KENDİ KENDİNE İPNOZ TEKNİKLERİ


Michael TALBOT

İpnoz, herkes için farklı çağrışımlar ifade eden bir sözcüktür. Beş kişiye ipnozun ne olduğunu soracak olsanız, büyük olasılıkla beş farklı cevap alırsınız.

Üzerinde yıllardır çalışılmasına rağmen, bilim çevreleri, ipnoz altına giren bir kişinin durumunu tam olarak açıklayamıyor. Her ne kadar ipnoz dıştan bakıldığında meditasyonu andırıyorsa da, aslında fizyolojik olarak bu ikisi oldukça farklıdır. Meditasyonun ilk beş veya on dakikası boyunca, kişinin oksijen tüketiminde hatırı sayılır bir azalma meydana gelir, fakat ipnoz durumunda bu açıdan önemli bir değişiklik göze çarpmaz.1

İpnotizörün idaresi altında bir süje rüya görmeye yönlendirilebilir, ancak beyinden gelen EEG’ler “ipnotik rüyaların”, uyku sırasındaki rüyalardan farklı olduğunu göstermektedir. Eğer sadece EEG’leri baz alırsak, ipnoz ile uyanık şuur hâlleri birbirine çok yakınmış gibi görünmektedir. Bu benzerlik yıllarca, şüphecilerin hilesiz bir ipnoz durumu gerçekleşemeyeceği yolundaki fikirlerine temel oluşturmuştur.

Artık ipnozun ayrı bir geçerliliğe sahip doğal bir olay olduğu herkesçe kabul ediliyor. Şu an hâkim olan genel inanışa göre, birçok araştırmacı, ipnotik trans dediğimiz şeyin gerçekte farklı derinlikte pek çok şuur hâlini kapsadığını düşünmektedir.2 İpnoz hâli ile diğer şuur hâlleri arasındaki fizyolojik farklılıkların yıllardır ortaya konulması bir yana, son çalışmalar bu olayın beynin işlevlerinin sol ve sağ yarıları arasında paylaşılması durumuyla yakından ilgili olduğuna işaret ediyor.

Şu anda yaygın olan kanaate göre, birçok insanda beynin bir yarısı diğerine baskın durumdadır. Beyin aktivitesin- deki bu tarz bir dengelenmenin neticesinde, çoğumuz bedenimizin bir tarafını diğer tarafına yeğ tutarız; ya solağızdır ya da tersi.

Sağ eli kullanmak büyük olasılıkla beynin sol yarısını, solaklıksa büyük olasılıkla beynin sağ yarısının baskın olduğuna işaret eder. Bunun gibi diğer birçok yetenek de, beynin belli bir yarısının işleyişine gösterilen uyum sonucu edinilmiş gibi görünüyor. Bu açıdan beynin sol yarısı konuşma becerileri, sınıflandırma, isimlendirme, zaman ölçümü, sayı sayma, ifade etme, analiz etme gibi işlevlerden; sağ yarısıysa algılama, sezgi, imajinasyon, rüya görme, icat etme, görsel canlandırma, benzerlikleri çözme, yaratıcılık ve zamana ilişkin algımızı ortadan kaldırma gibi işlevlerden sorumlu tutulur.

Londra’daki Kızılhaç Hastanesi Tıp Okulu’nda Dr. John Gruzelier öncülüğünde çalışan bir araştırma grubu, beyninin sol yarısı baskın olan kişilerin ipnoza daha yatkın olduğunu belirlemiştir. Diğer yandan bu kişiler ipnotize edildiklerinde, trans hâlleri boyunca aktif olan kısmın beynin sağ yarısı olduğu ortaya çıkmıştır. Gruzelier’in vardığı sonuca göre, uyanık hâlde sol yarının baskın oluşu, kişinin dikkatini trans hâline girmek için gereken hassasiyette yoğunlaştırmasına yardımcı olur. Bu hâle geçildiğinde, düşsel algılar, görsel canlandırmalar ve zaman algısının askıya alınmasından sorumlu olan beynin sağ yarısı devreye girer.4

İpnoz olayının mahiyetine yönelik açıklamalarda karşımıza çıkan bu komplekslik, bizi insan şuurunun sonu gelmeyen alanlara yayıldığını kabullenmeye götürmektedir. Geçmiş yaşam anılarını ortaya çıkarmak için kullanılan metotların hepsi de şuurdışı ile iletişime geçme amacını gütmekle beraber herbir metotla ilişkili şuur hâlleri kendine özgü inceliklere ve farklılıklara sahiptir. Pratikte meditasyon ve kendi kendine ipnoz uygulamaları arasındaki temel fark, kendi kendine ipnozun, değişik bir şuur hâline yönelmeyi kolaylaştırmak üzere uyutucu ve monoton bir görsel imajın kullanımına dayanmasıdır. Boş bir karayolunda yol alırken gözlerimizi dikip yol çizgisini seyrettiğimiz birkaç dakikanın sonunda hissettiklerimiz ve kendimizi televizyondaki canlandırmalara kaptırdığımız sırada algıladığımız zamansızlık hâli de, ipnoz yoluyla varılan şuur hâllerine Çok benzer.

İpnoz, aynı zamanda yüksek bir telkine yatkınlık hâli meydana getirir. Yukarıda verilen açıklamalara göre bunun nedeni, beynin sağ yarısının sol yarısı kadar seçici olmaması ve tesirleri aynı derecede mantık çerçevesi içerisinde çözümleme ihtiyacı duymamasıdır. Sağ beyin ona söylenenleri çocuksu bir masumiyetle kabullenir. Pasif ve itaatkârdır. Ondan bilgi istendiğinde, istenilen bilgiyi fevkalâde ayrıntılı tablolar hâlinde yerine ulaştırır. İşte bu yönü ipnozu, geçmiş yaşamların araştırılması için özellikle elverişli bir konuma getiriyor.

TEMEL KENDİ KENDİNE İPNOZ TEKNİĞİ

Bu bölümde, geçmiş yaşamlarımıza giden yolun açılmasında kendi kendine ipnoza başvuran birkaç tekniğe beraberce gözatacağız. Geçmiş yaşam meditasyonlarının tersine, bu bölümde sunulan ipnotik teknikler genellikle hemen sonuç vermezler. Daha ziyade geçmiş yaşamlarını gün boyu sezgisel flaşlar, uykuda ise genellikle rüyalar biçiminde hatırlayabilmesi için zihni cesaretlendirirler. Ayrıca hedef olarak seçilen konuya ve yaşam kesitlerinin açığa çıkışlarındaki zamanlamaya yönelik hâkimiyetin asıl benliğin kontrolüne bırakılmasını sağlamaları açısından da basamaklı ve güvenli bir yapıdadırlar.

Ancak, uzmanlık gerektirdiği kanaatinde olduğumdan, başkalarında ipnotik etkinin nasıl yaratılacağı konusunda bilgi vermedim. Bir geçmiş yaşam terapisti gözetiminde gerçekleştirilebilecek çalışmalara ayrılan bölümde, terapiler hakkında daha fazla bilgi bulabilirsiniz.

İşte geçmiş yaşam anılarını ortaya çıkarmak için temel bir kendi kendine ipnoz tekniği:

1. Adım: Uygulama yerinizi seçin.

Meditasyon gibi kendi kendine ipnoz uygulamalarını da, kendinizi son derece rahat hissettiğiniz ve uygulamanız süresince kesintiye uğratılmayacağınızdan emin olduğunuz bir mekânda gerçekleştirin. Hafif trans hâlleri için seçeceğiniz odanın nispeten ılık olması tavsiye edilir. Ustalaşıncaya dek, transa girmek için dikkatini üzerinde toplayabileceğiniz bir nesne seçin. Bu, odanın tavanındaki veya duvarındaki bir leke, şöminenin alevi, pikabın tablasında dönmekte olan bir plâk, kristal bir cismin parıldayışları veya bir mum alevi olabilir.

