtüstü yatıyordu. Etraf kan içindeydi.

“EVAN, EVAN!”

***

“Lanet olsun, bunlar gerçekten oluyor,” diye düşündüm

***

Bir mektup açıldı karşımıza.

Uğruna Ölünecekler:
1-BAŞARISIZLIK KORKUSU
2-ARKADAŞLARA GÜVENSİZLİK
3-TÜM BU ÇABA NİYE?
4-ASLA UYUM SAĞLAYAMADIM.
5-KÖTÜ OLAN HER ŞEYİN, GERÇEK OLDUĞUNU BİLMEK, TEMBEL, KAYBEDEN, ÇİRKİN, YETENEKSİZ VE APTAL OLMAK.
6-NE ANLAMI VAR?
Uğruna Yaşanacaklar:
1.MÜKEMMEL OLMA POTANSİYELİ
2.SEVDİKLERİME OLAN GÜVEN
3.GELECEK
4.GÜVENİLİR ARKADAŞLAR BULMAK
5.AİLEMİN ÜZÜLECEK OLMASI
6.SONRA DAHA İYİ HİSSETMEK
İşte uğruna ölünecek ve yaşanacak altı şey.
İstediğim şeyler:
YORK HAZIRLIK OKULU’NUN NEDEN VE NASIL ÖLDÜĞÜMÜ ASLA BİLMEMESİ.
UNUTULMAK.
CENAZEME YALNIZCA AİLEMİN GELMESİ.
ÖLÜMÜN ACISIZ OLMASI.
VE SON OLARAK DA, HERKESİN HAYATINA DEVAM ETMESİ.
ÜZGÜNÜM AMA EN İYİSİ BU OLACAK.

***

Dürüst olmak gerekirse, bu mektup tüm 15 yaşındakilerin kendileri hakkında düşündüklerini ifade ediyor.

YETERİ KADAR İYİ DEĞİLİM, KİMSE BENDEN HOŞLANMIYOR.

HİÇBİR ŞEY DÜZELMEYECEK.

Evan’sa bunları, herhangi bir 15 yaşındaki çocuktan 20 kat daha kuvvetli hissediyordu. Hiçbir şeyin düzelmeyeceğine daha çok inanıyordu. Bir geleceğin olmadığına ve yaşamanın çok azap verici olduğuna, çok zor olduğuna ve ölümün tek yanıt olduğuna çok daha şiddetli inanıyordu. O listenin üzerinden birlikte geçebilseydik keşke. Kararını vermeden önce, bana göstermiş olsaydı o listeyi onunla üzerinden geçerdik ve bunların hepsini düşündüm, derdim. Bunu da düşündüm. Bunu da. Ama bunların benim için doğru olmadığına karar verdim. Senin için de geçerli değiller.

ŞU ANDA KENDİNİ FARKLI HİSSETMENE YOL AÇAN ÖZELLİKLERİNİN, BEŞ SENE SONRA SENİN EN İYİ YANLARIN OLDUĞUNUN FARKINA VARACAKSIN. SENİ DİĞERLERİNDEN AYIRAN BUNLAR OLACAK VE İNSANLAR BUNU ÇEKİCİ BULACAKLAR.

Evan’ın intihar notu; Bundan ne anlam çıkarıyorsunuz?

Her şeyden önce, yetişkin yaşamının nasıl olacağını görmeye başlamıştı. İstediği şekilde başarılı olamayacaktı bu yaşamda.

Psikiyatride bipolar rahatsızlık, bizim kanserimizdir.

İnsanları öldürür.

Yapabileceğiniz her şeyi yaparsınız ama bazılarını asla kurtaramazsınız.

Ona kesinlikle bir süre daha yardımcı olabilirdik.

Ama ilaçlarını eninde sonunda bırakacaktı.

Hepsi bırakır.

İlacı bırakınca, uçup gidecekti.

Belki de hastalığı, tür değiştirmeye başlamıştı. Aklını yitirmeye başlamış olabilir miydi? Bunlar hakkında konuştu mu?

Hayır.

-Hiçbiri hakkında mı?

Hissettiklerini reddetmiş olabilir, ama hiçbiri hakkında konuşmadı mı?

Arkadaşlarına güvenmediğini falan söylemedi mi?

Deliler böyle konuşur ama, yani

-Deli saçması. Deli saçması, son derece aklı başında bir şekilde yapılabilir.

Planlı ve programlı bir şekilde.

Bu nedenle televizyon ve filmlerde akıl hastalıklarının temsil ediliş biçimlerine öfkeleniyorum. İlle de kendinden geçecek; ağzı köpürecek falan.

AKLI BAŞINDA BİR ŞEKİLDE, BİLGİSAYARININ KARŞISINDA SAKİN SAKİN BU KORKUNÇ ŞEYİ YAZIYOR OLAMAZ SANKİ.

Metodolojik bir biçimde, yapacağını zaten bilerek. Bu da deliliktir.

***

Onun anısında, hayatın kırılganlığının ve öneminin farkına varıyoruz. Sahip olduğumuz hayatın kıymetini bilmeli; ilişkilerimizden alabildiğimiz kadar keyif almalıyız. Her ne kadar zamanımız varsa.

-Delik dışında her şey var.

Delik dışında her şey.

-Deliği kazmayı unutmuşlar. Nereyi kazacaklarını söyledik mi?

***

Birisi bu kadar şiddetli bir depresyondaysa ve çok acı çekiyorsa, onun için hiçbir şey yapamayız. Hiçbir şey. Bundan sağ çıkmak çok zor. Ama elinden geleni yaparsın işte.

Başka ne var ki?

Ne yapılabilir?

***

İnançsızlık hissiyatı. Bunun gerçek olduğuna inanacak mıyım hiç?

Bilemiyorum. Bunlar gerçekten oldu mu?

YORUM:

Çocuklarımızın yetişme ortamlarına bakınca Evan’dan çok farklı olmadığını görmekteyiz. TV dizilerinde kültürümüzün aşağılandığı, örnekleri olmayan hayat tiplemeleri ile baskı altında olan çocuklarımızın feci durumları, ayrıca okul hayatları ve sosyal durumları da düzensiz olanlar, taş dahi attırılan yavrularımızı görünce dua edip tedbir amaçlı olarak yakın ilgi ve alakayı kesmeyelim. Ancak geleceğimiz gerçekten büyük bir tehdit altında olduğu görülmektedir.

İhramcızâde İsmail Hakkı


[1] Britney Jean Spears :(d. 2 Aralık 1981, Louisiana ABD), 1 Grammy Ödülü kazanmış Amerikalı pop müzik sanatçısı, seksî dansçı, ve sinema oyuncusudur.

[2] Backstreet Boys, 1992 yılında kurulmuş ünlü Amerikan pop grubudur.

********************************

BENDE ŞEYH OLDUM DİYENLERE

[İstihbarat örgütlerinin ve dünyayı idare etme iddiaları olan bazı Oluşum'ların metafizik olaylarla yakından ilgilenen maaşlı elemanları bulunmaktadır. Bu kimseler, defalarca güvenilirlik testlerine tabi tutulmuş ve "onay" almış kimselerdir. İstihbarat örgütleri, insanın ve teknolojinin yetersiz kaldığı yerlerde işte bu insanlardan istifade ederler. Gizli ilimler uzmanı bu insanlardan bir başka şekilde daha istifade edilir. Oluşum, gizli ilimler uzmanı elemanları vasıtasıyla bazı insanları "çengeller". Bunu da madde ötesi varlıklar vasıtasıyla yapar.

İstihbarat örgütünün ya da bir tarikatın oluşumun yönlendirmesi üzerine insanları kendi etkisine alan Maddeötesi Varlıklar, bazen sıradan normal bir Maddeötesi Varlık olabileceği gibi, bazen de onların ileri gelenlerinden , onların yönetici durumunda olanlarından olabilir..

OLUŞUM TARAFINDAN KONTROL EDİLEN MADDEÖTESİ BİR VARLIK, UMUMİYETLE, DAHA GENÇLİK YILLARINDAN İTİBAREN GELECEĞİNİ PARLAK GÖRDÜĞÜ BİR İNSANI YA DA OLUŞUM TARAFINDAN BELİRLENMİŞ İNSANI SEÇER VE KENDİ TABİİLERİ ARASINA SOKAR. BU YAŞLAR UMUMİYETLE 18 İLA 24 YAŞLAR OLMAKTADIR. (!!!!!!!!!!)

Maddeötesi Varlık için, bu seçim yapıldıktan ve kendisine tabi kılacağı insan belli olduktan sonra sıra gelir onu tamamıyla kendisine bağlamaya...

Bunun için de Maddeötesi Varlık, o insanın inancına göre bir din büyüğünün şekline girerek evvela rüyasında ona görünmeye ve onun büyük bir insan olacağına dair telkinlerde bulunmaya başlar.

BU HÜVİYETİNE BÜRÜNÜLEN KİŞİ, SÖZ KONUSU ŞAHIS TARAFINDAN SAYGIYLA ANILAN, DEĞER VERİLEN BİR KİMSE DE OLABİLİR.

ARTIK YAVAŞ YAVAŞ GÖSTERİLEN RÜYALAR NETİCESİNDE O KİMSE GERÇEKTEN BÜYÜK BİR İNSAN OLACAĞINA YA DA İSA MESİH = KURTARICI OLDUĞUNA İNANMAYA BAŞLAR. BU KAPSAMDA "BEN İSA'YIM, BEN ALLAH'IN YERYÜZÜNDEKİ HALİFESİ-KILICIYIM" DİYEN BAZI İNSANLARIN ÖNEMLİ BİR KISMININ HER NEDENSE ALMANYA'DAN ÇIKMASI DA SON DERECE İLGİNÇTİR.

Çengellenen o insanın bazen canı bir şey ister, derhal o isteği Maddeötesi Varlık tarafından yerine getirilir. O, bu durumu büyük bir insan olması hasebiyle isteğim Allah tarafından ya da inandığı tanrısı tarafından yerine getirildi diye nitelendirir; hâlbuki Maddeötesi Varlık tarafından yerine getirilmiştir. Bir imtihana girecektir, o imtihanda kendisine yardım edilir. Birisiyle ya da büyük bir topluluğa konuşurken karşısındaki şahıslar üzerine Maddeötesi Varlık tarafından yapılan baskıyla üstün duruma geçer, adeta karşısındakiler kendisine karşı konuşamaz duruma düşerler.

Ve bu şekilde günden güne durum gelişmeye başlar.

Geçen zaman zarfında yavaş yavaş içine birçok şeyler gelmeye başlar. Yakın gelecekte olacak bazı ufak tefek hadiseler içine doğar. Önceleri bunları 6. His diye nitelendirir. Aynı anda başka bir yerde olan hadiseden anında haberdar olabilir. Birisinin bir işinin halli için dua eder, derhal o işin yapılması Maddeötesi Varlık tarafından sağlanır ve o da "seçilmiş büyük bir insan olduğum için bu isteğim Allah tarafından yerine getirildi" zanneder. Nihayet bir sahada büyük adam kurtarıcı olduğunu iddia etmeye başlar. Artık kimseye ihtiyacı olmaz. Kendisini herkesten büyük görür, içine doğanlarla hareket etmeye koyulmuştur böylece bu kişi... Kendisine seçmiş olduğu alanın en büyüğü olduğunu iddia eder. Bir süre sonra son derece büyük bir insan olmuş ve çevresine birçok kimseyi toplamıştır.

Burada en büyük zevk ise onu kendine tabi kılan Maddeötesi Varlık'a ve bunu yönlendiren Oluşum'a aittir. Çünkü o kişi sayesinde artık binlerce kişiyi kendine tabi kılmış ve onlara istediklerini yaptırtmaya başlamışlardır. Bu yüzden Maddeötesi Varlık icabında o kişinin durumunu kuvvetlendirmek için bazı kişilerin rüyalarına dahi girip o kişiye bağlanmalarını yahut ona yardım etmelerini telkin eder.

Oluşumun emrindeki Maddeötesi Varlık, o kişiye mesleğiyle ilgili bilgiler vererek onu büyük bir adammış gibi de gösterir. Bu kişi bir ressamsa Maddeötesi Varlık'tan fısıldadığı ilhamlarla, O dünyanın en güzel resmini çizer. Yok, eğer bir komutan ise kısa bir süre sonra olacak bombardımandan hemen önce bulunduğu yeri terk ederek yer değiştirir. Hitler bir gün siperde diğer askerlerle yemek yerken bir ses ona kalkıp başka bir yere oturmasını söylemişti. Hitler yemeği kesip kalkmış ve daha ilerideki bir sipere geçmişti. Çok kısa bir süre sonra büyük bir şarapnel parçası Hitler'in oturduğu yere düşmüş ve diğer askerlerin tümü ölmüştü Bilmeyenler onu kendilerine lider seçer. Artık o kişi bilir bilmez kendinden açıklamalarla bazı doğruları yalan, bazı yalanları da doğru gibi anlatabilir. EVET, OLUŞUM, KENDİ AMACI DOĞRULTUSUNDA KOŞACAK, MADDİ VE MANEVİ AÇIDAN DONANMIŞ BİR İNSANA SAHİPTİR ARTIK.][1]

Yukarıdaki yazıyı okuyunca çok şeyhin ve kurtarıcı liderin hangi elemeden geçtiğini anlıyoruz.

Hakikatte doğrular yok mu?

Var. Fakat doğruların sayısı çok az miktarda olduğu kesindir. Bunu nereden anlıyorsunuz diye sorarsanız; ona da cevap şu verilecektir.

Dindarlar birleşme konusunda gayretleri en az olan guruplar arasındadır. Aralarındaki sen-ben kavgasında da acımasızdırlar. Bilinen göre göre batıl veya hakikat olması düşünülmeden din, cemaati için mükemmeldir. Ancak dini hayatı mahveden unsurlar, kişilerin “üstünlük” “kurtarıcılık” “egoist” tavırlarıdır. Bu ise istismarcıların kullanım alanları için sermaye olmaktadır. Bu şekilde biraz daha düşünmemiz gerekmektedir.

İhramcızâde İsmail Hakkı


[1] Kaynak: Ömer ÖZKAYA, Zihin Kontrolü, Paradoks, Mayıs 2011, İstanbul, sh.386-388

************

İNTİHAR

MATEMATİK BELASI-DERSHANELER

DİNDEN UZAKLAŞMANIN RUHSAL BOZUKLUKLARDAKİ ETKİSİ

THE CENTURY OF THE SELF (BEN ASRI) 2. BÖLÜM

ZİHİN KONTROLÜ İSİMLİ KİTAPTAN ALINTILAR (Mutlaka okuyun)

APOSTAZ, “DÜNYANIN KUTSAL İNTİHARI” INDA PARAZİTİMİZ

ANLAMLAR VE ELBİSELERİ


(Dil ve Konuşma Üzerine)

“Rahman (çok merhametli olan Allah),Kur’an’ı öğretti. İnsanı yarattı. Ona beyanı öğretti.”(Rahman suresi;l-4) “Ve Âdem’e isimlerin hepsini öğretti, sonra onları meleklere gösterip:”,Haydi davanızda sadıksanız bana şunları isimleriyle haber verin.” dedi. Dediler ki:”Yücesin sen (ya Rab!). Bizim, senin bize öğrettiğinden başka bir bilgimiz yoktur. Şüphesiz sen bilensin, hâkimsin.” (Allah): “Ey Âdem, bunlara onları isimleriyle haber verdedi. Bu emir üzerine Âdem onlara isimleriyle onları haber verince, (Allah): “Ben size, ben göklerin ve yerin gayblarını bilirim, sizin açıkladığınızı da, içinizde gizlediğinizi de bilirimdememiş miydim?” dedi” (Bakara 30-33) “En güzel isimler Allah’ındır. Onlarla Allah’a dua edin ve O’nun isimleri hakkında aykırılığa sapanları bırakın”(Araf suresi,180)

Bir an için şöyle düşünelim; dünya ve içindekiler olduğu gibi var, ancak kelime ve kavramlar yok! Acaba halimiz nice olurdu? Aileler, köyler, kentler, medeniyetler nasıl tesis edilirdi? Kuşaklar arası iletişim ve her türlü miras aktarımı nasıl sağlanırdı? Kendimizi ve meramımızı nasıl ifade edebilirdik? Mesela iki kişi veya çok sayıda insan karşı karşıya geldiler ve bir şeyler paylaşmak istiyorlar; neler yaparlardı? Belki bir noktaya kadar beden dilini veya ses tonlarını kullanıp, tabiat taklidi yapabilirdik ama bu ne kadar meramımızı anlatmaya yeterli olurdu? Ya da akıl taşıyan kişiler olarak bu durum bizi ne kadar tatmin ederdi? Eğer dil (isimler, kelime ve kavramlar) olmasaydı, zihin nasıl işler, gelişme nasıl sağlanır ve icatlar nasıl gerçekleşirdi?

Hayatımızın hemen her aşamasında, farklı dillerde ve üsluplarda konuşuruz. Hayatımızın çok büyük bir bölümü konuşarak geçer. İnsan, aynı zamanda düşünen bir varlık olduğu için dile muhtaçtır. Çünkü insan, düşüncelerini dil ile ifade eder ve düşünürken de dilini kullanır. Rüyalarını bile bir dilde görür. İşte rüyalarda konuştuğumuz dil, bizim ana dilimizdir. İnsan, dua ederken de hem kalbini hem dilini kullanır. Kısaca dil (kelime, kavram, isim, fiiller vs.) hayatımızın her döneminde ve alanında çokönemlidir.

Eskilerin ifadesiyle; “Dildir insanı muazzez eden(aziz eden). Dildir insanı muazzep eden(azaba uğratan).” Yani dil; insanı vezir etmeye de rezil etmeye de sebep olabilir. Ünlü dil bilimci N. Chomsky; “Dil, sınırlı sayıda sözcük ve kuraldan yararlanarak, türetilebilecek sınırsız sayıda cümlelerden oluşan bir bütündür” der. Dilin canlı bir organizma olduğunu söyleyebiliriz. Dil, insanın içerisinde yaşadı ğı veya içerisinde yaşattığı gezegenin ruhu gibidir. Anlaşılan o ki, dil ve dil bilgisi; kelime, kavramlar (isimler) olmasaydı, hayatımız hiç de bugünkü gibi olmazdı. Hz. Âdem’in soyundan geldiğimize göre, mucizevî şekilde bize de isimlerin öğretildiğini söyleyebiliriz. Hiç birimiz özel bir gayret göstermeden ve zorunlu olarak, doğduktan belli bir süre sonra bir lisan bilgisine sahip oluyoruz. Bu bir mucizedir. Zamanla muhteşem bir kelime ve kavram hâzinesine sahip oluyoruz. Hem dil bilgisi hem de dil mantığını kavramış oluyoruz. Mesela arı balı, böcek ipeği, inek sütü; Allah’ın onlara vahiy etmesi sayesinde imal ederler ama nasıl olduğunu izah edemezler. Biz de dil bilgisine sahip oluruz ama bir akademisyen gibi kuralları anlatamayabiliriz. Önemli olan “Parmağa değil, parmağın işaret ettiği yere bakmaktır.”

Dil veya lisan bilgisi, sesler, şekiller, renkler, görüntüler vs. Allah’ın bize bahşettiği en önemli nimetlerden sadece birkaçıdır. “Allah’ın üzerimizdeki nimetlerini gruplar halinde saymaya kalksak bile beceremeyiz..” Ama ne yazık ki buna rağmen “İnsan, Allah’a apaçık bir düşman kesilir Kelime ve kavramlarla konuşmak, insan zekâsının ayrılmaz bir parçasıdır. İnsanlar felsefi düşünce ve fikirlerini, kelime ve kavramlarla ifade ederken, duygu dünyalarını ifade için ise daha çok beden dilini kullanırlar. Bu yüzden duygularla beden dili, düşünce ve inançlarla da kelime ve kavramlar iç içe girmişlerdir. Bir anlamda dil, hem kalbin hem de beynin tercümanı durumundadır. Dilin gelişmesi düşüncenin, düşüncenin gelişmesi de dilin gelişmesini sağlar. Medeniyetlerin nesiller boyu aktarılmasında en önemli pay, kelime ve kavramlara yani Dil’e aittir.

Bir milletin medeniyetini sabote etmek isteyenler, bunu çok iyi bildikleri için ilk olarak o milletin sözlük ve imla kılavuzlarını kendi istedikleri biçimde yenilerler. Bu tür devrimler, hiç de basite alınacak devrimler değildir. Mesela bir milletin yüzlerce yıllık geçmişe sahip, içerisinde inanç ve değer yargılarını taşıyan kelime kavramlarının içini boşaltıp dilini değiştirirseniz o millet topyekûn, ertesi sabah başka bir dünyaya uyanır. Çünkü yeni bir dil ve yeni bir alfabe yeni bir yaşam tarzı demektir. Zira bir lisan, içerisinde manevi dinamiklerini de taşır. Cemil Meriç, haklı olarak; “Kamusa(sözlüğe) uzanan el, namusa uzanmıştık der. Eğer bir millet dilini ve kavramlarını yitirmeye başlamışsa, her şey ona bağlı olarak bozulacak ve değişecektir. Çünkü dil ve din, bir toplumun en önemli iki çimentosudur. İnanç, dünya görüşü ve kavramlarda birlik sağlanmadan eylemlerde birlik sağlanamayacağı gibi bir kargaşa ve anarşi ortamı da doğar.

Kelimeler, kavramlar ve dil üzerine, uzmanları tarafından birçok tanımlama yapılmıştır. Bunlardan en anlaşılır olanı şunlardır: “Dil; duygu, düşünce ve isteklerin, bir toplumda ses ve anlam yönünden ortak olan öğeler ve kurallardan yararlanılarak, başkalarına aktarılmasını sağlayan, çok yönlü, çok gelişmiş bir araçtır. Kendi kanunları içerisinde yaşayan ve gelişen canlı bir varlıktır. Milletleri birleştiren ve ortak paydaları olan sosyal bir müessese ve bir arılaşmalar sistemidir. Eşyayı sınıflandırmaya veya tanımlamaya yarayan kelime veya kelime öbekleridir…”vs.

Lisanla ilgili genel geçer kuralı şu beyit çok güzel ifade etmektedir; “Deme kalbura kallabur. Galat-ı meşhur, lügat-ı fasihten evladır? Yani; her ne kadar “kalbur” diye bildiğimiz eşyanın aslı “kallabur” olsa da sen kalbur demeye devam et, çünkü halk arasındaki yaygın anlamı, onun sözlük anlamından daha geçerlidir. Galat-ı meşhur olarak dilimizde de kullanılan o kadar çok örnek var ki, sözlük anlamları değil halkın zihnindeki anlamlan esas alınarak söylenmektedir. Mesela halk arasında; “Namahrem” kavramı, “mahrem” manasında kullanılmaktadır. “Moral” Latincede “ahlak” anlamında olduğu halde; bizde kimse “moralim bozuk” tabirini “ahlakım bozuk” olarak anlamamaktadır. Arapçadan, Farsçadan ve batı dillerinden dilimize geçen birçok kavram, bizim dilimizde sözlük anlamlarının dışında kullanılmaktadır. Doğu edebiyatının meşhur klasiklerinden Hariri’nin “Makamat” adlı eserinden birkaç örnek verecek olursak şaşkınlığımızı gizleyemeyiz. Mesela “zalim” kavramının manalarından birisi de “kaymağı alınmamış sütü içen “demekmiş. Ama hiç kimse bu manada “zalim” kavramını kullanmaz. Aynı şekilde “savm” Arapçadan dilimize oruç diye geçmiştir(ki oruç da farsça bir kavramdır) bir manası da “deve kuşunun pisliği”demekmiş. (!!!!!)

[Burada yanlış bir anlama veya bilgi farkındalığı var.
RUZE
‘Oruc’ Farsça rûze’den gelir. Rûz Pehlevi Farsçasında ‘gün, gündüz’, rûze ise ‘günlük’ anlamına gelir. Türkçe’de r ve l ile başlayan sözcükler bulunmadığından, bizler r ve l harfleriyle başlayan sözcüklerin önüne sözcüğün harekesine uygun sesli bir hemze ilave ederiz. Meselâ ‘Receb’ diye seslenmeyiz de i-Receb deriz veya ‘limon’ sözcüğünü i-limon şeklinde telâffuz ederiz.
ORUÇ
Bu sözcüklerin başına gelen, rûze’nin başına da gelmiş ve önce ‘u-rûze’ veya ‘o-rûze’ olmuş, sonra ‘uruc/oruc’ hâline dönüşmüş. Sonundaki c harfi de zamanla yumuşayınca, sözcük en nihayet oruç hâlini alıvermiş.
Farsça’da rûze giriften oruç tutmak, rûze horden oruç yemek, rûze-dar oruç tutan, rûze-hor ise oruç yiyen demek. O hâlde biz oruç tutmakla, aslında kendimizi gündüzleri tutmuş, kendimizi gündüzleyin yemekten, içmekten, cinsî ilişkiden alıkoymuş, yani perhiz yapmış oluyoruz.
PERHİZ
‘Perhiz’ de yine tutmak’la ilgili Farsça bir sözcüktür. Kısaca “ictinab etmek/kaçınmak/nefsi bir şeyden alıkoymak” anlamına gelir.

(http://yenisafak.com.tr/yazarlar/?t=13.09.2008&y=DucaneCundioglu) (hzl: İhramcızâde)

Demek ki aynı olan kelime ve kavramların, aynı olmayan zihinsel algı ve yansımaları vardır. Şöyle bir olay anlatılır; rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu, Elçibey’in davetlisi olarak Azerbaycan’a gittiğinde karşılamada biraz gecikme olmuş ve hemen apar topar binleri gelerek çok özür dilemiş; “Kusura bakmayın, birazdan Elçibey’in pezevenkleri gelip sizi alacaklar!” demişler. Oysaki bizde pezevenk çok kaba ve argo bir kavram olduğu halde, onlarda koruma görevlileri için kullanıldığı anlaşılmaktadır. Başka bir örnek de şudur; Azeri dilinde “kârhane” fabrika, “Bîkar” da işsiz demekmiş. Yani bir Türkiye Türkü orada “Bekârlar için kerhane açmalıyız” dediğinde onlar bizim anladığımızı anlamaz. O dilde ”işsizler için fabrika kurmalıyız” demektir. Oysaki bizim ülkemizde öyle söylense çok kınanırlar.

Aynı fonetiğe, aynı işaret ve ses sistemine sahip olduğu halde, aynı kelime ve kavramlar, herkese aynı çağrışımı yapmayabilir ve herkes aynı manaları anlamayabilir. Bunun yanı sıra değer yargılarının farklı olmasından dolayı da farklı anlayışlar doğabilir. Mevlana, “Sen ne söylersen söyle, ne kadar anlatırsan anlat, bütün anlattığın karşıdakinin anlayabildiği ile sınırlıdır.” demiştir. Öyleyse Bilge gibi düşünmek gerekir ama bunu halkın anlayacağı şekilde anlatmazsak en önemli fikirler bile olsa havada kalır… Kısaca âlim gibi düşünüp, en cahilin bile anlayacağı şekilde ifade etmek esastır.

Yahu Temel! Sen karını sevmediğin halde sürekli ona; “Kanaryam! Güvercinim! Tavus kuşum! Bülbülüm! deyip duruyorsun, neden? diye sormuşlar. Temel sinsice gülümseyerek; aslında ben ona ‘kuş beyinli’ demek istiyorum” demiş(!) Yani ne söylediğimiz kadar, onu hangi üslupla söylediğimiz de çok önemlidir. “Bazen kimin söylediği, önemlidir. Bazen de neyin söylendiği, önemlidir. Bazen ise ne zaman söylendiği daha çok önem arz ederken, bazen de nerede söylendiği, ön plana çıkar.

İyi/kötü, güzel/çirkin, doğru/yanlış, ödül/ceza, özgürlük, namus, adalet, eşitlik, vatan vs. gibi kavramlar izafidir (göreceIidir) ve değer yargılarına göre farklılıklar arz eder. Kelime ve kavramların, insanların zihin ve mana dünyasındaki izdüşümleri çok farklı olabilir. Kelimeler ve kavramlar, içine manalar sığdırılmış kaplardır. Manaların asıldığı askılıklar, duygu ve düşüncelerimizin ifade edilmesi için kullandığımız araçlardır. Tabiri caizse kelime ve kavram ifadeleri birer ceset, manaları da onların ruhu veya canı mesabesindedir. Kelimeler bir kabuk ve manalar bir öz mesabesindedir… Kelimeler, düşünce ve fikirlerimizin ifadesinde yararlıdır ama duyguları anlatmada yetersiz kalır hatta onları daraltır, boğarlar. Bu yüzden merhum Mehmet Akif bir şiirinde “Ağlarım ağlatamam; hissederim, söyleyemem; dili yok kalbimin, ondan ne kadar bizarım!” der. Çoğu zaman ağzımızdaki dil yetersiz kaldığı için bedenimiz konuşur; jest ve mimikler devreye girer. Yani biz sustuğumuzda bedenimiz daha çok konuşur.

Dil, bir amaç değil araçtır. Dil sayesinde görünmeyeni görünür, soyutu somut hale getiririz. Zihnimiz ve eşya arasındaki sis perdelerini onunla aydınlatırız. Ancak kullanılan kelime ve kavramlar maksadı anlatmaz ise daha da anlaşılmaz kılabilir ve fikir anarşisine neden olabilir. Öğrenci dilbilgisi hocasına sormuş; – Hocam! Kelime olarak “Bazan” mı “Bazen” mi doğrudur? Hoca biraz düşünmüş;- Evlat! Bazan “Bazen”, bazen de “Bazan” doğrudur demiş(!)

Yerinde ve zamanında, doğru üslupla kullanılmayan kelime ve kavramlar, görüntüyü netleştirmek yerine daha da bulandıran gözlük camlarına benzerler. Dil, Farsçada “gönül” anlamına gelmekle beraber bizde daha çok; duyu organı, ifade malzemesi, kelime ve kavramlar olarak anlaşılmıştır. Mevlana der ki, “Gönlü ve sözü bir olmayan kişinin yüz dili olsa bile o yine de dilsiz sayılır?’ Biz farkında olsak da olmasak da “kelime ve kavramlar”, hayatımızda o kadar önemli, etkili ve belirleyicidir ki bu konuyu ne kadar çok işlesek yeridir. Öyle ki “Dilin kemiği yoktur ama kemik kırar!” Hz. Ali’nin veciz ifadesiyle “Kişi, dilinin altında gizlidir?’

Kişilerin kavramlarını kazıdığınızda, o kişilerin manevi cevherini bulursunuz. Kelime ve kavramlar, her zaman bir şeyleri açıklamak için kullanılmaz, çoğu zaman da bazı şeyleri gizlemek, saklamak ve örtmek için kullanılır. Kavramlar, çok önemli belirleyicilerdir. Eskiler bu konuya o kadar önem yüklemişler ki; “Üslub-u beyan, ayniyle insandırf demişlerdir. Yani bir kişinin kullandığı üslup, o kişiyi tanımlamada yeterlidir. “Hayvanlar koklaşa koklaşa, insanlar da konuşa konuşa anlaşır? Yeter kiinsan, konuştuğu kelime ve kavramları bilinçli şekilde ifade etsin ve konuşmalar “fikirlerin firarı” şeklinde olmasın. Shakespeare bir eserinde şöyle der; “Kelimeler uçuyor ama düşünceler yerde. Düşüncesiz kelimeler asla gidemez cennete. Anladım artık cehalet Allah’ın lanetidir. Bilgiden kanatlar tak, uçman için cennete

Bir maksada yönelik olmadan ve düşünmeden konuşan insanlar, düzensiz ses çıkaran çalgı aletleri gibidir. Yüksek sesle bağırarak konuşmak, çoğu zaman karşıdaki kişinin seni duymasını engeller. Ama soylu bir maksada yönelik, uygun bir ses tonu ve üslupla, özenle seçilmiş kelime ve kavramlarla konuşmak; bezgin insanları hayata bağlar, ümitsize ümit bahşeder ve adeta kurumuş çorak toprakları yemyeşil bir vadiye çevirir. Hele faziletli, özü-sözü bir âlim zatın ağzından çıkan güzel kelime ve kavramlar, petekten süzülen baldan daha tatlı ve değerlidir. Karşıdakini büyüler ve ruhuna şifa olur. Ayrıca “Talebe ne kadar dikkatli dinlerse, hoca da o kadar hikmetli söyler.?’

Bir bilge, öğrencilerini hayata hazırlarken şu dersi vermiş; “Çocuklar! Bir kişinin konuşmasına ve anlattıklarına bakarak o kişi ve zekâsı hakkında fikir ve kanaat sahibi olabilirsiniz!’ demiş. Öğrenciler; “Ama hocam! Kişi hiç konuşmazsa nasıl anlayacağız?” demişler. Bilge Hoca gülümseyerek; “O kadar zeki insan yoktur!” demiş… Buradan anlıyoruz ki, “Dil, aklın ayak izidir?’ İnsanların ne söylediklerini dinlemeden ne düşündüklerini de anlayamayız. Yani dil, düşüncenin teni ve gövdesidir.

Sadi Şirazi der ki “İki şey ruhu karartır; konuşmak gerekirken susmak, susmak gerekirken konuşmak” Eskiler de der ki, “Kelamın fıdda (gümüş) ise sükûtun olsun zehep (altın)! Kemal ehli kemalatı sükût ile buldular hep!” Yani konuşman gümüş ise susman altın olsun! Sükûtun(susmanın), altın olduğu yer ve zamanlar olduğu gibi ihanet ve zulüm olduğu yer ve zamanlar da vardır… Müziği meydana getiren sadece sesler ve notalar değildir, aynı zamanda sesler ve notalar arasındaki ahenkli ve bilinçli esler/sessizliklerdir. Yani “Ses ve es” birlikte armoniyi oluştururlar.

