SORUSUNU YANLIŞ KULLANANLAR


DOYUMSUZLUĞUMUZUN DOĞASI

Tekbaşınalık deneyimlerinde insanlar doyumsuzluğu küçüklüklerinden başlayarak iki biçimde deneyimlerler.

Dünya nedir?

Kim yaratmıştır?

Mevsimlerin oluşmasını sağlayan nedir?

Okyanus neden donmuyor?

Hayvanlar birbirleriyle konuşur mu?

Tavanda bir sinek düşmeden nasıl yürüyebiliyor?

İnekler neden yemek yemedikleri zamanlarda da bir şey çiğnermiş gibi yapıyorlar?

Yukarıdaki sorular yaradılışın “nasıl” olduğu ile ilgili sorulardır.

Benim dünya ile olan ilişkim nedir?

Küçük kardeşim nasıl oluyor da şekerci dükkanına babamla benle olduğundan daha fazla gidebiliyor?

Gök gürlemesi acaba Tanrının bana kızmış olduğunu mu gösteriyor?

Yılanlar neden bana gözlerini öyle dikip bakıyorlar?

Neden güneş tenimi yakıyor?

Ali’den nasıl oluyor da korkuyorum ben?

Burada Ben’i merkez alan bir merak duygusu yükselmektedir. Bu merak yalnızca “Dünya nedir?” diye bir soruya değil aynı zamanda “Dünya ile olan ilişkimde kendi varoluşumun değeri (eğer varsa) nedir?” sorusunun da sorulmasına neden olmaktadır. Bütünle olan ilişkimize ait bir tavır oluşturma yolunda sorduğumuz “neden” sorularına yanıt ararken isteğimiz bu bütün içinde kaybolmak değil kendi kişisel özgünlüğümüzü belirlemek ve bunun dünya ile olan ilişkisini sürekli bir biçimde artırmaktır.

Yaşayan her varlık bizim kardeşimizdir; bitkiler, hayvanlar ve insanlar. Bu, susamış bir çiftçiye bir bardak soğuk su verme, okulda yerleri silen ve tahtayı temizleyen hizmetliye karşı kibar davranma, köpeğini besleyen bir çocuğun bağlılık duygusu ya da kanadı kırılmış küçük bir kuşu sağlığına tekrar kavuşturmak için ona bakan küçük kızın durumunda olduğu gibi, Alan Watts’ ın “doğanın sonsuz yumağı” olarak adlandırdığı yaşayan tüm canlıların birbirleri ile içiçe olan ilişkisini anlatmaktadır.

Hiç bir medeniyet, insanın evrendeki yerine ve rolüne ilişkin “neden” sorusuna açık bir yanıt verememiştir. Dinlerin gelişmesinde korku (doğa güçlerine, depremlere, tufanlara ve kasırgalara karşı duyulan korku) oldukça önemli bir rol oynamıştır ve bu korkular arasında en şiddetli olanı da ölüm korkusu olmuştur. Ama Joseph Gaer bize her zaman baskın olmuş olan inancın yaşamın bir amacı olduğuna duyulan inanç olduğunu hatırlatmaktadır. İşte bu nedenle “neden” sorusu doyumsuzluğumuzun temelini oluşturmaktadır. Bu inançla insanlar aslında teoride (en azından başlangıç noktaları açısından) birbirlerine benzer olmalarına rağmen, kendilerine her yerde belirli davranış kodları yaratmışlar ve kendilerini birbirlerinden farklı kılan uygun törenler ve ayinlerle donatmışlardır. Ve inananları uyum içinde tutmak amacıyla da emirler oluşturulmuş ve bunlar yaşamın amaçlarına ait temel kavramlar olarak ortaya konulmuşlardır.

Bizler amaçsız bir dünyada amaçsız bir varoluş düşüncesini kaldıramayız.

“Seninle kendimi evimde gibi rahat hissediyorum” ya da “Burada kendimi evimde gibi hissediyorum” derken bir anlamda yaşamlarımızın duygu yüklü, dokunuş dolu ve birbirimiz ile ilişkili olduğunu söylemiyor muyuz? Birlikteyken bize kendimizi evimizde hissettiren birisine ulaşmak için uzun mesafeler katettiğimiz hiç de az görülen bir durum değildir, değil mi?

Sh: 177-178

“NASIL” SORUSUNU YANLIŞ KULLANMAK

Evreni anlamak amacıyla sorduğumuz “nasıl” sorusunu gereğinden fazla geniş tutmak her zaman için olası bir tehlikedir ve bizlerde bunu geçmişte oldukça sık yapmış bulunuyoruz.

Evreni anlamlandırma sürecinde, onu dışarıdan kontrol etmeye ve parçalarına ayırıp inceleyerek ve doğal dengesine müdahele ederek sorularımıza yanıtlar bulmaya çalıştık. Doğanın en yüksek amacının yalnızca varolmak olduğunu unutarak onu araçlarla incelemeye giriştik. Alan Watts, bilimin evreni parça parça incelemeye ısrarlı olması nedeniyle elde ettiği yanıtların da bölük pörçük olduğuna inanıyor. Evreni incelerken öncelikli olarak türleri katı bir biçimde ve anlık olarak ayrı ayrı, yani “balıklar ve kuşlar, kimyasallar ve bakteriler” olarak ele almanın bilimi salt bir teknoloji haline getireceğini ve bunun “insanın dünyanın kontrolünü tamamen ele geçirmeye başlaması”na yol açacağı konusunda uyarıyor.

Ve şöyle devam ediyor:

“Bir bilim insanı doğayı bütünüyle görmez, onu ancak bir bilim insanı gözüyle görür. Aynı bir marangoza ağaçların işaretlenecek ve işlemden geçirilecek kütükler olarak göründüğü gibi. Daha da önemlisi ego boyutundan bakan insan da doğayı bütünü ile algılayamaz. Bu gibi insanlar kendi kişiliklerini, akıllarını, farkındalıklarını da dar ve birçok şeyi dışarıda bırakan bilinç aracılığı ile algılarlar”.

Sh: 179

Kaynak İRA J. TANNER YALNIZLIK: SEVME KORKUSU,. Türkçesi Nil GÜN Kuraldışı Yayınları 1997 İstanbul

 

 

KENDİ YALNIZLIKLARINDAN ÇOCUKLARINI SORUMLU TUTAN ANNE BABALAR


Çocuklar anne ve babaları arasındaki anlayış eksikliğini ve yalnızlığı hissettiklerinde sık sık kendilerini bundan so­rumlu tutarlar ve kendilerini cezalandırırlar. Onbir yaşında­ki bir çocuk “Anneme kendi acılarımı söyleme riskini alamı­yorum çünkü onun zaten yeterince acısı var, kendi acılarını babama anlatmaya çalışmak gibi…” sözleri ile bu duruma ait bir örnek sunuyordu.

Çocuklar zaman zaman söyledikleri ya da yaptıkları bir şeyden dolayı anne ve babalarının arasında büyüyen anlaş­mazlıkların sorumlusu olarak kendilerini görürler. Kocası ile ilişkisinde gerilime neden olan, artan bir yorgunluğa ve duygusal rahatsızlığa sahip bir kadın kızına şöyle söylüyor­du: “Sen bir hataydın biliyor musun… Biz yalnızca beş çocuk yapmayı planlamıştık.” Kızı altıncı çocuğuydu ve kendi yal­nızlığının sorumluluğunu genç kızına yüklüyordu.

Çocuklar zaman zaman anne ve babaları arasındaki güç savaşının birer kurbanı olmalarına rağmen çok ender olarak sorunun gerçek sorumlusu olurlar. Ve babası kızma şöyle der:” Eğer doğru davransaydın, annenle aramızda böyle şeyler asla olmazdı.” Anne ve babaların kendi yalnız­lıklarından çocuklarını sorumlu tutmaları, aile içindeki ilgili herkesin yalnızlığının daha da artmasına neden olur.

Sh: 139-140

GENÇLER: ANLAŞILMADIĞINI HİSSETMENİN VERDİĞİ YALNIZLIK

Gençler her şeyi çok yoğun hissettiklerinden anlaşılma­mak onları derinden incitebilir. “Peki çocuğumun duyguları­nı benimle paylaşmasını nasıl sağlayabilirim?” diye sorar an­ne babalar. “Oğlumu ve kızımı benimle konuşurlar, kendile­rini rahatsız eden şeyleri anlatırlar diye akşam yemeği için dışarı çıkarıyorum… ama hiç bir işe yaramıyor” diye yakınır­lar. Bu, gençlerin duygularını ve düşüncelerini paylaşacakları zamanlar konusunda seçici davranmalarından kaynaklan­maktadır. Kendilerini anlamak için yapılan her girişimi ken­di kişiliklerine yapılan bir saldırı ve zorlama olarak görürler. Gençlerin anne babaları ile duygularını her zaman paylaş­mamalarının nedeni onlara öfkeli olmaları ya da yanlış anla­şılmaktan korkmaları değildir. Gençlerin bazı duygularını bu zamanlarda kendilerine saklamaları, kendilerini ailelerin­den ayırma sürecinin bir parçasıdır. Sonuç olarak duyguları­nı anne babalarından çok yakın arkadaşları ile paylaşmayı tercih edeceklerdir. Anne babalar bu durumu güven eksikli­ği ya da kontrolün kaybedilmesi olarak görmeleri nedeniyle çocuklarının kendilerine daha da yabancılaşmasına neden olurlar. Ergenlik ve gençlik çağlarında tutulan sırlar “Bakın, kendime özel şeylerim var ve kendimle ilgili her şeyi sizinle paylaşmak zorunda değilim” anlamına gelmektedir. Bu da olması gereken bir şeydir. Bu gencin gelişmekte olan kişiliği­nin ve kimliğinin bir parçasıdır. En yakın ilişkilerde bile seçi­ci bir iletişim vardır. Zaman zaman bazı düşlerimizi ve fan­tezilerimizi kendimize saklamayı yeğleriz. Bu bizim bireysel­liğimizi korumamıza izin verir.

Gençlerin deneyimlediği bu duruma özel yalnızlığa iki şey önemli ölçüde etki eder. Bu yaşlar büyük bir olasılıkla yaşamımızda en fazla yanlış anlaşıldığımız yaşlardır. Genç­ler bu çağda kendi duygu ve düşüncelerinin sorumluluğunu almaya başlarlar. Eğer bu anne babalara korkutucu görünür­se, genellikle anne babanın galip geldiği bir güçler savaşı ko­laylıkla ortaya çıkabilir. Gençlerin duygularının ve bilgelik­lerinin yanlış anlaşıldığı, reddedildiği ya da küçümsendiği herhangi bir engel hem ilişki için hem genç için yıkıcı olabi­lir. Kaç yaşında olursak olalım, bilgeliğimizin küçük görül­mesi varlığımızın merkezinde derin bir acı yaşamamıza ne­den olur. Bu acı aynı zamanda yargılanmış olmanın ve yan­lış anlaşılmanın getirdiği bir yalnızlıktır.

Dokunuşların az olması da gençlerin yaşadığı yalnızlığın bir nedenidir. Halen küçük çocuklara sarılmaya ve kucakla­maya devam ederken bu gibi bir sıcaklığı kendilerinden bü­yük aile bireyleri ile yaşamak gençlere uygunsuz gelir. Ben­zer bir biçimde anne babalar da büyümüş çocuklarını kucak­lamak konusunda aynı duyguyu paylaşabilirler. Bazı aileler­de çocuklar birer genç insan olmaya başladıklarında bu do­kunuşlar birbirini gıdıklamak ve güreşmek gibi oyunlara dö­nüşebilmektedir. Bu önemlidir çünkü ancak bu biçimde aile bireyleri arasındaki dokunuşlar utanç duygusundan ya da uygunsuz hissetmekten uzak bir biçimde süregelir. Bunun yanısıra, bu biçimde dokunmak ve dokunulmak tamamen eğlencelidir de. Aynı anda hem dokunmak hem de eğlenmek mükemmel bir bileşimdir.

Fiziksel dokunuşların azalmasının yanısıra, aile içi konuş­malar sırasında gençler sık sık gözardı edilirler. Doğal ola­rak, bu onların yalnızlık duygularının yoğunlaşarak artma­sına neden olur. On ya da onbeş yaşlarında iken sekiz dokuz yaşlarındaki çocuklarla konuşurken görülmek utandırıcı bir durumdur ve yine bir kere daha genç donup kalmıştır, ne kendisinden küçüklerle ne de büyüklerle iletişim kuramamaktadır. Bu, evin dışında dikkat odağı olabilecekleri şeyle­re yönelmelerine (okulda ya da kilisede lider pozisyonunda olmak, spor faaliyetleri aracılığı ile dikkat odağı olmak) ne­den olur. Ayrıca gençler için ev hayvanları (özellikle de tüy­lü kedi ve köpekler) sıcak dokunuşlar sağlarlar.

