SNOWPİERCER (2013)


Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem fenalıklar karşısında, iyilerin seyirci kalmaması, kötüler yüzünden gelecek (fitne, fesad, şer vs. her çeşitten) içtimâî ızdırabların, iyiler de dâhil bütün cemiyetin varlığını tehdid edeceğini ifade ederek fenâlıklar karşısında nemelâzımcılığı önlemek için zihinden çıkması zor olan bir de benzetmede bulunur:
“Allah’ın emir ve yasaklarına giren meseleleri tatbîk eden -ve yağcılık yaparak müsâmaha ve gevşeklik göstermeyen iyi- kimse ile, yasakları işleyen kimselerin durumları, bir gemiye binip kur’a çekerek, geminin alt ve üst katlarına yerleşen yolculara benzer. Öyle ki, alt katta oturanlar, su ihtiyaçlarını giderirken üsttekilerin yanından geçip onları rahatsız ediyorlardı. (Alttakiler bu duruma son vermek için) bir balta alarak geminin dibini delmeye başlasalar, üsttekiler hemen gelip:
“Yâhu ne yapıyorsunuz?” diye sorunca alttakiler:
“Biz su ihtiyacımızı görürken sizi rahatsız ediyorduk, halbuki suya muhtacız, şimdi sizi rahatsız etmeden yerimizi delerek bu şekilde elde edeceğiz” deseler ve üsttekiler bu işte onlara mâni olsalar hem kendilerini kurtarırlar, hem onları kurtarmış olurlar. Eğer yaptıkları işte serbest bıraksalar, hem onları helâk ederler, hem de kendilerini helâk ederler.” Hadis-i Şerif

Yönetmen: Joon-ho Bong          

Senaryo: Joon-ho Bong, Kelly Masterson, Jacques Lob               

Ülke:  Güney Kore, ABD  , Fransa  , Çek Cumhuriyeti 

Tür: Aksiyon, Dram, Bilim-Kurgu

Vizyon Tarihi: 01 Ağustos 2013 (Güney Kore)

Süre: 126 dakika

Dil: İngilizce, Korece, Japonca, Fransızca

Müzik: Marco Beltrami               

Oyuncular Chris Evans,    Ed Harris, Jamie Bell, Tilda Swinton, Alison Pill

Hakkında

“İyi günler. Bugün 1 Temmuz 2014, saat 18:00. Dünyanın ilk havaalanından canlı yayın yapıyoruz. Son 7 yıldır çok tartışılan bu ürün gelişmeye devam ediyor. Çevreci grupların ve gelişmekte olan ülkelerin protestoları da devam etmekte. CW-7′nin küresel ısınmaya bir cevap niteliği taşıdığı iddia ediliyor. Bugün buna tanık olacağız. Küresel ısınma hakkında tartışan liderler artık göz ardı edilemez. Bugün, 79 ülke atmosferin en üst tabakalarına CW-7′yi yaymaya başlayacak. Bu olay küresel dereceyi ideal bir seviyeye getirecek. Yarından itibaren, bilim adamlarına göre CW-7 soğutma gazı sıcaklıkları yüksek oranda küresel mevsim normallerine indirecek. Bu küresel ısınma için yapılan devrimsel bir çözüm yolu.

CW-7′nin atmosfere dağıtılmasından kısa bir süre Dünya dondu ve bütün insanlık yok oldu.

Bir trene binip seyahat eden önemli bir kaç kişi insanlıktan geriye kalan son insanlardı.”

 

Bugün kapitalizmin bize sunduğu ve “modern yaşamlarımızı” sürdürdüğümüz o yüksek, çok katlı apartmanlarda bulunan daireler aslında toplumda var olan sınıfsal ayrımların dikey düzleme yansıtılmış şeklidir. Kitaplardaki grafiklerden veya sosyolojik teorilerden aşina olduğumuz bu toplumsal sınıfları/sınıflandırmayı maddi birer unsur olarak yansıtır bize içinde yaşadığımız apartmanlar. Genelde apartman bodrumunda yer alan kalorifer dairesiyle aynı katta olan daire “kapıcı dairesi”dir. Bu, asgari ücretle çalışan, toplumun bütün önemli işlerini (veya üst tabakaların asla yapmayı düşünmeyecekleri işleri) yapan ve yükünü taşıyan ama yine de ezilen sınıf olarak en alt tabakayı temsil eder. Onun üstünde, apartman girişinde (veya yol kotunda) bulunan dairede maddi durumu biraz daha iyi, sabit maaşı olan (muhtemelen devlet memuru veya işçi) ve orta tabaka dediğimiz sınıf oturur. Bu temsil durumu üst katlara kadar ara katlarda da devam eder. Ancak zirveye yaklaştıkça insanların maddi durumu da iyileşmeye başlar; alt katlar kiracıyken, üst katlar ev sahibidir, alt katların hiçbir mülkiyeti yokken üst katlara çıktıkça sahip olunan mülkiyet de artmaya başlar (ev yanında bir araba eklenir buna vs.). En üst kattaki bazen dubleks, genelde teraslı ve en güzel manzaraya sahip dairede ise, bu tabakalaşmadaki en zengin kişi yaşar. Giriş katındaki en az güvenliğe sahip dairedeki kişi apartmana giren herkesle muhatap olurken, en üst kattaki kişi en güvenli biçimde ve “diğerlerinden” yalıtılmış bir şekilde yaşar. Çünkü hangi apartmana giderseniz gidin daire fiyatları (kira veya satılık olsun) en alt kattan en üst kata doğru artar ve bu maddi durum kapitalist sistem içersinde görünmez bir tabakalaşma meydana getirir. Ve bu tabakalaşma içerisinde “herkes kendi ait olduğu yeri bilecektir/bilmelidir”.

İşte, senaryosunu Jacques Lob ve Benjamin Legrand’ın yazdığı, çizimlerini ise Alexis ve Jean-Marc Rochette’nin yaptığı “Le Trainsperceneige” isimli çizgi-romandan uyarlanan “Snowpiercer” bizde apartmanlarda görülen bu dikey tabakalaşmayı, onlarca vagonu olan bir tren vasıtasıyla yatay düzleme taşıyarak, sistem eleştirisi yapmaktadır. Girişte filmden yaptığımız alıntıdan da anlaşılacağı gibi, 2014 yılında çok üst seviyelere çıkmış olan küresel ısınmayı mevsim normallerine düşürmek için atmosferin üst tabakalarına CW-7 adlı bir gaz salınır. Ancak bu gaz hava sıcaklığını tahmin edilenin çok daha altına düşürerek tüm dünyayı buzul çağına geri götürür ve sadece yüzlerce vagonlu özel yapım bir trene binerek kurtulmayı başaranlar dışında tüm insanlık donarak yok olur. Hiç durmadan dünyayı dolaşan bu tren insanlara sıcak ve güvenli bir ortam ve yaşamak için gerekli her şeyi sunmaktadır. Ancak her zaman olduğu gibi bu trende de toplumsal bir tabakalaşma vardır ve bunu insanların yaşadığı vagonların lokomotife yani sonsuza kadar çalışacak olan “Kutsal Makineye/iktidara”yakınlığı belirlemektedir. Dolayısıyla en öndekiler trenin bütün nimetlerinden faydalanırken (yüzme havuzu, disko, sauna, restorantlar, eğitim, özel yaşam alanları vs.), en arkadakiler ise sadece ranzalarda yatmak ve protein kalıplarını yemek hakkına sahiptirler, kendi vagonlarından ileriye geçemedikleri gibi (farklı sınıflara ait vagonlar birbirinden çelik kapılarla ayrılmaktadırlar) sık sık da trenin askerlerinin saldırısına maruz kalmaktadırlar. Arka vagondakiler trene ilk bindiklerinde onlara yiyecek verilmemiş, onlar da sahip oldukları stokları tükettikten sonra açlıktan içlerindeki en zayıflarını yemeye başlamışlardır. Ancak bu aşamadan sonra küresel felaketten önce treni yapıp dünyadaki tüm demiryollarını birbirine bağlayan ve lokomotifi yani “Kutsal Makine”yi kontrol eden/yöneten Wilford onlara yemeleri için protein kalıplarını dağıtmaya başlamıştır. Aslında böylece Wilford, arka vagondakilere eğer kendisi olmazsa birbirlerini yiyecekleri mesajını vermiştir. Zaman içinde arka vagondakiler ayaklanıp ön vagonları işgal etmeye kalkışsalar da hepsi başarısız olmuş ve büyük kayıplarla sonuçlanmıştır…

17 yaşında trene binen ve 17 yıldır da arka vagonlarda yolculuk ederek yaşayan Curtis de, ihtiyar Gilliam’dan aldığı feyzle ve ön vagonlardan gelen gizli mesajlarla lokomotifi ele geçirip trene hakim olmak ve bu tabakalaşmaya son vermek için bir isyan başlatır ve lokomotife doğru ilerlemeye koyulur. Curtis ve adamlarının bu ilerleyişi bile, bilgisayar oyunlarındaki level/seviye atlanmasında karşımıza çıkan şekildedir, her yeni vagon kapısı açılışında hep daha fazlasıyla karşılaşırlar. Her yeni seviyede/sınıfta kendi sefil halleriyle o parlak ve zengin insanlar arasında göze batarlar; kendileri böceklerden yapılan protein kalıpları yerken ön vagondakilerin her türlü balık ve et ihtiyaçlarının karşılandığını görürler. Tabii her aşamada onlara engel olmaya ve yok etmeye çalışan tren askerleri de karşılarına çıkar. Bu açıdan bakıldığında ilerleyişin bir bilgisayar oyunu gibi olduğunu da belirtebiliriz. En üst seviye oyuncu olup, ödülü kazanmak için en ileriye gitmek gereklidir. Verilen tüm kayıplara rağmen lokomotife Curtis, ona kapıları açan Namgoong Minsu ve onun kızı Yona ulaşırlar, ancak lokomotifin kapısı sadece Curtis’e açılır. Ve Curtis burada “Kutsal Makine”nin sahibi Wilford’la tanışır. Filmin son 40 dakikasını oluşturan bundan sonraki sahneler filmin senaryosu için de büyük sürprizler barındırmakta ve neredeyse her şeyi ters yüz etmektedir. Bu aşamada da özellikle Wilford ve Curtis arasında geçen konuşmaların dikkatle takip edilmesini öneririz; zira Kutsal Makine’nin çalışması ve trenin işleyebilmesi için gerekli olan şeyler hakkında yaptığı açıklamalarla, aslında dünyadaki yönetim sistemlerinin nasıl çalıştığını ve bu işleyişin devam etmesi için nelerin gerektiğini açıklamaktadır.

[Erişim: http://hayatinizboyuncaseyretmenizgereken.blogspot.com.tr

Filmden

Wilford değil, treni sen yönetmelisin. [Filmde Curtis, verilen mesaj “Sen” (insan] dir. Dünyayı kontrol etmek]

**

Yolcular! Bu bir ayakkabı [çapulcular] değil. Bu düzensizliktir. 42 numara kargaşadır. Bunu görüyor musunuz?

 Bu ölümdür. Bu lokomotife biz evimiz diyoruz. Sıcak kalplerimizle dondurucu soğuk arasında tek bir şey var. Kıyafet mi?

 Pantolon mu?

 Hayır, düzendir. Düzen, bizi ölümcül soğuktan koruyan tek şeydir. Trende yaşayan hepimiz bize tahsis edilmiş yerlerimizde kalıp bizim için belirlenmiş özel işlerimizle meşgul olmalıyız. Kafanıza ayakkabı giyer misiniz?

 Tabii ki kafanıza ayakkabı giymezsiniz. Ayakkabı kafa için değildir. Ayakkabı ayak içindir. Şapka faka içindir. Ben şapkayım, siz ayakkabı. Ben kafa için varım, siz ayaklar için. Aynen öyle işte. En başında, düzen biletlerinizin verdiği haklarınıza göre sağlanmıştı. Birinci sınıf, ekonomi ve sizin gibi beleşçiler. Ebedi düzen Kutsal Lokomotif sayesinde sağlanmıştır. Her şey Kutsal Lokomotif ‘ten geçer.Her şey yerli yerindedir. Tüm yolcular kendi bölümlerindedir. Suyumuz akıyor, ısınıyoruz Kutsal Lokomotife saygı gösterin. Özellikle de tahsis edilmiş yerleriniz için. Aynen öyle. Ta başından beri ben ön taraftayım. Siz arka taraftasınız. Ne zaman bir ayakkabı kafaya çıkarsa kutsal sınır geçilmiş olur.Yerinizi bilin. Yerinizde kalın. Ayakkabı olun.

**

Su ikmal bölmesi?

[FLOW: FOR LOVE OF WATER (2008) (Akış: Su Sevgisi İçin)]

 Evet, birkaç vagon ileride. Suyun arındırılıp geri dönüşümle geldiği yer. Trendeki en kritik bölümlerden biri. O vagonu ele geçirirsek elimize büyük koz geçer. En öne gitmemize gerek bile kalmaz. Suyu kontrol edersek… Pazarlığı da kontrol ederiz. [Ortadoğu’da sıkıntının gerçek yüzü]

BİRLEŞMİŞ MİLLETLER ZEMİNİNDE FİLİSTİN MESELESİNİN GERÇEK YÜZÜ

**

 Wilford bilir. Wilford çocukları sever. Sever.
Wilford çocukları sever mi?
 Onun tek umursadığı değerli lokomotifi. Lokomotif kutsaldır. Ve Wilford ilahidir. Wilford merhametlidir. Onu ara. Bakalım seni kurtarmaya geliyor mu. Evet. Merhametli Wilford demek. Ara onu. Buraya gelmez. Lokomotifi terk etmez. Seni parça parça edeceğiz.

Yine de gelmez mi?

 Suyun kontrolünü ele geçirip kapatınca işler değişecek ve buraya gelecek.

Suyu kapatmak mı?

 Sadece kendi adamlarınızı cezalandırmış olursunuz. Su ön bölümden geliyor. Trenin burnu kar ve buzu topluyor ve suya dönüştürüyor. Filin hortumu gibi. Su ağızdan geliyor. Kıçından değil Curtis. Evet, Wilford sizi yakından tanıyor Bay Curtis Everett. Sizi izliyor. Kendi adamlarınıza zarar vermeyeceğinizi biliyoruz.

**

Wilford! Daha çocukluğunda bile Bay Wilford’un lokomotiflere olan düşkünlüğü belliydi. Büyüdüğümde sonsuza dek trende yaşayacağım. Sonsuza dek! Taşımacılık imparatorluğu Wilford Endüstrisi’ni kurduğunda ilk düşlerinin gerçekleştiğinin farkına varmış. Fakat en büyük düşü tüm dünyadaki demiryollarını tek bir hat üzerinden bağlayan son derece lüks bir lokomotif yolculuğuymuş.  Sirküler demiryolu uzunluğu 438 bin km. Ve her yıl bir döngüyü tamamlıyor.  Antarktika’nın aşırı soğuklarından Afrika’nın yakıcı sıcak çöllerine kadar Wilford’un kendine yeten treniyle kendine has sofistike tasarımın gelişmiş teknolojiyle birleşimi– İnanması zor olsa da eski dünyadaki insanlar, Bay Wilford’la dalga geçiyorlarmış. Onu bu muhteşem trendeki yüksek mühendislik ve yüksek donanım yüzünden eleştiriyorlarmış. Ama Bay Wilford onların bilmediği bir şey biliyormuş. Pek neymiş bu?

 Eski dünyanın insanları dondurmaya dönüşmüş moronlarmış. Bir nevi. Bay Wilford CW7′nin dünyayı donduracağını biliyormuş. Peki ileri görüşlü Bay Wilford seçilmişleri felaketten kurtarmak için neyi icat etmiş?

 Lokomotifi!

Çuf, çuf, çuf delip geçer!

 Hep yoluna devam eder!

Lokomotif durursa ne olur?

 Hepimiz donarak ölürüz!

Peki ya duracak mı?

 Peki ya duracak mı?

 Hayır! Hayır! Nedenini söyleyebilir misiniz?

 Lokomotif ebedidir! Lokomotif daimidir! Çuf, çuf, çuf delip geçer! Hep yoluna devam eder! Sebebi kimdir?

 Wilford! Wilford! Wilford! [Büyük Birader-1984]

**

Curtis Everett Bay Wilford’a yemekte eşlik etmeniz için sizi resmen davet etmek için gönderildim. Önden buyurun.

Curtis?

 Sen misin?

 Curtis, evladım. İçeri gel. Sana bir bakayım. Aç mısın?

 Bu kadar yolu gelerek büyük iş başardın. Lütfen oturun. Koca treni yürüyerek geçen ilk insan sensin. Kuyruktan lokomotife.

Bunu biliyor muydun?

 Tebrikler, bravo. Sizden daha önce kimse buraya Lokomotif’e ulaşamamıştı. Ben de hiç kuyruk bölümüne gitmedim. Neden gitmedin?

 Senin için fazla mı pis?

 Kuyruk bölümündeki mayın tarlasından geçmemek için mi?

 Sence benim yerimin kendine has engelleri yok mu?

 Çok gürültülü. Ve çok boş. Doğru. Biftekler. Çokça boş alan. Bu kaltak karı ne istersen getiriyor. Curtis, herkes kendine tahsis edilmiş yerinde. Ve senin dışındaki herkes olması gereken yerde. En güzel yerdeki insanların en kötü yerdekilere söyledikleri bu. Bu trendeki kimse seninle yerini değiştirmez. Benimle yer değiştirmek [tanrı olmak] ister miydin?

Curtis, evladım. İşin aslı, hepimiz bu lanet olası trende hapsolmuş durumdayız. Hepimiz bu metal yığını içinde esir düştük. Orta pişmiş?

 Ve bu tren ekosisteme çok yakındır. Dengeyi korumak için çaba sarf etmeliyiz. Hava, su, erzak. nüfus. Daima dengede tutulmalı. En uygun denge için, bazen çözüm için daha radikal kararlar alınmak zorunda kalınacaktır.Nüfusun azaltılması gerektiğinde sert uygulamalar gerekebilir. Gerçek doğal seleksiyon için vaktimiz yok.

THE TRİALS OF HENRY KİSSİNGER (2002) Henry Kissinger’in Yargılanması

Bunun olmasını beklersek korkunç derecede kalabalıklaşıp açlıktan ölürüz. Sıradaki en iyi çözüm bir özel grubu öldürmek için başka bir özel grup kurmaktır. Zaman zaman, tabiri caizse ortalığı karıştırıyoruz. 7 lerin İsyanı, McGregor Devrimi… Büyük Curtis İhtilali.

Hiç beklenmeyen şeytani bir plana sahip çok etkili bir yapım. Yaketerina’da karşı saldırı yapacağını kim tahmin edebilirdi ki?

 Çok zekice. Gilliam ve benim planım bu değildi.

Ne dedin?

 Bilmediğini söyleme sakın.

Gilliam ve ben… Bizim planımız. Gilliam?

 Gilliam. [ A. Hitler]

DER EWİGE JUDE (1940) Sona Kadar Yahudi.

Ön ve kuyruk bölümleri birlikte çalışmalı. Bir ortaktan fazlasıydı, gerçekten. Benim dostumdu. Saçmalık. Sana inanmıyorum. Orijinal anlaşmamızda Yaketerina tünelinin sonunda isyan çıkacaktı. Tüm hayatta kalanlar kuyruk bölümüne dönecekti.

- Daha çok boş alanın keyfini çıkaracaklardı.

- Yalan söylüyorsun. Gilliam öyle şey yapmaz.Nihayetinde işe yaradı. Sizin karşı saldırınız isyanı 10 kat daha heyecanlı kıldı. Ne yazık ki ön bölümden beklenenin üzerinde can kaybı oldu ve Gilliam bedelini ödemek zorunda kaldı. İronik, değil mi?

 İnsan nasıl ölüm ve yaşam arasındaki ince çizgiyi geçiyor. Artık bizim için yapacak son bir şey kaldı. Rakamlara bakmak.

Alo Wilford, benim. Gilliam’ın yerindeyim. Bekle. Hala aynı oranda mı?

 Evet, hala %74. Tamam, devam edin. Bekle. 18′de bırakın. 18. yılın kutlaması olsun. Mükemmel bir fikir. Sizinkiler. Şimdi Gilliam’ın ne kastettiğini anlıyorum. Senin zeki ve akıllı olduğunu söylemişti. Ama hep gerginmişsin. En son ne zaman seviştin?

 Gilliam’ın dediği gibi, iki kolla kadını tutmak daha iyidir. Gilliam’ı özleyeceğim. Gece yarısı telefon konuşmalarımızı özleyeceğim. Saatlerce konuşabilirdi. Hem de tek kolla.

Birisi için bu trende hayatta kalmayı başarmak deliliğin bir noktasına kadar gelmişse kolaydır. Gilliam bunu çok iyi anlamıştı yaşamın devam edebilmesi ve dengenin korunması için korkunun, endişenin kargaşanın ve dehşetin sürmesi gerekiyordu. Böyle bir durum yoksa bunu biz yaratmalıyız. Bu bağlamda, senin yarattığın Büyük Curtis İhtilali tam bir başyapıttı.

Benimle gel Curtis. Sana bir şey göstermek istiyorum. Bunu hak ettin. Hadi gel. Şu anda uyanıyor. Çok hoş, değil mi?

 Huzur dolu. Onun kalbindesin. Hayatımı buna adadım. Ebedi Lokomotif. Ebediyetin ta kendisi. Trende hiç yalnız kaldın mı?

 En son ne zaman yalnızdın?

 Hatırlayamıyorsun değil mi?

 Lütfen yap. Acele etme. Az önce yazdım. Senin için Curtis. Al hadi. Ben yaşlandım. Benim yerime geçmeni istiyorum. Hep istediğin şey. Gilliam’ın da istediği şeydi. Lokomotifi gözetmelisin… Çalışır halde tutmalısın. Bak Curtis. Kapının ardında… Bölümler arında hep olmaları gereken yerde ve hep olacakları yerdeler. Sence neresi?

Tren. Ve şimdi insanların sayısı tam olarak gerektiği kadar. Hepsi doğru yerlerinde. Sence nedir bu?

 İnsanlık. Tren dünyadır. İnsanlık da biziz. Artık insanlığa liderlik etmek için kutsal bir görevin var.Sen olmazsan Curtis, insanlık yok olur. Liderleri olmadan insanların neler yaptığını gördün. Yakıp yok ederler.

Şunlara bak. İnsanlar böyledir. Biliyorsun. Daha önce de gördün. Daha önce de yaşadın. Tuhaf ve zavallılar, değil mi?

 Onları kendilerinden koruyabilirsin. Gilliam da seni kendinden korumuştu. Curtis. Senin kaderin bu. Tamamdır!

The Recruit/ Çaylak (2003)[Tecrübeli ajan Walter Burke ve James Clayton’filmin başında  aralarında geçen konuşma]

Beni dinle. Curtis, bu kadar duygusal olma. Herkesin yeri önceden bellidir.

**

HELAKE SEBEP OLAN MUTLU AZINLIK

 

BUKALEMUN, THE CAT’S PYJAMAS, ZELİG (1983)


Günümüzü anlamak isteyenlerin seyretmesi gereken filmlerden

Yönetmeni: Woody Allen

Türü: Komedi, Fantastik

Yapım Yılı: 1983

Ülke: ABD

Yayınlanan Tarih: 15 Haziran 1983

Senaryo yazarı: Woody Allen

Oyuncular: Woody Allen, Mia Farrow, John Buckwalter, Patrick Horgan , Marvin Chatinover, Stanley Swerdlow, Paul Nevens, Howard Erskine, Ralph Bell, Richard Whiting, Will Hussong, Robert Iglesia, Eli Resnick, Edward McPhillips, Gale Hansen, Michael Jeter, Peter McRobbie, Sol Lomita, Mary Louise Wilson, Alice Beardsley, Paula Trueman, Ed Lane, Marianne Tatum, Charles Denny, Michael Kell, Garrett M. Brown, Sharon Ferrol-Young, Richard Litt, Dimitri Vassilopoulos, John Rothman, Stephanie Farrow, Francis Beggins, Jean Trowbridge, Ken Chapin, Gerald Klein, Vincent Jerosa, Deborah Rush, Stanley Simmonds, Robert Berger, Jeanine Jackson

Özet:

1920′lerde, sansasyonel bir karakter olan Leonard Zelig, yirmili yılların fenomeniydi. Lindbergh kadar ünlü olduğunu düşünürseniz gerçekten son derece ilginçtir. Onun öyküsü medeniyetimizin tabiatını zamanımızın özelliklerini yansıtır. Her ne kadar sadece bir insanın hikayesi olsa da kültürümüzün bütün temalarını içeriyordu– kahramanlık, arzu, bu tür şeyler– ama dönüp tekrar baktığınızda, gerçekten çok gariptir. Yarattığı ilgi düşünüldüğünde hafızalardan bu kadar çabuk silinip gittiğini görmek çok ironik. O, elbette ki çok eğlenceli biriydi ama aynı zamanda insanların bir damarına basıyordu belki de hiç basılmasını istemeyecekleri bir damarlarına. Şüphesiz ki bu çok sıradışı bir öykü. (Filmden)

Leonard Zelig, kimle tanışırsa onun karakteristik özelliklerini taklit eden bukalemunvari bir adamdır. Huzuru ise sadece psikologunun kollarında bulmaktadır.