2. Adım: Dikkatinizi nesne üzerinde toplayın ve gevşeyin.

Sizin için rahat olan pozisyona geçtiğinizde, dikkatinizi bu alıştırma boyunca kullanacağınız mum alevine odaklayın ve nefes alış verişlerinizi derin, uzun ve gevşek olacak şekilde düzenleyin. Odak noktanız olan mum alevinin titrekliği, sıcaklığı, parlaklığı ve onu çevreleyen renk halesi gibi özellikler haricindeki tüm düşünceleri zihninizden kovun ve şunu telkin edin: “Bu mum alevini seyrederken gittikçe daha derin bir gevşeme içine giriyorum. Bedenimdeki bütün gerilim çekilip gidiyor, göz kapaklarım ağırlaşıyor, az sonra öylesine ağırlaşacaklar ki onları açmam mümkün olmayacak.”

3. Adım: Gözlerinizi kapayın; bütün gerilimin bedeninizi terk ettiğini imajine edin.

Mum alevinin karşısında gözleriniz açık hâlde bir iki dakika meditasyon yaparak alevin titrekliğinin sizi uyuşturmasına izin verin ve kendi kendinize “Şimdi çok derin bir gevşeme hâli içine dalıyorum.” düşüncesini telkin edin. Sonra gözlerinizi kapatın ve her kısmının gevşediğini hissetmek üzere dikkatinizi yavaşça bedeninize kaydırın. Ayak parmaklarınızın gevşediğini, bacaklarınızdaki, kollarınızdaki, boynunuzdaki ve omuzlarınızdaki bütün gerilimlerin dindiğini hissedin. Sırtınızın ve yüz kaslarınızın gevşemelerine izin verin.

4. Adım: Bir merdivenden aşağı doğru inmekte olduğunuzu imajine edin.

Tamamıyla sakinleşip gevşediğinde, kendinize “Şimdi derin bir ipnoz hâline dalıyorum.” düşüncesini telkin edin. Bu esnada “Gittikçe daha derine; daha derine…” telkinleriyle, dairesel bir merdivenden aşağı doğru indiğinizi imajine edin. Dibe yaklaştığınızda sadece on basamak kaldığını farzedip, dikkatinizi ayaklarınıza yöneltin ve her adımınızda birer birer geri saymaya başlayın. “Bir” deyince son basamağı da inin ve dikkatinizin sizin için düzenlenmiş olan odanın ortasındaki rahat yatağa doğru kaymasına izin verin. Şimdi yatağın yanma yürüyorsunuz ve boylu boyunca uzanıyorsunuz. Aynı anda çok hoş bir duygunun içine gömülüyor ve hissettiğiniz gevşekliğin bütün benliğinizi kaplamasına izin veriyorsunuz. Bu hâlinizle, şimdiye dek hiç hissetmediğiniz derecede sizi saran koruyucu ve sükûnet dolu karanlığa kendinizi bırakıyorsunuz.

5. Adım: Az sonra geçmiş yaşamlarınızdan bir kesiti hatırlayacağınızı telkin edin.

Sizi saran karanlığı benimsediğinizde, düşünce ve duygularınızla desteklediğiniz sözlerle veya sadece düşünceyle şunu ifade edin: “Derin bir ipnoz hâlindeyim. Uyandığımda bütünüyle gevşemiş ve yenilenmiş olacağım. İzleyen haftalarda geçmiş yaşamlarım hakkında bir şeyler hatırlayacağım. Rahatça kabullendiğim ve öğrenmekten zevk duyduğum bir yaşam kesitim zihnimde açılacak.” Bu telkini, şuur- dışı zihninize ulaştırabildiğinizden emin olmak için bir veya iki kez daha sakin ve yavaşça tekrar edin. Sonra bir süre daha gevşemiş durumda kalın. Transtan çıkmaya hazır olunca kendi kendinize şunu ifade edin: “Uyanıyorum; on’a kadar sayacağım ve on deyince bütünüyle yenilenmiş olarak uyanacağım.” Saymaya başlayın.

Bu programı, bütün adımları eksiksiz bir şekilde takip etmek üzere en az on ilâ yirmi dakika ayıracak şekilde yavaşça uygulayın. Sonuçlara ulaşmanıza tek bir seans bile yeterli olabilir; yine de daha çok pratik yaparsanız, içine daldığınız trans hâli de derinleşecektir. Unutmayalım ki, hafif bir trans hâline girmemizin amacı, şuurdışı zihnimizden dileyeceğimiz taleplerimizi ona daha yakın bir kademeden sunmaya çalışmaktır. Arzu ederseniz, yukarıdaki programı, çalışma alışkanlıklarınızın gelişmesi, içinde bulunduğunuz depresif durumun üzerinizden kalkması, sağlığınızın artması veya sigaradan vazgeçebilmek için iradenizin gelişmesi gibi türlü hedeflerinizin gerçekleşmesi için uygulayabilirsiniz.

Bu programı geçmiş yaşam araştırmalarınız çerçevesinde takip ediyorsanız, en az birkaç hafta boyunca düzenli olarak uygulama yapmalısınız. Geçmiş yaşamlarınıza ait bilgiler kendilerini parlayan sezgiler hâlinde belli edecektir. Buna hazır olmalı ve hafızanızı canlı tutmaya çalışmalısınız, aksi hâlde açığa çıkan bilgiler tekrar şuurdışınızın deryasına gömülüp giderler. Örneğin, bir sabah New York Central Parkta dolaşırken kendimi, “Tanrım, güneşin binalarda yarattığı renklenme St. Petersburg’dakine ne kadar da benziyor..!” şeklinde bir düşünceyle başbaşa buldum. Bu düşünce öyle sürükleyici ve kendi içinde öyle tutarlıydı ki, o anda bu izlenimin garipliğini ve bu yaşamımda St. Petersburg’da hiç bulunmadığım gerçeğini fark etmeyerek bir süre etkisinde kaldım. Siz de kendi içinizde bu tip fark edişlere hazırlıklı olun. Zihninizde, yukarıda verdiğim örnekte olduğu gibi, hiçbir şuurlu değerlendirmeyle destekleyemediğiniz bir çağrışım yakaladığınızda, bunu aklınızdan birkaç kez daha geçirin ve mümkünse unutmamak için bir kenara not edin. Sonra da bunu günlüğünüze kaydedin.

SÜREKLİ TELKİNLER YOLUYLA KENDİ KENDİNE İPNOZ

Görsel imgelemenin (vizüalizasyon) sizin işiniz olmadığını düşünüyor, kendinizi sözlü anlatıma daha yatkın, sağ beyni baskın bir kişi olarak görüyorsanız, isteğinizi uzunca bir süre boyunca art arda dile getirmeniz, sizin için uygulanabilecek en kolay yoldur. Takip etmeniz gereken program şudur:

Temel kendi kendine ipnoz tekniği için anlatılan 1..2.,3. adımları aynen uygulayın. Bütünüyle gevşeyip bütün gerilimin bedeninizi terk ettiği aşamaya geldiğinizde, düşünce ve duygularla desteklediğiniz sözlerle veya sadece zihninizde şunu ifade edin: “Gelecek hafta içinde bir geçmiş yaşamımı hatırlamaya başlayacağım.” Bu ifadeyi, başka hiçbir düşünce ve imajın kesintiye uğratmasına izin vermeden, beş dakika boyunca art arda yineleyin. Her tekrar edişinizi, âdet yerini bulsun diye söylenen birkaç kelimeden ibaret olarak kalmasına izin vermeksizin, anlamını içinizde hissederek ifade edin.

Bu beş dakikanın ardından bir süre daha gevşemenize devam edin. Hazır olduğunuzda “Uyanıyorum. Şimdi ona kadar sayıyorum, on deyince bütünüyle yenilenmiş olarak uyanacağım.” sözleriyle saymaya başlayın.

Bu metot, hangi yaşamınızın hatırlanacağına dair seçimi, olduğu gibi şuurdışı zihninize bırakır; bu yolla vaktinden önce açığa çıkabilecek ıstıraplı anılarınız hakkında endişelenmek zorunda kalmazsınız. Ayrıca arzu ederseniz uyguladığınız programa birtakım dileklerinizi de ilâve edebilirsiniz. Bunlar “Çok yakında geçmiş yaşamlarımın farkına varacağını.” gibi çok genel amaçlı olabileceği gibi “Viyana’daki yaşamım süresince edindiklerim hakkında daha fazlasına ulaşmak istiyorum.” gibi daha özel amaçlı da olabilir. Hatta geçmiş yaşam çalışmalarınızda yer verdiğiniz uygulamaların gidişatı hakkındaki isteklerinizi de ekleyebilirsiniz: “Bir dahaki meditasyonumda hiç olmadığı kadar derinleşerek kesin ve yoğun bir transa gireceğim.”