Sh: 140-142

BOŞALTMAK

Aile içinde bitmemiş işlerle başa çıkmanın en çok kullanı­lan yolu bunları başkasına yöneltmektir. Bitirilmemiş işleri olan kişiler kendilerinin geçmişe ait acılarını ya da öfkeleri­ni aile içindeki olayla ya da transaksiyonla ilişkisi olmayan masum üyelere boşaltarak bunu yaparlar. Eğer annenin baba ile bitmemiş bir işi varsa, on yaşındaki kızına kendi ifa­de edilmemiş öfkesini, ona boşaltarak yanlış davranışlarda bulunmaya itebilir. Bu duygular mutlaka birisine ifade edil­melidir ve kızı da bunu alabilecek en uygun kişi görünü­mündedir. Aynı biçimde onbeş yaşındaki erkek çocuk babasına duy­duğu ama ifade etmeye korktuğu öfkesini bunu yöneltebile­ceğini düşündüğü annesine boşaltabilir. Dahası, eğer annesi­nin kendisine neye mal olursa olsun evin içinde huzuru sağ­lamak gibi bir görev üstlendiğini de hissederse, anne ev için­de herkesin ifade etmekten korktuğu duygularını boşalttığı bir hedef durumuna gelebilir.

Aile bireyleri eğer doğrudan iletişim kuramıyorlarsa bu şimdiki zamanda ya da yakın bir zamanda kendi bitirilme­miş işlerini aile içindeki masum bir kişi ile bitirmeye çalışa­cakları ve sonuç olarak onun da yabancılaşmasına neden ola­cakları anlamına gelir. Sonuç olarak herkesin yalnızlığı daha da yoğun yaşanan bir duruma gelir.

Sh: 138-139

Kaynak İRA J. TANNER YALNIZLIK: SEVME KORKUSU,. Türkçesi Nil GÜN Kuraldışı Yayınları 1997 İstanbul

 

 

BİTİRİLMEMİŞ İŞLER / İKİNCİ TAHMİNLER / İNTİHAR


“Bitirilmemiş işler” evlilikte yaşanan yalnızlığa yol açan nedenlerden bir tanesidir. Bunlar geçmişte ifade edilmemiş ve çözülmemiş, özellikle de kendilerine özel nedenleri olan, deneyimlediğimiz ama üzerini örttüğümüz incinme ve öfke duygularıdır.

Burada tehlike, bu duyguları kilit altına alma girişiminde bulunduğumuzda bunları gelecekte halletmek üzere erteliyor olmamızdan kaynaklanmaktadır. Bizler “duygularımızı” asla unutmayız. Olayın kendisini unutabiliriz ama olaya eşlik eden duygular asla buharlaşıp kaybolmazlar. Duygular içimize işlerler ve içimizde büyüyerek hastalıklar yaratırlar.

Eğer bitirilmemiş işlerimiz varsa ve bunlar yeterli sayıya ulaştıysa o zaman bunları kazanacağımız bir ödülle değiştirmeye kendimizi zorunlu hissederiz; boşanma, ayrılma, depresyon, hastaneyi ziyaret, uzun süre alkol kullanma, çılgınca şeyler yapma, hatta cinayet ve intihar gibi ödüllerle. Bu bütünüyle içimizde biriktirmiş olduğumuz duyguların türüne bağlıdır.

Bitirilmemiş işleri olan eşlerin birbirine yabancılaşması hiç de şaşılacak bir durum değildir. Her iki eşte bunun farkında bile olmayabilir çünkü bunların oluşma biçimi hiç göze çarpmaz. Ne bedel ödenirse ödensin her iki tarafta huzuru sağlamak isteyecek ve yıkılmayı ya da aralarında oluşacak rahatsız edici bir durumu engellemeye çalışacaktır. Dıştan görünen bir uyumsuzluk olmaması yanlışlığına düşerek her iki tarafta kendi içlerinde biriken ve ifade edilmemiş duygular biçiminde gittikçe artan artıklarla (başka bir deyişle çöplükle) mücadele edeceklerdir.

Daha sonra eşler birbirlerinin neler düşündüğünü ve hissettiğini bile bilmeden ikinci bir tahmin yürüteceklerdir: “Bana kızgın olduğunu biliyorum. Neden yalnızca gelip bunu bana söylemiyorsun?” İkinci tahmin yapan eşler zaman zaman bu tahminlerinde yanılmazlar… ama her zaman değil. Sevgilimizin ya da eşimizin ne düşündüğünü ve hissettiğini kendisine sormadan, bildiğimizi varsaymak, onu kendisinden daha iyi bildiğimizi öne sürmektir. Ve bu da onun sizden her zamankinden daha fazla korkmasına neden olmaktadır.

Ofisime evli bir çift ilk kez girdiğinde, birbirleri adına konuşmayacaklarına dair bir tür anlaşma yaparız. “Biz şöyle düşünüyoruz” ya da “O şöyle hissediyor” gibi belirtmeler yasaktır. “Ben şöyle düşünüyorum” ve “Ben şöyle hissediyorum”lar kullanıllır. Eğer biri diğeri hakkında konuşmaya başlarsa konuşmayı durdurup yeni baştan “Ben”, “Ben öfkeliyim çünkü…” diye konuşmasını sürdürmesini sağlarım.

Asla “Sen benim öfkelenmeme neden oluyorsun’.” demelerine izin yoktur. Bunu yapmaktaki amacımız kendi duygularımızın ve tepkilerimizin sorumluluğunu üstlenmemizi sağlamaktır.

Birlikte yaşayan kişiler, bitirilmemiş işlerin halledilmesi ne kadar ertelenirse karşılıklı kuşkunun daha fazla yaşandığını, korku ve yalnızlık duvarlarının daha yüksek örüldüğünün farkına varırlar. İkinci tahminlerde bulunma girişimleri daha da fazlalaşır ve bu da birbirlerinin korkularını ve savunmalarını daha da artırmaktan başka bir işlev görmez. Üzerinde çalışılan konularda ayrı kanıya sahip olunmadığı zamanlarda ise çiftler günümüzden çok geçmiş zamanla ilgili olayları gündeme getirmektedirler.

Ve bu öyle bir noktaya gelmiş olmaktadır ki olaylar adeta birer atık yığını durumuna gelmiş ve bunlar üzerinde şimdide yapıcı bir biçimde çalışma yapmak olanağı kalmamış olabilmektedir. Bu noktada genellikle evli olan eşler birbirlerine tamamen yabancılaşmış ve yoğun bir yalnızlık içinde olurlar. Eğer şimdi neye gereksinim duyduğumuza ya da hissettiğimize ait bir anlayış söz konusu değilse, o zaman geride hiç bir şey kalmamış demektir.

Sh: 136-138

Kaynak İRA J. TANNER YALNIZLIK: SEVME KORKUSU,. Türkçesi Nil GÜN Kuraldışı Yayınları 1997 İstanbul

 

 

EVLENENLERİN RÜYASI-BİR DÜŞLE EVLENMEK


“Her erkek iki kadına aşıktır; bunlardan birisi kendi düş ürünü olan kadın, diğeri ise henüz yeryüzüne inmemiş olan kadındır.”

Eğer evlenmeyi planlıyorsanız ya da evliyseniz, ideal bir eşin ya da mükemmel bir evliliğin varlığına dair bir düşünüz mutlaka olmuştur. Ne var ki, bir süre sonra düşünüzdeki kişi ile seçmiş olduğunuz gerçek kişinin keskin bir biçimde birbirinden ayrılmaya başladığını görüşmüşsünüzdür. Bu noktada birçok şey olmuş olabilir. Beraber olduğunuz kişinin kim olduğunu görerek üzülmüş ya da yalnızca Tanrının bir insan yaratabileceğini unutarak bir dönüştürme programına başlamış olabilirsiniz. Evlilik yeminindeki “İkimiz bir olarak…” sözlerini yanlış yorumlayarak evli olduğunuz insanın sizin bir kopyanız ya da düşünüz olması olarak algılamış olabilirsiniz. Sevdiğiniz şeylerde, hobilerinizde, seçimlerinizde, düşüncelerinizde hatta tepkilerinizde ve duygularınızda bir olmayı düşlemiş olabilirsiniz. Onun siz olacağını sanmış olabilirsiniz. Ancak “İkimiz bir olarak…” sözleri hangi eşin bir diğerinin aynısı olacağını tam olarak belirtmemiştir zaten! Evlilikte bir olmak demek, düşünceler ve duygularda benzer olmak değil, bunların farklılıklarına karşı anlayışta benzer ve bir olmak demektir.

Beraber olduğumuz kişiyi kendi düşlerimize uydurmak için yapacağımız her girişim bir küstahlık ve ona karşı yapılmış bir hakaret olacaktır. Bu tür bir davranış kişileri ayırır, öfkeyi körükler ve hatta ilişkide daha fazla yalnızlık yaşanmasına neden olur.

Bir başkasını değiştirmemeye ya da bir kalıba dökmemeye çalışmak aynı zamanda bu kişinin değişmesine de “izin vermek” demektir. Bizim eşlerimize karşı anlayışımız onların bugün oldukları gibi olma cesaretini göstermelerine izin verir. Sevgilinizin, sizin değerlerinize ve beğenilerinize tamamen uyduğunda ısrar ediyorsanız, bu onun bunu yalnızca denemekte olduğunu göstermektedir. Siz onun değişmekte olduğunu düşünerek şöyle söyleyebilirsiniz:

“Biliyor musun, galiba istediğim gibi birisi oluyor.” Ama değişen yalnızca dıştan görünen davranışlardır. Ve sevgiliniz içten içe sizden her zamankinden daha çok korkmakta ve büyük bir olasılıkla size çok fazla kızmaktadır da.

Evlilikte düşlerden vazgeçmek zordur. Düşlerimiz, çocukluğumuzdan itibaren bize öğretilen ve gözlemlediğimiz her şeyi temel almaktadır ve bazı zamanlarda bunlar bizim öylesine büyük bir parçamızı oluştururlar ki, bir ilişkiyi bitirmek bize çoğu zaman onları değiştirmekten daha kolay gelir.

Yeni evlenmiş bir kişi sık sık şunu söyleyebilir: “İnanamıyorum… Aynı babam gibi bir adamla evlendim… böyle bir adamı ne kadar çok istemiştim”, “Öyle bir kadınla evlendim ki, annemin tam tersi, ben de zaten böylesini arıyordum.”

Doğru. Kendimizi geçmişte model aldığımız kişilerden ve onların etkilerinden kurtarmamız olanaksızdır. Ayrıca bu çok da gerekli değildir.

Ama bunlara sıkı sıkıya bağlı kaldığımızda, yaptığımız seçimin, sevgilimizin kendi bireyselliği ve özgünlüğü üzerine temellenmediğinin ve bu seçimin onu bir kalıba sokmaya ya da değiştirmeye zorlamaya yönelik bir inanç olduğunun farkına bile varmayız.

Evlenmiş kişiler, birbirlerini kalıplara sokmakta ısrar ettikleri sürece asla birbirlerini gerçekten tanıyamayacaklardır. Ve birbirlerini tanımadan kendilerini yabancılaşmış, savunmacı bir tutum içinde ve tüm bunlardan daha da önemlisi yalnızlık içinde bulacaklardır.

Her gün yeniden doğacak olan eşimizi meydana getirecek olan bizim anlayışımızdır. O zaman evlilikte üstlendiğimiz rol her gün yeniden doğmak ve gelişme sürecinin heyecanını yaşamaktan başka bir rol olmayacaktır.

Sh: 134-136

Kaynak İRA J. TANNER YALNIZLIK: SEVME KORKUSU,. Türkçesi Nil GÜN Kuraldışı Yayınları 1997 İstanbul

 

 

YALNIZLIK: SEVME KORKUSU – İRA J. TANNER


Sunuş: Nil GÜN

Yalnızlık duygusu, insan duygularının yelpazesi içinde belki de en “komünist” duygudur. Çünkü zengin-fakir, güzel-çirkin, genç-yaşlı ayrımı hiç mi hiç yapmadan kendisini eşit bir biçimde ifade eder. Örneğin; çağımızın en yaygın hastalıklarından “stres”, kent yaşamında köy yaşamından çok daha yaygın olduğu halde, “yalnızlık” için böyle bir ayrım sözkonusu değildir.

Yalnızlık deyince duygusal yalnızlığı, insanın duygu dünyasında kendisini yalnız hissetmesini kastediyoruz tabii ki. Fiziksel tekbaşınalığı değil.

Kalabalık içinde kendini yalnız hissetme duygusunu hiç yaşamamış insan var mıdır bu dünyada?

Eğer kişi, kendisini ya da başkalarını yalnızlık hissetmediği konusunda aldatmaya çalışmıyorsa, “kalabalık içinde yalnızlık” duygusu ona yabancı gelmeyecektir.

Özdemir Asaf, “Yalnızlık paylaşılmaz, paylaşılırsa yalnızlık olmaz” diyor. Gerçekten de yalnızlık, duygularımızı içtenlikle paylaşacak birinin olmaması demektir. Her insan, kendisini yargılamadan dinleyecek birine ihtiyaç duyar. Bir insanın zamanım ve ilgisini bizi dinlemeye ayırması, bizi anlamaya çalışması, “iyi ki varsın” demesi bize değerli olduğumuz duygusunu verir. İnsan, değer verdiği birini bilmeye, anlamaya, tanımaya çalışır. Ona emek verir. Kendi iç dünyasını da içtenlikle paylaşır. Bize güven duyduğunu gösterir. Yaşamımızda böyle birinin olmaması ise, yoğun yalnızlık duygusu yaratır.

