TERCÜME NASIL YAPILIR? “PRATİK TERCÜME METODU”


Herhangi bir yazıyı diğer bir lisana tercüme etmek; o lisanda ifade edilmiş olan fikirleri hiç değiştirmeden ve ilave veya noksan yapmadan diğer bir lisana çevirmek demektir. Şu halde, bir cümlenin tercümesinde esas olan şey, kelimelerin aynen ve cümlenin şeklen tercümesi değil ; ifade edilen mânanın aynen tercümesidir. Tercüme edilen bir yazı, aslına tekrar çevrildiği zaman, eski manasını, ve eski kuvvetini hiçbir zaman kaybetmemelidir.

Bir lisanı, oldukça iyi bilenler bile, tercüme yaparlarken çok defa uzun, biribirine girift, dolambaçlı cümlelerle karşılaşırlar ve bir türlü işin içinden çıkamazlar, bu da bilhassa cümleleri komplemanları, adverbleri [zarf, belirteç] sıralayamamaktan ileri gelir. Tercüme yapanların fikri, ekseriya tercüme edilecek yazının aslındaki şekil ve sıralara saplanır ve bu suretle tercüme ettikleri lisanda hataya kapılırlar, işte bundan dolayıdır ki, bazı yazıların, bazı kitapların başka bir lisandan tercüme edildiği kolayca göze çarpar; buna karşı gösterdiğimiz «Pratik Metod» en zor ve en karışık yazıların bile kolay ve doğru olarak tercümesini temin edebilir. Bu metodu öğretmiş bulduğum Lise ve Üniversite talebeleri, girdikleri imtihanlarda daima muvaffak olmuşlardır.

Metodu öğrenmek ve bir formül gibi tatbik etmek maksada kâfidir. «6» maddeden ibaret olan bu metod, kısadır; basittir ve herkesin anlayabileceği kadar kolaydır. Tatbikat, Fransızca misaller üzerinde yapılmıştır. Bir kere esas anlaşıldıktan sonra, herhangi bir lisanda tatbik etmekte hiçbir zorluk yoktur.

Kaideler

1)         Tercüme için verilen bir yazıyı evvelâ baştan nihayete kadar okumalı, mevzuun heyeti umumiyesi üzerinde tam bir fikir elde etmelidir. (Tercüme edilen bir kitap ise, hiç olmazsa tekmil bir sayfayı okumalıdır.)

2)         Her paragrafta baştan itibaren noktalarla biten kısımları ayırmalı ve her kısımdaki cümleleri de renkli bir kelemle biribirinden tefrik (ayrılmalı) etmelidir.

3)         Her cümlenin elemanları, analizlojik itibarile parça parça tercüme edilerek biribiri ardına yazılmalıdır.

4)         Bu iş yapıldıktan sonra, bunlar tercüme edildikleri lisanda nasıl sıra alacaklarsa, her birine ona göre numara verilmelidir.

5)         Cümleler veya komplemanlar çevrildikleri lisanda hangi kelime veya ifadelerle biribirine bağlanacaklarsa, bunlar yan tarafa parantez içine kaydedilmelidir.

6)         Bu suretle ; yukarıda gösterilen şekilde, hazırlanmış olan tercüme numara sırarsıyla yazılarak temize geçirilir ve iş de bitmiş olur.

(Haşiye) — Bazan öyle beyitler ve ifadeler, öyle (toumure) ler vardır ki, tercüme edildikleri zaman bunları değiştirmek veyahut tamamen kaldırmak lâzım gelir. Bütün bunlar için göstermiş olduğumuz misallerde ayrıca izahat verilmiş bulunmaktadır.

 

TATBİKAT

«Les oranges.»

Pour bien connaître les oranges, il faut les avoir vues chez-elles, aux îles Baléares, en Sardaigne, en Corse, dans l’air bleu, doré, l’atmosphère tiéde de la Mediterranée.

                Parça Tercüme

                — PORTAKALLAR —

1          iyice tanımak için

2          Portakalları

3          Onları (görmüş olmak lâzımdır.)

4          Yerlerinde

7          Balear adalarında, Sardonya ve Korsikada

6          Mavi ve yaldızlı göküe, dik havasında

5          Akdenizin.

                 Toplu Tercüme

—           PORTAKAL —

Portakalları iyice tanımak için; onları yerlerinde, meselâ Akdenizin mavi yaldızlı gök ile, ılık havasında., Balear adalarında, veyahut Sardonyada, Korsikada görmüş olmak lâzımdır.

İzahlar

«Görmüş olmak lâzımdır.» Cümlenin en sonuna atılacak,

Tercümede cümleye bir «meselâ» ilâve etmek mecburiyetindeyiz,

Tercümede serlevha [başlık] cemi [çoğul] olacak yerde müfred [tekil] «gayri muayyen» [belirsiz]  koymak lâzımdır.

Kaynak: Tercüme Nasıl Yapılır, Mitat TUNCEL,  Fen Fakültesi Mütercimi ve İstiklâl Lisesi Almanca öğretmeni,  KANAAT Kitabevi, 1 9 3 9

 

 

 **************

HİPNOTİZM


Hzl: Ali Nahit BABAOĞLU

ÖNSOZ

Mesmerizm, Manyetizm ve Hipnotizm sözcükleri gerçekte tümüyle eş anlamlıdır. Psikiyatri ve psikolojinin en gizemli ve ilginç bir alanını oluşturan bu alanın bu üç adından birincisi, yani Mesmerizm, tarihte bu yöntemi geliştirmiş ve uzunca bir süre de bu yöntemle tümden özdeşleşmiş olan çok ilginç bir kişiliğin, Franz Anton Mesmer’in (1734-1815) adından ötürü konulmuş ve halen de tarihsel bir değeri olduğu için kullanılabilen bir sözcüktür. Özellikle teknik bakımdan bilimsel yöntem ve kuramları bulucu ve geliştiricisinin adıyla bir “izm” olarak anmak XIX. yüzyılda çok kullanılan bir yöntemdi. İkinci ve üçüncü adlar ise gene tarihsel bir sırayla bu olgu ve yöntemin açıklanması için kullanılmış olan kuramsal görüşlerin anlatımı yüzünden takılmış adlardır.

Yaklaşık bir yarım yüzyıl kadar bu olayın, mıknatıslarda görülen bir etkiyle, yani manyetik olaylara benzeyen bir etkiyle olduğu sanılmış, bu etkiye Magnetismus animalis ve bu yönteme de Manyetizm adı verilmişti. Olayın bununla hiç ilgisi olmadığı sezildikten sonra bile bu ad, özellikle de gösteri amacıyla bu yöntemi uygulamakta olanların tercih ettiği bir ad olarak kaldı. Bugün bile sahne ustaları tarafından böylece kullanılmaktadır. Birçok sahne ustası adlarını “Le grand magnetiseur” ya da “Le maitre de magnetism” olarak afişlemeyi severler.

Sonuncu ad ise bu görüngünün açıklanışında bugün bile düşüle- gelen yaygın bir hatadan, görüngünün görüntüsel olarak uyku olayıyla olan benzerliği nedeniyle bir uyku türü olduğu sanısından kaynaklanmıştır. Bu kitapçık boyunca anlatılmaya çalışılacağı gibi bunun uykuyla hiçbir ilgisi yoktur. Gene de şimdi kullanılmakta olan bilimsel ad da bu hatayı yinelemekte ve bu olguyu, uykuya benzer bir durum, uykululuk durumu gibi bir anlamla “Hypnosis” olarak tanımlamaktadır. Oysa birazdan görüleceği gibi gerçekte bunun uykuyla hiç bir ilgisi yoktur; girilen durum bir tür uyku değildir; tam tersine aşırı bir uyanıklık durumunun sözkonusu olduğu bile söylenebilir. Çok yaygın olan kanının tersine ne bir özgün güç ne de gizemli bir yöntemdir sözkonusu olan. Gene de insanlığın ötedenberi çok etkilendiği doğa ötesi, doğa üstü, doğa dışı güçleri, gizem, büyü ve “ruh” gibi kavramlara yönelik, korkutucu, ürpertici bir “iyi saatta olsunlar”alanı olarak algılanmaktadır.

Ne olursa olsun bu görüngüyü ilk saptayan, kullanan ve açıklamaya çalışan insan yani Mesmer, doğa bilimlerine, o zamana kadar kapalı olan bir alanı, insan ruhunun derinliklerini ilk açmış olan kişi olarak bütün saygıyı hak etmektedir. Basitçe davranışların incelenmeye çalışılması, bunlara diğer doğa bilimlerinin, fiziğin, kimyanın, biyolojinin kavramlarıyla açıklamalar aranması yerine, ruhsal yeti ve becerilerin, insanlar arasındaki ruhtan ruha olan etkileşimlerin incelenmesi ve anlaşılmasında bu kişinin ve onun bulduğu yöntemin sonsuz etkileri olmuştur. “Dinamik Psikoloji” adı verilen, insan insana ilişkilerin o insanlarda yolaçtığı ruhsal etki ve tepkilere, ruhsal dalgalanmalara yaklaşan bilim alanının gelişimini tümüyle onun başlattığı yaklaşıma borçluyuz.

Hipnoz, bugün de birçok psikofizyolojik araştırmanın temel araçlarından biridir. Bugün de gerek tanı gerek sağaltım yöntemi olarak psikoloji ve psikiyatrideki değerini korumaktadır. Özellikle psikosomatik hastalıklar adını verdiğimiz ruhsal nedenlerle ortaya çıkan bedensel bozukluklar alanında etkinliği kesindir. Ancak bugün için asıl önemi ve ne yazık ki artan önemi, insan eliyle meydana getirilen ruhsal zedeleme ve yıkımların, şiddet olaylarına, kaza, cinayet, işkence ve savaş kurbanlarının, saldırı ve ırza geçme olaylarının, çocuklara uygulanan eziyet ve cinsel suçların nedenlerini ortaya çıkarmakta, sonuçlarını gidermekteki önemidir.

Kuşkusuz ki Mesmer’in açtığı çığınn bütün psikopatoloji alanında süregelen dolaylı ve dolaysız sonuçlan yanında yönteminin kendisinin, yani Hipnozun da bilime yaptığı ve yapacağı katkılar, ruhsal sağlığımızdaki görevi henüz bitmemiştir.

Bu bakımdan, Manyetizm, Hipnotizm ve hatta Hipnoz sözcüklerinin açıklayıcı değeri kalkmış ya da azalmış olsa bile Mesmer’in adı ve çabaları unutulmamalıdır. Yöntem bu yüzden onun adını taşımayı hep hak etmektedir.

Doç. Dr. Ali Nahit BABAOĞLU
Eylül 1996, İstanbul



GİRİŞ – TARİH

Mesmerizm, Manyetizm ve Hipnotizm sözcükleri eş anlamlıdır ve psikolojinin, psikiyatrinin en ilginç ürküntü verici ve gizemli olgularından birini anlatır. Gerçekte bu sözcükler yerine bir süreden beri Hipnoz adı kullanılmaktadır ama gene de tarihsel bir değer taşıyan bu sözlerin anlamı bilinir. Üzerlerinde birçok söylence ve öykü geliştirilmiştir ve yığınla gerilim öyküsü, romanı ve filmine konu olmaktadır. Aslındaysa bilime çok hizmet etmiş, ruhsal olayların dinamiğine giren kapıları açmış, ruh sağlığı anlamında uzun yıllar çok başarıyla kullanılmış ve şimdi de kullanılan bir olgudur sözkonusu olan. Söze en başından, tarihten ve doğa bilimlerinin çocukluk günlerinden başlamak en iyisi olacaktır.

MESMER VE ÇAĞI

1734 yılının 23 Mayıs’ında, Konstanz gölü kıyılarındaki küçük bir Alman köyü olan Iznang’da Kardinalin bahçıvanının üçüncü çocuğu dünyaya geliyor ve Franz Anton adını alıyordu. Yıllarca sonra, insanlığın bilgilerine yapacağı katkıdan dolayı Kristof Kolomb’la bile eş tutulacak olan bu çocuğun, Franz Anton Mesmer’in, çocukluğu ve ilk gençlik yıllarına ilişkin hemen hiçbir şey bilinmiyor. Bilinen, 18 yaşındayken yakınlardaki bir cizvit okuluna girdiği ve 1759’a kadar teoloji ve felsefe eğitimi görmüş olduğudur. 1759’da ise Viyana Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne kaydoldu ve ertesi yıl da Tıp Fakültesi’ne geçti. 1766’da Tıp Fakültesi’ni bitiriyor, “gezegenlerin insanlar üzerinde hastalık yapıcı ve iyileştirici etkileri” üzerine yazdığı doktora teziyle tıp doktoru oluyordu. O sırada 33 yaşındaydı. Ertesi yıl da zengin ve soylu bir dul olan Maria Anna von Posch ile evlendi.

Bilim alanında köklü araştırmalar, buluşlar yapmış olan kişilerin görmüş oldukları eğitim ve geliştirdikleri düşünceler üzerinde ve daha sonra da uğraştıkları alandaki yönelişlerinde, yaşadıkları ortamın, çağın ve çevrenin, akraba ve dostlarının, sanıldığından çok daha büyük ve önemli bir etkisi vardır. Bu yüzden bütün buluş ve kuramlar, ortaya çıktıkları koşullarla birlikte ele alınmalıdır.

XVIII. yüzyılın ortalarında Avrupa eski köklü feodal düzeninden ulusal devletlere doğru bir gelişme göstermekteydi. Batı Avrupa’da aydınlanma süreci, sonradan Fransız devrimi ile doruğuna ulaşıp her tarafa yayılacak olan köktenci değişim ve akımlara yol açmıştı. Aydınlanma akımı, kör inançlara, bilgisizliğe karşı, saf akıl ve bilginin kesin üstünlük ve önceliği öğretisine dayalı bir düşün ve yaşam tarzı olarak, bütün yerleşik sistemi sarsıyordu. Soylular, kentliler, köylüler ve işçiler gibi, sınıfların keskin sınırlarla ayrılmış hiyerarşisine göre düzenlenmiş olan toplumsal yapı, yerini hızla yeni toplumsal oluşumlara bırakıyordu. Kilise, özellikle aşağı ve orta sınıflar üzerinde baskısını sürdürebiliyordu ama bilimsel ve düşünsel aydınlanmanın olanaklarıyla güçlenmiş olan merkezi devlet gücü, giderek daha laik yapılara yönelmekteydi. Aklın önderliğinde insanlığın, evrensel mutluluk yolunda durmadan ilerleyeceği ve bütün engelleri yılmadan aşacağı umuluyordu. Doğu Avrupa da, aydınlanmış despotizm denilebilecek olan ve birbirine oldukça benzeyen rejimleriyle, Prusya’nın Büyük Frcderik’i, Rusya’nın Büyük Katerina’sı, Avusturya- Macaristan’ın Maria Theresa’sı gibi güçlü monarkların yönetimindeydi. Kilise içinde bile aydınlanma akımının etkileri görülmeye başlamıştı. Gerçi o tüyler ürperten Cadı Davaları tümüyle sona ermemişti ama artık cinlerle, cin çıkarmalarla, büyülerle ilgili ne varsa toplum yaşamından, yönetimden ve saygın olan kurumlardan çıkarılmaktaydı. Mucize ve efsanelere artık yer yoktu.

İşte böyle bir çağda Viyana, Avrupa’nın neredeyse yarısına egemen, eski dünyanın en eski ve köklü hanedanının idaresinde, Avusturya ve Macaristan gibi birbirinden çok farklı iki devletin ortak imparatorluğunun payitahtı ve Dünyanın gerçek bağlamda tek kültür merkezi halindeydi. Paris ancak zaman zaman onunla rekabete girebiliyordu. O Viyana’da varlıklı ve soylu bir hanımla evlenmiş çok kültürlü ve olgun bir genç hekimin, çevresinde ve sosyetede uyandıracağı ilgi ve hayranlık, elbette ki bugün bir benzerinin durumuyla kıyaslanamaz.

Ayrıca Mesmer’in daha önceki yaşamında da bilinmeyen ama soru işaretleri ile dolu kimi özellikler sözkonusudur. Bir kez gelişiminin başlangıcı kilisedir. Zaten doğumu da, bir Kardinalin maiyetinden olan babası yüzünden, kilisenin mutlak egemenlik alanı olan bir yerde, kilise ortamında olmuştu. Katolik kilisesinin kendi yakın çevresinde bulunan zeki ve yetenekli gençleri hiç kaçırmadan himayesine alıp ruhban sınıfında değerlendirmesi ve kilise hizmetinde kalmak üzere yetiştirmesi usuldendir. Nitekim Franz Anton’un 8 kardeşinden biri, Johann Mesmer de kilise tarafından yetiştirilmiş, bir rahip olmuştur. Ancak Franz Anton’un yaptığı gibi, ruhban eğitimiyle başlayıp bir süre öyle gittikten sonra felsefe eğitimine, oradan hukuka ve ardından da tıp eğitimine geçip hekim olmak hiç olağan bir şey değildir. Olsa olsa kimileri, özgür misyon okullarında eğitilerek misyoner hekim yapılabilir ki böyle amaçlara yönelik örgün eğitim olanakları o tarihten çok sonra ortaya çıkmıştır. O tarihlerde ise kilise ile felsefe, hukuk ve tıp alanları henüz kan davalı düşman alanlardı. Mesmer’in 1755’ten 1766’ya kadar, 11 yıl boyunca eğitim giderlerini karşılayabilecek ölçüde himaye görmüş olması, aydınlanma akımlarının itici gücü olarak rol oynamış ve o sırada çok etkin olan, gizemli ve gizli kentsoylu örgütlerinin etkisini akla getiriyor. Sonradan Mesmer’in yakın dostları arasında da böyle devrimci örgütlerin önemli adları sıkça görülmektedir. Kiliseyle örtülü bir çatışma içinde bulunan imparatorluk sarayının el altından himayesi de sözkonusu olabilir.

Ne olursa olsun sonunda Mesmer, muhteşem Viyana’nın bütün kalburüstü aydınlarının saygı ve sevgiyle ziyaret edip toplandıkları bir evin sahibi, rafine ve sofistike bir dünyalı, karizma sahibi bir hekim olarak ün sahibiydi. Evine sürekli gelip gidenler arasında Haydn, Gluck ve Mozart ailesi sayılabilir. Baba Leopold Mozart, Mesmer’in evini şöyle anlatıyor: “Bahçe, içindeki yollar, heykeller, bir tiyatro, bir kuş evi, bir güvercinlik ve hepsinin üzerinde, muhteşem manzarasıyla terası kıyas kabul etmez bir güzelliktedir”.Wolfgang Amadeus Mozart’ın ilk opera çalışması olan “Bastien ile Bastienne”in gala temsili Mesmer’in özel tiyatrosunda icra edilmiştir.

Mesmer hekimlik uygulamalarında da çok başarılıydı. Elbette hastalarının büyük çoğunluğu yukarı tabakalardandı. 1773 yılında ona 27 yaşında genç bir kızı getirdiler. Frolayn Österlin adındaki bu kızcağız uzunca bir süreden beri garip rahatsızlıklar geçirmekteydi. Hepsi birbirinden ağır tam on beş ayrı belirtiyle ortaya çıkan bu rahatsızlıklar hep belirli aralıklarla ortaya çıkıyor, hasta diğer günlerde pek önemli bir yakınması olmaksızın idare edebiliyordu. Mesmer önce bu krizlerin ortaya çıkışının yıldızlarla ilgisini uzun uzun inceledi. Kısa zamanda krizin yineleyeceğini önceden kestirebilir hale geldi. Ve hastalığın bu seyrini değiştirmeye çalıştı. Mesmer o sırada İngiltere’de kimi hekimlerin belirli kimi hastalıkları mıknatıslarla iyileştirdiklerini duymuştu. Bu hastada da krizler tıpkı gelgit olgusu gibi oluştuğuna göre mıknatısların yardımıyla yapay bir gelgit olayı yaratılabilir diye düşündü. Hastaya önce demir içeren bir ilaç içirdi ve sonra özel olarak hazırlanmış üç mıknatısı, biri midesinin üzerine, ikisi bacaklarına olmak üzere hastanın vucuduna yerleştirdi. Birkaç dakika içinde kızcağız vucudunda gizemli bir akımın yukarıdan aşağıya doğru akmaya başladığını hissetti ve ardından da bütün yakınmaları geçiverdi. İyilik durumu saatlarca sürdü. Mesmer bu olayın 28 Temmuz 1774 günü olduğunu belirtiyor.

Mesmer bu tedaviyi uyguladığı sırada ortaya çıkan iyileşmenin yalnızca mıknatıslara bağlı olmadığını, bu sırada kendisinde bulunan bir gücün hastaya geçtiğini ve onu iyileştiren nedenin asıl bu güç olduğunu hissetmişti. Mesmer, aydınlanma çağının bir aydını olarak, kendinde sezdiği bu gücün tanrısal ya da doğa dışı bir olgu olduğunu elbette ki düşünemezdi. Bunu, bildiği doğa bilimleriyle açıklayabilmeliydi. Günlerce kafa yordu. Ve o çağın fizik bilgilerinin elverdiği şekilde, bu gücün canlıların vucudunda bulunan bir özellik olduğu ve kullanılan mıknatısların yalnızca bu akımı yönlendirdiği sonucuna vardı. Bu güç mıknatısın gücüne benzer bir özellik olmalıydı. Buna, canlılardaki mıknatıs özelliği anlamına gelmek üzere “Magnetismus animalis” adını verdi. Mesmer bu özelliği, yıldızların ve jeolojik oluşumların etkileriyle kendi vucudunda toplanan bir sıvı gibi düşünmüştü. Frolayn Osterlin’in tedavisini sürdürürken, kendindeki bu sıvıyı da daha iyi algılamaya çalıştı. Ama tam olarak kavrayamadan kızcağız iyileşiverdi. O kadar iyileşti ki Mesmer’in üvey oğluyla da evlenip onun gelini oldu.

Mesmer bu buluşunu yaptığında tam 40 yaşındaydı. Buluş hızlı bir üne kavuştu. Komşu ülkelerde de büyük ilgi uyandırdı ve Mesmer çeşitli soyluların ya da varlıklı kimselerin çeşitli hastalıklarının iyileştirilmesi için konaktan konağa, şatodan şatoya davet edilmeye başladı. Yeteneğin öğrenilebilir ve öğretilebilir bir beceri olduğunu henüz farketmiyordu.

MESMER, GASSNER’E KARŞI

Mesmer’in de doğmuş olduğu Konstanz gölü çevresinde, aydınlanma çağı, Avrupa için rahatsız edici olan bir akımla sarsılmaktaydı. Hemen bütün İsviçre ve Güney Almanya’da Gassner diye birinin öğretisi esiyordu.

Mesmer’den birkaç yaş büyük olan Johann Joseph Gassner, Avusturya’nın Vorarlberg bölgesinde küçük bir köy olan Braz’da 1727’de doğmuştu. 17 yaşındayken rahiplik eğitimine başlamış ve 8 yıl sonra İsviçre’de Klösterle köy kilisesine rahip olarak atanmıştı. Birkaç yıl içinde kendisinde dayanılmaz başağrıları başladı. Bu ağrılar, görme bozukluğu ve kulak çınlamasıyla birlikte ve ağır bir mide bulantısıyla oluyor ve ve hemen her zaman vaaz vermek üzere cemaatın önüne çıktığında başlıyordu. Bu özellik, bu ağrıların şeytanın işi olduğunu düşünmesine yolaçtı ve bunun için kilise büyüklerine, içindeki şeytanın çıkartılması için başvurdu. Yapılan şeytan çıkarma işlemi ve ardından dua ve perhizlerle geçen bir süreç sonunda başağrıları kayboluverdi. Bunun üzerine kendi görev bölgesindeki köylülerin benzer yakınmalarına da kendi yetkisi içinde bu Exorcism (şeytan çıkarma) uygulamalarına başladı. O kadar başarılı oldu ki bunda, ünü saf dağlı köylüler arasında hızla yayıldı ve yakın çevrelerden de hastalar akın akın ona gelmeye başladılar. 1774’te Kontes Maria Bernardinc von Wolfegg adlı bir soylu kadını da iyi edivcrince ünü artık sınırlar ötesine de taştı.

Gassner aynı yıl bir kitapçık yayımlayarak geliştirmiş olduğu şeytan çıkarma işlevini ayrıntılarıyla yazdı. Katolik kilisesine göre, bu gibi işlevler tanrı vergisi yeteneklerle değil, kilisenin kesin öğretisine göre her inanmış Hristiyan’ın öğrenerek uygulayabileceği bir bilimle yapılabilir. Bütün dini hizmetler gibi bu da kilisenin yetiştirdiği kimseler tarafından öğrenilip uygulanabilir. Yeter ki kilisenin denetiminde kalsın. Basit dua ve ibadet yöntemlerinin ise herkese öğretilmesinde hiçbir sakınca yoktur. Gassner’in bu kitabı da kilise kurallarına karşı gelmiyordu. Kitabında Gassner, hastalıkları önce ikiye ayırıyordu. Doğal olan hastalıklar hekimin alanına bırakılmalıydı. Buna karşılık doğadışı ya da doğaüstü nedenlere bağlı olanların dinsel yöntemlerle elealınması zorunluydu. Bunları da Gassner üçe ayırmaktaydı: Circumsessio, doğal hastalıkları taklit eden ama şeytanın gücüyle ortaya çıkanlar; obsessio kuruntudan ileri gelenler ve possesio da doğrudan doğruya şeytanın marifeti olanlardı. Her üç duruma karşı Gassner, Exorcismus Probativus adını verdiği bir deneme yapmaktaydı. Hastaya önce İsa’ya sığınması için kısa bir ibadet yaptırıyordu ve ardından hastalık belirtilerinin ortaya çıkmasını emrediyordu. Eğer hastalık belirtileri hemen ortaya çıkarsa bunun şeytanın işi olduğu kesindi. Ama hiçbir değişiklik olmazsa o zaman bu hasta hekime götürülmeliydi.

Yukarıda kısaca anlatılmış olan siyasal-sosyal yapı içinde bu durum, başlı başına bir sorun olmaya adaydı. Çünkü kilisenin haklı olabileceğini ispat edebilecek, kamuoyunun ilgisini ve sempatisini çekecek herhangi bir olgu, hemen sarsılmaz gücünü korumaya kararlı katolik kilisesi, aynı gücün bir benzerini elinde tutmak isteyen protestan kilise yapıları, kiliselere karşı kendi dünyevi güçlerini daha yeni yeni oluşturup pekiştirmekte olan, kilisenin genel himayesinden faydalanmakta olan küçük krallıkları ve feodal güçleri yeni yeni dize getirmiş olan merkezi krallıklar, evrensel nitelikteki imparatorluklar için böyle bir denge kayması çok ciddi boyutta sonuçlara yolaçabilirdi.

Öte yandan merkezi krallıkların sağlamış olduğu ticari – mali olanaklarla gelişmiş olan, gelişmiş bir ticaret, para-banka, ve sosyal gelişimlerden iyice güçlenmiş olan kent soylu sınıfı, yani burjuvazi de şimdilik kaderini daha geri bir sosyal yapı olan kiliseyle değil, daha ileri bir yapı olan merkezi krallıklarla birleştirmişti. Üstelik aydınlanma çağının tam da doruğunda bulunuluyordu ve bilim adamları, düşün adamları, sanatçılar ve yazarlar, sürekli ilerleyen bir dünyada dünün kurumlarının yeniden itibar kazanmasına asla gözyumamazlardı.

Ancak aydın burjuvazinin tam bir homojenite de göstermediği kesindi. İmparatorlar, krallar ve devletlerden yana olan aydınlar olduğu gibi kiliseden yana olan güçlü bir aydın kesimi de vardı ve üstelik pek çok aydın, özellikle sanatçılar da feodal güçlerin yüksek himayesinden faydalanıp duruyorlardı. Feodal yönetimlerin birçoğu da ya kilisenin himayesindeydi ya da doğrudan doğruya kardinal- prenslikler, yani yönetim gücü de olan kilise ulularının elindeydi. Rönesanstan bu yana birçok aydın ve sanatçının yaşamı çeşitli feodallerin koruması altında oradan oraya dolaşma öyküleriyle, istemeden karışılan siyasal entrikalarla doludur. Dante ya da Da Vinci’den tutun da Bach, Haydn ve Mozart’a kadar pek çok aydının kaderi bir prensten öbür kardinale, bir kraldan öbürüne dolaşmakla ve hiç istemeden bir dolu fırıldağa karışıp, haketmedikleri düşmanlıkları çekmekle doludur.

Gassner’in yandaşı ve karşıtı olarak da birçok kişi ortaya çıktı. Hemen bütün kilise önde gelenleri ve Avrupa’nın soylu aileleri, Gassner’den yana ve ona karşıt olarak ayrılmıştı. Bu durum o sırada yaklaşmakta olan devrimler ve güçlenmiş büyük, merkezi monarşilere karşı, feodal aristokratların muhafazakar tutumlarına denk geliyor ve Avrupa siyasal ortamını yansıtıyordu.

Öte yandan benzeri bir ün sağlamakta olan Mesmer de herkesçe öğrenilebilir bir beceri geliştirerek, karşıt gücü oluşturmaktaydı. Kilise ileri gelenleri önce Gassner’i ihtiyatla uyarıp üstlerinin izin verdikleri dışındaki hastalara bakmasını kısıtladılar. Daha sonra Bavyera prens-kardinalinin önünde Mesmer’in yöntemini anlatıp göstermesi istendi. Mesmer orada, birtakım bayılmalardan yakman kilise akademisinin sekreteri rahip Kennedy de, kendi yöntemi ile önce bayılmaları ortaya çıkarıp ardından da onu iyi edince 23 Kasım 1775’te kraliyet ve kilisenin ortak yüksek komisyonu, bu yetilerin bilimselliğini resmen kabul ve ilân etti.

Bunun üzerine Gassner, uzak ve küçük bir köye atandı, Exorcism uygulaması yasaklandı ve orada öldü. Böylece ruhsal belirtilerin, bir insanın öğrenilmiş ve edinilmiş yöntemleriyle etkilenerek giderilmesi ve tedavisi dönemi, resmen başlamış oldu. Mesmer’in başarısı atık kesindi.

O güne kadar olduğu gibi ondan sonra da Mesmer, Avrupa’nın genel durumundan ve çeşitli siyasal ve toplumsal akımlardan etkilenerek yaşadı. Viyana’da önemli ve varlıklı bir devlet memurunun gözleri görmeyen bir kızı, Maria Theresa Paradis, kör olmasına karşın piyano çalmadaki başarılarıyla Viyana sosyetesinin ilgisini çekmiş ve bu nedenle İmparatoriçe Maria Theresa’nın da iltifat ve himayesine mazhar olmuştu, lmparatoriçe adaşı olan bu kızı pek seviyor, bu sayede kız da, aslında Avrupa’nın en büyük besteci ve virtüözleriyle kaynayan o Viyana’da, pek de haklı olmayan bir ün ve bu arada epey de bir özel servete kavuşmuştu. Merhametiyle ünlü imparatoriçe Maria Theresa, aydınlanma döneminin saygın bir egemeni olarak, bu kızcağızın gözlerinin iyi olması için herşeyi yapıyordu. Viyana’nın ve diğer Avrupa ülkelerinin çok saygın birçok hekimi kızı muayene etmiş, körlüğünün ne nedenini bulabilmiş, ne de tedavi için bir yol gösterebilmişti. Sonunda Doktor Mesmer’e de başvurulması imparatorlukça uygun görüldü. 1776’da bayan Paradis, Mesmer tarafından muayene edildi.

Mesmer kızın körlüğünün sinirsel niteliğini hemen hissetmişti. Bilinen seanslarını uygulamaya başladı ve bermutad önemli sayıda seyirci önünde cereyan eden 3-4 seanstan sonra birden genç kız “görüyorum!” diye haykırdı.

Genç Paradis’in ilk gördüğünü söylediği şey Mesmer’in, oldukça ihtişamlı olan burnuydu. Bunca yıl körlükten sonra görmeye başlayan genç kız gördüğü şeylerin biçim, renk ve ışıklarının kendini çok rahatsız ettiğini söyleyerek, sözde acılar içinde kıvranmaya başladı. Gerçekten gördüklerini tarif ediyor ve rahatsızlığını belli ediyordu. Bu başarı kızın ailesinin görünürde mutluluğuna, olayın tanıklarının hayranlığına yolaçmıştı. Ama Viyana’nın öbür saygın hekimleri ateş püskürüyorlardı. Kızın gerçekte gözlerinin açılmamış olduğunu, yalnızca Mesmer’in telkinleriyle görürmüş gibi yaptığını ileri sürüyorlardı.

Kızın ailesi ise daha başka bir telaş içindeydi. Sakat olarak onca beceri gösterip ün kazanan kızlarının, sakatlığı olmadan o büyük müzik ustaları kentinde hiç başarısı olmayacağını biliyorlardı. Aynca merhametli Imparatoriçenin cömert ihsanları da elbette kesilecekti. Sonuçta kızcağız gene kör oldu, o sözde karanlığına gömüldü.

Bundan sonra Viyana, Mesmer için bir cadı kazanına döndü. Başta Paradis ailesinin dostları ve saraya yakın çevreler olmak üzere bütün sosyete ondan yüz çevirmekteydi. Elbette hekim camiası bunun için elinden geleni ardına koymuyordu. Mesmer bunların sonucunda ağır bir depresyonun tam ortasında buldu kendini. Bir süre bununla kendi kendine savaştı. Sonunda bütün varlığını elden çıkararak Avrupa’nın ikinci büyük merkezine, Paris’e göçetti.

Orada olağanüstü başarılar kazanmakla birlikte devrim öncesi Paris’te gene siyasal gelişmelerden etkilendi. Orada kurmuş olduğu “Societe de İHarmonie” (Dinginlik Derneği) adlı bir dernek bir yandan yönetim öğreti ve gelişimi için çalışırken, bir yandan da yandaş ya da karşıt birçok bilim adamının çatışmalarına yolaçıyordu. Üstelik kralın hafiyeleri de buralardaki kuşkulu etkinliklerden hoşnut değildiler ve saraya rapor üstüne rapor gitmekteydi. Mesmer’in yakın çevresinde o çağın hemen bütün bilinen isimleri toplanıyordu. Ama karşıtları da yenilir yutulur gibi değildi.

Mesmer devrime az kala, daha önce Viyana’dan da ayrılmasına yolaçmış olan bir depresyon içine girdi ve Paris’ten de ayrıldı. Ondan sonraki yaşamı Konstanz gölü kıyılarında bir münzevi olarak geçti. Ayrıntıları pek bilinmeyen bu dönemde onun kendi halinde, kuşları ve hayvanları manyetize etme yetisine bile ulaştığına ilişkin masal ve söylencelerle doludur. Bunlardan birine göre Mesmer, yaşamının sonunda yaşadığı Meersburg’dan hergün gölün ortasındaki Mainau adasına gidermiş. Oradaki kuş sürüleri onun çevresine toplanır, o yürüdükçe birlikte yürür, oturduğunda çevresinde otururlarmış. Odasında kafesinin kapağı hep açık duran bir kanarya varmış. Her sabah kuş Mesmer’in başına konup onu uyandırır, birlikte kahvaltı ederlermiş. 5 Mart 1815 sabahı kuş, kafesinden çıkmamış. Çünkü o gece büyük usta son nefesini vermiş.

PUYSÉGUR VE YENİ MANYETİZM

Charles Richet’e göre “Manyetizmi kuşkusuz Mesmer başlatmıştır. Fakat onu bulan Puységur’dur”. Gerçekten de Puységur un çaba ve başarıları olmasaydı Mesmer belki de bir büyük hokkabaz olarak kalacak ve dinamik psikolojinin gelişimi bir yüz yıl gecikecekti.

Puységur adı gerçekte, üçü de Mesmer’in en heyecanlı öğrencileri olan ve üçü de birbirinden ekzantrik üç kardeşin adıdır. Bunlardan en küçüğü Vikont Jacques Maxime de Chastenet de Puységur iyi bir askerdi. Bayonne’da bir askeri geçit töreni sırasında subaylardan biri, geçirdiği bir apopleksiyle törenin ortasında çayıra devrildi. Vikont hemen onun yanına koşarak bütün askerlerin gözü önünde onu manyetize etti ve iyileştirdi. Ondan sonra birliğindeki hasta askerlerin tedavisiyle görevlendirildi. İkinci kardeş olan Antoine-Hyacithe Compte de Chastenet denizciydi. Manyetizmi Fransız sömürgesi olan Saint Dominque’e götürmüş ve oradaki zencilere uygulayarak onlardan da bolca manyetizör yetiştirmiştir. Üç kardeşin en büyüğü olan Amand- Marie-Jacques de Chastenet Marquis de Puységur bir topçu subayıydı ve ailenin arazilerinin yönetimi onun elindeydi. Bir süre Cebelitarıkta görev yapmış, Rusya’ya giden bir elçilik misyonuna da katılmıştı. Vakti askerlik göreviyle, Soissons yakınlarındaki Buzancy’deki şatosu arasında geçiyordu. Çağının bir çok aristokratı gibi onun da şatosunda bir “cabinet de physicjue” bulunuyordu ve Marquis orada elektrik üzerinde deneyler yapmaktaydı. Mesmerizme karşı önceleri kuşkulu ve olumsuz duruyordu. Fakat kardeşleri tarafından ikna edildi ve o küçük kabinesinde manyetizm deneylerine başlamakla kalmadı, bireysel ve kollektif tedavilere de girişti.

Markinin hastalarından biri, uzun yıllardan beri ailenin hizmetinde olan çiftçilerden birinin genç oğlu Victor Race hafif bir solunum hastalığından yakınmaktaydı. Marki etkisini denemek için onu manyetize etmek istedi. Victor çok kolay manyetize oldu, fakat o zamana kadar manyetize edilen insanlardan çok farklı şekilde, hiçbir çırpınma belirtisi göstermeden, uyanık durumundan daha uyanık olduğu izlenimini veren bir uyku durumuna girdi. Konuşuyor, sorulanları yanıtlıyor ve uyanık olduğu durumdan çok daha parlak bir zihinsel yeti gösteriyordu. Marki fısıldayarak ya da içinden bir şarkı mırıldandığında Victor aynı şarkıyı yüksek sesle ve doğru olarak söylüyordu. Seansın bitiminde Victor olup bitenleri hiç anımsamıyordu. Puységur bu seansı gerek Victoria gerekse başkalarıyla yinelemeye başladı. Bu tipte manyetize edilenler kendi hastalıklarının tanısını ve olası seyrini bilebiliyor, gereken tedavi için yol gösterebiliyorlardı. Kısa zamanda hasta olarak başvuranların sayısı öyle arttı ki Marki toplu tedavi seansları hazırlamak zorunda kaldı. Bunun için şatonun bahçesinde, çevresinden sular fışkıran bir ağacı seçti. Köylüler bunun çevresinde oturuyor ve bir ucu ağacın dallarına bağlı olan iplerin öbür ucunu kendi hasta taraflarına doluyorlardı. Sonra bir halka halinde birer parmaklarını birbirlerine dokunduruyor ve az sonra bir akımın halkanın içinde dönmeye başladığını hissediyorlardı. O zaman marki aralarından birkaçını seçiyor ve elindeki bastonla dokunarak onları derin uykuya sokuyordu. Marki’nin “hekim” dediği bu denekler diğerlerinin arasında dolaşıp elleriyle onlara dokunarak onların hastalığını teşhis ediyor, tedavi için yol gösteriyorlardı. Uyanma buyruğu verildiğinde hiçbiri, bir şey anımsamıyordu.

Puységur bu deneyleri ve tedavileri Victoria yapmayı sürdürdü, onu Paris’e götürerek gösteriler yaptı. Yakın ve doğru gözlemleriyle bu olgunun gerçeğini çok daha doğru bir biçimde açıklayabildi. Ve bugün de geçerli olan kimi ilkeler koydu.

Mesmer 1779’da kendi buluşlarının esaslarını 27 madde halinde açıklamıştı. Ona göre özetle evrende varolan bütün cisimlerin arasını dolduran sıvısal bir madde vardı ve bu, insanları ve canlıları, yeryüzü ve öbür gök cisimleriyle birleştirirdi. Bu sıvı insan vucudunun içini de doldurmaktaydı. Hastalık bu sıvının vücut içinde eşitsiz dağılımından oluşuyordu. Belli tekniklerin kullanımıyla bu sıvının yönü değiştirilebilir, depolanabilir ve öbür insanlara geçirilebilirdi. Vücut içindeki dengenin yeniden kurulmasıyla iyileşme sağlanırdı. Ona göre “Yalnız tek bir hastalık ve tek bir tedavi” vardı. O da sıvı dengesinin bozulması ve düzeltilmesinden ibaretti. Puységur ise Victor’un yeteneği sayesinde sözkonusu gücün bir sıvıdan falan değil manyetizörün iradesinden kaynaklandığını, manyetizmin panayır gösterisi olarak hiçbir zaman kullanılmaması gercktiğini her zaman ve yalnız tedavi amacıyla uygulanabileceğini, insanların kendi sorun ve dertlerine ilişkin, gündelik yaşam sırasında farkına varmadıkları, derin ve doğru bilgilere sahip olduklarını ve ancak manyetizm sırasında yoğunlaşan dikkatleriyle bunu dışarı vurabildiklerini ortaya çıkardı.

1785 ağustosunda Puységur, Strasbourg’daki topçu alayına atandı. İstek üzerine oradaki Mason locasında bir ders verdi ve ulaştığı ilkeleri şu sözlerle açıkladı:

“içimde bir gücün varlığım inanıyorum.

Bu inançla onu dışarı çıkarmak istiyorum.

Manyetizmin bütün gizi iki sözcüktedir; inan ve iste.

İnsan kardeşlerimin yaşam gücünü harekete geçirecek güce sahip olduğuma inanıyorum; onu kullanmak istiyorum. Benim bilim ve becerim bundan ibarettir.

İnanınız ve isteyiniz kardeşlerim. Hepiniz aynını yapabilirsiniz.”

Orada Puységur, Societe Harmonique des Amis Réunis adıyla bir dernek kurdu. 1789’da Alsace aristokrasisinin çoğunun katıldığı iki yüzden fazla kişi eğitilmişti ve tedavi uyguluyorlardı. Bütün tedaviler parasız yapılıyordu. Asıl önemli olan, herbirinin bütün hastalarının, tanılarının ve yapılan tedavinin titiz şekilde kayıtlarını tutmaları ve düzenli raporlarla bu derneğe, yazılı olarak bildirmeleriydi. Toplu tedaviler ve deneyler de artık yapılmıyordu. Kamu önünde gösteriler de kaldırılmıştı.

Bu deneyler ve çalışmalar sürseydi psikoloji ve psikopatoloji belki de çok daha önce tarih sahnesine çıkabilirdi; bilinmiyor. Çünkü devrim herşeyi sona erdirdi. Aristokratların çoğu kaçtı. Kaçmayanlar tutuklandı, hapsedildi, kafaları kesildi. Puységur da iki yıl hapiste kaldı. Sonra hapisten çıktı, şatosunun bulunduğu Soisson’a vali oldu. Şiir yazmaya başladı. Bu arada manyetizmi de yeniden ele aldı. Napolyon’un yenilgileriyle 1818’de Buzancy’ye döndü. Victor’un ağır hasta olduğunu, duyunca hemen yanına koştu. Onu ilk olarak manyetize ettiği aynı kulübede yeniden manyetize ederek iyileştirmeye çalıştı. Bu arada, Victor’un 45 yıl önceki manyetik seanslarda yaşadığı her ayrıntıyı hatırladığını şaşkınlıkla gördü. Victor kısa bir süre iyileştiyse de uzun yaşamadı. Marki onun mezarına, ona olan saygı ve hayranlığını ifade eden güzel bir kitabe dikti. Puységur kendi de 84 yaşında öldü.

Manyetizmle uğraştığı sürece onun yetiştirdiği binleri bulan öğrenci, artık Mesmer’in adı hiç bilinmiyorken ondan, yalnızca yapılan tedavinin Mesmcrizm olduğunu duydular. Çok büyük katkılarına karşın hiçbir zaman sanatı sahiplenmeye kalkışmadı. Son olarak tedavi ettiği Alexandre Hebert adında 12 yaşında bir çocuktu. Çocuk çok şiddetli korku nöbetleri geçiriyordu. Marki altı ay boyunca çocuğu gece ve gündüz hiç yanından ayırmadı. Yaptığı bu tedavi 150 yıl sonra psikotik hastaların tedavisi için önerilen ve uygulanan tedavi şemalarının hemen hemen aynıydı. Çok sonraları, Puységur’ün çalışmaları ortaya çıkarıldığında psikodinamik pekçok olgunun onun tarafından gözlenerek kullanıldığı da görüldü. Ağır ruhsal hastalıkların bir tür hipnotik somnambülizm (uyurgezerlik) olduğu görüşüyle pek çok klinik tabloyu titizlikle incelemiş, onları içinde bulunduklarını düşündüğü bu durumdan çıkarmak için manyetizmi tersine işleterek kullanmaya çalışmıştı. Yöntemleri gerçekten bugün ağır akıl hastalarına uygulanan psikoterapilere çok benzemektedir. Puységur kuşkusuz ki çok namuslu bir bilim öncüsüydü.

TARİH BOYUNCA HİPNOZ

Hipnozun doğa bilimleri ve tıp alanına girişi Mesmer ve Puységur ve onları izleyenler tarafından XVIII. yüzyılda olmuş, sağaltım yöntemi olarak yayılması ve kabulü de XIX. yüzyılı bulmuşsa da bu yöntemin hemen hemen aynı biçimde, hem de sağaltım amacıyla taa Sümerlerden beri, aşağı yukarı 5-6 bin yıldır kullanıldığını artık biliyoruz. Daha Sümer uygarlığında, kent krallarının önderliğinde oluşmaya başlayan ruhban ekibinin, özellikle de sağlık alanındaki dilek ve yakınmalar için çok bilinçli bir biçimde, bu günkü uygulanışını çok andıran yöntemlerle hipnozu uyguladıklarını biliyoruz. Gene yaklaşık aynı çağlardan kalan Hint Veda’larında bir hipnoterapinin hemen tam ayrıntılı tanımını buluyoruz. “Yüreğin dağılıp şaşırmayacağı, korkuya kapılmayacağı sessiz ve dingin bir yerde toplansınlar (insanlar). Oturt onları. Yerde girinti çıkıntı olmasın. Işık eksik olmasın. Ya bağdaş kursunlar ya da diz çöksünler. Gözlerini burnunun en ucuna diksin, ellerini yan yana, ayaklarını yanyana koysun. Yüreğinden bütün kaygılan ve düşünceleri atsın. Yalnız Pranon’un adını düşünsün ve söylesin. Bu adı söylerken onu aklından düşlesin.”

Daha başka bir yerde de soluk alıp, soluğu içinde tutup yavaş yavaş dışarı verirken seksen kez “Om” sözcüğünü söylemek önerilmekte.

En eski ve ayrıntılı tedavi kitabı sayılan ve yirmi metre papirüs üzerinde bütün bilinen reçeteler ve sağaltım yöntemlerini anlatan ünlü “Ebers Papirüsü”nde, “Kollarındaki ağrıyı gidermek için sen ellerinle ona dokun ve ağrının çekip gideceğini söyle” denilerek, hemen hemen en çağdaş bir hipnoz tedavisi anlatılmaktadır.

Daha sonraları eski Yunanda, Aklepios tapınaklarında uygulanan sağaltımda uykunun nasıl kullanıldığı da çok söylenmiş ve yazılmıştır. Özellikle Bergama’da Asklepion’u görenlerin kolayca izleyebileceği gibi, bu tapınaklarda sağaltım şöyle yürüyordu: Hastalar daha tapınağa ayak basmadan belirli temizlik törenleri başlıyordu. Az farklarla abdest almayı andıran bu törenler, tapınağın her dönemecinde vucudun bir başka tarafının temizlenip yıkanması şeklinde, adım adım ilerliyordu. Daha sonra bir iki günlük sıkı bir oruç ve perhiz süresi geliyordu. Bunu bir dizi banyolar, çeşitli merhem ve kremlerle yapılan masajlar, tütsüler ve yeniden yıkanmalar ve güzel kokular izliyordu. Bu arada oldukça güzel yörelerde kurulu olan bu tapınakların özgün tiyatrolarında keyifli ve umut aşılayan oyunlarla da genel moralin yüksek tutulmasına özen gösteriliyordu. Asklepiad adı verilen hekim-rahipler daha önce bu tapınakta şifa bulmuş olanların vermiş oldukları sunu, yazıt ve taşları da özenle sergiliyor ve beklentiyi en üst düzeye çıkartıyorlardı. Böyle üç-beş gün süren bir hazırlık döneminden sonra asıl sağaltım günü geliyordu. Hasta önce bir kurban kesiyor, sonra şifalı sularla yeniden yıkanıyor ve uzun bir tünele giriyordu. Loş ve gizemli tünel boyunca ağır ağır ilerlerken, kendisi hakkında o güne dek yeterince bilgi edinmiş olan asklepiadlar, tünelin üzerinde ve yanlarındaki, sesi boğuklaştırarak tanınmaz hale getiren özgün konuşma borularından hastaya sesleniyor ve az sonra yatacağı uyku sırasında tanrının gelip ona doğru yolu göstereceğini fısıldıyorlardı. Sonunda uyuma hücresine varılıyor, çevrede kaynayan zararsız yılanların vereceği ürküntü de buna eklenmişken bir de tam yatağın başucuna konmuş hazır bekleyen, afyon ve çeşitli otlarla karıştırılmış bir testi şarap, son direnme olasılıklarını da gideriyor ve hasta umut dolu, derin bir uykuya dalıyordu. İyice karanlık çökünce tanrının kılığına girmiş bir asklepiad da sessizce yaklaşıyor ve hastaya kendi iyileşme yollarını düşünde göreceğini fısıldıyordu. Bütün sahne tam ve kesin bir telkin için gereken herşeyi sağlamış oluyordu. Böylece hasta uykusunda, kendi derdinin nedenleri ve şifa yollarına ilişkin bir düşü artık kaçınılmaz bir şekilde ve mutlaka görecekti. Düşün anlaşılmaz bir tarafı kalmışsa bunu da bu seansın bitiminde asklepiadlar, günler boyunca hastanın kendisinden öğrendiklerinin de ışığında güzelce yorumluyorlardı. Böylece ulaşılan, psikosomatik diye adlandırdığımız bütün hastalıkların gerçek ve tam bir iyileşmesi oluyordu.

Daha sonra ve daha önce de hemen her bölgede, her inanç sisteminde telkine ve uykuya, telkinle sağlanan ve yönlendirilen uykuya, böyle bir uykuda görülen düşlere dayalı pek çok kurum, ocak ve mezhep gelişmiş, etkin olmuş ve ardında bir söylence bırakmıştır. Bu tür kurumlar genellikle hermetik dediğimiz, kendi içine kapalı öğretiler olurlar. Her meslek ve sanatın gerçekte hermetik bir yanı vardır. Hepsi bütün isteyenlere açık bilgiler oluşturur ancak bu bilgilerin gene de belirli ön koşulları yerine getiren, belli özellikleri gösteren kimselerden gayrısına geçmemesi, belli bir ocağın ya da birliğin malı olarak kalmasını sağlamaya yönelik önlemler alırlar. Bu tür yönelişlerin nedeni ve düzeneği çok incelenmiştir ve bu kitapçığın kapsamına sığmaz. Ama özellikle de aydınlanma çağının sonlarına değin, bu tür “kapalı kapılar ardında” oluşup gelişen böyle bilgi ve beceriler, hele başarılıysalar, saygınlık u yandırıyorlarsa ve yaygın yandaşlar bulma olasılıkları da varsa aynı zamanda çok da düşman kazanırlar. Bu düşmanlıklar çoğu kez ölümcül ve yıkıcıdır.

İşte bu hipnoz yöntemine başvurmak yoluyla geliştirilmiş olan sağaltım yolları, sağaltıcı kişiler, bu yoldan elde edilen bilgiler de hep aynı akıbete uğramıştır. Büyük Pitagoras’tan, Hipokrat’a kadar, eski Ninova inançlarından, Kaide ocaklarına, İskenderiye bilginlerine kadar bütün bilgeler öldürülmüş ya da kovulmuş, yapıtları ve bilgileri yakılmış, yok edilmiş, okul ve akımları çökertilmiştir. Tarihin, tarih boyunca sürmüş olan en büyük jenosidi (soykırım-katliam) , bilenlere ve bilgelere karşı yürütülmüş olanıdır. Her bilim dalının, her türlü düşünce ve aydınlanma akımının öyküsünde böyle kara ve kanlı sayfalar Vardır.

İşte hipnozun geçmişindeki bu tür sayfalar da giderek onun daha gizli ve gizemli ortamlarda, topluluklarda ve derneklerde kullanılmasına yol açmıştır. Her seferinde de ezilen ve yokedilen bu ocaklarda elde edilmiş olan bilgilerin, biriken deneyimlerin yitip gitmiş olması insanlık için büyük kayıplar olmuştur. Bir düşününce onların yardımıyla insan uygarlığının daha büyük adımlar atabileceği düşünülür. Ama insanlığın kendisi eğer bu adımlara hazır değilse atılan bu adımlar kuşkusuz bir işe yaramazdı.

Daha önemli bir sonuç da yöntemin kendisinin gizem akımlarının malı olmuş olmadı ve bu güne kadar korkuyla karışık gizli bir yetenek ünü kazanmış olmasıdır. Bu ün bugün de anlaşılması kolay olmayan birçok çalışmayı örtmektedir.

İsa’dan önceki ve sonraki yüzyıllarda Roma egemenliğinin baskısı altında kimi toplumsal gelişmeler gösteren Yahudi inancı da kendi içinde bu tür gizem toplulukları geliştirmiş, bunlardan hristiyanlığın doğuş ve gelişiminde de büyük rolü olduğu anlaşılan Esse’ler, o çağda İskenderiye’de toplanmış olan bilgeler ve bilginler kümesi arasında benzeri gizem bilgileri ile uğraşan bir sistem oluşturmuşlardı. Daha sonra Kabala öğretisi olarak süren bu ayrım da aynı şekilde hipnoz yöntemi ve hipnotik bilgiyi büyük ölçüde toplamış ve kullanmış olsa gerek. Ne var ki ilk çağın hemen bütün bilgilerini toplamış olan İskenderiye Bilgiler Evi Kitaplığındaki 700.000 yazıt I.Ö. 47 yılında Sezarın buyruğuyla yakıldı. Oradan kaçırılmış olan 200.000 cildi Antonius Kleopatraya armağan olarak verdi. Ama bunları da daha sonra hristiyan imparator Theophilus kül etti. Daha Isadan 1700 yıl önce, Babil egemeni Hammurabi, Fırat boylarındaki Mari kralını yenince onun biriktirdiği Akad, Sümer, Huri yapıtlarından oluşan binlerce tabletlik bir kitaplığı yoketmişti. Yuda kralı Yoahim, Yerimyas’taki kitaplığı yaktırdı. Büyük İskender Persleri yenip de Persepolis’e girdiğinde ilk yaptığı, 12.000 öküz postuna yazılmış olan kutsal kitap Avesta’yı yakıp yoketmek oldu. Bu yakıp yok etme işlemi, bilindiği gibi hiç bitmedi. Bilgiyi bir gizem yöntemi olarak benimseyip kullananlar da bilgileriyle aynı kaderi paylaşmaya başladılar. Avrupa’da 1000 yıl süren Cadı kovuşturmalarıyla toplam 55 milyon insan ateşler içinde canverdi. Bunların çoğu yalnızca merak eden ve bilmek isteyen, geri kalanları da toplu bir hipnozun etkisinde kalmış olanlardı. Aydınlanma yerleştikten, hatta devrimler başladıktan sonra bile insanlar yakılmaya devam ediyordu. Avrupada son insan cadılık ve büyücülük yaptığı gerekçesiyle XVIII. yüzyılın son çeyreğinde 1794 yılında yakılmıştır. Ondan sonra gelenler artık insanları değil, yalnız kitapları yakıyorlar. İnsanları ise ya gazlıyorlar, ya da beslemeyip asıyorlar.

İşte Mesmer ve Puységur’un ulaştıkları nokta, bilimsel devrimler olarak böyle bir tarih zemininde doğdu. Gene de bir gizem yöntemi olarak yitip gitmek ve kimbilir hangi despot tarafından yakılmak tehlikesi ile karşılaşacaktı; eğer Cagliostro gibi birisinin kullanımında kalsaydı, eğer Almanya’da tıp okullarında ele alınmış olmasaydı ve eğer Manchester’li hekim James Braid’in eline geçmeseydi.

DAHA SONRASI VE ÇAĞDAŞ TIP

Bulucusu ve araştırıcısının yeterince geliştiğini görememelerine karşın hayvansal manyetizm kavramı ilgi çekmeyi sürdürdü. Mesmer’in de Puységur’ün da adları bilinmiyordu pek ama gerek Fransa, gerek Almanya’da bu yöntemle tedaviler yayılmaktaydı. Fransa’da Deleuze, Bertrand, Noizet, daha sonra Charpignon, Teste, Gauthier, Lafontaine, Despine, Dupotet, Durand gibi daha birçok önemli hekim ve araştırıcı bu alana emek vermişlerdir. Bütün bu araştırıcılar “Rapport” denilen ve manyetize edilenle manyetizör arasındaki sözel ilişkinin önemini kavramışlardı. Ancak, yaptıkları onca deneylere ve hepsini sadakatla kaydetmelerine karşın bütün XIX. yüzyıl boyunca tekniğe ve açıklayıcı temel bilgiye pek bir şey ekleyemediler. Almanya’da da bu yöntem büyük ilgiyle izlenip uygulanıyor, fakat orada daha değişik bir nitelik gösteriyordu. Bunun en önemli nedeni Mesmerizm’in Fransa’da daha çok aydınlar arasında ilgi görmesi ve akademik çevrelerde çok fazla ciddiye alınmamasına karşın Almanya’da üniversitelerin bu alana çok canlı bir ilgi göstermeleridir. Prusya hükümetinin konuyu incelemesinden sonra 1816’da Berlin ve Bonn üniversitelerinde Mesmerizm kürsüleri kuruldu. Ayrıca Almanya’da olağanüstü yetenekli kimileri de, Mesmerizm yardımıyla, o sıralarda aktüel inceleme alanı sayılan, doğaüstü fenomenlerin incelenmesinde kullanılmaktaydı. Bu kişilerden bazıları ülke çapında tanınıyor ve ilgiyle izleniyordu. Gmelin, Kluge, Hufeland kardeşler, Kicser, Nasse, Passavant ve Jolfart gibi bilginler bu konuda çok büyük bir ilgiyle yoğun çalışmalar içindeydiler. Ancak bütün bu gelişmelere karşın, Almanya’da romantik spiritizmin konu üzerindeki etkinliği nedeniyle klinik uygulama gecikiyordu. Bu konuyu geliştirebilen gene Fransa oldu ve önce Liebeault ve Bernhaim ile Nancy okulu, ondan az sonra da ünü çok yaygın bir bilgin olan jean-Martin Charcot ve onun yönettiği Salpetriere okulu Mesmerizm, Manyetizm ve Hipnotizm adlarını almış olan bu olgu ve tekniği bir daha kalkmamak üzere klinikteki tahtına oturttular. Bu gün de, biraz eprimiş, eskimiş ve yıpranmış da olsa o tahtta oturmaya devam ediyor.

İLK HİPNOZ HEKİMİ BRAİD

Manchester’deki göz hekimi James Braid, 13.11.1841’de bir hipnoz gösterisine katıldı. Eğlenceli bir hokkabazlık izleyeceğinden kuşkusu yoktu buraya gelirken. Ama gösteriyi izlerken yavaş yavaş yerinde doğruldu ve olup biteni daha dikkatli izlemeye başladı. Çünkü, uyutulan kişinin bu manyetik uykuya girmeden önce gözkapaklarının garip bir biçimde titreyip kırpışmakta olduğunu görmüştü. Bu olgu o zamana kadar kimsenin dikkatini çekmemişti. Kuşkusuz Braid’in de dikkatini çekmezdi, eğer o bir göz hekimi ve keskin bir gözlemci olmasaydı. Bunu görür görmez bu gözkapağı seyrimesinin taklit edilemeyeceğini, istemli olarak yapılmasının mümkün olmadığını hemen farketmişti. O halde bu olay bir hokkabazlık ya da sahtekarlık olamazdı. Ama istemli olarak yapılamayan bu seyirmenin nedenini de merak etmeye başladı. Önce benzeri gösterileri izlemeye başladı. Bunları bulmak da hiç zor olmuyordu. O sırada hemen her eğlence yerinde, her kibar hanımın salonunda benzeri gösteriler yapılıp duruyordu. Braid, katıldığı her gösteride aynı seyirmeyi görünce bu uykunun hemen öncesinde gözlerde bir yorgunluğun, bir bitkinlik duygusunun olması gerektiği sonucuna vardı. Muayenehanesine sürekli gelip giden madencilerden bir genci bir koltuğa oturtarak karşısına koyduğu boş bir şişeye sürekli bakmasını istedi. Üç dakika içinde genç işçinin gözlerinde aynı seğirme başladı ve hemen ardından da genç derin bir uykuya daldı. Ardından Braid bir madencinin hanımından porselen bir kâseye aynı şekilde sürekli bakmasını rica etti. İki dakika içinde bu kadının da gözleri seyrimeye başlamış ve ardından da bilinen uyku bastırmıştı. Durum Dr. Braid için apaçıktı: Demek ki şu ünlü uykuyu sağlamakta kişisel ya da kişiler arası bir mıktamsı etkisi sözkonusu değildi. XIX. yüzyılın bilinçli bir hekimi olarak Braid disiplinli bir şekilde düşünmeye koyuldu. Demek ki burada sözkonusu olan, bir kişiden hasta ya da deneğe doğru iletilen bir güç değildi. Bu doğrudan doğruya, yönlendirilmiş bir uykudan ibaretti. Uyuyabilmek için hayali bir otlaktaki koyunları saymak ya da bir konferansı dikkatle izlerken uyuyup kalmak gibi bir şeydi. Ama kuşkusuz ki esas olan bir uykuydu. Braid bu uykuyu, eski Yunanca uyku anlamına gelen Hypnos sözcüğünden türeterek Hipnoz diye adlandırmanın daha doğru olacağını ileri sürdü. Eğer bu bir uykuysa ne menem bir uykuydu? Kişi bu uyku sırasında konuşabiliyor, sorulanları yanıtlayabiliyor, verilen emirlere uyuyor, yürüyüp hareket edebiliyor ve bu sırada gözleri de açık olabiliyor ve bu uykuda yürürken önüne konulan engelleri görüyor, onlara çarpıp tökezlemeden yolunu bulabiliyordu. O halde bu tam derin bir uyku değil, değişik bir uyku biçimi, o sıralarda tıbbı epeyce uğraştıran uykuda yürüme, yani Somnambulizm gibi bir şey olmalıydı. Bu yüzden de sadece uyku olarak değil de uykululuk durumu gibi bir anlama gelecek biçimde, o günlerde tıptaki adlandırmalarda çok kullanılan bir türetmeyle, psikoz, dermatoz, skleroz der gibi “Hipnoz” demek daha doğru olacaktı.

Braid araştırmalarını sürdürdü. Kendi yaptığı deneylerde bir nesneye bakışları fikse etmenin [güçlü, ağır, demir gibi, kuvvetli]  hipnoz için yeterli olduğunu saptamıştı. Disiplinli bir bilim adamı olarak ardarda deneyler yapmaya ve deney sırasında olup bitenleri ayrıntılarıyla not etmeye girişti. Braid bu araştırmalarında gerçekten yüzlerce yıldan beri bilinen ama hiç bilimin alanına alınmamış bir gerçeği yakalamıştı. Tarihte örneğin matematikçi, filozof ve hekim olan Geronimo Cardanano daha 1535’te kişiyi parlak bir cisme sürekli baktırarak uyku sağlayabildiğini yazmıştı. Paracelsus, “Opera” adlı eserinde Güney Almanya’daki bir manastırda keşişlerin hastalarına parlak bir kristal göstererek uyumalarını sağladıklarını anlatmıştı. Dahası Aynaroz’un keşişlerinin kendi göbeklerine gözlerini dikerek kolayca uykuya daldırdıkları biliniyordu. Hatta bu yüzden onlara “Göbeğe bakar” gibi bir ad da konmuştu. Ama Braid tam da bu yüzden, yani herkesin öteden beri bildiği bir olguya dikkat ettiği ve onu bilimsel bir gözlükle ve tam bir disiplinle incelemeye aldığı için “Bilim adamı” sıfatını hakediyordu ve ele aldığı konuda çağdaşlarından fersah fersah ileri geçivermişti.

Bu uykuyu Braid önce bildiği fizyolojik olgularla açıklamaya girişti. Sürekli aynı yere bakışla görme sinirinim göz küresini ve gözkapaklarını hareket ettiren kasların uyarılabilirliği azalıyor, bu sırada konsantrasyon sonucu solunum azalıyor, bu da beyindeki kan dolaşımını azaltıyordu. Göz yuvarlağı kuruyor, bunun sonucunda da o bilinen seyirme başlıyor, sonunda da gözkapakları düşüyordu. Ancak bu arada hipnozun psişik yönü de unutulmamalıydı. Braid çalışmalarında bu uykuda bilinç yitiminin değil, tam tersine artmış bir konsantrasyonunun ve yüksek bir iradenin sözkonusu olduğunu da sezmişti. Bu araştırmalarını yaparken Braid de daha önce anlatılan düşmanlıklardan nasibini aldı. Büyük bir karşıtlar cephesiyle savaşmak zorunda kaldı. Onun asıl amacı, bu yöntemi ameliyatlar sırasında ağrı duygusunu ortadan kaldırmada, yani anestezi için kullanabilmekti. Ki bu öngörüsünde de haklı olduğunu bu gün kesinlikle biliyoruz. Ama tam bu sırada kloroform bulundu ve Braid derhal unutuluverdi.

CHARCOT, BERNHEİM VE FREUD

Bundan 30 yıl sonra büyük bir bilim adamı Jean Martin Charcot, Paris’de hipnozu yeniden elealdı. Ondan 7-8 yıl sonra da Nancy’de Hypolyte Bernheim aynı konuda çalışmalara başladı. İkisi de, özellikle Charcot hafife ve alaya alınabilecek kimseler değildi. Charcot hipnozu o sırada histerik denilen felçlerde ve benzeri belirtilerde sağaltım amacıyla kullanıyor ve bu iyileştirmeleri geniş bir hekim ve öğrenci kitlesi önünde yapıyordu. Onun açıklaması, hipnozda uykunun tam tersine artmış bir sinir-kas uyanıklığının sözkonusu olduğuydu. Bu kavrama göre hipnoz da tıpkı histeri gibi bir nörozdu, ama yapay bir nörozdu. Buna karşılık Bernheim’a göre hipnozun mekanizması denek olan kişinin kendisinde yatıyordu. Bu açıklamaya göre denek ya da hasta, telkine açık bir durumda bulunduğu ve kendi düş gücü içinde yoğunlaştığı için hipnoz adı verilen durum ortaya çıkmaktaydı. Yani bütün olup bitenler hipnotize olan kişinin kendi ruhsal yaşamı içinde olup bitiyordu. Hipnozu yapan, yalnızca bir aracı ve dikkatin yoğunlaşarak yönetimin devredildiği bir objeydi.

Bu iki görüş arasında oldukça sert bir savaş başladı. Hipnoz olayının yalnızca hipnotize olan kişinin düşgücü ve telkin altına girme isteğine bağlı olduğunu ileri süren Bernheim ve Nancy okulu bu savaşı giderek yitirdi. Ancak çok sonraları, beyin faliyetini, beyin elektrik akımlarını yazarak incelemek olanağı elde edildikten ve bu arada uyku üzerinde de araştırmalar yapılmaya başlanıp da uykunun ve uykuyla ilgili ve ona benzer durumların fizyolojisi araştırılmaya başladıktan sonra bu sorular da yanıt bulmaya başladı. Ama bu gün aslında onların haklı olduğunu artık biliyoruz.

Charcot’nun bu tartışmalar sırasında daha etkin ve başat görünmesi nedeniyle, Sigmund Freud o sıralarda üzerinde çalışmakta olduğu histeri olgularının incelenmesi ve sağaltımında hipnoz yöntemini kullanmaya başladı. Onun kullandığı teknik de Charcot’ya dayanıyordu. Ancak uzun bir süre sonra ve histerinin ve diğer nörozların nedenlerine ilişkin çalışmaları ilerledikten sonra, hastanın içsel gereksinimlerinin Charcot’nun yaklaşımını giderek haksız çıkardığını görerek hipnozun hiç de gerekli olmadığı sonucuna vardı ve asıl yöntemi olan serbest çağrışım yöntemine geçti. Bununla birlikte hipnoz çalışmalarının ve yönteminin dinamik psikiyatrinin, psikanalizin gelişiminde oynadığı rol kesinlikle yadsınamaz. Hatta rahatlıkla denilebilir ki dinamik psikiyatri temelini hipnozla, daha Mesmer kendinden doğan bir gücün hastası üzerinde doğrudan doğruya etkin olduğunu hissettiği an atmıştır. Hipnozun tarihi, hiç değilse başlangıcında, dinamik psikiyatrinin ve psikolojinin tarihiyle içiçe yürümüştür. İleride göreceğimiz gibi bu gün de hipnoz, dinamik psikiyatrinin önemli bir dalı olarak önemini korumaktadır.

Şimdiye kadar belirtilenlerden hipnoz olgusunda iki faktörün etkin olduğu ortaya çıkmaktadır. Bunlardan biri denek ya da hastanın belli bir ojeye dikkatini yoğunlaştırması sonucu ortaya çıkan durum, öbürü de hipnotizörün uygulamakta olduğu telkin.



HİPNOZDA GERÇEK

Hipnozu bir panayır ya da gece klübünde bile izlemiş olsanız, bunda hipnoza giren kişiye sözel olarak verilmiş olan telkinin mutlaka farkına varmışsınızdır. Gerçekten bugün de bu görüngünün, temelde bir telkin olgusuna bağlı olduğu, telkinin bunda başrolü oynadığı, yöntemi inceleyen bütün araştırmaların, hangi temel kurama bağlı olurlarsa olsunlar, üzerlerinde birleştikleri bir noktadır. Hipnoz kesinlikle bir hipnoz olayıdır.

Hipnozda rol oynayan diğer faktörler de vardır. Bunda dikkat, algılama, bellek gibi diğer zihinsel yeti ve eylemler de çok önemli ve özgün anlamlar kazanmaktadır. Bunları sırayla görmeye öncelikle “telkin” adını verdiğimiz ruhsal olay ve görüngüyle başlamalıyız.

TELKİN

Telkin denilen olayın anlamı bütün açıklamalara ve enine boyuna araştırmalara karşın gene de tartışmalıdır. Telkin, çok kaba bir tanımlamayla bir kişinin, bir başka kişiyi, daha çok sözel bir etkiyle kendi inanç, düşünce ve mantık sistemi içine alması, onun kendisine yabancı bir düşünce, inanç ya da mantığı kabul etmesini sağlamasıdır. Bunda bir tarafta oluşturulan bir zihinsel ürünün, bu ürüne sahip olmayan, hatta bu ürüne karşıt ürünler üretmekte olan bir başka zihine transferi sözkonusudur. Bu olayda bir kişinin duygu ve düşünceleri, karşısındakinin duygu ve düşüncelerini basitçe işgal etmekle yetinmez, karşısındaki kişi tarafından kendi duygu ve düşünceleriymişçesine benimsenir. Gene bir kişi tarafından üretilmiş bir duygu ve düşüncenin karşı tarafa benimsetilmesine dayalı olan yalan söylemek, kandırmak, aldatmak, inandırmak ve ikna etmek gibi işlemlerden ayrılan yanı, burada alıcı zihinde olası eleştiri, düşünce ve direnç süreçlerinin işe karışamayacak kadar yana çekilmesi ve iki zihinin bir konuda birlik oluşturmasıdır.

Gerçekten de telkin dediğimiz süreçte ikinci zihin, yani alıcının zihinsel yapısı, diğer zamanlarda varolan yeti ve yeteneklerini terkederek karşısından gelene teslim olmaktadır. Her zihinde normal olarak varolan, kendine yabancı ürünlere direnmek ve önce kendi süreçlerinden geçirerek irdelemek ortadan kalkmakta, karşı tarafın kendine yabancı, hatta kendine aykırı düşünce ve duyguları aynen alınmaktadır. Burada iki zihin sanki tek bir zihin oluyor gibidir. Buna iki kişi arasında bir “Biz” oluşması diyoruz. Tarafların bu telkine katılım payına göre dört telkin biçimi birbirinden ayırdedilebilir:

a-Planlanmamış, Tahmin Edilmemiş Telkin

Günlük yaşamda en yaygın görülen telkin türü budur. Burada ne telkini yapan, ne de telkini alan aralarında olup bitenin bir telkin olayı olduğunun farkındadır. Bunun en yaygın tipi hekim-hasta ilişkisinde gözlenir. Hekimin hasta başındaki tutum ve sözleri, hastaya yönelik hiçbir amaç taşımadığı halde hastada olumlu ya da olumsuz bir yöneliş uyandırır. İçeriği olumsuz olan bir sözcüğü hasta hiç anlamadığı halde, hekimlerin genel tutumundan olumlu bir şeymiş gibi algılayabilir ve bundan etkilenerek iyileşebilir de.

b-Planlanmış Ama Tahmin Edilmemiş Telkin

Bunda telkin eden söylediğinin amacını bilmekte ama telkini alan bunu fark etmemektedir. Bunların en yaygın örnekleri her gün karşılaştığımız yığınlarla reklâm ve propaganda da görülür. Bu telkin, telkin olarak algılanabilecek olan bütün öğelerden arıtılsa bile etkin olur. Hekimlerin kimi ilaçları yazışları, ilacın o denli etkin olmayacağını bildikleri halde sırf bu telkin işlevine ulaşmak için yapılır ve gerçekten etkinliği arttırır.

c-Planlanmamış Ama Farkedilebilen Telkin

Bu durum gene hekim-hasta ilişkisinin bir parçasıdır. Hasta öyle bir telkin gereksinimi içinde hekime gelir ki ondan gelecek her girişimi kendi kurtuluş ve şifasına bir çare olarak görür. Hekim, verdiği ilacın etkili olduğunu sanırken aslında yalnızca onun kendi etkinliği rol oynamıştır. Bu yüzden birçok ilaç, aynı hastada veren hekime göre farklı etki eder.

d-Planlanmış Ve İstenen Telkin

Bu durum hastanın telkine çok gereksinim duyduğu durumlarda hekimin de hastayı yatıştırıcı ve umut verici konuşmalarında rahatlıkla gözlenebilir. Oldukça tehlikeli ve zor durumlarda hekimin güven veren bir tonla konuşması hastanın yaşam gücünü çok yükseltir çünkü böyle bir güvene zaten gereksinimi vardır. Bunlardan ayrı olarak telkin doğrudan ve dolaylı yapıldığına göre de ayrılabilir. Örneğin hedef alınan kimseden başka birisine doğru söylenen ama adı geçenin duymasına itina gösterilen sözler, bu kişi konuşmayı dikkatle izlediğinden, büyük bir telkin etkisi yapar.

İşte önce Mesmerizm, daha sonra Manyetizm ve sonunda da Hipnotizm adı verilmiş olan olay en başta bir telkin olayıdır. Bugün buna Hipnoz adını veriyoruz. Mesmerizm sözcüğü durumu ilk saptayan kişinin adından, Manyetizm sözcüğü bu olayla mıknatısların çekim gücü arasında bir benzerlik düşünülmüş olduğundan dolayı kullanılmıştır. Daha sonra bu durumda telkin alan kimsenin gösterdiği hareket ve davranışların, uykuda gezen kimselerinkilere benzediği düşünülmüş, bunun da bir tür uykuda gezme olgusu olduğuna inanılmış ve bu yüzden uykuda gezenlere fransızcada verilen adla Somnambulizm (Somnecs – uyku ve Ambulanyon – Yürüme) sözcüğünden giderek, olgunun bir uyku türü olduğu sonucuna varılmış ve uyutma anlamına gelmek üzere Grekçe Hypnos – Uyku sözcüğünden Hipnotizm denmiştir. Sonradan bu durumun bir izm olarak adlandırılması uygun bulunmadığından bir uykululuk durumu anlamına gelen Hypnose denmiştir. Bugün bu olayın fizyolojik bakımdan uykuyla hiçbir ilişkisi olmadığı anlaşılmakla birlikte bu son sözcük gene de kullanılan bir “Galat-ı meşhur” olarak tutulmaktadır.

DİKKAT VE ALGILAMA

Telkin denilen olgunun nasıl işlevlik ve etkinlik kazandığını daha iyi anlayabilmek için kişioğlunun çevresindeki nesne, kişi ve olayların farkına nasıl vardığım bir parça yakından incelemek gerekir. Olup bitenlerden bize doğru ulaşan uyaranlar, duyu organlarımıza ulaştıktan ve onlarda gereken fiziksel ve kimyasal reaksiyonlara neden olduktan sonra, almaç adı verilen bu noktalar kendilerine bağlı olan sinir uçlarını uyarmış ve merkeze doğru bir ileti akımına yolaçmış olurlar. Bu akım merkez sinir sisteminin yalnızca bir noktasını değil, pekçok yerini birden uyarır. Denilebilir ki sinir sistemine giren her uyarandan her an bütün sinir sisteminin, hatta bütün organizmanın haberi olur. Aynı anda vucudumuz yüzbinlerce uyaran almakta yani duyu organlarımızdaki almaçlara yüzbinlerce dış etki, o almaçların farkedilebileceği düzeyde olmak üzere ulaşmaktadır. Farkedebileceği düzeyde diyoruz, çünkü duyu organları belli sınırlar içindeki uyaranlara duvarlıdır. Örneğin renk olarak bildiğimiz ışık tayfı içinde bulunan renkler farkedilebilir. Bu tayfın dışında kalan mor ötesi ve kırmızı altı dediğimiz renkler ise hiç görülemez. Yani gözlerimizde o renk grubuna duyarlı almaçlar hiç bulunmaz. Örneğin, eğitilmiş köpekleri çağırmak için kullanılan özel köpek düdüklerinin sesi insanlar tarafından hiç duyulamaz; en yakınında bile ancak bir üfleme fısıltısı işitilebilir. Oysa bu ses köpekler için çok uzaklardan bile duyulabilen çok tiz bir sestir. Demek ki o sesin frekansına insan kulağı duyarlı değil, köpek kulağı ise duyarlıdır. Buna karşılık köpekler de bizim gördüğümüz renklerin hiçbirini göremezler; bütün köpekler renk körüdür.

Bizim farkında olarak algıladığımız uyaranlar dışında daha binlerce uyaran da aynı anda duyu organlarımıza ulaşır ve bedenimiz biz farkında olmadan hepsini alır, sinir sistemimiz onları sınıflandırır ve gereğini de gene biz hiç farketmeden yapar. Örneğin üzerimizde etkin olan yerçekimine uymak için duruşumuzu, ileri ya da geri hareketimizin dengeli ve uygun oluşunu, iç organlarımızın o anda gereken çalışmayı düzenli olarak yapmasını hep sinirlerimiz düzenler ve bunlar bizim dikkatimizi çekmeden olup biter. Örneğin biz televizyonda heyecanlı bir gerilim ya da korku filmi izlerken, aynı anda yorulan bacağımızın yerini değiştirir, koltuktaki durumumuzu düzeltir, aynı anda kolumuzu kaşıyabilir ve dilimiz de kuruyan ağzımızı farkedebilir. Bu sırada kalbimiz de daha hızlı çarpma emri almakta, kan basıncımız da hafifçe yükselmektedir. O sırada midemizse az önce yediğimiz tuzlu fıstığı sindirmek için uğraşmakta, bu daha önce yemiş olduğumuz meyveyle pek uyuşmadığı için de hafifçe bulanarak bize bu fıstığı dışarı atmanın uygun olabileceğine ilişkin sinyaller vermektedir. Bunların hiçbirinin farkında olmayız. Ama bütün işler yolunda yürümektedir. Oysa, sinir sistemine bir kez giren hiçbir uyaran orada unutulmaz. Mutlaka bir yerlerde depolanır. Bu hiç farkında olmadığımız uyaranların kaydedilip depolandığını kimi çok acayip durumlarda izleyebiliriz. Örneğin, dikkatimizin dışında gelen uyaranlardan herhangi biri olağandışı bir şey kaydetmeye başlarsa birden bütün dikkatimizi heyecanlı filmden çekip ona yönlendirmemizi sağlar. Jung’un anlattığı bir örneği de nakledebiliriz: Çalışkan ve sağlıklı bir sekreter hanım, o ana kadar hiçbir yakınması yokken, saat on sularında birdenbire bir baş ağrısıyla kıvranmaya başlar ve çalışamaz hale gelir. Ortada görünür, bilinir hiç bir neden yoktur. Gerçekte ise o hanım iki hafta önce sisli bir sabah saatında sevgilisini bir iş gezisi için uğurlamıştır ve adamın orada epey eğlenebileceği varsayımıyla belirsiz bir kıskançlık huzursuzluğu içindedir. O sabah, büroda çalışırken birden uzakta öten bir sis düdüğünü duymuş, bu düdük sesi ayrılış anındaki sisi, o da ayrılıştaki kaygıyı anımsatarak günlerdir bastırılmış kaygının bir baş ağrısıyla patlamasına yolaçmıştır. Kadıncağız o sis düdüğü sesini hiç farketmemiştir ve bu gerçek, haydi o kadarcık ipucu verelim, ancak hipnozda açığa çıkarılabilmiştir.

İşte sinir sistemimizin bu çalışma şekli, çok basitleştirmek istersek, havaalanı kontrol merkezlerinin, üstüste çalışmakta olan radarlarına benzer. Bir radar sürekli dönerek bütün ufku denetlerken, öbür radar bir tek uçağın uçuş doğrultusuna, bir başka radar o uçağın yüksekliğine fikse olur ve bütün bilgiler bir tek masadaki bir denetim uzmanının önünde bir tek ekranda biraraya gelir. O uzman da hem o uçağın pilotuna, hem yakındaki bütün öbür uçakların pilotlarına, aynı zamanda havaalanı sorumlularına gereken bütün bilgi ve emirleri ulaştırır. Emri alanların ise öbür emir alanlardan haberdar olmaları gerekmez. Olağandışı ya da olağanüstü bir durum görülecek olursa ya da tehlikeli bir gelişme görülürse, örneğin hava sahasında birden denetim dışı bir başka uçak belirirse, ya da bir uçağın yönü bir başka uçağın seyir çizgisini kesecek gibi görünüyorsa, bütün uçaklara kısa ve tek bir buyruk gönderilir. Her uçak da bunun nedenini tartışmadan denileni yapar ve tehlikeden bir an için uzaklaşmış olur.

İşte sinir sisteminde de bir işleve yönlenmiş olan nokta radara biz dikkat diyoruz. Bu yönetim santralına giren bütün bilgiler de bir arşivde, uçaklardaki kara kutular gibi, bir daha çıkmamak üzere tespit edilir ve saklanır. Her yeni gelen uyarıda bir arşiv düzeneği, bu yeni uyarının kaydedilmiş bilgilerle bir ilgisi olup olmadığını hızla bir araştırır ve ona göre ilgili merkezde iki bilgi birden birleşir. Bütün bu anlatmaya çalıştıklarımız hipnozda neler olduğunu anlamak ve aynı zamanda günboyu sürekli olarak aldığımız telkinlerin etkisinin yaşamımızdaki önemini de kavramak için çok önemlidir.

Dikkat, gündelik yaşamımızda bizi o an için ilgilendiren noktaya en uyanık bir biçimde fikse olmamızı sağlayan aracımızdır. O an için ilgilendiğimiz nesne bizim için çok yoğun bir zihinsel çabayı gerektiriyorsa bu dikkatin yoğunluk odağı gittikçe daralır; bir “nokta dikkat”halini alır. Buna karşılık yoğunlaşma azalınca çevrede de bir büyüme ve genişleme görülür. Örneğin hem bir arkadaşımızla hararetli bir tartışma sürdürüp hem de o sırada bir merdivenden yavaş yavaş inebiliriz. Ama zor bir matematik problemini çözmeğe yoğunlaştığımız sırada o merdivenden de inmeye kalkışırsak tökezlemek mukadder olur. Bir matematik problemi çözerken yapabileceğimiz yan işler ancak kafamızı kaşımak ya da kurşunkalemin başını çiğnemek cinsinden olabilir. Aynı şekilde çok yoğunlaştığımız sırada etrafta olup bitenin de pek farkında olmayabiliriz. Bu tür yoğunlaşmış bir dikkat, hepimizin pek iyi bildiği gibi çok da yorucudur. Problemin zorluğu ve uğraşının süresi oranında ense ve boyun kasları gerilir, göz yuvarlağını hareket ettiren küçük kaslar gerilir, baştaki kan dolaşımı artmıştır ve dolayısıyla şakak ve boyun atardamarları, hatta ciltteki küçük damarların dolgunluğu hissedilir. Gözlerdeki yorgunluk, gözkapaklarında tıpkı uykuya dalarken ki gibi bir kapanma eğilimi uyandırır, gözler süzülür, yanar ve sulanır. Bu sırada dışarıdan görünen şişmiş ve kızarmış bir yüz, süzülmüş ve neredeyse kapanacak gözlerle uyku mahmurluğuna pek benzer. Oysa kişi matematik çalışmaktadır. O sırada yanında olup bitenlerin ise ya hiç farkına varmamıştır, ya da ancak zorlukla ve hayal-meyal anımsayabilir.

İşte, hipnozda sözkonusu olan ilk olay budur. Yani kişinin dikkatini olağandan çok daha yoğun olarak bir şeye doğru toplaması, yoğunlaştırmasıdır. Bu süreci hipnotize olmuş olanlar bazen kişinin bir kuyuya doğru yavaş yavaş inerken kuyunun ağzına doğru bakması şeklinde tanımlarlar. Baş yukarıda olarak kuyuya inilirken, önce çok geniş olarak görülen gökyüzünün alanı gittikçe daralır ve uzaklaşır. Giderek küçük bir daire kalır. Ama o küçük alan son derecede net ve parlak olarak görülür. O kadar ki kuyu dibinden bakıldığında gündüzleyin gökteki yıldızları görmek bile mümkündür. Hipnoz sırasında da dikkat olağanüstü yoğunlaşmıştır. O dikkat edilen şey de son derecede net olarak algılanır ve giderek insanın bütün benliğini kaplayacak ölçüye ulaşır.

Şimdi bir de dikkat olayının, hepimizin sık sık başına gelen ama farkına varamadığımız bir başka özelliğini görelim. Bilinçli ve yükselmiş bir dikkatle izlediğimiz ve algılamaya çalıştığımız bir şey üzerinde yoğunlaşmışken çevremizde olup bitenlerin pek farkına varamayız dedik. Ancak o çevreden gelen başka uyaranlar da almaçlarımıza yani duyu organlarımıza sürekli olarak gelmektedir. Ve bunlar da alınan bilgiler olarak, yukarıda anlattığımız ikincil ve üçüncül radarların bilgileri gibi, depo edilmektedir. İşte kimi zaman, bu ikincil uyaranların da bilinçli dikkat eşiğine yaklaştığı olur. O zaman daha da garip bir şey olur ve iki bilginin, birbirleriyle hiç ilgili olmasalar da içiçe ve üstüste geçtiği görülür. Yukarıda anlatılan başı ağrıyan sekreter örneğinde de buna benzer bir durum olmuştur. Ayrılık acısına yoğun biçimde gömülmüşken dikkat edilmeden belleğe giren sis gerçeği, bir sis düdüğüyle temel ayrılık acısını canlandırıvermiştir. Bir uyaranın ana ya da yan uyaran olarak dikkati ne ölçüde çelebildiğini saptamaya, dikkat alanındaki başka bazı deneylerle birlikte yarayan, psikoloji laboratuarlarında ve şimdilerde de reklamcılık çalışmalarında kullanılan bir aygıt vardır. Tachistoskop adı verilen bu araç, aynı ekrana iki diayı birlikte ya da içiçe projekte edebilen bir projeksiyon aygıtıdır. Bununla bir resim ekrana projekte edilmekteyken yandan verilen ikinci bir projektör ışınıyla ve aradaki bir ayna yardımıyla ikinci bir dia aynı ekrana ya ilk resmin yerine, ya da onun içine projekte edilir. Kısa süren bu verişten sonra ikinci projektör gene söner. Bir resmin bilinçle algılanması için en az 0.7 saniye kadar görülmesi gerekir. Bu aygıtta verilen ikinci resimler ise bu sürenin biraz altında ya da üstünde verilir. Yani bilinçli olarak algılanamaz. Ancak sonradan deneklere ezberden projeksiyonla ekranda ne gördüklerini çizmeleri istendiğinde deneklerin yaptıkları eskizlerde iki resmin garip bir şekilde üstüste bindirildiği görülür. Bir resmin içine ya da bir film gösterilirken aynı teknikle araya serpiştirilecek kısa ve emir kipinde tümcelerin de aynı şekilde bilinçdışı ya da daha doğrusu bilinç kenarından algılandığı ve deneklerin sanki kendi istekleriymiş gibi o emri yerine getirdikleri görülür. Normal olarak bu tür gizli propagandaların kullanılışı yasaktır. Ancak benzeri ve daha ince yöntemler her gün görsel basında kullanılıp durmaktadır. Bu tür propagandalara maruz kalmış kimselerde onu izleyen süreçte özgür istençten sözetmek olası değildir.

Pekçok reklam kliplerinde yapılan da aynen budur. Bir resim görünürken ekranın bir başka köşesine girip çıkan bir figür ya da o sırada cansıkıcı bir tonla söylenen sözler sanki dikkati dağıtıyormuş ve sinir bozuyormuş sanılır. Oysa o kişilerin büyük bir bölümü söz konusu maldan bir adet almak gerektiğinde tam da o markayı otomatik bir davranışla seçerler. Reklam hedefini çoktan bulmuştur.

Telkinin temel yönetimi, yukarıda da belirtildiği gibi, telkin eden ve telkini alanın iki ayrı kişi olarak varlıklarını, ortak bir “Biz “de kaynaştırmaktan ibarettir. Bu Biz’in düşünce ve tepkileri her hangi bir dirençle karşılaşmaksızın alıcı tarafın kendi duygu, düşünce ve tepkisi gibi işlemeye başlar. Hepimiz yaşamımız boyunca yüz binlerce kez bu tür düşünce ve tepki ittifaklarına girer ve bu birlikteliklerden kendi payımızı alıp kendimize özümseyerek ayrılırız. Kişinin istenci denilebilir ki yüzbinlerce Biz’in istençlerinin bir bileşiminden ibarettir.

HİPNOZ NASIL YAPILIR VE HİPNOZDA NE OLUR?

Önce en klasik biçimiyle hipnozu görelim. Bunda en önemli unsur, deneğin dikkatini belirli bir noktaya fikse edebilmektir. Hipnozda her zaman biraz büyülü ve gizemli bir şeyler bulunduğu için çoğunlukla görsel dikkati çekebilecek bir cisim kullanılır. Bu bir metal çubuğun ucu, bir kristal parçası ya da bir zincirin ya da kordonun ucuna asılı herhangi bir mücevher, taş ya da azıcık gizem taşıyan bir talisman olabilir. Çok daha basitçe tükenmez kalemin ucu, masa üzerindeki bir kutunun köşesi ya da doğrudan doğruya işaret parmağının ucu da olabilir. Kişiye bu noktayı çok net görecek şekilde dikkatle bakması, gözlerini mümkün olduğu kadar kırpmadan dikkatle ona dikmesi ve ona konsantre olması söylenir. İkinci unsur deneğin güvenini ve rahatlamasını sağlamaktır. Bunun için olabildiğince sakin, monoton ve yumuşak bir sesle bu nesneye baktıkça güveninin artacağı, gevşeyeceği ve rahatlayacağı söylenir. Güvenli bir ortamda olduğu, bu güvenin tatlı bir duygu sağladığı belirtilir. Bu tatlı güven ve huzur duygusunun tadını çıkarması söylenir. Bu sözlerin emir kipinde değil de zaten oluyormuş gibi söylenmesi daha iyidir. Yani “parmağımın ucuna bakın!” yerine “parmağımın ucuna bakıyorsunuz. Bütün dikkatinizi ona topluyorsunuz” şeklinde konuşmak yeğlenir. Çünkü emirler genellikle tepki ve gerilim yaratırlar. Öbürü ise durum saptamak gibidir.

Bu sırada hipnotizör normal olarak ortaya çıkması gereken kimi belirtileri, kişinin duyacağından emin olduğumuz bazı duygulan kendi telkini sonucunda oluşuyormuş gibi söylemeye dikkat eder. Örneğin, “bütün dikkatinizle parmağımın ucuna bakarken onu bazen net, bazen bulanık görüyorsunuz” der. Çünkü biliyoruz ki normal okuma uzaklığından biraz daha yakında tutulan bir cisme sürekli bakışta gözler ortaya doğru yaklaşmak zorundadır ve uzun süre aynı durumda kalan göz kaslarında hafif bir yorgunluk ortaya çıkar ve düzenli aralıklarla gözü gevşetirler. Gözbebekleri olması gereken açıdan dışa doğru açılınca da cisim çift görülür. Bu da önce cismin bulanması şeklinde algılanacaktır. Bu sırada cisim yavaş yavaş yaklaştırılarak yukarıya doğru da hareket ettirilir. Göz küreleri gittikçe daha yaklaşmak ve yukarıya doğru hareket etmek zorunda kalır. Böylece gözkapaklarının da biraz yorulması sağlanır. “Gözleriniz gittikçe yoruluyor. Gözkapaklannız ağırlaşıyor. Onları kapatıp dinlendirmek istiyorsunuz. Fakat parmağımı izleyeceğinizi biliyorsunuz. Bütün dikkatinizi toplamaya çalışıyorsunuz. Gene de parmak ucum bazen net, bazen bulanık görünüyor. Onu izlemekten yoruluyorsunuz. Uykunuz varmış gibi. Gözkapaklarınızı açık tutmakta zorlanıyorsunuz.”

Dikkat edilirse verilen bütün emirler, zaten olacak olanları önceden haber vermek gibidir. Ama söylenenlerin gerçekten olması, sözlerin etkinliği duygusunu pekiştirmektedir. Olanların, hipnotizörün isteğine göre olduğu sanısı uyanacaktır. Bu sırada çok yavaş bir hızla parmak yukarıya doğru hareket ettirilirken son emirler gelmeye başlar: “Artık gözkapaklarınızı açık tutamayacağınızı hissediyorsunuz. Kapaklar çok ağırlaştı. Onları düşmeye bırakmak istiyorsunuz. Yavaş yavaş gözleriniz kapanıyor. Parmağımın ucuna dikkatle bakmak istemenize karşın gözleriniz kapanıyor. Gözleriniz kapanıyor. Gözleriniz kapandı. Kendinizi son derecede rahat ve güvende hissediyorsunuz.”Burada da olan haber verilmektedir. Gerçekten gözkapakları artık yorulmuştur ve gözler acımakta, yaşarmaktadır. Gözkapaklarında, Braid’in saptadığı seyirmeler başlamıştır. Tam o sırada gözkapaklarının kapanması, bütün dikkatin toplanmış olduğu göz kaslarının birden gevşemesi ve rahatlaması, zaten kendiliğinden genel bir rahatlık duygusu olarak algılanacaktır. Böylelikle hipnotizör gittikçe her dediği olan biri olmaktadır. Artık hipnoz başlamıştır.

Daha önce de belirttiğimiz gibi hipnoz kesinlikle bir uyku ya da bir tür uyku değildir. Tam tersine çok anlı bir uyanıklık durumu söz konusudur. Ancak uzunca süren bir hipnoz yönetimi, yani hipnoza giriş sırasında kişi gerçekten uykuya da girebilir. Bunun ilginç bir konferansı pürdikkat dinlerken uyuyup kalmaktan hiçbir farkı yoktur ama hipnoz seansı açısından gene de bir iş kazası sayılır. Bu sırada gerçek bir uyku durumu olmadığını neden ve nasıl anlıyoruz. Nasıl bu kadar emin olabiliyoruz.