Unutmayın ki, bir dilekte bulunduğunuz zaman, bununla ilgili ıstıraplı olabilecek bilgilerin vaktinden önce açığa çıkması riskini de göze alıyorsunuz demektir. Bu yüzden ifadelerinizde şuna benzer bir değişiklik yapmayı düşünebilirsiniz: “Hazır olduğumda, Viyana’daki yaşamım hakkında daha fazlasını hatırlayacağım.” veya “Viyana’da yaşadıklarımdan şu anda bana yardımcı olabilecek mutlu kesitleri hatırlayacağım.”

Bu metodu ne kadar sık uygularsanız, sonuçlar o derecede dramatik olacaktır. En ideali, her gün bir kez uygulamaksa da, haftada üç dört seans da hedefinize ulaşmanızda yeterli olacaktır.

HATIRLATICI KARTLAR

Geçmiş yaşamlarımızı geri çağırmamızda, şüpheciler de dahil olmak üzere pekçoğumuz için son derece güvenli bir çalışma şekli, dileklerimizi ufak kartlara yazmamız ve bunlara birkaç hafta boyunca hatırlatma amacıyla günde en az on on beş defa göz atmamızdır. Kartları yukarıda verilen telkinler doğrultusunda hazırlayabilirsiniz. Bu çalışmanın diğerlerinden farkı, dileğimizi şuurdışı zihnimize trans hâlinde değil, pek çok günlük alışkanlıklarımız, faaliyetlerimiz ve artık otomatikleşmiş becerilerimiz için olduğu gibi sayısız yinelemeler yoluyla bildirmemizdir. Rüyalarla ilgili bölümde örneklendiği gibi, hatırlatıcı amaçla hazırlayacağınız birkaç kartı gün boyu rastlayabileceğiniz yerlere yerleştirin; örneğin banyonuzdaki aynanın üzerine, yattığınız yerin başucunda bir yere, sık sık açtığınız bir çekmecenin en görünen köşesine. Kartı her görüşünüzde, dileğinizi düşünce hâlinde biçimlendirerek zihninizde işleme koyun. Eğer zihinsel performansınız buna benzer hatırlatıcı yardımlara ihtiyaç göstermiyorsa, yazma işlemine boşverin ve her aklınıza gelişinde, dileğinizi zihninizde sessizce bir tekrar edin. Hangi tarzı benimserseniz benimseyin, bu zihinsel işlemi, vermek istediğiniz mesaj şuurdışı zihniniz tarafından alınıp eyleme dökülünceye dek, günde en az on kez tekrarlayın.

Uygulamaya birkaç hafta devam edin, gerekirse bunu kalıcı bir alışkanlık hâline getirin. Göreceksiniz ki, temel kendi kendine ipnoz tekniğinde olduğu gibi, burada da şuurdışı zihniniz, şu anki idrakli şuurunuz dâhilinde işleme konmak üzere hayret verici bilgileri eninde sonunda belirginleştirecektir. Bu bilgiler, gün boyunca fark edebileceğiniz parlak sezgiler hâlinde açığa çıkacağından, pek de uygun olmayan şartlar altında transa girmek gibi, şuurunuzu kaybetmenizi gerektirecek durumlarla ilgilenmek zorunda kalmayacaksınız. Söz gelimi kahvenizi yudumlamaktayken, bir anda Çin’de yaşadığınız çok eski zamanlarda çay içmeyi ne kadar sevdiğinizi hatırlayacaksınız. İşin ilginç yanı, kimi zaman saf bir şekilde birkaç saniye boyunca bir şeyleri ölçüp biçerken, kendinizi bu yaşamınıza ait olmayan bazı kesitlerin içinde bulacaksınız. Buna benzer durumları birçok defalar yaşadım; bu hepimiz için yepyeni bir deneyimdir.

Kendi kendine ipnoz teknikleri, aynen rezonans metodu gibi, diğer çalışmalarla birleştirilerek, çabalarımızı yoğunlaştırmamız gereken zaman dilimlerinin ve kültürlerin belirlenmesinde kullanılabilir. Ancak kendi kendine ipnoz tekniklerinin en büyük yararı, zihnimizi geçmiş yaşam çalışmalarına hazırlayıcı nitelikte “ısınma” alıştırmalarını sağlamalarıdır. Düzenli olarak uygulayacak olursanız, şuurdışı- nızı daha derin araştırmalara hazırlamanız, meditasyon uygulamalarına ve rüya çalışmalarına uyum sağlamanız da kolaylaşacaktır. (Rabıta yaparken bu tekniklerden faydalanılabilir.)

NOTLAR

  1. Robert Keith YVallace ve Herbert Benson, “The Physiology at Meditation”, The Nature ofHuman Consciousness, editör: Robert E. Ornstein (New York: Viking Press, 1974), s. 266.
  2. Ernest R. Hilgard, The Experience of Hypnosis (New York: Harcourt, Brace & VVorld, 1968), s. 150.
  3. Charles T. Tart, Altered States of Consciousness (New York: John VViley & Sons, 1969), s. 229.
  4. Liz Grist, “Hypnosis Relies on Left-Brain Dominance”, New Scientist 103, no. 1415 (2 Ağustos 1984): 36.

Kaynak: Michael Talbot Geçmiş Yaşamlarınızı Keşfedin, Çeviren Cenk TÜRKMAN Kitabın orijinal adı Your Past Lives A Reincamation Handbook, Ege Meta Yayınları, 1998, Alsancak / İZMİR

GELECEĞE AİT KİTLE RÜYALARI- MASS DREAMS OF THE FUTURE


Dr. Chet B. Snow & Dr. Helen Wambach
Çeviren: Semra TUNA

Zaman içinde yolculuk mümkün müdür?

Bu soruya fizik anlamda kesin olarak “evet” diyememekle birlikte şuursal anlamda kesin olarak “evet” diyebiliriz. Çünkü insan şuuru uygun şartlar altında “geçmiş” ve “gelecek” kavramlarının hiçbir şey ifade etmediği hiperfizik boyutlarda dolaşabilmekte ve oradan almış olduğu bilgileri fizik boyuta taşıyabilmektedir. Bu konuyla ilgili örneklere, hem elinizdeki eserde hem de 1997 yılında yayınladığımız “Kehanetler ve Kâhinler” isimli kitabımızda geniş bir şekilde yer verilmiştir.

Geleceği bilme yeteneği, halk arasında “kâhin” denilen doğuştan yetenekli kişiler, başka bir deyişle medyumlar için doğal bir hâldir. Ancak bu yetenek yalnızca “kâhinlere özgü değildir. İpnozla elde edilen yapay trans hâli sayesinde, sıradan bireyler de geçmişin ve geleceğin kapılarını açabilmektedir.

İpnoz, Batı’da uzun yıllardır bir tedavi aracı olarak yerleşmiştir. Özellikle “Geçmiş yaşamlara” yönelik terapi ve araştırmalarda olmak üzere tüm psişik araştırmalarda yaygın biçimde kullanılmaktadır.

Çok farklı zamanlarda farklı yerlerde yapılan bu gelecek yaşamlara götürme çalışmalarından elde edilen veriler, zamanımızdan 2500’lü yıllara kadar uzanan dönem içerisinde dört temel gelecek senaryosu ortaya çıkarmıştır. Ve potansiyel “gelecekler detaylı biçimde incelenerek, gerçekleşmesi beklenen çeşitli kehanetlerle karşılaştırılmış ve özellikle insan iradesinin gelecek üzerindeki biçimlendirici rolü üzerinde durmak gerekir.