İnsanların büyük çoğunluğunun belki birçok tanışı vardır, arkadaşı vardır ama tek dostu bile yoktur. Seni, senin kadar önemseyen, duygularına değer veren bir dost. Böylesine dostluk çıkarlara ya da kendi yalnızlığımızı avutma çabasına dayanmaz. Temeli sevgidir dostluğun. Dost, insanın aynı ya da karşı cinsten arkadaşı olabilir. Eşi veya sevgilisi olabilir. Ünlü şair Aragon, “Ben ancak dostumla yatarım” diyerek, cinsel birlikteliğin temelinde dostluk olmasının, “olmazsa olmaz” bir koşul olduğunu dile getiriyor. Çiftlerin birbirlerinin dostu olmadığı evlilikler ise, tüm dünyada yaygın biçimde görülüyor. Evli olmanın, yalnızlığa çare olmadığını da yaşayan bilir. Buna rağmen sırf yalnızlıktan kurtulacağı umuduyla evlenen nice insan var.

Dostluk, sevginin varolduğunun göstergesidir. Yalnızlık ise sevginin olmadığının. Bu yüzden kabullenilmesi en zor duygudur. Kızgınım, üzgünüm, mutsuzum demek daha kolaylıkla söylenir de, “yalnızım” demek çok zordur. Çünkü “Kimse beni sevilmeye, değerli bulmaya layık görmüyor” demenin özetidir bu dile getirilmekten korkulan sözcük.

Bu nedenle yazar, yalnızlığı sevme korkusu olarak tanımlıyor. “Ya beni sevmeyen bir insanı seversem… Ya sevilmezsem… Böyle bir risk alacağıma, yalnızlığın dehlizinde kalmayı sürdürürüm. Hiç olmazsa yalnızlığıma alışkınım” diye düşünür yalnız insan. Bu korkularını bilinçli olarak dile getiremese, hatta bilincine bile çıkarmamış olsa hissedilen korku, sevme-sevilmeyle ilgilidir.

Yalnızlığını yadsıma konusunda insan çok yaratıcıdır. Bir tanıdığım gündüzleri bir şekilde oyalanıyor ama gecenin yalnızlığını akşam sekizde yatağa girerek uyutmaya çalışıyor. Bir başkası, günübirlik yatak arkadaşlıklarıyla yalnızlığını gidermeye çalışıyor. Ona “nemfoman” diyorlar, “kolay kadın” diyorlar. 

Aslında açlığını çektiği şey cinsellik değil, cinselliğini kullanarak gördüğü geçici ilgi. Erkeklerin ilgisini çekecek başka bir şeyi olmadığını kabullenecek kadar kendisini değersiz görüyor. Onunla yatmak için söylenilen bir iki tatlı söz, ona kısa bir an için bile olsa, önem verilen, sevilen kişi olduğu duygusunu yaşatıyor. Kimileri akşamlan o bar senin, bu bar benim geziyor, alkole sığınıyor, kimileri komedyen kişiliğiyle ilgi odağı olarak yalnızlığının acısını biraz olsun hafifletmeye çalışıyor.     

Gülen palyaçoların ardında, ağlayan bir insan vardır.

Tedavi için doğru teşhis gerek. Kişi verem olduğunu kabullenmeyip hastalığına yalnızca “öksürük” olarak bakarsa uygun tedaviyi nasıl bulabilir?

Teknolojik iletişimin olağanüstü hız kazandığı günümüzde, duygusal iletişimsizlik yani yalnızlık duygusu da aynı hızla insanlığın ortak kaderi haline geliyor. Bu hastalığın bulaşmadığı insan sayısı, sevmesini gerçekten bilen insanların sayısıyla eşit.

İnsanın kendisini aldattığı bir başka konu da, sevme yetisine sahip olduğunu sanması. Sevme olgusu, her insanın içinde potansiyel olarak var. Ama ortaya çıkması, ifade bulması için, kendini tanımak için emek vermesi gerekiyor. Piyano çalma yeteneğine sahip bir insan, nasıl bu konuda ders alarak, pratik yaparak, çalışarak, emek ve zaman harcayarak kendini eğitme sürecinden geçiyorsa, sevmeyi bilmek için de emek, çaba ve kendini tanıma süreci gerekli.

İnsan, genellikle bilinmeyenden, bilmediği şeyden korkar. Sevmeyi bilmeyen insan da, her bilinmeyenden korktuğu gibi sevmekten de korkar. Bu yüzden sevgiyi, sevmeyi bildiği konusunda kendisini aldatmaya çalışır. En çok ihtiyacını duyduğu şeyi bilmediğini kabul etmek ona acı verir. Ve acı duyduğunu yadsır. Oysa kabullenme, farkındalığın ve sevgiyi bilme sürecinin başlangıcıdır. Ama çoğu insan uzun vadede haklı olmayı seçer… Ve haklı olarak ölür. En sık tekrarlanan söz ise “Ben sevmeyi biliyorum ama hep insanlardan kazık yiyorum. Çünkü sevginin bir alışveriş olduğu sanılır.

Oysa sevgi sevgiyi çeker.

Sevgi sevgiyi üretir.

Sevme korkusu sağlıklı iletişimi, içtenliği, yakınlaşmayı, güveni engeller. Sonuç: Yalnızlık.

Ve bu yalnızlığın dayanılmaz ağırlığıyla umutsuzca birinin kendisini sevmesini bekler. Sevginin gümüş tepsiyle kendisine sunulacağı umuduyla oyalanır. Kendisi hiç çaba sarfetmeden, bir gün onu sevecek biri, birileri mutlaka çıkacaktır.

Ya da bir yudum sevgiyi tadabilmek için, özgüvenini, özdeğerini hepten yitirecek boyutta kendinden çok şey verecektir. Bu fedakârlığın karşılığını, ağzıyla kuş tutsa da alamayacağı gerçeğinin farkına vardığında hissettiği buruk acı, onu daha da yalnızlığın batağına itecektir. Sonuç, biraz daha kalınlaşan ego duvarları, biraz daha insanlarla ve sevgiyle arasına koyduğu mesafe olacaktır. Sevgi öz’dedir. Ego duvarları ise özbenlikle iletişimi gittikçe koparır.

Yazar, elinizde tuttuğunuz bu kitapta, insanı yaratıcı, üretken ve insan kılan “tekbaşınalık” ile temel nedeni sevme korkusu olan “yalnızlık” ayrımını net bir şekilde yapıyor.

“Transactional Analysis” terapisinin özel terimlerini kullanarak, her birimizin içinde varolan Ebeveyn-Yetişkin-Çocuk üçlüsünün farkına varmamızı sağlıyor. Duygusal seçimlerimizin ve davranışlarımızın ne kadar farkına varırsak, hayatımızı o kadar anlamlı kılacağımızı, yaşamımıza sağlıklı bir yapılanma getireceğimizi vurguluyor.

Bu kitabın size kendini tanıma yolculuğunda önemli katkısı olacağına inanıyorum.

Sevgi ve dostlukla hoşça olun.

Sh:7-10

 

ÖNSÖZ

Bir tesisatçı, banliyöde bulunan bir evin kalorifer kazanının tamiri için sadece iki dakika harcadıktan sonra evin, sahibine ödemesi gereken fatura tutarının otuz dolar olduğunu söylemiş. Öfkeli ev sahibi ise, tesisatçının hiç de dürüst olmayan bu tutumundan rahatsız olmuş ve hemen söylenmeye başlamış. “Kazanıma şöyle bir baktın ve çekicinle yalnızca bir kere vurdun!” “Doğru”, diye gayet sakin bir biçimde cevap vermiş tesisatçı da. “Buraya gelişim için beş dolar, kazanın doğru yerine vurduğum için de yirmibeş dolar alacağım sizden.” Ve parasını alarak oradan ayrılmış.

Evet, bazen yalnızca bir çekiç vuruşu için bile olsa insanlara doğru yerlere vurmayı bildikleri için yığınla para döküyoruz. Bu, doğası gerek duygusal gerek fiziksel gerekse ruhsal olsun birçok hastalığın tedavisi için de geçerli. Ama, yalnızlık hastalığının tedavisi için nereye doğru bir vuruş yapacağımızı ne yazık ki her zaman bilemiyoruz. Yalnızlık, hepimizin ortak ve en çok yaşadığı deneyimlerden birisi olmasına rağmen yine de içlerinde en anlaşılmaz olanı. Genel olarak tanısı, eğer yapılabiliyorsa, sık sık bizi şüpheye düşüren ve yanıltan bir tanı olmaktan öteye gidemiyor. Bugün çok sayıda insan bu hastalık nedeniyle acı çekiyor ve bu hastalığın doğası hakkında bir farkındalığa sahip olunmadığı için de doğal olarak tedavi olamıyorlar. Bu sorun yeterince anlaşılmadığı ve yalnızlık hastalığına doğru bir tanı konulmadığı sürece, tedavisi için de etkili bir reçete bulunamayacaktır.

İnsanın doğası ya da yalnızlığımızın nedenleri hakkındaki inancımız her ne olursa olsun, kesin olan tek bir şey vardır. Sevme korkularımızdan daha fazla sorumlu olmaya başladıkça, tek başına olduğumuz zamanlar bizleri daha az yıpratmaya başlayacak, dayanılması zor anlar olmaktansa tanıdık, yeni kabullenişlerin, farkındalıkların ve kararların içimizden akmaya başladığı anlar haline geleceklerdir.

 

Sh: 13

Kaynak İRA J. TANNER YALNIZLIK: SEVME KORKUSU,. Türkçesi Nil GÜN Kuraldışı Yayınları 1997 İstanbul

 

 

SEÇKİ-3


MÜSLÜMANLARI BÖYLE OYUNA GETİRİYORLAR

Dr. Hüseyin HATEMİ’nin yazmış olduğu  “Şeytan ayetleri” kitabında değindiği bir konu günümüz için çok önemli olduğundan sizinle paylaşmak istedim. Paragraflar şeklinde seçip vurgulamak istediğim konu şöyledir.

“Bu sıralarda ortaya çıkan ve esrarengiz bir bi­çimde ve zamanda hidayete eren “Mohammed Essad Bey”[1] ise, Rodinson [2] gibi, Resûl-i Ekrem sallallâhü aleyhi ve sellemin hayatına dair yazmaya cür’et ettiği bir Kitapta, “Garaniyk olayı”nı[3] Rodinson’un naklinden de utan­mazca bir yorumla aktarmaktadır.”

……………

“1932’de Ber­lin’de yayınlanmış bu kitap 1934’de Fransızcaya çevirtilerek (Payot, Paris 1934, yazarı Mohammed Essad Bey, çeviren Jacques Marty, Önsöz: M.E.F. Gautier)[4] yayınlanıyor, Müslüman ve Müslüman olma­yan nice “bilim adamı” da bu kitaptan “bilimsel bir eser”miş gibi yararlanıyor, yazarı nice itibarlar gör­meye devam ediyor. Tıpkı Kâ’b-ul-Ahbâr [5]için, Emevîler’in İslâm’ın ilk yüzyılındaki kurnaz işbirlikçi­si bu sözde-mühtedi için olduğu gibi, O’nun yap­tıkları değil de O’nu eleştirenler kınanıyor.

…………….

(Hassas olması gereken konuda (Şeytan ayetleri) hassas olmayan bu Muhammed Essad’ın Müslümanların canını yakmak için şu tavsiyeden de vazgeçmiyor.)

…….

