KARDEŞ KAVGASI / Nikos KAZANCAKİS


Alper Gürkan – 26 Mart2012

 ”Benliğindeki hırs ve haset ona kardeşini öldürmeyi kolaylaştırdı, böylece onu öldürdü.  Bu yüzden hüsrana uğrayanlardan oldu.” (Kur’ân-ı Kerim- Mâide,30)

“Özgürlük mü istiyor? Vurun, öldürün onu.
Nikos KAZANCAKİS

İktisadî Savaşlara Minimalist Bir Bakış

Tarihten aktarılanlardan anladığımız kadarıyla kardeş kavgası, tarihin başlangıcından bugüne dek gelen ve muhtemel istikbâl de bizleri bekleyen bir olgudur. Temelde teorik -ve imanın bir konusu- olarak aynı anne-babaya dayanan insanlığın kendisiyle her mücâdelesi bir kardeş kavgası olsa da bu ifadeyle kastedilen elbette daha yakın bir irtibattır: Din, ırk, akrabalık yâhût yurttaşlık gibi kurbiyyet bağıyla kardeş olanların muhtelif sebeplerden türeyen ürkütücü ve hazînkavgasıdır.

Bildiğimiz ilk kardeş kavgası, Âdem (aleyhisselâm)’in devrinde vuku’ bulur. Mâide Sûresi’nde Kabîl’in, kardeşini benliğindeki hırs ve haset duygusunun ağırlığı altında öldürdüğü yazar. İbn Kesir’in ve Taberî’nin naklettiği rivâyetlerden öğrendiğimize göre Kabîl, Allah Teâlâ’nın ve babasının emrine muhâlefet ederek Hâbîl ile evlenecek olan öz kardeşini elde etmek için insanlığın ilk cinâyetini işlemiştir. Kabîl’in zâhiren açığa çıkan hırs ve hasedi, “güzel olana” kendisinin lâyık olduğu kabûlündendir. Ayrıca, bu sorunun çözümü için kurbân vermesi gerektiğinde “gurur”u nedeniyle hayvancılıkla meşgûl olan ve koyun ya da keçilerinden en güzelini rızâyla kurbân eden Hâbîl’den bir hayvan almak yerine tarlasının en bayat ekinini râzı olmadan kurbân eder. Hâbîl’in kurbânı kabûl edilince de “kışkançlık”la isyân eder. (İbn Kesir,1989:2201-2205; Köksal,2005:50-54)

Kardeşler arasındaki kavgaların nedenleri için ferdî gerekçelerden öte beynelmilel ve müşterek bir sebep arandığında bunun, iktisâdî bir temele oturtulabileceği ileri sürülmüştür. Meselâ Gökçe Fıratkonumuzla alâkalı olarak, Hâbîl ile Kabîl’in da’vâlarını, “bir devlette iki farklı ekonomik sistem olamayacağı, yerleşik tarım (mülkiyete dayalı) ve göçebe-hayvancı (komünal) ekonomik sistemler için mücâdele edildiği, aralarındaki kavganın üretim tarzlarının bir çatışması olduğu”şeklinde nitelemiştir. (Fırat:2009) Diğer taraftan Ali Şeriati, Âdem (aleyhisselâm)’in çocuklarını Rousseaucu bir anlayışla, özel mülkiyet etrafında gelişen bir çatışmanın tarafları olarak görmüş ve mes’eleyi ilerlemeci bir tarih felsefesiyle açıklamaya çalışmıştır: “Üretim kaynakları üzerindeki ortak mülkiyet dönemi- yani çobanlık, avcılık, balıkçılık dönemi- ve kardeşlik ruhu, gerçek inanç sona ermiş; yerine tarıma dayalı ekonomisiyle hilekârlık ve başkalarının hakkına saldırmaktan çekinmeyen özel mülkiyet dönemi başlamıştır.” (Şeriati,1985:99-100,Akt.:Bergen,2012)

Nikos Kazancakis, Kardeş Kavgası‘nda her ne kadar özelde bu mevzuu ele almıyorsa da genel olarak iktisâd üzerinden bir ayrışmanın yaşandığı Yunan İç Savaşı’nda bir köyü anlatırken binlerce yıllık bir hikâyeye değinmektedir. Şahsına münhasır bir üslûbla değerlendirdiği ve tenkid ettiği Hıristiyanlığı eserlerinin art alanına yayan Kazancakis, tarihi okumada çok zaman yalnız kalmış ve inançlarını bugünün gerçekliğinde imtihan etmeye gayret göstermiş bir yazardır. Bu yüzden aforoz edilse de İncil ve İsa (aleyhisselâm)’ya inancını yitirmediği ve fakat inanç husûsunda kendisini lâ’netleyenlerden farklı bir tarafa yöneldiği anlaşılıyor.Yeniden Çarmıha Geriliş“te yortu sebebiyle İsa (aleyhisselâm)’yı canlandıran Manolios’un ağzından dökülen isyân, Kazancakis’in din ile ideoloji arasında keşfettiği, kendine mahsûs bir sadâdır: “Eğer İsa bugün, böyle bir yeryüzüne inseydi, omzunda ne taşırdı sanıyorsun? Bir haç mı? Hayır, bir teneke benzin!”Ki o, zenginlerin evini yakmak içindir.(1998:406)

Nihâyetinde Kazancakis, reel sosyalist düzeni yerinde görmüş ve eleştirmişse de tıpkı İncil’e olan inancını yitirmediği gibi komünal hayata olan inancını da yitirmemiştir. Bu yönden yaşarken basıldığını göremediği Kardeş Kavgası romanı, onun son kitabı olması hasebiyle de fikriyâtını ikmal edici bir romandır diyebiliriz. Kardeş Kavgası; savaş yıllarında hem İsa (aleyhisselâm)’nın hem de sosyalizmin hitâb ettiği kalabalıkların, halkın vaz’iyyetine değinir. Bir köy üzerinden minimalize edilmiş olan savaş sürecinde iki taraf arasında kalmış ve yorgun düşmüş halka samîmiyyetle yaklaşan tek kişi belki de Papaz Yannaros’tur. Her iki tarafın da geçmişte aynı köyde bir arada yaşadıklarına şahitlik etmiş olan papaz, onların birbirilerine karşı düşmanca taraflar seçmesini ve birbirlerine karşı insaniyyet dışı taarruzlarını eleştirir ve herkesi barışa dâ’vet eder. Köy iki güç tarafından da üçer kere ele geçirilmiş ve “Kızıllarla Karalar, arkalarında külden başka bir şey bırakma[mışlardır].” Bu maksatla her iki tarafın da içine girip çıkan Papaz Yannaros, tabîatiyle iki taraf için de şüpheli ve riskli birisine dönüşür. Kimse ona i’timâd etmek istemez.

Romanda konu edilen ve 1946-49 yılları arasında cereyân eden Yunan İç Savaşı iktisâdî temelden yükselen bir çatışmadır. II. Dünya Savaşı’nda Nazi’lerce işgâl edilen Yunanistan’da kurulan sol tandanslı Ulusal Halk Kurtuluş Ordusu (ELAS) ile sağcıların desteklediği Yunan Ordusu arasında geçen bir mücâdeledir. Her ne kadar savaş bu haliyle bir iç savaşsa da Yunan toprakları, sağcıları İngiltere ve ABD’nin desteklemesi ve solcuları da Yunanistan’ın kuzey komşuları (Yugoslavya, Bulgaristan, Arnavutluk) ile Sovyetler Birliği’nin desteklemesi sebebiyle, Soğuk Savaş’a hazırlanan dünyanın bir güç yansımasına sahne olmaktadır.

