CALVARY İnfaz (2014)


Günümüz insanlarının çektiği sıkıntılara karşı ne cevaplar veriliyor görmeniz açısından  önemli bir başyapıt.
İyi insan olmak yetmiyor. İyilerin en büyük suçu ihmalkârlıklarıdır. Bu şekilde davranmanın acıklı sonunu görmek için bu filmi seyretmenizi rica ederim.

Yönetmen:John Michael McDonagh      

Senaryo:John Michael McDonagh

Ülke: İrlanda, İngiltere

Tür:Dram

Vizyon Tarihi:11 Nisan 2014 (İngiltere)

Süre:100 dakika

Dil: İngilizce

Müzik: Patrick Cassidy    

Oyuncular Brendan Gleeson ,   Chris O’Dowd, Kelly Reilly ,Aidan Gillen,    Dylan Moran

Özet

In Bruges’ün yönetmeni Martin McDonagh’ın abisi John McDonagh’ın yönettiği İnfaz bir kara komedi… Günün birinde bir adam günah çıkartmak üzere Rahip James’e gelir ve hiçbir kusuru olmadığı için bir hafta içinde onu öldüreceğini söyler. Şaşırıp kalan James diğer rahiplerden kendisine bu konuda bir öğüt vermelerini ister. Ancak, ölüm hazırlıkları devam ederken, kısa süre önce intihara kalkışmış olan kızının çıkıp gelmesiyle işler iyice karışır. Yedi gün içinde Rahip James’in hem bu adamın kim olduğunu bulması, hem son hazırlıkları yapması, hem de çivisi çıkmış köyünün sırrını çözmesi gerekecektir.

CALVARY İnfaz (2014) 2

Filmden

**

“Umudunu kesme; hırsızlardan biri kurtulmuştu.

Aşırıya kaçma; hırsızlardan biri lanetlenmişti.”

Aziz Augustinus

**

İlk kez 7 yaşımdayken cinsel istismara uğradım.

Söyleyecek bir şeyiniz yok mu?

- Oldukça ürkütücü bir açılış oldu.

 – İroni mi yapıyorsunuz? Özür dilerim. Baştan başlayalım. Bana ne söylemek istiyorsun? Ne söyleyeceksen dinlemek için buradayım.

7 yaşımdayken bir rahip bana tecavüz etti.

Mahkeme kayıtlarında yazana göre oral ve anal olarak.

Bu beş yıl boyunca her gün böyle devam etti.

Çok fazla kan kaybettim, hayal edebileceğiniz gibi aşırı miktarda.

- Kimseyle bu konuda konuştunuz mu?

- Şimdi sizinle konuşuyorum ya! Yani profesyonel yardım istediniz mi?

Niye? Başa çıkmayı öğrenmek için mi? Bununla yaşamayı öğrenmek için mi?

Belki de başa çıkmak, bununla yaşamayı öğrenmek istemiyorumdur. Resmi bir şikayette bulundun mu? Şahitlik ettin mi?

Rahip öldü. Sana ne diyeceğimi bilemiyorum. Sana verecek cevabım yok, özür dilerim.

Hâlâ hayatta olsa ne yararı olurdu ki?

Şerefsizin tekini öldürmenin anlamı ne olurdu?

Şaşılacak bir şey olmazdı. Kötü bir rahibi öldürmenin anlamı yok.

İyi bir rahibi öldürsen sarsıcı olurdu!

Buna ne anlam vereceklerini bilemezlerdi.

Sizi öldüreceğim Peder. Hiç yanlış yapmadığınız için sizi öldüreceğim!

Masum olduğunu için sizi öldüreceğim.

Gerçi şu anda değil.

İşlerinizi yoluna koymanız için size yeterli zamanı tanıyacağım.

Tanrı’yla barışın.

Pazar günü diyelim.

Sahilin, suyun kenarında buluşalım.

Pazar günü bir rahibi öldürmek! İyi bir parça olacak.

Söyleyecek bir şeyiniz yok mu Peder? Şu an yok. Ama kesin pazara kadar bir şeyler düşünürüm.

**

Milo:  İnsanlar niye intihar eder Peder?

İnsanlar niye mi intihar eder?

Rahip James: Direk konuya giriyorsun. Bir sürü nedeni vardır herhalde. Niye bunu düşündün?

Bilmem. İçki, depresyon belki de sevişmemektendir.

Şık ve bakımlı adamsın. Bu konuda sorunun olacağı aklıma gelmezdi.

Konuşma yeteneğim yok. Hiç olmadı.

Bu sana intihar etme arzusu mu veriyor? Her şeyden daha çok sıkıyor.

İster intihar olsun ister orduya katılmak.

 – Bunlar zorlayıcı seçimler.

 – Katılırsan bir işi öğrenebilirsin.

 – Katılmazsan da öğrenebilirsin.

 – Çok daha fazla hayatı deneyim edinirsin.

Savaşta savaşarak esas birisi olacağını mı sanıyorsun?

İnsanları öldürerek. Galiba orduya katılmamı desteklemiyorsunuz. Şöyle söyleyelim  Barış zamanında orduya katılan birinde hep doğuştan bir psikopatlık olduğunu düşündüm. Bana kalırsa insanlar orduya adam öldürmenin nasıl olduğunu öğrenmek için katılıyor. Teşvik edilmesi gereken bir eğilim olduğunu düşünmüyorum, ya sen? İsa Mesih de böyle düşünmüyordu. Ve Tanrı’nın “öldürmeyeceksin” emri sayfanın en altındaki   öldürmenin sorun olmadığı örneğini ima eden kısma nazaran önemsiz kalıyor.

Ya savunma amaçlıysa?

Bu hassas bir iş, kabul.

 – Güç bela bize saldırıyorlar değil mi?

- Terör savaşının sınırları yoktur. Bir terörist grubun listesinde en üst sırada yer aldığımızı sanmam Milo, ya sen?

Teröristlerin akıllarından ne geçtiğini kim bilebilir?

İtiraf etmem gerekirse öldürücü duygularım var. Sevişememekten dolayı kadınlara karşı oldukça öfkelenmeye başlıyorum. Ben de düşündüm de eğer orduya katılırsam sizin deyişinizle bu eğilmler bir ayrıcalık olarak görülür. Başvuruda çıkıp ne aradıklarını söylemiyorlar yani. Reklamlarda dünyayı ve tüm bu saçmalıkları görmekten bahsediyorlar. Ama öldürme isteğini rütbe almaya dönüştürebilirim. Vasıfsızlığımdan daha ağır basar. Elbette.

Hiç pornografi kullanır mısın?

Bütün pornografi olanaklarını tükettim galiba.

Hepsini mi?

Neredeyse hepsini. Şu an transeksüel pornografideyim. Daha basit bir çözüm olabilir.

Evi terk etmek. Orantılı olarak artarak önüne gelenle yatan uygun bir kadınla buluşma şansının olacağı bir yere gitmek.

Âlem mi yapmalıyım yani?

Hayır ben daha çok Dublin, Londra, New York’u düşünüyordum?

New York mu? AIDS kapabilirim.

Benimle konuşmaya zaman ayırdığın için sağ ol Peder.

-Bu konuşma her şeyi meydana çıkarıyor.-

**

Herkes ölümün yaklaştığını bilir.

 – Daha mı kolay oluyor?

- Hiç kolay olmaz. Daha anlaşılır derdim.

Biraz daha adil. Bunun gibi durumlarda insanlar şaşkına uğrar.

Bu tesadüfi bir şey. Tanrıya lanet okurlar. Dostlarına lanet okurlar. Bazı durumlarda inançlarını dahi kaybedebilirler.

İnançlarını mı kaybediyorlar?

Başlayacak kadar fazla bir inanç olmamalı. İnançlarını kaybetmek onlar için bu kadar kolaysa eğer. Evet ama inanç denilen şey çoğu kişi için ölüm korkusudur. Bundan fazlası değildir. Hepsi bu kadarsa kaybetmesi kolaydır.

Kocanız iyi biri miydi?

Evet. İyi biriydi. Birlikte iyi bir hayat geçirdik. Birbirimizi çok sevdik. Şimdiyse o öldü. Ve bu bayağı da adil. Tüm olanlar buydu. Ama çoğu kişi iyi bir hayat geçirmedi. Sevgiyi hissetmediler. Bu yüzden bu hiç adil değil. Onlara acıyorum.

**

- Kimi görmeye geldiniz Peder?

- Freddy Joyce.

 – Freddy Joyce, katil 

- Kim olduğunu biliyorum. Onu niye görmek istiyorsun?

Eski bir öğrencim.

Beni görmek istemiş. Beni asmalarını istemiştim. Bildiğin üzere İrlanda’da ölüm cezası yoktur Freddy.

 – Niye seni asmalarını istiyorsun?

- Leslie Ryan bu şekilde öldü çünkü.

Vicdan azabı mı hissediyorsun?

Ben canavar değilim. Canavara mı benziyorum?

Canavarlar neye benzer?

Geçen gün burada polisler vardı. Şiddet kullandılar. Tüm korkunç detayların üzerinden geçmek istediler. Bunu sağlamaktan mutlu olacağına eminim. Yamyamlığa takmışlar. “Tadı nasıldı?” Sülüne benzediğini söyledim. Biraz av eti gibi. Aferin sana. Şakaya vur hemen.

 – Onlar neden ?

- Her zamanki gibi. Sonuncuyu öğrenmek istiyorlar. Asla bulamadıkları. Konuştuğum kişiyi.

Niye onlara söylemiyorsun Freddy?

Bir tür huzur bulmak için. İstedim ama Peder, hayatım buna bağlıysa onu nereye koyduğumu hatırlamıyorum  Yani ormanda bir yerde olduğunu biliyorum ama.

 – Anahtarlarımı nerede bıraktım?

- Hayır. Aklım başımda değildi. LSD peri masalı gibiydi.

Tüm bunları mahkemede söyledin Freddy. Biraz sıkmaya başladın artık. Sevimli  Sevimli bir kızdı. Bana önceden taciz edildiğini söylemişti. Ben de bir defa daha edilse bir fark yaratmaz dedim.

Gözlerindeki son ışığın sönüşünü görebiliyorsun ve birden Tanrı oluveriyorsun.

 – Hayır olmuyorsun!

Hayır olmuyorsun.

Ben niye buradayım?

Konuşacak birini istemiştim. Yaptığın herhangi bir şey hakkında suç duyduğunu sanmıyorum.

Duyuyorum.

Duyuyorum Peder. İncil’in öğretilerine inanıyorum. Günahlarım için tövbe edersen bağışlanacağıma inanıyorum. Böylece cennete yükselerek o kızları görüp onlardan özür dileyebileceğim. Onları kucaklayıp öpeceğim ve onları gerçekten seveceğim. Onlara hiçbir şekilde zarar vermek istemeyeceğim. Beni Tanrı yarattı değil mi? Değil mi? Demek beni anlıyor. Anlamak zorunda. Sizce?

Bence Tanrı seni anlayamıyorsa Freddy kimse anlayamaz.

**

- Bugün Freddy hapishanede ziyaretine gittim.

 – Neden?

Mahkûm da olsa ruhani rehberliği herkes kadar hak ediyor. Hatta daha fazlasını.

Öyle mi?

 Böylece Tanrılarına kavuşacaklar. Sonra da Tanrı tüm günahlarını affedecek. Yaptıkları şeyin bir önemi yok çünkü artık kurtarılmışlar!

Öyle bir şey, evet.

**

Tanrım Peder. Mesele kokain mi? Ya alacaktım ya da bırakacaktım.

 – Sahi mi?

- Evet. Çoğu insan bırakabilir. Başlama sorunları olmayanlar sadece. Başlamakla sorunu olanları değersiz görmeliyiz.

Hayatınla ilgili ne yapmak istiyorsun Veronica?

Hiçbir şey. Kırdaki zambakların nasıl yetiştiğini düşün.

 – Ne çabalıyor ne de dönüyorlar.

 – Güzel alıntı.

 – Elbette. Herkes bunu bilir.

 – Klişe, evet. “Diğer yanağını dönmek” veya   “başkalarının yargılamasını istemiyorsan sen de yargılama” gibi. Belki aktris olabilirim. Namevcut bir babam ve kontrolcü bir annem var. Bu da bir başlangıç.

Baban ne zaman gitti?

Gitmedi, öldürüldü.

 – Öldürüldü mü?

 – Av kazası. Tamamen kazara. Dayanmanın faydası yok Peder. Ben ümitsizim.

Kimse ümitsiz değildir Veronica.

**

- Peder, Yardıma ihtiyacın var.

 – Biraz tırlatmaya başladın. Belki de psikiyatriste kendin görünmelisin.

 – Yardıma ihtiyacın var mı?

İyi misin?

- Peder 

Bir sorunum yok Peder. Tamam mı?

Ben iyiyim. Dublin’de ilk işime giriştiğimde 3 yaşında bir oğlan çocuğu vardı. Ailesi onu hastaneye getirmiş. Rutin bir operasyon için. Ama anestezist bir hata yaptı. Küçük çocuk sağır, dilsiz ve kör oldu   ve de felç geçirdi. Kalıcı olarak. Bir düşünsene! Küçük çocuğun bilincinin yerine geldiğini düşün. Karanlıkta. Korkardın, değil mi?

Korkunun biteceğini bile bile korkardın. Bitmesi gerekti. Bitmeliydi. Annenle baban yakında olmalıydı. Seni kurtarmaya geleceklerdi. Işığı açacaklardı. Seninle konuşacaklardı. Ama bir düşünsene. Kimse seni kurtarmaya gelmiyor. Hiçbir ışık açılmıyor. Karanlıktasın. Konuşmaya çalışıyorsun ama konuşamıyorsun. Kımıldamaya çalışıyorsun ama kımıldayamıyorsun. Çığlık atmaya çalışıyorsun. Ama kendi çığlıklarını duyamıyorsun. Kendi vücudunun içine gömülmüşsün. Dehşetle inleyerek. O ne lanet bir şey?

Niye böyle bir hikaye anlattın bana?

Sebebi yok. Bazıları da çok alıngan.

**

Geçen gün konuşurken konuyu değiştirdin. Konu neydi?

Konunun ne olduğunu biliyorsun.

Bence ihmal suçu işledin. İhmal suçundan daha kötü suçlar olduğuna eminim.

O konuda uzmanlığı sana bırakıyorum baba. Açıkçası suçlar hakkında konuşulacak çok şey var herhalde.

Namus konusunda konuşulacak olandan fazla.

Haklı olabilirsin.

Bir numaran ne olurdu?

Bence affetmek oldukça küçümsendi.

Seni affediyorum.

Sen beni affediyor musun?

Her zaman.

**

Kendini atmayı mı düşünüyorsun?

Kolay yol olduğunu söylerler.

Kolayı filan yok. Bunu hiç düşünmedim.

Kötü bir durumdayım Peder.

Hayır, şaka yapmıyorum. Açıkçası uzun zamandır kötü bir durumdayım. Kimse hiçbir şey yapmak zorunda değil. Değecek bir şey hissetmemek.

Kopma hissi. Ayrılma.

Karım ve çocuklarım var. Bana hiçbir anlam ifade etmiyorlar. Param var. Bana hiçbir anlam ifade etmiyor. Bir hayatım var ve bana hiçbir anlam ifade etmiyor.

Sence nereden geliyor bu kopma hissi?

Hiçbir yerden. Hiçbir yerden.

Bak, birisiyle buluşmalıyım. Sana sonra uğrarım. Konuşuruz. Hayatını düzene sok. Tamam mı? – Tamam mı?

 – Teşekkürler.

Teşekkürler Peder. Teşekkürler.

**

CALVARY İnfaz (2014) 3

Sinizm nedir?

- İyi misin?

- Evet. Ellerini cebinden çıkar. Yavaşça.

 – Neden?

- Silahın olduğunu duydum. Şaşırdığımı itiraf etmeliyim. Seni aramam gerekeceğini sanmıştım. Burada değilim diye bu işi bitirmen gerekmez. Hayır gerekir! Beklenti etkisi gibi. Buraya kadar geleceğini hiç düşünmüş müydün?

Gelmez diye umuyordum. Dostum olduğunu sanmıştım. Dostun henüz edinmediğin düşmanındır sadece.

 – Ucuz sinizm.*

 – Ucuz değil. Kazanması zor bir sinizm! Bir sürü fiziksel ve psikolojik işkence sonucunda kazanılmış bir sinizm. Sözümü geri alıyorum o zaman. Ama yine de sinizm bu.

 – Aramızdaki fark budur belki.

 – Tek fark bu değil.

 – Pişmanlığın var mı?

- Evet! “Moby Dick”i bir türlü bitiremedim.

 – Balina Ahab’ı öldürüyor.

 – Sahiden mi? Sonra onunla beraber kalan gemileri ve tayfayı yok ediyor. İsmail hariç hepsini. Bir tek o kaçıyor. İnsanlara anlatmak için.

Kilisenin yanmasını anlarım. Ama köpeğimi öldürmen gerekmezdi.

Köpeğini öldürmedim ki. Köpekleri severim. Niye böyle bir şey yapayım ki?

Onu boğazı kesilmiş vaziyette buldum. Niye bir köpeği öldüreyim lan? Ben  Bunun benimle bir ilgisi yok. O suçtan tamamen masumum. Veronica’yı ittim. İtiraf ediyorum ve üzgünüm.

 – Köpek seni üzdü mü?

- Evet üzdü.

 – Ağladın mı?

 – Evet ağladım. İyiymiş. Rahip dostlarının onca yıl o zavallı çocuklara   yaptıklarını okuyunca ağladın mı peki?

- Sana bir soru sordum. Ağladın mı?

- Hayır. Aynen öyle!

- Galiba  – Ne?

- Galiba bağlılık hissettim.

 – Evet. Gazetede bir şeyi okuyunca 

Kendini bundan kopar! Şanslıydık biz! Orada yanan cesetler var! Köpek gibi yanıyorlar! Bana bakma. Çevir yüzünü, bana bakma!

- Hayır!

Kaç! (çocuk) Mícheál , kaç!

- Stanton’ı çağıracağım Peder!

Bana beni hatırlatıyor.

 – Henüz çok geç değil Jack.

 – Hayır geç. Hayır geç. Duanı et Peder. Çoktan ettim bile.

 

*Kinizm (sinizm), Sofist Gorgias’ın ve daha sonra da Sokrates’in öğrencisi olan Antisthenes’in öğretisidir. Antisthenes, Kynosarges Gymnasion´da okulunu kurmuştur. Kinik okulun, kyon kelimesinden türediği söylenmektedir; kyon ise köpek ya da köpeksi anlamındadır.

Eski Yunanistan’da bazı İnsanlar, fert hürriyetinin kapsadığı sahayı daha da genişleterek rahatlık ve zenginliğe de sırt çevrilip dudak bükülmesi gerektiğini savunmağa, çalışma ve gayretlerini böylesine maddi gayretlere hasredenleri küçümsemeğe, onlarla istihzaya bağladılar. Onlar beşeriyete itimat etmiyor, insanların her iş ve davranışlarında her zaman kendi çıkar ve menfaatlerini ön planda tuttuklarına inanıyor, insanın asil ve ulvî gayeler peşinde de koşabileceklerine inanmıyorlardı.

Atinalıların bu kelime ile köpeklerin hırlayışı arasında benzerlik bulunduğunu göstermesine dikkat eden eski Türkler, bunu “kelbî” diye Türkçeleştirmişler. Kelimenin sıfat şekli: Sinikal

 

CALVARY İnfaz (2014) 1

 


THE GUARD- İrlandalı (2011)

İrlandalı olmanın farkındalığını görmek için seyredelim.

Yönetmen: John Michael McDonagh     

Senaryo: John Michael McDonagh        

Ülke: İrlanda

Tür: Komedi, Suç, Gerilim

Vizyon Tarihi: 20 Ocak 2011 (ABD)

Süre: 96 dakika

Dil: İngilizce, Irish

Müzik: Calexico    

Oyuncular:   Ronan Collins, Paraic Nialand ,   John Patrick Beirne,    Liam O’Conghaile ,   Christopher Kilmartin

Özet

Alışılmışın dışında, aykırı ve agresif kişiliğe sahip bir İrlanda polisi, gergin biri olan FBI ajanı ile uluslararası uyuşturucu kaçakçılığı zincirini araştırmak için birlik olur. (imbd) | Gönderen: kareas

Yorumlar

Baştan sona çok ince göndermelerle dolu son derece eğlenceli bir senaryo ve Brendan Gleeson’ın her zamanki muhteşem performansı beni son derece tatmin etti doğrusu. İsmine ve konusuna bakıp bunu aksiyon filmi sananlar ya da türünün komedi olduğunu okuyup gülemeyenlere çok da şaşırmıyorum. Nitekim bomboş senaryolarla kuru gürültü patırtıdan oluşan aksiyon filmlerine ve sadece belden aşağı ergen espirileriyle dolu filmlere gülmeye alışan seyirciyi tatmin etmeyecek bir film olması bile takdir edilmesini gerektiriyor bana göre. Ben çok eğlendim izlerken. İngiliz gizli servisine ve FBI’ya yapılan göndermeler bile yeter eğlenmek için ki çok daha fazlası var filmde.

Filmden

Bebekler hep aynıdır. Bir bebeğin diğer bebeklerden farklı olması için cidden çok çirkin bir bebek olması gerekir. Şimdi, eğer bana çirkin bir bebek göstermek istemiyorsan, ben de görmek istemiyorum.

**

Sen bir psikopatsın. Ben sosyopatım, psikopat değil. Tımarhanede bana bunu açıkladılar.

 – Farkı ne?

 – Bilmiyorum. Karışık.

**

Sosyapat kelimesi açılımında psikopat tanımına yakındır. pat eklentisi fizyolojik olarak anormal seyreden hastalık bulgusu anlamındadır.

Toplumun temel kuralları ile uyuşamazlık şiddet yoluyla çözme şeklinde kendisini gösteren kişilik bozukluğu, psikolojik bir hastalıktır. olarak tanımlanabileceği gibi temel dürtülerine göre hareket eden. tanımadığı biri ile bile sadece zevk için cinsel ilişkiye girmekten tutunda toplum içince hoş karşılanmayacak dahası toplumsal antipatiyi sağlayacak giyim tarzı giyim , vücudun fiziki görselliğini bozacak şekilde aşırı abartılı dövme veya deriye takılı piyersing benzeri. alışılagelmişin ötesine çıkmaktan ziyade anormalite ile olumlu veya olumsuz ilgi çekmeye çalışma düşüncesi

 

 

THE SACRAMENT (2013) Ayin


Yönetmen: Ti West

Senaryo: Ti West   

Ülke: ABD

Tür: Korku, Gerilim

Vizyon Tarihi: 11 Temmuz 2014 (Türkiye)

Süre: 95 dakika

Dil: İngilizce

Müzik: Tyler Bates 

Çekim Yeri: Savannah, Georgia, USA

Film-Özet

    İki muhabir arkadaş (Sam ve Jake) belgesel yapımcılığıyla uğraşmaktadır. Genellikle enteresan hikâyeler bularak TV için mini diziler hazırlayan kahramanlarımız bir nevi reality tv formatında çalışmaktadır. Günün birinde ekip arkadaşlarından Patrick’in yıllar sonra kız kardeşinden bir mektup aracılığıyla haber alması ve mektupta Caroline’in onu daveti etmesini fırsata dönüştürmek isteyen Sam, yapacakları yolculuğu belgeselleştirmeyi düşünür.