“Bütün bu nitelemelerin hangisinin bir diğeri ile uygunluk gösterdiğini okuyucunun takdirine bırakıyorum. İlgi çekici olan husus şudur: Bu “sözde-mühtedî”[6] de İslâm Âlemi’nde bir “sözde-devrim” sı­rasında ortaya çıkmış, bu “sözde-devrim”in sonucu­nu Batı’ya şöyle bildirmiştir. (İhbar ediyor)

“İbn Saud (Vahhabiler Lideri) bugün Peygamber’in örneğini izlemekte ve yirminci yüzyılda da aynı derecede güç­lü olan Allah kelâmını insanlara hatırlatmakta, bir zamanlar, yedinci yüzyılda olduğu gibi bir Devlet kurulması ve yönetilmesi amacını gütmektedir” (s. 325)

Bu devrimi yeteri kadar övdükten sonra da, burunları dibinde uyanan İslâm tehlikesini görmeyip uyumakta devam eden Batı Dünyası’na sinirlen­mektedir:

“Bugün İslâm tekrar eyleme geçmeye hazırdır, amacı da her zaman aynıdır:

Bu amaç, Muhammed’in ve Haricîler’in (?), iman uğruna savaşan ve dua eden sofu kişilerin amacıdır:

Dünyayı fethetmek, dünyayı boyunduruk altına almak, köle kılmak: (s. 327)

“Kargaşa ve felâketler içinden bir yeni güç doğ­muştur, ne var ki Avrupa bu yeni gücün gerçek de­ğerini takdir edemiyor. Bu güç, çağdaş İslâm’dır. Ye­ni halkları (her halde Afrika halkları kasdediliyor) çevresine toplamada, örgütlenmede, kurmada ve de­ğişim (transformation) göstermede, savaşa hazırlan­madadır!… Yeni Doğu, yeni İslâm büyük İhvan tarîkati (Vahhabiler kasdediliyor), düşünce ve silah savaşma, İslam’ın kutsal savaşma (cihad) hazırla­nıyor, (s. 328)

İşte her çağda, her ne zaman İslâm Dünyası’nda bir kıpırdanma sezilirse, aşağı-yukarı aynı söz­lerle ve özellikle “cihad” terimi[7] slogan olarak kul­lanılır ve İslâm’a karşı “çağdaş haçlı seferleri” ör­gütlenir, kışkırtılır. Bugünlerde tasarlanan Haçlı Seferi’nin adı “Harmagedon”dur. (Har-megidon)[8] Bi­zim Dünyadan habersiz, ağızları süt kokan “entel”lerimize duyurulur.”[9]

Alıntı yaptığımız kısımdan anlaşılan, Müslümanlar eğer tepki göstermiyorsa tepki göstermeleri için birilerini içlerine sal ve onlardan olsun. Onları da rahatsız etsin. Onlar rahatsız olunca emperyalist güç olarak müdahale etme yetkisini insan hakları gibi palavralarla icraata geçirebilirsin.

İşte bu zihniyet haçlı zihniyetinin müdahale tekniklerinden biri ve en önemlisidir.

Yine emperyalist gücün Müslümanları piyon olarak kullanmakla, uyuyan Hıristiyan ve Yahudi dünyasını harekete geçirmesi için gereklidir. Çünkü kendi halkına düşmanın hazırlık yapıyor, bunda bana destek ver. Vermezsen başın belaya girecek ve seni yok edecek korkusu verilmiş olur.

Son söz siyaseti bilmeyen ve geçmiş tecrübesini geleceğe aktaramayan Müslümanlar ezilmekten başka çıkar yolları yoktur.

İhramcızâde İsmail Hakkı


[1] Muhammed Esed (1900 – 1992)

Muhammed Esed, 1900 yılında, Doğu Galiçya’nın Lvov şehrinde, Yahudi bir ailenin üç çocuğun ortancası olarak dünyaya geldi. Baba tarafından dedesi Czemowitz’de, matematik ve fizikte uzmanlığı olan ve astronomiye de ilgisi bulunan satranç ustası bir hahamdı.

1952 yılı başlarında yirmi beş yıllık ayrılıktan sonra Pakistan’ı Birleşmiş Milletlerde temsil etmek üzere New York’a gitti. Kısa süre sonra bu vazifesinden ayrıldı ve Mekke’ye Giden Yol adlı hatıratını ve seyahatnamesini yazdı ve neşretti. Daha sonraki yıllarını elinizdeki bu meali hazırlamaya hasretti.

1992 yılında İspanya’da vefat etti.

[2] Maxime Rodinson (1915 – 2004),

Fransız, Marksist tarihçi, sosyolog ve doğu bilimci. Fransız Komünist Partisi’ne 1937’de girdi, 1958’de ayrıldı. Stalinizme karşı çıktı, İslam araştırmalarının özgünlüğüyle tanındı.

[3] Konumuzla ilgili olmadığı için Şeytan Ayetleri hakkındaki olayı yazmak gereği duymuyorum.

[4] Mahomet, 571-632. Préface de M.E.G.Gautier, traduction de Jacques Marty. Payot, Paris 1934. Herdruk in 1948

[5] Ka’bul- Ahbâr (Ebû İshâk Kâ’b b. Mâti’ b. Heynû el-Himyerî el-Yemânî) (ö. 32/652-53):

Aslen  Yemen Yahudilerinden olan Ka’b Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin vefatından sonra Müslüman oldu. İlmi geniş olması veya mürekkep ile yazı yazması  sebebi ile ona bu ismin verildiği  rivayet edilir. İslam kültürüne ve İslam tarihine İsrailiyat haberlerini taşıdığı böylelikle İslam kültürünü bozmakla suçlanır.

Ka’bul- Ahbâr bir çok kişi tarafından İslam dinine yanlış şeyler sokmaya çalışan ve dini tahrip etmek isteyen bir ajan olarak kabul edilir. Müslüman olduktan sonra geçmişten gelen bilgisini söylemiştir ancak İslam dinine nifak sokacak veya İslam akidesini bozacak  fikirleri çekinmeden  beyan etmiştir.

Eserleri:1-     Siretu İskender 2-     Vefatu Mûsa 3-     Hadîsu Zilkifl

[6] Muhammed Esed’in mealleri bir zamanlar dergi promosyonları olarak yurdumuzda çok dağıtıldı.

[7] Bir zamanlar yurdumuzda da bir siyasî partinin en ileri sloganı bu olmuş ve sürekli Müslümanlar üzerine tepki çekilmiştir.

[8] Harmageddon =Armageddon: (mahşer, müthiş savaş) Latince kökenli bu kelime, İncil’de sözü edilen, dünyanın sonunda iyi ve kötü güçler arasındaki son savaş sahnesi anlamına gelir.

[9] Bkz: HATEMİ Hüseyin Şeytan Ayetleri [Kitap]. – İstanbul : İşaret, 1989, s.34-38

****************

BOY INTERRUPTED (2009) “ Aklı Karışık Bir Çocuk”

Yönetmen : Dana Heinz Perry

Oyuncular : Evan Scott Perry

Süre : 92 dakika

Ülke : ABD

Dil : İngilizce

Konu: Evan isimli çocuğun intihara sürükleniş serüveni

TÜRKÇE ALT YAZISINDAN KISMÎ ALINTI

Babam beni arayıp, Evan’ın camdan atladığını söylediğinde yatılı okulda, odamdaydım. Hayatını sona erdirme kararı aldığında okulun üçüncü haftasıydı sanırım. Annemin odasına gittim ve bu cümleleri kurmam gerektiğinin farkına vardım. Onlarla iletişim kurmalıydım ve onlara Evan’ın kendisini öldürdüğünü anlatmam gerekiyordu. Bilinçsiz bir şekilde yapılan, en azından ben öyle yapıyorum yüzleşmesi acı olan şeyleri bloke etmektir.

Bunu nasıl yapmış olabilir?

Mümkün gelmiyor. Oğlunuz ne kadar acı verici bir şey yaşamış olabilir ki, artık buralarda olmak istemez?

St. John’s Mezarlığı, Barrytown New York; Ekim Kendisini öldürdüğü akşam, Evan’ın kafasında neler vardı asla bilemeyeceğiz.

Pencerenin kenarında, atlamak üzereyken düşünceleri nelerdi?

Adımını atıp o kararı verirken ne düşünüyordu?

***

Nasıl olur da, bebeğime son defa onun cenazesinde sarılabilirim? 15 Yıl Önce Hayatımdaki en mutlu günüm, Evan’ın doğduğu gündü. En sonunda onu görebilmenin mutluluğu tanımlanamazdı. Hamileyken bebekle iletişim kurmaya başlarsınız. İçinizde hareket eder. Tekmeler ve kim olduğunuzu sorgular gibidir. Sonunda doğduğunda, Evan çok güzeldi. Ona hemen âşık olmuştum. Evan’ın doğumunu çekerken çok heyecanlıydım. Kamerayı doktora vermiştim. O da bir kaç fotoğraf çekti. Evan doğduğunda, yaşındaydım. Hart ise. Eski ilişkisinden bir oğlu daha vardı. Evan, benim ilk çocuğumdu.

Evan’la uzun süre yalnızdık. O da ben de çok gençtik ve birbirine yardım etmeye çalışan iki minik yaratıklar gibiydik.

***

Evan, havluların belli bir düzende katlanmasını istiyordu. Olmadığı takdirde onları kuma serer ve tekrar en baştan yapmaya başlardı. En çok bu kalıbı kullanırdı,

“Baştan yapmak.”
Mükemmeliyetçiydi.
Hayatı boyunca da böyle oldu.
Herhangi bir konuda en başarılı olamazsa, buna çok bozulurdu.
Onu disiplin etmekse imkânsız bir şeydi.
Cezalısın, deyip odasına gönderirdik onu.
Cezalandırıp odasına gönderirdik onu.

***

Televizyonu camdan atardı; kitaplıkları kırardı. Odaya gittiğinizde darmadağın bulurdunuz her şeyi. Bundan pişmanlık duymasını beklerdiniz ama olmaz.

“Beni hapse atın isterseniz,” derdi.

Psikolojik sorunları olduğu bir gerçek. Sanırım, duygusal şok emicilerinin olmadığını söyleyebiliriz. Bu nedenle sizin ya da benim basit gördüğümüz konulara büyük tepkiler verirdi.

***

4 Yaş

İki farklı Evan vardı sanki. Bir yandan sinir krizleri geçirirdi. Ona ulaşması imkânsız olurdu. Öte yandan, yaşamayı seven, harika bir çocuktu.

***

Evan çok sevgi doluydu. Bunu fiziksel olarak gösterirdi. Hep sarılırdık. Evan, anne karnında minik bir bebek misin sen?

Daha doğmadın bile, değil mi?

Bu şiddetli sevgi ve duyarlılığın tam tersini de alabilirdiniz. Bunu söyleyebilirim. Korkutucu bir insan ve korkutucu bir ruh. Ruhların en karanlığı belki de.

Evan ana okulundayken, öğretmeni telefon etmişti. Onun intihardan bahsetmesinden endişelenmişti.

Evan’la beş yaşındayken tanıştım. Gösteri sanatları programımıza katılmıştı. Gördüğüm en sevimli çocuk oydu, diyebilirim. Aralarında ayrım yapmamaya çalışırız ama bazen buna engel olamayız. Tüm öğretmenlerin gözdesiydi o.

Tanıştığım en sevgi dolu, en yaratıcı çocuklardan birisiydi, Evan.

Doğruluğa çok önem verirdi.

Adil olmalıydınız.

Bir kavga çıktığında ayırmaya ilk o giderdi.

Ve sonra da bunun adil olup olmadığını sorgulatırdı.

Beş yaşında, minikler grubundayken kafasını ölümle bozmuştu.

Camdan atlayıp, kendisini öldüreceğini söylüyordu.

Bir akrabasının bunu yaptığını söylemişti. Grupta her gün bu konuyu açardı. Camdan atlamak istediğini söylerdi.

“Ölüp ölmemek, umurumda değil,” derdi.

“Ben ne olacağım peki,” diye sorardım ona.

“Senin ve ailem için üzülürüm, ama benim umurumda olmazdı, çünkü ben bir şey hissetmeyeceğim,” derdi.

***

Kucağıma oturur, kollarını bana sarar ve hiçbir üzüntü belirtisi göstermeden, her zamanki sevgi dolu, tutkulu Evan olarak atlayacağını söylerdi. Ben de, bunun saçma bir konu olduğunu anlatmaya çalışırdım.

DEPRESİF ÇOCUKLARLA TANIŞTIM.

HİPER AKTİF OLANLARIYLA DA.

Ama ölümden bahseden bir çocukla, hiç tanışmamıştım.

Ölümü merak ediyordu.

Buna kafasını takmıştı bile diyebiliriz.

Ölüm takıntısı son derece mantığa dayalı bir konuydu onun için.

Olağan bir şeydi çoğu zaman.

***

Evan Perry; mükemmeliyetçi, takıntılı, sahip olmayı sevmez. Bundan sonrasını yazmadım bile. İyi bir sporcu ve popülerdir.

Beş yaşındayken bir psikiyatra gittik.

Okulda dersleri iyi.

Geçen seneden beri kavga çıkarmamış.

Evan’a depresyon teşhisi koydu ve Prozac’a başlattı.

25 Eylül 1997’de Prozac hakkında konuştuk. Çocuklarda depresyon konusunun yeni yeni tartışılmaya başladığı dönemlerdi. Eğitim aldığım dönemlerde, çocukların da depresyona girebileceği fikrine aşina değildim.

Çocuklar depresyona girmez.

Bu kadar basittir; değil mi?

AİLESİNİN İKİ TARAFINDAN DA GELEN, ŞİDDETLİ DEPRESYON GEÇMİŞİ VARDI. AMCASI, YAŞINDA İNTİHAR ETMİŞ. ÖLÜMDEN VE CİNAYETTEN BAHSEDİYORDU.

KORKUTUCU BİR ÇOCUKTU.

Ne diyeceğimi bilmiyorum. Çoktan intihar girişiminde bulunmuştu bile. Pencereye koşup ailesini atlamakla tehdit etmiş. Asi ve karşı gelen bir yapısı var. Kafasını vurmuş.

“Kanser olmak istiyorum,” demiş. Ebeveynlerini ve kardeşini öldürmekle tehdit etmiş. Tam bir bebek gibiydi. Başlarda o kadar bebeksi bir yüzü vardı ki pembemsi, bebek yüzü vardı. İçindeki şeytanlarla yüzü arasında müthiş bir görsel karşıtlık vardı.