“Söz, ilaç gibidir; gereği kadar olanı şifadır; yaşatır, fazlası hasta eder veya öldürür!’ Bir vecizede denir ki; “İnsan, sesini söze, sözünü sözcüğe, sözcükleri sözlüğe, sözlüğü yazıya, yazıyı resime, resimi müziğe, müziği notaya, notayı sanata, sanatı savaşa ve savaşı da sanata dönüştürebilir?’ Çok konuşmak demek, çok bilgili olmak ya da çok şey anlatmak demek değildir. Ehli hikmete göre “Akıl arttıkça söz azalır ve daha tasarruflu kullanılır.?’ Argoda da şöyle denir; “Etkili bir konuşma tıpkı mini etek gibidir; dikkat çekecek kadar kısa ve esası örtecek kadar da uzun olmalıdır?’ Bu yüzden konuşma metni hazırlanırken çok emek sarf edilmeli ve Platonun dediği gibi; “Her hitabe (konuşma), canlı bir varlıkmış gibi hazırlan- malıdır. Her konuşmanın bir başı, gövdesi ve ayakları olmalıdır. Ayrıca bütün parçalar, bir birine ahenkli bir şekilde bağlanmalıdır?’ Ayrıca konuşurken kişinin kendisini ve muhataplarını ciddiye alması, en önemli hususlardandır.

Ünlü bir pazarlama uzmanı ve eğitimci, çok uzaklarda bir yere konferans vermek üzere davet edilmiş. Anlatacağı konuyu gayet ciddi bir şekilde hazırlamış, söylenen yer ve zamanda konferans yerine ulaşmış. Çantasını açmış, notlarını kürsüye koymuş ve konuşmaya geçmiş. İşin ilginç yanı ise kocaman salonda dinleyici olarak sadece bir kişi varmış. Ama profesyonelliğin gereği, hiç istifini bozmadan konusunu o dinleyiciye gayet muntazam bir şekilde anlatmış. Konuşmasını bitirdiğinde, dinleyen beyefendi ayağa kalkmış, nezaketle alkışlamış. Konuşmacı, çantasını toplamış tam gidecekken, onu dinleyen beyefendi ona yönelerek demiş ki; “Efendim! Sizden sonraki konuşmacı da benim! Lütfen siz de beni dinler misiniz!?)

Konuya dair bir fıkra da bizim topraklarda anlatılır. Bir gün hoca, vaaz etmek için uzak bir köyün camisine gitmiş. Bakmış ki camide sadece bir kişi var başka kimse yok. Hocanın canı sıkılmış ve bütün anlatma şevki kaçmış. Ama yine de oturan adamın fikrini almak isteyip sormuş; -“Efendi! Sence ben hazırladığım bu vaazı anlatmalı mıyım?” Adam, toparlanmış ve demiş ki; -“Hocam! Ben bu köyün Seyis’iyim (yani at bakıcısı), senin işlerinden anlamam. Ama ben çiftliğe gitsem baksam ki bütün atlar kaçmış, sadece bir at kalmış, onu yine de beslerim!’ Hoca, bu cevabı çok bilgece bulmuş ve anlatması gerektiğini anlamış. Başlamış vaaz etmeye. Tam iki saat boyunca anlatmış. Sonunda takdir bekleyen bir eda ile Seyis’e dönüp; “Efendi! İyi oldu mu?” diye geri bildirim istemiş. Seyis, aynı bilgelikle şu cevabı vermiş; “Hocam! Başta dedim; ben bir Seyis im, bu işlerden pek anlamam, fakat ahıra gitsem baksam ki bütün atlar kaçmış sadece bir at kalmış. Onu beslerim ama yemin tümünü de ona asla yedirmem!” Tabii bizim hoca mosmor olmuş…

Konfüçyüs’e öğrencileri bir gün şu soruyu sormuşlar; “Eğer bir ülkede yönetici olsaydınız ve elinizde yeterli kudret bulunsaydı, ilk olarak işe nereden başlardınız? Konfüçyüs cevap vermiş; “Kuşkusuz ilk olarak dili düzeltirdim. Yani kavramların doğru kullanılmasını sağlamaya çalışırdım!’ Bu cevap üzerine öğrenciler şaşırmışlar ve cevabı basit bularak dudak bükmüşler; “Niçin böyle bir şey yapardınız?” demişler. Konfüçyüs şu açıklamayı yapmış; “Çünkü eğer dilde bozukluk varsa, söylenen şey söylenmek isteneni anlatmaz. Eğer söylenen, istenen anlamı yansıtmazsa yapılması istenen şey yapılmaz. Eğer istenen şey yapılmazsa ahlak ve sanat bozulmaya uğrar. Eğer ahlak ve sanat bozulursa, adalet doğru yoldan çıkar. Eğer adalet doğru yoldan çıkarsa, halk çaresiz durumlara sürüklenir. Sonunda söylenen söz hakkında doğru karar verme fırsatı kalmaz. Böyle bir durumu önlemek, her şeyden önemlidir!’

Konfüçyüs’e göre; “Bir kavmi bozmak, onların dilini (kelime ve kavramlarını) bozmakla mümkündür!’ Mefhumun muhalifinden (tam tersinden) hareket edecek olursak şöyle diyebiliriz; Bir toplumu düzeltmek, sanatı, hakkı ve adaleti ikame edebilmek için öncelikle dilin (kavramların) doğru kullanılmasını sağlayarak işe başlamalıyız. Şair Yahya Kemal’in ifadesiyle; “Türkçemiz, ağzımızda anamızın sütü gibi helal ve güzel ‘olmalıdır!’ Dil veya lisan, insanı diğer canlılardan ayıran en önemli unsurlardan biridir. Hatta bazılarına göre insanı tanımlayacak kadar değerli ve ayırt edici bir unsurdur. Onlara göre; “İnsan konuşan hayvandır!’ “İnsanlar kelime ve kavramlarla idare edilir, hayvanlar ise yularlarıyla. Kuşlar ayaklarından ve tuzaklar kurularak yakalanır, insanlar dilleriyle.” Halk deyişiyle; “Bana benden olur her ne olursa. Başım rahat olur dilim durursa.” “Ah dilim! Seni dilim dilim dileyim, başıma her ne gelirse senden bileyim.” “Bülbülün çilesi, dilinin yüzündendir!’

İnsan hem kendisini hem dış dünyasını doğru ifade edebilmek için kelime ve kavramlara muhtaç yaratılmıştır. Konuşmak ve iletişim kurmak, ekmek su gibi zaruri bir ihtiyaçtır. Rus Çar’larından birinin yeni doğan bebekler üzerinde vahşice bir deney yaptığı anlatılmaktadır. Deneyin konusu ise; ‘acaba hiç kimse konuşmazsa bebekler, nasıl bir dil konuşacaklar?’ Bu deneyde bebeklerin her türlü fiziki ihtiyacı karşılandığı halde; iletişim, sevgi, dokunma, okşanma ve konuşma ihtiyaçları karşılanmadığı için bir süre sonra vahim bir şekilde öldükleri tespit edilmiştir…

Düşünce ve dünya görüşünde birlik olmayınca dilde birliğin olması da beklenemez. Aynı şekilde inançta ve kavramlarda birlik sağlanmayınca eylemlerde de birlik düşünülemez. “Aynı dili konuşanlar değil aynı duygu, inanç ve düşünceleri paylaşanlar anlaşabilirler!’ Kelime ve kavramlar, insan hayatında öylesine önemlidir ki, attığımız her adıma nasıl dikkat etmemiz gerekiyorsa, söylediğimiz her söze de dikkat etmemiz gerekiyor. Çünkü sarf edilen sözler; memeden çıkan süt, yaydan çıkan ok ve kaynağından çıkan ırmak gibi geriye dönmez. Geride pişmanlıklar ve hasretler bırakırlar. Niçin söyledim diye pişmanlık duymamak için neleri nasıl söylemeliyim diye zaman ayırmak daha akıllıcadır.

Dil ve düşünce iç içedir. Öyle ki sonuçta dil, düşünmenin bir vasıtası olmuştur. Ana dilimizden cümleler kurarak düşünürüz. Bir lisan, aynı zamanda o milletin manevi mirasını ve dünya görüşünü de içinde saklar. “Dil bir milletin ses ve söz dünyasıdır, kelime ve kavram gezegenidir. Kendi dilini çok iyi bilmeyenler, başka dilleri zaten anlayamazlar!’

Dil ve konuşmanın önemi o kadar büyüktür ki, bazı filozoflar; “savaşların, insanlarla kader arasında değil, insanla kelimeler arasında olduğunu” savunmuştur. Bir ülkenin kanunlarının çiğnenmesinden sonra en büyük suçun, o ülkenin dilinin çiğnenmesi olduğu kabul edilmiştir. Çünkü biliyoruz ki, “İnsanın ruhu gibi toplumun ruhu da dilde kendini gösterir. Dil, insan düşünce ve zekâsının, toplum karakterinin ve ortak aklının bir parçasıdır!’ Bazıları o kadar ileri gitmişler ki, “Arşimet’in manivelası da neymiş! Bana mükemmel bir lisan verin; doğru zaman, mekân ve doğru tonda kullanılan kelime ve kavramları getirin, ben dünyayı yerinden oynatayım ve yepyeni medeniyetler kurayım…” demişlerdir.

Kelime ve kavram olarak “evet” veya “hayır”, söylenmesi çok kolay iki kelime olduğu halde nikâh masasında; “evet” diyen nice çiftlerin hayatı, yıllarca zehir olmuş veya mutlu geçmiştir. Öyleyse kelime ve kavramları kullanırken (özellikle evet veya hayır derken) azami dikkat etmek gerekir. “Sözde, sihir olduğunu” her aklı başında insan bilir ve kabul eder. Kelimeler, kavramlar ve üslup, başka bir ifadeyle dil ve söyleniş biçimi, o kadar önemli ve etkilidir ki, Anadolu’da; “Oha var öküz durdurur, oha var zelve kırdırır!” derler. Yunus ise bunu daha veciz olarak şöyle ifade etmiştir; “Söz ola kese savaşı. Söz ola kestire başı. Söz ola ağulu aşı, bal ile yağ ede bir söz.”

“Acaba dil mi insanı şekillendirir, yoksa insan mı dili şekillendirir?” Sorusu tarih boyunca insanların zihnini meşgul etmiştir. Tabiî ki bu çift taraflı bir süreçtir. “Hem insan dili şekillendirir, hem de dil insanı şekillendirir!’ Genel anlamda da ise hem insan, çevreyi hem de çevre, insanı etkiler ve şekillendirir. Bu bir döngüdür. Ermeni asıllı dilci Agop Dilaçar’a göre; dile şeklini veren biz değiliz, aksine o bizi şekillendirmektedir. Milletleri kan ve ırk bağından daha çok dilleri ve kavramları bir arada tutar. Yine şöyle der; “Dilin üzerimizdeki etkisi, hepimiz için geçerli olan düşüncelerden ve doğrulardan çok daha güçlü dür. Dili önce biz ana sütü emer gibi özümleriz, sonra da bütün hayatımız boyunca hazır bulduğumuz bir sermaye gibi tüketiriz.”

İnsan; aklı, iradesi, zekâsı, dili ve kavramları sayesinde diğer varlıklardan ayrılır. Bazı toplum mühendisleri, tarih boyunca kelime ve kavramların genleriyle oynayarak insanları yanıltmış, onlarla alay etmiş ve yaşantılarını ifsat etmişlerdir. Ziya Paşa her ne kadar; “Ayinesi iştir kişinin, lafa bakılmaz. Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde.” diyorsa da bu söz, tam olarak gerçeği ifade etmez. Zira konuşmak insan ruhunun ve içinin bir yansımasıdır. Bir kapta ne varsa sonuçta dışarıya o çıkar.

Nice güzel konuşmalar ve sözler vardır ki, en kıymetli mücevherlerden daha kıymetli, yıldızlardan daha parlaktır. İnsanın bezgin ruhunu dinlendirir, kışını bahara çevirir. Müzede sergilenen ama kullanılmayan eşyalar gibi vücudumuzda asılı duran duyguları titretir, depreştirir, tetikler ve harekete geçirir. İnsanı şenlendirir, ümitlendirir, gücüne güç katar. Ona kutsal bir yol ve amaç göstermek suretiyle dopdolu yaşamasını sağlar. Savaş açtırır veya savaştan vaz geçirir… Söylenenler sevgilinin sözleri ise; sorgulanmaz, kulaktan izin almadan doğruca kalbe gider ve oradan tüm vücuda hatta etrafa yayılır…

Evet, “Sözde sihir vardır?’ Bazen insan kendisini, yağmurlu bir güne rastlamış fukara cenazesinde gibi yalnız hissettiğinde, duyduğu birkaç samimi söz, onu gitmek istediği yere kadar götürür. O sihirli kelime ve kavramlara biner geçmişe ve geleceğe yolculuklar yaparsınız…

Ağzımız bize yalnızca yemek yememiz için verilmemiştir. Sh: 17-28

****************

HAYATTA BÜYÜK ENGELLER YOKTUR SADECE BASİT AMAÇLAR VE KÜÇÜK HEDEFLER VARDIR

(Amaç ve Hedefler Üzerine)

“İnsanın hayatını kaybetmesinden daha tehlikeli ve acı verici bir şey vardır; o da hayatın anlamını kaybetmek!” Hayatın anlamını kaybetmek demek, bir inançtan, amaçtan ve bu amaca hizmet eden hedeflerden yoksun olmak demektir. Gençlerin kutsal bir amaçtan yoksun yaşamaları, bir millet için büyük bahtsızlıktır. Zira gençlerin amaçtan yoksun olmaları demek, o milletin geleceğinin olmaması demektir. Kutsal bir amaç ışığında hayatı devam ettirmek, aklı başında her insanın en temel ihtiyacı ve görevidir. Her insanın bir yol haritası ve yön çizgisi olmalıdır. Bu yol haritasında, belli yer ve zamanlarda ulaşılması gereken hedefler ayrıca yer almalıdır.

Dünyanın en güçlü insanları, amacı olan ve önemli bir hedeflere kilitlenen insanlardır. Çünkü amacı olan insanların, yaptıklarının veya yapmadıklarının altında amacının rengi, kokusu ve tadı yani amacın gücü vardır. “İnsanın ne kadar güçlü olacağını, amaçları ve ne kadar çok şiddetle istediği belirler?’ Nasıl ki, “Dünyayı sel alsa ördeğe vız gelir!’ diye düşünüyorsak, amacı ve hedefleri olan insanların da bu amaçtan aldıkları güçle çoğu engelleri aşacağını biliriz. Çünkü amaçlar aynı zamanda kendisini gerçekleştirmek için kişiyi zorluk ve engellere karşı donanımlı kılar. Bir Çin atasözünde; “Nereye gideceğini bilen, güçlü amaçları ve hedefleri olan insanlara yol vermek için, dünya bir kenara çekilir ve ona yol verir!’ denir.

“Hayatta büyük engeller yoktur, sadece basit amaçlar ve küçük hedefler vardır!’ Konfüçyüs’ün ifadesiyle; “Derin olan kuyu değil, kısa olan iptir!’ diye düşünmek, insanı daha aktif ve azimli kılar. Bir insan engellere bakarsa hedefini göremez, hedefe kilitlenirse de engelleri göremez. Meşhur âşıklardan Mecnuna sormuşlar: “Sen kimsin, adın ne, kimlerdensin?” “Leyla!” demiş. “Nerelisin?” demişler. “Leyla!” demiş. “Nereden nereye gidiyorsun?” demişler. “Leyla!” demiş… “Yahu biz sana ne soruyoruz sen bize ne cevap veriyorsun?” demişler. Mecnun ona da “Leyla!” diye karşılık vermiş… İşte “bir hedefe kilitlenme” diye buna denir. Yani baktığı her şeyde onu görmek ve kendisini onun için yok edebilme fedakârlığına sahip olabilmek… Bu yüzden amaç ve hedeflerin, insanın hayatından daha kıymetli olması lazımdır. Bir kadın, bir mevki, bir meslek, maddi bir kazanç gibi şeyler, amaç olma yüceliğinden uzaktırlar. Bunlar dünya hayatının geçici zevkleriyle alakalıdır. Oysa kutsal bir amaçla yapılan yolculuk ahrette de devam eder…

İnsanların amaçları, hayvanların ise istek ve arzuları vardır. Ne yazık ki kaderci insanlar, amaç belirleyemezler. Amin Maalouf, kaderi ve kaderci insanları anlatırken şöyle diyor; “Bir yelkenli için rüzgâr neyse, kader de bir insan için odur. Dümen başındaki insan rüzgârın nereden ve ne şiddette eseceğine karar veremez ama kendi yelkenini yönlendirebilir. Bu da kimi zaman inanılmaz derecede fark eder. Aynı rüzgâr deneyimsiz ya da ihtiyatsız ya da yanlış karar veren bir denizciyi felakete sürüklerken bir başkasını sakin bir limana ulaştıracaktır…”(Ölümcül kimlikler, sh:84, yky, Ocak 2002, İstanbul)

Her insan, amacıyla değer kazanır veya kaybeder. Biz Müslümanlar için bu amaç;”Yeryüzünden fitne ve zulüm kalkıp; tamamen hak ve adalet, insan onuruna yakışan bir yaşam hâkim oluncaya kadar meşru ölçüler içinde mücadele edip, yalnızca Allah’ın rızasını gözeterek son nefesimizi Allah’a teslim olmuş müminler olarak vermektir!’ Bu kutsal mücadelenin diğer bir ifadesi; insan ile onurlu yaşam arasındaki engelleri kaldırma ve herkese özgür iradesini kullanma imkânı sağlama çabasıdır. Bunun İslami literatürdeki adıda cihat’tır. Cihat çoğu insanın sandığı gibi sadece “kılıç kalkan ekibiyle yapılan kan ve barut kokan bir eylem” değildir. Cihat, insan ile insani özgürlükler arasındaki engelleri kaldırıp, vahiyle insanı buluşturma gayretidir. Bu ise göz ile ışığı buluşturma çabası gibidir. Başka bir ifadeyle, Allah ile insan arasındaki engelleri, yok etme mücadelesidir cihat! “Hayat iman ve cihattan ibarettir.”

Ünlü Psikiyatrisi Victor E. Frankl, yaşamın gayesini anlatırken şöyle diyor; “Yaşamın anlamı insandan insana, günden güne, saatten saate farklılık gösterir. Bu nedenle çok önemli olan, genelde yaşamın anlamından ziyade belli bir alanda bir insanın yaşamının özet anlamıdır… Sorunu genel terimlerle ortaya koymak bir satranç şampiyonuna sorulan şu soruyla kıyaslanabilir; “Söyleyin ustam, dünyadaki en önemli hamle nedir? Bir maçtaki belli bir durumdan ve rakibin özel kişiliğinden bağımsız en iyi bir hamle diye bir şey yoktur. Aynı şey insanın varoluşu için de geçerlidir. Kişinin soyut bir yaşamın anlamı arayışına girmemesi gerekir… Herkesin yaşamında özel bir mesleği veya uğruna çaba harcanacak bir misyonu, yerine getirilmeyi bekleyen somut bir görevi vardır. Ne onun yeri değiştirilebilir ne de yaşamı tekrarlanabilir. Bu nedenle herkesin işi, bunu yürütmeye yönelik özel fırsatları kadar eşsizdir”… (V.Frankl, İnsanın Anlam Arayışı, sh. 103, mart 2000, Ank., öteki psikoloji y.)

Başka bir ifadeyle amaç; insanın yaratılış gayesi ve yaşama sebebidir. Amaçlar, dinlere ve ideolojilere göre değişiklik arz eder. Hatta ne kadar din ve dünya görüşü varsa o kadar da amaç vardır diyebiliriz. Amaç bir yol haritası veya bir yön çizgisidir. Hedef ise ölçülebilir “somut” alt amaçlardır. Hedeflerin en temel özellikleri şunlardır: Sarihtir (çok açık ve nettir), ölçülebilir niteliktedir, mantıklıdır, uygulanabilir özelliktedir, tarih ile sınırlıdır, zamanı bellidir. Mesela “doğuya gitmek” bir amacı ifade ediyorsa, bu yolculuk sürecinde; belli zamanlarda, belli yerlerde, amaca uygun bilinçli eylemlerde bulunmak ve bunu zamanla sınırlamak hedefi ifade eder. Bu süreçte “doğu” hiç bitmez, ömür boyu sürer. Yani vardığınız yerden daha ötede yine doğu devam eder.

Amaç, kesintisiz bir süreç ifadesidir. Amaç, varılması gereken bir durak değil bir yolculuk biçimidir. Kabir kapısında biter ancak. Her insana saatten önce bir pusula lazımdır. Bu pusula bir amaç ifadesidir. Eğer gitmek istediğin bir yön varsa; zamanın, mekânın ve imkânların bir anlamı ve önemi vardır. Amacı olmayan insanların çoğu pervasız şekilde “zaman öldüren insanlardır.”… Bir hemşirenin, “Ben iyi bir sağlık elemanı olacağım.” demesi bir hedef değil, bir temennidir. Ama aynı hemşirenin, “Ben falan mahallede, 50 bebeğe, bir hafta içinde, kızamık aşısı yapacağım” demesi ve uygulaması bir hedef ifadesidir. Çünkü hem açık, hem ölçülebilir, hem mantıklı hem uygulanabilir ve hem de zamanı bellidir. Amacı olmayan bir insan, akrebi olmayan bir saate benzetilebilir. Yelkovanın varlığı nasıl ki akreple anlam kazanıyorsa, insanın değeri ve varlık sebebi de onun amacıyla değer kazanmaktadır. Siz bir seyahat şirketi bürosuna gidip sadece “Bana bir bilet lütfen” der misiniz? Demezsiniz, mutlaka biryer ve zaman belirtirsiniz.

“Nereye gideceğini bilmeyen gemiye, hiçbir rüzgâr fayda vermez… Nereye gideceğini bilmiyorsan, gittiğin yerin de bir önemi yoktur… Ne aradığını bilmeyenler, bulduklarının ne olduğunu anlayamazlar… Her arayan bulamaz, ama bulanlar, mutlaka arayanlardır… Amaçlar, yıldızlar gibidir, onlara hiçbir zaman ulaşamayız, ama bize daima yol gösterirler. Nerde bulunduğumuzu ve buradan sonra hangi yere gideceğimizi onlara bakarak anlayabiliriz…’’ Eğer bir amacın varsa ve bu amaç uğruna mücadele edebiliyorsan varsın. Ömür devam ettiği sürece amaç da devam eder. Ama insanın amacı yoksa hükmen ömrü bitmiş, fakat uzatmaları yaşıyor demektir. Yani amaç biter ama ömür bitmezse bu yaşam artık bir eziyete dönüşür… Ancak amacı olan insanlar riskleri göze alma cesaretini gösterirler. “Kaplumbağa bile kafasını kabuğundan çıkartıp risk almadıkça ilerleyemez” Ayrıca bizler mütevazı olalım, ama amaç ve hedeflerimiz asla mütevazı olmamalıdır. Yüce amaç ve hedefler, kişiyi hep ileri ve yukarı götürür. Bu yüzden sık sık amaç ve hedeflerimizi gözden geçirmeli ve onları güncellemeliyiz.

Her insanın bir kahramanı vardır. Siz de en azından çocuklarınızın doğal kahramanlarısınız. Çocuklarınız ve aileniz sizi örnek alır ve sizden etkilenir. Zira “Keçinin geçtiği yerden oğlak da geçer.” Bu açıdan bakıldığında hepimiz her an bir vitrindeyiz. Hem ayıplarımız hem de maharet ve faziletlerimiz etrafça gözlemlenir. Sarımsak veya portakal gibi kokarız. Yani demem o ki, biz amacımıza hizmet edersek, bizim dışımızdakiler de ona hizmet eder… Ne yazık ki, inançsız, anlamsız ve amaçsız bir hayat tercihi yüzünden beşikle gelen nice muhteşem özellik ve güzellikler hiç kullanılmadan, jelatini açılmadan tekrar tabutla geri sahibine iade edilmektedir. Bu bir kaynak israfıdır, vebaldir.

Nasıl ki taş ve topraktan yapılmış evleri; sevgi, paylaşmak, fedakârlık ve aile bağları, bir yuva haline getiriyorsa… Nasıl ki selüloz ve kâğıtları; manalı yazılar, kitap haline getiriyorsa… Ruh ve beden-den olan adamı da; inanç, amaç ve anlamlı yaşantı, insan haline getirir… “Atımızı elimizden alabilirler ama yolumuzu asla alamazlar.”Bu yol, bizim gayemizi ifade eder. ‘Atı zorla suya götürebilirsiniz ama zorla su içiremezsiniz” Yani maddi araçlara belki hükmedilebilir ama senin amaç ve inançlarına asla hükmedemezler. Onları ancak sen, değiştirebilirsin… Bazı şeyler vardır ki alınamaz, onlar sadece verilebilir. Onlardan siz vazgeçmezseniz, onlar asla sizden vazgeçmez. Tıpkı inançlarınız, amaçlarınız ve hedefleriniz gibi…

“Hayatımızın kalitesini amacımız ve tercihlerimiz belirler. Bugün nasıl bir hayat yaşadığımızı, çoğunlukla dünkü tercihlerimiz belirledi. Yarın nasıl bir hayat yaşayacağımızı da bu günkü tercihlerimiz belirleyecektir…” Bir amaçtan yoksun insanlar, hayatta avare kasnaklar gibi hiçbir işe yaramadan döner ve nereye gideceği belli olmayan kedi-köpek yavruları gibi menzilsiz bir şekilde dolaşır dururlar. Yada ormandaki filler gibi yer, içer, semirir, ürer ve bir ağaca yaslanır ölürler… Ne hazin ve acıklı bir son! “Kim ki yaşam gayesini bilmedi – Sanki dünyaya gelmedi!”

“Amaçların kudreti inkâr edilemez. Bir damla suda bulunan kudreti gözle göremeyiz ama bir damla su bir taşın kovuğuna girer ve orada donarsa taşı çatlatır. Yine böyle bir su buhar olursa en kuvvetli motorların pistonlarını işletir… Bütün mesele onların içindeki gizli kuvveti ve kudreti harekete geçirerek olayı tetikleyebilmektir!’ Varlık nedenimizi, amacımızı, hedeflerimizi, planlarımızı, projelerimizi ve doğru-yanlış cetvelimizi, bir çırpıda yazacak kadar net bilmiyorsak boşluktayız demektir. Kişinin kendi amaç, hedef, ilke ve planları olmazsa; planı ve amacı olanların piyonu olurlar. Onların hedeflerine ulaşmalarında, atlama taşı durumuna düşerler. Kural şudur;”Organizeli, planlı, amaçlı ve çalışkan azınlıklar, böyle olmayan çoğunluklara her zaman hükmederler!’ Doğru düşünen tembel çoğunluklar, yanlış düşünen ama çalışkan azınlıkların her zaman hizmetinde olmuşlardır. “Pasif iyiler, aktif kötülerin maskarasıdırlar!’

İdealleri ve güçlü hedefleri olan insanlar, mıknatıs gibidir; doğal bir çekim güçleri ve manyetik alanları vardır… İnsanlar, her zaman nereye gittiğini bilen, kararlı ve amaçlı insanları takip etme eğilimi gösterirler. Aslan için diş, kuş için kanat, balık için yüzgeç ne ise insan için de inanç ve amaç odur, hatta daha da önemlidir. Bir Çin atasözünde der ki; Sadece ölü balıklar, akıntı istikametinde yüzerler!’Amaçsız insanlar, rüzgârın önünde savrulan yapraklara veya suyun üstündeki saman çöplerine benzerler.

Arkadaşlarla ana caddelerde gezerken, eğer muzipliğim üstümdeyse, trafik lambalarına rastladığımızda ve yeşil ışık yanıyorsa, onlara bir espri yapıyorum; “Arkadaşlar! Yeşil ışık yanıyor, zayi olmasın; haydi karşıya geçelim!’1 diyorum. Hem neşelenip gülüyoruz. Aslında bu espriden hareketle; “hayatın amacı ve kalitesi” konusunda ciddi bir sohbet imkânı buluyoruz. “Hayat amacı”, o kadar önemlidir ki, bu amaç insanın iç ve dış dünyasına rengini, kokusunu ve tadını verir. Dışardan dikte edilemez. Mutlaka insanın kendi iç benliğinde, kalbiyle ve kafasıyla kabullenmesi gerekir. “Hayat amacımızı ‘Google’dan öğrenemeyiz.”

Amaç ve insan ilişkisi; balıkla su ilişkisi gibidir diyebiliriz. Nasıl ki, balık suyun dışında yaşama şansına sahip değilse insan da hayat amacından bağımsız yaşama lüksüne sahip değildir. Amaç, insan olmanın kaçınılmaz gereği ve sonucudur. Amaçsız bir hayat nebati ve behimi (bitkisel ve hayvani) dir. Kaldı ki bitki ve hayvanlar da amaçsız yaratılmamışlardır. Yaratılan her şeyin, mutlaka bir görevi, fonksiyonu ve yaratılış amacı vardır. İnsanı ve hayatını anlamlı veya anlamsız hale getireceği için “amaç” çok önemlidir. Çünkü amaç, insana yaşamı boyunca rehberlik eder ve yol gösterir. “Amaç; manevi bir navigasyon cihazıdır.”

Kabirden ötede ibadet değil hesap ve ceza dönemi olacaktır. Artık orada perdeler kalkacağı için cennet ve cehennem, kendini gösterecektir. Halk arasında çok kullanılan “Dünyada mekân, ahirette iman” sözünü doğru okumak lazımdır. Burada kastedilen; ahirette iman ve ibadet, fayda verecektir manasındaysa bu söz doğrudur. Yoksa orada insanların iman edip etmeyeceği bahis mevzuu değildir. Orada zaten iman etmekten başka çare yoktur. Belki bu sözün doğrusu “Dünyada iman, ahirette mekân”olmalıdır.

Hayatın kalitesi; inanç, amaç, güven ve ümitle doğrudan alakalıdır… “Kuraklığın hüküm sürdüğü bir zamanda köy sakinleri, yağmur duasına çıkmaya karar vermişler. İçlerinden sadece bir tanesi yanına şemsiye almış. İşte bu İnanç’tır… Babalar bebeklerini havaya hoplatır, çocuklar buna gülmekten bayılırlar. Yere düşeceklerini akıllarına bile getirmezler. Çünkü babaları onları tutacaktır. İşte bu güven’dir… Hiçbirimizin yatağımıza girerken, ertesi gün uyanacağımıza dair bir garantisi yoktur. Aynı zamanda bir yola çıkarken, oraya varabileceğimize dair bir teminatımız da yoktur. Ama yine de ertesi gün ve varacağımız yer için planlar yapmaktan geri kalmayız. İşte bu Ümit’tir…” Eğer bir insanda inanç, amaç, güven ve ümit varsa yaşamı kaliteli olma yolundadır…”

Yaklaşık 300 milyon spermin arasından birinci seçilip de amaçsız bir hayat sürmek bize hiç mi hiç yakışmaz. “Hayatın amacı, amaçlı bir hayat yaşamaktır.” Müslümanın hayat amacı; “Sadece Rabbimizin rızasını kazanmak için ona ibadet etmek, dolayısıyla da kul hayatı sürerek, diğer insanlara da faydalı olmaktır. Yani yeryüzünden fitne kalkıp, adalet hâkim oluncaya kadar mücadele etmektir’.’Zna Yüce Allah bizi surat koleksiyonu olarak yaratmadı.

“De ki: “Benim namazım, ibadetim, hayatım ve ölümüm hep âlemlerin Rabbi Allah içindir.” (Enam 162)

Sh: 109-116

 

Kaynak: Mustafa Sevinç, Karanlıkta Renkler Yoktur (Mumyalanmış Manalar) Asitan-2013, Sivas

ŞİZOFRENİDE DÜŞÜNCE VE KONUŞMA BOZUKLUKLARI


DİL PATOLOJİSİ

Şizofreni, mücerred düşünce kabiliyetini haleldar eden, kişiliğin iptidaî seviyelere gerilemesine sebep olan ve hasta insanın diğer fertlerle, içinde yaşadığı toplumla haberleşmesini, bilgi alışverişinde bulunmasını, komünikasyon kabiliyetini ileri derecede sakatlayan bir akıl hastalığıdır. Konuşma, düşüncenin bir taraftan mahsulü, diğer taraftan da mimarı olduğu için şizofren düşüncesi özel konuşma bozuklukları tarzında dışa akseder. Düşünce konuşma ilişkilerini ve konuşma bozukluklarını anlayabilmek için şizofreni denen akıl hastalığındaki özel düşünce ve konuşma patolojisini incelemekte büyük fayda vardır.

Hastalığa “Şizofreni” ismini 1911 de İsviçreli psikiyatr Eugen Bleuler vermiştir. Daha önceleri bir isimlendirilme hatası olarak bu klinik tablo “erken bunama” (dementia praecox) adı ile tanınıyordu. Bleuler, bu hastalarda gerçek manasıyla bir bunama olmadığını, yani hafıza yıkılmasının bulunmadığını, hastalık belirtilerinin ruhî melekeler arasındaki bir yarıklığın sonucu olarak ortaya çıktığını, şahsın çevresi ile alâkalarının kaybolduğunu ve komünikasyon, haberleşme kabiliyetinin bozulduğunu göstermiştir.