Zira Caroline uyuşturucu tedavisi gördükten sonra Mississippi yakınlarında mütevazi bir yaşam süren gizemli bir cemaate katılmıştır. Cemaatle ilgili daha fazla bilgi edinmek ve olan biteni kayıt altına almak isteyen kahramanlarımız eğlenceli olacağını düşündükleri bir serüvene sürüklenirler. Davet edildikleri yerle ilgili sadece uçaktan nerede ineceklerini öğrenen Sam ve arkadaşları, seyahatin geri kalan kısmında helikopterle yönlendirilirler. Sonrasında kısa süreli bir kamyonet yolculuğuyla en nihayetinde Caroline’in üyesi olduğu cemaatin topraklarına ulaşan belgesel ekibimiz, etraftaki silahlı güvenlikler sebebiyle epey huzursuz olurlar. Çok geçmeden Caroline’in karşılamaya gelmesiyle “Eden Parish” den içeri girmeyi başaran gençler, burada çoğunluğu yaşlılardan ve geçmişte suça bulaşmış gençlerden oluşan yaklaşık iki yüz kişilik bir kabileyle karşılaşır. Caroline rehberliğinde minik kasabayı gezen Sam ve arkadaşları, Caroline’in bahsettiği gibi insanların huzurlu bir şekilde gönüllerince yaşadıklarını gözlemlerler. Günlük yaşamlarından teknolojiyi tamamen çıkaran ve sadece temel gereksinimlerini karşılayabilecekleri kadarıyla geçinen bu insanların nasıl bu kadar mutlu olabildiklerini merak ettiklerinde ise artık pederle tanışmanın vakti gelmiştir. Peder burayı yoktan var ederek dış dünyada her türlü acıyı yaşamış; dışlanmış, hor görülmüş insanları toplayarak huzurlu bir yaşam sürdürebilmelerine olanak sağlamıştır. Caroline’in hatrı sayesinde pederle röportaj yapma iznini kapan Sam ise onunla tanıştıktan sonra kişiliğine ve ikna yeteneğine hayran olmaya başlar. Öte yandan güneş batıp hava karardıkça Eden Parish’de hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığı ortaya çıkar…

KURTARICI BEKLENTİSİ
Mesiyanik teşebbüs; Mesih, Mehdi veya başka bir isimle ifadesini bulan bir kurtarıcı fikriyle hareket eden ve insanları mevcut kötü durumdan kurtaracak bir Mehdi inancına sahip olan mesihçi veya mehdici girişim demektir. Mesiyanik girişimin temel inancı mesiyanizmdir. Mesiyanizm, mesihçilik veya mehdicilik anlamındadır. Mehdicilik, ilahî bir kurtarıcının bir Mehdi’nin, bir Mesih’in insanları kurtaracağı inancıdır. Birçok dinin sosyolojisinde ve teolojisinde bu inancın varlığı bilinmektedir.
Bir mesiyanik hareketin mensupları, içinde bulundukları şartlarda bir kurtarıcıya ihtiyaç olduğuna, o kurtarıcının yolundan gidilmesi gerektiğine, kurtarıcının herhangi bir zamanda geleceğine, hatta belki kendi liderlerinin kurtarıcı olabileceğine/olduğuna ve o kurtarıcıya tâbi olanların kurtuluşa erebileceklerine inanırlar. Mehdi inancıyla yola çıkan insanların meydana getirdiği bir dinsel hareket, hoşnut olmadığı mevcut durumdan kurtulmak için çeşitli yol ve yöntemler izler, stratejiler geliştirir. Mevcut durumu değiştirmek ve kendi istedikleri bir durumu meydana getirmek için geliştirdikleri stratejileri izlerler. Kimi Mehdici hareketler, değişim stratejilerini sertlik üzerine kurarken, kimileri yumuşaklık üzerine kurarlar. Fakat son tahlilde Mehdici hareketler, insanlığı kurtarma hedeflerine erişmek için var güçleriyle çalışır ve mücadele ederler.

FİLMDEN

Merhaba. Tanıştığımıza memnun oldum.

Evet.

Peki, tamam.

Evet, umarım şimdiye kadar geçirdiğiniz zamandan hoşnut kalmışsınızdır. Modern hayatın konforundan vazgeçip, insanlığımızı geliştirmeye çalışıyoruz. Doğru değil mi?

Bizim için de çok hayret vericiydi. Konuştuğumuz her kişi, bize, istedikleri her şeyin, böyle bir hayatın içinde olduğunu ve bütün bunları da size borçlu olduklarını söylediler. Yo, Ben bu iltifatları hak etmiyorum. Biz bunu, hep birlikte başardık. Bu yeri sıfırdan inşa ettik. Bu bizim cemaatimiz ve ziyaretçilerimiz olarak sizler de, burada pay sahibisiniz. Biz, böyle inanıyoruz.

Bu konu hakkında biraz daha konuşmak isterim ama, ondan önce, şu ana soruları aradan çıkarsak, iyi olur diye düşünüyorum. Caroline, az evvel biraz rahatsız olduğunuzdan bahsetmişti, bu nedenle, sizi fazla sıkmak istemiyorum.

Oh, evet. Ama, şimdi iyiyim. Güzel.

Peki, ilk soru. Gerçek adınızı öğrenebilir miyim? Burada herkes size “Peder” diye hitap ediyor ve ben bunun nasıI başladığını merak ediyorum. Bu, takma bir isim. Ne zaman başladı bilmiyorum ama, epey bir zaman oldu. Bazı insanlar, kendilerine yardım eli uzatanları bir baba figürü olarak görürler. Evet, geldiği yerin burası olduğu aşikâr. Gerçek adıma gelince, Charles Anderson Reed.

Bu harika bir isim. Nerelisiniz ve tüm bunlar nerede ve nasıI başladı?

Bizi biraz gezdirin. Ben her yerdenim, dostum. Her büyük şehri ve her küçük köyü ziyaret ettim. Ve neler gördüm, biliyor musunuz? Sefalet, şiddet, açgözlülük ve ırkçıIık. Kanserli bir toplumun temel taşları. Ben de bir değişiklik yapmaya karar verdim. Bütün bu insanları görüyor musunuz? Hepsi buraya koşup geldiler, çünkü hiç bir şeyleri yoktu. Doğuştan sefildiler. Onlara hiç bir fırsat verilmemişti. Biliyorum, çünkü ben de öyleydim. Toplum, yıllar önce bu insanlara sırt çevirmişti, ama, ben asla çevirmiyeceğim. Ben fakir biri olarak büyüdüm. Bunun acısını bilirim. Ümidini kaybetmenin ne demek olduğunu çok iyi bilirim. Bu dediklerimin hiç biri, burada yok. Madem ki buraya geldiniz, öyleyse ben de size yaşayacak bir yer vereceğim. Size iş vereceğim, yiyecek vereceğim ve sıcak bir yatak vereceğim. Neye ihtiyacınız varsa. Doğru! Ve hayatımızı yaşayacağız, dostum. Gerçek yaşam.

Burada müthiş bir beraberlik duygusu var, ama, gerçekten de böyle münzevî bir hayata gerek var mı?

Öyle olmamasını ummuştum ama, görüyorum ki şimdilik gerekli görünüyor. Bakın, biz bu cemaatimizi yıllar öncesi kurduk. Her yeri dolaştık ve gittiğimiz her yere güzel sözler vaz ettik. Durduğumuz her yerde Tanrı’nın bir, ya da iki çocuğu bize katıIdı. İşin en zor kısmı ise neydi, biliyor musunuz? İnsanları bir arada tutmak büyük çaba gerektirir. America artık köşelerinden çatırdıyor yönetim biçiminden tutun da, kaybettiği değerlere kadar. Hükümetiniz sallanıyor, dostum. Şimdi, siz bana komünist, ya da sosyalist, ya da her ne ise, demeden önce bu insanlara yardım elini uzatan kişiye nasıI hitap edeceğinize siz karar verin, ama, size şunu hatırlatmama izin verin. Bizim burada başardığımız şeyi yapmaya kalkışan bütün büyük liderler ya alaşağı edildiler, ya da öldürüldüler. Bu doğru. Malcolm X. Martin Luther King. Aman, Tanrım. J.F.Kennedy. Robert Kennedy. İnandığım şey uğruna ölmeye ben de razıyım, ama, kavgadan uzak durup, birlikte olduğun insanlarla yeni bir şey yaratman bence çok daha doğru. Şiddetin olmadığı bir yer. “Romalılara, on ikinci bölüm, ikinci ayet”  “Bu âlemin kalıplarına kendinizi uydurmaktan vazgeçin, ama, aklınızı yeniliyerek kendinizi geliştirin. “ Böylelikle, Tanrı’nın bütün inayeti üzerinizde olur. Tanrı’nın, iyi, güzel ve mükemmel inayeti. İşte bizim de burada yaptığımız bundan ibaret. Yaşama sebebimizi barış içersinde sürdürüyoruz. Bunu mutlaka takdir etmeniz gerekir. Gerçekten de. Barış demişken, buraya geldiğimizde, kapıda bizi bir kaç silahlı adam karşıladı.

Madem ki burası son derece barışsever bir topluluk, ki öyle görünüyor, bu silahlar niye?

Haricî dünya hakkında birtakım paranoyalarınız mı var? Bugün, bir kadın bize “haricîler” diye hitap etti. Oh. Gördünüz mü, işte medyayı bu yüzden hiç sevmiyorum. Konuşmaya başlayalı henüz daha beş dakika oldu, siz hemen, “olumsuz bir şey bulabilir miyim” i araştırmaya başladınız. Seni suçlamıyorum, Sam. Bu senin hatan değil. Öyle yaptığının farkında bile değilsin. Çünkü, bu şekilde şartlanmışsınız. Şiddet dolu, hasta bir toplumun içinden çıkıp, geliyorsunuz, ondan sonra da, cemaatimizin görülecek bunca güzelliği varken, tüm dikkatinizi, sınırlarımızı korumak için kullandığımız silahlara çevirmenin, normal olduğunu zannediyorsunuz.

Öyle demiyordum…

 Burada yaptıklarımız çok radikal şeyler, Sam, bu konuda hiç şüphe yok. Üstelik bir o kadar da karmaşık, o nedenle, açıklamama müsaade et. Yanlış anlamanıza müsamaha edebilirim. Hepimiz ederiz. Çünkü, bir zamanlar, bizler de tıpkı sizin gibi düşünürdük. Sana şöyle söyleyeyim, uzun zamandır beni ve bu cemaati gözlemleyen hükümet yetkilileri var, bunu bilmeyen de yok. Ben de bunu saklamıyorum. Ama, ben bu insanlara bir söz verdim, onlara daha güzel bir yaşam vaad ettim ve buna, güvenlikleri de dahil. Burası bizim yuvamız ve onu korumamız gerekiyor.

Bu oldukça makul.

Evet, gördünüz mü? Anlayacağını biliyordum. New York denen arı kovanında yaşamak, seni hayatından bezdirmiş. Güzeel. Peki… Tüm bunları yaratabilmek, mutlaka, belli bir miktar paraya mal olmuştur. Bütün bu insanların, sahip oldukları tüm birikimlerini hibe etmelerinin sonucu mu bu?

Oh, Sam. Bunu, bu şekilde tanımlamandan nefret ediyorum.

Para, senin için bu demek mi?

Bir yaşam mı?

Biz kapitalizme ya da materyalizme tapmayız. Biz buraya, bu topraklar üzerinde yaşamaya geldik. Amerika’nın kuruluş nedeni de bu, ama, artık buna müsaade etmiyorlar Doğru, eğer verginizi ödemezseniz, hapse gidersiniz. Aynen öyle. Dediğin çok doğru. Peki, Sam, şimdi de ben sana bir soru sorayım. Etrafına şöyle bir bak. Şu insanlara iyice bir bak. İçlerinde hiç, hapise gitmesi gereken biri gibi görünen var mı?

Hayır, yok, gerçekten de. Doğru. Parmağında bir alyans olduğunu görüyorum. Sen evlisin, değil mi? Evet. Oh, bu çok güzel. Karını seviyor musun? Pardon? Basit bir soru sordum. Karını seviyor musun? Evet, elbette. Onun için her şeyi yaparsın. Peki ya, yakında doğacak olan çocuğun, onu da seviyor musun? Oh, sorun ne? Soruma hazırlıksız yakalanmış gibi görünüyorsun. Eğer ayakkabı başkasının ayağındaysa, farklı görünüyor, bu çok ilginç değil mi? Üstelik, karını ve doğacak çocuğunu nereden bildiğimi merak ediyorsun?

Sakin ol, Sam. Ben bir konuya işaret etmeye çalışıyorum. Ben buradaki insanları, tıpkı senin karını ve doğmamış çocuğunu sevdiğin kadar seviyorum. Bütün bu insanlar, benim ailem, benim çocuklarım. Okurların için bunları yazdığın zaman, bu noktayı, asla unutmamanı rica ediyorum. Onların üzerinde herhangi bir fırıIdak çevirmeye kalkışacaksan, bu insanların hayatlarıyla oynadığını da, sakın unutma. Şu yüzlere bir bak. Şu insanların yüzlerindeki sevince bir bak, ne olur… Bu akşam, burada neler gördüğünü hep hatırla, Sam. Çok büyük bir sorumluluk taşıyorsun. Umarım, bunun farkındasındır. Farkındayım. Biz fırıIdak çevirmeyiz. Sürekli, dürüst bir şekilde, öznel olmaya çalışırız. Belli bir gündemimiz de yoktur, anlamlı olan şeyleri kaydedip, belgeselleştirmeye çalışırız.

Evet, doğru. Caroline, bana anlatmıştı. Bu röportaja da, bu nedenle, razı oldum. NasıIdır, bilirsin, medyaya inanmam ben. Sürekli yalan üstüne yalan ve üstüne, yine yalan. Çok satsın da, ne olura olsun. Kendine bir bak, Sam, ve şunu söyleyebilirim ki, sen, farklısın. Umursadığını görüyorum. Umursuyoruz.

Evet, doğru. Evet, başka sorunuz var mı, yoksa, sizin için tertiplediğimiz kutlama eğlencelerine başlayabilir miyiz?

Harika bir müzik gurubumuz var. Onlara bayılacaksınız. Sanırım, başlayabiliriz. Tamam, o zaman.

**

İntihar etme zamanı:

Peder:

Bu cennette acı çekmek yok, kıvranmak yok, üstelik, intihar da değil bu. Hayır, bizler günahkâr değiliz. Sadece imanımızı kanıtlıyoruz. Canlı bir kurban gibi, bedenlerimizi kutsal bir biçimde gönüllü olarak, Tanrımıza sunalım. “Romalılara, Bölüm 12 Ayet 1″. Geri dönemeyiz, çünkü dönebilecek bir yer yok. Öyleyse, zamanımız doldu. Korkmayın. Sakın korkmayın. Sadece, eşiğin öbür tarafına geçiyorsunuz. Hepsi bu. Tüm dünyaya, bize bırakabilecekleri huzurun ölümde var olduğunu gösterelim. Şimdi, daha güzel bir dünyaya gidiyoruz. öyleyse, hep birlikte gidelim. Tıpkı, küçük bir hap içip, uykuya dalmak gibi. Hepsi bundan ibaret. Provalarda yaptığımız gibi. Şimdi herkes içkisini alsın.

Peder, Yo, hayır, bakın, üzgünüm ama, bu bana hiç de mantıklı gelmiyor. Yani, hepimiz burası için var gücümüzle çalıştık, nasıI oluyor da, bu kadar kolayca teslim oluyoruz?

Oh, evlat, teslim olmuyoruz ki. Siz hiç bir zaman yalan söylemedim ve sizler de, onların buraya geleceklerini biliyorsunuz, Bombaları ve silahlarıyla gelip bizi yerle bir edecekler. Amerika, yeni bir savaşın eşiğinde. Biz bu şekilde ölmeyi hak etmiyoruz, biz huzuru hak ediyoruz. Hepiniz buna inandınız ve işte bu nedenle, buradasınız. Peder. Gitmemiz gerekiyorsa, hep birlikte gidelim. Zamanımız doldu.

**

Teröristlerin ailelerinizi öldürmesine izin vermeyin.  Bizim tek veda etme şeklimiz bu.  Bu gerçek bir devrim.  Onların yaşam biçimine geri dönmektense, ölmeyi tercih ederiz.  Tüm dünya kendimizi nasıI kurban ettiğimizi görecek ama,  asla onların bizi öldürmesine izin vermeyeceğiz, hayır!  Hayatlarımızı feda ediyoruz.  Uzanın. Yere uzanın, çocuklarım.  Uzanın ve uykuya dalın.  Uyuyun.  Sadece uyuyun.  Uyuyun.

**

Peder:

İşte, üçümüz de buradayız. Herkes öldü. Bütün geriye kalan. Biz bu şekilde yaşamaya devam edemezdik ve ben de onu bırakamazdım. Evet, öyle. Tanrı denediğimi biliyor. Onlara verebileceğim herşeyi verdim ve kurtuluş yolunu da gösterdim. Burada harika bir iş başarmıştık. Dünyayı değiştirecektik ve bu sadece daha başlangıçtı. Neden bizi kendi halimize bırakmadınız? Burada, kime, ne zarar veriyoruz? Bunların hiç birini biz yapmadık. Beraberinizde şiddeti getirdiniz. Bununla, gurur duyuyor musunuz? Bu hayatların sorumluluğunu sen üzerine alabiliyor musun? Anlamıyorsan, sen de bizle birlikte öbür tarafa gel. Yeter, kesin artık şunu. Bu insanların hiçbirinin ölmesi gerekmiyordu. Herkes bir gün ölür, dostum, ama arkadaşları uğruna tadılacak bir ölümden de, daha güzel bir ölüm şekli yoktur. Çocuklarımıza biz hep, bunları öğretiyorduk. Bu da, Yuhanna, On beşinci Bölüm, On üçüncü Ayet. Lütfen. Ben yakında baba olacağım, bir ailem var benim. Bunu yapmak zorunda değilsiniz. Siz benim ailemi yok ettiniz. Bir gün, siz de anlayacaksınız, bazı şeylerin, nelere mal olduğunu. Yoruldum. Artık, usandım. Herşeyimi verdim. Şimdi de, ayrıIma vakti geldi. Korkmadığımızı, dünyaya göstermeliyiz. Şimdi sıra bizde. Hayır, sıra bizde, hala yaşama fırsatımız var. Sınavı geçen insan, kutsanmış insandır. Tanrı’nın, kendisini seven insanlara vaad ettiği yaşam tacıyla taçlandırılacaklardır. (Peder tabancaile intihar etti)

**

    Cennet katliamında 167 kişi hayatını kaybetti. Bu tarihte bilinen en büyük toplu intihar olaylarından birisidir…

********

FİLMİN GERÇEK KONU BAĞLANTISI

İnsan Tapınağı (Aslında küçük ve etkisi olmayan bir dini grup olmasına karşılık 1978 de Guyana’daki Jonestown kentinde 918 üyesinin “İnsan Tapınağı”nın da siyanürlü portakal suyu içerek toplu intihar etmelerinden sonra dünya tarafından tanınan bir kült haline gelmiştir. Bu olaydan sonra tapınağın olduğu Jonestown bölgesi utanç verici bölge olarak anılmaya başlanmıştır. James Warren “Jim” Jones (13 Mayıs 1931 – 18 Kasım 1978) ABD’li “People’s Temple (İnsan Tapınağı) kilisesinin kurucusu vaiz. 1978 yılında Guyana’da kendi ve müridlerine özel kasabası Jonestown’da 911 müridini aynı anda intihar etmeye ikna etmiş ve kendisi de müridleriyle birlikte ölmüştür.)

 http://en.wikipedia.org/wiki/Peoples_Temple_in_San_Francisco

TIKLA

Tarikat üyeleri lider için intihar ediyor


Vaiz Jim Jones

İnsan Tapınağı, zenci ve beyazlara eşit muamelesiyle diğerlerinden ayrılıyordu. Bu yüzden birçok siyah amerikan vatandaşı tarikata üye oldu. Müritler Jones’a Baba diyorlardı. Jones onlar için İlahi bir varlıktı. Onun mucizevi iyileştirici özellikler olduğunu düşünüyorlardı. Jones da bu ününü kullanarak mucizevi iyileştirme gösterileri düzenledi ve bunlar sayesinde tarikatina birçok yeni üye kazandırdı. Kilise üyeleri kendi hareketlerinin toplumun problemlerine çözüm getireceğine inandılar. Bunun yüzünden ana akım hristiyanlıktan uzaklaştılar.

Travis Jones adıyla 1931′de Lynn, Indiana’da dünyaya geldi. Babası Ku Klux Klan üyesiydi. Eğitimini burada tamamladı, 1950′ lerde vaiz oldu. Kendi kilisesine para yardımı olsun diye kapı kapı dolaşıp evcil maymun sattı. Sonraları kilise büyüdü ve “Halkın Tapınağı (People’s Temple) adında bir tarikat kurdu. Tarikat üyelerinin toplantıları kilisede halka kapalı bir şekilde oluyordu, dolayısıyla halk üyelerin toplantılarını, içeride neler olup bittiğini merak ediyordu. Üyeler çoğalınca bu ilgi de arttı. Jones itibar kazandı ve ülke çapında hristiyan birliklerinde önemli görevlere geldi.

http://hafif.org/yazi/halkin-tapinagi-jonestown/

Jim Jones – 1978

1977′de İnsan Tapınağı tarikatı, Guyana‘da ormanın içine bir araziye taşındı. Jones’un hayali burada tarikatiyle kommünal bir yaşam sürüp medyanın ve halkın artan ilgisinden uzak kalmaktı. Fakat kasaba yaşamına geçince işler değişmeye başladı. Jones, ağırlaşan uyuşturucu bağımlılığını gizlememeye başladı. Müridlerine sık sık toplu intihar provaları yaptırıyordu. Tarikat mensuplarının yakınları dernekler oluşturup Jonestown’da insan hakları ihlalleri yapıldığını iddia edip bölgeyi ziyaret etmek için bir basın ekibi ve senatör göndermeyi başardılar. Ekip Jonestown’dayken her şey normal gözüküyordu, fakat birkaç kişi ertesi gün ziyaretçi ekibe artık oradan ayrılmak istediklerini söylediler. Ekip dönerken ayrılmak isteyenleri de aldı ve havaalanına gitti. Uçağa binerlerken kamyon üstünde İnsan Tapınağı tarikatı mensubu silahlı adamlar tarafından saldırıya uğradılar. 5 kişi hayatını kaybetti. Bu olayın patlak verdiği günün akşamı ise aralarında çok sayıda çocuğun da bulunduğu 911 müridiyle birlikte Jim Jones kasabasında aynı anda intihar etti. Müridler siyanürlü kokteyl ve enjektörler vasıtasıyla intihar ederken, koltuğunda ölü bulunan Jones’un kendini silahla vurduğu görüldü. Ertesi gün bu olaydan haberi olmayan basın helikopterle bölgeye geldiğinde her yere dağılmış 900 ün üzerinde cesetle karşılaşınca şoke oldu. Tüm dünyayı ayağa kaldıran bu eşine rastalnması zor olay Jonestown katliamı olarak tarihe geçti. Ölümlerinin son derece kutsal olacağını söyleyerek son konuşmasını yapan Jim Jones’un bu konuşmasının ses kaydı mevcuttur. Halkın Tapınağı mezhebi, liderleri olan papaz Jim Jones tarafından, müritlerinin büyük bir kısmı ABD’den Guyana ormanları içindeki vaadedilmiş topraklara götürülüp ve orada yine bu adam tarafından 900’den fazlası ilk önce çocuklardan başlamak üzere siyanür içmeye ikna edilince, yok olmuştur. Bu korkunç olay San Francisco Chronicle gazetesi tarafından detaylıca araştırılmıştır.

Tarikat Üyesi Çocuklar Oyun Oynarken

911 Tarikat Üyesinin Toplu İntiharı – Güney Amerika – 1978

 

Jones bu kadar kişi üzerinde denetimi nasıl sağladı?
O­nları ölüme kadar nasıl götürdü?
Veya bu kişiler; yaşamlarını neden liderlerinin dudakları arasından çıkan bir söze teslim ettiler? Guyana oramanlarında yaratılan toplumsal sistem nasıldı?
Hiç bir psikolojik sorunu olmayan, aklı başında olan, bu kadar insan bu toplumsal sisteme nasıl boyun eğdi? 

Bu sorulara yanıt bulmak isteyen psikologlar önce Lider Jim Jones`in kişiliği üzerinde durdular. Jones, Narsist, karizmatik ve paranoyak özelliklere sahipti. Küçük yaşlarında annesi güçlü bir kadınken, babası, birinci dünya savaşında hardal gazıyla sakatlanmış olarak eve dönen zayıf ve pasif bir kişiydi. Jim Jones müritlerine sık sık  annem bana, `benim evlenmemin tek nedeni bir kurtarıcı doğurmak içindir’ derdi. Ve küçükken yaşadığı yalnızlığı, müritlerine yaptığı uzun konuşmalarında, şöyle anlatırdı: „İlkokul üçüncü sınıfının sonuda öldürmeye hazırdım. Yani öyle saldırgan ve düşmanlık doluydum ki, öldürmeye hazırdım. Kimse bana sevgi ve anlayış göstermedi. O Indiana günlerinde, çocukların ana yada babaları okul gösterilerinde çocuğuyla birlikte okula gitmek zorundaydı. Bir çeşit okul faaliyeti vardı ve herkesin Allah`ın belası ana babası oradaydı, ama benimkiler yoktu. Ben orada tek başıma duruyordum. Tek başıma ve yalnızdım..” 