Düşük yoğunluklu olarak uzun yıllar kadar süren savaşın esas mihverde sona ermesi için 1947′de başlayan Amerikan yardımlarının/Truman Doktrini’nin doğrudan etkisi söz konusudur: II. Dünya Savaşı’ndan sonra muzaffer Batı koalisyonu Avrupa’nın her yerine “demokrasi götürmek”için harekete geçmiş ve bu arada Türkiye’ye “çok partili rejim”in dayatılması gâyesine koşut olarak Yunanistan’a da Sovyetler’den uzaklaşması maksadıyla yardımlara başlanmıştır. Walter Lippman, 1 Nisan 1947 tarihli Newyork Herald Tribune’de bunu açıkça söylemektedir: Türkiye ve Yunanistan’ı gerçekten yardıma muhtaç oldukları ya da demokrasi modeli teşkil ettikleri için seçmedik. Bu ülkeleri Sovyetler Birliği’nin kalbine ve Karadeniz’e açılan stratejik kapılar olduğu için seçtik.”(Avcıoğlu,1969:249) Nitekim tarafları birilerinin beslemesine sebep olan iradesizlik, aynı kardeş kavgasında Türkiye’nin de uzun yıllar devam edegelen tecrübelerine sebebiyet vermiştir, vermektedir.

Papaz Yannaros, sağ ve sol arasındaki bu kardeş kavgası şeklinde Kabîl ve Hâbîl’den beri tecellî eden güç mücâdelesinin ortasında yapayalnızdır. “Sessiz ve yaralarla kaplı, ay ışığında yatan bir şehit azize”gibi gördüğü Yunanistan’ı “zafer ve açlık” arasında bir gel git içinde görür. Bu gelgitin mağdûru olan halkının yalnızlığıyla kendisininkini bir sayıp, onlara karşı sonsuz bir şefkat besler. Ülkenin geleceğini belirleyecek olan iki iktisâdî düşüncenin kılıçlarının gölgesinde Hıristiyanlığın temsîli olan diğer din adamlarından da bir hayr görmez. Onlar da kendilerini şartlara uydurmuş ve kendi ikbâllerinin, çıkarlarının peşinde dolaşır olmuşturlar. Bu yüzden tanrının ona net bir şey söylemesini, haklı olanın kim olduğunu apaçık bir şekilde göstermesini ister, duâ’ eder.

Yannaros nihâyetinde tanrıyla konuşur da! Tanrı onu Kızılların ordugâhına götürür ve ona halkı ayaklanmaya dâ’vet etmesini ilhâm eder. Orada köy adına çocukluğunda kendisinin talebesi olan Komutan Drakos’la görüşüp bir anlaşma yapar. Kızıllar gelip köyü teslim alacaklar ama anlaşma gereği kimsenin canına da malına da halel gelmeyecektir. Buna göre Yannaros, bir orta yol, barış yolu üzeredir: Köyünü Kızıl ve Kara iblisten sakınmaktadır. Fakat bunu köylülere ilettiğinde köyün zenginleri anlaşmaya i’tirâz edip Yannaros’u ihânetle suçlarlar ve durumu askerlere bildirirler. Sonra Kızıllar dağdan köye gelirler: “Size önce düzen ve adâleti getireceğiz, özgürlük bunların üstüne inşa edilecek” derler.

Bu noktaya kadar Kazancakis, 1960′larda bilhâssa Latin Amerika’da ortaya çıkan ve marksizmle Hıristiyanlığın temelde birleşebileceği ve müşterek bir sahada insanlığa uzanabileceği varsayımı ile hareket eden Kurtuluş teolojisi için fikir babası gibi durmaktadır. Fakat Papaz Yannaros için tasarladıklarını gördüğümüzde bunun pek de mevzûbahis olmayacağının işâretlerini de bulmak mümkündür. Kardeş Kavgası‘nın yazarı, sâfiyâne hislerle köye dâ’vet edilen Kızılların temsîl ettiği ideolojiyi eleştirmekte ve onları çatışmanın bir kutbu olup halka zarar verdikleri için itham etmektedir. Köylü için vaad edilen hürriyet, düzenin yerleşmesinden, adâlet adı altında yapılacak bir hesaplaşmadan sonraya planlanmıştır çünkü. Üstelik bu sebepten ötürü düzen, tanrıyı tahtından indirip insanların akıllarını özgürleştirmeyi de öne almaktadır. Yannaros, alnına isâbet eden bir kurşunla kollarını iki yana açmış bir halde ölene kadar askerîbirlikler de köye gelirler ve tüm iç savaş ve tabîî Soğuk Savaş bu küçük köyde yeniden kurgulanır.

Bugünden baktığımızda Kabîl ile Hâbîl arasındaki kavgada; Kabîl’in, insanlığın uygarlık-kapitalizm yolunda yürümesini tahkîm ettiğini söylemek mümkünse de Hâbîl’in ona karşı bir mukâvemet göstermediğini ve “Sen beni öldürmek için elini uzatsan da, ben elimi öldürmek için sana uzatacak değilim!” (Mâide:28) diyerek iktisadî bir savaş için bir murakabeye dâhil olmadığını vurgulamak da gerekmektedir. (Bergen,2011)Kardeş Kavgası‘nın sonu itibariyle Hâbîl’in yeniden öldürülmesi olarak da okunabilecek olması, romanlarında dar bir mekân üzerinden evrensel gerçeklere uzanmaya gayret eden Kazancakis’in insanlık için istediği son değildir.

Kardeş Kavgası, Nikos Kazancakis; (Çev.:Aydın Emeç), Can Yay., 3.Basım, 1985, İstanbul.

Kaynakça

Avcıoğlu, Doğan (1969); Türkiye’nin Düzeni-(Dün-Bugün-Yarın), Bilgi Yay., Ankara.

Bergen, Lütfi (2012), Ali Şeriati’yi Eleştirmek, http://www.aliseriati.com/kitaplar.php?Makale_id=434&Kat_id=24, Erişim: 09.03.2012

Bergen, Lütfi (2011); İsyan Dirliğe-Anadolu’da Yerli Olmak, Ebabil Yay., Ankara.

Fırat, Gökçe (2009); Aleviler ilerici Sünniler gerici mi?, http://www.turksolu.org/239/index.htm, Erişim: 08.03.2011

İbn Kesir, (1989); Hadislerle Kur’an-ı Kerîm Tefsîri, (Çev.: Dr. Bekir Karlıağa, Dr. Bedrettin Çetiner), Çağ Yay., İstanbul.

Kazancakis, Nikos (1998); Yeniden Çarmıha Geriliş; (Çev.: Gülen Aktaş), Oda Yay., İstanbul.

Köksal,M.Asım (2005); Peygamberler Tarihi I.Cilt, Türkiye Diyanet Vakfı Yay., İstanbul.

Hulûsi, Ahmed (2011);Allah İlminden Yansımalarla Kur’ân-ı Kerîm Çözümü, Kitsan Yay., 4.Basım, İstanbul.

