YORGUNLUK ÜZERİNE DENEME


Ve duasından kalktığı zaman, şakirtlere geldi, onları kederden uyumakta buldu
Luka’ya göre İncil 22,45

Eskiden yalnızca korkulacak yorgunluklar tanırdım.

Ne zaman, eskiden ?

Çocukken, üniversite çağı denilen zamanda, ilk aşk yıllarında bile, hatta tam da o zamanlar. Bir gece ayini sırasında, kalabalık, göz kamaştıracak denli aydınlatılmış ve tanıdık noel şarkılarıyla çınlayan köy kilisesinde çocuk, beraberindekilerin ortasında çuha ve mum kokularıyla sarmalanmış oturuyordu ve bir acının şiddetiyle yakalandı yorgunluğa.

Nasıl bir acı ?

Tıpkı hastalıklara “iğrenç” ya da “korkunç” denildiği gibi, bu yorgunluk da iğrenç ve korkunç bir acıydı; çarpıtan bir acı. Hem çevreyi -kilisedekileri, çuha ve keçeden dikilip, daracık bir yere tıkıştırılmış bez bebeklere, belirsiz bir uzaklıkta parlayıp sönen tüm şatafatıyla sunağı, işkencecilerin karmakarışık ayinleri ve büyüleriyle dolu bir işkence odağına çeviriyordu hem de yorgunluk hastasının kendisini çarpıtıyordu; onu fil kafalı, grotesk bir biçime dönüştürerek: bir fil gibi ağır, kurugözlü, kabarık derili. Yorgunluk yüzünden dünyanın, bu örnekte kış dünyasının, dokusundan, kar havasından, ıssızlığından, sözgelimi o kızak kaydırmaları sırasındaki ıssızlıktan yoksun kalırdı çocuk. Geceleri diğer çocuklar birer birer evlerine girip gözden kaybolduklarında, yıldızların altında bir başına, büyülenmişçesine kızak kaydırırken tüm varlığıyla oradaydı: sessizlikte, esip geçmede, buz tutmuş yolların maviliğinde -böylesi hoş soğuklar için, “çekici” denirdi. Ama şimdi orada, kilisede Demirden Bakire tarafından sarılır gibi, yorgunluk tarafından sarılmış olan onun soğuğu duyumsayışı tümüyle farklıydı ve O, çocuk, yani ben ayinin ortasında eve gitmek için yalvarırdım. Eve gitmek, her şeyden önce “dışarıya” demekti ve bu beraberindekilere, yöre sakinleriyle birlikte geçirecekleri göreneklerin yitişiyle zaten giderek seyrelmiş olan cemaat saatlerini zehir ederdi (yine).

Neden suçluyorsun kendini (yine) ?

Çünkü o zamanların yorgunluğu zaten bir suçluluk duygusuyla içiçe geçmişti, suçluluk duygusu tarafından daha da güçlendirilir, akut bir ağrıya çevrilirdi hatta. Herkesin içinde beceremedin yine: Üstelik şakaklarda çelik bir cendere, üstelik kalpten kan çekilir gibi; bundan onlarca yıl sonra bile o yorgunluklardan ötürü duyduğum ani utanç yinelenir; ancak gariptir, çevremdekiler sonraları pek çok şeyi başıma kakmışlardır da, o yorgunluğu asla…

Üniversite yıllarının yorgunluklarına benziyor muydu bu?

Hayır. Artık suçluluk duygusu yoktu. Dersliklerdeki yorgunluk, geçip giden saatlerle birlikte beni, tersine, dikkafalı veya isyankâr yapardı hatta. Genelde havasızlık ve yüzlerce öğrencinin biraraya tıkıştırılmışlığından çok dersi verenin, kendi konusu olması gereken konuya karşı kayıtsızlığındandı bu. Üniversitenin o profesörleri ve doçentleri kadar, konularından heyecan duymayan insanları bir daha hiç görmedim; herkes hatta hiç de kendilerini ilgilendirmeyen evrakları karıştıran banka memurları, tepedeki güneşle aşağıdaki katran dumanı arasındaki ısıda çalışan asfalt işçileri bile daha canlı bir izlenim verirdi. Sesleri, söylediklerinden ötürü asla (iyi öğretmenlerin kendi konuları karşısında kapıldıkları türden) bir şaşkınlık, hayranlık, ilgi, kendine-soruş, saygı, öfke, hiddet, kendi –de bilemeyiş titreşimine kapılmayan, samanla doldurulmuş unvan sahipleri gibi, tekdüze bir sesle durmaksızın vızıldarlar, vurgularlar, kurulmuşçasına konuşurlardı -tabii bir Homer’in göğüs sesiyle değil, sınavı anıştıran bir sesle-, olsa olsa aralara yavan bir espri ya da anlayanlara yöneltilmiş kötücül bir ima sıkıştırarak. Bu sırada dışarıda, pencerenin önü yeşerir ve mavilenir ve ardından kararırdı; ta ki öğrencinin yorgunluğu isteksizliğe, isteksizlik düşmanca duygulara dönüşene dek. Yine çocukluktaki gibi, o “Dışarıya! Hepinizden uzağa!” Ama nereye? Eskiden olduğu gibi, eve mi? Ama şimdi üniversite yıllarında, orada, o kiralık odada farklı, aile evinden tanınmayan yeni tür bir yorgunluktan korkulurdu: kentin kıyısında, yalnız bir odada yorgunluk; “yalnız-yorgunluğu”.

Ama bunda korkulacak ne var dı ki?

Odada, iskemle ve masanın yanı başında, yatak durmuyor muydu?

Kaçış olarak uykunun sözü bile olamazdı: Birincisi bu tür yorgunluk, insanın parmağını oynatmasına, hatta gözlerini kırpıştırmasına bile olanak tanımayan bir felç durumuna sokardı. Soluma bile tıkanmış gibiydi, öyle ki insan kendini ta içine dek donmuş, bir yorgunluk anıtı gibi hissederdi; ve yatağa doğru adımlar bir kez başarılsa bile, kısacık, baygınlığı andıran, geçiştirilmiş uykunun ardından -uyku duyumu değildi bu- insanı ayıltan ilk dönüşle birlikte uykusuzluğun içine düşülürdü; çoğunlukla geceler boyunca, çünkü bir odada yalnız başınayken yorgunluk daima öğle üzerinin geç saatlerinde ya da akşamın ilk saatlerinde, bastıran karanlıkla birlikte çıkagelirdi. Başkaları uykusuzluğu yeterince anlattılar: Uykusuzluğun, sonunda dünyanın algılanışını bile nasıl belirlediğini, uykusuz insanın varoluşu, en iyi olasılıkla, salt bir mutsuzluk, her davranışı anlamsız, her aşkı gülünç görebileceğini, şafağın çiğ ışıklarına dek nasıl öylece yattığını anlattılar. O şafak ki, ona uykusuzluk cehennemindeki kendi yalnızlığının da ötesinde yolunu şaşırmış, yanlış gezegene savrulmuş tüm insanlığın cehennemi gibi görünür.». Uykusuz insanların dünyasında ben de bulundum (zaman zaman hâlâ oradayım). İlkbahar arifesinde, henüz karanlıktaki ilk kuşlar çoğunlukla nasıl paskalyaya özgüdürler -ancak şimdi tiz çığlıkları içeriye, hücre yatağına dolarken nasıl da alaycılar, “yi-ne-uy-ku-suz-bir-ge-ce”. En uzaktakileri bile rahatça duyulabilen kilise çanlarının, her çeyrek saatte bir, yine berbat bir günün habercisi gibi çalışı. Kıpırtısızlığın ortasında, birbirlerinin üzerine saldıran iki erkek kedinin, dünyamızın merkezindeki canavarlığın çığırtkanları gibi, tıslayıp cıyaklamaları. Sanki uykusuz insanın tam tepesinde seri üretim yapan bir makina, bir düğmeye basılarak çalıştırılmış gibi, yine kıpırtısız bir havada ansızın başlayan, bir kadının sözümona şehvet dolu inilti ya da çığlıkları, tüm sevgi maskelerimizin birdenbire düşürülüşü ve paniğe kapılmış bencilliğin yeniden ortaya çıkışı (artık çiftler birbirlerini değil, bir kez daha, yalnızca kendilerini severler, çığlık çığlığa) ve bayağılık gibidir. Uykusuzluğun epizodik [bölümlerden oluşmuş, aralıklı, olaylı ] ruh halleri -Tabii müzmin uykusuza bu ruh halleri değişmez gibi görünürler, en azından uykusuzların anlattıklarından anladığım kadarıyla, kendilerini birer kural gibi kabul ettirirler.

Ama kronik bir uykusuz olmayan sen: uykusuzluğun dünyasını mı anlatmak niyetindesin, yoksa yorgunluğunkini mi?

Uykusuzluğun üzerinden geçen doğal yol üzerinden yorgunluğunkini. Ya da daha doğrusu, çoğulu: Farklı yorgunlukların farklı dünyalarını anlatmak istiyorum. -Sözgelimi bir kadınla birlikteyken ortaya çıkan yorgunluk bir zamanlar nasıl da korkutucuydu. Hayır, ortaya çıkmazdı bu yorgunluk, oluşurdu, fiziksel bir süreç gibi: bölünme olarak. Ve asla yalnızca beni değil, aynı zamanda kadını da etkilerdi hep, sanki birden dönen hava gibi dışarıdan, atmosferden, uzaydan gelirdi. Orada yatar, ayakta durur ya da otururduk; neredeyse doğal olarak bir arada ve kısacık bir an içinde birbirimizden koparak. Böyle bir an daima bir korku, hatta bazen bir dehşet anıydı, bir düşüş gibi. “Dur! Hayır! Olamaz!” Ancak hiçbir şeyin yararı yoktu; ikisi de önlenemez bir biçimde birbirlerinden uzağa düşmekteydiler; her biri, son derecede kendine özgü yorgunluklarının içine; bizim yorgunluğumuz değil, benimki burada, seninki orada. Bu durumda yorgunluk, duygusuzluğun ya da yabancılığın bir başka adı olabilir -ancak çevresine etkiyen basınç açısından soruna uygun sözcük buydu. Olayın yeri, örneğin büyük, havalandırmalı bir sinema salonu olsa bile ortalık ısınır ve daralırdı. Koltuk sıraları çarpılırdı. Beyaz perdedeki renkler sararır ve ardından solardı. Birbirimize yanlışlıkla dokunacak olsak, ellerimiz karşı elektrik kutbunca çarpılmış gibi, seğirerek kaçarlardı birbirlerinden.”… günü, öğle üzerinin ilerleyen saatlerinde, bulutsuz gökyüzünden Apollo Sineması üzerine bir yorgunluk afeti çöktü. Henüz omuz omuza oturmaktayken, yorgunluk basıncının dalgaları tarafından birbirlerinden uzağa fırlatılan ve Aşka Dair adını taşıyan filmin sonunda, diğerine bakmadan ve bir söz söylemeden sonsuza dek ayrı yollara giden genç bir çift bu afetin kurbanı oldu.” Evet, böylesi bölen yorgunluklar insanı her zaman bakışsızlık ve dilsizlikle çarpardı; ona “senden yoruldum” demeyi asla beceremezdim, basit bir “yorgunum” demeyi bile (ki bu, ortak çığlığımız olarak bizi belki de tekil cehennemlerimizden kurtarabilirdi): Böyle yorgunluklar konuşma yetimizi, ruhumuzu yakıp kavururlardı. Ardından ayrı yollara gitmeyi gerçekten de becerebilseydik bari! Ama hayır, o yorgunluklar, içte bölünmüşleri, bedenleriyle bir arada kalmaya zorlardı. Bu sırada her ikisi de, yorgunluk cini tarafından çarpılmış, bizzat korkulası hale gelirlerdi.

Korkmak mı ?

Kimden ?

Her biri, diğerinden. Dilsiz kalmak zorundaki bu tür yorgunluk şiddete zorlardı. Belki de bu şiddet kendini, ötekini çarpıtan bir bakışta dışa vururdu yalnızca; salt bir kişi olarak değil, aynı zamanda öteki cinsiyet olarak da çarpıtan: şu içselleşmiş kadınca yürüyüşle, şu iflah olmaz erkek pozlarıyla iğrenç ve gülünç, kadınlar ya da erkekler takımı. Veya şiddet örtük bir biçimde gerçekleşirdi, üçüncü bir şeye yönelerek, bir sineği ilgisiz bir tavırla ezerek, bir çiçeği dalgın bir tavırla yolarak. İnsanın kendi canını yaktığı da olurdu, kadın parmak uçlarını kemirirken, adam elini bir ateşe sokarken, kendi suratını yumruklarken, kadın, tıpkı bir küçük çocuk gibi, ama onun koruyucu yastıklarından da yoksun, kendini dümdüz yere fırlatırken. Bazen böylesi bir yorgun beraberindeki tutsağa, erkek ya da kadın düşmanına, bedensel olarak da saldırırdı, onu yolundan temizlemek isterdi, dili dolaşarak haykırılan hakaretlerle kendini ondan kurtarmayı denerdi. Çift-yorgunluğunun bu şiddeti, her şeye karşın o yorgunluktan çıkmanın tek yoluydu yine de; çünkü genellikle en azından ayrılmayı becerirlerdi ardından. Ya da yorgunluk yerini, insanın yeniden hava alabildiği ve düşünebildiği bir bitkinliğe bırakırdı. Biri belki her şeye rağmen ötekine dönerdi ve henüz olup bitmiş şeyler tarafından iliklerine dek ürpererek, olanı kavramaktan aciz, hayretle birbirlerine bakarlardı. Buradan, ötekine bir bakış doğabilirdi yeniden, ancak yepyeni gözlerle: “Neydi başımıza gelen, sinemada, sokakta, köprüde ?” (Bunu dile getirecek ses de yeniden bulunurdu, ansızın bir ağızdan ya da genç kadın için genç adam tarafından ya da tersi). Bu bakımdan, iki genç insanın uğratıldıkları böylesi bir yorgunluk, bir dönüşüm anlamını bile taşıyabilirdi: başlangıcın kaygısız tutkunluğundan ciddiyete. Ötekini biraz önce yapmış olduklarından ötürü suçlamak kimsenin aklına gelmezdi; tersine bu, kadın ve erkeğin birlikteliklerindeki bir şartın beraberce farkına varıştı. Eskiden sözgelimi” ilk günahın bir kalıtı” diye adlandırılan, bugünlerdeyse nasıl adlandırıldığını bilmediğim bir şart. Bu yorgunluktan her ikisi de sıyrılabilirse, bunun bilgisiyle, tıpkı bir felaketten kurtulmuş biricik iki insan gibi, bundan böyle hayat boyu -inşallah !birbirlerine ait olurlar ve böyle bir yorgunluk bir daha asla başlarına gelmezdi, inşallah. Ve birlikte mutlu ve hoşnut yaşarlardı, ta ki başka bir şey -o yorgunluğa göre çok daha az bilmecemsi, çok daha az korkulası, çok daha az şaşılası bir şey aralarına girene dek: Gündelik şeyler, ıvır zıvır, alışkanlıklar.

Ama bölen yorgunluklar yalnızca kadın ve erkek arasında mı var; aynı biçimde dostlar arasında da yok mu?

Hayır. Yorgunluğu bir dostumun yanında duyduğum sürece, bu kesinlikle bir felaket olmazdı. Şeylerin gidişatı olarak yaşardım bunu. Sonuçta sınırlı bir süre için beraberdik ve bu sürenin ardından herkes kendi yoluna gidecekti, yavan bir saatin ardından bile, dostluğun bilinciyle. Dostlar arasındaki yorgunluklar tehlikesizdiler, genç ve üstelik çoğunlukla uzun süredir bir arada olmayan çiftler arasında ise, tersine bir tehlike. Dostluklardakinden farklı olarak aşkta -bu tüm ve tam olma duygusunu başka nasıl adlandırmalı?

Yorgunluğun patlak verişiyle, ansızın her şey sallantıya düşerdi. Büyüden çıkış. Bir darbeyle ötekinin suretinden tüm hatlar kaybolurdu; erkek, kadın bir dehşet saniyesi içinde resim vermez olurdu artık; bir saniye öncesinin sureti salt bir serapmış: Kısacık bir an içinde iki insanın arasındaki her şey bitebilirdi böylece -ve en ürkütücüsü de, böylelikle insanın kendisiyle de işi bitmiş gibi görünmesiydi; insan kendini çok çirkin, hatta daha şimdi bir varoluş tarzını birlikte cisimlendirdiği öteki gibi gereksiz bulurdu (“tek beden, tek ruh”); kendisinin de, lanetlenmiş karşıtı gibi, derhal ortadan kaldırılmasını ya da bertaraf edilmesini isterdi; insanın çevresini kuşatan şeyler bile dağılıp beyhudeleşirlerdi (“nasıl da yorgun ve harap, geçip gidiyor banliyö treni” -bir dostumun yazdığı dizenin anısı): O çift-yorgunluklarının yayılıp dal budak salması tehlikesi de vardı, tek bir bireyin ötesinde, evreni, ağaçlardaki halsiz yaprakları, ansızın felç olmuş gibi akan ırmakları, rengi solmuş gökyüzünü de kapsayan bir yaşam yorgunluğu biçiminde. Ama böyle bir şey ancak kadınla erkek birbirleriyle yalnız olduklarında gerçekleştiğinden, geçip giden yıllar içinde ben de uzun süren tüm “başbaşa” durumlarından kaçındım (ki bu da bir çözüm değildi, ya da korkak bir çözümdü).

Şimdi çok farklı bir sorunun zamanı: Bu korkutucu, kötücül yorgunlukları -konunun bir parçası oldukları için yalnızca bir görev bilinciyle ve bundan ötürü de -bana öyle geliyor ki ağır aksak, ayağını sürüyerek, tüm abartılarıyla -zorba yorgunluk öyküsü uydurma değilse bile, en azından abartılmıştı-gönülsüzce anlatmıyor musun?

Bu berbat yorgunluklardan şu ana kadar salt gönülsüzce değil, kalpsizce de söz edildi. (Ve bu, laf olsun diye yapılmışken bir meseleyi eleveren bir söz oyunu değil yalnızca.) Bu kez anlatımımın kalpsizliğini bir hata olarak görmüyorum. (Ayrıca yorgunluk benim konum değil, sorunum -kendime yönelttiğim bir suçlama.) Ve bundan sonrası için de, beni bu denemeyi yazmaya iten, kötü olmayan, daha güzel ve en güzel yorgunluklar için de aynı ölçüde kalpsiz kalacağım: Olabildiğince kalpsiz bir biçimde, sorunuma ilişkin sahip olduğum resimlerin peşisıra gitmek, ardından her seferinde kendimi kelimenin tam anlamıyla resme yerleştirmek ve bu resmi, tüm titreşim ve kıvrımlarıyla birlikte, dil yardımıyla kuşatmak bana yetmeli. Resimde yer almak (oturmak); bu bana bir duygu olarak bile yetiyor. Eğer denemenin devamı için yorgunluktan bir şey daha isteyebilseydim, bu daha çok bir duyum olurdu: Endülüs sabahlarının bu Mart haftalarına özgü güneşinin ve ilkbahar rüzgarlarının duyumunu parmaklarımın arasında tutabilmek isterdim; daha sonra içerde, odada otururken de, bu muhteşem parmak araları duyumu, molozların arasında yetişen papatyaların o nefis kokulu esintileriyle de güçlenip, iyiyorgunlukları çevreleyen, gelecek cümlelere sinebilsin diye, o cümlelere layık olsun ve her şeyden önce, onları geçmiş cümlelerden daha hafif kılabilsin diye… Ama şimdiden bildiğimi sanıyorum: Yorgunluk zordur; yorgunluk sorunu tüm türleriyle zor kalacaktır. (Yaban papatyalarının esintilerine de, şu hep var olan leş kokusu her seferinde, ve her sabah daha fazla karışıyor; ama ben o kokunun tadını her zamanki meraklısına, kendini leşlerle en iyi biçimde besleyen akbabalara bırakmak istiyorum.) -Öyleyse haydi, yeni bir sabahla birlikte devam; meselenin gerektirdiği gibi, satırların arasında daha çok hava ve ışıkla, ama aynı zamanda, yaşanmış resimlerin dinginliğinin yardımıyla toprağa, sarı-beyaz papatyaların arasından görünen moloza hep yakın kalarak. Eskiden yalnızca korkulacak yorgunluklar tanıdığım tümüyle doğru değil. Çocukluğum zamanında, kırklı yılların sonu, ellili yılların başında harmanın makinayla dövülmesi, henüz bir olaydı. Bu iş ekin daha tarladayken otomatik olarak değil -makinanın bir yanından içeriye atılan başaklar, diğer yanından düşen öğütülmeye hazır çuvallar-, harman zamanı çiftlikten çiftliğe dolaşan, kiralık bir makinanın yardımıyla evde, samanlığın orada yapılırdı. Harman dövme işlemi için gerçek bir yamaklar zincirine gerek duyulurdu ki, bu yamaklardan biri demeti, dışarıda duran, ambara oranla çok büyük ve yükü de çok yüksek olan arabadan aşağıya, sıradakine atardı. İkinci yamak, demeti olabildiğince, yanlış tarafından vermemeye dikkat ederek, kavranamayan başak tarafı önde olacak biçimde içeriye, uğultusuyla bütün ambarı titreten makinanın başındaki asıl kişiye uzatırdı. Demet burada çevrilir ve başak uçlarından dikkatlice dişli silindirlerin arasına sürülürdü -her seferinde büyük bir çatırtı kopararak. Sonra boş saman sapları makinanın arkasından kayarak dökülür ve bir yığın oluşturdukları zaman, sıradaki yamak tarafından çok uzun, tahta bir çatalla yukarıya, zinciri oluşturan son yamaklara doğru kaldırılırdı. Genellikle ambarın çatı aralığında tam mevcuduyla toplanmış köy çocuklarından oluşan bu son yamakların görevi, yükselen saman kuleleriyle birlikte giderek artan bir karanlıkta samanı en kuytu köşelere dek sürüklemek ve son kalan boşluklara tıkıştırıp sıkıştırmaktı. Kapının önünde duran araba, ambardaki durulmayla birlikte hafiflediğini ilan ederek boşalana kadar böyle kesintisiz, hareketlerin hızla içiçe geçtiği, ancak yanlış bir hamle tarafından anında tıkanıp düğümlenen bir akış içinde sürüp giderdi. Harman saatinin sonuna doğru zincirin en sonundaki yamak bile, eğer hâlâ biteviye bir hızla önüne sürülüp duran samana karanlıkta el yordamıyla bir yer bulamazsa, genellikle hiçbir hareket alanı olmadan saman dağlarının arasına sıkışıp kalıyor ve boğulmak üzereyken yerini bırakıp kaçarak akışı bozabiliyordu. Ama harman dövümü bir kez başarıyla tamamlanmış, gürültüsüyle her şeyi bastıran makina -ağızdan kulağa haykırarak bile anlaşmak mümkün değildi durdurulmuşsa: O nasıl bir sessizlikti öyle, yalnızca ambarda değil, tüm ülkede; nasıl bir ışıktı, gözleri kamaştırmadan insanı kucaklayan… Toz bulutları yatışırken titreyen dizlerle yalpalayarak ve sendeleyerek, ki bu biraz da oyundu artık, dışarıda avluda toplanırdık. Bacaklarımız ve kollarımız çizilmiş; saçlarımızın, el ve ayak parmaklarımızın aralarına başak sapları girmiş olurdu. Ancak bu resimde en kalıcı olan, burun deliklerimizdir: Yalnızca biz çocuklarınkiler değil, erkekler ve kadınlarınkiler de tozdan, kararmakla kalmayıp, simsiyah olurlardı. Öylece otururduk -benim anılarımda hep dışarıda, öğle üzeri güneşin-deve konuşarak ya da susarak bu ortak yorgunluğun tadını çıkarırdık. Bazıları avludaki banka oturmuş, diğerleri arabanın dingiline, ötekiler biraz daha ötede, çamaşırların serildiği otların üzerinde; tüm komşuların, tüm kuşakların bir anlık birliği içinde toplanmış gibiydik gerçekten de. Bir yorgunluk bulutu, uçucu bir yorgunluk bizi birleştirirdi o zamanlar (bir sonraki demet yükü gelene dek). Köyde geçen çocukluğumdan bende, böylesi biz-yorgunluklarına ilişkin daha çok resim vardır.

Geçmiş yüceltilmiyor mu burada?

Eğer yüceltilmeyi başarıyorsa bu geçmiş, o halde benim de buna bir itirazım olmamalı ve ben böyle bir yüceltmeye inanırım. O zamanın kutsal bir zaman olduğunu biliyorum.

Ama senin burada anıştırdığın, toplu el emeğiyle makina başında yalnız çalışma arasındaki karşıtlık salt bir fikir, üstelik haksız bir fikir değil mi?

Anlatıda beni ilgilendiren tam da böylesi bir karşıtlık değil, tersine saf resim; ancak isteğime karşın, kendini dayatan bir karşıtlık varsa eğer, o halde saf resmi anlatmayı başaramamışım demektir ve bundan böyle bir şeyi anlatırken, onu alttan alta başka bir şeye karşı kayırmaktan daha da özenle sakınmalıyım. -Bir şeyi ötekinin zararına betimlemek, yani manikeizmin bu karakteristik özelliği -katıksız iyi, katıksız kötü-, eskiden görüşlerden en fazla arınmış, en hoşgörülü konuşma tarzı olan anlatıya bile hâkim oldu bugünlerde: Size burada iyi bahçıvanları anlatıyorum, ama bunu yalnızca, başka bir yerde kötü avcılardan söz edebilmek için yapıyorum. Oysa durum şu: El emekçilerinin yorgunluklarına ilişkin dokunaklı, anlatılabilir resimlerim var, buna karşılık makina kullanıcılarının yorgunluklarına ilişkin (henüz) yok. O zamanlar, harman sonrasında kendimi birdenbire halk gibi bir şeyin içinde otururken görürdüm, sonraları ülkem Avusturya’da hep arzuladığım ve hasretini hep daha çok duyduğum gibi bir halkın içinde… Yalnız bir bireyin, bir yeniyetmenin uykusunu getirecek “bütün halkların yorgunlukları” değil sözünü ettiğim, İkinci Cumhuriyet’in somut, küçük halkının ideal yorgunluğundan söz ediyorum: İkinci Cumhuriyet’in tüm toplulukları, zümreleri, birlikleri, heyetleri, cemaati, biz köylülerin harman sonrasında oturduğumuz gibi, alnı pak bir yorgunlukla öylece otur salar keşke; ortak yorgunlukları içinde her biri ötekiyle eş, yorgunlukları tarafından birleştirilmiş, daha da önemlisi arındırılmış… Alman işgali altında gizlenerek yaşamak zorunda kalmış bir Fransız dostum, bir Yahudi, kurtuluştan sonra “tüm ülkenin haftalarca ışıdığını” anlatmıştı bir kez, tabii yücelterek, ama o ölçüde de aydınlatarak: Benim Avusturya için kurduğum bir emek-yorgunluğu düşü de buna benzerdi. Ama: Paçasını ucuz kurtarmış bir suçlu, tıpkı bazı ezeli kaçaklar gibi, oturduğu ya da durduğu yerde sık sık uyuklar, çok derin ve gürültüyle uyuduğu da olur, ama o, birleştiren yorgunluklar şöyle dursun, yorgunluğu tanımaz hiç. İçten içe kendisinin bile özlemini çektiği cezaya kavuşmadığı sürece, son hırıltılı nefesini verinceye dek, onu bu dünyadaki hiçbir şey yormayı başaramayacaktır. Ve benim bütün ülkem, sözde önder güçlere varıncaya dek, böylesi yorulmazlarla, her-daim-ayıklarla dolu. Caymamış zorbalar ve yukarda betimlelenlerden çok farklı, yaşlandıkları halde yorulmamış, kitle katili, taşralı oğlanlar ve kızların oluşturduğu yamaklarının kaynayan yığını, bir an için bile olsa bir yorgunluk geçidi oluşturacak yerde, arsızca sahneye fırlıyor. Bu yığın, torunlarını şimdiden öncü kollar halinde eğiten, kendi gibi sonsuza dek asabi bir küçük adamlar neslini ortalığa saçtı bile, öyle ki, bu alçak çoğunluğun içinde azınlıklara, yorgunluk halkının o çok gerekli toplantısı için hiçbir zaman yer olmayacak. Bu devletin tarihinin sonuna dek, bu ülkede herkes kendi yorgunluğuyla yalnız kalacak: Halkımızı ilgilendirdiği kadarıyla bir zamanlar -ne zaman olduğunu söylemem gerekmez-kısacık bir an için gerçekten de inandığım dünyevi adalet, görünüşe bakılırsa yokmuş meğer. Daha doğrusu, böylesi bir dünyevi adaletin hükümleri Avusturya sınırları içinde yürürlüğe girmedi ve o kısacık umudun ardından düşünüyorum ki, hiçbir zaman da girmeyecek. Dünyevi adalet yok. Kabul etmek zorunda kaldım ki, halkımız, tarihin umarsızca düşkün, iflah olmayacak, kefaretini hiçbir zaman ödeyemeyecek, yola getirilemeyecek olan ilk halktır.

Şimdi bu apaçık bir fikir değil mi yalnızca?

Fikir değil, bir resim; çünkü düşündüğümü anında gördüm. Burada görüş olan ve bundan ötürü doğru olmayan şey, belki şu “halk” sözcüğü; çünkü bu resimde göremediğim tam da bir “halktı”; nedametsiz, insanlıktan çıkmış edimlerini kavrayamayacak ve sonsuz döngüye yargılı bir “yorulmazlar yığını” göründü bana. Ancak başka resimler derhal karşı çıkarlar buna ve yeniden adalet isterler. Ama bunlar o denli içime işlemiyor, yalnızca yumuşatıyorlar beni. -Atalarım, izlerini sürebildiğim kadarıyla, serilerden, rençberlerden (topraksız küçük çiftçilerden), eğitim görebilmişleriyse yalnızca dülgerlerden oluşuyordu. Benim o yorgunluk halkı olarak hep birarada, sık sık gözümün önüne gelenler de çevredeki o dülgerlerdi. Savaştan sonraki ilk inşa dönemiydi ve çocukların en büyüğü olarak ben, ailenin kadınları, annem, büyük annem ya da yengem tarafından sefertaslarındaki sıcak öğle yemekleriyle çevredeki yeni yapılara gönderilirdim. Ailenin, savaşta ölmemiş tüm erkekleri, bir süre için altmış yaşındaki dedem bile orada diğer dülgerlerle birlikte çatı çatkılarında çalışırlardı. Benim resmimde, yemek vakti kaba inşaatın yanında, kısmen işlenmiş kiriş tahtalarının ya da daha işlenecek, rendelenmiş kütüklerin üzerinde otururlar. Yine o farklı oturuşlar; şapkalarını çıkarmışlardır ve yapışmış saçlarının altından alınları, esmer yüzlerinin tersine, sütbeyazı görünür. Hepsi de ufak tefek, adaleli, buna karşılık zarif ve narin bir izlenim bırakırlar; şiş göbekli bir dülger hiç hatırlamam. Kendini bu yabancı ülke ve köyde genellikle yalnızca, kent görmüşlere özgü bilgiç gevezelikleriyle gösterebilen Alman asıllı üvey babam, o “dülger yamağı” da dahil (nur içinde yatsın), usulca ve suskunluk içinde yemeklerini yerler. Yemekten sonra bir süre daha otururlar; hafif bir yorgunlukla birbirlerine dönerek ve şakasız, küfürsüz, seslerini asla yükseltmeden aileleri hakkında konuşurlar; neredeyse yalnızca bu konuda veya havanın dinginliğine ilişkin hiçbir zaman üçüncü bir konu olmaz giderek öğleden sonraki iş dağıtımına dönüşen bir sohbettir bu. Aralarında bir ustabaşı olduğu halde hiçbirinin önderliği, son sözü söyleme hakkı olmadığı izlenimi kalmış bende; içlerinden hiç kimse ve hiç bir şeyin “hakim” hatta yalnızca “üstün” bile olmaması yorgunluklarının bir parçasıdır. Bununla birlikte, tüm o ağırlaşmış ve iltihaplı gözkapaklarına karşın -bu yorgunluğun özel bir belirtisi zihinleri açıktır: her biri tepeden tırnağa dikkatli (“Al!” -Bir elma atılır”Tuttum!”); canlı (anlatmaya sık sık hepsi bir ağızdan, gayri ihtiyari, damdan düşercesine başlanır: “Savaştan önce, annem henüz hayattayken, bir kez St. Veit hastanesinde ziyaretine gitmiştik, sonra da, gece vakti Trixen vadisinden elli kilometre yürüyerek eve dönmüştük…”). Yorgunluk halkının o kesitine ait resimlerin renk ve biçimleri, iş tulumlarının mavisi, peleseyle kirişlere çarpılan kırmızı çizgiler, kırmızı ve mor renkli, yassı dülger kalemleri, metrenin sarısı, su terazisinin içindeki hava kabarcığının ovalidir. Şakaklarına yapışmış, terden ıslak saçlar şimdi kurumuştur ve kabarırlar; yeniden giyilmiş şapkalarda hiçbir rozet olmaz, şapkanın bandındaysa kaz tüyü yerine bir kurşun kalem. O zamanlar transistörlü radyo olsaydı bile o inşaatlara giremezdi; en azından bana öyle gelir. Ve yine de o yerlerin kutsallığından gelen müziğe benzer bir şey çalınır sanki kulağıma -duyarlı yorgunluğun müziği. Evet, bir kez daha anlıyorum ki, kutsal bir zaman manzarasıdır o -Kutsal’ın kesitleri. Tabii ki ben bu yorgun halkın -harman makinasının başındakinden farklı olarak-bir parçası değildim ve ona imrenirdim. Ancak sonraları bir yetişkin olarak bir kez bu halkın parçası olabildiğimde, bu yemek taşıyıcısının düşlediğinden çok farklı oldu. Büyükannemin ölümü, büyükbabamın emekliye ayrılışı, tarımın terkiyle birlikte, çiftlikteki çok kuşaklı büyük aile de son buldu -yalnızca bizim çiftlikte de değil üstelik-ve annemle babam kendi evlerini inşa ettiler. En küçük çocuklara varıncaya dek ailedeki herkesin bir biçimde katılmak zorunda kaldığı bu evin inşasında ben de işe koşuldum ve böylece yepyeni bir yorgunluğu tanıdım. Özellikle ilk günlerde, tepeleme yapı taşlarıyla dolu bir el arabasını balçığın üzerine yatırılmış kalasların üzerinden, yokuş yukarıya, kamyonların giremediği inşaata getirmekten ibaret bu işi, artık ortak emeğimiz olarak değil, bir eziyet olarak yaşıyordum. Bu bitip tükenmeyen, insanı soluksuz bırakan, sabahtan akşama dek yinelenen yokuş yukarı itme işinin zahmeti beni öyle güçlü çarpmıştı ki, çevremdeki herhangi bir şeyi görecek halim bile kalmamıştı artık. Yalnızca önüme dikebiliyordum gözlerimi, boz renkli, keskin kenarlı tuğla parçalarına, kalasların üzerinden akan gri çimento ırmaklarına ve özellikle de, çıkıntı ve dönemeçlerinden geçebilmek için el arabasını çoğunlukla hafifçe kaldırmak ya da yana kaydırmak zorunda olduğum, kalastan kalasa geçiş noktalarına. Bu noktalarda yük ve beraberinde ben, sık sık devriliyorduk. O haftalarda angaryanın ya da köle emeğinin ne anlam taşıyabileceğine ilişkin bir fikir edindim. “Dayak yemiş gibiyim”, denir halk arasında: Evet, o günlerin sonunda yara bere içinde kalan yalnızca ellerim değildi, ayak parmaklarım da, aralarına sızmış çimentodan yanmış, pelte gibi olduğum yere çökerken (otururken değil) yorgunluktan dayak yemiş gibiydim. Yutkunmaktan aciz, hiçbir yemeği yiyemiyor ve konuşmayı beceremiyordum. Ve belki bu yorgunluğun özel bir belirtisi de, ondan kurtuluş yokmuş gibi görünmesiydi. Gerçi insan neredeyse olduğu yerde sızıp kalıyordu ama, ertesi şafakta, işe başlamadan hemen önce, eskisinden de daha yorgun uyanıyordu; sanki bu hayvanca çalışma, küçücük bile olsa, yaşam belirtisi sayılabilecek herşeyi -sabah ışığının, şakaklardaki rüzgarın duyumu-uzaklaştırıyordu insandan, hem de sonsuza dek; sanki böylesi bir yaşarken ölmüşlüğün sonu hiç gelmeyecekti. Eskiden zorlukların karşısında hemen bir bahane bulur, kaçamak yollarını bilirdim. Oysa şimdi denenmiş yollardan sıvışabilmek için bile -“Ders çalışmam gerek, yatılı sınavına hazırlanmalıyım”; “Size ormanda mantar aramaya gidiyorum “fazlasıyla mecalsizdim. Ve beni canlandırabilen hiçbir cesaret telkini yoktu: Kendi meselem söz konusu olduğu halde -bizim evimiz-bir yabancı işçi yorgunluğu asla yakamı bırakmıyordu; yalnızlaştıran yorgunluk. (Ayrıca, herkesi korkutan böyle işlerden daha bir sürü vardı, su kuyusu kazmak gibi sözgelimi: “Bu iş bir bela, bir lanet!” O ölümcül yorgunluğun giderek insandan uzaklaşması ve yerini dülger yorgunluğuna bırakmasıydı hayret verici olan. Yerini dülger yorgunluğuna bırakması mı? Hayır, sportif bir enerjiye, bir tür zoraki neşeyle gelen, rekabet hırsına bırakırdı yerini.)

Yine başka bir yorgunluk deneyimi de, sonraları, üniversite yıllarında para kazanmak için yapılan vardiyalı çalışmanın yorgunluğuydu. Noel ve paskalyadan hemen önceki haftalarda, sabahın köründen -ilk tramvaya yetişebilmek için saat dörtte kalkar, elimi yüzümü yıkamadan, evdekileri rahatsız etmemek için odadaki boş bir reçel kavanozuna işerdim-öğle üzerinin ilk saatlerine dek, büyük bir satış mağazasının gönderme servisinde, yukarıda, çatı aralığının yapay ışığında çalışılırdı. Eski kartonları parçalıyor ve bandın bulunduğu yandaki mekanda paketlenen yeni kutular için taban ve destek olmak üzere güçlü bir giyotinle, bu kartonlardan büyük diktörtgenler kesiyordum (sürekli yapıldığında, düşünceleri çağırarak, ama ritmiyle onları çok başıboş bırakmayarak, bana neredeyse iyi bile gelen bir etkinlikti; tıpkı eskiden evde odun kırmak ya da kesmek gibi). Vardiyadan sonra sokaklara çıktığımızda ve herkes kendi yoluna gittiğinde o yeni yorgunluk gelirdi işte. Oracıkta, yorgunluğumun içinde yapayalnız, gözlerimi kırpıştırarak, tozlanmış gözlüklerim, kirlenmiş açık gömlek yakamla tanıdık sokak görüntüsüne ansızın bambaşka gözlerle bakmaya başlardım. Kendimi, dükkânlara, tren istasyonuna, sinemalara, üniversiteye doğru gidenlerle birlikte yürürken görmezdim artık. Uykusuz ve içe kapanık olmadığım, ayık bir yorgunlukla yürüdüğüm halde, toplumdan yalıtılmış bulurdum kendimi ve bu korkunç bir andı; herkesin tersi yönde, yitikliğe doğru giden tek kişiydim. Ardından, yasak bölgelere girer gibi girdiğim öğle üzerinin dersliklerinde o bıkkın sesleri, her zamanki kadar bile dinleyemezdim. Misafir öğrenci gibi bir şey bile olmayan benim için söylenmiyordu orada söylenenler. Her geçen gün, vardiyalı işçilerin küçük, yorgun topluluğunun içinde olmayı daha çok arzulardım ve şimdi, bu resmi izlerken anlıyorum ki, daha o zamanlarda, henüz ondokuz yirmi yaşlarındayken, yazmaya ciddi bir biçimde başlamadan çok önceleri kendimi diğerleri gibi bir öğrenci olarak hissetmez olmuşum ve bu hoş olmayan, daha çok, ezik bir duyguydu.

Hafif romantik bir üslupla anlattığın yorgunluk resimlerini, yalnızca şu senin el emekçilerinden ve yoksul köylülerinden devşirdiğinin, ama ne büyük, ne de küçük burjuvalardan hiç aktarmadığının farkında mısın?

O resmedilebilir yorgunlukları burjuvalarda hiç görmedim ki.

En azından düşlemeyi olsun beceremez misin?

Hayır. Yorgunluk onlara yakışmaz gibi gelir bana; yorgunluğu bir tür yakışıksız davranış olarak görürler, çıplak ayakla dolaşmak gibi. Üstelik bir yorgunluk resmi vermeyi beceremez onlar, çünkü etkinlikleri öyle değil. Olsa olsa sonunda, inşallah hepimiz gibi, bir ölüm yorgunluğu gösterebilirler. Aynı biçimde, bir zenginin ya da, Odipus ve Lear gibi tahtını bırakmış kralları bir yana koyarsak, bir erk sahibinin yorgunluğunu da düşleyemem. Hatta günümüzün tamamen otomatikleştirilmiş işletmelerinden, paydos saatinde çıkan yorgun işçiler bile göremiyorum. Gördüğüm, yüzlerindeki zafer ifadesi ve kocaman bebek elleriyle, köşeyi döner dönmez buldukları ilk oyun makinasının kollarına, kayıtsız-zinde tavırlarıyla asılmayı sürdürecek olan kasıntı insanlar. (Şimdi nasıl karşı çıkacağını biliyorum: “Ölçüyü kaçırmaman için, böyle şeyler söylemeden önce senin gerçekten yorulmuş olman gerekirdi.” Ama: Zaman zaman haksızlık etmem gerek, üstelik buna hevesim de var. Ayrıca resimleri izlediğim bu arada kendi sorunuma layık olacak biçimde, bir güzel yoruldum.) Vardiyalı-işçi-yorgunluğu ile karşılaştırılabilecek bir başka yorgunluğu nihayet “yazmaya başladığımda” -bu benim tek olanağımdı-tanıdım, haftalarca, aylarca. Yazmanın ardından kentin sokaklarına çıktığımda kendimi eskiden olduğu gibi, yine oradaki kalabalığa ait görmüyordum. Ancak bu kez eşliğindeki duygu çok farklıydı: Sıradan gündelik yaşama katılan biri olmamak beni hiç rahatsız etmiyordu; tersine yaratım yorgunluğum içinde, bitkinliğin smırındayken bana enikonu tatlı bir duygu veriyordu bu: Toplum değildi bana kapalı olan, ben topluma, herkese kapalıydım. Sizin eğlentileriniz, şenlikleriniz, kucaklaşmalarınız beni ne ilgilendirir ? Nasılsa benim için ağaçlar, otlar vardı orada, Robert Mitchum’un yüzündeki anlaşılmaz ifadeyi yalnızca benim için oynadığı beyazperde, Bob Dylan’m yalnızca benim için söylediği “Sad-Eyed Lady of the Lowlands”ini ya da Ray Davies’in kendine ve bana ait “I’m Not Like Everybody Else”ini çalan Jukebox.

Ama böyle yorgunluklar kibre dönüşme tehlikesini taşımıyorlar mıydı?

Evet. Gerçekten de kendimi soğuk, insanlara tepeden bakan bir kibrin içinde yakalıyordum hep, hatta daha da kötüsü, hayatta benimki gibi asil bir yorgunluğu asla veremeyecek olan tüm sıradan mesleklere tepeden bakan bir acıma duygusu içinde. Yazmanın ardından gelen böyle saatlerde dokunulmaz biriydim ben -benim anladığım anlamda dokunulmaz, yani unutulmuş bir köşede bile olsam, deyim yerindeyse, tüm heybetimle kurulurdum; “Dokunma bana!”. Ve gururlu yorgun kendine dokunulmasına izin verdiğinde bile sanki dokunulamıyordu ona. Bir açılma olarak, hatta dokunulmanın ve dokunabilmenin doyumu olarak yorgunluğu çok sonraları yaşadım ancak. Yalnızca hayattaki büyük olaylar gibi, çok seyrek oluyordu bu ve uzun süreden beri olmadı, sanki yalnızca varoluşun belirli bir evresinde olanaklıymış ve ondan sonra hep olağanüstü durumlarda, bir savaş, doğal afet ya da başka bir buhran sırasında yinelenirmiş gibi. Bu yorgunluğun bana -hangi yüklemi kullanmalı bu durum için? “bahşedildiği?”,”düştüğü?” birkaç kez, gerçekten de kişisel bir buhran içindeydim ve bu sırada şansımın yardımıyla benzer bir buhran geçiren bir başkasına rastladım. Ve bu başkası hep bir kadındı. Yalnızca buhran yeterli değildi; henüz üstesinden gelinmiş bir güçlük de gerekiyordu. Kadınla erkeğin saatler süreyle düşlere has böylesi bir çift oluşturabilmeleri için her ikisinin de önce uzun, zorlu bir yolu geride bırakmış olmaları, her ikisine de yabancı üçüncü bir yerde, her türlü yurttan -ya da yurtsamadan-uzakta karşılaşmaları, dahası, kendi ülkeleri de olabilen bir düşman ülkenin ortasında bir tehlikenin veya en azından uzun sürmüş bir karışıklığın beraberce üstesinden gelmiş olmak zorunluluğu neredeyse bir kural gibiydi. O yorgunluğun her ikisini de, erkeği olduğu gibi kadını, kadını olduğu gibi erkeği de, nihayet durulmuş sığınaklarında ani sarsıntılarla birbirlerine teslim etmesi ancak ondan sonra mümkün oluyordu; öylesine doğal öylesine içten. Şimdi düşünüyorum da, ne türden olursa olsun hiçbir birliktelikte, bir aşk birliğinde bile eşi benzeri yoktur bunun; “ekmekle şarabı paylaşmak gibi”; bir dostum böyle adlandırmıştı bu durumu. Veya bir şiir dizesi geliyor aklıma, yorgunluk içinde böylesi bir birleşmeyi betimleyebilmek için: “… aşkın sözcükleri gülerdi her biri…” ki, bedenlerin çevresinde sessizlik hüküm sürdüğünde bile, “tek beden ve tek ruh” durumunun karşılığıdır bu. Ya da Alfred Hitchcock’un bir filminde, (henüz) biraz uzak ve çok yorgun olan Cary Grant’a sarılan çakırkeyif  Ingrid Bergman’ın söylediklerini biraz değiştirmek isterim: “Haydi gelin artık yorgun bir adam ve sarhoş bir kadın; iyi bir çift doğar buradan!”: “Yorgun bir adam ve yorgun bir kadın; en güzel çift doğar buradan!” Veya “Seninle birlikte” (“Mit dir”) burada, İspanyolca’daki “contigo” gibi tek bir sözcükte gösterir kendini. Ya da Almanca söylemek gerekirse, “Seninim” yerine belki “Sana yorgunum”… Böyle ender deneyimlerin ardından Don Juan’ı bir baştan çıkarıcı olarak değil, daima tam vaktinde yorgun bir kadının yakınında bulunan yorgun, hep yorgun bir kahraman olarak düşünürüm, bu sayede her kadını kucağına düşüren bir kahraman ancak erotik yorgunluğun gizemleri bir kez yaşandıktan sonra hep onun yokluğunda anılacaklardır. Çünkü iki yorgunun başına gelen bir ömür boyu sürer artık: o iki kişi birbirlerine öyle kapılmış olmak kadar kalıcı bir şey daha tanımazlar ve ikisi de bunun yinelenmesi için bir gereksinim duymaz, hatta bundan kaçınırlar. Yalnız: Bu Don Juan, kendini ve yanındakini öyle olağanüstü biçimde tavına getiren o hep yeni yorgunluklarını nasıl başarır? Yalnızca bir ya da iki kez değil, cildin en küçük gözeneklerine dek beden çiftinin bir ömür boyu içine işleyen, bu türden tam binüç eşzamanlılık, her bir heyecanı gerçek, aldatmacadan uzak, içinde hiçbir yapmacıklık barındırmayan, ani sarsıntılarla mı demeli? Kesin olan bir şey varsa, bizim gibiler yorgunluğun böylesi ender görülen esrimelerini bir kez yaşadıktan sonra, sıradan bedensel cilveleşmeler adına yitirilmiş sayılırlar.

Ya bunların ardından sana kalan nedir ?

Daha büyük yorgunluklar.

Şimdi anıştırdıklarından daha büyük yorgunluklar var mı senin gözünde?

On yıldan da daha uzun bir süre önce, Alaska’daki Anchorage’dan New York’a giden bir gece uçağına binmiştim. Çok uzun ve zahmetli bir uçuştu; geceyarısından epeyi sonra Cook İnlet gölü kıyısındaki bu kentten havalanış -sular yükselirken dikelerek Cook Inlet’in sularına doğru akan buz kütleleri, çekilen sularla birlikte, kararmış renkleriyle gölden çıkarak, hızla yine okyanusa doğru uzaklaşırlardı-, Kanada/Edmonton’a kar fırtınası altında bir ara-iniş, iniş sırası beklerken havada turlayarak ikinci bir ara-iniş, ardından öğleden önce Chicago’nun donuk güneşi altında, pistteki bekleşme, boğucu bir öğle üzeri, New York’un bir hayli dışındaki havalimanına iniş… Nihayet otele geldiğimde uykusuz, havasız ve hareketsiz gecenin ardından -dünyadan kopmuş-hasta gibi, hemen uyumak istedim. Ama sonra aşağıda, Central Park kıyısında, bana şenlikteymişler gibi görünen insanların gezindiği yazsonu güneşinde uzamış caddeleri gördüm ve o zaman odada bir şeyler kaçıracakmışım duygusuyla beni dışarıya, kendine çekti bu görüntü. Hâlâ sersem gibi, hatta sabahlamışlığın ta içimde duyduğum ürkütücü sarsıntısıyla, güneşin altında bir kahve terasına, uğultu ve benzin kokularının yakınına oturdum. Ama ardından, şimdi nasıl geldiğini hatırlamadığım -yavaş yavaş mı, yoksa yine ani sarsıntılarla mı ? değişim: Karamsarların uyumaları geceler boyu engellendiği zaman bunalımlarının üstesinden gelebildiklerini okumuştum bir kez; tehlikeli bir biçimde sallanan “benliklerinin asma köprüsü” böylelikle sağlamlaşıyormuş. İçimdeki sıkıntı yerini yorgunluğa bırakırken, ben de kendimi öyle görüyordum. Bu yorgunlukta sağlığa kavuşturan bir şey vardı. “Yorgunluğa karşı mücadele etmek” denmez mi hani ? Bu ikili mücadele sona ermişti işte. Yorgunluk dostumdu şimdi. Yeniden orada, dünyadaydım, dünyanın da tam ortasında -Manhattan’da olduğum için değil üstelik. Ama başka şeyler de geldi arkasından, bir sürü şey ve hepsi de birbirinden sevimliydi. Akşama dek oturmak ve bakmaktan başka hiçbir şey yapmadım; sanki bu sırada nefes almam bile gerekmiyordu. Göz çıkaracak kadar göşterişli nefes alma alıştırmaları ya da Yoga duruşları gerekmiyordu: Orada oturuyor ve yorgunluğun ışığında gerektiği gibi soluyorsun. Ansızın beklenmedik ölçülerde güzelleşen bir sürü kadın durmaksızın geçip gidiyorlardı önümden -arada bir gözlerimi yaşartan bir güzellik ve hepsi de geçip giderlerken beni algılıyorlardı: Dikkate almıyordum. (Özellikle güzel kadınların, bazı yaşlı erkekler ve çocuklar gibi, yorgunluğun bu bakışını önemsemeleri garip.) Ama o kadınlardan biriyle birlikte bunun ötesinde bir şeyler yapma düşüncesi asla geçmiyordu aklımdan; onlardan hiçbir şey beklemiyordum. Onlara yalnızca öyle bakabiliyor olmak yetiyordu bana. Ve bu gerçekten de iyi bir izleyicinin bakışıydı, diğerleri arasında böyle en az bir izleyici olmadıkça başarılamayacak bir oyunda. Bu yorgunun bakışı bir etkinlikti, bir şeyler yapıyor, müdahale ediyordu: Oyunun aktörleri bu gözlerin önünde, sözgelimi daha uzun süre oyalanarak, daha iyi, daha güzel oluyorlardı. Bu ağır göz kırpma onlara değer veriyor -onları değerlerine kavuşturuyordu. Öte yandan yorgunluk, bu biçimde bakan kişiyi sürekli huzursuzluk veren kendi Ben’inden de sanki bir mucize sonucu kurtarıyordu: Tüm gerginliklerden, alışkanlıklardan, tikler ve kaygı kırışıklarından arınmış, nihayet Robert Mitchum’unkiler kadar anlaşılmaz, kurtarılmış gözlerden başka hiçbir şey yoktu artık. Ve ardından: Kendinden soyunmuş bakış, etkinliğini geçip giden güzel kadınların çok ötelerine genişletiyor, yaşayan ve kıpırdayan her şeyi kendi dünyasının odağına yerleştiriyordu. Yorgunluk eklemliyordu -parçalarına ayırmayan, tersine tanınır kılan bir eklemleme. Sıradan karmaşa, o bakışın yardımıyla bir ritm kazanarak biçimin nimetlerine kavuşuyordu -göz alabildiğine biçim-yorgunluğun geniş ufku.

Şiddet sahneleri de, çatışmalar, çığlıklar da geniş ufukta beliren biçimin nimetleri mi ?

Ara-zamanda, barış içindeki yorgunluğu anlatıyorum burada. Ve o saatlerde Central Park’ta da huzur vardı. Şaşırtıcı olan, yorgunluğumun, bakışıyla şiddet, kavga yada yalnızca düşmanca bir davranış girişimini daha filizlenirken -yatıştırarak?, yumuşatarak? zararsızlaştırıp, oradaki geçici barışa katkıda bulunuyor gibi görünmesiydi. Yaratım yorgunluğunun bazen aşağılayıcı olabilen acıma duygusundan çok farklı bir acıma sayesinde başarıyordu bunu: anlayış olarak dert ortaklığı sayesinde.

Ama o bakışta farklı olan ne vardı ki ?

Neydi onu tanımlayan ?

Öteki’nin nesnesini, sezilebilir bir biçimde, kendisiyle birlikte görüyordum: Şimdi altından geçtiği ağacı, elinde tuttuğu kitabı, bir dükkanın yapay ışığı bile olsa, onu saran ışığı; açık renk elbisesi ve elindeki karanfille birlikte şu yaşlı pezevengi; bavulunun ağırlığıyla birlikte yolcuyu; omuzuna oturttuğu görünmeyen çocuğuyla beraber dev adamı; park korusundan girdaplar oluşturarak uçuşan yapraklarla beraber kendimi; başlarımızın üzerindeki gökyüzüyle birlikte hepimiz.

Ya böyle bir nesne olmadığında ?

O zaman yorgunluğum yaratıyordu onu ve daha şimdi boşlukta yitmiş olan Öteki, bir an içinde kendi nesnesinin esintisini duyumsuyordu. -Dahası: Birbiriyle ilintisiz binlerce akış, dört bir yandan gelerek benim önümde, biçimin de ötesinde, bir sıralanış düzenine geçiyordu. Her biri -olağanüstü, hafif dokunmuş-bir anlatıda tam kendi yerlerini bulan parçalar olarak içime işliyordu. Üstelik süreçler, sözcüklerin aracılığına başvurmadan, kendilerini anlatıyorlardı. Yorgunluğum sayesinde dünya adlarından kurtulmuş ve büyümüştü. Bu konuda, Dil Ben’imin dünyayla kurduğu dört ayrı ilişki biçimine dair bir resmim var: Birinci resimde sessizim, süreçlerden acıyla koparılmış İkincisinde dışardan gelen sesler karmaşası, konuşma içime işliyor, ancak ben bu sırada, en fazla bir çığlık atabilir durumda, hala sessizim üçüncüsünde iradem dışında, cümle cümle anlatmaya başlayarak nihayet hayat geliyor içime; bu çoğunlukla belirli birine, bir çocuğa, dostlara yöneltilmiş bir anlatım ve nihayet, bugüne dek en kalıcı biçimiyle o zamanki berrak bakışlı yorgunluğumda yaşadığım dördüncü resimde, dünya susarak, hiçbir söz kullanmadan kendini anlatıyor; bana da şuradaki ağarmış saçlı izleyici komşuma da, oradan salınarak geçen muhteşem kadına da… Tüm barışçıl olaylar aynı zamanda birer anlatıydılar ve önce bir ozana ya da vakanüvise gerek duyan kavgalar ve savaşların tersine bu anlatılar, benim yorgun gözlerimde kendiliklerinden birbirlerine eklenerek destanlaşıyorlardı; üstelik, orada anladım ki ideal bir destandı bu: Uçucu dünyanın resimleri birbirlerine tutunuyor ve biçim kazanıyorlardı.

İdeal mi ?

Evet, ideal: Her şey olması gerektiği gibi oluyordu çünkü. Sürekli yeni bir şeyler oluyordu ve hiçbiri fazla ya da eksik değildi Herşey bir destanda olması gerektiği gibiydi; kendini anlatan insanlık tarihi olarak kendini anlatan dünya, bu nasıl olabilirse öyleydi işte. Ütopik mi? Buradaki bir afişte “La utopia no existe” yazısını okudum. Çevrilirse, yok-yer yoktur, anlamına gelir. Bunu bir kez düşündüğünde dünya tarihi yön değiştirmeye başlar. Benim o zamanki ütopik yorgunluğum ise kesinlikle bir yer çıkarttı ortaya, en azından o belirli yeri çıkarttı. Orada yer duygusunu her zamankinden daha çok hissettim. Oraya yeni gelmiş olduğum halde yorgunluğum sayesinde yerin kokusunu almış, uzun zamandır orada yerleşmiş gibiydim. -Ve sonraki yılların benzer yorgunluklarında oraya birçok başka yerler de eklendi. Öyle zamanlarda yabancıların, bir yabancı olan beni kendilerine tanıdık geldiğim için ya da yalnızca öylesine selamlamaları ilginçtir. Edinburgh’da Vaftiz’i, Son Akşam Yemeği’ni ve benzer sahneleri nihayet doğru bir mesafeden gösteren, Poussin’in “Yedi Kutsama”sını saatlerce izledikten sonra, harika yorgunluğumla oturduğum ve kendimden emin tavrımla -bu yorgunluğun bir parçasıydı-bir istisna hizmet görmekten rahatsızlık duymadığım İtalyan lokantasındaki tüm garsonlar, sonunda beni daha önce bir kez gördüklerinde birleşmişlerdi. Üstelik hepsi de başka bir yerde: biri Santorini’de (ki hiç gitmemiştim oraya), diğeri bir yaz önce, bir sırt çantasıyla Garda gölü kıyısında -ne sırt çantası doğruydu ne de göl. Çocukların okul kapanış şenliğinde geçen uykusuz bir gecenin ardından Zürih’den Biel’e giden trende, Tour de Suisse’den dönen, tıpkı benim gibi sabahlamış bir kadın oturmuştu karşıma. Yarışın düzenlenmesine katılan bankası ona bisikletçilerle ilgilenme görevini vermişti orada: çiçekler vererek, zafer kürsüsüne çıkanların yanaklarına öpücükler kondurarak… Yorgunluk kadını öyle damdan düşercesine konuşturuyordu ki, birbirimiz hakkında ki her şeyi zaten biliyorduk sanki. Ardarda iki yarış kazanan bir bisikletçi, ikinci seferinde öpülürken onu tanımamıştı bile; yaptıkları sporla öylesine doluymuş kafaları. Bunu neşe içinde, saygı duyarak, düş kırıklığı göstermeden anlatmıştı. Şimdi de uyumayacaktı zaten, çok açtı ve Biel’de kız arkadaşıyla birlikte öğle yemeği yiyecekti -şimdi bunu düşünürken, dünyayı tanıdık kılan o yorgunluğun başka bir nedeni daha aydınlanıyor kafamda: bir tür açlık duygusu. Tokluğun yorgunluğu böyle bir şeyi başaramaz. Hammet’in “Sırça Anahtar” ındaki genç kadın Sam Spade’e, kendini Spade’le birlikte gördüğü düşünü anlatırken, “aç ve yorgunduk” diyordu: Onları daha sonra da biraraya getiren şey bu açlık ve yorgunluktu. Olduğu yere çöküp kalmış yorguna, hep kocaman açılmış gözleriyle beklenti içinde yönelen çocukların ve diğer yorgunların yanısıra, budalaların ve hayvanların da bu türden yorgunluklara karşı özel bir zaafı var gibi gelir bana. Birkaç gün önce burada, Linares’de yanındakinin elinden tutmuş, dalgın bir tavırla hoplaya zıplaya gezinen bir budala, kağıtlarla boğuşarak geçirdiğim öğle öncesi ve sonrasının ardından banktaki oturuşum karşısında şaşkınlığa kapıldı, sanki orada kendisi gibi, hatta daha da şaşırtıcı birini görüyordu. Bana bakarken mongoloidin yalnızca gözleri değil, bütün suratı parladı, hatta olduğu yerde durdu ve yoluna devam etmesi için düpedüz çekiştirilmesi gerekti -bir bakış onun gibi birini algıladığı ve ona değer verdiği için yüzünde katışıksız bir haz ifadesi. Ve bu ilk kez olmuyordu: Avrupalısı, Arabi, Japon’uyla, yeryüzünün tüm budalaları, kendilerini sergiledikleri oyunu her yerde çocuksu bir coşkuyla sahnelerken yorgunluk budalasının bakış alanına çoktan girmişlerdir. Bir çalışma ve ağaçsız bir Friulan vadisi boyunca uzun bir yürüyüşten sonra, “iliklerime kadar yorulmuş” bir halde Medea adlı köyün yakınlarındaki bir orman kıyısından geçiyordum. Orada otların üzerinde bir ördek çifti, bir karaca ve bir tavşan yanyana oturmaktaydılar ve ortaya çıkışım sırasında da, ilk kaçma hareketlerinin ardından dinginliklerini sürdürdüler; ot yolarak, yemlenerek, paytak paytak dolanarak . -Katalonya’daki Poblet manastırı yakınında, anayol üzerinde iki köpek çıkmıştı karşıma, biri büyük, diğeri daha küçük -babayla oğul gibi. Bazen peşim sıra bazen de önüme geçerek benimle birlikte yürümeye başlamışlardı. Öyle yorgundum ki, her zamanki köpek korkum hissettirmemişti kendini. Üstelik, diye geçirmiştim aklımdan, bu çevrede o kadar çok dolaştım ki, kokuları çoktan üzerime sinmiştir; bu köpeklere tanıdık geliyor olmalıyım. Köpekler gerçekten de oynamaya başlamışlardı: “baba” çevremde dönerken “oğlu” da onun peşinde, bacaklarımın arasından geçerek. Evet, diye düşünmüştüm, doğru bir insani yorgunluk resmi bu: Açıyor, geçilir kılıyor, şu hayvanlar da dahil, tüm yaratıkların destanına geçit veriyor. Ama burada bir ekleme yapmanın yeri geldi belki: Linares’in hemen dışındaki, her gün gittiğim moloz ve papatya bozkırında insanlarla hayvanlar arasında geçen çok farklı olayların da tanığı oldum. Bunlara ilişkin, yalnızca kısa değinmeler: Orada, uzaktaki yıkıntıların ya da taş blokların gölgesinde dinlenmek istermiş gibi oturanlar, gerçekteyse pusuda duranlar, çevrede, moloza sokulmuş ince sopaların ucunda sallanan küçük kafeslerden bir kurşun atımı uzaktalar; kafeslerin içinde, çırpındıkça kafesleri daha da çok sallayan küçük kuşlara neredeyse hiç yer yok; büyük kuşlar için canlı yemler bunlar (oysa kartalın gölgesi tuzaklardan çok uzakta; önümdeki kağıdı okşayarak uçarken benim yakınlarımda; paskalya öncesi yas haftasında İspanya inler ve uğuldarken açık havada çalıştığım, kurşun ocağı yıkıntılarının yanındaki sessiz ve ürpertici okaliptüs korusunun yakınlarında); ya da güneşin batışından sonra, neşesinden kabına sığamamışcasına çingene mahallesinden taşarak, çevrelerinde oynaşan çevik ve asil görünümlü köpekle çayırlığa doluşan çocuklar; biraz sonra bir yarı-yetişkinin sahnelediği gösterinin izleyicileri olarak kendilerinden geçen çocukların bağırışmaları altında bir tavşanın savana salınması ve arkasından köpeğin fırlaması, zikzaklar çizerek koşan tavşanın kısa sürede yakalanması, köpeğin tavşanı ensesinden ısırması, önce bir oyun gibi yere bırakması, yeniden kaçan tavşanın bu kez daha da kısa sürede enselenmesi, köpeğin ağzında hızla yukarı kaldırılıp iki yana silkelenmesi, dişlerinin arasındaki ganimetle birlikte köpeğin -tavşanın çığlığını peşinden sürükleyerek tarlanın bir ucundan öbür ucuna koşturmasından oluşan bir gösteri, çocuk sürüsünün yeniden mahalleye girişiyle gösterinin kapanışı; köpek, başta yürüyen kişinin yukarı kaldırdığı eline doğru sıçramakta, bu el tarafından kulaklarından kavranmış tavşan sallanmakta, patiler sarkmış, kana bulanmış, batan güneşe karşı yürüyen kolun en önündeki küçük gövdesi hala biraz seğirmekte ve çocukların kafalarının üzerinden profili görülen yüzü, çaresizliği ve terkedilmişliğiyle, tüm hayvanların ya da insanların yüzünden daha yüce; -ya da daha dün, yazmakta olduğum okaliptüs korusundan kente dönerken rastladığım yeniyetmeler: zeytinliklerin oradaki duvarın kenarında, ellerindeki zeytin dalları ve kamış sopalarla haykırarak ileri geri fırlayan, taşları tekmeleyerek çevreye saçan yeniyetmeler; bir taşın altındayken, şimdi ansızın güneşin altında korunaksız kalan, kıvrılmış, uzun ve kaim bir yılan, önce kafasını hızla oynatmak ve dilini çıkarmak dışında hiç hareket etmeyen -kış uykusunun ağırlığı mı hâlâ?-, ama sonra dört yandan inen sopaların vızıltısı, parçalanırken sert bir darbe indiren kamış ve hâlâ uluyarak ileri geri sıçrayan kart çocukların (kendimi de onlarla beraber hatırlıyorum) yarattığı patırtıda nihayet dikelen yılan; olabildiğince yükselirken aynı zamanda acınılacak bir durumda, saldırmak üzere değil, hatta tehditkâr bile olmadan, yalnızca doğuştan gelen yılan davranışıyla ürkütücü boynunu gösterip, öylece dikilmişken, profilden, ezilmiş başı ve ağzından sızan kanla, şimdi atılan taşların altında ansızın olduğu yere yığılarak, tavşanı andıran yılan; üzerine alışılmış insan ve hayvan şekilleri işlenmiş bir perde açılırken, sahnenin derinliklerinden kısacık bir an için görünen, etkileyici bir şekil gibi, üçüncü bir şekil: -Ama o birleştiren  yorgunlukların bana anlattıkları, içimde, doğal bir geriye dönüş gibi -durmaksızın daha da gerilere giderek o destansı soluğu yaratırlarken, hiçbir şey anlatmayan, olsa olsa kanıtlayan bu dehşet sahnelerini, her şeye rağmen aktarmak için bu inat nereden geliyor?

Ama bunları yalnızca kaydetmek istediğin halde, bunu yaparken isteğine karşın neredeyse anlatmaya başlaman ve bu anlatının yüklem biçimini, -di’li geçmiş zamanı, kasıtlı olarak, ancak bir hile yardımıyla engellemen, bunların yalnızca dehşet sahneleri olmadığını göstermiyor mu?

Üstelik dehşet betimlemesinin, ne kadar barışçıl olursa olsun, şu senin yorgunluk destanının olaylarına göre daha görsel, veya en azından daha etkili olduğunu anlamıyor musun ?

Ama ben etkili olmak istemiyorum zaten. İstediğim -resimlerle bile olsa-kandırmak değil. Herkese, alabildiğine kendine özgü, anlatan yorgunluklarını hatırlatmak istiyorum. Ve bu yorgunluklar denemenin sonunda görsellik de kazanacak; belki de biraz sonra, gerektiği kadar yorulduğum zaman…

Peki, anekdotlarının ve bölük pörçük anlatılarının ötesinde, saf yorgunluğun aslı, özü nedir öyleyse ?

Nasıl bir etki yapar?

Onunla ne yapılabilir ?

Yorgun kişiye bir edim olanağı tanır mı bu yorgunluk?

Yorgunluğun kendisi, olası en yetkin edimdir zaten. Onunla bir şey yapılması gerekmez, çünkü yorgunluk, kendinde bir başlangıçtır, bir yapmadır “bir başlangıç yapmak” denir günlük dilde-. Yorgunluğun bir-başlangıç-yapması bir eğitimdir. Yorgunluk öğretir -uygulanabilir. Ne eğitimi, diye soruyorsun şimdi. Eskiden, düşünce tarihinde bir “kendinde” şey tasarımı vardı; artık geçti, çünkü nesnenin kendisini hiçbir zaman kendinde gösteremeyeceği, yalnızca benimle ilişkisi içinde gösterebileceği düşünülüyor. Oysa sözünü ettiğim yorgunluklar, benim için bu eski tasarımı yeniliyor ve anlamına açıklık kazandırıyorlar. Dahası: Tasarımla beraber idea’yı da veriyorlar. Dahası: Nesnenin idea’sında neredeyse elle tutulur bir yasaya dokunabiliyorum: Nesne, kendini şu anda gösterdiği gibi olmakla kalmaz, aynı zamanda böyle olması gereklidir. Ve dahası: Nesne böylesi kökten yorgunluklarda, hiçbir zaman yalnızca kendisi için görünmez, daima öteki nesnelerle birlikte görülür. Sayıları az bile olsa, sonunda herşey bir aradadır işte. “Şimdi köpek de havlıyor -işte herşey tamam!” Ve sonuç olarak: Böyle yorgunluklar paylaşılmak isterler.

Neden böyle filozofça?

Haklısın -belki de hâlâ yeterince yorgun olmadığım içindir-: Saf yorgunluk saati geldiğinde felsefi sorular kalmaz. Bu zaman aynı anda uzamdır, bu zaman-uzamı aynı anda tarihtir. Var olan aynı zamanda oluşur da. Öteki aynı zamanda ben’dir. Yorgun gözlerimin altındaki şu iki çocuk:… ben olur. Ve ablanın küçük kardeşini, dükkanda kolundan çekerek sürüklemesi aynı zamanda bir anlam ifade eder ve bir değeri vardır ve hiçbir şey diğerinden daha değerli değildir -yorgun kişinin nabzına düşen yağmur damlası, ırmağın öte yakasında yürüyenlerin görüntüsü kadar değerlidir ve böylesi hem iyi, hem de güzeldir ve böyle olmalıdır, bundan sonra da böyle olmalıdır ve en önemlisi, böylesi doğrudur. Ablanın yani benim, kardeşini yani beni kucağına alması; bu doğrudur. Ve yorgun bakışa, göreceli olan mutlak, parçaysa bütün olarak görünür.

Görsellik nerede kaldı?

Bu “Hepsi birlikte” durumu için bir resmim var: Genellikle onyedinci yüzyıl Hollanda resmine özgü o çiçekli ölü doğalar; canlı gibi görünen çiçeklerin üzerinde, şurada bir böcek, burada bir salyangoz, orada bir arı, bir kelebek durur ve hiçbiri diğerlerinin varlığından haberdar olmasa bile, bir bakışta, benim bakışımda hepsi biraraya gelirler.

Bilgiçlik taslamadan görselleştirmeyi deneyemez misin?

O halde, senin de bu arada yeterince yorulmuş olduğunu umalım. Benimle tarla yolunun kenarındaki taş duvara otur, hatta daha iyisi, yola, üzerinde ot bitmiş ortadaki şeride çömel benimle birlikte. O “Her şey birarada!” nın haritası şu renkli yansımada nasıl da birdenbire kendini ele verir: Toprağa bu denli yakınken doğru mesafedeyiz demektir ve solucan uzunluğunda, çok eklemli, kumu oyan böceğin yanısıra, bir zeytini çekiştiren karıncaya, bakışlarımız altında önlem alarak tortop olan tesbih böceğine …

Görsel haber değil, anlatı!

Birkaç gün önce bu tarla yolunun tozunda bir köstebek leşi, törensi bir yavaşlıkla hareket ediyordu, tıpkı burada, Endülüs’te paskalya sırasında, sehpalar üzerinde sokaklardan geçirilen acı ve yas heykelleri gibi; leşi ters çevirdiğimde altından, altın pırıltılarıyla ilerleyen bir leş böcekleri kafilesi çıktı; ve geçtiğimiz kış haftalarında, Pireneler’de, tıpkı buna benzer bir tarla yolunda, aynı şimdiki gibi çömelmiş, karın yağışını izlemiştim; lapa lapa yağan minik kar tanecikleri, yerdeyken açık renk kum taneciklerinden ayırd edilemiyor, ama erirlerken arkalarında birikintiler bırakıyorlardı, yağmur damlalarınkinden çok farklı, onlara göre çok daha geniş yüzeyli, daha düzensiz, ağır ağır toza bulanan koyu lekeler; ve çocukluğumda, yerden yüksekliğim, şimdi çömelmiş olan bizim toprağa uzaklığımız kadarken, büyükbabamla Avusturya’daki, aynı buna benzer bir tarla yolunda şafak vakti yürümüştüm, ayaklarım çıplak, toprağa bu kadar yakın, ama tozdaki dağınık kraterlerden, tıpkı uzaydaki gibi uzaktım; bu kraterler yaz yağmuru damlalarının bıraktığı oyuklardı, hep yeniden hatırlanan ilk resmim.

Yorgunluğun etkisine ilişkin mesellerinde, nesnelerin küçültülmüş ölçeklerinin yanısıra, nihayet bir’ de insan ölçeği! Ama yorgun olan, neden hep yalnızca sensin?

En tepelerdeki yorgunluklarım, bana aynı zamanda hep bizim yorgunluklarımız gibi gelirler. Karst’da, Dutovlje’de, gecenin geç saatlerinde yaşlı adamlar olurdu barda ve ben onlarla birlikte savaşta bulunmuştum: Yorgunluk, hakkında hiçbir şey bilmediklerimizin bile öyküsünü kurar. -Orada, ıslatılarak geriye taranmış saçları, çökmüş yüzleri, kırık tırnakları ve temiz gömlekleriyle dikilen şu ikisi tarım işçileridir, labradores; bütün gün ıssızlıkta didinmiş ve şurada dikilen diğer herkesin tersine, bu kent barına uzun bir yolu teperek gelmişlerdir; tıpkı önündeki yemeği yalayıp yutan oradaki adam gibi; O da bir yabancıdır burada; memleketindeki firması tarafından, Linares’deki Landrover fabrikasında montaj işine gönderilmiş, ailesinden de çok uzaktadır; ya da ayaklarının dibindeki köpekle, hergün zeytinliklerin kıyısında duran yaşlı adam; ayağını bir daim çatalına dayayıp, ölmüş karısının yasını tutar orada. -İdeal yorguna “fantezi gelir”; ancak, sözgelimi İncil’deki ya da Odisea’daki uyurlara gelen, belirgin fantezilerden farklıdır bu fantezi: saydamdır: Yorgun kişiye, olup biteni gösterir-Ve artık, yorgunluğun son basamağına ilişkin fantezimi anlatmak için hâlâ yeterince yorulmadıysam eğer, o zaman pervasızlaşarak yapacağım bunu. Bu basamakta yorgun Tanrı oturmaktaydı, yorgun ve güçsüz; ama yorgun halinde -yorgun bir insanın olabileceğinden de biraz daha yorgun-bakışıyla her yerde hazır ve nazırdı; nerede olursa olsun, dünyadaki olayların farkına vardığı ve içine girebildiği zaman, bir tür güç sahibi olabilecek bir bakıştı bu.

Basamaklara ilişkin bu kadar söz yeter! Bir kez olsun, yorgunluğu öylesine, geldiği gibi karmakarışık anlat!

Teşekkür ederim! Böyle bir karmaşa, şimdi bana da, sorunuma da uyar. -İşte: Zafer kazanana değil, yorguna adanmış bir Pindar odu! Kutsal Ruh’u bekleyen ayin topluluğunu, istisnasız tüm katılanlarıyla bir yorgunlar topluluğu olarak tasarlarım. Yorgunluğun verdiği esin, ne yapılması gerektiğinden çok, nelerin bir kenara bırakılabileceğini söyler. Yorgunluk: Bütün krallar düş görmeden uyurlarken, düş gören tek kralın parmağına dokunan melek. Sağlıklı yorgunluk -yalnızca bu bile bir dinlenmedir. En yabanıl hayvanların çevresinde toplanabilecekleri ve sonunda yorgunluğuna katılabilecekleri farklı bir Örfe olan bir yorgun. Yorgunluk dağınık kişiye ritmini verir. Philip Marlowe -bir özel dedektif daha-olaylarını çözerken, geçirdiği uykusuz geceler çoğaldıkça, daha iyi ve daha keskin zekalı olurdu. Nausikea’nın kalbini yorgun Odiseus kazanmıştı. Yorgunluk, seni hiçbir zaman olmadığın kadar gençleştirir. Daha az Ben’in daha çokluğu olarak yorgunluk. Yorgunluğun dinginliğinde her şey şaşırtır Şu şaşılacak kadar sakin adamın, o şaşılacak kadar sessiz Calle Cervantes’den geçerken koltuğunun altında taşıdığı kağıt tomarı ne kadar da şaşırtıcıdır! Yorgunluğun zirvesi: Bir keresinde, bir paskalya gecesi, köyün yaşlı erkekleri diriliş ayininde, kilisenin içindeki mezarın başına, mavi iş tulumları yerine parlak kumaştan kırmızı bir şalla, yüzüstü uzanmışlardı, enselerinin güneşten yanmış derileri, ömür boyu sürmüş gerginliklerin sonucu, toprak gibi çok-köşeli biçimler alarak çatlamıştı; ölmekte olan büyükanne, sessiz yorgunluğuyla tüm ev ahalisini, hatta kocasının saman alevi gibi parlayan, iflah olmaz öfkesini bile yatıştırmıştı; ve burada, Linares’de, her akşam barlara getirilen bir sürü çocuğun yoruluşunu izledim: Ne açgözlülük, ne de ellerindeki, her şeyi kapma hırsı kalıyordu, sonunda, artık yalnızca oynuyorlardı. Ve tüm bunlardan sonra, yorgunluğun böyle derin resimlerinde bile ayrılıkların hep sürdüğünü eklemeye gerek var mı?

İyi, güzel: Sorunun belirli bir görselliğe sahip olduğu yadsınamaz (her ne kadar bu, gizemcilerin yarım yamalak gevelenen tipik görselliğinden öteye gidemese de). Ama bunlara benzer yorgunlukları nasıl yaratmalı şimdi?

Zorla uyanık kalarak mı?

Kıtalararası uçuşlar yaparak mı?

Zorlu yürüyüşlerle mi?

Herkülvari bir çalışmayla mı?

Ütopyan için bir reçeten var mı?

Tüm ahali için, tablet biçiminde uyanıklık dizginleyiciler ya da yorulmazlar ülkesindeki içme suyu kaynaklarına karıştırılacak bir toz gibi?

Kendim için bile, bildiğim bir reçete yok. Yalnızca şunu biliyorum: Böyle yorgunluklar planlanamazlar, önceden hedeflenemezler. Ama hiçbir zaman nedensizce ortaya çıkmadıklarını, daima bir zahmetin ardından, bir geçiş, bir üstesinden-geliş sırasında geldiklerini de biliyorum. -Haydi, artık kalkalım ve gidelim buradan, dışarıya, sokaklara; insanların arasına karışıp bakalım, acaba bu arada küçük bir ortak yorgunluk, oradan el sallayacak mı bize ve bakalım bugün neler anlatacak?

Ama tıpkı doğru sorular sormaya olduğu gibi, gerçek yorgunluğa da yakışan kalkmak değil oturmaktır, değil mi? Artık ağarmış saçlarına karşın hep telaş içindeki oğlu tarafından sürüklenen o yaşlı kambur kadının, çay bahçesinde dediği gibi: “Ah, biraz daha oturalım !”

Evet, oturalım. Ama burada, bu ıssızlıkta, okaliptüslerin uğultusunda tekbaşımıza değil, bulvarların ve caddelerin kenarında, belki bir jukebox’in yakınında, izleyerek oturalım.

İspanya’da hiç jukebox yok ama.

Burada, Linares’de bir tane var; çok garip bir tane…

Anlat!

Hayır. Bir başka sefere, jukebox [müzik kutusu, paralı müzik kutusu, otomatik plâkçalar ] üzerine bir denemede. Belki..

O halde, sokağa çıkmadan önce son bir yorgunluk resmi daha!

Peki. Bu, aynı zamanda insanlıkla ilgili olarak da son resmim: kozmik bir yorgunluk içinde, en son anda barışmış.

 

Ek

Savana yerleştirilmiş o küçük kuş kafesleri, kartallar için yem olarak konmamışlar. Böyle dörtlü bir kafes kümesinin ortasında oturan bir adam, sorum üzerine kuş ötüşünü açık havada duyabilmek için, kafesleri dışarıya, moloz örtülü tarlaya taşıdığını anlattı; kafeslerin yanında, yerlere saplanmış zeytin dalları da, kartalları gökyüzünden çekmek için değil, isketelerin ötmesi içinmiş.

İkinci Ek:

Yoksa isketeler, insanların, değişiklik olsun diye, arada bir pike yaparken görmek istedikleri kartala doğru mu sıçrıyorlar öyle?

Linares, Endülüs, Mart 1989

 

Kaynak: Peter HANDKE, Yorgunluk Üzerine Deneme, Trc:  Cemal ENER, Nisan Yayınları, Birinci Basım Mayıs 1991, İstanbul

PETER HANDKE (6 Aralık 1942, Griffen, Avusturya) Avusturyalı romancı ve oyun yazarıdır. 12 yaşına kadar din ağırlıklı eğitim veren bir okulda okuyan Handke 1961 yılında Graz Üniversitesi Hukuk Fakültesine girdi ve ögrencilik yıllarında yazmaya başladı. İlk roman denemesi olan Die Hornissen Suhrkamp Yayınevi tarafından yayınladı.

1971 yılında annesi intihar etti. Kendisini çok etkileyen bu olayı Mutsuzluğa Doyum adlı romanına konu edindi. 1967’de Hauptmann ödülü’nü, 1973’te Büchner Ödülü’nü daha sonra da Kafka Ödülü’nü kazandı.

http://tr.wikipedia.org/wiki/Peter_Handke

 

 

JAN HUS / JOHANNES HUSS


Jan Hus ya da Johannes Huss (1372 Husinec, Bohemya6 Temmuz 1415 Konstanz, Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu), hıristiyan reformcu teolog. Papaz ve bir dönem Prag üniversitesinin rektörü. Jan Hus’un Konstanz konsili tarafından yakılarak infaz edilmesinden sonra onun eserlerine dayanarak gelişen Hussi hareketi ortaya çıktı.

Eğitimi

Babası muhtemelen bir arabacı olan Jan Hus, önce Prachatice’deki latin okulunda, 1390’dan sonra da Prag’da eğitim aldı. Prag Üniversitesindeki eğitiminden sonra 1396 yılında yüksekokul öğretmenliğine başladı. Çek harflerindeki diyakritik işaretlerin (Türkçede c ve s harfine eklenen cengeller ile ç ve ş yapılması gibi ama sesli harflere konuluyor) ve hatsek (bu da sessiz harflere konuluyor. Bizim g’nin üstüne koyduğumuz işaret gibi) işaretlerinin öncüsü kabul edilir.

Bohemya kralı Wenzels’in kızkardeşi Anna’nın İngiltere kralı II. Richard ile evlenmesinden sonra Oxford Universitesinde okuyan Çek asilleri Oxford’lu teolog John Wycliff’in önce felsefi sonra da teolojik ve kilise politikalarına dair yazılarını Prag’a getirmeye başladılar. Hus, bu sayede 1398’den itibaren Wycliff’in öğretileri ile tanıştı. Wycliff, İngilteredeki din adamlarının ahlaki çöküşünü göstererek kilisenin dünyevi güç ve servetlere yüz çevirmesi gerektiğini yazıyordu.

Jan Hus 1398’de teoloji eğitimi yapmaya başladı ve 1400’de papaz olarak kutsandı. 1401 yılında ise felsefe fakültesinin dekanı yapıldı. 1402’de profesör oldu ve 1409’dan 1410’a kadar Prag üniversitesi rektörlügünü yaptı. Teoloji ve felsefe dersleri verdi.

Rahip ve Vaiz olarak Etkileri

Rahip Hus 1402’den sonra eski Prag’da yer alan Bethlehem kilisesinde Çek dilinde vaazlar vermeye başladı ve dini ayinler sırasında Çek dilinde birlikte ilahiler söyleme anlayışına öncülük etti. Hus, önce Hasenberg baspiskoposu Zbynko Zajíc sayesinde büyük bir prestij kazandı ve birçok defa Konsil olarak seçildi. Bayern kraliçesi Sophie’nin günah çıkarttığı rahip oldu. Hus, zamanın genel düşünce biçimine ve moda olmuş alışkanlıklara karşı çıkıyor, halkın değişik kesimlerine, özellikle de kunduracılar, şapkacılar, kuyumcular, şarap tüccarları ve hancılara güçlü ve erdemli bir yaşam biçimi sürdürmek üzerine vaazlar veriyordu.

Hus, John Wyclif’in eserlerinin etkisi ile kilisenin dünyevi mal varlığını, din adamlarının paraya doymazlığını ve bunların çürümüşlüğünü anlatıyordu. Coşku içinde dünyevileşmis olan kilisenin bir reformdan geçmesi için mücadele ediyor; yerleşmiş bir anlayış olan dini konularda Papa’nun son karar mercii olmasını reddedip, dini konulardaki otoritenin sadece İncil olduğunu ileri sürüyordu. John Wyclif’ten kader anlayışını devralmış, buna herkesin kendi ulusal dilinde ibadet etmesi anlayışını eklemişti.

1408’de Prag başpiskoposu Hus’un öğretilerini duydu ve onu konsillikten azletti. Ama Hus yetkilerinin alınmasını umursamadı ve papalık ve piskoposluk kurumuna karşı vaazlarını sürdürdüğü gibi Bohemya’nın önemli bir kesimini de kendi safına çekmeyi başardı.

Prag başpiskoposunun, yükselen reform isteklerini bastırabilmek için bulduğu yöntem şöyleydi: O zamanki üç Papa’dan biri olan V. Alexander’e başvurdu ve Hus icin John Wyclif’in kitaplarını iade etmesi ve öğretilerini reddettiğini ilan etmesi şeklinde bir ceza verilmesini sağladı. Bunun dışında da kilisenin öğretileri dışındaki bütün öğretiler yasaklandı. Hus’un cezası 9 Mart 1410’da ilan edildi, Wyclif’e ait 200’den fazla el yazması kitap resmi olarak yakıldı ve Hus hakkında Roma’da dava açıldı. Hus’un Roma’daki avukatının başarısız olması üzerine 1410 Temmuzunda kilise Hus’u afaroz etti. Papa 23. Johannes Hus’u Şubat 1411’de lanetledi. Hus hakkında Prag’dan sürgün kararı çıkarıldı. Bunun üzerine Prag’da protestolar yapılmaya başlandı.

Hus’un çok sevilmesinden ve halkın yaptığı gösterilerin doruğa ulaşmasından dolayı Hus, kralın koruması altında bir yıl daha Prag’daki vaazlarını sürdürmeyi başardı. Papa 23. Johannes haçlı ordusuna katılması ve günah çıkarması şeklinde bir karar verdiyse de Hus bunu dinlemedi.

Büyük Bölünme

Jan Hus’un yaşadığı dönem aynı zamanda Hristiyanlığın yaşadığı bir buhran dönemine denk geldi. Papa VIII. Boniface (1234–1303)’nin ölümünden sonra siyasal dengeleri gözeten kardinaller Roma’dan değil Fransa’dan bir papa seçerler. Ne var ki, 1305’te papa yapılan Fransız V. Clemens (1264–1314) Roma’ya değil Fransa’nın Avignon kentine yerleşir. Ve ardından gelen 7 papa Avignon’da oturmayı sürdürür. Avignon papalığı 1377’de XI. Gregorius (1329–1378) Roma’ya geri dönene kadar sürer. Gregorius Roma’ya geldikten bir yıl sonra ölür ve bazı kardinaller geleneksel dinsel uygulamanın aksine bir davranışla İtalya’dan bir papa seçerler. Ama buna karşı çıkan diğer bir kardinal grubu bir Fransız’ı papa seçer. Böylece hıristiyanlık papalık seçimi dolayısıyla ikiye bölünmüş olur. İngiltere ve Roma imparatorluğu Roma’daki papayı tanırken, Fransa ve Kastilya bölgesi Fransız papayı destekler.

Soruna çözüm bulmak amacıyla 1409 yılında Piza konsili toplanır. Konsil kararına göre iki konsil de çekilecek ve konsil yeni bir papa seçecektir. Ancak konsil kararı kargaşalığı çözmek bir yana daha da büyütür. İki papa da kendilerini destekleyenlerin etkisiyle çekilmeyi kabul etmez. Böylece ili papa yerine 3 papa olur.

Hıristiyanlıkta bu büyük bölünmenin yaşandığı dönemde Bohemya bu çekişmenin uzağında kalır ve Hus’un reformist ve milliyetçi görüşleri geniş bir sempati kazanır. Hus bir milli kahraman haline gelir.

Konstanz Konsili

Büyük Bölünmeye son vermek için 1414 ile 1418 arasında Konstanz’da yeni bir konsil toplanır. Hus’un da bu konsile çağrılarak dinlenmesine karar verilir. Bunu sağlayabilmek için Kutsal Roma-Cermen imparatoru Sigismund Hus’a can güvenliği konusunda garanti verir.

Konsil öncelikle 3 papanın da görevlerinden ayrılmaları gerektiğine karar verir. V. Martin (1368–1431) yeni Papa olarak seçilir ve böylece Büyük Bölünme sona erdirilir. Ardından imparatorun verdiği güvenceye rağmen Hus tutuklanır ve kendisinden yaptıklarının yanlış olduğunu söylemesi istenir. Hus bu teklifi reddeder ve Konsil tarafından yakılarak cezalandırılmasına karar verilir.

Hus 6 Temmuz 1415’de kitaplarıyla birlikte yakılır ve külleri Ren nehrine atılır.

Hussitler Savaşı

Milli kahraman Jan Hus’un yakılarak idamı Çek halkı arasında kargaşaya ve ayaklanmaya neden olur. Almanlara karşı duyulan öfke yükselir ve Hussitler Savaşı adı verilen ve 1419-1436 arasında süren savaş başlar. Bu sırada Hus’un destekçileri de aralarında anlaşmazlığa düşerler ve Aşırı Husçular (en güçlü oldukları kent Tabor olduğu için Tabor Husçuları da denir) ve ılımlı Husçular olarak ikiye ayrılırlar. Her iki grup da Kutsal Kitabı temel alıyor ve buna aykırı olan şeylerin Hristiyanlıktan ayıklamak gerektiğini söylüyorlardı. Ilımlı Husçular, Kutsal Kitaba temelden ve açıkça karşı olanları ayıklamak gerekli derken, Aşırı Husçular kitabta yer almayan herşeyi kökünden kazımaktan yanadırlar. 1431’de toplanan Basel Konsili ılımlıları kendi yanına çekerek radikalleri tamamen ortadan kaldırdı.

Kaynakça:

http://tr.wikipedia.org/wiki/Jan_Hus

*************************

JAN HUS (1954) Film

Yönetmen: Otakar Vávra           

Senaryo:Milos Václav Kratochvíl, Otakar Vávra              

Ülke: Çekoslavakya

Tür: Dram

Süre: 125 dakika

Dil: Çekçe

Müzik: Jirí Srnka             

Nam-ı Diğer: Jan Hus

Oyuncular: Zdenek Stepánek, Karel Höger, Vlasta Matulová, Ladislav Pesek ,   Gustav Hilmar

Filmden

Jan Hus’un konuşmalarından:

Onlar kiliselerinden dışarı çıkıp, dünyada  günah işliyorlar.

Onların kalpleri sert ve dudakları kıskançlık ve yalanlarla zehirlenmiş.

Onlar, her şeyi ticaret içinde düşünüyorlar. Her şeyi satıyorlar.

Onlar cennet vadiyle halkı sömürüyorlar.

Tefecilik, güzel atlar, koşulmamış sığırlar hep onların mı olacak.

Onlar aygır gibi, boğalar gibi zina yapacaklar.

Christ basit bir elbiseler içinde yalınayak yürüdü ve başını altına sokacağı bir çatısı yoktu.

Hırsızlar,

İnsanların hakkı için, Allah sizi kahretsin !

Hıristiyanlığın içini tüm ruhunu zehirlediniz .

Neredesin Ey Papa!

Yalnızca kardinal ve piskoposlar arasındaki anlaşmazlıkları düzeltmek için mi meydana çıkarsın?

Onlar, köpekler gibi kemik için  kavga ediyorlar.

Onların işi rütbe vermek için rüşvet istemektir.

Papalar arasında anlaşmazlıklara aldanmayın, onlar menfaatlei için bir yerde anlaşırlar.

Ey İnsanlar!

Onlar bu günahları ile yaşıyorsa sizde yaşayabilirsiniz. Günah çıkarmak için kiliseye bağış yapmayın. Onlara tanrının ihtiyacı yoktur.

Papa Allah’ın iradesini temsil edemez.

Bazıları zengin ve bizlerin fakir olması Tanrı’nın isteği olabilir, fakat sömürülmek değil.

**

Şehirde düzeni ve barışı koruyoruz diye Kral’ın iktidarını korumak adına bu üç genci suçlu diyerek cezalandıramazlar.

**

Tanrıya sadık olun ve inanın.

Onlar sizi Tanrının izinden saptırmak için ciddi denemelerle yüz yüze getirebilirler. Ama sonuçta Tanrı gerçek galip olacaktır.

**

Taşrada köylüye yapılan zulüm zirveye ulaşmıştır.

Taşrada köylüye yapılan zulüm zirveye ulaşmıştır.

Kilise tarafından alınan vergilerden, hayatın  dayanılmaz olduğunu biliyorum .

**

Neden Tanrı bizi cezalandırıyor? demeyin;

Tanrı bizi cezalandırmıyor. Bu kötülük otorite ve iktidarın zulmünden başka bir şey değil.

**

Zalimler karşısında ezilenler!

Şimdi savaş gelecek ve savaş olacak

Rabbin kim sadık, kim sadık değil; sahtekâr veya dürüst  belli olacak

**

Bana, kâfir, deccal diyorlar.

**

Onlar bu mübarek Çek  topraklarına bir haçlı seferi, savaş istiyorlar.  

Benim size kendimi feda etmemden başka çarem yok, görünüyor.

**

Ben gelmeden haberciler “Şeytan Rahib Jan Hus’un giysiler içinde gizli sizi aldatmasın o korkunç büyücü” dediler değil mi?.

**

Unutmayın Mesih’in takipçileri yoksulların ekmeğini yiyemez. Belki kendi ekmeğini paylaşır.  

Kutsallık tanrıya aittir. Rahibler bu hakkı nereden alıyorlar. 

Tanrının emirlerine en önce uyması gereken rahiplerdir.  Ancak onlar hak ihlali yapıyorlar.

**

Beni konseye davet ediyorlar. Pek ümitli değilim. Zannederim ki; bana konuşma hakkı dahi vermeyecekler.

Endişe etmeyin.

Benim öldüğümü duyabilirsiniz.

Düşmanın tehditlerinden endişe etmeyin, korkmayın ve bana acı da duymayın. Ben de sizde doğru yaptığımızı biliyoruz.

**

Ey mahkeme

Beni buraya davet ettiniz. Fakat söz verdiğiniz halde, konuşma hakkı vermeden hapse attınız. Beni dinlemiyorsunuz bile.

Ben ne demişim. Rahiplerin mal varlıklarından vergi alınmalıdır.?

Sizde Kutsal devlet adına bana, “düzeni yok etmek mi istiyorsun” diyorsunuz.