UYKUDA VE HİPNOZDA ELEKTROFİZYOLOJİK OLAYLAR

Bütün canlı organizmalar yaşamı sürdürmek için yaptıkları hareketsiz ve hareketli bütün işlevler sırasında, bedenlerini oluşturan maddede bulunan statik elektrik yükte durmadan bir takım değişimlere yolaçarlar. Bir kasın üzerine düşen görev gereği bir hareketi yapışı sırasında kas hücrelerinin yüzey iyonları ile hücre içi iyonları arasındaki elektrik yükü durmadan değişir ve bu da hücrenin dışından içine, içinden dışına ve bir hücreden öbürüne doğru elektron geçişlerine neden olur. Eletronların  bir molekülden öbürüne geçişine de, bildiğiniz gibi, elektrik akımı diyoruz. Yanyana bir sürü farklı hücrenin, üstüste bir sürü farklı dokunun birarada bulunduğu hayvansal organizmalarda ise bu yaşam etkinliği sırasında durmadan elektrik akımları oluşur ve işlevin, hareketin yönüne göre bu akım da durmadan yön değiştirir. Çeşitli organlardaki bu fizyolojik elektrik akım dalgalanmaları ve değişikliklerinin doğrudan doğruya organın içinden ya da cildin üzerine yerleştirilecek elektrotlarla tespit edilmesi olanağının doğmasıyla birçok elektrofizyolojik inceleme yöntemi geliştirilmiştir. Elektro-KardiyoGrafi, kalp hareketlerini; Elektro-MyoGrafi, kasların çalışmasını önceleyip kağıt üzerine çizili olarak kaydetmek demek olduğu gibi, bu yöntemlerin en eskilerinden biri olan ElektroEnsefaloGrafi (EEG) de sözcük anlamıyla Elektriksel Kafaiçi Yazımı demektir, işte bu aygıtın bulunup klinik ve laboratuarda kullanılmaya başlanmasıyla beynin yalnız yapısal özelliklerinin değil, aynı zamanda olağan ve günlük çalışmasının da beynin elektriksel durumunda çok çeşitli dalgalanmalara yolaçtığı anlaşıldı. Elbette beyin kemik ve kutunun yani kafatasının içinde kapalı olduğu için bunun elektrotlarla tespiti ve yazımı ancak büyükçe bölgeler için ve kabaca yapılabilmekte, küçük dalgalanmaların tam olarak hangi işleve ait olduğu kesinlikle ayrıştırılamamaktadır ama bize beynin genel işleyişine ilişkin çok değerli bilgiler iletebilmiştir. Bu inceleme yöntemi geliştirildiğinde ilk olarak beynin uyanıklık durumundayken belirli bir aktivasyon gösterdiği, bu sırada beynin bütününden yayılan manyetik dalgaların frekansının saniyede 13’den daha yüksek olduğu, yani 13 Herz’den yüksek olduğu bulundu. Bu düşük amplitüdlü, yani salınımlı ve hızlı tempolu, normal beyin elektrik akımına Beta tipi dalgalar denilmiştir. Buna karşılık uykuda beyin işlevliği düzenli ve sıralı bir dizi değişiklikler gösterir. Bunu açıklamak için 1930’lardan bu yana yapılabilmekte olan objektif uyku araştırmalarının ortaya çıkardğı durumu çok kısa özetlemek gerekecektir.

Son araştırmalara göre uyku tek ve homojen bir süreç değildir ve birbirinden farklı aşamalarla giden karmaşık bir olaydır. Bu aşamaların herbirinin sinir sisteminin ve genel olarak organizmasının işleyişi ve sağlığı için çok önemli işlevleri vardır. Genel olarak uyku bozuklukları denilen ve yeryüzündeki hemen herkesin, bütün insanların yaşamları boyunca en az birkaç kez yakındıkları bozukluklar, uykunun bu çeşitli aşamalarından birindeki bozukluktan ya da ritmindeki aksamadan kaynaklanmaktadır. Ayrıca bu alandaki araştırmalar bize insanın ruhsal yaşamının gelişim ve işlevine ilişkin de çok zengin bilgiler sağlamaktadır.

Uyku genellikle bilinçli olarak karar verilen bir uykuya giriş aşamasıyla başlar. Bu sırada bilinç, deneyimlerinden bildiği uyutma çabalarına yoğunlaşmıştır. Yani bir tür kendi kendine telkin ve otohipnoz uygulanmaktadır. EEG’de de buna uygun olarak beta dalgalarının yavaşladığı ve dalgaboylarının, salınımlarının da büyümeğe başladığı görülür. Dalgalar 12-14 Herz arasında dolaşır. Zaman zaman da Alfa dediğimiz ve birazdan daha yakından göreceğimiz 8- 13 Hz. arası amplitüdlü dalgalar görünüp kaybolur. EEG giderek desinkronize hızlı aktiviteye geçer. Bundan sonra gelen ikinci aşamada 12-14 Hz. bataryalarının serpili olduğu düşük voltajlı, karışık frekanslı, görece daha düzenli bir aşama görülür. Uyku artık başlamıştır ve bu aşama bütün uyku süresinin neredeyse yarısını kaplayacak şekilde zaman zaman ortaya çıkar. Bu aşamadayken uyandırılmak kolaydır ve vucudun da sık sık büyük hareketler yaptığı, yer değiştirdiği, döndüğü, kol ve bacakların büyük hareketler yaptığı görülür. Üçüncü aşamada EEG’de yüksek amplitüdlü, yavaş dalgalar görülür. Bu dalgalara biz Delta dalgaları adını veriyoruz. Bu sırada daha yavaş kol bacak hareketleri görülebilir. 3-8 Hz. arası olan dalgalara Theta, 1-3 Hz. arasındakilere Delta dalgaları adı verilir. İşte uykunun üçüncü aşamasında Delta dalgaları arasında serpili Theta grupları görülür, en derin dördüncü aşamadaysa saf Delta dalgaları vardır ve vücut hareketleri de artık görülmez. Uykunun yaklaşık 90. dakikasında birden birinci aşamayı andıran dalgalar ortaya çıkar ve bu sırada kişide göz küresinin düzensiz hızlı hareketleri gözlenir. Beden bütünüyle hareketsizdir, ancak kısa sıçramalar görülebilir. İlk ortaya çıkışında 1- 2 dakika süren ve bütün uyku boyunca düzenli olarak ortaya çıkan, her ortaya çıkışında bir öncekinin yaklaşık üç katı kadar süren bu döneme Hızlı Göz Hareketleri (Rapid Eye Movements – REM) dönemi diyoruz. Düş işte bu sırada görülür. Bu dönemler gittikçe uzayarak sabaha karşı 30-40 dakikalık bir uzunluğa erişir. Uykudan tümüyle farklı olan bu dönem, her insanın mutlaka yaşaması gereken bir şeydir ve sağlık için uykunun bütününden daha önemlidir. Genel olarak uykusuz kalındığı durumları izleyen uykuda bu tür uyku oranı hemen çok yükselir ve aradaki açığı kapatmaya çalışır.

İşte hipnoz sırasında da bu yöntemle hipnotize olanın beyin elektrik akımlarının ve beyin işlevinin inceleneceği doğaldır. Bu yöntemle yapılan incelemeler, hipnoz sırasında, işte bu az önce anlatılan uyku modellerinden hiçbirinin olmadığını kesinlikle ortaya çıkarmıştır. Hipnoz sırasında beynin elektrik aktivitesi, uykuda ancak uykuya giriş sırasında zaman zaman görünüp kaybolan Alfa tipi aktivitedir. Bu 8-13 Hz. sıklığındaki aktivite hipnoz boyunca devam eder. Bu aktivite tipi hipnozdan başka uykuya dalış sırasında, muayene amacıyla yapılan EEG muayeneleri için sükunet halinde yatılırken de ortaya çıkar. Hipnozun EEG bakımından uykuda gezmek anlamına gelen somnambulizmle de ilgisi yoktur. Uykuda gezmek ve konuşmak ancak derin 4. aşama uykuda, yani Delta aktivitesiyle görülür. Hipnoz sırasındaysa Delta hiç görülmez.

Özetle bütün bunların anlamı, hipnoz sırasında kişinin genel olarak gevşemiş, uyuklar gibi, fakat tam uyanık olduğu bir durumda bulunduğudur. Hipnozda zaman zaman gerçek uyuklamanın da olduğu bilinmektedir fakat bu ikisi ayırdedilemez. Kişinin bu durumda ilgileri ve düşüncelerinin ise belirli bir modele uyduğu, normal uyanıklık durumundaki düşünce modelinden farklılaştığı da saptanmaktadır. Bunun için kişinin düşünce modelleri hakkında da kısa bir bilgi gerekebilir.

DÜŞÜNCE MODELLERl VE HİPNOZDA ZİHİNSEL İŞLEVLER

İnsanoğlunun düşünce işlevini bcllibaşlı olarak iki modelde görüyoruz. Bunlardan biri bizim bugünkü uygarlıklar içinde alıştığımız, ilke ve şeması Aristo’dan beri bilinmekte olan ve belirli şaşmaz mantık kurallarına uyarak işleyen düşünce yöntemidir. Bunun bilinen temel ilkeleri vardır. Bir kere

“Bir şey her zaman bir şeydir; aynı anda başka bir şey olamaz.”

“Bir şey bir anda bir yerdedir; aynı anda başka bir yerde bulunamaz.”

“Bir şey mutlaka bir başka şeyin sonucu ve gene bir başka şeyin nedenidir” gibi temel kurallar mutlaka ve tartışılmaksızın kabul edilmelidir ki bir düşünce süreci işleyebilsin. Bu bilinen ve ayrıntıları her mantık kitabında bulunabilecek olan düşünce modeline biz İkincil Süreç (Sekonder Process) diyoruz. Çünkü insanoğlu ancak birkaç bin yıldanberi ve günün ancak birkaç saatinde bu modele göre düşünmektedir. Buna karşılık tarihin eski çağlarında, ilkellerde, küçük çocuklarda, düşlerken ve düş kurarken ve bazı ruhsal bozukluklar sırasında insanlar bu tür kuralların hiç geçerli olmadığı, alışılmış nedensellik zincirinin hiç işlemediği, daha çok biçimsel ve zamansal birlikteliklere, nesne ve olayın bizde, genel ya da çok özel bir ayrıntıdan ötürü çağrıştırdığı benzerlik ve birlikteliklerle işlemekte olan bir başka düşünce modeliyle düşünürler. Bu genel modele de Birincil Süreç (Primer Process) adını veriyoruz. İşin asıl önemli yanı bizim bilinç dışı diyebileceğimiz bütün zihin süreçleri de işlevlerini birincil sürece göre sürdürürler. Bilinç dışı ise yılın 365 günü, günün 24 saati ve her dakikası durmaksızın çalışır. Sinir sisteminin, bir tek sinir hücresinin işleyiş özelliklerine, yapısına bağlı olarak, genel işleyişi kesinlikle bu birincil süreç biçiminde olur, ikincil süreç düşünceyse ancak sonradan, zahmetle ve yalnızca belli işleri görmek üzere geliştirilmiş küçücük bir alana özeldir, işleyişi çok daha fazla enerji gerektiren bu küçük alan, bilinçli uyanıklık ve dikkat dediğimiz çabayla çalışmaktadır. Bu bilinçli dikkatin bir odağa toplandığı durumlarda, eğer o odakta ani küçük değişiklikler olmuyorsa bu dikkatin ayrılması ve başka algılama kırıntılarını taraması gerekir. Bunu yapmaksızın aynı noktaya doğru konsantrasyon sürdüğünde yalnız yukarıda anlatılan göz yorulması değil, dikkatte ve genel olarak bilinçte de monotonluk ve yorgunluk belirtileri ortaya çıkmakta gecikmez. İşte bu genel durum, sübjektif olarak, uykunun 1. aşamasını çok andırır. Bilinç böyle bir durumda zayıflar ve zaten sürekli çalışmakta olan bilinçaltı ortaya çıkan açığı kapatır. Bu da ikincil sürecin geri çekilip, hatta tümüyle iptal edilip, yerini birincil sürece bırakması demektir.

Birincil süreç düşünce tarzının egemen oluşu, hipnozun hem oluş nedeni, hem başarısı, hem de tedavide sağladığı şeydir. Birincil süreçte, zihin içinde beliren bir düşüncenin kime ait olduğu bile önemini yitirir. Hipnotizörle denek, daha önce anlatılmış olan bir “Biz” birliği oluşturduklarında, hipnotizör tarafından deneğe verilen her hangi bir fikir artık yabancı bir fikir olmaktan çıkar ve “Biz “im fikrimiz olur. Birincil süreç için bu tür mülkiyet ve kimlik kavramlarının zaten hiç önemi yoktur. Aklımıza, nereden gelmiş olursa olsun, gelmiş olan fikir, geçerli bir fikirdir ve bizimdir. Eğer hipnotizör deneğe örneğin kalkıp milli marşı söylemesini ya da kravatını yemesini söylemişse bu denek tarafından aynen kendi fikriymiş gibi algılanır. Mantıklı ikincil sürecin kabul edebileceği bir gerekçe ve neden mutlaka gerekliyse denek kendi repertuarından bu hareket için uygun bir gerekçe buluverir. Örneğin, bunu şaka olsun diye yaptığını söyleyip işin içinden çıkar, ya da kravatın ipek olduğunu, ipeğin protein içerdiğini, dolayısıyla da yenilebileceğini söyleyerek tartışmaya kalkar.

O halde klasik hipnozda yöntemi yeniden özetlersek; hipnotizör herhangi bir cisme dikkatin konsantre edilmesini söyler. Bundan sonra zaten fizyolojik olarak olacak olanları, son derecede sakin, güven verici, yumuşak ve monoton bir ses tonuyla, sanki denekle ortak istekleriymiş gibi ve yineleyerek söylemeye başlar. Deneğin gözlerinde o anlatılan kırpışma başladığında, gözlerinde büyük bir yorgunluk duyduğunu söyler ve gözlerini kapatmasını ister. Böylece hipnoz başlamıştır ve artık amaca göre daha ileri istekler iletilmeye başlar.

Hipnozun ulaştığı derinlik çok çeşitli olabilir. Çok yüzeysel bir hipnozdan, tam transta derin bir bilinç daralması içinde çok yoğun bir hipnoza kadar çeşitli derecelere ulaşılabilir.

KİMLER HİPNOTİZE EDİLEBİLİR

Dikkatini herhangi bir şey üzerine toplamayı becerebilen herkes hipnotize edilebilir. Aslında da daha sonra anlatacağımız indirekt ve değişik hipnoz uygulamalarına hepimiz her zaman maruz kalıyoruz. Ve bal gibi hipnotize de oluyoruz. Ama yöneltilmiş, bildiğimiz hipnoz seanslarından sözediyoruz şimdi. Evet herkes hipnotize edilir. Ancak ileri derecede geri zekalılar ve dikkati çok dağınık olan manik eksitasyon içindeki hastalar verilen emri anlayamadıkları için, ya da kendilerini konsantre edemeyecekleri için hipnoza alınamazlar.

Hipnoz uzmanları, asla hipnotize edilemeyeceklerini söyleyen kimseleri bıyık altından gülümseyerek dinler ve onları çok severler. Çünkü bu arkadaşlar özelikle çok kolay hipnoza girerler. Bunun nedeni, hipnotizörün etkisine direnmek amacıyla gerilmiş ve dolayısıyla da istediğimiz dikkat yoğunluğuna önceden girmiş ve yorulmaya da başlamış olmalarıdır. Elbette panayır ya da gece klübü hipnotizörleri için bu seyirci üzerindeki etkiyi daha da arttıracağı için, bulunmaz bir fırsattır.

Panayır ve gece kulübü hipnotizörlerinin sık sık başvurduğu yöntemlerden biri sahneye gelmek için ortaya çıkanlardan bazılarını seçerek yerlerine geri göndermektir. Bu, hipnotizörün kendinden başka kimsenin bilmediği esrarengiz bir bakış gücüyle kimin hipnotize edilebileceği, kimin edilemeyeceğini hemen anlayıverdiği izlenimini uyandırmaktır ve bir şov senaryosundan başka bir şey değildir. Bu seanslarda hipnotizör ya sahnenin ortasında sempatik tavırlarla durmadan hareket eder, ya da Drakula taklidi gizemli kılık, tavır ve bakışlarla, belki ışık, duman ve ses efektlerini de bol bol kullanıp, bir yerlerde dikilir durur. Bütün bunlar gerçekte sahne tekniği yöntemleridir ve iyi bir rejisör bu tür bir sahnelemeyi, hipnotizörün tipine en uygun tarzda olmak üzere kolayca kurabilir. Ana amaç, bütün seyircilerin dikkatlerini ve elbette aday deneklerin de dikkatini bir kişiye yoğunlaştırmaktır.

Kitle hipnozları gene tıpatıp aynı yöntemlerle politik sahnelerde de bol bol kullanılır. Hitler’in propaganda bakanı olan Dr. Goebbels bunun gelmiş geçmiş en büyük ustalarından biriydi. Bir kez gözünüzün önüne getirin: Çakı gibi SS kıtalarının toplandığı bir alanda, gamalı haçlı bayrakların dekoru oluşturduğu bir sahnede, yüksek bir kürsüye ilerleyen, adı kendinden önce ulaşmış ufak tefek ve de topal bir adam, kürsüye ancak boyu yetişiyor ve ancak ufak bir başla garip hareketler yapan kolları görünmekte. Ve garip, mekanik, metalik bir sesle ve hep Biz diyerek ciyak ciyak bağırıyor. Söyledikleri, bütün insanların kalabalıklar içinde erimek ve kaynaşmak isteyen en temel içgüdülerine hitap eden şeyler. Araya da anlaşılması çok zor, gerçek deli saçması hezeyanlar sıkıştırıyor. Bütün söylenenleri biraraya getirmek kolay değil. Zihinler insan suretine girmiş bu şeametin önemli bir şeyler söyleyeceğine derinden inanmış, anlamaya çalışıyor. Bütün sahne tam dozuna ulaştığı anda, heyecandan daha da kısılmış olduğu izlenimini veren bir ses, cırlamanın kreşendosunun en tiz anında, saniyenin yansı kadar süren bir es ve bir çığlık “Heil Hitler. Sieg Heil”. İzleyen bütün almanlar artık tam anlamıyla kendilerinden geçmiş, trans halindedir. Tam anlamıyla bir Biz oluşmuştur. Yerlerinden fırlayarak yanıtlıyorlar “Sieg, heil, Sieg heil!”.Artık koca Almanya’da, hiç değilse o alanda, mantığın yürümesi için gerekli olan ikincil süreçle düşünebilecek bir tek Allahın kulu bile yoktur.

Ama hep böyle yaban sahneler olması gerekmez. Kitleler bazen tam tersi sahnelere de yanıt verirler. Jimmy Carter’ın başkanlık seçimine adaylığını koyduğu sırada bütün toplantılarda ve TV kameralarına karşı yaptığı da bunun tipik bir örneğiydi. Uzunca boylu, oldukça yakışıklı sayılabilecek, sempatik görünüşlü birisi küçük kürsüye geliyor, alkışların dinmesine yetecek kadar bekleyip yüzünde çocuksu ve mahçup bir ifadeyle “My name is Jimmy Carter. I want to be the president!”[Benim adım Jimmy Carter. Ben başkan olmak istiyorum!] diyor. O kadar. Bir an sessizlik ve bütün kalabalık birden çığlıklarla deliler gibi tepinmeye başlıyor. Oyun kazanılmıştır. Hipnoz mükemmeldir. Çünkü adam, yalnızca, her Amerikalının iliklerine işlemiş olan Amerikan masalının özünü söylemiştir. Herkes başkan olabilir ve herkes de başkan olmak ister. Bir anda o ünlü Biz oluşmuştur. Oy verme günü hepsi kendi içlerindeki o çocuğa, yani Jimmy Carter’a verecektir oyunu.

TRANSIN ÖZELLİKLERİ

Hipnoz teknikleri icat edildiğinden bu yana hep bir hipnotizasyon törenini izleyen bir uyku görünüşlü durum ve onun ardından da gözler açılsa bile yapılan, uykuda yürürken yapılanları andıran kimi hareketler, sonunda da verilen belli bir emirle birdenbire bir uykudan uyanılıyormuş gibi hipnozdan çıkış ve ardından gelen şaşkınlık ve az önce neler yaptığını anımsayamama şeklinde özetlenebilecek bir sıralama sözkonusudur. Daha önce yapılan araştırmalar, hipnozun tıbbi amaçlarla ve tedavide yoğun kullanılışı, bu tedavi seanslarında tutulmuş olan protokoller, derinlemesine ve uzun süreler takiple yürütülen analitik çalışmalar bu dizi düzenini haklı ve zorunlu gösterebilecek hiçbir ipucu ortaya çıkaramamıştır. Buna karşılık bütün bu sahnelerin, insanlığın pekçok davranışında da kendini gösteren çok temel, arkaik birtakım biçimlerin yönlenmesinden ibaret olduğunu ispatlayan binlerce sağlam kanıt birikmiş bulunmaktadır. Bu olguyu açıklarken insanın bilinç, istenç, akıl ve düşün gibi işlevlerinin, ruhsal varlığının ancak çok küçük bir köşesini kapsadığına, insanın yaşamında yapıp ettiklerinin çok büyük bir bölümünün, zihinsel işlevininse, o çok küçük bilinç adası hariç hemen hemen tamamının bilinçdışı, ya da bilinçaltı diye adlandırılan alana ait olduğuna ilişkin söylediklerimizi anımsatalım. Gerçekte bizim en bilinçli ve istençli olduğumuzu sandığımız anlarda bile yaptıklarımızın, düşündüklerimizin ve algıladıklarımızın hemen hemen tamamı, birkaç milyon yıl önceki mağara adamı atalarımızdan, hatta önemli bir bölümü de hayvansı atalarımızdan gelen yönelişlerin komutası altındadır ve üzerinde en küçük bir düşünce kırıntısı olmaksızın yapılır.

İşte bütün hipnoz seanslarının neredeyse olmazsa olmaz koşulu olan trans da gerçekte böyle hiç düşünmeden, kendiliğinden alman bir konumdan ibarettir. XIX. yüzyıl boyunca ve XX. yüzyılın da neredeyse ilk yarısında “Hipnotik trans”, “Hipnois”, “Hipnotize” gibi sözcükler olağanüstü yaygın bir şekilde kullanılmaktaydı. Bugün bile günlük basının mağazin sayfalarından siyasal yorumlarına kadar sevilen sözcüklerdendir bunlar. Hele görsel basın, son zamanlarda daha da sık görüldüğü gibi, butür gizem, gösteri ve söylencelerine bayılmaktadır. Bu sözcükler zaman içinde anlamlarını ve kullanım yerlerini biraz değiştirmiş olsalar bile gene de organizmanın özgün bir değişik durumuna işaret etmektedirler. Bütün bunlar genelleşmiş bir dizi varsayıma ve buradan oluşmuş bir tür paradigmaya dayalıdır. Bu varsayımları saymaya çalışalım:

1-insanlarda “bilinçli” denilebilecek bir “durum” vardır; bir de bu bilincin her zamanki gibi “açık” ve “uyanık” olmadığı durumlar vardır. Bunlar derin uyku durumu, uykulu durum, bilinçsizlik durumu şeklinde gözlenebilir ve “özgürbilinç “in etkin olmadığı düşünülen böyle bir duruma “trans” ya da “hipnotik trans” denilmelidir.

2-Hipnotik trans durumu bazen kendiliğinden de olabilir. Ama genellikle belirli gücü olan ya da belirli yöntemleri kullanan kimseler tarafından “yapılabilir”. Bu belirli, “yetenekli” kimselerin bakışlarında gizli bir güç vardır ya da kişilikleri biraz gizemlidir. Belirli yöntemlerde de genellikle gözlerin bir noktaya fikse edilmesi, bunun için dikkati bir noktaya toplayacak hareketler yapılması, gevşeme telkinleri yapılması, uyku telkinleri yapılması gibi uygulamalar bulunmalıdır. Bütün bu yöntemlerin ortak özelliği deneklere ya da izleyicilere, özgün bir duruma geçileceği, genel bilinç durumunu ortadan kaldıracak, insanların o pek sevdiği “özgür istenç”i esir alabilecek bir gücün ya da yöntemin şu anda işbaşında olduğu izlenim ve inancını uyandırmalarıdır. Bu inanca dayalı benzeri yöntemleri yüz binlerce yıldan bu yana bütün büyücüler, şamanlar, üfürükçüler, falcılar, medyumlar, rahip ve keşişler, ister inanarak ister doğrudan doğruya inanmadan amaçlayarak olsun, kullanmışlardır. Bütün yöntemlerde ortak bir şeyler vardır. Bir “vecd” durumunu amaçlayan ya da vaadeden tarikat ve mezheplerde de bütün gruba etkin olabilecek bir yöneticinin kullandığı yöntemlerle böyle bir etki oluşur. O gruba katılanlarda da bu beklenti vardır. Hepsi “Şeyh bize yol göstersin de vecde girmeye başlayalım” beklentisi içindedir.

3-Hipnotik transa giren kimseler bu duruma sadece kısa bir an için girmezler. Tersine, bu durum çok uzun sürebilir ve transı oluşturmuş olan kimsenin vereceği bir “uyan” komutu olmaksızın bu durumdan çıkamazlar. Çoğu zaman bu çok özgün komut o çok özgün kimseden gelmek zorundadır.

4-Hipnotik duruma girmiş olanlar hem dıştan görünecek ölçüde, hem de içsel algılamalarıyla kaslarının olağanüstü kasılmasını ya da gevşemesini, dokunma duygusunda tümden değişiklikleri, ağrı ve acı duygusunda yanılsama ya da algı değişimlerini, görsel ve işitsel olduğu kadar duysal, yani dokunsal varsanıları, sağırlık, körlük, renk körlüğü gibi duyum farklılaşmalarını gösterebilir ve yaşayabilirler. Normal olarak yeteneklerinde olmayan şeyleri yapabilir, becerebilirler. Hipnoz sonunda da bu yaşantılarını tümden unutur ve hiç hazırlamazlar.

5-Bu tür fenomenler karşısında, izleyenler ve onu yaşayanlar hep ikiye ayrılırlar: Bu olguları gerçek olarak kabul edenler ve ondan etkilenenlerle bu olgulardan etkilenmeyen, durumu komik, garip ve sahte bulanlar. Ancak konuyu bilimsel olarak incelemekte olanlarda da görülen bu ayrımda temel olarak “hipnotik durum” ya da “telkin” kavramları değişmeden kalır. Örneğin hipnozun etkinliğini kabul edenlere göre hipnoz durumunda yaşanan ve yapılanlar gerçek olgu ve yetilerdir, öbürlerine göre ise bu yaşantı ve yetiler gerçek olmayıp kişinin sadece “öyle sanması” sonucu olmaktadır. Dikkat edilirse her ikisi de hipnoz seansında içsel ya da dışsal etkilerle bir “Durum” oluşmuş olduğunda hemfikirdir. “Durum”un kendisi üzerinde tartışma yoktur.

6-Hipnotik transın kimi dereceleri vardır. Hafif, orta, derin ve çok derin olabilir. Bazen uyandırılmayacak kadar derin olması da mümkündür. Ve bu durum amaçlanmamış ve beklenmedik bir “kaza” sayılmalıdır.

7-Hipnozun derinliği arttıkça, yani hipnoz derinleştikçe hipnotizörün istencinin etkisi altına girme yetisi de artar. Çok derin transta deneğin istenci tümüyle ortadan kalkar.

Bütün bu genel kabul gören varsayımlar hipnoz ve ondan kaynak alan trans kavramlarını, Kuhn’un belirttiği nitelikte bir “Paradigma” haline getirmektedir. Yani böyle bir “olgu”, böyle bir “durum” vardır ve objektif olarak incelenebilecek, sübjektif olarak yaşanabilecek bir durumdur. Bu “durum”, insanların “bilinçli ve istençli” olarak adlandırdıkları durumdan tümüyle farklıdır. Bu fark gerek objektif, gerekse sübjektif ölçüt ve bakış açısından böyledir. Kısaca hipnoz ve hipnotik trans durumu, sıradan uyanıklık ve uyku durumlarından farklı, değişik bir “durum” dur.

Bu inançlar ve varsayımlar sistemine, bu “Paradigmaya” karşı olan kanıt ve gerçeklere geçmeden öne, hipnoz kavramıyla bağlantılı olan, alternatif hipnozları, indirekt hipnozu, kendi kendini hipnoz demek olan Otohipnozu ve özellikle başarıya indeksli toplumlarda bir zaman oldukça önem kazanmış olan Alfa-training’i de kısaca görelim.

ALTERNATİV HİPNOZ ÇEŞİTLERİ

Değişik Bir Hipnoz Modeli – Milton Erickson

Amerikalı hekim Milton H. Erickson, 1930’ların başlarından beri daha değişik ve özgün bir teknikle hipnozu kullanmakta ve hipnoza dayalı özgün bir tedavi modeli geliştirmiş bulunmaktadır. Onun yönteminin en önemli özelliği hipnozun indüksiyonunda, yani başlangıcındadır. Erickson hipnozu uygulamayı, bütün klasik yöntemlerin başvurduğu etki uyandırıcı yöntemlerin hiçbirine başvurmaksızın, doğrudan doğruya başlatmaktadır. Onun seansları, ilk başvuran hastalarda, tümüyle havadan sudan konuşmalarla başlar. Terapi odasında hazırlanmış olan tek trik (hile), odanın, herkesin ilgisini çekebilecek ıvır zıvırla dolu olmasıdır. Duvarda resimler, raflarda, masanın üstünde çeşitli biblolar, çeşitli mineral örnekleri taşlar, değerli taşlar, çoğu sanat ve edebiyatla ilgili kitaplar, tıpla ilgili olan atlaslar ve bol resimli kitaplar, odanın çeşitli yerlerinde saksılar içinde egzotik ve normal çiçekler, Bonzai ağaççıkları, antika mobilya parçaları vardır. Erickson kendisi de sempatik yüzlü fakat ağır bir çocuk felci sonrası kötürümdür. Kalın atellere sarılı olan bacakları üzerinde ancak iki koltuk değneğiyle ve gene de zahmetle adım atabilmektedir. Vücudunun üst tarafı, felçli ve sakat alt tarafıyla tam bir tezat içindedir. Erken ağarmış bembeyaz saçlarının çerçevelediği güzel bir başı ve genellikle biraz marjinal izlenimi veren bir giyinişi vardır. Boynunda ağır bir zincirle asılı, renkli taşlı bir pantantif (takı) bulunmaktadır. “Mr. Hypnose“a çıkmış adıyla birlikte dörtbaşı mamur bir karizma oluşturmaktadır. Havadan sudan konuşması, hastanın bakışlarını izleyerek farkettiği ilgi odaklarına yönelir. Örneğin hasta duvardaki bir tabloyla (tabloların hepsi gerçektir; reprodüksiyon bulunmaz) biraz fazla ilgilenmişse konu genel olarak resim sanatına, o ressama ya da o resme yönelir. Hastanın dikkati bellibir şeye toplanmamış, hasta kendi ilgi alanlarından hiçbir ipucu vermemiş bile olsa, herkesin ilgileneceğinden emin olduğu nesne ya da özelliklerden biri üzerinde söyleşiyi koyulaştırması pek de zor olmaz. Örneğin mineralleri sevdiğini söyleyip taşlardan birini eline alır ya da boynundaki kolyenin özelliklerinden söz etmeye başlar. Her türlü söyleşide hastanın dikkatini, kendi gösterdiği bir başka noktaya doğru çekmektedir. Böylece hasta dikkatini Erickson’un istencine uygun olarak yönlendirmeye kendini tam olarak bırakır. Bu arada Erickson konuyla ilgili olmayan, hastaya yönelik sorular da sormakta, hastanın dikkatini biranda konu olan objeden çekip soruya yöneltmekte ve yanıtı alınca yeniden objeye ya da başka bir objeye yönelmektedir. Çeyrek ya da yarım saatlik bir söyleşi gezintisi sonunda hasta tümüyle Erickson tarafından yönlendirilir hale gelmiştir. Ayrıca bu hoş söyleşi sayesinde gevşemiş ve rahatlamıştır. Ondan sonra Erickson yalnızca şimdi gözlerini kapat ve uyu!” der. Söyleşi sırasında çoktan başlamış olan hipnoz hemen transı sağlar. Erickson bazen bu emre bile hiç başvurmaz ve transın öbür aşamalarına söyleşinin içindeyken geçer, istencin terapistle birleştirilmesi ve “Biz” oluşumu o denli tamdır ki böyle indükte edilmemiş olan, yani hastanın uyumasının söylenmemiş olduğu durumlarda bile hasta, Erickson’un bir başkasıyla olan konuşmasıyla kendisine söyledikleri arasında tam bir ayrım yapabilir. Yani Erickson o sırada bir başkasıyla konuşabilir, açıklamalar yapabilir ya da telefonla konuşabilir. Hasta bu konuşmalara hiçbir tepki göstermez ve ancak kendisine söylenen sözlerle ilgilenir. Erickson’un hipnoza getirdiği en büyük yenilik, bu anlatılan ve normal karizmayla zaten her zaman yapılabilecek olanların dışında, onun negatif hipnoz dediği, kişiye bir şeyi yapmasını söylemek yerine, bir şeyi yapmayabileceğini söylemektir. Yani “bütün dikkatinizi benim sesime vereceksiniz” emri yerine Erickson “beni dinlemeniz gerekmez, benim sesimi hiç işitmeyebilirsiniz, sizin bilinçaltınız zaten sizin yerinize bunu yapacaktır. Siz o sırada istediğiniz şeyi düşünebilir, düşleyebilirsiniz” demektedir. “İstediğinizi düşleyebilirsiniz. Şu anda ne isterseniz onu yapabilirsiniz. Hatta bir şey yapmanız bile gerekmez. Gözlerinizi açık tutmaya bile mecbur değilsiniz. İsterseniz kapatabilirsiniz. Bilinçaltınız size yol gösterecektir. Sizin hiçbir şey yapmanıza gerek yok”tarzında konuşmak Erickson’un tarzıdır. “Burada istediğinizi yapabilirsiniz. Beni dinlemeniz, bana itaat etmeniz gerekmiyor. Bilinç altınız size ne yapmanız gerektiğini zaten söyleyecektir. Bilinçaltınız sizin için çalışıyor. Söylediklerinizi aklınızda tutmaya bile mecbur değilsiniz”.

Erickson kendisi bu yöntemi, çocukken babasının çiftliğinde edindiği bir deneyime bağlamaktadır. Çiftlikte babası yağmurlu ve fırtınalı bir günde, sığırları ahıra almaya çalışmaktardır. Bir hayvan inat eder ve ahıra girmeyi istmez. Babası hayvanı çekiştirirken küçük Erickson’a da gelip yardım etmesini söyler. Bunun üzerine küçük Milton hayvanın yularına asılmak yerine tam tersine kuyruğuna asılıp geriye çekmeye başlar. İki çekim arasında kalan inek hemen ahıra girer. Erikson’a göre burada iki seçim arasında kalan hayvan daha kolay olan yolu kendiliğinden seçmiştir.

İşte telkin yöntemlerinde de bu yüzden negatif olasılığı vurgulayarak telkinde bulunma yöntemi böyle işlemektedir. “Gözlerinizi kapatmanız gerekmez. Gözünüzü kapatmak için bile çalışmanız gerekmiyor”denildiğinde denek, daha kolay olan yolu, yani göz kapaklarını gevşeterek dinlendirmeyi otomatik olarak seçecektir.

(Bilindiği gibi çok deneyimli anne babalar inadı tutmuş çocuklarına karşı da benzeri bir yöntem uygularlar. Nasrettin Hoca’nın suda boğulan adama yardım için “Elini ver” yerine “Elimi al” dediği öykü de aynı gözlemi anlatmaktadır.)

Bu yöntem hastaya çok büyük bir özgürlük ve seçme hakkı tanımakta, hasta bu büyük özgürlük alanında direncin en az olduğu tarafa doğru ilerlemektedir. Bu yöntemin hipnoz yoluyla terapilerde son derecede başarılı olduğu kesindir.

İndirekt Hipnoz

Çok daha nadir kullanılan bir yöntem olmakla birlikte özellikle panayır göstericileri tarafından sık kullanılan, reklâm yöntemlerinde zaman zaman başvurulabilen, terapi amacıyla ise özellikle hipnoza karşı olumsuz duygularla gelmiş olan kimselerde tercih edilebilecek olan bir yöntemdir. Burada hipnotizör, deneğe değil doğrudan doğruya bir üçüncü kişiye yönelmektedir. Özellikle panayırlarda sahnede hipnotize ediliyormuş gibi yapılan kimseye söylenmekte olan sözlerin sahnede duran diğer kimseleri, hatta seyirciler arasındakileri etkilemesi sağlanmaya çalışılır. Burada etki hedeflenmiş olan kişiye, etki altına girmesi ve uyumasının değil, etki altına girmemesi ve uyanık durmasının söylenmesi ve dolaylı olarak etki altına alınmasıyla yapılır. “Sakın etki altına girmedenildiği zaman kişi tam bir açmazdadır. Ya etki altına girmeyecek ve böylece tam da etkinin altına girmiş olacak, ya da bu direkt emre uymamak için etki altına girmeye çalışacaktır. Bu yöntem de Erickson’un yönteminin biraz daha şov tarzında kullanılışıdır. Bu yöntem, tedavi amacıyla fazla bir işe yaramaz. Ama denildiği gibi sahne uygulamalarında ve reklamcılıkta epeyce işe yarar.

Kendi Kendine Hipnoz – Otohipnoz

Otohipnoz son derecede kolay sağlanabilen ve bilmeden çoğumuzun yaptığı bir şeydir. Bunun gücünü anlamak için çok basit olan sarkaç deneyi yapılır. Yaklaşık 20-25 cm. uzunluğunda bir ipin ucuna 15-20 gr. ağırlıkta herhangi bir nesne, örneğin bir yüzük, bir metal cisim, bir anahtarlık, bağlanır. İp başın biraz üzerinde, ucundaki cisim yaklaşık kaş hizasında olarak ve gözden 25 cm. uzakta olacak şekilde tutulur ve cismin tam aşağı doğru sarktığı yani ipin dümdüz olduğundan emin olacak kadar beklenir. Elin tam hareketsiz durması gereklidir. Bu sırada dikkatle bu cisme bakılır ve her iki gözle onu tam net olarak görmeye çalışılır. Cisim iyice netleştikten sonra bütün konsantrasyon o cisme verilir. Bir süre öylece durunca cismin zaman zaman netliğini kaybettiği, zaman zaman da daha net görüldüğü farkedilir. İşte o zaman elin son derece sabit tutulmasına karşın cismin çok hafif hareketlerle oynamaya başladığı, ritmik bir şekilde ileri geri ve sağa sola salındığı farkedilir. Bu harekete engel olmak için konsantrasyon yoğunlaştırıldıkça cisim daha büyük salınımlarla sallanmaya ve giderek küçük daireler çizmeye başlar. Daireler gittikçe büyür. Cisim gittikçe daha hızla dönmektedir. İpi tutan elin bütün direncine karşın buna engel olmak mümkün değildir. Gözlerin bu hareketler sırasında hep cisme fikse kalması gereklidir. Cismin bütün hızıyla döndüğü ve iradeyle ona hakim olunamadığı iyice kesinleştiği sırada zihinden cisme durması söylenir. Bütün konsantrasyonun cisme yönelik olarak “Dur” emrini vermesi gerekir. O zaman, kendi istencinizle elinize emir vererek bir türlü durduramadığınız cismin, istenciniz nesneye yöneldiğinde birden emre uyduğu, yavaşladığı ve durduğu görülecektir. Burada olan tam bir otohipnoz olayıdır. İstenç elin üzerine yoğunlaştıkça eldeki küçük titreşimlerin farkına varılmakta, onlara engel olmak için gerildikçe el öteki yöne doğru hareket etmekte, bu kez ona engel olmak için gene beri çekilmekte ve böylece ipe gittikçe daha büyük bir salınım verilmektedir. İstenç elden nesneye yöneldiği zaman birdenbire elin üzerindeki gerilim kalkmakta ve üzerindeki merkezkaç etki birden kalkan cisim de yerçekimiyle hemen duruvermektedir. Uykusuzluk çekildiğinde, uykuya dalabilmek için girişilen çabalar. Örneğin koyunları saymak gibi girişimler de otohipnozun örneğidir.

Bu yöntem, düşleme tekniğiyle birleştirilerek şimdilerde ağır spor müsabakalarında kullanılmaktadır. Atletizm ve halter gibi bir defada büyük performans gösterilmesi gereken spor dallarında, çoğumuzun son olimpiyatlarda televizyondan da izlemiş olacağımız gibi, belirli bir konsantrasyon payı kullanılmaktadır. Bu sırada sporcu, yapması gereken hareketleri düşünden tıpkı yapıyormuş gibi bir kez geçirmekte ve eğer bu yoğunlaşmada başarılı olursa, kaslarına az sonra yapacakları hareketlerin bir müsvettesini göndermektedir. Bu da tam bir otohipnoz örneğidir. Otohipnoz bu nedenle kekemelik, utangaçlık gibi sorunların tedavisi için bugün yaygın bir şekilde kullanılmaktadır.

Alfa – Training

Bu yöntem daha uzun süreli bir otohipnoz yöntemidir. Bunu önce bir örnekle anlatabiliriz: Çeşitli küçüklük duyguları içinde kıvranmakta olan kimselerin kolaylıkla yapabileceği bu örnekte önce büyükçe bir ayna ve bir de bir yazı tahtası alınır.

Önce kişinin kendisine ilişkin bütün olumsuz duygu ve düşüncelerini maddeler halinde, cama yazabilen bir marker kalemle aynanın üzerine, tam kendi görüntüsünün üzerine yazması istenir.

Sonra da bu yargıların tam tersi olumlu ibareler, aynanın yanına asılacak olan yazı tahtasına, gene göz hizasında olmak üzere yazılır.

Sonra aynanın önünde durulur ve kendi görüntüsüne bakarak üzerine yazılı olumsuz sözler dikkatle okunur ve sonra ayna silinir.

Bundan sonra her gün yazı tahtası üzerindeki olumlu ifadeler dikkatle okunacak ve aynaya bakılacaktır. Hergün en az 15 dakika süreyle bu işlemin yapılması gerekir.

Bir süre sonra tahta üzerindeki olumlu ibarelerin aynadaki görüntü üzerinde düşsel olarak belirmeye başladığı görülür. Sonunda bütün olumsuz yargılar onların yerini almıştır. Anlatılırken çok basit ve oyun gibi gelen bu yöntem aslında son derecede etkindir. Ve bu yolla, arkadaş bulmaktaki güçlükler, utangaçlık, duruş ve dış görünüşteki bozukluklar tümüyle ve objektif olarak giderilir. Bu yöntemle ve aynı ilkeden yola çıkan bir dizi kolay yöntemle ergenlik sivilceleri bile kaybolur. Tarağa inat eden saçlar kolayca yatar.

Çeşitli kurs ve düzeneklerle çalışma ve öğrenme gücünün, belleğin, zekanın geliştirilmesini sağladığı savında olan bütün kişi ve yöntemler, aslında bu yöntemin varyasyonlarını kullanmaktadır. Gene spor yarışmalarında performans yükseltici çabalar bu Alfa-training modeline dayanır.

Aslında zeka doğuştan gelen belirli yetilerin toplam verisinin genel bir adlandırmayla kabul edilmiş olan özetidir. Yani gerçekte zeka, bir doğa gerçeği değil, yukarıda ve daha sonra belirtileceği türden bir “Paradigma “dan ibarettir. Genel olarak toplumlarca kabul edilen insan performanslarını, beceri alanlarını saptamaya çalışır ve kişilerin bu performanslardan kaç tanesini, ne yükseklikte uygulayabildiğine bakarak buna bir de sayı veririz. Oysa bu tek tek yetiler aslında toplumun ve dolayısıyla da bizim isteğimizdir. O yetiler bir başka toplum düzeni ve başka gereksinimlerde hiçbir işe yaramayabilir. Örneğin avcı bir topluluğun üyesinin matematik yetisi onun attığını vurabilmesini ya da aslanlara yem olmamasını sağlamak için hiçbir anlam taşımaz. Aynı şekilde üstün bir hacim değerlendirme yetisi de, örneğin bir Şaman için hiçbir değer taşımayacaktır. Çünkü Şamana gereken içe doğuş yetisinin yüksekliğidir ki bu da belki Princeton’da bir uzay araştırmacısı için çok faydalı olabilir ama Houstan’daki bir roket mühendisi için ancak katastrofal olur.

Ancak sözkonusu Alfa öğretisi ile her konuda insan zihninin doğal kapasitesi sınırları içinde bulunan herhangi bir şey üzerindeki yeti şaşılacak kadar olağanüstü boyutlarda geliştirilebilir.

Uzak doğunun konantrasyon yüceltimine dayalı bir dizi inanç dizgesi ve sporu da aynı yöntemi dev boyutlarda kullanmaktadır. Örnekse, Yoga kasları, iç organlara ve eklemlere tam bir dikkat ve yoğunlaşma sağlayabilir. Japonların ünlü ok atıcıları saatlerce tek bir hedefe konsantre olabilirler. Oto hipnozun ve genel olarak hipnozun nelere kadir olduğunu da az sonra göreceğiz.

YAYGIN PARADİGMAYA KARŞI ALTERNATİF PARADİGMA

Bütün hipnoz olgularının aslında kişinin toplumundan almış olduğu yaygın kanıların yansımasına kuvvetle bağlı olduğunu belirtmiştik. Şimdi böyle bir hipnoz olgusuyla değil de bununla hiç ilgili olmayan başka bir toplu olayla, örneğin bir sinemanın seyircileriyle, ya da bir konserin, bir tiyatronun izleyici toplumuyla ilgilenelim. Gösteriyi izlemek üzere bilet alarak bir filme ya da oyuna gelen bir seyirci, yeni bir yaşantı geçirmek amacıyla oraya gelmiş bulunmaktadır. İçeride oyunla ilgilenecek, oyunda gösterilen bir yaşantı kesitini yaşamaya çalışacak, yazarın, rejisörün ve oyuncuların vermeye çalıştıkları duyguları almaya çalışacak, onlara uygun olarak hoşnut, kederli ya da sevinçli olacak, üzülecek, heyecanlanacak, korkacak, belki ağlayacak, belki gülecektir. Ama o kişi verilecek olan duyguları almaya açık ve hazır bir durumdadır. Oyunun kendisinde böyle duygu değişim ve dalgalanmaları yaratmasını hem ummakta, hem istemektedir. Bu amaçla oyuna konsantre olur. Oyuncuların performansı, rejisörün becerisi oranında tanımadığı bir yazarın iletmeye çalıştığı duygu değişimlerini yaşar.

Ama bir başka seyirci gösteriye böyle “olumlu” bir yaklaşımla değil, olumsuz duygularla gelmiş de olabilir. Örneğin oyuna istemeden, bir başkasının zoruyla gelmiş olabilir ya da o rejisörü eleştirmek amacıyla oradadır. Bu durumda o kimse bütün oyun boyunca kendisini oyuna hiç kaptırmaz, bir salonda ve bir sahne karşısında bulunduğunun tam bilincindedir ve bu sırada kendilerini oyuna kaptırmış olan seyirciler ona gülünç, bayağı ve aptal görünebilirler. Onları tümüyle küçümseyebilir. Bu iki örnekte olanları irdelemeye çalışırsak:

1-Oyuna kendini kaptıran, onu yaşayan, birlikte gülen, ağlayan, üzülen ve sevinen izleyici, tıpkı hipnozdaki denek ya da hipnozu ilgiyle izleyen kimse gibidir. Ondan etkilenmekte ve bir odaktan yayılan duygulanımlar içine girmektedir. Oyun sırasında düşlemi tümüyle hipnozda olduğu gibi istenen doğrultuda çalışmaktadır.

2-Oyuna karşı olumsuz tepki göstermekte olan kimse ise hipnozdan etkilenmeyen ve etkilenenleri küçümseyen, kınayan kişilere benzemektedir. Böyle bir kişi, oyun sırasında kendi ruhsal durumunda oluşabilecek değişimlere karşı da nasıl olumsuz tepki gösterirse, örneğin yerli filmlere karşı küçümseyici bir tutum takınmakta olan bir kimse, filmle alay etmek, dalga geçmek için ya da arkadaşlarının zoruyla böyle bir filme gidebilir. Filmde geçen acıklı olaylar karşısında duygulanan, ağlayan seyirciye küçümseyerek bakarken birden herhangi dokunaklı bir sahnede kendisi de elinde olmadan gözlerinin yaşardığını ve burnunun sızladığını hissedebilir. İşte öyle bir durumda, nasıl kendisine karşı da eleştirel ve alaycı olmak zorunluluğunu duyar ve bu olguyu soytarılığa vurmak suretiyle kendi kişiliğine sindirmek zorunda kalırsa aynı şekilde hipnoz seansında da olumsuz tutumlu kişi elinde olmadan hipnoza girdiğini öğrendiğinde kendisine karşı aynı şaşkın durumdadır.

3-Bir oyunu duyarak, yaşayarak izlemekte olan bir kimseyi, değişik bir ruhsal duruma girmiş, bilinci dışına çıkmış olarak görmek ve göstermek saçma ve yanlıştır. Gerçekte o sadece sunulmakta olan oyun performansı ile iyi iletişim ve etkileşim içindedir. Aynı şekilde hipnozda, hipnotizörle aynı duygulanım paylaşımı içine girmiş olan bir kimseyi de özgün bir durumda ve bilincinin, istencinin dışında olarak görmek ve göstermek yanlıştır. O da, tıpkı sinema seyircisi gibi, sahneyle iyi iletişim ve etkileşim kurmaktadır.

4-Her ne kadar seyirci ve hipnoz deneği aynı şekilde iletişimler ve etkileşimler içindeyseler de ikisi farklı tipte iletişim ve etkileşim içindedirler. Oyunculardan gelen mesajlar sevinç, keder, heyecan gibi duygular duymasına yönelikken, hipnotizörden gelen mesajlar örneğin kolunu daha ağır hissetmesi, yorgunluk duyması, uyku isteği duyması gibi duygulara yöneliktir. Bu iki etkileşimin farklı oluşu, farklı “durumlar” oluşlarından değil, farklı duygulara yönelik oluşlarındandır.

Bu görüş ve düşüncelerle yola çıkan araştırmacılar gerçekten hiç bir hipnoza özgü yöntem kullanmaksızın, kişilerin, hipnozda görülen bütün durumları, en fizyolojik durumlar dahil olmak üzere, bilinç ve istenç denilen yeteneklerinin tam olarak açık bulunduğu durumlarda bile yapabildiklerini, yığınlarla laboratuar deneyleriyle ispat edebilmişlerdir. Kişiler tamamıyla bilinç ve istenç açıklığı içindeyken de nabızlarını, ya da kan basınçlarını belli ölçüler içinde indirmek ya da çıkarmak yetisine sahiptirler. Vücut ısısı bile yarım, bir derece oynatılabilir. Bütün kasların, bir hipnoz sahnesinde görülebildiği ölçüde katılaştırılması ve gevşetilmesi, hiçbir özel yöntem ya da alıştırma olmaksızın, mümkündür.

Hipnoz sahnelerinde sık sık yapılan bir gösteri deneğin tahta gibi kaskatı ve dümdüz olması, sonra başı ve topuklarının dayandığı iki iskemle arasında kaskatı, tahta gibi uzun süre durabilmesidir. Genel laboratuar deneylerinde gene bütün bilinç ve istenci açık olan rastgele kimselerin bile bu deneyi kolaylıkla yapabildikleri izlenebilmiştir. Bu deneyleri yapan kişiler, o zamana kadar hiç denemedikleri bu yetenekleri karşısında şaşkına dönüyorlardı. Hatta gene sahne hipnotizörlerinin yaptığı gibi, böyle iki sandalye arasında gerili duran 50 Kg. ağırlığında bir kızcağızın, hipnoza hiç baş vurulmaksızın ve tam açık bilinç ve istençle 80 Kg. ağırlığında bir adamı karnının üzerinde rahatlıkla taşıyabildiği bile görülmüştür. Yapılan yalnızca o güne kadar kullanılmamış olan bir dizi yeteneğin seferber edilmiş olmasından ibarettir.

Bütün bu yeni araştırmalardan şu sonuçlan çıkartıyoruz:

1-Telkin bir kimseden bir diğerine, bir odaktan topluma doğru gelen bir iletişim biçimidir.

2-İnsanlar genel olarak telkinlere açıktırlar. Telkinle gelen duygu ve düşünceler kolaylıkla benimsenebilir ve alınır.

3-Hipnoz teknikleri binlerce yıldanberi insanoğlunun büyülü olaylar karşısında duyduğu temel etkilenmeye açılış etkisini yapar.

4-Bilinçaltımıza zaten bir arketip olarak yerleşik olan bu eğilim bir kez faaliyete geçince aynı odaktan yayılan etkiler doğrudan doğruya kendi duygu ve düşüncesi gibi işlem görür.

5-Bu bağlamda herkes kolaylıkla hipnotize olur. Hipnoz olmak için olumlu ya da olumsuz duygu ve beklentilerle iletişim kaynağına doğru dikkati odaklamak yeterlidir.

6-Böyle bir durum bilinç düzeyinin biraz altında işler. Çünkü bilincin, kendilik duygusundan dolayı böyle bir istilayı tehlike olarak algılaması normaldir. Bu yüzden de kişi bu etkileşimi kabul edebilmek için bilinçlilik durumunu bir parça düşürür. Böylece kendisine yabancı duygu ve düşünceleri benimsemeye daha hazır bir duruma girer.

7-Genel olarak hipnoz hoşnut duygular bırakır. Bunun nedeni bilinçdışı istek ve amaçların o sırada dışarı çıkabilmek için bir açık kapı bulmuş olmaları, dışan çıkmasalar bile üzerlerindeki uyanık baskıyı daha az hissetmeleridir.

8-Kişilerin kendi anlayışlarına göre kabul edemeyecekleri şeyleri hipnoz altında da yapmayacakları söylencesi hem doğru, hem yanlıştır. Gerçekte kişiler, kendilerini günboyu baskı altında tutan baskıları hafifletmek gizli amacıyla hipnoza girerler. Dolayısıyla amaçları kendi bilinçli katmanlarının kabul etmediği şeylerin olabilmesini gerçekleştirmektir. Bu yüzden de günboyu asla kabul edemeyecekleri hareketleri yapabilmek için bir fırsat bulmuş olurlar. Ayrıca bu anda suçu yükleyebilecekleri birisi, yani hipnotizör de elde bulunmaktadır. Bu yüzden hipnoz altında ahlakdışı eylemlerde bulunmak da, suç işlemek de mümkündür. Ancak bunlara karşı bilinç katmanlarında kalmayıp bilinçaltına kadar yerleşmiş frenler varsa bu frenler hipnoz altında da çalışır. Buna çok uç örnekler vermek için şöyle söyleyebiliriz: Hipnoz altında cinsel ilişki rahatlıkla yapılabilir çünkü bu genellikle ancak bilinçli baskıyla durdurulmakta olan bir dürtüdür. Hipnoz altında, bizim parafililer dediğimiz çizgi dışı cinsel yönelişleri uygulamak da pekâla mümkündür. [Parafili bir kişinin yoğun fantezi, anormal arzular içinde bulunmasını tanımlayan psikoloji terimidir. Bu kişinin arzuları cansız varlıklara, hayvanlara (zoofili), ölülere (nekrofili), kendine veya eşine işkence yapmaya (sadomazoşizm) ya da çocuklara (pedofili) karşı olabilir..] Çünkü onlar da daha çok toplumsal yönelişlerle durdurulan dürtülere dayalıdır. Ancak hipnoz altında ensest aktı oluşturmak o kadar kolay değildir. Çünkü bu yalnız toplumsal baskılardan değil daha derin arketipal motiflerden kaynaklanan bir yasaktır. Çok daha ters davranışlar, örneğin zoofili ya da daha uçta olan nekrofiliyi (hayvan sevicilik ve ölüsevicilik), eğer bilinçaltına kadar inmiş bir ruhsal bozukluk yoksa, başartmak mümkün değildir. Çünkü her ikisi bilinç katmanlarından değil çok derinlerden kaynak alan yasaklarla baskılanmış durumdadır. O katmanlarsa hipnoz altında değil narkoz altında bile canlı olarak görev başındadır.

Bu arada medyada zaman zaman işlenmeye çalışan ve doğaüstü olarak adlandırılan kimi olayları da kısaca anlatmak gerekli olabilir: Pek çok fizyolojik olayın yalnızca hipnoz etkisiyle olan olağandışı güçle olduğu sanısı, pekçok normal yetilerin insanlar tarafından gündelik olarak kullanılmayan yetiler olmasındandır. Anlatıldığı gibi kişinin iki destek arasında tahta gibi kaskatı duruşu, aslında uyanık olarak da biraz eğitimle kolayca başarılabilecek olan bir şeydir. Anlatıldığı gibi bu durumda bir kimse oldukça büyük ağırlık da taşıyabilir. Bu kimsenin tek destek üzerinde duruşu ise sahne teknikleriyle başarılan bir gözboyamadan ibarettir. Kişinin hiçbir destek olmadan havada uçması ise tümüyle hokkabazlıktan ibarettir.

Kişinin dikkatinin yoğunlaşmalarıyla kendi yaşamına ilişkin pek çok anıyı yeniden ortaya çıkarabilmesi, gene uyanık durumda da, ancak uzun serbest çağrışım seanslarıyla sağlanabilir. Sinir sistemine bir kez yeterli bir süre boyunca girmiş olan, yani algılanabilecek kadar alınmış olan hiçbir şey bir daha unutulmaz. Algılama eşiği altında alınmış olan pekçok uyaran bile bilinçaltında hep saklı durur. Bunların hepsi kolaylıkla yeniden anımsanabilir. Kuşkusuz ki hipnoz bu amacı çok daha büyük bir hızla sağlar. Bugün kullanılışı da zaten bu nedenledir. Ancak bir kimsenin, sözüm ona önceki yaşamına ilişkin öyküler anlatışı, gerçekte ancak olgulaşmamış benliklerin fantazilerinden ibarettir. Bazen kültürler bunu özellikle sağlayabilirler. Örneğin Karaiplerde yaygın olan Voo-doo törenleri zaten bu tür bir toplu hipnoz ve toplu histeri olayıdır ve orada o kültürün gereği olan kimi inanç kökenli algılamalar, bu tür fantazilerdir.

Kişilerin durup dururken bu tür fantazileri, erişkin yaşlarında ortaya çıkarmaları ise erken çocukluk dönemlerinde çözülmemiş ve gelişmemiş Ego benliklerine işaret eder. Bu kimselerin beklenmedik toplumsal mevkilerde bulunması da bir şey anlatmaz. Onlar ne olursa olsun çözülmemiş ve olgunlaşmamış çocuk aşamalarında bulunmaktadır. Küçük çocuklarda kendi gelişim süreçlerinde benzeri fantaziler pek boldur. Ancak bu ileri yaşlarda da bulunuyorsa ilkel ruhsal yapının bir belirtisidir. Hele önceki yaşamında şu ya da bu kralın, bir büyük ya da renkli şahsiyetin vücudunu yaşadığını söylemek, eskiden bir Çar olduğunu ileri sürmek, ciddi tedavi gerektiren, olasılıkla ödipal dönemde çözülmemiş bir sorunu gösterir.

HİPNOZ’UN BUGÜNKÜ TIPTA KULLANIMI

Yukarıda anlatılan görüşler hipnozun bugün de psikiyatride ve genel tıpta kullanılan değerli bir araç olmasını engellemez. Kısaca genel bilgileri özetlersek:

a)         İnsanların çok yerleşik, tarihten gelen, yaygın kültürlerinde, sosyalizasyon yani toplumsallaşma ve toplumsal değerleri özümsemiş olmalarına bağlı olarak birbirlerinden yalnızca bilgi alışverişi bakımından değil, duygusal yönden de güçlü bir etkileşimleri söz konusudur.

b)         Bu etkilenme amaçlı ve amaçsız olarak yürüyebilir. Toplumsallaşma derecesi çok yüksek olan kişiler, toplumda varolan değerleri, düşünceleri, eğilimleri kolaylıkla almaya ve benimsemeye eğilimlidirler. Bu eğilim kesinlikle bilinçli değildir ve bilinçdışı ya da altı dediğimiz yollardan etkilenir.

c)         Her insan şu ya da bu derecede duygu transferlerine uğrar ve duygu transferi de yapar. Duygu bir kez alındıktan sonra tümüyle birincil süreçler dediğimiz, bilinç katmanlarının uyarı eşiği altındaki düzeyde yürüyeceği için düşünce dediğimiz ikincil süreçlerle denetlenemez; tersine ikincil süreçleri denetimi altına alır ve kendi isteği doğrultusunda yönlendirir.

d)         Toplumun çoğunluğundan ya da güvenilir kişilerden gelen uyarıların, kendi duygu ve düşüncesi gibi benimsenmesine, bilinçaltı ve bilinçte otomatik olarak işlerlik kazanmasına, “Telkin” olayı diyoruz. Bu telkine her insan, hergün ve hemen her yönden açıktır.

e)         Gene tarihin en eski çağlarından buyana telkinin gücü üzerine kültürümüzün en alt tabakalarına kadar işlemiş olan ve inanç halinde kimi ortak varsayımlar vardır. Büyü, ayin, tören gibi toplum etkinliklerinde bu arkaik iletişim ve etkileşim araçları çok sık olarak ve yöneltilerek kullanılmaktadır. En basit reklamlardan, tarikatlara, pop sanatçılarının gösterilerinden ulusal bayramlardaki törenlere kadar pekçok alanda bu öğeler amaçlı olarak kullanılagelmekte ve etkin de olmaktadır.

f)          Bütün bu önkoşullar kişileri “Hipnoz” olarak bilinen bir fenomenden etkilenmeye hazır hale getirmektedir. Böylece ortaya çıkan durumsa özgün bir fizyolojik durum olmayıp, yükselmiş bir dikkat ve yönlendirilmiş bir bilinçlilik durumundan ibarettir.

g)         Bu dikkat ve artmış bilinçlilik durumu hokkabazlık amacıyla uğraşan hipnozitörün isteğiyle garip ve gülünç eylemlere yönelebileceği gibi, bilinçaltı denilen, gündelik bilinçle farkedilmeyen ama gene bellekte de kaydedilmiş olan bilgi ve anılara rahatlıkla yönlendirilebilir ve ayrıca kişinin zaten fizyolojik olarak yapabileceği ama pek kullanmadığı, fizyolojik olaylara etkin olma durumuna da getirilebilir. Örneğin Yoga ile yapılabilen fizyolojik değişimler hipnozla da sağlanabilir.

Bu gerçeklerin ışığında hipnoz yöntemi bugün de tıp ve psikiyatrinin değerini korumaktadır. En yaygın ve en önemli kullanım alanları:

1)         Ağrı duygusunun ortadan kaldırılmasını ya da bastırılmasını sağlayabildiği için küçük ve orta ameliyatlarda başvurulabilen bir anestezi yöntemi olarak,

2)         Psikosomatik dediğimiz hastalıklarda, yani psişik nedenlerle organizmanın bedensel tepki verdiği, organizmada kalıcı değişikliklere de yolaçabilen hastalık gruplarında, hem hastanın genel psikoterapisi, hem de belirtilerin iyileşterilebilmesi amacıyla,

3)         Doğrudan doğruya psikoterapide, yani kişinin kendi kendisini tanıyarak genel sorunlarını çözmesine ya da gene aynı yoldan özgün bir ruhsal bozukluğun giderilmesine yarayan tedavi çabalarında özgün ve başarılı bir yöntem olarak, sayılabilir. Ayrıca kendi kendini hipnoz olan otohipnozdan elde edilmiş olan teknikler çok yaygın alanlarda performans yükseltici amaçlarla, gittikçe daha yaygın olarak kullanılmaktadır. Bunları kısaca yakından görmek istersek:

1)         Hipnoz anestezi amacıyla en fazla lokal anestetiklerin yerine, örneğin diş hekimleri tarafından rahatlıkla kullanılabilir. Nadir de olsa çok riskli olabilen lokal anestetik ilaçlar yerine bu yöntemin kullanılması kuşkusuz ki büyük bir kazanımdır. Aynı şekilde doğum için de, özellikle annenin ağır anestetikler kullanması çok sakıncalı olduğunda, rahatça kullanılabilecek olan çok faydalı bir yöntem sayılmalıdır. Ağrısız doğum yöntemlerini annenin öğrenmesiyle doğum gerçekten ağrısız yapılabildiğine göre, buna da hiç şaşmamak ve yöntemin başarısına güvenmek gerekir. Bu yolla, gene anestezinin kesin kontrindike olduğu sezeryan doğumlarında bile (sezeryanlarda bebek alınıp göbek kordonu bağlanıncaya kadar narkoz verilmez), ilk anestezi için hipnoz çok uygun bir yöntemdir. Ancak hastanın ağrı şoku denilen genel reaksiyonu gösterebileceği durumlarda, yani derin duyunun uyarılması sözkonusu olacaksa dikkatli olunması gerekir. Bu yüzden, cilt üzerindeki bütün ameliyatlar, kulak, burun ve göz ameliyatları hipnoanestezi için uygun olan alanlardır. Hatta kafatasının açılma işlemi dışında, beyin ameliyatları bile rahatlıkla hipnoz altında yapılabilir. Çünkü beynin kendisi ağrı duygusu almaz.

2)         Psikosomatik  hastalıkların hemen hepsinde, doğrudan doğruya tedaviyi sağlamak mümkündür. Bu grup hastalıklar içinde özellikle deri hastalıklarının büyük bir bölümü, sindirim sistemi hastalıklarının çoğu ve bir kısım solunum bozuklukları bulunmaktadır. Bu hastalıklarda hem hastalığa neden olan ruhsal stresin nedenini bulmak, hem o stresin süregelen etkinliğini gidermek ve hem de ruhsal – sinirsel – hormonal karmaşık bir düzenekle ortaya çıkmış olan belirtilerin, gene aynı yoldan etkileyerek giderilmesinde, bu yöntem hem kısa sürede sonuç veren, hem de psikosomatik düzeneğin bilinç düzeyinde de kavranmasını sağladığı için çok faydalı bir yöntem sayılmalıdır. Ancak tedavinin, yalnızca belirtileri ortadan kaldıran basit bir “Mucize” gibi uygulanmaması, nedenlere kadar inilmesi, tedavinin kalıcılığı bakımından çok önemlidir.

3)         Doğrudan doğruya psikiyatrik bozukluklarda ise kullanım alanı, sanıldığının aksine giderek azalmaktadır. Her ne kadar fobiler, obsessif – kompulsif denilen zorlamalı bozukluklar gibi bazı alanlarda bozukluğun görüngüsünü hemen ortadan kaldırmada başarılı gibi görünüyorsa da bu gibi bozukluklarda, gerçek bozukluk genellikle çocuk gelişiminin en eski dönemlerinde, Td ve Ego arasındaki, ilkel Süper – Ego oluşumundaki aşamalarda geçen çatışmalarda yatar. Bu yüzden de gerçek tedaviye ancak çok uzun bir psikoterapi ile ulaşılabilir. Yalnızca belirtinin giderilmesi çoğu zaman sadece semptom kaymasına, yani bir semptomun kaybolup, bir başka belirtinin ortaya çıkmasıyla sürer. Aslında birçok fobik ve obsessif – kompulsif hasta, yaşamları boyunca otohipnoz yöntemini, kendi buldukları bir çare olarak kullanıp durmuşlardır. Ancak temeldeki çatışmanın çok temel düzeyde olması nedeniyle belirti hep biçim değiştirerek geri döner. Hipnoz yönteminin psikiyatride halen de değerli olan kullanım alanı “Post-travmatik Stres Bozukluğu” denilen alandadır. Bu bozukluk ağır bir fizik sarsıntısı karşısında kalan kimselerde ortaya çıkan, film ve edebiyata da zaman zaman konu olan, yanlış bir kullanımla “şok” olarak adlandırılan karmaşık davranış bozukluklarından ibarettir. İnsanların benzeri sarsıntılarla karşılaşma olasılığının giderek arttığı dünyamızda bu bozukluk da gittikçe önem kazanmaktadır. Doğal afetlerde olduğu kadar, kazalar sonrasında, bazı yakınların yitimine tanık olunmasıyla, savaşlarda karşılaşılan binlerce vahşet olayında, doğrudan doğruya silahlı çatışmalarda ve ne yazık ki yeryüzünün pekçok yerinde süregelen çeşitli işkencelerde bu bozukluk ortaya çıktığı gibi, belki daha da yaygın olarak aile içindeki çatışmalarda, dayak ve işkencelerde, küçük çocukların fiziksel, ruhsal ve cinsel olarak kötüye kullanımında da bu gruptan bozukluklar ortaya çıkar. İşte bu bozuklukta, hastanın travmaya neden olan olay ve durumu bilinçli olarak anımsamak ya da duygusal olarak yeniden yaşamaktaki aşılmaz inadı nedeniyle bazen standart psikoterapi yöntemleri çaresiz kalabilirler. İşte bu durumlarda hipnoterapi son derece etkin ve faydalı bir yöntem olarak elimizde bulunmaktadır. Hipnoz tekniğinin yapılışı ve sonrasında oluşacak olan güçlü güven ortamı, yalnızca belirtilere egemen olmak bakımından değil, uzun bir terapötik işbirliği için de bu yöntem çok değerlidir. Psikosomatik ve psikiyatrik bozuklukların arasında bir bozukluk gibi ele alınabilecek bir bozukluk ta, kekemelik ve konuşma bozukluklarında da hipnoz ve ardından sürecek bir otohipnoz süreci de çok etkili bir tedavi yöntemidir. Daha zayıf bir etkinlik alanı olarak kimi cinsel işlev bozukluklarının, örneğin kadının cinsel ilişkiye katılımını olanaksız kılan Vaginismus’un tedavisinde de bu yöntem etkili olarak kullanılabilir.

Bütün bu tedavi amaçlarından başka hipnoz henüz Nöro- Psikolojik birçok araştırma alanında, örneğin uyku araştırmalarında şimdide yoğun şekilde kullanılan bir araştırma yöntemi sayılmaktadır.

SONUÇ

Zihnin çalışma düzeneği çok karmaşık olan birçok işlevin, her zaman düzenli olmayan, çoğu zaman içiçe ve birbirinin işine geliştirici- olumlu ya da ketleyici – olumsuz etkiler yapan birçok yönlü ve çok amaçlı çalışmasıyladır. Bu düzeneğin çok büyük bir bölümü uyanık ve “akıllı” olmaktan çok uzak olan bir sürü otomatik işleve bağlıdır. Kişi, çocukluğunun en erken günlerinden başlayarak bu işlevlerin çalışmaya başlaması ve gelişimi yönünde dev adımlarla ilerler.

Ancak çeşitli işlev, yetenek ve becerilerin gelişimi hiçbir zaman tek başına ve önceden hazırlanmış bir şemaya göre değildir. Tam tersine, gelişmekte olan birçok yeti ve işlev, gelişirken bir başka ya da birkaç başka işlevi yavaşlatır, engeller ve ketler. Gerçekte birçok organımızın gelişimi de böyle sürekli yapılanım ve ortadan kaldırma işlemleriyle gelişmektedir. Örneğin kemik, deri, kas gibi organlarda, kanda, kıkırdaklarda, dişlerde bu ardarda, birinin gelişirken öbürünün yokedilmesi sürekli olup gitmektedir. Kemiklerde önce oluşan kemik şeması, hemen arkadan gelen yiyici saldırgan hücrelerce ortadan kaldırılır, yani öldürülüp yenilir. Onların hemen ardından da kemiği yapacak olan bir dizi yeni hücre hızla gelişmektedir. Kısa zamanda onlar da yaşamı indirgeyerek içlerine biriken kalsiyumla ölü duruma geçerler. Ama tam oluşmuş bir iskelette bile bu işlev potansiyel olarak hiç ortadan kalkmaz. Kemikte bir kırık ya da ihtihap olursa yeniden aynı işlevler bütün güçleriyle çalışmaya başlarlar. Ama yaşam için çok önemli olan bu dizge her zaman iyi yürümez. Örneğin kırılan bir kemik, biraz geç kalınırsa gene bu nedenle yanlış kaynayabilir ve başımıza büyük işler açar. Ayrıca durup dururken topuk kemiği altında “Epin” denilen kemik gelişimleri kendiliğinden başlayabilir ve yürümemizi olanaksızlaştırır.

İşte sinir sistemimizde ve onun işlevi olan ruhsal yeti ve yaşamda da, sinir hücreleri kolay kolay yenileşip değişmeseler de, işlevler yönünden çok benzer bir olay vardır. Çok özetle söylemek istersek; bebeklikten çocukluğa geçiş bir haltercinin kaslarının giderek gelişimi gibi görünürde sürekli asla değildir. Bunun için bebekliğin birçok özelliğinin durdurulması ve çocukluğun işlevlerinin çalışmaya başlaması gereklidir. Bu durma ve başlamalar da aynı anda ve bir çırpıda olmaz. Aşamalar içiçe ve çeşitli gelişim süreç ve evreleri iledir. Bu yüzden en olgun kişi bile yaşamının geçmişinden yığınlarla kalıntı ve alıntıyı birliğinde taşır.

Aynı zamanda toplumun binlerce kültür değeri de öğretilerek ya da kendiliğinden öğrenilerek sürekli alınmaktadır. Kültür denildiğinde yalnızca Nabuko operasını ya da İbrahim Tatlıses’i tercih etme olayı anlatılmaz. Aslında yemek yememizden yürümemize, konuşmamızdan düşünmemize, yazılarımızdan resimlerimize hemen her şey toplumun doğrudan ve sürekli etkileriyle oluşur, değişir ya da gelişir. Davranışa ve tutumlarımızdaki toplum etkilerinin tümüne birden kültür denilir. İşte bu kültürü edinmek ve ona tepki vermek için kendi kalıtsal değerlerimiz, servetimiz içinde temel bazı dürtüler vardır. Bunların başında birlikte yaşadığımız insanlardan etkilenmek ve onları etkilemek, onlarla birlik ya da ayrılık oluşturmak, hem onların aynı hem de onlardan farklı olabilmek için durmaksızın yoğun bir çabada bulunma dürtüsü gelir. İşte hipnoz pekçok sinirsel ve zihinsel yetinin bu temel dürtü etkisiyle biraraya gelmesine bağlı bir olaydır.

Bunun ortaya çıkabilmesi için bu temel toplumsallık dürtüsünün, binlerce yıldan bu yana insanlığın ortak kültüründe oluşturmuş olduğu ve efsunların, büyülerin, falların, kehanetlerin, şamanların, dervişlerin, ermişlerin, tarikatların, dinlerin, devletlerin, orduların ve satıcıların kullanageldiği yöntemlerin en yoğun bir biçimde kullanılmasıyla gene binlerce yılda meydana gelmiş bir Paradigma vardır. Bizler günboyunca bu yöntemlerle farkına bile varmadan bu etkiler altında kalmakta ve çok da güzel etkilenmekteyiz. Bu etkilerin çekirdeğinde etkiyi alanla etkiyi yapan arasında kişisel Ben’lerin geriye çekilip, ortak bir biz oluşması yatar. Bu oluştuğunda da Ben’in sürekli görev başında olmasını gerektiren Birincil düşünce süreci ikinci plana çekilir ve türümüze özgü, en küçük çocukluğumuzdan beri tanıdığımız ve düşlerimizi, isteklerimizi, amaçlarımızı, sevgi ve nefretlerimizi yönete gelmekte olan Birincil düşünme süreci bütün alanı kaplar. Bilinçaltımız ve bilinçdışımızda sakladığımız istekler, beklentiler ve algılamalar öne geçince buna uygun bir katılımcı seyirci durumuna gireriz. Hipnoz bütünüyle bir sinema ya da tiyatroda kendini kaptıran bir seyircide olana benzeyen bir ruhsal durum yaratır. Yalnızca o sırada duygular hedeflenmekteyken burada düşünce ve eylemler hedef alınmaktadır.

Hipnozda olanları yeniden ve sırayla özetleyelim:

1)      Bilinçdışı bir etkilenme beklentisi hipnoza alınan kimsede zaten vardır.

2)      Bir hipnotizör ya da kendimiz bu amaçla dikkatimizi bir noktaya toplar, görsel ve işitsel dikkatimizin bütün enerjiyle o noktaya yoğunlaşmasını sağlar.

3)      Dikkate rahatlatıcı ve gevşetici bir telkin refakat eder. Bu telkin ne ölçüde zaten olacak olanları haber almaya yönlenir ve ne ölçüde buyruk halini alırsa o kadar direnç uyandırır.

4)      Söylenenlerden etkilenme giderek dikkatin çok yükseldiği fakat uykuya hazırlığa benzeyen bir yatkınlığı başlatır.

5)      Bundan sonra verilen telkinler veren ve alan kişiler arasında tam bir duygulanım ve algılama birliği oluşmasını sağlar. Gelen düşünceler artık yabancı düşünceler olarak süzgeçten geçmez, zihnin içinde oluşuvermiş düşünceler gibi algılanmaya ve yaşanmaya başlar.

6)      Hipnoz buyruğuyla oluyormuş gibi görünen olaylar, gerçekte insanın yetileri içinde bulunan beceri ve yeteneklerdir. Hiçbir doğa üstü ya da doğa dışı olay sözkonusu değildir.

7)      Hipnoz bu özellikleriyle, insanlığın pekçok derdine çare bulmuş, pekçok derdine çare bulma olanaklarının kapısını açmış, şimdi de birçok alanda başarılı sonuçlar veren saygın bir tıp yöntemidir.

8)      Bugün hipnozdan etkilenerek en iyi yanıt veren tıbbi durumlar, anestezi amacıyla diş ve küçük cerrahi ameliyatlar, doğumlar, deri ve mide barsak hastalıklarının birçoğunda etken olan psikosomatik yakınmaların tedavisi, kekemelik ve bazı performans ketlenmelerinin tedavisi, ağır fizik travmalara maruz kalmış olanların tanı ve tedavisi, en önemli olarak da insanlar eliyle yapılmış ağır ruhsal zedelenmelerin tedavisinde temel tedavilerle de desteklenmek koşuluyla önemli bir tanı ve tedavi yöntemi olarak kullanılmaktadır.

Bu yöntem tarihsel gelişimi içinde Mesmer’in güçlü sezgileriyle bulunmuş, Puységur un disiplinli çabalarıyla incelenmiş, Braid’in dikkati sayesinde tıbbi temelini bulmaya başlamış, Charcot gibi büyük bir hekim tarafından ruhsal tedavi alanında kullanımı gösterilmiş, Freud’un ilk araştırmalarında son derecede önemli bir rol oynamış ve bugünlere kadar gelmiştir.

Görüldüğü gibi, Dinamik Psikiyatri’nin, genel olarak Psikoterapi’nin ilk öncülü olma onurunu taşıyan Hipnozun insan ruhunun işlevini ve derinliklerini öğrenmemizdeki hizmetleri, değer biçilemeyecek kadar büyüktür ve bu hizmeti bugün de kuşkusuz ki henüz bitmemiştir.

Bu yolu bize, insanca öngörüleri ve bilimsel namuslarıyla açmış olan Mesmer, Puységur ve Braid’in adlarını yeniden saygıyla analım.

KAYNAKÇA

Babaoğlu Ali: Psikiyatride Yıldızın Parladığı Anlar: Mesmer, Popüler Psikiyatri, 1966, 2, s. 21-24.

Spiegel, D., H. Spiegel: Hypnosis; in: Comprehensive Textbook of Psychiatry/IV, c. 2, s. 1389-1403, Ed. Kaplan-Sadock, 1985 – Baltimore.

Kaplan, H., Sadock, B., Grebb, J.: Synopsis of Psychiatry, 7. ed., 1994, Baltimore.

Spiegel, D., Spira, J.: Hypnosis for Psyciatric Disorders, in. Current Psychiatric Therapy, Ed: D. L. Dunner, 1993, Philad., s. 517-523.

Ellenberger, H. F.: The Discovery of the Unconcious, 1970, New York.

Vliegen, J.: Von Mesmer bis Freud, in: Die Psychologie des 20. ]ahrhunderts, Bd. I Die Europaeische Tradition, Ed. H. Balmer, 1976, Zürich, s. 687-700.

Fromm, E., Shor, R.E.: Hypnosis, 1979, New York.

Langen, D.: Kompendium der Medizinischen Hynose, 3. Aufl., 1972, Basel.

Tictze, H.G.: Kraefte der Hypnose, 1980, München.

Karasu, T.B. (for APA): The Psychiatric Therapies, 1984, Washington DC.

 
Asıl Kaynak: Ali Nahit BABAOĞLU, Hipnotizm, BDS Yay. Çetin Matbaası, 1996, İstanbul

 

 

 

NİÇİN İNTİHAR?


Dostlarım toplanın öldüğüm zaman,
Yalanı o günlük bir kenara atın.
Tutunuz tabutun bir kenarından,
Bir derin çukura beni fırlatın.

O. Seyfi ORHON

 Hzl: Pınar Çekirge

 

ŞARTLI ŞURTLU… HER TÜRLÜ PAZARLIĞA AÇIK OLAN İNTİHARLAR..

«Her intihar salgını altında bir ekonomik ya da siyasal bunalım yatar,» demiş Durkheim. Peki, ya show amaçlı, koşullu intiharları nasıl açıklamalı?

Son yıllarda iş temini, sevgiliye kavuşma pazarlıklarına dönüşen intiharlara boyalı basında, özel televizyon kanallarında sık sık yer verilmekte.

Boğaziçi Köprüsü intihar makinesi haline dönüştürülmekte adeta… Bir de Atakule var… Nedense Haliç, Galata, Fatih Sultan Mehmet köprüleri pek revaçta değil… Sahi, bir de yüksek binalar var.

«Üzerime gelmeyin atlarım ha… Zehra’yı vermediler… nedeni bu… ölünce kabrime gelmesin anam da… atıyorum kendimi» tehditlerinin ardından anlaşma zemini için koşullar sürülüyor ortaya. A, acaip bir pazarlıktır başlıyor. Çıkar hesapları dökülüyor ortaya…

«İş bulun vazgeçeyim!..»

Medya orada. Foto muhabirleri, istihbarat servislerinden stajyer öğrenciler. Tüm reality show’lar elbette. A takımı örneğin, Böyle Gitmez ekibi, Fato, Sıcağı Sıcağına koşup geliyorlar olay mahaline. Aman, haber atlanmasın! Kameralar çalışmakta. Malum rating olayı.

«…atlarım ona göre…»

Çekişme devam ettikçe, Fato sinirlenmeye başlıyor. Yumruklarını sıkıyor… 12 Eylül’den beter edecek çatıdaki adamı eline geçirse…

«Yaklaşmayın dedim… durun!..»

Derken polis müdahale ediyor. Karga tulumba yakalayıp, tartaklayarak ekip arabasına bindiriyorlar intihar girişimcisini…

Hiç unutmam, geçtiğimiz yıllarda Nedim Saban’ın sunduğu Dr. Stress programında intiharı tartışırken bu kurtarılmışlardan biri vardı karşımda. Genç bir delikanlıydı, bıyıkları yeni terlemiş… Nasıl kurtarıldığını anlatıyordu. Tam köprü parmaklıklarından kendini boşluğa atacakmış (gibi yaparken) ki arabasıyla geçmekte olan ünlü bir sporcu karışmış işe. İkna etmiş kendisini. «Yaşam güzel,» demiş… taşı sıksan suyunu çıkarırsın, hem ben de yardım ederim sana, sahip çıkarım filan, demiş. Medya günlerce yer vermiş bu kurtuluşun öyküsüne. Sonra unutulmuş, anılmaz olmuş. Delikanlı bir bakmış ki pabuç pahalı, ünü sönmekte… özel kanallarda boy göstermeye başlamış…

Şaşkınlıkla dinliyordum anlattıklarını. Allahına sevmiş o kızı… ama gariban ya, vermemiş ailesi. Boynu bükükmüş ne de olsa, acıların çocuğuymuş. (Tam arabesk makamında bir söyleşi işte) Topraktan bir canmış alt tarafı… duysunlarmış abileri, ablaları feryadını artık. Duyup da bir iş filan… Zaten kendisini kurtaran sporcuya da kırgınmış. Sahip çıkmamış, sözünü tutmamışmış. Bir daha intihar ederse, bitirecekmiş işi… o kadar!

İntihar ’gibi’ intiharlar işte. Yalancı, sahte, çıkar amaçlı,shovv’a yönelik, heyecan yaratmak, ilgi toplamak adına edilen (!) intiharlar… Abuk sabuk intihar girişimleri.

Yeşilçam’da bir zamanlar pek yaygındı bu reklam intiharları. Kaç aktrist gündemde kalabilmek amacıyla sahte intiharlara sığınmıştı. Saçlar kuaförden yeni çıkmış… yüzde bol fondöten ve allık.:, takma kirpikler, rimeller hep yerinde.

Tabii, bu sahte, ’mış’ gibi intiharların bazen dozu kaçıyor. Hiç düşünmezken ölmeyi, bok yoluna gidivermek de var işin içinde.

Bir bakıyoruz, medya intiharı doluyor diline, bilmem hangi promosyonun bilmem kaçıncı mega kuponu kadar ilgi topluyor intihar halk arasında. Kanlı resimler de cabası.

İntihar medya ilişkisinde Savaş Ay’ın söyledikleri etkiliyor beni:

«Hasan Pulur’lar, Turhan Aytul’lar, Oktay Verel’ler, İlhan Turalı’lar, Ülkü Arman, Zeki Sözer gibi ustalar genç gazetecilere meslek adabını öğretirken: İntiharı, tecavüz olaylarını, aile içi cinsel tacizleri, ensesti yağ tenekesi gibi görün. Çok elzem olmadıkça bulaşmayın bu konulara. Hem üstünüzü başınızı, hem çevreyi kirletir, berbat edersiniz,» derlerdi.

İntihar bir anlık olay aslında. Bir anlık kekeleyiş. Bir tık sesi ve en bulaşıcı salgın yeryüzünde. Ve bu kitabı yazarken, ne denli tehlikeli bir şeyle oynadığımı alımlıyorum. Genç Werther’in intiharına öykünen insanlar geliyor aklıma. Televizyonda gösterilen bir filmden etkilenip damlara üşüşenler geliyor. Valentino öldü diye intihar eden, intihara kalkışan kadınlar geliyor. İntiharın alternatif bir ölüm biçimi olmaması gerektiğini özellikle belirtmem gerekiyor.

Sh: 44-46

BELKİ DE BİR ÖZENTİ…

Arabesk kültürün giderek intihar olaylarına sızmasını Faruk Güçlü şöyle anlatmakta:

«Kültürel bir temelden yoksunluğun, arabesk-gecekondu kültürünün etkisi özellikle genç nüfus üzerinde hızlı bir tesir gösteriyor: TV’de yayınlanan bir dizi filmin artisti kamuoyunda günün konusu olabiliyordu. İnsanlar filmde seyrettikleri bir artistle platonik bağlar kurarak âşık olabiliyorlardı. Ya da tip olarak hoşlandıkları, düşledikleri tiplere ya da çevrelere karşı büyük bir özenti duyabiliyorlardı. Hele bu insanların ekonomik ve siyasal bunalımla baş başa bulunmaları işi çözümsüzleştiriyor ve insanı kendi kendisini yok etme olayına kadar götürüyordu.

1980-1985 dönemini kapsayan ve Ankara anakent sınırları içindeki adli ve hastane kayıtlarını esas alan çalışmamız, erişilebilen 681 intihar olayından 28 tanesinin sinemadan, basından ya da TV’de yayınlanan bir filmden etkilenerek zaten varolan açmazlardan kurtulmak adına intiharı seçtiklerini ortaya koymuştur. Sinema, basın ya da TV bunalımda olan insanlar için bir neden değil, yol gösterici bir sonuç olabilmektedir. Hele bu iletişim araçlarınca intihar olaylarının kahramanlık gibi gösterilmeye çalışılması, toplumumuzun genelinde varolan, erkek adam, yiğit adam vb. duyguları körüklemektedir. Ülkemiz genelinde kadınların intihara daha çok teşebbüs etmelerine karşın, erkeklerimizin daha fazla kendilerini öldürmeleri bunun en güzel kanıtı sayılabilir.»

Kahramanlarla açık ya da örtük özdeşim sadece ilk gençlik ya da çocukluk dönemleriyle sınırlandırılamaz elbette. Özdeşim, taklit yaşantımızın her döneminde yedeğimizdedir…

Kimi araştırmacılar, model özelliği olan televizyon iletilerini içeren dizilerin intihara karar vermiş kişileri etkilediğini ve intihar kararını çabuklaştırdığını ileri sürmektedirler. Prof. Dr. Özcan Köknel’e göre; «İntihar etmeye kararlı ve bunu mutlaka gerçekleştirecek olan insanın, televizyondaki intihar iletisiyle daha çabuk intihar etmesi intiharları artırmamakta, yalnızca eylemi hızlandırmaktadır,» görüşü pek de geçerli değildir. Zira, Almanya’da intihar konusunu işleyen bir filmin TV’de ikinci kez gösteriminin ardından gençlik intiharlarının oran ve yoğunluğunda yavaş yavaş bir azalma saptanmıştır.

Yirmi yıl önceydi sanırım. O zaman Şan Sineması vardı, şimdi bir yangın kalıntısına dönüşen… Kırmızı tonların hâkim olduğu, en güzel yerli filmlerin ardı sıra gösterime konduğu geniş, güzel bir sinemaydı Şan.

Filiz Akın’a hayrandım o yıllarda. Hiçbir filmini kaçırmazdım. Şan’da Acı Hayat’ı izledikten sonra çok uzun süre etkisi altında kalmıştım. Sıradan, ağır ağdalı bir melodramdı Acı Hayat. İki genç kan davası nedeniyle engellenmişler, birbirlerine yasaklanmışlardı. Çözümü intiharda bulmuşlardı sonunda. Uludağ’a gitmişlerdi. Arabayı durdurup birbirlerine sokulmuşlardı… Dışarıda tipi… soğuk bir ölümdü, ama yüzlerinde dingin bir ifade vardı kurbanların… bir tüp ilaç aldıktan sonra Uludağ’da karların arasında uykuya dalmak bir fantazi olmuştu benim için. Kendimi mutsuz hissettiğimde sıklıkla sığındığım bir fantazi…

Televizyon yayınlarının intihar iletileri üzerine şunları söylüyor Prof.Dr.Özcan Köknel:

«ABD’de intiharı önlemek için yapılan televizyon yayınlarının intiharı artırdığı saptanmıştır. Yapılan araştırmalar, kahramanları ünlü olsun olmasın, intiharla ilgili ya da intiharı konu ve sorun olarak alan televizyon yayınlarının özellikle gençler arasında az da olsa intiharı anlamlı biçimde artırdığı kabul edilmiştir.

Amerika’da toplumbilimci Philips ve Carstensen kitle iletişim araçlarıyla, özellikle televizyonda verilen intihar iletilerinin gençler üzerindeki etkilerini incelemek için bir dizi araştırmaya girişmişlerdir. Bu amaçla çeşitli televizyon kanallarında yer alan programlarından intihar ile ilgili olanlarını arşivlerden bulmuşlar, yine arşiv araştırmasıyla bu programları izleyen günlerde basında çıkan intihar olayları haberlerini toplamışlardır.

Bu programları izleyen günlerde intihar olaylarının artığı saptanmıştır. Öte yandan bu intihardaki bu artışın sayısal olmadığı da görülmüştür. Bu artış, intiharı konu alan dizinin, filmin çarpıcılığına, etki gücüne, süresine ve yayın saatine paralel olarak yükselmektedir.

1980 li yıllarda Fransa’da yayınlanan Nasıl İntihar Edilir adlı kitabın 1980’li yıllarda intihar edenlerin evlerinde bulunması bu etkiyi bir kez daha vurgulaması açısından değerlidir.

İntihar Durkheim’in dediği gibi, «Bulaşıcı bir salgındır.» İnsanlar, özellikle de gençler izledikleri, okudukları bir film ya da öykü kahramanından kolayca etkilenme onu taklide yeltenebilmektedirler. Olay bir merak, bir deneme, bir özdeşim, bir ilgi çekme olayıdır bu bağlamda ve risklidir.

Sh: 79-81

“SANATÇININ UYUMSUZLUĞU” DİYOR CEZMİ…

«Çok üzüntü duyuyorum,» diyor Cezmi Ersöz, Kim dergisine verdiği söyleşide: «Sanatçılardaki uyumsuzluk delilik,» diye tanımlanıyor, akli dengesini yitirdi deniliyor, psikiyatrik etiketler yapıştırılıyor. Bunlara şiddetle karşı çıkıyorum. Onları uyumsuzluğa iten yaşama, sevgiyle, büyük bir saflıkla, hasretle bağlanmış ve karşılığını görememiş olmalarıdır. Bir sebebi daha var: sanatçının suçluluk duygusu. Bütün olup bitenlerden, savaştan, sömürüden, adaletsizlikten dolayı sanatçının birey olarak kendini sorumlu görüp, bu yükün altında ezilmesi. Sanatçılar, dahası, yapıtlarının da bu dünyayı değiştirmede rol almasını istiyorlar. Fakat arzuladıkları gibi olmuyor. Gogol’de bunu görüyoruz.

Günlerce yemek yemeyerek sonlandırıyor hayatını.

Günlük yaşamın normal geçmesi yetmiyor sanatçıya, örnekse Kaan İnce. Onun intiharını birçok kişi anlayamadı. Okulda başarılı bir öğrenciydi, onu seven bir sevgilisi vardı. Genç yaşında çok başarılı şiirler yazıyordu. Bir gün Ankara’dan İstanbul’a geldi ve Ümit Oteli’nden kendini aşağıya attı. Burada, iyi bir aile, sevgili gibi kavramların çok önemli olmadığını görüyoruz. Sanatçı başka bağlarla bağlıdır yaşama… İçindeki özlemin nerede kırıldığını bilemeyiz bir türlü…

Tüm güzel duyguların sömürüldüğü, intihara ipoteklendiği bir düzende umarım, ‘Ancak bir benzeri öldürür.’ Cezmi Ersöz’ü, kendisi değil…

Haluk Giray, Kerime Nadir’e sorar: «Günah bende mi?»

Kerime Nadir’in anılarında intihar eden bir roman kahramanının apayrı bir yeri vardır kuşkusuz.

Anlattığım konuyu dikkatle dinleyen Ahmet Emin Bey:

Fakat, dedi; romanı intiharla bitiremezsiniz. Basın kanunu bunu yasaklıyor.

Oysa romanın bir intiharla sonuçlanması zorunluydu. Zira romanın kahramanı, yaşamına yön veren her düşüncede anormal duyguların baskısı göze çarpan, melez kanının kalbinde yarattığı isyan, onuruna düşkünlüğün doğurduğu bunalımlar kendisini sürekli olarak acılar içinde kıvrandıran bir gençti. Peşinde günahlar ve facialar sürükleyerek bütün ömrünü, vücudu berelenmiş tırtıl ya da kurt türünden bir varlığın ıstıraplı ve devamlı kıvranışları ile yaşayan bu gencin, ancak kendi varlığının katlini de yapmak suretiyledir ki, vicdanıyla dimağı sükuna kavuşabilecekti.

Ahmet Emin Yalman’ın ihtarı beni şaşırtmış ve üzmüştü.

Bu adamı öldürmeyip de ne yapalım, diye sordum.

Uzak bir yere gönderin!

Zaten uzaklardaydı. Kıtalar ötesinden geldi…

Daha uzaklara gitsin ve artık hiç gelmesin!

Bu gideceği yer öbür dünyadan başka neresi olabilir?

Siz romancısınız, bir yer uyduruverin!!?

Anladım, ne desem boştu. Müsveddeleri alıp matbaadan çıkmaktan başka yapacak şey yoktu.

Günah Bende mi? piyasaya çıktıktan hemen sonra gazetelerde yer alan bir haber Kerime Nadir’i hayli üzecekti.

ESRARENGİZ BİR SKANDAL
«Dün Marmara açıklarında boş bir sandal bulunmuştur. Sahibi bilinmeyen bu sandalda son sayfası açık duran, Günah Bende mi? adındaki roman dikkati çekmiştir. Anormal ruh bunalımlarını işleyen ve intiharla biten bu roman, şüpheli durumla ilgili görülmektedir.»

