ANLAMLAR VE ELBİSELERİ


(Dil ve Konuşma Üzerine)

“Rahman (çok merhametli olan Allah),Kur’an’ı öğretti. İnsanı yarattı. Ona beyanı öğretti.”(Rahman suresi;l-4) “Ve Âdem’e isimlerin hepsini öğretti, sonra onları meleklere gösterip:”,Haydi davanızda sadıksanız bana şunları isimleriyle haber verin.” dedi. Dediler ki:”Yücesin sen (ya Rab!). Bizim, senin bize öğrettiğinden başka bir bilgimiz yoktur. Şüphesiz sen bilensin, hâkimsin.” (Allah): “Ey Âdem, bunlara onları isimleriyle haber verdedi. Bu emir üzerine Âdem onlara isimleriyle onları haber verince, (Allah): “Ben size, ben göklerin ve yerin gayblarını bilirim, sizin açıkladığınızı da, içinizde gizlediğinizi de bilirimdememiş miydim?” dedi” (Bakara 30-33) “En güzel isimler Allah’ındır. Onlarla Allah’a dua edin ve O’nun isimleri hakkında aykırılığa sapanları bırakın”(Araf suresi,180)

Bir an için şöyle düşünelim; dünya ve içindekiler olduğu gibi var, ancak kelime ve kavramlar yok! Acaba halimiz nice olurdu? Aileler, köyler, kentler, medeniyetler nasıl tesis edilirdi? Kuşaklar arası iletişim ve her türlü miras aktarımı nasıl sağlanırdı? Kendimizi ve meramımızı nasıl ifade edebilirdik? Mesela iki kişi veya çok sayıda insan karşı karşıya geldiler ve bir şeyler paylaşmak istiyorlar; neler yaparlardı? Belki bir noktaya kadar beden dilini veya ses tonlarını kullanıp, tabiat taklidi yapabilirdik ama bu ne kadar meramımızı anlatmaya yeterli olurdu? Ya da akıl taşıyan kişiler olarak bu durum bizi ne kadar tatmin ederdi? Eğer dil (isimler, kelime ve kavramlar) olmasaydı, zihin nasıl işler, gelişme nasıl sağlanır ve icatlar nasıl gerçekleşirdi?

Hayatımızın hemen her aşamasında, farklı dillerde ve üsluplarda konuşuruz. Hayatımızın çok büyük bir bölümü konuşarak geçer. İnsan, aynı zamanda düşünen bir varlık olduğu için dile muhtaçtır. Çünkü insan, düşüncelerini dil ile ifade eder ve düşünürken de dilini kullanır. Rüyalarını bile bir dilde görür. İşte rüyalarda konuştuğumuz dil, bizim ana dilimizdir. İnsan, dua ederken de hem kalbini hem dilini kullanır. Kısaca dil (kelime, kavram, isim, fiiller vs.) hayatımızın her döneminde ve alanında çokönemlidir.

Eskilerin ifadesiyle; “Dildir insanı muazzez eden(aziz eden). Dildir insanı muazzep eden(azaba uğratan).” Yani dil; insanı vezir etmeye de rezil etmeye de sebep olabilir. Ünlü dil bilimci N. Chomsky; “Dil, sınırlı sayıda sözcük ve kuraldan yararlanarak, türetilebilecek sınırsız sayıda cümlelerden oluşan bir bütündür” der. Dilin canlı bir organizma olduğunu söyleyebiliriz. Dil, insanın içerisinde yaşadı ğı veya içerisinde yaşattığı gezegenin ruhu gibidir. Anlaşılan o ki, dil ve dil bilgisi; kelime, kavramlar (isimler) olmasaydı, hayatımız hiç de bugünkü gibi olmazdı. Hz. Âdem’in soyundan geldiğimize göre, mucizevî şekilde bize de isimlerin öğretildiğini söyleyebiliriz. Hiç birimiz özel bir gayret göstermeden ve zorunlu olarak, doğduktan belli bir süre sonra bir lisan bilgisine sahip oluyoruz. Bu bir mucizedir. Zamanla muhteşem bir kelime ve kavram hâzinesine sahip oluyoruz. Hem dil bilgisi hem de dil mantığını kavramış oluyoruz. Mesela arı balı, böcek ipeği, inek sütü; Allah’ın onlara vahiy etmesi sayesinde imal ederler ama nasıl olduğunu izah edemezler. Biz de dil bilgisine sahip oluruz ama bir akademisyen gibi kuralları anlatamayabiliriz. Önemli olan “Parmağa değil, parmağın işaret ettiği yere bakmaktır.”

Dil veya lisan bilgisi, sesler, şekiller, renkler, görüntüler vs. Allah’ın bize bahşettiği en önemli nimetlerden sadece birkaçıdır. “Allah’ın üzerimizdeki nimetlerini gruplar halinde saymaya kalksak bile beceremeyiz..” Ama ne yazık ki buna rağmen “İnsan, Allah’a apaçık bir düşman kesilir Kelime ve kavramlarla konuşmak, insan zekâsının ayrılmaz bir parçasıdır. İnsanlar felsefi düşünce ve fikirlerini, kelime ve kavramlarla ifade ederken, duygu dünyalarını ifade için ise daha çok beden dilini kullanırlar. Bu yüzden duygularla beden dili, düşünce ve inançlarla da kelime ve kavramlar iç içe girmişlerdir. Bir anlamda dil, hem kalbin hem de beynin tercümanı durumundadır. Dilin gelişmesi düşüncenin, düşüncenin gelişmesi de dilin gelişmesini sağlar. Medeniyetlerin nesiller boyu aktarılmasında en önemli pay, kelime ve kavramlara yani Dil’e aittir.

Bir milletin medeniyetini sabote etmek isteyenler, bunu çok iyi bildikleri için ilk olarak o milletin sözlük ve imla kılavuzlarını kendi istedikleri biçimde yenilerler. Bu tür devrimler, hiç de basite alınacak devrimler değildir. Mesela bir milletin yüzlerce yıllık geçmişe sahip, içerisinde inanç ve değer yargılarını taşıyan kelime kavramlarının içini boşaltıp dilini değiştirirseniz o millet topyekûn, ertesi sabah başka bir dünyaya uyanır. Çünkü yeni bir dil ve yeni bir alfabe yeni bir yaşam tarzı demektir. Zira bir lisan, içerisinde manevi dinamiklerini de taşır. Cemil Meriç, haklı olarak; “Kamusa(sözlüğe) uzanan el, namusa uzanmıştık der. Eğer bir millet dilini ve kavramlarını yitirmeye başlamışsa, her şey ona bağlı olarak bozulacak ve değişecektir. Çünkü dil ve din, bir toplumun en önemli iki çimentosudur. İnanç, dünya görüşü ve kavramlarda birlik sağlanmadan eylemlerde birlik sağlanamayacağı gibi bir kargaşa ve anarşi ortamı da doğar.

Kelimeler, kavramlar ve dil üzerine, uzmanları tarafından birçok tanımlama yapılmıştır. Bunlardan en anlaşılır olanı şunlardır: “Dil; duygu, düşünce ve isteklerin, bir toplumda ses ve anlam yönünden ortak olan öğeler ve kurallardan yararlanılarak, başkalarına aktarılmasını sağlayan, çok yönlü, çok gelişmiş bir araçtır. Kendi kanunları içerisinde yaşayan ve gelişen canlı bir varlıktır. Milletleri birleştiren ve ortak paydaları olan sosyal bir müessese ve bir arılaşmalar sistemidir. Eşyayı sınıflandırmaya veya tanımlamaya yarayan kelime veya kelime öbekleridir…”vs.

Lisanla ilgili genel geçer kuralı şu beyit çok güzel ifade etmektedir; “Deme kalbura kallabur. Galat-ı meşhur, lügat-ı fasihten evladır? Yani; her ne kadar “kalbur” diye bildiğimiz eşyanın aslı “kallabur” olsa da sen kalbur demeye devam et, çünkü halk arasındaki yaygın anlamı, onun sözlük anlamından daha geçerlidir. Galat-ı meşhur olarak dilimizde de kullanılan o kadar çok örnek var ki, sözlük anlamları değil halkın zihnindeki anlamlan esas alınarak söylenmektedir. Mesela halk arasında; “Namahrem” kavramı, “mahrem” manasında kullanılmaktadır. “Moral” Latincede “ahlak” anlamında olduğu halde; bizde kimse “moralim bozuk” tabirini “ahlakım bozuk” olarak anlamamaktadır. Arapçadan, Farsçadan ve batı dillerinden dilimize geçen birçok kavram, bizim dilimizde sözlük anlamlarının dışında kullanılmaktadır. Doğu edebiyatının meşhur klasiklerinden Hariri’nin “Makamat” adlı eserinden birkaç örnek verecek olursak şaşkınlığımızı gizleyemeyiz. Mesela “zalim” kavramının manalarından birisi de “kaymağı alınmamış sütü içen “demekmiş. Ama hiç kimse bu manada “zalim” kavramını kullanmaz. Aynı şekilde “savm” Arapçadan dilimize oruç diye geçmiştir(ki oruç da farsça bir kavramdır) bir manası da “deve kuşunun pisliği”demekmiş. (!!!!!)

[Burada yanlış bir anlama veya bilgi farkındalığı var.
RUZE
‘Oruc’ Farsça rûze’den gelir. Rûz Pehlevi Farsçasında ‘gün, gündüz’, rûze ise ‘günlük’ anlamına gelir. Türkçe’de r ve l ile başlayan sözcükler bulunmadığından, bizler r ve l harfleriyle başlayan sözcüklerin önüne sözcüğün harekesine uygun sesli bir hemze ilave ederiz. Meselâ ‘Receb’ diye seslenmeyiz de i-Receb deriz veya ‘limon’ sözcüğünü i-limon şeklinde telâffuz ederiz.
ORUÇ
Bu sözcüklerin başına gelen, rûze’nin başına da gelmiş ve önce ‘u-rûze’ veya ‘o-rûze’ olmuş, sonra ‘uruc/oruc’ hâline dönüşmüş. Sonundaki c harfi de zamanla yumuşayınca, sözcük en nihayet oruç hâlini alıvermiş.
Farsça’da rûze giriften oruç tutmak, rûze horden oruç yemek, rûze-dar oruç tutan, rûze-hor ise oruç yiyen demek. O hâlde biz oruç tutmakla, aslında kendimizi gündüzleri tutmuş, kendimizi gündüzleyin yemekten, içmekten, cinsî ilişkiden alıkoymuş, yani perhiz yapmış oluyoruz.
PERHİZ
‘Perhiz’ de yine tutmak’la ilgili Farsça bir sözcüktür. Kısaca “ictinab etmek/kaçınmak/nefsi bir şeyden alıkoymak” anlamına gelir.

(http://yenisafak.com.tr/yazarlar/?t=13.09.2008&y=DucaneCundioglu) (hzl: İhramcızâde)

Demek ki aynı olan kelime ve kavramların, aynı olmayan zihinsel algı ve yansımaları vardır. Şöyle bir olay anlatılır; rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu, Elçibey’in davetlisi olarak Azerbaycan’a gittiğinde karşılamada biraz gecikme olmuş ve hemen apar topar binleri gelerek çok özür dilemiş; “Kusura bakmayın, birazdan Elçibey’in pezevenkleri gelip sizi alacaklar!” demişler. Oysaki bizde pezevenk çok kaba ve argo bir kavram olduğu halde, onlarda koruma görevlileri için kullanıldığı anlaşılmaktadır. Başka bir örnek de şudur; Azeri dilinde “kârhane” fabrika, “Bîkar” da işsiz demekmiş. Yani bir Türkiye Türkü orada “Bekârlar için kerhane açmalıyız” dediğinde onlar bizim anladığımızı anlamaz. O dilde ”işsizler için fabrika kurmalıyız” demektir. Oysaki bizim ülkemizde öyle söylense çok kınanırlar.

Aynı fonetiğe, aynı işaret ve ses sistemine sahip olduğu halde, aynı kelime ve kavramlar, herkese aynı çağrışımı yapmayabilir ve herkes aynı manaları anlamayabilir. Bunun yanı sıra değer yargılarının farklı olmasından dolayı da farklı anlayışlar doğabilir. Mevlana, “Sen ne söylersen söyle, ne kadar anlatırsan anlat, bütün anlattığın karşıdakinin anlayabildiği ile sınırlıdır.” demiştir. Öyleyse Bilge gibi düşünmek gerekir ama bunu halkın anlayacağı şekilde anlatmazsak en önemli fikirler bile olsa havada kalır… Kısaca âlim gibi düşünüp, en cahilin bile anlayacağı şekilde ifade etmek esastır.

Yahu Temel! Sen karını sevmediğin halde sürekli ona; “Kanaryam! Güvercinim! Tavus kuşum! Bülbülüm! deyip duruyorsun, neden? diye sormuşlar. Temel sinsice gülümseyerek; aslında ben ona ‘kuş beyinli’ demek istiyorum” demiş(!) Yani ne söylediğimiz kadar, onu hangi üslupla söylediğimiz de çok önemlidir. “Bazen kimin söylediği, önemlidir. Bazen de neyin söylendiği, önemlidir. Bazen ise ne zaman söylendiği daha çok önem arz ederken, bazen de nerede söylendiği, ön plana çıkar.

İyi/kötü, güzel/çirkin, doğru/yanlış, ödül/ceza, özgürlük, namus, adalet, eşitlik, vatan vs. gibi kavramlar izafidir (göreceIidir) ve değer yargılarına göre farklılıklar arz eder. Kelime ve kavramların, insanların zihin ve mana dünyasındaki izdüşümleri çok farklı olabilir. Kelimeler ve kavramlar, içine manalar sığdırılmış kaplardır. Manaların asıldığı askılıklar, duygu ve düşüncelerimizin ifade edilmesi için kullandığımız araçlardır. Tabiri caizse kelime ve kavram ifadeleri birer ceset, manaları da onların ruhu veya canı mesabesindedir. Kelimeler bir kabuk ve manalar bir öz mesabesindedir… Kelimeler, düşünce ve fikirlerimizin ifadesinde yararlıdır ama duyguları anlatmada yetersiz kalır hatta onları daraltır, boğarlar. Bu yüzden merhum Mehmet Akif bir şiirinde “Ağlarım ağlatamam; hissederim, söyleyemem; dili yok kalbimin, ondan ne kadar bizarım!” der. Çoğu zaman ağzımızdaki dil yetersiz kaldığı için bedenimiz konuşur; jest ve mimikler devreye girer. Yani biz sustuğumuzda bedenimiz daha çok konuşur.

Dil, bir amaç değil araçtır. Dil sayesinde görünmeyeni görünür, soyutu somut hale getiririz. Zihnimiz ve eşya arasındaki sis perdelerini onunla aydınlatırız. Ancak kullanılan kelime ve kavramlar maksadı anlatmaz ise daha da anlaşılmaz kılabilir ve fikir anarşisine neden olabilir. Öğrenci dilbilgisi hocasına sormuş; – Hocam! Kelime olarak “Bazan” mı “Bazen” mi doğrudur? Hoca biraz düşünmüş;- Evlat! Bazan “Bazen”, bazen de “Bazan” doğrudur demiş(!)

Yerinde ve zamanında, doğru üslupla kullanılmayan kelime ve kavramlar, görüntüyü netleştirmek yerine daha da bulandıran gözlük camlarına benzerler. Dil, Farsçada “gönül” anlamına gelmekle beraber bizde daha çok; duyu organı, ifade malzemesi, kelime ve kavramlar olarak anlaşılmıştır. Mevlana der ki, “Gönlü ve sözü bir olmayan kişinin yüz dili olsa bile o yine de dilsiz sayılır?’ Biz farkında olsak da olmasak da “kelime ve kavramlar”, hayatımızda o kadar önemli, etkili ve belirleyicidir ki bu konuyu ne kadar çok işlesek yeridir. Öyle ki “Dilin kemiği yoktur ama kemik kırar!” Hz. Ali’nin veciz ifadesiyle “Kişi, dilinin altında gizlidir?’

Kişilerin kavramlarını kazıdığınızda, o kişilerin manevi cevherini bulursunuz. Kelime ve kavramlar, her zaman bir şeyleri açıklamak için kullanılmaz, çoğu zaman da bazı şeyleri gizlemek, saklamak ve örtmek için kullanılır. Kavramlar, çok önemli belirleyicilerdir. Eskiler bu konuya o kadar önem yüklemişler ki; “Üslub-u beyan, ayniyle insandırf demişlerdir. Yani bir kişinin kullandığı üslup, o kişiyi tanımlamada yeterlidir. “Hayvanlar koklaşa koklaşa, insanlar da konuşa konuşa anlaşır? Yeter kiinsan, konuştuğu kelime ve kavramları bilinçli şekilde ifade etsin ve konuşmalar “fikirlerin firarı” şeklinde olmasın. Shakespeare bir eserinde şöyle der; “Kelimeler uçuyor ama düşünceler yerde. Düşüncesiz kelimeler asla gidemez cennete. Anladım artık cehalet Allah’ın lanetidir. Bilgiden kanatlar tak, uçman için cennete

Bir maksada yönelik olmadan ve düşünmeden konuşan insanlar, düzensiz ses çıkaran çalgı aletleri gibidir. Yüksek sesle bağırarak konuşmak, çoğu zaman karşıdaki kişinin seni duymasını engeller. Ama soylu bir maksada yönelik, uygun bir ses tonu ve üslupla, özenle seçilmiş kelime ve kavramlarla konuşmak; bezgin insanları hayata bağlar, ümitsize ümit bahşeder ve adeta kurumuş çorak toprakları yemyeşil bir vadiye çevirir. Hele faziletli, özü-sözü bir âlim zatın ağzından çıkan güzel kelime ve kavramlar, petekten süzülen baldan daha tatlı ve değerlidir. Karşıdakini büyüler ve ruhuna şifa olur. Ayrıca “Talebe ne kadar dikkatli dinlerse, hoca da o kadar hikmetli söyler.?’

Bir bilge, öğrencilerini hayata hazırlarken şu dersi vermiş; “Çocuklar! Bir kişinin konuşmasına ve anlattıklarına bakarak o kişi ve zekâsı hakkında fikir ve kanaat sahibi olabilirsiniz!’ demiş. Öğrenciler; “Ama hocam! Kişi hiç konuşmazsa nasıl anlayacağız?” demişler. Bilge Hoca gülümseyerek; “O kadar zeki insan yoktur!” demiş… Buradan anlıyoruz ki, “Dil, aklın ayak izidir?’ İnsanların ne söylediklerini dinlemeden ne düşündüklerini de anlayamayız. Yani dil, düşüncenin teni ve gövdesidir.

Sadi Şirazi der ki “İki şey ruhu karartır; konuşmak gerekirken susmak, susmak gerekirken konuşmak” Eskiler de der ki, “Kelamın fıdda (gümüş) ise sükûtun olsun zehep (altın)! Kemal ehli kemalatı sükût ile buldular hep!” Yani konuşman gümüş ise susman altın olsun! Sükûtun(susmanın), altın olduğu yer ve zamanlar olduğu gibi ihanet ve zulüm olduğu yer ve zamanlar da vardır… Müziği meydana getiren sadece sesler ve notalar değildir, aynı zamanda sesler ve notalar arasındaki ahenkli ve bilinçli esler/sessizliklerdir. Yani “Ses ve es” birlikte armoniyi oluştururlar.

“Söz, ilaç gibidir; gereği kadar olanı şifadır; yaşatır, fazlası hasta eder veya öldürür!’ Bir vecizede denir ki; “İnsan, sesini söze, sözünü sözcüğe, sözcükleri sözlüğe, sözlüğü yazıya, yazıyı resime, resimi müziğe, müziği notaya, notayı sanata, sanatı savaşa ve savaşı da sanata dönüştürebilir?’ Çok konuşmak demek, çok bilgili olmak ya da çok şey anlatmak demek değildir. Ehli hikmete göre “Akıl arttıkça söz azalır ve daha tasarruflu kullanılır.?’ Argoda da şöyle denir; “Etkili bir konuşma tıpkı mini etek gibidir; dikkat çekecek kadar kısa ve esası örtecek kadar da uzun olmalıdır?’ Bu yüzden konuşma metni hazırlanırken çok emek sarf edilmeli ve Platonun dediği gibi; “Her hitabe (konuşma), canlı bir varlıkmış gibi hazırlan- malıdır. Her konuşmanın bir başı, gövdesi ve ayakları olmalıdır. Ayrıca bütün parçalar, bir birine ahenkli bir şekilde bağlanmalıdır?’ Ayrıca konuşurken kişinin kendisini ve muhataplarını ciddiye alması, en önemli hususlardandır.

Ünlü bir pazarlama uzmanı ve eğitimci, çok uzaklarda bir yere konferans vermek üzere davet edilmiş. Anlatacağı konuyu gayet ciddi bir şekilde hazırlamış, söylenen yer ve zamanda konferans yerine ulaşmış. Çantasını açmış, notlarını kürsüye koymuş ve konuşmaya geçmiş. İşin ilginç yanı ise kocaman salonda dinleyici olarak sadece bir kişi varmış. Ama profesyonelliğin gereği, hiç istifini bozmadan konusunu o dinleyiciye gayet muntazam bir şekilde anlatmış. Konuşmasını bitirdiğinde, dinleyen beyefendi ayağa kalkmış, nezaketle alkışlamış. Konuşmacı, çantasını toplamış tam gidecekken, onu dinleyen beyefendi ona yönelerek demiş ki; “Efendim! Sizden sonraki konuşmacı da benim! Lütfen siz de beni dinler misiniz!?)

Konuya dair bir fıkra da bizim topraklarda anlatılır. Bir gün hoca, vaaz etmek için uzak bir köyün camisine gitmiş. Bakmış ki camide sadece bir kişi var başka kimse yok. Hocanın canı sıkılmış ve bütün anlatma şevki kaçmış. Ama yine de oturan adamın fikrini almak isteyip sormuş; -”Efendi! Sence ben hazırladığım bu vaazı anlatmalı mıyım?” Adam, toparlanmış ve demiş ki; -”Hocam! Ben bu köyün Seyis’iyim (yani at bakıcısı), senin işlerinden anlamam. Ama ben çiftliğe gitsem baksam ki bütün atlar kaçmış, sadece bir at kalmış, onu yine de beslerim!’ Hoca, bu cevabı çok bilgece bulmuş ve anlatması gerektiğini anlamış. Başlamış vaaz etmeye. Tam iki saat boyunca anlatmış. Sonunda takdir bekleyen bir eda ile Seyis’e dönüp; “Efendi! İyi oldu mu?” diye geri bildirim istemiş. Seyis, aynı bilgelikle şu cevabı vermiş; “Hocam! Başta dedim; ben bir Seyis im, bu işlerden pek anlamam, fakat ahıra gitsem baksam ki bütün atlar kaçmış sadece bir at kalmış. Onu beslerim ama yemin tümünü de ona asla yedirmem!” Tabii bizim hoca mosmor olmuş…

Konfüçyüs’e öğrencileri bir gün şu soruyu sormuşlar; “Eğer bir ülkede yönetici olsaydınız ve elinizde yeterli kudret bulunsaydı, ilk olarak işe nereden başlardınız? Konfüçyüs cevap vermiş; “Kuşkusuz ilk olarak dili düzeltirdim. Yani kavramların doğru kullanılmasını sağlamaya çalışırdım!’ Bu cevap üzerine öğrenciler şaşırmışlar ve cevabı basit bularak dudak bükmüşler; “Niçin böyle bir şey yapardınız?” demişler. Konfüçyüs şu açıklamayı yapmış; “Çünkü eğer dilde bozukluk varsa, söylenen şey söylenmek isteneni anlatmaz. Eğer söylenen, istenen anlamı yansıtmazsa yapılması istenen şey yapılmaz. Eğer istenen şey yapılmazsa ahlak ve sanat bozulmaya uğrar. Eğer ahlak ve sanat bozulursa, adalet doğru yoldan çıkar. Eğer adalet doğru yoldan çıkarsa, halk çaresiz durumlara sürüklenir. Sonunda söylenen söz hakkında doğru karar verme fırsatı kalmaz. Böyle bir durumu önlemek, her şeyden önemlidir!’

Konfüçyüs’e göre; “Bir kavmi bozmak, onların dilini (kelime ve kavramlarını) bozmakla mümkündür!’ Mefhumun muhalifinden (tam tersinden) hareket edecek olursak şöyle diyebiliriz; Bir toplumu düzeltmek, sanatı, hakkı ve adaleti ikame edebilmek için öncelikle dilin (kavramların) doğru kullanılmasını sağlayarak işe başlamalıyız. Şair Yahya Kemal’in ifadesiyle; “Türkçemiz, ağzımızda anamızın sütü gibi helal ve güzel ‘olmalıdır!’ Dil veya lisan, insanı diğer canlılardan ayıran en önemli unsurlardan biridir. Hatta bazılarına göre insanı tanımlayacak kadar değerli ve ayırt edici bir unsurdur. Onlara göre; “İnsan konuşan hayvandır!’ “İnsanlar kelime ve kavramlarla idare edilir, hayvanlar ise yularlarıyla. Kuşlar ayaklarından ve tuzaklar kurularak yakalanır, insanlar dilleriyle.” Halk deyişiyle; “Bana benden olur her ne olursa. Başım rahat olur dilim durursa.” “Ah dilim! Seni dilim dilim dileyim, başıma her ne gelirse senden bileyim.” “Bülbülün çilesi, dilinin yüzündendir!’

İnsan hem kendisini hem dış dünyasını doğru ifade edebilmek için kelime ve kavramlara muhtaç yaratılmıştır. Konuşmak ve iletişim kurmak, ekmek su gibi zaruri bir ihtiyaçtır. Rus Çar’larından birinin yeni doğan bebekler üzerinde vahşice bir deney yaptığı anlatılmaktadır. Deneyin konusu ise; ‘acaba hiç kimse konuşmazsa bebekler, nasıl bir dil konuşacaklar?’ Bu deneyde bebeklerin her türlü fiziki ihtiyacı karşılandığı halde; iletişim, sevgi, dokunma, okşanma ve konuşma ihtiyaçları karşılanmadığı için bir süre sonra vahim bir şekilde öldükleri tespit edilmiştir…

Düşünce ve dünya görüşünde birlik olmayınca dilde birliğin olması da beklenemez. Aynı şekilde inançta ve kavramlarda birlik sağlanmayınca eylemlerde de birlik düşünülemez. “Aynı dili konuşanlar değil aynı duygu, inanç ve düşünceleri paylaşanlar anlaşabilirler!’ Kelime ve kavramlar, insan hayatında öylesine önemlidir ki, attığımız her adıma nasıl dikkat etmemiz gerekiyorsa, söylediğimiz her söze de dikkat etmemiz gerekiyor. Çünkü sarf edilen sözler; memeden çıkan süt, yaydan çıkan ok ve kaynağından çıkan ırmak gibi geriye dönmez. Geride pişmanlıklar ve hasretler bırakırlar. Niçin söyledim diye pişmanlık duymamak için neleri nasıl söylemeliyim diye zaman ayırmak daha akıllıcadır.

Dil ve düşünce iç içedir. Öyle ki sonuçta dil, düşünmenin bir vasıtası olmuştur. Ana dilimizden cümleler kurarak düşünürüz. Bir lisan, aynı zamanda o milletin manevi mirasını ve dünya görüşünü de içinde saklar. “Dil bir milletin ses ve söz dünyasıdır, kelime ve kavram gezegenidir. Kendi dilini çok iyi bilmeyenler, başka dilleri zaten anlayamazlar!’

Dil ve konuşmanın önemi o kadar büyüktür ki, bazı filozoflar; “savaşların, insanlarla kader arasında değil, insanla kelimeler arasında olduğunu” savunmuştur. Bir ülkenin kanunlarının çiğnenmesinden sonra en büyük suçun, o ülkenin dilinin çiğnenmesi olduğu kabul edilmiştir. Çünkü biliyoruz ki, “İnsanın ruhu gibi toplumun ruhu da dilde kendini gösterir. Dil, insan düşünce ve zekâsının, toplum karakterinin ve ortak aklının bir parçasıdır!’ Bazıları o kadar ileri gitmişler ki, “Arşimet’in manivelası da neymiş! Bana mükemmel bir lisan verin; doğru zaman, mekân ve doğru tonda kullanılan kelime ve kavramları getirin, ben dünyayı yerinden oynatayım ve yepyeni medeniyetler kurayım…” demişlerdir.

Kelime ve kavram olarak “evet” veya “hayır”, söylenmesi çok kolay iki kelime olduğu halde nikâh masasında; “evet” diyen nice çiftlerin hayatı, yıllarca zehir olmuş veya mutlu geçmiştir. Öyleyse kelime ve kavramları kullanırken (özellikle evet veya hayır derken) azami dikkat etmek gerekir. “Sözde, sihir olduğunu” her aklı başında insan bilir ve kabul eder. Kelimeler, kavramlar ve üslup, başka bir ifadeyle dil ve söyleniş biçimi, o kadar önemli ve etkilidir ki, Anadolu’da; “Oha var öküz durdurur, oha var zelve kırdırır!” derler. Yunus ise bunu daha veciz olarak şöyle ifade etmiştir; “Söz ola kese savaşı. Söz ola kestire başı. Söz ola ağulu aşı, bal ile yağ ede bir söz.”

“Acaba dil mi insanı şekillendirir, yoksa insan mı dili şekillendirir?” Sorusu tarih boyunca insanların zihnini meşgul etmiştir. Tabiî ki bu çift taraflı bir süreçtir. “Hem insan dili şekillendirir, hem de dil insanı şekillendirir!’ Genel anlamda da ise hem insan, çevreyi hem de çevre, insanı etkiler ve şekillendirir. Bu bir döngüdür. Ermeni asıllı dilci Agop Dilaçar’a göre; dile şeklini veren biz değiliz, aksine o bizi şekillendirmektedir. Milletleri kan ve ırk bağından daha çok dilleri ve kavramları bir arada tutar. Yine şöyle der; “Dilin üzerimizdeki etkisi, hepimiz için geçerli olan düşüncelerden ve doğrulardan çok daha güçlü dür. Dili önce biz ana sütü emer gibi özümleriz, sonra da bütün hayatımız boyunca hazır bulduğumuz bir sermaye gibi tüketiriz.”

İnsan; aklı, iradesi, zekâsı, dili ve kavramları sayesinde diğer varlıklardan ayrılır. Bazı toplum mühendisleri, tarih boyunca kelime ve kavramların genleriyle oynayarak insanları yanıltmış, onlarla alay etmiş ve yaşantılarını ifsat etmişlerdir. Ziya Paşa her ne kadar; “Ayinesi iştir kişinin, lafa bakılmaz. Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde.” diyorsa da bu söz, tam olarak gerçeği ifade etmez. Zira konuşmak insan ruhunun ve içinin bir yansımasıdır. Bir kapta ne varsa sonuçta dışarıya o çıkar.

Nice güzel konuşmalar ve sözler vardır ki, en kıymetli mücevherlerden daha kıymetli, yıldızlardan daha parlaktır. İnsanın bezgin ruhunu dinlendirir, kışını bahara çevirir. Müzede sergilenen ama kullanılmayan eşyalar gibi vücudumuzda asılı duran duyguları titretir, depreştirir, tetikler ve harekete geçirir. İnsanı şenlendirir, ümitlendirir, gücüne güç katar. Ona kutsal bir yol ve amaç göstermek suretiyle dopdolu yaşamasını sağlar. Savaş açtırır veya savaştan vaz geçirir… Söylenenler sevgilinin sözleri ise; sorgulanmaz, kulaktan izin almadan doğruca kalbe gider ve oradan tüm vücuda hatta etrafa yayılır…

Evet, “Sözde sihir vardır?’ Bazen insan kendisini, yağmurlu bir güne rastlamış fukara cenazesinde gibi yalnız hissettiğinde, duyduğu birkaç samimi söz, onu gitmek istediği yere kadar götürür. O sihirli kelime ve kavramlara biner geçmişe ve geleceğe yolculuklar yaparsınız…

Ağzımız bize yalnızca yemek yememiz için verilmemiştir. Sh: 17-28

****************

HAYATTA BÜYÜK ENGELLER YOKTUR SADECE BASİT AMAÇLAR VE KÜÇÜK HEDEFLER VARDIR

(Amaç ve Hedefler Üzerine)

“İnsanın hayatını kaybetmesinden daha tehlikeli ve acı verici bir şey vardır; o da hayatın anlamını kaybetmek!” Hayatın anlamını kaybetmek demek, bir inançtan, amaçtan ve bu amaca hizmet eden hedeflerden yoksun olmak demektir. Gençlerin kutsal bir amaçtan yoksun yaşamaları, bir millet için büyük bahtsızlıktır. Zira gençlerin amaçtan yoksun olmaları demek, o milletin geleceğinin olmaması demektir. Kutsal bir amaç ışığında hayatı devam ettirmek, aklı başında her insanın en temel ihtiyacı ve görevidir. Her insanın bir yol haritası ve yön çizgisi olmalıdır. Bu yol haritasında, belli yer ve zamanlarda ulaşılması gereken hedefler ayrıca yer almalıdır.

Dünyanın en güçlü insanları, amacı olan ve önemli bir hedeflere kilitlenen insanlardır. Çünkü amacı olan insanların, yaptıklarının veya yapmadıklarının altında amacının rengi, kokusu ve tadı yani amacın gücü vardır. “İnsanın ne kadar güçlü olacağını, amaçları ve ne kadar çok şiddetle istediği belirler?’ Nasıl ki, “Dünyayı sel alsa ördeğe vız gelir!’ diye düşünüyorsak, amacı ve hedefleri olan insanların da bu amaçtan aldıkları güçle çoğu engelleri aşacağını biliriz. Çünkü amaçlar aynı zamanda kendisini gerçekleştirmek için kişiyi zorluk ve engellere karşı donanımlı kılar. Bir Çin atasözünde; “Nereye gideceğini bilen, güçlü amaçları ve hedefleri olan insanlara yol vermek için, dünya bir kenara çekilir ve ona yol verir!’ denir.

“Hayatta büyük engeller yoktur, sadece basit amaçlar ve küçük hedefler vardır!’ Konfüçyüs’ün ifadesiyle; “Derin olan kuyu değil, kısa olan iptir!’ diye düşünmek, insanı daha aktif ve azimli kılar. Bir insan engellere bakarsa hedefini göremez, hedefe kilitlenirse de engelleri göremez. Meşhur âşıklardan Mecnuna sormuşlar: “Sen kimsin, adın ne, kimlerdensin?” “Leyla!” demiş. “Nerelisin?” demişler. “Leyla!” demiş. “Nereden nereye gidiyorsun?” demişler. “Leyla!” demiş… “Yahu biz sana ne soruyoruz sen bize ne cevap veriyorsun?” demişler. Mecnun ona da “Leyla!” diye karşılık vermiş… İşte “bir hedefe kilitlenme” diye buna denir. Yani baktığı her şeyde onu görmek ve kendisini onun için yok edebilme fedakârlığına sahip olabilmek… Bu yüzden amaç ve hedeflerin, insanın hayatından daha kıymetli olması lazımdır. Bir kadın, bir mevki, bir meslek, maddi bir kazanç gibi şeyler, amaç olma yüceliğinden uzaktırlar. Bunlar dünya hayatının geçici zevkleriyle alakalıdır. Oysa kutsal bir amaçla yapılan yolculuk ahrette de devam eder…

İnsanların amaçları, hayvanların ise istek ve arzuları vardır. Ne yazık ki kaderci insanlar, amaç belirleyemezler. Amin Maalouf, kaderi ve kaderci insanları anlatırken şöyle diyor; “Bir yelkenli için rüzgâr neyse, kader de bir insan için odur. Dümen başındaki insan rüzgârın nereden ve ne şiddette eseceğine karar veremez ama kendi yelkenini yönlendirebilir. Bu da kimi zaman inanılmaz derecede fark eder. Aynı rüzgâr deneyimsiz ya da ihtiyatsız ya da yanlış karar veren bir denizciyi felakete sürüklerken bir başkasını sakin bir limana ulaştıracaktır…”(Ölümcül kimlikler, sh:84, yky, Ocak 2002, İstanbul)

Her insan, amacıyla değer kazanır veya kaybeder. Biz Müslümanlar için bu amaç;”Yeryüzünden fitne ve zulüm kalkıp; tamamen hak ve adalet, insan onuruna yakışan bir yaşam hâkim oluncaya kadar meşru ölçüler içinde mücadele edip, yalnızca Allah’ın rızasını gözeterek son nefesimizi Allah’a teslim olmuş müminler olarak vermektir!’ Bu kutsal mücadelenin diğer bir ifadesi; insan ile onurlu yaşam arasındaki engelleri kaldırma ve herkese özgür iradesini kullanma imkânı sağlama çabasıdır. Bunun İslami literatürdeki adıda cihat’tır. Cihat çoğu insanın sandığı gibi sadece “kılıç kalkan ekibiyle yapılan kan ve barut kokan bir eylem” değildir. Cihat, insan ile insani özgürlükler arasındaki engelleri kaldırıp, vahiyle insanı buluşturma gayretidir. Bu ise göz ile ışığı buluşturma çabası gibidir. Başka bir ifadeyle, Allah ile insan arasındaki engelleri, yok etme mücadelesidir cihat! “Hayat iman ve cihattan ibarettir.”

Ünlü Psikiyatrisi Victor E. Frankl, yaşamın gayesini anlatırken şöyle diyor; “Yaşamın anlamı insandan insana, günden güne, saatten saate farklılık gösterir. Bu nedenle çok önemli olan, genelde yaşamın anlamından ziyade belli bir alanda bir insanın yaşamının özet anlamıdır… Sorunu genel terimlerle ortaya koymak bir satranç şampiyonuna sorulan şu soruyla kıyaslanabilir; “Söyleyin ustam, dünyadaki en önemli hamle nedir? Bir maçtaki belli bir durumdan ve rakibin özel kişiliğinden bağımsız en iyi bir hamle diye bir şey yoktur. Aynı şey insanın varoluşu için de geçerlidir. Kişinin soyut bir yaşamın anlamı arayışına girmemesi gerekir… Herkesin yaşamında özel bir mesleği veya uğruna çaba harcanacak bir misyonu, yerine getirilmeyi bekleyen somut bir görevi vardır. Ne onun yeri değiştirilebilir ne de yaşamı tekrarlanabilir. Bu nedenle herkesin işi, bunu yürütmeye yönelik özel fırsatları kadar eşsizdir”… (V.Frankl, İnsanın Anlam Arayışı, sh. 103, mart 2000, Ank., öteki psikoloji y.)

Başka bir ifadeyle amaç; insanın yaratılış gayesi ve yaşama sebebidir. Amaçlar, dinlere ve ideolojilere göre değişiklik arz eder. Hatta ne kadar din ve dünya görüşü varsa o kadar da amaç vardır diyebiliriz. Amaç bir yol haritası veya bir yön çizgisidir. Hedef ise ölçülebilir “somut” alt amaçlardır. Hedeflerin en temel özellikleri şunlardır: Sarihtir (çok açık ve nettir), ölçülebilir niteliktedir, mantıklıdır, uygulanabilir özelliktedir, tarih ile sınırlıdır, zamanı bellidir. Mesela “doğuya gitmek” bir amacı ifade ediyorsa, bu yolculuk sürecinde; belli zamanlarda, belli yerlerde, amaca uygun bilinçli eylemlerde bulunmak ve bunu zamanla sınırlamak hedefi ifade eder. Bu süreçte “doğu” hiç bitmez, ömür boyu sürer. Yani vardığınız yerden daha ötede yine doğu devam eder.

Amaç, kesintisiz bir süreç ifadesidir. Amaç, varılması gereken bir durak değil bir yolculuk biçimidir. Kabir kapısında biter ancak. Her insana saatten önce bir pusula lazımdır. Bu pusula bir amaç ifadesidir. Eğer gitmek istediğin bir yön varsa; zamanın, mekânın ve imkânların bir anlamı ve önemi vardır. Amacı olmayan insanların çoğu pervasız şekilde “zaman öldüren insanlardır.”… Bir hemşirenin, “Ben iyi bir sağlık elemanı olacağım.” demesi bir hedef değil, bir temennidir. Ama aynı hemşirenin, “Ben falan mahallede, 50 bebeğe, bir hafta içinde, kızamık aşısı yapacağım” demesi ve uygulaması bir hedef ifadesidir. Çünkü hem açık, hem ölçülebilir, hem mantıklı hem uygulanabilir ve hem de zamanı bellidir. Amacı olmayan bir insan, akrebi olmayan bir saate benzetilebilir. Yelkovanın varlığı nasıl ki akreple anlam kazanıyorsa, insanın değeri ve varlık sebebi de onun amacıyla değer kazanmaktadır. Siz bir seyahat şirketi bürosuna gidip sadece “Bana bir bilet lütfen” der misiniz? Demezsiniz, mutlaka biryer ve zaman belirtirsiniz.

“Nereye gideceğini bilmeyen gemiye, hiçbir rüzgâr fayda vermez… Nereye gideceğini bilmiyorsan, gittiğin yerin de bir önemi yoktur… Ne aradığını bilmeyenler, bulduklarının ne olduğunu anlayamazlar… Her arayan bulamaz, ama bulanlar, mutlaka arayanlardır… Amaçlar, yıldızlar gibidir, onlara hiçbir zaman ulaşamayız, ama bize daima yol gösterirler. Nerde bulunduğumuzu ve buradan sonra hangi yere gideceğimizi onlara bakarak anlayabiliriz…’’ Eğer bir amacın varsa ve bu amaç uğruna mücadele edebiliyorsan varsın. Ömür devam ettiği sürece amaç da devam eder. Ama insanın amacı yoksa hükmen ömrü bitmiş, fakat uzatmaları yaşıyor demektir. Yani amaç biter ama ömür bitmezse bu yaşam artık bir eziyete dönüşür… Ancak amacı olan insanlar riskleri göze alma cesaretini gösterirler. “Kaplumbağa bile kafasını kabuğundan çıkartıp risk almadıkça ilerleyemez” Ayrıca bizler mütevazı olalım, ama amaç ve hedeflerimiz asla mütevazı olmamalıdır. Yüce amaç ve hedefler, kişiyi hep ileri ve yukarı götürür. Bu yüzden sık sık amaç ve hedeflerimizi gözden geçirmeli ve onları güncellemeliyiz.

Her insanın bir kahramanı vardır. Siz de en azından çocuklarınızın doğal kahramanlarısınız. Çocuklarınız ve aileniz sizi örnek alır ve sizden etkilenir. Zira “Keçinin geçtiği yerden oğlak da geçer.” Bu açıdan bakıldığında hepimiz her an bir vitrindeyiz. Hem ayıplarımız hem de maharet ve faziletlerimiz etrafça gözlemlenir. Sarımsak veya portakal gibi kokarız. Yani demem o ki, biz amacımıza hizmet edersek, bizim dışımızdakiler de ona hizmet eder… Ne yazık ki, inançsız, anlamsız ve amaçsız bir hayat tercihi yüzünden beşikle gelen nice muhteşem özellik ve güzellikler hiç kullanılmadan, jelatini açılmadan tekrar tabutla geri sahibine iade edilmektedir. Bu bir kaynak israfıdır, vebaldir.

Nasıl ki taş ve topraktan yapılmış evleri; sevgi, paylaşmak, fedakârlık ve aile bağları, bir yuva haline getiriyorsa… Nasıl ki selüloz ve kâğıtları; manalı yazılar, kitap haline getiriyorsa… Ruh ve beden-den olan adamı da; inanç, amaç ve anlamlı yaşantı, insan haline getirir… “Atımızı elimizden alabilirler ama yolumuzu asla alamazlar.”Bu yol, bizim gayemizi ifade eder. ‘Atı zorla suya götürebilirsiniz ama zorla su içiremezsiniz” Yani maddi araçlara belki hükmedilebilir ama senin amaç ve inançlarına asla hükmedemezler. Onları ancak sen, değiştirebilirsin… Bazı şeyler vardır ki alınamaz, onlar sadece verilebilir. Onlardan siz vazgeçmezseniz, onlar asla sizden vazgeçmez. Tıpkı inançlarınız, amaçlarınız ve hedefleriniz gibi…

“Hayatımızın kalitesini amacımız ve tercihlerimiz belirler. Bugün nasıl bir hayat yaşadığımızı, çoğunlukla dünkü tercihlerimiz belirledi. Yarın nasıl bir hayat yaşayacağımızı da bu günkü tercihlerimiz belirleyecektir…” Bir amaçtan yoksun insanlar, hayatta avare kasnaklar gibi hiçbir işe yaramadan döner ve nereye gideceği belli olmayan kedi-köpek yavruları gibi menzilsiz bir şekilde dolaşır dururlar. Yada ormandaki filler gibi yer, içer, semirir, ürer ve bir ağaca yaslanır ölürler… Ne hazin ve acıklı bir son! “Kim ki yaşam gayesini bilmedi – Sanki dünyaya gelmedi!”

“Amaçların kudreti inkâr edilemez. Bir damla suda bulunan kudreti gözle göremeyiz ama bir damla su bir taşın kovuğuna girer ve orada donarsa taşı çatlatır. Yine böyle bir su buhar olursa en kuvvetli motorların pistonlarını işletir… Bütün mesele onların içindeki gizli kuvveti ve kudreti harekete geçirerek olayı tetikleyebilmektir!’ Varlık nedenimizi, amacımızı, hedeflerimizi, planlarımızı, projelerimizi ve doğru-yanlış cetvelimizi, bir çırpıda yazacak kadar net bilmiyorsak boşluktayız demektir. Kişinin kendi amaç, hedef, ilke ve planları olmazsa; planı ve amacı olanların piyonu olurlar. Onların hedeflerine ulaşmalarında, atlama taşı durumuna düşerler. Kural şudur;”Organizeli, planlı, amaçlı ve çalışkan azınlıklar, böyle olmayan çoğunluklara her zaman hükmederler!’ Doğru düşünen tembel çoğunluklar, yanlış düşünen ama çalışkan azınlıkların her zaman hizmetinde olmuşlardır. “Pasif iyiler, aktif kötülerin maskarasıdırlar!’

İdealleri ve güçlü hedefleri olan insanlar, mıknatıs gibidir; doğal bir çekim güçleri ve manyetik alanları vardır… İnsanlar, her zaman nereye gittiğini bilen, kararlı ve amaçlı insanları takip etme eğilimi gösterirler. Aslan için diş, kuş için kanat, balık için yüzgeç ne ise insan için de inanç ve amaç odur, hatta daha da önemlidir. Bir Çin atasözünde der ki; Sadece ölü balıklar, akıntı istikametinde yüzerler!’Amaçsız insanlar, rüzgârın önünde savrulan yapraklara veya suyun üstündeki saman çöplerine benzerler.

Arkadaşlarla ana caddelerde gezerken, eğer muzipliğim üstümdeyse, trafik lambalarına rastladığımızda ve yeşil ışık yanıyorsa, onlara bir espri yapıyorum; “Arkadaşlar! Yeşil ışık yanıyor, zayi olmasın; haydi karşıya geçelim!’1 diyorum. Hem neşelenip gülüyoruz. Aslında bu espriden hareketle; “hayatın amacı ve kalitesi” konusunda ciddi bir sohbet imkânı buluyoruz. “Hayat amacı”, o kadar önemlidir ki, bu amaç insanın iç ve dış dünyasına rengini, kokusunu ve tadını verir. Dışardan dikte edilemez. Mutlaka insanın kendi iç benliğinde, kalbiyle ve kafasıyla kabullenmesi gerekir. “Hayat amacımızı ‘Google’dan öğrenemeyiz.”

Amaç ve insan ilişkisi; balıkla su ilişkisi gibidir diyebiliriz. Nasıl ki, balık suyun dışında yaşama şansına sahip değilse insan da hayat amacından bağımsız yaşama lüksüne sahip değildir. Amaç, insan olmanın kaçınılmaz gereği ve sonucudur. Amaçsız bir hayat nebati ve behimi (bitkisel ve hayvani) dir. Kaldı ki bitki ve hayvanlar da amaçsız yaratılmamışlardır. Yaratılan her şeyin, mutlaka bir görevi, fonksiyonu ve yaratılış amacı vardır. İnsanı ve hayatını anlamlı veya anlamsız hale getireceği için “amaç” çok önemlidir. Çünkü amaç, insana yaşamı boyunca rehberlik eder ve yol gösterir. “Amaç; manevi bir navigasyon cihazıdır.”