Ben halka körü körüne otoriteye itaat etmemek gerekir diye nasihat etmişim.

O zaman sorun ne ?

**

Ey mahkeme!

Kulluk Tanrıya yapılır.

Herkes için uyulması gereken yasalar vardır.

Buna kilisede/iktidarda dâhildir.

**

Ey Konsey!

Bu sözler yüzünden mi beni kâfir ilan ediyorsunuz.

**

Beni öldürmek veya yakmak için seçim yapabilirsiniz.  

Hakikat ve yalanlar var.

Ve ben ölümüne kadar gerçeğe sadık kalacağım. Vazgeçecek değilim?

Çünkü benim için caymak yok.

Tanrım yanılmamam için beni ikna etti.

Şimdi bir ceza korkusuyla Tanrı’nın gerçeklerini reddetmemi beklemeyin ?

Yakında beni sonsuza kadar susturacaksınız. Ama kutsal gerçeği susturmak asla.

**

**

Özgür olmak istemiyor musun ? diye konsey bana teklif sunuyor.

Zaten, ben özgürüm.

Ben Hakikat için özgürlüğü seçtim.

**

Halk “Bizi terk etme . Bizim hakkımızı kim savunacak?” diyorken, ben onları nasıl terk edebilirim.

**

Ey konsey!

Ölüm vadisinde yürürken kötülükten korkmayacağım. Binlerce insan benim sayemde korkularını yenecek.

**

Ey arkadaşlar ve sevgili dostlar !

Ben ölüme gidiyorum. Beni yakacaklar.

Benim sizden sadece isteğim dinî veya dünyevî olsun yanlış sözlere, kötülüğe ve kötü otoriteye itaat etmemenizdir.

Herkesi selamlıyorum,

Üniversiteden arkadaşlarımı, doktorları, sevgili kardeşlerimi , ayakkabıcıları, terzileri ve din bilginlerini de.

Öğrettiğim gerçeği, benimle olduğunuz gibi, son deminize kadar sağlam tutun.

Acele edin!

Ancak bu gerçek sizin hayatınızı kurtarabilir .

Öldürmek isteyenler korkmayın.

Bakın daha fazlasını yapabilirsiniz.

Ben , Jan Hus , ölüm arifesinde dahi ayak  üzerinde durabiliyorum.

Bilinen gerçekte duruyorsanız korkunuz yok olur ..

Asla vazgeçmeyin ve sizi kimse doğru yoldan saptıramaz.

Ölümüne gerçeği yaşamak ve savunmak için bana  yemin verin!

Bana yemin verin!

jun hus yakilirken

*****

A MAN FOR ALL SEASONS / Her Devrin Adamı (1966)

AGORA FİLMİNİN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİYLE “KADIN”

JEANNE D’ARC’IN TUTKUSU (1928)

FLAVİA, LA MONACA MUSULMANA (1974)

GİORDANO BRUNO

MEA MAXİMA CULPA: SİLENCE İN THE HOUSE OF GOD (2012) Madonna Ağlıyor

THE LAST TEMPTATİON OF CHRİST (1988) (Günaha Son Çağrı)

IL VANGELO SECONDO MATTEO, Aziz Matyas’a Göre İncil (1964)

AZİZ FRANCESCO [Assisili Francesco]  “O PHTOKHULİS TU THEU”

KADIN PAPA JOAN. GERÇEKTEN YAŞADI MI ?

SİR ISAAC NEWTON’UN KUTSAL KİTABIN YORUMU
DANİEL’İN KEHANETLERİ VE AZİZ JOHN’UN MAHŞERİ ÜZERİNE GÖZLEMLER

SÜRYANİ MOR EFREM HAZRETLERİ (İ.S. 285- Haziran 373)

CLASH OF THE GODS / Tanrıların Savaşı (2009- )


Yönetmen: Christopher Cassel, Jessica Conway

Senaryo: Christopher Cassel, Alan Goldberg, Scott Miller

Ülke: ABD

Sezon: 1.Sezon

Tür: Belgesel, Tarihi

Vizyon Tarihi: 03 Ağustos 2009 (ABD)

Dil: İngilizce

Oyuncular: Stan Bernard, Tate Steinsiek

Çeviri: lonelyloner

Özet

Zeus başta olmak üzere her bölümde bir mitolojik kahramana yakın plan yapılan belgesel serisi, mitolojiyle ilgili herkes için dolu dolu bir kaynak niteliğinde. Herakles, Hades, Minotaur, Medusa, Thor ve daha birçok kahramanı bu belgeselle daha iyi tanıma şansı yakalayacaksınız.

BÖLÜM 1: ZEUS

BÖLÜM 2 HERKÜL

BÖLÜM 3 HADES

BÖLÜM 4 MİNOTAUR

BÖLÜM 5 MEDUSA

BÖLÜM 6 ODESA DESTANI

BÖLÜM 7 ODESA DESTANI 2

BÖLÜM 8 BEOWULF

BÖLÜM 9 TOLKİENS MONSTERS Yüzüklerin Efendisi’nin gerçek hikâyesi

BÖLÜM 10 THOR

Belgesel Metni

BÖLÜM 1: ZEUS

Kâinata hükmetmek için babasıyla savaşan bir oğul gelmiş geçmiş tüm tanrılardan daha fazla güç ele geçirir. Bu, Yunan Mitolojisi’nin üstün Tanrısı Zeus’un hikâyesidir. Bizim için efsane de olsa eski uygarlıklar için gerçeğin ta kendisi korkunç dünyayı anlamanın tek yoluydu. Bazı Yunanlılar Zeus’un, İsa’dan yüzyıllar önce gelen gerçek tanrı olduğuna inandılar. En korkunç felaketler onun gazabının bir işaretiydi. Bu, özgün bir şekilde anlatılan, ardında şaşırtıcı gerçeklerle dolu Tanrı Zeus efsanesidir.

Gökyüzüne hükmedersen dünyaya hükmedersin. Yunan mitolojisinde bu güce bir Tanrı hükmediyordu Zeus. Adaletin kılıcına, tüm insanlığa ve tanrılara hükmeden oydu. Zeus tüm tanrıların kralıydı aynı zamanda yeryüzündeki tüm ölümlülere ve tanrılara adalet dağıtma görevi de onun sorumluluğuydu.

Yunan mitolojisindeki şu durum çok hoştur. Tanrılara tapan Yunanlıların yapması gerekenler Tanrıların, onları yok etmemesi için yapması gereken şeylerle aynıydı. Göklerin hükümdarı olarak doğaya hükmetme gücü Zeus’un emrine amadeydi, bu da ona en yıkıcı güce hükmetme imkânı veriyordu. Zeus’un en güçlü silahı yıldırımdır. Zeus’un sahip olduğu bu devasa silah onu tüm tanrılar içinde en güçlü konuma getirmiştir. Yunanlıların yıldırımı Zeus’a atfetmeleri kendilerince açıklanamaz olanı açıklama yollarıydı. Bilimden önceki zamanlarda, mitoloji dünyayı şekillendiren güçlerle insanları bağdaştırmıştır. Yunanlılar dünyanın neden bu şekilde işlediğini anlamak için mitolojiyi kullandılar. Dünyanın nasıl var olduğuna, yıldırımın neden oraya değil de buraya düştüğüne veya neden başka zaman değil de şimdi düştüğüne dair bilimsel açıklamalara henüz sahip değillerdi.

Doğal dünya onlar için çok korkutucu olduğundan onu ilahi güçlere bağladılar. Olan biten her şey, kendisine düzgün şekilde tapmayan insanları cezalandıran tanrılara özgü emarelerdi. Zeus’un doğaya hükmedişi, onu en korkulan tanrı haline getirmişti. Fakat bu noktaya nasıl geldi?

Zeus hakkında bildiklerimiz, antik Yunan yazarı Hesiod’un M.Ö. 700’de yazdıklarıyla başlar. Şimdi bizim için İncil neyse, Teogoni isimli kitabı antik Yunan için Yaradılış Destanıdır. Hesiod’un Teogoni’yi yazma amacı; bildiğimiz dünya düzenini kuran, kendi içinde rekabet yaşayan bir hanedan ailesinin hikâyesini anlatarak, bilinen düzeni açıklama, dünyayı anlamlandırma çabasıydı. .

Efsaneye göre, Zeus’un hikâyesi Tanrıların Kralı olarak başlamaz. Dünyaya hükmetmek için gizlendiği yerden çıkarak babasına meydan okumak zorunda kalır. Ve bu hiç de kolay olmaz. Babası Kronos dünyadaki en güçlü tanrıların, yani Titanların Kralıdır. Yaşlı bir Yunan Tanrı tabakası olan Titanlar oldukça kaba ve keskin zekâya sahip olmayan aynı zamanda barbar bir topluluktur. Titanların lideri olarak Kronos’dan çocuk sahibi olması beklendiğinden, başka bir Titanla, kendi kanından gelen, öz kardeşi Rhea ile ilişkiye girer. Ensest ilişki mitolojide sıkça rastlanılan bir durumdur. İlk başlarda Tanrıların ilişkiye girebileceği başka kimse olmadığından birbirleriyle evlenerek bu durumu bir çözüme kavuşturdular. Eski bir aristokratik görüşe göre “Aile dışında kalan hiç kimse aile için yeterli değildir” ve Yunan Tanrıları da kesinlikle bu düşünceye bağlı gözüküyorlardı. İki kardeş Titan, Kronos ve Rhea yeni nesil Yunan Tanrılarına mitolojinin eski Tanrı hanedanlarına hayat verdiler.

Hades, Poseidon ve Zeus’a. Dünyaya kolayca sahip olamayacaklar onun için savaşmak zorunda kalacaklardır. Kronos çocuk sahibi olma konusunda çok endişeliydi, doğacak olan çocuğunun ondan daha güçlü olmasından ve yerini almasından korkuyordu. Baba, çocuğun kendi yerini almasından korkuyor insan psikolojisidir bu, Freud’a bakarsanız, aslında klasik mitolojide ki bu olayı o bulmuştur. Gücü bir sonraki nesle kaptırma korkusu gerçektir, eğer bir çocuğunuz olsaydı ve ihtiyacınız olan şeyi korumanız gerekseydi, gözünüz o çocuğun üzerinde olurdu. Bu soruna bulduğu çözüm ise kendi çocuğunu canlı canlı yutmak oldu. Karısı doğurur doğurmaz, onları midesine indirdi. Elbette, çocukları da ölümsüz olduğundan, Kronos’un mideye indirdiği çocukları ölmedi sadece midesinde bir yerde hapis edilmiş oldular. Kendi yerini alamasınlar diye, onları kontrol etmeye, güçlenmelerini önlemeye çabalıyordu. .

Efsaneyi anlatan Yunanlılara göre bu, çok korkunç bir hareketti. Yamyamlık şimdi olduğu kadar iğrenç bir durumdu.

Yunan yazarların mitoloji boyunca korkularını dillendirdiklerini görüyoruz. Yamyamlık, kurban etme çok korkutucu tabulardı, ama bunları tanrılara yönelttiğinizde, olağan sonuçları keşfetmenize olanak sağlıyordu.

Rhea beş çocuğu da canlı canlı yutulduğu için dehşete kapılmıştı. Tekrar hamile kaldığında, bu sefer bir plan yapar. Gizlice kaçar ve Tanrıların gelecekteki kralını doğurur Zeus’u. Fakat Kronos başka bir bebek daha yutmayı beklediğinden, Rhea bir battaniyeye bir taş sarar ve ona sunar, Koronos da hiç düşünmeden bohçayı kaptığı gibi midesine indirir. Böylece Rhea’nın planı işe yaramıştır, Kronos Zeus yerine taşı midesine indirmiştir. Bebek Zeus gizlice götürülerek antik efsanecilerin oyuk diye adlandırdıkları bir yere koyulur. Zeus annesinin zekâsı sayesinde kurtulmuştur. Bu kayda değer bir hikâyedir, fakat efsanenin kalbinde yer alan bu mağara gerçek olabilir mi?

Belli ki eski uygarlıklar öyle olduğunu düşünüyordu. Onlara göre Zeus Girit adasında bu mağarada doğdu. Girit adasındaki bu mağara muhtemelen Zeus’a duyulun büyük saygıdan dolayı en önemli mabettir. Bebek Zeus’un babasından saklandığı en olası yerlerden biri olarak düşünülmüştür.

Mağarada yapılan kazılar buranın antik dünyalı ziyaretçiler için büyük bir kutsal mekân olduğunu ortaya çıkarmaktadır. Zeus’a tapmak isteyenlerin buluştuğu bir noktaydı.

Nasıl mı biliyoruz?

Kazılarda, Zeus’a sunulmuş Akdeniz bölgesine özgü binlerce dini içerikli nesne bulduk. Özellikle bir bulgu Zeus efsanesiyle doğrudan bağlantılıdır. Kalan malzemeler arasında bulunan, duvarlar boyunca sıralanmış o muhteşem kalkanlar birbirlerine vurularak, muhtemelen Zeus henüz bebekken onun sesinin duyulmamasını isteyen insanlar tarafından Zeus’u Kronos’dan korumak için kullanılıyordu.

Hayatını kurtarmak için saklanan, seçilmiş bir çocuk. Hıristiyanlar ve Yahudiler, Zeus’un doğum hikâyesine çok aşinadır. Birçok din ve mitolojik gelenekte, yetişkinlik çağına gelip kaderlerini gerçekleştirmek için korunma amaçlı saklanan kutsal ve ilahi çocuklar hakkında hikâyeler vardır. Herod’un İsa’ya ulaşamaması için bir yem teknesinde saklandığına yada Musa’nın Mısır’da saklandığına inanırız.

Efsaneye göre, Zeus mağarada sessizce büyür. Kronos’un görüş alanı dışında, bir çeşit eğitim dönemi geçirir ve gücünü toplayarak yetişkin bir adama dönüşür. Zeus, dünyaya hükmedebilmek için babasına ve titanlara meydan okuyacağı kadere hazırlanarak çocukluğunu geçirir. Zeus babası Titan Kronos tarafından canlı canlı yutulan kardeşlerinin kaderinden kaçmıştır. Uzak bir mağarada saklanarak tam bir tanrı olgunluğuna erişmiştir. Artık babasının yol açtığı köleliğin intikamını alacak, tanrı kardeşlerini özgürlüklerine kavuşturacak, Titanlardan dünyaya hükmetme gücünü alacak o destansı güç mücadelesine girişmeye hazırdır. Elde edeceği menfaatler oldukça yüksekti. Kazanırsa dünyanın efendisi olacak, fakat kaybederse kesinlikle Tartarus’nun dibini boylayacaktı.

Tartarus; ölüler diyarının en alt tabakası, antik Yunan’da bugünkü Cehennem.

Tartarus, lanetlenmiş olanların gittiği Ölüler Diyarının bir parçasıydı, kötü insanlar veya Tanrılara karşı gelen insanlar Tartarus’a gönderilirdi. Zeus Kronos ve Titanlardan gücü almayı başaramazsa, sonsuza dek bu yerde mahkum edilecekti. Ama başarırsa, Olimpos Dağının zirvesindeki tahtından, tüm insanlara ve tanrılara hükmedecekti.

Yunan efsanelerinde, tanrıların göklerdeki evi olarak anlatılan Olimpos Dağı, aynı zamanda gerçekte var olan bir yerdir. Yunanistan’ın en yüksek noktasıdır, denizden yaklaşık 3,000 metre yükseklikte, doğaüstü güçler için biçilmiş kaftandır.

Yunanlılar, Tanrılarının gerçekten Olimpos Dağında yaşadığına inandılar. Cennetin nerede olduğunu, tanrıların nerede yaşadığını bilmek onlar için gerçekten çok önemliydi. Zeus Olimpos Dağındaki merkez üssünden Kronos ve Titanlara karşı başlatacağı isyanı planlar. Zeus, üstün güce ulaşabilmek için diğerlerini de işin içine sokmak, ona yardım etmelerini sağlamak zorundaydı. Bu, Zeus’un kendi kanına karşı başlattığı gelmiş geçmiş en büyük kan davasıdır. En güçlü düşmanlarının ise Tanrı hanedanları, yani yetişkin ve hâlâ Kronos’un midesinde hapis durumda olan öz kardeşleri olduğunun farkındadır. Tanrı hanedanlarına özgürlükleri verilebilirse, dengeleri Zeus’un lehine çevirebilir, Titanları yok etmesinde ona yardımcı olabilirlerdi.

Sihirli bir iksir hazırlayarak, kardeşlerine özgürlüklerini vermek istedi. Zeus sessizce Kronos’un barınağına girerek iksiri içkisine karıştırır. Kronos içkiyi içince ölesiye hastalanır. İlk olarak karısının ona Zeus diye kandırarak verdiği taşı kusar.

Geleneklere göre, bu taş antik Yunan’ın en kutsal yeri, Oracle’nin evi, Delphi Tapınağının temelidir. Delphi, dünyanın her yerinden insanların tanrılarla direk olarak konuşmak için ziyaret ettiği, sorularına cevap aradıkları bir Yunan mabedidir. Binlerce yıl önce hikâyenin ilk anlatıldığı günden bu yana Kronos’un kustuğu düşünülen taş hâlâ oradadır. Delphi Tapınağının tam ortasında duran bu yumurta şeklindeki taşın Zeus’un yerine geçerek Kronos tarafından yutulan gerçek taş olduğu anlaşılmaktadır. Bugün dahi Delphi Tapınağına gidecek olursanız yerli halk hâlâ, o taşın Kronos’un midesinden çıkan taş olduğunu söyleyecekdir. .

Efsaneye göre, kutsal taşı kusan Kronos daha sonra kusarak Zeus’un diğer 5 kardeşini de çıkarır. Artık onlar da Zeus’un isyanına katılmaya hazırdırlar. Zeus’u daha önce gelen liderlerden ayıran en önemli özelliği zekâsıydı. Çevresindekileri ikna ederek kendi liderliğine inandırabilmiş ve ittifaklar oluşturabilmiştir. Kardeşlerini kendi tarafına çeken Zeus Titanları alt etmek için hâlâ daha fazla güce ihtiyaç duyuyordu. Uzakta yaşamaya mahkum edilen, intikam ateşiyle yanan, ailenin diğer üyeleri.

Kronos’un unutulan kardeşleri. “Cyclop”lar ve “Hundred-Hander”lar.Fakat Zeus onları bulmak için Cehenneme gitmek zorundadır. “Hundred-Hander” ve “Cyclop”ların güçlerinden korkan Kronos onları Tartarus’un derinliklerine hapsetmişti. Zeus bu güçleri kendi tarafına çekebilirse amaçları doğrultusunda kullanabileceğini biliyordu. Aşağı iner ve “Hundred-Hander”lara: “Babam Kronos’un size kötü davrandığını biliyorum ama ben size saygı göstereceğim. Size özgürlüğünüzü bağışlıyorum bu yüzden bana borçlusunuz.” der. Onlarda ona cevaben; “Evet, Yüce Zeus, siz güçlü olduğunuz kadar insanlara nasıl muamele edeceğinizi bilirsiniz. Biz de bunu takdir ediyor ve sizin tarafınızda savaşmayı bir borç biliyoruz.” derler. “Cyclop”lar özgür kalışlarının teşekkürü olarak Zeus’a bir armağan sunarlar; Yıldırım Yeteneği.

Yıldırım doğadaki en yok edici güçlerden biridir. Yıldırım havada bir ark oluşturduğunda, hava sıcaklığı yaklaşık olarak 50,000 derecenin üzerine, yani güneş yüzeyi ısısının beş katına kadar çıkar. Yıldırım gücü, Zeus’a dünyaya hükmetme gücü vermiştir. Bu devasa güç sayesinde, hiç kimse onu tahtından edemeyecektir. Savaş silahları çekilmiştir. Titanlar Othrys Dağından, Tanrı Hanedanları ise Olimpos Dağından saldıracaklardır. İki dağın arasında Thessaly Ovası vardır, burası sadece efsanevi bir savaş alanı da değildir. Yunanistan haritasını göz önüne aldığımızda, Thessaly aslında Yunanistan’ın merkez noktasıdır. Antik çağlardan günümüze kalan Yunanistan’daki en büyük ve en verimli ovadır. Thessaly’nin M.Ö. 5. yüzyıldaki, Yunan-Pers savaşlarından tutun da günümüz 20.yüzyıl dünya savaşlarına kadar uzanan uzun ve kanlı bir tarihi vardır. Tanrıların son savaşının sonuçlanacağı yer de burasıdır. Çok güçlü bir silah kuşanarak seçkin bir asker topluluğunu yanına alan Zeus dünyayı sarsacak bir savaş başlatır. Bugün bile, o yer savaş yaralarını hâlâ taşımaktadır. Mitolojinin dönüm noktası gerçekleşmek üzeredir. Baba ve oğul arasındaki savaş patlamak üzeredir. Bir tarafta Kronos’un yaşlı muhafızları ve Titanları diğer tarafta ise taze kan Zeus ve Tanrı Hanedanları. Savaşın sonucu her şeye kimin hükmedeceğini belirleyecektir. Olimpos Dağı’nın zirvesinden Zeus babasının ordusunun üstüne öfke yıldırımları yağdırır. Savaş dünyayı baştan aşağıya sallar. Dünyaların birbirleriyle çarpıştığını, evrendeki tüm güçlerin aynı anda birbirine vurduğunu düşünerek bu savaşı idrak edebiliriz. Bir tarafta dağlardan koca kayaları koparan ve karşı tarafa fırlatan “Hundred-Hander”lar var, diğer tarafta ise sadece vahşi ve yabani güce sahip Titanlar var. Ardı arkası kesilmeden gelenlere sadece yumruk atmaktaydılar. Bu, vahiysel bir hadisedir, ve tamamen bir efsane değildir.

Uzmanlar antik çağlarda gerçekleşen korkunç bir olayın, gerçekte var olduğunu kısa bir süre önce tespit ettiler. Yaklaşık 3,600 yıl önce, Yunan adası Santorini gelmiş geçmiş en yıkıcı volkanik patlamalara tanıklık etti. Etkileri Kaliforniya’da bile hissedildi. Bu volkanik patlama Dünya’nın son 27,000 yılda gördüğü en geniş sismik olaydır. Ne kadar büyük çapta olduğuna dair fikir vermesi için, 5,600 metre yüksekliğindeki bir dağın bir anda paramparça olduğunu hayal edin.

2006’da, bilim adamları Santori’deki patlamanın sanılandan daha büyük olduğunu keşfettiler. Yapılan kazılar volkanik çöküntünün 20 kat derinlikte olduğunu ve adanın etrafındaki 50 km yarıçaplık bir alanı kapladığını ortaya çıkardı. Bunlar baz alındığında, patlamanın 50,000 atom bombasına eş değerde enerji salmış olduğuna inanılmaktadır. Bu güçteki bir patlama Yunan dünyasının büyük kısmını yok etmiş olmalıdır. Hayatta kalıp volkanlardan bihaber olanlar ise, bunun sadece tanrıların gazabı olduğunu düşüneceklerdi. .

Efsane anlatan kişiler, dünyayı sarsan dehşet verici büyük savaşlardan bahsederken tamamen dünyadan kopuk değillerdi. Aynı zamanda hikâyelerini kağıda dökmeden önce, önceki nesillerin hafızalarında çok daha önce meydana gelen büyük sismik olaylar vardı. .

Efsanedeki tanrıların savaşına dönecek olursak, evrene hükmetme gücüne en sonunda Zeus sahip olacak gibi görünmektedir. Güçlü müttefikleri dengeyi bozmuş ve Tanrı hanedanları zafere emin adımlarla ilerlemektedirler. Fakat Titanların elinde son bir silah daha vardır. Tartarus’un derinliklerinden devasa bir canavarı gün yüzüne çıkarırlar; “Typhon”.

Typhon, Zeus’a meydan okuyan son derece güçlü, kuvvetli bir canavardır.Dünya saltanatını korumak adına Zeus’un karşı koyması gereken son canavar, kazanması gereken son meydan okumadır. Doğaüstü bir ölüm kalım karşılaşması iyi ile kötü arasındaki nihai savaştır. Ve bu savaş en büyük silahla son bulacaktır. Zeus ve Typhon bu epik savaşın son sahnesinde karşı karşıya geldiklerinde, Zeus sonunda üstünlüğü ele geçirir ve yıldırım gücü sayesinde savaşı kazanır. Zeus son bir saldırıyla, Typhon ve onun Titan müttefiklerini, sonsuza dek kalmaya mahkûm edildikleri Tartarus cehenneminin derinliklerine gönderir. Eski uygarlıklara göre, Zeus’un düşmanları Sicilya adasındaki Etna Dağı’nın volkanik kraterinden cehennemin derinliklerine gönderildiler. Yerli efsaneye göre, Typhon hâlâ içeridedir ve yüzyıllardır meydana gelen volkanik patlamaların sorumlusudur.

Yunanlılar volkanın neden sürekli lav püskürttüğünü açıklayabilmek için bu efsaneyi kullandılar. Bu patlamaları, Zeus’un yıldırımının kalıntıları olarak yada hâlâ volkanın merkezinde yaşayan Typhon’un hiddetiyle ortaya çıkan patlamalar olduğunu söylediler. Typhon’un yıkıcı kasırgalara da sebep olduğu söylenir. Aslında, “tayfun” kelimesi onun isminden gelir..

Efsaneye göre, fırtına bulutları şimdilik dinmiştir. Babasına karşı zafer kazanan Zeus, tanrıların kralı, dünyanın mutlak hükümdarı olmuştur. .

Efsane bu şekilde devam eder. Fakat bunun gerçekle bağlantısı nedir?

2003 yılında, Olimpos Dağı’nın eteklerinde kayıp bir tapınak keşfedilmiştir. Zeus’a ithaf edilmiş bu tapınak, Dion diye bilinen antik bir şehrin en önemli parçasıdır. Dion, Olimpos Dağı’nın eteklerine kurulu bir şehirdi ve bundan dolayı da Yunan mitolojisindeki tanrılara ve Zeus’un evine çok yakındı. Aslına bakarsanız, şehrin adı Dion, Zeus anlamına gelir. Dion tapınağının tarihi M.Ö. 5. yüzyıla, Yunan Mitolojisinin altın çağına kadar uzanır. Etrafı mermer bloklarla, kusursuz gravür sanatıyla, kartallarla sarılmış bir yerleşim yeri. Antik Yunanistan’da kartallar Zeus’un tanrısal sembolleriydi. Dahası da var. Bu başı olmayan heykel, yakınlardaki bir dere yatağında bulunmuştur.

2,400 yıllık gövdesine kazılı üç kelime ise şudur: “Yüceler Yücesi Zeus” Uzmanlar arasında “Yüceler Yücesi”nin ne anlama geldiği konusunda süregelen bir tartışma vardır.

Bazıları, bu heykelin Yunanlıların birçok tanrıya tapması ile Yahudilerin ve Hıristiyanların tek tanrı inancı arasındaki bağlantısının kayıp bir halkası olabileceğine inanırlar. Öyleyse bu bulgu, Yunanlıların Hıristiyanlık gelmeden önce tek tanrı inancını kendi başlarına kabul ettiklerinin kanıtıdır.

Yunanlılar Zeus’u bazen en yüce tanrı olarak tanımlamışlardır, ne de olsa “deus” kelimesi, “Zeus”un e takısı almış hali “theos”dan gelir, bu yüzden Zeus’u en yüce ilah olarak algılamamızın etimolojik bir sebebi vardır. M.Ö. 3., 2. ve 1. yüzyıldan başlayarak, farklı felsefi ve dini temelli okullar baş göstermeye başlamış, ve bu okullar sadece bir tanrı olduğuna dair güçlü görüşler ortaya koymuş, tüm antik hikâye ve masalların sadece tanrısallıkla ilgili değişik durumları yansıtan metaforlar olduklarını ileri sürmüşlerdir. Dion Tapınağında ibadet eden insanlar için, Zeus’un diğer tüm tanrılardan daha farklı olduğu çok aşikârdır. Hatta, onlar için önemli olan tek tanrı o olmuştur. .

Efsaneye göre, Zeus hep arzuladığı mutlak güce nihayet kavuşmuştur. Fakat bu güç beklenmedik bir düşman tarafından tehdit edilecektir. Tanrıların kralı en yakınındaki kişinin ihanetine uğramak üzeredir. Zeus Titanlarla yaptığı efsanevi savaşı kazanmış, Olimpos Dağı’nın zirvesinde, tanrıların kralı ve insanoğlunun efendisi olarak oturmaktadır. Aşırı derecede hatalı olmasına rağmen, antik Yunanlılar Zeus’u hep diğerlerinden üstün tutmuşlardır. Antik Yunan tanrıları çok rabıtalıdırlar. Onların da hataları, güçlü ve zayıf yanları vardır, sıradan insanlara özgü her şeye onlar da sahiptirler. Aslına bakarsanız, Yunanlılar ilk zamanlarda tanrılarını düşünürken, onları anlayabilmek için onların da kendileri gibi, fakat çok daha büyük olduklarını düşünmüşlerdir. .

Efsaneye göre, Zeus’un felakete sürüklenmesine yol açacak çok insani bir zayıflığı vardır. Kontrol edemediği bir cinsel ilişki dürtüsü. Zeus’un kadınlara düşkünlüğü vardır.Bu durum, onunla ilgili en çekici ve sinir bozucu şeylerden biridir. Hoşlanmadığı kadınları asla kabul etmeme gibi kötü bir insan karakterine sahiptir. Zeus istediğini baştan çıkarmak için hiçbir engel tanımamakta, hatta dış görünüşünü değiştirmektedir. Zeus ölümlü kadınlarla ilişkiye girebilmek adına muhtelif kılıklara girerek onları ziyaret eder. Değişik efsanelerde, Zeus’un kadınları kandırmak için bir kuğuya, bir boğaya, bir kartala, her türden farklı biçimlere, hatta bir kadına ulaşmak için o kadının kocasının şekline dönüştüğünü duyarız. Zeus dikkatini ilk çeken, genç ve güzel tanrıça Metis’i kendisine eş olarak seçer. Çok alımlı ve çok çekici bir kadın olan Metis’i diğerlerinden farklı kılan şey pratik zekâsıdır. Zaten isminin Yunancadaki anlamı da “pratik zekâ”dır. Onu gören Zeus ondan çok etkilenir. Fakat Zeus’un Metis’e olan düşkünlüğü, gücünün tehlikeye düşeceği yönündeki bir kehanetle gölgelenir. Zeus’a, bir gün tahtını ele geçirecek bir çocuğunun doğacağı söylenir. Zeus da babası gibi aniden çocuklarından korkmaya başlar. Zeus, öne çıkmak isteyen çocukların babalarını yok etmeye başladığı ilk zamandan bu yana, bu korkunç geleneğin temsilcisi olmuştur. Fakat Zeus, bunun farklı olacağına dair ant içer ve emin olmak için etkili bir adım atar. Karısını canlı canlı yutar. Bir kez daha, aile sevgisi, güce yenik düşer. Tarih tekerrür eder. Fakat bu korkunç hareket Zeus’u daha güçlü ve daha bilge yapacaktır. Metis’i yutan Zeus, onun tüm becerilerini de özümsemiş olur. Metis Zeus’un bir parçası haline gelir. Bir bakıma onun midesinde hapsolmuştur fakat aynı zamanda, Zeus onun zekâsını özümsemiştir. Bize biraz garip gelse de bazı Yunanlıların akıl ve düşüncelerini taşıdıkları yerlerden birinin de mideleri olduğuna inandıklarını unutmamamız gerekir. Bu yüzden Zeus Metis’i yuttuğunda aslında onu, tüm düşüncelerinin oluştuğu yere almış oluyordu. Metis’in gidişiyle, Zeus yeni bir eş arayışına girer. Ve kendinden önceki babası gibi, kendi ailesinden birini kız kardeşi, Tanrı Hanedanı Hera’yı seçer. Hera Zeus’un daha önce sahip olduğu kadınlar gibi değildir. Mitolojinin en güçlü tanrıçasıdır. Tanrıların kralı nihayet dengini bulmuştur. Zeus ile Hera arasındaki ilişkide eşit seviyedeki iki insan arasındaki ilişkiyi görürüz. Bu yüzden, Zeus ve Hera arasındaki anlaşmazlıklara baktığımızda, eşit güce sahip iki insanın bir ilişki yaşaması durumda bu ilişkinin Yunan kültüründe neye benzeyeceğini görürüz. Hem Tanrıçaların kraliçesi hem de çok güzeldir, aşırı derecede zeki ve kuvvetlidir fakat aynı zamanda, Zeus sürekli diğer kadınlarla ilgilendiği için de fazlasıyla kıskançtır. Tanrıların kralı bitmek bilmeyen cinsel eğlencelerine devam etmektedir. Hem ölümlü hem de tanrı sevgililerinden 100’den fazla çocuk sahibi olur. Yanılmıyorsam, Zeus hiçbir zaman çocuk sahibi olamayan bir kadına rastlamamıştır. Bu bakımdan, bu durum aşırı bir iktidar göstergesidir. Zeus’un istediği her kadını elde etmesi antik Yunan erkeklerinin nasıl bir hayat arzuladıkları yada umut ettiklerinin bir yansımasıdır. Bu şekilde hayaller kuran erkekler eğer çok güçlü bir tanrı yaşıyor olsaydı elbette bu fantezilerle yaşardı diye düşündüler. Zeus’un çapkınlıkları Yunanlıların kendisiyle çok kuvvetli bir bağ kurmasını sağlamıştır.

Yunan dünyasının her köşesi bu sevilen çocuğun memleketi olmakla övünmüştür. Zeus’un gücü ve namı antik Yunanistan’da yayıldıkça, daha fazla şehir ve kasaba onunla birlikte anılmak istemiştir. Ve bu yüzden, Zeus ile kendi soylarından gelen ölümlü bir kadının ilişkisi olduğunu ve bu ilişkiden doğan çocukların da yerel yöneticiler konumuna gelmesi gerektiğini iddia etmişlerdir. Bu bağlantının delilleri Yunan dünyasının tüm şehirlerinde bulunabilir. Atina, Thiva, Magnesia ve Makedonya hepsi Zeus’un çocuklarının isimlerini almıştır. Fakat Zeus’un bu verimliliğinden memnun olmayan bir kişi vardır. .

Efsaneye göre, karısı Hera’nın artık sabrı taşmıştır. Tanrıların kralına çapkınlıklarının bedelini ödetmeye ant içer. Diğer tanrıların önünde bu şekilde küçük düşmekten rahat olan Hera bunun acısını kocasından çıkaracaktır. Diğer Tanrı Hanedanlarını bir araya toplayarak darbe ön hazırlıkları yapmaya başlar.

Hera Tanrı Hanedanlarına gider ve “Neden bizi Zeus yönetiyor?

Herhangi birimizden daha güçlü yada daha önemli değil. Hep beraber hareket edersek, ondan kurtulabiliriz.” der. Böylece başkaldırırlar ve Zeus’u zincire vururlar. Zeus uykusundan uyandığında kendini zincirlenmiş olarak bulur. Kendi yatağında mahkum edilmek. İhanetlerin en büyüğü. Zamanında kurtardığı kardeşlerinin ona kurduğu bir komplo. Tanrıların isyanı, Zeus’un karşılaştığı en büyük tehdittir. Ölümlülerin onun gücüne karşı koymasının hiçbir yolu yoktu. Ama Tanrı Hanedanlarının bir araya getirdikleri ortak kuvvet gerçekten onu bozguna uğratabilirdi. Bu gerçekten Zeus’un yaşadığı en korkutucu durumdu. Her şeyini kaybetmek üzereydi. Fakat tüm umutların tükendiği bir anda eski bir dost yardıma gelir. “Hundred-Hander”lar. Zeus’un zor durumda olduğunu duyunca onu kurtarmaya gelirler Tanrı Hanedanları güvenli bir yere kaçarken onun zincirlerini kırarlar. Zeus eski dostları sayesinde hayatta kalır. Şimdi ise intikam zamanıdır. Karısı Hera gökten altın zincirlerle asılmaya mahkum edilirken, oğlu Apollo ve kardeşi Poseidon ağır iş cezasına mahkum edilirler. Antik dünyanın en ikonik eserlerinden birini yapmaya mahkum edilirler; Truva’nın büyük duvarları. .

Efsanenin açıklanamayanı açıklayışına bir örnek daha. Antik Yunanlılara göre, Truva’nın duvarları insanlar tarafından yapılamayacak kadar büyük görünüyordu. Böylece Zeus’un Apollo ve Poseidon’u cezalandırması duvarların nasıl var olduğunu açıklamalarına yardımcı oldu. Kalıntıları bugüne kadar ulaşmıştır. Antik çağlarda duvarların tanrılar tarafından yada Truvalılar lehine çalışan ilahi bir güç tarafından inşa edildiği düşünülmüştür. .

Efsaneye göre, Zeus kendisine karşı gelenleri cezalandırıyordu. Fakat öfkesinin ceremesini çekecek olanlar insanlardı. Bu öfke çok büyük seller olarak kendini gösterecek, İncil’de bahsedilen Nuh’un Gemisi hikâyesiyle ilişkilendirilecektir. Yunanistan’ın en güçlü tanrısı eski dostları sayesinde hayatta kalmış, kendisine komplo kuranları hızlı bir şekilde cezalandırmıştır, fakat öfkesi henüz dinmemiştir. Şimdi ise insanoğlu kendi payına düşeni çekecektir. Antik çağlarda, Zeus’un cezasından çekinen birçok Yunanlı beladan uzak durmuştur. İnsanlar yanlış bir şey yapmış ve hâlâ Zeus tarafından cezalandırılmamışlarsa çok dikkatli olmaları gerekiyordu.

Yunan tarihinde bir şehrin yada medeniyetin, altından kalkamayacakları işleri üstlendiklerini, tanrılara karşı saygısızlık yaptıklarını, yaşamalarına izin verildiği için fazla kibirlendiklerini hisseden Zeus’un, o şehri yada medeniyeti kökünden yok edişinin birçok örneği mevcuttur.

Yunan yazar Hesoid’e göre; insanlar Zeus’un azabından korkmasalardı zayıflar güçlülerin kontrolü altında girer ve insanlık gitgide daha korkunç bir hâl alırdı. Zeus bir düzen kurucudur. Zeus adalet sağlayıcı ve medeniyeti getiren kişidir. Dünyada doğal afetler yaşandığında, Yunanlılar bu afetlerin Zeus tarafından kötü insanları cezalandırmak için gönderildiğine inanmışlardır. Hatta üstün tanrıyı neyin bu kadar kızdırmış olabileceğine dair hikâyeler uydurmuşlardır. .

Efsanede, Zeus’un gazabından en çok korkulan anın insanların yamyamlığa yeltendikleri zamanlar olduğu söylenmektedir. Yamyamlığın çok iğrenç olduğuna inanıldığından bu durum antik Yunan dinlerinde de çok önemli bir yere sahipti. Aslına bakarsanız, insan eti yemek insanlarla değil, kurtlarla yada köpeklerle özdeşleştirilebilecek bir durumdur. Zeus yamyamlığa çok yabancı değildir. Zamanında kendi öz babası Kronos, tüm kardeşlerini mideye indirmiştir. Aynı şeyi yapan ölümlülerle karşı karşıya geldiğinde, çok sinirlenir ve çok büyük bir selle tüm insanlığı yok etmeye ant içer. Dokuz gün, dokuz gece boyunca yağmurlar hiç dinmez. Ve dünya yavaş yavaş sular altında kalmaya başlar. Sular 2,438 metre yükseklikteki Parnus Dağı’nın zirvesine ulaşır. Yeryüzündeki tüm insanlık helak olur. Yağmur dindiğinde, sadece iki ölümlü hayatta kalmıştır.

Bir gemi yaparak fırtınadan inanılmaz bir şekilde sağ çıkarlar. Akıl almaz bir sel, bir gemi ve hayatta kalan sadece iki insan. Tevrat’la olan benzerlikler dikkat çekicidir. Bu olay, İncil’deki Nuh’un gemisi, Zeus’un gönderdiği büyük sel, yada tüm dünyada değişik kültürlerde gözümüze çarpan, su kaynaklı benzer büyük felaketlerden biri olabilir. Tüm bu hikâyeler Akdeniz’in doğusunda yaşayan halkların ortak belleklerini etkileyen doğal bir afeti çağrıştırır. .

Efsanelerde bahsedilen bu büyüklükteki bir selin tüm insanlığı yok etmesi gerekirdi. Böyle bir sel gerçekten var olmuş olabilir mi?

Geçen 10 yıllık süre içinde, bilim adamları bu olayın olduğunu kanıtlayan çarpıcı deliller bulmuşlardır. Araştırmalar, yaklaşık 7,000 yıl önce Buz Devri’nin son bulmasıyla eriyen buzullardan gelen akıntıların 170,000 mil karelik bir alanı sular altında bırakarak, Karadeniz Havzasını doldurduğunu göstermektedir.O insanlara göre, tüm dünya sular altında kalıyordu. Ve üzerlerine böyle bir felaket geldiği için tanrıları çok sinirlendirecek bir şey yapmış olduklarını düşündüler. Bu gerçekten Zeus’un hikâyesindeki, onun yarattığı sel felaketi olabilir mi?

Efsanede, Zeus güçlü direnişlere göğüs gererek gücü elinde tutmasını bilmiştir. Fakat hesaba katmadığı bir rakibi daha vardır, Hz. İsa. M.S. 1. yüzyılda verdiği mesajlar tüm dünyaya hızlıca yayılacak ve Yunan egemen tanrısını tahtından edecektir. Hıristiyanlık gelip, ölümden sonra başka bir hayat ve kurtuluş vaat edince, insanlara inanacakları bir şey vermiş, ve kendisine birçok taraftar bulmuştur. Bu yeni dinin Akdeniz bölgesinde yayılmaya başlamasıyla, Zeus’un insanlar üzerindeki egemenliği etkisini yitirmeye başlamıştır. Sonuç olarak, ona tapan medeniyet, şimdi onu reddetmektedir. Antik çağlarda, sadece “kader” hariç, Zeus’tan daha güçlü bir kuvvet yoktu. Zeus, kendisi bile onu yenememiş, ne kadar kaderini değiştirmek yada ona başka bir yön vermek istese de onun emirlerine boyun eğmek zorunda kalmıştır. Hıristiyanlığın yükselişinden önce, Zeus efsanesi binlerce yıl boyunca Yunan dünyasını büyülemiş ve onu en korkulan ve saygı duyulan tanrı haline getirmiştir. Fakat o, insanlık tarihi üzerinde iz bırakan Yunanlı ya da başka millete mensup birçok kişiden sadece biridir. Bazıları hâlâ bize tanıdık gelirler; Herkül, Hades, Medusa. Ve her birinin hikâyesi, kayıp dünyaya açılan bir pencere, çözülmeyi bekleyen bir şifredir. Bu efsaneler, bilinçaltımızda yatan gizli tabakalara ulaşan, dünyayı algılamamızı sağlayan eşsiz yollar ortaya çıkarırlar. İnsan zihnine kazı yapar gibi onun derinliklerine dalıp insan aklındaki girintili noktaları görebiliriz. Ve bence, efsanelerin bu kadar güçlü olmasının sebebi budur.

BÖLÜM 2 HERKÜL

Mitolojinin en büyük aksiyon kahramanı Herküldür. Korkunç bir günahın ceremesini çeken, özgür kalmak adına 12 zorlu göreve meydan okuyan bir adam. Bizim için efsane olsa da, eski uygarlıklar için gerçeğin ta kendisiydi. Gerçek dünya hakkında birçok saklı şifreyi barındıran, gerçek bir savaşçının efsanesi.

Bilinmeyen, yabancı bir dünyada bir şeyler su yüzüne çıkmaya başlamaktadır. 9 ejderha başlı dev bir yılan gün yüzüne çıkmaya başlar. Püskürttüğü gazla kurbanlarını zehirleyerek onları canlı canlı yer. Fakat bugün dengiyle Mitolojinin gelmiş geçmiş en güçlü kahramanı Herkül’le karşılaşır. Tarihteki en sevilen, aşırı derecede güçlü ve Yunan dünyasını kötülüklerden kurtaracak yarı tanrı yarı ölümlü bir kahramandır.Ama bu sadece hikâyenin başlangıç noktasıdır. Herkül özel bir insan olmakla birlikte gayet sıradan bir insandı. Halka mâl olmuş biriydi. Amerikan mitolojisinin Babe Ruth’u gibiydi. O içkiye düşkün bir çapkın, ve olağanüstü bir atletti. Biraz tanrıları andırsa da, o gerçek bir insandı. Bugün birçok insan kahramanların aşırı derecede güçlü olduklarını, doğaüstü güçlerle donatıldıklarını, istedikleri kadına sahip olabildiklerini, havada uçabildiklerini düşünürler.

Yunan dünyasında ise anlayış farklıdır. Bir kahraman insanüstü güçlere sahiptir fakat aynı zamanda acı çekecek olan kişidir. Herkül de bu tanımlamaya dört dörtlük uyan bir kişidir. Herkesten daha fazla acı çekecek olan kişidir. .

Efsaneye göre, Herkül birçok zorlu düşmanla yüz yüze gelecek ve kimsenin görmediği büyüklükte acılara katlanacaktır.

Hikâyesi, tanrılar kralı, seks düşkünü Zeus’un yasak bir ilişki yaşamasıyla başlar. Herkül, Zeus ve ölümlü bir kadın olan Alcmene’nin çocuğudur. Klasik mitoloji, tanrıların ölümlü kadınları hamile bırakışını ve bu kadınların da tanrı yada yarı-tanrıları doğuruşunu anlatan hikâyelerle doludur. Bir kişinin yarı-tanrı olması tanrılara has tanrısal özelliklere sahip olduğu, fakat aynı zamanda da ölümlü yani ölebileceği anlamına gelir. Zannedersem, bu düşünce tanrılara olabildiğince yakın olmak, onlarla aralarındaki mesafeyi daha da kapatmak isteyen Yunanlıların icat ettiği bir durumdur. Herkül Yunanlıların örnek aldığı bir kahraman durumuna gelmiştir, fakat onun yok oluşunu görmek isteyen güçlü bir düşmanı vardır. Zeus’un karısı, tanrıça Hera. Hem Tanrıçaların kraliçesi hem de çok güzeldir, aşırı derecede zeki ve kuvvetlidir fakat aynı zamanda, Zeus sürekli diğer kadınlarla ilgilendiği için fazlasıyla kıskançtır. Zeus’un birçok ölümlü kadından doğan, yüzlerce çocuğundan Hera nefret etmektedir. Ve Zeus’un işlediği günahların bedelini Herkül’e ödetmeye kararlıdır.

Hera’nın Herkül’e olan nefreti tamamen mantıksızdır. Sanki bir şekilde cennetteki itibarını sarsacağını biliyor gibiydi. Herkül’de onu diğer çocuklardan ayıran bir şeyler olduğunu biliyordu, belki de bu yüzden kendini tehdit altında hissetmişti, ve Herkül, yaşadığı her gün Hera’nın nefretinin bedelini ödüyor gibiydi. Bir gece, Herkül henüz bir bebekken Hera onun odasına iki zehirli yılan gönderir. İki eliyle yılanları yakalayan Herkül, onları öldüresiye sıkmaktadır. İki devasa yılanı öldüresiye sıkan küçük bir çocuk. Bu sayede herkes Herkül’ün diğerlerinden farklı olduğunu anlamıştı. Hera’nın ondan nefret etmesinin sebeplerinden biri de onu öldürememesidir. Hayatını çekilmez bir hale getirebilir ama onu öldüremez çünkü kaderinde ölümsüz olmak vardır. Ve tanrı dahi olsa kadere boyun eğmek zorundadır. Fakat Hera, daha yeni işe koyulmuştur. Herkül’e karşı güttüğü kan davası, Herkül’ün beşikten mezara tüm hayatını belirleyecektir. Efsane bu şekilde devam eder. Fakat gerçekle olan bağlantısı nedir?

2004 yılının Şubat ayında, Yunanistan’ın Thiva şehrinde, arkeologlar Herkül’ün doğum hikâyesine ışık tutacak çarpıcı kanıtlar gün ışığına çıkardılar. Sıradan bir samanlığın altında bir tapınak ve o tapınağın merkezinde bir adak taşının kalıntılarını buldular. Adak taşının etrafında ise yüzlerce seramik vazo ve heykelcikler buldular. Hepside bir şeyi resmediyordu Herkül’ü. Bu keşiften sonra araştırmacılar, bu bulguları Herkül’ün Thiva kapılarının hemen dışındaki gizemli evini tarif eden 2500 yıllık bir yazıyla birleştirdiler. Tarif edilen yerle bulunan yer tıpa tıp örtüşmektedir, fakat fazlası vardır. Eski yazıya göre bu tapınak, tam olarak Herkül’ün doğduğu yere kurulmuştur. Kahramanımız gerçek olabilir mi?

Aranan ipuçları bizi tekrar efsaneye yönlendirir. Hikâyemize göre, Herkül artık büyümüştür. Hem doğaüstü hem de insan dünyasına hükmeden bir tanrı. İnsan denemeyecek kadar güçlüdür. İnsan vücuduna hapsolmuş bir tanrı gibidir. Genellikle, etrafındaki insanlara zarar verecek şeyler yapar kazara onları öldürür ya da mallarına zarar verir. Kendisini kontrol edemez. Bu insanüstü güç Herkül’ün Yunan toplumuna karışmasını imkânsız hale getirir. Herhangi birisiyle duygusal bir temas kuramıyordu. Aslına bakarsanız, karakterinde bir çeşit şizofrenik durum var gibidir. Yarı insan yarı tanrıydı ve Hera’nın başına musallat ettiği belalardan ve dertlerden onu koruyan bir babası yoktu. Cennet ve dünya arasında tek başına kalmıştı ve gidecek herhangi bir yeri yoktu. Normal görünmek isteyen Herkül güzel bir prensesle evlenir ve ondan 2 çocuğu olur. Fakat bu aile saadeti kısa sürer. Can düşmanı Hera hemen karşılık verir, Herkül’ün hiçbir zaman mutlu olmaması konusunda kararlıdır. Bu sefer, aile babası Herkül’ü delirterek onu bir katile dönüştürecektir. Herkül uyurken ona cinnet getirttirir. O da, bu deli halinde karısı ve çocuklarının kendisinin düşmanı olduğunu zanneder. Gecenin bir yarısında, Herkül korkunç bir şey yapar. Herkül bu gözü dönmüşlükten normale döndüğünde, ellerini ailesinin kanına bulanmış olarak bulur. Gerçekten bunu yapanın kendisi olduğunun farkında bile değildir. Fakat üzerinde kan lekeleri vardır, bu da suçun fiziksel kanıtıdır. Ve bu katlanmak zorunda olduğu bir suçtur. Ve bu korkunç olaydan sonra, Herkül’ün hikâyesi şekillenmeye başlar. Dünyadaki en güçlü adam kendi öz ailesini katletmiştir.

Öfkesi dindiğinde, içini büyük bir pişmanlık, sonsuza dek kurtulamayacağı korkunç bir keder kaplayacaktır. Eski Yunanlıların tabiriyle “aileye duyulan sorumluluk”. Eski çağlarda, “aileye duyulan sorumluluk” denince, ölümüne müdahil olduğunuz bir kişinin kanından size bulaşan bir çeşit lanet akla geliyordu.

Bu biraz da Hıristiyanlıktaki kefaret inancına benzer, yani daha önce yapmış olabileceğiniz kötü şeyleri telafi edebilmek için yaptığınız iyi şeyler gibi. Bu aşamadan itibaren, ailesine karşı işlediği suçun, bu korkunç hareketinin lekesinden kurtulmaya çalışacaktır. Ve bu Herkül’ün hayatının kilit noktasıdır. Herkül ruhunu arındırmak için, tanrıların yada insanoğlunun yüzleştiği gelmiş geçmiş en dayanılmaz mücadelelere girişecektir. Bu onu, Yunan dünyasının bir ucundan diğer ucuna ve hatta ötesine götürecek ve efsanenin ardındaki gerçeklere ışık tutan gerçek deliller bırakacak bir yolculuk olacaktır. Mitoloji’nin süper kahramanı Herkül, üvey annesi Hera’nın yaptığı büyü yüzünden karısını ve çocuklarını katletmiştir. Şimdi ise, dünyadaki en güçlü adam günahının kefaretini ödemek zorundadır. Fakat kendini kaybetmiştir. Kafası karışıktır. Akıl almak için, en büyük Yunan rahibesini aramaya başlar. Herkül’ün günahı o kadar büyüktü ki, ona sadece o zamanın en güçlü dini otoritesi yardım edebilirdi, o kişide Delphi’nin kâhinidir. Delphi birçok Yunan efsanesinde kilit rol oynayan kutsal bir tapınaktır. Fakat sadece efsanevi bir yer değildir. Bu tapınağın kalıntıları hâlâ Yunanistan’ın orta kesim dağlarında bulunmaktadır. 2500 yıl önce burada, etrafında gizemli buharlar yükselen bir rahibe kendinden geçmiş bir şekilde bulunmaktaydı.Bulmaca gibi konuşurdu ve tanrıların kelimelerini dillendirdiği zannedilirdi. Cevabını almak istediğiniz herhangi bir şey için direk cennetle konuşmak gibiydi. Yeni bir bulgu bu kahinin güçlerinin nereden geldiğini ortaya çıkarabilir. Yeni bir jeolojik inceleme Delphi tapınağının tam olarak iki fay hattının kesişiminde bulunduğunu göstermektedir. Bu, rahibenin etrafındaki sihirli buharları açıklayabilir. Yeni bulgu, bu fay hatlarının etrafındaki hareketlenmelerin, yeryüzündeki çatlaklar aracılığıyla etilen gazının salınmasına neden olduğu ihtimalini akla getirmektedir. Etilen gazından çok miktarda soluyan insanlar da tıpkı Delphi kâhinine olduğu gibi kendilerinden geçeceklerdir. Aslında, Delphi kâhini eski Yunan toplumunda herkesin çok fazla güvendiği bir çeşit uyuşturucu müptelasıdır. Tapınakta, Kâhin Herkül’e sadece korkunç bir kefaretin günahlarını temizleyebileceğini söyler. Bu kefareti elde edebilmesi için kuzeni ve ezeli rakibine gitmek zorundadır, yani Kral Eurystheus’a. Fakat bu bir tuzaktır. Hera Kâhini ve Kral Eurystheus’u Herkül’ü yok etmek için kullanmaktadır. Hera sahip olduğu her şeyi kullanarak Herkül’ü izlemektedir. Hera onun amansız düşmanı olmuştur ve onun yoluna çıkardığı tehlikeler, düşmanlar son bulmamaktadır. Hera’nın Herkül için hazırladığı 12 zorlu mücadeleyi Eurystheus gerçekleştirmiştir. Bunlar sonsuza dek “Herkül’ün Görevleri” olarak bilinecektir.

Bu görevlerde, kahramanımız Yunan dünyasının en büyük, en vahşi canavarlarıyla yüzleşmek ve onlara meydan okumak zorunda kalacaktır. Doğal afetler, zorba hükümdarlar ve canavarlarla. Hiçbir insanın bu görevlerin birinden bile sağ çıkması beklenemezdi. Fakat Herkül 12’sinin de üstesinden gelmek zorundaydı. Bu görevlerin bir amacı vardır. Öncelikli amacı ailesini öldürmesinden doğan kirliliği yok etmektir. İşlediği suçtan dolayı kendisini, ellerini, ruhunu temizleme ihtiyacı duymuştur. Kefaretini ödeyeceği suçların onun hatası olmayışından dolayı bu durum bize hiç adil gözükmemektedir. Üvey annesi Hera’nın gönderdiği cinnetin etkisi altındadır. Onun hatası olmayışı Yunan zihinlerinde hiç yer etmemiştir. İşlediği korkunç suçun lekesini çıkarmak için ondan hâlâ görevleri yerine getirmesi beklenmektedir.

Özgür kalma mücadelesi ilk görevin verilmesiyle başlar: İnsanoğlunun hayvani içgüdülerini temsil eden yırtıcı bir canavarı öldürmek, Nemean Aslanı. Herkül’ün sorunu çok iyi bir okçu olmasına rağmen aslanın derisinin oklara karşı çok dayanıklı olmasıydı. Bu yüzden kaba kuvveti sayesinde aslanın üstesinden gelmiştir. Ve aslanı yendikten sonra onun derisini yüzerek kendisi için bir zırh olarak giymeye başlamıştır. Bu olaydan sonra, Herkül her zaman kendini koruyan bu aslan derisini giymiş şekilde resmedilmeye başlanmıştır. Kral Eurystheus şaşkına dönmüştür. Herkül’ün ilk görevinin onun son görevi olacağını düşünüyordu.

Şimdi ise, kahramanımızın sonunu kesin olarak hazırlayacak çok daha zor görevler hazırlamaktadır. İlk görevden içerik belli olmuştur, İnsan’a karşı Doğa. Eski çağlarda yaşayan Yunanlılar doğayı korkunç bir yer olarak gördüler.Onunla uyum içinde yaşamak istediler, fakat doğa dikkat edilmediğinde sizi öldürebilecek bir cadıdır. Onların bakış açısı buydu. Doğaya karşı romantik bir bakış açısına sahip değillerdi. Doğaya hükmedebilecek, onu gerçekten kontrol altında tutabilecek kahramanlardan biri Herkül’dür, fakat bu kahramanların sayısı çok azdır. Ve durdurulamayan bu güce hükmetmek büyük bir kahraman olmanın belirtisidir. Herkül’ün meydan okuması gereken ikinci görev ise doğanın bir diğer garip canavarını öldürmektir, Dokuz Başlı Korkunç Hydra. İnsanı bir ısırıkta yutan zehir tüküren bir yılan. Herkül kılıcını çeker ve saldırır. Hydra’nın kafalarından birini keser. Ve bir diğerini daha. Kılıcını her sallamasında canavarın bir kafasını koparır. Fakat koparılan her kafanın yerine anında iki tane kafa çıkmaktadır. Bu durum, Yunanlıların öldürülemez olarak inandıkları insanların keyiflerine olan tutkunluklarını simgelemektedir. Saldırdıkça, kafasını kestikçe, uğraşmanız gereken kafalar artmaktadır. Herkül’ün yeni bir stratejiye ihtiyacı vardır. Bu düşmana karşı, başarısı kas gücünden daha fazlasına bağlıdır. Herkül bir meşale kapar ve canavarın derisini ateşe verir. Bu fikir ağaçların köklerini yakmaktan aklına gelir. Kökünü dağlayacaktır böylece bir kafa tekrar büyüyemeyecektir. Son bir hamleyle, Herkül son kafayı da vücuttan ayırır. Bu bir insanın bir canavara karşı kazandığı müthiş bir zaferdir.

Herkül Hydra’yı öldürdükten sonra, oklarını onun kanına batırır ve böylece zehirli oklara sahip olur. Zehirli anlamına gelen “toksik” kelimesi, okları fırlattığımız yay anlamına gelen Yunancadaki “toxon” kelimesinden gelir. Ve yine Yunancadaki “toxicos” yayla ilgili anlamına gelir. Herkül efsanesini içinde barındırdığından, İngilizcedeki garip kelimelerden biridir.

İki görev tamamlanmıştır. Herkül antrenman yapan bir savaşçı gibi, düşman bir dünyada hayatta kalmak için gerekli becerileri, yani fiziksel gücünü, zihinsel dayanıklılığını ve dayanıklılık süresini geliştirmektedir. Bu görevlerde, Herkül kötülüklerin üstesinden intikam alarak ve adalet dağıtarak gelmektedir. Herkül sonraki iki görevinde, Doğa’nın en zorlu diğer iki canavarını yener: havadaki bir oktan daha hızlı koşabilen bir hayvan olan “Artemis’in Altın Geyiği”ni ve canlı olarak yakalamayı başardığı insan yiyen tehlikeli “Yaban Domuzu”nu.

Herkül’e bu görevleri veren Eurystheus, bu görevlerin tamamlanabileceğini asla düşünmüyordu. Biz de böylece Herkül’ü insanüstü prototipi olarak görmeye başlarız. Bu aşamada durdurulamaz olarak görünmektedir. Kahramanımızın dengesini bozmak isteyen Kral Eurystheus, değişik taktikler denemeye başlar. Değişik bir doğal engel ortaya çıkarır. Arıtılmamış kanalizasyon. Beşinci görev olarak, Herkül’den insan doğasının bozuk yönünü sembolize eden pis bir iş yapması beklenir. Gübre dolu çok büyük ahırları temizlemek zorundadır. Bu görev diğerlerinden farklıdır, çünkü Herkül’ün daha önce karşılaşmadığı türde, kölelere yakışan bir vazife içermektedir. Daha önceki görevlerde, kırsal bölgeleri harap eden canavarları öldürüyor, insanları korumaya çalışıyor yada medeniyet getirmeye çalışıyordu. Fakat bu sefer, uzun zamandır temizlenmemiş bir ahırı hayvan pisliğinden temizlemesi gerekiyordu. Ve bu görevi tamamlamak için bir günü vardı. Herkül bu iğrenç ahırların iki kuvvetli nehrin arasında olduğunu fark eder ve aklına bir fikir gelir. O müthiş kuvvetini kullanarak nehirlerin yönünü değiştirir ve ahırların içinden akmalarını sağlar ve böylece her şeyi temizlemiş olur. Her seferinde bir görevle, Herkül ailesini öldürmenin kefaretini ödemektedir. Şimdiye kadar da, Hera ve onun kukla Kralı Eurystheus’un icat ettiği engellerden daha büyük olduğunu kanıtlamıştır. Ve giriştiği her mücadele onu daha güçlü kılmaktadır. Eski çağlarda yaşayan Yunanlılara için, bu derecede büyük kavgalarda elde edilen başarılar ilham verici birer hikâyeydi. Fakat sadece bir hikâye olmaktan daha fazlası olmuş olabilir mi?

Şaşırtıcı tarihi deliller Herkül’ün sadece bir efsane değil, aynı zamanda gerçek bir kahraman olduğunu düşündürmektedir. Herkül mitolojinin en büyük süper kahramanıdır. Güç ve acı çekmeyi aynı anda barındırıyor olması, eski dünya insanlarıyla bir bağ kurmasını sağlamıştır. Herkül’ü, hem hayran olunacak hem de acınacak bir kahraman aynı zamanda kendi gerçekleriyle bağlantılı, acıklı bir hikâyeye sahip birisi olarak gördüler. .

Efsaneler üzerinden çok uzun zaman geçmiş tarihi olayları yansıtırlar, bu yüzden nesilden nesle geçerek gelen, eski çağ tarihine uzanan bir çeşit şifredirler. Herkül hikâyeleri, değişik kültürlerden gelen insanların bir araya gelmesi ve büyük zorlukların üstesinden gelen kendi yerel Herkül hikâyelerini paylaşmalarıyla oluşmuştur ve bu insanlar kendi hikâyelerini anlattıkça, kahramanlarının az da olsa diğerlerinin anlattığı kahramanlara benzediklerini fark etmeye başlamışlardır. Ve böylece gelenekler birlikte dokunmuştur.

Eski çağ Yunanistan’da, Herkül ideal insan modeliydi. Fakat gerçekten yaşadı mı?

Her büyük Yunan kahramanının ardında, tarihi bir bulgunun var olması mümkündür fakat gerçek kişilerin yerlerini tespit etme çabalarımızı, tarih hep boşa çıkarmıştır. Herkül efsanelerinin bazı versiyonları Herkül’ün ailesinin “Tiryns” isimli bir Yunan yerleşim alanına mensup olduğunu söylemektedir. Ve eski çağ kaynakları buranın zamanında, büyük gücüyle tanınan ve hatta tanrılarla direk bir bağlantısı olduğu sanılan gerçek bir savaşçıya ev sahipliği yaptığını belirtmektedir. İsmi tarih içinde kaybolmuş olan bu savaşçı, “Mycenae” isimli güçlü bir krallığın hükümdarına hizmet etmiştir. .

Efsaneye göre, Herkül de kendisine 12 Görevi veren “Mycenae” kralı Eurystheus’a hizmet eder. Bu bir tesadüf mü yoksa başka bir şey mi?

Efsanenin ardındaki adam hakkındaki diğer deliller, Yunanistan’ın en efsanevi yerlerinden birinde bulunabilir. Olimpos Dağı. M.Ö. 776’da, ilk Olimpiyat Oyunları burada düzenlenmiştir.

Yunan dünyasında yüzlerce oyun vardır, fakat Olimpiyatlar kadar güzel ve prestijlisi yoktur. Olimpiyat Oyunlarında kazanmanız demek, erkekler arasında bir anlamda itibarınızın yükselmesi demektir. Bir ölümlü için tanrılara en yakın olma durumuydu. Herkül’ün görevlerinde karşılaştıklarıyla bu oyunlara katılanların karşılaştıkları arasında çarpıcı benzerlikler vardır. Her ikisi de sadece en disiplinli atletlerin başarabileceği güç ve dayanıklılık gösterisiydi. Fakat Herkül ve Olimpiyatlar arasındaki bağlantı daha eskilere dayanıyor olabilir. Söylentilere göre, Herkül bir görevinden sonra Olimpiyat Oyunlarının temelini atmıştır, bu yüzden, Oyunların altyapısıyla Görevler’in doğrudan bağlantısı vardır. Bunlar Olimpos’taki stattan geriye kalanlardır. Alanın uzunluğu 192 metredir. Eski çağda yaşayan Yunanlılara göre, bu uzunluk Herkül’ün 600 adımıdır. .

Efsaneye göre, Herkül 192.27 metreye denk gelen 600 küçük adım atarak “stadion”u adımlamıştır.Tarihçiler böylece, Herkül’ün bir adımının 32 cm uzunluğunda olduğu sonucuna varmışlardır. Bu 47 numara bir ayakkabı ölçüsüdür. Herkül’e ait diğer izler ve 12 Görevi tasvir eden dış duvarlardan kalan kabartmalar buradaki ana tapınakta görülebilir. Tüm atletler Herkül’e karşı büyük saygı duyuyorlar ve kendilerini ona kanıtlamak istiyorlardı. Yunanlılar için teslim olmamak çok önemliydi, bu yüzden birçok atlet teslim olmak yerine ölmeyi yeğlemiştir. .

Efsanemizde, Herkül’ün devam etmesini sağlayan da aynı azimdir. Herkül’ün mesajı her zaman “pes etme, sonunda mutlaka başaracaksın” olmuştur.Durum ne kadar zor olursa olsun, başarı her zaman muhtemeldir. Herkül 6. Görevinde, insanoğlunun ulaşılamayacak hedeflerini sembolize eden insan yiyen vahşi kuşlarla yüzleşmek zorundadır. Onları zehirli oklarıyla saf dışı bırakınca 12 Görevinde yolun yarısına gelmiş, önemli bir dönüm noktasına varmıştır. Fakat bir bu kadar görev daha bulunmakta ve her görev bir öncekinden daha zor olmaktadır. Üvey annesi Hera bunun garantisidir. Görevler devam ettikçe, daha da şiddetlenmekte ve Herkül’ü çok daha uzak, daha mistik yerlere sürüklemektedir.

Sıradaki üç Görev Herkül’ün ilk kez Yunanistan sınırları dışına çıkmasına ve güçlü yabancı düşmanlarla karşılaşmasına yol açacaktır. Eski çağlarda yaşayan Yunanlıların imparatorluk sınırlarını genişletmek istedikleri bir zamanda bunun gibi hikâyeler yankılanmıştır. Toprak elde etme hırsına kapılan Yunanlılar, Fransa’nın güneyine kadar kolonileşmeye ve Akdeniz’in her yanına koloniler göndermeye başlamışlardı. Bunun sonucunda da her türden canavar hikâyeleri anlatılmıştır. Herkül 7. görevinde, Kral Minos’un değerli boğasını bulup yakalamak için Girit Adası’na gider. .

Efsanemizin yaratıldığı zamanlarda, bu boğa Girit’in ana kara Yunanistan’a kurduğu baskının simgesidir. Girit Tunç Devri’nin sonlarında, Akdeniz’in bu bölümündeki en önemli güçtü. Klasik dönemde çok fazla öneme sahip ve en belirgin güç konumuna gelen Atina ve Sparta gibi şehirlerin aslına bakarsanız hiçbir önemi yoktu. Gerçekte, bölgedeki en büyük güç olan Girit’e vergi ödemek zorundaydılar. .

Efsanemizde, Herkül bu durumu değiştirmek üzeredir. Kral Minos’un Boğası’nın izini süren Herkül, onu kollarıyla yakalayarak geri eve döner. Artık Yunanistan Girit’e ödeme yapmak zorunda değildir. 7 Görev tamamlanmıştır. Herkül Girit Boğasına karşı kazandığı zaferle, doğaya karşı giriştiği savaşı kazanmıştır. Şimdi ise savaşın her iki tarafı da insanoğlu olacaktır. Herkül daha önceki Görevlerinde, insanoğlunun faydasını gözeten hizmetler sunmakta, onları canavarlardan, belalardan ya da bu çeşit şeylerden kurtarmaktaydı. Fakat bu noktaya geldiğimizde Herkül’ün karanlık yönlerini görmeye başlamaktayız.

Bu da sıradakilerin habercisi olmaktadır. Herkül sonraki Görevlerinde, Yunanistan için tehdit oluşturan iki yabancı hükümdarla karşı karşıya gelir. İlk olarak, Bistonia’nın gaddar Kralı Diomedes‘i hedef alır. Diomedes atlarını düşmanlarını yiyecek şekilde eğitmiştir. Herkül ise onu bir sonraki yemek haline getirmiştir. Bu Görev eski çağlarda yaşayan Yunanlılara “yarattığınız bir canavar eninde sonunda sizi yok eder” şeklinde algılanan güçlü bir mesaj göndermiştir. İlk kez bu Görevde Herkül birini öldürmüştür. Bu çok önemli bir andır. İlk kez elini insan kanına bulamıştır. Öldürme işi, Herkül’ün bir sonraki Görevinde, yani kadın savaşçılardan oluşan vahşi bir kabile olan Amazonlar’ın lideri Hippolyta’nın kemerini çaldıktan sonra onları öldürmesiyle devam eder.Bununla birlikte, Herkül 12 Görevden dokuzunu tamamlamıştır.Cesareti, gücü ve dayanıklılığı gelmiş geçmiş en imkansız işleri başarmasını sağlamıştır. Fakat son savaşlar en zorluları olacaktır. Herkül’ü bildiğimiz dünyanın sınırları dışına çıkaracaklar, İncil’deki Cennet Bahçesine benzer güzellikte bir yer arayan hiçbir Yunanlının ülke sınırları içinde görmediği yerlere götüreceklerdir. .

Efsanevi kahraman Herkül, kendi ailesini öldürmenin kefaretini ödemek adına dokuz ürkütücü Göreve katlanmıştır.Giriştiği her mücadele gücünün, dayanıklılığının ve kararlılığının sınanmasını temsil etmektedir. Görevlerinde, zorluk derecisinin bir şekilde artışı söz konusudur. Herkül’ün her seferinde daha zor Görevlerin altından kalkması, diğer eski çağ kahramanlarının olamayacağı derecede güçlü olduğunu gösterir. Fakat meydan okumalar devam ettikçe, hiçbir fiziksel acının zihinsel acısını dindiremeyeceği belli olmuştur. Herkül kendi suçunun mahkumu olmuştur. Ne kadar Görev yerine getirirse getirsin, ne kadar kahramanlık gösterirse göstersin, fiziksel durumu ne kadar sıra dışı olursa olsun, huzur bulamıyor, tatmin olamıyordu.

Herkül için geriye 3 test kalmıştır. Bu testler onu dünyanın sınırlarına ve ölümün derinliklerine götürecektir.Herkül her seferinde Yunanistan’dan hep daha uzaklara gitmek zorundadır. Bilinmeyenin içine doğru ne kadar derine giderseniz, bir o kadar ölümlü ve ölümsüzler dünyaları arasında sahayı geçmiş olursunuz.

Herkül 10. Görevinde, Geryon’un Sığırlarını ele geçirmek için harekete geçer. Geryon üç bacaklı, üç kafalı ve öldürücü bir hayvana sahip tehlikeli bir canavardır.Medusa’nın torunu olduğundan, o da bir tür yarı-canavar görünüşe sahiptir ve savaşmadan sığırların gitmesine izin vermeyecektir. Fakat Geryon’u yok etmek Görevin sadece yarısıdır. Diğer yarısı ise oraya varabilmektir. Herkül’ün Geryon’a ulaşabilmek için Akdeniz’in sınırlarını aşmak, Atlantik Okyanusunu varmak zorundadır. Fakat önünde büyük bir engel vardır. Afrika ve Avrupa’yı birbirine bağlayan ve denizi okyanustan ayıran bir sıra dağ. Herkül dağın etrafından dolaşmamaya karar verir. İçinden geçer. Kılıcının bir vuruşuyla dağı ikiye ayırır. .

Efsanenin bu bölümü Atlantik ve Akdeniz’in nasıl birleştiğini açıklamak için yaratılmıştır. Her iki taraftaki kayalıklar sonsuza dek Herkül’e bağlanacaktır. Eski çağlarda yaşayan Yunanlılar Cebelitarık Boğazı’nı, Herkül’ün Ayakları olarak biliyorlardı. Ve hiç kimse oradan daha öteye gidememiş ve daha ötede ne olduğunu bilememiştir. Eski çağlarda yaşayan insanlar için, Herkül’ün Ayakları sadece keşfedilmemiş bir okyanusa açılan bir kapı değil, aynı zamanda gerçek ve efsane arasındaki ana kapıydı. Bir Yunanlının Herkül’ün Ayaklarının ötesi hakkında konuşması, bizim gökkuşağının ötesi hakkında konuşmamız gibi bir şeydir. Ve Herkül’ün oraya gitmiş ve geri dönmüş olması, sadece onun şöhretine eklenmiş bir parçadır. Atlantik’e giden tüm eski denizciler, Herkül’ün Ayakları arasından gitmek zorundaydı ve son keşiflerden biri, birçoğunun kahramanımıza olan saygılarından dolayı burada demirlediklerini göstermektedir. Cebelitarık kayasındaki bir mağarada, arkeologlar Herkül’le bağlantısı olduğuna inanılan yüzlerce sanat eseri bulmuşlardır.

Birçok örnek alarak, karbon 14 metoduna tabi tuttuğumuzda hepsi birbiriyle mükemmel uyum göstermekte, hepsi de M.Ö. 800 ile M.Ö. 400 arasındaki 400 yıllık bir zamanı göstermektedir.Bu nesneler buraya kesinlikle belirli bir sebeple koyulmuştur ve biz de buranın büyük bir mabet olduğuna eminiz. Uzmanlar, Yunan denizcilerin bilinmeyene doğru Herkül’ün ardından gitmeye hazırlandıklarında bu mabede hayatları için dua etmeye geldiklerine inanmaktadırlar. Ayakların ötesinde ne olduğunu bilmemekteydiler. .

Efsaneye göre, Herkül bilinmezliğe doğru bu eşikten geçerken aynı belirsizlikle yüz yüze gelmiştir. Ayakların ötesinde, üç kafalı Geryon ve sığırları beklemektedir. Canavar dağdan aşağıya büyük kaya parçaları fırlatarak Herkül’le savaşmaktadır. Fakat Herkül’ün daha önceden kalan Hydra’nın zehirli kanına batırılmış gizli okları vardır. Nişan alır ve fırlatır. Geryon ölür ve Herkül sığırlara sahip çıkar.

10 Görev tamamlanmıştır.Bir sonraki Görevinde Herkül, yüzlerce kafası olan bir ejderha tarafından korunan bir bahçeden altın elma çalmak için dünyanın diğer ucuna gitmek zorundadır. Elma, bahçe ve tehlikeli bir yılan.Bu Görev İncil’deki Adem ve Havva hikâyesine benzemektedir.Hıristiyanlığın ilk zamanlarında, Hesperides’in elmalarıyla Cennet’teki Hayat Ağacı’nı kıyaslayan insanlar olmuştu. Bu durum, “bu insanlar birbirleriyle konuştular” ve “birbirlerinin hikâyelerinden haberdarlar” anlamına gelen eski çağlarla alakalı şeylerden birisidir.

Herkül’ün hikâyesinde, ölümcül bir dönemeç vardır. Aradığı elmalar, düşmanı tanrıça Hera’ya aittir. Bu elmalar sadece Hera’ya ait değil, aynı zamanda Zeus’la olan kutsal evliliğinin simgesidir. Elma ve evlilik Yunan mitolojisinde sıkça birlikte anılan bir durumdur. Herkül talihsiz bir şekilde Hera’nın elmalarını arayarak tam bir yıl dolaşır.

Sonunda dünyanın sonuna ulaşır ve çok zor bir işin altına girmiş olan tanrı Atlas’la karşılaşır. Titanlar’dan biri olan Atlas iş olarak omuzlarında dünyanın yükünü taşımak zorundadır. Kelimenin tam anlamıyla dünyayı omuzlarında taşır. Bugün kullandığımız “dünyayı omuzlarında taşımak” deyimi, Atlas efsanesinden gelmektedir.

Herkül çok yorulmuş ve yolunu kaybetmiştir fakat Atlas Altın Elmaların nerede olduğunu bilmektedir. Böylece Atlas onları bulup getirirken, Herkül dünyayı tutmaya gönüllü olur. Atlas sonunda elmalarla birlikte döner fakat bir sorun vardır. Herkül’e dünyayı ve gökyüzünü geri almak istemediğini söyler. Atlas “Çok teşekkür ederim, uzun zamandır bu işten kurtulmaya çalışıyordum” der ve tam ayrılmak üzereyken Herkül de ona “Haklısın, gerçekten çok üzgünüm ama birkaç saniyeliğine tekrar geri alabilir misin? Aslan derimi omuzlarıma koyacağım.” der. Atlas dünyayı yeniden sırtlanır, Herkül’de bu arada uzaklaşır. Herkül kıymetli elmalarını çalarak Hera’dan intikamını almıştır.

Şimdi ise özgürlüğünü kazanmasına sadece bir Görev uzaklığındadır ve bu Görev onu hiçbir ölümlünün canlı olarak geri dönmeyi başaramadığı bir yere, yani ölüler diyarı Hades’e gönderecektir.

Herkül İnsanoğlu yada tanrıların görebileceği en zorlu 11 meydan okumayla yüzleşmiştir. Vahşi yaratıklarla, kötü krallarla, korkunç canavarlarla savaşmış ve ailesini öldürmenin kefaretini ödemek adına bilinmeyen dünyalara gitmiştir. Herkül hayatını gerçekten hak etmediği bir suçtan kurtulmaya çabalayarak, didinip durarak, her zaman acı çekerek ve sabır ederek geçirmiştir. Şimdi ise, son bir test kalmıştır. Herkül 12. ve son Görevinde, ölülerin gizemli dünyası Hades’e giden yolu bulmak zorundadır. Orada, kapıdaki bekçi köpeğini, yani üç başlı “Cerberus”u yakalamak zorundadır. Herkül’ün son Görevi açık ara en korkunç olanıdır. İnsanlar daha önce hiç böyle bir şey yapmamışlardı. Kahramanlar genellikle yeraltı dünyasına gitmezlerdi. Ölülerin efendisi Hades, tüm insan ruhlarının muhafızıdır. Cerberus da onun infazcısıdır. Bu köpek sizi, yani yaşayanları içeri sokmamak için orada bulunmuyordu, çünkü eğer bunu yapacak kadar deliyseniz, bu sizin sorununuzdur. Onun işi ölülerin dışarı çıkmasını engellemekti. Çoğu eski çağ medeniyetlerinin yaşadığı en büyük sorunlardan birisi biri öldüğünde bunun fark edilmemesi ve onun size geri dönmesinden duyulan korkudur. Herkül Hades’e karşı diplomatik bir tavır takınır. Ondan koruyucu köpeğini dünyaya çıkarmak için izin ister. Hades de bunu, Herkül’ün yaratığı sadece yumruklarını kullanarak yenmesi şartıyla kabul eder. Bu gerçekliğin son noktasıdır. Herkül köpeği güreşerek yener ve ona itaat etmeyi öğretir. Aslında Cerberus’u cehennemden dünyaya getirmesi olağanüstü bir olaydır. Çünkü bu, bir Yunan kahramanının ölüm ve yaşam döngüsünü bozabileceğini göstermektedir.

En sonunda Herkül kefaretini ödemiştir. Önüne çıkarılan her türlü engeli aşmayı başarmış ve haddinden fazla fiziksel ve zihinsel işkencelerin üstesinden gelmiştir. Artık huzura erme vakti gelmiştir.

Herkül mücadele eden, kazanan, acı çeken fakat her zaman ayağa kalkan birisidir. Ve bu macera tamamlandığında hayatının daha iyi olacağına dair aldığı bazı belirsiz sözler vardır, fakat tabii ki hiçbir zaman tamamlanmayacaktır.

Herkül Zeus’un gayri meşru çocuğu olduğundan, Hera’nın ona karşı hiç bitmeyen bir kini vardır. Hera’nın lanetinden kurtulmanın sadece bir yolu vardır ölüm.

Herkül çok büyük bir cenaze ateşi hazırlar. Katlanamadığı yerde dünyadaki hayatı acı içinde son bulur. Yiğitçe, tam kahramanlara yakışan bir şekilde ölmek ister. Bir cenaze ateşinde yanmak ister. Ve bu gerçekleştiğinde, son temizlenme gibi görünmektedir. Yanarak yok olan Herkül değil, onun ölümlü bedenidir. Bu da ruhunu serbest bırakır, böylece kendisi de cennete yükselir. Herkül ölerek nihayet huzura kavuşur.

Oğlunun yeteri kadar acı çektiğine inanan tanrıların kralı Zeus, onu Olimpos Dağı’ndaki ölümsüzlere katılmaya davet eder ve sonunda ezeli düşmanı Hera’nın da öfkesi diner. Burada tanıklık ettiğimiz şey, Herkül kahramanların kahramanı, yücelerin en yücesidir. Ve en sonunda Zeus ona “Tamam Herkül, sen yeterince acı çektin ve o kadar büyüksün ki seni de bir tanrı yapacağım.” der. Sonunda Herkül sonsuza dek devam edecek bir çeşit ödül almış, nihayet acıları sona ermiştir.

Sonunda, Herkül yeniden dirilir ve babasının ebedi krallığına katılır. Başka bir kutsal ölümlüyle esrarengiz bir şekilde benzerlik gösteren bir son Hz. İsa. Herkül’ün son hareketi bir fedakârlıktır. Ve yine ölümsüzlüğü elde etmek için acı çekmesi gereken kahramanımızla Hıristiyanlık arasında ilginç bir benzerlik vardır. Ve kendisini ateşe verdiğinde, tüm fanilik uçar gider ve ondan geriye kalan hakikat cennete yükselir. Bu Herkül efsanesidir. Hiç değişmeyen bir güç, acı çekme ve kurtuluş hikâyesidir. İnsanların duymaktan hoşlandıkları tarzda bir hikâyedir çünkü herkes hayatında bir şekilde sorun, sıkıntı ve acı görmüştür. Hepsi başaramayacaklarını düşündükleri devasa işlerle yüzleşmiştir. İnsanlar bu tip işleri başarmış yada hâlâ bu tip işlerle uğraşıp sonunda kazanabilen kimselerin hikâyelerini duymak isterler. Herkül’ün sonunda başarmış olması hayatımız ne kadar zor görünürse görünsün her zaman başarılı olabilme ihtimalinin var olduğunu bize göstermektedir.

BÖLÜM 3 HADES

Burası ölüler diyarıdır. Bu da buranın efendisidir. Hades; herkesin çok korktuğu, adını bile söylemekten çekindiği tanrı. Hades efsanesi eski çağda yaşayan Yunanlıların ölüme bakış açılarını yansıtmaktadır. Hiçbir ölümlünün kaçamayacağı ürkütücü bir bakış açısıdır. Ve eski çağ dünyasıyla gerçek bağlantıları vardır. Lanetler, hayaletler ve gizli inançlar. Yeraltı dünyasına inmeye ve eski çağlarda yaşayanların duyduğu şekilde hikâyeyi yaşamaya hazır olun.

Yemyeşil bir çayırda, güzel genç bir kadın çiçek toplamaktadır. Persephone ismindeki bu kadın izlenmektedir.

Yunan mitolojisinde, genç bir bakirenin bir çayırlıkta çiçek toplaması kötü bir şeyin gerçekleşmek üzere olduğunun habercisidir. Birden yer yarılır ve gizli bir el karanlıktan çıkarak genç kızı yeraltı dünyasına çeker. Ölülerin tanrısı Hades, kraliçesini seçmiştir. Hades mitolojide, tüm ölülerin muhafızıdır. İyi ve kötü tüm ölümlülerin öldüklerinde girmek zorunda oldukları korkutucu ve çok büyük bir alana hükmetmektedir. Kaçmalarına engel olacak tüm tedbirleri almak onun işidir. Ölülerin tanrısıdır ve hiçbirimiz ölmek istemeyiz. Korkulması gereken kişidir. Korkunç bir güce sahiptir.

Yunanlılar Hades’le hiçbir ilgilerinin olmasını istemediler çünkü onu tanımak demek ölmüş olmak demekti. Yunanlılar Hades’i resmetmeme yada yansıtmama eğilimi göstermişlerdir. Onun adına yapılmış tapınaklar yoktur. Ne iş yaptığından tam emin olamadığınız ve hakkında konuşmak istemediğiniz bir amcanız gibi her zaman araya mesafe koyulan bir kişi olmuştur. Eski çağlarda yaşayan Yunanlıların ana düşüncesi ölü olmanın çok iyi bir şey olmadığıdır. Hades efsanesi, ölümden sonra ne olacağını anlamlandırmak için yaratılmıştır. Bu hikâyeler hayatta kalma arzusu taşıyan insanları yansıtmaktadır. Bu hikâyelerde, Yunanlıların ölüm hakkında ne düşündüklerini, ne umduklarını ve korkularını görebiliriz. Birçok dini gelenek bir sonraki dünyada varlığınızı devam ettirebileceğiniz bir yol sunmuştur. Ve Yunan dini gelenekleri de bundan farklı değildir. .

Efsaneye göre, ölü ruhlar büyük ve kasvetli yeraltı dünyasına adını efendisi Hades’ten alan bu diyara giderler. Bu yer; bir arada bulunan cennet, cehennem ve arafın eski çağ Yunanistan’daki karşılığıdır. Biz, Hıristiyan inancına göre, burada, yani dünyada yaptıklarımızın öldükten sonra bize ne olacağını belirlediğini düşünürüz. İyi bir insansanız, cennete gidersiniz. Kötü bir insansanız, cehenneme gidersiniz.

Yunanlılar için tüm bu yerler bir çatı altında bulunuyordu, hepsi yeraltındaydı. Hiçbir zaman göremeyeceğimiz bir yerdir. Orada neler olduğuna, verilen büyük cezalara veya korkunç şeylere dair hikâyeler uydurabiliriz fakat hiçbir zaman tam olarak bilemeyeceğimizden, merak etmeye devam ederiz. .

Efsaneye göre Hades’in 3 seviyesi vardır.Ölülerin çoğu isimsiz kitlelerin gönderildiği sıkıcı bir dinlenme yeri olan Asphodel’e gönderilirler. Yeraltındaki sıradan bir insanın kaderi sadece etrafta amaçsızca dolaşmak ve çok heyecan verici ya da ilginç olmayan bir hayat yaşamaktır. Bir çeşit hüzünlü bir yerdir. Bu yer Katolik inancındaki arafa benzer bir yerdir. Sessiz, sakin fakat matem ağaçlarıyla kaplı, ruhların sadece amaçsızca gezindikleri bir belirsizlik bölgesidir. Ve tanrıları en çok kızdıranlar için ayrılmış bir yer vardır. 64,000 km derinliğinde büyük bir cehennem. İçten içe yanan bir nehirle çevrili, acı ve sonsuz işkence zindanı. Burası Tartarus’tur. Kötü insanların ruhları Hıristiyanlıktaki cehennem inancına çok benzeyen Tartarus’a gönderilirdi. Aslına bakarsanız, ilk Hıristiyanlar Tartarus ile cehennemi öylesine birbirine bağlamışlardır ki İncil’de bile bahsedilmektedir. Peter’ın İkinci Mektubu’nun sözlü biçiminde Tartarus’a atılan insanlar ortaya çıkmaktadır. Ve çok günahkar olup Tartarus’ta cezalandırılan az bir kesim de vardır. Ve bence bu, Hıristiyanların Cehennem olarak bildikleri yerin kaynağıdır. Şanslı olan az bir kesim için, kutsanmışların adası, eski çağ Yunanistan’da cennetin karşılığı Hades’in 3. bölgesinde onları beklemektedir. Her şey kendiliğinden yetişir ve siz hiç çalışmadan kendi payınıza sahip olursunuz, gerçekten yapılacak hiç iş yoktur. Sonsuz bir neşe, dans edenler, berrak akarsular ve gerçek dostluk vardır. Burası ünlü ve şerefli insanların hayatlarını geçirdikleri yerdi. .

Efsaneye göre, tüm insanlar er ya da geç Hades’in önünde diz çökeceklerdir. Bazıları için ise, bahsedilen bu günün gelişi hızlı olacaktır. Hades, Persephone isminde genç bir kızı kaçırarak onu yeraltında esir tutmaktadır. Hades bu genç kızı sonsuza dek karısı olması için kaçırmıştır. Fakat Persephone unutulmamıştır. Yukarıdaki dünyada, güçlü annesi onu aramaktadır. Annesi, dünyayı doyuran, hasat tanrıçası Demeter’dir. Bu efsane, evreninin en önemli yönlerinden birini açıklayan bir efsanedir. Demeter insanoğlunun neslini bitirebilecek, dünyayı paramparça edebilecek bir güce sahiptir. Eski çağlarda yaşayan Yunanlılar, mevsimlerin değişiminden Demeter’in sorumlu olduğuna inanmışlardır. Ve her şey Persephone’nin ortadan kaybolmasıyla başlamıştır. Kızının başına ne geldiğini bilmediğinden tüm dünyayı dolaşmış ve kızını kaybetmiş olmanın üzüntüsüyle toprağı bereketli kılmayı unutmuştur. Bu yüzden bitkiler çürümüşler ve insanoğlu daha fazla üreyememiştir, dünya yaşadığı en büyük kışlardan birine sürüklenmiştir. Bitmeyen bir buzlanma görüntüsüyle karşılaşan diğer tanrılar, Hades’e Persephone’yi geri göndermesini emrederler. Fakat Hades’in bir planı vardır. Hades eğer ona yeraltına ait bir şeyi yedirmeyi başarırsa, onun da yeraltı dünyasının bir parçası haline geleceğini biliyordu. Persephone’ye birkaç adet nar tanesi sunar. Sunulanı safça kabul eden Persephone kaderin ağlarına düşmüş olur. Bu, tüm gezegenin ödeyeceği bir hatadır. Artık Persephone yediği her taneye karşılık 1 ay olacak şekilde, yani her yılın 3 ayını yeraltında geçirmek zorundadır. Yılın geri kalanını ise annesinin yanında geçirebilecektir. Persephone yeraltı dünyasına indiğinde, Demeter dünyanın ihtiyacı olan bereketi vermez ve bu durum Yunanlıların kış olarak algıladığı zaman dilimidir. Persephone annesinin yanına döndüğünde, Demeter çok sevinir ve bu durum da ilkbahar ve yaz olarak algıladığımız zaman dilimidir. Eski çağlarda yaşayan Yunanlılar, Persephone’nin yeraltı dünyasına mevsimlerin değişimi esnasında gidip geldiğine inandılar. Fakat oraya nasıl gitmiştir?

Bu sorunun cevabı, Atina’nın kuzeybatısında bulunan Eleusis isimli bir Yunan kasabasının yakınlarındaki bir mağarada bulunmaktadır. Eski çağda yaşayanlar için burası sadece bir mağara değil, bir ölüm kapısıydı. .

Efsaneye göre, Demeter kızı Persephone’yi tam burada karşılamıştır. Persephone yeraltından bu mağara aracılığıyla çıkmıştır. Yaşayanlar dünyasıyla ölüler dünyası arasında bir sınır olmakla birlikte. gerçek hayatla efsane arasındaki sınırdır. Fakat burası Hades’e giden tek geçit değildir. Eski çağ Yunanistan’da yeraltı dünyasına giden birçok giriş bulunmaktaydı, aslına balarsanız, bir çeşit rekabet endüstrisi gibiydi. Eskiden Amerikalıların “Goerge Washington geceyi burada geçirdi.” demeleri gibidir. Her yöre, “Yeraltı dünyasına giden bir geçidimiz var.” diyebilmek istemişlerdir. Bu yerin, eski çağlarda yaşayan Yunanlılar için önemi büyüktü. Aslına bakarsanız, uzmanlar mağara girişinin yakınlarında bulunan kalıntıların bir tapınağa ait olduğunu belirlemişlerdir. Bulunan eserlerin arasında, üzerinde rahatlıkla okunabilen “Tanrı ve Tanrıçaya” ibaresi bulunan bir taş kabartması vardı. İsmi ağza alınamayan bir tanrıya ithaf edilmiştir. Ölüm meleği Hades adına yapılmış bir tapınak. Hades adına yapılan tapınakların çok yaygın olmadığını unutmamak gerekir, çünkü onun kim olduğu ve ona tapınmanın ne demek olduğu düşünüldüğünde, tapınak yapmak için çok fazla sebep bulunmuyordu. Aslında, onun dikkatini çekmenizin yolu, yere sertçe vurarak “Hey, Hades!” diye bağırmanızdan geçmektedir. Bu yüzden Eleusis’te bir tapınağın bulunması çok dikkat çekicidir. Burada, Eleusis’te, eski Yunanistan’ın en büyük dini tarikatı tapınmak için toplanmıştır. Ölümü saplantı haline getirmiş gizli bir topluluk. Orada kalarak törenlere öncülük ettiği bilinen tarihsel şahsiyetler vardır. Plato, Cicero, Sokrates, bu bize oranın önemini gösterir. Günümüze kadar ulaşan belgeler, Tarikat üyelerinin buraya Hades’teki cennete giden bir kestirme, sonsuz saadete uzanan bir yol bulma arayışıyla geldiklerini göstermektedir.

Tarikatlar, Kutsanmışlar Adasına giden yolu bulmanız için ihtiyacınız olan bilgiyi size verebilmekte ve siz de sonsuza kadar yiyecek, parti ve şarap bereketinin görkemi içinde yaşayabilmekteydiniz. Uzmanlar Eleusis’teki tarikatın ölümden sonra hayat vaat eden başka bir dini etkilemiş olabileceğine inanmaktadırlar. Hıristiyanlığı. Bu Tarikat’ın, insanların ölüm korkusundan kurtulmalarına yardım ettiğini ve çok ilginç bir biçimde Hıristiyanlığa zemin hazırladığını biliyoruz. Ölümü bozguna uğratarak yükselen evrensel bir Tarikat’ın tohumlarını ekmiştir. Eski çağlarda yaşayan Yunanlılar için bu yüz, ölümün yüzüdür. .

Efsaneye göre, Hades ruhların acımasız efendisidir.Fakat her zaman böyle değildir. Dramatik bir değişim geçirmiştir. Unutulmuş bir çocuktan korkulan bir tanrıya dönüşmüştür. Aslında doğar doğmaz öz babası tarafından canlı canlı yutularak lanetlenmiştir. Hades eski Yunanlıların yeraltı tanrısıdır. Tüm ölü ruhları kontrol eden korkutucu bir tanrıdır. Fakat her zaman bu denli tehditkâr değildi. Tanrıların sarayında bir bebeğin çığlıkları sessizliği delmektedir. Yeni doğmuş olan bu çocuğun adı Hades’tir. Babası Yunanistan’ı yöneten tanrıların, yani Titanlar’ın kralı Kronos’tur. Bir kehanette Kronos’a çocuklarından birinin onu öldüreceği söylenince, böyle bir şeyin gerçekleşmemesi için her şeyi yapmaya karar verir. Yerine oğlunun geçmesinden korkan bir baba, bu insan psikolojisidir. Kronos’un bu soruna bulduğu çözüm, çocuklarını yemek olmuştur. Kronos ani bir hareketle yeni doğan oğlunu midesine indirir. Yeni doğmuş bir çocuğu öldürme eski Yunanistan’da sık rastlanan bir durum değildi, bu yüzden çocuklarını kasten öldürmeye çalışan bir baba düşüncesi onlar için şok edici bir durum olmuştur. Tabii ki ölümsüz olduklarından, Kronos’un yuttuğu çocuklar ölmemiş, sadece karnında bir yere hapsolmuşlardır. Hades ve çoğu kardeşi babalarının karnında büyümüşlerdir. Kronos’un gazabından kurtulmayı başaran tek çocuğun adı Zeus’tur. Yetişkin bir tanrı olarak geri döner ve hapsedilmiş kardeşlerine özgürlüklerini verir. Kardeşler Tanrı Hanedanlarını oluşturmak için birleşirler ve Titanlarla son bir savaşa girerek babalarından evrene hükmetme gücünü alırlar. Titanları devirdikten sonra Tanrı Hanedanları bu yeni düzende kimin hangi işi yapacağını belirlemek zorundaydılar. Hades, Poseidon ve Zeus, yani Tanrı Hanedanlarının 3 erkeği fethin ganimetlerini bölüşme konusunda anlaştılar. Bu Hades için bir dönüm noktasıdır. Tanrıların güç yapısını sonsuza dek belirleyecek bir andır. Hades en büyük çocuktur ve zamanın Yunan yasalarına göre bu durum ona bir avantaj sağlar.