Şeriati, Ali (1985); Toplumbilim Üzerine, Bir yayıncılık.

Erişim:

http://www.derindusunce.org/2012/03/26/kardes-kavgasi-nikos-kazancakis/

 

ESED, HIRİSTİYAN FRANSİSKEN TARİKAT’I ÜYESİ


TİMETÜRK / Haber Merkezi
09 Ekim 2012

Suriye’de halkını felakete sürüklemekten çekinmeyen Suriye Devlet Başkanı Beşar Esed’in dini ilişkileri bir bir ortaya çıkmaya başladı. Esed Francesco I. Tarikat’ına katılan ilk Müslüman Devlet Başkanı oldu. Tarikatın en büyük özelliği yaşamlarını İncil’in kurallarına göre ayarlamaları
Halkını felakete sürükleyen Suriye Devlet Başkanı Beşar Esed’in dünyayı yöneten gizli bir tarikata üye olduğu ortaya çıktı. 2004 yılında yapılan bşr toplantıda Esed’in bu tarikata üyeliği açıkça ilan edilmiş.Esed, Constantian Tarikatı’nın Benemerenti nişanını aldı. Beşşar Esad, bu yüksek nişanı alan ilk Müslüman devlet başkanı oldu.

İşte söz konusu haber
“Suriye Devlet Başkanı Constantian Tarikatı delegasyonunu kabul etti. Şam-Mart 2004
21 Mart 2004 Pazar günü sabahı Devlet Başkanı Beşşar Esad, Şam’daki Halk Sarayı’nda Constantinian Tarikatı delegasyonunu kabul etti.
Esed’in özel ofisinde yapılan 20 dakikalık özel görüşmeye Calabria Dükü ve Düşesi ile Anthony Bailey katıldı. Toplantı sırasında Esed, Tarikat delegasyonunu kabul etmekten duyduğu memnuniyeti ifade etti. Ayrıca Başkan, Suriye ile Avrupa arasında dinler-arası diyalogun geliştirilmesine dair önemli görevde Tarikat ile yakın ilişki kurma konusundaki arzusunu belirtti.
Calabria Dükü, Başkan Beşşar Esad’a Tarikatı’n Üstad-ı Azam’ı ve Papa John Paul II’nin Constantinian Tarikat’ı Elçisi Kardinal Mario Francesco Pompedda’nın özel bir mektubunu takdim etti.


Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esad,  Başkanlık sarayındaki törende Beşar Esad, Francesco I Kraliyet Tarikatı’nın Knight Grand Cross ile Müslüman-Hıristiyan diyaloguna tarihi ve çağdaş katkıları için Constantian Tarikatı’nın Benemerenti nişanını aldı. Beşşar Esad, bu yüksek nişanı alan ilk Müslüman devlet başkanı oldu.
Calabria Dükü, Order’ın dinler-arası diyalog ve anlayışa katkıları dolayısıyla 1’nci Sınıf Suriye Devlet Nişanı’nı aldı. Anthony Bailey de özellikle İngiliz-Suriye dinler-arası ilişkilerin geliştirilmesine katkısı dolayısıyla aynı ödülü aldı.
Esed’e verilen bu yüksek nişan, ulusal televizyonda geniş şekilde yayınlandı ve Suriye basılı medyasında olumlu şekilde yankı buldu. Ödül törenine Başkan ve Suriye halkına verilen ödülü kesin şekilde benimseyen önde gelen Hıristiyan ve Müslüman liderler iştirak etti. Katılanlar arasında Suriye Dışişleri, Dini Vakıflar, Turizm Bakanları ile Avrupa Birliği ve Umman Büyükelçileri bulundu.
Törende hazır bulunan dini liderler: Suriye Baş Müftüsü Ahmet Kuftaro, Şam Müftüsü Şeyh Başir El-Baree, Halep Müftüsü Şeyh Ahmet Hasan, Antakya Patrik’i Gregoire II (Lütfü) Laham, Suriye Ortodoks Kilisesi Patrik’i Mar Ignatius Zakka 1 Ewas, Yunan Katolik Kilisesi Patrik’i Maximos Hakim.
FRANSİSKEN TARİKATI

Assisili Aziz Francesco’nun kurduğu tarikat. Bir İtalyan rahibi olan ve kendini Tanrı’nın hizmetine adayan Francesco, 1208 ya da 1209 yılında çevresine kendisi gibi, İsa’nın isteğine göre yoksulluk hayatı sürmeye ant içmiş müritleri toplayarak bir tarikat kurdu. Papa III. İnnocentus 1210′da Francesco’nun kurduğu tarikata ait düzeni kabul etti.
1223′te III. Honorius tarafından da onaylanan tarikat esaslarına göre, Fransiskenler tam bir yoksulluk içinde, dilenerek yaşarlar ve yoksul halk çevrelerinde İncil’in hükümlerini yayarlar. Sırtlarına kahverengı (eskiden koyu kurşunî) bir cüppe, bunun üstüne aynı renkte bir harmani giyerler, bellerine, önden düğümlenen bir ip kuşak sararlar; çıplak ayaklarında sandallar, başlarında bir kukuleta vardır.

AZİZ FRANCESCO [Assisili Francesco] “O PHTOKHULİS TU THEU”

AZİZ FRANCESCO [Assisili Francesco] “O PHTOKHULİS TU THEU”


 

Aziz Fransua, tahminen 1182 yılında, Pietro Bernardone ve Madam Pica’nın oğlu olarak İtalya’nın Assisi kasabasında dünyaya geldi. Babası Fransa’yla kumaş ticareti yaptığı için, küçük yaşlarından itibaren Fransua takma adıyla çağrılmaya başlandı. Pietro Bernardone ortaçağ İtalya’sının gelişmekte olan iş dünyasına üyeydi ve çok başarılı bir kumaş taciriydi. Ailesine oldukça rahat bir yaşam hazırlamıştı ve ailenin işini Fransua’nın devam ettireceğini umuyordu. Böylece kasabada ailenin şöhreti artacaktı. Fransua’nın ordunun gereksinimlerini karşılamak üzere malzemeleri alıp orduya hizmet etmek üzere savaşa gitmesine çok sevinmişti.

Fransua’nın askerlik hayatı çok kısa sürdü. Yaklaşık bir yıl boyunca savaş esiri olarak tutuklu kaldı. Bu dönemin sonunda Assisi’ye zayıf güçsüz ve tamamen değişmiş bir insan olarak döndü. Esir olduğu dönem boyunca içinde bulunduğu zorunlu yalnızlık O’nu geleceği hakkında sorular sormaya zorlamıştı. Evinde toparlanmaya çalıştığı dönemde bu sorular üzerinde düşünüp taşınmaya devam etti. 1205 yılında bir gün, düşünmeyi bırakıp Assisi’de bir tepenin üzerinde harabe halinde bulunan Aziz Damian Kilisesi’ne dua etmeye gitti. Burada yaşadığı mistik tecrübede haçın üzerinde bulunan Mesih İsa onunla konuştu ve şu buyruğu verdi: “Fransua, yıkılmaya yüz tuttuğunu gördüğün bu kilisemi tamir et.” Fransua, bu buyruğu harfi harfine yerine getirmesi gerektiğini düşünerek, dua ettiği yerden başlamak üzere kiliseyi yeniden inşa etmeye koyuldu.