Kabirden ötede ibadet değil hesap ve ceza dönemi olacaktır. Artık orada perdeler kalkacağı için cennet ve cehennem, kendini gösterecektir. Halk arasında çok kullanılan “Dünyada mekân, ahirette iman” sözünü doğru okumak lazımdır. Burada kastedilen; ahirette iman ve ibadet, fayda verecektir manasındaysa bu söz doğrudur. Yoksa orada insanların iman edip etmeyeceği bahis mevzuu değildir. Orada zaten iman etmekten başka çare yoktur. Belki bu sözün doğrusu “Dünyada iman, ahirette mekân”olmalıdır.

Hayatın kalitesi; inanç, amaç, güven ve ümitle doğrudan alakalıdır… “Kuraklığın hüküm sürdüğü bir zamanda köy sakinleri, yağmur duasına çıkmaya karar vermişler. İçlerinden sadece bir tanesi yanına şemsiye almış. İşte bu İnanç’tır… Babalar bebeklerini havaya hoplatır, çocuklar buna gülmekten bayılırlar. Yere düşeceklerini akıllarına bile getirmezler. Çünkü babaları onları tutacaktır. İşte bu güven’dir… Hiçbirimizin yatağımıza girerken, ertesi gün uyanacağımıza dair bir garantisi yoktur. Aynı zamanda bir yola çıkarken, oraya varabileceğimize dair bir teminatımız da yoktur. Ama yine de ertesi gün ve varacağımız yer için planlar yapmaktan geri kalmayız. İşte bu Ümit’tir…” Eğer bir insanda inanç, amaç, güven ve ümit varsa yaşamı kaliteli olma yolundadır…”

Yaklaşık 300 milyon spermin arasından birinci seçilip de amaçsız bir hayat sürmek bize hiç mi hiç yakışmaz. “Hayatın amacı, amaçlı bir hayat yaşamaktır.” Müslümanın hayat amacı; “Sadece Rabbimizin rızasını kazanmak için ona ibadet etmek, dolayısıyla da kul hayatı sürerek, diğer insanlara da faydalı olmaktır. Yani yeryüzünden fitne kalkıp, adalet hâkim oluncaya kadar mücadele etmektir’.’Zna Yüce Allah bizi surat koleksiyonu olarak yaratmadı.

“De ki: “Benim namazım, ibadetim, hayatım ve ölümüm hep âlemlerin Rabbi Allah içindir.” (Enam 162)

Sh: 109-116

 

Kaynak: Mustafa Sevinç, Karanlıkta Renkler Yoktur (Mumyalanmış Manalar) Asitan-2013, Sivas

TAŞ ÖVGÜLERİ


Birçok eski inanç, oyma taş tapınışıyla birlikte yeni­den canlanmıştır. Büyük Albertus, Vincent de Beauvais, Aquinolu Aziz Tommaso, oyma taş mücevherleri ve bunla­rın özelliklerini methetmişlerdir. Taş övgüleri çok sayıda­dır.[1]

Bu yazılarda, Aristoteles, Plutarchos ve Platon gibi filozofların otoritesine atıflar yapılmaktadır. Ptolemeaius’un Liber de imperessionibus imaginum in gemmis adında bir kitap yazdığı iddia edilmektedir. Zerdüşt’ün, Doğulu si­hirbazların veya Kitabı Mukaddes’teki Adem, Eniok, Davud veyahut bütün zamanların en büyük büyücüsü Süleyman gibi kahramanların da bu cin metinleri olduğu söylenmek­tedir. İskenderiye’de yazılmış ve Araplar ile Yahudiler tara­fından aktarılmış olan Taş övgüleri, çoğu zaman Babil doktrinlerine atıfta bulunmaktadır. Örneğin IV. yüzyılda yazılmış bir tıp-sihir kitabı olan Cyranids’in Babil kulesi­nin tepesinde yer alan altın bir tapınakta bulunan bir el- yazmasından hareketle kaleme alındığı iddiası vardır; bu kitabın Orta Çağa ait birçok versiyonu bilinmektedir.

Erkek ve dişi, vahşi ve evcil diye ayrılan şu canlı yara­tıklar olan taşların öyküleri, Orta Çağın en güzel efsanele­rinden birini meydana getirmektedirler. 1300’den sonra çoğunlukla “İsrail taşları”[2] olarak adlandırılan oyma taş mücevherler, insan elinden çıkma olmayıp, doğanın bir mucizesi, Bilge Alphonse’un Taş övgüleri kitabına göre obras de naturadırlar.[3]

Büyük Albertus, Kolonyadaki Bü­yücü kralların kutsal emanet kaplarındaki oyma bir taş için, est a natura non ab artedemektedir.[4] Romalılarda yalnızca, üzerinde Musaların ve Apollon’un görüldüğü Pyrrhus yüzüğü ile ağaç gibi oyulmuş agatlar doğanın ürü­nü sayılmaktaydılar. Ama artık her antik taş, esrarlı bir şaheser olarak görülmektedir. Tıpkı canlı bir varlık gibi doğmakta ve gizli güçlere sahip olmaktadır:

“İkiz ve eş olarak bulduğun bütün taşlar kutsaldır ve Batılıdır; melankoli hastalığını iyileştirir ve taşıyanı hoş ve sevimli yaparlar…

Eğer bir taşın yarısı kadın, yarısı balık figürüyse ve elinde bir ayna tutuyorsa, altın çerçevenin içine geçirilen bu taş, elinde tutanı görünmez yapar…”[5] (Jean de Mandeville).

V. Charles’ın “nikris hastalığını iyileştiren” bir taşı vardı.[6]

Bu taşlara başka güçler de atfedilmekteydi.

“Eğer elinde iki tarafı keskin bir kılıç olduğu halde bir ejdere binmiş bir adam figürünün oyulduğu bir taş bulur­san, bunu kurşun bir muhafazaya koy. Eğer bunu yanında taşırsan, karanlıkların bütün ruhları sana itaat edecekler ve hâzineleri ifşa edeceklerdir.
Eğer aslan suratlı ve kartal ayaklı olup, ayaklarının al­tında iki başlı bir ejderha bulunan ve elinde bir sopa tutan bir adam figürünün oyulduğu bir taş bulursan… bütün ruhlar bu taşı taşıyana itaat edecekler…”[7] (Hugues Ragot).

Bazen etki negatiftir. Örneğin Jean de Mandeville’e gö­re, üzerinde tatlı su ıstakozu ve akrep figürü olan taşlar, insanı yalancı yaparlar. Bu kavrayışlar XIII. yüzyıldan iti­baren astrolojik doktrinle sıkı sıkıya birleşmiş, hatta Kilise bile bunlara göz yummuştur. Renk ve madde aracılığıyla gezegene bağlı olan mücevher ve onunla birlikte taşıdığı resim, gezegenin ışığını ve gücünü aktarmaktadır. Ama ta­şa oyulan figür sonunda desteğinden bağımsız hale gel­mekte ve etkiyi tek başına icra etmektedir. Camille Léonard’a göre,[8] bu figürlerin balmumu damgaları bile bu büyüsel özelliklere sahip olmaktaydı. Oyma taşların gizli mühür olarak kullanılmaları da herhalde bir ölçüde bu ba­tıl itikatlardan kaynaklanmaktadır.

Orta Çağda kullanılan oyma taşların hepsi de antika değildi. Bunların cam hamurundan ve hatta taştan taklitle­ri yapılmıştır. 1292 tarihli Paris sicilinde on sekiz billurcu ustası sayılmıştır [9] Babelon, birçok Yunan-Roma mührü­nün hakikiliği konusunda itirazlarını bildirmiştir.[10] Orta Çağ koleksiyonlarının ancak dörtte birinin gerçekten anti­ka olabileceğini söylemiştir. Doğal eserlerle, hassaları her şeye rağmen kısıtlı olan işlenmiş taşlar arasındaki ayrım, meraklılar ile satıcıları meşgul etmekteydi.   Sh: 39-42 

GOTİK RESİMLERE DOĞU’DAN GELEN KATKILAR (TEMALAR)

Ay yüzler. Kuyrukla kavga. Dolanık kompozisyonlar. Vücutlarının çeşitli bölümlerini aralarında değiştiren figürler: tavşanlar, balıklar, atlar, insanlar, maymunlar.

 Diğer üç tema, yani ay yüz, kuyrukla kavga ve parçaları değiştirilebilen figürler, Gotik resimlere Doğu’dan gelen katkılar arasında yer almaktadırlar. Bir çehre biçiminde resmedilen ay, müslüman resimlerinde sıklıkla yer almak­tadır.[11]

Nasreddin el-Sivasi’nin 1272 tarihli Hakikatlerin İncelikleri ile 1388 tarihli Doğanın Harikaları’nda, ay, ka­natlı ruhlar tarafından bir kutunun içinde taşınmakta­dır.[12]

 Bağdat’ta üretilen ve 1396 tarihini taşıyan bir elyazmasında,[13] ay iki meleğin arasında asılı durmaktadır. Fa­kat ay, yalnızca bir gök cismi olarak kalmamaktadır, Firdevsi’den itibaren bütün İranlı şairler onu kadın çekiciliği­nin en yüce tezahürü olarak göstermektedirler: “Bu ay yüzlü güzelin adı Gülnar idi, tıpkı mücevherler, renkler ve kokularla kaplanmış bir resim gibiydi…”[14] “Ay gibi par­lak… Ayın kızkardeşi… Dolunay gibi…” Ay, Ermenistan’da da güzelliğin yasası sayılmaktaydı. Bu niteliğiyle, süsleme unsuru olmaktadır. Gece ışığının ve çekiciliğinin simgesi olan ay çehresi, süslemenin en güzel unsurudur.

Ermeni minyatürcülüğü, ay çehreleri XIII. ve XIV. yüzyıllarda sürekli kullanmıştır. Ay çehreler, girişik figür­lere karıştırılarak, harflerin süslemesinde kullanılmışlar­dır.[15] 1331’de Serkis Pidzak tarafından bezemesi yapılan bir İncil’de,[16] iç kapakta çokgen figürlerin içinde iki sıra halinde olmak üzere, bunlardan yedi tane vardır. İran’da, ay çehre çoğu zaman sonunda başlar bulunan dalların or­tasında yer almaktadır.[17] Herat’ta XV. yüzyılın sonunda yapılan bir ciltte,[18] 10 tane baş, stilize yapraklardan mey­dana gelen bir dokunun üstünde birbirlerinin üzerine yer­leştirilmiştir. Işıklı bir solukluk içindeki bu aylar, akla bü­yük incileri getirmektedir.

1390 tarihli Gotik bir Pontifical’de,[19] tuhaf maskeler­den meydana gelen bir zincir de aynı şekilde yerleştirilmiş­tir. Ama yuvarlak çehrenin güzelliğini, Batılılar da İranlılar kadar terennüm etmişlerdir.

Villard de Honnecourt’a göre, yuvarlak çehre insan çehresi üzerindeki bir dizi geometrik varyasyon arasında yer almaktadır, ama Album’deki bazı Islami kompozisyon­ların arasında bir de ay çehre bulunmaktadır.[20] Mende piskoposu Guillaume Durand’ın, XIV. yüzyıl İtalyan elyaz­ması Pontificalinde,[21] bu baş, yaprak ve rumilerden mey­dana gelen bordürlerin içinde yer almaktadır. Bu figür, kır­mızı ve mavi renklerde olmak üzere birçok sahifede tekrarlanmaktadır. Desenlerden birinde hayvan figürleriyle birleşmekte ve ayaklar ile bir kuyruk eklenmektedir. Ama dekora genelde bir mücevher, değerli bir taş olarak eklen­mektedir. Kombinezon, Ermeni harflerindekinin aynıdır. Bilge Alfonso’nun Lapidaire’inde[22] (Escurial’de), bir cana­varın kuyruğunun sonu olan bir dalın üzerinde yer alan bir disk bulunmaktadır; burada bir fantezi söz konusu değildir: ay veya güneş tutulması sırasında yıldız­lar bir ejderha tarafından yutulmaktadır. Bu sahne, İslami kompozisyonlarda sıklıkla tekrar edilmektedir. Bağdat’taki Tılsım Kapısında (1180-1225), bir çocuğun kişileştirdiği yeni ay, her bir yandan sürüngenler tarafından tehdit edil­mektedir. Halep’teki Hisar Kapısında (1209),[23] güneş çemberi tıpkı Escurial elyazmasındaki ay çehrenin olduğu gibi, birbirine dolanmış kuyrukların arasında yer almıştır.

Sh:155-157

ÖLÜ BEDENLER

 Künstler, daha 580 tarihlerinde Arap şairi Adi’de can­lılarla ölülerin karşılaştığını işaret etmektedir. Hira emiri Numan’la birlikte at üstünde bir mezarlıkta bulunan şair, ölüleri konuşturmaktadır: “Biz de sizin şu an olduğunuz gibiydik, şimdi ise sizin de olacağınız gibiyiz.” Fakat tema esasen Budist kökenlidir ve Buda efsanesi bunun ana kıs­mını meydana getirmektedir. Bodhisattva’nın Büyük Yola Çıkış’tan önce, sırasıyla bir yaşlı, bir hasta, bir ölü ve bir münzevi keşişle karşılaştığı ve bunları onun yolunun üze­rine çıkartanların tanrılar olduğu hatırlanmaktadır. Bu dört karşılaşma, ona dünyanın beyhudeliğini ifşa etmiş ve dünya nimetlerinden uzaklaşmasına neden olmuştur. Ce­setler, ona musallat olmuşlardır. Uykusuz bir gece esnasın­da uyuyan karılarının ve onların hizmetçilerinin önünden geçtiğinde, onları hareketsiz görünce kendini bir mezarlık­ta sanmıştır. Bir prensin karşısındaki ölüm ve münzevi ke­şiş, Batı Dit’lerinin (anlatı) öncelidirler ve aynı kıssadan hisseyi içermektedirler. Fransız ve İtalyan kompozisyonla­rında yer alan münzevi keşiş,[24] trajik ifşaya bir rahatlama ve bir çıkış getiren dördüncü karşılaşmaya denk düşmek­tedir. Asya dinsel resimleri bu iki ayrı sahneyi çoğu zaman birleştirmektedirler. Dramın kompozisyonu ve dinsel dokt­rinin zihniyeti ancak bu kadar yakın olabilir.

Lalita-Vistara,[25] “zevk bahçesine büyük cafcafla yöne­len” Bodhisattva’yı, ölüyü bir tahtırevanla taşınır durumda görürken gösteriyorsa da; resim ve kabartmalarda,[26] müte­veffa yere konulmuştur ve yolu tıkamaktadır. Vücudu ak­babalar tarafından parçalanmıştır: bir yanda parlak bir res­mi geçit, diğer yanda etleri kopmuş bir ceset. Piza freskosu da başka bir şey gösteriyor değildir. Grünewedel,[27]bu benzerlikleri başka bir Budist tema aracılığıyla işaret etmiş­tir: bir avcının saldırdığı ölüm iblisi. Bu konuda, Campo Santo’daki resmin Çin iblisleriyle dolu olduğunu hatırlata­lım. Budiaco’da (1335’e doğru), Bernardo Daddi’nin (1340’a doğru) ve Jacopo del Casentino’nun (1320-1349) tablola­rında, Blanche de Savoie’nın Breviaire’inde (1350’ye doğ­ru) veya Cremone’de (1419’a doğru) geliştirildikleri halle­riyle yatmış ölüleri olan kompozisyonlar, aynı Karşılaşma’ akla getirmektedirler.[28]

Sahne, Buda efsanesinin hıristiyan bir versiyonu olan ve Orta Çağda çok popüler olan Roman de Barlaam et Josephat’da[29] da ortaya çıkmaktadır. Önce Pehlevi dilinden olan versiyonuyla tanınan hikâye, sonradan bütün dillere çevrilmiştir ve ona Vincent de Beauvais’nin Speculum historiale’sinin XVI. kitabında Tatlanmaktadır. Josephat da bir Hind kralının oğludur ve onun da münzeviliğe eğilimi var­dır. O da kötü ruhlar tarafından baştan çıkartılmış ve bir cesede rastlamıştır. Tıpkı Siddharta gibi, o da bu sahne karşısında altüst olmuş ve hayatın anlamı üzerinde derin düşüncelere dalmıştır. XIV. yüzyıla ait Sırpça bir elyazma­sı,[30] onu, açık mezarın içindeki bedenin ve bir keşişin kar­şısında ayakta duruyor olarak göstermektedir.

Bu vizyonun Batılı versiyonlarında ölü sayısı artmak­tadır, ama bu çoğalmanın da uzak bağlantıları bulunmak­tadır. Üç cesetten her biri farklı bir çürüme içindedir, ama dokuz hal sayan Buddhist bir anlatıda olduğu gibi, her biri giderek artan bir yok olmanın içindedir. Doğu, biçimleri tanımlarken daha kesin, daha özneldir.

 Bir bedenin ölümden sonraki dokuzhalindeki tasvir ve resimlerin birçok versiyonu vardır, bunlardan biri XI. yüz­yılda yaşamış Çinli bir şaire, diğerleri Japonlara aittir.[31] Bu aşamalar şu şekilde belirlenmektedir:

Birinci hal: Benzi soluktur. Güzelliği, tıpkı bir çiçeğin- ki gibi solmaktadır.
İkinci hal: Beden şişmiştir. Eskiden çok güzel olan vü­cut, şimdi acınacak durumdadır.
Üçüncü hal: Beden iyice şişmiştir. Hayat ne kadar da geçici.
Dördüncü hal: Beden çürümektedir. Kafa ve göğüs ke­mikleri görülmeye başlamıştır. Her şeye rağmen biz de bu bedenin kaderine uğramayacak mıyız?
Beşinci hal: Beden hayvanlara av olmuştur. Karın açıl­mıştır. Vücutlarımız hiçbir yerde yok olmaktan kurtulama­yacaklardır.
Altıncı hal: Vücut çürümüş ve yeşil olmuştur. Üzerin­de hâlâ kan lekeleri olan ceset artık etini kaybetmiştir. Vü­cudumuzun köpekler tarafından yenileceğini nasıl düşün­meyiz?
Yedinci hal: Vücut artık bir iskeletten ibarettir, ama bütün unsurlar yerli yerindedir. Erkeği kadından ayıran et­tir, iskeletleri tamamen aynıdır.
Sekizinci hal: iskeletteki kemikler kırılmış ve dağıl­mıştır. Bu bedende görmekten hoşlandığımız her şey çürü- mekte ve toz haline gelmektedir.
Dokuzuncu hal: Bol bir bitki örtüsünün içinde eski bir mezar. Toribe tepesinin üzerindeki bir mezarı ziyarete gittiğimizde üzerindeki çiy damlalarından başka bir şey görebilir miyiz?

Geriye hiçbir şeyin kalmadığı vücut, ünlü bir kişiye aittir; bu bazen XI. yüzyılda yaşamış bir imparatoriçe (Dan-rin), bazen okumuş kadınların çekicilik modeli olan ve şiirleri 866’daki büyük kuraklık sırasında fırtınayı hare­kete geçirerek dünyayı kıtlıktan kurtaran Ono no Komaçi’dir.

Hiçliğe doğru bu adım adım ilerleyiş, Batı’da da ben­zer aşamalardan geçmektedir. Subiaco’da,[32] üç cesetten bi­rincisi henüz hiç değişmemiş gibidir. Katılaşmanın dışın­da, çözülme belirtisi yoktur. Bu durum, Uzak Doğu’daki birinci hale denk düşmektedir, ikinci ceset çürümeye baş­lamıştır ve bu süreç üçüncü cesette tamamlanmıştır. Dör­düncü halin bütün belirtileri burada eksiksiz olarak görül­mektedir: kol ve bacaklarda hâlâ et vardır, ama “göğüs ve kafa kemikleri” gözükmeye başlamıştır bile. Yok olmanın aşamaları, canlılara yöntemli bir şekilde öğretilmektedir. Jacopo del Casentino’nun panosunda ve Piza’daki tabloda evrim ikinci halden başlamaktadır: birinci be­den balon gibi olmuş, yanakları şişmiş, karnı bir canavarınki gibi çıkıntılı hale gelmiştir; ikinci ceset dördüncü haldedir ve üçüncüsü de altıncı veya yedinci halin içinde­dir. Sonuncu cesedin iskeletinde kan lekeleri olup olmadığını anlamak mümkün değildir.Cremone’deki tablo[33] ile Bernardo Daddi’ye atfedilen iki kanatlı tabloda (1340’a doğru, Floransa), üç ceset ortak bir mezarın içindedir. Bu gruptaki ölülerden her biri, belirli bir kişiden (kral, ruh­ban, şövalye vs.) çok, çürümenin yeni bir aşamasını gös­termektedir.  Sh: 274-276

Kaynak: Jurgis BALTRUŠAİTİS, Düşsel Ortaçağ- Gotik Sanatta Antik, İslami ve Uzak Doğu Etkileri, Özgün adı : Le Moyen Âge Fantastique, Çeviren Mehmet Ali Kılıçbay, İmge, 1. Baskı: Kasım 2001, İstanbul

 


[1]               Th. Wright, On Antiquarian Excavationsand Researches in the Middle Ages, Archaeologia, XXX, s. 444 vd., 1844; I. Pannier, Les Lapidaires français, Bibliothègue de l’École des hautes études, t. 52, 1882; F. de Mély, Du rôle des pi­erres gravées au Moyen Âge, s. 14 vd.; Les Lapidaires de l’Antiquité et du Mo­yen Âge, Paris 1896-1902; P. Studer ve J. Evans, Anglo-Norman Lapidaries, Paris, 1924; J. Evans ve M. S. Serjeanston, English Medieval Lapidaries, Londra, 1933.

[2]               J. Quicherat, Mélanges d’archéologie et d’histoire, s. 357, Paris, 1886.

[3]               F. de Mély, Du rôle des pierres gravées, s. 18.

[4]               Albert le Grand, De mineralibus et rebus metallicis, Lib. II, De Figuris lapidum a natura factis, Böl. 2.

[5]               I. del Sotto, Le Lapidaire du xive siècle d’après le traité de Jean de Mandeville, s. 119 vd., Vienne, 1862, 118-128. Bölüm İsrail taşlarına ayrılmıştır.

[6]               J. Labarte, Inventaire du mobilier de Charles V, no. 618.

[7]               F. de Mély, Du rôle des pierres gravées, s. 26 ve 28.

[8]               Camillus Leonardus, Spéculum lapidum,Venedik, 1502; F. de Mély, Du rôle des pierres gravées, s. 99.

[9]               R. deLespinasse, Les Métiers et les Corporations de la ville de Paris,s. 81, II, Paris, 1879.

[10]             H. Babelon, Histoire de la gravure sur gemmes,ss. 86-97.

[11]             A. Sakisian, Thèmes et motifs d’enluminure,p. 81. La tradition occidentale représente la lune (et le soleil) généralement sous forme de bustes ou de têtes plaés à l’intérieur d’un disque comme dans un médaillon. Des visages encadrés par des cercles figurent toutefois dans les frises décoratives de Saint-Jean de Munter et de Saint-gilles de Montoire; cf. P. Deschamps et M. Thibout, La Peinture morale en France,p. 153, şek. 55 ve 59, Paris, 1951 ve E. W. Anthony, Romanesque Francoes,şek. 233, Princeton, 1951.

[12]             Paris, B. N., anc. fonds persan 174 et suplevha persan 332, E. Blochet, Les Enluminures des manuscrits orientaux, arabes, turcs et persans de la Bibli­othèque nationale,levha XIX, Paris, 1926.

[13]             F. R. Martin, âge,levha 48.

[14]             Firdousi, Le Livredes Rois, çev. J. Mohl, V, s. 283, Paris, 1878.

[15]             S. Der Nersessian, age, levha XV, Evangeliaire, 1230.

[16]             Kilikya’daki Drazark manastırında, ibid., levha LXVII1.

[17]             Ph. W. Schulz, age, levha 35 ve A. Sakisian, La Miniature persane, levha LXV11I, şek. 118.

[18]             A. Sakisian, La Reliure persane au c siecle sous ¡es Timourides, Revuede l‘art ancien et modeme, şek. 13, 1934.

[19]             H. Yates Thompson, age, VII, levha XLIII.

[20]             H. Hahnloser, Villard de Honnecourt, levha 36, Vienne (Fransa), 1935.

[21]             Paris, bibi. Sainte-Genevieve, ms. 143, f* 1, 52, 53, 56, 92, 95, 140, 159, 165, 174, 247.

[22]             J. Fernandez Montana, age,levha 7.

[23]             W. Hartner, age,şek. 26 ve 29.

[24]             Genelde bir kafatasına bir palmiyeyle değerek konuşturan, Mısırlı bir mün­zevi keşiş olan aziz Macarius’tur, Bkz. L. Guerry, age,s. 51-52.

[25]             Pl.-Ed. Foucaux, Le Lalita-Vistara,Böl. XIV, s. 167 vd.

[26]             J. Hackin, Les Scènes figurées de la vie de Bouddha, Mémoires concernant l’Asie orientale,II, s. 15, levha 2, 1916; E. Chavannes, Mission archéologique dans la Chine septentrionale,levha CIX, no. 209, Paris, 1909; C. M. Pleyte, Die Buddhalegende in den Skulpturen des Temples von BdrO-Budur,şek. 58, Amsterdam, 1901.

[27]             A. Grünwedel, Mythologie du Bouddhisme au Tibet et en Mongolie, s. 3 ve 238, Leipzig, 1909.

[28]             Â Arti (1260), Vezzolano (1280), Montefiascone (1302) veHeures de Jean du Pre’de keşiş, ayakta duran ölülerin bile yanında görülmektedir.

[29]             F. liebrecht. Die Quellen des Barlaamund Josaphat, Jahrbuch für romanische und englische Literatur, II, s. 314-335, 1860; H. Yule, Buddha andSt. Josap­hat, Academy, 1 Eylül 1883; J. Jacobs, Barlaam und Josaphat, English lives of Buddha,Londra, 1896.

[30]             J. Strzygowski, Die Miniaturen des serbischen Psalters der Kgl. Hof-und Sta­atsbibliothek in München, s. 11-12, şek. 8, Viyana, 1906.

[31]             W. Anderson, A Collection oj Japanese and Chinese Paintings in the British

Muséum,s. 87, no. 77 (9), ve s. 121, no. 205, Londra, 1886; E. Deshayes,

Makémonos Japonais illustrés du musée Guimet, t.y. (çoğaltılmış).

[32]             G. Servieres, age, şek. 27.

[33]             Künsle, age, levha IV, ve L. Guerry, age, şek. 19.

 

BİR İNTİHARIN ÖNSÖZLERİ


Hayallerimin renkli tarafını kaybettiğimi anlıyorum. Günlerdir saçlarım okşanmıyor. Sen bir kez daha tutkum oluveriyorsun. İlk kez yenilmiş savaşçının dağ gibi büyüyen kahrı gibi bu sevda her yanımı kaplıyor.

Dilimden düşüveren kelimeler gece yarısını atlarken, mısralar, ipi kopmuş tespih taneleri gibi dağınık.

Halen senden koptuğuma inanamıyorum. Bana karşı yüklediğin nefreti, inançsızlığı, güvensizliği hiçbir ölüme mahkûm biri bile hak etmezken neden bana yönelttin?

Sözlerim, yalvarmalarım neden kâr etmedi?

İdama mahkûm edilen insan infazından hemen önce son dakikada affedilebileceği hissine kapılır, yani “af yanılsaması” yaşar. Şimdi ben bu sevdanın ayrılık sehpasındayım ve gülünç yalvarmalarda bulunuyorum. “Af yanılsaması” içinde beyninin içindeki nefretin yumuşayabileceği ve sözlerimin yüreğindeki inançsızlığı kaldırabileceğini umuyorum.

Tüm acılarımı, sevinçlerimi kayda değer bir sevgi uğruna nefret ilanlarını yırtarak affına geliyorum. Ruhumun kilitlerini kırarak ve parmaklarımdan beyaz güvercinler uçurarak sana yöneliyorum. Oysa beraber ördüğümüz sevginin surları çoktan yıkılmış bunu da biliyorum. Bilmezsem güneşin ölümlerin müjdesini kaçı “Bu aşk burada bitmiştir” diyeceğinden hep korktum. Mahsun ve mecbur bir yüreğin, inatlarını tutkularım öylesine yitirmenin sancısını taşıtır bu cümle bana.

Belki de bensiz olarak mutlusun ve ben bu mutluluğun ortağı olamıyorum.

Yoksun.

Her gün yüzlerce kez beni gören bakışlarından ne iz ne de anlam kalmıştır belki de.

Kısa bir süre önce değil miydi tutku adına ne varsa bizi birbirimize bağlayan.

En çok da gözlerine hapsolduğum anları düşlüyorum.

Acemi kaleminden çıkmış şiirlerini öptüm, okumadan. Okumadım çünkü o cümlelerin hiçbir ifadesini artık taşımıyorsundur. Kurgusal olarak yazmıştın kim bilir. Oynanmış duygular üzerine kurgular.

Yeryüzünün en çabuk unutulan insanı olmanın duygusuna kapılıyorum.

Öfkeleniyorum.

Güzelliklerin hürriyeti adına ne varsa hepsini geride bırakıyorum.

Aşk yoktur! Sevgi yoktur! Gözlere aldanmak mı? Asla.

Kaç gündür yeryüzünün yaşam için yarattığı acıların hiçbir an sona ermeyeceği endişesi içindeyim.

Bir yürek aynı anda iki ayrı yüreğin sıcaklığını arzu edebilir mi?

Gün gelir söylenen ne varsa tutku adına bir anda uçuverir ve yürek anarşist davranışlara kapı açar.

Beni koru, beni yoğur, beni kur, beni koştur, beni uçur, beni al, kendin yap diyen o yürek, kilitlerini kıra mamanın beceriksizliği içinde yönünü başka rüzgârlara çevirir.

Huzursuzum. Yüzümdeki sivilceleri kanatıyorum. Cennetime kestirme bir yol bulma arzusunu taşıyorum. Öyle ki o cennet de cehennem gibi içi boşmuş. Dünyadan uzaklaşanlar kendi mezarlarında mahşer gününü beklerler. Onlar için cennet de cehennem de şimdilik yok. Kemikleri toprağa karışırken kim bilir ruhları bu karışımı seyreder durur. O ruh ki sıratı geçip geçmeyeceğinin korkusu içindedir. Cehennem ateşinde yanan yok aslında. Onlar için henüz bir karar verilmemiş diye öğrendim. Cennetin kapısını aralamak isteyenlerin telaşı ise, onları vaatçıların kucağına düşürdü.

Cennet ya da cehennem. Ya bizim yarattığımız bu iki nefeslik yerler. Ben, cennetimin de cehennemiminde nerede olduğunu biliyorum. Otuz yaşında ayrı dünyasını yaratan, ayrı cennetini de cehennemini de yaratır.

Bu tutku, aklı yenmeye başladı. Aptallık eseri bir durum denilebilir, ama kabul edilmeli ki, verilmiş bir kararla yaşıyorum. Telaffuz edilen her kelime hatalı bile olsa alınmış kararın sonucudur. Alınan karar yaşamın değer adına tüm yönlerini bir kenara bırakırken beyin krizlerle boğuşmak zorunda kalmaktadır.

Seni kararımın orta yerine koyuyorum, sevebilmenin en güçlü yanıyla.. Bu tür bir kararın alınmasında rol oynayan duygunun yaşamı anlamsızlaştırdığını da bilmeni istedim.

Alınan her soluk, atılan her adım uçuruma doğrudur. Geri dönmek, hatta durmak bile kimi zaman imkânsızdır. İçten içe yok etme göreviyle ölümü görmemezlikten gelmek mümkün değildir. Yani anlayacağın “intiharı doğal olduğu kadar öncelikle yaşamımı güzelleştirecek bir düşünce olarak görmeye başladım.”

Çekici bir haldir yaşanan. İnsan en çok ne istemediğini anlar. Yaşamın verdiği korku, ondan beklediğimiz şeyleri unutmamıza yol açar. Son günlerde yaşamı sorguya çekmenin zamanını bulamamanın sonuçlarına katlanıyorum. Katlanabildiklerimin belki de en aptalca olanı seni sevebilme cesaretini sürdürdüğümdür. Bunun aptallık olduğunu “birini sevmek aptallıktır çünkü bunu diğerlerini harcayarak yapıyor” sözünden çıkarımda bulunarak yapıyorum. Her şeyi bir kenara bıraktığım bir anda seni isteyebilme tutkumu yaşatmam hiçbir şeyi istemeyen, dadaistlerden beni ayırmaktadır.

[Dada, Dadaizm veya Dadacılık I. Dünya Savaşı yıllarında başlamış kültürel ve sanatsal bir akımdır. Dada Dünya Savaşının barbarlığına, sanat alanındaki ve gündelik hayattaki entelektüel katılığa bir protesto olmuştur. Mantıksızlık ve var olan sanatsal düzenlerin reddedilmesi Dada'nın ana karakteridir.

Jean Arp, Richard Hülsenbeck, Tristan Tzara, Marcel Janco ve Emmy Hennings’in aralarında bulunduğu bir grup genç sanatçı ve savaş karşıtı 1916 yılında Zürih’te Hugo Ball’in açtığı cafe’de toplandı. Bildirisi de burada açıklandı.

Dada isminin nereden geldiği konusunda kesin bilgi olmamakla beraber Fransızca’da oyuncak tahta at anlamına gelen "Dada" bu kişilerin yarattığı edebi akımın ismi olarak seçildiği yönünde bir görüş vardır.]

Çünkü onlar “ne ressamlar, ne yazarlar, ne müzisyenler, ne heykeltıraşlar, ne dinler, ne cumhuriyetler, ne kralcılar, ne emperyalistler, ne anarşistler, ne sosyalistler ne politikacılar, ne proleterya, ne sosyalistler, ne politikacılar, ne demokratlar, ne ordular, ne polisler, ne uluslar istiyoruz artık. Hiçbir şey. Hiçbir şey. Hiçbir şey istemiyoruz”diye haykırıyorlardı. Onlar sistemlerle boğuşurken ben kalkmış etrafımdaki her bir değeri, bir kenara iterek seni istemeye başladım.

Ben gerçeğe olan tutkuyla yaşıyorum derim. Gerçek olan sensin. Sana ulaşmak güçlü olmayı gerektirmeyecek diye düşünürdüm. Ancak yanıldığımı görüyorum. İçimdeki tutku bir başka anlamla yükleniverdi. Kendime yönelebileceğimin hesabını bile yapamıyorum. Sonsuz oluverdin, sonsuzluğa inanmadığım halde.

Bütün tatsız anların, boş vermişliklerin, uyumsuz ve ilgisizliklerin, yaşama küskünlüklerin kaynağında hep sen oldun biliyorum. Duygusal taşkınlıklarım karar verme süreci içindeki “ben” i büyüyen aşkla sardı. Bütün yoğun duyguları ifade ederken de samimi olduğumu bir daha yazabilme gereğini duyuyorum. Ancak bir süredir yönelişlerim aptallık düşüncesi içinde, “duygusallık sık sık aşkın büyümesini çabuklaştırır böylece kökü zayıf kalır ve kolayca sökülüp atılır” noktasına taşındım. Burada bir karar vermek ya da seçimde bulunmak gerekiyordu.

Aşk beni bu karara ulaştırabilmişse büyüdüğü kadar büyümüştür sonucu çıkar. Fakat bu büyümenin sınırını bir türlü kestiremiyorum. Kökün zayıfladığına dair hiçbir belirti oluşmadı. Değerleri, toplumsal normları reddederek güvensizlik felsefesine kapılmaktan ve kendimi sorgulamaktan başka hiçbir şey hissetmedim.

Kendimi sorguluyorum çünkü düzmece bir dünyada yaşayan bir varlık olmanın verdiği yaşam sevgisi hissinin de taşınabileceğini anlıyorum. Eğer böyle bir yaşam söz konusu ise ben olduğuna inanıyorum kendi kendimizi aldatıyoruz demektir.

Bedenin ya da ruhun değer ölçüsü nedir?

Değer, yaşama savaşında varolabilme başarısından mı, yaşamın değer bulduğu gücünden mi?

Dünya, üzerindeki yaşam savaşlarının tamamına barış ulaştırabilme gücüne sahip olsa, bu savaştaki insanı bunca “üstünlüğü”ne rağmen bir beden yüzünden aşağılaştırır mıydı?

Belki de insanın bu evrendeki değeri “bir istiridye kabuğundan” daha aşağıdadır. Böyle olması bedenin ve ruhun etrafını saran güçleri daha da güçlendirmektedir.

Bizler kendi değer ölçümüzü ortaya koyabilme başarısını gösterebildiğimiz zaman yücelmemesi gerekenleri evrende hak ettikleri yerlerine atmış oluruz.

Beni saran çemberi kıramamanın bilincinde olsam bile bunun en azından ısırabilirim diye düşünüyorum. Bu bile yeni bir başlangıcın ilk adımları olabilir. Sonuç da arzuladıklarıma değil arzularımı sevdiğim yere ulaşırım. Arzularımı sevmeye başladığımda ise “aşkı dilenciye verilmiş bir sadaka” gibi algılar ve öylece vazgeçebilme korkaklığını yenmiş olurum.

Korkakça yaşamak bir yerde tutsak hale gelmek demektir. Ya da birine. Korkaklık, tutsaklığın varolabilme gücü içindedir. Eğer tutsak isen varolabilmenin sınırına bile varamazsın. Çünkü o varsa sen yoksun. O her şey ise sen hiçbir şeysin. Bir de üzerinde durulması gereken ruhun ve bedenin aynı anda olan tutsaklıklarıdır. Bunun dışında bir kokaklık kaçışın da ifadesidir bir yerde. Ancak kaçış tek başına korkaklığı kapsamamaktadır. Kaçışı kapsayan korkaklık, tutsaklığın kapsamı içindedir ve ben bununla niyetlendim.

Sonuçlar tehlike değil de, bir hiçlik ile meydan okumaya varıyorsa tek bir varlık bile koca ruhu ve bedeni sarabilir. Bu saran araç aşk ise ne filozof dinler ne sporcu. Bunun karşısında duran her kim olursa olsun yenilme ile yüz yüzedir demektir.

Nietzsche aşık olduğu kadın uğruna onur kırılmışlığı içinde yitirdiği gücü yüzünden “gücü”göklere çıkarmadı mı? İçinde ki tanrısını öldürdüğünü söyleyip asileşmedi mi? Değerlere nefesiyle üfleyip onları ortadan kaldırdığını söylemedi mi?

Comte yine bir kadın yüzünden tapmaya başladığı “pozitivizm” ini bırakıp yine, göremediği bir tanrıya yönelip bir “insanlık dini” kurduğunu açıklamadı mı? Hatta bu dinle yaşayan toplumun tapınaklarında “otuz yaşında kucağında çocuğu olan bir kadının heykeli dikilmelidir” demedi mi?

Her insan yönelişinin gücüyle, tutkusunun tutsağı durumuna gelir. Tutkumuzun gücü arttıkça ruh bedeni istemez olur. Birlikte yaşama hazzı kaybolur. Ve defalarca düşünülen ama bir türlü yapılamayan o davranışın varlığı kendini her şeyin üstüne çıkarmaya başlar. Artık seçme durumuyla karşı karşıyadır beden. Ruh, o istemediği varlığın ortadan kalkmasını arzulamaktadır. Bütün kötülüklerin, kalp kırılmışlıkların, karşılıksız sözcüklerin ve kendi içinde anlamsızlaşan yaşamın bir tek sığmağı vardır; ölüm (intihar).

Bu sığınak hiçbiri olmanın hissidir. Yani, ne akılcı, ne soylu ne de ölçüye vurulur bir şey olarak bakılsa da, sonuçta bu çıkarım için söylenebilecek tek cümle; “yaşam çekilmez olmuştur”.

Böyle bir beden için “istiridye kabuğu” olmaktansa bize ait olanı seçme özgürlüğüyle bilinmeze uzanmak daha anlamlı sonuçtur.

Bedeni eskimiş bir elbise gibi atmak isteyen ruh, iradeyi de harekete geçirecek olan güçtür. Ruhun önceliği konusunda herhangi bir sav öne sürme gibi bir işe girişmek niyetinde değilim aslında, ancak intihar ile ruh arasındaki anlayış çizgisine göre intiharın tek tasdik edici gücü içimizdeki o çözülemeyen, özüne ulaşılamayan güçtür. Bu gücün kullanılabilirliği ile hayatın acıları kadar zevklerinden de nefret edilir. Oysa bunun öncesi, hayatı arzulamaktır. Ancak şartlar, yönelişler, hayatın akış yönünü tahrip etmiş ya da içini boşaltmış hale getirmiştir. Bunun anlamı büyük acıların var olduğudur. Öyleyse haz duyulanlar ve nefret edilenler birlikte ortadan kalkmalıdır. Tıpkı aşkın kavuşturduğu süreklilik göstermeyen haz ile devam ettirilen acıları gibi.

Aşkın büyüklüğü onun sürekliliğindedir. Ani doğuşu gibi bitmiyorsa yaşanmaya değerdir. Çünkü, aşk “öyle öldürücü bir zehirdir ki, ateşli mağaralarda hüküm süren siyah yılanlar gibi onu içine çeker, sonra gökyüzünde dağılarak akar, sonra yağmur damlalarına bürünerek düşer ve susamış ruhlar onu emer de bir dakikada sarhoş olurlar, bir yılda ayılır, bir asırda ölürler”.

Kısa bir veda anını yaşıyordum bir süredir ders verdiğim bu okulla. Ortaya koyduğum bu davranışları bir daha yapamayacağım hüznünü de taşımıyor değildim. Ancak pişmanlık da duymuyordum. Bu güne kadar ki yaşamımda pişmanlık duymadığım gibi. Anlayacağın “keşke” sözcüğüyle pek tanışıklığım olmadı desem yalan söylemiş olmam.

İnsan neyi yaşıyorsa iradesinin gücünü kullanabilme becerisiyle devam ettirmelidir. Bu beceriyi kullanamamak, yaşanılmak istenip de yaşanılmayanı pişmanlıklarla yaşayabilir kılmanın anlamsızlığına götürür. Pişmanlık bir hayatın hangi yönünün istendiğini de açıklamaz. İstenenlerin ortak olan bir tek yönü vardır; ruhu ve bedeni hazza ulaştırmak. Kimi küçük mutluluklardan, sevinçlerden anlam arayışı içinde olmadan birlikte yaşayabilmekten haz duyar kimi de ızdırap verip intihara götürse bile aşklardan. Karşılıklı zıtlıklar içindeki yaşam biçimlerinin her bir davranışı insanı nereye vardırırsa vardırsın sonuçta iradenin varlığını hissederek ya da kullanarak varolmaktadır.

İntihar da iradeyi kullanabilme gücüyle yakınlık göstermektedir. Schopenhauer’in dediği gibi intihar iradenin inkarı olmayıp iradenin kuvvetle tasdiklidir. Çünkü der, intiharın aslı acılardan değil zevklerden nefret etmektir. İntihar eden hayatı arzular. Yalnız, içinde bulunduğu şartlardan gayri memnundur. Hayat iradesini bırakmış değildir. Sadece hayat tezahürlerini tahrip etmiştir. O hayatı arzular, bunun manasız yaşayışını ister. Fakat hal ve şartlar buna izin vermez ve bu yüzden büyük acılar baş gösterir. Hayat iradesi öyle kösteklenmiş olur ki, hareketlerini icra edemez olur. Kendi varlığına göre nefsi hakkında karar verir.

Verilen kararın özgür bir seçim sonucunda alınıp alınmadığı her intiharın ardında bıraktığı bir soru işaretidir. Nedenler yönlendirilen yaşam gibi yine başkaları tarafından sıralanır. En çok da bir şeyin topluma veya yöneldiği nesneye karşı bir protesto olarak kabul görenler olmaktadır. Onlara göre devlet de, toplum da, din de, ahlak da ekonomik sistem de, aile de birer suçludurlar. Bir kısmı da intiharı yardım isteme çağrısının kabullenmemesiyle bunalımdan kaçışla tanımlamaktadırlar.

Kendi payıma düşeni söyleyeyim benim protesto gibi bir eğilimim olmadığı gibi bunalım içine de hiçbir zaman girmedim. Baskıcı, kontrol mekanizmasını çalıştıran değerler, normlar, sistemlere uyum sağlayıp, içselleşen evet diyen ve seçimleri böyle bir yönde kullananlar ancak böyle bir sonuçla karşılaşırlar.

Gençler mi ihtiyarlar mı, erkekler mi, kadınlar mı, zenginler mi, fakirler mi, düşünmesini bilenler mi bilmeyenler mi, toplumsal değerlere tapanlar mı, red edenler mi, metafizikçiler mi, pozitivistler mi, ilkeller mi, modernistler mi, siviller mi, üniformalılar mı, tutkularına ulaşanlar mı, ulaşamayanlar mı daha çok intihar eder?Bu sorular da beni ilgilendirmiyor.

Durkheim’ in toplumsallaştırma eğilimlerinden Dante’ nin onu suç sayan yargıya karşı sorgulayışları da benim için önemli saptamalar olmamaktadır. Böyle bir fiili, bizzat yaşama kararı içinde bulunan birinin teorilerle istatistiki bilgilerle, psikolojik değerlendirmelerle beyin yorması zaten düşünülmemelidir.

Cümlelerimden çıkarılacak sonuçlarla nereye konulursa konulayım, hangi felsefi görüşlerin etkisiyle yazdığımın gerçekleriyle itham edilirsem edileyim, benim bu noktadan sonra bunları dikkate alma gibi bir çaba göstermem söz konusu bile olamaz. Çelişkilerim, bu tutkularımın aşırılıkları, tutarsız akıl yürütmelerim kendi iç özgürlüğümün yansımalarıdır. Aşk tutkusunun tutsağı olan birinin özgürlükten nasıl söz edilebildiği sorusuna da vereceğim cevap şudur: Ben tutkular adına tutsak hale gelme arzusunu kendi irademle sağladım. Esir düşenler her zaman zorda kalınca teslim olmazlar. Uğruna savaştıklarından kurtulma onlar için bir özgürlüktür ve özgürlüğe varma yolunu esir olmakta bulurlar.

İnsanlardan bir kısmı, hayatın dert ve saçmalık olduğu sonucuna vardıklarında bu saçmalığın yaşama şansının olmaması inancını taşırlar ve onu yok ederler. Bir kısmı hayatı boş ve delilik olarak algılama çıkarımını yaparak yine intiharı tek çıkar yol olarak benimser.

Bu tür çıkarımlar da bana pek mantıklı gelmiyor. Nasıl bir hayat yaşıyoruz ki, bundan çıkardığımız sonuç, saçma boş ve yalnızca dertten ibaret olsun. Hiçbir yaşam tek başına zıtlıklar olmadan varlığını sürdürmez. Dert varsa sevinç de vardır. Hüzün varsa mutluluk da vardır. Önemli olan bunları kendi alanları ve anları içinde tutabilmektir.

Benim kararım hüznün alanı içindeki istekli tutsaklığımın bir sonucudur. Yöneldiğim varlığın, bana çektirdiği her hüzüne sitem etme gereğini duymadım. Bu bilinçli bir edinimdir. Bıı edinimim çelişki yaratsa bile kabulümdür. Çünkü kendime her yönelişimim de çelişkiler ve geçici olabilecek duygularla yüklü olduğumu görüyorum. Ancak geçici bile olsalar beni karar almaya itecek güçtedirler ve o özgür seçimle yaptığım tutsaklık bundan sonra özgürlüğümü ortadan kaldırıyor.

Bu anlamsızlıklar içinde varolma bilincimi tartışıyorum. Çelişkiler ve tutkulardır şu anda etrafımı saran. Bunlar “parantez içine” alındığında kendimi bularak bu karardan dönebilir miyim? Sanmıyorum. Çünkü onları ortadan kaldırabilecek gücüm yok benim.