Jones iyi bir Hristiyan olarak büyüdü, ama gençlik yıllarında ruhuna Lenin girdi. Bir ara farklı ırklara ilgi duyan Metodistlerin kilisesine gitmeye başladı, zayıflar, zor durumda olanlar, kafası karışıklar, itilmişlere el uzattı. Onları bazı dini kurumların etrafında birleştirdi. Giderek kariyer sahibi oldu.1960 Yılında Indianapolis insan hakları başkanlığına seçildi. Ardından San Fransisko konut idaresi başkanlığına atandı. Amerika’nın önde gelen Yüz Din adamı listesinde yer aldı. Martin Luter King ödülüne layık görüldü ve büyük bir Amerikan gazetesi o­nu, yılın humanisti seçti. 

Jones şöhretinin doruklarındayken aşırı korkmaya ve çevresindeki insanlardan kuşkulanmaya başladı. Herkesin tehlikeli olduğunu, kendisine komplo kurmaya çalıştığından şüpheleniyor ve kendisini korumak için muhafızlar tutuyor, bir müddet sonra muhafızlardan da korkuyordu. En son olarak, kendisini bir nükleer patlamaya inandırdı. O­na göre bir nükleer savaş çıkacak ve insanlar yok olacaktı. Kendisine güvenli bir yer aramaya başladı. Brezilya`ya taşındı. Burada korkuları daha da büyüdü; öyleki bir uçak sesi duyduğunda nükler savaşın başladığına inanıyor korkudan titriyordu. Kendine bir yer arama kararına vardı. Kendi yağıyla kavrulacak, kendi yaralarını saracak, medeniyetten uzak bir yerde kendi tarikatının üyeleriyle yaşayacaktı.

Nükleer bir savaş patlarsa kendisi ve sürüsü bu savaştan zarar görmeyecek ve insanlık yok olunca kendisi ve Halkın Tapınağı tarikatı yer yüzüne egemen olacaktı, ama kendi yasalarıyla.. Guyana hükümetine baş vurdu. O’na ve tarıkatına Antillerdeki ıssız ormanlarda bir yer verdiler. 

Jones Bu Kervan Geçmez, Kuş Uçmaz Yerde Yüz Kadar Yandaşıyla Birlikte Cemaatini Kurdu.

CEMAATİN İLK YASALARI ŞUNLARDI:

1- Evlilik ve diğer aile bağları kesinlikle olmayacak. Tüm totaliter rejimlerde olduğu gibi, burada da aile ve aile bağları birliğe karşı bir tehditti. 

2- Cinsel ilişki özendiriliyordu. Jones, kadınların çoğuna kendilerini cinsel açıdan Jones için hazır tutmalarını öğütlüyor ve erkek müritlerinin gözleri önünde eşleriyle sevişerek, evlilikleri aşağılayarak yıkıyordu. 

3- Bir iç casusluk sistemi kurarak müritlerinin bütün hareketlerini kontrol ettiriyor ve o­nlarla ilgili tüm bilgileri alıyordu:

4- Müritlerinin dış dünya ile ilişkilerini kesin yasaklamıştı. Sadece o­nlara verdiği vaazlarla dış dünyayı kendisi müritlerine anlatıyordu.

5- Daima, topluluğu dış dünyadan gelecek bir saldırı konusunda korkutuyordu. Dış dünyadan yalıtılmış, bu kapalı toplumda her gece kendi büyüklüğünü açıkladığı ve müritlerini küçük düşürdüğü özel dini ayinler yapıyordu. 

Daha çok bir azarlamaya benzeyen `vaazlar` ı ve müritlerini köle gibi elinde tuttuğunu ortaya koyuyordu:`Hepiniz sürüngensiniz, hayvanlardan bile aşağılıksınız. İsteseniz şakşakçılık yapabilirsiniz, ama şakşakçılığınız beni hasta ediyor…Barış, barış.. Ben çok daha önemli bir şeyle meşgulken, siz şamata yapın. Çünkü ben, neyin ne olduğunu biliyorum. Sevgilim ve ben büyük planlar yaptık.. Sizi aptallar, şimdi size bakmak istiyorum çünkü benim ne kadar akkıllı olduğumu bilmiyorsunuz. Sizin ihanetiniz için uzun zaman önce planlar yaptım. Çünkü kominizmden başka hiç bir şeye güvenmeyeceğimi biliyordum. Kominizm ve benim içimdeki ilke, yani ben!` 

Jones her gün saatlece müritlerine konuşuyor ve o­nları dış saldırıyla korkutuyur sonra vaazlerini toplululuğa eğitim çalışmaları olarak okutuyor ve o­nlara anlattırıyordu. Bir gün Jones`in bazı müritleri firar ettiler. Bu ormanlıkta olan bitenleri anlattılar. Anlatılanların bazıları abartma olarak görülebilir ama korkunç şeylerdi. Tarikatın bazi üyelerinin aileleri, yakınlarının orada hapiste tutulduklarını ifade ettiler. Bu söylentiler üzerine, San Fransisko Senatörü Leo Ryan tarikatın yerleştiği yeri ziyaret edeceğini açıkladı. Yıllardır dış bir saldırıyla korkutulmuş, bütün dünyayı kendilerine düşman olarak algılamış tarikat topluluğu, Sanatörü karşılarında görünce saldırıya geçmiş ve sanatörü yanındaki kişilerle birlikte ödürmüştü. Bu öldürme olayı Jones ve tarikat üyelerinin korkularını doruğa çıkarmış ve sağ hiç bir tanığın olmayacağı son vaizini vererek, müritlerini ikna etmiş ve hep birlikte zehirli içeceği içerek, nükler savaş sonrası bütün insanlardan önce dünyaya gelip Halkın Tapınağı tarikatını kurmak üzere ölmüşlerdi..

Jones`İn Müritleri Üzerinde Bu Kadar Etkin Olmasının Nedenini Araştıran Psikologlar, Antiller’de Kurulan Bu Toplumsal Düzenin Özelliklerini Şöyle Sıralamışlar: 

a- Gelirlerin denetimi: Halkın tapınağına katılan müritler bütün mal varlıklarını, hatta yaşamlarıyla ilgili her şeylerini Jones `e teslim etmişti, artık bundan sonra Jones o­nları besleyecekti. Bununla zoraki bağımlılık uygulamaya geçmiş oluyordu.

b- Aile bağlarının zayıflatılması: Jones karı ve koca arasındaki bağları sistematik bir şekilde zayıflattı. Evlilik dışı ilişkileri özendirdi. Müritler o­na baba demek zorundaydı. Tek sevgi dağı o olmalıydı. 

c- Sosyo politik sınıf sistemi: Tarikat içinde bir iktidar piramidi vardı. En tepede Jones, o­nun altında “Planlama komisyonu” ve muhafızlar, en alttaysa sıradan insanlar.

d- Hareketin denetlenmesi: Tarikatı terk etmek coğrafi açıdan zaten çok zordu. Üstelik Jones oradan ayrılmayı ihanetle eş tutuyor ve ağır cezalar uyguluyordu. 

e- Sözlü ifadenin denetimi: Açık eleştiri çok şiddetle cezalandırılıyordu. Casus ve muhbir ağı farklı fikirleri Jones`e bildiriyordu.

f- Öğrenmeyi denetleme: Dışardan hiç bir bilgi alınmasına izin verilmiyordu, sürekli beyin yıkamaya eşdeğer bir eğitim çalışması sürüyordu. 

g- Duygusal denetim: Tarikat içinde düzenlenen toplantılar çok korkutucu deneyimlerdi. Kitle duygularının birbirlerine bulaşmasındaki olağanüstü gücü yansıtırlardı. Bu toplantıların şiddeti, muhalefet edenlerin herkesin önünde cezalandırılmasıyla artardı. İzleyicilerin kurbanları yuhalaması, saldırganla özdeşleşmesi özendirilirdi. “

 

SAPIK TARİKATLARIN KIYAMET PROVASI

22 Nisan 2000 / MURAT UÇAR

Hz. İsa’nın (AS) yer yüzünden alınıp gök yüzüne yükseltilmesinin kutlandığı yıldönümünden bir kaç gün önceydi. Hale—Bopp kuyruklu yıldızının dünyaya en yakın olduğu gün. Hale—Bopp kuyruklu yıldızının arkasında gizlenen UFO’lara binip bu dünyadan ayrılmalarına çok az zaman kalmıştı.

Yapılması gereken tek şey onları bu dünyaya bağlayan etten ve kemikten yapılmış kabdan (vücuttan) kurtulmaktı. Tarikatın karizmatik lideri, gün batarken içine zehir karıştırılan üzüm sularını içmeleriyle yolculuklarının başlayacağını söyledi. Ertesi gün eve gelen polis aralarında çocuk ve hamile kadınların da bulunduğu yüzlerce kişinin cesediyle karşılaştı.

Hikaye hiç de yabancı gelmiyor değil mi?

En dehşet verici olanı 18 Kasım 1978 yılında Guyana’da gerçekleşen toplu intihar vakalarından bir kesitti yukarıda yazılanlar. En son Uganda’daki olaylarla gündeme gelen, kendilerine çoğunluka tarikat adı verilen grupların toplu intiharı gerçekten tüyler ürpertici safhaya ulaştı. İnsanların böylesine dehşet verici bir şekilde canlarına kıymaları sizce de çok garip değil mi?

Tarikatların toplu intihar tarihçesi

Tarihin en büyük toplu intiharı 18 Kasım 1978 yılında Guyana’da meydana gelendi. “Halkın Tapınağı” tarikatının lideri Jim Jones’in müritlerine verdiği emir üzerine 912 kişi siyanürlü üzüm suyu içerek hayatlarına son verdiler. 1970 yılında ABD’nin San Fransisco kentinde kurulan tarikat 1976 yılında lideri Jim Jones’in hakkında çıkan yolsuzluk iddiaları nedeniyle Guyana’ya taşınmıştı. Jones, bütün kimliklerini aldığı müritlerine sürekli toplu intihar provaları yaptırıyordu. Hakkında açılan bir soruşturma için Guyana’ya gelen Amerikalı görevlileri ve tarikattan ayrılan 14 kişiyi öldürten Jones baskın korkusuyla müritlerine intihar emri verdi. Toplu intiharda ölen 912 kişinin 276’sı çocuktu. Müritlerini birer zombi haline getiren Jim Jones daha sonra kafasına bir kurşun sıkılmış halde bulundu. İsa’nın ruhunu taşıdığını iddia eden Jones’ın Amerikan İstihbarat Teşkilatı CIA adına çalıştığı ve CIA’nın bir zihin kontrolü projesinin üyesi olduğu iddia edildi.

19 Nisan 1993 tarihinde Teksas’ta 51 gün süren FBI kuşatmasına rağmen teslim olmayan “Davidiyen” tarikatı üyeleri, teslim olmak yerine kendilerini yakarak intiharı seçtiler. Akli dengesinin bozuk olduğu söylenilen tarikatın lideri David Coresh müritlerine kendisinin Hz. İsa olduğunu söylüyordu. İntiharda 83 müridi ölen Coresh’in tarikat içinde 20 karısı ve 40’tan fazla çocuğu vardı.

Kıyamet Günü hazırlıkları

İsviçre, Kanada ve Fransa’da müritleri olan “Güneş Tapınağı” isimli tarikatın bazı üyeleri 1994 yılında kendilerini yakarak, toplu olarak intihar ettiler. Ölenlerin boyunlarında bulunan madalyonlarda iki başlı kartal, tarikatın baş harfleri ve Mahşerin Dört Atlısını’nın (ölüm, savaş, veba, kıtlık) isimleri bulunuyordu. Dr. Luc Jouret tarafından kurulan tarikat kıyamet günü hazırlıkları yapıyordu.

Amerika’nın Kaliforniya eyaletinde “Yüce Kaynak” isimli tarikatın 39 üyesi topluca intihar etti. Rancho Santa Fe kentinde, bir milyon dolarlık malikânede bulunan cesetlerin hepsinde siyah pantolon ve koyu renk tenis ayakkabıları bulunuyordu. Vücutlarının üst tarafında başlarını da örten piramit biçimin mor renkli kefene benzer bir örtü vardı. Kolları açık, sırt üstü yatıyorlardı. Tarikatın üyeleri başka bir gezegenden geldiklerine ve dünyaya melek olarak gönderildiklerine inanıyorlardı. Asla içki, sigara kullanmıyor ve birbirlerine “kardeşim” diye hitap ediyorlardı.

Uganda da yaşanan vahşet

İntihar olaylarının en sonuncusu 17 Mart 2000’de Uganda’da meydana geldi. Ülkenin güney batısındaki Kanungu kentinde toplanan “Tanrının 10 Emrinin Restorasyonu Hareketi” tarikatı üyesi 500’ü aşkın insan kilisede kendilerini ateşe verdiler. Yetkililer tarikatın başka evlerinde de cesetler buldular. Dehşetin bilançosu evlerde bulunan cesetlerle birlikte toplam 952’ydi. Katolik Rahip Paul İkazire tarafından 1980’li yıllarda kurulan tarikatın başlangıçtaki amacı tanrının 10 emrini insanlara hatırlatmaktı. Daha sonra gruba girip tarikatı ele geçiren Credonia Mwerinde ve Josep Kibwekere, Ruhul Kudüs’ten mesaj aldıklarını, Hz. Meryem ile konuştuklarını iddia ederek insanları etkilediler. İntiharın ardından ortadan kaybolan Mwerinde ve Kibwekere sırra kadem bastı.

Tüyler ürpertici bu intiharlar listesini daha da uzatmak mümkün, ama insanlar niçin intiharı seçiyor, inançlar bu konuda nasıl kullanılıyor?

NEDEN İNTİHAR EDİYORLAR?

Uzmanlara göre insanların böyle toplu şekilde intiharlarının psikolojik alt yapısında bir çok etken bulunuyor. Psikiyatristler intihar eden insaların kültürel, ekonomik, dini, sosyal, ruhsal yapılarının bu girişimlerinde önemli rol oynadığını söylüyor. Psikiyatrist Dr. Mecit Çalışkan, kişisel depresyonlarla kitlesel depresyonların birbirinden çok farklı olduğunu, toplu intiharların altında yatan asıl nedenin, üç büyük ilahi dinin dışındaki küçük dinlerin veya tarikatların kendi içindeki iç dinamizm olduğunu belirtiyor. Dr. Mecit Çalışkan; “Telkine yatkın insanlar bir cemaat bağı adı altında bir araya geldiklerinde birbirlerini etkilerler. Eğer bunlardan biri çıkıp da şeyh, lider, peygamber ya da adı her neyse birtakım telkinlerde bulunursa, bu telkinlerin dozu da çok yüksek olursa toplu intiharların olması mümkündür. Bu tür telkinlerin İslamiyet, Hıristiyanlık ve Musevilikte etkisi çok olmaz ama mümkün olmayacağı anlamına da gelmez. Ben ABD’de yaşanan toplu intiharların kaynağını Hıristiyanlık’tan almadığını düşünüyorum” diyor.

Telkinlerin etkisi zeka seviyesi yüksek olmayan veya ruhsal bunalımda olan insanların üzerinde daha fazla görülüyor. Ruhsal bunalımın içerisinde yaşadığımız toplumda da çok sık görüldüğünü önemle vurgulayan uzmanlar, üyeleri intihar eden tarikatlarda yapılan şeyin bir çeşit beyin yıkama olduğunda birleşiyorlar. Kendini öldürdüğü takdirde daha iyi bir dünyaya gideceğine inanan insan tereddüt etmeden ölümü tercih edebiliyor.

Allah’ın insana verdiği değer bilinmiyor

İntiharların temel sebeplerinden birinin de dini eğitim yetersizliği olduğunu söyleyen Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Celal Yeniçeri; “İnsanlara iman ve ahlak eğitiminin yeterli seviyede verilmesi gerekiyor. Manası olmadan verilen dini eğitim insanı intihardan kurtarmaz. Semavi dinler intiharı yasaklasa da Hıristiyan ülkelerde bu görülüyor, aynı şey Müslüman ülkelerde görülmez diye bir şey yok. Tarikat mensupları kilisede de intihar ediyorlar. Bana göre Batı medeniyetinin tamamiyle sorgulanması gerekiyor. Hırisitiyanlık eğitimi yetersiz olabilir veya gelişen teknoloji karşısında Hıristiyanlık insanlara cevap veremiyor olabilir. Konuya ferdi mükellefiyet açısından bakmak da yeterli olmaz. Toplumun bütün yönleriyle sorgulanması gerekiyor. En önemlisi, Allah’ın insana verdiği değerin insanlara anlatılması gerekiyor. İnsanın kendi değerini, kendinin sadece kendine ait olmadığını bilmesi gerekiyor” diyor.

Din intihara engel ama…

Yeryüzündeki üç büyük semavi din de insanın kendi canına kıymasını yasaklıyor. İntihar eden insanın cennete giremeyeceği inancı bu dinlere mensup kişiler için caydırıcı bir etken. Peki buna rağmen neden Hıristiyan ülkelerde toplu intihar vakaları görülüyor?

İçinde bulunduğumuz çağda hangi semavi dine mensup olursa olsun insanlar kendi dinleriyle çok fazla ilgilenmiyorlar. Düşülen manevi boşluk art niyetli ve ekstrem kişilikli fakat hasta ruhlu insanlar tarafından dolduruluyor. Dr.Mecit Çalışkan: “Allah’ın veya peygamberin yerine artık bu boşluğu dolduran lider konulmuşsa her şey yapılabilir. Bir süre önce ortaya çıkan, edep yerini öptüren şeyh meselesine bakın. Şeyh’in edep yeri öpülürse cennete gideceğine inanıyor insanlar ve bunu özel bir törenle yapıyorlar. Küçük ve dışa kapalı topluluklarda Müslüman dahi olsa toplu intiharlar da mümkün olabilir. Bu Türkiye’de olmaz diyemeyiz” diyor.

Dikkat, yakın zamanda bizde de olabilir

Uzmanların insanların giderek manevi boşluğa düştüğü Türkiye’de de benzer girişimlerin olabileceği konusundaki uyarıları çok havada kalmıyor aslında. Geçtiğimiz yılın Ekim ayında sokaklarda yatan tinerci çocuklar toplu intihar girişiminde bulunmuşlardı. Kadıköy’de toplu intihara kalkışan altı tinerci çocuk polis ve itfaiye görevlileri tarafından zorlukla ikna edilmişlerdi. Yaşları 14 ile 18 arasında değişen bu altı çocuğun zorlukla engellenen girişimi uzmanlara göre kötüye işaret.

Sapık tarikatların karizmatik liderleri

Uzmanların dikkatle üzerinde durduğu bir diğer husus sapık tarikatların liderleri. Normal olmayan bu insanlar çok ilginç kişiliklere sahipler. Bir çoğu akıl hastası, Allah’tan vahiy aldıklarını, Hz. İsa olduklarını veya bazı üstün güçlerin kendilerine yardımcı olduklarını iddia ediyorlar. Böyle insanların mesajlarına gruptaki insanlar inanıyorlar. Allah inancı olsa dahi eğer mensup olduğu din ile ilgileri yeterli değilse liderden gelen mesajların doğru olduğunu kabul ediyorlar. O insana teslim oluyor ve istediklerini yapıyorlar. Bu tür insanlar sahip oldukları yetenekleri insanları etkilemekte kullanıyorlar. Mesela etkili bakışlar, yakışıklılık, kuvvetli bir zeka gibi özellikler böyle insanların elinde güçlü silahlara dönüşebiliyor.

İntiharın şekli de önemli

İntiharın şeklinin intihar aletinin ulaşılma kolaylığıyla bağlantılı olduğu söyleniyor. Toplu intiharlarda en çok tercih edilen yöntem toplu uyuma yöntemi. Zehirin doğrudan içilmesi mümkün olabileceği gibi yemeğe de karıştırılarak intihar edilebiliyor. Toplu olarak yakma da kullanılan yöntemlerden biri. Bu tür vakalarda asıl espri herkesin aynı şekilde, aynı metod ile ölmesi. Gruba dahil insanlar bunu bir ayin veya tören şekline dönüştürerek intihar ediyorlar, kişi o an yapılan ayinin etksi altında oluyor.

Korkunç iddia: Tarikatların arkasında istihbarat örgütleri var

Binlerce insanın ölümüne neden olan sapık tarikatlar hakkında bir çok söylenti dolaşıyor. Söylentilerden en kayda değeri tarikatların çoğunun büyük istihbarat teşkilatlarının kontrolünde olduğu ve bazı deneyler için kullanıldıkları savı. Aum Shinrikyo Tarikatı istihbarat örgütlerinin sapık tarikatları desteklediğine dair delil olarak gösteriliyor. Çalışmalarını ABD’de sürdüren Dr. Ümit Sayın konuyla ilgili bir açıklamasında; “1994—95 yılında Japonya’da kurulan tarikatın üyelerinin çoğu bilim adamı ve üniversite öğretim üyelerinden oluşuyordu. Liderliğini yarı kör, Hitler hayranı, Budist Shoko Asahara’nın yaptığı tarikatın 30 bin üyesi bulunuyordu. Dünyanın sonunun yaklaştığını, büyük bir savaş yaşanacağını söyleyen Asahara müritlerine tonlarca zehirli sarin gazı imal ettirdi. Tarikatin 1995 yılında Tokyo Metrosunda gerçekleştirdiği sarin gazı saldırısı büyük ihtimalle, olayı yakından izleyen başka istihbarat örgütleri tarafından kültün bazı üyelerine düzenlettirildi ve Asahara’yı ortaya çıkarmayı hedefliyorlardı” diyor.

Benzer şekilde kurulan Reverend Sun Myung Moon’un kurduğu Uniterian Church’ün de 1970 yılında yaklaşık birkaç yüzbin müridi vardı. En büyük amacı bütün dinleri birleştirmek olan Moon diğer bir çok tarikat lideri gibi ikinci İsa olduğunu iddia ediyordu. Fakat tarikatın bir CIA projesi olduğu iddia edildi. Deniz Baykal, CHP Genel Başkanlığı döneminde bu grubun davetlerine katıldığı için büyük eleştiri aldı.

Baş döndürücü bir hızla ilerleyen teknolojinin beraberinde getirdiği yalnızlık, inanç eksikliği gibi olumsuzluklar insanları derinden etkiliyor. İnsanlar teknolojinin gelişimiyle içine düştükleri boşluğu bu tür sapık tarikatlar aracılığıyla doldurmaya çalışıyorlar. Görünen o ki inanç zayıflığı devam ettiği sürece daha birçok intihar vakası göreceğiz.

 

**************************

MATEMATİK BELASI-DERSHANELER

DİNDEN UZAKLAŞMANIN RUHSAL BOZUKLUKLARDAKİ ETKİSİ

THE CENTURY OF THE SELF         (BEN ASRI) 2. BÖLÜM

ZİHİN KONTROLÜ İSİMLİ KİTAPTAN ALINTILAR (Mutlaka okuyun)

BOY INTERRUPTED (2009) “ Aklı Karışık Bir Çocuk”

APOSTAZ, “DÜNYANIN KUTSAL İNTİHARI” INDA PARAZİTİMİZ

SEÇKİ-3


MÜSLÜMANLARI BÖYLE OYUNA GETİRİYORLAR

Dr. Hüseyin HATEMİ’nin yazmış olduğu  “Şeytan ayetleri” kitabında değindiği bir konu günümüz için çok önemli olduğundan sizinle paylaşmak istedim. Paragraflar şeklinde seçip vurgulamak istediğim konu şöyledir.

“Bu sıralarda ortaya çıkan ve esrarengiz bir bi­çimde ve zamanda hidayete eren “Mohammed Essad Bey”[1] ise, Rodinson [2] gibi, Resûl-i Ekrem sallallâhü aleyhi ve sellemin hayatına dair yazmaya cür’et ettiği bir Kitapta, “Garaniyk olayı”nı[3] Rodinson’un naklinden de utan­mazca bir yorumla aktarmaktadır.”

……………

“1932’de Ber­lin’de yayınlanmış bu kitap 1934’de Fransızcaya çevirtilerek (Payot, Paris 1934, yazarı Mohammed Essad Bey, çeviren Jacques Marty, Önsöz: M.E.F. Gautier)[4] yayınlanıyor, Müslüman ve Müslüman olma­yan nice “bilim adamı” da bu kitaptan “bilimsel bir eser”miş gibi yararlanıyor, yazarı nice itibarlar gör­meye devam ediyor. Tıpkı Kâ’b-ul-Ahbâr [5]için, Emevîler’in İslâm’ın ilk yüzyılındaki kurnaz işbirlikçi­si bu sözde-mühtedi için olduğu gibi, O’nun yap­tıkları değil de O’nu eleştirenler kınanıyor.