Babası bu davranışını onaylamıyordu. Özellikle Fransua, kilisenin onarımı için gereken fonu oluşturmak için babasının mallarını satınca öfkelendi. Babası tarafından episkoposun karşısına çıkarılan Fransua, tek gerçek babasının Tanrı olduğunu ve kendisini episkoposun ellerine güvenle bıraktığını açıkladı.

Assisi’nin parlak çocuğu Fransua’nın bu garip davranışı birkaç gülümseme ve biraz alaydan daha fazla bir aşağılanmayla karşılandı. Fakat aynı zamanda bu yiğit adamın ne başarmaya çalıştığını anlamaya çalışan Assisi ve civarında yaşayan insanları harekete geçirdi. Kilisenin tamirinde Fransua’ya yardım etmeye başladılar. Bu işleri yaparken, bir yandan da giderek toplum dışına cüzamlı gibi itilmiş olan kimselere özellikle yardım etmeleri gerektiğinin farkına varmaya başladılar.

Gruba katılanlar her geçen gün artıyordu. Fransua, öğretilerinde sapkınlığa düşerek Kilise’den kopan gruplardan haberdardı. Bu nedenle 1210 yılında o ve takipçileri yaşamayı seçtikleri bu sade yolun Papa Innocence 3. tarafından onaylanmasını istemek üzere Roma’ya gittiler. Papa’nın onay verme konusunda bazı kuşkuları vardı, ancak bir rivayet gördüğü bir rüyanın, Papa’ya bu yaşam biçiminin İncil’in bire bir takibi olduğunu görmesine yardımcı olduğunu aktarır. Böylece Fransua, tüm kilisenin “tedarikçisi” olmuş oldu.

1210 yılında Fransua’nın yaşam tarzı Papa’dan sözlü onay aldı. Hemen takip eden yıllarda henüz Fransua hayattayken binlerce kadın ve erkek bu harekete katılarak olağanüstü bir büyümeye neden oldular.

Fransua ve erkek kardeşleri küçük gruplar halinde “esenlik ve iyilik” dileyerek insanları tövbeye çağırıyor ve Mesih İsa’nın İyi Haberi’ni duyuruyorlardı. Bir süre sonra geri dönüp topluca bir duadan sonra deneyimlerini paylaşıyor ve kendi yaşam yollarında yenileniyorlardı. Bu misyon hareketinin ilk dönemlerinde Fransua’nın bizzat kendisi Doğu Sultanı’nın huzuruna çıkıp bu ilanı yapmıştı. Bu dönem tarikatın ilk şehitlerini de beraberinde getirdi. Aziz Bernard ve arkadaşları Fas’ta şehit edildiler. Bu olay Padovalı Aziz Antuan’ın rahipliği seçmesi için esin kaynağı oldu.

Bu arada Assisi’li genç bir kadın olan Klara, tanrısal bir yaşam biçimi arıyordu ve Fransua tarafından kabul edildi. Klara ve kızkardeşlerine, kontemplatif bir yaşam sürmeleri için, restore edilmiş olan Aziz Damian Şapeli verildi.

Bu Aziz Fransua’nın 2. tarikatıdır ve Klaritenler oalrak bilinir. Bu arada, ailelerinin sorumluluklarını taşıdıkları halde Fransisken yaşamı yaşamak isteyen pek çok kişinin bulunması nedeniyle Fransua 3. Tarikat veya Seküler Fransisken Tarikatı olarak bilinen yeni bir Hayat Kuralı’nı yazdı. Bu yaşam tarzı halen 21. yüzyılda devam etmektedir.

Fransua’nın yaşamının pek çok bölümü gayet iyi biliniyor. Fransua’nın tüm isteği Tanrı’nın yeryüzüne gönderdiği Oğlun’da bulunan sevgisini tecrübe etmekti. Böylece 1223 yılı Noel arifesinde Greccio kasabasında ilk kez Mesih’in doğduğu yemliği tasvir eden kreşi kurdu. Bu şekilde halk, Beytlehem’deki mucizeyi daha iyi anlayacaktı. 1224′te Verno Dağı’nda dua ederken, Fransua ellerinde, ayaklarında ve böğründe Rabbimizin çektiği acıların işaretini aldı. Bu Stigmata mucizesiydi. Bundan sonra, tüm yaratılışa duyduğu sevgiyi anlatan, Tanrı’nın iyiliklerini tanıttığı “erkek kardeşim güneş”; “kızkardeşim ay” gibi betimlemelerin bulunduğu “Yaratılışın Ezgisi” ni tamamladı.

Fransua’nın yeryüzündeki yaşamı 3 Ekim 1226 akşamında son buldu. Çektiği acılardan sonra, Assisi tepesinin eteklerinde “Meleklerin Hanımefendisi Şapeli”nin dışında kuru toprağa yatırılmayı istedi. Orada ruhunu Göksel Peder’e teslim etti..

İki yıl sonra 1228′de Fransua, aziz ilan edildi. Aynı yıl, Assisi’deki bir mezar yapılması için çalışmalar başladı. 1230 yılında Fransua’nın kemikleri bugün Aziz Fransua Bazilikası olarak bilinen kiliseye taşındı. Halen dünyada en çok bilinen haç yerlerinden biridir. Bugüne kadar Papa 11. John Paul’un de aralarında bulunduğu pek çok Papa tarafından ziyaret edilmiştir.

ALLAH’IN GARİBİ

Assisi’li Francesco’nun Tanrı’yı ararken çektiklerini anlatıyor Allah’ın Garibi’nde Kazancakis. Francesco, gençliğinde zevk ve eğlence düşkünlüğüyle bütün Assisi’de parmakla gösterilen bir delikanlı. Daha sonra Assisi’nin iftihar ettiği bir aziz.

Pencere altlarında sevgilisine serenat yapan aşık Francesco, meyhane arkadaşlarıyla şehirde tertip ettiği eğlencelerle de şöhretli. Fakat bunlar onun kişisel hırsını tatmin etmeye yetmez. Sonunda sırf ün kazanmak için savaşlara katılır ve küstah bir şövalye olarak döner memleketi Assisi’ye. Ve olan olur. İçinde, ta yüreğinde Tanrı’nın sesini işitir ve onu aramaya başlar. Dünyadan el etek çekerek, bütün düşkünlere, bütün yoksullara, bütün günahkârlara gönlünü açıp Tanrı’nın istediği yoldan yürümeye başlar.

O’nun Tanrı’ya götüren yolunda; bedenin istekleri yerine, ruhun istekleri geçerlidir. Açlık, dünya malından vazgeçme, insanın acziyetini kabul ederek nefsi alçaltma gibi zahidane bir yol tutar Francesco. Bütün çektiklerine şahit Leo Kardeş’in ağzından öğreniriz onun macerasını.

Tabiattaki herşeyde Tanrı’nın bir işaretini gören Francesco’yu üzen tek şey Şeytan’ın ayartmalarıdır. Kendi yoluna giren zahit kardeşleri daha sonra açlık, fedakârlık, yoksulluk ve sevgi yolu yerine daha ihtişamlı ve gösterişli bir zahidlik yolu kurmaya çalışır ve Francesco’ nun arkadaşlarını kendi yollarına çevirir. Francesco onda da bir teselli bulur ve bağışlar bir anlamda ihanet eden kardeşlerini. Çünkü o kendi varlığını da bu yolda silmeye uğraşan bir keşiştir ve Assisi’ nin sevgili azizidir.