Sh: 17-18

Büyük Tropik Yıl ve Zodyak “Büyük Tropik Yıl ve Zodyak”

İKİZ RUHLA BERABER

Gelecek hayatımızda “ikiz ruh”umuzla (“ikiz ruh” terimini, insanın yaradılış anından itibaren daima bağlı olduğu özgün varlığı ifade etmek için kullanıyoruz. “İkizler” bir fizik hayatı bir arada geçirseler de, geçirmeseler de bu özel ruhsal bağ sonsuza kadar sürer. Bu kavram “eş ruhlar’dan farklıdır. Onlar çoğu zaman karı koca veya ana evlat, baba evlat tarzında yakın duygusal ilişkiler içinde sık sık birlikte enkarne olan akraba ruhlardır. Bu bakımdan biz, her bireyin sadece bir ikiz ruhu olduğuna inanıyoruz.) tekrar biraraya gelme ümidini daha önce konuşmuş olduğumuz bir soru var ki, ona nasıl cevap vereceğimiz konusunda şaşkınlığa düşebilirsiniz.

Şuuraltı zihin her şeyini harfi harfine yerine getirir ve tek bir cevap, deneyimlediği bütün “gerçek”lere uymadığı zaman, süjeye çekilmez bir baskı yapar. Bu sebepten ipnoz gibi değiştirilmiş şuur hâlleri üzerinde çalışanlar, transa girmiş birisi ile diyalog kurdukları zaman kullandıkları kelimelerin seçiminde son derece dikkatli olmalıdırlar. İyi trans medyumları veya kanalları bunu bilirler ve çoğu zaman dinleyicilerden gelen soruları, onları doğru şekilde ifade eden güvenilir bir arkadaş veya yardımcı vasıtasıyla “filtre” ederler.

“İkiz ruhundan canlı bir şekilde haberdar ol… Şimdi, o ruh orada ruhsal olarak seninle birlikte mi ve eğer öyle ise o ruhla ilişkin nedir?”

Şuurlu zihnimiz bu varlığın ikiz ruhu olduğunu derhal kabul etmiştir. Tekrar doğduğunu ve sevgili eşimiz olarak bir kere daha bu gelecek hayatını paylaşacağını düşünebiliriz.

Bu, fizik sınırlarını aşan, sonsuza uzanır gibi görünen bir bağdır. Yine de, aynı zamanda çok gerçek olarak hissedip ve maddî anlamda bir bağ vardı. Bir an için uzun zamandır beklenen “ruhların yeniden birleşmesi” tarzında yaşadığınız duygunun verdiği sevinçle duygusal olarak son derece etkilenilir. Yine, kelimeler hissettiğimiz duyguları ifade etmekte yetersiz kalır.

Böylece aynı anda iki ruhla bir “ikiz birliği” “hissedersiniz! Hislerinizle şuurlu inançlarınız arasındaki çatışma zihnimizi bulandırır ve neredeyse “burada ve şimdi” hâline dönersiniz.

Kelimelerin ve sıradan “sol beyin” mantığıyla, o ikiz ruhun gelecek hayatınızdaki mevcudiyetiyle ilgili deneyimimi ifade etmekten uzak kaldığını üzülerek söyleyebiliriz.

Nitekim inanıyoruz ki bazılarınız İsa’yı, diğerleriniz Buda’yı, Krişna’yı, Mehdi’yi, “Tanrıça”yı görebilir, ama hepsi de Tanrı’nın mevcudiyetinde var olacaktır. Bu deneyimdeki tek kısıtlama, o mevcudiyeti tanımayı reddetme hakkınızın getirdiği bir kısıtlamadır. Mesela  M.S. 2050 yılında bile İsa’nın gelişi, hangi form kendilerine uygun geliyorsa O’nu öyle kabul etmeye hazır olanlara görünecektir.

Sh: 464-471

 

BOŞ SONSUZLUK

Başı yok, sonu yok,

Geçmişi yok, geleceği yok.

Bir ışık hâlesi yasalar âlemini sarar.

Biz birbirimizi unuturuz, sakin ve saf oluruz,

Birlikte güçlü ve bomboş.

Boşluk ışıkla aydınlanıyor,

Kalbin ve göğün ışığıyla.

Denizin suları pürüzsüz

Ve yüzünde Ay’ı aksettiriyor.

Bulutlar mavi boşlukta kayboluyor,

Dağlar ortaya çıkıp parlıyor.

Şuur yerini derin düşünceye bırakıyor;

Ay diski yalnız kalıyor.

  boşluk

Faydalanılan Kaynak: Dr. Chet B. Snow & Dr. Helen Wambach, Geleceğe Ait Kitle Rüyaları Çeviren: Semra TUNA, Mass Dreams Of The Future- İlk kez ABD”de Deep Forest Press, Sedona tarafından basılmıştır. Ege Meta Yayınları, 1998, İzmir

 

SORUSUNU YANLIŞ KULLANANLAR


DOYUMSUZLUĞUMUZUN DOĞASI

Tekbaşınalık deneyimlerinde insanlar doyumsuzluğu küçüklüklerinden başlayarak iki biçimde deneyimlerler.

Dünya nedir?

Kim yaratmıştır?

Mevsimlerin oluşmasını sağlayan nedir?

Okyanus neden donmuyor?

Hayvanlar birbirleriyle konuşur mu?

Tavanda bir sinek düşmeden nasıl yürüyebiliyor?

İnekler neden yemek yemedikleri zamanlarda da bir şey çiğnermiş gibi yapıyorlar?

Yukarıdaki sorular yaradılışın “nasıl” olduğu ile ilgili sorulardır.

Benim dünya ile olan ilişkim nedir?

Küçük kardeşim nasıl oluyor da şekerci dükkanına babamla benle olduğundan daha fazla gidebiliyor?

Gök gürlemesi acaba Tanrının bana kızmış olduğunu mu gösteriyor?

Yılanlar neden bana gözlerini öyle dikip bakıyorlar?

Neden güneş tenimi yakıyor?

Ali’den nasıl oluyor da korkuyorum ben?

Burada Ben’i merkez alan bir merak duygusu yükselmektedir. Bu merak yalnızca “Dünya nedir?” diye bir soruya değil aynı zamanda “Dünya ile olan ilişkimde kendi varoluşumun değeri (eğer varsa) nedir?” sorusunun da sorulmasına neden olmaktadır. Bütünle olan ilişkimize ait bir tavır oluşturma yolunda sorduğumuz “neden” sorularına yanıt ararken isteğimiz bu bütün içinde kaybolmak değil kendi kişisel özgünlüğümüzü belirlemek ve bunun dünya ile olan ilişkisini sürekli bir biçimde artırmaktır.

Yaşayan her varlık bizim kardeşimizdir; bitkiler, hayvanlar ve insanlar. Bu, susamış bir çiftçiye bir bardak soğuk su verme, okulda yerleri silen ve tahtayı temizleyen hizmetliye karşı kibar davranma, köpeğini besleyen bir çocuğun bağlılık duygusu ya da kanadı kırılmış küçük bir kuşu sağlığına tekrar kavuşturmak için ona bakan küçük kızın durumunda olduğu gibi, Alan Watts’ ın “doğanın sonsuz yumağı” olarak adlandırdığı yaşayan tüm canlıların birbirleri ile içiçe olan ilişkisini anlatmaktadır.

Hiç bir medeniyet, insanın evrendeki yerine ve rolüne ilişkin “neden” sorusuna açık bir yanıt verememiştir. Dinlerin gelişmesinde korku (doğa güçlerine, depremlere, tufanlara ve kasırgalara karşı duyulan korku) oldukça önemli bir rol oynamıştır ve bu korkular arasında en şiddetli olanı da ölüm korkusu olmuştur. Ama Joseph Gaer bize her zaman baskın olmuş olan inancın yaşamın bir amacı olduğuna duyulan inanç olduğunu hatırlatmaktadır. İşte bu nedenle “neden” sorusu doyumsuzluğumuzun temelini oluşturmaktadır. Bu inançla insanlar aslında teoride (en azından başlangıç noktaları açısından) birbirlerine benzer olmalarına rağmen, kendilerine her yerde belirli davranış kodları yaratmışlar ve kendilerini birbirlerinden farklı kılan uygun törenler ve ayinlerle donatmışlardır. Ve inananları uyum içinde tutmak amacıyla da emirler oluşturulmuş ve bunlar yaşamın amaçlarına ait temel kavramlar olarak ortaya konulmuşlardır.