…………….

(Hassas olması gereken konuda (Şeytan ayetleri) hassas olmayan bu Muhammed Essad’ın Müslümanların canını yakmak için şu tavsiyeden de vazgeçmiyor.)

…….

“Bütün bu nitelemelerin hangisinin bir diğeri ile uygunluk gösterdiğini okuyucunun takdirine bırakıyorum. İlgi çekici olan husus şudur: Bu “sözde-mühtedî”[6] de İslâm Âlemi’nde bir “sözde-devrim” sı­rasında ortaya çıkmış, bu “sözde-devrim”in sonucu­nu Batı’ya şöyle bildirmiştir. (İhbar ediyor)

“İbn Saud (Vahhabiler Lideri) bugün Peygamber’in örneğini izlemekte ve yirminci yüzyılda da aynı derecede güç­lü olan Allah kelâmını insanlara hatırlatmakta, bir zamanlar, yedinci yüzyılda olduğu gibi bir Devlet kurulması ve yönetilmesi amacını gütmektedir” (s. 325)

Bu devrimi yeteri kadar övdükten sonra da, burunları dibinde uyanan İslâm tehlikesini görmeyip uyumakta devam eden Batı Dünyası’na sinirlen­mektedir:

“Bugün İslâm tekrar eyleme geçmeye hazırdır, amacı da her zaman aynıdır:

Bu amaç, Muhammed’in ve Haricîler’in (?), iman uğruna savaşan ve dua eden sofu kişilerin amacıdır:

Dünyayı fethetmek, dünyayı boyunduruk altına almak, köle kılmak: (s. 327)

“Kargaşa ve felâketler içinden bir yeni güç doğ­muştur, ne var ki Avrupa bu yeni gücün gerçek de­ğerini takdir edemiyor. Bu güç, çağdaş İslâm’dır. Ye­ni halkları (her halde Afrika halkları kasdediliyor) çevresine toplamada, örgütlenmede, kurmada ve de­ğişim (transformation) göstermede, savaşa hazırlan­madadır!… Yeni Doğu, yeni İslâm büyük İhvan tarîkati (Vahhabiler kasdediliyor), düşünce ve silah savaşma, İslam’ın kutsal savaşma (cihad) hazırla­nıyor, (s. 328)

İşte her çağda, her ne zaman İslâm Dünyası’nda bir kıpırdanma sezilirse, aşağı-yukarı aynı söz­lerle ve özellikle “cihad” terimi[7] slogan olarak kul­lanılır ve İslâm’a karşı “çağdaş haçlı seferleri” ör­gütlenir, kışkırtılır. Bugünlerde tasarlanan Haçlı Seferi’nin adı “Harmagedon”dur. (Har-megidon)[8] Bi­zim Dünyadan habersiz, ağızları süt kokan “entel”lerimize duyurulur.”[9]

Alıntı yaptığımız kısımdan anlaşılan, Müslümanlar eğer tepki göstermiyorsa tepki göstermeleri için birilerini içlerine sal ve onlardan olsun. Onları da rahatsız etsin. Onlar rahatsız olunca emperyalist güç olarak müdahale etme yetkisini insan hakları gibi palavralarla icraata geçirebilirsin.

İşte bu zihniyet haçlı zihniyetinin müdahale tekniklerinden biri ve en önemlisidir.

Yine emperyalist gücün Müslümanları piyon olarak kullanmakla, uyuyan Hıristiyan ve Yahudi dünyasını harekete geçirmesi için gereklidir. Çünkü kendi halkına düşmanın hazırlık yapıyor, bunda bana destek ver. Vermezsen başın belaya girecek ve seni yok edecek korkusu verilmiş olur.

Son söz siyaseti bilmeyen ve geçmiş tecrübesini geleceğe aktaramayan Müslümanlar ezilmekten başka çıkar yolları yoktur.

İhramcızâde İsmail Hakkı


[1] Muhammed Esed (1900 – 1992)

Muhammed Esed, 1900 yılında, Doğu Galiçya’nın Lvov şehrinde, Yahudi bir ailenin üç çocuğun ortancası olarak dünyaya geldi. Baba tarafından dedesi Czemowitz’de, matematik ve fizikte uzmanlığı olan ve astronomiye de ilgisi bulunan satranç ustası bir hahamdı.

1952 yılı başlarında yirmi beş yıllık ayrılıktan sonra Pakistan’ı Birleşmiş Milletlerde temsil etmek üzere New York’a gitti. Kısa süre sonra bu vazifesinden ayrıldı ve Mekke’ye Giden Yol adlı hatıratını ve seyahatnamesini yazdı ve neşretti. Daha sonraki yıllarını elinizdeki bu meali hazırlamaya hasretti.

1992 yılında İspanya’da vefat etti.

[2] Maxime Rodinson (1915 – 2004),

Fransız, Marksist tarihçi, sosyolog ve doğu bilimci. Fransız Komünist Partisi’ne 1937’de girdi, 1958’de ayrıldı. Stalinizme karşı çıktı, İslam araştırmalarının özgünlüğüyle tanındı.

[3] Konumuzla ilgili olmadığı için Şeytan Ayetleri hakkındaki olayı yazmak gereği duymuyorum.

[4] Mahomet, 571-632. Préface de M.E.G.Gautier, traduction de Jacques Marty. Payot, Paris 1934. Herdruk in 1948

[5] Ka’bul- Ahbâr (Ebû İshâk Kâ’b b. Mâti’ b. Heynû el-Himyerî el-Yemânî) (ö. 32/652-53):

Aslen  Yemen Yahudilerinden olan Ka’b Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin vefatından sonra Müslüman oldu. İlmi geniş olması veya mürekkep ile yazı yazması  sebebi ile ona bu ismin verildiği  rivayet edilir. İslam kültürüne ve İslam tarihine İsrailiyat haberlerini taşıdığı böylelikle İslam kültürünü bozmakla suçlanır.

Ka’bul- Ahbâr bir çok kişi tarafından İslam dinine yanlış şeyler sokmaya çalışan ve dini tahrip etmek isteyen bir ajan olarak kabul edilir. Müslüman olduktan sonra geçmişten gelen bilgisini söylemiştir ancak İslam dinine nifak sokacak veya İslam akidesini bozacak  fikirleri çekinmeden  beyan etmiştir.

Eserleri:1-     Siretu İskender 2-     Vefatu Mûsa 3-     Hadîsu Zilkifl

[6] Muhammed Esed’in mealleri bir zamanlar dergi promosyonları olarak yurdumuzda çok dağıtıldı.

[7] Bir zamanlar yurdumuzda da bir siyasî partinin en ileri sloganı bu olmuş ve sürekli Müslümanlar üzerine tepki çekilmiştir.

[8] Harmageddon =Armageddon: (mahşer, müthiş savaş) Latince kökenli bu kelime, İncil’de sözü edilen, dünyanın sonunda iyi ve kötü güçler arasındaki son savaş sahnesi anlamına gelir.

[9] Bkz: HATEMİ Hüseyin Şeytan Ayetleri [Kitap]. – İstanbul : İşaret, 1989, s.34-38

****************

BOY INTERRUPTED (2009) “ Aklı Karışık Bir Çocuk”

Yönetmen : Dana Heinz Perry

Oyuncular : Evan Scott Perry

Süre : 92 dakika

Ülke : ABD

Dil : İngilizce

Konu: Evan isimli çocuğun intihara sürükleniş serüveni

TÜRKÇE ALT YAZISINDAN KISMÎ ALINTI

Babam beni arayıp, Evan’ın camdan atladığını söylediğinde yatılı okulda, odamdaydım. Hayatını sona erdirme kararı aldığında okulun üçüncü haftasıydı sanırım. Annemin odasına gittim ve bu cümleleri kurmam gerektiğinin farkına vardım. Onlarla iletişim kurmalıydım ve onlara Evan’ın kendisini öldürdüğünü anlatmam gerekiyordu. Bilinçsiz bir şekilde yapılan, en azından ben öyle yapıyorum yüzleşmesi acı olan şeyleri bloke etmektir.

Bunu nasıl yapmış olabilir?

Mümkün gelmiyor. Oğlunuz ne kadar acı verici bir şey yaşamış olabilir ki, artık buralarda olmak istemez?

St. John’s Mezarlığı, Barrytown New York; Ekim Kendisini öldürdüğü akşam, Evan’ın kafasında neler vardı asla bilemeyeceğiz.

Pencerenin kenarında, atlamak üzereyken düşünceleri nelerdi?

Adımını atıp o kararı verirken ne düşünüyordu?

***

Nasıl olur da, bebeğime son defa onun cenazesinde sarılabilirim? 15 Yıl Önce Hayatımdaki en mutlu günüm, Evan’ın doğduğu gündü. En sonunda onu görebilmenin mutluluğu tanımlanamazdı. Hamileyken bebekle iletişim kurmaya başlarsınız. İçinizde hareket eder. Tekmeler ve kim olduğunuzu sorgular gibidir. Sonunda doğduğunda, Evan çok güzeldi. Ona hemen âşık olmuştum. Evan’ın doğumunu çekerken çok heyecanlıydım. Kamerayı doktora vermiştim. O da bir kaç fotoğraf çekti. Evan doğduğunda, yaşındaydım. Hart ise. Eski ilişkisinden bir oğlu daha vardı. Evan, benim ilk çocuğumdu.

Evan’la uzun süre yalnızdık. O da ben de çok gençtik ve birbirine yardım etmeye çalışan iki minik yaratıklar gibiydik.

***

Evan, havluların belli bir düzende katlanmasını istiyordu. Olmadığı takdirde onları kuma serer ve tekrar en baştan yapmaya başlardı. En çok bu kalıbı kullanırdı,

“Baştan yapmak.”
Mükemmeliyetçiydi.
Hayatı boyunca da böyle oldu.
Herhangi bir konuda en başarılı olamazsa, buna çok bozulurdu.
Onu disiplin etmekse imkânsız bir şeydi.
Cezalısın, deyip odasına gönderirdik onu.
Cezalandırıp odasına gönderirdik onu.

***

Televizyonu camdan atardı; kitaplıkları kırardı. Odaya gittiğinizde darmadağın bulurdunuz her şeyi. Bundan pişmanlık duymasını beklerdiniz ama olmaz.

“Beni hapse atın isterseniz,” derdi.

Psikolojik sorunları olduğu bir gerçek. Sanırım, duygusal şok emicilerinin olmadığını söyleyebiliriz. Bu nedenle sizin ya da benim basit gördüğümüz konulara büyük tepkiler verirdi.

***

4 Yaş

İki farklı Evan vardı sanki. Bir yandan sinir krizleri geçirirdi. Ona ulaşması imkânsız olurdu. Öte yandan, yaşamayı seven, harika bir çocuktu.

***

Evan çok sevgi doluydu. Bunu fiziksel olarak gösterirdi. Hep sarılırdık. Evan, anne karnında minik bir bebek misin sen?

Daha doğmadın bile, değil mi?

Bu şiddetli sevgi ve duyarlılığın tam tersini de alabilirdiniz. Bunu söyleyebilirim. Korkutucu bir insan ve korkutucu bir ruh. Ruhların en karanlığı belki de.

Evan ana okulundayken, öğretmeni telefon etmişti. Onun intihardan bahsetmesinden endişelenmişti.

Evan’la beş yaşındayken tanıştım. Gösteri sanatları programımıza katılmıştı. Gördüğüm en sevimli çocuk oydu, diyebilirim. Aralarında ayrım yapmamaya çalışırız ama bazen buna engel olamayız. Tüm öğretmenlerin gözdesiydi o.

Tanıştığım en sevgi dolu, en yaratıcı çocuklardan birisiydi, Evan.

Doğruluğa çok önem verirdi.

Adil olmalıydınız.

Bir kavga çıktığında ayırmaya ilk o giderdi.

Ve sonra da bunun adil olup olmadığını sorgulatırdı.

Beş yaşında, minikler grubundayken kafasını ölümle bozmuştu.

Camdan atlayıp, kendisini öldüreceğini söylüyordu.

Bir akrabasının bunu yaptığını söylemişti. Grupta her gün bu konuyu açardı. Camdan atlamak istediğini söylerdi.

“Ölüp ölmemek, umurumda değil,” derdi.

“Ben ne olacağım peki,” diye sorardım ona.

“Senin ve ailem için üzülürüm, ama benim umurumda olmazdı, çünkü ben bir şey hissetmeyeceğim,” derdi.

***

Kucağıma oturur, kollarını bana sarar ve hiçbir üzüntü belirtisi göstermeden, her zamanki sevgi dolu, tutkulu Evan olarak atlayacağını söylerdi. Ben de, bunun saçma bir konu olduğunu anlatmaya çalışırdım.

DEPRESİF ÇOCUKLARLA TANIŞTIM.

HİPER AKTİF OLANLARIYLA DA.

Ama ölümden bahseden bir çocukla, hiç tanışmamıştım.

Ölümü merak ediyordu.

Buna kafasını takmıştı bile diyebiliriz.

Ölüm takıntısı son derece mantığa dayalı bir konuydu onun için.

Olağan bir şeydi çoğu zaman.

***

Evan Perry; mükemmeliyetçi, takıntılı, sahip olmayı sevmez. Bundan sonrasını yazmadım bile. İyi bir sporcu ve popülerdir.

Beş yaşındayken bir psikiyatra gittik.

Okulda dersleri iyi.

Geçen seneden beri kavga çıkarmamış.

Evan’a depresyon teşhisi koydu ve Prozac’a başlattı.

25 Eylül 1997’de Prozac hakkında konuştuk. Çocuklarda depresyon konusunun yeni yeni tartışılmaya başladığı dönemlerdi. Eğitim aldığım dönemlerde, çocukların da depresyona girebileceği fikrine aşina değildim.

Çocuklar depresyona girmez.

Bu kadar basittir; değil mi?

AİLESİNİN İKİ TARAFINDAN DA GELEN, ŞİDDETLİ DEPRESYON GEÇMİŞİ VARDI. AMCASI, YAŞINDA İNTİHAR ETMİŞ. ÖLÜMDEN VE CİNAYETTEN BAHSEDİYORDU.

KORKUTUCU BİR ÇOCUKTU.

Ne diyeceğimi bilmiyorum. Çoktan intihar girişiminde bulunmuştu bile. Pencereye koşup ailesini atlamakla tehdit etmiş. Asi ve karşı gelen bir yapısı var. Kafasını vurmuş.

“Kanser olmak istiyorum,” demiş. Ebeveynlerini ve kardeşini öldürmekle tehdit etmiş. Tam bir bebek gibiydi. Başlarda o kadar bebeksi bir yüzü vardı ki pembemsi, bebek yüzü vardı. İçindeki şeytanlarla yüzü arasında müthiş bir görsel karşıtlık vardı.

Evan yedi ya da sekiz yaşlarındaydı.

Evdeydik ve yine kendisini öldürmekten söz etmeye başlamıştı.

Ne yapacağını son derece detaylı bir şekilde anlattığı zamanlar olurdu.

Camdan atlamak gibi.

Bir binanın tepesinden atlayacaktı.

Kendisini kesecekti.

O seferinde de kendisini asmaktan bahsetmişti. Yastık kılıfına bir kuşak bağlamış. Ranzasına tırmanmıştı. Oraya bağlamış iyice. Sonra düğümü boynundan geçirdi ve bana kendisini nasıl asacağını, ranzadan atlayacağını gösterdi. Annesine, kendisini nasıl asacağını gösterecekti.

İnsanlara oğlumun kendisini öldürme planlarından bahsetmekten çok yorulmuştum ama. Bunun gerçekten olduğuna dair bir kanıta ihtiyacım vardı. İnanması çok da kolay olan bir konu değildi bu.

ÇOCUKLARIN İNTİHARA MEYİLLİ OLAMAYACAĞINA DAİR BİR FİKİR VARDI. !!!!!

Ölümün ne olduğunu anlayamayacakları düşünülürdü. Bunun geri dönüşünün olmadığını anlayamazlardı.

Evan’ı iyi tanıdığımı düşünmedim hiçbir zaman.

Hayatımda gördüğüm en korkutucu çocuktu. Ölüm hakkında bu kadar kararlı olan bir çocukla tanışmamıştım hiç.

Maske takmış gibi geliyordu. Yüzüne o ulaşılmaz ifade yerleşirdi. Duygu durumu bozulduğunda, tüm vücudu değişirdi. Fiziksel tepkileri, iletişim kurma yöntemleri hepsi değişirdi. Bu değişiklik, yüzünden okunabilirdi. Ona ulaşamazdınız. Fiziksel değişimi, yüzünün boş bakmasına yol açardı.

***

ÇOCUK OLMAYI ATLAYIP, DİREKT BULUĞ ÇAĞINA GİRMİŞ GİBİYDİ. BU DAVRANIŞLARI, 15 YAŞINDA BİRİSİNDEN BEKLERSİNİZ.

“Sen benim patronum değilsin. Ver şu arabanın anahtarlarını.”

“Nereye gidiyorsun?

Okulda neler yaptın?”

Yanıt alamazsınız. Normal gibi gelir ama yedi yaş için pek de normal değildi. Çok sofistike olmasının yanı sıra, tam bir ergendi.

“Mutlak gücümün vaktidir bu.”

Britney Spears‘den[1] ya da Backstreet Boys‘dan[2] hiçbir zaman hoşlanmadı.

Direkt olarak, DYLAN, NEİL YOUNG ve NİRVANA dinlemeye başladı. Bir sürü şarkılar yazmıştı.

Çıkarmazsam kafamdaki mesajı

Ölüp gidivermem lazımdı

Nasıl olur dersen bana

Söylemedim mi ben sana

Sevdiysen alırız elinden

Olur böyle aynen

Onun yaşındaki bir çocuğun aklından bile geçmeyecek konular hakkında şarkı sözleri yazıyordu.

9 Yaş

Beleşe gelir sanırsın

Kessem boğazımı

Seni tehdit etsem bıçağımla

Gebereceksin bu akşam,

***

Daha azı değil, depresyondayım

Ne meraklı ne de öfkeli

Öldürsün beni artık biri!

Diz çöktüm önünüzde

Lütfen, yalvarırım gebertin beni

Diz çöktüm önünüzde

Çünkü feci depresyondayım.

***

8 – 9 yaşlarında günlük tutardı.

Şiirler yazmıştı bir sürü.

“Ölmeye hazırım, ölümden korkmuyorum.” Derin şiirlerdi. Aklından kuvvetli düşünceler geçiyor olmalı, demiştim. Yaşını aşan bir duygusallığı ve olgunluğu vardı. Evan bir keresinde, ana karakterinin depresyonda olan ve her konuda yalnızca olumsuzlukları düşünen bir çocuk olduğu bir oyun yazmıştı.

***

Bu sırada Evan ciddi bir intihar girişiminde bulundu.

2000 senesi sonbahar döneminde, Evan beşinci sınıftaydı. Okul müdürüne, intihara meyilli olduğunu iletti.

Mektup: Acilen tavsiye ediyorum Bir psikiyatra danışmalı

Bize de mektup gönderdiler tabi.

“Psikolojik danışmana görünmeli.” Üç hafta sonra, okulda bir denemede bulundu.

“Okulun çatısına çıktı. Yaklaşık altı kat yüksekte. Kaldırımdan, burger bir parça koparmış. Aşağıya, çocukların oynadığı yere fırlattı.”

Öğretmenlerinden bir tanesi, beden eğitimi öğretmeni, çatıya çıkmış. Evan’ın yanına. Evan, pervazdan sarkıyormuş ve ona kendisini öldürmek istediğini, atlayacağını söylemiş.

Öğretmen de ona, sevilen birisi olduğunu, hayatın yaşamaya değer olduğunu anlatmış. Sonunda, Evan kendi kendisine aşağı inmiş.

Oraya vardığımda okul müdürünün odasına gönderilmişti. Orada buluştuk. Hemen acil servise gitmeye karar verdik. Bir doktor ona, ölümün nasıl bir şey olduğunu bilip bilmediğini sordu. Evan’ın yanıtı,

“EVET, HERKES TOPLANIR VE NE KADAR HARİKA OLDUĞUNDAN BAHSEDER,” olmuştu.

Eskiden manik depresif olarak bilinen bu hastalık beyindeki kimyasal dengesizliklerden kaynaklanır. Bazı çocuklar depresyona, bazılarıysa maniye yatkındır. Evan’ın durumunda, yatkınlığının kesinlikle depresyon olduğunu söyleyebilirim.

Bipolar (iki kutuplu) depresyon, kesinlikle depresyondan daha ciddidir. Bipolar rahatsızlığı olan çocuklarda intihar daha sık görülür. Daha korkutucu olmasının sebebi de budur. Durumu ne kadar uzatacağını asla bilemezsiniz. Okulda pervazdan atlayabilirdi. Kendisi dışında, başka durum ya da insanları suçlamaya yatkındı.

“Bunu yapmamam gerekiyordu, bir sürü insanı korkuttum,” demezdi.

İstediği tek şeyin, kendisini can kulağıyla dinleyecek birisi olduğunu söylemişti. Davranışlarının başkaları tarafından neden bu kadar korkutucu algılandığını anlamıyordu. Okulun çatısına çıkarsa, bir şeyler olacağını düşünmemişti. Bu nedenle, gözetim altında her saniyenizin takip edildiği programda yoksa hiçbir şey yapamadığız, başka rahatsız çocuklarla bir arada olunan ve ailenizin sık sık ziyaret etmesine izin verilmeyen bir yere kapatıldığında paramparça oldu.

Klinikteki demirbaşlara zarar veriyordu. Çok öfkeliydi. Odasının tüm duvarlarını boyamıştı bir keresinde. Duvarları ona temizletmek zorunda kalmıştık. Sinir krizleri geçiriyordu sık sık. Kafasını ve kollarını duvara vurmaya başlamıştı; çok kızgındı.

NE DEPRESİF NE DE MANİK OLDUĞU DÖNEMLERDE FARK ETMEZ. BİPOLAR BİR ÇOCUKLA MANTIK ÇERÇEVESİNDE ANLAŞAMAZSINIZ.

Evan’ı, Four Winds’te ziyaret etmek çok acı vericiydi. Çok daha ciddi psikolojik sorunları olan çocuklarla bir aradaydı. Davranış bozukluğu olan çocuğunuzla yüzleşmek çok zor. Ergen olsaydı, bu gelip geçici bir durum olurdu. Bir sürü yeteneği ve parlak özellikleri olan bir çocuktu. Four Winds, bu nedenle suratımıza yediğimiz bir tokat gibiydi.

FOUR WİNDS’DE, EVAN’A BİR SÜRÜ İLAÇ VERDİLER.

DEPACOTE bunlardan biriydi. Narkoz altında gibiydi.

Sonradan LİTYUM‘u önerdiler.

LİTYUM, bir duygu durumu stabilizatörüdür. Yükselip alçalması yerine, beyindeki seratonin seviyesini dengede tutar. Kimyasal dengeyi sağlar.

Lityum’a cevap vermeye başlamıştı. Dikkat çekici bir gelişmeydi bu. Yine de çok rahatsızdı. Bundan sonra ne yapacağımıza karar vermeliydik. Eski okulu onu geri istemedi. Çok pahalı bir alternatif dışında gidebileceği hiçbir yer yoktu. Bu, onun ömrünü en azından bir kaç sene uzattı, diyebilirim.

***

Birkaç gün sonra, Evan kampüsten ayrılmaya karar verdi. Kontrol altında tutulup tutulmadığını

görmek istemişti. Üç gün sonra, buna katlanamayacağına karar vermişti. Her şeyden yetişkinlerin sorumlu olması, ona göre değildi. Olması gerekenden biraz daha zorlaştırdı durumu. Dramatik davranışlar gösterdi ve pencereden çıkıp gitti. Oysa kapıdan da çıkabilirdi. Kapıları kilitlemeyiz. Önemli bir olaydı. Evan’ın verdiği dolaylı zararı anlaması gerekliydi. Yaşamında olup bitenlerin bir özeti gibi olmuştu bu olay. Size verdiği zarardan şimdiye dek hiç sorumlu tutulmamıştı.