Amerika’nın şöhret ve ün düşkünlüğüyle dalga geçen filmde, tıpkı Yurttaş Kane’de olduğu gibi sahte haber görüntüleri montajlanarak Zelig’in sanki dönemin ünlüleriyle bir arada olduğu sahneler yaratılmış…

Hakkında İki yazı

ZELİG OLMAK

“Her ne kadar bir insan hikâyesi olsa da kültürümüzün bütün kahramanlık, arzu gibi bütün temalarını içeriyordu.”

Filmdeki röportajında böyle söylüyor Zelig hakkında Irving Howe. 1983 yapımı bir Woody Allen filmi olan Zelig’in bana kalırsa en iyi mottosu bu sözlerden oluşuyor. Kimdir bu Zelig, nedir hikâyesi, merak edenler için biraz bundan bahsedelim.

20li yıllarda Amerika’da yaşayan efsane bir adam olan Leonard Zelig’in belgeseli, kendisi hakkında görüşlerin alındığı röportajlarla başlıyor. 20’li yıllarda Zelig (Woody Allen) efsanesine şahit olmuş insanların, 80’lerdeki röportajlarıyla… Ardından, hızlıca akan siyah beyaz sahnelerle, savaş sonrası kendini eğlenceye, kutlamalara, çeşitli partilere ve içkiye vermiş Amerikan halkının görüntülerini görüyoruz ve Zelig’in hikâyesine başlıyoruz. Henüz onu tanımadan, efsanelerini duyuyor ve gittikçe de gizemini merak ediyoruz.

BUKALEMUN İNSAN

Leonard Zelig hakkındaki ilk kayıt yazar Scott Fitzgerald’dan geliyor. Fitzgerald defterine, bir ev partisinde aristokrat, cumhuriyetçi ve üst düzeyden intibası veren bir zatla tanıştığını; ama kendisini şaşkınlığı uğratan şeyin, aynı adamı bir saat sonra mutfakta gördüğünde demokrat tavırlar sergileyişi olduğunu yazıyor. “Hem de bu adam, halk tabasının aksanıyla, gırtlaktan konuşuyordu”. Ardından dizi dizi, Zelig’in henüz kim olduğunu bilmeden, “garip bir adam”olarak anlatılan hikâyeler geliyor. Calvin Turner da kendisiyle yapılan röportajda şöyle anlatıyor: kulübe birçok ganster gelirdi, hepsini tanırdık; fakat o gece gelen adamı daha önce hiç görmemiştim. Onun kim olduğunu öğrenmeye çalışırken adam bir anda ortadan kayboldu ve sonra müzik başladığında, orkestradaki adamı o ganstere çok benzettiğimi hatırlıyorum. Ama gangster beyazdı ve bu müzisyen ise siyah! Bu ve bunun gibi birçok örnekle anlatılıyor “garip adam Zelig”

Nasıl bir garipliği var peki Zelig’in? Onu nev-i şahsına münhasır yapan, yanında olduğu insanın özelliklerine bürünüyor olması, şeklen onun aynısı olması. Bir gün bir Asyalı, bir gün siyah, bir gün şişman göbekli, bir gün bir başka biri, bir bukalemun insan… Derken iyice farkedilmeye başlanılan Zelig yavaş yavaş incelenmeye, takip edilmeye başlanıyor. O artık tıp için bir vak’a, toplum içinse yeni bir merak ve eğlence kaynağı olma yolunda ilerliyor. Genç psikiyatrist olan Dr. Eudora Fletcher (Mia Farrow) Zelig’i başkalarının hayatlarına imrenmeyen, sağlıklı bir vatandaş yapacağına inanıyor. Zelig’le gönüllü olarak ilgilenmeye başlıyor, onunla hipnoz seansları yapıyor, bu seanslar kameraya çekiliyor. Hatta seansların birinde Zelig’ten başka insanlar gibi olmaya başladığı ilk ânı hatırlamasını isteyince Zelig şöyle diyor: “küçükken bir arkadaşım bana Moby Dick’i okuyup okumadığımı sormuştu ben de okumadığımı söylemeye utanarak okumuş gibi davranmıştım.”

TOPLUMUN YARATTIĞI KAHRAMAN

Zelig’in durumu tıp dünyasında çeşitli görüş farklılıklarına yol açıyor, gazeteler çarşaf çarşaf Zelig’i yazıyor, radyolar onun “hastalığı” ndaki gelişmeleri anbean halka aktarmaya uğraşıyor. Tüm bunlar kartopu etkisiyle büyüyor ve Zelig kısa bir süre sonra bir halk kahramanı haline geliyor. Küçük topluluklara yaptığı gösterilerde, onların isteği üzerine yanına getirilen kişinin şekline bürünüyor. Zelig maskotları, kol saatleri, oyuncakları yapılıyor ve hatta 1935 Warner Bros. yapımı “The Changing Man” filmi de onun hayatına dayandırılıyor. Bir de tüm bu süreç içerisinde Zelig ile doktoru arasında bir aşk da doğuyor. Zaman ilerledikçe Zelig “hastalığı”nda ilerleme kaydediyor ve artık kimsenin şekline bürünmüyor. Bu başarının ardından doktoru da gazetelerde, radyolarda haber oluyor; başarısı konuşuluyor.

Elbette bir süre sonra bu şan şöhretten nasiplenmek isteyenler de çıkıyor. Kendisinden çocuk sahibi olduğunu, hala Zelig’le evli olduğunu söyleyen kadınlardan, sahte doktorluk yaptığına dair iddalarla gelen hastalara, eski mahallesindeki komşularına kadar birçok insan, yüzlerce davayla çıkıyor Zelig’in karşına. Bundan sonra manşetler yine değişmeye başlıyor: “Zelig kötü bir ahlâki etki yaratıyor”. Tüm bunların etkisiyle Zelig eski sorunlarıyla tekrar buluşuyor ve bir yunan lokantasında bir anda bıyıklı, şapkalı bir yunana dönüşüveriyor. Ardından Zelig ortadan kayboluyor. Uzunca bir süre sonra, Eudora Fletcher’in farketmesiyle Hitler’in bir konuşmasında kürsünün arkasındaki subaylardan biri olarak göze çarpıyor. (Saul Bellow’un yorumuyla, faşizm Zelig’e topluluk içinde yok olmayı ve anonimleşmeyi sunuyor.) Zelig ve artık eşi olandır. Eudora Fletcher, Nazilerden bir uçakla kaçmaya çalışırken, bukalemun Zelig pilot oluyor ve atlantiki hiç mola vermeden geçmeyi başaran ilk pilot olmasının yanında bir de kendilerini takip eden tüm alman uçaklarını da atlatmayı başarıyor.

Amerika’ya dönüşlerindeyse yeniden bir kahraman olarak karşılanıyor Zelig ve eşi. Zelig’in hikâyesi burada bitiyor ama amerikan halkı yirmilerinde neyse, yine o olmaya devam ediyor.

MOCKUMENTARY FİLM

Kısaca bu şekilde özetleyebileceğim, 1983 yapımı Woody Allen filmi Zelig, türünün harika bir örneği, bir mockumentary film: yani sahte belgesel. Elbette Zelig adında biri hiç yok ve bu yazdıklarımın hepsi de tamamen bir Woody Allen yaratıcığılı ve kurgusundan ibaret. Mockumentary, hiç olmayan bir olayı, bir kişiyi ya da bir dönemi, tamamen kurmaca mantığıyla fakat teknik olarak belgesel anlayışıyla anlatan bir film türü.. Zelig’de türe dair teknik, çok titiz uygulanıyor ve böyle olunca da izleyici “bu adam galiba gerçekten yaşamış” hissine kapılıyor. Hızlandırılmış siyah beyaz resimler, kostümler, gazete küpürleri, basın açıklamaları ve o dönemi anlatan “günümüz” röportajları son derece gerçekçi. Woody Allen’ın şekilden şekile girmiş halleri, montajlanmış fotoğraflar ve diyaloglar da dört dörtlük.

Son zamanlarda örneklerine sıkça rastladığımız mockumentary film örneğini, Allen’ın yıllar öncesinde yapmış olması da kendisinin dehasına bir kanıt sayılabilir. Bir Woody Allen hayranı ya da takipçisi olmadım hiç fakat hakkını teslim etmeli.

Filmin mizah anlayışı, bunun dozu, sadece döneminin değil, tüm dönemlerin toplumlarına eleştiri ve evrensel insani duygular… “öteki” olmayı isteme arzusu, dışlanma korkuları, faşizm, kimlik bunalımları derken varolan bir anti-kahraman ve onu nereye koyacağını bilemeyen, hayatlarını bir kahramanın kurtaracağını düşünen bir toplum…

Tüm bunların eleştirisini, yapılabilecek en güzel yolla, ince mizahıyla yapıyor Woody Allen. Ayrıca filmdeki oyunculuğu da müthiş… Özellikle doktoruyla yaptığı seansları sırasında, elini kolunu nereye koyacağını bilmez halleri, içinde barındırdığı kişiliklerinin harika bir dışavurumu oluyor.

Film, mocumentary’ye dair izleyende bir şevk uyandırıyor ve türün diğer yapımlarını da merak ettiriyor. Son zamanlarda farklı bir şeyler izlemek isteyenlerin, türü merak edenlerin ve de en azından gülmek isteyenlerin kaçırmaması gerektiğini düşünüyorum.

Erişim: http://www.bakiniz.com/zelig-olmak/

BUKALEMUN TOPLUM

“Zelig”(1983), Leonard Zelig isimli etrafındaki insanlara dönüşebilen karakterin hayatını anlatan kurgusal bir belgeselden ibaret gibi görünse de, satır aralarını okuyunca temeli sağlam sosyal eleştiriler içeren bir şaheser olduğunu görebiliriz: Zelig aslında tek bir kişiyi değil, tüm toplumu portreler.     Woody Allen klasik belgesel anlatımını kullanarak 20′lerdeki toplumsal dönüşümü en doğru tespitlerle karikatürize etmiştir. Film, izleyeni Caz Dönemi’ne geri götürerek Amerikan toplumunun hayatına medya ve seri imalatın girmesiyle yaşanan hayat tarzı değişikliğine tanıklık ettiriyor. Halk öteki’leştirdiği Zelig’i medyanın liderliğiyle kah bağrına basıyor, kah yerin dibine batırıyor olsa da; aslında Zelig’in “öteki” olmaktan ziyade, toplumun bire bir temsili olduğunu kimse fark etmiyor.   

 Zelig etrafındaki insanların kendisini sevmesi için onların kılığına girerek onlar gibi davranan bir insandır. Yani, parçası olduğu toplumun geri kalan üyelerinden hiçbir farkı yoktur.

Film boyunca toplumun medyanın onlara “Al,” dediğini almalarını, “Sev,” dediğini sevmelerini, “Nefret et,” dediğinden nefret etmelerine şahit oluyoruz.

Sonuç itibariyle, toplum da Zelig gibi sürekli değişen ve ne olduğunun bilincinde olmayan insanlardan oluşuyordur.     Zelig önce halkın maskotu olarak görülüyor ve adına yazılan şarkılarla ve yer aldığı çeşitli şovlarla kitlesel medyanın bir parçası haline geliyor. Medyanın da etkisiyle toplum Zelig’i iyice benimsiyor ve popülerleştiriyor. Ancak, her topluma mal olmuş insan gibi Zelig de tek bir hatasıyla sahne ışıklarının altından kaldırılıyor. Birkaç gün önce Zelig hakkındaki şarkılarla Zelig dansı yapan halk onu kınıyor ve ona bir anda sırtını çeviriyor.

Bütün bu olanlar, iyileşme yolunda umut verici adımlar atan Zelig’in hayatını alt üst ediyor: Zelig bir süre ortadan yok oluyor. Daha sonra bulunduğunda ise onun Nazi’lerin arasına karışmış olduğunu görmek normal karşılanabilir. Sonuçta kişiliği olmayan Zelig’in toplum içinde yok olma arzusuyla Amerika’nın bireyciliğinden Faşizm’e kaçmasına çok şaşırmamak gerek.     

Woody Allen, genel olarak, film boyunca medyanın toplum üzerindeki etkisi dışında da bir çok toplumsal eleştiride bulunuyor. Örneğin, Eudora Fletcher’ın yazılı basında üstüne basa basa “Kadın Doktor” diye tabir edilmesini ve bir haber filminde “Kadınlar dikiş dikmek dışında başka işler de yapabiliyormuş” ibaresinin içerilmesini birer seksizim eleştirisi olarak kabul edebiliriz.

Bunların yanı sıra, Woody Allen Eudora Fletcher’ın annesiyle yapılmış bir röportajı da parodisel bir anlatım kullanarak medya manipülasyonu üzerinde de durmuş. Röportajda gazeteci anneye yazığı acıklı ve toplumun ilgisini çekecek başarı öyküsünün çizgisinde sorular yöneltir. Ancak Fletcher soruları hep aksini iddia edecek şekilde yanıtlayınca, istediği hikâyeyi elde edemeyeceğini anlayan gazeteci röportajı kısa keser.

 Film genel olarak ilgi çekici ve güldürücü bir uslupla bize bir ayna tutarak yaşadığımız toplumu karikatürize tipler halinde görmemizi sağlıyor. Woody Allen her zamanki ince ve kendine has espri anlayışıyla izleyenleri içinde yaşadıkları trajikomik oyunun farkına varmalarına yardımcı oluyor.

Erişim:  http://derinkivaner.blogspot.com/2009/11/bukalemun-toplum.html

http://www.itusozluk.com/goster.php/zelig

BELGESELİN TAM METNİ

O yirmili yılların fenomeniydi. Lindbergh kadar ünlü olduğunu düşünürseniz gerçekten son derece ilginç. Onun öyküsü medeniyetimizin tabiatını zamanımızın özelliklerini yansıtır. Her ne kadar sadece bir insanın hikayesi olsa da kültürümüzün bütün temalarını içeriyordu– kahramanlık, arzu, bu tür şeyler– ama dönüp tekrar baktığınızda, gerçekten çok garipti. Yarattığı ilgi düşünüldüğünde hafızalardan bu kadar çabuk silinip gittiğini görmek çok ironik. O, elbette ki çok eğlenceli biriydi ama aynı zamanda insanların bir damarına basıyordu belki de hiç basılmasını istemeyecekleri bir damarlarına. Şüphesiz ki bu çok sıradışı bir öykü.

Yıl 1928. Amerika, on yıl süren eşsiz başarısının tadını çıkarırken çıldırmış durumda. Jazz Devri, böyle diyorlar. Ritimler uyumsuz. İlişkiler daha rahat. Likör daha ucuz, tabi bulabilirseniz. Olağanüstü kahramanların, çılgın dublörlerin gizli eğlence yerlerinin ve renkli partilerin zamanı. Long lsland’da Bay ve bayan Henry Porter Sutton’ın düzenledikleri tipik bir parti, hayatın patronlarını. biraraya getiriyor. Politikacılar ve şairler yüksek sosyetenin kaymak tabakasıyla müşerref oluyor. Şu anda gördüğünüz Scott Fitzgerald ki kendisi gelecek nesiller için yirmili yılların sembolü olarak görülecektir. Defterine, insanda aristokrat izlenimi bırakan ve konuşurken zenginleri göklere çıkaran Leon Selwyn ya da Zelman isimli küçük meraklı bir adam hakkında birşeyler yazıyor. Coolidge ve Cumhuriyetçi Parti’den söz ederken hayranlığı gizleyemeyen sesi üst tabakadan Bostonlularınki gibidir. “Bir saat sonra,” diye yazar Fitzgerald “Aynı adamı mutfakta çalışanlardan biriyle konuşurken görünce “ şaşakaldım. Şimdi Demokrat “olduğunu iddia ediyordu ve “aksanı halk tabakasından birisiymiş gibi gırtlaktandı.” Bu Leonard Zelig hakkındaki ilk kayıt.

Bir yıl sonra, Florida.

New York Yankees’in antrenman kampında garip bir olay vuku bulur. Vurucuların sıradışı hamlelerini ölümsüzleştirmeye her daim hazır gazeteciler sahada tanımadıkları bir oyuncu görürler Babe Ruth’un arkasında sırasını beklemektedir. Listeye göre adı Lou Zelig’dir ama takımda adını daha önce duyan kimse yoktur. Güvenlik elemanları çağrılır ve Zelig alanın dışına çıkarılır. Olay ertesi günün gazetelerinde bir ayrıntı olarak yer alır.

 Aynı yıl, Chicago, Illinois.

Güneyde bir gizli-bar’da özel bir parti var. Sürüp giden hayatın mimarları dans edip cin içiyorlar. Partide bulunanlardan biri de garson Calvin Turner. Mekâna pek çok gangster geldi. Onlar iyi bahşiş verir ve bizimle ilgilenirlerdi. Biz de müşterilerimizle ilgilenirdik. O gece, garip bir adam geldi. Daha önce hiç görmediğim biri. Ben de oradakilerden birine sordum Dedim ki, “John, bu adamı tanıyor musun? “Daha önce gördün mü?” Bunun üzerine baktı ve “Hayır. Onu daha önce hiç görmedim. …Kim olduğunu bilmiyorum …ama şunu biliyorum; sert görünüşlü bir adam.” dedi. Başımı kaldırıp tekrar baktığımda adam kaybolmuştu. Nereye gitti, bilmiyorum. Tam o anda, müzik başladı ve müzisyenler çalmaya başladılar. Baktım ki orada zenci bir adam bateri çalıyor. Arkada çalıyordu ve adama dikkatle baktım ve şöyle dedim, “Şu gangstere ne kadar da benziyor “ama gangster beyazdı, bu adamsa siyah.” Ne olduğunu bilmiyorum.

New York City. Birkaç ay sonra. Polis, Leonard Zelig isimli bir işçinin ortadan kayboluşunu soruşturuyor. Ev sahibi kadınla patronu kaybolduğunu polise bildirmiş. Polise onun kendi halinde garip, küçümen bir adam olduğunu söylüyorlar. Zelig’in Greenwich Village dairesinde sadece iki ipucu bulunur. İlki Zelig’in Eugene O’Neill ile çektirmiş olduğu bir fotoğraf öbürü de Pagliacci gibi olduğu başka bir fotoğraf. Bir bilgi üzerine, onu Chinatown civarlarında aramaya başlarlar Çinlilerce işletilen bir şirketin arka tarafında Leonard Zelig’in tanımına uyan garip görünümlü bir Asyalı bulunur. Şüphelenen dedektifler yüzünden maskesini çıkarmaya çalışırlar ama ortada maske filan yoktur ve kavga çıkar. Zelig zor kullanılarak alınır ve Manhattan Hastanesi’ne götürülür. Ambulansta bağırıp çağırır Çinli aksanı ile küfürler eder Bunu üzerine kendisine deli gömleği giydirilir. Yirmi dakika sonra arabadan indiğinde gariptir, artık bir Çinli değil, beyaz ırktan biridir. Kafaları iyice karışan stajyerler Zelig’i -gözlem yapmak üzere- acile yatırırlar.

Sabah  7′de, psikiyatrist Dr. Eudora Fletcher, viziteye çıkmıştır. Bu acil vakayı ilk duyduğumda diğerlerinden farklı bir şey düşünmemiştim Onunla ilk karşılaşmam da biraz garipti. Çünkü onu doktorlardan biri sanmıştım. Davranışları son derece meslekten biri gibiydi. Leonard Zelig genç bir psikiyatrist olan Eudora Fletcher’ı büyüler. Hastanenin yönetim kadrosunu yeni hasta üzerinde çalışması konusunda ikna eder.

Pekâla, mesleğiniz nedir?

Ah, benim mi?

Psikiyatristim. Genelde saplantılı paranoidler üzerinde çalışırım. Anlatın. Anlatacak pek bir şey yok. Genelde eski kıtada çalışırım ve bir-iki tane psikanaliz üzerine makalem var. Viyana’da Frued’la beraber çalıştım. ‘Penis İmrenmesi’ kavramını ortaya attık. Freud bunun kadınlarla sınırlandırılması gerektiğini düşünüyordu. Söyledikleri anlamlı şeyler değildi. Okuduklarından ya da duyduklarından aklında kalmış psikolojik laf salatasından başka bir şey değildi. Garip olan şu ki, konuşması son derece akışkandı ve konu hakkında bilgisi olmayan birine son derece makul ve ikna edici gelebilirdi.

Her yerde böylesine değişik bir intiba bırakan Leonard Zelig kimdi?

Onun hakkında tüm bilinen ‘Bir Yaz Gecesi Rüyası’nın Ortodoks uyarlamasında Puck rolünde oynayan Avrupa Yahudi’si bir aktör olan Morris Zelig’in oğlu olduğuydu. Baba Zelig’in ikinci evliliği mütemadi bir şiddet döngüsüyle meşhurdur; öyle ki aile bir bowling salonunun üst katında yaşamasına rağmen gürültüden şikayetçi olan bowling salonundakilerdir. Gençliğinde Leonard sık sık Yahudi karşıtlarının saldırısına maruz kalır. Hiç onun tarafını tutmayıp her konuda onu suçlayan ebeveyni Yahudi karşıtlarından yana çıkar. Genelde onu küçük, karanlık bir odaya kilitleyerek cezalandırırlar. Gerçekten kızdıklarındaysa odaya onunla beraber girerler. Ölüm döşeğinde, Morris Zelig oğluna hayatın manasız bir azap kâbusu olduğunu söyler ve tek nasihati “telli çalgıları elinde tut”tur.

Hernekadar kardeşi Jack bir sinir krizi geçirse ve kızkardeşi Ruth soyguncu bir alkolik olsa da Leonard Zelig hayata ayak uydurmuş gibidir. Nasıl olmuşsa olmuş, paçayı yırtmıştır. Sonra birden, gelişen garip davranış. Zelig fenomenince büyülenmiş olan Dr. Fletcher bir dizi deney düzenler ve gözlemlemeleri için bazı kuşkucuları davet eder. Doktorların gözü önünde, Zelig mükemmel bir psikiyatra dönüşür. İçeri iki Fransız getirildiğindeyse Zelig karakterlerine uyum sağlar ve gayet düzgün Fransızca konuşur. Bir Çinlinin yanında durduğunda Asyalı özellikler geliştirir.

An itibarıyla olay basına yansımış durumda yeniliklere ve sansasyona susamış halk vak’ayla derhal ilgilenmeye başladı. Söylentiler o kadar yayılır ki Dr. Allan Sindell bir açıklama yapmak durumunda kalır. Şu anda çağımızın, belki de tüm zamanların bilimsel fenomeninin sınırlarını keşfetmeye henüz başlıyoruz.

Her gün basında Zelig ve onun bilmecemsi durumu hakkında yeni hikayeler yayınlanmaktadır.Doktorlar vak’ayı bütünüyle kavramaya çalışsa da kimse bir teşhis üzerinde görüşbirliğine varamaz.

Konu hakkında herkes birşeyler söylemeye çalışır.

Ben sorunun salgı bezlerinin yapısında olduğuna ikna oldum. Henüz guddelerde bir sorun olduğuna dair herhangi bir kanıt olmasa da ileri testler bize sorunun salgılamadan kaynaklandığını gösterecektir. Meksika yemeğinden kaptığı bir şey.

Dr. Birsky:

Bu dışavurum aslında nörolojiktir. Bu hasta bir beyin tümöründen dolayı acı çekmekte bir kaç hafta içinde ölmesi beni şaşırtmaz doğrusu. Henüz tümörün yerini tespit edemedik ama hâlâ arıyoruz.