Amaçlarımızdır bizi tutsak eden, tutsaklığımız ise bizlere hep yarınları hatırlatmaktadır. Uyumsuzluklarımızı ve ilgisizliklerimizi bir kenara attığımız sürece bu tutsaklığımız devam edecektir. Hayata karşı uyumsuz ve ilgisiz yaşayabilme becerisine de ulaşabilmeliyiz ki, bizi çevreleyen bütün değerlerden ayrılabilelim ve tutkulu aşklarımızın geçiciliğine inanabilelim. Bunu kavrayamadığımız sürece sevinçlerden daha çok olan acılar bizleri intiharlarla tanıştıracaktır.

**

Hava kararmaya başlıyordu ve soğuktu. Ancak her tarafı kaplayan kar beyazlığı yansımaları, geceyle inatlaşma anlarını da göstereceği belliydi. Tenimde alışık olmadığım bir sıcaklığa rağmen titriyordum. Yine de dışarı çıkma isteği doğdu içime. Evden dışarı çıktım kapıyı hafif aralıklı bırakarak. Üzerimdeki giysiler bu saatteki bir kar havasının giysileri değildi. Bağcıklarını hafif gevşek bıraktım ayakkabımın. Dağın eteğindeki dar alana kurulu köyün bir kilometre uzağındaki okul evinden dağa doğru ardımda izler bırakarak yürümeye başladım. Bir ara geri dönüp baktığımda öznesi yüklemi olmayan karmakarışık düşünceler içinde iki futbol sahası uzunluğunda yol yürüdüğümü gördüm. Daha da gitsem, uzaklığını eve varıncaya kadar ki donma süresine uzatırsam, belki de bunun sıradan bir donma olayı olarak kabul edileceği fikrine kapıldım. Bir ağacın dibinde öylece ölümü bekleyebilme cesaretini göstermem gerekiyordu. Bir yanda ölüme yaklaşan, onu sarmak isteyen, kavuşmak için eylemde bulunan, bir yandan da ölümü bekleyen biri olarak seçme hakkına sahip olmuştum. Şimdi yapılması gereken beklemek mi yoksa ilerlemek mi? Ya ben ona gitmeliyim ya da o bana gelecekti.

İntiharım güçlü bir avuntu olmanın ötesine taşıyordu. Her intiharın bir suçlusunun olup olmadığını ve intihar edenlerin birer kahraman mı yoksa korkak mı olduğu somlarını düşündüm peş peşe. Ardından intiharın farklı yöntemlerini deneyenlerini geçirdim hafızamdan.

Kendini ne korkak ne de yürekli olarak gören ve kendini öldürmek üzere ağzına karbon gazını sokarken bir yandan da not tutarak, zehirli gazla intihar eden birinin neler hissettiğini, duyduğunu, ne kadar süreyle acı çektiğini belirtmeye çalışan ile kanının döşemeye yayılmaması için karmaşık bir alet yapanı düşündüm. Bir de yanılmıyorsam haftalık Pazar alışverişini yaptıktan sonra hiçbir anormal tavır sergilemeden pazardan döndükten sonra sebze ve meyvelerini mutfak masasının üstüne döktükten sonra pazar poşetini başına geçirip sımsıkı bağlamakla intihar eden biri vardı. Bulunduğunda her iki gözünün üstünde birer lahana yaprağının olduğu söylenmişti.

Modernliğin simgesi gökdelenlerden, köprülerden atlayanlardan, hastalıkların tedavisinde kullanılan ilaçları aşırı dozlarla kullananlardan, bir odaya kapanıp boyunlarına ip geçirenlerden fazla söz etmeye gerek bile yok. Ancak bir de Dicle’ de intihar etmenin özgürlüğünden söz etmek gerek.

Hayat iki kısımdır. Bir kısım donuktur bir kısmı ise ateşli. Aşk ateşli olan kısımdır, işte bu ateşli kısmı hep yaşayan insanlar aşklarının son seçiminde Dicle’ ye uzanmakta ve bir daha dönmemecesine hatta toprağa ulaşmamacasına onları nerede yakalayacağı bilinmeyen sonu kendileri yakalamaktadırlar.

Bizi nerede yakalayacağını bilmediğimiz “son” gerçek olandır. Bu son bizleri bir gün mutlaka yakalayacağına göre neden yaşamı dilek-şart edatlarıyla anlamlaştırmaya çalışıyoruz. Para kazansam, sevgilim olsa, evim olsa, toplum içinde “üstün” vasıflı birey olsam, başkaları beni sevse, saygı gösterse, ekonomik üstünlük sağlasam gibi toplumsal yaşamın kabullenen bireyi olma düşüncesini taşıyan herkesin gerçek olanı görmemesi kadar “saçma” bir felsefe var mıdır ?

Yaşamın anlamı iradenin özgür seçim yapabilmesindedir. Bize gelmesini istediğimiz şeye neden biz gitmeyelim ki, bu ölüm bile olsa.

Ucunda ölüm olan bir hayat için çırpınmanın anlamını çözen var mı? Çözemiyorlarsa seçme özgürlüklerini neden kaptırmaktadırlar?

Bu soruya verebileceğim cevap insanları hayata bağlayan bir gücün varlığı olacaktır. Bu gücün ortadan kalkması ile her birey kendine yeniden yönelmekte ve “gerçek” olanı kabullenmektedir. Victor E. Frankl’ ın kendine özgü bir yorumlanışı olan “logoterapi” nin uygulanışında acılar içinde kıvranarak tedavi için gelen insanlara çoğu kez “neden intihar etmiyorsunuz” diye sorduğunu okumuştum.Ancak kimisinin yaşamında onu yaşama bağlayan çocuklarına yönelik sevgi ortaya çıkarken, kimisinde kullanılacak yetenekler, kimisinde sadece korunmaya değer canlı anıların olduğu ortaya çıkmıştır.

Kararımın geri dönülemez noktasında hiçbir anı bırakmamanın da feci acıları olmuştur. Yaşanabilir anıları taşımanın sonucunun bir gün katlanılmaz yerlere beni taşıyacağının farkına vardım ve çekilen her resmin karesinde sahici olmayan gülümsemelerin her birinin gerçek hayatımızdaki sahtelikleri yansıttığı üzerine karar kıldım.

“Geçirdiğim bütün anlamsız hayatta geleceğimin ta derinlerinden henüz gelmemiş yıllar içinden karanlık bir soluk bana doğru yükseliyor ve yaşadığım yıllardan daha gerçek olmayan yıllarda bana sunulan ne varsa hepsini aynı düzeye getiriyordu. Ne başkalarının ölümü ne de bir annenin sevgisi umurumda benim. Başkasının Tanrı’ sın dan bana ne”.İşte beni bu beyaz karların yüksek noktasına taşıyan beynimin düşünebildiği buydu. Sessizliğin şiddetini soğuğundan alan rüzgarla bozulduğu bir yerde korku duygusunun yaşanmıyor olması, yalnızca özgür bir seçimin varlığıyla açıklanabilir. Ancak bu seçimim istediğim doğrultuda da olmayabilirdi. Her an aç bir hayvanın saldırısına uğrayabilir, ya da tesadüfen birileri tarafından fark edilip oradan alınabilirdim. Ama bu iki seçenekten hiçbirini detaylı olarak düşünemedim.

Toprağa ulaşabilme gücünü kendimde bulamayınca vazgeçtim. Ellerimle de bu kazıma işini yapamayacağımı anladım. Ayakta durabilme direncim zayıflamaya başlıyordu. Akşam karanlığının, kar parlaklığına rağmen gittikçe varlığını ortaya koyduğu o anda soğuğun gücü dakika dakika artış gösteriyordu. Bu artış, kendi uzuvlarıma sığınma gibi bir durum yaratıyordu bende. Kulaklarımı avuçlarımla kapatmak, başımı, omuzlarım arasına sığdırmaya çalışmak, kollarımı birbirine bağlamak gibi faydası olmayan davranışlarda bulunuyordum ancak ani bir kararla yüce, kutsal bir varlığın huzurundaki eda ile karların üzerine diz çöktüm.

Bu yüce varlık ölüm müydü bilemiyorum ama içimden öylece çömelmek gelmişti. Varlığına inandığım, ötesiyle ilgilenmediğim o “gerçek” karşısında acz içindeydim. Hazırdım. Bekleme anımla arzumu sevmeye başlamıştım. Dağların onca başkaldıran, ihtişamlı görüntülerine rağmen, beyaz bir kar örtüsüne olan teslimiyetleri yanında benim ölüme olan teslimiyetim kıyaslanmayacak kadar zayıftı. Bu zayıflığımın bilincinde asi olabilmenin yanlış bir tavır olacağını da biliyordum ve hiçbir zaman “eğer Tanrı varsa herşey onun elinde, onun iradesi dışında bir şey yapamam ben. Eğer yoksa, herşey benim elimde kendi irademi ilan etmeliyim”büyüklüğüne kapılmadım. Çünkü irademi ilan etmem yine de varolanın varlığını ortadan kaldıramaz. Karşı karşıya bulunduğum ve düş kurarak beklediğim ölüm seçeneğinin bir yaratıcısı olduğunu biliyordum. Ölüm bir “olgu” olarak yaratıcısına sahip iken, benim kabullenişimle yeni bir ölüm “olay” ının da yaratıcısı ben olacaktım.

Düşlerin, aşkların, sevgi sözcüklerinin sıcaklığından iyiden iyiye uzaklaşmaya başlıyordum. Pantolonuma işleyen kar suyu beynimi geride bırakılan ne varsa hepsinden sıyırırcasına düşünebilme gücünden uzaklaştırmaya başlıyordu. Gözkapaklarım da ise uyku ağırlığının ilk belirtileri ortaya çıkıyordu.

Yürüyebilir miyim düşüncesiyle önce sol ayağımı altımdan çekip sağ ayağıma destek olup doğrulmaya çalıştım. Anlaşılan henüz tam bir teslimiyet içine girmemiştim. Karanlığı ortadan kaldıranın hep güneş olduğunu söylenir ve yazılır. Ancak doğrulmaya başladığım bu saatte hüküm saati olmasına rağmen varlığını tam anlamıyla gösteremeyen karanlık ve kar aydınlığı arasında bir kaç adım daha ileri doğru yürüdüm. Ellerimle yüzüme dokundum, burnumu temizledim. Gözlerimdeki uyku ağırlığı ayakta olmama rağmen artmaya başlıyordu. Bu uykunun ölümün yaklaştığına işaret olduğunu biliyordum. Etrafıma bir kez daha baktım. Hareket eden hiçbir canlıyı farketmedim. Ölümle gerçek bir yüzleşme anına doğru ağırlığını arttıran uyku ile birlikte giriyordum.

Ölümle gerçek bir yüzleşme, çoğu kez o ana kadar ki yaşamın hedeflerini, biçimini ciddi tavırlarla sorgulanmasına yol açar ancak böylesi bir atmosferde kendi kendime soru sorma bilincinde değildim.

Nabız atışlarındaki hızlı düşüşle birlikte bir kez daha oturma arzusu doğdu içime ama bu arzudan, bir aşktan kaçarcasına sıyrılmaya çalıştım. Çünkü otursam bir daha kalkamayacağımı biliyordum.

Kar suyunu çeken ayakkabılarım çorabımı da ıslatmıştı. Parmak uçlarımdaki soğuğun şiddeti gittikçe artıyordu. Çıplak ellerimin renginin değiştiğini görüyordum. Burnum akmaya devam ediyordu. Kulaklarıma çarpan rüzgar söylemem gereken son bir kaç kelimeyi de alıp götürürcesine daha da asileşiyordu. Eve dönmeye karar verdim. Çünkü yönelişimi tamamladığımı anlamış, eksik bir şeylerin olduğunu hissetmiştim.

……….

Sobamı yaktım. Kan dolaşımı odanın ısısıyla birlikte hızlandı. Yüz ifadem düş gücüm bedenim yaşamın tüm akışının bir anda donduğunu hissettiğim andan sıyrılmaya başladım.

Piknik tüpü üstünde kaynayan suyu demledim. Çayımı içtim. Beraberinde iki de sigara yaktım. Özgür seçimin yaşattığı bir şoku atlamanın şaşkınlığını yaşıyordum. İlk kez “keşke” sözcüğünü kullandığımı fark ettim. Aşklarda tutkular da, tutkunun yöneldiği kişiye karşı hissedilen bütün duygular bir şekerli sakız gibi olsalar dedim. Mağrur biraz da kendi kendini yargılayıcı ve yeni duygulara karşı dirençli bir ruhla. Sonra yalnız ve yalıtılmış olarak hissettim kendimi.

“Hayatta hiçbir şey yoktur. Hiçbir şey yoktur ve olmayacaktır” sözcükleri patladı beynimde. Hiçbir şey yoksa seçmek de olmamalıydı.

Her şeyi olduğu gibi seni de unuttuğum hissine kapıldım. Ancak unutmuş olsam acılarım da biterdi ve yaşam belki de anlamına kavuşurdu. Dirençli gibi görünen ruhumun yeniden dirilişine tanık olurdum.

Bütün duyuların intihar mesajını almaya başladığı anda irademle özgürlüğümü harekete geçirebilme becerisini gösteremedim. Hazırlıklar tamamlanmamıştı belki de. Yalnızca yenilen korkulanındı. Tek kişilik törendeki eksikleri gidermenin yolunun, eksikleri önceden tespit etmekti ancak bunları planın içine dahil etmediğimi anlıyorum.

“Doğmamış olana ne mutlu, ölüm hayattan daha iyi. Hayattan kendini kurtarmak gerek”sözleriyle intiharın gerçekleşmesi mümkün olmamaktadır. Çünkü ölüler sadece diriler için akan gözyaşlarının şerefini taşırlar düşüncesi kendini acılardan kurtarmak isteyenleri engelleyebilir. Bu iki düşünce birbirleriyle çatıştığı sürece ruh bedenden kopma girişimini gerçekleştiremez. Tıpkı aşk her şeyin üstünde olmalı intihara götürse bile duygusunun, hiçbir aşk intiharı yaratacak kadar üstün değildir duygusuyla çatışması gibi.

Hüznün mevsimi sonbaharda sarı renk, kar mevsiminin habercisidir. Bu mevsimin beyazlığını intiharımla kırmızıya çevireceğimi düşünmüştüm. Aykırı ruhumdan arta kalan pembe bir karanfilin ilk tanışıklığıyla gönül havzamı bugünden sonra tüm aşklara kapatıyorum. Sevdalanmanın kutsal yasalarını yaşayamadığım mutluluklarla red ediyorum.

Kırgınlıklarım, kayboluşlarım, paylaşımın ayakta kalmasına izin vermedi ve ben yüreğimdeki sevginin hesaplarını bir daha yapmayacağımdan emin bir eda ile erteliyorum.

Bir yaz habercisinin sıcacık duygular getirdiği mektuplar bir daha yazılmayacak. Sevdaları anlatabilmenin mutluluğu geride kalırken her gün ifadesini bulamayan aşklar da bir daha yaşanmayacak. Kırkikindi yağmurlarını anlatan şiirler okunmayacak.

Beyaz papatyaların diliyle ham hayaller ülkesinden sıyrılmanın zamanıdır. Çünkü aşkların erdiği bir çağda baharın renk demeti de kendinden usanır.

Kaynak: A. Vahap KAYA, Bir İntiharın Önsözleri, Sis Yayıncılık, Mart 1999, Ankara

 

GELECEK ÖZGÜRLÜKTÜR /Eduard Şevardnadze


Eduard Şevardnadze’nin “Gelecek Özgürlüktür” Kitabından Sizin İçin Seçtiklerim

["Dikta gücünün belirli bir çehresi ve adresi yoktur." Söz konusu olan daha çok, belirli yöntem ve üsluplardır: Yalan, kışkırtıcılık ve her an hizmete amade sinsi, fesatçı politikalar... Tarihte butün yollar tutulduğunda, diktatörün kim olduğu değil, "Neden?" ve "Niçin?" soruları önem kazanmıştır hep.]
[Gürcistan'da trajik olayların meydana geldiği, bir gösteriyi dağıtmak üzere şiddete başvurulup insanların öldürüldüğü, 1989 yılının karanlık nisan günlerinde derhal Tiflis'e giderek hemşehrilerime şöyle dedim: "Sizler, eskisi gibi değilsiniz. Ama bilin ki, ben de değiştim."]
[Evimizin dışında yabancılaşmanın soğukluğunu duyumsuyordum. Okulda lider gözüyle bakılırdı bana, öğrenci komitesinin başkanlığına seçilmiştim, hemen her zaman çevremde bir öğrenci topluluğu bulunurdu. Ancak artık tamamen yalnızdım, kimseler yanıma sokulmuyor, kimseler oyuna çağırmıyordu... "Halk düşmanının oğlu" etiketi beni çoktan mahkum etmişti. Tatil kampına gidemeyeceğimi öğrendiğim an, bu damganın ne anlama geldiğini kavradım.]
[30'lu yıllarda Gürcistan'daki baskılar, olağanüstü sertlik kazanmıştı. Stalin'in Gürcistan'a karşı daha yumuşak bir yaklaşım içinde olduğu düşüncesi yaygın olmakla birlikte, tamamen yanlıştır. "Sınıf çatışmasının çıkar ve amaçları, ulusal duyguları tanımaz."Stalin bu "kuram"a, "paha biçilemeyecek katkılarda" bulunmuştu. Stalin'in, hemşehrilerinden intikam almak için de yeterince fırsatı olmuştu. Örneğin Gürcü sorunu denilen olayı asla unutmamıştı. Gürcistan Sovyeti'ndeki bir grup parti yoldaşı, bir birlik devleti oluşturup, cumhuriyetlerin bağımsızlıklarının ortadan kaldırılmasını öngören Stalin'in özerkleştirme planına karşı çıkmışlardı. Böylelikle "Gürcü sorunu", Sovyetler Birliği'nin ulusal devlet yapısının biçimine ilişkin bir polemiğe, zaman içinde de "milliyetçi ayrılıkçılar" diye tanımlanan Stalin karşıtlarıyla hesaplaşmaya dönüşmüştü.]
[Devlet tarafından yönlendirilen ekonominin, insanların işinde iyi randıman vermesini engelleyecek şekilde düzenlendiğini biliyor. Ücret sistemi hiçbir üretim ilişkisinde, yaşam standartları ve işten beklenilen kaliteyle doğru orantılı olmamıştır. "Siz bize ücret ödüyormuş gibi yapın. Biz de çalışıyormuş gibi yapalım." Sovyet emek anlayışına egemen olan bu parola, durumu çok iyi karakterize ediyor.]
[Uzun yıllar sonra Gürcistan İçişleri Bakanı olduğumda, ölümünden kısa süre önce şöyle dedi annem bana:
" Sen, toplumsal hastalıkları iyileştirmek istiyorsun. Pek beyhude bir iş. Keşke, onun yerine benim acılarımı dindirebilseydin..."]
[Gerçek şu: Gürcistan İçişleri Bakam ve Gürcistan Komünist Partisi Merkez Komite Birinci Sekreteri olarak pek hoşa gitmeyen kararlar almak zorunda kaldım. Ancak kimlerin hoşuna gitmiyordu? Belki, daha önceleri İsrail'e göç etmeleri engellenen, ancak benim izin verdiğim Gürcistanlı Yahudiler. Kısa süre önce bunlardan biri, benim o dönemlerde söylediğim bir sözü hatırlattı bana: "Göçmenleri düşman gibi görmeye son vermenin zamanıdır artık." Eğer bu sözleri gerçekten söylediysem, demek ki, o zamanlar da düşüncelerim doğru yöndeydi.]
[Benim bu insanlara karşı tutumum, kendi kendime karşı verdiğim ıstıraplı bir mücadeleden sonra oluştu. Büyük olasılıkla, bu iç savaşımın bir sonucu olarak, bugün bulunduğum yere ulaştım. Beni, aktif bir perestroyka taraftan yapan da buydu. Bu mücadele ve ülkedeki gerçek durumla ilgili ulaştığım bilgi sayesinde, hastalığın tek tek insanlarda değil, sistemin kendisinde olduğunu kavradım. Ve eğer bazı insanlar bu sisteme karşı düşmanca bir tutum almışsa, bu da o sistemin, insan kişiliğim hiçe saymasından kaynaklanıyordu. Çünkü totalitarizm koşullan altında insan haklarının ve özgürlüğünün korunması, ülke kalkınmasının güvence altına alması mümkün değildi."Her şey ama, her şey çürüdü, kokuştu. Değiştirmek gerekiyor." ]
[Kısır döngünün kırılması olanaksız görünüyor, silahlanma yarışının karanlığında tek bir umut ışığı parlamıyordu. Tepemizde Demokles'in kılıcı gibi sallanan karşılıklı nükleer kabus, insanlığın ortak yazgısı olmuştu. "İnsanlığın varlığını sürdürebilmesi ve kalkınması için, yeni bir düşünce biçimine ihtiyaç var... İnsanlık, düşüncelerine koşut olması gereken, yeni bir ortamda bulunuyor..."]
["İnsanlığın ortak çıkarlarıyla sınıfsal çıkarları karşı karşıya getirdiğimiz ve genel insani değerlere öncelik tanıdığımız ivin, sosyalist düşünceye çok kötü hizmet verdik... Böylece sınıfa özgü ve tüm insanlığa özgü değerlerin diyalektik birlikteliği ilkesi zedelendi. Ancak şunu biliyoruz ki, hiç kimse, işçi sınıfının çıkarları yerine insanlığın ortak çıkarlarının sözcülüğünü yapmak istememiştir..."]
[Dış politika alanında da yeni düşünce, geçmişte kalanın reddedilmesini ve bunun sonucu olarak, yıllarca doğru olarak bilinenlerin yeni bir değerler sistemine oturtulmasını içerir.
İlk aşamada, bir "düşmanın" var olduğu şeklindeki klişelerinden geri adım atılır. Bu klişelerin kökeni savaş yıllan ve dünyanın yeniden paylaşılmasında yatmaktadır; bunların içinde tarihi gerçekler de barınmaktadır. Ne var ki bu düşman imajı, rejimin ve iktidar sahiplerinin çıkarları uğruna yapay olarak körüklenmiş, çıkarlar da kaçınılmaz ulusal gereklilikler olarak yutturulmuştur.
İdeoloji, düşman imajım absürd boyutlara vardırarak, halklarda korku, nefret ve varolan nesnel düzeni doğa vergisi olarak kabullenme duygusu uyandırdı. Eğer bir "düşman" yaratırsanız, kendi halkınızı yokluklar çekmeye, özveride bulunmaya ve en temel gereksinimlerden vazgeçmeye mahkum etmiş olursunuz. Ancak gün gelir, sabırlar tükendiği için ki, asıl mesele budur, sürekli aşağılanan ülke ve halk, uygarlık sürecinden tamamen dışlanmak tehlikesiyle karşı karşıya kalır. İşte o zaman güvenlik de tehlikeye girer. "Akılcı olan her şey, gerçektir" diye yazmıştı Hegel. Bu sözü biraz değiştirsek? Örneğin şöyle: "Akılcı olmayan her şey, batmaya mahkumdur." Dünyada akla aykırı, yaşamı zehirleyen ne kadar çok şey olduğunu kavramanın zamanı gelmedi mi artık? Ve artık bunların yerine, genel geçer ahlak kurallarını, akılcı fikirleri yerleştirmenin zamanı gelmedi mi?
Evet, günümüz dünyası, çıkar çatışmaları, merkezkaç ve merkezci hareketleriyle karmaşık ve hassas bir dengede. Dünyamız çok renkli ve çok yönlü olmakla birlikte bölünmez bir bütünlük içinde, özellikle de güvenlik açısından günümüzde askeri-siyasi, ekonomik, insani, kültürel ve ekoloji gibi sayısız yönleri içeriyor.]
[Eskiden de "insana hizmet etmeyen aklın korkunç olduğu" söylenirdi ama ancak yüzyılımızın sonuna doğru insanın varoluşu kendi kendine zarar veren eğilimlerden arındırılıp mutlak bir gereklilik olarak görülerek evrensel ölçülerde akılcı biçimde örgütlendi. İnsanlık yıllar yılı kendine, nükleer füzelerin, ozon deliğinin, sürekli yeni bir "önderin" prizmasından baktıktan sonra anladı ki -anlamak zorundaydı!- amaçlar arasındaki farklara karşın bölünmez bir bütündü.]
["Tüm dünya hareket halindeyken, biz yerimizde sayamayız" demişti Jean Monnet. Ne yazık ki, birçoğumuz, yalan ve İkiyüzlülüğün en büyük erdem sayıldığı yerde kalakaldık: "İn-lan, ancak aldatarak malını satabilir." Bu bilgece hayat görüşüyle demek isteniyor ki, insan gerçekleri gizlemediği takdirde dolandırılabilir.]
[İstifam için yaptığım konuşmanın "karmakarışık" ve aşın duygusal olduğunu söylediler... Olabilir. Açıkçası, söylemek istediğim her şeyi söylediğim ve başka türlü de söyleyemeyeceğim halde. Birçokları, bazı şeyleri gizlediğim izlenimi edinip, bunları satır aralarında aradılar. Hatta pek değerli bir gazeteci, o "karmakarışık" konuşma metninin "olmayan sonunu" benim adıma tamamlayıverdi: "Politika, mümkün olanı yapabilme sanatıdır. Görevim süresince, taviz verme yöntemine olan bağlılığımı yeterince kanıtladım.
Ancak, politikanın özü ve kutsal amaçlarından vazgeçmek pahasına, taviz verilemez. İzlediğimiz yolda hızımızı da kesemeyiz - bu tehlikeli olur. İçinde bulunduğumuz durumda, dış politikada izlediğimiz çizgi kayıtsız şartsız destek gerektirmektedir. Bu kişisel bir talep değil, acil bir ihtiyaçtır.
Ben durumu böyle görüyorum. Ve böyle gördüğüm için de, gen çekilmekten başka çarem kalmıyor."
Bunların hepsi doğru. Söylediklerime tıpatıp uyuyor, farklı sözcüklerle olsa da. Eğer gazeteci, bu sözleri bulup çıkarabildiyse, konuşmam da yeterince şeffaf demektir.
"Eflatun benim dostum, ancak gerçekler benim için daha değerlidir."
Gerçek şu ki, ben dostumu terk etmedim. Onu "ben" terk etmedim. Dahası şunu da söylemek istiyorum: Ben istifa ederek, ona yardımcı olmak istedim. Karşımıza çıkan şansı nasıl kullandığımız, başka bir sorun. Bazen, insanın kendi kendisinden daha büyük bir düşmanı olmadığım düşünüyorum. Ve insanın, çevresinde dostlar aramadan önce, kendi içindeki dostu bulması gerekir. Ancak her insan, bunu aynı ölçüde başaramaz. ]

[Son günlerde, Vaclav Havel'in kitaplarından birinde karşıma çıkan görüş kafamı kurcalıyor. Şöyle: "Bu sistem, ancak insanların kendisine hizmet etmesini sağlayacak ölçüde insanlara hizmet veriyor; bunun 'ötesindeki' her şeyi - yani insanın, kendisine dikte edilen tutumu aşmasını, kendisine yönelik bir saldın olarak kabul ediyor. Ve aslında haklı da: Gerçekte, bu tür ihlaller, ilke olarak sisteme muhalif tutumlardır. Totaliter sistemin kendi içindeki hedefi, ilk bakışta göründüğü üzere, iktidarın hakim sınıfların elinde kalması gibi basit bir amaç değildir; kendi varlığım koruma güdüsü, 'daha üst bir amaca' yönelik toplumsal bir fenomendir: Sistemin el yordamıyla sürdürdüğü, bir çeşit 'otomatik harekettir'. İnsan ise -iktidar hiyerarşisi içinde hangi konumda olursa olsun- bu sistem için 'kendinde şey' değil, salt bu 'otomatik hareketi' devam ettirecek ve ona hizmet edecek bir şeydir; bu nedenle de insanın iktidar amacı, ancak hedefleri 'otomatik hareketle' özdeş olduğu zaman gerçekleşebilir.

Önde gelen şahsiyetler -kendilerine merkezi iktidar gücünü veren o muazzam iktidara rağmen- çoğunlukla, sistemin meşruiyetini sağlayan öğelerden başka bir şey değildir. Deneyimlerimiz, sistemin 'otomatik hareketinin', bireylerin istencinden daha güçlü olduğunu yeterince göstermiştir bize. Herhangi bir kimsenin, belli bir bireysel istenci varsa, iktidar hiyerarşisinde yer alabilmek için, bu istencini uzun süre anonim bir maske ardında gizlemek zorundadır. Ve eğer, hiyerarşi içindeki yerini aldıktan sonra, istencini gerçekleştirmeye kalkışırsa, er ya da geç 'otomatik hareketin' o dehşetli ataletine yenik düşecektir. Bundan sonraki aşamada da, ya yabancı bir unsur olduğu için iktidar yapısından atılacak, ya da yavaş yavaş kişiliğinden ödün vermeye ve 'otomatik hareket' içinde yer almaya, onun hizmetkârı olmaya zorlanacak, sonuçta kendinden öncekilerle, kendinden sonra geleceklerden hiçbir farkı kalmayacaktır."

Bu düşünceleri, kendi şahsıma yönelik kabul ediyorum. Sadece kendime. Hem acı hem tatlı, karmaşık düşünceler uyandırıyor bende.
Her şey, aynı Havel'in betimlediği gibi gelişti. Ancak ben kendi içimde beslediğim amaçlara ulaştım, kimliğimden ödün vermedim ve sistemin bana karşı zafer kazanmasına da izin vermedim.
Bana inanmanızı rica ediyorum: Kendimle övünmüyor, gelecekteki yaşantım açısından büyük önem taşıyan, gizlenmesi mümkün olmayan bir olguyu ortaya koymaya çalışıyorum.
"Pişmanlık", son derece etkileyici bir mecazla noktalanıyor. Yaşlı bir kadın, filmin kadın kahramanına, oturduğu sokağın tapınağa çıkıp çıkmadığım soruyor. Hayır diye yanıt veriyor kadın, zorba bir hükümdarın adım taşıyan sokağın tapınağa çıkmadığım söylüyor.
Cengiz Abuladze, kendisiyle yapılan söyleşilerden birinde, benim de filmin senaryo yazarlarından biri olduğumu söylemişti. Bu elbette ki, çok alicenap bir abartı, ancak şimdi bir başka eserden çalıntı yaptığım suçlamalarına hedef olmaksızın, benim için büyük değer taşıyan bu sahneyi kullanabilmek için, Abuladze'nin lütfunu kabul ediyorum.
İnsan aşağılık ve onursuzca davranarak, yüce bir amaca ulaşabilir mi?
İnsan gerçeği özlerken, gerçek uğruna yalan söyleyebilir mi? Ya da adil olmayan yöntemlerle adalete ulaşabilir mi?
Bu sorular dünyanın tarihi kadar eski ve bu sorular uğruna verilen kavga sonsuza değin sürüp gidecek. Şimdilik görünen o ki, bütün sorulara aynı yamt veriliyor: "Eğer gerekliyse, o halde mubahtır." Peki o halde, tapınağa varmak için en doğru yola sadık kalan yalnız kahramanın mücadelesi nasıl oldu da, yüzyıllardır capcanlı kalabildi? Hayat, attığı her adımda tuttuğu yolda ilerlemenin mümkün olmadığım kanıtlar ama, o yine de devam eder.
Ben bir aziz ve kahraman değilim ama, yalnız da değilim. Yalnız değilim - artık öyle bir zamana geldik ki, sadece o tek onurlu yolun tapmağa çıktığına inanan insanların sayısı artıyor ülkemizde. Ve bu inanca vardıkları an, yaşamlarıyla eylemlerine bu inanç yön vermeye başlıyor. Böylelikle özveri gerektiren, alışılmışın ötesinde bir düşünüş tarzı, insan yaşamının genelgeçer normu haline geliyor. Er ya da geç, politika bu normu hesaba katmak zorunda kalacaktır..]

 

Kaynak: Eduard Şevardnadze , Gelecek Özgürlüktür , trc: Ayşe Özek Karasu ,Afa Yayınevi, 1992, İstanbul

 

YOU DON’T KNOW JACK / Doktor Ölüm (2010)


“Ne”, “neye” ve “kime” göre doğrudur?
İntihar nedir?
Ötanazi nedir?
Kişi özgürlüğünü başkası ile paylaşmalı mı?
Bir konuda kanun yoksa yapılan hareket suç olmaktan çıkar mı?
Topluma ve ferde yönelik suçtan hangisi daha tehlikelidir.?
Ferd kendine zarar vermeye başlayınca müdahale edilirken, toplum kendini yok etmeye çalıyorsa engellemeli mi?
Tanrıyı oynamanın cezasını sadece tanrı mı vermeli, yoksa kanunlar mı?
Bir insanı öldüren adî oluyorda bir milleti yok edene methiyeler düzülmesi ihtiyaç oluyor?
Bir kaç kişiyi öldürürsen katil oluyorken, binlerce kişiyi öldüreni  kahraman ilan etmenin sebebi nedir?
Kişiyi öldürmek için yapılan eylem için kanunlar hemen çıkarılırken toplumu içten çökertmeye ve yok etmek isteyen kişiye neden ceza verilemiyor/engellenemiyor?
Son olarak, Allah Teâlâ Kur’ân-ı Kerim’de buyurdu ki;
“Mallarınızı, servetlerinizi Allah yolunda, İslâm uğrunda karşılık beklemeden, gönüllü harcayın. Sadece kendinizi düşünerek, bu ortak çabaya maddî katkınızı esirgemek suretiyle kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın.” (Bakara, 195)
İyiliği, iyi niyetleri, dinin, ahlâkın ve kamu vicdanının emirlerini, devamlı davranışlarınıza, ilişkilerinize, görevlerinize, hayatınıza yansıtın, samimiyetle ibadet edin, aktif olarak iyiliğe, iyi uygulamaya, iyileştirmeye örnek olun, işlerinizde mükemmellik, dürüstlük ve başarı için dikkat harcayın, hayırlı icraatlar, kalıcı hizmetler yapan Müslüman idareciler ve Müslümanlar olun.
Allah iyiliği, iyi niyetleri, dinin, ahlâkın ve kamu vicdanının emirlerini, devamlı davranışlarına, ilişkilerine, görevlerine, hayatlarına yansıtan, samimiyetle ibadet eden, aktif olarak iyiliğe, iyi uygulamaya, iyileştirmeye örnek olan, işlerinde mükemmellik, dürüstlük ve başarı için dikkat harcayan, hayırlı icraatlar, kalıcı hizmetler yapan Müslüman idarecileri, Müslümanları sever. (Ahmet Tekin Meâli)

Yönetmen:  Barry Levinson       

Senaryo: Adam Mazer 

Ülke: ABD

Tür: Biyografi, Dram

Vizyon Tarihi: 14 Nisan 2010 (ABD)

Süre: 134 dakika

Dil: İngilizce

Müzik: Marcelo Zarvos

Nam-ı Diğer: Untitled Jack Kevorkian Project

Oyuncular:    Al Pacino,    Brenda Vaccaro,    John Goodman, Deirdre O’Connell ,Todd Susman

Özet

90′larda ölümcül-hasta kişilerin dünyadan göçmelerine yardımcı olan Michigan kanunlarına meydan okuyan Dr Jack Kevorkian’ın etkileyici hayatı ve çalışmaları.

Birçok sorularla karışılacak ve cevabını sadece kendinize söyleyebileceğiniz bir hayat hikâyesi.

Doğruyu, hakkaniyetle bulmak/anlamak ne kadar zor.

Filmden

DR. JACK KEVORKIAN

Biyoetik ve Obitiatri Obitiatri,
Ölüm doktorluğu.

İntihar kliniklerinde mi?

 Ben doktorum, Planlı ölüm tüm dünyada kabul kazanıyor.

 - Neden burada olmasın?

Böyle kararları hastalara bırakamazsın.

 - Kime bırakacaksın?

 - Doktorluk iyileştirme mesleği,
Bence doktorluk ayrıca ölüm mesleğidir.

**

İnsanların ne düşündüğü kimin umurunda?
 Hastam böyle istiyor. Her gün, aynaya baktığında ne bulacağını bilmiyor. Orada artık kendini görüp göremeyeceğini bilmiyor. Bu onun korkusu. Her gün bu korkuyu yaşıyor. Kaybolma korkusu.

 - Jack.

 - Zamanı daralıyor. Anlıyorum. Bana bak. Ben onun yerinde olsaydım, aynı durumda olsaydım…

 - …yapar mıydın?

 - Sen mi?

 - Evet. Benim için yapar mıydın?

 - Tabii yapardım. Evet.

 - Yapar mıydın?

 Emin misin?

 - Tabii. Gözlerinde onda gördüğüm kararlılığı görseydim tabii yapardım. Hiç şüphe yok. Özbeöz kardeşimsin.

 - Gerçekten yapardım.

 - Yapar mıydın?

 - Cevabın bu mu?

 - Evet, biliyorum. Sadece bunu enine boyuna, farklı açılardan düşünmek istedim.

**

- Kararının farkında mısın?

 - Evet, Bırak peşime düşsünler. Bırak gerçek bir doktorun peşine düşsünler.  Hayatımın sonu,

Şimdi çay yapacağım.

 - Demli yap, olur mu?

 - Tamam.

- Hayatın sonu için sözcüğünüz nedir?

 - Ölüm, Bu arada…  - İsteğiniz bu mu?

 - Evet,

**

İyi geceler. Doktor, açık konuşayım. Size zebani diyorlar, biliyor musunuz?
 Aşırı duygusal bir yaklaşım. Kalp nakilleri ilk başladığında doktorlar arasında bile, yanlış olduğuna, Tanrı’nın isteğine ve doğaya aykırı olduğuna dair genel bir inanış yaygındı. Birinin göğsünü parçalayıp kalbini çıkarmak zebanilik değil mi?

 Ya da bir baypas ameliyatı?

 Eter için de aynısı geçerli. Eter asırlardır vardı ama kullanılmıyordu. 1846′ya kadar. 1543′te keşfedildi ve öncesinde herkes uyanık ameliyat ediliyordu. Cerrahlar onları uyanıkken kesiyordu.

 - Bunu biliyor muydun, Geoff?

 - Hayır. Evet. Neden yasaklanmıştı dersiniz?

 Dini inançlar yüzünden. Acı çekmemizi isteyen yüce bir Tanrı olduğuna dair aptalca bir düşünce yüzünden.

Geri çevirdiğiniz hastalar var mı?

 Bana ulaşan hastaların yüzde 97-98′ini geri çeviriyorum. Geri çevirdim.

İkinci görüşler alınmalı mı?

 Her zaman ikinci bir görüş alınmalı. Hatta üçüncü. Ama sizinkinde yoktu. Yoktu çünkü kimse benimle işbirliği yapmadı.

“Dr. Kevorkian, Tanrı’yı oynuyorsun” diyenlere ne diyorsunuz?
 Onlara şöyle diyorum: “Ne olmuş?
” Bir doktor size hap verdiğinde Tanrı’yı oynar çünkü doğal sürecinize müdahale eder. Tüm doktorlar Tanrı olduklarına inanır. İnanmamalılar ama inanırlar. Ama bunu hastalarından çok ceplerini düşünen doktorlara tercih ederim.

**

Can almak Tanrı’ya mahsustur.

Can almak Tanrı’ya mahsustur.

 - Tanrım.

 - Bunlar günlük ziyaretçilerim. Can almak Tanrı’ya mahsustur.

Tekerlekli sandalyede olan herkesi öldürecek misin?

 Sakatlar değersiz değildir. Toplumu zayıflatmazlar. Dünyayı engellilerden kurtaramazsın. Kürtajcılardan da kötüsün.

Kapa çeneni be cadı.

Bunlar karşılaştırılamaz bile. Bazı büyük beyinler bile doktorlarının yardımıyla ölmüştür. Sigmund Freud, Kral George. Asiller için yeterince iyiyse avam takımı için de iyidir. Toplumu bir aydınlanma çağına götürüyor, aptallar.

Sadece Tanrı yaratabilir, yok edebilir.

Dinin yok mu?

 Tanrı inancın yok mu?

 Evet, var hanımefendi. Bir dinim var. Adı Bach. Johann Sebastian Bach. En azından benim Tanrım uydurma değil.

Can almak Tanrı’ya mahsustur.

**

Jack Hapse

SAĞLIK BAKIMI ÖLÜM BAKIMI DEĞİL

LÜTFEN BENİ ÖLDÜRME!

İntihar en büyük GÜNAHTIR

**

Bence bugün insanlık tarihi bir adım atıp Karanlık Çağlar’dan çıktı. Bana Nuremberg davalarını hatırlattı. Bir kanunu ahlaka aykırı buluyorsanız ona uymamalısınız. Ona uymamalısınız.

**

“Haydi, dünyanın karanlık bir köşesinde işini yapabilirsin ama sessizce yap.” Ölümü oyalamak, ne iş. Ölüleri sağ tutun. Yoksa hastaneler para kazanmaz. İlaç şirketleri de öyle. Zenginsen, paran varsa, paranla ölebilirsin. Ama fakirler ancak katlanıp acı çekebilirler.

 - Gönül rahatlığı bir erdem diyorlar…

**

. Annemi hayal kırıklığına uğrattım. Ve?

 Bir keresinde bana dedi ki: “Dünyanın en kötü diş ağrısını düşün, Jack.” Şimdi o diş ağrısının vücudundaki her kemikte olduğunu düşün.” Onun… Onun yaşadığı buydu. O benim annemdi. Hayatımı ona adamıştım. O yüzden… Neler hissettin?

 Hatırlıyorum… Küçük, soğuk bir hastane odasındaydım kırmızı tuğla duvarda tek bir pencereye bakıyordu ve bütün doktorlar annemin etrafına toplanmış onu yaşatmaya çalışıyorlardı. Bense çaresizdim. Güçsüz, çaresiz ve işe yaramazdım. Ve kendimi kaybolmuş hissediyordum. Kaybolmuştum. Kendimi öyle hissettim.

**

Bir suçlu görüyor musunuz?

 Bir katil görüyor musunuz?

 Görüyorsanız mahkum edin. Sonra da günün birinde hayatlarında bu seçeneğe ihtiyaç duyacakların sert eleştirilerine ve çocuklarınız ile torunlarınızın daha sert eleştirilerine maruz kalın. Sadece bunu düşünmenizi istiyorum.

Karar: İkinci derece cinayetten suçlu. İkinci suçlamada kararınız nedir?

  Kontrollü madde vermekten suçlu,

Bu haksızlık.

Hakim Kararı:

Evet.  Son bir mesaj vermek için kendinizi buraya davet ettirdiniz,  Kendinizi yanlış bir ortama davet ettirdiniz, Ulusumuz görüş farklılıklarına hoşgörü gösterir çünkü anlaşmazlıklarımızı çözmenin medeni ve şiddetsiz bir yolu var.
Katılmadığımız yasaları kınamanın yolları ve yöntemleri var. Yasaları eleştirebilir, haklarında nutuk çekebilir medyaya konuşabilir ya da seçmenlere ricada bulunabilirsiniz ama daima kanunların çizdiği sınırlar içinde kalmalısınız.
Kanunları çiğneyemez ya da kendi ellerinize alamazsınız. Hiç kimse hayat sonlandırma sorunları ve acı kontrolündeki çekişme ve duygulara kayıtsız değil. Herhalde bu tartışmaya daha sakin ve makul bir ortamda, bu dava ve faaliyetleriniz hafızalardan silindikten çok sonra devam edilecektir. Ama bu dava o çekişmeyle ilgili değildi. Bu dava sizinle ilgiliydi, beyefendi. Yasama meclisini ve Yüksek Mahkemeyi görmezden gelip meydan okudunuz. Daha da ötesi, kendi tıp mesleğinize karşı geldiniz. Bu dava, yasal sistemimizin gücü sayesinde var olan ve gelişen bir topluma gösterdiğiniz saygısızlığın kanunsuzluğu ile ilgiliydi. Kimse kanundan üstün değildir. Ulusal bir televizyona çıkıp dünyaya yaptığınızı göstererek yasal sisteme sizi durdurması için meydan okuma cüretini gösterdiniz. Alenen ve sürekli olarak Michigan yasalarını hiçe sayma niyetinizi ilan ettiniz. Bu nedenle, sizi en yüksek ceza olan 10 ila 25 yıl hapis cezasına çarptırıyorum. Şimdi kendinizi durdurulmuş kabul edebilirsiniz.

Jack Sekiz Buçuk Yıl Hapis Yattı.

2007′de Serbest Bırakıldı.

79 Yaşındaydı.

ABD Yüksek Mahkemesi Davayı Görmeyi Reddetti.

************

****

MESNEVİ ŞERİF, KİTAP-1

Hz. Mevlâna Celâleddin kaddesellâhü sırrahu’l azîz buyurdu ki;
Ali Kerremallâhu Vechehu hikâyesine dönüş, Ali’nin katilini hoş görmesi    Tekrar Ali ve katilinin hikâyesine dön; katiline fazlasıyla gösterdiği kerem ve mürüvveti anlat.  
3925. Ali dedi ki: “Ben düşmanımı gözümle görmekte, gece gündüz ona bakıp durmaktayım. Böyle olduğu halde hiç kızmıyorum.
Çünkü ölümüm, bana can gibi hoş geliyor; dirilmemle âdeta bir.
Ölümsüzlük ölümü bize helâl olmuştur; azıksızlık azığı, bize rızk ve nimettir.

Ölümün görünüşü ölüm, iç yüzü diriliktir; ölümün görünüşte sonu yoktur, hakikatte ise ebedîliktir.

Çocuğun rahimden, doğması bir göçmedir; fakatta cihanda ona yeni baştan bir hayat var.

3930. Ecele doğru meylimiz, ecele aşkımız olduğundan “Nefislerinizi elinizle tehlikeye atmayın” nehyi asıl bizedir.
Çünkü nehiy, tatlı şeyden olur, acı için nehye zaten hacet yok ki.
Bir şeyin içi de acı olur dışı da acı olursa onun acılığı kötülüğü esasen nehiydir.

Bana da ölüm tatlıdır. “Onlar ölmemişlerdir, Rablerinin huzurunda diridirler” âyeti benim içindir.

Ey inandığım, itimat ettiğim kişiler! Beni kınayın ve öldürün. Şüphe yok, benim ebedî hayatım öldürülmemdedir.

3935. Ey yiğit! Hayatım, mutlaka ölümdedir. Ne zamana kadar yurdumdan ayrı kalacağım?

Bu âlemde durmaklığım, ayrılık olmasaydı (öldüğümüz zaman) “Biz, şüphe yok, Tanrı’ya dönenleriz” denmezdi.

Dönen kişi; ayrıldığı şehre tekrar gelen kişidir; zamanın ayırışından kurtulup birliğe erişendir. Seyisin Emir-ül Müminîn, beni öldür ve bu kazadan kurtar” diye ayaklarına kapanması    Seyis tekrar gelerek “Ya Ali, beni tez öldür ki o kötü vakti, o fena zamanı görmeyeyim.

Sana helâl ediyorum, kanımı dök ki gözüm o kıyameti görmesin” dedi.

3940. Dedim ki: Eğer her zerre bir kanlı, bir katil olsa da elinde hançer olarak senin kastına yürüse.

Yine senin bir tek kılını kesemez. Çünkü kader kalemi böyle yazmıştır; sen beni öldüreceksin.

Fakat tasalanma, senin şefaatçin benim. Ben ruhun eri ve sultanıyım, ten kulu değil!

Yanımda bu tenin kıymeti yok; ten kaydına düşmeyen bir er oğlu erim.

Hançer ve kılıç, benim çiçeğim; ölüm meclisim… bağım, bahçemdir.”

3945. Tenini bu derece öldürüp ayaklar altına alan kişi, nasıl olur da beylik ve halifelik hırsına düşer?

O, ancak emirlere yol göstermek, emirliği belletmek için zâhiren makam işleriyle ve hükümle uğraşır;

Emirlik makamına yeni bir can vermek, hilâfet fidanını meyvelendirmek için bu işle meşgul olur.

****

VAHŞİ DİL’Lİ “BİR ANALİZ”

 

İKİ ADALET ARASINDA KALMAK


Ülkemizde ne yazık ki büyük ölçüde gazete köşelerinde sürdürülmekte olan gündelik, kısır ve çapsız siyaset tartışmalarından usanç duyan düşünen insanlarımıza felsefî düzeyde geniş ufuklar açabilecek bir çalışma sayısı çok azdır. Örneğin siyaset felsefesinde son yirmi otuz yıllık dönemin en önemli çatışması tarihselci doğrultuda geliştirilmiş olan komunitaryanizm ile radikal / rasyonalist / kuramsalcı doğrultuda geliştirilmiş olan ve büyük ölçüde a-historik bir refleksiyonun ürünü olan liberal evrenselcilik arasındaki çatışmadır.