Şizofrenideki düşünce bozuklukları şöyle sıralanabilir:

1.      Formel (şeklî) düşünce bozuklukları

2.      Düşünce akımındaki bozukluklar

3.      Düşünceyi kontrol etmede bozukluklar

4.      Düşünce muhtevası bozuklukları.

Formel (şeklî) düşünce   bozuklukları mefhum teşkilindeki aksama ile kendini gösterir, şizofrende düşünce içe dönüktür. Çeşitli fikirler arasında birleştirme olamamakta, mefhum teşkil edilememektedir. Tedailer (çağrışım) gevşemiş ve bozulmuştur. Bir fikir diğer bir fikri, delâlet ettiği mana bakımından ilgisi ile tedai ettirirken, şizofrenide ses tedaileri bunun yerini almıştır. Bir örnek vermek istersek, normal bir kimsede “masa” kelimesi, fonksiyon ve anlam bakımından onunla alâkalı “iskemle” yi tedaî ettirirken şizofren hastada bu tedaî, tıpkı kafiye yapar gibi, ses yolu ile olmakta, meselâ “masa”, “tasa” yı çağrıştırmaktadır.    Tedaîlerdeki bu bozulma, düşüncenin cümleler halinde dışa aksetmesi esnasında cümlelerin kopukluğu ile kendini gösterir. Buna “dikişsiz konuşma” diyoruz. Bir cümleyi teşkil eden ibareler birbiriyle alâkasız hale gelmiş, cümle elemanları yer yer kopukluğa uğramıştır.    Düşünceye    temel teşkil eden semboller yanlış kullanılmakta ve bu semboller eşyadan tecrid edilememektedir.

Şizofren hasta, düşünce ve davranış bakımından içe dönük karakter gösterir. Peşin hükümler, önceden belirlenmiş kalıplar dış dünyayı değerlendirmede başlıca saiki (sebep) teşkil ederler. Bu peşin hükümler ve düşünce örnekleri, değer hükümleri de iptidaî, sapık mantıklı ve birtakım sihir ve büyülere inanır şekilde, psikolojik deyimiyle otistik (içe dönük), paleolojik (iptidaî, ilkel zamanlara ait), paralojik (sapık mantıklı) ve majik (büyü ve sihirlere bağlı) karakterdedir.

Normal mantık sistemi içinde insan iki kaziye (öneri) arasında benzerlik kurarken bu kaziyelerin konuları, süjeleri arasında uygunluk arar. Meselâ,

—     Bütün insanlar fanidir,

—     Hasan da bir insandır,

—     O halde Hasan fanidir.

gibi mantıklı (lojik) bir hüküm verebilmek için her üç kaziyenin de süjelerinin aynı (insan) olması gereklidir. Şizofren, bir hükme varabilmek için süjeler arasındaki bu ayniyeti aramamakta, onların bir tek vasıflarından, süjeye yüklenen fiil veya sıfatların (attribut’lerin) bir tekinden hareket ederek aralarında benzerlik kurmaktadır:

—     Kuş uçar,

—     Uçak uçar,

—     Kuş bir uçaktır.

veya

—     Babamın sakalı var,

—     Ahmet Beyin de sakalı var,

—     Öyle ise Ahmet Bey babamdır.

gibi sapık mantıklı, paralojik, hezeyan mahiyetindeki hükümler bu hastalığın eseridir. İlerde pek çok misâlini vereceğimiz gibi, zamanımızda Türkçe diye uydurularak kabul ettirilmek istenen birçok kelimenin böyle bir paralojik mantık mahsûlü olduğuna sırası gelmişken işaret edelim. Meselâ “etmek” fiili “tesir etme” nin “attribut” sü iken ve sadece “tesir etmek” değil, meselâ “ateş etmek, aptes etmek, hasıl etmek” gibi birçok başka mürekkep fiillerde de “attribut”  (atribü) olarak kullanılırken paralojik bir genelleme ile “tesir” yerine ikame edilmesi, bu suretle “etki” gibi bir “fiilden yapma isim” imâl edilmesi hem gramer ve hem de mantık bakımından hatalıdır. Bu konuya kitabımızın sonunda tekrar döneceğiz.

Bir şizofren hastamız kendisini hem “Hazreti Meryem”, hem “mum” ve hem de “bizzat kendisi” kabul ediyordu. Paralojik mantık şu şekilde işlemekte idi:

—Mum alevinin etrafında bir hâle vardır.

— Hazreti Meryem tasvirlerinin başının etrafında da ayni hâle bulunur.

—Herkes bana düşmandır, ben de bir düşmanlık hâlesi ile çevriliyim.

Netice. O halde ben hem mum, hem Hazreti Meryem ve hem de kendim’im.

Hezeyan dediğimiz belirtiler bu şekilde sapık mantıkla verilen hükümler sonucu ortaya çıkmaktadır. Hasta, sakat mantığı ile yaptığı genellemeler sonunda meselâ kendisi ile hiç ilgisiz ve tanımadığı bir kimsenin gülümsemesini kendi üstüne alınmakta, alay etmek için güldüklerini zannedip o adamı öldürebilmektedir.

Şizofren düşüncesi ile ilkel insanların düşünceleri arasında aşikâr benzerlikler tespit edilmiştir. İlkel insanların düşüncelerinde eşya, canlılar ve hadiseler ayni zamanda hem kendileri, hem de başka bir şey olarak kabul edilebilmektedir. İlkel insan dış olayların tesiri altında kalabildiği gibi, kendisini de o olayın içinde farz edebilmekte, olaya katılabilmektedir.

Düşünce akımındaki bozukluk, düşünce akımının durması ve bambaşka bir düşünce akımının başlaması ile kendisini gösterir (düşüncenin blokajı ve parçalanması, fragmentation). Bazı şizofrenlerde düşünce baskısı görülür. Birbiri ile ilgisiz birçok fikir birden hastanın zihnine hücum eder.

Şizofrenlerde kişilik, “ben” (ego) parçalandığı için hasta kendi düşüncesine sahip olabilme duygusunu kaybeder. Çevresine olduğu gibi, bizzat kendi düşüncesine karşı da yabancılaşmıştır. Kafasındaki düşüncelerin başka birisi tarafından gönderildiği, başka kuvvetlerin tesiri altında bulunduğu, düşüncesinin çalındığı, ne düşündüğünün gözlerinden anlaşılıp ona göre cevaplar verildiği gibi hezeyanlı fikirler gelişir. Kendi düşüncesine yabancılaşma sonucu,bizzat düşündükleri, dışardan duyulan sesler veya görülen hayâller halini alır. Artık kulağına konan bir cihazdan kendisine mesajlar gönderilmektedir. Onlarla konuşur, duyduğu seslere cevaplar verir ve hattâ böylelikle aldığı emirleri tereddütsüz ifa eder.

Biraz önce kısaca bahsettiğimiz “hezeyan” tarzındaki düşünce kusurları, şizofren düşüncesinin muhteva bozukluğunu sergiler. Hezeyan, hastalıktan doğan, paralojik mantık ve hükümlerin sonucu ortaya çıkan, hastanın sosyokültürel temelinin dışında, yanlış ve sarsılmaz bir inanç olarak tarif edilebilir. Hekimlik tahsili yapmış, belli bir sosyokültürel seviyeye erişmiş bir hastamızın uçakların kendisi tarafından icad edildiğini sarsılmaz bir inanç tarzında iddia etmesi, bir başka hastamızın Vatikan kilisesini ziyareti sırasında papazın âyin esnasında yaptığı dinî işaretleri üstüne alarak kendisinin İtalya Kralı olduğunu iddia edip polise başvurması tipik hezeyan örnekleri olarak gösterilebilir.

ŞİZOFREN KONUŞMASI

 Şizofreninin ana belirtilerinden biri olan şizofrenik konuşma kusuru, düşüncede mevcut patolojinin konuşma şeklinde dışarıya yansımasından ibarettir. Bunlar,

1— Gramer ve sentaks bozuklukları,

2— Mana ve muhteva bozuklukları,

3— Ritm, ton, artikülâsyon ve üslûp kusurları,

4— Karşılıklı mükâleme bozuklukları olarak tasnif edilebilirler.

Gramer ve sentaks bozuklukları:

Şizofren konuşması umumiyetle gramer kaidelerinden mahrum, birbiri ardına sıralanmış, tutarsız kelime dizileri halindedir. Devrik cümleler, zamir, fiil ve şahısların yer değiştirmesi, fiil çekimlerinin bozulması ve bazen mastar halinde fiillerin kullanılması, cümlelerin zamir, edat ve zarf gibi bağlardan fakir olması çok görülür. Telgraf yazılarında olduğu gibi kısa cümleler, başı sonu belli olmayan ve bir türlü bitirilemeyen uzun cümleler görülür.

Sentaks yokluğu (asyntaxie) halinde gramer kaidelerinin tamamen ortadan kalktığı dikkati çeker. Cümle kopuk kopuk bir hal alır. Buna “dikişsiz konuşma” diyoruz. Gittikçe bu bozukluk, birbiri ile alâkası bulunmayan kelimelerin ard arda sıralanması halinde “kelime salatasına” dönüşür. Bazen sinonim, eş manâlı kelimelerin arka arkaya sıralandığı dikkati çeker (stereotipi). Böylece şizofren konuşması bilgiyi aktarma gücünü, informatif (bilgi verici)değerini tamamen kaybeder. Artık hasta ile muhatabının anlaşabilmesi imkânsızdır.

Cümlelerin başlangıç ve bitiş noktaları konuşan hasta ve onu dinleyen muhatabı için başka başka yerlerdir. Bu da konuşmanın anlaşılmasını imkânsız hale getirir. Bir şizofren hastanın aşağıya naklettiğimiz yazıları dikişsiz cümleler, kelime salatası ve gramer bozuklukları bakımından tipik bir örnek teşkil etmektedir:

“Efkârı umumiyeye maruzatım şudur?

Türkiye Cumhuriyetinin başlıca vazifesi şudur; birinci vazifesi Türk milletine aklıselim yolu ile muamele edilmesidir, bunun içindir ki muhtelif sınıflardaki insanlar imtiyaz ve sınıf yoktur, bunun sebebi şudur; insanlar toplu olarak çalışırlarsa derece ve sınıflara münkasem (bölünmüş) olması zarurîdir, buna binaen hükümet buna dikkat ve teemmülle (düşünüp taşınma) çalışması lâzımdır…”

Görüldüğü gibi, birtakım kelimeler “stereotipi” (aynısıyla çoğaltma) dediğimiz tarzda ve gereksiz yere tekrarlanmakta, cümlelerde yerli yerince fail, fiil ve mef’ul bulunmamakta, noktalama işaretleri ise tamamen ortadan kalkmış durumdadır. Böyle bir konuşma bilgi değeri taşımadığı için muhatabına bir manâ ifade etmez.

Yüksek tahsil yapmış ve bir lisede yabancı dil öğretmeni iken hastalanmış diğer bir hastamızın yazıp yayınladığı kitaptan bir pasaj alalım:

“Irgalıya ırgalıya…

Grandük oğlanlar Rusyayı yıktı, lâkin Ophelia söğüdünde ve Lucy Gray tepelerinde yerleşen oğlanlar Lord’u yiyip yerine oturdular…

Hukuk… vicdan… ve ahlâk ölçüleri… insanlığın başı…”

Herhalde komünist ihtilâlini anlatıyor, fakat bir fikri belli bir kalıp içine döküp ifade edebilmek kabiliyetini kaybettiğinden yazısından bir mana çıkarmak mümkün değildir.

Mana ve muhteva bozuklukları.

Şizofrenik konuşmada rastlanan mana ve muhteva bozukluklarının başında kelime uydurma (neologisme) gelir. Başkaları için tamamen manasız ve yeniden uydurulmuş birtakım kelimeler hasta şahıslar tarafından kullanılmaktadır. Bu kelimelerden bir kısmı hasta için belli bir anlam ifade eder, bir kısmı ise bizzat hasta için dahî manâ taşımamaktadır.. Böylece yepyeni bir dil uydurulduğu, bunun kendine göre gramer kaidelerinin bile hasta tarafından icad edildiği görülmüştür. Bir hastamız, bütün aile efradını kendi uydurduğu yeni dille konuşmaya mecbur tutuyor, bu dille konuşmayanları ağır şekilde dövüyordu.

Yeni uydurulmuş kelimeleri sıklıkla kullanarak konuşmaya “glossolali” adını veriyoruz. Şizofren akıl hastalarında, geri zekâlılarda ve uydurmaca konuşma illetine musab (isabet etmiş) kimselerde sıklıkla bu belirtiye rastlanmaktadır.

Bazen şizofren hastalar birkaç farklı manayı ifade edebilen kelimeler imâl ederler veya birkaç kelimeyi birleştirerek bir kelime haline getirirler. “Çanta kelime” (mot valise) adı verilen bu çeşit kelimelerin de ya hiçbir manası yoktur veya farklı mefhumlara ayni zamanda karşılık teşkil edebilecek mahiyettedirler. Şizofren hastalarda “ambivalence” (ikili duygu) denilen bir çeşit duyarlılık bozukluğu dikkati çeker. İstemek ve istememek, sevmek ve nefret etmek, bilmek ve bilmemek, harekete geçmek ve geçmemek gibi zıt duyum ve haller ayni zamanda ve beraberce bulunur. Bu, hastayı bir teşebbüse geçmekten alıkoyacak ve irâdesini ortadan kaldıracak bir durumdur. “Ambivalence” halindeki hastada düşünce de iki zıt kutup arasında dalgalanır. Bir türlü doğru bir düşünce akımı başlatılamaz. Bu hallerde ambivalansı ifade eden ve zıt anlamlı kelimeler birleştirilerek kullanılır.

Normal şahısların düşünce akımını çeşitli fikirler arasındaki tedai bağlantıları yönlendirir.

Şizofrenlerde bu tedâî (çağrışım) kelimelerin ve mefhumların manalarına göre değil, seslerine göre yapılmakta, bu sebeple düşünce ve onun aksi olan konuşma parçalanmakta, bütünlüğünü kaybetmektedir. Klangassociation (ses tedaisi) dediğimiz bu durumdan şizofren düşüncesinin özelliklerini anlatırken   bahsettik. Gerek glossolalie ve gerekse Klangassociation bakımından bir hususa daha dikkat etmek gerekir. Şiirde de kafiye yapılırken bir çeşit ses tedaisinden, Klangassociation’dan faydalanılır. Gene, birçok yazarların yeni yeni kelimeler icad edip kullandıkları görülür. Her ne kadar şiirde bir mana bütünlüğü varsa da, sırf fonetiği tutturmak ve kafiye yapmak için cümlelerin ifade bakımından fakirleştirildiği, lüzumsuz devrik cümlelere yer verildiği, netice olarak da gramer hatalarına düşüldüğü, mısraların ifade gücünün fakirleştiği çok rastlanan hallerdendir. Şiirdeki fonetik tahdit, dili iyi kullanamayan kimselerde aşikâr kelime salatası örneklerine, şizofrenik konuşmaya benzer    mısralara ve ses tedailerine sebep olabilmektedir. Böyle bir şiir kitabından birkaç misâl verelim:

Dün akşam içtik bir fâlifullik

Lakır lukur luk Iık

Kafada fes

Karşıda tuval

Bu ne festuval

Dedem demirden deveyle doğrudan doğruya denize dönüyordu

Dedem dalgalarla dolu dizgin dalıyor, deve denizi dört dönüyordu.

Dam üstünde hamam

Orta katta bir vapur

En aşağıda kuyruklu şeytanlar

Zile bastım kırmızı

Padişah uyanmasın

Kelime uydurmayı, “neolojizm”i dört grupta sınıflandırarak incelemek mümkündür:

(1) sembolik varlıklar ve kişiler için kullanılan kelimeler,

(2) yalancı ilmî (pseudoscientifique) kelimeler (hastanın hezeyanlarına tekabül eden keşiflerini, icatlarını isimlendirmek için kullanılır),

(3) ruhî ve fizik durumlar, arzular ve cinsî duygular için kullanılan kelimeler,

(4) manasız ve herhangi bir sisteme uymayan, bizzat hastanın kendisi için dahî mana taşımayan kelimeler.

Ritm, ton, mafsallanma (artikülâsyon) ve üslûp bozuklukları:

Şizofrenide konuşmanın ritmi bozulmuştur. Hasta sür’atli konuşurken birdenbire yavaş yavaş konuşmaya başlayabilir. Arada sırada sebepsiz duraklamalara rastlanır. Konuşmanın tonu da bozuktur. Yavaş, fısıltı halinde konuşma, dişlerinin arasından konuşma, genizden konuşma gibi kusurlar görülür. Kelimelerin telâffuzundaki ahenk kaybolmuştur. Uzamış ve incelmiş hecelere riayet edilmez. Bugün yazımızda uzatma işaretlerinin uzun zamandan beri kullanılmaması bu çeşit konuşmalara sebebiyet vermektedir. Bundan ilerde, sırası geldiğinde tekrar söz edeceğiz.

Mafsallanma (artikülâsyon) bozuklukları, kekeleme, peltek konuşma, harfleri yanlış söyleme tarzında ortaya çıkar.

Mükâleme (konuşma) bozuklukları:

Şizofreni hastalığı şahıslar arasındaki karşılıklı konuşmayı, mükâlemeyi adetâ imkânsız hâle getirir ve şahsın toplum içindeki yerini almasını engeller. Bu bakımdan şizofreni bir çeşit “sosyal yabancılaşma” (alienation sociale)’ dır. Hasta bazen hayâlleri ile, bazen de monolog tarzında kendi kendine konuşur. Bazen konuşma tamamen bir homurtu, diş gıcırdatması halindedir. Konuşmada sık sık müstehcen kelimelere, küfürlere raslanır (koprolali). Hastanın hiç edep, haya duygusuna kapılmadan meselâ anası, babası yanında, birtakım cinsî ihtiyaçlarını en müstehcen kelimelerle anlatmaya başladığı görülür.

Bazı şizofrenler duyduğu kelime ve cümleleri papağan gibi tekrarlarlar. Buna “ekolali” adını veriyoruz. Zaman zaman sorulan sualle ilgili olmayan cevaplar alınır (yandan konuşma). Bir misâl verelim:

Sual:               — Bugün günlerden nedir?

Cevap:           — Üç kişinin ellerinde parmakları vardır. Hadi hadi, sen daha iyi bilirsin…

Sual:               — Beni tanıdınız mı?

Cevap.           — İşte o kadar, şimdi kalkıyorum, nasihatim bitti…

Son, olarak şunu belirtelim ki, şizofreni denen akıl hastalığının temel vasfı, gerek düşünce, gerek konuşma ve gerekse bütün davranışlarındaki saçmalık (absurdite) ‘tir. Hasta, içinde bulunduğu toplum ile sözlü, yazılı veya diğer vasıtalarla, jestlerle, mimiklerle, hareketlerle, sağlam ve sıhhatli bir münâsebet kuramayan, o topluma yabancılaşmış ve hareketleri o toplumca saçma kabul edilen bir kimsedir.

Kaynak:

Prof. Dr. Ayhan SONGAR; Dil ve Düşünce, Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Psikiyatri Kliniği Vakfı Yayınları. No: 7, Şubat 1986,Gür-Ay Matbaası İstanbul

CLEAN, SHAVEN [(Temiz Tıraşlanmış) (Aklı Silen Düşünceler)] (1993) Film

 

Yönetmen: Lodge Kerrigan       

Ülke: ABD

Tür: Suç | Dram

Vizyon Tarihi: 01 Eylül 1993 (ABD)

Süre: 79 dakika

Dil: İngilizce

Senaryo: Lodge Kerrigan            

Müzik: Hahn Rowe       

Görüntü Yönetmeni: Teodoro Maniaci               

Yapımcı: J. Dixon Byrne, Lodge Kerrigan, Melissa Painter         

Oyuncular: Peter Greene  ,  Alice Levitt,    Megan Owen ,   Jennifer MacDonald, Molly Castelloe

Özet

Yazar yönetmen Lodge H. Kerrigan bu ilk filmini 94’de çekmiştir. Sanıldığı üzere bir porno değil, neo-noir bir filmdir midesi sağlam olmayanların kaldıramayacağı çalışmanın konusu ise şöyledir:

Peter Winter paranoid şizofrendir. Çok sevdiği karısı bir biçimde öldükten sonra, küçük kızı Nicole başka bir kadına evlatlık verilmiştir. Peter hastaneden çıkar ve kızını bulmak üzere yollara düşer, olaylar gelişir…

Gerçekle hayal âlemini birbirine karıştıran bir şizofrenin dünyayı algılamaya çalışması üzerine ölesiye karanlık olan film, insan bu filme kötü diyemediği gibi, iyi de diyemez, ortada kalır. Amerikan küçük kasaba yaşantısını gayet acımasızca ortaya serisi ise, kasvetli ve gerçekçidir, insanın içini daraltır.

Paranoid: paranoya ile ilgili
 Halk arasında, paranoya deyimi, genellikle bir şahsın, çevresindekiler hakkında aşırı şüpheciliğini tanımlamak için kullanılır. Böyle bir kişiye yapılan tavsiyeler, iyi niyetli bile olsa, o kişi tarafından kötü niyetle yapılmış olarak algılanır. Başkalarının kendisi hakkında komplo yaptığı kuruntusuna kapılabilir, kendilerine veya mülklerine karşı bir tehdit olduğu endişesi içine düşer. Bu düşünceler, o şahısa büyük rahatsızlık verir. Çevresindekiler de, bu durumdan rahatsız olur.
Şizofreni, davranışı, düşünmeyi ve duyguyu çeşitli şekilde etkileyen, sıklıkla kronik, kalıcı bir ruhsal hastalığı gösteren psikiyatrik bir tanıdır. Şizofreni kelimesi, Yunanca ayrık veya bölünmüş anlamına gelen ‘şizo’ ve akıl anlamına gelen ‘frenos’ kelimelerinin birleşiminden gelir.
Temel düşünce yapısının ve akıl işlevlerinin dağılması şizofreninin başlıca işareti olarak düşünülür.

Filmden

Peter’in annesi hastalanışını anlatıyor.

Bütün gün beşiğinde uyurdu. Bu Miscou’ya gitmemizden hemen sonra. Köpek beslemesine izin verilmiyordu, bizde Mr. Miller’ınkine giderdik. Köpekle oynuyor. Sanırım ismi Dash’ti. Bütün gününü o köpekle geçirirdi. Sonra köpek öldü. Sonra herhangi bir hayvan besleyebileceğini söyledik ama ilgilenmedi. Sınıfında ilk beşteydi. Sonra kolej için Bathurst’a gitti. Fen çalışmak istedi. Ancak daha başta bıraktı. Anlayamadık. Bizimle birlikte olmak istemedi. Sonra botla Gaspé’ye geçti. Sanırım zorluk çekiyordu. İşte burada çok kilo aldığını düşünmüştü   ve diyete başladı. Bir aydan daha az bir sürede 20 kilo verdi ve sonra bu halden buna dönüştü. Sağlıklı bir görünüşü kalmadı. Sonra biraz kilo aldı ama yeterli değildi. Kendisi gibi olamadı. Bütün bu fotoğrafları kocam çekti. O iyi bir adamdı. Ailesine bakabiliyordu. Oğlum kız kardeşini görmeye geldi ve göremeyince gitti. Nicole’u evlatlık verdik.

 Oğlumun kötüye gidişini görmek nasıl bir şey biliyor musun?

 İlk zamanlarında sessiz bir çocuktu ama mutluydu. Sonra aniden değişti. Aynı şeyin ona da olmasına izin veremezdim.

(Peter’in kafayı ütüleyen/silen iç konuşmaları/vehimleri )

Kafandan atmak istediğin bir şey mi var?   Çünkü kafanı bir daha oynatacak olursan, onun için endişelenmene gerek kalmayacak.  Çünkü onu kafandan atacağım.  Anladın mı?

 Pek bir şeyden hoşlandığım söylenemez ve senden de hoşlanmıyorum.  Sabahları uyandığında ,   bugün birini öldürmeliyim diye düşünür müsün?

  Paranoya mı bu?

 Senin için paranoya. Benim için gerçeklik.

Ve şu andan itibaren  “Şu andan” ne demek kim biliyor?

 “Şu andan itibaren.” Biri söyledi bana. Sonsuza kadar, öleceğim güne kadar. Tek bir hata yaparsan işin biter. Anladın mı?

 Bir sürü başağrıtıcı zil duyuyorum. Çalmadıkları zaman bile duyuyorum onları. Ben konuşurken suratıma bak, onun bunun çocuğu. Sıkı çocuk. Anladın mı?

 Ve sonra ne olacağını düşünüyorsun?

 Bunu aklında tut. Çünkü orada hepimizin birer ailesi var.

Bununla ilgili bir şey mi yapmak istiyorsun?

 Neden?

 Hadi, bir şeyler yap. Yapman gereken tek şey beni geçip onu yakalaman.

Hadi, hadi, seni görüyorum. Hadi. Sikeyim! Hadi. Hadi. Yolu yok. Bana asla vuramazsın, adamım. Asla, asla. Hadi, hadi. Asla. Yolu yok. Ben çok iyiyim. Hadi! Hadi! Hadi. Görüyorum seni. Hadi, gel buraya. Dön etrafında. Hadi. Seni görüyorum. Dön etrafında. Dön etrafında! Görüyorum seni! Hadi! Yapamazsın. Dön etrafında. Hadi. Görüyorum seni. Dön etrafında. Hadi. Sadece dön. Benden saklanamazsın. Hadi. Benden saklanamazsın. Sadece dön etrafında. Sadece dön. Benden saklanamazsın. Sadece dön. Sadece dön. Duydun mu beni?

 Benden saklanamazsın.

Onu evlatlık vermiştiniz. Onu evlatlık vermiştiniz. Yardım edemem.

Pekala, hadi bir şeyler yap. Tek yapacağın beni geçerek onu yakalaman. Burada geçirdiğim her gün için pişmanlık duyuyorum. Bunu almamakla gerçekten aptallık ediyorsun.

- Burada olmamalıydım.

- Bu çocuk oyunu değil! Burada ihtiyaçlar için oynarız. Ve ben seni öldüreceğim.

Nicole Sen büyürken ben bir hastane yatağındaydım ve üzerimde operasyon yapılıyordu. Kafamın arkasına küçük bir alıcı,   parmağıma da bir verici yerleştirdiler. Ne olduklarını biliyor musun?

 – Radyo mu?

 – Evet. Radyo. Herneyse vericiyi almak için   tırnağımı çıkarmak zorunda kaldım. Nasıl yaptın bunu?

 Nasıl mı çıkardım?

 Ben  Daha iyi hissediyorum. Daha sağlıklı düşünebilirim. Ama hala alıcı kafamın arkasında. Eğer biraz daha yavaş olabilirsem   biliyorum bir çözüm bulabilirim.

Lütfen. Beni yalnız bırak! Seni dinlemeyeceğim! Ben temizim. Kafamdan attım.

GELECEĞİN DÜNYASINDA VAR OLACAK DİL: TÜRKÇE


TÜRKÇE’NİN FELSEFE YOLLARI

(Aşağıdaki yazı Türkçe Dilinin gizli sırlarını anlatmaktadır. Yazıyı okuyunca geleceğin ütopik dünyasında, bilgisayar ve üniversal kullanılacak dilin Türkçe olduğunu göreceksiniz. Günümüzdeki Kürt kardeşlerimizin anadil eğitiminde ısrarlı olmalarını isteyen bazı kesimlerin onlar hakkındaki art düşünceleri yüzyıllar sonra gerekecek olan robotik insan gücünü temini ve  onları kullanmak istiyor olmalarıdır. Bu nedenle anadilde eğitim bir yönden Kürtlere hazırlanmış bir komplonun ön aşamasıdır.
Ayrıca fark edeceksiniz ve anlayacaksınız ki; Medeniyet sponsorlarının diğer dillerin yanında kıtalar arasında Türkçe’nin yayılmasına niçin izin veriyorlar. Bu ise birçok kişinin ilk etepta anlayamayacağı bir husustur.
Fantastik gelecek bu önsözün sizlerin hafızanızda bulunması ve duyarlı olmanızı düşünüyorum. İhramcızâde İsmail Hakkı)

Herkesçe kabul edilebilir olduğuna inandığım ve mantıksal bağlarla birbirini izleyen şu ön-dayanaklar olmasaydı, bu bildiri hazırlanamazdı:

1.            Biricik bir felsefe (felsefe tarzı: felsefe yolu) yok, felsefe’ler var.

2.            Her felsefenin kendisiyle yapıldığı herhangi bir doğal dil debile biricik bir felsefe yok, felsefe’ler vardır.

3.            Bir doğal dil, başka doğal dillerden ayrı olmakla, bu ayrı oluşlardan devşirdikleriyle oluşturduğu bir kendine-özgülük alanı elde eder.

4.            Böyle bir dille ortaya konan her felsefe, söz konusu bu kendine özgülük’ten pay alabilir.

5.            Türkçe de “böyle bir dil”dir.

6.            Demek ki, Türkçe’nin kendine özgülük alanından pay alabilen en az bir felsefe yolu olabilir.

7.            Buna göre;

a)            bu bildirinin aşağıdaki ana metninde başarıya ulaşılmışsa, Türkçe’ye özgü bir felsefe yolu açılmıştır;

b)           bu bildiri sonunda başarıya ulaşılmamışsa; bj: başarısızlık bildiri sahibine aittir; b2 : bj doğruysa bile aynı varsayımlara dayanan başka bir bildiri ana metni ile başarıya ulaşabilir.

Her doğal dil gibi Türkçe’nin de, birbiriyle sıkı sıkıya bağlanmakla birlikte, yine de iki ayrı yapısal özellik taşıyan sözdizimsel ve anlambilimsel yapıları vardır.Burada Türkçe’nin yalnızca sözdizimsel yapısı ele alınarak öne sürülecek düşünceler, bu temel üzerinde geliştirilecektir. Bu nedenle, ilkin Türkçe’nin sözdizimsel yapısı, amaç açısından, dilbilimsel bilgilere dayanılarak açıklanacak, sonra bu açıklama ve saptamalardan felsefe için ne gibi sonuçların çıkartılabileceği araştırılacaktır.

 Türkçe son ekli eklemeli bir dildir. Türkçe’de ön ek yoktur.“Yemyeşil”, “sapsarı” vb. ön ekli gibi görünenler, ön ekli değil, sözcük yinelemesine uğramış sözcüklerdir. Her sözcüğün, kendisinde olduğu gibi korunan, kimi adlar bir yana tek hece’li bir kök ü vardır. Adlar birden çok heceli olabilirler. Ancak bunlar kök değil, gövde’dirler ve tıpkı kök gibi bölünemezdirler. Sözcük türetmelerinde kök’e getirilen ekler, yapım ve çekim ekleri olup, ekleme bu sırayı izler. Bunun çok az kural dışı örnekleri vardır ve kural dışı olan bu kullanışlar sınırlı ve belirlidir. Sınırlı ve belirli olmaları nedeniyle de kurallılığı bozmazlar.

Sözcüğün türetilerek çeşitlenmesinde kök, hep aynı kaldığı, tek heceli olup bölünemediği için, kök’e ve aynı şekilde gövdeye sözcüğün bölünemiyeni anlamında “atom” adını veriyoruz. Burada, bu “atom” iğretilemesini açıklayıcı bir örnek olarak kullanacağız. Sözcüklerin’ birleşerek bileşik sözcük ya da tamlamalar biçiminde kullanılmalarına, iğretilememize uyarak “moleküler” söz cükbirimleri ya da aynı anlama gelmek üzere yalnızca “sözcük birimleri” diyeceğiz. Molekül diye adlandırdığınız sözcük birimlerinin cümle içinde atomsal bir niteliği vardır. Örneğin, “ev” ve “kapı” atomsal sözcüklerinden oluşan “evin kapısı” moleküler sözcük birimi, “Evin kapısı bütün gece açıktı.” cümlesinde bir ‘atom’dur. Bunun anlamı şudur: Bu cümle, kendi başına birer molekül olan, ama cümle içindeki dizilişi bakımından her bir molekülün bir atom olduğu üç birimden oluşur. Bu üç birimin cümledeki yeri istenildiği gibi değiştirilebilir ve cümle hiçbir anlam değişikliğine uğramaz. Bu durum, Türkçe cümlenin matematiksel bir sözdizim yapısında olduğunun açık bir kanıtıdır. Cümle ne denli uzun olsa da, birden çok cümlelere ayrıştırılmak yoluyla, onun her zaman böyle bir yapıyı koruduğu kolayca görülebilir.

Şimdi yukardaki örnek cümleyi ele alalım ve onun sözcük birimlerinin cümledeki ard arda gelişini, tüm olası sıralanış düzenine göre alt alta yazalım :

cümle yapısı

Böylece, cümlemizin ilk yazılış biçiminde ayırdığımız üç sözcük birimini kutular içerisine almış ve her kutuya sırasıyla a, b, c, harflerini vermiş olduk. Kutuların yerlerini istediğimiz gibi değiştirebiliyor ve altı olasılık elde ediyoruz. Böylelikle her defasında elde ettiğimiz cümle, diğerleriyle aynı anlama gelebiliyor. Bu da cümlenin ‘modül’sel bir yapısının olduğunu gösterir. Her modül, her bir kutu, kendi başına bir bütün olduğundan, cümledeki yeri is tenilidiği gibi değiştirilebiliyor. Türkçe cümle, tıpkı son zamanlarda piyasada yaygınlaşan ve çok kullanışlı olan “modül mobilya” tarzında bir yapıyı andırmaktadır. Bu tarz mobilyalarda mobilya bütününü, örneğin bir büfeyi oluşturan her modülün her bir yüzeyi kaplanmıştır. Modüller, hem birbirleriyle yan yana gelebilecek biçimde, hem de bu yan yana gelişin sırası, yeni modüllerin komşulukları istenildiği gibi değiştirilebilir biçimde yapılmıştır. Türkçe cümlenin bu benzer özelliğinden dolayı, Türkçe’ye ‘modülsel’ bir dil diyebiliriz.