Bizler amaçsız bir dünyada amaçsız bir varoluş düşüncesini kaldıramayız.

“Seninle kendimi evimde gibi rahat hissediyorum” ya da “Burada kendimi evimde gibi hissediyorum” derken bir anlamda yaşamlarımızın duygu yüklü, dokunuş dolu ve birbirimiz ile ilişkili olduğunu söylemiyor muyuz? Birlikteyken bize kendimizi evimizde hissettiren birisine ulaşmak için uzun mesafeler katettiğimiz hiç de az görülen bir durum değildir, değil mi?

Sh: 177-178

“NASIL” SORUSUNU YANLIŞ KULLANMAK

Evreni anlamak amacıyla sorduğumuz “nasıl” sorusunu gereğinden fazla geniş tutmak her zaman için olası bir tehlikedir ve bizlerde bunu geçmişte oldukça sık yapmış bulunuyoruz.

Evreni anlamlandırma sürecinde, onu dışarıdan kontrol etmeye ve parçalarına ayırıp inceleyerek ve doğal dengesine müdahele ederek sorularımıza yanıtlar bulmaya çalıştık. Doğanın en yüksek amacının yalnızca varolmak olduğunu unutarak onu araçlarla incelemeye giriştik. Alan Watts, bilimin evreni parça parça incelemeye ısrarlı olması nedeniyle elde ettiği yanıtların da bölük pörçük olduğuna inanıyor. Evreni incelerken öncelikli olarak türleri katı bir biçimde ve anlık olarak ayrı ayrı, yani “balıklar ve kuşlar, kimyasallar ve bakteriler” olarak ele almanın bilimi salt bir teknoloji haline getireceğini ve bunun “insanın dünyanın kontrolünü tamamen ele geçirmeye başlaması”na yol açacağı konusunda uyarıyor.

Ve şöyle devam ediyor:

“Bir bilim insanı doğayı bütünüyle görmez, onu ancak bir bilim insanı gözüyle görür. Aynı bir marangoza ağaçların işaretlenecek ve işlemden geçirilecek kütükler olarak göründüğü gibi. Daha da önemlisi ego boyutundan bakan insan da doğayı bütünü ile algılayamaz. Bu gibi insanlar kendi kişiliklerini, akıllarını, farkındalıklarını da dar ve birçok şeyi dışarıda bırakan bilinç aracılığı ile algılarlar”.

Sh: 179

Kaynak İRA J. TANNER YALNIZLIK: SEVME KORKUSU,. Türkçesi Nil GÜN Kuraldışı Yayınları 1997 İstanbul

 

 

KENDİ YALNIZLIKLARINDAN ÇOCUKLARINI SORUMLU TUTAN ANNE BABALAR


Çocuklar anne ve babaları arasındaki anlayış eksikliğini ve yalnızlığı hissettiklerinde sık sık kendilerini bundan so­rumlu tutarlar ve kendilerini cezalandırırlar. Onbir yaşında­ki bir çocuk “Anneme kendi acılarımı söyleme riskini alamı­yorum çünkü onun zaten yeterince acısı var, kendi acılarını babama anlatmaya çalışmak gibi…” sözleri ile bu duruma ait bir örnek sunuyordu.

Çocuklar zaman zaman söyledikleri ya da yaptıkları bir şeyden dolayı anne ve babalarının arasında büyüyen anlaş­mazlıkların sorumlusu olarak kendilerini görürler. Kocası ile ilişkisinde gerilime neden olan, artan bir yorgunluğa ve duygusal rahatsızlığa sahip bir kadın kızına şöyle söylüyor­du: “Sen bir hataydın biliyor musun… Biz yalnızca beş çocuk yapmayı planlamıştık.” Kızı altıncı çocuğuydu ve kendi yal­nızlığının sorumluluğunu genç kızına yüklüyordu.

Çocuklar zaman zaman anne ve babaları arasındaki güç savaşının birer kurbanı olmalarına rağmen çok ender olarak sorunun gerçek sorumlusu olurlar. Ve babası kızma şöyle der:” Eğer doğru davransaydın, annenle aramızda böyle şeyler asla olmazdı.” Anne ve babaların kendi yalnız­lıklarından çocuklarını sorumlu tutmaları, aile içindeki ilgili herkesin yalnızlığının daha da artmasına neden olur.

Sh: 139-140

GENÇLER: ANLAŞILMADIĞINI HİSSETMENİN VERDİĞİ YALNIZLIK

Gençler her şeyi çok yoğun hissettiklerinden anlaşılma­mak onları derinden incitebilir. “Peki çocuğumun duyguları­nı benimle paylaşmasını nasıl sağlayabilirim?” diye sorar an­ne babalar. “Oğlumu ve kızımı benimle konuşurlar, kendile­rini rahatsız eden şeyleri anlatırlar diye akşam yemeği için dışarı çıkarıyorum… ama hiç bir işe yaramıyor” diye yakınır­lar. Bu, gençlerin duygularını ve düşüncelerini paylaşacakları zamanlar konusunda seçici davranmalarından kaynaklan­maktadır. Kendilerini anlamak için yapılan her girişimi ken­di kişiliklerine yapılan bir saldırı ve zorlama olarak görürler. Gençlerin anne babaları ile duygularını her zaman paylaş­mamalarının nedeni onlara öfkeli olmaları ya da yanlış anla­şılmaktan korkmaları değildir. Gençlerin bazı duygularını bu zamanlarda kendilerine saklamaları, kendilerini ailelerin­den ayırma sürecinin bir parçasıdır. Sonuç olarak duyguları­nı anne babalarından çok yakın arkadaşları ile paylaşmayı tercih edeceklerdir. Anne babalar bu durumu güven eksikli­ği ya da kontrolün kaybedilmesi olarak görmeleri nedeniyle çocuklarının kendilerine daha da yabancılaşmasına neden olurlar. Ergenlik ve gençlik çağlarında tutulan sırlar “Bakın, kendime özel şeylerim var ve kendimle ilgili her şeyi sizinle paylaşmak zorunda değilim” anlamına gelmektedir. Bu da olması gereken bir şeydir. Bu gencin gelişmekte olan kişiliği­nin ve kimliğinin bir parçasıdır. En yakın ilişkilerde bile seçi­ci bir iletişim vardır. Zaman zaman bazı düşlerimizi ve fan­tezilerimizi kendimize saklamayı yeğleriz. Bu bizim bireysel­liğimizi korumamıza izin verir.

Gençlerin deneyimlediği bu duruma özel yalnızlığa iki şey önemli ölçüde etki eder. Bu yaşlar büyük bir olasılıkla yaşamımızda en fazla yanlış anlaşıldığımız yaşlardır. Genç­ler bu çağda kendi duygu ve düşüncelerinin sorumluluğunu almaya başlarlar. Eğer bu anne babalara korkutucu görünür­se, genellikle anne babanın galip geldiği bir güçler savaşı ko­laylıkla ortaya çıkabilir. Gençlerin duygularının ve bilgelik­lerinin yanlış anlaşıldığı, reddedildiği ya da küçümsendiği herhangi bir engel hem ilişki için hem genç için yıkıcı olabi­lir. Kaç yaşında olursak olalım, bilgeliğimizin küçük görül­mesi varlığımızın merkezinde derin bir acı yaşamamıza ne­den olur. Bu acı aynı zamanda yargılanmış olmanın ve yan­lış anlaşılmanın getirdiği bir yalnızlıktır.

Dokunuşların az olması da gençlerin yaşadığı yalnızlığın bir nedenidir. Halen küçük çocuklara sarılmaya ve kucakla­maya devam ederken bu gibi bir sıcaklığı kendilerinden bü­yük aile bireyleri ile yaşamak gençlere uygunsuz gelir. Ben­zer bir biçimde anne babalar da büyümüş çocuklarını kucak­lamak konusunda aynı duyguyu paylaşabilirler. Bazı aileler­de çocuklar birer genç insan olmaya başladıklarında bu do­kunuşlar birbirini gıdıklamak ve güreşmek gibi oyunlara dö­nüşebilmektedir. Bu önemlidir çünkü ancak bu biçimde aile bireyleri arasındaki dokunuşlar utanç duygusundan ya da uygunsuz hissetmekten uzak bir biçimde süregelir. Bunun yanısıra, bu biçimde dokunmak ve dokunulmak tamamen eğlencelidir de. Aynı anda hem dokunmak hem de eğlenmek mükemmel bir bileşimdir.