***

Çok erken yaşta, bir ergen gibi davranmaya başlayan Evan’ın “Ben bunlar için çoktan büyüdüm,” havasını üzerinden atması gerekliydi. Çocuk olması lazımdı. O yaşta ihtiyacınız olan budur. Güzel bir günde, arkadaşlarınızla top oynamalısınız.

***

Öğretmenleri, “Keşke bütün öğrencilerim, Evan gibi olsa,” diyorlardı. Fen bilgisi projesiyle ödül bile aldı.

Evan, York’da çok iyi arkadaşlar edindi. Bu, ona iyi geldi. Güveninizi kazanması biraz vakit alırdı. Ama sonra gördüm ki onunla her şey konuşabilirdim. Bir sorunum olursa, ona dönebilirdim.

***

Bazen bir şeylerden şüphelenirdik. Uzun bir süre sessiz kalırdı. Ama buna alışmıştık; bunu sık sık yapardı çünkü. Arada sırada okulu asardı.

Derdi ki, “Ne kadar mutlu olursam bu ay, sonrakinde o kadar öfkeli olacağım.” Bir keresinde çatıya çıkmıştık. Pervazda oturuyordu. Beni çok korkutmuştu. Korkusuzca kenarda yürüyordu.

***

Depresyondaydı.

***

Hayatın devam ettiği bir gerçek. Ama istediğin ve planladığın şekilde değil.

***

Evan’ın durumu çok iyiydi, neredeyse mucize gibi. İnanamıyorduk.

***

“Artık öyle değilim,” diyor.

***

“İntihara meyilli düşüncelerin var mı,” ya da “Kendini öldürmek istiyor musun, kendine zarar verir misin,” gibi.

“Hayır,” dedi,

“Bunları düşünmüyorum.”

Evan’ın intiharından altı hafta öncesi

ÇOCUKLAR BAZI ŞEYLERİ SÖYLER YA DA YAPARLARSA, ONLARA ENGEL OLUNACAĞINI BİLİRLER. ÖZELLİKLE DE AİLELERİ, ONLARIN HAYATINDA OLUP BİTENLERLE İLGİLİYSE. Çocuk engellenmek istemiyorsa, hiçbir şey söylemeyecektir.

Evan, durumunu dışarıya yansıtmamayı öğrenmiş olabilir. Ama içinden çok ıstırap çekiyordu ve bu henüz işin başıydı. Daha çok küçükken başlamıştı ve asla geçmeyecekti.

Nantucket’e iki haftalığına tatile gitmiştik.

Depresif görünüyordu. Baskı altında gibi görünüyordu. Çok mutlu değildi; durumu kötüleşiyordu. Okul başladığında, küskün ve depresifti.

Eylül ayında, haftalar birbirini kovalamaya başlamıştı ve ödevleri için endişeleniyordu. Bir keresinde gelip,

“Anne, bana dikkat etmen lazım,” demişti. Psikiyatrıyla iletişime geçtik. Ondan bir randevu aldık. Lityumun dozunun arttırılması gerekiyordu. İlacının dozunu arttırmayı denedik; işe yaramadı.

***

İnsan bunu kendisine yapmakta kararlıysa, bunu herkesten mutlaka saklayacaktır, değil mi?

2 Ekim 2005, Öldüğü gece, Pazar akşamıydı.

Hep beraber yemek yiyorduk. Evan’ın henüz tamamlamadığı bir ödevi vardı. Ukalalık yapıyor ve bitirmek istemediğini söylüyordu. Ayaklarını masaya uzatmıştı. Annesinin ödevle ilgili başının etini yediğini söylüyordu. Sonra biraz dalaştılar. Çok sinirlenmişti. Kavga çok şiddetli olmuştu. Genelde hep böyle yoğun kavgalar çıkardı.

Merdivenlerden çıkarken, “Anne, senden nefret ediyorum,” dedi. Kapısını kapattı ve kilitledi.

O akşam giderken, aklıma takılan bir şey yoktu. Bu çocuk, bu akşam kendisini öldürecek, diye düşünmeme yol açacak bir şekilde davranmamıştı. Milyonlarca sene geçse aklıma gelmezdi. En iyi zamanlarımda bile ondan beter davrandığım olmuştur. Akşam on sularıydı.

Bir süre daha okuduk sonra Evan’a bakmaya odasına gittim. Kilidi açmıştı. İç çamaşırlarıyla yatağında oturuyordu. Kucağında laptopu vardı. İçeri girdim ve nasıl gittiğini sordum.

“İyiyim baba; ödevimi yapıyorum,” dedi. Bilgisayarı vardı. Ödevini yapıyormuşa benziyordu.

***

Evan ortadan kaybolmuştu. Aklımdan geçen ilk şey, camdan atladığı olmuştu. Pencere, apartman boşluğuna bakıyordu; bir şey görünmüyordu. Apartman boşluğunda bir şeyler kesinlikle vardı; ama net seçilemiyordu.

Evan, sırtüstü yatıyordu. Etraf kan içindeydi.

“EVAN, EVAN!”

***

“Lanet olsun, bunlar gerçekten oluyor,” diye düşündüm

***

Bir mektup açıldı karşımıza.

Uğruna Ölünecekler:
1-BAŞARISIZLIK KORKUSU
2-ARKADAŞLARA GÜVENSİZLİK
3-TÜM BU ÇABA NİYE?
4-ASLA UYUM SAĞLAYAMADIM.
5-KÖTÜ OLAN HER ŞEYİN, GERÇEK OLDUĞUNU BİLMEK, TEMBEL, KAYBEDEN, ÇİRKİN, YETENEKSİZ VE APTAL OLMAK.
6-NE ANLAMI VAR?
Uğruna Yaşanacaklar:
1.MÜKEMMEL OLMA POTANSİYELİ
2.SEVDİKLERİME OLAN GÜVEN
3.GELECEK
4.GÜVENİLİR ARKADAŞLAR BULMAK
5.AİLEMİN ÜZÜLECEK OLMASI
6.SONRA DAHA İYİ HİSSETMEK
İşte uğruna ölünecek ve yaşanacak altı şey.
İstediğim şeyler:
YORK HAZIRLIK OKULU’NUN NEDEN VE NASIL ÖLDÜĞÜMÜ ASLA BİLMEMESİ.
UNUTULMAK.
CENAZEME YALNIZCA AİLEMİN GELMESİ.
ÖLÜMÜN ACISIZ OLMASI.
VE SON OLARAK DA, HERKESİN HAYATINA DEVAM ETMESİ.
ÜZGÜNÜM AMA EN İYİSİ BU OLACAK.

***

Dürüst olmak gerekirse, bu mektup tüm 15 yaşındakilerin kendileri hakkında düşündüklerini ifade ediyor.

YETERİ KADAR İYİ DEĞİLİM, KİMSE BENDEN HOŞLANMIYOR.

HİÇBİR ŞEY DÜZELMEYECEK.

Evan’sa bunları, herhangi bir 15 yaşındaki çocuktan 20 kat daha kuvvetli hissediyordu. Hiçbir şeyin düzelmeyeceğine daha çok inanıyordu. Bir geleceğin olmadığına ve yaşamanın çok azap verici olduğuna, çok zor olduğuna ve ölümün tek yanıt olduğuna çok daha şiddetli inanıyordu. O listenin üzerinden birlikte geçebilseydik keşke. Kararını vermeden önce, bana göstermiş olsaydı o listeyi onunla üzerinden geçerdik ve bunların hepsini düşündüm, derdim. Bunu da düşündüm. Bunu da. Ama bunların benim için doğru olmadığına karar verdim. Senin için de geçerli değiller.

ŞU ANDA KENDİNİ FARKLI HİSSETMENE YOL AÇAN ÖZELLİKLERİNİN, BEŞ SENE SONRA SENİN EN İYİ YANLARIN OLDUĞUNUN FARKINA VARACAKSIN. SENİ DİĞERLERİNDEN AYIRAN BUNLAR OLACAK VE İNSANLAR BUNU ÇEKİCİ BULACAKLAR.

Evan’ın intihar notu; Bundan ne anlam çıkarıyorsunuz?

Her şeyden önce, yetişkin yaşamının nasıl olacağını görmeye başlamıştı. İstediği şekilde başarılı olamayacaktı bu yaşamda.

Psikiyatride bipolar rahatsızlık, bizim kanserimizdir.

İnsanları öldürür.

Yapabileceğiniz her şeyi yaparsınız ama bazılarını asla kurtaramazsınız.

Ona kesinlikle bir süre daha yardımcı olabilirdik.

Ama ilaçlarını eninde sonunda bırakacaktı.

Hepsi bırakır.

İlacı bırakınca, uçup gidecekti.

Belki de hastalığı, tür değiştirmeye başlamıştı. Aklını yitirmeye başlamış olabilir miydi? Bunlar hakkında konuştu mu?

Hayır.

-Hiçbiri hakkında mı?

Hissettiklerini reddetmiş olabilir, ama hiçbiri hakkında konuşmadı mı?

Arkadaşlarına güvenmediğini falan söylemedi mi?

Deliler böyle konuşur ama, yani

-Deli saçması. Deli saçması, son derece aklı başında bir şekilde yapılabilir.

Planlı ve programlı bir şekilde.

Bu nedenle televizyon ve filmlerde akıl hastalıklarının temsil ediliş biçimlerine öfkeleniyorum. İlle de kendinden geçecek; ağzı köpürecek falan.

AKLI BAŞINDA BİR ŞEKİLDE, BİLGİSAYARININ KARŞISINDA SAKİN SAKİN BU KORKUNÇ ŞEYİ YAZIYOR OLAMAZ SANKİ.

Metodolojik bir biçimde, yapacağını zaten bilerek. Bu da deliliktir.

***

Onun anısında, hayatın kırılganlığının ve öneminin farkına varıyoruz. Sahip olduğumuz hayatın kıymetini bilmeli; ilişkilerimizden alabildiğimiz kadar keyif almalıyız. Her ne kadar zamanımız varsa.

-Delik dışında her şey var.

Delik dışında her şey.

-Deliği kazmayı unutmuşlar. Nereyi kazacaklarını söyledik mi?

***

Birisi bu kadar şiddetli bir depresyondaysa ve çok acı çekiyorsa, onun için hiçbir şey yapamayız. Hiçbir şey. Bundan sağ çıkmak çok zor. Ama elinden geleni yaparsın işte.

Başka ne var ki?

Ne yapılabilir?

***

İnançsızlık hissiyatı. Bunun gerçek olduğuna inanacak mıyım hiç?

Bilemiyorum. Bunlar gerçekten oldu mu?

YORUM:

Çocuklarımızın yetişme ortamlarına bakınca Evan’dan çok farklı olmadığını görmekteyiz. TV dizilerinde kültürümüzün aşağılandığı, örnekleri olmayan hayat tiplemeleri ile baskı altında olan çocuklarımızın feci durumları, ayrıca okul hayatları ve sosyal durumları da düzensiz olanlar, taş dahi attırılan yavrularımızı görünce dua edip tedbir amaçlı olarak yakın ilgi ve alakayı kesmeyelim. Ancak geleceğimiz gerçekten büyük bir tehdit altında olduğu görülmektedir.

İhramcızâde İsmail Hakkı


[1] Britney Jean Spears :(d. 2 Aralık 1981, Louisiana ABD), 1 Grammy Ödülü kazanmış Amerikalı pop müzik sanatçısı, seksî dansçı, ve sinema oyuncusudur.

[2] Backstreet Boys, 1992 yılında kurulmuş ünlü Amerikan pop grubudur.

********************************

BENDE ŞEYH OLDUM DİYENLERE

[İstihbarat örgütlerinin ve dünyayı idare etme iddiaları olan bazı Oluşum'ların metafizik olaylarla yakından ilgilenen maaşlı elemanları bulunmaktadır. Bu kimseler, defalarca güvenilirlik testlerine tabi tutulmuş ve "onay" almış kimselerdir. İstihbarat örgütleri, insanın ve teknolojinin yetersiz kaldığı yerlerde işte bu insanlardan istifade ederler. Gizli ilimler uzmanı bu insanlardan bir başka şekilde daha istifade edilir. Oluşum, gizli ilimler uzmanı elemanları vasıtasıyla bazı insanları "çengeller". Bunu da madde ötesi varlıklar vasıtasıyla yapar.

İstihbarat örgütünün ya da bir tarikatın oluşumun yönlendirmesi üzerine insanları kendi etkisine alan Maddeötesi Varlıklar, bazen sıradan normal bir Maddeötesi Varlık olabileceği gibi, bazen de onların ileri gelenlerinden , onların yönetici durumunda olanlarından olabilir..

OLUŞUM TARAFINDAN KONTROL EDİLEN MADDEÖTESİ BİR VARLIK, UMUMİYETLE, DAHA GENÇLİK YILLARINDAN İTİBAREN GELECEĞİNİ PARLAK GÖRDÜĞÜ BİR İNSANI YA DA OLUŞUM TARAFINDAN BELİRLENMİŞ İNSANI SEÇER VE KENDİ TABİİLERİ ARASINA SOKAR. BU YAŞLAR UMUMİYETLE 18 İLA 24 YAŞLAR OLMAKTADIR. (!!!!!!!!!!)

Maddeötesi Varlık için, bu seçim yapıldıktan ve kendisine tabi kılacağı insan belli olduktan sonra sıra gelir onu tamamıyla kendisine bağlamaya...

Bunun için de Maddeötesi Varlık, o insanın inancına göre bir din büyüğünün şekline girerek evvela rüyasında ona görünmeye ve onun büyük bir insan olacağına dair telkinlerde bulunmaya başlar.

BU HÜVİYETİNE BÜRÜNÜLEN KİŞİ, SÖZ KONUSU ŞAHIS TARAFINDAN SAYGIYLA ANILAN, DEĞER VERİLEN BİR KİMSE DE OLABİLİR.

ARTIK YAVAŞ YAVAŞ GÖSTERİLEN RÜYALAR NETİCESİNDE O KİMSE GERÇEKTEN BÜYÜK BİR İNSAN OLACAĞINA YA DA İSA MESİH = KURTARICI OLDUĞUNA İNANMAYA BAŞLAR. BU KAPSAMDA "BEN İSA'YIM, BEN ALLAH'IN YERYÜZÜNDEKİ HALİFESİ-KILICIYIM" DİYEN BAZI İNSANLARIN ÖNEMLİ BİR KISMININ HER NEDENSE ALMANYA'DAN ÇIKMASI DA SON DERECE İLGİNÇTİR.

Çengellenen o insanın bazen canı bir şey ister, derhal o isteği Maddeötesi Varlık tarafından yerine getirilir. O, bu durumu büyük bir insan olması hasebiyle isteğim Allah tarafından ya da inandığı tanrısı tarafından yerine getirildi diye nitelendirir; hâlbuki Maddeötesi Varlık tarafından yerine getirilmiştir. Bir imtihana girecektir, o imtihanda kendisine yardım edilir. Birisiyle ya da büyük bir topluluğa konuşurken karşısındaki şahıslar üzerine Maddeötesi Varlık tarafından yapılan baskıyla üstün duruma geçer, adeta karşısındakiler kendisine karşı konuşamaz duruma düşerler.

Ve bu şekilde günden güne durum gelişmeye başlar.

Geçen zaman zarfında yavaş yavaş içine birçok şeyler gelmeye başlar. Yakın gelecekte olacak bazı ufak tefek hadiseler içine doğar. Önceleri bunları 6. His diye nitelendirir. Aynı anda başka bir yerde olan hadiseden anında haberdar olabilir. Birisinin bir işinin halli için dua eder, derhal o işin yapılması Maddeötesi Varlık tarafından sağlanır ve o da "seçilmiş büyük bir insan olduğum için bu isteğim Allah tarafından yerine getirildi" zanneder. Nihayet bir sahada büyük adam kurtarıcı olduğunu iddia etmeye başlar. Artık kimseye ihtiyacı olmaz. Kendisini herkesten büyük görür, içine doğanlarla hareket etmeye koyulmuştur böylece bu kişi... Kendisine seçmiş olduğu alanın en büyüğü olduğunu iddia eder. Bir süre sonra son derece büyük bir insan olmuş ve çevresine birçok kimseyi toplamıştır.

Burada en büyük zevk ise onu kendine tabi kılan Maddeötesi Varlık'a ve bunu yönlendiren Oluşum'a aittir. Çünkü o kişi sayesinde artık binlerce kişiyi kendine tabi kılmış ve onlara istediklerini yaptırtmaya başlamışlardır. Bu yüzden Maddeötesi Varlık icabında o kişinin durumunu kuvvetlendirmek için bazı kişilerin rüyalarına dahi girip o kişiye bağlanmalarını yahut ona yardım etmelerini telkin eder.

Oluşumun emrindeki Maddeötesi Varlık, o kişiye mesleğiyle ilgili bilgiler vererek onu büyük bir adammış gibi de gösterir. Bu kişi bir ressamsa Maddeötesi Varlık'tan fısıldadığı ilhamlarla, O dünyanın en güzel resmini çizer. Yok, eğer bir komutan ise kısa bir süre sonra olacak bombardımandan hemen önce bulunduğu yeri terk ederek yer değiştirir. Hitler bir gün siperde diğer askerlerle yemek yerken bir ses ona kalkıp başka bir yere oturmasını söylemişti. Hitler yemeği kesip kalkmış ve daha ilerideki bir sipere geçmişti. Çok kısa bir süre sonra büyük bir şarapnel parçası Hitler'in oturduğu yere düşmüş ve diğer askerlerin tümü ölmüştü Bilmeyenler onu kendilerine lider seçer. Artık o kişi bilir bilmez kendinden açıklamalarla bazı doğruları yalan, bazı yalanları da doğru gibi anlatabilir. EVET, OLUŞUM, KENDİ AMACI DOĞRULTUSUNDA KOŞACAK, MADDİ VE MANEVİ AÇIDAN DONANMIŞ BİR İNSANA SAHİPTİR ARTIK.][1]

Yukarıdaki yazıyı okuyunca çok şeyhin ve kurtarıcı liderin hangi elemeden geçtiğini anlıyoruz.

Hakikatte doğrular yok mu?

Var. Fakat doğruların sayısı çok az miktarda olduğu kesindir. Bunu nereden anlıyorsunuz diye sorarsanız; ona da cevap şu verilecektir.

Dindarlar birleşme konusunda gayretleri en az olan guruplar arasındadır. Aralarındaki sen-ben kavgasında da acımasızdırlar. Bilinen göre göre batıl veya hakikat olması düşünülmeden din, cemaati için mükemmeldir. Ancak dini hayatı mahveden unsurlar, kişilerin “üstünlük” “kurtarıcılık” “egoist” tavırlarıdır. Bu ise istismarcıların kullanım alanları için sermaye olmaktadır. Bu şekilde biraz daha düşünmemiz gerekmektedir.

İhramcızâde İsmail Hakkı


[1] Kaynak: Ömer ÖZKAYA, Zihin Kontrolü, Paradoks, Mayıs 2011, İstanbul, sh.386-388

************

İNTİHAR

MATEMATİK BELASI-DERSHANELER

DİNDEN UZAKLAŞMANIN RUHSAL BOZUKLUKLARDAKİ ETKİSİ

THE CENTURY OF THE SELF (BEN ASRI) 2. BÖLÜM

ZİHİN KONTROLÜ İSİMLİ KİTAPTAN ALINTILAR (Mutlaka okuyun)

APOSTAZ, “DÜNYANIN KUTSAL İNTİHARI” INDA PARAZİTİMİZ

SEÇKİ 1


GÜNAH VE TÖVBE İLİŞKİSİ

Üzüntü duyma ile ceza verme kavramlarının aynı şeyler olmadığı bilinmelidir. Bu nedenle, doğruluk adına yapılan hareketlerde dahi, bu ayrıma dikkat etmek gerekir. Tekrarlanması istenmeyen bir davranışın engellenmesi amacıyla, bilinen tepki ile karşılık verilmesi cezayı, bilinmeyen sonuçlar ise üzüntüyü meydana getirir.

Ceza ve mükâfat kelimelerinin eşdeğer kullanıldığı yerler vardır. Üzüntüde bulanıklık hali mevcutken, cezada açıklık hali daha belirgindir. Cezanın karşılığında karamsarlık hali bulunmazken üzüntü de karamsarlık durumu vardır. Bu nedenle her cezalı duruma düşen üzülmez. Üzülen kişi ise, hem cezasının karşılığını, hem de eziyetini beraberinde çeker.

Terbiye metodunda, cezanın üzüntüye sebep ve ikilem oluşturduğundan insan hata ve günaha bakarken olumsuz yönden değil, olumlu yani yapılabilir açısından göz atmalıdır. Bu güne kadar insanlara tövbeyi anlatanlar, kurtuluş yerine kaosu ve ağır teklifleri beraberinde yükleyerek, insanları çıkmaza götürmüşlerdir. Çoğu zamanda biçare durumuna düşmüş insanı, daha çok biçare durumuna getirerek, onu acımasız bir ilah ile baş başa bırakmışlardır. İlâhî dinlerde tövbe anlayışına bakarsak;

İslâmiyet’te kişinin işlediği günahtan dolayı pişmanlık duyması, tövbe edilen günahı kesinlikle terk etmesi ve günaha kesinlikle geri dönmeme hali,

Yahudilik’te kişinin tövbesi yeterli olmayıp Allah Teâlâ’nın veya mağdurun affetmesi,

Hıristiyanlık’ta suçtan dolayı pişmanlık duyulması, günah çıkarılması vardır.

Yahudilikteki tövbe inancı, İslâmiyet’teki kul hakkı ile örtüşmektedir. Yahudilik ve İslâmiyet’te pişmanlık, bağışlanma çok önemli yer tutarken, Hıristiyanlıkta ise merhamet ve sevgi ön planda olduğu görülmektedir.

Üç dindeki anlayış farklılıklarıyla, toplumlarda sürekli uyuşamazlık baş göstermesine sebep olmakta, tövbe fonksiyonu da yeterince etkisiz hale getirilerek, hükmetmek isteyenlerin etkileme aracı haline dönüştürülmektedir. Yahudilerin, genellikle mağdur olduklarını ileri sürerek insanlığı suçlamaları, haksızlıklarını sürekli haklılığa çıkarma gayretleri altında yatan gerçek neden tövbe inançlarındaki saplantılarıdır. Yahudilikteki ırkçı anlayışın şekillendirdiği tövbe inancı ile hiçbir zaman sürgünlerin ve katliamların mağdurları tarafından affedilmeyeceğinden, Yahudilerden kin ve nefret duygularını silmelerini beklemek mümkün değildir. Onların nefreti de bu durumda sürer gider.

En mantıklı olan, Tövbe etmenin Allah Teâlâ’nın bir emri olduğunu bilmemiz sebebiyle, insanın bunu hem geçmişi hem de geleceği ile yorumlaması ve doğru görülene dönüş sağlaması gerekir. Çünkü yapılan ve gerçekleşen şeylerin geriye dönük telafisi mümkün olamadığı hallerde, akıl ve mantık çerçevesinden hareketle, müspet ve insanlık için gerekli doğruyu en nihayetinde bulmak zorundayız. Bu da dinimiz İslâm’ın gereğidir. İnsanlığın hata ve doğruluk çizgisinde tövbe denge unsuru olunca, tahterevallinin hangi tarafında olduğumuz o kadar önemli olmasa gerek. İnişli çıkışlı bir hayatı olan insanın, sürekli emir babında olan tövbeyi kullanarak, kendini emniyete alması daha münasip olacaktır.

Çünkü [“Tûbû ilâllah”[1] âyet-i kerîmesinde hem işaret vardır, hem müjde vardır. Eğer kabul etmeyeler idi. Emretmezler idi. Emir kabule delildir. Hatayı görmekle bile.][2]

Ey günahkâr kişi geçmişine bakıp üzülerek kendine ceza vermek yerine, Rahman olan Allah Teâlâ’nın emirlerine itaat edip, salih kullar ile hemhal olup geleceğini düzenlemeye ve doğrultmaya çalış. Umulur ki tövbe edenlere karşı Rabbimiz mağfiret sahibidir.

“Kim haksız davranışından sonra tövbe eder ve durumunu düzeltirse şüphesiz Allah onun tövbesini kabul eder. Allah Teâlâ çok bağışlayıcı ve esirgeyicidir.”[3]

İhramcızâde İsmail Hakkı

 


[1] “Rabbinizden mağfiret dileyin; O’na tevbe edin; doğrusu Rabbim merhamet eder ve çok sever.” (Hud, 90)
[2] Hacı Hasan Akyol Efendi, Tasavvuratı Hayriyyem
[3] Maide, 34

******

SORUNLARI NASIL ÇÖZMELİYİZ?