Evan yedi ya da sekiz yaşlarındaydı.

Evdeydik ve yine kendisini öldürmekten söz etmeye başlamıştı.

Ne yapacağını son derece detaylı bir şekilde anlattığı zamanlar olurdu.

Camdan atlamak gibi.

Bir binanın tepesinden atlayacaktı.

Kendisini kesecekti.

O seferinde de kendisini asmaktan bahsetmişti. Yastık kılıfına bir kuşak bağlamış. Ranzasına tırmanmıştı. Oraya bağlamış iyice. Sonra düğümü boynundan geçirdi ve bana kendisini nasıl asacağını, ranzadan atlayacağını gösterdi. Annesine, kendisini nasıl asacağını gösterecekti.

İnsanlara oğlumun kendisini öldürme planlarından bahsetmekten çok yorulmuştum ama. Bunun gerçekten olduğuna dair bir kanıta ihtiyacım vardı. İnanması çok da kolay olan bir konu değildi bu.

ÇOCUKLARIN İNTİHARA MEYİLLİ OLAMAYACAĞINA DAİR BİR FİKİR VARDI. !!!!!

Ölümün ne olduğunu anlayamayacakları düşünülürdü. Bunun geri dönüşünün olmadığını anlayamazlardı.

Evan’ı iyi tanıdığımı düşünmedim hiçbir zaman.

Hayatımda gördüğüm en korkutucu çocuktu. Ölüm hakkında bu kadar kararlı olan bir çocukla tanışmamıştım hiç.

Maske takmış gibi geliyordu. Yüzüne o ulaşılmaz ifade yerleşirdi. Duygu durumu bozulduğunda, tüm vücudu değişirdi. Fiziksel tepkileri, iletişim kurma yöntemleri hepsi değişirdi. Bu değişiklik, yüzünden okunabilirdi. Ona ulaşamazdınız. Fiziksel değişimi, yüzünün boş bakmasına yol açardı.

***

ÇOCUK OLMAYI ATLAYIP, DİREKT BULUĞ ÇAĞINA GİRMİŞ GİBİYDİ. BU DAVRANIŞLARI, 15 YAŞINDA BİRİSİNDEN BEKLERSİNİZ.

“Sen benim patronum değilsin. Ver şu arabanın anahtarlarını.”

“Nereye gidiyorsun?

Okulda neler yaptın?”

Yanıt alamazsınız. Normal gibi gelir ama yedi yaş için pek de normal değildi. Çok sofistike olmasının yanı sıra, tam bir ergendi.

“Mutlak gücümün vaktidir bu.”

Britney Spears‘den[1] ya da Backstreet Boys‘dan[2] hiçbir zaman hoşlanmadı.

Direkt olarak, DYLAN, NEİL YOUNG ve NİRVANA dinlemeye başladı. Bir sürü şarkılar yazmıştı.

Çıkarmazsam kafamdaki mesajı

Ölüp gidivermem lazımdı

Nasıl olur dersen bana

Söylemedim mi ben sana

Sevdiysen alırız elinden

Olur böyle aynen

Onun yaşındaki bir çocuğun aklından bile geçmeyecek konular hakkında şarkı sözleri yazıyordu.

9 Yaş

Beleşe gelir sanırsın

Kessem boğazımı

Seni tehdit etsem bıçağımla

Gebereceksin bu akşam,

***

Daha azı değil, depresyondayım

Ne meraklı ne de öfkeli

Öldürsün beni artık biri!

Diz çöktüm önünüzde

Lütfen, yalvarırım gebertin beni

Diz çöktüm önünüzde

Çünkü feci depresyondayım.

***

8 – 9 yaşlarında günlük tutardı.

Şiirler yazmıştı bir sürü.

“Ölmeye hazırım, ölümden korkmuyorum.” Derin şiirlerdi. Aklından kuvvetli düşünceler geçiyor olmalı, demiştim. Yaşını aşan bir duygusallığı ve olgunluğu vardı. Evan bir keresinde, ana karakterinin depresyonda olan ve her konuda yalnızca olumsuzlukları düşünen bir çocuk olduğu bir oyun yazmıştı.

***

Bu sırada Evan ciddi bir intihar girişiminde bulundu.

2000 senesi sonbahar döneminde, Evan beşinci sınıftaydı. Okul müdürüne, intihara meyilli olduğunu iletti.

Mektup: Acilen tavsiye ediyorum Bir psikiyatra danışmalı

Bize de mektup gönderdiler tabi.

“Psikolojik danışmana görünmeli.” Üç hafta sonra, okulda bir denemede bulundu.

“Okulun çatısına çıktı. Yaklaşık altı kat yüksekte. Kaldırımdan, burger bir parça koparmış. Aşağıya, çocukların oynadığı yere fırlattı.”

Öğretmenlerinden bir tanesi, beden eğitimi öğretmeni, çatıya çıkmış. Evan’ın yanına. Evan, pervazdan sarkıyormuş ve ona kendisini öldürmek istediğini, atlayacağını söylemiş.

Öğretmen de ona, sevilen birisi olduğunu, hayatın yaşamaya değer olduğunu anlatmış. Sonunda, Evan kendi kendisine aşağı inmiş.

Oraya vardığımda okul müdürünün odasına gönderilmişti. Orada buluştuk. Hemen acil servise gitmeye karar verdik. Bir doktor ona, ölümün nasıl bir şey olduğunu bilip bilmediğini sordu. Evan’ın yanıtı,

“EVET, HERKES TOPLANIR VE NE KADAR HARİKA OLDUĞUNDAN BAHSEDER,” olmuştu.

Eskiden manik depresif olarak bilinen bu hastalık beyindeki kimyasal dengesizliklerden kaynaklanır. Bazı çocuklar depresyona, bazılarıysa maniye yatkındır. Evan’ın durumunda, yatkınlığının kesinlikle depresyon olduğunu söyleyebilirim.

Bipolar (iki kutuplu) depresyon, kesinlikle depresyondan daha ciddidir. Bipolar rahatsızlığı olan çocuklarda intihar daha sık görülür. Daha korkutucu olmasının sebebi de budur. Durumu ne kadar uzatacağını asla bilemezsiniz. Okulda pervazdan atlayabilirdi. Kendisi dışında, başka durum ya da insanları suçlamaya yatkındı.

“Bunu yapmamam gerekiyordu, bir sürü insanı korkuttum,” demezdi.

İstediği tek şeyin, kendisini can kulağıyla dinleyecek birisi olduğunu söylemişti. Davranışlarının başkaları tarafından neden bu kadar korkutucu algılandığını anlamıyordu. Okulun çatısına çıkarsa, bir şeyler olacağını düşünmemişti. Bu nedenle, gözetim altında her saniyenizin takip edildiği programda yoksa hiçbir şey yapamadığız, başka rahatsız çocuklarla bir arada olunan ve ailenizin sık sık ziyaret etmesine izin verilmeyen bir yere kapatıldığında paramparça oldu.

Klinikteki demirbaşlara zarar veriyordu. Çok öfkeliydi. Odasının tüm duvarlarını boyamıştı bir keresinde. Duvarları ona temizletmek zorunda kalmıştık. Sinir krizleri geçiriyordu sık sık. Kafasını ve kollarını duvara vurmaya başlamıştı; çok kızgındı.

NE DEPRESİF NE DE MANİK OLDUĞU DÖNEMLERDE FARK ETMEZ. BİPOLAR BİR ÇOCUKLA MANTIK ÇERÇEVESİNDE ANLAŞAMAZSINIZ.

Evan’ı, Four Winds’te ziyaret etmek çok acı vericiydi. Çok daha ciddi psikolojik sorunları olan çocuklarla bir aradaydı. Davranış bozukluğu olan çocuğunuzla yüzleşmek çok zor. Ergen olsaydı, bu gelip geçici bir durum olurdu. Bir sürü yeteneği ve parlak özellikleri olan bir çocuktu. Four Winds, bu nedenle suratımıza yediğimiz bir tokat gibiydi.

FOUR WİNDS’DE, EVAN’A BİR SÜRÜ İLAÇ VERDİLER.

DEPACOTE bunlardan biriydi. Narkoz altında gibiydi.

Sonradan LİTYUM‘u önerdiler.

LİTYUM, bir duygu durumu stabilizatörüdür. Yükselip alçalması yerine, beyindeki seratonin seviyesini dengede tutar. Kimyasal dengeyi sağlar.

Lityum’a cevap vermeye başlamıştı. Dikkat çekici bir gelişmeydi bu. Yine de çok rahatsızdı. Bundan sonra ne yapacağımıza karar vermeliydik. Eski okulu onu geri istemedi. Çok pahalı bir alternatif dışında gidebileceği hiçbir yer yoktu. Bu, onun ömrünü en azından bir kaç sene uzattı, diyebilirim.

***

Birkaç gün sonra, Evan kampüsten ayrılmaya karar verdi. Kontrol altında tutulup tutulmadığını

görmek istemişti. Üç gün sonra, buna katlanamayacağına karar vermişti. Her şeyden yetişkinlerin sorumlu olması, ona göre değildi. Olması gerekenden biraz daha zorlaştırdı durumu. Dramatik davranışlar gösterdi ve pencereden çıkıp gitti. Oysa kapıdan da çıkabilirdi. Kapıları kilitlemeyiz. Önemli bir olaydı. Evan’ın verdiği dolaylı zararı anlaması gerekliydi. Yaşamında olup bitenlerin bir özeti gibi olmuştu bu olay. Size verdiği zarardan şimdiye dek hiç sorumlu tutulmamıştı.

***

Çok erken yaşta, bir ergen gibi davranmaya başlayan Evan’ın “Ben bunlar için çoktan büyüdüm,” havasını üzerinden atması gerekliydi. Çocuk olması lazımdı. O yaşta ihtiyacınız olan budur. Güzel bir günde, arkadaşlarınızla top oynamalısınız.

***

Öğretmenleri, “Keşke bütün öğrencilerim, Evan gibi olsa,” diyorlardı. Fen bilgisi projesiyle ödül bile aldı.

Evan, York’da çok iyi arkadaşlar edindi. Bu, ona iyi geldi. Güveninizi kazanması biraz vakit alırdı. Ama sonra gördüm ki onunla her şey konuşabilirdim. Bir sorunum olursa, ona dönebilirdim.

***

Bazen bir şeylerden şüphelenirdik. Uzun bir süre sessiz kalırdı. Ama buna alışmıştık; bunu sık sık yapardı çünkü. Arada sırada okulu asardı.

Derdi ki, “Ne kadar mutlu olursam bu ay, sonrakinde o kadar öfkeli olacağım.” Bir keresinde çatıya çıkmıştık. Pervazda oturuyordu. Beni çok korkutmuştu. Korkusuzca kenarda yürüyordu.

***

Depresyondaydı.

***

Hayatın devam ettiği bir gerçek. Ama istediğin ve planladığın şekilde değil.

***

Evan’ın durumu çok iyiydi, neredeyse mucize gibi. İnanamıyorduk.

***

“Artık öyle değilim,” diyor.

***

“İntihara meyilli düşüncelerin var mı,” ya da “Kendini öldürmek istiyor musun, kendine zarar verir misin,” gibi.

“Hayır,” dedi,

“Bunları düşünmüyorum.”

Evan’ın intiharından altı hafta öncesi

ÇOCUKLAR BAZI ŞEYLERİ SÖYLER YA DA YAPARLARSA, ONLARA ENGEL OLUNACAĞINI BİLİRLER. ÖZELLİKLE DE AİLELERİ, ONLARIN HAYATINDA OLUP BİTENLERLE İLGİLİYSE. Çocuk engellenmek istemiyorsa, hiçbir şey söylemeyecektir.

Evan, durumunu dışarıya yansıtmamayı öğrenmiş olabilir. Ama içinden çok ıstırap çekiyordu ve bu henüz işin başıydı. Daha çok küçükken başlamıştı ve asla geçmeyecekti.

Nantucket’e iki haftalığına tatile gitmiştik.

Depresif görünüyordu. Baskı altında gibi görünüyordu. Çok mutlu değildi; durumu kötüleşiyordu. Okul başladığında, küskün ve depresifti.

Eylül ayında, haftalar birbirini kovalamaya başlamıştı ve ödevleri için endişeleniyordu. Bir keresinde gelip,

“Anne, bana dikkat etmen lazım,” demişti. Psikiyatrıyla iletişime geçtik. Ondan bir randevu aldık. Lityumun dozunun arttırılması gerekiyordu. İlacının dozunu arttırmayı denedik; işe yaramadı.

***

İnsan bunu kendisine yapmakta kararlıysa, bunu herkesten mutlaka saklayacaktır, değil mi?

2 Ekim 2005, Öldüğü gece, Pazar akşamıydı.

Hep beraber yemek yiyorduk. Evan’ın henüz tamamlamadığı bir ödevi vardı. Ukalalık yapıyor ve bitirmek istemediğini söylüyordu. Ayaklarını masaya uzatmıştı. Annesinin ödevle ilgili başının etini yediğini söylüyordu. Sonra biraz dalaştılar. Çok sinirlenmişti. Kavga çok şiddetli olmuştu. Genelde hep böyle yoğun kavgalar çıkardı.