Fiziksel dokunuşların azalmasının yanısıra, aile içi konuş­malar sırasında gençler sık sık gözardı edilirler. Doğal ola­rak, bu onların yalnızlık duygularının yoğunlaşarak artma­sına neden olur. On ya da onbeş yaşlarında iken sekiz dokuz yaşlarındaki çocuklarla konuşurken görülmek utandırıcı bir durumdur ve yine bir kere daha genç donup kalmıştır, ne kendisinden küçüklerle ne de büyüklerle iletişim kuramamaktadır. Bu, evin dışında dikkat odağı olabilecekleri şeyle­re yönelmelerine (okulda ya da kilisede lider pozisyonunda olmak, spor faaliyetleri aracılığı ile dikkat odağı olmak) ne­den olur. Ayrıca gençler için ev hayvanları (özellikle de tüy­lü kedi ve köpekler) sıcak dokunuşlar sağlarlar.

Sh: 140-142

BOŞALTMAK

Aile içinde bitmemiş işlerle başa çıkmanın en çok kullanı­lan yolu bunları başkasına yöneltmektir. Bitirilmemiş işleri olan kişiler kendilerinin geçmişe ait acılarını ya da öfkeleri­ni aile içindeki olayla ya da transaksiyonla ilişkisi olmayan masum üyelere boşaltarak bunu yaparlar. Eğer annenin baba ile bitmemiş bir işi varsa, on yaşındaki kızına kendi ifa­de edilmemiş öfkesini, ona boşaltarak yanlış davranışlarda bulunmaya itebilir. Bu duygular mutlaka birisine ifade edil­melidir ve kızı da bunu alabilecek en uygun kişi görünü­mündedir. Aynı biçimde onbeş yaşındaki erkek çocuk babasına duy­duğu ama ifade etmeye korktuğu öfkesini bunu yöneltebile­ceğini düşündüğü annesine boşaltabilir. Dahası, eğer annesi­nin kendisine neye mal olursa olsun evin içinde huzuru sağ­lamak gibi bir görev üstlendiğini de hissederse, anne ev için­de herkesin ifade etmekten korktuğu duygularını boşalttığı bir hedef durumuna gelebilir.

Aile bireyleri eğer doğrudan iletişim kuramıyorlarsa bu şimdiki zamanda ya da yakın bir zamanda kendi bitirilme­miş işlerini aile içindeki masum bir kişi ile bitirmeye çalışa­cakları ve sonuç olarak onun da yabancılaşmasına neden ola­cakları anlamına gelir. Sonuç olarak herkesin yalnızlığı daha da yoğun yaşanan bir duruma gelir.

Sh: 138-139

Kaynak İRA J. TANNER YALNIZLIK: SEVME KORKUSU,. Türkçesi Nil GÜN Kuraldışı Yayınları 1997 İstanbul

 

 

BİTİRİLMEMİŞ İŞLER / İKİNCİ TAHMİNLER / İNTİHAR


“Bitirilmemiş işler” evlilikte yaşanan yalnızlığa yol açan nedenlerden bir tanesidir. Bunlar geçmişte ifade edilmemiş ve çözülmemiş, özellikle de kendilerine özel nedenleri olan, deneyimlediğimiz ama üzerini örttüğümüz incinme ve öfke duygularıdır.

Burada tehlike, bu duyguları kilit altına alma girişiminde bulunduğumuzda bunları gelecekte halletmek üzere erteliyor olmamızdan kaynaklanmaktadır. Bizler “duygularımızı” asla unutmayız. Olayın kendisini unutabiliriz ama olaya eşlik eden duygular asla buharlaşıp kaybolmazlar. Duygular içimize işlerler ve içimizde büyüyerek hastalıklar yaratırlar.

Eğer bitirilmemiş işlerimiz varsa ve bunlar yeterli sayıya ulaştıysa o zaman bunları kazanacağımız bir ödülle değiştirmeye kendimizi zorunlu hissederiz; boşanma, ayrılma, depresyon, hastaneyi ziyaret, uzun süre alkol kullanma, çılgınca şeyler yapma, hatta cinayet ve intihar gibi ödüllerle. Bu bütünüyle içimizde biriktirmiş olduğumuz duyguların türüne bağlıdır.

Bitirilmemiş işleri olan eşlerin birbirine yabancılaşması hiç de şaşılacak bir durum değildir. Her iki eşte bunun farkında bile olmayabilir çünkü bunların oluşma biçimi hiç göze çarpmaz. Ne bedel ödenirse ödensin her iki tarafta huzuru sağlamak isteyecek ve yıkılmayı ya da aralarında oluşacak rahatsız edici bir durumu engellemeye çalışacaktır. Dıştan görünen bir uyumsuzluk olmaması yanlışlığına düşerek her iki tarafta kendi içlerinde biriken ve ifade edilmemiş duygular biçiminde gittikçe artan artıklarla (başka bir deyişle çöplükle) mücadele edeceklerdir.

Daha sonra eşler birbirlerinin neler düşündüğünü ve hissettiğini bile bilmeden ikinci bir tahmin yürüteceklerdir: “Bana kızgın olduğunu biliyorum. Neden yalnızca gelip bunu bana söylemiyorsun?” İkinci tahmin yapan eşler zaman zaman bu tahminlerinde yanılmazlar… ama her zaman değil. Sevgilimizin ya da eşimizin ne düşündüğünü ve hissettiğini kendisine sormadan, bildiğimizi varsaymak, onu kendisinden daha iyi bildiğimizi öne sürmektir. Ve bu da onun sizden her zamankinden daha fazla korkmasına neden olmaktadır.

Ofisime evli bir çift ilk kez girdiğinde, birbirleri adına konuşmayacaklarına dair bir tür anlaşma yaparız. “Biz şöyle düşünüyoruz” ya da “O şöyle hissediyor” gibi belirtmeler yasaktır. “Ben şöyle düşünüyorum” ve “Ben şöyle hissediyorum”lar kullanıllır. Eğer biri diğeri hakkında konuşmaya başlarsa konuşmayı durdurup yeni baştan “Ben”, “Ben öfkeliyim çünkü…” diye konuşmasını sürdürmesini sağlarım.

Asla “Sen benim öfkelenmeme neden oluyorsun’.” demelerine izin yoktur. Bunu yapmaktaki amacımız kendi duygularımızın ve tepkilerimizin sorumluluğunu üstlenmemizi sağlamaktır.

Birlikte yaşayan kişiler, bitirilmemiş işlerin halledilmesi ne kadar ertelenirse karşılıklı kuşkunun daha fazla yaşandığını, korku ve yalnızlık duvarlarının daha yüksek örüldüğünün farkına varırlar. İkinci tahminlerde bulunma girişimleri daha da fazlalaşır ve bu da birbirlerinin korkularını ve savunmalarını daha da artırmaktan başka bir işlev görmez. Üzerinde çalışılan konularda ayrı kanıya sahip olunmadığı zamanlarda ise çiftler günümüzden çok geçmiş zamanla ilgili olayları gündeme getirmektedirler.

Ve bu öyle bir noktaya gelmiş olmaktadır ki olaylar adeta birer atık yığını durumuna gelmiş ve bunlar üzerinde şimdide yapıcı bir biçimde çalışma yapmak olanağı kalmamış olabilmektedir. Bu noktada genellikle evli olan eşler birbirlerine tamamen yabancılaşmış ve yoğun bir yalnızlık içinde olurlar. Eğer şimdi neye gereksinim duyduğumuza ya da hissettiğimize ait bir anlayış söz konusu değilse, o zaman geride hiç bir şey kalmamış demektir.

Sh: 136-138

Kaynak İRA J. TANNER YALNIZLIK: SEVME KORKUSU,. Türkçesi Nil GÜN Kuraldışı Yayınları 1997 İstanbul

 

 

EVLENENLERİN RÜYASI-BİR DÜŞLE EVLENMEK


“Her erkek iki kadına aşıktır; bunlardan birisi kendi düş ürünü olan kadın, diğeri ise henüz yeryüzüne inmemiş olan kadındır.”