Şimdi, yalnızca kutulara verdiğimiz harfleri alıp, onları matematiksel bir cümlenin öğeleriymiş gibi yazalım :

1) a+b+c=
2) a+c+b=
3) b+a+c=
4) b+c+a=
5) c+a+b=
6) c+b+a=

Görüldüğü gibi, üç öğeli bir cümle altı ayrı sıralanış gösterir; hepsi de bir birine eşittir. Bunun matematiksel formülü şudur:

C={ 1,2,3 }=>3!=1.2.3=6

Bunu n sayıda eleman için şöyle söyleyebiliriz:

A bir cümle ise s(A), A nın öğe sayısı s(A)=n

n’e vereceğimiz değer 2 ise, yani cümlemiz iki öğeden, bizim deyimimizle iki moleküler sözcük biriminden oluşuyorsa, n=l,2 ise, cümlenin sıralanış olasılıkları : 2!=1.2=2‘dir. Bu iki örnekten de anlaşılacağı gibi n’in değerine göre, formül uyarınca tüm olasılıklar bilinebilmektedir.

Bu durum, Türkçe cümlenin tıpkı cebirsel cümlede olduğu gibi, hiçbir sözdizimi kuralı olmadığını ya da aynı anlama gelmek üzere, yetkin bir söz dizimine, bir sentaksa sahip olduğunu gösterir.

Sorunumuz açısından, Türkçe’nin önemli bir ikinci özelliği de varlıklara ad vermede, sayılabilir ve sayılabilir olmayan ayrımı yapmamasıdır.Bu sayede Türkçe’de “denizler”, “sular”, “havalar”, “sevgiler” vb. denebilmektedir. Böylece Türkçe’de her varlık, her durum sayılabilir olarak adlandırılabilir. Anadili Türkçe olan biri, söz konusu ayrımın yapıldığı dillerden birini öğrenirken, önceleri belki zorlukla karşılaşabilir, ama bu dilde ilerledikçe, bu ayrımı gerçekten doğru bulur. Öyle ya, şu nasıl sayılacak ki, ona çokluk atfedilebilecek! Aynı şekilde, bu dillerden biri anadili olan bir kimse, Türkçe’yi öğrendiğinde, Türkçe’nin bu durumu ona saçma gelecektir. Varlık adlarında ‘sayılabilir, sayılabilir olmayan’ ayrımını gözeten bu anlayışta şöyle bir varsayım gizlidir: Özelde; ad sözcükleriyle, onların adı olduğu şeyler arasında; genelde: dil ile dünya arasında bir upuygunluk vardır. Batı düşüncesi, bu varsayımı Platondan beri kimi örtük, kimi açık olarak kendisinde bulundurmuştur. Oysa Türkçe böyle bir varsayıma izin vermez. (Kuşkusuz, Batı dillerinin böyle bir varsayımı taşımasının zorunlu olduğunu söylüyor değiliz.) “Sayılabilir olmayan” diye nitelenen şeyleri, Türkçe’nin sayılabilir olarak ifade edebilmesinin temelinde böyle bir uygunluğun zorunlu bir uygunluk, yani upuygunluk olmadığı kabulü yatar. Batı düşüncesinin bu dil-gerçeklik, dil dünya uygunluğunun zorunlu olmadığını görebilmesi yüzyıllar almıştır ve ancak zamanımızda, özellikle dilbilim, göstergebilim ve yapısalcı antropoloji tarafından açık bir biçimde ortaya konmuştur. (Bunun nasıl ortaya konulduğuna ilişkin açıklayıcı bilgiler ve bunlara dayalı kendi yorumumuz, aşağıda sunulacaktır.)

Türkiye’de yapısalcı göstergebilimin ve dilbilimin önemli yandaşlar (Tahsin Yücel, Berke Vardar vd.) edinmesinde Türkçe’nin bu yapısının bir rolü olduğu söylenebilir. Bu yandaşların, bu durumu bilip bilmemesinin ya da kabul edip etmemesinin savımız açısından bir değeri yoktur.

Dil-dünya zorunlu uygunluğu varsayımı, Batı felsefesinin başına içinden çıkılmaz ‘bela lar açmış, filozoflar yüzyıllar boyu bu varsayımın doğurduğu sorunlarla didişip durmuştur.(Ne ki, bu ‘didişip durma’yı olumsuz değerlendirmiyoruz. Bunun tartışılması ayrı bir konudur.)

Yine yukardaki saptamamıza dönelim ve onu kaldığımız yerden sürdürelim. Türkçe’de nasıl varlıklar, şeyler için sayılabilir-sayılamaz ayrımı yoksa, hepsi de sayılabilirse, ‘yokluklar için de bir sayı labilir-sayılamaz ayrımı yoktur. Yokluklar da bu ‘yokluklar’ sözcüğünde olduğu gibi çoğul yapılabilir. Bir başka örnek: Şair Nâbi, kendi adından söz ederken “iki yoktan ne çıkar/ fikr edelim bir kerre” diyebilmişti. Örnekleri daha da çeşitleyebiliriz: “Ahmet evde yoktu.” cümlesinde özne tekil iken, özneyi çoklaştırdığımızda cümleyi şöyle söyleyebiliyoruz: “Ahmet’ler evde yoktular.” Kısacası, Türkçe’de varlardan söz edildiği gibi yoklardan da söz edilebilir. Ya da: Türkçe’de ifadeyi onama ve onamama anlamındaki varlık yükleme ve yokluk yükleme, öznenin tekil veya çoğul olmasına göre, tekil ya da çoğul olabilir. Özne’deki ‘sayılabilirlik’ yüklem’de de ifade edilebilir. Yokluk yüklenmesinde yüklem’deki çokluk, herhangi bir şeyi göstermez. Bu bakımdan, yoklara varların matematiksel anlamda olumsuzlanması denebilir. Türkçe, her söylenenin bir varolan! dile getirmesinin zorunlu olmadığını bize açıkça gösterebiliyor. Yoklardan söz edilmesi, yokların birer şey olmasını gerektirmez. Bunun tersine inanılması durumunda ortaya çıkan şu fıkrayı (saçma’yı: komik’i) anımsayalım:

Her şeyi bildiği öne sürülen bir bilgisayara bir Türk, “Ne var, ne yok.” demiş, bilgisayar var’larla yok’ları saymaya kalkmış, infilâk etmiş.

Yok’lar dile getirildi diye, bunun tasarımlanması gerekmez. Çünkü yukarıda belirttiğimiz gibi, Türkçe, dil ile dilin gösterdiği şey arasında zorunlu bir uygunluk olduğunu varsaymadığını açık açık ortaya koyar. Kuşkusuz, arada hiçbir uygunluk olmadığı gibi anlamsız bir savı öne sürüyor değiliz. Ancak bu uygunluğun zorunlu olmadığını, her zaman aranmayacağını belirtmek istiyoruz. Bu durumda, “öyleyse algısal, tasarlanabilir bir içeriği olmayan bir sözün anlamı nerede aranacaktır” sorusuyla karşılaştığımızda, bunun yanıtını Wittgenstein’ın “sözün anlamı, onun kullanımıdır” (1) biçimindeki ifadesinde bulacağız. Bir sözcüğün algısal bir içerik taşıması, onun kullanıldığı yerin algılanabilir bir yer olmasına bağlıdır. Ama dildeki her sözcüğün algılanabilir bir yeri olması gerekmez. Bu gerekmezliği, Türkçe sahip olduğu ve bir bölümünden biraz önce söz ettiğimiz bol örneklerle bize sık sık anımsatıyor.

Türkçe’nin bir başka ayırıcı özelliği de şudur:

Öncelikle söyleyelim ki, bu şimdi sözünü edeceğimiz özellik, bilebildiğimiz kadarıyla en azından Batı kültür dillerinden İngilizce ve Almanca’nın hiçbirinde yoktur. Türkçe’nin bu özelliğini açıklamak için Heidegger’in temel sözlerinden biri olan “Nichts selbst nichtet.” (Hiçlik kendi hiçler.) cümlesini ele almak istiyorum. Bu Almanca cümlede açık bir dil yanlışı vardır. Bu cümle, en azından Alman dilinin sözdizimine sentaksına uymaz. Belki Heidegger, “Nichts selbst nichtet” yerine “es nichtet” deseydi, hiç değilse bu söz-dizimsel sentaktik yanlıştan kurtulurdu. Nitekim bunu Heidegger, “das Wesen” ad sözcüğünden kendi uydurduğu “wesen” fiiliyle başka bir yerde (2) yapmış “es west”demişti. Heidegger, “Nichts selbst nichtet”le yaptığı aynı yanlışı başka sözcüklerle de yapmıştı. Örneğin, “Die Sprache spricht.” (Dil diller) yde (3) olduğu gibi. Almanca’da olsun, İngilizce’de olsun, aynı sözcük başka yardımcı bir sözcük kullanılmaksızın hem özne hem yüklem olarak birlikte kullanılamaz. Buna aykırı örnekler Almanca’da ancak felsefi metinlerde görülür. Oysa bu, Türkçe’de çok sayıda sözcükle yapılabilir. Türkçe’de fiilden yapılan adlarla olsun, adlardan yapılan fiilerle olsun aynı sözcük, bir özne, bir yüklem olarak kullanılarak, bundan bir cümle yapılabilir. Bunun örnekleri boldur: “Yağmur yağar.”, “Göz gözler.”, “El eller.”, “Türedi türer.”gibi. Burada Heidegger’le ilgili bir başka saptamamız da şudur: Heidegger “Dil varlığın evidir.” demişti. (4) Çünkü o, bir Platon’cu olarak dil ile varlık arasında tam bir uygunluk kabul eder. Ama böyle bir varsayımı olan biri “Hiç hiçliyor.” diyemez. Çünkü bu cümlede varlık değil, “hiçlik” ifade ediliyor. Bir başka deyimle, bu cümle varlığın değil, “hiçliğin evi” dir. “Hiç hiçler” diyebilmesi için Heidegger, sözünü “dil varlığın ve hiçliğin evidir” biçiminde genişletmesi gerekirdi. Fakat o zaman da “dil=varlık” ilkesinden vazgeçecekti. “Hiç kendi hiçler.” demekle Heidegger, Türkçe”‘deki “Yağmur (kendi) yağar.”ın yalnızca biçimsel benzerini “hiç”le yapmış olur. Fakat ‘hiç’ dile gelmişse  ki bu, yalnızca Türkçe’de değil, kuşkusuz başka dillerde de, bu dillerin yapısına uygun biçimde söylenebilir, dil de varlığın evi ise, o zaman “hiç vardır” gibi kabulü olanaksız bir sonuca ulaşılır. Demek ki, “Dilvarlığın evidir.” ya da “Dilvarlık” kabulü yanlıştır.

Şimdi yine Heidegger’den başka bir örnek alalım: Heidegger, derslerinden oluşan ve “Der Satz vom Grund” (Neden İlkesi) adıyla yayınlanan kitabının her dersinde Leibniz’in en yüksek ilke olarak gördüğü “Nihil est sine ratione” ilkesini her defasında yeniden ele alır. Kitap bu ilke ile uğraşmakla geçer. Heidegger, diğer yazılarında olduğu gibi, bu cümleyi de sanki her sözcüğü bir matematiksel simge olarak kabul edilen bir cümle diye görür. Ancak, yukarda belirttiğimiz nedenden, yani “dil varlığın evidir” kabulünden ötürü, tüm çabalarına karşın, Heidegger’in uğraşı boşa gider. Oysa biz, Leibniz’in bu ilkesini Heidegger’in adı geçen kabulü olmaksızın, ama sözcükleri tıpkı yine onun gördüğü gibi matematiksel birer simge olarak görerek açıklamak istiyoruz. Önce ilkeyi yazalım:

Nıhil est sine ratione.

(Türkçesi: Hiçlik-yokluk-nedenin olmamasıdır. Şimdi bu Türkçe ifadeyi Lâtince şekle göre yazalım, yani cümleyi sözcük sözcük çevirmiş olalım:

Hiçlik (yokluk) dir yok-neden.

Bu cümle bir eşitlik olduğuna göre, eşitliğin her iki yanını olumsuzlarsak (“olumsuzlama” yerine “tersine çevirme” ya da daha uygun başka bir deyim kullanılabilir.), eşitlik bozulmaz. Elde edeceğimiz ikinci cümle birincisinin tersine çevrilmişi olacak:

Varlık dır var-neden. Bunu da düzgün Türkçeyle ifade edelim:

Varlık, nedenin var olmasıdır. Görüldüğü gibi ortada hiçbir sorun yoktur. Çünkü biz, Heidegger’in “dil varlığın evidir” kabulünü kabul etmiyoruz. Hiçliğin, yokluğun ya da var olmayan’ın hiçbir gösterileni olmayan sözcükler olduklarını kabul etmek için Heidegger’in kabulünü reddetmek yeterlidir. Aynı nedenden, Parmenides’in “Var olan vardır, var olmayan var değildir.” biçimindeki ünlü sözünde de hiçbir sorun arta kalmaz. Böylece bu söz, hiçbir karşı soruya meydan vermeyecek biçimde anlaşılabilir. Çünkü birçok kaz belirttiğimiz gibi Türkçe’nin “dile getirdiğinin” (söylediğinin) illâ da bir gerçekliği ifade etmediğini, bir şeyi göstermesi gerekmediğini Türkçe bize açık bir biçimde gösterir. Türkçe’de “var olmayan” denildiği zaman, bunun dünya ile ilgili bir içerik taşıdığının anlaşılmayacağı açıktır. Bu o kadar açıktır ki, bunu niçin tekrar tekrar söylediğimizi felsefe tarihi bilmeyen, ama iyi eğitimli ve akıllı bir insanın anlaması bile olanaksızdır. Dilde söylenemeyen hiçbir şey yoktur; “var!” diyen söylesin de görelim! Bundan dolayı, Wittgenstein’ın ünlü “paradoksu” (!) da kendiliğinden “çözülür”. “Paradoks” şudur: Wittgenstein, “nereden söz edilemiyorsa, orada susmalı.” diyordu. (5) Ama bununla o, söylenemeyenin söylenemeyeceğini söylemiş oluyordu. Wittgenstein kendi koyduğu yasağı kendi bozuyor. Öyleyse bu yasağa ne gerek var! Türkçe, “hiç”i, “yok”u, “söylenemeyen”i söylerken (ifade ederken) geriye hiçbir artığı bırakmadığını açıkça gösteriyor. Daha doğru bir deyişle, Türkçe, böyle bir yasağı tanımıyor.

Şimdi, yukarıda, dil-gerçeklik uygunluğunun zorunlu, tam bir uygunluk olmadığını ayrımladığını belirttiğimiz çağdaş dilbilim ve antropolojinin konuyla ilgili görüşlerine birer örnek vermeyi ve buradan hareketle çıkaracağımız sonuçları ifade etmeyi denemek istiyoruz. Gösteren’i gösterilen’le birleştiren bağın nedensizliği ilkesinin tüm dilbilimine egemen6 bir ilke olduğunu belirleyen modern dilbilimin kurucusu Ferdinand de Saussure, bununla neyi demek istediğini şu sözleriyle açıkça ifade eder: “Biz yalnız, gösterenin bir nedene bağlanamayacağını, bir başka deyişle, dış gerçek düzleminde hiçbir doğal ilişki kurmadığı gösterilene göre nedensiz olduğunu söylemek istiyoruz.” (7) Ancak yine aynı Saussure, önce tüm genelliğiyle koyduğu bu ilkeyi daha sonra sınırlamak gereğini duyar ve bu amaçla “salt nedensizlik”le “görece nedensizlik” ayrımını yapar: “Göstergenin nedensizliğine ilişkin temel ilke her dilde kökten nedensiz göstergelerle görece nedensizliği olan göstergeleri birbirinden ayırmamızı önlemez. Göstergelerin ancak bir bölümü kökten nedensizdir; öbür göstergelerde, nedensizliği ortadan kaldırmakla birlikte, onda birtakım dereceler ayırt etmemizi sağlayan bir olgu işe karışır: Gösterge görece bir nedenlilik taşıyabilir. Örneğin, yirmi nedensizdir, ama ondokuz aynı oranda nedensiz değildir (…) Ayrı ayrı ele alındıklarında, on ve dokuz ile yirmi aynı durumdadır. Ama ondokuz görece bir nedenlilik sunar.”(8) “Hiçbir öğenin nedenli olmadığı dil yoktur. Her öğenin nedenli olduğu bir dil düşünebilmek de dilin tanımı gereği olanaksızdır. İki aşırı sınır arasında olabildiğince az oranda düzenlilik ve olabildiğince az oranda nedensizlik her türlü duruma rastlanır. Çeşitli diller her zaman iki türden kökten nedensiz ve görece nedenli öğe kapsar. Ama bunların oranı dilden dile büyük değişiklikler gösterir. Bu da önemli bir özelliktir ve diller sınıflandırılırken göz önünde bulundurulabilir.

Bir bakıma, nedensizliğin en yüksek orana ulaştığı dillerde sözlüğün daha egemen olduğu, en düşük oranda kaldığı dillerde ise dilbilgisinin daha ağır bastığı söylenebilir. (…)

Sorun bu açıdan ele alınınca, örneğin İngilizcenin nedensizliğe Almanca’dan çok daha büyük bir yer verdiği görülür. Ama aşırı sözlüksellik örneği Çince’dir.” (9)  Saussure’ün Türkçe hakkında Çince kadar olsun bilgisi olsaydı, o, aşırı sözlüksellik örneği olarak, yani gösteren ile gösterilen arasındaki nedensizliğin en yüksek orana ulaştığı bir dil olarak Türkçe’yi en azından Çince’nin yanına koyacaktı. (Türkçe’de her sözcüğün kendi ayrı kökü ya da gövdesi oluşu, bu kök ve gövdelerin hep aynı kalışı, ayrıca sözcüklerin ön ek alamaması Türkçe’nin aşırı sözlüksel bir dil oluşunun başlıca nedenleridir.)Saussure’un Almanca’ya ilişkin yaptığı saptama da ilginçtir. Nedenliliğin yüksek oranda olduğu bir dil olarak Almanca, bu sayede Heidegger’e, yukarda verdiğimiz örneklerde ve Heidegger’in hemen her yazısında daha pek çok rastlayabileceğimiz örneklerde görülebileceği gibi yalnızca dilsel çözümlemeler yaparak buradan bir ontolojiye varma olanağını sunmuştur. Buna bir de dil=dünya ilkesini ekleyince artık Heidegger’in ontoloji yapmak için ontik olan’a, dünyaya bakmasına hiç gerek kalmamıştır. (Yalnızca kavramsaldilsel çözümlemelerle kendisini sınırlayarak ‘sözde ontoloji’ yapmak isteyen her tür çabanın alınyazısı budur.) Heidegger’e ilişkin bu savımızı kanıtlayan en çarpıcı örneklerden biri de onun Almanca “gerçeklik” demek olan “Wirklichkeit” üzerine yaptığı çözümlemedir. O, “Wirklichkeit”i “etkilemek” demek olan “wirken”den, bunun Lâtince karşılığı “actualitas”tan yola çıkarak anlar. (10) Aynı şekilde Heidegger’in Yunanca “Aletheia” karşılığı önerdiği (11) “Unverborgenheit”le yaptığında da aynı dilsel-metafizikontolojik görüş bulunur.

Şimdi bizim için ayrıca önemli olan, bu durumun Türkçe için neyi ifade ettiğidir.

Yukarıda Türkçe hakkında yaptığımız saptamalardan çıkardığımız ve ayrıca Türkçe’nin Çince ile bilinen benzeşmesinin desteği ile vardığımız sonuç, Türkçe’nin aşırı “nedensiz” bir dil örneği oluşudur. Buna göre Türkçe, kuşkusuz Heidegger türü bir dilsel-metafızikontoloji yapmaya, özellikle İngilizce’den daha fazla olarak hemen hemen hiç olanak vermez. Bu da Türkçe’nin bu anlamda metafizikten esirgeyici bir dil olduğunu gösterir. Bu noktayı belirledikten sonra, bu savı destekleyen bir kanıtı daha öne sürmek istiyoruz. Bu amaçla Saussure’ün yaptığı “nedensizlik” saptamasını ancak sınırlı bir alanda, daha da ileri götürmek istiyoruz. Bu sınırlı alan “hiç”, “yok”, “var olmayan” vb. sözcüklerin kullanıldığı alandır. Burada gösteren ile gösterilen arasında bir nedensizliğin olmadığı bir yana, hiçbir gösteren-gösterilen ilgisinin olmadığını söyleyebilecek durumdayız. “Yok”, bir şeyi göstermediği için, kendisi de bir “gösteren” sayılamaz. Dolayısıyla, bu alanda bir gösterge’den söz edilemez. Bu sözcükler, tıpkı matematiksel işaretler (semboller, sözceler) gibi hiçbir şeyi işaret etmeyen ‘işaretler’dir. Daha uygun bir deyimle bu sözcükler birer kurgu konstruksiyon elemanıdırlar. Onların bir anlamı (gösterilen’i) yoktur. Ancak gösterilen’i olan başka sözcüklerle birlikte kullanılmalarıyla yapılan konstruksiyonların (cümlelerin) bir anlamı olabilir.

Yapısalcı antropolojinin en ünlü temsilcisi Claude LeviStrauss‘un çalışmaları da, dil-dünya uygunluğunun bozulabileceğini, dolayısıyla dil ile dünya arasında tam bir uygunluğun olmadığı konusunda bize açık kanıtlar vermektedir. Strauss, yakın akrabaların evlenme yasağını (insest tabu) tüm insan toplumları için geçerli sayar: “Bu yasak bir kural oluşturuyor, bu tüm toplumsal kurallar içinde evrensel olma niteliğini taşıyan tek kural”.12 Bu “evrensel kural”ın sorunumuz (dil-dünya uygunluğunun tam olmadığı) açısından önemi şuradadır: İnsest tabunun bozulması halinde akrabalık sistemi de bozulmaktadır. Akrabalık sistemi, üyelerinin birbirini çağırma sözcüklerinden oluşan bir dil sistemidir. Varsayalım ki, insest tabu’ya uymayan bir toplum bulunsun. Böyle bir toplumun var olması her zaman olanaklıdır. Ancak böyle bir toplumun bireylerinin birbirlerini akrabalık terimleriyle çağırması olanaklı değildir. Hiçbir dil buna olanak vermez. Bu savımızın yanlışlanması için insest tabu’nun bozulduğu evlenmelerden oluşan çok değil, bir kuşak bile yeter akraba bireyler topluluğunun bireylerinin birbirini, hangi dille olursa olsun buna yapma diller de dahildir nasıl çağırabileceğinin bize söylenmesi gerekir. Doğrusu bu, dil-dünya arasında tam bir uygunluk olmadığına çarpıcı bir örnektir.

Türkçe’nin sentaksının matematiksel yapısına bir başka örnek olarak, Türkçe’nin ondalık sayı sistemini vermek istiyorum.Bu noktanın başka yazarlarca da ifade edildiğini duymuş olmakla birlikte, bu metinleri henüz elde etmiş değilim. O yüzden kaynak veremiyorum. Şuncasını söylemekle yetinelim: Türkçe’nin ondalık sayı sisteminin başka dillerde olduğunun tersine, hiçbir kural dışı örneği yoktur. İstediğiniz kadar sayın, hep aynı sıralanış birbirini izler.

sentaksisim, gramer Fransızca syntaxe : Cümle bilgisi, söz dizimi. Sözdizim bilimi; Sözdizim cümle yapısı araştırmasıdır. Geniş anlamda gramerin bir bölümüdür.

Baştan beri verdiğim, bıktırıcı sayılabilecek kadar bol örneklerle göstermeye çalıştığım Türkçe’nin matematiksel, yetkin sentaktik yapısının, bu dile olağan üstü bir güç verdiğini de ayrıca eklemeliyim.Bunun en güzel kanıtı Osmanlıca örneğidir.

Bilindiği gibi, Osmanlıca, yüzde sekseni, hatta bazen daha da çoğu yabancı sözcüklerden oluşan yapma bir dildir. Her şeyden önce, böyle bir yapma dilin yapılabilmiş olması ‘hayreti mucip’ (!)ti: Bu bir yana, bu yapma dili yalnızca Türkçe bilenler anlayabilir.

Bunun için ellerinde bir sözlük bulundurmaları yeterlidir. Çünkü Osmanlıca’nın sentaksı Türkçe’dir. Ne kadar çok yabancı sözcük almış olursa olsun Türkçe, onları kendi sentaksına göre kullanmakla, yüzyıllar boyu kendi varlığını korumayı başarabilmiş ve yine aynı nedenle sadeleşebilerek bugünkü yazı diline varabilmiştir. Şimdi burada bulunanların (bu yazıyı okuyanların) belki ancak pek azının anlayabileceği, Naîma Tarihinden aldığım bir cümle’ yi izninizle aktarmak istiyorum:

“Malûm ola ki âdreti İlâhiye ve iradeti aliye bu veçhile olagelmiştir ki, her devlet ve cemiyetin hali daima bir karar üzere müstakir ve vetirei vahide üzre müste mir olmayıp her bâr etverı muhtelife ve hâlâtı müteceddideye müntakıl olmaktadır.”

Osmanlıca bilenlerin dışında hiç kimsenin bu cümleyi anlayamayacağı açık olmasına karşılık, Osmanlıca bir sözlüğe başvurmaları ve biraz sabırlı olmaları koşuluyla, eğitim görmüş tüm Türkçe bilenler bu cümleyi sökebilir. Ama Türkçe bilmeyen hiçbir Arap ya da Acem istediği kadar elinin altında sözlükler bulundursun, bu cümleyi yine de anlayamaz. Bu örnekten esinlenerek, biraz de şaka olsun diye, Naîma’nın yaptığının küçük bir benzerini ben de Almanca sözcüklerle yapmayı denemek istiyorum:

“Zum Beispiel um zehn Uhr buluşalım in Kordon.”

Kuşkusuz Türkçe bilmeyen hiçbir Alman bu cümleyi anlayamaz. Ama yalnızca AlmancaTürkçe bir sözlüğe bakabilen Almanca bilmeyen bir Türk, bunun “Meselâ saat onda buluşalım Kordon’da” demek olduğunu ayırd edebilecektir.

Tüm bu söylenenlerden şu sonuca varmama izin verilsin: Türkçe, matematiksel yapısıyla, yetkin sentaksıyla ya da aynı anlama gelmek üzere hiç olmayan sentaksıyla, ister Türkçe olsun, ister olmasın kullandığı sözcüklerle konstruksiyonlar yapabiliyor. Bu nedenle, Türkçe’nin konstruktif bir dil olduğunu söyleyebiliyoruz. Birkaç kez, “yetkin sentaks”ı “hiç sentaksı olmama” anlamında kullandım. Bununla şunu demek istiyorum: Bir cümlenin sentaksı, yani söz dizimi, sözlerin cümledeki sıralanış kurallılığı demektir. Bu dizilişin yetkin olması, hiç bozulamaması, matematik cümlelerinde olduğu gibi söz birimlerinin bizim deyimimizle, moleküler sözcük birimlerinin cümledeki yerlerinin istenildiği gibi değiştirilebilir olması demektir. Bu da, bu dizilişin hiçbir kuralı olmaması anlamına gelir. (Türkçe hakkındaki bu “yetkin sentaks” saptaması, bu bildirinin en önemli savıdır. Buna aykırı örnekler karşımıza çıkarılınca, bu karşı gibi görünen örneklerin elimine edilmesine, hiç değilse, onları savımızı olabildiğince az sakatlayacak bir kılıkta göstermeye ihtiyaç olabilir. Hangi teori bunu yapmak zorunda kalmaz ki!)

Tüm bu kendine özgü özellikleriyle Türkçe, bilim ve felsefede yaygın bir kullanım kazanabilir. Türkçe’nin yanlış kullanılmaya elverişli olmayan ya da sık sık yapılabildiği gibi yanlış kullanıldığında saçmalığı hemen gösteren, komik’i hemen ortaya çıkaran bu yapısı (yukarıda anlattığımız fıkra anımsansın), başka dillerde görülen kapalı, muğlak ifadelere hem olanak tanımıyor, hem de “Heidegger örneği”nde göstermeye çalıştığmız gibi, Almanca’da söylendiğinde “metafizik” diye nitelenen, bazen derin anlamlı bulunan, bazan horlanan ifadeleri, yine aynı nedenle, aynı sentaktik yapısından dolayı meşrulaştırabiliyor.

Bu bildiri, tam olarak ancak Türkçe’de yazılabilirdi. Onu bana yazdıran Türkçe’nin yakın bir gelecekte evrensel bir kültür dili olmasını dileyerek, yazının ana metnini burada bitiriyorum. (sh: 99-112)

Yukardaki ana metnin tümüne birden söylenebilecek bir karşı sav şudur:

“Bu metinden anlaşıldığına göre, Türkçe’nin kendine özgülüklerinden kaynaklanacak bir Türkçe felsefe yolu’ felsefe alanında ‘arındırcı bir tarz’ olarak görülüyor. Peki, o, neyi felsefe alanından arındıracak?

O, o şeyi felsefe alanından arındırmakla, bu alanı ‘temizlemekle’, eğer bunu başarırsa, öncelikle, öteki felsefe yollarını, sonunda da (şimdiye dek yapılmış ‘kirletmeleri’ temizleme görevi bitince) kendini ortadan kaldırmış olmayacak mı?

Felsefeyi ortadan kaldırmayı amaçlayan bir felsefe yolu! Bunun yol oluşu nerede kaldı?” Bu karşı sava şu yanıt verilebilir:

“Birkincisi; bu söylenenler, yukardaki ana metnin içinde söylenenleri ele alan, onları eleştiren sözler değil. Üstelik, ana metnin bir bütün olarak görülmesiyle (Karşı sav, ana metni başı sonu bağlı ve başı ile sonu arasındakileri birbirine bağlı görmekle böyle olmasaydı, ona nasıl ‘bütün’ olarak karşı çıkacaktı ana metnin asıl istediğini ona vermiştir bile.), ana metnin dışına çıkılmasıyla, bu karşı sav, ana metni toptan yargılamayı amaçlayan bir ‘meta-sav’ olmuş olur. İkincisi; diyelim ki, ana metinden çıkartılan ‘felsefenin temizlenmesi’ günün birinde gerçekleşti. Peki, bu ‘gerçekleştirme’ felsefe değil de nedir? Gerçekleştirme etkinliğinin sona ermesinin ise, bu etkinlik için nasıl bir vebali olabilir?”

Dipnotları

1)            ATALAY, Besim; Türk Dilinde Ekler ve Kökler Üzerine Bir Deneme, T.D.K., İstanbul, 1942

2)            ERGİN, Muharrem; Türk Dil Bilgisi, Boğaziçi Yay., İstanbul, 1983

3)            HEİDEGGER, Martin; Metafizik nedir?; Felsefe Semineri Dergisi, s. 187, Türkiye Basımevi, İstanbul, 1939

4)            HEİDEGGER, Martin; Der Satz vom Grund, Günther Neske Pfullingen, Zweite unveraenderte Auflage 1958

5)            HEİDEGGER, Martin; Untervvegs zur Sprache, Neske, 6. Auflage 1979

6)            HEİDEGGER, Martin; Holzwege, Vittorio Klostermann, Frankfurt am Main 1980

7)            LEVISTRAUSS, Claude; Yaban Düşünce, Hürriyet Vakfı Yay. İst., 1984

8)            LEVISTRAUSS, Claude; Irk ve Tarih, Metis Yay., İst., 1985

9)            de SAUSSURE, Ferdinand; Genel Dilbilim Dersleri, T.D.K. yay.,Ankara, 1976

10)         V/ITTGENSTEIN, Ludvvig; Tractatus logicophilosophicus,

Schriften 1, Suhrkanıp Verlag, Frankfurt am Main, 1969

11)         WITTGENSTEIN, Ludvvig; Philosophische Untersuchungen, Schriften 1, Suhrkamp Verlag, Frankfurt am Main, 1969

TÜRKÇE’NİN YAPISINA İLİŞKİN BAZI BELİRLEMELER SONUÇLAR VE ÖNERİLER

I. Sentaktik Yapı

1.            Sözcük kök ve gövdelerinin değişmemesi, bölünmemesi özelliğinden ötürü Türkçe’nin ‘atomsal’ bir yapıda olması.

2.            Yapım ve çekim eklerinin sözcüğe eklenişlerinin kurallı oluşu.

3.            Düz cümlede yüklemsel öğenin sonda olması.

4.            Sözcük birimlerinin, tamlamaların bozulmaksızın cümle içinde istenilen yere getirilebilmesi. Cümlenin modülsel yapısı.