Merdivenlerden çıkarken, “Anne, senden nefret ediyorum,” dedi. Kapısını kapattı ve kilitledi.

O akşam giderken, aklıma takılan bir şey yoktu. Bu çocuk, bu akşam kendisini öldürecek, diye düşünmeme yol açacak bir şekilde davranmamıştı. Milyonlarca sene geçse aklıma gelmezdi. En iyi zamanlarımda bile ondan beter davrandığım olmuştur. Akşam on sularıydı.

Bir süre daha okuduk sonra Evan’a bakmaya odasına gittim. Kilidi açmıştı. İç çamaşırlarıyla yatağında oturuyordu. Kucağında laptopu vardı. İçeri girdim ve nasıl gittiğini sordum.

“İyiyim baba; ödevimi yapıyorum,” dedi. Bilgisayarı vardı. Ödevini yapıyormuşa benziyordu.

***

Evan ortadan kaybolmuştu. Aklımdan geçen ilk şey, camdan atladığı olmuştu. Pencere, apartman boşluğuna bakıyordu; bir şey görünmüyordu. Apartman boşluğunda bir şeyler kesinlikle vardı; ama net seçilemiyordu.

Evan, sırtüstü yatıyordu. Etraf kan içindeydi.

“EVAN, EVAN!”

***

“Lanet olsun, bunlar gerçekten oluyor,” diye düşündüm

***

Bir mektup açıldı karşımıza.

Uğruna Ölünecekler:
1-BAŞARISIZLIK KORKUSU
2-ARKADAŞLARA GÜVENSİZLİK
3-TÜM BU ÇABA NİYE?
4-ASLA UYUM SAĞLAYAMADIM.
5-KÖTÜ OLAN HER ŞEYİN, GERÇEK OLDUĞUNU BİLMEK, TEMBEL, KAYBEDEN, ÇİRKİN, YETENEKSİZ VE APTAL OLMAK.
6-NE ANLAMI VAR?
Uğruna Yaşanacaklar:
1.MÜKEMMEL OLMA POTANSİYELİ
2.SEVDİKLERİME OLAN GÜVEN
3.GELECEK
4.GÜVENİLİR ARKADAŞLAR BULMAK
5.AİLEMİN ÜZÜLECEK OLMASI
6.SONRA DAHA İYİ HİSSETMEK
İşte uğruna ölünecek ve yaşanacak altı şey.
İstediğim şeyler:
YORK HAZIRLIK OKULU’NUN NEDEN VE NASIL ÖLDÜĞÜMÜ ASLA BİLMEMESİ.
UNUTULMAK.
CENAZEME YALNIZCA AİLEMİN GELMESİ.
ÖLÜMÜN ACISIZ OLMASI.
VE SON OLARAK DA, HERKESİN HAYATINA DEVAM ETMESİ.
ÜZGÜNÜM AMA EN İYİSİ BU OLACAK.

***

Dürüst olmak gerekirse, bu mektup tüm 15 yaşındakilerin kendileri hakkında düşündüklerini ifade ediyor.

YETERİ KADAR İYİ DEĞİLİM, KİMSE BENDEN HOŞLANMIYOR.

HİÇBİR ŞEY DÜZELMEYECEK.

Evan’sa bunları, herhangi bir 15 yaşındaki çocuktan 20 kat daha kuvvetli hissediyordu. Hiçbir şeyin düzelmeyeceğine daha çok inanıyordu. Bir geleceğin olmadığına ve yaşamanın çok azap verici olduğuna, çok zor olduğuna ve ölümün tek yanıt olduğuna çok daha şiddetli inanıyordu. O listenin üzerinden birlikte geçebilseydik keşke. Kararını vermeden önce, bana göstermiş olsaydı o listeyi onunla üzerinden geçerdik ve bunların hepsini düşündüm, derdim. Bunu da düşündüm. Bunu da. Ama bunların benim için doğru olmadığına karar verdim. Senin için de geçerli değiller.

ŞU ANDA KENDİNİ FARKLI HİSSETMENE YOL AÇAN ÖZELLİKLERİNİN, BEŞ SENE SONRA SENİN EN İYİ YANLARIN OLDUĞUNUN FARKINA VARACAKSIN. SENİ DİĞERLERİNDEN AYIRAN BUNLAR OLACAK VE İNSANLAR BUNU ÇEKİCİ BULACAKLAR.

Evan’ın intihar notu; Bundan ne anlam çıkarıyorsunuz?

Her şeyden önce, yetişkin yaşamının nasıl olacağını görmeye başlamıştı. İstediği şekilde başarılı olamayacaktı bu yaşamda.

Psikiyatride bipolar rahatsızlık, bizim kanserimizdir.

İnsanları öldürür.

Yapabileceğiniz her şeyi yaparsınız ama bazılarını asla kurtaramazsınız.

Ona kesinlikle bir süre daha yardımcı olabilirdik.

Ama ilaçlarını eninde sonunda bırakacaktı.

Hepsi bırakır.

İlacı bırakınca, uçup gidecekti.

Belki de hastalığı, tür değiştirmeye başlamıştı. Aklını yitirmeye başlamış olabilir miydi? Bunlar hakkında konuştu mu?

Hayır.

-Hiçbiri hakkında mı?

Hissettiklerini reddetmiş olabilir, ama hiçbiri hakkında konuşmadı mı?

Arkadaşlarına güvenmediğini falan söylemedi mi?

Deliler böyle konuşur ama, yani

-Deli saçması. Deli saçması, son derece aklı başında bir şekilde yapılabilir.

Planlı ve programlı bir şekilde.

Bu nedenle televizyon ve filmlerde akıl hastalıklarının temsil ediliş biçimlerine öfkeleniyorum. İlle de kendinden geçecek; ağzı köpürecek falan.

AKLI BAŞINDA BİR ŞEKİLDE, BİLGİSAYARININ KARŞISINDA SAKİN SAKİN BU KORKUNÇ ŞEYİ YAZIYOR OLAMAZ SANKİ.

Metodolojik bir biçimde, yapacağını zaten bilerek. Bu da deliliktir.

***

Onun anısında, hayatın kırılganlığının ve öneminin farkına varıyoruz. Sahip olduğumuz hayatın kıymetini bilmeli; ilişkilerimizden alabildiğimiz kadar keyif almalıyız. Her ne kadar zamanımız varsa.

-Delik dışında her şey var.

Delik dışında her şey.

-Deliği kazmayı unutmuşlar. Nereyi kazacaklarını söyledik mi?

***

Birisi bu kadar şiddetli bir depresyondaysa ve çok acı çekiyorsa, onun için hiçbir şey yapamayız. Hiçbir şey. Bundan sağ çıkmak çok zor. Ama elinden geleni yaparsın işte.

Başka ne var ki?

Ne yapılabilir?

***

İnançsızlık hissiyatı. Bunun gerçek olduğuna inanacak mıyım hiç?

Bilemiyorum. Bunlar gerçekten oldu mu?

YORUM:

Çocuklarımızın yetişme ortamlarına bakınca Evan’dan çok farklı olmadığını görmekteyiz. TV dizilerinde kültürümüzün aşağılandığı, örnekleri olmayan hayat tiplemeleri ile baskı altında olan çocuklarımızın feci durumları, ayrıca okul hayatları ve sosyal durumları da düzensiz olanlar, taş dahi attırılan yavrularımızı görünce dua edip tedbir amaçlı olarak yakın ilgi ve alakayı kesmeyelim. Ancak geleceğimiz gerçekten büyük bir tehdit altında olduğu görülmektedir.

İhramcızâde İsmail Hakkı


[1] Britney Jean Spears :(d. 2 Aralık 1981, Louisiana ABD), 1 Grammy Ödülü kazanmış Amerikalı pop müzik sanatçısı, seksî dansçı, ve sinema oyuncusudur.

[2] Backstreet Boys, 1992 yılında kurulmuş ünlü Amerikan pop grubudur.

********************************

BENDE ŞEYH OLDUM DİYENLERE

[İstihbarat örgütlerinin ve dünyayı idare etme iddiaları olan bazı Oluşum'ların metafizik olaylarla yakından ilgilenen maaşlı elemanları bulunmaktadır. Bu kimseler, defalarca güvenilirlik testlerine tabi tutulmuş ve "onay" almış kimselerdir. İstihbarat örgütleri, insanın ve teknolojinin yetersiz kaldığı yerlerde işte bu insanlardan istifade ederler. Gizli ilimler uzmanı bu insanlardan bir başka şekilde daha istifade edilir. Oluşum, gizli ilimler uzmanı elemanları vasıtasıyla bazı insanları "çengeller". Bunu da madde ötesi varlıklar vasıtasıyla yapar.

İstihbarat örgütünün ya da bir tarikatın oluşumun yönlendirmesi üzerine insanları kendi etkisine alan Maddeötesi Varlıklar, bazen sıradan normal bir Maddeötesi Varlık olabileceği gibi, bazen de onların ileri gelenlerinden , onların yönetici durumunda olanlarından olabilir..

OLUŞUM TARAFINDAN KONTROL EDİLEN MADDEÖTESİ BİR VARLIK, UMUMİYETLE, DAHA GENÇLİK YILLARINDAN İTİBAREN GELECEĞİNİ PARLAK GÖRDÜĞÜ BİR İNSANI YA DA OLUŞUM TARAFINDAN BELİRLENMİŞ İNSANI SEÇER VE KENDİ TABİİLERİ ARASINA SOKAR. BU YAŞLAR UMUMİYETLE 18 İLA 24 YAŞLAR OLMAKTADIR. (!!!!!!!!!!)

Maddeötesi Varlık için, bu seçim yapıldıktan ve kendisine tabi kılacağı insan belli olduktan sonra sıra gelir onu tamamıyla kendisine bağlamaya...

Bunun için de Maddeötesi Varlık, o insanın inancına göre bir din büyüğünün şekline girerek evvela rüyasında ona görünmeye ve onun büyük bir insan olacağına dair telkinlerde bulunmaya başlar.

BU HÜVİYETİNE BÜRÜNÜLEN KİŞİ, SÖZ KONUSU ŞAHIS TARAFINDAN SAYGIYLA ANILAN, DEĞER VERİLEN BİR KİMSE DE OLABİLİR.

ARTIK YAVAŞ YAVAŞ GÖSTERİLEN RÜYALAR NETİCESİNDE O KİMSE GERÇEKTEN BÜYÜK BİR İNSAN OLACAĞINA YA DA İSA MESİH = KURTARICI OLDUĞUNA İNANMAYA BAŞLAR. BU KAPSAMDA "BEN İSA'YIM, BEN ALLAH'IN YERYÜZÜNDEKİ HALİFESİ-KILICIYIM" DİYEN BAZI İNSANLARIN ÖNEMLİ BİR KISMININ HER NEDENSE ALMANYA'DAN ÇIKMASI DA SON DERECE İLGİNÇTİR.

Çengellenen o insanın bazen canı bir şey ister, derhal o isteği Maddeötesi Varlık tarafından yerine getirilir. O, bu durumu büyük bir insan olması hasebiyle isteğim Allah tarafından ya da inandığı tanrısı tarafından yerine getirildi diye nitelendirir; hâlbuki Maddeötesi Varlık tarafından yerine getirilmiştir. Bir imtihana girecektir, o imtihanda kendisine yardım edilir. Birisiyle ya da büyük bir topluluğa konuşurken karşısındaki şahıslar üzerine Maddeötesi Varlık tarafından yapılan baskıyla üstün duruma geçer, adeta karşısındakiler kendisine karşı konuşamaz duruma düşerler.

Ve bu şekilde günden güne durum gelişmeye başlar.

Geçen zaman zarfında yavaş yavaş içine birçok şeyler gelmeye başlar. Yakın gelecekte olacak bazı ufak tefek hadiseler içine doğar. Önceleri bunları 6. His diye nitelendirir. Aynı anda başka bir yerde olan hadiseden anında haberdar olabilir. Birisinin bir işinin halli için dua eder, derhal o işin yapılması Maddeötesi Varlık tarafından sağlanır ve o da "seçilmiş büyük bir insan olduğum için bu isteğim Allah tarafından yerine getirildi" zanneder. Nihayet bir sahada büyük adam kurtarıcı olduğunu iddia etmeye başlar. Artık kimseye ihtiyacı olmaz. Kendisini herkesten büyük görür, içine doğanlarla hareket etmeye koyulmuştur böylece bu kişi... Kendisine seçmiş olduğu alanın en büyüğü olduğunu iddia eder. Bir süre sonra son derece büyük bir insan olmuş ve çevresine birçok kimseyi toplamıştır.

Burada en büyük zevk ise onu kendine tabi kılan Maddeötesi Varlık'a ve bunu yönlendiren Oluşum'a aittir. Çünkü o kişi sayesinde artık binlerce kişiyi kendine tabi kılmış ve onlara istediklerini yaptırtmaya başlamışlardır. Bu yüzden Maddeötesi Varlık icabında o kişinin durumunu kuvvetlendirmek için bazı kişilerin rüyalarına dahi girip o kişiye bağlanmalarını yahut ona yardım etmelerini telkin eder.