Eğer evlenmeyi planlıyorsanız ya da evliyseniz, ideal bir eşin ya da mükemmel bir evliliğin varlığına dair bir düşünüz mutlaka olmuştur. Ne var ki, bir süre sonra düşünüzdeki kişi ile seçmiş olduğunuz gerçek kişinin keskin bir biçimde birbirinden ayrılmaya başladığını görüşmüşsünüzdür. Bu noktada birçok şey olmuş olabilir. Beraber olduğunuz kişinin kim olduğunu görerek üzülmüş ya da yalnızca Tanrının bir insan yaratabileceğini unutarak bir dönüştürme programına başlamış olabilirsiniz. Evlilik yeminindeki “İkimiz bir olarak…” sözlerini yanlış yorumlayarak evli olduğunuz insanın sizin bir kopyanız ya da düşünüz olması olarak algılamış olabilirsiniz. Sevdiğiniz şeylerde, hobilerinizde, seçimlerinizde, düşüncelerinizde hatta tepkilerinizde ve duygularınızda bir olmayı düşlemiş olabilirsiniz. Onun siz olacağını sanmış olabilirsiniz. Ancak “İkimiz bir olarak…” sözleri hangi eşin bir diğerinin aynısı olacağını tam olarak belirtmemiştir zaten! Evlilikte bir olmak demek, düşünceler ve duygularda benzer olmak değil, bunların farklılıklarına karşı anlayışta benzer ve bir olmak demektir.

Beraber olduğumuz kişiyi kendi düşlerimize uydurmak için yapacağımız her girişim bir küstahlık ve ona karşı yapılmış bir hakaret olacaktır. Bu tür bir davranış kişileri ayırır, öfkeyi körükler ve hatta ilişkide daha fazla yalnızlık yaşanmasına neden olur.

Bir başkasını değiştirmemeye ya da bir kalıba dökmemeye çalışmak aynı zamanda bu kişinin değişmesine de “izin vermek” demektir. Bizim eşlerimize karşı anlayışımız onların bugün oldukları gibi olma cesaretini göstermelerine izin verir. Sevgilinizin, sizin değerlerinize ve beğenilerinize tamamen uyduğunda ısrar ediyorsanız, bu onun bunu yalnızca denemekte olduğunu göstermektedir. Siz onun değişmekte olduğunu düşünerek şöyle söyleyebilirsiniz:

“Biliyor musun, galiba istediğim gibi birisi oluyor.” Ama değişen yalnızca dıştan görünen davranışlardır. Ve sevgiliniz içten içe sizden her zamankinden daha çok korkmakta ve büyük bir olasılıkla size çok fazla kızmaktadır da.

Evlilikte düşlerden vazgeçmek zordur. Düşlerimiz, çocukluğumuzdan itibaren bize öğretilen ve gözlemlediğimiz her şeyi temel almaktadır ve bazı zamanlarda bunlar bizim öylesine büyük bir parçamızı oluştururlar ki, bir ilişkiyi bitirmek bize çoğu zaman onları değiştirmekten daha kolay gelir.

Yeni evlenmiş bir kişi sık sık şunu söyleyebilir: “İnanamıyorum… Aynı babam gibi bir adamla evlendim… böyle bir adamı ne kadar çok istemiştim”, “Öyle bir kadınla evlendim ki, annemin tam tersi, ben de zaten böylesini arıyordum.”

Doğru. Kendimizi geçmişte model aldığımız kişilerden ve onların etkilerinden kurtarmamız olanaksızdır. Ayrıca bu çok da gerekli değildir.

Ama bunlara sıkı sıkıya bağlı kaldığımızda, yaptığımız seçimin, sevgilimizin kendi bireyselliği ve özgünlüğü üzerine temellenmediğinin ve bu seçimin onu bir kalıba sokmaya ya da değiştirmeye zorlamaya yönelik bir inanç olduğunun farkına bile varmayız.

Evlenmiş kişiler, birbirlerini kalıplara sokmakta ısrar ettikleri sürece asla birbirlerini gerçekten tanıyamayacaklardır. Ve birbirlerini tanımadan kendilerini yabancılaşmış, savunmacı bir tutum içinde ve tüm bunlardan daha da önemlisi yalnızlık içinde bulacaklardır.

Her gün yeniden doğacak olan eşimizi meydana getirecek olan bizim anlayışımızdır. O zaman evlilikte üstlendiğimiz rol her gün yeniden doğmak ve gelişme sürecinin heyecanını yaşamaktan başka bir rol olmayacaktır.

Sh: 134-136

Kaynak İRA J. TANNER YALNIZLIK: SEVME KORKUSU,. Türkçesi Nil GÜN Kuraldışı Yayınları 1997 İstanbul

 

 

YALNIZLIK: SEVME KORKUSU – İRA J. TANNER


Sunuş: Nil GÜN

Yalnızlık duygusu, insan duygularının yelpazesi içinde belki de en “komünist” duygudur. Çünkü zengin-fakir, güzel-çirkin, genç-yaşlı ayrımı hiç mi hiç yapmadan kendisini eşit bir biçimde ifade eder. Örneğin; çağımızın en yaygın hastalıklarından “stres”, kent yaşamında köy yaşamından çok daha yaygın olduğu halde, “yalnızlık” için böyle bir ayrım sözkonusu değildir.

Yalnızlık deyince duygusal yalnızlığı, insanın duygu dünyasında kendisini yalnız hissetmesini kastediyoruz tabii ki. Fiziksel tekbaşınalığı değil.

Kalabalık içinde kendini yalnız hissetme duygusunu hiç yaşamamış insan var mıdır bu dünyada?

Eğer kişi, kendisini ya da başkalarını yalnızlık hissetmediği konusunda aldatmaya çalışmıyorsa, “kalabalık içinde yalnızlık” duygusu ona yabancı gelmeyecektir.

Özdemir Asaf, “Yalnızlık paylaşılmaz, paylaşılırsa yalnızlık olmaz” diyor. Gerçekten de yalnızlık, duygularımızı içtenlikle paylaşacak birinin olmaması demektir. Her insan, kendisini yargılamadan dinleyecek birine ihtiyaç duyar. Bir insanın zamanım ve ilgisini bizi dinlemeye ayırması, bizi anlamaya çalışması, “iyi ki varsın” demesi bize değerli olduğumuz duygusunu verir. İnsan, değer verdiği birini bilmeye, anlamaya, tanımaya çalışır. Ona emek verir. Kendi iç dünyasını da içtenlikle paylaşır. Bize güven duyduğunu gösterir. Yaşamımızda böyle birinin olmaması ise, yoğun yalnızlık duygusu yaratır.

İnsanların büyük çoğunluğunun belki birçok tanışı vardır, arkadaşı vardır ama tek dostu bile yoktur. Seni, senin kadar önemseyen, duygularına değer veren bir dost. Böylesine dostluk çıkarlara ya da kendi yalnızlığımızı avutma çabasına dayanmaz. Temeli sevgidir dostluğun. Dost, insanın aynı ya da karşı cinsten arkadaşı olabilir. Eşi veya sevgilisi olabilir. Ünlü şair Aragon, “Ben ancak dostumla yatarım” diyerek, cinsel birlikteliğin temelinde dostluk olmasının, “olmazsa olmaz” bir koşul olduğunu dile getiriyor. Çiftlerin birbirlerinin dostu olmadığı evlilikler ise, tüm dünyada yaygın biçimde görülüyor. Evli olmanın, yalnızlığa çare olmadığını da yaşayan bilir. Buna rağmen sırf yalnızlıktan kurtulacağı umuduyla evlenen nice insan var.

Dostluk, sevginin varolduğunun göstergesidir. Yalnızlık ise sevginin olmadığının. Bu yüzden kabullenilmesi en zor duygudur. Kızgınım, üzgünüm, mutsuzum demek daha kolaylıkla söylenir de, “yalnızım” demek çok zordur. Çünkü “Kimse beni sevilmeye, değerli bulmaya layık görmüyor” demenin özetidir bu dile getirilmekten korkulan sözcük.