5.            Her adın çoğul eki alabilmesi.

6.            Sayı adlarının hiçbir kural dışı örneği olmaksızın sıralanabilmesi.

7.            “Yağmur yağar”, “Göz gözler” cümlelerinde olduğu gibi, aynı sözcüğün bir kez özne, bir kez de yüklem olarak aynı cümlede kullanılabildiği çok sayıda örneğin bulunuşu.

II.           Dil-Dünya Bağı

Türkçe düz cümlelerde yüklemsel öğenin sonda oluşu ve sözcük birimlerinin cümle içindeki yerlerinin istenildiği gibi değiştirilebilirliği nedeniyle, olay tasvirinde sözcük birimleri, parça olayların oluş sırasını her zaman rahatlıkla izleyebilir. Esasen bu sıra, düz cümlenin kendisinde, çoğunlukla vardır. Ayrıca bir yer değiştirmeye bile gerek yoktur. Demek ki, zamansal sıra ile söz dizimsel sıra arasında tam bir karşılıklılık bulunur. Örneğin, “Kızılay’a gidip kitapçıdan bir kitap aldım.” cümlesinin öğelerinin ard arda gelişi, tasvir edilen bu olayların oluş sırasına tamı tamına uymaktadır. Türkçe sentaktik esnekliğinden dolayı, herhangi bir olay ya da nesne-durumu karşısında, o olay ve durumun oluş ve yapı tarzına kendini rahatça uydurur. Türkçe’nin sentaktik yapısının bu özelliği, bilebildiğimiz kadarıyla İngilizce ve Almanca gibi hiçbir Batı dilinde bu dillerde yüklemsel öğenin cümle sonunda olamamasından, buna bağlı olarak öteki sözcük birimlerinin belirli yerlerde bulunması zorunluluğundan dolayı yoktur.

III.         Sonuçlar ve Öneriler

1.  Yukarıda belirtilen özellikleri ve matematiksel yapısıyla Türkçe, bir bilgisayar programında kullanılmaya çok elverişlidir.Türkçe düz cümlenin sentaksı örnek alınarak sembollerle yapılacak bir cümle dizgesinin istenen her dilde deşifre edilerek yorumlanması olanaklıdır. Böyle bir cümleyi (dizgeyi) Türkçe bilmeyen, ama yalnızca bu şifreleri çözebilen (Bilgisayara yüklenecek bu şifreler o kişinin daima elinin altında olacaktır.) biri, Türkçe’nin dil-dünya karşılıklılığının tam olabilmesinden ötürü, kolaylıkla kendi diline çevirebilir, dizgeyi yorumlayabilir.

2.  Böyle bir programlama, uluslar ve diller arası iletişimde yararlı olabilir. Şu an için hayal gibi görülse bile Türkçe, gelecekte diller arası bu tür bir iletişimde odak dil konumuna sahip olabilir.TÜRKÇE

3.  Bu tür bir iletişim ağının her şeyden önce Türk lehçeleri arasında kurulabilmesi olanaklarının araştırılması gerekir. (sh:143-144)

(Daha fazla bilgi edinmek isteyenler için  bu kitabı gözden geçirmeleri tavsiye olunur.)

Kaynak:
Ömer Naci SOYKAN, ARAYIŞLAR, Felsefe Konuşmaları– 1,
Küyerel Yayınları, Nisan, 1998, İstanbul

***********************************

KONUŞMA VE YAZI DİLİ
DİLİMİZE NİÇİN İHANET EDİYORUZ?
“BEYİN”İN “DİL VE YABANCI DİL” ÖĞRENME DÖNEMİ
“BAŞKA DİL VAR DİYENİN BAŞKA BİR EMELİ VAR”
NEDEN İKİNCİ BİR DİL?
DİL DÜNYAMIZ

BUKALEMUN, THE CAT’S PYJAMAS, ZELİG (1983)


Günümüzü anlamak isteyenlerin seyretmesi gereken filmlerden

Yönetmeni: Woody Allen

Türü: Komedi, Fantastik

Yapım Yılı: 1983

Ülke: ABD

Yayınlanan Tarih: 15 Haziran 1983

Senaryo yazarı: Woody Allen

Oyuncular: Woody Allen, Mia Farrow, John Buckwalter, Patrick Horgan , Marvin Chatinover, Stanley Swerdlow, Paul Nevens, Howard Erskine, Ralph Bell, Richard Whiting, Will Hussong, Robert Iglesia, Eli Resnick, Edward McPhillips, Gale Hansen, Michael Jeter, Peter McRobbie, Sol Lomita, Mary Louise Wilson, Alice Beardsley, Paula Trueman, Ed Lane, Marianne Tatum, Charles Denny, Michael Kell, Garrett M. Brown, Sharon Ferrol-Young, Richard Litt, Dimitri Vassilopoulos, John Rothman, Stephanie Farrow, Francis Beggins, Jean Trowbridge, Ken Chapin, Gerald Klein, Vincent Jerosa, Deborah Rush, Stanley Simmonds, Robert Berger, Jeanine Jackson

Özet:

1920′lerde, sansasyonel bir karakter olan Leonard Zelig, yirmili yılların fenomeniydi. Lindbergh kadar ünlü olduğunu düşünürseniz gerçekten son derece ilginçtir. Onun öyküsü medeniyetimizin tabiatını zamanımızın özelliklerini yansıtır. Her ne kadar sadece bir insanın hikayesi olsa da kültürümüzün bütün temalarını içeriyordu– kahramanlık, arzu, bu tür şeyler– ama dönüp tekrar baktığınızda, gerçekten çok gariptir. Yarattığı ilgi düşünüldüğünde hafızalardan bu kadar çabuk silinip gittiğini görmek çok ironik. O, elbette ki çok eğlenceli biriydi ama aynı zamanda insanların bir damarına basıyordu belki de hiç basılmasını istemeyecekleri bir damarlarına. Şüphesiz ki bu çok sıradışı bir öykü. (Filmden)

Leonard Zelig, kimle tanışırsa onun karakteristik özelliklerini taklit eden bukalemunvari bir adamdır. Huzuru ise sadece psikologunun kollarında bulmaktadır.

Amerika’nın şöhret ve ün düşkünlüğüyle dalga geçen filmde, tıpkı Yurttaş Kane’de olduğu gibi sahte haber görüntüleri montajlanarak Zelig’in sanki dönemin ünlüleriyle bir arada olduğu sahneler yaratılmış…

Hakkında İki yazı

ZELİG OLMAK

“Her ne kadar bir insan hikâyesi olsa da kültürümüzün bütün kahramanlık, arzu gibi bütün temalarını içeriyordu.”

Filmdeki röportajında böyle söylüyor Zelig hakkında Irving Howe. 1983 yapımı bir Woody Allen filmi olan Zelig’in bana kalırsa en iyi mottosu bu sözlerden oluşuyor. Kimdir bu Zelig, nedir hikâyesi, merak edenler için biraz bundan bahsedelim.

20li yıllarda Amerika’da yaşayan efsane bir adam olan Leonard Zelig’in belgeseli, kendisi hakkında görüşlerin alındığı röportajlarla başlıyor. 20’li yıllarda Zelig (Woody Allen) efsanesine şahit olmuş insanların, 80’lerdeki röportajlarıyla… Ardından, hızlıca akan siyah beyaz sahnelerle, savaş sonrası kendini eğlenceye, kutlamalara, çeşitli partilere ve içkiye vermiş Amerikan halkının görüntülerini görüyoruz ve Zelig’in hikâyesine başlıyoruz. Henüz onu tanımadan, efsanelerini duyuyor ve gittikçe de gizemini merak ediyoruz.

BUKALEMUN İNSAN

Leonard Zelig hakkındaki ilk kayıt yazar Scott Fitzgerald’dan geliyor. Fitzgerald defterine, bir ev partisinde aristokrat, cumhuriyetçi ve üst düzeyden intibası veren bir zatla tanıştığını; ama kendisini şaşkınlığı uğratan şeyin, aynı adamı bir saat sonra mutfakta gördüğünde demokrat tavırlar sergileyişi olduğunu yazıyor. “Hem de bu adam, halk tabasının aksanıyla, gırtlaktan konuşuyordu”. Ardından dizi dizi, Zelig’in henüz kim olduğunu bilmeden, “garip bir adam”olarak anlatılan hikâyeler geliyor. Calvin Turner da kendisiyle yapılan röportajda şöyle anlatıyor: kulübe birçok ganster gelirdi, hepsini tanırdık; fakat o gece gelen adamı daha önce hiç görmemiştim. Onun kim olduğunu öğrenmeye çalışırken adam bir anda ortadan kayboldu ve sonra müzik başladığında, orkestradaki adamı o ganstere çok benzettiğimi hatırlıyorum. Ama gangster beyazdı ve bu müzisyen ise siyah! Bu ve bunun gibi birçok örnekle anlatılıyor “garip adam Zelig”

Nasıl bir garipliği var peki Zelig’in? Onu nev-i şahsına münhasır yapan, yanında olduğu insanın özelliklerine bürünüyor olması, şeklen onun aynısı olması. Bir gün bir Asyalı, bir gün siyah, bir gün şişman göbekli, bir gün bir başka biri, bir bukalemun insan… Derken iyice farkedilmeye başlanılan Zelig yavaş yavaş incelenmeye, takip edilmeye başlanıyor. O artık tıp için bir vak’a, toplum içinse yeni bir merak ve eğlence kaynağı olma yolunda ilerliyor. Genç psikiyatrist olan Dr. Eudora Fletcher (Mia Farrow) Zelig’i başkalarının hayatlarına imrenmeyen, sağlıklı bir vatandaş yapacağına inanıyor. Zelig’le gönüllü olarak ilgilenmeye başlıyor, onunla hipnoz seansları yapıyor, bu seanslar kameraya çekiliyor. Hatta seansların birinde Zelig’ten başka insanlar gibi olmaya başladığı ilk ânı hatırlamasını isteyince Zelig şöyle diyor: “küçükken bir arkadaşım bana Moby Dick’i okuyup okumadığımı sormuştu ben de okumadığımı söylemeye utanarak okumuş gibi davranmıştım.”

TOPLUMUN YARATTIĞI KAHRAMAN

Zelig’in durumu tıp dünyasında çeşitli görüş farklılıklarına yol açıyor, gazeteler çarşaf çarşaf Zelig’i yazıyor, radyolar onun “hastalığı” ndaki gelişmeleri anbean halka aktarmaya uğraşıyor. Tüm bunlar kartopu etkisiyle büyüyor ve Zelig kısa bir süre sonra bir halk kahramanı haline geliyor. Küçük topluluklara yaptığı gösterilerde, onların isteği üzerine yanına getirilen kişinin şekline bürünüyor. Zelig maskotları, kol saatleri, oyuncakları yapılıyor ve hatta 1935 Warner Bros. yapımı “The Changing Man” filmi de onun hayatına dayandırılıyor. Bir de tüm bu süreç içerisinde Zelig ile doktoru arasında bir aşk da doğuyor. Zaman ilerledikçe Zelig “hastalığı”nda ilerleme kaydediyor ve artık kimsenin şekline bürünmüyor. Bu başarının ardından doktoru da gazetelerde, radyolarda haber oluyor; başarısı konuşuluyor.

Elbette bir süre sonra bu şan şöhretten nasiplenmek isteyenler de çıkıyor. Kendisinden çocuk sahibi olduğunu, hala Zelig’le evli olduğunu söyleyen kadınlardan, sahte doktorluk yaptığına dair iddalarla gelen hastalara, eski mahallesindeki komşularına kadar birçok insan, yüzlerce davayla çıkıyor Zelig’in karşına. Bundan sonra manşetler yine değişmeye başlıyor: “Zelig kötü bir ahlâki etki yaratıyor”. Tüm bunların etkisiyle Zelig eski sorunlarıyla tekrar buluşuyor ve bir yunan lokantasında bir anda bıyıklı, şapkalı bir yunana dönüşüveriyor. Ardından Zelig ortadan kayboluyor. Uzunca bir süre sonra, Eudora Fletcher’in farketmesiyle Hitler’in bir konuşmasında kürsünün arkasındaki subaylardan biri olarak göze çarpıyor. (Saul Bellow’un yorumuyla, faşizm Zelig’e topluluk içinde yok olmayı ve anonimleşmeyi sunuyor.) Zelig ve artık eşi olandır. Eudora Fletcher, Nazilerden bir uçakla kaçmaya çalışırken, bukalemun Zelig pilot oluyor ve atlantiki hiç mola vermeden geçmeyi başaran ilk pilot olmasının yanında bir de kendilerini takip eden tüm alman uçaklarını da atlatmayı başarıyor.

Amerika’ya dönüşlerindeyse yeniden bir kahraman olarak karşılanıyor Zelig ve eşi. Zelig’in hikâyesi burada bitiyor ama amerikan halkı yirmilerinde neyse, yine o olmaya devam ediyor.

MOCKUMENTARY FİLM

Kısaca bu şekilde özetleyebileceğim, 1983 yapımı Woody Allen filmi Zelig, türünün harika bir örneği, bir mockumentary film: yani sahte belgesel. Elbette Zelig adında biri hiç yok ve bu yazdıklarımın hepsi de tamamen bir Woody Allen yaratıcığılı ve kurgusundan ibaret. Mockumentary, hiç olmayan bir olayı, bir kişiyi ya da bir dönemi, tamamen kurmaca mantığıyla fakat teknik olarak belgesel anlayışıyla anlatan bir film türü.. Zelig’de türe dair teknik, çok titiz uygulanıyor ve böyle olunca da izleyici “bu adam galiba gerçekten yaşamış” hissine kapılıyor. Hızlandırılmış siyah beyaz resimler, kostümler, gazete küpürleri, basın açıklamaları ve o dönemi anlatan “günümüz” röportajları son derece gerçekçi. Woody Allen’ın şekilden şekile girmiş halleri, montajlanmış fotoğraflar ve diyaloglar da dört dörtlük.

Son zamanlarda örneklerine sıkça rastladığımız mockumentary film örneğini, Allen’ın yıllar öncesinde yapmış olması da kendisinin dehasına bir kanıt sayılabilir. Bir Woody Allen hayranı ya da takipçisi olmadım hiç fakat hakkını teslim etmeli.

Filmin mizah anlayışı, bunun dozu, sadece döneminin değil, tüm dönemlerin toplumlarına eleştiri ve evrensel insani duygular… “öteki” olmayı isteme arzusu, dışlanma korkuları, faşizm, kimlik bunalımları derken varolan bir anti-kahraman ve onu nereye koyacağını bilemeyen, hayatlarını bir kahramanın kurtaracağını düşünen bir toplum…

Tüm bunların eleştirisini, yapılabilecek en güzel yolla, ince mizahıyla yapıyor Woody Allen. Ayrıca filmdeki oyunculuğu da müthiş… Özellikle doktoruyla yaptığı seansları sırasında, elini kolunu nereye koyacağını bilmez halleri, içinde barındırdığı kişiliklerinin harika bir dışavurumu oluyor.

Film, mocumentary’ye dair izleyende bir şevk uyandırıyor ve türün diğer yapımlarını da merak ettiriyor. Son zamanlarda farklı bir şeyler izlemek isteyenlerin, türü merak edenlerin ve de en azından gülmek isteyenlerin kaçırmaması gerektiğini düşünüyorum.

Erişim: http://www.bakiniz.com/zelig-olmak/

BUKALEMUN TOPLUM

“Zelig”(1983), Leonard Zelig isimli etrafındaki insanlara dönüşebilen karakterin hayatını anlatan kurgusal bir belgeselden ibaret gibi görünse de, satır aralarını okuyunca temeli sağlam sosyal eleştiriler içeren bir şaheser olduğunu görebiliriz: Zelig aslında tek bir kişiyi değil, tüm toplumu portreler.     Woody Allen klasik belgesel anlatımını kullanarak 20’lerdeki toplumsal dönüşümü en doğru tespitlerle karikatürize etmiştir. Film, izleyeni Caz Dönemi’ne geri götürerek Amerikan toplumunun hayatına medya ve seri imalatın girmesiyle yaşanan hayat tarzı değişikliğine tanıklık ettiriyor. Halk öteki’leştirdiği Zelig’i medyanın liderliğiyle kah bağrına basıyor, kah yerin dibine batırıyor olsa da; aslında Zelig’in “öteki” olmaktan ziyade, toplumun bire bir temsili olduğunu kimse fark etmiyor.   

 Zelig etrafındaki insanların kendisini sevmesi için onların kılığına girerek onlar gibi davranan bir insandır. Yani, parçası olduğu toplumun geri kalan üyelerinden hiçbir farkı yoktur.

Film boyunca toplumun medyanın onlara “Al,” dediğini almalarını, “Sev,” dediğini sevmelerini, “Nefret et,” dediğinden nefret etmelerine şahit oluyoruz.

Sonuç itibariyle, toplum da Zelig gibi sürekli değişen ve ne olduğunun bilincinde olmayan insanlardan oluşuyordur.     Zelig önce halkın maskotu olarak görülüyor ve adına yazılan şarkılarla ve yer aldığı çeşitli şovlarla kitlesel medyanın bir parçası haline geliyor. Medyanın da etkisiyle toplum Zelig’i iyice benimsiyor ve popülerleştiriyor. Ancak, her topluma mal olmuş insan gibi Zelig de tek bir hatasıyla sahne ışıklarının altından kaldırılıyor. Birkaç gün önce Zelig hakkındaki şarkılarla Zelig dansı yapan halk onu kınıyor ve ona bir anda sırtını çeviriyor.

Bütün bu olanlar, iyileşme yolunda umut verici adımlar atan Zelig’in hayatını alt üst ediyor: Zelig bir süre ortadan yok oluyor. Daha sonra bulunduğunda ise onun Nazi’lerin arasına karışmış olduğunu görmek normal karşılanabilir. Sonuçta kişiliği olmayan Zelig’in toplum içinde yok olma arzusuyla Amerika’nın bireyciliğinden Faşizm’e kaçmasına çok şaşırmamak gerek.     

Woody Allen, genel olarak, film boyunca medyanın toplum üzerindeki etkisi dışında da bir çok toplumsal eleştiride bulunuyor. Örneğin, Eudora Fletcher’ın yazılı basında üstüne basa basa “Kadın Doktor” diye tabir edilmesini ve bir haber filminde “Kadınlar dikiş dikmek dışında başka işler de yapabiliyormuş” ibaresinin içerilmesini birer seksizim eleştirisi olarak kabul edebiliriz.

Bunların yanı sıra, Woody Allen Eudora Fletcher’ın annesiyle yapılmış bir röportajı da parodisel bir anlatım kullanarak medya manipülasyonu üzerinde de durmuş. Röportajda gazeteci anneye yazığı acıklı ve toplumun ilgisini çekecek başarı öyküsünün çizgisinde sorular yöneltir. Ancak Fletcher soruları hep aksini iddia edecek şekilde yanıtlayınca, istediği hikâyeyi elde edemeyeceğini anlayan gazeteci röportajı kısa keser.

 Film genel olarak ilgi çekici ve güldürücü bir uslupla bize bir ayna tutarak yaşadığımız toplumu karikatürize tipler halinde görmemizi sağlıyor. Woody Allen her zamanki ince ve kendine has espri anlayışıyla izleyenleri içinde yaşadıkları trajikomik oyunun farkına varmalarına yardımcı oluyor.

Erişim:  http://derinkivaner.blogspot.com/2009/11/bukalemun-toplum.html

http://www.itusozluk.com/goster.php/zelig

BELGESELİN TAM METNİ

O yirmili yılların fenomeniydi. Lindbergh kadar ünlü olduğunu düşünürseniz gerçekten son derece ilginç. Onun öyküsü medeniyetimizin tabiatını zamanımızın özelliklerini yansıtır. Her ne kadar sadece bir insanın hikayesi olsa da kültürümüzün bütün temalarını içeriyordu– kahramanlık, arzu, bu tür şeyler– ama dönüp tekrar baktığınızda, gerçekten çok garipti. Yarattığı ilgi düşünüldüğünde hafızalardan bu kadar çabuk silinip gittiğini görmek çok ironik. O, elbette ki çok eğlenceli biriydi ama aynı zamanda insanların bir damarına basıyordu belki de hiç basılmasını istemeyecekleri bir damarlarına. Şüphesiz ki bu çok sıradışı bir öykü.

Yıl 1928. Amerika, on yıl süren eşsiz başarısının tadını çıkarırken çıldırmış durumda. Jazz Devri, böyle diyorlar. Ritimler uyumsuz. İlişkiler daha rahat. Likör daha ucuz, tabi bulabilirseniz. Olağanüstü kahramanların, çılgın dublörlerin gizli eğlence yerlerinin ve renkli partilerin zamanı. Long lsland’da Bay ve bayan Henry Porter Sutton’ın düzenledikleri tipik bir parti, hayatın patronlarını. biraraya getiriyor. Politikacılar ve şairler yüksek sosyetenin kaymak tabakasıyla müşerref oluyor. Şu anda gördüğünüz Scott Fitzgerald ki kendisi gelecek nesiller için yirmili yılların sembolü olarak görülecektir. Defterine, insanda aristokrat izlenimi bırakan ve konuşurken zenginleri göklere çıkaran Leon Selwyn ya da Zelman isimli küçük meraklı bir adam hakkında birşeyler yazıyor. Coolidge ve Cumhuriyetçi Parti’den söz ederken hayranlığı gizleyemeyen sesi üst tabakadan Bostonlularınki gibidir. “Bir saat sonra,” diye yazar Fitzgerald “Aynı adamı mutfakta çalışanlardan biriyle konuşurken görünce “ şaşakaldım. Şimdi Demokrat “olduğunu iddia ediyordu ve “aksanı halk tabakasından birisiymiş gibi gırtlaktandı.” Bu Leonard Zelig hakkındaki ilk kayıt.

Bir yıl sonra, Florida.

New York Yankees’in antrenman kampında garip bir olay vuku bulur. Vurucuların sıradışı hamlelerini ölümsüzleştirmeye her daim hazır gazeteciler sahada tanımadıkları bir oyuncu görürler Babe Ruth’un arkasında sırasını beklemektedir. Listeye göre adı Lou Zelig’dir ama takımda adını daha önce duyan kimse yoktur. Güvenlik elemanları çağrılır ve Zelig alanın dışına çıkarılır. Olay ertesi günün gazetelerinde bir ayrıntı olarak yer alır.

 Aynı yıl, Chicago, Illinois.

Güneyde bir gizli-bar’da özel bir parti var. Sürüp giden hayatın mimarları dans edip cin içiyorlar. Partide bulunanlardan biri de garson Calvin Turner. Mekâna pek çok gangster geldi. Onlar iyi bahşiş verir ve bizimle ilgilenirlerdi. Biz de müşterilerimizle ilgilenirdik. O gece, garip bir adam geldi. Daha önce hiç görmediğim biri. Ben de oradakilerden birine sordum Dedim ki, “John, bu adamı tanıyor musun? “Daha önce gördün mü?” Bunun üzerine baktı ve “Hayır. Onu daha önce hiç görmedim. …Kim olduğunu bilmiyorum …ama şunu biliyorum; sert görünüşlü bir adam.” dedi. Başımı kaldırıp tekrar baktığımda adam kaybolmuştu. Nereye gitti, bilmiyorum. Tam o anda, müzik başladı ve müzisyenler çalmaya başladılar. Baktım ki orada zenci bir adam bateri çalıyor. Arkada çalıyordu ve adama dikkatle baktım ve şöyle dedim, “Şu gangstere ne kadar da benziyor “ama gangster beyazdı, bu adamsa siyah.” Ne olduğunu bilmiyorum.

New York City. Birkaç ay sonra. Polis, Leonard Zelig isimli bir işçinin ortadan kayboluşunu soruşturuyor. Ev sahibi kadınla patronu kaybolduğunu polise bildirmiş. Polise onun kendi halinde garip, küçümen bir adam olduğunu söylüyorlar. Zelig’in Greenwich Village dairesinde sadece iki ipucu bulunur. İlki Zelig’in Eugene O’Neill ile çektirmiş olduğu bir fotoğraf öbürü de Pagliacci gibi olduğu başka bir fotoğraf. Bir bilgi üzerine, onu Chinatown civarlarında aramaya başlarlar Çinlilerce işletilen bir şirketin arka tarafında Leonard Zelig’in tanımına uyan garip görünümlü bir Asyalı bulunur. Şüphelenen dedektifler yüzünden maskesini çıkarmaya çalışırlar ama ortada maske filan yoktur ve kavga çıkar. Zelig zor kullanılarak alınır ve Manhattan Hastanesi’ne götürülür. Ambulansta bağırıp çağırır Çinli aksanı ile küfürler eder Bunu üzerine kendisine deli gömleği giydirilir. Yirmi dakika sonra arabadan indiğinde gariptir, artık bir Çinli değil, beyaz ırktan biridir. Kafaları iyice karışan stajyerler Zelig’i -gözlem yapmak üzere- acile yatırırlar.

Sabah  7’de, psikiyatrist Dr. Eudora Fletcher, viziteye çıkmıştır. Bu acil vakayı ilk duyduğumda diğerlerinden farklı bir şey düşünmemiştim Onunla ilk karşılaşmam da biraz garipti. Çünkü onu doktorlardan biri sanmıştım. Davranışları son derece meslekten biri gibiydi. Leonard Zelig genç bir psikiyatrist olan Eudora Fletcher’ı büyüler. Hastanenin yönetim kadrosunu yeni hasta üzerinde çalışması konusunda ikna eder.

Pekâla, mesleğiniz nedir?

Ah, benim mi?

Psikiyatristim. Genelde saplantılı paranoidler üzerinde çalışırım. Anlatın. Anlatacak pek bir şey yok. Genelde eski kıtada çalışırım ve bir-iki tane psikanaliz üzerine makalem var. Viyana’da Frued’la beraber çalıştım. ‘Penis İmrenmesi’ kavramını ortaya attık. Freud bunun kadınlarla sınırlandırılması gerektiğini düşünüyordu. Söyledikleri anlamlı şeyler değildi. Okuduklarından ya da duyduklarından aklında kalmış psikolojik laf salatasından başka bir şey değildi. Garip olan şu ki, konuşması son derece akışkandı ve konu hakkında bilgisi olmayan birine son derece makul ve ikna edici gelebilirdi.

Her yerde böylesine değişik bir intiba bırakan Leonard Zelig kimdi?

Onun hakkında tüm bilinen ‘Bir Yaz Gecesi Rüyası’nın Ortodoks uyarlamasında Puck rolünde oynayan Avrupa Yahudi’si bir aktör olan Morris Zelig’in oğlu olduğuydu. Baba Zelig’in ikinci evliliği mütemadi bir şiddet döngüsüyle meşhurdur; öyle ki aile bir bowling salonunun üst katında yaşamasına rağmen gürültüden şikayetçi olan bowling salonundakilerdir. Gençliğinde Leonard sık sık Yahudi karşıtlarının saldırısına maruz kalır. Hiç onun tarafını tutmayıp her konuda onu suçlayan ebeveyni Yahudi karşıtlarından yana çıkar. Genelde onu küçük, karanlık bir odaya kilitleyerek cezalandırırlar. Gerçekten kızdıklarındaysa odaya onunla beraber girerler. Ölüm döşeğinde, Morris Zelig oğluna hayatın manasız bir azap kâbusu olduğunu söyler ve tek nasihati “telli çalgıları elinde tut”tur.

Hernekadar kardeşi Jack bir sinir krizi geçirse ve kızkardeşi Ruth soyguncu bir alkolik olsa da Leonard Zelig hayata ayak uydurmuş gibidir. Nasıl olmuşsa olmuş, paçayı yırtmıştır. Sonra birden, gelişen garip davranış. Zelig fenomenince büyülenmiş olan Dr. Fletcher bir dizi deney düzenler ve gözlemlemeleri için bazı kuşkucuları davet eder. Doktorların gözü önünde, Zelig mükemmel bir psikiyatra dönüşür. İçeri iki Fransız getirildiğindeyse Zelig karakterlerine uyum sağlar ve gayet düzgün Fransızca konuşur. Bir Çinlinin yanında durduğunda Asyalı özellikler geliştirir.

An itibarıyla olay basına yansımış durumda yeniliklere ve sansasyona susamış halk vak’ayla derhal ilgilenmeye başladı. Söylentiler o kadar yayılır ki Dr. Allan Sindell bir açıklama yapmak durumunda kalır. Şu anda çağımızın, belki de tüm zamanların bilimsel fenomeninin sınırlarını keşfetmeye henüz başlıyoruz.

Her gün basında Zelig ve onun bilmecemsi durumu hakkında yeni hikayeler yayınlanmaktadır.Doktorlar vak’ayı bütünüyle kavramaya çalışsa da kimse bir teşhis üzerinde görüşbirliğine varamaz.

Konu hakkında herkes birşeyler söylemeye çalışır.

Ben sorunun salgı bezlerinin yapısında olduğuna ikna oldum. Henüz guddelerde bir sorun olduğuna dair herhangi bir kanıt olmasa da ileri testler bize sorunun salgılamadan kaynaklandığını gösterecektir. Meksika yemeğinden kaptığı bir şey.

Dr. Birsky:

Bu dışavurum aslında nörolojiktir. Bu hasta bir beyin tümöründen dolayı acı çekmekte bir kaç hafta içinde ölmesi beni şaşırtmaz doğrusu. Henüz tümörün yerini tespit edemedik ama hâlâ arıyoruz.

İroniktir, iki hafta içinde beyin tümöründen ölen Dr. Birsky’nin kendisi olur. Leonard Zelig fena değil.

Spekülasyonlar ve testlerle geçen haftalar sırasında Eudora Fletcher hastanın fiziksel bir bozukluktan değil de psikolojik bir rahatsızlıktan dolayı acı çekiyor olabileceğini düşünmeye başlar. Tahminince Zelig’in değişken makyajı metamorfozlarının fiziksel dışavurumudur. Doktor heyeti, onun bu düşüncesine düşmanca yaklaşır. Heyet Zelig’in rahatsızlığının iskelet yapısındaki bir farklılıktan kaynaklanabileceğinde hemfikirdir.

Testler yanıldıklarını kanıtlar ve hasta için bir takım geçici soruna yol açar. Basın ve halk en ufak habere kulak kabartır gerçek hayattan bir drama odaklanmış durumdadırlar.

Manhattan Hastanesindeki destan sürüyor.

Bu sabah, doktorlar deneylere devam edildiğini bildirdi. Deneğin yanı başına birkaç kadın konmuş ama bir değişim gözlenmemiş önde gelen otoriteler olgunun kadınlarla gerçekleşmediğinde mutabık kaldı. Doktorlar deneylerini bir cüce ve bir tavukla sürdürecek. Leonard Zelig New York’un Manhattan Hastanesindeki bilim adamlarını şaşırtmaya devam ediyor. Sayısız testler yapıldı ancak hiçbiri bu şaşırtıcı davranışı açıklamaya yardımcı olmadı. Doktorların isteği üzerine iki aşırı-kilolu adamla yanyana getiriliyor. Adamlar obeziteleri hakkında konuşurken Zelig mucizevi bir şekilde bir anda kendini 115 kiloya çıkararak onlara katılıyor. Daha sonra, iki zenci adamın yanında Zelig de derhal bir zenci oluveriyor.

Bir sonraki ne olacak acaba?

Bu arada, herbir Amerikalının kendine özgü bir yaklaşımı var. Keşke şu değişen adam Lenny Zelig ben olsaydım. Farklı biri olurdum. Birgün bu arzum gerçekleşecek. Leonard Zelig Amerika Birleşik Devletleri’ndeki en iyi insanlardan biridir. O harika biri.

Yeni bir çözüm yolu arayan Dr. Fletcher deneği hipnotize eder. Bana neden yanında bulunduğun insana benzediğini söyle.

-Çünkü bu güvenli. -‘Güvenli’ ile neyi kastediyorsun? Güvenli diğerleri gibi olmak. Güvende olmak mı istiyorsun? Sevilmek istiyorum. Dr. Fletcher, Zelig’in bilinçaltını sorgulayarak onun davranışlarındaki yap-boz’un parçalarını teker teker yerine koyar. Zamanını hastane ile 42. sokaktaki kütüphane arasında ikiye bölerek raporunu yazar.

Doktorlar, kapalı bir toplantıda Dr. Fletcher’ın Zelig’i bir insan-bukalemun olarak tanımladığı konuşmasını dinlerler.Tabiatın kendisine içinde bulunduğu ortama uygun renklere bürünmek gibi mükemmel bir koruyucu yöntem bahşettiği kertenkele misali Zelig de kendisini etrafındaki her kimse ona dönüştürerek korumaktadır.

Doktorlar dinler, tepkileri şüphelidir. “İmkânsız” derler. “Mantıkdışı.” “Şayet bir kertenkeleyse,”diye dalga geçer bir doktor “hastanenin parasını onu besleyerek çar-çur etmeyelim “birkaç sinek yakalayalım, yeter.”

Editör:

Bu sefer elimizde iyi bir hikaye olduğunu biliyorduk çünkü içinde her şey vardı. Duygusallık vardı. Beklenti vardı. Bu Zelig denen arkadaş, fakir bir aileden geliyormuş. Editörüm dedi ki, “Ted “Biz bu öykünün her gün başsayfada olmasını istiyoruz.” O günlerde, gazete satmak için her şey yapılırdı. Bir hikaye elde etmek için, süslemelere başvururdun abartırdın, gerçekle oynardın. Ama şimdi ortada bir hikaye vardı. Doğal hali buydu. Gerçeği yazacaktın, ve gazete satacaktı. Daha önce hiç olmamıştı. Birdenbire, Leonard Zelig konuşmaların bir numaraları konusu oldu …ilgi ve merakla tartışıldı.