İnsanların içtimai yaşamlarını belirleyen temel unsurlar arasında, içinde yaşadıkları toplumun hayatını algılama ve yaşama şekilleri bulunmaktadır. Her insanın kendi çevresi içindeki diğer kişilerle ve özellikle yakın olduğu gruplarla paylaştığı bir nizamı muhakkak vardır. Bu şekilde de temel kabul ettikleri nizama göre şekillenir ve toplum içinde kabul edilirler. Ne yazık ki, uyulan nizamlar kimi için modern sayılırken, kimi için de gerici olarak görülüp, çeşitli şekillerde algılanıp adlandırılmaktan da kendilerini kurtaramazlar.

Şerif Mardin bu konuda şu soruyu soruyor: “Nasıl oluyor da bazı düşünceler “ilmi” olarak tanımlanırken, bazı düşünceler “ideolojik” olarak tanımlanıyor? Niçin bu iki anlam birbirinin zıddı olarak kullanılıyor? Bir antropologun (insan bilim uzamanı) deyimiyle:

“neden benim ileri sürdüğüm zaman sosyal felsefe adını verdiğim düşünceyi başkalarında gördüğüm zaman bunları “düşünce” olarak nitelendiriyor, benim düşüncelerime katılmayan birinde bu çeşit düşünceleri bulduğum zaman bunlara “ideoloji” damgasını basıyorum”.[1]

Günümüzde ilerici, gerici, modern gibi kavramların çıkması ve üretilme sebebi olarak bu durumu gösterebiliriz. Çünkü hayatımızdaki maddî ve manevî güç dengelerinin değişmesi sonucu başlayan yeni durumlara insanların adapte olabilmeleri, yeni duruma karşı kendini korumak için ister istemez simetrik ve asimetrik[2] durumlarla karşılaşmaktadırlar. Değişen hayat düzeni ile birlikte, yaşamımızda yeni şekiller yeni boyutlar kazanıldığı görülünce, tedbirleri, düşünceleri, nizamları ve stratejileri açısından da farklılaşma mecbur olmuştur. Her yerde, yenilikçi hayatın etkilerini belki binlerce insanın tepkilerini ve etkilenmelerini görmemezlikten gelemeyiz. Öyle ki insan, karşısına gelen bu gibi yeni durumlarda ne yapıp ne yapamayacağını bilmekte zorlanacaktır. Bazen hiç beklenmedik bir anda, en can alıcı merkezlerini yani iş ve aile hayatına vuran bu yeni hayat düzenleri, adeta insan hayatını felç eder. Ancak biliyoruz ki, gelişen ve kabul gören evrensel insan hakları anlayışı, hiçbir insana diğer insanlara karşı zorla yaptırım gücü vermemektedir. Fakat hayatımızın düzensiz ya da huzursuz olmasındaki asıl etken düşüncenin, ideolojinin kimliksiz ve gizli düşman şekline girişine ne sebep olmuştur? Bunu düşünmemiz gerektiği inancındayız.

Bu soruya cevap olarak bizi bizden alan, üstüne gidince korkulan, çekilince ezildiğimiz günümüzde yaşadığımız modern hayatımız diye biliriz. Geleceğimiz için yaşadığımız modernlik diye adlandırdığımız hayatımıza dikkatli bakarsak birçok sebepleri de beraberinde görebiliriz;

“Fiziksel bilimlerde gerçekleşen, kâinata ve onun içindeki yerimize dair düşüncelerimizi değiştiren büyük keşifler;
İlmî bilgiyi, teknolojiye dönüştüren, yeni insan ortamları tasarlayıp eskilerini yok eden, hayatın tüm temposunu hızlandıran, yeni tekelci iktidar ve sınıf mücadelesi biçimleri meydana getiren sanayileşme;
Milyonlarca insanı, atalarından kalma tabii çevrelerinden koparıp, dünyanın bir başka ucunda yeni hayatlara sürükleyen, muazzam demografik altüst oluşumlar;
Hızlı ve çoğu kez sarsıntılı şehirleşme;
Dinamik bir gelişme içinde birbirinden çok farklı insanları ve toplumları birbirine bağlayan, kapsayan kitle iletişim sistemleri;
Yapı ve işleyiş açısından bürokratik diye tanımlanan, her an güçlerini daha da arttırmak için çabalayan ve gitgide güçlenen ulus-devletler;
Siyasî ve ekonomik egemenlere karşı direnen, kendi hayatları üzerinde biraz olsun denetim sağlayabilmek için çaba sarf eden, insanların kitlesel toplumsal hareketleri;
Son olarak, tüm bu insanları ve kurumları bir araya getiren ve yönlendiren, keskin dalgalanmalar içindeki kapitalist dünya pazarı.”.[3]

Bu nedenlerini sayarken yaşadığımız modern hayatın hızlı gelişimine rağmen kendimizi kontrol edebilmemizde güçlü olmayışımız “bir zamanlar savaşı kaybetmekten korkan insanların, şimdi büyük bir üstünlükle kazanacak olacağı korkularımı vardır? ”

Sonuç olarak; İnsanın tek kurtuluş çaresi, Allah Teâlâ gönderdiği İslam dinini güzel anlamalı, günümüz ihtiyaçlarını karşılayacağına samimi bir şekilde inanarak modern hayat korkularımızı yenmek için gerekli kazanımları sağlamalıdır..

“Her kim de Allah Teâlâ’dan korkarsa, Allah Teâlâ ona bir çıkış yolu gösterir.” (Talak,2)

İhramcızâde İsmail Hakkı

 


[1] Şerif MARDİN: İdeoloji, İstanbul, İletişim Yayınları, 2000.s.15
[2] Asimetrik: Aralarında (simetri) bakışım bulunmayan (iki şey) veya iki yanı arasında bakışım olmayan (bir şey),
[3] Berman, M.. Katı Olan Her şey Buharlasıyor, (trc.: Ü. Altuğ ve B. Peker),İstanbul: İletisim Yay., 2006.s.28-29

********

MİHLÂT KİTABINDAN GÜNÜMÜZÜN HİKÂYELERİ

El-Mihlat Kitabında Bahauddin el-Âmilî (1546-1620) bazen üzerinde düşünülüp ders alınması için bazende eğlendirmek için fıkralar nakletmektedir. Bu hikayelerin de günümüzde sanki tekrar tekrar yaşanıldığını görmekteyiz.

1) Tilki, tavşanın üzerine bir zıplamada yakaladı.

Tavşan :

− Sen bunu kudretinden dolayı yapmadın, bilakis benim zayıflığımdan dolayı yakaladın.

2) Köpek, kasap dükkânın önünde durdu ve ısrarla havlamaya başladı.

Kasap:

− Eğer gitmezsen başına şu işkembeyi geçiririm.” dedi.

Köpek gitmeyip beklemeye devam etti. Kasap bir şeylerle uğraşıyordu. Köpek aldırış

etmeyen kasaba:

−Başıma bir şey vurmayacak mısın? yoksa gideceğim.” dedi.

3) İki tilki beraberce avlanan iki avcı gördü. Gece yarısı olunca biri diğerine

− Bir daha ne zaman karşılaşırız.” dedi. Diğeri de:

− Üç gün sonra kürkçü dükkânında.” dedi.

4) Kurt bir kemik yuttu. Ancak kemik boğazına takıldı. Turna geldi. Kurt turnaya:

− Bu kemiği çıkarırsan sana ücretini veririm.” dedi. Turna başını kurdun ağzına

soktu. Kemiği çıkardı. Kemiği çıkardıktan sonra ücretini istedi. Kurt da ona:

− Sen başını ağzıma soktun ve sağ salim çıkardın bir de benden ücret istiyorsun

ha!” dedi.

5) Bir gün aslan, kurt ve tilki avlanmak için yola çıktılar. Bunlar bir eşek bir

ceylan bir de tavşan avladılar. Aslan kurda:

− Paylaştır bakalım dedi. Kurt:

− Eşek efendimizin, ceylan benim, tavşan da tilkinin olsun.” dedi. Aslan kurda

tokadı bir indirdi. Kurt yuvarlandı gitti. Aslan bu defa tilkiye:

− Paylaştır bakalım.” dedi. Tilki:

− Eşek efendimizin sabah yemeği, ceylan akşam yemeği, tavşan da kurtla benim

olsun.” dedi.

Aslan:

− Bu adaleti nerden öğrendin.” dedi. Tilki:

−Kurta uygulanan adaletten.” dedi.

6) Horozla köpek yolda arkadaş olurlar. Yollarına devam ederken akşam olur.

Bir ağaca yönelirler. Âdeti üzerine horoz ağaca çıkar, köpekte ağacın dibinde yatar.

Seher vakti gelince horoz, kanatlarını birkaç defa çırptıktan sonra ötmeye başlar. Bunu duyan tilki hızlıca oraya yaklaşır. Ağacın üzerinde horozu görünce kafasını kaldırıp ona:

İn aşağıya da cemaat olup namazımızı kılalım deyince

Horoz: Tamam ama ben imamı beklemek istiyorum, diye cevap verir.

Tilki, peki imam nerde?

Horoz: Ağacın arkasına bak, orada uyuyor.

Tilki bir göz gezdirdi ne görsün aslan gibi bir köpek!

Bunu gören tilki kaçmaya başladı.

Horoz ona hadi gelsene hani cemaat olacaktık deyince,

Tilki: Benim abdestim bozuldu. Abdestimizi yenileyelim sonra hazır oluruz

diyerek kaçmaya başladı.[1]


[1]ASLAN Abdullah Bahauddin El-Âmilî ve El-Mihlât Kitabı [Kitap]. – Konya : Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Temel İslâm Bilimleri Anabilim Dalı Arap Dili Ve Belağatı Bilim Dalı 211386- Yüksek Lisans Tezi , 2007, s.56-57

*****

“DİN” SİYASETİN ÇIKMAZ SOKAĞI OLUNCA

İnsanlık tarihi boyunca toplulukların idare edilmesinde yönetenler ve yönetilenler kavramı süregelmiştir. Yönetenler; “Hakimiyet” unsuru olarak her olguyu, amaçları uğruna kullanmışlardır. Asırlardır bu değerli ve kutsal olan olguların en başında da “din” gelmiştir. Din, kendi içinde cihet barındırmazken, insan faktörü karşısında, alt yapısıyla sağa ve sola göre şekillenmek zorunda kalmıştır. Sağ ve soldaki düşünce kavramı, varlık sebeplerini oluşturdukları tepkiye borç­ludur. Her iki düşüncenin iki ayrı gruba ayrılmış olmasının temeli, etki ve tepkiden kaynaklanırken, bu zaaflarını içindekilerin aksine dışarıdan bakınca görmek daha mümkündür. Bu guruplarda oluşturulan her düşünce ne olursa olsun bir siyaset haline getirilip “ötekiler” e karşı oluşumunu tamamlar ve tarzı siyasetin gidişatında etkili olur.

İnsanlar arasında yönetmeye kendilerini layık görenler, “yönetimi nasıl ele geçiririz?” isteği ile bazı değerleri neticede eritir veya dondururlar. Bu eriyiş veya dondurma arasındaki geçiş sürecinde fikirlerde siyaseti etkiler. Birde buna intikam, hırs ve art niyetli başka sebeplerde ilave olunca çatışmalar çıkar. İşte bu siyasetin devamlı kaynayan kazanı yönetim mekanizmasında olabilmenin alt yapısını teşkil eder. Fakat kaynayan kazan içindeki kepçe olan düşüncelerin ve ideallerin sahibinin kontrol edeni olmak, özellik ve marifet isteyen bir durumdur.

Siyaset sahnesinde hep zarar görenin “din” olması sebebiyle sözü buraya getirmek istiyorum. Siyasetteki hedef, halkın mutlu ve refah seviyesini artırmak ve dolayısıyla devleti kuvvetli kılmaktır. Fakat ne olur da ki, siyasetin fayda ve menfaat çizgisinde devlet ve millet hep sona kalan unsurlar olur? Tarih bu konuda yani sürekli devlet ve insan ilişkilerinde devlete ikincil olma statüsü vermiştir. Din ise bu meyanda, daha çok gerilerdedir. Çünkü dinin ilk hedefi insandır. Devlet ise, çeşitli ilişkiler yumağında olan, kendini oluşturan bireyleri birlikte dünya üzerinde diğer insan toplulukları ile ilişkileri bulunan bir yapılanmadır. Onun için devletin bir dini olurken, her dinin bir devleti yoktur. Din, hayat alanımızda nizamı düzenlerken, devlet içersinde başka dinlerinde olabileceği bir yapıda baskı uygulamaksızın bir kaç dinin çok rahat birlikte yaşadığını günümüzde de görmekteyiz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Hıristiyan ve Yahudilerle olan ilişkilerde, gerek kendi hayatında gerek sonraki dönemlerde olsun devlet, din devleti olsaydı Yahudi’ye ya da Hıristiyan’a verilecek cezalarda da İslâmî hükümlere göre vermesi gerekecekti, fakat vermedi. Mesela Yahudilerin devlet anlayışı, din devleti üzerine kurguludur. Bu nedenle hem kendileri, hem de diğer insanların başına bela olmaları bu anlayışları yüzündendir. Burada bizim anlatmak istediğimiz devletin sanal kişiliğini oluşturduğu bireylerin kimliği ile teşebbüs edecek olmasıdır. Dün başka bugün başka elbise giyebilir.

İslâm toplumları da zaman zaman medenî ol­muşlardır. Fakat ne devr-i saadet ne dört halife dev­ri ne de Osmanlı Devleti’nin ilk iki yüz yılı medenî zamanlar değildir. Osmanlı Medeniyeti milâdın 15. yüzyılında en parlak zamanlarını yaşamıştır ki bu dönem, Devlet’in İslâm umdelerinden uzaklaşmaya başladığı dönemdir. Yine Emevî ve Abbasî medenî devirleri, toplumda refahın getirdiği İslâm dışı eği­limlerin güçlendiği devirlerdir. Debdebeli saray inşa eden ve emrinde Hıristiyan asker kullanmakta bir beis görmeyen Selçuk saltanatı, hiç şüphesiz medenî diye vasıflandırılabilir. ( İsmet ÖZEL, Üç Mesele – İstanbul, Şule Yayıncılık, 2006, s.107)

Din ile siyasetin getirisi olan devlet anlayışı Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem döneminde hiç karşı karşıya gelmemiş ve hep birbirini tamamlayıcı unsurlar olmuştur. Tabii olarak bunun başlıca sebebi; bu iki görevin de Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin şahsında toplanmış olmasıydı. Daha açık bir ifade ile O’nun birinci görevi; Allah Teâlâ’dan gelen ilahi emirleri insanlara tebliğ etmek, ikincisi ise, bu vahiy hükümlerine göre, başkanı bulunduğu toplumu (devleti) yönetmekti. O’nun Hakk’a yürümesiyle (M.632) birinci görevi sona erdi ise de, ikinci görevi Müslümanlar arasında devam etti. İşte bu ikinci görevin devamında zaman zaman ihtilaflar çıktı; kan döküldü ve Allah Teâlâ’nın kutsal kitabı, kısacası din politikaya alet edilerek, sonuçta din ve devlet kördüğüm şeklinde birbirine bağlanarak sorunlar yumağı oldu.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemden hemen sonra, Müslümanlar arasında ortaya çıkan “yönetme” sorunu, dinî öğeleri toplumsal ve siyasal hayata taşımıştır. Bu taşımanın bedelini de Müslümanlar bir zaman sonra (Hz. Osman radiyallâhü anh Hilafeti ve sonrası) ağır ödemeye başlamıştır. Ancak ilk Müslümanlarla başlayan bu anlayış, 1400 yıllık İslam tarihinde, İslam bilginleri tarafından hep “üstü örtülerek” ele alınmıştır. Bunun da ilk nedeni, sahabe de olsa ilk Müslümanlara bir “kutsiyet” atfetme anlayışıdır. Müslüman âlimlerin, en büyük çıkmazı, dini karizmaları sebebiyle, ilk müslüman siyasilerin (özellikle bunlar sahabeden ise) bulaştıkları hadiseleri, siyasi hırslarının sebep olduğu neticeleri, gerektiği biçimde değerlendirmekten kaçınmaları olmuştur. Özellikle “Ashabım, gökteki yıldızlar gibidir; hangisinin peşinden giderseniz, gidiniz. Dalalete düşmezsiniz” veya “Ashabım hakkında kötü söz söylemeyin!” gibi, sahabeyi yücelten ve Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme atfedilen sözler, İslam âlimlerini tarihi ve siyasi hadiseleri değerlendirmede çekingen bırakmıştır. Her şeyden önce, din adına birilerinin hakkı korunurken, birilerinin hakkına da tecavüz edilmiştir. “Haklı haksızı Allah bilir; biz karışmayalım” mantığının bilimsel açıdan hiç bir geçerliliği yoktur. Günümüz açısından bu karizmatik düşününce “hata yapmaz” anlayışıyla yaramız kabuk bağlayacağına sürekli kanayıp durmaktadır.

Örnek verecek olursak;

Hz. Osman radiyallâhü anhın evinin yaklaşık 40 küsur gün süren muhasarası esnasında, Ümeyyeoğulları halifeyi adeta isyancılarla karşı karşıya bırakmışlardı. Medine yakınında mevzilendirilen Hz. Muaviye kuvvetleri isteselerdi kuru kalabalık olan bu asiler güruhunu dağıtabilirdi. Ancak, görünen o ki, zaten yaşlı olan halifenin şunun şurasında ne kadar ömrü kalmıştı? Bir iki yıl daha yaşarsa ne olacaktı ki?.. Hz. Osman’dan sonra hilafet Ümeyyeoğullarının elinden ebediyen gidecekti. Çünkü bu ailede “dini karizması’ olan ikinci bir şahıs yoktu. Bu ailenin tümü Mekke’nin fethine kadar Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin en büyük düşmanlarıydılar. Mekke’nin fethinden sonra adeta (mecburen) alternatifsizlik sonucu Müslüman olmuşlardı
Ancak, katledilen bir halifenin kanını dava etmek; bu yolla asabiyeti körükleyerek iktidar mücadelesi yapmak, tek akılcı ve çıkar yoldu. Hz. Muaviye de bu düşüncedeydi ve Hz.Osman radiyallâhü anhın kanının dökülmesini herkesten çok o istiyordu veya en iyimser ve yumuşak ifadeyle, bu iş en çok Ona yarayacaktı. Hz. Osman radiyallâhü anhın katlinden sonra, Medine adeta bir ölüm sessizliğine gömülmüştü. Halifenin cenazesi üç gün yerde kaldı. Rivayetlere göre koca halifenin cenaze namazını dört veya yedi kişi kıldı ve cenaze korkudan kabristanın dışına (bir rivayette Yahudilerin defnedildiği yere) gömülebildi. Hz. Ali kerreme’llâhü vechenin halife seçilmesi, Ümeyyeoğulları arasında telaşa ve gelecek endişesine neden oldu. Bu Ümeyyeoğullarının tüm devlet kademelerinden temizlenmeleri ve edindikleri gayr-ı meşru mülklerin ellerinden alınmaları anlamına geliyordu. Öyle ki, Hz. Osman’ın katlinde tüm Medine halkı seyirci kalmışken, Ümeyyeoğulları bilerek hedefi küçültmüş ve tek suçlu adeta Hz. Ali kerreme’llâhü veche olmuştu
Yine Cemel’de 10.000, Sıffın’de 70.000 müslümanın kanının müsebbibleri İslâm kaynaklarında ortaya konamamıştır. Birçok İslâm aliminin “hüsn-ü niyet ve ictihad farklılığı” tezleri havada kalmaktadır. Hele hele Hz.Muaviye ve Amr b. As’ın sahabe oluşları noktai nazarından hareket edilerek, bu ictihad farklılığı kriteriyle değerlendirilmeleri, ciddiye dahi alınamaz. İsyankâr bir valinin saltanatı ele geçirmek için, bir halifenin kanını ve Allah Teâlâ’nın kitabını siyasi emellerine alet etmekten başka şekilde değerlendirilemez. [1]

Sonuç olarak devlet, yönetim, siyaset elini din ve dinî söylemlerden uzaklaşması mecbûridir. Dinî söylemler denilince ideolojik dinlerdende bahsediyoruz. Dinî konularda sağcı ve solcu geçinen siyasîlerin samimiyet gerçeği dinden ellerini çekmelerindedir. Geçim şartlarının ağırlaştığı ve her türlü tazyikin arttığı bir dönemde din üzerinden yapılan siyaset yıpranma sebebidir. Önemli olan bu konuların insanları kendi haline bırakacak şekilde zamanın akışına uygun serbest bırakılmalı daha önemli olan devlet ve milletin bekâsı mevzularına el atılmalıdır. Bu şekilde milletin asıl dertleri aşikâr olur.

İnsanlar, dünyaya da huzurlu yaşamayı hep arzu ederler. Fakat düşünceleri ve eylemleri ile hayatlarını zehir ederler. Kendi yüzünden zehir olan hayatı sonucunda, huzur bulacağı bir yer arama telaşına düşmesi, hep onun yaratılış tabiatı gereğidir. Allah Teâlâ’nın bize lütfettiği bu güzel vatanımızda altımızı oymaya hiç kimsenin hakkı yoktur. Altımızı oyacak her şey ileriki hayatımızda gülünç ve perişan duruma düşme sebeplerimizden biri olur. Devletimiz ve milletimiz bir bireyi olarak geçmişten gelen bağlarımızı koparmadan, birbirimize saygı duymamız gerekmektedir..

Yeri gelmişken hatırlatalım ki; günümüzdeki sağ sayılan siyasî görüşün lider özellikleri için bir tespit şu şekildedir.

“Türk sağının liderleri Şia’nın masum imamı kavramını hatırlatır: Varlıkları ve meşruiyetleri hakkında tartışmak ve şüphe izhar etmek bir nevi itikatsızlık ihanetle eşdeğer tutulur. Liderler açısından taban, kendilerine karşı sadece sadakat boyutunda hareket edebilme hürri­yetine sahiptir. Bu yüzden sağ entelektüeller parlamentoda hep temsilcisiz kalmış ve kendilerini yalnız hisset­mekten kurtulamamışlardır. Davranışlarını temel tezine göre biçimlendirmek yerine, endişelerinin emrine tahsis eden sağ siyasetçinin görevi, seçim haricinde halkı ikna etmek, yatıştırmak ve mevcut nizamın devamı için yaban­cılaştırmaktan ibaret kalmıştır.” [2]

İhramcızâde İsmail Hakkı


[1] Doç.Dr. Mehmet ÇELİK, İslam Tarihinde Dinin Politikaya Alet Edilmesinin İlk Örnekleri, Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi Fırat Universty Journal of Social Science” Cilt: 10 Sayı: 1, Sayfa: 29-49, ELAZIĞ-2000

[2] ALKAN Ahmet Turan Yol Türküleri [Kitap]. – İstanbul : Ötügen, 2000, s.344-345

“MEDİNE-İ MÜNEVVERE EHLİNİN BORÇ ÖDEME İMKÂNINA KAVUŞMA YOLLARI”


ALINTI- Ömer Faruk Hilmi

Merhum Eyyub Sabri Paşa, Medine-i Münevvere daha Vehhâbîlerin eline geçmeden önce Osmanlılar döneminde şahid olduğu ve kendisininde katıldığı bir geleneklerinden söz ediyor.

Mir’atü’l-Harameyn kitabında buyurdu:

 Ödenmesi kolay ve karşılığı bulunan borçlar yiğidin kamçısıdır.

Eğer borcun karşılığı yoksa; yiğidin felaketidir.

Çoğu kere borç kişiye üzüntü, keder, maddî ve manevî bunalım ve stres verir. Bu da kişiyi çoğu kere kişiliğinden eder.

Bundan dolayı İslâm âlmleri, borçlanmak kişiye unutkanlık verir, buyurdular.

Borçluların, borçlarından kurtulmalarının manevî yollarından biri de, Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) hazretlerinin ruhâniyetinden istimdâd etmeleridir.

Bu güzel bir adettir.

Ve hemde adetlerin en güzellerindendir.

Tecrübe edilmiştir.

Bunu tecrübe eden borçlular, borçlarından kurtulmuşlardır.

Her sene, Zilkâde ayının on beşi olduğu zaman Medine-i Münevverede bulunan Müslümanlar büyük bir heyecan ile buğday tedarik etmeye çalışırlardı.

Borçlular, borçları için bir miktar buğday bulur.

O buğdayların taşlarını temizler.