Doğruluğun (truth), düşünce sistemlerinin ilk erdemi olması gibi, adalet, toplumsal kurumların ilk erdemidir….

adalet, bazılarının özgürlüğündeki eksilmenin, başkaları tarafından paylaşılan daha büyük bir iyi ile haklı kılınmasını kabul etmez….

adaletin temin ettiği haklar, politik pazarlığa veya toplumsal çıkar hesapları yapmaya tabi değildir….

Bir adaletsizliğe, yalnızca daha da büyük bir adaletsizlikten kaçınmak zorunlu olduğunda katlanılabilir (tolerable).

İnsanî etkinliklerin ilk erdemleri olan doğruluk ve adaletten ödün verilemez.

LİBERALLER VE KOMUNİTARYANLAR

LİBERAL Fr. Ferdî hürriyet lehinde, hürriyete elverişli. Ferdî teşebbüs ve hürriyet haklarını korumak için en iyi vasıta, devletin salâhiyyetlerini mümkün olduğu kadar tahdid etmek fikri. Rusya’daki dinsiz sosyalistliğin zıddı.

KOMUNİTARYAN:Son zamanlarda komunitaryanizm’e karşılık olarak ‘cemaatçilik’in kullanıldığına tanık olabilirsiniz. Burada ’komunitaryan’ ve ’komunitaryanizm’ sözcükleri, aynı kökten gelen community, communitarian, communitarianism, sırasıyla cemaat, cemaatçi, cemaatçilik diye karşılandığında belki topluluk, toplulukçu, toplulukçuluk’tan daha iyi karşılanmış oluyor; ama özellikle ‘cemaatçi’ ve ‘cemaatçilik’ bizim yaşadığımız kültürel bağlam içerisinde, genelde dinsel, özelde İslamî bir birlikteliğe, ister istemez çağrışım yapıyor. Oysa communitarian veya communitarinasizm, aynen değilse de Türkçe okunuşuyla bırakıldığında, kendi orijinine, Batı dilleri içerisindeki orijinine sadık kalmış oluyor ve kendi bağlamı içinde yapması muhtemel kimi çağrışımları (örneğin komün, komünist, komünizm gibi çağrışımları) koruyor.

Biliyoruz ki, adaleti savunan sistemlerin arasında kaldığınızda fikirler hakkında tercih yapmak bir trajedidir.Bu nedenle ne zaman  iki görüş hakkında hemen şu düşünce bize yönelirde “ikisinin de haklı olduğunu kabul etmek durumunda” kaldığımızda, doğrusunu isterseniz, durum “trajik”tir, diyebilirsiniz.

Bu meyanda hayatlarımızı nasıl en iyi şekilde yaşayacağımız konusunda hiçbir ilke veya ilkeler kümesi, hepimize hemen yanıt veremeyebilir ve hiçbir argüman, insanı erdemli olmaya, âdil olmaya ikna edemez. Fakat buradan hareketle;

Liberal teorilerin ‘iyi hayat’hakkında konuşmaktan vazgeçmesi ve ‘hakkın iyiye önceliği’zemininde durarak, bize ‘haklarımızı’ ve aslında ‘birbirimize karşı kozlarımızı’sıralamaya devam etmesi, hem bireysel hem de toplumsal düzeyde ‘hayat’ın birliğini zedeliyor.

Liberal düzen, dayandığı kamusal alan-özel alan ayrımıyla, tek tek bireylerden yarı gönüllü bir dindarlık, yarı gönüllü bir âdillik, yarı gönüllü bir ahlâklılık istiyor. Tüm çetrefil yanlarına rağmen, liberal düzen egemen olanın karşısına marjinde duranı dikebiliyorsa, bir alternatif de sunuyor, yani daha doğrusu teori olarak ‘başka olan’ı/ötekiyi,  ’olan’ın karşısında var kılıp, ‘başka olan’a dokunuyor; liyakat adaletini hatırlatırken, Hayat’a da dokunuyor.

Örneğin “pratik” kavramında, pratik’e içsel iyilerin, pratik’e katılma deneyimiyle tanınabileceğini söylerken; “narratif birlik” (hikâye tarzında) nosyonuyla, yaşamlarımızın veya insan yaşamının —hayatın— çeşitli dilimlere ayrılmasının, yani çalışmanın boş zamandan, kamusal yaşamın özel yaşamdan ayrılmasının, çocukluğun, yetişkinliğin, yaşlılığın birbirinden ayrılmasının, doğumu yaşama ve yaşamı ölüme bağlayan birliği nasıl zedelediğini anlatırken; ‘insan için iyi nedir?’sorusundan vazgeçmenin “moral yaşama birliğini veren”şeyden vazgeçmek olacağını söylerken; arayışın hüsranla sonuçlanma ihtimaline rağmen, insan yaşamının birliğinin narratif bir arayışın birliği olduğunu, arayışın, seyahatin hedefinin, arayışın kendisinden ayrı olmadığını söylerken; “birinin mensub olduğu veya karşı koyduğu geleneklerin “tam uygun” anlamına sahip olması erdemi” ile tüm geleneklere dokunma çağrısında bulunuyorken, ‘liberal olmayan’ sıfatındaki ‘olmayan’ kısmını dile getirir ve ortak ölçülemez bir söyleme yerleşiyor. Ama yine de ‘liberal olmayan’daki vurgunun gösterdiği gibi; ortak-ölçülemezliğini bağdaşmazlığa, rakipliğe, kritiğe çevirip; dahil olduğu kültüre, yani nesnesine belli bir mesafeden bakar.

‘Ne olmayan?’sorusunun yanıtı ‘liberal olmayan’ olduğunda, bunun liberal olana göreliliği ‘varolan’ın kavramlaştırılmasından ziyade kritiğini dile getirdiğimizde üzerinde düşünülmesi gerektiğini varsayabileceğimiz şu sorular oluşur.

İnsan haklarıyla başlayan süreç, yolda içine hayvan haklarını katıp, kişi hakları, bireysel haklar, azınlık hakları, kadın hakları vs. diye devam ederken, yaşama hakkı ölme hakkına (ötenazi) dönüşüyor; çocuk hakları yetmiyor, cenin haklarını tartışmaya başlıyorsak, bu tartışmalar, kendi kurumlaşmaları içinde ‘sınırlar’ı giderek muğlaklaştırmaz mı?  Yani örneğin ölme hakkına sahip hastanın, bu hakkının fiilî kılınması için, öldürme hakkına —ve tabi görevine— sahip doktorlar gerekmeyecek mi?

Eğer cenin hakları, müzakerelerin sonunda çocuk haklarının günümüzde geldiği noktaya gelirse, ne bileyim, sperm haklarını tartışmaya başlamak —yoksa başlandı mı?— zorunda kalmayacağımızı söyleyebilir miyiz?

 ‘Tartışmak iyi bir şeydir, gerekirse sperm haklarını tartışırız’ demek, komşumuzun çiçeklerini vaktinde sulamadığını görüp, çiçeklere haksızlık yaptığını düşünmeye ve çiçek haklarını da tartışmaya götürmez mi?

Çocukları ailelerine karşı korumayı veya cenini annesine rağmen korumayı hedefleyen rasyonaliteyi eleştirmek, çocuklara kötülük etmek mi?

Paradan, ekonomiden bahsetmeyen, bunun yerine erdemlerden söz edenler, hakikaten ‘çağdışı’, ‘yavan’, ‘zavallı’ mı?

 ’Filancının malvarlığı, beni, politikacı olarak değil, ama yurttaş olarak rahatsız ediyor’ diyen biri, politikacı olmaya lâyık mı?

“Sekiz sayfalı finans ekonomi” nicelemesiyle çıkan bir gazete “yeni bir zihniyetle doğuyor” mu?

‘Şikayet etme, oy’unu kullan’diye bağıran reklam spotları, ‘analitik habercilik’ yapanların haberleri, ‘özel Toplum Güzel Toplum’ adlı haber programları, hangi narratifin birliği içinde anlaşılabilir?

Temellendirici ilkeler verme girişiminden ziyade, tarihsel hesaplaşma bize daha çok yardım etmez mi?

Sokrates’in ‘adaletsizlik yapmaktansa adaletsizliğe maruz kalarak ölmesi’ne kadar ‘soylu’ olursa olsun, Aristoteles’in ‘adaletsizliğe maruz kalmadan, ama kesinlikle de adaletsizlik yapmadan’nasıl yaşayacağımızı araması bakımından çağdaşımız olduğuna inanırken; ve Aristoteles’in, Sokrates’in ölümü karşısında girilen açmazı ‘Sitemin bir adaletsizlik daha yapmaması için kaçıyorum’ diyerek açmasındaki tutumu, hiç de bir araçsal akıl tutumuna indirgemeden benimserken, birilerine adaletsizlik yapar mıyız?

Farklı standardı çifte standarddan ayırdedebilir miyiz?

Bu soruya ‘evet, ama bunun yolu temellendirici ilkelerden değil, phronésis erdeminden geçer’ diye yanıt vermek, hiçbir şey dememek midir?

Phronesis (Phronesis) bilgelik ya da felsefe tartışma ortak bir konudur zeka türü için Yunanca bir kelimedir. Böyle episteme ve techne gibi – - pratik düşünce erdem olarak Aristotelesçi etiği, Nicomachean Etik örneğin, bilgelik ve entelektüel erdemlerin diğer bir deyişle ayırt edilir. Bu nedenle Latince “basiret” olarak sadece bilgelik ya da istihbarat anlam kelimeyle tercüme olmadığı zaman, genellikle “pratik bilgelik” olarak tercüme edilir, ve bazen de (daha geleneksel).

Felsefeden bize narratifler, tarihsel öyküler anlatmasını istemek ve felsefenin bütün hayatımızı değiştirmesini beklemekten vazgeçmek, onun böyle bir gücü olmadığını ve hiçbir teorinin böyle bir gücü olmadığını kabul etmek, felsefe ve teori ile ve sanat ile ve bilim ile ve din ile barışmak mı bozuşmak mıdır?

‘Dil oyunları oynarken, bir dil oyununun bizi oyuna getirmesinden nasıl kaçacağız?’ sorusuna yanıtın ‘mümkün olduğu kadar çok dil oyunu okuyarak’ olması, oyuna gelmiş olmak mıdır?

Doğru, adil olmanın muadili rasyonel olmaktır, ama hangi rasyonaliteye göre rasyonel olduğumuza bağlı olarak adilliğimiz ve onunla beraber ahlâkımız ciddi bir tehdit altındadır. Bu tehdidi farketmek, bana adil olmanın en önemli adımı olarak görünüyor.

Evet, hepimiz, adaletsizlik yapmadan ama adaletsizliğe de maruz kalmadan yaşamaya çalıştığımız sürece adil olabiliriz.

Adalet erdemine sahip olmak, cesaret, namus, aklıbaşındalık, itidal, basiret, sebat, dostluk v.b. gibi erdemlere sahip olmaktan bağımsız olamaz.

Bu zor zamanlarda, ahlâkı -veya karakteri ve ahlâkın o gitgide daha çok unuttuğumuz pratik-temelli ’bütünsellik’ini hatırlamak, sanırım en çok ihtiyacımız olan şey.Unutmaya ihtiyacımız olan şey ise, günlük dil içerisinde karşımıza çıkıp ahlâkı neredeyse tümüyle cinsel çağrışımlı bir sözcüğe dönüştüren kullanımlar: örneğin bu tür kullanımlar ile “Ahlâk Zabıtaları”nı ve “Ahlâk Masası’nı yarattık.

Bu gibi kullanımlar, vaktiyle bir birlik içinde düşünülen ve yaşanan erdemlerin adlarının nasıl pratik bağlamlarını yitirdiğini sergilemeyi sürdürürken, biz bu zabıtaların veya masaların neden birer erdem olan adaletin, cesaretin, sebatın, itidalin v.b.nin karşıtlarının veya ifratlarının ve tefritlerinin peşine düşmediklerini kendimize sormadık bile.

İşte şimdi, belki de böyle sorular sormalıyız. Ahlâklılık, cesur, adil, namuslu, sabırlı, yücegönüllü, kendini-bilir, aklıbaşında, zeki, dost, cömert olmaktan ayrı düşünülebilir mi?

Bu erdemlerden herhangi biri eksik ise diğerlerinin tam olması mümkün müdür?

Bu sorulara ‘evet’ yanıtı verildiği için, bugün, zor zamanlarda yaşadığımızı düşünüyoruz. O yüzden yanıtlardan ziyade, mevcut yanıtların sorularına yeniden dönmeli ve bunun ‘benim tercihim’ değil ‘hepimizin tercihi’ olur mu diye düşünmeliyiz.  Sh: 368-373

Derleme Kaynak:
Prof. Dr. Solmaz Zelyüt HÜNLER,
Ravvls ve Maclntyre İki Adalet Arasında Liberal ve Komunitaryan Düşüncelerin Çatışma Alanı, 1997, Vadi Yayınları, ANKARA

 

THEY LİVE / Yaşıyorlar (1988)


Önemli mesajları olan bir film
Seyretmeyenler için

Yönetmen: John Carpenter      

Senaryo: Ray Nelson, John Carpenter  

Ülke: ABD

Tür: Aksiyon, Korku, Bilim-Kurgu, Gerilim

Vizyon Tarihi: 01 Mart 1990 (Türkiye)

Süre: 93 dakika

Dil: İngilizce

Müzik: John Carpenter, Alan Howarth

Nam-ı Diğer: John Carpenter’s They Live | They Live!

Oyuncular Roddy Piper ,Keith David, Meg Foster ,   George ‘Buck’ Flower ,Peter Jason

Özet

Hayatını sürdürebilmek için yolu büyük şehre düşen John bir inşaatta çalışmaya başlar. Orada tanıştığı arkadaşı onu yaşadığı mahalleye götürür ve John orada korkunç bir keşif yapar. Tüm dünyan uzaylılar tarafından istila edilmiştir… Ve tek sahip olduğu onları görebildiği gözlüğü ve tüfeğidir.

Genel Yorum:

- Öngörülerine göre 2025 yılında tüm dünya gizli mesajlar aracılığıyla kontrol altına alınacak. 2011′deyken bunun ne etkili boyutlara ulaştığını görebilmek zor değil. Yeni neslin TV, internet başında kuruyup gittiğini görmek içler acısı… Facebook’taki büyük bir sayfa milyonlarca kişiyi kontrol edebilecek düzeye ulaştı. TV haberleri ne derse koyun diye tabir edilenler çobanına ‘itaat et’memek için bir gerekçe göstermez. Şöyle bir dünyaya yukarıdan bakın: İnsanlar sabah-akşam aynı saatlerde iş telaşı içindeler, kimileri ekran karşısında zombiye dönmüştür, kimileri taraflı bir gazetenin her dediğine inanır vb… Zombilerin Şafağı filminde de benzer bir eleştiri vardı, günümüz insanların ruhsuz birer bedene dönüştüğünü vurguluyorlardı. They Live’da da buna benzer bir olay var. Olayı öyle bir eleştirmişler ki bu hale gelebilmemiz için ancak uzaylıların kontrolü altında olmamız gerekiyor, yani kendi kendimizi bu hale getirmemiz trajikomik halde deniliyor. Film bir bakıma ‘uyanma projesi’ amacı taşıyor denilebilir.

- Dergi, afişlerdeki gizli yazılar dahihaneceydi. İndirim ilanını görür görmez geceden sıraya giren kişileri ekranlarda sıkça görmüşüzdür. Bunu iyi bir şeymiş gibi gösteren kanallar ayrı bir mesele zaten. Gerçekten de sanki bir güç insanları kontrol altına almayı hedefliyormuş gibi… Dikkat ettiyseniz genelde tezgahtarlar, alışveriş yapanlar, kuaföre para döken kadınlar uzaylı olarak gösteriliyor. Efendimiz olan şeyin para olduğuna vurgu yapılıyor. Uzaylılar falan hikâye, ama şu bir gerçek ki “Onlar yaşıyorlar, biz uyuyoruz!”

Eleştiriler için
https://eksisozluk.com/they-live–40500

THE PERVERT’S GUİDE TO IDEOLOGY
Normüstü İnsanın İdeoloji Rehberi (2012)

Filmden

Seni aldatmak için dillerini kullanıyorlar. Zehir dudakları üzerinde. Ağızları, acı ve lanetlerle dolu. Gözlerinde Tanrı korkusundan eser yok. Liderlerimizin kalplerini ve beyinlerini aldılar. Zengini ve güçlüyü yanlarına aldılar. Gerçeği görmememiz için bizi kör ettiler. İnsan ruhu baştan çıkarıldı. Neden aç gözlülüğe tapınıyoruz?

Çünkü görüş sınırlarımızın dışında bizi onlar besliyor. En yüksektekilere kadar, doğumdan ölüme kadar onlar, bizim sahibimiz. Bize sahipler. Bizi kontrol ediyorlar. Onlar bizim efendilerimiz. Uyanın! Onların hepsi etrafınızda.

**

Bazen televizyon izlediğimde kendimi kaybediyorum. Kendimi büyük bir yıldız gibi hissediyorum. Ya da kendi şovumu yapıyor gibi hissediyorum. Ya da kendimi haberlerde limuzinden inerken hayal ediyorum. Yapmam gereken tek şey ünlü olmak. İnsanlar beni izliyorlar. Ve beni seviyorlar. Asla yaşlanmıyorum ve asla ölmüyorum.

**

Detroit’de karım ve iki çocuğum var. Onları 6 aydır görmüyorum. Çelik fabrikaları insanları kovuyorlardı. Sonunda battılar. Çelik fabrikalarında çalışmayı bıraktık. Kendilerine ne verdiler biliyor musun?

 Zam.

Altın kural: Altına sahip olan adam kuralları koyar.

Bir fabrika daha kapatırlarsa kahrolası yabancı arabalarını mahvedeceğiz.

 - Biraz daha sabırlı olmalısın.

 - Artık sabrım kalmadı.

Tüm mesele sanki çılgınca bir oyun gibi. Seni başlangıç çizgisine koyuyorlar. Oyunun adı: Hayata karşı yarış!

 

Herkes kendisi için çabalıyor ve senin de aynı şeyi yapmanı bekliyorlar.

Yapabileceğin her şeyi yap. Ama unutma ki; ben de seni mahvetmek için en iyisini yapacağım.

 - Peki nasıl başaracaksın?

 - Para için ağır işler yapıp şansımın dönmesini bekleyeceğim.

Amerika’ya inanıyorum. Kuralları takip ediyorum.

**

İçgüdülerimiz farklı bir şekilde yönetiliyor. Bilinç altımızda yapay olarak kandırılarak yaşıyoruz.

Eylem, sekiz ay önce, olayı kaza sonucu fark eden küçük bir grup bilim adamı tarafından başlatıldı. Fakirler ve alt sınıflar büyüyor. Adalet ve insan hakları yok oluyor. Acımasız bir toplum yarattılar ve biz kasıtsız suç ortaklarıyız. Kural koyma amaçları, bilinci yok etme altında yatıyor. Bizi transa geçirdiler. Bizi kendimize ve diğerlerine göre farklılaştırdılar. Yalnızca kendi çıkarlarımıza odaklanmış durumdayız. Lütfen anlayın. Onlar keşfedilmedikleri sürece güvendeler. Bu, onların hayatta kalma yöntemleri. Bizi uyutuyorlar, bizi bencilleştiriyorlar.

  • Bizi durgunlaştırıyorlar.

 - Bunları nerenden uyduruyorsun!

**

Uyuyan orta sınıf üzerinde duruyorlar.

Gittikçe daha fazla insan fakirleşiyor.

Biz onların sığırlarıyız.

Kölelik için kullanılıyoruz.

**

ONLAR YAŞIYOR BİZ UYUYORUZ

**

- Şimdi gitmem gerek. Belki başka bir zaman.
Bu dünya beni kör etmiş olabilir ama Tanrı görmemi sağladı. Geri geleceksin. Sözüme geri geleceksin.

**

Her zamanki gibi, insanların çoğu gördükleri rüyadan sonra çıldırıyorlar.

Gerçeği bilmek ister misiniz?

 Bu saçmalık her yüzyılın sonunda oluyor. Sadece insanlar gelecekle yüzleşmekten korkuyorlar. Neler oluyor?

**

Şu anda bir işim var ve onu kaybetmemeye çalışıyorum.

Sürekli beyaz bir çizgide yürüyorum. Kimseyi rahatsız etmiyorum. Kimse de beni rahatsız etmiyor. Siz de aynısını yapmaya başlasanız iyi olacak.

Yolun ortasındaki çizgi. Bu sürülecek en kötü yer.

**

Bizi rahat bırakın! Sizi tanıyoruz.

“Ölümün gölgesindeki vadide yürümeme rağmen şeytandan korkmuyorum.”

**

Birileri Üçüncü Dünya Savaşı’nı mı başlatmak mı istiyor?

**

Gözlüksüz olarak  gördüğün  reklam panosu

 

itaat et gerçeği

Gözlüklü gördüğün reklam panosunun gerçeği “İTAAT ET İTAAT ET”

itaat et

Görünen Tabela

GörünenGördüğümüz Tabelanın Aslı (Bağımsız Düşünce Yok)

Bağımsız Düşünce Yok  (2)

Gördüğümüz Bürokrat

görünen bürokrat

Görünenin Aslı

gerçek bürokrat

İTAAT ET

İTAAT ET

EVLEN VE ÇOĞAL

Bağımsız Düşünce Yok

TÜKET

SATIN AL

İTAAT ET,

UYKUDA KAL,

İTAAT ET

OTORİTEYİ SORGULAMA

**

BU SENİN PARAN

bu senin tanrın

ASLINDA BU SENİN TANRIN

Bu senin tanrın

**

Uzun boylu bir erkek, görüş gözlüğü takıyor. Sırrımızı görüyor.

**

Tüm dünya tehlikede. Onlar her yerde. Onları sadece bu özel gözlükle görebilirsin. Bu şeyler tarafından kontrol ediliyoruz. Ne olduklarını ya da nereden geldiklerini bilmiyorum ama onları durdurmamız gerek.

**

- Tamam. Hiçbirimizin gözlüksüz göremeyeceği bir şeytan gücüyle savaşıyorsun.

 - Al ve bak.

 - Eğer gözlüklerinden bakmamı istiyorsan, bakarım. Senin gördüğün şeyi görmesem bile, nasıl olsa onu göreceğim.

 - Kendi seçimini kendin yaptın.

 - Bu benim seçimim değil, senin seçimin.

**

Tak şu gözlükleri bir kere.

 - Benden uzak dur!

-Senin ve ailenin hayatını kurtarmaya çalışıyorum.

-Sen kendi hayatını bile kurtaramıyorsun! Sana bir seçenek sunuyorum.

Bunları tak ya da bu çöp kutusunu yemeye başla.

**

Kes şunu! Gözlükleri tak.

Dostum, sana bu işe karışmak istemediğimi söyledim.

Lanet olası aptal! Al ve bak. Tak şunu. Hayır! Üzgünüm.

Gözlükleri tak!

Tak şunları!

 Canın cehenneme!

Bak! Her yerdeler.

Bizi görebiliyorlar.

Sıkı dur.

Rüyadan uyanan ilk kişi sen değilsin.

Bu da ne?

Kardeşim, hayat bir fahişe gibi.

**

Tek görenler biz olamayız. Bunları yapan insanları bulmamız gerek. Evet, aralarında hala yaşayanlar varsa tabii.

**

Uzun zaman önce her şey çok farklıydı. Babam beni nehre götürüp bana güç ve zaferi anlatmıştı. Kurtuldum. O değişti. Kabalaştı. 13 yaşımdayken kaçtım. Bir keresinde eski büyük bir usturayla beni kesmeye kalktı. Onu boğazıma dayadı. “Baba, lütfen.” dedim. Ama o bir ağacı keser gibi ileri geri hareket etmeye devam etti. Belki de şu dışarıdaki şeyler her zaman bizimle birlikteydi. Belki de birbirimizden nefret ettiğimizi, birbirimizi öldürdüğümüzü kendi soğuk kalplerimizden beslendiğimizi görmek hoşlarına gidiyor. Ona haberlerim var. Ödeme zamanı. Çünkü ben artık babasının küçük oğlu değilim.

**

DÜNYANIN BİR UYANMA ÇAĞRISINA İHTİYACI VAR.

BU ÇAĞRIYI BİZ YAPACAĞIZ.

**

- Herhangi bir sorun var mı?

 - Hayır. Şehir bizi arayan polislerle dolu. Ve polislerin çoğu insan. Hükümete meydan okumaya çalışan komünistler olduğumuz söylendi. Ve bazıları üye oluyorlar.

 - Yani insanların onlara katıldığını mı söylüyorsun?

 - Çoğu çıkarları için katıldı. Terfi alıyorlar, banka hesapları kabarıyor, yeni evler, arabalar  Mükemmel değil mi?

 Zengin olmak için her şeyi yaparız. Floritkarbonlar 1958′den bu yana arttı. Yeryüzü yeni bir iklime giriyor. Bizim atmosferimizi kendi atmosferlerine çeviriyorlar.

 - Bu şeyler ne istiyor?

 Neden buradalar?

 - Onlar serbest girişimciler. Yeryüzü gelişen başka bir gezegen. Onların üçüncü dünyası.  gezegeni tüketip, bir diğerine geçecekler. Kayıtsızca yayılıyorlar. Onlara göre hayvan olabiliriz, yiyecek olabiliriz. Ama aslında onlar için birer malız. Bir hücum birimine ihtiyacımız var. Onların üstesinden gelecek birileri.

 - Mevcut.

 - Hiç aniden kaybolduklarını gördünüz mü?

 Bir kez.

**

2025 yılına kadar sadece Amerika değil, tüm gezegen bu güç birliği ile koruma altına alınacak. Çıkarlar bizim ve sizin için önemli. Güçlü, seçkin insanlar. Yayılmamız için ihtiyacımız olan kaynakları bize verdiniz. Karşılığında her birinizin kişisel geliri büyüdü. Yalnızca bu yıl ortalama %39. Ve şimdi, daha büyük bir galibiyet kazandığımız haberini aldım. Yer altı terörist şebekesi yok edildi. Durum normal haline döndü.

**

Operasyonun beyinleri burada. Sinyaller bir uydu yoluyla tüm dünyaya yayılıyor.

**

Bekleyin çocuklar, büyük bir hata yapıyorsunuz.

 - Hatayı sen yaptın.

 - Hayır, beni dinlemelisiniz. Anladığınızı sanmıştım. Bu sadece iş. Hepsi bu. Hala anlamıyorsunuz değil mi çocuklar?

Artık ülkeler yok. Artık iyi adamlar yok. Tüm oyunu yönetiyorlar. Tüm gezegene sahipler. İstedikleri her şeyi yapabilirler. Bir değişim için bu bile iyi. Eğer onlara yardım edersek para kazanmamız için bizi rahat bırakacaklar. Siz de iyi bir yaşamdan faydalanabilirsiniz. Bunu herkes ister.

 - Bunu senin gibilerle yap.

 - Sorun ne?

 Hepimiz her gün çıkarımız için, kazanmak için bunu yapıyoruz.

**

GÜNAHLAR ORTAYA DÖKÜLDÜĞÜ ZAMAN

******************************

BİLİNÇALTINA ETKİ EDENLER
(SUBLİMİNAL)

 

UKLAD ZAMKNİETY / Kapalı Devre (2013)


Yönetmen: Ryszard Bugajski    

Senaryo: Miroslaw Piepka, Michal Pruski          

Ülke: Polonya

Tür: Aksiyon, Suç, Dram

Vizyon Tarihi: 05 Nisan 2013 (Polonya)

Süre: 100 dakika

Dil: Lehçe

Müzik: Shane Harvey   

Çekim Yeri: Gdansk, Pomorskie, Poland

Oyuncular:    Janusz Gajos, Kazimierz Kaczor, Wojciech Zoladkowicz,    Robert Olech,    Przemyslaw Sadowski

Hakkında/Özet

“The Closed Circuit” [Kapalı Devre] – Gerçek olaylardan esinlenerek kurgulanmış merak uyandırıcı ve güçlü oyunculuklara sahip bir siyasi gerilim filmidir.

Film, hırslı yeni üç genç girişimci Navar isimli bir elektronik şirket kurmaları ile şehrin kemikleşmiş güçlerinin entrikalarına kurban gidişleri, Polonya’nın Gdansk şehrindeki hırsları ve yozlaşmaları konu edilmektedir.

Yeni girişimcilerin başarısını kabul edemeyen zenginler kulübü [Offshore Holding] önce Navar firmasını 10 milyon € satın almak isterler. Alamayınca adamları olan Savcı Andrzej Kostrzewa ( Janusz Gajos ) yı kendi emelleri için kullanırlar.

Filmin adından da anlaşılacağı üzere “Kapalı devre” ye dahil olmak için ya köle olmak veya belalara hazırlanmak gerekir. Uydurma ihbarlar ile genç girişimciler aileleri ile mağdur oldukları gibi hapsi boylarlar. Piotr Maj’ın hapishanede tecavüze uğraması ve intihar teşebbüsü, Grzegorz Rybarczyk’in eşininin çocuğunu düşürmesi,  gibi örnekleme olaylar haksızlığın/zülmün boyutunu göstermeye yeterli olur zannediyorum.

 Neticede bir TV muhabirinin yardımı ile girişimciler hakkındaki Navar soruşturması 7 yıl gibi zamandan sonra 2013 yılı sonlarında olumlu şekilde neticelenip suçsuz oldukları ispatlanır.. Tutukluluk dönemleri ve uğradıkları zarara karşı devletten 10 bin tazminat alırlar. (Ama neye yarar ki)

Savcı Andrzej Kostrzewa ( Janusz Gajos ) , kötü bir koca ve baba, açgözlü zengin, avcılık gibi merakları olan bir kötü adam profili çizmesi, polisin bu entrikalarda alet oluşlarını görünce insanın içi burkuluyor. Olayı soruşturan Kamil Slodowski [Wojciech Zoladkowicz]’nin dürüstlük adına işkenceye alet oluşunu da nasıl yorumlarsınız bilemiyorum.

Her şey bir yana kapalı devre içinde hatalı ve yanlı soruşturmanın sebepleri olan Savcı Kamil Slodowski Temyiz Cumhuriyet Savcılığı’na terfi etmesine, Andrzej Kostrzewa’nın hala Bölge Temyiz Cumhuriyet Başsavcılığında Savcısı olmasına ve şirketin üzerine komplo kurulmasına yardım eden Vergi Dairesi başkanı Miroslaw Kaminski’ninde emekli ve bir uzman denetçi olarak çalışmasına şaşırabilirsiniz.

Ayrıca filmde mason kulüplerine ve illuminatiye göndermeler olarak kabul edebileceğimiz anti – Semitizm ve anti – Polonism mevzuları bulunmaktadır.

 

THE AVİATOR /Göklerin Hâkimi (2004)


Okullarda öğrencilere seyrettirilmesi gereken bir film.

Yönetmen: Martin Scorsese     

Senaryo: John Logan    

Ülke:   ABD, Almanya 

Tür: Biyografi, Dram

Vizyon Tarihi: 18 Şubat 2005 (Türkiye)

Süre: 170 dakika

Dil: İngilizce

Müzik: Howard Shore  

Oyuncular: Leonardo DiCaprio,    Cate Blanchett, Kate Beckinsale, John C.  Reilly ,Alec Baldwin

Özet

Vizyona girdiği sene büyük ses getiren Martin Scorsese’nin yüksek bütçeli yapımı The Aviator, bizleri ABD’nin en zengin adamlarından biri olan Howard Hughes ile tanıştırıyor. Havacılık aşığı, obsesif bir adam olan Hughes’in çalkantılı yaşamı, çalışma azmi ve başarı hikayesi iddialı bir şekilde gözler önüne seriliyor. Başrolüne Scorsese’nin esas adamı Leonardo DiCaprio’yu taşıyan film, kendisi için başarılı bir biyografik çalışma tanımını kullanmamızı sağlıyor.

ABD’nin en büyük petrol zenginlerinden olan Howard Hughes, aslında bu işlerin hiçbiriyle ilgilenmeyen biri. Onun tek bir tutkusu var, o da uçmak. Gökyüzüne olan bu ilgisi yaşamındaki her ana işlemiş. Servetinin büyük bir bölümünü harcayarak çektiği ve o zamanların en yüksek maliyetli yapımı olan Hell’s Angels filmi, göklere duyduğu aşkın en büyük kanıtlarından. Daha sonra kurduğu havayolu şirketiyle dünyanın en büyük firmalarından biri olan PAN AM’a kafa tutması, bu tutkusunun aynı zamanda inat dolu bir rekabete dönüşebileceğini de gözler önüne sermekte. Azmi sayesinde kafasına koyduğunu gerçekleştirene kadar uğraşırken karşısına çıkan engeller onu durdurmaya pek yeterli olmuyor. Bu rekabetçi yapısı Hughes’a bir servet kaybettiriyor belki ama dünya havacılığına da inanılmaz artılar kazandırıyor. Sahip olduğu her şeyi gökyüzü aşkı için feda etmekten çekinmeyen bu adam, dünya havacılığının sınıf atlamasındaki en büyük rolü oynuyor.

Bu kadar büyük başarısının yanında hastalıklı bir tarafı da var Hughes’in. Öyle büyütüldüğünden midir bilinmez, Obsesif Kompulsif Bozukluk mağduru. Mikrop kapma korkusundan sürekli ellerini yıkaması, insanlarla hiçbir şeyini paylaşmak istememesi,her şeye mükemmeliyetçi yaklaşarak beğenmemesi gibi takıntıları birlikte yaşamak zorunda olduğu birer lanet gibiler. Bu aşırı kontrole dayalı paranoyalarının zamanla hayatını ele geçirmesine engel olamıyor. Hastalığı öyle boyutlara ulaşıyor ki, kafayı yemeye başlıyor Hughes. Bu kadar saplantılı ve hastalıklı bir insanın son derece başarılı bir iş hayatına sahip olması da ayrı bir tezat oluşturarak bizleri şaşırtmıyor değil hani.

Hughes’in kadınları da ayrı bir mevzu. Dönemin neredeyse bütün ünlü hanımefendileriyle ilişkisi olmuş. Katharine Hepburn, Ava Gardner ve Ginger Rogersgibi dönemin efsane isimleri bir şekilde Hughes’in hayatından geçmiş. Ancak ne yazık ki çapkınlığı dillere destan olan bu zengin adam, iş hayatındaki başarısını aşk hayatına yansıtamamış. İşe aşırı düşkünlüğü kadınlarıyla arasını açmış. Hastalığından kaynaklanan takıntılarını zaman zaman geri plana atmasını sağlayan bu gönül ilişkileri, The Aviator’da da geniş bir yer bulmakta.

Leonardo DiCaprio filmde tek başrol olarak çıkıyor karşımıza. Özellikle Hughes’in kafayı yediği sahnelerde oldukça etkileyici bir oyunculuk çıkardığını söylemek gerek. Muhteşem bir kadın olan Kate Beckinsale’i de Ava Gardner rolünde görme şansımız oluyor. Ancak The Aviator’un gerçek yıldızının kesinlikle Katharine Hepburn’ü canlandıran Cate Blanchett olduğu su götürmez bir gerçek. Hepburn’ün mimiklerini ve özellikle aksanını kusursuz bir şekilde uygulayarak unutulmaz bir performans sergileyen Blanchett, The Aviator’un o seneki Oscar töreninden başarıyla çıkmasını sağlayanların en başında yer almıştı. The Aviator aday olduğu 11 dalın 5’inde ödülü kucaklarken, Blanchett de “En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Oscarı”na uzanmıştı.

The Aviator, Scorsese’nin hoş işlerinden bir tanesi. İş adamı, yatırımcı, yapımcı, yönetmen Howard Hughes’in çalkantılı yaşamını mümkün olduğunca derin ve ayrıntılı işlemeye çalışmış. Senaryoda Hughes’in ölümüne yer vermemiş belki –ki kendisi çok sevdiği göklerde ölmüştür- ancak genel anlamda başarılı bir iş çıkarmış. Kendisinin suç temalı filmlerini izlemeye alışmış olsak da böyle bir biyografiden alnının akıyla çıktığını söyleyebiliriz. Ünlü yönetmen Christopher Nolan’ın da bir Howard Hughes biyografisi çekmeye hazırlandığı şu zamanlarda (sonra vazgeçtiğini söyledi ancak çıkmadık candan ümit kesilmez:)) hala izlememiş olanlar için güzel bir seçenek The Aviator. Eğer biyografi de seviyorsanız ilgilinizi çekecek.

Erişim: http://pispapaz. com/2012/09/12/the-aviator/

Filmden

Hughes: Nasıl bir uçak bu?

Jack:  DC-3 modelinin 21 koltuğu ve 14 ranzası var.

 - Daha büyük bir şey mi istiyorlar?

  50 koltuk ve 3650 metreye çıkma kapasitesi. Yo yo, 6000 metre. Düşünsene. 6000 metreye çıkmak ne sağlar?

  – Daha az türbülans.

 - Çünkü hava akımlarının üstünde olur. Jack, biz de bunu yapmak istiyoruz. Bugüne kadar nüfusun sadece % 1′i uçağa bindi. Çünkü korkuyorlar. Haklılar da… 2100 metrede beşik gibi sallanıyorsun. Hava akımlarının üstünde uçabilen bir uçak yaparsak herkesin kendini güvende hissetmesini sağlayabiliriz. Ülkenin, hatta dünyanın dört yanına, hava akımlarının üzerinde uçmayı başaracak bir uçak. Gelecek budur işte.

 - Duydun mu beni?

 - Evet. Yönetim kurulu buna destek vermezse ben de karışmak istemiyorum.

 - Destek verirler mi?

  – Bilmiyorum.

 - Finansal durumun nedir?

  – Pek parlak değil.

 - Geçen yılın bütçe açığı?

  – 770.000 dolar.

 - Kaçtan satılıyor?

  – Hisse senedinin tanesi 8 dolardan. Şimdiye kadarki en düşük fiyat, değil mi?

  Ben yapabilirim.

 - Ne yapabilirsin?

  – Satın alırım.

 - Havayolunu satın mı alacaksın?

  - Tanrı aşkına birkaç bürokratın uçağı yapmamıza engel olmasına izin veremeyiz. Detayları istiyorum. Hisselerin çoğunluğuna sahip olmak kaça patlar?

  Aşağı yukarı 15 milyon dolar. Çok para, değil mi?

  Noah Dietrich’i ara. Hisse satın almaya başlasın.

Bekle Howard. Emin misin?

  Beş dakika düşünmek istemez misin?

  Çok büyük bir plan bu Jack. Bu işin peşini bırakmaya niyetim yok.

**

  Kate?

  Uzun zamandır, iyi kötü şöhret sahibiyim… Bunun gerçekten ne demek… olduğunu biliyor musun?

  “Cehennem Melekleri” nedeniyle ben de basınla çok uğraştım. Alışkınım. Emin misin?

  Howard, biz… diğer insanlar gibi değiliz. Çok rahat yanlış anlaşılabiliriz. İnsanları yanımıza çok yaklaştırmamalıyız. Değilse bizi birer canavara çevirecekler. Buraya giremezler. Burada güvendeyiz. Onlar her yere girebilirler. Kardeşim intihar ettiği zaman cenazesinde bile gazeteciler vardı. Bu işin hiçbir ahlakı yok.

Biliyor musun, bazen öyle şeyler hissediyorum ki Katie. Öyle şeyler düşünüyorum ki gerçekte var olmayan şeyler, orada olmayan şeyler hakkında çılgınca düşünceler… Evet. Bazen gerçekten aklımı kaçırdığımı düşünüyorum. Eğer aklımı kaçırırsam kör olup da uçmaya çalışmak gibi olacak. Anlıyor musun?

  Bana uçmayı sen öğrettin, Howard. Her şeyi bana bırak.

**

DÖRT GÜNDE DÜNYA TURU

Tüm rekorları alt üst etti Jules Verne’in rüyalarını bile geride bıraktı. New York’tan New York’a, dünya çevresini 4 günde dolaştı Wylie Post’un rekorunu 3 gün farkla kırdı. Hughes’un Lockheed tek pervaneli uçağının inişi ile Havacılık tarihi yeniden yazıldı. Büyük havacı! Gerçek bir öncü! Lindbergh’in yarı zamanında New York’tan Paris’e, sonra da Moskova’ya uçtu. 35 saatte New York’tan Sibirya’ya. 60 saatte New York’tan, yolculuğun en tehlikeli bölümü olan Alaska’ya… İnanılmaz bir hızla yolculuğuna devam eden Hughes eve döndü. Amerikan havacılığında…

PAN AM HAVAYOLLARI BAŞKANI …çığır açan Hughes ve ekibi…

**

. Şuna bir göz at. XF-11, bir casus uçağı. Her santimini ben tasarladım. En yüksek hızı 450 yani her şeyle başa çıkabilecek kadar hızlı. Japonlar tasarımımı çaldıktan sonra ondan daha iyisini tasarlamam gerektiğini düşündüm.O benim uzay mekiğim.

Çok güzel gerçekten. Pekala, neymiş bakalım?

  Vay canına!

Oturma kapasitesi 60. Kanat boyu 37 metre. Dört tane çifte motor. Tavanı 7620 metre.

 - Net ağırlığı?

  – 86,000, kalkışta kanatlar 20 kilo. Böylece sürtünme azalıyor. Yani, yüksek uçuşta hız 340′ı buluyor. Bu da yakıt takviyesiz 4800 km’ye kadar uçuş demek.

 - Ülkenin bir ucundan diğerine.

**

7 Temmuz 1946 XF-11 Test Uçuşu

Düşüyorum!

Başaramayacağım dostum!

Kahretsin!

İçerde başka birisi daha var mı?

  Başkası var mı? ! Hayır.

Ben havacı Howard Hughes.

Vücudunun yüzde yetmiş sekizinde yanıklar var. Dokuz kaburgası parçalanmış. Kırık değil, parçalanmış. Burnu, çenesi ve yanağı, sol dizi ve direği de öyle. Yüzünde kemiğe kadar 60 yırtık var. Göğüs kafesi ezildiği için sol ciğeri iflas etmiş ve kalbi olduğu gibi göğüs kafesinin sağına kaymış.

 Aman Tanrım! – Şu anda kan nakli yapılıyor ama…

 - Kimin kanı?

  – Efendim?

  – Kimin kanı?

  Kan bankamızdan.

 - Bundan pek hoşlanmayacak.

**

  12 Şubat 1947 Howard, merhaba.

 - Owen, seni gördüğüme sevindim.

 - Ben de öyle. İçeri gel.

 - Emma yemeği hazırlayabilirsin.

 - Emredersiniz. Çok güzel bir yer. Dekorasyonunu beğendim.

Teşekkürler.

Otur lütfen. Geldiğin için teşekkürler.

Özel olarak konuşmamız gerektiğini düşündüm. Yani, ofis dışında.

 Teşekkür ederim Owen. Uluslararası uçuşlarla ilgili tasarıya karşı çok sert bir tavır sergiliyorsun.

 - Asıl senin tavrın çok sert Owen.

 - Benim tasarım Howard, elbette sert olacağım. Amerika’nın birden fazla uluslararası havayolunu… kaldırabileceğini gerçekten düşünmüyorum. Uluslararası uçuşların bir havayolunun tekelinde olması sence adil…?

  Tekel mi?

  Yo, yo, yo. Tek bir havayolunun, rekabet olmadan, bunu daha iyi yapabileceğini düşünüyorum. Ben sadece yolcuların çıkarlarını düşünüyorum. Tek kelimeyle harika.

Açık olalım. Adamlarım adamlarım, birçok kirli çamaşırını buldu. Basına yansırsa senin için utanç verici olacak şeyler. Seni bu utançtan kurtarmak isterim. Çok düşüncelisin Owen. Kurulum halka açık bir duruşma isteyebilir. Seni böyle bir duruma sokmak istemem. Gerçekten mi?

  Dinle… Tarihte savaş vurguncusu olarak yer etmek ister misin Howard?

  Bu mu istediğin Ne istiyorsun, Owen?

  Sen tasarıya destek çık, ben de halka açık duruşmadan vazgeçeyim.

 - Yapamam.

 - Neden?

  Yapamam, Owen. Tasarı TWA’in sonu olur. TWA’yı Pan Am’a sat. İyi fiyat verirler. Yerinde bir fiyat… Sonra?

  Kamuya yansıtmayacak mısın?

  Evet. Soruşturma kapanacak. Kimse bir şey bilmeyecek. Bu, herkes için daha iyi olacak. Owen, merak ettiğim bir şey daha var.

   – Evet. Bunu yapmak istediğine emin misin, Owen?

  Bana savaş açmak mı istiyorsun?

  Benimle değil, Howard. devletle karşı karşıyasın. Almanya ve Japonya’yı alt ettik. Sen kimsin ki?
  Juan Trippe’ye benden bir mesaj götür. Ona çiçekler için teşekkür ettiğimi söyle. Bir de kıçımın iki kanadını öpmesini!
Uzun bir liste söz konusu ama en önemli suçlama ülkemiz savaştayken, çok zor bir dönemde devleti 56 milyon dolar dolandırmış olması. Cesur, genç adamlar Normandy’de ölürken Bay Hughes namuslu vatandaşların vergilerini çalıyordu. Bu odada karanlıkta uyuyorum. Gerekirse onu Washington’a sürükleyeceğim. Bütün yalanlarını ortaya çıkartacağım.

**

Howard?

  Merhaba?

  Kim o?

  Benim, Juan. Juan. Juan, evet. Randevumuz vardı, değil mi?

  Evet. Hatırladım. Ben… çok kötü nezle olmuşum. Çok kötüyüm. O yüzden sen orada otur, sana bulaştırmak istemem. Hasta olursan kendimi asla affetmem Sana bulaştırmak istemiyorum. Sana… Teşekkürler. Peki, Howard, oturuyorum. Muhasebe evraklarını getirdim. Pan Am’ın bir senedi borsada 13 dolar. TWA ise 4 dolar.

 - Eğer ki sen…

 - Yapma ama. Olacak iş değil. TWA’yı satmayacağımı ikimiz de biliyoruz. Ayrıca senin almaya gücün yetmez. Sadece iç hatlarımız Pan Am’ın iki katına bedel. Borsada hisse değerimiz sizinkinin 3 katı olduğuna göre… bu iddian yersiz görünüyor. Demek istediğim… İç hattın yok. Tamam mı?

  TWA’yı alırsan, tüm dünyada egemenlik kuracaksın. Satmayacağım. Bunu sen de biliyorsun. Asıl konu şu. Owen Brewster sana çalışıyor. Senatör Brewster’ı ben seçmedim. Bunu Maine’deki seçmenlere borçlusun. Juan eğer tanıklık edersem sonuçlar çok vahim olabilir. Hepimiz için. Bence, en vahimi senin açından olur. Amerika, Anzio’da kaybettiği evlatlarının acısını çekerken sen açık saçık bir film çekip uçmayan uçaklar ürettin. Adalet mi bu şimdi?

  XF-11, 1 saat 45 dakika boyunca gayet iyi bir şekilde uçtu. Keşke sen de benimle olsaydın Juan. Çok heyecan vericiydi. Öyle olsa bile, o hilkat garibesi için hesap vermek zorundasın. Adı Herkül! Ve o uçacak! Umarım. Vatandaşlarımız, 13 milyon dolar karşılığında bunu hak ediyor. TWA’yı satmayacağım! Satmayacağım! Biliyorum, Howard. Biliyorum. Ama ben onu gene de alacağım. Senatör Brewster namını yerle bir ettikten sonra Equitable’dan aldığın krediyi ödeyemeyeceksin ve başka paran kalmayacak. Duruşmalar Hughes Havacılık’ın kötü yönetildiğini ve başarısızlığını ortaya serecek ve iflas edeceksin. Ama parasız kalmayacaksın çünkü Hughes Ltd. olacak hâlâ. Belki Houston’a geri dönüp her şeye baştan başlarsın. Umarım öyle olur. O zamana kadar Pan Am TWA’yı satın olmuş olur. Ve bütün uçaklarını mavi-beyaza boyamış olur. Böylece bir Pan Am uçağıyla dönmüş olursun.