Her toplantıda muhakkak bir Zelig şakası yapılır pop dansın hakim olduğu on yılda yeni bir tür ulusuçalkalar.

Kahverengi, beyaz ve dört gözlü olan nedir?

Milletler Cemiyeti’ndeki Leonard Zelig.

Yine de bukalemun insan herkesi kendinden geçirmez O, fanatikler için adaletsizliğin sembolüdür. Bu yaratık kapitalist insanı temsil ediyor. Sonuca ulaşmak için kılıktan kılığa giren bir yaratık Emekçilerin hileyle sömürülmesi. Ku Klux Klan için, Zelig zenciye ya da Kızılderili’ye dönüşebilen bir Yahudi olarak üçlü hedef demekti.

Aynı anda, Dr. Fletcher bulgularının doğruluğundan emin teorilerini sınamak üzere hastayla zaman geçirmek için yanmaktadır.

Etrafındaki insanlar gibi davranmaya başladığın ilk ânı hatırlıyor musun?

Okulda, bir kaç zeki adam Moby Dick’i okuyup okumadığımı sordular. Okumadığımı söylemeye utandım. Ve okumuş gibi mi davrandın?

Değişiklikler ne zaman otomatikleşmeye başladı?

Yıllar önce. Aziz Patrick Günü. Bir bara girdim. Yeşil bir elbise giymiyordum. Beni elleriyle gösteriyorlardı. Ben de İrlandalı oldum. Onlara İrlandalı olduğunu mu söyledin? Saçlarım kızıllaştı. Burnum kızarmaya başladı. Büyük patates kıtlığından ve küçük insanlardan konuşmaya başladım.

Dr. Fletcher’ın düşüncelerine katılmıyoruz. Bütün bunların hayal ürünü olduğuna inanıyoruz. Zelig’in durumunu ancak deney aşamasındaki ilaçların değiştirebileceğine inanıyoruz Bu yöntem her ne kadar riskli olsa da, mucizeler yarattığı da bilinen bir gerçektir. Zelig’e deney aşamasındaki bir ilaç verilir somadril hidrat. Durumunda bazı ciddi değişiklikler olur birkaç gün duvardan aşağı inemez. Sonra birden tam da Dr. Fletcher biraz aşama kaydetmişken Zelig’in istikbali sorununda yeni bir ihtimal doğar ve üvey kardeşi Ruth onu taburcu ettirir. “Evde bakılırsa daha iyi olur,” der doktorlara. Kızkardeşi ve onun eski bir şenlik düzenleyicisi olan sevgilisi  Martin Geist tarafından bakılacaktır. Sinir bozucu bir vak’adan kurtulmakla avunan doktorlar küçük bir direniş gösterirler.  Sadece Dr. Fletcher Zelig’i bir insan olarak umursamaktadır.

Zelig’in özel bakıma ihtiyacı olduğunda ısrar eder ama bunun bir yararı olmaz. Kimse onun yasal olarak Zelig üzerindeki haklarını sorgulamıyordu.

Üvey kardeşi ve vasisiydi ama Geist adında garip bir erkek arkadaşı vardı. Dolandırıcılıktan on yıla mahkûm olmuştu. Bir mülkü aynı anda birden çok kişiye satıyordu. Bir Delaware milletvekili aynı mülkü iki defa almıştı.

İnsan-bukalemuna bir gözatmak için caddelerde sıra olan kalabalıklar günlerce trafiği kilitler.

Zelig, çocukların ve turistlerin gözleyeceği bir manzaradır. Ülkenin her yerinden insanlar yeni mucizesini görebilecekleri bir yer için kavgaya tutuşur. Kardeşini sergilerken hatıra eşyaları satmak Ruth Zelig ve Martin Geist için sadece bir başlangıçtır. Leonard’ın enfes gösterisi için iki gün geçerli biletler satılmaktadır.

Kimseyi hayalkırıklığına uğratmaz ve istek üzerine şekilden şekle girer. Birdenbire bir cazibe merkezi olmuştur, ‘yeni bir şey’ bir ‘hilkat garibesi’!

1935 yapımı, Zelig’in hayatına dayanan film ‘Değişen Adam’da atmosfer çok iyi bir şekilde aktarılmış. Leonard’ın vesayetinden vazgeçemeyiz. Biliyorum, fırsatım olsa onu iyileştirebilirim. Avukatımız bile umutsuz olduğunu söylüyor.

Dr. Fletcher..

size Eudora diyebilir miyim? O aptal suratın arkasında o zombi bakışının arkasında gerçek bir insanoğlu var, ve ben onu dışarı çıkarabilirim. Nasıl?

Yeni bir yöntemle, bir teknikle. Her ne ise, kişisel bir şey olmalı. Yasal olarak yapabileceğim pek bir şey yok. Onlar umursamıyorlar. Onu kullanacaklar. Onu para kazanmak için bir şans gibi görüyorlar. Bak. Bu Leonard Zelig bebeklerinden satıyorlar. Film iş yapmadı. Sadece Leonard Zelig kalemleri ve nazar boncukları değil, saatler, oyuncaklar, kol saatleri, kitaplar ve ünlü bir Leonard Zelig bebeği vardı. Mutfak önlükleri, bukalemun-şekilli kulaklıklar hatta ünlü bir Leonard Zelig oyunu vardı. Leonard Zelig’den esinlenmiş bir sürü popüler şarkı vardı, melodileri ulusu ağlatıyordu. Ürünlere ve imza günlerine ek olarak sonu gelmeyen sergiler de vardır.

Hollywood’da, çok gözde bir kişiliktir ve bir film teklifi alır.

Clara Bow onu bir hafta sonu davet eder ve bütün kişiliklerini getirmesini söyler. Chicago’da ağır siklet şampiyonu Jack Dempsey ile tanışır Jack, antrenmanda Zelig’le şakalar yapar. Washington, D.C.’de, Calvin Coolidge ve Herbert Hoover ile tanıştırılır. Fransa’da, ‘Le Lezard’ olarak karşılanır. Paris’in müzik salonlarını onurlandırır. Performansıyla, onu her şeyin sembolü olarak gören Parisli entelektüellerin sevgisini kazanır. Bir haham oluşu o kadar gerçekçidir ki bazı Fransızlar onun Şeytan Adası’na gönderilmesini önerirler. Folies Bergere’de Josephine Baker bukalemun dansının kendi versiyonunu yapar ve daha sonra arkadaşlarına Zelig’i ‘inanılmaz’ ama ‘biraz yitik’ bulduğunu söyler. Herkes benim mekânıma gelirdi adı sanı bilinen herkes ve ara sıra biri Zelig’i getirirdi Leonard’ı. Leonard Cole Porter’ı büyülemişti bir şarkısında şöyle bir dize vardı “Sen mükemmelsin. Sen Leonard Zelig’sin.” Ama Zelig’le kafiyeli bir şey bulamadı. Yüksekten uçuyorum. Çünkü içimde bir his var Düşüyorum. Yalnız senin için düşüyorum. Gözüme takıldın. İçimde bir his var, düşüyorum Şu yüzüğü göster bana, ve ben içinden geçeyim. Hep bir başıma gezerdim, ah! Rastlantı eseri karşılaştık, ah! Şimdi ben diken üstündeyim, ah! Hey, Bay Zelig, bekle. Çünkü içimde bir his var Düşüyorum. Yalnız senin için düşüyorum.

Ah! Şovlar ve partiler

Zelig’in kardeşini ve onun sevgilisini zengin ve mütebbessim kılsa da Zelig’in öz-varoluşu aslında bir varolmayıştır. Kişilikten yoksun insani nitelikleri o kadar uzun zamandır hayatın hengâmesinde kaybolmuştur ki hep tek başına oturur, sessizce boşluğa bakarak Bir sıfır Bir gayri-insan Rol yapan bir ucube Bütün istediği uyum sağlamak, ait olmak düşmanlarına görünmez olmak ve sevilmektir ama ne uyum sağlayabilir ne de aidiyet yaşayabilir. Düşmanlarının denetimi altındadır, ve umursanmadan durur.

Hastane yönetimi Zelig’i unutmuş durumdadır.

Vesayeti için savaşan sadece Dr. Fletcher’dır. Mahkeme nihai temyizi de reddeder. Destansı hukuk savaşı boyunca avukatı Charles Koslow ile sık sık biraraya gelirler. Charles ona âşık olur ve  kendisiyle evlenmesi için Eudora’ya baskı yapar. Ne yapacağını bilememektedir. Gönlü varmasa da Leonard Zelig’i iyileştirmek konusundaki ümitleri tükenmeye başlamıştır. O yaz Geist İspanya’da bazı gösteriler ayarlar. Bu, son derece başarılı geçen Avrupa turnesinin son ayağıdır. Martin Geist’le Ruth Zelig arasındaki ilişki hasar görmüştür. Birbirlerinden sıkılmışlardır ve sık sık kavga ederler. Ruth, Luis Martinez adlı vasat ve korkak bir matadorla tanışıp da ona âşık olunca durum daha bir vahimleşir Martinez, Ruth Zelig’i etkilemek istese bile arenada her zamanki gibi panikler. talihi yaver gitmiştir ve Boğa kendi kendine beyin sarsıntısı geçirmiştir. Martinez boğayı öldürme ve kulağını kesip alma şerefine erer. Kulağı âşığına hediye etme cesaretini kendinde bulur. O akşam, kıskançlıktan deliye dönmüş Martin Geist otel odasına döner Ruth Zelig’in yoluna çıkar. Ondan kulağı ister. Kadın reddeder. Geist ısrar eder. Kudurmuşçasına kavga ederler, ve Martinez saklandığı dolapta bulunur. Geist tabancası çıkarır ve onu vurur. Sonra silahı Zelig’in üvey kardeşine çevirip öldürür. Ve son olarak da kendi hayatına son verir. Bu kıskançlık şiddeti cümbüşünde Leonard Zelig’in hayatı tersyüz olur.

İlk başta, haber bütün dünyada yankılanır.

Kısa bir süre sonra heyecana aç halkın ilgisi odaklandığı hızda dağılır. Taze skandallar ortaya çıkar ve manşet olur. Jazz Dönemi’nin gündemi çok hızlı değişmektedir Yerli kabilelerindeki evler gibi. Manipüle edilen bir toplum kolay unutur. Yirmili yıllar bir kırılma noktasında ve Leonard Zelig hâlâ bulunabilmiş değil. Dr. Eudora Fletcher umarsızca onu arar. Birkaç denemeden hayalkırıklığı ile ayrılınca cesareti söner ve vazgeçer. Bunun bir utanç olduğunu düşünüyordum. Adımı duyurabileceğim yegâne vaka orada bir yerlerdeydi. Onu nasıl iyileştireceğimi bilmiyordum ama onu bulabilirsem yeni ve yaratıcı bir yöntemle hayatını değiştirebileceğime inanıyordum Bir şans bulabilseydim.

300,000 inanan Aziz Peter kilisesinin önünde  Papa Xl. Pius’u görmek için beklemektedir. 12 görevlinin omuzlarında taşıdığı Mukaddes Peder’i taşıyan Adjustortoria koltuğu Papa’nın mukaddesatını tüm dünya ile paylaşacağı âna balkona götürülür. Bu, tören son 63 yıl içinde ilk defa yapılmaktadır ve Kutsal Hafta’nın dini merasimlerinin yapıldığı. Paskalya Pazarı’nın doruk noktasıdır.

O da nesi? Papa’nın bulunduğu yerde bir karışıklık mı çıktı? Orada bulunmaması gereken biri var. Korumalar kargaşanın çıktığı yere çağrılırken Papa Pius Xl hazretleri davetsiz misafiri elindeki kutsal ferman ile uzaklaştırmaya çalışmaktadır. İnananlar gözlerine inanamamaktadır. Bu, elbette, Zelig’dir. İtalyan otoritelerince Birleşik Devletler’e geri gönderilir ve tekrar Manhattan Hastanesine yatırılır.

Leonard Zelig’i tedavi edebilecek olmama çok sevindim artık kendisi hastanenin vesayeti altındadır. Bana bu şansı tanıdıkları için hastane yönetimine müteşekkirim. Onu başka hayatlara imrenmeyen, yararlı, kendi kişiliğinde bir vatandaş olarak topluma kazandıracağımı umuyorum. Dr. Fletcher evliliği düşünecek vakti yoktur. Tüm ilgisini Leonard Zelig üzerinde yoğunlaştırmak zorundadır. Planı, Zelig’i kır evine götürmektir. Toplumdan uzak ‘nötr’ bir ortam kuracaktır. Hastayı iyi etmenin yeni bir yolunu bulmaya çalışacaktır, türünün tek örneği rahatsızlığın içine nüfuz edebilmek umuduyla. Çalışmasının öneminin  farkında olan Eudora Fletcher seanslarını bir filme kaydetmeyi tasarlar. Kuzeni Paul Deghuee’le iletişime geçer Paul, mucit ve ‘part-time’ kameramandır. Şöyle dedi: “Gelecek nesiller ve bilim dünyası için …Bu vak’ayı kayıt altında tutmak istiyorum…” “Kamera çok sessiz çalışmalı.” Ben de, “Neden sadece not tutmuyorsun?” diye cevap verdim. “Paul” dedi, “bir adam fiziksel …görünümünü değiştiriyorsa, bunu gözlerinle görmek istersin. …Okuyamazsın.” “Bunlar bir yana, tarihe geçmek istiyorum.” Beyaz oda büyük bir özenle olabildiğince sessizleştirilir. Dr. Fletcher’ın evi olabildiğince sade döşenir. Sakar kamera ışıkları gerekli aydınlığı sağlamaları için duvara çivilenir. Mikrofonlar, özel olarak seçilmiş yerlerde saklanır. Kamera, çıplak haline nazaran daha az dikkat çektiği bir cam panelin arkasından çekim yapmaktadır. Motorun sesi sorun teşkil eder. Bu da bir battaniye ve elde başka ne varsa onlar bastırılır. Bu dapdar yerden kameraman Paul Deghue ünlü “Beyaz Oda Seansları”nı çekecektir, psikoterapi tarihinin en önemli belgelerinden birini.

Günümüzün standartlarını düşününce Beyaz Oda Seansları çok ilkel görünür bununla birlikte, hasta ile doktor arasında çok güçlü bir kişisel ilişki geliştirmede Zelig bir psikozlu muydu, yoksa yalnızca nevrotik bir rahatsızlığı mı vardı?.. sorusu doktorlar arasında sonu gelmeyen tartışmalara yol açmıştır. Benim düşüncem onun duygularının normal insanlardan farklı. olmadığı yönündeydi. Onun için belki pekâla uyumlu bir insan denebilir. Sadece bu uyumu uç bir noktaya taşımıştı, uç bir alana. Onun, “mükemmel konformist” olarak algılanabileceğini düşünmüştüm.

Leonard, neden burada olduğunu biliyor musun?

Psikiyatri tartışması, değil mi?

Sen doktor musun?

Evet. Belki son makalemi okumuşsunuzdur saplantılı paranoyahakkında. Herşeyin akılda bittiğine bağladım. Sanırım söylemem lazım, sen doktor değilsin. Ben de size şaka yapıyorsunuz derim. Söz açılmışken, burası hep böyle aydınlık mı? Bu seansları filme alıyorum, tabi senin için sorun teşkil etmezse. Orada biri var, değil mi?

Doğru. Bu bir kamera. Neden basit gerçeklikle başlamıyoruz.

Leonard, sen doktor değilsin. Sen hastasın. Doktor olan benim. Senin yerinde olsam bunu öyle herkese söylemezdim. Leonard, sen doktor değilsin. İyileşecek mi? Şehre geri dönmeliyim. Gerçekten. İlginç bir vak’am var Farklı kişilikli Siyam ikizleriyle ikili (=4) çalışmalar yapıyorum. Bana sekiz kişi ödeme yapıyor. “İlk haftanın seansları pek de iyi geçmedi…” diye yazar günlüğüne Dr. Fletcher. “Leonard kendini bana adapte ediyor …ve doktor olduğuna inanmış. …Kendini koruyor ve şüpheci. …Onda insanı kendisine çeken bir şey de var. …Kıvrak zekâlı ve enerjik. …Belki de beni harekete geçiren onun had safhada biçare oluşu. “Esnek olmalıyım ve işi oluruna bırakmalıyım.”

Bugün nasılsın, Leonard? İyiyim. Ama hemen şehre dönmem lazım. Bir kurs veriyorum

Psikiyatri Enstitüsünde mastürbasyon üzerine bir kurs. Anlıyorum. Ben bir doktorum, ve ben Suçluluğa dayalı mastürbasyon. Suçluluğa dayalı değil. İleri düzey dersler veriyorum. Orada son derece saygı gören bir doktorum. Gözlerin bu kalemi takip etsin. Sadece derin nefes al. Rahatla. Beni hipnotize etmeye çalışıyorsunuz. -Sakıncası var mı? -Evet var. Ben bir doktorum. Sen doktor değilsin. Ben doktorum. Hadi rahatla. Yapamam. Hemen şehre dönmem lazım. Şu mastürbasyon dersim var. Orada olmazsam, bensiz başlarlar. Haftalar geçer Dr. Fletcher’ın her geçen gün daha çok hüsran duymaktadır. “Leonard doktor olduğunda ısrarını sürdürüyor “onu hipnotize etmeme bile izin vermiyor,” diye yazar. “Geçen yıl yaşadıklarının onu her zamankinden “daha savunmacı yaptığına inanıyorum. “Bu cesaret ümit kırıcı.” Büyük bir baskı altındaydı. Farketmemeniz imkânsızdı. Üzgün ve gergindi. Zelig iyiydi, şekerleme yapıyordu, sandalyesini oturup kitap okuyordu. Kendisini Dr. Zelig olarak tanıtıyordu. Psikiyatri kitapları okuyordu. Ona bir günlüğüne uzaklaşıp rahatlamasını söyledim. Sinirleri aşırı derece gerilmişti. Dr. Fletcher, Zelig’i tek başına bırakır ve kuzeni Paul Deghuee’nin tavsiyesi üzerine rahatlamak için  nişanlısıyla birkaç saat dışarı çıkar.. İlkin Broadway’e, oradan da ünlü bir gece kulübüne giderler Sahnedeki hareketli gösterinin aksine Dr. Fletcher dalgın ve tedirgindir. Hastasından başka bir şey düşünemez haldedir. Nişanlısı Koslow’la uyuşamamaktadırlar. Adam, onun Zelig takıntısından nefret etmektedir. İronik olarak, gece kulübünün o gürültülü, duman kaplı. ortamında, Eudora Fletcher davada büyük bir ilerleme sağlayacak, son derece akıl dolu ve yaratıcı bir plan geliştirir. Dr. Zelig.

Acaba bir sorunu çözmemde yardımcı olabilir misiniz?

Elimden geleni yaparım. Ama elbette, hiçbirşey için söz verilmez. Geçen hafta, son derece eğitimli bir grup insanla beraberdim

“Moby Dick” adlı roman hakkında konuşuyorlardı. Kitabı okumadığımı söylemeye çekindim, bu yüzden yalan söyledim. O kadar hoşlarına gitmek istiyorum ki öbür insanlar gibi olmayı karşı koyamayacak derecede. Bu doğal bir şey. Ama bazen o kadar abartıyorum ki, düğümlenip kalıyorum. Siz bir doktorsunuz. Bununla nasıl başa çıkacağınızı bilmeniz gerekir. Ama işin aslı ben gerçekte doktor değilim. Değil misiniz? Doktormuşum gibi yapıyorum arkadaşlarıma uyum sağlamak için. Biliyorsunuz, onlar doktor. Bu önemli. Ama siz doktorsunuz, bana yardım edebilirsiniz. Bana yardım etmelisiniz. Aslına bakarsanız, ben böyle düşünmüyorum. Bütün hayatım yalan oldu. Her an kılıktan kılığa giriyorum. Yardıma ihtiyacınız var, hanımefendi. Geçen gece, rüyamda ateşin içine düşüyordum. Bu ne anlama geliyor? Bu çok kötü. Bilmiyorum. Doktor. Biliyorum ben karmaşık bir hastayım.

-Bilemeyeceğim. -Ben neden acı çekiyorum? Nasıl bilebilirim ki? Ben doktor değilim. Değil misiniz? -Hayır. Doktor muyum? -Kimsiniz siz? Ne demek istiyorsunuz? Bunlar zor sorular. Leonard Zelig? Kesinlikle. Ama o kim?

Sen. Ben hiçkimseyim. Ben hiçbir şeyim. Ben tutun beni. Düşüyorum.

Kimlik bunalımı üzerinde oynayarak Dr. Fletcher Zelig’in dikkatini dağıtır ve onu geçici bir dezoryantasyona uğratır. Gardı düştüğünden, Zelig’i kolayca hipnoza sokar. Nihayet, post-hipnotik telkin vasıtasıyla ….onu transa sokabilecektir.

Erkek kardeşim beni dövüyor. Kızkardeşim erkek kardeşimi dövüyor. Babam, kızkardeşimi, erkek kardeşimi ve beni dövüyor. Annem babamı, kız kardeşimi beni ve erkek kardeşimi dövüyor. Komşular ailemizi dövüyor. Aşağı bloktan insanlar komşularımızı ve ailemizi dövüyor. Ben oniki yaşındayım. Bir sinagoga giriyorum. Hahama hayatın anlamını soruyorum. Bana hayatın anlamını söylüyor ama İbranice olarak. İbranice bilmiyorum. Bana 600 $ karşılığında İbranice dersi vermek istiyor. Dr. Fletcher’ın terapisi iki uç noktadan meydana gelmektedir. Trans halindeyken Zelig’in kişiliği derin bir şekilde araştırılmakta ve yeniden inşa edilmekte; ..bilinç halindeykense kendisi sevgi, şevkat ve sınırsız müsamaha …ile desteklenmektedir. Tamamen açık sözlü olacaksın. Transtasın. Benim olmanı istediğimi sandığın değil kendin olacaksın. Şimdi, burası hakkında ne düşünüyorsun? Olabileceklerin en kötüsü. Kırsaldan nefret ederim. Otlardan ve sivrisineklerden nefret ediyorum. Ve yemekler Aşçılığın berbat. Gözlemelerin Onları sen bakmıyorken çöpe atıyorum. Anlattığın fıkralar eğlenceli sanıyorsun ama sadece uzun ve manasızlar. Sonu olmayan şeyler. Anlıyorum. Peki ya başka? Seninle yatmak istiyorum. Bu beni şaşırttı. Benden pek hoşlandığını düşünmüyordum. Seni seviyorum. Öyle mi? Çok tatlısın çünkü sen sandığın kadar zeki değilsin. Karmakarışıksın ve sinirlisin, ve berbat bir aşçısın. Şu gözlemeler Seni seviyorum. Sana bakmak, gözkulak olmak istiyorum. Daha fazla gözleme istemiyorum. İşe başlarken amacım Leonard’ı isim yapmak için kullanmaktı. Ama daha sonra kendimi ona karşı güçlü duygular hisseder buldum. Çekici biri olduğumu hiç sanmazdım. Hiç gerçek bir aşk yaşamamıştım. Charles Koslow annemin evlenmemi isteyeceği …türden bir adamdı. Her geçen gün hastasına olan güveni artan Dr. Fletcher onu tedbiri elden tamamen bırakmadan dışarı çıkarır -kızkardeşinin Teaneck yakınlarındaki evinde bir akşam.- Meryl Fletcher havacıydı, başarılı bir profesyonel pilot. Eudora Fletcher ise amatör pilottu ve akşam rahatlayarak, uçuş hikayelerini yeniden anlatarak geçirildi. Haftalar geçtikçe Zelig kendi fikirlerini ifade etmek konusunda daha çok cesaretleniyordu. İyi korunan şeyin değeri hemen artar çünkü. Üvey annemden nefret ederdim. Kim bilirse bilsin, umrumda değil. Beyzbolu seviyorum. Bir anlamı olmasına lüzum yok. İzlemesi çok güzel. Ben Demokratım. Her zaman bir Demokrat oldum. Seninle bu kaset konusunda aynı fikirde olmasam olur mu? Elbette. Brahms benim için çok fazla acıklı. Kendin olmalı ve kendi ahlâkî seçimlerini yapmalısın cesaret gerektirse de. Yoksa bir robot ya da kertenkele olursun. Şu avukatla gerçekten evlenecek misin? Evlenmemeni tercih ederdim. Katılmıyorum. Bence bu Mussolini denen herif kaybedenin teki. Acaba sevişecek miyiz? Üç ay geçmiştir ve yönetim hastayı sınamak istemektedir. Dr. Fletcher Zelig’in binadan ayrılmaya hazır olmadığını söyler. Doktorlar, onunla orada görüşmeyi kabul ederler. Dört gün sonraya gün belirlenir. Dr. Fletcher kayda değer bir ilerleme sağlanmadıysa vak’adan uzaklaştırılacaktır. Gergindim, çünkü uyanıkken transta yaşadıklarını hiç hatırlamıyordu bense acaba diyordum, bu ikisini birleştirmenin bir yolu var mıydı? Endişe ettiğim bir başka husus da güçlü kişiliklerle birlikteyken kendi kişiliğini kaybetmesiydi. Pazar günü öğle vakti, doktorlar gelirler. Onları Eudora Fletcher ve Leonard Zelig karşılar ve etrafı gezdirirler. Dr. Fletcher gergin,.. Leonard Zelig soğukkanlı ve rahat görünmektedir. Etrafı doktorlarla çevrili olsa da onlardan birine dönüşmez. Görünüşe göre, ortada çok büyük bir başarı vardır tâ ki Dr. Henry Mayerson masumâne bir şekilde hava durumundan söz edip güzel bir gün olduğu yorumunu yapana kadar. Zelig, güzel bir gün olduğu konusunda Dr. Mayerson’a katılmadığını söyler. Dr. Mayerson Zelig’in hükmünün katılığı karşısında afallar. Havanın güneşli olduğuna ama çok da sıcak olmadığına dikkat çeker. Kişisel düşüncelerini korkusuzca dile getirme eğitimi almış olan Zelig’in tutumu saldırgancadır. Diğer konumunda çok uzun bir süre kalmıştır. Şimdi de aşırı-fikirlenmiştir; kendisiyle uyuşmayan herhangi bir fikre tahammül edememektedir. Onu tek bir tarafa doğru aşırı yönlendirmiştim. Dr. Mayerson’a ve bazı kurul üyelerine bir tırmıkla vurdu. Evet bu olmasını istediğimiz şey değildi ama ben yine de bir şeyleri başardım diye düşündüm. Onunla iki hafta daha çalışabilseydim onun ayarlarını düzeltebilir ve Leonard Zelig’i kendi kişiliğine sokabilirdim. Kahraman Dr. Eudora Nesbit Fletcher, ya da kahramâne mi desek Güzel ve zeki genç psikiyatrist bukalemun insan Leonard Zelig’in zihinsel bir rahatsızlıktan dolayı acı çektiği düşüncesine olan inancını hiç kaybetmedi.

Kuzeni kameraman Paul Deghuee ile birlikte çalışan doktor, tedavinin Zelig’in hipnoz halindeki görüntülerini de içeren bazı önemli anlarını kaydetmeyi başardı. Hasta ve doktor sıkı arkadaş oldular ve tedavi anların dışında da birlikte olmaya başladılar. Taraftar bulamadığı düşüncesindeki ısrarı kendisine psikiyatri alanında büyük bir başarı getirdi. Kim demiş kadınlar sadece dikiş dikmekten anlar diye?

Şimdi City Hall’a yeni şöhrete şehrin anahtarlarının verildiği yere uzanıyoruz. New York’un anahtarlarını size sunmaktan onur duyuyoruz. Jimmy Walker buraya kadar gelip “Kertenkele Leonard”ı söyleyemedi. Kendisi çok meşgulmüş. Belediye Binası ziyaretinden sonra, Zelig’in bilime meydan okuyan rahatsızlığını tedavi eden güzel deha Eudora Fletcher New York Waldorf-Astoria üyesi bilim adamlarınca onurlandırıldı. Şu anda görüntüye gelenler sadece psikiyatri değil, aynı zamanda fizik, biyoloji, matematik vesair alanda dünya çapında önemli insanlar. Dr. Fletcher, modern kan hastalığının babası sayılan Nils Andersen ile fikir alışverişi yapıyor. Aynı hafta daha sonra, Dr. Fletcher bu sefer de ilk gemisini vaftiz ettirerek şereflendirildi. Sıradan küçük bir kız için büyük bir başarı hikayesi. Cathrine Fletcher Hanımefendi’nin evindeyiz. Kendisi haberlerdeki ünlü psikiyatrist Dr. Eudora Fletcher’ın annesi. Sayın Fletcher size ilk olarak şunu sormak istiyorum, bir tıp dehası yetiştirmek nasıl bir şeydi? Birsürü fedakârlıkta bulunmuş olmalısınız Kızınızı tıp okuması için zorlamışsınız. Mikrofona konuşun lütfen. Fedakârlık mı? Hiç olmadı. John borsacıydı. Çok paramız vardı ben de zaten zengin bir Philadelphia ailesindenim. Eminim kızınız tâ çocukluğundan beri hep doktor olmak istemiştir. Sanmıyorum. Hep pilot olmak istediğini sanırdım kızkardeşi Meryl gibi, sonra evli barklı biri Ama çok içine kapanık bir çocuktu. Ama her anne kendi çocuğunun sizin kızınız gibi bir başarı kazanmasını ister. Çok zor bir kızdı. Bize kocanızı anlatın. Anladığım kadarıyla sıradan bir işadamıydı. Kızının böyle ünlenmesinden eminim heyecanlanıp memnun olmuştur. John problemliydi–Bunalım. İçerdi. Eee, Bn. Fletcher, bizimle bugün konuştuğunuz için çok teşekkürler. San Simeon’da, ünlü gazete sahibi William Randolph’un muhteşem hayal-ülkesinde sosyetenin bildik simaları günlerini gün ediyorlar. Marie Dressler ve Bay Hearst. San Simeon’un her zaman tutulan bir konuğu olan Bn. Dressler ateşli bir hayranının çiçeklerini kabul ediyor. Yanındaki Marion Davies. İş zamanlarında Davies her zaman çok ciddidir Ama burada, bu harikulade oyun alanında eğlenceli yanını gösteriyor. Şu an yanındaki malumunuz Charlie Chaplin her zaman şakacı. New York 3,000 mil ötede olsa da Jimmy Walker Bay Hearst’ün çekim alanında görünüyor. Diğer bir  New Yorklu da Leonard Zelig herkesin favori kovboyu Tommiks’in taklidini yapıyor. Tony kıskanmayacak mı? Tony Tom’un atı ve bize hep her yere beraber gittikleri söylenirdi. İşte yine Chaplin bu sefer Adolphe Menjou’yla. Bunlar da Claire Windsor Delores del Rio ve cazibeli Eudora Fletcher Hollywood’un en yeni sansasyonel dansçısı James Cagney’le söyleşiyor. Bakın burada ne var? Yalnız Carole Lombard adında güzel bir bayan. Dr. Fletcher ve Leonard Zelig Bobby Jones’la beraber Bay Hearst’ün golf sahasında atış yapıyorlar. Leonard o eski bukalemun kişiliğine dönmez de bir golf profesyoneli olmayacaksa, ben Bobby’e para koyardım. Ama kimin umurunda, onlar eğleniyor ya?

Bu ülkenin çocuklarına bir tavsiyede bulunmak ister misiniz?

Elbette. Çocuklar, kendiniz olmalısınız. Olduğunuzdan başkasıymış gibi davranmayın onların bütün cevapları bildiğini düşünmeyin. Kendiniz olun, konuşun, aklınızdakini söyleyin. Belki bu başka ülkelerde mümkün değildir ama Amerika’da işler böyle yürür.  Ben sürüngenler familyasının bir üyesiydim ama artık değilim. Zelig, artık bukalemun değil, kendisidir. Politika, sanat ve aşk üzerine düşüncelerini dürüstçe ve direkt dillendirir. Beğenileri rüküş bulunsa da bu kendisidir.

Zelig, Nihayet bir bireydir, bir insandır. Artık çevresinin emniyette bir parçası olmak için kişiliğinden ödün vermiyordur. Beğenileri berbat değildi. Beyzbol izlemeyi Moby Dick okumaya tercih eden biriydi. Ayağını kaydıran da bu olmuştu ve olaylar gelişmişti. Sembolik bir anlamı vardı. Marksistler için o önemli biriydi. Katolik kilisesi Vatikan olayından dolayı onu hiç affetmedi. Bunalım’ın keşmekeşindeki Amerikan halkı onu kişisel gelişim ve kendini gerçekleştirme olasılığının bir sembolü olarak görüyordu. Ve elbette, Freudçuların da keyfi gıcırdı. Onu istedikleri gibi yorumluyorlardı. Hepsi sembolist yaklaşımlardı ama iki entelektüelin aynı manada buluştuğu yoktu. Bu psikiyatrinin bir zaferi olarak görülebilir mi, bilmiyorum. Daha çok estetik içgüdünün zaferi gibi bir şeydi. Dr. Fletcher’ın tekniği zamanın terapi okullarına hiçbirşey borçlu değildi Ama onu istedikleri gibi algıladılar. Onunki, farklı ve muazzam bir yaratıcı başarıydı. Tekrar düşündüğümde, bana öyle geliyor ki Zelig’in öyküsü Amerika’daki pek çok Yahudi deneyimini yansıtıyordu. zorla içine itilmiş ve bir yer edinmeye zorlanmışlardı. Ve bu kültüre asimile olmaya sevkedilmişlerdi. Deliler gibi asimile olmak istiyordu. Bu deneyim Eudora Fletcher’ın hayatını da değiştirmiştir. Onun için, şan, şöhret boş ödüllerdir …ve hayatını ihtiraslarının kışkırttığı ergen fantezileriyle geçirmeyecektir. O ve hastası birbirlerine âşık olmuşlardır.