İroniktir, iki hafta içinde beyin tümöründen ölen Dr. Birsky’nin kendisi olur. Leonard Zelig fena değil.

Spekülasyonlar ve testlerle geçen haftalar sırasında Eudora Fletcher hastanın fiziksel bir bozukluktan değil de psikolojik bir rahatsızlıktan dolayı acı çekiyor olabileceğini düşünmeye başlar. Tahminince Zelig’in değişken makyajı metamorfozlarının fiziksel dışavurumudur. Doktor heyeti, onun bu düşüncesine düşmanca yaklaşır. Heyet Zelig’in rahatsızlığının iskelet yapısındaki bir farklılıktan kaynaklanabileceğinde hemfikirdir.

Testler yanıldıklarını kanıtlar ve hasta için bir takım geçici soruna yol açar. Basın ve halk en ufak habere kulak kabartır gerçek hayattan bir drama odaklanmış durumdadırlar.

Manhattan Hastanesindeki destan sürüyor.

Bu sabah, doktorlar deneylere devam edildiğini bildirdi. Deneğin yanı başına birkaç kadın konmuş ama bir değişim gözlenmemiş önde gelen otoriteler olgunun kadınlarla gerçekleşmediğinde mutabık kaldı. Doktorlar deneylerini bir cüce ve bir tavukla sürdürecek. Leonard Zelig New York’un Manhattan Hastanesindeki bilim adamlarını şaşırtmaya devam ediyor. Sayısız testler yapıldı ancak hiçbiri bu şaşırtıcı davranışı açıklamaya yardımcı olmadı. Doktorların isteği üzerine iki aşırı-kilolu adamla yanyana getiriliyor. Adamlar obeziteleri hakkında konuşurken Zelig mucizevi bir şekilde bir anda kendini 115 kiloya çıkararak onlara katılıyor. Daha sonra, iki zenci adamın yanında Zelig de derhal bir zenci oluveriyor.

Bir sonraki ne olacak acaba?

Bu arada, herbir Amerikalının kendine özgü bir yaklaşımı var. Keşke şu değişen adam Lenny Zelig ben olsaydım. Farklı biri olurdum. Birgün bu arzum gerçekleşecek. Leonard Zelig Amerika Birleşik Devletleri’ndeki en iyi insanlardan biridir. O harika biri.

Yeni bir çözüm yolu arayan Dr. Fletcher deneği hipnotize eder. Bana neden yanında bulunduğun insana benzediğini söyle.

-Çünkü bu güvenli. -’Güvenli’ ile neyi kastediyorsun? Güvenli diğerleri gibi olmak. Güvende olmak mı istiyorsun? Sevilmek istiyorum. Dr. Fletcher, Zelig’in bilinçaltını sorgulayarak onun davranışlarındaki yap-boz’un parçalarını teker teker yerine koyar. Zamanını hastane ile 42. sokaktaki kütüphane arasında ikiye bölerek raporunu yazar.

Doktorlar, kapalı bir toplantıda Dr. Fletcher’ın Zelig’i bir insan-bukalemun olarak tanımladığı konuşmasını dinlerler.Tabiatın kendisine içinde bulunduğu ortama uygun renklere bürünmek gibi mükemmel bir koruyucu yöntem bahşettiği kertenkele misali Zelig de kendisini etrafındaki her kimse ona dönüştürerek korumaktadır.

Doktorlar dinler, tepkileri şüphelidir. “İmkânsız” derler. “Mantıkdışı.” “Şayet bir kertenkeleyse,”diye dalga geçer bir doktor “hastanenin parasını onu besleyerek çar-çur etmeyelim “birkaç sinek yakalayalım, yeter.”

Editör:

Bu sefer elimizde iyi bir hikaye olduğunu biliyorduk çünkü içinde her şey vardı. Duygusallık vardı. Beklenti vardı. Bu Zelig denen arkadaş, fakir bir aileden geliyormuş. Editörüm dedi ki, “Ted “Biz bu öykünün her gün başsayfada olmasını istiyoruz.” O günlerde, gazete satmak için her şey yapılırdı. Bir hikaye elde etmek için, süslemelere başvururdun abartırdın, gerçekle oynardın. Ama şimdi ortada bir hikaye vardı. Doğal hali buydu. Gerçeği yazacaktın, ve gazete satacaktı. Daha önce hiç olmamıştı. Birdenbire, Leonard Zelig konuşmaların bir numaraları konusu oldu …ilgi ve merakla tartışıldı.

Her toplantıda muhakkak bir Zelig şakası yapılır pop dansın hakim olduğu on yılda yeni bir tür ulusuçalkalar.

Kahverengi, beyaz ve dört gözlü olan nedir?

Milletler Cemiyeti’ndeki Leonard Zelig.

Yine de bukalemun insan herkesi kendinden geçirmez O, fanatikler için adaletsizliğin sembolüdür. Bu yaratık kapitalist insanı temsil ediyor. Sonuca ulaşmak için kılıktan kılığa giren bir yaratık Emekçilerin hileyle sömürülmesi. Ku Klux Klan için, Zelig zenciye ya da Kızılderili’ye dönüşebilen bir Yahudi olarak üçlü hedef demekti.

Aynı anda, Dr. Fletcher bulgularının doğruluğundan emin teorilerini sınamak üzere hastayla zaman geçirmek için yanmaktadır.

Etrafındaki insanlar gibi davranmaya başladığın ilk ânı hatırlıyor musun?

Okulda, bir kaç zeki adam Moby Dick’i okuyup okumadığımı sordular. Okumadığımı söylemeye utandım. Ve okumuş gibi mi davrandın?

Değişiklikler ne zaman otomatikleşmeye başladı?

Yıllar önce. Aziz Patrick Günü. Bir bara girdim. Yeşil bir elbise giymiyordum. Beni elleriyle gösteriyorlardı. Ben de İrlandalı oldum. Onlara İrlandalı olduğunu mu söyledin? Saçlarım kızıllaştı. Burnum kızarmaya başladı. Büyük patates kıtlığından ve küçük insanlardan konuşmaya başladım.

Dr. Fletcher’ın düşüncelerine katılmıyoruz. Bütün bunların hayal ürünü olduğuna inanıyoruz. Zelig’in durumunu ancak deney aşamasındaki ilaçların değiştirebileceğine inanıyoruz Bu yöntem her ne kadar riskli olsa da, mucizeler yarattığı da bilinen bir gerçektir. Zelig’e deney aşamasındaki bir ilaç verilir somadril hidrat. Durumunda bazı ciddi değişiklikler olur birkaç gün duvardan aşağı inemez. Sonra birden tam da Dr. Fletcher biraz aşama kaydetmişken Zelig’in istikbali sorununda yeni bir ihtimal doğar ve üvey kardeşi Ruth onu taburcu ettirir. “Evde bakılırsa daha iyi olur,” der doktorlara. Kızkardeşi ve onun eski bir şenlik düzenleyicisi olan sevgilisi  Martin Geist tarafından bakılacaktır. Sinir bozucu bir vak’adan kurtulmakla avunan doktorlar küçük bir direniş gösterirler.  Sadece Dr. Fletcher Zelig’i bir insan olarak umursamaktadır.

Zelig’in özel bakıma ihtiyacı olduğunda ısrar eder ama bunun bir yararı olmaz. Kimse onun yasal olarak Zelig üzerindeki haklarını sorgulamıyordu.

Üvey kardeşi ve vasisiydi ama Geist adında garip bir erkek arkadaşı vardı. Dolandırıcılıktan on yıla mahkûm olmuştu. Bir mülkü aynı anda birden çok kişiye satıyordu. Bir Delaware milletvekili aynı mülkü iki defa almıştı.

İnsan-bukalemuna bir gözatmak için caddelerde sıra olan kalabalıklar günlerce trafiği kilitler.

Zelig, çocukların ve turistlerin gözleyeceği bir manzaradır. Ülkenin her yerinden insanlar yeni mucizesini görebilecekleri bir yer için kavgaya tutuşur. Kardeşini sergilerken hatıra eşyaları satmak Ruth Zelig ve Martin Geist için sadece bir başlangıçtır. Leonard’ın enfes gösterisi için iki gün geçerli biletler satılmaktadır.

Kimseyi hayalkırıklığına uğratmaz ve istek üzerine şekilden şekle girer. Birdenbire bir cazibe merkezi olmuştur, ‘yeni bir şey’ bir ‘hilkat garibesi’!

1935 yapımı, Zelig’in hayatına dayanan film ‘Değişen Adam’da atmosfer çok iyi bir şekilde aktarılmış. Leonard’ın vesayetinden vazgeçemeyiz. Biliyorum, fırsatım olsa onu iyileştirebilirim. Avukatımız bile umutsuz olduğunu söylüyor.

Dr. Fletcher..

size Eudora diyebilir miyim? O aptal suratın arkasında o zombi bakışının arkasında gerçek bir insanoğlu var, ve ben onu dışarı çıkarabilirim. Nasıl?

Yeni bir yöntemle, bir teknikle. Her ne ise, kişisel bir şey olmalı. Yasal olarak yapabileceğim pek bir şey yok. Onlar umursamıyorlar. Onu kullanacaklar. Onu para kazanmak için bir şans gibi görüyorlar. Bak. Bu Leonard Zelig bebeklerinden satıyorlar. Film iş yapmadı. Sadece Leonard Zelig kalemleri ve nazar boncukları değil, saatler, oyuncaklar, kol saatleri, kitaplar ve ünlü bir Leonard Zelig bebeği vardı. Mutfak önlükleri, bukalemun-şekilli kulaklıklar hatta ünlü bir Leonard Zelig oyunu vardı. Leonard Zelig’den esinlenmiş bir sürü popüler şarkı vardı, melodileri ulusu ağlatıyordu. Ürünlere ve imza günlerine ek olarak sonu gelmeyen sergiler de vardır.

Hollywood’da, çok gözde bir kişiliktir ve bir film teklifi alır.

Clara Bow onu bir hafta sonu davet eder ve bütün kişiliklerini getirmesini söyler. Chicago’da ağır siklet şampiyonu Jack Dempsey ile tanışır Jack, antrenmanda Zelig’le şakalar yapar. Washington, D.C.’de, Calvin Coolidge ve Herbert Hoover ile tanıştırılır. Fransa’da, ‘Le Lezard’ olarak karşılanır. Paris’in müzik salonlarını onurlandırır. Performansıyla, onu her şeyin sembolü olarak gören Parisli entelektüellerin sevgisini kazanır. Bir haham oluşu o kadar gerçekçidir ki bazı Fransızlar onun Şeytan Adası’na gönderilmesini önerirler. Folies Bergere’de Josephine Baker bukalemun dansının kendi versiyonunu yapar ve daha sonra arkadaşlarına Zelig’i ‘inanılmaz’ ama ‘biraz yitik’ bulduğunu söyler. Herkes benim mekânıma gelirdi adı sanı bilinen herkes ve ara sıra biri Zelig’i getirirdi Leonard’ı. Leonard Cole Porter’ı büyülemişti bir şarkısında şöyle bir dize vardı “Sen mükemmelsin. Sen Leonard Zelig’sin.” Ama Zelig’le kafiyeli bir şey bulamadı. Yüksekten uçuyorum. Çünkü içimde bir his var Düşüyorum. Yalnız senin için düşüyorum. Gözüme takıldın. İçimde bir his var, düşüyorum Şu yüzüğü göster bana, ve ben içinden geçeyim. Hep bir başıma gezerdim, ah! Rastlantı eseri karşılaştık, ah! Şimdi ben diken üstündeyim, ah! Hey, Bay Zelig, bekle. Çünkü içimde bir his var Düşüyorum. Yalnız senin için düşüyorum.

Ah! Şovlar ve partiler

Zelig’in kardeşini ve onun sevgilisini zengin ve mütebbessim kılsa da Zelig’in öz-varoluşu aslında bir varolmayıştır. Kişilikten yoksun insani nitelikleri o kadar uzun zamandır hayatın hengâmesinde kaybolmuştur ki hep tek başına oturur, sessizce boşluğa bakarak Bir sıfır Bir gayri-insan Rol yapan bir ucube Bütün istediği uyum sağlamak, ait olmak düşmanlarına görünmez olmak ve sevilmektir ama ne uyum sağlayabilir ne de aidiyet yaşayabilir. Düşmanlarının denetimi altındadır, ve umursanmadan durur.

Hastane yönetimi Zelig’i unutmuş durumdadır.

Vesayeti için savaşan sadece Dr. Fletcher’dır. Mahkeme nihai temyizi de reddeder. Destansı hukuk savaşı boyunca avukatı Charles Koslow ile sık sık biraraya gelirler. Charles ona âşık olur ve  kendisiyle evlenmesi için Eudora’ya baskı yapar. Ne yapacağını bilememektedir. Gönlü varmasa da Leonard Zelig’i iyileştirmek konusundaki ümitleri tükenmeye başlamıştır. O yaz Geist İspanya’da bazı gösteriler ayarlar. Bu, son derece başarılı geçen Avrupa turnesinin son ayağıdır. Martin Geist’le Ruth Zelig arasındaki ilişki hasar görmüştür. Birbirlerinden sıkılmışlardır ve sık sık kavga ederler. Ruth, Luis Martinez adlı vasat ve korkak bir matadorla tanışıp da ona âşık olunca durum daha bir vahimleşir Martinez, Ruth Zelig’i etkilemek istese bile arenada her zamanki gibi panikler. talihi yaver gitmiştir ve Boğa kendi kendine beyin sarsıntısı geçirmiştir. Martinez boğayı öldürme ve kulağını kesip alma şerefine erer. Kulağı âşığına hediye etme cesaretini kendinde bulur. O akşam, kıskançlıktan deliye dönmüş Martin Geist otel odasına döner Ruth Zelig’in yoluna çıkar. Ondan kulağı ister. Kadın reddeder. Geist ısrar eder. Kudurmuşçasına kavga ederler, ve Martinez saklandığı dolapta bulunur. Geist tabancası çıkarır ve onu vurur. Sonra silahı Zelig’in üvey kardeşine çevirip öldürür. Ve son olarak da kendi hayatına son verir. Bu kıskançlık şiddeti cümbüşünde Leonard Zelig’in hayatı tersyüz olur.

İlk başta, haber bütün dünyada yankılanır.

Kısa bir süre sonra heyecana aç halkın ilgisi odaklandığı hızda dağılır. Taze skandallar ortaya çıkar ve manşet olur. Jazz Dönemi’nin gündemi çok hızlı değişmektedir Yerli kabilelerindeki evler gibi. Manipüle edilen bir toplum kolay unutur. Yirmili yıllar bir kırılma noktasında ve Leonard Zelig hâlâ bulunabilmiş değil. Dr. Eudora Fletcher umarsızca onu arar. Birkaç denemeden hayalkırıklığı ile ayrılınca cesareti söner ve vazgeçer. Bunun bir utanç olduğunu düşünüyordum. Adımı duyurabileceğim yegâne vaka orada bir yerlerdeydi. Onu nasıl iyileştireceğimi bilmiyordum ama onu bulabilirsem yeni ve yaratıcı bir yöntemle hayatını değiştirebileceğime inanıyordum Bir şans bulabilseydim.

300,000 inanan Aziz Peter kilisesinin önünde  Papa Xl. Pius’u görmek için beklemektedir. 12 görevlinin omuzlarında taşıdığı Mukaddes Peder’i taşıyan Adjustortoria koltuğu Papa’nın mukaddesatını tüm dünya ile paylaşacağı âna balkona götürülür. Bu, tören son 63 yıl içinde ilk defa yapılmaktadır ve Kutsal Hafta’nın dini merasimlerinin yapıldığı. Paskalya Pazarı’nın doruk noktasıdır.

O da nesi? Papa’nın bulunduğu yerde bir karışıklık mı çıktı? Orada bulunmaması gereken biri var. Korumalar kargaşanın çıktığı yere çağrılırken Papa Pius Xl hazretleri davetsiz misafiri elindeki kutsal ferman ile uzaklaştırmaya çalışmaktadır. İnananlar gözlerine inanamamaktadır. Bu, elbette, Zelig’dir. İtalyan otoritelerince Birleşik Devletler’e geri gönderilir ve tekrar Manhattan Hastanesine yatırılır.

Leonard Zelig’i tedavi edebilecek olmama çok sevindim artık kendisi hastanenin vesayeti altındadır. Bana bu şansı tanıdıkları için hastane yönetimine müteşekkirim. Onu başka hayatlara imrenmeyen, yararlı, kendi kişiliğinde bir vatandaş olarak topluma kazandıracağımı umuyorum. Dr. Fletcher evliliği düşünecek vakti yoktur. Tüm ilgisini Leonard Zelig üzerinde yoğunlaştırmak zorundadır. Planı, Zelig’i kır evine götürmektir. Toplumdan uzak ‘nötr’ bir ortam kuracaktır. Hastayı iyi etmenin yeni bir yolunu bulmaya çalışacaktır, türünün tek örneği rahatsızlığın içine nüfuz edebilmek umuduyla. Çalışmasının öneminin  farkında olan Eudora Fletcher seanslarını bir filme kaydetmeyi tasarlar. Kuzeni Paul Deghuee’le iletişime geçer Paul, mucit ve ‘part-time’ kameramandır. Şöyle dedi: “Gelecek nesiller ve bilim dünyası için …Bu vak’ayı kayıt altında tutmak istiyorum…” “Kamera çok sessiz çalışmalı.” Ben de, “Neden sadece not tutmuyorsun?” diye cevap verdim. “Paul” dedi, “bir adam fiziksel …görünümünü değiştiriyorsa, bunu gözlerinle görmek istersin. …Okuyamazsın.” “Bunlar bir yana, tarihe geçmek istiyorum.” Beyaz oda büyük bir özenle olabildiğince sessizleştirilir. Dr. Fletcher’ın evi olabildiğince sade döşenir. Sakar kamera ışıkları gerekli aydınlığı sağlamaları için duvara çivilenir. Mikrofonlar, özel olarak seçilmiş yerlerde saklanır. Kamera, çıplak haline nazaran daha az dikkat çektiği bir cam panelin arkasından çekim yapmaktadır. Motorun sesi sorun teşkil eder. Bu da bir battaniye ve elde başka ne varsa onlar bastırılır. Bu dapdar yerden kameraman Paul Deghue ünlü “Beyaz Oda Seansları”nı çekecektir, psikoterapi tarihinin en önemli belgelerinden birini.

Günümüzün standartlarını düşününce Beyaz Oda Seansları çok ilkel görünür bununla birlikte, hasta ile doktor arasında çok güçlü bir kişisel ilişki geliştirmede Zelig bir psikozlu muydu, yoksa yalnızca nevrotik bir rahatsızlığı mı vardı?.. sorusu doktorlar arasında sonu gelmeyen tartışmalara yol açmıştır. Benim düşüncem onun duygularının normal insanlardan farklı. olmadığı yönündeydi. Onun için belki pekâla uyumlu bir insan denebilir. Sadece bu uyumu uç bir noktaya taşımıştı, uç bir alana. Onun, “mükemmel konformist” olarak algılanabileceğini düşünmüştüm.

Leonard, neden burada olduğunu biliyor musun?

Psikiyatri tartışması, değil mi?

Sen doktor musun?

Evet. Belki son makalemi okumuşsunuzdur saplantılı paranoyahakkında. Herşeyin akılda bittiğine bağladım. Sanırım söylemem lazım, sen doktor değilsin. Ben de size şaka yapıyorsunuz derim. Söz açılmışken, burası hep böyle aydınlık mı? Bu seansları filme alıyorum, tabi senin için sorun teşkil etmezse. Orada biri var, değil mi?

Doğru. Bu bir kamera. Neden basit gerçeklikle başlamıyoruz.

Leonard, sen doktor değilsin. Sen hastasın. Doktor olan benim. Senin yerinde olsam bunu öyle herkese söylemezdim. Leonard, sen doktor değilsin. İyileşecek mi? Şehre geri dönmeliyim. Gerçekten. İlginç bir vak’am var Farklı kişilikli Siyam ikizleriyle ikili (=4) çalışmalar yapıyorum. Bana sekiz kişi ödeme yapıyor. “İlk haftanın seansları pek de iyi geçmedi…” diye yazar günlüğüne Dr. Fletcher. “Leonard kendini bana adapte ediyor …ve doktor olduğuna inanmış. …Kendini koruyor ve şüpheci. …Onda insanı kendisine çeken bir şey de var. …Kıvrak zekâlı ve enerjik. …Belki de beni harekete geçiren onun had safhada biçare oluşu. “Esnek olmalıyım ve işi oluruna bırakmalıyım.”

Bugün nasılsın, Leonard? İyiyim. Ama hemen şehre dönmem lazım. Bir kurs veriyorum

Psikiyatri Enstitüsünde mastürbasyon üzerine bir kurs. Anlıyorum. Ben bir doktorum, ve ben Suçluluğa dayalı mastürbasyon. Suçluluğa dayalı değil. İleri düzey dersler veriyorum. Orada son derece saygı gören bir doktorum. Gözlerin bu kalemi takip etsin. Sadece derin nefes al. Rahatla. Beni hipnotize etmeye çalışıyorsunuz. -Sakıncası var mı? -Evet var. Ben bir doktorum. Sen doktor değilsin. Ben doktorum. Hadi rahatla. Yapamam. Hemen şehre dönmem lazım. Şu mastürbasyon dersim var. Orada olmazsam, bensiz başlarlar. Haftalar geçer Dr. Fletcher’ın her geçen gün daha çok hüsran duymaktadır. “Leonard doktor olduğunda ısrarını sürdürüyor “onu hipnotize etmeme bile izin vermiyor,” diye yazar. “Geçen yıl yaşadıklarının onu her zamankinden “daha savunmacı yaptığına inanıyorum. “Bu cesaret ümit kırıcı.” Büyük bir baskı altındaydı. Farketmemeniz imkânsızdı. Üzgün ve gergindi. Zelig iyiydi, şekerleme yapıyordu, sandalyesini oturup kitap okuyordu. Kendisini Dr. Zelig olarak tanıtıyordu. Psikiyatri kitapları okuyordu. Ona bir günlüğüne uzaklaşıp rahatlamasını söyledim. Sinirleri aşırı derece gerilmişti. Dr. Fletcher, Zelig’i tek başına bırakır ve kuzeni Paul Deghuee’nin tavsiyesi üzerine rahatlamak için  nişanlısıyla birkaç saat dışarı çıkar.. İlkin Broadway’e, oradan da ünlü bir gece kulübüne giderler Sahnedeki hareketli gösterinin aksine Dr. Fletcher dalgın ve tedirgindir. Hastasından başka bir şey düşünemez haldedir. Nişanlısı Koslow’la uyuşamamaktadırlar. Adam, onun Zelig takıntısından nefret etmektedir. İronik olarak, gece kulübünün o gürültülü, duman kaplı. ortamında, Eudora Fletcher davada büyük bir ilerleme sağlayacak, son derece akıl dolu ve yaratıcı bir plan geliştirir. Dr. Zelig.

Acaba bir sorunu çözmemde yardımcı olabilir misiniz?

Elimden geleni yaparım. Ama elbette, hiçbirşey için söz verilmez. Geçen hafta, son derece eğitimli bir grup insanla beraberdim

“Moby Dick” adlı roman hakkında konuşuyorlardı. Kitabı okumadığımı söylemeye çekindim, bu yüzden yalan söyledim. O kadar hoşlarına gitmek istiyorum ki öbür insanlar gibi olmayı karşı koyamayacak derecede. Bu doğal bir şey. Ama bazen o kadar abartıyorum ki, düğümlenip kalıyorum. Siz bir doktorsunuz. Bununla nasıl başa çıkacağınızı bilmeniz gerekir. Ama işin aslı ben gerçekte doktor değilim. Değil misiniz? Doktormuşum gibi yapıyorum arkadaşlarıma uyum sağlamak için. Biliyorsunuz, onlar doktor. Bu önemli. Ama siz doktorsunuz, bana yardım edebilirsiniz. Bana yardım etmelisiniz. Aslına bakarsanız, ben böyle düşünmüyorum. Bütün hayatım yalan oldu. Her an kılıktan kılığa giriyorum. Yardıma ihtiyacınız var, hanımefendi. Geçen gece, rüyamda ateşin içine düşüyordum. Bu ne anlama geliyor? Bu çok kötü. Bilmiyorum. Doktor. Biliyorum ben karmaşık bir hastayım.