Haluk Giray’ı intihar ettirmek Kerime Nadir’i bir kaosun girdabına itmişti yok yere.

İNTİHAR GENİ Bulundu… 5 HT

«Dilek Girgin Çan’ın Kim (Nisan ’95) dergisinde yer alan intihar konulu yazısını okuyordum. Sevtap geldi. Duymuş olmalıydım, resmen bir intihar geni bulmuş İngilizler. Şaşkınlıkla intihar geni mi, diye sordum. Başıyla ’evet’ledi Sevtap. Beyinde bulunan bir kimyasal madde olan 5 HT insanları intihara sürüklüyormuş… ve intihar geni 5 HT’yi dengeleyen enzimin çoğalmasına neden olmaktaymış. «Eyvah,» dedim sigorta şirketleri yandı. «Neden?» diye üsteledi Sevtap. «Nedeni var mı, ya hayat sigortası yaptıracak insanlarda bu gen varsa…» Sahi, hep intiharla ilgili yazdığım, konuştuğum için hayat sigorta poliçemi iptal ederler mi, dersiniz? 

KÜÇÜK HANIMEFENDİNİN İNTİHARI

«Nedir bunca koşusu insanın Ölümle yaşam arasında Günler aylar ve yıllar Sevinçler, hüzünler arasında…»

Oktay Tuncer

Sıcak, bunaltıcı bir pazar günüydü, hatırlıyorum. Kanaldan kanala dolaşırken birden sepya rengi bir filme takıldım. İncecik, tığ gibi bir Zeki Müren hasret şarkıları söylüyordu. Göz altlarına hücum etmiş buğuyla gülümsemeye çalışıyordu Belgin Doruk. Birden, minik bir şerit belirdi ekranda: «Türk sineması Küçük Hanımefendisi, Belgin Doruk’u kaybetti…»

Donakaldım. Birkaç fotoğraf düştü aklıma. Birkaç eski film… bir dörtlük düştü: «Sabah artık, yorgun yüzler / Beklemenin ağırlığında / Herkes biraz yaşamdır belki / Herkes mutlaka ölümdür…»

İntihar etmiş olabileceğini düşündüm Belgin Doruk’un. Sanatçının intiharı «en bir» intihardı çünkü. Sarsıntı doluydu, depremliydi. Ünün doruğunda kendini bitiren sanatçıları hatırladım…

Janis Joplin aşırı dozda uyuşturucu

Elvis Presley yüksek dozda ilaç yüklemesi

Jimi Hendrix fazla miktarda esrar

Donny Hathaway, Jim Morrison aşırı alkol ve uyuşturucudan ölmüşlerdi. İntihar etmişlerdi yani. Curt Cobain gibi… Cahide Sonku, Afife Jale gibi…

Şerit bir kez daha geçti ekrandan: «Türk sinemasının değerli yıldızı Belgin Doruk…»

«Belgin Doruk kurtulmuştu… aramızdan kurtulmuştu. (Uzayan bir ölüm sessizliği / Koridorlara kokusu sinmiş / Boşluk gibi bir şey ürküten / Sonsuzluk gibi durmadan inilen)

İntihar, bir tespittir, diye yineledim. Tercihlerin tespiti. Giselle dudak büktü. Yaşadığım hepsi de müebbet onlarca sevgiyi anlamasını bekleyemezdim ondan. Belgin Doruk’un Akdeniz Şarkısı adlı filmini neden hiç unutamadığımı da…

«Tek kurtuluşun ölüm olduğuna inandığım pek çok an oldu,» diyor Belgin Doruk anılarında.

«İşte böyle bir gece vakti birdenbire ölmek istediğimi bir kez daha hissettim. Çünkü benim için tek kurtuluşun bu olacağına ilişkin bir duygu bir süredir bir soluk gibi vücudumda dolaşıyordu… orman içinde bir evde oturuyorduk. O gece yağmur yağıyordu… Özdemir yine tüm işkolikliği üstünde çalışma odasındaydı. Yani, ya Ankara’da, ya çalışma odasındaydı adam. Asla yanımda değildi. Zorunlu anlar dışında elbette. Birdenbire dünyada artık beni enterese eden, benim yaşamamı gerektirecek hiçbir şey kalmadığını hissettim. Tuhaf bir ruh hali elbette. Sağlıklı olduğu söylenemez. Ama beni oraya getiren koşullar çok önemliydi. Belki yağmurun o büyüleyici sesi, belki Bach’ın müziği, ortam bana cesaret verdi ve aldım elime bir kâğıt kalem ’ Beni affedin. Yaşamak istemiyorum. Ben artık bu yaşamın yükünü kaldıramıyorum ’ diye yazdım. Sonra da bir kutu hapı yutarak kendimden geçtiğimi anımsıyorum.

«Allah’tan Özdemir beni vaktinde bulmuş, Gül’lere haber vermiş onlar da bir ambulansla beni hastaneye kaldırmışlar. Şimdi düşünüyorum da niye Gül’e haber vermeden, ona duyurmadan, ona o acıyı çektirmeden direkt olarak kendi götürmedi hastaneye? Sorumluluksa, kocamsın. Bunu yapabilirsin… ama hayır, o daima benim her sorunuma kızımı ortak etti. Beni tek başına yüklenemedi…

«Doktorlar uzun süre, damarımı bulamamışlar iğne yapmak ve serum vermek için, ayak bileğimden yapmışlar müdahaleyi. Kurtulduğumu hissettiğim an, inan bana, ne sevindim, ne de üzüldüm. Demek ki çekilecek çilelerim varmış, yaşayacağım güzelliklerin yanısıra.

«Bir daha intiharı düşünür müyüm, diye sakın sorma bana. Buna ne yanıt versem, gerçek anlamda duygularımı yansıtamam. Kimi zaman ölmüş olmayı gerçekten çok istedim. Kimi zaman da yaşıyor olmama şükrettim. Düşünsene, ölseydim Gül’ümün, güzel Deniz’ini göremezdim. Yaramaz bızdığımı tanıyamaz, anılarımı yazamazdım. Ama ölseydim, belki çektiğim pek çok şeyi çekmezdim. O yüzden lütfen sorma… insan hali, hiç belli olmaz. Bir bakarsın, günün birinde bir kez daha en doğru çözümün ölüm olduğunu düşünürüm.»

İntihar, kuşkusuz bir tespitti. Tercihlerin tespiti… İç ve dış dünyalar uyuşmazlığa düştüğünde, başarı, ün, yalnızlık sindirilemediğinde, bunalım çoğaldığında yönelinen bir tespit… Margaux Hemingvvay’in intiharı gibi!

Sh: 30-35

SİZE BİR SUÇ ARMAĞAN EDIYORUMİÇ VE DIŞ SESLER

İntihar düşüncesi ne zaman başlar içimizde?

Rastgele bir sığınma, kaçma, kurtulma isteği yüreğimize düştüğünde mi?

Kaçma, sığınma düşüncesini reddedeceğimize ya da kısa bir süre sonra bütün bütün unutacağımıza, geliştirmeye, yüceltmeye, vazgeçilemezimiz kılmaya yöneldiğimizde mi?

İntihar tutkusu kesin karara dönüştüğünde mi?

Hayır, o bitiş oluyor. Karara dönüştüğünde eylem kaçınılmaz çünkü.

Ama başlangıcı ne bu tutkunun?

Bilemiyorum.

Bu saydığım evrelerin hangisinden ne vakit geçtiğimi de ayrımsayamıyorum şimdi…

Eflatun aldırışsız bir ifadeyle:

«Dünya nöbet kulübesidir,» diyor. «Bırakıp kaçmamız doğru olmaz.»

Thomas Aquinas acır gibi bir tonla mırıldanıyor:

«Hayat, Tanrı’nın insana bir armağanıdır.
Bu yaşamın ne zaman bitmesi gerektiğine de ancak Tanrı karar verir…»

Sanırım, her köşede yıkıcı güdülerimizi çoğaltabileceğimiz biri (birileri) ni umarsızca aramaktayız. Fotoğraflar, hayal kadın / erkekler… sonra kokain, diazem… jilet… Ve de birinin acı çekmesi, yere çalınması, ötekinin umursamazlığı, bencilliği kimin kimi daha önce seçtiğiyle mi ilintili? Ya da kimin daha önce yenildiğiyle, sayrısal tutkularını, intihar düşüncesini üretmekte kimin daha sabırsız, vurdumduymaz hatta korkusuz davrandığıyla mı? (Ölmekten çok korktuğum için mi, ölmek istiyorum bu kadar… bilmiyorum…)

«İntihar Yaradan’ın gayesine karşı gelmektir,» diyor Immanuel Kant. «İntihar eden insan öbür dünyaya görevini yerine getirememiş biri olarak gider… isyandır yani…»

John Locke aynı fikirde olduğunu belirtiyor:

«Hepimiz Tanrı’ya aitiz.
Ve dünyaya onun isteğiyle getirilmiş bulunuyoruz.
Üstlendiğimiz görevleri yüzüstü bırakıp gidemeyiz.»

Erkek yalanının okşayıcılığını arıyordu Giselle. Her saniyesi, her dokunduğu, her düşündüğü benim olmalı…

Oysa sömürülürdü her duygu. Her düşünce alaya alınır. Her dokunuş eskirdi zamanla. «Günün birinde ona bakarken sevmediğini anlayacaksın,» diyor Füsun: «Nefretsiz, öfkesiz bir karar olacak bu…»

İntihar ederek yakmak geleceğimi…

Erkek yalanının ıslak sıcaklığı, kayganlığı ölümüydü Giselle’in. Etinde yağmamış çiğlerin ışıltısıyla sokuluyor bana. «Ölü severdin hani,» diye soruyor. Susuyorum. Kafam karmakarışık… İç ve dış sesler, haykırışlar içimi üşütmekte…

Zweig’in karısıyla intihar ettiğine getiriyor sözü Ahmet Altan:

«Niye intihar ettiğini tahmin edemezsiniz. Dünya savaşı çıktığı ve insanlar birbirini öldürdüğü için, böyle bir dünyayı daha fazla paylaşmaya tahammül edemeyip kendini öldürdü… Halbuki o sıralarda, Latin Amerika’da savaştan epeyce uzakta ve güvenlikteydi.

«Ama başkaları ölürken, kendini güvende hissetmeye dayanamayacak kadar ilgiliydi başkalarının hayatlarıyla. Bu ilgiyi kendi hayatıyla ödedi.

«’Ne kadar aptalca,’ demeyin ne olur, beni çok kırarsınız.

«Zweig’in karısının niye intihar ettiğini de hep merak etmişimdir. Savaşa dayanamadığı için mi kocasıyla birlikte öldü, yoksa, kocasını ölüme giderken yalnız bırakmamak için mi? Dünyanın yanması mı o kadına daha çok acı veriyordu, yoksa sevdiği bir erkeğin acı çekmesi mi?»

Gelgitler yaşıyorum. Marjinal ölümü anlatmak gelgitlerimi çoğaltıyor gerçekte.

Mutlu intihar var mı? Hitler’inki mi mutlu intihar?

«İnsan yaşamla ölüm arasına bir şey koymalıdır,» diyor Gülriz Sururi. Yaşamla ölüm arasına intihar saplantımı koysam… ‘Çıldırıyor,’ muyum… Boş gözlerle süzüyor beni Giselle. «Bıktım, usandım senden,» diyor.

Giselle berdelim oluyor.

Güzel duygularımı berdel ediyorum. Sevgimi, özümü berdel ediyorum.

Duygularımı yoksamak, elemlerimi öldürmek istediğim bu zaaf anında iki damla gözyaşı gittikçe ıssızlaşmaya başlayan gecenin tüllendirdiği kederler arasında yitiyor usulca.

Oysa, başlangıçta da hep hüzün vardı Giselle. Hangi yola adımımı atacak olursam olayım, yolun başında hep kırıklık, hüzün vardı.

«Zweig gibileri ise,» diyor Ahmet Altan. «Ne o ana sığarlar, ne de geleceğin kancalarına takılırlar. Onların hayatı, karanlık bir boşluktan, arkalarında ışıklı bir iz bırakarak ölüme atlamakla geçer. İçinden geçtikleri boşluğu yazılarıyla ve bazen de aşklarıyla doldururlar…»

Sayrılı tutkularım oldu hep benim. Ula rengi hüzünlerim oldu.

Ulaştıkça ulaşılmaz olan hasretlere birer sigara tellendiriyoruz Giselle ile.

«Bir soru,» diyor: «Sevdin mi?»

Kimleri, neleri sevmedim ki… Kitapları, daktilomu… öykü kahramanlarımı, kedileri, bir tek özlemleri, ayrılıkları sevmedim ben.

Bu defa ıssızlıklara mı içsek? Aman ihtiraslarımızın hatırı kalmasın…

«Haydi, şerefe öyleyse!..»

Gerisini getiremiyor Giselle. Ayağa kalkıyor. Gözleri yaş içinde. Sırtını duvara dayıyor. Bir sigara daha yakıyor en pahalısından. Duman bir acı, bir hatırlayış, bir bukağı halkası oluyor salonda.

«Seni sevmiştim,» diyor.

Solmuş heyecanlarla, yalnızlıklar iç içe artık. Gözyaşlarımı kapıda bırakmalıyım. Cinnete varan gururumu da… yanımda bir tek intihar kalmalı…

«Cinayet, yazı ve aşk, insanın tanrısallığa en çok yaklaştığı üç durum,» diyor Ahmet Altan. Bakışlarını kaçırıyor konuşurken. Kendisine güvenli bir ifade var sesinde:

«…biri öldürerek tanrısallaşıyor, biri yaratarak, biri de kendini çoğaltarak.»

Cinayet, aşk ve yazı birbirine benziyor, ama Zvveig cinayetlere dayanamadığı için kendini öldürüyor, Yesenin ise aşka dayanamadığından vuruyor kendini.

Yesenin, Sovyet Devrimi sırasında yaşamış serseri bir şairdir.

Herkes de onun serseri olduğunu söylerdi zaten.

Bir şiiri, yanlış hatırlamıyorsam, şöyle başlıyordu:

«Bilmiyorum niçin bana şu Yesenin rezili

Bilmiyorum niçin bana şu şarlatan, diyorlar.»

Devrime içi pek ısınamadı nedense, devrimciler de onu pek sevmediler. Sonra, Isadora Duncan adlı o dans büyücüsüne âşık oldu. Onun peşinde dolaştı durdu dünyayı.

Devrimin katılığına ayak uyduramadığı gibi, aşkın acısına da katlanamadı.

İntihar mektubu yerine bir şiir bırakarak vurdu kendini.

Gelgitler devam etmekte… yitirdiğim sevgilere ağlamamak elimde değil… intiharı kimi kez bir başucu çözümü olarak görmem bundan. Kimi kez bağlanıveriyorum yaşama. Sımsıkı. Hayır, bir suçluluk duygusu yok bu değişken ruh süreçlerimin altında. Kirli çamaşırlarını ortalarda yıkayanlardanım çünkü. Yıkayabilenlerdenim.

Sesler dökülüşüyor. Üst üste çalıyor telefon. Telesekreteri devreye sokuyorum.

Zvveig, sevgilisiyle birlikte intihar eden bir Alman şair olan Kleist’in biyografisini yazmıştı. Şöyle diyordu Kleist için: «Bazen ölmeyi beceren ve ölümde; zamanı aşan bir şair yaratabilen biri de bulunmalıdır.»

«Yazdığı kitaptaki gibi,» diyor Ahmet Altan. «…ölümden bir şiir yaratarak öldü kendi de.»

Ölümlerin bu kadar çok olduğu ülkemizde, ölümden bir şiir yaratanların çok az olduğunu biliyorum. Ölümü, şiirinden soyduğumuz ve sıradan acılara, manasızlıklara çevirdiğimiz bir zamanda yaşıyoruz.

Ölümün manasızlaştığı yerde aşk da ölüyor. Ben ölümden değil, şiirsiz bir ölümden kurtulmak için âşık oluyorum.

Zweig, ölümün manasızlaşmasına dayanamadığı için ölüyor…

«Bir suç armağan ediliyor bana. İntihar!

Bir suç gibi armağan ediyorum, intiharı. İntiharımı…»

Sh: 36-40

VE O PİŞMANLIK

Bu kitap tümüyle bir araştırma değil. Bir roman, bir öykü hiç değil. Bir anı kitabı, bir söyleşi, bir oyun da değil. (Editörüm, hangi dizi kapsamında yayımlaması gerektiği konusunda hayli zorlandı sanırım.) Olsa olsa bir anlatı… ya da bir tür deneme diyelim… yoksa bir içdökümü mü?

Menzili ‘dönüşsüz’ bir yolculuğun hemen başında yaşanan ruh süreçlerini düşündüm çoğu kez.

Anna Karenina tren yoluna doğru kendini atarken acaba pişmanlık duydu mu?

Yaşam içgüdüsü bir anda ölüm içgüdüsünü yendi mi?

Hayata tutunmak istedi mi yeniden?

Ya bu soruların yanıtları ’evet’se…

Ölüm ve yaşam arasındaki savaş, dram, çatışma, rekabet, misillemedir intihar. Bazen insan ölme, öldürülme isteğiyle dolduğunu duyumsar. Bir yandan kendisine karşı şiddetli, yok edici niyetler beslerken bir taraftan da bütün bütün kopmamak yanlısıdır.

Bir avucun sıcaklığını özledi Anna. Nemli, sıcak bir avucun. Vronski şimdi çok uzaklardaydı…

İntihar girişimleri ardından kurtarılan pek çok kişinin pişmanlıklarını dile getirdikleri, kurtarıcılarına minnettar kaldıkları, hayata genelde daha bir sıkı bağlandıkları bilinir. Yaşam içgüdüsünün yengisidir bu. Zaferidir.

’Her ölüm, erken ölümdür’ Cemal Süreya’ya göre. Her intihar ertenilesidir belki de… tek bu nedenle bile ertenilesidir, kimbilir.

İntiharı anlatmaya çalıştım size. Başkalarının intiharlarından, intihar girişimlerinden, düşüncelerinden yola çıkarak psikososyal, kültürel dinamiklerini anlatmaya çabaladım dilim döndüğünce. İntihar konusunda konuştuğum insanların çoğu intiharı çaresizlik, zayıflık, çılgınlık olarak değerlendiriyor, intiharın kesinlikle savunulacak bir eylem olmadığını, ötenazinin intiharla bir tutulmaması gerektiğini vurguluyorlardı.

Tıpkı o şarkıda olduğu gibi, «Zor bir günün gecesiydi yaşadığımız, zor bir ömrün akşamı,» diyorlardı. «Ama gün dönünce, geride kalan hep dündür…»

Evet, intiharı anlattım. Daha önce de belirttiğim gibi intiharı yazmak erkek eşcinsellerin psikososyal açmazlarını, marjinal sevgileri yazmaya benzemiyordu. Potansiyel katildim kimilerinin gözünde. Belki bir cani ya da azılı bir deli… İntihar riskliydi çünkü. Tabuydu. İntihar, ateşle oynamaktı.

Bundan sonraki bölümde yaşadığım çok şiddetli bir duygusal çöküntü esnasında planladığım, ama korkak (beceriksiz mi yoksa) bir katil olduğumdan bir türlü gerçekleştiremediğim, ertelediğim bir cinayeti; kendi intiharımdan az önce duyumsadıklarımı anlatacağım size. Ama bir hatırlatma yapmak istiyorum; belki intiharı, takıntılı bir insanın sabuklaması olarak alımlayacak, belki sahtekârlıkla suçlayacaksınız beni. Kabulüm. Başım gözüm üstüne. Yine de yazmadan geçemeyeceğim. Hayatı sevin diyeceğim size, mavinin, sarının, sulandırılmış lila tonların ayırdına vararak yaşayın, diyeceğim.

Yani, nasıl ve nerede olursanız olun, hiç ölmeyecekmişçesine yaşamı sevin diyeceğim.

23 Mayıs 1993

İLGİLİ MAKAM’a

Kendi isteğim ve özgür irademle yaşantımı sonlandırmaya karar vermiş bulunuyorum. İntiharım kesinlikle anlık bir edim değil. Çok önceden planladım, bilinçle seçtim. Tıpkı Werther, Artauld gibi, isteyerek kopardım kendimi hayattan, yazgımı değiştirmeyi denedim.

Gereksiz soruşturma ve işlemlere girişilmemesini özellikle rica ederim.

Saygılarımla Pınar ÇEKİRGE

 

ACI KAYBIMIZ

Ulviye Özgüç, Nurettin Özgüç, Müveddet Çekirge, Ekber Çekirge nin torunları, Güner Özgüç Çekirge ve Saadettin Çekirge’nin biricik oğulları,

PINAR ÇEKİRGE

vefat etmiştir. Cenazesi 26 Mayıs 1993 günü (bugün) Teşvikiye Camii’nde kılınacak öğle namazını müteakip Feriköy Aile Kabristanı’na defnedilecektir. Mevla rahmet eyleye.

AİLESİ

 

BAŞSAĞLIĞI PINAR ÇEKİRGE’yi

yitirmenin derin üzüntüsü içerisindeyiz. Merhuma Tanrı’dan rahmet, kederli ailesine ve yakınlarına başsağlığı dileriz.

ÇALIŞMA ARKADAŞLARI

 

Yalnızlık Adası’nin Erkekleri’, ‘Marjinal Kadınlar’, ’Marazi Aşklar / Lila Rengi Hüzünler’ adlı kitaplarıyla tanıdığımız, araştırmacı-yazar Pınar ÇEKİRGE (33) dün sabah evinde ölü olarak bulunmuştur. Yapılan incelemede aşırı derecede uyku hapı alıp…

(Rikkat Gazetesi, 26 Mayıs 1993/sayfa 2, sütun 4)

 

İNTİHAR MI, CİNAYET Mİ?

Yazar Pınar ÇEKİRGE’nin esrarengiz ölümü…

[Öğleden Sonra Gazetesi,26       Mayıs 1993/sayfa1, sütun 2)

Pınar ÇEKİRGE aşk yüzünden mi canına kıydı…

(Avuntu Dergisi, 1  Haziran 1993/sayfa 12-13)

Pınar ÇEKİRGE’nin intiharı ile ilgili olarak yürütülen soruşturma devam etmekte olup, çevresinde hayata bağlılığıyla bilinen ÇEKİRGE’nin neden intihar etmiş olduğu henüz anlaşılamamıştır…

(Hafta Ortası Magazin, 2 Haziran 1993/sayfa 18)

Dostlarım anmayın artık adımı,
Siliniz gönülden eski yâdımı.
Kırınız sonuncu itimadımı.
Ölünce bir daha, beni aldatın.

 

Yüzyüze getiremez bizi asırlar,
Meydana vurulsun saklanan sırlar.
Sayılsın şahsıma ait kusurlar,
Korkmayın içine yalan da katın…

O. Seyfi Orhon

Sh: 92-96

Kaynak: Pınar ÇEKİRGE, Niçin İntihar?, Altın Kitaplar, 1. Basım/Eylül 1996, İstanbul

KEVİN HAKKINDA KONUŞMALIYIZ
(We Need to Talk About Kevin) Film

TERCÜME NASIL YAPILIR? “PRATİK TERCÜME METODU”


Herhangi bir yazıyı diğer bir lisana tercüme etmek; o lisanda ifade edilmiş olan fikirleri hiç değiştirmeden ve ilave veya noksan yapmadan diğer bir lisana çevirmek demektir. Şu halde, bir cümlenin tercümesinde esas olan şey, kelimelerin aynen ve cümlenin şeklen tercümesi değil ; ifade edilen mânanın aynen tercümesidir. Tercüme edilen bir yazı, aslına tekrar çevrildiği zaman, eski manasını, ve eski kuvvetini hiçbir zaman kaybetmemelidir.

Bir lisanı, oldukça iyi bilenler bile, tercüme yaparlarken çok defa uzun, biribirine girift, dolambaçlı cümlelerle karşılaşırlar ve bir türlü işin içinden çıkamazlar, bu da bilhassa cümleleri komplemanları, adverbleri [zarf, belirteç] sıralayamamaktan ileri gelir. Tercüme yapanların fikri, ekseriya tercüme edilecek yazının aslındaki şekil ve sıralara saplanır ve bu suretle tercüme ettikleri lisanda hataya kapılırlar, işte bundan dolayıdır ki, bazı yazıların, bazı kitapların başka bir lisandan tercüme edildiği kolayca göze çarpar; buna karşı gösterdiğimiz «Pratik Metod» en zor ve en karışık yazıların bile kolay ve doğru olarak tercümesini temin edebilir. Bu metodu öğretmiş bulduğum Lise ve Üniversite talebeleri, girdikleri imtihanlarda daima muvaffak olmuşlardır.

Metodu öğrenmek ve bir formül gibi tatbik etmek maksada kâfidir. «6» maddeden ibaret olan bu metod, kısadır; basittir ve herkesin anlayabileceği kadar kolaydır. Tatbikat, Fransızca misaller üzerinde yapılmıştır. Bir kere esas anlaşıldıktan sonra, herhangi bir lisanda tatbik etmekte hiçbir zorluk yoktur.

Kaideler

1)         Tercüme için verilen bir yazıyı evvelâ baştan nihayete kadar okumalı, mevzuun heyeti umumiyesi üzerinde tam bir fikir elde etmelidir. (Tercüme edilen bir kitap ise, hiç olmazsa tekmil bir sayfayı okumalıdır.)

2)         Her paragrafta baştan itibaren noktalarla biten kısımları ayırmalı ve her kısımdaki cümleleri de renkli bir kelemle biribirinden tefrik (ayrılmalı) etmelidir.

3)         Her cümlenin elemanları, analizlojik itibarile parça parça tercüme edilerek biribiri ardına yazılmalıdır.

4)         Bu iş yapıldıktan sonra, bunlar tercüme edildikleri lisanda nasıl sıra alacaklarsa, her birine ona göre numara verilmelidir.

5)         Cümleler veya komplemanlar çevrildikleri lisanda hangi kelime veya ifadelerle biribirine bağlanacaklarsa, bunlar yan tarafa parantez içine kaydedilmelidir.

6)         Bu suretle ; yukarıda gösterilen şekilde, hazırlanmış olan tercüme numara sırarsıyla yazılarak temize geçirilir ve iş de bitmiş olur.

(Haşiye) — Bazan öyle beyitler ve ifadeler, öyle (toumure) ler vardır ki, tercüme edildikleri zaman bunları değiştirmek veyahut tamamen kaldırmak lâzım gelir. Bütün bunlar için göstermiş olduğumuz misallerde ayrıca izahat verilmiş bulunmaktadır.

 

TATBİKAT

«Les oranges.»

Pour bien connaître les oranges, il faut les avoir vues chez-elles, aux îles Baléares, en Sardaigne, en Corse, dans l’air bleu, doré, l’atmosphère tiéde de la Mediterranée.

                Parça Tercüme

                — PORTAKALLAR —

1          iyice tanımak için

2          Portakalları

3          Onları (görmüş olmak lâzımdır.)

4          Yerlerinde

7          Balear adalarında, Sardonya ve Korsikada

6          Mavi ve yaldızlı göküe, dik havasında

5          Akdenizin.

                 Toplu Tercüme

—           PORTAKAL —

Portakalları iyice tanımak için; onları yerlerinde, meselâ Akdenizin mavi yaldızlı gök ile, ılık havasında., Balear adalarında, veyahut Sardonyada, Korsikada görmüş olmak lâzımdır.

İzahlar

«Görmüş olmak lâzımdır.» Cümlenin en sonuna atılacak,

Tercümede cümleye bir «meselâ» ilâve etmek mecburiyetindeyiz,

Tercümede serlevha [başlık] cemi [çoğul] olacak yerde müfred [tekil] «gayri muayyen» [belirsiz]  koymak lâzımdır.

Kaynak: Tercüme Nasıl Yapılır, Mitat TUNCEL,  Fen Fakültesi Mütercimi ve İstiklâl Lisesi Almanca öğretmeni,  KANAAT Kitabevi, 1 9 3 9

 

 

 

 

DEĞİŞİM SANCISI-Eric HOFFER


KÖKLÜ DEĞİŞİM

Yeniliği gerçek anlamda hiç kimsenin istemediği izlenimini taşıyorum. Bizler yenilikten korkuyoruz. Dostoyevski’nin “yeni bir adım atmak, yeni bir kelime telâffuz etmek, halkın en çok korktuğu şeydir” derken kastettiği şeyle sınırlı bir durum değildir bu. Yeninin en önemsiz şeylerde tecrübe edilmesi bile, kolay kolay, kötü şeyler beklentisine yol açmadan gerçekleşmiyor.

1936 yılının büyük bir bölümünü bezelye toplayarak geçirmiştim. İmperial Valley’de Ocak başlarında işe koyulmuş, olgunlaşmış bezelyeleri toplaya toplaya kuzeye doğru yol almış ve Haziran ayında Tracy civarında mevsimin son bezelyesini toplamıştım. Daha sonra, ilk kez çalı fasulyesi toplayacağım yer olan Lake County’ye doğru yola koyuldum. Kendimi çalı fasulyelerine takdim ettiğim ilk gün ne kadar mütereddit olduğumu hala hatırlıyorum. Acaba çalı fasulyesi toplayabilir miydim? Bezelyeden çalı fasulyesi toplamaya geçiş şeklindeki bir değişiklik bile insanın korkmasına yol açabiliyor.

Köklü bir değişim söz konusu olduğunda duyulan rahatsızlığın daha derin ve daha uzun süreli olacağına şüphe yoktur. Bütünüyle yeni olan bir şeye gerçekten hazır olmamız asla mümkün değildir. Kendimize çeki düzen vermek zorunda kalırız ki, her köklü çeki düzen verme bir özsaygı bunalımı getirir; bir sınavdan geçer ve kendimizi kanıtlamak zorunda kalırız. Bir iç titremesine tutulmadan köklü bir değişimi karşılayabilmek için aşırı bir kendine güvene ihtiyaç vardır.

Bütünüyle yeni bir şeye asla hazır ve elverişli olamayacağımız basit gerçeğinin kendine has bazı sonuçları vardır. Bu gerçek, köklü değişikliğe maruz kalan bir topluluğun, uyumsuz insanlardan oluşan bir topluluk olacağı anlamına gelir ki, uyumsuzlar bir tutku atmosferinde soluk alır ve yaşarlar. Güven duygusundan yoksunlukla aklın tutkulu hali arasında yakın bir ilişki vardır ve ileride göreceğimiz gibi, şiddetli tutku kendine güvenin yerini alabilir. Bu ilişkiyi hayatın tüm alanlarında gözlemlemek mümkündür. Ustalığından emin bir işçi, işine gönül rahatlığıyla gider ve oyun oynar gibi çalışsa bile çok şey başarır. Kendine güveni olmayan acemi işçi ise, işine, dünyayı kurtarıyormuşcasına saldırır. Bir şey yapabilmek için de böyle davranmak zorundadır. Aynı şey askerler için de geçerlidir. İyi donanımlı ve iyi eğitimli bir asker, güçlü bir vatanseverlik duygusu taşımasa bile iyi savaşır. Aldığı eksiksiz eğitim dolayısıyla kendine güven duyduğundan morali yerindedir. Eğitimsiz bir asker ise, ancak coşku ve şevk ile şahlandığı zaman başarılı olabilir. Cromwell, sıradan halkın, asker şövalyelere ayak uydurabilmeleri için “önlerinde Tanrı korkusunun bulunmasına” ihtiyaç duyduklarını söylerdi. İman, coşku ve şiddetli tutku, genelde ustalık ve deneyimin bir sonucu olan kendine güvenin yerine ikame şeylerdir. Dağları yerinden oynatmaya yeterli teknik gücün bulunduğu yerde, dağları yerinden oynatan inançlara ihtiyaç yoktur.

Belirttiğim gibi, köklü değişime maruz kalan bir toplum, bir uyumsuz dengesiz, patlamaya hazır ve eyleme aç-insanlar topluluğudur. Eylem, güven kazanmamızın ve değerimizi kanıtlamamızın en kolay yolu olduğu gibi, aynı zamanda, dengeyi yitirmeye karşı dengeyi yeniden elde etmek ve ayakta kalmayı başarabilmek için kolları oynatıp havayı dövmeye benzer bir tepkidir de. Dolayısıyla, köklü değişim, insanın enerjilerini boşaltma vasıtalarından biridir. Fakat, değişim şokunun halkı etkili eylem adamlarına dönüştürebilmesi için belli koşulların, fırsat zenginliğiyle bir kendine güven geleneğinin var olması gerekir. Bu koşullara sahip olup köklü değişime maruz kalan bir topluluk, bir dizi eylemde boy gösterecektir.

İç Savaş’tan sonra soluğu Amerika sahillerinde alan milyonlarca göçmen müthiş bir değişim geçirdi. Hayli öfkelendirici ve hayli can yakıcı bir deneyimdi bu. Neredeyse bir gece içerisinde bütünüyle yeni bir dünyaya aktarılmakla kalmamış, fakat aynı zamanda, Avrupa’nın bir yerlerindeki küçük bir kasaba veya köyün sıcak toplu yaşamından koparılıp bireysel yaşamın soğuk ve kasvetli yalnızlığına itilmişlerdi. Kelimenin her anlamıyla uyumsuz olan bu insanlar, bir devrim infilakı için ideal malzeme durumundaydılar. Bununla birlikte, emirlerine amade geniş bir kıtaya, terakki için eşsiz fırsatlara, bireysel girişime ve kendine güvene büyük önem veren bir çevreye sahiptiler. Bu yüzden, Avrupa’nın durağan küçük kasaba ve köylerinden gelen bu göçmenler, çılgınca eylem peşinde koşmaya başladılar. İnanılmayacak kadar kısa bir sürede bir kıtayı terbiye edip hâkimiyetleri altına almayı başardılar. Biz Amerikalılar bu eylem cinnetinin eseriyiz.

Köklü değişime uğramış insanlar sadece kıt bir eylem imkânıyla yüzyüze kalır veya bireysel girişimler yoluyla kendine güven ve özsaygı edinemez ya da edinmelerine izin verilmezse her şey değişir. Bu durumda, denge, değerlilik ve kendine güven için duyulan açlık, bunların yerine başka şeyler ikame etmeye yönelir. Kendine güvenin yerini iman, özsaygının yerini gurur, bireysel dengenin yerini ise üyeleri birbirine sıkı sıkıya bağlı bir grup alır.

Bu ikame şeyleri elde etmenin sıkıntı anlamına geldiğini belirtmeye gerek yoktur. Ruhun kimyasında, bir ikame hemen her zaman patlamaya hazır bir şeydir. Salt onu yeterli ölçüde asla elde edemeyecek olmamız bile bunun için yeterli bir sebeptir. Gerçekten istemediğimiz bir şeyi asla yeterince benimseyemeyiz. İstediğimiz şey, meşruluğu sabit bir kendine güven ve özsaygıdır. Asıllarına sahip olamadığımız şeylerin yeterli miktarda ikamesini elde etmemiz asla mümkün değildir. Kendimizi makul ölçüde iyi bulmak ve vasat bir kendine güvene sahip olmak bize yetebilirse de, kutsal bir davaya olan inancın aşırı ve uzlaşmaz olması gerekir. Bir ulus, bir ırk, bir lider veya bir partiyle özdeşleşmekten doğan gurur, aşırı ve küstahçadır. İkame bir şeyin asla organik bir parçamız olamayacağı gerçeği, o şeye bağlılığımızı tutkulu ve hoşgörüsüz kılar.

Özetlemek gerekirse: Köklü bir değişim geçirmekte olan bir topluluk bireysel faaliyet ve terakki için geniş imkânlardan yoksunsa, iman, gurur ve birlik için güçlü bir temayül doğar. Söz konusu toplum, her tür çağrıya kulak kesilmeye hazır ve “dünyanın kaç bucak olduğunu gösterme” amaçlı toplu teşebbüslere can atar hâle gelir. Diğer bir deyişle, köklü değişim, belli koşullar altında, bir devrim atmosferi yaratarak fanatik tutumların, toplu eylemlerin, meydan okuyucu ve aşağılayıcı gösterilerin zuhuruna neden olur. Devrimlerin kökten değişiklikler gerçekleştirmek için yapıldıkları söylenir sık sık. Oysa, devrime zemini hazırlayan şey köklü değişimdir. Devrimci ruh hâlini, köklü değişimin oluşturduğu düş kırıklıkları, açlıklar, zorluklar ve kızgınlıklar şekillendirir.

Hiçbir değişikliğin olmadığı yerde devrime yer yoktur.

Sh: 5-8

İNSAN TABİATININ GAYRİTABİÎLİĞİ

I

Modern bilimin ilk günlerinde, önde gelen bilimadamları, tabiatın muazzam çeşitliliğinin basit birkaç yasaya dayalı olmasının kendilerinde oluşturduğu hayreti ve doğurduğu hazzı dile getirmekteydiler. Galileo, amaçlarına “sıradan, basit ve kolay” vasıtalarla ulaşmanın “tabiatın bir âdeti ve alışkanlığı” olduğunu düşünüyordu. Kepler, “tabiat basitliği sever” diye inanıyordu. Newton ise şöyle diyordu: “Tabiat basitlikten hoşlanır, görkemli ve gereksiz şeylerden ise hoşlanmaz.”

Aynı dönemde, insan tabiatını inceleyen kişiler ise basitlikten değil inanılmaz derecede bir karmaşıklığın mevcudiyetinden söz ediyorlardı. Montaigne, insan davranışlarının önceden kestirilemezliğini, değişkenliğini, çeşitliliğini ve kararsızlığını uzun uzun anlatmış durmuştur. Ona göre, bizdeki her parça her an kendi oyununu oynamaktadır ve “kendimizle benliklerimiz arasında kendimizle başkaları arasındaki fark kadar fark vardır.” Hem tabiatın hem de insan tabiatının öğrencisi olan Pascal ise, şeylerin basitliğini insanın çifte ve karmaşık tabiatıyla karşılaştırmıştır. Pascal’a göre, insan bir zıtlıklar yığınıdır: Bir melek ve bir gaddar, bir canavar ve bir olağanüstü yetenek, mahlûkatın tacı ve curufu, evrenin iftiharı ve yüzkarası, içimizde var olan her türlü uyum “düşsel, değişken ve muhteliftir.” Pascal şu yargıya varmıştır: “İnsanlar zorunlu olarak öylesine delidirler ki, âdeta, deli olmamak deliliğin bir başka biçimidir.” Ona göre, Eflatun ve Aristo, politikayla ilgili yazılarını bir tımarhanenin kurallarını belirlercesine yazsalardı daha doğru bir şey yapmış olurlardı. 

Tabiat incelemelerinde, bir izahatın, olaylarla uyumlu olmanın yanında mümkün olduğunca basit ve dolaysız olması da gerekir. Ortada birçok izahat varsa, en basit olanın doğruya en yakın olan olduğu kuralına göre davranılır. Bilimin doğası üzerine kalem oynatan bir yazara göre, daha karmaşık olan izahı seçmek, “batı yönünde hemen komşumuz olan kişinin evine ulaşmamız için doğuya doğru yönelerek dünyanın etrafını dönmek” ne kadar akla yakınsa o kadar akla yakındır.

İnsanla ilgili meselelerde ise, dolaysız ve basit yaklaşım, hiçbir surette akla yakın bir sonuç vermez. İnsanla ilgili şeyler söz konusu olduğunda, en basit gerçekliklere ancak en dolaylı yoldan ve en abartılı vasıtalarla ulaşılır. Öngörülebilir şeyler bile insanda öngörülemez şekilde tezahür ederler. İnsanın düşsel bir yaratık olduğunu unutmak demek, onun en can alıcı özelliğini gözden kaçırmak demektir. İnsanın tabiatı üzerine tefekkürde bulunurken, öncelik, en olmadık tahminlere ve sezgilere verilmelidir.

II

İnsan tabiatının düşselliği, kısmen, insanın tamamlanmamışlığından kaynaklanmaktadır. Mütehassıs organlardan yoksun bir varlık olarak insan, bir anlamda, bir yarıhayvandır. Kendisini teknolojiyle tamamlamak zorunda olan insan, bunu gerçekleştirirken âdeta bir yaratıcıdır—bir anlamda bir yarı-tanrıdır. Ayrıca, belli bir çevreye organik adaptasyondan mahrum olduğu için de, çevresini kendisine adapte etmek ve dünyayı yeniden yaratmak zorundadır. Kendini tamamlamak, fiziksel varlığının sınırlarını aşmak için sürekli çalışma, insanın yaratıcılığının enerji santrali ve gayritabiîliğinin kaynağıdır. Zira, insanın tabiatın sınırsız uysallığından ve sabitliğinden kurtulması, kendini tamamlama süreci içerisinde gerçekleşir.

İnsan tabiatının gayritabiîliği, insanın binlerce yıldır süren yükselişinin temel anlamına ışık tutmaktadır: Bu tırmanış, tabiattan yakayı kurtarmaya çalışmanın ve ona hâkim olan demir gibi sert yasaların boyunduruğundan kurtulmaya can atmanın bir sonucuydu. Bilinçli bir şey olmayan bu can atış, kendini güçlü hissetmekten kaynaklanmıyordu. İnsanın yükselişinin motoru olan tefekkür kendi kendinin farkına varış süreci, bir çaresizlik bilinciyle ortaya çıktı: Yarı-hayvan olan insan, tamamlanmamışlığını ve eksikliğini tüm yakıcılığıyla farketti. Daha lütuf kâr davranılmış varlıklara, bu varlıkların mütehassıs organlarına, yeteneklerine ve güçlerine tapındı. Hayvanları öldürmeye, etlerini yemeye ve derilerini giyinmeye başlamaları, muhtemelen, karın doyurmak ve soğuktan korunmak için değil de onların güçlerini, hızlarını yeteneklerini elde etmek ve onlara benzemek içindi. Çıplak, silahsız ve savunmasız olan insan, ilgisiz anne olan yeryüzüne umutsuzca sarıldı ve onun daha lütufkâr davrandığı çocuklarıyla tutkulu bir şekilde akrabalık iddiasına kalkıştı. Fakat, doğuştan kusurların ve yetersiz organların yerine başka şeyler yerleştirebileceğini keşfedince, tapınmayı ve taklidi bırakıp rekabete tabiata yetişmek, onu alt etmek ve aşmak için var gücünü ortaya koymaya başladı. Kendini tamamlamak ve imal etmek suretiyle, insan, aynı zamanda dünyayı da yeniden imal etmiş oldu. İnsan tarafından imal edilmiş bu dünya, artık tabiata sarılmıyor fakat ona hükmediyordu. Artık diğer canlılarla akrabalık iddiasını terketmiş olan insan ayrı bir varlık ve tür olduğunu ileri sürüyor ve kendisini diğer tüm canlılardan ayıran bir benzersizliğe ve asalete sahip olduğunu görüyordu.

Böyle bakıldığında, bir arzunun veya başarının beşerî eşsizliğini, beşerî işlerle gayriinsanî tabiatın işleri arasındaki farkı ne kadar vurguladığına bakarak tespit etmek herhâlde mümkündür. Özgürlüğe duyulan arzunun tüm beşerî tezahürlerin en esaslısı olduğu da açık olsa gerektir. Baskıdan, yoksunluktan, korkudan, ölümden kurtuluş, insan tabiatıyla tabiatı birbirinden ayıran uçurumu daraltacak ve insanı pasifliğe ve tabiat yasalarının cenderesine itecek etkilerden ve koşullardan kurtuluştur. Dolayısıyla, beşerî eşsizliğe karşı en düşmanca tezahür, mutlak gücün tezahürüdür. Mutlak güçte mevcut olan yıkıcı özellik, böylesi bir gücün insanı bir nesneye çevirmeye kalkışmaktan asla geri durmamasından ve onu kurtulmuş olduğu tabiatın rahmine geri dönmeye zorlamasından kaynaklanmaktadır. Zira, güç, her değişkeni sabit kılmaya ve emirlere tabiat yasalarının acımasızlığını ve insafsızlığını yüklemeye çalışır. Bu yüzden, mutlak güç, İnsanî amaçlar için harekete geçirildiği zaman bile tahripkârlığını korur. Kendini halkın çobanı olarak gören iyiliksever despot bile, insanlardan koyun uysallığı beklemekten kendini alıkoyamaz. Mutlak güçün kötü yanı insanlık-dışı oluşu değil, insanlık-karşıtı oluşudur.

III

Beşerî hususiyetleri tutarlı, net ve önceden kestirilebilir bir bütün hâline koymak için insanın tabiatını görmezden gelmek veya baskı altına almak ve tabiatın bir cephesinden ibaret görmek gerekir. Kuramcılar, insanın kaderini tayin eden güçleri, beşerî olmayan etkenlerle, takdiri İlâhî, kozmik ruh, coğrafya, iklim, ekonomik ve fiziksel-kimyasal etkenlerle sınırlamak suretiyle bunu yapmaktalar. İktidarı ellerinde tutan pratik insanlar, demir gibi sert bir disiplini ve körü körüne imanı benimsetmeye çalışıyor, ne yapacağı önceden kestirilemez bireyi yok edip birbirine kenetlenmiş bir yığın oluşturmaya çabalıyor, bireyin muhakemesini ve iradesini aralıksız bir propagandanın saldırısına ve baskıya maruz bırakıyorlar. Diğer insanların kendileriyle eşitliklerini ortadan kaldırmak suretiyle, tarih yapıcılar, geleceği önceden kestirebilir ve tarih yazarları geçmişi şekillendirebilirler. Tüm deterministlerde insana düşman bir unsur mevcuttur. Doğal hâliyle insanı bir hiç olarak gören bu kişiler, insan tabiatı gibi bir şeyin var olmadığını kanıtlamak için ellerinden geleni artlarına koymazlar.

En özgür toplumda bile, iktidar, insanları ne yapacakları belli olan otomatlara dönüştürmek ister. Güç sahiplerinin faaliyetlerini gözlerken, onların bilinçli olarak veya bilinçsiz olarak amaçladıkları temel şeyin bağımsız bireyi bağımsız oy kullanıcıyı, tüketiciyi, işçiyi, mülk sahibini, düşünürü bertaraf etmek veya etkisiz hâle getirmek olduğunu ve insanı, Aristo’nun köleyle ilgili tarifinde olduğu gibi, istenilen şekle sokulabilen “canlı bir alet” hâline getirebilmek için her türlü vasıtayı kullandıklarını hatırda tutmak gerekir. Öte yandan, bireysel özgürlüğü güçlendirmek için kullanılan her aracın da gücün mutlaklığını ortadan kaldırmayı temel amaç edinmesi gerekir. Gücün mutlaklığına zarar vermenin yolu, bireyin güçlenerek güç sahiplerinin karşısına çıkmasını sağlamak değil, gücü yaygınlaştırıp çeşitlendirerek her güç birimini veya kategorisini diğerleriyle karşı karşıya getirmektir. Güç tek elde olduğunda, yenilgiye uğramış birey, ne kadar güçlü ve maharetli olursa olsun, kendine sığınak ve dayanak temin edemez.

Tüm siyasî sistemler arasında, özgür toplumun, en “gayritabiî” toplum olduğuna şüphe yoktur. Bergson’un ifadesiyle, özgür toplum, içinde “tabiatınkiyle ters istikamette güçlü bir çaba’yı barındırır. Totaliterlik, bir teknik modernleşmeyle kol kola gittiği zaman bile ilkel olana doğru bir yöneliş ve tabiata bir geri dönüş oluşturur. Rousseau’dan günümüze kadar gelen “tabiata geri dönüş” hareketlerinin, asil ve yüce bir temele dayalı olmalarına rağmen, kaçınılmaz olan mutlakiyetçilikle ve kaba güce tapınmayla sonuçlanmaları anlaşılır bir şeydir.

İnsanın davranışlarının kestirilemezliğini ve karmaşıklığını göz önüne getirdiğimiz takdirde, etkili toplumsal yönetimin insan doğasıyla ilgili uzmanlık bilgisine dayandırılabileceği şüphelidir. Toplumların, insan tabiatını hesaba katmaya ihtiyaç duymayan mutlak diktatörlüklerin yönetimi altındaki devletin müdahalesinin asgari ölçüde olması durumunda da oldukça iyi işlemeleri mümkündür. Mutlak devlet de, itibarî devlet de, insan doğasıyla ilgilenme ihtiyacından sakınmanın yollarıdırlar.

IV

Güç, ister maddeye isterse insana hükmetsin, basitliğe düşkündür. Basit sorunlar, basit çözümler ve basit tanımlar ister. Karmaşıklığı zayıflığın bir sonucu, kaçınılmaz olarak tavize götüren dolambaçlı bir yol olarak görür.

Madde âleminde büyük basitleştiriciler büyük bilimadamlarından ve büyük teknisyenlerden oluşurken, beşerî meselelerde büyük basitleştiricilik büyük zorbalara Hitlerlere, Stalinlere mahsutur. Hitler ve Stalin, bir dereceye kadar, fizikçi ve kimyacıların maddenin bilimadamları olmaları gibi, insanın bilimadamlarıdırlar. Onları, politikalarını uygulamaya, cinayetlerini işlemeye, kuramsal ilkeler veya salt kötü niyet kadar bilimadamlarına has basitliği, kestirilebilirliği ve deneyi tercih etme temayülünü taşımaları da sevk etmektedir. Hatta ayrılıkçılara karşı acımasız muamelelerinde bile “bilimsel” bir özellik vardır: Bir istisnai durum formüle edilmiş bilimsel bir kuralın geçerliliği için ne ifade ediyorsa, bir ayrılıkçı da mutlak güç için aynı şeyi ifade eder—ikisinin de ele alınması ve bir şekilde bertaraf edilmesi gerekir.

Sovyet Rusya’daki mutlak güç sahibi insanların, Pavlov’un köpekler üzerinde gerçekleştirdiği deneylerden bu kadar çok toplumsal sonuç çıkarmaları, Almanya’daki ve komünist ülkelerdeki toplama kamplarınınsa, insanları hayvan yerine koyan ve tıpkı bilimadamlarının fareler ve köpekler üzerinde yaptıkları deneylere benzer deneylere tabi tutan, insanları insanlıklarından soyundurma fabrikalarına dönüşmeleri bir tesadüf değildir. Mutlak iktidar bir toplum değil bir hayvanat bahçesi ortaya çıkarır—bu hayvanat bahçesinin, D’Argenson’un deyimiyle, “bir mutlu insanlar koleksiyonu” olması mümkün olsa da.

Yirminci yüzyılın ikinci çeyreğinde gözlemlediğimiz en cüretkârca davranış örneği, insanları mümkün olduğunca aşağı görme cüretkârlığıydı. Hitler de Stalin de bu dehşete düşürücü cüretkârlığı emsali görülmemiş derecede sergilediler ve dünyayı gafil avlayıp neredeyse istilâ ettiler.

Gücün kötülüğü tabiata hükmetmesinden değil insana hükmetmesinden kaynaklanır. Dağları yerinden oynatabilen ve nehirleri dilediği yere akıtabilen insanın kalabalıklara hükmedebilen ve insanları canlı robotlara dönüştürebilen kişi kadar keskin bir güçlülük duygusuna sahip olduğu kuşkuludur. İnsanın tabiat üstündeki hâkimiyetinin olağanüstü artışını insan üzerinde hâkimiyet tesis etme gayretinin izlemesi, yani, tabiata karşı zafer kazanmakla elde edilen gücün insanı köleleştinme amaçlı olarak devreye sokulması bu yüzden kuvvetle muhtemeldir. Böylesi bir gelişmeyle, ilk olarak, geç neolitik çağdan antik nehir-vadi medeniyetlerinin totaliterizmine geçişte karşılaşılmaktadır. Daha önce de işaret ettiğimiz gibi, yakın-doğuda, neolitik çağda, sanayi devrimine benzer bir şey yaşandı. Bunu izleyen medeniyet döneminde, temel uğraş, insanları zorbalıkla ve büyüyle terbiye etmek oldu.

Modern zamanların bilimsel ve endüstriyel devrimi, tabiat üzerinde hâkimiyet kurmada ikinci dev adımı temsil etmektedir; burada da, insanın tabiat üzerindeki hâkimiyetinin muazzam ölçüde artmasını, insana boyun eğdirme ve insan tabiatını tabiatın durumuna indirgeme korkunç eğilimi izlemektedir. Köleleştirmenin büyük bir gayretle tabiatı terbiye için kullanıldığı durumlarda bile, insan, gösterilen gayretin toplu boyun eğdirmeyi meşrulaştırmak için sergilenen bir taktikten ibaret olduğu izlenimine kapılıyor. Bu yüzden, bilim ve teknolojide elde ettiği olağanüstü başarılara rağmen, yirminci yüzyıl, gelecekte, muhtemelen, temelde insanları hâkimiyet altına alma ve yönlendirmeyle iştigal etmiş bir yüzyıl olarak anılacaktır. Milliyetçilik, sosyalizm, komünizm, faşizm, militarizm, kartelleşme, sendikalaşma, propaganda ve reklam, insanları yönlendirme ve insan tabiatının ele avuca sığmazlığını giderme insafsız dürtüsünün değişik cepheleridir. Burada da, atmosfer, zorlama ve büyüyle yüklüdür.

V

İnsan ile tabiat arasında ilk bariz ayrımı yapmış olmaları, antik İbranîlerin eşsizliklerinin önemli göstergelerinden biridir. Tüm antik medeniyetlerde, tabiatta meydana gelen şeylerle beşerî meselelerin seyri arasında köklü bir ilişkinin var olduğuna inanılıyordu. Büyü, insan tabiatı ile tabiat arasında bir benzerliğin var olduğu inancı üzerine kuruluydu. İnsan ile diğer canlılar arasında yakın bir ilişkinin veya akrabalığın var olduğunu ilk olarak İbranîler reddetti. Onların günleri, güneşleri, yıldızları, gökleri, yerleri, denizleri, nehirleri, bitkileri ve hayvanları o tarihten itibaren hiç bir defa gizemli güçlerin ve insanın kaderine hükmeden kişilerin koltuğu olmadılar. İbraniler, hem tabiatı hem de insanı yaratmış olan, fakat insanı kendi suretinde yaratmış olan bir ve yegane Tanrı’nın hemcinsleri olan bir yaratıcının el emeği bir toplumdan oluşuyorlardı. İbranilerden beri, evrenin anlamlı piyesini kozmik fonomenler değil de tarih oluştura gelmiştir.

Diğer canlılar için geçerli olan, en uygun özelliklere sahip olanın hayatta kalabileceği kuralına insanın meydan okuyabileceğini ve boşa çıkarabileceğini ilk ortaya koyanlar da yine antik İbranîler oldu. Zayıflığın unsurlarını gücün tüm vasıflarının kudretli ikameleri hâline getiren bir ruh kimyasını faaliyete soktular. Bağnazlığı, uzak umudu ve sınırsız kendini adamayı icat ettiler; bu ikamelerle donatılmış güçsüzler sadece hayatta kalmayı başarmakla kalmayıp sık sık güçlüleri şaşkına da çevirdiler.

İnsan tabiatının gayritabiîliği, genelde, güçlü insanlardan çok zayıf insanlarda en çarpıcı şekilde tezahür etmiştir. Güçlüler, bir kural olarak, daha basit, daha dolaysız ve daha kavranılır, diğer bir deyişle, daha doğaldırlar. Tabiattan yakayı kurtarma sürecinde ilk adımları atanların zayıflar olması bunun bir göstergesidir. Güçlüler tarafından ormandan çıkarılmış olan zayıflar, ilk olarak dik yürümeyi denediler, bir ruh yoğunluğu içerisinde ilk kelimeleri telâffuz ettiler, bir silâh ve alet olarak kullanmak için sopaya ilk onlar sarıldılar. Zayıfların, yoksun oldukları şeylerin ikamelerini geliştirme hususundaki fevkalâde yetenekleri, onların, teknolojinin evriminde başrolü oynadıklarını düşünmemize neden oluyor.

İnsan, en beşerî hasletleri bir çıkış yolu bulamadığı zaman sergiliyor. İnsanın elde ettiği muazzam başarılar, nadiren önünün kendiliğinden açılmasıyla gerçekleşmiş, daha çok da, çok arzuladığı bir hedefe insanın ulaşmasını engelleyen aşılmaz görünümlü bir engelin oluşturduğu ruhsal yoğunlaşma sonucu ortaya çıkmışlardır. Kudretli kelimeler ve tahrip gücüne sahip ikameler böyle doğmuş, ruhun yeri ve göğü içine alacak ölçüde genişlemesi ve sonsuz bir arayış içerisine girişi bu sayede gerçekleşmiştir.

İnsanın eşsiz serüvenine başlamasını insanın uyumsuzluğu bu gezegene fırlatılmış bir yabancı olması sağladığı için, beşerî mücadelenin ön safında çoğunlukla uyumsuzların ve yabancıların yer almasında ve bilinmeyeni ilk çözmeye çalışanlar olmalarında bir anormallik yoktur. Bir savunmasızlık durumundan kurtulma dürtüsü, çoğunlukla, insanı geri çekilmekten çok ileri atılmaya sevk eder. Dahası, bu durum, uyumsuzların kendilerini değiştirmek suretiyle uyumlu hâle gelmeleri kuralını, kendini dünyaya değil de dünyayı kendine uydurma kuralı hâline getiren beşerî örneğin benzersizliğiyle de uyum içindedir. İnsanları reforma, yeniliğe, araştırmaya ve atılıma sevk eden şey sahip oldukları bu özelliktir. Yeni topraklarda yerleşim hususunda, ekonomide, siyasette, kültürel alanlarda ve yeni tarzların geliştirilmesinde öncülük edenlerin uyumsuzlar olması bu özellikten dolayıdır.

Önü kesilmiş insanların kaybolup gitmek yerine yeni olanın yapı taşlarını oluşturmaları ve kendilerini şimdiye uydurmayı başaramayanların geleceği şekillendiren kişiler hâline gelmeleri insan türünün eşsiz zaferidir. Nietzsche ve D. H. Lawrance gibi kişiler, zayıfların bozulmaya ve çürümeye yol açabileceklerini düşünürken hata ediyorlar. İnsan türünün eşsizliğini sağlayan şey zayıfların oynadıkları özel roldür. Zayıfların insanoğlunun kaderini belirlemede oynadığı başat rol, doğal yetenekleri ve hayatî içtepileri bozma yönünde değil, insanın tabiattan yakasını sıyırıp daha sonra ona hâkim olmasını sağlayan sapmanın başlangıç noktası olma mahlukatın düzenini bozma değil, yeni bir düzen oluşturma yönündedir.

Zayıflarda asalet yoktur. Onların iman, cüretkârlık ve kendini feda etme gibi yüce davranışları su götürür nedenlere dayalıdır. Zayıflar, kötülükten değil, zayıflıktan nefret ederler; onların kendilerine karşı duydukları nefret, zayıflığa duydukları nefretin bir göstergesidir. Zayıfların tüm tutkulu arayışları, bir dereceye kadar, istenmeyen bir benlikten kaçmak, onu gizlemek veya bulanıklaştırmak için birer can atıştır. Bu can atışlar garaz, kıskançlık, kendini aldatma ve bir dizi aşağılık içtepinin eseridir. Buna rağmen çoğunlukla muazzam başarıların elde edilmesini sağlarlar. Sıradan işlerde başarısız olan insanların imkânsız olana ulaşma eğilimi sergilediklerini görürüz. Muhteşem planları gerçekleştirmeye heves eder ve daha üstün insanları zor durumda bırakacak işleri ifa hususunda benzersiz bir sebatkârlılık ve görülmemiş bir hareketlilik sergilerler. Mümkün olanı halletme hususunda başarısızlığa uğramanın insanları imkânsızı yapmaya yöneltmesi bir paradoks gibi gözükebilir, fakat zayıfların kafa yapısına aşina olan kişi, bu cüretkârca davranışın bir kolaya kaçış olduğunu bilir: Zayıfların bu kadar heveskâr bir şekilde muazzam teşebbüslerde bulunması, başarısızlıktan sorumlu olmamak içindir. Zira, mümkün olanı elde etme hususundaki başarısızlığımızın sorumluluğu sadece bize aitken, imkânsız olanı elde etmede başarısız kaldığımızda başarısızlığı teşebbüsün büyüklüğüne atfederek kendimizi temize çıkarırız.

Yeteneksizler ve uyumsuzlar, tüm alanlardaki yenilikleri teşvik ve kucaklama hususunda da yüksek ölçüde bir maceraperestlik sergilerler. Köklü toplumsal reformları destekleyenler, iş hayatında ve sanayide yeni atılımlar gerçekleştirenler, çölleri terbiye etmeye kalkışanlar veya edebiyat, sanat, müzik gibi alanlarda yeni ifade tarzları bulmaya çalışanlar genellikle başarılı insanlar değildir. Başarılı insanlar genellikle oldukları yerde kalır ve nasıl yapılacağını bildikleri şeyi daha çok ve daha iyi yapmaya devam ederler. Yeni olana atılış, çoğunlukla, savunmasız konumdan bir kaçış ve yeteneksizliği gizlemek için bir manevradır. Bir öncü rolü üstlenmek, kişinin, kendisini, yeteneksizliğin ve beceriksizliğin kabul edilebilir ve hatta kaçınılmaz olduğu bir konuma sokması demektir. Çünkü, deneyim ve teknik bilgi yeni olanın üstesinden gelmede fazla etkili değildir ve bütünüyle yeni olanın kötü biçimli ve çirkin olması beklenir.

Kuşkulu saiklerle etkileyici başarılar arasındaki uyumsuzluğa işaret etmek insanlığı yermek değil övmektir. Zira, insan yaratıcılığının dikkat çekici özelliği, önemsiz ve sıradan içtepileri muazzam sonuçlara dönüştürme yeteneğidir. Simyacının metalleri altına dönüştürme düşüncesi tabiata aykırı olduğu hâlde insan tabiatının gerçeklikleriyle uyum içindedir. İnsan ruhunda, iyi ile kötü, asil ile bayağı, yüce ile gülünç, güzel ile çirkin, muteber ile değersiz arasında akış hâlinde bir denge mevcuttur. Bir başarının niteliği ile saikin mahiyeti arasında yakın bir ilişki aramak, insanın eşsizliğinin en çarpıcı özelliğini gözden kaçırmaya neden olur. İnsanın büyüklüğü, önemsiz sıkıntılar ve hazlarla, sıradan fizyolojik ihtiyaç ve açlıklarla muazzam sonuçlar elde edebilmesindedir. “Küçük bir sıkıntıya kapılmışsam”, diye yazmıştır Keats, “bu sıkıntı, beş dakika içinde Sofokles’e uygun bir tema hâline gelir.” Yaratıcı birey için tüm tecrübeler tohum gibidirler. Tüm olaylar, yeni fikirlere ve olaylara eşit uzaklıktadır. Yaratıcı bireyin aşın insanîliği ise, kendini, temelde önemsiz ve sıradan olanı muazzam sonuçlara dönüştürme yeteneğiyle dışa vurur.

VI

İnsanın eşsizliğini oluşturan özelliklerin aynı zamanda yaratıcı enerjilerin ortaya çıkmasını sağlayan ana etkenler de olmaları önemlidir. Daha önce gördüğümüz gibi, insanı eşsiz serüvenine yönelten şey tamamlanmamış eksik bir hayvanoluşu idi. İnsan sadece mütehassıs organlardan ve çevreye doğal uyumdan yoksun olmakla kalmıyor, aynı zamanda, içgüdüler açısından yetersiz, büyüme ve olgunlaşma hususunda da kabiliyetsiz bulunuyordu. Mütehassıs organlardan yoksun oluş, insanı, aletler ve silâhlar icat etmeye yöneltmiş, içgüdüsel otomatizmden yoksunluksa insanın yapacaklarını ölçüp biçmeye geçmesine yol açmıştır. Hayvanlar, algılamanın ardından neredeyse kimyasal bir hız ve kesinlikle, hemen harekete geçerler. İnsanlar ise bir tereddüt ve muhakeme fasılasından sonra harekete geçerler. Bu fasıla, yaratıcı süreci şekillendiren imajların, fikirlerin, hayallerin, arzuların, gerilimlerin, isteklerin ve sezgilerin fideliğidir. Nihayet, gençliğin karakteristik özelliklerini yetişkinlik çağına taşımak, insanı, son derece verimli içgörüler ve aydınlanmalar sağlayan ebedî bir neşelilikle donatır.

Tamamlanmamışlık özelliğini en çok sergileyecek kişi özerk bireydir. Yerde ve gökte var olan hiçbir şey, bir başına kalmış birey kadar yoğun ve müzmin bir şekilde eksiklik sergilemez. Birbirine kenetlenmiş bir grupla tam olarak bütünleşmiş bir bireyde, beşerî eşsizlik, hatırı sayılır ölçüde bulanıklaşır. Başkalarıyla bütünleşmişlik, tamamlanmaya, istikrarlı bir hâl almaya ve etkisizleşmeye yol açar. Birbiriyle kenetlenmiş bir topluluk, gayribeşerî tabiatı hatırlatan bir uysallık, bir önceden kestirilebilirlik ve bir otomatizm sergilemeye başlar. Dolayısıyla, başına buyruk bireyin ortaya çıkışı, beşerî eşsizliği elde etmede son derece belirleyici bir adımı ifade etmektedir. Bununla birlikte, öyle görünüyor ki, yavaş bir toplumsal gelişme ve olgunlaşma sürecinin bir neticesi olmaktan çok bir yıkım ve bir felâket sonucu atılmıştır bu adım. İlk birey, hayatta kalmaya çalışan bir yalnız, bir avare, toplum dışına atılmış bir serseri, bir kaçak idi. Bireysellik, başlangıçta candan arzulanan bir şey değil, bir felâket olarak yaşanıyor, toplum dışına atılmakla bireyselleşiyordu. Tarihteki tüm yaratıcı evrelerin öncesinde toplumsal yapılarda bir zayıflama veya çökme gerçekleşmiş ve yaratıcı eyleme ilk kalkışanlar birey hâline gelen insanlar olmuştur. Kaçaklar, yeni olan her şeyin doğumunda bulunmuş gözüküyorlar. İlk özgür insanlar, şehirlerin ve medeniyetlerin ilk kurucularıdır. İlk maceraperestler ve kaşifler olan bu insanlar, İsrail, Yunanistan, Roma ve Amerika kökenliydiler.

Birbirine kenetlenmiş bir gruptan koparılmak, etkilerinden tam anlamıyla kurtulunması mümkün olmayan bir operasyondur. Bir başına olan birey, müzmin bir şekilde eksik ve dengesiz bir varlık olarak kalır. Onun yaratıcı uğraşları ve tutkulu arayışları, temelde, tamamlanış ve denge için körü körüne atılışlardan ibarettir. Edebiyatta, sanatta, müzikte, bilimde ve teknolojide büyük olan tüm şeyleri, kendilerini gerçekleştirmek ve değerlerini kanıtlamak için can atan bireyler ortaya çıkarmıştır. Birey, kendini gerçekleştirmeyi ve kendi gayretleriyle varlığını meşrulaştırmayı başaramadığı takdirde, bir toplumu temelinden sarsan çalkantıların ve gerilimlerin kaynağı hâline de gelebilir. Özü itibariyle bireysel varolmanın yükünden kurtulma çabaları olan bu çalkantılar, çoğunlukla, mutlak güç tarafından yönetilen totaliter toplulukların zuhuruna yol açarlar.

Beşeri eşsizliğin yükünden bezmiş olan bireyin omuzlarındaki yükü değiştirmesi ve nihayet düşürmesi tuhaftır. Zira, geriye döner dönmez, kendisini, bayraklar dalgalandırarak, davullar döverek sonsuz bir boyun eğişe ve kesinliğe yeniden çağların kayalığında bir kırıntı ve yekpare bir bütünün isimsiz bir parçası olmaya uygun adım gitmekte olan kalabalık bir ordunun içinde bulur.

Bununla birlikte, bu tutkulu ricatın çoğunlukla ileriye atılış için bir ön hazırlık şeklinde tezahür etmesi ise insan tabiatının düşsel niteliğinin bir parçasıdır. Modern batıda, birey ile birey karşıtı eğilimler arasında sürekli bir savaş hâli var olagelmiştir. Yirminci yüzyılın aşırı milliyetçi ve sosyalist kollektivizminin ondokuzuncu yüzyılın bireyciliğine nisbeti, Jakobenizmin Aydınlanma Çağına ve Reform hareketinin Rönesans’a nisbeti gibidir. Buna rağmen, batının becerikli bireyi, bugüne kadar bir şekilde kendini öne sürmeyi ve üste çıkmayı her seferinde başarmıştır. Birey karşıtı hareketlerin açığa çıkardığı çoşkunluğu kendi yaratıcı kabiliyetlerini harekete geçiren bir saike ve kendini gerçekleştirmesine ve geliştirmesine yardımcı bir unsura dönüştürmeyi bilmiştir. Son dört yüzyıl içerisinde her birey karşıtı hareketin ardından edebiyat ve sanatta bir bireysel yaratıcılık patlamasının yaşanması ve bireysel maceraperestlik ve girişimcilikte bir tırmanış gözlenmesi bunun bir göstergesidir. Çağdaş birey karşıtı hareketler tarafından sergilenen emsali görülmemiş insafsızlığın, insanı, bireyin bu badireyi de atlatabileceğinden kuşku duymaya sevk ettiği doğrudur. Sahip oldukları korkunç baskı ve denetim araçlarıyla çağdaş kitle hareketinin batılı bireyleri nihayet kollektif boyun eğişe icbar edip edemeyeceklerini insan merak ediyor.

İnsan tabiatına bilimsel yaklaşımı, beşerî meselelerde kelimelerin oynadığı hayatî rol kadar şaşkına çeviren şey yoktur. Tepkileri genellikle anlamsız olanbir kelimenin oluşturduğu etki veya imaj tarafından başlatılan, kontrol edilen, hızlandırılan veya yavaşlatılan bir fizyo-kimyevî kompleksi kim inceleyebilir?

Tabiata yönelik gerçekleştirilen büyücülüğün tabiatı kelimeler yoluyla kontrol altına alma teşebbüsünün tabiatın insan tabiatından farksız olduğu, beşerî meselelerde etkisi kanıtlanmış yöntemlerin gayri-beşerî tabiata uygulandığında da eşit derecede etkili olacağı varsayımına dayalı olması ilginçtir. Böylesi bir varsayımın, insan tabiatını tabiatın bir cephesinden ibaret gören bilimsel yaklaşımla aynı şey olduğunu ve hiç de daha gülünç olmadığını söyleyebiliriz.

Kelimelerin, dağları yerinden oynatamasalar da kalabalıkları harekete geçirebilme gücüne sahip olduklarını biliyoruz. İnsanlar, bir kelime uğrunda savaşmaya ve ölmeye, başka şeyler için hazır olduklarından daha çok hazırdırlar. Kelimeler, düşünceyi şekillendirir, duyguyu harekete geçirir ve eyleme yol açarlar; öldürür ve diriltir, hasta eder ve iyileştirirler. “Söz adamları” rahipler, peygamberler, entellektüeller tarih içerisinde askerî liderlerden, devlet adamlarından ve iş adamlarından daha belirleyici bir rol oynamıştır.

Kelimeler ve büyü, özellikle de mevcut yaşam biçimlerinin çözülmekte olduğu ve insanın bilinmeyenle boğuşmak zorunda kaldığı bunalım zamanlarında belirleyicidir. Böyle zamanlarda normal saikler etkilerini yitirirler. İnsan, sıradan ve önemsiz şeyler için bilinmeyene atılmaz. Bilinmeyene atılması için ise efsanevî ve emsalsiz bir şeye ulaşma arzusuyla ruhunun gerilmesi gerekir. Böylesi bir girişime kalkışabilmesi ve ilk mütereddit adımlarda metanetini koruyabilmesi için büyünün ve nefes kesici peri masallarının yardımına ihtiyaç vardır. Modern bilim ve teknoloji bile başlangıçta olgular ve bilgi peşinde ağırbaşlı bir arayış özelliği arz etmiyordu. Burada da öncülüğü yapanlar büyücüler simyagerler, astronomlar, hayalciler oldu. İlk kimyacılar alelade asitleri ve tuzları değil, madenleri altına çevirecek olan tılsımlı taşı ve hayat iksirini arıyorlardı. İlk astronomları ve kaşifleri de mitler ve peri masalları harekete geçirmişti. Kolomb, sadece altının ve efsanevî imparatorlukların değil, fakat aynı zamanda Aden Cennetinin de peşindeydi. Orinoco’yu gördüğünde onun Aden’in dört nehrinden biri olduğuna emindi. İspanya’ya, “Cennet buralarda bir yerde” yargısına varmasına neden olan alâmetler, işaretler ve matematiksel hesaplamalara yer veren bir mektup göndermiştir.

Gerçekten de, tarihteki kritik dönemleri, bu dönemlerde kelimelerin ve büyünün oynadığı rolün bilincinde olmadan anlayabileceğimiz kuşkuludur. Bu, bir yandan bilimsel iştiyak ve mükemmel bir pratik duygu tarafından, diğer yandan ise şovenizmin, ırkçılığın, faşizmin ve komünizmin kara büyüsü tarafından hâkimiyet altına alınmış bir yüzyıl olan içinde yaşadığımız yüzyıl için özellikle doğrudur. Neolitik çağdan yirminci yüzyıla bir sıçrayış özelliği arz eden milyonlarca çiftçinin hızla kentli sanayi işçilerine dönüştürülmesi, gelmek üzere olan bir millî, ırkî veya toplumsal mutluluk devrine dair mitler ve göz boyamalar olmadan gerçekleştirilemezdi.

İnsanlığın mukadderatının belirleyici bir dönüm noktasına gelmiş bulunduğuna dair yaygın bir his mevcuttur. Bu duygu, kısmen bir nükleer soykırım tehdidinden, kısmen de, komünist güçlerle uzun süre mücadele ettikten sonra kaçınılmaz olarak onlara benzeyerek totaliterleşme eğilimi göstereceğimiz ve uğrunda savaştığımız umudumuzu kendi kendimize katledeceğimiz korkusundan doğmaktadır. Herhâlde daha tehlikeli olan şey ise, geleceğin iz sürücüleri ve şekillendiricileri olarak zayıfların rollerinin ellerinden alınacağını gösteren işaretlerdir. Bilim ve teknolojide gerçekleşen ve insanın tabiat üzerindeki hâkimiyetini muazzam ölçüde artıran devrim, aynı zamanda, ortalama bireyin önemini de muazzam ölçüde azaltmıştır. Otomasyon ve atom enerjisi sayesinde, yakın gelecekte, görece küçük bir insan topluluğunun, kitlelerin yardımı olmaksızın bir ülkenin tüm ihtiyaçlarını karşılayabilir ve savunmasını sağlayabilir hâle gelmesi mümkündür. İnsanın kaderi, artık, süper insanların istihdam edildikleri son derece karmaşık ve pahalı laboratuvarlar tarafından şekillendirilmektedir ve yeni dünyada toplum dışına itilmişler ve uyumsuzlar için yer yoktur. Zayıflar, tarihin mayası ve insanoğlunun gelişmesini sağlayan ana etken olmak yerine, bir atık ürün olarak muhtemelen bir kenara atılacaktır. İnsan, şekillendirici etkenler olarak zayıfların bertaraf edilmelerinin tarihin sonunu getireceğinden tarihin hayvanbilime dönüşmesine yol açacağından korkmakta haklıdır.

Bununla birlikte, mevcut bunalımın bizde oluşturduğu bıkkınlık ve meyusluğun görüşümüzü bulandırıyor ve geleceği kestirme yeteneğimizi etkiliyor olması da olasıdır. Zira, biz, zayıfları karanlığa atacak güçleri sayıp dökerken bile, dünyanın her yerinde, duraksamamızı, meraklanmamızı ve umutlanmamızı gerektiren şeyler olup bitmektedir. Tam da şu sıralarda, dünyevî nimetler, bilgi ve beceri açısından tahayyül edilemeyecek ölçüde yoksul olan geri ülkeler yüzyıllardır süren bir uykudan uyanmakta ve en arkadakinin en öne geçmesi unutulmaz piyesini canlandırmak için sahnedeki yerlerini almaktalar. Son derece önemli olduğu kuşkusuz olan bu temsilin anlamını tam olarak kavradığımız takdimde, temsilde rol alanların kabalıkları, kibirleri, hasmane tavırları, vahşilikleri ve çılgınlıkları bizi rahatsız etmeyecektir. En yürekten beklentimiz, bu temsilin son temsil olmamasıdır.

İnsan tabiatının gayri tabiîliğini kavramadan dünyanın geri kalmış ülkelerinde olup bitmekte olan şeyleri anlamlandırmak zordur. Geri bir ülkenin, ciddi ve pratik bir mesele olan modernleşme uğraşı için bir tımarhane temsiline ihtiyaç duymasının nedeni nedir? Burada, kuşkusuz, beşerî meselelerde sık sık karşılaşılan amaçlar ve araçlar arasındaki fantastik tezadın bir örneğiyle karşı karşıyayız. Zayıfların, yollarının üzerindeki engellerin üzerinden atlamalarını veya bu engelleri ortadan kaldırmalarını sağlayacak enerjilerin açığa çıkması için büyülü sözlere, mitlere ve göz boyamalara ihtiyacı vardır. Geri ülkelerin eğitimsiz ve donanımsız kitleleri, kişisel çıkar ve mantıksal ikna yoluyla güçlerini zorlamaya sevk edilemezler. Onları adım adım öğrenmeye ve gelişmeye yöneltmek de mümkün değildir. Zira, öğrenim, onlar için yetersizliklerinin bir diğer kanıtıdır; tedricî bir gelişme ise günümüz bataklığında batmamak için çırpınıp durmak anlamına gelecektir. Onlar, ileriye dönük sıradan bir adım atmak değil, bayağı durumdaki şimdiden görkemli bir geleceğe mucizevî bir sıçrayış yapmak istiyorlar. Diğer insanların dün ulaşmış oldukları yere ulaşabilmek için, kendilerinin önde koştuklarına ve insanlığın geri kalan kısmına yol gösterdiklerine kendilerini inandırmaları gerekir. Pratik bir iş olan modernleşme, kutsal bir davaya hizmet eden son derece önemli bir teşebbüs görünümü kazanmalıdır. Kudretli kelimeler, inananlarla birliktelik ve gösterişli meydan okuyuş; teknik eğitim, yeterli donanım, ihtiyacı karşılayacak yiyecek ve mesken kadar önemlidir. Geri kalmış kitleler, tarihin dik yokuşunu tırmanabilmek için, kendilerini, insanlığın öncüleri, tek ve yegâne gerçeğin temsilcileri ve insanın kaderini şekillendirecek seçilmiş varlıklar olarak görmek zorundadırlar. Geri kalmışların ileri atacakları adımlar, fatihlerin attıkları adımlara benzemek zorundadır.

Sh: 101-116

TAKLİTÇİLİK VE BAĞNAZLIK

Günümüzde, geri kalmış bir ülkenin modernleştirilmesi hâlâ büyük ölçüde bir batılılaştırma Batı Avrupa ve Amerika’ya özgü uygulamaların, yöntemlerin ve tavırların aktarımı sürecidir. Bu, hızlı modernleşmenin her şeyden çok bir taklit süreci olduğu anlamına gelir ki, taklidin yapısında hızlı modernleşmeyi böylesine sarsıcı ve allak bullak edici bir şeyin var olup olmadığını merak etmek için geçerli bir neden var demektir.

Umulanın aksine, ileri olanın geri olanı taklit etmesi, tersinin gerçekleştirilmesinden daha kolaydır. Geri ve zayıf olan, taklidi bir boyun eğiş ve kendi yetersizliğinin bir kanıtı olarak görür. Kafalarını ve kalplerini dünyanın kendilerine öğreteceği tüm şeylere açık hâle getirebilmek için, taşıdıkları aşağılık duygusundan kendilerini kurtarmaları, kahramanlıklarını sergilemeleri gerekir. Tarih içerisinde karşı taraftan gönüllü olarak bir şeyler öğrenmeye yeltenenler çoğunlukla yenilen değil yenen taraf olmuştur. De Tocqueville şöyle der: “Geri olanlar bilgi elde etmek için ülkelerini terkederler, fakat bilgi ayaklarına geldiğinde onu geri teperler.” Geri bir ülkenin, kısmen zayıfların, hızla ve kolayca taklit için şiddetle bir güçlülük ve üstünlük kuruntusuna ihtiyaç duymalarından kaynaklanan bir acelecilikle modernleşmeye kalkışması durumunda duygularımızı rencide eden tuhaf kabadayı pozlarına bürünmeleri, kasılmaları, kurumlan, arsızlıkları ve meydan okumaları bundan dolayıdır.

Sovyet Rusya’nın kendi gayretleriyle geri ülke olmaktan kurtulmayı başarmış bir örnek ülke teşkil etmesi, komünizmin modernleşmeye can atan geri ülkelerdeki tartışma kabul etmez cazibesinin ancak kısmî bir nedeni olabilir. Daha belirleyici olan şey, komünistlerin geri bir toplumu savaş alanında zafer kazanmaya hazırlama hususundaki kanıtlanmış yeteneğidir. Komünist bir rejimin, yığınları uzun süreli çalışmaya razı etme yeteneğinin olup olmadığı şüpheliyse de, geri bir topluluğu etkili bir orduya dönüştürüp bağnazca savaşmaya hazır hâle nasıl getireceğini iyi bildiğine şüphe yoktur. batılı demokrasiler, ne kadar uğraşırlarsa uğraşsınlar, geri ve aşağı oluşunu güçlü bir şekilde hisseden bir toplulukta gurur, coşku ve bir fedakarlık ruhu oluşturamazlar. Hristiyanlık ve demokrasi, zayıfları fatihlere dönüştürme aletleri olarak ortaya çıkmadıkları için Asya ve Afrika’da kök salamadılar.* batının kolayca kabul görmüş diğer iki hediyesini oluşturan milliyetçilik ve sanayileşme, böyle bir amaca hizmet edebilir. Ruhları kurtarmak için Çin’e gelen Cizvitlerden Çin imparatorunun top dökmelerini isteyip onları ağır top ustaları yapmış olması hatırlamaya değer bir olgudur.

*              Bu tür bir vasıta olarak gelen İslâmın hem Asya hem de Afrika’daki yayılışı olağandışı bir hızla gerçekleşti. İslâm, bugün bile Afrika’nın kalbinde yeni mühtediler kazanmaya devam ediyor. İnsan, İslâm tebliğcilerinin dini davetlerini teknik donanımla ikmal etmeleri İslâmlaştırmayı sanayileşme ile birleştirmeleri durumunda İslâmın yayılışının tekrar olağandışı bir hız kazanabileceğini düşünmekten kendini alamıyor.

Bir taklit süreci olarak görüldüğü takdirde, geri bir ülkenin batılılaştırılmasının batıya karşı böylesine şiddetli bir husumet doğurması anlaşılır bir hâl almaktadır. Bize benzemeye çalışan insanların bizi kaçınılmaz olarak sevmeleri beklenemez. Taklidin oluşturduğu aşağılık duygusu, içerlemeye yol açar. Taklitçiler, taklit ettikleri modelin üstesinden gelmeyi onu aşmayı, geride bırakmayı ve daha da iyisi bütünüyle ortadan kaldırmayı arzularlar. En son zikrettiğimiz şey tarih içerisinde bazen ilk tercih edilen olmuştur: Taklitçiler işe modeli tahrip etmekle başlamış, daha sonra taklit etmeye koyulmuşlardır. Yenilgiye uğramış veya ölmüş bir modeli taklit etmenin çok daha kolay olacağı açıktır.

Taklitçilerin taklit ettikleri modelle içtenlikle özdeşleşmeleri durumunda, taklidin fazla içerlemeye yol açmaması tabiî ki umulan bir şeydir. Mevcut batılılaşma dalgasında, uyanış hâlindeki ülkelerin taklit etmekte oldukları batıyla kendilerini özdeşleştirmelerini engelleyen bu kadar çok faktörün bir arada bulunması yaşadığımız dönemin büyük bir talihsizliğidir. Koloniciliğin canlı hatırası, ırklar arasında deri rengi farklılığı, tarihî tecrübe farkı, yaşam standartları arasındaki muazzam uçurum, geri ülkelerdeki eğitim görmüş azınlığın, kendilerinin doğuştan hakları olan yönlendirme, planlama ve denetleme haklarını ellerinden alacak demokrasi ve serbest teşebbüsten korkmaları—tüm bunlar, batıya karşı şüpheci ve hasmane bir tutumun doğmasını birlikte sağlıyorlar.

Daha az belirgin olan şey ise, taklit eyleminin gerçekte taklit etmekte olduğumuz şeyin karşıtı olmaya çalışmak demek olduğunu hissettiğimizde, taklidin önündeki engellerin en aza ineceği gerçeğidir. Bir din veya medeniyetin yabancı bir ülkeye en kolay yoldan aktarımı, bir itiraz ve bir meydan okuma olarak ortaya çıkan sapkın bir kolu vasıtasıyla gerçekleşir. Sapkın hareketler, sık sık, fikirlerin, tutumların ve yaşam tarzlarının aktarılmasında araç vazifesi görmüştür.

Hindistan, Uzakdoğu’yu reddettiği sapkın bir hareket (Budizm) vasıtasıyla, Yahudilik, dünyayı reddetmiş olduğu sapkın bir hareket (Hristiyanlık) yoluyla etkilemiştir. Hristiyanlığın bizzat kendisi, Roma İmparatorluğu’nun resmi dini olduktan sonra, Greko-Romen dünyanın özünü temelde kendi sapkın kolları vasıtasıyla dış dünyaya yaymıştır. Nasturîler Sâmîî, Yakubîler Mısırlı, Donatistlerse Berberî idiler. Komünizmin de batının kazanımlarının batılı olmayan ülkelere aktarımında bir araç olması mümkün gözüküyorsa, bunun kısmî nedeni, komünizmin, batının reddettiği bir batılı sapkınlık, özellikle de kapitalist bir sapkınlık olmasıdır.

Komünizmi bir kapitalist sapkınlık olarak isimlendirdiğim için, sapkın hareketlerin doğasını ve ortaya çıkışını kısaca gözden geçirmek herhalde yersiz düşmeyecektir. Bir sapkın hareket, ancak gücünün doruğunda olan bir sistemden doğar. Çöküş sürecindeki bir sistemin bir sapkın hareket doğurması ve bu hareket tarafından yerinden edilmesi pek mümkün değildir. Hristiyanlık ortaya çıktığında, Yahudiliğin savaşçı ruhu doruktaydı ve Hristiyanlık, Yahudiliğin birkaç sapkın kolundan biriydi. Büyüme süreci içerisinde ve daha sonraları batıda askerî hâkimiyeti ele geçirdiğinde, Hristiyanlığın bizzat kendisinden de bir çok sapkın kol türedi. Dinî coşkunun yüksek olduğu bir dönem, sadece azizlerin ve şehitlerin çoğalması için değil, hiziplerin ve sapkın kolların zuhuru için de en elverişli dönemdir. Durağan bir ortodoksluğun veya tam bir kayıtsızlığın var olduğu yerde tutkulu sapkınlıkların ve farklılaşmaların ortaya çıkma ihtimali son derece düşüktür. Böylesine zorlu bir sapkınlık üretmesi, kapitalizmin gücünün bir işaretidir. Komünizmi Toynbee’nin ve diğerlerinin yaptıkları gibi Hristiyan bir sapkınlık olarak değerlendirmek, Hristiyanlığın mevcut hâlini görmezden gelmek ve komünizmin gerçek mahiyetini ıskalamak demektir.

Söylediğim gibi, bir sapkınlık, coşkunluğun ve taşkınlığın bir yan ürünüdür. Bir sapkın hareket, abartı, aşırı uygulama ve ifrata meyletme yoluyla ana gövdeden ayrılır. Öyle görünüyor ki, bir şeyi aksine dönüştürme hususunda abartıdan daha emin bir yol yoktur. Profesör Joseph Klausner, İsa’nın, “Yahudiliği haddinden fazla ifa etmek suretiyle havarilerinin Yahudiliği Yahudilik olmaktan çıkarmalarına neden” olduğunu söylemektedir; komünizm de, “aşırı uygulama” yoluyla kapitalizmi kapitalizm olmayan hâline getirmiştir. Kapitalizmin bir başarı ortaya koymasından beri, kapitalistler mutlak kudret hayaline kapıldılar. Bu, devlet içindeki bir şirketten çok bir “şirket devlet”ten mutlak bir hareket serbestisi elde etme hayaliydi. Bazı kapitalistler, anayurtlarındaki örflerin ve geleneklerin sınırlamalarına maruz olmadıkları uzak kolonilerde bu. hayali gerçekleştirmeye çalıştılar. Fakat, anayurtta en vahşi kapitalist hayali gerçekleştirmeyi sadece komünizm başarır. Yekvücut bir şirket komünist partisi bir ülkenin tamamını mülkiyetine geçirir. Sadece her toprak parçasını, her binayı, evi vesaireyi malı edinmekle kalmaz, her erkek, kadın ve çocuğun ruhları ve bedenleri üzerinde mutlak bir hâkimiyet de kurar. Bu süperkapitalist şirketin amacı, tutsak edilmiş topluluğu usta tamircilere dönüştürmek, ruhlarına ise, güneşin doğuşundan batışına kadar çalışmayı kabullenip hayatta oldukları için  ve kendilerini sömürenlerin verdikleri nimetler için şükran duyacak bir biçim vermektir. Böylesi bir “şirket devlet”in tüm gezegeni elinde tutan bir holding olmayı arzulaması son derece doğaldır.

Stalinist soysuzluktan bütünüyle uzak bir komünist rejim bile, kapitalizmi ifrata götürmek için gerçekleştirilen bir girişim olarak görülebilir. Kapitalist bir sistemde, iş sahibinin yanlış güdülemesi, işçinin dikbaşlılığı ve tüketicinin ayran gönüllülüğü üretim sürecini sekteye uğratabilir. Bu faktörlerin zararlı etkilerini gidermek için muazzam bir enerji ve servet harcamak gerekir. Komünizm ise, bir dokunuşla, kapitalizmi işverenin, işçinin ve tüketicinin başına buyrukluğundan kurtarır. Üretimi, hiçbir taraftan müdahaleye tahammülü olmayan bir ilâh hâline getirir.

Nihayet, komünizm, kapitalizmi kapitalistlerden ayırmaya can atması açısından da diğer sapkınlıkların yapısıyla uyum hâlindedir. Hristiyan sapkınlık Yahudiliği Yahudilerden, Protestan sapkınlık ise Katolikliği Katolik hiyerarşiden ayırmıştır. Kronstadt Ayaklanmasındaki savaş çığlığını hatırlayacak olursak, komünist sapkınlığın müstakbel sloganını da şimdiden söyleyebiliriz: “Komünistisiz komünizm.”

Hızlı modernleşmenin esasında bir taklit süreci olduğunun farkına varış, sadece geri kalmış ülkelerdeki kargaşayı anlamamıza değil, bu ülkelerin mevcut edinimlerinin kalıcı olup olmadığını kestirmemize de yardımcı olacaktır. Azgelişmiş ülkelerdeki toplumsal ve siyasî koşulların makine çağının başlarındaki Avrupa ve Amerika’daki koşullardan bütünüyle farklı olduklarını gördüğümüzde ise, doğal olarak, batılı kazanmaların bu ülkelere aktarımının mümkün olup olmadığını merak edeceğiz. Bununla birlikte, gözlemlemekte olduğumuz şeyin mutabık kalınmış bir taklit eylemi olduğunu düşündüğümüz takdirde manzara bütünüyle değişmektedir. Bir şeyin ortaya çıkmasına zemin hazırlayan koşulların taklit için de elverişli olmaları bir zorunluluk değildir. Orijinal türeyiş, bireyin rahat hareket etmesine, kendi içgüdülerine göre davranmasına ve kendi başına riske girmesine izin veren gevşek bir toplumsal düzeni gerektirir. Hızlı taklidi kolaylaştıran şeyler ise toplumsal bağlılık, sistemlilik ve ortak harekettir. Toplumla bütünleşmiş bireyler, ayrı bir benliğe sahip değildirler. Akılları, tıpkı çocuklarda olduğu gibi, dış etkilerin saldırısına karşı savunmasızdır. Buradaki paradoks, hızlı modernleşmenin ilkel bir toplumsal yapıyı gerektirmesinde yatmaktadır. Bu yüzden, geri ülkelerdeki toplu davranış eğiliminin batıyı yakalama yarışında bir engel olmaktan çok batılılaşmayı sağlayıcı yardımcı bir unsur olması daha muhtemeldir.

Sh: 21-26

YEHOVA VE MAKİNA ÇAĞI

Bir keresinde, genç ve yetkin bir siyaset bilimi profesörünün, gazların yayılımı kanununun düşüncenin yayılımına uygulanması durumunda neler olacağına dair spekülasyonuna kulak vermiştim. Söz konusu profösör, bu fikri zorlama bir fikir olarak gördüğü hâlde kafa yormaya değer buluyordu.

Dinlerken, Galileo ve Kepler olsaydı bu fikri hiç de tuhaf bulmazlardı diye geçti içimden. Çünkü Galileo da Kepler de tüm kâinatı planlayıp düzenlemiş olan bir Tanrı’ya üstat bir matematikçi ve teknisyen olan bir Tanrıya canı gönülden inanıyorlardı. Matematik, Tanrı’nın tarzıydı; gerek yıldızların hareketi, kuşların uçuşu, gazların yayılımı, gerekse fikirlerin yayılımı hepsi de Tanrı’nın damgasını taşıyordu.

Modern bilimin doğumunu gerçekleştiren insanları harekete geçiren ve onlara kılavuzluk eden şeyin özel bir Tanrı olduğu modern kulaklara garip gelir. Sözünü ettiğimiz insanlar, gerçekleştirdikleri her keşifte Tanrı’yla temas hâlinde olduklarını hissederlerdi. Tabiatın matematiksel yasalarını bulmak için gösterdikleri gayret bir dereceye kadar dinî bir arayışın ifadesiydi. Tabiat, Tanrı’nın kitabı, matematiksel işaretler ise O’nun alfabesiydi.

Galileo, tabiat kitabının harflerinin bizim harflerimizden farklı olduğunu söyler: “Bu harfler, üçgenlerden, dörtgenlerden, dairelerden, konilerden, piramitlerden ve diğer matematiksel figürlerden oluşur. ” Kepler, gökcisimlerinin hareketlerine hükmeden yasaları aramak suretiyle Tanrı’nın kitabını çözmeye çalışmakta olduğundan o kadar emindi ki, sonraları, kâinatın müellifi olan Tanrı’nın ilk okuyucusu için altıbin yıl beklemek zorunda kaldığını böbürlenerek söyleyebildi. Leonardo da Vinci, kadavraları teşrihe bir duayı kaleme almak için ara vermişti: “Keşke insanın görünüşünü tasvir ederken bile insanın mahiyetini ve itiyatlarını ifşa edebilmem Yaratıcıyı memnun edecek olsaydı.” Anatomiye ilgi duymasına bir sanatçı olarak yaptığı işin neden olması mümkünse de, Leonardo, giderek, daha çok bir bilimadamı ve bir teknisyen merakıyla hareket etmeye başlamıştır. Canlı yaratıklar üstat bir teknisyenin şekillendirdiği fevkalâde makinalardı. Leonardo da, nasıl inşa edildiklerini ve nasıl çalıştıklarını keşfetmek için bu canlıları teşrih ediyordu. Bu canlıları gözlemlemek ve onlarla meşgul olmak suretiyle insanın kendisi de makinalar imal eden bir varlık hâline gelebilirdi. Zamanla görme ve işitme yeteneğine sahip bir mekanizma, uçan bir makina vs. yapma imkânına kavuşabilirdi. Makinalar imal etmek ikinci bir yaratış, insanın maddeye irade ve düşünce üflemesi olurdu.

Bir üstat matematikçi ve sanatkâr olarak Tanrı kavramı, onyedinci ve onsekizinci yüzyıllarda bilimin yeniden canlanışı ile öğrenimin yeniden canlanışı arasındaki çarpıcı farkı muhtemelen açıklayabilir. Öğrenimin yeniden canlanışına antikitenin fikirleri ve örnekleri tam anlamıyla hâkim olduğu hâlde, bilimin yeniden canlanışı, Yunan bilimsel yazınından yararlanmasına karşın, başından itibaren belirgin bir bağımsızlık arz etmiştir. Gözlerinin önüne serilmiş olan şifresi çözülmemiş Tanrı metninin tam bilincinde olan yeni bilimadamlan, enerjilerini antik metinleri şerh ve taklide yöneltmekten sakınmıştır. Bu durumda, Tanrıya samimi bir şekilde inanışın, entellektüel bağımsızlığın ortaya çıkışında etkili olduğu açıktır.