Dr. Fletcher’ın avukat Koslow’dan ayrılıp Zelig’le evlenmeyi planladığını açıklaması kimseyi şaşırtmaz.

Ondan güç alıyordu. Birbirlerine o kadar âşıklardı ki kardeşim yıllardır olduğundan çok daha mutlu görünüyordu. Planlarını göre baharda evleneceklerdi ama tam o sıra, elbette, herşey allak bullak oldu. Düğüne iki hafta kala eski bir show-girl olan Lita Fox ortaya çıkar ve Zelig’le evli olduğunu iddia eder. İddiasına göre ondan bir de çocuğu vardır. Skandal patlar verir. Bir yıl önce evlendik. Bana doktor olduğunu söyledi. Doktora benziyordu. Ben de gösteri işindeyim. Baltimore’a gittik, ve evlendik bunu kanıtlayacak bir cüzdanım da var. Onunla farklı bir kişilikteyken evlenmişti. Kadın, gazetede Zelig’in Eudora Fletcher’la evlenmek üzere olduğunu okuyunca gururuna dokunmuş, ve hukukî kanallara başvurmaya karar vermişti. Zelig kendini mahkemede savunacağını söyler yavaş yavaş halk desteğini yitirmektedir. Zeki avukatlar Lita Fox’u terkedilen bir kadın gibi gösterir. Çocuk ihmal edilmiş, zavallı ve babasızdır. Zelig hayatını büyük bir meblağ karşılığında Hollywood’a satmıştır. Skandal patlayınca, stüdyo parayı geri ister. Zelig ancak yarısını ödeyebilir. Geri kalanı harcanmıştır. Stüdyo kızıp, ona hayatının yarısını geri verir. En iyi anları onlar alır. Ona kalan uyku ve yemek vakitleridir. Zelig skandalla sarsılır, ama bu sadece bir başlangıçtır. Bir başka kadın ortaya çıkar. Hediyelik eşya dükkânında satıcı olan Wisconsinli Helen Gray Zelig’in, ikizlerinin babası olduğunu iddia eder. Avukatlara, kendisini kürk avcısıyım diye kandırdığını söyler. Zelig hiçbirşey hatırlamaz, ancak bir nöbet ânında olmuş olabileceğini kabul eder. Bu, kapının açıldığına dair bir sinyal olur. Benimle First Church of Harlem’de evlendi. Duke Ellington’un kardeşi olduğunu söyledi. Arabamı parçalayan adam oydu. Yepyeniydi. Sonra annemin bileğini tersine döndürüverdi. Epey yaşlı birisi ve bileğini çok kullanıyor. Evimi iğrenç bir renge boyadı. Boyacı olduğunu söylemişti. Gözlerime inanamadım. Sonra da ortadan kayboldu. Zelig’in girdiği her kişiliğin davranışından sorumlu olması ihtimali.. düzinelerce dava demektir. Kendisine iki eşlilikten, zinadan trafik kazalarından, intihalden, ev kazalarından ihmalden, mülke tecavüzden ve gereksiz yere diş çekmekten dava açılır. Herkesten özür dilemek istiyorum. Bu kadınlarla evlenmiş olduğum için gerçekten çok üzgünüm. Sadece bilemiyorum. Böyle olması gerektiğini düşünmüşüm. Apandistini aldığım beyefendiye ne diyeceğimi bilemiyorum. Teselli olacaksa Hâlâ evin etrafında bir yerde olmalı. En derin özürüm Detroit’ten Trokman ailesine. Daha önce hiç çocuk doğurtmamıştım buz maşasıyla yapılıyor sanmışım.

Yasal boşlukları ve teknik detayları acımasızca kullanan Amerikalı hukukçular alan araştırmasında. Zelig suçlu olarak damgalanır. Dr. Fletcher’ın, onun bukalemun dönemindeki. davranışlarından sorumlu tutulamayacağındaki ısrarı işe yaramaz.

Leonard Zelig kötü bir ahlâkî etki yaratıyor. Amerika ahlâklı bir ülke. Allah korkusu olan bir ülke. Çokeşlilik ve sahtekârlık skandallarına göz yumamayız. Temiz bir toplum istiyorsak, bence, küçük Yahudi linç edilmeli. Aşağılayıcı sınav boyunca Eudora Fletcher mertçe, sevdiği adamın yanında yer alır. Arkadaşlarına, Zelig’in hâlet-i ruhiyesinden endişe ettiğini söyler. Durumu tutucu ahlâkî yargıdan dolayı kötüye gidiyor gibi görünmektedir. Zelig, insanlarlayken, soğukkanlılığını korumaya çalışmaktadır ama bu gittikçe güçleşir. Eudora ile bir Yunan restoranında yemekteyken kişilik bölünmesi yaşadığı çok açıktır: Zelig yemeğin ortasında Yunanlaşmaya başlar. Umutsuzca, sevildiği, kabul gördüğü, uyum sağladığı zamanları özler. Halk onun ahlâk anlayışını yüksek sesle lanetlemektedir ve mahkeme kararının arifesinde Leonard Zelig ortadan kaybolur. Şu an konuşan polis başkomiseri Thomas Dowd ulusa haber geçiyor. Leonard Zelig aranıyor. Çokeşlilikten sahtekarlığa pekçok suçtan hakkında hüküm verilmesinden bir gün önce kayboldu. İpuçlarını araştırıyoruz ve nerede olduğu konusunda bilgisi olabileceklerle konuşmak istiyoruz. Kızkardeşim yıkılmıştı. Kendine hakim olup soğukkanlı görünmeye çalıştı ama çok üzgündü. Duygularını kolayca açığa vuran biri değildi Leonard söz konusu olmadıkça. Dr. Fletcher polisle her gün görüşür. Nerede olduğu konusunda bilgisi olabilecek herkesten yardım isterler. Dalgasına telefon eden bir kaç kişiye saymazsak çok az netice alabilirler. Aylar geçer, ancak Zelig’ten haber yoktur. Arabalar aranır. Her yerden sahte ihbarlar gelmektedir. Ceketi Texas’ta bulunur. Eyaletin aranıp taranması boş çıkar. Chicago’da, California’da görüldüğü bildirilir. Bu fotograftaki adamlardan biri onu andırmaktadır Meksika’da bir mariachi grubu. Dr. Fletcher Zelig’i aramaya devam eder ama her geçen gün ümitleri solmaktadır. Bütün düşünebildiğim Leonard’tı Onu ne kadar özlediğim, ne kadar sevdiğim.. ve onunla geçirdiğimiz harikulade anlar. Benim için çok kötü bir dönemdi. Yıl biter, Zelig hâlâ kayıptır. Mahzun mahzun dolanır ve ağlardım. Bir gece, çok kötü olduğum bir an kızkardeşim Meryl bana “Hadi” ..dedi. “Yemeğe çıkalım, ya da bir konsere gidelim.” Ben, “Hayır. Havamda değilim,” dedim ama ısrar etti. Dışarı çıktık, sinemaya gittik. “Grand Hotel”i izledik, haber bülteniyle beraber. Adolf Hitler ve onun Nasyonal Sosyalist Parti’si buhran içindeki Berlin’de yükselişini sürdürüyor. Versay Antlaşması’nı kınayan Naziler Alman milliyetçiliğiyle ilgili coşkulu açıklamalar yapıyor Eudora Fletcher gördükleri karşısında afallar. Kahverengi gömleklerin arasında Zelig’e benzeyen bir yüz görür. Ve herşey bir anda anlam kazanır zira her ne kadar sevilmek istese de sevilmek için can atsa da onda topluluk içinde yok olmayı, anonimleşmeyi arzulayan bir yan da vardı. Faşizm, Zelig’e bu seçeneği sunuyordu Bu büyük harekete katılıp anonimleşecek birşeyler yapabilirdi. Dr. Fletcher bir sonraki hafta gemiyle Avrupa’ya gider. On gün sonra Berlin’e varır. Almanya Buhran’ın sancılarını çeken bir ülkedir. Havada militarizm ve kargaşa kokusu vardır. Her yere bakar, araştırmalar yapar …ama mümkünü yok gibi görünmektedir. Üç hafta geçer ve yöneticiler şüphelenmeye başlar. Onu takibe alırlar. Dışarıda olduğu bir sıra, otel odasını araştırırlar. Dördüncü haftanın sonunda tam da vazgeçip geri dönmek üzereyken Münih’te büyük bir miting yapılacağı haberi ilgisini çeker. Söylentilere göre bu Nazilerin  en yüksek katılımlı toplantısı olacaktır. Eudora Fletcher toplantıya Zelig de katılır diye …umut eder.Eğer onu görürse kendisine beslediği duyguların Zelig’i uyandıracağını düşünür. Başta, görüntü umutsuzdur. Devasa bir kalabalık vardır. Hiçbir yüzün yeri tam olarak belirlenemez gibi görünmektedir. Sonra birden, şansölyenin yanında duran bir yüz …dikkatini çeker. Hitler’in arkasında, sağ tarafta duran Zelig’i fark eder. İrtibat kurmak için gayret eder, göz teması kurmaya çalışır. Rüyadan uyanan bir insan gibi, Zelig onu tanır. Birkaç saniye sonra da, herşeyi olduğu gibi hatırlar. Hiçbirşey filmde anlatıldığı gibi olmadı. Leonard podyumdan ayrıldığında ne yapacaklarını bilmiyorlardı. Gözlerimize inanamadık. Hitler’in konuşması mahvolmuştu. Polonya ile ilgili bir espri yapmak istedi ama tam o anda Zelig orta çıktı ve Hitler bu duruma çok kızdı. SS’ler Zelig’i yakalamak istediler onu yakalayabilselerdi büyük bir ihtimalle ona işkence edeceklerdi belki de vurup öldüreceklerdi. Karışıklıktan yararlanarak Fletcher’la Zelig binanın yan kapısından kaçtılar. Bir araba buldular, hızla uzaklaşmaya başladılar SS’ler onların arkalarından ateş etti. Bir Alman haber programı kamerası kaçışın kısa bir anını kaydetmiştir. Uçuyordum. Harika bir şeydi. Sonra, birden, bir şey oldu. Korkmuştum. Kontrolü kaybettim. Düşüşe geçtik. Leonard o kadar korkmuştu ki gözlerimin önünde kişiliğini değiştirdi, ben pilottum o da pilot oldu. Zelig uçağın kontrolünü ele alır. Bir pilot gibi davranarak uçağa karşı kahramanca bir savaş verir. Afallayan Almanlar, onlar tam onbeş dakika boyunca yakından takip eder. Bayılmış olan Eudora Fletcher yanında olduğu halde hayatında daha önce hiç uçmamış olan Zelig, Alman pilotlardan kaçmakla kalmaz bir de Atlantik’i mola vermeden baştan sona geçme rekorunu kırar. New York, Eudora Fletcher ve bukalemun insan Leonard Zelig’i bir alkış fırtınası ve konfeti yağmuru içinde karşıladı. Zelig’in büyük havacılık mahareti ulusun gururunu kabarttı ve kendisinden başkan nezdinde özür dilendi. Kendisini görmeye gelen insan sürüsünü yanında müstakbel eşi oturduğu halde affetti. Zafer turları City Hall’da son buldu. New York’un en yüksek onuru, Kahramanlık Madalyası Zelig’e Carter Dean tarafından takıldı. Siz bu ulusun bir gün büyüyüp harika doktorlar ve harika doktorlar olacak gençleri için mükemmel bir esin kaynağısınız. Gerçekten çok heyecanlıyım. Yaşayıp bugünü gördüğümüz için çok mutluyum. Evet. Daha önce hiç uçmamıştım bu da psikozluysanız neler yapabilirsiniz onu gösteriyor.

 Bu bir paradokstu çünkü onun bu hayrete şayan ustalığı gerçekleştirmesini sağlayan kendini dönüştürebilme yeteneğiydi. O halde hastalığı kurtuluşunun köklerindeydi ve bence olaya bu noktadan bakmak gerçekten ilginç. Hastalığı kahraman olmasını sağlamıştı. Gerçekten çok saçmaydı.

Demek istediğin, şu tuhaf hali vardı şu garip karakteri. Ve bir süre boyunca insanlar onu sevdi sonra da onu sevmeyi kestiler. Daha da sonra o şu uçak maharetini gösterdi bunun üzerine onu yine sevdiler. İşte yirmili yıllar tam böyleydi. Düşününce, Amerika değişti mi? Sanmıyorum.

Leonard Zelig’le Eudora Fletcher Sayısız yasal ayrıntının üstesinde gelerek evlenirler. El kamerası ile kaydedilen sade bir tören düzenlenir.

Sadece sevilmek için, kendini kılıktan kılığa sokardı “abartılı olarak,” diye yazar Scott Fitzgerald. “İnsan, şayet ağzına geleni “söyleyip ‘miş gibi’ davranmasa ne olurdu, merak ediyor.

“Sonunda, insanların onaylaması değil, sadece “bir kadının aşkı hayatını değiştirdi.”

*******************

DOG DAY AFTERNOON/ Köpeklerin Günü (1975) Film

QUEİMADA, BURN, THE MERCENARY İSYAN (1969) Film

EZİLENLERİN PEDAGOJİSİ

SÖMÜRÜNÜN KORKUTUCU CEPHESİ

ŞİZOFRENİDE DÜŞÜNCE VE KONUŞMA BOZUKLUKLARI


DİL PATOLOJİSİ

Şizofreni, mücerred düşünce kabiliyetini haleldar eden, kişiliğin iptidaî seviyelere gerilemesine sebep olan ve hasta insanın diğer fertlerle, içinde yaşadığı toplumla haberleşmesini, bilgi alışverişinde bulunmasını, komünikasyon kabiliyetini ileri derecede sakatlayan bir akıl hastalığıdır. Konuşma, düşüncenin bir taraftan mahsulü, diğer taraftan da mimarı olduğu için şizofren düşüncesi özel konuşma bozuklukları tarzında dışa akseder. Düşünce konuşma ilişkilerini ve konuşma bozukluklarını anlayabilmek için şizofreni denen akıl hastalığındaki özel düşünce ve konuşma patolojisini incelemekte büyük fayda vardır.

Hastalığa “Şizofreni” ismini 1911 de İsviçreli psikiyatr Eugen Bleuler vermiştir. Daha önceleri bir isimlendirilme hatası olarak bu klinik tablo “erken bunama” (dementia praecox) adı ile tanınıyordu. Bleuler, bu hastalarda gerçek manasıyla bir bunama olmadığını, yani hafıza yıkılmasının bulunmadığını, hastalık belirtilerinin ruhî melekeler arasındaki bir yarıklığın sonucu olarak ortaya çıktığını, şahsın çevresi ile alâkalarının kaybolduğunu ve komünikasyon, haberleşme kabiliyetinin bozulduğunu göstermiştir.

Şizofrenideki düşünce bozuklukları şöyle sıralanabilir:

1.      Formel (şeklî) düşünce bozuklukları

2.      Düşünce akımındaki bozukluklar

3.      Düşünceyi kontrol etmede bozukluklar

4.      Düşünce muhtevası bozuklukları.

Formel (şeklî) düşünce   bozuklukları mefhum teşkilindeki aksama ile kendini gösterir, şizofrende düşünce içe dönüktür. Çeşitli fikirler arasında birleştirme olamamakta, mefhum teşkil edilememektedir. Tedailer (çağrışım) gevşemiş ve bozulmuştur. Bir fikir diğer bir fikri, delâlet ettiği mana bakımından ilgisi ile tedai ettirirken, şizofrenide ses tedaileri bunun yerini almıştır. Bir örnek vermek istersek, normal bir kimsede “masa” kelimesi, fonksiyon ve anlam bakımından onunla alâkalı “iskemle” yi tedaî ettirirken şizofren hastada bu tedaî, tıpkı kafiye yapar gibi, ses yolu ile olmakta, meselâ “masa”, “tasa” yı çağrıştırmaktadır.    Tedaîlerdeki bu bozulma, düşüncenin cümleler halinde dışa aksetmesi esnasında cümlelerin kopukluğu ile kendini gösterir. Buna “dikişsiz konuşma” diyoruz. Bir cümleyi teşkil eden ibareler birbiriyle alâkasız hale gelmiş, cümle elemanları yer yer kopukluğa uğramıştır.    Düşünceye    temel teşkil eden semboller yanlış kullanılmakta ve bu semboller eşyadan tecrid edilememektedir.

Şizofren hasta, düşünce ve davranış bakımından içe dönük karakter gösterir. Peşin hükümler, önceden belirlenmiş kalıplar dış dünyayı değerlendirmede başlıca saiki (sebep) teşkil ederler. Bu peşin hükümler ve düşünce örnekleri, değer hükümleri de iptidaî, sapık mantıklı ve birtakım sihir ve büyülere inanır şekilde, psikolojik deyimiyle otistik (içe dönük), paleolojik (iptidaî, ilkel zamanlara ait), paralojik (sapık mantıklı) ve majik (büyü ve sihirlere bağlı) karakterdedir.

Normal mantık sistemi içinde insan iki kaziye (öneri) arasında benzerlik kurarken bu kaziyelerin konuları, süjeleri arasında uygunluk arar. Meselâ,

—     Bütün insanlar fanidir,

—     Hasan da bir insandır,

—     O halde Hasan fanidir.

gibi mantıklı (lojik) bir hüküm verebilmek için her üç kaziyenin de süjelerinin aynı (insan) olması gereklidir. Şizofren, bir hükme varabilmek için süjeler arasındaki bu ayniyeti aramamakta, onların bir tek vasıflarından, süjeye yüklenen fiil veya sıfatların (attribut’lerin) bir tekinden hareket ederek aralarında benzerlik kurmaktadır:

—     Kuş uçar,

—     Uçak uçar,

—     Kuş bir uçaktır.

veya

—     Babamın sakalı var,

—     Ahmet Beyin de sakalı var,

—     Öyle ise Ahmet Bey babamdır.

gibi sapık mantıklı, paralojik, hezeyan mahiyetindeki hükümler bu hastalığın eseridir. İlerde pek çok misâlini vereceğimiz gibi, zamanımızda Türkçe diye uydurularak kabul ettirilmek istenen birçok kelimenin böyle bir paralojik mantık mahsûlü olduğuna sırası gelmişken işaret edelim. Meselâ “etmek” fiili “tesir etme” nin “attribut” sü iken ve sadece “tesir etmek” değil, meselâ “ateş etmek, aptes etmek, hasıl etmek” gibi birçok başka mürekkep fiillerde de “attribut”  (atribü) olarak kullanılırken paralojik bir genelleme ile “tesir” yerine ikame edilmesi, bu suretle “etki” gibi bir “fiilden yapma isim” imâl edilmesi hem gramer ve hem de mantık bakımından hatalıdır. Bu konuya kitabımızın sonunda tekrar döneceğiz.

Bir şizofren hastamız kendisini hem “Hazreti Meryem”, hem “mum” ve hem de “bizzat kendisi” kabul ediyordu. Paralojik mantık şu şekilde işlemekte idi:

—Mum alevinin etrafında bir hâle vardır.

— Hazreti Meryem tasvirlerinin başının etrafında da ayni hâle bulunur.

—Herkes bana düşmandır, ben de bir düşmanlık hâlesi ile çevriliyim.

Netice. O halde ben hem mum, hem Hazreti Meryem ve hem de kendim’im.

Hezeyan dediğimiz belirtiler bu şekilde sapık mantıkla verilen hükümler sonucu ortaya çıkmaktadır. Hasta, sakat mantığı ile yaptığı genellemeler sonunda meselâ kendisi ile hiç ilgisiz ve tanımadığı bir kimsenin gülümsemesini kendi üstüne alınmakta, alay etmek için güldüklerini zannedip o adamı öldürebilmektedir.

Şizofren düşüncesi ile ilkel insanların düşünceleri arasında aşikâr benzerlikler tespit edilmiştir. İlkel insanların düşüncelerinde eşya, canlılar ve hadiseler ayni zamanda hem kendileri, hem de başka bir şey olarak kabul edilebilmektedir. İlkel insan dış olayların tesiri altında kalabildiği gibi, kendisini de o olayın içinde farz edebilmekte, olaya katılabilmektedir.

Düşünce akımındaki bozukluk, düşünce akımının durması ve bambaşka bir düşünce akımının başlaması ile kendisini gösterir (düşüncenin blokajı ve parçalanması, fragmentation). Bazı şizofrenlerde düşünce baskısı görülür. Birbiri ile ilgisiz birçok fikir birden hastanın zihnine hücum eder.

Şizofrenlerde kişilik, “ben” (ego) parçalandığı için hasta kendi düşüncesine sahip olabilme duygusunu kaybeder. Çevresine olduğu gibi, bizzat kendi düşüncesine karşı da yabancılaşmıştır. Kafasındaki düşüncelerin başka birisi tarafından gönderildiği, başka kuvvetlerin tesiri altında bulunduğu, düşüncesinin çalındığı, ne düşündüğünün gözlerinden anlaşılıp ona göre cevaplar verildiği gibi hezeyanlı fikirler gelişir. Kendi düşüncesine yabancılaşma sonucu,bizzat düşündükleri, dışardan duyulan sesler veya görülen hayâller halini alır. Artık kulağına konan bir cihazdan kendisine mesajlar gönderilmektedir. Onlarla konuşur, duyduğu seslere cevaplar verir ve hattâ böylelikle aldığı emirleri tereddütsüz ifa eder.

Biraz önce kısaca bahsettiğimiz “hezeyan” tarzındaki düşünce kusurları, şizofren düşüncesinin muhteva bozukluğunu sergiler. Hezeyan, hastalıktan doğan, paralojik mantık ve hükümlerin sonucu ortaya çıkan, hastanın sosyokültürel temelinin dışında, yanlış ve sarsılmaz bir inanç olarak tarif edilebilir. Hekimlik tahsili yapmış, belli bir sosyokültürel seviyeye erişmiş bir hastamızın uçakların kendisi tarafından icad edildiğini sarsılmaz bir inanç tarzında iddia etmesi, bir başka hastamızın Vatikan kilisesini ziyareti sırasında papazın âyin esnasında yaptığı dinî işaretleri üstüne alarak kendisinin İtalya Kralı olduğunu iddia edip polise başvurması tipik hezeyan örnekleri olarak gösterilebilir.

ŞİZOFREN KONUŞMASI

 Şizofreninin ana belirtilerinden biri olan şizofrenik konuşma kusuru, düşüncede mevcut patolojinin konuşma şeklinde dışarıya yansımasından ibarettir. Bunlar,

1— Gramer ve sentaks bozuklukları,

2— Mana ve muhteva bozuklukları,

3— Ritm, ton, artikülâsyon ve üslûp kusurları,

4— Karşılıklı mükâleme bozuklukları olarak tasnif edilebilirler.

Gramer ve sentaks bozuklukları:

Şizofren konuşması umumiyetle gramer kaidelerinden mahrum, birbiri ardına sıralanmış, tutarsız kelime dizileri halindedir. Devrik cümleler, zamir, fiil ve şahısların yer değiştirmesi, fiil çekimlerinin bozulması ve bazen mastar halinde fiillerin kullanılması, cümlelerin zamir, edat ve zarf gibi bağlardan fakir olması çok görülür. Telgraf yazılarında olduğu gibi kısa cümleler, başı sonu belli olmayan ve bir türlü bitirilemeyen uzun cümleler görülür.

Sentaks yokluğu (asyntaxie) halinde gramer kaidelerinin tamamen ortadan kalktığı dikkati çeker. Cümle kopuk kopuk bir hal alır. Buna “dikişsiz konuşma” diyoruz. Gittikçe bu bozukluk, birbiri ile alâkası bulunmayan kelimelerin ard arda sıralanması halinde “kelime salatasına” dönüşür. Bazen sinonim, eş manâlı kelimelerin arka arkaya sıralandığı dikkati çeker (stereotipi). Böylece şizofren konuşması bilgiyi aktarma gücünü, informatif (bilgi verici)değerini tamamen kaybeder. Artık hasta ile muhatabının anlaşabilmesi imkânsızdır.

Cümlelerin başlangıç ve bitiş noktaları konuşan hasta ve onu dinleyen muhatabı için başka başka yerlerdir. Bu da konuşmanın anlaşılmasını imkânsız hale getirir. Bir şizofren hastanın aşağıya naklettiğimiz yazıları dikişsiz cümleler, kelime salatası ve gramer bozuklukları bakımından tipik bir örnek teşkil etmektedir:

“Efkârı umumiyeye maruzatım şudur?

Türkiye Cumhuriyetinin başlıca vazifesi şudur; birinci vazifesi Türk milletine aklıselim yolu ile muamele edilmesidir, bunun içindir ki muhtelif sınıflardaki insanlar imtiyaz ve sınıf yoktur, bunun sebebi şudur; insanlar toplu olarak çalışırlarsa derece ve sınıflara münkasem (bölünmüş) olması zarurîdir, buna binaen hükümet buna dikkat ve teemmülle (düşünüp taşınma) çalışması lâzımdır…”

Görüldüğü gibi, birtakım kelimeler “stereotipi” (aynısıyla çoğaltma) dediğimiz tarzda ve gereksiz yere tekrarlanmakta, cümlelerde yerli yerince fail, fiil ve mef’ul bulunmamakta, noktalama işaretleri ise tamamen ortadan kalkmış durumdadır. Böyle bir konuşma bilgi değeri taşımadığı için muhatabına bir manâ ifade etmez.

Yüksek tahsil yapmış ve bir lisede yabancı dil öğretmeni iken hastalanmış diğer bir hastamızın yazıp yayınladığı kitaptan bir pasaj alalım:

“Irgalıya ırgalıya…

Grandük oğlanlar Rusyayı yıktı, lâkin Ophelia söğüdünde ve Lucy Gray tepelerinde yerleşen oğlanlar Lord’u yiyip yerine oturdular…

Hukuk… vicdan… ve ahlâk ölçüleri… insanlığın başı…”

Herhalde komünist ihtilâlini anlatıyor, fakat bir fikri belli bir kalıp içine döküp ifade edebilmek kabiliyetini kaybettiğinden yazısından bir mana çıkarmak mümkün değildir.

Mana ve muhteva bozuklukları.

Şizofrenik konuşmada rastlanan mana ve muhteva bozukluklarının başında kelime uydurma (neologisme) gelir. Başkaları için tamamen manasız ve yeniden uydurulmuş birtakım kelimeler hasta şahıslar tarafından kullanılmaktadır. Bu kelimelerden bir kısmı hasta için belli bir anlam ifade eder, bir kısmı ise bizzat hasta için dahî manâ taşımamaktadır.. Böylece yepyeni bir dil uydurulduğu, bunun kendine göre gramer kaidelerinin bile hasta tarafından icad edildiği görülmüştür. Bir hastamız, bütün aile efradını kendi uydurduğu yeni dille konuşmaya mecbur tutuyor, bu dille konuşmayanları ağır şekilde dövüyordu.

Yeni uydurulmuş kelimeleri sıklıkla kullanarak konuşmaya “glossolali” adını veriyoruz. Şizofren akıl hastalarında, geri zekâlılarda ve uydurmaca konuşma illetine musab (isabet etmiş) kimselerde sıklıkla bu belirtiye rastlanmaktadır.

Bazen şizofren hastalar birkaç farklı manayı ifade edebilen kelimeler imâl ederler veya birkaç kelimeyi birleştirerek bir kelime haline getirirler. “Çanta kelime” (mot valise) adı verilen bu çeşit kelimelerin de ya hiçbir manası yoktur veya farklı mefhumlara ayni zamanda karşılık teşkil edebilecek mahiyettedirler. Şizofren hastalarda “ambivalence” (ikili duygu) denilen bir çeşit duyarlılık bozukluğu dikkati çeker. İstemek ve istememek, sevmek ve nefret etmek, bilmek ve bilmemek, harekete geçmek ve geçmemek gibi zıt duyum ve haller ayni zamanda ve beraberce bulunur. Bu, hastayı bir teşebbüse geçmekten alıkoyacak ve irâdesini ortadan kaldıracak bir durumdur. “Ambivalence” halindeki hastada düşünce de iki zıt kutup arasında dalgalanır. Bir türlü doğru bir düşünce akımı başlatılamaz. Bu hallerde ambivalansı ifade eden ve zıt anlamlı kelimeler birleştirilerek kullanılır.

Normal şahısların düşünce akımını çeşitli fikirler arasındaki tedai bağlantıları yönlendirir.

Şizofrenlerde bu tedâî (çağrışım) kelimelerin ve mefhumların manalarına göre değil, seslerine göre yapılmakta, bu sebeple düşünce ve onun aksi olan konuşma parçalanmakta, bütünlüğünü kaybetmektedir. Klangassociation (ses tedaisi) dediğimiz bu durumdan şizofren düşüncesinin özelliklerini anlatırken   bahsettik. Gerek glossolalie ve gerekse Klangassociation bakımından bir hususa daha dikkat etmek gerekir. Şiirde de kafiye yapılırken bir çeşit ses tedaisinden, Klangassociation’dan faydalanılır. Gene, birçok yazarların yeni yeni kelimeler icad edip kullandıkları görülür. Her ne kadar şiirde bir mana bütünlüğü varsa da, sırf fonetiği tutturmak ve kafiye yapmak için cümlelerin ifade bakımından fakirleştirildiği, lüzumsuz devrik cümlelere yer verildiği, netice olarak da gramer hatalarına düşüldüğü, mısraların ifade gücünün fakirleştiği çok rastlanan hallerdendir. Şiirdeki fonetik tahdit, dili iyi kullanamayan kimselerde aşikâr kelime salatası örneklerine, şizofrenik konuşmaya benzer    mısralara ve ses tedailerine sebep olabilmektedir. Böyle bir şiir kitabından birkaç misâl verelim:

Dün akşam içtik bir fâlifullik

Lakır lukur luk Iık

Kafada fes

Karşıda tuval

Bu ne festuval

Dedem demirden deveyle doğrudan doğruya denize dönüyordu

Dedem dalgalarla dolu dizgin dalıyor, deve denizi dört dönüyordu.

Dam üstünde hamam

Orta katta bir vapur

En aşağıda kuyruklu şeytanlar

Zile bastım kırmızı

Padişah uyanmasın

Kelime uydurmayı, “neolojizm”i dört grupta sınıflandırarak incelemek mümkündür:

(1) sembolik varlıklar ve kişiler için kullanılan kelimeler,

(2) yalancı ilmî (pseudoscientifique) kelimeler (hastanın hezeyanlarına tekabül eden keşiflerini, icatlarını isimlendirmek için kullanılır),

(3) ruhî ve fizik durumlar, arzular ve cinsî duygular için kullanılan kelimeler,

(4) manasız ve herhangi bir sisteme uymayan, bizzat hastanın kendisi için dahî mana taşımayan kelimeler.

Ritm, ton, mafsallanma (artikülâsyon) ve üslûp bozuklukları:

Şizofrenide konuşmanın ritmi bozulmuştur. Hasta sür’atli konuşurken birdenbire yavaş yavaş konuşmaya başlayabilir. Arada sırada sebepsiz duraklamalara rastlanır. Konuşmanın tonu da bozuktur. Yavaş, fısıltı halinde konuşma, dişlerinin arasından konuşma, genizden konuşma gibi kusurlar görülür. Kelimelerin telâffuzundaki ahenk kaybolmuştur. Uzamış ve incelmiş hecelere riayet edilmez. Bugün yazımızda uzatma işaretlerinin uzun zamandan beri kullanılmaması bu çeşit konuşmalara sebebiyet vermektedir. Bundan ilerde, sırası geldiğinde tekrar söz edeceğiz.

Mafsallanma (artikülâsyon) bozuklukları, kekeleme, peltek konuşma, harfleri yanlış söyleme tarzında ortaya çıkar.

Mükâleme (konuşma) bozuklukları:

Şizofreni hastalığı şahıslar arasındaki karşılıklı konuşmayı, mükâlemeyi adetâ imkânsız hâle getirir ve şahsın toplum içindeki yerini almasını engeller. Bu bakımdan şizofreni bir çeşit “sosyal yabancılaşma” (alienation sociale)’ dır. Hasta bazen hayâlleri ile, bazen de monolog tarzında kendi kendine konuşur. Bazen konuşma tamamen bir homurtu, diş gıcırdatması halindedir. Konuşmada sık sık müstehcen kelimelere, küfürlere raslanır (koprolali). Hastanın hiç edep, haya duygusuna kapılmadan meselâ anası, babası yanında, birtakım cinsî ihtiyaçlarını en müstehcen kelimelerle anlatmaya başladığı görülür.

Bazı şizofrenler duyduğu kelime ve cümleleri papağan gibi tekrarlarlar. Buna “ekolali” adını veriyoruz. Zaman zaman sorulan sualle ilgili olmayan cevaplar alınır (yandan konuşma). Bir misâl verelim:

Sual:               — Bugün günlerden nedir?

Cevap:           — Üç kişinin ellerinde parmakları vardır. Hadi hadi, sen daha iyi bilirsin…

Sual:               — Beni tanıdınız mı?