YUNUS EMRE Mİ DAHA İYİ AZİZ FRANCESCO MU?

Bu makale, sadece iki romanı kıyaslamak için yazılmış bir eleştiridir!

Nikos KAZANCAKİS, 18 Şubat 1883’te (o yıllarda hâlâ Osmanlı’ya bağlı olan) “Girit Adası”nda doğdu. 1946’da Zorbayı yazdı (ki daha sonra Anthony Quinn’in muhteşem oyunculuğunu sergilediği bir sinema filmine de konu oldu). 1954 yılında yazdığı Günaha Son Çağrı romanı da (ki Hz. İsa’nın son günleri için geleneksel inancın dışında bir kuram geliştirmiştir) Hıristiyanlık dünyasında derin tartışmalara ve aynı isimle çevrilmiş bir sinema filmine konu olmuştur. Yazar’ın ilk kez 1957 yılında yayınladığı ve Türkiye de “Allahın Fukarası” ismi ile de tanınan “Allahın Garibi” Romanını 1990 yılında (yani tam 21 yıl evvel) okumuş ve çok etkilenmiştim. Geçtiğimiz aylarda tekrar okuduğum Roman, bu sefer sadece derin duygusal anlatımları ile değil, Katolik Hıristiyanlığın duygu ve düşünce sistematiğini anlamada da rehber olarak saygımı kazandı.

“Allah’ın Garibi” Romanı, 1181-1226 yılları arasında İtalya’da yaşamış olan Assis’li Aziz Francesco’nu hayatından yola çıkarak (ABD sınırları içindeki “San Francisco” şehri de ismini bu Azizden almıştır) bir Hıristiyan Mistiğinin hikâyesini efsaneye dönüştürüyor. Bu romanı ilk okuduğum günden beridir, bizim topraklarımızda yetişmiş İslam Mistikleri’nin de usta edebiyatçılarımız tarafından yazılmış romanlarının olmamasına üzülmüş ve bu tür Türkçe romanların da yazılmasını arzulamıştım; ama ilerleyen yıllardaki Elif Şafak’ın Aşk” Romanı ile yapmaya çalıştığını iyi niyetli bulmadım. Sinan Yağmur’un kitapları ise zayıf edebî yönü ve dinî vurguların telaşıyla öne çıkıyordu.

Geçenlerde uğradığım bir kitapçının raflarındaİskender Pala’nın “Odisimli romanını görür görmez aldım; çünkü bu romanın ana konusu “Yunus Emre idi ve benim de en sevdiğim Mistik Karakterlerden biriydi. Yunus Emre’yi çok sevdiğim için Romanı bir solukta okudum desem abartı olmaz; ama aradığım edebî lezzeti bulabildim mi, emin değilim. Özellikle Yunus şiirlerinin daha çok ve daha uygun biçimlerde sunulmasını isterdim. Yunus Emre’yi, Aziz Francescoya da büyük saygı duymakla beraber, hiçbir Hıristiyan Mistiği ile kıyaslayamam bile; ama bu iki yazarın romanını kıyasladığım da, Kazancakis’in romanı hâlâ ağır basmakta.

Varoluşçu Felsefe’ye göre temel korkularımızı oluşturan 4 ana gerçek:

  1. Ölüm gerçeği;
  2. Yaşamı gerçekte kendi irademiz ile biçimlendirme özgürlüğü;
  3. Nihai yalnızlık
  4. Yaşamın belirgin bir anlamdan yoksun oluşudur.

Hangi inanç sistemi içinde olurlarsa olsunlar, Mistiklerin temel yaklaşımlarında bu dört gerçekliğe karşı çıkmaları ve bunların neden olduğu korkuların üstesinden gelme çabaları hissedilir. Bir Yaratıcı tarafından sürekli gözetilip korundukları inancı, onlara göre özel olduğumuzun kanıtıdır. Mistikler, bu üstün güç ile kaynaşmaya çalışarak varlıklarını onun içinde eriterek kendi benliklerini yok etmek isterler; çünkü bu sayede hem ölümsüzlüğe erişecekler hem de nihai yalnızlıklarına son verebileceklerdir. Ve yaşam, asla bir anlamdan yoksun değildir!

Katolik Hıristiyanların Tanrısı, İslam Tanrısına göre daha katı olduğu için, Aziz Francesco’nun kendi bedeni üzerinde yaptıkları inanılmaz boyutlarda bir eziyete ulaşır. Her türlü dünyevî nimete kapalı bir yaşamdır bu ve bazen kitap yakmaya kadar varan, kadınları aşağılayan güçlü dogmatik uygulamaları vardır. Bizim Yunus ise, insan ve evreni daha hümanist bir platformda birleştirameye çabalar. Nefsi terbiye etmeye çalışır ama bedenine işkence etmez.” Mana” gözünü açar ama maddeden geçmez. Edebî platformda Aziz Francesco’nun tüm efsanevi hikâyesine rağmen, öbürü yine de bizim Yunus’umuzdur; sımsıcak ve samimi. Ve tüm Mistikler gibi her ikisi de SEVGİ üzerinde birleşirler. Bu iki kitap, sizlere yeni bakış açıları kazandırabilecek eserler olması itibariyle de önemlidir. Bol okumalı günler diliyorum.

Murat Kartal / 21/10/2011

http://tr.wikipedia.org/wiki/Nikos_Kazancakis

“O PHTOKHULİS TU THEU” [Allah’ın Garibi/ Allah’ın Fukarası],


  Nikos KAZANCAKİS

TESTİYİ KIRMADAN TANRI’YI GÖREMEZSİN

Aziz Francesco anlatıyor.

“Vaktiyle bir zahit varmış,”

“Yıllardır Tanrıyı görmek ister, bir türlü göremezmiş. Hep önüne bir şey gelir, göremezmiş. Zavallıcık ağlar, bağırır, yalvarırmış; ama hep boşunaymış! Tanrıyı görmesine neyin engel olduğunu anlayamazmış bir türlü. Ama günün birinde sevinç içinde yatağından sıçramış. Bulmuş! Öteberisi içinde pek sevdiği bir şeyi, güzel, süslü bir testiciği varmış, oymuş nedeni. Testiyi aldığı gibi paramparça etmiş. Sonra gözlerini yukarı kaldırmış ve ilk kez Tanrıyı görmüş…” sh: 165

**

Vaktiyle bütün ömrünü mükemmelliğe erişmek için çalışarak geçiren bir zahit varmış. Varını yoğunu yoksula dağıtmış, çöle çekilmiş ve gece gündüz Tanrısına dua etmiş, sonra eceli gelmiş. Cennete çıkıp kapısına vurmuş. ‘Kim o?’ diye bir ses gelmiş içeriden.

“Ben!” demiş zahit.

‘Burada iki kişiye yer yok!’ demiş ses. ‘Git buradan!’

Zahit gerisin geri yeryüzüne dönmüş, çabasına yeniden başlamış: yoksulluk, oruç durmadan dua ve ağlama. Eceli yeniden gelmiş ve ölmüş. Yeniden çalmış Cennetin kapısını. ‘Kim o?’ demiş aym ses.