Tabiî ki modern bilim ve teknoloji belli bir Tanrı kavramı olmadan da aynı gelişmeyi sağlayabilirdi diye düşünülebilir. Fakat, insan, bu ilintinin ehemmiyeti üzerine spekülasyonda bulunmaktan kendini alamıyor. Bilim ve teknolojinin hâkimiyeti altında bulunan bir medeniyet yaratabilmek için batının âdeta bir bilimci ve teknisyen olarak Tanrı kavramına ulaşması gerekiyordu. Sık sık söylenmesine karşın, insanın Tanrı’sını kendi suretinde yarattığı bütünüyle doğru olmasa gerektir. İnsan, O’nu, daha çok özlemlerinin ve hayallerinin sureti içerisinde olmak istediği şeyin suretinde yaratır. Tanrı imalinin, bir toplumun emellerini gerçekleştirme sürecinin bir parçası olması mümkündür: Toplum, önce emellerini belli bir Tanrı kavramı içinde bir bütün hâline getirir, daha sonra da bu Tanrıyı taklit eder. Emsali görülmemişi yapmaya kalkışmak için gerekli olan kendine güveni oluşturmanın en etkili yolu, yeni olanı gerçekliğe kavuştururken üretiyor olmaktan çok taklit ediyor olduğumuz kurmacasına yaslanmaktır. Gökle meşgul oluşumuzun, emsalsiz olana emsaller bulma gayretimizin bir parçası olması mümkündür.

Bildiğimiz kadarıyla, tüm yaratıcılık güçlerine ve becerilerine rağmen diğer medeniyetlerin bir makina çağı geliştirememiş olmalarının nedenlerinden biri, bu medeniyetlerin, kolayca her şeye kadir bir mühendise dönüştürebilecekleri bir Tanrı’dan yoksun oluşlarıdır. Kudretli Yehova, makina çağımızın bugün bile elde etmeyi arzuladığı olağanüstü başarıları zamanın başlangıcından beri sergileyip durmuyor mu? Yehova, denize kapılarını kapatıp şöyle demişti: “Buraya kadar geldin ama daha öteye izin yok; mağrur dalgaların burada kalacaklar.” Sahrada su havuzları yapıp çölü bir bahçeye çevirmişti. Yıldızlan saymış ve onlara isimleriyle seslenmişti. Bulutlara hükmediyor ve nehirlere nereye akacaklarını söylüyordu. Avucunun içiyle suları ölçmüş, karışıyla semaları kat kat etmiş, tozu belli bir ölü içerisinde bırakmış ve dağları terazide tartmıştır.

Ortaçağın ardından, Avrupa’da meydana gelen dönüşüm, bir dereceye kadar, İsa’yı taklitten Tanrı’yı taklide geçişti de aynı zamanda. Yeni bilimadamları, dünyayı yaratıp düzene koyan Tanrı’ya kendilerini yakın hissediyorlardı. O’na karşı haşyet duygusu içinde olmalarına rağmen, kendilerini âdeta O’nun okulu gibi de hissediyorlardı. Tanrı nın düşüncelerini düşünüyor ve bilerek ya da bilmeyerek O’nun gibi olmayı arzuluyorlardı.

Tanrıyı taklidin, modern batının doğuşuyla ortaya çıkan ve onu diğer medeniyetlerden ayıran enerji boşalmasının etkenlerinden biri olduğu şüphesizdir. Sadece yeni bilimadamları değil, sanatçılar, kâşifler, mucitler, tacirler ve iş adamları da, “insanlar diledikleri her şeyi yapabilirler” diyen Alberti’yle aynı görüşü paylaşıyorlardı. Kolomb, “II mondo e poco!” diye haykırdığında umutsuzluk değil zafer çığlığı atıyordu. Muazzam keşif ve başarılar, Tanrı’nın öneminin azalması demeye geliyordu. Çünkü taklitte rekabet gizlidir; taklit ettiğimiz modeli aşmayı ve alt etmeyi arzularız. Eşyaya giderek daha çok hükmeder hâle gelen batı, Tanrı’ya yetişmekte olduğunu, Tanrı’nın evrenini terbiye ederek insan yapımı bir dünyaya boyun eğer hâle getirmekte olduğunu hisediyordu. Batı, semaya savaş açan tufan neslini hatırlıyor ve şunu hissediyordu: “Yapmayı hayal ettikleri hiçbir şey onlardan esirgenmeyecek.”

Sh: 67-70

Kaynak: Değişim Sancısı, Eric HOFFER, trc: İhsan DURDU, ayışığı kitapları, Mayıs 2003, İstanbul

 

İSLAM’IN KRİZİ – The Crisis Of İslam -Bernard Lewis


trc: Abdullah YILMAZ
(Not: Yazının tarihi 2003 olarak okuyunuz.)

Başkan Bush ve Batılı politikacılar yürütmekte olduğumuz savaşın terörizme karşı bir savaş olduğunu, Arapları ya da genelde, ortak düşmanımıza karşı verilen bu mücadelede bize katılmak için duraksamayan Müslümanları hedef almadığını anlatmak için büyük çaba harcıyor. Usame bin Ladin’in mesajı ise tam tersi. Bin Ladin ve yandaşları için, bu bir din savaşı, İslam’ın kâfirlere karşı bir savaşıdır ve bu yüzden, kaçınılmaz olarak, kâfirler dünyasının en büyük gücü olan ABD’ye karşı bir savaştır.

Bin Ladin duyurularında tarihe sık sık göndermeler yapıyor. Bunun en çarpıcı örneklerinden biri olan 7 Ekim 2001 tarihli video kasedinde bin Ladin İslam’ın “seksen yılı aşkın bir süre önce” içine düştüğü “aşağılanma ve utanç”tan bahsetmektedir. Ortadoğu’da olup bitenleri izleyen çoğu Amerikalı -ve hiç kuşkusuz Avrupalı da-vakit geçirmeden “seksen yılı aşkın bir süre önce” ne olduğunu araştırmaya girişmiş ve çeşitli yanıtlar bulmuştur. Şundan emin olabiliriz ki, bin Ladin’in Müslüman dinleyicileri -hitap ettiği insanlar-kastedilen şeyi hemen anlamış ve önemini kavramıştır.

1918’de, büyük Müslüman imparatorlukların sonuncusu Osmanlı saltanatı yenilgiye uğradı, başkenti İstanbul işgal edildi, hükümdar esir alındı ve topraklarının büyük bölümü savaşın galipleri İngiliz ve Fransız imparatorlukları arasında paylaşıldı. Osmanlı toprakları içindeki Bereketli Ay’ın Arapça konuşan bölgeleri yeni sınırlar ve isimlerle üç yeni birim halinde bölündü. Bunlardan ikisi, Irak ve Filistin Britanya himayesine, üçüncüsü de Suriye adıyla Fransız himayesine verildi. Daha sonra Fransızlar kendi himayeleri altındaki toprakları ikiye bölerek birine Lübnan adını verdi, kalan parça ise Suriye olarak eski adıyla kaldı. Britanyalılar da Ürdün’ün iki yakası arasında bir bölge yaratarak, Filistin’de neredeyse aynısını yaptılar. Doğudaki parçaya Trans-Ürdün, daha sonra sadece Ürdün adı verildi; Filistin adı korundu ve batıdaki parçaya, başka bir deyişle ülkenin Cis-Ürdün parçasına eklendi.

Genellikle çorak topraklardan ve geçit vermez çöl ve dağlardan oluşan Arabistan yarımadası o tarihte alınmaya bile değer görülmedi ve yöneticilerinin geçici ve sınırlı bağımsızlıkları korundu. Bir süre sonra Türkler anavatanları Anadolu’yu kurtarmayı başardılar ama bunu İslam adına değil, Mustafa Kemal adlı bir Osmanlı generalinin, daha çok bilinen adıyla Kemal Atatürk’ün önderliğinde laik bir ulusal hareket aracılığıyla yaptılar. Mustafa Kemal Türkiye’yi Batılı tahakkümden kurtarmak için başarıyla savaşmış olsa da, Batılı, ya da kendisinin tercih ettiği deyimle, modern tarzları benimseme yolunda ilk adımları attı. Yaptığı ilk işlerden biri, Kasım 1922’de, saltanatın kaldırılmasıydı.

Osmanlı hükümdarı yalnızca bir sultan, belli bir devletin yöneticisi değil, aynı zamanda halife, yani bütün Sünni Müslümanların başı ve 632’de Hz. Muhammed (sallallâhü aleyhi ve sellem) Peygamber’in ölümüne kadar uzanan bir yöneticiler silsilesinin sonuncusuydu. Hükümdar ayrıca İslam devletinin ve cemaatinin sadece manevi değil, dini ve politik lideri olarak da yerini alacak bir halef tayin ediyordu. Türkler, kısa bir süre ayrı bir halife deneyimi ardından, 1924 Mart’ında halifeliği de kaldırdılar.

Halifelik, yaklaşık on üç yüzyıl boyunca, birçok değişiklik geçirmiş ama Müslümanların birliğinin, hatta kimliğinin güçlü bir sembolü olarak varlığını korumuştu; halifeliğin yabancı emperyalistler ve yerli modernistlerin çifte saldırısı altında ezilmesi Müslüman dünyanın tamamını derinden yaralamıştı. Çeşitli Müslüman şeyhler ve liderler boş kalan makam üzerinde yarı gönüllü de olsa hak iddiasında bulunmaya kalktılar ama hiçbiri destek bulamadı. Birçok Müslüman bugün bile bu boşluğun acısını duymakta ve Usame bin Ladin’in halife olmak gibi bir arzusunun olduğu söylenmektedir.

Halife sözcüğü Arapça’da, olumlu bir ikilemle, hem “vekil” hem de “ardıl” anlamlarına gelen halef sözcüğünden türemiştir. Başlangıçta Müslüman cemaatinin başı “Allah’ın Peygamberinin Halifesi”ydi. Daha hırslı bazıları unvanı “Allah’ın Halifesi” olarak kısalttılar. Bu manevi otorite iddiası şiddetli tartışmalara neden oldu ve zaman içinde terk edildi ama benzer fakat biraz daha az iddialı “Allah’ın yeryüzündeki Gölgesi” unvanı Müslüman liderler tarafından yaygın olarak kullanıldı. Bu kurumun tarihinin büyük bir bölümünde, halifelik makamında oturanlar, genellikle “inananların Yöneticisi” olarak çevrilebilecek, Amir el Mümin gibi daha mütevazı bir unvanı tercih etmiştir.

Birçok Amerikalı için anlaşılması güç olan Bin Ladin’inki gibi tarihsel anıştırmalar Müslümanların iyi bildiği bir şeydir ve ancak Ortadoğulu tarihsel geçmiş ve kimlik anlayışları bağlamında yeterince anlaşılabilir. Günümüz Ortadoğu’sunu anlamak isteyen Batılılar için, tarih ve kimlik kavrayışlarının da yeniden tanımı gerekir. Mevcut Amerikan kullanımıyla, “o tarih oldu” ifadesi genelde günümüz açısından bir şeyi önemsiz bulup küçümsemek için kullanılır ve tarih yazımına ve öğrenimine yapılan muazzam yatırımlara rağmen Amerikan toplumunda genel tarihsel bilgi düzeyi inanılmaz derecede düşüktür. Tarihteki bütün halklar gibi Müslüman halklar da tarihleri tarafından şekillendirilmiştir ama bazılarından farklı olarak, onlar bunun çok iyi farkındadır. Ancak bu tarih bilinci İslam’ı başlangıç alır, İslam öncesi döneme yapılsa bile çok az gönderme yapılır; Kuran’daki ve ilk dönemin yazılı ve sözlü İslami geleneği içindeki tarihsel bahisleri açıklamak için zorunlu bir bilinçtir bu. Müslümanlar açısından, İslam tarihinin dinsel, aynı zamanda hukuksal anlamı çok büyüktür çünkü bu tarih Allah’ın, cemaati -İslam’ın öğretisini kabul edenler ve yasalarına riayet edenler-için, maksadını yansıtır. Müslüman olmayan devletlerin ve halkların tarihi böyle bir mesaj içermez ve bu yüzden değersizdir, ilgilenmeye değmez. Ortadoğu’dakiler gibi antik medeniyetlerin yaşandığı ülkelerde bile, pagan tarihine -çevreleri anıtları ve yazıtlarıyla dolu kendi atalarının tarihine-dair bilgiler asgari düzeydedir. Batılı arkeologlar ve dilbilimciler modern zamanlarda onları yeniden bulana ve çözene kadar, antik diller ve yazılar unutulmuş, antik kayıtlar yakılmıştı. Ama İslam’dan sonraki dönem için, Müslüman halklar zengin ve çeşitli bir tarihsel yazın üretmiştir; aslında, birçok bölgede, Hindistan gibi eski medeniyetlerin yaşandığı ülkelerde, ciddi tarih yazımı İslam’la birlikte başlamıştır.

Ama yazılan neyin tarihiydi? Batı dünyasında, insan örgütlenmesinin temel birimi ulustur; Avrupa’da değil ama Amerika’da bu sözcük ülkeyle hemen hemen eşanlamlıdır. Ulus çeşitli biçimlerde alt birimlerine ayrılmıştır, bunlardan biri de dindir. Ne var ki, Müslümanlar genelde dinsel grupların bir ulusun alt birimi değil, tersine ulusların bir dinin alt birimi olduğu görüşüne yatkındır. Kuşkusuz bunun nedeni kısmen Ortadoğu coğrafyasındaki ulus-devletlerin çoğunun görece yeni, Osmanlı İmparatorluğu’nun yenilgisi ardından kurulan Fransız-lngiliz hâkimiyetinin mirası oluşu ve eski emperyal efendilerinin belirlediği devlet yapısını ve sınır çizgilerini korumalarıdır. Bu ulus-devletlerin adları bile bu yapaylığı yansıtır: Irak, sınırları mevcut modern devletin sınırlarından çok farklı olan ortaçağa ait bir bölgeydi; bu bölge Batı İran’ın bir kısmını içeriyordu ama kuzeyde Mezopotamya Irak sınırları dışında kalıyordu. Suriye, Filistin ve Libya klasik çağdan kalma adlardı ve binlerce yıldan beri, yirminci yüzyılda Avrupalı emperyalistler tarafından yeniden canlandırılıp dayatılana dek bölgede kullanılmıyordu.

[Bu isimlerden ilki Osmanlı döneminde, Şam eyaletinin Suriye adını almasıyla ortaya çıktı. Bu eyaletin sınırları savaş sonrası ortaya çıkan devletin sınırlarından önemli oranda farklıydı. Roma-Bizans ismi olan Filistin, Arap fatihler tarafından bir süre muhafaza edildi ama Haçlılar geldiğinde neredeyse unutulmuştu. Bu isim Birinci Dünya Savaşı sonrası Britanya Mandası kurulunca yeniden canlandı. Romalılardan kalma Libya adı İtalyanlar tarafından yeniden gündeme getirilinceye kadar unutulup gitmişti.]

Arapça’da Cezayir ve Tunus sözcükleri hiç yoktu; daha sonra bu aynı sözcükler hem ülke hem de şehir adları olarak kullanıldı. İşin en ilginç yanı, Arapça’da Arabistan diye bir sözcük yoktu; günümüzdeki Suudi Arabistan’dan yerine göre “Suudi Arap krallığı” ya da “Arap yarımadası” olarak bahsedilirdi. Bu Arapça’nın fakir bir dil oluşu yüzünden değil, tam tersine Arapların tek başına birleşik etnik ve bölgesel kimliklere göre düşünmüyor oluşu yüzündendi. Gerçekten de, Hz. Ömer’in Araplara “soyunuzu bilin ve kendilerine kim oldukları sorulduğunda, ‘ben şu yerdenim’ diye yanıt veren köylüler gibi olmayın” dediği söylenir. [İbn-i Haldun, Mukaddime, der. E. Quatremere (Paris, 1858), c. 1, s. 237.]

Müslümanlığın ilk dönemlerinde, İslam cemaati tek bir kişinin yönetiminde tek bir devletin çatısı altındaydı. Cemaat birçok devlete parçalandıktan sonra bile, tek bir İslamcı politika ideali korunmuştur. Sınırlar değişse de, devletlerin hemen hepsi hanedanlıktı ve ilginçtir, son derece zengin Arapça, Farsça ve Türkçe İslam tarihleri içinde hanedanlıkların, şehirlerin ve en başta İslam devleti ve cemaatlerinin tarihleri vardır ama İran ya da Türkiye tarihi yoktur. Suriye, Filistin ya da Irak’ın aksine, bu adlar yeni değil, yüzyıllarca egemen ve bağımsız olmuş eski politik birimleri anlatır. Ama modern zamanlara kadar bu adlar bile Arapça, Farsça ya da Türkçe’de mevcut değildi. Türk denen halkın yaşadığı ve Türkçe denen bir dilin konuşulduğu ülkeyi anlatan Türkiye adı ülkeleri etnik adlarla belirleyen bildiğimiz Avrupalı tarzına uygun görünmektedir. Ancak orta çağlardan beri Avrupa’da kullanılmakta olan bu ad 1923’te Cumhuriyet’in ilanına kadar Türkiye’de kabul görmemiştir. İran Avrupalı bir ad, aslında Batı İran’da bir bölgeye verilen Pars, sonraları Fars, adının Yunanca uyarlamasıdır. Arap işgali ardından, Arapça alfabede p harfi olmadığından, bölgenin adı Fars olmuştur. Nasıl Kastilce İspanyolca ve Tuscan dili İtalyanca haline gelmişse, Farsların yerel bir aksam olan Farsça da ülkenin standart dili olmuştur ama Farsça’da bu bölgenin adı hiçbir zaman bir bütün olarak ülkeye verilmemişti.

Hem Araplar hem de Türkler, sekizinci yüzyıldaki ilk Arap ilerlemesinden yirminci yüzyıldaki son Türk gerilemesine kadar, Hıristiyan Avrupa’ya karşı mücadelelerini anlatan geniş bir edebiyat üretmişti. Ama modern zamanlara, Avrupa kavram ve kategorileri hâkim olana kadar, Müslüman askerler, subaylar ve tarihçiler rakiplerini bölgesel ya da ulusal sıfatlarla değil, hemen her zaman sadece kâfirler olarak adlandırmış, bazen de Franklar ya da Romanlar gibi muğlak genel sıfatlar kullanmıştır. Aynı şekilde, kendilerine de hiçbir zaman Arap, Fars ya da Türk dememişlerdi; onlar kendilerine Müslüman diyordu. Bu yaklaşım, başka şeyler yanında, Pakistan’ın Taliban ve onların Afganistan’daki halefleriyle ilgili kaygılarını anlamamızda yardımcı olabilir. Yirminci yüzyıl mamulü olan Pakistan adı tamamen İslam dini ve bu dine bağlılık tarafından belirlenmiş bir ülkeyi anlatır. Başka her bakımdan, Pakistan ülkesi ve halkıyla, bin yıllardır olduğu gibi, Hindistan’ın bir parçasıdır. İslamcı kimliğiyle belirlenmiş bir Afganistan doğal olarak Pakistan’ın müttefiki, hatta bir uydusu olacaktır. Etnik milliyetçilik esasına göre belirlenmiş bir Afganistan ise, tam tersine, Pakistan’ın kuzey-batısındaki Peştunca konuşan bölgelerde ayrılıkçı güçlere destek veren ve hatta belki de Hindistan’la ittifak yapan tehlikeli bir komşu olabilirdi.

İlk döneme, hatta daha eski çağların tarihine yapılan göndermeler halk dilinde çok yaygındır. 1980’de, İran-Irak Savaşı sırasında, iki taraf da, sık sık yedinci yüzyıldaki Kadisiye (637) ve Kerbela’ya (680) kadar uzanan olayları ve kişileri gündeme getiren muazzam propaganda faaliyetleri yürütmüştü. Kadisiye Savaşı’nı İran’ı istila eden Arap Müslümanlar kazanmıştı, karşılarında henüz İslamiyeti kabul etmemiş ve bu yüzden de Müslümanların gözünde pagan ya da kâfir olan Şah ve ordusu vardı. Dolayısıyla iki taraf da zaferin kendilerine ait olduğunu iddia edebilirdi; Saddam Hüseyin Arapların Farslar üzerinde, Ayetullah Humeyni ise Müslümanların imansızlar üzerinde zaferinden bahsedebilirdi. Bu savaşlara yapılan göndermeler ayrıntılı anlatımlar ya da açıklamalara değil, çabucak yapılmış, yarım yamalak anıştırmalara dayanıyordu ama iki taraf da kendi yandaşlarının, bunların büyük bir kısmı okuryazar olmasa bile, anlayacağından hiçbir kuşkuya düşmeksizin bu savaşlar üzerinden propaganda yürütüyordu. Batıda birbirlerine karşı kitlesel propaganda yürütenlerin iddialarını aynı olay ve döneme, örneğin İngiltere’deki Anglosakson hükümranlığı ya da Fransa’daki Karolenj krallarına, dayandırmaları kolay anlaşılır bir şey değildir. Aynı ruh hali içinde, Usame bin Ladin Başkan Bush’u Firavun’a benzeterek hakaret ediyor, Başkan Yardımcısı Cheney ve Dışişleri Bakanı Powel’ı (birlikte anarak) 1991 Körfez Savaşı’nda, on üçüncü yüzyıl ortalarında Bağdat’ı ele geçiren ve Abbasi Halifeliğini yıkan Moğol hanlarından sonra, Irak’a en büyük zararı veren kişiler olarak suçluyordu. Ortadoğuluların tarih bilinci okullarda hocalar ve medya tarafından beslenmektedir ve her ne kadar yanlı ve tutarsız olursa olsun -ki aslında genelde öyledir-canlıdır ve güçlü bir uyum sergilemektedir.

23 Şubat 1998’de, Londra’da Arapça yayımlanan bir gazete olan Al-Quds al-Arabi “Dünya İslam Cephesi’nin Yahudilere ve Haçlılara karşı Cihat İlanı’nı bastı. Gazeteye göre, bildiri onlara faksla gönderilmişti ve altında Usame bin Ladin ve Mısır, Pakistan ve Bengladeş’teki Cihat gruplarının liderlerinin imzası vardı. Akıcı, yer yer şairane bir Arapça’yla kaleme alınmış şahane bir metin olan bildiri çoğu Batılının alışık olmadığı türden bir tarih anlayışı sergiliyordu. Bu belgede ortaya konmuş haliyle Bin Ladin’in dertleri birçok kişinin beklediği gibi değildi. Bildiri, Kuran ayetleri ve Hz. Muhammed (sallallâhü aleyhi ve sellem)in hadisleri içinden en militan bölümlerin aktarıldığı bir girişle başlıyor ve sonra şöyle devam ediyordu: “Allah’ın Arabistan yarımadasını var ettiği, ardından çöllerini yarattığı ve etrafını denizlerle çevirdiği günden beri, bu ülkenin başına, toprağına üşüşerek, meyvelerini yiyerek ve doğasını tahrip ederek çekirgeler gibi yayılan bu Haçlı sürüleri kadar büyük bir felaket gelmedi; ve bu, ulusların bir çorba kasesi çevresinde itişip kakışarak Müslümanlarla kavgaya tutuştuğu bir zamanda oluyor.”

Bildiri, daha sonra, durumu anlama ve işleri doğru yoluna koymak için harekete geçme ihtiyacından söz ediyordu. Bildiriye göre, gerçekler herkes tarafından bilinmektedir ve üç ana başlık altında toplanabilir.

Bir: ABD yedi yılı aşkın bir süreden beri İslam’ın en kutsal topraklarını, Arabistan’ı, işgal altında tutuyor, zenginliklerini yağmalıyor, yöneticilerine hükmediyor, insanlarını aşağılıyor, komşularını tehdit ediyor ve yarımadadaki üslerini komşu Müslüman halklara karşı savaşmak için bir mızrak başı olarak kullanıyor.
Geçmişte bazıları bu işgalin gerçek yüzünü anlamakta zorlanıyordu, ama şimdi bütün Arabistan halkı bunu gördü.
Bunun en iyi kanıtı, Arabistan’daki Amerikan üslerinden Irak halkına karşı yapılan saldırılardır. Arabistan yöneticilerinin hepsi topraklarının bu amaçla kullanılmasına karşı çıkıyor ama ellerinden boyun eğmekten başka bir şey gelmiyor.
İki: Haçlı-Yahudi ittifakının elleriyle Irak halkına verilen muazzam zarara ve bir milyondan fazla insanın ölümüne rağmen, Amerikalılar bu korkunç katliamı bir kere daha tekrarlamaya çalışıyor. Öyle görünüyor ki, acımasız bir savaşın ardından gelen uzun süreli ambargo, ülkeyi bölgelere parçalamak ve tahrip etmek onlara yetmiyor. Bu yüzden şimdi bu halkın geriye kalan neyi var nesi yoksa yıkmak ve onların Müslüman komşularım aşağılamak için bir kere daha geliyorlar.
Üç: Amerika’nın bu savaşlardaki niyeti dini ve ekonomik olmakla birlikte, onlar aynı zamanda dikkatleri Kudüs’ün işgali ve oradaki Müslümanların öldürülmesinden başka yerlere çekerek, küçük Yahudi devletine de hizmet ediyor.
Bunun, bölgedeki en güçlü Arap devleti olan Irak’ı yıkma heveslerinden ve Irak, Suudi Arabistan, Mısır ve Sudan gibi, bütün devletleri küçük küçük parçalara ayırma girişimlerinden daha iyi gösteren ne olabilir? Bu devletlerin bölünmesi ve zayıf düşmesi İsrail’in ayakta kalmasını ve Arabistan topraklarındaki feci Haçlı işgalinin sürmesini sağlayacaktır.

Duyuru daha sonra şöyle devam ediyor: Bu suçlar “Amerikalıların Allah’a, Onun Peygamberine ve Müslümanlara açık savaş ilanıdır. Böylesi bir durumda, düşmanlar Müslüman topraklara saldırdığı zaman, yüzyıllardan beri bütün İslam alimleri Cihat’ın her Müslüman için kişisel bir görev olduğu görüşünde birleşmiştir.”

Metne imza koyanlar çeşitli Müslüman otoritelerden alıntılar yaptıktan sonra duyurularının, fetvalarının son ve en can alıcı kısmına gelirler: “[Kudüs’teki] Mescidi Aksa ve [Mekke’deki] Mescidi Haram ellerinden kurtulana ve hiçbir Müslüman’ı tehdit edemez halde, perişan, kolu kanadı kırılmış orduları bütün İslam topraklarını terk edene kadar, mümkün olan her ülkede, sivil ya da asker, Amerikalıları ve müttefiklerini öldürmek gücü yeten her Müslüman’ın kişisel görevidir.”

Kuran’dan bu konuyla ilgili birkaç ayet daha aktardıktan sonra, bildiri şöyle devam ediyor: “Allah’ın izniyle, Allah’a inanan ve Allah’ın emirlerine uyarak şefaat dileyen her Müslüman’ı nerede bulurlarsa bulsunlar, ne zaman olursa olsun, Amerikalıları öldürmeye ve mallarına el koymaya çağırıyoruz. Aynı şekilde, Müslüman ulemayı ve liderleri, gençleri ve askerleri, Amerikan şeytanının ordularına ve onların müttefiki olan Şeytan’ın yardımcılarına karşı savaş başlatmaya çağırıyoruz.” Bildiri ve fetva İslam’ın kutsal metinlerinden yapılan başka alıntılarla son buluyor.

1991’deki Körfez Savaşı, bütün Batılıların ortak görüşüne göre, ABD ve Araplarla öteki müttefiklerden oluşan bir ittifak tarafından Kuveyt’i Irak saldırısı ve işgalinden kurtarmak ve Suudi Arabistan’ı muhtemel bir Irak saldırısına karşı korumak için yapıldı. Bu savaşı Irak’a karşı bir Amerikan saldırısı olarak görmek biraz garip görünebilir ama bu yaklaşım İslam dünyasında yaygın kabul görmektedir. Saddam Hüseyin’in Irak’a saldırısı hafızalardan silindikçe, dikkatler Irak’a karşı yaptırımlara, Arabistan’da üslenmiş Amerikan ve İngiliz uçaklarının Irak üzerindeki denetleme uçuşlarına, Irak halkının çektiği sıkıntılara ve giderek Amerika’nın, onlara göre, İsrail’i kayıran tek yanlı tutumuna kaymıştır.

Bildiride sayılan üç üzüntü kaynağı -Arabistan, Irak, Kudüs-Ortadoğu’da olup bitenleri gözleyenler için şaşırtıcı gelmeyecektir. Belki şaşırtıcı gelebilecek olan şey, bu üç soruna verilen ağırlık ve varılan sonuçtur. Bu İslam tarihi ve edebiyatına aşina olan biri için sürpriz değildir. Biz Batılılar genellikle unuturuz ama Müslümanlar için, Kutsal Topraklar tartışmasız bir biçimde Arabistan, özellikle Hicaz ve iki kutsal şehirdir -bunlardan biri Peygamber’in doğduğu Mekke ve ilk İslam devletini kurduğu Medine’dir; bu ülke halkı yeni inancı ilk kabul edenler ve bu inancın standart taşıyıcılarıdır. Muhammed Peygamber, kendinden hemen sonra gelen ve cemaatin başına geçen halifeler gibi, Arabistan’da yaşamış ve ölmüştür. Sonraları, Suriye’deki kısa bir ara dışında, İslam dünyasının merkezi ve büyük başarılarının yaşandığı yer Irak’tı ve başkenti Bağdat beş yüz yıl halifeliğin merkeziydi. Müslümanlar için, bir kere İslam alemine kazandırılmış hiçbir topraktan nihai olarak vazgeçilemez, fakat Arabistan ve Irak diğer hepsinden önde gelir.

Ve bu ikisi içinde Arabistan tartışmasız çok daha önemlidir. Klasik Arap tarihçiler, Müslüman çağın yirminci yılında, yani MS. 641’de, “Halife Ömer’in, Hz. Muhammed (sallallâhü aleyhi ve sellem)in ölüm döşeğinde verdiği bir emrini yerine getirmek üzere, Yahudilerin ve Hıristiyanların kuzey ve doğu kıyıları dışında Arabistan yarımadasının tamamından çıkarılmasına hükmettiği”ni anlatmaktadır.

Burada söz konusu edilen halklar kuzeyde, Hayber vadisindeki Yahudiler ve güneyde, Nayran’daki Hıristiyanlardı. Bu iki halk da eski ve yerleşik cemaatlerdi, dilleri, kültürleri, yaşam biçimleriyle hepsi Arap’tı; komşularından farklı olan yanları sadece dinleriydi.

Peygamber’e atfedilen bu sözler ilk dönemin İslam otoriteleri tarafından yalanlanmış olmasına rağmen, genelde kabul edildi ve hayata geçirildi. Yahudileri ve ardından Müslümanları sürgün etmeyi normal bulan ve bunu sık sık yapan ortaçağ Hıristiyanlığının aksine, dinsel azınlıkların sürgün edilmesi İslam tarihinde son derece seyrek rastlanan bir şeydir. Avrupalıların uyguladığı tahliyeyle kıyaslandığında, Ömer’in emri hem sınırlı hem de şefkatliydi.Bu karar, İslam’ın Kutsal Toprağı sayılmayan kuzey ve kuzey-doğu Arabistan’ı içine almıyordu. Ve başka yerlerdeki mültecilerin akıbetini paylaşan İspanya’dan ve öteki Avrupa ülkelerinden sürülen Yahudilerin ve Müslümanların aksine, Arabistan Yahudileri ve Hıristiyanları kendilerine ayrılan topraklara, Yahudiler Suriye ve Filistin’e, Hıristiyanlar ise Irak’a, yerleştirildiler. Ayrıca emir çabucak değil, aşamalı bir biçimde hayata geçirildi ve bu karardan epey sonra da Hayber ve Nayran’da yaşayan Yahudiler ve Hıristiyanlar olduğunu biliyoruz.

Tahliye zaman içinde tamamlandı ve o tarihten itibaren Kutsal Hicaz Toprakları Müslüman olmayanlar için yasak bölge ilan edildi. Suudi devleti ve Usame bin Ladin ve yandaşları tarafından kabul edilen İslam hukuku anlayışına göre, Müslüman olmayan birinin kutsal toprağa ayak basması bile büyük bir suçtur. Krallığın geriye kalan bölümünde, Müslüman olmayanlar geçici ziyaretçiler olarak kabul edilirler ama yerleşmelerine ve dinlerinin gereklerini yerine getirmelerine izin verilmez. Kızıl Deniz kıyısındaki liman kenti Cidde uzun süre bir tür dinsel karantina bölgesi olarak hizmet görmüştür; burada yabancı diplomatların, elçilerin ve ticari temsilcilerin kesin olarak geçici bir süreliğine yaşamalarına izin veriliyordu.

1930’lardan itibaren, petrolün bulunması ve işletilmeye başlanması ve küçük bir vaha kasabası olan Riyad’ın koca bir metropole dönüşmesi birçok değişikliği de beraberinde getirdi ve azımsanmayacak sayıda yabancının, ağırlıklı olarak da Amerikalıların akını Arabistan hayatını çok yönlü olarak etkiledi. Birçok kişi tarafından hâlâ bir kutsiyet ihlali olarak görülen yabancıların mevcudiyeti belki artan hıncın açıklanmasında yardımcı olabilir.

Arabistan, on ikinci yüzyılda, kısa bir süreliğine Haçlıların tehdidi altında kalmıştı. Haçlıların yenilgiye uğratılması ve ülkeden kovulmasından sonra Arabistan ilk kez kâfirlerin tehdidine, on sekizinci yüzyılda, Güney Asya’da Avrupalı güçlerin mevzi kazanması ve Avrupalı, başka bir ifadeyle, Hıristiyan gemilerin Arap kıyılarında görülmesiyle, maruz kaldı. Bunun sonucunda ortaya çıkan öfke, en azından, Arabistan’da Vahabi hareketinin ateşlediği ve Suudi devletinin kurucuları olan Suud sülalesinin başını çektiği dinsel canlanışın unsurlarından biriydi. İngiliz-Fransız etkisinin yaşandığı ve ardından bu güçlerin on dokuzuncu ve yirminci yüzyıllarda Ortadoğu’da hâkimiyet kurduğu dönemde, Mısır, Sudan, Irak, Suriye ve Filistin’i emperyal güçler yönetiyordu. Bu güçler Arabistan kıyılarında, Aden’de ve Iran Körfezi’nde küçük parçalar kapıyordu belki ama askeri bir harekâttan uzak duracak ve yarımadanın işlerine asgari düzeyde müdahale edecek kadar akıllı davranıyordu.

Yabancı müdahale ekonomik olarak kaldığı ve ödüller her türlü sıkıntıyı dağıtmaya fazlasıyla yettiği sürece, yabancı mevcudiyetine katlanılabilirdi. Ama yakın tarihte işin rengi değişti. Petrol fiyatlarının düşmesi ve nüfusun ve giderlerin artışıyla, ödül artık yetmiyor; sıkıntılar giderek fazlalaşıyor ve yüksek sesle dile getiriliyor. Müdahale de ekonomik faaliyetlerle sınırlı olmaktan çıktı. İran Devrimi, Saddam Hüseyin’in hırsı ve sonucunda bölgenin tüm sorunlarının, özellikle Israil-Filistin sorununun büyümesi, yabancı müdahaleye askeri ve politik boyutların da eklenmesine neden oldu ve giderek daha fazla işitilen “emperyalizm” naralarına belli ölçüde haklılık kazandırdı. Kutsal toprakları söz konusu olduğunda, birçok Müslüman mücadeleyi ve bazen düşmanı da dinsel terimlerle tanımlamaya ve Saddam Hüseyin’in elinden Kuveyt’i kurtarmak ve Suudi Arabistan’ı korumak için gönderilen Amerikan askerlerini kâfir istilacı ve işgalciler olarak görmeye yatkın olacaktır. Bu algılama biçimini, kâfir dünya güçleri arasında Amerika’nın sorgusuz sualsiz en büyük oluşu da pekiştiriyor.

Çoğu Amerikalıya göre, Bin Ladin’in iddiaları gülünçtür, ABD’nin Arabistan’da bulunma nedeni ve biçiminin kabaca çarpıtılmasından başka bir şey değildir. Ama Amerikalılar şunu da bilmelidir ki, birçok Müslüman, belki de Müslümanların çoğu açısından, bildirinin İslam’ın doğasıyla, hatta cihat anlayışıyla hiçbir alakası yoktur. Kuran savaştan olduğu kadar barıştan da bahseder. Güvenilirliği değişen ölçülerde Peygamber’e atfedilen ve çok farklı biçimlerde yorumlanan yüz binlerce söz ve olay çok geniş bir yelpazede rehberlik imkânı yaratır ve dinin militan, şiddete yatkın yorumu bunlardan yalnızca biridir.

Bununla birlikte, azımsanmayacak sayıda Müslüman dinlerinin şiddete yatkın bu yorumunu kabul etmeye, bunlardan az sayıda bazıları da uygulamaya sıcak bakmaktadır. Zaten terörizm için çok insana gerek yoktur. Kuşkusuz, Batı hangi araç etkili olacaksa kendini o araçla korumalıdır. Ancak teröristlerle savaşın aracını belirlemek için, onları harekete geçiren güçleri anlamak kesinlikle faydalı olacaktır.

Usame bin Ladin 2 Mayıs 2011(?) öldü denildi.
[“Bin Ladin Kaç Yıl Önce Öldü?” Alper Tan]

Sh: 1-13

SUUDİ GÜCÜYLE VAHABİ

Kutsal geçmişe dönüş adına modernliğin reddi bölgede çeşitli ve zengin bir tarihe sahiptir. Bunlar içinde en önemlisi kurucusunun adıyla bilinen Vahabiliktir. Muhammed ibn ‘Abd al Vahab (1703-1792) Arabistan’ın Suud aşiretinden yerel şeyhlerin yönetimindeki Nejd bölgesinden bir din adamıydı. Abd al Vahab 1744 yılında bir arınma ve yenilenme kampanyası başlattı. İlan ettiği amacı, sonradan yapılan tüm eklentileri ve çarpıklıkları temizleyerek ve zorunlu olduğu yerlerde de yıkarak Kurucu’nun saf ve sahici İslam’ına geri dönmekti.

Vahabi davası Nejd’in Suudi yöneticileri tarafından sıcak karşılandı ve silah zoruyla belli bir süre başarıyla yürütüldü. Bir dizi kampanyayla Suudiler yönetimleri ve inançlarını orta ve doğu Arabistan’ın çoğu bölgesine taşıdılar ve hatta doğrudan Osmanlı yönetimindeki Bereketli Ay topraklarına saldırdılar. Irak’taki Şiilerin kutsal mekanı Kerbela’yı yağmaladıktan sonra gözlerini Hicaz’a diktiler ve 1804-1806 tarihlerinde kutsal Mekke ve Medine şehirlerini işgal edip, kendi tabirleriyle, temizlediler. Artık Vahabiler İslam’dan saptığını ve Müslüman devleti gasp ettiğini düşündükleri Osmanlı sultanına açıktan karşı çıkıyor ve meydan okuyordu.

Osmanlı imparatorluğu, bu dönemde çöküş sürecine girmiş olsa bile, bir çöl isyanıyla başa çıkabilecek güçteydi. Mısır valisi ve onun kuvvetlerinin yardımıyla 1818 yılında, Suudi başkentinin işgali ve Suudi emirinin İstanbul’a gönderilerek kellesinin uçurulmasıyla görev tamamlandı. O zaman için, Suudi devletinin varlığı sona ermişti ama Vahabi öğretisi varlığını korudu ve 1823 yılında başka bir Suud aşireti başkenti Riyad olan bir Suudi prensliği kurmayı başardı. Bir kere daha Vahabi öğretisinin yandaşları Suudi aşiretinin reislerine yardım ediyordu.

On sekizinci yüzyılda Vahabiliğin yükselişi büyük oranda dönemin değişen koşullarına bir tepkiydi. Bunlardan biri kuşkusuz İslam’ın gerilemesi ve buna paralel olarak Hıristiyanlığın ilerlemesiydi. Uzun zamandır bu böyleydi zaten ama yavaş ve aşamalı bir süreç içinde oluyordu ve İslam dünyasının uzak bölgelerinde başlamıştı. On sekizinci yüzyıla gelindiğinde, söz konusu gelişme merkezde bile açıkça görülebiliyordu. Osmanlıların Balkanlarda uzun ve sancılı gerilemesi ve Britanya’nın Hindistan’da ilerleyişi hâlâ Arabistan’dan çok uzak gelişmelerdi ama etkileri hem Osmanlılar hem de İran Körfezi yoluyla duyuluyordu ve kuşkusuz Müslüman dünyasının dört bir köşesinden her yıl Arabistan’a gelen hacılar arasında yankı buluyordu. Vahabilerin hiddeti asıl olarak yabancılara değil, içeride İslam’a ihanet ettiği ve onu aşağıladığını düşündükleri kişilere yönelikti; bir yanda, modernleşme yönündeki her türlü reforma yeltenenler ve öte yanda, daha doğrudan Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem ve müritlerinin gerçek İslamcı mirasını yozlaştırdığına ve küçük düşürdüğüne inandıkları kişiler hedef seçilmişti. Vahabiler kuşkusuz, Sünni olsun Şii olsun, kendilerininki dışında, her türlü İslam mezhebi ya da tarikatine şiddetle karşıydılar. Vahabiler Sufizme özellikle karşıydılar. Sufizmin yalnızca mistisizmini ve hoşgörüsünü mahkûm etmekle kalmıyor, onun pagan kültü olduğunu da savunuyorlardı.

Vahabiler, güçlerinin yettiği her yerde inançlarını tam bir şiddet ve acımasızlıkla hayata geçirdiler; türbeleri tahrip ettiler, putperestlik dedikleri her şeyi ve kutsal yerleri dağıttılar ve kendi koydukları İslami arılık ve sahicilik standartlarını karşılamayı başaramayan çok sayıda insanı, kadın çocuk demeden öldürdüler. İbn Abd al Vahab’ın getirdiği başka bir uygulama kitapların suçlu bulunup yakılmasıydı. Bunlar asıl olarak Vahabi öğretisine ters düştüğüne karar verilen İslami teoloji çalışmalarıydı. Kitapların yakılmasına genellikle o kitapları yazanlar, çoğaltanlar ve öğretenlerin toptan infazı eşlik ediyordu.

Suudi gücüyle Vahabi öğretisinin ikinci yakınlaşması Osmanlı İmparatorluğu’nun son yıllarında başladı ve günümüze kadar sürdü. Yirminci yüzyıl başlarındaki iki gelişme Vahabiliği İslam dünyasının en önemli gücü haline getirdi. İlk gelişme Suudi krallığının yayılması ve sağlamlaşmasıydı. Osmanlı imparatorluğu’nun son yıllarında Şeyh Abdül Aziz İbn Suud (1880’de doğmuş, 1902-1953 tarihleri arasında tahtta kalmıştır) bir yanda Osmanlılar ve öte yanda yayılmakta olan Britanya güçleri arasındaki mücadeleyi çok iyi kullandı. Aralık 1915’te, Kral Britanya ile bir anlaşma imzaladı; anlaşmaya göre hem bağımsız kalacak hem de eğer saldırıya uğrarsa desteklenecekti. Savaşın bitişi ve Osmanlı İmparatorluğu’nun tarihe karışmasıyla bu aşama da sona eriyor ve Kral Britanya ile baş başa kalıyordu. Kral bu yeni duruma da çok çabuk ayak uydurdu ve takip eden yıllarda topraklarını genişletmeyi başardı. 1921’de, Kral nihayet Kuzey Nejd’deki ezeli rakibi İbn Raşid’i mağlup etmiş, topraklarını krallığına katmış ve Nejd sultanı unvanını almıştı.

Sırada hayati bir mücadele, Hicaz’ın kontrolü mücadelesi vardı. Müslümanların kutsal iki şehri, Mekke ve Medine’yi içeren bu bölge bin yılı aşkın zamandır Peygamber’in soyundan olan Haşimi sülalesi tarafından yönetiliyordu; son yüzyıllarda bölgede gevşek bir Osmanlı hâkimiyeti vardı. Osmanlı yönetimi altındaki Arap topraklarının Birinci Dünya Savaşı’nm ardından yeniden yapılandırılmasıyla ortaya çıkan Irak ve Trans-Ürdün’de, Haşimi sülalesinin çeşitli üyelerinin hâkimiyetindeki monarşiler İbn Suud tarafından kendi toprakları için bir tehdit olarak görülüyordu, ilişkilerin giderek kötüleşmesi ardından, Hicaz’daki Kral Hüseyin önce kendisini halife ilan ederek, ardından da Vahabi hacıların kutsal şehirlere hac ziyareti yapmasına izin vermeyerek ikili bir bahane yarattı. İbn Suud buna 1925’te Hicaz’ı işgal ederek yanıt verdi.

Suudilerin fetih savaşı tam bir başarıyla sonuçlanmıştı. Suudi güçler önce Mekke’yi ele geçirdi, ardından, 5 Aralık 1925’te, on aylık bir kuşatmanın ardından, Medine de savaşmadan teslim oldu, iki hafta sonra babası Hüseyin’nin yerine geçmiş olan Kral Ali, Cidde’deki Britanya elçisinden İbn Suud’a kişisel malı mülküyle birlikte Hicaz’dan çekileceğini bildirmesini istedi. Bu tahttan feragat olarak alındı ve ertesi gün Suudi güçler Cidde’ye girdi. Artık İbn Suud’un kendisini Hicaz Kralı ve Nejd ve bağlı eyaletlerin Sultanı ilan etmesinin önünde hiçbir engel kalmamıştı; 8 Ocak 1926’da da bunu yaptı. Yeni rejim Avrupalı güçler, özellikle de 16 Şubat’ta İbn Suud’a gönderdikleri diplomatik notla, “halkların kendi kaderlerini tayin ilkesi temelinde ve sizi kralları olarak seçen Hicaz halkının iradesine saygının gereği olarak” (Akt., Alexei Vassiliev, The History of Saudi Arabia (London, 1998), s. 265.) Sovyetler Birliği, tarafından hemen tanındı. İbn Suud’la Britanya arasında, krallığın tam bağımsızlığını tanıyan, resmi anlaşma 20 Mayıs 1927’de imzalandı. Sonra başka bazı Avrupa devletleri de kervana katıldı.

Müslümanların bu yeni devleti tanımaları, aksine, daha yavaş ve gönülsüz oldu. Hindistan’dan bir Müslüman heyet Cidde’ye geldi ve kraldan kutsal şehirlerin kontrolünü bütün Müslüman ülkelerin temsilcilerinden oluşan bir komiteye vermesini istedi. İbn Suud bu talebe yanıt vermedi ve deniz yoluyla Hindistan’a kendisi bir heyet yolladı. Aynı yılın Haziran ayında, kral bağımsız Müslüman devletlerin başkanlarını ve hükümdarlarını ve Müslüman olmayan ülkelerdeki Müslüman örgütlerin temsilcilerini Mekke’ye davet etti ve orada geniş bir İslam Kongresi toplandı. İbn Suud, temsilcilere seslenerek açıkça artık kendisinin Hicaz’ın hâkimi olduğunu bildirdi. O kutsal yerlerin emanetçisi ve hacıların koruyucusu olarak görevlerini yapacaktı ama bunları yaparken dışarıdan kimsenin müdahale etmesine izin vermeyecekti.

Temsilciler o tarihte değişik tepkiler gösterdiler. Bazıları karşı çıktı ve toplantıyı terk etti; bazıları kabul etti ve yeni düzeni tanıdı, ilginçtir, ikinci gruptan olan Sovyetler Birliği’ndeki Müslümanlar delegasyonunun başı, TASS ajansıyla yaptığı bir mülakatta bu İslam Kongresi’nin Kral İbn Suud’u Kutsal Yerlerin Hamisi olarak tanıdığını ilan ediyordu; mülakatta ayrıca Ürdün’ün bazı parçalarının yeni Hicaz krallığına devri için çağrı yapılıyor ve genelde İbn Suud’a destek dile getiriliyordu. Müslüman devletlerin özellikle de Arap devletlerinin yeni düzeni tanıması çok daha uzun zaman aldı. Iran ve Türkiye ile dostluk anlaşmaları 1929’da, Irak’la 1930’da ve Ürdün’le 1933’te imzalandı. Mısır Hicaz’ın Suudi krallığına ilhakını 1936 Mayıs’ında yapılan anlaşmaya kadar tanımadı.

Bu arada İbn Suud hızla dağınık krallığını toparlayıp yeniden yapılandırma işine koyuldu ve Eylül 1932’de Suudi Arabistan Krallığı adıyla yeni üniter devletini ilan etti. Ertesi yıl, en büyük oğlu Suud’u veliaht tayin etti.

Aynı yıl, 19 Mayıs 1933’te bölgeyi etkileyen öteki büyük gelişmeye tanık olundu: Suudi maliye bakanıyla Standart Oil of California’nın bir temsilcisi arasında bir anlaşma imzalandı. Suudi politikası ve Vahabi öğretisi sağlam bir ekonomik temele dayanıyordu artık.

Batı Ortadoğu petrollerine yirminci yüzyılın başından itibaren ilgi duymaya başlamıştı ve operasyonu asıl olarak Britanya, Hollanda ve Fransız şirketleri yürütüyordu. Amerika’nın ilgisi 1920’lerin başında başladı ve ülke içindeki petrol kaynaklarının tükenme kaygısı ve Ortadoğu petrolleri üzerinde bir Avrupa tekeli korkusuyla giderek arttı. Amerikan şirketleri ilk başta Ortadoğu’ya Avrupalı büyük şirketlerin küçük ortakları olarak girdiler. Standard Oil of California ciddi petrol arama işi üstlenen ilk Amerikan şirketiydi. Körfez devletlerindeki bazı sonuçsuz çabaların ardından, Standard Oil yüzünü Suudilere döndü ve 1930’da doğu bölgesinde jeolojik bir arama çalışması için izin talep etti. Kral İbn Suud ilk başta bu talebi geri çevirdi ama sonra müzakereye yanaştı ve ortaya 1933 anlaşması çıktı. Kralın fikrini değiştirmesine neden olan unsurlardan biri kuşkusuz 1929’da başlayan ve krallığın finans kaynaklarında ciddi ve büyüyen bir kötüleşmeyi beraberinde getiren bunalımdı.

Anlaşmanın imzalanması üzerinden daha dört ay geçmemişti ki, ilk Amerikalı jeologlar Doğu Arabistan’a geldi. O yılın sonunda, arama ekibi bölgeye iyice yerleşti ve ertesi yıl Amerikalılar petrol çıkarmaya ve ithaline başladı. Gelişme süreci İkinci Dünya Savaşı yüzünden sekteye uğradı ama savaş biter bitmez yeniden hız kazandı. Arabistan’da çıkarılan petrolün miktarına ilişkin bazı rakamlar bu gelişme seyrini özetleyebilir: 1945’te 21.3; 1955’te 356.6; 1965’te 804.8; 1975’te 2582.5 milyon varil.

Dışarıya petrol ve içeriye para akışı Suudi krallığının iç yapılanması ve hayat tarzında, hem petrol tüketicisi ülkeler hem de genelde İslam dünyası üzerindeki rolü ve nüfuzunda muazzam değişimleri de beraberinde getirdi. En önemli değişim Vahabiliğin etkisi ve onun öncü rolünde oldu. Vahabilik artık bütün İslam dünyasının en nüfuzlu devletlerinden birinin -İslam’ın iki kutsal şehrinin hamisi, dünyanın dört bir yanından dua ve ibadet için her yıl hacca gelen milyonlarca Müslüman’ın ev sahibi olan bir devletin-resmi, devlet destekli öğretişiydi. Aynı zamanda, Vahabiliğin öğretmenleri ve vaizlerinin elinde artık İslam’ın bu kendilerine özgü mezhebini geliştirmek ve yaymak için kullanabilecekleri muazzam mali imkânlar vardı. Kamusal eğitim sistemlerinin iyi olduğu Avrupa ve Amerika’daki Batı ülkelerinde bile Vahabi öğretisini yayma merkezleri, belki de, dine yeni kazandırılanlara ve çocuklarını miras aldıkları kendi dinsel ve kültürel gelenekleri temelinde eğitmek isteyen Müslüman anne babalara açık tek İslami eğitim biçimidir. Bu öğreti yayma faaliyeti özel okullarda, dini toplantılarda, cami kurslarında, tatil kamplarında ve giderek artan oranda hapishanelerde yürütülmektedir.

Geleneksel İslam’da medrese terimi yükseköğrenim merkezi, âlim, öğretmen ve araştırmacı yetiştiren merkez anlamına geliyordu. Klasik İslam’ın medresesi ortaçağın modern Avrupa üniversitelerinin atası ve birçok bakımdan modeliydi. Modern kullanımda medrese olumsuz bir anlam kazanarak şiddet ve bağnazlık aşılayan merkezler anlamında kullanılmaya başladı. Bunun çarpıcı bir örneğini terörist eylemlere karıştığı şüphesiyle yakalanan bazı Türklerin hayat hikâyelerine bakarak görebiliriz. Bu kişilerin hepsi istisnasız Türkiye’de değil, Almanya’da doğmuş ve eğitim görmüştür. Alman hükümeti azınlık grupların dini eğitimlerini denetlemez. Türk hükümeti bu konularda çok hassastır. Devletin dini meselelere bulaşmaktaki isteksizliği yüzünden, Avrupa ve Amerika’da okullarda ve başka yerlerde İslam’ın öğretilmesi genelde tamamen yetkililerin denetimi dışındadır. Bu durum kuşkusuz en az vicdani kaygısı, en güçlü inancı ve en çok parası olanların işine geliyor.

Hayali bir senaryoyla böyle bir durumun yaratacağı sonuçları belki daha iyi anlayabiliriz. Düşünün, KU KLUX KLAN ya da benzer bir grup Texas eyaletinin, petrolünün ve dolayısıyla petrol gelirinin tüm kontrolünü eline geçiriyor ve sonra bu kaynakları kendi özgün Hıristiyanlık mezhebini yaymak için çok iyi donanımlı bir okullar ve üniversiteler ağı kurmak için kullanıyor. Bu benzetmeyle kurulan paralellik bir bakıma gerçeklikten daha az ürkütücüdür çünkü çoğu Hıristiyan ülkenin işleyen kendi kamusal okul sistemleri vardır. Halbuki bazı Müslüman ülkelerde durum çok farklıdır ve Vahabi parasıyla kurulan okullar ve üniversiteler birçok Müslüman genç için tek eğitim imkânı demektir. Bu araçlar sayesinde, Vahabiler mesajlarını bütün İslam dünyasına ve giderek artan bir oranda, özellikle de Avrupa ve Kuzey Amerika olmak üzere, öteki ülkelerdeki İslamcı azınlık cemaatlere iletmektedir. Örgütlü Müslüman kamusal yaşamı, eğitimi ve hatta ibadeti korkutucu bir oranda, Vahabiler tarafından finanse edilmekte ve dolayısıyla yönlendirilmektedir ve bu insanların uyguladığı ve vaaz ettiği İslam türü Vahabi ilkeleri ve tavırlarının hâkimiyeti, altındadır. Kutsal yerlerin emaneti ve petrol gelirleri aksi halde marjinal bir ülkede aşırı bir uç olarak kalacak olan bir ülkeye dünya çapında bir güç kazandırmaktadır.

Petrolün işletilmesi muazzam yeni servetler ve beraberinde yeni ve giderek şiddetlenen yeni gerilimler demekti. Eski toplumda servet eşitsizliği sınırlıydı ve bir yandan yoksulu ve zengini birbirine bağlayan geleneksel toplumsal ilişkiler ve yükümlülükler, öte yandan da Müslüman ev hayatının mahremiyeti nedeniyle eşitsizliğin etkileri de sınırlı kalıyordu. Modernleşme her zaman olduğu gibi bu uçurumu derinleştirdi, toplumsal bağları tahrip etti ve modern medyanın evrenselliği sayesinde ortaya çıkmış eşitsizliklerin acıyla görünmesini sağladı. Bütün bunlar Vahabi öğretisine ve benzer düşünceleri paylaşan, Mısır ve Suriye’deki Müslüman Kardeşler ve Afganistan’daki Taliban gibi gruplara yeni ve hazır bir kitle yarattı.

Petrol servetinin temsili kurumların gelişmesini engellemek gibi olumsuz politik etkileri de vardı. Batı demokrasilerinin gelişiminde “temsil yoksa vergi de yok” ilkesi hayati bir öneme sahiptir. Ne yazık ki, bunun tersi de doğruydu: vergi yoksa temsil de yok. Petrol zengini hükümetler vergi koymak ve toplamak için halk meclislerine gerek duymaz ve en azından bir süre kamuoyunu göz ardı etme lüksüne sahiptir. Zaten bu sözcüğün söz konusu toplumlar için fazla anlamı yoktur. Başka hiçbir çıkış yolu bulamayan bu yeni ve büyüyen hoşnutsuzluk da ifadesini aşırı dinci hareketlerde buldu.

Şimdilerde bu hareketleri fundamentalist olarak tanımlamak normal hale geldi. Ama terim birçok nedenle talihsizdir. Köken olarak Amerikan Protestan olan bu terim bazı bakımlardan ana akım kiliselerden farklılaşan belli bazı Protestan kiliselerini anlatmak için kullanılıyordu. İki temel farklılık, ikisi de tartışma götürür olan liberal teoloji ve Incil eleştirisiydi. Liberal teoloji Müslümanlar arasında geçmişte bir mesele haline getirilmiştir, belki gelecekte yine getirilecektir. Ama bugün değil. Kuran’ın harfi harfine kutsal oluşu ve yanlışlanamazlığı İslam’ın temel dogmasıdır; bazıları buna kuşkuyla bakabilir ama kimse karşı gelemez. Sözünü ettiğimiz farklılıkların Müslüman fundamentalistleri İslamcı ana akımdan ayıran farklılıklarla hiçbir benzerliği yoktur ve bu yüzden terim yanıltıcıdır. Ama artık herkes bu terimi kullanıyor ve hatta terim Arapça, Farsça ve Türkçe’ye olduğu gibi çevriliyor.

Bütün Arapların birliği inancının güçten düşmesiyle, kendi yöneticilerinin aciz despotluğundan ve dışarıda uydurulmuş sefil ideolojilerden daha iyi, daha doğru ve daha umut vadeden bir şeylerin olması gerektiğini hisseden insanlar için İslam fundamentalizmi en çekici alternatif haline gelmiştir. Bu hareketler, ikisi de dışarıdan ithal ve içeride taklit ürünler olan politik ve ekonomik reçetelerin başarısızlığı ardından, yoksulluk ve aşağılanmışlık ve bunların neden olduğu hayal kırıklığı ve hınç koşullarından beslenirler. Ortadoğu ve kuzey Afrika’da birçok insanın gözünde, hem kapitalizm hem de sosyalizm denenmiş ve başarısız olmuştur; hem Batılı hem de Doğulu modeller ancak yoksulluk ve zulüm üretir. Örneğin, bağımsızlık sonrası Cezayir’de olduğu gibi, Batı karşıtı bir yönetimin uyguladığı sözde Stalinist politikalar, birinin başarısız ötekinin de yetersiz oluşu yüzünden Batı’yı suçlamak belki doğru görünmeyebilir. Ama halkın, Batı dünyası ve Batılı fikirleri yüzlerce yıldan beri İslam dünyasındaki büyük değişikliklerin nihai kaynağı olarak görmesi hepten yanlış da değildir. Sonuç olarak, İslam dünyasındaki öfkenin büyük bir bölümü, Müslüman halifeler ve Hıristiyan imparatorlar arasındaki ilk çatışmalardan beri İslam’ın eski ve amansız düşmanı olarak görülen Batılılara ve Batının elinde bir oyuncak ya da suç ortağı, kendi inancına ve kendi halkına ihanet eden hainler olarak görülen Batılılaşmacılara yönelmiştir.

Dinsel fundamentalizmin rakip ideolojilere göre birçok üstünlüğü vardır. Hem eğitimli hem de eğitimsiz Müslümanlar tarafından kolayca anlaşılabilen fundamentalizm, kitleleri harekete geçirmede ve hem yanlış olanın eleştirisi hem de doğru olanın bir program halinde anlatılmasında son derece bildik, dolayısıyla etkili olan bir dizi tema, slogan ve sembol sunar. Dinci hareketler, az ya da çok otokratik yönetimlere sahip Ortadoğu ve Kuzey Afrika toplumları ve benzeri toplumlarda başka bir pratik avantaja daha sahiptir: Diktatörler partileri, toplantıları yasaklayabilirler ama diktatörler halkın toplu ibadetini yasaklayamaz; yapabildikleri ancak ibadeti bir noktaya kadar denetim altında tutmaktır.

Sonuçta ortada tek muhalif grup olarak, bir araya gelebilecekleri düzenli toplantı mekânına ve devletin kontrolü dışında ya da en azından tümüyle kontrol edemediği bir iletişim ağına sahip dinci gruplar kalmıştır. Rejim ne kadar baskıcıysa, muhalefet etme tekelini fiilen onların eline teslim ederek fundamentalistlere o kadar çok hizmet eder.

Militan İslamcı radikalizm yeni bir olgu değildir. On dokuzuncu yüzyılda Batı etkisi duyulmaya başladığından beri, kendini dini terimlerle ifade eden birçok militan muhalefet hareket ortaya çıkmıştır. Şimdiye kadar bunların hepsi başarısız oldu. Bu hareketler bazen kolay ve görece kansız bir biçimde yenilerek ve bastırılarak başarısız oldular ama bu örneklerde de şehitlik mertebesine erişerek bir tür başarı kazandılar. Bunlar bazen de iktidara geçerek ve ardından hiçbir somut çözüm getiremedikleri büyük ekonomik ve toplumsal sorunlar karşısında ezilerek başarısız oldular. Genellikle iktidarı ele geçirenler de zaman içinde iktidardan uzaklaştırdıkları selefleri kadar baskıcı ve umursamaz hale geldiler. Bu hareketler işte bu aşamada, Avrupa örneğiyle benzetme yapacak olursak, devrimin Napolyoncu ya da Stalinci aşamasında gerçekten tehlikeli olabilirler. Bir saldırı ve yayılma programı çerçevesinde bu hareketler Jakoben ve Bolşevik selefleri gibi, her toplumda ve ortak bir evrensel söylemi paylaştıkları her cemaatin içinde beşinci kol desteği bulma avantajına sahiptir.

Genel olarak söyleyecek olursak Müslüman fundamentalistler günümüzde Müslüman dünyasının sorunlarının yetersiz modernleşme değil, onlara göre sahici İslami değerlere bir ihanet olan aşırı modernleşmeden kaynaklandığını düşünenlerdir. Onlar için çare gerçek İslam’a bir dönüştür; bu çerçevede Batı’dan alman bütün yasaların ve öteki toplumsal düzenlerin ortadan kaldırılması ve İslam’ın Kutsal Hukuku olan şeriatın ülkelerin geçerli hukuku haline getirilmesidir. Bu bakış açısından, nihai mücadele Batılı istilacılara değil, içerideki Batılılaşmacı hainlere karşı verilecektir. Onların en tehlikeli düşmanı İslam dünyasındaki ülkeleri yöneten ve kâfirlerin yolunu tutup Müslüman halklara bunları dayatan sahte ve dönek Müslümanlardır.

1982 yılında Başkan Sedat’a yapılan suikastı tasarlama ve örgütleme suçlamasıyla diğerleriyle birlikte idam edilen Abdül Salam Faraj bu noktayı hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak bir biçimde açıklığa kavuşturuyor. Faraj’ın söyledikleri bu eylemin arkasındaki güdülere belli bir ışık tutuyor:

İslam’ın topraklarında emperyalistlerin varlığının temeli bu aynı yöneticilerdir, işe emperyalizme karşı mücadeleden başlamak ne şanlı şerefli bir iştir ne de gereklidir; bu vakit kaybından başka bir şey olmayacaktır. Bizim görevimiz İslam davasında yoğunlaşmak ve her şeyden önce kendi ülkemizde Allah’ın hukukunu yerleştirmek, Allah’ın kelamını egemen kılmaktır. Cihadın ilk savaşı hiç kuşkusuz bu kâfir liderliği yıkmak ve yerine mükemmel bir İslam düzeni kurmaktır; ancak ondan sonra enerjilerimiz bütün engellerinden sıyrılacaktır.

[‘Abd al-Salam Faraj, Al-Jihad: al-Farida al-Ghaiba (Amman, 1982); İngilizce çevirisi: Johannes J. G. Jansen, The Ncglectcd Duty: The Cıccd of Sadat’s Assassius and Islamic Rcsurgcncc m thc Middle East (New York, 1986), s. 159.]

Başkan Sedat’ın öldürülmesi ve katillerin yakalanması arasında geçen kısa dönemde, hareketin lideri muzaffer bir edayla, “Firavunu öldürdüm! Ölümden korkmuyorum” diye haykırıyordu. O zamanlar Batı dünyasında genel olarak varsayıldığı gibi, eğer cinayeti işleyenlerin gözünde Sedat’ın suçu İsrail’le barış yapmaksa, Firavun yakıştırması tek başına uygun düşmezdi. Açık ki, onlar Firavun derken modern Mısır’daki ders kitaplarındaki, eski Mısır’ın büyüklüğünü ve ihtişamını simgeleyen Firavunu kastetmiyordu. Incil’de olduğu gibi Kuran’da da, Exodus’taki Firavun Allah’ın kullarına zulmeden pagan despottur. Usame bin Ladin’in Başkan Bush’tan günümüzün Firavunu olarak söz etmesi kuşkusuz bu anlamdadır. Exodus günlerinde İsrailoğulları Allah’ın kullarıydı. Günümüz Müslümanlarının çoğu İsrail devletini antik İsrailoğullarının -Kuran’da, Beni İsrail-meşru varisleri olarak tanımaz ve Sedat’ın suikastçıları elbette onun bu durumu değiştirmesine iyi bakmıyordu. Ancak suikastçılar ve suç ortaklarının daha sonraki sorgusu ortaya çıkardı ki, İsrail’le barış yapılması onların gözünde görece önemsiz bir olguydu; bu, Allah’ın inancını terk etmek, Allah’ın kullarına zulmetmek ve kâfirlerin yolunu taklit etmek gibi daha büyük günahların bir nedeni değil, olsa olsa bir sonucuydu.

Sh:107-118

TERÖRİZMİN YÜKSELİŞİ

Her Müslüman fundamentalist değildir ve her fundamentalist de terörist değildir ama günümüz teröristlerinin çoğu Müslüman’dır ve Müslüman olmaktan gurur duyar. Anlaşılır bir nedenle, Müslümanlar medyanın terörist hareketler ve eylemlerden “İslamcı” diye söz etmesinden rahatsızlık duyarlar ve İrlandalı ve Basklı teröristlere ve terör eylemlerine neden “Hıristiyan” denmediğini sorarlar.Yanıt açık ve basittir: Çünkü onlar kendilerini Hıristiyan olarak tanımlamıyor. Müslümanların şikayeti anlaşılabilir ancak şikayetin muhatabı haberi verenler değil yapanlardır. Usame bin Ladin ve El Kaide yandaşları İslam’ı temsil etmiyor olabilir ve söyledikleri ve yaptıkları birçok şey İslam’ın ilkeleri ve öğretisiyle doğrudan çelişmektedir ama nasıl Hitler ve Naziler Hıristiyanlıktan çıkmışsa onlar da İslam medeniyetinden çıktılar ve onlar da kendi kültürel, dinsel ve tarihsel bağlamları içinde görülmelidir.

Günümüzde İslamcı aşırı unsurların birçok faal biçimi vardır. En iyi bilineni El Kaide ve bütün İslam dünyasında ona benzer diğer grupların bozguncu radikalizmidir; bir başkası, Suudi yönetiminin önleyici fundamentalizmi ve yönetimdeki Iran hiyerarşisinin kurumsallaşmış devrimidir. Bunların hepsi, bir anlamda köken olarak İslamcıdır ama bazıları köklerinden çok uzaklara düşmüştür.

Aşırı uçtaki bu grupların hepsi de eylemlerini İslami metinlere, en başta Kuran’a ve hadislere dayandırarak kutsar. Adını saydığımız bu üç grubun üçü de halen Müslümanların büyük bir çoğunluğunca yaşanan ve dinsel liderliğin hepsi değilse bile büyük çoğunluğunca onaylanan İslam’dan daha saf, daha doğru ve daha sahici bir İslam’ı temsil ettiğini iddia ediyor. Ama bunlar kutsal metinleri seçimleri ve yorumlarında son derece seçmeci bir tavır sergiliyor.Örneğin, Peygamber’in sözlerini yorumlarken, ağızdan ağza aktarılmış hadislerin doğruluğu ve sahiciliğini test etmek için din âlimleri ve teologların zaman içinde geçerliliği kanıtlanmış yöntemlerini bir kenara bırakarak, kendi bağnaz ve militan konumlarını destekleyip desteklemediğine göre en kutsal metinleri bile kabul ya da reddederler. Hatta bazıları Kuran ayetlerinin “hükümsüz” ve “geçersiz” olduğunu söyleyecek kadar ileri gider. Bunu haklı çıkarmak için kullandıkları argüman, Peygamber’in ilk yıllarında inen ayetlerin yerini sonrakilerin, muhtemelen daha olgun vahiylerin almış olabileceğidir.

Böylesine aykırı bir yorumun çarpıcı bir örneği, Ayetullah Humeyni’nin 14 Şubat 1989 yılında Şeytan Ayetleri adlı romanı nedeniyle Salman Rüşdi aleyhine verdiği meşhur fetvadır. Ayetullah yayımladığı fetvasında “dünyanın azimkâr tüm Müslümanları. İslam’a, Peygamberine ve Kuran’a karşı tasarlanmış, basılmış ve dağıtılmış bu kitabın yazarının ve ayrıca içeriğini bilerek onu yayımlayanların kanı helaldir. Bütün azimkâr Müslümanları onları cezalandırmaya çağırıyorum, ki kimse bir daha İslam’ın kutsallarına küfür edemesin. Bu yolda ölen herkes cennetliktir.” [Fetvanın tam metni o tarihte İran basınında ve uluslararası basında yayımlandı.] Cennet ödülüne ek olarak, Tahran’daki bir hayır kurumu Salman Rüşdi’yi öldürecek olana Iranlaysa 20 milyon tuman (resmi kura göre o tarihte 3 milyon dolar, piyasada ise 170,000 dolar), yabancıysa 1 milyon dolar ödül vaat etmişti. Ödül bir süre sonra kurum tarafından artırıldı ve bugüne kadar da geçerliliğini sürdürüyor.

Gayet normal olarak, Batı dünyasında konuyu bilmeyen birçok okur “fetva vermek” denen şeyin “başına ödül koymadın -yani bir hedef kurban belirlemek ve onu öldürene para ödülü vaat etmenin-İslam’daki karşılığı olduğu izlenimine kapılabilir. Medrese sözcüğü gibi, fetva sözcüğünün de uluslararası kullanımda tamamen olumsuz bir çağrışımı vardır. Aslında bu tam bir saçmalıktır. Fetva İslam yargı hukukunda teknik bir terimdir ve hukuki bir meselede bir fikir ya da kural anlamına gelir. Roma hukukundaki responsa prudentium’un şeriattaki karşılığıdır bu. İslam’da fetva vermeye yetkisi olan kişiye müftü denir; müftü sözcüğü fetva sözcüğüyle aynı kökten gelir. Ayetullah, fetvayı bir ölüm cezası vermek ve bir suikast çağrısı yapmak için kullanarak, standart İslamcı uygulamadan bir hayli sapıyordu.

Sapma yalnızca hüküm ve cezada değil, suçlamanın doğasında da vardı. Peygamber’e küfür -Salman Rüşdi’ye getirilen suçlama-kuşkusuz İslam hukukunda bir ihlaldir ve âlimler bu konuyu ayrıntılarıyla tartışmıştır. Ama bütün bu tartışmalar Müslüman bir devletin Peygamber’e küfreden Gayrı müslüm tebaası etrafında döner. Ulema küfrün tanımına, kanıtların geçerliliğine ve cezanın uygunluğuna, böyle bir suçlamanın kişisel bir intikam aracı olarak kullanılmamasına büyük önem vermiş ve bir hüküm verilmeden önce kanıtların büyük bir titizlikle incelenmesi gerektiğini ısrarla belirtmiştir. Çoğunluk bu konuda kırbaç ve bir süre hapis cezasının yeterli olduğu görüşündedir; kırbaç cezasının şiddeti ya da hapis cezasının uzunluğu küfrün vahametine göre değişir. Peygamber’e küfreden kişinin Müslüman olması durumu pek tartışılmış değildir ve çok seyrek rastlanan bir şeydir. Konu tartışıldığında ise genel görüş bu eylemin mürtetlikle bir olduğu yönündedir.

Salman Rüşdi de bu özel suçlamayla karşı karşıyaydı. Mürtetlik İslam hukukunda büyük bir suçtur ve erkekler için cezası ölümdür. Ama bu ifadedeki önemli sözcük hukuk’ tur. İslam hukuku bir yasa ve adalet sistemidir, yoksa bir linç ve terör aracı değil. Bu hukuk kişinin suçlanması ve mahkemeye çıkarılması, suçlayanla yüzleşmesi ve kendini savunma fırsatı verilmesi süreçlerini belirler. Hâkim kararını ancak bu süreçlerin sonunda verecek ve eğer zanlıyı suçlu bulursa ceza tayin edecektir.

Ancak bir kısım din âlimi tarafından savunulan bir başka görüş daha vardır; buna göre, bir Müslüman’ın işlediği Peygamber’e küfür suçu o kadar büyüktür ki, kanıt toplama, yüzleştirme, yargılama gibi formaliteler bir kenara bırakılabilir, aslında bırakılması da gerekir ve doğrudan infaza geçilebilir. Bu görüşün temeli Peygamber’e atfedilen ama genelde hiçbir zaman sahih olduğu kabul edilmeyen bir hadise dayanır: “Eğer biri bana küfrederse, bunu duyan her Müslüman onu hemen öldürmelidir.” Bu sözün sahihliğini kabul eden âlimler arasında bile yorum farklılıkları vardır. Bazılarına göre, bazı prosedürler ve ehliyet şarttır ve böylesi bir ehliyet olmaksızın birini hemen öldürme cinayettir ve her cinayet gibi cezalandırılmalıdır. Bazılarına göre ise aktarılan sözlerin içeriği gayet açıktır: Zındığın hemen yerinde infazı hukuki olduğu kadar şarttır da, bunu yapmayanlar bir suç işlemiş olurlar. Eskinin en katı ve en aşırı müftüleri bile, Peygamber’e küfreden bir Müslüman’ın kendi huzurlarında infazım şart koşar. Uzak bir ülkede işlendiği söylenen bir suçu cezalandırmak için parayla insan tutulması gibi bir gelenek kesinlikle yoktur.

Humeyni’nin fetvasıyla somutluk kazanan cinayetin kutsallaştırılması, görünen o ki, daha da aşırı bir biçimini intihar saldırıları pratiğinde -ve kültünde-buluyor.

Eğer tarihsel kayıtlara bakacak olursak, Müslümanların savaşa yaklaşımı, bu seçeneğin onlara açık olduğu antik ve modern dönemlerde Hıristiyanların ya da Yahudilerin savaşa karşı yaklaşımından çok farklı değildir. Müslümanlar belki Hıristiyanlardan daha sıkça başka inançtan insanlarla onları Müslüman yapmak için savaşırken, Hıristiyanlar Haçlı Seferleri hariç, sapkın ya da bölücü olarak gördükleri unsurlara karşı din içi savaşlara daha yatkın olmuşlardır. İslam, kuşkusuz Kurucusunun politik ve askeri faaliyetleri sayesinde Incil’le kıyaslandığında toplumsal gerçeklikler ve devlet ilişkileri üzerine çok pragmatik bir görüş denebilecek bir tutum içinde olmuştur. İslam’ın konumu Eski Ahit’in ilk kitaplarına, Peygamberler ve Kitaplar’dan çok Amalekitlerin katledilmesi öğretisine daha yakındır. Müslümanlara öteki yanağını uzat denmediği gibi, onlardan kılıçlarını tarla sürmek, mızraklarını ağaç budamak için (Isaiah 2:4) kullanmaları da beklenmez. Bu buyruklar kuşkusuz Hıristiyanların kendi içlerinde bir dizi kanlı din savaşı vermelerine ve dışarıya karşı saldırgan savaşlara girmelerine engel olmamıştır.

Bu daha genel bir meseleyi, dinlerin güç ve şiddete, özel olarak da terörizme karşı tavrını gündeme getiriyor. Birçok inancın izleyicileri şu ya da bu zaman din adına tek tek ya da toplu olarak cinayet işlemiştir. Doğu dinlerindeki bu hareketlerden türeyen iki sözcük İngilizce’ye de girmiştir: Hindistan’dan thug ve Ortadoğu’dan assassin; bunların ikisi de ibadet biçimleri inançlarının düşmanı olduğunu düşündükleri kişileri öldürmek olan fanatik dini mezhep adıdır.

İslam dünyasında suikastın pratiği ve nihayet teorisi, İslam toplumunun politik önderliği üzerine çıkan tartışmalarla birlikte daha ilk döneminde ortaya çıktı. İslam’ın ilk dört halifesinden üçü öldürüldü; İkincisi cinnet geçiren bir Hıristiyan köle tarafından, üçüncü ve dördüncüsü ise kendilerini Allah’ın emrini yerine getiren infazcılar olarak gören sofu Müslüman asiler tarafından öldürülmüştür. Sorun 656 yılında, üçüncü halife Osman’ın Müslüman asiler tarafından öldürülmesi üzerine şiddetli bir biçimde kendini hissettiriyordu. Birbirini izleyen iç savaşların ilki katillerin Allah’ın emirlerine uyduğu mu yoksa karşı mı geldiği sorunu üzerine patlak vermiştir. İslam hukuku ve geleneği hiç tartışmasız bir biçimde Müslüman yöneticiye itaat etmeyi görev addeder. Ama Peygamber’e atfedilen iki hadis de aktarılmaktadır: “Günahta itaat olmaz” ve “Yaradanına karşı yaratılana boyun eğme.” Eğer bir yönetici Allah’ın hukukuna aykırı bir şeyi emrederse, itaat görevi yerini itaatsizlik görevine bırakır. Tiran-katli, yani bir tiranın haklı olarak ortadan kaldırılması İslam’ın icadı değildir; bu antik dönemde, Yahudiler, Yunanlılar ve Romalılar arasında bilinen bir şeydi ve eylemi yerine getirenlere de kahraman gözüyle bakılırdı.

On birinci yüzyıldan on üçüncü yüzyıla kadar önce İran ve ardından Suriye’de etkili olan, Haşhaşiler [assassins] olarak bilinen Müslüman mezhebinin üyeleri muhtemelen, daha sonra kendilerinden kalkılarak bu ad verilecek olan suikast eylemini bir sistem ve bir ideoloji haline ilk getiren insanlar olmuştur.[İngilizce’de assassin suikastçı anlamına gelir ve kökeni bu mezhep üyelerinin eylemlerine dayanır -çev.]

 Yaygın inancın aksine bu mezhep üyeleri Haçlılara değil, düzenbaz gaspçılar olarak gördükleri Müslüman yöneticiler karşı faaliyet yürütüyordu. Bu anlamda Haşhaşiler bugün İslamcı teröristler adıyla bilinen kişi ya da grupların birçoğunun gerçek atasıdır; bazıları bunu açıkça dile getiriyor da zaten. Haşhaş alanlar anlamına gelen Haşhaşilere bu adı onlara düşman olan diğer Müslümanlar vermiştir. Haşhaşiler ise kendilerine Arapça’da kendini bir dava uğruna feda etmeye hazır anlamında fedai diyordu.

On üçüncü yüzyılda Haşhaşilerin yenilgiye uğratılıp bastırılması ardından, terim unutuldu. On dokuzuncu yüzyıl ortalarında sultanı tahttan indirmeyi ve belki de öldürmeyi planlayan küçük bir Türk grup bu terimi kısa bir süre yeniden canlandırdı. Komplo ortaya çıkarıldı ve komplocular hapse atıldı. Terim İran’da, eylemlerine başladıkları 1943 ile bastırıldıkları 1953 yılları arasında, İslam Fedaileri adlı politik-dinci bir terörist grupla birlikte yeniden ortaya çıktı. 1955 Ekim’inde başbakanı öldürmeye yönelik başarısız bir girişimin ardından grup üyeleri yakalandı ve hapse atıldı, liderleri de asıldı. Terim Filistin Kurtuluş Örgütü’nün militan kanadı tarafından yeniden canlandırıldı ve 1960’tan bu yana da Filistinli örgütlerin terörist eylemleri bu adla anılıyor.

İki bakımdan, silahların seçimi ve kurbanların seçimi bakımından Haşhaşiler günümüzdeki halefleriyle önemli farklar taşıyordu. Onların hedefi her zaman bir kişi, kötülüklerin kaynağı olarak gördükleri yüksek mevkideki politik, askeri ya da dini bir lider olmuştur. Öldürülen sadece ama sadece o kişiydi. Bu eylem kelimenin bugünkü anlamıyla terörizmden çok, hedefi belli suikast denen şeydi. Silah ise her zaman aynıydı: hançer. Haşhaşiler zehir, ok ve uzaktan kullanılabilecek öteki silahlardan uzak durmuştur ve bir Haşhaşi kendisini ebediyen cennete gönderecek eyleminden sağ kurtulmayı beklemezdi hatta istemezdi de bunu. Ama hiçbir koşulda intihar da etmezdi; onun ölümü her zaman kendini yakalayanların elinden olurdu. Haşhaşiler faal oldukları iki yüzyılın ardından, hem Suriye hem de İran’daki kale ve üslerini ele geçiren askeri seferler sonucu yenilgiye uğratıldılar. Günümüzdeki torunları da belki aynı şekilde yenilgiye uğratılacaklar ama bu uzun ve çetin bir mücadeleyle olacak. Ortaçağın Haşhaşileri aşırı bir mezhepti, ana akım İslam’ın çok uzağındaydı. Onların bugünkü taklitçileri için aynı şeyi söylemek mümkün değildir.

Yirminci yüzyıl Ortadoğu’da böylesi eylemlerin başka biçimlerde ve başka amaçlarla, canlanmasını getirdi ve terörizm birkaç aşama geçirdi. Britanya İmparatorluğu’nun son yıllarında, Britanya güçleri Ortadoğu’da üç farklı kültürden gelen terörist hareketlerle karşı karşıyaydı: Kıbrıs’ta Yunanlılar, Filistin’de Yahudiler ve Aden’de Araplar. Bu hareketlerin üçü de dinsel değil, milliyetçi motiflerle eylem yapıyordu. Geçmişleri ve politik koşulları çok farklı olmakla birlikte üçünün taktikleri de birbirine benziyordu. Amaç emperyal gücü bölgede kalmanın kendisine pahalıya patlayacağına ikna etmekti. Yöntemleri askeri ve daha az oranda idari personel ve kuruluşlara saldırmaktı. Üçü de yalnızca yaşadıkları topraklarda faaliyet yürütüyor ve genel olarak asli hedefin dışında zarar vermekten kaçınıyordu. Ve üçü de başarılı oldu.

Yeni tarz teröristlere göre, masum ve alakasız sivillerin katli “irade dışı verilen zarar” değil asli hedeftir. Kaçınılmaz olarak -elbette üniformasız olan-teröristlere karşı yapılan saldırılarda da siviller hedef alınıyor. Sonuçta ayrımın bulanıklaşması da teröristler ve sempatizanları için bulunmaz bir nimet oluyor.

Medyanın, özellikle de televizyonun gelişmesi sayesinde yakın dönemde ortaya çıkan terörizm biçimleri giderek daha fazla belli ve sınırlı düşman hedefler yerine, dünya kamuoyuna yönelmektedir. Teröristlerin asli amacı düşmanı askeri olarak yenmek ya da zayıflatmak değil, adını duyurmak ve korku salmaktır; yani psikolojik zaferdir. Aynı türden terörizm Almanya, İtalya, İspanya ve İrlanda başta olmak üzere bazı Avrupa devletlerinde de hayat buldu. Bu gruplar içinde en başarılı ve en uzun ömürlü olan Filistin Kurtuluş Örgütü’dür.

FKÖ 1964 yılında kuruldu ama birleşik Arap ordularının Altı-Gün Savaşı’nda yenilgiye uğraması ardından önem kazandı. Düzenli orduların savaşı başarısızlıkla sona ermişti; başka yöntemler denemenin zamanıydı. Silahlı mücadelenin bu biçiminde hedefler genellikle çok iyi korunan askeri ya da hükümete ait öteki kurum ve kuruluşlar değil, çoğunluğu sivil olan ve ilan edilen düşmanla uzak yakın ilişkisi olmayabilen her türlü toplantı mekânı ve kamusal alanlardır. Bu taktiğin örnekleri arasında 1970’te biri İsviçre, biri Britanya ve biri Amerika’ya ait üç uçağın, üçünün de Amman’a kaçırılmasını; 1972 Münih Olimpiyatları’nda İsrailli atletlerin öldürülmesini; 1973’te Hartum’da Suudi Elçiliği’nin basılması ve iki Amerikalı ve bir Belçikalı diplomatın öldürülmesini; 1985’te İtalyan yolcu gemisi Achille Lauro’nun ele geçirilmesi ve kötürüm bir yolcunun öldürülmesini sayabiliriz. Diğer saldırılar okullara, alışveriş merkezlerine, diskoteklere, hatta Avrupa havaalanlarında kuyrukta bekleyen yolculara yönelikti. FKÖ’nün bu ve benzeri eylemleri yakın dönemli hedefine -gazete başlıklarını ve televizyon ekranlarını işgal etmesi-ulaşmakta son derece başarılı oldu. Ayrıca FKÖ bazen umulmadık yerlerden büyük destek de görmüş, uluslararası ilişkiler sahnesinde başrole kadar yükselmişti. Diğerlerinin de kendi örneklerini izleyecekleri kaygısı azdı. 1970’lerin ve 1980’lerin teröristleri İslam için değil, Arap ya da Filistin ulusal davası için savaştıklarını açıkça ilan ediyordu. Gerçekten de FKÖ’nün lider kadrosu ve eylemcilerinin önemli bir kısmı Hıristiyan’dı.

Medyadaki başarılarına rağmen FKÖ önemli olan yerde yani Filistin’de ciddi bir sonuç elde edemedi. Filistin hariç bütün Arap ülkelerinde milliyetçiler amaçlarına erişti yani yabancı güçler yenilgiye uğratıldı, yöneticileri bu toprakları terk etti ve kendi ulusal liderleri yönetiminde ulusal egemenliklerini kurdular.

Özgürlük ve bağımsızlık belli bir süre şu ya da bu biçimde eşanlamlı ve birbirinin yerine geçirilebilir sözcüklerdi. Ancak ilk bağımsızlık deneyimleri bunun vahim bir hata olduğunu gösterdi. Bağımsızlık ve özgürlük çok farklı şeylerdi ve çoğu kez birinin elde edilmesi ötekinin son bulması ve yabancı efendilerin yerine daha zalim, daha pervasız yerli despotları geçirmek anlamına geliyordu.

Neyin yanlış olduğuna ilişkin yeni bir açıklamaya ve yanlışı doğru yapmak için yeni bir stratejiye acil ve artan bir ihtiyaç vardı. İkisi de dinsel duygu ve kimlikte bulundu. Bu seçim yeni değildi. Avrupa imparatorluklarının İslam topraklarının büyük bir bölümünde ilerlemesini sürdürdüğü on dokuzuncu yüzyılın ilk yarısında bu ilerleme karşısında en önemli direniş dinden esinlenmiş ve dinle tanımlanan hareketlerden gelmişti. Cezayir’de Fransızlar, Kafkasya’da Ruslar, Hindistan’da Britanyalılar ancak uzun ve şiddetli çarpışmalar sonucu yenilgiye uğratılan büyük dini ayaklanmalarla karşı karşıya kaldılar.

Dini seferberliğin yeni sayfası Batılı dillerde Pan-İslamizm olarak bilinen hareketle açıldı. 1860 ve 1870’lerde başlayan hareket o yıllarda ulusal birlik mücadelelerini başarıyla yürüten Alman ve İtalyan örneklerine çok şey borçludur. Bu örneklerin Müslüman çağdaşları ve taklitçileri kaçınılmaz olarak kendilerini ve amaçlarını o tarihte hâlâ yabancı ve alışılmamış şeyler olan milliyetçi ya da vatanseverlik temelli terimlerle değil, dinsel ve cemaat temelli terimlerle anlatıyordu. Ama Avrupa etkisi ve eğitiminin yaygınlaşmasıyla birlikte milliyetçi fikirler kök salacak ve bir süre Müslüman toprakların hem söylemine hem de mücadelesine hâkim olacaktı. Yine de her şeye rağmen dinsel kimlik ve bağlılık derinden hissediliyor ve başta Müslüman Kardeşler olmak üzere birkaç dinsel harekette ifade buluyordu. Seküler ideolojilerin yankı uyandıran başarısızlıklarıyla, söz konusu hareketler yeni bir önem kazanmış ve savaş bayrağını -ve birçok savaşçısını-başarısız milliyetçilerin elinden almıştı.

Milliyetçiler için olduğu kadar fundamentalistler için de çeşitli toprak sorunları önemlidir ama farklı bir biçimde. Örneğin, genelde fundamentalistler için, İsrail’le hiçbir barış ve uzlaşma kabul edilemez; verilecek her taviz gerçek son çözüm -İsrail devletinin yıkılması ve Filistin topraklarını gerçek sahiplerine, yani Müslüman Filistinlilere verilmesi ve işgalcilerin kovulması yolunda bir adım olabilir ancak. Ama bu, bütün diğer tartışmalı topraklar üzerinde aynı çözümü isteyen fundamentalistlerin taleplerini hiçbir biçimde karşılamayacaktır; hatta bu toprakların ele geçirilmesi olsa olsa daha uzun sürecek nihai mücadelenin ilk adımıdır.

Eski taktiklerin çoğuna, ama çok daha sert bir biçimde bugün de başvurulmaktadır. Dinci teröristler, hem yenilgide hem de zaferde, yirminci yüzyıl milliyetçilerinin öncülük ettiği yöntemleri, özellikle de onların alakasız masum kişilerin ölümüne kayıtsız kalma tavrını benimsemiş ve geliştirmiştir. Bu kayıtsızlık 1990’lı yıllarda Usame bin Ladin’in başlattığı terör kampanyalarıyla yeni bir boyut kazandı. İlk büyük örnek olay 1998’de Doğu Afrika’daki ABD elçilik binalarının bombalanmasıydı. Teröristler on iki Amerikan diplomatını öldürmek için çoğu Müslüman olan ve tesadüfen olay yerinde bulunan iki yüzden fazla Afrikalıyı öldürmekten çekinmemişti. Pittsburg’da yayımlanan El Sırat el Müstakim adlı fundamentalist Arapça dergi bu saldırıların ardından çıkan ilk sayısında bu operasyonlarda hayatını kaybeden “şehitler” için üzüntülerini dile getiriyor ve Peşaver’deki El Kaide bürosunun sağladığı şehit isimlerini sıralıyordu. Yazar bir dilek de eklemişti yazısına: “Allah…bizi onlarla cennette yeniden birleştirsin.” Çok daha büyük sayılarda insan hayatını hiçe sayma yaklaşımı New York ve Washington’daki 11 Eylül saldırılarında da görülmüştür.

Bu eylemlerde öne çıkan figür intihar bombacısı teröristtir. Bu bir bakıma yeni bir gelişmedir. 1960 ve 1970’lerin milliyetçi teröristleri genellikle kurbanlarıyla birlikte ölmemeye özen gösterir, saldırılarını güvenli bir mesafeden gerçekleştirirdi. Bir talihsizlik sonucu yakalanacak olsalar çoğu başarısızlıkla sonuçlanmasına rağmen, örgütleri genellikle rehineler alarak ve onlara zarar verme ya da onları öldürme tehdidinde bulunarak elemanlarını kurtarmayı denerdi. Daha önceki dönemde dinden esinlenmiş katiller özellikle de Haşhaşiler, eylemlerinden sağ çıkmak kaygısı taşımazdı ama fiilen kendilerini de öldürtmez ya da öldürmezdi. Aynı şey, 1980-88 Iran-Irak Savaşı’nda düzenli orduya yol açmak için mayın tarlaları içinden ceplerinde sadece cennetin kapısından girişlerini sağlayacak pasaportlarıyla geçen İranlı çocuk askerler için de söylenebilir.

Yeni tür, kelimenin gerçek anlamıyla, intihar eylemine, 1982’den bu yana Lübnan ve İsrail’de bu tür eylemler yapan Hamas ve Hizbullah benzeri dini örgütler öncülük ettiği söylenebilir. Bu eylemler 1980’li ve 1990’lı yıllar boyunca sürmüş ve Güneydoğu Türkiye, Mısır, Hindistan ve Sri Lanka’da yankı bulmuştu. Eldeki bilgilerden anlaşıldığı kadarıyla bu görevler için seçilen adaylar bazı istisnalar dışında erkek, genç ve yoksul ve genellikle mülteci kamplarından gelmedir. Onları iki türlü ödül beklemektedir: öteki dünyada en ince detayına kadar anlatılan cennet bahçeleri; bu dünyada aileleri için destek ve yardım. Dikkate değer bir yenilik, 1996-1999 yılları arasında Kürt teröristler ve 2002 Ocak’ından bu yana Filistinliler örneklerinde görüldüğü gibi, kadın intihar bombacılarının kullanılmasıdır.

Düşmanının elinde ölmeye hazır ortaçağın kutsal savaşçısı ya da fedaisinin aksine, yeni intihar teröristi kendi eliyle kendi hayatına son veriyor. Bu İslam öğretisinde önemli bir konuyu gündeme getiriyor. İslamcı hukuk metinleri intihar konusunda çok açıktır. İntihar büyük bir günahtır ve kendini öldürme biçiminin ebediyen tekrarı yoluyla lanetlenerek cezalandırılır. Peygamber’in bir hadisinden alınma aşağıdaki pasaj konuyu tüm çıplaklığıyla ortaya koymaktadır.

Peygamber dedi ki, Her kim kendini bir bıçakla öldürür Cehennem ateşinde bu bıçakla işkenceye uğrayacaktır. Yine Peygamber dedi ki, Kim kendini asarsa Cehennem’de de asılacak, kendini hançerleyen Cehennemde de kendini hançerleyecektir… Kim kendini bir uçurumdan atar ve öldürürse ebediyen Cehennem ateşine atılacaktır. Kim zehir içerek kendini öldürürse, Cehennemde de ebediyen elinde zehirle dolaşacak ve onu içecektir… Kim kendini hangi yolla öldürürse Cehennemde de o yolla azap çekecektir… Bu dünyada kendini nasıl öldürmüşse Ahiret gününde de aynı şekilde eziyet görecektir.

[Bu ve benzeri hadisleri standart hadis derlemelerinde bulabilirsiniz: örneğin, Sahih al-Bukhari, Recueil dcs Traditions Mahométanes, c. 1, der. M. Ludolf Krehl (Leiden, 1862), s. 363; c. 2 (Leiden, 1864), s. 223-224, 373; c. 4, der. Th. W. Juynboll (Leiden, 1908), s. 71, 124, 243, 253-254, 320, 364. Tartışmanın tamamı için, bkz., Franz Rosenthal, “On Silicide in İslam,” Journal of the  American Oriental Society, c. 66 (1946), s. 239-259.]