Yunan dünyasının çoğu yerinde ata kanunları geçerlidir. Bu, en büyük olanın, yani Hades’in kalan en büyük payı alma hakkına sahip olduğu anlamına gelmekteydi. Fakat en küçük kardeş olan Zeus’un dünyayı yönetme tutkusu vardı. Bu, Zeus’un tutkusu ile Hades’in doğuştan kazandığı hak arasında geçen bir savaştır. Kardeşler kura çekmeye karar verirler, gök kubbeyi kazanan tanrıların kralı olacaktır. Eski Yunan geleneklerinde seçilmesi zor olan şeyleri bölüşmede kura çekmek tipik bir yöntemdi. Ve böylesine zor bir karar alınırken kura çekmenin geçerli bir yol olduğunu herkes takdir etmiştir. Tanrılar kurayı çekerler. Poseidon denizleri Zeus gök kubbeyi çeker, böylece mitolojinin üstün komutanı olur. Ve Hades kısa çöpü çekerek, ölüler diyarıyla baş başa kalmış olur. Bu isteyerek seçtiği bir şey değildir. Bu onun alnına yazılmıştır, kendi eliyle yapmıştır, fakat bu durum onu bazı yönlerden değiştirmiştir. Bu durum onu mutsuz bir tanrı haline getirmiştir. Hades için trajik bir dönüm noktasıdır. Evrene hükmedebileceği yerde, ölüler diyarına hapsedilmiştir. Eski Yunanistan’da, ölüme karşı takınılan tutumla bizim bugünkü tutumumuz arasında çok fark yoktur, bu yüzden insanlar Poseidon ve Zeus’a taptıkları kadar Hades’e tapmamışlardır. Diğer tanrılar onu görmeye gitmezlerdi, çünkü ölüm onlar için tatsız bir durumdu. Hades’in yeni evi karanlık, kasvetli ve ölü ruhların hüznüyle kaplıdır. Eski belgeler burayı küf kokulu mağara ve nehirlerin olduğu geniş bir alan olarak tarif etmektedir. Karanlık ve kasvetli bir yerdir. Nehirleri pusludur. Çürüme kokusuyla kaplı, çok korkutucu bir yerdir. Girmeniz halinde geri dönemeyeceğiniz bir yerdir. .

Efsane bu şekilde devam eder, fakat gerçeğe dayanıyor olabilir mi?

Burası Yunanistan’ın altında kilometrelerce uzanan mağaralar zinciri Diros’tur. Nehirler ve büyük mağaraların oluşturduğu bu labirent Hades’in eskiden tarif edilişine mükemmel uymaktadır. Mağaralar geçiş noktası gibi çalışmaktadırlar. Yeryüzü ile yeraltı dünyası arasındaki gizli geçiş noktaları oldukları açıkça anlaşılmaktadır.

Yunan dünyasında mağaraların önemi büyüktür, çünkü orada yaşayan ilk insanlar mağaralarda yaşamışlardır. Dışarı çıkıp binalar inşa etmeye ve tarımda gelişmeye başladıktan sonra bile, bu mağaralar onlar için önemli kutsal yerler olarak kalmışlardır. Böyle kasvetli bir yere girme ve burada bulunma deneyimi Yunanlıların hayal güçlerini ve Hades ile yeraltı dünyasının neye benzediğini resmedişlerini fazlasıyla etkilemiştir. Eski çağlarda yaşayan Yunanlılar Hades’ten ve onun korkunç diyarından ölesiye korkuyorlardı, fakat oraya girmesi reddedilen ölü ruhlardan daha fazla korkmaktaydılar. .

Efsaneye göre, bu reddedilen ruhlar yaşayanları rahatsız etmek için hayalet şeklinde geri dönüyorlardı.

Yunan efsanesine göre, tanrı Hades karanlık ve nemli bir evrene ölülerin yeraltı dünyasına hükmetmektedir. Diğer dünyayı bir krallığa dönüştürmeye başlamıştır. Ve bu tip bir monarşinin görevi günahkarları cezalandırmak ve iyileri ödüllendirmektir. Hades ölü ruhlara göz kulak olmaları için bir infaz ekibi kurar. 3 kafalı, acımasız bekçi köpeği “Cerberus”. Tartarus’un mahkum gardiyanları “Hundred-hander”lar. Ve Hades’in baş hizmetkârı “Charon”. Charon, nefret nehri “Styx”de devriye gezer. Charon’un işi dünyanın bir tarafından, yani yaşayanların dünyasından Styx nehrinin diğer kıyısına, yani yeraltı dünyasına, daha doğrusu ölüler diyarına geçmek isteyen ruhlardan geçiş parası almaktı. Çok sıska, belli belirsiz ve çok şeytani bir görüntüsü vardır. Aslında o, ölüm ve yaşam arasındaki sınırdır. Takatsiz kalmıştır. Popüler kültür açısından bakıldığında, Azrail gibi görünmektedir, parmağıyla sizi gösterip götürecek olan kişidir. Charon’dan geçmeden Hades’e giden bir yol yoktur. Ve hiç kimse Styx nehrini ücretsiz geçemez. Her ölü ruh geçiş için bir sikke vermek zorundadır. Eğer ruhun Charon’a bu ücreti ödeyecek parası yoksa, Styx nehrinin kıyısında dinlenmeden sonsuza dek amaçsızca dolaşmak zorundadır. Bu yüzden eski çağda yaşayan Yunanlılar ölmüş bir insan cesedinin göz kapağına ya da dilinin altına bir sikke koymaktaydılar. Bu adet eski çağlarda yaşayan Yunanlılar için çok gerekliydi. Eğer sikke yerleştirilmezse, ölen kişi asla huzur bulamazdı. Eski çağlarda yaşayanların bunu çok ciddiye aldıklarına hiç şüphe yoktur. Birçok eyaletin ölüyü gömerken vazifesini yerine getirmeyen insanları cezalandıran kanunları vardı. Ailenin, ölen kişinin bu dünyayla ilişkisinin tamamen kesilmesinden ve diğer dünyaya gönderilmesinden emin olmak gibi bir zorunlulukları vardı. Çünkü eğer bunu yapmazlarsa, ölen kişi bu dünyada bir hayalet olarak kalır ve bundan da herkes etkilenirdi. Ölen geri gelir, rahatsız eder, bir şeyler ister, ağlar, şikâyet eder, incitir, yok eder gibi fikirler eski hikâyelerden tutun da bugünkü hikâyelere kadar hepsinin içinde mevcuttur. Bu efsanedir, fakat kanıtımız nedir?

Yunanlıların hayaletlere inandıklarına dair arkalarında bıraktıkları ipucu ise eski vudu bebekleridir. Yunanistan mezarlıklarında kazı yapan arkeologlar elleri ayakları birbirine bağlı ufak kurşun heykelcikler bulmuşlardır. Ve hepsi de üzerlerinde beddualar yazılı küçük tabutlara koyulmuş haldedir. Bu yazılar, ölüler ve ölülerden sorumlu tanrılar, yaşayan insanlara işkence yapsınlar diye onları çağırma niyetiyle yazılmış sihirli büyülerdir. Eğer bir boks maçı yapıyorsanız, ölülerden rakibinizin kolunu bloke etmesini isteyebilirdiniz. Sıklıkla kullanıldıkları başka bir alan ise ticarettir, sizin bir deri tabakçısı olduğunuzu ve başka bir tabakçının sizden daha iyi iş yaptığını farz edersek, ölülerden onu işini bozmasını da isteyebilirdiniz. Bu vudu bebekleri muhtemelen Hades’e hiçbir zaman ulaşamayacak olanların mezarlarına koyuluyordu. Bu kişiler “huzursuz ölüler” adıyla bilinmekteydi. Çok genç yaşta, vahşi bir şekilde örneğin bir cinayete kurban giderek ölen veya düzgün bir şekilde gömülmeyen insanlar. Bu hayaletler yeraltı dünyasına gidemiyorlardı, bu yüzden huzursuz, mutsuz ve kızgındılar, ayrıca onlardan birini sizin çirkin bir işinizi yapmaya ikna etmek çok kolaydı. Yeraltı dünyasına inebilen ruhlar sonsuza dek orada hapsoluyorlardı. Hades’in ayrılmaya çalışanlara verdiği ceza ise çok acımasız oluyordu. Fakat bu bazılarını denemekten alıkoyamamıştır. Bitkin bir halde bu dağın etiğinde duran, yaşlı ve zayıf yüzünden terler boşalan, derisinin altındaki damarları şişen, bu adamın adı Sisyphus’tır ve Hades’in isteklerine karşı gelmeye cesaret eden ilk ruhtur. Sisyphus dünyadaki hayatı bitmeden önce ölümü kandıracak planlar yapmıştır. Sisyphus karısına “Lütfen, beni gömme.” der. Eğer karısı onu gömmezse, Hades’in diğer tarafına giden yola girmeyeceğini biliyordu, sahipsiz topraklarda mahsur kalacaktı.

Ölümü kandırmayı kim hayal etmemiştir ki?

Sisyphus etkileyici sanatını, zekâsını, tüm aklını kullanarak ölüm tanrısını ikna etmeyi ya da cehennemden bir çıkış yolu bulmayı başaracaktır. Sisyphus ölüm kralını kandıramayacağını bildiğinden, kraliçeye gider. Sisyphus kendisine bu kötülüğü yapan karısını, vücuduma nasıl olurda böyle kötü davranabilir diyerek yeraltı dünyasının kraliçesi Persephone’ye şikâyet eder. Persephone bu durumu anlayışla karşılar ve karısına olan siniriyle Sisyphus’un gerekli dersi vermesi için yeryüzüne dönmesini sağlayacak izni verir. Tabii ki, Sisyphus yeryüzüne geri döndüğünde, Hades’e geri dönmeye dair hiçbir niyeti yoktur. Sisyphus imkânsızı başarmış, ölümü aldatmış ve hayatın doğal döngüsünü değiştirmiştir. Fakat yeraltı dünyasının tanrısı intikamını alacaktır. Hiç kimse Hades’i kandırıp, bununla yaşayamaz. Ölülerin tanrısı Hades hiç kimseyi serbest bırakmaz. Fakat Sisyphus isimli bir ruh elinden kayıp gitmiştir. Hades kandırıldığını anladığında, çok sinirlenir. Anında Sisyphus’u tekrar yeraltı dünyasına çeker. Sisyphus tanrıları, ölümü, doğayı aldatabileceğini düşünmüştür. Eski çağlarda yaşayan Yunanlılar için böylesi bir hareket çok tehlikeydi. Ölümü aldatmayı deneyen her ruh toplum için bir tehditti. Yunanlılar birisi öldüğünde, onun yerine koyulması ve onun orada kalması gerektiğine inanmışlardır. Buradaki düşünce ölünün yaşayanlardaki hayatın peşinde olduğu ve yaşamlarını zayıflattığıdır. Eğer ölüler her zaman göz önünde olurlarsa, sizin yaşamınızı sömürürler. .

Efsaneye göre, ölümü kandırmaya çalışmanın cezası ağır ve kalıcıdır. Hades Sisyphus’u eski dünyanın cehennemi Tartarus’a mahkum eder. Orada, kavurucu sıcağın altında, büyük bir kayayı iterek bir dağın tepesine çıkarmak zorundadır. Her günün sonunda, bitkin ve acı içinde zirveye ulaşır ve ittiği kayanın tepeden aşağıya yuvarlanışını çaresizce izler. Sonsuza dek her gün bu cezayı çeker. Sisyphus’den, yani sonsuza dek amaçsızca boğuşup duran bir insanın hikâyesinden, günümüz İngilizcesindeki, çok güç gerektiren ve aynı zamanda tamamen amaçsız bir görev manasına gelen “Sisyphean” kelimesi türemiştir. Sisyphus’un hikâyesi eski çağlarda yaşayan Yunanlılara “Kimse ölümü ya da onun efendisini kandıramaz.” şeklinde algılanan güçlü bir mesaj göndermiştir.Hades’in, insanların en çok aldatmak, kandırmak ya da kurtulmak istedikleri kişi olduğunu anlayabiliyoruz. Hades, üzerinizde istekleri ve gücü mutlak olan tanrıdır, hiç kimse ölümden kurtulma adına onunla anlaşma yoluna gidemez. Fakat Sisyphus’dan sonra dahi, hâlâ deneyenler mevcuttur. Orpheus onlardan biridir. Dünyadaki en güzel müziği icra eden müzisyen. Bu onun ölüm tanrısına karşı kullanacağı silahı olacaktır. Orpheus müzikal geleneğinin kurucuydu. Şiir ve müziği icat eden kişiydi. Özellikle eski çağlarda, üstte bir çubuk ve aşağı uzanan telleri olan, “U” şeklindeki müzik aleti lir’de ustalaşmıştı.

Yunancadaki “aoidos” yani “müzik” kelimesi hakkında unutmamamız gereken önemli şeylerden birisi de hem “şarkı” hem de “sihirli söz” anlamına geldiğidir, bu yüzden Orpheus şarkı söylerken büyülenmiştir. Orpheus’un müzikten daha çok sevdiği sadece bir şey vardır, o da çekici genç karısı, Euridice’dir. Orpheus ve Euridice’nin hikâyesindeki en üzücü şeylerden birisi de ne kadar kusursuzca mutlu ve birbirlerine aşık olduklarıdır. Ve Yunanlılarla ilgili bir şey de, eğer mutluysanız, bir şeyler olacaktır, çünkü bu derece mutlu olmak ölümlülere özgü bir şey değildir. Bir gün, Euridice bahçede meyve toplarken, durdurulamayan seks dürtüsüyle tanınan, yarı keçi yarı insan çirkin bir canavar olan satirin dikkatini çeker. Satirler doğadaki kontrol edilemeyen erkek gücünü temsil etmektedirler, katıksız şehvet, doğurma ve çiftleşme arzusudurlar. Satir Euridice’ye saldırır. Euridice kaçmaya çalışır. Fakat satir onu köşeye sıkıştırır. Çok korkmuş şekilde geri giderken zehirli yılanların bulunduğu bir çukura düşer. Orpheus onu bu çukurda bulur fakat artık çok geçtir. Euridice artık Hades’in avuçlarının içindedir. Orpheus Euridice’yi o kadar çok seviyordu ki, daha önce hiç kimsenin yas tutmadığı şekilde onun yasını tutmuştur. Orpheus karısının ölümünü kabullenmeyi reddeder. Hades’e meydan okumaya ve karısını hayata döndürmeye karar verir. Hayat, Euridice olmadan devam edemez. Tek silahı olan lirle, yeraltı dünyasına gitmeye karar verir. Orpheus dünyanın derinliklerine doğru tehlikeli bir yolculuğa başlar. Arayışında başarısız olması karısını sonsuza dek mahkum edecektir. Başarılı olması ise onu bir kahraman yapacaktır. Yeraltına gidip geri dönmedikçe gerçek anlamda bir Yunan kahramanı olamazsınız.

Yunan edebiyatında sıkça rastlanan, düşünmekten hoşlandıkları bir durumdur, ölüm herkesin paylaştığı bir şeydir. Düşünmekten başka elimizden bir şey gelmez. Orpheus güzel ve hüzünlü şarkılarıyla, kayıkçı Charon’u büyüler ve Styx nehrini geçer. Fakat başka bir korkutucu engel onu diğer tarafta beklemektedir 3 kafalı, Hades’in acımasız bekçi köpeği “Cerberus”. Cerberus yeraltı dünyasının kapısında görevlendirilmişti. İçeri giren ve dışarı çıkanları gözetlemek için oradaydı. Hiç kimse bu köpeği geçmeden ne içeri girebilir ne de dışarı çıkabilirdi. Bu korkunç köpeğin 3 kafası vardı ve diğer köpeklere nazaran çok büyük ve çok daha kuvvetliydi. Önceden gördükleri ve ürperdikleri bir canavardır. Orpheus titreyen parmaklarıyla lirini çalar. Cerberus büyülenir ve müzisyenin yolu açılır. Fakat geçireceği gerçek test kapıların ötesinde, Hades’le olan testtir. Ulu tanrı Hades’e gitmekte ve çalacağı müziğin Hades’i istediği şeyi yapmaya ikna etmesini ummaktadır. Fakat müzisyen olarak kendisine değil, müziğin gücüne inanmakta ve güvenmektedir. Orpheus hiçbir ölümlünün denemediğini yapacak, ölüm tanrısını büyülemeyi deneyecektir. Şarkısı o kadar güzel ve kederliydi ki, Hades de dahil herkes ağlamıştır. Ve bu ölüm tanrısıdır, o kolaylıkla ağlamaz. Başka bir kişi de karanlıklardan onları seyretmektedir. Orpheus’un ölen karısı, Euridice. Müzikten çok etkilenen Hades, Orpheus’a karısının özgürlüğünü geri kazanmasını sağlayacak bir şans vermeye karar verir. Hades ilk kez aşkın ve kayboluşun gücünü fark eder. Ölümsüz olduğundan aşkını kaybetmeyi anlayamaz. Fakat şarkı anlamasını sağlar ve bu güç sayesinde, bu şarkı sayesinde, Orpheus’un Euridice’yi geri götürmesine izin verir. Öne sürülen şart ise, Orpheus Hades’ten yürüyerek çıkacak ve Euridice’nin onu arkadan takip ettiğine inanacaktır. Fakat emin olmak için geriye bakarsa, onu sonsuza dek kaybedecektir. Orpheus ve Euridice yeryüzüne doğru yol alırken, Orpheus şüphe duymaya başlar. “Euridice gerçekten arkamda mı?”, “Hades bana bir çeşit oyun mu oynuyor? ” diye merak etmeye başlar ve yeryüzüne yaklaştıkça, merakı da içinde gitgide büyümeye devam eder. Ve sonunda, tam yeryüzüne çıkmak üzerelerken, daha fazla dayanamaz ve arkasına bakar, Euridice’yi görür. Bunu yaptığında, göz göze geldiklerinde, Euridice birdenbire yeraltı dünyasına sürüklenir. Hades ölüm üzerindeki gücünün mutlak olduğunu bir kez daha kanıtlamıştır. Fakat yakın bir zaman içinde, hükümdarlığına ondan çok daha üstün bir güç tarafından meydan okunacaktır. Bu, Vahiy kitabında kayıtlara geçecek tanrıların nihai savaşı olacaktır. Hades ölüm üzerindeki gücünün mutlak olduğunu bir kez daha kanıtlamıştır. Orpheus’un karısı Euridice’yi almıştır. Orpheus perişan olmuştur. Yeraltı dünyasından döndükten sonra, müzisyenimiz ıssız yerlere doğru seyahate çıkar ve önüne çıkan herkese ölümün trajedisini anlatan şarkılar söyler. .

Efsane bu şekildedir, fakat bunun gerçekle olan ilgisi nedir?

İlginç bir arkeolojik bulgu, ölüm efendisinin ve onun ülkesinin eski çağlarda yaşayan Yunanlılara nasıl göründüğü üzerine aydınlatıcı bir ışık tutmaktadır. Son iki yüzyıl boyunca, eski mezarlık alanlarında gizemli altın yazıtlar bulunmaktadır. Bu yazıtların büyük çoğunluğunun bulunduğu yer bizlere, bunların cesedin ağzının üstüne gömülürken koyulduğunu göstermektedir. Ve şekilleri dudak gibidir, bu yüzden yazıtların üstündeki ibare, ölen kişinin adına konuşuyor gibi görünmektedir. Hades, tanrısı ve mekanı ile ilgili yazılarla doludurlar. Onları daha önce yeraltında bulunmuş bir kişinin yazdığı yönergeler gibi okumuşlardır. “Sol tarafta Hades’in Evi, İlkbahar’ı bulacaksın.” “Ruh Güneş’in ışığından ayrılır ayrılmaz, sağ tarafa git, çok dikkatli ol.” Bu belgeler yeraltına gitmenizi sağlayan bir pasaport gibi işlev görmüş ve ne olduğunu, ölünün hangi aşamalardan geçtiğini, ne tip gardiyanlarla karşılaştığını ve onları geçip yeraltı dünyasına ulaşmak için ne söylemesi gerektiğini anlatmışlardır. Bunlar, efsanenin etkisi altında yazılmış gerçek hayat yazıtlarıdır. Ahirete bakış açılarının Orpheus’un efsanevi şiirlerinden türediğine inanılmaktadır. Yeraltındayken oranın nasıl işlediğine dair birçok şey öğrendiğine inanılmaktadır. Bu yüzden yanında karısı olmadan yeryüzüne geri döndüğünde, yeraltı dünyası hakkında şiirler yazmıştır. Ve yeraltında ne yapmaları, ne yapmamaları gerektiği hakkındaki bu şiirler kişiden kişiye aktarılmıştır ve aslına bakarsanız altın tabletlerin üzerindeki yazılar bu şiirlerden alınmış bölümlerdir. Eski çağlarda yaşayanlar Orpheus’un şiirlerini ölümden sonraki hayatın el kitabı olarak, Hades diyarını anlamak ve orada yollarını bulmak için kullanmışlardır.

Binlerce yıl boyunca, Yunanlılar’ın ahirete bakış açıları bu şekilde sürmüştür, fakat Milattan Sonraki ilk yüzyıllarda, ortaya çıkan yeni fikirler eski dünyanın ölüme bakış açısını kökten değiştirmiştir. Tanrı Hades yeni ve güçlü bir kuvvetle yüz yüze gelmek üzereydi Hz. İsa. Hıristiyan geleneği eski ile yeni düzen arasında gerçekleşen bir epik savaşı anlatmaktadır.Tanrıların son savaşı. Savaşın merkezinde Hades bulunmaktadır. Ve İsa ruhlarını almak için gelmiştir. Nicodemus İncil’inde İsa’nın Hades’e gidişini anlatan “Descensus Christi”adında yeniden yazılmış bir bölüm vardır. Hz. İsa öldükten sonra, oraya gider ve Hades’le yüzleşir. Hz. İsa şereflilerin en yücesi olarak gelerek kapıları açar ve Hades’teki tüm insanlara yol göstererek onları cennete götürür. Hz. İsa, Hades’te Yunanistan’ın tüm ölü ruhlarına vaaz eder. Hem yaşayan hem de ölüler için mesaj nettir. Hades’i reddedin ve yeni kurtarıcınızla kucaklaşın.

Bu yeni düzende ölülerin efendisi ne olacak?

Hades’in son zamanları, İncil’in kıyamet gününü anlatan Vahiy kitabında anlatılmaktadır. Vahiy’e göre, ölüm üzerindeki gücünü göstermek için, Hz. İsa Hades’i ve ölümü yok edecektir. İsa son bildiri için döndüğünde, ölüm muhafızını ateş gölüne atacaktır. Hades’i; ölüler diyarını yok ederek, sadece kendi adına değil, tüm yaratılanlar adına ölüme karşı bir zafer kazanmış olur.En sonunda, Hades emri altındaki ruhlarla aynı kaderi paylaşmak zorunda kalacaktır. O bile ölümün pençesinden kaçamayacaktır. Hades hakkında anlatılan hikâyelerin altında yatan güç, bizim, yani insanların ölümü nasıl gördüğümüzü, ölümü aldatmayı ya da bir hayatta kalma yolu bulmayı nasıl ümit ettiğimizi anlamamızı sağlamalarıdır, korktuğumuz şey varoluşumuzun son erdiği düşüncesidir. Yeraltı dünyası büyüleyicidir. İnsanlar orada neler olabileceğini düşünmeyi severler çünkü korkutucudur, esrarengizdir, bu dünyada gerçekleşen her şeyden tamamen daha farklıdır. Bu hikâyeler çocukları korkutan ya da sizi daha iyi hissettiren yerel efsanelerden, yerel hikâyelerden daha fazlasıdır. Onlar, en esaslı şekilde insan olmakla ve fani olma durumunuzla yüzleşmenizle ilgilidir.

BÖLÜM 4 MİNOTAUR

Yarı insan, yarı boğa bir canavar, büyük bir labirentte kilit altında, insan etinden oluşan yeni yemeğini beklemektedir. Bu, Minotaur’un garip efsanesidir. İnsanoğlunun içindeki canavarı sembolize eden doğadaki kızgın ve vahşi yaratık. Fakat hikâyesinin ardında çarpıcı bir gerçek yatmaktadır. Fedakârlığın, acımasızlığın, savaşın ve hakiki bir labirentten geriye kalanların oluşturduğu gerçek bir dünya.

Büyük bir kapı üstünüze kapanır. Belirsiz bir labirentin koridorları sizi beklemektedir. Havada ağır bir ölüm kokusu vardır. Minatour’un labirentinde tuzağa düşerseniz. kaçış yolunuz yoktur. Minotaur hikâyesi eski çağlarda yaşayan Yunanlılar için bir korku hikâyesiydi. Labirent bir ölüm odasıydı.Oraya kilitlenenler, tek bir kaderlerinin olduğunu ve sonlarının korkunç, yırtıcı, insan yiyen bir canavarın elinden olacağını biliyorlardı. Bu yarı insan, yarı hayvan canavar sizi parçalara ayırmakta ve sizi yemektedir. Minotaur insan bir anneden doğma, boğa bir babadan olma bir mutanttır. Çok güçlü ve kuvvetli bir erkek vücuduna fakat boynuzlu bir boğa kafasına sahiptir. Bir açıdan baktığınızda, bir bölümü canavardır. Ve bu canavar aç, yırtıcı bir katildir, hatta öldürdüğü insanların etini yemektedir. Diğer bir açıdan ise, Minotaur yarı insandır ve vahşiliğinin içinde kapana kısılmış durumda bulunan insanlığından gelen bir çeşit hassasiyeti vardır. Özünde, bu efsane sağduyu ve acımasızlık, düzen ve kaos arasındaki savaşı temsil etmektedir. Eski çağlarda yaşayıp, bu hikâyeyi anlatan Yunanlılar medenileştikleri için kendileriyle gurur duymaktaydılar.

Yunanlıların tam anlamıyla inandıkları şeylerden biri de sağduyunun birçok şeyin üstesinden gelebileceğiydi. Fakat Minotaur sağduyu düşmanı, tüm insanlığın içinde hapsolmuş hayvani içgüdülerin sembolüydü. Minotaur, yani canavar Yunanlıların anlamaya çalıştıkları doğanın dizginlenemeyen parçasıydı. Bu, kontrol edemedikleri tek şeydi. .

Efsaneye göre, Minotaur burada, Girit adasında yaşamaktadır.Hikâyenin vuku bulduğu zamanlarda, Girit, Minotaur’un labirentine hükmettiği gibi Yunan dünyasına hükmetmekteydi. Tunç Devri’nin sonlarında, Akdeniz’in bu bölümündeki en önemli güç Girit idi. Klasik dönemde çok fazla öneme sahip ve en belirgin güç konumuna gelen Atina ve Sparta gibi şehirlerin aslına bakarsanız hiçbir önemi yoktu. Aslında, bölgedeki en büyük güç olan Girit’e vergi ödemek zorundaydılar. .

Efsaneye göre, Minotaur bir tanrıyı alt etmeye çalışan Girit Kralı Minos’u cezalandırması için yaratılmıştır. Kral Minos’un her yıl en değerli boğasını Denizler Tanrısı Poseidon’a kurban etmesi gelenek haline gelmişti. Fakat, bir yıl sürü o kadar güzel, o kadar mükemmel bir buzağı doğurur ki, Minos ondan ayrılmaya dayanamaz. Onun yerine daha çelimsiz bir boğa kurban eder. Fakat Poseidon izlemektedir.

Yunan mitolojisinde, her ne zaman bir tanrıyı alt etmeye çabalarsanız, kaybeden siz olursunuz. Poseidon bunu görünce, “Tamam. Boğanı bu kadar çok mu seviyorsun? Öyleyse kadınını bir boğaya çeviriyorum.” der. Ve böylece Minos’un karısının bir boğayı arzulamasını sağlar. Minos’un karısı, Pasiphaë, bir boğaya aşık olur. Pasiphaë’nin boğaya karşı olan arzusu, bence, bir çeşit hayvansı arzuyu sembolize eder. Hepimiz kendimizi çok akıl sahibi yaratıklar olarak düşünmeyi severiz fakat gerçekte hepimiz, özümüzde saf hayvansı istekler tarafından yönetildiğimizi biliriz. Kraliçe boğayı azdırmak için özel bir plan yapar. Bir inek kostümünün içine girer ve onun otladığı çayırlıkta, canavarın yaklaşmasını bekler. Bu çok garip bir efsanedir, çünkü Pasiphaë gerçekten hayvani bir harekette bulunmaktadır. Bu boğaya aşıktır. Bu boğayla ilişkiye girmek istemektedir. Bu durum, eski çağlarda yaşayan Yunanlı ve Romalıların, düzgün cinsel davranış şeklinin nasıl olduğuna dair zihinlerini yorduklarını göstermektedir. Ve hayvanlarla cinsel ilişkiye girmek mitolojilerinde çokça ortaya çıkan tabulardan biriydi. Gerçek dünyada, bu tip efsanevi sahnelerin, vahşiliğin ünlü sahnelerinin Kolezyum’da gerçekleştirildiğini görmekteyiz. Sırf eğlence olsun diye boğalarla ilişkiye girmeye zorlanan kadın köleler olmuştur. Bu tip gerçek yaşam gösterilerinde, eski çağlarda yaşayanlar sıklıkla Kraliçe Pasiphaë’nin bir boğayla yaşadığı efsanevi ilişkiyi canlandırmaktadırlar.

Hikâyemizde ise çok geçmeden stratejisi başarıya ulaşacaktır. Boğa onu gözetler, şehvetine yenik düşerek onunla çiftleşir, 9 ay sonra ise, Minotaur’unuz doğmuş olur. Canavarların dünyaya gelişi sıklıkla günahkârlıkla ya da bu çeşit bir kabahatle ilişkilendirilse de bu durum kesinlikle her ikisinin karışımıdır. Çünkü Minos antlaşmasına sadık kalmamış, Pasiphaë doğal olmayan bir arzunun ağına düşmüş, böylece anormal ve hasarlı bir çocuk dünyaya gelmiştir. Alnına “korku” yazılmış, yarı insan, yarı boğa bir bebek. O bir canavardır. Biz onu böyle tanırız. Fakat aynı zamanda, kaderin kurbanı olmuş gibi görünmektedir ve bu yüzden Minotaur’a karşı karışık hislerimiz vardır. Gerçekten onu suçlayamayız. Minotaur’un garip bir ismi vardır. Babası Minos olmamasına rağmen, adının ilk bölümü Minos adından gelir. İkinci bölüm, yani “tauros” ise, Yunancada boğa anlamına gelir. Yani Minotaur Minos’un boğası anlamına gelir. Eski çağlarda yaşayanlar için, bu insan-boğa karışımı güçlü ve korkutucu bir kavramdı. Boğalar Yunan medeniyetinde çok önemli bir yere sahipti. Aslına bakarsanız, tanrı gibi tapınılmışlardır. Tüm Doğu Akdeniz boyunca, boğa tarikatlarında çok fazla kurban ve ayinler vardı. Boğa erkek iktidarını ve gücünü temsil eder ve kesinlikle bu yüzden boğa dini açıdan erkeklerin iktidar, verimlilik, kuvvet ve gücünü temsil eden bir ikondur. Boğa gücünü yansıtan anılar Yahudi-Hıristiyan dönemlerine de taşınmıştır ve İsa’nın doğumunu resmeden tablolarda Bebek İsa’ya yaşam gücü üflerken resmedilen boğalar görmekteyiz. .

Efsaneye göre, zalim Kral Minos, Minotaur doğunca çok sinirlenir. Ve onu kendi gücüne karşı gelmeye cüret edenlere karşı bir silah olarak kullanmaya karar verir. Dünyanın en korkunç hapishanesini inşa etmek gibi çok şeytani bir plan yapar ve sevimsiz üvey evladını da o hapishanenin insan yiyen muhafızına çevirir. Orayı inşa etmek için, Minos dâhi inşaat mühendisi, Daedalus’un yardımını ister. Daedalus antik çağda yaşamış en ünlü mimardır. Thomas Edison ve Frank Lloyd Wright’ın bir araya gelmesi gibidir. Güzel eserler yapma yeteneği vardır, ayrıca eski çağ teknolojisinde uçan makineler ve harikalar inşa etme yeteneğine sahiptir. Daedalus sadece çok büyük dolambaçlı bir labirentten oluşan ve demir parmaklıkları olmayan bir hapishane planı yapar. Orası o kadar büyük ve orada yolunu bulmak o kadar imkânsız olacaktır ki, kendisi bile oradan sağ çıkmayı başaramayacaktır. Ve oranın merkezinde Minotaur avını bekliyor olacaktır. Labirent koridorlardan ve merdivenlerden oluşuyordu, labirentte içinde yürüyenin kısa zamanda nerede olduğunu anlamasını engelleyen, kişinin aklını karıştıran bir çeşit mistik veya garip bir havası vardır. Karanlık, kafa karıştıran ve ölümcül bir yer. Bu efsanevi labirent çok korkutucu olmalıdır. Fakat bir efsaneden fazlası olabilir mi?

Bugün Girit adasında, Minotaur’un labirentiyle ürkütücü benzerlikler gösteren bir yeraltı labirenti bulunmaktadır. Mesara mağarası. Yöresel bilgilere göre eski çağlardan kalma ve efsaneye ilham veren bir yeraltı taş ocağıdır. 3.5 km boyunca belirli bir düzeni olmadan uzanan dolambaçlı koridorlar. Aslında, buraya girmeye cesaret eden çoğu kişi kaybolmamak için tel kullanmışlardır. Aynı taktik efsanenin ilerleyen bölümlerinde Minotaur’un kurbanları için de çok önem arz edecektir. Bu tünellerin duvarlarında bulunan keski izleri bu mağaraların insanlar tarafından yapıldığının ve eski zamana has aletlerle kazıldıklarının kanıtıdır. Yüzyıllar boyunca, bu yeri keşfetmek için gelenler Minotaur’un evini bulduklarına inanmışlar ve çoğu kendi izlerini bırakmışlardır. Bugün bile araştırmacılar labirentte yollarını bulmayı denemektedirler. Amaçları Minotaur’un bir zamanlar yaşadığı söylenen bu ana odaya ulaşmaktır. Buraya korkularını yenmek için geldiler ve kazanmaları durumunda görev tamamlanmış demektir. İsimlerini üzerine yazdılar ve mutluca buradan ayrıldılar. Burası o labirent olsaydı, çok güzel olurdu. Herkes bu labirent düşüncesinin nereden geldiğini bilmek istemektedir ve siz karşınızda böyle mağaralar gördüğünüzde buranın bir zamanlar Minotaur’un yuvası olduğuna dair fikirler hemen zihinlere gelmektedir. .

Efsanenin gerçekleştiği söylenen adada eski çağlardan kalma, insanlar tarafından yapılmış bir labirent. Biri hariç, her yönden Minotaur’un labirenti için mükemmel bir aday. Uzmanların çoğu efsanenin mağaradan daha eski olduğunu düşünmektedir.

Yunan-Roma zamanlarının sonlarında işletilmiştir ve bu dönemde birçok hacının burayı ziyaret edişi kayıtlarda vardır. Fakat gerçek Minotaur ve labirent efsanesi çok daha önceleri ortaya çıkmıştır. Mesara labirent efsanesine ilham veren yer değilse, o yer neresidir?

İpucu arayışları bizi tekrar efsaneye yönlendirir. Korkutucu labirenti tamamlanan Girit Kralı Minos, ilk kurbanlarını aramaya başlar. Minotaur için yemek vakti gelmiştir. Eski bir efsaneye göre, Girit adası karanlık bir labirentte hiçbir şey yemeden devriye gezen yarı insan, yarı boğa bir canavara ev sahipliği yapmaktadır. Labirent çok karışıktır, mimarı bile çıkış yolunu zorlukla bulabilmektedir. İçeride ise, Minotaur insan etine susamış halde ilk kurbanlarını beklemektedir. Bu esnada, 320 km kuzeyde Atina ismindeki küçük site devletinde, tüm Akdeniz’den gelen atletler bazı sportif mücadeleleri başarmak için bir araya gelmişlerdir. Bu durum, Olimpiyat Oyunlarının ilk işaretleridir. Yarışmacılar arasında, Girit Kralı Minos’un oğlu ve Minotaur’un üvey kardeşi Prens Androgeus da vardır. Minos’un oğlu, Androgeus, her yarışmayı kazanmış; koşuda, fırlatmada ve şarkı söylemede herkesin yıldızı olmuştu. Ve bu durum bazı Atinalı gençleri o kadar sinirlendirir ki bir sarhoş kavgasında onu öldürürler. Kralın oğlu acımasızca öldürülmüştür. Bu savaş demektir. Haberler Minos’a ulaştığında, çok büyük bir kedere kapılır, çok büyük bir öfke ve intikam alma duygusu içini kaplar. Kral Minos olabilecek en kötü şekilde Atinalıları cezalandırmaya karar verir. Minotaur’u onlarla besleyecektir. Girit donanması Atina’ya demirler ve bir ültimatom gönderir. Minos onlardan Minotaur’a kurban etmek için 7 bakir erkek ve 7 bakire kadın göndermelerini talep eder. Eski çağlarda bakireler çok değerli birer ticaret eşyasıydı çünkü saflıklarının onları tanrılara daha da yakınlaştırdığına inanılıyordu. Bir gemiye bindirilecekler ve bu gemi onları aşağılayıcı koşullar içinde Girit’e götürecektir. Hepsi canavar tarafından öldürülecekleri labirente götürülürken göz yaşlarına boğulacaklardır. .

Efsane bu şeklide devam eder, fakat gerçekle bağlantısı nedir?

Hikâye burada gerçek tarihsel bir çatışmayı sembolize eder. Yılların süper gücüyle, gelecek vaat eden bir eyalet arasındaki epik mücadele.

Yunan tarihinin ilk zamanlarında, Atina ve Girit birbirlerinin can düşmanlarıyken Girit’in büyük donanması Girit’e büyük bir avantaj sağlamıştır. Hem efsanede hem de gerçek hayatta, David ve Goliath’ın mücadelesidir. Minotaur efsanesinin gerçek tarihin sembolik bir örtüsü olduğu her halinden bellidir. Girit çok güçlü bir medeniyet olmakla birlikte anakara Yunanistan’daki eyalet devletlerin üzerinde bir çeşit üstünlük kurmuştur. Minos’un sunduğu bu uygunsuz talep, Girit’in tüm bölge üzerinde kurduğu hakimiyetin bir yansımasıdır. Atinalılar Minotaur hikâyesini politik bir propaganda olarak kullanmışlardır. Minotaur, Girit’in zorbalığını yansıtmıştır. Labirent, Girit’in neredeyse önlenemez derecede büyük gücünü, kurbanları ise acı çeken Atinalıları sembolize etmiştir. .

Efsanenin amacı Giritlileri barbar ve günahkâr olarak göstermektir. Ve işe yaramıştır. Hikâyeyi yüzyıllardır abartarak anlatan Yunanlılar için, bu hikâye kendilerinin, tanrılarının ve sağduyulu düşüncelerinin Giritlilerden, onların boğaları ve canavarlarından daha üstün olduğunun önemli bir kanıtıydı. .

Efsaneye göre Atina, her 9 senede bir Minotaur’a kurban edilmesi için insanlar göndermeye aksi takdirde Girit’le topyekun savaşa girmeye zorlanır. Fakat neden 9 senede bir?

Kayıtlarından anlaşıldığı üzere, Ay’ın yaklaşık dokuz yıl süren çeşitli yıldız takımlarının etrafındaki hareketlerini baz alan bir anlayışa sahiptiler. Öyleyse bu durum, 9 yıllık kurbanların temelidir. Her ne zaman dolunay Ekinoks’a denk gelirse, canavara yeni kurbanlarını gönderme vakti gelmiş demektir. İlk kurbanlar labirente hapsedildikleri esnada, denizin karşı yakasında önemli bir olay vuku bulmaktadır. Atina’dan 80 km uzaklıktaki küçük bir krallıkta dünyaya gelen çocuğun adı Theseus’tur.

Yunan mitolojisinin ilk büyük kahramanlarından birisidir. Minotaur’a karşı koymak için seçilen kişidir. Theseus’un doğumu Atina’nın ulusal kimliği açısından bakıldığında en önemli hadisedir. Theseus’un eski tip kahramanlara özgü bir yapısı vardır. Onlar çok büyük bir güç, cesaret ve ayrıca üstün beyin gücüne sahiptirler. Theseus güzel bir Yunan prensesinin oğlu olmakla birlikte, bir değil, iki güçlü babaya sahiptir. Annesinin rahmine düştüğü gece, annesi hem Atina Kralı Aegeus’la hem de deniz tanrısı Poseidon’la ilişkiye girmiştir. Genellikle olan şey; annenin ölümlü babayla yatması ve aynı zaman dilimi içinde ölümsüz babayla da birlikte olmasıdır. Böylece çocuk iki kişi tarafından eş zamanlı olarak döllenmiş olur. İki babaya sahip olması, hem Aegeus’un tahtının varisi olma hem de Poseidon’a özgü özel güçlere sahip olma imkanı verir. Böyle iki babaya sahip olma durumları, eski efsanelerde genellikle rastlanılan bir olay örgüsüdür. Hatta bazı gerçek hükümdarlar böyle olduklarını iddia etmişlerdir. Onlardan biri, muhtemelen en bilineni, kısmen tanrısal olmakla övünen Büyük İskender’dir. Daha sonra, Roma döneminde, ilk imparator Augustus’la başlayarak Roma İmparatorları tanrı olduklarını iddia etmişlerdir. Benim babam bir tanrıdır diyebilirseniz, bu durum size bir çeşit yetki kazandırır. .

Efsaneye göre, Theseus doğduğunda Kral Aegeus sandaletlerini ve bir kılıcını büyük bir kayanın altına gömerek Theseus’un annesine. çocuk bu kayayı kaldırabilecek güce eriştiği zaman hakkı olan Atina Prensliğine sahip olacağını söyler. 9 yıl sonra, Girit tekrar vergi olarak Minotaur’un labirentinde kurban edilmeleri için 7 erkek ve 7 kadın gönderilmesini talep eder. Krallığın bir kahramana ihtiyacı vardır. Girit 3. kez vergisini istediğinde, Theseus artık hazırdır. Sonunda babasının sandaletlerini ve kılıcını saklayan o büyük kayayı kaldırabilecek güce erişmiştir. Labirente girmeye, Minotaur’la savaşmaya ve Atinalıları Girit’in gazabından kurtarmaya ant içer. Canavar ile kahramanın klasik savaşıdır. Ve modern kanıtlar bunun ardındaki bazı şaşırtıcı gerçekleri gün ışığına çıkartmıştır. Atina bir kez daha Girit’in gaddar kralı Minos’un talep ettiği masum kurbanları Minotaur’a kurban olarak gönderme vakti gelip çattığı için yastadır. Seçilenler öleceklerinden emindirler. Fakat kadere meydan okumaya ant içmiş biri vardır. Atina Prensi, Theseus. Cesaretini kanıtlama ve krallığına özgürlüğünü kazandırma arzusundadır. Tüm kahramanlar statülerini kazanmak için büyük işlerin üstesinden gelmek zorundadırlar. Bu yüzden büyük bir şeyler yapma ihtiyacı hisseder. Ve yapacağı şey ise; Atinalıların Minos’a ve çocuklarının da Minotaur’a boyun eğmek zorunda kalmalarına bir son vermek olacaktır. Sahne hazırdır. İnsanoğlunun vahşi yansıması Minotaur’a karşı kahramanımız, formunun zirvesinde, insanoğlunun kahramanlık sembolü Theseus’tur. Theseus Girit’e doğru yola çıkmadan önce, babasından önemli bir emir alır. Eğer Atina’ya dönebilirse, dönüş yolunda siyah yerine beyaz yelken açmasını ister. Böylece, gemi ufukta göründüğünde, kral oğlunun güvende olduğunu anlayabilecektir. .

Efsaneye göre, Theseus’un gittiği yer burasıdır. Kral Minos ve Giritlilerin başkenti, Knossos. Eski çağlarda yaşayan Yunanlılar, buranın Minotaur’un evi olduğuna, insanlığa karşı işlenen korkunç suçların burada işlendiğine inanmışlardır. Bugün kalıntılar hâlâ, efsanenin ardındaki gerçeklere ışık tutan ipuçları barındırmaktadır. M.Ö. 700 ile 450 yılları arasında, yani Girit’in en güçlü zamanlarında, bu şehir 100.000 insana ev sahipliği yapıyordu. Ve merkezinde karışık bir tasarıma sahip büyük bir saray vardı. Aslına bakarsanız, bazı uzmanlar buranın labirentin ilham kaynağı olduğuna inanmaktadırlar. Bir insanın, içinde sanki binlerce odası olan, bazı yerleri beş kattan oluşan bu büyük sarayda yolunu bulması gerçekten çok zor olmalıdır. Birçok koridoru vardı fakat hiç antresi yoktu. Koridorlar küçük bir odadan başka bir odaya bağlanıyordu, bu yüzden hiçbir yere giden direkt bir yol bulamıyordunuz. Tahminime göre Yunanlılar burayı ilk gördüklerinde, hiçbir anlam veremediler ve böylece bu labirent kavramını ortaya attılar. Bu yeri Yunan simetri algısını bozan, karanlık ve birçok koridordan oluşan bir zindan olarak hayal ettiler.

Yunanlılar simetriye bayılırlar. Sarayın içinde yapılan modern kazılar bu yerin Minotaur’un labirentiyle olan bağlantısını sadece güçlendirmiştir. Alan boyunca, boğalara tapma izleri bulunmuştur.Sarayda bulunan bir fresk bile, bir boğayla savaşan genç bir adamı resmetmektedir. Neredeyse direkt efsaneden çıkmış bir sahne gibi görünmektedir. Knossos sarayındaki bu tasvir, kızgın bir şekilde kendisini takip eden geniş boynuzlu bir boğanın üzerinden parende atan çıplak, genç bir adamı göstermektedir. Labirent görünümünde, boğalarla alâkalı eserlerle dolu eski bir saray. Bu sarayın efsaneyi nasıl etkilemiş olabileceğini görmek kolaydır. Fakat bağlantılar bununla sınırlı değildir. Arkeologlar gerçek Kral Minos’un varlığını destekleyen kanıtlar ortaya çıkarmışlardır. Hâlâ sağlam duran tahtıyla birlikte bulunan bir taht odası. 3,500 yıllık bir geçmişe sahip, Avrupa’da bulunan en eski tahttır. Üzerinde eski dilde yazılmış ve kralın isminin geçtiği bir ibare de vardır. Girit tapınağının arşivlerinde, üzerinde Kral Minos kelimesine benzeyen kelimelerin kazılı olduğu taş yazıtlar vardır. Üzerlerindeki “mi-nu-te” ve “mwi-nu ro-ja” kelimeleri “Kral Minos” anlamına gelebilir, “ro-ja” bir kraliyet unvanıdır.Bu deliller ışığında Kral Minos’un gerçekten yaşadığını söyleyebiliriz. Fakat Minotaur efsanesiyle en ilgi çekici bağlantı alanda bulunan başka bir yazıtta ortaya çıkmaktadır. Labirentin Hanımı olarak anılan kişiye yapılan bir bağışı resmetmekte, Minotaur labirentine atıfta bulunulmaktadır. Bu yazıt, Knossos Şehri ile efsanemiz arasındaki en belirgin bağlantıdır. Fakat, Labirentin Hanımı olarak anılan kişi kimdi acaba?

Kim olduğu bir sır perdesidir. Uzmanlar onun, sarayda büyük bir öneme sahip olan bir kadın, yüksek konumda bir rahibe, hatta kralın kızı olduğuna inanmaktadırlar. .

Efsanede, Kral Minos’un kızı Ariadne hikâyemizin geri kalan kısmında büyük bir rol üstlenmektedir. Labirentin Hanımı’nın kim olduğunu bilmemekteyiz fakat Kral Minos’un ilk kızı olması münasebetiyle Tapınak’ın rahibesi olarak anıldığından Ariadne’nin o kişi olma ihtimali yüksektir. Theseus Girit’e kurban edilmek için geldiği andan itibaren Prenses Ariadne’nin dikkatini çeker. Ariadne Theseus’un duruşunu, cesaretini, sürekli kendisine baktığını fark eder ve anında ona tutulur. Theseus’a olan aşkının etkisi altında kalmış gibidir ve ona yardım etmeye karar verir çünkü onunda diğerleri gibi labirentte ölmesini istememektedir. Fakat Ariadne elini çabuk tutmalıdır. Labirentin tasarımcısı Daedalus’u bulur ve kaçış yolunu söylemesi için yalvarır. O da bir ipucu verir. Bu efsanenin eski İngilizce çevirilerinde, “ipucu” kelimesi “yumak” anlamına gelmektedir. Daedalus’un Ariadne’ye verdiği de budur ve “ipucu” kelimesi de bu şekilde ortaya çıkmıştır. Ve Daedalus ona; “Neden sadece bir yumak kullanmıyorsun?

Bir ucunu kapıya bağla ve labirentte ilerledikçe ipi sal. Merkeze vardığında, ipi takip ederek tekrar çıkış yolunu bulabilirsin.” der. Biz de sualtı keşiflerimizde yumak kullanmaya devam etmişizdir. Dalgıçlar ipin bir ucunu enkazın ya da mağaranın girişine bağlayıp içeri girer ve keşiflerini yaparlar, daha sonra da ipi takip ederek dışarı çıkarlar.

Yunanlıların her şeyden daha üstün tuttukları şey, yani sağduyu sorunu çözmüştür. İçinden çıkılmaz gibi görünen bir duruma basit bir çözüm bulmuştur. Ariadne gizlice Theseus’u hücresinde ziyaret eder ve bir şartla çıkış yolunu teklif eder hayatta kalırsa kendisiyle evlenmesini ister. Theseus Ariadne ile karşılaştığında, zor bir durumdadır. Labirentin içine girmek ve Minotaur tarafından öldürülmek üzeredir, böyle bir durumda Ariadne ona yardım etmeye gönüllü olduğundan, onun da fazla bir seçim yapma şansı yoktur. Ya onun dediğini yapacak ya da kendisini tehlikeye atacaktır, sonuç olarak kendisini tehlikeye atmamayı tercih eder. Ertesi sabah, 14 kurban labirente hapsedilir. Kurbanlar kesilmeye hazırdır. Theseus elindeki yumağıyla, labirentin içinde ilerlemeye başlar. Theseus girişten itibaren ipi salmaya başlar ve bu karanlık, nemli tünelde adım adım ilerlemeye başlar. Theseus bir kurban olarak sunulmuştur. Bu durum, bugün anlamakta güçlük çekeceğimiz bir kavramdır fakat bulunan deliller eski Giritlilerin sadece insanları kurban ettiğini değil aynı zamanda onları yemiş olabileceklerini de göstermektedir. Atina Prensi Theseus Minotaur’la doğrudan karşılaşma niyetiyle, diğer kurbanlara birlikte labirentin derinliklerine doğru yol almaktadır. Elinde yumağı, yani ipucu vardır, böylece çıkış yolunu bulabilecektir. Minotaur’un kükreyişleri daha güçlü duyulmaya başlayınca, Theseus’un direnci bozulmaz fakat yanındakiler çözülmeye başlarlar. Kurbanlar labirentte yürürken, ne kadar korkmuş olabileceklerini tahmin etmek zor değildir. Sadece karanlık bir yere girdiğinizi ve hiçbir şey görmeden gezdiğinizi düşünün. Bu labirentin başka bir yerinde, onları bir anda yok edebilecek bu insan yiyen korkunç yaratığın olduğunu biliyorlardı. Bu canavarla nerede karşılaşacağınızı asla bilemezsiniz. Labirentin derinliklerinde, Minotaur uyanır. Kendisine doğru gelen korkmuş kurbanların çığlıklarını duyar. Ve bir sonraki et ziyafetini çekmeye hazırdır. Theseus’un, Atinalıları Girit’in gazabından kurtarmak için yenmek zorunda olduğu düşmanı işte budur.

Bu şekilde devam eden efsanenin gerçekle olan bağlantısı nedir?

Tunç Devri boyunca Atina ve Girit arasında devam eden gerginlik detaylı olarak belgelenmiştir. Giritliler gerçekten efsanede geçtiği kadar vahşi miydi?

Knossos sarayında yapılan kazılarda hikâyemizin ardındaki gerçeklere ışık tutan muhtemel kanıtlar gün ışığına çıkarılmıştır. Alanda bulunan yazıtlar, bazıları tarafından tanrılara verilen kurbanlar olarak yorumlanmaktadır. İnsan kurbanlar. Kadın bir kölenin ve ayrıca 10 erkeğin kurban edildiğine dair kayıtlar vardır. .

Efsanedeki Minotaur’un kurbanları gibi, kurban törenlerinde gerçek insanlar öldürülmüştür. Girit’te insanların gerçekten kurban edildiği öne sürülmektedir. Fakat kanıtlar yazıtların ötesine uzanmaktadır. Ayrıca acımasız infazların izlerini taşıyan kemikler bulunmaktadır. 1979 yılında, Knossos’ta 300’den fazlası gün ışığına çıkarılmıştır ve kemiklerin hepsi inanılmaz bir biçimde, çocuk kemiğidir. Yaklaşık %25’inde, eti kemikten ayırmaya yarayan bir tip keskin bıçak tarafından yapıldığı anlaşılan kesik izleri mevcuttur.Kemiklerde bıçak izleri vardır, kemiklerin üzerinde kesik izleri vardır, bu yüzden gerçekte bir katliam mı yapıldı yoksa yamyamlık mı yapıldı bunu anlamak zordur. Bu tip bir kanıt başka birisi tarafından daha başka nasıl yorumlanabilir bilemiyorum. İnsan kemikleriyle birlikte benzer şekilde kesilmiş koyun kemikleri de bulunmuştur. Bu büyük izler, yemek için kesilen hayvanlarda bulunabilecek türden izlere benzemektedirler. Bu da bize, eski çağlarda yaşayan Giritlilerin sadece insanları kurban etmediklerini aynı zamanda onları yediklerini göstermektedir. Minotaur’un insan etine olan açlığı yamyamlık üzerine verilen şifreli bir mesaj mıdır?

Aklımıza gelebilecek en iğrenç ve tiksindirici suçtur. Birini şeytanmış gibi göstermek için biçilmiş bir kaftandır, bu yüzden antik Yunanlıların büyük düşmanları Girit hakkındaki hikâyeyi bu şekilde anlattıklarını, yani onlar sadece korkunç insanlar değil, aynı zamanda canavar ve hatta yamyamdılar şeklinde anlattıklarını düşünebiliriz. .

Efsane devam eder. Labirentin koridorlarına karanlık çökmüştür. Theseus’un kendi başına yolunu bulması imkansızdır. Minotaur’un hırıltıları gittikçe daha yüksek duyulmaktadır. Bunlar onun pusulasıdır. Theseus’un elindeki yumak, yani ipucu iyice küçülmüş, labirente ilk girdiği andakinin anca dörtte biri kalmıştır. Canavar artık yakındadır. Duvarlardaki kan kokusunu hissetmekte, canavardan arta kalan zavallı kurbanlarının kemiklerini görebilmektedir. Köşeyi döndüğünde uyuyan devi görür. Minotaur’un nefes alış sesleri bile onu çok korkutur. İşte kahramanlarla bizim, yani normal insanlar arasındaki fark burada ortaya çıkar, kahraman korkuyu hisseder, ama ona yenilmez ve kahramanlığını ortaya koyar. Theseus canavarı uyuklarken yakalayarak onu pusuya düşürür. Theseus yaklaşır, Minotaur ürkerek kalkar ve karşılık verir. İnsanoğlu canavarla karşılaşırken balta da kılıçla karşılaşır. Atina ve Girit’in geleceğini kestirmek zordur. Gecenin bir yarısında kavga sesleri karanlığı delmektedir. Theseus Minotaur’u labirentte köşeye sıkıştırmıştır. Birden üzerine atlar, saldırır Canavar kendisine vuranın daha ne olduğunu anlamadan, Theseus üstünlüğü ele geçirir. Minotaur’un mücadelenin sonunda nefesi kesilir. Kahramanımız öldürücü darbeyi indirir. Minotaur, yani işkenceye maruz kalan, kapana kısılan korkunç ruh artık ölmüştür. Atina Prensi ve Poseidon’un oğlu Theseus Kral Minos’un lanetini yok etmiştir. Kalbinin nasıl çarptığını, adrenalininin nasıl yükseldiğini tahmin edebilirsiniz, üstü başı ölü canavarın pisliğine ve bu canavarın yıllardır yediği insanların kanına bulanmıştır. Theseus’la somutlaşan sağduyunun gücü Minotaur’la somutlaşan mantıksızlığın gücüne galip gelmiştir. Fakat galibiyetini kutlamak için vakti yoktur. Gün ağarmaktadır. Theseus eğer Kral Minos’un gazabından kaçacaksa elini çabuk tutmalıdır. Minotaur’u öldürmüş olması her şeyin bittiği anlamına gelmez çünkü bu durum tabi ki Minos’un hoşuna gitmeyecektir. Bu yüzden izleri takip ederek labirentten çıkmak ve gemiye binmek zorundadır. İp yardımıyla geri dönerken hâlâ hayatta olan Atinalıları da yanına alarak labirentten çıkar. Kaderlerinin umdukları gibi sonlanmadığını, kahramanımızın kaderlerini kökünden değiştirdiğini gördüklerinde nasıl sevindiklerini tahmin edebiliyorum. Girit Prensesi Ariadne, Theseus’un kurtulduğuna dair herhangi bir işaret görebilmek için geceyi uykusuz geçirmiştir. Minotaur’dan canlı kurtulmayı başarırsa onunla evlenmeye söz vermiştir, Ariadne de sözünü tutmasını beklemektedir. Şafak sökmeden önce ona katılır ve gemileri Atina’ya doğru yelken açar. Bu an, Yunan mitolojisinde bir dönüm noktasıdır. Theseus’un Minotaur’u öldürmesi çok sembolik bir harekettir, Atinalı kahramanımız en sonunda Girit boyunduruğunu yenmiştir.

Yunanistan’ın Girit’i yenmesinin sembolüdür. İnsan cesaret ve becerisinin sembolüdür. Bu yüzden tüm bu hikâyeler, gençlere şehirlerine karşı sadık olmaları, şehirlerinin şerefi için kendilerini feda edebilmeleri ve demokratik bir şehrin gerçek vatandaşları olmaları konusunda ilham kaynağı olmuştur. Theseus Girit’ten bir kahraman olarak ayrılır fakat eve dönüş yolculuğu bir trajediyle sonlanacaktır. Minotaur’la savaşmak için ayrılırken Theseus ölümlü babası Kral Aegeus’a eve sağ dönmesi durumunda zaferini belirtmesi için beyaz yelken açacağına dair söz vermiştir. Aegeus aylar boyunca her gün, aynı uçurumun kıyısına gelerek gemiden bir iz aramıştır. En sonunda gemi ufukta göründüğünde yelkenleri siyahtır. Kral oğlunun Minotaur tarafından öldürüldüğünü zannederek tarif edilemez bir üzüntüye kapılır. Bu üzüntüyle, Aegeus denize atlayarak ölür. O gün bu gündür, Theseus’un babasından dolayı bu denizin adı (Ege) Aegean’dır. Theseus beyaz yelken açmayı unuttuğunda, hikâyenin orijinali unutmasına sebep olabilecek herhangi bir şeyden bahsetmez, fakat orijinal efsanenin sonunda bir çeşit gençlik gamsızlığından bahseder gibidir. Bu en kolay açıklamadır. Üzerinde bir zafer sarhoşluğu vardı, eve geri dönüş yolundaydı ve sadece yapmayı unuttu. Aegeus’un ani ölümü sarsıcı bir gelişmedir. Theseus karaya sadece Atina’nın kurtarıcısı olarak değil, aynı zamanda yeni Kral olarak çıkar. .

Efsaneye göre, şehri durgun bir ileri karakol olmaktan bölgenin süper gücüne dönüştürecek bir Kral olacaktır. Bu efsanede, Atinalıların güçlenmeleri tamamen Theseus’a bağlanmıştır. Aslına bakarsanız, efsane kısmen bunu kanıtlamak için yazılmış gibi görünmektedir. Atinalılar Theseus’u kurucu kahramanları olarak seçerek, bir açıklamada bulunmaktaydılar. Girit’in uzun zamandır süren hakimiyetinin son bulduğunu, şehrin yeni bir patronunun olduğunu ve bu patronun da Atina olduğunu söylüyorlardı. Atina Yunan dünyasının baskın şehir devleti olma yolunda ilerlerken Girit çökecek ve fethedilecektir. Fakat her iki krallıkta tarihe gömüldükten çok sonra bile, Theseus ve Minotaur efsanesi devam edecektir. Ve her güzel efsane gibi, bu efsane de 3,000 yıl önce ki kadar bugün bile belirgin olan insan doğasının içyüzünü su yüzüne çıkarmaktadır. Bir kişinin Minotaur hikâyesinden çıkarabileceği çok anlam vardır, labirenti insan zekâsı olarak, bilinç anımızda sürekli keşfettiğimiz karanlık bir yer olarak, hayvan doğası olarak, bizi öldürmek zorunda bırakan doğa olarak düşünebilirsiniz.

Bu efsaneler, içimizde saklı tuttuğumuz bazı özelliklerimizi bize çok güçlü bir şekilde gösterirler. Gizli dürtüleri, arzuları gösterirler, buradaki “gizli”, dünyayla başa çıkarken kullandıklarımız, insanların yaşadıkları en hayati mücadeleler demektir.

BÖLÜM 5 MEDUSA

Eğer bakışlar öldürseydi şimdi ölmüş olurdunuz. Bir bakışla taşa dönerdiniz. Bu, Medusa efsanesidir. Tüm insanların korktuğu korkunç bir kadın. Savaş alanında ve daha ötesinde. Fakat beklenmeyen bir düşman ona meydan okuyacaktır. Hikâyenin ardında çarpıcı bir gerçek yatmaktadır. Yunanistan’ın en ünlü canavarı bir insan cesedinden esinlenilerek yaratılmış olabilir mi?
Ya da hikâyesinin temeli, geceleri gökyüzünde göründüğü şekliyle pozitif bilim olabilir mi?
Bugüne kadar anlatılmış en büyük hikâyelerden birinin ardında saklı kalan gizli amacı keşfedin. Medusa’nın Başının izini sürün.

Burası bir zamanlar bir bahçeydi, şimdi ise ölülerle dolu bir mezarlıktır. Hepsi de korkudan donakalmıştır. Son nefeslerini verirken baktıkları şey ise Medusa idi. Onun bakışları tam anlamıyla içinize işler ve sizi komple bir taşa çevirir. Medusa efsanesi bizleri yaklaşık 3,000 yıldır büyülemektedir. Bugün bile görüntüsü hâlâ, dünyanın her yerinde akıllarda hemen canlanıverir. Sıklıkla vazoların üzerinde resmedilen Medusa, domuz dişlerine sahip, saç yerine kafasında yılanların dolaştığı, bazen sakallı, sıklıkla suratı asık, ağzından dışarı sarkan bir dile sahip ve gözlerini size dikerek bakan bir kadındır.Antik Yunanistan’da, efsaneler sayesinde karışık dünya anlamlanıyordu. Hikâyeleri tarihi kaydetmiş, doğayı açıklamış ve insanlara yaşam şekilleri aşılamıştır. Medusa efsanesi de diğerlerinden farklı değildir. .

Efsaneler topluma ders verir ve düzen kurmalarına yardımcı olurlar. Ve bence Medusa efsanesi, Antik Yunan toplumundaki bazı değerlere bakmamızı sağlayan bir pencere açmaktadır. Hayatlarının bir bölümünde, bir çeşit büyüleyici bir kadının etkisi altında kalmış olan erkeklerin ne yaşadıklarını tam anlamıyla görmemizi sağlar. Medusa tek bir delici bakışla bir insanı yok edebilir. Bu, onu neredeyse mağlup edilemez yapan bir güçtür. Medusa efsanesi, insanlarda özellikle de erkeklerde bazı korkuların uyanmasına sebep olur. Başka yöne çevrilemeyen, içinizi delip geçebilecek, her şeyi yok edebilecek güçte, sizi dondurabilecek, bir şekilde sizi mahvedebilecek ve bitirebilecek bakışa sahip güçlü kadın imajı bence bu tip bir kadın özellikle erkekler için bir kâbus olmalıdır. Antik Yunanlılar için, Medusa’nın ölümcül görüntüsü mitolojideki en korkutucu görüntülerden biridir. Fakat Medusa bir canavar olarak doğmamıştır. .

Efsaneye göre, Medusa bir zamanlar Yunanistan’daki her erkeğin sahip olmak isteyeceği kadar büyüleyici güzelliğe sahip bir kadındır. Uzun bukle bukle saçları olan, herkesin evlenmek istediği, herkeste kıskançlık yaratacak kadar güzel bir kadın olarak tasvir edilmiştir. Fakat Medusa evlenemez. O, savaş tanrıçası Atena’nın sonsuza dek bakire kalma yemini eden rahibesidir. Atena, antik Atinalıların büyük şehirlerinin koruyucu tanrıçasıdır. Ayrıca bakire bir tanrıçadır, seks onun dünyasında yer almaz, herhangi bir erkeksi arzunun sınırları ötesinde yer almaktadır. Tapınağındaki hizmetkârların da bakire olmaları gerekiyordu, böylece tüm enerjilerini ailevi işlere ve çocuk yetiştirmeye değil de tanrıçanın hizmetine sunabileceklerdi. Medusa, yani kötülüğün korkunç görüntüsü yola saflık sembolü olarak başlamıştır.

Hikâye böyle devam eder, fakat gerçeğe dayanıyor olabilir mi?

Atena Tapınağı bir efsane değildir. Bugün bile hâlâ Atina’da Akropolis’in tepesinde ayakta durmaktadır. Parthenon Tapınağı. Yunancada “bakirenin mekanı” demektir.M.Ö. 430’da tamamlanarak, Atina semalarında yükselmiştir. Her Yunan şehrinin kendine ait büyük bir tapınağı olmalıydı. Bu durum, Amerika’daki her şehrin kendine ait büyük bir stadyuma sahip olması gibi bir şeydir. Bu yüzden Atina antik Yunan’ın en önde gelen şehri olarak, kendi görkemine yakışacak derecede büyüklükte bir tapınağa sahip olmak istemiş ve böylece Parthenon yaratılmıştır. Tapınağın merkezinde Atena’nın çok büyük bir heykeli vardır. Fildişi ve altından yapılan heykel, yaklaşık 12 metre yüksekliktedir. Antik dünyanın en etkileyici manzaralarından birisidir. .

Efsaneye göre, Medusa’nın trajik kaderinin yazıldığı yer burasıdır. Medusa’nın güzelliği yasaktır, Atena’nın hizmetine sunulmuştur. Fakat bir talipli, edilen yeminin yoluna çıkmasına müsaade etmeyecektir. Denizler Tanrısı, Poseidon. Poseidon, bir çeşit çok belirgin, erkeksi güçtür. Deniz, fırtına ve deprem tanrısıdır. Depremler sessizce yaklaşmazlar, neye uğradığınızı şaşırırsınız. Az bile sinirlendirilirse, çok kötü şekilde köpürüp size çok zarar verebilir. Bir şehvet anında, Poseidon hamlesini yapar ve bakire rahibeye en büyük zararı verir. Kutsallığını hiçe sayarak, Atena’nın Tapınağı’nda ona tecavüz eder. Onun bekâretini çalar.

Bu durum tarihin her evresinde kesinlikle suçtur. Medusa’nın dünyası kararmış, masumiyeti çalınmış, hayatı kökünden değişmiştir. Bir tecavüz kurbanı olduğundan Yunan geleneklerine göre artık normal bir evlilik yapma hakkı yoktur. Ve artık bakire de olmadığından tanrıça hizmetine kendisini adaması da mümkün değildir. Belirli dini ayinler için kendinizi cinsel ilişkiden arındırmanız gerekiyordu böyle bir durumda da Tapınak’ta ilişkiye girmek mekânın kutsallığına hakaret ve dolayısıyla Atena’nın sinirlenmesi anlamına gelmektedir. Atena çok sinirlenmiştir. Ama Poseidon’a sinirlenmemiştir. Güçlü bir erkek tanrı olması münasebetiyle bu ondan beklenebilecek bir harekettir. Atena’ya göre, cezalandırılmayı hak eden Medusa’dır. Kurban suçlu durumuna düşmek üzeredir. Atena da onlardan biridir. Kendisini sanki bir erkek kampındaymış gibi gösteren bir görev üstlenir. Erkeklerin tarafını tutmaktadır. Bir bakıma, kadınların alınıp satılan bir mal gibi görüldüğü bir toplumu yansıtmaktadır. Belli bir noktaya kadar tecavüzün kadın için çok zararlı olduğunu anlamışlardır fakat bu efsanelerin çoğunda herhangi bir acıma görmemiz söz konusu değildir. Ve sıklıkla, cezalandırılan kişi de tecavüze uğrayan kadının ta kendisidir. Atena, zaten mahvolmuş rahibesini çok acımasızca cezalandıracaktır. Güzeller güzeli Medusa’yı çirkin bir yaratığa dönüştürecektir. Yeni görüntüsü antik Yunanistan’da sıkça rastlanan gerçek bir manzaraya korkunç derecede benzeyecektir. İnsan cesedine.

Medusa, mitolojinin yılan saçlı iğrenç yaratığı düşmanlarını bir bakışıyla taşa çevirebilmektedir. Bir zamanlar, Yunanistan’ın en güzeliydi. Hem erkeklerin hem de tanrıların göz bebeğiydi. Fakat Poseidon’un tecavüzüne uğradıktan sonra Medusa’nın hayatı kökünden değişmiştir. Medusa hikâyesi bir trajedidir çünkü suçun faili bile değilken, Atena’nın Tapınağı’nda Poseidon’un tecavüzüne uğramışken çok çirkin bir canavara dönüştürülen kendisi olmuştur. .

Efsanede, tanrıça Atena Medusa’yı ansızın lanetler. Medusa çok acı veren bir dönüşüme uğrar. Can havliyle yüzünü tırmalar ve derisi çatlayarak solup gider. Uzun, ipeksi saçları kıvranan zehirli yılanlar kütlesine dönüşür. Medusa’nın korkunç dönüşümü tamamlanmak üzeredir. Fakat geçireceği bir dönüşüm daha vardır. Şimdi ise, uğradığı lanetin en zorlu ve iç burkucu sonuçlarına katlanmak zorundadır. Kendisine bakanı taşa dönüştürecek bir kişi rolü oynayacaktır. Bu da onu toplumdan soyutlayacaktır. Medusa’nın artık hiç kimseyle, hiçbir ilişkisi kalmamıştır. Bu da demek oluyor ki, Atena bu zavallı kızı ömrünün sonuna kadar bir çeşit yalnızlığa hapsetmiştir. Tecavüze uğramış olmanın neticesinde, Medusa statüsünü, güzelliğini ve birini öldürmeden ona bakabilme yeteneğini kaybetmiştir. Son olarak da, uzak ve ıssız bir adaya ölene dek sürgün edilmiştir. Medusa artık bu lanetle sonsuza dek yaşamak zorundadır. Ve bu zaman içinde, herhangi bir şey değişmeyecektir. Gerçekleşecek olan tek şey, her kim ona ne zaman yaklaşmaya kalksa taş bahçesine bir ağaç daha dikilecektir. .

Efsaneye göre, Medusa “Gorgon” isimli bir canavara dönüşmüştür. Bu isim, antik Yunan dünyasında ki “korkunç” kelimesinden gelmektedir. Gorgon şu; pullu derili, dik dik bakan koca gözlü ve bir bakışta sizi taşa dönüştürebilecek korkunç canavardır. İçinde çirkin ve korkunç kadınların olduğu ilk gelenekler Medusa’dan bahsetmektedirler. Medusa bu çirkin yaratıklardan birine dönüştürülen ilk insandır.

Yunan efsanelerinde, çirkin ve korkunç kadınlar ölümün somutlaştırılmış halini temsil etmektedir. Aslında, onlara ilham veren, ölümdür. Fal taşı gibi açık gözler, yüzdeki işaretler, şişkin bir yüz, dişlerin görüneceği kadar kasılmış bir deri ve dışarı çıkmış bir dil, ölü bir bedenin görüntüsünden esinlenmedir. Öldükten sonra, insan derisi vücudun farklı noktalarından büzülmeye başlar. Yüz garip bir şekilde şişer. Gözler büyüyerek yerlerinden çıkarken, dil de şişerek ağızdan dışarı çıkar. Böylece, ceset insandan canavara dönüşmüş olur. Ceset fotoğraflarında, ortaya çıkan “gorgon”a has bu değişimleri görebilirsiniz. Bu, bugünün insanlarının hiç de alışık olmadığı bir şeydir, bizim ölülerden ayrılışımız erken olur. Bizim ölülerle ilgilenen uzmanlarımız vardır. Fakat aslına bakarsanız, eski zamanlarda böyle bir durum sizin için hakaret sayılmazdı. İnsanlar bu tip şeyleri görürlerdi. Antik dünyada ölüm her yerdeydi. Aslında, tarih boyunca ortaya çıkan çoğu canavar cesetlerden esinlenilmiştir.

Aztek takvimi zamanlarında, tam olarak aynı şekilleri bulur, aynı büyüklükte gözleri, burunları, zoraki gülümsemeleri, dışarı çıkan dilleri görürsünüz. Mısır mitolojisinin Bes’inde bunları bulursunuz. Hint mitolojisinde, güneş tutulmasından sorumlu tutulan şeytan, yani Ruha’da aynı özellikleri bulursunuz. Güneydoğu Asya mitolojisinde, çocukları kaçıran şeytan Rangda’nın da kocaman pörtlek gözleri ve ağzından sarkan çok uzun bir dili vardır. Bu çirkin ve kötü kadın sembolünün antik dünyanın birçok yerinde bu kadar meşhur olması, bu efsanelerin ne kadar geniş bir alana yayıldığını anlamamızı sağlar.

Hikâyemize dönecek olursak, Medusa artık çok çirkin, kötü bir kadın ve ölümün efsanevi yüzü olmuştur. Fakat fiziksel değişimi, çekeceği cezanın sadece başlangıcıdır. İğrenç bakışları toplumdan dışlanmasına sebep olacak, taşa çevirme gücü ise onu bir hedef haline getirecektir. Çünkü Medusa’nın kafasını koparabilen bir savaşçı savaş alanında muazzam bir avantaja sahip olacaktır. Kafası vücudundan ayrılsa bile taşa çevirme özelliği devam etmektedir. Akdeniz’in her yerinden savaşçılar, Medusa’yı katletmek ve bu güce sahip olabilmek için harekete geçmişlerdir. İçlerinden birisi için şöhretten daha fazlası tehlikededir. Onun adı Perseus’tur. Ve Medusa’nın başını arayışı mitolojideki en büyük maceralardan birisidir. Perseus’un hikâyesi Argos’ta, yani Güney Yunanistan’da bulunan bir bölgede başlar. Eski çağlarda birçok efsane belirli yerlerde konumlandırılmıştır. Bu durum, o yerlerde yaşayan insanlar için önemli bir konuydu. Böylelikle, tanrısal kahramanlarla aralarında bir bağ olduğunu iddia edebiliyorlardı. .

Efsanemize göre, Argos’a hükmeden zalim kralın adı Acrisius’tur ve bu kralın bir sorunu vardır. Hiç erkek varisi yoktur. Yunan dünyası, sahip olunanların aile içinde kalması için çaba sarf etmiştir. Ve bunu yapmanın yolu da sahip olunanları, doğan ilk erkek çocuğa ya da en büyük erkek varise bırakmaktan geçer. Acrisius’un tek çocuğu Danaë isimli kızıdır ve kızının da hiç çocuğu yoktur. Bu yüzden Kral, bir erkek torun sahibi olup olamayacağını öğrenmek için bir rahibeye gider. Acrisius’a eğer kızının bir çocuğu olursa, bu çocuğun büyüdüğünde kendisini öldüreceği söylenir. Erkek torununun kendisini öldüreceğini öğrenince, korkuya kapılan Kral kızının çocuk sahibi olmasını engellemesi gerektiğine karar verir. Bu nesilsel değişim korkusu, gücün bir sonraki nesle kaptırılma korkusu gerçekti. Eğer bir çocuğunuz ve sahip olduğunuz değerli bir şeyiniz varsa, bir açıdan gözünüzün çocuğunuzun üzerinde olması gerekir. Korkusuna yenik düşen Kral, kendini kurtarmak için bir plan yapar. Acrisius kızı Danaë’yi kimsenin göremeyeceği bir kuleye hapsederek, onu gerçekten içler acısı bir hayata mahkûm eder. Danaë havasız bir yere çok az bir yiyecekle hapsedilmiştir. Bu durum Kral’ın elini kana bulamadan kızını öldürmesidir. Kral kızının ölüm haberini duymayı umarak beklemiş fakat kızının açlıktan ya da susuzluktan öldüğü haberi kendisine ulaşmayınca çok şaşırmıştır. Bir süre sonra, kuleden gelen ışıklar görmeye ve sesler duymaya başlamışlardır. Bu yüzden Acrisius kızının ne yaptığını görmeye gitmiştir. Kral kızının odasına girdiğinde, kızının hâlâ yaşadığını ve aynı zamanda da kucağında bir erkek çocuğun, yani Perseus’un olduğunu görür. Acrisius, birinin güvenli kuleye girip kızını hamile bıraktığını görünce çok şaşırır. Fakat bebeğin babası ölümlü bir adam değildir.

Yunan tanrılarının kralı, mitolojinin en hızlı çapkını Zeus’tur. Birçok efsanede birçok kadını baştan çıkaran Zeus, Danaë’nin hapsedildiğini görür ve ona âşık olur. Parmaklıklardan geçebilecek tek şekil olan altın yağmuru şekline girerek onun yanına gelir. Altın suyu şeklini alarak odaya akar ve bu şekilde onunla ilişkiye girer. Zeus’un altın yağmuru, ismini Perseus’tan alan gerçek bir doğa olayından esinlenilmiş olabilir. Muhtemelen gökyüzündeki en etkileyici ve gözle görülebilen meteor yağmuru Persean meteor yağmurudur. Eğer Ağustos ayında bakma fırsatı yakalayabilirseniz, sanki gerçekten gökten altın yağıyor gibi görünmektedir. Her bir çizgiyi sarımsı bir renge bürünmüş olarak görebilirsiniz. Her mitolojide kadınlar farklı doğa güçlerinden hamile kalabilmektedirler. Bu durumu sadece Perseus efsanesindeki altın yağmurunda değil, bazen de kadın ve hayvanların rüzgar tarafından hamile bırakıldıklarında veya bazı mitolojilerde kadınların güneş tarafından hamile bırakıldıklarında görürüz. Perseus hem bir tanrı hem de bir ölümlü olarak, yani yarı tanrı diye bilinen bir şekilde doğmuştur. Yarı tanrı demek o insanın tanrılara has bazı kutsal güçlerinin olduğu, fakat aynı zamanda onun ölümlü olduğu, yani ölebileceği anlamına gelir.

Yunanlıların bu yarı tanrı fikrini, tanrılara olabildiğince yakın olabilmek, içlerinden birini tanrılara çok ama çok yakın görmek istedikleri için uydurduklarını düşünüyorum. Perseus’un bir yarı tanrı olarak kaderini yaşayabilmesi için, öncelikle büyükbabasının gazabından kurtulması gerekmektedir. Kral Acrisius bu çocuğun kehaneti gerçekleştirerek kendisini öldürmesinden korkmaktadır. İlk aklına gelen şey hem anneyi hem de çocuğu öldürmek olsa da Zeus’un intikam almasından çekinir. Bu yüzden, öldürme işini doğaya bırakacak bir plan yapar. Acrisius anne ve çocuğunu sala benzer bir şeye bindirmeye ve onları denize göndermeye karar verir. Danaë ve Perseus erzaksız, rotasız ve onları denizin tehlikelerinden koruyan bir şey olmadan ölüme terk edilirler. Bu esnada, dalgaların ötesinde ıssız bir adada,

Medusa ölüm bahçesine yeni heykeller dikmekte, başını almaya çalışan savaşçıları taşa çevirmektedir. Her fatihin, hatta Büyük İskender gibi gerçek fatihlerin bile rüyasını süsleyen bir güce sahiptir. Medusa’nın insanları taşa çevirme gücü, ünlü “öldürücü bakış” deyiminin doğmasına sebep olmuş olabilir. Fakat antik Yunanlılar, Medusa’nın gücünün kötülük için olduğu kadar iyilik için de kullanılabileceğine inanmışlardır. Dillerinde “medusa” kelimesinin bir de olumlu yan anlamı vardı, “koruyucu” anlamına da geliyordu. Medusa imgesi tehlikeleri defetmek için sıklıkla kullanılıyordu. Hatta en korkulan savaşçıların bazılarının kalkanlarında bile ortaya çıkmıştır. Bu durumun kanıtları, eski dünyaya gitmemizi sağlayan zaman makinelerinden birinde, yani Pompei’de bulunabilmektedir. Arkeologlar bu şehri 1830’larda kazarken, Büyük İskender ile Pers Kralı Darius arasında geçen bir savaşı resmeden büyük bir mozaik buldular. Ve Büyük İskender’in göğüs zırhında Medusa’nın resmi vardı.Medusa güçlerinin kullanıldığı tek yer savaş alanları değildi. Aynı zamanda çocukları korkutmak için de kullanılmıştır. Olay şudur; sembolü fırının üstüne koyarsınız ve bu da çocukların fırının kapağını açmasını engeller. Medusa, Yunanlı ailelerin yemek yemelerini sağlamak için çocuklarını korkutmada kullandıkları bir şeydi. “Yemeğini ye yoksa seni Medusa’ya veririm.” Yani Medusa, çok korkunç, çok iğrenç ve büyüleyici bir şeydi. .

Efsanemizde, Medusa’nın başına koyulmuş bir ödül vardır.

Yunan dünyasının her yerinden savaşçılar, bu uzak adaya onu çalabilmek ve taşa çevirme gücünü düşmanlarına karşı silah olarak kullanabilmek için gelmişlerdir. Şuana kadar, deneyenlerin hepsi aynı hayati hatayı yapmışlardır. Yani ona bakmışlardır. Medusa’nın ne düşündüğü konusunda eski kaynaklar oldukça yetersizdir, onu sadece orada oturan ve bir sürü taş ceset arasında hayatını sürdüren biri olarak anlatmışlardır. Bunun çok garip bir durum olduğunu siz de takdir edersiniz. Her yerde insan dikitleri var ve o orada, tek başınadır ve hiç kimseyle hiçbir şekilde yakın ilişki kurmanın tadını yaşayamamış bir haldedir. Bu yüzden Medusa’nın, sıradaki insanın görüş alanına girmesini ve onu taşa dönüştürmesini bekleyerek yaşadığını düşünebilirsiniz. Fakat bir kahraman onun büyüsünü bozmaya kararlıdır. Medusa heykellerinin arasında çürüdükçe, denizin karşı yakasında Perseus olgunlaşmaktadır. Bebekken, kendisi ve annesi Danaë, büyükbabası Kral Acrisius tarafından denize sürülmüşlerdi. Anne ve çocuğun ölmesi beklenirken Perseus’un tanrı babası Zeus, onları koruması altına almıştır. Serifos adasına çıkmışlar ve oraya yerleşmişlerdir. Büyüyüp yakışıklı ve güçlü bir delikanlı olan Perseus çok güçlenmiş ve güçlü iradesiyle annesini korumuştur. Perseus’un koruyucu olmak için iyi bir sebebi vardır. Serifos hükümdarının annesi için planları vardır. Serifos kralı Perseus’u etrafında görmeyi istemiyordu çünkü hâlâ genç ve güzel bir kadın olan annesi Danaë’de gözü vardı, onunla evlenmek istiyordu. Perseus’u oyunun dışına atmak isteyen kral bir plan yapar. Tüm vatandaşlarından değerli hediyeler getirmelerini ister ve boyun eğmeyenleri sürgüne göndermeye ant içer. Perseus’un fakir olduğunu ve isteğini karşılayamayacağını bilmektedir. Babası ve ailesi olmayan genç bir adam olan Perseus’un -antik Yunanistan’da babanızın olmaması demek bir çeşit toplumsal soyutlanmaya maruz kalacaksınız demektir- krala sunabileceği bir hediyesi yoktur. Perseus köşeye sıkışmıştır. Eğer sürgüne gönderilirse, annesi istemediği bir evlilik yapmak zorunda kalacak ve sonsuza dek oğlundan ayrı kalacaktır. Düşünmeden, sonucu ölümcül ani bir karar verir. Perseus; “Fakir olduğum için size değerli bir hediye veremiyorum fakat daha önce hiç kimsenin başaramadığı bir şey yapacağım, size Medusa’nın başını getireceğim.” der. Bu bir intihar görevidir. Hiç kimse Medusa’nın adasından canlı dönmeyi başaramamıştır. Fakat Perseus için sözünden dönmek söz konusu değildir. Bu artık bir şeref meselesidir. Bundan dönüşü yoktur. Gorgon’un başını getirmek zorundadır. Perseus başarılı olursa, Kral’a meydan okuyabilecek ve annesini koruyabilecek itibara sahip bir kahraman olarak eve dönecektir. Ama başarısız olursa, taşa dönüşecektir.

Yunan mitolojisinde, Perseus ve Medusa isimleri sonsuza dek birlikte anılacaktır. Dört dörtlük kahraman ve en büyük canavar. Burada, bu kalıntıların arasında başlayan bir hikâye. Burası antik Miken’dir. .

Efsaneye göre, burası bir zamanlar Perseus tarafından kurulmuş büyük bir medeniyettir. Miken Tunç Devrinde, antik site devletlerinin en büyüğü idi ve antik Yunanistan’ın büyük bir alanına hakim olmuştur. Bin yıl boyunca Miken’in de, Perseus ve Medusa gibi bir efsane olduğu düşünülmüştür.

Burayla ilgili günümüze ulaşan tek belge Homeros’un İlyada Destanıdır. Fakat 19. yüzyılın sonlarında kayıp bir medeniyet yeniden keşfedilmiştir. Homeros’un destansı şiirlerini bir rehber olarak kullanan arkeologlar, 19. yüzyılda bu büyük hisarların yerini tespit etmeyi başarmışlardır. Ve sadece Homeros’un varlığından bahsettiği bir şeyi bulmak değil aynı zamanda onunla temas halinde olmak kim bilir ne kadar şaşırtıcı bir macera olmuştur.

Miken, efsaneye göre Perseus’un doğduğu şehir olan Argos yakınlarındadır. Kalıntılar, Perseus ve Medusa hikâyesini ortaya çıkaran insanların, yani hayatın gizemlerini efsanelerle açıklayamaya çalışan antik Yunanlıların dünyasına açılan bir penceredir. Şehrin yapıları o kadar büyüktür ki, sonraki Yunan nesilleri bu şehrin tanrılar tarafından inşa edildiğine inanmışlardır. Bu sarayların kalıntılarına bakmışlar ve muazzam bir taş işçiliği görmüşlerdir. Bu, kendilerini yaparken hayal edemedikleri bir beceriydi, sadece kahramanların yapabileceği bir şey gibi onlara görünmekteydi. Perseus hikâyesi bu kalıntılardan doğmuştur. Perseus, şehri inşa eden ve Medusa ile savaşan kahraman olarak hatırlanmaktadır. Bu en büyük meydan okumadır. Perseus bu durumu kendini kanıtlamak isteyen bir delikanlıya has cesaretle karşılamıştır. Fakat bu görev için hazırlıksızdır. Herhangi bir silahı, deneyimi ve hedefini nasıl öldüreceğine dair hiçbir fikri yoktur. Medusa’yı korkunç yapan başka bir detay ise onun tam olarak neye benzediği konusunda hiç kimsenin bir fikrinin olmamasıdır. Onu Perseus’tan daha önce gören herhangi birisi, bir şey anlatacak kadar uzun yaşayamamıştır. Bu yüzden tüm bilgisi, ona bir bakınışınızda sizi dondurup bir taşa çevirebilen korkunç bir canavar olduğu ile sınırlıdır. Harekete geçer ve macerasına başlar fakat çok geçmeden nereye gideceği konusunda hiçbir fikri olmadığını fark eder. Fakat, kahramanların özellikle de babası tanrı olan kahramanların yaptıkları gibi çok geçmeden doğaüstü bir yardım alır. Vahşi doğanın ortasında kalan Perseus, çoğu antik Yunanlının aynı koşullar altında yapacağı şeyi yapar. Dua eder ve tanrılar duasına karşılık verir. Babası Zeus, Perseus’un ihtiyacı olan kanatlı sandaletleri getirecek kişiyi, yani kutsal elçi Hermes’i gönderir. Perseus’un yapması gerekenlerden birisi de uzun mesafelere kısa sürede gitmektir. Ve uçakların olmadığı bir dönemde tanrıların elçisi Hermes yaraya ilaç gibi gelerek kendisine ait bu kanatlı sandaletleri getirir. Sandaletleri Perseus’a verir, onları giyen Perseus da nerdeyse bir jetten daha hızlı bir şekilde kıtaları uçarak kat eder. Şimdi bir çift kanada sahip olan Perseus’un bir de silaha ihtiyacı vardır. Her şey Perseus’un tarafındadır, yani kutsal kan taşımaktadır, büyük bir güce sahiptir, yiğitliğin zirvesine çıkmak için yetiştirilmiştir ve bu çirkin canavarla savaşmaya hazırdır. Fakat daha fazlasına ihtiyacı vardır, aletlere sahip olmak zorundadır. Hermes Perseus’a bir öğüt verir. Medusa’yı öldürmek için ihtiyaç duyduğu sihirli silahlara sahip güzel kadınlar olan Stygian Perileri’ni bulmasını tavsiye eder. Bu Periler doğal elementlerle ilişkili dişi tanrılardır ve bu elementlerin içinde yaşarlar, dolayısıyla onlar su kaynaklarında, dağlarda, ağaçlardadırlar. Onlar genel anlamda derin ve güçlü cinsel arzu nesneleridir ve böylece “nemfomanyak” olgusu ortaya çıkmıştır. Bu perilerin nerede oldukları büyük bir sırdır. Nasıl bulunabileceklerini sadece, 3 çirkin kadın bilmektedir, yani Graeae kardeşler. Yaşlı ve çirkin birer büyücü olarak doğmuşlardır ve ziyaretçilerden hoşlanmazlar. Perseus annesini kurtarmak ve Medusa ile yapacağı savaştan sağ çıkabilmek için onları konuşturmak zorundadır. Geceleri dikkatlice bakarsak, hâlâ gökyüzünde görebileceğimiz türden bir savaştır. Medusa, ölümcül gorgon, sayısız savaşçıyı taşa çevirmiştir.Fakat Perseus hâlâ ona yaklaşmakta ve başını alma niyetindedir. Başarılı olabilmesi için cesaretten fazlasına ihtiyacı vardır. Perseus Medusa’yı öldürebilmek için birkaç güçlü silaha ihtiyaç duyacaktır. Ve bu silahlara sahip olmak için Stygian Perileri’ni bulmak zorundadır. Fakat onların nerede yaşadığını bilen sadece 3 yaşlı ve kötü kadın vardır, Graeae kardeşler. Çok gariptirler. Birisi bir şeye bakmak istediğinde elden ele dolaştırdıkları bu göz hariç, hiçbirinin gözü yoktur, bu yüzden o tek gözü paylaşmak zorundadırlar. O göz onlar için çok değerlidir. Graeae kardeşlerin yaşadığı ada, Ay ışığının bile düşmediği karanlık bir yerdir. Perseus oraya ulaşmak için kanatlı sandaletlerini kullanır. Ayrıca Perseus sadece çok kaslı değil, aynı zamanda oldukça zekidir. Adaya ulaştığında, ilerlemeden önce keşif yapıp zayıflıklarının neler olabileceğini anlaması gerektiğinin farkına varır. Sadece bir gözlerinin olduğunu ve o olmadan tamamen kör olduklarını fark ettiğinde, göz elden ele dolaştığı bir esnada onu çalar. Kardeşler deliye dönerler. Çok kötü bir duruma düşerler. Elindeki son çeyrekliği kaptıran bir dilenci gibidirler. Gözü geri alabilmek için birbirlerinin üstüne çıkmaktadırlar. Elinde büyük bir koz olan Perseus, perilerin yerini söylemelerini ister. Graeae kardeşler de onların, yaşayanların dünyasıyla ölülerin dünyasını ayıran akarsu olan Styx nehrinde yaşadıklarını söylerler. Perseus amacına ulaşmıştır. Perseus gözü yere atar ve uçarak uzaklaşır. .

Efsane bu şekildedir fakat gerçekle bağlantısı nedir?

Yunan mitolojisindeki birçok benzerleri gibi bu hikâye de genel anlamıyla gökyüzünden inmiş olabilir. Uygarlıkların ilk günlerinden beri, geçmişi, bugünü ve geleceği açıklamak isteyen insanoğlu gökyüzüne bakmıştır. Anlatılan hikâyelerin büyük çoğunluğu gökyüzünde gördüğünüz nesnelerle, takımyıldızlarla ilgilidir. Birçok efsanenin takımyıldızlarla bağlantılı olduğundan kesin olarak eminiz.

Yunanlıların 5. yüzyılda, takımyıldızlara efsanevi yaratıkların isimlerini verdiklerini biliyoruz. Ve o yüzyılda, insanlar efsanevi yaratıkları sadece gökyüzündeki önemsiz semboller ya da temsilciler olarak görmemişler, aynı zamanda takımyıldızların tanrı olduklarına inanmışlardır. Gökyüzünde bulunan, özellikle bir motif çok ilginçtir. Kavisli bir kılıç ve bir gorgon kafası tutan kahraman motifi. Bu, Perseus ismiyle bilinen takımyıldızıdır. .

Efsane için tanrısal bir modeldir. Fakat bu yıldız kümesinin anlamı daha büyük olabilir. Ayrıca Graeae kardeşler hikâyesinin de nasıl ortaya çıktığını gösteriyor olabilir. Takımyıldızlar efsanenin detaylarını şekillendirmişlerdir. Perseus takımyıldızının ikinci en parlak yıldızı olan Algol, olağandışı bir yıldızdır. Algol Perseus takımyıldızında, Medusa’nın başındaki bir şekli oluşturur. Ve bu şekil eklips (tutulma) oluşturan çift yıldız olarak bilinir. Gökyüzünde tek bir ışık gibi görünen bu yıldız, aslında birbirinin yörüngesinde dönen iki yıldızdan oluşmaktadır. Bunlar döndükçe birbirinin ışığını keserek Algol’ün bir sönük bir parlak görünmesine sebep olurlar. Bu, Graeae kardeşler hikâyesine ilham vermiş olabilecek 3 günlük bir döngüdür. Algol her üç güne bir, bir süreliğine çok parlar ve aniden söner. Bu durum, Graeae kardeşlerin gözünün Perseus tarafından çalınmasını temsil eder. Göz elden ele gezdirilirken, Perseus oradadır ve gözü çalar. Ve onu aldığında, kaybolduğunu görebilirsiniz. Eğer iyi bir hikâye anlatıcısı iseniz ve gökyüzünü takip ederseniz, yıldızın ne zaman kaybolacağını bilirsiniz, böylece yıldız parlak iken hikâyenizi anlatmaya başlayabilir ve hikâyede Perseus’un gözü çaldığı bölüme geldiğinizde gökyüzünü işaret ederek “Bakın, kayboldu.” diyebilirsiniz. Algol’ün efsane üzerindeki etkisi sadece Graeae kardeşlerle sınırlı olmayabilir. Bazı uzmanlar hikâyenin can alıcı noktası olan, Medusa’nın sonunu da etkilediğine inanmaktadırlar. .