Öyle görünüyor ki beni köşeye sıkıştırdın. Pek rahat bir konumda değilim.

Senatör Brewster’ın duruşmasında daha da rahatsız olacaksın.

Her şey göz önünde olacak, Howard. Bir sürü kamera ve gazeteci. Kalabalıktan pek hoşlanmadığını duydum. Seni bu durumdan kurtarsak.

 İlgine teşekkür ederim Juan. Çok etkilendim.

Büyük zevkti. Noah seni havaalanına götürür. İyi uçuşlar. İyi uçuşlar. Teşekkürler,

Howard, sen de şu nezleden kurtulup iyileş. Merak etme.

 İyileşeceğim. Hoşça kal.

Eğer duruşmalara çıkarsa herkes onun ne hale geldiğini görecek. İnsanlar onu eskiden olduğu gibi hatırlamalı. Üç gün sonra Washington’da bir duruşması var. Odadan çıkarabilirsen tabii.

**

  6 AĞUSTOS 1947 Brewster Senato Duruşmaları

………………

Bay Hughes Hava Kuvvetleri için 100 tane XF-11 casus uçağı üretmek için 43 milyon dolar aldığınız doğru mu?

  Evet. Hava Kuvvetleri’ne kaç tane uçak teslim ettiniz?

  Sıfır. Mikrofona biraz daha yaklaşır mısınız?

  Sıfır. Herkül adında bir uçan gemi örneği inşa etmek için 13 milyon dolar aldığınız doğru mu?

  Evet. Peki onu teslim ettiniz mi?

  Etmedim. O zaman Bay Hughes, bu odaya girdiğiniz anda teslim etmediğiniz uçaklar için Amerikan devletinden 56 milyon dolar almıştınız. Doğru. Affedersiniz ama Bay Hughes o kadar para nereye gitti?

  Uçaklara gitti Senatör. Hatta daha bile fazlası. Fazlası mı?

  Buyrun anlatın, başka ne hırsızlıklar yaptınız?

  Kendi paramı uçaklara yatırdım. Kendi paramı.

 - Benim için…

 - Sizin maddi durumunuz…

Bırakın konuşsun.

Buyrun, Bay Hughes.
Benim için havacılık büyük önem taşıyor. Hayattaki en büyük zevkim bu. O yüzden, bu uçaklara kendi paramı koydum. Ve milyonlarca dolar kaybettim Senatör, kaybetmeye de devam edeceğim bu benim işim. Savaş sırasında kaybetmiş olduğum devlet parasını düşündüğünüzde şunları da hesaba katacağınızı umuyorum. Lockheed, Douglas, Northrop ve Boeing gibi firmalardan da 60′dan fazla uçak ısmarlandı ve bunların hiçbiri hizmete girmedi. Savaş sırasında, hiç uçamamış uçaklar için 800 milyon dolar harcandı. 6 milyar dolar da, teslim edilmemiş silahlara harcandı. Ancak konuyla ilgili hakkında soruşturma açılan tek şirket Hughes Havacılık. İster istemez, bunun uçmayan uçaklarla değil TWA ile ilgili olduğunu düşünüyorum.

 - Anlaşıldı, Bay Hughes.

 - Bir saniye. Komiteye söyleyecek bir şeyim daha var. Herkül’le ilgili. Hakkımda pek hoş olmayan birçok şey söyleniyor. Kaprisli çapkın ve hatta kaçık olduğum söylendi ama bugüne kadar yalancılıkla itham edildiğimi hatırlamıyorum. Elbette ki Herkül zor bir projeydi. Gelmiş geçmiş en büyük uçaktı. 5 katlı bina yüksekliğinde ve futbol sahası kadar kanat uzunluğuna sahip. Başlı başına bir sokak gibi. Dünya kadar emeğimi ve bütün itibarımı bu projeye adadım ben. Defalarca, Herkül uçamazsa ülkeyi bir daha dönmemek üzere terk edeceğimi belirttim. Ve bunda ciddiydim de.

Senatör, dilerseniz bana celp gönderebilir, tutuklayabilir, hatta pes edip kaçtığımı iddia edebilirsiniz. Ama bu saçmalığa daha fazla tahammül edemeyeceğim. İyi günler.

Bunu yapmam gerekiyordu.

 - Bay Hughes.

**

Bayanlar, baylar, Herkul uçtu. Hughes’un bunu planladığını sanmıyorum. Bilemiyorum. Gerçekten havadaydık. Gerçekten uçuyorduk. Bayanlar ve baylar, Hughes’un devasa uçağı bugün Los Angeles Limanı’ndan havalandı. Görünüşe bakılırsa Howard Hughes bir süre daha Amerika’da kalacak. Bunun gibi teknolojilerin geleceğin kapılarını açacağını unutmayalım.

 - Bu kadar soru yeter.

 - TWA ve Hughes Havacılık bugün bu deneyimi bizimle yaşadığınız için teşekkür eder.

**

  - Howard?

- Geleceğe açılan yol.

 - Geleceğe açılan yol.

 - Yürüyelim Howard.

- Geleceğe açılan yol.

SINIRLARDA GEZİNEN BİR ADAMIN HİKÂYESİ; HOWARD HUGES

Howard Huges ilk kez dikkatimi çektiğinde Leonardo DiCaprio’nun oynadığı The Aviator, Göklerin Hâkimi filmini seyretmiştim. Filmden sonra çeşitli notlar aldım. Ama ilgim bu çılgın adamla ilgili bir belgesel izlememle pekişti ve astrolojik olarak mutlaka incelenmeli diye düşündüm…

Howard Huges, 24 Aralık 1905 de Houston Teksas’da çok zengin bir ailenin tek çocuğu olarak doğdu. Babanın serveti, petrol çıkarmada kullanılan ve kendi buluşu olan bir sondaj aletinin patenti ile olmuştu. Howard, babasından bu araştırmacı yanını, annesinden ise müthiş bir titizlik ve “mikrop korkusu”nu miras aldı. Bu iki özellik önündeki yıllarda onu sınırlarını zorlayan, delilikle deha arasında gidip gelen çılgın biri haline getirecekti. Daha 10 yaşlarında matematik ve mekanik mühendislik dallarında bir dahi sayıldı. 14 yaşında uçuşa merak sardı ve pilot brövesi aldı. 17 yaşında annesini ve bir yıl sonrada babasını kaybetti. 18 yaşında muazzam bir servetin tek varisi oldu ve bu servete konup, “Hughes Tool” şirketinin başına geçmek için, yasaların saptadığı 21 yaş sınırını beklemedi, dava açtı, kazandı. Şirketlerin başına geçti.

Sonrasında mı? Sinema ve film dünyası, uçaklar, havayolu şirketleri… Derken uzun yıllar hastalıklı takıntıları ve problemli kişiliğini parasının da yardımıyla üstün zekâsının ardına gizleyebilecekti. Tabi bir süreliğine…

Ruhu o kadar hastaydı ki, yakın çevresindeki herkes ondaki tuhaflıkları fark etmeye başlasa da problemlerinin derinliğini çok sonra anlayabildiler. Sürekli duş alması, kimse ile tokalaşmaması, ellerini kanatana kadar yıkaması dikkat çekiyor ama kimse bu konular da bir uzmana görünmesi gerekliliğini söyleyemiyordu bile.

Howard’ın en büyük sorunu ileri derecede Obsesif Kompolsif (takıntı) hastalığı olmasıydı. Ancak o yıllarda bu rahatsızlık henüz tam olarak bilinmiyor ve üstüne Huges, bu rahatsızlığı en ağır biçimde yaşıyordu. Obsesif sorunu doğuştan var olan ve çevre koşullarının yardımı ile körüklenen önemli bir ruhsal rahatsızlıktır. Howard aynı rahatsızlığa sahip bir anne tarafından büyütülmüş ve nerdeyse tüm çocukluğu mikroplarla ilgili saplantıları olan annesinin bu takıntılarını oğluna itina ile anlatmasıyla geçmişti. Ama tüm bunlara rağmen sorunun kronik bir hal alması, başına aldığı ciddi travmalarla iyice pekişti.

Howard’ın kariyer hayatı oldukça zengin bir sofra gibi o daldan o dala, sektörden sektöre geçer. Aile servetine kanuni olarak da ulaşmasından sonra iki büyük merakını birleştiren çılgın bir projeye daldı. Savaşta iki pilot arkadaşın serüvenlerini anlatan “Hell’s Angels- Cehennem Melekleri” adlı savaş ve pilot filmi. Bu filmin olabildiğince gerçekçi olmasını, hiçbir sinema hilesi içermemesini istiyordu. Dediği oldu ve bir bölümü renkli olan bu iki saati aşkın film, perdedeki en unutulmaz hava savaşı ve uçuş cambazlığı içeren filmlerden biri olarak sinema tarihine geçti.

Dört milyon dolara yakın maliyetiyle o zamana (yani 1930 yılına) dek yapılmış en pahalı film olan yapım, belki bu maliyeti asla çıkaramadı.Ama Hughes için bunun önemi yoktu. İstemiş ve tam istediğini elde etmişti. Filmin çekimleri 4 yıla yakın sürdü zira o kadar mükemmel olsun istiyordu ki, adeta her kareyi tekrar tekrar kontrol ediyor, en küçük bir pürüzü atlamıyor, her şeyi defalarca gözden geçiriyordu. Sonuç gerçekten de mükemmeldi ve ortaya çok ses getiren bir film çıkmıştı. Ama binlerce kez tekrarladığı ve kontrol ettiği sahneler çekimleri de çekilmez hale getirmişti. Yapımcılığa bu şekilde başladı.

Ardından birçok ilginç filme yönetmen ve yapımcı olarak imza atarken, dönemin ünlü yıldızlarıyla başlayan ve tüm basına malzeme olan ilişkileri: Jean Harlow, Bette Davis, Ginger Roger ve üç yıl boyunca fırtınalı bir ilişki sürdürdüğü büyük aşkı Katharine Hepburn, Rita Hayworth, Lana Turner, kendi keşfi olan Faith Domergue, derken güzeller güzeli Ava Gardner…

Howards, 30 ların ortalarında birden Hollwood’tan sıkılıp asıl tutkusu olan havacılığa döndü. Kendi tasarladığı bir uçak ile o dönem için önemli bir uçuş becerisini gerçekleştirerek saatte 500 km ye ulaştı. Ardından 1938 de yine kendi tasarımı olan bir uçakla 3 günde dünyanın çevresini dolaşarak rekor kıldı. Ardından TWA havacılık şirketinin hisselerinin büyük çoğunluğunu satın aldı. 2. dünya savaşı sırasında uçak yaptı ve büyük bir servet edindi. 1948 de ise tekrar filmciliğe döndü ve 53 te tıbbi araştırma enstitüsü kurdu.

Hayatındaki tüm bu hızlı gelişmeler sırasında uçmayı hiç bırakmadı ve bu arada da çeşitli kazalar geçirdi, bizzat kullandığı uçaklar düştü, ölümlerden döndü. Ama hep hayatta ve ayakta kalmayı başardı. Ama özellikle 1946 yılında Beverly Hills’de düşüp birçok evi de harap eden büyük kazadan kurtulması adeta bir mucize olarak görülür ki bu olaydan sonra sinirlerinin iyice bozulduğu ve çılgınlığa giden döneminin de başladığı bilinir. Uçak kazaları ciddi kazalardır.

Bu kazaların çoğunda Howard Hugges’ın özellikle baş bölgesi travmaları yaşadığı bilinmektedir. Özellikle bir tanesinde alın bölgesinde ciddi biçimde yaralanma söz konusu olmuştur.Dolayısı ile zaten doğuştan gelen ruhsal sorunlarının başına aldığı bu darbelerle daha da kronik hale geldiği düşünülebilir. Kaldı ki yaşadığı dönemde tıbbi cihazlar bugün ki gibi gelişmediği için birçok sorunu anlamak çok kolay değildi. Diğer yandan son geçirdiği oldukça önemli kazada boyun ve bel omurlarında ciddi hasar meydana gelmiş ve dayanılmaz ağrılarla boğuşmaya başlamıştır. Kaza ile sinir sisteminin iyice zayıflaması da, sürekli ağrılar içinde yaşaması ve zamanla kuvvetli ağrı kesiciler ve morfine bağımlı hale gelmesiyle bağlantılıdır.  Diğer yandan tıbbi araştırmalara olan ilgisi de yaşadığı bu ağrılarla alakalıdır.

Bu arada 1957 yılında Jean Peters ile evlendi ve 1971’e kadar süren bu evlilik Jean Peters’in kariyerine mal olsa da, onu ABD’nin en zengin kadınlarından biri yaptı. Howard’ın hastalığı 1958 yılıyla birlikte iyice ilerlemiş ve bu tarihten sonra çok yakınları dışında onu gören olmamıştır. Kendini evine kapatmış, tüm işlerini evinden yönetmiş kimseye görünmemiştir. O dönemlerinde günlerce karanlık odalarda çıplak olarak bir koltukta oturduğu anlatılır. Bu durum mikrop takıntısı nedeniyle diye bilinse de aynı zamanda bir türlü çözülemeyen dayanılmaz baş ve omurga ağrılarıyla da ilgilidir.

1966 sonra sağlığının artık çökme noktasına geldiği biliniyor. 5 Nisan 1976 yılında Meksika’dan Amerika’ya uçarken tutkusu olan uçakta ve havadayken 71 yaşında öldü.

Howard Hughes doğum bilgilerini araştırırken (daha çok yabancı kaynaklardan baktım) verilen saatin Hughes’in özellikleriyle örtüşmediğini düşündüm ve tekrar rektifiye (doğum saati bulma) çalışması yaptım ve yeni bir saat buldum. Buna göre Hughes’in doğum bilgileri ve Hint astrolojisine göre çözümü şöyledir; 24 Aralık 1905 Houston Teksas// Amerika saat: 21.14

Hint astrolojisine göre iki harita açarız. Birincisi Rasi dediğimiz ana harita, diğeri de Navamsa dediğimiz ek haritadır.

Howard Hughes’in yükseleni 29 derece ile Yengeç burcundadır. Haritalarda ev dediğimiz bölümlerin ve gezegenlerin ilk ve son derecelerde yerleşimleri her zaman o gezegen ve evin etkilerini zorlayan enerjiler verirler. Hughes’ın haritasında dikkat çekici bir durumda daha var ki bu da Rahu dediğimiz gezegenin yükselende 29 derece ile tam yükselen derecesinde bulunması.

Rahu, Hint sisteminde bir anlamda Uranüs yerine kullanılan özel bir gezegendir. Normal koşullarda bile yükselende oturan Rahu farklı bir kişilik verirken, sağlık açısından da daha dikkatli incelenmesi gereken haritalara işaret eder. Kaldı ki, bu haritada olduğu gibi yükselenle yaptığı kavuşum riskli bir derecede bulunmaktadır. H. Hughes’ın saplantılı kişiliği ve hayata sanrılar içindeki bakış açısında bu yerleşimin büyük rolü var.

Hint sisteminde kişilikle ilgili önemli belirtileri veren diğer bir gezegen de AY’dır. Ay bizim hayatı nasıl algıladığımızdan tutunda, iç dünyamıza, duygusal tepkilerimizden, algılamamıza ve anneyle ilişkilerimize kadar birçok noktayı aydınlatan haritalarımızın en önemli noktalarından birini oluşturur. Hughes’ın annesiyle olan yakın ama sorunlu ilişkisinin ardındaki perdeyi de bir anlamda gezegenin yerleşimi ile araştırabiliriz. Yükselen yöneticisi olarak Ay düşüşte olduğu Akrep burcunda yerleşmiş. Satürn’den görünüm almakta. Bunun anlamı haritada sağlığımızın da temsilcisi olan yükselen yöneticisinin yara alarak sıkıntılar vereceğine işaret etmesidir ki, gezegen Ay olunca bu sorunlar ruhsal ve duygusal da olmakta.

Yükselen etkileriyle devam edecek olursak Howard’ın önemli tutkularından birisi de uçaklar ve havacılık sektörü. Bunun nedeni yükselene yerleşen Rahu ’dur. Hint astrolojisinde Rahu, pilotların, havacılık endüstrisinin temsilcisi olarak bilinir. Yükseleninde Rahu yerleşimi bulunan herkes havacılık ve uçak tutkunu olmaz kuşkusuz ama Howard’ı böylesine bir tutku ile bu konuya bağlayan öncelikle Rahu’nun derecesi ve yükselenle olan tam kavuşumudur. Diğer yandan Howard Hughes’ın hayatında Rahu’nun bu kadar yoğun biçimde etkili olması, Navamsa olarak açtığımız ikinci haritada da gezegenin yükselene yerleşmiş olması diyebiliriz. Rahu ve Ketu aksı, Hint astrolojisinde oldukça derin ve tek başına bir kitap konusu olabilecek kadar da ilginç gezegenlerdir. Dolayısı ile yaşamlarında bu gezegenin etkileri yoğun olan kişiler, farklı ve sıra dışı yapılarıyla dikkat çekerler. Gölge yönlerinde ise; takıntılara, fobilere, tiklere, psikolojik sorunlara neden olabilen enerjiler vardır.

Howard Hughes yukarda kısaca değinmeye çalıştığım biyografisinde görüldüğü gibi ruhundaki tatminsizliği işine de yansıtmış, bir konudan diğerine sıklıkla geçerek her ne kadar başarılı ve zengin bir adam olsa da, birçok konuyu kariyerinde denemiş biridir. Bunun altında kuşkusuz tatminsiz ruhu ve içsel mutsuzluğu yatıyor olsa da, astrolojik olarak baktığımızda kariyer evi yöneticisi Mars’ın değişimler (transformation) dönüşümler evinde konakladığını görürüz. Bu etkiye sahip insanlar kariyerlerinde sık değişiklik yaparlar. Öte yandan yeteneklerimizi ve hobilerimizi temsil eden 5.evde oluşan Rajayoga ve kuvvetli yerleşimler kişiye hobilerinden keyif alan ve başarılı etkiler verir. İşi ile hobilerini bir paralelde tutmasının bir nedeni olarak da bu oluşumu görebiliriz.

Kadınlarla arasının iyi olmasının sebepleri ise; ana haritada (Rasi) Akrep burcunda yerleşen ve Ay ile birleşen Venüs’ün, Navamsa da yükselende yerleşmesi olarak ifade edebiliriz. Fakat net şekilde boşanma belirtisi veren evlilik evi yöneticisinin 8 deki yerleşimi evliliğini yürütememesinin sebebi olarak gösterilebilir. Evlilik evine oturan Ketu, bu evin yöneticisinin 8. veya 12.evlerle olan bağlantısı evlilik yaşamında ve ikili ilişkilerde sorunlara sebep verir.

Gelelim onca ciddi kazaya, yaralanmaya ve aslında yıllarca çektiği ruhsal ve fiziksel sağlık sorunlarına rağmen 71 yaşına kadar ki kısa bir ömür değildir, yaşama şansının astrolojik olarak nerden kaynaklandığına…

Öncelikle bu haritada kuvvetli yogalar var. Yoga, Hint astrolojisiyle ilgili yazılarımı takip edenlerin aşina oldukları gibi, bu sistemde önemli gezegen oluşumlarına verilen addır. Bu yogaların başında yine Hint astrolojisinde oldukça değerli kabul edilen GAJEKARİ YOGA bulunmakta. Bu yoga Howard’ın tanınmış biri olmasını sağlarken hayatında birçok koruma unsurunu da harekete geçirmiş.

Hint astrolojisinde hayat uzunluğumuz ve yaşam kalitemizle beraber bu hayattan nasıl ayrılacağımızda net biçimde görülebilen teknikler içerir. Bu teknikleri ben kişisel olarak çok ekstrem durumlar dışında danışanlarıma uygulamıyorum ama mutlaka bilinmesi de gereklidir. Zira vefat etmiş kişilerin haritalarında rektifikasyon yani saat bulma uyguluyorsak ölüm şekli ve zamanıyla ilgili çalışmalarda yapmak zorundayız.

Bu çalışmayı yaparken ilk bakacağımız nokta 8.evdir. Bu ev bize yaşam uzunluğumuzla ilgili önemli ipuçlarını verir. Daha sonra yükselene ve genel olarak haritada koruyucu rolleri üstlenen güçlü yogaların olup olmadığına bakarız.

8.eve yerleşen Mars gezegeni kazalara yatkınlık verir. Satürn ise uzun ömür. Bu haritada her iki gezegende 8.evde yerleşirken, Satürn yöneticisi olduğu kova burcunda kuvvetli durumda. Mars, Howard’a birçok kaza, travma kaynağı olurken ki -bulunduğu noktada düşman burçta çalışmakta- Satürn ise uzun ömür vermiş. Hem Navamsa da, hem de ana harita da bulunan çift etkili Gajekari yoga ise bu badireleri atlatmasını sağlamış. Ancak yükselenin sorunlu yerleşimi onu sağlıksız kılmış, Ay ve Rahu el ele vererek ruh sağlığını bozmuşlar. Ay yükselene göre 4.evinde bulunan Mars-Satürn kavuşumu onu kendi içine dönük, esneklikten uzak zor biri haline getirmiş.

5 Nisan 1976 da öldüğünde Rahu- Güneş- Satürn-Ketu dasa işlemekte imiş. Bu harita da ölüme sebep olabilecek maraka gezegenler 2 ve 7 nin yöneticileri Güneş ve Satürn’dür. Rahu ise zaten kritik yerleşimi nedeniyle başladığı dönemden itibaren (1960) ölümüne kadar sağlık sorunlarını gittikçe kötüleşen biçimde etkilemiş ve herkesten kaçar hale getirmiştir. Üstüne tüm malefiklerin harekete geçtiği bir zamanda son darbe inmiş diyebiliriz. Diğer yandan ölüm biçiminin zorlu olacağı haritasında görülmektedir. Mars ve Satürn birlikteliği karışık etkiler vermekte. Aslında Howard’ın ölüm biçimi hala bir muamma olarak gizliliğin korumakta. Öldüğünde 40 kilo civarında kaldığı ve büyük bir çoğunluğun ağırlıklı düşüncesine göre de bir süredir beraber olduğu Mormonlar tarikatı tarafından öldürüldüğü dedikodular arasında yer alır. Kişisel olarak her durumda uzun süredir acı çektiğini ve çok da doğal bir ölüm olmadığını düşünüyorum.

Howard Hughes gibi kişiler hayatlarındaki tüm çalkantılara rağmen yaşamda iz bırakan ve ölümünden 33 yıl sonra bile hala dikkat çekebilecek kadar farklı yapıdaki özel insanlardır.

Astrolog Şebnem Ekşib Ocak 2009/

 

GİZLİ SAYI ” 555 ” ÜZERİNE DÜŞÜNCELER


Gizem dünyasında, ’5 ‘ sayısı Ölüm sayısıdır!

Gizli güçleri kullananlar, sayıların sembolik durumlarından istifade ederek mümkün olan en yüksek çarpıma/güce ulaşmak için birçok usulden faydalanırlar. Bunlardan biride sayıyı üç defa tekrarlamaktır. Bu nedenle, ’555 ‘ ’5’inen sembolik çarpma olduğunu ‘ ve kelimenin tam anlamıyla “Üç Ölüm” anlamına geldiği varsayılır.

Üç tek sayıların başlangıcı sayıldığından ve olası en yüksek sembolik çarpma olduğundan, neticeleri Pagan, İncil ve Trinity üçleminde,  hem de 3 sayısı Trinity olması nedeniyle, eski satanist inancında ’555 ‘ çıkan anlamın bir sonucu , “Hıristiyan, Trinity, Ölüm “olabileceği varsayılmıştır.

http://www.cuttingedge.org/News/n1789.cfm :

http://www.tr.amazinghope.net/sayi-beast-666-canavarin-tanrinin-isareti-ve-muhru/

 Devamını oku

555 Rakamları anlamı Washington, DC deki Washington Anıtı (Dikilitaş) O – Baal – ISK içinde masonik semboller ile bağlantılı gibi görünüyor. Tanrı Baal’in fallusu olan biçimli yapı 555 metre boyundadır. Yukarıdaki zemin yüksekliği, toplam uzunluğu 666 metre ile kombine edildiğinde bu 6.660 inç ve yapının tabanını eşittir.

İşte konuya buradan giriş yaparsak, Birleşik Devletler başkanı George Washington’ı Masonlar öldürdü. Bir teoriye göre, Washington Masonluktan ayrılarak örgütün kötü emellerini dünyaya açıklamaya niyetlenmişti. Söylendiğine göre, Masonların onun adına dikilitaş dedikleri ama kendisinin Fallus Anıtıolarak nitelediği ve oldukça başka bir şekilde algıladığı anıt dikme girişimlerinden rahatsız olmuştu. Ülkesinin Babası’nı susturmak amacıyla, diye devam ediyor hikâye, öldüğü gün dört kez Mason doktorlar tarafından kanı akıtılmıştı.

Masonlar anıtın on sekizinci yüzyılın son günü olan 31 Aralık 1799’da dikilmesine çoktan karar vermişlerdi. Washington’ın itirazlarına rağmen, tesadüf eseri Satanizmde suikastı simgeleyen rakam olan 555 fit yüksekliğindeki bu ‘fallik’ Washington anıtı dikilmiştir.

Bazıları bu iddiayı komik olmaktan öteye gidemediğini söylerler. Kan akıtma on sekizinci yüzyılda yaygın olarak kullanılan tıbbi bir prosedürdü ve Washington 31 Aralık’ta değil, 14 Aralık 1799’da ölmüştü. Washington Anıtı hakkındaki tartışmalar ise onun ölümünden bir hafta sonra başlamış ve ne Satanizmin gerçekliği, ne de 5 rakamının ölümü, 555’in de suikastı simgelediğine dair bir bilgi mevcut olmasada polemiği devam etmektedir.

” Kötü ya da uğursuz üçlü 5 numaralar  sayısı”  555 = 15 = 1 + 5 = 6 . 555 3 kez kullanılan ve bir sayıya indirildi zaman, o gizli bir ile 666  olur. Bunun bilinen tek anlamı aydınlanma ya da aydınlatma olduğudur. “

http://helpfreetheearth.com/news565_numbers.html :Devamını oku

Bu nedenle Vahiy kitabının Beast (canavar) sayısı 555 örtülü bir şekilde İlluminatinin sayısal kodu olan 666  dır.

http://boymeetsworldilluminati.tumblr.com/post/80089355917/danielle-fishel-the-best-love-advice-youll-ever: Devamını oku

TARİHTEN ÖRNEKLER

555K

Bir Dönemin ünlü parolası: 555-K

555K; 5 Mayıs 1960 tarihinde, Ankara’da, Demokrat Parti aleyhtarı öğrencilerin yaptığı protesto eylemi. Adını 5. ayın 5. günü saat 5`te Kızılay’da gerçekleşmesinden alan eylem Cumhuriyet tarihinin ilk “sivil itaatsizlik” eylemi olarak da anılır.

555K eyleminden kısa süre sonra, 27 Mayıs 1960 tarihinde cumhuriyet tarihinin ilk askeri müdahalesi gerçekleşmiştir.

CHP-Menderes kavgası dönemi… 27 Mayıs 1960 ihtilali öncesi iktidardaki Demokrat Parti ile muhalefetteki CHP arasındaki gerilimin doruğa çıktığı günler. Demokrat Parti, Meclis’te kurduğu ‘‘Tahkikat Komisyonu” aracılığıyla CHP Genel Başkanı İsmet İnönü’yü TBMM’den uzaklaştırır. Bunun üzerine üniversite öğrencileri, 28 Nisan’da İstanbul’da, bir gün sonra da Ankara’da DP iktidarına karşı protesto gösterileri düzenler ve polisin sert müdahalesi sonucu büyük çatışmalar yaşanır.

İşte Demokrat Parti yönetimi de, bu olayların ardından Cumhurbaşkanı Celal Bayar ve Başbakan Adnan Menderes’e destek amacıyla 5 Mayıs’ta Ankara’da bir gösteri planlar. Buna göre DP’li gençler saat 5′te Atatürk Bulvarı’nda toplanacak ve o sırada Meclis’ten çıkıp Çankaya’ya gidecek olan Bayar ile Menderes’i alkışlayacaklardı. Bunu haber alan CHP’li öğrenciler aynı saat ve yerde bir karşı gösteri düzenlemeye karar verdiler. ‘‘5′inci ayın 5′inde, saat 5′te Kızılay’da” şeklinde planlanan karşı gösteri, ‘‘555-K”parolasıyla dilden dile yayıldı.

Kaynak: John Lawrence Reynolds, GİZLİ ÖRGÜTLER, Özgün Adı: Secret Societies, Çeviren: Şükrü Kanter, 1. baskı: Koridor Yayıncılık, İstanbul, sh:79

THE HOAX/ Sahtekar (III) (2006)


Seyretmeniz gereken filmlerden

Yönetmen: Lasse Hallström     

Senaryo: William Wheeler, Clifford Irving        

Ülke: ABD

Tür: Komedi, Dram

Vizyon Tarihi: 22 Haziran 2007 (Türkiye)

Süre: 116 dakika

Dil: İngilizce

Müzik: Carter Burwell 

Oyuncular    Richard Gere, David Aaron Baker,    John Carter, Judi Barton, Raul Julia Jr. ,James Biberi

Özet

1971 yılında, bir İspanya gezisi sırasında tanışan iki yazar Clifford Irving (Richard Gere) ve Richard Suskin (Alfred Molina) birlikte servet kazanmak için inanılmaz bir plan yaparlar. Çok kapsamlı araştırmaların ardından Irving, toplum hayatından uzak yaşayan milyarder Howard Hughes’un izinsiz (ve elbette asılsız belgelere, hayal ürünü ayrıntılara dayalı) otobiyografisini yazar. Irving, ünlü yayınevi McGraw-Hill’i, Hughes ile yakın ilişkisi olduğuna inandırmakta, ustaca hazırladığı belgeler sayesinde zorlanmaz ve kitabı için oldukça karlı bir sözleşmeyi imzalamayı başarır. Sahte kitap yayınlandığında uzmanlar güvenilirliğinden kuşkulanmakta gecikmez. Hughes sessizliğini bozup telefonla basın toplantısı düzenlediğinde bile, yayınevi Irving’den desteğini çekmez. Uzun soruşturmalar ve neredeyse bir medya hezeyanının ardından Irving suçunun cezasını çekmek zorunda kalır.

Hakkında

Sahtekar – Kral Çıplak!
Gazeteci Clifford Irving, münzevi hayatı yaşayan havacı, kadın düşkünü ve egzantrik dolar milyoneri Howard Hughes’la yaptığı söyleşiler dizisiyle Amerikan gazeteciliğinin zirvesine ulaşmıştı. Ancak bir sorun vardı. Hughes, Irving’in adını bile duymamıştı.

Friedrich Nietzsche insanların doğruyu söylemesinin nedenini bir yalanı sonuna kadar götürecek zekaya sahip olmamalarına bağlar Ve daha önce hiçbir gazeteci yayınladığı uydurma haberlerle 1971 yılında gündemin başına oturan sofistike yalancı Clifford Irving kadar zeki ve cesur olmamıştır. Yalan dolanla dolu kitapları ve hayal ürünü haberleriyle Clifford Irving modern Amerikan kültürünün en hilebaz prenslerinden biridir. Yalan, onun için bir sanattır. Usta bir örümcek gibi kendi özgün dünyasını örer ve bunu kimseciklere fark ettirmeden gerçek dünyanın ortasına yerleştirir.

Sahtekar’ın hemen filmin başında, “Bu film gerçek olaylara dayanmaktadır” diye yazıyor olması belki de filmin sarf ettiği en komik cümlelerden biri. “Gerçek” denilen olaylar Clifford Irving adlı yazarın herkesin peşinde koştuğu ancak uzun zamandır bir münzevi hayatı süren dünyanın en zengin ve güçlü adamı Howard Hughes’la yaptığı röportajların toplandığı biyografiye dayanıyor. Ancak ne röportajlar ne de biyografi gerçek. Irving’in uydurma yapıtında sadece Hughes’un sahte itirafları yer almıyor, üstüne üstlük onunla yapılmış çok samimi söyleşiler de bulunuyor. Irving, doğruların ve yalanların omuz omuza ilerlediği 70’li yıllar medya dünyasının kozmopolit ve fazlasıyla özgür atmosferinde, insanları kandırmak için öyle dökümanlar hazırlıyor, sesini değiştirerek kendi kendisiyle öyle röportajlar yapıyor ki, yayınevinin en titiz uzmanlarının bile denetiminden başarıyla geçiveriyor. Tüm Amerikan halkını kandıran bu adamın gerçek diye yutturduğu hayal dünyası, sonunda Howard Hughes’un ortaya çıkıp bu röportajların düpedüz yalan olduğunu söylemesiyle sona eriyor.

Ancak bu sahtekarlığın altında medya dersi kitaplarına girecek kadar usta ve yaratıcı bir başlık gizli: Medya Yalanları. Uydurma haberleri ve hayal ürünü araştırmalarıyla medya yalanları, her zaman modern Amerikan kültürünün en önemli parçalarından birisi olmuştur. Şöhret ve servete açılan en kısa ve en cazip yollar üzerine yazılan kupürleri okumayı seven geniş kitlelere ulaşmanın en kolay yollarından birisi küçük beyaz medya yalanlarıdır. Anna Nicole Smith’ten Paris Hilton’a, günümüzde üst üste patlayan bütün skandalların çıkış noktası hiç kuşkusuz bu yüzyılın en görkemli sahtekarlık olaylarından biri olarak bilinen ve 1970’lerin başında meydana gelen Clifford Irving / Howard Hughes sahtekarlığıdır.

Sahtekar, aralarında New York yayıncılık endüstrisi, Watergate skandalı, Richard Nixon, Vietnam Savaşı ve Pop Art’ın olduğu halüsinasyonlar ve paranoyayla dolu bir dönemin Amerika’sında geçiyor ve o günlerin yapısındaki şizofreniyi çok iyi yansıtıyor. Time dergisi tarafından Yılın Sahtekarı seçilen Irving’in anlattığı olaylara dayanan filmin gerçekliğinden şüphe edebilirsiniz ama sinema da böyle bir şey değil mi zaten: Hepsi hepsi küçük yalan bir dünya…

Erişim: http://delalaydin.blogspot.com.tr/2007/06/sahtekar-kral-plak.html

Filmden

- Sahtekâr.

- Evet. Melica, Clifford “Sahtekar”ı yazan adamdı. Şu adam hakkındaki harika bir kitaptı. Adamın adı, sanatçı, yardım et. Hatırlamıyorum  Kimdi o?

 - Tablo taklitçisi.

- Tablo taklitçisi.

- İsmi Elmyr de Hory’di.

- Tamam. Picasso’nun, Matisse’nin, Modigliani’nin eserlerini taklit ediyordu. Doğru. Sanat olarak taklit teorisi. Sanat nedir?

 Bir çeşit sanat mı?

 Aslında çok yıkıcı bir eylem. Ama kitap, kitap az satmıştı.

- Evet  Evet, daha iyi, daha iyi satabilirdi.

- İsterseniz bugün bundan bahsetmeyelim. Yine de, yenisi, kurgu.

- Evet.

- “Rudnick’in Sorunu”.

Gerçekten, bayıldım. Harikaydı. Beni çok, çok korkuttu, aslında, gerçeği söylemek gerekirse.

- Öfkeli bir kitap.

- Ama komik. Yani ben okudum ve ben çok komik buldum. Benim için o kadar öfke dolu değildi. Benim için iyiydi. Beni güldürdü. Ama öfke de çok önemli. Öfkeye ihtiyacımız var. Bu Almanya’da çok işimize yarar.

**

- Kitabı yayımlamıyoruz.

- Kesinlikle, kesinlikle. 30.000 baskı ile, gerçekten de kitabı yayımlamamız doğru olmaz  Life Dergisi’nden Brad Silber ondan nefret etti. Kitabı  “Üçüncü sınıf bir Philip Roth taklidi” olarak niteledi. Harold’a söylemiş. Her şey korkunçtu Birden bire kar topu gibi büyüdü.

Cliff. McGraw- Hill kitabını yayımlamayacak. Kitap öldü. Bomba atıldı. Bitti.

**

Dışarıda daha fazla açıklama yapılacaktır. Herkes başka bir otele yerleştirilecek!

Affedersiniz, acaba  Bir bana Howard Hughes’in bu otele taşınacağını söyledi.

Nedir bu?

 Neler oluyor?

 Otel yönetimi hafta sonu için oteli kapatma kararı aldı efendim.

- Başka otele yerleştirileceksiniz.

- Otel yönetimi mi?

 Howard Hughes havuzda yalnız yüzmek istediği için gecenin yarısı herkesi kapı önüne mi koyuyorsunuz?

 Benim bundan haberim yok efendim. İşte buna güç derler.

“Howard Hughes’un Gizli Dünyası”

**

- Şu anda 20. yüzyılın en önemli kitabı üstünde çalışıyorum. Eşine rastlanmış değil. Bunu yarın sunacağım.

- Sana ayrıntılarını yarın getireceğim.

**

Tüm makaleler aynı şeyi söylüyor. Hughes milyarlık şirketleri yönetiyor ama sadece el yazısı mektuplarla haberleşiyor. En üst düzey adamlarıyla bile konuşmuyor. Hiç kimseyle doğrudan bağlantısı yok. Bu yüzden işe yarayacak.

**

Andrea:

 Milyarder Howard Hughes mu?

 Sadece bize özel, izin verilmiş bir otobiyografi.

Cliff’in onunla birlikte yazmasını istiyor. Ve bizim de yayınlamamızı istiyor. El yazısı analizi. Tamam, yazı.

Hemen getirmen mümkün mü?

Cliff’in hazırladığı sahte izinde

Hayatının gerçeklerini, kendi ağzımdan anlatmadan ölmek bana yakışmaz. Yakışmaz. Bu yüzden anılarımı ve biyografimi yazması ve yayınlanması için gerekli ayarlamaların yapılması konusunda aracılık yapması için Clifford Irving’e yetki veriyorum. Bazı yanlış anlamalar temizlenmeden ve hayatım hakkındaki gerçekleri kendi ağzımdan anlatmadan ölmek bana yakışmayacaktır.”

- Evet, senin sözüne inanıyoruz.

- Evet. Bay Hughes bundan sonra nasıl devam etmemiz gerektiğini düşünüyor?

 Ben ah, bakın bu gerçekten çok garip. Ben de durumu daha yeni kavramaya başlıyorum ama şimdiye kadar anlayabildiğim kadarıyla, dışarı çıkmayı reddediyor. Sadece kendisi arıyor, hiçbir zaman telefon kabul etmiyor. Bu iki özel söylenti doğruya benziyor. Ama, yasal gerekçeler için el yazısı kontratları göndereceğini söyledi ve başka bir sorunuz olursa bana söyleyin, bağlantı kurduğunda ben ona aktarırım. Ama bunun dışında, ne diyeceğimi bilmiyorum.

Gerçekten.

Neden sen Cliff?

 Dünyada herhangi bir yazara bu işi yaptırabilirdi.

Hey, Albert, bu konuda benim de hiçbir fikrim yok. Bu şimdiye kadar başıma gelen en garip şey. En iyi tahminim, beni seviyor.

Evet. Evet, Newsweek dergisinde basılmış mektuplardaki yazılarla uyuşuyor.

Osborn şirketinin ilk inceleme sonunda fikri, el yazısı örneklerinin gerçekten ona ait olduğu yönünde.

- Tamam, evet.

- Bir saniye izin verir misin?

 Evet, elbette. Evet.

- Clifford.

- Evet?

 Sen ve Howard, ikiniz de ne kadar istediğinizi konuştunuz mu?

 Çünkü sana bir tek teklif yapmak istiyoruz. Bugün. Konuştuk Andrea, konuştuk. Biz, bu konuyu konuştuk.

- Bir şey söyleyebilir miyim?

 - Hayır.

**

Hayır, tek söylemek istediğim şu ki bu şey ortaya çıktıktan sonra bu adamın bizi dava etmesine ne engel olacak?

TWA, hissedarlar davası. Howard herhangi bir mahkeme salonuna girecek olursa onu bekleyen 137 milyon dolarlık bir ceza kararı var. Yani kitabın çıkması hiç önemli değil. Dava edemez.

- Hala sahte olduğunu söyleyebilir.

- Hiçbir konuda hiçbir şey söylemiyor. Bu adam, terlik olarak yırtılmış peçete kutularını kullanıyor. Kendi idrarını içiyor. Adam psikopat. İnterneti duydun mu?

 Adamın kendi özel CIA’sı var. Acımasız danışmanlar. Danışmanları kitap hakkında hiçbir şey bilmiyor. Çünkü, onlara söylemeyecek kadar paranoyak. Ve beni yalancı çıkarmak için saklanmaktan da vazgeçmeyecektir. Çünkü adam kaçık bir münzevi. Ve, o kaçık münzevinin sözcüsü de benim. Yani ne kadar inanılmaz konuşursam o kadar inandırıcı olacağım. Buna inanabiliyor musun?

 Mükemmeliyet.

**

- Yarım milyon önerdiler.

- Yarım milyon dolar mı?

 Evet, 400 bin Howard için. Ve 100 bin de bizim için. Oh, ben de yarım milyon dolar bizim için dedin sanmıştım. Aptal, hepsi bizim için. Howard Hughes diye biri yok.

- Yani bu, beni dinliyor musun sen?

 - Evet. Şimdi sorunumuz şu. Bu sözlü bir anlaşma. Avukatları bu işi en küçük ayrıntısına kadar inceleyecek. Bu yüzden hemen şimdi gitmek zorundayız. Bu adamın hayatı konusunda uzman olmak zorundayız.

**

Howard şartları kabul ediyor. Gizliliğin şart olduğunu söylüyor. Yoksa kitap olmayacak. Cliff. Harold, bu kitap İncil’den daha çok satacak. Rakiplerimiz ellerine geçirmek için her şeyi yapacaklardır. Ve alamazlarsa yok etmek için ellerinden gelen her şeyi yapacaklar. Ben bu kontratı hemen imzalayalım ve hemen tam ve kesin bir gizlilik maddesi devreye sokalım diyorum. Tamamen. Karılarımız bile bilmeyecek. Mantık sınırları içinde. Bundan sonra, Hughes’dan Octavio olarak bahsedeceğiz. Kitabın adı da “Octavio Projesi” olacak.

**

Büyük gol:

İkinci el yazısı analizine göre de Bay Hughes’un size gönderdiği mektuplar, gerçek.

- % 100.  (Aslında sahte idi)

- Burada sürpriz yok. Uzmanlar işverenlerine iyi haberler vermeyi severler.

**

Cliff: Howard Hughes’dan bahsedelim.

Dick: Bana erik verdi. Howard Hughes, bana erik verdi. Howard Hughes bana Nassau’da plajda erik verdi. Hughes’la ilk kez Meksika’da buluştuğunuzu sanıyordum. Ralpf, işte olan şuydu. Bana bir telefon geldi. Gerçekten, birden bire. Ve arayan kişi, George Gordon Holmes. Howard Hughes’un çok eski ortaklarından biri. Bize Meksiko City’e gelmemizi ve telefon beklememizi istediğini söyledi. Biz de gidip bunu yaptık. Uçakla gittik. Orada işe yaramaz döküntü bir otele yerleştik. Tam on sekiz saat bekledik. Klima yoktu. Küvette yengeçler dolaşıyordu. Canları cehenneme demek üzereydim. O zaman bir zarf buldum. Kapının altından atılmıştı. Çok ender tatile çıkar ama çıktığında genelde Juchitan Dağları’nda Salina Cruz adında çok uzak bir oteli kapatır. Şöyle diyordu. Pilotu bizi Juchitan’a götürmek için bekliyordu. Ve sabahın altısında, dağların üstünde, alçaktan uçuyorduk. Endişeliydim. Ama bu pilot çok yetenekliydi. Bizi doğruca gri çakıl kaplı bir piste indirdi. Ve tam inerken, göz ucuyla gördüm bir cip vardı. Dağdan aşağı doğru geliyordu. Meksika ordusu mu?

 Hayır, bu Holmes’du.

- Bay Irving?

 - Evet, çok doğru.

- Evet, Bay Holmes.

- Siz kimsiniz?

 Bu Richard. Benim yardımcı yazarım. Dick’i gördüğüne biraz şaşırmıştı, bu yüzden ona Dick’in benim araştırmacım ve arkadaşım olduğunu açıkladım. Bu yüzden oradaydı ve onsuz çalışmam imkansızdı. Cipe bindik. Bizi dağda sonsuz gibi gelen bir yolculuğa çıkardı. Tepenin üstüne doğru daireler çizerek tırmandık ve şeye ulaştık, otele, adı neydi  Salina Cruz. Holmes bizden kendisini izlememizi istedi. Sessizdi. Kulübenin gerisinde bir oda vardı.

- Beyler.

- Okyanus manzarası bile yoktu. Önümüzü zor görüyorduk. Ve orada küçük bir adam silueti gördük. Bir yataktaydı. Keşiş gibi oturuyordu. Howard Hughes. Howard Hughes. Howard Hughes orada karşımızda oturuyordu. Kalbim, deli gibi çarpıyordu. Ve sonra, sineklikten elini dışarı doğru uzattı ve Dick’e bir şey ikram etti.

- Bir erik.

- Bir erik. Dick eriği aldı  Eriği yedi. Fena değil dedi. Ve bize Meksika toprağının olağanüstü değerinden bahsetmeye başladı. Organik tarım organik besinler, vesaire  İkisi orada iki eski arkadaş gibi sohbet ediyorlardı. Sonunda biraz da işten bahsetme imkanı bulduk. Sonra Dick’le eve döndük.

- Ben biraz acıktım.

- Yemek yiyelim. Evet, senin için güzel bir şey seçmek istiyorum. Latour lütfen. 61. Yemekleri sonra söyleyeceğiz.

- Oh evet.

- Ve biraz da morina alalım mı beyler?

 - İyi olur.

- Evet. Biliyor musunuz, Howard Hughes havyar sevmiyor.

- Sahi mi?

 - Evet, aslında onunla konuşurken bunu özellikle belirtti. Bunu hatırlıyorum, ben, bu çok ilgisiz bir konuydu. Çok garipti. Teşekkür ederim. Tam şeyden sonraydı  Clifford şeyden bahsetmeyi bitirdikten sonraydı, şeyden  – Kaza.

- Çok doğru, kaza.

- Beverly Hills.

- Uçağı. Bir evin çatısına düşmüştü. Bir evin çatısına park etmişti. Sırtını incitmişti ama başka yarası yoktu. İşte o zaman şey dedi, Beverly Hills’de insanlar havyar yerler dedi ama kendisi sevmiyordu. Sonra uçağı düşmüştü. Tamam, öyleyse ordöv olarak iki morina alalım. Lütfen.

- Üç belki.

- Ah, üç, tamam mı?

 - Üç yapalım. Güzel. Tamam, güzel.

- Evet, iyi olur. Peki, peki iş zekası konusunda bir şeyler sezebildiniz mi?

 - Sen söyle.

- Şey ah, şey demesi çok ilginç gelmişti. Bu aslında gerçekten çok ilginçti, şey dedi  İnsanlar işi her zaman iş olarak düşünürler dedi, ki zaten böyledir ama aynı zamanda, işin içinde aynı zamanda zevk de vardır. Yani iş zevk demektir. Zevk aynı zamanda iş olabilir. İşin zevkleri vardır. İkisi de. İkisi de aynı anda. Bunu pek anlayamadım ama bir süre sonra düşününce şunu anladım ki, onun dehası bu. Bu sizin yazar olarak hak ettiğiniz çek. Bay Hughes’a kesilecek ikinci çek ya da Octavia’ya, özür dilerim. Ah, bunu işleme koymak biraz daha uzun sürecek.

Şey ah, anladığım kadarıyla Bay Hughes’un ödemesini almaya yetkilisiniz.

Evet. Alabilir miyim?

 Teşekkürler. Ama fazla uzun sürmesin, tamam mı?

 Life dergisi Howard Hughes hikayesinin dizi haline getirilmesi için tüm dünyayı kapsayacak haklarına 250 bin dolar ödemeye hazır.