İlk dönemin âlimleri düşmanın elinde ölmekle kendini öldürmek arasına kesin bir çizgi çekmiştir. Peygamber’in Allah’ın dilinden aktardığı bir buyruk anlamına gelen, hadisi kudsi olarak bilinen türden en eski hadislerin biri çarpıcı bir örnek verir. Kutsal savaşta ölümcül bir yara alan birinin acısını dindirmek için kendi canına kıydığında Peygamber oradadır. Bu olay üzerine Allah buyurdu ki, “Kulum kendi elleriyle canına kıyarak benden önce davrandı, bu yüzden cennete kabul edilmeyecek.” Yine bir başka ilk dönem hadisine göre, Peygamber kendi canına kıyan birinin cenaze namazını kılmayı reddetmiştir.[ Aktaran, İbn Hanbal, Musnad (Kahire, 1313; 1895-1896), c. 5, s. 87.]

11 Eylül ve diğer benzer saldırı eylemlerinin iki özelliği öne çıkıyor: Faillerin intihar etmekteki azimleri ve hem kendi görevlendirdikleri kişiler hem de sayısız masum kurban açısından, onları gönderenlerin acımasızlıkları. Bunlar İslam’a göre bir biçimde haklı görülebilir mi?

Yanıt açık ve kesin bir hayır olmalıdır.

Dünya Ticaret Merkezi’nde, çoğu Amerikalı olmayan ve içlerinde Müslüman ülkelerden gelmiş Müslümanların da olduğu binlerce insanın canice katledilmesine İslam öğretisinde ya da hukukunda hiçbir haklılık gerekçesi bulunamayacağı gibi, İslam tarihinde bunun bir örneği de yoktur. Aslında insan tarihinde böylesine bilerek ve ayrım gözetmeksizin yapılan haince eylem sayısı da çok azdır. Bunlar yalnızca insanlığa ve medeniyete karşı işlenmiş suçlar değil, bu suçları işleyenler bunu Allah adına, Peygamber adına ve Kuran adına yaptıklarını söylediklerinde, aynı zamanda, bir Müslüman açısından büyük bir günah işlemiş de olurlar.

Birçok Arap ve Müslüman Dünya Ticaret Merkezi’ne karşı yapılan saldırı karşısında şaşkınlık yaşamış ve acımasızlığın, zalimliğin boyutlarından dehşete düşmüştür; bu insanlar aynı zamanda bunun onlar adına ve inançları adına yapılmış olmasından dolayı da utanç ve öfke duymuştur. Tamamı değilse bile Müslümanların çoğunun tepkisi buydu. New York’tan gelen haberler üzerine Arap sokaklarında ve öteki Müslüman merkezlerde sevinç gösterileri yapıldığı haberleri geldi, hatta görüntüler yayınlandı. Tepkinin nedeni kısmen kıskançlıktı; bu duygu daha sessizce olsa da Avrupa’da da yaygındı. Yoksulluk ve sefalet içindeki insanlar arasında, zengin ve gözü kendinden başkasını görmeyen Amerikalıların bir ders almasını görmekten biraz memnun olanlar hatta açıkça sevinenler vardı.

Arap basınında New York ve Washington’daki katliamlara gösterilen tepkilerde, Holocaust’a gösterilen tepkiye benzer kabullenme ve inkâr arasında rahatsız edici bir denge göze çarpıyordu. [Arap medyasındaki bu ve benzeri haberler için, bkz., Middle East Media Research İnstitute, Washington, D.C. (www.memri.org).]

Holocaust konusunda Arap medyasında üç tutum sık sık yan yana görülebilir: Asla böyle bir şey olmadı; bu mesele çok abartıldı; Yahudiler bunu zaten hak etmişti. Bu son nokta konusunda, bazı çok hevesli yazarlar Hitler’e işini bitirmediği için sitemde bile bulunur. Kimse henüz Dünya Ticaret Merkezi’nin yıkılmadığını iddia etmiyor ama zaman içinde bu da komplo teorisyenlerinin yapamayacağı bir şey olmaktan çıkacaktır. Hepsi değil ama birçok Müslüman yorumcunun mevcut çizgisi böyle bir şeyi ne Müslümanların ne de Arapların yapmış olabileceğini iddia etmek yönündedir. Onlar başka açıklamalar getiriyorlar. Buldukları failler arasında Timothy McVeigh ve Oklahoma’ya gönderme yaparak Amerikalı beyaz aşırı sağcılar ve milisler, küreselleşme karşıtları, Avrupalılar, Çinliler ve füze savunma kalkanı projesine muhalif öteki devletler, Sovyetler Birliği’nin yıkılmasının öcünü almak isteyenler, Hiroşima’nın gecikmiş bedelini ödetmek isteyen Japonlar ve benzerleri bulunuyor. Hatta bir köşe yazarı saldırının dikkatleri “yukarı Mısır’da bir köy muhtarını seçmeye bile yetmeyecek bir azınlık” oyuyla seçilmesinden başka yönlere çevirmek isteyen Başkan Bush tarafından örgütlendiğini yazmıştır. Yazar ayrıca Colin Powell’ın da Başkan Bush’un suç ortağı olduğunu ima ediyor.

Bu güne kadar en tutulan açıklama suçu, küçük değişikliklerle, gözde hainlere -İsrail, Mossad (bazılarına göre, CIA’yla işbirliği içinde), Zion Büyükleri ya da basitçe ve kendinden emin bir biçimde Yahudilere-atmak olmuştur. Bu onların aynı anda saldırıları hem takdir etmesini hem de sahiplenmemesini sağlıyor. Yahudilerin bu saldırıları yapma nedeni olarak da Yahudilerin Arapları ve genel olarak Müslümanları kötü göstermek ve Amerikalılarla aralarına nifak tohumları ekmek istemeleri gösteriliyor. Ürdünlü bir köşe yazarı saldırıları gerçekleştirenlerle ilgili başka bir ilginç iddia attı: “Siyonist örgütler” Dünyanın gözü başka yerdeyken İsrail’de Mescidi Aksa’yı yıkabilecekti. Bu türden bir açıklama, sık sık ifade edilen, yapılanın bir suç olmakla birlikte Amerika’nın suçlarının adil bir karşılığı olduğu görüşüne engel teşkil etmez, tam tersine böyle bir görüşü teşvik eder. Belki de en çarpıcı -ve açık-tepki Hamas’ın haftalık yayın organı El-Risale’nin 13 Eylül 2001 tarihli sayısından geldi: “Allah dualarımızı kabul etti.”

Eylemin korkunç boyutları ortaya çıktıkça, bazı yazarlar failleri lanetlemeye ve kurbanlara acımaya daha istekliydi. Ama bu yazılarda bile Amerika’nın ettiğini bulduğunu söyleme fırsatı nadiren kaçırılıyordu. Yeni Dünya’nın işgali, sömürgeleştirilmesi ve yerleşime açılmasından başlayıp günümüze kadar uzanan Amerika’nın suç dosyası duygulu sözlerle uzun ve ayrıntılı bir biçimde sayılıp dökülüyordu; bu listede Amerikan açgözlülüğü ve acımasızlığının pençesine düşmüş Asya, Afrika ve Latin Amerika’dan kurbanlar da unutulmuyordu elbette.

Usame bin Ladin sürekli olarak düşmanını “Haçlılar” olarak tanımlayarak mücadeleyi nasıl gördüğünü açığa vurmuştu. Haçlılar, diye hatırlatılıyordu, ne Amerikalılar ne de Yahudilerdi; onlar Hıristiyanlığın kayıp kutsal topraklarını yeniden ele geçirmek için kutsal bir savaşa tutuşan Hıristiyanlardı. Kasım 2002’de yayımlanmış olan [Mektubun, İngilizce ve Arapça olarak, tam metni Kasım 2002’de internette yaygın olarak yayımlandı. Farklı üslup ve bakış açısı yüzünden, mektubu Usame bin Ladin’in kaleme aldığını söylemek zor.] ve Usame bin Ladin’e atfedilen “Amerika’ya mektup”ta, yalnızca ABD yönetimi değil, ABD halkınca da işlenmiş çeşitli suçlara ilişkin ayrıntılı bir liste veriliyor ve “sizi neleri yapmaya çağırıyoruz ve sizden ne istiyoruz” sorusu ardından yedi başlık altında talepler sıralanıyordu: Birincisi, İslam’ı benimsemek; İkincisi, “baskıya, yalana, ahlaksızlığa ve namussuzluğa son vermek”; üçüncüsü, Amerika’nın “ilkesiz ya da görgüsüz bir millet” olduğunu anlamak ve kabul etmek; dördüncüsü, Filistin’de İsrail’i, Keşmir’de Hindistan’ı, Çeçenlere karşı Rusları ve güney Filipinlerde Müslümanlara karşı Manila hükümetini desteklemeye son vermek; beşincisi, “bavullarınızı toplayıp topraklarımızı terk etmek.” Bu Amerika’nın kendi iyiliği için yapılmış bir tavsiyeydi ve hemen ardından “sizi kefenler içinde geri postalamaya zorlamayın bizi” deniyordu. Akıncısı, “ülkelerimizdeki yoz liderlerden desteğinizi çekin. Politikamıza ve eğitim yöntemimize karışmayın. Bizi ya kendi halimize bırakın ya da New York ve Washington’da bekleyin; yedincisi, Müslümanlarla tahakküm, hırsızlık ve işgal yerine karşılıklı çıkarlar ve yararlar temelinde ilişki kurun.” Mektup Amerikalılara eğer bu tavsiyeye kulak asmazlarsa önceki Haçlılar gibi yenilgiye uğrayacaklarını ve “akıbetlerinin kendi askeri yenilgi, politik açmaz, ideolojik çöküş ve ekonomik iflaslarıyla baş etmek için Afganistan’dan kaçan Sovyetler gibi olacağını” söyleyerek son buluyor.

Bu belgede Amerika’ya karşı getirilen suçlamalar ayrıntılıdır. Bildik rahatsızlıklar listesinden başka burada özel ve genel bir dizi iddia ortaya atılmaktadır. Farklı zamanlarda Ortadoğu’nun politikacılarını ve politikalarını etkisi altına almış ideolojileri yansıtan bu suçlamaların kaynağı çeşitlidir ve genel olarak bilinmektedir. Bazıları Nazi döneminden kalmadır, örneğin yozlaşma ve mutlak Yahudi kontrolü; bazıları Sovyet nüfuzu dönemine aittir, örneğin kapitalist açgözlülük ve sömürü. Bir kısmı yakın tarihli Avrupa, hatta Amerika kaynaklıdır ve hem sağ hem de soldan gelir. Bu kategoriye dünyanın kirletilmesi, Kyoto sözleşmesinin reddi, seçim kampanyalarının finansmanı yoluyla politik yozlaşma, “beyaz ırka” ayrıcalık tanınması ve sağdan, yeni-Nazilerden, Benjamin Franklin’in Yahudi tehlikesine karşı uyarıda bulunduğu yolundaki beyaz üstünlüğünü savunanların yalanı girer. Yahudilerin uğursuz rolü hemen her suçta vurgulanmaktadır.

Amerikan hayat tarzının övgüye değer meziyetleri bile suç ve günah haline gelmiştir. Kadın özgürlüğü namussuzluk ve kadınların “tüketim malları” olarak ticari kullanımı demektir. Serbest seçimler, Amerikan halkının yöneticilerini özgürce seçtikleri ve bu yüzden yöneticilerinin yaptıklarından sorumlu tutulmaları ve cezalandırılmaları gerektiği, yani “masum siviller” diye bir şeyin olmadığı anlamına gelir. En kötüsü de kiliseyle devletin ayrılmasıdır: “Siz Anayasa ve Yasalarında Allah’ın Yolunu izlemek yerine, kendi arzu ve iradenizle kendi yasalarını icat etmeyi tercih eden bir milletsiniz. Siz politikalarınızı dinden ayırdınız, sizi yaratan Allah’ın Mutlak Otoritesini onaylayan doğaya karşı geldiniz.” Özetle, “Siz insanlık tarihinin gördüğü en kötü medeniyetsiniz.” Bu yargı, Usame bin Ladin ve yandaşlarının sıklıkla adını andığı tarihin sayfalarında kalmış daha eski uranlıkları bırakın, Nazi ve Sovyet diktatörlüklerinin anılarının hâlâ taze olduğunu akla getiriyor.

Temel neden, Amerika’nın artık Batı, Hıristiyanlık ya da daha genel adıyla “Kâfir Toprakları” gibi çeşitli sıfatlarla anılan şeyin lideri olarak kabul edilmesidir. Bu anlamda Amerika başkanı -Konstantinopol’ün Bizans imparatorları, Viyana’nın Kutsal Roma imparatorları, Kraliçe Viktorya ve onun emperyal meslektaşları ve Avrupa’daki varisleri gibi— uzun bir liste oluşturan tiranların halefidir. Geçmişte olduğu gibi bugün de bu Hıristiyan kâfirler dünyası ilahi olarak takdir edilmiş olan İslam’ın yayılmasını engelleyen tek ciddi rakip güç olarak görülür; bu dünya direnecek ve geciktirecektir ama nihai, kaçınılmaz, evrensel zaferi önleyemez. Hiç kuşkusuz, El Kaide’nin kurulması ve Usame bin Ladin’in kutsal savaş ilanı hem İslam hem de terörizm tarihinde yeni ve uğursuz bir sayfanın açıldığını gösteriyordu. Bin Ladin’in eylemlerini ateşleyen, kendisinin de gayet açık bir dille söylediği gibi, Körfez Savaşı sırasında Amerika’nın Arabistan’daki varlığı -Müslümanların Kutsal Topraklarının kirletilmesi-ve Amerika’nın Irak’a saldırmak için Suudi Arabistan’ı bir üs olarak kullanmasıdır. Eğer Arabistan İslam dünyasının en sembolik yurduysa, beş yüz yıl halifelere ev sahipliği yapmış ve İslam tarihinin en görkemli günlerinin sahnesi olmuş Bağdat da İkincisidir.

Bin Ladin’i harekete geçiren belki de daha önemli bir başka unsur vardı. Geçmişte Batı’ya karşı savaşan Müslümanlar yüzlerini rahatlamak, cesaret, maddi ve askeri yardım almak için Batı’nın düşmanlarına dönebilmişti. Şimdi, yüzyıllardır ilk kez böyle faydalı bir düşman yoktur. Bin Ladin ve tayfası hemen fark ettiler ki yeni dünya güçler dağılımı içinde eğer Amerika’yla savaşmak istiyorsanız bunu kendiniz yapmak zorundasınız. 1991’de, Sovyetler Birliği varlığının son bulduğu yıl, Bin Ladin ve tayfası El Kaide’yi kurmuş ve Afganistan’daki savaşa katılmış birçok kişiyi örgüt bünyesine almıştı. Amaçları kimsenin gözünü korkutmuyordu belki, ama onlar öyle düşünmüyordu. Onlar, kendince, Afganistan’dan Sovyetleri söküp atmışlardı; bu öyle ezici bir zaferdi ki doğrudan doğruya Sovyetler Birliği’nin yıkılmasına neden olmuştu. Her zaman gözlerinde büyüttükleri bir süper gücün üstesinden geldikten sonra artık sıra diğerine gelmişti. Bunu düşünürken, başkaları gibi Bin Ladin’in de sık sık dile getirdiği, Amerika’nın kağıttan bir kaplan olduğu fikrinden cesaret alıyorlardı.

Müslüman teröristler daha önce de böylesi fikirlere kapılmıştı. Tahran’daki Amerikan Elçiliği binasını 1979’dan 1981’e kadar işgal edenlerin anıları içinde en çarpıcı itiraflardan birinde, başlangıçta niyetlerinin binayı ve rehineleri sadece birkaç gün tutmak olduğu anlatılmaktadır. Washington’dan yapılan açıklamalardan daha ciddi bir eylemin tehlikesi olmadığı anlaşılınca fikirlerini değiştirmişler. Sonunda rehineleri, anlatılana göre, yeni seçilen başkan Ronald Reagan’ın soruna “bir kovboy gibi” yaklaşabileceğinden korktukları için serbest bırakmışlar. Bin Ladin ve yandaşlarının böyle bir kaygısı hiç olmamıştır. Onların nefreti ne korkuyla dizginlenebilir ne de saygıyla dindirilebilir. Daha öncekiler gibi onlar da durmaksızın Amerika’nın Vietnam’dan, Lübnan’dan ve onların gözünde en önemlisi Somali’den çekilmesinden dem vuruyor. Bin Ladin’in, 28 Mayıs 1998 tarihinde, ABC News’tan John Miller’le yaptığı mülakatta söyledikleri özellikle aydınlatıcıdır:

Son on yılda, soğuk savaşlar vermeye hazır ama uzun savaşlar vermeye hazır olmayan Amerikan askerlerinin zayıflığını ve Amerikan yönetiminin çöküşünü gördük. Beyrut’ta iki patlamanın ardından Denizciler kaçarken görüldü bu. Yine görülüyor ki, onlar yirmi dört saatten daha kısa bir sürede kaçabiliyor ve bu Somali’de de tekrarlandı… [Bizim] gençler Amerikan askerlerinin moralinin ne kadar düşük olduğuna şaştılar… Birkaç patlamanın ardından, hepsi yenilgiyi kabul edip kaçıyor… Onlar dünya lideri ve yeni dünya düzeninin lideri olduklarını unuttular. [Onlar] cesetlerini yerlerde sürükleyerek kaçtı ve arkalarında utanç verici bir yenilgi bıraktı.

Usame bin Ladin için ABD’ye savaş ilan etmek yedinci yüzyılda başlayan dini hâkimiyet mücadelesini yeniden başlatmaktır. O ve yandaşları için bu bir fırsat anıdır. Bugün medeniyeti temsil eden ve Roma ve Bizans gibi Dar-ül Harb’in liderliğini yapan Amerika yozlaşmış ve moralsizdir, yıkılmaya hazır hale gelmiştir. Ama zaaflarına rağmen Amerika tehlikelidir de. Humeyni’nin ABD’ye “Büyük Şeytan” demesi boşuna değildir ve El Kaide üyeleri için, Müslüman dindaşlarına dayatmak istedikleri türden İslam karşısında en büyük tehdit de Amerika’nın ayartıcılığı ve onun müsrif, sefih hayat tarzıdır.

Ama Amerika’yı farklı nedenlerle -insan hakları, özgür kurumlar ve sorumlu, temsili bir yönetim vaadi yüzünden-çekici bulan başkaları da vardır. Artan sayıda insan, hatta bazı hareketler bu tür kurumlan kendi ülkelerine getirmek gibi karmaşık bir görevi üstlenmiş durumdadır. Bu iş kolay değil. Belirtildiği gibi, benzer birçok girişim günümüzdeki yozlaşmış rejimleri ortaya çıkarmıştır. İslam Konferansı Örgütü içindeki elli yedi üyeden yalnızca biri, Türkiye Cumhuriyeti, uzun bir süreden beri demokratik kurumlan işletmekte, zor ve süre giden sorunlara rağmen liberal bir ekonomiyle özgür bir toplum ve politik düzen kurma yolunda ilerlemektedir.

Şiddetle anti-Amerikan rejimlere sahip olan iki ülkede, Irak ve İran’da iktidara geçebilecek ve hükümet kurabilecek demokratik muhalefet güçleri vardır. Biz, söylemekten hoşlandığımız biçimiyle özgür dünya, onlara yardım etmek için çok şey yapabilir ama şimdiye kadar çok az şey yapıldı. Bölgedeki diğer ülkelerin çoğunda değerlerimizi paylaşan, bize sempati duyan ve hayat tarzımızı paylaşmak isteyen pek çok insan var. Onlar özgürlüğü biliyor ve yurtlarına getirmek istiyor. Bizim onlara yardım etmemiz çok zor ama en azından onları engellememeliyiz. Eğer başarılı olurlarsa, bu dünyalarda diplomatik anlamda değil gerçek anlamda dostlarımız ve müttefiklerimiz olacak.

Bu arada acil bir sorun daha vardır. Eğer El Kaide liderleri İslam dünyasını görüşlerini ve liderliklerini kabul etmeye ikna edebilirse, bizi, yalnızca Amerikalıları da değil herkesi uzun ve sert bir mücadele bekliyor olacak. Avrupa, özellikle de Batı Avrupa bugün geniş ve hızla büyüyen bir Müslüman cemaate ev sahipliği yapıyor ve birçok Avrupalı bunu bir sorun, bazıları da bir tehdit olarak görmeye başlıyor. Er ya da geç, El Kaide ve bağlantılı gruplar Müslümanlara ve kutsallarına karşı güç kullanmada Amerikalılar kadar titiz davranmadıkları bilinen İslam’ın öteki komşularıyla -Rusya, Çin, Hindistan-çatışmaya girecektir. Eğer fundamentalistlerin hesabı doğru çıkar ve savaşlarını kazanırlarsa, dünyayı, özellikle de İslam’ı benimseyen parçalarını, karanlık bir gelecek bekliyor demektir.

Sh:119-139

Kaynak: Bernard Lewis, İSLAM’IN KRİZİ, Kitabın özgün adı: The Crisis Of İslam, trc: Abdullah Yılmaz, Literatür Yayıncılık İkinci Basım, Ağustos 2003, İstanbul

 

GİZLİ DİL ve DÜNYASI


Dil, bir toplumun temel taşıdır. İnsanların varlığını sürdürmesi dil ile olur, uygarlıkların kurulması dil vasıtasıyla olur. İnsanın hayat mücadelesini kazanması yine dil ile kurulur. Dil, bireyin kendini ifade etmesidir. Dil, insanın meramını, isteğini, sevincini, üzüntüsünü, aşkını, ayrılığını, ölümünü dile getirmesidir.

Bir milletin var olabilmesi ancak dil sayesinde olur. Dil olmazsa toplum olmaz, toplum olmazsa dil olmaz. Toplum içinde bir birlik sağlamanın önde gelen kurallarından birincisi, o toplumu oluşturan bireylerin mutlaka aynı dil ile konuşmaları gerekir. Çünkü toplumca benimsenmiş ortak değerlerin oluşmasında, bunların paylaşılmasında, dünden bugüne insandan insana aktarılmasında insanların toplumsal varlığını devam ettirmesinde hiç şüphesiz dilin birçok önemli görevi vardır.

Toplumların bütün özellikleri diline yansır. Dil ile toplum arasındaki bağ çok kuvvetlidir. Toplumların dünya görüşü yani eşyayı anlamdırma dillerinde gizlidir. Dil, bozulduğu zaman insanın toplum içindeki değerleri de bozulur.

Dili, toplum geliştirir. O toplumun şairleri, yazarları, düşünürleri, bilim adamları, gazatecileri vb. dilin gelişmesine katkıda bulunurlar. Güçlü şairlere, yazarlara ve düşünce adamlarına sahip olan toplumlar, her zaman varlığını devam ettirir. Toplumun düzeni genellikle dil vasıtasıyla olur. Bu söz, ilk bakışta çok iddialı gözükse de Konfiçyüs’ün o meşhur tespiti doğruluğunu ispatlamaya yeter:

”Bir ülkenin yöneticisi olsanız ilk yapacağınız iş ne olurdu? Diye sorulduğunda, ‘Hiç şüphesiz dili gözden geçirmekle başlardım.’ der ve şöyle devam eder: Dil düzensiz olursa sözler düşünceyi iyi anlatmaz. Düşünce iyi anlatılamazsa, adetler ve kültür bozulur. Adetler ve kültür bozulursa adalet yanlış yola sapar. Adalet yoldan çıkarsa, şaşkınlık içine düşen halk, ne yapacağını, işin nereye varacağını bilemez. İşte bunun için her şey dil kadar önemli değildir.”

Her milletin kendine özgü kuralları olan bir dili vardır. Bir milletin ruhu ve yaşama biçimi dilinde şekillenir. Bir milletin dilini inceleyerek yaşam tarzı hakkında fikir sahibi olabiliriz. Çünkü dil uzun zaman içinde tarih, coğrafya, kültür, medeniyet ve çeşitli sosyal etkilerin altında bütün toplumların ortak düşüncesinden meydana gelmiştir. Dili toplumdan ve kültür unsurlarından ayrı düşünmek mümkün değildir. Toplumun en küçük zerresi bile dil ile ilişkilidir. Toplumların edebiyatı, felsefesi, güzel sanatları, gelenekleri, görenekleri, kısacası kültürü dil ile bir bağlılık içerisindedir. Bu değerlerin kuşaktan kuşağa aktarılması tamamen dil denilen iletişim aracı ile olur. Bir milletin kültürü, tarih boyunca ortaya koyduğu eserlerden oluşur. Kültür bir toplumun adeta kimliğidir. Sözlü yazılı her türlü kavram kültür içine girer.

Türk milleti, kültürün her alanında kalıcı eserler bırakmıştır. Avusturyalı ünlü araştırmacı ve yazar Hammer, Türkler hakkında şunu söyler:

”Herodot’un Tarjinaüs, Tevrat’ın Togarıma diye andığı Türk, o müverrihten ve o mukaddes kitaptan daha çok eski asırların tanıdığı bir millettir.

Tahakküm kabul etmeyen bir şecaat, alabildiğine geniş fütuhat aşkı, sonsuz bir teşebbüs kabiliyeti, muhitlere uymaktan ziyade muhitleri kendine uydurmak zevki ve iptilası bu milletin asırlar dolduran tarihinde apaçık görülür, okunur.

Türkler, devlet yıkmakta ve devlet kurmakta birinci sınıf üstadlardır. Ülkeleri değil, kıtaları altüst etmişler ve bu korkunç savletler arasında sarsılması hiç de kolay olmayan hâkimiyetler yaratmışlardır. Tarih, Türklerden çok şey öğrendi, onların elinden çıkma öyle eserler var ki medeniyet için birer süs teşkil etmektedir.”[1]

Türkler ana dilleri yanında kullandığı gizli dilleri de vardır. Kendi milletinin tarih ve kültürünü öğrenmek isteyen her Türk, Türkçenin ölümsüz eserlerini incelemesi gerekir. Gizli diller de nadide zenginliklerden birisidir.

Türkiye’deki gizli dilleri konuşan bazı Türk toplulukları da gizli dili bir barınak olarak görmüşlerdir. Türkiye’deki gizli dilleri öğrenmek ve araştırmak gerekir. ‘

‘Kelimeler ister eski, ister yeni, ister yerli, ister yabancı olsunlar, öğrenilmesinde daima fayda vardır.”

Yeryüzünde uzun ömürlü olmak isteyen milletler, daima kuşaklar arasındaki bağların kuvvetli ve devamlı olmasına dikkat etmelidir. Bir milleti uzun ömürlü kılan onun kültürüdür, geleneğidir, göreneğidir ve en önemlisi dilidir.

Günlük hayatta 400 kelime ile ihtiyacını gideren milletimizin dil zenginliği hergeçen gün azaltılmaktadır. Sonuç olarak dilimize sahip çıkmalıyız. Sahip çıkamadığımız güzel Türkçemizin zenginliğini gözler önüne seren  önemli bir çalışmayı okumanızı tavsiye ediyorum. Teşekkürler.

(MOR Gökmen Türkiye’deki Gizli Dillerin Ses, Şekil Ve Kavram Alanı Bakımından İncelenmesi [Kitap]. – Kars : Kafkas Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Türk Dili Ve Edebiyatı Ana Bilim Dalı Yeni Türk Dili Bilim Dalı 253583-Yüksek Lisans Tezi , 2009)

TEZİ İNDİR

 

Sözlükte kullanılan kısaltmalar

Abd. : Abdal

Akar : Ali Akar

Akb. : Burhanettin Akbaş

Akp. : Turgut Akpınar

Alm. : Almanca

Ar. : Arapça

Bk. : Bakınız

Bsz. : Belirsiz

Bur. : Burdur

Caf. : Ahmet Caferoğlu

Çpn. : Çepni

DS. : Derleme Sözlüğü

Düz. : Düzce

Eda. : Eskişehir Düzce Abdalları

Elk. : Elekçiler

Erk. : Erkiletçe

Erm. : Ermenice

Esk. : Eskişehir

Far. : Farsça

Fr. : Fransızca

Gül. : Cemil Gülseren

Gyg. : Geygeller

Hzy. : Hazeynce (Darende Dili)

İt. : İtalyanca

Kal. : Kalaycı

Kay. : Zeki Kaymaz

Lat. : Latince

Muğ. : Muğla

Muğ. Tar. : Muğla Tarihi

Rm. : Rum

Rus. : Rusça

Tr. : Türkçe

Trk. : Türk

Yıl. : Faruk Yıldırım

GİZLİ TÜRKÇE SÖZLÜĞÜ

A

abı: 1. Baba. 2. Anne. (Yıl.) (DS. C. 1) (Tbr.)

abı: Baba < Ar. ebû ‘baba, ata.’ (Kay.) (Tbr.)

abır at-: Yemek yemek. (Kay.) (DS. C. 1) (Hzy.)

abır cubur: Yemek iyi değil. (Gül.) (Hzy.)

abır eklet-: Yemek yemek. Bk. eklet- (Kay.) (Gül.) (Hzy.)

abır: Yemek. (Kay.) (Gül.) (DS. C. 1) (Hzy.)

abırcı: Yemeğe düşkün olan, yiyici. (Kay.) (Gül.) (Hzy.)

abırsız: Aç. (Gül.) (Hzy.)

acı moy-acı muy: Rakı. (Kay.) (Çpn.)

acı: Kahve. (Kay.) (Gyg.)

acımık: Tütün, sigara. (Kay.) (Çpn.)

acışi: Biber (acı işi) (Tr.) (Akb.) (Erk.)

acîşi: Biber < acı + işi. Azeri ağızlarında da isti + ot <istot < isot kelimesi iki unsurdan meydana gelir. (Kay.) (Erk.)

açar: Anahtar. (Kay.) (Gül.) (DS. C. 1) (Hzy.)

açgit: Göz. (Caf.) (Elk.)

afa: 1. Nesne, şey. 2. Yapmak. 3. Polis, jandarma. (Yıl.) (Tbr.)

afa: Şey. (Kay.) (Tbr.)

afacı: Kastedilen kişi, şahıs. afa kelimesine + cı eklenerek yapılmıştır. (Kay.) (Tbr.)

afet: Başla! Müzisyenlerin birlikte müziğe başlarken kullandıkları seslenme sözü. Tk. et- yardımcı fiili ve afla kurulmuştur. Af’ın kökeni belirsizdir. (Kay.) (Tbr.)

afet-:1. Yıkamak. 2. Yapmak. 3. Çıkarmak. 4. Başlamak. (Yıl.) (Tbr.)

agışi: Kaput (ağ işi) (Tr.) (Akb.) (Erk.)

âgişi: Kaput bezi < ağ + işi. (Kay.) (Erk.)

ağcakoca: Yoğurt, ayran. (Akp.) (Kay.) (Çpn.)

ağzı gara: Yabancı, Çepni olmayan kimse. (Kay.) (Çpn.)

ahbar: Kardeş, efendi. (Caf.) (Elk.)

ahçir: Oynamak. (Caf.) (Elk.)

ahlı gerez: Zeki, akıllı. (Yıl.) (Tbr.)

ala: Gel, getir. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

alafkermek: Söylemek. (Caf.) (Kay.) (Gyg.)

alagırık: Sevilmeyen insanlara söylenen bir söz. (Kay.) (Kal.)

alav etmek: Söylemek. (Caf.) (Kay.) (Gyg.)

aldahuna: Çirkin. (Akp.) (Kay.) (Çpn.)

ales: Geldi. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

amikli-amüklü: Bitli. (Kay.) (Hzy.)

amma yıkım: Çok güzel. (Kay.) (Kal.)

amüklü: Bitli. (Gül.) (Hzy.)

an kin: Kadın. < Erm. an kin ‘nâdir, paha biçilmez, kıymetli.’ ‘kıymetli kadın’ manasında olmak üzere, Bugünkü Ermenicede ankine kelimesi kullanılır. (Kay.) (Erk.)

an: Getir. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

anik: O (zamir) (Caf.) (Elk.)

ankin: Kadın. (Erm.) (Akb.) (Erk.)

ano: Anahtar. < Yun. anahtar. (Kay.) (Hzy.)

apakay: Erkek. (Akp.) (Kay.) (Çpn.)

arab_işi: At; kelimeyi yanlış olarak arab aşı şeklinde ‘at, beygir’ manalarında zabteylemiştir. (Muğ.) (Caf.) (Kal.)

arabalişi: Katır; kelime arab+ali+işi’nden terkip edilmiştir. (Muğ.) (Caf.) (Kay.) (Kal.)

arabişi: At. (Kay.) (Kal.)

arap ali işi: katır. (Akar) (Kal.)

arap aşı: At, beygir. (Akar) (Kal.)

arap el işi: Katır. (Akar) (Kal.)

arap işi: Katır. (Akar) (DS. C. 1) (Kal.)

arap süleyman: Zeytin. (Akar) (Kal.)

ardiye: Bu. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

argor: Diş. (Caf.) (Elk.)

ari: Al. (Caf.) (Elk.)

arif ol- : Dikkatli bakmak, anlamak. < Ar. arif ‘bilen, bilgili, irfan sahibi.’ (Kay.) (Hzy.)

arif ol-: Dikkatli bakmak, ilgilenmek, farkına varmak. (Gül.) (Hzy.)

ariga: Baba, peder. (Caf.) (Elk.)

asala: Gülüyor. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

asdar: Tut. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

asel: Bal. < Ar. asel ‘bal.’ (Kay.) (Gül.) (Hzy.)

asgas: Güldü. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

astarmak: Almak, getirmek, istemek. (Caf.) (Kay.) (Gyg.)

aşçık: Kız, kız çocuğu. (Caf.) (Elk.)

aşına: Al! Tk. aşır-‘tan. aşırla > aşınla > aşına. (Kay.) (Tbr.)

aşına-: Çalmak. (Yıl.) (Tbr.)

aşır-: Çalmak. (Gül.) (Hzy.)

aşkana: Yemek pişen yer. (Gül.) (DS. C. 1) (Hzy.)

at kula: İki. At kulağının çift olduğu düşünülerek türetilmiş olmalıdır. (Kay.) (Erk.)

atana- : Atmak, fırlatmak. (Yıl.) (Tbr.)

atkılığa te-: Tuvalete gitmek. (Kay.) (Erk.)

atkılık: Tuvalet, helâ. (Kay.) (Erk.)

auzun düve: Genç, güzel kız. (Kay.) (Erk.)

auzun işle: Ye, harekete geç, yap, işle, ve emsali gibi manalarda kullanılır. (Kay.) (Erk.)

av: 1. Su. 2. Çay, kahve, meşrubat. (Yıl.) (DS. C. 1) (Tbr.)

av: Su. < Far. âb ‘su.’ (Kay.) (Tbr.)

avam hazeyn: Halktan biri. (Kay.) (Gül.) (Hzy.)

avam: Halk < Ar. avam ‘herkes, kaba ve câhil halk, ayak takımı.’ (Kay.) (Hzy.)

avan-: 1. Gezmek, dolaşmak. 2. Getirmek. (Kay.) (Kal.)

avan: Git! (Kay.) (Kal.)

avan-: Gitmek, gezmek, dolaşmak. (Akar) (Kal.)

avanak: Cahil, anlamaz, tecrübesiz, aptal. (Kay.) (Kal.)

avandır-: Bir şeyin yerini değiştirmek. (Akar) (Kal.)

avandır: Getir! (Kay.) (Kal.)

avanık gel-: Gelmek. (Akar) (Kal.)

avanık: Alnı beyaz sığır. (Akar) (Kal.)

avanmak: Gezmek, dolaşmak. (Muğ.) (Caf.) (Kal.)

avay: Süpürge. (Caf.) (Elk.)

avgıt: Yumurta. (Erm.) (Akb.) (Erk.)

avgıt: Yumurta. < Erm. havgit < hav + git ‘tavuk mahsulü’ kelime başındaki hsesinin

düşmesi ve i’nin ahenkleştirilmesiyle vücuda getirilmiştir. (Kay.) (Erk.)

avzın danaş: Güzel kadın. (Kay.) (Erk.)

avzın gav: Ehemmiyetli adam. (Kay.) (Erk.)

avzın: Bol, iyi. (Bsz.) (Akb.) (DS. C. 1) (Erk.)

avzın-auzun: 1. Bol, iyi, zararsız, hoş vesaire gibi her iyi şeye ve harekete auzun ıtlak olunur. (Kay.) (DS. C. 1) (Erk.)

avzınlaş-: Pahalılaşmak, kıymetlenmek. (Kay.) (Erk.)

aydın eşi: Kız. (Akar) (DS. C. 1) (Kal.)

aydın işi: İncir. (Muğ.) (Caf.) (Akar) (Kay.) (Kal.)

aydın zındanı: Ahır, ağıl. (Akar) (Kal.)

aydın: 1. Eşek. 2. Beygir. (Kay.) (Kal.)

aydın: Eşek. (Akar) (Kal.)

aydın: Eşek. (Muğ.) beygir. (Bur.) (Caf.) (Kal.)

aydınelişi: Gelin. (Akar) (Kal.)

aydınerişi: İncir. (Akar) (Kal.)

aydınişi: İncir. (Akar) (Kal.)

aydınna- : Çalmak, gizlemek. < aydınla- fiilinden. (Kay.) (Çpn.)

aydınyerişi geneği: Genelev. (Akar) (Kal.)

aydınyerişi: İncir. (Akar) (Kal.)

aygıt: Erzak. (Kay.) (DS. C. 1) (Kal.)

ayı işi: Armut. (Kay.) (Kal.)

ayn cort: Gözü kör. (Kay.) (Gül.) (Hzy.)

ayn: Göz. < Ar. ayn ‘göz.’ (Kay.) (Gül.) (Hzy.)

ayvaz: Yabancı. (Kay.) (Gyg.)

azına ökün-: Karşısındakinin taklidini yapmak. (Gül.) (Hzy.)

B

bab:Kapı. (Kay.) (Gül.) (Hzy.)

badra-: Konuşmak. (Kay.) (Kal.)

bahana-: Bakmak. (Yıl.) (Tbr.)

bahar işi: Sigara. (Akar) (Kal.)

bahar: Sigara. (Akar) (DS. C. II) (Kal.)

bahar: Tütün, tütün kesesi. (Muğ.) (Caf.) (Kay.) (DS. C. II) (Kal.)

bahar: Tütün. (Akar) (DS. C. II) (Kal.)

bahor: Öküz. (Gül.) (Hzy.)

bakar: Öküz, inek. < Ar. bakar, bakara ‘sığır.’ (Kay.) (Hzy.)

bal: Saç. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

banadura: Patlıcan. (Kay.) (Hzy.)

banayık: Koca. (Kay.) (Akb.) (Erk.)

bange – benge: 1. Tüfek, silah. Bk. menge. 2. Büyük abdest. (Kay.) (Hzy.)

bange-benge: Büyük abdest. (Gül.) (Hzy.)

bangele-: Yellenmek. (Kay.) (Hzy.)

bangeleme: Yellenme. (Gül.) (Hzy.)

barıh huda: Allahütealâ. (Yıl.) (Tbr.)

bayınna: Kaç, ne kadar? (Kay.) (Gyg.)

bayınna: Ver! Türk argosunda bayıl ‘öde, ver.’ (Kay.) (Tbr.)

bayna-bayına-: Vermek. (Yıl.) (Tbr.)

becer-: Büyük abdest yapmak. (Kay.) (Gül.) (Hzy.)

bello: Zabıta, zaptiye, polis. (Gül.) (Hzy.)

bello: Zaptiye, zabıta. < Ar. belediyeden kısaltma olarak. (Kay.) (Hzy.)

benedik: Kalay. (Akar) (Kal.)

bęran: Ağır. (Caf.) (Elk.)

bęş: Otur. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

beşkas: Oturdu. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

beşmek: Gelmek, girmek, getirmek, pişirmek, hazırlamak gibi birçok fiil makamında kullanılır. (Caf.) (Kay.) (Gyg.)

beştir-: 1. Hazırlamak. 2. Giymek. 3. çektirmek, vb. (Kay.) (Gyg.)

beştirmek: Hazırlamak, giymek. (Caf.) (Gyg.)

bet: Kötü, çirkin < Far. bed ‘kötü, çirkin.’ (Kay.) (Akb.) (Erk.)

bettik-bittik: Kavun < Ar. bıttıh ‘kavun, karpuz.’ (Kay.) (Gül.) (Hzy.)

beyit: Ev. (Gül.) (Hzy.)

beyt-beyit: Ev, hane, misafir odası. < Ar. ‘beyt’ hane, mesken, ev, oda. (Kay.) (Hzy.)

bezrik: Bk. bızdıh. (Kay.) (Erk.)

bıçgın: Hırsız. (Kay.) (Hzy.)

bıķın: Sat. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

bıs: Saman. (Yıl.) (Tbr.)

bışga: Mermi. (Yıl.) (Tbr.)

bızdıh: Çocuk. (Erm.) (Akb.) (Erk.)

bızdıh-bizdik: Çocuk, ehemmiyetsiz kimse, tehlikeli olmayan kimse. <Erm. Bızdik ‘ufak.’ (Kay.) (Erk.)

bider: Tohum < Ar. ‘bezr’ tohum, nesil. (Kay.) (Gül.) (DS. C. II) (Hzy.)

bingiş: Ayakkabı. (Kay.) (DS. C. II) (Çpn.)

bir avzın höbük: Yüz. (Kay.) (Erk.)

bir höbük: Yirmi. (Kay.) (Erk.)

bodın: Ecnebi. (Gül.) (Hzy.)

bodos: Ecnebi. (Kay.) (Hzy.)

borancık: Çocuk. (Kay.) (Gül.) (Hzy.)

boz: Yabancı, Çepni’den gayrisi. (Kay.) (Çpn.)

bulgara: Polis. (Yıl.) (Tbr.)

C

caa: Ev. Söylenişi câ şeklindedir. Kökeni belirsiz. (Kay.) (Tbr.)

caaş-cağaş: Eşek, katır. < Ar. cahş ‘sıpa.’ (Kay.) (Hzy.)

cabıl: Sadeyağ, tereyağı. (Kay.) (Çpn.)

cabıl: Yağ (tereyağ) (Akp.) (Çpn.)

cağaş-caaş: Eşek. (Gül.) (Hzy.)

calavıkla-: Toplayıp götürmek, soymak, çalmak. (Yıl.) (Tbr.)

cam: Ayna < Far. câm ‘cam.’ (Kay.) (Akb.) (Erk.)

canpış-çambuş-çampış-çampiş: Üzüm. <Erm. çamiç ‘kuru üzüm’ kelimesinden türemesi muhtemeldir. (Kay.) (Erk.)

car: Şeker. (Kay.) (Gül.) (Hzy.)

carıs: Mısır, darı. (Yıl.) (Tbr.)

cartla-: Ölmek. (Yıl.) (Tbr.)

caş bizdik: Eşekoğlu eşek. (Kay.) (Erk.)

caş: Eşek, insan. (Bsz.) (Akb.) (Erk.)

caş-çaş: 1. Eşek ve umumiyetle hayvan. 2. İnsan (hakaret kastıyla). Mehmet Ersoy’a göre: Umumiyetle kelime ‘memur, adam, insan’ manâlarındadır. ‘Eşek, hayvan’ manalarında kullanılan kelime ise cas’dır. < Ar. cahş ‘sıpa’ (Kay.) (Erk.)

caşın birisi: Ahmak, cahil, aptal, bön. (Kay.) (Erk.)

caşın çau: Eşeğin tenasül âleti. (Kay.) (Erk.)

caşın gulahlısı: Budala insan, ahmak. (Kay.) (Erk.)

cav: Göz. (Yıl.) (Kay.) (Tbr.)

cavla: Bak! cav + Tk. la- tan. (Kay.) (Tbr.)

cavla-: Bakmak. (Yıl.) (Tbr.)

cavlan-: Görünmek. (Yıl.) (Tbr.)

cavlat-: Göstermek. (Yıl.) (Tbr.)

cavlat-: Göstermek. cavla- şeklinin ettirgen eklisidir. (Kay.) (Tbr.)

cavlık: Gözlük. (Yıl.) (Tbr.)

cavra: Köpek. (Akp.) (Kay.) (DS. C. III) (Çpn.)

cebrail: Koyun. <Ar. Cebrâ’il ‘peygamberlere emir ile vahye vasıta ve memur olan dört büyük melekten biri.’ (Kay.) (Hzy.)

cecik: Göz. (Akar) (Kal.)

cedi: Keçi. < Ar. cedy ‘‘erkek oğlak.’’ (Kay.) (Çpn.)

celfin: Tavuk, horoz. (Kay.) (DS. C. III) (Hzy.)

cemal_işi: Deve. < Ar. cemel + işi kelimesinden. (Kay.) (Kal.)

cemale: Deve. (Akar) (Kal.)

cemele: Deve. (Muğ.) (Caf.) (Akar) (Kay.) (Kal.)

cemile: Deve. (Akar) (Kal.)

cemre: Deve. Bk. cemele. (Kay.) (Kal.)

cendik: Jandarma. Anadolu ağızlarındaki cendek’in anlam kaymasına uğramış şeklidir. Kökeni belirsiz. (Kay.) (Tbr.)

cer-cer: Söz, kelime. (Yıl.) (Tbr.)

cere: Bk.cerne- (Yıl.) (Tbr.)

ceret: Söyle! (şarkı) müzisyenlerde bir seslenme ifadesi. cer ve Tk. et- yardımcı fiiliyle kurulmuştur. (Kay.) (Tbr.)

cerlen- cerlen-: Konuşmak. (Yıl.) (Tbr.)

cerlenme!: Sus! (Yıl.) (Tbr.)

cerne-cirne-cerle-: Demek, söylemek, şarkı söylemek. (Yıl.) (Tbr.)

cesel-: Tedbirli, ihtiyatlı olmak, sakınmak. (Kay.) (Erk.)

ceselmek: Tedbirli. (Bsz.) (Akb.) (Erk.)

cev: Arpa. (Far.) (Akb.) (DS. C. III) (Erk.)

cevapsız: Çatal, kaşık. (Akp.) (Çpn.)

cev-kev: Arpa. Far. cev arpa. (Kay.) (DS. C. III) (Erk.)

cıge-çığa-cıva: Ev. (Kay.) (Çpn.)

cırcır: Fermuar. (Gül.) (DS. C. III) (Hzy.)

cırtla-: Kilitlemek. (Gül.) (Hzy.)

cıvır: Kız, gelin, emsali. (Esk.) (Caf.) (Eda.)

cıvır: Kız, gelin, kadın ve benzeri. (Kay.) (Gyg.)

cıvır: Kız, kadın. Kaynağı belirsiz. Çingenece cuwli ‘genç kadın’ ile ilgili olması muhtemeldir. (Kay.) (DS. C. III) (Tbr.)

cıvır-civır 1. Kadın, kız. 2. Eş (zevce) (Yıl.) (Tbr.)

cıvıt-: Caymak, dönmek. (Gül.) (Hzy.)

cızîşi: 1. Yazı <cızık +işi. 2. Senet. (Kay.) (Erk.)

cızişi: Yazı (cızı işi) (Tr.) (Akb.) (Erk.)

cibelik: Şımarık. (Kay.) (Gül.) (DS. C. III) (Hzy.)

cibiççi: Hoca, öğretmen. (Kay.) (Kal.)

ciğce: Erkeklik organı. (Akar) (Kal.)

ciî-: 1. Gitmek. 2. Taşınmak. (Kay.) (Gyg.)

cildikli: Davul çalamayan Abdal. (Yıl.) (Tbr.)

cilenger: Bıçak. (Kay.) (Kal.)

cimitci: 1. İmam. 2. Öğretmen. (Kay.) (Kal.)

cimitci: Öğretici. (Akar) (Kal.)

cimitci: Sarıklı hoca. (Muğ.) (Caf.) (Akar) (Kal.)

cinik: Genç kız, kız çocuk. (Kay.) (Hzy.)

cinik: Kız. (Gül.) (Hzy.)

cink: Para. (Akar) (Kal.)

cirki: Kuş. (Yıl.) (Tbr.)

ciyce: Et; erkeğin cinsel organı. (Akar) (Kal.)

cobuk: Değnek. (Kay.) (Erk.)

cof: Göz. Bk. cov. (Kay.) (Gül.) (Hzy.)

coğ-co: Göz. (Gül.) (Hzy.)

coğlan-colan et-: 1. Cerre çıkmak, teravih namazı kılmak, hastaya bakmak gibi işler karşılığında yağ, bulgur, un, para vb. şeyler almak, gurbetçilik. 2. Dilencilik < Far.

cevlân, cevelâu ‘dolaşma, dolanma, gezinme.’ (Kay.) (Hzy.)

coğlan-colan: 1. Dilencilik etmek. 2. Gurbetçilik. (Gül.) (Hzy.)

cono: Adam, insan. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

corcor: Çorba. (Kay.) (Gül.) (Hzy.)

cort hazeyin: Kötü adam. (Kay.) (Hzy.)

cort: 1. Bozuk, kötü, fena. 2. Fakir. 3. Sakat. (Kay.) (Hzy.)

cort: Bozuk, kötü. (Gül.) (Hzy.)

cortlasma: Bozuntuya verme, açık verme. (Gül.) (Hzy.)

cortlaş-: 1. Kötüleşmek. 2. Bozuntuya vermek, açık vermek. 3. Karşı gelmek. (Kay.)(Hzy.)

cov-coğ: Göz. < Far. cev ‘arpa.’ (Kay.) (Hzy.)

cubur : Kötü < Ar. cubâr ‘heder, boşa giden.’ (Kay.) (Hzy.)

cubur hazeyn : Kötü adam. (Kay.) (Gül.) (Hzy.)

cubur: Kötü. (Gül.) (DS. C. III) (Hzy.)

cunk: Köy, kasaba. (Caf.) (Kay.) (Gyg.)

cur tedir!: Su ver! (Kay.) (Erk.)

cur: Su, ayran < Erm. çur ‘su.’ Alaçam (Bolu) Elekçilerinin dillerinde tıpkı Ermenicede olduğu gibi yalnız ‘su’ manasındadır. ‘ayran’ mecazidir. (Kay.) (Akb.)(Erk.)

cur: Su. (Caf.) (Elk.)

cümari-cimari: Tavuk. (Yıl.) (Tbr.)

çalkalama: Ayran. (Kay.) (Hzy.)

çambuş: Üzüm. (Erm.) (Akb.) (Erk.)

çamışı: Çamfıstığı. < cam + işi kelimesinden. (Kay.) (Kal.)

çan talır: Kaç para? (Kay.) (Gül.) (Hzy.)

çan: Kaç, ne kadar? < Far. çend ‘kaç?’ (Kay.) (Hzy.)

çan: Kaç. (Gül.) (Hzy.)

çandır: Karışık, melez. (Kay.) (Gül.) (DS. C. III) (Hzy.)

çangal: Güreşte bir ayak oyunu, çelme takmak. (Gül.) (DS. C. III) (Hzy.)

çantı gezmek: Beraber çerçilik etmek. (Kay.) (DS. C. III) (Erk.)

çapan: Gelin, umumiyetle kadın. (Bur. Muğ.) (Caf.) (Kay.) (DS. C. III) (Kal.)

çapan: Kadın. (Akar) (Kay.) (DS. C. III) (Kal.)

çapannar: Kadınlar. < çapan + /+lar/ çokluk ekinden. (Kay.) (Kal.)

çatılı: Jandarma. (Yıl.) (Tbr.)

çav(a): Çocuk, oğlan. (Kay.) (Gyg.)

çavı: erkek ve kadının cinsiyet uzvu. (Tr.) (Akb.) (Erk.)

çavı-çau: Erkek ve kadının cinsiyet uzvu. (Kay.) (Erk.)

çavo: Erkek çocuğu. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

çavra: Koyun, keçi. (Yıl.) (Tbr.)

çay çöne-çay çuna: Kız çocuğu. (Kay.) (Gyg.)

çay: Kız çocuğu. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

çay: Kız. (Caf.) (Kay.) (Gyg.)

çay_cuna: Efendi, bey. (Caf.) (Gyg.)

çay_çöne: Kız çocuğu. (Caf.) (Gyg.)

çay_çuna: Kız çocuğu. (Caf.) (Gyg.)

çec: Buğday yığını. (Gül.) (DS. C. III) (Hzy.)

çecik: Göz. (Bur.-Muğ. ) (Caf.) (Akar) (Kal.)

çecik-çeçik: Göz. (Kay.) (Kal.)

çeciksiz: Gözsüz. (Bur.) (Caf.) (Kal.)

çeçik: Çeçik. (Muğ.) (Caf.) (Kal.)

çekim: Okka. (Kay.) (Kal.)

çekirdek: Mermi. (Kay.) (Gül.) (Hzy.)

çekle-: 1. Anlamak, bilmek. 2. Bakmak, görmek. 3. Söylemek. 4. Hatırlamak. (Kay.)  (Kal.)

çekle-: Bakmak, tanımak, anlamak. (Akar) (Kal.)

çeklemek: Bakmak, görmek. (Muğ.) (Caf.) (Akar) (Kal.)

çeklet-: Hatırlatmak. 2. Anlatmak. (Kay.) (Kal.)

çekletil-: Anlatılmak. (Kay.) (Kal.)

çelişci: Çalgıcı, müzisyen. (Akar) (Kal.)

çemender: Eşek. (Muğ. Tar.) (Caf.) (Akar) (Kay.) (Kal.)

çene: Az. (Akar)(Kal.)

çene: Ceviz. (Muğ.) (Caf.) (Akar) (Kay.) (Kal.)

çeneişi: Ceviz. (Akar) (Kal.)

çıbığ_işi: Üzüm. (Muğ.) (Caf.) (Akar) (Kal.)

çıbık_işi: Üzüm. < çubuk + işi kelimesinden. (Kay.) (Kal.)

çıka: Yok, hayır. (Caf.) (Elk.)

çıngı: Gözyaşı. (Kay.) (Çpn.)

çıray: Işık. < Far. çerağ ‘ışık’; kayseri çıra ‘lamba’ (Kay.) (Akb.) (Erk.)

çırayı söndür-: Işığı söndürmek. (Kay.) (Erk.)

çice: Et. (Akar) (Kay.) (Kal.)

çiçe: 1. Koyun, keçi. 2. Et. (Kay.) (Kal.)

çiçe: Et. (Muğ. Tar.) (Caf.) (Kal.)

çiçi: Meme. (Yıl.) (Tbr.)

çik: Yok. < Erm. çığa ‘yoktur.’ Alaçam (Bolu) Elekçilerinde çıka ‘yok.’ (Kay.) (Akb.) (Erk.)

çikel-: Bulunmamak, olmamak. (Kay.) (Erk.)

çilenger: 1. Kantar. 2. Bıçak. (Kay.) (Kal.)

çilenger: Bıçak. (Akar) (Kal.)

çilenger: Kantar, saat. (Akar) (Kal.)

çilenger: Kantar. (Muğ.) (Caf.) (Akar) (Kal.)

çim: Meme. (Yıl.) (Tbr.)

çimendifer: Eşek. (Akar) (Kal.)

çini: Porselen < Far. çîni ‘çini, sırlı kap.’ (Kay.) (Gül.) (DS. C. XII) (Hzy.)

çitme: Cacık. (Kay.) (Çpn.)

çiyçele-: Kazık atmak, malın fiyatını olduğundan yüksek söylemek. (Kay.) (Kal.)

çiye: Et. (Bur.) (Caf.) (Kay.) (Kal.)

çiynem-çiğnem: Bir parça, bir lokma. (Gül.) (DS. C. III) (Hzy.)

çor: Hırsız. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

çorbalık: Ağız. (Akar) (Kal.)

çormuş: Et. < Erm. çor + mis ‘kuru et.’ (Kay.) (Erk.)

çors: Dört. (Caf.) (Elk.)

çoy-coy: Sopa, değnek. (Yıl.) (Tbr.)

çoyna-coyla-: Dövmek, sopayla dövmek. (Yıl.) (Tbr.)

çöğdür-: İşemek. (Gül.) (Hzy.)

çubuk işi: Üzüm. (Muğ. Tar.) (Caf.) (Akar) (Kay.) (Kal.)

çuna-çöne: Çocuk. (Kay.) (Gyg.)

D

dabacı:Türk. (Kay.) (Çpn.)

daban: 1. On lira. 2. Bir kızın erkek arkadaşına verilen ad. (Kay.) (Kal.)

daban: Oruspu, uygunsuz işi yapan kadın. (Akar) (Kal.)

dabanpatıga: Yirmi. (Akar) (Kal.)

dabı: At. < Ar. dovo, dava (?) at’tan türemiştir. (Kay.) (Akb.) (Erk.)

dabı: Beygir. < Ar. dâbbe ‘yük ve binek hayvanı’ (Kay.) (Gyg.)

dabı: Beygir. (Esk.) (Caf.) (Eda.)

dahdak: Tahta. (Caf.) (Elk.)

damaç-damaş: Kadın < Ar. danap. Orta Asya Abdallarının dilinde ‘kadın.’ (Kay.) (Erk.)

dan: Diş. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

danaç-danaş: Zevce manasında olmak üzere dana, danap, danak’tır. (Kay.) (Erk.)

danaş: Kadın. (Ar.) (Akb.) (DS. C. IV) (Erk.)

daraylı: Beygir. (Muğ.) (Caf.) (Akar) (Kay.) (DS. C. IV) (Kal.)

daraylı: Katır, at. (Akar) (DS. C. IV) (Kal.)

darb: Yol. < Ar. derb ‘dağ geçidi, dar geçit, dar sokak.’ (Kay.) (Gül.) (Hzy.)

dareyli: Katır. (Akar) (Kay.) (DS. C. IV) (Kal.)

dassı: On. (Caf.) (Elk.)

dav: 1.Yoğurt. 2. Ayran. (Yıl.) (Tbr.)

davamak: Vermek. (Caf.) (Kay.) (Gyg.)

davar: Keçi. (Akar) (Kal.)

davat: Düğün. (Yıl.) (Tbr.)

dazgir: : Hırsız. < Far. düzd ‘hırsız, uğru’ + gîr ‘tutan tutucu’ kelimesinden. (Kay.) (Gül.) (Hzy.)

de: Ver. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

delolan: Ekmek (deli oğlan) mecazi anlamda. (Tr.) (Akb.) (Erk.)

delôlan-delioğlan: 1. Ekmek. 2. Yemek. (Kay.) (Erk.)

delôlanlığı çikel-: Acıkmak. (Kay.) (Erk.)

den: Diş < Far. dendân ‘diş’.(Kay.) (Gül.) (Hzy.)

deney: El, yan, taraf, nezd. (Bur.) (Caf.) (Kay.) (Kal.)

deniz köpüğü: Sabun. (Akar) (Kal.)

deniz köpüyü: Tuz. (Muğ.) (Caf.) (Akar) (Kal.)

deniz köpüyü-köpüğü: Tuz. (Kay.) (Kal.)

dereyli: Katır. (Muğ. Tar.) (Caf.) (Kal.)

desle- 1. Almak, satın almak. 2. Vurmak. 3. Saz çalmak. 4. Yapmak. (Yıl.) (Tbr.)

desle keye!: Şerefe! (Yıl.) (Tbr.)

desle!: Satın al! (Kay.) (Gyg.)

desle: Satın al. (Esk.) (Caf.) (Eda.)

deslen-: Söz açmak, giriş yapmak. Bu manada pazarlık için kullanılır ve ekseriyetle emir şeklindedir. < Erm. desnevil ‘görüşmek, anlaşmak’ tan türemesi muhtemeldir. Eskişehir Abdallarının ‘gizli dil’inde ‘satın almak.’ (Kay.) (Erk.)

deslenmek: Söz açmak. (Erm.) (Akb.) (Erk.)

deslik: Saat, kol saati. (Yıl.) (Tbr.)

dest: El. < Far. dest ‘el.’(Yıl.) (Kay.) (Tbr.)

dest: El. < Far. dest ‘el.’ (Kay.) (Gül.) (Hzy.)

deste-: Satın almak. (Kay.) (Gyg.)

devir-: Uyuş, pazarlığı bitir, ver. Aynı manada yıh. (Kay.) (Erk.)

devirmek: Uyuşmak. (mecazi) (Tr.) (Akb.) (Erk.)

dıbıs: Tatlı, bal. (Yıl.) (Tbr.)

dığ: Yer, toprak, arazi. (Caf.) (Elk.)

dığrak – dıvrak: 1. Ölçülü, sistemli. 2. Yaşlı olduğu halde dinç olan, yakışıklı. (Gül.)(Hzy.)

dıķal: Kaşık. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

dımış- : Uyumak. (Kay.) (Gül.) (DS. C. IV) (Hzy.)

dın: Kan. Arapça dem ‘kan’dan geliyor olabilir. (Kay.) (Tbr.)

dıngırlı: Çalgı. (Kay.) (Tbr.)

dırlav cerne-: Kandırmak, aldatmak, yalan söylemek. (Yıl.) (Tbr.)

dırlav: Yalan. (Yıl.) (Tbr.)

dib: Anüs. (Akar) (DS. C. IV) (Kal.)

dibi: Anüs. (Akar) (Kal.)

dibo: Yok. (Muğ.) (Caf.) (Akar) (Kay.) (Kal.)

dikeşli: Jandarma. (Yıl.) (Tbr.)

diklemek: Görmek. (Caf.) (Kay.) (Gyg.)

dine-: 1. Uyumak. 2. Ölmek. 3. Oturmak. (Kay.) (Kal.)

dinemek: Ölmek. (Akar) (Kal.)

dinet-: Öldürmek. (Kay.) (Kal.)

dinidi: Söndü. (Gül.) (Hzy.)

dinlice: Buğday. (Muğ. Tar.) (Caf.) (Akar) (Kay.) (Kal.)

dipiz: Cezaevi, hapis. (Kay.) (Gül.) (Hzy.)

diple-: Kilitlemek. (Kay.) (Gül.) (Hzy.)

dirgen: Harmanda sapları yaymaya yarayan demir ya da tahtadan yapılmış ucu çatallı

tarım aleti. (Gül.) (DS. C. IV) (Hzy.)

divi: Ver. (Caf.) (Elk.)

divit: Büyük bıçak, kama. < Far. devit ‘divit.’ (Kay.) (Çpn.)

dobur firaş: 1. İyi yatak. 2. Kaliteli elbise. (Kay.) (Hzy.)

dobur tille: Güzel kadın. (Kay.) (Gül.) (Hzy.)

dobur: İyi, çok iyi; güzel. (Kay.) (Gül.) (Hzy.)

doğru giden: Domuz. (Kay.) (Çpn.)

dohan sutla-: Sigara içmek. (Kay.) (Hzy.)

dohan şutla-: Sigara içmek. (Gül.) (Hzy.)

dohan: Sigara, tütün. < Ar. duhân tütün. (Kay.) (Gül.) (Hzy.)

dolana- 1. Dolamak, sarmak. 2. Dolandırmak. (Yıl.) (Tbr.)

dom: Barut, kurşun < domdom kurşunundan. (Kay.) (Hzy.)

domuz çukuru: Kalaylanacak kapların yıkandığı yer. (Kay.) (Kal.)

döğ-: Yemek yemek. Azerî argosunda döşe- ‘yemek, yemeğe saldırmak.’ (Kay.)(Erk.)

döymek: Yemek. (Azeri argosu) (Tr.) (Akb.) (Erk.)

dubuķ: Sigara, tütün. (Caf.) (Elk.)

dumanlı: Pilav. Diğer telaffuzu dumanlı. (Kay.) (Akb.) (Erk.)

durana-: Durmak. (Yıl.) (Tbr.)

dü: İki. (Yıl.) (Tbr.)

düke: Ev, çadır. (Yıl.) (Tbr.)

dükeler: Köy, evler, çadırlar. (Yıl.) (Tbr.)

dümanlı: Bk. Dumanlı. (Kay.) (Erk.)

düne-: 1. Misafir olmak, gecelemek. 2. Durmak. < tüne- kelimesinden. (Kay.) (Kal.)

dünek pirisi: Ev sahibi. (Akar) (DS. C. IV) (Kal.)

dünemek: Misafir kalmak. (Muğ.) (Caf.) (Akar) (Kal.)

dünemiş: Ölü, uyumuş. (Akar) (Kal.)

dünet-: Öldürmek. (Akar) (Kal.)

düve: Genç kız. (Akar) (Kal.)

düve: Kız çocuğu. (Muğ. Tar.) (Caf.) (Kay.) (Kal.)

düve: Kız, kız çocuğu. (Kay.) (Akb.) (Erk.)

E

ede: Büyük ağabey. (Kay.) (DS. C. V) (Tbr.)

ede: Kardeş. (Abdallar hitap sözü olarak kullanır.) (Yıl.) (Tbr.)

ehrak: Ateş, çakmak < Ar. ahraka ‘ateşli, ateş gibi.’ (Kay.) (Gül.) (Hzy.)

eklet-: Yemek yemek < Ar. eki ‘yemek’ + Tk. et-fiilinden. (Kay.) (Gül.) (Hzy.)

eklettim: Doydum. (Kay.) (Hzy.)

ekret: Kürtler. (Gül.) (Hzy.)

ellez: Zeytin. (Akar) (Kal.)

emci: İlaç yapan. (Kay.) (Gül.) (DS. C. XII) (Hzy.)

enayiotu: Sigara. (mecazi) (Tr.) (Akb.) (Erk.)

enâyötu: Sigara, tütün. < enayi + otu. (Kay.) (Erk.)

ene: Ana, anne. (Kay.) (Tbr.)

engez: 1. Sır. 2. Erkek ve kadının cinsiyet uzvu. (Kay.) (Erk.)

engez: Sır. (Bsz.) (Akb.) (Erk.)

engezle-: 1. Çiftleşmek. 2. Kaçırmak. (Kay.) (DS. C. V) (Erk.)

engezlemek: Gizlemek, kaçırmak, çiftleşmek. (Bsz.) (Akb.) (DS. C. V) (Erk.)

erniş -ermiş: Çepni. (Kay.) (Çpn.)

es: Ben (zamir) (Caf.) (Elk.)

es-: Gelmek, gitmek. (Kay.) (Hzy.)

es-: Gelmek. (Gül.) (Hzy.)

ester: Katır < Far. ester ‘katır.’ (Kay.) (Hzy.)

estir!: Ver! (Kay.) (Hzy.)

estir-: 1. Kaldırmak, götürmek, 2. Almak. (Gül.) (Hzy.)

estir-: 1. Vermek. 2. Kaldırmak, götürmek. 3. Almak. 4. Kötü yola düşürmek. (Kay.)(Hzy.)

eş: Eşek. (Caf.) (Elk.)

F

faaraz: Koyun. (Akp.) (Çpn.)

faķ etmek: Mahvetmek. (Akar) (Kal.)

fak etmek: Tuvalet etmek, ırza geçmek. (Akar) (Kal.)

fak_et-: 1. Bozmak. 2. Fenalık yapmak, zulmetmek. 3. Tuvaletini yapmak. < Ar. fekk

‘bozma, koparma, kesme’ + Tk. et- fiilinden. (Kay.) (Kal.)

fak_etmek: Bozmak, fenalık yapmak, zulm etmek. (Muğ. Tar.) (Caf.) (Kal.)

fak_ol-: 1. Fena olmak, bozulmak. 2. Korkmak, çekinmek. < Ar. fekk + Tk. olfiilinden.(Kay.) (Kal.)

faklık: Burun. (Akar) (Kal.)

faklık: Tuvalet. < Ar. fekk + Tk. /+lık/ ekinden. (Kay.) (Kal.)

faraş-firaş: Yatak. < Ar. fırâş ‘döşek, yatak, yaygı.’ (Kay.) (Gül.) (Hzy.)

faraz: Koyun. (Kay.) (Çpn.)

faris-feras-feres-fıraz: At, beygir. < Ar. feres ‘at, bir at türü.’ (Kay.) (Çpn.)

fas fişle-: Körüklemek. (Kay.) (Kal.)

fatika: Beş. Bk. fakta. (Kay.) (Kal.)

fatka: Beş. (Muğ. Tar.) (Caf.) (Kay.) (Kal.)

fehm: Ağız. < Ar. fem ‘ağız.’ (Kay.) (Gül.) (Hzy.)

fek_et: 1. Almak. 2. Vurmak, kesmek, öldürmek. < Ar. fekk +Tk. et- fiilinden. (Kay.) (Kal.)

felek: 1. Çocuk. 2. Torun. < Ar. felek: 1. Gök. 2. Zaman, devran. 3. Dünya. (Akp.) (Kay.) (Çpn.)

fem: Dudak. (Gül.) (Hzy.)

feneke: Kardeş. (Kay.) (Çpn.)

feniki-: Tavuk gıdaklamak. (Kay.) (Çpn.)

fenikiyi: Tavuk gıdaklıyor. (Kay.) (Çpn.)

fıdıla-: Taşı atar gibi yapmak, korkutmak. (Kay.) (Çpn.)

fındık: Silah. (Kay.) (Çpn.)

fındıkla-: Öldürmek. (Kay.) (Çpn.)

fırfırı: 1. Döneklik. 2. Çocuk oyuncağı. (Gül.) (DS. C. V) (Hzy.)

fıs: 1.Yumurta. 2. Yel (gaz) (Yıl.) (Tbr.)

fısla-: 1. Yumurtlamak. 2. Yellenmek. (Yıl.) (Tbr.)

fıslık-tıslık: Anüs. (Yıl.) (Tbr.)

firohla-: Çalmak. (Kay.) (Hzy.)

firoş: 1. Elbise. 2. Yatak. (Gül.) (Hzy.)

fiş: Balık < Alm. fisch ‘balık.’ (Kay.) (Gül.) (Hzy.)

fitik: Makbuz, fitre. (Kay.) (DS. C. V) (Çpn.)

fürühle-: Satmak. < Alm. (?) früh’erken, erkenden.’ Bk. firohla- (Kay.) (Gül.) (Hzy.)

G

ga:Var, mevcuttur. (Caf.) (Elk.)

gacav: Çingene. (Akar) (Kal.)

gacı: Adam, erkek çocuk. (Caf.) (Kay.) (Gyg.)

gacı_çöne: Oğlan, oğul. (Caf.) (Kay.) (Gyg.)

gaco: Çingene. (Muğ. Tar.) (Caf.) (Akar) (Kay.) (DS. C. VI) (Kal.)

gacov: Çingene. (Akar) (Kal.)

gaçanna-: Kaçmak. (Yıl.) (Tbr.)

gaçron: Saman. (Gül.) (Hzy.)

gaçron-gasuron-kasrun: Saman. (Kay.) (Hzy.)

gadem: Bacak. Bk. kadem. (Kay.) (Hzy.)

gadi: Kendi, kendini. (Caf.) (Elk.)

gahanna-: Kalkmak. (Yıl.) (Tbr.)

gahme: Un. (Yıl.) (Tbr.)

gaji-gaci: Kız. Geygelli Yörüklerinde gaco, Romen Çingenelerinde gacı, istanbul

çingenelerinde gaco. (Kay.) (DS. C. VI) (Tbr.)

galah: Cep, dişi hayvan. (Kay.) (Erk.)

galak: Hürmetli, itibarlı kimse, bey, beyefendi, zengin kimse; yüksek tabakaya

mensup birisi. (Kay.) (Kal.)

galgal: Köpek. kalgal < kangal ‘kangal köpeği’ kelimesinden. (Kay.) (Akb.) (Erk.)

galın: Beyaz. (Akar) (Kal.)

galıngenek: Yedi. (Akar) (Kal.)

gali: Çay. Muhtemelen Ar. galy ‘kaynatma, pişirme’den. (Kay.) (Tbr.)

galil: Az. <Ar. kalil ‘‘az, çok olmayan.’’ (Kay.) (Gül.) (Hzy.)

galiz: Büyük abdest, pislik, <Ar. galize ‘‘kaba terbiye dışı.’’ (Kay.) (Hzy.)

galiz: Pis. (Gül.) (Hzy.)

galize: 1. Pislemek. 2. Bok. (Gül.) (Hzy.)

galize-: Pislemek. (Kay.) (Hzy.)

gam: Çingene. (Kay.) (Gül.) (Hzy.)

gamga: Yonga. (Gül.) (DS. C. VI) (Hzy.)

gamğa: Yonga. (Kay.) (DS. C. VI) (Hzy.)

gamze: Kız. (Kay.) (Gyg.)

ganır-: Geriye bükmek. (Gül.) (Hzy.)

ganne: Lamba camı. (Gül.) (DS. C. VI) (Hzy.)

gara aç: Kahve. < kara + ağaç. (Kay.) (Kal.)

gara sulu: Su testisi. (Kay.) (Kal.)

gara: Çay, kahve. (Yıl.) (Tbr.)

garaaç: Kahve. (Bur.) (Caf.) (Kal.)

garamancı: Hırsız, haydut. (Akar) (Kal.)

garamancılık: Hırsızlık. (Akar) (Kal.)

garav: Sakla. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

garavgas: Sakladı. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

garçun: Ayakkabı < İt. Kalçın ‘üstüne başka bir şey giyilmek için abadan ya da

meşinden yapılan çizme biçiminde ayak giysisi.’ (Kay.) (Hzy.)

garıye: Köy. < Ar. karye ‘köy, kasaba.’ (Kay.) (Hzy.)

garim: Küçük su kanalı, derin ark, harıh. (Gül.) (DS. C. VI) (Hzy.)

gariye-kariye: Köy. (Gül.) (Hzy.)

garkive: Evlenmek. (Caf.) (Elk.)

gasar: Sus, dikkat, sözü kes (ki başkası anlamasın). (Kay.) (Akb.) (Erk.)

gasavan: Yalan söylemek. (Bsz.) (Akb.) (DS. C. VIII) (Erk.)

gasavan-kasavan: Yalan söylemek. (Kay.) (DS. C. VIII) (Erk.)

gaşa: Başka. (Caf.) (Kay.) (Gyg.)

gat: Gömlek. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

gatıglı: Rakı, şarap. (Akar) (Kal.) (Kal.)

gatırafa: Katır. (Yıl.) (Tbr.)

gav-kav: 1. Jandarma, polis, bekçi. 2. Bay. 3. Tehlikeli adam. (Kay.) (Erk.)

gavra: Köpek. (Kay.) (Çpn.)

gayış et-: Hırsızlık yapmak. (Akar) (Kal.)

gayış etmek: El çabukluğu ile hırsızlık yapmak. (Akar) (Kal.)

gayış kösle-: Hırsızlık yapmak. (Akar) (Kal.)

gayış: Hırsızlama, çalma. (Akar) (Kal.)

gayışçı: Hırsız. (Akar) (Kal.)

gaytar-: İşten kaçmak. (Gül.) (Hzy.)

gazanafa: Kazan .(Yıl.) (Tbr.)

geben: Yabancı (yâni Teber olmayan) kaynağı belirsiz. (Kay.) (DS. C. VI) (Tbr.)

geben: Yabancı, Abdal olmayan. (Yıl.) (DS. C. VI) (Tbr.)

gebeş: Kavun, karpuz. (Yıl.) (Tbr.)

geci: Yabancı, Abdal olmayan. (Yıl.) (Tbr.)

geci: Yabancı. Bk. gaji. (Kay.) (Tbr.)

geçelmek: Sertçe hareket etmek. (Erm.) (Akb.) (Erk.)

geder: Eşek. (Akp.) (Kay.) (Çpn.)

geder: Eşek. (Esk.) (Caf.) (Eda.)

geder: Eşek. (Kay.) (Gyg.)

geder: Eşek. (Yıl.) (DS. C. VI) (Tbr.)

geder: Eşek. Anadolu ağızlarında yaygındır. Ahmet Caferoğlu’nun ‘Anadolu Ağızlarından Toplamalar’ kitabında haydar ‘eşek’ şekli de vardır. Arapça haydar ‘arslan’ şeklinden bozulmuş olmalıdır. (Kay.) (DS. C. VI) (Tbr.)

gedin: Yer, toprak, arazi. (Caf.) (Elk.)

gehez: Esrar. (Yıl.) (Tbr.)

gehran: Dilencilik. (Yıl.) (Tbr.)

gehran-: Dilenmek. (Yıl.) (Tbr.)

gelez: Alevi. (Kay.) (Gül.) (Hzy.)

gendime: Yarma. (Gül.) (Hzy.)

gene-: 1. Gelmek. 2. Gitmek. 3.Vermek. 4. Gezmek, dolaşmak. (Yıl.) (Tbr.)

genek köslemek: Kumar oynamak. (Akar) (Kal.)

genek: 1. Yan, el, nezd, ev. 2. Mecidiye. (Muğ.) (Caf.) (Akar) (Kay.) (Kal.)

genek: Araç gereçler, kumar. (Akar) (Kal.)

geneme: Bize. (Kay.) (Kal.)

genemiz: Bura. (Kay.) (Kal.)

genemize: Buraya. (Kay.) (Kal.)

genende: Karşısında. (Kay.) (Kal.)

geneniz: Siz. (Kay.) (Kal.)

genenize: size. (Kay.) (Kal.)

geney: 1.El. 2. Yan. (Kay.) (Kal.)

genim: Buğday. (Yıl.) (Tbr.)

genne: Gel. Tk. gel-‘ten değiştirilmiştir. (Kay.) (Tbr.)

gennet-: 1. Vermek. 2. Götürmek. 3. İçeri almak, içeri sokmak. (Yıl.) (Tbr.)

gensiz: Dinsiz. (Kay.) (Gül.) (Hzy.)

gerez: 1. İyi. 2.Güzel. 3. Yakışıklı. 4. Zengin. 5. Tok. 6. Çok. (Yıl.) (DS. C. VI)

gerez: Güzel. Eskişehir Abdallarında ‘iyi’ anlamındadır. Kökeni belirsizdir. (Kay.)(DS. C. VI) (Tbr.)

gerez: İyi, güzel. (Kay.) (DS. C. VI) (Çpn.)

gerez: İyi. (Akp.) (DS. C. VI) (Çpn.)

gerez: İyi. (Esk.) (Caf.) (Eda.)

gerez: İyi. (Kay.) (Gyg.)

ges: Peynir. (Bsz.) (Akb.) (Erk.)

geş: 1. Kötü, fena. 2. Zararlı. 3. Çirkin vs. gibi birçok menfi manalarda kullanılır. <

Erm. keş ‘fena’; eski Erm. leş. (Kay.) (Akb.) (Erk.)

geşel-: Sertçe hareket etmek. (ekseriyetle emir şekliyle kullanılır.) (Kay.) (Erk.)

geşele-: Ucuzlamak, herhangi bir mal ve eşya için fiyattan düşmek. (Kay.) (Erk.)

geşelemek: Ucuzlamak. (Erm.) (Akb.) (Erk.)

geşen: Korkak. (Kay.) (Akb.) (Erk.)

geşet-: Ayırmak, bozmak, yatıştırmak, uyarına gitmek. Daha fazla emir hali kullanılır. (Kay.) (Erk.)

geşetmek: Ayırmak, bozmak. (Erm.) (Akb.) (Erk.)

geşlik: Korkaklık. (Kay.) (Erk.)

gev-gey: İnek, manda. (Yıl.) (Tbr.)

gevik et-: Söylemek. (Kay.) (Çpn.)

gevik: Ağız. (Kay.) (Çpn.)

gevikle!: Söyle! (Kay.) (Çpn.)

gevikle: Söyle. (Akp.) (Kay.) (Çpn.)

gevikleme: Söyleme! (Kay.) (Çpn.)

gevrek: Kâfir, gavur. (Kay.) (Erk.)

gevri: İhtiyar kadın. (Yıl.) (Tbr.)

gezzem: Keçi. (Kay.) (Çpn.)

gıcırık: Esmer. (Akar)(Kal.)

gıdor: Para, Düzce Elekçilerinin dilinde gudor ‘para, sikke.’ (Kay.) (Erk.)

gığır: Rum. (Gül.) (Hzy.)

gılav düve: Küçük kız çocuğu. (Akar) (Kal.)

gılav yavşak: Küçük erkek çocuğu. (Akar) (Kal.)

gılav: 1. Az. 2. Küçük, ufak. 3. Ucuz. (Kay.) (DS. C. VI) (Kal.)

gılav: Az, küçük, kısa. (Akar) (DS. C. VI) (Kal.)

gılav: Ucuz. (Akar) (Kal.)

gıllı: Anlamaz, cahil, avanak, aptal. (Kay.) (Kal.)

gıltırı: Deli. Anadolu ağızlarının kelimesi olmalıdır. (Kay.) (Tbr.)

gınat-: Vermek, uzatmak. (Yıl.) (Tbr.)

gıngılık: Kadının cinsel organı. (Yıl.) (Tbr.)

gıpı: Anüs. (Akar) (Kal.)

gır ğel: Gel. (Bur.) (Caf.) (Kal.)

gır-: 1. Gelmek. 2. Satmak, Abdal. 3. Vermek. Bk. kır- (Kay.) (Kal.)

gır: Yap. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

gırak: Ocak. (Caf.) (Elk.)

gıras: Beygir, umumiyetle hayvan. (Caf.) (Kay.) (Gyg.)

gırgır-gıgır: Rum. < Rumca, dırdır ‘kilisede ders veren kimse.’ (Kay.) (Hzy.)

gırmak: 1. Gelmek. (Bur.) 2. Satmak. (Muğ.) (Caf.) (Kal.)

gırmak: Almak, getirmek. (Akar) (Kal.)

gırmak: Satmak. (Akar) (Kal.)

gırmızı: Domates. (Kay.) (DS. C. VI) (Hzy.)

gırpı-gîpı: 1. Arka taraf. 2. Kalça. (Kay.) (Kal.)

gırtıl: Buğday, arpa. (Akar) (Kal.)

gırtıl: Bulgur, pilav. (Bur.) (Caf.) (Kay.) (Kal.)

gıtıl: Buğday, arpa. (Akar) (Kal.)

gıtmır: köpek. (Gül.) (Hzy.)

gıtmir-gitmir: Köpek < Ar. kıtmîr ‘ashab-ı kehf’in köpeğin adı.’ (Kay.) (Hzy.)

gıvşat-: Oynatmak, hareket ettirmek. (Yıl.) (Tbr.)

gıygı: Keman, saz. (Kay.) (DS. C. VI) (Tbr.)

gıyla-gıylalı cümari: Horoz. (Yıl.) (Tbr.)

gızıl yalman: 1. Dil. 2. Erkeğin cinsel organı. (Yıl.) (Tbr.)

gidor: Para. (Erm.) (Akb.) (Erk.)

giğbar: Polis. (Yıl.) (Tbr.)

gileve: Deli. (Yıl.) (Tbr.)

gilik: Halka ekmek. (Gül.) (DS. C. VI) (Hzy.)

gille-: Cinsel ilişki, birleşmek. (Gül.) (Hzy.)

gille-: Çiftleşmek. (Kay.) (Hzy.)

gilor: Kumar. (Kay.) (Gül.) (Hzy.)

gilve-cilve: 1. Deli. 2. Acı. 3. Biber. (Yıl.) (Tbr.)

ginav: Hırsız. Orta Asya Abdallarında genou, ginou ‘hırsız.’ İran Çingenelerinde

genev, genew ‘hırsız, soyguncu’, ibranice ganav ‘hırsız’ kelimesinden. (Yıl.) (Kay.) (Tbr.)

ginavla-: Hırsızlık yapmak, çalmak. (Yıl.) (Tbr.)

ginik: Kadın, karı. (Düz.) (Caf.) (Elk.)

gires: Giysi. (Yıl.) (Tbr.)

girle-: Ağlamak. (Yıl.)(Tbr.)

girleş: Cinsî münâsebette bulunmak < Far. Kîr ‘erkeklik âleti’ + Tk. /leş-/ ekinden. (Kay.) (Hzy.)

giş et: Gitmek, kaçmak. (Kay.) (Hzy.)

giş et-: Kaçmak, götürmek. (Gül.) (Hzy.)

giş ol-: Kaybolmak, yok olmak, uzaklaşmak. (Kay.) (Gül.) (Hzy.)

giş: 1. Kaçış. 2. Kayıp. (Gül.) (Hzy.)

giş: Aptal, bön < Far. (Kay.) (Akb.) (Erk.)

giş: Gitmek, kaçmak. (Kay.) (Hzy.)

gişel-: Bakmak. (Kay.) (Erk.)

gişet-: Kaçırmak. (Kay.) (Erk.)

gişgin: Kaçak. (Kay.) (Hzy.)

gişkin: Kaçak. (Gül.) (Hzy.)

gişkinci: 1. Kaçakçı. 2. Hırsız. (Kay.) (Gül.) (Hzy.)

gitil: Fasulye. (Kay.) (Kal.)

gorobos: Mezar. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

gödük: 1. Tabak. 2. Kap kacak. 3. Fıçı. (Yıl.) (DS. C. VI) (Tbr.)

göğün- -göyür-: Kızarmak, yanar gibi olmak. (Gül.) (Hzy.)

göh: Dışkı .(Yıl.) (Tbr.)

göhle-güle-: Dışkılamak. (Yıl.) (Tbr.)

göhre: At. Farsça kura ‘tay’la ilgilidir. (Kay.) (Tbr.)

göhre-gühre: At. (Yıl.) (Tbr.)

gölük: Eşek, merkep. (Kay.) (DS. C. VI) (Çpn.)

gönç: Koyun. (Esk.) (Caf.) (Eda.)

gönç: Koyun. (Kay.) (Gyg.)

göşt: Et. < Farsça gûşt ‘et.’ (Kay.) (Tbr.)

göşt-göş: Et. (Yıl.) (Tbr.)

göyüs: Kertenkele. (Gül.) (Hzy.)

gras: At. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

gubalık: Diş. (Akar) (Kal.)

gubalık: Taş. (Akar) (Kal.)

gubuduh: Yalan, mübalağa. (Tr.) (Akb.) (Erk.)

gubuduh-kubuduk: Atağan, atmasyoncu; asıl telâffuzu. (Kay.) (Erk.)

gubuz: Mübalağacı. (Tr.) (Akb.) (DS. C. XII) (Erk.)

gubuz-kubuz: Atağan, atmasyoncu, asıl telâffuzu kubuz. (Kay.) (Erk.)

gudor: Para, sikke. (Düz.) (Caf.) (Elk.)

gufil: Aptal, deli. < Ar. gafil ‘dikkatsiz, ihtiyatsız, dalgın, tembel, gaflette bulunan’ (Kay.) (Gül.) (Hzy.)

guful: Anüs. (Yıl.) (Tbr.)

gulak partal: İki lira. (Kay.) (Kal.)

gulak: İki. (Akar) (Kay.) (Kal.)

gulakpatıga: On. (Akar) (Kal.)

gulakpatıgadansamieksik: Dokuz. (Akar) (Kal.)

gulaksacayak: Altı. (Akar) (Kal.)

gulaktaban: Sekiz. (Akar) (Kal.)

gulle: Polis. (Kay.) (Gül.) (Hzy.)

guma te-: Hacca gitmek. (Kay.) (Erk.)

gumpür: Patates. (Kay.) (DS. C. VI) (Hzy.)

gurdotu: Keçi. < kurt + otu kelimelerinden. (Kay.) (Gyg.)

guruv: Sığır, umumiyetle hayvan. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

guşga: Silah. (Yıl.) (Tbr.)

guynu: Fena. (Esk.) (Caf.) (Eda.)

guynu: Fena. (Kay.) (Gyg.)

guynu: Kötü. Anadolu ağızlarında oldukça yaygındır. Farsça gûy ‘çamur, pislik’

kelimesine bağlanabilir. (Kay.) (Tbr.)

güdük-gücük: Eşek. (Yıl.) (Tbr.)

güenne-: Güvenmek. (Yıl.) (Tbr.)

günük: Anüs. (Yıl.) (Tbr.)

gürgüz: Ayı. (Yıl.) (Tbr.)

güveşli: Yalan. (Kay.) (Erk.)

güveşliye te-: Yalan söylemek. (Kay.) (Erk.)

H

Hacali şi: Yalan; tv, radyo. (Akar) (Kal.)

hacer : 1. Taş. 2. Diş. < Ar. hacar ‘taş.’ (Kay.) (Hzy.)

hacer: Diş. (Akp.) (Çpn.)

hacer: Diş. (Gül.) (Hzy.)

hacıalişi kösle-: Türkü söylemek, düğün etmek. (Kay.) (Kal.)

hacıalişi: Yalan < hacı + ali + işi kelimelerinden. (Kay.) (Kal.)

hadidle-: Tedavi etmek, iyileştirmek (gözü) < Ar. hadîd ‘demir’ + Tk. + le-‘ten (Kay.) (Hzy.)

hağna: Oyna. (Caf.) (Elk.)

hakıp: Cep, heybe. (Gül.) (Hzy.)

hakıp: Heybe, torba. < Ar. hakîb ‘çanta, bavul’ (Kay.) (Hzy.)

haknelik: Elbise, caket, pantolon vs. (Caf.) (Elk.)

hala: Yıkamak. (Akar) (Kal.)

halacı: (Kalaylanan kapları) yıkayıcı. (Akar) (Kal.)

halan-: Gelmek. (Kay.) (Çpn.)

halandır-: Getirmek. (Kay.) (Çpn.)

halat-: Çalmak, almak, satın almak. (Yıl.) (Tbr.)

haleyici: Çırak. (Kay.) (Kal.)

hammarik: Şeker. (Caf.) (Elk.)

hamselik: Beşlik. < Ar. hamse ‘beş’ + Tk. /+lik/ ekinden, ten (Kay.) (Hzy.)

han tamı: Han odası, otel.< Far. Hân ‘kervansaray, otel’ + Tk. tam+ı kelimesinden. (Kay.) (Hzy.)

hançer: İğne. < Far. hançer ‘kama, hançer.’ (Kay.) (Erk.)

handaķ: Evet. (Caf.) (Elk.)

hanik: Çadır. (Caf.) (Kay.) (Gyg.)

haniye: Çadır. (Caf.) (Gyg.)

hapek: Pencere, dama açılan kapı. < kepenk kelimesinden. (Kay.) (Gül.) (Hzy.)

har: Ateş <Ar. harr yakıcı, sıcak, kızgın. (Kay.) (Hzy.)

hareketle-: Yatmak. Bk. reketle- (Kay.) (Gül.) (Hzy.)

hari: At (hayvan) (Caf.) (Elk.)

harif: Koyun, davar. (Kay.) (Çpn.)

harmanat: Vatansız, nüfus cüzdanı olmayan. (Yıl.) (Tbr.)

has: Ekmek. (Düz.) (Caf.) (Elk.)

hasbi: At, beygir. < Far. Esb ‘at.’ (Kay.) (Hzy.)

hasbi: At. (Gül.) (Hzy.)

hat: Para, ücret, geçerli para birimi. (Gül.) (Hzy.)

hat: Para, ücret, lira, binlik vs. anlamında birim olarak kullanılır. (Kay.) (Hzy.)

hatab-hıtab: Değnek, sopa, odun < Ar. hatab odun. (Kay.) (Hzy.)

hatabla-: Dövmek, sopalamak. < Ar. ( Tk./+la-/ ekinden. (Kay.) (Hzy.)

hatap: Değnek, sopa. (Gül.) (Hzy.)

hatapla-: Dövmek. (Gül.) (Hzy.)

hatıl: Kalın mertek. (Gül.) (Hzy.)

hatırlayamadı: Keçi. (Akp.) (Çpn.)

hatla-: Yazmak. < Ar. hat ‘çizgi, satır’ + Tk. /+la-/ ekinden. (Kay.) (Hzy.)

hatmet-: Okumak. < Ar. hatm ‘kur’an’ı başından sonra kadar okumak’ + Tk. etfiilinden. (Kay.) (Hzy.)

hats: Ekmek, çörek. (Caf.) (Elk.)

havkıt-harkut: 1. Yumurta. 2. Ceviz. (Yıl.) (Tbr.)

havla- : Havlu ile silmek. (Kay.) (Kal.)

hayat: Evin önündeki açık alan. (Gül.) (Hzy.)

haydar: Eşek. (Bur.) (Caf.) (Kay.) (Kal.)

haymır: Erkeklik organı. (Kay.) (Çpn.)

hazeyn-hazeyin: 1. Erkek, adam, yetişkin kimse 2. Ulan, len. 3. Darendeli < Ar.

Hazeyn ‘bu ikisi.’ (Kay.) (Gül.) (Hzy.)

hebil: İp. (Yıl.) (DS. C. VII) (Tbr.)

hecir: İncir. (Yıl.) (Tbr.)

her: Eşek. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

hersik: Ekmek. (Kay.) (Çpn.)

hersit mezle-: Ekmek yemek. (Kay.) (DS. C. VII) (Çpn.)

hersit: Ekmek. (Akp.) (Kay.) (Çpn.)

hersit: Ekmek. (Yıl.) (DS. C. VII) (Tbr.)

hersit: Ekmek. Çepnilerde hersit, hersik. Anadolu dışındaki sahada da yaygındır. Kaynağı hakkındaki açıklamalar doyurucu değildir. (Kay.) (DS. C. VII) (Tbr.)

hezik: 1. Ağaç. 2. Sopa. (Yıl.) (Tbr.)

hezik: Dayak. (Kay.) (Tbr.)

hezik: Döv. (Esk.) (Caf.) (Eda.)

hezik: Dövme. (Kay.) (Gyg.)

hezikle: Döv. (Esk.) (Caf.) (Eda.)

hezikle-: Dövmek. (Yıl.) (Tbr.)

hımelik: İçki, meşrubat. (Caf.) (Elk.)

hış: Çok, var. (Kay.) (DS. C. VII) (Erk.)

hızmık: Buğday posası. (Gül.) (DS. C. VII) (Hzy.)

hindik: Küçük, az, ufak; ucuz. (Kay.) (Gül.) (DS. C. VII) (Hzy.)

hinte: Buğday. < Ar. hınta’buğday.’ buğday. (Kay.) (Gül.) (Hzy.)

hisbi: Bit. (Yıl.) (Tbr.)

hobus: 1. Ekmek. 2. yemek 3. Yem < Ar. hubz ‘ekmek.’ (Kay.) (Hzy.)

hoduh: Oda, salon. Anadolu ağızlarının kelimesi olmalıdır. (Kay.) (Tbr.)

honta-hunta: Buğday, ekin. < Ar. hınta ‘buğday.’ (Kay.) (Çpn.)

hoot: Dut kavutu, dut kurusu. (Kay.) (Hzy.)

hotla-: Okumak. < Far. Hönden ‘okumak’ + Tk. /+la-/ ekinden. (Kay.) (Gül.) (Hzy.)

hoy: Tuz. (Yıl.) (Tbr.)

höbük yavrusu: Çeyrek, beş. (Kay.) (Erk.)

höbük: Mecidiye. (Kay.) (Erk.)

hökel: İnek. (Akp.) (DS. C. VII) (Çpn.)

hölemez: Yağ. (Kay.) (Gyg.)

hörün: Çabuk. (Kay.) (Gül.) (Hzy.)

höştür-hoşdur: Deve. < Far. üştür ‘‘deve.’’ (Kay.) (Çpn.)

hubus: Ekmek, yemek. (Gül.) (Hzy.)

huras: Ot. (Akp.) (Kay.) (Çpn.)

hül ol-: Ölmek. (Yıl.) (Tbr.)

hür et-hül et-: 1. Kırmak. 2. Cinsel ilişkiye girmeden sevişmek. (Yıl.) (Tbr.)

I

ıraç:Sağdıç. (Kay.) (Çpn.)

ırıf: Saç, sakal, bıyık, kaş, kıl, tüy. (Yıl.) (Tbr.)

ırıh: Büyük abdest. (Gül.) (Hzy.)

ırıh: Pislik, bok. (Kay.) (Hzy.)

ırıhla: Sıçmak. (Kay.) (Gül.) (Hzy.)

ırza: Kapı, çengeli, reze. < Ar. rezze 1. Reze, kapıyı açıp kapamaya yarayan ve başparmakla basılarak işletilen kapı demiri. 2. Ufak çengel. (Kay.) (Gül.) (Hzy.)

ışkın-eşkin: 1. Kenger dikeninin tazesi. 2. Filiz, sürgün. (Gül.) (DS. C. VII) (Hzy.)

İ

iki höbük: Kırk. (Kay.) (Erk.)

imam işi kösle-: Namaz kılmak. (Kay.) (Kal.)

imam işi köslüyor: Namaz kılıyor. (Kay.) (Kal.)

imam suyu: İçki. (Kay.) (Erk.)

imam_işi: Cami, namaz < imam + işi kelimelerinden. (Kay.) (Kal.)

imamişi: Namaz. (Akar) (Kal.)

incaz: Tozlu erik cinsinin kurutulmuşu. (Gül.) (DS. C. VII) (Hzy.)

inetle-netle-: Saz çalmak. Ölçünlü Türkçe’deki inle- fiilinin Anadolu ağızlarındaki

inne- şeklinin ettirgeni olan innet- le ilgili olmalıdır. (Kay.) (Tbr.)

innav: Delikanlı. (Düz.) (Caf.) (Elk.)

inzala-: Ağlamak. (Gül.) (Hzy.)

irek: Üç. (Caf.) (Elk.)

iş: El. (Muğ.) (Caf.) (Akar) (Kay.) (Kal.)

ivişle: Yürü! ev-, iv- ‘acele etmek’ten /-iş-/ eki ve bundan da /-le-/ ile türetilmiştir.(Kay.) (Tbr.)