Efsanemiz devam etmektedir. Perseus Medusa ile savaşma yolunda ilerlemektedir ve ona karşı zayıf durumdadır. Canavarla kapışabilmesi için doğru silaha ihtiyaç duymaktadır. Ve aradığını Stygian Perileri’nin bulunduğu, Hades’in kapısı Styx Nehri’nde bulur. Hayatta kalabilmesi için gerekli olan 3 silahı Perseus’a sunarlar. Zeus’un kılıcı, Atena’nın kalkanı ve ölülerin tanrısı Hades’in miğferi. Bu bize, Q’dan süper aletleri alan James Bond’un karşı konulmazlığını hatırlatmaktadır. Sadece görevini tamamlamak için bu aletlere ihtiyaç duyduğundan değil, aynı zamanda bu aletlerin sihirli özellikleri de olduğundan, onları alır. Perseus artık kendisi için biçilen rolü oynamaya hazırdır ve bu zaman çok uzak değildir. Serifos adasında ise bir kraliyet düğünü hazırlığı devam etmektedir ve bu düğünün gönülsüz gelini Perseus’un annesidir. Acaba, çok geç olmadan oğlu Medusa’yı öldürüp başını getirebilecek mi?

Ve kendinden önce bu kadar başarısızlığa uğramış varken kendisi nasıl başarılı olabilir ki?

İşin sırrı kalkanında yatmaktadır. Perseus’un Medusa’nın başını almak için giriştiği bu tehlikeli yolculuk onu binlerce kilometre öteye sürüklemiştir. Artık kader anı gelip çatmıştır. Medusa’nın ölümcül sığınağının eşiğinde bulunmaktadır. Buraya kadar tanrıların yardımını alan Perseus, bundan sonra artık tek başınadır. Medusa’nın etrafındakiler sadece taş, sert cisimler, taşa dönmüş canlılardan oluşmaktadır, bu açıdan bakıldığında çok kasvetli ve ıssız bir yer olmalıdır. Perseus kaderine doğru adım adım ilerlerken çok korkmuş bir haldedir fakat bu adımlar ileriye doğru atılmamaktadır. Genç kahramanımız yavaşça geri geri gitmektedir. Perseus çok zekidir ve Medusa’ya karşıdan saldırmanın kendisini taşa dönüştürecek bir felaket olduğunun farkındadır. Bu yüzden öyle yapmak yerine, kalkanını döndürür ve ona arkadan yaklaşır. Ve geri geri yürürken kalkandan onu gözetleyerek kendini güvence altına alır. Giderek yaklaştıkça artan heyecanını tahmin edersiniz. Bildiği kadarıyla, kalkan kendisini koruyacaktır, fakat bundan tam olarak emin değildir. Perseus sığınakta dikkatlice ilerlerken gözleri kalkanındadır. Atacağı tek bir yanlış adımın sonucu ölümcül olacaktır. Nihayet, Perseus hedefine kilitlenir, gözlerini kapatır ve kılıcını indirir. Sağlam bir darbe alan Medusa’nın başı koparak yerde yuvarlanır. Yıllardır çektiği işkence ve soyutlanma artık son bulmuştur.

Eski çağlarda yaşayanlar için Medusa’nın aşırı bir cazibesi vardı ve onu destekleseler de, ona karşı çıksalar da bu zavallı insana karşı her zaman bir sempati duymuşlardır. Yani, yaşadıklarına, tüm kaybettiklerine, katlanmak zorunda olduğu o korkunç kadere ve sonunda da bir kahramanın tarafından kafasının koparılmış olmasına bir baksanıza.

Acınılası bir kişi için acıklı bir son. Fakat Medusa hikâyesi burada son bulmaz. Medusa başı ile ilgili en önemli şeylerden birisi de, ölmüş olsa bile, hatta bedeninden ayrılarak bir torbaya koyulduktan sonra bile, hâlâ kendisine bakanı taşa çevirebilme gücüne sahiptir. Medusa durdurulamaz ve korkunçtur fakat güçleri kontrol edilebilir ve Perseus hikâyesi bunu anlatmaktadır.

Başı bir torbaya koyulduğunda, iyilik için olduğu kadar kötülük için de kullanılabilecek bir silaha dönüşmektedir. Perseus artık Dünya üzerindeki en tehlikeli silahın sahibidir. İstediğini taşa çevirebilir ve aklında birkaç hedef vardır. Annesi Danaë’nin kendisini çapkın Kral Serifos’tan koruyacak kimsesi olmadığından, kendi rızası dışında kraliçe olmak üzerededir. Perseus zamana karşı savaşmaktadır. Kahramanımız evine doğru uçarken, Medusa’nın başının hâlâ ne kadar güçlü olduğu ortaya çıkar. Perseus kanatlı sandaletleriyle Yunanistan’a doğru uçarken, Medusa’nın kanı toprağa damlar ve bu damlalardan binlerce zehirli yılan peyda olur. Eski çağlarda, bazı iğrenç canavarlar o kadar kötü ve korkunçtular ki onların kanından başka canavarlar ortaya çıkıyordu. Medusa da bu tip güçlü kana sahip olanlardandır. Perseus uçarken Medusa’nın başından damlayan kanların, hikâyenin daha sonraki anlatımlarında, antik Romalıların Kuzey Afrika’da var olduğunu bildikleri o yılanların doğmasına sebep olduğu düşünülmüştür. .

Efsanemizde, kraliyet düğün günü gelmiştir. Gelinin babası, yani Perseus’un büyükbabası Kral Acrisius Argos’tan gelmiştir. Uzun zamandır, torununun kendisini öldüreceğine dair söylenen kehanetten dolayı korku içindedir. Perseus düğün töreni başlarken adaya ulaşır. Perseus Serifos’a dönüp annesinin Kral’la evlenmek üzere olduğunu gördüğünde, çok sinirlenir. Bu yüzden Medusa’nın başını havaya kaldırır ve “Kral, hediyeni getirdim!” der. Kral bir bakışta taşa döner. Yüzünde sonsuza dek sürecek bir çığlıkla donakalır. Fakat yakalanan tek kral o değildir. Acrisius da taşa dönmüştür. Danaë oğlu sayesinde kurtulmuştur ve Perseus mitolojideki en cesur kahramanlar arasındaki yerini almıştır. Ölüme karşı çıktığı yolculuk, onu bir delikanlıdan bir ergene dönüştürmüştür. Perseus eski çağ kahramanları arasında en çok bağ kurulabilendir. Sadece annesine karşı duyduğu aşırı sevgiden dolayı toplumdan bir şekilde uzaklaştırılmış, yaşadığı zor zamanlara rağmen ayakta kalmayı başarabilmiştir. Giderek büyümüş ve dünyaca tanınmıştır.

Yunanlıların örnek alabileceği, gerçek, çok güçlü bir kahraman haline gelmiştir. Perseus annesini kurtardıktan sonra, Medusa’nın başını hediye olarak onu yaratan tanrıça Atena’ya sunar. En sonunda, Medusa’yı cezalandıran, onun gücüne sahip olmuştur. Hikâyenin sonunda Medusa’nın başının Atena’nın zırhında bir imgeye dönüşmesinde şiirsel bir nitelik vardır. Ne de olsa, bu zavallı genç kız Atena’nın kurallarına uymadığı için bu büyük felakete sürüklenmiştir. İlk gülen de son gülen de Atena olmuştur. Medusa hikâyesi dönüp dolaşıp aynı noktaya gelmiştir. .

Efsanesi başladığı yerde yani, Antik Yunanistan’ın en büyük tapınağı Parthenon’da bitmiştir. Gökyüzünde ise, kendisi ve hayatına son veren adam sonsuza dek birlikte kalacaklardır.

BÖLÜM 6 ODESA DESTANI

Odesa Destanı. En büyük macera hikâyesi. Sevdiği kadını ve yönettiği ülkeyi kaybetmeden önce ülkesine geri dönmek için tehlikeli bir mücadeleye girişen savaşçı bir kral. Bu mücadelede yoluna vahşi yaratıklar, fırtınalar, dev yamyamlar çıkacak ve hepsini zekâsı ile yenmek zorunda kalacaktır. Son araştırmalar bu kahramanlık efsanesinin ardında yatan bazı şaşırtıcı gerçekleri ortaya çıkarmaktadır.

10 denizci, tek gözlü, insan yiyen Kiklop’un ininde köşeye sıkışmışlardır. İki arkadaşları gözlerinin önünde bir anda paramparça olmuştur. Hepsi sıranın kendisine gelmesinden korkmaktadır. İhtiyaçları olan mucizeyi yaratması için çaresizce liderlerine bakmaktadırlar. Liderleri Odesa’dır. Odesa asla düşünmekten vazgeçmez, asla gevşemez, herhangi bir şeyin onu alt edebileceğine inanmayı reddeder, bu, karakterinin en belirgin özelliğidir. O, sizi saf dışı bırakmak için her ne gerekiyorsa onu yapacak olan kurnaz adamdır. Odesa zeki bir kahramandır. Gücünden çok zekâsına güvenen bir liderdir ve Kiklop’tan canlı kurtulmak için üstün zekâsını kullanmaya ihtiyacı vardır. Odesa hakkındaki güzel şey şudur; Odesa, diğer kahramanların aksine, tamamen ölümlüdür, bir insandır. Bu yüzden onunla aramızda özel bir bağ kurarız ve aynı sebepten dolayı eski çağlarda çok seviliyordu. Odesa Destanı olarak anılan Odesa’nın hikâyesi, M.Ö. 8. yüzyılda Homeros isimli bir Yunan şair tarafından kaleme alınmıştır. Odesa hikâyesi, birçok hayal kırıklığı ve engelle yüz yüze gelen bir insanla ilgili olduğundan, bence hepimizin sahiplenebileceği bir hikâyedir. Odesa’nın savaştan eve uzanan yolculuğu ebedi bir sabır hikâyesi olduğu kadar aynı zamanda da antik Yunanistan’da yeni bir çağın doğuşunun sembolüdür. Odesa Destanı bence bir bakıma, James Bond romanına benzer. Ian Fleming’in tarzına bakarsanız, kahramanını her zaman gerçek hayatta bir yere yerleştirdiğini görürsünüz. Bence Homeros’un yaptığı da buydu.

Yunan denizcilerin Akdeniz boyunca uzak yerleri keşfettikleri zamanlarda, Odesa günümüz maceracılarının rolünü üstlenmekteydi.

Yunanlıların bu açılımını konu alan birçok hikâye Odesa Destanı’na yansımıştır, yani Yunanlıların sömürgeler kurmaya başlamaları ve farklı canavarlar veya yaratıklarla ilgili denizci hikâyelerinin duyulmaya başlaması gibi. Odesa hikâyesi, kendisinin yönettiği efsanevi Yunan adası İtaka’da başlar. Mutlu ve başarılı bir kraldı. Çok sevdiği bir karısı vardı, karısı da onu çok seviyordu, bir de erkek çocukları vardı. .

Efsaneye göre, İtaka etrafı birçok düşmanla çevrili bir huzur vahasıdır. Bölgenin iki süper gücü, Sparta ve Truva yıllardır azılı düşmanlardır. Şimdi ise Dünya üzerindeki en güzel kadının müdahil olduğu bir aşk ilişkisi onları savaşın eşiğine getirecektir. Sparta Kraliçesi Helen, Truva Prensi ile kaçmıştır. Sparta Helen’i geri alabilmek için, İtaka’ya savaşa katılması yönünde baskı yapar. Gururuna düşkün olan Odesa, destek verir. Ailesini veya krallığını, belki de bir daha göremeyeceğini bilerek savaşa katılır. Odesa 12 gemilik bir filoyla, kendisini çok geçmeden savaşın ön saflarında bulacağı Truva’ya doğru harekete geçer. Helen için yapılan savaş, ta ki Yunanlılar bir duvara, kelimenin tam manasıyla toslayıncaya dek, 10 yıl sürer. Truva’yı çevreleyen duvarlar o kadar büyük, o kadar geçilmezdir ki; Yunanlılar bu duvarların tanrılar tarafından inşa edildiğine inanmışlardır. Antik çağlarda insanlar, duvarın Truvalılar lehine çalışan bir çeşit tanrısal güç tarafından inşa edildiğini düşünmekteydiler. Savaşın tehlikeye girmesi üzerine, Odesa duvarları aşmalarını sağlayacak bir strateji geliştirir. Odesa; “İçi boş tahta bir at yapmalı ve onu sahilde bırakmalıyız. Vazgeçmiş gibi davranacağız. Sanki Truvalılar bizden güçlüymüş de, biz de eve dönüyormuşuz gibi yapacağız.” “Atın içinde ben dahil en iyi kahramanlarımız olacak ve Truvalılar bu atı içeriye götürecekler çünkü tanrılara sunulan bir kutlama hediyesi olduğunu düşünecekler.” der. Şafak söktüğünde, Truvalılar şaşırırlar.

Yunanlılar gitmiş ve dışarıda devasa bir at bulunmaktadır. .

Bilginler uzun bir süre Truva’nın hayali bir şehir, Truva Savaşının ise bir efsane olduğuna inanmışlardır. Fakat 19. yüzyılın sonlarında, Türkiye’nin batısında 20.235 m2’lik bir alanda şaşırtıcı şeyler bulunmuştur. Çok büyük duvarları olan antik bir şehir ve büyük bir saray kalıntısı. Homeros’un Truvası’nın iki önemli özelliği. Yapılar tıpkı efsanevi şehir gibi yakılmıştır. Yerleşim yeri, uzmanlar tarafından Truva’nın bulunduğu yer olarak inanılan sahile yakın bir bölgede bulunmaktadır ve arazisi Homerous’un tarifine uymaktadır. Fakat hepsi bu değildir. Arkeologlar kalıntıların arasında savaşın izlerini bulmuşlardır. Truva’da bir çok ok ve mızrak başı bulduk. Ayrıca Truva şehrinin içinde gömülmemiş bir de iskelet bulduk. Eski çağlarda yaşayan insanlar cesetleri yakmadan şehrin içinde bırakmaktan korktuklarından, bu bir savaş hainin cesedidir. Çok sıra dışı durumlarla karşılaşmadıkları sürece bu tip şeyler yapmazlardı. Truva Savaşı gerçekten yaşandı mı?

Odesa hikâyesinin ardında gerçeklik payı var mı?

İpucu arayışlarımız bizi tekrar efsaneye yönlendirir. Tahta at kapılardan geçerek Truva’nın içine girerken Odesa ve adamları atın içinde toplanmışlardır. Truvalılar onu bir barış hediyesi zannederek büyük bir yanılgıya düşmüşlerdir.

Atlar Truva’nın sembolüydü. Truvalılar yetiştirdikleri atlarla tanınırlar. Truva’nın dışında kalan alan; şu an at yetiştiriciliği için Kentucky ne anlama geliyorsa, eski zamanlarda o anlama geliyordu. Bu yüzden, bir Truva atının bırakılması, Truvalılar için bir bağlılık göstergesi gibi algılanmıştır, Truva’nın özünü temsil eden bir semboldür. Truvalılar bu tuzağa düşerler, savaş bitti diye düşünüp kutlama yaparlar, yüklü miktarda şarabın içildiği uzun partinin sonunda, Truvalıların hepsi şehrin sokaklarında sızıp kalırlar. Truvalılar uyurken, Odesa ve seçkin adamları attan çıkarlar. Kaynaklarımızda Truvalıların nasıl masumca yattıkları, uyuyup rüyalara daldıkları, dinlendikleri ve Yunanlıların nasıl bir duman gibi karanlıklardan süzülerek şehre girdikleri detaylı olarak tasvir edilmektedir. Gecenin bir yarısında, Yunanlılar saldırıya geçerler. Hazırlıksız yakalanan Truvalıların şehirleri yanıp kül olur. Odesa’nın sıra dışı stratejisi başarılı olmuş, Truva atı ona savaşı kazandırmış ve kendisi de günün kahramanı olmuştur. Bu zamanın birçok kahramanı Yunan tarihinde ve mitolojisinde göklere çıkarılıyorlardı çünkü onlar büyük savaşçılardı, güçlülerdi ve iyi ok atıyorlardı. Fakat Odesa onlardan farklıydı. Onun göklere çıkarılma nedeni kurnaz ve akıllı oluşundandır. Odesa’nın gerçek performansı zor durumlara düştüğünde ortaya çıkar. Birçok kez, hiçbir insanın kaçamayacağı yerlere girmeyi başarmıştır. Birçok şekilde ölümle yüz yüze gelmiş ve her seferinde kurtulmayı başarmıştır. Eski zamanlarda yaşayan MacGyver gibidir. Odesa 10 yıl süren acımasız bir savaşın ön saflarından sağ çıkmayı başarmıştır. Evine yani İtaka’ya dönmek için sabırsızlanmaktadır. Fakat önüne çıkacak olanlar, Truva Savaşının yanında sönük kalmaktadır. Vahşi canavarlar ve kargaşalar. Odesa Destanı şimdi başlamaktadır.

Homeros’un Odesası’nda, Truva Savaşı son bulmuş, eve dönüş yolculuğu başlamıştır. Odesa’nın adası İtaka, Truva’dan 565 deniz mili uzaklıktadır. Eski zamanlarda bu, birkaç hafta sürecek bir yolculuk anlamına gelir. Odesa Truva’dan ayrıldığında, evine varmak istemiş fakat bence, bu yolculuğun 10 yıl süreceğini tahmin etmemiştir. Bence yol boyunca birkaç baskın yapmak için, belki de başarısını anlatmak için duracağını zannediyordu. Bir ya da iki ay içinde, evine yani İtaka’ya dönmemek için başka bir sebebi yoktu. Odesa İtaka’ya doğru 12 gemilik bir filo ve 600 kişilik savaş yorgunu bir mürettebatla yola çıkar. Bu rakam eski zamanlara göre oldukça iyidir fakat gerçek olabilir mi?

1988’de, iki dalgıç Güney Sicilya açıklarında tesadüfen sıra dışı bir gemi enkazı buldular. Gemi yaklaşık olarak 18 metre uzunluğunda ve 7 metre genişliğinde olmakla birlikte şimdiye kadar keşfedilen antik gemiler arasında türünün en büyüğü olma özelliğini taşımaktadır. Fakat tam olarak kaç yaşındadır?
Bunu öğrenmek isteyen bilim adamları dalgıçlar tarafından çıkarılan kalaslardaki ağaç halkalarını incelediler. Sonuçlar şaşırtıcıydı. Gemi yaklaşık olarak M.Ö. 500 yılına, yani Odesa Destanı zamanına aittir. Bu heyecan verici bir keşiftir. Bu gemi, Homeros’un Odesa’nın gemisi olarak hayalinde canlandırdığı geminin aynısıdır. Nihayet 2008’de, tüm enkaz Akdeniz’den çıkarılabilmiş ve Portsmouth, İngiltere’de kurutularak üzerinde çalışmaya hazır hale getirilmiştir. Artık uzmanlar bu kalıntılarla, Homeros’un verdiği gemi yapım tarifini karşılaştırabilecek seviyeye gelmişlerdir.

Sonuç ise birbirlerine kusursuz bir şekilde uymaktadırlar. Bu gemi hakkındaki ilginç özellik ise; Kuzey Avrupa gemilerinin aksine, zıvanalı geçme sistemine sahip olması ve birbirine bir iple bağlanmış olmasıdır. Bu yöntem Odesa Destanı’nda anlatılan gemi yapma yönteminin aynısıdır. Şimdi ise, yani 2500 yıl sonra, Akdeniz’in derinliklerinden çıkan bir enkaz uzmanların Odesa’nın dünyasına bakışlarına benzersiz bir bakış açısı kazandırmaktadır. Bu ilkel bir gemi değildir, oldukça gelişmiş bir teknoloji ürünüdür. Odesa bu yolculuğu gerçekten yapmış olabilir. Ve heyecan verici şey ise; Odesa’nın kullanmış olduğu gemilerle kıyaslayabileceğimiz bir geminin elimizin altında oluşudur. .

Efsanemiz devam etmektedir.

Nihayet Odesa eve dönüş yoluna çıkmıştır. Sadık karısı Penelope ve artık 10 yaşına basan oğlu Telemakhos, Odesa’nın dönüş yolunu gözlemektedirler. Fakat saray Odesa’nın yokluğunda, karısını ve tahtını çalmak isteyen çapkın erkeklerle dolmuştur. Odesa bir süreliğine uzaklaşmıştır. Her ne kadar Penelope eşine sadık olsa da etrafı kendisiyle evlenmek isteyen taliplilerle dolup taşmaktadır. Ve Penelope ile evlenerek onunla birlikte gelecek olan güce sahip olmak ve Odesa’nın hükmetme gücünü devralmak istemektedirler. Kısacası Penelope’nin işi zordur. Eğer Odesa kısa zaman içinde eve dönmezse, uğruna savaştığı her şeyi kaybetmek üzeredir. Truva’dan ayrılan Odesa’nın ilk durağı kıyı kenti Ismarus olmuştur. Burada eski bir düşmandan öç almaya çalışacaktır. Buradaki insanlar Truvalıların müttefikleriydi, Yunanlılara karşı Truvalıların saflarını tutmuşlardı bu yüzden Odesa intikam almak istiyordu. Ismarus’un Odesa Destanı’nda geçen gerçek yerlerden birisi olma ihtimali vardır. Eski çağlarda dünyaca tanınan en acımasız savaşçıların memleketi olmakla tanınırdı. Tam anlamıyla mükemmel savaşçılardı ve en önemli özellikleri gayrinizami şeklide savaşmalarıydı. Eski çağların büyük gerillaları ve serkeşleriydiler. Fakat bu Odesa’nın gözünü korkutmamıştır. .

Efsaneye göre, kendisi ve adamları savaşmak için kıyıya çıkarlar. Şehri yağmalarlar, tüm hazineyi alarak dönüş yoluna çıkarlar. Fakat bir hata yaparlar. İçkiyi ve yemeği biraz fazla kaçırırlar ve sahilde uyuyakalırlar. Erken verilmiş bir zafer partisi idi. Ertesi sabahın erken saatlerinde, uykudalarken, yerli halkın baskınına uğrarlar. Birkaç dakika içinde, 72 denizci katledilmiştir.Geriye kalanlar ise zar zor hayatlarını kurtarırlar. Düşmanı küçümseme konusunda acı bir ders almışlar, Odesa ve tayfasının yaptığı ölümcül hatalar serisi bununla başlamıştır. Birliğinin kuvvetli bir bölümüyle kurtulabilecekken çoğunu kaybetmiş ve adamlarını her zaman hazır tutması gerektiğine dair acı bir ders almıştır. Çok tehlikeli bir yolculuk onu beklemektedir.

Basitçe söyleyecek olursak, Homeros’un ana fikri; “her zaman hazırlıklı olun, asla gardınızı indirmeyin.”dir. Birçok kez, küçük bir zafer kazanan ve hemen zafer sarhoşluğu yaşayan insanlar ve daha zayıf, daha güçsüz aynı zamanda zafere aç olan düşmanın bu durumdan yararlandığını görmekteyiz. Bu, eski çağ tarihi boyunca defalarca gördüğümüz kısır bir döngüdür ve aynı şeyi yakın zaman savaşları için de söylememiz mümkündür. Odesa ve adamları savaş bunalımı yaşamaktadırlar. Sonraki iki hafta boyunca istemeden de olsa denizde kalırlar. Filo başka bir güçlü engele, bir fırtınaya tutulur. Fırtına onları çok uzaklara sürükler ve o andan sonra, Odesa macerası sonlanana dek, bir çeşit Periler Diyarı’nda yaşamaya başlar. Fırtınanın sonunda filo kendini Kuzey Afrika’da bulur. Orada, kıyıya çok yakın egzotik bir adada, Odesa ve adamları farkında olmadan mitolojik bir uyuşturucu ağına düşerler. Adanın yerlileri onları sıcak bir şekilde karşılar ve tadı çok güzel olmakla birlikte uyuşturucu etkiye sahip bir çiçek, yani nilüfer ikram ederler. Odesa şüphelenir ve böyle bir durumda da şüphelenmeye hakkı vardır çünkü adamları nilüferi yediklerinde, yedikleri çiçek bir uyuşturucu olduğundan, çok neşelenirler ve yapmaya çalıştıkları şeyi, yani eve dönmeye çalıştıklarını bile unuturlar. Sonsuza dek burada, yani nilüfer yiyenlerle birlikte yaşamak isterler. Bazı uzmanlar nilüfer yiyenlerin, antik Yunanistan’da gerçekten yaşanmış bir sorun olan “ilaçların suiistimal edilişini” sembolize ettiğini düşünmektedirler.

Yunanlılar afyonu biliyorlardı. Mikenlere ait birçok eşya ve nesnede kolaylıkla afyonu görebilirsiniz, kısacası esrarı, dolayısıyla haşhaşı biliyorlardı. Kısacası, insanlar kafalarının iyi olmasından hoşlanırlar. Odesa Destanı’nda, insanlar evlerine dönerken nasıl yoldan çıkabileceklerini göstermek için kullanılmıştır. Ve bu çok insancıl bir durumdur. Bir kez daha, mürettebat zevkusefaya dalarak asıl amaçlarından sapmışlardır. Bu durum, Odesa Destanı’nda sürekli karşılaşacağımız ana fikirdir. Sadece liderleri, Odesa ayık kalır. Sadece tek bir amacı vardır; evine, karısı ve oğlunun kendisini beklediği İtaka’ya geri dönmek. “Haydi, kalkın sizi salaklar. Gemiye geri dönüyoruz.” der ve böylece giderler. Bu olay inanılmaz derecede kısa olmasına rağmen üzerinde çok yazılıp çizilmiştir ve bence bunun nedeni herkesin bu tecrübeye nail olmasıdır. Herke yorgundur, herkesin başından çok şey geçmiştir. Yiyip, içip, tüttürüp, çiğnedikten sonra her şeyi unutmanıza sebep olan şeyden daha güzel ne olabilir ki?

Eve dönüş yolculuğu tekrar başlar fakat mürettebatın merakı belki de ölümlerine sebep olacaktır. Filo yabani hayvanlarla dolu başka bir adayla karşılaştığında hayallerine kavuştuklarını zannetseler de dünyadaki cehennemi yaşamak üzereydiler. Odesa ve adamları tesadüfen, insan yiyen dev Kiklopların diyarına tam da yemek vaktinde adım atarlar. Mitolojik kahraman Odesa, savaşarak geçirdiği 10 yıldan sonra karısına ve oğluna geri dönmek istemektedir. Fakat kafasında canlandırdığı yolculuk bu değildir. Denizde geçen birkaç haftadan sonra, bir baskında 72 adamını kaybetmiş ve kendisini rotasından çok uzaklara savuran fırtınalarla yüzleşmiştir. Şimdi ise, kimliği belirsiz bir ada hem malzeme hem de moral ikmali yapma şansı tanımaktadır ya da öyle görünmektedir. Odesa’nın karaya çıkmış olmasının birkaç nedeni olabilir, bir süreliğine denizden uzaklaşmak ve ihtiyaç malzemeleri temin etmek istemiş olabilirler. Fakat Odesa hakkında unutmamanız gereken diğer şey ise; özünde çok meraklı olduğudur. Bazen bu merak işini çok abartır, her şeyi bilmek ister, öğrenme isteği o kadar ağır basar ki bazen şansını çok fazla zorlar. Burada, Yunan karakterinin içyüzüne bir çeşit bakış söz konusudur. Bahsedilen zaman, Yunanlıların çok fazla genişleyip, sömürgeler kurdukları bir zamandır. Homeros’un yaşadığı zamanlarda, Yunanlılar birçok ekonomik sebepten ve aynı zamanda meraklı olmalarından dolayı dünyaya açılmak istemişlerdir.

Odesa adayı keşfederken kendisine eşlik etmeleri için 12 en iyi adamını da yanına alır.Yola çıkmadan önce son olarak yanına içi şarap dolu bir keçi tulumu alır. Bu tulum onun hayatını kurtaracaktır. Kâşiflerin birinci önceliği yiyecek bir şeyler bulmaktır. Kısa zaman sonra, turnayı gözünden vururlar. İçi yemek dolu bir mağara bulurlar. Sadece bir şey eksiktir, mağaranın sahibi. Mağaraya girdiklerinde, Odesa harika bir yemek stoku görür ve hepsini çalıp götürmeye ve tehlikeden uzaklaşmaya hazırdırlar. Odesa ayrıca çok meraklıdır. Ayrılmak istemez. Burada yaşayan kişinin kendisine bir hediye vermesi gerektiğini düşünür. Bu durum, antik Yunan toplumunda bir gelenektir. Birisine ait bir toprağa ayak basan bir yabancıya bir hediye verilirdi. Bir yabancının sizin kasabanıza gelmesi durumunda, onu evinize alır, yatacak bir yer ve yiyecek verir, ona iyi davranırsınız. Odesa ve adamları mağarada büyük bir ziyafet çekerek keyiflerine bakarlar. Güneş batınca, evin erkeği döner fakat o denizcilerin umdukları gibi birisi değildir. O, dev bir Kiklop’tur, yani 20 adam gücünde ve yüzünün ortasında kocaman bir gözü olan, yırtıcı bir canavardır. Böyle bir görüntü karşısında Odesa ve adamları karanlık bir köşeye sinerler. Kiklop gece ateşini yakar ve denizciler içeride mahsur kalırlar. Kiklop evine döndüğünde yemeğini çalmaya gelen adamları görür ve çok sinirlenir, Odesa ise öne çıkıp dövünerek; “Merhaba, uzak diyarlardan daha yeni geldik. Hediyemiz nerede?” diyerek biraz da kabalaşır. Bu noktada, Kiklop’un keyfinin nasıl kaçtığını tahmin edebilirsiniz. Hiçbir şey düşünüldüğü gibi gitmemiştir. Göz açıp kapayıncaya kadar Kiklop hamlesini yaparak iki denizciyi kapar ve onları parçalayarak yutar. Geriye bir parça bile bırakmaz, kemikleri bile yutar.

Yunanlılar Kiklop’un iki arkadaşlarını yediğini görünce, çok korkarlar ve şoka girerler. Yamyamlık antik Yunanistan’da oldukça barbarca bir hareketti. Onlar için medeni bir insanın belirtisi kendileri gibi yiyip içmesi idi. Adamlar çok korkarlar ayrıca Odesa kendilerini böyle kötü bir duruma soktuğu için hayal kırıklığına uğrarlar ve “Canavarı uyurken öldürelim.” diye karar alırlar. Fakat neyse ki aralarında bulunan en zeki kişi Odesa “Onu öldüremeyiz.” der. Odesa’nın sorunu; eğer denizciler ya da Odesa Kiklop’u şimdi öldürürse mağarada mahsur kalacaklardı çünkü kendi başlarına taşı hareket ettirebilecek kadar güçlü değillerdi. Diğer yandan, eğer Kiklop’u öldürmezlerse, kurtulmaları söz konusu değildi. İçinden çıkılmaz bir durumdu. Fakat Odesa şimdi vazgeçemeyecek kadar çok şey yaşamıştır. Eğer bu canavarı yenmek için gücünü kullanamıyorsa, o zaman zekâsı devreye girecektir. Asla umudunu yitirmez, Kiklop’un mağarasındaki adamları artık sonlarının geldiğini düşünseler bile Odesa kurnazca planlar yapmakta, düşünmektedir. Dev Kiklop mitolojinin en hatırda kalan canavarlarından birisi olsa da Homeros’un hayal gücünün bir ürünü olmaktan daha fazlası olabilir mi?

Bugün bazı uzmanlar bu canavarın gerçek bir canavardan esinlenilmiş olduğunu bunun da düşüncelerinin kanıtı olduğunu düşünmektedirler. .

Efsanevi kahraman Odesa ve adamları canavar bir Kiklop’un mağarasında adeta ölümün kendisiyle yüzleşmektedirler. İki tanesini çoktan midesine indiren canavar, hâlâ açtır. Gün doğarken Kiklop, iki tanesini daha midesine indirir. Daha sonra onları tekrar mağaraya hapsederek koyunlarını otlatmaya gider. Odesa’nın zamanı tükenmektedir. Truva atının fikir babası kısa zamanda parlak bir fikir bulmak zorundadır. Odesa zekâsı sayesinde hayatta kalan birisidir fakat Odesa’yı diğer tüm mitolojik karakterlerden ayıran şey düşündükten sonra hareket etmesidir. Hemen hareket etmektense kurnazca bir çözüm bulma taraftarıdır. .

Efsane bu şekilde devam eder fakat gerçekle olan bağlantısı nedir?

Dev Kiklop uçuk bir hayal ürünü gibi görünse de gerçek bilime dayalı olma ihtimali vardır. Eski çağlarda, Homeros’un canavarına ilham vermiş olabilecek çok farklı 3 gerçek vardır. Bunlardan ilki; ceninin tek bir gözle büyümesine sebep olan, çok nadir görülen ve siklopi diye bilinen hastalıktır. Bu hastalık antik Yunanlılar tarafından iyi bilinen bir hastalıktır. Hamile kadınların bazı bitkilerde bulunan alkoloidli toksinlere maruz kalması siklopili çocuklar doğurmalarına sebep olabilir. Tehlikeli içeriğe sahip olabilecek bu bitkilerden bazılarının antik Yunanlı hekimler tarafından hastalarına reçete edilen ilaçlardan olmaları çok ilginçtir. Bu toksinler beyinin normal gelişimini önleyerek siklopinin ortaya çıkmasına sebep olurlar. Sonuç olarak, iki göze sahip olmak yerine tek büyük bir göze yani bir Kiklop’a sahip olursunuz ve bu durum efsanelerde amaçsızca gezinen, tek gözlü yaratıkların esin kaynağı olan bir çeşit olgu haline gelmiş olabilir. Fakat Homeros’un Kikloplarının çok daha büyük bir şeyden esinlenilmiş olması da muhtemeldir örneğin, bir volkandan. .

Efsanede, Odesa Kiklop’ları kafasını ve omuzlarını yukarıya kaldırmış insandan dağlara benzetmiştir. Etna Dağı gibi patlayan volkanları gören antik Yunanlıların, volkanın büyük kırmızı gözüne, ateşten kayalar ve lav püskürtürken baktıklarında, insanlara ateş püsküren, tek gözlü, dev bir insandan dağ hayal etmiş olma ihtimalleri yüksektir. Fakat Kiklop’lara ilham vermiş olabilecek bir şey daha vardır; antik çağ arkeologlarının ortaya çıkardığı fosiller. Antik Yunanlıların doğal dünyaya karşı aşırı bir ilgileri vardı ve her şeyin birçok numunesini topluyorlardı. Ve elbette vahşi doğadan da fosil örnekleri bulmuşlardır. Eğer bir filin kafatasına bakacak olursanız, çok etkilenirsiniz çünkü alnının tam ortasında kocaman bir delik görürsünüz. Asıl göz delikleri bunun yanında çok küçük kalırlar ve yanlara doğru kaymışlardır. Bu yüzden, neye baktığınızı bilmiyorsanız, bunun tek gözlü kocaman bir yaratığın kafatası olduğunu düşünmeniz çok olasıdır. Odesa Destanı devam etmektedir. Odesa ve adamları Kiklop’un mağarasında tutsak durumdadırlar. Kısa zaman içinde bir şeylerin değişmemesi durumda, hepsinin sonu gelmek üzeredir. Fakat Odesa konsantrasyonunu bozmaz.

Hikâyenin tümünde bir Yunan korkusu göze çarpmaktadır ve Odesa’nın etrafındaki adamlar korkularına yenik düşme eğilimindedirler, Odesa hariç. Soğukkanlı, hesap yaparak, mantıklı bir şekilde düşünerek, bu duyguların kaçarken, bu probleme çözüm üretirken karşısına çıkan küçük engeller olduğunu fark eder. Her zaman probleme ve sadece problemin kendisine odaklanır. Kiklop dışarıda koyunlarıyla uğraşırken, Odesa Kiklop’un ardında bıraktığı büyük tahta sopayı fark eder ve aklına bir fikir gelir. Adamlarının yardımıyla sivri olan tarafını daha da sivriltir, ateşte sertleştirir ve beklemeye başlar. Hava kararınca, Kiklop geri döner. İki denizciyi daha yakalayarak canlı canlı midesine indirir. Ortalık durulduğunda, Odesa gemisinden getirdiği şarapla birlikte öne çıkarak Kiklop’a ikram eder. İlk kâseyi midesine indiren canavar, bir tane daha ve bir tane daha içer ve hemen sallanmaya başlar. Kiklop’un birkaç bardak şarap içip kendinden geçtiğini duyan bazı insanlar, canavarın tam bir tüy sıklet olduğunu, alkole karşı dayanıksız olduğunu düşünebilirler. Gerçekte ise, eski şaraplar bugünün şaraplarına göre çok daha güçlü ve ağırlardı. Eski çağlarda, kuvvetlendirilmiş diye tabir edebileceğimiz, çok yüksek alkol oranına sahip, genellikle ölçüldükten sonra sulandırılarak etkisi azaltılan ve böylelikle yemeklerde içilebilecek kıvama getirilebilen çok güçlü şaraplar vardı. Odesa’nın Kiklop’a sunduğu şarap sulandırılmamış haliydi. Sarhoş dev, mağaranın içinde sendelerken, Odesa’ya adını sorar ve zekice bir cevap alır. Odesa; “Benim adım Hiç Kimse.” der.Verilen bu cevabın, bu noktada planın nasıl bir parçası olduğunu tam olarak anlamamızın bir yolu yoktur, fakat başından beri planın bir parçasıdır. Bunun üzerine, Kiklop yere yığılır ve sızar, Odesa harekete geçer. Adamlarının yardımıyla, gizlediği kazığı kaldırır, doğrultur ve canavarın gözüne saplar. Kiklop’un mağaradan gelen çığlıklarını duyan diğer Kikloplar mağaranın etrafına gelerek “İçeride neler oluyor? Çığlıklarını duyduk, kötü bir şeyler olmuş olmalı.” derler. Kiklop da onlara cevap olarak; “Hiç Kimse canımı yakıyor. Hiç Kimse bana zarar veriyor.” der. Bu işe bir anlam veremeyen komşu Kikloplar, “Hiç kimse canını yakmıyormuş, öyleyse biz de yataklarımıza geri dönelim.” derler. Böylece Odesa’nın gerçek adını söylemeyerek, adının “Hiç Kimse” olduğunu söyleyerek yaptığı hilenin amacına nasıl ulaştığını bu aşamada görmekteyiz. Öfkeden kuduran yaralı Kiklop, o esnada mağaranın kapısını açar. Odesa kapının açıldığını görür ve hamlesini yapar. Kiklop kapının önünde oturduğundan Odesa adamlarının kaçmaya çalışmalarına mani olur. Kiklop’un onları yakalayacağını, kolayca kurtulamayacaklarını bilir, bilir çünkü bunu düşünebilecek kadar zekidir. Onları koyunların altına bağlar. Koyunlar gün doğarken, karınlarına alttan sarılan Odesa ve adamları ile birlikte otlamak için dışarı çıkarlar. Kiklop da hepten salak değildir.

Yunanlıların mağaradan kaçmaya çalışacaklarını bildiğinden, koyunlar çıkarken hepsinin sırtını elleyerek kontrol eder, fakat Yunanlılar alt taraftadır, bu yüzden onları fark edemez. Odesa’nın Kiklop’un mağarasından kaçışı zekânın kas gücüne karşı üstünlüğüne mükemmel bir örnektir. Fasulye Sırığı ve Jack, Davut ve Golyat’taki gibi büyük ve aptal devi yere seren küçük ve kurnaz adamdır. Önümüze çıkan çok büyük engelleri beynimizi kullanarak aşabiliriz. İşte tamamıyla insan olmanın özüyle alâkalı olan asıl hikâye budur. Odesa dalavere konusunda tam bir ustadır, fakat hâlâ kibrini yenebilmiş değildir. Gemi kıyıdan uzaklaşırken, gerçek kimliğinin ortaya çıkmasına mani olamaz. Yaptığı bu hata yıllarca peşini bırakmayacaktır. Kiklop orada durmuş ona lanet okurken, Odesa sebepsiz yere birden ona döner ve “Benim kim olduğumu bilmek mi istiyorsun? Ben Laërtes’in oğlu Odesa’yım.” der. Şimdi bu hareket bize ne kadar aptalca görünse de, bir Yunan kahramanı için en önemli şey “kleos” yani şöhretti. Aslında önemli olan sizin şöhretiniz yani isminizin duyulmasıydı. Bu yüzden Odesa’nın orada yaptığı şey olanların kendisine mâl edilerek takdir kazanmak isteyişiydi. Kiklop gözünü kaybetmiş ve yenilgiye uğramıştır fakat intikam almak için son bir umudu vardır güçlü babası. Kiklop’un babası olduğu anlaşılan denizler tanrısı Poseidon Odesa’nın cezasını hayatıyla ödemesine karar verir. Mitolojinin en büyük ölümlüsü Odesa, 2 aydan daha fazla bir süre denizde kaybolmuş bir vaziyette dolaşır. Krallığına ve ailesine dönmeye kararlıdır fakat yakınlarında bile değildir. Truva’daki Yunan kuvvetlerinden hayatta kalan diğer tüm kahramanlardan biri hariç hepsi evlerine dönmeyi başarmışlardır, tek dönmeyen Odesa’dır. Tam manasıyla denizdeki son kahraman Odesa’dır. En başından beri, Odesa’nın dönüş yolculuğu yaptığı plana uymamıştır. Tehlikeli bir orduyla ve kana susamış bir Kiklopla karşılaşmış ve fırtına yüzünden rotasından yüzlerce kilometre uzaklaşmak zorunda kalmıştır. Birçok insanın moralini bozabilecek türde olan bu tehditlere Odesa pabuç bırakmamıştır. Bence Odesa’yı bu kadar çekici bir karakter haline getiren özelliklerinden birisi karşısına çıkan her zorluğa aşılabilecek bir engelmiş gözüyle bakmış olmasıdır. Şimdi ise Odesa en büyük engeli ile yüzleşmek üzeredir, kör edip kaçtığı Kiklop mitolojinin en güçlü tanrılarından birinin yani denizlerin efendisi Poseidon’un oğludur. Kiklop babası tanrı Poseidon’dan intikamını almasını, onu öldürmesini ya da kalan yolculuğunu bir cehenneme çevirmesini ister. Bir tanrının oğluna saldırarak, daha doğrusu Poseidon’un oğlu olan Kiklop’a saldırarak hatasını ikiye katlamış olur, çünkü bir tanrıyı kızdırmıştır hem de kızdırdığı tanrı denizler tanrısıdır. Eve deniz yolunu kullanarak gitmektedir! Odesa şimdi iki tehditle yüzleşmek zorundadır; Poseidon’un gazabından kurtulmak ve başka bir adam karısına sahip olmadan önce eve varmak. Günler ve haftalar geçtikçe Penelope’ye kur yapan taliplileri giderek küstahlaşmaktadırlar. Yerel halk, gözlerinin önünde duran bu kadar güzel, becerikli bir kadın olan Penelope’nin tek başına olduğu gerçeğini görmemezlikten gelemezler. Ayrıca büyük bir servetin tepesinde oturduğundan birçok insan onu etkilemek için birbirleriyle yarışmaktadırlar. Fakat Penelope hâlâ, kocasının eve dönüş yolunda olduğu umuduyla yaşamaktadır. Hâlâ Odesa’nın eve döneceğine inanmakta ve kocası eve döndüğünde tahtını bıraktığı gibi bulması için elinden geleni yapmaya hazırdır. Dev Kiklop’un elinden kurtulduktan birkaç gün sonra, Odesa eve dönüş yolunda yardımı dokunabilecek birisi ile karşılaşır. Aeolia adasında, Alkinoos isimli bir kralla karşılaşır. Kral Alkinoos’un özel bir gücü vardır. Rüzgarları kontrol edebilmektedir. Rüzgarın hangi yöne eseceğini ayarlayabilmekte ve kontrol edebilmektedir. Kral Alkinoos gizlice Odesa’ya, onu rotasından saptırabilecek tüm rüzgarları içinde barındıran bir çanta hediye eder. Çanta kapalı kaldığı sürece, İtaka’ya dönüş yolunda herhangi bir sorun yaşamayacaktır. Bu eski gezginler için paha biçilemeyecek bir hediyedir. Odesa’ya bir jet filosu tahsis etmesi gibi bir şeydir. Rüzgarlar antik nakliyatçılar için bir lokomotifti, rüzgarlar eve varmasını sağlayacağından onun için çok büyük bir hediyedir.

Dokuz gün ve gece boyunca, Yunanlılar elverişli rüzgarların yardımıyla İtaka’ya doğru yol alırlar. Nihayet Odesa evine dönüş yolundadır. Tüm yol boyunca hiç uyumamış, gece gündüz hiç durmadan gemisini yürütmüştür. Onuncu günde, İtaka ufukta görünür. Fakat son anlarda, kahramanımız yorgunluktan bitkin düşer. Odesa uyuyakalınca, mürettebatı da gizemli çantanın içinde ne olduğunu öğrenme fırsatını kaçırmazlar. Adamları birden “İçinde altın, gümüş, hazine var ve Odesa bizimle paylaşmak istemiyor.” diye düşünürler. Kendileri sahip olmak isterler, daha çok merak biraz da açgözlülükle kendi felaketlerine sebep olurlar. İtaka kıyılarını çok net bir şekilde görürken, çantayı açarak Poseidon’un şiddetli lanetini serbest bırakmış olurlar. Kısa bir sürede, Odesa’nın eve dönüş umutları yok olur. Rüzgarlar filosunu tekrar Aeolia’ya sürükler, fakat bu sefer Kral’dan herhangi bir yardım göremeyecektir. Odesa Alkinoos’a; “Bize tekrar yardım edebilir misin?” diye sorar, Alkinoos da cevap olarak; “Hayır. Siz tanrılar tarafından lanetlenmişsiniz. Size verdiğim şey sayesinde çoktan eve dönmüş olmanız gerekiyordu. Eğer yine de eve dönemediyseniz, bazı tanrıların bu işte parmağı vardır, ben de onların işine karışamam. Yolunuza gidin.” der. Odesa için bu durum başka bir acıklı terslik olsa da ne olabileceği konusunda endişelenerek hiç vakit kaybetmez. Hepimiz kadar hatta belki de bizden daha fazla yıkılmış olsa da her zaman tekrar ayağa kalkabilmiş, her zaman yolunu bulabilmiştir. Odesa’nın sonuna kadar direnme gücü Aeolia’dan ayrıldıktan birkaç gün sonra yine test edilecektir. Filosu gizemli bir limana yanaşacak ve nereden geldikleri belli olmayan bir tür dev yamyamların saldırısına uğrayacaktır. Birkaç dakika içinde, Odesa yüzlerce adamını ve biri hariç tüm gemilerini kaybedecek, deniz kana bulanacaktır. Bir kez daha, Poseidon’un laneti tüm şiddetiyle ortalığı kasıp kavurmuştur. Odesa Truva’dan ayrıldığında, bunun efsanevi bir eve dönüş yolculuğu olacağını düşünmemişti. Bu tür bir yolculuğu, yol boyunca bu tür sorunlarla ve maceralarla yüzleşeceğini hayal etmiş olabileceğini bile hiç zannetmiyorum. Odesa için maceralar serisi daha yeni başlamıştır. Eve dönüş yolculuğunun geri kalan kısmı, Odesa’nın karşısına hiç bir insanın yüzleşmediği daha ürkütücü mücadeleler çıkaracaktır. Odesa hikâyesi devam ederken, ölümlü kahramanımız mimlenmiş bir adamdır, Poseidon başına bir ödül koymuştur. Her geçen gün adamları ve mücadeleleri azalacaktır ta ki Odesa tek başına kalana dek. Tüm tuhaflıklara karşı tek başına ve tek amacı “çok geç olmadan eve dönmek” olan bir adam.

BÖLÜM 7 ODESA DESTANI 2

Onun adı Odesa ve görevi; sevdiği kadın başka birisiyle evlenmeden önce eve geri dönmek. Dönüş yolu ise, kana susamış canavarlar, baştan çıkarıcı kadınlar, aldatıcı denizler ve sinirli tanrılardan oluşan taşlarla döşelidir. İzleyecekleriniz; Odesa hikâyesinin, yani tüm zamanların en büyük efsane kahramanının maceralarının devamıdır. Bizim için bir efsane olsa da, eski zamanlarda yaşayanlar için gerçeğin ta kendisi ve hatta muhtemelen Hristiyan öğretilerinden birinin taslağı niteliğindedir. Bu, özgün bir şekilde anlatılan Odesa Destanı’nın gerçek hikâyesidir.

İtaka Kralı Odesa’nın hikâyesi diğer efsane kahramanlarının hikâyelerine benzemez. Özel süper güçlere sahip bir tanrı değildir.Hatta, 10 yıl süren bir savaş sonrasında karısına ve oğluna dönmeye çalışan sıradan bir insan olarak tasvir edilmiştir. Bu adamla herkes bir bağ kurabilir. O da bizden biridir, ben de ailemle daha fazla zaman geçirmek isterim, işimi sevmiyor, hak ettiğim şekilde muamele görmüyor ve artık yorulmuşsam, eve gitmek isterim. Odesa hikâyesinin özü budur. Odesa Destanı sadece bir eve dönüş değil, aynı zamanda zamana karşı bir yarıştır. Odesa açık denizlerde tehlikelere göğüs gererken, karısı Penelope de endişeyle onun dönüş yolunu gözlemekte ve artık bir denizcinin dul karısı olarak anılmaya başlayacağından endişelenmektedir. Tüm bunlar olurken, bir çapkınlar ordusu kapısına dayanmakta, kocasını unutması ve tekrar evlenmesi konusunda ona baskı yapmaktadırlar. Ayrıca adetlere göre, kraliçeyi kazanan, tahtı da kazanacaktır. Eğer Odesa zamanında eve dönmezse, ailesini ve krallığını kaybedecektir. Bölgedeki aristokratlar; “Odesa eve dönmüyor. Ona ne olduğunu bilmiyoruz fakat geri dönmüyor. Öyleyse onun yerine kimin kral olacağına karar vermemiz gerekiyor.” demeye başlarlar. Artık herkes Penelope’ye bir dulmuş gözüyle baktığından, onunla evlenecek olan kişi tahta aday olacaktır. Odesa’nın zamanında eve dönme mücadelesi Odesa Destanı’nın ana temasıdır. Bu destansı efsane Yunan yazar Homeros’un en ünlü eseri olmakla birlikte eski çağlarda yaşayanlar için eğlendirici bir romandan daha ötesi, tehlikeli dünyada hayatta kalmaya dair bir rehber kitaptı. Dünyamıza bir anlam kazandırmak için hikâyeler anlatmalı, onu anlamalıyız. Bu yüzden Yunanlıların efsaneleri vardı. Bu efsaneler, insani duygulara hitap eden inanılmaz insanlardan oluşmaktaydı. Odesa’nın açık denizlerdeki maceraları Yunanlıların kendi kıyıları ötesindeki bilinmeyen dünyaya bakış açılarını yansıtmıştır. Odesa efsanesi, imparatorluklarının deniz aşırı bölgelere yeni açılmaya başladıkları bir zamanda kaleme alınmıştır. Odesa, tam bir Yunan prototipini yansıtmaktadır. O zamanların Yunanistan’ı çok zayıf bir ülkeydi. Etrafı denizlerle çevrili taşlık bir yerdi. Bu yüzden zengin olmak isteyen insanlar maceraya atılmak zorundaydılar. Antik Yunanistan’da zengin olmanın tek yolu buydu. .

Efsanemize göre, Odesa’nın destansı eve dönüş yolculuğu, Truva Savaşı’nda geçirdiği 10 yılın ardından, Truva’dan ayrılmasıyla başlamış, evine yani İtaka Adası’na dönüşünün çabuk ve zahmetsiz olacağını ummuştur. Fakat kendisi ve askerleri için tam bir cehenneme dönmüştür. Erzak temini için durduklarında, yolculuklarına birkaç hafta eklemiş, insan yiyen bir Kiklop’un elinden zor kurtulmuş ve sadece canavarın babasının, yani güçlü deniz tanrısı Poseidon’un gazabını üzerlerine çekmişlerdir. Bir tanrının oğluna saldırarak, hatasını ikiye katlamış olur, çünkü hem bir tanrıyı kızdırmıştır, hem de kızdırdığı tanrı denizler tanrısıdır. Eve deniz yolunu kullanarak gitmektedir! Ve yolculuğunun sonuna kadar kendi yakasını bırakmayacak olan bir lanete bulaşmış olur. En güçlü tanrılardan biri olan Poseidon, Odesa’ya karşı kişisel bir nefret duymaya başlar. Odesa rotasından çok uzaklara sapmış, haftalar sürmesi gereken yolculuğuna aylar eklenmiş, hatta yıllar boyunca yol alması gerektiğinden bihaberdir. Fakat zorluklar karşısında ayakta durması gereken sadece Odesa değildir. Hepimiz kadar hatta belki de bizden daha fazla yıkılmış olsa da, her zaman tekrar ayağa kalkabilmiş, her zaman yolunu bulabilmiştir. Ve bence bu durum, hepimizde bulunan; bir şeylerin üstesinden gelme, azimle devam etme tutkusunu iyice belirginleştirmektedir. O sadece, her tür eşitsizliğe, tanrılara karşı duran bir insandır ve sadece zekâsını kullanarak hepsini alt etmek zorundadır. Poseidon’un fırtınalı denizlerinden kaçmak zorunda olan kahramanımız ve adamları yiyecek dolup taşan bir kıyıya çıkarlar. Odesa, kendisi kıyıya yakın bir yerde beklerken, araştırma için bir keşif ekibi gönderir. Ekip etrafı kurtlar ve aslanlarla çevrili taştan bir saray bulur ve orada güzel büyücü kadın Kirke’yle karşılaşırlar. Son 4 ayını açık denizlerde geçiren Yunanlı savaşçılar için bu kadın ve hizmetçileri onlar için tam bir baştan çıkarıcı manzaradır. Kirke savaşçılara muhteşem bir yemek ve seks ziyafeti vermek için onları evine davet eder. Kirke’nin buradaki vazifesi; erkeklerin uyuşturucuyla değil seksle baştan çıkarıldıklarında neler olduğunu bize göstermektir. Sizi mutlu edebilecek, istediğiniz her şeyi size sunabilecek güçte seksi kadınlarınız olduğunda ve erkekler avucunuza düştüğünde ne olur?

Bu güç, erkekleri zavallı yaratıklara dönüştürür. Odesa’nın adamları şehvetlerinin mahkumu olurken, büyücü kadın da onlara acı bir ders verir. Adamları tam anlamıyla birer domuza dönüştürür. Fakat içlerinden birisi Kirke’nin büyüsünden kaçmayı başararak geri döner ve Odesa’yı uyarır. Odesa da hiç tereddüt etmeden, tanrıçayla yüzleşmek için yola çıkar. Sonuçta Odesa, neredeyse iyimser bir yapıya sahiptir. Yoluna çıkan her türlü engelin aşılabileceği düşüncesi hakimdir ve bu bağlamda hiçbir zaman duraksamaz. .

Efsaneye göre, Odesa adamlarının birer domuza dönüştürüldüğü Kirke’nin sarayına doğru yol alırken, antik Yunan haberci tanrısı Hermes gibi değerli bir müttefike sahiptir. Hermes Olimpos Dağı’ndan Dünya’ya, çoğu zaman bazı ufak tefek işleri halletmesi için gönderilen bir tanrıdır. Odesa’ya yanında “moly” denen bir uyuşturucu maddeyle birlikte gönderilir. Bu maddenin tam olarak ne olduğunu bilmesek de, gizemli güçleri olduğunu biliyoruz. Hermes bu maddeyi Odesa’ya verir, böylece Odesa Kirke’nin güçlerinden etkilenmez. Eski çağ öykücüleri bu gizemli maddeyi kastederek ona “holy moly (vay canına)” demişler ve bugün kullandığımız tabire ilham vermişlerdir. Odesa kendisini koruyan “moly”nin zırhı altında Kirke’nin sarayına korkusuzca girer. Kirke onu da bir domuza çevirmeye çalışsa da bunu başaramaz ve taktik değiştirerek Odesa’yı yatak odasına çekmeye çalışır fakat Odesa kendisini ağırdan satmaktadır. Odesa ona cevap olarak; “Ağır ol bakalım! Beni buna razı edebilmen için öncelikle adamlarımı tekrar insana dönüştüreceğine, daha fazla yalan dolan olmayacağına, bizden hiç kimseyi bir hayvana dönüştürmeyeceğine dair söz vermelisin.” der. Kirke de bu şartların hepsini kabul eder. Bunun üzerine, Odesa seks tanrıçasının özel mabedine girer ve bir yıl boyunca orada kalır. Bu durum bize kaçamak bir ilişki gibi görünse de, Homeros bunun bir sorun olduğunu düşünmüş gibi görünmemektedir. Bu durum muhtemelen Yunan toplumundaki çifte standardın bir yansımasıdır, başka bir deyişle, kadınlardan namuslu ve sadık olmaları, farklı cinsel ilişki arayışları içine girmemeleri beklenirken, erkeklere ise, hiç kimsenin yadırgamayacağı bir şekilde, serbestçe birçok farklı kaçamak ilişki yaşayabilecekleri gözüyle bakılmış olmasıdır. Odesa tam bir yıl sonunda, bu kadarın yeterli olduğuna karar verir. Uzun bir kaçamak yaşamış olsa da, karısı Penelope’yi hâlâ sevmekte ve eve dönmek zorundadır. Bence Odesa Destanı bu noktada bize, Odesa ile ilgili bir şey göstermeye çalışmaktadır. Odesa da diğer erkekler gibi bir erkektir. Eve dönmek için çaba göstermelidir. Penelope’ye ve İtaka’ya bir kral borçludur ve Kirke ile ne kadar vakit geçirirse, borçlarını o kadar inkar ediyor demektir. Fakat evine, yani İtaka adasına yelken açabilmesi için, yeryüzünde değil yeraltında var olan bir yere dolambaçlı bir yoldan gitmek zorunda kalacaktır. Yani Ölüler Diyarı’na. Bu bölüm Odesa’nın yolculuğunda o kadar yürek burkucu bir bölümdür ki; bazı uzmanlar bu bölümün Hristiyanlık’taki öğretilerden birini etkilediğini düşünmektedirler. Odesa, yani Homeros’un Odesa Destanı’ndaki efsanevi kahraman yaklaşık 12 yıldır ailesinden ve krallığından uzaktadır. Truva savaşında 10 yıl savaşmış ve seks tanrıçası Kirke’nin yatak odasında ise tam bir yılını harcamıştır. Şimdi ise yola devam etme ve eve varma vakti gelip çatmıştır. Kirke gitmesine razı olur fakat bir uyarıda bulunmayı da ihmal etmez: deniz tanrısı Poseison’un lanetini yenip eve varabilmesi için kör bir kahin olan Tiresias’ın bilgilerine ihtiyaç duyacaktır. Tek sorun ise Tiresias’ın ölü olmasıdır. Odesa, Hades’in yeraltı dünyasına planlamadığı bir ziyaret yapmak zorundadır. Sadece eve gittiğinizi düşünürken ummadığınız bir yere; Cehennem’e gidiyorsunuz. Bunu düşünmek bile Odesa’yı ürkütür. Bugüne kadar Hades’e giden hiç kimse, hayatta kalamamıştır. Fakat Odesa’nın seçme şansı yoktur. Poseidon’un denizler üstünde mutlak bir hakimiyeti vardır ve eli boş durmamaktadır. Eğer Odesa ailesine ve krallığına geri dönmeyi umut ediyorsa, yeraltı dünyasına gidip Tiresias’ı arayıp bulmak zorundadır. Günümüzde Cehennem diyince aklımıza bir çeşit azap ocağı gelmekteyse de antik Yunanlılar için durum böyle değildi. Antik Yunanlıların yeraltı dünyası, daha sonra Hristiyanlıkla birlikte gelen sonsuz ceza çekilen bir yer olduğu düşüncesinin aksine puslu ve soğuk bir yer olarak düşünülmekteydi, orası kötü, sıcak, hararetli bir ocak olmak yerine görülmesi zor olan, puslu, kasvetli ve çok uzak boz bir alandı. Odesa Hades’e rahatsız bir şekilde gider. Her yerde acı çeken ruhların çığlık sesleri yankılanmaktadır. Kapıların ardında, söylediklerini harfiyen yaptıkları takdirde Odesa ve adamlarının Poseidon’un gazabından kurtulup eve nasıl ulaşabileceklerini açıklayacak olan kâhin Tiresias’la yüz yüze gelir. Tiresias çok özel bir tavsiyede bulunur; “Her şeyden önce, tek yapmanız gereken şey; Güneş Tanrısı Helios’un sığırlarını yememektir. Başka ne yapıyorsanız yapın ama bu sığırları yemeyin.” der. Odesa bu tavsiyeyi aklından çıkarmayacaktır. Ölü ruhların etrafını sarmaya başlamasıyla, Odesa yeraltı dünyasından, evine dönme konusunda daha önce hiç olmadığı kadar kararlı bir şekilde kaçmayı başarır. Yaşayan hiçbir insanın başaramayacağı bir işi başarmış, Hades’ten sağ kurtulmuştur. .

Efsane bu şekilde devam ederken gerçekle bağlantısı nedir acaba?

Bazı uzmanlar Odesa Destanı’nın bu bölümünün Hristiyanlık’ın en kutsal metinlerinden birini, yani Mark Öğretisi’ni etkilediğine inanmaktadırlar. Antik Yunanlılar için Homeros’un önemini görmezden gelmek neredeyse imkansızdır. Mark Yunan bir hatipti, öğretiler Yunanca yazılıyordu ve onun da büyük ihtimalle Odesa hikâyesine aşinalığı vardı, bundan dolayı Mark Öğretisi’nde bize Odesa’yı hatırlatan bazı şeylerin olması büyük ihtimalle bir tesadüf değildir. Odesa Destanı ve Mark Öğretisi’nin karşılaştırılması sonucunda ortaya bazı şok edici benzerlikler çıkmaktadır. Her iki hikâyede de acı çeken bir kahramanın, yani Odesa ve İsa’nın yaşadığı zorluklardan bahsedilmektedir. Her ikisinin de geçmişinde marangozluk vardır. Odesa İtaka’daki sarayını dahi kendisi inşa eden becerikli bir doğramacıyken, İsa ise bir marangozun oğludur ve Mark Öğretisi’nin bir bölümünde kendisini “Marangoz” olarak adlandırmaktadır.Fakat en ilgi çekici bağlantı; Odesa’nın Hades’i ziyareti ile İsa’nın dünyadaki son günleri arasındaki benzerliktir. Her iki hikâye de bir ziyafetle başlar. Odesa ve adamları Kirke’nin sarayında ziyafet çekerken İsa ve havarileri son yemeklerini yemektedirler. Daha sonra, arkadaşları uyurken, her ikisi de ölümle olan randevularının yaklaşmasından dolayı acı çekmektedirler. Odesa Kirke’den Hades’e gitmesi gerektiğini öğrendiğinde umutsuzluğa düşer. Söylediğine göre bunun sebebi ise; şimdiye kadar Hades’e gidip de canlı dönebilen hiç kimsenin olmayışıdır. İsa da ölmek üzeredir, havarileriyle birlikte son akşam yemeğini yemiştir. Hayatından umudunu kesmiştir çünkü çarmıha gerilmek zorunda olduğunu bilmektedir. Sonuç olarak, Odesa ölüler dünyasına bir seyahatte bulunacak ve geri dönecek, İsa da çarmıha gerilerek ölecek ve sonrasında yeniden dirilecektir. Bu benzerliklerin bir tesadüften daha fazlası olma ihtimali var mı?

Efsanemize dönecek olursak, Odesa Hades’ten ayrılarak İtaka’ya doğru yelken açar. Sonunda tekrar eve dönüş yoluna çıkmıştır. Fakat yolunda başka bir engel daha vardır; Siren Adası. Sirenler, sizi rotanızdan saptıracak ve karaya oturtacak güzellikte şarkıları olan kadınlardır. Odesa Siren Adasına yaklaştıklarını bildiğinden, adamları Sirenler’in şarkılarını duymasınlar diye, kulaklarını balmumuyla kapatmalarını emreder. Fakat Odesa, aşırı meraklı birisi olduğundan kendini bu kuralın dışında tutar. Mürettebata kendisini geminin direğine bağlattırır. Bu şekilde geminin dümenini, adanın kayalık sahillerine doğru çevirmeden Sirenler’i dinleyebilecektir. Mürettebat küreklere asılırken, “Çözün beni! Çözün beni!” diye bağırmaktaysa da sesini kimseye duyuramamaktadır. Ve böylece Sirenler’in şarkısını duyabilmiştir. Bunu yapan ve hayatta kalan tek kişidir. Fakat eski zamanlarda, bu durumun hemen hemen her vazonun üstünde defalarca resmedildiğini görmekteyiz ve bunun amacı kusursuz bir insanın nasıl olması gerektiğini göstermektir, yani yeni bir şey öğrenmek için ne yapılması gerekiyorsa onu yapmaktır.

Odesa’nın Sirenler’le karşılaşması mitolojinin en bilindik hikâyelerinden biridir. Fakat yeni deliller ışığında Sirenler’in şarkısının bir efsaneden daha ötesi olduğunu söylemek mümkündür. İtalya’nın Li Galli Adaları geleneksel olarak, hikâyemizin geçtiği yer olarak anılmaktadır. Yüzyıllar önce “Le Sirenuse”, yani “Sirenler’in Adası” olarak anılmaktaydılar. 2004’te, Alman bilim adamlarından oluşan bir ekip adaların Odesa Destanı ile olan bağlantısını araştırmışlar ve sonuçta çarpıcı bir keşfe imza atmışlardır. Alman grubunun adada bulduğu şey ise; kayaların doğal formasyonunun, doğal bir megafon gibi çalıştığıdır. Bu bölgeden gelen herhangi bir ses dalgası, bu kayalardan sekmekte ve daha kuvvetli bir şekilde denize doğru yayılmaktadır. Fakat bu sabit megafon kullanılsa bile, insan seslerinin denizden duyulması imkânsızdır.

Öyleyse bu kadar yüksek bir sesin kaynağı ne olabilirdi?

Akdeniz Fokları. Yüzyıllar önce, Li Galli Adaları da dahil tüm Akdeniz’de bolca bulunuyorlardı. Alman grup fokların seslerini kullanmışlar ve denizden rahatlıkla duyulabildiklerini ispatlamışlardır. Denizcileri kayalık mezarlıklarına çeken sesler bunlar olabilir mi?

Açık denizlere dönecek olursak, Odesa Sirenler’le temasından sağ kurtulmuştur fakat daha ölümcül bir mücadele kendisini beklemektedir. Evi İtaka’ya dönebilmek için, iki korkunç tehditle yüzleşmek zorunda kalacaktır. Bazı araştırmacılar bu tehlikelerin gerçek olduğuna ve hâlâ karşılaşılabileceğine inanmaktadırlar. Odesa’nın zekâsı, açık denizde karşısına çıkan birçok ölümcül engelden sağ kurtulmasını sağlamıştır. Fakat zekâsını kullanan tek o değildir. Yüzlerce kilometre ötedeki krallığı İtaka’da, karısı da birçok kurnaz hamle yaparak taliplilerini kendisine yaklaştırmamaktadır. Odesa’nın babası için ördüğü kefeni bitirir bitirmez onlardan biriyle evleneceğine dair sözler vermekte ve her gece gün boyunca ördüğü kısmı geri sökmektedir. Bu hile sayesinde onları yıllar boyunca oyalamıştır. Nasıl ki Odesa kurnazlığı, zekâsı, komplo kurma ve plan yapma kabiliyetiyle ön plana çıkıyorsa, karısı Penelope de kurduğu komplolar ve yaptığı planlarla kendisini kanıtlamıştır. Penelope umudunu kaybetmemek adına elinden geleni yapmaktadır fakat kocasının başına neler geldiğinden bihaberdir. Odesa’nın hâlâ hayatta olup olmadığına, öyleyse bile kendisine geri dönmekte mi yoksa başka bir yere mi gitmeye karar verdiğine dair en ufak bir fikri bile yoktur. Bilmezlikten doğan kötü bir durumdadır. Bu esnada, Odesa ve evi arasında, ürkütücü yeni engeller onu beklemektedir. İki ölümcül rotadan birini seçmek zorundadır. İlk rota “serseri kayalar”ın, yani gemileri ikiye ayırabilen yüzen kayaların içerisinden geçmekte, ikincisi ise, bir tarafında Scylla isimli insan yiyen bir deniz canavarının ve diğer tarafında ise Charybdis olarak bilinen bir girdabın bulunduğu dar bir kanaldan geçmektedir. Scylla birden fazla kafa ve göze sahip, aynı anda altı adamınızı birden yakalayıp aynı anda hepsini yiyeceğinden şüphe duymamanız gereken o korkunç deniz canavarıdır. Scylla’nın yanından geçiyorsanız, başınıza gelecek olanlar aynen bunlardır. Scylla ile yüzleşmek demek, kendi etrafında dönen, her şeyi içine çeken ve yakınlardaki herhangi bir alana içindekileri boşaltan devasa bir girdap olan Charybdis ile de yüzleşmek demektir. Odesa bu girdaba yaklaşırsa, gemisinin alabora olmasını ve denizin dibini boylamasını göze alacaktır. Odesa kelimenin tam manasıyla kayalar ve zor bir alan arasında sıkışıp kalmıştır. Aslına bakarsanız, bazıları “klişe”nin buradan geldiğine inanmaktadırlar. Adamlarına “serseri kayalar”dan uzak durmalarını, bunun yerine zor alana, yani Scylla ve Charybdis boğazına doğru yelken açmalarını emreder. Burada Odesa’nın karşısına iki tatsız seçenek çıkacaktır; bazılarını kaybetmek ya da hepsinin kaybetmek. Soğuk kanlı bir şekilde hesap yaparak gemisinin tamamını kaybetmesinin, birkaç adamını kaybetmesinden daha kötü sonuçlar doğuracağı kanısına varır. Bu yüzden gemisini Scylla’ya çok daha yakın yüzdürmeye karar verir. Burada tabii ki bir ders vardır, o da şudur ki; en soylu ve düşünceli komutanlar bile bazen görevlerini tamamlamak adına bazı adamlarını isteyerek kurban etmek zorundadırlar. Boğaza girdiklerinde, gökyüzü kararır. Aniden, birden çok tsunami çıkar. Odesa gemisini Charybdis’ten uzaklaştırır. Onlar yanından geçerken, devasa girdap okyanusu içine çekmekte, menzilindeki her şeyi zapt etmektedir. Aniden, geminin diğer tarafından, Scylla saldırıya geçer. Güverteden kaptığı 6 adamı bir anda yutar. Odesa bu anı, seyahatinin en kötü bölümü olarak tarif etmektedir. Adamları bu korkunç yaratık tarafından yok edilirken onun adını haykırmaktadırlar. “Odesa yardım et! Bize yardım et!” diye bağırmaktalar fakat Odesa’nın elinden bir şey gelmemekte ve dahası bu adamların kendisinin kararları yüzünden öldüklerinin farkındadır. Yüzyıllar boyunca, Odesa Destanı uzmanları Homeros’a korkunç Scylla’yı yaratmasında neyin ilham verdiğini çözmeye çalışmışlardır.

Daha sonra, 1800’lerin ortalarında, çok büyük dokunaçlı canavarların cesetleri dünya genelinde karaya vurmaya başlamıştır. Aradığımız cevap budur; Dev kalamarlar. Bir anda hayal gerçek olmuştur. Aslında dev bir kalamar, bir okul servisi uzunluğunda bir yaratıktır. Dört-beş metre uzunluğundaki gemilerde bulunan gemicilere dev kalamarın ne kadar büyük görünmüş olabileceğini bir düşünsenize! Scylla dev bir kalamarın görüntüsünden esinlenilmiş olabilir mi?

Ya komşusu, Charybdis girdabı?

Günümüz denizbilimcileri İtalya ve Sicilya arasındaki dar boğazda yani Messina Boğazı’nda tam da tariflere uyan büyük bir girdap bölgesi keşfettiler. Kuzeyde Tiren ve güneyde İyon Denizi vardır. Tiren ve İyon Denizleri’nin suları birbirinden oldukça farklıdır. Sonuç olarak, bu boğazda bir ileri bir geri hareket eden sular aşırı derecede dalgalanmakta ve ortaya büyük girdaplar ve hırçın gelgitler çıkmaktadır. Eski zamanlarda, özellikle buradan geçen denizciler için ne kadar zorlu bir bölge olduğunu tahmin bile edemeyiz. Dev kalamarlar, tehlikeli girdaplar antik çağ denizcilerinin karşılaştığı iki gerçek tehlikedir. Odesa Destanı’nın bu bölümünün ardında yatan ilham kaynakları bunlar olabilir mi?

Efsanemize göre, Odesa az önce 6 adamının Scylla tarafından parçalandığına şahit olmuştur. Gemisi güvenli bölgeye ulaştığında, savaştan çıkan mürettebatının dinleme isteklerine karşı koyamaz. Kahin Tiresias’ın, güneş tanrısının sığırlarından uzak durmaları yönündeki uyarılarına rağmen, sığırların bulunduğu adaya çıkmaya razı olur. Sığırları gören Odesa adamlarına; “Evet. Adaya bir geceliğine geldik. Ne yaparsanız yapın ama onları yemeyin. Sakın onları yemeyin!” der. Fakat erzakların az olmasıyla açlık hissetmeye başlayan mürettebat Odesa’nın emirlerini dinlemez ve sığırları keserler. Son yemeklerini yemektedirler. Çok sinirlenen güneş tanrısı Helios, Zeus’dan yani tanrıların kralından adalet ister. Antik çağlarda bir tanrıyı kızdırmak yapabileceğiniz en kötü hareketlerden birisidir. Tanrılar hoşnut olmadıkları ölümlüleri cezalandırma konusunda güçlerini kullanmaktan hiç geri kalmıyorlardı. Zeus suçluları cezalandırmayı kabul ederek Odesa’nın gemisini alabora edecek büyük bir fırtına gönderir. Biri hariç hepsi helak olurlar. Odesa sığırlardan yemediği için diğerlerinden ayrı tutulmuştur. Fakat iyi haberler burada son bulur. Artık hiçbir adamı, gemisi ve nerede olduğuna dair hiçbir fikri yoktur. Denizde geçen 3 yılın ardından, Odesa tüm adamlarını ve gemilerini kaybetmiş, yalnız, mahsur ve evinden uzak kalmıştır. Başka bir baştan çıkarıcı güzelin, yani peri Kalipso’nun cennet adasına çıkmıştır.

Yunan mitolojisinde, periler sihirli güçleri olan ve her erkeğin hayallerini süsleyen genç ve güzel kızlardır.Ormanlarda ve ağaçlık alanlarda yaşamışlardır. İsimlerinin de belirttiği gibi, “nimfa”lar (periler) veya İngilizcedeki “nemfomanyak”lar, davranış olarak çok şen şakrak idiler. Bu noktada, Odesa sadece hayatta olduğu için şükretmektedir.Güzel bir perinin adasına çıkması da onun için beklenmedik bir hediye olmuştur. Karısı Penelope evde sadık bir şekilde iffetini korurken, Odesa kendisini başka bir kaçamağın içinde bulmuştur. Bu sefer ki kaçamağının bitmesi tam 7 yıl sürecektir. Odesa’ya kiminle isterse onunla yatma gibi bir hak verilmiştir. Homeros’un hikâyesinde, Odesa’nın bu oyalanışlarına yönelik yazılmış hiçbir olumsuz ima dahi bulunmamaktadır. Aslına bakarsanız, tüm bu kadınları elde edebildiği için daha büyük, daha güçlü bir erkek imajı içine sokulmuştur. Kalipso, Odesa’nın kendisiyle sonsuza dek kalması halinde ona ölümsüzlük vaat eder, fakat Odesa karısına ve krallığına dönmek zorunda olduğunu bildiğinden bu teklifi reddeder. Bir yarı tanrı olmak yerine, ölümlü bir insan olmayı seçmek bir bakıma, aptalca bir seçimdir, fakat Odesa için bu bir sorun değildir, bir insan olarak kaderini gerçekleştirmek için Kalipso’yu reddedip, ondan ayrılmak zorundadır. Fakat onu eve götürecek bir gemi olmadığından Odesa bu sorunu kendi yöntemiyle çözmek zorundadır. Kendisine bir tekne yapar. Antik Yunanlılar için marangozluk, büyük zihinsel yeteneklerden biri olarak düşünülmekteydi. Odesa’ya genelde, tekne ustası deriz, yaptığı tekne değil de nedir; direği, dümeni, küpeştesi bile vardır. Bu kadar usta bir marangoz olarak anılması, akıllı olduğunu söylemenin başka bir yolu, zekâsının farklı bir yönüydü. Teknesi tamamlandığında, Odesa yeniden denize açılır. Yaklaşık 20 yıl denizlerde evinden uzak kaldıktan sonra artık yolun sonu ufukta görünmektedir. Eve varması artık an meselesidir. Ev tarafında ise sadık karısı Penelope’nin, yıllardır peşinden koşan tüm erkekleri kendinden uzaklaştıran taktikleri de artık tükenmiştir. Taliplilerin sabırları artık tükenmektedir. Taliplileri ona; “Eve dönmüyor. Geri dönmüyor. Gemisi büyük ihtimalle dönüş yolunda parçalanmıştır. Artık bizden birini Odesa’nın halefi olarak seçmek zorundasın.” derler. Çok geç olmadan Odesa eve dönmeyi başarabilecek mi?

Homeros’un Odesa Destanı’nın birçok unsurunda olduğu gibi, Odesa’nın adasının da gerçeklikle yakından bağlantısı vardır. Yüzyıllar boyunca uzmanlar, yazarın hikâyesini yazarken hangi Yunan adasını düşünerek yazdığını bulmaya çalışmışlardır. Geleneksel olarak, bugün Ithaki olarak bilinen Yunan adasının, o ada olduğuna inanılmış olsa da Homeros’un İtaka hakkında yazdıklarıyla adanın bugünkü adaşının özellikleri örtüşmemektedir. Homeros’un söylediklerine bakacak olursak; “İtaka batıda bulunan, karaya en uzak ve ingin adadır.” der ve siz de; “Bir dakika! Bu tamamen yanlış.” dersiniz. Ithaki batıdaki karaya en uzak mesafede bulunan ada değildir. Araştırmacılar antik haritalarla günümüz uydu görüntülerini karşılaştırdıklarında, Ithaki’nin yanında Kefalonia isimli bir ada daha olduğunu fark ettiler. Biri hariç her yönden Homeros’un İtaka tarifine uyduğu görülmektedir. Homeros 4 ada tarif etmektedir. Orada 4 ada olması gerektiğini söylemektedir. Bu durumda karşımıza bir sorun çıkmaktadır; ortada 3 ada vardır, 4. ada nerede öyleyse?

Ayrıca Homeros’un Ithaki’si ya da Odesa’nın İtaka’sının, batıdaki en uzak ada olması gerektiğini söyler. Eğer Kefalonia’yı ikiye bölerseniz, yani Kefalonia’nın batıdaki yarımadasının 3,000 yıl önce bağımsız bir ada olduğunu söylerseniz sonuca ulaşabilirsiniz. Ada zamanında iki parçadan oluşmuş olabilir mi?

2006’da bir grup bilim adamı bu gizemi çözmek için yola çıktılar. Petrol bulma işinde kullanılan yüksek teknoloji ürünü aletler kullanarak, Kefalonia’nın doğusu ile batısı arasında bulunan ingin bir vadinin zemininde 120 metre derinliğinde bir delik açtılar. Eğer adanın jeolojik tarihinde herhangi bir bölünme varsa, o yer burası olmalıydı. Delgi çubuğunun gittiği yere kadar delmeye devam ettik, yani yaklaşık deniz seviyesinin 15 metre kadar altına indik ve hiçbir aşamada kayaya rastlamadık. Peki bu kadar alışılmadık bir şey nasıl olabilir?

Bunun en basit açıklaması ise şudur; zamanında deniz bu vadiden geçmiştir ve tortuları hâlâ görülebilmektedir. Bu sonuçlar bize, bu vadinin zamanında sular altında olduğunu göstermekte ve Kefalonia’yı da Homeros’un İtaka’sı için en büyük aday haline getirmektedir. Yani Odesa’nın Truva Savaşı’na gittikten tam 20 yıl sonra, ufukta gördüğü ada olduğu anlamına gelmektedir. Odesa asla pes etmedi, eve dönmek için yıllarını verdi ve öyle ya da böyle evine varmayı başardı. Tüm zorluklara rağmen, Odesa sonunda evine dönmüştür. Yaklaşık son 20 yıldır hayalini kurduğu bir an olsa da kendisini bekleyen bir tören alayı yoktur. Bunun yerine, gücünü sahiplenmek isteyenler artık son hazırlıklarını yapmaktadırlar. Bir mucize daha ortaya koymadıkça, Odesa uğruna savaştığı her şeyi kaybetmek üzeredir. Bu durumda acıklı bir son yaşanacaktır. Fakat Odesa gerçekten eve dönmüş olabilir mi?

Döndüyse de ne zaman dönmüş olabilir?

Odesa Destanı’nda saklı ipuçlarını kullanan günümüz astronomları Homeros’un aklındaki tarihi tam olarak belirlemişlerdir. Odesa’nın İtaka’ya dönüş yolculuğu tam 20 yılını almış, 600’den fazla hayata mâl olmuş ve 14 gemiyi denizin derinliklerine göndermiştir. Sonunda, tüm bunların ardından kahramanımız evine dönmüştür. Acaba karısını ve krallığını kurtarmak için çok mu geç kalmıştır?

Odesa evine döndüğünde, İtaka ada krallığında tam bir kaos ortamı hakimdi. Her şey tamamen zıvanadan çıkmış durumdaydı. Karısı ve hanesi tam 108 talipli tarafından kuşatılmış durumdaydı. Odesa öylece sarayına girip eski hayatına dönemeyeceğini fark eder. Talipliler kraliçesine ve krallığına çoktan gözlerini dikmişlerdir. Odesa’nın döndüğünü öğrenmeleri durumunda, tahtına yeniden oturmasına müsaade etmeyecek, tereddüt etmeden onu öldürmeye yelteneceklerdir. Son bir kez, Odesa zekâsını kullanmalı, biraz daha dayanmalı ve hayatta kalmak için düşmanlarından daha iyi oynamalıdır. Odesa İtaka’ya ulaştığında, yanında büyük bir toplulukla gelmez, geri dönen büyük kral gibi dönmez. Aslına bakarsanız yaşlı bir dilenci kılığına girerek kendisini gizler ve bunu büyük ihtimalle nasıl karşılanacağından emin olmadığı için yapar. Bu esnada, Odesa’nın uzun süredir acı çeken karısı Penelope en sonunda taliplilerin baskılarına yenik düşerek yeni kocasının kim olacağının belirleneceği bir okçuluk yarışması yapılacağını açıklar. Her kim Odesa’nın yayını gerip, oku 12 baltanın içinden geçirebilirse kendisiyle evlenme hakkını elde edecektir. İtaka için hayati öneme sahip bir gündür. Yarışmanın başlamasına çok az bir süre kala, Homeros güneşin gökyüzünden kaybolduğundan bahsetmekte ve bu satır yüzyıllardır dikkatle incelenmektedir. Merak uyandırmak için yazılmış şiirsel bir şey midir yoksa gerçek bir olayın kaydı mıdır?

Antik Yunanlılar bile Odesa’nın evine, bir güneş tutulması esnasında döndüğü anlamına geldiğini düşünmüşlerdir. Son dönemlerde bilim adamları, Homeros’un işaret ettiği tam tarihi ortaya çıkarmak için Odesa Destanı’nı astronomik kanıtlar ışığında incelemişlerdir. Odesa Destanı’nda astronomik olayları işaret etmiş olabilecek tüm atıfları daha yakından incelemişler, daha sonra da bu olayları tutulma tarihleriyle eşleştirmeye çalışmışlar ve tutulmalardan biriyle, M.Ö. 16 Nisan 1178 tarihinde gerçekleşen tutulmayla eşleştiğini bulmuşlardır. Öyleyse, bu tarihin Odesa’nın eve, Penelope’ye dönüş tarihi olduğunu söylemek mümkündür. .

Efsaneye göre, Penelope’nin peşinden 20 yıllık koşuş şimdi tek bir olaya dönüşmüştür. Birbiri ardına talipliler, Odesa’nın yayını geremeyecek kadar zayıf olduklarını ispatlamaktadırlar. Üstü başı yırtık yaşlı bir dilenci ortaya çıkana dek hepsi vazgeçmek üzereydiler. Ve bir dilenci ortaya çıkarak şansını denemek ister. Kurallara göre onun da bir şansı vardır. Onunla alay edip sinirlendirmeye çalışırlar. Fakat dilenci hiç tereddüt etmeden yayı gerer ve gülüşmeler o anda kesilir. Oku fırlatır ve ok 12 baltanın içinden geçer. Yarışma bitmiştir fakat talipliler savaşmadan vazgeçecek gibi görünmemektedirler. Odesa’nın son savaşı taliplilerin katledilişi ve kahramanımızın zaferiyle son bulur. Tahtını tekrar kazanmıştır, şimdi ise kadınını geri kazanmalıdır. Kurnaz kralın geçmesi gereken son bir test daha vardır. Odesa tüm taliplileri öldürdükten sonra ateşin başında karşılıklı oturup Penelope ile çok samimi anlar yaşarlar. Penelope son bir sınav daha yapacaktır. Uzun süren muhabbetin sonunda hizmetçilerine; “Bu yabancının rahat ettirilmesini istiyorum, lütfen odamdan benim yatağımı getirip verandaya yerleştirin ve bu yabancı benim yatağımda yatsın.” der. Bu noktada Odesa karısının kendisini test ettiğini anlayarak ona; “Penelope, Bunun bir test olduğunu biliyorum. Yatağımızı yere sabit bir şekilde bu ağaçtan ben yapmıştım. Yatağımız hareket ettirilemez.” der. Daha önce Penelope hiç kimsenin odasına girmesine müsaade etmediğinden, sadece Odesa’nın yatağın bu şekilde hareket ettirilemeyeceğini bildiğinden kesinlikle emindir. Odesa’nın uzun yolculuğu, yani Odesa Destanı nihayet son bulmuştur fakat efsanesi varlığını sürdürecektir.

Yunan savaşçılar arasında kalkanların Odesa resimleriyle süslenmesi çok yaygın bir durumdu. Onlar için, her zaman acılara katlanan kişiyi temsil ediyordu. Odesa Yunanca’da “acıdan adam” anlamına gelmektedir. Hepimiz gibi o da acı çekmiştir fakat belki de hepimizin başaramadığı bir şekilde hepsine katlanmıştır. Ve bence yüzyıllardır insanların onu kendilerine yakın bir karakter olarak görmelerinin sebebi; yere düştükten sonra tekrar ayağa kalkabilme kabiliyetidir.

BÖLÜM 8 BEOWULF

O, İskandinav dünyasının efsanevi kahramanıdır. İnsan’la Canavar’ın destansı savaşının tam ortasında kalmıştır. Ebedi bir ün kazanmak uğruna bir korkutucu canavarla değil, onlardan üç tanesiyle yüzleşmek zorundadır. Bu, Beowulf efsanesidir. Fakat sadece bir efsane olmaktan daha ötesi olabilir mi?
İngilizce olarak yazılmış en eski hikâyeyi tamamen yeni bir bakış açısıyla bizzat yaşamaya hazırlıklı olun.

Danimarka kraliyet salonuna ağır bir ölüm kokusu hakim. Başsız, kana bulanmış cesetler. Elini kana bulamakta olan vahşi canavarın adı Grendel’dır. O, toplumdan dışlandığı için hiddeti şiddete dönüşmüş olan bir ucubedir. Grendel’ı her zaman yırtıcı bir hayvanla kıyaslamışımdır, anlarsınız işte, o da iri kıyım, korkutucu ve tehtidkârdır. Canavarın oluşturduğu korku krallığı, her gece iş başındadır. Savaşçıları öldürmekte, lime lime etmekte, kafalarını koparmaktadır. Ceset parçalarını her yerde görmek mümkündür. Danimarka’nın acilen bir kahramana, bu canavarla yüzleşecek ve onu alt edecek derecede güçlü birisine ihtiyacı vardır. O kahraman, Beowulf’tur.Aklınıza gelebilecek her şeyi yapabilecek olan, en büyük olası kahraman Beowulf’tur. Gözünü budaktan sakınmamaktadır. Onun kültüründe de bir kahraman aynen böyle olmalıdır; şerefi ve şöhreti uğruna her şeyini feda edebilmelidir. Beowulf da sıradan bir insan değildir, tam bir kahraman portresi çizmektedir.

Yunan mitolojisindeki kahramanlar gibi, onun güçleri de sıradan bir insanın güçlerinin sınırlarını katbekat aşmaktadır. Korkunun hakim olduğu ve kahramanların sayısının bir elin parmaklarını geçmediği bir dönemde, Beowulf efsanesi, cesur bir savaşçı ile çok sayıda korkunç düşman arasında geçen iyilik ve kötülüğün en büyük savaşı olarak dillerden dillere dolaşmıştır.

Beowulf efsanesi, bir gerçekten esinlenilerek yazılmış hayali bir hikâyedir. Bugün dahi uzmanlar bu efsaneyi kimin yarattığını kesin olarak bilmemektelerse de, ilk olarak M.S. 7. ya da 8. yüzyılda İngiltere’de ortaya çıktığına ve İngilizce olarak yazılmış en eski hikâye olduğuna inanılmaktadır. Şiirin olay örgüsü İskandinavya’nın 6. yüzyılında gerçekleşmekteyse de, şiirin kendisi Anglosaksonlar’ın 665 yılında din değiştirmelerinden sonra Anglosakson İngilteresi’nde yazılmıştır.

Beowulf, Hristiyanlık’ın daha yeni yeni kök salmaya başladığı bir dönemde yazılmıştı. Şiir, çok derin bir putperestlik geçmişine sahip bir toplumu ve bu geçmişinden gelen hikâyelerini yansıtmaktadır. Şiirin yaptığı şey ise; bu hikâyeleri Hristiyanlık’la yoğurarak, bu şiirleri dinleyenlerin kendi geçmişleriyle bağlarının kopmamasını ve Hristiyan bakış açısıyla şiirleri yeniden yorumlamalarını sağlamaktır. Beowulf’un efsanedeki ilk düşmanı, yani canavar Grendel ile İncil arasında ilgi çekici bir bağlantı vardır. Metne göre Grendel, Kabil’in soyundan gelmektedir. Tevrat’a göre, insanlık tarihinin ilk cinayetini Adem’in oğlu Kabil işlemiştir. Kıskançlık sonucu kardeşi Habil’i öldürmüş ve insanlığın en kötü tutkularından birinin sembolü haline gelmiştir.Grendel bu alçak vasiyetin mirasçısıdır. Grendel büyük salonlarda ziyafet çeken insanları kıskanır ve bu duruma çok sinirlenir. Büyük salondaki herkes eğlenmekte, birbirlerine hikâyeler anlatmakta, hepsi birbirine kenetlenmekte ve Grendel da bu durumu kıskanmakta, hiçbir zaman böyle bir şeyin parçası olamayacağını bilmekte ve tepki olarak da saldırma ve yok etme eylemleri göstermektedir. Antik metinde, Grendel’in fiziki görünüşü herkesin kendi hayal dünyasına bırakılmıştır. Tek ipucu ise şu tabirdir; “cehennemden çıkan canavar”. İsterseniz Grendel’i karanlığın şeytanı olarak tasvir edebilirsiniz; hareket ettiği her yere karanlığı da sürükleyen bir şeytan. .

Efsaneye göre, canavarımız Danimarka’yı 12 yıl kuşatma altında tutar. Bir seferinde tam 30 kişi öldürmüştür, onun geldiğini fark edemezsiniz, kana susamıştır ve kemik yemeyi sevmektedir. Grendel kralın muhafızlarını öldürdükten sonra, masum sivilleri öfkesine kurban etmektedir. Fakat zarar veremediği bir kişi vardır; Danimarka Kralı, Hrothgar.Karanlık dönemin birçok gerçek kralında olduğu gibi, tanrısal güçlerin onun tarafında olduğunu düşünülmektedir. İşin tuhaf tarafı şu ki; Grendel Kral Hrothgar’a saldırmamaktadır. Kral tanrının bizzat koruması altında tahtında oturmakta ve böylece Grendel ona yaklaşamamaktadır. Hrothgar’ın tüm savaşçıları onu hayal kırıklığına uğratmış olsa da yakınlardaki bir krallık olan Geatland’da, diğerlerinden katbekat iyi bir savaşçı bulunmaktadır. İskandinavya’dan çıkıp gelen Beowulf, büyük savaşçıların soyundan gelmekte, gücü, cesareti ve hırsıyla nam salmış bir savaşçıdır. Kendi adını da herkese duyurmak istemektedir. Şiirin başlangıcında, Beowulf’tan iyi tanınan bir savaşçı olarak, bir çeşit çetenin veya birlikte seyahat eden bir grup adamın lideri olarak bahsedilmektedir. Yalnız başına gezen paralı bir asker değildir. Para peşinde koşan bir havası yoktur, yalnızca iyi bir dövüş arıyor gibidir. Beowulf’un asıl amacı, eski İngilizce’deki tabirle “lof”, yani şöhrete kavuşmaktır. Bu şöhret, o zamanın şöhret algısının getirdiği zorunluluklara göre yaşayıp, el üstünde tutulan insanlarda bulunan türde bir şöhrettir. O zamanın soylularının elde etmeyi amaçladıkları türde olan bu şöhret ve statü Beowulf’u tetiklemiştir. Beowulf ebedi bir imtiyaza sahip olmanın tek yolunun, daha önce yapılmayanı başarabilmek olduğunun bilincindedir, yani Grendel’ı öldürmek zorundadır. Hava kararınca büyük salon kutlama sesleriyle canlanmaya başlar. Fakat bu kutlama, Grendel’ı sığınağından çıkarmak için Beowulf tarafından hazırlanan bir tuzaktır. Bir saldırının gerçekleşmesini beklemek yerine aslına bakarsanız, kendisinden beklenmeyen bir şekilde bilimsel bir metod kullanarak saldırının gerçekleşmesini sağlayacaktır. İlk saldırının gerçekleşme koşullarını tekrar yaratarak, yani Grendel’ın duyup, yemeğini almak için geleceğini bildiğinden, şarkılı türkülü bir eğlence ortamı yaratmıştır. Canavar kana susamıştır fakat Beowulf da hazırdır. El ayak çekilip parti sona erince, kahramanımız pusuya yatar. Ya ölecek ya da öldürülecektir. Sonunda, Grendel sahneye çıkar. Beowulf ve savaşçıları 4 koldan saldırıya geçerler. Tüm savaşçılar kılıçları çekip Grendel’a saplamaya çalışırlar. Fakat Grendel dayanıklıdır. Grendel’a bırakın kılıcı, metalden yapılmış hiçbir silah zarar veremez, Grendel, bu tip silahların kendisine zarar vermesini önleyecek bir tür büyü yapmıştır. Beowulf’un savaşçılarından birini yakaladığı gibi onu ikiye ayırır, kanını içer, bir tarafa savurur ve Beowulf’a yönelir. .

Efsane böyle devam etse de gerçekle olan bağlantsı nedir acaba?

Londra’nın 145 km kuzeyinde “Sutton Hoo” adında bir yerleşim yeri vardır. Bu bölge bir zamanlar güçlü Anglosakson krallar tarafından yönetilmekteydi. 20. yüzyılda, antik mezarlıklarda kazı yapan arkeologlar çok şaşırtıcı bir keşfe imza attılar. Vahşi bir şekilde öldürme ve parçalanma izleri taşıyan cesetler buldular. Cesetler vahşice, birden ve sanki bir canavar tarafından öldürülmüş gibidir. Çoğu yüzükoyun, başları kesik ya da boyunları kırık bir şekilde, değişik pozisyonlarda gömülmüştür, yani cesetlerin onur kırıcı bir şekilde gömüldükleri anlaşılmaktadır. Bu bulgu, efsanemizin doğduğu dönemle aynı dönemde yaşayan müreffeh bir krallıkta şiddetin var olduğunun şok edici bir kanıtıdır. Uzmanlar bu kurbanların krala başkaldırıp ölüme mahkûm edilen Anglosakson suçlular olduklarını düşünmektedirler. Bu cesetler idam edilip buraya gömülmüş suçlular gibi görünmektedirler, anlaşılan o ki; burası bir tapınakken, bir korku yerine dönüşmüştür ve Boewulf’la tek bağlantısı ise; kralın toplumda düzeni sağlama yollarından birisinin, bu tip vahşi ve halka açık infazlar olmasıdır. Kral Hrothgar’ın saltanatındaki katliam hikâyesini, bu korkunç ölümler etkilemiş olabilir mi?