Bu nedenle yazar, yalnızlığı sevme korkusu olarak tanımlıyor. “Ya beni sevmeyen bir insanı seversem… Ya sevilmezsem… Böyle bir risk alacağıma, yalnızlığın dehlizinde kalmayı sürdürürüm. Hiç olmazsa yalnızlığıma alışkınım” diye düşünür yalnız insan. Bu korkularını bilinçli olarak dile getiremese, hatta bilincine bile çıkarmamış olsa hissedilen korku, sevme-sevilmeyle ilgilidir.

Yalnızlığını yadsıma konusunda insan çok yaratıcıdır. Bir tanıdığım gündüzleri bir şekilde oyalanıyor ama gecenin yalnızlığını akşam sekizde yatağa girerek uyutmaya çalışıyor. Bir başkası, günübirlik yatak arkadaşlıklarıyla yalnızlığını gidermeye çalışıyor. Ona “nemfoman” diyorlar, “kolay kadın” diyorlar. 

Aslında açlığını çektiği şey cinsellik değil, cinselliğini kullanarak gördüğü geçici ilgi. Erkeklerin ilgisini çekecek başka bir şeyi olmadığını kabullenecek kadar kendisini değersiz görüyor. Onunla yatmak için söylenilen bir iki tatlı söz, ona kısa bir an için bile olsa, önem verilen, sevilen kişi olduğu duygusunu yaşatıyor. Kimileri akşamlan o bar senin, bu bar benim geziyor, alkole sığınıyor, kimileri komedyen kişiliğiyle ilgi odağı olarak yalnızlığının acısını biraz olsun hafifletmeye çalışıyor.     

Gülen palyaçoların ardında, ağlayan bir insan vardır.

Tedavi için doğru teşhis gerek. Kişi verem olduğunu kabullenmeyip hastalığına yalnızca “öksürük” olarak bakarsa uygun tedaviyi nasıl bulabilir?

Teknolojik iletişimin olağanüstü hız kazandığı günümüzde, duygusal iletişimsizlik yani yalnızlık duygusu da aynı hızla insanlığın ortak kaderi haline geliyor. Bu hastalığın bulaşmadığı insan sayısı, sevmesini gerçekten bilen insanların sayısıyla eşit.

İnsanın kendisini aldattığı bir başka konu da, sevme yetisine sahip olduğunu sanması. Sevme olgusu, her insanın içinde potansiyel olarak var. Ama ortaya çıkması, ifade bulması için, kendini tanımak için emek vermesi gerekiyor. Piyano çalma yeteneğine sahip bir insan, nasıl bu konuda ders alarak, pratik yaparak, çalışarak, emek ve zaman harcayarak kendini eğitme sürecinden geçiyorsa, sevmeyi bilmek için de emek, çaba ve kendini tanıma süreci gerekli.

İnsan, genellikle bilinmeyenden, bilmediği şeyden korkar. Sevmeyi bilmeyen insan da, her bilinmeyenden korktuğu gibi sevmekten de korkar. Bu yüzden sevgiyi, sevmeyi bildiği konusunda kendisini aldatmaya çalışır. En çok ihtiyacını duyduğu şeyi bilmediğini kabul etmek ona acı verir. Ve acı duyduğunu yadsır. Oysa kabullenme, farkındalığın ve sevgiyi bilme sürecinin başlangıcıdır. Ama çoğu insan uzun vadede haklı olmayı seçer… Ve haklı olarak ölür. En sık tekrarlanan söz ise “Ben sevmeyi biliyorum ama hep insanlardan kazık yiyorum. Çünkü sevginin bir alışveriş olduğu sanılır.

Oysa sevgi sevgiyi çeker.

Sevgi sevgiyi üretir.

Sevme korkusu sağlıklı iletişimi, içtenliği, yakınlaşmayı, güveni engeller. Sonuç: Yalnızlık.

Ve bu yalnızlığın dayanılmaz ağırlığıyla umutsuzca birinin kendisini sevmesini bekler. Sevginin gümüş tepsiyle kendisine sunulacağı umuduyla oyalanır. Kendisi hiç çaba sarfetmeden, bir gün onu sevecek biri, birileri mutlaka çıkacaktır.

Ya da bir yudum sevgiyi tadabilmek için, özgüvenini, özdeğerini hepten yitirecek boyutta kendinden çok şey verecektir. Bu fedakârlığın karşılığını, ağzıyla kuş tutsa da alamayacağı gerçeğinin farkına vardığında hissettiği buruk acı, onu daha da yalnızlığın batağına itecektir. Sonuç, biraz daha kalınlaşan ego duvarları, biraz daha insanlarla ve sevgiyle arasına koyduğu mesafe olacaktır. Sevgi öz’dedir. Ego duvarları ise özbenlikle iletişimi gittikçe koparır.

Yazar, elinizde tuttuğunuz bu kitapta, insanı yaratıcı, üretken ve insan kılan “tekbaşınalık” ile temel nedeni sevme korkusu olan “yalnızlık” ayrımını net bir şekilde yapıyor.

“Transactional Analysis” terapisinin özel terimlerini kullanarak, her birimizin içinde varolan Ebeveyn-Yetişkin-Çocuk üçlüsünün farkına varmamızı sağlıyor. Duygusal seçimlerimizin ve davranışlarımızın ne kadar farkına varırsak, hayatımızı o kadar anlamlı kılacağımızı, yaşamımıza sağlıklı bir yapılanma getireceğimizi vurguluyor.

Bu kitabın size kendini tanıma yolculuğunda önemli katkısı olacağına inanıyorum.

Sevgi ve dostlukla hoşça olun.

Sh:7-10

 

ÖNSÖZ

Bir tesisatçı, banliyöde bulunan bir evin kalorifer kazanının tamiri için sadece iki dakika harcadıktan sonra evin, sahibine ödemesi gereken fatura tutarının otuz dolar olduğunu söylemiş. Öfkeli ev sahibi ise, tesisatçının hiç de dürüst olmayan bu tutumundan rahatsız olmuş ve hemen söylenmeye başlamış. “Kazanıma şöyle bir baktın ve çekicinle yalnızca bir kere vurdun!” “Doğru”, diye gayet sakin bir biçimde cevap vermiş tesisatçı da. “Buraya gelişim için beş dolar, kazanın doğru yerine vurduğum için de yirmibeş dolar alacağım sizden.” Ve parasını alarak oradan ayrılmış.

Evet, bazen yalnızca bir çekiç vuruşu için bile olsa insanlara doğru yerlere vurmayı bildikleri için yığınla para döküyoruz. Bu, doğası gerek duygusal gerek fiziksel gerekse ruhsal olsun birçok hastalığın tedavisi için de geçerli. Ama, yalnızlık hastalığının tedavisi için nereye doğru bir vuruş yapacağımızı ne yazık ki her zaman bilemiyoruz. Yalnızlık, hepimizin ortak ve en çok yaşadığı deneyimlerden birisi olmasına rağmen yine de içlerinde en anlaşılmaz olanı. Genel olarak tanısı, eğer yapılabiliyorsa, sık sık bizi şüpheye düşüren ve yanıltan bir tanı olmaktan öteye gidemiyor. Bugün çok sayıda insan bu hastalık nedeniyle acı çekiyor ve bu hastalığın doğası hakkında bir farkındalığa sahip olunmadığı için de doğal olarak tedavi olamıyorlar. Bu sorun yeterince anlaşılmadığı ve yalnızlık hastalığına doğru bir tanı konulmadığı sürece, tedavisi için de etkili bir reçete bulunamayacaktır.

İnsanın doğası ya da yalnızlığımızın nedenleri hakkındaki inancımız her ne olursa olsun, kesin olan tek bir şey vardır. Sevme korkularımızdan daha fazla sorumlu olmaya başladıkça, tek başına olduğumuz zamanlar bizleri daha az yıpratmaya başlayacak, dayanılması zor anlar olmaktansa tanıdık, yeni kabullenişlerin, farkındalıkların ve kararların içimizden akmaya başladığı anlar haline geleceklerdir.

 

Sh: 13

Kaynak İRA J. TANNER YALNIZLIK: SEVME KORKUSU,. Türkçesi Nil GÜN Kuraldışı Yayınları 1997 İstanbul