K

kadem: 1. Ayak. Bk. gadem. 2. Ayakkabı. < Ar. kadem ‘ayak, adım.’ (Kay.) (Gül.)(Hzy.)

ķadivav: Kadın. (Caf.) (Elk.)

kaf: Taş. Kaynağı meçhul. (Kay.) (Tbr.)

kakavay: Çingene. (Akar) (Kal.)

ķale: Gel. (Caf.) (Elk.)

kalın genek: Gümüş mecidiye. (Akar) (Kay.) (Kal.)

kalın: 1. Beyaz. Umumî Türk argosunda ‘paralı, zengin.’ (Kay.) (Kal.)

kalın: Beyaz. (Muğ.) (Caf.) (Kal.)

kalınğenek: Gümüş mecidiye. (Muğ. Tar.) (Caf.) (Kal.)

ķanili: Çirkin. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

kara moy-gara moy: Kahve. (Kay.) (Çpn.) (Çpn.)

karamancı: Hırsız. (Muğ. Tar.) (Caf.) (Kay.) (DS. C. VIII) (Kal.)

karkav: Hükümet, devlet. (Caf.) (Gyg.)

karke: Kahve. (Caf.) (Kay.) (Gyg.)

kâsıflık: Ağız. (Kay.) (Kal.)

kasurun: Saman. (Gül.) (Hzy.)

ķaş: Odun. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

kaş: Yan, taraf. (Caf.) (Kay.) (Gyg.)

katırlı sürt-: Rakı içmek. (Kay.) (Kal.)

katırlı: Rakı. (Muğ. Tar.) (Caf.) (Akar) (Kay.) (Kal.)

kav: Jandarma, polis, bekçi. (mecazi) (Tr.) (Akb.) (Erk.)

kav: Kasaba, köy. (Kay.) (Gyg.)

kava: Şey. (Kay.) (Gyg.)

kavara: Kahve takımı. (Caf.) (Gyg.)

kavdan: Bir kimse, felan. (Caf.) (Gyg.)

kây: Ye, iç! İstanbul argosunda kay- ‘yemek.’ (Kay.) (Tbr.)

kaya: Yumurta, yumurtlama. (Akp.) (Kay.) (Çpn.)

kayış et-: Çalmak. (Kay.) (Kal.)

kayışçı: Hırsız. (Kay.) (DS. C. VIII) (Kal.)

kebir hazeyn: 1. Ağırbaşlı, yaşlı başlı kimse. 2. Baba, kayınbaba. (Gül.) (Hzy.)

kebir hazeyn: Büyük insan, yaşlı kimse. (Kay.) (Hzy.)

kebir saltat: Komutan. (Kay.) (Gül.) (Hzy.)

kebir: Büyük. < Ar. kebîr ‘büyük, ulu.’ (Kay.) (Gül.) (Hzy.)

keçe: Ekmek. (Kay.) (Gyg.)

kedilemek: Evlendirmek. (Akar) (Kal.)

kef: 1.Taş. 2.Diş. 3. Tavuk. (Yıl.) (Tbr.)

kefçi- kevçi: Kaşık, çatal. (Yıl.) (Tbr.)

kekne-: Gülmek. (Yıl.) (Tbr.)

kelepir: Ucuz. (Kay.) (Gül.) (Hzy.)

kellembaş: Memur, devlet hizmetinde bulunan kimse. (Kay.) (Çpn.)

kellesi büyük: Memur. (Kay.) (Çpn.)

kelti: Yabancı. (Yıl.) (DS. C. VIII) (Tbr.)

kemal: Deve < Ar. cemel ‘deve’ (Caf.) (Kay.) (Gyg.)

kemer _alişi: Soğan < kemer + ali + işi’ nden. (Kay.) (Kal.)

kemer işi: Soğan, sarımsak. (Akar) (Kal.)

kemer işi: Soğan. (Muğ. Tar.) (Caf.) (Kay.) (Kal.)

kemeraliişi: Soğan. (Akar) (Kal.)

kemerelişi: Soğan. (Akar) (Kal.)

kemerişi: Soğan. (Akar) (Kal.)

kendile-: 1. Satmak. 2. Almak, satın almak. (Kay.) (Kal.)

kendilemek: Satmak. (Muğ. Tar.) (Caf.) (Akar) (Kal.)

kendir: İp. (Bur.-Muğ. ) (Caf.) (Akar) (Kay.) (DS. C. VIII) (Kal.)

kep: Ölmek. (Kay.) (Gül.) (Hzy.)

kepenek: Kağıt para. (Kay.) (Akb.) (Erk.)

kepit: 1. Öldürmek. (Kay.) (Gül.) (Hzy.)

kepkin: Ölmüş. (Kay.) (Gül.) (Hzy.)

ker: Bıçak. (Kay.) (DS. C. VIII) (Tbr.)

ķer: Ev. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

ker-: Yapmak. (Kay.) (Gyg.)

kerilmek: Hazır olmak. (Caf.) (Kay.) (Gyg.)

ker-keğr-kir-kiğr: Bıçak. (Yıl.) (Tbr.)

kerle-: Durmak. < ker + Tk. + /le-/ ekinden. (Kay.) (Gyg.)

kerle-kerne-: 1. Kesmek. 2. Susmak. 3. Durmak. 4. Sünnet etmek. (Yıl.) (Tbr.)

kerlemek: Durmak. (Caf.) (Gyg.)

kermir: Kızılbaş. (Bsz.) (Akb.) (Erk.)

kermir-germir: Kızılbaş. (Kay.) (Erk.)

kernet-: Sünnet ettirmek. (Yıl.) (Tbr.)

kes: Saman, ot. (Kay.) (DS. C. VIII) (Hzy.)

kesber: Topal. (Kay.) (Hzy.)

kesne hazeyn: Kötü insan, kötü adam. (Kay.) (Hzy.)

kesne: Kötü, iyi olmayan. (Kay.) (Hzy.)

kesne: Kötü. (Gül.) (Hzy.)

kesper: Topal. (Gül.) (Hzy.)

keş: Peynir. (Tr.) (Akb.) (DS. C. VIII) (Erk.)

keş-geş: Peynir. (Gaziantep) yoğurt ve döğme ile yapılan bir yemek. (Kay.) (DS. C. VIII) (Erk.)

keşk-keşk: Kız, kız çocuğu. (Yıl.) (Tbr.)

kevik etme: Konuşma. (Kay.) (Çpn.)

kevik: Ağız. Bk. gevik. (Akp.) (Kay.) (Çpn.)

kevik: Saman. (Tr.) (Akb.) (DS. C. VIII) (Erk.)

kevik-kevük: Saman. (Kay.) (DS. C. VIII) (Erk.)

kevikleş- : Konuşmak. (Kay.) (Çpn.)

key-kay-: Yemek, içmek. (Yıl.) (Tbr.)

keylim: Yemek, yiyecek. (Yıl.) (Tbr.)

keyne-keyle- bk.key- (Yıl.) (Tbr.)

kılav gır-: Az almak, ucuz vermek. (Kay.) (Kal.)

kılav: Az, küçük, kısa. (Bur.-Muğ.) (Caf.) (Kay.) (Kal.)

kılavgır: Az al. (Bur.) (Caf.) (Kal.)

ķına: Gitmek. (Düz.) (Caf.) (Elk.)

kır-: Almak, getirmek. (Kay.) (Kal.)

kır-: Çiftleşmek. Burdur ve Muğla Kalaycılarının argosunda olmak, getirmek. (Kay.) (Erk.)

kırıma: Utanma! Kaynağı belirsiz. (Kay.) (Tbr.)

kırıtıl sapı: Saman. (Muğ.) (Caf.) (DS. C. VIII) (Kal.)

kırmak: Almak, getirmek. (Bur.-Muğ.) (Caf.) (Kal.)

kırmak: Çiftleşmek. (Kay.) (Hzy.)

kırmak: Çiftleşmek. (mecazi) (Tr.) (Akb.) (Erk.)

kırtıl sapı: Saman. (Akar) (DS. C. VIII) (Kal.)

kırtıl: Arpa. (Muğ.) (Caf.) (Akar) (Kay.) (Kal.)

ķıtan: Sığır, inek ve emsali. (Caf.) (Elk.)

kıyık: Çuvaldız. (Kay.) (DS. C. VIII) (Çpn.)

kilab: Köpek. < Ar. kilâb ‘köpekler’ kelb kelimesinin çokluk şekli. (Kay.) (Gül.)(Hzy.)

kireç: Un. (Kay.) (Akb.) (Erk.)

kirtil sapı: Saman. (Kay.) (DS. C. VIII) (Kal.)

kişifle-: Gözetlemek, takip etmek. (Gül.) (Hzy.)

kişifle-: Gözetlemek, takip etmek. < Ar. keşf ‘açma, meydana çıkarmak, gizli bir şeyi bulmak’ + Tk. /+le-/ ekinden. (Kay.) (DS. C. VIII) (Hzy.)

kitir: Çok, bol, faz la; pahalı < Ar. keşîr ‘çok, bol.’ (Kay.) (Gül.) (Hzy.)

kitirleş-: Çoğalmak. (Kay.) (Hzy.)

koka: Tütsülemek < Tk. kok- fiilinden. (Kay.) (Hzy.)

köken işi: Kavun, karpuz, bostan türü şeyler. (Akar) (Kal.)

köken_işi: Üzüm, kavun, karpuz ve emsali. < köken + işi kelimelerinden. (Kay.) (Kal.)

köken_işi: Üzüm, kavun, karpuz. (Bur.) (Caf.) (Kal.)

kökenceli: Karpuz. (Kay.) (Kal.)

kökençeli: Karpuz. (Muğ.) (Caf.) (Kal.)

kökençeli: Üzüm, kavun, karpuz. (Akar) (Kal.)

kös et-: Saklamak, gizletmek, kaçırmak, kaydırmak. (Kay.) (Kal.)

kös etmek: Saklamak, gizletmek, kaydırmak. (Akar) (Kal.)

kös metirek: Jandarma, polis, belalı adam. (Akar) (Kal.)

kös ol-: 1. Müteessir olmak, kızmak, darılmak, hiddetlenmek. 2. Eski, kötü, fena olmak. (Kay.) (Kal.)

kös palle: Eski bakır. (Kay.) (Kal.)

kös partal: Eski elbise. (Kay.) (Kal.)

kös: 1. Az (Bur.) 2. Çirkin, fena, kötü, eski. (Muğ.) (Caf.) (DS. C. VIII) (Kal.)

kös: 1. Fena, kötü, çirkin. 2. Eski. 3. Öfke. 4. Az, azıcık. (Kay.) (Kal.)

kös: Kötü, çirkin. (Akar) (DS. C. VIII) (Kal.)

kös_etmek: Saklamak, gizletmek, kaydırmak. (Muğ.) (Caf.) (Kal.)

kösgenek: Çanak, tabak. (Akar) (Kal.)

kösgenek: Tuz ruhu, asit. (Akar) (Kal.)

kösle-: 1. Kendinden önceki bir isimle kullanılan bir söz. nazilikösle- gibi. 2.

Koymak, hazırlamak. (Kay.) (Kal.)

kösül!: Gel! (Kay.) (Gyg.)

kösül-: Gelmek. (Kay.) (Gyg.)

köşker_uşâ: Bit. < köşker + uşağı; Köşker, Kırşehir’e bağlı bir köy adıdır. (Kay.)(Erk.)

köşkeruşa: Bit. (köşker uşağı) mecazi (Tr.) (Akb.) (Erk.)

köy managadısı: Muhtar. (Akar) (Kal.)

ķuķanķor: Geliyoruz. (Caf.) (Elk.)

kulak fatka: On. (Muğ. Tar.) (Caf.) (Kal.)

kulak fatka-kulak fatika: On. (Kay.) (Kal.)

kulak sacyak buçuk: Yedi. (Kay.) (Kal.)

kulak sacyak: Altı. (Kay.) (Kal.)

kulak taban buçuk: dokuz. (Kay.) (Kal.)

kulak taban: Sekiz. (Kay.) (Kal.)

kulak: İki. (Muğ.) (Caf.) (Kay.) (Kal.)

kulaklı: Eşek. (Kay.) (Çpn.)

kullep: Kapı menteşesi. < Ar. kullâb ‘çengel, kanca’. (Kay.) (Gül.) (Hzy.)

kunup suyu: Çorba. (Kay.) (Erk.)

kurbaalık: Taş. (Akar) (Kal.)

kurbağalık kösle-: Taş atmak. (Kay.) (Kal.)

kurbağalık köslüyor: Taş atıyor. (Kay.) (Kal.)

kurbağalık: Taş. (Kay.) (Kal.)

ķuti: Burun. (Caf.) (Elk.)

kutuk suyu-kütük suyu: Pekmez, şarap. < kütük + suyu. (Kay.) (Erk.)

kutuksuyu: Pekmez (kütük suyu) (Tr.) (Akb.) (Erk.)

küçe: Yıldız. (Akp.) (Kay.) (Çpn.)

kükeri: Horoz. (Yıl.) (Tbr.)

külbe: Besleme, doldurma. (Kay.) (Hzy.)

külbe: Besleme. (Gül.) (Hzy.)

külbele-: Bostanın çevresini toprakla doldurmak, beslemek. (Kay.) (Hzy.)

külli işi: Tavuk, yumurta. (Akar) (Kal.)

küllig işi: Piliç ve buna benzer bilumum kuşlar. (Muğ.) (Caf.) (Kal.)

küllig: Polis. (Muğ.) (Caf.) (Kal.)

külliişe: Yumurta. (Akar) (Kal.)

küllin işi: Piliç ve buna benzer bilumum kuşlar. (Kay.) (Kal.)

küllin: Piliç. (Akar) (Kal.)

küllin: Polis. (Kay.) (Kal.)

küllinişi: Piliç. (Akar) (Kal.)

küllük işi: Yumurta. (Kay.) (Kal.)

kütük suyu: Kahve. (Kay.) (Kal.)

kütüp hatmet-: Kitap okumak. (Kay.) (Hzy.)

kütüp: Kitap < Ar. kütüb ‘kitab’ın çokluk şekli, kitaplar.’ (Kay.) (Gül.) (Hzy.)

kütür: Gavur. (Yıl.) (Tbr.)

kütür: Gavur. <Ar. küfr ‘‘dinsizlik, küfür.’’ (Kay.) (Çpn.)

L

labek:Tava. (Kay.) (Gül.) (Hzy.)

lali: Çocuklarda rkeklik organı. (Kay.) (Hzy.)

lamburdak: Silah, tüfek, tabanca vb. (Caf.) (Kay.) (Gyg.)

le: Al. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

legir: Doktor. (Kay.) (Hzy.)

leğir: Doktor. (Gül.) (Hzy.)

leğümle-: Uyumak. (Gül.) (Hzy.)

lehem: et. (Gül.) (Hzy.)

lehem-lehim: Et. < Ar. lahm ‘et.’ (Kay.) (Hzy.)

leva-: Nefret etmek. Bk. levna. (Kay.) (Çpn.)

levna: Çok çirkin. (Kay.) (Çpn.)

levva: Nefret etmek. (Akp.) (Çpn.)

li: Ay. (Akp.) (Kay.) (Çpn.)

libas: Elbise < Ar. libâs ‘esvap.’ (Kay.) (Hzy.)

lil: Kağıt. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

lingiş: Ayak. (Akp.) (Kay.) (Çpn.)

lingişi: Ayakkabı. (Kay.) (Çpn.)

lobiya: Fasulye. (Akar) (Kal.)

loli: Kırmızı. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

lotahçı: Oda sahibi, otelci. (Kay.) (Hzy.)

lotah-lotak: Otel; misafir odası. < Ar. el- otak ‘otağ, çadır’ <Tk. otağ. (Kay.) (Hzy.)

lotak: Oda. (Gül.) (Hzy.)

lova: Para. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

löök -löğük: Delikanlı, erişkin erkek çocuk, oğlan. (Gül.) (Hzy.)

löök-legük: Ülen! adam! Delikanlı, yetişkin erkek çocuğu, oğlan. (Kay.) (Hzy.)

lövm-lövüm: Uyku. <Ar. nevm ‘uyku.’ (Kay.) (Hzy.)

lövümle: Uyumak. <Ar. nevm+Tk.+/le-/ekinden. (Kay.) (Hzy.)

lülük: Devlet memuru, amir, umuiyetle devlet hizmetinde bulunan kimse. (Caf.)(Kay.) (Gyg.)

M

mahsere: Dutun ezilip, suyunun süzüldüğü tas, tek parça oluklu tas. (Gül.) (Hzy.)

makal: Sığır. (Kay.) (Çpn.)

maķami: Tane. (Caf.) (Elk.)

mamış: Yabancı, müdür, amir ve emsali. (Esk.) (Caf.) (Eda.)

mampır: Hırsız. (Kay.) (Hzy.)

mampırla-: Çalmak, hırsızlık yapmak. (Kay.) (Hzy.)

mampur: Hırsız. (Gül.) (Hzy.)

mampurla-: Çalmak. (Gül.) (Hzy.)

managadı: 1. Köpek. 2. Muhtar, jandarma ve polis gibi devlet görevlileri için kullanılan tabir. Bk. menegadı. (Kay.) (DS. C. IX) (Kal.)

managadı: Köpek. (Akar) (DS. C. IX) (Kal.)

manak: Yoğurt. (Muğ.) (Caf.) (Akar) (Kay.) (DS. C. IX) (Kal.)

manayır: Peynir. (Akar) (Kal.)

mandıra: Misafir odası, oda. < Yun. mandra; İtal. mandra. Yunanca kelimedeki -n-, -d- asimilasyonu üzerine, Türk argosunda ‘adi, kötü, menfur’ manalarında olmak üzere marda telaffuz şeklini almıştır. (Kay.) (Erk.)

mandıracı: Ev, oda sahibi. (Kay.) (Erk.)

mandracının düvesi: Ev sahibinin kadını. (Kay.) (Erk.)

manegadı: Köpek. (Muğ. Tar.) (Caf.) (Akar) (DS. C. IX) (Kal.)

mangır: Para. (Kay.) (Kal.)

manış: 1. Yabancı. 2. Müdür. 3. Misafir ve benzeri. (Kay.) (Gyg.)

manış: Jandarma. (Yıl.) (Tbr.)

manış-maniş: Türk, yabancı, Çepni’den gayrisi. (Kay.) (Çpn.)

manigadı: Köpek. (Akar) (DS. C. IX) (Kal.)

manoş/manuş: Jandarma. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

marat: Aş, yemek. (Akar) (DS. C. IX) (Kal.)

marat: Yemek. (Kay.) (DS. C. IX) (Kal.)

marhama: Havlu < Ar. mikrama ‘el havlusu.’ (Kay.) (DS. C. IX) (Hzy.)

marıf kelti: Büyük adam (yabancı), devlet görevlisi. (Yıl.) (Tbr.)

marıf: Büyük adam (müdür, âmir) vb. (Kay.) (Tbr.)

marıf: Nasıl? Tavır, hal, mizaç ve birisinin karakterinin nasıl olduğunu belirtmekte kullanılır. <Ar. ma’ruf ‘bilinen, anlaşılan’. (Kay.) (Gyg.)

marıf: Tavır, hal, mizaç ve umumiyetle birisinin karakterinin nasıl olduğuna

belirtmek için kullanılır.Tarif. (Esk.) (Caf.) (Eda.)

marıf: Zengin, bey, ağa, itibarlı, tanınmış kişi. (Yıl.) (Tbr.)

mariga: Anne. (Caf.) (Elk.)

mart: 1. Erkek. 2. Bir (sayı). (Caf.) (Elk.)

maru: Ekmek. (Esk.) (Caf.) (Eda.)

mas: Et. (Akp.) (Kay.) (Çpn.)

mast: Yoğurt. (Yıl.) (Tbr.)

maşara: Ekili bostan yeri. (Kay.) (Gül.) (DS. C. IX) (Hzy.)

mat: Parmak. (Caf.) (Elk.)

matah: Çerçi malı. < Ar. meta satılacak mal, eşya, elde bulunan sermâye. (Kay.) (DS.C. XII) (Hzy.)

matah: Mal, satış eşyası < Ar. metâ. (Kay.) (DS. C. XII) (Erk.)

matarak: Çırak. (daha fazla istihza makamında.) (Kay.) (Kal.)

matsı: Saç. (Caf.) (Elk.)

mayda fila: Elbise, giysi. (Kay.) (Çpn.)

mazık 1. Yaşlı. 2. İtibarlı. 3.Büyük. 4. Zengin. (Yıl.) (Tbr.)

mazık kelti: İhtiyar (yabancı) (Yıl.) (Tbr.)

mazık keşk: Yaşı geçkin kız. (Yıl.) (Tbr.)

mazık kir-mazık ker: Balta, kazma. (Yıl.) (Tbr.)

mazın: Tabanca, silah, demir ve umumiyetle demire mütaallik her bir şey; mavzer. (Muğ.) (Caf.) (Akar) (Kay.) (DS. C. IX) (Kal.)

mazın: Yoğurt. < Erm. madzun. (Kay.) (DS. C. IX) (Erk.)

mazin: Yoğurt. (Erm.) (Akb.) (DS. C. IX) (Erk.)

mekçi nasıfı: Kalaycı dili. (Kay.) (Kal.)

mekçi naslığı: Kalaycı dili. (Akar) (Kal.)

mekçi: Kalaycı. (Akar) (Kay.) (Kal.)

meklemek: Kalaylamak. (Akar) (Kal.)

mekli: Kalaylı. (Akar) (Kal.)

melek işi-melerişi: Koyun. (Kay.) (Erk.)

meleşi: Koyun (melemekten) (Tr.) (Akb.) (Erk.)

meleşi: Koyun < meleğ + işi. (Kay.) (Erk.)

menedik: Kalay. (Muğ.) (Caf.) (Akar) (Kay.) (DS. C. IX) (Kal.)

menegadı: Köpek. Bk. managadı. (Kay.) (DS. C. IX) (Kal.)

menekçi: Kalaycı. (Akar) (Kal.)

meneklemek: Kalaylamak. (Akar )(Kal.)

menge: Silah. (Kay.) (Gül.) (Hzy.)

mentişe: Keder. (Kay.) (Kal.)

mentişeliyiz: Kederliyiz. (Kay.) (Kal.)

merdir-: 1. Yıkmak. 2. Toplamak, kaldırmak. (Kay.) (Gyg.)

merdirmek: Yıkmak. (Caf.) (Gyg.)

merik: 1. Yaşlı adam. 2. Koca, eş; adam, herif, kişi. 3. Hoca < Far. Merdek ‘adam,

herif.’ (Kay.) (DS. C. IX) (Hzy.)

merik: Hoca, yaşlı. (Gül.) (DS. C. IX) (Hzy.)

mertek çapan: Türk kadını. (Akar) (Kal.)

mertek: Köylü, adam, umumiyetle erkek müşteri. (Akar) (Kal.)

metan ol-: Ölmek. (Yıl.) (Tbr.)

meten-metan -metene: Ölüm, ölü. (Yıl.) (Tbr.)

meterek: Adam, erkek, müşteri. Bk. metrek. (Kay.) (Kal.)

meterek: Metrek. (Muğ.) (Caf.) (Kal.)

metirek tuna: Yaşlı erkek. (Akar) (Kal.)

metirek yavşa: Genç erkek. (Akar) (Kal.)

metirek: Erkek. (Akar) (Kal.)

metlen-:Ölmek. (Yıl.) (Tbr.)

metlet-: Öldürmek. (Yıl.) (Tbr.)

metrek çapan: Türk kadını. (Bur.-Muğ.) (Caf.) (Kay.) (Kal.)

metrek çapan: Türk kadını. (Kay.) (Kal.)

metrek: 1. Yabancı (Türk) tanımadık bir kimse, adam. 2. Köylü, umumiyetle erkek,

müşteri. (Kay.) (Kal.)

metrek: Köylü, adam, umumiyetle erkek müşteri. (Muğ.) (Caf.) (Kal.)

metrek: Türk ve müslim erkek müşteri. (Akar) (Kal.)

meviç: Üzüm. (Yıl.) (Tbr.)

mevş: Üzüm. Kökeni belirsiz. (Kay.) (Tbr.)

mey: İçki (rakı, şarap vb.) (Yıl.) (Tbr.)

meyidlenmek: Ölmek. (Akp.) (Çpn.)

meyli: Sarhoş. (Yıl.) (Tbr.)

mez: İyi. (Kay.) (Akb.) (Erk.)

mezle: Yemek. (Akp.) (Kay.) (Çpn.)

mezlengiç: Saman, mezle-‘ten. (Akp.) (Kay.) (Çpn.)

mezmur:1. Kadın ve erkeğin cinsiyet uzvu. 2. Mermi. 3. Yaşlı. < Ar. mezmûr 1.

Kavalla söylenen ilâhi; 2. Hz. Davud’a inen Zebur’un surelerinden her biri. (Kay.)(Erk.)

mıhış ol-: Ölmek. (Yıl.) (Tbr.)

mındara: Hapishane. (Yıl.) (Tbr.)

mırar: 1. Kötü; 2. Çirkin. (Yıl.) (Tbr.)

mısmıl: İyi, güzel. (Kay.) (Gül.) (DS. C. IX) (Hzy.)

mihmân: Misafir. < Far. Mihmân ‘misafir, konuk.’ (Kay.) (Gül.) (Hzy.)

milah-milih: düzgün, yakışıklı, güzel. (Gül.) (Hzy.)

milcan: Kirpi. (Yıl.) (Tbr.)

milih-milah: iyi, güzel, hoş. < Ar. melîh ‘güzel, şirin, sevimli’ (Kay.) (Hzy.)

mim: Müslüman < Ar. mîm ‘mim harfi.’ (Kay.) (Gül.) (Hzy.)

mis: Et. (Caf.) (Elk.)

molla hüseyin: Kükürt. (Akar) (Kal.)

moy- mey: Su. < Ar. mâ ‘su.’ Arapçada bu kelimenin söylenişi ‘may’ şeklindedir. (Kay.) (Hzy.)

moy: 1. Su. 2. Kalitesiz, kötü esans. (Gül.) (Hzy.)

moy: Su, yağmur. (gözyaşı) vb. (Akp.) (Çpn.)

moya: Süt. (Akp.) (Çpn.)

moya: Süt. Bk. moy. (Kay.) (Çpn.)

moyda fila: Giysi, elbise. (Akp.) (Çpn.)

moyhane: 1. Hamam, 2. Abdesthane. (Gül.) (Hzy.)

moyhane: 1. Hamam, banyo. 2. Tuvalet, abdesthane. < Ar. mâ+ Far. hâne ‘ev’kelimesinden. (Kay.) (Hzy.)

moyla-: Ağlamak. (Kay.) (Çpn.)

moyla-: Su dökmek, çis yapmak, işemek. (Gül.) (Hzy.)

moylamak: Ağlamak. (Akp.) (Çpn.)

moylan-: Boy abdesti almak, yıkanmak. < Ar. mâ + Tk. /lan-/ ekinden. (Kay.) (Hzy.)

moylan-: Yıkanmak. (Gül.) (Hzy.)

moy-muy: 1. Su. 2. Yağmur. < Ar. mâ ‘‘su.’’ (Kay.) (Çpn.)

murur: Kahve. (Caf.) (Elk.)

musacalı: Bit, pire. (Akar) (Kal.)

musi: Kol. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

muş: Burun. Ağız sözlüklerinde muş et- ‘koklamak’ ve muşuk ‘yassı burun’

örnekleri vardır. Kaynağı belirsizdir. (Kay.) (Tbr.)

muşaķ: Jandarma. (Caf.) (Elk.)

mutaf bahar: Tütün kesesi. (Kay.) (Çpn.)

mutaf işi: Saç, sakal, bıyık, kıl, yün. Bk. mutaf. (Kay.) (Çpn.)

mutaf işi: Saç, sakal, bilimum tüy. (Akar) (Kal.)

mutaf işi: Saç. (Akar) (Kal.)

mutaf: Cüzdan. (Akar) (Kal.)

mutaf: Kilim, çul. (Akar) (Kal.)

mutaf: Sakal, bıyık. (Kay.) (Çpn.)

mutaf_bahar: Tütün kesesi. (Muğ.) (Caf.) (Akar) (Kay.) (Kal.)

mutaf_işi: Saç, sakal, bıyık, kıl, yün. (Muğ. Tar.) (Caf.) (Akar) (Kay.) (Kal.)

mutafa dünet-: Cüzdana koymak. (Akar) (Kal.)

mutaflı: Erkek. (Kay.) (Çpn.)

muy: Ağız, yüz. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

mülas: Öldü, ölmüş. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

N

naa:Hayır. (Kay.) (Tbr.)

naç: Kaç! Düzce Abdallarında ‘nas’ olarak görülür. Çingenecede naş, naşava ‘uzaklaşmak, gitmek’ kelimesinin emir şeklidir. (Kay.) (Tbr.)

nafta-navta: Oğlan çocuğu, delikanlı. (Yıl.) (Tbr.)

nagav/nangav: Vur. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

nah-nak-na: 1. Hayır. 2. Yok. 3. Hiç. 4. Az. (Yıl.)(Tbr.)

nakgi: Burun. (Yıl.) (Tbr.)

nakışlı: Kete. (Kay.) (Erk.)

nâme: Mektup. < Far. nâme ‘mektup.’ (Kay.) (Hzy.)

narele-: Söylemek, haber vermek. (Gül.) (Hzy.)

nârele-: Söylemek, konuşmak. < Ar. na’re nâra, yüksek sesle bağırma + Tk. /+le-/

ekinden. (Kay.) (Hzy.)

narlık: Ateş, güneş. < Far. nâr ‘‘ateş, od’’ + Tk. /+lık/ ekinden. (Kay.) (Çpn.)

narlık: Güneş. (Akp.) (Çpn.)

nasıf _otu: Umumiyetle yemek, zahire. (Akar) (Kal.)

nasıf et-: Ekmek pişirmek. (Kay.) (Kal.)

nasıf etmek: Ekmek pişirmek. (Akar) (Kal.)

nasıf kösle-: 1. Birbiriyle konuşmak. 2. Ekmek pişirmek veya yemek. (Kay.) (Kal.)

nasıf köslemek: Ekmek hazırlamak, pişirmek veya yemek. (Bur.-Muğ.) (Caf.) (Kal.)

nasıf köslemek: Ekmek hazırlamak. (Akar) (Kal.)

nasıf otu: 1. Buğday. 2. Zahire, her yenen şey. (Kay.) (Kal.)

nasıf sürt- : Ekmek veya yemek yemek. (Kay.) (Kal.)

nasıf sürtmek: Ekmek yemek. (Muğ. Tar.) (Caf.) (Kal.)

nasıf süyüt-sürt: Yemek yemek. (Akar) (Kal.)

nasıf: 1. Ekmek. 2. Lâf, mükâleme, konuşma. 3. Dil. 4. Yemek. (Kay.) (DS. C. IX) (Kal.)

nasıf: Ekmek. (Bur.-Muğ.) (Caf.) (Akar) (DS. C. IX) (Kal.)

nasıf_etmek: Ekmek pişirmek. (Bur.-Muğ. ) (Caf.) (Kal.)

nasıflama: Konuşma. (Kay.) (Kal.)

nasıflan-: Sormak, konuşmak, demek. (Kay.) (Kal.)

nasıflanıl-: Konuşulmak, sorulmak. (Kay.) (Kal.)

nasıflık: Ağız. (Muğ.) (Caf.) (Akar) (Kay.) (Kal.)

nasıfsıra-: Acıkmak. (Kay.) (Kal.)

nasıfsıramak: Acıkmak. (Muğ.) (Caf.) (Kal.)

nasıfsız: Aç. (Akar) (Kal.)

nasıl_otu: Umumiyetle yemek, zahire. (Muğ.) (Caf.) (Kal.)

nasla- : Hatırlatmak, söylemek. (Kay.) (Kal.)

naslık: Ağız, lisan. (Akar) (Kal.)

naş: 1. Ver. 2. Al. (Kay.) (Gyg.)

naş: Kaç. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

naş: Kaçmak. (Düz.) (Caf.) (Elk.)

naş: Ver, al. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

naş: Yurt. Bk. gaşa. (Caf.) (Kay.) (Gyg.)

naşgas: Kaçtı. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

naştır-: Vermek, kaçırtmak. (Kay.) (Gyg.)

naştırmak: Vermek. (Caf.) (Gyg.)

navta: Yabancı, bizim çocuklar. Farsça neved, nevede ‘torun’ ile ilgilidir. (Kay.)(Tbr.)

nazile: Para. (Bur.) (Caf.) (DS. C. IX) (Kal.)

nazileci: Paralı, zengin. (Bur.) (Caf.) (Kal.)

nazileci-nezleci: Paralı, zengin, varlıklı kimse. (Kay.) (Kal.)

nazile-nazili-nazille-nazilli: Para. (Kay.) (Kal.)

nazili: Para. (Muğ.) (Caf.) (Akar) (Kal.)

nazilli: Nazili. (Muğ. Tar.) (Caf.) (Kal.)

nazilli: Para. (Akar) (Kal.)

nediçgi: Tüfenk. (Caf.) (Elk.)

nek: Konuşma! Söyleme! Farsça negû ‘söyleme’den gelmiştir. (Kay.) (Tbr.)

netle–nietle–nitle-: 1. Saz (davul, zurna) çalmak. 2. Vurmak. 3. Dövmek. (Yıl.) (Tbr.)

netu: Yok. < Far. (?) nâ değil, yok. (Kay.) (Hzy.)

nıma: Namaz. (Kay.) (Tbr.)

nımı: Namaz. (Yıl.) (Tbr.)

nımısla-: 1. Uyumak. 2. Yatmak. 3. Oturmak. (Yıl.) (Tbr.)

nımıslat-: Yatırmak. (Yıl.) (Tbr.)

nınısla: Otur! Kaynağı belirsiz. (Kay.) (Tbr.)

ninay: Yok. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

nist: Oturmak. (Caf.) (Elk.)

nişter: Çakı bıçağı. < Far. neşter ‘‘kan çıkarmak için damar açmağa, çıban deşmeğe, aşı aşılamağa mahsus, çakı türünden ucu sivri âlet.’’ (Kay.) (Çpn.)

nofarlamak: Görmek. (Akp.) (Çpn.)

noharla-: Gözlemek, tarassut etmek. (Kay.) (Çpn.)

nohur: 1. Yeter! 2. Sus! (Yıl.) (Tbr.)

novarla-nofarla-: Görmek, gözlemek. (Kay.) (Çpn.)

nufar -nuvar: Göz. (Akp.) (Kay.) (Çpn.)

nuhlat-: Gizletmek, göstermemek, gizlemek, saklamak. (Kay.) (Çpn.)

nuhlatma: Gizle, sakla, gösterme! (Kay.) (Çpn.)

nuhru: Allah. (Kay.) (Tbr.)

nünü: Eczanelerde bulunan mukavva kaşe kutular. (Kay.) (Çpn.)

nünü: Zurna. Ölçünlü Türkçe huni’den geldiği açıktır. Kelimede anlam genişlemesi

vardır. (Kay.) (Tbr.)

O

orgat: İki (sayı). (Caf.) (Elk.)

ormanlıoğlu: Domuz. (Kay.) (Kal.)

osgi: Altın. (Caf.) (Elk.)

otk: Ayak. (Caf.) (Elk.)

otla-: Saldırmak (kadına vb.) (Kay.) (Hzy.)

ovan-: 1. Kaçırmak, gizlemek, saklamak. 2. Getirmek, gelmek. 3. Dolaşmak,

gezinmek. 4. Gelmek, gitmek. (Kay.) (DS. C. IX) (Kal.)

ovan: Gelmek, gitmek. (Akar) (Kal.)

ovanmak: Gelmek, gitmek. (Muğ.) (Caf.) (DS. C. IX) (Kal.)

ovat-: 1. Göndermek, getirmek. 2. Aşırmak. 3. Kaçırmak. 4. Götürüp gitmek. 5.

Almak. 6. Çalmak. (Kay.) (Kal.)

ovatıl-: 1. Getirilmek. 2. Verilmek. (Kay.) (Kal.)

ovatmak: Almak, aşırmak, çalmak, götürüp gitmek. (Muğ.) (Caf.) (Akar) (Kal.)

ovattı: Aldı, aşırdı, çaldı. (Kay.) (Kal.)

Ö

öl-:1. Yükleri yıkmak. 2. Uyumak. (Kay.) (Erk.)

ölenne-: Ölmek. (Yıl.) (Tbr.)

ölmek: Yükleri yıkmak. (mecazi) (Tr.) (Akb.) (Erk.)

ölün: Yükleri yıkın! (Kay.) (Erk.)

örgükaya: 1. Ev. 2. Samanlık, dam. (Kay.) (Çpn.)

örgükaya: Ev, samanlık. (Akp.) (Çpn.)

ötekisi: Sağdıç. (Kay.) (DS. C. IX) (Çpn.)

ötürük: Sürgün, ishal, cıvık dışkı. (Gül.) (DS. C. IX) (Hzy.)

övüşle-öüşle: 1. Kaçmak. 2. Kalkmak. 3. Yürümek. 4. Göçmek (göç etmek). 5.

Saklanmak. 6. Götürmek. (Yıl.) (Tbr.)

övüşlet-öüşlet-: 1. Çıkarmak. 2. Kaçırmak. 3. Kovalamak. (Yıl.) (Tbr.)

öz: Kendi. (Kay.) (Gül.) (Hzy.)

özüme: Bana. (Gül.) (Hzy.)

P

palandız: Eyer, semer. (Akar) (Kal.)

palandız: Semer, eğer, çul. (Muğ.) (Caf.) (Akar) ( Kay.) (Kal.)

palanduz: Semer, eğer, çul. Bk. palandız. (Kay.) (Kal.)

pallacı dili: Kalaycı dili, argosu. (Kay.) (Kal.)

pallacı: Kalaycı. (Kay.) (Kal.)

palle: Bakır kap. (Bur.-Muğ.) (Caf.) (Akar) (Kay.) (DS. C. IX) (Kal.)

palle: Tencere, kap. (Akar) (Kal.)

palleci: Bakırcı, kalaycı. (Kay.) (Kal.)

palye: Bakır kap. (Kay.) (Kal.)

pani: Su. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

papil: Para. (Kay.) (Kal.)

paręs: Para. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

parni: Beyaz. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

parsumla-: Dilenmek, dilencilik etmek. < Far. Pârse ‘dilencilik’ kelimesinden. (Kay.) (Gül.) (Hzy.)

partak: Ceket, pantolon. (Akar) (Kal.)

partal nazilli: Banknot. (Kay.) (Kal.)

partal nazilli: Pankanot. (Muğ. Tar.) (Caf.) (Kal.)

partal: 1. Para. 2. Yüz (100). 3. Elbise. 4. Banknot, lira. 5. Elbise, havlu, bez vs. gibi şeyler. (Kay.) (Kal.)

partal: 1. Yatak. 2. Elbise. 3. Manifatura. Burdur ve Muğla Kalaycılan argosunda ‘elbise’ (Kay.) (Erk.)

partal: Çok kullanılmaktan yıpranmış, eskimiş. (Akar) (DS. C. XII) (Kal.)

partal: Elbise, manifatura. (Çağatayca) (Tr.) (Akb.) (Erk.)

partal: Elbise. (Bur.-Muğ. ) (Caf.) (Akar) (Kal.)

pat: Tabanca, tüfek. (Yıl.) (Tbr.)

pat: Tüfek. (Kay.) (Gyg.)

pat: Tüfenk, tabanca. (Esk.) (Caf.) (Eda.)

pâtal: 1. Elbise, havlu, bez vs. şeyler. 2. Para. 3. Yüz (100). Bk. partal. (Kay.) (Kal.)

patal: Yatak, elbise. (Akar) (Kal.)

patıga: Beş. (Akar) (Kal.)

patıgagulak: Yedi. (Akar) (Kal.)

patıgasamı: Altı. (Akar) (Kal.)

patika: Beş. Bk. fatka. (Kay.) (Kal.)

patlangıç: Tüfek, tabanca < patla- (Kay.) (Akb.) (DS. C. XII) (Erk.)

patlangıçlı: 1. Silahlı, tüfekli bulunan kimse. 2. Jandarma, kalem, alelumum tehlikeli şahıs. (Kay.) (Erk.)

patlanguç: Tabanca. (Kay.) (Gyg.)

pav: Kavga. (Yıl.) (Tbr.)

pavlaş-: Kavga etmek. (Yıl.) (Tbr.)

payıkla-: 1. Ellemek. 2. Örtmek. (Kay.) (Çpn.)

paylık: El. (Akp.) (Kay.) (DS. C. IX) (Çpn.)

paylıkla-: Zorla çalmak. Bk. payıkla- < Far. pây ‘‘el’’ + Tk. /+lık/ ve /+la-/

eklerinden. (Kay.) (Çpn.)

paylıklamak: Ellemek, örtmek vb. (Akp.) (Çpn.)

peçik: Ayak. (Yıl.) (Tbr.)

peçikle-: 1. Oynamak, raks etmek. 2. Kaçmak, uzaklaşmak. (Yıl.) (Tbr.)

peçiklik: Ayakkabı, çorap. (Yıl.) (Tbr.)

pelez: Küçük altın. (Kay.) (Gül.) (DS. C. IX) (Hzy.)

pelitçi: Ormancı. (Kay.) (Kal.)

pelle: Bakır kap, kazan. Bk. palle. (Kay.) (DS. C. IX) (Kal.)

pelle: Palle. (Muğ.) (Caf.) (DS. C. IX) (Kal.)

pembe: Yün < Far. penbe ‘pamuk.’ (Kay.) (Erk.)

per: Getirmek. (Caf.) (Elk.)

pınt: Kadının cinsel organı. (Yıl.) (Tbr.)

pır: Çok. (Yıl.) (Tbr.)

pırçım-pırçim-pırç:m: Açım. (Yıl.) (Tbr.)

pırçı-pırçık-: Acıkmak. (Yıl.) (Tbr.)

pırç-pırçi: 1. Aç. 2. Açlık. (Yıl.) (Tbr.)

pırım: Çürük, bere. (Kay.) (Çpn.)

pısuk: Kedi. (Kay.) (Çpn.)

pi: İç. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

pi: Yağ. (Far.) (Akb.) (DS. C. IX) (Erk.)

pi:ne-piyne: Sigara, tütün. (Yıl.) (Tbr.)

pî-piy: Yağ < Far. Azerî ve Van ağızlarında ‘iç yağı.’ (Kay.) (Erk.)

pir: Müşteri, memur, eşraf. (Bur.-Muğ.) (Caf.) (Akar) (Kay.) (Kal.)

pirim: Çürük, bere. Çepni aşireti. (Kay.) (DS. C. IX) (Çpn.)

pos: Otobüs. (Kay.) (Akb.) (Erk.)

posta işi: Mektup. (Kay.) (Kal.)

postacı işi: Mektup. Bk. posta işi. (Kay.) (Kal.)

poytan: Elbise, hayvan eğeri, yatak, umumiyetle herhangi bir eşya. (Caf.) (Kay.)(Gyg.)

prasta: Koş, yürü. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

puas: Soğan. (Yıl.) (Tbr.)

pulla: Polis. (Gül.) (Hzy.)

pullo: Bkz. pulla. (Gül.) (Hzy.)

pullo: Polis. (Kay.) (Hzy.)

puranda: Yol, yoldan. (Caf.) (Kay.) (Gyg.)

püçük: 1. Küçük; 2. Çocuk. 3. Bebek. (Yıl.) (Tbr.)

R

rafata: Tandıra ekmek vurulan bez. (Gül.) (DS. C. IX) (Hzy.)

reketle-:1. Oturmak. 2. Namaz kılmak 3. Yatmak. < Ar. rek’at namazda bir kıyam (ayakta durmak), bir rükû (ayakta iken eğilme) ve iki sücûddan (yere kapanma)

ibaret hareket + Tk. /+le-/ ekinden. (Kay.) (Gül.) (Hzy.)

rokono: Köpek. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

romni: Kadın, karı, zevce. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

rotini: Burun. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

rovala: Ağla. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

rovalayor: Ağlıyor. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

rovgas: Ağladı. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

ruh ruh: Geri gel. (Kay.) (Gül.) (Hzy.)

ruh: Gel! < Ar. ruh! ‘git!’ geri gel! (Kay.) (Hzy.)

rumra: Üzüm posası. (Gül.) (Hzy.)

S

Saban işi: Kazan. (Akar) (Kal.)

sac_ayak fatka: On beş. (Muğ. Tar.) (Caf.) (Kal.)

sac_ayak: Üç. (Muğ.) (Caf.) (Kal.)

sacakpatıga: On beş. (Akar) (Kal.)

sacayak fatka: On beş. (Kay.) (Kal.)

sacayak: Üç. (Akar)(Kay.) (Kal.)

sacıyak: Üç lira. (Kay.) (Kal.)

sacyak fatika: On beş. Bk. sacayak fatka. (Kay.) (Kal.)

sacyak: Üç. (Kay.) (Kal.)

saçak patal: Üç yüz. (Kay.) (Kal.)

saçak: Üç. Bk. sacayak-sacyak. (Kay.) (Kal.)

saçayak patıga: On beş. (Akar) (Kal.)

sağmı fatka: Bir beş. (Muğ. Tar.) (Caf.) (Kay.) (Kal.)

sağmı: Bir. (Muğ.) (Caf.) (Kay.) (Kal.)

salat sıh-: Namaz kılmak. (Gül.) (Hzy.)

salat: Namaz. < Ar. salât ‘namaz.’ (Kay.) (Hzy.)

saldat-saltat: Jandarma, asker. < Rus. saldat. ‘asker.’ (Kay.) (Gül.) (Hzy.)

salıkla-: 1. Yürümek. 2. Koşmak. (Kay.) (Çpn.)

sama: Bir. (Kay.) (Kal.)

samanlığı kös: Sağır kimse. (Muğ. Tar.) (Caf.) (Kay.) (Kal.)

samanlığı kös: Sağır, duymaz. (Akar) (Kal.)

samanlık: Kulak. (Muğ.) (Caf.) (Akar) (Kay.) (Kal.)

sâma-samı: Bir. (Kay.) (Kal.)

samı: Bir. (Akar) (Kal.)

samuralık toklusu: Horoz. (Akar) (Kal.)

sara: Misafir, yabancı. (Kay.) (Çpn.)

saramet: Mavzer (sarı ahmet) mecazi (Tr.) (Akb.) (Erk.)

sarâmet: Mavzer < sarı + ahmet; patlangıç kelimesi, bu suretle, daha fazla ‘tabanca’ için kullanılmaktadır. (Kay.) (Erk.)

sarı genek: Altın. (Muğ. Tar.) (Caf.) (Akar) (Kay.) (Kal.)

sarölan somunu: Tüfek mermisi. (Kay.) (Erk.)

sarölan: Mavzer < sarı + oğlan. (Kay.) (Erk.)

secur: Kahve. (Erm.) (Akb.) (Erk.)

secur-sejur: 1. Yağ. 2. Kahve < Erm. sev + cur ‘siyah su.’ Alaçam Elekçilerinin dilinde sevcir ‘kahve’ 3. Su. (Kay.) (Erk.)

sedef: Düğme < Ar. sedefe ‘sedef kabuğu.’ (Kay.) (Gül.) (Hzy.)

sekmen: 1. Sedir. 2. Evlerin önüne yazın oturmak için taş ve çamurdan yapılan yarım metre yüksekliğinde set. (Gül.) (Hzy.)

selefur: İç donu, iç çamaşırı. (Gül.) (Hzy.)

selefur-selavur: 1. Yatak takımı. 2. İç donu, iç çamaşırı. < Ar. selle ‘sele’ (Kay.)(Hzy.)

sem: Kulak < Ar. sem ‘kulak verme, işitme.’ (Kay.) (Hzy.)

semet: Kaşık. (Akar) (DS. C. X) (Kal.)

semin: 1. Yağ, yiyecek. 2. Koku yağı, esans. (Gül.) (Hzy.)

semin: Yağ, esans < Ar. semîn’semiz, besili, yağlı.’ (Kay.) (Hzy.)

senek (süne): Sevmek. (Akp.) (Çpn.)

sente: Otur. (Akp.) (Kay.) (Çpn.)

sente-: Oturmak. (Kay.) (Çpn.)

sepedine-: kalkıp gitmek. (Kay.) (Çpn.)

sependi: Kalk git. (Akp.) (Çpn.)

ser: Baş, kafa < Far. ser ‘baş, kafa, kelle.’ (Kay.) (Hzy.)

ser: Baş. (Yıl.) (Tbr.)

ser: Bizden (Teber veya Alevi gruptan olan). Muhtemelen Farsça ser ‘baş’tan

gelmedir. (Kay.) (Tbr.)

sere: Hava. (Akp.) (Kay.) (Çpn.)

seregelen: Elbise. (Kay.) (Çpn.)

sergeh: Sabah. (Yıl.) (Tbr.) (Tbr.)

serihür: Kel. (Yıl.) (Tbr.)

serlik: Şapka. (Yıl.) (Tbr.)

sessiz martin: Metre. (Kay.) (Erk.)

sevcir: Kahve. (Düz.) (Caf.) (Elk.)

sey: Köpek. (Yıl.) (Tbr.)

sıçanboku: Çakmak taşı. (Kay.) (Akb.) (Erk.)

sıh-: Yapmak, kılmak. (Kay.) (Hzy.)

sıkkın: Bıçak. < Ar. sikkîn ‘bıçak’. (Kay.) (Gül.) (Hzy.)

sındı: Makas. (Kay.) (Gül.) (DS. C. X) (Hzy.)

sıpa olmak: Doğmak. (Akar) (Kal.)

sırtafa: 1. Giysi. 2. Vücut, beden .(Yıl.) (Tbr.)

sırtısarı: Alevi. (Kay.) (Hzy.)

sıtgın-sitgin-sitkin: 1. Bıçak. 2. Balta. <Ar. sikkin ‘‘bıçak.’’ (Kay.) (Çpn.)

sidkinle: Öldür. (Akp.) (Çpn.)

sidkinlemek: Öldürmek. (Akp.) (Çpn.)

silik: Jandarma. (Kay.) (Çpn.)

sim: Gümüş < Ar. sîm ‘gümüş.’ (Kay.) (Gül.) (Hzy.)

sim: Para, lira. < Far. sîm ‘gümüş.’ (Kay.) (Akb.) (Erk.)

simit: Kaşık. (Akar) (Kal.)

sinek işi: 1. Bal. 2. Şeker, umumiyetle tatlı. (Kay.) (Kal.)

sinek işi: Bal, şeker, tatlı. (Akar) (Kal.)

sinek işi: Bal. (Muğ. Tar.) (Caf.) (Kal.)

sini daşlı: (İlenç) mezarı taşlı. (Gül.) (Hzy.)

sipi: Bit. (Kay.) (Gül.) (Hzy.)

sitkin: Bıçak, balta. (Akp.) Çpn.)

sitkinle!: Öldürmek. < Ar. sikkin ‘‘bıçak’’ + Tk. /+le/ ekinden. (Kay.) (Çpn.)

sitkinle-: Öldür! (Kay.) (Çpn.)

sivri: Kız. (Akar) (Kal.)

sokum: Mermi. (Kay.) (Akb.) (Erk.)

somun: Tüfek mermisi. (Kay.) (Akb.) (Erk.)

sopa: Yumruk, tokat, ağaç, değnek. (Kay.) (Çpn.)

sorun ufâ: Bulgur. (Kay.) (Erk.)

sorun: Buğday. (Kay.) (Akb.) (Erk.)

söğüt kökü sürt-: Su içmek. (Kay.) (Kal.)

söğüt kökü: Su, ırmak, deniz. (Akar) (Kal.)

söğüt kökü: Su. Bk. söyüt kökü. (Kay.) (Kal.)

söğüt köküne dine-: Yıkanmak, banyo yapmak. (Kay.) (Kal.)

söylene-: Söylemek, konuşmak. (Yıl.) (Tbr.)

söyüt kökü kösle-: Su dökmek. (Kay.) (Kal.)

söyüt kökü: Su. (Bur.-Muğ. ) (Caf.) (Kay.) (Kal.)

süllem: Merdiven < Ar. süllem ‘merdiven.’ (Kay.) (Gül.) (Hzy.)

sünte: Toprak. (Akp.) (Kay.) (Çpn.)

sürt-: 1. Yemek. 2. İçmek. (Kay.) (Kal.)

sürtdürül-: Yedirilmek. (Kay.) (Kal.)

sürtül-: Yenilmek. (Kay.) (Kal.)

süyük: İğne. (Yıl.) (Tbr.)

süyüt-/sürt: Yemek, içmek. (Akar) (Kal.)

süz-: 1. İçki içmek. 2. Sigara içmek. (Kay.) (Erk.)

süzek: Süzgeç. (Gül.) (DS. C. X) (Hzy.)

süzmek: İçki içmek. (mecazi) (Tr.) (Akb.) (Erk.)

Ş

şaar: Arpa < Ar. şa’îr ‘arpa.’ (Kay.) (Hzy.)

şabik: Gömlek. (Caf.) (Elk.)

şakıf: : Kadınlık organı. < far. Şikâf ‘yarık, çatlak.’ (Kay.) (Hzy.)

şakıf: Kadınların mahrem yerleri. (Gül.) (Hzy.)

şarşar: Bir iki metre yüksekten düşen su, mastafadan akan su. (Gül.) (DS. C. X)(Hzy.)

şav-sav: Gece. (Yıl.) (Tbr.)

şeherafa-seherafa: Şehir. (Yıl.) (Tbr.)

şelek: Sırtta taşınan yük. (Gül.) (DS. C. X) (Hzy.)

şer: Elek. (Caf.) (Elk.)

şır: Süt. (Akar)(Kal.)

şır: Süt. < Farsça şîr ‘süt.’ (Kay.) (Tbr.)

şıv-şiv: İçki, esrar. (Yıl.) (Tbr.)

şir: Süt. (Yıl.) (Tbr.)

şirle-: İşemek. (Yıl.)(Tbr.)

şor et-: Söylemek, konuşmak. (Yıl.) (Tbr.)

şor ver-: Yarenlik etmek, sohbet etmek, anlatmak. (Kay.) (Erk.)

şot: Tandırın ilk ekmeği. (Gül.) (Hzy.)

şöbet: Pislik. (Bsz.) (Akb.) (Erk.)

şukar: 1. Güzel. 2. İyi, iyice. (Caf.) (Kay.) (Gyg.)

şuķar: Güzel. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

şukarlamak: Hazırlamak. (Caf.) (Gyg.)

şun: Köpek. (Caf.) (Elk.)

şurt: Tandırın iç duvarı. (Gül.) (DS. C. X) (Hzy.)

şutla-: İçmek. (sigara vb.) (Kay.) (Hzy.)

şüple-: İçmek (sigara vb.) (Kay.) (Gül.) (Hzy.)

şür: Süt. < Far. şîr ‘süt.’ (Kay.) (Erk.)

T

ta:Yak. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

tabak iş: Pabuç. (Akar) (Kal.)

tabak işi: Ayakkabı. (Akar) (Kal.)

tabak işi: Pabuç, ayakkabı < Ar. debbağ ‘tabak, sepici’ + Tk. işi kelimesinden. (Kay.)(Kal.)

tabak işi: Papuç. (Muğ.) (Caf.) (Kal.)

taban fatika: Yirmi. Bk. taban fatka. (Kay.) (Kal.)

taban fatka: Yirmi. (Muğ. Tar.) (Caf.) (Kay.) (Kal.)

taban patıga: Yirmi. (Akar) (Kal.)

taban: Dört. (Muğ.) (Caf.) (Akar) (Kay.) (Kal.)

tabi işi: Ayakkabı. (Akar) (Kal.)

tabib işi: El. (Kay.) (Kal.)

tabiişe: Ayakkabı. (Akar) (Kal.)

tabiy işi: Ayakkabı. (Akar) (Kal.)

tabiy işi: Öküz, inek, keçi gibi dersinden de yararlanılan hayvanlar. (Akar) (Kal.)

taka: Küçük pencere. (Kay.) (Gül.) (Hzy.)

talır: Para. < Alm. taler ‘gümüş para, para.’ (Kay.) (Gül.) (Hzy.)

tamamlakçı: Kap toplayan kişi. (Kay.) (Kal.)

taman: Haniya. (Gül.) (Hzy.)

tandır: Odun, ağaç. (Akar ) (Kal.)

tandır: Odun. (Akar) (Kal.)

tandırcı: Ormancı. (Akar) (Kal.)

tandırlamak: Dövmek. (Akar) (Kal.)

tantır köset-: Ateş yak! (Kay.) (Kal.)

tantır kösle-: Ateş yakmak. (Kay.) (Kal.)

tantır köslemek: Ateş yakmak. (Muğ. Tar.) (Caf.) (Kal.)

tantır yıkım et!: Ateş yak! (Kay.) (Kal.)

tantır yıkım et-: Ateş yakmak. (Kay.) (Kal.)

tantır yıkım etmek: Ateş yakmak. (Muğ. Tar.) (Caf.) (Kal.)

tantır: Ağaç, odun, umumiyetle tahta. (Muğ.) (Caf.) (Akar) (DS. C. X) (Kal.)

tantır: Odun, ağaç, genellikle tahta. < Ar. tennûr ‘fınn, tandır.’(Kay.) (DS. C. X)(Kal.)

tantırla-: Dövmek. (Kay.) (Kal.)

tantırlamak: Dönmek. (Muğ.) (Caf.) (Kal.)

tantırlıyor: Dövüyor. (Kay.) (Kal.)

taraylı: At. (Akar) (Kal.)

teber: Abdal. (Yıl.) (Tbr.)

teber: Davul. (Yıl.) (Tbr.)

teber: Davul. Bundan türetilen Teberci ‘davulcu’, Abdal grubundan bir topluluktur. Farsça teber ‘balta, nacak’ kelimesinden gelmekle birlikte anlam değişmesine uğramıştır. (Kay.) (Tbr.)

teberci: Abdal. (Yıl.) (Tbr.)

teberci: Davulcu. (Yıl.) (Tbr.)

tedir-teğdir-: Getirmek, asıl manası bu olmakla beraber, birçok çeşitli manalarda da kullanılır. En çok istifade edilen kelimelerden biridir. (Kay.) (Erk.)

tegginci: Kaçakçı, dolandırıcı. (Kay.) (Hzy.)

teğginci: Kaçakçı, dolandırıcı. (Gül.) (Hzy.)

tekellim: Konuşma. < Ar. tekellüm ‘söyleme, konuşma.’ (Kay.) (Hzy.)

temir: Bıyık. (Gül.) (Hzy.)

temir-temür: 1. Bıyık 2. Sakal. (Kay.) (Hzy.)

terzi: İplik < Far. derzi ‘terzi, elbise biçip diken kimse.’ (Kay.) (Akb.) (Erk.)

teşto: Bekçi. (Kay.) (Gül.) (Hzy.)

te-tey-teğ-: Erişmek, vasıl olmak, gitmek gelmek, vermek gibi birçok manalarda kullanılır. Azeri ağızlarında dey- (Kay.) (Erk.)

teydirmek: Getirmek. (Azeri Türkçesi) (Tr.) (Akb.) (Erk.)

teymek: Erişmek. (Azeri Türkçesi) (Tr.) (Akb.) (Erk.)

tıfan-tifan-tüfan: Tütün, sigara < Ar. duhân. (Kay.) (Erk.)

tıgla-: Dolandırmak. (Gül.) (Hzy.)

tığcı: 1. Üfürükçü. 2. Açıkgöz, pazarlamacı. < Far. Tîğ ‘kılıç’ + tk. /+cı/ ekinden.

(Kay.) (Gül.) (Hzy.)

tığla: Göz boyamak, lafla aldatmak, ikna etmek. (Kay.) (Hzy.)

tırah: Ayakkabı. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

tırın: Bir tane, tek. (Yıl.) (Tbr.)

tırıt: Ayakkabı. (Caf.) (Kay.) (Gyg.)

tırsı-/tırsı-: Korkmak. (Gül.) (Hzy.)

tırsı-tırşı-: Korkmak. Argoda, tırsımak-tırsmak: Korkmak, çekinmek. (Kay.) (Hzy.)

tırşım-tırsım: Metelik, para. (Kay.) (Çpn.)

tısla-: Korkmak. (Yıl.) (Tbr.)

tille: Kadın, gelin. (Gül.) (Hzy.)

tille: Kadın. (Kay.) (Hzy.)

tipi: Anüs. (Akar) (Kal.)

tipi: Bozukluk, delik. (Muğ.) (Caf.) (Akar) (Kay.) (Kal.)

tipile-: Delmek. (Kay.) (Kal.)

tipiz: Pekmez. (Gül.) (Hzy.)

tipiz: Üzüm pekmezi. Anadolu ağızlarından alınmış olmalıdır. (Kay.) (Tbr.)

tipiz-dipiz: Pekmez. (Kay.) (Hzy.)

tombu: Silah. (Kay.) (Tbr.)

tomo: Motorlu araç. < otomobil kelimesinden. < Fr. Yun. Lat. (Kay.) (Gül.) (Hzy.)

tosbağa: Kaplumbağa. (Gül.) (DS. C. X) (Hzy.)

töko: Kötü yolda olan kadın veya erkek. (Kay.) (Gül.) (Hzy.)

traka: Şeker, kahve. (Caf.) (Kay.) (Gyg.)

tuğhan-tuvan-tufan: Sigara, tütün. (Yıl.) (Tbr.)

tuğt: Kağıt. (Caf.) (Elk.)

tuh: Sigara. Düzce Abdallarında tuv ‘tütün’; Çingenecede tuv ‘sigara dumanı.’ (Kay.)(Tbr.)

tuhan-tufan: tütün. < Ar. duhân ‘‘tütün.’’ (Kay.) (Çpn.)

tun: Sen. (Caf.) (Elk.)

tuna çapan: Yaşlı kadın. (Akar) (Kal.)

tuna managadı: Vali, belediye başkanı, yüksek derecede memur. (Kay.) (Kal.)

tuna mazın: Tüfek. (Kay.) (Kal.)

tuna metirek: Muhtar, kaymakam, üst görevdeki kimseler. (Akar) (Kal.)

tuna partal: Vesika. (Muğ.) (Caf.) (Akar) (Kay.) (Kal.)

tuna pir: Baba. (Akar) (Kal.)

tuna samı: On. (Akar) (Kal.)

tuna söğüt kökü: Deniz. (Akar) (Kal.)

tuna yanbol: 1. Reis, vali, yüksek memur. 2. Belediye başkanı. (Kay.) (Kal.)

tuna yanbol: Reis, vali, yüksek rütbeli asker veya polis. (Akar) (Kal.)

tuna yanbol: Vali, reis. (Muğ. Tar.) (Caf.) (Kal.)

tuna zından: Şehir. (Kay.) (Kal.)

tuna: 1. Çok, fazla, bolca, iyice. 2. pahalı. (Kay.) (DS. C. X) (Kal.)

tuna: Çok, pahalı. (Akar) (DS. C. X) (Kal.)

tuna: Çok. (Muğ.) (Caf.) (Akar) (DS. C. X) (Kal.)

tuna: Kocakarı. (Akar) (Kal.)

tuna: Şişman. (Akar) (Kal.)

tunataz: Kadın, ana. (Akp.) (Çpn.)

tunataz-tonataz- tanatoz-tınatoz: Kadın, kız. (Kay.) (Çpn.)

tuv: Tütün. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

tüfan: Tütün, sigara. (Ar.) (Akb.) (Erk.)

tüne-: 1. Misafir olmak, gecelemek. 2. Durmak. (Kay.) (Kal.)

tünemek: Durmak, uyumak, ölmek. (Akar) (Kal.)

tünemek: Dünemek. (Caf.) (Kal.)

tünet-: Öldürmek. (Kay.) (Kal.)

tünetmek: Öldürmek. (Muğ. Tar.) (Caf.) (Kal.)

tünetmek: Uyutmak, öldürmek. (Akar) (Kal.)

tütsüle-: Kokulamak. (Kay.) (Hzy.)

tüydür-: Vermek (rüşvet vesaire için kullanılır) (Kay.) (Erk.)

tüydürmek: Vermek. (mecazi) (Tr.) (Akb.) (Erk.)

U

uçur-:Kılmak. (Gül.) (Hzy.)

uçur-: Yapmak, kılmak (namaz). (Kay.) (Hzy.)

uğrun: Gizli. (Kay.) (Gül.) (DS. C. XI) (Hzy.)

uğu gözü: Altın para. (Kay.) (Çpn.)

uğur tanıma: Hırsızlığa, çalmaya alışma. (Kay.) (Çpn.)

urun: Yağ. (Yıl.) (Tbr.)

usgü: Altın. (Kay.) (Erk.)

uşdi: Kalk. Düz.) (Caf.) (Eda.)

uzun şase: Otobüs. (Kay.) (Erk.)

Ü

üğüt-: Yemek. (Kay.) (Gül.) (DS. C. XI) (Hzy.)

ürün işi: Süt, genellikle yağ. (Akar) (DS. C. XI) (Kal.)

ürün işi: Yağ, kadın göğsü. (Akar) (Kal.)

ürün işi: Yağ, süt, yoğurt ve emsali. (Kay.) (Kal.)

ürün işi: Yağ. (Akar) (Kal.)

ürün_işi: 1. Yoğurt. (Bur.) 2. Süt. (Muğ.)umumiyetle yağ. (Muğ. Tar.) (Caf.) (Kal.)

üsgü: Altın. (Erm.) (Akb.) (Erk.)

V

vakıf:At arabası. (Kay.) (Gül.) (Hzy.)

var geldi: Komisyon. (Kay.) (DS. C. XI) (Kal.)

vara: Baba. (Akp.) (Kay.) (Çpn.)

vartan: Erkilet, vatan, yurt. < Ar. vatan. (Kay.) (Erk.)

vartanca: Erkilet gizli dili. (Kay.) (Erk.)

vartanlı: Hemşehri (vatanlı) (Tr.) (Akb.) (Erk.)

vartanlı: Hemşehri. (Kay.) (Erk.)

velahu: Aman dikkatli ol, pot kırma. (Gül.) (Hzy.)

velehu: 1. Bu, şu. 2. Pot kırmamak için ‘sus, sezdirme!’ ikazı. < Ar. velehu ‘bu da

onun.’ (Kay.) (Hzy.)

versinte: Yağmur. (Yıl.) (Tbr.)

vur-: Çalmak, göstermeden almak. (Kay.) (Erk.)

Y

yaban: Gurbet. (Kay.) (DS. C. XI) (Kal.)

yabana git-: 1. Geçim için uzağa, başka yere gitmek, 2. Boşa gitmek. (Gül.) (Hzy.)

yagalu: Tüfenk, tabanca. (Düz.) (Caf.)

yak: Göz. (Düz.) (Caf.) (Eda.)

yakana-yahanna-: Yakmak, ateşe vermek. (Yıl.) (Tbr.)

yakı: Ateş. < Tk. yak- (Kay.) (Caf.) (Gyg.)

yalaz otu: Tabanca mermisi. (Kay.) (Çpn.)

yalaz-yalazı: Silah. (Kay.) (Çpn.)

yalı çapan: Ecnebi kadını. (Muğ.) (Caf.) (Kay.) (Kal.)

yalı çapan: Rum veya ecnebi kadın. (Bur. Muğ.) (Caf.) (Akar) (Kay.) (Kal.)

yalı: 1. Gayrimüslim. 2. Yabancı. (Kay.) (Kal.)

yalı: Gayri müslim. (Muğ.) (Caf.) (Akar) (Kal.)

yalı: Köpek. (Akar) (Kal.)

yalı: Rum, ecnebi. (Akar) (Kal.)

yalım: Ateş. (Akp.) (DS. C. XI) (Çpn.)

yallı: Oruspu. (Akar) (Kal.)

yalnız yaprak: Sopa, yumruk, tokat. (Kay.) (Çpn.)

yambol: Jandarma. (Akar) (Kal.)

yanbol: 1. Memur, jandarma, umumiyetle devlet memuru. 2. Efendi, bey. (Kay.) (Kal.)

yanbol: Asker. (Akar) (Kal.)

yanbol: Efendi, hükümet memuru. (Akar) (Kal.)

yanbol: Hükümet memuru, efendi. (Muğ. Tar.) (Caf.) (Akar) (Kal.)

yanbolu: Ahmak, bön kimse; taşralı. (Akar) (Kal.)

yanbolu: Jandarma, memur, devlet memuru. Bk. yanbol. (Kay.) (Kal.)

yanbolu: Jandarma. (Muğ.) (Caf.) (Akar) (Kal.)

yanış: Para. (Kay.) (Gyg.)

yanlama: Kurt. (Kay.) (Akb.) (Erk.) (Erk.)

yanpiri: Orman işinde çalışanlar, tahtacılar. (Akar) (Kal.)

yanpiri: Tahta. (Muğ.) (Caf.) (Akar) (Kay.) (Kal.)

yavşak: Birini aşağılamak için söylenen söz. (Kay.) (Hzy.)

yavşak: Çırak, çocuk, hizmetçi, çocuk, erkek çocuk. (Akar) (DS. C. XI) (Kal.)

yavşak: Çırak, çocuk, hizmetçi. (Muğ.) (Caf.) (DS. C. XI) (Kal.)

yavşak: Çocuk, küçük çocuk. (Akar) (DS. C. XI) (Kal.)

yavşak-yavuşak: 1. Çocuk. 2. Dost, arkadaş. 3. İnsan. 4. Çırak, hizmetçi. 5. Kimse(zat). (Kay.) (DS. C. XI) (Kal.)

yazıcı: 1. Tavuk. 2. Kümes hayvanları. (Kay.) (Çpn.)

yazıcı: Tavuk. (Akp.) (Çpn.)

yek: Bir. (Yıl.) (Tbr.)

yeken: Para, altın. (Yıl.) (DS. C. XII) (Tbr.)

yeken: Para, metelik. (Kay.) (DS. C. XII) (Çpn.)

yęken: Para. (Esk.) (Caf.) (Eda.)

yeken: Para. (Kay.) (DS. C. XII) (Tbr.)

yeken: Para. (Kay.) (Gyg.)

yekenne-: Satmak. (Kay.) (Çpn.)

yelkesen: At, ata verilen ad. (Kay.) (Gyg.)

yemen: Çay, kahve. < Ar. Yemen ‘Arap yarımadasının güney tarafını teşkil eden

bölge.’ (Kay.) (Hzy.)

yemen_işi: Kahve. (Muğ.) (Caf.) (Akar) (Kay.) (Kal.)

yemenişi: Çay, kahve. (Akar) (Kal.)

yes: Var. (Kay.) (Gül.) (Hzy.)

yesle-: 1. Vermek. 2. Koymak (küfür sözü) (Gül.) (Hzy.)

yesle-: Vermek. (Kay.) (Hzy.)

yıh-yık-: 1. Uyuşmak, pazarlığı bitirmek. 2. Vermek. 3. Devretmek. (Kay.) (Erk.)

yıkım cimitçi: Öğretmen. (Akar) (Kal.)

yıkım et-: 1. Teşekkür etmek, memnun olmak. 2. Kesmek. 3. Hazırlamak. (Kay.)(Kal.)

yıkım etmek: Kesmek, hazırlamak. (Akar) (Kal.)

yıkım metrek: Zengin, itibarlı, mevki ve makamca yüksek kimse. (Akar) (Kal.)

yıkım ol-: Memnun olmak. (Kay.) (Kal.)

yıkım palle: Yeni bakır. (Kay.) (Kal.)

yıkım partal: Yeni elbise. (Kay.) (Kal.)

yıkım piri: Muhtar, bir mahallenin ileri geleni. (Akar) (Kal.)

yıkım piri: Muhtar, eşraf. (Akar) (Kay.) (Kal.)

yıkım piri: Muhtar; ileri gelenler, aksakallılar. (Akar) (Kal.)

yıkım yanbol: Milletvekili, büyük idareciler. (Kay.) (Kal.)

yıkım zından: Büyükçe ev. (Muğ.) (Caf.) (Akar) (Kal.)

yıkım zindan: Büyükçe ev. (Kay.) (Kal.)

yıkım: 1. Güzel, iyi. 2. Temiz. 3. Bol, çok. 4. Hoş. 5. Zengin. 6. Toptan. 7. Doğru. (Kay.) (DS. C. XI) (Kal.)

yıkım: 1. Güzel, temiz. (Muğ.) 2. Çok iyi. (Bur.) (Caf.) (DS. C. XI) (Kal.)

yıkım: Güzel, temiz. (Akar) (DS. C. XI) (Kal.)

yıkım: İyi. (Akar) (DS. C. XI) (Kal.)

yıkım: Koyun. (Akar) (Kal.)

yıkım_etmek: Kesmek, hazırlamak. (Muğ.) (Caf.) (Kal.)

yıkım_piri: Eşref, muhtar. (Muğ.) (Caf.) (Kal.)

yıkın- : Memnun olmak. (Kay.) (Kal.)

yıkın et-: Çok istemek. (Kay.) (Kal.)

yıkmak: Cinsel ilişki kurmak. (Akar) (Kal.)

yıktıran: Kötü kadın. (Kay.) (DS. C. XI) (Kal.)

yiv: Kadınlar için kullanılan cinsiyetle ilgili bir kelime (bu kelime de anlamı değiştirilerek kullanılan kelimelerdendir.) (Kay.) (Erk.)

yorah: Yamalık. (Gül.) (DS. C. XI) (Hzy.)

yourdafa: Yoğurt. (Yıl.) (Tbr.)

yoz: Bit. (Kay.) (Akb.) (Erk.)

yülük: Jandarma. (Kay.) (Çpn.)

Z

zahar:Ağız. (Kay.) (Tbr.)

zahar-zahr-zahrı: Ağız. (Yıl.) (Tbr.)

zahm: Arka. < Ar. zahr ‘arka, sırt.’ (Kay.) (Gül.) (Hzy.)

zanı-: Gözlemek, takip etmek, anlamak. (Yıl.) (Tbr.)

zanı: Tanı. (Kay.) (Tbr.)

zanıt: Takip ettirmek, gözletmek. (Yıl.) (Tbr.)

zargi: Durmak. (Caf.) (Elk.)

zarķ: El. (Caf.) (Elk.)

zehali: Satmak. (Caf.) (Elk.)

zehası: Sattım. (Caf.) (Elk.)

zeleme: Türk. (Kay.) (Çpn.)

zengili: Hemşeri. (Darendeli olan) (Kay.) (Gül.) (Hzy.)

zer: Altın < Far. zer ‘altın.’ (Kay.) (Gül.) (Hzy.)

zı:la-zo:la-: Cinsel ilişkide bulunmak, ırza geçmek. (Yıl.) (Tbr.)

zıbar-: 1. Ölmek, 2. Uyuyakalmak. (Gül.) (DS. C. XII) (Hzy.)

zığla-: 1. Tüfek doldurmak, mermi sürmek. 2. Çalmak. (Kay.) (Hzy.)

zığlandır-: Vermek. (Kay.) (Gül.) (Hzy.)

zığlı: zengin. (Kay.) (Gül.) (Hzy.)

zık-zıkı: Karın mide. (Yıl.) (Tbr.)

zılgır: Bulgur. (Yıl.) (Tbr.)

zından: 1.Ev. (Bur. -Muğ.) 2. Hapishane. (Muğ. Tar.) (Caf.) (Kal.)

zından: Ev. (Akar) (Kal.)

zından: l. Ev. 2. Hapishane. (Kay.) (Kal.)

zındana kös et-: Hapsetmek. (Kay.) (Kal.)

zi: At. (Düz.) (Caf.) (Elk.)

zibit mezle-: Üzüm yemek. (Kay.) (Çpn.)

zibit: Üzüm. (Kay.) (Çpn.)

zifir: 1. Kokulu kir, is, yağ lekesi, 2. Yemekteki yağ. (Gül.) (DS. C. XI) (Hzy.)

zindan managadı: Muhtar. (Kay.) (Kal.)

zindan: Ev, hapishane. (Kay.) (Kal.)

zindan: Zından. (Muğ. Tar.) (Caf.) (Kal.)

zindana kös et-: Hapsetmek. (Kay.) (Kal.)

zozikle-: 1.Uydurmak, yakıştırmak. 2. Tavlamak. 3. Aldatmak. Türk argosunda ‘‘zendust, evli, pezevenk.’’ (Kay.) (Kal.)

zuhun-zukun: 1. Zurna. 2. Türkü, şarkı. (Yıl.) (Tbr.)

ALTAY’IN NOTLARI


ALINTI

altay ünaltay’ın yazı ve çevirileri

SCIENTIA SACRA YAHUT KUTSAL BİLİM

Seyyid Hüseyin Nasr

Türkçesi 

Yusuf Yazar

İyi din fıtri hikmettir. Fıtri hikmetin şekil ve erdemleri, bizzat o hikmetle aynıdır. 

                                                                                     Dênkard

Herşeyi bilme imkanı ebedi olarak kalbimizde mevcuttur 

                                                                  Tipitaka

Scientia sacra, her vahyin özünde bulunan şeyden ve geleneği kuşatan ve tanımlayan dairenin merkezinden başka birşey değildir. Kendisini ortaya koyan ilk soru, böyle bir bilgiyi edinmenin nasıl mümkün olduğudur. Geleneğin cevabı, bu bilginin ikiz kaynağının vahiy ve taakkul (intellection) ya da kalbin ve ruhun işrakında müdahil olan entellektüel sezgi olduğudur ve bu tadılan ve yaşayan hazır bilginin (İslam geleneğinde el-ilmu’l-huzûrî olarak ifadelendirilmiştir) kişide var olduğudur.1 İnsan bilebilir ve bu bilgi gerçekliğin bazı yanlarına tekabül eder. Nihai anlamda, bilgi Mutlak Gerçeklik bilgisidir ve akıl (Intelligence) bu harikulade bilebilme hediyesine sahiptir ve bu varolmanın bir kısmıdır.2

 

Scientia sacra, ilham ya da manevi bir tecrübe üzerine entellektüel bir karakterde olmayan spekülasyonlarda bulunan insan aklının ürünü değildir. İlhamla alınan şeyin kendisiyse entellektüel niteliklidir, kutsal bilgidir. Bu mesajı idrak edip bu gerçeğe vâsıl olan insan aklı bu kutsal bilgi üzerine zevki karakterdeki manevi bir halin entellektüel niteliğini ya da muhtevasını empoze etmez. Böylesi bir tecrübede ihtiva edilen bilgi bu tecrübenin kaynağından -ki bu Akıl’dır- yayılır. Skolastiklerin potansiyle akıl dedikleri, tüm zevki hikmetin kaynağı olan ve ilke düzeyindeki bilgileri veren Akıl (Intellect) alıcı olan insandaki, Skolastiklerin bilkuvve akıl dedikleri güç üzerinde değişiklik yapar. Burada, bilfiil ve bilkuvve (ya da münfail) akıl3 arasındaki Ortaçağ dönemi ayrımının, aklın aydınlanmış sürecinin mahiyetinin açıklık kazanmasına ve manevi tecrübenin hikemi ve entellektüel muhtevasını böyle bir tecrübe üzerinde nazariyat ve muhakeme yürüten insan aklının ürünü olarak görme yanlışının ortadan kalkmasına bir yararı olabilir; en üst düzeyiyle manevi tecrübe entellektüel ve zevki bir karakterde olsa da.

Bir diğer bakış açısından, her kişiliğin merkezinde bulunan Özbenlik (Self) açısından, insana açıklanan scientia sacranın kaynağı insan aklının merkezi ve köküdür; çünkü, “Cevher’in bilgisi bilginin cevheridir” ya da “Asl’ın va Kaynağın bilgisi bilginin Asl’ı ve Kaynağıdır.” Gerçek, insan aklının üzerine bir dağ zirvesine bir kartalın inişi gibi gelir, ya da insan aklını kaplayarak derin bir kuyunun aniden bir pınar olarak fışkırması gibi fışkırır. Her iki halde de, insan varlığının manevi tecrübe vasıtasıyla aldığı şeyin manevi doğası insanın zihni melekesinin ürünü değildir, bizzat o tecrübenin doğasından çıkmadır. İnsan sezgisi ve vahiy yoluyla bilebilir; almış olduğu düşünceleri kategorileştiren düşünen varlık olduğu için bilebilir. Gerçekliğin doğası, ayrıca belirtmeye gerek yok, yalnızca ferdi insan tavrıyla sınırlandırılamayacak olan bilinçlilikten başka birşey değildir.

Kuşkusuz her insan, taakkul melekesi ya da entellektüel sezgi konusunda belli bir dine inanabilmeye olandan daha fazla bir kudrete sahip değildir. Fakat taakkul melekesinden mahrum oluşun böyle bir imkanın gerçekliğini hükümsüz kılması da, birçok kişinin inanmamasının dini hükümsüz bırakmasından daha geçerli birşey değildir. Her halükarda, entellektüel sezgi imkanına sahip olanlar için, dini teşkil eden nesnel vahyin ve insanın varlığının özünde bulunan kutsal bir karakterdeki bilgiyi ulaşma vasıtası vardır. Mikrokozmik vahiy Gerçeğin bilgisini ve Gerçek ile vehmi ayırt edici vasıtayı ihtiva eden scientia sacraya ulaşmayı mümkün kılar.

Scientia sacra olarak belirlediğimiz şey doğru bir biçimde Gerçeğin nihai bilgisi olarak anlaşıldığında metafizikten başka birşey değildir. Bu deyim (metafizik) bazı talihsiz çağrışımlara sahip bulunuyor, çünkü; evvela, ‘meta’ öneki aşkınlığa işaret ediyor, ama içte varoluşa işaret etmiyor, ve fizikten sonra gelen bir bilgi ya da bilim türünü çağrıştırıyor; halbuki metafizik tüm bilimlerin ilkelerini kapsayan ve onlardan önce gelen asıl ve temel bilim ya da hikmettir.4 İkincisi; Batıda, metafizik boyutu olan felsefi okullarda bile, metafiziği felsefenin bir kolu olarak düşünme alışkanlığı metafiziği Gerçekliğin mahiyetiyle ilgili insanın tüm varlığını kuşatan bir bilim olarak görmekten çok, metafiziğin anlamının yalnızca zihni bir aktiviteye indirgenmesinin ve bu bilginin gerçekleşme metoduna bağlanmasının sebebi oldu.Doğu dillerinde kullanılanprajna, jnâna, marifet ya da hikmet gibi  deyimler, kendilerini felsefe ya da eşdeğeri olarak bilinen bir bilgi türüne indirgemeksizin Gerçeğin nihai bilgisini çağrıştırır. Ve, jnâna ya da marifetin bu geleneksel anlamıyla metafizik, ya da “Gerçeğin bilimi” scientia sacra ile özdeş olarak düşünülebilir.

Eğer scientia sacra her geleneğin özünde bulunuyor ise ve çeşitli geleneklerin kutsal alanlarının dışında yer alan saf beşeri bilgi değilse; o zaman, kişi bir tek dini evrenin sınırlarıyla bağlı kalmaksızın ondan nasıl söz edebilir? Bu soruya verilecek cevap Doğu ve Batıyı kapsayacak şekilde ‘karşılaştırmalı felsefeyle’ meşgul olan bazı bilim adamı ve felsefecileri meta-philosophy‘den (meta-felsefe) ve belli bir geleneğin üstünde ve ötesinde bulunan bir ‘meta-language’den (meta-dil) söz etmeye götürdü.6 Geleneksel görüş açısından, metafiziğin dili, muhteva ve anlamdan ayrılabilir değildir; mesajı açıklar ve onun etkisini taşır. Bu dil çağlar boyunca metafizikçiler ve çeşitli geleneklerin bilgeleri tarafından geliştirilmiştir. Her gelenek metafizik doktrinler için uygun olan bir ya da birçok ‘söylem dili’ne sahiptir. İngilizce dili Batı geleneğinin ve metafizik doktrinler için çok uygun olan Platonizm, Thomizm ve Palamite teoloji ekolününkiler gibi birçok Batılı metafizik dilin mirasçısı olduğundan bu tür konuları işlemek için bugün bir meta-language meydana getirmeye ya da yeni bir lügatçe icat etmeye ihtiyaç yoktur. Ayrıca, çağdaş gelenekçi yazarlar, modern dillerin sembolik ve hiyerarşik nitelikleri zayıflamış olsa da, tabiatı gereği metafizik imkanlara sahip olan insan dilinin sembolik ve entellektüel boyutlarını diriltmiş durumdadır.7 Bu yazarlar, bazı anahtar kavramlar için bazan Sanskritçe ve Arapça gibi kutsal dillerden kelimeler alarak scientia sacra için son derece uygun bir dil meydana getirdiler. Her halükarda, bir meta-felsefeyi açıklamak için düşünelecek bir meta-dil geleneksel metafiziğin açıklanması için tamamen gereksizdir. Dile ihtiyaç duyanlar, entellektüel görüş açısından düşünce planında tedrici bir düşüş içinde olmakla birlikte modern Avrupa dillerinin daha ilk dönemlerinde, klasik Batı dilleriyle olan inkar edilemez ilişkisi ve bu dillerde ifade edilmiş geleneksel metafizik nedeniyle diriliş imkanını muhafaza etmiş olan mevcut Avrupa dillerinden hareketle ağır ve düzenli bir biçimde uygun niteliklere sahip bir dil için ilerlemişlerdir.

Eğer bir  kişi metafizik nedir diye soracak olursa, verilecek başlıca cevap şudur: Metafizik Gerçeğin bilimidir ya da daha özel olarak, insanın kendisi vasıtasıyla vehim ile Gerçeği birbirinden ayırt edebildiği ve eşyayı kendi mahiyeti neyse öyle ya da oldukları şekliyle -ki nihai anlamda eşyayı ilahi veçhesiyle bilmektir- bilebildiği bilgisidir.8 Mutlak ve sonsuz Gerçeklik olan Asl’ın bilgisi metafiziğin kalbidir. Öte yandan evrensel ve kozmik varlığın, makrokozmos ve mikrokozmosun her ikisini de kapsamak üzere kozmik varlık düzlemleri arasında ayırt edilmesiyse onun kolları ve bacakları mesabesindedir. Metafizik yalnızca Zat’ta bulunan Asıl ve onun tezahürleriyle değil, kozmolojik düzenle ilgili çeşitli bilimlerin ilkeleriyle de ilgilenir. Kutsal Asıl’dan başka birşey olmadığından, hem kutsal bilgi ve hem de en üst düzeydeki kutsalın bilgisi olan Asl’ın bilgisiyle ilgilenmekle birlikte; geleneksel kozmos bilimlerinin kalbinde, geleneksel antropoloji, psikoloji ve estetik kadar bu bilimlerin ilkelerini ihtiva eden scientia sacra, birliktedir.

Gerçek gibi görünen, nihai anlamdaysa gerçek olmayan şeylerin tersine, Asıl, Gerçeklik’tir. Asıl, görece olan şeylerin tersine, Mutlak’tır. Sonu olmayan’dır, diğer şeylerse sonludur. Asıl, Bir’dir, Tek’dir; tezahürlerse çokluktur. O Yüce Cevher’dir; diğer herşeyse arazdır. O, kendine nisbetle zikredilen formlara göre Zat’tır, yanına konan herşeyse şekil; O behemehal Varlık-ötesi ve Varlıktır; çokluk düzeniyse mevcudattan meydana gelir. Diğer herşey oluş halindeyken O vardır, nihai anlamda ebedilik yalnızca O’nun içindir, diğer zahirileşmiş herşey değişkendir. O Evvel’dir ve Âhir’dir de, başlangıç ve sondur. Eğer dünya doluluk olarak tasavvur edilirse O Boşluk’tur, ve eğer görece olan ontolojik yetersizlik ve temel hiçlik ışığında anlaşılırsa O Doluluktur.9 Bütün bunlar kişi tarafından bilinebilecek olan Nihai Gerçeklik’ten söz etme tarzlarıdır; fakat yalnızca teoride. Bu yalnızca, insan ruhunun merkezinde bulunmakta olan Zat-ı İlahi’nin güneşi vasıtasıyla bilinebilir. Fakat, Asl’ı tarif eden ya da O’na işaret eden tüm bu yollar anlamlıdır; referans noktaları olarak etkilidirler ve daima Tarif-olunamayan’da ve, tezahürler düzleminde Asl’ın tezahür etmemiş veçhesinin ‘yansıma’ ya da ‘gölgesi’ olan sessizlik içinde nihayetlenen gerçeklenmiş yanıyla Hakikat bilgisini destekler. Bu bütünlükçü görüş açısından Asıl ya da Menşe’ yalnızca Batın olarak değil, Zâhir olarak da görülür10; yalnızca Bir olarak değil, Bir’in yansıması olan birçok şeyin esası olarak da görülür. Tevhidi bilgi dağının zirvesinde Bir’den başkası bulunmaz; Gerçek ile gerçek-olmayanı ayırt etme Gerçeğin ikili olmayan doğasına vukuf ile sona erer. Bu vukuf marifetin kalbidir ve beşeri bilgiyi değil Allah’ın Zâtı’nın bilgisini, bilgi yoluyla hedefi ve scientia sacra‘nın özü olan bilinci temsil eder.11

Sınırlı gerçeklik gerçekliğin bazı alanları dışında tutulmuş olduğundan dolayı mutlak olamayacağından Nihai Gerçeklik Mutlak ve Sonsuz’dur. Bu gerçeklik Hayr-ı Mutlak’tır ya da Mutlak’tan ayrı düşünülemeyen Kemal’dir. Gerçeklik; Mutlak, Sonsuz, Hayr-ı Mutlak ya da Kâmil olarak, anlaşılmak durumunda olan dünyanın ya da çokluğun ortaya çıkmasına yol açar -aksi takdirde bu Gerçeklik bazı ihtimalleri dışarıda bırakacak ve Sonsuz olmayacaktır. Âlem Hak olanın sonsuzluk ve hayrından taşar, çünkü hayırdan söz etmek tezahürden, taşmadan ya da yaratılıştan söz etmektir. Sonsuzluktan söz etmek Asl’ın nefyi de dahil olmak üzere tam imkanlardan söz etmek demektir; esasen kozmogonik süreç Asl’ın tayin ettiği doğrultuda devam ederken bu nefyi tamamıyla gerçekleştirmez. Zira tam bir nefiy saf ve basit hiçliğe yol açardı.

Bir diğer görüş açısından da Hayır Asıl’dan gelişe işaret eden taşma ya da tezahür yönünde Mutlak’ın hayalidir ve âlemi oluşturur. Göreceliğin kökleri burada bulunmaktadır; ancak bu görecelik hâlâ ilahi düzlemdedir. Bu, görece olarak ilahidir, ya da meşhur Hindu kavramıyla îlahi mayâ 12 olarak isimlendirilebilir. Görecelik Mutlak ve Ebedi olan Gerçekliğin bir imkanıdır; bundan dolayı Gerçeklik ya da Mutlak, iyinin tezahürüne imkan verir. Bu tezahürün alçalan hiyerarşisi aleme götürür. Alem, birçok  ortodoks geleneğin ileri sürmüş olduğu gibi nihai olarak iyidir,13 çünkü İlahi Hayır’dan inmektedir. Bu inişin vasıtası Mutlak’ın İlahi Görecelik düzlemindeki yansımasıdır. Bu yansıma kozmik mükemmelliklerin kaynağı, arketiplerin “mekanı” kendisiyle herşeyin meydana getirildiği kelime olan Yüce Logos yahut Kelime’den başka birşey değildir.14

Âlem ya da tezahür ya da yaratılış Mutlak, Sonsuz, Mükemmel ve İyi olan Gerçeklik’ten sudur ettiğinden, Gerçeğin ya da İlahi olanın da bu sıfatları tezahürler aleminde yansımalıdır. Mutlaklık niteliğin varlığın özünde yansır.  Herşeyde mevcut olan sırri bulunuş özelliği onu diğer tüm şeylerden ve hiçlikten farklı kılar. Sonsuzluk alemde çeşitli tarzlarda yansımıştır: uzayda sınırsızlıktır; zaman söz konusu olduğunda sonu olmayan bir süredir; şekil söz konusu edilirse sonu bulunmayan bir farklılıktır; sayıda sonu olmayan bir çokluk; ve maddede  de potansiyel olarak sonsuz sayıda form ve sonsuz bölünebilirliktir. Hayr’a gelince, kainatta bizzat nitelik halinde yansımıştır. Ancak varoluştan ayrılamaz olan bu nitelik tezahürün asıl ve ışıklı kutbundan en uzağa düşmüş bulunan çokluk alemindeki belirli formlarda karanlıkta kalmıştır. Muhafaza edici mekan, değiştiren ve dönüştüren zaman, niteliği yansıtan form, belirsiz niceliği belirleyen sayı ve sınırsız cevherlilikte tavsif edilmiş olan madde; bunlar yalnızca fiziki alemin değil, onun da ötesinde, İlahi İmparatorluğa ve Mutlaklığın İlahi Sıfatlarına, Sonsuzluğa ve Kemâl’in kendisine uzanan alemlerin de varoluş şartlarıdır.

Dahası, İlahi Sıfatların her biri varoluşun beş şartında belli bir tarzda yansımıştır. Mutlaklık mekanda merkez olarak; zamanda şimdiki an olarak; maddede madde ve enerjinin ilkesi olan esir (ether) olarak; formda, formların en mükemmeli ve potansiyel olarak tüm diğer geometrik şekilleri bünyesinde bulunduran ve onları üreten küre olarak; ve sayıda da tüm sayılar için kaynak ve esas olan bir olarak yansımıştır. Sonsuzluk mekanda teorik olarak sınır tanımayan uzam olarak; zamanda mantıksal olarak sonu olmayan süreklilik olarak; maddede Maddi cevherliliğin belirsizliği olarak; formda sınırsız farklılık imkanı olarak; ve sayıda da niceliğin sonsuzluğu olarak yansımıştır. Mükemmellik (Kemâl) ise uzayda İlahi Sıfatları yansıtan muhteva ve nesneler olarak ve ayrıca saf varlık olarak -Sufiler buna “nefesü’r-Rahman” derler-; mekan ve zamanda bir niteliğe sahip şekil ve olaylar olarak; şekilde güzellik olarak; ve sayıda da ekseriya Pisagoryen sayı fikriyle alakalı olan geometrik şekillerle nisbeti içinde sayının   nitelik yanı olarak yansır. Scientia sacra kozmik varlığın bu görünüşlerini Hakk’ı tavsif eden Mutlaklığın Yüce Sıfatları, Sonsuzluk ve  Hayr’ın bir ya da birçok düzlemdeki tezahürleri olarak görür; aynı zamanda şu varoluş şartlarının İlahi görünüşleri doğrudan yansıttığını da: madde ve enerji İlahi Cevher’i, form Logos’u; sayı tüketilemez olan İlahi Birliği; mekan İlahi Tezahürün sonsuz yayılışını; zaman da varoluşun evrensel dönüşümünün ritmini -İbrahimi geleneklerde resmi ilahiyat öğretileri bu devirlerle ilgilenmişlerdir ve Hinduizm de bunlara Brahma’nın gündüzleri ve geceleri diye işaret ederek dikkat çekmiştir.