İpucu arayışlarımız bizi tekrar efsaneye yönlendirir. Grendel denen canavar Kral’ın kan revan içinde kalmış salonunda terör estirmekte ve hiç bir kılıç ona işlememekteyse de Boewulf’un pes etmeye niyeti yoktur. Geriye tek bir silahı kalmıştır; çıplak elleri. Davut ve Golyat, yani canavarla insan arasındaki klasik mücadeledir. Danimarka halkının geleceği tehlike altındadır ve Beowulf savunma hattının son cephesidir. Kral Hrothgar’ın Danimarka saltanıtında bir kargaşa çıkmış, Beowulf ve canavar dev Grendel ölümüne savaşmaktadırlar. Kahramanımız birden avantajı eline geçirir. Beowulf Grendel’i kolundan yakalar ve kolunu büker. Dünyanın en güçlü savaşçısı olan Beowulf canavarın koluna bütün gücüyle asılır. Grendel avazı çıktığı kadar bağırır, sonuçta omuzu yerinden çıkmıştır ve Boewulf kolu ardarda bükerek kolu iyice zayıflatır ve sonunda kemik kaslardan ayrılarak yerinden kopar, kaslar parçalanır. Salon acı dolu çığlıklarla dolar. Kan kaybetmeye başlayan Grendel gecenin karanlığına karışır. Kolsuz Grendel, hayatı kolundan akıp giderken, çok az bir zamanının kaldığının bilinciyle, bataklık evine doğru yol alır. Ormanın derinliklerinde, yaralı canavar tökezleyerek yere kapaklanır ve son nefesini verir. Beowulf canavarı öldürmüştür. Değerli kupasını, yani Grendel’ın kanlı kolunu havaya kaldırır. Grendel’ın ölüm haberi hızlı bir şekilde yayılır ve Beowulf bir süper kahraman olarak göklere çıkarılır. Bulmak için yola çıktığı şöhret ve şerefe sonunda ulaşmıştır. Fakat hemen karşısına tatsız bir gerçek çıkar. Gömülmesi gereken birçok ölü savaşçı vardır. Metinde savaşçılar için yapılan cenaze törenlerinin şekli anlatılmaktadır. Verilen tarif, antik İskandinavyası’nda yapıldığı bilinen gerçek cenaze törenleriyle örtüşmektedir. Gemiyle yapılan cenaze törenlerinde, ölen kişi ve onun değerli eşyaları, altınları, gümüşleri gemiye koyulur ve gemi denize salınarak ateşe verilirdi. Bu durum, bolluk içinde yüzmeyen bir toplumun değerli eşyaları düşüncesizce yok edişi olsa da aynı zamanda kayıpların ne kadar ciddiye alındığının ve yakılan insanın saygınlık ve öneminin göstergesiydi. Beowulf’ta da tarif edilen, aynı ayinsel cenaze törenlerinin kanıtları, ilginç bir şekilde su altında değil yeraltında bulunmaktadır.

Günümüzde, kuzey Avrupa’nın genelinde, yüzlerce gizemli ve dağınık tepeler bulunmakta ve çoğu hâlâ kazılmayı beklemektedir. İngiltere’de, Sutton Hoo’da, yani arkeologların gizemli bir şekilde parçalanmış vücutları buldukları yerde, tepe mezarlıklar Beowulf’un dünyası hakkında birçok çarpıcı kanıt sunmaktadır. 1939’da yapılan kazılarda, geçmişi Beowulf efsanesinin yazıldığı düşünülen tarihe uzanan, yakılmış bir gemi ortaya çıkardılar. Tahtalar tamamen çürümüş olsa da tüm bordaların şekillerini ve ıskarmozların dik açıyla yerleştirildiğini görmeniz mümkündür. Komple tahtadan yapılmış bir gemi gibi görünmektedir. Fakat detaylı incelemeler sonunda bir gemiden fazlası olduğu, bilinmeyen bir hükümdarın, içi hazinelerle dolu mezarı olduğu ortaya çıkmıştır. Sutton Hoo, İngiltere’deki en zengin mezardır, daha doğrusu Kuzey Avrupa’nın Karanlık Dönemleri’nden kalan en zengin mezardır. Karanlık Dönem toplumundaki elit kesim hakkında fikir sahibi olmamızı sağlamaktadır. Sutton Hoo’dan çıkarılan eserler Beowulf’ta anlatılanlara benzemektedirler.Üzerinde domuz sorgucu bulunan miğferler, eğik saplı, süslü kılıçlar ve bunun gibi şeyler bulunmaktadır, kısacası Boewulf’ta anlatılanlarla Sutton Hoo’da bulduklarımız arasında bir çeşit bağlantı var gibi görünmektedir. Sutton Hoo’da yapılan kazı, ilk kez Beowulf efsanesinin hayali bir gerilim hikâyesinden fazlası olduğunu kanıtlamıştır, fakat efsanemizin ardındaki gerçeklere ışık tutan kanıtları ortaya çıkaran tek yer burası değildir. Danimarka kırsalında, arkeologlar sıradışı bir keşfe imza atarak, gerçek bir antik salonun izini buldular. Tahta üstyapı yüzyıllar önce çürümüş olsa da direk çukurlarının konumundan yola çıkılarak bakıldığında, zamanında 46 metre uzunluğunda olduğu ve bugüne dek bulunan türünün en büyük salonu olduğu anlaşılmaktadır. Burası Kral Hrothgar’ın efsanevi salonu olabilir mi?

Beowulf hikâyesinde, Grendel’in saldırısının geçtiği bölüme “erkeklere özel salon” anlamına gelen “Heorot” denilmektedir. Hem taht odası hem de Kral’ın savaşçılarının zaferlerini kutlamak için biraraya geldikleri ziyafet salonudur. Heorot dünyada başka bir eşi benzeri olmayan, büyük bir salon olarak tarif edilmektedir. Medeniyet, ilerilik göstergesi olmuş ve tüm dünyada bu kültüre karşı merak uyandırmıştır. Kısa zaman önce Danimarka’da ortaya çıkarılan salon, zamanında antik krallara ev sahipliği yapan aynı bölgenin içindedir. Karbon 14 metodu bölgenin tarihinin M.S. 6. yüzyıla, yani efsanemizin gerçekleştiği söylenen döneme dayanmaktadır, fakat hepsi bu değildir. Antik salonun etrafında yapılan kazılarda sadece güçlü bir krala ait olabilecek değerde eserler gün ışığına çıkarılmıştır. Bazıları bıçak, iğne gibi günlük hayatta kullanılan eşyalar olsa da içlerinde bu bölgenin önemli bir yer olduğu izlenimi veren altın ve gümüşten yapılmış çok daha güzel mücevherler, sikkeler ve benzeri eşyalar bulunmaktadır. Fakat bu salonun ardındaki kral kimdi ve efsanemizle bir bağlantısı olabilir mi?

Efsanevi destanlar olarak adlandırılan bir dizi hikâyede şaşırtıcı bir ipucu göze çarpmaktadır. Bu hikâyeler M.S. 1100 ve 1400 arasında yazılmış olmakla birlikte İskandinav dünyasındaki gerçek olaylara dayanmaktadır. İskandinav destanlarının çoğu, bir soyun geçmişine dayanmaktadır, böylece içiçe giren tarihsel bilgilerle mitolojik gelenekleri birarada bulabiliyoruz. Destanlar, M.S. 5. veya 6. yüzyıl civarlarında yaşamış Hrothgar isimli bir Danimarka kralından bahsetmektedir. Hrothgar gerçek bir kralsa, Beowulf da gerçek bir kahraman olabilir mi?

Bataklığın derinliklerinde, bir anne oğlunun, yani Grendel’ın ölümünün yasını tutmaktadır. Üzüntüsü öfkeye dönüşen anne Beowulf’un 3 korkunç düşmanından 2.sine dönüşecektir. Grendel’i yenen Beowulf şimdi de onun annesiyle karşılaşmak zorundadır. Annesi hızlı, kurnaz ve intikam peşindedir. Grendel’ın annesi metinde çok esrarengiz bir karakterdir, kesinlikle Grendel’dan daha barbar görünmektedir, duyguları daha vahşidir. İntikam almayı kafasına koymuştur. Kopmuş kolu bir kupaya, bir alay konusuna dönüşen oğlunun ölümünün intikamı. Grendel’ın annesi, oğlu Beowulf tarafından öldürülünce, onun annesi olarak büyük bir kederine kapıldığından, intikam hissiyle çılgına dönmüş bir şekilde Heorot’a saldırır ve kendi güvenliğini çok hesaba katmaz. Savaşçılar uykudayken, Grendel’ın annesi salona girer. Aniden saldırır ve acımasızca öldürür. Kral’ın saltanatında yine korku hakimdir ve Boewulf onları kurtarmak için orada değildir. Geceyi Heorot’tan uzak bir yerde, korkunun tekrar sahnede olduğundan habersiz bir şekilde geçirmektedir. Grendel’ın annesi, elleri Danimarkalı savaşçıların kanlarına bulanmış bir şekilde kayıplara karışır. Katliamı öğrenen Beowulf çok sinirlenir. Sadece birkaç gün önce, yerde ölü olarak yatan savaşçıların hayatını kahramanca kurtarmıştır fakat Kral hâlâ hayattadır, morali bozuk bir şekilde, dokunulmaz tahtında oturmaktadır. Hrothgar birçok adamının Grendel ve annesi tarafından öldürmüş olduğu gerçeğiyle küçük düşmüştür ve bu durumu örtbas edecek gücü yoktur, Beowulf da ona; “Yas tutarak oturmaktansa, harekete geçmek daha iyidir.” der. Bir kez daha, Beowulf ölümün gözlerinin içine bakmak zorunda olduğunu bilmektedir. Şöhretini kahramanca adımlar atarak kazanmıştır. Şimdi ise şöhretini devam ettirmek zorundadır. Beowulf Hrothgar ve adamlarını yanına alarak, Grendel’ın annesinin peşine düşer. Dolambaçlı patika boyunca kan izlerini takip ederler. Grendel ve annesi lanetli bir bataklığın kaynağında yaşamaktadırlar. Bataklık, içi zehirli yılanlar ve ufak ejderlerle dolu buzlu bir göldür. Grendel’ın annesine ulaşmanın yolu, ilk olarak burayı geçmektir.

Bu efsaneyi kayda geçiren ilk Hristiyan yazarlara göre, bu yılanlar gerçek dünya tehditlerine eşdeğer birşeyi temsil etmektedirler: putperestleri. Grendel’ın annesini bulma çabaları Beowulf’u zehirli yılanlarla dolu buzlu bir göle sürüklemiştir. Ona ulaşmak için, bunları geçmek zorundadır. Bu, savaşçı bir kahramanla İncil’deki en iğrenç katil olan Kabil’in soyundan gelen tehlikeli bir anne arasında, Danimarka uğruna verilen nihai bir savaş olacaktır. Şiirde, Grendel’ın annesinin adı hiç geçmez, o sadece Grendel’ın annesidir fakat başlı başına çok korkunç bir yaratıktır, belki de bir yönden daha tehlikelidir, oğlu katledildiğinden dolayı bir anne olarak matemli, dolayısıyla çok öfkelidir. Beowulf buzun altına dalmadan önce, adamları ona özel bir kılıç verirler. Kılıcın demirden yapılmış keskin ağzı kanda dövülmüş ve daha önce hiçbir savaşta sahibini yüzüstü bırakmamıştır. Beowulf’un yol arkadaşları daha ileriye gitmeye cesaret edemezler. Kahramanımız savaşa tek başına devam etmek zorundadır. Ölümcül yılanlar suyun altında pusuya yatmış beklemektedirler. Beowulf onlara karşı kılıcını kullanmaya çalışsa da insan ürünü hiçbir silah, bu doğaüstü canavarlara zarar verememektedir. Kaçıp kurtulmayı başaran Beowulf, Grendel’ın annesinin yuvasına girişi bulur. İkinci kez, insanla canavar yüz yüze geleceklerdir. Grendel’ın annesi ortaya çıkar ve Beowulf’a saldırır. Beowulf onu saçından, omuzundan yakalayıp yere fırlatsa da anında tekrar ayağa kalkıp iğrenç pençelerini ona geçirir ve Beowulf yere yuvarlanır. Beowulf büyük bir tehlike altındadır ve kılıcı da, yine işe yaramamaktadır. Kılıcın çok güçlü ve dayanıklı olması gerekiyorken, Grendel’ın annesi üzerinde hiçbir etki gösterememekte, onun pullu derisine işlememektedir. Aniden, birşey Beowulf’un dikkatini çeker. Duvarda ya da yakınlarda ölümlüler tarafından değil, devler tarafından dövülmüş antik bir kılıç görür, gerçekten sihirli bir silahtır. Tek bir sağlam savuruşla, Grendel’ın annesine vurur ve kafasını koparır. Bu, kötülüğün ikinci kez ölüşü ve yeni bir umudun doğuşudur. Beowulf cesaretini bir kez daha kanıtlasa da, bu, efsanevi bir zaferden daha fazlasıdır. Etrafı efsane tarafından kuşatılmış İskandinav dünyasındaki değişimin ve putperestliğin yok olarak İsa’nın yükselişinin bir yansımasıdır. Grendel’ın annesinin ölümünü, dini bir metafor olarak görebiliriz. Grendel’ın annesinin ölümü gibi, putperestlik de ölmekte ve Hristiyanlık yükselmekte, ayrıca Beowulf’un Hrothgar’ın krallığını Grendel’ın annesi tehdidinden kurtarması gibi, Hristiyanlık da putperstliğin hakim olduğu dünyayı karanlıktan kurtarmaktadır.

M.S. 600’da, İngiliz Adaları’nda dini bir devrim baş göstermektedir. Romalı Hristiyanlar, tüm inançsızları Hristiyanlaştırmak adına kuzeye gelmişlerdir. Papa Gregory 6. yüzyılın sonlarında, Anglosakson putperestleri Hristiyanlaştırması için Augustine’i İngiltere’ye göndermiştir. Gregory Augustine’e: “Anglosaksonların kullandıkları putperest tapınaklarına git ve oraları Hristiyanlaştır. Kralları Hristiyanlaştır böylece halk da krallarını takip edecektir.” demiştir.

Sonuç olarak tüm Anglosaksonlar Hristiyan olduysa da, Hristiyanlık öncesi efsaneleri, ki buna Beowulf da dahildir, dilden dile dolaşan hikâyelerinde yaşamaya devam etmiştir. Beowulf, eski İskandinav dönemlerinde, zor zamanlarda cesur olabilen ya da yol arkadaşlarına sadık kalabilen insanlar gibi bazı eski moda kahramanlık değerlerini güncelleyip, günümüz Hristiyanlık’ına uyarlamaya çalışmaktadır. Hristiyanlar galip geldiklerinde, Beowulf efsanesini değiştirerek onu iyiye karşı kötünün metaforu haline getirdiler. Hikâyemize dönecek olursak, yılanların lanetli gölünde, Beowulf yüzeye zaferle çıkar. Kral Hrothgar’ın salonuna doğru yola çıkar ve zaferle döner. Öldüğüne kesin gözüyle bakıldığından, dönüşü krallıktaki herkesi şok eder. Hrothgar onu en büyük kahraman olarak selamlar ve büyük bir kutlama hazırlatır. Beowulf, Danimarka’ya bulma umuduyla geldiği, şan ve şöhrete ulaşmıştır. Artık kuzeye, kendi krallığına, yani Geatland’a dönme arzusundadır. Orada, daha büyük bir tehlike onu beklemektedir. Beowulf hikâyesinde, Geat’lar efsanevi bir kabile değil, efsanenin yazarları tarafından iyi bilinen, İsveç’in güney kısmında gerçekten yaşamış savaşçılardır. Şiirimiz Geat’lere ve İsveçli’lere atıfta bulunur. Karşımızda olan şey, soylu, iki farklı ailedir. Viking döneminin sonuna kadar uzanan kökleşmiş bir bölünmedir. Geat’ler ve İsveçli’ler arasında gerçekten yaşanmış olan bu rekabet Beowulf’un bir sonraki bölümünde doruk noktasına ulaşacak ve çok büyük, buzlu bir göl üzerindeki epik bir savaşta halkını zafere taşımak Beowulf’un ellerinde olacaktır. Burası Vanern Gölü’dür. İsveç’te, 2,200 milkarelik bir alanı kaplayan, en büyük su haznesidir. Sert geçen kışlarda, iki uzak bölgeyi birbirine bağlayan bir köprü vazifesi görecek şekilde donmaktadır. Bugün huzurlu olsa da, Beowulf efsanesine göre, 1500 yıl önce İsveçli’lerle Geat’ler arasında yaşanan kanlı bir savaşa ev sahipliği yapmıştır. Beowulf Getaland’a dönüş yolunda, Geat’lerın bir İsveç kan davasının ortasında kaldıklarını fark eder. İsveç kraliyet ailesi mensupları arasındaki iç savaş Beowulf’un vatanına kadar sıçramıştır. Kahramanız bir kez daha ölümle burun buruna gelmek zorundadır fakat bu kez canavarlarla değil kendi hemcinsleriyle çarpışacaktır. Beowulf’un kuvvetleri galip gelir ve Beowulf kahramanlığının karşılığında, Geatland’ın tahtına oturtulur. Şan ve şöhret arayışı artık tamamlanmıştır. .

Efsanemizde bir dönüm noktası olsa da bu epik savaş gerçekten yaşanmış olabilir mi?

Gerçek tarihe dayandığı düşünülen eski İskandinav destanlarına göre, M.S. 530 yıllarında, buzlu bir göl üzerinde, kanlı bir savaş yaşanmıştır. Vanern Gölü savaşı, Geatler’le İsveçli’ler arasındaki nihai savaştır ve çok büyük, donmuş bir göl üzerinde gerçekleşmiştir. Kuzeyde gerçekleştiği ve her iki taraftan birçok savaşçının öldüğü bilinen, ilk büyük süvari savaşlarından biridir. Bu savaşın İsveç, Earnaness yakınlarında yaşandığı söylenmektedir. Günümüz uzmanları Earnaness’in, Vanern Gölü kıyısındaki bir yerleşim yeri olduğuna inanmaktadırlar. Bir kez daha, tarihi kayıtların efsanemizle örtüştüğü, gerçek bir yerden ve gerçek bir savaştan bahsettiği görülmektedir. Gerçek bir kahramanın izlerini bulmak da mümkün müdür?

İpucu arayışlarımız bizi tekrar efsaneye yönlendirir. Buzlu savaştan sonra, Beowulf Geatland’ı uzunca bir süre huzur içinde yönetir. Artık Grendel ve annesiyle savaşan o genç kahraman değildir. Oldukça yaşlanmıştır. Artık hayatının baharında değilse de, hâlâ örnek alınacak niteliktedir. Beowulf genç bir erkekken şöhret susuzluğunu giderdiğinden, yaşı ilerlemiş bir kral olarak daha fazlasına ilgi duymamaktaysa da, Danimarka’daki kahramanlığının üzerinden 50 yıl geçtikten sonra, yaşlı savaşçımız son savaşında yüzleşmek zorunda olduğu korkutucu canavar, Earnaness Ejderhası’dır. 15 metre uzunluğunda ve devasa bir altın stokuna muhafızlık yapmaktadır. Ejderhalar açgözlülüğü temsil ederler fakat siz de bilirsiniz gerçekten abartılmışlardır çünkü bu canavarın tek merakı altın toplayıp, saklamaktır. Sorun, genç bir kölenin sahibinden kaçması ve bir mağarada saklanmasıyla başlar. Bir ejdarhanın yuvasına girdiğinin farkında değildir. Canavar uykudayken, köle altın yığınını fark eder ve şehvetine yenik düşer. Ejdarhanın hazinesinden bir kupa çalar. Aslında bu kupanın, ejdarhanın göz bebeği olduğundan bihaberdir. Ejderha uyandığında kupanın kaybolduğunu fark eder ve intikam için harekete geçer. Çiftlikleri ve tarlaları yakmaya, kısa zaman içinde, yıkıcı zararlar vermeye başlar. Ejderha her yeri kasıp kavurur ve en büyük hakareti yapar. Evi yakılmış olan Beowulf, kayıplarının telafisi için dua etmekte, durumu bir şekilde düzeltmeye çalışmakta ve intikam hırsıyla dolup taşmaktadır. Yaşlı savaşçı bir kez daha, bir ulusun onurunu kurtarmakla görevlendirilmiştir. Bu onun kötülükle son kez mücadelesi olacaktır. O, gidip yüzleşmeye can atan türden bir kahramandır, yüzleşeceği şey ise, ölümün ta kendisidir. Beowulf krallığını ve onurunu tehlikeye atarak, adamlarıyla birlikte savaşa girer. Bu savaş, ya kahramanımızın son zaferi ya da trajik sonu olacaktır. Ateş püskürten bir ejderha Geat krallığını kasıp kavurmakta, yaşı ilerlemiş kahraman-kral Beowulf bir kez daha savaş elbisesini kuşanmakta ve üçüncü canavar avı başlamaktadır. En cesur savaşçılar da Beowulf’a eşlik etmektedirler. Aralarında şehit olmuş bir savaşçının genç oğlu olan Wiglaf da vardır. Toydur, tecrübesizdir. Muhtemelen, “Bir ejderhayla yapılan savaşta en az katkı yapacak olan odur.” diyeceğiniz kişidir. Savaşçılar sık ormanın ortasında ejderhanın yuvasını bulurlar. Beowulf dikkatlice içeri girer ve canavarı uykuda yakalar. Fakat kahramanımız hamlesini yapmadan önce, ejderha uyanıp saldırıya geçince Beowulf da diğer savaşçılardan yardım ister. Beowulf’un tüm yoldaşları ejderhadan çok korktuklarından, saklanmak için ormana kaçarlar. Biri hariç hepsi; genç Wiglaf. Önceleri gençliğinden dolayı alay edilen Wiglaf, şimdi cesaretiyle ön plana çıkmakta, Beowulf en büyük düşmanıyla yüzleşirken, Wiglaf da idolleştirdiği kahramanın yanında savaşmak için hayatını riske atmaktadır. .

Efsane bu şekilde devam etse de gerçekle bağlantısı nedir?

Ejderha mitolojideki en büyük canavardır. Bir çeşit Hristiyan geleneğine göre, ejderhalar sıklıkla çok güçlü iblisleri, şeytanın devasa görüntüsünü temsil etmektedirler. Fakat Hristiyan geleneğinden önceki zamanlara gidecek olursanız, ejderhalar gücün, vahşiliğin ve gizemin somutlaştırılmış halini temsil etmektedirler. Fakat insanların her zaman çok korktukları şey ise, doğada gördüğünüz tüm olağan şablonların aksine, bazı fantastik, kaotik bilinmeyenlerin, canavarların aniden karşınıza çıkabilme olasılığıdır. Dünyanın her yerinde ejderhalar efsanelerde kilit roller üstlenirler ve onları ayıran binlerce kilometre ve binlerce yıla rağmen, hikâyeler arasındaki benzerlikler farklılıklara oranla daha çarpıcıdır. Çoğunun sert pulları, uzun sivri kuyruklu kıvrık vücutları, uzun boyunlarının üstünde boynuzlu kafaları vardır. Çoğu ateş püskürtür ve çoğunun kanatları vardır. Bu müşterek özellikler bir tesadüf müdür yoksa antik öykücülerin gerçek dünyayla ilgili bazı genel esin kaynakları mı vardı?

Çoğumuz gerçekten ejderhaların olup olmadığını merak etmekteyiz. .

Efsanelerde onlar hakkındaki hikâyelerin ne kadar yaygın olduğuna bakacak olursak, bazı gerçek temellere dayanıyor gibi görünmektedirler. teori şudur, ki diğer insanlar da böyle düşünmektedir, dinazor kemiklerinin ortaya çıkarıldığı Asya’nın bazı bölgelerinde veya Gobi çölünde yürüyen birisi bir T-Rex iskeleti görür ve “Vay be, eğer kemikler böyleyse, bunun canlı hali nasıldır acaba?” der ve bu şekilde yaratığın canlı hayilini hayal edersiniz, yani onlar büyük, korkunç ve vahşidir.İnsanlığın ilk günlerinden beri dünyanın her yerinde dinazor fosilleri ortaya çıkarılmaktadır. Bilimden önceki zamanlarda, mitolojinin en büyük canavarına ilham vermiş olabilirler mi?

Efsanemiz artık sona ermektedir. Beowulf ejderhaya kılıcıyla saldırır, karşılık veren ejderha .Beowulf’u yaralasa da zafer için hâlâ bir şans daha vardır. Canavarın karnı en zayıf noktasıdır. Wiglaf seyrederken, Beowulf ejderhanın altına doğru ilerler ve kılıcını zayıf noktasına batırır. Canavar yenilmiş olsa da Beowulf son anda gelen zaferin ağır bedelini ödemektedir. Ejderha Beowulf’u boynundan ısırmıştır, canavarı öldürmüş olsa da, yarası şişmeye ve yanmaya başladığından öleceğinin farkındadır. “En azından bana ejderhanın hazinesinden birkaç parça getirin de ben de ne için savaştığımızı, ne kazandığımızı görebileyim ve muhteşem hazineye bir kez olsun bakabileyim.” der. Beowulf: “Soyumun sonuncusu benim. Hiç varisim yok. Ailemdeki tüm erkekler öldü, sen de cesur olduğun için Wiglaf, meşhur zincirli zırhımı, kılıcımı ve miğferimi sana veriyorum.” der. Yaşlı bir kahraman ölürken, genç bir kahraman doğmuş olur. Destanın son kıtaları Beowulf’un cenaze törenini, cesedinin odun yığını üstüne konuluşunu ve yakılışını anlatmaktadır. Beowulf’un şiirin sonunda ölmesi tüm insanların ve eserlerinin bir gün yok olacağı düşüncesini temsil etmektedir. Büyük kahraman, kuzeyli savaşçıların ikonu ölmüştür, fakat efsanesi daha yeni başlamıştır.

Günümüzde yüzlerce antik mezar tepe hâlâ İskandinav topraklarında sıkça bulunmaktadır. Bazıları efsanemizin ardındaki gerçeklere ışık tutmuş olsa da çoğu hâlâ kazılmayı beklemektedir. İçlerinden birisi gerçek Beowulf’un mezarı olabilir mi?

Beowulf gerçekten yaşamış olabilir mi?

Evet, tabii ki olabilir. Onu çevreleyen tarih, bildiğimiz tarihle örtüşmektedir ve “Evet, gerçekten yaşamış olması muhtemeldir.” demeye meyilli oluşumuzun sebebi; ağızdan ağıza aktarılan efsanelerin oluşu, bu şiirin bir temelinin oluşu ve bize, bunda biraz doğruluk payı olmalı diyen yalın gerçekliktir. Gerçek de olsa, efsane de olsa, Beowulf cesaretin simgesidir. Eski çağlarda yaşayanlar için, en iyinin insan şekline girmiş haliydi. Bir savaşçının hayatı ve bir kahramanın ölümü.

BÖLÜM 9 TOLKİENS MONSTERS Yüzüklerin Efendisi’nin gerçek hikâyesi

Bu, günümüzün en büyük efsanesidir. Şeytansı bir gücün yüzüğü ve onu yok etmekle görevli sıra dışı bir kahraman. Yüzüklerin Efendisi, bir insanın hayalinde yarattığı savaşçılarla, büyücülerle ve canavarlarla dolu bir dünyadır. Fakat sadece hayal dünyasıyla açıklanabilecek kadar basit değildir. Hikâyemizin içinde gerçeklikle alâkalı birçok çarpıcı bağlantı bulunmakta, I. Dünya Savaşı’nın siperlerinden İncil’e kadar uzanmaktadır. Hayalin ötesindeki gerçekleri keşfetmeye hazır olun.

Uçurumun kıyısında tek başına sendeleyen bir insan aşağıdaki kızgın lav havuzuna gözünü dikmiş bakmaktadır. Tam da burada, Frodo Baggins’in habis bir yüzüğü dövüldüğü aynı ateşe atarak yok etmek için çıktığı uzun ve çetrefilli yolculuğu artık sona ermektedir. Bu görev, Yüzüklerin Efendisi’ni şekillendiren maceradır. Orta Dünya denilen bir yerde ortaya çıkan, iyiye karşı kötünün klasik hikâyesidir. Yüzüklerin Efendisi hakkında insanlara söyleyebileceğimiz birkaç şey vardır ve bence bunlar mitoloji ile olan bağlantısıyla yakından ilgilidir. Yüzüklerin Efendisi’nin ardında, Odesa Destanı’ndan bu yana yazılmış en iddialı mitolojik yolculuğu, bir araya gelerek yaratan birçok eski ve yeni etki vardır. Hepsi de bir kişi tarafından yönlendirilmiştir; yazar JRR Tolkien. Tolkien “kendi ülkemin mitolojisi”ni yaratmak istiyorum diyen, çok güzel bir mektup yazmıştır. Daha önceleri Yunanlı ve Romalıların Akdeniz’in çevresinde geliştirdiklerinin aksine, Kuzey ve Batı’nın çevresinde gelişen ve tamamen İngilizce bir mitoloji yaratmaya çalışıyordu ve böyle bir mitoloji var olmadığı için, kendisinin yazması gerektiğini düşünmüştür. Kendi mitolojisini yaratmak için, Tolkien günümüz dünyasındaki kendi tecrübelerine ek olarak antik dünyaya ait en sevdiği hikâyelerden de faydalanmıştır. Birçok farklı mitolojinin ve ortaçağ geleneklerinin analizini yapmış, daha sonra kendi mitini yaratmak için şekillerini değiştirmiştir. Tolkien eski İngiliz ve İskandinav dünyasından birçok mitolojik unsuru bir hayli kullanmıştır. Beowulf, Kral Arthur ve Viking destanları Yüzüklerin Efendisi’nin ardındaki kaynaklardır.

Eski dünya ile bağlantılar hikâyenin girişinde başlamaktadır. İskandinav mitolojisinde, dünya 3 katmandan oluşmaktadır; en üstte, tanrıların ikâmet ettiği Asgaard, en altta, ölülerin yeraltı dünyası Hel ve ikisinin arasında ise elfler, cüceler ve insanların ikâmet ettiği ve dilimize “Orta Dünya” olarak çevrilen, Midgaard yer almaktadır. “Orta Dünya” eski Norveççede “Midgaard” veya Anglosaksoncada “Middangeard” olarak karşımıza çıkan yerdir ve bu çerçevede basitçe, etrafı okyanusla çevrili, gökyüzü ve cehennem arasında kalan dünya demektir.

Yüzüklerin Efendisi’nde Frodo’nun habis yüzüğü yok etmek için geçmesi gereken yol, Orta Dünya’dır. Bu yüzük, hikâyemizin odak noktasıdır ve ilham kaynağı daha önceki efsanelerdir. Yüzüklerin Efendisi Orta Dünya’da bulunan 20 sihirli yüzük üzerinde yoğunlaşmaktadır. Bazıları şifa vermekte, bazıları da ömür uzatmaktadır. Fakat içlerinden birisi diğerlerinden daha güçlüdür ve ona “Tek Yüzük” denmektedir. Kendisini takan kişiyi görünmez yapma özelliğine sahiptir. Takanı “görünmez” yapabilen bir yüzüğün oluşu Yüzük Efendisi’nde kilit rol oynayan kavram olsa da ilk burada ortaya çıkmamıştır.

Aynı kavramı Orta Çağ’ın çoğu efsanevi masallarında da görmek mümkündür. Tehlike zamanlarının başka bir yiğitlik hikâyesinde, yani Kral Arthur ve Yuvarlak Masa Şövalyeleri’nde. Arthur devri efsanelerinde sihirli nesnelerden ve bakire Lunete’in Şövalye Ywain’e verdiği görünmezlik yüzüğünden bahseden bir bölüm vardır. Bin yıldan fazla bir arayla yazılmış iki efsane arasındaki dikkat çekici bir benzerliktir. Fakat Frodo’nun yüzüğü takanı sadece görünmez yapmamakta, aynı zamanda onu baştan çıkarmaktadır. Tek Yüzük, kendi yok edici gücüyle onu dolduran kötü bir Lord’un, Sauron’un eseridir. Sauron yüzüğün içine kendinden bir parça koyarak dövmüştür. Yüzük doğası gereği kötüdür. Yüzüğü takar ve onu sahiplenirseniz, onu iyilik yapmak adına kullanamazsınız. Yaptığınız her şeyi kötülüğe dönüştürecektir. Tek Yüzük’ün özünde gerçekten kötülük vardır, Sauron’un bir parçası içinde yaşamaktadır. Böylece bu kötülük insanları kötü yönde değiştirmekte, onları şeytansı şeyler yapmaya yönlendirmektedir ve yüzük bağımlılık yapmakta, onu taşıdıkça ona karşı arzularınız artmaktadır, dibi olmayan bir kuyu gibidir. Habis bir yüzük olgusuna daha önce de Volsungasaga isimli eski bir İskandinav destanında da rastlanmaktadır. İskandinav destanlarının çoğu, bir soyun geçmişine dayanmaktadır, böylece iç içe giren tarihsel bilgilerle mitolojik gelenekleri bir arada bulabilmekteyiz. Völsungs destanı, eski Alman geleneğinden esinlenilerek muhtemelen 1300’lerde yazılmış İzlanda’ya özgü bir destandır. Genel olarak ortaçağ öncesi zamanlarda, Batı Roma İmparatorluğu’nun son zamanlarında yaşamış tarihsel şahısları baz alarak, bir dizi kültürel Alman kahramanını işlemektedir. Bu kahramanlar ve onlar hakkındaki epik şiirler Alman savaş meydanlarında çok önemliydi. İskandinavyalılar İzlanda’ya yerleştiklerinde bu geleneği de yanlarında getirmişlerdir. Volsungasaga ve Yüzüklerin Efendisi arasında çarpıcı benzerlikler vardır.Destanın bir bölümünde, inanılmaz derecede kudret ve zenginlik veren altın bir yüzüğe sahip olan bir kraldan bahsedilmektedir. Fakat kralın oğlu da yüzüğü istemiş ve bu isteği onu kontrolden çıkarmıştır. Yüzüğe sahip olmak için babasını öldürür ve yüzüğü bir mağaraya saklar. Habis yüzük de prensi orada korkunç bir yılana çevirir. Bu durum, Yüzüklerin Efendisi’nde yankı bulan açgözlülükten çıkarılan acı bir derstir. Bu durum, bir bakıma Yüzüklerin Efendisi’ndeki Gollum’a benzer. Gollum aslında bir hobbitti. Bir gün arkadaşı Deagol ile balık tutmaya giderler ve Deagol nehrin dibinde parlayan bir şey görür ve çıkarır, çıkardığı şey çok güzel bir yüzüktür, fakat Gollum, ki o zaman ismi Smeagol’dür, yüzüğü almak ister. Hırstan gözü o kadar döner ki, yüzük için en iyi arkadaşını öldürür. Gollum, Volsungasaga’daki prens gibi yüzüğü alarak bir mağaraya saklar. Uzun ömürlü, korkunç fakat zavallı bir yaratığa dönüşür. Gollum’un tüm yaşamı bu yüzüğü sahiplenerek ve onu bir takıntı haline getirerek tükenir. Tamamen tüm aklını, fikrini kaplamıştır. Gollum yaklaşık olarak 500 yıl yüzüğe sahip olduktan sonra, onu kaybeder. Bir zaman sonra, yüzük Frodo Baggins adında saf bir hobbitin eline geçer. “Frodo”nun ilginç bir manası vardır çünkü eski Norveççe ve Anglosaksoncada “bilge” anlamına gelmektedir ve yüzük Frodo’nun başına kalmıştır. Frodo’nun yolculuğu Shire denilen, ufak tepeler ve yeşil meralarla kaplı bir yerde başlar. Burası ırkının, yani hobbitlerin diyarıdır. Hobbitler küçüktürler, muhtemelen 1.20 cm ya da daha kısadırlar. Ayaklarının tabanları çok kalın ve üstü çok tüylü olduğundan ayakkabı giymezler. Bir çeşit ev kuşudurlar. Hiç bir şekilde herhangi bir maceraya atılmazlar. Shire’daki yavaş hayat temposu, yazar JRR Tolkien’ın Batı İngiltere kırsalında geçirdiği kendi çocukluğunun bir yansımasıdır. Tolkien bir bakıma kendisini hobbitlerin yerine koymuştur. Bir şekilde kırsal ve pastoral hayatla kucaklaşma, gösteriş ve lüksün aksine kamu yararını gözeten demode erdemler gibi ideallerinin çoğu, hobbitlerde vücut bulmuştur. Bir hobbit dünyayı kötülükten kurtarması beklenebilecek en son yaratık olsa da Frodo Baggins biraz farklıdır. Frodo kültürlü olduğundan diğer hobbitler gibi değildir. Elflere, cücelere ve dış dünyaya karşı ilgisi olduğundan hayat konusunda biraz tecrübelidir ve dış dünyayı, sevdiği her şeyi feda edebilecek seviyede önemsemektedir. Eğer efsanelerin orijinallerine bakacak olursanız, kahramanların kendilerine, tabiri caizse, savaşçılara bakmış olursunuz. Daha sonra Tolkien bu hikâyeyi almış ve kahramanlık bakış açısıyla değil, isteksiz bir savaşçı olarak anlatmıştır, bence bu bakımdan eşi benzeri yoktur. Tek Yüzük Frodo’ya, onu Gollum’un mağarasında bulan amcası Bilbo’dan kalır. Yüzüğün yok edici gücünün farkına vardığında, onu yok etmek için harekete geçse de kısa sürede kendini, yüzüğün şeytani etkisi altında bulur. Henüz kitabın başlangıcında, yüzüğü takıp kaçarak arkadaşlarını yüz üstü bırakma gibi bir hevese kapılır. Bu aşamada sınavı geçse de ilerleyen aşamalarda bu hevesi katlanarak artacaktır. Frodo’un kötülüğü yok etme macerası Yüzüklerin Efendisi’nin kilit noktası olsa da Orta Dünya efsanesinin başlangıç noktası bu değildir. Bu macera sadece son bölümdür.

1977’de, Yüzüklerin Efendisi’nin ilk basımdan 20 yıldan fazla bir süre sonra, kitabın unutulan tasarımı bulunarak, günümüzün en tutkulu efsanesinin gerçekte nasıl başladığı ilk kez gün ışığına çıkarılmıştır. İncil’le çarpıcı bağlantıları olan bir yaratılış hikâyesidir.Yüzüklerin Efendisi, tarihin en efsanevi masallarıyla doğrudan bağlantıları olan günümüze ait bir efsanedir. JRR Tolkien mitolojik dünyasını en ince ayrıntısına kadar anlatmış, hatta onu tarif edecek bir kelime bile yaratmıştır; “Mythopoeia”. Bu şekilde, efsanevi yerle tüm dünyayı, yani bir coğrafyası olan ve haritası çizilebilecek çok yerleşik bir yer kastetmek istemiştir. Eğer günümüzden bir örnek verecek olursak, “Yıldız Savaşları” için yaratılan dünyayı düşünebilirsiniz. Tolkien’ın Mythopoeia’sında, Yüzüklerin Efendisi’nden önce Orta Dünya’nın nasıl oluştuğuna dair bir yaratılış hikâyesi bile vardır. Ancak yazarın ölümünden sonra basılan “The Silmarillion” adlı kitapta anlatılmaktadır. Orta Dünya’nın tasarımı bu kitaptır. Yüzüklerin Efendisi’nin arka planında tüm eski çağlar, binlerce yıl önce meydana gelen tüm olaylar vardır. Yarım metreden fazla kalınlıkta bir yığın kağıt, Elfçe ve İngilizce yazılmış şiirler, tarihi olaylar vardır ve yayımcılar bu durumla nasıl baş edeceklerini bilemez durumdadırlar. Tolkien kendi efsanevi dünyasını yaratmak için yola koyulurken birçok kaynaktan faydalanmışsa da hepsine nazaran onu en çok etkilen kaynak İncil olmuştur. Tolkien kişisel inançlarının ve ayrıca ailesinin geçmişi gereği dinine çok bağlı bir Katolik’ti. Annesi Katolik olmuş ve bunu yaptığı için ailesi bir nevi onu evlatlıktan reddetmiştir. İki çocuğunu da Katolik olarak büyütmüş ve Tolkien henüz çok küçükken, diyabetten vefat etmiştir. Tolkien de Katolik bir papaz tarafından evlat edinilmiş ve kardeşiyle birlikte onun himayesine girmiştir. Böylece tüm eser Katolik düşüncelerle şekillenmiştir. Ve bu durum hikâyelerde, özellikle Yaratılış hikâyelerinde ve yaratıcının oynadığı rollerde kendini ilginç yollarla göstermektedir. Tolkien’in hikâyesinde, “Ilúvatar” isimli tek bir yüce tanrı vardır. Ainur denilen çok güzel şarkılar söyleyerek dünyayı meydana getiren melek yüzlü yaratıklar yaratmıştır. Dünya, Ainurlar’ın müziği ya da bir çeşit büyük senfonisi içinde konumlandırılmıştır ve tanrının huzurunda söyledikleri şarkıyla dünyanın tüm gelişimini ayrıntılarıyla göstermişler, tanrı da onu yaratmıştır.Bu, Orta Dünya’nın başlangıcı, Yüzüklerin Efendisi’nin gelecekteki sahnesidir.

Tolkien mitolojisinin ana hatlarının tasarısını 1928’de sessiz sedasız tamamladığında yakın arkadaşları haricinde görücüye çıkarmayı planlamamışsa da daha sonra aklında, bunun kendisini 36 yaşındaki bir üniversite profesöründen günümüzün efsane ustasına dönüştürebileceği fikri bir kıvılcım gibi çakmıştır.

Meşhur hikâyeye göre, Tolkien sınav kağıtlarını okurken öğrencinin birinin, bir sayfayı boş bıraktığını görür ve oraya, “Zemindeki oyukta, bir hobbit yaşardı.”yazar. Bu tek cümleden, yepyeni bir koca dünyanın kapıları açılmıştır. Ne anlama geldiğine dair hiçbir fikri olmasa da tüm hikâyeyi buradan geliştirmeye başlamıştır. Dilbilimde “hobbit” kelimesi için çok net başka bir emsal yoktur, hal böyleyken, şöyle bir düşünecek olursak, kulağa sanki biraz “habit (alışkanlık)” ya da eski Latincedeki “habitus” gibi gelmektedir, alışkanlıkların insanı, çok sıradan bir yaşam biçimiyle kendi dünyasında yaşayan bir insan anlamına gelmektedir.

Kelime oyunları Tolkien için yeni bir şey değildi, henüz çocuk yaşta kendi terimlerini bulmaya başlamıştı. Bulduğu terimler Yüzüklerin Efendisi’nde konuşulan birçok dile, özellikle de Elfçe’ye zemin hazırlamıştır. Elfler Hobbitlerle karıştırılmamalıdır. Elfler, insanlar Adem ve Havva’nın ilk günahı yüzünden lekelenmeselerdi neye benzeyeceklerini temsil eden, mükemmele yakın özelliklere sahip ölümsüz canlılardan oluşan bir ırktır. Elfler kendilerine has birçok şiveyle konuşmaktadırlar ve Orta Dünya dilleri içinde en gelişmiş dile sahiptirler. Elfçe’nin bazı bölümleri gerçek bir dile, yani Finceye dayanmaktadır. Tolkien bu dili, Finlandiya’nın ulusal efsanesi “Kalevala” üzerinde çalışırken öğrenmiştir. “Kalevala” Finlilerin destanı olmakla birlikte içinde Cüceler ve Elfler geçmektedir, bu bakımdan Tolkien’in daha sonraki bazı yazılarını etkilemiş ve yer bulmuş bazı karakterlere sahiptir. Bazı yaratıkların konuştuğu diller de hikâyede önemli roller üstlenmektedirler. Hatta Sauron tarafından kullanılan “kara lisan”, onun ruh hali ve doğası hakkında fikir verir. Kısaca, her farklı ırkın kullandığı dil onların doğası hakkında bize fikir vermektedir.

Yüzüklerin Efendisi’nde, Cücelere, yani yeraltında yaşayan kısa ve cesur bir grup karaktere has bir dil daha vardır. Cücelerin alfabesi, hâlâ İskandinavya’da bulunan “Runik Taşları” denilen antik anıtlardaki İskandinav yazıtlarından esinlenilmiştir. Runikler sıklıkla büyük öneme sahip nesneleri işaretlemek için kullanılırlardı, örneğin; babadan yadigâr kalan kılıçlar, bazen de mezarlıklar. Bazen runik yazılarda, yorumcularına fazladan sıkıntı yaşatan kısa bilmecelerle karşılaşmaktayız. Runik alfabesini okumakla kalmayıp bir de üstüne bulmacayı çözmeye çalışacaksınız.

Tolkien basılan ilk romanına, yani Yüzüklerin Efendisi’nin habercisi “The Hobbit”e bir Runik bulmacası eklemiştir.Kitap, çalınan bir hazineyi arayan bir hobbite, Frodo’nun amcası Bilbo Baggins’e odaklanmaktadır. Hazineyi bulmasını sağlayacak olan ipucu, sadece ay ışığında görülebilen gizli bir Runik metnin bulunduğu antik bir haritadadır. Tolkien aslında Runiklerin gerçek bir dilin temsilcisi olmasını sağlamak istemişti. Bu, gizli, sihirli bir yazı düşüncesi olmakla birlikte kendi icat ettiği dillerle de bağlantılıydı. Haritadaki sihirli yazı, Bilbo’yu Smaug’un, yani Orta Dünya’daki en korkunç ejderhanın yuvasına yönlendirir. Hazineyi elinde tutan canavar işte budur. Smaug büyük altın ejderhaların sonuncusudur ve cüce krallığından geriye kalan tüm serveti toplayıp üst üste yığarak büyük bir yığın haline getirmiştir. Ejderhalar açgözlülüğü temsil ederler fakat siz de bilirsiniz gerçekten abartılmışlardır çünkü bu canavarın tek merakı altını toplayıp, saklamaktır. Bilbo cesurca ejderhanın yuvasına girerek yığının içinden altın bir kupayı çalar. Smaug da misilleme yapmak amacıyla en yakın köye saldırır. .

Efsanemiz böyle olsa da ilham kaynağı nedir acaba?

Bir altın yığınını koruyan bir ejderha hikâyesi size tanıdık geldiyse, iyi bir nedeni vardır. Bu olay örgüsü Beowulf’taki olay örgüsüyle hemen hemen aynıdır. İnsanlık tarihinin en ünlü efsanelerinden birisi olan Beowulf zamanında JRR Tolkien’ın göz bebeğiydi. Beowulf, İskandinavyalı bir kahramanın kendi ülkesinin kralı oluşunu ve en büyük testi nasıl geçtiğini, yani ateş püskürten bir ejderhayı anlatmaktadır. Ejderha hazineyi önceki devirlerin krallardan korumaktadır. Kölenin biri ejderhanın yuvasına giden gizli bir yol keşfederek enfes hazineyi bulur, uyuyan ejderhayı görür, yavaşça içeri süzülür ve altın bir kupa çalar. Bu, hobbitteki öyküyle bariz benzerlikler taşıyan bir öyküdür. Her ikisi de açgözlülüğün tehlikelerine dair alegorilerdir. İki durumda da, hazineyi elde etme arzusu korkunç sonuçlar doğuran zincirleme reaksiyona sebep olmaktadır. Tolkien bunu Beowulf’tan alarak kendi hikâyesinin en önemli parçalarından biri haline getirmiştir. Beowulf, Yüzüklerin Efendisi üzerinde büyük etkiye sahip birçok yazılı kaynaktan sadece birisidir. Fakat hikâyeyi, bir kitabın sayfalarından alınan herhangi bir şeyden daha fazla şekillendiren, gerçek bir yaşam tecrübesine sahipti, hayaletler, kan ve ölüm dolu korkunç bir travma: 1. Dünya Savaşı’nın siperleri. Fransa, 1916. Müttefik bir siperin üzerinde düşman ateşinin mermileri vızıldamakta, bir grup İngiliz askeri güvenli bir bölge için birbiriyle yarışmakta, solucanlar gibi santim santim sürünmektedirler. Aralarındaki 24 yaşındaki teğmenin adı, JRR Tolkien yani Yüzüklerin Efendisi’nin gelecekteki yazarıdır. Savaşta edindiği tecrübelerin, Orta Dünya’daki efsanevi savaş üzerinde büyük bir etkisi olacaktır. Yüzüklerin Efendisi’ni, savaşları, kanlı sahneleri ve doğanın yıkımını okuduğumuzda, savaş hakkında bir rapor okumuş oluruz. Birinci Dünya Savaşı inanca başkaldırma derecesinde bir ölüm sahnesiydi. İnsanların birbirlerini çamur deryalarında katlettikleri bir zamandan, tarih kitapları “Büyük Savaş”olarak bahsetmektedirler. Tolkien ve onun gibi Birinci Dünya Savaşı’nı yaşayan nesil tam bir savaş barbarlığına şahit oldular, savaşın kendisinin bile yeterince kanlı ve vahşi olmasının yanında, sadece Kuzey Fransa’daki siper savaşları bile başlı başına dehşet vericiydi. Orada olmak, bir topçu ateşi tarafından vurulup vurulmayacağınızı görmek, ayak etlerinizin kemiklerden ayrılacak derecede donma noktasına ulaşıncaya kadar su kanalının içinde durması ya da hardal gazıyla saldırıya uğramanız demekti, Tolkien’ın yaşadıkları işte bunlardı. Teğmen Tolkien, insanlık tarihinde daha önce görülmemiş derecede büyük bir katliamla sonuçlanan, sert bir çıkmaz sokak olan Somme Savaşı’nı bizzat yaşamıştır. Somme Savaşı 4 ay tüm şiddetiyle devam ederek, her iki taraftan 1.5 milyon insanın hayatına mâl olsa da hiç kimse bir karış toprak bile elde edememiştir. Sadece hayatlar boş yere heba olmuştur. Tolkien yaklaşık 1 yıl hizmet verdikten sonra, dizanteri ya da tifüs şeklinde kendi gösteren siper hummasına yakalanmış, önce hastaneye, oradan da evine gönderilmiştir, iyileşmesi de baya uzun bir zaman sürmüştür, bir daha da savaşa geri dönememiştir. Savaş yüzünden zarar görmüş, ruhsal olarak yaralanmış ve sarsıntı geçirmiştir. Geçirdiği travma Frodo’nun yüzüğü yok ederken yaşadığı travmayı kaleme alış şeklini etkilemiş olmalıdır. Hobbitler Tolkien’ın hafiften kılık değiştirmiş hali olmasa da onun birçok özelliğini yansıtmaktadırlar. Yüzüklerin Efendisi’nde, hobbit Frodo, binlerce yıl önce büyük bir savaşın vuku bulduğu “Ölü Bataklık”denilen bir bataklıkta ilerlemektedir.

Burada, hayaletler hâlâ su altında gizlenmektedirler. “Yatıyor suların derinliklerinde, “solgun yüzler derinde, suyun çok derinlerinde.Gördüm onları. Şeytanı, korkunç yüzleri, asil ve kederli yüzleri. Hepsi iğrenç, hepsi çürümüş ve hepsi ölü.” Ölü Bataklık gibi eski bir savaştan kalan cesetlerin çürüdüğü bir yerde, kesinlikle aklınıza Somme’den, siperlerden ya da askerlerin çürüyen bedenlerinden kalan anılar gelir. Bu artık bir kahramanlık savaşı değil, bu artık ölüm ve yıkım demektir. Geride kalan, sadece, cesetlerdir. Savaş korkuları ilk olarak, Yüzüklerin Efendisi’nin habercisinde ortaya çıkmıştır, yani “The Hobbit”te. Hikâye, ejderhanın hazinesi için yarışan beş farklı ordunun savaşıyla sonuçlanır. Ana karakter Bilbo Baggins birçok arkadaşının savaş alanındaki ölümüne şahit olur ve savaşın anlamsızlığını idrak eder. Bilbo gibi Tolkien da arkadaşlarının savaşta ölümünü bizzat izlemiştir. Fransa’da, en eski ve en yakın 3 arkadaşıyla omuz omuza çarpışmıştır. Fakat Kasım 1916’da, ikisi ölmüştür. Yenilmesi zor bir düşmanla savaşan arkadaşların hikâyesini okuyan bir kişinin, onların hissettikleri korkuyu ve yaklaşan savaşın ayak seslerini duyduğu aşikârdır. Bir teste tabi tutulup muhtemelen öleceklerinin farkındalardır ve buna rağmen hem mizahlarını hem de cesaretlerini göstermenin bir yolunu bularak böyle bir zamanda birbirlerinin morallerini yüksek tutmaya çabalamaları onun savaş tecrübelerinden kaynaklanıyor gibidir. Birinci Dünya Savaşı’nın ızdırap ve dehşeti sadece Orta Dünya kahramanlarının acılarına değil, aynı zamanda kötülerinin acımasızlıklarına da yansımıştır. Muhtemelen, Tolkien’ın savaş tecrübesini Orklar’ın korkunçluğundan daha fazla ortaya çıkaracak bir şey yoktur. Yüzüklerin Efendisi, kökleri antik efsanelerde ve günümüzde olan güçlü bir hayalin ürünüdür. Yazar JRR Tolkien’ın bizzat yaşadığı savaş tecrübeleri hikâyenin merkezindeki iyi ve kötü arasındaki savaşı şekillendirmiştir.Bu savaştaki son meydan, korkunç cehennem Mordor’dur. Mordor’un tam ortasında Tek Yüzük’ün dövüldüğü volkan olan Hüküm Dağı bulunmaktadır. Burası, şeytani güç kendisini ele geçirmeden önce, hobbit Frodo’nun yüzüğü yok etmek için gelmesi gereken yerdir. Burası iyi bilinen antik bir kaynaktan alınmış bir sahnedir, yani İncil’den. İncil’e bakacak olursak, Cehennem, ateş, kükürt ve sonsuz işkencenin olduğu bir yer olarak tarif edilmektedir, Mordor’a baktığımızda ise, bu kapkara çölü görürüz. Dante’nin Cehennem tarifiyle çok yakın bağlantıları vardır, orada da ateşler içinde bir yer ve gökyüzünden ateş parçaları düşen kuru bir çöl vardır. Hatta “Mordor”adında şeytani bir yüzük bile vardır. Bu bir tesadüf değildir. “Mordor” kulağa, Anglosaksoncadaki “katil” anlamına gelen “morth” kelimesi gibi gelmektedir. Ayrıca eski Norveççede aynı anlama gelen “morth”, yani “cinayet” kelimesiyle de bağlantısı vardır. Hikâyemizde, Mordor’a girenler neredeyse ölüdürler. Ork olarak bilinen acımasız piyadelerden oluşan bir ırk tarafından korunmaktadır. Orklar çok korkunç, çarpık, eciş bücüş ve çirkindirler.

Yanlış yola sapan Elfler oldukları söylenmektedir. Karanlık güçler onları alıp bu korkunç ırka dönüştürmüşlerdir. Makinelere, işe yarayan bir şeyler yapmaya, çıkarlarına aşırı düşkün yaratıklar olarak tasvir edilmektedirler. Diğer insanların kendileri için çalıştırmaya çabalamaktadırlar. Kapitalizm veya kapitalistlerin bir nevi kılık değiştirmiş halleridir, Orklar kapitalistlere benzetilmektedir. Orklar tamamen bozulmuştur, harap olmuşlardır. Özünde iyi olmalarına rağmen, iradeleri tamamen kötülüğün eline geçmiştir. Yüzüklerin Efendisi’nin birçok elementi gibi, Mordor’un kötü ırkı da eski bir efsaneden türetilmiştir.

Beowulf’un 512. satırında, Kabil’in kardeşi Habil’i öldürmesinin akabinde, Kabil’in soyundan gelen kötü yaratıklar tasvir edilmektedir ve onlar “eotenas ond ylfe ond orcneas”dır, yani Etinler, Elfler ve “Orcnealar”dır. Orcnealar Beowulf’taki şeytani yaratıklardır.

Ruhani bir havaları olsa da şeytani bir ruha sahip oldukları düşünülmektedir. Tarihi kaynaklar Orta Dünya’nın en hakir görülen iblislerine ilham vermekle kalmamış aynı zamanda başlıca kahramanlarından birine de hayat vermiştir; yani Büyücü Gandalf’a. Yüzüklerin Efendisi’nde, Gandalf Frodo’ya Tek Yüzük’ü yok etme macerasında yol göstermektedir. Yüzüklerin Efendisi’nin yazılmasından sonra Gandalf büyücüler için bir prototip olmuştur. Büyü bundan önce, kötü, Hristiyanlık karşıtı, biraz şeytani bir şey olarak düşünülmekteydi. Gandalf bence iyi bir karakterdir. Orta Dünya’da yaşayanlar için her şeyin en iyisini yapmaya çalışmaktadır. İskandinav mitodolojisinde Gandalf’ın kökeni hakkında bazı ipuçları bulmak mümkündür.

Eski Norveççede, “Gandalf” “sihirli cin” ya da “sihir yapan cin” anlamına gelmektedir, Gandalf tabii ki bir cin değildir, fakat büyük bir güce sahip sihirli bir kişidir.Fakat Gandalf İskandinav mitolojisinden, adından daha fazlasını almıştır. Görünüşü, en güçlü tanrısından gelmektedir, yani Odin’den. Odin, antik İskandinavyalılar için birçok şeyi temsil ediyordu. Bilgelik, savaş, mücadele ve ölüm tanrısı olsa da Gandalf’da görünen en belirgin özelliği “gezgin” oluşudur. Gandalf’ın Odin’den esinlenildiği aşikârdır. Özelliklerinden birisi maskeler tanrısı ve birçok kimliği oluşudur, bu yüzden birçok hatta yüzlerce adı ve kılığı vardır ve dünyada gezerken, genellikle silik bir şekilde gezer. Kurşuni bir kaftan giyer, kafasındaki geniş kenarlı şapkası ve uzun sakallarıyla Gandalf’a çok benzemektedir. Odin gibi, Gandalf da Orta Dünya’da yıllarca dolaşarak şeytani güçleri yok etmek için sessiz sedasız çalışır. Fakat büyücümüzün başka, daha bilindik antik bir kişiden esinlenilmiş olma ihtimali de vardır. Birçok insan Gandalf’ı İsa’ya benzetmektedir. Kendini feda ederek hayatını kaybetmekte ve beyaz giysilerle geri dönmektedir. Gandalf Frodo’yu korumak için savaşırken, mecazi olarak ölmekte ve Ak Gandalf olarak dirilmektedir, ve bu Tolkien’ın Katolik köklerini görmemizi sağlayan durumlardan bir tanesidir. Birçok kılığı olan bir putperest tanrısı ve yeniden dirilen bir Hristiyan kurtarıcısı, yani antik dünyadan gelen iki güçlü karakterin bir ana karakterde birleşmesi. Tolkien’ı benzersiz yapan işte budur. Hristiyan ve putperest motiflerini bir araya getirmede çok beceriklidir. Yüzüklerin Efendisi’nin ardındaki dini etkiler destanın doruk noktasında tam olarak ortaya çıkmaktadır. Hikâye sona ererken, dünyayı kurtaran Gandalf değil Frodo’dur. .

Efsanenin dönüm noktası, Frodo Yüzük’e karşı son arzusuyla boğuşurken, İsa’nın hayatının en önemli bölümünden alınacaktır. Mordor; kızgın cehennem, Orkların ve kötü lord Sauron’un evi. Burası hobbit Frodo’nun Orta Dünya’da yaptığı acı dolu yolculuğunun ardından kendini bulduğu yerdir. Hüküm Dağı’na ulaşma yolculuğu son bulsa da, asıl test başlamak üzeredir. Tek Yüzük’ü yok etmek için, Frodo dağa tırmanmak ve onu dövüldüğü volkanik lavlara atmak zorundadır. Fakat yüzük kolay pes etmeyecektir. Sembolün yuvarlak olması bir tesadüf değildir. Ta ki yüzük tüm benliğinizi kaplayıncaya dek, diğer tüm bağımlılıklar gibi, tüm özelliklerinizi, kişiliğinizi içine çeker. Frodo Hüküm Dağı’na tırmandıkça, yüzük aklını çelmeye, onu görevinden alıkoymaya çabalayarak gücüne teslim olmaya zorlar.

Bu, yazar JRR Tolkien’ın Hristiyan bakışıyla kaleme aldığı arzulara karşı verilen en büyük savaş, karanlık ve aydınlığın bitmeyen mücadelesidir. Eserin tamamı Katolik düşüncelerle yoğrulmuştur. En sonda Tolkien’ın söyledikleri İsa’nın dualarından son ikisinin örneğidir. Orada; “Ayartılmamıza izin verme, bizi kötü olandan kurtar.” demektedir. Frodo’un yüzükle geçirdiği son anları İncil’in en bilinen pasajlarından biriyle benzerlik göstermektedir. İsa çölde 40 günlük oruçtayken, şeytan aklını çelmek için dünyaya gelir. Güçle, yemekle aklını çelmeye çalışır. Dünyaya hakim olmakla aklını çelmeye çalışır. İncil’de, İsa Şeytan’ın teklifine direnir. Fakat Frodo’nun iradesi o kadar güçlü değildir. Frodo kıyametin eşiğine varmayı başarır, yüzüğün dövüldüğü volkanın ucuna kadar gelir ve Yüzük kolyesinde takılı olmasına rağmen onu yok edemez.

Yüzük artık kişiliğinin parçası haline gelmiştir ve “Yapmak için geldiğim şeyi yapmamayı tercih ediyorum. Bu yüzük benim.” der ve onu takar. Yüzük onu anında görünmez yapar, fakat yalnız değildir. Yüzyıllar boyunca yüzüğe sahip olan kötü yaratık Gollum Frodo’yu Hüküm Dağı’na kadar takip etmiştir. Yüzüğü ölesiye geri istemektedir ve şimdi eline bir fırsat geçmiştir. Gollum Frodo’nun parmağını koparır. Gollom Yüzük’ü kapar, sonrasında volkanın içine düşer. Bu şekilde yüzük de, Gollum da yok olur. Fakat bir bakıma Frodo’yu serbest kalır. Gollum her ne kadar kötü olsa da, kötü bir şey yaparak Orta Dünya’yı kurtaran yine odur. Gollum böyle bir şey yapmasaydı, dünya asla kurtarılamayacaktı bu yüzden her şeyin nasıl beraber çalıştığına dair küçük güzel bir dönemeçtir. Görevini tamamlayamayan kusurlu bir kahraman, Tolkien’ın Hristiyan kökeniyle ve mitolojik geleneklerle ilgisi olmayan bir sondur.

Genellikle trajik kahramanlara ne olursa olsun, en azından doğru şeyi yaptıklarından kendilerini iyi hissederler. Frodo hissedememiştir. Frodo’nun başarısızlığına rağmen, sonuçta iyinin kötüye karşı kazandığı zafer Hristiyan inancını yansıtmaktadır. Fakat bu zaferin de bir bedeli vardır. Yüzük yok edildikten sonra, Frodo ve diğer hobbitler Shire’a geri dönerler.

Karşılarında gördükleriyle dehşete düşerler. Shire’ı harabeye dönmüş olarak bulurlar. Endüstriyel bir kâbusa dönüşmüştür. Her yerde çelikten büyük makineler vardır, insanlar baskı görmekte ve her yer atıklarla doludur. Tam bir teknolojik cinnet durumudur. Bu, Tolkien’ın en büyük korkularından biriydi. İngiltere’de bir zamanlar evim dediği yerde, aynı değişimin gerçekleştiğine şahit olmuştur. Tolkien çocukluğundan beri sanayileşmenin gelişimi konusunda çok endişeliydi. Çünkü bu durumu insanlığın yozlaşması olarak görüyordu. Bu zihninde, sanayileşmeye olan teşvikin egemenlik dürtüsüyle ayrılmaz bir şekilde bağlantılı oluşudur ve Tolkien’a göre insanlar üzerinde egemenlik kurmakla ağaçlar ve bitkiler üzerinde egemenlik kurmak aynı şeydir. Frodo yüzüğü yok etme macerasından evine döndüğünde, huzursuzdur. Korkunç rüyalar görmekte ve Shire’daki yaşama ayak uyduramamaktadır. Frodo kendisini yaratan yazar gibi, sarsıcı anıları yüzünden artık bambaşka bir insandır. Frodo yaralıdır. Yaşadıkları yüzünden harap olmuştur ve tekrar normal bir hayata dönemeyecektir.
Bedensel acılar çekmekteyse de ruhsal acılar da çekmektedir ve bu durum Tolkien’ın Birinci Dünya Savaşı’nda bizzat çektiği acıların bir metaforudur. Bence Frodo karakteri ve yazar Tolkien hakkında gerçekten merak uyandıran şey tabiri caizse dram bittikten sonra, Birinci Dünya Savaşı, Yüzük’e karşı verilen savaş bittikten sonra görmeyi umduğumuz sevincin ortaya çıkmamasıdır. Yüzük taşıyıcısı olmanın sonucu olarak Frodo’da geçmek bilmeyen keyifsizliği görmekteyiz ve Tolkien hakkında da, Kuzey Fransa’nın çamur deryalarında birçok insanın katledildiğini görmenin stresini bir türlü üzerinden atamadığını söyleyebiliriz. Yüzüklerin Efendisi’nin sonunda, Frodo kötülükle yaptığı savaş sırasında aldığı hasarı atlatamaz, Orta Dünya’nın kutsal topraklarında yeni başlangıçlar aramak için Shire’ı sonsuza dek terk eder ve böylece çağımızın en tutkulu mitolojisi son bulur.
Bu gerçekten şimdi bizim bildiğimiz şekliyle tamamen yeni bir fantezi edebiyatı türünün başlangıcıdır. Kendi başına ayakta durabilen, kendine has tarihi olan bir dünya yaratma fikri gerçekten oldukça yeni ve orijinaldir. Yüzüklerin Efendisi’nin çok tutulması dikkate şayandır. Birçok yönden çok yoğun ve karışık olsa da genel okuyucu kitlesinde coşku yaratmıştır ve onu kayda değer kılan da budur.
YENİ NESLİN DİNİ Wicca İLE PEYGAMBERİ Harry Potter
HAŞHAŞ VE EMPERYALİZM – Aytunç ALTINDAL
ŞEYTANİ RESİMLER

BÖLÜM 10 THOR

İskandinav yıldırım tanrısı Thor. Korkunç devlerden halkını koruyan korkusuz bir savaşçı. İnsanlığın gördüğü en karanlık dönemde Vikinglerin ve Barbarların idolüydü. Fakat efsanenin ardındaki gerçeği bilenlerin sayısı azdır. Antik dünyanın en büyük deniz canavarıyla savaşmış, Avrupalı putperestler Hristiyanlık ordularına başkaldırırken onların son umudu olmuştur. Thor efsanesinde gerçek ve masal birbirine ters düşmektedir.

İki baş düşman ölesiye savaşmaktadırlar. Yıldırım tanrısı Thor, sarsıcı bir canavarla tüm öldürücü gücüyle saldıran dev bir yılanla savaşmaktadır. İnsana karşı canavarın savaşında Thor en ölümcül silahını, sihirli çekicinden çıkan yıldırımı kullanmaktadır. Çıkan yıldırım da yeri göğü inletmektedir. Thor efsanesi bu tip destansı restleşmelerle doludur. İnsanoğlunu tehdit eden yaratıklara karşı verilen kahramanlık savaşlarıyla. Thor tanrıların şampiyonudur. Gerçekten kötü şeyler olduğunda ortaya çıkan büyük bir savaşçıdır. Bilgi edinmek için Thor’a başvurmazsınız, Thor’a sizi şeytani canavarlardan koruması için başvurursunuz. Thor’un maceralarıyla dolu masallar insanlık tarihinin en karanlık dönemlerinden birinde çıkış yolu olmuştur. M.S. ilk bin yılın karanlık dönemlerinde. İskandinav dünyası, İngiliz Adaları’ndan Baltık Denizi’ne doğru uzaklaştığı dönemlerde, tam bir karışıklık içindeydi. Yaşamanın tek yolu olarak ekip biçerek hayatta kalan tarım toplumu, Avrupa’nın kuzey kısımlarında hava soğuk olduğundan bir şeyler yetiştirmenin daha kolay olduğu Akdeniz çevresinde yaşamadıklarından her açıdan bakıldığında, şiddete oldukça meyilliydiler. Savaş, kıtlık ve ölüm Avrupa’nın kuzeyindeki ıssız bölgelerde hayatın gerçekleriydi. Fakat Thor efsanesi, kargaşaya bir çeki düzen getirmiştir. Kırsal kesim için bir din gibiydi. “Paganizm (Putperestlik)” aslında halkın neye inandığını tarif eden Latince bir kelimedir ve putperestlik tam olarak da yerine oturmamıştır.Düzenli olması, herkesin sorumluluğunu bilmesi ve önem hiyerarşisi bakımından Yunan Panteon’u gibi değildir. Oldukça farklıdır. Bu mitolojinin insan hayatına bakış açısı oldukça karanlık ve acımasızdı. İnsanlar Hristiyanlık’ta vaat edildiği şekilde ölümden sonra bir çeşit kurtuluş ya da cennet umut etmemişlerdir. Onların hayata bakış açısı daha karanlık ve daha kederli olmuştur. Çok büyük engellerle karşılaşan insanlar, büyük cesaret ve sertlik göstermek zorunda kalmışlardır. Thor’u da, ilham kaynağı olarak görmüşlerdir. Thor kusursuz bir kahramandı. Güçlüydü. Çoğu tanrının aksine, aldatıcı ya da hain değildi, aksine sözüne sadıktı ve bence, insanlar kendilerini böyle bir kahramanla çok iyi özdeşleştirmişlerdir. .

Efsaneye göre, Thor’un iki silahı şeytani güçleri yenmesinde ona yardım etmiştir: Gücünü ikiye katlayan bir kemer ve öldürücü yıldırımlar saçan bir çekiç.Thor sadık çekicini ne kadar uzağa atarsa atsın, bir bumerang gibi kendisine dönmekte ve her seferinde gök gürlemektedir, bu da çekicin bir devi devirdiği anlamına gelmektedir. Thor yıldırıma hükmetmektedir ve bu, diğer mitolojilerde de rastlanılan bir durumdur. En açık benzerlik klasik mitolojide yıldırım tanrısı olarak anılan Zeus’tur. Yıldırım tanrısı koruyucu tanrıdır. En güçlü savaşçıdır, yani Zeus’un sahip olduğu güce sahiptir, Thor da kötü adamları yok edecek olan yıldırıma, çekice sahiptir.

Thor efsanesi, Thor’un güçlü bir anne babanın çocuğu olarak dünyaya gelmesiyle başlar. Babası gökyüzü tanrısı Odin .ve annesi de Jord, yani dünyadır, bir bakıma gökyüzü ve dünyanın karışımıdır, bu da onu insanların yaşadığı “midgard”, yani Orta Dünya için mükemmel bir tanrı haline getirmiştir.

İskandinav mitolojisinde, dünya 3 katmandan oluşmaktadır, hepsi de eski Norveç’te oldukça bilinen bir şekil olan “ağaç” şekilde betimlenmiştir.Aşağı yukarı Kızılderili çadırlarına benzeyen evler yaparlardı ve antik İskandinavların tüm evrene bakış açısı bu tip yapılardan ibaretti. Duvarları ayakta tutan merkezi bir direk vardır. Bu direk evin iskelet yapısını oluşturmaktadır. Evrenin iskelet yapısı da böyle bir direkten oluşmaktadır, yani küçük büyüğü yansıtmaktadır. Ağaçların çok önemli bir konuma gelmesinin nedenlerinden birisi budur.

Mitolojik ağaçların en yüksek dalları, tanrıların ikâmet ettiği Asgard’dır. Diğer uçta, köklerin altında soğuk ve karanlık bir bölge olan “Hel” yer almaktadır. Burası ölülerin diyarı olmakla birlikte “hell” (cehennem) kelimesinin geldiği yerdir. Ağacın orta kısmı ise “midgard”, yani insanların yaşadığı dünya ve Thor’un bölgesidir. Savaş tanrısı olarak, Midgard’da yaşayan insanları düşmanlardan, yani kötü devlerden korumak onun görevidir. Devler kaosu, yıkımı temsil etmektedir.

Eğer bir çığ, bir deprem, bir sel ya da başka bir şey ölmenize sebep olursa bunun sorumlusu bir devdir. Yani devler iklim ya da çok tehlikeli bir durum yüzünden ölüm kalım savaşı veren bir medeniyetin başına gelebilecek tüm kötülükleri temsil etmektedirler. Örneğin, Norveç’in bir vadisinde yaşadığınızı ve kışın gelişini, vadinin buz tutuşunu, bir bakıma buzdan devleri ve daha sonra baharın gelişini hayal edin ve Thor buzdan devleri dağlara doğru geri püskürttükçe düzeni tekrar kurabildiğinizi görürsünüz. Bugün dahi Thor’un devlere karşı verdiği mitolojik savaşların yankılarını Kuzey Denizi çevresindeki ormanlarda ve soğuk vadilerde duymak hâlâ mümkündür. İskandinavya boyunca, bölgeyi dolduran gizemli taş anıtların tarihi, putperest döneme uzanmaktadır. M.S. 4. ve 12. yüzyıllar arasında bölgeyi işaretlemek, önemli olayları kaydetmek, krallar ve savaşçılar için mezar taşı işlevi görmesi için dikilmişlerdir. Runik taşlar olarak isimlendirilmekte ve hikâyelerini yazmamış bir toplumdan geriye kalan tek ipucu olma özelliğini taşımaktadırlar. Taşların üzerinde, kullandığımız Latin alfabesine benzeyen Runik yazıtlar mevcuttur. Şans eseri yazılı olarak elimizde bulunan bir mitolojiyi ya da hikâyeyi bir nevi tasvir etmektedirler. Bu yazıtların çoğunda başı çeken bir şekil vardır: Yıldırım tanrısı Thor’un bizzat kendisi. Runik taşların hatırı sayılır bir kısmında Thor’un adı runik harflerle kazınmıştır, “Thor bu taşları korusun.”gibi. Thor’un kudretinin bir şekilde gelip kendilerini korumasını dilemişlerdir. İskandinav mitolojisinde, her tanrı şeytani devler arasından kendine has düşmanıyla savaşmaktadır. Thor’un baş düşmanı da, Runik taşlarda yazıldığına göre, yılan şekline girmiş olan dev, Midgard Yılanı’dır. Gittikçe büyüyen bir yılandır ve kehanete göre, tanrıların sonunu getirip kıyamete sebep olacaktır. Yılan korkusu, bizimle bütünleşmiş bir korkudur, her kültürde mevcuttur ve eski İskandinavlar bunu idrak etmişlerdir. Yılanlar kötüdür, korkutucudur ve sadece bu temel üzerine güzel bir mitoloji inşa etmek mümkündür. .

Efsaneye göre, Midgard Yılanı Dünya’yı sarmalayıp kaosa sürükleyebilecek büyüklüğe ulaşır.Hem Dünya’nın sınırını hem de bu sınırı aşmanın tehlikelerini temsil ederek Orta Dünya’yı tamamen çevreleyen, Midgard Yılanı’dır. Thor’un yenmeye ant içtiği en büyük düşmanı işte budur. Tanrı dahi olsa, zafer elde etmesi kolay olmayacaktır. Thor ve Midgard Yılanı arasında süregelen bu çekişme, düzeni, tanrıların ve insanların dünyasını koruyan güç ile hep var olan ve bizi yok etme tehdidinde bulunan dıştan gelen kaos tehdidi arasındaki çekişmeyi temsil etmektedir. Düzene karşı kaos: Haşin İskandinav dünyasında yankılanmış klasik bir temadır.

Thor efsanesinde, sıklıkla espriyle karışık olarak anlatılmaktadır. Hikâyenin bir bölümünde, Thor fark edilmeden Midgard Yılanı’na yaklaşmak ister ve kendisini bir çocuğa dönüştürerek Hymir isimli bir devden kendisini denizde balık tutmaya götürmesini ister. Gitgide daha açıklara, daha uzaklara giderler ve sonunda Hymir: “Sanırım yeterinde açıldık.” deyince Thor da buna karşılık: “Hayır, hayır. Daha da açılabiliriz.” der. İyice açılınca, Thor esas kimliğine bürünür ve denize bir öküz kafası atarak yılanı su yüzüne çeker. Attığı öküz kafasının içinde büyük bir iğne vardır ve Midgard Yılanı yemi yuttuğunda Thor da iğnenin bağlı olduğu ipe asılarak devasa Midgard Yılanı’nın başını sudan çıkarmasına sebep olur ve bu durum karşısında çok telaşlanır, heyecanlanır ve elini çekicine atar. “Sonunda seni yakaladım.” havasındadır, sandaldaki dev Hymir ise dehşete kapılmış durumdadır. Thor vuruşunu yapmak için çekicini kaldırdığı anda, dev, oltanın ipini keser ve yılan denizin derinliklerinde kaybolur. Thor çok öfkelenir. Baş düşmanını öldürme fırsatını kaçırmıştır. Thor’un Midgard Yılanı’yla bu tip karşılaşmaları sürer gider. Bazen kılık değiştirir, bazen araya bir başkası girer fakat her seferde yılan bir şekilde kaçar ve sanki Midgard Yılanı ile Thor son savaşına çıkabilsin diye yılan bir şekilde kurtarılmaktadır. Bir yıldırım tanrısı ve dev bir yılan arasındaki kapışmayı konu alan tek efsane bu değildir. Antik dünyanın her köşesinde bulunabilecek bir temadır. Hintlilerin kutsal kitabı Vedas’ta, fırtına tanrısı Indra ile devasa bir yılan arasındaki savaştan bahsedilmektedir.

Yunan mitolojisinde ise, Typhon isimli yılankavi bir canavar yıldırım tanrısı Zeus’la savaşmıştır. Bu efsaneler binlerce kilometre mesafe ve binlerce yıl arayla yaratılmış olsalar da, temelde aynı hikâyeyi, yani dünyayı tehdit eden bir yılanı yok etmek için yola koyulan bir yıldırım tanrısını anlatmaktadırlar. Fakat nasıl olur da farklı toplumlar aynı efsaneyi paylaşırlar?

Bu durum ortak kültürden kaynaklanıyor gibidir. Bu hikâyelerdeki yılan gerçek bir deniz canavarından esinlenilmiş olabilir mi?

Şayet öyleyse, bu yaratık hâlâ derinliklerde dolaşıyor mudur?

Şaşırtıcı kanıtlar, mümkün olduğunu göstermektedir. Yüce Thor’un baş düşmanı Midgard Yılanı, o kadar büyüktür ki, dünyanın etrafını sarabilmektedir. .

Efsanede, dünyadaki kaos ve kötülüğü temsil etmekteyse de, bu kadar korkutucu bir yaratığın esin kaynağı ne olabilir?

Devasa deniz yılanı görme durumları yüzyıllardır mevcuttur. Gerçek tarihe dayandığı varsayılan eski İskandinav destanlarında da, canavarlar tarafından alabora edilen gemi hikâyeleri mevcuttur. Tariflerde sıklıkla, gemileri kavrayarak onları derinliklere çekebilen uzun dokunaçlı devasa yaratıklardan bahsedilmektedir. Bu yaratıklara da “Kraken” denilmektedir. Kraken’ın, Midgard Yılanı gibi yıldırım hızında hareket edebilen uzun kaygan bir vücut yapısına sahip olduğu söylenmektedir. Fakat canavar deniz yılanı hikâyeleri Kuzey Avrupa’yla sınırlı değildir. Antik Yunan’ın en ünlü macera hikâyesi olan Odesa Destanı’nda da görmek mümkündür. Destan’da insan etiyle beslenen çok büyük bir yılandan bahsedilmektedir. Scylla. Scylla birden fazla kafa ve göze sahip olan, aynı anda altı adamınızı birden yakalayıp aynı anda hepsini yiyebileceğinden şüphe duymamanız gereken o korkunç deniz canavarıdır. Scylla, Kraken ve Midgard Yılanı: Bu efsanevi deniz canavarları bir tesadüf müdür yoksa bir gerçeğe dayanıyor olabilirler mi?

19. yüzyılda tesadüfen yapılan bir keşif bu olasılığı gündeme getirmiştir. Kuzey Atlas’da, devasa boyutta ve bilinmeyen bir yaratıkla karşılaşan balıkçılar, onu yakalamayı başarırlar. En uzun dokunacı 10.6 metre olarak ölçülen yaratık dev bir kalamardı. Şaşırtıcı olan şey ise; 1870’lere kadar, bu ilginç yaratıkların kesin olarak yaşadığını kanıtlar nitelikteki sayısız raporlar, hiç inanmayan denizcilerden gelene dek ve düzinelercesi Newfounland kıyılarına vuruncaya dek, hiç kimse dev kalamarların var olduğunu kesin olarak kanıtlayamamıştı. Bin yıl önce, bu deniz canavarı hikâyeleri İskandinavya’nın en çetin gemicilerini, dalgalara hükmederek bir imparatorluk kurmuş olan gezgin haydut çetelerini, yani Viking’leri bile korkutmuştur. Vikingler “Viking” kelimesi anlam olarak çalmak, baskın yapmak anlamına gelir ve dolayısıyla bu insanlara verilen isim onların yaptıklarıyla birebir alâkalıdır. Dev deniz yaratıkları korkusu seyahatlerine gölge düşürdüğünde, Vikingler sadece bir tanrıya yöneldiler: Thor’a.İskandinavların yağmalama amaçlı Kuzey Denizi’ne açıldıklarında kendilerini koruması ve yönlerini bulmada yardımcı olması için Thor’a dua ettiklerini hayal edebiliriz, kısacası Thor, savaşçıların gözünde diğer tanrılara nazaran daha üst konuma gelmiştir. Yağmacı Vikingler açık denizlerde güvenliklerini garantilemek için Thor’un şerefine özel bir ayin yapıyorlardı. Ayin, Thor’a atfedilen bir tapınağın parçalara ayrılarak kolonların gemilere yüklenmesi ve okyanusların hükümdarının Thor olduğunu göstermek için kolonların gemilerden okyanusa atılmasından oluşur ve böylece Thor’un hizmetkârları olarak güvenli bir seyahat yapacaklarını düşünürlerdi. Denize atılan kolonlar genellikle meşe ağacından kesilirdi. Meşe ağacının yıldırım tanrısıyla özel bir bağlantısı vardır: Yıldırım’ın en çok düştüğü ağaç, meşe ağacıdır. Aslında, Thor’a tapmanın merkezi noktası bir tapınak ya da kilise değil, “Thor Meşesi” olarak bilinen bir ağaçtı ve antik İskandinav dünyasının Mekke’siydi. Bu meşenin Thor’u işaret ettiği söylemekte ve bu ağacı sanki bizzat Thor’un kendisiymiş gibi ziyaret etmekteydiler. Nesiller boyunca, Thor meşesi kanlı putperest ayinlerine şahitlik etmiştir. Müritler köklerine çoğu zaman etten oluşan kurbanlar bırakmışlardır. Kurbanlar çoğu zaman, gelecek senenin hasatının, tarımının ve doğal olaylarının iyi gitmesini sağlamak için sunuluyordu. Özellikle kötü zamanlar boyunca, her hayvandan dokuz adet kurban edilmesi gerektiği iddia ediliyor ve bazen, çok kötü geçen yıllarda bir insanı kurban ettikleri de oluyordu.Putperestlik ve putperest bölgelerle bağlantılı infazlar ve kurban vermelerin olduğuna dair elimizde yeterince kanıt mevcuttur ve bunların Thor Meşesi etrafında gerçekleştiğini düşünmek için hayal gücünüzü zorlamanıza da gerek yoktur. .

Efsaneye göre, Thor Meşesi M.S. 723’ten beri burada, yani Almanya’nın Fritzlar kasabasında bulunmaktadır. Bu tarih, tam bir dönüm noktasıdır. Tüm inanmayanları inanç sahibi yapmaya kararlı başka bir dinin kuvvetleri güneyden bu tarihte gelerek gözlerini putperestlerin sembolik merkezine, yani Thor Meşesi‘ne dikmişlerdir.İskandinavya’nın dönüşümü sırasında, Aziz Boniface gelerek insanları bir araya toplamış ve onlara “Eğer Thor varsa ve o kadar güçlüyse, bu koca ağacı kestiğimde, eminim ki beni yok edecektir.” der. Hristiyan hikâyelerine göre güçlü bir rüzgar çıkıp ağacı yerle bir edince, bunu gören insanlar bunu bir mucize olarak algılayarak, o anda Hristiyan olurlar. Thor Meşesi’nin devrilişi Kuzey Avrupa için sembolik bir dönüm noktası olmuştur. Putperestler için bu durum, bizzat Thor’un çöküşü gibi görünse de teslim olmalarını sağlamak o kadar kolay olmayacaktır. Hristiyan haçına karşılık putperestlerin de kendi sembolleri vardı: Thor’un sihirli çekici. .

Efsaneye göre, Thor otoritesine meydan okuyanları devirmek için çekicini kullanmaktadır. Peki yıldırım tanrısı en değerli silahını kaybetseydi, ne olurdu?

Bu, hem Thor hem de insanlık için yıkıcı sonuçlar doğururdu. .

Efsanede de aynen böyle vuku bulmuştur. Thor’un çekici putperest dünyasında yüzyıllar boyunca gücün ve onurun simgesi olmuştur. .

Efsanede, yıldırımlar saçarak Thor’a dev canavarları yenmesinde yardımcı olmuştur. Çekiç, insanı her şeyden daha üstün kıldığı için çok önemlidir, araç gereçlerden elde edebileceğiniz ve ne kadar güçlü olursa olsun sadece çıplak ellerinizle sahip olamayacağınız gücü size sağlar ve bu, Thor açısından çok önemlidir, ne kadar güçlü olsa da, hâlâ çekicine ihtiyaç duymaktadır. Önemli hikâyelerin birinde, yıldırım tanrısı değerli silahını kaybeder. O olmadan, Dünya’yı tehdit eden devlere karşı güçsüz düştüğünden insanlığın kaderi tehlikeye düşmüştür. Korkunç bir dev kral, Thor’un, İskandinav tanrılarının sığınağı olan Valhalla sarayındaki yatak odasına gizlice girerek çekicini çalar. Dev, çekiç olmadan Thor’un aciz kalacağını bildiğinden çekici şantaj yapmak için kullanmayı planlar. Çekicin çalınması demek, insanoğlunu hayvanlardan ayıran kültür ve teknoloji birikiminden alıkoymak demektir. Thor sabah uyanır, etrafı kolaçan eder ve çekicin yerinde olmadığını fark edince soluğu kimin yanında alır?

Çok ilginçtir, Loki’ye gider. Loki Thor’un bir hizmetkârı olsa da, o da bir tanrıdır. Kurnaz, işbirlikçidir ve çekici kimin çaldığını bildiğini söyler. Çekici geri almak için devler diyarına doğru yola çıkar. Loki, devlerin kralı Thrym ile görüşerek kralın ne istediğini öğrenir. Thrym Loki’ye; “Thor’un çekici bende ve onu sakladım, Freya ile beni evlendirmediğiniz sürece de, onu kimseler bulamaz.” der. Freya güzel ve duygusal aşk, bereket ve seks tanrıçasıdır, devler, cüceler, kısaca herkes onun peşindedir. Freya aynı zamanda Thor’un kardeşidir.Devin ne istediğini duyduğunda, teslim olmayı reddetse de, Thor’un çekicini geri almak için bir şeyler yapılmalıdır. Çekiç onun belirleyici özelliklerinden biridir. Devleri öldürmek için o çekice ihtiyacı vardır. Çekiç olmadan tanrılar tehlikede demektir. İnsanlar tehlikede demektir. Thor’un çekici yoksa herkes tehlikede demektir. Krizi aşmak için tanrılar özel olarak toplanarak riskli bir strateji üzerinde anlaşmaya varırlar: Thor’u kardeşinin kılığına sokacaklar ve gelin olarak onu göndereceklerdir. “Gelinliği giydireceğiz, başına duvağı örtüp onu Freya kılığında göndereceğiz ve muhtemelen çekici alıp geri dönebilecektir.” Thor bu duruma çok sinirlenir. Thor, süper maço erkeksi bir tanrıdır ve tahmin edersiniz ki, kadın kılığına girmeye niyetli değildir. Fakat Thor’un başka seçeneği yoktur. Sonunda pes ederek Freya’nın gelinliğini giyer. Duvağın altından sadece kırmızı gözleri belli olmaktadır. Bu çok komik, öyle değil mi?

Önümüzde kadın elbiseleri giymiş heybetli, maço bir tanrı vardır. Thor’un çekici tam olarak nedir?

Erkekliğin sembolüdür ve bir bakıma erkeklik organına ait bir semboldür ve tabii ki Thor erkeklik sembolünü kaybederek zıttı haline gelmek durumundadır.Artık bir erkek olamadığından dolayı bir kadına dönüşmek durumundadır. Yanına Loki’yi alan Thor devler diyarının yolunu tutar. Yıldırım tanrısı en ışık saçan gelin olmasa da, kıymetli çekicini geri almak adına gururunu hiçe saymak zorundadır. Onun geldiğini gören Thrym; “Freya, bir tek şey eksikti dünyamda, o da sendin.” der ve ilk olarak eğlence düzenlerler ve Thor tüm yemekleri yer ve tabii ki tüm birayı da içer. Thor’un çok içmesi anında tüm okları üstüne çeker. Yüzü kızaran bir gelin nasıl olurda bu kadar içebilir?

Loki de buna karşılık; “Endişelenmeyin. Gelinimiz tam 8 günlük yoldan geldi ve yolda hiçbir şey içmedi.” der. Fakat Thrym müstakbel geline yakından bakınca gözlerinin kıpkırmızı olduğunu fark eder. Thrym yerinden zıplayarak, “Freya’nın gözlerine neler oluyor?” der ve yine hazır cevap Loki araya girerek, “Bir haftadır da uyumuyor. Buraya geleceği için çok heyecanlıydı.” deyince Thrym şüphelenmez. Sonunda ikna olan kral sihirli çekici geline teslim eder. Bir anda, çekiç Thor’a tüm gücünü geri kazandırır. Yıldırım tanrısı tüm şiddetiyle geri dönmüştür. .

Efsane bu şekilde olsa da gerçek nedir acaba?

Hristiyan orduları M.S. ilk bin yıllık dönemde kuzeye doğru ilerledikçe, İskandinavya Thor’un bu yeniden dirilme hikâyesinden feyzalmıştır. Hristiyanlık insanlara zorla kabul ettirilirken, Thor düşünce ve simgeleri insanları aşırı hırslı bir şekilde vaftiz etme girişimlerine karşı bir çeşit putperest direniş hareketi sergilemiştir. Zenginlik, silah ve sayı bakımından Hristiyanlar üstün konumda olsa da putperestler de ölümüne savaşma konusunda hazırlıklıydılar. Meydan hazırlanmış ve savaş hatları belirlenmişti. İsa’nın orduları Kuzey Avrupa’nın ruhları adına Thor’un müritleriyle savaşacaklardır. İsa’nın ordularına karşı Thor’un müritleri. Ödül ise, Kuzey Avrupa’ya egemen olmak. Bu efsanevi bir karşılaşma değildir. Gerçekten yaşanmıştır. Karanlık dönemin 300 yılı boyunca, krallar ve klan reisleri kıta genelinde savaş alanlarında çarpışmışlardır. Hristiyanlar kuzeye, putperest İskandinavya’ya doğru günbegün savaşarak ilerlemişlerdir.

M.S. 11. yüzyılda, cephe hattı, Thor’un hayatta kalan son müritlerine ev sahipliği yapan İsveç krallığı Uppsala’ya ulaşmıştır. Burada, her dokuz senede bir, putperestler yıldırım tanrısını onurlandırmak için garip ve kanlı bir ayin düzenlemektedirler. O zamanlarda, hem insanlar hem de hayvanlar Thor’a kurban ediliyor ve cesetleri tapınağın çevresine ve ağaçlara asılıyordu. Oldukça ürkütücü bir ayin gerçekleştiriliyordu.

11. yüzyılın sonlarında, İsveç’in yeni kralı, aynı zamanda Hristiyan olan Ekber Inge bu uygulamaya karşı çıkmıştır. Inge tahta çıktığında, halkının çoğu hâlâ Thor’a tapmaktaydı ve kral da bu durumu değiştirmeye kararlıydı.Hristiyanlık’ı dikte etmiş, atların ve diğer hayvanların kurban edilmesine son vermiş ve putperest ayinlerini yasaklamıştır, halkı da bu durumdan hiç hazzetmemiştir. Kralın kendi öz kardeşi Blot-Sweyn de putperestler direnişçiler arasındadır. Dini bir kargaşa çıkartarak iktidarı ele geçirmeye çalışmıştır. Bu noktada şöyle bir mücadeleye şahit olmaktayız; Hristiyanlık’ı dikte etmeye çalışan Hristiyan bir kral, diğer yanda Hristiyan kardeşini sürgüne göndermeye çalışan putperest bir veliaht. İlk başlarda, putperestler başarılı olsa da, birkaç yıl sonra, putperest tapınağına ani bir baskın yapan Inge tekrar üstünlüğü ele geçirmiştir. Cebren ve silah zoruyla Thor’un müritleri yenilmiş, İsveç Hristiyan hakimiyetine girmiştir. Kuzey Avrupa krallıklarında, buna benzer çekişmeler yaşanmıştır. Bu çatışmaların izlerini bugün dahi görmek mümkündür. İsveç’in Uppsala kasabasında, inşa tarihi, Kral Inge’nin putperest tapınağını yerle bir ettiği dönem olan 11. yüzyıla uzanan bir Hristiyan kilisesi vardır. Bu kilisenin, Hristiyanlık’ın zaferinin sembolü olarak, putperest tapınağının külleri üzerine inşa edilmiş olma ihtimali vardır. Eski inançlarını yaşamak için bu yerlere giden insanlar, artık aynı yerlere yeni dinlerini yaşamak için gelmektedirler ve bu durum Hristiyanlık’a geçişle birlikte bölgenin tamamında yaşanan bir durumdur. Hristiyan kilisesinin hemen yanında, tarihi karanlık dönemlere uzanan, bir dizi putperest mezar tepecikleri mevcuttur. Buranın, İsveç’teki en büyük Hristiyanlık öncesi mezarlığı olduğuna inanılmaktadır. Bunun benzeri tepecikleri, tüm İskandinavya boyunca bulmak mümkündür. Kazılan çoğu tepecikte Thor’u simgelediği aşikâr olan, çekiç şeklinde küçük muskalar bulunmuştur. Çoğunlukla bronzdan yapılmış ve kolye şeklinde takılmışlardır. Bu muskalar “Hâlâ Thor’a inanıyorum.” demenin bir işaretiydi ya da bazı durumlarda, tanrıların gücünü harekete geçirmeye çalışmanın anahtarı olarak takılıyordu.Bu eserler Thor efsanesinin antik İskandinav dünyasındaki gücünü göstermektedir. İskandinavlara göre, Thor’un cazibesi insanlığında yatıyordu. Bir tanrı olsa da, zayıflıkları da vardı. Sahip olduğu güç ve cesaretin yanında dizginlenemez bir öfkeye sahipti. Ve tıpkı insanlar gibi, Thor da kendisini aşmaya çalışmıştır. Her zaman en zeki o değildir. Güçlüdür, cesurdur, gözü pektir ve insanlığı savunmaktadır ama kandırılabilir de ve genellikle onu kandıran şeyler bizi kandıranlarla aynıdır. .

Efsanemizde, Thor’un eksiklikleri devlerle giriştiği mücadelelerde ortaya çıkmaktadır, devler ise ele geçirilemez düşmanı simgelemektedirler, yani doğanın gazabını. Doğa oldukça tehditkâr bir güçtü. Doğa size ihanet edebilecek bir şeydi. Doğa sizi yakalamaya can atmaktaydı. Kısacası bu hikâyelerin tümü Thor’un şampiyon olduğunu göstermek için yazılmış olsa da, doğa güçlerinin karşısında, onun da hiç şansı yoktu.

Hikâyenin birinde, Utgard-Loki isimli bir dev kral Thor’u aşağılamak için, ona 3 imkânsız görev verir, her görev de, gizlice doğa güçleriyle ilişkilidir.