‘Ben!’ demiş.

‘iki kişiye yer yok burada. Git buradan!’ olmuş cevap.

Zahit kurşun gibi yeniden yeryüzüne inmiş ve kurtulmak için, eskisinden daha büyük çabayla aynı şeylere sarılmış. Yaşlanıp, yüzünü bulduğunda, yine ölmüş. Yeniden çalmış Cennet kapısını. ‘Kim o?’ demiş ses.

‘Sen Rabbim, sen!’

“Cennet kapısı açılmış, o da içeri girmiş!” sh:252

 **

ŞEYTANINLA

“Aman dikkat, Kardeşim,”

“Şeytan şapka olup başına oturmuş olamaz mı? Aman dikkat, bayır aşağı yuvarlamasın seni. Bugün şapkayken, yarın elbise kılığına girebilir, sonra derken kardeşleri istemezsin, en sonunda da Tanrıya ‘seni istemiyorum’ dersin.” Sh:167

**

“Duyduğun sesin Tanrıdan geldiğini kesinlikle bilebilir misin? Dua ederken kendi sesimizi duyup, Tanrının sandığımız durumlar az mıdır; baştan çıkarıcı Şeytanın Tanrı kılığına büründüğü, onun sesiyle konuştuğu, böylece ruhlarımızı yanlış yollara saptırdığı az mı görülmüştür. İncil’e el basıp dua ederken, işittiğin seslerin hangisinin kendinden, hangisinin Tanrıdan geldiğini söyleyebilir misin?” sh:179

CENNETTEN MAKSAT NEDİR?

Cennetten maksat nedir?

Salt mutluluk değil mi?
Ama kişi gökten bakar da, kardeşlerini Cehenneme batmış görürse, nasıl mutluluk duyabilir ki?
Cehennem varken, Cennet nasıl varolur?

Bu yüzden diyorum ki – bu yüreklerinizin derinlerine işlesin, ya hepimiz kurtulacağız, ya hepimiz birden Cehennemi boylayacağız. Dünyanın öteki ucunda biri öldürüldü mü, biz de öldürüldük demektir; bir kişi kurtulursa, biz de kurtulduk demektir.” Sh:315

**

Ne korkuyorsun? Tanrıdan daha basit, daha iç serinletici, insanoğlunun dudaklarına daha iyi yakışan ne var ki?”sh:24

Kaynak:
Nikos KAZANCAKİS, [Allah’ın Garibi/ Allah’ın Fukarası], Orijinal İsmi “O Phtokhulis Tu Theu”, Çeviren: Ender Gürol, İz Yay. 2008, İstanbul

*************************

THE LAST TEMPTATİON OF CHRİST (1988) (Günaha Son Çağrı)

ZORBA

AZİZ FRANCESCO 

ALEXİS ZORBAS (1964) / ZORBA


Yönetmen: Mihalis Kakogiannis

Ülke: ABD, Yunanistan

Tür: Macera , Dram

Vizyon Tarihi:14 Aralık 1970 (Türkiye)

Süre: 142 dakika

Dil: İngilizce, Yunanca

Senaryo: Nikos Kazantzakis , Mihalis Kakogiannis

Müzik: Mikis Theodorakis

Görüntü Yönetmeni: Walter Lassally

Yapımcılar: Mihalis Kakogiannis , Anthony Quinn ,

Nam-ı Diğer: Zorba the Greek , Zorba the Greek , Zorba the Greek

Oyuncular:  Anthony Quinn, Alan Bates, Irene Papas, Lila Kedrova, Sotiris Moustakas, Anna Kyriakou, Eleni Anousaki, Yorgo Voyagis, Takis Emmanuel, Giorgos Foundas, George P. Cosmatos

Özet:

Kıbrıs doğumlu yönetmen Mihalis Kakogiannis’in yönetmenliğini yaptığı sinema filmi “Alexis Zorbas”, 1964 senesinde gösterime girdi. Nikos Kazantzakis’in romanından uyarlanan filmde usta aktör Anthony Quinn, 2003 senesinde yaşamını yitiren İngiliz aktör Alan Bates, Yunan aktris Irene Papas ve 2000 senesinde yaşamını yitiren Lila Kedrova rol alıyor. En İyi Film, En İyi Senaryo, En İyi Yönetmen ve En İyi Erkek Oyuncu dallarında Oscar’a aday gösterilen film, En İyi Siyah-Beyaz Düzenleme, En İyi Set Dekorasyonu ve En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu dallarında Oscar kazandı. Üç dalda BAFTA, beş dalda Altın Küre adayı olan ve bütçesi 1 Milyon Doları bile bulmayan filmin orijinal süresi 145 dakikadır.

Basil, hayata karşı yenilmeyi kabullenmiş, mutsuz ve bıkkın bir yazardır. Kendisine miras kalan maden ocağını işletmek için Girit’e giden genç adam, burada kendisinin tam aksi niteliklere sahip bir hayat aşığı olan Alexis Zorba ile tanışır ve hayatı değişir.

Zorba

Mikis Theodorakis’in müziklerine değinmeden genel bir perspektiften bahsedemeyiz. Yunan müziğinin en güçlü “ozan”larından birisidir Theodorakis, ortaya koyduğu eserlerle barış mesajları vermeştir. Hafızası taze olanlar hatırlayacaktır; Zülfü Livaneli’yle birlikte Türk-Yunan Dostluk Derneği kurarak, bir dizi konser ve albüm çalışmalarında bulunmuşlardı. Akdeniz’in esintilerini çalan şarkılar ve Zorba the Greek’in halka verdiği mesajlar bu ozanın şarkılarıyla daha anlamlı kılınmış. Zaten filmde, Zorba’nın ağzından dökülen ufak bir cümle, insanın yalnızca insanlığıyla değerlendirilmesi gerektiğini vurgular: Şimdi herhangi birine bakıyorum ve diyorum ki; bu adam iyi, bu adam kötü, Türkmüş, Yunanlıymış bana ne. Hepimizin sonu aynı, kurtlara yem olacağız.

Antony Quinn, 50’li yılların ardından, oynadığı Zorba rolü ile başarısının doruk noktasına ulaşmıştır. O zamanlardaki maço rollerin ve Avrupa sinemasında geçirdiği senelerin –La Strada, Fellini- tecrübesini, bu filmde yapımcılığı da üstlenerek göstermiş. Akdeniz insanın karakterini, o iri ve korkutucu cüssesinde böylesine güzel benimseyerek oynamasaydı, yıllar boyu unutulmayacak bir kapanış dansı olmayacaktı. Öyle ki Antony Quinn’in konuk olduğu The Tonight Show ‘da dans ettikten sonra alkışlar altında gülerek şunları diyebilmiştir: Bu şarkıdan nefret ediyorum, gittiğim her yerde bu şarkıyı çalıyorlar.

Laflarımızı toparlarsak, romanlardan uyarlanmış filmlerin önemli bir zaafı; kitabın derinliğini ve doygunluğunu verememesidir. Romanın bütünüyle eksiksiz olmasına karşın, Zorba’nın hayat görüşünün arkasında yatanlar ve geçmişinde yaşadıkları filmde tam gösterilmemiş. Bunu da filme ait tek olumsuz eleştiri sayabiliriz.