**

Davayı kaybetmesi Hughes’un 137 milyon dolar kaybetmesine ve imparatorluğunun temellerinin zarar görmesine sebep olabilir. Nixon’ın Adalet Bakanlığı şimdiye kadar bunu reddetmişti. En ince ayrıntılara girmemiz gerek.

Bizi bu koruyacak. Ayrıntılar. Kan lazım. Para lazım. Gerçek, dişe dokunur, insanların ilgisini çekecek şeyler gerek.

Şu anda iktidardaki başkanı savaş suçlusu olarak eleştirmek mi istersin?

 Böyle bir şeyle kültürü bile etkileyebilirsin, tamam mı?

 Ben kültürü etkilemek istemiyorum. Sadece para kazanmak ve yakalanmamak istiyorum.

- Bunu gerçekçi yapmamız gerek.

- Dick, onlara üç sarı mektup verdim.
- Bana 500 bin dolar verdiler.Bu gerçekçi miydi?

 - Hiç sanmıyorum.

**

- Bir kaç ay önce Ibiza’da Elmyr’ı gördüm.

- Peki eski dostumuz Elmyr nasıl bakalım?

 Evet, ben arkadaşlarımla yemek yiyordum. O da barda yalnız başına oturmuş içki içiyordu. Bana geldi ve şöyle dedi. Senin Clifford’la olan ilişkini hem bayağı hem de ahlaksız bulmuştum.

- Ve çekip gitti.

- Yalan söylüyorsun. Bunu Elmyr söylemedi. Oh, ben mi yalancıyım?

 Peki kim dünyanın en ünlü adamı hakkında sahte bir kitap yazıyor?

**

Ah, insanlar babama Büyük Howard derdi. Büyük Howard  Büyük Howard parasını petrol işinde matkap uçlarını kiraya vererek kazanmıştı. Bana demişti ki, şöyle demişti, evlat  Bu matkap uçları senin evinin ekmeği. Onları sakın kaybetme. Büyük Howard ben 18 yaşındayken öldü. Onun o işe yaramaz, Teksaslı kaba köylü dostları şirketini satmaya kalktılar. Beni devreden çıkarmak istediler. İtilip kakılmaktan hoşlanmam.

Şimdi, iki grup pazarlık yapar. Bir grupta aslan, diğerinde eşek vardır.Bir grup, boş tehdit ya da güçle, durumun hemen kontrolünü ele almaya çalışır, bu aslandır. On sekiz yaşında, babamın şirketini satmaya kalkan bu adamları dava ettim. Onları dava ettim, onlara saldırdım, onlara şantaj yaptım. Ben, o zaman elimden gelen her türlü yöntemi kullandım. Bir aslan olmayı öğrendim.

**

Foya meydana çıkar.

İnanılmazsın Cliff. Beyaz Saray mali yolsuzluk iddiasını reddetti.

- Son günlerde kadın gazetelerini okuyor musun?

 - Merhaba.

Ev kadınları gazetesinde Howard Hughes’un otobiyografisinden alıntılar. Kitabı yazan Robert Eaton‘un. Life’ın avukatları, kemiklerimin üstünden etleri kemirmeye hazırlanıyorlar. Tanrı aşkına söyler misin Clifford, burada neler oluyor böyle?

 Hey, benim bu konudan haberim yok. Bu lanet olası Eaton’ın elinde notlar olduğunu iddia ediyor. Sendeki lanet olası el yazısı notlar. Şimdi ya bunu iki kez satıyorsun ve Robert Eaton takma ismini olarak kullanıyorsun

- Bu suçlamaya cevap bile vermeyeceğim.

- Ya da daha büyük olasılıkla senin yarı tanrı, kaçık arkadaşın, iki yazar kullanıyor. Anladın mı?

 Şu anda şirketin karşısında tek başına sen varsın. Bu şu demektir. Sen hiç acımadan dava edecekler ve elindeki her kuruşu geri alacaklardır ve ayrıca sahte sözler vererek sadece bize vaat ettiğin bir kitabı başkalarına sattığın için de tazminat ödemek zorunda kalacaksın.

- Yani ikimizi de mi dava edeceklerini söyledi?

 - Evet.

- İkimizi de mi?

 Yani benden adımla mı bahsetti?

 - Evet. O pisliğin de aynı fikri bulduğuna inanamıyorum. Ama ben parayı harcadım. Sana geri vermemiz gerekebileceğini söylemiştim. Tanrım Dick. Zaten çok büyük bir yüzde de değildi. Bak, onlara parayı öde. Hughes’un durup dururken fikir değiştirdiğini söyle.

- Ve ben de sana farkı ödeyeyim.

- Yapamam, ben de çoğunu harcadım. Öyleyse borç alırız. Yani bu artık bir oyun değil Cliff. Yani bu bir şekilde basının eline geçerse lanet olası Howard Hughes peşimize düşer. Ve, Intertel. Bunu hatırlıyor musun?

 Bizi sodyum pentatolla zehirlerler. Bizi öldürürler ya da bağlarlar ya da öyle bir şey. Howard, bizim peşimizden gelmeyecektir. Danışmanları gelebilir ama kendisi gelemez.

- Oh sahi mi?

 - Evet.

**

Cliff bir manevra ile herşeyin yönünü değiştirir.

. Dick, bence bir tatile çıkman gerekiyor. Pasaportun yanında mı?

 Mektup sende mi?

 Tamam, harika. Her şey yolunda gidecek. Evet. Alo, benim Andrea. Evet, Andrea, benim Cliff. Evet, bir şey daha.

- Shelton Fisher’ın da toplantıda olması gerek.

- Kim olduğunu biliyor musun?

 McGraw- Hill’in Başkanı, evet. Toplantıda olması gerek.

- Tamam, ne yapabileceğime bakarım.

- Bunu ben istemiyorum. O istiyor. Pazarlık yok. Fisher yoksa toplantı da yok.

Bay Irving, görünüşe bakılırsa ya siz ya da ünlü sponsorunuz birine büyük bir şaka yapıyor. Bu şakada Life dergisinin bir bağlantısı olmadığını garanti ediyorum. Şimdi, neden Robert Eaton’un kim olduğunu ve sizin yazıyor olmanız gereken kitabı satmaya çalıştığını açıklayarak başlayın.

Shelton bugün mektup aldın mı?

 - Anlayamadım?

 - Ralpf, ben Shelton’la konuşuyordum. Ve küçük bir not, ses tonuna dikkat et. Tam iki geceyi çok inatçı bir milyarderle pazarlık yaparak geçirdim. Ve inan bana, sözlü hakaret limitime ulaştım.

- Mektupları getirir misin lütfen?

 - Life dergisi, yazarların kariyerleri üstünde küçük de olsa etki yapabilmekle tanınmıştır sevgili dostum.

- Ve biz bir dava açmaktan da çekinmeyiz.

- Bu ses tonu, işte, anladın mı?

 Dikkat et. O mu?

 Şimdi, Shelton onu okurken elbette Howard bana yazacağını söylediği şeyleri yazmışsa senden önce gruba özetleyebilirim. Howard, Eaton’un kim olduğunu bilmiyor. O kitap bir uydurma. Ama bu şu anda önemli değil. Çünkü, McGraw- Hill’in dizi yazı haklarını Life dergisine kendisinin izni olmadan sattığını öğrendiği için şu anda, nasıl denir, kriz geçiriyor. Bir sorunun var Ralpf. Derginin sahibi Henry Luce.

- Henry Luce ne olmuş?

 - Howard’ın fikrine göre Luce Pan- Am’da Juan Trippe’le anlaşmış. Adam lanet olası bir sosyalist ve kötü bir golf oyuncusu. Bu sadece, sadece küfür. Kısaca bu Luce’nin ne kadar büyük bir pislik olduğuyla ilgili üç sayfa dolusu küfür. Bunlar Howard’ın sözleri. Benim değil. Benim Luce ile bir sorunum yok. Ve pul üstündeki damga Nassau’ya ait. Bunun konumuzla hiçbir ilgisi yok. Ve biz burada mahkemeye götürüldüğü taktirde lehimize sonuçlanacak bir iş anlaşmasından bahsediyoruz. Bir iş anlaşmamız vardı. Artık yok. Ona yeniden düşünmesi için yalvardım ama başarılı olamadım. Bu yüzden, Howard’ın istediği şekilde bu 100 bin dolarlık avans çekini size iade ediyorum. Şimdi isterseniz bizi dava etmekle uğraşabilirsiniz.

- Bu arada biz başka bir yayıncı arayacağız.

- Dur, hayır, Cliff. Bay Irving, sizinle bir kontrat yaptık. Bu şirketimizin bu eserin sahibi olduğunu gösterir. Yanlış. Saatlerce ona yalvarmam sonuç vermiş olsaydı, inanın bana sizin olabilirdi. Olabilirdi, hatta bir hafta içinde genel bir açıklama bile yapabilirdiniz. Yani hatta Ralpf’ın bu işle hala bağlantısının olmasını bile kabul edebilirdi. Ama tek şartı, avansını bir milyon dolara çıkarmanızı istiyor.

- Bir sent bile eksik değil.

- Oh, tanrım.

- Ne, bir milyon dolar mı?
 - Evet.
- Bir milyon dolar.

- Tamam, bence burada iyi niyet atmosferi yaratmamız çok önemli. Güven mi?

 Adam bir Teksas engereği yılanı. Güvenmiş.

- Tamam, teşekkürler.

- Sen nereye gidiyorsun?

 Nereye gidiyorsun?

 Bekle bir dakika. Şimdi şunu iyi dinle. O kitap benim. Altına imza attınız. Ve bunun için bir milyon dolar ödemeye de niyetim yok. Bunu anlıyor musun?

 Beni iyi dinleyin “Bay lanet olası Clifford Irving”.

- Şimdi gidip ona söyleyin  – Ben Clifford Irving değilim. Ben Howard Hughes’um. Howard’ın ağzı Howard’ın sözleri. Bir milyon dolar, yolun karşısına Doubleday’e geçiyorum. Seçim sizin. Shelton, seninle bir şeyi paylaşmak istiyorum Howard’ın bahsettiği alternatif fikirlerden biri şuydu. Neden McGraw- Hill’de kontrolü bana geçirecek kadar hisse almıyorum?

 Sonra dedi ki, sadece baskı makinelerini tutarım ve diğer aptallardan kurtulurum. Bunu aynen aktardım. Hoşça kalın. Howard Hughes. Bir milyon dolar.

- Hepsi bu. Teşekkürler.

- Önemli değil. Oh.

**

 Neden suratınız böyle asık?

 Parlak planımızı yaparken Bay Howard Hughes adına yazılmış bir çeki bankaya gidip nasıl bozduracağımızı düşünmeyi unutmuşuz. Bir İsviçre bankasında kendinize, onun adına bir hesap açtırın. Biz de bunu yapacaktık. Ama sonra sosyal güvenlik numarası gerektiğini öğrendik. Ve bunun izi sürülebilir. İsviçre’de bile olsa. İnan bana, biz her türlü yolu düşündük. Çeki bir kadının bozdurmasına ne dersiniz?

 Hayır, hesabı açan kişinin, çeki bozduran kişi olması gerekiyor. Howard Hughes. Bir erkek olması gerek. Yapımcısına, fikrini değiştirdiğini söyleyin. Çekin artık baş harfleriyle yazılmasını istediğini söyleyin. H.R. Hughes. Sonra, bir sahte pasaport. Sahte bir isim. Harriet Rhonda Hughes. Helga Rhinoceros Hughes gibi. Çeki ben bozdurabilirim.

Hayır, İsviçre’ye gitmeyeceksin.

Oh tanrım, bu harika bir fikir. Cliff, bu işe yarayabilir. Çeki o bozdurabilir.

- Hayır, hayır, olmaz.

- Bunu yapabilirim. O benim karım Dick, lütfen. Buna karışma. Evet, senin karın olduğunu biliyorum. Sana arada sırada bunu hatırlatan kişi benim. Biliyorsun, aramadığı zaman, o tür şeyler.

**

McGraw-Hill Yayıncılık ve Life dergisi Hughes’un otobiyografisini yayınlayacaklarını açıkladılar. Biyografiyi Clifford Irving yazacak. Irving Hughes’la pek çok kez röportaj yaptı.

McGraw- Hill müşterilerini yüzyılın en çok tartışma yaratacak kitaplarından birine sahip olmak için şimdiden sipariş vermeleri konusunda uyardı.

 Telefonlar alıyorum. Telgraflar geliyor. Yayını ve dağıtımı durdurma emirleri alıyorum Bayan Tate.

Bu adama bir milyon doları yayınladığım için beni dava edeceği bir kitap için mi ödüyorum?

 Belim kırılacak gibi. Ne istediniz böyle?

 Bu konuda endişen varsa, belki Howard’dan bu sert tepkilere bir son vermesini isteyebilirsin. Evet. Onunla bunu konuşacağım.

McGraw- Hill, büyük tartışmalar arasında Hughes’un otobiyografisini yayınladı. Hughes’un avukatı kitabın tamamen uydurma olduğunu açıkladı.

İşte oldu, artık yalancıyız. Hughes’un avukatları bize yalancı diyor. Bunun olacağını biliyorduk.

 Neden şimdi korkuyorsun?

**

İşler karışıyor

Las Vegas. Hiç şüpheye bırakmayacak şekilde inanıyorum ki Bay Hughes’un 1956 yılında Nixon’un kardeşine verdiği 205 bin dolarlık borç

 Aman Tanrım.

- Dick, işlerini bitirdik. İşlerini bitirdik.

- Neyi bitirdik?

 Buna inanmayacaksın. Tamam, dinle.

Rebozo Nixon’un evinin dekorasyonu için 100 bin dolar nakit aldı. Bu parayı kabul etmesi şu anlama gelecekti. TWA temyizi ve Air West konusu en önemli öncelik olacaktı. Ayrıca, 1956′da Hughes, Nixon’un kardeşine Pentagon ihalelerini alabilmek için 205 bin dolar vermiş.

Burada para aklama var. Rüşvet var. Bu son. Bunu yayınlarsak, Nixon, Başkan Nixon, yargılanır. Bunun bize vereceği gücün farkında mısın?

 - Cliff, bunun bana vereceği gücü istediğimden emin değilim.

- Ama ben eminim. Cliff, bunu yayınlarsan, üstüne yağacak belanın sınırı olmaz. Ve insanlar olacak kim bilir kim  Nixon’un politik düşmanları, Hughes’un danışmanları nerede yaşadığını biliyorlar.

- Evet?

 - Ben bunu gördüğünü bile unutmanı söylüyorum. Boş versene. Bu tıpkı kutsal kitap gibi. Bize Tanrı tarafından tarihin bir parçası olabilmemiz için gönderildi. Ve sen unutmamı mı söylüyorsun?

 Dick, buraya gel. Sana bir şey göstereceğim. Bu paket Nevada’dan gönderilmiş. Bu Hughes’un eyaleti.

- Demek istediğin ne?

 - Nixon’un işini bitirmemize yardım etmek istiyor. O bizim yanımızda Dick. Howard bizim yanımızda. Dillon Read hidrolik sisteminin arızalı olduğunu nasıl anladın?

 Beni dinlemiyorsun Clifford. Lanet olası.

İyi ödenmiş bir kaç rüşvetle arızalı olmalarını ben sağladım. Neden bilgiyi savunma bakanlığına götürüp ihaleyi kendin almadın?

 Evet, o zaman ihale alabilecek durumda değildim. Bu yüzden, üretmek yerine, uçaklarını onardım. Onlarınkiyle teknolojilerimizi birleştirdim. Ve o şirketi içinden tükettim. Ve buna izin verdiler. Çünkü hipnotize olmuşlardı.

Böyle olur Clifford. Rakibin güçlü olduğu zaman, bir fırsat bulursun, onun için bir kriz yaratırsın. Ama kısa vadeli bir avantajı kullanmak yerine, onun için günü kurtarırsın. Hiçbir şey düşmanından gelen bir jestten daha fazla karıştırmaz. Hiçbir şey insanı, daha savunmasız yapamaz.

Bu Edith. Kapat, kapat.

İyi ödenmiş bir kaç rüşvetle  Arayan Andrea’ydı.

 Bir sorunumuz var. Sessiz olun çocuklar. Komşuları uyandıracaksınız.

Clifford, Frank McCullough ile tanıştığını sanmıyorum.

- Hayır, merhaba Frank.

- Nasılsın?

 Dick Suskind. Ah, dün Chester Davis’ten bir telefon geldi.

- Hughes’un özel avukatı.

- Evet, evet. Anlaşılan, bizim saatimizle saat birde Howard Hughes, telefonla arayacak ve bir aracı aracılığıyla konuşacakmış. Ve Bay Hughes’la konuşan son gazeteci sen olduğun için ortak kararımız telefona Bay McCullough’un bakması yönünde oldu. Çünkü Bay Hughes’u sesinden tanıyabilecek kişilerden biri. Bay McCullough aynı zamanda şu garantiyi verdi. En azından şu an için bunların hepsi kayıt dışı kalacak. Ve Bay Daves ayrıca Ralph Graves’in de telefon geldiğinde odada olması ve hazır bulunması konusunda ısrar etti. Ki söylemek zorundayım Cliff, bu beni çok şaşırttı. Bu özellikle Hughes’la sözüm ona görüşmelerinde onu, sunuş biçimini bildiğim için geçerli. Ah, affedersiniz. Benim tuvalete gitmem gerek. Shelton bu

Ne dememi bekliyorsun?

 Bu bir tuzak. Hattın diğer ucundaki adamın ne diyeceğini çok iyi biliyorsun. Bay McCullough bu yüzden burada. Sözü geçen adamın sesini teşhis etmek için. Ben tarafsızım Bay Irving. Evet, şimdi bekleyeceğiz. Ben bu saçmalığı izlemeyeceğim. Beni lobide bulabilirsiniz.

- Fazla uzaklaşma Clifford.

- Alo?

 **

- Ne oldu?

 - Henüz bilmiyoruz. McCullough bizden odadan çıkmamızı istedi. Konuştuğum adam Howard Hughes’du. Konuşma biçimi ve tonlamalarını taklit etmek imkansızdır. Bana seninle hiç karşılaşmadığını söyledi. Ve kitabın da sahteymiş. Bir yalan.

- Bay Irving.

- Sizi dinliyorum. Şimdi, Howard’ı tanıyorsam, bunu hiçbir zaman kesin sonuç olarak görmem. Yani kendisi gerçekten çok garip bir adamdır. Ama sunduğunuz kanıtların azlığını da göz önünde bulunduracak olursak şu anda en iyi tahminim sizin bir şarlatan olduğunuz yönünde. Bu şeyde bir parça bile gerçeklik payı varsa en küçük bir ayrıntıyı bile abartmış ya da değiştirmişsen kanunların izin verdiği en uç noktaya kadar peşine düşeceğim. Buna dolandırıcılık ve hırsızlık suçlamaları da dahil. Bundan kurtulmanın tek yolu hemen şimdi bana neler olduğunu açıklaman olabilir.

(Kalbi: Ben, güveninize ihanet ettim. Kitap ve tüm hikaye sahtedir. Tüm dünyaya yalan söyledim. Ve şimdi ne olursa olsun, artık içim rahat; demek istese de]

Irving:  Elimde, o iki yüzlü pisliğin hapse girmesini sağlayabilecek kayıt dışı bazı malzemeler var! Howard ya karıncaların yara içinde bıraktığı yüzünü gösterir ya da ben elimdekileri yayınlarım. Bu kadar yeter!

Howard Hughes’u ve elindeki belgeleri getirmen için üç günün var!

Hırsızlık mı Cliff?

 Mektup dolandırıcılığı mı?

 Tanrım, bu inanılmaz. Bu sadece çok fazla, çok fazla.

**

- Ne?

 - Artık bitti Cliff. Ben hapse giremem. Seninle ya da sensiz yarın onlara açıklayacağım. Howard Hughes aradı diyeceğim. Anlaşmadan çekilmiş. Onlara parayı geri ödeyebilirsin. Barbara’yla konuştum.

- Bu konuda o da bana hak veriyor.

- Eminim öyledir. Sen onurlu bir adamsın Dick. Değil mi?

 Onurlu bir adam mısın?

 Bana bir söz vermedin mi Dick?

 - Sonuna kadar yanındayım demedin mi?

 - Evet. Evet ya. Dünya çapında okuyucuya ulaşmak. Yolsuzluk yapmış bir başkanı alaşağı etmek. İşte son bu! Bu değil! – Bitti Cliff. Bitti.

- Evet ah, elbette.

- Hayal kırıklığına uğrattığım için özür dilerim.

**

Octavio yüz yüze görüşmeyi kabul etti. Şartları öğleden sonra gönderilecek. Bay Octavio ile görüşme ayarlamışlar. Ve buraya gelecekmiş. Bu muhtemelen benim şimdiye kadar aldığım en garip mesajdı. Ve şartlarını yerine getirmek için yardımınıza ihtiyacım var. Yarın saat birde, binanın üst dört katı boşaltılacak. 14. kattaki tüm halılar, kaldırılacak. Yerler yıkanacak ve cilalanacak. Tüm pencereler, siyah malzemelerle kapatılacak. Şu toz toplamayan türden kumaşlardan olacak.

- Bu benim pencerem için de geçerli mi, Bay Irving?

 - Ah evet, ben olsam gidip kapatırdım. İşimizi garantiye almak en iyisi olur Harold. Bunlar çok hassas bilgiler. Bunları kitaba koyup koymamak konusunda hala karar vermedim.

- Bunu güvenli bir yere koysan iyi olur.

- Elbette Cliff. Tamam. Şimdi bakalım. İşte kitabın metni. Howard Hughes’un otobiyografisi. Ön söz ve yorum. Clifford Irving.

- Umarım beğenirsiniz.

- Ben de öyle umuyorum. Tamam, ben iner inmez Howard’ı buraya getireceğim. Pekala. Tamam batı ucunu kontrol et. Çapın tam olarak doğru olması gerek.

- Her şey yolunda mu?

 - Evet, benim için endişelenme. İyi gidiyorsun. Evet, tam burası. Doğru. Eğer duman görecek olursanız, uzaklaştırın. Bunun binadan uçup gitmesine izin veremeyiz. Ne diyorsun?

 - Ne bu?

 Ver şunu.

- Bunu elle mi kopyaladın?

 - Evet.

- Orijinalinden.

- Fotokopi değil, değil mi?

 - Hayır. Ben, kısıtlamaların farkındayım.

**

- Nereye gidiyor?

 - Bilmiyorum. Oh hayır bu gerçek olamaz. Geri dönecek miyiz?

 Lanet olası binaya inmesine sadece yirmi metre kalmıştı! Bana bak, benim diyagramımda sorun yok.

- Bu benim yapamayacağım bir şey değil.

- Andrea, orijinal sende mi?

 Yazdığı şeyin basit bir kopyasını çıkarabilirim, tamam mı?

 - Bunu yapabilirim.

- Evet, tamam  Göreceğiz, göreceğiz.

- Bunu yapabilirim.

- Doğu ve batıyı karıştırmışsın.

- Bunu neden yaptın?

 Bak.

- Hayır, ben kağıt üstünde olanı yazdım. Hayır, yapmamışsın. Adam saplantılı bir dahi. Bir şeylerin istediği gibi olmasından hoşlanıyor. Neden değiştirdin?

 - Batı ve doğu mu?

 - Dua et ölüp kurtul, seni acınası aptal.

Yemin ederim, ben bu sayfada yazanları kopyaladım. Tam olarak. Hepsi aynıydı. Kitabın gerçek. Bu malzemenin Howard Hughes dışında birinden gelmiş olması imkansız. Konuşma dili. Kendine özgü felsefesi. Hatta Howard’la yaptığım bir konuşmanın neredeyse tamamını eksiksiz aktarmışsın.

- Ve ben bunu hiç kimseye anlatmadığımı biliyorum.

- Sahi mi?

 Bu tipik Howard Hughes. Yazar ve reddeder. Evet, evet. Yani bu ben de çok, evet. Sana tam bir cehennem hayatı yaşattı değil mi Cliff. İnan bana, hiç kolay olmadı.

Hayır değildi. Ama çok fazla yardım aldım.

- Bu bir baş yapıt Cliff.
- Sahi mi?
 Tam bir baş yapıt.

- Beğendin mi?

 - Bayıldım. Oh evet! İzninizle izninizle.

**

Bir açıklama lütfen. Bay Hughes kitaba neden karşı. Madem kitap gerçek neden bu karşı çıkıyor?

Geçen sonbaharda, gerçekleşen ziyaretten sonra başkanın ülkemize geleceği açıklanmıştı. Batı yakası liman işçileri  Evimin her yerine izleme cihazları yerleştirmiş olmalarına hiç şaşmam. Hemen burada. Her yerde. Clifford Irving’in Howard Hughes hakkında yazdığı kitap üzerindeki tartışmalar kitabın satışından kar elde etmeyi ümit edenleri yakından ilgilendiriyor.

Benim önerim şudur ki Birleşik Devletler Senatörü olarak George Bush’u seçin. Bunun hem Teksas hem de Amerika için iyi olacağından eminim.

Kitap yayınlandığında, karşı çıkan herkes bu bilgilerin derinliği kalitesi ve gerçekliği karşısında hayranlıklarını gizleyemeyecekler. Bize verildiği şekilde aktardık. Biliyor musun öyle güzel yalan söylüyorsun ki. Yani, böyle bir kitap için böyle bir günah çıkarma için aracı olduğum için ne kadar gurur duyduğumu bilemezsiniz. Bu sadece bu adamla ilgili değil, aynı zamanda, çağımız hakkında, kim olduğumuz hakkında.

**

Buradan sonra işler karışıyor

- Howard nerede?

 - Biliyor musun Clifford  19 yıldır Bay Hughes için çeşitli işler yapıyorum. Ve bir kere bile ona ilk adıyla hitap etmedim. Sen böyle formalitelerle fazla vakit kaybetmiyorsun.
- Onunla birlikte bir kitap yazdık.
- İstersen bir an için yazmadığını biliyorum ve gecenin konusu da bu değil diyelim.
- Konu ne?
 Bay Hughes’un yarattığı dünya büyüktür Clifford. Pek çok alanda çalışan pek çok şirketi vardır. Yapılar, fraksiyonlar vardır. Hainler ve küçük isyancılar. Anlayacağın Clifford, Bay Hughes’un dünyada araç olarak kullandığı insanlar çoğunlukla aslında, tarih yazan insanlardır. Yani Nixon mı?
 Bay Hughes sana gönderilen bu bilgileri kitabında kullanıp kullanmadığını öğrenmek istiyor.

Howard, Nixon’u gömmek istiyor, değil mi?

 Çünkü köpeği artık istediği numaraları yapmıyor. TWA ve Air West birleşmesi ve diğerleri  Bay Hughes’un amaçları konusunda tahminde bulunacak kadar küstah değilim. Biz sadece bu sorunun cevabını öğrenmek istiyoruz. Sadece şunu söyleyeceğim  Hiçbir şey bu kitabın tam olarak yazdığım şekilde yayınlanmasına engel olamaz. Yardımımı istiyorsa doğrudan benimle konuşması gerek. Howard Hughes’a koşul öne sürmeye mi kalkıyorsun?
 Ben Howard Hughes’un habercisiyim.

 Tanımadığın bir adama böyle ateşli bir bağlılık neden?

 Hayır, ben onu tanıyorum. Ve onu görmeyi hak ediyorum. Aynı şeyi bana başkanlar söylemişti Clifford. Sana da onlara söylediğim şeyi söyleyeceğim  Sorun bir kapıdan geçip geçmeme sorunu değil Clifford. Geçecek bir kapı yok. Ama olsaydı Clifford bir kapı olsaydı  Sen şu anda kapanış sesini duyuyor olacaktın. Bay Hughes kitaptaki o bilgiyi istiyor Clifford.

Biliyordum. Şimdi, içine bu iddiaları koyarsam, Howard kitabın yayınlanmasına izin verecek, değil mi?

 Anlaşma bu mu?

 Peki garantimiz var mı?

 Sadece güven Clifford. Demek istediğim Hughes’un yaptığı her şeyde olduğu gibi bunun da bir mantığı var. Mailor gibi biri yerine Cliff’i seçmesi çok mantıklı. Çünkü o zaman Mailor’un kitabı olacaktı. Teşekkürler.

***

Bazı köşelerden Bay Irving’in bu kitabı tamamen kendisinin uydurduğu yönünde söylentiler var.

Biz okuyanlara soracak olursanız sadece Shakespeare böyle bir şeyi uydurmayı başarabilirdi. Ve Bay Irving çok iyi bir insan olsa da Shakespeare’in olmadığını biliyoruz. Bayanlar ve baylar Bay Clifford Irving.

**

Bulmacanın en önemli parçasını Zürih’teki bir İsviçre bankası oluşturuyor. Bu bankada H.R. Hughes adına çekler bozdurulmuş. Burada adı geçen H.R. Hughes, Helga R. Hughes adında bir kadın olarak görülüyor. Normalde sessizlikleriyle tanınan İsviçre bankacıları olayla ilgili konuşurken polis şu anda bu kadını arıyor. Bay Irving! Bay Irving efendim. Çekleri kim bozdurdu?

 İsviçre’deki hesap sahibi Helga Hughes adında bir kadın. Belgelerin sahte olduğundan şüpheleniyorlar. Bu aşağılık ve küçük düşürücü olmaya başladı.

**

- Ben bir yayıncıyım Shelton.

- Sen bir çalışansın Harold. Adının ne olduğu önemli değil. Bir kitaba para ödedik ve yayınlayacağız. Sadece, lanet olası baskı makinelerini çalıştır.

**

Bunu yapıyorum efendim, çünkü başkanın bir uyarıyı hak ettiğini düşündüm.

Hayır, elbette hayır. Elbette Hiç kimse. Bu öğleden sonra kuryeyle teslim edilecek.

**

- Kitapta ne var?

- Her şey. Hughes’un başkana verdiği borçlar. Borçların gerçek miktarları. Florida’da Bebe’yle olan şeyler. Demek istediğin başkan bunun gerçek olduğunu mu düşünüyor?

- Başka nasıl bilebilirlerdi?

- Bu Fisher denen adamla konuşmamız gerek. Kitabın yayınlanmasını engellemeliyiz. Hughes başkana ulaşmak için yapıyor olabilir mi?

Aslında başkan bu sabah çok kızgındı. Kitabın demokrat ulusal komitesine sızdırılmış olmasından korkuyor. Kahretsin. Watergate Oteli’nde oturmuş çaylarını içerken bu kitabı okuduklarını düşünüyor. Tamam, Hunt’ı arayacağım. Adamlarını gönderip baksın bakalım. Demokratların elinde bir kopya var mı baksın. Bu erken ortaya çıkarsa diye başkan için bir şey hazırlayacağım. Ulusa sesleniş konuşması için.

- Ne diyecek?

- Bir şeyler düşüneceğim. Henüz karar vermedim.

**

İnsan ilişkileri çok zordur. Özellikle kadınlarla olanlar. Bu yüzden onları mutlu edebilmek için kendimize olabildiğince hakim olmaya çalışırız. Onların mutluluğunun bizim mutluluğumuz olacağına inanırız.

**

- Cliff, ben senin gibi değilim. İtiraf ettim.

- Özgürlüğüne ihtiyacın var Dick. Nedir bu?

 Senin fikrin mi?

 Yani hayatımı lanet olası fikrin için mi mahvettin?

 Bak, bunu kendim için olduğundan çok senin için istedim! En başından beri, hep öyleydi. Ve başardık Dick, lanet olsun, başardık! Şuna bak. Gel, gel.

- Şuna bir bak.

- Bu umurumda değil. Bu senin. Alabilirsin. Hepsi senin Dick. Hepsi senin.

- Al, bu senin.

- Neler oluyor burada?

 İntertel. Dick. İntertel. O lanet pislikler. Kilidi kırdılar. Dün gece evime girdiler. Buradaydılar. Beni kaçırdılar. Beni bir arabaya bindirdiler. Uçakla Nassau’ya götürdüler. Ve orada, orada, beni tehdit ettiler. Beni dövdüler ve pencereden attılar, hayır dedim. Çünkü bu kitap yayınlanacak. Ve buna hiç kimse engel olamaz. Ciddi konuştum. Bana sözler verildi. Howard Hughes’a hiç kimse engel olamayacak.

- Bu Howard Hughes mu?

 - Bu Howard Hughes. Clifford Irving. İntertel seni kaçırdı ve Nasau’ya mı uçurdu?

 Evet, CIA, eski ajanlar, kiralık katiller! Dövüş sanatları. Haklıydın.

- En başından beri haklıydın! – Dün gece buradaydım Cliff. Buraya karıma nasıl yalan söyleyeceğimle ilgili ders almak için gelmiştim. Ne de olsa sen bu konuda bir uzmansın. Tanrı aşkına, hemen bu lanet olası pencerenin dışındaydım. Seni burada gördüm. Yerde oturuyordun. Sünger gibi içmiştin. Bana inanmıyorsun. Özellikle sen. Al lanet olası paranı.

- Al, paranı al dedim.

- Tanrım Cliff. Al dedim, al paranı, al lanet olası paranı! Alabildiğin kadarını al! Hadi, al dedim. Hadi, lanet olası paranı al ve git buradan! Canın cehenneme! Üstüme para atma dedim! Ve uzak dur benden lanet olası, uzak dur benden! Hiç kimse seni Nassau’ya götürmedi Cliff.

**

Chester Davis, Howard Hughes’un avukatı birinci hatta. Tamam. Emin misin?

 Saat kaçta olacak?

 Ne kadar teşekkür etsem az Chester. Başkan sana borçlandı. Elbette elimde büyük bir dosya var. Fotoğraflar ve başka kaydedilmiş malzeme. Hayatım küçüklüğümden beri eksiksiz olarak kaydedilmiştir. Elimde ciltler dolusu, odalar dolusu malzeme var. Bay Highes. Irving adında bir adamla işbirliği yaptınız  – Tebrikler.

- Teşekkürler.

- Harika bir gece.

- Teşekkürler. Teşekkür ederim. Öğrenmek istediğim benim bu konuda neden hiç uyarılmadığım. Neden uyarılmadık Clara?

 Elimde ciltler dolusu odalar dolusu malzeme var. Bay Hughes, Irving adında bir adamla iş birliği yaptınız  Ya da onu tanıyor musunuz?

 Kendisi bu biyografinin kaydını sizinle yaptığını iddia ediyor. Evet bu tarihe bu şekilde geçmeli. Keşke hala sinema işinde olsaydım. Çünkü şimdiye kadar hayal gücü bu kitaptaki kadar güçlü ya da uçuk bir senaryo görmemiştim. Yanlış anlamadıysam efendim Clifford Irving adında birini de tanımıyorsunuz. Hayır onu ne gördüm, ne de bir kaç gün öncesine kadar adını duydum. Tüm bu şeyler ilk olarak bir kaç gün önce dikkatimi çekti. O kadar inanılmaz ve hayal gücünün sınırının o kadar ötesinde ki  Yani bana öyle geliyor ki Irving’in amacı para olmalı. Ama bence McGraw- Hill ve Time’ın böyle sahte metinler için anlaşmalar yapmamayı öğrenmeleri gerekiyor. Bundan çok daha kaliteli işler çıkarabilecek kurumlar olduklarını biliyorum. Bir yerde bu paranın aktarıldığını gösteren bir banka kaydı olmalı.

- Ayrıca sizin başkan Nixon’un arkadaşı Bebe Rebozo’yla.

- Yalan söylemiş.  çeşitli anlaşmalar yaptığınızla ilgili söylentiler dolaşıyor. Ayrıca başkanın kendisiyle de bazı anlaşmalarınız olmuş. Bu söylentiler konusunda yorumunuz ne olacak?

 Polis tarafından yapılan açıklamaya göre Clifford Irving’in karısı hakkında bir tutuklama emri çıkarıldı. Edith Irving dolandırıcılık ve imza taklidi suçlarından aranıyor. Kocası Clifford Irving’in Howard Hughes’un otobiyografisini yazdığını iddia ettiği Bayan Irving bir İsveç bankasına Howard Hughes adına yatırılan parayı çekmişti. Hughes, otobiyografinin gerçekliğini reddetti.

**

Bizi her zaman ayrıntılar ele verir.

- Sana bir şey sorabilir miyim George?

 - Elbette Clifford. Ben bunun için buradayım. Bu Howard için çok kötü bir yıl oldu değil mi?

 Yani şu TWA konusu, Air West satışının gerçekleşmemesi. Nixon’un kontrolünü de kaybetti. Onun maşalarından biriydi değil mi?

 Bir şeye ihtiyacı vardı, onu yeniden hizaya sokmak için bir koza ihtiyacı vardı. TWA hissedarlarının açtığı davanın görülmesine devam ediliyor. Hughes’un davayı kaybetmesi ona 137 milyon dolara mal olabilir. Bu yüzden, bir gün dezenfekte edilmiş gazetesini açtı ve işte oradaydık. Küçük kitabımızla biz. Rakibin güçlü olduğu zaman, fırsat bulursun. Onun için bir kriz yaratırsın. Bir şey yapmasına bile gerek kalmadı, sadece  Sadece biraz destek. Yolsuzluk belgelerini, gönderdi.

- Bebe’yle Florida’daki iş?

 - Nixon’un dikkatini bu yolsuzluklara çekti.

- Başkan bunun gerçek olduğunu mu düşünüyor?

 - Başka nasıl bilebilirlerdi?

 Nixon paniğe kapıldı. Kitabın gerçek olduğunu düşündü. Ama kısa vadeli bir avantajı kullanmak yerine onun için günü kurtarırsın. Ve sonra Howard başkan için günü yine kurtardı. O istediğini almış oldu ve biz de gömüldük. Yanlış anlamadıysam efendim Clifford Irving adında birini de tanımıyorsunuz. Hayır onu ne gördüm ne de bir kaç gün öncesine kadar adını duydum.

Kızgın değilim George.

Hayal kırıklığına uğradım. Yani sanmıştım ki belki, ortak olduğumuzu sanmıştım. Howard ve benim. Bunu kişisel algılamamalısın Clifford. Bu şeye benzer  Tıpkı bir ormanın kereste için kesildiğinde ağaçların bunu kişisel algılamamalarına. Hepsi büyük planın parçası.

- Ama rolümü iyi oynadım değil mi?

 - Muhteşemdin Clifford.

- Bay Hughes sana iltifat etti.

- Sahi mi?

 Sana yalan söyler miyim?

 Howard Hughes yıllardır ilk kez canlı olarak konuştu ve onu çok yakında daha fazla duyabileceğimizin işaretini verdi.

**

SONUÇ

Sahtekar.

İşbirliği yaptı.

Karşılığında Dick’e ve özellikle de Edith’e ceza indirimi istiyorum.

Bay Irving, 2,5 yıl hapis cezasına çarptırıldı.

Bay Susskind altı ay hapis cezası aldı.

Ek olarak McGraw-Hill’e olan tüm borçlarını ödeyecekler ve vergi dairesine ödeyecekleriyle birlikte tam miktar 1,5 milyon dolar olacak.

Bayan Irving’in cezası ertelendi ama İsviçre yetkililerinin vereceği karar konusunda söz hakkımız yok. Karardan memnun musunuz

Bay Newman?

İnsan bir anlaşma yaptığında çok da mutlu olamaz. Ve sürpriz bir gelişmeyle Nixon adalet bakanlığı Air West’in Howard Hughes’un şirketi Tool Şirketi tarafından satın alınmasını onayladı. Bu haber geçen haftaki anayasa mahkemesinin TWA hissedarları davasını reddetme kararının ardından geldi. Bu kararla Bay Hughes tam 137 milyon dolar ödemekten kurtulmuştu.

Bu olağan dışı milyarder için çok iyi bir hafta oldu.

Diğer haberlerimize göz atacak olursak, bugün beş kişi demokrat ulusal komitesinin karargahı olan Watergate Oteli’ne gizlice girerken yakalandı.

Yılın dolandırıcısı. Clifford Irving. Clifford Irving 17 ay hapis yattı.

Bu arada Edith Irving de bir yıl İsviçre hapishanesinde kaldı. 1974′te salıverildikten kısa süre sonra  Cliff ve Edith boşanma başvurusunda bulundular.

Beyaz Saray danışmanları Clifford’ın kitabının Nixon’un Hughes paranoyasını körüklediğini ve sonunda Watergate skandalının patlak vermesine sebep olduğunu onayladılar.

Haçlı kralı. Aslan yürekli Richard. Yazan Richar Suskind. Dick, 1973′te “Aslan Yürekli Richard”ı yayınladı. Oğlancılıkla ilgili bölümü çıkarmıştı.

Dick Suskind 1999′da ölene kadar evli kaldı. Clifford roman yazarı olarak kariyerine, yaşadığı bu olaylarla ilgili anılarını anlattığı “Sahtekar” romanıyla devam etti.

Evet, işte onlar. Dumanında boğulma. 1972′deki telefon hoparlörlü basın toplantısı Howard Hughes’un son kez halk önünde görülüşü oldu.

Bir ölüm sertifikasına göre Hughes’un 5 Nisan 1976′da öldüğü iddia ediliyor.

Clifford günümüzde hala Hughes’un otobiyografisini yayınlatmaya çalışıyor.

*************

VÉRİTÉS ET MENSONGES / F for Fake / Hakikatler ve Düzmeceler (1973)

 

 

VÉRİTÉS ET MENSONGES / F for Fake / Hakikatler ve Düzmeceler (1973)


Ölmeden önce seyredilmesi gereken filmlerden.

Yönetmen: Orson Welles          

Senaryo: Orson Welles, Oja Kodar        

Ülke: Fransa, İran, Batı Almanya

Tür: Belgesel

Vizyon Tarihi: 01 Eylül 1973 (İspanya)

Süre: 89 dakika

Dil: İngilizce, Fransızca, İspanyolca

Müzik: Michel Legrand               

Nam-ı Diğer: F for Fake | F for Fake | About Fakes | Truths and Lies

Oyuncular    Orson Welles    Oja Kodar    Joseph Cotten, François Reichenbach ,   Richard Wilson

Özet

Eğlenceli bir Orson Welles’in Yurttaş Kane  gibi güzel fikirleri olan belgesel  filmidir.

Orson Welles, belgeselde sanat, sinema dünyası ve gerçek hayatla ilgili izlenimlerine resmi geçit yaptırıyor.

Film sanat kalpazanı bir şarlatan Elmyr de Hory’nin  biyografisini odaklanmıştır. Aynı zamanda ünlü hileleri ile meşhur Howard Hughes otobiyografisini yazan  Clifford Irving’e, sahte bir özgeçmişi ile Yurttaş Kane bir parodi şeklinde özetleyişi, sahte Mars işgali ve Orson Welles’i de efsane yapımcısı ve sihirbaz olarak işler.

Karakterler hakkında  hikayeleri işlerken  sanatın doğası içindeki çatışma, illüzyon , yaşam , sahtecilik ve yapay arasındaki bağlantılarını ele alır.

Filmin son 17 dk içinde Picasso için bir dizi sahte hikâye uydurup piyasadaki Picasso tablolarının gerçekliği sorgulanır.

Filmde Oja Kodar ile bir kadının erkekleri etki altına nasıl aldığı ve gerçek ve yalan arasındaki varlığın temelinde faktör oluşunu irdeler.

Elmyr, birçok galerileri için resim yapmış bir usta kalpazan olduğunu belirtirken “sanat nedir?” diye sahteciliğin ve gerçekliğin doğasının cevabını bulmaya çalışır.

Kesinlikle harika bir belgesel filmdir. Eski olmasına rağmen seyretmeyenlerin seyretmesini şiddetle tavsiye ederim.

Elmyr de Hory (Hoffmann Elemér Albert) (14 Nisan 1905 – 11 Aralık 1976) Tüm dünyada saygın sanat galerilerine binden fazla sahte tablo  sattığı söylenen bir Macar doğumlu ressam ve sanat kalpazandır. Clifford Irving tarafından hayatı kitaplaştırıldı. Orson Welles tarafından hazırlanan bir belgesel filmi F for Fake Sahte (1974)  çok ünlü oldu.

Nerdeyse 60 tane ismi vardı. “De Hory, Hory, Heury, Bory, Sury, Kury, Bury, Dury” Gerçek adı “Elmyr Ferenc Huffman” idi. İspanya’nın ciddi ve   çok ılımlı bir bölgesi Ibiza adasında inzivaya çekildi.

Hakkında çıkan haberlerde “Londra Ekspresi”nde  “Sanat Dünyasını Haraca Bağlayan Adam Ortaya Çıktı !”;

“Dünyanın en iyi sahteci ressamı Elmyr Dory-Boutin’in  …orjinal bir Modigliani tablosu çizmesi yalnızca bir saatini aldı “

Fakat sahtekarlıkları onu zengin etmedi. Aslında Elmyr de Hory, sanatta uzmanlık iddiasında bulunanların foyasını ortaya çıkarmak, zenginlerin koleksiyonlarında bulundurdukları tabloların o kadar da gerçekçi olmadığını göstermekti.

“Altın yıllarında” 

- Sana sattığım taklitler için.

- Evet , ama sen onlardan iyi para kazandın.

- Evet de onu bunu bilmiyor.

- Anladım.  ve ne yaptı biliyor musun?

  Bana bir çek verdi ama çekin karşılığı yoktu.

- Sana sahte bir çek verdi.

- Evet.

- Sahte bir resim için.

- Evet.  İlahi adalet denen bir şey var.

Tüm elime geçen tek şey $250,000 ‘lık ufacık bir televizyon.  Hatta içinde oturduğu ev bile kendisinin değil. Sanat simsarının teki onunla bir anlaşma yapmış. Birileri ilginç bir şey yapmış olmalı  – bir anlaşma. – anlaşma.  Aldandım.  Kullanıldım.  iliğimi kemiğimi sömürdüler.  Şu çatısı altında yaşadığım ev bile benim değil.  Adıma tek kuruşum yok.  Bunca yıldır süren koşuşturmacadan sonra  Sahtekarlık işindeki o son değişimden sonra, şimdi bile,   Elmyr bu son sığınağında da kendini pek güvende hissetmiyor  hani derler ya..

Gerçek ve sahteciliğin hakikatini inceleyenler için Hory’nin hayatı incelenmesi gereken şahsiyetlerden olduğunu düşünüyoruz.

http://en.wikipedia.org/wiki/Elmyr_de_Hory

Clifford Michael Irving (5 Kasım 1930 doğumlu) bir Amerikan araştırmacı gazeteci ve yazardır. O en iyi 1970′lerin başında Howard Hughes hakkında hazırladığı sahte bir “otobiyografi” tanınıyor olmasıdır. Yazar Clifford M.Irving ,  Howard Robard Hughes ile yapılan 100 röportaja dayanarak yazdığı anılarını Amerika’daki  McGraw-Hill yayınevi ile bir milyon dolar karşılığında kontrat imzalamıştır.  Kitap yayınlanır. Milyarder Hughes araştırma mahsulü olan her şeyi inkâr yoluna giderek skandallarla tanınmak istemdiğinden telefonla katıldığı bir basın konferansında adı geçen anıların gerçeklere dayanmadığını ileri sürer.  Sonra, Irving, gördüğü baskı karşısında Hughes’ı dolandırdığını mahkeme önünde itiraf eder. Hughes onu kınar ve yayıncı McGraw-Hill, dava eder. 17 ay süren mahkeme sonucunda, bir buçuk yıl hapse mahkûm edilir.

Bundan dört yıl sonra 70 yaşındaki Hughes, Acapulco’dan Houston’a yaptığı bir uçak yolculuğu sırasında kalp yetmezliğinden hayatını kaybetti.

http://en.wikipedia.org/wiki/Clifford_Irving

Filmin en kayda değer vurgusu, sahtenin bireye değil, paylaşıma dair olmasının altını çiziyor olması.

“Eğer birileri sahteyi, yalanı kabullenecek ortamı yaratmıyorsa, yalan ve sahte var olmaz.”

Belgeselden

Houdin , bugüne kadar yaşamış en büyük sihirbazdır.  Ve ne demiş biliyor musun?

 - “Sihirbaz yalnızca bir aktördür”demiş.

**

Bir resmin hakiki kalitesinden bahsediyorsak  asıl idrak edilmesi gereken şey aslında gerçek mi taklit mi olduğu değil , İyi mi yoksa kötü bir taklit mi olduğudur.   [Clifford Irving]

**

Sen bir ressamsın.