-Bilemeyeceğim. -Ben neden acı çekiyorum? Nasıl bilebilirim ki? Ben doktor değilim. Değil misiniz? -Hayır. Doktor muyum? -Kimsiniz siz? Ne demek istiyorsunuz? Bunlar zor sorular. Leonard Zelig? Kesinlikle. Ama o kim?

Sen. Ben hiçkimseyim. Ben hiçbir şeyim. Ben tutun beni. Düşüyorum.

Kimlik bunalımı üzerinde oynayarak Dr. Fletcher Zelig’in dikkatini dağıtır ve onu geçici bir dezoryantasyona uğratır. Gardı düştüğünden, Zelig’i kolayca hipnoza sokar. Nihayet, post-hipnotik telkin vasıtasıyla ….onu transa sokabilecektir.

Erkek kardeşim beni dövüyor. Kızkardeşim erkek kardeşimi dövüyor. Babam, kızkardeşimi, erkek kardeşimi ve beni dövüyor. Annem babamı, kız kardeşimi beni ve erkek kardeşimi dövüyor. Komşular ailemizi dövüyor. Aşağı bloktan insanlar komşularımızı ve ailemizi dövüyor. Ben oniki yaşındayım. Bir sinagoga giriyorum. Hahama hayatın anlamını soruyorum. Bana hayatın anlamını söylüyor ama İbranice olarak. İbranice bilmiyorum. Bana 600 $ karşılığında İbranice dersi vermek istiyor. Dr. Fletcher’ın terapisi iki uç noktadan meydana gelmektedir. Trans halindeyken Zelig’in kişiliği derin bir şekilde araştırılmakta ve yeniden inşa edilmekte; ..bilinç halindeykense kendisi sevgi, şevkat ve sınırsız müsamaha …ile desteklenmektedir. Tamamen açık sözlü olacaksın. Transtasın. Benim olmanı istediğimi sandığın değil kendin olacaksın. Şimdi, burası hakkında ne düşünüyorsun? Olabileceklerin en kötüsü. Kırsaldan nefret ederim. Otlardan ve sivrisineklerden nefret ediyorum. Ve yemekler Aşçılığın berbat. Gözlemelerin Onları sen bakmıyorken çöpe atıyorum. Anlattığın fıkralar eğlenceli sanıyorsun ama sadece uzun ve manasızlar. Sonu olmayan şeyler. Anlıyorum. Peki ya başka? Seninle yatmak istiyorum. Bu beni şaşırttı. Benden pek hoşlandığını düşünmüyordum. Seni seviyorum. Öyle mi? Çok tatlısın çünkü sen sandığın kadar zeki değilsin. Karmakarışıksın ve sinirlisin, ve berbat bir aşçısın. Şu gözlemeler Seni seviyorum. Sana bakmak, gözkulak olmak istiyorum. Daha fazla gözleme istemiyorum. İşe başlarken amacım Leonard’ı isim yapmak için kullanmaktı. Ama daha sonra kendimi ona karşı güçlü duygular hisseder buldum. Çekici biri olduğumu hiç sanmazdım. Hiç gerçek bir aşk yaşamamıştım. Charles Koslow annemin evlenmemi isteyeceği …türden bir adamdı. Her geçen gün hastasına olan güveni artan Dr. Fletcher onu tedbiri elden tamamen bırakmadan dışarı çıkarır -kızkardeşinin Teaneck yakınlarındaki evinde bir akşam.- Meryl Fletcher havacıydı, başarılı bir profesyonel pilot. Eudora Fletcher ise amatör pilottu ve akşam rahatlayarak, uçuş hikayelerini yeniden anlatarak geçirildi. Haftalar geçtikçe Zelig kendi fikirlerini ifade etmek konusunda daha çok cesaretleniyordu. İyi korunan şeyin değeri hemen artar çünkü. Üvey annemden nefret ederdim. Kim bilirse bilsin, umrumda değil. Beyzbolu seviyorum. Bir anlamı olmasına lüzum yok. İzlemesi çok güzel. Ben Demokratım. Her zaman bir Demokrat oldum. Seninle bu kaset konusunda aynı fikirde olmasam olur mu? Elbette. Brahms benim için çok fazla acıklı. Kendin olmalı ve kendi ahlâkî seçimlerini yapmalısın cesaret gerektirse de. Yoksa bir robot ya da kertenkele olursun. Şu avukatla gerçekten evlenecek misin? Evlenmemeni tercih ederdim. Katılmıyorum. Bence bu Mussolini denen herif kaybedenin teki. Acaba sevişecek miyiz? Üç ay geçmiştir ve yönetim hastayı sınamak istemektedir. Dr. Fletcher Zelig’in binadan ayrılmaya hazır olmadığını söyler. Doktorlar, onunla orada görüşmeyi kabul ederler. Dört gün sonraya gün belirlenir. Dr. Fletcher kayda değer bir ilerleme sağlanmadıysa vak’adan uzaklaştırılacaktır. Gergindim, çünkü uyanıkken transta yaşadıklarını hiç hatırlamıyordu bense acaba diyordum, bu ikisini birleştirmenin bir yolu var mıydı? Endişe ettiğim bir başka husus da güçlü kişiliklerle birlikteyken kendi kişiliğini kaybetmesiydi. Pazar günü öğle vakti, doktorlar gelirler. Onları Eudora Fletcher ve Leonard Zelig karşılar ve etrafı gezdirirler. Dr. Fletcher gergin,.. Leonard Zelig soğukkanlı ve rahat görünmektedir. Etrafı doktorlarla çevrili olsa da onlardan birine dönüşmez. Görünüşe göre, ortada çok büyük bir başarı vardır tâ ki Dr. Henry Mayerson masumâne bir şekilde hava durumundan söz edip güzel bir gün olduğu yorumunu yapana kadar. Zelig, güzel bir gün olduğu konusunda Dr. Mayerson’a katılmadığını söyler. Dr. Mayerson Zelig’in hükmünün katılığı karşısında afallar. Havanın güneşli olduğuna ama çok da sıcak olmadığına dikkat çeker. Kişisel düşüncelerini korkusuzca dile getirme eğitimi almış olan Zelig’in tutumu saldırgancadır. Diğer konumunda çok uzun bir süre kalmıştır. Şimdi de aşırı-fikirlenmiştir; kendisiyle uyuşmayan herhangi bir fikre tahammül edememektedir. Onu tek bir tarafa doğru aşırı yönlendirmiştim. Dr. Mayerson’a ve bazı kurul üyelerine bir tırmıkla vurdu. Evet bu olmasını istediğimiz şey değildi ama ben yine de bir şeyleri başardım diye düşündüm. Onunla iki hafta daha çalışabilseydim onun ayarlarını düzeltebilir ve Leonard Zelig’i kendi kişiliğine sokabilirdim. Kahraman Dr. Eudora Nesbit Fletcher, ya da kahramâne mi desek Güzel ve zeki genç psikiyatrist bukalemun insan Leonard Zelig’in zihinsel bir rahatsızlıktan dolayı acı çektiği düşüncesine olan inancını hiç kaybetmedi.

Kuzeni kameraman Paul Deghuee ile birlikte çalışan doktor, tedavinin Zelig’in hipnoz halindeki görüntülerini de içeren bazı önemli anlarını kaydetmeyi başardı. Hasta ve doktor sıkı arkadaş oldular ve tedavi anların dışında da birlikte olmaya başladılar. Taraftar bulamadığı düşüncesindeki ısrarı kendisine psikiyatri alanında büyük bir başarı getirdi. Kim demiş kadınlar sadece dikiş dikmekten anlar diye?

Şimdi City Hall’a yeni şöhrete şehrin anahtarlarının verildiği yere uzanıyoruz. New York’un anahtarlarını size sunmaktan onur duyuyoruz. Jimmy Walker buraya kadar gelip “Kertenkele Leonard”ı söyleyemedi. Kendisi çok meşgulmüş. Belediye Binası ziyaretinden sonra, Zelig’in bilime meydan okuyan rahatsızlığını tedavi eden güzel deha Eudora Fletcher New York Waldorf-Astoria üyesi bilim adamlarınca onurlandırıldı. Şu anda görüntüye gelenler sadece psikiyatri değil, aynı zamanda fizik, biyoloji, matematik vesair alanda dünya çapında önemli insanlar. Dr. Fletcher, modern kan hastalığının babası sayılan Nils Andersen ile fikir alışverişi yapıyor. Aynı hafta daha sonra, Dr. Fletcher bu sefer de ilk gemisini vaftiz ettirerek şereflendirildi. Sıradan küçük bir kız için büyük bir başarı hikayesi. Cathrine Fletcher Hanımefendi’nin evindeyiz. Kendisi haberlerdeki ünlü psikiyatrist Dr. Eudora Fletcher’ın annesi. Sayın Fletcher size ilk olarak şunu sormak istiyorum, bir tıp dehası yetiştirmek nasıl bir şeydi? Birsürü fedakârlıkta bulunmuş olmalısınız Kızınızı tıp okuması için zorlamışsınız. Mikrofona konuşun lütfen. Fedakârlık mı? Hiç olmadı. John borsacıydı. Çok paramız vardı ben de zaten zengin bir Philadelphia ailesindenim. Eminim kızınız tâ çocukluğundan beri hep doktor olmak istemiştir. Sanmıyorum. Hep pilot olmak istediğini sanırdım kızkardeşi Meryl gibi, sonra evli barklı biri Ama çok içine kapanık bir çocuktu. Ama her anne kendi çocuğunun sizin kızınız gibi bir başarı kazanmasını ister. Çok zor bir kızdı. Bize kocanızı anlatın. Anladığım kadarıyla sıradan bir işadamıydı. Kızının böyle ünlenmesinden eminim heyecanlanıp memnun olmuştur. John problemliydi–Bunalım. İçerdi. Eee, Bn. Fletcher, bizimle bugün konuştuğunuz için çok teşekkürler. San Simeon’da, ünlü gazete sahibi William Randolph’un muhteşem hayal-ülkesinde sosyetenin bildik simaları günlerini gün ediyorlar. Marie Dressler ve Bay Hearst. San Simeon’un her zaman tutulan bir konuğu olan Bn. Dressler ateşli bir hayranının çiçeklerini kabul ediyor. Yanındaki Marion Davies. İş zamanlarında Davies her zaman çok ciddidir Ama burada, bu harikulade oyun alanında eğlenceli yanını gösteriyor. Şu an yanındaki malumunuz Charlie Chaplin her zaman şakacı. New York 3,000 mil ötede olsa da Jimmy Walker Bay Hearst’ün çekim alanında görünüyor. Diğer bir  New Yorklu da Leonard Zelig herkesin favori kovboyu Tommiks’in taklidini yapıyor. Tony kıskanmayacak mı? Tony Tom’un atı ve bize hep her yere beraber gittikleri söylenirdi. İşte yine Chaplin bu sefer Adolphe Menjou’yla. Bunlar da Claire Windsor Delores del Rio ve cazibeli Eudora Fletcher Hollywood’un en yeni sansasyonel dansçısı James Cagney’le söyleşiyor. Bakın burada ne var? Yalnız Carole Lombard adında güzel bir bayan. Dr. Fletcher ve Leonard Zelig Bobby Jones’la beraber Bay Hearst’ün golf sahasında atış yapıyorlar. Leonard o eski bukalemun kişiliğine dönmez de bir golf profesyoneli olmayacaksa, ben Bobby’e para koyardım. Ama kimin umurunda, onlar eğleniyor ya?

Bu ülkenin çocuklarına bir tavsiyede bulunmak ister misiniz?

Elbette. Çocuklar, kendiniz olmalısınız. Olduğunuzdan başkasıymış gibi davranmayın onların bütün cevapları bildiğini düşünmeyin. Kendiniz olun, konuşun, aklınızdakini söyleyin. Belki bu başka ülkelerde mümkün değildir ama Amerika’da işler böyle yürür.  Ben sürüngenler familyasının bir üyesiydim ama artık değilim. Zelig, artık bukalemun değil, kendisidir. Politika, sanat ve aşk üzerine düşüncelerini dürüstçe ve direkt dillendirir. Beğenileri rüküş bulunsa da bu kendisidir.

Zelig, Nihayet bir bireydir, bir insandır. Artık çevresinin emniyette bir parçası olmak için kişiliğinden ödün vermiyordur. Beğenileri berbat değildi. Beyzbol izlemeyi Moby Dick okumaya tercih eden biriydi. Ayağını kaydıran da bu olmuştu ve olaylar gelişmişti. Sembolik bir anlamı vardı. Marksistler için o önemli biriydi. Katolik kilisesi Vatikan olayından dolayı onu hiç affetmedi. Bunalım’ın keşmekeşindeki Amerikan halkı onu kişisel gelişim ve kendini gerçekleştirme olasılığının bir sembolü olarak görüyordu. Ve elbette, Freudçuların da keyfi gıcırdı. Onu istedikleri gibi yorumluyorlardı. Hepsi sembolist yaklaşımlardı ama iki entelektüelin aynı manada buluştuğu yoktu. Bu psikiyatrinin bir zaferi olarak görülebilir mi, bilmiyorum. Daha çok estetik içgüdünün zaferi gibi bir şeydi. Dr. Fletcher’ın tekniği zamanın terapi okullarına hiçbirşey borçlu değildi Ama onu istedikleri gibi algıladılar. Onunki, farklı ve muazzam bir yaratıcı başarıydı. Tekrar düşündüğümde, bana öyle geliyor ki Zelig’in öyküsü Amerika’daki pek çok Yahudi deneyimini yansıtıyordu. zorla içine itilmiş ve bir yer edinmeye zorlanmışlardı. Ve bu kültüre asimile olmaya sevkedilmişlerdi. Deliler gibi asimile olmak istiyordu. Bu deneyim Eudora Fletcher’ın hayatını da değiştirmiştir. Onun için, şan, şöhret boş ödüllerdir …ve hayatını ihtiraslarının kışkırttığı ergen fantezileriyle geçirmeyecektir. O ve hastası birbirlerine âşık olmuşlardır.

Dr. Fletcher’ın avukat Koslow’dan ayrılıp Zelig’le evlenmeyi planladığını açıklaması kimseyi şaşırtmaz.

Ondan güç alıyordu. Birbirlerine o kadar âşıklardı ki kardeşim yıllardır olduğundan çok daha mutlu görünüyordu. Planlarını göre baharda evleneceklerdi ama tam o sıra, elbette, herşey allak bullak oldu. Düğüne iki hafta kala eski bir show-girl olan Lita Fox ortaya çıkar ve Zelig’le evli olduğunu iddia eder. İddiasına göre ondan bir de çocuğu vardır. Skandal patlar verir. Bir yıl önce evlendik. Bana doktor olduğunu söyledi. Doktora benziyordu. Ben de gösteri işindeyim. Baltimore’a gittik, ve evlendik bunu kanıtlayacak bir cüzdanım da var. Onunla farklı bir kişilikteyken evlenmişti. Kadın, gazetede Zelig’in Eudora Fletcher’la evlenmek üzere olduğunu okuyunca gururuna dokunmuş, ve hukukî kanallara başvurmaya karar vermişti. Zelig kendini mahkemede savunacağını söyler yavaş yavaş halk desteğini yitirmektedir. Zeki avukatlar Lita Fox’u terkedilen bir kadın gibi gösterir. Çocuk ihmal edilmiş, zavallı ve babasızdır. Zelig hayatını büyük bir meblağ karşılığında Hollywood’a satmıştır. Skandal patlayınca, stüdyo parayı geri ister. Zelig ancak yarısını ödeyebilir. Geri kalanı harcanmıştır. Stüdyo kızıp, ona hayatının yarısını geri verir. En iyi anları onlar alır. Ona kalan uyku ve yemek vakitleridir. Zelig skandalla sarsılır, ama bu sadece bir başlangıçtır. Bir başka kadın ortaya çıkar. Hediyelik eşya dükkânında satıcı olan Wisconsinli Helen Gray Zelig’in, ikizlerinin babası olduğunu iddia eder. Avukatlara, kendisini kürk avcısıyım diye kandırdığını söyler. Zelig hiçbirşey hatırlamaz, ancak bir nöbet ânında olmuş olabileceğini kabul eder. Bu, kapının açıldığına dair bir sinyal olur. Benimle First Church of Harlem’de evlendi. Duke Ellington’un kardeşi olduğunu söyledi. Arabamı parçalayan adam oydu. Yepyeniydi. Sonra annemin bileğini tersine döndürüverdi. Epey yaşlı birisi ve bileğini çok kullanıyor. Evimi iğrenç bir renge boyadı. Boyacı olduğunu söylemişti. Gözlerime inanamadım. Sonra da ortadan kayboldu. Zelig’in girdiği her kişiliğin davranışından sorumlu olması ihtimali.. düzinelerce dava demektir. Kendisine iki eşlilikten, zinadan trafik kazalarından, intihalden, ev kazalarından ihmalden, mülke tecavüzden ve gereksiz yere diş çekmekten dava açılır. Herkesten özür dilemek istiyorum. Bu kadınlarla evlenmiş olduğum için gerçekten çok üzgünüm. Sadece bilemiyorum. Böyle olması gerektiğini düşünmüşüm. Apandistini aldığım beyefendiye ne diyeceğimi bilemiyorum. Teselli olacaksa Hâlâ evin etrafında bir yerde olmalı. En derin özürüm Detroit’ten Trokman ailesine. Daha önce hiç çocuk doğurtmamıştım buz maşasıyla yapılıyor sanmışım.

Yasal boşlukları ve teknik detayları acımasızca kullanan Amerikalı hukukçular alan araştırmasında. Zelig suçlu olarak damgalanır. Dr. Fletcher’ın, onun bukalemun dönemindeki. davranışlarından sorumlu tutulamayacağındaki ısrarı işe yaramaz.

Leonard Zelig kötü bir ahlâkî etki yaratıyor. Amerika ahlâklı bir ülke. Allah korkusu olan bir ülke. Çokeşlilik ve sahtekârlık skandallarına göz yumamayız. Temiz bir toplum istiyorsak, bence, küçük Yahudi linç edilmeli. Aşağılayıcı sınav boyunca Eudora Fletcher mertçe, sevdiği adamın yanında yer alır. Arkadaşlarına, Zelig’in hâlet-i ruhiyesinden endişe ettiğini söyler. Durumu tutucu ahlâkî yargıdan dolayı kötüye gidiyor gibi görünmektedir. Zelig, insanlarlayken, soğukkanlılığını korumaya çalışmaktadır ama bu gittikçe güçleşir. Eudora ile bir Yunan restoranında yemekteyken kişilik bölünmesi yaşadığı çok açıktır: Zelig yemeğin ortasında Yunanlaşmaya başlar. Umutsuzca, sevildiği, kabul gördüğü, uyum sağladığı zamanları özler. Halk onun ahlâk anlayışını yüksek sesle lanetlemektedir ve mahkeme kararının arifesinde Leonard Zelig ortadan kaybolur. Şu an konuşan polis başkomiseri Thomas Dowd ulusa haber geçiyor. Leonard Zelig aranıyor. Çokeşlilikten sahtekarlığa pekçok suçtan hakkında hüküm verilmesinden bir gün önce kayboldu. İpuçlarını araştırıyoruz ve nerede olduğu konusunda bilgisi olabileceklerle konuşmak istiyoruz. Kızkardeşim yıkılmıştı. Kendine hakim olup soğukkanlı görünmeye çalıştı ama çok üzgündü. Duygularını kolayca açığa vuran biri değildi Leonard söz konusu olmadıkça. Dr. Fletcher polisle her gün görüşür. Nerede olduğu konusunda bilgisi olabilecek herkesten yardım isterler. Dalgasına telefon eden bir kaç kişiye saymazsak çok az netice alabilirler. Aylar geçer, ancak Zelig’ten haber yoktur. Arabalar aranır. Her yerden sahte ihbarlar gelmektedir. Ceketi Texas’ta bulunur. Eyaletin aranıp taranması boş çıkar. Chicago’da, California’da görüldüğü bildirilir. Bu fotograftaki adamlardan biri onu andırmaktadır Meksika’da bir mariachi grubu. Dr. Fletcher Zelig’i aramaya devam eder ama her geçen gün ümitleri solmaktadır. Bütün düşünebildiğim Leonard’tı Onu ne kadar özlediğim, ne kadar sevdiğim.. ve onunla geçirdiğimiz harikulade anlar. Benim için çok kötü bir dönemdi. Yıl biter, Zelig hâlâ kayıptır. Mahzun mahzun dolanır ve ağlardım. Bir gece, çok kötü olduğum bir an kızkardeşim Meryl bana “Hadi” ..dedi. “Yemeğe çıkalım, ya da bir konsere gidelim.” Ben, “Hayır. Havamda değilim,” dedim ama ısrar etti. Dışarı çıktık, sinemaya gittik. “Grand Hotel”i izledik, haber bülteniyle beraber. Adolf Hitler ve onun Nasyonal Sosyalist Parti’si buhran içindeki Berlin’de yükselişini sürdürüyor. Versay Antlaşması’nı kınayan Naziler Alman milliyetçiliğiyle ilgili coşkulu açıklamalar yapıyor Eudora Fletcher gördükleri karşısında afallar. Kahverengi gömleklerin arasında Zelig’e benzeyen bir yüz görür. Ve herşey bir anda anlam kazanır zira her ne kadar sevilmek istese de sevilmek için can atsa da onda topluluk içinde yok olmayı, anonimleşmeyi arzulayan bir yan da vardı. Faşizm, Zelig’e bu seçeneği sunuyordu Bu büyük harekete katılıp anonimleşecek birşeyler yapabilirdi. Dr. Fletcher bir sonraki hafta gemiyle Avrupa’ya gider. On gün sonra Berlin’e varır. Almanya Buhran’ın sancılarını çeken bir ülkedir. Havada militarizm ve kargaşa kokusu vardır. Her yere bakar, araştırmalar yapar …ama mümkünü yok gibi görünmektedir. Üç hafta geçer ve yöneticiler şüphelenmeye başlar. Onu takibe alırlar. Dışarıda olduğu bir sıra, otel odasını araştırırlar. Dördüncü haftanın sonunda tam da vazgeçip geri dönmek üzereyken Münih’te büyük bir miting yapılacağı haberi ilgisini çeker. Söylentilere göre bu Nazilerin  en yüksek katılımlı toplantısı olacaktır. Eudora Fletcher toplantıya Zelig de katılır diye …umut eder.Eğer onu görürse kendisine beslediği duyguların Zelig’i uyandıracağını düşünür. Başta, görüntü umutsuzdur. Devasa bir kalabalık vardır. Hiçbir yüzün yeri tam olarak belirlenemez gibi görünmektedir. Sonra birden, şansölyenin yanında duran bir yüz …dikkatini çeker. Hitler’in arkasında, sağ tarafta duran Zelig’i fark eder. İrtibat kurmak için gayret eder, göz teması kurmaya çalışır. Rüyadan uyanan bir insan gibi, Zelig onu tanır. Birkaç saniye sonra da, herşeyi olduğu gibi hatırlar. Hiçbirşey filmde anlatıldığı gibi olmadı. Leonard podyumdan ayrıldığında ne yapacaklarını bilmiyorlardı. Gözlerimize inanamadık. Hitler’in konuşması mahvolmuştu. Polonya ile ilgili bir espri yapmak istedi ama tam o anda Zelig orta çıktı ve Hitler bu duruma çok kızdı. SS’ler Zelig’i yakalamak istediler onu yakalayabilselerdi büyük bir ihtimalle ona işkence edeceklerdi belki de vurup öldüreceklerdi. Karışıklıktan yararlanarak Fletcher’la Zelig binanın yan kapısından kaçtılar. Bir araba buldular, hızla uzaklaşmaya başladılar SS’ler onların arkalarından ateş etti. Bir Alman haber programı kamerası kaçışın kısa bir anını kaydetmiştir. Uçuyordum. Harika bir şeydi. Sonra, birden, bir şey oldu. Korkmuştum. Kontrolü kaybettim. Düşüşe geçtik. Leonard o kadar korkmuştu ki gözlerimin önünde kişiliğini değiştirdi, ben pilottum o da pilot oldu. Zelig uçağın kontrolünü ele alır. Bir pilot gibi davranarak uçağa karşı kahramanca bir savaş verir. Afallayan Almanlar, onlar tam onbeş dakika boyunca yakından takip eder. Bayılmış olan Eudora Fletcher yanında olduğu halde hayatında daha önce hiç uçmamış olan Zelig, Alman pilotlardan kaçmakla kalmaz bir de Atlantik’i mola vermeden baştan sona geçme rekorunu kırar. New York, Eudora Fletcher ve bukalemun insan Leonard Zelig’i bir alkış fırtınası ve konfeti yağmuru içinde karşıladı. Zelig’in büyük havacılık mahareti ulusun gururunu kabarttı ve kendisinden başkan nezdinde özür dilendi. Kendisini görmeye gelen insan sürüsünü yanında müstakbel eşi oturduğu halde affetti. Zafer turları City Hall’da son buldu. New York’un en yüksek onuru, Kahramanlık Madalyası Zelig’e Carter Dean tarafından takıldı. Siz bu ulusun bir gün büyüyüp harika doktorlar ve harika doktorlar olacak gençleri için mükemmel bir esin kaynağısınız. Gerçekten çok heyecanlıyım. Yaşayıp bugünü gördüğümüz için çok mutluyum. Evet. Daha önce hiç uçmamıştım bu da psikozluysanız neler yapabilirsiniz onu gösteriyor.