Şarkta gelişmiş olduğu şekliyle metafizik hemen daima ontolojiyle irtibatlı olduğundan, Varlığın Asıl ya da Mutlak Hakikat’la ilişkisini ele almak üzere biraz ara vermek önem arzediyor. Eğer Varlık varoluşun ya da tüm mevcudatın esası olarak tasavvur edilmişse, o zaman Varlık Asıl’la özdeşleştirilemez, çünkü Asıl, yaratılmış olan veçhesi tarafından tüketilemez. Varlık Yüce Asl’ın tezahür yönünde ilk taayyünüdür ve Yüce Asl’ı yalnızca sözü edilen anlamda Varlık olarak tasavvur ettiği sürece ontoloji metafiziğin yalnızca bir parçası olarak kalır ve bu ontoloji eksiktir. Ancak, Varlık deyimi Mutlaklık ve Sonsuzluk anlamını kapsayacak şekilde ilk kullanıldığı takdirde hem yüce Varlık ya da Gerçeklik ve hem de ilk tanımıyla Varlık anlamına gelir. Bu, yalnızca Varlık sözcüğü kullanıldığında da böyledir. Bunun, bazı Skolastikler tarafından kullanılan “esse” ve bazı İslam felsefesi ve teosofi ekolleri tarafından kullanılan “vücûd” sözcükleri için de böyle olduğu görülmektedir.15

Vücûd ile mevcûd, vücûd ile varoluş, varoluşla öz ya da mahiyet arasındaki ayrım ve varlıklarda mahiyet ya da özle varoluş arasındaki ilişki Ortaçağ İslam, Musevi ve Hıristiyan felsefesinin özünde bulunmaktadır ve Ortaçağ düşüncesini konu edinen birçok eserde tartışılmıştır. Scientia sacra görüşü açısından gerçeğin tasavvurunun bu engin yolunun doğuşuna yol açan şeyin anlaşılamaması ve neticede Batıda reddedilmesinin sebebi bu entellektüel sezginin kaybıydı; bu kayıp varoluşa ait sır duygusunu tahrip etmiş ve felsfenin konusunu varoluş akdinin (esto) incelenmesinden mevcudun (ens) incelenmesine indirgemiştir; bunu realiteyi derece derece saflaştırmak için “o”nu Ruh aleminden ve Varlık mertebesinden kopararak yapmıştır; varlığın sürekli taşmalarıyla oluşan, duyulara sürekli bir “yatay” varoluşa sahipmiş gibi görünen alemi “Dikey” Sebep’ten yahut Bizatihi Varlık’tan kopararak…İslam felsefesinin Batı felsefesindeki ontoloji çalışmalarına damgasını vuran açmazla sona ermemesi, onun mevcudattan ziyade Vücûd ve fiilleri üzerinde durmasıyla ilgilidir; ayrıca bu felsefenin Sühreverdi ve izleyicileri tarafından manevi tecrübeyle izdivac ettirilmesiyle de ilgilidir; bu tecrübe, Varlık tecrübesini yalnızca bir imkan değil, varlığın gerçeklik ve kavranışıyla ilgili bütün felsefi teorilerin kaynağı haline getiriyordu.16

Hem Varlık-ötesi ve hem de Varlık olan Mutlak Hakikat hem aşkındır, hem de İçkin’dir. Herşeyin ötesindedir ve insan ruhunun özünde ve merkezindedir. Scientia sacra diğer bir perspektifin diliyle de açıklanabilir. Bu dil, Tanrı’dan, Allah’tan, Tao’dan, ya da alem-ötesi varlık olarak nirvanadan, formlardan ya da samsâradan söz edebilir; bunu yaparken nihai olarak nirvananın samsâra, samsâranın da nirvânaolduğunu belirtebilir. Kendisiyle karşılaştırıldığında her nesneleşmenin mâyâ olduğu Zat-ı İlahiden, Âtman’dan da söz eder. Tanrı hem aşkın hem de içkin olduğundan, Mutlak Hakikat hem Yüce Nesne ve hem de Derûnî Özne olarak görülebilir; ancak aşkın olduğu görüldükten sonra içkin olduğu anlaşılabilir. Varlık olarak yalnızca Tanrı insana Yüce Varlık olarak mahiyette vâkıf olma imkanı verebilir. Âlemi ayrı yaratılmış bir varlık olarak değil semboller ve varoluşun işrâkıyla birleşmiş bir tezahür olarak gören tevhidi bilgi aşkınlığın celâlini olumsuzlamaz. Bu celâl olmaksızın İlahi yakınlığın güzelliği müşahede edilemez. Bütünlüğe sahip olan metafizik, kendi düzleminde, Tanrı’yla insan ya da Yaratıcı’yla âlem arasındaki farklılığı ortaya koyan teolojik açıklamaların gerekliliğine vâkıftır. Birliğin metafizik bilgisi hem ıstılâhî ve hem de sözlük anlamı itibarıyla teolojik bilgiyi kapsar; bunun tersi ise doğru değildir. Bundan dolayıdır ki tevhidi bilginin elde edilmesi, teolojinin ilgilendiği dinin temellerini her zaman güçlendiren kutsallık kokusuyla yüklüdür. Resmi teoloji araştırmalarıyla hiçbir zaman scientia sacrayla sonuçlanmaz; scientia sacra bir başka boyuta aittir ve insani düzlemde Akl’ın işlev görmesinin bir başka yanı üzerine dayanır.

Metafizik yalnızca Gerçek ile görüş, Varlık ile oluş arasında değil, varlığın mertebeleri arasında da ayrım yapar. Gerçekliğin hiyerarşik doğası tüm gelenekler tarafından ifade edilmiştir ve doktrinleri kadar dini uygulamalarının da bir parçasıdır. Bu, meşhur Dionysius’un Semavi Hiyerarşiler‘inde tanımlanmış olduğu gibi meleklerin çeşitli mertebeleri tarzında; ya da İslam batıniliğinin bazı ekollerinde olduğu gibi aydınlık ya da karanlık düzlemler şeklinde anlaşılmasında ya da Hinduizm gibi mitolojik yapıdaki dinlerde olduğu gibi tanrı ve titanların çeşitli düzeyleri içinde böyledir. Yüce Asl’ın Hiçlik ya da Boşluk olarak görüldüğü Budizmde bile Budist kozmoloji anlayışına ilişkin metinlerde ve Budist sanatında bu geniş ara alemler kayda değer bir ihtişam ve güzellikle anlatılır. Geleneksel doktrinlerde gerçekliğin hiyerarşik yapısı üzerine olan vurgu öyle büyüktür ki, meşhur bir Fars şiiri varlıktaki hiyerarşiyi kabul etmeyenin zındık olduğunu belirtir. Gerçekliğin mahiyetiyle ilgilenen scientia sacra burada bilinen şekliyle teolojiden yine ayrılmaktadır. Teoloji doğrudan itikadı ilgilendiren şeylerle meşguldür ve varlığın mertebeleri üzerinde durmaksızın Tanrı ve insana dayalı daha basit bir gürüşü vardır. Bununla birlikte teolojide bile birçok ekol her zaman gerçekliğin ara düzlemlerinin anlamını tam olarak vermese de varoluşu ele almakta başarısız olmamıştır.17

Dipnotlar

1. Bu deyimin anlamı için bkz. Nasr, Islamic Science -An Illustrated Study, Londra, 1976, s.14.

2. “Toute connaissance est, par définition, celle de la Réalité absolute; c’est à dire que la Réalité est l’objet nécessaire, uniqe, essential de toute connaissance possible.” Schuon, L’Oeil du coeur, s.20

3. Ortaçağ Müslüman, Yahudi ve Hıristiyan filozofları bilginin aslı (kökü) olan Akl-ı Faal (el-Akl el-Faâl, intellectus agens, ha-sekhel hapo’el) ile bilgiyi alan ve İlahi Akıl’dan insan aklının almış olduğu şeyin entellektüel mahiyetini vurgulayan bilkuvve ya da ‘maddi’ akıl (el-aklu’l-heyûlânî, intellectus materialis, ha-sekhel ha-hyula’ni) arasında ayrım yapmışlardır. İslam’da akıl doktrini üzerine bkz. Ibn Sina, Le Livre des directives et remarques (el-işârât ve’t-tenbihât), trc. A.M.Goichon, Paris-Beyrut, 1951, s.324 vd; el-Fârâbî, Epistola sull’intelletto (Risâle fi’l-akl), trc. F.Lucchetta, Padua, 1974; F.Rahman, Prophecy in Islam, Philosophy and Orthodoxy, Chicago, 1979; ve J.Jolivet, L’Intellect selon Kindi, Leiden, 1971. Genel olarak Ortaçağ Batı dünyası için bkz. E. Gilson, History of Christian Philosophy in the Middle Ages, New York, 1955; ve ayrıca M. Shallo, Lessons in Scholastic Philosophy, Philadelphia 1916, s.264 vd; ve R.P. de Angelis; Conoscenza dell’individuale e conescenza dell’universale nel XIII XIV secolo, Roma, 1922. H.A.Wolfson aralarında  The Problem of the Soul of the Spheres (Washington, 1962), Essays in the History of Philosophy and Religion (ed. I. Twersky ve G.H.Williams, Cambridge, Mass., 1979), Philo; Foundations of Religious Philosophy in Judaism (Cambridge, Mass., 1968), Christianity and Islam(Cambridge, 1948) ve “Extradeical and Intradeical Interpretations of Platonic Ideas” (Journal of the History of Ideas, 22/1 Jan-March 1961; 3-32) de olmak üzere birçok çalışmasında konu üzerinde durmuştur. 

4. Bilgiyi ‘fikirler’ aleminden dünyaya ya da Asıl’dan tezahürler alemine iniyor kabul eden Eflatuncu görüş, tezahürden Asl’a ya da fizikten metafiziğe hareket eden Aristocu görüşe göre zevki hikmet perspektifine daha yakındır.

5. Metafizikle din-dışı felsefe arasındaki ayrım üzerine bkz. Guénon, Introduction to the Study of Hindu Doctrines, s. 108 vd.; ve aynı müellifin, “Oriental Metaphysics” başlıklı makalesi, bkz. J.Needleman’ın editörü olduğu Sword of Gnosis, s.40-56.

6. Bu konu T. Izutsu tarafından şu eserlerinde konu edilmiştir: The Concept and Reality of Existence, Tokyo 1971; ve Unicité de l’existence et création perpétuelle en mystique islamique, Paris, 1980.

7. Kullandıkları diller olan Fransızca, İngilizce ve Almanca’da gelenekçi yazarların yapmış oldukları hizmet (onları metafizik söylem için diriltmeleri ve onların sembolik niteliklerini canlandırışları) birçok modern filozof ve pozitivist tarafından gerçekleştirilen Avrupa dillerinin metafizik muhtevalarından yoksunlaştırılması ve onları böylesi dilleri kullanan tek-boyutlu beyinleri yansıtan tek-boyutlu dillere ingirgeme sürecinin tam tersi yönündedir.

Bazı gelenekçi yazarların etimoloji ve kelimelerin kök anlamlarının canlandırılmasına olan ilgileri kelimelerin kendi öz yapısında gizli olan sembolik imkanlarının bir kez daha ön plana çıkarılması gereğiyle yakından ilgilidir. Bu sembolik imkanlar bir zamanlar kutsalın dünyasında yaşamış ve dillerinde doğrudan yansımış olan ‘sembolist ruh’a sahip olanlarca kullanılmıştı. Hala mevcut olan kutsal ve arkaik diller dilin kendi yapısında gömülü bulunan dikkate değer metafizik hazinenin tanığıdır. Gerçekte, bazı toplumlarda, örneğin bazı tasavvufi ekollerde bugüne kadar metafizik kutsal ya da arkaik bir dilin yorumu olarak öğretilmiştir. Tasavvufla ilgili olarak bkz. J.L.Michon, Le Soufi marocain Ahmad ibn ‘Ajîba et son mi’raj. Glossaire de la mystique musulman, Paris 1973, özellikle s.177 vd.

Ayrıca bkz. E. Zolla, Language and Cosmogony , Ipswich, U.K., 1976; ve J. Canteins, Phonémes et archetypes, Paris, 1972

8. Bu unsur tüm geleneksel doktrinlerin özünü kapsar; metod ise kişinin kendisini Gerçeğe irtibatlandıran vasıtalarla ilgilenir. Doktrin ve metod arasındaki ilişki üzerine bkz. M.Pallis, “The Marriage of Wisdom and Method”, Studies in Comparative Religion, 6/2 (1972); 78-104.

9. R. Panikkar (Inter-religious Dialogue isimli eserinde, New York, 1978) gibi bazı çağdaş bilim adamları Budist Shunyata ile Hıristiyan Pleroma arasında farklılık görürler. Oysa, metafizik açısından bakılırsa, Nihai Gerçeklik anlayışı boşluk ve doluluk olarak yin-yanggibi bir diğerini tamamlar ve bunların her ikisi de bütünlük içindeki her gelenekte kendisini açığa vurur. Hatta, Fransisken mezhebi, özellikle de St. Bonaventure’ninki tarafından İlahi Doluluk sembolizminin geliştirildiği ve vurgulandığı Hıristiyanlıkta bile tamamlayıcı boşluk görüşü “Ulûhiyet Çölü”nden söz eden Dominiken Meister Eckhart öğretisinde görülür.

10. Zahiri görüş açısından anlaşılması en zor ayetlerden   birisinde Kur’ân-ı Kerîm şöyle der: “O Evveldir, Âhirdir, Zâhirdir ve Bâtındır, O herşeyi bilendir.” (LVII;3)

11. Bu, Akl’ın kutsallaştırıcı ziyalarından ayrılmış olan insan aklının miyopluğu sonucu ortaya çıkmış olan çok kere panteizmle karıştırılmış olan Hinduluktaki Advaita Vedanta ve tasavvuftaki Vahdet-i Vücûd görüşüdür. Bkz. Nasr, Three Muslim Sages, Cambridge, Mass., 1964 s.104-8; ayrıca bkz. T. Burckhardt, Introduction to Sufi Doctrine, s.28-30.

12. Bkz. Schuon, Du Divin à l’humain, pt. 2, “Ordre divin et universel.”

13. Dünyayı iyi olmaktan çok kötü olarak gören Maniheizm mezhebinin bakış açısı aslında metafizik bir bakış açısı değildir. Bu bakış açısı eşyanın hakikatini anlamayı hedef edinmez; maddi varlığın hapishanesinden kaçış için bir yol sağlar. Budizm benzer bir pratik perspektife sahiptir, fakat farklı bir manevi evrene ait olduğundan kuşkusuz farklı bir metafizik arkaplanı vardır.

14. Herşeyin bir Kelime ile meydana getirildiği konusunda İslam, Hinduizm ve Yahudi-Hıristiyan geleneği arasında görüş birliği vardır. Kur’ân-ı Kerim şöyle der: “Birşeyin olmasını dilediği zaman O’nun emri ona ‘ol’ demektir, o da oluverir.” (Kur’ân-ı Kerim, Yâsîn sûresi, 82. âyet-i kerime). Burada yalın haldeki “ol/kün” kelimesi Kelime ya da Logos‘la özdeştir.

15. Başlangıcı da, sonu da esse olan Thomistik metafizik tamamıyla şarttan azade ve müphem anlamıyla Gerçeğin bilgisini kapsayan olarak yorumlanabilir. Bununla birlikte bu deyim İlahi Asl’ın tüm imkanlarına işaret eden posse deyimiyle tamamlanabilir. Bu bakış açısından, Saint Thomas’ın duyumcu bilgi kuramına rağmen (entellektüel sezginin varolabileceğini kabul etmeyişi nedeniyle önceleri eleştirilmiştir), Thomizmin dogmatik muhtevasının gerçekten metafizik tabiatlı gerçekleri kapsağı; bu metafizik tabiatın asıl olan bir yolun bilgilerini yansıttığı ve metafizik tasavvura destek olabileceği söylenebilir.

İslam felsefesinde, Sadreddin Şirazi gibi bir kişi Zat-ı İlahi’yle özdeş şekilde vücûd‘dan söz eder. Tanrı’nın İslam’daki en yüce adı olan Allah (c.c.) hem varlığa ve hem de Varlık Ötesi’ne delalet eder; hem Cenab-ı Hakka ve hem ed Mutlak ve Müteal olan   Gerçekliğe delalet eder; Meister Eckhart’ın ulûhiyet kavramına da. 

16. Bkz. Corbin’in şu kitaba giriş yazısı : Sadr al-Dîn Shîrazî. Le Livre des pénétrations métaphysiques, Tahran-Paris, 1964; burada Corbin İslam dünyasında ontolojinin Sebzivâri ve benzerleriyle, Batıda ise Heidegger’le sona eriş akıbetlerini karşılaştırarak İslami teosofik ve felsefi ekollerin varoluşçu felsefeden farklılığını gösterir. Ayrıca bkz. Izutsu, The Concept and Reality of Existence; ve Nasr, “Mulla Sadra and the Doctrine of the Unity of Being”, Philosophical Forum, December 1973, s.153-61.

17. İslam’da Eş’arilik gibi yaygın bir kelam ekolü, sahip olmuş olduğu atomistik ve voluntaristik bakış açısıyla uyumlu olarak, varlığın mertebeli oluşunu reddeder.

KÖTÜLÜĞÜN KÖKENİ DOKTRİNİ:

LURİA VE SABBATİ KABBALASI İLE MAHAYANA BUDİZMİ’NİN “İNANCIN UYANIŞI” ESERİNİN KARŞILAŞTIRILMASI
Yevgeni A. Torchinov

Kötülük konusu her dini ve mistik – teozofik düşünce sistemi için temel bir sorundur. Hıristiyanlıkta bu problem bir seri tartışmanın nedeni olmuş, ve bir çok teodise sisteminin ortaya çıkışına yolaçmıştır (yani, sonsuz iyi bir Tanrı’yla onun yarattığı dünyada kötülüklerin birarada olabilmesinin açıklanması).

Bu ilahiyat sorununa en meşhur cevaplardan biri Leibniz’inki olup, o, Tanrı’nın mümkün olabilecek en mükemmel dünyayı yarattığı inancını savunmuştur. Kötülüğün insanın özgür iradesinin ve seçme özgürlüğünün sonucu olduğu savı da hayli popülerdir. Ama bu seçimin kendi gerekliliğini açıklamaz: Varlığın Kaynağı (yani Tanrı) sonsuz iyi iken, bir kötülük imkanı bu dünyada nasıl ortaya çıkmıştır?

Bazı teozofi yazarları kötülüğü açıklamak için, Tanrı’nın özünde karanlık ya da ahlaken kayıtsız bir temel varsayarlar. Rus düşünür Nikolay Berdyaev bu fikri geliştirmiş, ve Tanrı’dan önce karanlık bir asıl varsaymıştır; bu aynı zamanda Tanrı’nın da kaynağı ve kökenidir; bu kaynak kendini eşit ölçüde iyi ya da kötü olarak açığa vurabilir. Berdyaev bu tanrı – öncesi töze “meonik özgürlük” demiş (anlamı: “yoksal özgürlük”, “varlık-sız özgürlük”) ve bu anlamda Schelling’i izlemiştir. Schelling “Tanrı bizatihi (kendi zatıyla) kaimdir” sözünün anlamını Zat’ın Tanrı’dan (yalnız formel ve mantıksal olarak değil) aslen de farklı olduğu; O’nun içinde, ama O’ndan önce de varolduğu şeklinde yorumlamıştır.

Kabbala kötülük problemine herzaman ilgi ile yaklaşır. Kabbalacı gnostikler ve teozofistler, kural olarak, aynı düşünce çizgisini (ya da kalıbını) takip etmişler ve Boehme ve Schelling’in izleyicileri olmuşlardır. Dahası, Kabbalacıların aslında Hıristiyanlıktaki bu düşünce akımının asıl babaları oldukları bile söylenebilir; öte yandan Kabbala’nın Boehme ve Schelling üzerindeki etkisi tartışmaya açıktır. Yine de, Kabbalacı teozofi bu anlamda çok orijinal seçenekler sunar; böylece düalizmin (ikicilik) ve illüzyonizmin (hayalcilik) batağından kaçılabilir.

Kötülük problemine Kabbalacı yaklaşımın aşağıdaki özetinde kendimi Luria Kabbalası ile sınırlı tutacağım; bunun ana nedeni onun Kabbalacı hareketin tarihi seyri içinde oynadığı rol ve gnostik – teozofik sistemde kötülüğe verilen önemdir. Gazzeli Nathan’ın Sabbati Kabbalası’na birkaç kısa referans ilave edeceğim; bu eser temel ve paradigma olarak doğrudan Luria Kabbalası’ndan esinlenmiştir.

R. Hayyim Vital’ce de açıklandığı gibi, Luria Kabbalası öğretisi, gizli aşkın Mutlak’ın, Deus Absconditus’un (En Sof, Sonsuz, ya da “Or En Sof”- Sonsuz Nur) kendini kendi içine çekmesi gerektiğini savlar, ki böylece yaradılmışlara yer açılabilsin. Eğer En Sof herşeyse, eğer O sonsuz ve sınırsız ise, o zaman yaradılmış evrene yer kalmaz. Bu nedenle, En Sof ya da Sonsuz Nur, kendi merkezinden dışarı çekilerek içinde bir alanı “boşalttı” ve dünyanın yaradılışına yer açıldı.

Bu kendi içine çekilişin ıstılahi tabiri “zimzum”dur (tsimtsum). Asırlar boyu, zimzum’un değişik yorumları önerildi; aralarında lugavi, mit – şiirsel ve felsefi olanları vardır. Örneğin, kimi Kabbalacılar zimzum’u Tanrı’nın mahlukat lehine kendini sınırlaması olarak görürler  ([1]).

Şunu da not etmek önemli ki, Gazzeli Nathan, “Yaradılış Kitabı”nda (Sefer Ha Beriy’a), İlahi İrade’(de bir düalite (ikilik,) ya da çelişkinin olduğunu anlatır: Kendini çekmek ve yaratmak iradesi (“düşünen ışık”), ve ezeli ve saklı halini sürdürme, dolayısıyla geri çekilmeme ve yaratmama iradesi (“düşüncesiz ışık”).

Peki, bu ilahi içine çekilmenin nedeni neydi? Luria Kabbalası, İlahi İrade’nin kendi doğasının gereği, sonsuzdan beri En Sof’un sırrını açığa vurmak istediğini iddia eder  ([2]). Ama bu kosmogonik süreç için başka bir temel de vurgulanır. En Sof’un Kendi tabiatında varolan potansiyel kötülük köklerinden arınma gayretidir bu, kastedilen Sert Hükm’ün (din) ([3]) gücünün kökleridir.

Bu kökler somutlaştırılmalı, açığa çıkarılmalı, böylece En Sof için bunlardan kurtuluş mümkün olmalıdır. Mutlak bu köklerin bilincine varmalıdır, ki onlardan kurtulabilsin. Böylece yaradış sürecinin kendi, Sert Hükm’ün köklerinin somutlaştırılması sürecinde, düzen altına alınması, sınırlandırılması, ve çevrelenmesidir.

Böylece, denebilir ki, yaradış sürecinin (ve onun ilk aşaması olarak zimzum’un) muharrik gücü  Mutlak (En Sof) içindeki Sert Hükm’ün kötü köklerinden kendini kurtarma eğilimidir. Ama bu süreç, kendi doğası gereği, kötülük köklerinin zahire çıkışları, dolayısıyla bir imkan olmaktan vakıa olmaya dönüşümleri ile yakından ilişkilidir. Ancak Sert Hükm güçlerine varlık tanıyarak, Mutlak onlardan kurtulabilir, ya da onları hayır ve tenzih ilkelerine dönüştürebilir.

Bu fikir, Sert Hükm’ün güçlerinin (dolayısıyla kötülüğün) zahire çıkışı ve yaradılışın başlaması olarak ifade edilebilir: Yaradışın ilk aşaması olarak içe çekiliş, zimzum gelir. Ama her çekiliş ya da sınırlama Sert Hükm güçlerinin de bir işlevidir. Yani, bu güçler, zorunlu olarak, yaradılışa ilk başından beri karışırlar, ve bu müdahale, somut kötünün ortaya çıkışına gebedir. Dolayısıyla bu makalenin amaçları açısından aşağıdaki noktaları vurgulamak önemlidir:

1)      Luria Kabbalası’na göre kötülüğün kökleri (“din” güçlerince açığa çıkarılır) Mutlak’ta (En Sof) içkin ve onun derinliklerinde gizlidir.

2)      Yaradış süreci bu potansiyel kötülük köklerini açığa vurur.

3)      Bu din’in açığa vuruşu – tezahürü, zimzum ile yaradışın başlamasının temelini oluşturur.

4)      Yaradışın amacı “din” unsurunun (dolayısıyla kötü’nün) önce zahire vurulup, sonra bir “ilahi katarsis” (içini dökme) sürecinde giderilmeleridir.

Şimdi bu noktaları gözönünde tutarak konumuzla ilgili kimi Budist eserleri inceleyebiliriz.

İlk Budizm’de ve Theravada (Sthaviravda) (eskilerin yolu – ç.n.) geleneğinde kötülük problemi basit bir şekilde çözüme bağlanır. Kötü “acı çekme” – duhkha olarak anlaşılır, ve bu da “böyleliğin”  temel özelliklerindendir (bağlı diğer kavramlar “anitya” – sonsuz olmama, tutarlı olmama, ve “anatma” – tözsüzlük, ya da tözden yoksunluk – “ego”). Kısaca, ilk Budizm kötülük olgusunu “böylelik” halinde varoluşun temel bir arazı olarak göstermiştir. Aynı zamanda duyu sahibi varlıkların acı çekmesinin ve doğum – ölüm dairesi (samsara) içinde döngüsel varlıklarının nedeni de incelenmiş, ve bunun cahilce etkilenme ve arzular, ya da kirlenme (klesa) olduğu söylenmiştir. Dahası, Abhidarma metinlerinde (Vasubandhu’nun ünlü “Abidarma Külliyatı”, Abidharma kosa, 3. bölüm, Loka nirdesa, “Dünya’nın Tezahürü”) Üçlü Kosmos (traya lokya) bile, bir önceki kozmik dönemin (kalpa) yaşayan varlıklarının yaptıkları toplu etkinin sonuçlarının somutlaşması (“maddeleşmesi”) olarak anlaşılmıştır. Başka hiçbirşey değil, yalnız klesa’lar (saklı, içkin hallerinde etkilenme ve tutkular) her kosmik dönemin başlangıcında evrenin maddesel temelini oluşturur. Ve bu evren yalnız, her varlığı acı dolu samsara varoluşuna sokan ezeli arzu ve şehvetlerin, Etkileşimli Varoluş Kanunu’na (pratitya samutpada) göre oluşan bir tezahürüdür. Ve samsara’nın bu “kötü” özelliği Budizmin doktrin temellerinde de doğrulanır; yani Dört Soylu Gerçek’te:

1)      Her varoluş acı doludur / tatminsizdir

2)      Arzu ve tutkular acının sebebidir

3)      Acıdan uzak bir hal (nirvana)  vardır, ve

4)      Samsara’dan kurtuluş ve Nirvana’ya eriş yolu (Sekiz – katlı Soylu Yol) vardır.

Ancak cahilce istek ve etkilenimlerin temelinin ne olduğu sorulmaz. Bu sorunun aslında yanlış olduğu da öne sürülür, çünkü samsara’nın döngüsel varlık özelliği başlangıçsızdır: İlk dönem Budizmi yalnız tin’in şimdiki halinin analizi ile ilgilenmiş ve bilincin (vijnana) temellerini ya da kaynağını sorgulamayı düşünmemiştir.

Mahayana (büyük vasıta) Budizminde durum çok değişir. Budizmin Mahayana okulları (örn. Yogacara ya da Vijnaptimatra) bilincin ve samsara varoluşunun köklerini bulmayı da denemişlerdir. Yogacara’cılar ünlü bir prensip ortaya atarak, samsara’nın her üç aleminin bilinç (vijnana, citta) ve onun halleri (Vijnapti, caita) olduğunu söylemişlerdir. Eğer samsara bilinçten başka bir şey değilse, bu demektir ki, bilincin kökleri aynı zamanda samsara’nın kökleridir. Yogacara’cılar, tüm samsara tecrübelerinin temeli olarak bir “alaya vijnana” (birikmiş bilinç) seçeneği ileri sürdüler. Şu da vurgulanmalı ki, klasik Yogacara’da bu birikmiş bilinç, tecrübe edilen alemin c oluştuğu cevher ya da madde olarak anlaşılmaz. Yogacara’cılar sıksık “akarsu”yu alaya vijnana’yı tasvir için örnek verirler: o saf bir süreksiz, hatta anlık tabiatler ardıllığıdır. “alaya vijnana”nın Tibetçesi “sems khun gzhi”dir; “anlamı herşeyin kökü olan bilinç”tir. Alaya vijnana kavramı samsara’nın doğasını açıklamakta yeterlidir, ama son kurtuluşun, Nirvana ve Aydınlanma’nın, daha doğrusu Budalığın yüce mevkiine varmak için  Uyanış’ın (bodhi) doğasını açıklamakta çok yetersiz kalır.

Bu eksiklik “Tathagatagarbha” doktrini ile düzeltilir ve bu yazı için onun incelenmesi zaruridir. Thatagata (Böyle Gelen) Buda için en sık kullanılan sıfatlardandır. Sanskritçe olan “garbha”nın çift anlamı vardır. İlk anlamı, embriyo, cenin’dir. İkinci anlamı cenin’i kapsayan, yani rahim’dir. İlk anlamıyla Tathagatagarbha Budalığın rüşeym ya da cenin halidir; bu yalnız bizim (ve herhangi bir duyusal varlığın da) kendi asli tabiatımızda  içkin değildir; bu tabiatı yapar da (her varlık bir potansiyel Buda’dır, müstakbel Buda). ikinci anlamında Tathagatagarbha Bir Zihin’dir; Mutlak Zihin (eka Citta), tüm varlığı kucaklar; hem samsara hem nirvana’nın cevheridir. Bu Mutlak Zihin’in dört soylu özelliği vardır ve bunlar samsara’nın özelliklerine aykırıdır:

Samsara süreksiz (anitya), acı dolu (duhkha), töz’den yoksun (anatma) ve kirli (asubha) iken, Tathagatagarbha sürekli (nitya), mutluluk dolu (sukha), töz ya da Öz (atma) sahibi, ve saftır (subha). Bu Mutlak Buda – Zihni aynı zamanda her bilinç halinin de tabiatıdır; örneğin suyun her dalganın tabiatı olması gibi.

Burada, Aydınlanma / Uyanış sorunu çözülür: Bu bizim kendi iç tabiatımızın gerçeklenmesidir, ve o da Buda tabiatıdır. Ama samsara’nın sonsuz acılar ve kederler zinciri yeni bir anlam kazanır. Eğer her varlığın tabiatı (Budist terminolojide her “dharma”nın tabiatı) mutlak mükemmel, ışıklı ve aydınlanmış ise nasıl oluyor da samsara (koşullu ve nisbi bile olsa) varoluyor? Samsara döngüsünün ve onun kötülüklerinin nedeni nedir? Kısaca konuşursak, Budist Mahayana düşünürleri burada teodise’ye (kötülük problemi) yakalanırlar.

Kötülüğün (ve samsara’nın) temeli üzerine en detaylı ve açık araştırmaya “Mahayana sraddotpada sastra”da (Çince “Da sheng qi xin lun” – “Mahayana’da İnancın Uyanışı”) rastlıyoruz. Bu metin bugün yalnız Çincede bulunmakta olup, yanlış olarak 1. y.y. Hint yazarı Asvaghosa’ya nisbet edilir. Aslında Çin’de 6. y.y.da yazılmıştır. Budist geleneğe uygun olarak 550’de ünlü Hintli Budist rahip ve çevirmen Paramatha (499-569) tarafından Çinceye tercüme edilmiştir. Ancak, eserin Paramatha ya da onun Çinli talebelerinden biri tarafından Çince olarak yazıldığı konusunda kuvvetli şüpheler vardır, çünkü metin suni olarak Hint teorik metinlerini taklit eder. Bu şüphelere ek bir nokta da, bu eserden hiçbir Hintçe Budist metninde alıntı yapılmamış olmasıdır; eserin Tibetçe bir tercümesi de yoktur. 7. y.y.ın ünlü Çinli gezgin ermişi Xuanzang, rastladığı Hintli alimlerin böyle önemli bir metinden habersiz olmalarına o kadar şaşırmıştı ki, oturup metni Çinceden Sanskritçeye tercüme etti.

“Mahayana’da İnancın Uyanışı” (kısaca: Uyanış) Doğu Asya’da (Çin, Japonya, Kore ve Vietnam) Budist geleneğin en önemli metinlerinden biri haline geldi; Uzakdoğu’nun Budist okullarının (örn. Tiantai, Huayan ve Chan / Zen) ve onların doktrinlerinin oluşumunda çok güçlü bir etki yaptı.

Teorik açıdan eser Tathagatagarbha teorisinin en yüksek noktasını ve Yogacara doktrinleriyle (en önemlisi “alaya vijnana” ya da “birikmiş zihin”) bir sentezini ifade eder. Böylece “Uyanış” her iki doktrininin de güçlü yanlarını alır: Samsara’nın kökenleriyle ilgili Yogacara doktrini ve Aydınlanma ve Buda -Tabiatı üzerine Thatagatagarbha öğretileri.

Burada, bu doktrin sentezi ve içeriğini incelemeye çalışacağız. Şunu vurgulamak önemlidir: “Uyanış” tek gerçekliğin ilksel varlığını ilan eder (“tathata” ya da “Böylelik”, ve bu Bir Zihin’dir – ekacitta, yi xin). Bu Mutlak, bizim aşkın gerçeklik düşüncelerimizden ari, ama kendi içinde boş değildir. Sayısız iyi özelliğin doluluk ve taşkınlığıdır. Yine de, yalnız bu Böylelik samsara’nın ve bütün onun acılarının, aynı zamanda nirvana’nın ve onun mutluluğunun da kaynağıdır. “Uyanış” der ki:

“Başlangıçtan beri, Böylelik kendi tabiatı içinde tüm iyi özelliklerle donanmıştır; yani büyük bir bilgeliğin ışığı ile, tüm evreni aydınlatma yetisi ile, kendi tabiatını tam kavrayış ve saf zihin ile; sonsuzlukla, mutlulukla, Özle, ve saflıkla, yenileyen tazelikle, değişmezlikle ve özgürlükle. O tüm bu kamil özelliklerle donanmıştır, ki bunlar Ganj nehrindeki kum tanelerinden çoktu. Öte yandan bunlar, Böylelik’in özünden bağımsız, ayrıya da farklı değildirler; bunlar Budalığın mantık -üstü arazlarıdırlar. O tüm bunlarla donanmış olduğundan, ve hiçbirşeyden yoksun olmadığından ona Tathagata -garba (Gizli olan), ve aynı zamanda Tathagata Darmakaya’sı denir.”

Eser ila eder ki, Mutlak Zihin, (Böylelik)iki yüze sahiptir: Aydınlanmış yüz, Aydınlanmamış yüz.

Asli Aydınlanma (Asli Uyanış, ben jue, kelime anlamıyla “kök uyanış”) Zihin’in bir tözüdür ve o kavramsal farklılaştırıcı düşünmeden arınmıştır. Sanki herşeyi kaplayan sonsuz boş uzay gibidir; ve O “ansız Biri”, Buda’nın mutlak vücududur (dharmakaya, fa shen).

Aydınlık -olmama (bu jue) da asli Aydınlanma’dan kökenini alır; ikincil ve tözsel almayan tabiattır. Yine de, onun empirik (deneysel, tecrübi) varlığı, yaşayan varlıklar (insanlar) için, zihni meditasyon pratikleriyle kendi tözsel aydınlık tabiatlarını tanımaya götürmesi açısından gereklilik oluşturur. Bu tür, yani empirik (deneysel) olarak Budist Yoga’nın meditatif pratikleriyle kazanılmış Aydınlanma’ya “başlangıcı olan Aydınlanma” (shi jue) denir.

Asli Aydınlanma, içkindir, ama aydınlık -olmama arızidir. İkincisi bu aynı asli aydınlanmanın vaki olmamış (gerçekleşmemiş) halidir. Yani, insan aslen aydınlanmış ve kurtulmuştur, ama yine de acı çeker, çünkü aydınlanmış ve kurtulmuş olduğunu farketmez ve kör ve inançsız bir adam gibi devam eder, aydınlanma ve kurtuluşu başka yerlerde arar. Temel şu ki, eğer insan aslen aydınlanmış ve kurtulmuş olmasaydı, onun sonradan da aydınlanma ve kurtuluşu erişme ümidi yoktu.

Sonradan kazanılan Aydınlanma da, tam ve mükemmel haliyle asli Aydınlanma’nın öz ve cevher olarak aynısıdır. Budalığa erişecek Boddhisatva pratiklerinin (bhavana)  form ve türleri ile aşamaları detaylı olarak Uyanış metninde açıklanır.

Aydınlanmamış yüz, tabiatını, birliği yani Böyleliğin Gerçek Tabiatını  anlamamak ve ondan görünüşte bağımsızlık şeklinde ortaya koyar. Bu bilgisizlik farklılaştırıcı düşüncelere neden olur; sonra da özne -nesne ikiliğine yol açar, tutkular ve arzular gelir, ve son olarak samsara varoluşunun her acısı ortaya çıkar. Yine de, bu bilgisiz düşüncelerin kendi başına bir varlığı yoktur. Bu nedenle “onlar gerçek Aydınlanmadan bağımsız değillerdir”. Ve hem Uyanış şarihleri, hem de bu eserin doktrinine felsefi bağlılık taşıyan Budist düşünürler Mutlak’ın bu yüzünü resmetmek için asli Aydınlanmayı temsil eden beyaz bir dairenin içine siyah bir nokta koyarlar (Zongmi (780-841) de ünlü “Chan Önsözü”nda böyle yapmıştır).

Metin, ayrıca Aydınlanma ve Aydınlanmama ilişkileri problemi ile uğraşır. İki tür ilişki inceler: kendini bilmek, kendini bilmemek. Her olayın temelde kendi Böyleliğinden farklı bir aslı yoktur; tıpkı her tür çömlek ve seramik parçasının aslında kilden, yani aynı tabiattan oluşu gibi. Bu nedenle büyüye benzer görüntüler bile (maya, huan) kökeninde ve aslen Mutlak Zihin’in ve O’nun Böyleliğinin içkin tabiatını taşırlar. Burada Uyanış yazarı temel bir dini eser olan “Bilinmeyen Sutra”ya atıf yapar:

“… tüm duygulu varlıklar içsel olarak sonsuzluğu çeker ve nirvanaya girerler. Aydınlanma hali, pratikle kazanılan ya da yaratılan bir şey değildir. Sonuçta o kazanılmazdır (çünkü baştan verilmiştir).”

Kendini bilmemek arızi bir tabiattır; farklı çömleklerin farklı şekilleri olması gibi. Bu nedenle, deneysel olarak, samsara’nın hayalleri vardır. Böyleliğin Gerçeği ile samsara’nın hayali fenomenleri arasındaki farklar, duygulu varlıkların ve onların Gerçek’in doğası hakkındaki etkin bilgisizliklerinin kirli bilinci ile uyum halindedir.

Ve, denebilir ki, duygulu varlıkların bu bilgisiz bilinçleri kendi nisbi tözsel -olmayan varlıklarını Bir Zihin’in aydınlanmamış yüzüne borçludurlar; o da, dönerek, duygulu varlıkların aslen varolmayan sapmış bilinçleri sayesinde varolur (svabhava, zi xing).

Şimdi, Bir Zihin’in aydınlanmamış yüzünün işlevi sonucu ortaya çıkan samsara tezahürünün oluşum yolunu inceleyelim.

Uyanış, samsara’nın ortaya çıkışı için üç aşama tanımlar:

1)      Zihin’in aydınlanmamış yüzünün varlığı onda kargaşaya neden olur, ve bu kargaşa bilgisizlik eylemidir. Bu eylemin sonucu acıdır (tam keder, ya da kaygı; duhkha)

2)      Kargaşa, Böyleliğin birliğini yokeder. Sonuçta deneysel olarak algılayan özne varlığa çıkar.

3)      Deneysel nesneler dünyası, algılayan özne nedeniyle kendi hayali varlığına erişir. Nesneler varlıklarına ancak özne ile ilişkileri bağlamında sahiptirler. Algılayan özneler olmasa, algılanan nesneler de olmaz. Özne ve nesneler asli bir tabiatten yoksundurlar. Varlıkları ancak Böyleliğin tözsel olmayan aydınlanmamış yüzüne nisbetle -izafeten’dir; ve onun yanlış tabiatınca koşullandırılır. Böylelik haliyle Zihin, gerçek tabiatı gereği sakin ve özne -nesne ikiliğinin ötesindedir.

Üçüncü aşamada zihin nesnelerin karakterleri tarafından koşullanır. Bu aşamada aşağıdaki altı görünüşü üretir:

1)      Nesneler dünyasının yanlış algılanmasına bağlı olarak özne sevme -sevmeme ayrımı yapan aklı kazanır.

2)      Sonra bilinç nesneler dünyası ile bağlantılı zevk ve acının farkına varır. Bu farkındalık durdurulamaz, süreklilik kazanır.

3)      Bilinç sapmış fikirlerini nesneler dünyasına giydirir ve sevdiği şeylere tutkun olur.

4)      Ayırımlar ve zihni yapılanma (vikalpa, fen bie) aşaması. Nesneler bağlanan bilinç bir kelime ve kavramlar bağlı bir analitik yetenek geliştirir, ki bunlar da aslında anlamdan yoksundurlar. Kelimeler ve kavramlar sapmış bilinçte gerçeğin yerine geçerler.

5)      Zihinde yaratılan bu kelime -kavram simgelerine bağlılık her tür kötü karma’ya yolaçar (ye); bilinç bir doğum -ölüm çemberinin tutsağı olur.

6)      Bilinç karmanın meyvalarından acı çeker ve artık özgür değildir. Böylece, bilincin her tür kirli hali bilgisizlikten doğar, ve bilgisizlik kendi hayali varlığını aydınlanmamış yüzden alır; bu ise Böylelik’in nisbi, geçici yüzüdür.

Samsara’nın ortaya çıkışı sürecinin başlamasını tarif eden Uyanış, “vasana” kelimesini kullanır (xun xi); bu bir Yogacara terminolojisidir. Buradaki anlamı “birşeyin içine sızabilen etki ya da eylem” demektir. Samsara’nın başlangıcı konusunda söylenebilir ki, kaynağını Böylelik’in Aydınlanmışlığından alan aydınlanmamışlık, bilgisizlik doğurur, ve bu ise kirli halin ana sebebidir ve sonuncusu Böyleliğin tözü içine sızar. Ve bu sızma (vasana) sapmış bilincin ortaya çıkışının nedenidir. Böylelik’in temel prensibi , henüz “başlangıcı olan Aydınlanma”da gerçekleşmemiş iken, sapmış bilinç, duyular ve aklın kuruntusu olan nesnelere dayanmaya devam eder. Bu nesneler, dönerek, sapmış bilince sızarlar ve “sapmış aklın kendi fikirlerine bağlanmasına, çeşitli karma üretmesine ve her tür ruhsal ve fizik acı çekmesine neden olurlar. Bu sürece ancak Aydınlanma ile bir son verilebilir; o da psiko -pratik zihin eğitiminin bir sonucudur; temelde asli Aydınlanma ile aynı şeydir, Gerçek’in tabiatının böyle olduğu gibi.

Uyanış, kurtulmuş aydınlanmış aklı nasıl tanımlar? Burada metin Budist metinlerde çok popüler misaller olan “dalgalar ve su”yu kullanır. Aşağıda metinden iki önemli alıntı vardır:

1)      Her zihin ve bilinç durumu (laksana) (aydınlanmamışlığın etkisi altında) bilgisizliğin sonucudur. Bilgisizlik ise Aydınlanmadan ayrı varolamaz; bu nedenle varlığı yok da edilemez (çünki kimse olmayan birşeyi yok edemez), ve yine onun “yokluğu da yokedilemez” (bu durumda olduğu gibi kalır). Bu denizin suyu ile (aydınlanma) dalgalar (zihin durumları) arasındaki ilişki gibidir; suyu rüzgar (bilgisizlik) karıştırır; dalgalar (zihin durumları) oluşur. Su ve rüzgar ayrılamaz, ama su özünde hareketli değildir, ve eğer rüzgar durursa dalgalanma da durur. Ama suyun su hali değişmez. Aynı şekilde, insanın Zihni, aslen arınmış olarak, bilgisizlik rüzgarınca karıştırılır. Hem Zihin, hem bilgisizlik özel formlara sahip değildir; birbirinden ayrılamaz. Ama zihin aslen hareketli değildir, ve bilgisizlik biterse, o zaman (sapmış eylemlerin) ardıllığı da biter. Ve bilgeliğin asli tabiatı (Zihin’in tözü, suyun su özelliği gibi) yokolmadan kalır.

2)      Soru: Eğer zihin sona ererse, onunu ardıllığı ne olur? Eğer zihnin ardıllığı yok ise, onun nihai duruşu nasıl açıklanır?

3)      Cevap: “Durma” diye adlandırdığımız şey, (sapmış)  zihnin işaretlerinin sonlanışıdır; onun tözünün sonlanışı değildir. Yine rüzgar örneğinde olduğu gibi, suyun yüzeyini takiple, o kendi hareket işaretlerini bırakır. Eğer su yok olsaydı, rüzgarın işaretleri de giderilecek ve rüzgar (hareketini üzerine resmedeceği) bir dayanağa sahip olmayacaktı. Ama su yok olmadığından, rüzgarın işaretleri devam edebilir. Ne zamanki rüzgar biter, onun hareketinin işaretleri de biter. Bu suyun bitişi demek değildir. Yani ancak bilgisizliktir ki, onun etkisiyle Zihnin tözünde hareketlenme olur. Eğer Zihnin tözü bitecek olaydı, herşey son bulur ve buna kimse engel olamazdı. Ama töz bitmemekte, zihin devam etmektedir. Ancak ahmaklık bitmekte, ve zihnin (ahmaklığının) işaretleri bitmektedir. Zihnin Bilgeliği (töz) bitmez.

Bu nedenle, denir ki, Aydınlanma bilgisizlik rüzgarlarının denizin yüzünde üflemesini durdurur. Deniz, (Mutlak Zihin’in öz tabiatının bir tasviridir) değişmez, tabiatı aynı kalır, Tek Zihin’in derinliklerinden köken almış olan bilgisizlik rüzgarınca (avidya, bu jue) oluşturulan, yalnızca arızi ve temelde gerçek olmayan dalgalar (samsara’nın döngüsel varoluşu), sona ererler. Bunun anlamı, Aydınlanmış zihin için nesnelerin tüm varlık kategorilerinin ortadan kalkması demektir. Ve bu kamil Aydınlanmış Zihin için artık aydınlanmamış yüzün siyah noktası artık yoktur. Bu bir “düzeltme”dir; ya da Böylelik’in “katarsisi” (= içini dökmesi, ç.n.). Aslında baştan beri olduğu halini alır: Dual (iki) olmayan, ışık saçan, mutlak Tek Zihin; O’nda Dharmakaya olan Buda’nın sayısız iyi ve mükemmel sıfatları vardır. Bu Uyanış’ta şöyle sunulur:

Gerçekte, maddi nesneler yoktur, çünkü tüm nesneler zihinden köken alırlar. Ve maddi nesneler varolmadıklarından “boş uzay” uğraşı gerektirmez. Tüm nesneler zihinden gelirler; hayaller ortaya çıktığında (gerçek zannedilen nesneler) belirirler.  Zihin sapkın eylemlerinden kurtulunca  tüm (gerçek sanılan) nesneler kendiliklerinden kaybolur. (Gerçek olan) Tek ve Gerçek Zihin’dir, heryerdedir. Bu Tathagata’nın büyük ve geniş bilgeliğinin son anlamıdır.

Uyanış’ın, samsara’nın kötülüklerinin kökeni ve onlardan kurtuluşla ilgili en önemli öğretilerinin incelenmesinden sonra, konuya Mahayanacı ve Kabbalacı yaklaşım tarzlarını analiz ve kıyas edebiliriz:

Uyanış’ın kötülük problemine yaklaşımında, Luria Kabbalası’nda sözedilen yaklaşımlarla karşılaştırılabilir bir seri özellik buluyoruz.

1)      Her iki öğreti de kötülüğün köklerinin Mutlak’ın kendinde olduğunu savlarlar. Luria Kabbalası’na göre bu kökler “din”in (Sert Hükm) potansiyel güçleridirler; aşırı büyüme ve Rahmet’in güçlerinden ayrılışlarını “gellipoth” ya da “kabuklar” olarak bulurlar. Bu nedenle, varlığın karanlık yüzü de gizli olarak Mutlak’ta içkindir. Uyanış’a göre, kötülüğün ve samsara döngüsel varoluşunun tüm acılarıyla birlikte temeli Mutlak’ın aydınlanmamış yüzünden çıkar (Işıklı Tek Zihin olarak Böylelik); O’nun ikincil ve arızi bir tabiatı daha vardır, ama yine de duygulu varlıkların deneysel bilincinin tüm bu kirliliklerinden sorumlu değildir.

2)      Yaradış süreci, kötülüğün köklerinin somutlaştırılması ya da tezahürü olarak görülür. Luria Kabbalası’nda, Mutlak’ın Asli Sonsuz Işığının (“Or En Sof”) yaradış eyleminin ilk aşaması kendine çekiliştir (zimzum); yani kendini sınırlama. Ve her sınırlama “din” güçlerinin (ki onlar kötülüğün de kökenidirler) açığa çıkışı olarak görülebilir. Bu nedenle, kötünün tezahürü (açığa çıkarılması) bu anlamda yaradışın ana karakteristiğidir. Uyanış’ta samsara’nın çıkışının ilk noktası Mutlak’ın aydınlanmamış yüzünden köken alır. Bu bilgisizlik kendini ayırımcı düşünce ile açığa vurur, ve o yanlış olarak kendini Böylelik’in tözünden farklılaştırır. Bu sürecin devamında bir özne -nesne karşıtlığı ve çeşitli tutkulara giden bir zihni yapılanma ya da serap ortaya çıkar.

3)      Yaradış süreci yalnız kötülüğün tezahürü süreci değildir. Mutlak böylece kötünün potansiyel köklerinden kurtulur; bu anlamda Mutlak’ın “katartik” (içini dökme) eylemi olarak anlaşılır. Luria Kabbalası’nda bu İlahi katarsis (içini dökme) süreci “tikkun” (varlığın ihyası) ile sonuçlanır. Bazı Luriacı Kabbala nüshalarına göre, kötülük güçleri ya da “gelippoth”, Işık güçlerinden tamamen yoksun, ve bir “artık ürün” olarak Tanrısallık Tözü’nden temizlenmelidir; bazı diğerlerine göre, onlar Tenzih’in güçlerine dönüştürülerek İlahi Işıklar Aleminde sürdürülmeye değer hale getirilmelidir. Uyanış’ta, samsara’nın varlıkları, kendi asli Buda varlıklarının etkisiyle Aydınlanma’ya varırlar; bu da Mutlak içindeki aydınlanmamış kara noktanın kesin giderilmesi ve O’nun tam Aydınlanması ile sonuçlanır. Metin açık olarak, samsara’nın ortaya çıkışı ve deneysel varlığının “katartik karakterinden” sözetmez; ama bu kolayca varsayılabilir; çünkü Asli Aydınlanma’dan hareketlenen, asli olmayan aydınlanmamışlıktan geçen ve deneysel Aydınlanma’ya vararak tam ;Aydınlanmayla sonuçlanan sürecin yapısı, bilgisizlik gölgesinin nihai olarak giderilmesidir.

Yine de, bu iki mistik teozofi arasında, kötünün tabiatını anlama ve onu giderme yolları ile ilgili çok önemli ve teolojik olarak temel ayrımlar vardır. Öte yandan onlar, Ahd-i Atik dünya görüşünden temellenen Luria Kabbalası’nın ile geleneksel Hint düşünce tarzıyla yakın ilişkili Mahayana Budizmi’nin temel kendine özgülükleri ve soteriolojik (inayet felsefesi) yaklaşımlarının anlaşılması açısından da önemlidirler.

Herşeyden önce şu vurgulanmalı ki, Luria Kabbalası’nda dünya sürecinin sonu “tikkun”, yani temiz yaradılışın kendi kamil ve kirlenmemiş haline geri dönüşü, ve hatta İlahi Bereket içinde kayboluşudur. Uyanış’ta Aydınlanma, tüm özne -nesne ilişkilerinin ve bu çetrefilli dünyanın sona eriş hali dir: Zihin kendi içkin tabiatına geri döner, ve bilgisizlik rüzgarının oluşturduğu dalgalar (dünya) görünmez olur, ortaya Sonsuzluk Denizi’nin sakin yüzeyi ya da Zihin’in gerçek ve sakin kendi -tabiatı çıkar. Bu nedenle yaradılmışlara Luria Kabbalası’nın yaklaşımı (Mutlak’ın derinliklerinden gelen çetrefilli dünya) ontolojik olarak iyimser, ama Uyanış’ınkisi kötümserdir.

İkincisi, yaradış sürecinin evrimi iki sistemde farklıdır: Bir Zihin’in / Böyleliğin fenomenler dünyasında kendini açışının muharrik gücü sapkınlıktır; ve ancak tam Aydınlanma ile bu sapmanın etkileri (Böylelik’in aydınlanmamış yüzünün etkisi ve evren – Samsara’nın üç alemi) ortadan kalkar. Öte yanda Luria Kabbalası’nın buna denk düşen tutumu daha karmaşıktır. Burada, potansiyel kötü’nün gölgesi yaradış sürecine başından itibaren katılır, ama bu yaradılış aynı zamanda İlahi Açılış’ın olumlu değerde bir eylemidir. Hatta Moshe Hayyim Luzzato der ki, Mutlak En Sof Kendi mutlak ilmini ve kudretini de terketmek zorundaydı ki, bu mekan ve zamana bağlı dünya oluşabilsin. Mutlak tabiatı gereği değişmezdir (Aristo’nun söylediği gibi); bu nedenle , dinamik bir yaradılış haline erişmek için Mutlak, mutlak olmaktan vazgeçmiştir.

Yukarıdaki farklılıkları özetlersek, Gazzeli Nathan’ın metaforları olan düşünceli ve düşüncesiz Işıklar’ı kullanmak daha iyi olur. Düşünceli Işıklar, yaratmak isteyen Tanrısal İradeyi , düşüncesiz ışıklar, O’nun ilksel sükunetinde saklı ve gizli olarak kalma isteğini simgelerler; yaradılış kötülük güçlerinin tezahürü ve hatta Mutlak’a başkaldırmasıdır. Luria Kabbalası ve Uyanış’ta bu problemi karşılaştırmaya devamla, birincisi daha çok düşünceli Işıklar yönünde tutum alırken, ikincisi düşüncesiz Işıklar yönünde tutum almaktadır.

Ve son olarak, bu iki sistem fikirlerini açıklamak için hayli farklı bir dil kullanmaktadırlar: Luriacı ve Sabbati düşünürlerininki gnostik, mitsel -şiirsel bir dil olup, hayli açıktır, Uyanış’ınki ise felsefi ve spekülatiftir; bu metni Budist skolastisizm içinde ki geleneksel metinlere sokar. Dahası, şunu da not etmeli ki, Kabbalacı mistisizmin geniş kültürlerarası araştırmalar çerçevesinde incelenmesi problemi  çok önemli olup, bu metin belki de bu yolda atılmış ilk adımdır. Ama eski bir Çin atasözü der ki: “Onbin millik yola bir adımla başlanır.” Ve eğer bu adım burada atılabilmişse, yazar kendini görevini yerine getirmiş sayabilir.

Kaynak:

http://etor._best.tripod.com/kabbud.txt

Dipnotlar:

=================

 

[1] ) Benzer düşünsel öğelere İslam’da pekçok düşünürde, örneğin İkbal’de rastlanır. (ç.n.)

[2] ) İslam geleneğindeki “Ben bir gizli hazineydim …” sözünün aynı –ç.n.

[3] ) İbranice kelimenin buradaki anlamı, aşağı, Arapçadaki “deyn”, “dun” karşılığı

VAHDET-İ VÜCUD’UN BİR ANALİZİ 

BİR DOĞU FELSEFELERİ META-FELSEFESİNE DOĞRU

Toshihiko Izutsu 
Çeviren 
Dr. Ramazan Ertürk

‘Varoluşun Birliği’ şeklinde tercüme edilebilecek olan Vahdet-i Vücûd 12. ve 13. yüzyıllar İspanya’sının önde gelen Arap Mistik filozofu İbn-i Arabi’ye (M.1165-1240) kadar gerilere giden metafizik bir kavramdır. Fakat benim -en azından bu bölümde- ilgilendiğim kısım, bu kavramın İran’da Moğol istilasından sonraki dönemden başlayarak 16. ve 17. yüzyıllara kadarki dönemde geçirdiği felsefi gelişim ve ilerlemedir. 16. ve 17. yüzyıllar, genellikle Molla Sadra olarak bilinen Sadreddin-i Şirazi’nin (M.1571-1610), tamamen bu kavram temeline dayanarak İran-İslam felsefesinin büyük ve mükemmel bir sentezine ulaştığı dönemdir.

 

Benim, İran İslam tarihinin sunduğu pek çok ilginç problem arasından bu özel problemin bu özel yönü ile ilgilenmemin nedeni, benim kendi felsefi tavır-alışım olmayıp, tam aksine, şöyle bir kanaate sahip olmamdır: Vahdet-i vücûd kavramı, yapısal bakımdan analiz edilip uygun bir şekilde incelendiğinde, genel anlamda Doğu felsefesinin tarihsel açıdan büyük şekil ve türlerinin çoğunun belirleyici niteliklerini sergileyen en temel düşünce tarzlarından birini açıklığa kavuşturabileceğimiz teorik çerçeveyi sağlayacak bir kavramdır. Böyle bir teorik çerçeveyi temin etmek suretiyle biz, Doğu ve Batı’nın manevi ve entelektüel mirası üzerinde temellendirilecek olan yeni  bir dünya felsefesinin arzulanan gelişmesine, Doğu’nun felsefi zihniyeti açısından olumlu bir katkı sağlamış olacağız.

İnsanlık tarihinin kritik bir anında yaşayan kişiler olarak bizler, doğal olarak, pek çok şeye acilen ihtiyaç duymaktayız. Bu şeylerden birisi, çeşitli dünya milletleri arasında, daha iyi bir karşılıklı anlayışın olmasıdır; bundan zaman zaman Doğu ile Batı arasında daha iyi bir anlayışın teşvik edilip geliştirilmesi işi olarak da söz edilir. Doğu ile Batı arasında karşılıklı anlayışın olması, birbirinden farklı bir kaç düzeyde anlaşılabilir. Ben burada onlardan sadece birisi ile ilgileniyorum: Felsefi düşünce düzeyi.

Doğu ile Batı arasında daha iyi bir karşılıklı anlayışın oluşturulması gayesiyle, geçmişte, felsefi düşünce düzeyinde, ‘karşılaştırmalı felsefe’ adı altında bazı girişim ve çabaların gerçekleştirildiği inkar olunamaz. Ancak, karşılaştırmalı felsefenin, bu güne kadar, filozofların entelektüel aktivitesinin daha ziyade kıyısında köşesinde kaldığı da aynı şekilde inkar olunamaz. Her şeyden önce, çoğu durumda karşılaştırılacak terimlerin seçimi keyfi olmuş ve bunun sonucu olarak da yapılan çalışma sistematik olmayan bir yapıya bürünmüştür. Kısacası, karşılaştırmalı felsefe, bana göre, pek başarılı olmamış ve ciddi anlamda dikkatler, layıkıyla hak ettiği şekilde ona yöneltilmemiştir. Ben, bu başarısızlığın ana sebebinin, onun metodoloji konusundaki fakirliğinde yattığını düşünüyorum.

Karşılaştırmalı felsefenin gerçek anlam ve önemini yerli yerine koyabilmek ve özellikle de Doğu ile Batı arasında gerçek ve derin bir felsefi anlayışın oluşmasını teşvik edip geliştirmek için, öncelikle onun, daha sistematik bir şekilde geliştirilerek, ‘felsefeler meta-felsefesi’ diyebileceğimiz bir hale getirilmesi gerekmektedir. ‘Meta-felsefe’ terimiyle ben, farklı düzeylerde bir çok alt-yapıları içeren kuşatıcı bir yapısal çerçeveyi kastediyorum; öyle ki, bu alt-yapılardan her biri, hem Doğu ve hem de Batı’nın büyük felsefe geleneklerinde bulunan temel kavramlardan analitik bir şekilde alınarak ortaya konan şu veya bu büyüklükte bir felsefi kavramlar ağından meydana gelecektir. Böyle bir meta-felsefeye ulaşma sürecinde atılacak ilk pratik adım, en azından benim durumunda, her felsefi sistemin anahtar kavramlarının yapısını, dikkatli bir semantik analize tabi tutmak olacaktır. Böyle bir analizin sonucunda, muhtemelen, oldukça karmaşık ve geniş fakat aynı zamanda esnek ve iyi organize olmuş bir kavramsal sisteme ulaşılacaktır. Böylece, hem bu kavramsal sistem içerisinde her bireysel sistem kendi yerini alacak ve hem de bu sistem sayesinde Doğu ve Batı’nın büyük felsefe okulları arasındaki farklı ve ortak noktalar sistematik bir şekilde açıklığa kavuşturulacaktır.

Ben, Doğu felsefelerinin anahtar kavramlarını analiz etme işiyle, böyle bir nihai amacı göz önünde bulundurarak meşgul oluyorum. Bu geniş perspektif içerisinde, vahdet-i vücûd kavramı, sadece, dar bir şekilde sınırlandırılmış kısmi bir alanı temsil etmektedir. Fakat o öyle bir mahiyet arz etmektedir ki, eğer onun temel yapısını aydınlığa kavuşturma konusunda başarılı olursak, bu kavram bize, kendisiyle Doğu felsefelerinin büyük çoğunluğunun -en azından en temel yönlerinden biri bakımından- belli bir yapısal birlik düzeyine kavuşturulacakları temel bir kavramsal model temin edecektir.

Benim bu tavrım, doğal olarak, ‘varlığın birliği’ anlayışını sadece İslam’a veya İran’a ait bir şey olarak düşünmediğime işaret edecektir. Bunun yerine, ben burada, bu kavram ve onun içerdiği felsefi imkanları, Veda düşüncesi, Budizm, Taoizm ve Konfüçyüsçülük gibi farklı tarihsel köklere (geriye) giden pek çok Doğu felsefesinde ortak olan temel bir yapının temsilcisi olan bir anlayış olarak görmekte ve onun bu şekliyle ilgilenmekteyim. Bu perspektifte vahdet-i vücud felsefesinin yapısının, Doğu’nun farklı kültürel geleneklerine mensup olan önemli düşünürler tarafından birbirinden farklı şekillerde geliştirilmiş olan tipik bir felsefi düşünce tarzını -belki de ‘arketip olan bir düşünce tarzını’ da diyebiliriz- temsil ettiği görülecektir.

Vahdet-i vücûd‘un yapısal analizinin anlaşılması konusu ile ilgili olarak daha hemen başlangıçta altını çizerek belirtmeliyim ki, ‘yapı’ kelimesini sadece şekli anlamda alıp öyle anlama eğilimine sahip kişilerle aynı görüşü paylaşıyor değilim. Çünkü ‘salt bir şekil’ ya da ‘dışa ait şekilsel bir sistem’ şeklinde anlaşılan bir yapının, benim amaçladığım türden bir meta-felsefe kurma hedefi açısından hemen hemen hiç bir değeri yoktur. Tabii ki ‘yapı’ kelimesini ‘bir şekil ya da sistem’ anlamında ben de alıp kullanmaktayım. Benim özel amacım açısından, ‘yapı’ kelimesi, iç açılımları olan bir sistemi ifade etmektedir; veya, buradaki düşünceyi daha somut terimlerle ifade edecek olursak, ‘yapı’ kelimesi, yaklaşık olarak iyi organize ve koordine edilmiş bir kısım felsefi anahtar kavramlardan meydana gelmiş olan üst düzeyden bir dilsel ya da kavramsal sistem olarak anlaşılacaktır. Fakat burada önemli olan şudur: Sözü edilen bu sistem, kendisini belilli bir şekil veya görünüm içinde sergileyen ve bu görünüm arkasında yatan derûni ruh ya da orijinal felsefi vizyonun harici şekli olarak kavranmalıdır. Metodolojik açıdan bizim için önemli olan şey, öncelikle, sisteme içeriden can veren ve onu bilgilendien ruhu ya da bütün sistemin merkezi vizyonunu kavramak, daha sonra da sistemi bu merkezi vizyonun organik gelişimi olarak tasvir etmektir.

Şimdi vahdet-i vücûd‘a böyle bir bakış açısından yaklaşarak, belli bir gerçeklik görüşü temeli üzerine inşa edilmiş harika bir metafizik sistemi bulacağız. Vahdet-i vücûd ya da ‘varoluşun birliği’ teriminin kendisinin de açıkça işaret ettiği gibi, bu temel görüş, ‘varoluş’ etrafında odaklanır. Diğer bir deyişle, vahdet-i vücûd felsefesi, orijinal bir metafizik görüşün teorik ya da rasyonel olarak yeniden kurulmasından başka bir şey değildir; öyle ki, bu orijinal görüş de varoluşun gerçekliğinin bir sezilmesi olarak anlaşılır. 

Bunu söyledikten sonra, hemen, dikkatinizi çok önemli bir gerçeğe çekmek istiyorum; yani şuna: Bu özel bağlamda varoluş, hepimizin doğal olarak sağ-duyumuzla anladığımız türden varoluş değildir. Bunun yerine, o, kendisini sadece aşkın bir bilince açan varoluştur. Bu varoluş, kişinin, bilginin ampirik boyutunu aşarak ampirik-ötesi bilinç boyutuna ulaştığı zaman sezdiği varoluştur.

Bu bağlamda, varoluş probleminin, İslam felsefesi tarihinin ta başından beri, İslam’ın Yunan felsefe geleneğinden devraldığı metafizik problem olduğunu hatırlayabiliriz. Ancak, İslam felsefesinin Kindi, Farabi, İbn-i Sina ve İbn-i Rüşd gibi isimlerce temsil edildiği ilk dönemlerde vücûd ya da varoluş‘un -ki bu terim, burada, ‘var olma aktı’ anlamını taşımaktadır- sadece dolaylı ve ârızî olarak felsefî ilginin objesi olduğunu hatırlamak da önemlidir. Buradaki ‘dolaylı ve ârızî olarak obje olma’ ile kastedilen şudur: Çok eskiden beri gelen Aristotelesci metafizik geleneği izlenerek, düşünürlerce birincil olarak ilgi duyulan şey, ‘vücûd‘dan ziyade ‘mevcûd‘ -yani, var olma aktının kendisi yerine, var olan somut şey ya da varlık-idi. Vücûd problemi ise temelde  ‘varlıklar’ın -yani, var olan gerçek şeylerin- iç yapı ya da oluşumunun bir parçası olarak gündeme gelir ve bu şekilde tartışılırdı.

Birinci derece vurgunun şiddetli ve kesin bir şekilde ‘varlık‘tan ‘varoluş‘a geçmesinin, ancak, İslam felsefesinin İbn-i Arabi’nin şahsında derin bir mistik tecrübe ocağından geçmesinden sonra olması oldukça anlamlı ve önemlidir. Her ne kadar gerçekte hâlâ Aristotelesci felsefenin yörüngesi içerisinde kalıyor olsa da, İbn-i Sina bu bakımdan tam dönüm noktasında yer almaktadır. Onun Aristotelesci felsefe dairesinde kalıyor olmasının nedeni, ontolojisinde, vücûd (actus essendi) problemi ile temelde, mevcûdu (ens) oluşturan bir faktör olarak ilgileniyor olmasıdır. Fakat, emin olarak en azından şunu diyebiliriz: İbn-i Sina ‘varoluş‘un, ‘mahiyet‘in bir ‘araz’ı ya da sıfatı olduğunu açıkça belirtmek suretiyle, vahdet-i vücûd kavramının daha sonraki felsefi gelişmesine kesin bir ivme kazandırmıştır. Ancak, o bu ifadeye bir başka ifade daha ilave etmiştir; bu ilave ifade şudur: ‘Varoluş’ denilen bu araz sıradan bir araz olmayıp, çok özel türden bir arazdır. İşte bu nokta, vahdet-i vücûdun analizine kaçınılmaz bir başlangıç olarak açıklığa kavuşturmamız gereken son derece önemli bir husustur.

Ampirik tecrübe düzeyinde biz kendimizi daima sonsuz sayıda şeylerle -yani, çeşitli sıfat ve arazlarla vasıflanan cevherlerle- çevrelenmiş buluruz. Biz, bir şeyi sıfatlarından, ona sıfatlarınınkinden farklı bir ontolojik statü vermek suretiyle ayırırız. Zira günlük ampirik tecrübe düzeyinde biz, doğal olarak, özü itibariyle şeyin varoluşunun sıfatlarının varoluşundan önce geldiğini düşünme eğilimi taşırız. Yani, var olmak için sıfatlar şeye bağlıdırlar fakat şey onlara bağımlı değildir. Örneğin şöyle deriz: ‘Çiçek beyazdır.’ Buradaki ‘beyaz’ sıfatının gerçeklik kazanmasının, şeyin -yani, çiçeğin- var olması ile ancak mümkün olduğu, oysa çiçek beyazlığını kaybedip rengini değiştirse bile çiçeğin varoluşunun kendisinin bundan hiç etkilenmeyeceği açık gibi görünüyor. Ancak, bu gözlem, bir sıfat olarak varoluşun kendisine uygulanamamaktadır. Biz, örneğin, ‘çiçek varlıktır’ dediğimizde, sıfatın gerçekleşmesi çiçeğin daha önce gerçekleşmesini gerektirmemektedir. Tam tersine, bu özel durumda çiçeği varlık alanına çıkaran şey, buradaki sıfattır. Bir araz olarak ‘varoluş‘un çok özel bir mahiyet arz ettiği ile ilgili İbn-i Sina’nın vurguladığı husus özetle budur. O, varoluşun bir ‘araz’ olduğunu fakat sıradan bir araz olmadığını, onun diğer arazlardan tamamen farklı bir şekilde hareket ettiğini söylemektedir.

İmdi, vahdet-i vücûd okuluna mensup kişilerin anlayışına göre bir araz olarak varoluşun bu sıra dışı ve istisnai mahiyeti, varoluşun gerçekte hiç bir şeyin arazı olmadığı basit gerçeğinden kaynaklanmaktadır. Fakat buradaki problem, aslında bir araz olmayan varoluşa gramer ve mantık bakımından bir araz olarak muamele edilmesi ve bir yüklem olarak işlev gördürülmesinden kaynaklanmaktadır. Böylece biz, sanki iki önerme semantik bakımından birbirleriyle aynı imiş gibi, tıpkı ‘çiçek beyazdır’ dediğimiz gibi -aynı şekilde- ‘çiçek varlıktır’ deriz.

Fakat, vahdet-i vücûd mensuplarına göre, aslında bu iki önerme arasında semantik davranış bakımından, -yani onların her birinin atıfta bulunduğu gerçekliğin dış yapısı bakımından- temel bir farklılık vardır. ‘Çiçek beyazdır’ şeklindeki önermelerin durumunda, gramer ile dış gerçeklik arasında yapısal bir karşılıklılık (correspondence, mütekabiliyet) vardır. Diğer bir deyişle, buradaki önermenin gramatik ve mantıksal formu, önermenin atıfta bulunmayı amaçladığı dış gerçekliğin yapısını taklik eder ve onu yeniden üretir. Fakat, ‘çiçek varlıktır’ şeklindeki varoluşsal önermelerde, gramatik form ile dış gerçeklik arasında  apaçık bir farklılık ya da uyuşmazlık vardır. Gramer ya da mantık açısından buradaki ‘çiçek’ öznedir ve dolayısıyla kendi başına var olabilen bir cevhere işaret eder; yüklem olan ‘varlık’ ise bu cevheri belli bir tarzda niteleyip belirleyen bir sıfata işaret eder. Ancak, vahdet-i vücûd okulu mensuplarına göre ‘çiçek’ aslında özne değildir. Onlara göre, gerçek ve nihai özne, ‘varoluş’tur; ‘çiçek’ veya bu anlamda başka her hangi bir şey ise, ezeli-ebedi ve nihai özne olan ‘varoluş’u çeşitli şekillerde belirleyen sıfatlar ya da niteliklerdir. Örneğin, ‘çiçek’ gramer açısından bir isimdir fakat metafizik açıdan bir sıfattır. (Sözde) şeylerin tamamı, ‘varoluş’ adı verilen yegane gerçekliği niteliyip değiştiren sıfatlardır ya da sıfat mahiyetinde şeylerdir.

Kolayca anlaşılacağı gibi bu durum, aynı problem konusunda Advaita Vedanta düşüncesi tarafından benimsenen duruma tamı tamına tekabül etmektedir. Veda düşüncesinde de Brahman kelimesi ile kendisine işaret edilen Mutlak, her şeyi kuşatan, zamansal ve uzaysal olmayan, mutlak sûrette vasıfsız ve sınırsız olan ‘varoluş’ ya da ‘saf varlık’ olarak anlaşılır. (Sözde) ‘şeyler’in tamamı ise bu Mutlak Belirsiz’in çok sayıdaki belirlenimleri ve belirginleşmeleri olarak kabul edilirler. Yani, burada da tüm mahiyetler, ‘varoluş’un sıfatları konumundadırlar.

Böylece, ‘çiçek vardır’ önermesiyle işaret edilen dış gerçekliğin yapısının, bu cümlenin gramatik formunun ileri sürdüğü yapıdan tamamen farklı olduğu ortaya çıkmaktadır. Kelimenin tam anlamıyla varlık olan şey, çiçek değil, Mutlak Belirsiz olan varoluştur. Bir-çiçek-oluş, bu Mutlak Belirsiz’in sadece özel bir öz-belirleniminden ibarettir. O, varoluşun sözde-dış ve duyulur dünya boyutunda kendisini açığa vurduğu belirli bir fenomensel formdan ibarettir. Diğer bir deyişle, burada ‘çiçek’, ‘varoluş’u niteleyen ve onu belir bir fenomensel form şeklinde belirleyen bir arazdır. Kendi içinde ele alındığında varoluş- yani, saf halinde varoluş- sıfatsızdır. O, mutlak surette basit bir birlik ya da bir mutlak belirsizlik ve ayrımsızlıktır. Dolayısıyla, çeşitli şeyler arasında bulunan ve duyulur tecrübe boyutunda idrak edilebilir olan tüm farklılıkların gerçek olmadığı hükmüne varılacaktır. Şankara’nın temsil ettiği Advaita Vedanta düşüncesinin şu ifadeleri işte bu anlamı taşımaktadır. Tüm fenomensel şeyler, birer illüzyondan başka bir şey değillerdir; onların hepsi, altta yatan Brahman saf birliğine atfedilen (adhyasa) gerçek-dışı formlardır.

Duyulur dünyanın kendi başına var olabiliyor gibi görünen şeylerinin doğası hakkında hem Taoizm ve hem de Mahayana Budizmi tam olarak aynı görüşe sahiptirler. Her iki düşüncenin de temel niteliği, baştan sona cevhercilik karşıtı olmaktır. Bu düşünceler, İslam metafizik geleneğinde mahiyetin asıl olması (asâletü’l-mahiyet) tezi -yani, bizim dış dünyada gözlemlediğimiz çeşitli mahiyetlerin temel bir gerçekliğe sahip oldukları tezi- olarak bilinen görüşün kesinlikle karşısındadırlar. Böylece, bir örnek verecek olursak, Mahayana Budizmi’nde en temel felsefi metin kitaplarından biri olarak kabul edilen Ta Ch’eng Ch’i Hsin Lun‘ın (Mahayana’da İnancın Uyanması) yazarı şöyle der. “Henüz aydınlanmamış tüm insanlar, yanılan zihinleri ile her dakika şeyler arasında ayrım yapar (yani, Gerçekliğin orijinal mutlak birliğini, kendi başına var   olabilen çeşitli şeylere ayrıştırır, böler) ve böylece Mutlak Gerçeklik‘ten uzaklaşır, ona yabancılaşır.” Be şekilde zihnin ayrıştırıp belirleme eylemi ile tespit edilen fenomensel varlıklara, oldukça anlamlı bir şekilde,jan fa (bozulmuş, kirli şeyler) denilmektedir; yani, fenomensel şeyler burada, ontolojik bakımdan, yegane Gerçekliğin saflığını ‘bozup kirleten’ unsurlar olarak değerlendirilirler. Yina aynı kitapta, bu konuyla ilgili şu açık ifadeyi buluruz: “Zihin-Doğa (yani, Mutlak Gerçeklik) olarak bilinen şey, tüm fenomensel belirlenimlerin ötesindedir. Tüm şeylerin bağımsız varlıklar olarak birbirinden ayırt edilmesi, sadece illüzyonlar vasıtasıyla olmaktadır. Biz, zihnimizin illüzyon üreten hareketlerinden bir kez kurtulduk mu, o zaman artık sözde-objektif dünyanın herhangi bir görünmü olmayacaktır.”

Fakat bu ifadenin, yani, fenomenler dünyasının varlıklarının hepsinin gerçek olmayan görünümlerden ibaret oldukları ifadesinin, kısmi bir doğrultmaya ihtiyacı vardır. Çünkü Veda düşüncesi, Budizm ve İslam düşüncesi gibi sistemlerin hepsinde, yukarıda zikredilen atıfların meydana gelmesine sadece insan zihninin özü itibariyle sınırlı olan izafi epistemolojik yapısı değil, aynı zamanda, Mutlak Gerçekliğin kendi yapısı da sebep olmaktadır. Şimdi bu önemli noktaya geri döneceğim.

Öye görünüyor ki, vahdet-i vücûd türü felsefenin temel bakış açısı hakkında yaptığım bu kısa açıklama, Gerçeklik  konusunda birbirinin tamamen zıddı olan -yani, şimdilik kabaca ‘cevhercilik’ ve ‘varoluşçuluk’ karşıtlığı şeklinde işaret edebileceğimiz bir zıtlık arz eden- iki metafizik görüşün varlığının farkına varmamıza neden olmuştur. 

Bu görüşlerden ilki, yani cevhercilik, bizim günlük sad-duyu varlık anlayışımızın felsefi olarak geliştirilmiş şeklinden ibarettir. Gerçekte biz, dünya ile olan günlük karşılaşmalarımız  düzeyinde, çevremizde her yerde şeyleri -yani, var olan cevher ya da mahiyetleri- görürüz. Bu perspektiften bakıldığında, var olan şeyler mahiyetlerdir. Bizim burada gördüğümüz her şey, ‘var olan bir şey’dir- yani, ‘mevcûd‘ veya ‘ens‘dir. Safvaroluş aktivitesi (actus essendi) olan varoluşun (vücûd) kendisi, saf halinde doğrudan doğruya hiç bir yerde görülemez. O daima sayısız mahiyetlerin arkasında gizli kalmaktadır. Bu anlayışta, var olan şeyler, mahiyetlerdir; varoluş ise mahiyetlerin bir sıfat ya da niteliğinden ibarettir.

‘Egzistansiyalizm’ kelimesi ile işaret etmeyi amaçladığımız anlayışta ise, tam tersine, mahiyet ile varoluş arasındaki bu ilişkinin tamamen ters dönmüş şeklini buluruz. Burada, varoluş asıl ya da temeldir; aslında o, yegane Gerçekliktir ve mahiyetler onun sıfatları konumundadırlar. Burada mahiyetler, biricik Gerçekliği niteleyen sıfatlar olarak değerlendirilmektedirler.

Bu özel bağlamda anlaşıldıkları üzere ‘cevhercilik’ ve ‘varoluşçuluk’un, insan tecrübesinin bir tek (ve aynı) düzeyinde birbirine zıt olan anlayışlar olmadıklarını belirtmek önemlidir. Zira, yukarıda da söylediğim gibi, herkesin paylaştığı sıradan ontolojik tecrübenin doğal bir felsefi gelişiminden ibaret olan ‘cevhercilik’ten farklı olarak, bu bağlamda ‘varoluşçuluk’, bir ‘transandantal varoluşçuluğu’ ifade eder. Bunun anlamı ise şudur: Bu varoluşçuluk, yoğun bir meditasyonun derinliklerinde kendisini transandantal bir bilince açan Gerçekliğin coşkulu ve mistik bir sezgisi üzerine temellenen ve ondan doğan bir  metafizik sistemidir.

Bu bağlamda Budizm’de Mutlak‘ı ifade eden ve Çince’ye chén ju şeklinde tercüme edilen (bu terimin Japonca’sı shinnyo şeklinde okunur) terimin Sanskritçe’sinin tathatâ olduğunu gözlemlemek ilginç olacaktır.Tathatâ terimi sözlük anlamı itibariyle ‘şöyle-oluş’ (suchness) manasını, chén ju terimi de yine sözlük anlamı itibariyle ‘gerçekten şöyle’ (truely such) manasını ifade eder. Yani, her iki durumda da Mutlak‘a, ‘gerçek hali üzere varlık’ ya da ‘doğal hali üzere varoluş’ anlamını ifade eden kelimelerle atıf yapılmaktadır. Fakat, ‘doğal hali üzere varoluş’ ifadesi, şeylerin bizim ampirik tecrübe düzeyinde bildiğimiz varoluşuna işaret etmemektedir. Burada ‘varoluş’, biz meditasyon durumunda iken zihnimizin transandantal fonksiyonunun  harekete geçirilmesi aracılığıyla kendisini açığa vuran varoluşun gerçekliğini ifade eder. Bu, normal uyanık haldeyken yaşanan tecrübe esnasında her günkü sıradan bilincin ayırt edici aktivitesi tarafından bozulup ‘kirletilmezden’ önceki varoluşun gerçekliği anlamına gelir. İslam’da, zihnin bu transandantal fonksiyonunun harekete geçirilmesi olayına bir kısım teknik terimlerle işaret olunur. Bu terimlerden en önemlisi, sözlük manası itibariyle ‘perdeyi açmak’ ya da ‘perdeyi kaldırmak’ anlamına gelen keşfkelimesidir. Bu tecrübenin iç yapısı ise genellikle fena ve bekâ terimleri ile tasvir edilir.

Burada ben, problemin nasıl olup da böyle bir tecrübenin vahdet-i vücûd metafizik sisteminin üzerine kurulduğu temeli temin edebildiği konusuyla ilgili teorik yönünü oldukça kısa bir şekilde incelemekle yetineceğim.

Bu iki kelimeden birincisi olan fenâ, literal olarak, ‘yok olma’ ya da ‘yok edilen şey’ anlamına gelir; bu, bir bakıma, Budizm’deki nirvana kavramına benzeyen bir şeydir. Bizi ilgilendiren özel bağlamda ise bu terim, derin bir meditasyon durumunda zihnin şiddetli bir yoğunlaşmasının sonucu olarak bireyin ‘ben-bilinci’nin tamamen yok olması anlamına gelir. Bu tecrübe, mistiğin ampirik bilincinin sert gibi görünen kabuğu eriyip çözülür ve ‘ben-cevheri’ (yani, nefs, -çev.-) altta yatan var oluşun birliği tarafından emilerek tamamen kendi içerisine çekilir.

Sujeye ait olan bu yok oluşun metafizik anlam ve önemi şu gerçekte yatmaktadır: O ana kadar sahte bir cevhersel ben şeklinde görünegelen varoluş bu belirlenimini kaybeder ve kendi orijinal mutlak belirsizliğine geri döner.  Herhangi bir şeyin subjektif bir şekilde gerçekleşebildiği tek yer insan zihni olduğu için, varoluşun saf subjektifliği içindeki gerçekleşmesi de sadece ve sadece insanın kendi yalancı subjektifliğinin tamamen çözüldüğünü tecrübe etmesi yoluyla olur. Bu, Veda düşüncesinde insanın Atman ile Brahman‘ın tamamen özdeş olduğunu fark etmesi şeklinde işaret edilen şeydir.

Bu noktada hatırlamalıyız ki, saf halinde bulunan metafizik Gerçeklik, mutlak Belirsiz olandır ve böyle olması ile o, her türlü objektifleştirmeye karşı koyar. Zira objeleştirme belirlenime işaret eder. Varoluş, bir obje olarak kavrandığı an kendi olmaktan çıkar. Orijinal belirsizliği içindeki varoluş, asla bir obje olarak kavranamaz. O ancak, insanın kendisini gerçekleştirmesi şeklinde tüm bilginin şujesi olarak fark edilebilir. Çünkü nihai Suje odur. Bu anda belirtilmelidir ki, Budizm’de mutlak belirsizlik halindeki varoluşa genellikle ‘Zihin-Doğa‘ ya da ‘Zihin-Gerçeklik‘ denilmesinin nedeni de budur.

İnsanın dar bir şekilde sınırlı olan ‘ben-bilinci’ böylece ‘Mutlak-bilinç’in sınırsız alanı içine çekilerek onun tarafından emilir ve orada eriyerek çözülmüş hale gelir. Ayrıca, bir ‘ben-cevheri’ belirgin formu altında kristalleşip donuklaşan varoluş da böylece her şeyi kuşatan orijinal belirsizliğine geri döner. Dahası, objeler dünyasının tüm belirli formları da kendi orijinal varoluşsal belirsizliklerine geri dönerler. Çünkü zihnin subjektif durumu ile dış dünyanın objektif durumu arasında köklü bir fonksiyonel korelasyon vardır. Bir sujenin -yani, şeyleri görüp anlayacak bir ‘ben-cevheri’nin- olmadığı yerde, artık bir obje olarak görülüp anlaşılacak herhangi bir şey de yoktur. Pek çok Doğulu düşünürün kullandığı meşhur bir mecazın ifade ettiği gibi: Okyanusun üzerinde coşup köpüren tüm dalgalar sakinleşip durduğu zaman ortada görünün tek şey, sonsuz sükûnet içindeki sınırsız okyanustur.

Metafizik açıdan bakıldığında bu, Hiçlik safhasıdır; çünkü burada ne suje ne de obje vardır. Fakat, ‘Hiçlik‘ kelimesi saf ve mutlak belirsizlik halindeki varoluşa işaret ettiği için, bu safhaya, biraz daha pozitif bir mahiyet arz eden başka bir isim daha verilir; bu isim, ‘birlik‘tir. Budistler bunu genellikle ‘hiç bir eki ya da ek yeri bulunmayan bir tek parça’ şeklinde tasvir ederler. Taoist filozof Chuang Tzu ise buna ‘kaos’ (hun tun) adını verir. Ampirik dünyada fark edilebilir olan şeylerin tamamının asılsız ve gerçek-dışı olarak ilan edilmesi, sadece ve sadece bu safhada olmakta ya da bu safhanın bakış açısından yapılmaktadır. Müslüman filozof Molla Sadra’nın sözde-ampirik şeyleri, kendi öz-cevherleri bulunmayan ‘salt bağlantılar’ (ravâbıt-ı mahza) olarak değerlendirmesi de yine bu türden olan özel bir bakış açısından yapılmaktadır. Veda düşüncesinin önde gelen filozofu Şankara bunları ‘isim-ve-form’ (nâma-rûpa) ve bilgisizlik (avidyâ) tarafından  var kabul edilen çokluk olarak değerlendirir. Ancak, bir sonraki safhada bu gerçek-dışı ya da hayali oluş (illusorines) perdesi,  ampirik dünyanın varlıkları üzerinden tekrar kaldırılır. Bu sonraki safha, bekâ tecrübesi safhasıdır.

Bekâ, ‘arkaya kalmak, devam etmek’ ya da ‘canlı kalmak, hayatını veya varlığını devam ettirmek’ anlamlarına gelir. Teknik olarak bu terim, daha önce Hiçlik içerisinde eriyip çözülmüş ve ‘varoluş’un ayrımlaşmamış mutlak birliği içinde kaybolmuş olan tüm dünya varlıklarının, Hiçlik‘in derinliklerinden çıkartılarak tekrar diriltilmesinin gerçekleştiği manevi ya da ruhani safhaya işaret eder. Fenomensel kesretdünyasının tamamı, sonsuz sayıdaki çeşitli ve birbirinden farklı formlarıyla, insanın gözü önünde kendini tekrar sergilemeye başlar.

Ancak, bu safhada gözlemlenen kesret dünyası ile fena safhasından geçmezden önce insana görünen aynı ampirik kesret dünyası arasında temel bir farklılık vardır. Çünkü fena safhasında insan, nasıl olup da dünyadaki tüm şeylerin görünürdeki ontolojik sağlamlık ve katılığını yitirerek çözülüp akıcı bir hal aldığını ve nihayet ‘varoluş’un orijinal ve mutlak ayrımsızlığında kaybolduğunu gözlemler. Şimdi bekâ safhasında ise, aynı şeyler, bu mutlak ayrımsızlık Toprağı’nın (veya Temeli’nin) kendisinden dışarı çıkararak beliren ve normal insan tecrübesindeki gerçekliklerini tekrar kazanan varlıklar olarak gözlemlenirler.

Böylece şeyler, birbirinden açık ve net bir şekilde ayırt edilebilen farklı pek çok şey olarak tekrar tespit edilirler. Ancak, bu kez onlar, kendi kendine varolmaktan yoksun ve soyutlanmış görünürler. Onlar vardırlar, fakat kendi kendine var olan varlıklar olarak değil; bunun yerine onlar, Mutlak Belirsizlik‘in çok sayıdaki öz-belirlenimleri ve belirginleşmeleri (yani, teşahhus ve taayyünâtı, çev.-) olarak vardırlar. Bu bakımdan onlar, salt illüzyonlar olarak  değerlendirilmezler. Çünkü onların her biri, içinde Mutlak‘ın kendisini belirleyip göründüğü ve tecelli edip kendisini sergilediği belirli bir form olması hasebiyle, onlar gerçektirler. Fakat, eğer onlar çeşitli tecellilerinden ibaret oldukları orijinal metafizik Temel’e atıf yapılmaksızın mütalaa edilirlerse , o zaman, boşturlar ve gerçekliği olmayan birer illüzyondurlar. Onlar, kendi kendine var olan ve kendi kendine yeten belli ‘varlıklar’ olarak mütalaa edildikleri sürece, gerçekliği olmayan birer illüzyondurlar.

Vahdet-i vücûd okuluna mensup Müslüman filozoflar, fenomensel varlıkların ontolojik statüsüne atıf yapmak için genellikle vücûd-u itibârî (yani, varsayımsal ya da kurgusal varoluş) ve vücûd-u mecâzî (yani, asli olmayıp sonradan atfedilen varoluş) gibi ifadeler kullanırlar. Bu ve buna benzer diğer ifadelerin anlamı şundan ibarettir: Ampirik dünyanın varlıkları, temelde yatan ‘voruluşun birliği’nden ayrı mütalaa edilecek olurlarsa, salt bir hiçtirler; fakat temelde yer alan ‘varoluşun birliği’ ile ilişki içerisinde mütalaa edilecek olurlarsa, o zaman onlar gerçek varlıklardır. Molla Sadra’nın ampirik dünyanın varlıklarına nasıl ‘salt bağlantılar’ -yani, salt ilişkiler- dediğini yukarıda görmüştük. Fakat buradaki ‘ilişki’ (izafiyet) kelimesi, her biri kendi başına var olabilen varlıklar olarak anlaşılan iki terim arasında bulunan sıradan bir ilişki anlamında alınmamalıdır. Zira bu  özel bağlamda ‘ilişki’ terimi, ‘aydınlatıcı ilişki’ (illuminative relation, izafiyet-i işrakiyye) anlamını ifade etmektedir. Yani, ampirik dünyanın varlıkları, sadece ve sadece, Mutlak Gerçeklik‘in aydınlatıcı ya da tecelli ve tezahür fiili vasıtasıyla kısmi realiteler olarak varlık kazanırlar.

Bu İslami görüş, Şankara’nın ampirik dünyanın gerçek olup-olmadığı konusundaki yaklaşımı ile tam bir uyum içerisindedir. Müslüman düşünürler gibi Şankara da ampirik dünyanın nihai ve mutlak anlamda gerçek olmadığını, sadece izafi anlamda gerçek olduğunu kabul eder. Onun nihai anlamda gerçek olmamasının nedeni şudur: Brahman, nihai ve mutlak hali üzere -ki bu mutlak, belirsizliktir- ampirik dünyada tecrübe edilmez ve edilemez. Ancak, diğer yandan, ampirik dünya, objektif bir gerçeklik temelinden tamamen yoksun da değildir. Şankara şöyle bir argüman ileri sürer: Diyelim ki bir kişi, yerde uzanmakta olan  bir ip görür ve onun bir yılan olduğunu düşünür. Adamın gözüne görünen yılanın gerçekliği yoktur (o, illüzyondan kaynaklanan bir varlıktır); çünkü gerçekte o, bir ipten başka  bir şey değildir. Fakat söz konusu yılan, gerçekten var olan bir ipte objektif bir temele sahiip olması hasebiyle salt bir hiçlik de  değildir. Bir bakıma buna benzer bir şekilde, ampirik dünyada gördüğümüz şeylerin her birinin, Brahman’da objektif olan ontolojik bir temeli vardır. Çünkü Şankara’ya göre bizim uyanık haldeki tecrübemizin her bir safhası,   Brahman’ın gerçek bir tecrübesidir. Viveka-Cudamini deki meşhur bir pasajda o şöyle der: “Dünya, sürekli (yani, kopuk ya da kesik olmayan) bir ‘Brahman algıları dizisi’dir; dolayısıyla dünya, her bakımdan Brahman’dan başka bir şey değildir.” Yani, her ne zaman biz bu dünyadaki bir şeyi algılasak, aslında biz Brahman’ın kendisini algılıyoruz demektir; tabii ki bu onu mutlak haliyle algılama değil, onun bir fenomensel tezahürünü algılamaktır. Bu anlamda ampirik dünya bir illüzyon değildir; o, vyavahârika -gerçekliğe- yani, ampirik tecrübe boyutuna mahsus olan izafi bir gerçekliğe- sahiptir. Amipik dünya bu gerçekliği, Brahman’ın bir öz-belirlenimi olma kapasitesinde elde eder. Bununla beraber, mutlak olan bakış açısından -yani, Brahman’ın mutlak saf hali bakış açısından- bakıldığında ampirik dünya özü itibariyle asılsızdır, bir yanılsamadır.

Şankara’nın yaklaşımında bu argümanın altında yatan teorik temel, sat-karya-vada olarak bilinen tezdir -yani, ‘sonuç, sebebin izafi ve şartlı bir tecellisinden ibarettir; aralarında hiç bir gerçek ayrılık yoktur’ şeklindeki öğretidir. Bu görüşe göre ampirik dünya, ‘dünya-olarak-Brahman’dan başka bir şey değildir.

Bu açıklama, vahdet-i vücûd okulu filozoflarının hak ile halk -yani, Mutlak Gerçeklik ile yaratılmış olan alem- arasındaki ilişki konusundaki görüşlerine tamı tamına uygulanabilir. Bir örnek verecek olursak, meşhur İnsan-ı Kâmil kitabının yazarı olan Abdülkerim Cili’ye (M. 1365-1421) göre alemdeki şeylere ‘yaratıklar’ ya da ‘yaratılmış şeyler’ demek, onları ‘ödünç alınmış’ (borrowed) bir isim ile isimlendirmekten ibarettir. Bu, alemde gözlemlenebilen çeşitli şey ve arazların ‘ödünç alınan şeyler’ olduğunu söylemek değildir. Onlar, ‘ödünç şeyler’ değildirler; bu şeyler, ‘insan idrakinin ampirik tecrübe düzeyinde tecelli edip kendisini sergileyen Mutlak‘ın çeşitli fenomensel tezahürleri olmaları’ anlamında   Tanrı’nın Kendisi’dirler. Ödünç olan şey, sadece ve sadece, ‘yaratık-oluş’dur (halkiyye, creatureliness). Allah’ın sıfatları ampirik dünyada tezahür ettiği zaman, O  bu ismi Kendi sıfatlarına ‘ödünç verir.’ Cili şöyle der: “Böylece, Mutlak ya da Hak, sanki bu alemin ilk maddesidir. Bu anlamda âlem ‘buz’a, Mutlak da buzun maddi temeli olan ‘su’ya benzer. Suyun donmuş katı haline, ödünç bir isimden ibaret olan ‘buz’ adı verilir; oysa onun gerçek ismi ‘su’dur.”