Kaynak:

http://sinema.yedincigemi.com/i/2321/Zorba-the-Greek-inceleme.html

Film Eleştiri

ya kitabı okunmalı ya da sadece filmi izlenmelidir.

kitabı okuduktan sonra filmi izlemek büyük hayal kırıklığı olabilir. çünkü film tek kelimeyle berbat bir uyarlamadır. filmde ne Zorba Zorbadır, ne yazar yazardır ve de en önemlisi ne de yaşadıkları “ilişki” bir şeye benzemektedir. bunu söylemek için kendimce bir sürü nedenim var:

Zorba’yı Zorba yapan sadece hayata bakışı değil, aynı zamanda hayat hikayesidir. Zorba yaşayarak öğrenmiştir. Zorba bir tecavüzcüdür örneğin… Bir gece önce beraber uyuduğu kadını yakarak öldüren bir “vatansever”dir. Kadınlarla ilgili düşünceleri, vatan sevgiyle ilgili değer yargıları, hep yaşadıklarının sonucunda ortaya çıkmıştır. Ölümle defalarca burun buruna gelmesi nedeniyle yaşama bağlıdır, “an”ın değerini bilir. Kitaptaki Zorba ihtiyar bir bilgedir. Filmdeki Zorba’nın ise “yara izlerinin, arkasında değil önünde olduğunu göstermek” dışında bir yaşamışlığı yoktur. Hayatındaki ilk kadın Bubulina, ikincisi ise şehirde tanıştığı fahişedir. Onun için de Zorba bir bilge gibi değil, yaşlı bir abaza gibi görünmektedir.

Kitapta Zorbanın söylediği hemen hiçbir şey filme aktarılmamıştır. Zorba dışıliğe övgüdür aslında… Yorumları ve gözlemleri yazarın kafasında soru işaretleri oluşmasını sağlamış, onu yeni bir insan olma yoluna sokmuştur. Film tamamen “olay”a odaklıdır, Zorba’nın yaşamla ilgili basit anlatılmış fakat pek çok soruya yanıt veren düşüncelerinden hiçbiri işlenmemiştir.

Zorba onurludur. Patronunun parasını şehirde fahişeyle yedikten sonra o parayı manastır’dan çıkarır. hatta kitapta “Bubulina’ya ve sana aldığım hediyeler de bu paranın içinde” diyerek, tam yediği kadar parayı patronuna geri verir. Manastır’da patronunun çıkarı için şeytani zekâsını kullanması kitabın en önemli bölümlerinden biridir. Çünkü bu bölümde Zorba’nın sevdiği bir insan için yapmayacağı şey olmadığı nefis bir şekilde anlatılır. Filmde ise Zorba dilenciye yakın bir kişidir. Patronun parasını yemiştir, bundan da en ufak bir rahatsızlık duymamaktadır. Herhangi bir karşılığı, hatta böyle bir düşüncesi yoktur.

Yukarıdaki maddeye bağlı olarak filmde başka bir sorun daha vardır. Zorba’nın şehirden yazdığı mektup “patron”u sinirlendirmektedir. Oysa bu Zorba-patron ilişkisi konseptine tamamen aykırıdır. Zira kitapta patron, Zorba’nın ani yaşama heyecanı ve keyfinin etkisine girmiştir, mektubu okuduğunda mutludur.

Yine manastır bölümüne bağlı olarak başka bir husus daha vurgulanmalıdır. Zorba dinsiz değilse de dini inançları oldukça zayıf bir kişidir. Aslında onun tanrısı papazın, manastırın olduğu yerlere uğramamaktadır, insanın kalbine sığacak kadar küçük ama evrenden daha büyük bir tanrıdır. Filmde ise Zorba’nın dini inanışına yönelik anlatım son derece sınırlıdır. Zorba’nın dinle ilgili düşüncelerini (ya da daha doğru bir kelime ile hissettiklerini) anlatmazsanız, Zorba’yı anlatamazsınız. Kitapta kesişlere manastırı yakmayı öğütleyen Zorba filmde Bubulina’nın nişanlanma teklifini reddetmek için “ama burada papaz yok” demektedir. Zorba’nın bir kadını mutlu etmek için papaza ihtiyacı yoktur.

Filmde Zorba ile patronun arkadaşlıklarının nasıl oluştuğuna dair bilgi yoktur; tanışır ve birlikte yaşamaya başlarlar. Onun için de aralarında kitaptaki gibi muhteşem bir dostluk olamaz. Kitapta bu inanılmaz dostluğun nasıl kurulduğu satır satır anlatılmaktadır. Burada iki husus vurgulanmalıdır:

- Zorba yazarın Yunanistan için savaşa giden arkadaşının boşluğunu doldurmuştur. Zorba hayatına girdikçe patron arkadaşını daha az düşünür olur. Filmde bu “bağlantı nesnesi” olan arkadaş yoktur!

- yazar Budizm’i takıntı haline getirmiştir. Ama kendine sorduğu soruları buda “henüz” yanıtlayamamaktadır. Oysa yanıtlar Zorba’nın hayat tecrübesindedir. Zorba “patron”unun hayata ilişkin düğümlerini, kendi tecrübeleriyle çözerek yardımcı olur. Düğümlerin çözülmesi yazarı Zorba’ya yaklaştırır. Hatta bu yakınlık kitapta eşcinsellik imalarında bulunacak bir düzeye gelir (birbirlerine sarılarak uyumaları, Zorba’nın cesaretinin “patron”a erkekçe bir bakış kazandırması vs). Filmde Buda’nın adı bir kez bile geçmemektedir.

“Dul”la ilişkinin irdelenmesi de sorunludur. Kitapta yazar, dul’un evine Zorba’nın gazıyla gitmez; Zorba’nın kadınlarla ilgili düşüncelerini kendi süzgecinden geçirerek olgunlaştırır ve ondan sonra gider. Bu neden önemlidir… Çünkü, bu yolla yazarın, Zorba’nın hayat felsefesini Buda ile değiştirmeye başladığını, Zorba’nın kendisine işleyebildiğini görürüz. Ayrıca, kitapta dul’un öldürülmesinden yazar doğrudan sorumludur. Zira “dul” patronla seviştikten sonra, yeniden hayatın tadını almaya başlamış ve mutluluğu nedeniyle evinden ilk kez çıkıp kiliseye gitmiştir. Diğer bir değişle, mutluluk kadının sonu olacaktır, yazarın bunu değiştirmek için yapacağı hiçbir şey yoktur. Buda ve kitapları ona sadece açıdan kaçmayı, hatalarını felsefe ve “doğa kanunları”nın içine saklamayı öğretmiştir. Ama buna ne kadar uğraşırsa uğraşsın, Zorba’nın getirisi olan vicdan azabı ona dul’u hep hatırlatacaktır. Filmde ise sevişirler, dul olur, patron üzülür ve sonra hiç ama hiç bir şey olmaz. Oysa, kitapların da bir işe yaradığını, hayatı öğretmeseler de hayattan kaçmayı öğrettiklerini göstermenin başka bir yolu yoktur.

Ayrıca “dul”u kurtarmak için yazarın Zorba’yı çağırması da yanlış bir mesajdır. Zorba hayatta en değer verdiği yaratık olan kadını kurtarmak için zaten orada olacaktır; ayrıca çağırılmaya ihtiyacı yoktur.