Büyük bir itina ile yıkarlardı.

O buğdayı beyaz bir kesenin içine koyarlardı.

Sonra Zilkâde ayının on yedinci gecesinde akşam namazıyla Yatsı namazının arasında; lütuf ve kerem madeni Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) hazretlerinin kabr-i şeriflerine gelirlerdi.

O taşları ayıklanmış, yıkanmış temiz buğdayı Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) hazretlerinin kabr-i şerifine takdim ederlerdi.

Büyük tazarru ile:

-“Ya Rasûlallah (sallallâhü aleyhi ve sellem)! Benim şu kadar borcum vardır! Âtiyye (vergi ve ihsanlarına) muhtacım! Düştüğüm bu borcumdan beni kurtar; rahata kavuştur!” diye dua ederlerdi.

Ve sonra da buğday kesesini Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) hazretlerinin kabr-i şeriflerinin hizasında bulunan pencereden içeriye bırakırlardı. (Mir’âtü’l-Harameyn- Mir’ât-i Medine, c. 3, s 48, Maddî ve Manevî Sıkıntılardan Kurtulmanın Manevî Yolları, s. 160, Ömer Faruk Hilmi)

Bu şekilde borçlarını Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) hazretlerine arz edenlerin borçları, o sene içinde ödenirdi.

Onlar, Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) hazretlerinin şefaatine nail olurlardı.

Borcu ne kadar çok olursa olsun; Allâhü Teâlâ hazretleri o kişiye borcunu ödeme imkânı verirdi.

Sebepler yaratırdı.

Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) hazretlerine bu şekilde borçlarını arz etmek, Medine ehlinin sünnetleri ve adetleriydi.

Hatta borçlu olmayanları bile bu Zilkâde ayı geldiğinde gider borçlanırdı.

Sonra da gelip, borcunu Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) hazretlerine arz ederlerdi.

İhtiyacını Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) hazretlerine arz etmek; onlara büyük bir haz veriyordu. Cezbe veriyordu.

Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) hazretlerine borçlarını arz etmek onlar için büyük bir şerefti. Övgüye layık bir hal idi.

Çünkü onlar, kâinatın efendisine hallerini arz ediyorlardı.

Onlar, alemlere rahmet olan yüce bir zata hallerini arz ediyorlardı.

Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) hazretlerinin şefaatiyle borçlarını ödeme imkanına kavuştukları zaman; Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) hazretlerine ümmet ve komşu oldukları için Allâhü Teâlâ hazretlerine şükür ediyorlardı…

HERKES RASÛLÜLLÂH SALLALLÂHÜ ALEYHİ VE SELLEM EFENDİMİZE MUHTAÇTIR

Bu halini Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) hazretlerine arz etmek sadece fakirlere mahsus değildi.

Zenginlerde mutlaka borçlanır ve sonra gelip Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) hazretlerine hallerini arz ederlerdi.

Bu adet, sadece Medine-i Münevverede oturanlara mahsus değildi.

Misafirlerde hallerini Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) hazretlerine arz ediyorlardı.

Hatta hususî hallerini arz etmek için her senenin Zilkâde ayının on yedinci gecesi, mü’minler Medineye akın ediyorlardı.

Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) hazretlerinin ziyâretine geliyorlardı…

Hatta o dönemin insanları, beşikteki çocukları için bile Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) hazretlerinin kabr-i şeriflerine buğday takdim ediyorlardı. 

BUĞDAYIN MİKTARI

Borçluları, borçları nisbetinde buğday tanesini bir keseye koyarlardı. Yani bir adamın eğer bir kuruş borcu varsa; bir keseye bir adet buğday tanesini koyardı 

VEKÂLET YOLUYLA ARZ MÜMKÜN MÜ?

Eyyûb Sabrı Paşa buyurdu:

Medîne-i Münevverede bulunduğum zaman bende Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) hazretlerinin kabr-i şerifine buğday takdîm ile borçtan kurtulmak için; Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) hazretlerine halimi arz ettim. Gerçekten borçtan kurtuldum.

Dersaadet’te (İstanbulda) bulunduğum sırada da bir kese buğday göndererek; vekâletle Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) hazretlerinin mübârek ruhâniyetlerinden istimdatta bulundum. Gerçekten de Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) hazretlerinin ikram ve ihsanlarına mazhar oldum

HALİNİ ARZ EDERKEN OKUNACAK DUA

 O dönem Medine-i Münevvere ehli, hallerini Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) hazretlerine arz ederlerken şu beyitleri okumanın lazım geleceğine inanıyorlardı:

 

إِلَيْكَ يَا رَسُولَ الله يَا أَشْرَفَ الْوَرَى

لَجَّأْتُ وَاَنِّى ذَاهِلُ الْعَقْلِ ائِرٌ

اُرِيدُ فِكَاكاً مِنْ دُيوُنٍ تَعَلَّقْتُ

بِذِمّةِ مِسْكينٍ لَدَيْكَ مُجَاوِرٌ

وَأَصْحَابُ هَذَا الدَّيْنِ لِلدَّيْنِ يَطْلُبُ

وَمَالِى مِنْ مَالٍ وَعَجْزِى ظَاهِرٌ

قَلِيلُ احْتِيَالِ لاَ أَطِيقُ تَكَسُّباً

بِبَابِكَ مَطْرُوحٌ لِفَضْلِكَ نَاظِرٌ

فَفَكِّ رَسُولُ اللهِ أَذِمَّةَ كُرْبَتِى

وَأَقْسِمُ بِالرَّحْمَنِ إِنَّكَ قَادِرٌ

أَغِثْنِى أَغِثْنِى يَا شَفِيعُ بِنَظْرَةٍ

فَبَابُكَ مَقْصُودِى وَفَضْلُكَ غَامِرٌ

وَأَنْتَ رَسُولُ اللهِ خِيَرَةُ خَلْقِهِ

وَأَنْتَ عَلىَ اْلأَكْوَانِ نَاهٍ وَآمِرٌ

عَلَيْكَ صَلَوَاتُ اللهِ مَا ذَكَرَ الْحُمَّى

وَمَا حَنَّ مُشْتَاقٌ إِلَيْكَ زَائِرٌ

Okunuşu:

İleyke ya rasûlallah! Ya eşrafe’l-verâ!

Lecce’tü ve ennî zâhilü’l-akli hâir…

Ürîdü fikâken min düyûni taallaktu

Bizimmeti miskînin ledeyke mücâvir,

Ve ashâbü hâzeddeyni liddeyni yetlubu

Ve mâlî min mâlin ve aczî zâhir

Kalilü’htiyâli lâ etîku tekessüben

Bibâbike matruhun lifadlike nâzir.

Fefekke rasûlallah ezimmete kürbetî

Ve eksimü birrahmanı inneke kadir.

Eğisnî eğisnî ya şefîu bi nazratin

Fe babuke maksûdî ve fazlüke ğâmir,

Ve ente rasûlallahi hiyeretü halkıhî

Ve ente ale’l-ekvâni nâhin ve âmir

Aleyke salavâtüllahı mâ zekera’l-hümma

Ve hanne müştâkün ileyke zâir.

 

Türkçesi

 

Ya Rasûlallah (sallallâhü aleyhi ve sellem)!
Ey insanların (ve cinlerin ve mahlukatın) en şereflisi!
Sadece ilticâ ettim!
Muhakkak ki aklım gitmiş.
Hayretler içindeyim!
Bağlandığım borçlardan kurtulmak istiyorum;
Miskinin zimmetiyle…
Senin huzurunda ve sana komşuyum!
Bu borcun sahipleri; borçları istiyorlar!
Benim hiçbir malım yok!
Aczim ortadadır!
(Borcu) yüklenmem çok az!
Kazanmaya güç yetiremiyorum!
Kapına (eşiğine) atılmış bir haldeyim!
Senin fazl-ü keremini bekliyorum!
(Ya) Rasûlallah! Zimmetimin sıkıntılarını çöz!
Rahmana yemin ederim ki, senin buna gücün yetir!
Ey şefaat edici!
Bana yardım et! Bana yardım et!
Bir nazarla!
Senin kapın benim maksudümdur!
Senin fazl-u keremin taşıp akıyor!
Ve sen Allah’ın rasûlüsün!
Onun mahlûkatının en hayırlısısın!
Ve sen kâinata; yasaklayıcı ve emredicisin!
Allâh’ın salavâtı senin üzerine olsun!
Ateşli hastalığa yakalanmış olan kişi zikrettiği müddetçe…
Sana müştak olan ziyâretçi; inledikçe

Mir’âtü’l-Harameyn- Mir’ât-i Medine, c. 3, s 48-49 (Bu duanın Arapça Türkçe ve Farsça okunuşları hakkında bakınız, Maddî ve Manevî Sıkıntılardan Kurtulmanın Manevî Yolları, Ömer Faruk Hilmi)

 

MUKADDES EMÂNETLER ARASINDA BULUNAN BUĞDAY

Borçlu Medine-i Münevvere ehlinin, Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) hazretlerinin mübarek kabr-i şeriflerine takdim ettikleri buğday, bu gün mukaddes emanetleri bölümünde muhafaza edilmektedir (Bakınız, Maddî ve manevî sıkıntılardan Kurtulmanın Manevî Yolları, s. 162, Ömer Faruk Hilmi),

HALİNİ EFENDİMİZ (SALLALLÂHÜ ALEYHİ VE SELLEM)E ARZ ETMEYENİN SONU

Eski zamanlarda Medîne-i münevverede oturan bir zat, her sene Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) hazretlerine halini arz etmekten utanmış!

Yani her sene Zilkâde ayının on yedinci gecesi akşam ve yatsı namazları arasında, Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) hazretlerinin kabri şerifine buğday takdim edip:

-“Ya Rasûlallah (sallallâhü aleyhi ve sellem) hazretleri! Benim şu kadar borcum var! Lütuf ve merhamet hazinenden ödensin!” demekten sıkılmış!

Daha önce ömrü boyunca yapmış olduğu müracaatı o sene yapıp yapmama konusunda hanımına danışmış!

Hanımıyla müzâkere etmişler.

Müşâverelerinde o sene Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) hazretlerine borçlarını arz etmeme kararını aldılar.

Bu kararına uydu.

O sene borçlanmadı.

Herkesin gidip, Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) hazretlerine borçlarını arz ettikleri bir anda o evinin bir köşesinde oturdu.

Kendi aklınca iyi yaptığını sanıyordu.

Hatta:

-“Çok şükür! Bu sene olsun; Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) hazretlerini rahatsız etmedim borçlanıp halimi ona arz etmedim!” diyordu.

O gece çok bereketli bir rüyâ gördü.

Rüyâsında Padişahlara mahsus bir divan kurulmuştu.

O divan meclisinin ortasında çok muhteşem ve süslü bir kürsü vardı.

Kürsünün üzerinde de Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) hazretleri oturmuşlardı.

Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) hazretleri, divanına gelen ashâb-i kirâma tek tek lütufta bulundu.

İltifatlar etti.

Sonra Hazret-i Ali (kerremallâhu veche), elinde bir defter olduğu halde ayağa kalktı.

O sene borçlarının ödenmesi için, Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) hazretlerine müracaat eden mü’minlerin isimlerini okudu.

Hazret-i Ali (kerremallâhu veche):

-“Ya Rasûlallah (sallallâhü aleyhi ve sellem)! Ümmetinden ve komşularından falan oğlu falanın şu kadar borcu var! Nübüvvet hazinenden talep ediyor ve ödenmesini istirham ediyor!” dedi.

Hazret-i Ali (kerremallâhu veche), defter bulunan isimleri teker teker okudu.

Hallerini, Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) hazretlerine arz etti.

Borçlarının ödenme emri verildi.

Sonra sıra o zata (utandığı için halini Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) hazretlerine arz etmeyene) geldi.

Onun da ismi okunduğu zaman Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) hazretleri:

-“Onun bize ihtiyacı yok! Fakat geçen seneden kalma yüz kuruş borcu var ödensin!” buyurdu.

Meğer bu zat borcunun olduğunu unutmuştu.

İmkanları olduğu halde borcunu ödememişti.

Hazret-i Ali (r.a.) tam bunu yazmakla meşgûl iken o zat büyük bir dehşetle uyandı.

Hemen abdest aldı.

Yerlerde sürüne sürüne Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) hazretlerinin kabr-i şeriflerine geldi.

Ağladı.

-“Aman ya Rasûlallah! Sadece ben değil bütün mahlukat sana muhtaçtır…” dedi.

İhlâs ile tevbe etti.

Göz yaşları döktü.

Ve ondan sonra yaşadığı müddetçe her sene Zilkâde ayının on yedinci gecesi akşam ve yatsı namazları arasında gelip Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) hazretlerine halini arz etti…

İTİKÂDI ZAYIF OLANIN HUZURDAN KOVULMASI

Yine o dönemde Medine de oturan biri vardı.

İtikadı zayıftı.

Tasavvuftan habersizdi.

Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) hazretlerinin büyüklüğünü tam kavrayamamıştı.

Hallerini Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) hazretlerine arz ettiklerinde bütün maddî sıkıntılarından kurtulan ve borçlarını ödeme imkanına kavuşan gerçek fakir, sıkıntı ehli ve musîbetzedeleri gördüğü halde yine de inanmıyordu. Halka kızıyordu:

-“Böyle bid’at’ten ne çıkar!” diyordu.

Ve halkı, Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) hazretlerine hallerini arz etmekten vazgeçirmeye çalışırdı.

Bu adam bir gece rüyâsında, Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) hazretlerinin huzurunda bulundu.

Borçlarının ödenmesi için, Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) hazretlerinin mübârek kabr-i şeriflerine buğday takdim ederek Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) hazretlerine hallerini arz edenlerin her birinin teker teker isimleriyle çağrıldığını gördü.

Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) hazretleri tarafından her birinin borçlarının kendilerine ihsan edildiğini gördü.

Bu adamda Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) hazretlerinin ihsanına nail olmak için birkaç adım ileri gitti. Ve:

-“Ya Rasûlallah! Bu kulunuza da lütuf ve ihsanda bulunun!” dedi.

Bunun üzerine Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) hazretleri:

-“Sen halini bize arz etmekten müstağni davrandın! Bununla da kalmadın; komşularımın güzel amellerine ve itikadlarına saldırdın! Cahilâne bir şekilde onlara saldırdın!” buyurdu.

Ve onu huzurunda tart edip uzaklaştırdı.

 Pişmanlık

 Bunun üzerine bu zat gördüğü rüyâdan dehşetle uyandı.

Büyük bir korkuyu kapıldı.

Telâş ile uyandı.

Hatasından tevbe etti.

Gördüğü rüyâyı tanıdık-yabancı herkese anlattı.

Medine ehlinin adetine itirazı terk etti.

Bu güzel adetin güzelliği ve Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) hazretlerinin tarafından kabul gördüğü hakkında hiçbir şek ve şüphesi kalmadı.

Kendisi de artık Medine ehlinin adetine sarıldı. Büyük bir ihlâs ile o adeti yerine getirdi Mir’âtü’l-Harameyn- Mir’ât-i Medine, c. 3, s 48, Maddî ve Manevî Sıkıntılardan Kurtulmanın Manevî Yolları, s. 160, Ömer Faruk Hilmi)

Erişim: http://www.guneydogutv.com/medinei-munevvere-ehlinin-borc-odeme-imkanina-kavusma-yollari-yazisi-1189.html

 

 

RASÛLÜLLAH SALLALLÂHÜ ALEYHİ VE SELLEME BORCUNU ARZ ETME


TAYYİBETÜ’L-EZKÂR (MEDİNE HÂTIRALARI) DERVİŞ AHMED PEŞKÂRÎ[1]

Bilinmeli ki, kamerî aylardan Zilkâde’nin on yedinci gecesi, akşam ile yatsı namazı arası cümle şehir halkı Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin saadetli huzuruna borcunu arz edip

“Ya Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem şu miktar borcum var, ihsan eyle!”

diye salât u selam ederek şebike’[2]den içeriye buğday bırakırlar. Oraya biriken buğdayı ağa­lar alıp ekmek yapar ve bazı kimselere hediye ederler…

Tecrübe edilmiştir.[3] O sene hacılar gelip gittikten sonra bir kimsenin dünyada hiç bir bildiği, tanıdığı olmasa bile, borcu kadar bir para veya mal kendisine nasip olur. Hatta bu satırları yazan biçare din kardeşiniz o ge­ce şöyle düşündüm:

“Borcum yok, bu şereften mahrum olmayayım, benim de Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin defterine ismim kayd olsun…” dedim ve bir miktar buğday alıp

“Ya Resulallah bu biçare Derviş Ahmed’i ihsan hediyenle sevindir” de­yip salât u selam ederek bıraktım. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin yüzü suyu hürmetine o sene buğdaylar adedince bu fakire altın nasip oldu. İstanbul’dan beklenmeyen yerlerden mektub ile, surre (kese kese) ile akçalar geldi. Hatta Erzurum’dan kırk kuruş geldi. İşte, Huzur’a borcunu arz etmek bu şekilde denenmiştir. Medine’nin esrarlı ve hikmetli işlerindendir.

Bilinmeli ki, Medine halkı şu vak’ayı anlatmışlardır:

Bir kimse ailesiyle şöyle bir ahid yapmış:

“Bu sene seninle kanaat edelim, hiç borç yapmayalım. Zira her sene Huzur’a varıp Ya Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem şu kadar borcum vardır demekten utanıyorum…”

Bu dediğini tutmuş ve o sene hiç borca girmemiş. Ama geçen se­neden buğdaycıya bir altın borcu kalmış, la­kin hatırından çıkmış. Ta ki, halkın Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin huzuruna borçlarını arz ettikleri gece gelmiş, herkes toplanmış borcunu bildirmiş.

Ama o zat, borcum yok diye gelmemiş. O kim­se rüyasında (mana âleminde) gördü ki, Hüc-re-i Şerif açılmış, bir yüce divan kurulmuş, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz saadetle bir kürsü üzerine oturmuşlar, bütün ashab o mec­liste hazırlar… Velâyet Şahı Hz. Ali kerreme’llâhü veche Efendimi­zin elinde bir defter var, o deftere göre saha­be efendilerimiz ehl-i Medine’yi birer birer huzura götürüyorlar.

“Ya Rasûlüllah, filan oğ­lu filandır, şu kadar borcu var…”

diye arz ediyorlar, Efendimiz de “verilsin” diye emir buyurduklarında Şah-ı velâyet Hz. Ali kerreme’llâhü veche Efen­dimiz elindeki deftere kayıt ediyorlar… Rüya­yı gören kimse de huzura varıp Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem arz olundukta Efendimiz ona şöyle hitap et­mişler:

“Geçen seneden buğdaycıya bir altın borcu var verilsin, onun bu sene bize ihtiyacı yoktur.”

Adamcağız ah u ederek ile vücudu tirtir titreyerek şiddetle ağlaya ağlaya uyanınca yüzü üstü sürünerek Huzur-ı Saadete varıp Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin eşiğine

“Aman ya Rasûlüllah (sallallâhü aleyhi ve sellem) be­ni affeyle, ben kimim ki sana ihtiyacım olmaya… On sekiz bin alem sana muhtaçtır ya Rasûlüllah, El aman, el-aman!…” diye ağlayıp in­leyerek tevbe ve istiğfar etmiş… Ve ondan sonra da ömrünün sonuna kadar borçsuz kal­mamış diye anlatırlar. Bu yüzdendir ki, orada borçsuzluk övülen bir şey değildir. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Medine ehlini kimseye muhtaç etmez. On­ların kalp zenginliği ve düzgün halleri vardır. Hemen Cenab-ı Hakk cümlemize hayırlı sonlar nasip eylesin. Amin…

VELADET MERASİMİ

Bilinmeli ki, bir kimsenin bir ço­cuğu dünyaya gelse. Medine’nin âdetine göre kırkıncı günü bir kat yeni elbise giydirip, ter­temiz yıkayıp, saçını tarayıp gülsuyu ve gül-yağı ile kokulayıp akraba ve yakınları da yeni elbiseler giymiş oldukları halde akşam nama­zından sonra Hücre-i Saadete götürürler. Cüm­le ağalar Hücre-i Saadete dâhil olurlar. Çocuğu ya hizmetkâr, ya nakib-i Harem eline alıp

“Destur destur yâ Rasûlüllah” deyip salât u selâm ederek türbe örtüsünün altına koyup üstünü örterler. Cüm­lesi ayakta salât-u selama başlar­lar. Yirmi dakika miktarı geçtikten sonra yine

“Destur yâ Rasûlüllah” diye masum yavruyu yerinden alırlar, anasına teslim ederek evine götürürler.

Medine’de herkes bilir ki, ne kadar çok ağlar bir çocuk da olsa, hiç sesini çıkarmaz. Genellikle çocuklar türbe örtüsünün al­tından çıkartılırken ağızlarını oynatırlar. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimizin mübarek elleriyle hurma yedirdiğini söylerler. Onun için Medine’de dün­yaya gelenin başka beldelerde doğanlar üzeri­ne bir üstünlüğü vardır. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem elinden hurma yediği için. Medine halkına sev­gi beslemek, Efendimize sevgi beslemek de­mektir. Çünkü onlar, o yüce zatın hemşehri­leridir. Cenab-ı Hakk her zaman kalbimizde mu­habbetlerini çoğaltsın.

Âmin…

Medine Ehli cömert, ikramcı kimselerdir. Hatta Hac mevsiminde bir adamın evinde misafir olmasa, yemekler yedirilmese, Medineliler katında o kimse ku­surlu ve ayıplı bir kimse olur. Zira derler ki:

“Eğer sen adam olsaydın senin hanende birkaç hacı misafir edilir, yedirilir içirilirdi.”

Bu sebeptendir ki, bildik bilmedik her kim olursa karşılarlar, rica ederek evlerine davet ederler, yemek yedirirler, çamaşırlarını yıkar­lar, altlarına temiz döşekler sererler; velhasıl erkeği ve kadını öyle ikram ederler ki, senin onlara verdiğin ikramı (ücreti, bahşişi, hediye­yi) sana masraf ederler. Neticede seni mah­cup ederler. Öyle olunca, bize layık değildir ki, beldemize gelen Medinelileri misafir etmekten yüz çevirelim. Cenâb-ı Hakk muhabbetleriyle kalbimizi doldurup dai­ma haklarına riayeti bize müyesser kılsın.

Âmin.


[1] Kocamustafa Paşa ser-zâkirânı Derviş Ahmed Peşkârî Efendi, 13’üncü hicrî asrın başlarında Medine-i Münevvere’ye gider, orada bir sene kalır, gördüklerini de bu kitapta anlatır. O de­virde Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin şehri Medine’de, Harem-i Şerifinde nasıl bir dinî hava var­dı? Edebler, merasimler, âdetler neler­di? “Tayyibetü’l-Ezkâr” (Tatlı Hatıra­lar) adım verdiği bir risalede bunlar güzel bir üslupla yazılmıştır. Peşkârî Derviş Ahmed Tayyibetü’l-Ezkâr (Medine Hâtıraları) [Kitap]. – İstanbul : Bedir Yayınları, 1979, s. 41-48

[2] Kabr-i saadeti çeviren gümüş ve altın koruma

[3] Tarafımızdan da tecrübe edilmiştir. Medine-i Münevvere’de bu tarihte bulunamayanlar bulundukları yerlerdeki sahabe kabirlerine veya büyük zatların ziyaretine giderek bu usulleri uygulayabilirler. (İhramcızâde İsmail Hakkı)

Not: Takvimlerin hicri ay hesapları için yeterli çalışmalar yapılmadığından hassaslığını yitirmiş durumdadır. Gayretli kardeşlerimiz vasıtasıyla tesbit edilen vakit 12 Eylül 2014 günüdür.
Bu gün
akşam namazından sonra bahsedilen muameleyi uygulayabilirsiniz.
Dostları haberdar edelim.

****************

İkinci Not: İnternette sörf yaparken rastladığım aynı konu işleyen alıntıyı buradan okuyabilirsiniz.

YOLUNU YOLDAN BULANLAR


Türkiye Cumhuriyeti’nin 46. hükümeti, Turgut Özal tarafından 13.12.1983’te kuruldu. Bu tarihten sonra da ülkede Özal’ın ve partisinin çok sevdiği deyimle, “mega projeler” dönemi başladı.

Turgut Özal, “mega projeler” konusunda iktidara gerçekten hazırlıklı gelmişti. Çünkü bunlar, birbiri ardınca gerçekleştirilmeye başlandı. Daha doğrusu birbiri ardınca ihaleleri yapıldı.