 Bu bir paradokstu çünkü onun bu hayrete şayan ustalığı gerçekleştirmesini sağlayan kendini dönüştürebilme yeteneğiydi. O halde hastalığı kurtuluşunun köklerindeydi ve bence olaya bu noktadan bakmak gerçekten ilginç. Hastalığı kahraman olmasını sağlamıştı. Gerçekten çok saçmaydı.

Demek istediğin, şu tuhaf hali vardı şu garip karakteri. Ve bir süre boyunca insanlar onu sevdi sonra da onu sevmeyi kestiler. Daha da sonra o şu uçak maharetini gösterdi bunun üzerine onu yine sevdiler. İşte yirmili yıllar tam böyleydi. Düşününce, Amerika değişti mi? Sanmıyorum.

Leonard Zelig’le Eudora Fletcher Sayısız yasal ayrıntının üstesinde gelerek evlenirler. El kamerası ile kaydedilen sade bir tören düzenlenir.

Sadece sevilmek için, kendini kılıktan kılığa sokardı “abartılı olarak,” diye yazar Scott Fitzgerald. “İnsan, şayet ağzına geleni “söyleyip ‘miş gibi’ davranmasa ne olurdu, merak ediyor.

“Sonunda, insanların onaylaması değil, sadece “bir kadının aşkı hayatını değiştirdi.”

*******************

DOG DAY AFTERNOON/ Köpeklerin Günü (1975) Film

QUEİMADA, BURN, THE MERCENARY İSYAN (1969) Film

EZİLENLERİN PEDAGOJİSİ

SÖMÜRÜNÜN KORKUTUCU CEPHESİ

NERDEN ÇIKTI BU HADİSLERİ TEMİZLEME PROJESİ ? ! ! ! ! ?????????


Bir bu eksikti.

Diyanet’in şu ma‘hud Hadis projesini Reuters haber yapmış. Bu proje frenkleri heyecanlandırdığı kadar bizimkileri heyecanlandırmıyor değil. Haklılar da heyecanlanmakta. Şimdiye kadar ki iktidarların yapamadığını “muhafazakâr” bir iktidar döneminde  yapılıyor olması:

Din’in asli ikinci kaynağını ‘asrın idrakine söyletmek… (“Turkey presents Prophet’s sayings for the 21st Century”).

Nasıl mı?

Meselâ ‘ilmin kadın erkek bütün Müslümanlara farz olması ile ilgili hadisler, kız çocuklarının mektebe gönderilmesi propagandasına malzeme yapılmış. Ama hırsızın elinin kesilmesi ile ilgili olanlar, zamanımıza uymadığı için “tarihsel” ilan edilmiş. Ya’ni anlayacağınız, artık Dinimizi ezik ezik değil, başımız dik bir şekilde müdafa‘a edebileceğiz!

Ne mutlu!

 Şu ecnebiler de olmasa memlekette ne olup bittiğinden haberimiz olmayacak. Yeni Şafak bile Reuters’in haberini haber yapmak suretiyle haber veriyor! O da özensiz ve ciddiyetsiz bir şekilde, tercüme hatalarıyla, mühim noktaları ıskalayarak… (“Diyanet’e ‘hadis’ ilgisi”)

 

REUTERS HABERİNDEN:

“What makes this one different is that it selects and explains the hadiths from the perspective of today’s Turkey, whose mix of a secular state, dynamic economy andMuslim society has aroused considerable interest in the Middle East since the ArabSpring revolts two years ago.”

 

Yeni Şafak tercümesi:

“Bu çalışmayı diğerlerinden ayıran en önemli özellik hadislerin, laik devlet yapısı, dinamik ekonomisi ve Müslüman toplumu ile Arap Baharı sonrasında Ortadoğu’ya ilgisi artan bugünün Türkiye’sinin perspektifinden yapılıyor olması[dır].”

 

Doğrusu:

“Bunu [Diyanet’in Hadis çalışmasını] farklı kılan husus, lâik devlet, dinamik ekonomi ve Müslüman toplum karışımı iki yıl evvelki Arap Baharı ayaklanmalarından beri Orta Doğu’da önemli bir ilgi odağı hâline gelen bugünün Türkiye’sinin perspektifinden Hadîslerin seçilip izah ediliyor olmasıdır.”

 

Dikkat!

Miyar, lâik Türkiye’nin perspektifi!

Bunların ağababası Fazlur Rahman yıllar evvel şöyle diyordu:

“[…] değişim prensibi bu makalede izah edildiği şekliyle bir kere kabul edildi mi, Kur’an-ı Kerim ahkâmı da dahil olmak üzere, artık hiçbir yerde durdurulamaz. Bunun tek hududu ve zaruri çerçevesi Kur’an-ı Kerim’in ma‘nevi ve ahlâki temel prensipleriyle ictima‘i gayeleridir.”

(“[…] once the principle of change has been admitted on the line enunciated in this paper, it cannot stop anywhere-not even short of touching the specifically legal dicta of the Qur’ân. Its only limit and necessary framework is the spiritual and ethical foundational principles and social objectives of the Qur’ân.” Fazlur Rahman, “Islamic Modernism: Its Scope, Method and Alternatives”, International Journal of Middle East Studies, 1/4, 1390 [ekim 1970], 331. s..

Bu arada, bakmayın siz Fazlur Rahman’ın “Kur’an-ı Kerim’in ma‘nevi ve ahlâki temel prensipleriyle ictima‘i gayeleri” diye bir sınır koyduğuna. O prensip ve gayeler de -emin olun- ‘asrın idrakine göre belirlenecektir, murad-ı ilahiye göre değil.).

Mezkûr projeyi duyan ‘Arab asıllı bir ‘alim mes’eleyi anlamış ve sormuş:

“Yeni bir Kur’an da yazacak mısınız?” (“Turkey presents Prophet’s sayings for the 21st Century”)

DİYANET’E ‘HADİS’ İLGİSİ – YENİSAFAK.COM.TR – 24.05.2013

Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Hz. Muhammed (S.A.V)’in hadislerini yeniden tasnif edilmesine yönelik çalışması hem İslam hem de Batı dünyasında yakından izleniyor. Son olarak Reuters haber ajansı konuyla ilgili geniş bir haber-analiz yayınlayarak tartışmaları abonelerine duyurdu. ‘Türkiye Peygamber’in sözlerini 21′inci yüzyıla takdim ediyor’ başlığı ile verilen haberde hem çalışmayla ilgili detaylar hem de Mısır başta olmak üzere İslam Dünyası’ndan gelen tepkiler kaleme alındı. Haberde ‘Bu çalışmayı diğerlerinden ayıran en önemli özellik hadislerin, laik devlet yapısı, dinamik ekonomisi ve Müslüman toplumu ile Arap Baharı sonrasında Ortadoğu’ya ilgisi artan bugünün Türkiye’sinin perspektifinden yapılıyor olması’denildi.

MODERNİZASYON MU?

Konuyla ilgili 2008 yılında İngiliz yayın kurumu BBC’de yer alan bir haberde ‘İslam’ın devrimci bir yeniden yorumu ve dinin tartışmalı ve radikal bir modernizasyonu’ denilmişti. Batı basınında çıkan benzer haber ve yorumlar sonrasında Türk yetkililerin kaygılanan kesimlerden çok sayıda çağrı aldığını belirten Reuters, bu konuda ilginç de bir örnek verdi. Buna göre, bir Arap akademisyen Türk meslektaşına ‘daha sonra Kuran-ı Kerim’i mi yazacaksınız?’ diye sordu.

Mısır’da heyecana yol açtı

İslam Dünyası’nda farklı perspektiflerin olduğunu ve Türklerin de kendilerine has bir İslam kültürü düşüncesi olduğunu vurgulayan projenin yöneticisi Mehmet Özafşar, girişimin amacını ‘İslam inancı üzerine bugünün kültürel perspektifi üzerinden çalışmalara ihtiyacımız var’ sözleriyle özetledi. Hadislerin yeniden düzenlenmesi Mısırlı din bilginleri arasında da heyecan yarattı. Mısır Büyük Müftüsü’nün danışmanlarından İbrahim Negm, ‘Mısır’daki entelektüeller, Arap dünyası için çok önemli olduğuna inandıkları çalışmayı memnuniyetle karşılıyor’ dedi. Projede yer alan Türk delegasyonunun sık sık El Ezher Üniversitesi’ni ziyaret ettiğini belirten Negm, ‘Mısırlı entelektüeller sadece ekonomi ve politik alandaki değil dine ılımlı bakışı nedeniyle de Türk modelinden etkileniyorlar’ diye konuştu.

RAMAZAN’DA YAYINLANIYOR

Yedi ciltten oluşacak hadis tasniflerinin Ramazan ayında Türkçe olarak yayınlanması planlanıyor. Diyanet İşleri Başkanlığı ayrıca hadislerin Boşnakça ve Almanca’ya çevrilmesi için çalışmalara da başladı. Şu an için çalışmanın Arapça ve İngilizce’ye çevrilmesi planlanmıyor ancak Mısır ve İngiltere’deki bazı yayınevlerinin bu konuda istekli olduğu kaydedildi.

 

FEATURE-Turkey presents Prophet’s sayings for the 21st Century | Reuters

null /  By Tom Heneghan, Religion Editor

ANKARA | Wed May 22, 2013 10:19am EDT

May 22 (Reuters) – Scholars around the Muslim world were alarmed five years ago by news reports that Turkey planned a new, possibly heretical compilation of the Prophet Mohammad’s sayings that might scrap those it thought were out of date.

Turkish religious leaders and theologians received anxious calls asking about Western media reports they would edit a “radical” new set of hadiths, scriptures that are second only to the Koran in Islam.

“Will you write a new Koran next?” one irate Arab scholar asked a baffled Turkish academic.

The new work, finally ready after six years in the making, is nothing like the 95 Theses in which Martin Luther condemned practices in the Roman Catholic Church and launched the Protestant Reformation.

Instead, its 100 authors have selected a few hundred of the about 17,000 reported quotes from Mohammad to examine Islamic views on God, faith and life in terms that the average modern Turk can understand.

“We don’t live in the 20th century anymore,” said Mehmet Ozafsar, director of the project and vice-president of Ankara’s Religious Affairs Directorate, or Diyanet, a state agency.

“We needed a new work with Islamic beliefs in the perspective of today’s culture.”

The hadiths record Mohammad’s words and acts during his life. Preachers and jurists use them to understand the Koran and support Muslim teachings and fatwas (religious edicts) on all aspects of life, from prayer to education for women.

Digests of selected hadiths are nothing new in Islam. Scholars have produced them for centuries to help Muslims learn about the Prophet’s sayings without having to navigate through the long and sometimes confusing classical compilations.

What makes this one different is that it selects and explains the hadiths from the perspective of today’s Turkey, whose mix of a secular state, dynamic economy and Muslim society has aroused considerable interest in the Middle East since the Arab Spring revolts two years ago.

A senior religious official in Egypt, where traditional Islamic scholars, the ruling Muslim Brotherhood and radical Salafis differ over key issues in the faith, said the hadith collection could bring a new perspective to the debate.

“Among intellectuals in Egypt, there is a welcome for this new interpretation which they think is very important for the Arab world to be exposed to,” said Ibrahim Negm, advisor to Egypt’s grand mufti, the highest Islamic legal authority there.

“CONSERVATIVE MODERNITY”

The hadith project first attracted attention in 2008 when the BBC called it “a revolutionary reinterpretation of Islam and a controversial and radical modernisation of the religion.”

Diyanet, Turkey’s top Islamic authority, called this and other reports “entirely wrong” and based on Christian misreading of Islamic practice. Media interest dropped off and the project went ahead, leaving scholars abroad wondering what to expect.

What has emerged is a seven-volume encyclopaedia of what its authors considered the most important hadiths. Grouped according to subjects, they are followed by short essays that explain the sayings in their historical context and what they mean today.

The collection is the first by Turkey’s “Ankara School” of theologians who in recent decades have reread Islamic scriptures to extract their timeless religious message from the context of 7th-century Arab culture in which they arose.

Unlike many traditional Muslim scholars, these theologians work in modern university faculties and many have studied abroad to learn how Christians analyse the Bible critically.

They subscribe to what they call “conservative modernity,” a Sunni Islam true to the faith’s core doctrines but without the strictly literal views that ultra-orthodox Muslims have been promoting in other parts of the Islamic world.

“There are different perspectives in the Islamic world and some are closed-minded. Turks have a different idea of Islamic culture,” project director Ozafsar said.

That includes a strong secular tradition allowing alcohol consumption and Western dress for women, although Turkish society has turned more conservative and religious in the past decade under the conservative AKP government. Turkey also has women preachers in mosques and female deputy muftis in several large cities.

Mehmet Pacaci, Diyanet’s general director for foreign affairs, said Muslims shouldn’t simply “open the Koran or a hadith compilation, find a verse or saying of the Prophet and say, ‘Aha! This is the judgment of this action’.

“If we do that, it’s literalism and ignorance,” he told Reuters. “Unfortunately, we have such ignorance in the Muslim world.”

Although neither this collection nor much other recent Turkish theology has been translated into Arabic, these views have stirred interest among Arab thinkers struggling to reconcile their more traditional Islam with modern democracy.

Negm said Turkish religious delegations now regularly visit Al-Azhar in Cairo, the leading seat of Sunni learning, and Arabic translations of the late Turkish theologian Said Nursi have begun appearing in bookshops in the Egyptian capital.

“Egyptian intellectuals are very impressed with the Turkish model, not only in the economic and political realm but also in its moderate religious orientation,” he said, adding Turkey was seen as “the antithesis of the Wahhabi-Salafi model.”

Wahhabism is the stern official school of Islam in Saudi Arabia and one of the inspirations for militant Salafis, the literalist Sunnis who have been attacking Shi’ites and Sufis and trying to impose sharia law in several Muslim countries.

NOT A RULE BOOK

The first edition of “Islam with the Hadiths of the Prophet,” as the collection is called, has started rolling off the printing presses in Turkish. It will be officially released during Ramadan, which is due to start in early July.

Displaying the first green-bound volumes, the officials said the essays dealt with modern issues such as women’s rights, but were not presented as a compendium of official positions that imams must preach or Islamic judges must implement.

“The aim was not to produce an answer to today’s agenda topics like gender issues, punishment and jihad,” Pacaci said.

For example, the question of schooling for girls comes up in the section about education, which starts with the hadith “Seeking knowledge is obligatory for every Muslim” in Arabic and a few supporting hadiths and Turkish translations underneath.

Several pages of commentary in Turkish follow and explain that since the hadiths say education is obligatory for all Muslims, it is a right for girls and women as well.

Another essay on women stresses that they attended mosques and ran businesses when Mohammad governed the city of Medina. “They were active in every part of social life,” Pacaci said.

Hadiths calling for harsh punishments such as severing thieves’ hands were put into historical perspective so they are not taken as models for modern times, Ozafsar said.

“You can find these punishments in the Prophet’s time because society needed these rules for social peace,” he said. “Today, we have different social systems. We can say these rules and punishments are historical.”

Saban Ali Duzgun, a professor in Ankara University’s theology faculty, said imams liked to pepper their preaching with hadiths because they dealt with so many aspects of everyday life. But if they consult the original source books, they might pick hadiths that don’t suit life in modern Turkey, he said.

“We object to preachers using so many hadiths,” said Duzgun. With this new reference work from Diyanet, which employs the imams, most Turkish preachers would only use hadiths and interpretations they find in it, he said.

While the collection is mainly for domestic use, Diyanet has begun preparing a translation into Bosnian, the language of Muslims in former Yugoslavia who were once under Ottoman rule.

It is also considering bilingual Turkish-German edition for the large Turkish minority in Germany, Diyanet officials said.

Editions in languages such as Arabic or English were not planned right away, they added, but publishers in Egypt and Britain have recently expressed interest in translating the collection to make it widely available soon. (Editing by Sonya Hepinstall)

Allah Teâlâ’m kulların olarak zatından ve  Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimizden özür diliyoruz. Eğer haddimizi aşıp bir hata işlersek göndereceğin azaptan bizleri hıfzetmeni istiyoruz. Ve senin yolunda olanları koruma vadine sığınıyoruz.
Sen aciz kullarını koruyan en yücesin.
Ya Hafîz

Kaynak Erişim

http://yenisafak.com.tr/gundem-haber/diyanete-hadis-ilgisi-24.05.2013-524349

http://www.reuters.com/article/2013/05/22/turkey-islam-hadiths-idUSL6N0E00KE20130522

 

 

“ÖYLE BİR GEÇER ZAMAN Kİ” DİZİSİNİN PSİKANİLİZİ VE POLİTİK SEMBOLİZM


Drama Koordinatörü: Elif Ayşe DURMAZ

Yönetmen:Zeynep GÜNAY TAN

Öykü Ve Senaryo: Coşkun IRMAK

Oyuncular:

- Erkan Petekkaya (Ali)
- Ayça Bingöl (Cemile)
- Wilma Elles (Caroline)
- Yıldız Çağrı Atiksoy (Berrin)
- Aras Bulut İynemli (Mete)
- Farah Zeynep Abdullah (Aylin)
- Emir Berke Zincidi (Osman)
- Meral Çetinkaya (Hasefe)
- Mete Horozoğlu (Soner)
- Orhan Alkaya (Balıkçı)
- Mehmet Sezai Gürhan (Kemal)
- Zeyno Eracar (Neriman)
- Nilperi Şahinkaya (Mesude)
- Dila Akbaş (Ayten)
- Tolga Güleç (Ahmet)
- Salih Bademci (Hakan)
- Ferit Kaya (Kürşat)
- Simay Küçük
- Sercan Badur (Necati)
- Yeliz Kuvancı (İnci)
- Şenay Aydın (Amina)

GENEL HİKAYE

Hikaye, 1967 yılında, İstanbul’un eski semtlerinden birinde başlayan ve günümüze kadar sürecek olan bir zamanı dilimini içerir.

Hikayenin odağında Akarsu ailesi vardır. Anılan zaman içinde bu ailenin dağılması, aile bireylerinin bu dağılmadan aldıkları etkiler ve her birinin bu etkiler altında şekillenen hayat hikâyeleri sergilenir.

Denizci olan Ali Akarsu’nun, Hollandalı Carolin’le olan aşkı, karısı Cemile Akarsu tarafından öğrenilince, yaşanan büyük sıkıntılar ve bu durumun yarattığı olumsuz şartlar, Cemile, Ali ve çocukları üzerinde, hayatlarının geri kalanını şekillendirecek kalıcı etkiler bırakır. Hayatla ve birbirleriyle olan mücadeleleri, birçok travmanın izlerini taşıyarak, sürer.

Ali ve Cemile’nin üniversiteye gitmekte olan büyük kızı Berrin, liseye gitmekte olan küçük kızı Aylin, Aylin’le aynı liseye gitmekte olan oğlu Mete, bu travmayı kendi hayatları içinde hissederler ve kendi hayat hikâyeleri de bu etki altında gelişir.

Ailenin en küçük bireyi olan 6 yaşındaki Osman, bütün bu sürecin içinde olan, etkilenen, gözleyen bir kişi konumundadır. Küçük olduğu için, korunan kollanan, olayların dışında tutulmaya gayret edilen bir durumdadır. Ama bu sebeple, aslında, olayların bütününü görebilen, gözleyebilen ve diğer aile bireylerine oranla, yaşananlara en bütüncül yorumu yapabilecek verilere sahip olarak gelişen biridir. Bu özelliğiyle Osman, 1967’den günümüze uzanan hikâyenin, odağında olan kişidir. Ve hikayenin bütünü, aslında Osman’ın hikayesidir. Osman’ın bu niteliği, hikayenin gelişimi içinde derinde olgunlaşacak ve ancak günümüz aşamasına gelindiğinde kendini net bir şekilde açığa vuracaktır.

Ali’nin annesi Hasefe Hanım, hikâyedeki en yaşlı kişidir. Dobra, mert, görmüş geçirmiş bir kadındır. Oğlu’nun yanlış yaptığına inandığı için, gelini Cemile’nin tarafını tutacak kadar açık sözlü ve yüreklidir. Diğer oğlu Kemal ve gelini Neriman, çıkarcı, rüzgâra göre davranan kişiler olarak, Hasefe Hanım’ın gözünde değer taşımazlar.

1967’den başlayarak, sürecin siyasal-toplumsal olayları, değişim ve dönüşümleri, hikâyenin gelişimindeki toplumsal zemini oluşturacağı için, önemlidir. Yukarda kısaca değinilen kişiliklerin hayat hikâyeleri, ilişkileri ve çatışmaları, bu toplumsal zemin üzerinde gelişecektir.

YORUM

Türkiye, 2002 yılından sonra sürekli bir diziler bombardımanına uğratıldı. Sürekli bir bilinçlendirme ile insanlar TV başında artık düşünce ve eylem bazında “gizli bir ikna edici” ile olması gereken alternatifin içine itilmektedir. Bu durum masa başında mı olur. Yoksa birileri kasıtlı mı yapar? Diye düşünmeden gördüklerimizi ve düşündürdüklerini açıklamak istiyoruz.

PSİKANALİZ DEĞERLENDİRME

Dizlerin uzunluğu, bölüm ve sezon sayısını geniş tutmak için psikanaliz ilmine ihtiyaç duyarız.

 “Öteki Kadın-Erkek”

“Haz”

“Öteki Haz”

“Öteki olma arzusu”

“Karakteri ödünç alma”

“Bir’in ikili ilişkisi”

 Bahse konu dizide bulunan karakterlerde ve ilişkilerinde sürekli olarak sayılan hususlar tekrar edilmektedir. Her karakter üzerinde bu hususlar zaman içerisinde harekete geçirilip diziler uzadıkça uzuyor. İnsanlarda bıkmadan usanmadan izlemekten vazgeçmiyorlar.

 Bu diziden örnek verecek olursak;

“Ali” karakteri iki kadınla;

“Cemile”, Ali ve balıkçıyla,

“Berrin” zıt kutuplu Ahmet ve Hakan ile…. İlişkilendirilmiştir.

“Bir”in “ikili ilişkisi” içerisinde, ikililer kendi aralarında sürekli “ötekisi olma” ile uğraşıp durmaktadır. Bu şekilde dizi her karakteri birkaç bölümde öne çıkararak insanları kendine çekmeyi başarmaktadır. Bu nedenle, sonuçlanmayan olaylar zinciri ve birbirleri arasında gidip gelişi ancak dizi karakterlerini “öldürmek” ile ancak finale ulaşacağı kesin görülmektedir.

Dizideki vaktinden önce şöhret olmuş (!) “Küçük Osman” da olayları anlatırken sürekli kaderi takip eden biri olması açısıyla “köken” i irdeleyen psikanaliz yorumcusu durumundadır. Onun “Baba” simgesiyle (Ali) ile olan ilişkisiyle ileriki dönemlerde “Tanrı” yı da sorgulamaya başlayacağını söyleyebiliriz. “Köken sorunu” ile meşgul olan zihniyetin temsili,  düşeceği açmazlarla “bütünlüğü parçalayıp” “ümitsizliğe düşeceği” “kaderin, bir kurgu olduğuna inanmasıyla”  da mistik değerlerini kaybedip, dinsizliğe kadar sonucu vardıracaktır.