Bütün bunlar vahdet-i vücûd okulu filozoflarını, doğal olarak, alemde görülen her şeyin istisnasız iki farklı yönünün ya da vechesinin bulunduğu sonucuna götürmektedir. Bu yönler şunlardır:

1. İlahi Vechesi ya da o şeyin, Mutlak Gerçeklik‘in kendisi olduğu veche;

2. Yaratık-oluş (mahlûkiyyet) vechesi ya da o şeyin, Mutlak Gerçeklikten ayrı izafi bir şey olduğu veche.

Bu durum, açık ve sade bir dil ile şöyle tasvir edilebilir. Alemdeki her bir şey, bir anlamda Tanrı, diğer bir anlamda ise yaratılmıştır (mahluktur). Yaratılmış olan bir şey, yaratılmış olması bakımından Tanrı’dan ayırt edilebilir bir şeydir ve ayırt edilmelidir de. Fakat yaratılmışlık, İlahi Mahiyet’in ‘işraki bir izafeti’ olması hasebiyle, sonuçta İlahi Mahiyet’e indirgenebilecektir.

ZAMANI GELMİŞ BİR FİKİR: DOĞRUDAN DEMOKRASİ YA DA KİTLELERİN BİLGELİĞİ

Ümmetim yanlışta birleşmez.”

Hadis-i şerif

Bölüm 1: Kitlelerin Bilgeliği

1906 sonbaharında birgün İngiliz bilimci Francis Galton Plymouth kasabasındaki bir hayvan panayırını ziyaret için yola çıktı. Sergi alanını gezerken bir ağırlık tahmin yarışmasına rastladı. Besili bir öküz ortaya konmuş; kalabalıktan bazıları da öküzün ağırlığı (daha doğrusu kesilip temizlendikten sonraki ağırlığı) üzerine bahis oynamak için sıraya girmişti.

Bahisçiler 6 peni ödeyerek bir bilet alıyor, üzerine adını, adresini ve tahminini yazıp veriyordu. En iyi tahminler ödüllendirilecekti. 800 kişi şansını denedi. Aralarında kasaplar, çiftçiler (ki bunlar sığırların ağırlık tahmininde uzman olmalıydı) yanısıra konudan hiç anlamayan insanlar da vardı. Bu durumun demokrasiye benzerliği Galton’ın ilgisini çekmişti. Bir kralcı ve aristokrat olan Galton’ın inancına göre bir toplum, ancak güç ve denetim seçkin ve iyi yetiştirilmiş elitler elinde olduğu sürece sağlık ve gücünü koruyabilirdi. Şöyle yazmıştı: “Ortalama bir seçmen, hakkında oy verdiği çoğu politik konu… hakkında ne kadar akıl yürütebiliyorsa, ortalama bir katılımcı da öküzün net ağırlığını tahminde o kadar başarılı olabilirdi.”

Galton ortalama seçmenin yeterli olmadığını kanıtlamak amacındaydı. Bu yarışma bunun için iyi bir model olabilirdi. Yarışmadan sonra Galton düzenleyicilerden biletleri ödünç aldı ve üzerlerinde istatistik bir araştırma yaptı. Yazıları okunamayan 13 tane bileti çıkardı, kalan 787 tanesini inceledi; buradaki tahminlerin aritmetik ortalamasını aldı. Bu ortalama, topluluğun ortak cevabı idi. Galton ortalamanın hedefin çok uzağında olacağını düşünmüştü. Sonuçta çok az sayıdaki zeki insanı bir miktar vasat ve çok sayıda aptal insanla biraraya getirdiğinizde aptalca bir cevap alırdınız.

Ama Galton yanılmıştı. Topluluk kesilip temizlenmiş öküzü 544 kg tahmin etmişti. Öküzün ağırlığı ise 544,5 kg idi! Bu mükemmel bir tahmindi. Galton daha sonra şu kadarını zorla itiraf etti: “Sonuç demokratik bir yargının güvenilirliğinin beklenenden çok olduğunu gösteriyor!”

Olayı kitabında nakleden “Kitlelerin Bilgeliği” kitabının yazarı James Surowiecki’ye göre doğru şartlar altında gruplar olağanüstü zekidir ve çoğu içlerindeki en akıllı insandan bile daha akıllı çıkar. Grupların akıllı olması için olağanüstü zeki insanlarca idare edilmeleri şart değildir. Bir grubun içindeki birçok insan özellikle iyi bilgilendirilmiş ve mantıklı olmasa dahi grup iyi bir karar alabilir.

Tarih boyunca bu fikre karşı çıkan birçok yazar ve ünlü insan olmuştur. Bunlardan biri olan Gustave Le Bon’un “Kitleler Psikolojisi” adlı tartışmalı eseri Türkçe olarak da yayınlandı ve ülkemizde de tartışıldı. Le Bon 19. y.y.da Batı demokrasisinin yükselişinden dehşete düşmüş ve sıradan insanların politik güç kullanmaları fikri onu çok rahatsız etmişti: “Kitlelerin Psikolojisini anlamak onları yönetmeyi bilmek değil; hiç olmazsa bütünüyle onlar tarafından yönetilmemek isteyen devlet adamlarının sermayesini oluşturur… Kitlelerde doğal zeka değil, aptallık birikimi hakim olur… Onlar asla yüksek zeka gerektiren eylemleri gerçekleştiremez.” İlginçtir ki, Le Bon için “kitle”, sadece linççi güruhlar ve isyancılar gibi toplumsal aşırılığın örneklerini içermiyordu; karar veren gruplar, parlamentolar, meclisler, jüriler, komiteler, heyetler de buna dahildi…

Bir öküzün ağırlığını tahmin etmek o kadar da zor bir iş olmayabilir. 1920’lerde sosyolog Hazel Knight’ın sınıftaki öğrencilerden sınıf sıcaklığını tahmin etmelerini istemesi ve grup tahmininin 22,4 derece çıkması da (sınıf sıcaklığı 22,2 derece idi!) zor olmayabilir. Neticede sınıf sıcaklıkları aşağı yukarı aynı kalır; bu da tahmini kolaylaştırır denebilir. Örnekleri uzatabiliriz: Finans profesörü Jack Treynor’un sınıfına 850 şeker içeren bir kavanoz getirip 56 öğrenciden kavanozda kaç şeker olduğunu tahminlerini istemesi (sınıf tahmini 871); sosyolog Kate Gordon’un 200 öğrenciden cisimleri ağırlıklarına göre sıralamasını istediğinde grup cevabının % 94 doğru olması; fizikçi Norman L. Johnson’un bir grup gönüllüyü bir labirente gönderip en kısa çıkış yolunu bulmasını istemesi ve grup ortalamasının 9 aşama olarak çıkması (teorik olarak doğru en kısa yol – gruptan kimse bu kadar kısa yoldan labirentten çıkamadı!) vs. Bunlar hep gözönünde olan şeylerdir. Peki ya bir gruptan kayıp bir denizaltıyı bulmaları istenirse?

1968 Mayıs’ta “Scorpion” adlı ABD denizaltısı Kuzey Atlantik’teki görevinden üssüne dönüş yolunda kayboldu. Donanma denizaltının son bildirdiği konumu biliyor idiyse de, Scorpion’a ne olduğu ve son haberleşmeden sonra ne kadar yol aldığı konusunda bir fikri yoktu. Dikkatler yirmi mil çapta bir çemberde yoğunlaştırıldı.

Arama grubunun başındaki donanma bilimcisi Dr. John Craven önce bir dizi senaryo üretti. Scorpion’un başına neler gelmiş olabileceğine dair alternatif senaryolar. Sonra matematikçilerin, denizaltı kurtarma uzmanlarının ve diğerlerinin de aralarında olduğu geniş bir alanda bilgi sahibi insanlardan bir ekip kurdu. Onlardan en iyi yanıt için birbirlerine danışmak yerine senaryoları inceleyip en iyi tahminlerini yapmalarını istedi. Olaya bir yarışma havası vermek için de en iyi tahmine bir şişe içki ödülü koydu. Craven’ın adamları böylece denizaltının neden arızalandığı, okyanusa gömülürken hızı, batış açısı vs. üzerine bahse girdiler.

Craven tüm tahminleri aldı ve Bayes teoremi denen bir analiz metoduyla tahminlerin bir ortalamasını buldu. Craven’ın bulduğu konum gruptan herhangi birinin seçtiği bir yer değildi. Dolayısıyla Craven’ın oluşturduğu toplu resim, grup üyelerinin hiçbirinin kafasındaki tekil resimlerin aynısı değildi. Uzun lafın kısası batık grubun tahmin ettiği mevkiin 200 m. ötesinde bulundu!

Surowiecki der ki: Bu hikayenin en hayret verici yanı, grubun bu vakadaki dayanak noktası olan delillerinin neredeyse hiçbir öneminin olmamasıydı. Gerçekten de çok ufak bilgi kırıntılarından ibarettiler. Denizaltının neden battığını, ne hızda seyrettiğini ya da hangi eğimle battığını gruptan hiçkimse bilmiyordu. Ama grup buna rağmen bir bütün olarak bunların hepsini bilmişti!

Şüphesiz bu örnek eleştirilebilir. En başta gelen eleştiri de sonucun şans olduğu ya da grubun zaten uzman kişilerden oluştuğu; bunun adi kalabalıklarla karıştırılmaması gerektiği, onların birşey bilemeyeceği vs. olabilir. Scorpion’un aramasına katılan grup bu konuda eğitim görmüş uzmanlardan oluşan, dolayısıyla konu hakkında fikri ve bilgisi olan kişilerdi. Onların uzmanca ve zekice yargısının grup sonucu olarak yansıması çok da şaşılacak birşey olmayabilirdi. Ama geneli itibariyle bir konuda hiçbir bilgisi ya da eğitimi olmayan insanlardan oluşan bir grup zor bir teknik problemi çözerse buna ne deriz?

28 Ocak 1986 sabahı saat 11:38’de uzay mekiği Challenger rampasından uzaya doğru yükseldi. Kalkıştan 74 saniye sonra infilak etti. Fırlatma TV’den yayınlanıyordu; bu nedenle kaza haberi hızla yayıldı. Patlamadan 8 dakika sonra haber New York borsasına ulaştı.

Dakikalar içinde yatırımcılar Challenger projesine katılan 4 büyük yüklenicinin hisselerini elden çıkarmaya başladılar. Mekiğin ana motorlarını yapan Rockwell International, yer desteğini yöneten Lockheed, geminin dış yakıt tankını üreten Martin Marietta ve iki yandaki katı yakıtlı füzeleri yapan Morton Thiokol’un hisseleri hızla düşüşe geçti. Hepsi de % 3-6 arası düşüşler yaşadı.

En büyük darbeyi Morton Thiokol yedi. Çok sayıda yatırımcı Thiokol hissesi satıyor ve kimse bunları almıyordu. Bu nedenle Morton T. hisseleri alışverişe kapatıldı. Gün sonunda diğer yüklenici hisseleri tekrar bir miktar yükselerek günü %3 zararla kapatırken Morton T. %12 değer kaybetmişti. Bunun anlamı borsanın neredeyse anında Morton Thiokol’ü Challenger faciasından sorumlu olarak mahkum etmesidir.

Felaket günü kamuoyunda Thiokol’ü suçlu gösteren yorumlar yoktu. Bir yorum olsa, o da görkemli şekilde patlayan ve olaya bir süper havai fişek gösterisi havası veren dış sıvı hidrojen tankını üreten Martin Marietta suçlanırdı. Ertesi gün New York Times’ta 2 dedikodudan bahsedilse de, bunlarda Morton T.’un adı geçmiyordu. N.Y. Times “kazanın nedenine dair hiçbir ipucu yok” diyordu. Patlamadan 6 ay sonra kazayı soruşturan Başkanlık Komisyonu, Thiokol tarafından üretilen yan roketlerdeki sızdırmaz contaların soğuk havada kırılgan hale gelerek ortadaki dev yakıt tankına doğru fışkıran bir ateş sızdırdığını ve bunun da dev tankı infilak ettirdiğini açıkladı.

Piyasa doğruyu nasıl bulmuştu? Konu hakkında araştırma yapan Finans profesörleri Michael T. Maloney ve J. Harold Mulherin, öncelikle şirketlerinin sorumlu olduğunu bilecek durumdaki Morton T. yöneticilerinin 28 Ocak’ta ellerindeki hisseleri boşaltıp boşaltmadığını görmek üzere “insider trading” kayıtlarına baktılar. Satmamışlardı. Bu konuda birşeyler bilebilecek diğer şirket yöneticileri de bunu yapmamışlardı. Morton T. içinden olup da hisse satışı yaparak zincirleme reaksiyon başlatmış olabilecek kimi “uyanıklar” da yoktu. Piyasa Morton T. hisselerini neden istememişti? Maloney ve Mulherin buna ikna edici bir cevap bulamadılar.

Piyasa o gün akıllıydı, çünkü bilge kitlelerin özelliği olan 4 koşulu yerine getiriyordu: Fikir çeşitliliği (bu bilinenlere aykırı da gelse, her kişi diğerlerinin bilmediği özel ve farklı bilgiye sahip olmalı), bağımsızlık (fikirler başkalarından etkilenmemeli), yokmerkezcilik (adem-i merkeziyet) ve kümeleme (bireysel kararları ortak yargıya dönüştüren mekanizmalar).

Surowiecki’ye göre, paradoksal olarak bir grubun akıllı olabilmesinin en iyi yolu içindeki her bireyin serbestçe düşünüp hareket etmesinden geçer. Elemanlarının birbiriyle konuşması, görüş ve bilgi alışverişinde bulunması grubun yararınadır; ancak iletişimin fazlası grubun bir bütün olarak zekasını azaltabilir; çünkü bileşik kaplar kanunu gibi herkesin fikri birbirine benzemeye başlar ve görüşler bir uçta toplanma eğilimi gösterir.

Piyasa mekanizması geleceğe ve bilinmeyene yönelik bilgi ve tahmin üretmekte kullanılabilir mi? 1988’de kurulan ve Iowa Üniversitesi İşletmecilik Okulu tarafından yürütülen IEM (Iowa Electronic Markets – Iowa e-Piyasaları), başkanlık, kongre, valilik ve yabancı ülke seçimleri gibi sonuçları kestirmek üzere tasarlanmış bir “fikir piyasası” sunmaktadır. Katılmak isteyen herkese açık olan bu elektronik piyasa, bir seçim sonucunu tahmine dayalı bir futures (gelecek) sözleşmesi alıp satmasını sağlar. Peki IEM ne kadar başarılıdır? 1988 ile 2000 yılları arasındaki 49 farklı seçim hakkında tahminler başkanlık seçimlerinde %1,37, diğer ABD seçimlerinde %3,43 ve yabancı seçimlerde %2,12 oranında hata ile sonuca yaklaşmışlardır. 1988 – 2000 yılları arasındaki ABD başkanlık seçimlerinde 596 farklı kamuoyu araştırması yayınlanmıştı. IEM sonuçları kamuoyu araştırmalarının %75’inden daha doğruydu.

Bu konuda özellikle ilginç olan IEM’in çok büyük olmamasıdır (ençok oyuncu sayısı 2007 itibariyle 800). Dahası buradaki örnekleme genel seçmen kitlesini de yansıtmaz. Oyuncuların çoğu erkek ve Iowa’lıdır. Peki IEM’in diğer kamuoyu yoklamalarından farkı nedir?

Kamuoyu yoklamaları basitçe deneğe “kime oy vereceksiniz” diye sorar. IEM’deki 800 oyuncu ise (kendilerinin kime oy vereceğinden bağımsız olarak) tektek kimin kazanacağı ile ilgili tahmin yürütürler. Bu tahminlerin arkasında (bazan alışılmadık ya da önemsenmeyen yollardan dahi olsa) çok ve çeşitli bir bilgi dağarcığı ve bu bilgileri işleyen birden çok ve çeşitli akıl yürütme yöntemleri vardır. Piyasa bütün bu zenginliği bünyesine katar ve işler. Yani bununla IEM, seçmeni kendinden daha iyi mi bilir demek istemiş oluyoruz?

IEM’in başarısı insanların Hollywood filmlerinin gişe hasılatı, ilk gece performansı ve Oscar ödülleri üzerine bahis oynamalarını sağlayan “Hollywood Stock Exchange” (HSX) gibi başka piyasaları esinledi. Mart 2000’de “Wall Street Journal” gazetesi Amerikan Sinema Akademisi (Oscar ödülü jürisi) üyelerinden birkısmını (356 kişi ya da tüm oy verenlerin %6’sı) isimlerini gizlemek vaadiyle ikna edip kime oy verdiklerini öğrendi ve bunu Oscar töreninden önceki Cuma günü yayınladı. Gazete 6 önemli Oscar kategorisinin 5’ini doğru bilmişti. HSX ise daha başarılı olarak 6’da 6 tutturdu! Buradan ne anlaşıldığı açıktır: HSX konu ile doğrudan ilişkili kişilerden (ya da tümüyle doğrudan ilişkili kişilerden) oluşmasa dahi, doğrudan ilişkili olanların (Wall Street J.’a) verdiğinden daha doğru bilgi sağlamıştı. Surowiecki şöyle der: (Herhangi bir konuda) “uzman peşinde koşmak hem bir hata hem de masraflı birşeydir. Aramayı bırakıp (içinde dahileri de barındıran) kitleye danışmalıyız… Yeterince çok sayıda ve birbirinden farklı insanı bir araya getirip onlardan genel ilgiye matuf kararlar almalarını isterseniz, o grubun kararları tek başına bir kişininkinden (o kişi ne kadar zeki ve bilgili olursa olsun) bilgelikçe daha üstün olacaktır.

Devlet yönetimi de bu konuya dahildir.

Bölüm 2: Doğrudan Demokrasi

Doğrudan Demokrasi Uygulamaları

Halkın her konuda doğrudan oyuna başvurmak demek olan doğrudan demokrasi, doğası gereği küçük ölçeklerde İsviçre, Liechtenstein vb. küçük ve sakin Orta Avrupa ülkelerinde kanton ve kasabaların idaresinde uygulanagelmiştir. İsviçre’de geleneksel olarak kasaba pazarının kurulduğu gün (civar köylüler de merkeze indiğinden) meydanlarda halk meclisleri kurmak ve eldeki konuları gündeme getirip halkın oyuna başvurmak yerleşik bir uygulamadır. Bunu İsviçre federasyonu gibi görece büyük bir ülkenin yönetiminde uygulamak hernekadar birtakım zorluklar içerse ve bu yüzden İsviçre Federal Cumhuriyeti bir parlamentoya dayalı temsili demokrasi ile idare edilen bir ülke olsa da halkoyu geleneği unutulmamıştır. İsviçreliler yılda ortalama 10 referandum ile halkoyuna ençok başvurulan ülkelerden biridir. Bu gelenek, ne yazık ki ülkemizde talihsiz bir biçimde “cami minaresi oylaması” konusuyla kamuoyunca tanınmış olup sonuçta halkın en bilgece kararı verdiği tartışılabilir. Ama konu İsviçreli uzmanlardan ya da parlamenterlerden oluşan bir heyete götürülseydi sonuç daha iyi çıkar mıydı; bu da tartışmalı bir konudur.

ABD’de birçok yerel konu hemen hemen yılda 1 tekrarlanan federal ya da yerel seçimlere denk getirilerek halkın oyuna sunulur. Amerikalıların, bu ve başka nedenlerle gücünü kontrol edilebilir gördükleri eyalet yönetimleriyle genelde pek sorunları yoktur. Ama kanunlarını federal bir kongrenin yaptığı çok uzaktaki federal hükümeti genelde pek sevmezler ve işlerine karışmasından geleneksel olarak hoşlanmazlar. Amerika birçok şerrin yanısıra federal hükümeti yıkılması gereken bir diktatörlük olarak gören “Bilderberg avcısı” gazeteci Alex Jones gibi kimselerin de vatanıdır ve o kendi şehrinde Amerikalı askerleri operasyonda görmek fikrinden bir Iraklı kadar nefret etmektedir.

Halkın Bilgeliği Adaletin Hizmetinde: Jüriler

Jüri sistemi, halkoyunun yönetim yerine bukez adalette hizmet ettiği bir mekanizma olarak Anglosakson geleneğinde yerini almıştır. Suçlu hakkında kararları halktan kişilerden oluşan jürinin verdiği bir mahkeme kararı herzaman en doğrusu olmayabilir. Sinema ve tiyatro dünyasının klasikleşmiş eseri “12 Öfkeli Adam” belki ortalama bir jürinin adalet aramaktaki titizliğini fazla abartır; ama jüri, karar hakkı atanmış uzmanlar (hakim, savcı) yerine halktan seçilmiş kişilerin elinde olan bir mahkemenin karar meşruiyetine tartışmasız bir katkı yapar.

Genel olarak ABD ve Anglosakson gelenekten çok fazla bahsettiğimin farkındayım. Ne var ki, gerek halkoyu, gerek jüri sistemi konusundaki yaygın uygulamalar (İsviçre hariç) Anglosakson geleneğe hastır ve halkın bilgeliği konusundaki modern sosyolojik araştırmaların da çoğu Amerika’da yapılmaktadır.

Peki halkın bilgeliği temsili bir demokraside de en uygun temsilcileri seçerek siyaset sahnesine aksetmiyor mu; ya da diğer tabirle “Temsili Demokrasi” ne kadar “temsili” ya da “demokrattır”?

Temsili Demokrasi” ne kadar “temsili” ya da “demokrattır”?

Temsili demokrasi bugün hemen hemen evrensel bir hükümet biçimi olmuş, dünyanın her ülkesinde, diktatörlükle yönetilenler (ya da yönetildiği iddia edilenler) de dahil, daimi bir meclis ya da parlamento diğer devlet organlarının yanında yerini almıştır. Başka bir konudaki tartışmaları bu yazıya taşımamak için şimdilik dikta – cumhuriyet (parlamenter rejim) tartışması yapılan ülkeleri bir tarafa bırakalım ve diyelim ki; temsili demokrasinin başat özelliği düzenli seçimler ve bu seçimlerin sonucunda gelen yönetim değişiklikleridir. Bu yönetim değişiklikleri, temsili demokrasinin pek sorunsuz da olmadığına işaret eder. Uyuyamayan kişinin yatakta sürekli sağına soluna dönüp pozisyon değiştirmesi gibi, temsili demokrasilerde de partilerin sürekli iktidar ve muhalefet arasında yer değiştirdiği görülür ve bu hal, başarılı birkaç örnek müstesna, sürer gider. Halk genelde bir önceki başarısızın elinden iktidarı alması için başa getirdiği yönetimlerden niçin ve yine hoşnut kalmaz? Sözün burasında bir Çin masalı anlatalım:

Eski Çin’de bir köyün yakınında bir dağ varmış. Dağın içinde bir ejderha yaşarmış. Köylüler ejderhanın şerrinden korktuklarından her yıl düzenli olarak ona hediyeler gönderirlermiş. Arada bir köyden bir yiğit delikanlı çıkar; ejderhayı yok edeceğini söyleyerek kılıcını alır gidermiş. Ama nice yiğitler gitmiş; dönen olmamış.

Gel zaman git zaman bütün yiğitlerden daha yiğit, namı bütün bölgeyi almış başka bir delikanlı çıkmış köyden. O da ejderhayı yok etmek niyetlisi imiş. Akrabaları, dostları onu bu işten vaz geçirmek için çok uğraşmışlar. Gidenlerin dönmediğini çok söylemişler; ama nafile.

Genç yiğit azığını ve kılıcını alıp yola çıkmış. Dağa varmış; kısa bir araştırmadan sonra ejderhanın inini bulmuş ve kılıcını çekerek içeri girmiş. Bir müddet inde ilerledikten sonra karşısına korkunç ejderha çıkıvermiş. Genç soğukkanlılığını kaybetmemiş. Kılıcını olanca gücüyle ejderhaya indirmeye başlamış; ejderhanın hamlelerini de ustalıkla savuşturmuş. Bu vuruşma kısa bir süre sonra ejderhanın ölümü ile sona ermiş. Mağara gencin zafer çığlığı ile yankılanmış.

Genç heyecan içinde ileri geçip mağarayı araştırmaya başlamış. Gözleri kamaştıran zengin bir hazine bulmuş; tabii etrafa saçılmış birçok kurbanın kemiğini de görmüş. Ancak bir şey dikkatini çekmiş. Bu kemiklerin arasında hiç insan kemiği yokmuş.

Genç buna bir anlam verememiş; öyle ya bunca yiğit bunca yıldır bu dağa ejderha ile karşılaşmaya gelir ama hiçbiri dönmezmiş; ama ortadaki kemikler ancak hayvanlara ait olabilecek kadar büyükmüş. İşte ne olduysa o anda olmuş.

Genç birden titremeğe başlamış. Kılıcı tutan eline baktığında dehşet içinde kaba tüylerin derisini kapladığını, tırnaklarının uzayıp sivrildiğini, dar gelen elbiselerinin parçalandığını görmüş. Bağırmak istemiş; ama ağzından korkunç bir homurtu çıkmış. Çünkü bir ejderhaya dönüşmüş.

Temsili demokrasilerin başlıca sorunu seçilen temsilcilerin politikanın girift çıkarlar – ilişkiler – güç odakları matrisinin kirletici ağı içinde ne için seçildiklerini ve kimi temsil ettiklerini unutup “yapılması gerekenden” “gereğini yapmaya” yönelmeleri, ya da bir önceki yerinden ettikleri ejderhaya benzemeleridir.

Batılı demokrasileri ve Türkiye’yi genel itibarıyla içine alan bu kısırdöngü giderek temsili demokrasilere yönelik olarak toplumlarda derin bir kuşku ve güven bunalımı oluşturmuştur. ABD’nin içinden birtürlü çıkamadığı iktisadi durgunluğun faturası sonuçta kamuoyu tarafından, halkı ve onların mortgage borçlarını unutup büyükleri kurtaran ABD federal yönetimine kesilmiş; büyük ümitlerle seçilen Başkan Obama’ya karşı “Bankaları kurtarma; halkı kurtar!” sloganıyla sokak yürüyüşleri yapılmıştır. Oysa serbest bırakılan 700 milyar Dolar tutarındaki federal yardım doğrudan bankalara gönderilmek (ve bununla bankaların, CEO’larının şişkin maaşları üstüne şişkin ikramiye ve primler ödemesine imkan tanımak) yerine mortgage borçlusu milyonlarca küçük mülk sahibinin hesaplarına yatırılsaydı, hem birçok aile yerinden yurdundan olmayacak, hem krizin başlıca suçlusu görülen gayrımenkul fiyatları düşmeyecek, hem de bu para sonuçta kurtarılmak istenen bankaların kasasına geri dönecekti.

Avrupa’da da toplumları pençesine alan iktisadi durgunluk pasif güvensizlik boyutunu geçip Yunanistan, İspanya, İtalya, İngiltere ve Almanya’da yeryer sokak gösterilerine dönüşürken söylem de giderek ciddileşmektedir (“bu meclistekilerin hakkı iptir” diye bağırıyor bir Yunanlı gösterici kameralara). Türkiye’de bugün nispeten istikrarlı bir büyüme ve yaygın teveccüh görmüş bir hükümet bulunmakla beraber, geçmişteki krizler ve sıkıntılar unutulmamıştır. Türkiye’de ayrıca sürece dışarıdan müdahale eden parlamento dışı güçler de olagelmiş; bunlar da meşruiyetlerini müphem bir “vatanı ve milleti korumak ve kollamak” kavramına dayandırmışlardır. Bu görevi milletin ne zaman ve hangi resmi belgeyle kendilerine verdiği ve açıkça onlardan ne istediği ise pek sorulamamıştır. Bu güçlerin parlamenter düzeni işlemeye bıraktığı sair zamanlarda ise orta-alt sınıfı rahatlatacak maaş zamları hiçbir hükümet tarafından üst sınıfları rahatlatan vergi afları kadar hoş karşılanmamış; sabit gelirliden alınan vergilerin küçük bir yüzdesinin dahi “Tobin vergisi” yoluyla borsada dönen sıcak paradan kesilmesi düşünülmemiş; verilen teşvik ve primlerin bir kesiri kadar olsun asgari ücrete destek primi verilmesi hatıra gelmemiştir. Acaba bu kararları alan parlamentolar halkın tamamını temsil etmiyor mu?

Temsili demokrasilerin bir başka sorunu da seçilmişlerin seçenleri temsil derecesidir. Batı demokrasilerinde (Türkiye de dahil) mecliste kaç işçi kökenli, kaç memur kökenli, kaç esnaf kökenli, kaç çiftçi kökenli, kaç emekli kökenli milletvekili vardır? Hatta kaç işsiz kökenli milletvekili vardır; resmi rakamlarla Türk halkının %10’a yakını işsizdir, diğer Batı ülkelerinde de işsizlik hatırı sayılır rakamlar göstermektedir. O halde bu kitlenin de mecliste “temsili” gerekmez mi? Eğer meclisin “seçilmişliği” “seçkin” bir çevre olması anlamına geliyor ve bu anlamda her toplumsal kesimden temsilciye gerek görülmüyorsa; o halde kaç aydın, yazar, sanatçı, üniversite hocası, okul öğretmeni vardır (okul öğretmenlerine yetiştirmeleri için geleceğin kuşaklarını emanet ettiğimize göre onların çok güvenilir ve aydın kişiler olması gerektir; öyleyse devlet yönetiminde görev alabilmelidirler). Amerikan “demokrasisi” ile mizah yapmayı adet haline getirmiş ünlü Amerikalı yönetmen Michael Moore bir konuşmasında Sovyetler döneminde Moskova’daki Politbüro’da tekrar seçim oranının % 93; ABD kongresinde %97 olduğunu söyleyerek, “Politbüro’da Kongre’den çok değişim vardı” der. Araştırmacı- yazar Edip Yüksel ise Türkçede yayınlanmayan araştırması “Demokrasi’ye karşılık Lotokrasi”de temsilcilerin piyango usulü seçilmelerini önerir. İsminin aksine bu çok ciddi araştırmada, böylelikle meclis yolunun, pahalı seçim masraflarını asla kaldıramayacak ya da masraflarını ödetmek için lobilerle anlaşarak onların emrine girmeyecek toplumsal kesim ve sınıfların temsilcilerine de açılacağı tesbitini yapar.

Amerikalı ünlü trend araştırmacısı Gerald Celente’nin tabiriyle “temsili demokrasi, ne temsili ne de demokrasidir”. Belki iyi parlamenter düzenler iyi monarşiler misali iyidir; ama bir sonraki hükümdarın ne yapacağına dair elde bir garanti yoktur.

Online banka işlemi yapabiliyorsam, online oy da verebilirim”

Geçmişte doğrudan demokrasilerin önündeki tek engel kaçınılmaz olarak küçük ve yerel kalmalarıydı. Büyük bir ülkenin hükümeti diyar diyar gezerek her konuda halkın reyini soramazdı. Temsili demokrasi bir anlamda bu boşluğu doldurmak için doğdu ve geliştirildi. Oysa bugün bilgi ağları ve İnternet’in temelini oluşturmaya başladığı yeni toplum yapısı (çocuğunuzun mahalleden kaç, Facebook’tan kaç arkadaşı var? Ya da kaç mahalle arkadaşıyla sokak yerine Facebook’ta görüşüyor?) bu zaman ve mekan engelini aşmak için elimize yeni olanaklar sunuyor. Ekonomi uzun süredir bu ağlara taşındı bile: İnsanlar alışverişlerini sanal dükkanlardan yapıyor; ticaret yapıyorsa mal siparişlerini ve satışlarını İnternet aracılığıyla yapıyor; bankaların İnternet şubeleri cadde başı şubelerinden daha kalabalık vs. Modern bilgi toplumu giderek yerleşiyor. Ve siz de bu satırları büyük ihtimalle İnternet üzerinden okuyorsunuz. Ama devlet yönetimi için bilgi ağlarına mahkum olmak iyi bir tercih midir? Tehlike iki yönden gelir: Bilgi güvenliği ve sızıntısı sorunu ve bir merkezi otoritenin ağı denetleyip süreci kendi isteğine göre manipüle etmesi.

Bilgi güvenliği sorununun ne olduğunu banka hesapları İnternet üzerinden boşaltılan ya da kredi kartına yapmadığı alışverişler nedeniyle yüklü miktarlarda borçlar gelen her kişi iyi anlayacaktır. Ancak bu tehlikeler toplumun genelini ne “ağda” (“online” yerine kullanıyorum; “çevrimiçi” berbat bir galat-ı meşhurdur, keşke yerleşmeseydi!) alışveriş yapmaktan ne de bankacılık işlemi yürütmekten alıkoyar. Sonuçta bu trafiğe çıkmak ve trafik kazası riskini üstlenmek gibidir; modern teknoloji bu tür ihtimalleri minimize etmiştir. Özellikle çağın “fetişi” para ve bu fetişin “mabedi” banka açısından ağda bankacılık uygulamaları nedeniyle üstlenilen riskler daha büyüktür; ama milyonlarca TL, Dolar ya da Avroluk e-banka soygunlarını pek sık duymuyoruz. Gerald Celente’nin dediği gibi “eğer ağda banka işlemi yapabiliyorsam; ağda oy da verebilirim.”

Bugün YSK güvenilirliği ya da yarın ağda YSK güvenilirliği

Bugün tüm temsili demokrasilerde oy sandıklarını toplayan, sayım sonuçlarını değerlendiren ve seçimin galibini açıklayan merkezi organlar vardır: Türkiye’de bu organın adı Yüksek Seçim Kurulu’dur. Seçimlerin selameti ve güvenliği kaçınılmaz olarak bu merkezi organların doğru çalışmasına ve seçim sonuçlarını dürüstçe açıklamasına bağlıdır. Hiçbir ülkede bu işlerin yanlış ya da hile karışmadan %100 doğruluk ve dürüstlükle yürütüldüğü kalıcı olarak garanti edilememekle birlikte bu, seçimler yapılmasına ve seçim sonuçlarına güvenilmesine engel olmamaktadır. Arada bir bir ülkede seçimi kaybeden muhalif partinin taraftarları, seçimlere hile karıştırıldığı gerekçesiyle sokağa dökülür; bu kişiler haklı ya da haksız olabilirler. Demokratik düzenin işlemesi sonuçta ilgili kurumların güvenilirliğine bağlıdır.

Tıpkı bunun gibi yarının ağda oy verme ve halkoyu işlemleri de benzer bir kurumun güvenilirliğine bağlı olacak; bu işin ağda yapılıyor olması seçim kurumlarının güvenilirliği açısından bugün olmayan ek bir risk getirmeyecektir. Hile yapmak isteyen bir merkezi kurumun elinde bugün de olanaklar vardır, yarın da olacaktır. Belki bir başka risk yarının ağ teknolojisi sayesinde ortadan kaldırılabilir: Yanlış sayımlar. Bir seçim organizasyonunun büyüklük ve karmaşıklığı ve ne sayıda insanı bünyesinde istihdam ettiği gözönünde tutulursa insan faktöründen kaynaklanan sayım ve bilgi hataları yoktur denemez. Ama yarının ağ teknolojilerinde bu ihtimaller de minimize edilebilecektir.

Yine de yarı makine yarı iktidar kurumu bir seçim ağları heyulasının hayatımıza hakim olması bize ürkütücü ve kolaylıkla istismara açık gelebilir. Bu mekanizmanın bizim irademizi yansıtmak yerine bize kendi gizli iradesini dayatmadığını nasıl bileceğiz? Sanırım bunun cevabıyla ilgili yukarıda ipuçlarımız var.

Gerçeklere ilişkin sağlıklı modellemeler yapmak açısından çok başarılı olan yukarıda örneğini gördüğümüz IEM e-fikir piyasaları tipi bağımsız örgütlenmeler belki geleceğin e-demokrasisinde “denetleyici kuruluşlar” olarak yerlerini alacaklar. Hatta bu piyasalar gelişerek tüm seçmenleri içine alıp birer alternatif “seçim sistemi” haline dahi gelebilir ve birbirlerini sonuçların sağlıklılığı açısından denetleyebilirler. Ağ teknolojilerinin maliyetlerindeki muazzam düşüşler gözönüne alındığında yarın böyle sistemler kurmak ve işletmek için devasa yatırımlara gerek olmayacak, orta bütçeli dernekler ve vatandaşlık inisiyatifleri dahi bu sistemleri kurup işletebileceklerdir.

Ufkumuzu makineler ve onları denetleyen makinelerle mi dolduracağız; Will Smith’in “Ben Robot” filminin bir başka versiyonu mu hayatımıza hakim olacak; oysa biz belki de doğaya aşık bir nesiliz, herşeyin doğal yollarla ve kendi olağan yavaşlığında aktığı bir dünya özlerken bu e-cehennemi neden kabul edelim ki diye düşünebiliriz. Eğer bunu felaket olarak görmeyi yeğliyorsak, ne yazık ki, Pandora’nın kutusu çoktan açıldı. Ticaret, sanayi, banka gibi kurumlar çoktan online oldular ve ışık hızında koşuyorlar. Onları denetleyecek ve ehlileştirecek yasal ve demokratik yapıların bu çağda artık at sırtında gitmesine razı olamayız. O zaman bu kurumlar demokratik toplum düzenini her taraftan aşındırır (eğer hal-i hazırda aşındırmadıysa!) ve onun yerine geçmeye hak iddia ederler. Düşman hangi silahlarla kuşandıysa biz de aynı silahlarla kuşanmalıyız. Tarih boyu dünyanın gerçekleri bunlar oldu; bugün de bunlarda bir değişiklik görmüyoruz.

Son olarak e-demokrasimizin iyi işlemediğini; bariz hileler olduğunu, bağımsız ağların olanları bize haber vermesine rağmen merkezi otoritenin bunu umursamadığını varsayalım. Bu durumda ne olur? O zaman olayların kaderi tarih boyunca olduğu gibi diktaya karşı özgürlüklerini korumak için ayaklanan insanların özgürlükleri için savaşma ve ölme azmine bağlı olur. Belki bugün Arap baharının bize hatırlattığı budur.

Sonuç

21. yüzyılın insanlığa hediyesi doğrudan ve aracısız demokrasi olacaktır. Bu fikir başlangıçta çok hayali ve lüzumsuz karşılanacak; “yapılacak daha önemli işlerimiz olduğu” söylenecektir. Ama ilk temsili demokrasiler ve parlamentolar hanedanlıklara karşı yeryüzünde yükselirken de aynı hayalcilikle suçlandılar. 20. yüzyılın “temsili” denen seçkinci -aristokrat “demokrasilerinin” sebep olduğu biteviye bıkkınlık ve güven kaybı gözönüne alındığında parlamentolar ve meclislerin bugünkü seçkinci düzeni krallıklar çağının sonundaki aristokrat meclislerinin havasını çok andırmaya başlamıştır: Toplumdan giderek kopan ve kendi gerçeklikleri içinde eldekini korumaya çalışan güçlüler. Bunların içinde şüphesiz iyileri de vardır. Geçmişte de iyi krallıklar ve aristokratlar vardı. Ama bir sonraki hükümdarın ne yapacağının bir garantisi yoktu.

Bugün aracısız demokrasi için gerekli teknik imkanlar eldedir; yarın daha da iyileri ortaya çıkacaktır. Parlamenter işlevlerin doğrudan halk tarafından yürütüldüğü, halk iradesine karşı gelen yöneticilerin derhal bir oylamayla görevden alındığı yarının doğrudan demokrasilerine geçen ülkelerde uzun zamandır unutulmuş, ama lafı hala bolca söylenegelen, kamu ahlakı ve toplumsal sorumluluk duygusu tekrar uyanacak, üyeleri, zümre ve kesimleri birbirine hasım haline gelmiş milletler tekrar ve yeni bir silkinişle birleşip hayat bulacaklardır. Çözüm için kitlelerin bilgeliğine başvurmanın gelenek haline gelmesi, akla gelmeyen yepyeni imkanların keşfi ve toplum hizmetine sunulması için yeni yollar açacaktır. Halklar barışın ve insan haysiyetine saygının değerini elitlerden çok daha iyi bildiklerinden barış, insan hakları ve küresel adalet gibi kavramlar çok daha sağlam temellere oturacak; bugünün boş retorikleri olmaktan çıkıp gerçekleşme yoluna gireceklerdir.

Doğrudan demokrasiye giden yollar sıkıntısız ve kolay değildir. Hiçbir elit elindeki gücü gönül rahatlığıyla halka vermez. Bunun anlamı kimi ülkelerde kargaşa ve karışıklıklar, özellikle dünyanın güçlü ve merkezdeki ülkelerinde ise halkın dikkatini dağıtacak ve enerjisini tüketecek anlamsız ve uzun dış savaşlar olabilir. Belki 1789’un Moniteur Universel’inin şu anlamlı kelimeleri 21. yüzyılda birkez daha ve yeni anlamıyla yayılacaktır: “Milletler cesaretlerini birbirleri yerine başlarındaki zalimlere çevirsinler.”

Faydalanılan kaynaklar:

  1. Kitlelerin Bilgeliği, James Surowiecki, Varlık Yay. 2007, İstanbul
  2. Electronic Democracy (Ready or Not, Here It Comes), Tracy Westen, http://www.netcaucus.org/books/egov2001/pdf/edemoc.pdf
  3. Le Moniteur Universel, http://www.archive.org/search.php?query=creator%3A%22Le%20Moniteur%20universel.%20[from%20old%20catalog]%22
  4. Direct Democracy and Public Policymaking, UWE WAGSCHAL Political Science, University of Heidelberg, http://www.betterdemocracy.co.nz/files/Direct%20Democracy%20and%20Public%20Policymaking.pdf
  5. Some Thoughts About Referendums, Representative Democracy, and Separation of Powers, Simon Hugy, CIS, IPZ, Universitaet Zuerich
  6. Welcome to MichaelMoore.com, http://www.michaelmoore.com
  7. Alex Jones’ Infowars: There’s a war on for your mind!, http://www.infowars.com/
  8. Trends Research Institute, http://www.trendsresearch.com
  9. „Wir sind das Volk“: Direkte Demokratie – Verfahren, Verbreitung, Wirkung, Wilfried Marxer, http://http://www.liechtenstein-institut.li/Portals/11/pdf/lib/LIB_24.pdf
  10. Outcome, Process & Power in Direct Democracy, Bruno S. Frey, Marcel Kucher and Alois Stutzer, Institute for Empirical Research in Economics, University of Zurich, 1999
  11. Deliberative Democracy, Direct Action, and Animal Advocacy, Stephen D’Arcy, Ass. Prof., Dept. of Philosophy, Huron University College, http://www.criticalanimalstudies.org/wp-content/uploads/2009/09/Deliberative-Democracy-Direct-Action-and-Animal-Advocacy.pdf
  12. Direct Democracy and Public Choice, Elizabeth Garrett, http://www.law.nyu.edu/ecm_dlv/groups/public/@nyu_law_website__academics__colloquia__law_economics_and_politics/documents/documents/ecm_pro_059688.pdf
  13. Direct Democracy, The International IDEA Handbook, http://www.idea.int/publications/direct_democracy/upload/DDH_inlay_low.pdf
  14. Limiting Government through Direct Democracy, The Case of State Tax and Expenditure Limitations, Michael J. New, Policy Analysis, No. 420, December 13, 2001, http://www.iandrinstitute.org/New%20IRI%20Website%20Info/I&R%20Research%20and%20History/I&R%20Studies/Cato%20-%20Policy%20Report%20on%20Tax%20Limitations%20IRI.pdf
  15. Direct Democracy Works, John G. Matsusaka, Journal of Economic Perspectives, Vol. 19, Nr. 2, Spring 2005, pp. 185–206
  16. PUBLIC OPINION AND DIRECT DEMOCRACY, Russell J. Dalton, Wilhelm Bürklin, and Andrew Drummond, http://www.socsci.uci.edu/~rdalton/archive/jod01.pdf

 

 

DİN ADAMININ BUNALIMI YA DA YENİ TANRI


Hzl. Anselm Grün – Yılmaz Öner

RAHİP ANSELM GRÜN’ÜN ÖZEL OLMAYAN BUNALIMI

Aydın Çubukçu

Hıristiyanlıkta, “felaketin içindeki mutluluk” motifi, diğer dinlerde olduğundan çok daha etkilidir. “Tanrıya giden yolun acılar içinden geçtiği” inancı, İsa’ya ilişkin bütün öykülerin bir özetidir.

İnsanın belli bir yaştan sonra, doğal olarak içinden geçtiği fiziksel çöküntü ve ruhsal bunaltı da, erdeme ulaşmanın ve yücelişin, ancak “kendinden” uzaklaşarak gerçekleşebileceği yolundaki inanışlar sistematiğinde, bu motiflere bağlanır. Böylece bunalım, örneğin Tauler açısından olduğu gibi, “Tanrının bir şeyleri kurcalaması ve artık işi kendi ellerine alması” olarak yorumlandığında, kişisel bir sorun olmaktan çıkmakta, fakat gene de, içsel ve bir bakıma gizli bir olay olarak kaldığı düşünülmektedir. Birey, bir yandan, sınanma ve kendisiyle hesaplaşma dönemine girmiştir -bu içsel ve tekil bir olaydır-, ama diğer yandan bu, onun sorunu olarak değil, tanrıyla arasındaki ilişkinin bir boyutu olarak kavranmalıdır! Eğer böyle kavranmıyorsa, “yanlış tepkiler” gösterilecek, birçok rahibin hayatında görüldüğü üzere, bunalım, tanrıdan ya da tanrı yolunda sürdürülen çabalardan uzaklaşma sonucunu verecektir.

Yerleşik kanı bakımından, özellikle erkekler için kırk yaş ve sonrası, hayatın geçmiş dönemine acıyla bakma çağıdır. Pişmanlıklar, yılgınlıklar ve yorgunluklar çağı… Din adamı için, pişmanlık, yılgınlık ve yorgunluk, tanrı yoluna koşulmuş bütün bir ömür için yakınma biçimini aldığında, bunalımın eski yaşamı tekrarlayan yollardan atlatılması olanağı kalmamış gibi görünmektedir. Tanrı için harcanmış bir ömrün bütün bıkkınlığını ve boşu boşunalığını, gene tanrıya dönerek onarmak… Grün, bu açmazı, bunalımın başlangıç noktasına tanrıyı koyarak çözmeye girişiyor. Gerçekten, eğer bunalım dışsal bir etkinin inançla çatışması olarak anlaşılırsa, bunalım içindeki rahip bakımından çözüm, din dışına sürüklenmek olarak belirecektir.

Anselm Grün ise, ortayaşla ilgili bunalımların, “insanın yaşamının öğelerini birbirinden ayırıp yeni bir düzene sokmak amacıyla darmadağın eden” etkisini, “tanrının insana acıyarak onu kayırması, onu bu bunalımdan sakınması” için bir fırsat olarak değerlendiriyor: Bunalımın başlangıcında, Tanrı’nın kendisi yer almaktadır ve “yüreğin kendisini açması ve uğradığı bütün hayal kırıklıklarından kendini kurtarması için yüreğe hareketlilik sağlaması” için iradeyi yöneten ve yönlendiren odur.

Başlangıçla sonu bir ve aynı şey olarak görüp gösteren idealist ve metafizik tüm sistemlerin genel evren şemasının kişisel dünyaya uygulanışının bu biçiminde, önde gelen endişe, bunalımın bir dönüşüme, inkâra ve kopuşa yol açması olasılığıdır. Bunalımın, dışsal bir etkiye karşı inancın çatışması olarak değil de, insanın kendi içinde bulduğu tanrıyla daha yoğun bir biçimde karşılaşabilmesini sağlayan bir ortam olarak yorumlanması da bundan kaçınma isteğinin bir ifadesidir. Bu yorum tarzı, ilginç bir tartışmayı özetliyor ve bir tavır belirliyor: Ortayaş bunalımı içindeki kişi, özellikle bir rahip, bu dönemde, tanrıyı kendisini izlemek için bir araç olarak mı görecektir, yoksa, kendisini tanrıya teslim etmek, kendisini onun ellerine bırakmak için bunalımı bir olanak olarak mı görecektir?

Anselm Grün’ün notlarından anlaşılan o ki, bir çok rahip, ortayaş bunalımı nedeniyle, tanrılarını inkara yönelmiş ya da en azından yaşadıkları hayatın boşu boşuluğuna inanmış ve dinden sapmıştır. Bu noktada, Grün, din içi tartışmalar bakımından ilginç bir yöntem öneriyor ve perhizin, orucun ve meditasyonun gücünün yetmediği yerde, psikolojiyi yardıma çağırıyor. Özellikle de C. G. Jung’un teorisi, dinsel kavram ve imgelerin, pozitif bilim diline “çevrilmesini” önemsediği ve mümkün gördüğü ölçüde, belki de ters bir yoldan, Grün’ün karşısına, arayışına cevap verebilecek bir içerikle çıkıyor. Rahibin bunalımının, kişisel ve mesleki bir sorun değil, genel ve insani bir durumun özel görünümü olduğuna dolaysız bir işarettir bu.

Bu noktada, aynı genel içeriğin özel bir sosyo-politik hedefin içinde biçim kazanmasına tanık oluruz: Bireysel acı ve ruhsal bunaltının, erdemin kaynağı olarak gösterilmesi ve yüceltilmesi, toplumsal boyutları olan bir işlev taşımaktadır. Kişisel ve özel olanı, genel ve evrensel bir boyut içinde tanımlamak -bir yandan Tanrı’ya, diğer yandan genel insani bir duruma bağlamak-, kesin bir biçimde onu toplumsal ilişkiler bakımından bir etkiyle donatmak, toplumsal ilişkiler ağı içinde dolaşıma sokmak anlamına gelmektedir. ‘Bir başka deyişle, kişişel sorun, bir toplumsal bilinç formu içinde ifade edilerek, ideolojik yapının bütünlüğünde anlaşılabilir ve çözülebilir hale getirilmekte, böylece, acı çekmenin, yoksulluğun ve çaresizliğin genel ve evrensel çapta kapsayıcı bir ilişkinin gereği olduğunun kabul edilmesini öğütleyen inanca bağlanmaktadır. Dinle dünyayı birleştiren ya da, dinin, kendini tanımlamasının aksine, bir başka dünyanın değil, doğrudan doğruya bu dünyanın bir gerçeği olduğunu gösteren de budur.

Bütün bu ağın içinde, rahip ya da köylü, tüccar ya da işçi, kişisel bir bunaltıyı yaşayan herkesin, mekanizmanın kuruluşunu belirleyen düğüm noktalarında tanımlanan birer öge halini aldığı söylenebilir. Böylece din, yalnızca, mülkiyete dayanan sınıflı toplum içi egemenlik ilişkilerinin düzenleyici gücü olarak kalmaz, egemenliğin bireysel düzlemde yeniden üretilmesinin de aracı olarak rol oynar. Dinsel inanç, “kişiye özgü” olma görünüşü altında, siyasal egemenlik mekanizmalarına bağımlılık özünü taşır; kişisel bağlanmayı, sistem içinde toplumsal bir aradalık biçimine dönüştürür.

İşte bu noktada, Rahip Anselm Grün’ün, ortayaş bunalımları dolayısıyla giriştiği “arınma”, “kendini ve Tanrıyı bulma” serüveni, genel ve toplumsal bir davranışın küçük evreni (microcosmos’u) olarak değerledirilebilir. Bir iç kavga olarak görünen bu süreç, tam da bu nedenden ötürü, aykırılık ve isyan nüvelerinin, egemenliğin içselleştirilmiş mekanizmaları aracılığıyla yatıştırılması olarak karşımıza çıkar.

Özellikle günümüz Amerikan psikoloji okullarının kişisel sorunlara genel yaklaşımı, sistemin aksaklıklarının ve çöküntülerinin yansımalarını, kişisel aksaklık ve çöküntü olarak “hasta”ya kabul ettirilmesine ve içsel uyum yöntemleriyle bu çelişmenin çözülmesini gerçekleştirmeye yöneliktir. Özetle söylenen şudur: “Her şey yolundadır ve iyidir; aksayan ve kötü olan sensin; akışın içindeki yerini kabullenmeli, uyum sağlamalısın. Ancak böylece huzura kavuşabilirsin!” Din ve gerici psikolojiyi birleştiren en dolaysız ve içsel bağ, bu işlev ortaklığında kendini açığa vurmaktadır. “Sevgiye ulaşma, Tanrı’ya yaklaşma” gibi imgeler, özellikle “yıkıcılık- yapıcılık” gibi karşıtlıklar içinde tanımlanarak bir arınma ve “kendine dönüş” problemi içinde ortaya konulduklarında, mutlak bir biçimde, egemen toplumsal ilişkilerinin düzenleyici mekanizmaları bağlamına oturmaktadır.

Anselm Grün’ün notlarının önemi, bireysel olanla toplumsal olan arasındaki ilişkinin hayatın karmaşık dolayımları içindeki özel bir düğüm noktası açısından tanınmasına olanak vermesindedir. Bazen, gerçeğin kırılmış aynalardan ve çarpılmış prizmalardan geçerek yansıyan görünüşü, olağan bakış açılarından görülemeyecek tayf ayrıntılarını açığa çıkarır ve onun anlaşılıp aşılmasına yepyeni boyutlar ekler.

Burada da, bir din adamının yaşamının sorunlarından yola çıkarak, belli bir hedefe adanmış bir başka yaşamın, örneğin bir devrimcinin yaşamının, genel ve egemen sistematik ilişkiler içinde karşılaştığı iç çelişkiler, bozgunlar, yılgınlıklar ve yorgunluklar üzerine düşünmek için sayısız ipucu bulunabilecektir. Fakat burada her şey, devrimciye, tıpkı tersinden oynatılan bir sinema filminde olduğu gibi görünecektir: Din ve gerici psikoloji açısından önerilen geriye dönüş ve içe kapanma, burada mümkün en büyük güçle ileriye doğru atılma ve yayılma halini alacaktır. Kendini yenileme ve yoluna devam etme istek ve gücünü, geçmişinden ve kendi içinden değil, gelecek duygusundan ve tüm insanlığın kurtuluşu kavgasından alan bir atılımdır bu.

Sh:5-7

 

ÖNSÖZ-Yılmaz Öner

İnsan daha çocukluğunun ilk günlerinden bu yana onu bırakmayan bilinçaltı dünyasında tasarladığı ve tasarlayacağı imgelerin pek çok çeşitlerine sahip ve bunların alternatiflerini de yaratabilir; dolayısıyla insan bilinçaltındaki (telafi-) dürtüleri sayesinde ya bir imgey “aynen (olduğu gibi)” bırakıyor ya da “alternatifleyerek” başka bir im geye geçebiliyor. İşte “imgeyi aynen koruyan veya bu yaratış ve geçiş leri sağlayan dürtüler”, kısacası imgeye yönelen içgüdüler dünyasın! Akıl-Ruh (esprit) diyoruz.

Akıl-Ruh’un işlev tarzı üretim-ilişkisine benzer şekildedir, kısacası “bilinçaltındaki telafi dürtüsünün yine oradaki kayıp duygusun hareket kazandırıp onu dışa vurması” şeklinde (bak. Bilinçaltında; Aklın Ruhuna Ulaşmak, Anahtar Yay. s.112), ki bunu objektif dünyanın diliyle söylersek, aklın ruhunun işlev tarzı “tüketilen (kaybedilen şeyin imgesini yeniden-üretme (ilişkisi)” atılanıma geliyor.

Şimdi bilinçaltındaki duygulan aynen yeniden-üretecek, özellik le tüketilen (kayıp olarak hissedilen) nesneye yönelik duygulan “alternatifleyemeden telafi edecek duyguların —kısacası alternatifsiz veya aynen telafi duygusunun—kendi içgüdüsünün dürtüsüyle düşünmenin yollarını nasıl hazırladığını görelim” (a.ğ.e. S.11)

Bilinçaltımızda oluşan bir duygunun, kendi imgelerini terk edemezliği kendi izlediği yolun aynı kalışı, kendini alternatiflemeksizin (yani aynen) yeniden üretmesi ratio’yu (mantıkçı aklı) ve onun yöntemini hazırlıyor, dolayısıyla Tıpkılaşma’nın tabanını yaratıyor, (a.g.e. s.11-12) Peki “önceki (veya yepyeni, yani zaman içinde öncesi olmayan) bir durumun” nitelik açısından aynısı —ya da tıpkısı— olmayan, tıpkılaşmamn tabanım yaratamayan bir şeyi fiilen onaylamak (anlamında yeniden-üretmek) bir risk değil midir?

 Ve “canlılığını koruma- sürdürme içgüdüsü”ne sahip hangi canlı yaratık üstlenebilir bu riski, “öncesi olmayan bir şeyden doyum ve haz sağlama riski”ni?

İşte her canlı yaratığın edimleri bu kritik riski aşmamakla sınırlıdır ve bir canlı varlık olan insanın da, kendine doyum ve haz sağlayan bir şeyin yepyeni denen alternatifini, onu tercih etsin etmesin, arayıp bulamadığı ya da alternatif imgesini yaratamadığı sürece, aynı şeyleri veya elinde mevcut şeylerin aynısını üretmekten ve bunlarla doyum ve haz kazanmaktan başka çaresi var mıdır?

İşte mantıkçı akim kökeni de bu zorunlulukta yatıyor veya çarelerin sınırlanmış oluşunda; daha doğrusu insanın edimlerinin, “canlılığın kendini koruma doğası” gereği olarak, söz konusu kritik risk (yepyeniyi yeniden-üretme riski) ile sınırlanmış oluşunda…

Öyle değil mi, canlılık fenomeni, fenomenler evreni içinde yaşar-kalma yeteneğini koruyabilmek için Evrim Koridoru dediğim o daracık sokağın dışına çıkabiliyor mu?

 (bak. Canlıların Diyalektiği, Y.Öner, 1978). O halde diyoruz, insanın bir canlı olarak mantıkçı aklı da, evrim koridoru dediğim ve yaşar-kalma mücadelesi boyunca süregelen bu maddesel cenderenin koyduğu sınırlamalarla koşullanıyor.

O zaman diyoruz ki mantıkçı akıl, telafi içgüdüsünün, bize doyum ve haz sağlayan imge ve nesnelere alternatif bulamayıp (bunları) eldekileri aynen yeniden üretmeye zorlanmış (zorlanmayla veya sınırlanmışlıkla koşullanmış) biçimidir. Ve bu sınırlanmışlık (ki buna, canlı-ruh’un enlemsel ufkunun daralması diyorum) yüzündendir ki rasyonalizm (yani mantıkçı akılcılık) burnunun diklemesine gidiyor. Bir başka deyişle, ratio ve rasyonalizmin doğasında, imgeleri aynen- yeniden-üretmeye yatkınlık var, mekanikçiliğin ve taklitçilik ile tıpkılaşmanın ana ilkesi var.

Bu yüzdendir ki, birtakım egemenlikçi toplumsal kesimler, T. Adomo’dan yaptığımız “Eleştiri Yazılar” adlı çevirinin Sonsöz’ünde belirttiğim gibi, ratio’nun kendi doğasındaki aynen-yeniden-üretimci tutkuyu sonuna kadar sömürülmeye pek elverişli bulurlar. Dolayısıyla ratio’nun, insanların doyum ve haz sağladıkları nesnelerde ve imgelerde kendi işlerine gelmeyen arıza ve tehditleri arıtıp örtbas etme huyu, kısaca toplumun, sistemi mevcut ya da onları belledikleri yoldan kurtaran yepyeni alternatifleri arıtıp damıtma tutku ve çizgisi (ideolojisi) boyunca yol alması onların çıkarınadır; ratio’nun doğasındaki bu yatkınlığı teşvik eder, ona övgüler yağdırırlar. Ratio’nun tüm filozoflarca baştacı edilmesinin nedeni buydu, yani felsefenin egemenlikçi kesimlerden, tehdit damıtmacısı sınıflardan kaynaklanmasıydı… Oysa ratio’nun doğasını, felsefede şimdiye kadar yapıldığı gibi, müdahale ve arızalardan, tehdit ve çarpıtmalardan soyutlayıcı idealist birtakım ilke ve kategorilere değil, burada olduğu gibi, doğrudan daha çocuğun bilinçaltı dünyasının imgelerine, daha doğrusu imgelemi (fantaziyi) gerçeklere dayandırmak önemli! Evet, benim için Ratio’nun, çarpıtılmış, zarara ve anza’ya uğratılmış imgeleri damıtıp arındıran ve imgeleri aynen-yeniden-geriye kazandıran içgüdülere (özellikle suçluluk duygusu yoluyla telafi içgüdüsüne), bu içgüdülerin giriştiği aynen- yeniden-üretimci adımlara dayandığını göstermek çok önemliydi. Öyle ya, ratio, şimdiye kadarki bütün felsefelere özgü o çarpıtma ve arızalara gözlerini kapayan idealist kurgular içine gökten zembille inmiş gib oturtulmaktan kurtarılmalıydı artık.

Öyle ya, ratio, gerçekliğin bağrındaki aksaklıkları, arıza ve çarpıklıkları görmezlikten gelmeye, örtbas edip damıtmaya, onarıp gizlemeye çalışan o alternatifsiz telafi içgüdüsünden kurtarılmalıydı, (bak. a.g.e. Önsöz ve Mantıkçı Aklın Kökeni, s.67-69). Kısacası insan, daha bilinçaltında kendisini “tıpkılaşmaya zorlayan” o seçeneksiz telafi içgüdüsünden kurtulmalıdır. Ne zaman?

 Eğer bu makinalaştırıcı rasyonal dürtülerden kurtulup da özgürleşmek, yani gerçek Tanrı’ya varmak istediği zaman. Ama büyük dinlerin tüm mistik düşünürleri gibi, Tauler ne yapıyor?

 (1.1) “Bilinçaltına inerken” sadece arınmak, özellikle suçluluk duygusundan arınmak amacıyla iniyor. (1.2) Oysa ne var ki orada duygulan, özellikle suçluluk duygusunu alternatiflendiremiyor, alternatifleyemiyor; böylece bilinçaltının bile sadece ve yine rasyonalist biçimde —yani yarattığı imgeleri yalnızca aynen-yeniden- üretecek, ama alternatiflerini oluşturamayacak biçimde— “kafasının dikine” çalıştığını sanıyor, (bak. yukarıdaki alıntının ilk satırları). (2) Buna karşılık İntellekt’in (anlamcı aklın) yöntemi şuydu (bak. a.g.e. S.69): Sorumluluk duygularına alternatif duygular yaratarak, bu duygunun ardındaki imgeyi aynen-yeniden-üretmekten kurtulmak, yepyeniyi yeniden-üretme riski denen kritik riski aşmak, bu riskin yarattığı korkudan sıyrılmak, kısacası Tıpkılaşmak’tan kurtulmaktı… Başka bir deyişle Özgürleşmekti (bak. yukarıdaki alıntının 3’üncü paragrafı), yani sorumluluk duygusunun alternatiflerine, bireysel değil, sosyal alandaki yapıcı (devrimci) imgelerine yönelmek, böylelikle özgürleşmekti.

Bireyin (kendi denen Bütün’deki) bilinçaltı bölgesine inmeye çabalıyor da, orada bu özgürleşme ihtiyacını nasıl göremiyoruz?

 Her zaman kendini yenileyen doğanın bağrında, bağrından yepyeniyi üreten doğada, çocuğu kendini yalnız maddesel olarak değil, imgelerini aynen-yeniden-üreten de değil, ama imgelerinin alternatiflerini üreten bilinçaltında nasıl olup da göremiyoruz, ilk tohumlarını özgürleş- me’nin?

 Daha çocukluğumuzun ilk yıllarında yeşermeye başlayan intellekt’in önümüze serdiği bu özgürleşme şansını tıkayan ne?

 Bilinçaltında bizi “tıpkılaşmaya” iteleyen imgelerin aksine, bizi onların alternatiflerini, özellikle, tıpkıyı, yani kendini değil de başkalarını sevmeye iten imgeleri üretmekten alıkoyan, dolayısıyla tıpkılaşmaya iteleyen ne; gelişmemizin koşulları mı?

Öyleyse şöyle soralım:

Bilinçaltı dünyamızdan yola çıkan intellekt (anlamcı akıl), kendi ben’imizi oluşturmaya yönelen bilinçaltı duygularımızın ve onlara eşlik eden imgelerimizin ötesine, başka duygu alternatifleri üretmekten yoksun bir şekilde mi gelişiyor: İntellekt, (1.1) yalnız ben’i oluşturmaya yönelik duygulardan mı yola çıkıyor veya (1.2) bilinçaltının bir ürünü saydığımız İntellekt’in imgelem (fantazi = imge tasarlama) gücü, daha zengin ve geniş bir imgeler spektrumuna sahip olduğu halde, sadece ben’i oluşturmaya mı yetiyor?

Melanie Klein ve okulunun vardığı psikolojik sonuçlardan biliyoruz ki, imgeler yelpazesi dediğimiz spektrumun zenginleşmesi çocukluğun ilk yıllarından, çocukların yetişkinliğe doğru nesnelerle daha yaygın ilişkiler kurduğu ölçüde başlıyor.

Buna karşılık, içinde kendini tedirgin ettiğinin farkına vardığı suçluluk duygularından, suçluluğa yol açan yıkıcı dürtülerin ardındaki imgelerden, bu bilinçaltı yaralardan kurtulmak (yani kendini, Tauler’in öngördüğü tarzda, arındırmak) isteyen yetişkin bir insan orta yaşlılığında ne yapıyor?

 Bu yaraları önceleri, yani şimdiye kadarki normal yaşamında, bilinçaltına itip bastırırken, sonra —arınma sürecinde— bilinçaltına inmeye çalıştığında, orada bu yaralan (yıkıcı dürtülerin ardındaki bilinçaltı imgeleri) teşhis ederek, kendi dediğim Bütün’ü de (yani kendi Ben’inden —bilinçli dünyasından— öteye, bilinçaltı dünyasını da) bu yıkıcı dürtülerden arındırıyor, ama o sırada içinde yim de bazı, üstelik yapıcı dürtülerin imgeleri kalıyor. işte “içimizdeki kavga” dediğimiz dinamik dengenin, “arınma süreci” sonunda yıkıcı dürtülerin açığa çıkması sonucu bozulmasından arta kalanlar bunlardır “Ama önce bağrımızda bizi tedirgin eden kuvvetleri tanımak, hatta tanırken içimizde onlara karşı çıkan içgüdülerin, özellikle sevme dürtü sünün de var olduğunu bilip belki bununla teselli bulmak gerek. İnsan iç dünyasıyla işte böyle bir duyguların kapışma ortamı… Tek başına ne iyinin ne de kötünün barındığı bir alem, tam anlamıyla diyalektik bir dünya.” (Önsöz, İçimizdeki Kavga, S.8. Belge Yayınları 1992).

Yıkıcı dürtülerin ardındaki bilinçaltı imgelerden arındırılmakla iç dünyamızdaki diyalektik denge bozulmuştur, artık yalnız yapıcı dürtüler ardındaki bilinçaltı imgeler egemendir.

İçimizdeki kavga son bulmuş, barışa dönüşmüştür.

Yaşam mücadelesinde nesneler dünyasını değiştirmeye, hatta mümkün olduğu ölçüde yapıcı ve devrimci imgelere dayalı biçimde değiştirmeye katkısı olan bir insan düşünürsek, bu insanda, bilinçaltından yola çıkan intellekt’in, bilinçaltının —imgeleri altematiflendiren— bir ürünü olarak [M. Klein’m fantazi (yani imge-tasarlama) dünyasıyla ilgili olarak vardığı sonuçlar çerçevesinde] bu kez daha zengin ve yıkıcılıktan arınmış bir imgeler yelpazesi yaratmış olması beklenebilir.

Bu genişlemiş yelpaze içinde, o insanın, artık yıkıcılıktan arınmış dürtüleriyle ve duygularıyla tercih edeceği, kavuştuğu barış çerçevesinde sevebileceği bir imgeden başkası yoktur. Çünkü bu imge, bilinçaltında Tauler’in ve Jung’un öngördüğü o “yıkıcılıktan arınmak”tan da ötede, kısaca ancak ve sadece Intellekt tarafından birer alternatif halinde yaratılmış olan imgelerin daha geniş yelpazesindeki imgeler arasında yer alır.

Özetlersek; Ben, tek başına ne yapıcı ne de yıkıcı dürtülerden veya bunların ardındaki imgelerden oluşuyor. Ve bir yanda

1-Ben’de yapıcı ve yıkıcı dürtülerin imgeleri (aktüel diyalektik dengeyi oluşturmak üzere) yer alırken, öte yanda

2-(Ben’in yıkıcılıktan arındırılması ölçüsünde ulaşabildiğimiz ve onun anti-simetriği sayılabilen) bilinçaltında,

a-(bilinçten arınmakla yıkıcı ve yapıcı dürtüler arasında bozulan aktüel dengeyi, bu kez bilinçaltının katkısıyla potansiyel düzlemde yerinde kurmak üzere) Ben’deki yıkıcı imgelere bilinçaltından diyalektik karşıt (yani yapıcı) olarak, ama ancak (bilinçaltından üreyen) intellekt tarafından alternatif biçimde yaratılan

b-ve aynı zamanda Ben’deki yıkıcı imgelerin simetriği (eş- etkili tıpkısı) değil, ters-etkili tıpkısı, yani anti (yapıcı) simetriği rolünü üstlenen imge kökleri yer alıyor.

Böyle bir kök imge, insan denen nesneyi, artık Benie (yani içimizdeki kavga’yla) yüklenmiş olarak değil, insanı içimizdeki kavgadan veya kavgaya yol açan yıkıcılıktan, Kendi’mizdeki (bilinçaltı+bilinçli dünyamızdaki) Ben (bilinçli dünya) faktöründen arınarak yıkıcılıktan yoksun (yani Ben’siz bir duruma gelmiş) bir yaratık olarak sevmeye (ancak bu arınmış durumunda teslim almaya) yönelik bir imgedir.

Bir başka deyişle bu imge kökü (1) önce, insan, içimizdeki (bilinçteki) kavgayı, yani aktüel dinamik dengeyi yaratan yıkıcı dürtüle rin ardındaki imgelerden, kısacası ben’den —Tauler ve Jung’un öngördükleri tarzda— arınmış olduktan sonra, bu kez (2) bu arınmış insanın kendi intellekt’in yarattığı alternatif bir imge olarak, Ben’deki yıkıc imgelerine anti-simetrik düşen, ama sevgi dolu yapıcı niteliğiyle insa nın, sevginin öznesi olarak bilinçaltından, duyumsadığı bir imgedir.

Evet, işte insan, burada mantıkçı-aklın insanı tıpkılaştıncı, özgürleşmekten alıkoyucu yapısından kurtulduğu sırada, anlamcı-aklın (intellekt’in) insanın imgelerini zenginleştirici yeteneğiyle karşılaşıyor. Ve sonunda şöyle diyebiliyoruz: Söz konusu imge, ben’den, dolayısıyla içimizdeki —bilinçli— kavgadan arındıktan sonra, anlamcı aklın [ben’in —bilinçli dünyamızın— yıkıcı imgelerine karşı potansiyel bir diyalektik denge oluşturmak üzere  yalnız bilinçaltında yapıcı (ve anti simetrik) bir alternatif olarak yarattığı bir imgeler kümesidir ki bu fantazimizin ufuklarından bilinçaltını sevginin ışıklarına boğan, ama bilinçli dünyamıza oradaki imgelerin tıpkısı, ama ters-etkili tıpkısı (antisimetrik) gibi gelen, dolayısıyla insanın bilincini “altüst eden” alternatif bir kök-imge, yani tanrıdır: Yoksa yine ben’in bilinçli karakterine simetrik bir alternatifi olan bir tanrı Ben’de yoktur.

Söz konusu kök-imge, yani bilinçaltı “ters-tepki yaratarak bilinci altüst eden” o kırık-imge (hayal), insanı, hep aynı imgeyi tasarlamaya iteleyerek tıpkılaştıncı, bir başka deyişle makinalaştıncı veya aynen-yeniden-üretimci dürtülerden [bizi rasyonel kılan dürtülerden] kurtaran alternatif bir imge’dir ve onu harekete geçiren de —o daima yepyeni olan alternatifine (sevgiye) kavuşturan— ÖZGÜRLEŞME dürtüsünün ta kendisidir ki bunun ilk tohumlan, daha çocukluğun emzik döneminde “bağımsızlaşma eğilimi” olarak yeşermekteydi. İnsan ne bahtsız bir yaratıktır ki, daha emzik çağında yeşeren bağımsızlaşma ve özgürleşme-tohumlarını ilerdeki bilinçli yaşamında kendi yarattığı sosyal çevrenin kurallarına kendisi çiğnetiyor, ama sonra bağrında filiz veren bu dürtüye, yaşlılığında arınmaya çalışırken, tam da “tanrı”ya kavuşacağı dönemde yeniden rastlıyor.

 bilinçaltı

Evet, arınma sonunda yeniden, ama bilinçaltında rastlanan bu sevgi ve özgürleşme imgesinin bilinçteki (bilinçlenme denen kirlenme sonunda) karşılığı ancak ve sadece “özgürleşme imgesinin bilince ulaştığında ters-tepki yaratan tıpkısı”, yani hayal kırıklığıdır ve orta yaşlarda bilinci altüst eden de budur. Bilinci altüst edici, hayal (imge) kırıklığı yaratıcı bu kök-imge bilinçaltında çocukla birlikte gelişen sevgi’nin simgesidir.

Sh:9-16

GİRİŞ-Rahip Anselm Grün

Kırk yaşını aşıp ömrün ortalarına ayak basmak, çok kişi için, o güne kadarki yaşamlarını oldukça altüst eden sorunları da birlikte getiriyor, yaşamlarının dönüm noktasını vurguluyor. Meslek değişikliği, yaşanan çevreden ayrılmak, boşanmak, sinirsel çöküntü, çeşitli psiko- somatik şikayetler hep ortayaşlılığın üstesinden gelemediği bunalımların belirtileri. Rahiplerimizle teolojik etkinliklerde bulunduğumuz günlerden bazılarını ortayaşın getirdiği sorunlara ve bu sorunları aşma olanaklarına ayırmayı kararlaştırdık. Yapılan ortak söyleşiler ve kişisel deneyim alışverişleri sonunda temelde şu iki raporun yer aldığı ortaya çıktı:

Ortayaş bunalımını ruhani bir gelişme şansı olarak yorumlayan Alman mistiği Johannes Tauler’ın (1300-1361) düşüncelerini aktaran P.Fidelis’in raporu ki, bu raporun özü, ortayaş bunalımının biz rahiplerce en başta dinsel düzeyde aşılabilir olduğu ve olması gerektiği biçimindeydi. Ama bu arada antropolojik ve psikolojik koşullar da göz ardı edilmemeliydi.

O nedenle Tauler’ın aydınlatıcı dinsel açıklamalarını tamamlamak için benim de ortayaş sorunlarına, C. G. Jung’in psikolog gözüyle baktığı biçimde yaklaşmam gereği doğdu. Tauler’in ve Jung’un düşüncelerinin kilise mensubu meslektaşlarımız ve rahip kardeşlerimiz arasında uyandırdığı geniş ilgi bu düşünceleri daha yaygın bir kitleye aktarma isteğimizi haklı kılıyor.

Ortayaş bunalımında sorun, yalnızca değişen fiziksel ve ruhsal verilere karşı yeniden tavır almak, bedensel ve akıl-ruhsal gücün zayıflamasıyla başa çıkmak ve çoğu kez yaşamın orta yerinde başgösteren yeni arzu ve özlemleri düzene sokmak değildir. Sorun, bütün bunların anlamının ne olduğuna yönelik çok daha derin bir var oluş bunalımıdır:

Neden bu kadar çok çalışıyorum?

 Kendime hiç zaman ayırmaksızın niçin bu kadar koşuşturuyorum?

 Neden, niye, ne için?

 Kimin için?

 Bu gibi sorular ortayaşta giderek daha sıklıkla karşımıza çıkar ve o zamana kadarki yaşam anlayışımızı temelinden sarsar. Yaşamaktaki anlamın ne olduğu sorusu aslında dinle ilgili bir sorudur. Ortayaş bunalımının özünde bir anlam bunalımı vardır, o yüzden dinsel bir bunalımdır. Ancak bu bunalım bağrında, insanın kendi yaşamına yeni bir anlam kazandırma şansını da taşıyor.

Ortayaş bunalımı, insan yaşamının öğelerini birbirinden ayırıp yeni bir düzene sokmak amacıyla darmadağınık etmektedir. İnanç açısından bakarsak, bu bunalımın başında Tanrı’nın kendisi yer alıyor. Tanrı, yüreğin kendini açması, uğradığı bütün hayal kırıklıklarından kendini kurtarması için yüreğe hareketlilik sağlar. Oysa literatürde ortayaşla ilgili bunalımdan, Tanrı’nın insana acıyarak onu kayırması, onu uğradığı bu bunalımdan sakınması anlamında pek söz edilmiyor, bunalım bu yönüyle ele alınmıyor. Oysa bu önemli bir yaklaşımdır. Tanrı’ya inanan biri için, ortayaş bunalımı, kendisini dışardan etkileyen, üstesinden gelmek için inancım güç kaynağı olarak kullanması gereken bir şey değildir. Bunalım sırasında insanda daha çok Tanrı’nın eylemi söz konusudur ve aynı zamanda bunalım, insanın Tanrı’yla yeniden ve daha yoğun biçimde karşılaştığı, Tanrı’yla yaşadığı yerdir.

Bunalım, bizi inanmaya götüren yolun kritik bir bölümüdür ve burası öyle bir noktadır ki, kendi yaşamımızı zenginleştirmek ve gerçek olarak sadece kendimizi görmek üzere Tanrı’yı mı kullanıyoruz, yoksa kendimizi inançla Tanrı’ya teslim edip  (*.y.ö.) Bu “inanarak teslim oluş” İslam’a adını veren temel ilkedir.) yaşamımızı onun ellerine mi bırakıyoruz, burada belli olur. Burada söz konusu edilen, sadece rahipler için çözüm yolları değil, daha genel olarak her insanın eninde sonunda ancak din ve inanç çerçevesinde ortayaş bunalımıyla baş edebileceği, şalt ruh-bilimsel yöntem ve desteklerin yeterli olmadığı görüşüdür. Aslında, bir psikolog olarak C. G. Jung, psikolojik olmayan yollan gösteriyor; hatta oruç, perhiz, meditasyon ve katı tapınma kuralları öneriyor ve dinlerin birçok insana, kişisel ortayaş bunalımıyla baş etmede artık yardımcı olamadığını üzülerek vurguluyor. Bu kitapçık dileyelim ki bunalımdan kurtulma yolu olarak, yaşamın bizlerde açtığı, özellikle ortayaş bunalımının acıyla deştiği yaralan iyileştirici ilaç olarak bizi dinsel yollan keşfetmeye teşvik etsin… Burada psikolojinin bize armağan ettiği bütün o bilgileri olumsuzlamak gibi geriye doğru bir eğilim söz konusu olamaz, tam tersine, edindiğimiz bütün psikolojik bilgilere paralel olarak İsa’nın bizi aydınlattığı yolda yürürken ileriye doğru hamle yapmak söz konusudur. Sorun insanın yalnızca kendi gerçekliğini tanımak, kendini ulaştırarak kendine bir yücelik bahşetmesi değil, her şeyde Tanrı’yı yüceltmektir. Tanrı’yı yüceltmenin, ululaştırmanın bir şekli de öldüğü anda (İsa’nın yaşamı bizim ölümlü bedenimizde gözle görülebilsin diye) dirilişin yepyeni yaşamıyla örtünüp kuşanan insan, sağlıklı ve olgun insandır.

Sh:18-20

Mistik ve Psikoanaliz İlişkisi Üstüne-Yılmaz Öner

Johannes Tauler (1300-1361) Almanya’nın ortaçağda yaşamış en önemli ve akıl-ruh bakımından en zengin mistikçisi olan Eckart Usta’nın (1260-1328) öğrencisi, aynı zamanda Türk-İslam kültürünün büyük düşünür ve eylemcisi Simavna Kadısı Şeyh Bedrettin’in (1328- 1420) çağdaşıydı.

Bir yanda Albertus Magnus (1193-1280) ve Aquino’lu Thomas (1225-1274) skolastiğinin etkisi altında kalan, ama öte yandan özellikle musevi filozof M. Maimonides (1135-1204) ve İbni Rüşt (1126- 1198) ile Türk-İslam kökenli İbni Sina (980-1037) tarafından aynı paralelde geliştirilen Yeni-Platonculuk çizgisinde düşünen Eckart Usta ve öğrencisi Tauler şu sürece önayak oldular: Halkta yeni bir dindarlık biçimi, yani “yaratılan her şey tanrıya döner” anlamında “insanın arındıktan sonra veya insandaki inanan ruhun tanrıyla karşılaşması”nı sağlayan süreç.

Yeni-Platoncu Augustinus (354-430), Eriugena (810-877) ve Chartres Okulu (lO.yy.)’ndan da destek alan bu düşünceleri, Tauler, mistik bir dindarlık deneyimine dönüştürdü. Günümüzün psikiyatri diliyle söylersek, “yetişkin çağın bilincinden arındıktan sonra, bu kez insandaki doğal gelişmenin ters yönünde, bilinçaltındaki imgelere dönüş” diyebileceğimiz bu deneyim, tanrının varlığı ile yaratıkların varlığı arasındaki o “metafiziksel” öz farklılığını inkar etmekle “rafızî” gibi görünse bile, tanrının, insanın “içdünya”sındaki, özellikle bilinçaltındaki bir imge ve bizce tamamıyle belirgin bir imge, sevginin imgesi olarak yer aldığını göstermeye yöneliktir.

Eckart Usta ile Tauler’ın önayak oldukları ve mistik (kısacası, tanrıya kavuşmaya yönelik içe-gömülme) yönü ağır basan bu yeni Dindarlık Biçimi’nin, bugün psikiyatrist M. Klein ve J. Riviere’den çevirdiğimiz ve “felsefi kavramlaştırmaların köklerine yaklaşma” doğrultusunda yorumladığımız psikoanalitik yöntemler sayesinde açıklığa kavuşturulabileceğine inanıyorum. Çünkü bu yöntemlerin amacı, İçimizdeki Kavga’nın ardındaki kuvvetlerin (bilinçaltında) yola çıktığı imgeleri akıl-ruhun bağrında yakalamaktır. A. Grün iç-dünyamızdaki böyle bir arayışın gerekçesini, Tauler’in mistik yaklaşımına ve Jung’un psikoanalitik bulgulardan çok, kurgusal şemalardan örülmüş yöntemine dayandırıyor, ki pek haklı olarak, bu gerekçeleriyle din adamının düştüğü bunalımdan yola çıkıyor.

Biz ise, söz konusu imgelerin, ratio’nun (mantıkçı akıl) cenderesinden kurtulup, intellekt’in (anlamcı akıl) yarattığı değişik alternatif imge-olanaklarının yelpazesini elverdiğince zenginleştirip genişleterek özgürlüğe doğru nasıl açıldıklarını yaşatmak eğilimindeyiz Tanrı derken biz, bilinçaltındaki imgelerin —zenginleşerek sevginin ufuklarına doğru— akıl ruhun dürtüleriyle özgürce hareketlenmesini, imgelerin özgürleşme hareketindeki o coşkuyu anlıyoruz.

Sh:21-22

A.Grün’ün Yorumuyla Tauler:

JOHANNES TAULER Açısından “Ortayaşlılıkla Başa Çıkmak”

Tauler, dinsel söyleşilerinde sık sık kırklı yıllardan söz açar. Kırk yaş, insan yaşamında bir dönemeci temsil etmektedir. İnsanın tüm ruhani çabalan ancak kırk yaşından sonra meyvesini veriyor ve insan ancak o zaman gerçek bir ruhsal barışa ulaşabiliyor. “Diriliş” ile “Göğe Çıkış” arasındaki 40 günü, ayrıca Küçük Paskalya’ya kadarki 10 günü Tauler, insanın ruhani gelişimi açısından simgesel bir dönem olarak kabul ederek şöyle diyor:

İnsan nasıl başlarsa başlasın, ne yaparsa yapsın kırk yaşına gelmeden önce ne gerçek barışa kavuşabilir ne de doğasından ötürü cennetlik olabilir. Kırk yaşına kadar öyle çeşitli şeyle uğraşır ki, doğa onu oradan oraya sürükler. Ama, doğa veya Tanrı diyelim, bazı şeyler insanda neye hükmediyorsa o olur ve insan vakti gelmeden önce ne gerçek bir barışa ne de cennete kavuşabilir. Bu nedenle, o her şeyin bilgisini bahşeden, o teselli dağıtan Kutsal Ruh’tan nasibini almak için insan daha on yıl beklemek zorundadır.

İnsanın yaşadığı yıllar, yürüyeceği ruhani yol açısından hiç de önem taşımıyor değildir. Tauler’a göre bu yolun hedefi kendi ruhunun derinliklerine inmektir. Ruhun derinlikleri veya dibi derken, bilginler bu kavramlar üzerinde çok tartışmışlardır. Biz burada bu bilgince tartışmalara girmek istemiyoruz; ama biz “derinlik” derken bunu, insanın bağrındaki en kuytu köşelerin görüntüsü, bütün ruhsal güçlerin toplandığı, insanın kendine sahip olduğu ve bizzat Tanrı’nın oturduğu köşenin görüntüsü olarak kabul ediyoruz. İnsan imsak ve perhiz çabalarıyla ruhunun derinliklerine ulaşamaz, ancak Tanrı’nın kendi eylemiyle ulaşabilir. Ve Tanrı; davranışlarını, yaşadığımız hayatla gösterir, yaşamımızın getirdiği deneyimlerle gösterir. Yaşadığımız hayal kırıklıklarıyla Tanrı içimizi boşaltır ve uğradığımız başarısızlıklarla içimizdeki boşluğu açığa vurur. Tanrı bize layık gördüğü, çekmemizi beklediği acıları çektirerek davranır, bize hizmet eder, içimizi boş hissetme deneyimi ortayaşlarda yoğunluk kazanır. Ve burada Tanrı’nın bizi kendi yüreğimizin boşluk (*.y.ö) ve kuraklığının içinden geçirip —ki bu geçiş, kendi Tanrı tasarımımız ve duygularımızla karşılaştığımız sırada değil, Tanrı’nın gerçeğiyle karşılaştığımız sırada oluyor— ruhumuzun derinliklerine götürmesi için tüm ruhani çabalan ondan edinmemiz söz konusudur.

(*.y.ö.1) Çocuğun ilk 1-2 yıllık dönemde Boşluk ve Çaresizlik hissetmesi ve Tanrı ile ilk yüzleşme, ama çaresizliğin insanda ilk kez Tanrı tarafından değil, Ana tarafından giderilmesi konusunda (bak. İçimizdeki Kavga, 1992, Belge Yayınları s.16-17): “Çocuk bütün isteklerinin yerine getirilmesini bekler, bir bakıma memeye olan sevgisinden arzular memeyi, elbette memeyi emerken duyduğu haz nedeniyle ve açlığını gidermek için arzular. Peki, bebeğin bu beklenti ve arzuları yerine getirilmeyince ne olur?

 O zaman bebek bağımlılığın farkına kısmen de olsa varır, ağlamaya ve bağırmaya başlar, saldırganlaşır, öfkeyle ve saldırganca arzularıyla bir bakıma durup dururken patlar… Boşluk ve çaresizlik (yalnız bırakılmışlık) duygusuna kapılır… Hıçkırıklarla kıvranıyorsa, bebeğin dünyasında artık çektiği acıdan başka bir şey yoktur. O ruhsal olarak artık örselenmiş, hatta örselenip incitilmekten de öte kahredilmiştir. Bu, emzik çocuğu iken hemen hepimizin yaşadığı ve ruhsal sonuçlarına çok sonraları pek acı bir şekilde katlandığımız bir durumdur. Bu, ölüme benzeyen bir şeyden edindiğimiz ilk deneyim, var olmayan bir şeyden, insanı dili tutulmuş bir duruma sokan bir kayıptan edindiğimiz ilk bilgidir.”

Tauler’e göre, ortayaşta içimizin Tanrı’nın lütfuyla sonradan yeniden giydirilmek üzere önce Tanrı tarafından çırılçıplak bırakılıp boşaltılması (boşluk duygusu(2)-y.ö.) söz konusudur. Bunalım öyle kritik bir dönüm noktasıdır ki insanın kendi içine kapalı kalıp kalmayacağı ya da Tanrı’nın yardımı sayesinde kabuğundan dışarı sökün edip etmeyeceği burada belli olur. Biz bunalımı ve bunalımla nasıl başa çıkılması gerektiğini, Tauler’ın söyleşilerinde belirttiği gibi, 6 aşamada açıklamaya çalışacağız.

(2) “Duygulardan Bilince ve Kavramlara Doğru” ve özellikle “Kaygının Doğuşu” konusunda (bak. içimizdeki Kavga, s.68) :”işte içinde yaşamayı, yukarıdaki (1) ve (2) anlamında, daha bilinçaltından tercih ettiği, bir dış ya da iç dünyayı bulamama, bir başka deyişle, kendisi için yaşanmaya değer olan, korkularına karşı bilinçaltından güvenceler sağlayan bir iç dünya’yı bulamama duygusundan doğan kaygı ve korkular genç insanı duygusal dünyasında veya bilinçaltında muhakkak ki bir yerlere itmektedir.”

 

1-BUNALIM

Tauler, yıllar boyu dinsel bir yaşam süren insanların 40 ile 50 yaşlar arasında ruhani bir bunalıma düştüklerine tanık oldu. O zamana kadar pratiklerinde uyguladıkları her şey, düşünme tarzı, bireysel ve birlikte edilen dualar, koro halinde okunan dualar, dinsel çerçevede dalınan hayaller, bunların hepsi onlara birdenbire yavan ve kupkuru görünmeye başladı. Bundan hoşlanmadılar ve kendilerini bomboş ve doyumsuz hissettiler.

“Kutsal bütün düşünceler, sevimli bulduğu tüm resim ve tasvirler, sevinç ve coşku, tanrının armağan ettiği her şey ona artık kaba, yavan geliyordu. O kendini bunlardan dışlanmış hissediyor, hiçbir şey ona tat vermiyor, tat almak istemiyordu. Onu hoşnut edecek hiçbir şey yoktu, kısacası iki ucun ortasındaydı ve büyük bir acının ve sıkıntının içinde Bu durum, insanın uygulamasını sürdürdüğü dinsel alışkanlıklarının hiçbir işe yaramadığı veya bunların ne faydası olduğunu bilememesidir. Alıştığı şeyler elinden alınıyor, ama yerine hâlâ yenileri gelmiyor. Tanrıya yaklaşacak yol bulamadığı için, alışageldiği pratikle birlikte inancını da fırlatıp atma tehlikesi doğuyor. Şimdiye dek tutunduğu tüm ruhani çabalarının hiçbir işe yaramadığını görüyor. Görünüşteki biçimlere bel bağlamanın boşuna olduğunu hissediyor, hayal kırıklığına uğrayıp yüzünü Tanrıya ters çevirmek geliyor içinden, (l.y.ö.)

(l.y.ö.) Oysa İslamda namazın insanın organları ile toprak arasında, ezanın insanla insan arasında yine insan sesiyle “doğrudan temas” üzerine kurulu olması, yani tanrı (insanın kendi bilinçaltına yönelerek, bilincini Kendi denen bütün’e tamamlama çabası) önünde insanın bir parçası olduğu doğa ile bütünleşmesi (bu psikosomatik birliktelik) bu mistik duyguların soyutlayıcılığına rağmen, insana hiç değilse doğanın gerçeklerinden kopmamayı bu gerçeklere yüz çevirmemesini sağlıyor.

Ne var ki böylesi bir bunalım, Tauler’e göre, Tanrının acımaklılığının eseridir, çünkü insanı bunalıma, sıkıntıya sokan Tanrının kendisidir ve bununla bir amaç gütmektedir: O, insanı hakikatle yüzyüze getirmek istemekte, onu ruhunun derinlerine (bilinçaltı’na-y.ö.) götürmektedir.

Tauler burada öyle bir mecaz kullanıyor ki, tanrı güya insanın evini başından aşağı geçirip altüst etmekte ve bunu, insanın Drahmı’ye, yani ruhunun derinlerine ulaşması için yapmaktadır:

“İnsan bu eve girer ve tanrıyı orada ararsa, evin düzenini değiştirir; o zaman tanrı insanı aramaya çıkar ve bu dağınık evin altını üstüne getirir, tıpkı aradığı şeyi buluncaya kadar onu oraya, bunu buraya fırlatan biri gibi”

Evde o zamana kadarki düzenin altını üstüne getirmek insanın kendi köklerini arayıp bulmasını sağlıyor ki bu da, kendi ruhani olgunlaşması için insanın bütün yaptıklarından daha yararlı oluyor.

“Böylesine altüst etmek, gece gündüz demeden böyle yetmiş yedi kez darmadağın etmek mümkün olsa, doğa, yani insan buna katla- nabilse, düşünüp taşındığı veya hayal ettiği bütün işlerde ve tasarımlarında ileriye doğru akla gelmeyecek ölçüde atılım kazanır”

Ne var ki insan, tanrının onu içine soktuğu bunalıma karşı çoğu kez yanlış tepki gösteriyor; tanrının onda bir şeyleri harcadığının artık işi kendi eline aldığının farkına varmıyor. îşte Tauler bunalım karşısında yanlış tepki göstermenin çeşitli yollarını açıklıyor.

2-KAÇIŞ

İnsan ortayaş bunalımından üç ayrı biçimde kaçabilir.

a-Birincisi, insan kendi içine bakmayı reddetmekle kaçmak ister bunalımdan, yüreğindeki huzursuzluğun karşısına dikilmez. Ne yapar?

 Bu huzursuzluğu dışarıya doğru yönlendirir: Onu büyük bir sabırsızlıkla başka insan veya nesnelerin, toplumsal yapı ve kurumların üstüne atarız (2.y.ö.). Tanrı insanı huzursuzluğa, tedirginliğe iter, evini altüst eder:

(2.y.ö.) “İçimizdeki Kavga” (1992) adıyla çevirip yorumladığımız kitabında J. Riviere bu konuda şöyle diyor (S. 19-26): Acı duygusunu, saldırıya uğrama ya da çaresizlik duygusunu giderici, bu duygulara karşı güven(ce) sağlayıcı önlemler arasında en köklü ve en başta gelen yöntem Projeksiyon yöntemidir. Bu yöntem, acı veren ve nahoş bütün ruhsal duyum ve duygulan kendiliğinden dışarı aktarmakta, başka kişilerin ruhsal dünyasının malı gibi göstermektedir, insan, bu duyum ve duygular, sanki kendi içine değil de, dışarıda bir yere aitmiş gibi davranır, kısacası bunların kendi içinden kaynaklandığını yadsır: Başkalarına yakıştırıp onlara yükler bu duyguları. Bu duygulara bağladığı suçluluk, haksızlık ve günahı başkasanın üstüne atar…

 “Ve olduğu yerde kendisini bekleyen insana acıyarak, ama şefkatle yaklaşıp dokunursa, o zaman insan, ruhunun derinlerine inmekten vazgeçer, manastırı altüst edip Allah bilir nerelere kaçmak istemez!”

Bu durumda, insan, reformu kendinde yapamadığı için manastırda yapmak istemektedir reformu. Kendindeki huzursuzluğu dışarıya yüklemekte, kendi ruhunun derinliklerine iniş kapılarını yüzeysel reformlarla tıkamaktadır. O dışarısındaki değişiklik ve iyileştirmelere kendini öylesine vermiştir ki kendi yüreğinin dışardaki bu reformlarla aynı tempoda yürümediğini, aradaki uyumsuzluğu fark edememektedir. Dış dünyaya karşı verdiği mücadele onu kendi ruhsal dünyasıyla mücadele etmekten alıkoymaktadır.

b-Bunalımdan kaçmanın ikinci yolu, kendi dinsel pratiğinin yüzeyselliğine sığınmaktır. Bu yüzeysellikte takılıp kalan dindar kişi kendini başkalarının, çevresinin yerine koyamaz, tam tersine yalnız ve yalnız kendinde diretir, oyalanır durur; böylece kendi içindeki tutarsızlık veya kavgalardan kaçmakta, dışındaki faaliyetlere sığınmaktadır. Kendi içini dinleyecek, kendi içinde henüz ayak basmadığı yolları deneyecek yerde herkesin basıp geçtiği geniş caddeleri tercih etmektedir.

c-Ortayaş bunalımından kaçışın üçüncü yolu, içeride yaşanan huzursuzluğu durmadan dışarıya yeni yaşam biçimlerine dönüştürmeye kalkışmaktır. İçinizdeki bunalıma çözüm bulmak için dışınızdaki biçimlerden medet umarsınız. Meditasyon biçimlerinden birini bırakıp ötekini denemek ister, oradan oraya koşuşturursunuz. İlk coşkunuz geçti mi, bir başkasına yönelirsiniz.