Oluşumun emrindeki Maddeötesi Varlık, o kişiye mesleğiyle ilgili bilgiler vererek onu büyük bir adammış gibi de gösterir. Bu kişi bir ressamsa Maddeötesi Varlık'tan fısıldadığı ilhamlarla, O dünyanın en güzel resmini çizer. Yok, eğer bir komutan ise kısa bir süre sonra olacak bombardımandan hemen önce bulunduğu yeri terk ederek yer değiştirir. Hitler bir gün siperde diğer askerlerle yemek yerken bir ses ona kalkıp başka bir yere oturmasını söylemişti. Hitler yemeği kesip kalkmış ve daha ilerideki bir sipere geçmişti. Çok kısa bir süre sonra büyük bir şarapnel parçası Hitler'in oturduğu yere düşmüş ve diğer askerlerin tümü ölmüştü Bilmeyenler onu kendilerine lider seçer. Artık o kişi bilir bilmez kendinden açıklamalarla bazı doğruları yalan, bazı yalanları da doğru gibi anlatabilir. EVET, OLUŞUM, KENDİ AMACI DOĞRULTUSUNDA KOŞACAK, MADDİ VE MANEVİ AÇIDAN DONANMIŞ BİR İNSANA SAHİPTİR ARTIK.][1]

Yukarıdaki yazıyı okuyunca çok şeyhin ve kurtarıcı liderin hangi elemeden geçtiğini anlıyoruz.

Hakikatte doğrular yok mu?

Var. Fakat doğruların sayısı çok az miktarda olduğu kesindir. Bunu nereden anlıyorsunuz diye sorarsanız; ona da cevap şu verilecektir.

Dindarlar birleşme konusunda gayretleri en az olan guruplar arasındadır. Aralarındaki sen-ben kavgasında da acımasızdırlar. Bilinen göre göre batıl veya hakikat olması düşünülmeden din, cemaati için mükemmeldir. Ancak dini hayatı mahveden unsurlar, kişilerin “üstünlük” “kurtarıcılık” “egoist” tavırlarıdır. Bu ise istismarcıların kullanım alanları için sermaye olmaktadır. Bu şekilde biraz daha düşünmemiz gerekmektedir.

İhramcızâde İsmail Hakkı


[1] Kaynak: Ömer ÖZKAYA, Zihin Kontrolü, Paradoks, Mayıs 2011, İstanbul, sh.386-388

************

İNTİHAR

MATEMATİK BELASI-DERSHANELER

DİNDEN UZAKLAŞMANIN RUHSAL BOZUKLUKLARDAKİ ETKİSİ

THE CENTURY OF THE SELF (BEN ASRI) 2. BÖLÜM

ZİHİN KONTROLÜ İSİMLİ KİTAPTAN ALINTILAR (Mutlaka okuyun)

APOSTAZ, “DÜNYANIN KUTSAL İNTİHARI” INDA PARAZİTİMİZ

SNOWPİERCER (2013)


Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem fenalıklar karşısında, iyilerin seyirci kalmaması, kötüler yüzünden gelecek (fitne, fesad, şer vs. her çeşitten) içtimâî ızdırabların, iyiler de dâhil bütün cemiyetin varlığını tehdid edeceğini ifade ederek fenâlıklar karşısında nemelâzımcılığı önlemek için zihinden çıkması zor olan bir de benzetmede bulunur:
“Allah’ın emir ve yasaklarına giren meseleleri tatbîk eden -ve yağcılık yaparak müsâmaha ve gevşeklik göstermeyen iyi- kimse ile, yasakları işleyen kimselerin durumları, bir gemiye binip kur’a çekerek, geminin alt ve üst katlarına yerleşen yolculara benzer. Öyle ki, alt katta oturanlar, su ihtiyaçlarını giderirken üsttekilerin yanından geçip onları rahatsız ediyorlardı. (Alttakiler bu duruma son vermek için) bir balta alarak geminin dibini delmeye başlasalar, üsttekiler hemen gelip:
“Yâhu ne yapıyorsunuz?” diye sorunca alttakiler:
“Biz su ihtiyacımızı görürken sizi rahatsız ediyorduk, halbuki suya muhtacız, şimdi sizi rahatsız etmeden yerimizi delerek bu şekilde elde edeceğiz” deseler ve üsttekiler bu işte onlara mâni olsalar hem kendilerini kurtarırlar, hem onları kurtarmış olurlar. Eğer yaptıkları işte serbest bıraksalar, hem onları helâk ederler, hem de kendilerini helâk ederler.” Hadis-i Şerif

Yönetmen: Joon-ho Bong          

Senaryo: Joon-ho Bong, Kelly Masterson, Jacques Lob               

Ülke:  Güney Kore, ABD  , Fransa  , Çek Cumhuriyeti 

Tür: Aksiyon, Dram, Bilim-Kurgu

Vizyon Tarihi: 01 Ağustos 2013 (Güney Kore)

Süre: 126 dakika

Dil: İngilizce, Korece, Japonca, Fransızca

Müzik: Marco Beltrami               

Oyuncular Chris Evans,    Ed Harris, Jamie Bell, Tilda Swinton, Alison Pill

Hakkında

“İyi günler. Bugün 1 Temmuz 2014, saat 18:00. Dünyanın ilk havaalanından canlı yayın yapıyoruz. Son 7 yıldır çok tartışılan bu ürün gelişmeye devam ediyor. Çevreci grupların ve gelişmekte olan ülkelerin protestoları da devam etmekte. CW-7’nin küresel ısınmaya bir cevap niteliği taşıdığı iddia ediliyor. Bugün buna tanık olacağız. Küresel ısınma hakkında tartışan liderler artık göz ardı edilemez. Bugün, 79 ülke atmosferin en üst tabakalarına CW-7’yi yaymaya başlayacak. Bu olay küresel dereceyi ideal bir seviyeye getirecek. Yarından itibaren, bilim adamlarına göre CW-7 soğutma gazı sıcaklıkları yüksek oranda küresel mevsim normallerine indirecek. Bu küresel ısınma için yapılan devrimsel bir çözüm yolu.

CW-7’nin atmosfere dağıtılmasından kısa bir süre Dünya dondu ve bütün insanlık yok oldu.

Bir trene binip seyahat eden önemli bir kaç kişi insanlıktan geriye kalan son insanlardı.”

 

Bugün kapitalizmin bize sunduğu ve “modern yaşamlarımızı” sürdürdüğümüz o yüksek, çok katlı apartmanlarda bulunan daireler aslında toplumda var olan sınıfsal ayrımların dikey düzleme yansıtılmış şeklidir. Kitaplardaki grafiklerden veya sosyolojik teorilerden aşina olduğumuz bu toplumsal sınıfları/sınıflandırmayı maddi birer unsur olarak yansıtır bize içinde yaşadığımız apartmanlar. Genelde apartman bodrumunda yer alan kalorifer dairesiyle aynı katta olan daire “kapıcı dairesi”dir. Bu, asgari ücretle çalışan, toplumun bütün önemli işlerini (veya üst tabakaların asla yapmayı düşünmeyecekleri işleri) yapan ve yükünü taşıyan ama yine de ezilen sınıf olarak en alt tabakayı temsil eder. Onun üstünde, apartman girişinde (veya yol kotunda) bulunan dairede maddi durumu biraz daha iyi, sabit maaşı olan (muhtemelen devlet memuru veya işçi) ve orta tabaka dediğimiz sınıf oturur. Bu temsil durumu üst katlara kadar ara katlarda da devam eder. Ancak zirveye yaklaştıkça insanların maddi durumu da iyileşmeye başlar; alt katlar kiracıyken, üst katlar ev sahibidir, alt katların hiçbir mülkiyeti yokken üst katlara çıktıkça sahip olunan mülkiyet de artmaya başlar (ev yanında bir araba eklenir buna vs.). En üst kattaki bazen dubleks, genelde teraslı ve en güzel manzaraya sahip dairede ise, bu tabakalaşmadaki en zengin kişi yaşar. Giriş katındaki en az güvenliğe sahip dairedeki kişi apartmana giren herkesle muhatap olurken, en üst kattaki kişi en güvenli biçimde ve “diğerlerinden” yalıtılmış bir şekilde yaşar. Çünkü hangi apartmana giderseniz gidin daire fiyatları (kira veya satılık olsun) en alt kattan en üst kata doğru artar ve bu maddi durum kapitalist sistem içersinde görünmez bir tabakalaşma meydana getirir. Ve bu tabakalaşma içerisinde “herkes kendi ait olduğu yeri bilecektir/bilmelidir”.

İşte, senaryosunu Jacques Lob ve Benjamin Legrand’ın yazdığı, çizimlerini ise Alexis ve Jean-Marc Rochette’nin yaptığı “Le Trainsperceneige” isimli çizgi-romandan uyarlanan “Snowpiercer” bizde apartmanlarda görülen bu dikey tabakalaşmayı, onlarca vagonu olan bir tren vasıtasıyla yatay düzleme taşıyarak, sistem eleştirisi yapmaktadır. Girişte filmden yaptığımız alıntıdan da anlaşılacağı gibi, 2014 yılında çok üst seviyelere çıkmış olan küresel ısınmayı mevsim normallerine düşürmek için atmosferin üst tabakalarına CW-7 adlı bir gaz salınır. Ancak bu gaz hava sıcaklığını tahmin edilenin çok daha altına düşürerek tüm dünyayı buzul çağına geri götürür ve sadece yüzlerce vagonlu özel yapım bir trene binerek kurtulmayı başaranlar dışında tüm insanlık donarak yok olur. Hiç durmadan dünyayı dolaşan bu tren insanlara sıcak ve güvenli bir ortam ve yaşamak için gerekli her şeyi sunmaktadır. Ancak her zaman olduğu gibi bu trende de toplumsal bir tabakalaşma vardır ve bunu insanların yaşadığı vagonların lokomotife yani sonsuza kadar çalışacak olan “Kutsal Makineye/iktidara”yakınlığı belirlemektedir. Dolayısıyla en öndekiler trenin bütün nimetlerinden faydalanırken (yüzme havuzu, disko, sauna, restorantlar, eğitim, özel yaşam alanları vs.), en arkadakiler ise sadece ranzalarda yatmak ve protein kalıplarını yemek hakkına sahiptirler, kendi vagonlarından ileriye geçemedikleri gibi (farklı sınıflara ait vagonlar birbirinden çelik kapılarla ayrılmaktadırlar) sık sık da trenin askerlerinin saldırısına maruz kalmaktadırlar. Arka vagondakiler trene ilk bindiklerinde onlara yiyecek verilmemiş, onlar da sahip oldukları stokları tükettikten sonra açlıktan içlerindeki en zayıflarını yemeye başlamışlardır. Ancak bu aşamadan sonra küresel felaketten önce treni yapıp dünyadaki tüm demiryollarını birbirine bağlayan ve lokomotifi yani “Kutsal Makine”yi kontrol eden/yöneten Wilford onlara yemeleri için protein kalıplarını dağıtmaya başlamıştır. Aslında böylece Wilford, arka vagondakilere eğer kendisi olmazsa birbirlerini yiyecekleri mesajını vermiştir. Zaman içinde arka vagondakiler ayaklanıp ön vagonları işgal etmeye kalkışsalar da hepsi başarısız olmuş ve büyük kayıplarla sonuçlanmıştır…

17 yaşında trene binen ve 17 yıldır da arka vagonlarda yolculuk ederek yaşayan Curtis de, ihtiyar Gilliam’dan aldığı feyzle ve ön vagonlardan gelen gizli mesajlarla lokomotifi ele geçirip trene hakim olmak ve bu tabakalaşmaya son vermek için bir isyan başlatır ve lokomotife doğru ilerlemeye koyulur. Curtis ve adamlarının bu ilerleyişi bile, bilgisayar oyunlarındaki level/seviye atlanmasında karşımıza çıkan şekildedir, her yeni vagon kapısı açılışında hep daha fazlasıyla karşılaşırlar. Her yeni seviyede/sınıfta kendi sefil halleriyle o parlak ve zengin insanlar arasında göze batarlar; kendileri böceklerden yapılan protein kalıpları yerken ön vagondakilerin her türlü balık ve et ihtiyaçlarının karşılandığını görürler. Tabii her aşamada onlara engel olmaya ve yok etmeye çalışan tren askerleri de karşılarına çıkar. Bu açıdan bakıldığında ilerleyişin bir bilgisayar oyunu gibi olduğunu da belirtebiliriz. En üst seviye oyuncu olup, ödülü kazanmak için en ileriye gitmek gereklidir. Verilen tüm kayıplara rağmen lokomotife Curtis, ona kapıları açan Namgoong Minsu ve onun kızı Yona ulaşırlar, ancak lokomotifin kapısı sadece Curtis’e açılır. Ve Curtis burada “Kutsal Makine”nin sahibi Wilford’la tanışır. Filmin son 40 dakikasını oluşturan bundan sonraki sahneler filmin senaryosu için de büyük sürprizler barındırmakta ve neredeyse her şeyi ters yüz etmektedir. Bu aşamada da özellikle Wilford ve Curtis arasında geçen konuşmaların dikkatle takip edilmesini öneririz; zira Kutsal Makine’nin çalışması ve trenin işleyebilmesi için gerekli olan şeyler hakkında yaptığı açıklamalarla, aslında dünyadaki yönetim sistemlerinin nasıl çalıştığını ve bu işleyişin devam etmesi için nelerin gerektiğini açıklamaktadır.