Cevap.           — İşte o kadar, şimdi kalkıyorum, nasihatim bitti…

Son, olarak şunu belirtelim ki, şizofreni denen akıl hastalığının temel vasfı, gerek düşünce, gerek konuşma ve gerekse bütün davranışlarındaki saçmalık (absurdite) ‘tir. Hasta, içinde bulunduğu toplum ile sözlü, yazılı veya diğer vasıtalarla, jestlerle, mimiklerle, hareketlerle, sağlam ve sıhhatli bir münâsebet kuramayan, o topluma yabancılaşmış ve hareketleri o toplumca saçma kabul edilen bir kimsedir.

Kaynak:

Prof. Dr. Ayhan SONGAR; Dil ve Düşünce, Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Psikiyatri Kliniği Vakfı Yayınları. No: 7, Şubat 1986,Gür-Ay Matbaası İstanbul

“OLMAK CESARETİ” ADLI ESERDEN


ERGENLİK SORUNLARI: KURMACA MI, GERÇEK Mİ?

 İnsanların yetişkinliğe adım attıkları bir hayat dönemeci olarak tarif edilen ergenlik dönemi, bedensel bazı değişikliklerin yanısıra ruhsal karmaşayla da tanımlanmaktadır. Bu dönemde kişi cinsel açıdan olgunlaşır ve toplum içinde sorumluluk almaya başlar. Ergenlik dönemi üzerine çok farklı kuramlar, farklı kavramlaştırmalar vardır ancak biz bu yazıda ergenlik döneminin kültürel bir okumasını yapmaya çalışacağız.

Ergenlik dönemi Batı patentli bir kavram mıdır yoksa evrensel bir toplumsal kategori midir?

Ergenlik bütün toplumlarda ruhsal karmaşa ve stres ile giden bir dönem midir?

Ergenliğin sorunlu bir dönem olarak tanımlanmasının ardında ne gibi tarihsel nedenler vardır? Okuyacağınız yazıda bu sorulara cevap aramaya çalışacağız.

Halihazırda Batılı ergenlik fikri çatışmalar ve sıkıntılarla giden bir yaşam dönemini imlemektedir. Tarihçiler bu tür bir düşünme tarzının 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başında ortaya çıktığını kaydetmektedirler. Daha önceleri Avrupa’da kendilik (self) fikri, üzerinde durulan bir sorun değildi. İçe bakış ve insanın içsel mücadeleler yaşaması, kişinin kendine ait bir farkındalığa ulaşması için zaruri addedilmiyordu. Kişinin kendiliğini sağlayan şey daha ziyade toplum ve iş hayatında tuttuğu yer ile ilgiliydi. Kendiliğin dış ortamdan soyulması ve onun mahrem ve içsel bir uzayla temsil edilmesi fikri, modern zamanlara denk düşmektedir. Bu değişiklikle birlikte toplumsal dünyanın kavramsallaştırılmasındaki birlik fikri de bir kırılmaya uğramış oldu. İnsanlar artık kendilerini varlığı oluşturan büyük halkanın bir parçası olarak görmekten çok münferit varlıklar olarak göreceklerdir. Batıda ailenin çözülmesinin yanısıra bağımsız iş imkânlarının da çoğalması, bu tekilleşmeyi pekiştirecek ve insanın kendiliğine ilişkin tanımları değiştirecektir. İşte bu dönemde, psikolojik açıdan ayırt edici vasıfları haiz olmayan ergenlik yeni bir tanıma kavuşacak ve yetişkinlerin üzerine titremelerinin gerektiği kararsızlık, içe dönüklük, incinebilirlik vb. özelliklerle giden sorunlu bir yaşam safhası olarak yeniden tanımlanacaktır. Viktoryen dönem öncesinde sosyo-ekonomik olarak ebeveynlerine bağımlı olan ergenin az fakat belirlenmiş sorumlulukları vardı. Bir eş veya iş seçemezlerdi, geçimlerini remin edecek bir işte çalışsalar bile parayı kendileri kontrol edemezlerdi ve yetişkin rollerine anne babalan tarafından hazırlanırlardı. 20. yüzyılla birlikte ergen kişilerin okul hayatı dışında pek az bir sorumlulukları oldu, aileleriyle birlikte yaşasalar ve ekonomik açıdan onlara bağımlı olsalar bile eş ve iş seçiminde görece bağımsız bir konuma geldiler. Bütün bunlarla birlikte aile ekonomik olarak kendine yeter bir birim olmaktan çıktı, çocuk ve ergenler para kazanıp bağımsız yaşam sürebilecek bireyler olarak görülmeye başlandı, toplumsal yaşamın yerini büyük ölçüde aile yaşantısı aldı. Geçmiş yüzyılların aksine kişinin evden ayrılma yaşı okul vb. nedenlerle büyüdü.

Toplumdaki ideolojik uzlaşmanın kaybı ve giderek artan sekülarizasyon, ergenlerin elinden, bu yeni gelişmelerle ortaya çık m sorunları alt etmekte kullanabilecekleri geleneksel dini ve manevi sembolleri aldı. Kriz ve çatışmaları çözmekte o güne kadar işe yarayan bu semboller yerlerini kapitalist dünyanın istek ve beklentilerine bıraktılar. Batı toplumunda 19. yüzyıl sonundan itibaren başlayan sanayileşme, şehirleşme ve nüfus büyümesi; ergenlik ile patolojinin yan yana gelmesine de sebep oldu. Sanayileşmiş kapitalist toplumun gerekleri, çocuk ve ergenleri yetişkin rollerine hazırlamak için daha uzun sürelerde okullarda tutmaktaydı. Zorunlu eğitimin yaygınlaşmasıyla birlikte okul dönemleri uzadı. Böylece çocuk ve gençlerin hem aile ortamından hem de iş yaşantısından yalıtıldıktan ayrı bir yaşam dönemi ortaya çıkmış oldu, İşte bu yeni dönem de farklı bakış açıları, beklentileri, çatışmaları olan ve topluma uyum sağlamakta zorluk çeken bir grup yarattı.

Bu grubu kapitalist dönüşüm ortaya çıkarmıştı ve onun pazar değerini fark edenler de yine kapitalistler oldu. Bu yaş dönemindeki insanlar eğlence pazarının tüketicileri yapılarak yönlendirildiler. Ergenler böylece kapitalist dönüşümün hem ürünü hem de kurbanı oldular. Geleneksel yapının çözülmeye uğraması onları sorunlarla baş edecek imkânlardan mahrum bıraktığı gibi üzerlerine “psikolojik açıdan sorunlu” ibaresini iliştirdi.

Ünlü antropolog Margaret Mead‘in çalışmaları Samoa yerlilerinde yetişkinliğe geçiş dönemi anlamında bir ergenlik döneminin olduğunu ancak bunun Batı’daki gibi sorunlu ve sıkıntılı bir dönem olmadığını göstermektedir. Üstelik Samoa ahalisi için ergenlik dönemi yaşamın en keyifli dönemlerinden biridir: bu dönemde yetişkinlere mahsus sorumluluklar henüz üstlenilmemiştir ve ergen, yaşamdan tad almakta alabildiğine özgürdür.

Aslında modernlik öncesi Avrupa’da da ergen sorunlu bir birey değildir. Erkekler için çıraklık eğitimi, kızlar için ev ve el işleri onları yetişkin rollerine hazırlamaktadır. Toplum genç insanları okullarla kendi bünyesinden uzaklaştırmamaktadır, böylece ergenler toplum içinde yeni deneyimler edinerek yetişkin yaşamına hazırlanabilmektedirler. Çıraklık, kalfalık gibi gayrı resmi eğitimler ergen kişinin yetişkin kültürüne katılmasını kolaylaştırıcı işlevleriyle dikkat çekmektedirler.

Söylediklerimizi derleyip toparlarsak:

Sanayi kapitalizmiyle gelen toplumsal dönüşüm, çocukluktan yetişkinliğe doğru yumuşak geçişin önünü kesmiştir. Aile toplumsal rehberlik alanında ve çocukların ruh dünyalarının şekillenmesinde giderek daha az belirleyici olmuş ve görevlerini kısmen okullara devretmiştir. Okulların oluşturulması ve eğitim standartlarının belirlenmesi, toplumsal açıdan ve zeka açısından daha avantajsız konumda bulunan ergenlerde psikolojik sorunlar doğurmuştur. Okulda rekabet ve müstakbel işler için girişilen kıyasıya yarışma neredeyse tüm ergenlerde sıkıntı yaratmaktadır. Bağımsızlık, otonomi ve bireysel başarıya vurgu yapan bir ethos oluşturulmuştur. Kapitalizm kültürü genç insanların bedenlerinden toplumsal amaç ve kişisel kimliklerine dek pek çok şeye biçim vermektedir. Bireycilik, sanayi öncesi toplumlarının topluma dönük, cemaat temelli kişilik yapısının yerini almıştır. Nesnelerin anlamı albenileri ve para değerleriyle ölçülmeye başlanmış, tamahkârlık yüceltilmiştir. İnsan bedeni albenisi ve görüntüsü değiştirilebilir bir meta olarak öne çıkarılmıştır. Beden kişisel kimliğin ve genç insanın kendisine verdiği değerin bir ölçüsü yapılmıştır.

Aynı zamanda ahlaki buyruk ve kısıtlamalar aileden ve ait oldukları dini/manevi kökenden koparılmış, daha fazla kaygan ve daha az bağlayıcı kılınmışlardır. Karmaşık kuralların, birbiriyle çatışan değerlerin ve iştah açıcı birçok uyaranın varlığında kişinin kendine yeter ve ahlaklı bir kendilik (self) geliştirmesi elbette zordur ve bu da, genç insanlarda, davranış ve kimlik konusunda sorunlara yol açmaktadır. Sekülerize toplumda tabiatüstü varlık alanı tamamen değersizleştirilmiş, manevi kuvvetlerin gündelik hayata müdahele etmesine geçit verilmemiştir. İşte bu yüzden, manevi unsurlar, genç insanların davranış ve kişisel kimliğe dönük çatışma ve sorunlarını aşmasına pek az yardımcı olabilmektedir. Toplumsal kimlik ise artık açık biçimde tanımlanmış ve edinilmesi kolay bir kimlik değildir, daha ziyade karmaşık ve çok boyutlu ve elbette edinilmesi hayli sorunlu bir kimliktir.

Ergenlik döneminin sorunları, büyük ölçüde, gençlerin onları çevreleyen toplumla bütünleşmekten alıkonulmalarıyla ilgilidir. Kendi kişiliklerini geliştirebilecekleri doğal ortamlardan koparılan ve toplum bünyesinden uzaklaştırılan genç insanlar, bir de okul ortamının rekabetçi ve yarışmayı özendirici yapısıyla karşılaştıklarında sorunlar katmerlenmektedir. Genç kişi yetişkinliğe doğru evrilirken bir saldırganlık duygusunu da içinde büyütür, önemli olan genç insana kendini ifade imkânları tanıyarak bu saldırganlığın olumlu bir mecraya akıtılmasıdır. Oysa okullardaki rekabetçi yapı bu saldırganlık duygusunu patolojik mecralara yöneltmektedir.

Son dönemde üniversitelerimizde meydana gelen olaylara bir de bu gözle bakmaya ne dersiniz?

SİMGELERE DAYALI SİYASET

Türkiye’de siyasetin olgular üzerinden değil de simgeler üzerinden yapıldığına şahitlik ediyoruz. Siyasi taraflar birbirlerine göre konum alırken muhataplarının yapıp ettiklerini değil, simgelediği değerleri ölçüt alıyorlar. Siyaset simgeler üzerinden yapıldığında, tarafları mikyasa vuracak nesnel bir ölçüt eksikliği hissediliyor. Yani benim hasmım beni ekonomik göstergeler, işsizlik oranı, kalkınma hızı, enflasyon oranı gibi evrensel standartlara göre değil de, herkesin dilinde farklı bir içeriğe bürünen elastiki kavramlara dayanarak yargıladığında ister istemez bir kördövüşüne başlamış oluyoruz. ‘Sen laik değilsin!’ diyor ve bunun affedilmez bir günah olduğunu, benim rejimi yıkmak, başka bir rejim kurmak gibi gizli emellerim olduğunu iddia ediyor. Benim bu suçlamaya verecek ne gibi bir cevabım olabilir?

Ona kendimi sevdirmem için onun gibi olmam gerek, onun gibi olsam zaten ona hasım bir siyasi tarafta olmazdım. O halde?

O halde ben de simgelere yaslanarak cevap yetiştiriyorum ona, camiye sahip çıkıyorum, bir şehre cami dikilmesini ‘ikinci fetih’ olarak adlandırıyorum. O bana ‘dinci’ diyor,’ ben de ona ‘taklitçi’. . . Simgeler siyasetin her yerinde karşımıza çıkıyor, Ermeni sözcüğü bir uygarlık ‘bilinci geliştirememiş, Osmanlı’ya yeterince dikkatli bakamamış bir zihinde; bir kavim, bir millet ismini çağrıştıracağı yerde olumsuz anlamlar yükleniyor: arkadan vuran, ihanet eden, kötü. . . Simgeler bazen ne kadar kaba, ne kadar can acıtıcı, ne kadar yüzsüz bir siyasete alet ediliyorlar. İstanbul’a cami tartışmasına geri dönelim: Cami isteyenler diyorlar ki ‘burada şu kadar kilise ve havra var, ona karşı bir de cami olsun’. Tuhaflığa bakın ki ecdad yadigârı kilise ve havralar, caminin karşısına yerleştiriliyor ve biri diğerinin negatifiymiş gibi takdim ediliyor. Simgeler burada da yürürlükte. Kilise ve havra benden farklı olanın, benim dinimden olmayanın ibadet ettiği yerler: Benim gibi olmayan kötüdür. Kilise ve havra da kötüdür. O halde iyiyi temsil eden benim, ‘kötü’ye karşı bir cami yapmaya hakkım vardır. Camiye karşı çıkanlar için de benzeri simgeler sözkonusudur:

İnsanların ibadet edeceği bir camiin yapımına karşı çıkmayı, laikliğin gereği olarak yutturmaya çalışan hokuspokus siyaseti, olgular etrafında değil yine simgeler etrafında dönmektedir.

Türkiye simgeler üzerinden siyaset yapma alışkanlığından vazgeçmeli ve ölçülebilir değerleri, siyasi eleştirinin mihveri haline getirmelidir. O zaman bu ülkede iki ileri bir geri yürümekten vazgeçip gözlerimizi ufka dikebiliriz. Hayal edebilen kalpler ve zihinler için, ufuklar nasıl da baştan çıkartıcıdır!

 

BABA KATİLLİĞİ

Dostoyevski ve Patrisid (baba katilliği)’ başlıklı makaIelesinde Sigmund Freud, Karamazof Kardeşler adlı şaheserinden yola çıkarak yazar hakkında bir kişilik çözümlemesine girişir. Yazarın nevrozunun kökünde babasının ölümüyle yaşadığı travmayı gören Freud, baba Karamazof un öldürülmesinin yazarını hayatıyla örtüştüğü yerlere işaret eder ve şunları yazar: ‘Babasını düşman gibi gören çocukondan nefret ederek ölümünü arzularken, ona karşı belli bir ölçüye kadar sevgi de duymaktadır. Bu iki ruhsal davranış, oğulun kendisini babasıyla özdeşleştirmesine yol açar. Yani oğul babasına hayranlık duymak için onun yerinde olmak ister ama yine bu yüzden onu ortadan kaldırmak ta ister. Bütün bu gelişme ansızın sağlam bir engelle yüz yüze gelir. Belirli bir zaman da, çocuk, bir düşman olması bakımından babasını ortadan kaldırmasının yine onun tarafından kendisine verilecek bir cezayla yani iğdiş edilme (kastrasyon) cezasıyle sonuçlanacağına inanır. ‘

Bendeniz Freud’un hurafelerine hiç iltifat etmemekle birlikte, psikanalizin baba-oğul münasebetine getirdiği izahın Türkiye’de devlet-toplum ilişkisine cuk oturduğunu düşünüyorum. Bir yanda hem nefret edilen, bütün aksiliklerin sorumluluğunu yüklediğimiz, hem de sevdiğimiz, gözümüzde yücelttiğimiz baba (devlet), öte yanda bir türlü büyüyemeyen, olgunlaşamayan oğul (toplum). Devleti de tıpkı bir zamanlar babamıza yaptığımız gibi idealize eder, hatta onunla özdeşleşmek isteriz. Bir yandan da onun tarafından cezalandırılmaktan, iğdiş edilmekten korkarız. Öyle ya, o çatık kaşlı, sert bir babadır ve oğullarını cezalandırmakta üstüne yoktur. Halihazırdaki reisicumhurun ‘baba’ ismiyle anılıyor olması da şaşırtıcı değildir: Devleti yarım asırdır adeta temellük etmiş olan bir insandır o ve bu özelliğiyle devletin numune-i imtisalidir. Biz oğullar bazen birbirimizi babamıza şikâyet ederiz, derdimiz en sevgili oğul olmak ve böylece sofranın nimetlerinden ziyadesiyle yararlanmaktır. ‘Bazen de ‘devlet baba’nın kendisine öyle bir nefret yöneltiriz ki her işte onu haksız çıkarır, her aksilikte onun parmağı bulunduğuna kanaat getiririz. İçimizden kimileri baba katilliğine dahi soyunur. Başka bazıları da babayla öylesine özdeşim kurarlar ki, bütün edimlerini onun adına yaptıklarını söylerler. Aslında onlar da çocuktur ama baba gibi davranarak güçlü olduklarını göstermek isterler. Kimileyin de babaya duyduğumuz öfke bize bir kabahatlilik hissi biçiminde geri döner. Onu bir taraftan yüceltiyorken bir taraftan da ondan nefret etmek, ona öfkelenmek tuhafımıza gider. Bu işte kendimizi kabahatli buluruz. Velhasıl bu bahis uzundur ve söz uzadıkça iğdiş edilme riski artmaktadır. Sevgi-nefret tahterevallisinde dikkatli yürümeyenler, tepe taklak gitmektedir.

 

IRKÇILIK VE PSİKİYATRİ

Bazı psikanalistlere göre kendi kişisel yetersizliklerimiz için bir günah keçisi aradığımızda ‘yabancı’yı icad ederiz. Her toplumun kendi davranış ve inançlarına ilişkin bir kurallar bütünü vardır. Kendi grubumuzu nasıl tanımladığımız, kimi bu grubun dışında tuttuğumuz ile yakından ilgilidir. Yabancı bizim grubumuzun ve kurallar bütünümüzün dışında tuttuğumuz insandır ve farklı olduğu için bizim statükomuzu tehdit ettiğini düşünürüz. Kendimiz için kabul edilemez bulduğumuz dürtüleri yabancıya yansıtırız. ‘Eğer onlar olmasaydı biz temiz ve saf olacaktık; onlar şiddet, delilik ve seks ile bizi kirletiyorlar’ diye düşünebiliriz. Irkçılık doktrininin zemininde kültürel etkenler kadar bu psikolojik düzenek de yer alır. Ancak ırk önyargısı ile ırkçılığı birbirinden ayırmak gerekir. Irk önyargısı yanlış ve katı bir genellemeye bağlı antipatidir ancak ırkçılık bir doktrin veya ideolojidir. Dolaysıyla ırkçılığı tanımlayan, bir kişi veya kurumun dışa vuran davranışıdır, Bu yazıda psikiyatri ve ırkçılık ilişkisini ele alacağız.

Ruh sağlığının algılanma biçimiyle kültürel bağlam arasında yakın ilişki vardır. Ancak, bir kültürün nasıl algılandığı o kültürel yapı içindeki insanları nasıl algıladığımızı da belirler. Bir kültürü primitif, anormal veya patolojik olarak algılarsak; kişiyi de öyle algılama ihtimalimiz vardır. J. C. Pritchard’ın(1835) sözleri bu konuda iyi bir örnektin “Vahşi ülkelerde yani Afrika zencilerinde ve Amerika yerlilerinde delilik yok denecek kadar azdır.” Aubrey Lewis (1965) o dönem Avrupa’sında Avrupalı olmayanların, Avrupa kültüründen mahrum bulundukları için zihinsel açıdan yozlaşmış kabul edildiğini belirtir. ABD’de de benzeri görüşler köleliği meşrulaştırmak için kullanılmışlardır.

Suman Fernando’nun (1991) bildirdiğine göre Babcock isimli bir ruh hekimi 1895 yılında şöyle yazar: ‘Ruhsal rahatsızlıklar Afrika’da hiç bilinmiyorken özgürleşmeyle birlikte zencilerin çılgınlık vakalarında artma olmuştur.’ Afrika kökenli insanların ‘uygarlık’a uyum sağlama yeteneklerinin olmadığını ileri süren bu görüş psikiyatri suiistimalinin açık bir örneğidir.

Yüzyılın ilk kırk yılında yapılan kültürlerarası psikiyatri çalışmalarının ortak özelliği batılı olmayan kültürlerin ‘primitif olarak etkilenmesidir. Avrupalı olmayanların ve kültürlerinin ilkel olarak kabul edilmesi, Batı psikiyatri düşüncesinde uzun yıllar kabul görmüş ve ‘ilkel’ insanlar üzerinde yapılan araştırmaların nesnelliği üzerine kuşku uyandırmıştır. Freud (1913) ünlü eseri Totem ve Tabu’da Avrupalı nevrotikler ile vahşilerin zihinsel hayatı arasında paralellikler kurmuş, Devereux (1939) şaman olarak isimlendirilen Batılı olmayan sağaltıcıların nevrotik ya da psikotik olduklarını ileri sürmüştür. Bugün evrenselci psikiyatri görüşü (Batılı psikiyatrik kavram, hastalık modelleri ve tedavi ihtiyaçlarının bütün dünyada geçerli olduğu yolundaki görüş) gizliden gizliye bir ırkçı bakış açısına (kısmen de olsa) sahip olduğu için eleştirilmektedir.

Ruhsal hastalığın bir teşhis olarak belirlenmesi Batı psikiyatrisinin aslî unsurlarından biridir ve teşhis de, Avrupa’da geçtiğimiz 300 yıl içinde geliştirilen hastalığın tıbbî modeline dayanır. Bu durum boşlukta oluşmuş, sosyal ortamdan hiç etkilenmeden nesnel bir süreç sonucu ortaya çıkmış değildir. Ruhsal hastalığın bir ‘toplumsal inşa’ olduğu düşüncesi Sovyetler Birliği’nde psikiyatrinin politik amaçlı istismarı ve 1973’te Amerika Psikiyatri Cemiyeti’nin homoseksüaliteyi bir hastalık olmaktan çıkarmasıyla belirginleşmiştir.

Her iki durumda da politik güçler neyin hastalık olduğunu belirlemişlerdir. Yine de ırkçılığın etkisi her zaman bu kadar göz önünde değildir. Bir toplumdaki politik, sosyal ve ideolojik baskılar sağduyuyu, klinik kanaati, hastalığın anlaşılabilirliğini etkileyerek teşhis sürecine bir etkide bulunabilirler. (Ingleby 1982). Böylece ‘yabancı’ ve ‘daha aşağı’ olarak algılanan siyahlar arasında şizofreni daha yaygın olarak teşhis edilebilir. Bunun gibi ‘sorumluluk duygusu gelişmemiş’ olarak kabul edilen Afrikalarda depresyonun da nadir görüldüğünü iddia eden psikiyatrlara rastlanabilir. (Carothers 1953). Teşhisin yapıldığı bağlamdan kaynaklanan ırkçı baskılara ek olarak, teşhis süreci, semptomların veya psikopatolojinin tanınması ve değerlendirilmesi esnasında da bir etkiye maruz kalabilir. Irkçılığın göçmenler için gerçek bir tehlike oluşturduğunu fark etmemek, öfke ve korkunun ‘paranoya’ olarak teşhis edilmesine yol açabilir. Teşhisten sonra dahi ırkçılık devreye girip hastanın idaresini etkileyebilir. Sabshin (1970) ‘batılı olmayan’ hastanın ABD’de nasıl algılandığını özetlemiştir: ‘Düşmanlık güden, tedaviye isteksiz, ilkel karakter yapısı olan, dürtülerince güdülen ve psikolojik zihinli olmayan!’ ABD ve İngiltere gibi siyahlara karşı bir önyargının bulunduğu ülkelerde ilaç dozları yüksek tutulabilir ve bu insanlar daha fazla tecrit edilebilirler. Almaya’da da benzeri bir durum Türk hastalar için sözkonusu olabilir.

ABD’de iç savaşa dek siyah psikiyatri hastaları hapishanede tutuluyorlardı. Sadece beyazlar ve siyahlar ayrılmamıştı ve beyazlar arasında İrlandalılar da ayrı tutulmaktaydılar. 1948 yılında Amerikan Psikiyatri Cemiyeti’nin başkanı beyaz ve siyah hastaların bir arada bulunmasına karşı çıkabiliyordu. Los Angeles’ta beyaz hastaların %11’i, ama siyah hastaların yalnızca %3’ü klinikte on seferden fazla görülüyorlardı. Siyah Amerikalılarda psikoz teşhisi hem daha fazla konuyor hem de aynı teşhisi taşıyan siyahlar, beyazlara göre daha çok hastaneye yaftalıyorlardı. Beyaz psikiyatrların siyahların psikoterapiden yararlanmayacakları yolunda bir kanıları vardı.

Siyah hastaların ‘ilkel karakter yapısı’ onları psikanaliz için elverişsiz kılıyordu. Güney Afrika’da da yakın zamana dek psikiyatri hizmeti ırkçı esaslara göre belirlenmekteydi. 1948’de Nasyonalist Parti iktidara geldiğinde siyahlar arasında intihar yaygınlığı iki katına çıktı. Dünya Sağlık Örgütü’nün bir raporuna göre ırk ayrımı zamanında Güney Afrika’da siyah psikiyatr yoktu. İngiltere’de de Asya kökenli hastaların psikiyatrik hastanelere, sıklıkla, zorla yatırıldıkları bildirilmiştir. Londra’da bir hastane’de yapılan çalışma göçmenlerin psikiyatri hastanelerine daha çok acil olarak getirildiğini göstermiştir. (Littlewood 1980)

Littlewood ve Lipsedge (1977) beyaz bir hastayla siyah bir doktorun karşılaşmasının doktor için ‘statü çelişkisi’ doğurduğu fikrindedirler. Hasta ve yakınları göçmenler hakkında hissettikleriyle doktora duyduklarını uzlaştırmak zorunda kalırlar. Yazarlara göre hasta ve yakınları sıklıkla küçümseyici bir tonda konuşmakta ve siyah bir doktora görünmekle ikinci sınıf bir hizmet aldıkları düşüncesine kapılmaktadırlar. Sıklıkla beyaz bir doktora, siyah bir doktorun kendilerini anlayamayacağı yolunda yakınmayı yeğlemektedirler. Statü çelişkisi bu siyah hasta siyah doktorla karşılaştığında da görülür: Hasta doktoru gerçekte ‘beyaz’ olarak görürken, siyah doktor işçi sınıfından bir hastanın psikoterapiden yararlanamayacağında beyaz meslektaşlarıyla hemfikirdir. İkisi de bir diğerinde kendini görmez.

Yüzyılın ikinci yarısında, açık ırkçı yaklaşımların yerini ‘baskıcı merhamet’ adlı. Siyahlar ırkçılığın kurbanı olarak görüldüler: Kölelik ve ayrımcılık ‘zenci’nin karakterini itaatkâr, çocuksu bir yapıya büründürmüştü. Siyah yine aşağıydı ancak beyin gelişmesinde bir eksiklikten ziyade ‘kültürel mahnımiyet’ten muzdaripti. Standart İngilizce’yi akıcı konuşmaması veya çocuk disiplinin orta sınıf kalıplarını benimseyememesi yoksunluk olarak görüldü. Sefaletin kültürü, bir kültür sefaleti oluvermişti.

Siyah insanların açıkça aşağı olduğunu söylemek geçmiş ırkçılığın bir günahı olarak değerlendirildiğinde; önyargının kendisi de bir hastalık olarak tanımlandı. AYRIMCILIK PSİKOLOJİK OLARAK ANORMAL BİR DAVRANIŞTI. IRKÇILIK BİR HEZEYANDI. BİR ZAMANLAR TIP TARAFINDAN DESTEKLENEN IRKÇILIK ARTIK BAZI PATOLOJİK BEYAZ BİREYLERİN HASTALIĞI OLARAK AÇIKLANMAKTAYDI. Ancak teorinin açıklamadığı yalnızca bazı bireyler bu hastalıktan muzdaripse nasıl bir toplumun ırkçı olabildiğiydi. Irkçı bir toplumda ırkçı anormal bireydir. Bir günah keçisi bulmak, kendimizi temize çıkarmak anlamına gelir. Irkçı bir toplumda, ırkçılıktan faydalanan herkes ırkçıdır.

Başkalarını kendi kriterlerimize göre patolojik olarak görmek kolaydır. Beyaz, bir gelecek zaman duygusu göstermediği için siyahın ‘içgüdüsel’ olduğuna inanırsa, siyah da beyazın yaşantı ve insanlara nesne gibi davrandığı için hasta olduğunu düşünebilir. Siyahın ve beyazın tarihi bağları hesaba katılmadan her iki değerlendirme de anlamsız olacaktır. Köleliği uygulamak insanlara nesne gibi davranmaktır, ete yanda köle olmak, bir geleceği olmamaktır. Başka bir gruba baktığımızda psikolojik zorlukları kendi normallik ölçütlerimizi eksen alarak yorumlamak isteriz. Başka topluluklarda normal olan bir yaşantı Batıl, normlar içinde patolojik sayılabilir.

 SONUÇ

Bazı davranış kalıplarını bir ırka maletmek, bizden farklı olanı patolojik olarak etkilemek psikiyatri üzerinden ırkçılık yapmaktır. Bir ırkın diğerine üstün olduğu önyargısı psikiyatri içinde gizli ya da açık bir karşılık bulmamalıdır. Irk konusundaki duyarlılık insanların dünya görüşleri için de geçerlidir. Hastalığın bir iletişim kurma arzusu olduğu unutulmamalıdır. Psikiyatrist ırk veya dünya görüşü konusunda bir önyargıyla görüştüğü kişinin dilini anlatmakta zorluk çekebilir ve bu yüzden arzu edilen iletişimi gerçekleştiremez. Oysa psikiyatri hizmetinin temel taşı empatidir: Bir insanı anlamak için, onu bütün kalbimizle dinlememiz gerekir.

MİLLETİN NADİDE VEKİLLERİ

Epey zaman önce, ülkemizin önde gelen bir şair ve düşünürü, kendisini ziyarete gelen milletvekillerine, milletvekili maaşının düşürülmesi yolunda teklif vermelerini tavsiye etmiş. ‘Milletvekili milletinin gerisinde olmalıdır ve ancak milleti refaha kavuştukça kendisi refaha ermelidir’ demiş ziyaretçilere. Milletvekilleri hemen şikâyete başlamışlar, alınan para zaten masraflarını karşılamıyormuş da, zaten ancak geçinebiliyorlarmış da, da da da. . . Türkiye’de milletvekili olmak hayli ‘havalı’ bir iş. Sık sık ekranlarda boy gösterirsiniz, pek çok ayrıcalıktan yararlanırsınız, vatandaşın kapısına kapanan kapıları bir rozetle açarsınız, suç işleseniz de vekilliğiniz boyunca yargılanmazsınız. Kendimize vekil olarak tayin ettiğimiz insanlar, bu kadar çok imtiyazla donatıldıklarında, ister istemez bize yabancılaşıyorlar. Bu yabancılaşma da ülkenin hal ve gidişatından memnun olmayan vatandaşın millet meclisine duyduğu öfkede tebellür ediyor. Ülkede halkın ortaklaşa benimsediği kötülük sembollerinin başında milletvekilliği kurumu geliyor. Memleket meselelerinde daimi bir kavga, vekil menfaatlerinde su geçirmez bir işbirliği halinde görülen mebuslarımız, milletin gözünde itibar kaybediyorlar. Aslında mebuslar hak ettiklerinin fevkinde eleştiri alıyorlar. Ama bunu değiştirmek, vekilliğin kerameti kendinden menkul itibarının yerine halkın itimadından doğan bir itibar yerleştirmek için de neredeyse hiç gayret gösterilmiyor. Milletin vekili, milletin efendisi değil hadimi olmaya niyetlenmelidir. Halkı SSK ve devlet hastanelerinin kuyruklarında can çekişirken özel hastanelerde ayrıcalıklı muamele gören insanlar bu milletin sıkıntılarıyla nasıl hemhal olacaklar?

Bir vatandaşın canını diğerininkinden daha değerli kılan nedir?

Bazı insanların ‘daha eşit’ oldukları bir düzen oligarşilere has olsa gerektir. Bu mütevazı köşeden bir kampanya da ben başlatıyorum: Milletin vekilleri milletin imkânlarıyla ancak devlet, ssk veya üniversite hastanelerine gidebilmelidirler. Sıradan bir memurdan esirgenen özel hastanede tedavi hakkı milletvekillerinden de geri alınmalıdır. Milletvekilleri cam kavanozlarda değil halkın içinde yaşamalıdır, onların sıkıntısını tecrübe ederek ve o sıkıntıyı hafifletmenin kendi sıkıntısını hafifletmek olduğunu bilerek. (Bugün biraz düzelme oldu, fakat yeterli değil)

Vekillerimize bir de tüyo verelim, göz muayenesi için sabah beşte sıraya girmeniz gerek, yoksa ertesi güne kalırsınız, ona göre.

 

Kaynak:

Kemal SAYAR, Olmak Cesareti, Denemeler, Değiniler, İZ YAYINCILIK: 223 Düşünce dizisi: 51 İstanbul, 1997