Zorba hayatla işi birbirinden tam ve kesin olarak ayırmaktadır. Çalışılacağı zaman sadece çalışılır, işçi sonuna kadar ama mertçe sömürülür, patron bile olsa müdahale eden terslenir. “patron”u etkileyen, Zorba’ya sonsuz güven duymasını sağlayan, onun işinde gösterdiği azımdır. Filmde bu özelliğe de yine çok az değinilmiştir. Hatta kitapta Zorbanın cesaret sergileyip patronu ve işçileri çöken madenden kurtarması bile verilmemiştir. Zorba cesurdur; yaşadıkları dönemde saygınlık ya parayla ya cesaretle sağlanabilmektedir. “patron”da para, “Zorba”da ise cesaret vardır. Aralarındaki eşit ilişkinin nedenlerinden biridir bu…

Kitaptaki Zorba’nın en büyük özelliklerinden biri, dilinin hissettiklerini anlatmaya yeterli olmadığını bilmesi, bunun için duygularını dansla ifade etmesidir. Filmde buna en ufak bir atıf bile yoktur. Zorba filmde iki kez dans eder ama bu husus vurgulanmaz. Yazarın Zorba ile tam iletişim kurmak için dans etmeyi öğrenmesi gerektiğini hissetmesi de çok üstü kapalı geçilmiştir.

Zorba, Zorba gibi olur. Dağları seyrederken, ayakta, yaşamak için direnirken, “bin yaşına kadar yaşaması gerektiğini” düşünürken, genç karısının yanında… Zorba’nın hayata karşı duruşu açısından bu çok önemli bir husustur. Doğru yaşamayı bilenler zamanı gelince ölümü de doğru bildikleri gibi karşılayabilmelidirler. Zorba bunu başarmış, herkesin saygı duyacağı gibi olmuştur. Filmin sonunda ise dans eden yaşlı bir adam vardır.

En önemlilerden birini sona bıraktım. Kitapta Zorba bir Osmanlı erkeğidir. Hayatta en çok sevdiği şey olan santuru ona yaşlı bir Türk öğretmiştir. Kalp kırmamak konusundaki bilincinin kaynağı çocukluğundan hatırladığı başka bir Türk’tür. Zorba üzüldüğü zaman Türkçe türkü söyler (bkz: iki keklik). İnsanlar iyi kötü diye ayrılır, Türk-Rum olarak değil… savaşlarının çoğu Bulgar çetecilere karşıdır; Girit ayaklanmasında Türklere karşı savaşmış olsa da, bu genel akış içinde önemsiz bir ayrıntı gibi durur. Zira Zorba gençlik heyecanı ile savaştığını ve bundan pişman olduğunu söylemektedir (aynı düşünce elbette Bulgar çetecilere karşı savaş için de geçerlidir) filmde ise bunu bir kez söyler evet… Ama Bubulina’nın Osmanlı paşası ile –Süleyman Paşa- yaşadığı aşkı anlatması Zorba’yı kızdırır; kadına hakaret eder. Zorba’nın kadına bir Türk’le birlikte oldu diye kızması, hayata bakışında yeri olmayan bir yaklaşım olmalıdır. Bence bu ayrımın (ya da ayrımın yapılmamış olmasının) nedeni tarihtir. Kitabın yayın tarihi 1946, filmin tarihi ise 1964’tur. 1946 Türk-Yunan ilişkilerinin düzgün gittiği bir dönemdir. Henüz Kıbrıs sorunu başlamamış, 6-7 Eylül olayları yaşanmamış, iki ülkede de milliyetçilik pompalanmamıştır. 1964 işe iki ülke arasındaki ilişkilerin en sorunlu olduğu dönemlerden biridir. film Yunanlılar tarafından çekilmiştir; Türklere yönelik herhangi bir övgünün bu tarihte filme konulabilmesi yanlış hatta saçma olacaktır. Tam tersine, Zorba’yı bir yunan kahramanı yapmak için (bkz: Zorba the Grek) Türklerden nefret ettiğinin gösterilmesi gerekmektedir. Bu aşırı siyasi yaklaşım Zorba’yı Zorba olmaktan çıkarır.

Son olarak da; filmin sonunda Zorba “patron”da “çılgınlık”ın (madness) eksik olduğunu teşhis eder. Kitapta ise eksik olan özgürlük hissi ve cesarettir. İkisi arasındaki farkı anlatmaya gerek yoktur.

Yani neticede nedir? Bazı kitaplar kitap olarak kalmalı, asla ve kat’a filme çekilmemelidir. Bu güzel adamın gerçek hikâyesi ya da daha doğru bir tanımla efsanesi sadece kitabından anlaşılabilir.

 

**

Zorba’nın bazı replikleri aracılığıyla milliyetçilik eleştiri oklarına hedef olur;

Basil: Ülken için savaşmanın neresi aptalca anlamadım?

Alexis Zorbas: Affet beni ama patron, bir öğretmen gibi konuşuyorsun. Bir öğretmen gibi düşünüyorsun? Nasıl anlayabilirsin?

Basil: Tabii ki anlayabilirim.

Alexis Zorbas: Aklınla evet. Şu yanlış, şu doğru diyorsun, ama her konuştuğunda, kollarını, bacaklarını, göğsünü izliyorum… onlar dilsizler. Hiçbirşey söylemiyorlar. Yani bu durumda nasıl anlayabilirsin ki?

Basil: Bahane yaratıyorsun. Bence sen ülkeni kafaya takmıyorsun.

Alexis Zorbas : Benimle böyle konuşma! Bak bana! Ülkem için senin tüylerini diken diken edecek şeyler yaptım ben! İnsanları öldürdüm, köylerini yaktım, kadınlara tecavüz ettim neden?! Çünkü onlar Türktü, ya da Bulgardı! İşte böyle saçma sapan aptal biriydim ben. Şimdi birine baktığımda, herhangi birine, iyi mi kötü mü diye bakıyorum. Türk mü, Yunan mı zerre kadar ilgilenmiyorum. Sonuçta iyi ya da kötü, fark ne? Hepimiz aynı şekilde sonlandıracağız bu hayatı: solucanlara yem olarak.

**

Basil: Ben yardım edemedim.

Alexis Zorbas : Neden gençler ölüyor? Neden insanlar ölüyor? Söyle bana. Bilmiyorum. Bütün o kitapların ne işe yarıyor? Sana bunu anlatmıyorlarsa, ne anlatıyorlar? Bana senin sorduğun tip soruları cevaplayamayan insanların ıstırabını anlatıyorlar. Onların ıstırabına tükürürüm.

**

Basil: Zorba, cenaze ne olacak?

Cenaze olmayacak.

Neden?

O bir Fransız’dı. Ortodoks değildi. Ama anlamıyorum. Rahip onu herkes gibi gömmeyecektir.

- Ama bu çok korkunç.

- Neden? O öldü. Bir şey fark etmez.

**

Alexis Zorbas : Patron, her şeyin var bir şey hariç: Çılgınlık. İnsanın biraz çılgınlığa ihtiyacı vardır, yoksa… Yoksa? Asla ipini kopartıp özgür olmaya cesaret edemez.

Kaynak:

http://eksisozluk.com/zorbanin-kitabi-ile-filmi-arasindaki-farklar–1235119