Diziler, psişik alt yapısıyla normal hayatta insanların ilişkilerinde “tek” “bir” olma denilen bütünü yıkmasıyla birçok sakıncaları da beraber getirmektedir. Hayali olan senaryo sürekliliğini ise “ölümsüz kişi ile ilişkili çiftli karakterler” barındırmasınında bilinçaltını çok kötü şekilde yıktığını söylememek elde değildir. Farz edelim ki bahse konu dizi karakterlerinden “Ali” yle ilişkili iki kadından biri ölse muhakkak “Ali” karakteri de sanal olarak vasfıyla ölecektir.

Eğitim amaçlı olmayan bu türdeki TV dizilerinin, insanları oyalama taktiği ve para kazanma hesapları ile  on yıl daha bıkmadan seyredebileceğiz.

Ayrıca diziler senaryo alt yapısını psikanaliz teorileri üzerine kurdukları ve insanların düşünüp te yaşayamadıklarının hazzının bir şekilde tatmin edilmelerini  sağladıkları için çok seyredilmesi de bu sebeptendir.

POLİTİK SEMBOLİZM OLARAK DEĞERLENDİRME

Dizinin politik sembolizm olarak işlenişinde şu tezleri ileri sürebiliriz. Dizi “Kurtlar Vadisi” kadar ilgi çekiciliği altında politik bir işleyişi de dolaylı barındırmaktadır. Bu günlük olaylar hakkında bir ev kadını veya gencin düşüncelerinde ulaşacağı yargıya dizideki karakterlerle ulaşmak da etkili ve kalıcıdır,  felsefesiyle hareket etmekten ileri gelir. Yani “Gizli ikna ediciler” dediğimiz hususlar devreye girmektedir.  Bu şekilde birileri tenkit yaptıkları gibi, istedikleri imaj faktörünü de kabul ettirmiş olurlar.

Dizideki olayalar güncel hayata yakın bir şekilde geçerken toplumun yorumlarındaki verdiği tepki, istatiksel hesaplanınca ileriki zamanda verilecek politik bir kararın tayin edilme arifesinde de ön hazırlık yapılmış olur.

İşte bu bilgilerle ne şekilde düşünmemiz ve kişilerin olaylara bakış açısında geniş ufka sahip olmayı hatırlatmak istiyoruz. Verdiğimiz örnekler ile dizinin politik sembolizmi hakkındaki içerik açığa çıkacaktır.

Diziyi sürekli takip edemiyorum fakat izlediğim kısımlar için yorum yapmanız için ipuçları verelim. (Yorumlar daha da artırılabilir.)

“Ali”               Devlet İdaresi

 “Cemile”     Türkiye Cumhuriyeti Devleti

 “Caroline” Avrupa Birliği

 “Ekber”        Azınlıklar.

“Mete”         Türkçü fikirler taşıyan ve günümüz siyasetinin güncel politikalarına itiraz eden kesim.

 –

“Berrin”        Siyasî hayat

 “Ahmet”     Sol görüşü

 “Hakan”       Sağ görüşü

“Ayten”        Siyasi görüşlerin içeriğini bilmeden taklit eden halk

 –

“Aylin”          Ekonomi

“Soner”        El altından olaylara müdahale emperyalist sermaye

 “Murat”       Dışa bağımlı yerel sermaye

 –

 “Hasefe”      Etkisini kaybetmiş gelenek

“Balıkçı”       Hikmete ulaşmış güngörmüş kişiler


“Kemal”       Siyasi görüşü günü birlik olup, rüzgâra göre yelken açan yalaka takımı

 “Neriman” Medya, menfaatçi guruplar

 “Mesude” Uzantılar

 –

“İnci”             Milli duyguları gelişmiş fedakâr halkçı öğretmen

 –

“Osman”      Olayları seyreden ve yorumlayan saf akıl;  kader çizgisi; tarih.

***

Allah Teâlâ milletimizi insanların geçici isteklerinden muhafaza buyursun.

 

İsmail Hakkı

 

BOY INTERRUPTED (2009) “ Aklı Karışık Bir Çocuk”


Yönetmen : Dana Heinz Perry

Oyuncular :  Evan Scott Perry

Süre :             92 dakika

Ülke :             ABD

Dil :                 İngilizce

Konu:             Evan isimli çocuğun intihara sürükleniş serüveni

TÜRKÇE ALT YAZISINDAN KISMÎ ALINTI

Babam beni arayıp, Evan’ın camdan atladığını söylediğinde yatılı okulda, odamdaydım.  Hayatını sona erdirme kararı aldığında okulun üçüncü haftasıydı sanırım.  Annemin odasına gittim ve bu cümleleri kurmam gerektiğinin farkına vardım. Onlarla iletişim kurmalıydım ve onlara Evan’ın kendisini öldürdüğünü anlatmam gerekiyordu.  Bilinçsiz bir şekilde yapılan, en azından ben öyle yapıyorum yüzleşmesi acı olan şeyleri bloke etmektir.

Bunu nasıl yapmış olabilir?

Mümkün gelmiyor. Oğlunuz ne kadar acı verici bir şey yaşamış olabilir ki, artık buralarda olmak istemez?

St. John’s Mezarlığı, Barrytown New York; Ekim Kendisini öldürdüğü akşam, Evan’ın kafasında neler vardı asla bilemeyeceğiz.

Pencerenin kenarında, atlamak üzereyken düşünceleri nelerdi?

Adımını atıp o kararı verirken ne düşünüyordu?

***

Nasıl olur da, bebeğime son defa onun cenazesinde sarılabilirim?  15 Yıl Önce  Hayatımdaki en mutlu günüm, Evan’ın doğduğu gündü.  En sonunda onu görebilmenin mutluluğu tanımlanamazdı.  Hamileyken bebekle iletişim kurmaya başlarsınız. İçinizde hareket eder.  Tekmeler ve kim olduğunuzu sorgular gibidir. Sonunda doğduğunda, Evan çok güzeldi. Ona hemen âşık olmuştum.  Evan’ın doğumunu çekerken çok heyecanlıydım.  Kamerayı doktora vermiştim. O da bir kaç fotoğraf çekti.  Evan doğduğunda, yaşındaydım. Hart ise. Eski ilişkisinden bir oğlu daha vardı. Evan, benim ilk çocuğumdu.

Evan’la uzun süre yalnızdık. O da ben de çok gençtik ve birbirine yardım etmeye çalışan iki minik yaratıklar gibiydik.

***

Evan, havluların belli bir düzende katlanmasını istiyordu. Olmadığı takdirde onları kuma serer ve tekrar en baştan yapmaya başlardı.  En çok bu kalıbı kullanırdı,

“Baştan yapmak.”

Mükemmeliyetçiydi.

Hayatı boyunca da böyle oldu.

Herhangi bir konuda en başarılı olamazsa, buna çok bozulurdu.

Onu disiplin etmekse imkânsız bir şeydi.

Cezalısın, deyip odasına gönderirdik onu. 

Cezalandırıp odasına gönderirdik onu.

***

Televizyonu camdan atardı; kitaplıkları kırardı.  Odaya gittiğinizde darmadağın bulurdunuz her şeyi.  Bundan pişmanlık duymasını beklerdiniz ama olmaz.

“Beni hapse atın isterseniz,” derdi.

Psikolojik sorunları olduğu bir gerçek. Sanırım, duygusal şok emicilerinin olmadığını söyleyebiliriz. Bu nedenle sizin ya da benim basit gördüğümüz konulara büyük tepkiler verirdi.

 

***

4 Yaş 

İki farklı Evan vardı sanki. Bir yandan sinir krizleri geçirirdi.  Ona ulaşması imkânsız olurdu.  Öte yandan, yaşamayı seven, harika bir çocuktu.

***

Evan çok sevgi doluydu. Bunu fiziksel olarak gösterirdi.  Hep sarılırdık.  Evan, anne karnında minik bir bebek misin sen?

Daha doğmadın bile, değil mi?

Bu şiddetli sevgi ve duyarlılığın tam tersini de alabilirdiniz.  Bunu söyleyebilirim. Korkutucu bir insan ve korkutucu bir ruh.  Ruhların en karanlığı belki de.

Evan ana okulundayken, öğretmeni telefon etmişti.  Onun intihardan bahsetmesinden endişelenmişti.

Evan’la beş yaşındayken tanıştım. Gösteri sanatları programımıza katılmıştı. Gördüğüm en sevimli çocuk oydu, diyebilirim.  Aralarında ayrım yapmamaya çalışırız ama bazen buna engel olamayız.  Tüm öğretmenlerin gözdesiydi o.

Tanıştığım en sevgi dolu, en yaratıcı çocuklardan birisiydi, Evan.

Doğruluğa çok önem verirdi. 

Adil olmalıydınız.

Bir kavga çıktığında ayırmaya ilk o giderdi. 

Ve sonra da bunun adil olup olmadığını sorgulatırdı.

Beş yaşında, minikler grubundayken kafasını ölümle bozmuştu. 

Camdan atlayıp, kendisini öldüreceğini söylüyordu.

Bir akrabasının bunu yaptığını söylemişti.  Grupta her gün bu konuyu açardı. Camdan atlamak istediğini söylerdi.

“Ölüp ölmemek, umurumda değil,” derdi.

“Ben ne olacağım peki,” diye sorardım ona.

“Senin ve ailem için üzülürüm, ama benim umurumda olmazdı, çünkü ben bir şey hissetmeyeceğim,” derdi.

***

Kucağıma oturur, kollarını bana sarar ve hiçbir üzüntü belirtisi göstermeden, her zamanki sevgi dolu, tutkulu Evan olarak atlayacağını söylerdi.  Ben de, bunun saçma bir konu olduğunu anlatmaya çalışırdım.

DEPRESİF ÇOCUKLARLA TANIŞTIM.

HİPER AKTİF OLANLARIYLA DA.

Ama ölümden bahseden bir çocukla, hiç tanışmamıştım. 

Ölümü merak ediyordu.

Buna kafasını takmıştı bile diyebiliriz. 

Ölüm takıntısı son derece mantığa dayalı bir konuydu onun için.  

Olağan bir şeydi çoğu zaman.

***

Evan Perry; mükemmeliyetçi, takıntılı, sahip olmayı sevmez.  Bundan sonrasını yazmadım bile. İyi bir sporcu ve popülerdir.

Beş yaşındayken bir psikiyatra gittik.

Okulda dersleri iyi.

Geçen seneden beri kavga çıkarmamış.

Evan’a depresyon teşhisi koydu ve Prozac’a başlattı. 

25 Eylül 1997′de Prozac hakkında konuştuk. Çocuklarda depresyon konusunun yeni yeni tartışılmaya başladığı dönemlerdi.  Eğitim aldığım dönemlerde, çocukların da depresyona girebileceği fikrine aşina değildim.

Çocuklar depresyona girmez. 

Bu kadar basittir; değil mi? 

AİLESİNİN İKİ TARAFINDAN DA GELEN, ŞİDDETLİ DEPRESYON GEÇMİŞİ VARDI. AMCASI, YAŞINDA İNTİHAR ETMİŞ. ÖLÜMDEN VE CİNAYETTEN BAHSEDİYORDU.

KORKUTUCU BİR ÇOCUKTU. 

Ne diyeceğimi bilmiyorum. Çoktan intihar girişiminde bulunmuştu bile.  Pencereye koşup ailesini atlamakla tehdit etmiş. Asi ve karşı gelen bir yapısı var. Kafasını vurmuş.

“Kanser olmak istiyorum,” demiş.  Ebeveynlerini ve kardeşini öldürmekle tehdit etmiş.  Tam bir bebek gibiydi. Başlarda o kadar bebeksi bir yüzü vardı ki pembemsi, bebek yüzü vardı. İçindeki şeytanlarla yüzü arasında müthiş bir görsel karşıtlık vardı.

Evan yedi ya da sekiz yaşlarındaydı.

Evdeydik ve yine kendisini öldürmekten söz etmeye başlamıştı.

 

Ne yapacağını son derece detaylı bir şekilde anlattığı zamanlar olurdu.

Camdan atlamak gibi. 

Bir binanın tepesinden atlayacaktı.

Kendisini kesecekti. 

O seferinde de kendisini asmaktan bahsetmişti.  Yastık kılıfına bir kuşak bağlamış. Ranzasına tırmanmıştı.  Oraya bağlamış iyice. Sonra düğümü boynundan geçirdi ve bana kendisini nasıl asacağını, ranzadan atlayacağını gösterdi.  Annesine, kendisini nasıl asacağını gösterecekti.

İnsanlara oğlumun kendisini öldürme planlarından bahsetmekten çok yorulmuştum ama.  Bunun gerçekten olduğuna dair bir kanıta ihtiyacım vardı.  İnanması çok da kolay olan bir konu değildi bu.

 ÇOCUKLARIN İNTİHARA MEYİLLİ OLAMAYACAĞINA DAİR BİR FİKİR VARDI. !!!!!

Ölümün ne olduğunu anlayamayacakları düşünülürdü.  Bunun geri dönüşünün olmadığını anlayamazlardı.

Evan’ı iyi tanıdığımı düşünmedim hiçbir zaman.

Hayatımda gördüğüm en korkutucu çocuktu.  Ölüm hakkında bu kadar kararlı olan bir çocukla tanışmamıştım hiç.

Maske takmış gibi geliyordu. Yüzüne o ulaşılmaz ifade yerleşirdi.  Duygu durumu bozulduğunda, tüm vücudu değişirdi.  Fiziksel tepkileri, iletişim kurma yöntemleri hepsi değişirdi.  Bu değişiklik, yüzünden okunabilirdi. Ona ulaşamazdınız.  Fiziksel değişimi, yüzünün boş bakmasına yol açardı. 

***

ÇOCUK OLMAYI ATLAYIP, DİREKT BULUĞ ÇAĞINA GİRMİŞ GİBİYDİ.  BU DAVRANIŞLARI, 15 YAŞINDA BİRİSİNDEN BEKLERSİNİZ.

“Sen benim patronum değilsin. Ver şu arabanın anahtarlarını.”

“Nereye gidiyorsun?

Okulda neler yaptın?”

Yanıt alamazsınız.  Normal gibi gelir ama yedi yaş için pek de normal değildi.  Çok sofistike olmasının yanı sıra, tam bir ergendi. 

“Mutlak gücümün vaktidir bu.”

Britney Spears‘den[1] ya da Backstreet Boys‘dan[2] hiçbir zaman hoşlanmadı.

Direkt olarak, DYLAN, NEİL YOUNG ve NİRVANA dinlemeye başladı.  Bir sürü şarkılar yazmıştı.

 

Çıkarmazsam kafamdaki mesajı

Ölüp gidivermem lazımdı 

Nasıl olur dersen bana

Söylemedim mi ben sana 

Sevdiysen alırız elinden

Olur böyle aynen 

Onun yaşındaki bir çocuğun aklından bile geçmeyecek konular hakkında şarkı sözleri yazıyordu.

 

9 Yaş

Beleşe gelir sanırsın

Kessem boğazımı 

Seni tehdit etsem bıçağımla

Gebereceksin bu akşam,

***

Daha azı değil, depresyondayım

Ne meraklı ne de öfkeli 

Öldürsün beni artık biri!

Diz çöktüm önünüzde 

Lütfen, yalvarırım gebertin beni

Diz çöktüm önünüzde 

Çünkü feci depresyondayım. 

***

 8 – 9 yaşlarında günlük tutardı.

Şiirler yazmıştı bir sürü.

“Ölmeye hazırım, ölümden korkmuyorum.”  Derin şiirlerdi.  Aklından kuvvetli düşünceler geçiyor olmalı, demiştim.  Yaşını aşan bir duygusallığı ve olgunluğu vardı.  Evan bir keresinde, ana karakterinin depresyonda olan ve her konuda yalnızca olumsuzlukları düşünen bir çocuk olduğu bir oyun yazmıştı.

 

***

Bu sırada Evan ciddi bir intihar girişiminde bulundu.

2000 senesi sonbahar döneminde, Evan beşinci sınıftaydı.  Okul müdürüne, intihara meyilli olduğunu iletti.

Mektup: Acilen tavsiye ediyorum Bir psikiyatra danışmalı

Bize de mektup gönderdiler tabi.

“Psikolojik danışmana görünmeli.”  Üç hafta sonra, okulda bir denemede bulundu.

“Okulun çatısına çıktı. Yaklaşık altı kat yüksekte. Kaldırımdan, burger bir parça koparmış. Aşağıya, çocukların oynadığı yere fırlattı.”

Öğretmenlerinden bir tanesi, beden eğitimi öğretmeni, çatıya çıkmış.  Evan’ın yanına. Evan, pervazdan sarkıyormuş ve ona kendisini öldürmek istediğini, atlayacağını söylemiş.

Öğretmen de ona, sevilen birisi olduğunu, hayatın yaşamaya değer olduğunu anlatmış.  Sonunda, Evan kendi kendisine aşağı inmiş.

Oraya vardığımda okul müdürünün odasına gönderilmişti. Orada buluştuk.  Hemen acil servise gitmeye karar verdik.  Bir doktor ona, ölümün nasıl bir şey olduğunu bilip bilmediğini sordu.  Evan’ın yanıtı,

“EVET, HERKES TOPLANIR VE NE KADAR HARİKA OLDUĞUNDAN BAHSEDER,” olmuştu.

Eskiden manik depresif olarak bilinen bu hastalık beyindeki kimyasal dengesizliklerden kaynaklanır.  Bazı çocuklar depresyona, bazılarıysa maniye yatkındır. Evan’ın durumunda, yatkınlığının kesinlikle depresyon olduğunu söyleyebilirim.

Bipolar (iki kutuplu) depresyon, kesinlikle depresyondan daha ciddidir.  Bipolar rahatsızlığı olan çocuklarda intihar daha sık görülür.  Daha korkutucu olmasının sebebi de budur. Durumu ne kadar uzatacağını asla bilemezsiniz. Okulda pervazdan atlayabilirdi.  Kendisi dışında, başka durum ya da insanları suçlamaya yatkındı.

“Bunu yapmamam gerekiyordu, bir sürü insanı korkuttum,” demezdi.

İstediği tek şeyin, kendisini can kulağıyla dinleyecek birisi olduğunu söylemişti. Davranışlarının başkaları tarafından neden bu kadar korkutucu algılandığını anlamıyordu.  Okulun çatısına çıkarsa, bir şeyler olacağını düşünmemişti.  Bu nedenle, gözetim altında her saniyenizin takip edildiği programda yoksa hiçbir şey yapamadığız, başka rahatsız çocuklarla bir arada olunan ve ailenizin sık sık ziyaret etmesine izin verilmeyen bir yere kapatıldığında paramparça oldu.

Klinikteki demirbaşlara zarar veriyordu. Çok öfkeliydi.  Odasının tüm duvarlarını boyamıştı bir keresinde. Duvarları ona temizletmek zorunda kalmıştık. Sinir krizleri geçiriyordu sık sık.  Kafasını ve kollarını duvara vurmaya başlamıştı; çok kızgındı.

NE DEPRESİF NE DE MANİK OLDUĞU DÖNEMLERDE FARK ETMEZ.  BİPOLAR BİR ÇOCUKLA MANTIK ÇERÇEVESİNDE ANLAŞAMAZSINIZ.

Evan’ı, Four Winds’te ziyaret etmek çok acı vericiydi.  Çok daha ciddi psikolojik sorunları olan çocuklarla bir aradaydı.  Davranış bozukluğu olan çocuğunuzla yüzleşmek çok zor.  Ergen olsaydı, bu gelip geçici bir durum olurdu.  Bir sürü yeteneği ve parlak özellikleri olan bir çocuktu.  Four Winds, bu nedenle suratımıza yediğimiz bir tokat gibiydi.

FOUR WİNDS’DE, EVAN’A BİR SÜRÜ İLAÇ VERDİLER.

DEPACOTE bunlardan biriydi.  Narkoz altında gibiydi.

Sonradan LİTYUM‘u önerdiler.

LİTYUM, bir duygu durumu stabilizatörüdür.  Yükselip alçalması yerine, beyindeki seratonin seviyesini dengede tutar.  Kimyasal dengeyi sağlar.

Lityum’a cevap vermeye başlamıştı. Dikkat çekici bir gelişmeydi bu.  Yine de çok rahatsızdı. Bundan sonra ne yapacağımıza karar vermeliydik.  Eski okulu onu geri istemedi. Çok pahalı bir alternatif dışında gidebileceği hiçbir yer yoktu.  Bu, onun ömrünü en azından bir kaç sene uzattı, diyebilirim.

***

Birkaç gün sonra, Evan kampüsten ayrılmaya karar verdi. Kontrol altında tutulup tutulmadığını

görmek istemişti. Üç gün sonra, buna katlanamayacağına karar vermişti. Her şeyden yetişkinlerin sorumlu olması, ona göre değildi. Olması gerekenden biraz daha zorlaştırdı durumu. Dramatik davranışlar gösterdi ve pencereden çıkıp gitti. Oysa kapıdan da çıkabilirdi. Kapıları kilitlemeyiz. Önemli bir olaydı. Evan’ın verdiği dolaylı zararı anlaması gerekliydi.  Yaşamında olup bitenlerin bir özeti gibi olmuştu bu olay.  Size verdiği zarardan şimdiye dek hiç sorumlu tutulmamıştı.

***

Çok erken yaşta, bir ergen gibi davranmaya başlayan Evan’ın “Ben bunlar için çoktan büyüdüm,” havasını üzerinden atması gerekliydi.  Çocuk olması lazımdı. O yaşta ihtiyacınız olan budur.  Güzel bir günde, arkadaşlarınızla top oynamalısınız.

***

Öğretmenleri, “Keşke bütün öğrencilerim, Evan gibi olsa,”  diyorlardı. Fen bilgisi projesiyle ödül bile aldı.

Evan, York’da çok iyi arkadaşlar edindi. Bu, ona iyi geldi.  Güveninizi kazanması biraz vakit alırdı. Ama sonra gördüm ki onunla her şey konuşabilirdim. Bir sorunum olursa, ona dönebilirdim.

***

Bazen bir şeylerden şüphelenirdik. Uzun bir süre sessiz kalırdı.  Ama buna alışmıştık; bunu sık sık yapardı çünkü.  Arada sırada okulu asardı.

Derdi ki, “Ne kadar mutlu olursam bu ay, sonrakinde o kadar öfkeli olacağım.”  Bir keresinde çatıya çıkmıştık. Pervazda oturuyordu. Beni çok korkutmuştu. Korkusuzca kenarda yürüyordu.

***

Depresyondaydı. 

***

Hayatın devam ettiği bir gerçek. Ama istediğin ve planladığın şekilde değil.

***

Evan’ın durumu çok iyiydi, neredeyse mucize gibi. İnanamıyorduk. 

***

“Artık öyle değilim,” diyor.

***

“İntihara meyilli düşüncelerin var mı,” ya da “Kendini öldürmek istiyor musun, kendine zarar verir misin,” gibi.

“Hayır,” dedi,

“Bunları düşünmüyorum.”

 

Evan’ın intiharından altı hafta öncesi

ÇOCUKLAR BAZI ŞEYLERİ SÖYLER YA DA YAPARLARSA, ONLARA ENGEL OLUNACAĞINI BİLİRLER. ÖZELLİKLE DE AİLELERİ, ONLARIN HAYATINDA OLUP BİTENLERLE İLGİLİYSE.  Çocuk engellenmek istemiyorsa, hiçbir şey söylemeyecektir. 

Evan, durumunu dışarıya yansıtmamayı öğrenmiş olabilir.  Ama içinden çok ıstırap çekiyordu ve bu henüz işin başıydı.  Daha çok küçükken başlamıştı ve asla geçmeyecekti.

Nantucket’e iki haftalığına tatile gitmiştik.

Depresif görünüyordu.  Baskı altında gibi görünüyordu. Çok mutlu değildi; durumu kötüleşiyordu.  Okul başladığında, küskün ve depresifti.

Eylül ayında, haftalar birbirini kovalamaya başlamıştı ve ödevleri için endişeleniyordu.  Bir keresinde gelip,

“Anne, bana dikkat etmen lazım,” demişti.  Psikiyatrıyla iletişime geçtik. Ondan bir randevu aldık.  Lityumun dozunun arttırılması gerekiyordu.  İlacının dozunu arttırmayı denedik; işe yaramadı.

***

İnsan bunu kendisine yapmakta kararlıysa, bunu herkesten mutlaka saklayacaktır, değil mi?