Niye insanların sahte tablolar yapmasını istiyorsun?

 Çünkü sahteleri de orjinalleri kadar iyi ve alıcısı var, talep var.  Eğer sanat camiasında alıcısı olmasa, sahtekarlar var olamazlardı. - yani , ne kadar çok , o kadar iyi , değil mi?

**

- Uzmanlar.

- “Sözde” uzmanlar.

-Uzmanlar günümüzün kahinleri .

- Fazlasıyla gösterişçi

- Bizimle daima bilgisayar netliğinde konuşuyorlar. Bir şey biliyormuş gibi davranıyorlar Ama aslında bildikleri , çok yüzeysel şeyler. Ve biz de onların önünde diz çöküyoruz. Onlar, bizzat tanrının sahtekarlara armağanı. Ve bütün dünya uzmanlar ve kurumların kendilerini aptal yerine koymalarından hoşlanıyor. 

Varsayalım ki Kisling , Elmyr  ve Modigliani’nin kendisi tarafından resmedilmiş  üç Modigliani tablosunu  yanyana koyduk.  Knoedler’den Paris’e kadar kendisine uzman diyen herkese sorabiliriz. Hangisinin orjinal , hangisinin çakma olduğunu söyleyebilirlerse  Eğer isim vermemiz yasak olmasaydı  her biri Elmyr tarafından resmedilmiş  postmodern akımın iftihar duyulan önemli eserlerinin sergilendiği  ünlü bir müzeden bile bahsedebilirdik. Aslında 20. yy’ın büyük sahtekârlarından biri olan Elmyr’e dalavereleri seven bu insanlar arasında kahraman gözüyle bakılıyor ama bunu açıkca ifade etmeye cesaretleri yok.

**

Bir tabloya  nasıl değer biçilir ki?

  Değer fikirlere göre oluşur. Fikirler de uzmanların görüşüne göre.  Elmyr gibi bir sahtekar da uzmanları aptal yerine koyarsa o zaman uzman kime denir?

  – Sahtekar kime denir?

**

Böylece Irving’in belgeleri de, tıpkı Elmyr’in tabloları gibi  doğruluğunu kanıtlamıştı. Sahte tablolar üzerinde bir uzman görüşü alıp , sonucu görmek istedim ve Elmyr’e benim için 3 resim yapmasını istedim: iki Matisse ve bir de Modigliani tablosu -ki öğle yemeğinden önce hepsini bitirmişti- ve hatta Modigliani tablosunun kenarına , Paris’te bir kafede gibi görünmesi için bir kahve lekesi bile bıraktı.

- Sonra ben bu üç tabloyu alıp Modern Sanatlar Müzesi’ne götürdüm.  Orada bu tabloları iki saat boyunca incelediler ve kesinlikle gerçek oldukları kararına vardılar ve hatta satmak istediğimi duyunca şok oldular. Hem de, gerçekten yaşanmış bir olay.

Bu hikaye kesinlikle gerçek. Şey , Irving bu tabloları yok etmiş gibi davranıyor.  Ama ben Irving karakterinde birinin 15.000$ değerinde bir şeyi yok ettiğine pek inanmıyorum.  Bence tablolar şimdi iyi korunan bir bankanın kasasında 15 sene paketini açmadan bekleyecekler. Anlattığı bütün hikayeler Yıllarca kafasında kurmuş , büyütmüş  ve şimdi de onlara inanacak hale gelmiş.

**

Et voila.

Güzelmiş , ama az bulunan bir şey olduğu söylenebilir mi?

  Bir sürü istiridye vardır ama inci bulmak kolay değildir.  Hep bu ustalar taklit ve düzmecelere neden oluyor ve sahtekarları da cesaretlendiriyorlar  -hatta şimdi şu yediklerimizde bile-  Günümüzde mutfaklarda ne sahtekarlıklar dönüyor bilseniz. (Size şu diye, hangi eti yedirdiler) Çok şükür , buradaki deniz ürünleri de sahte değil. 

**

Biyografisinin yazarına göre-   pek çene çalmıyorlarmış. Ben sanat simsarlarının kendilerinin de sahtekar olduklarını düşünüyorum.Jüriyi oluşturan baylar ve bayanlar ! Tanıkların huzurunda şunu söylemem gerek ki Sizin kararınız da -en kibar şekliyle söylemek gerekirse- pek kolay değil. Her ne kadar Clifford Irving kitabında bahsettiğinin aksine – Asla kişilere satış yapmadığım konusundaki ısrarımı sürdürüyorum.

**

- Peki ya uzmanlar?

  Sahtekarlar var oldukça , uzmanların da var olmaları gerek sanırım .  Ama hiç “uzman” olmasaydı  kimse “sahtekar” olur muydu?

**

Bir arkadaşım -başka bir arkadaşım-  bir zamanlar Picasso’ya bir Picasso tablosu gösterir  ve bunun sahte olduğu söyler.  Aynı arkadaş , bir yerden bulduğu  Picasso tablosu olduğunu iddia ettiği resmi gösterir fakat Picasso “bu da çakma” der.  Sonra başka birinden bulduğu , başka bir tabloyu da gösterir ve Picasso yine “bu da çakma” der.  “Ama , Pablo,” der arkadaşı  “Seni bu tabloyu çizerken gözlerimle gördüm.”  Picasso da der ki ; “Çakma Picasso tablolarını ben de herkes kadar iyi yapabilirim.”

 Kendimi affettirmeye veya bir bahane bulmaya çalışmıyorum. Ruh halimi ve bir insanın acizliğini anlatmaya çalışıyorum.

Bugün hapiste olmamasının başlıca iki sebebi var:   Birincisi ; Bu konuda açılacak bir mahkeme , sanat dünyasına öyle bir açıklık getirir ki  A court case would bring such publicity upon the art world  buna karşı çıkacak her sanat simsarı otomatikman şüpheli durumuna düşer.

Hapiste olmamasının bir diğer sebebi de   -Oradayken fransız polisi bana bunu açıklamıştı- Onu tutuklayabilmeleri için , onu resim yaparken ve -Vlamincks’in , Derains’in , Picasso’nun- imzasını atarken gören iki görgü tanığı olması gerekliymiş.  Yazarın imzası , resim bittikten çok sonraları atılır. Ben yaptığım hiç bir tabloya imza atmadım zaten. Bu çok önemli bir nokta.  Hayır , hiçbirine imza atmadım. Yok. Hayır , hiç atmadım. Hiç atmadım. Tabii ki imzalanmışlardı.  Artık her kim imzaladıysa ,   birisinin Elmyr’e yaptığı resimlerin  birçok önemli koleksiyonda , birçok farklı imza ile   sergilenerek mutlak bir ebediyete   kavuştuklarını söylemeli.  Eğer bu tabloları uzun bir süre müzede veya önemli bir resim koleksiyonunda sergilerseniz bir süre sonra hakiki olurlar.

**

Bu yapı , yüzyıllardır burada duruyor.  Batı dünyasının belki de en eski yapısı.  Ve üstüne bir imza bile atılmamış.  Chartres.  Tanrının azametinin ve insanın aczinin bir anıtı. Bugünlerde tüm sanatçılar yalnızca etten kemikten ibaret gibiler. Çıplak. Yavan , meydanda. Artık bir anıt yaratmak isteyen kimse yok.  Evrenimiz, -bilim adamlarının devamlı söylediği gibi-  tek kullanımlık.  Bütün yaptıklarımızın içinde   belki de-  bu anonim eser ,  bu taştan orman ,  bu epik ilahi ,  bu göz alıcı güzellik ,   bu şehadet sancağı ,  bütün şehirlerimiz yok olduktan sonra  öylece el değmemiş bir şekilde ayakta kalır  ve nereden geldiğimizi ,  neyi başardığımızı bize gösterir  Yaptığımız bütün taş yapıtlar , resimler , yazılar   birkaç yıl -belki de bin yıl- hayatta kalıyor ,  sonrasındaysa miladını doldurup  nihayetinde de toprağa karışıyorlar.  Zaferler ve hileler  Hazineler ve taklitler. Hayatın değişmeyen bir gerçeği Hepimiz ölümü tadacağız. “Gönlünüzü ferah tutun”  diye sesleniyor bizlere geçmişten seslenen merhum sanatçılarımız.  “Türkümüzü  “kimse söylemeyecek.  “Ama nolmuş söylemeyecekse?

  Biz şarkımızı söylemeye devam edelim.”  Belki de  bir kişinin adı  o kadar da önemli değildir. 

**

Orson Welles’in filmin sonunda uydurduğu hikâye ise şu şekildedir.

Belki de  bir kişinin adı  o kadar da önemli değildir.  Ve filmin sonunda geldik.  Oja’ya.  Şimdi sizlere Oja’nın da taktıklarıyla   yakın bir tarihte gerçekten yaşanmış bir hikayenin canlandıracağız.  Ta en başta dediğim gibi, Oja işin içine en sonda giriyor  ve biz de bu sebepten onu en sona bıraktık.  Tesadüflere gelirsek-  Misal , şimdi sizlere Oja’nın dedesini tanıtayım.

Oh, hayır. Vazgeçtim , ona daha sonra gelelim. Zaten film yeterince karıştı. 

Oja, bildiğim kadarıyla  şimdiye kadar ondan kimseye bahsetmedi.  O çağımızın en büyük sanatçısının dikkatini çektiğinde-  işin içine dahil oldu.  İnsanlık tarihinin en ünlü  ve şüphesiz en zengin ressamı. Picasso , çağımızın en büyük fenomenidir.  Bugüne kadar hiçbir ressam çıkmamıştır ki  10 saniyeden kısa bir sürede , – elinin tek hareketiyle  – onun gibi sihirli bir  dokunuş bırakmayı becerememiştir. John D. Rockefeller bile bunu becerememişti. Tahmini mal varlığı :  750 milyon dolar. Ama Oja onu bir dikizciye çevirmişti.  Bu çok da eski bir olay değil  Picasso, kendince sebeplerden dolayı  Toussaint köyünde kendini resme verdiği sıralarda ,   Oja da tatil yapmak için orada bulunuyordu. Ve yanında da Olaf adında iskandinav bir arkadaşı vardı.  Olay denen bu çocuk, memleketinin soğuk dağlarında  New Orleans’ın jazz şarkılarına kendini kaptırmıştı  ve bütün gün Picasso’nun penceresinin önünde elinde bir trambolinle bir şeyler çalmaya çalışıyordu.  Olaf’ın trambolini sabahın köründen geceye kadar öttürüyordu ve Picasso’da kafayı sıyırmak üzereydi. Sonra…dikkatini dağıtan başka bir şey daha vardı.  Çok daha dikkat dağıtıcı  Oja.

Oja , sabah erkenden sahile gidiyor. Oja , saat 10 , güneş kremini almak için geri dönüyor. ve tekrar sahile gidiyor ve öğle yemeği için tekrar geri geliyor.  Buralarda herkes öğle yemeğinden sonra biraz kestirir.  Ama Oja değil. Tabii Picasso da değil. Kokteyl zamanı.  Akşam yemeği zamanı. Herhangi bir zaman.  Pazar Oja , pazartesi Oja , salı Oja..  haftanın her günü  Haftalarca  Oja ,tramboline şöyle bir bakış atıyor.  ve şimdi de Oja , oradan uzaklaşıyor.  Ama Picasso’nun öyle bir kaçış şansı yok.  Kendini kaptırmış mıydı?

  Belki de yalnızca…ilham alıyordu. Orada tam olarak ne olduğunu bilemem. Ama Picasso, eli çabuk bir adamdı. Yani demek istediğim…

- Anladınız siz bu rastlaşmaların sonucu nereden bakarsanız bakın çok verimliydi.  Ağaçlarda , incirler tatlandı  Şaraplardaki üzümler olgunlaştı  Ve Bayan Oja Kodar’ın   55×55′ lik geniş portreleri  işte bu güçlü fırçadan çıktı.  Para.

Elmyr’in bu konuda dediklerini duyduk.  Sonuçta Picasso da Oja’nın bunu babasının hayrına yapmadığını biliyordu.. Kırıntılarını önüne atarak ya da resimlerinden birisini modeline vererek.  Ama Oja şartlarını sundu. Ve aydınlatıcı ışığının  fiyatını belirledi.  Hakkını ödeyebilmesi için, karşılığında ona bir şey vermesi gerekiyordu. Doğru olduğunu siz de biliyorsunuz.  Picassodan talep ettiği bedel tam olarak şuydu : bütün resimlerin -22 tanesinin de- onun olması gerekiyordu , derhal. Onun malıydı. Kendi malıydı , isterse alıp götürürdü -ki tam olarak da böyle yaptı-. 

Piyango! Ya da biz buna ganimet diyelim.  Yanına kar kaldı. “Kesin zengin olmuştur” dediğinizi duyar gibiyim.  Ama durun, daha bitmedi. Şu aralar, bütün Paris sis altında. O zamanlar da -bakın burası hikâyemiz için önemli- benzeri bir durum olmuştu. Paris, ağustosu yaşıyordu.  Her yıl olur.  Sis çöker ve hayat felç olurdu ve bu zamanda koca bir memleketi telefonla fethedebilirsin tabii eğer telefona cevap verecek birisini bulabilirsen. Ve bu da o zaman, Toussaint köyünde  Picasso, sabah gazetesini açıp  Paris’teki az bilinen bir sanat galerisinde  Pablo Picasso sergisinin gösterime  girdiği haberini okuduğu zamandı.  Tam bu sırada , Riviera’da  yeri göğü inleten bir fırtına kopar.   Bizim Amerika’da büyük kasırgalara  EThel , Mary Lou ve Dolores gibi  isimler veriyoruz.  O gün , Fransa’nın güneyindeki bu fırtınaya da  “Pablo.” denmesi gerekiyordu. İlk uçaktan yer ayırtır ve kasırga Paris’i terk eder. V hava durumunda bir gelişme olmadığından havaalanında beklediği sırada başka bir gazetede gördüğü haber sanatçımızın sinirlerini yerinden oynatır.  Başlıkta “Picasso” “Yeniden doğdu !” diyordu. Eleştiriler, eserlerin yenilikçi olduğundan , kudretinden ve verimliliğinden bahsediyordu. Ama kimin umrunda ?!?

 Picasso’nun değil.  Hayır, Ortada olan bir şey vardı ki o da ; Bu resimlerin hiçbirinin satılmaması gerektiğiydi. Oja zengin olacaktı ama Pablo’ya hiçbir şey düşmeyecekti. Büyük ressamın sanat galerisine girdiği anda gözünden alevler çıktığına yemin edenler var.. Şimdi hatırlanan -ve asla unutulmayacak olan – Picasso’nun öfkesinin ne kadar büyük olduğu.  Sonra birden bire gözle görülür bir değişiklik oldu.  Bu ünlü gözler Daha önce bakmadıkları gibi bakmaya başladılar. Her bir resme tek tek göz gezdirdi. 22′sine de ancak hiçbirini tanıyamadı. Bu koleksiyondaki tek bir resim bile Picasso tarafından yapılmamıştı. Ve o da yanında durmuş bekliyordu. Ona dedenin…ölüm döşeğinde olduğunu söyledin.

- Onun varlığındna bile haberi  yoktu ki.

- Kimsenin yoktu.  En iyi sanat sahtekarları.. daima bir efsane olarak kulaktan kulağa dolaşmışlardır. Oja, Picasso’ya ne yaptığını anlat. Onun elinden tutup ufak arabama götürdüm. Ve onu dedenin gizli atölyesine götürdün?

 Bu doğru , biliyorsunuz. Şaşırtıcı olan Picasso’nun onunla gitmesi. İşte bir kaç resim. Son zamanlarında çekmiştim  ve resmini ilk kez birisine gösteriyorsun, hmm?

  Asla fotoğraf çekilmedi , aile içindekiler hariç.  – Bu konuda çok dikkatliydi. Bu yüzden hiç yakalanmadı.

Bak, Elmyr’e onu tanıyıp tanımadığı hiç sormadım. Sonuçta hemşeriler. Rönesans dönemimde birçok büyük ressam vardı ama yalnızca bir tane Da Vinci. Yani bütün büyük sanat sahtekarlarının içinde senin deden Da Vinci’ydi mi diyorsun?

 Da Vinci tablolarından biri o kadar ünlü ki söylemeye cürret edemiyorum  Ona hakettiği değeri vermek de suçunun yakalanması kadar zor iş.

- Suçu?
 - Şey  sonuçta o sahte Picasso tablolarının her birini kendisi yaptı.

Ve her biri de Picasso’ya büyük övgü getirdi.  Ama, kibarca söylemek gerekirse , pek memnuniyet getirmedi. Bu işten böyle paçayı sıyıramayacağınızı bilmeniz gerekirdi. Picasso ile tanışmalıydım. Ve işte burada, dünyanın en az tanınan dahileri.  Dedem onu gördüğüne çok mutlu olmuştu.  “Picasso’;  dedi dedesi..  “Yıllardır senin resimlerini çiziyorum.  Her dönemdeki çalışmalarını ”  Macar aksanını tam da beceremiyorum ama  – böyle bir şey olması lazım.

- Oh, evet. “Bu kız,” dedi Picasso, “senin ölmek üzere olduğunu söyledi.” “Ölmek üzere olan bir sanat sahtekarı da sonuçta bir ‘sanat sahtekarı’dır.” dedi. Picasso’nun ne dediğini senden duyalım. Bize bir çift dolandırıcı olduğumuzu söyledi.  “Oja,”dedi deden, “o kadar genç  “o kadar güzel ve o kadar macar birisi ne kadar dürüst olabilirse , o kadar dürüst” Picasso , “benim resimlerimi çaldı,” dedi. “O , size bir armağan verdi senyor. Dopdolu bir yaz geçirmenizi sağladı.” “22 Picasso tablosu etmez ama değil mi ve şimdi neredeler?

” Pablo”

- ” Size Pablo diyebilir miyim?

  “Hayır.” “Pekala , senyor “Öyle görünüyor ki damadımın küçük sanat galerisinde , “…22 tane ve her birinin …şaheser” olduğu iddia edilen tablo var.” En azından , genel kanı bu yönde ”  “Genel kanı bir boka yaramaz” Ya da ona bir şeyler söyledi. “Bakın bu konuda ne kadar iyi anlaşıyoruz, senyor.  “Ama bu kadar canınızı sıkmanıza hiç gerek yok “Dünya üzerinde sizin adınızı bilmeyen kimse var mı ki?

 Ve benimkini bilen bir kimse?

 ” “Sen de şu çok fazla isim kullanıp kendisininkini unutanlardansın !” “Ben , senyor “hiçbir genellemedekilerden biri değilim. “Tıpkı sizin gibi , ben de eşsiz biriyim.  “Metropolitan’daki büyük Cézanne tablomu gördün mü?

  “O da mı taklit , dostum?

 O da sonuçta bir resim değil mi ?

”  Şimdi Picasso’nun ne dediğini söyle bizlere. İspanyolca bir şeyler sövdü , sanırım. Dedeni kibirle suçladı. Kibir?

 Adam hayatında bir kez olsun çizdiği bir resme imzasını atmamış. Bundan daha alçak gönüllü olunabilir mi?

 “O önemli Rembrandt tablolarını ,” -  – Beş tanesi Şikago’da. Önemli olanlarından.

- “ve Londra’dakiler. “Brezilya’daki iki ufak Tintoretto tablosu.

- ” ve Tokyo’daki.

- Büyük olan. ve Cincinnati’deki. Bütün Goya’ları , Greco’ların da çoğunu ben yaptım. ” ve “Monet”i. ve Detroit’deki “Manet”i. “Yani sence ben hala  “…büyük ressamlardan biri değil miyim?

” dedi deden. “Hayır mı?

 Hayır “Ama işte buradasın Picasso Bir hayaletin ölüm döşeğinin başında dikiliyorsun. “Bütün hayatım boyunca bir hayalet gibi yaşadım. “Ve galerilerde , müzelerde varlığımı daima sürdüreceğim. “Sence itiraf etmeli miyim?

 Neyi itiraf edeceğim?

 “Şaheserler yarattığımı mı?

 “O zaman hepsini duvardan indirirler. O zaman bana ne kalır?

..  “Ama ölmeden önce bir şeye ihtiyaç duydum. “İnanmaya – “Sanatın kendisinin “Gerçek olduğuna “inanmaya. Çünkü eğer değilse , senyor” – Tam burada Picasso , “maval okumayı bırak!” diyerek dedemin sözünü kesti. “Biz , yalnızca benim çizdiğim “22 tuvalin akibetini “tartışıyoruz. “Picasso, sen kendin bir çizim döneminden “diğerine o kadar kolay atlıyorsun ki “Bir aktörün kendisini role bürünmesi gibi  “tıpkı bir sanat sahtecisi gibi  “Seni bu kadar takdir eden şu adama “mutlu bir ölüm yaşatamaz mısın?

 “En azından dünyaya “yeni bir şey yarattığımı bilerek “gidemez miyim?

 “Koca bir Picasso dönemi.Bana bunu verir misin?”

“Resimlerimi ver,” dedi Picasso.  “Bana o 22 resmi geri ver. ”  “Ah,” dedi deden. “Maalesef bu imkansız. Onların hepsini yaktım.”  Picasso , hadi eyvallah. İtiraf vakti?

 - Gitme vakti.

- İyi geceler , Oja. Bu gerçek adı. Oja. Oja Kodar.  O gencin gerçekten trambolin çalabildiğini sanmıyorum.. ama Oja’nın dedesi bir macardı.

 - Peki deden hiç resim yaptı mı?

 - Hiçbir zaman yapmadı.  Bayanlar ve baylar, Oja’nın dedesini  bu hikayeyi gözünüzde canlandırmak için kullandık. Ama “canlandırmak” demek doğru mu?

  Demek istediğim , böyle bir hikayeyi  canlandırmak kolay iş değil.

- Di mi , François?

 - Evet. Ta en başta sizlere bir söz vermiştim.  Hatırladınız?

 Sizlere bir saat boyunca yalnızca doğruları anlatacağımı söylemiştim. ve -baylar bayanlar- o bir saat doldu.

Son 17 dakikadır söylediklerimi kafamdan uydurdum.  Gerçek şu ki -bunun için bizi affedin-  sahte bir sanat hikayesi uydurduk. 

Tabii , bir şarlatan olarak benim işim , tüm bunları gerçekmiş gibi göstermek  Neyin gerçek olduğu da önemli olduğundan değil. 

Gerçek nedir biliyor musunuz?

  Gerçek , sizin banyoda duran diş fırçanızdır gerçek.  Bir otobüs biletidir , bir çektir  bir mezardır  Hatta kimi zaman , Elmyr’in de bazı pişmanlıkları vardır  benim de olduğu gibi.   bizler de -ikimiz de-  toplumun geri kalanından çok da kötü olmadığımızdan dolayı  pek gurur duymuyoruz.  Hayır , biz profesyonel yalancılar doğruya hizmet ederiz.  Korkarım ki bunun cafcaflı adı da: “Sanat”  Picasso şöyle demişti bir zamanlar :  “Sanat , bir aldatmacadır.  “Kandırmacalar ,  bizi doğruya götürür.”  Oja’nın dedesi, havada tek kelime etmeden süzülüyor  -ki bu da şaşırtıcı değil-  sonuçta öyle birisi yok. O , asla varolmamış yüce adamın anısına Özürlerimi sunuyorum ve hepinize yalan veya gerçek çok güzel bir akşam geçirmenizi diliyorum.

 

 

CÜNEYD-İ BAĞDÂDÎ Kaddesellâhü sırrahu’l azîzin Her Zaman Yaptığı DUÂSI


Ca’fer ibn Muhammed al-Huldi’nin rivâyetine göre Cüneyd, duâları arasında şu duâyı her zaman okurdu ki meali aşağıdadır:

“Allah’a dâima, kesintisiz, tükenmesiz hamdolsun. Rabbim, senin vech-i kerîmine, izz-ü celâline, büyük Rablığına azâmetine yaraşır şekilde sana hamd etmeye çaşırım. Her lisândan rızâna uygun tesbîh, takdis, temcîd, tehlil, tahmîd ve ta’zim ancak Sana mahsustur.”

“Allah’ım, mahlûkatın arasından ayıklanmış, seçilmiş mübârek kulun, Efendimiz ve Mevlâmız Muhammed (sallallâhü aleyhi ve sellem)’e, onun Ehl-i beyt ine, Ashâb ve Etbâ’ına, Ansâr’ına ve Peygamber kardeşlerine salât ve selâm etmeni; gökler ve yerler halkından senin taâtinde olanlara da salât etmeni dilerim.  

Cibrîl’e, Mîkâîl’e, İsrafil’e, Azraîl’e, Rıdvan’a ve Mâlik’e, Kerubiyyun, Rûhaniyyun, Mukarrabun, Seyyahun, Hafaza, Sefere ve Hamele meleklerine; diğer meleklerine, gökler ve yerler ehline, bütün kıt’alarında sence malûm olan bütün mahlûkatına; Senin râzı olduğun, sevdiğin ve onların da lâyık olduğu bir salât ile salât etmeni dilerim.  

Rabbî, sehan, şerefin, keremin, fazlın, birr-ü ihsânın, iyiliğin, sana mahsus olan Arş’a sâhip Rablığın yüzü hürmetine! Yâ Cevad, Kerîm, bildiğin bütün günâhlarımızı ve bizden sâdır olan her şeyimizi afveylemeni; yaptığımız zulüm ve haksızlıkları bizim yerimize sen ödeyivermeni; kereminle eğriliklerimizi düzeltmeni, bizden olan kötülükleri iyiliğe tebdil eylemeni diliyorum.

Ey dilediğini yok ve var eden, kitabın anası (aslı) yanında olan Zat-î Kibriya! Sen kendin gibisin, senin gibi bir şeyde yoktur. Geri kalan ömürlerimizde bizi tam ve kâmil olarak kötülüklerden korumanı, her kötü gördüğünü bize kötü göstermeni ve her sevdiğini bize de sevdirmeni, bizi sevdiğin şekilde kullanmanı ve bu hâlimizi bizi vefat ettireceğin zamana kadar devam ettirmeni niyaz ediyorum. Bu hususta irâdelerimizi kuvvetlendirmeni, niyyetlerimizi takviye etmeni, sırlarımızı bu iş için düzeltmeni, uzuvlarımızı bu işlere sevk eylemeni; zât’ının bizim başarımızın sâhibi ve idarecisi olmanı talep ediyoruz.”

“Allah’ım, bize heybetini, seni büyültmeyi, sana ta’zim etmeyi, seni gözetmeyi, senden utanmayı, râzı olacağın her temiz söze koşmamızı bize nasîb eylemeni istiyoruz.

Rabbî, seçtiğin kullarına, velîlerine, taâtin ehline lütfettiğin zikr-i dâimi; sırf senin rızân için yapılan hâlis, devamlı, temiz ve sence sevimli ameli lûtf eyleyip ve ömrümüzün sonuna kadar bunu yapmak için bize yardım eylemeni diliyoruz.

“Allah’ım, ölüm bize geldiğinde bizi onda da hoş tutmanı; onu bize bağışlamanı, ikram, yaklaşma, sevinç ve gıpta zamanı eylemeni; pişmanlık, üzüntü zamanı olmaktan korumanı; bizi sevinç, ferah ve göz içinin gülmesi gibi bir neş’e içinde kabirlerimize götürmeni ve kabrimizi de Cennetin bahçelerinden bir bahçe; keremin, şefkat ve rahmetin buk’alarından bir buk’a (ülke) eylemeni talep ediyoruz.

Orada bize (suallere karşı) hüccetler vermeni; bizi korkulardan emîn eylemeni; bizi tekrar dirileceğimiz güne kadar eminlerden, huzûr içinde olanlardan eylemeni istiyoruz.

Ey insanları olacağından aslâ şüphe olmayan bir günde toplayacak olan Zât-î Kibriya!

Bizim o günden asla şüphemiz yoktur. O günün korkularından bizi emîn eylemeni; o günün şiddetlerinden bizi kurtarmanı, o günün büyük sıkıntısını bizden kaldırmanı; o günün susuzluğundan bizi sulamanı; bizi, Muhammed Mustafa sallallâhü aleyhi ve sellem’in zümresi arasında haşreylemeni istiyoruz ki; Sen Onu seçtin, ayırdın ve Onu bütün safîlerinin üstünde olan velîlerine şefâatçi eyledin ve onun zümresini korkulardan emîn eyledin.

Ey ilticâmız, barınmamız, yönelmemiz kendisine olan ve hesâbımızı gören Zât-ı Kibriya!

Senden niyâz ediyoruz ki ayıplama, azarlama, münâkaşa ve bekleme olmayan bir hesaba; bizi kolay bir hesâba çekmeni istiyoru.

Bize lûtfunla, kereminle muâmele etmeni; bizi kendilerine gıpta edilen o (Sırat’ı) çabuk geçenlerle beraber geçirmeni; Tartı gününde terâzîlerimizi ağır getirmeni; Cehennemin ne Hasîs ne de Zefîr sesini bize işittirmemeni; bizi Cehennemden ve Cehenneme yaklaştıracak her türlü amelden uzak tutmanı talep ediyoruz.

Onlarla arkadaş olmak ne güzel şeydir yâ Rab!

Cûd-ü kereminle bizi ikrâm evin olan Cennette in’am etmiş olduğun peygamberler, sıddîklar, şehîdler ve sâlihlerle beraber eylemeni, bizi dâr-ı kuds’ün ve dâr-ı hubur’unda babalarımız, annelerimiz, yakınlarımız ve çoluk çocuğumuzla beraber eylemeni; onları da bizden ayırmamanı ve en güzel bir hâlde onlarla beraber elmayı nasîbeylemeni; bizimle dünyâda ülfet eden kadın ve erkek kardeşlerimizi de bize katmanı; onları umduklarının üstünde makamlara ulaştırmanı; onlara arzu ettiklerinin fevkinde ni’metler ihsân eylemeni; onlarla bizi dâr-ı akdesinde ve dâr-ı huburunda en güzel bir hâlde birleştirmeni;  bütün mü’min erkek ve kadınları şefkat ve rahmetinle kaplamanı istiyoruz.

O mü’minler ki dünyâda Seni tevhîd (birlemek) üzere ayrıldılar. Bize ve onlara velî, kâfî (koruyucu) ve kâfî olmanı diliyoruz.

Kalblerinin kurumasına, amellerinin durmasına, kendilerine gelen belâya ve ölülerine acımanı, Kötülüklerini affeyle, tevbelerini kabûl eylemeni, onlar arasında müsriflerin günâhlarını bağışlamanı, mazlûmlarma yardım eylemeni, hastalarına şifâ ihsân eylemeni, bize ve onlara râzı olduğun Nasûh Tevbesiyle tevbe etmek nasîbeylemeni istiyoruz. Çünkü sen cömertsin, yücesin, kadirsin.

“Allah’ım, mücâhidlere velî, koruyucu, kâfi ve yardımcı olur musun!

“Allah’ım düşmanlarımıza karşı şânına yakışır şekilde yardım eylersin; düşmanlarının başına kötü daireyi çevirirsin —Allah onların kanlarını akıtırsın— harâm olan mallarını mübâh kılarsın ve onları mü’min kardeşlerimize ganimet eylersin.

Çoban (idareci) olan kadın ve erkeği, ve müslümanların başına getirdiğin herkesi dâima ıslâh eylersin. Allah’ım, onları hem kendi nefislerinde düzeltmeni, hem de onları başına getirdiğin işlerde düzeltmeni; Onlara halka karşı şefkat, merhamet vermeni; dâima bizim onları, onların da bizi sevmelerini nasîbeylemeni istiyoruz.

“Allah’ım, sözümüzü birleştirmeni; aramızdan ihtilâfı kaldırmanı; kanlarımızı korumanı; bizden fitneyi izâle eylemeni; bizi kereminle bize söylediğin ve söylemeyip sadece senin bildiğin bütün belâlardan korumanı ve İslâm ehli arasında bize, karşı karşıya iki kılıç ve onlar arasında ihtilâf göstermemeni, onları taâtinde ve sana yaklaştıran amellerde birleştirmeni istiyoruz.  Zîrâ sen buna lâyıksın ve kadirsin.

“Allah’ım, bizi aziz etmeni, zelil etmemeni; bizi yükseltmeni, alçaltmamanı; bizim lehimizde olmanı, aleyhimizde olmamanı; bizi Senin taâtine götüren Senin rızâna uygun bütün dünyâ işlerinde ve en çok sevdiğimiz âhiret işlerinde birleştirmeni diliyoruz. Çünkü biz oraya gideceğiz. Ve çünkü bütün işler ancak Seninle tamam olur ve ancak senin tevfikinle bize fayda verir.

“Allah’ım, bize senden korkmayı ve Seni tebcil, Sana ta’zim etmeyi nasîbeylemeni; Seçtiğin kullarına ihsân ettiğin ilmin hakikatini bize de lütfeylemeni; Onlara bahşettiğin âyat ve kerâmetleri bize de bahsetmeni dilerim.  

Ey her şeyin hükümranlığı kendine âit ve her şeye kadir olan Zât-ı Kibriya!

Bize bu ihsânını dâim eylemeni çok istiyoruz.

“Allah’ım, bütün hâllerde her zaman vücutlarımıza, bütün kardeşlerimize, çoluk çocuğumuza, yakınlarımıza tam sıhhat ve âfiyet ihsân eylemeni; bu âfiyeti bütün mü’min erkek ve kadınlara teşmil eylemeni; sence en makbûl, en sevimli, sana yaklaşanlara en çok yardımı olan gerek kavli gerek fi’lî hükümlerini bizde yapmanı istiyoruz.

Ey sesleri işiten, ey gizlilikleri bilen, ey göklerin ve yerlerin hükümdarı, kulun Muhammed’e ve Muhammed’in âline salat eylemeni; evvel, âhir, zâhir ve bâtın (olarak salât eylemeni). Niyâzımızı işitmeni, (duâmızı) kabûl eylemeni ve Sana yaraşır olanı bize yapmanı, ey Kerîmlerin Kerîmi ve Ey merhametlilerin merhametlisi! Zâtından istiyoruz.” [Ebû Nuaym, Hilye, c. 10, s. 284-287.] sh:66-68

Kaynak:

CÜNEYD-İ BAĞDÂDÎ, Hayatı, Eserleri ve Mektupları, hzl: Süleyman ATEŞ, Sönmez Yay.  1969, İstanbul

 

CAHİLLERE UYANLARI İHTAR


 Önce dinî ilimleri ve fıkhı öğrenmenin gerekliliği hakkında Cüneyd-i Bağdâdî kaddesellâhü sırrahu’l azîz şöyle diyor:

 “Bizim yolumuz kitap ve sünnetle mazbuttur (kayıt altına alınmış ve bellidir.) . Kim Kur’ân’ı ezberlemez, hadîs yazmaz, fıkıh öğrenmezse (tasavvuf yolunda) ona iktidâ edilmez”

 “Ebû Ubeyd ve Ebû Sevr gibi hadîs erbabından ilim öğrendim. Haris al-Muhasîbî’nin ve Serî ibn Muğallis’in (Allah ikisine de rahmet etsin) sohbetinde bulundum. İşte benim sebeb-i felâhım (kurtuluşum) bu oldu. Zîrâ bizim bu ilmimiz kitap ve sünnetle mazbuttur. Kim sülûkünden [kâmil olmadan] önce Kur’ân’ı ezberlemez, hadîs yazmaz ve fıkıh öğrenmezse ona iktidâ câiz olmaz. (mürid toplaması)” [Subkî, Tabakatu’ş-Safiiyye, c. 2, s. 36.]. sh:10

 

ALLAH TEÂLÂ’YI YÜCELTTİĞİNİ SANANLARA

İbn-u Haldun der ki:

“Bir gün Cüneyd, bir grup mütekellimin (kelamcının) yanından geçiyordu. Bunlar Yaratıcıyı, insanlara mahsus sıfatlardan tenzih etme bâbında münakaşa ediyorlardı. Cüneyd  bunların kim olduğunu sordu: Dediler ki:

-Bunlar, Allah’ı yaratılmış sıfatlardan ve eksikliklerden tenzih etmek için konuşuyor, deliller ileri sürüyorlar. Cüneyd  hemen şu cevabı verdi:

-Kendisinde kusur olması mümkün olmayanı, kusurdan tenzih etmek kusurdur” .

[İbn Khaldun, The Muqaddimah An Introduction to History, İngilizce tercüme; Franzs Rosenthal, London, 1958.] sh: 12

Kaynak:

CÜNEYD-I BAĞDÂDÎ, Hayatı, Eserleri ve Mektupları, hzl: Süleyman ATEŞ, Sönmez Yay.  1969, İstanbul

 

 

2012 SONRASI KEHANETLERİYLE İLGİLİ BİR DEĞERLENDİRME VE TÜRKİYE’NİN YÜKSELİŞİ


2012 Kehanetleri denince herkesin aklına önce, büyük felaketler ve savaşlar gelMEmeli. Kıyamet’i sadece korkunç felaketlerden ibaret görmek, geri/uyuklayan bir ruh halinde ısrar etmekten başka birşey olamaz. Bız burada bir uyanıştan, bilnçlenmeden ve yeni yüksek/yüce bir ruh halinden bahsedeceğiz ve yaşanması olası sürecin asıl/iyi/güzel yanına odaklanacağız. Önce bir soru:

Ruh ile madde arasındaki sınır nerededir? Galiba yüz yıllık bir soruyu sorup, yeniden yanıtlamak zorundayız. “Yüz yıllık” diyoruz zira, -aslında onbinlerce yıl önce sorulup yanıtlanmış ve kutsal yazıtlarla günümüze kadar ulaşmış bir soru/cevap olmasın rağmen- maddeyi herşey sayan modern zamanlarda rasyonel/bilimsel yoldan yeniden yanıtlanması gerekiyor. (Çünkü artık en çok ‘Bilim’e “inanılıyor”)

Yüz yıl önce Kuantum Fiziği, ‘Madde’nin ‘Enerji’ demek olduğunu, 19′uncu Yüzyıldaki kökten materyalist (sonra diyalektik materyalist) madde anlayışının gerçekle alakasının olmadığını gösterdi. Böyle şeylerin Türkiye’de, sadece bir “genel kültür” meselesi olarak anlaşılıp kullanıldığı, sadece soyut entel muhabbetlerinde dillendirilen bir tür çok bilmişlik malzemesi sayıldığı ve sohbet bitince de, kaba 19′uncu yüzyıl materyalizmine -hem de “Sol bir marifet” sayılarak aynen devam edilmesi, asıl gerçeği değiştirmiyor: “Madde enerji de değil, ruhun emanasyonudur” (yani şekle bürünmesidir/yansımasıdır). Bu gerçeğin her zaman geçerli olduğu ve bundan sonra daha da geçerli olacağını unutmamak, bunun yeni ifade biçimlerine hazır olmak gerekiyor. Burada yer alan “irrasyonal” yazılar, rasyonal ile irrasyonal arasında makul bir köprü kurulmasına katkı yapmak isteyenleri özendirmeyi amaçlıyor.

İşte buradan, bu yazının ve burada bundan önce ve sonra burada yeralmış/yeralabilecek yazıların sebebine de gelmiş oluyoruz. 19′uncu yüzyılda kemikleşen materyalist anlayışın özü, modern “uygarlığın” da ana fikriyle ilgilidir. Maddeyi ruhtan tamamen ayrı bir kategori sayan “moderen” insan, kendi ruhu dışındaki herşeyi karmaşık mekanik bir makina olarak görmüştü. Sadece doğayı değil, hayvanları bile ruhsuz saymış, ama insanın iradesinin olduğuna bakarak kendisini bütün varoluşun üzerinde bir yere koymuştu: Doğaya hükmeden insan! Bu anlayışın en mükemmel ifadesini bilimde gördük. Bu maddiyatçı anlayış, herşeyin materyalist/mekanik yasalara göre işlediği önkabulüne dayanarak, geleceğin de şimdiden madde üzerinden hesaplanabileceğini sanıyordu. Şimdi insanın trajedisi, evdeki hesabın çarşıya uymadığını anlamasıdır. Dünya, materyalist hesaplarla geleceğe doğru tahmin edilemiyor. Genel kültüre gelince herkesin Einstein kesildiği ve kuantum fiziğini bildiği günümüzde, Alternatif Nobel ödülü sahibi Profesör Hans-Peter Dürr’ün deyimiyle, “Madde enerji bile değil, ruhtur.” Şimdi bu sözün pratik anlamının anlaşılacağı bir zaman diliminde yaşıyoruz. Düşünsel alışkanlıklar kolay değişmez. Ama artık değişmek zorunda

Burada sadece modern veriler temelinde geleceği konuşmak mümkün değil maalesef -Sorry!..

“Bilimsel yazılar”la yetinmek hiç mümkün değil. (Konulara hem şimdi “irrasyonel” dediğimiz açıdan yaklaşıp hem de onların gerçekliğinden/doğruluğundan nasıl emin olabiliriz? İşte bu başka bir önemli konu kuşkusuz. Ama bu yazının konusu değil.)

Vishnu Puranalar’da ( विष्णु पुराण) bugünün dünyası

Günümüz hakkında yapılmış en eski kehanet, aslında onsekiz adet olan Purana’ların Vishnu Puranaları arasında yer alır. Özünde tarihle ilgili olan ve yaklaşık 1500 yıl kadar önce yazılı hale getirilmiş bu eski Hint yazıtlarında yer alır. 1952′de hayata veda eden ve “Bir Yoginin otobiyografisi” adlı kitabıyla tanınan Paramahansa Yogananda‘nın aktardığı üzere, Kali döneminin son periyoduna tekabül eden bu dönemin özellikleri şöyledir:

“Sürekli maddeleşme (herşeyin/düşüncelerin madde olarak ifadesi) olacak.

Dünyada hüküm süren Hükümdarlar, şiddet kullanmaya meyilli olacaklar.

Kamunun malını zimmetlerine geçirecekler.

Köleler ve kastsız sınıflar (iktidar) üstünlüğünü ele geçirecekler ve herkese emir verebilecek durumda olacaklar ama ömürleri kısa olacak, acıma duyguları pek olmayacak.

Mülk sahibi olanlar toprakla uğraşmayı ve ticareti bırakacaklar, onlar köle olacaklar ve başka meslekler seçecekler.

Hükümdarlar, vergi bahanesiyle, halklarını soyacaklar ve talan edecekler, özel mülkiyeti yok edecekler.

Ahlaki/etik sağlık ve adalet, günden güne azalacak -ta ki bütün dünya bozuluncaya ve nançsızlık hakim oluncaya kadar. İnançla ilgili uygulamaların tek nedeni fiziksel ‘sağlık’ haline gelecek.

Kadınla erkek arasındaki tek bağ, cinsel çekim olacak.

Başarıya giden tek yol, sahtecilik haline gelecek.

Yeryüzü, sadece yeraltı/yerüstü kaynakları nedeniyle değerli sayılacak. Din adamı giyimkuşamı, din adamı özelliklerinin yerine geçecek.

Sıradan bir yıkanma, arınma sayılacak, insan ırkı, Tanrısal/kutsal insanlar doğuramayacak hale gelecek.

İnsanlar soracak: “Bize kadar gelmiş eski yazıtları ne yapalım?”

Evlilik törenleri tören olmaktan çıkacak.

Dinin uygulanması da etkisizleşecek.

Hayat şekli, herkes için aynı olacak.

En fazla paraya sahip olan, halk arasında en çok para dağıtabilen, insanlara hükmedecek. Çünkü isteği zenginlik olacak -adil birşekilde sahip olsun veya olmasın.

Herkes kendini Brahman sayacak (en üst dindar kast).

İnsanlar ölümden ve aç kalmaktan korkacaklar, bu nedenle dini sadece bir gösteriş şeklinde uygulayacaklar.”

Eski kehanetlerde yarının dünyası hakkında ipuçları

12′inci Yüzyıl başında hayata veda eden Kudüslü Yuhanna’nın kehanetine göre, karanlık dönemin sonunda insanların kalp gözü açılacak, insanlar dünyadaki her canlının Tanrı’nın nurunu taşıdığını doğrudan anlayacaklar, bir hayatın içinde birden fazla hayat yaşamış olacaklar ve artık ölümden korkmamaya başlayacaklar. Maya söylenceleri, yeryüzünün spiritüel merkezlerinin Aktif hale geleceğini ve bunun uyandırıcı/uyarıcı etkisinden bahsederler. Bunu kısaca, insanın güzel bir keşif yaptığı anda yaşadığı o sevinçli bilinç yükselmesine benzetebiliriz. Tabii bu yükselişin daha farklı ve mistik kaliteye sahip bir durum olacağı belli olmakla birlikte, nasıl/hangi vesileyle yaşanacağı, biraz da insanın/toplumun kendi özel/özgün yaşamıyla ilgili bir durum. Aztekler, 2012′de başlayan geçiş döneminin ardından, insanların kazanacağını tahmin ettikleri bu yeni yüce özelliklerin daha sonra kalıcı hale geleceğinden yola çıkarak, 2024′den itibaren başlayacak çağın insanını, ‘Yeni bir insan ırkı’ sayarlar. Buradan, oldukça büyük bir değişiklik beklediklerini anlıyoruz. Samanyolunun merkezinden geçecek olan Dünya arınacaktır. İnka’lara göre 2012′de Altın Çağ başlayacaktır. 2013 yılında hayatta olanlardan itibaren, yeni insan ırkı oluşturulacaktır. Maorilerin söylencelerine göre, insanları yüce duygulardan ve kutsallıktan koparan maddiyatçı aşırı tutkular ve savaşlar sona erecektir. Bunu bir olgunlaşma olarak da okuyabiliriz. Tektanrılı dinlerin kutsal kitaplarındaki söylenceleri belki ayrı bir yazıda ele almak gekir. Ama Başmelek İsrafil’in Kıyamet borusunu üç kez çalması, 2012′nin Mayıs ve Eylül aylarındaki (Eylül’de iki kere) üç güne tekabül eder. Uyanışın bu dönemde başlayacağı, bunun işaretlerinin görülebileceği düşünülebilir. Tabii burada Kıyamet sözcüğünün anlamı, ille de herşeyin yok olması ve herkesin ölümü falan demek değildir. Buna dikkat etmek gerekiyor. Tibet kehanetleri de, İyi ile Kötünün savaşının 2026 sonunda İyinin zaferiyle sonuçlanacağını söylerken, insanların 2014 yılının Temmuz ayından itibaren spiritüel bir aydınlanma yaşayacaklarından bahseder. Tabii bu yeni yükseliş halinin, coğrafi yerlerle de ilgisi olmalıdır ve Tibet, anlaşıldığı kadarıyla bu yerlerden biridir. Türkiye’de spiritüel etkilerin görülebileceği (coğrafi) yerler arasında Bursa/Uludağ, İstanbul/Sultanahmet, Denizli bölgesi, Kazdağlarını vd. sayabiliriz. Tibetliler, gelişmelerin seyri hakkında oldukça ayrıntılı tahminlerde bulunmuşlardır. Bunlara göre dünyanın milletlerinin birbiriyle savaştığı çok büyük bir kapışmanın ardından (böyle öfkeli anlaşmazlıkların savaşla değil diplomasiyle çözülmesi için çalışmak, her insan evladının görevi olmalıdır) eski öğretilere yeniden kulak kabartılmaya başlanacak ve samimi/sahici inanç geri dönecektir.Gerçeğin Savaşçıları’ geri dönecektir. Onlara yardım edenler ödüllendirileceklerdir. Onların dünyaya dönüşlerinden birkaç yıl sonra, ‘En Yüce Olan’ın başlatacağı yeni çağın ilk işatleri de görülecektir. Bu işaretler, O’nun vereceği mucizevi işaretler ve olağanüstü insanlar şeklinde zuhur edecektir. Bu insanlar (Gerçeğin Savaşçıları), büyük yeni ruhsal/spiritüel ilimlerin kapılarını insanlara açacaklardır. Tibet kehanetleri böyle.

Nisbeten yeni sayılabilecek kehanetlerde, sıklıkla, “Üçgün sürecek bir karanlık”tan bahsedilir. Bu kararmanın, 21 Aralık 2012′nin hemen öncesi veya sonrasında başlayacağı, o üç karanlık günde kesinlikle sokağa çıkılmaması gerektiği söylenir. 1929′da ölen İsveçli bir balıkçı, 2012 dönemiyle ilgili bir dizi felaket haberi verdikten sonra, ardından bazı siyasi değişikliklerin olacağından da bahseder, bunları ayrıntısıyla anlatır ve mesela İran ile Türkiye’nin Ruslar tarafından işgal edileceğini söyler. (Tabii böyle olmak zorunda değildir!)