Turgut Özal, iktidara hazırlıklı gelmişti gelmesine, ne var ki bu hazırlık, daha çok düşünsel açıdandı. Özal, uzun yıllar üst-düzey denilebilecek görevlerde bulunmuştu. Bu görevleri nedeniyle dünyayı gezerken, ileri ülkelerde gördüklerinin, bir gün Türkiye’de de yaşama geçmesini düşlemiş olmalıydı. İktidar, ona bu düşlerini gerçekleştirme olanağını sunuyordu.

Öte yandan, bu “mega projeler” için mali ve fiziksel incelemeler, fizibilite çalışmaları, kapsamlı uygulama projeleri gerekiyordu. Dahası, işleri yürütecek şirketlerin en doğru biçimde seçimi söz konusuydu. Ama ne Özal’ın, ne de partisinin bu konularda hazırlıklı oldukları söylenebilirdi. Kaldı ki özal, bir bakıma “istim arkadan gelsin” diye özetlenebilecek “işbitirici” bir anlayışın başını çeken temsilcisiydi. Öyle ön çalışma, inceleme, araştırma… gibi ayrıntılara pek önem vermediği de biliniyordu. Önemli olan, “bir şeylerinyapılmasıydı. Yani tek tümcelik özeti hem Özal’ın, hem partisinin, hem de yüksek bürokratlarının temel dünya görüşleri şu olmuştu:

“Bir şeyler yap da nasıl yaparsan yap! Kaça yaparsan yap!”

Bu anlayış, Türkiye’ye ve Türkiye’nin yazgısına bir dönem egemen olan Özal’a ve ANAP’a özgü “arabesk liberal anlayışın” birinci kuralıydı.

Bu anlayış bir yandan hiçbir plana, kayda ve hesaba sığmayan işler nedeniyle kıt kaynakları hızla eritir, dış ve iç borçları çığ gibi büyütürken, öte yandan hesapsızlığın doğal sonucu yüksek enflasyon, halkın büyük çoğunluğunun üzerine karabasan gibi çöküyordu.

Bu hesapsızlık ve kural tanımazlık, iki önemli sonuç doğurmuştu:

Birincisi; gerçekte bire çıkabilecek işler dörde, beşe yaptırılmıştı.

İkincisi bu arada pek çok kişi ve kuruluş, bilinçli olarak akıtıldığında kuşku duyulmayan rüşvet çeşmelerinden küpünü doldurdukça doldurmuştu. Dönülecek köşeler öylesine çoğalmıştı ki… Türkiye’deki bu “mega projeler” çağının Avrupa’ya ve Amerika’ya da yansıdığı belirtiliyordu. Yurtdışındaki gizli banka hesaplarında, çiftlik evi taleplerinde bir patlama olduğu söyleniyor, yazılıyordu. Bu dönemde, devlet parasıyla yüzlerce zengin yaratıldı. Sıradan bürokratlar, maaşı belli müdürler servet sıralamasında listelere girdiler. Banka memuru hısım akrabalar holding patronu oldular. Dürüstlük aptallıkla; üçkâğıtçılık beceriklilikle eşdeğer sayıldı. Köşe dönmek, insanı insan yapan bütün erdemlerin göz kırpmadan feda edilebileceği tek amaç oldu.

Bu akıl dışı dönemin, bir anlamda bittiği söylenebilir. Bir anlamda bitti, bitmesine de, bazı sektörlerde eskiden başlamış bu tür işler hâlâ devam etmektedir. Bugünlerde de kimi işlerde, kimi alanlarda benzer yöntemlerin benimsenme eğilimi de zaman zaman gözlenmektedir. Yine de ANAP’ın iktidardan düşmesi, bu bakımdan bir dönüm noktası sayılabilir.

“Mega projeler” ve “mega yolsuzluklar” çağının en önemli, en büyük projelerinden birinde devlet çıkarlarının birkaç büyük müteahhitin çıkarlarına nasıl feda edildiği, koskoca devlet kurumlarının bu müteahhitlerin çıkarlarına nasıl bekçilik ettiği ve onların peşinden koştuğu, bu amaçla bakanlar kurulunda bile nasıl mesai harcandığı anlatılmaktadır. Bu proje,”Otoyollar” dır.

Gördüğünüz gibi otoyollar; birkaç anlamda hesapsızlığın, plansızlığın, usulsüzlük ve yolsuzluğun başyapıtı olarak, ülkemizin bir ucundan ötekine uzanmaktadır.

Yapılan işlerin “gerekli” olup almadığı konusunda, bugüne kadar pek çok tartışma yapıldı. Bu tartışmaların, bundan sonra da süreceği anlaşılmaktadır. Ancak biz bu tartışmalara, yani bunca otoyolun gerekli olup olmadığına, söylemek istemiyoruz. Çünkü, bu konuda olumlu olumsuz pek çok şey söylemek olanağı vardır, ayrıca zamanla kişisel yargılar değişmektedir. Oysa bu olaylardaki yolsuzluklar, bir bakıma soygun; hava gibi, su gibi, güneş gibi hiçbir kuşkuya ve tartışmaya olanak vermeyen, zamanla hiç değişmeyecek olan bir gerçektir.

Aslında bu konu, oldukça teknik ve karmaşık bürokratik ilişkilerle örülüdür. Ancak bahse konu olaylar gerçektir, Basında, TV’lerde bunlar fazlasıyla yapılıyor. “Trilyoner genel müdürleri” kamuoyu, artık tanıyor. Daha iyi tanınması, iyice bilinmesi gerekense bu kişiler değil, kişilere bu “köşe dönme” yollarını açan “anlayış”tır. Çünkü kuralları koyan, bir anlamda “yasaları” yapan da uygulayan da “insan”dır.

“Otoyollar”uı üzerinden her geçişinizde, bu yolların her santiminin size neye, kaça patladığını düşünmeniz dileğimizdir.

Sh: 7-9

**

 

KAMULAŞTIRMA İŞLEMLERİ

Otoyol güzergâhları bazen özel mülklerden, özel kişelere veya kuruluşlara ait tarlalardan, bahçelerden geçiyordu. Böylesi durumlarda, vatandaşın elindeki mülk, kamulaştırılıyordu.

Şimdi, kamulaştırma nedir, bu konuda kısa bir bilgi verelim:

Kamu yararının gerektirdiği hallerde, gerçek ve özel hukuk tüzel kişilerinin mülkiyetinde bulunan taşınmaz malların, devlet ve kamu tüzel kişilerince kamulaştırılması, 2492 sayılı kamulaştırma kanununa göre yapılıyor.

Bu yasa gereğince, bir kamu kurumu, yürüttüğü hizmet için ihtiyaç duyduğunu söyleyip, vatandaşın taşınmazını elinden alabiliyor.

Kamulaştırılan taşınmazın sahibine ödenecek bedel ise, yine devlet görevlilerinin çoğunlukta bulunduğu kıymet takdir komisyonları tarafından belirleniyor.

Hemen hemen her kamulaştırma işleminde kamulaştırma bedelleri, gerçek duruma göre düşük belirleniyor ve bu yüzden de “tezyid-i bedel” (bedel arttırımı) davaları birbirini izliyor.

Kamulaştırma kararına karşı ise, idari yargıda itiraz yolu varsa da, hemen hemen hiçbir zaman bu kararlara karşı dava kazanılamıyor. Çünkü örneğin bir yol için yapılan kamulaştırmada, kamu yararı olmadığını veya yolun başka yerden de geçirilebileceğini kanıtlamak pek kolay olmuyor.

Kamulaştırmalarda, belirlenen kamulaştırma bedelinin nakden ve peşin olarak ödenmesi genel kural. Ancak, Bakanlar Kurulunca kabul olunan büyük projelerde, bu bedel 5 yıl süren taksitlerle ödenebiliyor.

Gerek taksitli ödemelerde, gerekse de peşin ödemenin gecikmesi halinde, anaparaya devlet tarafından uygulanan faiz ise, yıllık %30 oluyor.

Otoyol seferberliği plansız, programsız başlatıldığından, hangi yolun kaça malolacağı hakkında hiç kimsenin en ufak bir fikri bile yoktu. Çoğu projelerde kamulaştırma bedellerini de karşılayacağı öngörülen dış krediler ise, zaten işleri yanlamıyordu bile. Olan biten para da müteahhitlere avans, ek avans, daha ek avans, fiyat farkı, ön ödeme, ihzarat bedeli, ek zam… bizim saymaktan, sizinse okumaktan bıktığınız türlü gerekçelerle ödeniyor da ödeniyordu.

İşte bu hay-huy arasında garip vatandaşa para kalmıyor, kamulaştırma bedellerinin üstüne yatılıyordu. Bu gün arsası kamulaştırılan, parasını en erken 2-3 yıl sonra alabiliyordu. Gecikme faizi ise, yıllık %30’du. Genel Müdürlük, metrelerce uzunlukta “alacaklı sıra cetvelleri” tanzim edip duruyordu.

Büyük müteahhitler her ağızlarını açtığında yeşil dolarları çuvalla onlara akıtan işbitiriciler, gerçekten “zenginleri seviyordu”. Sıradan vatandaşlar ise arsalarından, tarlalarından oluyor, bu yetmezmiş gibi paralarını da 3 yıl sonra enflasyonla iyice ufalanmış olarak ancak alabiliyorlardı. İşte bu sistemin adı da, “arabesk liberal düzen”di…

 Sh: 113-115

**

YASA KİMİ KORUYOR

Biliyorsunuz, otoyol yolsuzluğunun baş aktörlerinden işbitirici Genel Müdür A. Ç ….. hakkındaki bazı suçlamaların, “zaman aşımı” nedeniyle düştüğünü, bazı suçlamaların kamu davasına bile dönüşmediği yazıldı.

Böyle olayları izleyen insanlar, benzer durumlarla sık sık karşılaşıldığını anımsayacaklardır. Gerçekten, zaman zaman ortaya çıkarılan yolsuzluk olaylarında kamu davaları çoğunca zaman aşımına uğramaktadır.

Hiçbir hukuk bilgisi olmayan okurlar için çok kısa bir açıklama yapmak gerekirse, bir suçun işlendiği tarihten itibaren belli süre içinde dava açılmaz ve belli süre içinde ceza verilmezse, artık o suç nedeniyle dava açmak ve ceza vermek olanağı ortadan kalkar. Buna, zamanaşımı denir.

Peki, neden benzer olaylarda zaman aşımı ile sık sık karşılaşılmaktadır?

Bu sorunun yanıtı, şaşırtıcı ama, 1913’e değin gitmektedir. 1913’te, Osmanlı ülkesinde padişahın memurlarını korumak için “Memurin Muhakematı Hakkında Kanun-u Muvakkat” adıyla bir yasa çıkarılır. Günümüz Türkçesiyle adı “Memurların Yargılanmasına İlişkin Geçici Yasa”olan bu yasa adından da anlaşılacağı gibi, sözde geçicidir ama, tam 80 yıldan beri…

Bu yasa, padişahın değerli memurlarının, görevleri sırasında işledikleri veya görevlerinden doğan suçlarından ötürü yargılanmalarını özel kurallara bağlamaktaydı. Yasa, memurların öyle her suçlamada zırt pırt yargıç önüne çıkmalarının önlenmesini amaçlıyordu. Osmanlı Devletinin memurları hakkında bir suçlama söz konusu olduğunda, hemen dava açılmayacak, önce o memur merkez memuru ise, bağlı olduğu bakan veya bağımsız genel müdürlüklerde genel müdür, eğer illerdeki memurlardan ise vali, ilçelerdeki memurlardan ise kaymakam tarafından soruşturma emri verilecek, “muhakkikler” (soruşturmacılar) tarafından soruşturma yapılacak, soruşturma evrakı tümü de memur olan bazı üst kurullardan geçecek, bazı durumlarda son olarak bir de Danıştay’a gidecek, eğer tüm bu aşamalarda “Lüzum-u Muhakeme” (yargılamanın gerekliliği) karan çıkarsa memur yargılanabilecek, yok, “Men-i Muhakeme” (yargılamanın gereksizliği) kararı çıkarsa memur yargılanamayacaktı.

Günümüze kadar devam eden bu sistem nedeniyle her siyasi iktidar, kendine yakın yüksek bürokratları hemen hemen her iddiaya karşı koruyabilmişlerdir. Bir bakan soruşturma emri vermedikçe, onun memurunu yargılamanın olanağı yoktur.

Gerçi, son yıllarda rüşvet, irtikap, kaçakçılık gibi suçların kovuşturulması bu yasadan koparılmıştır ama yine de ceza yasasında tanımlanan pek çok suç için koruma devam etmektedir.

Siyasi iktidarlar bürokratlarını ne kadar yolsuzluk yapmış veya ne kadar kuşku altında kalmış olurlarsa olsunlar, böyle koruyabilmek olanağına sahip olunca, bu memurları yargılayabilmek için ancak ve ancak iktidarın değişmesi, yeni gelen bakanın bu soruşturma emrini vermesi gerekmektedir. Bu ise, bazen Ceza Yasamızdaki zaman aşımı sürelerinden de fazla zaman gerektirmektedir.

İşte birçok bürokrat bu 80 yıllık “geçici yasa” sayesinde birçok suçlamadan kurtulmuştur. Özal’ın en yakınında bulunan bir bürokrat için Özal’a rağmen herhangi bir ANAP Bayındırlık Bakanının soruşturma emri verebileceği düşünülebilir mi? Gerçekten, otoyollar konusundaki soruşturma emri SHP’li Bayındırlık ve İskan Bakanı Onur Kumbaracıbaşı tarafından verilmiştir. Bu yasa gerekli midir?

Bu konuda karşıt görüşler vardır.

Görüşlerden biri, memurların görev yaparken sık sık çeşitli suçlamalarla karşılaşmalarının doğal olduğunu, her suçlamada dava açılmasının hizmeti aksatacağını ve memurun görev duygusunu olumsuz etkileyeceğini ileri sürer. İkinci görüş ise, yasalar önünde herkesin eşit olduğunu, hiç kimseye ayrıcalıklı bir statü verilmemesi gerektiğini savunur.

Bu konuda biz de bu ikinci görüşü paylaşmaktayız.

Osmanlı İmparatorluğu döneminde ülke padişahın mülkü, devlet padişahın devleti, halk ise padişahın tebasıydı.

Oysa çağdaş cumhuriyetimizde devlet bir hukuk devletidir ve yurttaşın hizmetinde olan bir örgüttür.

Halkın hizmetindeki bir devlet örgütünün maaşlı memurları (ki, onlar da halka hizmet için vardır) hiçbir suçlama karşısında sıradan bir yurttaştan farklı bir zırhla korunmamalıdırlar. Memurun yargılanmasına gerek olup olmadığı yolundaki karar, birtakım idari kurallar tarafından değil, yine bağımsız yargı tarafından verilmelidir. Cumhuriyet savcıları, “Kovuşturmaya yer olmadığı” veya “yer olduğu” şeklindeki kararları, herkes gibi memurlar hakkında da verebilmelidir. Hele soruşturma ya da kovuşturma emri vermek, siyasi ya da idari kadroların elinde olmamalıdır.

Padişahlık devrinin ürünü, 80 yıllık bu çürümüş yasa yürürlükten kaldırılmadıkça, bürokratların yaptıkları yolsuzluklar çoğu zaman yanlarına kalacak, bu durum kamu vicdanını kanatmaya devam edecektir.

Temiz devlet, temiz toplum sloganını kullanan siyasetçilerimiz, işe buradan başlamalıdırlar. Yoksa söylenenler ve yapılanlar birbirini tutmayacak, bu ikiyüzlülük sürüp gidecektir. sh: 130-132

NETİCE

İşte, otoyol ihalelerinde var olan usulsüzlük ve yolsuzluğun tümü değildir. Ne yazık ki. örneğin, yapılan imalatın fiziki ölçümlerinin daha ne yolsuzluk sakladığı bilinmiyor. Otoyollarda bugüne dek 10 milyonlarca metreküp kazı, bir o kadar dolgu yapılmıştır. Binlerce ton taş, kum, çimento, demir, asfalt, çelik, alüminyum ve diğer malzemelerin hak edişlerde ne kadar şişirildiğini hiçbir zaman tam olarak öğrenemeyeceğiz.

Devlet kurumlarının ve yöneticilerin yolsuzluğa bulaşmaları, hem tarih kadar eski, hem de sadece ülkemize özgü olmayan bir evrensel sorundur. Ne var ki, her ülkede parlamentoların, yargının ve en önemlisi de halkın böylesi olaylara karşı tepkisi aynı değildir. Kimi ülkelerde bunlar en ağır tepkiyi çeker ve derhal cezalandırılırken, kimi ülkelerde ise bu yolsuzlukları yapanların değil, ortaya koyanların, yazanların başlarına olmadık işler gelebilir.

Ülkelerin ne kadar dürüst, demokratik yönetimlere sahip oldukları konusunda çok çeşitli ölçütler ortaya konulabilir. Bizce bu ölçütlerden biri de, ülkede yolsuzluk ve hırsızlıkların etkin biçimde kovuşturulup kovuşturulmadığı, üzerine gidilip gidilmediği, bunların toplumdan gizlenip gizlenmediği olmalıdır. Bu açılardan, Türkiye’nin çok iyi bir sicile sahip olduğunu söyleyebilmek, şu an ne yazık ki olanaksız.

Ülkemiz için en büyük şanssızlıklardan biri de, özellikle son 10 yıl içinde ANAP iktidarı döneminde topluma yayılmış ve ne acı ki epeyce de yandaş bulmuş olan bir düşünce biçimidir. Bunu, şöyle özetleyebiliriz: “Canım adam yedi filan ama, epeyce de iş yaptı bu arada” Bu düşünce, kamu görevlilerinin iş yaparken bu arada küplerini doldurmalarının doğal olduğu yargısıdır ve bunun kadar toplumu çürüten, ahlâk değerlerini ayaklar altına alan bir başka şey düşünülemez. Çünkü bu inanış, toplumsal vurdumduymazlığı, bezginliği, tepkisizliği, en önemlisi de “Bize de vurgun sırası gelebilir” beklentisini ifade etmektedir.

Bu düşüncenin toplumda yandaş bulmasını, sadece 1983 sonrası ve sadece 1983 sonrasının icraatı ile açıklamak aslında eksik bir yaklaşım sayılmalıdır. Bu dönemin öncesinde ve sonrasında vaat ettiklerini yerine getiremeyen, toplumun beklentilerine, özlemlerine yanıt veremeyen, doyurucu icraat yapamayan, kısaca beceriksiz, yetersiz ve yeteneksiz yönetimlerin payını da unutmamalıyız. Bu kadar olumsuzluk arasında biraz göz boyayabilen herkes, toplumun sınırsız hoşgörüsünü ve övgüsünü kolayca kazanabilmektedir.

Ödediği vergilerin nasıl ve nereye harcandığı konusunda bu kadar bilgisiz, bu kadar ilgisiz bir halk daha var mı?

Kuşkusuz vardır. Nerede?

Bizden daha azgelişmiş, bizden daha az demokratik, bizden daha kötü durumdaki ülkelerde elbette. Böyle ülkelerde sıradan insanlar, altlarında 30-40 milyonluk kırık dökük arabalarıyla otoyollardan geçerken, “ne kadar güzel, kaymak gibi yol” olduğunu zevkle düşünürler de, bunun kaça patladığıyla, aslında kaça yapılabilecek olduğuyla ve bu arada kimlerin küpünü doldurduğuyla hiç ilgilenmezler.

Güzel Türkçemizde halkın tepkisizliğini, teslimiyetini, kaderci bekleyişini belgeleyen pek çok atasözü vardır.

Ne diyelim, belki de işleri düzeltmeye atasözlerimizden başlamak gerekir.

Otoyollar konusunda sürdürülen araştırma, inceleme ve soruşturmalar sonunda iki eski bakan ile, bir eski genel müdür ve bir iki orta kademe yöneticisi şu anda yargılanmaktadır. Bu yargılama, Yüce divanda sürmektedir. Verilecek hükmün, temiz devlet, temiz toplum için bir ibret, bir iyi başlangıç olmasını dileriz.

Sonuç olarak, kitabımızın başında söylediklerimizi bir kez daha tekrar edelim:

Otoyollar; hesapsızlığın, plansızlığın, usulsüzlük ve yolsuzluğun başyapıtı olarak ülkemizin bir ucundan diğerine uzanmaktadır.

Bu yollardan geçerken, katettiğiniz her metrenin, çocuklarınıza, torunlarınıza iç ve dış borç anapara ve faiz ödemesi olarak döneceğini unutmayın, lütfen… sh: 133-135

Kaynak: Yolunu Yoldan Bulanlar, Seçkin Doğan, Ümit Yayıncılık ,1994, Ankara

*****************

ŞEYTANIN GÖR DEDİĞİ: “ENRON”LAR

Riva ŞALHON B YÜZÜ-
29 Ocak 2014/Şalom Gazetesi

Başlık, Çetin Altan’ın köşesinin ismidir yıllardır. Meğer Barış Manço’nun da Dıral Dede’nin Düdüğü adlı şarkısında geçermiş aynı söz.

“Aç gözünü daha vakit erken gör şeytanın gör dediğini / Bir kulak ver de dinle sağır sultanın duyduğunu / Sen öyle devekuşu gibi şaşkın şaşkın bakınırsan / Bir gün elbet duyarsın Dıral Dede’nin Düdüğünü.”

Bugünkü yazı, göz önünde olduğu halde gizli olduğu sanılan bilgilerle ilgili olduğuna göre başlığı ödünç aldım. Zira şeytanın gör dediği, başkalarının göremediği, farkına varamadığı incelikleri ve gerçekleri yakalamak anlamında kullanılıyor dilimizde.

İlk önce klasik anlamdaki istihbarattan bahsedelim. İstihbarat, bilmece çözmeyi gerektirir. Yani, gizlenmekte olan ve yetersiz olan bilgilerin açığa çıkarılmasını, elde edilen ipuçları ile daha büyük bilgilere ulaşmayı hedefler. Hâlbuki günümüzde çoğu durum, fazlaca önümüze yığılmış bilgi içinden deneyim ve sezgi yeteneği ile açıklığa kavuşabiliyor. Gizliden daha çok bilgi fazlası var. Ancak bu bilgi yığınlarından anlam çıkartmak imkânsız. Bu durumda daha fazla istihbaratçıya değil daha fazla deli dahiye ihtiyaç doğuyor. Örneğin Enron Elektrik şirketinin sahibi 2001 yılında hissedarlarını ve çalışanlarını fena halde dolandırdığı gerekçesi ile yargılandı, ancak ortada tam olarak gizlenmiş bir bilgi yoktu, hatta 3000 adet yan şirketle yaptığı sözleşmelerin hepsinin binden fazla sayfadan oluşan dökümanları vardı. Finansal piyasalar Enron vakasını daha ciddiye alsaydı, belki de 2008 krizi hiç olmayacaktı.

Bir bilmece eklenen yeni bilgiyle daha basit hale gelir ancak günümüzdeki muammalar, bilgi fazlalığından içinden çıkılmaz hale geliyor. Yani eksperlerin iş alanları ile ilgili verdiği karmaşık açıklamalar bizim iyiliğimiz içindir inanışı artık geçersiz. O açıklamaların hangi yönde kullanılacağına karar verirken artık kimse sorumluluk almak istemiyor. Örneğin bankalar binlerce analiz sunuyor, ama bu durumda en doğrusu bilmem ne para birimine veya bilmem ne temalı sektörlere yönelmektir demiyor. Hâlbuki eskiden analizler bu kadar göz önünde değilken bilmeceler basitti. Aynı şekilde kanser gibi artık öntanı yapılabilen ve üremesi olası görülen hastalıklarda eskiden olduğundan daha fazla bilgiye sahipken bile muamma çözülemiyor, hastanın tedavisinde ne yol izlenmesi bilginin artması ile kesinleşmiyor.

Kısaca demek istediğim şu: Artık çarpıtma göz önünde de yapılabiliyor. İstihbarat yaparak bilgiye ulaşmaya çalışmanın devri geçti.İstihbarat servislerinin de bu konuda daha uyanık olması ve ajan sayılarını arttırmak yerine bilgileri doğru değerlendirebilen vatansever, vizyon sahibi, biraz da ortalama zekanın üzerinde yeni bir insan profiline yönlenme zamanıdır… Her sektör, gelişmelerin hızına ayak uydurmalıdır.

****************

DİE VİERTE MACHT/ Dördüncü Kuvvet (2012)
ENRON: THE SMARTEST GUYS İN THE ROOM (2005) “Piyasanın Uyanıkları”