2 Ekim 2005, Öldüğü gece, Pazar akşamıydı.

Hep beraber yemek yiyorduk. Evan’ın henüz tamamlamadığı bir ödevi vardı.  Ukalalık yapıyor ve bitirmek istemediğini söylüyordu.  Ayaklarını masaya uzatmıştı.  Annesinin ödevle ilgili başının etini yediğini söylüyordu.  Sonra biraz dalaştılar. Çok sinirlenmişti.  Kavga çok şiddetli olmuştu. Genelde hep böyle yoğun kavgalar çıkardı.

Merdivenlerden çıkarken, “Anne, senden nefret ediyorum,” dedi.  Kapısını kapattı ve kilitledi.

O akşam giderken, aklıma takılan bir şey yoktu. Bu çocuk, bu akşam kendisini öldürecek, diye düşünmeme yol açacak bir şekilde davranmamıştı. Milyonlarca sene geçse aklıma gelmezdi. En iyi zamanlarımda bile ondan beter davrandığım olmuştur.  Akşam on sularıydı.

Bir süre daha okuduk sonra Evan’a bakmaya odasına gittim.  Kilidi açmıştı. İç çamaşırlarıyla yatağında oturuyordu.  Kucağında laptopu vardı. İçeri girdim ve nasıl gittiğini sordum.

“İyiyim baba; ödevimi yapıyorum,” dedi. Bilgisayarı vardı.  Ödevini yapıyormuşa benziyordu.

***

 Evan ortadan kaybolmuştu.  Aklımdan geçen ilk şey, camdan atladığı olmuştu.  Pencere, apartman boşluğuna bakıyordu; bir şey görünmüyordu. Apartman boşluğunda bir şeyler kesinlikle vardı; ama net seçilemiyordu.

Evan, sırtüstü yatıyordu. Etraf kan içindeydi.

“EVAN, EVAN!”

***

“Lanet olsun, bunlar gerçekten oluyor,” diye düşündüm

***

Bir mektup açıldı karşımıza.

 

Uğruna Ölünecekler: 

 

1-BAŞARISIZLIK KORKUSU

2-ARKADAŞLARA GÜVENSİZLİK 

3-TÜM BU ÇABA NİYE?

4-ASLA UYUM SAĞLAYAMADIM.

5-KÖTÜ OLAN HER ŞEYİN, GERÇEK OLDUĞUNU BİLMEK, TEMBEL, KAYBEDEN, ÇİRKİN, YETENEKSİZ VE APTAL OLMAK.

6-NE ANLAMI VAR? 

 

Uğruna Yaşanacaklar:

 

1.MÜKEMMEL OLMA POTANSİYELİ 

2.SEVDİKLERİME OLAN GÜVEN

3.GELECEK 

4.GÜVENİLİR ARKADAŞLAR BULMAK

5.AİLEMİN ÜZÜLECEK OLMASI 

6.SONRA DAHA İYİ HİSSETMEK 

İşte uğruna ölünecek ve yaşanacak altı şey.

 

İstediğim şeyler:

 

YORK HAZIRLIK OKULU’NUN NEDEN VE NASIL ÖLDÜĞÜMÜ ASLA BİLMEMESİ. 

UNUTULMAK.

CENAZEME YALNIZCA AİLEMİN GELMESİ. 

ÖLÜMÜN ACISIZ OLMASI. 

VE SON OLARAK DA, HERKESİN HAYATINA DEVAM ETMESİ. 

ÜZGÜNÜM AMA EN İYİSİ BU OLACAK. 

***

Dürüst olmak gerekirse, bu mektup tüm 15 yaşındakilerin kendileri hakkında düşündüklerini ifade ediyor.

YETERİ KADAR İYİ DEĞİLİM, KİMSE BENDEN HOŞLANMIYOR. 

HİÇBİR ŞEY DÜZELMEYECEK. 

 

Evan’sa bunları, herhangi bir 15 yaşındaki çocuktan 20 kat daha kuvvetli hissediyordu. Hiçbir şeyin düzelmeyeceğine daha çok inanıyordu. Bir geleceğin olmadığına ve yaşamanın çok azap verici olduğuna, çok zor olduğuna ve ölümün tek yanıt olduğuna çok daha şiddetli inanıyordu.  O listenin üzerinden birlikte geçebilseydik keşke.  Kararını vermeden önce, bana göstermiş olsaydı o listeyi onunla üzerinden geçerdik ve bunların hepsini düşündüm, derdim.  Bunu da düşündüm. Bunu da. Ama bunların benim için doğru olmadığına karar verdim. Senin için de geçerli değiller.

 

ŞU ANDA KENDİNİ FARKLI HİSSETMENE YOL AÇAN ÖZELLİKLERİNİN, BEŞ SENE SONRA SENİN EN İYİ YANLARIN OLDUĞUNUN FARKINA VARACAKSIN.  SENİ DİĞERLERİNDEN AYIRAN BUNLAR OLACAK VE İNSANLAR BUNU ÇEKİCİ BULACAKLAR. 

 

Evan’ın intihar notu; Bundan ne anlam çıkarıyorsunuz? 

Her şeyden önce, yetişkin yaşamının nasıl olacağını görmeye başlamıştı.  İstediği şekilde başarılı olamayacaktı bu yaşamda.

Psikiyatride bipolar rahatsızlık, bizim kanserimizdir.

İnsanları öldürür. 

Yapabileceğiniz her şeyi yaparsınız ama bazılarını asla kurtaramazsınız.

Ona kesinlikle bir süre daha yardımcı olabilirdik.

Ama ilaçlarını eninde sonunda bırakacaktı.

Hepsi bırakır. 

İlacı bırakınca, uçup gidecekti.

Belki de hastalığı, tür değiştirmeye başlamıştı.  Aklını yitirmeye başlamış olabilir miydi? Bunlar hakkında konuştu mu?

Hayır.

-Hiçbiri hakkında mı?

Hissettiklerini reddetmiş olabilir, ama hiçbiri hakkında konuşmadı mı?

Arkadaşlarına güvenmediğini falan söylemedi mi?

Deliler böyle konuşur ama, yani

-Deli saçması.  Deli saçması, son derece aklı başında bir şekilde yapılabilir.

 Planlı ve programlı bir şekilde.

 

Bu nedenle televizyon ve filmlerde akıl hastalıklarının temsil ediliş biçimlerine öfkeleniyorum.  İlle de kendinden geçecek; ağzı köpürecek falan.

AKLI BAŞINDA BİR ŞEKİLDE, BİLGİSAYARININ KARŞISINDA SAKİN SAKİN BU KORKUNÇ ŞEYİ YAZIYOR OLAMAZ SANKİ.

Metodolojik bir biçimde, yapacağını zaten bilerek. Bu da deliliktir.

***

Onun anısında, hayatın kırılganlığının ve öneminin farkına varıyoruz.  Sahip olduğumuz hayatın kıymetini bilmeli; ilişkilerimizden alabildiğimiz kadar keyif almalıyız. Her ne kadar zamanımız varsa.

-Delik dışında her şey var. 

Delik dışında her şey.

-Deliği kazmayı unutmuşlar.  Nereyi kazacaklarını söyledik mi?

***

Birisi bu kadar şiddetli bir depresyondaysa ve çok acı çekiyorsa, onun için hiçbir şey yapamayız. Hiçbir şey.  Bundan sağ çıkmak çok zor. Ama elinden geleni yaparsın işte.

Başka ne var ki?

Ne yapılabilir?

***

İnançsızlık hissiyatı. Bunun gerçek olduğuna inanacak mıyım hiç? 

Bilemiyorum. Bunlar gerçekten oldu mu?

 

YORUM:

Çocuklarımızın yetişme ortamlarına bakınca Evan’dan çok farklı olmadığını görmekteyiz. TV dizilerinde kültürümüzün aşağılandığı, örnekleri olmayan hayat tiplemeleri ile baskı altında olan çocuklarımızın feci durumları, ayrıca okul hayatları ve sosyal durumları da düzensiz olanlar, taş dahi attırılan yavrularımızı görünce dua edip tedbir amaçlı olarak yakın ilgi ve alakayı kesmeyelim. Ancak geleceğimiz gerçekten büyük bir tehdit altında olduğu görülmektedir.

 İsmail Hakkı


[1] Britney Jean Spears :(d. 2 Aralık 1981, Louisiana ABD), 1 Grammy Ödülü kazanmış Amerikalı pop müzik sanatçısı, seksî dansçı, ve sinema oyuncusudur.

HAİN VE HİYANET


Hz. Mevlana kaddese’llâhü sırrahu’l azîz hıyanet hakkında buyurdu ki;

“Su, birisinden altın keseleri çalmış, nerede bir müflis diye her tarafa koşan birine benzer.  Yahut bitmiş otlara dökülür yahut bir yüzü yunmamışın yüzünü yıkar. Yahut da denizlerde elsiz ayaksız gemiyi hamal gibi başında taşır.   Onda yüz binlerce ilaç gizli. Çünkü her ilaç olduğu gibi ondan yetişir gelişir.   Her incinin canı, her tanenin gönlü, bir eczane gibi olan suda yürür durur.   Yeryüzü yetimlerini o besler, kuruyup kalmış kişileri o yürütür.   Fakat mayası bitti mi bunalır, yeryüzünde bizim gibi şaşırır kalır.   Suyun bulandıktan sonra ulu Tanrı’dan yardım dilemesi içten feryada başlar;

“Yarabbi, bana ne verdiysen verdim, yoksul kaldım.   Sermayemi temize pise döktüm sarf ettim. Ey sermaye veren, daha yok mu?” 

Tanrı buluta “ onu iyi bir yere götür” güneşe de “ey güneş der onu yukarıya çek!”   der.

Onu türlü türlü yollara sürer, nihayet ucu bucağı olmayan denize ulaştırır. Bu sudan maksat velilerin canıdır. O can, sizin kirliliklerinizi iyiden iyiye yıkar, arıtır. Yeryüzündekilerin hıyanetliklerinden bunaldı mı yine arşa, temizlik bağışlayana gider.   Yine o taraftan eteğini çeke çeke gelir, o okyanusun temizliklerinden yeryüzündekilere ders vermeye koşar.”[1]

Hainleri çok olan yerler neden kurak memleket olduğunu hiç düşündünüz mü?

O (su olan) yağmurlar (veliler) artık oralara yağmaz oldu.

Suyumuzu kaybetmek istemiyorsak hain olmaktan kendimizi kurtarmalıyız.

 “Hain kul, Tanrı yanında, onun rızasını kazanmış bir kul olmaz.” [2]

“Hain kalpazandan, halis altınla kuyumcu, daha fazla korkar.” [3]

“Emniyet ettiğim bir adam olan lalam, hain çıktı, bana hıyanette bulundu.” [4]

“Allah, hangi türden olursa olsun, hainleri ve nankörleri asla sevmez.”(Hac, 38)

Allah Teâlâ’m hain olmaktan ve hıyanetten sana sığınırım.

 

İsmail Hakkı


[1] Mesnevi, c.V, b: 210-223

[2] Mesnevi, c.I, b: 3590

[3] Mesnevi, c.II, b: 1404

[4] Mesnevi, c.V, b: 4003

FLOW: FOR LOVE OF WATER (2008) (Akış: Su Sevgisi İçin)


BU YAZIYI MUHAKKAK OKUYUN!!!!

Yönetmen: Irena Salina

Oyuncular:   Maude Barlow, Shelly Brime and Anthony Burgmans

Süre:              93 dk

Her gezegende su olma gerekli olup, yaşamın çok özüdür. ‘Flow’ belgeseli bizim çok önemli kaynak olan suyun giderek azaldığını ve açgözlülük eden insanın rahatsız olacağı gerçeği ve nedenleriyle yüzleştiriyor.

 

TÜRKÇE ALT YAZISI

 “Binlerce kişi sevgisiz yaşayabildi, ama hiç biri susuz yaşayamazdı.”

W.H.Auden

Her yıl iki milyondan fazla insan suyla bulaşan hastalıklardan ölmektedir. Bunların çoğu beş yaşın altındaki çocuklar.

 ABD’ de milyonlar, her sabah uyanıp musluklarını açıyor. Ama bilmiyorlar ki su kaynaklarına roket yakıtı karışıyor. Karşı karşıya olduğumuz tehlikeyi görmeyelim diye büyük çabalar harcıyorlar. Dünya’da, petrol fiyatları nedeniyle süregelen bir savaş var, Aynı yolu izlersek, aynı şeyleri su için de yaşarız, her şey bugün petrolde yaşadıklarımız gibi olur.

Dünyanın temiz suyu tükeniyor, Gelecekte insanlar temiz su uğruna her şeyi yapacaklar.

Her şeylerini, tüm birikimlerini, evlerini verecekler. Su olmadan, hiç bir şeyimiz olmaz, su olmadan hiç bir hayat, hiç bir kültür, hiç bir toplum, hiç bir ekonomi var olamaz. Su olmadan yeryüzü var olamaz. Gezegenimizi düşünürsek, her yanından sular akan kocaman, yaşayan bir kütle olduğunu görebiliriz, kıtalarda suların aktığı kanalları görebiliriz. Bu sular akarak okyanuslarımıza ulaşır. Okyanuslar, dünyamızın kalbidir ve nefes alıp verir. Suyu buharlaştırır ve hidrolojik döngüye geri koyar, dağların tepelerinden aşırır, tekrar aşağı indirir, tıpkı dolaşım sistemimiz gibi. Yani, gezegenimiz üzerinde sürekli su dolaşan dev bir vücuttur.

su, gezegenimize hayat verir.

Bizler de, tıpkı gezegenimiz gibi; % 70 su ve % 30 katı maddeden oluşuruz. Bizim de bir kalbimiz var, 90.000 km uzunluğunda damarlarımız var, dünyada nasıl bir su döngüsü varsa, bizde de var.

ABD’de su kaynakları yüzünden hastalananların kayıtları tutulmamaktadır. Tahminler, her yıl 500 bin ile 7 milyon arasında kişinin musluk suyu kullanımından dolayı hastalandığıdır. Sorunlardan biri de su şebekelerinde virüsler, patojenler ve bakteriler gibi hastalık yaratıcıların varlığıdır. Hastalıkların çoğunun yediklerinizle veya havadan bulaştığını düşünebilirsiniz, ama % 40′ı içme suyundan bulaşmaktadır. Fabrikalar ve arıtma tesislerinden gelen kimyasallar, roket yakıtı, pestisidler (böcek zehirleri) ve tıbbi ilaçlar yok edilememektedir. İnsanların çoğu su kaynakları için endişe duymamaktadır. Çünkü çoğu şişelenmiş su almaktadır. Onlar için bir haberimiz var, Basit bir duş almayla bile kimyasallara maruz kalınmaktadır. Böylece, zararlı maddeler deri yoluyla alınmaktadır.

116.000′inden fazla insan yapımı kimyasal madde var. Bunların nasıl etkileştiği konusunda en ufak bir fikrimiz yok.

Bu kimyasallar için kobay olmaya başladık.

Karaciğer bunları bedenimizden attığında ne oluyor?

Dışkı ile tuvalete ve kanalizasyona, oradan yeraltı sularına, sonra nehirlere gidiyor, suyu nehirlerden alıyoruz ve su şebekesine karışıyor, ve yine içiyoruz. Bu ilaç ve kozmetikler, sorun bunlarda, Vücudumuzun kimyasını değiştiriyorlar ve bize zarar veriyorlar…

Yeşil devrimin Hindistan’a kimyasal tarımı getirdiği son 30 yıldır, su sistemlerimizde iki sorun ortaya çıkmıştır.

Birincisi, ekinler için fazla su kullanılmıştır, kimyasalların çözülmesi için daha çok suya ihtiyaç duyulmuştur. bu aynı miktarda ürün için 5-10 kat daha fazla su kullanımı demek .

Dünya suyunun % 70′i tarım, % 20′si endüstri, % 10′u ise bizim tüketimimizdedir. Tarım ve endüstri kullanıcıları, kendilerinin daha fazla suya ihtiyaçları olduğunu söylüyorlar ve tabii ki ekinlerin büyümesi için daha çok pestisid ve kimyasala da ihtiyaç var. Bu kimyasalların toprakta suyla buluşması, iyi bir birliktelik değil…

Meksika’da tarım arazileri yakınında yaşayanlarda doğum kusurları arttı. Avrupa’da pestisidlerin kullanıldığı alanlarda üretkenlik düşüşe geçti. Tazmanya’da yoğun pestisid kullanımı sonrasında kanser vakaları % 200 arttı.

Laboratuvar çalışmalarında, son 5 yılda Seine Nehri’ndeki balıkların cinsiyet değiştirdiğini belirledik. ARTIK SADECE DİŞİ BALIKLAR VAR, ERKEK BALIKLAR YOK. (Aman Ya Rabbi eşcinsel balıklarda var)

Teksas’ta incelenen balıkların hepsinin dokularında prozac bulundu. [1]

Esas problem, çözümün olmaması.

Ne olursa olsun sürekli su içmek zorundayız.

Tanrıya inansanız bile, kirlilik yayılmaya devam ediyor.

Endüstriyel zehirler suyla yayılıyor ayıbaklıklar, balinalar, kutup ayıları, balıklar ve Eskimo annelerinin sütlerinde bile varlar. Bu kimyasalların savaş için üretildiklerini unutmamak gerekir. Bunlar, kitle imha silahlarıdır. Hepsi savaş sistemi sonucunda ortaya çıkmıştır. Şimdi de, içme suyumuzun içindeler. Abartılıyor gibi gelse de, aslında hiç abartmıyoruz. Bu öyle 50-100 yıl içinde olacak bir şey değil, şimdi oluyor. İnsanlar, hükümetlerinde su kaynaklarını koruyanların olduğunu sanıyor, Oysa durum öyle değil. Bunlardan en sıra dışı örnek, ABD’de en fazla kullanılan böcek ilacı olan atrazine ile ilgili.

Atrazine bir bitki öldürücü ve ot kırandır. Mısır gibi ürünlerin üretiminde kullanılır. İçme suyunda, yeraltı ve yüzey sularında bulunan bir numaralı kirleticidir.

ATRAZINE İsveç firması SYNGENTA tarafından üretilmektedir. SYNGENTA tarım kimyasalları üreten şirketlerin en büyüğüdür. Önce, atrazine üreticisi Syngenta ile anlaşma yaptık; konu atrazine’in hormonal düzeni bozup bozmadığını anlamaktı. Yani tiroid, testesteron, östrojen gibi hormonlarla tepkiye girip girmediğinin belirlenmesiydi. Atrazine’in bir dizi farklı etkisi vardı, ama en önemlisi erkek kurbağaları kısırlaştırmasıydı. Buna kimyasal hadım etme diyebiliriz. Üstelik sadece hadım etmekle kalmıyor, kurbağalara dişi özelliği de kazandırıyordu. Bir başka deyişle, erkek kurbağalar yumurtalık sahibi oluyor ve yumurtluyorlardı. Balıklarda da benzer etkiler görülüyordu. Sperm sayıları azalıyor ve yumurta sarısı protein üretiyorlardı. Şimdi, bunun anlamı: Atrazinin erkeklerde ciddi bir sperm sayısı düşüklüğüne neden olduğu mudur?

Bilimsel veriler atrazinin bu konuda ciddi bir rolü olabileceğini ortaya koymaktadır. ABD’de sperm sayılarının düşmesinin nedeni olarak pestisidler suçlanıyor. Atrazine üreten bazı fabrikalarda çalışan erkeklerde prostat kanseri, Atrazin’li su kullanan kadınlarda yapılan araştırmalarda da göğüs kanseri vakalarına rastlanmıştır.

Fetuslar (cenin) suda yaşadığı için bu konuda incelenmelidir. Fetüsler amniyotik (Rahim içindeki sıvı) sıvıyı içtiğinden kimyasallara maruz kalabilir.

TÜM AVRUPA BİRLİĞİ ÜLKELERİNDE ATRAZİNE YASAKLANMIŞTIR. Aslında doğrusu bu, çünkü Atrazine yağmur suyuyla, 1.000 km yol alabilir. ABD’de 40 milyon kg atrazinin 250.000 kg’lık bölümü yağmur suyu ile geri gelmektedir.

KOMİK OLANI İSE, BİLDİĞİNİZİ DÜŞÜNÜYORUM, ABD’YE 40 MİLYON KG SATIŞ YAPAN AVRUPA ŞİRKETİNİN KENDİ ÜLKESİNDE ATRAZİNİN YASAK OLMASIDIR.

Bush döneminde Çevre Koruma Ajansı, biz onlara dava açtıktan sonra, bu sorunla ilgili bir şeyler yapıyor gibi görünmeleri gerektiğine karar verdi. Atrazine üreticileriyle masaya oturdular; 50 kez bir araya geldiler ve bir anlaşmaya vardılar. Ama görüşmeler, Atrazinle ilgili ne bir yasaklama, ne de bir haciz işlemi yapılmasını sağladı. 2006′da, çevre koruma kurumu ATRAZIN’in bir zarara neden olmayacağını belirtti.

Böyle berbat bir şeyi daha önce görmedim. Kimyasalı döküveriyorlar. Hepsi bu insanlar için kutsal olan Titicaca Gölü’ne gidiyor. Burası açık olduğu için ne yaptıklarını görebiliyoruz. Nehrin diğer bölümlerine ne yaptıklarını göremiyorsunuz. Burada yaptıkları, betonların altına saklamak; temizleyecek halleri yok ya, böylece görünmeyecek, ama her zamanki gibi kokacak. Mezbahadan gelen kan ve atıkların karıştığı su koktuğu için derenin üstünü kapatıyorlar. Burada su şebekesi yok ve herkes nehri kullanmak zorunda. Anlamama yardımcı olun, Suez, buraya 80 milyon dolarlık arıtma tesisi kurduğunu söylüyor. Sadece bu konuda yalan söylemediler, pis suyu da Titicaca gölüne dökülen nehre mi yönlendirdiler? Evet. Bu nehir kenti boydan boya geçiyor ve kente de aynı şeyi yapıyorlar. Geleneksel olarak su, hükümetler tarafından bir kamu hizmeti olarak dağıtılır. Ama, son 10 senedir, Avrupa’nın 3 büyük su şirketi dünyanın bir çok yerine kar amaçlı su dağıtımı yapmaya başladı. Çok güçlüler. Üçü de dünyanın en zengin 500 şirketinde ilk 100 içinde. Çok hızlı büyüyorlar. Fakir ve gelişmekte olan ülkeler, su kontrolünü Avrupalı veya kar amaçlı çok uluslu şirketlere vermeye zorlanmaktadırlar. Suez, su dağıtımı ve arıtımında dünyanın lider iki şirketinden birisidir. Bir Fransız şirketinde çalışıyorum, Vivendi denilen büyük su operatörü, “Vivendi Environment” 100′den fazla ülkede çalışmaktayız. Bu işi neredeyse yıldır yapıyoruz. Yani, su işinde çok uzun dönemdir varız.

Şurası Suez’in yan kuruluşu “Aguas del Illimani” Buradaki su kirlendi. Şimdi temiz görünüyor, ama bir süre önce siyah akıyordu. sonra bir süre de kurtlu aktı. Buradaki çocukları su içmekten alıkoymak çok zor, bu su onları hasta ediyor.

Özelleştirmenin amacı, La Paz ve El Alto kentlerine içme suyu ve kanalizasyon şebekesi yapılmasını sağlamaktı. Ancak, bu süreç boyunca, El Alto’da 208.000 kişinin içme suyu hizmeti sonlandırıldı. Aguas del Illimani (Suez’in yan kuruluşu) “Ne kadar çok su, O kadar hayat” Suyumuz ve elektriğimiz yok. Bu tozlu yollar üstümüzü başımızı kirletiyor… Bize pismişiz gibi davranıyorlar… Biz de böyle tozlu görünmek istemiyoruz ama ne yapalım suyumuz yok. Bizler zar zor yaşayan mütevazı insanlarız, Sadece tükettiklerimizi ödeyebiliriz. Eğer buralar özelleştirilirse bunlar için yeterince paramız olmayacak. Aguas del Illimani’nin gitmesi gerektiğini söylüyoruz. Bir çok komşumuzun suyu ve kanalizasyonu yok. Muhtemelen ülkenizdeki gazetelerden biliyorsunuzdur… biz Bolivya’da çok acı çekiyoruz. Politikacılarımızı satın alabilirsiniz ama bizi satın alamazsınız. Burası, her 10 çocuktan birinin 5 yaşına gelmeden öldüğü bir ülke. Bu ölümlerin çoğunun nedeni temiz içme suyu olmaması. Bu nedenle, El Alto’lular “su özelleştirilmesin” diyorlarsa temiz suya ulaşamazlarsa çocuklarının sağlıklarının risk altında olacağıdır. 1999′da Bolivya hükümeti Cochabamba kentindeki su şebekesini özelleştirdi. Cochabamba’lılar çok uluslu Bechtel şirketinden kurtulmak için sokaklara döküldü, çatışma başladı. Bolivya’nın Cochabamba ve El Alto şehirlerinin su sistemleri niye özelleştirildi? Bu Bolivyalıların “iyi fikir” diyerek istemesiyle olmadı. Özelleştirme Dünya Bankası tarafından dayatıldı.