Anna Taigi’nin gördüğü bir vizyon sonrasında 1818′de Roma’da dikte ettirdiği kehanetlere göre, kötülük, insanın elinden iktidar gücünü alınca, Tanrı’nın güçleri bizzat müdahale edecek ve düzeni yeniden kuracaklardır. Ama üç günlük bir karanlık olacak ve bunun nedeni, atmosferin kirlenmesi olacaktır. O uzun gecede şimşekler çakacak, kim camlarını açarsa ve dışarı çıkarsa ölecektir. Taigi, bu süre zarfında kutsanmış mumların sönmeyeceğini ve herkesin dua etmesi gektiğini söylüyor. Daha sonra Tektanrılı dinlerin birleşeceği kehanetinde bulunuyor. Ülkeler astrolojisiyle ilgilenenler, 26 bin yılda bir yaşanan özel bir yıldızlar kombinasyonuna dikkat çekiyorlar. Bu, çok özel bir Neptün-Uranus-Plüton kombinasyonudur ve bu denklemde Neptün spiritüel uyanışı ve yaratıcı düşünceleri, Uranus köklü değişimleri, Plüton ise geri dönüşü olmayan dönüşümü temsil etmektedir. Bu üç etkinin birbirini desteklediği bir atmosferde değişim/dönüşüm adına herşeyin olabileceğini söylüyorlar. Eski kehanetlerde her ne kadar (genellikle) falaketlerle birlikte anılsa da, bu dönemin muazzam bir değişim/dönüşüm potansiyelini temsil ettiği söylenebilir. (Peki neden ille de falaketlerden ve savaşlardan bahsedilmektedir? Bunu anlatmak/anlamak zorundayız).

Bu dönemin, herşeyden önce bir Bilinçlenme/uyanma döneminin başlangıcı olduğu sık sık vurgulanırken, “bilinçlenme”nin anlamına örnekler de verilir. Mesela Hopi kızılderilileri, 2012′de baslayacak 25 yllık dönemin sonunda aydınlanarak oluşacak insana, “Yeniden yaratılmış” diyorlar. Hintlilerin Vedik yazıtlarında, 2012′den itibaren insanın ışığa yükseltileceği yazılıdır. (Hintliler, bu dönemde giderek bilinçlenen insanlardan birinin, Vishnu’nun son enkarnasyonu Kalki olduğunu anlayacağına inanırlar. Bu da, aydınlanmanın türüne bir örnek sayılabilir)

Eski kehanetlerde neden ille de büyük felaketler ve savaşlardan bahsedilir?

Bu konu, tayin edici önemde… Benzeri zaman kalitelerinin yaşandığı eski dönemlerde büyük değişimler hep savaşlarla gelmiştir, çünkü insanların -iktidar olmak ve “güç” kayması anlamında- değişikliklerde savaşlara başvurmaları ‘normal’ bir durum sayılıyordu, kehanetleri yapanlar da söze döktükleri vizyonlarını böyle dillendiriyorlardı. Burada dikkat çekici nokta, 2012′ye “benzer” zaman kalitelerinin hiç birinin bugünkü yoğunlukta yaşanmamış olmasıdır. Karşı karşıya olduğumuz durum, insanlığın yeni bir bilinç seviyesine yükselmesiyle ilgilidir. Belki şöyle de ifade edebiliriz: En geç 2030′ların başında, yaşayan tüm insanların kalp gözü açılmış olacaktır. Bunun anlamı, bir gün gelip herkesin aniden “Aha!” diye uyanması falan değildir elbette. Bu süreçte, adına şimdilik ‘Bilinçlenme’ diyebileceğimiz durum, ilk etkilerini muhtemelen Hazirandan itibaren gösterecektir. Asıl sonuç bir tür yükselme olacağından, insanların makul davranıp savaşa mahal verMEme ihtimalleri yüksektir. Gelişmeler, gerektirdiği kadar yoğunlukla, tevekkülle, akılla, sevgiyle, karşılıklı toleransla karşılanırsa, kehanetleri eski zaman mantalitesiyle yorumlayanların söyledikleri yıkım/savaş olmayabilir. Ama bu, durumu aynen şimdiki gibi muhafaza etmekte kararlı olanların direncine bağlıdır. Muhafazakar (ve maddiyatçı) zihniyetin direnci yüksek olursa, yani eski zaman mantalitesine uygun bir insan tipinin hakimiyeti değiştirilecekse, sonuç eski kehanetlere benzeyebilir. Bu, günümüz insanının tercih meselesidir -ama ben makul insanların galebe çalacağına ve onların sayesinde yükselişin daha az sancıyla yaşanacağına inanıyorum (inanmak istiyorum).

Burada en çok güvendiğim kişiler kadınlar… Haziran ayında yeni bir ivme kazanacak ruh hali, gücün dişi yanının yükselmesidir. ‘Eril’ (Yang) gücünün hakim olduğu ruhsal atmosfer, 2003′den beri ‘Dişi’ (Yin) gücün mütemadiyen yükselişiyle etkileniyor. Bu yıl ‘Dişi’ gücün ‘Eril’ güç ile eşitlenmeye başladığı önemli bir süreç yaşanıyor. Kadınların toplumsal gücünün daha da artacağı bir süreç bu. Ve kadının mücadele biçiminin de erkeklerden farklı olduğu ve savaş anlayışından uzak olduğunu biliyoruz. Eşitlenme, bu yıl sağlanmasa bile, ‘Dişi’ gücün etki ivmesinin oldukça yükseleceğini ve erkeklere oldukça yaklaşacağını söyleyebiliriz. (Bu vesileyle tekrarlayalım: Türkiye’nin yeni Cumhurbaşkanı veya Başbakanı kadın olmalıdır.)

Geçen yılın Aralık ayından beri, Şubat ayında yaşanabilecek önemli olaylara dikkat çekiyoruz. Bunun nedeni, İktidarın bu tarihten itibaren çok zor durumda kalabileceği bir tarafa, nitel bir değişim sürecine girilme ihtimaliydi. Önce bir tekrar. 2013 ortasına kadar yaşanabilecek olayların -zaman kalitesiyle ilintili- genel karakterini şöyle özetleyebiliriz:

1. Ülkenin şimdiye kadarki haliyle varlığını değiştirecek olaylar -ve onlara karşı kitlesel olaylar… (Türkiye’nin hayat-memat meselesi haline gelebilecek bir takım olaylar…) 2. Şimdiki yönetici elitin bütünüyle değişmesine yol açacak bir dizi olay… 3. Olayların askeri bir boyuta sahip olması… (Bunun anlamı ‘savaş’, ayaklanmalara ‘asker müdahalesi’ ve/veya ‘darbe’ olabilir) 4. Türkiye’nin kendi karakterine ters hareket eder hale gelmesi… (Türkiye’nin komşularıyla ve dünyanın yarısıyla papaz olması ve bunu çok düşük bir seviyeden yapması, buna örnek gösterilebilir) 5. Hükümet demokrasiyi kıstıkça ve baskılar arttıkça, şiddet potansiyeli katlanarak artabilecek bir durum… Türkiye’de baskı ve diktatörlük eğilimlerine karşı, keyfi diktatoryal idareye karşı tepki, baskıların boyutu arttığı ölçüde katlanarak artabilir; muhalefet yetersiz kalırsa veya susturulursa, tepki devletin/hükümetin içinden gelebilir demiştik. Bunun en genal anlamı, ‘Değişimi zorlayan gücü engellemenin mümkün olmadığı’dır. Önce, Şubat ayının ikinci haftasında ortaya çıkan ve MİT üzerinden Başbakan’ı hedefleyen hukuk darbesini -zaman kalitesi açısından- incelemeyi deneyelim. Sözkonusu durum Şubat ayı ortasında başlamıştır ve etkisini 2012 Aralık ayına kadar sürdürecektir. Geçiş döneminden hemen öncesinde yaşandığı için, bir tür ‘Temizlik’ ve/veya, ‘Yeni Çağa Hazırlık’ dönemi sayılabilir. Bu etki, daha çok ikili yakın ilişkileri belirleyen bir durumdur. İktidarın hem düşmanlarıyla, hem de yakın dostlarıyla ilişkilerini belirler ve burada gerginlik ortamı sözkonusudur (hem dostlarla hem düşmanlarla).

Eskiden beri olan ve geçiştşirilen gerginliklerin ve anlaşmazlıkların ateş olup yağdığı bir durum. Burada açıklık/şeffaflık yoksa -ki yok- gerginlik bir kopma/kırılma yaşanana kadar sürebilir. Açık/dürüst olunmayıp gerginliğin tırmanması halinde, çatışmanın iki tarafı arasındaki ortaklık sona erecektir. Bu denklemde ilginç olan, devreye üçüncü bir aktörün/faktörün girmesi olasılığıdır. Bu yeni faktör, varolan durumu tamamen değiştirecek ve geleceğe uzanan doğru kapıyı açacak faktör olabilir, veya o istikamette ilerleyecek olanların işini oldukça kolaylaştırabilir. Üçüncü Faktör’ün, Türkiye’yi tamamen dönüştürecek faktör olma ihtimali oldukça yüksektir. Bu faktörün, iktidarla savaşarak Türkiye’yi değiştiren güçlü bir aktör olma ihtimali yüksek.

Türkiye, savaşla da ilgili olabilecek ve askeri yana sahip bu dönemden geçerek 2013 yılına geçtikten sonra, çok önemli bir çağın başlangıcını yaşayacaktır. Bu döneme kısaca, ‘Yeni İstanbul/Anadolu Uygarlığı Devri’ (veya ‘Yeni Türk Uygarlığı Devri’) diyebiliriz (Adı elbette sonra bu toprakların insanları veya dünya tarafından konacaktır). Biz burada belki, en genel çizgileriyle, bu yeni dönemin -bu topraklardaki- özelliklerinden bahsedebiliriz.

Yeni bir Anadolu/İstanbul Türk Uygarlığına doğru 

Türkler, 1912′den beri, “Osmanlı İmparatorluğunun yıkılmasının verdiği eziklik” diye nitelenen bir düşük ruk halinin etkiside. Bu etki, aynı zamanda bilinçaltındaki suçluluk psikololojisiyle ve “kendine lâyık görmemek” gibi (burada açıklayacağımız) bir ruh haliyle ilgili. 1908-1922 Anadolu kıyameti ve Anadolunun kapitalizme özgü kültürel homojenlesmesi sırasında yaşananlar, Türklerin kabul ettiğinden daha derin bir ruhsal tahribat yapmıştır. Bu cinnetten sonra kurulan Türkiye Cumhuriyeti, bir “beklemek” devridir. Bu dönemde ülkenin yönetimi, hızla vasatizmin eline geçmiştir ve esasen 60 yıldır da muhafazakar vasat kesim tarafından yönetilmektedir. Bu durum, “Kendini birinci sınıf ülkelerden/halklardan sayamayan” bir düşük bilinç seviyesiyle ilgiliydi. Malum “Aşağılık kompleksi”, kaba-saba böbürlenmelerle değil, sağlam/somut bir ruh haliyle (mantalite ile) aşılacaktır (şimdiki Hükümetin ekonomisiyle göbekten bağlı olduğu ülkelere kaba-saba böbürlenmeleri, aşağılık kompleksinin en bariz durumunu teşkil etmektedir) Yaşanan/yaşanacak yeni Bilinç Yükselmesi, Cumhuriyet döneminin bu eski “idare-i maslahatçı vasat müteahhit muhafazakar” zihniyeti aşmaktadır. Dönemin sonunda (yani 2013′ün ikinci yarısından itibaren), Türkiye Cumhuriyeti ve Halkı, kaderini belirleyen bu ezik/kompleksli durumdan kurtulacaktır -öyle görünmektedir. Bunun somut ifadesi, ülke içinde birbirine “uzlaşmaz” düşmanlıkla “bağlı” kesimlerin, bu düşmanlıklarına son vermesi olacaktır. Bu durum, “Üçüncü Faktör” dediğimiz faktörün yapıcı ve uzlaşıcı/uzlaştırıcı tavrıyla yakından ilgili olabilir. Her hal-u kârda, büyük bir rahatlama ve feraha çıkma duygusu yaşanacağı kesindir.

Bu durumun yaşanmasında, ‘Dişi Güç’ (Yin) diye özetlediğim -ve ayrı bir yazı gerektiren- durumun önemli bir payı olabilir, çünkü Türkiye’de ‘Dişi’ özelliklere sahip siyasi gücün yükselişi, olası yeni uygarlığın kurulması aşamasında önemli bir rol oynayabilir. Bu aşamada kadınlar, kendi güçlerinin farkına varacaklardır ve eski muhafazakar mantaliteyi önemli ölçüde sınırlayıp zayıflatacaklardır.

Türkler, T.C. üzerinden edindikleri ve yaşadıkları, kabaca “Biz Avrupalılar/Amerikalılar gibi olamayız” şeklinde karikatürize edebileceğimiz durumdan, bu aşamada kurtulacaklardır, çünkü bu durumu bilinç altında yeniden üreten (1912 sonrasından kaynaklanan) suçluluk/yetersizlik kompleksi ve ona bağlı “Kürt/Ermeni/Rum/Süryani/Alevi vs. sorunları”, kimlikçilikler/ayrımcılıklar ötesi bir yerden aşılmış olacaktır. Bu konuların “sorun” olmaktan çıkışı, Türkiye’nin etrafında yaşanacakdeğişimlerle de ilgilidir. Oralar da değişeceklerdir elbette (özellikle Ermenileri yiyip bitiren ‘Soykırım’ konusu, Türklerin yapıcı/olumlu tavrıyla yakından ilgilidir. Ermenilerin huzura kavuşması için çok önemlidir).

Türkiye Cumhuriyeti, 2013 yılının ikinci yarısından itibaren, geçmişi nedeniyle (bilinçsizce) çekmekte olduğu ruhsal acılardan, engelleyici kötü (kader) etkilerinden kurtularak, dünyada (Atatürk dönemindeki gibi) tam anlamıyla önyargısızca kabul edilen ve hayranlık duyulan bir yer olmak sürecine girecektir. Cumhuriyet döneminin engelleyici bütün bagajlarının önemsizleştiği bu dönemde, ‘Türk Değerleri’ diye bir damarın canlanabileceğini söyleyebiliriz. Bunu kısaca, ‘Bu topraklara özgü değerler’in, Türk kültürel renkleriyle birlikte globalleşmesi/evrenselleşmesi gibi de anlayabiliriz (20′inci Yüzyıl’ın ikinci yarısında Japon Kültürünün evrenselleşmesi konusu, bu duruma bir örnektir. Ama bu kez, daha derin bir durum sözkonusudur).

Sözkonusu negatif etkilerin aşılması ve rahatlamayla birlikte, Türkiye’nin önünde büyük bir yükselme dönemi açılabilir. Yaratıcılık, ülkenin yeni tip yüksek ekonomik refahı, kültürel/sanatsal patlama, Türkiye’yi hızla bir çekim merkezi haline getirebilir. Bu çekiciliğin, yeni çağın kalitelerine uygun olarak kültür/sanat, yeni alternatif ekonomi/düşünceler ve bilgi/iletişim alanında başı çekeceği ve bunda kadınların önemli bir rol oynayabilecekleri söylenebilir.

Yaratıcı alanlarla meşgul sanatçılara hep sorulur: “Fikirlerinizi nereden alıyorsunuz?” diye. Buna yanıt vermek zordur, çünkü açıklaması zordur, rasyonel bir cevabı da yoktur zaten. Ama burada “hayalimizi” zorlayarak, bu soruyu şöyle bir “tasavvur” ile yanıtlayabiliriz belki: Anadolu, dünyanın en eski üç uygarlık merkezinden en eski olanıdır. Bu süre zarfında o eski uygarlıkların bir tür spiritüel enerji ürettiklerini, ama bu enerjinin -maddeci modern uygarlık etkisiyle- yeraltına hapsedildiğini düşünün. Şimdi, şişeye kapatılmış bütün bu ve benzeri spiritüel güçlerin önündeki kapakların açıldığını düşünün. En büyük güçlerden biri, Anadolu ve İstanbul’da olacaktır. Ama radyo yayınlarını dinleyebilmek için nasıl aynı frekansta olan bir radyo alıcısı gerekiyorsa, bu muazzam yaratıcı enerjiden yararlanabilmek için, onun dalga boyunda olmak gerekir. O dalga boyunun ilk şartı da evrensel değerlerdir ve iyi bir insan olmaktır. Bu ilk şarta sadık kalanların (özellikle kadınların), önümüzdeki dönemde, ‘Uyanan İnsanlar’ın ilk dalgasına dahil olacaklarını düşünebiliriz (Elbette bunun spiritüel boyutu çok daha önemlidir ve bu yazının konusu değildir). Yeni Uygarlık, coğrafi etkiden ziyade muhtemelen global etkide bulunan bir özelliğe sahip olacaktır. En genel özellikleri bakımından -şimdilik- bunlar söylenebilir.

Erişim:
http://konstantiniye.blogspot.com.tr/2012/02/zaman-kalitesi-ve-2012-kehanetlerinin.html

 

MİSTİK CİNAYET ROMANI YAZARI: DOSTOYEVSKİ


Ahmet ÜMİT

Kimi eleştirmenler Dostoyevski’nin Suç ve Ceza’sı ile Karamazov Kardeşlerini polisiye roman olarak adlandırırlar. Benzer değerlendirmeler Sofokles’in Oedipus’u ve Shakespeare’nin Hamlet’i için de yapılmıştır. Hamlet’in başına geldi mi bilinmez ama önemli tiyatro okullarında öğrencilerin Oedipus’u dedektif giysileri içinde sergiledikleri bile olmuştur. Gerçekten de bu yapıtların ekseninde suç, dahası cinayet yer alır. Onları polisiye olarak tanımlanmasına yol açan da bu özellikleridir. Üç yazarın içinde polisiye romana en yakın olanı Dostoyevski’dir.
Yazarımızın yaşadığı ve yapıtlarını kaleme aldığı dönem, polisiye romanın doğuşuyla aynı yıllara rastlar. Fiyodor Mihayloviç Dostoyevsky 1821 yılın¬da dünyaya gelir. O yirmi yaşındayken ve yazar olmaya henüz karar ver¬mişken ilk polisiye olarak kabul eadilen Edgar Allan Poe’nun, “The Murders in the Rue Morgue” (1841 – Morgue Sokağı Cinayeti) romanı yayınla¬nır. Bu bir rastlantı değildir; insanın mayasında olan suç eğilimi, kapita¬lizmde kendini olgu olarak ifade edebilecek sosyo-ekonomik bir sistem bulmuş, hırsızlık, dolandırıcılık, yağma, cinayet, terör toplumun bütün kat-manlarını sarmıştır. Suçun edebiyattaki yansıması polisiye romandır. Suç olaylarının yaygın olarak görüldüğü yerler ise kentlerdir. Her geçen gün artan yoksul nüfus, suç işleme ve gizlenme olanaklarının kentlerde kırsal alana göre daha fazla olması, suçu merkezlere kaydırmıştır.
Dostoyevski, Tolstoy ve Turgenyev gibi köyü, kırsal alandaki ilişkileri anlatan bir yazar değil, Gogol gibi kentli bir sanatçıdır. Bir hastanede dünyaya gelir, yoksul bir apartmanda ölür. Onun romanlarının geri planında Petersburg, Moskova ve Rusya’nın taşra kentleri vardır. Olaylar çoğunlukla meyhanelerde, izbe evlerde, pis kokulu sokaklarda, tavan aralarında geçer. Dostoyevski’nin romanlarındaki suç, Sofokles ve Shakespeare’in yapıtlarındaki gibi soyluların arasında değil, 19. yüzyıl kentlerinde toplumun yoksul tabakalarının günlük yaşamında kendini gösterir. Aç öğrenciler, hırsızlar, tefeciler, fahişeler, kimsesiz çocuklar, malını mülkünü yitirmişler üst sınıfla ilişkileri içinde anlatılır. Bu ilişki ağının ekseninde mutlaka bir suç vardır. Suç Dostoyevski ve romanları için vazgeçilmez bir temadır. Bu tema, modern çağın çocuğu olan polisiyenin temasıyla aynıdır.
Dostoyevski’nin polisiye roman yazarlarıyla bir başka benzer yanı da yapıtlarının çoğunun konusunu gazete sütunlarından, özellikle de adliye haberlerinden almış olmasıdır. Suç ve Ceza, Karamazov Kardeşler, Ecinniler, Budala gibi başyapıtları gazete haberlerinden esinlenerek yazılmıştır. Bilindiği gibi polisiye romanların konuları da çoğunlukla gazete haberlerinden alınmadır. Dostoyevski’nin üslubu da polisiye romana çok yatkındır. O yıllarda Rus yazarları arasında da oldukça yaygın olan sayfalarca kent, mekân, insan tanımlamalarının aksine neredeyse yok denecek kadar az betimleme. Bu betimlemelerin çoğunda hava karanlık veya kasvetli ya da yağmurludur. Eşyalar çürümüş kokular getirir burnumuza, evler basık ve karanlıktır. Ama insanlar… Dostoyevski bütün projektörü insanların üzerine tutar. Onları konuşturarak, dış görünümlerini ve daha çok iç dünyalarını gözler önüne serer. Bu yüzden romanları zaman zaman gevezeliğe varan bol diyaloglardan oluşur. Tıpkı polisiye romanlarda olduğu gibi yarı alaycı, kıvrak bir dil okuru sürükleyip götürür.
“Dostoyevski’nin kahramanları sustukları sürece, gölgelerden hayaletlerden başka bir şey değildirler; sözler, ruhlarını verimli, bereketli hale getiren çiğ damlaları gibidirler. Konuşurlarken, kendilerinde var olan şeyleri keşfederler, renklerini belli ederler, onları dölleyecek olan çiçek tozunu açığa vururlar. Tartışmalar içerisinde kızışırlar, canlanırlar; Dostoyevski’nin ürperen dehası, uyanık insana kendini tutkulara kaptırmış olan insana bağlanmaktadır. Böyle bir insanın ruhunu kavrayabilmek için de, önce ruhundan kopan sözleri yakalamaktadır.”(1)
Kendi ülkesinden başta Puşkin ve Gogol olmak üzere birçok şair ve yazardan etkilenmiştir. Yabancı yazarlardan ise Schiller, Goerge Sand, Balzac en çok okuduğu yazarlardır. Hatta Balzac’ın “Eguene Grandet”sini Rusça’ya çevirir. Bu tür klasik yapıtların yanı sıra şiddet ve cinayet konularını işleyen romanları da okumayı sever. İnsanlarla kolay ilişkiye geçemeyen yazarımız Petersburg Askeri Mühendislik Okulu’ndayken, boş zamanlarında bu tür romanları elinden düşürmez. Polisiye romana geçişte bir ara halka diye tanımlanan Eguene Sue’nun “Paris’in Esrarı” adlı yapıtı çok sevdiği söylenir. Suç ve cinayet konuları onu tuhaf bir biçimde çekmektedir. Yazarın gizemli bir gerçekçiliği benimsemesinde gençlik yıllarında okunan bu romanların etkisi olduğu da yadsınamaz. Ama bu yazarların arasında Edgar Allan Poe onu özel bir biçimde etkilemiştir.
“Dostoyevski’nin romanlarındaki hayaller bu noktada Balzac’tan çok Victor Hugo, E.T.A. Hoffman ve Edgar Allan Poe’ya yakındır. 1861-1862 yıllarında yayınladığı Vremya dergisinde Poe için şunları yazar: “Hemen her zaman en garip gerçeklikleri seçmektedir. Poe, kahramanlarını en akıl almaz fiziksel ve psikolojik konumlara sokmaktadır, ardından bu insanların ruh durumlarını büyük bir öngörü ve şaşırtıcı bir kesinlikle betimlemektedir.(2)
Yukarıda sıraladığımız nedenlere karşın Dostoyevski’yi polisiye roman yazarı olarak tanımlamak yeterli olmayacaktır. Tıpkı onu, ideoloji ya da psikoloji yazarı olarak tanımlamanın doğru olmayacağı gibi. Dostoyevski’nin üslubu, yapıtlarının içeriği, bildirisi kendi sancılı yaşamının bir yansımasıdır. O yaşadıklarından çıkardıkları sonuçları, hem de bilincinde psikolojisinde büyük yaralar açan sonuçlarıyla kâğıda dökmüştür. Dostoyevski’nin yapıtları, tinsel dünyasının bir haritasıdır. Ama bu öyle bir haritadır ki, onu bakarak kendi tinsel dünyamızda da bir yolculuğa çıkabilir; insanın tinsel yapısı üzerine önemli yöntemsel bilgiler edinebiliriz. Dostoyevski’nin polisiye romandan ayrıldığı yer tam da burasıdır.
Dostoyevski’nin yapıtlarında önemli olan suç ya da cinayetin gizemi, suçlunun kim olduğu merakından çok, suçun insan psikolojisi ve yazgısı üzerindeki etkileridir. Yazarımıza göre suç insanoğlunun varoluş biçimlerinden biridir. Ama hiçbir zaman tek başına ele alınamaz. Suç, yaşanıp sona eren bir süreç değildir. İnsanın iç dünyasındaki birçok öğeyi harekete geçirir. Basit bir vicdan azabı değildir ortaya çıkan. İnsan varlığının sorgulanmasına kadar uzanan geniş kapsamlı bir düşünsel sistem, bir dünya görüşüdür. Sürekli devinim halindeki bir su kitlesine benzeyen insanoğlunun tinsel dünyasında birçok itkiyle birlikte yer alır suç. Zaman zaman farkı güdü ve isteklerin arasına gizlenir, bazen de en kaba ve bencil biçimiyle ortaya çıkar.
Sigmund Freud, “Dostdoyevski ve Baba Katilliği” başlıklı makalesinde yazarımızın kişiliğinde yaratıcı sanatçı, sinir hastası, ahlakçı ve günahkâr olmak üzere dört ayrı kimlikten söz ediyor ve ekliyor.”… Dostoyevski’nin konularını seçerken sert, katil ruhlu, bencil kişileri ayırarak kendisindeki bu gibi eğilimlere işaret etmesinden ve kumar tutkusu, genç bir kıza tecavüz etmesi gibi yaşamındaki belli olaylardan geldiğidir. Dostoyevski’nin kendisini kolaylıkla katil yapabilecek çok kuvvetli yıkıcı içgüdüsünün gerçek hayattan en çok kendisine çevrildiğini (dışa dönük değil, içe dönük), böylece suçluluk duygusu ve mazohizim olarak ortaya çıktığını anlamak buradaki karşıtlığı açıklar… Buna göre Dostoyevski, küçük şeylerde başkalarına, büyük şeylerde kendisine karşı sadist, daha doğrusu mazohistti-yani en sakin, en iyi, en yardımsever bir insan”(3)
Freud’un söz konusu makaleyi kaleme almasında, ünlü “Oedupus Kompleksi” teorisini ispatlama kaygısı ağır basar. Ünlü bilim adamı aynı kaygıyla Oedipus ve Hamlet’i de sık sık örnek vermiştir. Bilimsel bir teoriyi anlatmak için yazınsal yapıtları ve kişilikleri örnek vermek belki konunun daha iyi kavranması sağlayabilir ama yapıtı da sınırlar. Sınırları sonsuza ulaşan imgesel düşünce, soyut mantıksal düşüncenin cenderesine sokulur. Sanat yapıtını incelerken amaç bir teoriyi ispat etmeye dönüşünce öznelliğe düşmek de kaçınılmaz olur. Ama Freud’un yazdıklarında önemli bir gerçek vardır ki, o da Dostoyevski’yi hiçbir zaman terk etmeyen suçluluk duygusudur. Bu duygunun kökeninde baskıcı bir ailede büyümenin getirdiği sakıncalardan tutun da, kendi kölelerinden 16 yaşında bir kızı hamile bıraktığı için öldürülen babasının trajik sonundan duyduğu utanca, kendi kişiliğindeki sapkınlıklardan, sanayileşmenin başlarında olan Rusya’da cesur düşüncelerle dolu ama bağımsız davranabilme yetisi henüz gelişmemiş bir aydın olmanın getirdiği ağır yüke kadar bir dizi neden sıralanabilir.
Yazarımız tinsel dünyasında fırtınalar koparan bu suçluluk duygusunu evrensel boyutta algılar. Kendi kişisel deneyimleriyle, toplumların tarihsel deneyimleri birleşir. İmgeleminde insanlığın manevi görüntüsü canlanır. Ama bu hoş bir görüntü değildir. Çelişkili, tutarsız bir kişilik, sömürü, yıkım ve ölümlerle dolu bir tarih. Böylece dibe kadar iner yazarımız. İnsanın çaresizliğine, zavallı bir yaratık olduğu sonucuna ulaşır. Başyapıtların habercisi sayılan “Yeraltından Notlar” adlı yapıtında bu düşüncesini anlatır.
“Son derece onurlu bir adamım ben. Evhamlıyım; bir kambur, bir cüce kadar alınganım. Gene de öyle zamanlar oldu ki birisi yüzüme bir şamar aşk etse sevinç duyardım belki… Ciddi söylüyorum; herhalde bunda bambaşka bir zevk bulabilirdim. Bu şüphesiz kederden doğan, fakat kederin derecesi, insanın içinde bulunduğu durumun zorluğu nispetinde tadı artıran bir zevktir. Tokadı yiyince insan maneviyatı hırpalanır, pestil gibi ezilir. Bana en çok dokunan her zaman, her yerde haklı veya haksız bir çeşit tabiat kanununa uyar gibi herkesten önce kendimi suçlu görmemdi.”(4)
Dostoyevski’ye göre insanoğlu ruhsal özürlüdür. Bütün iyi niyetine, kahramanca dünyayı değiştirme ideallerine karşın henüz kendi kişiliğindeki olumsuzlukları bile gideremeyecek kadar, iradesiz, korkak ve basit bir yaratıktır. Onu böyle bir sonuca götüren yaşadığı yüzyıldaki insanlığın durumu, birlikte yaşadığı kişiler üzerindeki gözlemi ama daha çok kendi yaşam deneyimidir.
Kendi yaşam deneyimini aktarmada son derece dürüst davranır Dostoyevski. Yapıtları düşüncelerindeki çelişkiyi, kararsızlığı, umutsuzluğu gizleyip saklamaya gerek görmeden anlatır. Bu yönüyle başta Franz Kafka olmak üzere birçok yazara öncülük edecektir.
1849 yılında yaşamının akışını değiştirecek çarpıcı bir olay meydana gelir.
Dostoyevski kendini tümüyle yazın çalışmalarına vermek için askerlikten ayrılmıştır. Bir yıl sonra Şair Nekrassov ve eleştirmen Belinski ile tanışır. Biraz da bu arkadaşlarının etkisiyle ütopik sosyalist Fourier’in öğretisini okumaya başlar. O yıllarda ütopik sosyalizm Rus aydınları arasında oldukça yaygındır. Avrupa aydınlarının aksine Rus aydını bağımsızlıktan yoksun olduğu için, kendini halktan soyutlayamaz. Kurtuluş düşleri halkla, köylülerle birliktedir. Ama halk ve köylüler çoğu zaman böyle bir kurtuluş sorunları olduğunun bile farkında değillerdir. Bu yüzden Rus aydını o ünlü Slav umutsuzluğunu ve karamsarlığını taşır. Avrupa’da 1848 devrimlerinin patlak vermesiyle Rusya’daki baskılar da artar. Dostoyevski eğitim çalışmaları yaptığı ve bir takım önemsiz eylemler de gerçekleştirdiği Petraşevski grubun üyesi olarak tutuklanır. Çar’ın ustaca düzenlenmiş oyunuyla ölüm cezasıyla yüzyüze gelip, son anda Sibirya’ya sürgün edilir. Dostoyevski Sibirya’da sürgündeyken büyük bir düşünsel dönüşüm yaşar. Çar’a karşı çıkan, bildiriler imzalayan yazarımız sürgünde değişir; cezasını işlediği suçun bedeli olarak algılar ve Çar’dan af diler. Sibirya’nın Omsk bölgesinde cezasını çekerken sıradan insanlarla karşılaşır. Onların yaşamından etkilenir. Rus köylüsüne hayranlık duymaya başlar. Çünkü Rus köylüsü alçakgönüllüdür, kime yalvaracağını bilmektedir. Üstelik acı çekilerek varılacak olan kurtuluş düşüncesine gönülden bağlıdır.
Ortodoks inancından alınan bu düşünceye göre suç işlemek, ceza görmek başka anlamlar kazanır. Acı çekilmeden, manevi kurtuluşa ulaşmak olanaksızdır. Bu yüzden suç ve ceza, acıyı yaratarak tinsel olgunluk için bir gereklilik halini almaktadır. Bireyselden toplumsal kurtuluşa uzanan bu çileli köprüde suç arındırıcı bir işlev yüklenmektedir. Dostoyevski’nin başyapıtlarının finalinde tinsel dinginliğe ulaşmak ya da yıkılış vardır. Suç ve Ceza’da Raskolnikov gerçek mutluluğu bulur, Budala’da Mişkin katı dünyanın acımasızlığı karşısında yeniden akıl hastanesinin yolunu tutar. Ecinniler’de Stavrogin tinsel açmazdan kurtulamadığı için intihar eder, Karamazov Kardeşler’de ateist İvan delirir, Dimitriy kürek cezasına çarptırılır, ama Alyoşa inançlı bir insan olarak tinsel dinginliği hep koruyacaktır.
Dostoyevski’nin kendi düşüncelerini en iyi biçimde anlatmak için suç temasına gereksinimi vardır. Buradaki suç, klasik polisiyedeki suç temasından oldukça farklıdır. Yalnızca merak uyandıracak bir öğe olarak yer almaz romanda. Yazarımızın düşüncelerini açıklaması için, kahramanlarının ruhsal dünyasını alt üst etmesi, büyük düşünsel depremler yaratması için suça ya da cinayete gereksinimi vardır.
Raskolnikov önce mantığını, saf aklı kullanır. O gencecik, topluma yararı dokunacak bir öğrencidir. Ama parasızdır. Bugünü ve geleceği belirsizdir. Oysa yaşlı tefeci kadın, topluma hiçbir yararı dokunmadığı halde Raskolnikov’un gereksindiği paraya sahiptir. Onu öldürürse yalnızca kendisi değil, bir anlamda toplumun da geleceği kurtulacaktır. Böylece öldürmenin doğru olduğunu düşünür. Ve eylemi gerçekleştirir. Ama sonra onu insan yapan başka güdüler devreye girer ve pişmanlık duyar. Bu pişmanlık onun akla dayalı düşünsel sistemini de değiştirecektir. Ecinniler’deki Stavrogin, yarım akıllı nişanlısının ölümünü engellemediği için, belki de Şatov’a düzenlenecek suikaste göz yumduğu için kendini öldürür. İvan Kara- mazov içten içe babasının ölümünü istemekte, hatta bunu sesli olarak dile getirmektedir ama adam öldürülünce düşüncesi değişir.
Kahramanlarının düşünceleri bir suç ve onun sonuçlarına yaklaşım temelinde anlatılır, değerlendirilir ve değişime uğrar. Ama Dostoyevski düşüncelerini hiç bir zaman didaktik bir tarzda anlatmaz. Kahramanlarının kendi düşünceleri vardır. Ateist İvan sonuna kadar görüşlerinde ısrar eder, ikna olmadığı için de çıldırır. Ecinniler’deki Stavrogin de işin içinden çıkamadığı için kendini öldürür.
“Arnold Hauser, ‘Bir yazarın dünya görüşünü belirleyen şey hangi tarafı tuttuğundan çok, kimin gözleriyle dünyaya baktığındadır,’ der. Ve Dostoyevski dünyaya bütün kişilerinin gözüyle bakar. Kişilerini tüketir, varlıklarının bütün olanaklarını sonuna kadar kullanır. Hiçbiri utanç ve aşağılanmadan kaçamaz, hiçbiri saldırıdan kurtulamaz. Dostoyevski’nin dünyasında hiç kimse bağışlanmaz, ama çok büyük bir avunç vardır; hiç kimse de dışarıda kalmaz.”(5)
Dostoyevski Batı Aydınlanmasıyla Rus mistisizmi arasında sıkışıp kalmış 19. yüzyıl Rus aydınlarının en özgün temsilcisidir. Rus aydının batı ile doğu arasındaki çelişkisini benliğinde en çok duyan, en yakıcı olarak yaşayan ve buna kişisel çözüm yolları arayan yazardır. İki uçtan yana da olmaz. Bir sentez peşindedir ama Rusya topraklarındaki kültür buna olanak tanıyacak kadar gelişmemiştir. Aklı ona aydınlanmanın yanında yer almasını söyler, ama yaşadığı toprağın dinsel kökenli kültürü onu inanca çeker. Bir psikolog titizliğiyle incelediği insan tinselliği de kafasını karıştırır. Şiddetle şefkatin, doğrulukla sapkınlığın, şeytanla meleğin birarada bulunduğu insanın iç dünyası, onu korkutur. Bu korku daha büyük bir gücün varlığına gereksindirir onu. O güç insana yol gösterecek, ruhunu olgunlaştıracaktır. Karanlıkta kaldığı için de büyüklüğü, gücü daha etkili olacaktır. Bu Tanrı’dan başkası değildir. Ama Tanrı bütün insanlığın değil yalnızca Rusların tanrısıdır. İnanç da ulusal-dini bir inançtır.
“Uluslar bütünüyle değişik bir güç tarafından biçimlendirilip, hareket ettirilmektedirler. Bu gücün nereden kaynaklandığı hiçbir zaman açıklanamamıştır. Bu güç bir amaca ulaşmanın önüne geçilmez isteğidir. Aynı zamanda da bu amacın inkârıdır. Bu güç hayatın yorulmadan, sürekli olarak olumlanması ve ölümün inkârıdır. Kutsal kitabın dediği gibi, bu güç bir estetik ilkesi, bir ahlak ilkesidir…. Hiçbir zaman bütün ulusların ortak bir tanrısı olmamıştır. Uluslar ortak bir tanrıya inanmaya başladıkları zaman ölürler. Halklar ve inançları da ölür. Bir ulus ne kadar güçlüyse tanrısı o kadar farklıdır ötekilerden.”(6)
Dostoyevski batıya dönük mantığıyla Tanrı’nın varlığına karşı çıkar. Üslubunu gerçekçi-devrimci yapan etken de budur. Ama insanlığın açmazlarını kendi yaşam deneyiminden de yola çıkarak düşündüğünde Tanrı’ya inanmak gerektiğini söylemek zorunda kalır. Bu sözlerin altında uygarlığın tıkandığını hisseden bir sanatçının eleştirileri vardır. Belki de Dostoyevski, modernizme yönelik ilk tartışmaları başlatmaktadır. Saf aklı eleştirmekte, insanı yalnızca akıldan oluşan bir yaratık olarak gören mantığa karşı çıkmaktadır. Çözüm önerileri yanlış olabilir ama sorunu can damarından yakalamıştır. Çünkü o insana bakmakta ve mutsuzluğu görmektedir. Yürürlükteki sistem bu mutsuzluğu önleyeceği yerde onu üretmekte, insandaki kötülüğü azdırmaktadır. Oysa insan bu kötülüklerden kurtulabilir. İşte bu noktada Dostoyevski çözüm olarak eski olanı önermekte, mutluluğa ancak, büyük acılardan, büyük aşağılamalardan sonra ulaşabileceği yanlış düşüncesini dile getirmektedir. Büyük acıları, büyük trajedileri yaratan ise genellikle suçtur. Dostoyevski bu yüzden suça yatkındır. Ya da tersi suça yatkın biri olduğu için bir ulusal-Tanrı düşüncesine gereksinimi vardır.
“Yine de Dostoyevski dünya çapında önemli bir yazardır. İnsanlık soyunun ve kendi ülkesinin buhranlı durumunda, imgelemsel ve kesin anlamlı sorular ileri sürmesini bildi. Öyle kişiler yaratmıştır ki, bunların alınyazıları ve iç dünyaları, öbür kişilerle çatışmaları ve karşılıklı ruhsal ilişkileri, insanları ve fikirleri kabul edip etmemeleri, normal hayatta olduğundan daha çabuk, geniş ve derin bir şekilde o çağın bütün manevi ve ahlaki gelişiminin imgelemsel olarak önceden sezinlenmesi ve yaşanması Dostoyevski’nin yapıtlarının güçlü ve tükenmez çekiciliğini sağlar.”(7)
Görüldüğü gibi Dostoyevski’nin romanlarındaki suç, polisiye romanlardan oldukça farklı bir tarzda ele alınır. Gerçi Suç ve Ceza’da, Karamazov Kardeşler’de, hatta Budala’nın son bölümünde cinayet sahneleri, değme polisiye romanlara taş çıkartacak denli büyük bir gerilim yaratılarak kaleme alınmıştır. Ama sonra cinayet ve onu saran gizem kayar, suçun kahramanlar üzerindeki ağırlığı kalır. Onu büyük yaratıcıların arasına sokan da, o tuhaf dehasının bulduğu bu ilginç yöntemdir. Başyapıtlarının ekseninde yer alan suç insan yazgısıyla ilgili trajik muğlaklıkları yaratan bir öğe olarak rol oynar. Oysa klasik polisiyede-klasik polisiye diyorum çünkü, günümüzde suçu trajik boyutlarıyla anlatan, cinayeti bir motif, bir dekor olmaktan kurtaran polisiye romanlar da yazılmaya başlanmıştır-suç “şey”leşmiş halde yer alır.
“Geleneksel olarak, bir zihin meşguliyeti bakımından, ölüm, antropolojik bir sorun (büyü, ilahiyat, felsefe) ya da bireysel bir trajedi (kurumlaşmış din, edebiyat, psikoloji) olarak ele alınır. Dedektif romanını özgül bir edebi tür olarak gelişiyle birlikte, bu gelenekte belirgin bir kopuş meydana gelir. Ölüm-ve özgül olarak da cinayet- polisiye romanın bizzat merkezinde yer alır. Şiddete dayalı bir ölüm içermeyen böyle bir tek roman zor bulunur. Ama polisiye romanda ölüm, insanın yazgısı olarak ya da trajedi olarak ele alınmaz. Ölüm, orada bir soruşturma nesnesi haline gelir; yaşanan, acı çekilen, korkulan ya da karşısında savaşılan bir şey değildir. Teşhir edilecek bir ceset, analiz edilecek bir şey haline gelir. Ölümün şeyleşmesi, polisiye romanın bizzat can damarıdır.
Ölümün polisiye romandaki bu şeyleşmesi fenemone, insan mukadderatıyla ilgili zihin meşguliyetinin yerine cinayetle ilgili zihin meşguliyetinin konmasına varır…. büyük edebiyatta-Sofokles’ten Shakespeare’e, Stendhal’e, Goethe’ye, Dostoyevski’ye, Dreiser’e dek- meydana gelen cinayetlerle polisiye romanlardaki cinayetleri birbirinden ayıran çizgi işte budur.”(8)
Dostoyevski’yi polisiye roman yazarlarından ayıran bir başka özellikte, kurgularının bir polisiye roman kurgusuna göre çok daha dağınık ve karmaşık olmasıdır. Oysa polisiye roman bir bütünsellik içerir, olay örgüsündeki yan öyküler ana eksene bağlanmalı, var olan sorulan yanıtlarken yeni sorular ortaya atmalıdır. Dostoyevski romanlarında ana eksenle ilgili olmayan öyküler de anlatır. Böylece kurguyu bozar dağıtır. Polisiye roman bu yönetimi kabul edemez; çünkü bütün kurgu bozulmaya, iskele çarpıklaşmaya başlar. Böyle bir iskelenin üzerinde sağlam bir polisiye doku oluşturulamaz.
Bütün bu sıraladığımız nedenlere karşın Dostoyevski giderek daha çok polisiye roman yazarı olarak anılmayı sürdürecektir. Çünkü günümüzde polisiye ile öteki roman türleriyle içiçe geçmektedir. Borges, Dürenmatt, Robe-Grillet gibi bu türde ürün vermeyen yazarlar bile polisiye yazmışlardır. P. Modiano ve Paul Auster gibi yazarlar ise polisiyenin sağlam yapısının üzerine konularını oturtmayı seçmişlerdir. Günümüzde kimi yazarları, Patricia Highsmith örneğinde olduğu gibi polisiye yazarı mı, değil mi ayırt etmek bile zorlaşmaktadır. Yani Dostoyevski’nin kimi yapıtlarının polisiye sayılması çok da yanlış değildir.
Dünyanın en büyük yazarlarından biri olan bu tuhaf adamın yapıtlarını yeniden okumaya, polisiye mi, değil mi, kendiniz karar vermeye ne dersiniz?
(1) Dünya Fikir Mimarları/ÜçBüyük Usta/Stefan Zweig Çev: Dr. Ayda Yörükân/İş Bankası Yay. s. 154
(2) Dostoyevski’nin Mirası/ Dünya Edebiyatı Bağlamında “Suç ve Ceza”/Klaus Stadtke/Derleyen: Oğuz Özügül/Pencere Yayınları, s.61)
(3) Dostoyevski ve Baba Katilliği/Sigmund Freud/Çev.:Oya Berk/ Yeni Dergi Nisan 1970 sayı: 67
(4) Yeraltından Notlar/Dostoyevski Çev: Nihal Yalaza Taluy, MEB Yay. s 9-10
(5) Dostoyevski Kurtuluş Politikası/Irwing Howe Çev: Melika Arduman/Yeni Dergi Ağustos 1971 Sayı: 83
(6) Ecinniler/Dostoyevski/Çev: İsmail Yerguz, Engin Yay. Cilt I s.288
(7) Dostoyevski/György Lucaks/Çev: İsmail İzgü/Yeni Dergi Kasım 1970 Sayı: 74
(8) Hoş Cinayet/Enest Mandel/ Çev: N. Saraçoğlu-Bülent Tanatar, Yazın Yay. s. 62)

Erişim:http://www.usdusunveotesi.net

 

CAPRİCORN ONE /Hükmedenler (1977) [Capricorn Uzay Uçuş Merkezi “OĞLAK BİR”]


Aldananlar için
Eski bir film. Seyretmenizi isterim.

Yönetmen: Peter Hyams
Senaryo: Peter Hyams
Ülke: ABD , İngiltere
Tür: Aksiyon, Bilim-Kurgu, Gerilim
Vizyon Tarihi: 01 Aralık 1979 (Türkiye)
Süre: 123 dakika
Dil: İngilizce
Müzik: JerryGoldsmith
Oyuncular: ElliottGould,    James Brolin, BrendaVaccaro, Sam Waterston,    O.J. Simpson

Özet

NASA, büyük bir Mars yolculuğu hazırlığı içindedir. Yolculuğa kısa bir süre ortaya çıkan bilinen bir sorun nedeniyle astronotlar [Charles Brubaker, Peter Willis ve John Walker] roketten gizlice Jackson Üssünegötürülür. Görev iptal olmasına rağmen başarısına gölge düşürmek istemeyen NASA yetkilileri, önceden tasarladıkları sanal bir Mars yolculuğunu günlerce oynanacak şekilde sunmaya hazırdırlar.

Sanal yolculuk başlar. Devlet erkânının geneli bu konuyu bilmediği gibi halkta gaza getirilerek aldatılır.

Bu işte en önemli sorun yıllarını bu eğitime vermiş astronotları ikna etmeye gelmiştir. Komplo uzmanı olan Doktor Kelloway [Hal Holbrook] yapılanların geçerli sebeplerini şu şekilde açıklar, beraber olmazlarsa ölümle tehdit eder.

(Astronotlara) Arkadaşlar sizi görmek ne güzel. Mars yolunda ilginç bir şey oldu. Evet, neden hepiniz oturmuyorsunuz?

  Peki. Pekala, durum şu. Öncelikle şunu söylemeliyim ki, eğer başka bir yolu olsaydı, farklı bir çözüm için en ufak bir olasılık olsaydı, burada şu anda sizinle olmamak için her şeyi yapardım, her şeyi.

Bru, ne kadar zamandır birbirimizi tanıyoruz?