İlk görev bir boynuz dolusu birayı içmektir. Thor deneyene dek, oldukça kolay görünmektedir. Tüm gücüyle içmeye başlar ve boynuzdaki biranın seviyesini az dahi olsa azaltamaz. Çok şaşırır ve biraz da utanır. Neticede, Thor kadar kuvvetli bir tanrının en azından bir boynuz dolusu birayı bitirebilmesi gerekir. Yıldırım tanrısı ilk görevi başaramamıştır ve ikinci görev daha da zorludur. Thor’dan dev bir kedinin pençesini kaldırması istenir. Ve Thor cevap olarak, “Tabii ki kaldırabilirim.” der. Kediyi yerinden kıpırdatmaya çabalasa da sadece bir pençesini çok az havaya kaldırabilir. Durum gerçekten can sıkmaya başlamıştır. Bir kediyi kaldıramıyorsa, bu işte bir iş yok mu?

İkinci darbe. Belki de Thor o kadar güçlü değildir. Şöhreti tehlikeye düşen yıldırım tanrısı son göreviyle yüzleşir. Çelimsiz, yaşlı bir kadınla güreşmesi gerekmektedir. Utgard-Loki ve diğer devler Thor’un yenilgisine gülmektedirler ve kral der ki; “Öyleyse şimdi kolay bir tane deneyelim. Karşında yaşlı bir kadın var. Bu yaşlı kadınla güreşip onu yenebilir misin?” Thor hamlesine hazırlanırken bir anda yere yuvarlanır. Devin planı işe yaramış, Thor küçük düşmüştür.

Bu esnada kral sırrını açıklar. Utgard-Loki olanları açıklar. “Thor, bir boynuzdan içiyordun, ama o boynuzun içindeki deniz idi, senin de tüm denizi içebilmenin bir yolu yoktur. İkincisi, senden kedimi kaldırmanı istedim. O kedi Midgard Yılanı idi. Dünya’yı kuşatan bir şeyi kim kaldırabilir?

Ve üçüncüsü, büyükannemle dövüşmeni istedim. O sadece benim büyükannem değildi, o ihtiyarlık dönemiydi, ihtiyarlığı kim yenebilir? Hiçbirimiz.” Hileyi öğrenen Thor küplere binse de, kral aniden buharlaşıp sırra kadem basar. Utgard-Loki Thor’u oyuna getirmek için sihir kullanmıştır.

Bu hikâye, Thor’un kas gücü ile devin karanlık, sihirli güçleri arasındaki çekişmeyi yansıtmaktadır. Bu hikâye antik İskandinavlara, tanrıların bile doğanın korkunç gücünü yenemeyeceklerini göstermiştir. İskandinav inancına göre, Thor ebediyete kadar doğanın kötü devleriyle savaşacak ve daha sonra düzen ve kaos güçleri arasında son bir destansı savaş vuku bulacaktır. Bu savaşa da “Ragnarok”, yani Vikinglerin son savaşı denilecektir. Kıyamete benzer Ragnarok olayları vuku bulduğunda, Dünya’nın tümü sarsılarak patlayacak, güneş kararacak ve tüm Dünya’da 3 sene sürecek sert bir kış hakim olacaktır. Sadece ateş her şeyi yutmakla kalmayacak, aynı zamanda dağlar denizlerin içinde kaybolacaktır. Büyük depremler ve korkunç seller gelecektir. Ragnarok insanlığın son kaderinin hazin resmini çiziyor olsa da, tamamen emsalsiz değildir.

Tarih boyunca birçok medeniyet, yıkıcı kıyamet gününe dair tahminlerde bulunmuştur: Nostradamus, antik Maya’lar ve hatta Romalılar. Ve dünyanın sonunu benzer şekilde tahmin eden antik bir metin bulunmaktadır:İncil’in Vahiy Bölümü. Vahiy ile Ragnarok arasındaki benzerlikler hava fenomenleri, yeraltından veya gökyüzünden gelen canavarlar, dünyanın yok olması, bugüne dek yaşamış tüm insanların bir araya toplanması, ruhların bir araya getirilmesi ve yargılanması bağlamındadır. Gariptir, Hristiyanlar ve putperestler arasında yüzyıllar süren kanlı anlaşmazlıklara rağmen, sona dair kehanetleri iç içe girmiştir. Hristiyan ve putperest kıyamet hikâyeleri birbirlerine benzese de, bir açıdan, çarpıcı biçimde farklıdırlar. Ragnarok’ta, tanrılar ölür. İskandinav mitolojisinin son bölümü Ragnarok, düzen ve kaos arasındaki en büyük kapışmadır. Ragnarok devlerle tanrılar, daha doğrusu tüm kötü adamlarla tüm iyi adamlar arasındaki büyük savaştır. Her şey karışıklığa sürüklenmiştir, her şey kaosa sürüklenmiştir ve her tanrı karşısında antitezini bulmuştur. Dehşet verici bir savaştır. Dünya’da normal olması gereken her şey altüst olacaktır. Bu sarsıcı kapışma uzun zamandır beklenen bir hesaplaşmayla son bulacak, Yıldırım tanrısı Thor baş düşmanı Midgard Yılanı ile karşılaşacaktır. Thor, Midgard Yılanı var olduğu günden beri onunla savaşmak için sabırsızlanmakta ve sonunda bu şansı yakalamaktadır. Bu sefer, araya giren birisi de olmayacaktır. Sadece ikisi arasında geçen ciddi bir müsabaka olacaktır. Midgard Yılanı Thor’u sarmalayarak onu öldüresiye sıkacak, Thor da kendisini daha güçlü kılan, hatta çekicini kaldırmak için ihtiyaç duyduğu gücü sağlayan kemeri belinde takılı olduğundan, yılanın sarmalamasından kurtulabilecektir. Zorlu geçen bir ileri bir geri mücadelenin ardından, Thor öldürücü bir darbe indirir, fakat kaderin cilvesine bakın ki, yılanın yarasından damlayan öldürücü bir zehre maruz kalır. Thor zaferinin bedelini, hayatıyla ödeyecektir. Böylece, mitik dönem boyunca hep birlikte anılan bu iki baş düşman sonunda birbirlerini yok etmişler ve biz de kaos ve düzenin birbirini dengeleyişine şahit olmuşuzdur. .

Efsaneye göre, Ragnarok koptuğunda, herkes takdir eder ki, dünyanın korkunç sonu gelmiş olacaktır.Tüm tanrılar, devler ve insanların çoğu Thor ile birlikte ölecektir. Afetten sonra, hayatta kalacak olan tek şey dünya ağacı ve içinde saklanan bir kadınla bir erkektir. Çimenler yeniden büyüyecek ve onlar daha önce Asgard’ın bulunduğu vadide buluşarak yeni bir düzen kurmaya başlayacaklardır. Vikingli bir “Adem ile Havva”. İskandinav efsanesinin sonu, garip bir şekilde İncil’in başlangıcına benzemekteyse de, tesadüften daha fazlası mevcuttur.

Ragnarok efsanesi 13. yüzyılda tam olarak yazıya geçirildiğinde, Hristiyanlık çoktan Kuzey Avrupa’da iyice kök salmıştı. Avrupalı putperestleri etkilemesi için, Hristiyan misyonerler İskandinav mitolojisini Eski Ahit’in girişi haline getirmişlerdir. İskandinav tanrılar ölür, Adem ve Havva doğar. Ragnarok’a putperest dünyasının sonu gözüyle bakabiliriz ve açıkçası, yok edici ve yıkıcı bu büyük olaydan sonra yeni bir dünya oluşabilmiş ve Hristiyanlık gelebilmiştir. Bu olay tanrıların kıyameti olsa bile, bir bakıma geçmişe sünger çekmişlerdir. Cennete benzer bir dünyada yeni bir başlangıç yapmışlar ve bu güzel dünyada her şeyi baştan alma fırsatı bularak işleri düzene koymuş, iyiye yönelmişlerdir. Bu durum, arka plana eski İskandinavya’yı koyarak, Adem ile Havva, milat ve benzeri şeyleri barındıran Hristiyan düşüncesiyle iç içe geçmenin yoluydu. Hristiyanlık İskandinav dünyasını ele geçirince, Thor’un müritleri geri dönmemek üzere kabuklarına çekilmişlerdir. Thor’a olan tutku, kuzeyin Hristiyanlık’a geçişi gerçekten kök salmaya başladığında unutulmaya yüz tutmuştur. Dönüşümün tam manada günlük adet ve inanca yerleşmesi yüzyıllar almıştır. Öyle olunca, Thor’un dini için yavaş bir gün batımı yaşanmıştır. Hristiyanlık’a geçtikten yüzyıllar sonra dahi Thor efsanesi sessizce yaşamaktadır.

Haftanın 5. günü, yani “Thursday” (Perşembe) ismini Thor’dan almıştır. Perşembe Thor’un günüdür ve popüler kültürde çizgi roman ya da film kahramanı olarak varlığını sürdürmektedir.

Fakat yüzyıllar önce, Thor kayıp bir dinin dipnotu olmaktan çok daha ötesi, Dünya’nın en korkutucu savaşçılarının kutsal koruyucusuydu.

VÂRİDÂT-İ BEDREDDİN-Mütercimi: Şeyhü’l-İslâm MUSA KÂZIM EFENDİ


Müellifi:
SİMAVNA KADISI OĞLU ŞEYH MAHMUD BEDREDDİN
kaddesellâhü sırrahu’l azîz

Mütercimi:
Dârü’l-Fünûn-i Şahane Muallimlerinden ve Sabık
Şeyhü’l-İslâm MUSA KÂZIM EFENDİ

Neşre Hazırlayan:
MEHMED SERHAN TAYŞİ

 بِسْـــمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ   الحمد لله رب العالمين والصلاة والسلام على رسولنا محمد  وعلى اله وصحبه وسلم اجمعين

 Bismillahirrahmanirrahim

(1/B) ÂHİRET

Ey tâlib! Hak bil ki umûr-i âhiret cühelanın zum ettikleri gibi de­ğildir. Zîrâ: Umûr-i âhiret âlem-i emr, âlem-i gayb, âlem-i melekût-dan, yâni âlem-i ervâhdandır.

Avamın zannettiği gibi âlem-i şehâdetden değildir. Bu umura müteallik olan kelâm-ı enbiyâ doğrudur, enbiyâ o sözlerinde sâdıkdır. Lâkin iş o sözleri anlamaktadır. Hiç şüphe etme ki, âsârda gelmiş ve ahbârda vârid ve şayi’ olmuş olan cennet, hür, kusur, esmâr, enhâr, azâb-ı nâr ve emsali şeyler meâni-i zahiresine münhasır değildir. Bunların diğer manâları dahî vardır ki, o manâları ancak asfiyâ ve evliya bilirler.

HİKMET-İ ‘İBÂDÂT

İbâdât-ı vâzı’dan maksad kulübün o vücûd-ı a’zam ve bâkî-i ak­deme (2/A) teveccüh ve incizâb’dır, binâenaleyh umûr-u dünyâ ile meşgul bir kalb ile bin sene namaz kılmış olsan bile bundan dolayı hiçbir ecr-i hüsn ve sevâb-ı cemileye nâ’il olamazsın!

MA’ÂD-İ CİSMÂNÎ

Bu beden için bekâ olmadığı gibi ba’de’l-fenâ, eczası içün kemâ fî’s-sâbık bir daha terekküb dahî yokdur. Vâki’a Kur anda ihyâ-i mevta meselesi vardır. Fakat oradaki ihyâ-i mevtadan maksad, eczâ-ı uzviyyenin ba’de’l-fenâ bir daha terekkübü ve biaynihi evvelki hâline ifrağı değildir.

Ey gafil, sen nerede! Hakikat nerede! Dünyâ ile meşgul olduğun içün Hakk’ı idrâk idemezsin mevhûmâtı “kemâlât” diye tahayyül eylersin. Hak’dan pek uzak olduğun içün Hakk’ı idrâk ve kemâlâtı tahsile teveccüh ve ikbâl bile etmezsin. Eğer hakîkat-ı hâlî bilirsen asıl kemâlâtın neden ibaret olduğunu anlarsın, şübhe yok ki kemâl-i safvet ve hâlisiyetle Hakka meyi ve teveccüh eylersin. Sen bir çocuk gibisin; çocuğa talîmden (2/B) nefret itmeyüp belki ana rağbet itsün diye ulûm ve fünûn fevâkih ve sâ’ir lezâiz-i mahsûsa ile temsil olunur. Bu suretle çocuk tahsîl-i kemâlâta alıştırılur. İşte enbiyâda evliyâyı etfâl gibi olub, sizi tahsîl-i kemâlâta alıştırmak içün umûr-i âhireti bir takım le’zâiz-i cismâniyye ve suver-i mahsûsa ile temsil ve tasvir eylemişlerdir. Sen bu gâfıl kalbin ile Allah’ı ve enbiyâyı, bildim veyâhûd kıra’at-i kütüb ile “bildim” zannında mı bulunuyorsun. Hiç şübhe yok ki sen, ders ile iştigâl ettikçe o nisbet de idrâk-i Hakk’dan tebâüd idersin!

EVÂMİR-İ İLÂHİYYE VE SÂ’İR BA’ZI ISTILÂHÂT-I KUR’ÂNİYYE

Emr-i ilâhîyi iktizâyı zâtdan ibaret, telaffuz ve hurûf ve lisân-ı Arab’dan münezzehdir. Binâen aleyh “Allah şu şeyi emr etti” dimek “Vücûd-i Mutlak’ın zâtı o şeyi öyle iktizâ eyledi”, dimekdir. “Kalem”de her şeyin hakikatinden ya’ni Vücûd-i Mutlak’dan ibâretdir. Her şeyin hakikati etvârda, ezmânda, kendisine câri olacak şeyleri yazmakda ya’ni te’sîr etmekde olduğu içün “Kalem” nâmını almışdır.

(3/A) Hûr, kusur, enhâr, eşcâr, esmâr ve emsali şeylerin kâffesi de âlem-i hisde değil, âlem-i hayâlde tahakkuk ider, “cinn” de böyle­dir, nitekim “el-cinn” ismi dahî buna delâlet eyler. Zîrâ “cünne ani’l hissi’z-zâhirî” denilir ki hiss-i zahirîden gâib oldu dimekdir. “Cinni müşahede ettik” diyenler ânı hiss-i zahirîyle müşahede itmiş olduk­larını zann iderlerse de, hakîkat-i hâl öyle değildir. Anlar cinni kuvve-i hayâliyyeleriyle müşahede etmişlerdir. Zîrâ eğer hiss-i zâhiriyeleriyle müşahede etmiş olsalar idi, hiss-i zahirede herkes müşterek olmasiyle herkesin dahî cinni müşahede itmeleri lâzım gelür idi!?

“Lâ ya’lemü’l-gaybe illa’llâh ve’r-râsihûne fî’l-‘ilm” ayetinin te­veccüh ve tefsiri:

Cenâb-ı Hakk “Lâ ya’lemü’l-gaybe illallah ver-râsihûne fil-ilm çekülüne âmenna bihi” buyurdu. “El-gayb” daki “Elif lâm” istiğrak İçindir. Her gaybi bilen de ancak O, vâhid-i kahhârdan ‘ibâretdir. Binâen aleyh burada asla işkâl yokdur!?

(3/B) EŞYANIN YEKDİĞERİNDE MEVCÛD OLDUĞU BİNÂENALEYH, “KUNTU KENZEN” HADÎS-İ ŞERİFİNİN SIRRI ZUHUR EYLEDİĞİ

Her şeyde hattâ her zerrede bile bütün ‘avalim mevcûddur. Gö­rülmez mi ki, bir habbede bir ağacın cümlesi bi’l-kuvve mevcûd ve mündemiç olduğu gibi habbe dahî bi-külliyetihi ağacın her cüzünde bi’l-kuvve mevcûd ve mündemicdir, çünki ağaç habbeden, habbe­de ağacın meyvesinden, ve meyve ise ağacın bi’l-cümle eczasından husule gelmekdedir. İşte avalim de böyle olub, bi’l-cümle eczâsiyle kendi aslında ya’nî vücûd-i mutlakda var ve asıl dahî bi’l-külliye ava­limden her birinde mevcûd ve mütehakkakdır.

Öyle ise bütün avalimin her zerrede mevcûd ve mündemiç oldu­ğu şübhesizdir. Burası malûm olunca, Tâlib-ı Hakka “küntü kenzen mahfiyyen feahbebtü en u’rafe fehalaktu’l-halka li-u’rafe” hadîs-i kudsî’sinin sırrı elbetde zuhur eyler, Cenabı Hakk “Bir kenz-i mahfî idi bilinmek istedi bilünsün diye bu mahlûkâtı halk etti, halbuki anı bilen yine kendisidir, başkası değil, kendisi her şeyden münezzeh olmakla beraber herşey ile muttasıfdır!?

(4/A) Beyt: Safâ lî nurun fitîluhu şahmu sîne

Fekeyfe’l-kalbu mahfûfun bi-elfi meş’ale

[Kalb'de mahfî olan şahmden ibaret bir fitilin mücâhede-i Hakk ateşi ile erimesinden bana bir nûr-i musaffa hâsıl oldu, bu nûr nasıl hâsıl olmasın ki kalb, bin meş'ale ile ihata edildi!]

“Ey sâlik!  me’yûs olma ki kat’-ı mehâlik itdikten sonra senin de o nur ile safâyâb olacağın memuldur.”

İNSANLARIN İBÂDETTE HATÂLARI
İnsanlar yekdiğerine yâhûd derâhim veya denânir veya izzet ü mefahire, meâkil ve meşâribe, ibâdet ediyorlar da “ALLÂH’a ibâdet ediyoruz zannında bulunuyorlar!
(4/B) ARZ VE SEMÂYA ‘ARZ OLUNAN EMÂNET

Cenâb-ı Hakk; “İnnâ arazne’l-emânete ales-semâvâti ve’l-ardı ve’l-cibâli fe-ebeyne en yahmilneha ve eşfakne minha ve hamele-hel insânü innehu kâne zalûmen cehûla” buyurdu. Ehl-i tahkik: “Buradaki emânetden maksad marifetullâh’dır.” dedi. Ben derim ki, bu emânetden maksad sûret-i “Hakk” olmak ihtimâli daha kuvvet­lidir. Zira insân sûret-i Hakk üzre halk olunmuşdur. Çünkü sûret-i “Hakk” sûret-i küll olub, bu ise başkasında değil ancak insandadır, binâenaleyh “es-semâvâti ve’l-ard, ve’l-cibâl”, kavillerinde bir ehil lafzı takdirine hacet yokdur, şu hâlde ma’nâ-yı nazm “Biz bizzat se-mâvâta, arza, cibâle, kendi suretimizi arz ettik, ânlar o sureti hami ve kabulden ibâ itti, insân ânı hâmil olub, kabul eyledi, halbuki insân sûret-i Rahmâniyye’yi kabulden evvel maddesi itibariyle zalûm ve cehûl idi, o sureti kabul idince adil ve alim oldu.” dimekdir.

(5/A) MELÂİKE

Seni Hakka tergîb ve teşvik iden her şey bir “melek” ve Rahman, mâsivâya tevcih ve sevk eyleyen her şey dahî “İblîs ve Şeytân’dır. Bu hâlde seni sebîl-i Hakk ve irşada meyi ettiren ya’nî kalbinde o meyli uyandıran kendi kuvâ-yı insâniyyen “Melaike” ve tarik-i fit­ne ve sebîl-i fesada sevk eyliyen şehevât-ı hayvâniyyen kuvâyı veh-miyyen dahî şeyâtîndir. Binâen aleyh sende melâ’ike ve şeyâtîn dolu olup, hükm ise galibindir. “Cinn’de bu iki kuvâ arasında bir takım mu’tedil kuvvetlerden ibâretdir!

MELÂİKE VÂSITASİYLE NÜZÛL-İ MATAR

Katarât-ı matar’dan her katrenin bir sebebi vardır. Bir katre an­cak o sebeple ufk-ı arzdan bir mevkie düşer, bu sebebe “sükût-i kat-re” nin “illet-i tâmmesi” denür. İşte Katreyi o mahalle indiren me­lek o sebebden, o kuvvetden ibâretdir. Kezâlik her katrenin eczâ-i vücûdiyyesinden yani vücûdunu teşkil iden eczadan her bir cüz u (5/B) içün dahî bir sebeb ve bir kuvvet vardır ki, o sebebler, o kuv­vetler vâsıtasiyle katre-i mezkûre teşekkül etmiş ve katre hâline gir-mişdir. Bu hâlde “Her katre içün bir melek vardır” ve “Her katre içün bir takım melâ’ike vardır” kaziyyeleri arasında münâfât yokdur. Zîrâ bu iki kaziyyeden birincisi sükût-i katrenin illet-i tâmmesi, ikincisi dahî esbâb-ı vücûdiyyesi ‘itibariyle bilâ-şekk sâdıkdır. Bunun böyle olması o kuvvetin bir suretle temessül etmesine ve o surete “Melek” tesmiye olunmasına da mâni* değildir. Ya’nî her kuvvet bir suretle temessül idebiliyorve o surete de “Melek” nâmı virilebiliyor!

CENÂB-I HAKKIN MERÂTİB-I MÜTEBÂYİNEDE ZUHURU

‘Ukubet, rahmet, elem, lezzet ve emsali şeylerin cümlesi “Hak Teâlâ’dır. Bunların “Hakk Te’âlâ” dan ibaret olmalarına hiç mâni dahî yokdur. Çünki bunların Cenâb-ı Hakk’ın (6/A) tenezzülâtı mukteziyâtından olub umûr-i nisbiyye kabîlindendir. Hakk Te’âlâ bunların cümlesinden bizzat münezzehdir. Görülmez mi ki insân ve yılandan her birinin ağzındaki lu ab kendisine mülayim ve münâ-sib olduğu hâlde diğerine muzır ve zehrdir. Halbuki hakîkat-i hay-vâniyye hem her ikisinden gayr-i hâlî, ve hem de o zehr ü zarardan bi’l-külliye münezzeh ve arîdir. İşte Hakk Te ‘âlâ da böyle olub, hem merâtib-i mevcûdât-ı mukteziyâtından biri ve hem de o mevcûdâtdan gayr-i hâlidir. Çünki “Hakk Teâlâ” “Külli’l-külliyyât” dır.

HAKK TEÂLÂ HAZRETLERİNİN BİZZAT ZUHURA MEYLİ

Cenâb-ı Hakk’ın zuhûr’a meyl-i zatîsi vardır. Çünki ânın tahak­kuku ancak cüz’iyyâta tebaiyyetledir. “Küntü Kenzen” hadîsinde zikr olunan muhabbet de işte o meyl-i zatî ve iktizâ-yi zatîden ibâ­retdir. İmdi hadîs-i şerifin manâsı: “Ben bir kenz-i mahfî ya’nî her sûretden arî bir vücûd-i mutlak idim. Fakat zuhura meyl-i zâtim olmağla bu mahlûkâtla (6/B) taayyün ve tahakkuk iderek zuhura geldim” dimekdir. Bu ma’nâ ile ba’zı meşâyihin o hadîse virdikleri ve tahayyül eyledikleri ma’nâ arasında mesâfe-i ba’îde vardır. Teneb-büh ve teemmül ile de o gibi cemaat-ı câhile ve seyyi’eden ihtiraz it. Hatîb ve imâm ve sâ’ire gibi bir re’îs-i cema atın maksûdı “Hakk” ol­maz ise o cema atdan uzlet itmek lâzımdır. Meğerki ânları irşâd kasd oluna. Çünki, ibâdetin rükn-i a’zamı maksûdun “Hakk” olmasından ‘ibâretdir. Bir cemâ’atda bu rükn fevt olunca ânların ‘ibâdetleri de fevt olur. Yalnız sû’-i cem’iyyetleri kalır. Sû-i cem’iyyetden ihtiraz ise evlâdır!

LÂ MEVCÛDE İLLÂ HÛ

“Hakk Te’âlâ” dan başka mevcûd yokdur. Asıl “maksûd” dahî ancak O’dur. ‘Urefânın “Yâ mâksûde” ve”yâ mevcûde” sözleri dahî buna delildir. Binâen aleyh Hakk Te’âlâ” bi’l-cümle eşyaya şâmildir. Velevki eşyanın bazısı bazısına zıd olsun. (7/A) Çünki hep eşya “vücûd” mefhûmu tahtında mündericdir, ta’bîr-i diğerle her biri o asl-ı vâhid’in bir sûret-i uhrâsıdır. Tezâd ve tenâfî ancak bu suretler, bu mertebeler i’tibâriyledir. Binâenaleyh Hakk Te’âlâ bu mertebe­lerden münezzeh olmakla beraber ânlardan hâlî de değildir. Öyle ise “Bâtıl” “min haysil-vücûd” “Hakk” olub butlanı ise emr-i nisbîdir!

HER MERTEBENİN ÂLEM-İ ECSÂMDA İNTİVÂSI

Kâffe-i merâtib-i âlem hep ecsâmda muntavî ve mündemicdir. Hattâ alem-i ecsâm bi’l-külliye mahv ü ma’dûm olsa âlem-i ervah ve âlem-i mücerredât bile kalmaz. “Sâhib-i Mirsâd” bir mesel îrâd eylemiş ve o meselde ecsâmı şeker kamışlarına, ervahı da anların ‘usaresine teşbih etmiş ve bu teşbihle ecsâmsız ervahın mevcûd ve bakî olabileceğini îhâm eylemiş ise de ecsâmsız ervahın vücûd ve bekası mümkin değildir. Çünki bu ikisi arasındaki tegayurbir emr-i hakîkî değil belki emr-i i’tibârîdir. Zîrâ hakikat ve nefsü’l-emrde er­vâh ile ecsâm yekdiğerinin aynıdır. (7/B) Ez cümle beden-i insân fî’l-asl rûh idi. Ta’bîr-i diğer ile “Hak” idi. Ya’nî bir cevher-i gayr-i maddî ve bir mevcûd-i gayr-i sûrî idi. Teraküm ve teakub-u suver ile tekâsüf ide ide bir kalıbdan diğer kalıba gire gire nihayet beden-i insân oldu. Hâlbuki şu tekâsüf ve ictimâ’dan hâsıl olan suretler bi­rer birer zail olunca yine talattuf iderek şerîk ve nazîrden münezzeh “Hakk” olur!

İNSÂN DA İKİ CİHET

İnsân, min haysi’t-te’sîr “Hakk” ve min haysi’t-te’essür “Abd, mah­lûk, mahkûm, mecbur, makhûr”dur. Binâenaleyh bi’l-cümle ef al “Hakk” ın olub suretler hep O’nun âletleridir. Ya’nî “Hakk” sûret-i insân’da tecellî itmiş ve o suret ve o âlet vâsıtasiyle faaliyetini icra eylemekde bulunmuşdur. Fakat insân bundan gaflet ederek kendisi­ne mahsûs irâde, ihtiyar, fiil, vücûd olduğunu tahayyül ider. İnsânın bu gaflet ve tahayyülü bir dülgerin kendisinden (8/A) sudur iden bir fi’ili yine varlığı kendisinden husule gelmiş olan bir âletine is-nâd etmesine benzer. Şurasını ihtar iderim ki, insânın bu tasavvuru bu tahayyülü mücerred bir gaflete mebnî olduğu içün mezmûmdur. Amma eğer kendisinin “Hakk”dan ve “Hakk”ında kendisinden baş­ka bir şey olmadığını biliyor da fi’ili, ihtiyarı kendi nefsine Hakk ol­duğu cihetle isnâd eyler ise tahayyül ve tasavvur-i mezkûr mezmûm değildir. Zîrâ abd bu takdirce fiil-i mahsûsun bir sûret-i mahsûsadan sudur etmiş olacağını ve o sûret-i mahsûsanın sahibi ise Hakdan başka bir şey olmadığını bilmiş olduğundan tasavvur ve tahayyül-i mezkûr vâki’ ve nefsû’l-emr’e mutâbıkdır. Bunun içündir ki “Ben yaptım” ve “Ben işledim” gibi sözlere arifler musîb olub câhiller ise muhtîlerdir!

İNSÂN’DA İRÂDE VE İHTİYAR

İnsânda “irâde” ve “ihtiyar” denilen şey kendisinden sudur iden bir fi’ili bir işi isdâr ve îcâd ideni bilmekden ‘ibâretdir. Yoksa (8/B) diler ise işlemek, dilerse terk etmek manâsına değildir. Zîrâ ef alin sudûru meşiyyetle olub, meşiyyetde esbâb-ı hârice ve dâhilenin içtima iyle hâsıl bir takım suvar ve merâtib mukteziyâtından bu­lunmakla, esbâb-ı mezkûre içtimâ’ itdikde meşiyyet bi’z-zarûre ve bi’l-vücûb zuhur ider. Ve bunu müte’âkib ef al dahî bi-tarîki’l-vü-cûb husule gelür. Fî’l-vâki ‘insân kendisinin ef al-i mezkûreyi terke muktedir olduğunu zannider. Fakat bu zan bi’l-külliye yanlışdır. Tu-nih dahi ef al gibidir. Öyle ise ‘inde’t-tahkîk bir fi’ili isdâr ve îcâd idende o fiilin kendisinden sudur ettiğini bilmekden başka bir şey kalmamışdır. “İrâde ve ihtiyâr”ın manâsı ise bundan ibâretdir. Bir hayvandan ef al-ı mütezâdenin sudur etmekde olduğu o hayvanda “diler ise işlemek ve diler ise terk itmek” manâsına bir irâde ve bir ihtiyar bulunduğunu îhâm ediyorsa da hakîkat-i hâl benden istedi­ğin şeydir.

Horozun mezbele de eşinmesinde ve nısfi’l-leylde ötmesinde bir nev’-i garabet (9/A) vardır. Avam zann ider ki, horozun (diler ise işlemek ve diler ise terk etmek) manâsına irâde ve ihtîyârı vardır da horoz o irâde ve ihtiyar ile mezbelede eşiniyor ve nısfü’l-leyl’de ötüyor. Hâlbuki bu bir zann-ı bâtıl ve kavl-i kâzibdir. İşte keşf ve il­hamın bana i’tâ eylediği tahkik bundan ibâretdir. Fakat bu tahkik ‘ukûl-i nâkısa’ya muvafık gelmez!

KIDEM-İ ‘ÂLEM VE HAKK’DAN SUDÛR-İ EZDÂD

Âlem cinsiyle, nev’iyle şahs-ı mutlakiyle kadîm olmakla beraber hudûs ile de muttasıfdır. Fakat bu hudûs, hudûs-i zemânî değil hu-dûs-i zatî ‘dir. Ya’nî âlemin muktezâ-yı vücûd-i Hakk olmasına “Hu­dûs” nâmı verilmiş ve fakat muktezî ile muktezâ arasına bir ân bile girmemişdir. Cenâb-ı Hakk’dan ezdâd sudur ile bunların bazısına razı olur. Diğer ba’zısına da razı olmaz. Hele eşyâ-yı mütezâdenin Hakk’dan sudûru müktezâ-yi Zât olduğundan bunun vukû’u behemehâl lâzımdır. Çünki müktezâ-yi Zât(9/B)’dan tehallüf itmez.

Bazısının marazî ve diğerinin gayr-i marazı olduğuna gelince, bu da doğrudur. Çünki bu eşya ve ef al-î mütezâde iki kısma munkasımdır. Birisi nizâm-ı âleme âid ve diğeri ise bu maksad-ı alî’den hâricdir. Birincisine “marazî” ve ikincisine dâhî “Gayr-i marazî” nâmı viril-mişdir. Cenâb-ı Hakk’dan böyle gayr-i marazî eşya ve ef alin sudûru bir şahsdan hâl-i sükût ve zemân-ı i’tidâlde râzî olmayacağı birtakım ef’âl-i kabîha’nın hasebü’l-gazab bilâ ihtiyar sudur itmesine benzer. Vâkı’a sudûr-i ef al ve eşya meşiyyetledir. Fakat o meşiyyet iktizâ-i zât manasınadır. Ehl-i zahirin zann ettiği manâya değil ânlardan bazıları kabâyih ve fevâhişin Cenâb-ı Hakk’dan sudur ittiğini i’tikâd ile beraber bu sudûrun kendilerince muteber olan ma’nâya göre irâde ve ihtiyar ile husule geldiğini iddi a etmişler ise de Hakk Te’âlâ Hazretleri o misillû irâde ve ihtiyardan müteâlî ve o zâlimlerin de­dikleri şeyden bi’l-külliye beridir!

EMR-İ MÜRŞİDE İTÂ’ATİN LÜZUMU

(10/A) Tâlib-i Hak hastaya, kemâlât-ı matlûbe de sıhhate, cehl ü nâdânî dahî maraza, mürşid ise tabîb-i hazıka benzer, şöyle ki bir hasta kendisini tabibe teslim ider. Tabîb ânı iktizâ itdiği vechle muayene ve tedâvî eyler. Envâ-i edviyyeyi itâ ve birçok mualecâtı icra ider. Hasta bu edviyye’nin merâretine ve mu’âlecâtın âlâm ve ekdârına sabrü tahammül eyler. Kesb-i sıhhat ve i’âde-i afiyet itmek ümidiyle tabibin her emrine imtisal eyler. Halbuki ümîd ettiği sıh­hat ve afiyete bâzan nâ’il olur, ve ba’zan de olamaz.

Ma’a hazihi yine emr-i tabibe imtisal kendisine behemehâl lâzım gelir. Hattâ “Beni şifâyâb itmeyince senin emrine imtisal etmiyeceğim, dediğin şeyleri yapmıyacağım” dise, bu söz kat’iyyen ma’kûl görülemez. Tâlib-i râh-ı hakikat ve sâlik-i tarîk-ı hidâyet olan kim­sede böyle olub, ‘avâ’ık-ı dünyeviyye ve alâ’ik-ı nefsâniyyesini kat’ iderek matlûbuna vuslat içün “şeyh” ve “mürşid”i tarafından ne gibi şeyler tavsiye ve emr olunur ise o emirlere cidden imtisal ve hemânânlar ile gerçekden istifâde (10/B) eylemek kendisine lâzım gelür. Binâen aleyh mürşidine “matlûbum hâsıl olmayınca dediğin şeyle­ri icra edemiyeceğim” dise bu söz emâre-i sefâhet ve delîl-i cehalet addedilir!

Şİ’İR

Beyt:

Velil meri en yes’â bitnâfîhi nefuhu

Veleyse aleyhi en yusaidehu eddehru

Fe innale bissayi el müna temme emruhu

Ve in aradal makdûru kâne lehul ğadru

[Meâlen: İnsân kendisine nâfi 'olan şey'i tahsile sa'y etmeli ve ma'a hazâ dehrin de her husûsda kendisine müsâ'ade etmeyeceğini bilmelidir. Binâ'enaleyh eğer insan sa'ylığı ile matlûbuna nâ'il olur ise temâmen mürur ve eğer bir mâm'-ı makdûr-i zuhur ise bilâ şek ma'zûrdur.]

Meselâ dünya ile iştigâli terk Hakka vusul ve sâ’ilinin a’zam-i usûlüdür. İş bu merkezde iken birçok adamlar vardır ki, hasebü’z-zâhir vuslat-ı Hakk arzusunda bulundukları hâlde kendilerine bu ci­het yani dünyâ ile iştigâli terk ciheti arz ve teklif olundukda: “Mat­lûbuma nâ’il olmayınca dünyâ ile iştigâlimi terk idemem” derler, bu sözün akl’dan ba’îd bir söz olduğunu hiç de düşünmezler.

(11/A) MESÂLİK-İ ENBİYÂ

Enbiyâ, evliya etfâle benzerler. Evliyâ-yı etfâl çocuklarını nefsû’l-emrde mevcûd olmayan bir takım eşya ile itmâ veya ihâfe iderek kesb-i kemâlât’a teşvik ve tergîb ettikleri gibi enbiyâ dahî meb’ûs oldukları akvamı bir takım eşyâ-i maddiyye ve suvar-ı mahsûse ile i’tmâ veya inzâr eyliyerek anları kemâlât-ı Hakka ve maarif-i ilâhiy-yeye teşvik ve tergîb eylemişlerdir.

Şu kadar ki etfâlî kesb-i kemâlâta teşvik içün zikr olunan şeyler ba’zan kizb-i mahz olabilür. Fakat enbiyâ-i i’zâm hazerâtı şâ’ibe-i kizb’den münezzeh olduklarından ânlar tarafından ümmetlerinin ahvâline münâsib olarak serd ve ityân edilen tebşîrât ve tenzîrâtın diğer manâları dahî vardır. O manâları ancak arifler bilirler. Meselâ avamdan birisine “şu işi işler isen sana nurdan iki kuş virilecekdir” denildiği zemân o kimse buradaki “nurdan iki kuş” sözünü beyne’l-‘avâm ma’rûf (11/B) ve meşhur olan manâya hami ider. Hâlbuki kasd ve irâde olunan manâ bu değil belki beyne’l-enbiyâ ve’l-evliyâ mâ’rûf olan manâdır ki, o da o iki kuşun iki mes’ele-i ‘ilmiyye’den ibaret olmasıdır. Rü’yâda bunun nazîri olub, ânda görülen sûret-i za­hirî üzere değildir. Lâkin rü’yâ herkes hakkında kesîrû’l-vuku oldu­ğundan ânın zahirî üzere olmadığını bilürler. Ve binâenaleyh ta’bîri hususunda te emmül ve tefekkür iderek delâlet ideceği şeyi anlarlar. Fakat mesâlik-i enbiyâ, evliyâullâh’dan başkalarına mesdûd olduğu cihetle evliyadan ma’dâ bütün nâs o yollarda a’mâ olub, adetâ ne­reye basdıklarını bilemezler. Amma evliyâullâh nûr-i keşif ve ziyâ-i ilham ile bi-avni hüdâ mesâlik-i mezkûreyi pek güzel görüb anla­dıklarından, oralarda basiret üzre yürüyüb giderler. Nâs’ın “sülük” ettikleri turuku teemmül ider isek bu tarîklar fünûna münkasım ve cümlesinin zünûnuna mübtenî olduğunu görürsün. “Men lem yezuk lâ ya’rif” (Tatmayan bilmez)

 

(12/A) ‘İSÂ ALEYHİ’S-SELÂM

“İsâ” aleyhi’s-selâm ruhi ile “Hayy” ve cesed-i unsurîsiyle “Meyyit”dir. Fakat kendileri “Rûhu’llâh” olduğu ve binâenaleyh ruhâniyyet ânda gâlib bulunduğu ve mevt ise ruha değil ancak ce­sede te’alluk ettiği içün “İsâ ölmedi” denildi. Ve bu söz “el- hükmü li’l-gâlib” hikmetine binâ edildi. Yoksa “İsâ ölmedi” sözünden “İsâ cesed-i unsurîsiyle ölmedi” manâsı kasd edilmedi, zira cesed-i ‘un-surîsinin ölmeyüb el-ân “Hayy” olması kat’iyyen muhaldir. F’efhem sekizyüzsekiz senesinde bir Cuma gicesinde âlem-i manâda serâpâ yeşil elbiseye bürünmüş iki âdem gördüm. Bunlar İsâ aleyhi’s-selâm’ın cesed-i meyyitini iki elleriyle tutarak bana arz ediyorlar. Ve bu vechle mûşârü’n-ileyh’in vefat etmiş olduğuna beni îkâz ve irşâd eyliyorlar idi!

HAŞR-I CİSMÂNÎ

Avamın zu’m itdiği gibi haşr-ı ecsâd mümkün olamaz. Meğer bir zemân gele ki, ânda nev’-i insândan bir şâhs kalmıya ve ba’dehu pe­der ve mâdersiz olarak toprakdan insân tevellüd idûb, (12/B) andan sonra yine tenasüle başlaya.

["Hakka'l-yakîn" mertebesine vâsıl olmayan erbâb-ı sülûk'ün dâima rûhâniyetle meşgul olub, cismâniyâta asla iltifat edemedikleri içün haşr-ı ecsâd'ı şiddetle inkâr iderler. Bunlara '"Urefâ" denir. Hazret-i Şeyh'de bunlardan olduğundan haşr-ı ecsâdı inkâr etmiştir. (Mütercim)]

CENNET VE NÂR VE MELÂ’İKE’YE DÂİR BAHS-İ DİĞER

Cennete, nâra ve bunların tafsilâtına âid lafızlar içün manâlar vardır. Fakat o manâlar ukûl-u cühhâle yerleşmiş olan manâların gayri’dir. Melâ’ikede âlem-i melekûtdandır. Ve bu melek-i mahsûs zımnında mevcûdlardır. Çünki âlem-i melekût bu âlem-i mahsûs’un batınından başka bir şey değildir. El-hâsıl bevâ’is-i hayra “melâ’ike”, bevâ’is-i şerre’de “şeyâtîn” ve “ebalis” tesmiye olunmuştur. Bazı insân bu bevâ’isden birisini tahayyül ve tasavvur ettikde ânı kendi isti’dâdına göre bir şey-i mahsûs suretinde görür. Ve bunun üzerine eşyâ-yı sâ’ire gibi ânın da hakîkaten hâricde mevcûd bir şey oldu­ğunu zan ve i’tikâd ider, hâlbuki bu zan ve bu i’tikâd hilâf-i vâkı’dır. (13/A) Çünki o şey haricde değil ânın kuvve-i hayâliyyesinde mevcûddur. Bu zan ve itikadın sebebi ise müşâhede-i hayâliyye’nin müşâhede-i hissiyye ye ziyadesiyle benzemesidir. Hattâ bir insân bir şey’e bir zemân dikkâtle bakdıktan sonra gözlerini yumdukda o şeyi zahirde olduğu gibi hayâlen müşahede ider, ânın ne şekilde ne va’zîyyetde ne keyfiyyetde olduğunu gözleriyle görür gibi görür.

“Hakk”dan i’râz iden bir recül-i fâsık’a ve bir şâhs-ı mütemerride dahî “Şeytân” tesmiye olunur. Evham ve ebâtıldan hâlî bir kalbe mâ­lik olan bir merd-i sâlih de ba’zân âlem-i menâmda istikbâlde zuhu­ra gelecek şeyleri aynen görür!

HAKÎKAT-I RÜ’YÂ

Hükemâ, hakikat-ı rü’yâyı beyânda “Rûh-i insanî âlem-i mücer-redâta ittîsâl ider de suvar-ı vekâyi’ oradan kendisine mün’akis olur” dediler. Bunun böyle olmak ihtimâli olduğu gibi, görülen şey’in nâ’imden hâriç olmayıb belki ânın kendi hayâlât-ı dimâğiyyesi ve ta-sawurât-ı zihniyyesi olmak ihtimâli dahî vardır. Çünki insân eşyayı (13/B) hâl-i yakazada tasavur ettiği gibi hâl-i nevm’de de tasavvur ider. Şu halde bir nâimin hâl-i nevm de müşahede eylediği şey’in rûhan mücerredâta kesb-i ittisal itmesi ve ânlara mukabele eyle-mesiyle hâsıl olmak bir suret, bir ma’nâ olduğu te’ayyün itmez. Ve binâenaleyh hükemânın rü’yâ hakkındaki sözleri kat’iyyet hükmü­nü alamaz. Hattâ me’mûl iderim ki Hakk benim dediğim gibi olub hükemânın dediği gibi değildir. Zira naim (uyuyan) ancak hâl-i yakazada bildiği veya gördüğü veyahut işittiği veya tasavvur eylediği veyâhud âna münâsib bir şey görebilir. Eğer rü’yâ hükemânın dediği gibi mücerredâta mukabele ve ittisal ile hâsıl olmuş bir şey olmasa idi, na îmin âlem-i ma’nâda gördüğü şeyler meyânında gerek kendisini ve gerek cinsini evvelce hîç de görmediği ve işitmediği veya kalbine hutur eylemediği bir şey dahî bulunabilür idi. Hâlbuki nâ’îm böyle bir şeyi asla göremiyor, âlem-i menâmda gördüğü şeyler hep hâl-i yakazadaki kendi tasavvurâtı ve tahayyûlâtı dâ’iresinde deveran ediyor. Kalb ve dimağ hâl-i yakazada olduğu gibi hâl-i nevm’de de faaliyetini icra iderek tasavvurât ve tehayyülâtından (14/A) asla hâlî kalmaz. Safvet ve hâlisiyyet nisbetinde bu tasavvurât ve tehayyülâtda isabet dahî eyler. El-hâsıl rü’yâ denilen şey’ nâ’îm’in bir ta­kım suretlere temessül etmiş kendi havâtır-ı zihniyyesinden başka bir şey değildir.

HİLKAT-I ÂLEM’E DÂİR BİR KAZİYYENİN MA’NÂ-YI HAKÎKÎSİ

“Cenâb-ı Hakk evvelâ bir ‘cevher’ yaratdı. Ba’dehû o cevherden bu âlemi halk ve îcâd itdi” kaziyesi meşhûr-i enamdır. Ben derim ki, bu “cevher”den maksad sûret-i Hakk en evvel kendisinde zuhur it­miş olan birinci mazhardır. Binâen aleyh “kaziye-i mezkûre Cenâb-ı Hakk evvelâ bir sûret-i basîta’da zuhur eyledi. Ba’de o sûretden diğer suretler teşa’üb ederek nihayet şu mükevvenât husule geldi” demekdir!

DUÂ VE ZİKR

Du alar zikirler, hep kalbin matlûba ya’nî Hakka teveccüh itmesi içündür. Binâenaleyh bunlar rabıta hükmünde olub, asıl müessir ise ancak teveccühdür. Bu meseleye eşyâ-yı kesîre teferru’ ve bunun­la ehl-i gaflete hafi olan şeyler tebeyyün eylerAmelsiz ilm, imansız amele veyâhud (14/B) ruhsuz bedene benzer!

YİNE İRÂDE VE İHTİYAR

Mütekellimîn; “Cenâb-ı Hakk kâdir-i muhtardır” didiler ve bu ihtiyara da “sıhhâtü’l-fi’il ve’t terk” manâsını virdiler. Binâenaleyh ânların bu sözleri Cenâb-ı Hakk’ın kâfir’in küfrünü ve zâlim’in zul­münü irâde ve ihtiyar itmiş olduğunu ifâde eder. Ebu ‘Alî ve emsali de “Allah u Te’âlâ mûcib-i bi’z-zât’dır, ya nî ânın vücûdu âlem’in vü­cûduna mugayir ve ânda bi-tarikil-îcâb muessirdir” reyinde bulun­dular. Bu iki itikadın ikisi de bâtıl olub, cehl-i mahzdan ve Hakka ‘adem-i ıttılâ’dan neş et eylemişdir. Birincisi bâtıldır, zira Hakk’ın irâdesi, meşiyyet-i ihtiyarî hep isti’dâd-i âlem üzre câri ve âna tâbidir. Bir şeyde isti’ dâd olmayınca ânda bir eser zuhur itmek ihtimâli yok-dur. “Yef alullahu mâyeşau ve yahkumu mâyürîd” kavlinin manâsı “Cenâb-ı Hakk ‘şey-i vâhid’de her ne olursa olsun işler’ dimek değil­dir”, belki bunun manâsı “Cenâb-ı Hakk bir şey’in her neye istî’dâdı vâr ise anda anı diler ve ânı işler” dimekdir. Çünki meşiyyet-i ilâhiy-ye istidada tâbi’ ve bütün kâ’inât bi-hasebi’l-isti’dâd (15/A) kendi­lerinden sâdır ve hâsıldır. İşte meşiyyet-i ilâhiyye’nin taalluku ancak böyle olub, bunun hilâfina te’alluk meşiyyet gayr-i mümkindir.

Evet, “Allah” dilediği şeyi işler ve fakat ancak isti’dâdda olan şeyi diler. Hakk Te’âlâ Hazretleri dilediği şeyi nasıl işlemez ki, dileme­si muktezâ-yı Zât ve işlemesi kendi zuhuruna mir’âtdır. İnsandaki irâde ve ihtiyar dahî “Sıhhatü’l fiil ve’t-terk” mânâsına değildir. “İrâde ve ihtiyar” sıhhatu’l-fiil ve’t-terk manasına nasıl olabilir ki in­san ba’zan bilmediği bir sebebden nâşî gam-nâk olur. Hâlbuki eğer o sebebi bilse gam ve kederi derhâl zâ’il olur. Ânı bilemediği içün bâtınen kendisinde bir elem hisseder. Ve bu elemle, bir müddet mâğmûm olur gider. İşte bu gam, batini ve elem vicdanî de bir işdir. O insan bunu da mı, “sıhhâtü’l-fiil ve’t-terk” mâ’nâsınca kendi irâde ve ihtiyariyle yapmışdır. İkincisi, ya’nî hûkemâ’nın kavli de bâtıldır. Çünkü vücûdda te’addüd yokdur!

KELİME-İ TEVHÎD İLE “EL-MELEKÜ LÂ YEDHULÜ İLÂ ÂHİR” HADÎS-İ ŞERÎFİ’NİN MANÂLARI

(15/B) “La ilahe illallah” (Mâ fî’l-kevni gayrullâh) dimekdir. “el-melekü lâ yedhulu beyten fîhi kelb” hadîs-i şerifi de kendisinde sıfât-ı kelbiyyeden bir eser bulunan bir kimsenin kalbinde merâtib-i melekiyye’den bir mertebe ve evsâf-ı kudsiyyeden bir vasıf buluna­maz” me alindedir.

“İNSANLARIN MA’BÛD-İ MEVHÛMEYE İBÂDETLERİ”

İnsanlar zamân-ı cehâletde sanem-i mahsûsa ibâdet ediyorlar idi, bu zamanda da sanem-i mevhuma ‘ibâdet ediyorlar. Ümîd iderim ki, Allah Hakk’ı izhâr ider de nâs ma’bûd-i Hakka bi-hakkın ibâdet iderler!

ALLAH NEDİR?

Allah, Vücûd-ı mutlak’dan ibâretdir. Bi’l cümle ef al o vücûd’dan zuhur ettiği ve binâenaleyh kâffe-i kemâlâtı müctemi’ olduğu ci­hetle âna “Allah” tesmiye olunmuşdur. Şu kadar ki, ef alin, sıfatın, şu’ûnun, kemâlâtın, ândan zuhuru ancak mezâhir vasıtasiyle ol­duğundan ‘umûmiyyeti itibariyle mezâhirin cümlesi kemâlât-ı ilâhîyye’yi itmam etmiş ve ânların (16/A) ihtilâfları hasebiyle her birinden eşyayı muhtelife sudur ve zuhur eylemekde bulunmuş ve bu sebeble kesret-i zahirde değil belki mezâhirde vukû’a gelmişdir.

İmdi Allah Te’âlâ Hazretleri bi’l-cümle mezâhirde tecellî etmiş bir vücûd-i aslî ve bir cevher-i bâtınî olmağla mezâhîrden her biri diğerine bi-hasebi s-sûret mugayir ise de bi-hasebi’l-hakîkat cümle­si birdir. Binâenaleyh mezâhirden birisi “Ben Allah’ım” dise, bu söz bi-hâsebi’l-hakika sahîh ve doğrudur. Çünki fî’l-vâki’ kâffe-i eşya ânın yâ’nî o mazharın asi ve hakikatinden zuhur itmişdir. Bundan te’âddüdu ilâh da lâzım gelmez, zira karîben zikr olunduğu veçhi­le ta’addüd zahirde değil mezâhirdedir. Tâ’bir-i diğerle asılda değil suvardadır. Zahir ve asi hepsinde birdir. Kezâlik mezâhirden birisi “Ben Hakk’ım” dedikde bu söz dahî ale’l-ıtlâk sahîh ve gerçekdir. Zira her şeyde vücûd olub, vücûd ise mutlakiyeti ya’nî birşey ile adem-i tekayyüdü i’tibâriyle “Hakk” tesmiye olunmuştur.

“Bu söz, ale’l-ıtlâk sahîhdir” dimek “İster o mazhardan herşey veyâhud ba’zı şeyi sudur itmiş olsun ve ister ise hiçbir şeyi sudur (16/B) itmemiş bulunsun, kezâlik ister her şeyi ile ittisâf eylemiş olsun ve ister ise eylememiş bulunsun” dimekdir. Şu kadar var ki, bi-i’tibâri’s-sûret herşeyi kendilerinden südûr itmemiş bulunduğun­dan “mezâhirden her biri gayru’llâh’dır” sözü dahî doğrudur.

Bunu biraz da şöyle îzâh edelim; mâsadâk i’tibâriyle cümle eşya birdir. Meselâ “Hâlık” lâfzının sâdık olduğu şey ne ise “Rezzâk” lâfzı­nın sâdık olduğu şey dahî odur. “Abd” ve “Hakk” ve sâ’ireyi de buna kıyâs eyle. Binâenaleyh “Bi-hasebi’z-zât kesret ve tegâyür olmayub bunlar hep hasebi’l-mefhûmât ve hasebi’l-i’tibârâtdandır. Ta’bîr-i vazıh ile kesret ve mugâyeret hep evhâm-ı hayâlât kabilindendir. Nitekim: “Kana’llahu ve lem yekun ma’ahu şey’ün ve Hüve’l-ân alâ mâkân” hadis-i şerîfile; “Kûllî şey’in hâlikün illâ vecheh” âyet-i keri­mesi dahî buna delâlet etmekdedir.

(17/A) LEHV’İN MANÂSI

Kur an-ı Kerîm’de dünyâya “Lehv” ve “La’b” denildi. Burada­ki el-lehv ve el-melha manasınadır ki, insânı Hakka teveccüh ve meyi’den men’ iden şey dimekdir. Dünya dahî insanı Hakka meyi ve teveccühden men’ eylediği içün “Lehv” ve “La’ib” nâmlarını almışdır. Fakat bir şey iki ciheti cami’ olur ve bu iki cihetden birisiyle insânı Hakka diğerleriyle de masivâya sevk eyler ise ânda hem “Hâl” ve “İbâhiyyet” hem de “Hürmet” ve “Kerâhiyyet” i’tibâr olunmak lâzım gelür. İşte dünyâda böyle iki ciheti cami’ olduğundan ânınla iştigâl “Hakk” ile iştigâl olmak itibarıyla mübâh, ve belki de ibadet ve mâsivâ ile iştigâl olmak cihetiyle dahî haram ve kerahetdir. “Semâ” da bu kabildendir. Evkât-ı mahsûsaları hasebiyle fukarâ-i muhlisin haklarında helâldir. Zira esvât-ı haseneyi işitdikleri vakit anların kalbleri Cenâb-ı Hakka tayarân ider. Efkâr-ı dünyâdan kalblerinde bir zerre bile kalmayub kalbleri muhabbet-i (17/B) ilâhiyye ile do­lar. Şimdi insaf idelim şu suretle vuslat-ı Hakka vesile olan bir şey’ tahrîm itmek, âna haramdır, dimekbir müslime nasıl helâl olur!

ASHÂB-I SÜLÛKU SUNÛF-I ADÎDEYE TAKSÎM

Ashab-ı sülük, odun gibi sunûf-i adîde’ye münkasımdır. Odun üç sınıfdır. Birinci “sınıf-i yâbis”dir ki, onu bir ateş ile işti al ider ve bir daha sönmeyub yana yana bil-külliye ateş olur gider. Bir fakir-i muhlis tekemmül itdikte “Allah olur” diyenlerin maksadları dahî bu manâya hami olunur. İkincisi dahî son derece sınıf-ı ratb’dır ki, rutu­beti biraz zâ’il olmadıkça ânı ihrâkda ne kadar ilhâh ve ikdam olunsa iştial etmesi mümkin olamaz.

Üçüncüsü de; sınıf-ı mutavassıtdır ki, ba’zı aksâm-ı onu meşak­katle iştial ider. Ve ba’de’l-işti’âl bir daha sönmeyip bitinceye kadar yanar ise de diğer ba’zı aksâm-ı ziyâde meşakkatle yanar. (18A) Ve bi’l-cümle rutubeti zâ’il oluncaya veya biraz tenakus idünceye değin uğraşmak ve çalışmak iktizâ eder, sâlikîn de böyledir. İşte bu teşbihile ahvâl-i talibin ve etvâr-ı sâlikîni bil de bundan sonra halkın adat ve harekâtına akvâl ve ahvâline ve ef aline ehemmiyet virme!

VAHDET-İ VÜCÛD

“Zât-ı Hakk her şeyden münezzehdir. Bununla beraber her şey ânda ve O her şeyde’dir. Vâcibdir. Hiç bir tavırda vücûdun ândan ayrılmak ihtimâli yoktur. “İmkân” bi-hasebi’s-sûret ve binâen aleyh hayâlidir. Hudûs ve kıdem, hep surete te1 âkub ider. “Allah”, sûretden münezzeh olmakla beraber yine sûretdedir. Çünki O, suretin aslı, hakikati ândan başka bir şey değildir. Bunun içün vücûd-i mümkin bi-hasebi’l-hakîkat “Hakk” ve bi-i’tibâri’s-sûret mahlûkdur. “Sübhâ-ne men merece’l-bahreyni yeltekiyân beynehümâ berzahu’n-lâ yebgiyân”. Buradaki “Bahreyn’den maksad “vücûb” ile “imkân” bahirleridir. Anların yekdiğerine (18/B) mülâki olması da ikisi­nin vücûdda iştirak eylemesidir. Beynlerindeki “berzah” da işte o vücûd’dan ibarettir. “Lâ yebgiyân’dân müstefâd olan ânların “adem-i bağiyleri de birisinin diğerine ‘adem-i iltibasından kinayedir. Hem “vücûd” hem de imkân i’tibâriyle ne “Hakk” bir şey-i mümkin olabi-lür, ne de bir şey-i mümkinden “Hakk” olabilür. Fakat “ayn-i vücûd” i’tibâriyle ikiside birdir. Çünki hakîkatde vâcibde olsun mümkinde olsun ayrı ayrı vücûd yokdur. Bazıları da “her birinin ayrı ayrı vü­cûdu vardır” dimiş ise de bu emr-i i’tibârîden başka bir şey değil­dir!

VÜCÛD-U MUTLAK

“Vücûd-u Mutlak” fi’il ve tesir i’tibâriyle “Allah, İlâh, Hâlık olub, teessür ve infial cihetiyle de abd ve mahlûkdur!

VE DİĞER İBARE

“Vücûd-u Mutlak” mutlakiyyeti i’tibâriyle bi’l-cümle eşyaya sirâ­yt etmiş ve hepsi anınla tezeyyün (19/A) etmiştür. Hâlbuki bu Vucûd-u a’zâm yine mutlakiyyeti cihetiyle cümlesinden münezzeh ulub, “Hisset, şerâfet, zulmet, kedûret,” gibi şeyler hep mezâhirde zuhûr etmekde ve bu tefâvüt yine o mezâhire nisbetle husule gel­mektedir. Yoksa Vücûd-i Mutlaka nisbetle hepsi bir olup hakîkâtde gayr yokdur. O “vücûd-u mutlak” bin sûretde zuhur etse yine şey-i vâhid’dir. Bu matlabı biraz da şöyle izah edelim!

“Vücûd-u Mutlak”, “Hakk”dır. “Hakk” her şeyde ve her şeyi dahi anda zuhur etmekdedir. Binâenaleyh hakikat ve nefsü’l-emr’de za­hir ve mazhar şey-i vâhid olub, beynlerindeki tegâyür ve tehâlüf, bir emr-i i’tibârîdir. Hakk’ın eşyada zuhur etmeside, kendi zâtı i’tibâriyle değil belki mahallin kabiliyet ve isti’dâdı cihetiyledir.

MEŞİYYET VE NEFH-İ RÛH

Hakk’ın meşiyyet ve irâdesi, iktizâ-yı Zât’dan ‘ibâretdir. Yok­sa cühhâl ve ulemâ-i rüsumun zu’m erdikleri gibi değildir. (19/B) Cenâb-ı Hakk’ın “Ve izâ sevveytuhu ve nefehtu fihi min ruhî” kav­li de “esbabın içtimâi ve isti’dâdın husûlu sebebiyle beden-i insan vech-i mahsûs üzere tesviye olundukda yani her azanızı kendi ma-hall-i lâyıkda zuhur iderek bedenin kabûl-u ruha olan isti’dâd ve kabiliyyeti tamâm olundukda ânda nefh ta’bî olunan rûh zuhur ey­ler.” Mealini müîddir. Ruha “nefh” ta’bî olunması beynlerindeki bir münâsebet ve bir müşâhebete mebnîdir. Yoksa bu ta’bî bir ta’bîr-i hakîkî değildir.

HAYÂT

Bedende hâsıl olan hayât, hâsiyet-i terkîb ve faâliyet-i ecza ile hâ­sıldır. Nutk, dıhk gibi şeyler de böyledir.

İnsân ile hayvan arasındaki tefâvütde terkîbden nâşi olup hepsi­nin aslı ise birdir. Bu asl-ı vâhid her mertebede bir zuhûr-ı mahsûs iktizâ itmiş ve o zuhûr-ı mahsûsa mertebe-i hayvâniyyede rûh-ı hay­vânî ve mertebe-i insâniyede nefs-i natıka ünvânı verilmişdir. Yoksa rûh-ı hayvanı başka, rûh-ı insanî de başka bir şey değildir. (20/A) Mertebe-i hayvâniyye’de “Hayvan” olan şey ne ise mertebe-i insâniyyede “insân” olan şey dahî odur. İkisi arasındaki tefâvüt ancak isti’dâd hasebiyledir!

“BA’DE’L-VEFÂT BEDENDEN İFTİRÂK İDEN CEVHER”

Bir beden vefat ettikde ândan iftirâk iden “cevher” o bedende, o sûretde zuhur etmiş olan Vücûd-i Mutlak’dan ibarettir. Vücûd-i Mutlak suretin fesâdiyle fâsid olmaz. Belki ile’l-ebed bakî ve kendi­sine suvar-ı eşya ‘alâ’d-devâm mütevâlîdir. Çünki bu cevherin kendi kendine tâayyünü olmadığından her zemân kendisi içün bir suretin bulunması emr-i zârûrî ve binâenaleyh cevher-i mezkûr la-a’letta’yîn bir sûretden gayr-i hâlidir.

(Ez serima reştenumuden ve bi dest ve o nest ez yaran kuşiden alem-i dil hud bi payanest her zaman bi hasabi vakt rahi bi numayed tacil nemi bayed kerd ki her meyvera vakitest veleykin der ciddi mücahede tacil bayed kerd ki taksir.)

[Bizden ser-reşte gösterib ele virmek yarandan da say ve gayret itmekdir. 'âlem-i dîl ya'ni makâmât-ı kalbiyye bî-pâyândır. Her zaman hasebü'l-vakt bir tecelli gösterir. (.....zahid.....vardır. Hat mücahede ve ta'cîl eden taksir etmemelidir.)]

(20/B) YİNE VÜCÛD-İ MUTLAK

“Vücûd-i Mutlak” li-zâtihî vâcibdir. Mümteni’ olması gayr-i kabildir. Zîrâ vücûd ile ‘adem beyninde münâfât olduğunda birisi diğeri ile ittisâf idemez. Ve hiç bir sebeble vücûd ma’dûm olamaz. Nerede kaldı ki vücûd’un ‘ademi vâcib ola. Vücûd-i Mutlak imkân-ı hâs ile mümkün de olamaz.

[İmkân-ı âmm ile mümkin olmak vücûbe münâfî olmadığı içün Hazret-i Şeyh imkân-ı hâssı tahsis bi'z-zikr etmişdir.]

Zira Vücûd-i Mutlak imkân-ı Hâs ile mümkin olub, ya’nî varlığı da yokluğu da vâcib ve lâzım değil belki her iki tarafı müsavi bulunur ise varlığı mükteseb olmak lâzım gelür. Ve bu hâlde nefsine nazaran fi’l-asl ma’dûm bir şey’ olması iktizâ eder. Hâlbuki Vücûd-i Mutlak fî’l-asl ma’dûm olunca zâtına hakî­katine nazaran âdem ya’nî yokluk ile ittisâf etmiş olması icâb eyler. Vücûd’un ‘adem ile ittisâfi ise karîben beyân olunduğu üzere bilâ şek muhaldir.

Bir de Vücûd-i Mutlak imkân-i hâs ile mümkîn olduğu takdirde varlığı içün bir mucide muhtâc olur. Bu ise kat’iyyen bâtıldır. Zira o mûcid, mevcûd bir şey’ ise Vücûd-i Mutlak’ın (21 /A) behemehâl ânın zımnında tahakkuk etmiş olması lâzım ve lâbüd olduğundan vücûd-i mutlak’ın nefsinden ol tahakkuku ta’bîr-i diğer ile tahak-kukdan evvel tahakkuku lâzım gelür. Bu ise bir şeyin kendi nefsi­ne takaddümü dimek olduğundan kat’iyyen muhaldir. Yok, eğer o mûcid mevcûd değil belki ma’dûm bir şey ise bir şey ma’dûmun di­ğer bir şeyi icâd idemeceği derkârdır. Öyle ise şu iki takdire göre dahî vücûd-i mutlak’ın imkân-ı hâss ile mümkün bir şey olamayaca­ğı taayyün iderekbi’zzât “vâcibü’l-vücûd” olduğu sabit olur.

“Vücûd-i Mutlak” vâcibü’l-vücûd olunca ânın “Allah” olduğu ve her şey’in vücûdu ancak ânınla husule geldiği ve binâenaleyh cümle eşya âna mazhar ve kendisi o eşyada zahir olduğunu tahakkuk ey­ler!…

VÜCÛD-İ MUTLAK’DA İKİ İTİBÂR

Vücûd-i Mutlak ayn-i Hakk’dır. Hakk, her mertebe’de iki i’tibârdan hâlî değildir. Birisi te’sîr, diğeri de teessür ve infi aldir. Hakk birinci i’tibâr ile “İlâh” ve “Allah”. İkinci i’tibâr ile de “Âlem, Halk, Hadis” tesmiye olunmuştur. Fefhem…!

(21/B) VÜCÛD’DA ÜÇ İ’TİBÂR DAHA

Vücûd’da diğer üç i’tibâr daha vardır. “Vücûd-i sırf” “Vücûd-i Mutlak”, “Vücûd-i Mukayyed” ıtlak ve takyîdden hâlî olan vücûd-i sırf “Hakk”dan ibaret olduğu gibi ıtlak ve takyîd ile ittisâf eyleyen vucûd dahi “Hak”dan ibarettir. “Hakk” ıtlak ve takyîdden hâlî bir vücûd-i sırf olmak i’tibâriyle ne küllî ne cüz’îdir. Çünki külliyet ıtlak cüz’iyyet de takyîd itibâriledir.

Ya’nî kendisinin kâffe-i eşyaya şümulü ve eşyanın ânda iştiraki i’tibâr olundukda âna “külli” ünvânı virilür. Eşyâ-yı kesîre’nin ânda iştirakinden kat-ı nazar ânın mezâhirden bir mazhar-ı muayyende zuhuru i’tibâr edildiği sûretde ise “cüz’î” nâmını alur. Binâenaleyh Hakikat sırfe-i ilâhiyye min haysiz-zât külliyet ve cüz’iyyet üzre sa­bık ve bunlar ânınla mesbûkdur. Her ne kadar ıtlak ve takyîd sıfatla­rıyla ittisâf i’tibâriyle iştirak ve âdem-i iştirâkden hâlî değil ise de!

(22/A) HÜVİYYET-İ İLÂHİYYE

Min haysi’z-zât her şeyden mücerred olan vücûd-i sırf, Hüviyyet-i İlâhiyye’dir. Ânın fevkinde bir mertebe daha yokdur. Vücûd-ı sırf, her şey’in fevkinde olduğu cihetle cümle eşya’ ândan sâdır ve ma’a hazâ kendisi cümle eşyada dâhildir. Her şey O ve O her şey’dir. Bu mertebe-i sırfda evveliyet, âhiriyyet, zâhiriyyet, bâtıniyyet’de yok­dur. Evsâf ve usûlde sâ’ireyi de buna kıyâs eyle: Zira bu mertebede vücûd, her şey’den mücerred olub evveliyet, âhiriyyet gibi şeylerin tahakkuku ise vücûdun kâffe-i eşyâ’ya umûm ve şümulü ve ânlarda duhûlü cihetiyledir. Hattâ o mertebe Zât-i sırfda ezel ve ebed dahî yokdur. Ânda ikisi de şey-i vâhidden ibâretdir!

VÜCÛD-İ MUTLAK’DA DİĞER İKİ İ’TİBÂR

“Vücûd-i Mutlak” da diğer iki i’tibâr daha vardır. Birisi “adem-i te’ayyün” diğeri de “Te’ayyün’dür. Birinci i’tibâr ile ânâ “Ehad” tes­miye olunur. Ve celâl sıfatiyle tavsif idilür. İkinci i’tibâr ile de âna “vâhid” tesmiye olunduğu ve celâl sıfatiyle tavsif (22/B) edildiği gibi cemâl sıfatiyle dahî tavsif idilür. Bu iki sıfatdan “yedeyn” lafziyle de ta’bîr idilür. Kezâlik “yedeyn” nâmı zahir, batın, kâbız, bâsıt, gibi sıfât-ı mütekâbile’den her ikisine de ıtlak olunur. Nitekim “Halaka Âdeme bi-yedeyhi” hadis-i şerifiyle de zikr olunan sıfât-ı mütekâbi-leden her iki sıfata işaret olunmuşdur. “Yedeyn” lâfzı sûret-i âlem ile sûret-i “Hakk’a dahî ıtlak olunur!

“İnna’llâhe halakaÂdeme alâ sûretihi” hadisinin manâsı Resûl-ı Ekrem: “Cenâb-ı Hakk, Hazreti Âdem’i kendi sureti üzere halk ildi” buyurdu. Tevrât’da dahî böylece vâki’ oldu. Bunun manâsı: “Cenâb-ı Hakk Âdem’i kendi sûret-i kemâliyyesi üzre halk itdi” dimekdir. Binâenaleyh bu sûretden maksad sûret-i hissiyye değil sûret-i ma’neviyyedir. Çünki Rûbûbiyyet ve ulûhiyet mertebelerinde “Hakk”ın sûret-i hissiyyesi yokdur.

Cenâb-ı Hak bu mertebelerde sûret-i hissiyyenin kâffesinden münezzehdir. Zîrâ sûret-i hissiyye hakâyık-ı âlemden olub sûret-i Hak ise (23/A) o mertebelerde sûret-i bâtıniyye’den ibâretdir. “Mâ mena’ake en tescide limâ halektü bi-yedî”kavl-i şerîfindeki “yedî”den maksad dahî sûret-i hissiyye ile sûret-i ma’neviyye ve bâtıniyye’dir. Hakk Teâ’lâ mertebe-i Rûbûbiyyet ve ulûhiyyetde sûret-i hissiyye’den değil, belki ma’neviyye’den ibaret olduğu içün-dür ki, bir hadîs-i Kudsî’de: “Küntü sem’ahu ve basarahu” denildi: “Küntü üzünehu ve aynehu” denilmedi: “Innâ araznâ emânete” kavl-i şerifındeki “el-Emânete” lâfzı da sûret-i hissiyye ile sûret-i ma’nevviyye’nin beynini cami’ olan sûret-i ilâhiyye’ye işâretdir ki, “Âdem” işte bu suret üzre halk olunmuş ve ânınla rû-yi zeminde “Halîfetu’llâh” olmuşdur.

VEKÂYİ’-İ NEVMİYYE

Âlem-i menâmda görülen vekâyî’ ve suvar hep derecât-i ma’rifet ve hakîkat-i tevhîd’e işâretdir, çünki bundaki hikmet sâlîkini tarîk-i Hakka irşâd ve delâletdir. Tâ ki sâlik’in bu vekâyi’i müşahede itsün, bu vâsıta ile maksad-ı aksa ya ya’ni tevhid-i Hâlî-i zevkî’ye vuslat (23/B) içün nefsiyle mücâhede’ye sa’y ve gayret eylesün. Çünki tevhid-i hâlî-i zevkî, âlem-i menâmdaki vekâyî’ ve suvar-ı mer’iyye ile kendisine işaret idilen tevhîd’e mugayirdir. Bu iki tevhîd arasında mesâfe-i ba’îde vardır. Bunu ancak o mertebeye vâsıl olanlar bikir­ler.

Maksadımızı biraz îzâh idelim! Ba’zân sâlik, hâl-i yakaza’da serr bi-hasebi’l murâkebe oldukda kendi cisminin kesb-i inbisât ve ittisâ’ ittiğini ve hattâ bütün mele-i a’lâ kendisinden ibaret bulunduğunu müşahede ider. Ve nefsinde cibâl, enhâr, eşcâr, besâtin ve sâ’ir bi’l-cümle eşyayı gördüğü gibi kendisinin bu şeylere mugayir değil, belki hep o şeylerin ayni olduğunu dahi görür. Ve öylece hükm eyler. Ba-sar-ı basireti her hangisine ihale eder ise “O ben ve ben O’yum’der. Nefsinden başka bir şey görmez, hattâ şems ile zerreyi yekdiğerinden fark itmez. Zamanın dahî bir olub, ânda evvel ve âhir olmadığında dahî asla tereddüd eylemez. “Şu zamân-ı Âdem’dir. Bu da zamân-ı Muhammed’dir” sözüne ta’accüb eyler. El-hâsıl bu hâletde evveliy-yet ve âhiriyyet olmadığını ve zamân-ı tebeddül itmeyüb hepsinin (24/A) “Ân”-ı vâhidden ibaret bulunduğunu aynen görür. Ba’dehû bu müşâhedât ve hâlâtdan diğer bir hâlete intikâl eyler, bu hâletde de ânın kalbi ba’zan âlemin mevcûdiyyetine, ba’zan de ma’dûmiyyetine hükmeyler! Sonra bi’l-cümle eşyayı hattâ kendisini dahî hayret için­de bulur. Ve bunu müte akiben kendisi dahî dâhil olduğu hâlde bi’l-cümle eşyanın; adem-i sırfdan ibaret olduğunu müşahede eyler bir hâlde ki anı tavsife kendisi dahî muktedir olamaz. Ba’dehû âlem-i kesret’e intikâl iderek, orada eşyanın yekdiğerine zarf ve mazruf ve sebeb ve müsebbib olduğunu görür. Ve o âlemde dahî bir mikdâr tevakkuf ettikden sonra artık Hakk-i zahirisine avdet ider.

Tasvir ettiğim şu hâlât, ba’zı mürîdlerimizin vekâyi’inden olub, te’vîl ve tavzihi de şudur; âlemin, eşyanın; adem-i sırfdan ibaret olması “Mertebe-i Ehâdiyyet’e kalbin, anların ba’zan mevcûdiyye­tine, ve ba’zan de ma’dûmiyyetine hükm eylemesi de “Mertebe-i Vâhidiyyet’e kesret de “Tecellî-i şuhûda” herhangi şeye nazar itdik-de “O ben ve ben O’yum” dimesi dahî “Tevhîd’e işâretdir.

(24/B) Binâenaleyh bunların hepsi “Hakk”dan “Hakk’a bir takım tenbîhâtdır. Halbuki tevhid-i hâlî-i zevkî bundan ibaret de­ğildir. Belki tevhîd-i hâlî-i zevkî hâlât-ı mezkûrenin delâlet eylediği tevhîdin fevkinde diğer bir tevhîd olub, sâlik ânı ancak kendi zevkiy­im bulabilir. Eşyanın cümlesi bu tevhide merbut ve belki de cümle eşya ândan ibaret ise de bu mertebeyi lisân ile ta’bir ve tavsif müm-kin olamaz. Ve ânı zevk itmeyen bilemez!

AKSÂM-I TEVHÎD

Tevhîd üç kısımdır. Kısm-ı evvel tevhîd-i ilmiyyedir ki, efvâh-ı rical ve kütübden me’hûzdur. Kısm-ı sâni tevhîd-i tenbîhdir ki, vekâyi-i nevmiyye ve ilhâmât-i ilâhiyye ile hâsıl ve evvelkine fa ikdir. Kısm-ı sâlis tevhîd-i hâlî-i zevkidir ki, cümlesinden a’lâ olub, matlûb olan tevhîd dahî odur!

TASAVVUF’DA NİFAK

Tasavvuf tamâm oldukda nifaka münkalib olur. Çünkü sûfî-i hakîkî gözlerin görmediği, kulakların işitemediği, bir beşerin kalbi­ne gelmediği bir takım ahvâl ve esrara muttali olur. (25/A) Hâlbuki ahvâl ve esrâr-ı mezkûrenin ekserisini halka söyliyemez. Belki ‘ukûl-i nâsa mülayim geleni ve insanların ahvâline münâsib olanı izhâr ve olmıyanı kalbinde izmâr eyler. Zîrâ her muttali olduğu şeyi izhâr edecek olur ise nâsın kendisini kati ideceklerini kat’iyyen bilür. Bu hâlde bir sûfî-i hakîkî münafık olmaz da yâ ne olur!

“Seriyy-i Sakatî’nin kavli dahî buna delâlet ider. Zira müşârü’n-ileyh: “sûfî-i hakîkî o kimsedir ki nûr-i marifetiyle nûr-i takvasını söndürmez ve zâhir-i kitaba münâkız olan ‘îlm bâtınını izhâr itmez. İzhâr ittiği kerâmât kendisini estâr-i mehârim-i ilâhiyyeyi hetke hâ­mil ve bâ’is olmaz” dimiş ve bu sözleriyle bizim didiğimiz gibi ta­savvuf hakikatin nifak olduğuna işaret eylemişdir. Ma’a hazâ buna “Bir sûfî-i hakîkî izhâr ettiği şey i’tikâd ettiği gibi izhâr eylediği şey de i’tikâd ider ve bu hâlde zahiri bâtınına muvafık olarak münafık olmaz” diye cevâb virmek dahi mümkündür. Bir sûfî-i hakîkînin i’tikâd da iki zıddını fasl-ı cem’ itdiğine veya idebileceğine ta’accüb olunur ise de biraz müteâmmikâne muhakeme (25/B) idülür ise bunda ta’accüb olunacak bir şey olmadığı görülür. Çünkü bu iki i’tikâddan her biri kendi makamında, kendi mahal ve mertebesinde Hakk’dır!

AKSÂM-I YAKÎN

Ey tâlib-i Hakk; Bil ki ehl-i Hakk ilmi üç kısma taksim ettiler. Birincisine “ilme’l-yakîn” ikincisine “ayne’l-yakîn”, üçüncüsüne de “Hakka’l-yakîn” dediler. Ehl-i Hakk bu sözlerini ibârât-i muhtelife ile şerh ve izah eylediler ise de bu bâbda sadra şifâ virebilecek gü­zel bir ibare söyliyemediler. O ibareleri nakl ve hikâyeye mahal ve makam müsa id olmadığından, bu husûsda fakire zuhur ve inkişâf ideni söyliyeyim.

Aksâm-ı mezkûre tevhide mahsûs değildir. Şecaat, sehâvet gibi şeylerde de câridir. Meselâ bir kimse bir adamın sahi veya seci’ oldu­ğunu bi’t-tevâtür işitdikde kendisinde o adamın şecaatine “İlme’l-yakîn” hâsıl olur. Ve o şecâ’at veya sehâveti bi’z-zât kendisi müşahede itdikde anda “Ayne’l-yakîn” vücûde gelir. (26/A) Ve bu sıfât-ı fâzıla kendisinden südûr eyledikde ve ânı bi’z-zât kendisi hâ’iz oldukda anda “Hakka’l-yakîn” denilen ilm mevcûd olur. El-hâsıl “ilme’l-yakîn” müşâhedesiz ve fakat delîl-i kat’î ile hâsıl olan “ayne’l-yakîn” de müşahede ile husule gelen ilm olup, “Hakka’l-yakîn” ise nefsi­nin andan ibaret olduğunu ya’nî kendisiyle meselâ şecaatin başka başka şeyler olmayub ikisinin bir olduğunu idrâkdir. Şimdi bunları tevhîd’e tatbik ve anda tahkik idelim:

Bir sâlik vücûd-i Hakk’dan başka fâ’il ve müessir olmadığını şüb-hesiz bir delîl ile bilür ise bu bilişe “ilme’l-yakîn” tesmiye olunur. Ve bunu bi’z-zât rü’yet ve müşâhade ile idrâk eyler ise anada “ayne’l-yakîn” nâm virülür. Şunu ihtar idelim ki bu aradaki “rü’yet” ve müşa­hede” ve saire gibi elfâzdan maksad, rü’yet-ı basariyye ve müşâhe-de-i ayniyye değildir. Belki bu lafızlar kemâl-i ilm ü ma’rifetden kina­yedir. Çünki Vücûd-i Hakk misâl ve emsalden münezzehdir. Ve eger salike başkası içün vücûd olmadığı ve vücûd ancak(26/B) Hak’dan ibâret bulunduğu tahakkuk ider ise ânın bu bilişine de “Hakka’l- Yakînünvânı verilir. Çünki sâlik bu mertebeye vâsıl oldukda kendisinin hattâ hiçbir şeyin ayrı vücûdu olmayub belki vücûd mâhiyetinin “Hakk’a münhasır olduğu ve kendi vücûdunun ayn-ı vücûd-i Hak‘dan ibaret bulunduğu kendisine bi-hakkın tahakkuk ve taayyun eyler. Sûfiyye’nin “Zikr, zâkir, mezkûr hep birdir” sözleri dâhi Vücûdun Cenâb-ı Hakk’a münhasır olduğunu ve Binâenaleyh şu m, şeyin hakîkat-ı vücûd itibariyle “şey’-i vâhid”den ibaret bulun­duğunu ifâde eyler. Sâlik’in bunu keşf ve müşahede eyleyebilişi de “Ayne’l-yakîn” olub, buradaki “Hakka’l-yakîn” ise, sâlikin şu manâ ile tahakkuk itmesinden ya’ni o manânın ayni olduğunu bi-hakkın bilmesinden ibâretdir. Bu makamda bana zuhur iden şey de ber-vech-i âtidir;

Lisânda cereyan eden zikr-i zahir, zikr-i hakikatin suretidir. Zikr-i hakîkî de kalbin şekl-i zikr ile teşekkülünden ibâretdir. Bu i’tibâr ile kalbe “Zikr” tesmiye olunmuştur. Kalb ise “Hakk”dan (27/A) iba­ret olduğundan “Zikr, zâkir, mezkûr” hepsi birdir. Bunu bir misâl ile îzâh idelim: Rüzgâr şiddetle esdiği zaman “su” bir şekl-i mahsûs ile teşekkül iderek, ana dalga tesmiye olunur. Hâlbuki dalganın o sudan başka bir şey olmadığını her âkil bilür. İşte kalb de tıbkı böyle olub, kendisini “zikr” “ahz u istilâ eyledikde bi’l-külliyye “zâkir” olur; ve bu şekil zikr ile teşekkül eylemesi i’tibâriyle “Zikr-i hakîkî nâmını alur. Lisân üzre câri olan zikr-i zahirîye de ânın sureti dinür. Vâki a zikr-i hakîkî şekilden münezzeh ise de tefhîm-i meram içün bi’l-kül-liye kalbi istilâsından “şekl” ile ta’bîr olunur; şu beyânımızdan iki hâtıranın kalbde defaten içtimâ idemiyeceği dahî bilinür. Çünki her hangi bir hâtıra kalbe hutur ve vürûd ider ise o ânda kalb bi’l-külli-ye ândan ibaret olur, ânınla meşgul bulunur ve bu hâl devam itdiği hengâmda diğer bir hâtıranın ana duhûl ve vurûdu muhal hükmünü alur. Rüzgârın su ile bi’t-temevvüc şekl-i mahsûsu peyda itmiş olan bir denizin o şekli hâiz olduğu esnada diğer bir sûret-i mevc ile te-mevvüc etmesi ve başka bir şekle girmesi (27/B) muhal hükmünü aldığı gibi teşbîhâtıma dikkat eyle! Zira bu bahs gayet dakik olub, bu bâbda beni kimse takaddüm itmemiştir. Allah u a’lem!

MÜŞÂHEDÂT-I KALBİYYE İLE KEŞF-İ HAKÂYIK

Ben bazen kendimi görülmez ve hissolunmaz derecede kesb-i letafet itmiş bir şey gibi görüyor ve binâenaleyh şu sûret-i bede-niyyenin benim mer’î olmaklığıma sebebiyyetden başka bir şey olmadığını biliyor ve bu sebeble hükm ediyorum ki bu sûret-i be-deniyye o latîfe-i insâniyye’nin sûret-i zahiresi olub, âna mübâyin bir şey değildir. O latîfe-i insâniyye bu sûret-i bedeniyye ile zuhura gelmiş ve bu sebeble his ve müşahede olunmuşdur. Bunu bir misâl ile izah idelim! Ma’lûmdur ki ebhire-i mâ’iyye gayet latîf olduğun­dan rü’yet olunmaz. Fakat bi’t-tekâsüf bulut suretine girdikde rü’yet olunur. Binâenaleyh bulutun sûret-i zahire ve sûret-i hissiyyesi sû­ret-i bâtıne-i latifesine mübâyin değil, belki ânın ayni olub, beyn-lerindeki fark yalnız letafet ve kesafet cihetiyledir. Yoksa diğer bir vücûd-i ebhire-i mezkûreye munzam olarak bulut olmuş değildir. İmdi bulutun sûret-i mer’îyesi sûret-i (28/A) latifesinin ayni olduğu ve beynlerindeki fark yalnız letafet ve kesâfetden ibaret kaldığı gibi insanın sûret-i mer’îyesi de sûret-i latifesinin aynı olub, mücerred letafet ve kesafet cihetleriyle yekdiğerinden fark olunmuşdur. Ma’a hazâ bu bir temsil olub, bize zuhur iden şu müşahedeyi bir derece­ye kadar tefhîm içün îrad edilmişdir. Yoksa buhar ile insân arasında min külli’l-vücûh müşabehet yokdur!

DİĞER BİR MÜŞAHEDE

Ba’zen murakabe ile meşgul olduğum bir sırada birden bire kal­bime birisinin sureti tulu ider. O hâlde ki bütün kalbimi istilâ ide-rek, adetâ beni zikr ve murâkebeden men’ eyler, her ne kadar define çalışıyor isem de muktedir olamam, o sureti kalbimden bir dürlüçıkaramam. Ferdası ale’s-sabâh o suretin sahibi beni ziyaret iderek bana kendisini hissen dahi gösterir. Resûl-i Ekrem “Nübüvvet’den ancak mübeşşirât kahır” buyurmuş. Ve bu hadîsle mubeşşirâtın nübüvvetden cüz’ olduğuna işaret eylemişdir. Binâen aleyh tâlib-i râh-ı (28/B) Hakk olan bir mürîd mübeşşirât ve ta’birinden gaflet itmemelidir. Çünki ândan fâide-i kesîre vardır. Ez-cümle mugayye-bâta ve sıhhat ve fesâd cihetiyle ahvâl-i sâlike ve etvâr-ı tâlibe, ancak anınla vukuf hâsıl olur. Zira hâlât-ı mezkûre envâr-ı Hak’dan bir nûr olub, sahibini pür-ziyâ eyler. Bir gice bu nurunu ahz eyledi. Ziya­yı hayret efzâsı her tarafımı istilâ itdi, tarif olunmaz bir hâl-i vecde geldim. Kendimi bi’l-külliye gâ’ib itdim. O sırada nice mugayyebât-ı îlâhiyye ve lezzât-ı azîmeye mazhar olarak şu beytleri min gayri ih­tiyarin söyledim!

Beyt:

“Yâ nefsî seci ebeden
nefsî mevta kemeden
Velâ temenni ehaden
İllâ celîlan sameden”

[Manâsı: Ey nefs ağyardan ebediyyen müfârekat it. Ey nefs zarar ve kederden kibirde celîl ve samed'den başka kimseye arz-ı ihtiyâç itme!]

O gice yanımda fukahâdan bir cema at dahî hazır idiler. Ânlar be­nim bu hâlimden müteessir olmuşlar! Bu şiddet-i ıztırâb ve kesret-i hayretimden havfa düşmüşler! Bunlar içinde Mısır’da Berkûkiyye medresesinin müderrisi Mevlânâ Seyfûddin dahi bulunuyor idi.

(29/A) Sahve geldiğim zaman evvelâ ânı gördüm. Fakat kendi suretinde değil, belki “Şeyhûniyye” medresesinin müderrisi Mevlânâzâde suretinde gördüm. İkinci bir nazarda müşârün ileyhi kendi sûret-i asliyyesinde müşahede ettim. Bu tebeddül-i suret meselesi ya’nî bir şâhsın ba’zan bir şahs-ı âhar suretinde görünmesi dahi garib bir şeydir. Ehlullâha göre bir şahsın şahs-ı âhar suretinde görünmesi o şahsın kendi değil belki o surete münâsib bir manânın maksûdve matlûb olduğuna ya’nî o iki şahs arasında min vechin münâsebet bulunduğuna delâlet itdiği gibi tevhide dahî delâlet eyler!

İNSÂN MAZHAR-I KÂMİLDİR

Cenâb-ı Hakk “Ve aileme Âdeme’l-esmâ’e küllehâ sümme ara-dahum ale’l-melâ’ikeh”buyurdu. Buradaki esmâ’dan maksad semî’, basîr, alîm, vesâ’ire gibi esmâullâh olmağla Cenâb-ı Hakk bu kavl-i şerifi ile melâ’ikenin değil belki insânın esmâ-i mezkûreye mazhar-i kâmil olduğuna işaret olundu. Binâenaleyh kavl-i şerîfde “Cenâb-ı Hak ilm, kudret, semi’, basar, irâde, ihtiyar gibi sıfât-ı kudsiyyesine (29/B) ve bunlardan müştak esmâ-i ilâhiyyesine bi-temâmihâ maz-har olmak üzre mela ikeyi değil belki insânı halk itdi” dimekdir ki, asıl şeref de budur, yoksa mücerred hacer ü şecer gibi bir takım müsemmeyât hizasına mevzu olan elfâz-ı masrufu bilmek değil. Çün-ki elfâz ve hurûf-i mezkûreyi bilmek insân içün mûcib-i mefharet olamaz.

MELÂ’İKE

Semâya, arza, anâsır’a ve sâ’ireye mü’vekkel olan melâ’ike ânlar­daki kuvâ-yı tabi’iyyedir. O kuvâ-yı tabi’iyye ki anlardan da imâ âsâr zuhur itmekdedir. Melâ’ikenin tâ’at-ı Hakk’dan bir ân hâlî kalmama­ları, ezelî ve ebedî teşbihleri dahî âsârın kendülerinden ale’d-devâm sudur ve zuhur itmesinden ibaret ve “Ve in min şey’in illâ yüsebbihu bi-hamdih” kavl-i şerifi de buna işâretdir. Kezâlik insanın damarları­na hulul iden şeyâtin de insânı meşhiyyât-ı hayvâniyyeye sevk iden ve şer’a, Hakka dâ’imâ muhalefet eyliyen kuvâ-yı hayvâniyye ve kuvâ-yi vehmiyyeden ibaret ve Resûl-i Ekrem’in “Eş-şeytânu yecri mecrâ’d-dem” kavl-i şerifi de buna işâretdir.

(30/A) Ey cühela, ey ulemâ-i Rüsum sizlisân-ı Hakk’ı anlamadı­ğınız gibi, lisân-ı enbiyâ ve lisân-ı evliyayı da anlamazsınız. Aklınızın kılleti ile, kalbinizin kedûretiyle, âhiretden gafletiniz ile, dünyâya fark- ı muhabbetiniz ile, ânların kelâmlarından anladığınız şeylerin İm, birisi vâki’ ve nefsü’l emre mutabık değildir. Siz bu bâbda dalâlettesiniz. Lâkin sizden hidâyetiniz dalâlinizdedir. Hâlinizde merhameten şâri’-i Te’âlâ o şeyleri ya’nî maneviyât ve ahvâl-i âhireti size o yollara tasvir itmiş ve sizi cehâletde bırakmıştır. Çünki hidâyetiniz  cehâletinizdedir. Nitekim mes’ele-i kaderde cehaletiniz sizi Hakka luıüyet ve irşâd eylemiş ve halbuki cehliniz sebebiyle kasr-ı basîre-tiniz o meselenin hakikatini görmekden mahrum kalmışdır. Yoksa enbiyâ ve evliya hakikati bilmiyor değillerdir. Anlar hakâyık-ı ahvâ­li şems ile kameri bildikleri gibi bilürler. Ve anları gördükleri gibi görürler. Fakat siz sefele kibr ü hinden ve ukûl-i za’îfe erbabından olduğunuz içün o hakâyıkı size izhâr itmezler. Siz de biraz tasfiyye-i bâtın iderseniz o zaman belki anların sözlerini biraz anlarsınız!

(30/B) TÂLİB-İ HAKKA LÂYIK OLAN ŞEYLER

Tâlib-i Hakka lâyık olan şey ibâdât-ı kesîresini kalîl ve kemâlât-i azîmesini sagîr, zünûb ve uyûb-i sagîresini de kebir görmelidir. Eğer böyle yapmaz ise anda maksûda vuslat ümidinin yokluğuna hükm idilir. Keza tâlib-i Hakk Kûr ana bakarak dünyaya müteallik âyetler ile ahirete dâ’ir âyetleri bi’l-mukâyese beynlerindeki nisbeti bilme ve ana göre evkât-i ömrünü şu’ûn ve fünûn-i dünyeviyye ile ulûm ve umûr-ı uhreviyyeye bi’t-taksîm ol veçhile sarf-ı makderet eyle­melidir.

Kur an otuz cüzden ibâretdir, hâlbuki bu otuz cüzden ancak bir cüz mikdârı dünyâya â’id mütebakisi hep âhirete mü’teallikdir. Kuranın bu nisbet üzre nüzûlu de avamın dünyâ ve âhiretle ulemânın dahî ulûm-i dünyâ ve ulûm-i âhiretle o nisbet üzre iştigâl itmeleri lâzım ve vâcib olduğuna tenbîh ve irşâd içündür. Nüzûl-i Kur an hakkındaki tefekkür, bu mütâlâa dahî vâridât-ı Hak’dan bir varide olub, hâkîkat-ı hâli daha ziyâde bilen ise ancak Allâh’dır!

(31/A) ESMA VE SIFAT VE EF’ÂL-İ İLÂHİYYE’NİN EŞYADA ZUHURU

Esma ve sıfat ve ef al hepsi isti’dâdâta tâbi’dir. Yani ilm, kudret, irâde, semi’, basar gibi sıfatlar ve halk, tekvin, terzîk, ihya, imâte, gibi fi’iller ve bunlardan müştak kılınan isimler eşya ve mezâhirde zuhur itmekde ve fakat bunların zuhuru kendi kendilerine değil bu mezâhirdeki isti’dâdât sebebiyle husule gelmektedir. Eğer isti’dâdât olmasa idi, bunların birisi zuhur etmez idi. Sırr-ı kader de buna mübtenîdir. Hamd olsun Cenâb-ı Hakka ki, beni şu umûr-î daki­kaya muttali’ eyledi. Çünki bu dekâyıkın bana zuhuru ne bir kitâb mütâla’asiyle, ne de bir muallim sûrîden ahz suretiyledir!

YİNE CENNET VE ÂDEM

Cennet, âlem-i melekûtden ibaret olduğu gibi, Âdem aleyhi’s-selâm’ın andan hurucu da bi’t-tedrîc tekâsüf iderek, nihayet şu sure­ti ihraz eylemesinden ibâretdir!

(31/B) ULEMÂ-İ ÂHİRET’İN KİTÂB [VE] SÜNNET’DEN AHKÂM-İ UHREVİYYEYİ İSTİNBÂT EYLEMELERİ

Fukahâ şu’ûnât ve muamelât-ı dünyeviyyeye müteallik mesâ’il-i fıkhiyye’yi kitâb ve sünnet’den istinbât eyledikleri gibi ulemâ-i âhiret de âhirete müteallik umur ve vekâyii kitâb [ve] sünnetden ahz ü istinbât eylemişlerdir. Binâenaleyh tarîk-i âhiret ve tefâsiline muttali’ olmak ve ahvâl-i âhireti bi-hakkın bilmek arzusunda olan bir kimseye ehl-i âhiretin musannafât ve müellefâtını mütâlâa be­hemehal lâzımdır. Mesâ’il-i fıkhiyyeyi bilmek talebinde bulunan bir kimseye her hâlde kütûb-i fıkhiyyeyi mütâlâa lâzım olub “Ben de anlar gibi bir insanım, anlar kitâb ve sünnetden ahkâm istinbât et­tikleri gibi ben dahî iderim, anların kitâblarını mütâlâa ya hîç de mecbur değilim” dimek lâyık olmadığı gibi ahkâm ve ahvâl-i âhireti bilmek arzusunda bulunan bir âdem’de ehl-i âhiretin musannafât ve müellefâtını mütâlâa lâzım olub, (32/A) “Hümü’r-rical nahnu’r-ri­câl” [onlar da adam biz de adamız] da iyyesine düşmek lâyık değil­dir. Çünkü ba’zı kümmelîn müstesna olduğu hâlde bu fikr tazyî’-i ömrden ibâretdir?