[Erişim: http://hayatinizboyuncaseyretmenizgereken.blogspot.com.tr

Filmden

Wilford değil, treni sen yönetmelisin. [Filmde Curtis, verilen mesaj “Sen” (insan] dir. Dünyayı kontrol etmek]

**

Yolcular! Bu bir ayakkabı [çapulcular] değil. Bu düzensizliktir. 42 numara kargaşadır. Bunu görüyor musunuz?

 Bu ölümdür. Bu lokomotife biz evimiz diyoruz. Sıcak kalplerimizle dondurucu soğuk arasında tek bir şey var. Kıyafet mi?

 Pantolon mu?

 Hayır, düzendir. Düzen, bizi ölümcül soğuktan koruyan tek şeydir. Trende yaşayan hepimiz bize tahsis edilmiş yerlerimizde kalıp bizim için belirlenmiş özel işlerimizle meşgul olmalıyız. Kafanıza ayakkabı giyer misiniz?

 Tabii ki kafanıza ayakkabı giymezsiniz. Ayakkabı kafa için değildir. Ayakkabı ayak içindir. Şapka faka içindir. Ben şapkayım, siz ayakkabı. Ben kafa için varım, siz ayaklar için. Aynen öyle işte. En başında, düzen biletlerinizin verdiği haklarınıza göre sağlanmıştı. Birinci sınıf, ekonomi ve sizin gibi beleşçiler. Ebedi düzen Kutsal Lokomotif sayesinde sağlanmıştır. Her şey Kutsal Lokomotif ‘ten geçer.Her şey yerli yerindedir. Tüm yolcular kendi bölümlerindedir. Suyumuz akıyor, ısınıyoruz Kutsal Lokomotife saygı gösterin. Özellikle de tahsis edilmiş yerleriniz için. Aynen öyle. Ta başından beri ben ön taraftayım. Siz arka taraftasınız. Ne zaman bir ayakkabı kafaya çıkarsa kutsal sınır geçilmiş olur.Yerinizi bilin. Yerinizde kalın. Ayakkabı olun.

**

Su ikmal bölmesi?

[FLOW: FOR LOVE OF WATER (2008) (Akış: Su Sevgisi İçin)]

 Evet, birkaç vagon ileride. Suyun arındırılıp geri dönüşümle geldiği yer. Trendeki en kritik bölümlerden biri. O vagonu ele geçirirsek elimize büyük koz geçer. En öne gitmemize gerek bile kalmaz. Suyu kontrol edersek… Pazarlığı da kontrol ederiz. [Ortadoğu’da sıkıntının gerçek yüzü]

BİRLEŞMİŞ MİLLETLER ZEMİNİNDE FİLİSTİN MESELESİNİN GERÇEK YÜZÜ

**

 Wilford bilir. Wilford çocukları sever. Sever.
Wilford çocukları sever mi?
 Onun tek umursadığı değerli lokomotifi. Lokomotif kutsaldır. Ve Wilford ilahidir. Wilford merhametlidir. Onu ara. Bakalım seni kurtarmaya geliyor mu. Evet. Merhametli Wilford demek. Ara onu. Buraya gelmez. Lokomotifi terk etmez. Seni parça parça edeceğiz.

Yine de gelmez mi?

 Suyun kontrolünü ele geçirip kapatınca işler değişecek ve buraya gelecek.

Suyu kapatmak mı?

 Sadece kendi adamlarınızı cezalandırmış olursunuz. Su ön bölümden geliyor. Trenin burnu kar ve buzu topluyor ve suya dönüştürüyor. Filin hortumu gibi. Su ağızdan geliyor. Kıçından değil Curtis. Evet, Wilford sizi yakından tanıyor Bay Curtis Everett. Sizi izliyor. Kendi adamlarınıza zarar vermeyeceğinizi biliyoruz.

**

Wilford! Daha çocukluğunda bile Bay Wilford’un lokomotiflere olan düşkünlüğü belliydi. Büyüdüğümde sonsuza dek trende yaşayacağım. Sonsuza dek! Taşımacılık imparatorluğu Wilford Endüstrisi’ni kurduğunda ilk düşlerinin gerçekleştiğinin farkına varmış. Fakat en büyük düşü tüm dünyadaki demiryollarını tek bir hat üzerinden bağlayan son derece lüks bir lokomotif yolculuğuymuş.  Sirküler demiryolu uzunluğu 438 bin km. Ve her yıl bir döngüyü tamamlıyor.  Antarktika’nın aşırı soğuklarından Afrika’nın yakıcı sıcak çöllerine kadar Wilford’un kendine yeten treniyle kendine has sofistike tasarımın gelişmiş teknolojiyle birleşimi– İnanması zor olsa da eski dünyadaki insanlar, Bay Wilford’la dalga geçiyorlarmış. Onu bu muhteşem trendeki yüksek mühendislik ve yüksek donanım yüzünden eleştiriyorlarmış. Ama Bay Wilford onların bilmediği bir şey biliyormuş. Pek neymiş bu?

 Eski dünyanın insanları dondurmaya dönüşmüş moronlarmış. Bir nevi. Bay Wilford CW7’nin dünyayı donduracağını biliyormuş. Peki ileri görüşlü Bay Wilford seçilmişleri felaketten kurtarmak için neyi icat etmiş?

 Lokomotifi!

Çuf, çuf, çuf delip geçer!

 Hep yoluna devam eder!

Lokomotif durursa ne olur?

 Hepimiz donarak ölürüz!

Peki ya duracak mı?

 Peki ya duracak mı?

 Hayır! Hayır! Nedenini söyleyebilir misiniz?

 Lokomotif ebedidir! Lokomotif daimidir! Çuf, çuf, çuf delip geçer! Hep yoluna devam eder! Sebebi kimdir?

 Wilford! Wilford! Wilford! [Büyük Birader-1984]

**

Curtis Everett Bay Wilford’a yemekte eşlik etmeniz için sizi resmen davet etmek için gönderildim. Önden buyurun.

Curtis?

 Sen misin?

 Curtis, evladım. İçeri gel. Sana bir bakayım. Aç mısın?

 Bu kadar yolu gelerek büyük iş başardın. Lütfen oturun. Koca treni yürüyerek geçen ilk insan sensin. Kuyruktan lokomotife.

Bunu biliyor muydun?

 Tebrikler, bravo. Sizden daha önce kimse buraya Lokomotif’e ulaşamamıştı. Ben de hiç kuyruk bölümüne gitmedim. Neden gitmedin?

 Senin için fazla mı pis?

 Kuyruk bölümündeki mayın tarlasından geçmemek için mi?

 Sence benim yerimin kendine has engelleri yok mu?

 Çok gürültülü. Ve çok boş. Doğru. Biftekler. Çokça boş alan. Bu kaltak karı ne istersen getiriyor. Curtis, herkes kendine tahsis edilmiş yerinde. Ve senin dışındaki herkes olması gereken yerde. En güzel yerdeki insanların en kötü yerdekilere söyledikleri bu. Bu trendeki kimse seninle yerini değiştirmez. Benimle yer değiştirmek [tanrı olmak] ister miydin?

Curtis, evladım. İşin aslı, hepimiz bu lanet olası trende hapsolmuş durumdayız. Hepimiz bu metal yığını içinde esir düştük. Orta pişmiş?

 Ve bu tren ekosisteme çok yakındır. Dengeyi korumak için çaba sarf etmeliyiz. Hava, su, erzak. nüfus. Daima dengede tutulmalı. En uygun denge için, bazen çözüm için daha radikal kararlar alınmak zorunda kalınacaktır.Nüfusun azaltılması gerektiğinde sert uygulamalar gerekebilir. Gerçek doğal seleksiyon için vaktimiz yok.

THE TRİALS OF HENRY KİSSİNGER (2002) Henry Kissinger’in Yargılanması

Bunun olmasını beklersek korkunç derecede kalabalıklaşıp açlıktan ölürüz. Sıradaki en iyi çözüm bir özel grubu öldürmek için başka bir özel grup kurmaktır. Zaman zaman, tabiri caizse ortalığı karıştırıyoruz. 7 lerin İsyanı, McGregor Devrimi… Büyük Curtis İhtilali.

Hiç beklenmeyen şeytani bir plana sahip çok etkili bir yapım. Yaketerina’da karşı saldırı yapacağını kim tahmin edebilirdi ki?

 Çok zekice. Gilliam ve benim planım bu değildi.

Ne dedin?

 Bilmediğini söyleme sakın.

Gilliam ve ben… Bizim planımız. Gilliam?

 Gilliam. [ A. Hitler]

DER EWİGE JUDE (1940) Sona Kadar Yahudi.

Ön ve kuyruk bölümleri birlikte çalışmalı. Bir ortaktan fazlasıydı, gerçekten. Benim dostumdu. Saçmalık. Sana inanmıyorum. Orijinal anlaşmamızda Yaketerina tünelinin sonunda isyan çıkacaktı. Tüm hayatta kalanlar kuyruk bölümüne dönecekti.

- Daha çok boş alanın keyfini çıkaracaklardı.

- Yalan söylüyorsun. Gilliam öyle şey yapmaz.Nihayetinde işe yaradı. Sizin karşı saldırınız isyanı 10 kat daha heyecanlı kıldı. Ne yazık ki ön bölümden beklenenin üzerinde can kaybı oldu ve Gilliam bedelini ödemek zorunda kaldı. İronik, değil mi?

 İnsan nasıl ölüm ve yaşam arasındaki ince çizgiyi geçiyor. Artık bizim için yapacak son bir şey kaldı. Rakamlara bakmak.

Alo Wilford, benim. Gilliam’ın yerindeyim. Bekle. Hala aynı oranda mı?

 Evet, hala %74. Tamam, devam edin. Bekle. 18’de bırakın. 18. yılın kutlaması olsun. Mükemmel bir fikir. Sizinkiler. Şimdi Gilliam’ın ne kastettiğini anlıyorum. Senin zeki ve akıllı olduğunu söylemişti. Ama hep gerginmişsin. En son ne zaman seviştin?

 Gilliam’ın dediği gibi, iki kolla kadını tutmak daha iyidir. Gilliam’ı özleyeceğim. Gece yarısı telefon konuşmalarımızı özleyeceğim. Saatlerce konuşabilirdi. Hem de tek kolla.

Birisi için bu trende hayatta kalmayı başarmak deliliğin bir noktasına kadar gelmişse kolaydır. Gilliam bunu çok iyi anlamıştı yaşamın devam edebilmesi ve dengenin korunması için korkunun, endişenin kargaşanın ve dehşetin sürmesi gerekiyordu. Böyle bir durum yoksa bunu biz yaratmalıyız. Bu bağlamda, senin yarattığın Büyük Curtis İhtilali tam bir başyapıttı.

Benimle gel Curtis. Sana bir şey göstermek istiyorum. Bunu hak ettin. Hadi gel. Şu anda uyanıyor. Çok hoş, değil mi?

 Huzur dolu. Onun kalbindesin. Hayatımı buna adadım. Ebedi Lokomotif. Ebediyetin ta kendisi. Trende hiç yalnız kaldın mı?

 En son ne zaman yalnızdın?

 Hatırlayamıyorsun değil mi?

 Lütfen yap. Acele etme. Az önce yazdım. Senin için Curtis. Al hadi. Ben yaşlandım. Benim yerime geçmeni istiyorum. Hep istediğin şey. Gilliam’ın da istediği şeydi. Lokomotifi gözetmelisin… Çalışır halde tutmalısın. Bak Curtis. Kapının ardında… Bölümler arında hep olmaları gereken yerde ve hep olacakları yerdeler. Sence neresi?

Tren. Ve şimdi insanların sayısı tam olarak gerektiği kadar. Hepsi doğru yerlerinde. Sence nedir bu?

 İnsanlık. Tren dünyadır. İnsanlık da biziz. Artık insanlığa liderlik etmek için kutsal bir görevin var.Sen olmazsan Curtis, insanlık yok olur. Liderleri olmadan insanların neler yaptığını gördün. Yakıp yok ederler.

Şunlara bak. İnsanlar böyledir. Biliyorsun. Daha önce de gördün. Daha önce de yaşadın. Tuhaf ve zavallılar, değil mi?

 Onları kendilerinden koruyabilirsin. Gilliam da seni kendinden korumuştu. Curtis. Senin kaderin bu. Tamamdır!

The Recruit/ Çaylak (2003)[Tecrübeli ajan Walter Burke ve James Clayton’filmin başında  aralarında geçen konuşma]

Beni dinle. Curtis, bu kadar duygusal olma. Herkesin yeri önceden bellidir.

**

HELAKE SEBEP OLAN MUTLU AZINLIK