İDRÂK “HAKK”IN TARÎK-İ ESLEMİ

Zât-ı Hakk-ı, hüviyyet ilâhiyyeyi göz ile idrâk mümkün değildir. Vâkı’a muhabbet-i ilâhiyye ile alûde olmak bir arife bazen Cenâb-ı Hakk gayr-i ma’rûf olan bir suretle tecelli ider. Fakat bu pek nâdirdir. Binâen aleyh bu bâbda i’timâd olunacak şey tasfiyye-i kalbdir. Çün-ki kalb safî oldukda hâsıl eylediği nûr-i marifet sayesinde kendisine “Hakk” sûret-i mahsûsa ile değil belki sûret-i hakîkıyyesi ile tecellî eyler. Ve bu hâlde hakikat zahir ve reyb ve şekk bi’l-külliye zâ’il olur gider!

BİR KİMSENİN “ENA’LLÂH” DEMESİ SAHİH MİDİR?

Şecer’in “İnnî ena’llâh” dimesi, bir insân bu sözü söyledikde istib’âr olunmayacağına bir tenbîh ve belki de bu sözün insândan kabûlu evlâ bi’t-tarîk olacağına bir delildir. (32/B) mademki bütün âlem sûret-i Hakk’dan ibâretdir, bu hâlde her kim ve hangi şey “ben Oyum”dir ise bu söz bilâ şekk sâdıkdır. Çünkü buradaki “ben” lafzı cüz’-i âlem olan ve mazhar-ı nutk-i insanî bulunan şahsa, zâta değil belki sûret-i âlemin sahibi olan “Hakka işâretdir. Bunu bir misâl ile tavzih idelim. Zeyd tekellüm idüb “Ben Zeyd’im” dediği zaman bu söz sâdıkdır. Hâlbuki buradaki “ben” lafzı bir kıt a lahmden ibaret bulunan lisâna değil belki Zât-ı Hüviyyet-i Zeyd’e işâretdir. İşte bir insanın “bir şey’in” “ena’llâh” demesi dahî bu kabildendir. Ya’nî bu söz dahî bilâ-şekk sâdıkdır. Zîrâ buradaki “ene” lafzı şecere veyâhûd o insâna değil belki o suretlerin sahibi olan Cenâb-ı Hakka işâret­dir. İşte bu i’tibâr ile şecer’in, insanın değil hattâ her zerrenin bile “ena’llâh” dimesi bilâ şekk sâdıkdır. Şurasını da ihtar idelim ki lisân “Ben Zeyd’im” cümlesini tekellüm etdikde bu söz sâdık olduğu hal­de başka bir kimsenin “bu lisân-ı Zeyd’dir” veyâhud “Zeyd o lisân­dır” dimesi sahih olmadığı gibi bir şecer veyahûd bir insân (33/A) veya başka bir şey dahî “Ena’llâh” dedikde bu söz dahî sâdık olduğu hâlde diğer bir kimsenin o insana ve yâhûd o ağaca veyâhûd o şey’e “İşte O Allâh’dır” ve yâhud “Allah” odur; demesi dahi sahîh olmaz. Resûl-i Ekrem’in: “Kâna’llahü velem yekûn mâ’ahu şey’ün” ilâh “kavli” de mertebe-i vâhidiyyet’e “Allah” ıtlak olunacağına delâlet ider. Zîrâ bi’l-cümle eşya o mertebeden i’tibâr olunabilür!

KEVN Ü FESÂD

Kevn ü fesâd maddeden bir suretin zevâliyle yerine diğer bir su­retin hudûs ve arazından ibaret olub bu da ezelî ve ebedîdir. Binâen aleyh dünyâ ve âhiret bir emr-i i’tibârî olub süver-i zahire dünyâ-i fâniyye, süver-i bâtına da âhiret ve ukbâdir. Dünyâ ve âhiret ikisi de ezelen ve ebeden mevcûddur. Fakat i’tibâr-ı galibe olduğundan dünyâya fâniyye âhirete de bâkiyye nâmı virilmişdir?

HÛR VE KUSUR VE CİNÂN

(33/B) Kümmelîne [kamiller] hâsıl olan lezâ’iz-i akliyye ve kemâliyye lezzât-ı hûr ve kusur ve cinân’a teşbih olunarak bunların isimleri lezâ’iz-i mezkûre içün isti are idilmiş ve bu da mücerred ol lezzetleri fehm ve idrâkden kasır olan ukûl-i nâkısa-i câhiliyye’ye bir dereceye kadar tefhîm-i hikmete binâ kılınmıştır. Zira eğer bu lezâ’iz doğrudan doğruya tasrîh idilse idi, ukûl-i kâsıra erbabı ânlardan i’râz iderek lezâ’iz-i dünyeviyyeyi tahsile koyulacaklar ve bu hâllere o ma’bûd-i azamı bi’l-külliye unutacaklar idi. İmdi lezâ’iz-i kemâli-yeden hûr ve kusur ve cinân ile ta’bîr buyuruldu. Tâki ukûl-i kâsıra ashabı ânlara iştiyak itsünler de Hakka vuslat içün baliğ hükmüne girince ya’ni hakikati anlayıncaya kadar ibâdât ve ta at ile iştigâl ide­rek bu tarîkle “Hakk”ı idrâk eylesünler. Eğer böyle yapılmamış olsa idi tarîk-i Hak ihmâl idilmiş olur idi. Fi’l-vâki’ Hak vuslat içün ev­velemirde bundan başka bir sebeb ve bir delîl yokdur. Zira ukûl-i kâsıra erbabı ancak lezâ’iz-i hissiyeyi idrâk idebildiklerinden ibâdât ve Uata terettüb eyleyecek (34/A) olan lezâ’iz-i akliyyeden hûr ve kusur gibi şeyler ile tabir olunur ise ânlar ol lezâ’iz-i hissiyeye neyl-i Ümid ile ibâdât ve mücâhedât ile uğraşa uğraşa bi’t-tedrîc kesb-i ke-mâlât idereknihayet min gayr-i kasdin Hakka vâsıl olurlar!

Cenâb-ı Hakk hakkı söyler ve halkı tarîk-i Hakka hidâyet eyler. Resûl-i Ekrem’in “-İnsanların mâlik oldukları şeyden ictinâb it ki inde’n-nâs makbul olasın ve Allah’a mahsûs olan kibriyâ ve azamet sıfatlarından ihraz eyle ki inda’llâh mahbûb olasın” diye buyurduk­ları hadis-i şerifleri de beyân-ı hidâyete işaretdir.

El-hâsıl taraf-ı ilâhîden beyân olunan va’d ve va’îdin cümlesi hak-dır. Fakat iş anları anlamakdadır.

“MÛTÛ KABLE EN TEMÛTÛ” HADÎSİNE DÂİR BAZI MUTÂLA’AT

“Ölmezden evvel öl ki ebedî Hayy olasın” buyuruldu. Bu kelâm ber-vech-i âtî vücûh ile tefsir ve tevcih olunur. Evvelen: ölmezden evvel ölmekden maksad, lezâ’iz-i dünyeviyye ve şehevât-i hayvâniy-yeden ictinâb olub hadis-i şerif “Lezâ’iz-i dünyeviyye ve şehevât-ı hayvâniyyenden (34/B) ictinâb it ki ezelen ve ebeden vücûd-i hakîkî mevcûd ve hayât-i ebediyye ile Hayy olasın” meâlindedir. Lâkin insanlar hayât-ı dünyeviyyeyi ziyâde sevdikleri içün o misül-lü hayâta rızâ ve rağbet göstermezler. Saniyen: “Ölmezden evvel öl dimek” Ahlâk-ı ilâhiyye ile tehalluk it” dimekdir. Bu halde hadîs-i şerif “Ahlâk-ı İlâhiyye ile tehalluk it ki ba’de’l-mevt evsâf-ı cemilen ile’l-ebed yâd olunarak Hayy-ı daimî hükmünde olasın” mealini müfîddir. Sâlisen: Ölmezden evvel ölmekden maksûd “Fena fî’llâh mertebesi’ne vâsıl olmak ve Allâh’dan başka bir şeye vücûd isnâd itmemekdir. Binâenaleyh hadîs-i şerif “Kendi varlığını selb idüb se­nin yenâbi-i vücûd-i ilâhî’den bir yenbu’ olduğunu bil ve Hakka bilâ isneyniyet kesb-i ittisal eyliye ki ebediyyen Hayy olasın” müfâdındadır. Fî’l-hakîka bu mertebeye vâsıl olan bir sâlik nazarında ancak bir vücud kulûb bu vücûdun adem ile ittisâfı ise muhaldir!

EBVÂB-I CENNET

Cennetin sekiz kapısı olduğuna dâ’ir ba’zı ahbâr vârid olmuş (35/A) ve bunun vechi dahî bize şu yolda zuhur eylemişdir. Arş-ı Cennet felek-i sevâbitde zemîn-i Cennetdir. Felek-i sevâbitin maka-dı da sakf-ı nârdır. Binâenaleyh ikisinin tahtında bulunan eflâkdan her biri bir bâbdır. Bu hâlde cennetin sekiz ve cehennemin yedi ka-pusu olduğu şübhesizdir. Çünkü felek-i atlasın ya’nî arşın tahtında sekiz felek vardır ki felek-i sevâbit, felek-i zuhâl, felek-i müşteri, fe­lek-i merîh, felek-i şems, felek-i zühre, felek-i utarid, felek-i kamerdir. İmdi felek-i sevâbitin: makadı sakf-ı nâr olunca ânın tahtında yedi felek bakî kalır ve binâen-aleyh her felek bir bâb i’tibâr olunur. Ve bu hâlde cennetin sekiz, nârın da yedi kapusu olduğu tezahür ider.

Bu bahsi yazdığım sırada tefe ul içün mushaf-ı şerifi elime aldım, keyfe ma ittefâk açdım: “İnne’llezîne kezzebû bi-âyâtinâ v’estekberû anhâ lâ tufettahu lehüm ebvâbü’s-semâ’i ve lâ yedhulûne’l-cenneteh” âyet-i kerîmesi zuhur eyledi. Bu âyet “âyetlerimizi tekzîb ve ânlar ile amel ü i’tikâdda istikbâr idenlere ebvâb-ı cennet olan semâvât açıl­maz” me alini (35/B) müfîd olduğundan bizim dediğimiz şeye dahi bi’l-işâre delâlet ider;

A’MÂL-İ ZAHİREDEN MAKSAD-I ASLÎ

Tertîb-i fevâ’id hakkında muhtelif sûretde bir takım ahbâr vâ­rid oldu. Bunların bazıları tertîb-i mezkûrun vücûbuna, bazıları da adem-i vücûbuna delâlet itdi. Birinciye Ebû Hanîfe, ikinciye de Şâfi’î zâhib oldu. Kezâlik teşehhüd duası hakkında da muhtelif eserler vürûd eyledi. Bu eserlerin teşehhüdde kelâm-ı nâsa müşabih sözler ile duanın cevazına bazıları da adem-i cevazına delâlet itdi. Ve bu burada da birinciye Şâfi’î, ikinciye de Hanefî kâ’il oldu. İşte bu minval üzre sa ir bir takım a’mâl-ı zahire hakkında dahi birçok âsâr-ı muhtelife vürûd eyledi.

Böyle bir takım a’mâl-ı zahire hakkında âsâr ve ahbâr-ı muhte-lifenin sudur eylemesi ise asıl matlûb ve maksûdun a’mâl-i zahire değil belki anlar vâsıtasiyle husule gelecek olan tasfiyye-i bâtın ve tehzib-i ahlâk olduğuna ve bu bâbda asıl dikkat ve ihtimamın ancak bunlara ma’tûf olması lâzım geldiğine delâlet ider.

(36/A) Çünkü a’mâl-i zahire maksûd bi’z-zât olsa idi, amel-i vâhid hakkında muhtelif sûretde eserler vürûd itmez idi. Fakat asıl maksad tasfîyye-yi bâtın ve tehzîb-i ahlâk olub, bunlar ise her ne su­retle olur ise olsun ale’l-ıtlâk ibâdet-i bedeniyye ve a’mâl-i zahire ile husule geleceğinden tertîb-i fevâ’id ve sâ’ire gibi bir çok ibâdât ve a’mâl-i zahire hakkında muhtelif sûretde âsâr ve ahbâr şeref vurûd ve BÜnûheylemişdir. Lâkin ulemâ-yı zahir “aslaha umuru’llahi Te’âlâ”, hâtını terk idüb kışra itimâd itdiler. Hattâ ekserisinin bâtınları şakk edilse hubb-i dünyâ ve hubb-i riyâsetden başka bir şey bulunmaz. Hazzelehumu’llâh!

KIYAMET

“Yes’elûneke ani’l-cibâli fekul yensefuhâ Rabbî nesfen feyeze-ruha hâ kâ an safsafân lâ terâ fîhâ ivecen emtâ” kavl-i şerifi âhir za­manda “Hakk” zahir olub, tevhîd şüyu’ bulacağına ve binâ’en-aleyh ândan sonra hükm ancakzât-ı vâhid içün (36/B) olacağına işâretdir. Çünki Resulü Ekrem halkı tevhîd-i sırf’a davet itdi. Sırr-ı tevhîdde ahkâm-ı sıfata hacet bırakmadı. İbâdât ve tâ’at ise “Allah’a ve “Rah­man” isimleriyle müsemmâ olan zâtın ahkâmını kabule isti’dâd hâsıl itmek hikmetine mebnî idi, halbuki enbiyâ-yı sâlife’nin şerâyi’i ah-kâm-ı sıfâtdan hâli değiller idi. El-hâsıl bu âyet-i kerîme âhir zaman­da ahkâm-ı sıfat artık bâtıl olub, yerine ahkâmı-ı Zât kâ’im olacağına tenbîh ve işâretdir ki, kıyâmet-i kübrânın manâsı dahî budur. Hakk Te’âlâ bu âyette ahkâm-ı sıfatı cibâle, anların mahv ve izâlede cibâlin kum gibi olarak savurulmasına teşbih itmiş ve ba’dehu müşebbehün bihe mevzu’ olan elfâz-ı müşebbihete isti’mâl eylemişdir!

SEMÂ VE ARZ

Hakk Te’âlâ Hazretleri sûre-i Enbiyâ’da: “Evelem yerallezîne ke­ferû enne s-semâvâti ve’l-ardi kâneta retkan fe feteknâ hümâ” buyur­du. Müfessirîn bunu tefsirde “Evvelce semâ ile arz bitişik idi. (37/A) Ba’dehu biz anları yekdiğerinden ayırdık” diye tefsir eylediler. Ben derim ki semâvât Âlem-i Melekûte, arz da Âlem-i mülke işaret olub, insanlar ise bu ikisini dahî cami’ olduğundan bu âyetdeki semâ ile arzdan maksad insandır. Binâ’en-aleyh âyet-i kerime nutfede, ra­himde âlem-i melekût ile âlem-i mülkte muttasıl idi. Ba’dehû biz o mazhara nefh-i rûh iderek ânları yek diğerinden tefrik ve o mazhar-da âsâr-ı Mülk ve melekûti izhâr eyledik” mealini müfîddir!

VELAYET

Velayet, muhâbbet-i İlâhiyyenin kalbe cidden hulûliyle kalbin hubb-i dünyâdan bi’l-külliye hâli olmasından ibâretdir!

İHYÂ-İ ULÛM VE KİMYÂ-YI SA’ÂDET GİBİ BAZI KİTAPLAR

“İhyâ-i Ulûm” ve “Kimyâ-yı Se’âdet” gibi bazı kitâblar ilm-i tah­kiki ile ilm-i taklîdî arasında birer berzahdır. Bu tarîk-i berzah irşâd-ı âlem içün güzel bir tarîkdir. Zira halkın ibtidâ-yı emirde tahkîk-i mahza kâbiliyyeti yoktur. Binâ’en-aleyh eğer ibtidâ ânlara (37/B) hakâyık tasrîh idilür ise tabiatları kabûl-u Hakk’dan imtina iderek yâ dalâletde kalırlar veyâhud bu hakâyık erbabını tekfire kadar va­rırlar. Halbuki bu tarîk berzah mümtezic bir tarik olub, min vechin muvafık min vechin de muhalif olduğundan ibtidâ-yi emr’de bu tarîke sülük iderler ise bu sayede kesb-i isti’dâd iderek, yavaş yavaş Hakk’ı kabul iderler. Ve o zaman tarîk-i mezkûrun bir âlet-i sayd ol­duğunu anlarlar!

EL-CİNNET

“El-cinnet”ü ta’bîr-i Kur anîsi melâ’ikeye, şeyâtîn ve iblise şâmil bir tabirdir. Bunların kâffesi de âlem-i ecsâmdan değil, âlem-i er-vâhdan olub, âlem-i ervah ise ecsâmdaki kuvâ-yı külliyye ve kuvâ-yı cüz’iyyeden ibâretdir. İnsanı Allâh’u Te ala ya takrîb eden kuvâ­ya Melâ’ike ve Allâh’dan teb’îd ve dünyâya takrîb eyleyen kuvâ ‘ya da şeyâtîn tesmiye olunmuşdur. Bizim “el-cinnet” lâfzı melâ’ike ve şeyâtîne şâmildir” sözümüze delil ise “Ve ce’alû bi niyyete ve beyne’l-cinneti nesebâ” kavl-i şerifidir. Çünkü bu âyet “küffâr, Al­lah ile cinn arasında neseb isbât ettiler, (38/A) cinler Allah’ın kızları olduklarına kâil oldular” dimek olub, küffâr ise “Allah’ın kızları” nâ­mını cinn ve şeyâtîne değil belki melâ’ikeye virdiklerinden, şu âyet: “el-cinnet” lafzının melâ’ikeye dahi ıtlak olunduğunu ta’bîr-i diğerle Melâ’ikenin “el-cinnet” lâfzının medlûlâtı cümlesinden bulunduğu­nu kat’iyyen ifâde ider!

ME’ÂD

“Me’âd” hakkında şerefnüzûl iden “Feenzelnâ bihi’l mâ’e ve ah-recnâ bihi min küllî’s-semerâtı kezâlike nahrucu’l-mevtâ le’alleküm tezzekkerûn” âyet-i kerimesi, semerât-ı zahire ve keennehu semerât-i fâniyye’nin misli olub, aynı olmadığı gibi ebdân-ı hâdise’de ebdân-ı fâside’nin misi ü müşabihi olub, aynı olmadığına delâlet itmekde-dir!”

VAHDET-İ VÜCÛDA DİĞER BİR BURHAN DAHA

“Mâ halkuküm ve lâ ba’süküm illâ kenefsin vahide (tin) kavl-i şeri­fi a’lâsiyle, ednâsiyle, gaybiyle, şehâdetiyle, el-hâsıl her işiyle bütün âlemin şahs-i vâhid gibi olduğuna ve binâ’en-aleyh te’addüd-i eşya te’addüd-i a’zâ gibi olub, a’zânın te’addüdü şahsın vahdetine (38/B) gayri mâni’ olduğu misillü, eşyanın taaddüdü de Haklan vahdetine gayr-i münâfî bulunduğuna işaretdir.

HAKÂYIK-I EŞYAYA KESB-İ ITTILA

Hakâyık-ı eşyaya vukuf ve riyâzât-ı bedeniyye ve mücâhede-i mutlakayye ile hâsıl olur. Ve fakat ezminenin, emkinenin ihtilâfı ha­sebiyle envâ’-i mücâhedâtin tesiri dahî ihtilâf ider. İşte bunun içün şerâyi’de ihtilâf görülür. Enbiyâ ve rüsül-i kiram hazerâtının ahvâl-i seniyyeleri de buna delâlet ider. Çünki ânların şeri’atleri fürû’ cihe-tiyle yekdiğerinden muhalif olduğu hâlde, usûl cihetiyle beynlerin-de asla farkyokdur! Binâ’en-aleyh cümlesi “Hakk”dan Hakk üzerine bas ve irsal buyurulmuşlardır!

“MEN KALE ‘LÂ İLAHE İLLALLAH’ DAHALE’L-CENNETE”

Resulü Ekrem (sallalâhû aleyhi ve sellem)’in (“Lâ ilahe illa’llâh” diyen cennete girer.) kavli vücûh-i âti ile tevcih ve tefsir olunur. Evvelan: Buradaki (39/A) cennetden maksad hûr ve kusur ve sâ’ire ile müzeyyen olan Dârü’s-sevâb’chr ki, cennetin ma’nâ-yı meşhuru dahi budur. Saniyen: Bu­radaki cennet hısn-ı emân hâletden kinayedir, küffâr, kati ve esaret ve nehb ve gârât ve darb ve mukâtelât ile ta’zîb olundukları ve islâm olanlar ise bu azâbdan halâs buldukları içün Resül-i Ekrem (sallallâhû aleyhi ve sellem) “Men kale ilâh….” buyurub, kelime-i tevhidi ityân eyliyenin bu azâb­dan bi’t-tahallu hısn-ı emân cennete dâhil olacağına imâ ve bağçe dimek olan “cennet”i o hısn haletinden kinaye kılmıştır. Sâlisen: Bu­radaki cennet “setr ü seyr” manâsına olub Hadîs-i Şerif: “Kelime-i Tevhîd’i ityân iden kimse kendisini bi’l-cümle gavâ’il ve mesâibden himâyet ve siyânet itmiş olur,” me alini müfîddir. Râbi’an: Buradaki, cennet, cennet-i vechiyye, yani “Zâtiyye”den ibaret olub, Hadîs-i şerif: “Kevneyn-i âlemeyn’de Allâh’dan başka bir mevcûd olmadı­ğını bilen kimse cennet vechiyye-i Sübhâniyye ve Zât-ı İlâhiyeye’ye dâhil ve vâsıl olur” dimekdir. Hâmisen; Buradaki Cennetden mak­sad Vücûd-i Bâkî-i Firdevsî (39/B) olub, Hadîs-i şerif: “Fena fî’llâh mertebesine vâsıl olarak vücûd-i zulmânî cehenneminden bi’t-ta-hallus Vücûd-u Bâkî-i Firdevsî’ye dâhil olur” meâlindedir. Sâdisen: Buradaki cennet, merâtib-i şerife ve makâmât-ı Âliyye manâsına olub, Hadîs-i mezkûr: “Kelime-i Tevhîd’i ityân iden kimse, kemâlât-ı şerife ve merâtib-ı Aliyye’ye nail olur” ma’nâsını müfîddir. Zîrâ her hâlet-i hasîse ve deniyye’ye “Cehennem” tesmiye olunduğu gibi, her hâlet-i şerife ve mertebe-i âliyyeye dahi “Cennet” tesmiye olunur. Hâlet-i Tevhîd bir hâlet-i şerife ve hâlet-i işrâk’da bir hâlet-i hasîse ve deniyye olduğundan “La ilahe illa’llâh” diyen bir âdem bilâ-şekk hâlet-i hasîse’den bi’l-hurûc, hâlet-i şerîfeye duhûl itmiş olur. El-hâ-sıl dünyada olsun âhiretde olsun, her hâlet-i şerîfeye “Cennet” ıtlâ-kı sahîh olduğu gibi her hâlet-i kerîhe ve rezîleye de “Cehennem” (nâr) ıtlâkı sahîhdir. Binâ’en-aleyh kütüb-ü semâviyyede vasf olu­nan “hûr”, “kusur” ve sâ’ire hep bu dediğimiz şeylerin suretlerine hami idilür. Buna rü’yâ-yı sâdıka dahî delâlet iden (40/A) Bir âdem âlem-i manâda kendisinin müzeyyen bir bağ-çede yâhud âlî bir köşkde bulunduğunu görür ve bu hâl ânın bir mertebe-i âliyye ve bir hâlet-i şerîfe’ye vâsıl olduğuna delâlet ider. Ve fî’l-vâki’ biraz zaman sonra o âdem mutlaka bir hâlet-i şerîfeye ve mertebe-i âliyyeye vâsıl olur. O zaman mukaddemen görmüş oldu­ğu bağçenin veya köşk’ün işte bu hâletden bu mertebeden ibaret bu­lunduğunu anlar. “Nevm” denilen şey de bir “Mevt-i sagîr”den iba­ret olduğundan müşâhedât-ı nevmiyyenin, müşâhedât-i uhreviyye cinsinden olmasını iktizâ ider. İmdi makâmât ve hâlât-i mezkûreye mütenâsib olan suver-i nevmiyye süver-i uhreviyye cinsinden oldu­ğu sabit olunca kütüb-ü semâviyyede zikr ve vasf olunan cennet hûr, kusur nâr azâb ve sâ’ire gibi şeylerin herbiri kendisine münâsib bir makam ve bir hâlete işaret olduğu bilâ şek taayyün ider. Bu didi-ğim şeyden tenebbüh it de âhiretin, cennetin, nârın, hûrun, kusurun neden ibaret olduklarını bil, gaflet itme (40/B) fakat bu hakâyıkı bi’l-mütâla’a vâkıf-ı esrâr-ı hakikat ve mu’tekıd-ı Hakk-ı hakkâniy-yet olduğun zaman dahî zinhar ibâdât ve tâ’ati terk eyleme, zîrâ ma arif-i hakîkiyyenin mükâşefât-ı yakîniyyenin kemâlât-ı aliyyenin makâmât-ı şerîfenin menşe’î ancak riyazet ve ancak ibâdetdir. Öyle ise sakın aldanub da “Dünyâ ve âhiret ve huri ve cennet bunlardan ibaret olunca ibâdât ve riyâzâta hacet yokdur” dime, zira bu sözle­ri söyliyen bir âdem hem dâl hem de mudil olub, katli mübâhdır. Sâbi’an: Buradaki “Cennet” mestur manâsına olub, hadîs-i mezkûr “Kelime-i tevhidi ityân iden kimse mahsûsda bi’l-hurûc gayr-i mah­sûsa duhûl eyler. Ya’ni hiss-i zahiri ile hiss olunan asnâma ibâdetden fariğ olarak hissen idrâk olunmıyan Zât-ı Hakka ibâdetle meşgul olur” mealindedir. Şol zikr olunan vücûh ile Resûl-i Ekrem’in “İnne li’l-Kur ane zahren ve batnan ve libatnihi batnan ilâ seb’ati ebtunin” kavl-i şerîfiyle beyân buyurduğu bütûn-ı seb’a tamâm oldu.

Çünki Resulü Ekrem “Bütûn-i Seb’anın Kuran hakkında câri olduğunu (41/A) ihbar buyurmuş ise de kendileri mazhar-ı cevâmi’ül-kelim olduklarından ânın her kelâmı hikmet nisabında ve ale’l-husûs kendilerine vahy olunan ve binâ’en-aleyh Kuran hük­münde bulunan şu hadîs-i şerif de bütûn-i mezkûrenin tahakkuku şübhesizdir. Hattâ bu hadîs-i şerîf “Cevâmi’ü’l-kelim”den olduğu içündir ki avam ândan vukû’u mümkün olmayan bir takım şeyler anlamış ve bu da “Allah” ile “Râsihûne fî’l-‘ilm”den ma adâ kimsenin bilemiyeceği bir hikmete binâ kılınmıştır ki, bütün umûma karşı şe­ref vârid olan bir şeri’atin de böyle olması muktezâ’-yi maslahatdır. Ba’zı kimseler vahiyde, şeri’atde i’vicâc görüyorlar ise de bu i’vicâc vahiyde, şeri’atde değil kendi his ve idrâklerindedir. Her nebiye ge­len vahiy bi’l-cümle muhtemilâtiyle zahiriyle bâtınıyla maksûddur.

DECCÂL VE KIYAMET VE DABBETÜ’L-ARD

Zamân-ı Resul aleyh’is-selâm’da ba’zı nâs, Kur andan hadîsden anlamış oldukları “Deccâl”, “Kıyamet”, “Dâbbetü’l-ard” ve sa ire gibi şeylerin kendi zamanlarında zuhuruna muntazır (41/B) oluyorlar idi. Nitekim anların bu intizârları meşhur ve kütüb-i mufassalada mesturdur.

Sonra müte’ahhirîn dahî kendi zamanlarında bunların zuhuruna muntazır oldular hattâ, bu bâbda bir çok kitâblar dahî tasnif ve te’lîf eylediler. Bunlardan bazıları o şeylerin hicretin üç yüz senesinde bazıları da zamân-ı Mehdî de zuhur ideceğini ve zuhûr-i Mehdî’nin de yediyüz ile sekizyüz arasında vukû’a geleceğini tevkît ve ta’yîn itdiler.

Hâlbuki hicret-i seniyye’nin sekizinci asrının nısfına doğru te­karrüb etmiş olduğumuz hâlde anların tahayyül etmiş bulundukları şeylerden hiç birisi zuhur etmediği gibi bundan sonra daha nice bin seneler dahî mürur idecek ve yine o şeylerden hiç birisi zuhur eylemiyecek. Kezâlik anların zu’m itdikleri gibi haşr-ı ecsâd dahî asla vuku a gelmiyecekdir!

Beyt:

Sevfe tera izâ incelel-gubâru

Eferesi tuhibbuke em hımâru

[Toz duman ortadan kalkınca, altındakinin at mı yoksa eşek mi olduğunu anlayacaksın.]

Ya Rab kelimât-i tâmmen ve nüfûs-i kamilen hürmetine nâr-ı cehen­nemden sana sığınıyorum.

(42/A) ALLAH MUHÎT-İ ÂLEMDİR

“Va’llâhu min veraihim muhît” kavl-i şerifi Hakk Te’âlânın bi’z-zât bütün kâ’inâtı muhît olduğunu ifâde etmiş ve hakikat ve nefsü’l-emr de bundan ‘ibaret bulunmuşdur!

Cenâb-ı Hakk’ın bu âlemi muhît olması Zeydin kendi azasını muhît olmasına benzer. İmdî a’zâ-yı Zeyd’den bir uzuv hareket it-dikde veya bir iş yapdıkda o hareketin o fi’ilin fâ’ili o uzuv değil belki o uzvun sahibi olan Zeyd olduğu ve binâenaleyh a’zâ mezâhir-i âsâr ve ef alden ibaret kaldığı gibi ecza ve efrâd âlemden bir cüz ve bir ferd dahî hareket itdikde veya bir iş yapdıkda o hareketin o fi’ilin fâ’ili dahî o cüz veya o ferd değil belki Allah olub, ecza ve efrâd hep mezâhir-i asardan ibaret kalmışdır.

Kezâlik a’zânın taaddüdü ile taaddüd-i Zeyd lâzım gelmediği gibi ecza ve efradın taaddüdü ile de Allah’ın ta’addüdi lâzım gel­mez ve bu hâlde Allâh’dan başka fâ’il-i sâmi müteharrike olmadı­ğından (42/B) hiç şübhe edilmez bunu birazda şöyle îzâh idelim. Zeyd a’zâsından ibaret değildir. Belki a’zâ Zeyd’in mezâhiridir. Zeyd her uzuvda o uzvun isti’dâdına göre zuhur ider. Ve anda bir eser izhâr eyler. Meselâ elde “batş” bir şey’i şiddet ve kuvvetle ahz itmek ayakda “Meşy” lisânda tekellüm, kulakda “sem”‘ zuhura gelir. Binâ’en-aleyh mâşî, sâmî’ ne ise mütekellim-i batş dahî odur. Yoksa bunları beyân kendilerinin mahall-i zuhurları olan a’zâlar değiller­dir. Görülmez mi ki Zeyd bir şahsı darb ettiği vakit o şahs-i madrûb “beni Zeyd darb itdi” der. “Zeyd’in eli” ve yâhûd “ayağı darb etti” dimez. Binâenaleyh asıl Zeyd tecezzi ve inkisâmı gayr-i kabil bir şey olub, tecezzi ve inkısamı kabul iden şey ancak beden ve a’zâdır. Fa­kat tecezzi ve inkisâmı kabul iden beden-i mahsûs da zuhur etmiş ve halbuki hissen beynlerinde fark olmadığı içün o bedene “Zeyd” denilmişdir. Yoksa hakikat ve nefsü’l-emr’de Zeyd beden değil bel­ki bizim dediğimiz şeyden ibaretdir, bunun (43/A) içün der ki bir uzuv tekellüm veya birisini darb yahud bir sadâ istimâ’ eyledikde veya bir mahalden diğer mahalle gitdikde bunların hepsi şey’-i vâhid olan hakîkat-i Zeyd’e isnâd olunur. Herhangi bir uzuv tekellüm idüb “Ene Zeyd” dise bu söz sâdık olur. Ve bundan “Zeyd”in taaddüdü lâzım gelmez.

İşte Hakk Te’âlâ dahî mahlûkâta nisbetle böyle olub o mezâhir-de zuhur itmiş ve her mazhardan sudur iden eserin müessiri dahî o mazhar değil belki anda hasebü’l-isti’dâd zuhur itmiş bulunan Hakk Celle ve Alâ Hazretlerinden ibaret bulunmuş ve mezâhirin taaddü­dü ile Cenâb-ı Hakk’ın taaddüdü lâzım gelmiyeceği dahî kat’iyyet hükmünü almışdır. Öyle ise bu âlemde Allâh’dan başka ka’il, fâ’il, sâni’, mâşî, yokdur. Benim bu hakâyıka vukufumu istib’âd itme. Zîrâ Hakk Te’âlâ “Velev enne ehle’l-kurâ âmenû vettekû le-fetehnâ aleyhim berekâtin mine’s-semâ’i ve’l-ard” buyurmuş ve buradaki (43/B) “Semâ” âlem-i melekûte, “arz” âlem-i mülke işaret olmağla nazm-ı kerîm vücûd-i hakîkî erbabı riyazet ve ibâdetle bize teveccüh eyler ise kendilerine âlem-i mülk ve melekût yollarını feth ider. Ve iki âlem’in hakâyıkını kâşif olan ilhâmât-ı ilâhiyye ve vârîdât-ı kal-biyye-yi müyesser kılarız” mealini ifâde etmiştir.

ENBİYÂ VE EVLİYA

Bir “Nebi” veya “Velî”ye kendi zamanında pek az kimseler meyl-i muhabbet ider ve vefatından sonra ise nâsın ana meyi ü muhabbeti yavaş yavaş artmağa başlar. Nihayet herkes anın nebi veya velî olduğunu tasdik eyler bu da ber-vech-i âti esbâb dan neşet ider. Evvelen bir nebi veya velînin kendi zamanında hasûdları bulunur. Ve ekseriya bu hasûdlar erbâb-ı nüfuzdan olur. Bunlar ânın hakkında şurada burada âna mukabele iderler. Halkın ândan nefretini mûcib bir takım sözler söylerler. Halk da bunların sözlerine inanarak o nebi veyâhûd o velîye lâyık olduğu ehemmiyeti virmezler. (44/A) Halbuki O nebî veya velî vefat edince bi’t-tabi’î hasûdlar dâhî bi­rer birer vefat iderek ânın hakkında mûcib-i nefret olan sözler dahî (ecrîcen ortadan zâ’îl ve ânların yerine menâkıb-ı sırfakâ olur. İşte bunun üzerine nâs dahî âna muhabbet ve i’tikâd itmeğe başlıyarak nihayet cümlesi ânın nebî veya velî olduğunu tasdik eyler. Sâniyyen: kesret-i mülakat taklîl-i muhabbete bâdî olduğundan bir nebî veya velî ile kavminin dâima yekdiğerini müşahede etmesi ve birbi­riyle muhâdara ve muhavere eylemesi ânın hakkında muhabbet ve i’tikâdı taklîl ider. Ve bu cihetle zamân-ı hayâtında kendisine pek az kimseler ittibâ’ eyler, vefatından sonra ise bu hâl zâ’il olarak gittikçe kavminin âna muhabbeti, hüsn-i zannı tezâyüd eyler.

Sâlisen: Bir nebî veya velînin meziyyet ve fazileti tedricen zahir olur. Râbi’an: Avâm-ı nâs nübüvvetde, velâyetde vâki’ ve nefsü’l-em-re muhalif birçok şeyler tevehhüm eyler. Nitekim Kitâb-i Mübîn’in delâlet ettiği üzre münkirler Peygamber olan (44/B) Zâtın eki ü şürb itmiyeceğini ve sokaklarda meşy hareket eyliyemeyeceğini ve insândan değil meleklerden olacağını, vukû’u muhal olan bir takım havârıkı izhâr ve icada muktedir olabileceğini tevehhüm eylemişler ve Resulü Ekrem (sallallâhû aleyhi ve sellem) ise bunların zu’m ettikleri gibi olmadığın­dan “Muhammed” de bizim gibi bir insandır, yiyib içiyor, sokaklar­da geziyor, bununla beraber istediğimiz havârikı de izhâr idemiyor, halbuki Enbiyâ-i sâlife böyle değil idiler. Bizim ândan taleb ettiği­miz şeylerin emsalini ânlar ityân ve izhâr ediyorlar idi. Binâ’en-aleyh Muhammed nebi değildir” diye tan itmişler idi. İşte avâm-ı nâs Enbiyâ’nın bu gibi evsâf-ı muhâliyye’yi hâ’iz olmalarını tevehhüm ve tahayyül itdikleri cihetiyle içlerinden zuhur iden bir nebi veya bir velînin evsâf-ı mezkûreyi hâ’iz olmadığını görünce “Enbiyâ-i sâlife şöyle idi böyle idi. Bu ise ânlar gibi değil” diye hemen ânı inkâra müsâra’at iderlerde Enbiyâ-i sâlife’nin dahî o nebî gibi olduklarını bilmezler ve hattâ o ciheti hatır ü hayâllerine bile getirmezler.

(45/A) Halbuki bu münkirler Enbiyâ-i sâlife zamanlarında gel­miş olsalar idi bilâ şekk ânları da inkâr idecekler idi. Nitekim ol za­manlar mevcûd olan avam dahî bunlar gibi olub, şu zu’m-u faside binâen içlerinden zuhur iden Enbiyâ-i izâm Hazarâtını inkâr etmiş­ler idi, el-Hâsıl her kâmilin zamanı mürur ettikde ukûl-i nakısa er­babı ânlara bir takım kemâlât-i muhâliye isnâd ve ânların o evsâf-ı muhâliye’yi hâ’iz olduklarını i’tikâd itmekde olduklarından asırla­rında zuhur iden kâmillerde evsâf-ı mezkûreyi bulamayınca hemân anları inkâra müsâra’at iderler. Ma’a hazâ eğer ânlar kâmilîn-i sâlifeyi görmüş olsalar idi. Ânları dahî inkâr idecekler idi.

Çünki zu’mlarınca enbiyâ ve evliyada bulunması lâzım gelen ke-mâlâtın ekserisini anlarda bulamayacaklar idi. Nasıl bulabiliyorlar ki bu gibi kemâlât o zamanlarda vâki’ olmadığı gibi gerek şimdi ve gerek ilerüde dahî vâki’ olmak sânında değildir. İşte ekseriya avâm-ı nâsın kâmilîn-i hâzırayı inkâr (45/B) ettikleri hâlde kâmilîn-i mâ-ziyye yi i’tikâd eylemeleri bu zikr olunan sebebden nâşîdir. Allah ü a’lem!

TAKSÎM-İ İBÂDÂT

Avâm’ın ibâdâtı âdete, ehl-i sülûkden olan mübtedîlerin ibâdâtı da havf ü recâya, mutavassitînin ibâdâtı da meyl-i makâmât ve vus-lat-ı kerâmâta, müntehîlerinki ise hudûd-i şer’iyye’yi hıfz ü siyânete mebnîdir. Fakat riyâzet-i ciddiyye ve mücâhede-i hakîkîyye’nin nihayeti yokdur. Çünki riyazet ve mücâhede maarif-i ilâhiyyeyi ve “seyr-i fî’Hâh’ı tahsil içün olub, bunlar ise namütenahi olduğundan riyazet ve mücâhede dahî namütenahidir. Binâen-aleyh kelâm ve taksîm-i sabıkımız ibâdât-ı mahsûsa ve tâ’at-ı mukannene hakkında olub, mücâhede-i hakkında değildir!

İNKITA’ İLA’LLÂH

“İnkita İla’llâh” ta’bîri ıstılâh-ı ehl-i tasavvufda tefekkür ve teyak­kuz manâsında müsta’meldir. Bunun da hâsılı tahsîl-i ma’rifetu’llâh içün ala ik-i dünyeviyyeden bi’l-inkıtâ’ garîk-i lücce-i (46/A) tefek-kürât ve teyakkuzât olmakdan ibâretdir. Vâki a ma’rifetu’llâh ancak bu yolda tahsil olunabilür. Şu kadar ki insanlar Allah’ı bi-hakkın bi­lecek olurlar ise içlerinden pek az kimseler ibâdât ve tâ’at ile iştigâl idüb ekserisi ise bunlardan âzâde kalacaklarından Hakk Te’âlâ Haz­retleri anların kalblerini mühürleyerek kendisini ânlara bildirmemiş ve hevâ ve heveslerini kendilerine ilâh, ittihâz itdirerek ululara ânları tâ’at ve ibâdete sevk eylemişdir ki bundaki hikmet ve menfaati an­cak arifin takdir iderler.

SAVM-I VİSAL

“Savm-ı Visal” mekruh değildir. Vâki’a ânın hakkında bir nehiy vârid olmuşdur. Fakat bu nehiy bizim aleyhimize değil lehimizedir. Bu gibi nehiy ise tahrîm ve kerahet içün olmayub belki terfih ve şef­kat içündür. Nitekim usûl-i fıkıhda dahî böylece tasrîh idilmişdir. Binâen-aleyh savm-ı visali terk câ’iz olduğu gibi (46/B) bilâ kerahet fi’il dahî câ’izdir. Eşhâd hakkında nazil olan “Veşhedû zeviy adlin minküm” kavl-i şerifındeki “Veşhedû” emri vücûb içün olmayub, belki terfih ve şefkat içün olduğu ve binâenaleyh terk-i işhâd ile ism ve kerahet lâzım gelmediği gibi savm-ı visal hakkında vârid olan ne­hiy de tahrîm veya kerahet içün değil belki terfih ve şefkat içün olub, gerek fi’iliyle ve gerek terkiyle ism ve kerahet lâzım gelmez.

İmâm Müslim’in silsile-i rivayetini Enes İbn Mâlik Radiyâllahu anh’e ısâl eylediği “Vâsale’n-Nebi Aleyhi’s-selâm fi âhiri şehr-i Ra­mazân fevâsala nâsun mine’l-müslimîn febelagahu zâlike. Fekâle lev-muddelenâ eş-şehru levasalnâ visâlen hattâ yede’ul-mute’ammikûne te’ammukahum.” Hadîs-i şerifi de şu müddeâmızın hakikatine delâ­let ider. Zîrâ bu hadîs-i şerif mantûkunca Hazret-i Resul aleyhi’s-selâm bir Ramazânın âhirinde savm-ı visal itmiş ya’nî iftar etmek­sizin ertesi günün orucuna niyyet eylemişler müslümânlardan bir takım kimselerde bu husûsda kendilerine peyrev olmuşlardır. Bu hâl Cenâb-ı (47/A) Resulü Ekrem’e baliğ oldukda Resulü Ekrem ânların bu fi’illerini takbih itmeyüb belki ekser şehr-i Ramazân’da bizim içün biraz daha uzadılmış olsa idi “Müte’ammikûn” terk-i visal idinceye kadar biz visalimizde devam ider idik” demişdir. Eğer savm-ı visal haram olsa idi, Hazret-i Resul anların bu visallerini tak­bih ider ve “Bir daha böyle şey yapmayınız” diye ânları o fi’ilden men’ eyler idi.

İmdî işte bu hadîs delaletiyle anlaşıldı ki mukaddemen taraf-ı Risâletpenâhî’den “Savm-i Visal” hakkında vârid olan nehiy, nehy-i tahrîm değil belki ehl-i imân ve islâm’ın düçâr-ı külfet olmamaları içün vârid olmuş bir nehy-i terfih ve şefkatdir.

Öyle ise bugünkü orucunu iftar itmeksizin yarınki orucuna vasi itmek isteyen bir kimse içün savm-i visal haram değildir, belki men-dûbdur. Hazret-i Sıddîk’in altı gün, Abdullah bin Zübeyr’in yedi gün ba’zı selefin de üçer gün savm-i visal eylemiş oldukları dahî mervîdir ki, (47/B) bunlar hep o gibi savmın mendûb olduğuna delâlet ider. Ba’zı muttakîlerin de “kırk gün savm-ı visal” ettiği rivayet olunmuş ve hattâ sulehâ “Her kim giceli gündüzlü kırk gün sâ’im olur ise ana âlem-i melekût’dan bir nev’î kudret zuhur iderek, o kimse ba’zı es-râr-ı ilâhiyye’ye vâkıf olur” dimişlerdir!

RÜ’YETÜ’N-NEBÎ
Ba’zı kimseler âlem-i menâmda Resûl-i Ekrem’i görürler ve gör­dükleri suretin hakîkaten Resulü Ekrem’in sureti olduğunu zann iderler. Fakat bu zann bâtıldır. Sâhib-i rü’yâ’nın gördüğü şey’ yine kendisidir. O günlerde Resulü Ekrem’e peyda itmiş olduğu bir münâsebet üzre kendi ruhu Resulü Ekrem’in suretine temessül iderek âlem-i menâmda kendisine görünmüşdür.

Nâ’imin âlem-i rü’yâda gördüğü sair suretler dahî hep bu ka­bildendir. Bir adam hâl-i yakaza’da her kime münâsebet peyda ider veya hangi şey ile iştigâl eyler ise hâl-i nevm’de ânın ruhu (48/A) o kimse veya o şey suretine temessül iderek kendisine görünür. Âlem-i manâdaba’zan sâhib-i rü’yânınba’zan da sâhib-i suretin hâli sâhib-i rü’yâya münkeşif olur. Ve bu bâbda arif ile gayr-i arif arasında min vücûhin fark bulunur. Ez-cümle arif “Ba’de’r-Rab” gayr-i arif ise “Kable’r Rab”dır. Ya’nî arif olanlar bir fı’ilî evvela ve bi’z-zât kendi­lerine isnâd ettikleri hâlde arif olmayanlar her fi’ili evvelen bi’z-zât Rablerine ve ba’de kendilerine isnâd nisbet iderler!

YİNE VAHDET-İ VÜCÛD’A DÂİR BİR KEŞİF

Bir gün hücremde oturmuş ve ser-be-ceyb murakabe olmuş idim. Bu sırada kendimi muztarib bir hâlde gördüm. Nefsimin hâl-i ihtirâk ve işti aide bulunan bir odun parçasında zuhur iden alevin sadâsına müşabih bir sadâ virdiğini işitdim bunu müte akib karşum-da kırmızıya mail bir levn-i ebyaz müşahede itdim. Ba’dehu hiss-i zahirîye avdet ile karşımdaki ocakda (48/B) bir odun parçasının iştial etmekde ve muztarib olmakda ve kendisinden kırmızıya mâ’il beyaz renkde bir ‘alev çıkmakda bulunduğunu ve o alevin rü’yâda gördüğüm alev gibi bir alev olduğunu ve işittiğim sadâ gibi bir sadâ virdiğini gördüm. Bunun üzerine hâl-i murâkebede nefsimde vâki’ olan şey’in işte bundan ibaret bulunduğunu bildim ve hükm ittim ki ocaktaki odun benden ve ben de ândan ibaret olub, ânın savtı benim ve benim savtımda anındır. Kezâlik ânın iştial ve ıztırâbı benim ve benim iştial ve ıztırâbım da ânındır. O gördüğüm üzre işte bu odun­dan zuhur iden alevin levni olub, başka bir levn değildir.

Hazret-i Sıddîk Radiya’llâhü anhü “Her neye bakar isem evvelâ Allâhı görürüm. Hattâ kalbimin nefsimin dahî mezâhir-i ilâhiyye-den birer mazhar olduklarını yakînen bilürüm” dimiş ve bu sözüyle her gördüği şeyde evvelen nefsini müşahede itmekde olduğunu ve ânın da Allâh’dan ibaret bulunduğunu i’tirâf eylemişdir.

(49/A) Zîrâ kuvve-i bâsıra ve kuvâ-yı sâ’ire hep ândan ibaret olmağla kendisi de bilâ şekk ânın aynıdır. Fakat Hazret-i Osman Radiya’llâhü ânhu her ne şeye nazar ider ise evvelen o şeyi ba’dehu Allah’ı müşahede itmekde olduğunu söylemişdir!

BA’ZI HALATIN ZUHURİYLE VAHDET-İ VÜCÛD’A İSTİDLAL

Hava gayet bulutlu olduğu ve şems o kesîf bulutlar altında kalmış bulunduğunu bir gün hücremde oturuyor ve vaktini bir dürlü ta’yîn idemiyor idim. Birdenbire kalbime “Şimdi ikindi ezanı okunacak” hatırası tulü’ itdi. Ve bu hâtıra birkaç kerre tekerrür iderek zihnimde karargîr oldu.

O anda vakt-i asrın hulul itmiş olduğunu bildim. Ve hemen ezan sadâsını dahî işitdim, gaybı biliş ise ancak o ya’ni “Allah” olduğun­dan kendimin Allâh’dan başka bir şey’ olmadığını işte bu hâdise ile de bi’l-istidlâl anladım bir de ahyânen nefsimde vâki’ oluyormuş gibi bir hareket-i kaviyye (49/B) ve bir meşiyyet-i serî’a hissederim, hem de bunu yalnız kuvve-i sâmi’am ile değil bi’l-cümle kuvvetlerim ile duyarım işte bu da vahdet-i vücûd’un hakikatine delâlet ider.

Bu esrarın tarafımdan dermiyân idilmesi bir fi’il-i ilâhî’den baş­ka bir şey’ değildir. Zîrâ Hakk Te’âlâ “Mâyaftehu’llâhu li’n-nâsi min rahmetin felâ mümsike lehâ ve mâ yümsikü felâ mürsile lehû min ba’dehu min rahmetini” buyurmuşdur ki, bunun cümleten me anîsinden biri de Hakk Te’âlâ bir nebî veya velî vâsıtasiyle nâsın hidâyetini irâde itdikte ânın menine kimse kadir olamayub ânın be­hemehal vukû’a geleceğinden ibâretdir. “Va’llâhu mütimmü nûrihi velev kerihe’l-kâfirûn”

RÛH

Eczâ-i ferdiyet-i bedeniyye’nin te’essürâtiyle bedende zahir ve âlât-ı bedeniyye vâsıtasiyle ef al ve harekât-ı mahsûsanın bedenden sudûruna bais olan keyfiyet “Ruh” ıtlak olunur. Bazı hükemâ ve mütekellimînin didikleri gibi “ruh” ba’de’l-beden hâdisdir. Kezâlik âlem-i misâl vâsıtasiyle beden (50/A) suretine temessül etmiş olan şeye de “Ki bir cevher-i nûrânîdir” rûh ıtlak olunur. Rûh bu cevher­den ibaret olduğuna göre hudûs-i bedene iki mertebe takaddüm etmiş olur.

Zîrâ âlem-i misâl bedenden bir mertebe, âlem-i ervah da âlem-i misâlden bir mertebe mukaddem olduğundan cevher-i nûrânîden ibaret olan ruhun bedenden iki mertebe mukaddem olması iktizâ ider. Resulü Ekrem Efendimizin “Hulika’l ervâhu kable’l-ecsâdi bi elfey âmin” hadîs-i şerifleri dahî buna işâretdir. Zîrâ buradaki “elfey” lafzı “mertebeteyn” mânâsına olub, hadîs-i şerîf “Ervah, ecsâddan iki mertebe evvel halk olundu” me alini müfîddir. Bundan ervahın hudûs-ı zamânî ile hadis olması da lâzım gelmez.

Resulü Ekrem (sallallâhû aleyhi ve sellem) Efendimize şu iki mertebeden her biri bin yıl suretine temessül itmiş olduğundan kendisine zuhur ve inkişâf eylediği gibi haber vermiş, ta’bîri ve tavzihi ise bizim dediğimiz şey­den ibaret bulunmuşdur.

(50/B) Bu tabirden gaflet itme zîrâ bu ta’bîr ile Resulü Ekrem’e zuhur idüb, cühelânın ta’bîrinden âciz ve gafil kalarak zahiri üzre hami itdikleri pek çok şeyler sana münkeşif olur. Ma’a hazâ hikmet ve maslahat yine ânları zahirleri üzre terkdedir. Ehlu’llâhdan “Küm-melîn” (kâmiller) bunu da pek a’lâ bilürler. El-hâsıl Resûl-i Ekrem’e zuhur iden manâlar hep suver-i mahsûsâtda zuhur itmiş ve halbu­ki böyle suver-i mahsûsâtda zuhur iden manâlar ekseriya ta’bîr ve tevile muhtâc bulunmuşdur. Resûl-i Ekrem bunları niçün ta’bîr ve te’vîl itmedi de zahirleri üzre bırakdı” diye suâl olunur ise diriz ki hasebü’z-zamân bir nev’î hikmete binâen Resûl-i Ekrem ânları ta’bîr ve tevile me’zûn değil idi. Bir ma’zeret-i meşru’aya binâen o zaman Resûl-i Ekrem ânları ta’bîr ve tevîl itmedi. Bu zamanda ise o mazeret mevcûd olmadığından artık şimdi ânları ta’bîr ve te’vîlde hiçbir mahzur yokdur. Bu sözlerimizden Nusûs-u Kur’aniye ve Ehâdis-i Nebeviyye’nin ma’ânî-i zahiresi nefy ve inkâr itmiş (51/A) olduğumuz anlaşılmasın zîrâ Resul ü Ekrem “İnne li’l-Kur ani zah-ran batnan ve li-batnihi batnan ilâ seb’ati ebtunin” buyurmuşdur. Binaenaleyh biz bir âyetin ve yâhûd bir hadîsin ma’nâ-yı zahirisine mugayir bir ma’nâ-yı bâtınîsi hakkında bir şey söyler isek maksadı­mız, zahiri nefy değildir. Belki biz zahire de, bâtına da hem de ye­dinci batna kadar bâtına da kâ’il ve zahir ile bâtın beynini câmî’yiz. İndimizde Kuran olsun, hadis olsun zahiren ve bâtınen Hakk’dır. Meğer ki zahirden mâni’ bir mecaz taayyün itmiş ola!

UMÛR-İ GAYBİYYE’NİN SUVER MAHSÛSÂT İLE TECELLÎSİ

Bir gün beyne’n-nevm ve’l-yakaza hâlinde bulunduğum bir sıra­da karşımda bir suret zuhur etti, bana birçok sözler söyledi. Ezcüm­le birisi “Bana meyi ideni ve beni tahsil eyleyeni Allâh’dan teb’îd ide-rim” kaziyyesi idi. Gözümü açub bunun rü’yâ olduğunu anlayınca o gördüğüm sureti dünyâ ile ta’bîr ve te’vîl eyledim. (51/B) Yine ayn-i hâlde bulunduğum bir zamanda ruhum bana tecellî itdi, et­rafıma şemsden daha ziyâde nurlar ziyalar saçıyor idi. Bir hâldeki ânın nuruna haddü pâyân tasavvuru bile mümkin değil idi. Bunun üzerine bana nâ-kâbil-i ta’rîf bir vecd ve bir bükâ arız oldu. Ve bu sırada birisi bana âhiret ile dünyâ arasındaki tağayyür ihtiyarlık ile gençlik arasındaki tagayyür gibidir” diye hitâb eyledi. Ve yâhûd bu söz kendi kendine kalbime tulü’ itdi.

Yine bir gün bir yerde oturuyor idim. Bana bir nevm-i hafif arız oldu. Âlem-i menâmda bütün mevcudatın Allâh’dan ibaret oldu­ğunu müşahede itdim. Ve bu sırada Hakk Te ala nın benim lisânım üzre “Ya Allah” diye nida eylediğini işitdim. Çünkü bütün âlem an­dan ibaret ve lisânım da ânın lisânı idi. Bu hengâmda bende bir vecd husule geldi ki ândan aldığım lezzet hâlâ beni gaşiy eylemekdedir!

İNSÂN’IN HEM BEDENİ HEM DE RUHU İTİBÂRI İLE GIDAYA İHTİYÂCI

(52/A) İnsân nefs-i natıka ile bedenden ibâretdir. Hâlbuki bun­lardan her ikisi içün de, rızk, rıfk, gıda, tenâ’um lâzımdır. Binâen aleyh insân agziyye-i bedeniyyesini tahsil içün sa’y eylediği gibi ag-ziyye-i rûhiyyesini tedârik içün dahî sa’y itmelidir.

Hattâ âkil olan kimse ağziyye-i rûhiyyesini tedârik içün daha ziyâde gayret eylemelidir. Çünki insân, bedeniyle değil asıl ruhiy­le insân olduğundan ağziyye-i bedeniyyesini tahsile sa’y idüb de ağziyye-i rûhiyyesini tedârike sa’y etmeyen hâ’ib ve hasır ve mevta a’dâdına dâhildir.

MEŞÂYİH-I İ’ZÂM’A MEYL-İ MUHABBETİN LÜZUMU

Resul ü Ekrem Efendimiz “İnne lillâhe fi eyyâmi dehrikûm ne-fehâtün elâ fete’eradu en-nefehâte” buyurmuş ve buradaki “nefehât” lafziyle mürşîdîn-i kâmiline işaret eylemiş ve diğer bir hadîsinde de “Men ehâbbe kavmen fehüve minhüm” buyurmuştur. Zîrâ birşeyi bir şeye takrîb eyledikde ânın hükmünü ahz ider. (52/B) Muhib de mahbûba kalben karîb ve mukbil olduğundan mazmûn-u hadîs bilâ şekk Hakk ve savâbdır. Hattâ görülmez mi ki gice ile gündüz yekdiğerine tekarrüb itdikde birbirinin hükmünü ahz idiyorlar. Ve bu cihetle “İhvan” nâmını alıyorlar.

SÛFÎ İBNÜ’Z-ZAMÂN’DIR

Sûfî ahvâl-i mâzîyeyi tefekkür ve ânın içün teessüf etmediği gibi ahvâl-i müstakbeleyi de teemmül itmez, belki vaktini teveccühe, tasfiyyeye, hâl-i hâzırda kendisine lâyık olan şeyleri tefekküre sarf eyler. Sûfî bir tarîk-i ibâdet dahî iltizâm itmez, her vakit Hakka tâbi’ olur. Hakk’dan başka bir şeye nazar eylemez. Ba’zan tatyîb-i hatır içün halk ile meşgul olur ise de bu sırada ve belki her nev’i iştigâlin­de ve her hâl ü kârında Hakka mukârindir. Her ne kadar şu iki iştigâl beyninde hasebe’z-zâhir tebâyün ve tezâd bulunur ise de. Zira a’mâl niyyât iledir. El-hâsıl sûfî “İbnü’z-Zamân’dır.

(53/A) SÂLİK-İ TARİKAT OLANLARA ZUHUR İDEN BİR HÂLET-İ MÜDHİŞE

Bir sâlik mertebe-i küfre vâsıl olub, o mertebeyi kat’ itmeyince tam müslümân olamaz. Bu mertebe iki islâm arasında bir berzah ol­duğundan orada tevakkuf iden sâlik tezânduk ider. Bu tevakkufdan Allah’a sığınırız. Ben dahî o mertebeye vâsıl oldum ve orada birçok zamanlar kaldım ise de lehü’l-hamd ve’l-minne inâyet-i ezeliyye im-dâdiyle oradan kat’-ı mesafe iderek sâhil-i selâmete çıkdım!

SÜLÛK’UN BA’ZI MUKTEZİYÂTI

Mürîdlerimizden bazılarını bizim bağın muhafazasına me’mûr itmiş idim. Bir gün ânlardan birisi yanıma gelüb ber-vech-i âtî ifâde de bulundu. Ve geçenlerde bir çocuğun bizim bağa girdiğini ve bir ağaçdan meyve koparmak üzere bulunduğunu gördük. Arkadaşları­mızdan filân derhâl (53/B) çocuğun yanına koşarak çocuğa bir tokat vurdu. Ben ise karşudan bu hâli seyr idiyor idim. Gayet müte essir ol­dum. Hattâ teessürümden ayakda duramayub, derhâl yere düşdüm. Çocuk ise düşmedi. Tokadı yiyen o çocuk olduğu hâlde benim ân­dan daha ziyâde müte’essir oluşuma ta’accüb ittim ve hâlâ idiyorum: “Bizim mürîd kendisine zuhur iden bu vakayı garâ’ibden add eyledi ise de bu gibi şeyler müntehilere ve hattâ mutavassıtlara göre muk-teziyât-ı sülûkden olub, ânlarda asla garabet yokdur. Kezâlik ara sıra bizi ziyaret iden ve muhibbân-ı sülehâdan bulunan bir genç tüccara zuhur itmiş olan vak’a-i âtiye dahî bu kabildendir. Mümâ’ileyh bir gün yanıma gelüb şu yolda ifâdede bulundu.

Bir gice odamda uyuyor idim. Birisi beni uyandırdı. Yatağımın üzerine oturdum, uyandıran adamın yüzüne bakdım, yüzünden leme an iden nurlar derûn-u hücreyi (54/A) tenvir eyliyor ve bu nûr gayet latif ve gayet dilgarîb (gönle yakın) bir nûr olmağla bence ma’rûf ve ma’lûm olan nurların, ziyaların hiç birisine benzemiyor idi. Bu zât karşumda bir zaman durdu ise de bu müddet zarfında bana hiç bir şey söylemediği gibi “Ben” de ana hiç bir şey söyleyemedim. Badehu birden bire gâ’ib olub gitti. Zulmetde yine avdet iderek derûn-i hücreyi istilâ eyledi. İkinci, üçüncü giceleri dahi ayn-i hâl vuku’ buldu. Fakat üçüncü gicede o zâtın yanında diğer bir zât daha bulunuyor idi. O gice sabah oldukda bu vakayı ehibbâmdan ba’zılarına hikâye itdim. Ve bunun üzerine gerek o zâtı ve gerek refi­kini bir daha göremedim. Birkaç gün sonra şiddetli bir hastalığa tu­tuldum az kaldı ki ölüyordum!

İNSÂN HER ŞEYDEN KÂMİLDİR

Nev-i insânda olan idrâkât, ıttılâât, tasarrufât, gerek mücerre-dâtda ve gerek ânların mafevklerinde bulunmak ihtimâli yokdur. (54/B) Yani şu mertebe-i nev’-i insânî’de “Vücûd-i Mutlak” içün hâsıl olan kemâlât merâtib-i sâ’ire’nin hiç birisinde hâsıl olmak mümkin değildir. Çünki Vücûdun mir’ât-ı mücellâ-yı uzmâsı an­cak insandır. Bunun içündür ki bir hadîs-i kudsî ‘de “Levlâke levlâk lemmâ halaktü’l-eflâk” buyurulmuş ve melâ’ike dahî insâna secde ve inkıyada me’mûr olmuşdur.

Akl-ı küll, Nefs-i küll ve bunların fevkindeki merâtib vücûdu insânda zuhur itmedikçe insân gibi bir şeyi idrâk ve ilm ânlar içün gayr-i kabildir. Çünki nefsî vücûd herşeyden ârî olduğundan vücûd’un bir şeyi insân gibi idrâk etmesi kendisine ancak mertebe-i insâniyyede mümkin olabilür. Vâki’a âlemde zuhura gelmekde olan eşyâ-yı acîbe ve âsâr-ı garibenin fâ’ili, mutasarrıfı müdriki hep vücûddur. Fakat merâyâ (aynalar) ve mezâhir vâsıtasıyle vücûd’dur. Eğer bu tahkiki anlar isen rüşde baliğ olarak hidâyeti kabul itmiş olursun!

HER ŞEY’İN VÜCÛD-İ MUTLAK OLDUĞU

(55/A) Bilmelisin ki, akıl, nefis, rûh, kalb hep “Allah” ismiy­le müsemmâ olan Vücûd-i Mutlakdan ‘ibâretdir. Bunlara “Vücûd” nâmı virilmesi her birinin merâtib-i vücûd’dan bir mertebe ve mezâhirinden bir mazhar olması i’tibâriyledir. “Vücûd-i Mutlak” o şeydir ki etvâra sirayet eder. Ve bir mertebeden diğer bir mertebeye intikâl eyler ba’zan felek ba’zan melek, ba’zan unsur, ba’zan me adin, ba’zan nebat, ba’zan hayvan, ba’zan insân suretinde zuhur ider. El­hâsıl esfel-i sâfilîn ândan ibaret olduğu gibi a’lâ-i illiyyîn de andan ibâretdir.

“Vücûd-i Mutlak” o şeydir ki, evvelâ sûret-i anâsır da zuhur it­miş ba’dehu sûret-i me’âdinde zuhura gelmiş sonra ândan sûret-i nebâtiyye’ye ve ba’dehu sûret-i hayvâniyye ye andan sonra dahî sû­ret-i insâniyyeye intikâl eylemişdir.

Binâen aleyh bu suretlerin sahibi heb o “Vücûd-u Mutlak” olub, o da Hakk Te’âlâ Hazretlerinden ibâretdir! (55/B) Hattâ bu suret­ler za il olsa vücûddan başka bir şey kalmaz. Nitekim bir koyun eki olundukda (yenildiğinde) insân olur ve bu da nefsin bedende tedbi­riyle husule gelir. Çünki bedende hâsıl olan şeylerin müdebbiri hep nefs olub, iktizâsına göre orada envâ’-i tedbîrâti icra ider.

Me’kûlât-ı sâ’ireyi de buna kıyâs eyle işte Vücûd-i Mutlak’ın bir nev’inden diğer nev’e ve bir mertebeden diğer mertebeye intikâli buna benzer. Bütün merâtibde intikâl iden vücûd-i mutlak olduğu içündir ki, Hazret-i Alî( kerremâllahu veche)’den “Ene’l-kalem”, “Ene’l-levh”, “Ene’l-arş”, “Ene’l-kürsî” sözleri südûr itmişdir.

RÜ’YETU’LLÂH

Cenâb-ı Hakk’ın suver-i mahsûsâtdan bir nev’-i sûrede kendisi­ni evliya kullarına göstermesi ve bu tarîk ile anların Cenâb-ı Hakk’ı görmesi mümkindir. Bu da ânlara taraf-ı İlâhîden bir nevi atıfet ve bir nevi keramet olmak hikmetine mebnîdir. Çünki Hakk Te’âlâ bir abd-i muhlisine bu veçhile görünmeğe kadirdir.

(56/A) “Risâle-i Kuşeyriyye”de bâb-ı keramet fasıllarında bu nev’ rüyet hakkında iki kavil zikr olunmuşdur.

EVLİYÂ’ULLÂH’DAN BA’ZI HAVÂRIKIN ZUHURU

Bir gice hücremde oturuyor idim, bir pervane geldi, sirâcin et­rafında uçmağa başladı, kendisini birkaç kere sirâca çarpdı, nihayet yere düşdü. Vefat idüb itmediğini anlamak içün pervaneyi elime aldım, cisminin her tarafını nazar-ı tedkîkden geçirdim. Zavallıda hayâtdan bir eser kalmadığını görünce artık vefat itmiş olduğu­na kat’iyyen hükm itdim. Ba’dehu Bâyezid-i Bistâmî Hazretlerinin vefat itmiş bir karıncaya nefh-i rûh iderek diriltmiş olduğu meseleyi tahattur idüb ben de bu pervaneyi ol vech ile diriltmek istedim ve hemân safî bir kalb, hâlis bir yürek ile üfürüb bi-izni’llâh anı ihya eyledim. Pervane dirildikden sonra kemâ fî’s-sâbık uçmağa başladı.

Güya ki evvelce âteşe düşmemiş ve bi’l-ihtirâk vefat itmemiş idi.

(56/B) Zinhar bunu inkâr itme. Zîrâ ârifde Allah mütecellî olub, Allah ise her şeye kadirdir. Nitekim gaybi de ancak o bildiği hâlde ekmel-i mezâhir olan insanda zuhur etmesi ve bu suretle arifin an­dan ibaret bulunması sebebine binâen arif dahî mugayyebâta mutta­li olmakdadır. İşte bir arifin ihyâ-i mevta itmesi de bu kabildendir!

AHVÂL-İ ENBİYÂ

Enbiyâ, hâl-i nevmde (uykuda) olduğu gibi hâl-i yakazada da bu âlemden âlem-i misâle ruhen intikâl iderek, orada bir takım eşya müşahede iderler. Bunun içün ânların müşahede ettikleri şeylerin bazıları te’vîl ve ta’bîre muhtâc olurlar. Nitekim, Resulü Ekrem sallalâhû aleyhi ve sellem Efendimiz Hazretleri bir gün yakaza hâlinde iken âlem-i misâle ruhen intikâl itmiş ve orada kadın suretinde bir suret müşahede eylemiş idi de ba’dehu o sureti dünyâ ile tabir bu­yurmuşlar idi. İmdi âlem-i misâlde görünen o sureti dünyâ ile ta’bîr itmek lâzım gelince bir nebiye yine o âlemde görünen cennet, hür, kusur, (57/A) gibi eşyanın suretlerini kendilerine münâsib birer manâ ile ta’bîr itmek ve ânların muhtemelâtından olan me’ânî-i uh-râya hami itmek ve ol bâbda şeref-nüzûl iden âyetleri de ol veçhile te’vîl ve tefsir itmek dahî mümkin olur. Bunun içündür ki Resulü Ekrem “İnne li’l Kur’âni zahran ve batnan ve li-batnihi batnan ilâ seb’ati ebtunin” buyurmuşdur!

SIFÂT-IİLÂHİYYE

Cenâb-ı Hakk’ın sem’, basar, kudret, hayât, ve sâ’ire gibi bir çok sıfatları vardır. Bunların cümlesi mezâhire zuhur itmekde bu vâsıta ile his ve idrâk olunmakdadır. Mezâhirden nazarî kat’ ile Cenâb-ı Hak bi’z-zât kendisi dahî bu sıfatları hâ’izdir. Ve bu i’tibâr ile sıfât-ı mezkûre sıfât-ı zâhiriyye ye teşbîhden beri aklın, vehmin hayâlin, id­râkinden müte’âlîdir. Sıfât-ı Hak rûhâniyye olsun cismâniyye olsun hayvâniyye olsun, cemâdiyye olsun, semâviyye olsun, arziyye olsun, nebâtiyye olsun, hulâsa her ne olur ise olsun (57/B) bi’l-cümle eş­yada sabit ve mevcûddur. Ezcümle hayât sıfatiyle cümle eşya hayât bulmakda kelâm sıfatiyla da her şey ânı tesbîh ve takdîs eylemekde-dir!

KUVÂ-Yİ İNSÂNİYYE HEP HAKK’DAN İBÂRETDİR

İnsânın sem’i, basarı ve sa ir kuvâ-yı zâhiriyye ve bâtıniyyesi hep “Hak’dan ibâretdir. Bunu nevâfil ile kesb-i kurbet idenlere tahfife sebeb ise ma’rifet-i kâmilenin ânlarda husulüdür. Ya’nî envâ’-i nevâfil ile bi’l-iştigâl Cenâb-ı Hakka tekarrüb idenler kendi kuvâ-yi zahi­re ve batmalarının hep Hakk’dan ibaret olduklarına ilm ve ma’rifet hâsıl ettikleri ve nevâfil ile iştigâl itmiyenlar ise bu hakîkatden gafil bulundukları içün hadîs-i kudsîde: “Envâ’-i nevâfil ile bana takarrüb idenin sem’i, basarı, eli, hep ben olurum” buyurulmuş ve başkaları bu hükümden istisna idilmişdir. ‘İlmiyle âmil olmayan câhil addolu­narak, zümre-i cühelaya ilhak olunduğu gibi!

TE’SÎR-İ ME’ÂSÎ DE İHTİLÂF

İ’tikâdın ihtilâfıyle te’sîr-i me’âsî dahî ihtilâf iderek (58/A) bir âsî kendi itikadına göre muamele olunur. Nitekim “Ene inde zanne abdî bî” hadîs-i kudsîsi dahi buna delâlet ider. İşte elem, tenâ’um, azâb, derekât, lezzât, derecât hep bu asla teferru’ eyler.

Binâenaleyh ba’zı şahsın mu’azzeb ve müte ellim olmasına sebeb olan bir fiil diğer şahsın mütena’îm ve mütelezziz olmasına sebeb olur. Kezâlik te’sîr-i rü’yâ dahî bi-hasebi’l-i’tikâd tefâvüt ve ihtilâf ey­ler. Ayn-i rü’yâ hasebe’l-i’tikâd bir müslim hakkında sû-i te’sîr itdiği halde bir Nasrânî hakkında hüsn-i te’sîr ider. Aks-i kaziyyede bunu îcâb eyler!

CENÂB-I HAKK İLE MÜKÂLEME

“Sekiz yüz on” senesinde saferü’l-hayr’in bir gicesinde idi. Şid­detli bir hastalığa dûçâr oldum. O derece ki hayâtumdan kat-i ümîd itdim. Ve hemân mâsivâdan bi’l-külliye sarf-ı nazar iderek Hakka teveccüh eyledim. Derûn-i dilden: “-Yâ Rab! Bu hastalıklarını ala­cak mısın?” deyü niyaz itdim. Bunun üzerine hiçbir suret müşahede itmeksizin Hakk Teâlâ’nın: (58/B) “-Ben seni bu hastalıkdan halâs ideceğim” dediğini işitdim. Ve hemân kendime gelüb vücûdumda âlâm ve ıstırâbdan eser kalmadığını hisseyledim, derhâl kemâl-i beşâşetle kalkub oturdum! Allah şâfi-i hakîkîdir.

İSTİDLÂLÂT-I AKLİYYE

Akıl ve nazar tarikiyle iştigâl insân içün bir ikâl ve bir hicâbdır. Zîrâ kuvve-i müfekkire vehim ve hayâl ile mahlut ve memzûc oldu­ğundan bir insân fikir ve nazar tarikiyle uğraşdıkça bu iki kuvvetin kendisine tasallutundan halâs olamaz. Ve binâenaleyh bu tarîk ile eşyayı bi-hakkın bilemez. Mütekellimînin mesâilden bir meseleye fikir ve nazar tarikiyle ilim hâsıl ve ânın üzerine karar verdikden bir müddet sonra kendisine o meselenin hilafı zuhur iderek ândan rücû itmeleri dahî müdde amızı isbât ider! Hâsılı nazar ve fikriyle iştigâl i’tibâriyle akla i’timâd yokdur. Çünki karîban beyân olundu­ğu veçhile vehim ve hayâl ana tasallut (59/A) itdiğinden bu hâl anı idrâkât-ı sâfiyye’den ve bir şeyin hakikatini lâyikıyle keşf ve izhârdan men ider. Bu maksadı birazda şöyle îzâh idelim. Akılda iki cihet var­dır:

Birisi “Fikir” ve “Nazar” tarikiyle eşyayı idrâk; diğeri de “Tasfiy-ye-i bâtın” ile bir şeyi “keşf” ve “izhâr “dır. Aklın bi-tarîki’l-keşf bir şeyi idrâki etemm ve hatâdan eb’ad (uzak) olub, bi-tarîki’n-nazar id­râki ise hâyâlât-ı vefîre (çok) ve hatâyâ-yı kesîre ile mahlut (karışık) ve memzûcdur. Halbuki tarîk-i keşf ancak tasfiyye ve teveccüh ve enbiyâya ittiba ile hâsıldır. Binâenaleyh bunlardan hâli olan fikir ve nazar tarîki insân içün mûcib-i hacâlet ve dalâletdir.

Öyle ise riyâzetde mücâhede de hep enbiyâya ittibâ itmek fikir ve nazar ile iştigâli i’tibâriyle akla ittibâ’ı terk eylemek her âkile ve her sâlike evlâ ve elyakdır. Tâ ki hakikat kendisine tecellî eylesün de hakâyık-ı eşyayı Hakkıyle bi’l-idrâk, aklı kedürât ve evham ve hayâlâtdan masun ve mahfuz kalub Cenâb-ı Hakk’ı lâyık olduğu ve­çhile bilsün!

(59/B)YİNE BİR RÜ’YÂ

Birgün âlem-i manâda semâdan bir iki yıldızı elimle mess ede­rek ânların eczâ-i semâdan birer cüz gibi olub başlı başlarına birer şey olmadıklarını müşahede itdim. O ânda hatırıma şu geldi; tavus kuşunun kanadındaki altun gibi şeyler başlı başına birer cüz olma-yub belki o kanad eczasından oldukları ve şu kadar ki, bu cihetle bunların eczâ-i saireye mugayir bulundukları gibi bu kevkeblerde ayrı ayrı birer şey değil belki eczâ-i semâdan olub yalnız beyazlık gibi kırmızılık gibi bir takım elvân-ı muhtelife ile eczâ-i sâ’ireden temeyyüz etmişlerdir. Kevâkibin hadd-i zâtında böyle olmalarıda muhtemeldir. Bu hâl bazı elmalarda dahî müşahede olunur. Zîrâ bir elmanın bazı mahalleri kırmızı ve diğer mahalleri ise bu renkden hâli olduğu kesîrü’l-vukû’dur. Halbuki kırmızı rengi ha iz olan cüz başlı başına bir şey değil belki eczâ-i sâ’ire gibi o elmadan bir cüzdür. Şu kadarki haiz olduğu kırmızı renk ile eczâ-i sâ’ireden temeyyüz eylemişdir. İşte kevâkibin de (60/A) semâya nisbetle böyle olması­na hîç bir ma’nî yokdur!

ÂHİRETİN BİR MA’NÂSI DAHA

Herşey’in evveline “dünyâ” ve akıbetine de “âhiret” tesmiye olu­nur. Meselâ zinâ, şarâb ve hamr gibi şeyler ile evvelâ bir nev-i lezzet husule gelîr ba’dehu bu lezzet ve meserreti bir fezâhat, bir nedamet ta’kîb ider ki işte o lezzete “Dünyâ” ve o nedamet ve fezâhata da “Âhiret” nâmı virilür. Halbuki bunların her ikisi de şu âlemde vâki’ olur. Bi’l-cümle ef’âli ve ânları ta’kîb iden âsâr ve netâyic-i sâ’ireyi de buna kıyâs eyle!

ÂLEM-İ MANÂDA ZUHUR İDEN BAZI KEŞFİYÂT

“Sekiz yüz on sekiz” senesinde cemâziye’l-âhîr’in aşr-ı evvelinde Perşembe gicesinde âlem-i manâda Muhyiddîn-i Arabi’yi gördüm. Bana didi ki; “Şeytânı bu âlemden atmak istedim ve atdım. Şimdi bu âlemde şeytân kalmadı (60/B) yalnız ba’zı âsârı kaldı. Ba’dehu bu rü’yâyı ashabımdan bazılarına hikâye itdim ve bunu hıfz idüb suâl ettiğim zaman bana hikâye eylemelerini kendilerine ekîden tenbîh eyledim. Allâh’ü a’lem bunun te’vîli şudur. Şeytân insandaki kuvve-i vâhimeye; Muhyiddîn’in ânı bu âlemden atmış olması da tesânîf ve te’lîfât-ı kesîresiyle o kuvvetin hemân bi’l-külliye denilecek kadar hükmünü izâle ve yerine tevhîd-i sırfî ikâme eylemiş olmasına ve ândan bazı âsârın bekası da o kuvvetin bazı kimselerde hâlâ hüküm-fermâ olmasına işâretdir.

Bu rü’yânın bana zuhuru da o günlerde “Fusûs” müzakeresiyle meşgul bulunduğuma mebnî’dir. Yine bir gün âlem-i manâda biri­sinin bir bağçede zikrullâh ile meşgul olduğunu gördüm. Uykudan uyanınca yanımda bir müridin Allah‘ı zikr eylediğini müşahede it-dim ve bunun üzerine: “Men ehabbe en yertâdâ riyâda’l-cenneti fel yüksur zikrullâhi Te’âlâ” hadîs-i şerifinin hakikatine kat’iyyen hükm eyledim. Çünki bu hadisin meali Allâhı çok zikr iden bir kimsenin (61/A) cennet bağçelerinden bir bağçeye mâlik olacağını ifâdeden ibaret olub zuhur iden şu vak’a-i nevmiyye ise bu hakikati bana ay­nen gösterdi!

MENÂFİ-İ ZİKRULLÂH

Allah Teâlâ Hazretlerini çok zikr itmek miftâh-ı cümle-i kemâlât-dır. Zîrâ bi’l-cümle kemâlât Allâh’dan olub âna takarrüb ise ancak devâm-ı zikr ile hâsıldır. Çünki “Men ehâbbe şey’en eksere zikrâ” hadîs-i şerifi mantûk-i âlîsince zikr-i kesîr muhabbeti, muhabbet de kurbeti îrâs ider. Fi’l-vâki muhâbbetu’llâh zikirden başka bir şeyle hâsıl olmaz. Zîrâ Hak Te’âlâ rü’yet-i basar ile idrâk idilemez ki gö­zümüz ile anı görelim de o vâsıta ile âna muhabbet idelim, bâtında başka bir şey ile meşgul olur ise bu hâlde ayn-i basiret ile de idrâk idilemez. Ve binâen aleyh artık ana muhabbete imkân bulunamaz. Bunun içündür ki ibtidâ-yi emr de sâlik ile Allah arasında ülfet ve münâsibet gayet suûbetlidir (zordur). Celb-i ülfet ve tahsîl-i münâ­sebet (61/B) içün Allah’ı tezekkür ve tahayyül lâzım gelür. Ve bu da ancak “Zikr-i da imî” ile husûl-pezîr olur. İşte buna binâen Hakk Te’âlâ Hazretleri “Üzküru İlahe zikran kesîrâ” “Ve kezikriküm âbâ uküm” âyetleriyle ibâdete tarîk-i zikri talîm itmiş ve bunla dahî anlara re’fet ve şefkatini izhâr eylemişdir.

Fî’l-vâki’ bir sâlik zikre devam ettikde bu zikr ânın bâtınına sirayet eyler. Ba’dehu kalbe vâsıl olur. Ve işte o zaman matlûb olan muhâb-betullâh dahi husule gelerek ânınla telezzüz itmeğe başlar, ândan sonra da isti’dâdına göre kendisine ebvâb-ı rahmet feth olunur.

Zikr-i dâ’imî ile telezzüz muhâbbetullâh’ın husulüne alâmet ve bu da cennetin infitâhına ve se adet-i ma’neviyyenin husulüne bir emaredir. Nitekim “Mektubun alâ bâbü’l-cennet lâ ilahe illa’llâh” hadîs-i şerifi dahî zikirsiz Allah idrâk olunamayacağına ve ebvâb-ı Cenneti feth idilemeyeceğine işâretdir!

ECZÂ-İ ÂLEM’İN YEKDİĞERİNE OLAN ŞİDDET-İ İRTİBATI

(62/A) Bütün âlem a’lâsiyle esfeliyle sahîhu’l mizâc bir insân gibi olub, cevf-i âlemde ve şu fezâ-yı nâ-mütenâhîde bulunan bil­cümle eşya ve ecsâmın yekdiğerine şiddet-i irtibat ve te’sîri vardır. İşte bu âlemin nizâmına sebeb olan şey ânın şu evzâ üzerine bulun­masıdır. Ve bunun içün “Eflâk bulundukları hayizlerden biraz irtifa veyâhud bir mikdâr inhitat itseler nizâm-ı âlem bilâ şek muhtel olur” dimişler!

HER ŞEYDE İKİ CİHET

Bu âlemde her şeyde iki cihet vardır. Birisi cihet-i hüsn diğeri de cihet-i kubhdur. İmdi Hakk Teâlâ bir kuluna bir işi işletmek ister ise âna o işin o fi’ilin cihet-i hüsnünü irâ’e ider. Ve bunun üzerine o kullar da o işi işler. Kezâlik eğer Hakk Teâlâ bir kuluna bir şey terk ittirmek diler ise âna da o şey’in cihet-i kubhunu irâ’e eyler. O kulda o işi terk eyler. İşte bu hâl esbâb-ı kemâlâtda dahi carî olduğundan Hakk Tealâ bir insânı derece-i kemâle îsâl itmek (62/B) ister ise âna esbâb-ı kemâlde ki cihet-i hüsnü ve ezdâdındaki cihet-i kubhu irâ’e ider. Ve bunun üzerine o insân dahî esbâb-ı mezkûre ile iştigâl ve ezdâdını terk iderek maksûduna nail olur. Meselâ Zikr-i dâ’imî esbâb-ı kemâlât cümlesindendir.

İmdi Hakk Tealâ herhangi bir kimseyi kemâlât-i ekâbir ve derecât-i ebrâra îsâl itmek ister ise zikr-i dâ’imîdeki cihet-i hüsnü ve terkindeki cihet-i kubhu ana göstererek bu zikri kendisine sevdirir. Bunun üzerine o da zikr-i dâ’imî’ye mülâzemet ide ide nihayet bi-mennihi’l-kerîm matlûbuna vâsıl olur. Vesa il-î sâ’ireyi dahi buna kıyâs eyle herşeyin böyle iki ciheti cami olması hiç de istib’âd olu­namaz. Çünki Allah buna kadir bu da büyük bir asla müsteniddir ki o da zerrât-ı âlemden her zerrenin câmi’üezdâd olmasıdır. Zîrâ Hakk Te’âlâ Cemâl ve Celâl sıfatlarıyla her zerrede tecellî itmiş ve binâenaleyh her zerre ve her şey bu iki sıfatın eserini haiz olmuşdur. Meâsî ve seyyiât dahî böyle olub, ânlardaki cihet-i hüsnü görenler anları fı’ile ve cihet-i kubhu görenler dahi anları terke müsâra at ey­lerler.

İntiha.

HAKKINDA

Şeyh Bedreddin bir takım kaynaklara göre Edirne civarında eski bir kaza merkezi olan Simavnada dünyaya gelmiştir. Babası Selçuklu kadıla­rından İsrail b. Abdülaziz’dir. Dedesi Abdülaziz Selçuklu Sultanı III. Ala-addin Keykubat’ın kardeşinin oğlu ve aynı zamanda veziridir.

Babası Simavna’da kadı iken h. 760 / m. 1359 yılında Bedreddin Mah-mud dünyaya gelir. İlk derslerini babasından alan Şeyh Bedreddin, babası­nın yanında hafız olur. Daha sonra babasının izniyle Edirne’ye gidip Kap­lıca Medresesinde tedrisatına devam eder. Mevlana Yusuf’tan sarf, nahiv; Şâhidî’den fıkıh dersleri alır. Bu iki zattan bir süre ders aldıktan sonra tah­sile devam etmek için Mısır’a gitmek üzere yola çıkar. Bir süre Konya’da kalır. Mevlana Feyzullah’tan sarf, nahiv ve ilm-i nücûm dersleri alır. Bu zat vefat edince Halep ve Şam üzerinden Kudüs’e gider. Memlüklülerin Ku­düs emiri Ebû Ali el-Keşmirî ile karşılaşır. Bedreddin’in zekâsına ve ilmine hayran kalan emir, ona çok iltifat eder. Bir müddet burada kalan Bedred­din, Mescid-i Aksa’daki âlimlerin ders halkalarına katılır.

Bundan sonra Mısır’a geçer. O devirde Ezher en şaşaalı dönemlerini yaşamaktadır. Seyyid Şerif Cürcânî, Kutbuddin Râzî, Bedreddin-i Aynî gibi âlimler orada bulunmaktadır.

Şeyh Bedreddin orada ilim tahsiline devam Seyyid Şerif-i Cürcânî ve Mübarekşah Mantıkîden mantık tahsil eder. Bu esnada hacca gider. Mekkede Zeylaîden fıkıh dersleri alır. Burada el-Keşmiri ile buluşur ve Kudüs’e giderler. Tekrar Mısır’a döner. Mısır’da Hacı Paşa ile buluşur ve Şeyh Ekmeleddin ile tanışır.

Zekâsı ve ilimlerdeki ustalığı dolayısıyla Sultan Berkok’un oğluna öğ­retmen tayin edilir. Bu dönemde Bedreddin kitap telifine başlar. Ukûdu’l-Cevâhir adlı esere şerh yazar. Letâifü’l-İşârât isimli fıkıh kitabını kaleme alır. Bu sırada tasavvufa temayül gösterir ve Şeyh Hüseyin Ahlatı ile tanı­şır.

Onun ölümü üzerine posta geçer; ancak itirazlarla karşılaşınca Mısır’ı terk eder. Kudüs, Halep ve Şam yoluyla Konya’ya gelir. Burada Somuncu Baba lakabıyla meşhur olan Hamîdüddin Aksarayî onu ziyaret eder. Ora­dan Germiyan ülkesine, ardından Aydın ve Tire’ye geçer. İzmir’e gelince Sakız’dan bir çok papaz gelir, elinden müslüman olur.

Şeyh Bedreddin, Aydın ve Tire yolu Edirne’ye dönmek ister. Ancak beyler arasındaki çatışmalardan dolayı Kütahya’ya ve Domaniç’e gider. Bursa’dan Gelibolu yoluyla Malkara’ya gelir, oradan Edirne’ye geçer.

Fetret devrinde Musa Çelebi Edirne’de sultanlığını ilan edip, Şeyh Bedreddin’i kazaskerliğe getirir. Bedreddin, Câmiü’l-Fusûleyn adlı eserini burada kaleme alır. Üç buçuk yıl boyunca vazifesini sürdüren Şeyh bu es­nada Teshîl’i yazmaya başlar.

Musa Çelebi, yenilip hayatını kaybedince, Mehmet Çelebi, Şeyh Bedreddin’e aylık bağlayarak İzmir’e sürgüne gönderir. Teshîl’i burada ta­mamlar. Padişaha sunar ve Hacca gitmek için izin ister.

Sultan, buna müsade etmez. Bunun üzerine Şeyh gizlice İznik’ten ka­çar, İsfendiyar Beyine gider. Ancak Bey, Çelebi Mehmed’den korktuğu için ülkeyi terk etmesini ister ve Zağra’ya gönderir.

İran tarafına gitmek isteyen Şeyh Bedreddin’in bu isteği reddedilir. Bey razı olmaz. Kırım Hanına gemiyle yollar. Şeyh gemiye binerek Kırım’a doğru yol alır. Ancak oradaki deniz yolu Cenevizliler tarfından tutulduğu için, kaptan gemiyi Eflâk sahillerine yanaştırır. Şeyh’i burada bırakarak, gemiyi hareket ettirir.

Şeyh Bedreddin, karaya çıkınca bazı Eflâklılarca şehre götürülür.

Padişah Şeyhin geldiğini işitince, Elvan Bey ve adamlarını, üzerine gönderir. Onlar da Şeyhi alıp Serez’e getirirler ve bir eve hapsederler.

Selanik üzerine sefer için yola çıkan, Sultan, haberi işitince Serez’e ge­lir.

Serez’de Sultanın karşısına çıkarılan Şeyhe saltanat ve nebilik davasın­da bulunduğu şeklinde ithamlar vardı. Şeyh bunları reddeder.

Şeyhin torunu Hafız Halil, Sultanın, Şeyhin faziletini bilmesine rağ­men, onun etrafına çok mürit toplanmasından ürktüğünden, Şeyhi orta­dan kaldırma kararında olduğunu yazar.

Bir kısım tarihçiler, Şeyh’in kendi fetvasını kendisi vererek kendi ida­mına fetvayı verdiğini, diğer bir kısım tarihçiler ise, diğer alimlerin Şeyh Bedreddin’in ilim ve tasavvuftaki ululuğu karşısında aciz kalıp onun hak­kında fetva vermekten çekindikleri ve Haydar-ı Acemi adlı bilginden fetva aldığını söylerler. Ancak verilen ceza şer’î olmaktan ziyade örfî olmalıdır. Hafız Halil de şer’an Haydar-ı Aceminin fetva vermediğini, bu sebeple insaf sahibi biri olduğunu yazmaktadır.

Neticede h. 818’de idam edilmiştir.

Eserleri:

  1. Letâifü’l-İşârât
  2. Teshil
  3. Câmiû’l-Fusûleyn
  4. Varidat
  5. Ukûdül-Cevahir Şerhi

Şeyhe en fazla hücum, Varidat adlı eserden dolayıdır. Ancak eldeki mevcut Varidat nüshalarının Şeyhe aidiyeti son derece tartışmalıdır. Zira eldeki Varidat nüshaları düzenli ve tertipli olarak kaleme alınmış bir eser manzarasını göstermemektedir. Ders notları ve şifahî olarak söylenmiş bir takım sözlerin birileri tarafından rastgele, düzensizce yazıya geçiril­mesi tarzındadır, birbirinden kopuk musahabeler şeklindedir. Söylenen sözlerde konu bütünlüğü olmadığı gibi, çelişkileri de barındırmaktadır. Daha çok vecize tarzındadır. Zaten mevcut Vâridât’ın ortaya çıkışı 16. yy

başlandır. Sohbetler şeklinde olup mukaddime ve hatimesi yoktur. Bazı kimselerce notlar şeklinde derlenip tasnif edilmiş olduğu görülmektedir. Mevcut nüshanın onun kaleminden çıkmadığı anlaşılmaktadır. Belki de farklı bir Varidat nüshası bile olabilir. (M. Yüksel, s. 104)

Varidat gözönüne alınırsa, Şeyh’in ibahîliğe açık meşrepli hatta batini olduğu iddiaları vardır. Bu görüşü, Aziz Mahmud Hudayî ve Sofyalı Bâlî dile getirmişlerdir. Ancak bu görüşler Şeriata aykırı inançlardır. Câmiû’l-Fusûleyn ve Teshil gibi eserlerin sahibinin, kazaskerlik yapmış birisinin bunlara inanması beklenemez.

Vâridât’ın birçok şerhi vardır. Muslihiddin Yavsî ve Muhammed Nuru’l-Arabî Şerhleri, meşhurlarındandır.

Elimizdeki eser de son Osmanlı Şeyhülislamlarından Musa Kazım Efendi’nin şerhidir. Dinî makamların en üst derecesine çıkmış bir zâtın şerhinin okuyuculara ufuk açacak bir eser olduğunu düşünmekteyiz.

M. Serhan Tayşi

***********************************************

VÂRİDÂT-İ BEDREDDİN

Günümüz Türkçesiyle

Prof. Dr. Bilal Dindar’ın Tenkidli Basımından Tercüme Eden:

Dr. Cengiz KETENE

 Yayımlar Dairesi Başkanlığı’nın 6.12.1990 tarih ve TERED 928  5  1  2845 sayılı makam onayı ile birinci defa olarak 5000 adet bastırılmıştır. Kamer Matbaacılık  ANKARA

 Bu kitapta, okuyucu Osmanlı Devleti’nin ilk dönemlerinde yetişen, felsefe, fıkıh ve tasavvuf bilgini Simavna Kadısıoğlu Şeyh Bedreddin’in bilinen “Varidat” adlı Arapça eserinin tercümesi sunulmaktadır.

Bu ünlü eser Türkçe’ye tercüme edilirken, hiç bir yorum yapılmamış ve mümkün olduğu ölçüde her kesimin anlayabileceği bir dil kullanılmaya çalışılmıştır.

Yaklaşık altı yüzyıl önce Arapça olarak kaleme alınan Varidat, son derece ağır bir dil ve üslupla yazılmıştır. Felsefî, dinî ve tasavvufî konuların ele alındığı bu eserin, Türkçe’ye tercüme edilmesi de birtakım güçlükleri beraberinde getirmiştir. Ancak, elden geldiğince güçlüklerin giderilmesine çalışılmış ve iyi bir tercüme olması için gayret sarf edilmiştir.

Kitabın yazan Şeyh Bedreddin’in öldürüldüğü tarih hakkında değişik bilgiler verilmektedir. Muhtemelen 1414 ile 1420 yılları arasında öldürülmüştür.

Bu kitapta, yazarın sadece “Varidat” adlı eserinin tercümesi okuyucuya sunulması amaçlandığından, Şeyh Bedreddin’in hayatı ve diğer eserleri konusunda ayrıca bilgi verilmemiştir. Çeşitli kaynaklarda bu hususta yeterli bilgi bulunmaktadır.

Tercümenin amacına ulaşması ve faydalı olmasını dilerim.

12 Aralık 1990

Dr. Cengiz KETENE

Can  kuşun her zamân ezkârıdır vâridât,
Akl u hayâlin hemân efkârıdır vâridât.
İşidicek Hakk adını duydu cânım hub dadını,
Bildim kamu âriflerin esrârıdır vâridât.
Sıdk ile gönlüm sever görmeğe hem cânım iver,
Anın içün kim Hakk’ın envârıdır vâridât.
 Ol dürr-i yekdânenin kadri bilinmez anın,
Bu dil-i vîrânenin mi’mârıdır vâridât.
 Gerçi kütüp çok yazar ilm-i ledünden haber,
Cümlesi bir bahçedir gülzârıdır vâridât.
 İlm-i Füsûs’la tamu odları söyünür kamu
Anın yerinde biten ezhârıdır vâridât
 Muhyiddin ü Bedreddin ettiler ihyâ-yi din,
Deryâ Niyâzî Füsûs enhârıdır vâridât.
 Niyâzî-i Mısrî kaddese’llâhü sırrahu’l azîz

************

بِسْـــمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

الحمد لله رب العالمين    والصلاة والسلام على رسولنا محمد  وعلى اله وصحبه وسلم اجمعين

 Bismillahirrahmanirrahim

Allah’ın adıyla

(Not: Şeyhü’l-İslâm MUSA KÂZIM EFENDİ’nin metni içerisinde bulunmakla beraber kısmî eksiklikleri vardır.)

  Âhiret işlerinin, câhillerin iddia ettiği gibi olmadığını bil. O işler buyruk, bilinmeyen gayb ve meleklerin dünyasıyla ilgili olup, câhil halk tabakasının iddia ettiği gibi, gözle görülen dünyayla ilgili değildir.

Peygamberler ve halis kişilerin söyledikleri doğrudur. Fakat temel nokta onları anlamamadır. Bunu iyi bil ve hiç şüphelenme ki, cennet, köşkler, ağaçlar, huriler, mallar, ırmaklar, meyvalar, azap, ateş ve benzerleri rivayetlerde söylendiği ve eserlerde anlatıldığı gibi, sadece görüntülerle izah edilemez; onların başka anlamlan da vardır. Bu anlamları, velilerin hâlisleri bilmektedirler.

İbâdetlerin amacı, gönülleri ölümlü varlıklardan sıyırıp, ebedî ve yüce varlığa yöneltmektir. Fâni varlıklara bağlı bir gönülle bin yıl namaz kılsan dahi, hiç bir sevap elde edemezsin.

Bu beden baki kalmayacağı gibi, ölümden sonra dağdan bölümlerinin yeniden birleşmesi de, mümkün değildir. Ölülerin diriltilmesindeki amaç, bu değildir.

Sen nerdesin ey gafil!

Dünyaya daldığın için, Allah’ı anlama yolundaki çabaların azalmıştır. Bu nesneler ve olgunluklar, senin düşündüğün gibi değildir. Fakat sen Hak’tan uzaklaştığın için, onlara yönetmiyorsun. Şayet bunları anlayabilirsen, onları kendine amaç edinip, gönlünü Allah’a yöneltebilirsin.

Sen, meyvelerle ve başka şeylerle aldatılan çocuğa benzersin. Çocuğa dersten ürkmesin diye, hoşuna gidecek şeylerle benzetmeler yapılır. Sen bu gafil gönlünle Allah ve peygamberleri tanıdığını ve kitaplar okuyarak, ne istediklerini anladığını mı sanıyorsun?

Dersle uğraştığın sürece, Hakk’ı idrak etmekten daha da uzaklaştığını bilmelisin!

Allah’ın buyruğu, kendi zatının gereğidir. Sözle, harflerle, Arapça veya başka bir dille izahtan münezzehtir. Kalem her şeyin gerçeğidir, kendine dair ne hal meydana gelirse yazmaktadır. Huriler, köşkler, ırmaklar, ağaçlar, meyvalar ve benzerlerinin tümü, hayal âleminde gerçekleşir, duyu âleminde gerçekleşmez; bunu anla!

  Cin de aynı şekildedir, adı da bunu gösterir; zira görünen duyulardan gizlidir. Onu gören kişi zahirde gördüğünü sanır, gerçek öyle değildir. O, ancak hayal gücüyle kavranabilir.

Allah Teâlâ Kur’ân’da buyurmuştur ki:

“Gaybı bilinmeyeni, Allah’tan başka kimse bilmez. İlimde ilerlemiş olanlar ise, O’na inandık derler.” Bunu ancak akıl sahipleri düşünebilirler.

“Elif ve lam, ismi umûmî hale sokma belirtisidir. Gerçekte bilen yalnız bir ve kahhar olan Allah’tır. Bütünün bütünde olmasında şüphe yoktur. Yani, varlıklar her nesnede ve hatta her zerrede vardır. Görmüyor musun tohumda bütün ağacın var olduğunu ve bütünün ağacın her bölümünde oluştuğunu?

  Ağacın bütünü meyvada mevcuttur. Her bölümünde bir tohum vardır, böylece bütün buradadır ve ondan oluşmaktadır. Aynı şekilde bütün âlemler, kâinat “özden” meydana gelmektedir ve asıl da bütünden gerçekleşmektedir. Bütün kâinat bir zerrede vardır ve buradan imân sahibi kişiler gizli sırrı anlarlar. Bütün alemler insanda bulunduğu, ancak gizli olduğu ve bu gizlilik örtüsü kalktıkça, o zaman “Ben gizli bir hazineydim, bilinmeyi istedim; beni bilsinler diye insanları yarattım” sözünün sırrı ortaya çıkar. Bilen yine Allah’tır, ondan başkası değildir. Bütünde münezzehtir ve yine nitelikleriyle nitelenmiştir.

 Bir nurla mumun fitili yanar, o halde binlerce alevle yanan gönül ışığı nasıl olacaktır.

Ey gerçek peşinde koşan yolcu!

Sen de ümitsizliğe düşme, tehlikeleri aştıktan sonra, ışığa kavuşabilirsin.

Bazı insanlar birbirilerine ibâdet ederler veya dirhem ve dinarlara,  paralara, yiyeceklere, övünç ve kibirliliğe bilmeden ibâdet edip, Allah’a ibâdet ettiklerini sanırlar. Allah Teâlâ âyeti kerimede buyurmuştur ki:

“Doğrusu biz emaneti göklere, yeryüzüne ve dağlara sunduk”. Bilgi sahibi kişiler bu emanetin Allah’ı anlamak olduğunu söylemişler. Ben, bu sözle, Allah’ın sureti anlamına geldiği düşüncesindeyim, çünkü Âdem, Allah’ın sureti biçiminde yaratılmıştır. Onun sureti bütünün suretidir ve yalnız insanda bulunur, başka varlıklarda bulunmaz. Böylece de göklerdeki ve diğerlerindeki aslın yorumuna gerek kalmaz. Onlar kendileri bunu yüklenmekten kaçındılar, insan, madde olarak bunu yüklendi ve yüce Rahman’ın suretini kabullendi; daha önceleri zâlim ve bilgisiz iken, sonradan âdil ve bilgili oldu.

Seni Allah’a yaklaştıran her şey, melektir, rahmandır, ondan başkasına yaklaştıranlar ise iblistir, şeytandır. Seni Allah Teâlâ’ya yönlendiren güçlerin, meleklerdir, bedenî şehvetlere yönlendiren güçlerin ise, şeytanlardır.

Ey kişi!

İçin melekler ve şeytanlarla doludur; galip gelen kararı verir. Cinler ise, ikisinin arasındadır

Yeryüzüne düşen her yağmur damlasının bir sebebi vardır. O bölgeye yağmuru yağdıran sebep, melektir. Kendisi melekten oluştuğu gibi, sebeplerin her biri de, melekten ibarettir. Her damlaya melek dersen, damlayı sağlayan sebep dolayısıyla doğru söylemiş olursun?

Her damla içinde, melekler vardır dersen, yine doğruyu söylemiş olursun, çünkü, bölümlerden dolayı, melekler vardır. Bu da, melek adı verilen bir suretin yansıtılmasını engelleyemez.

Şunu bil ki, ceza, rahmet, acı, lezzet ve benzerleri bütünden oluşur. Fakat Allah, bütün bunlardan münezzehtir, zîrâ bunlar izafidir ve inişinin gereğidir.

Görmüyor musun?

Gerek insan ve gerekse yılanın ağzındaki tükürük su, kendisi için uygun olup, başkasına zehirdir. Her ikisindeki hayat gerçeği, onlardan kopmamışsa da, onlardan arındırılmıştır. Doğru olan şudur ki, Allah kâinatın bütünüdür.

Bil ki, Allah’ın ortaya çıkmada, zâtî bir eğilimi vardır. Bunun da gerçekleşmesi, ancak küçük nesnelerle ortaya çıkışı ile olur. Sevgi de, bu zatî eğilim ve özün gereğinden ibarettir. Yüce Allah,

“Ben gizli bir hazineydim bilinmeyi istedim; beni bilsinler diye insanları yarattım” sözleriyle buna işaret etmektedir. Diğer bir izahla

“Gerçekleşmesi için yarattım, tesbit ettim ve ortaya çıkardım” denilmektedir. Bu anlamla, bazı şeyhlerin tahayyül ettikleri sevgiyi öğrenme anlamı arasında büyük fark vardır.

Dikkatli ol.

Bir toplumun başları olan hatip, imam ve diğerlerinin amaçları, Hakk’a yönelik olmayabilir. Bu durum, onlardan uzaklaşman için yeterlidir. Şayet amaç onları doğru yola yönlendirmek ise, ibâdetin temeli, hedeflerinin Allah olduğu yönündedir. Bu temel yok olursa, ibâdetleri de yok olur ve toplulukları kötülükler içinde kalır. Kötü topluluklardan uzaklaşmak yeğdir.

Var olanın Allah olduğunu O’ndan başkası olmadığını bil; amaç da, yine Allah’tır; O’ndan başkası değildir. Ya MAKSÛD, ya da MEVCÛD demeleri, bunu gösterir. Birbirileriyle ters düşseler bile, Allah bütün nesnelerde vardır. Çünkü aşamalar bakımından hepsi varlık ve tezat içine girmektedir. Allah, onlardan münezzehtir. Batıl da bir varlık olarak, Hak’tır ve batıl oluşu nisbidir. Bütün varlık aşamaları, cisimler âleminin içindedir. Bu cisimler yok olunca, ruhlar ve diğer mücerredâttan başka her şey yok olur. “Mirsâdü’l-İbâd” adlı eserin yazarı bir örnekle cisimleri katar ve ruhları da aşamalarına göre şeker kamışı, beyaz şeker, bitki ve küp şekerlere benzetmiş; bu arada ruhları cisimlerden ayırma yanılgısına düşmüştür. Hâlbuki gerçek öyle değildir insanın bedeni ruhtur, Hak’tır; suretlerin birikmesiyle yoğunlaşmıştır. Suretler ortadan kalksa da, ortağı olmayan, bir olan Allah kalır.

Hak etki yönünden Allah’tır. Etkilenme yönünden ise, kul ve mahlûktur, mahkûm ve yeniktir. Bundan dolayı bütün işler Allah’a aittir; suretler ise, araçlarıdır. Kulun suretinde görünümünde  Hak’tan başka bir şey yoktur. Fakat kul yanılgıya düşüp, kendisinde Hak’tan başka özgün bir varlığın işi ve seçimi bulunduğunu sanmış tır. Bu yanılgı, onun gafletinden ileri gelmektedir. Tıpkı iş yapan sanatkârın, iş yaparken kendisinin ve âletinin ayrı birer varlık olduğunu sandığı yanılgısı gibi. O âletin esas işi yaptığım sanırsa, bu düşüncesi beğenilmez; çünkü gafletinden gerçekleşmektedir. Gerçeği bilip, işi ve seçimi kendisine bağlayıp ve bunların Allah’tan geldiğini anlarsa, bunda yerilecek bir husus yoktur. Zira mahsûs iş mahsûs suretten çıkmıştır ve böylece o fiilin faili odur. Bu aşamadaki iş, görünüşte insanın fakat gerçekte Allah’ındır. Doğru olanı da, bu şekilde olanıdır. Bilgin kişi, düşünüp, yaptım derse, gerçeği söylemiş olur. Câhil bunu söylerse inandırıcı olmaz. Araştırıp, gerçeği ortaya çıkarmak için, işi yapanın işini hissetmesi ve seçmesi gerekir. Zira istediğini yapar, istemediğini bırakır; çünkü işler, Allah’ın isteğiyle tahakkuk eder; iç ve dış sebeplerden dolayı, aşamalar ve örneklerin gereklerindendir. Bunlar birleşip ortaya çıkınca, istek de zorunlu olarak ortaya çıkar ve sonuçta işler de gerçekleşir. İnsan, işleri bırakmaya muktedir olduğunu sanır; hâlbuki durum öyle değildir. İşleri yapmamak da, aynı şekildedir. Böylece yapanın gerçekleşme sırasında elinde hissinden başka bir şey yoktur. Hayvanların yaptıkları çelişkili işler, onları seçim yapma yanılgısına düşürebilir; hâlbuki gerçek, duyduklarındır. Kargaların çöplükleri eşmesi, horozların gece yarılarında ötmesi ve diğerleri, basit halk tabakasına bilinen anlamda seçim yapma hakkı düşüncesini uyandırır. Bu sadece sözlerin yanlış olanıdır. Aklı yetmeyen karşı gelse bile, keşfin verdiği budur.

Kâinat cinsi türü ve özü yönünden kesin olarak kadîmdir ve onun ortaya çıkışı zamanla ilgili değil. zâtidir. Karşıtlıklar Hak’tan doğar. Hak bunların bir kısmından hoşlanır, bir kısmından hoşlanmaz. Doğuş, öz ve aşamalar gereğidir. Buna karşı çıkılmaz. Eylemlerin düzene, kendisine yakınlaşmaya, olgunluklar edinmeye yarayanlarına razı olur; aksine razı olmaz. Bu durum, bir adamın, sakin iken yapmayı istemediği bir işi, kızınca yapmasına benzer. Allah’ın iradesi zatın ve aşamaların gereği anlamındadır. Zahirde düşünen kişilerin sandığı gibi suçlar ve fevâhişler ahlâksızlıklar, Allah’ın emriyle ortaya çıkmaz.

Allah Teâlâ zâlimlerin söylediklerinden münezzehtir. Allah’ı arayan, hastaya benzer; aranan olgunluklar, sağlığa; cahillik ile Hak’tan uzak kalma da hastalığa benzer. Nasıl ki, bir hasta kendini doktora teslim edip, bir gün yeniden sağlığına kavuşmak ümidiyle, istediğini yapmasına izin verir, emirlerini yerine getirir, ilaçların acılarına karşı sabır gösterir ve tedavideki türlü acılara dayanıklı olmaya çalışıp, gayret harcıyorsa ki bu gerçekleşmeyebilir de, işte arayan kişi de böyledir. Zira sağlığın temel şartı doktorun söylediklerine uymaktır; çünkü bu bir araçtır; türlü acılar sonunda sağlık elde edilir veya edilmez. Ama çaba göstermesi gerekir ve doğru olan da budur. Hasta doktoruna, beni sağlığıma kavuşturuncaya kadar senin emirlerine riayet etmeyeceğim derse, bu akla uygun düşmez. Hakikati arayan kişi de, engelleri aşmak için çaba göstermeli ve ben istediğim gerçekleşinceye kadar şeyhlerin söylediklerine uymayacağım dememelidir. Zira böyle bir durum bilgi istememenin belirtisidir.

Kişi kendi menfaati için uğraşmalıdır; zamandan medet ummamalıdır. Uğraşma yolu ile amacına kavuşursa, isteği yerine gelmiş olur. Kader istediğini elde etmesini engellerse, mazur sayılır.

Allah’a ulaşmanın en iyi yolu, dünya işlerini bir yana bırakmaktır. Allah’a ulaşma isteğinde bulunan birçok kişiye bu yol önerilince, der ki isteğim yerine gelmeyinceye kadar dünyayı bırakmam. Bu da gerçekleşmesi mümkün olmayan bir durumdur. Bunlar ve peygamberler tıpkı çocuk sahipleri gibidirler. Zira onlar çocuklarına olgunluk kazandırmak için, gerçekte var olmayan bazı nesnelerle korkutup, umutlandırmaktadırlar. Fakat çocuklara söylenenler masum yalanlar olabilir. Şüphesiz ki peygamberlerin söylediklerinin bunlarla alakası yoktur. Peygamberlerin söylediklerinin gerçek diğer anlamlarını dinleyenler bilgi derecelerine göre düşünebilirler. Arifler gerçeği bilirler. Mesela bir kişiye şunu yaparsan, sana nurdan iki kuş verilecektir dendiğinde, arifler bu iki kuşla ilim ve hünerin kastedildiğini bilirler. Hâlbuki dinleyenler alelade kişilerin bildiği anlama geldiğini sanırlar. Bu da doğru değildir. Burada söylenenler peygamberlerin bilgisi dahilindedir. Benzeri rüyada da görülür. Zira rüyada görülen görüntü gerçekte başkadır. Fakat birçok kişinin karşılaştığı bir durum olduğu için, görüldüğü gibi olmadığı anlaşılmış; izahına çalışılmış ve anlamları bilinmiştir. Peygamberlerin yolunda başkalarına yol yoktur. Başkaları basiretsizliği devam ettirirken, veliler erenler keşif yolu ile bunu anladılar.

Şöyle bir düşün!

Halk bu hususta ne gibi sanılar içindedir?

Allah’a varmanın yolları çeşitlidir; onu tatmayan bilmez.

Allah selamet versin Hazreti İsa aleyhisselâm, ruhuyla diri, cesediyle ölüdür. Ancak o Allah’ın ruhu olduğundan dolayı ve ruhanî yanının üstünlüğü dolayısıyla ölmemiştir. Ruh ölümsüzdür; ondan dolayı ölmemiştir, dediler. Karar üstün olanındır; bu da cesedi ölmedi anlamına gelmez; çünkü bu imkânsızdır; bunu anla!

(Hicri) Sekiz yüz sekiz yılı Cuma gününde yeşiller giyinmiş iki kişi gördüm. Birinin elinde, Allah’ın selamı ona olsun İsa’nın ölüsü vardı. O iki kişi, sanki bana İsa’nın bedeninin öldüğünü ima ediyorlardı. Allah daha iyi bilir. Halk tabakasının iddia ettiği gibi ölü bedenlerin yeniden dirilmesi, doğru değildir. Fakat öyle bir zaman gelebilir ki, insanlardan kimse kalmazsa, yeniden topraktan babasız anasız insan doğar ve daha sonra evlenmeyle çoğalır.

Cennet ve cehennem ile ayrıntılarının anlamlarının, cahillerinin akıllarından geçen anlamlarla ilgisi yoktur. Melekler ise melekût âlemindendir. Görülmeleri ancak varlık içinde olabilir; zîrâ melekût varlığın batınındadır. Öyle ki, iyiliğe yol açanlara melekler, kötülüğe yol açanlara ise, şeytanlar ve iblisler denir. Belki de kişiliğe bürünüp, insanların istidadına göre görüntü şekliyle ortaya çıkabilir ve insan onu diğer sair varlıklardan sanabilir. Hâlbuki gerçek öyle değildir; o kişinin gördüğü görüntü iç görüntüdür ve onun içindir ki, gören gözünü kapatsa bile, görüntüyü görebilir. Hak’tan yüz çeviren, hisleri cüz’i olan kişi şeytandır. Gönlü yasaklardan arınmış uyuyan bir kişinin rüyaları sonuna kadar gerçekleşebilir.

Bilginler ruhun soyut varlıklarla bağlantılı olduğunu ve onda olayların yansıdığını söylerler. Bu durum öyle olabilir. Belki de gördüğü onun dışında değildir; fakat uyanık iken düşündükleri rüya olabilir. Halk tabakasının iddia ettiği gibi rüyada görülenler ayrı şeyler değildir. Kişi uyanıkken tasavvur ettiğini uykudayken de görebilir. Dileğim onların söyledikleri değil, benim söylediklerimin doğru olmasıdır. Uyuyan kişi uyanıkken gördüğü, işittiği ve tasavvur ettiğinin dışında bir nesneyi görmez. Kendisine uygun düşeni görür. Şayet gördükleri karşılaştırma ve soyutlarla bağlantı sonucunda tahakkuk etseydi, kişi o halde, daha önce hiç görmediği, duymadığı ve gerek kendisi, gerekse de kendi soyundan olanların gönlünden, hatırından geçirmediği çok güzel şeyler görebilirdi Fakat gerçek böyle değildir. Zira gördükleri, düşüncesi sonucunda oluşturduğu nesnelerdi. Gönül tasavvur yapmaktan hiç bir zaman boş kalmaz. Düşünceler dâima uyanıkken ve uyurken insanın aklından geçer. Düşüncelerin arınma ve hallerine göre rüyaya da doğru aktarılması ve hatırlanması mümkündür. Sözün kısası rüya, uyuyan kişinin düşündüklerinden ibaret olup, görüntülere dönüşür. Söylendiğine göre “Allah Teâlâ, ilk önce bir cevher yarattı ve daha sonra kâinatı o cevherden var etti”. Buradaki cevherden maksat, ilk varlığın Hak suretiyle ortaya çıkmasıdır. Allah Teâlâ söylediklerinden daha yücedir ve herşeyi daha iyi bilir.

Şunu bil ki, zikirler ve dualar gönlü matluba Allah’a  yönlendirmek içindir ve bir bağlantıdan başka bir şey değildir. Etki yapan yöneliştir. Yönelişten birçok nesne ortaya çıktığı gibi, gaflet ehline saklı kalan hususlar da aydınlanır. Amelsiz iklim, tıpkı imansız bir amel  iş  ve bedensiz ruh gibidir.

Mütekellimler  kelamcılar, Allah her şeye muktedirdir ve istediğini yapabilir derler. Bu da, Allah’ın kâfire küfrü ve zâlime zulmü istediği anlamına gelir ve bir anlamda da, küfür ile zulmün onun iradesi ve seçimi ile ortaya çıktığı demektir.

Ebu Ali İbni Sînâ ve benzerleri Allah’ın varlığının kendini gerektirdiğini zatı vacibdir  söylerler. Yani onun varlığı kâinatın varlığından değişiktir; fakat kâinata etki yapmıştır demektedirler. Hâlbuki ikisi birbirinden ayrı ve farklıdır; tıpta ateşle su gibi arasında ters etki vardır.

Bu inançların ikisi de yanlıştır ve sırf cehalet ile bilgisizlikten ileri gelmiştir. Allah zâlimlerin söylediklerinden münezzehtir. Allah’ın isteği ve seçimi kâinatın isti’dâdına göredir. Allah Teâlâ’nın buyurduğu “Allah istediğini yapar ve dilediğini hükmeder” sözleri, bir şey için ne dilerse, onu yapar anlamına gelmez. Yani tasavvur ve tahayyül edilen, birbirine zıt olan İslâm, küfür, zulüm, adalet, taş, ağaç ve diğerlerinde istediğini gerçekleştirir anlamını taşımaz. Buradan çıkarılan anlam şudur:

Allah’ın isteği ve dileği, o nesnenin isti’dadı doğrultusundadır. İsti’dâdında bulunmayanı istemez ve dilek isti’dada bağlıdır. Kâinatın tümü isti’dâdına göre ortaya çıkmıştır. İrade bu şekilde olup, bunun karşıtı ile ilişkisi yoktur. Allah istediğinden başka bir şey yapmaz ve istediği de isti’dâdın dışına çıkmaz. İstediğini yaparken, nasıl olur da özde ortaya çıkanı yapmasın?

 İnsan bazen üzüntüye kapılabilir ve bu üzüntünün sebebini de bilmeyebilir. Hâlbuki bunun bir sebebi olmalıdır, onu bilse üzülmezdi. Fakat onu içinde duyar ve üzülür. Allah daha iyi bilir.

“Allah’tan başka ilâh yoktur” sözü, kâinatta ondan başka tapılacak yoktur anlamındadır.

“Melek, köpeği bulunan eve girmez” hadisi, sahibinin gönlünde köpek niteliği bulunan kişinin meleklik aşamalarından hiç birinde şansı bulunmadığı anlamındadır. Allah bilir.

Câhiliye döneminde insanlar görülen putlara tapıyorlardı. Bu çağda ise kuruntuya dayalı putlara tapıyorlar. Umulur ki Allah gerçeği ortaya çıkarır ve ona taparlar; tıpkı mutlak varlığa ibâdet etmenin gerekli olduğu gibi.

Allah adı, bütün işlerin kendinden çıktığı ve bütün olgunluklarla nitelendiği için yüce varlığa verilmiştir.

İşler, sıfatlar, durumlar ve olgunluklar görüntüler olmadan ortaya çıkmaz. Bütün görüntüler bütün olgunlukları gerçekleştirir. Görüntülerin değişikliğine göre, nesneleri değişik gösteren görüntüler meydana gelir. Bunlardaki çokluk görüntüdedir; bir olan ise Allah’tır ve bütün görüntülerde tecelli eder. Görüntülerin her biri, şekil bakımından diğeriyle çelişkilidir; ama gerçekte ise aynıdır. Görüntülerin her birinde şekil itibarı ile kendine özgü vaziyetler ortaya çıkar. Gerçekte ise bütün durumlar birdir.

Bir kişi, “Ben Allah’ım” derse, mutlaka doğrudur; çünkü varlık koşulsuz olarak Hakk diye adlandırılır ve bu ister bütün nesneler, isterse bir kısım nesneler ondan ortaya çıksın veya çıkmasın, ister vasıflandırılabilsin veya vasıflandırılmasın durum aynıdır.  Görünüş bakımından her nesneye Allah’tan ayrıdır denebilir, çünkü şekil bakımından bütün ondan çıkmıştır”.

Gerçekten de bütün birdir. Yaratıcı dendiğinin doğruluğu gibi, Rezzak demek de doğrudur. Başkaları da tıpkı bunun gibi, Allah ve kul da öyledir. Çoklukta aykırılık yoktur. Esasında değişiklik sadece anlam ve değerlere göredir. Değerlerle tahakkuk yapılmaz. Çokluk sadece hayallerden ibarettir. Hadisi şerifte işaret edildiği gibi

“Allah vardı ve onunla başka hiç bir nesne yoktu” ve Bestami’nin söylediğine göre

“O şimdi de, tıpkı daha önce olduğu gibidir.” Âyeti kerimede de

“Her şey yok olacak ancak o bakidir” sözleri bunu gösterir. Allah’ın buyurduğu gibi

“Dünya hayatı bir oyun ve oyalanmadır.” Yani yaşamda insanları Hak’tan alıkoyan uğraşılar vardır ve bu da oyalanma anlamındadır. Hak’tan başka hiç bir nesneyle uğraşmayan ve Hak’tan ayrı nesnelerden başka bir meşgalesi bulunmayan, iki yönü olan insanın saygı ve kiniyle yasak ve mübahını iyi değerlendirmesi gerekir. Hakk’a götüren ve başkasına yönlendiren iki yöndeki uygun olanını ifâ etmek ve olmayanını ikbah (kötü görme)  ve yasak etmesi lazımdır. Sema’da böyledir. Samimi fakirler vakitleri elverdikçe sema’ yapabilirler. Zira onlar güzel bir ses duyunca, gönüllerini Allah’a yönlendirir ve dünyayı tamamıyla bir tarafı bırakarak Allah sevgisiyle doldururlar. Allah’a ulaşmayı gerçekleştiren işi bir Müslümanın yasaklaması helâl midir?

 Duyduğuma göre tarikat erbabı birkaç sınıfa ayrılan odunlar gibidirler. Bir sınıfı kuru olup, ateşle yapılan en ufak temasla tutuşur ve kül oluncaya kadar sönmez; yanınca da ateş olur. Bu durumun şu sözlerle bağlantısı mümkündür; “Fakirlik tahakkuk edince, baki olan Allah’tır.” Diğer bir sınıfı ise o kadar nemlidir ki, nemi gidip kuruyuncaya kadar uğraşırsan tutuşmaz. Orta sınıfa gelince, her iki sınıftan oluşup hiç uğraşmadan tutuşur ve tamamlanıncaya kadar sönmez sınıfın yanısıra, zorlu bir uğraşıdan soma tutuşup ihmal edildikçe ve nemi tükeninceye kadar sönen sınıfları içine alır. Bu yolda istekli olanların örneği de böyledir; “Adetleri çiğneyen olağanüstü sonuçlar elde eder.”

Bölüm:

Allah bütünden münezzehtir, bütün ondadır ve o da bütündedir. Bütün hallerde gereğinden ayrı kalınmayan bir gerektir. Görünüşe göre bu bir hayal olup gerçekleşmesi imkânsızdır. Fakat oluş ve ortaya çıkış ard arda görünüşte ortaya çıkar. Her ne kadar o bunun içinde bulunsa da, o bundan münezzehtir. Gerçeğe göre oluşun var olması Hak’tır. Varlığın da görünüş itibariyle olması mümkündür ve somadan tahakkuk etmiştir. Yüce Allah “Acı ve tatlı sulu iki denizi birbirine kavuşmamak üzre salıvermiştir. Aralarında bir engel vardır; birbirinin sınırını aşamazlar.” diye buyurmuştur. Mümkün Hakk olmayacağı gibi, Hakk’ın da mümkün olması imkânsızdır. Fakat görünüş itibariyle her ikisi birdir ve gerçekte Allah’ tır. Gerçeğin dışında bir varlık söz konusu olamaz. Başka nesne ancak itibari sayılır. Diğer bir deyişle bütünle yürüyüp damgasıyla damgalanmıştır. Fakat o bütünden münezzehtir. Şeref  zulmet ve keder görünüşlerle ortaya çıkar ve onlara göre orantılı aykırılık gösterir. Allah’a göre bütün nesneler aynıdır. Hakikatta ondan başka varlık yoktur. Bin suretle ortaya çıksa da, yine o birdir. Allah Teâlâ bütünde, bütün de onda ortaya çıkar. Gerçeğine bakılırsa görünüş ve görülen aynıdır ve aradaki farklar itibarîdir. Allah yerine göre bütün varlıklarda ortaya çıkar ve bu çıkış varlıkların isteğine göre değildir. Allah’ın isteği ve iradesi, zatının gereğidir. Bu husus câhillerin ve medrese âlimlerinin iddia ettiği gibi değildir.

Allah Teâlâ’nın “Onu yapıp, ruhumdan üfledim” buyurması, O aşamaya getirilmesi anlamındadır. Bu aşamada beden istenilen şekle göre düzeltilir ve bu durum sebepler doğrultusundaki maddenin istidâdıyla hâsıl olur. Kabiliyeti yerine getirilirse, üfürmekle dile getirilen ruh ikisinin ilgisiyle ortaya çıkar. Üfürmek sözü, bedenin yaşantısıyla izah edilirse, bu doğru olmaz. Sadece terkip olarak söylenebilir. Söz, gülüş ve insanlarla hayvanlar arasındaki farklar da böyledir. Fakat bu farklar özde değil, bileşimdedir ve her aşamada özel bir görünüşle ortaya çıkar. Hayvan aşamasında ruh olarak görülen bu öz, insan aşamasında konuşan nefis olarak görülür ve dışarıdan hiç bir şey değildir. Hayvanda hayvan olan öz, insanda insan olmuştur. Farklar ise, istidada göredir. Bedenden ayrılan öz, bu şekilde, surette ortaya çıkmıştır. Bu öz suretin bozulması ile bozulmaz. Öz bakidir; değişmez ve ortaya çıkması için bir şekle ihtiyacı vardır.

Bizim görevimiz yol göstermektir; dostların görevi ise, çalışıp çabalamaktır. Sonsuz olan gönül evreni, zamanla değişir. Acele etmeye gerek yoktur. Her yemişin bir mevsimi vardır. Fakat boş oturmamak, çalışmak gerekir.

Şunu bil ki, göklerdeki güçlerle, öğeler ve benzerlerinin güçleri meleklerdir. Peygamberlerin bu husustaki sözleri de, benim sözlerim anlamına gelmektedir ve câhillerin iddia ettiği gibi değildir.

Allah Teâlâ’nın zatının aslıyla bilinmez demenin anlamı, bu âlemdeki bütün şekillerde vardır; bunu bil!

Allah, bu şekillerle ortaya çıkar ve sonsuza kadar devam eder. Allah’ın zatının aslına varan bir kimse ortaya çıkar ve hakikata varmış olur.

Anlamalısın ki, mutlak varlık, zatının varlığı için gereklidir. Zira birbiriyle ters düşen varlıkla yokluğun gereği yoktur denilirse, doğru değildir. Biri diğeriyle nitelendirilemez. Varlığın yok olması mümkün değildir ve yokluğun da var olması mümkün olamaz, ikisi de birbirinden vazgeçemez. Özel bir imkânla var olması imkânsız olan mutlak varlığın başka bir varlıktan oluşunu kazanması gerekir. Böylece de kendi varlığında yokluk olur ve varlığından kati nazar edilir. Zatına dayanarak yoklukla vasıflandırılabilir ve yukarı da geçtiği gibi bu imkânsızdır. Keza aynı şekilde başka sayılan varlığın da mevcudiyeti imkânsızdır. Zira tahakkuk olmadan önce varlığın tahakkuk etmesi gerekir. Buradaki amaç, mutlak varlıktadır ve bu da imkânsızdır. Mutlak yokluk diye bir şey yoktur. Mutlak varlığın var olması gereği tespit edildi. Bütün varlıklar onda var olur. O da yüce Allah’tır. Yine bütün varlıklar onun görünüşüdür ve görünen odur. Ayrıca görünüş de ondadır.

Şunu bil ki mutlak varlık olan yüce Allah’ın her aşamada iki özelliği vardır.

Biri etki ve fiildir; diğeri ise etkilenmektir.

İlkinde varlık Allah’tır ikincisinde de âlemdir, yaratılmıştır ve meydana gelen olaydır; bunu anla!

Mutlak varlık olan Allah Teâlâ her ikisinin arasındaki mutlak oluş ve birleşimle bağımlılıktan dolayı mutlak varlıktır. Allah Teâlâ ne bütündür, ne de parçadır. Zira bütün ve parçanın başka bir anlamı vardır. Gerçek var olma ve yok olmadan önce gelmektedir. Gerçeğe başka varlıklardan soyutlanmış olarak bakıldığında parça görülüyorsa da, her iki yönü içine almaktadır. Adı geçen mutlak varlık bütünden bir niteliktir, ondan daha üstün bir aşama yoktur, o her şeyin üstündedir ve bütün ondadır; o da bütündür ve bütün odur. Bu aşamada varlığın ne başlangıcı, ne sonu, ne görünüşü ve ne de görünmeyişi aşamaları yoktur. Diğer aşamaları da buna göre değerlendir!

   Zîrâ, O bütünden arınmış mutlak bir varlık sayılıp, bütün onda tahakkuk etmiştir. Diğer bir deyişle, özel ve ebed diye bir olay yok, her ikisi birdir.

Yüce Allah’a dair iki değerlendirme vardır:

Biri belirtilmemiş olan değerlendirmedir ve buna göre ona birdir ve uludur denir.

Diğeri ise, belirtilmiş olanıdır; buna göre de, ona bir ve güzel denilir. Bu iki değer “iki el” ile izah edilir. Aynı zamanda iki elle, Allah’ın karşılıklı her iki niteliği görünmeyen görünen, alan  veren ve bunun benzeri olan bütün karşıt nitelikler de açıklanır. Allah Teâlâ ‘nın Adem’i iki eliyle yarattığını Hz. Peygamber hadisi şerifte belirterek buna işaret etti. Allah ve kâinatın görüntüsü de böyledir. Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem “Allah Teâlâ’nın Adem’i kendi suretinde yarattığını” söylemiştir. Kur’ân’da da böyledir. Bunun anlamı şudur ki:

Allah Âdem’i kendi olgun suretinde yarattı.

Buradaki suret manevidir; hissi değildir. Zira Hak teâlanın Rabb ve İlah aşamasında görünür bir sureti olamaz. Allah bundan münezzehtir. Onun görülen sureti kâinatın gerçeklerinde ortaya çıkmaktadır. Manevi görülmeyen sureti ise, Allah Teâlâ suretinde tecelli etmektedir. Bu ikisi insanları yaratan iki el anlamındadır. Âyeti kerimede de

“Elimle yarattığıma secde etmeni engelleyen nedir? sözleri bunu belirtir. Bundan dolayı da “Duyuşu ve görüşü idin, demiş, fakat kulağı ve gözü idim denmemiştir.” Allah Teâlâ

“Biz emâneti sunduk” âyeti kerimesiyle, bütün varlıkları birleştiren ilâhî görünüşü, bu görünüşte yaratılan ve yeryüzünde halifelik mertebesine ulaşan inşam işaret etmektedir.

Uykuda görülen rüyalarla olaylar ve açıkça görülen diğer şekiller, esasında bilgi ve birlik aşamasının belirtileridir. Bunlar Allah yolunda kendim adayan kişiye birer uyarı olup, yüce amacına ulaşması için savaşması gerektiğini gösterir. Bu da işin tadına varma ve birliğin gerçekleşmesidir. Bunlar rüyada gördükleriyle farklıdır ve bunların benzerleri birliğin belirtileridir ve aralarında büyük aykırılık vardır. Bunları ancak ermiş kişi bilir.

Mesela kendini Allah yoluna adayan kişi kendinden geçmiş ve uyumuş değilken, bedeninin yayılıp, bütün dünyayı kapsayacak kadar genişlediğini görür. Yine bu kişi yeryüzündeki dağları, ağaçları, ırmakları, bahçeleri ve bütün varlıkları da kendinde görür. Ayrıca bütün varlıkları kendinde gördüğünü sanır ve gördüğü her nesneye bu benim der. Kendi nefsinden başka hiç bir nesne görmez. Gördüğünü kendi nefsiyle karşılaştırır. Yine özünde zerre ile güneşi eşit görür ve aralarındaki farkı anlayamaz. Zamanı da bir bütün olarak görür; başlangıç ile sonu ve ebedle ezeli de göremez. Bu Âdem zamanıdır ve bu da Hazreti Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellemin zamanıdır demekten de tuhaflık hissediyor. Zira başlangıçta sonun bir olduğunu ve sanki zamanın değişmediğini gördüğünü zannetmiştir. Daha sonra bu görünüş ve çokluktan da uzaklaşıp, yeni bir ruh haletine bürünür. Bazen dünyanın varlığına, bazen da yokluğuna inanır ve bu yokluğun içinden bütün nesneleri görür ve şaşa kalır. Daha sonra bütün nesnelerin yok olduğunu görür ve bunu anlatmaya gücü yetmez. Bundan soma çokluk alemini içice görür ve burada bir saat durur ve ardından kendine gelir. Bu söylediklerim bazı arkadaşlarımın başından geçen olaylardır. Nesneler için söylenenler, birliğin belirtisidir. Gönlün bazen varlığa bazen yokluğa yönelmesine dair sözler de, esasında birlik aşamasının göstergesidir. Çokluk için söylenenler ise, açıkça ortaya çıkan olayların işaretidir. Her gördüğü nesne için bu benim demesiyle ilgili sözler ise birliğin belirtisidir. Bütün bunlar Hak’tan gelen uyarılardır. Amaçlanan birlik, hali hazırdaki tatlı görünen birlik değildir. Gerçek amaçlanan birlik bunun çok üstündedir. Allah yoluna kendini adayan kişi, bu birlikle bütün nesnelerin kendine bağlı olduğunu ve bu nesnelerin kendi kişiliğinde bulunduğunu hisseder. Bu aşamayı izah etmek mümkün değildir ve bunu tatmayan tadını bilmez. Bundan dolayıdır ki, birlik üç kısımdan meydana gelmiştir:

İlmi Birlik: Bu birlik, ağızdan ağıza dolaşarak ve kitaplardan okuyarak elde edilir.

Uyarıcı Birlik: Bu birlik Allah Teâlâ tarafından verilen birliktir. Uyurken rüyalarla, gerçek olaylarla veya ilham yolu ile sunulan birliktir. Bu birlik birincisinden üstündür.

Eğlenme ve Coşkulu Birlik: Bu birlik hepsinden üstün olup, amaçlanandır.

Tasavvuf gerçekleşince münafıklık başlar. Gerçek sofi, gözlerin görmediği, kulakların duymadığı ve hiçbir insan gönlünün hatırlamadığı olayları görür. İnsanlara akıllarının alabildiği ve onlara uygun olanları anlatıp, söylediği halde öldürülmesine neden olabilecekleri ise, gönlünde saklı tutar. Bu durumda nasıl münafık sayılmaz?

  Seriyyis Sakatî’nin sözlerinde de buna işaret edilmektedir: Allah rahmet etsin Seriyy, bu hususta şöyle der:

Tasavvuf üç anlamın adıdır. Mutasavvıf bilgi ve hünerinin aydınlığı hiç sönmeyen, kitapta açıkça izah edilen ilme dair çelişkili üstü kapalı bilgi vermeyen ve Allah’ın bilinmesini istemediği hususları kerâmetleriyle ifşa etmeyen kimsedir.

Burada söylenebilir ki, gerçeğe varan kişi bildiklerini izah etmelidir. Bunda münafıklık yoktur. Şaşılacak husus ise şudur, inançta iki karşıt olan düşünceyi bir araya getirdi. Hâlbuki bunda da şaşılacak bir husus olmaması gerekir. Zira her biri yerine göre gerçektir.

Allah’ı bilen kişilerin, ilme’lyakin, ayne’lyakin ve hakka’lyakin anlamlarına dair değişik görüşleri vardır; bunu bil!

Bunları buraya aktarmama bir faydası olacağını sanmıyorum. Bu fakirin aklına gelen ve yalnız birlikte değil, aynı zamanda yiğitlik ve cömertlikle de ilgisi bulunan bazı söylenenleri zikredelim.

Buna örnek olarak sadece kulaktan kulağa duyulan ve görülmeyene ilme’l yakin denir.

Görerek öğrendiği ise, ayne’l yakindir.

Kendi yaptığı bir iş ise de, hakka’l yakindir.

Böylece ilme’l yakin şüphe götürmeyen bilgidir. Fakat görülmemiştir. Ayne’l yakin ise, görerek bilmektir. Hakka’l yakin ise de, kendisidir. Birlikte gerçekleşmesi için şunlar söylenir:

Kişi Hakk Teâlâ’nın varlığını başka bir etken olmadan ve şüphe kanıtı aramadan bilirse, ilme’l yakindir.

Bunu tanık, kanıt ve gözle görüp anlamaya çalışırsa, bu duruma da ayne’l yakin denir. Bu sözler esasında rüya ve gözle görmeyi değil, hünerin olgunluğunu ifade eder. Zira Allah benzerden ve benzetilmeden münezzehtir.

Kişi Allah’tan başka bir varlığın bulunmadığım ve bütün varlığın Allah olduğunu bilirse, buna hakka’l yakin denir. Zira bu Hakk’la gerçekleşmiştir. Bu durumda varlık kalmaz; bütün varide Allah Teâlâ’nındır. Allah’ı anma, anan ve andan birdir ve bu da Allah’tan başka bir varlığın bulunmadığı anlamındadır. Allah varlığın gerçeği dolayısıyla anma, anılma ve anılan üçüde birdir. Bu da ilme’l yakindir. Hakke’l yakin ise, kendini Allah yoluna adayan kişinin bunda tahakkuk etmesi anlamına gelir. Ben bu aşamada dilde dolaşan ve görülen anısın gerçek anısın sureti olduğunu gördüm. Gerçek anısın da gönülde oluştuğunu gördüm ve bundan dolayı gönüle anış adı verilmiştir. Gönüle aynı zamanda Hakk adı da verilir. Bütün, bir olmuştur. Bu tıpkı suyun rüzgâr estiği zaman dalgaya dönüştüğü hale benzer. Hâlbuki gerçekte dalga sudan başka bir şey değildir. Gönül ve anışta da durum aynıdır; anış, bütün gönlü kaplar ve böylece gönül bütünüyle anışa dönüşür. Dildeki anış gönüldeki anısın suretidir ve aynı şekildedir. Fakat gönül şekilden münezzehtir. Ama aşama, kesinlikle bunu böylece yüklenmemi gerektiriyor. Bundan da şu anlaşılıyor ki: Gönülde iki düşünce birden birleşemez. Çünkü gönüle gelen düşün ce, o aşamada başka bir düşünceye yer bırakmayacak kadar onu kaplar. Bu da tıpkı deniz suyu gibidir; esen rüzgârın etkisiyle dalgalanır ve bu dalga şeklim rüzgâr esip dalga devam ettikçe başka bir biçimde düşünmek imkânsızdır. Bunu iyi anla!

Öyle sanıyorum ki, bu ince konuyu benden önce kimse ele almamıştır. Allah daha iyi bilir.

Bazen kendimi gayet latif olarak görürüm; bu görünümün sebebi ise, bedenimin şeklidir. İşte bu letafet de, bedenî şekille ilgilidir. Ortada görülen nesne bu latif görüntüdür. Latif olan buharın da, letafeti yoğunlaşmadan görünmez; yoğunlaşınca, bulut olup görünür. Bulutun bu biçimi buhardan farklı bir nesne değildir; buharın ta kendisidir; yoğunlaşmış ve ona başka hiçbir varlık eklenmemiştir. Şahıslarda görülen letafet de aynıdır; yoğunlaşınca görünen bir biçim kazanır. Bu sadece bir örnek olup, gözlemlere dair söylediklerimize işarettir. İnsanla buhar arasında hiç bir yönden benzerlik yoktur.

Bazı zamanlar okumaya dalmış meşgul olduğumda, gönlüme sanki pırıl pırıl parlayan bir takım kişilerin görüntüsü düşer. Düşüncelere dalar ve bu kişilerin görüntüsü beni meşgul eder. Her ne kadar bu düşünceyi gönlümden atmaya çalışırsam da, atamam. Bir de bakıyorum ki, ertesi gün o kişi beni ziyaret etmeye geliyor ve böylece onu bilfiil görüyorum. Hazreti Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurmuştur ki:

“Peygamberlikten sadece müjdeli sözler geriye kaldı.” Yine Hazreti Peygamber buyurmuştur ki:

 “İyi rüyalar peygamberliğin kırk altı bölümünden biridir.” Böylece Peygamber, rüyaları peygamberliğin ayrıntı kısımlarından biri saymıştır. Bundan dolayı Allah’a ulaşmak isteyen kişi rüyalardan vazgeçmemeli ve yorumlarını da takip etmelidir. Zira onları bilmede büyük faydalar vardır. Onlarla birçok bilinmeyen olay aydınlatılabilir. Kendini Allah yoluna adayan kişinin sağlığı ve kötü halleriyle iyi rüya sahibinin de hal ve durumları rüyalarla anlaşılabilir. İyi rüyalar gören kişinin aydınlanması için gösterilen Allah’ın ışıklarından bir ışık parçasıdır. Bir gece bu ışıklı rüya beni de bağladı, kendimden geçtim; şaştım; ızdırap ve büyük haz duydum ve o esnada aşağıdaki beyti dile getirdim:

Ey nefs göz daima Allah’ın adını an ve kederden ölüver

Yüce Allah’tan başka hiç kimseye ihtiyaç elini açma

O esnada etrafımda bir grup fakih öğrenci de vardı; durumumdan etkilenip, benim için korktular. Bu öğrenciler arasında Mısır’daki Barkukiye Medresesi müderrislerinden olan Mevlana Seyfeddin vardı. İlk başta Şeyhuniye müderrisi Mevlana Zâde’yi gördüm. Fakat ikinci defa baktığımda yerine yukarıda adı geçen Seyfeddin’i gördüm.

Şunu bil ki, görünüşün değişmesi, yani bir kişinin görünüşünün başka kişinin görünüşüne geçmesi tek bir nesne gibidir. Bazen bir kişiyi başka bir kişi gibi görür. Bu da dileğini anlam olduğuna dair bir belirtidir ve o gruba uygun olup, özel kişiyle ilgili değildir. Görüntü de o kişiyle ilgili değil, başka biçimde uyarılmak için gösterilen ve birliğe delalet eden ayrı bir durumdur.

Allah Teâlâ buyurmuştur ki:

“Âdem’e bütün isimleri öğretti, sonra eşyayı meleklere gösterdi.” Buradaki isimler Allah’ın isimleridir. Allah’ın isimlerinin olgun görüntüsü, meleklerin değil, olgun insanın belirtisidir. Bundan dolayıdır ki, bütün bu isimleri olgun insana öğretti ve onu bu adlarla şekillendirdi. Bu bir şereftir; taş gibi eşyayı belirten harfleri bilmek bir hüner değildir. Çünkü bunları bilmek kolay bir iştir ve gerek insanoğlu gerekse melekler arasında herhangi bir övünç kaynağı sayılmaz.

Gökler, yeryüzü, öğeler ve benzerlerine vekil kılman melekler, bunların içindeki Allah’ın iradesiyle ortaya çıkan güçlerdir. Onlar göz açıp kapayıncaya kadar süren kısacık süre içerisinde bile Allah’a itaat etmekten geri kalmazlar. Meleklerin başlangıçtan sonsuza kadar Allah’ın adını andıklarını Yüce Allah âyeti kerimede şöyle belirtmiştir:

“Onu hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur, fakat siz onların tesbihlerini anlamazsınız.” Şeytanlar ise, insanın kanı içinde akan ve nefsin hayvani şehvetlerini gösteren içindeki güçlerdir. Bu güçler insanı Allah ve şeriata karşı gelmeye sürükler. Allah’ın selamı üzerine olsun Peygamber hazretleri buna şu sözleri ile değinir:

“Şeytan kanla birlikte dolaşıyor”.

Ey câhiller!

Sizler Allah’ın, Peygamberlerin ve velilerin söylediklerim anlamıyorsunuz. Akıllarınızın eksikliği, gönüllerinizin bulanıklığı, âhiretle ilgili gafletiniz ve aşırı derecede dünyaya bağlılığınız, sizi gerçeklerden uzaklaştırmıştır ve gerçeği öğrenmenizi engellemiştir. Fakat doğruluğunuz da yanlış yola sapmanız içinde yer almaktadır. Bundan dolayı şeriat düzenleyicisi de bunu size acıdığı için böyle tesbit etti. Çünkü sizin doğruluğunuz cehaletinizde yer almaktadır. Aynı zamanda kader meselesi hakkındaki en bilgiliniz, en cahilinizdir. Gözleriniz bunu görmemiştir, bunun sebebi Peygamber ve bütün velilerin bilmemesinden değil; onlar bunu güneş bildikleri gibi bilirler. Fakat akıllarınızın eksikliğinden dolayı, size ve aşağılık kimselere izah etmiyorlar. Sana gelince, eğer sen de içini temiz tutarsan belki söylediklerini anlayabilirsin.

Hidâyeti dileyen kişi büyük iyilik ve olgunluklarını küçük, ufacık suçlar, kusur ve zararlarını büyük görmelidir; yoksa ondan da ümit yoktur. Bilmelisin ki, kulun Kur’ân’daki dünya, yaşantı ve âhiret işleriyle ilgili konuları bilmesi gerekir ve böylece zamanını orantılı olarak dünya işleriyle âhiret işleri arasında ayarlamasını bilmelidir.

Kur’ân otuz Cüzdür. Dünya işleriyle ilgili cüz, birden biraz daha fazladır. Hâlbuki âhiret işlerine dair cüzler, geriye kalan yirmi dokuz cüzdür. Kur’ân’ın bu şekilde düzenlenmesi, esasında insanlara bir uyarıdır. Bu uyarı insanlara ve âlimlere dünya ve âhiret işlerine ne oranda süre ayırmalarını göstermektedir. Allah daha iyi bilir. Allah’tan gelen emirlerden biri de budur.

Şunu bil ki, isimler, nitelikler ve işlerin hepsi kabiliyetlere bağlıdır. Bunlar olmayınca, onlardan da bir şey ortada kalmaz. Bu sırra dair haberi de kaderin sırrı bana bildirmektedir. Allah daha iyi bilir. Allah’a hamdolsun bu konulardaki bilgileri Yüce Allah bana bildirdi. Bu bilgiler kitap okuyarak ve öğrenim görerek elde edilemez.

Cennet, esasında melekût âleminden ibarettir. Âdem aleyhisselam buradan çıkıp, yoğunlaşarak yeryüzüne aldığı şekille inmiştir. Âhiret işleriyle ilgilenen bilginler, âhiret yolu için gerekli olan bilgileri kitap ve sünnetten öğrendiler. Fıkıhla uğraşan bilginler de, dünya işlerine dair bilgileri ve alım satımlara dair meseleleri yine, o kitaplar ve sünnetten elde ettiler. Kişi, âhiret yoluna dair bilgileri elde etmek isterse, âhiret konularını ele alan kitapları incelemelidir. Fıkıh konularına dair bilgileri elde etmek istiyorsa, o halde, fıkıh kitaplarını okumalı ve incelemelidir. Biri kalkıp, ben de kitap ve sünnetten yararlanarak bu bilgileri, âhiret ve fıkıh işleriyle ilgilenen bilgilerin eserlerini gözden geçirmeden elde edebilirim; onlar insandı, ben de insanım derse, doğru olmaz ve bu düşünce ömrü boşa harcamaktan başka bir işe yaramaz. Âhiret yolu da böyledir. İnsan ancak duygularla ilgisini kesip, Hakk’ı gözle göremeyeceğini idrak ettikten sonra ve Allah’ın sevgisiyle coşunca, Allah ona görünüş olarak görünebilir. Fakat bu çok az tahakkuk eden bir olaydır. Buradaki esas nokta gönlün saf bir şekilde Allah’a yönelmesidir. Bu gerçekleşirse, Allah görünüş olarak değil, anlayış şekliyle ve duyularla tecelli eder ve şüphe ortadan kalkar.

Ağacın,(Musa aleyhisselâma) “Ben Allah’ım” demesi, insanın bunu söylemesinin doğru olduğuna dair bir uyarıdır. Birinci şekilde belirttiğimiz gibiyse, doğrudur. Dünya Allah’ın görünüşü olduğundan dolayı, “Ben Allah’ım” diyen herkesin sözü de doğrudur. Çünkü bununla bütün  Allah  kastediliyor; bölümle hiç bir alakası yoktur ve konuşan insan değil, Allah’tır. Keza aynı şekilde insan konuşmaya başlayıp, “ben Zeyd’im” derse, bu sözleri doğrudur. Çünkü bu sözler Zeyd’in özüyle alakalıdır ve konuşan dil ile kıpırdayan ve etten oluşan bedenle yalandan uzaktan hiç bir ilgisi yoktur. Sözü söyleyen dil değil, Zeyd’in zatıdır. Bundan dolayı ağaç veya insan “ben Allah’ım” derse doğrudur. Bu itibarla her zerre de, “Ben Allah’ım” derse doğrudur. Ancak başka bir kişi “O veya sen Allah’sın” derse, doğru değildir. Aynı şekilde dil ben Zeyd’im diyebilir. Fakat bir başkası dile, o, veya sen Zeyd’sin diyemez.”

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin; “Allah vardı ve onunla başka hiç bir nesne yoktu” sözleri, Allah’ın birlik aşamasından daha üstün bir aşamaya denildiğine dair bir göstergedir. Bütün nesneler de, bu aşamada ortaya çıkmaktadır.

Şunu bil ki, varoluş ile yok oluş ezelî ve ebedîdir ve dünya ile âhiret ise izafîdir. Görünen dünya fâni ve görünmeyen âhirete baki denmiştir. İkisi de ezelî ve ebedîdir. Ancak diğer ebedî olan âhirete verdir. Kişilerin elde ettikleri olgunlukların tatlan, huriler, köşkler ve cennetlere benzetilmiştir. Bunlara verilen adlar takma adlardır. Çünkü eksik, câhil ve kıt akılları bulunan kişilere gerçek bu vesile ile anlatılabilir. Onlara açıkça anlatılsa bile, dünya işleri ve lezzetlerinden geri kalmazlar. Bundan dolayıdır ki, bu yollara başvurulmuş ve bununla bu kişilerin şevkinin arttırılması amaçlanmıştır. Böylece bunlar Allah’a ulaşmak için ibâdetlere yönelirler ve büyük bir çalışmaya girişirler ve sonuçta Hakk’ı idrak ederler. Allah yoluna girenlere başlangıçta böyle yapılmamış ve böylece dikkatleri çekilmemiş olsaydı, bilmedikleri yollara saparlardı. Allah gerçeği söyler ve doğru yolu gösterir.

Allah’ın selamı ona olsun Peygamber, hadisi şerifinde buyurmuştur ki, “İnsanların ellerinde bulunanlardan uzak dur; insanlar seni sever ve Allah’ın katında bulunanlardan uzak dur; Allah seni sever.” Mükâfat ve tehditler doğrudur ve bunlar Hakk’tan Hakk’a ve Hakk’la Hakk içindir.

Ölmeden önce öl, ta ki ölümsüz kalasın. Zira dünyadan, dünyanın tatlarından ve şehvetlerinden uzak duran kişi, başlangıcı ve sonu olmayan gerçek varlığa kavuşur. Bu tür hayatta ölüm yoktur; sonsuza kadar devam eder. Fakat insanlar bu yaşantıyı değil, dünya yaşantısını istemektedirler. Diğer bir şık ise, ölmeden önce ölen ilahî ahlakı elde eder ve adı sonsuza kadar kahr. Adı sonsuza kadar kalan kişi ebediyen yaşar. Ayrıca üçüncü bir anlamı da şöyle: Geçici ve mecazı varlıktan vazgeçen, kendi varlığının Allah’ın varlık kaynaklarından bir kaynak olduğunu bilen ve ikilikten kurtulan kişi, sonsuza kadar diridir. Zira varlıktan başka bir şey geride kalmaz ve varlığın da yok olması imkânsızdır.

 Hadiste cennetin sekiz, cehennemin ise yedi kapısı bulunduğu belirtilmiştir. Bundan da şu anlaşılır ki, arş cennetin tavanıdır ve burçların göğü de cennetin yeridir. Burçların göğünün içbükeyi cehennemin tavanıdır ve bunların altındaki göklerin her biri de, bir kapıdır. Böylece cennetin sekiz kapısı vardır. Zira atlas adı verilen göğün altında sekiz gök vardır ve bu gökler şunlardır: Burçların göğü, Zühal göğü, Müşteri göğü, Merih göğü, Güneş, Zühre, Utarit ve Ay. Ay göklerin sonuncusudur. Yıldızlara ait göğün içbükeyi cehennemin tavanım oluşturuyorsa, altında yedi gök kalır. Her göğü bir kapı sayarsan, cennetin sekiz ve cehennemin yedi kapısı olur. Bunu yazınca Kur’ân’dan birkaç âyet okuyayım diye mushafi açtım ve şu âyetle karşılaştım: “âyetlerimizi yalan sayıp, onlara karşı büyüklük taslayanlara, göğün kapıları açılmaz ve cennete giremezler”. Bu da, göklerin cennetin kapıları olduğuna dair söylediklerimize bir işarettir. Diğer bir deyişle, cennetin kapıları olan gökler onlara açılmayacaktır.

Şafiî mezhebi ve diğer bazı kişilere göre kaza namazlarının düzenli bir şekilde kılınması vacib değildir. Hâlbuki diğer bazı kişilere göre ise bu vacibdir.

Durum namazın selamında da böyledir. Hanefî mezhebi ve bazıları, selamın namaz kılan kişi tarafından başını iki yana çevirip vermesi gereği üzerinde durmuşlar. Malikî mezhebi ve diğer bazıları ise, selamın öne doğru verilmesi düşüncesini savunmuşlardır. Tahiyyât duasında da durum böyledir. Şafiî mezhebinde olduğu gibi, bazıları bu duanın tıpkı normal halk konuşması türünde yapılabileceğini savunurlar. Bu duaya misal olarak da, evlenme duası gösterilebilir. Hanefî mezhebinde de olduğu gibi, diğer bazı kimseler ise, bunun caiz olmadığı düşüncesindedirler. Bu tür söylentiler birçok kez dışa dönük işler için yayılmıştır. Bu ve buna benzerleri hakkında düşünen kişiler, bütün dikkatlerini iç âlemin düzeltilmesi, arıtılması, ahlakın tehzip (süsleme) edilmesi yönüne çevirirler. Dışa dönük çabalar da, bunun bir aracı sayılır. Çabalar harcanacaksa, ne türde yapılacaktır ki, istenilen elde edilsin. Bundan dolayıdır ki, bu ve buna benzer durumlarda bunu gerçekleştirmek imkânsızdır.

Dışa dönük görünüşlerle uğraşan bilginleri Allah Teâlâ işlerini ıslah etmiş ve onları içi bırakıp, kabuklarla uğraşmaya yönlendirmiştir. Bu bilginlerin çoğunun içi yarılıp, bakıldığında, dünya sevgisi ve başkanlık hırsından başka, dinle ilgili hiç bir ize rastlanmaz. Allah onları rezil etsin.

Allah Teâlâ, Taha suresinde

“Ey Muhammed! Sana dağları sorarlar; de ki; Rabbim onları ufalayıp savuracak, yerlerini düz, kuru bir toprak haline getirecek; orada ne çukur, ne tümsek göreceksin” diye duyurmuştur. Bu sözlerle kıyamette Allah varlığının ortaya çıkışı ve bir olan Allah’ın her yeri kaplaması anlamı çıkarılabilir. Bu durumda eğikliği bulunmayan ve bir olan Allah karar sahibi olur ve böylece dağların özellikleri ortadan kalkar. Bu zamanda ise, sadece birlik görünecek ve halk da bu birliğe davet edilecektir. Allah eğim ve eğiklikleri açıklayacak ve gönülleri yumuşatacaktır. Allah ve Rahman adları ile adlandırılan özün kararlarının kabulü için nitelikler belirlenecek ve böylece özün kararları ortaya çıkarken, niteliklere dair kararlar ortadan kaybolacaktır, izi kalmayacaktır. Yüce Allah, Enbiya suresinde şöyle buyurmuştur:

“İnkar edenler, gökler ve yer yapışıkken onları ayırdığımızı görmediler mi? “.

Bu âyetin tefsirinde şöyle deniyor: Göklerle yeryüzü yapışıktı. Ben de derim ki, bununla insan kasdediliyordur her halde. Gökler de, melekût âlemine dair bir işarettir ve yeryüzü ise mülk aleminin belirtisidir ve insan her ikisinin karışımıdır. Rahimde bir damla ve sıvı iken, onları yarıp ruhu üfürdük ve böylece mülk ve melekût izleri onda belirmeye başladı.

Gerçek sevgi odur ki, gönlün Allah Teâlâ’nın sevgisiyle dolsun ve dünya sevgisinden uzak dursun.

İhyâ-ül Ulûm, Kimyâü’s Sa’âde ve benzerleri, gerçek  Tahkik  ilmi ile özenme  Taklit  ilmi arasında bir mesafe oluşturur. Bu da, dünyayı doğru yola götürme ve gerçeği arayan kişilere görünmüş güzel bir yoldur. Zira bunlar, gerçeği ararken neyin kendilerine uygun, neyin ters düştüğünü anlayacak kabiliyette değiller ve bilmeden tıpkı av köpekleri gibi boşuna çaba harcarlar. Şunu bil ki:

Cinler, meleklerden, şeytandan ve iblisten daha yaygındır ve bunların hepsi ruhlar âlemindendirler; cisimler âlemiyle hiç bir ilgileri yoktur. Bunlar bütün ve bölümden oluşan güçlerdendir. Allah’a yakınlaşmayı gerçekleştiren araç ve sebeplerden meydana gelen güçlere, melekler adı verilir. Allah’tan uzaklaştırıp, dünyaya yaklaştıran güçlere ise, şeytan adı verilir. Allah Teâlâ’nın âyeti kerimede “Allah’la cinler arasında da bir soy bağı icad ettiler” sözleri, bizim cinler meleklerden daha geneldir sözümüze dair bir kanıttır. Kâfirler, melekler Allah’ın kızlarıdır dediler. Fakat cinler ve şeytanlar Allah’ın kızlarıdır demediler. Yüce Allah bunlardan münezzehtir. Bu söylenenler, meleklerin de, cinler kavramı içinde yer aldığı anlamına gelmektedir.

Allah Teâlâ, Kur’ân’da buyurmuştur ki:

“Yağmur suyunu indirir ve onunla her türlü ürünü yemişleri  yetiştiririz; ölüleri de bunun gibi diriltip, çıkarırız; belki bundan ibret alırsınız.” Bu da iki çıkış arasında fark bulunmadığım gösterir. Kıyamet günü dirilen cesetle çürüyen vücut arasında hiç bir bağlantı bulunmadığına işarettir. Keza aynı şekilde yerde çürüyen ürünlerle yeni yetişen ürünler arasında bir bağlantı yoktur; sadece benzerlik vardır.

Yüce Allah kitabında:

“Ey insanlar!   Sizin yaratılmanız ve tekrar dirilmeniz tek bir nefsin yaratılması ve tekrar diriltilmesi gibidir,” buyurmuştur. Bu âyet, dünyanın üst ile altı ve görünen ile görünmeyeni bir kişiye benzediğine işaret ediyor. Nesnelerin çeşitli olması, tıpkı inşam oluşturan üyeler gibidir. Nasıl ki üyelerin çeşitli olması insanın birliğini bozmuyorsa, nesnelerin çeşitli olması da dünyanın birliğini bozmaz. Zira dünya Hakk’ın görüntüsüdür. Bu işin temeli spor ve uğraşıya bağlıdır; sabit tutkularla ilgisi yoktur. Tutkulardan kurtulmak için harcanan çabalar çağ ve zamanlara göre değişebilir. Bundan dolayı da şer’î hükümler  yasalar  de değişebilir. Peygamberlerin hal ve tavırları bunun isbatıdır. Bütün peygamberler hak yolundadırlar; aralarındaki yolların farklı olması onları haksız gösteremez.

“Allah’tan başka tapılacak yoktur” diyen cennete girer. Bu sözü söylemenin birkaç anlamı vardır:

1- Genel olarak bilinen huri, köşkler ve benzerleri anlamındadır.

2- Savaş sırasında esir alman kâfirlerin malları ve canları alındığı için, bu sözleri dile getiren kâfir bu durumlardan kurtulur ve güvenliğe kavuşur. İşte bu durum cennet sözüyle ifade edilmiştir.

 3-Burada kişi, bu sözlerle kendini, malını ve ailesini korumak için kullanmış ve böylece cennete girmiştir.

4-Her iki dünyada ve kâinatta da Allah’tan başka bir varlık bulunmadığını bilen kişi, duyulan varlıklardan kurtulmuş olup, cennete girmiş sayılır.

5-Kendi kendine gerçekleşen ve varlığından kurtulan kişi, karanlık ve cehennemi varlığından kurtulmuş sayılır ve ebedî olan cennete girmiş olur ve orada korunur.

6-Her iyi duruma cennet ve her kötü duruma cehennem adı verilir. Birlik durumu iyi  ulu  bir durumdur. Allah’a şirk koşma durumu ise, kötü bir durumdur. “Allah’tan başka tapılacak varlık yoktur” diyen kişi, kötü durumdan iyi duruma geçer.

7-“Allah’tan başka tapılacak yoktur” diyen ve açıkça görülen, duyulan putlara tapmaktan vazgeçip, duyularla ilgisi bulunmayan ve görülmeyen Allah’a yönelen kişi, duyularla ifade edilemeyen Allah’a ulaşır. Bu durum cennet ile ifade edilmiştir.

İşte bu içle ilgili yedi durum böylece tamamlanmıştır. Kur’ân’ın da içi ve dışı vardır ve iç kısmının da yedi izahı vardır.

Allah’ın selamları onlara olsun Peygamberlere de kelimelerin anlamları bildirilmiştir. Şunu bilesin ki, hem dünya hem de âhiretle ilgili her iyi ve yüce duruma cennet denilir ve aynı şekilde de, ateş, yılanlar, akrepler ve zakkumdaki durumlara kötü ve alçak dur tunlar denilir. Kitaplarda nitelendirilenler ve sözü edilen hurilerle köşkler ve diğerleri söylediklerimizin örnekleridir  görüntüleridir. Bunların görüntü olduğunun deliline gelince, şöyle izah edilebilir: Kişi rüyasında kendini bir bağ veya yüksek bir köşkte görürse, bundan yücelik elde edeceği ve amacına ulaşacağı anlamı çıkarılır. Rüyalarda görülen görüntüler, âhiretteki görüntülerin cinslerindendir. Zira uyku, kısa ölüm gibidir ve uykuda görülen rüyalar, âhiret görüntüleri cinsindendir. Böylece âhiret, cennet, hurilet ve köşkleri iyi tam ve dikkatli ol, aldanma!

Bundan böyle okuyup, anlayıp ve inandıktan sonra salon ciddiyetini, harcamış olduğun çabaları ve çalışmalarını bırakma. Zira bilimler, buluşlar, olgunluklar, yükseltici durumlar ve üstün mertebelerin menşe’i bu çalışmalara bağlıdır. Herhangi bir kişi yanılıp “Dünya, âhiret, huriler, köşkler ve cennet böyleyse, gereği yoktur” derse, katli mubahtır. Çünkü o delalete düşmüştür.

Şunu bil ki, kıyamet ekâbirler nezdinde(büyükler yanında)  zatın ortaya çıkışın ve nitelikler saltanatının son bulması anlamına gelmektedir. Dilersen, ölen kişi için, kıyameti başlamıştır diyebilirsin. Yeniden dirilme aynısının tekrarıdır. Allah sözlerin de tam olarak belirtildiği gibi, ateş ve cahillikten sakınınız. Her peygambere vahiy yolu ile gelen bilgilerin tümü doğrudur ve her yönüyle amaçlananı içine alır.

Peygamber efendimizin döneminde bazı kişiler, bilmen kıymetin gerçekleşeceğini, Deccal’in ve Dabbetü’larz’ın ortaya çıkacağını bekliyorlardı ve bunların zamanlarında gerçekleşeceğini zannediyorlardı. Bu beklentileri kitaplarda da belirtilmiştir. Daha soma gelenler bu durumların kendi dönemlerinde gerçekleşeceğini sandılar ve bu hususta kitaplar yazanları da oldu. Bazıları bu olayların üçyüzüncü yıl içinde cereyan edeceğini, bazıları ise, Mehdi’nin ve Hâtemül-vilâye’nin çıkışıyla birlikte yedi yüzyıl ile sekiz yüzyıl arasında gerçekleşeceğini ileri sürdüler. Hâlbuki peygamber efendimizin zamanından bugüne dek sekiz yüz yıl gelip geçtiği halde, onların söyledikleri ve câhil halk tabakasının tahayyül ettiği gibi herhangi bir olay gerçekleşmedi. Bunların söylediklerinden hiç biri yıllar geçse de gerçekleşmeyecek ve iddia ettikleri gibi ölü cesetler dirilmeyecektir. Toz duman ortadan kalkınca, altındakinin eşek mi yoksa at mı olduğunu göreceksin.

Allah Teâlâ, “Oysa Allah onları ardlarından çevirmiştir” buyurmuştur. Benzetmek gibi olmasın, Zeyd nasıl bütün yönleriyle gövdesindeki üyeleri kaplıyorsa, Allah da bütün dünyayı kaplamaktadır. Zeyd’in gövdesinin her üyesi, onun isteğiyle kıpırdar ve iş yapar. Bu üyeler Zeyd’in açık görünüşüdür, O istediği biçimde her üye ortaya çıkar. Mesela elde tutmak, ayakta yürümek, dilde konuşmak ve kulakta dinlemek gibi işler, bu türlerdendir. Buna dayanarak konuşan duyandır, yürüyendir, tutandır ve bu kişi Zeyd’dir. Zeyd bütün bu işleri bir bütün olarak yerine getirmekte; çünkü o, bölünmeyi kabul edemez. Görmüyor musun?

  Zeyd birini dövdüğü zaman, dövülen kişi, beni Zeyd dövdü der. Fakat Zeyd’in eli dövdü diyemez. Zira Zeyd bölünemez bir bütündür. Fakat el gövdede görünüş alanına çıkmıştır. Bu bedene Zeyd denmiştir, çünkü duygu yönünden arada fark yoktur. Yoksa gerçek Zeyd sözünü ettiğimizdir. Zeyd’in bütün üyeleri konuşur, döver, duyar veya yürürse, işler bölümlere ait değil, bütüne aittir. Mesela her bölüm bir bütün olarak ben Zeyd’im dese, bu durum Zeyd’in çokluk halinde bulunmasını gerektirmez. Yüce Allah’ın da böyledir. Benzetmek gibi olmasın, beden nasıl Zeyd’in görüntüsü ise, dünya da Allah’ın görüntüsüdür. Bundan dolayıdır ki, bütün işler ona isnat edilir. Allah’tan başka söyleyen, duyan, hareket eden ve iş yapan yoktur.

Yüce Allah “Eğer kasabaların halkı inanmış ve bize karşı gelmekten sakınmış olsalardı, onlara göğün ve yerin bolluklarım verirdik. Ama yalanladılar, bu yüzden onları, yaptıklarına karşılık yakalayıverdik,” buyurmuştur. Bu da şu demektir: Varlığı duyulanlar yolumuzda uğraşıp, çaba harcasaydılar onlara mülk ve melekût âlemlerinin yollarını açardık; her iki âlemin gerçeklerini aydınlatan ilâhi ilham ve bilgileri kolayca verirdik. Gökler melekutün ve yeryüzü de mülkün belirtileridir. İnsan konuşan nefis ve bedenden ibarettir ve her birinin rızkı ve gıdası vardır. İnsan nasd bedeninin bölümleri için uğraşıyorsa, aynı biçimde ruhunun bölümleri için de uğraşmalıdır. Akıllı kişi odur ki, ruhunun rızkı için koşar. Bunun aksini yapan hüsrana uğrar.

Hazreti Peygamber, “Çağınızın günlerinde Allah’ın solukları vardır; çalışın ve onları kazanmaya balan” demiştir. Bunların anlamlarıyla olgun kişilere dair belirtiler bulunduğunu anladım. Hazreti Peygamber, “Kişi sevdiği toplumdan sayılır”, demiştir. Zira nesneye yaklaşan nesne ile belirlenir.

Buraya kadar yazılanlar, Allah rahmet etsin Şeyh Bedreddin Simavnalı’nın “Varidat” adlı eserinden yazılmıştır.

Her Peygamber ve veliye yaşadığı çağda karşı çıkılır, inkâr edilir ve ona pek az kişi inanır. Fakat ölümünden sonra ismi ebedileşir, insanların çoğu ona inanmaya başlar ve sevmeye yönelirler. Acaba bunun sırrı nedir?

  Buna cevap olarak şunları söylüyorum:

İlk olarak onu kıskananlar, ona karşı çıkar, etrafa hakkında kötü dedikodular yaymaya başlarlar. Bu dedikodular halkın fikrini karıştırır ve inançlarını azaltır. Ölümle birlikte ceset ölür; fakat gerçek olağanüstü anlamlar kalır ve böylece sevilir ve ona inananlar artar.

İkincisi ise, peygamber veya veli onlarla birlikte yaşarken onu görür, konuşur ve içli dışlı olurlar. Bundan dolayı da, aradaki sevgi ye inanç özelliği zayıflar.

Üçüncüsüne gelince, Gerçek aşamalı olarak ortaya çıkar.

Dördüncüsü de, daha önceki hususlardan güçlü olup, insanlar peygamber ve velilerin normalin dışında oldukları kanısında yanılıyorlar. Onları yemek yerken ve çarşılarda yürürken gördükleri için şaşırıyorlar ve o da bizim gibi insandır diyorlar. Onlar peygamberin yemek yememesi, çarşıda yürümemesi ve bizim gibi in san olmaması düşüncesindeydiler. Böyle sandıklar için âyetlere de dil uzattılar. Onların düşüncesine göre Kur’ân’da peygamberin olağanüstü işler yapabileceğini söylüyor. Onlar ayrıca peygamberin istediklerini yerine getirebileceğini de talep etmektedirler; onu böyle görmeyince, tıpkı daha önceki çağlarda yaşayan benzerleri gibi, peygamberleri inkar etmeye başlarlar. Onların bu tutumları çürük iddialara dayanıyordu. Belli bir zaman geçtikten sonra, akılları eksik olanlar, çağlarındaki olgun kişileri inkâr ederler; hâlbuki daha önceki olgun kişileri de görselerdi, yine inkâr edeceklerdi. Şimdi yaşayanlar da, onlar gibidir. Bu tür olağanüstü niteliklerin peygamber ve velilerde bulunmasına dair beyinlerinde yerleşen düşünce sahipleri bu düşüncelerden vazgeçemiyorlar. Hâlbuki bu düşünceler şimdi olmayacağı gibi, gelecekte de gerçekleşemez. Onların şimdiki veliler inkâr edip, geçmiştekilere inanmaları bundandır.

Allah daha iyi bilir, sıradan kişilerin ibâdeti bir alışkanlıktır; henüz yolun başlangıcında olanların ibâdeti ise, bir korku ve temennidir; yolunu ortasındakilerin ise, yüce makamlara ve kerametlere erişmektir. Yolun sonuna varmış olanlara gelince, onlarınki şeriatın sınırlarını korumaktır. Allah’a varmak için sarfedilen çaba ve çalışmalarla ona yönelmenin sonu yoktur. Zira Allah’a dair bilgilerin ve Allah yolunda yürümenin sonu gelmez ve o yolda yürümenin de sonu yoktur. Daha önce söylenenler Allah yolundaki çaba ve uğraşılara dair değildi. O söylenenler sadece bazı ibadetler ve lüzumsuz işler için geçerlidir. Sırf Allah’a yönelmek, zihin açıklığı ve düşünmeyi gerektirir. İnsanlar Allah’ı tam anlamıyla bilselerdi, ona sadece sayılı kişiler ibadet etmezdi. Fakat Allah gönüllerini mühürledi, onlar da kendi istek ve tahayyüllerine göre nesnelere ibâdet ettiler. Aslında gerçek bu değildir; fakat bunda bir hikmet vardır ve böyle olması gerekir.

Savm-i visal  hiç iftar etmeden birkaç gün oruç tutmak  mekruh değildir; yasaklanması ise, haram olmasından ileri gelmemiştir; fakat bu yasaklama bir yumuşatma ve koruma içindir. Bu yasak lehimizedir, aleyhimize değildir. Böylece yasak, haram değil; ama insanları korumayı amaçlamaktadır. Fıkıh usulünde de belirtildiği gibi, bu oruç tutulabilir ve bırakılabilir. Zorlama yoktur. Allah buyurmuştur ki, “İçinizden adalet sahibi kişileri şahit gösterin”. Fakat bununla kesin bir emir yoktur; sadece korumak ve şefkat anlamını taşır. Şahit göstermeyen kişi ne suç işlemiş sayılır, ne de Allah’ın emrine karşı gelmiş olarak gösterilir. Savmi visal da böyledir; tutan kişi için mekruh sayılmaz. Müslim, Enes ibn Mâlik’ten aktardığı hadisi şerifte de bu hususu belirtilir. Allah’ın selamı ona olsun Peygamber’e, bazı Müslümanların İbn Mâlik gibi Ramazan bittiği halde oruçlarına devam ettikleri haberi gelmiş; o da, bunun üzerine “Ramazan uzasaydı da, iftar etmeyip oruçlarını uzatan kişiler bundan vazgeçseydiler”; diye buyurmuştur. Bu da fazla orucun haram veya mekruh olmadığını gösterir. Zîrâ eğer böyle bir durum olsaydı, Peygamber bunu yasaklardı ve hoş karşılamazdı. Peygamberin yasaklamayışı, bu orucun tutulabileceğini gösterir. Kendisinde bu orucu tutabilecek güç bulan kişi tutabilir ve sevap elde eder. Nitekim Hazreti Ebu Bekr’in altı gün, Abdullah bin Zübeyr’in yedi gün, geçmişteki salih kişilerin kimisi üç, kimisi yirmi beş ve kimisi de kırk gün iftar etmeden oruç tuttukları söylenmiştir. Kork gün aralıksız oruç tutanlar için, melekût âleminden bir güç onlara görünür ve bazı ilâhi sırları keşfeder demişler.

İnsan gayet Hazreti Peygamber’i rüyasında görürse kendi ruhunu peygamber görüntüsüne bürünmüş olarak görüyor,  demektir.

Bu olay, o sırada rüya gören insanın peygamberle bir ilgisi olduğundan gerçekleşir. Bu durum rüyada kişinin gördüğü insan ve diğer nesneler için de geçerlidir. İnsanın gördüğü rüya, belli bir durumu veya gördüğü kendisine ait bir olayı ortaya çıkarabilir. Arifle arif olmayan kişi arasındaki farklardan biri şudur; Arif olan Allah’tan sonra görür, arif olmayan ise, Allah’tan önce görür. Aslında ilk görüş Allah’a aittir.

Kıyametin gerçeğinde insanla hayvan arasında hiç bir fark yoktur. Bir gece sırtımı dayamışken, ruhumun içimde coştuğunu gördüm ve ondan, yanan bir odundan çıkan alevin sesi gibi bir ses duydum. Ayrıca karşımda ala yakın beyaz bir renk gördüm. Kendime geldiğimde, yanımdaki ocakta odunun tıpkı gördüğüm gibi yandığını, alev saldığım ve rüyamda gördüğüm şekilde ses çıkardığını farkettim. Şunu anladım ki, meydana gelen olay içimdekinin aynısıdır ve gönlümün varlık birliğinin etkisiyle tahakkuk ettiğini anladım. Böylece o benim; ben de, o olmuşum; sesi sesim, sesim de onun sesi ve coşkularım onun coşkusu, onun da coşkulan benim coşkum halini almıştır. Gördüğüm renk de, alevin rengi imiş. Hazreti Ebu Bekr Sıddık radiyallâhü anh,

“Hiç bir şey görmedim ki, onda Allah’ı görmeyeyim”, demiştir. Diğer bir deyişle gönlünde ve nefsinin içindeki her görüntünün Allah’ın görüntüsü olduğu ve her şeyden önce nefsini gördüğünü belirtir. Böylece her şeyden önce Allah’ı gördüğünü belirtmesi doğrudur. Zîrâ Allah onun görüşü ve bütün gücü olmuştur ve söylenenler haktır. Hazreti Osman radiyallâhü anh  “Ben bir nesneyi gördüğümde, ondan sonra muhakkak Allah’ı görürüm,” demiştir.

Bir gün ikindiye yalan evimde oturuyordum; güneş de yoktu, birdenbire aklıma ikindi ezanı okunacak ve onu duyacağım fikri aklıma geldi. Daha sonra bu düşünce birkaç kez aklımdan yine geçti ve gönlüme yerleşti. Bunun gerçekleşeceğini anladım ve o anda ben daha bunu düşünürken, ezanın sesini duydum. Gaybı  bilinmeyeni  ancak Allah bilir. Bazı anlarda hızlı  güçlü  yürüyüş yapmak içime doğar, yürüyorum gibi gelir bana ve bu durumu hem dokunma hem de işitme duyumla öğrenmeye çalışırım. Sadece işitmeyle yetinmem.

Allah Teâlâ, “Allah’ın insanlara verdiği rahmeti önleyebilecek yoktur. O’nun önlediğini de ardından salıverecek yoktur.” buyurmuştur. Bu ayetin anlamlarından birisi de şöyledir: Allah, insanları bir peygamber veya veli yardımıyla hidayete  doğru yola  götürmeyi isterse, O’nu önleyecek hiç kimse yoktur ve istediği şüphesiz gerçekleştirilecektir. “Allah kâfirler istemeseler dahi, nurunu muhakkak tamamlar.”

Ruh, araçlar yoluyla ortaya çıkan bedene mahsus fiil ve hareketlere verilen addır. Bazı bilgin ve mütekellimlerin de söylediği gibi, bu olay bedenden soma ortaya çıkar. Misâl âlemi aracılığıyla ortaya çıkan nesneye de, ruh adı verilir. Ruh bedenin meydana gelmesinden iki aşama öncedir; çünkü misâl âlemi bedenden bir aşama öncedir ve görüntüsüdür. Ruhlar âlemi de, misâl âleminden bir aşama öncedir ve böylece ruh bedenden iki aşama öncedir. Belki de Hazreti Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem; “ruhlar bedenlerden iki bin yıl önce yaratıldı” hadisiyle bunu belirtmiştir. Burada iki bin yılla iki aşama kastedilmiştir. Bununla ruhların belli bir zaman süreci içerisinde ortaya çıkması gerekliliği yoktur. Allah’ın selamı ona olsun Peygamber, her aşamayı bin yıl olarak düşünmüş ve gönlüne nasıl gelmişse, öyle bildirmiştir. Bu durumun izahı belirttiğimiz gibidir; bunu ihmal etme, çünkü birçok olay bu şekilde ortaya çıkar. Peygamber’in bu düşüncesine göre tahakkuk eden halleri, câhiller izâh etmekten aciz kalmışlar ve onları olduğu gibi bırakmışlar. En uygunu budur ve onları Allah’ın ehli ve kâmiller bilirler. Hazreti Peygamber’e görünen hallerin çoğu, duyular şekliyle kimsenin bulunmadığı durumlarda gerçekleşmiştir. Bu durumlarda ortaya çıkan haller, genellikle izah edilmesi gereken görüntü içinde olurlar, tıpkı Allah ehlinin katında olduğu gibi. Şayet,

“Neden Peygamber bunları açıklamadı ve olduğu gibi bıraktı? “ denirse, cevabı şöyledir:

İzâh etme yetkisi yoktu ve o zaman gerekli olan şimdi gereksizdir. Şu gafillere ne denebilir. Çalışıp hakikatleri öğrenme yolunda bir çabaları olmadığı gibi, olgun kişilerin söylediklerim anlamak kabiliyetine de sahip değiller. Bu câhillerin yüzünden sıkıntıya düşen olgunlara acımak gereklidir. Zira bunları bu dalaletten kurtarmak için ellerinden hiç bir iş gelmez. Buradan kurtulanlar olsa dahi, başka bir dalalet vadisine yönelirler.

Ey kör ve mutsuz kişiler!

Niçin öğüt verenlere inanmıyorsunuz?

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, “Kur’ân’ın dış ve iç anlamlan bulunduğunu ve iç anlamlarının da kendi içinde yedi iç anlamı daha içerdiğini” belirtmiştir. Dış anlamla çelişkiye düşen bir izah yaparsak, dış anlamı inkâr ettiğimiz anlamına gelmez. Biz dış ve iç anlamın da içten yediye ayrıldığını söylüyoruz. Biz sekiz anlamı da bir araya toplamışız. Kur’ân ve hadis dış ve iç anlamlarıyla haktır. Ancak mecazi  gerçek olmayan  bir anlam çıkarılırsa, uygun olmayabilir. Tıpta dünya gibi, ben uyurken veya uyku ile uyanıklık arasında iken, bana hitaben bir şeyler söyledi ve bu söyledikleri arasında, beni Allah’tan uzaklaştır sözleri de vardı. Sanki bu sözleri, ona söylemek istiyordu. Yine bir an uyku ile uyanıklık arasında iken, ruhumun bana göründüğünü ve bir ışık ve güneş parıltısı gibi vücudumu sardığını hissettim. Bu ışığın bir amacı yoktu. Sevinçten içimi heyecan ve ağlama kapladı ve sanki birisi bana ahiretle dünya arasındaki farkın, yaşlılıkla gençlik arasındaki farka benzediğini söylüyor gibiydi, veya benim gönlüme öyle geliyordu. Diğer bir deyişle genç olan bir kişiye belli bir durumdayken genç deniyor, belli bir süre sonra değişip, ona yaşlı dendiği gibi, dünyaya da bir zaman gelir âhiret adı verilir. Fakat diğer bir zamanda yine değişir. Bir gün sırtı mı dayamış, hafif bir uykuya dalmıştım, bütün varlığı Allah olarak görüyordum. Allah Teâlâ benim dilimle “Ya Allah” diye seslendi, bütün dünya sanki oydu ve dilim diliydi. O dille “Ya Allah” derken heyecandan kendimden geçtim.

Seven sevilene doğru gitmekte ve yaklaşmaktadır. Görmüyor musun, gündüz yaklaşınca, tan vakti gündüzden, gece yaklaşınca da şafak kaderin yerini alır. Biri diğerini tamamladığından dolayı ikisi kardeştir. Böylece sabreden kişi, nesneyi olduğu gibi yansıtmamıştır. Bu vakit sabahtan gündüze kadar sabr ile geçer ve şu hükmü alır “Akşamdan geceye kadar sabredip, hikmetler elde eder.” Hazreti Peygamber, şöyle buyurmuştur:

“Kim ki sabah edip bütün derdi dünya işleri ise, Allah’la hiç bir ilgisi yoktur ve Allah onun gönlüne dört özellik verir:

Sonsuza kadar peşini bırakmayacak üzüntü,

ebediyen bitiremeyeceği bir iş,

keza sonsuza dek zenginliğe kavuşmayacağı yoksulluk ve

hiç sonu gelmeyecek bir beklenti.”

Sofi vaktin oğludur; o, vaktini tasalanmayla ve geçmişi düşünmekle boşa harcamadığı gibi geleceği de fazla düşünmez. Çünkü uzun bir ümitle vaktini Allah’a yönelmekle, kendini arındırmakla ve o zaman içerisinde Allah için gerekli olanları düşünmekle geçirir. Sofinin tanımları şöyle yapılabilir: O, sadece bir yolu ve bir geleneği seçmemiştir. Her zaman ve ne şekilde olursa olsun Allah’la birliktedir. O, Allah’tan başkasına bakmaz. Bazen insanlarla alakadar olup, gönüllerinin Allah’a bağlanması için çaba harcar; bazen da kendisi Allah’la alakadar olur ve bu iki alakadarlık arasındaki farkın önemli olmadığını görür. Her ne kadar iki durum arasında fark varsa da, ikisi de Hak’tır. İşler niyetlere bağlıdır ve sofi kişi de vaktin oğludur.

Gerçeği arayan kişi küfür aşamasına varıp, geçmezse, imanını tamamlamış sayılmaz. Şunun bilinmesi gerekir ki, küfür iki Müslümanlık arasında yer alan bir aşamadır ve bu aşamada duran kişi münafık olmuştur. Bu aşamada durmamak için Allah’a sığınırız. Allah’a ham d ve şükürler olsun ki, biz bir süre o aşamada kaldıktan sonra, geçmeyi başardık.

Bazı arkadaşlarımı üzüm bağımı kollamakla görevlendirmiştim. Onlardan birkaçı bana bir halk çocuğunun bağa girip, üzüm yemek istediğini, onlardan birinin çocuğu tokatladığını anlattı ve ilave etti ki, çocuk tokatı yiyince yere düşmedi, ancak kendisi tokatın etkisiyle yere düştü. O şurada kendisiyle çocuk arasında epey bir uzaklık varmış, ancak çocuk ona, gözünün aynası gibi görünmüş ve kendisi tokattan daha çok etkilenmiştir ve yere düşmüştür. Hâlbuki çocuğa hiç bir etki yapmamıştır. Bu çok tuhaf bir durum zira tokadı yiyen çocuk olduğu halde yere düşen, o kişi olmuştur.

Tüccar kesiminden bir genç ara sıra bize uğruyordu. Bu genç doğru insanları seviyordu. Bana şu olayı anlattı:

 Bir gece uyuyorken, bir erkek gelip, onu uyandırmış. Uyanınca adama bakmış, bir de ne görsün yüzü pırıl pırıl bir ışık saçıyor ve bu ışık evi aydınlatıyor. Fakat saçtığı ışık lambadan çıkan ışıklara benzemediği gibi, diğer hiç bir enerji kaynağından çıkan ışıklara da benzemiyordu. Diğer ışıkların vermediği alışılagelmiş parıltısından ayrı bir tadı varmış. Adam bir süre hiç bir şey söylemeden beklemiş, daha soma ortadan kaybolmuştur. Onun gidişiyle ev kapkaranlık olmuş. İkinci gece de gelip, uyandırmış. Daha sonra üçüncü gece gelip, uyandırdığında yanında tıpkı kendisi gibi ışık saçan diğer bir kişiyi de getirmiş. Bunun üzerine gördüklerim üçüncü günün ertesi gününde bazı arkadaşlarına anlatmış. Bundan soma gözüne görünmez olmuş ve aradan iki üç gün geçtikten soma hastalanmış. Hastalığı o kadar ağırmış ki öleceğini sanmış.

İnsanlarda bulunan anlayış, görüş ve fiiller, soyut varlıklarda ve bu varlıklardan daha üstün olanlarda da yoktur. İnsan aşamasındaki varlıkta görülen olgunluklar diğer aşamalarda gerçekleşmiyor. Çünkü insan yüce Allah’ın göründüğü aşamadır. Bundan dolayıdır ki, Allah şöyle buyurmuştur:

“Sen olmasaydın gökleri yaratmaz ve meleklere insana secde edin emrini vermezdim”. Akli külli, nefsi külli ve onların üstündeki varlık aşamalarında, insanda bulunan anlayış bu şekilde görülmez. Ancak insan aşamasında görülür. Varlık esasında bütünden arındırılmıştır. İlimdeki olağanüstü işleri, görüş ve anlayışları idrâkeden varlıktır. Fakat bu durum imkânsız ve görünüşlerle tahakkuk ediyor. Sen de bunu anla ve kılavuz gibi izle.

Akıl, nefs, ruh ve gönlün varlık olduğunu bil. Bunlar aşamaları dolayısıyla varlığın birer aşamasıdır. Allah bu aşamalarda değişik şekillerde tecelli eder ve bir aşamadan diğerine geçer. Kimi zaman gök, kimi zaman melek, bazen öğe, bazen da maden, bitki, hayvan veya insan şekliyle ortaya çıkar. Bazen en aşağıdakilere kadar iner, bazen da en üsttekilere kadar çıkar. Öğeler şekline giren, daha sonra madenler şeklini alan ve sonra sırasıyla bitkiler, hayvan ile insan şeklide de bürünen odur,  Allah’tır . Bütün bu şekilleri alan mutlak varlık olan Allah’tır. Farzı mahal şekil ortadan kalksa bile, yalnız varlık kalır  Allah kalır. Mesela insan keçiyi yiyince, keçi insan olur. Bütünü düzenleyen ve bütündeki nefs de odur. Şekilden sekile geçen odur. Buna dayanarak diğer bütün görünüşleri ölçebilirsin. Buna dair Allah’ın salat u selamı ona olsun ve Allah yüzünü şereflendirsin Hazreti Ali ibn Ebi Tâlib kerremallâhü veçhe şöyle buyurmuştur:

“Levh benim, Kalem benim, arş ve kürsi ile diğerleri de benim.” Bugün de Allah, varlık şekline bürünüp, velilere görünebilir. Çünkü Allah kulun şeklini almaya muktedirdir. Bu hususa dair “Risâletü’lKuşeyriyye”‘deki kerametler bölümünde iki sözün yer aldığı belirtilmiştir. Geceleyin otururken bir kelebek kandilin etrafında dönmeye başladı ve daha soma birkaç kez kendini kandilin ateşine çarptı; soma yanmış gibi yere düştü ve cansız olarak öyle kaldı. Belli bir süre öyle izledim, fakat kelebekte hiç bir yaşantı belirtisi yoktu. Gönlüm öldüğüne karar kıldı. Ancak o andan Ebâyezid’in nasıl bir karıncayı alıp, üfürerek dirilttiği aklıma geldi. Ben de kelebeği alıp, diriltmek üzre içimden gelen samimî bir şekilde üflemeye başladım. Kelebek üflemeden soma anında dirildi ve tıpkı daha önce uçtuğu gibi uçmaya başladı, sanki hiç ateşe düşmemiş gibiydi.

Allah Teâlâ her şeye muktedirdir ve Gaybı görünmeyeni  ancak o bilir. Böylece de görünmeyenleri bilen Allah Teâlâ dır. Çünkü amaçlanan varlık Allah’tır. Allah’ın selamı onlara olsun peygamberler uyanıkken dünya ile ilişkileri kesilip, duyuüstü âlemindeki varlıkları tıpkı rüyalardaki gibi görürlermiş; bunu bil. Gördüklerinin bir kısmının açıklanması gerekiyordu. Mesela dünya Peygamber’e değişik güzel bir şekilde görünüyordu ve dünyanın görüntüsünden çok değişikti. Peygamber bu görüntüyü yine dünya olarak açıklardı. Bundan dolayı, ona cennet, huri ve ateş şekliyle görünenleri de başka anlamları olabileceği gibi, aynı anlamlarda da olabilir. Peygamber’e seslenen âyetlerin de böyle açıklanması gerekiyor. Bundan dolayı Hazreti Peygamber şöyle buyurmuştur:

“Kur’ân’ın dışı ve içi vardır. İçinin de içten içe yedi anlamı vardır.”

Öz varlığın işitmek, görmek, güçlü ve yeterli olmak gibi sıfatları vardır. Bunlar görünüşler halindeyken ortaya çık