1997′de Dünya Bankası Bolivya’ya Cochabamba, El Alto ve La Paz’ın su sistemlerini özelleştirmezseniz, verilen kredileri iptal edeceği tehdidinde bulundu. Ben özelleştirmenin bir hayat memat meselesi olduğunu düşünüyorum. Hayat için mücadele böylece yaşam devam edebilir. Çocuklarımız, torunlarımız için ve hepimizin keyif alacağı şeyler için… Onurlu, keyifli bir yaşam için savaşmak, ya da acılarla dolu güvensiz bir yaşamı kabul etmek ki aslında bu yaşamak değil…

Ocak 2007: Bolivya hükümeti Suez’in kontratını feshetti ve La Paz’lılara su şebekelerini geri verdi.

19 Eylül 2000’de annem mide ağrısı çekiyordu. 3 gün sonra öldü. Nehirden aldığımız kirli sudan içiyordu. Ben ilk çocuğuyum, her şeye özen gösteririm. Ama işsizim ve annem ardında bir sürü çocuk bıraktı. Sorumluluklarımdan bunaldım. Çocuklar okula gitmeli ama gönderecek gücüm yok. Evlerimize musluk suyu bağlayacaklarına söz verdiler. Ama bu su bedava değil ve bizim paramız yok. O yüzden yine dereden su almaya başladık. Sağlık Departmanından geldiler. Mikropları öldürmek için kullandığımız nehir suyuna tablet atmamız gerektiğini söylediler. Suyu nehirden alsanız bile, tableti dükkândan satın almanız gerek. Buna da para gerekiyor. Bu nedenle bazen suyu öylece içiyoruz. Korkuyoruz, ama su hayatımızda o kadar önemli ki, onu nehirden almak zorunda kalıyoruz. Beş saattir burada bekliyoruz. Su bazen geliyor, bazen gelmiyor. Bazen susuz 4 hafta geçiriyoruz… Her gün gelip açıyoruz. Ama su yok, hiç bir şey yok. Maliyeti karşılama fikri günümüzün yeni İncili. Güney Afrika’da herkes aldığı hizmet karşılığını ödemek zorundadır.

Zengin insanlar için bu sorun değil, ancak iş gerçekten de fakir olanlara gelince, bir dolardan az olan 5 rand bile onlar için çok para. En fakirleri sadece bir kova su alabiliyorlar. Bir kova suyu almak için ne kadar çalıştıklarını bir bilseniz. Aynı miktarda su alabilmek için şehirdeki bir zenginden daha fazla çalışmak zorunda kalıyorlar, bu haksızlık.

SUYUNUZ YOKSA YOKSULLUĞU AZALTMAYI UNUTUN, ÇÜNKÜ BUGÜN SU BİR ÇOK HASTALIĞIN TEMEL KAYNAĞI. AIDS’ den ve savaşlardan daha çok öldürüyor.

Temiz içme suyu olmayan insan sayısını yarıya indirmekte kararlıyız. İşimiz çok zor. Özel sektörün uzmanlığını insanların ortak yararına kullanmak zorundayız. Görelim bakalım… Biz Suez firmasındanız. Bu özel şirketler gelişmekte olan ülkelere gittiğinde, önce halk tarafından su getirecekleri ve yatırım yapacakları için iyi karşılanıyorlardı. Ama insanların anlamadığı şey, onların yeni yatırımlar getirmediğiydi. Halk bu hizmet için Dünya Bankasına ödeme yapıyordu. Geldikten sonra fiyatları yükselttiler, iyi ve kaliteli su sunmadılar, yoksul insanların sularını kestiler, kamu görevlilerini işten çıkarttılar, yaptıkları bir kıyımdı. Yoksul bölgelere su getirdiler; ama getirdikleri bölgelerde o suyu elde etmek için küçük bir kart kullanmanız gerekiyordu. Bu ülke belki, ön ödemeli sayaçların kullanıldığı yeni teknolojinin önderi olabilir. Bu kitap ön ödemeli sayaçların nasıl kullanılacağını anlatıyor. Ama İngilizce yazılmış ve buradaki insanların yarısından çoğu İngilizce bilmiyor. Su için peşin para ödemeleri gerektiğini idrak ettiler. Suya alabilmek için elinizde bu jetonlardan olmalı, su almak istiyorsam kovamı şuraya koymalıyım, jetonu da buraya, Gördünüz mü, suyu almanın tek yolu bu. Aslında insanların düşünme tarzlarını, kültürlerini değiştirerek, ödeme yapmak zorunda olduklarını öğrettik. Ödemeye zorlamamalıyız, istedikleri için ödemeliler.

Hiç bir şeyi olmayan bir kadına, “su alman için kartı buraya takıp, karttaki para kadar su alabilirsin” demenin bir manası yok, O kadın ne yapar?

Nehre gidip, kirli suyu alır ve sonra koleradan ölür! Sonra da hijyen bilmiyorlar dersiniz… Buradaki insanlar bilmiyor… Onlara sorduk. Peşin ödemeli sayaçların konulacağını bilmiyorlar. Başka şansları yok!.. Bu insanlar yoksul, seçme şansları yok, Bu sürecin sonuçları hakkında bilgi verilmiyor. Sayacın ön ödemeli olduğunun farkında bile değiller. Bu inanılmaz, bana hakaret ediyorsunuz! Biz gidiyoruz. İnsanlar ne tüketiyorsa bedelini ödemeliler.

Post-liberasyon posterleri ne diyordu… bedava su, bedava elektrik, herkes için ev.

Ama gerçekte ne oldu?

Hükümet koşulları iyileştireceğiz diyerek; insanları evlerinden çıkarttı, elektriklerini, suyunu kesti. İşte o zaman, açıkça, “yasadışı olarak hepsini yeniden bağlayacağız” demeye başladılar. Şehir şebekesine bu şekilde bağlanan mahalleler var. Burada kadın muslukçular var, bu işi erkeklerden öğrendik, çünkü erkekler olmadığı zaman suyu bağlayan ve ışığı yakan biziz. Ne zaman ki su kesiliyor, savaşmaya başlıyoruz. Yani, bildiğiniz gibi böyle depolardan ve bunun gibi yerlerden su almaya çalışıyoruz. Okulda sudan bahsediyorlar. Su, çok ama çok değerli. Su öyle önemli ki, siz de biliyorsunuz, her zaman suya ihtiyacımız var. Ne yapacağız bilmiyoruz.

“İnsanlık için su” denmesinde bizim açımızdan bir sorun yok. “Su ticari bir meta olmamalıdır” denilmesi de bizim için sorun değil. Biz burada işletmeciyiz, otel işletmecileri gibi; Sistemi işletiyoruz, çünkü deneyimliyiz. Bilgi birikimimizi satıyoruz. Biz de uzmanlık var. Bizde teknoloji var. Evlere su getiren büyük şebekelerin nasıl kurulacağını biliyoruz.

Günümüzde, her gün su kaynaklı hastalıklardan bin kişi ölüyor.

İdeal olan; herkese temiz su getirmek olmalı. Bu şirketlerin 150 yıllık geçmişi var, bankerler tarafından kuruldular. İşte bilmeniz gereken bu. Bu çokuluslu şirketlerin hayırsever kuruluşlar olmadığı çok açık. Bu şirketlerin kalkınmaya yönelik geliştirdiği “söylem” bir rezalet. Bu şirketler “SUYU GETİREREK YOKSULLUĞA SON VERECEĞİZ” diyorlar. Ama, ödeme yapamayan insanlara su getirmek için Vivendi paydaşları 10-15 yıl nasıl beklesinler. Bu onların hiç ilgisini çekmez. Yatırımcılarınıza kar vaadi veriyorsanız, topluma ihtiyacı olan kaliteli su, sağlık ya da eğitim hizmeti veremezsiniz. Bu temel kuraldır. İnsanlar; suyun tanrılar tarafından cennetten gönderildiğine inanıyorlar. O halde suya neden para ödesinler? Eğer su borular ve muslukla geliyorsa, bu işte büyük paralar dönüyor demektir. Bu şehri idare etmek için paraya ihtiyacınız olduğunu biliyoruz. Ama siz bu parayı, ödeme yapamayacak insanlardan almaya kararlı mısınız? Birleşmiş Milletler’in milenyum hedeflerinden biri, 2015′de içme suyuna erişemeyen insan sayısını yarı yarıya azaltmak. Ama, aynı yöntemlerle içme suyu sağlamaya devam edilirse, yani merkezi sistemden su borularla taşınmaya devam edilirse, kırsalda; küçük topluluklar halinde yaşandığı için maliyetin altından kalkamazsınız. Bu nedenle farklı bir çözüm üretilmelidir. Hindistan’da neredeyse herkesin biyolojik olarak kirlenmiş suyla ilgili bir anısı vardır. Benimki ise, kuzenimi ishal nedeniyle kaybettim. O zamanlar küçük bir çocuktum. Büyüyüp, kendi çocuklarıma sahip olduktan sonra teyzelerim ve amcalarımın nasıl bir felaket yaşadıklarını anladım.

1920′li yıllardan beri ultraviyole’nin sudaki mikropları öldürdüğü bilinmekte. Aklıma, Ultraviyole ile suları az maliyetle dezenfekte etme fikri geldi, başka kimse bunu yapmıyordu. Bu, önceleri çok kişi tarafından uygulanmış olmalıydı, ama kimse yapmamıştı.

Andhra Pradesh eyaletinde resmi kayıtlara göre geçen yıl 70 bin kişinin kirli içme suyundan öldüğünü biliyoruz; evet, 2 km’lik yürüme mesafesi içerisinde su vardı, ama Hindistan’da yüzbinlerce insan kirli içme suyu nedeniyle hayatını kaybediyor. UV filtrasyonu gelmeden önce kuyular ve derelerden su içerdik. Kolera gibi pek çok hastalığa yakalanırdık. Sistemin bakımı, yerel toplum tarafından yapılabilir. Suya verdikleri para öylesine az ki, sistemi çalıştırması için birini işe alabilirler. Maliyet uygunsa, hiç sağlıklı içme suyuna sahip olmamış bir halk, kendini amorti eden sağlıklı su modelini gerçekleştirebilir. Evlere posta dağıtmaya gittiğimde, herkes, bu içme suyu geldikten sonra hayatlarının nasıl daha iyi hale geldiğini anlatıyorlar. Su bizim için iyiyse, biz kocamanız, şu küçük tavuklar için nasıl olacağını düşünsenize. Önceden tavuklarım sudan hasta oldukları için ilaç kullanırdım. Her bir tavuk için 2 rupee maliyet. Ama artık tavuklarım hastalanmıyor. Bu nedenle çok mutluyum. Yılda, bir kişi için günde 10 litrelik güvenli su yaklaşık 2 dolara mal olmakta. Günde 1 dolardan az kazanan insanlar için bile senede 2 dolar vermek bir sorun olmaz. Bu teknolojiden günde yaklaşık 300 bin kişi yararlanmakta. Buna ihtiyacı olanlarla oranlarsak, çok az. Daha çok yol almamız lazım. Yardım kuruluşlarının fonlarının çoğu fakir ülkelere verilir, ama bu ülkelerde sadece politik ve ekonomik güç sahibi olanlara su sağlanır. Kendileri güvenli suya kavuşur kavuşmaz, ülkenin kalan bölümü için su sağlama istekleri bir anda isteksizliğe dönüşür. Kendileri istediklerini elde ettiklerinden diğerleri gecekondularda yaşayabilir ve buldukları suları içebilirler. Yıllardır, insanlar suyu çantada keklik gibi görüyorlar. Suyun nereden geldiği ile ilgili hiç düşünmüyorlar. Musluğu açtıklarında suyun akmasını bekliyorlar. Artık, güzel günlerin sonu geldi.

SONSUZA DEK SUYUMUZUN OLACAĞI GÖRÜŞÜ ÇOK YANLIŞ. Kaliforniya’nın 20 senelik suyu kaldı, New Mexico’nun 10 senelik. Yeni golf sahaları yaparlarsa, bu süreyi 5 yıla kadar düşürebilirler. Arizona, Florida ve hatta büyük göller için bile bu söz konusu.

Nil Nehri artık denize akamıyor. Colorado Nehri ve Çin’in Sarı Nehri de. Artık bu nehirlerin büyük bir bölümü denizlere akamıyorlar. Bu sorunun uzakta olduğu fikrinden kurtulun, daha çok zamanımız var fikrini aklınızdan silin. Zaman kalmadı. Gezegenimizin su kaynaklarını hakir görüyoruz, ama bu çok aptalca, çünkü onlara bağımlıyız. Yaşamak için suya gereksinmemiz var. Eğer suyumuz olmazsa, bir ya da iki gün hayatta kalabiliriz. BİLİM İNSANLARININ YILLARDIR YAPTIĞI ÇALIŞMALAR VE ELDE EDİLEN MİLYONLARCA VERİYE GÖRE, 6 . NESLİN YOK OLMASIYLA KARŞI KARŞIYAYIZ. yok olan 5. nesil dinazorlardı. Hani şu filmleri bilirsiniz, uzaydan dünyaya bir kuyrukluyıldız gelir. ve aniden hükümetler, “amanın, aslında aramızda büyük farklar yok, nasıl olsa hepimiz yakında öleceğiz” derler ya. İşte içinde bulunduğumuz durum budur. Yaklaşan bir kuyruklu yıldız var. Biz ona “SU KITLIĞI” diyoruz. İklim değişikliği büyük bir sorun. İnsanlar iklimleri değiştiriyorlar, bununla ilgili deliller hâlihazırda elimizde. İklim değişikliğinin en büyük etkisi su kaynaklarımız üzerinde olacak. İnsanın seller ve kuraklıklar yüzünden öldüğünü ve küresel ısınma nedeniyle oluşan sosyal karışıklıklar göreceğiz. Aslında trajik olan insanların şu anda son derece bilinçli olması, ama bu bilinç şirket karları için kullanılıyor.

“Allah’ım, suyumuz tükeniyor, suya büyük yatırımlar yapmalıyız, su ne kadar da kötü idare ediliyor”

Bunun hemen ardından gelinen nokta “onu özelleştirmeliyiz, o zaman daha verimli kullanabiliriz ve herkes daha iyi olabilir” Tabi ki bunların hepsi laf salatası, tamamen aptallık. Temelde bu insanlar su satarak para kazanmak istiyorlar. Özel şirketlere göre su, satışa sunulmalı, herhangi bir mal gibi satılabilmeli, Küresel endüstri’de su, elektrik ve petrolden sonra 400 milyar dolarlık hacmiyle 3. sırada yer alıyor. Ben bir yeşil, bir de mavi satın aldım ve sarının da yarısını almak üzereyim. Pazar son derece ahlakdışı. Kirlenme ve kıtlık bahane edilerek. Sizi, suyu ihtiyacı olanlara değil, parası olanlara satmanıza yönlendiriyor. Su sektörü, son 20 yılda küresel ekonominin 2-3 katı kadar büyüdü. Suyla ilgili şirketleri satın almak, suyun kontrolünü, nasıl dağıtılacağı sağlayacak; bunu başarırsanız önümüzdeki 10-20 yıl için en iyi yatırım olanağını elde etmişsiniz demektir.

İnsanlar diyor ki: Su da hava gibi, hava için herhangi bir bedel ödüyor muyuz? tabii ki hayır”

“Öyleyse, su için de bir bedel ödemememiz gerekir” tamam, ne olacağını göreceğiz!.. Şişe suyu tüm dünyada musluk suyundan daha güvenli olduğu için milyonlarca kişi tarafından kullanılmakta. FDA’ya göre, ABD’de milyarlarca dolarlık şişe suyunu denetleyenlerin sayısı bir kişiden az. Bunun anlamı: fakir insanların çalıştığı sektörlerden birinin de suların şişelenmesi olduğu. FDA’ya ne tür şişelenmiş su diye sorarsanız size “hiç fikrimiz yok” diyeceklerdir. ABD’liler geçen yıl 31 milyar şişe suyu satın aldılar. Buna 10.8 milyar dolar ödediler.

Dünyada her yıl şişe suyuna 100 milyar dolar harcanıyor.

Bu nasıl bir aptallık.

İnsanlar neden şişelenmiş su için para ödesinler. Bunun nedenini anlamak için Kaliforniya’nın gözde restoranlarından birine gidelim. Son derece gösterişli ve aslında olmayan şişelenmiş sular için bir menü bastırdık. Bu suların şişesine 7 dolar fiyat koyduk. Başgarsonumuz ilk şanslı müşteriye özel su listemizi sunuyor.

Biz bir şise “L’eau Du Robinet” alalım.

L’eau du Robinet‘mi istiyorsunuz?

Mükemmel seçim.

Fransızca: musluk suyu demek.

Şerefe Evet, bu gayet temiz görünüyor. Çok hoş bir tadı var. Musluk suyuna göre tadı nasıl?

Evet, musluk suyundan çok daha iyi. Bu gösterişli suların gerçek kaynağı neresi?

Restoranın avlusundaki hortumla doldurduk. Her dört ABD’liden üçü şişe suyu içiyor. Her 5′inden biri sadece ve sadece şişe suyu içiyor. Su hâlihazırda ödeme yapmış olduğumuz bir şey. Çoğu musluk suyu olan markalar benzinden daha pahalıya satılıyor.

İşte böylece, Tufts Üniversitesi’nde 42. musluk suyu mücadelesini vermekteyiz. Sanırsam, Dasani markalı su, musluk suyu. Her yıl, bizleri şişe suyunun musluk suyundan daha iyi olduğuna ikna etmek için milyarlarca dolar harcıyorlar. Hâlbuki musluk suyu sadece daha az denetleniyor o kadar. ABD’DE SATILAN BİNLERCE MARKANIN SUYUNU TEST ETTİK. SONUÇLARA GÖRE, ŞİŞE SUYU, MUSLUK SUYUNA GÖRE NE DAHA GÜVENLİ, NE DAHA İYİ, NE DE DAHA SAF. Hatta bazılarında yüksek düzeyde arsenik, organik kimyasallar, bakteriler bulduk. Yani, incelediğimiz suların üçte birinde sorun vardı. Üzerinde dağ resmi olan bazıları musluk suyuydu.

Glacier suyu, Florida’daki yeraltı suyu.

Bir kısmı için saf dağ suyu deniyor. Aslında liste çok uzun.

Örneğin, Massachussets’de bir adam, Superfund bölgesine yakın endüstriyel alanda bir kuyu açmış ve bu kuyudan gelen suları birkaç değişik isim altında pazarlamış. İnsanlar bu suları, nereden geldiğini bilmeden satın alıyorlar.

BİRLEŞMİŞ MİLLETLERE GÖRE, TÜM DÜNYA İÇİN GÜVENLİ, TEMİZ İÇME SUYU ELDE ETMEK İÇİN YILDA 130 MİLYAR DOLAR GEREKİYOR.

Geçen yıl hepimizin şişe suyuna ödediği bunun 3 katı.

Herkes için saf su bulma hayali, insanoğlunun elinde. Dünya Su Konseyi, ‘de su yatırımları ile ilgili bir toplantı sonrasında oluşturuldu. Suyun şirketlere devredilmesini desteklemek amacıyla bir araya gelmişlerdi. İnsanlara su sağlamak için bir araya geldiklerini söylediler. Ama o toplantıda kimlerin olduğuna bakarsanız, hepsinin büyük su şirketleri, Dünya Bankası ya da uluslalararı kalkınma acentaları olduğunu görebilirsiniz. Bir araya gelme nedenleri aslında gelecekte suyu iyi bir mal olarak nasıl pazarlayabileceklerini belirlemekti.

Pek çok ABD’li Dünya Bankası’nın ne olduğunu bilmiyor. Benimle aynı fikirde misiniz?

Evet, maalesef ben de aynı fikirdeyim. Bu durum gerçekten de çok üzücü. Dünya Bankası; teşkilatlandırma, bozulma, çevre, sağlık, eğitim gibi konularla yakından ilgilenir. Bunların tamamıyla ve barışın temelini oluşturmakla ilgili. Fakir ülkelere, temel gereksinmelerini karşılayabilmeleri için borç vermeye daha ne kadar devam edebiliriz?

FAKİR ÜLKELER BORÇLARINI ÖDEYEMEYECEK HALE GELECEKLER VE SONUNDA DÜNYA BANKASI VE IMF ONLARIN HÜKÜMETLERİNİN YERİNİ ALACAK.

Sorulması gereken bir dizi politik soru var.

Suyun sahibi kim?

Suyla ilgili kararları kimler veriyor?

Niye bu grup?

Niye Dünya Su Konseyi, Dünya Bankası ve büyük su şirketleri, Bunları suyun idaresiyle ilgili bu yerlere kim getirdi?

Bunlara hepimiz adına karar verme yetkisini kim verdi?

Bunları kim seçti?

Bu forumları düzenleyen Dünya Su Konseyi’nin o zamanki başkanı %50′sine Vivendi, %50′sine Suez’in sahip olduğu Marseilles şirketinin başkanından başkası değildir.

 IMF’nin önceki başkanı olan Michel Camdessus’un iki danışmanının Suez ve Vivendi’nin başkan yardımcıları olduğunu anladığımızda, artık başka bir şey söylemeye gerek kalmıyor.

HER ŞEY KONTROL ALTINDA, HER ŞEY AYNI YOZLAŞMANIN BİR PARÇASI. SADECE, İNSANLAR BUNU BİLMİYORLAR.

Biz olayın önemini anlamadan, bu kulüp, suyun dünyadaki en değerli şey olduğuna karar vermişti.

BU MAVİ ALTINDI.

Tonlarca para kazanacaklar, daha da önemlisi, temiz sudan kazanılan parayı petrolle kıyaslamak zorunda kalacaksınız. Bu güç sahibi olmakla ilgili bir şey. Bu mavi altını gelecekte hangi toplumların, ülkelerin, hükümetlerin ve şirketlerin kontrol altında tutacağıyla ilgili.

SU HAYATI İDAME ETTİRMEK İÇİN MUTLAKTIR. SUYA SAHİP OLAN, SİZE DE SAHİP OLACAKTIR. (Türkiyedeki bütün sular İsrail tarafından alınmaktadır.!!!)

İşte insanların anlaması gereken de bu.

Kurbanlarınızdan birini gördünüz mü?

Kurbanlar mı?

Melodrama kaçmayalım. Şimdi buraya bakın. Buradaki noktalardan biri hareketsiz kalırsa gerçekten üzüntü duyar mısınız? Her duran nokta için 20 000 pound teklif etsem, bana doğruyu söyleyin, parayı almaz mısınız? Yoksa kaç noktayı saklamak için ne kadar verebileceğinin hesabını mı yaparsın? Gelir vergisinden muaf. Aman allahım, gelir vergisinden muaf. Günümüzde para biriktirmenin tek yolu.

Hint kültüründe Ganj, ANA demektir. İnsanlar öldüklerinde, küllerini bu nehre atarız. Külleri nehre savruluncaya kadar ruhu huzura eremez, kurtuluşu bulamaz. Bir çocuk doğduğu zaman, ağızına bir parça Ganj suyu damlatırız. Biri öldüğü zaman yapılan son ayin bir damla Ganj suyudur. Ruhani anlamda Ganj’ın saflaştırıcı olduğu düşünülür; yani sizi temizler ve daha iyi insan olarak geri dönecekleri yerdir. O bize insanlığımızı bağışlayan nehirdir. Ganj’ın hayatı tehdit altında ve Ganj’ın hayatı ile birlikte milyarlarca Hint’linin inancı da tehlike altında. Bu suyun akışı kesintiye uğratılmıştır. Ganj, Tehri barajında tutulmaktadır. Esas trajedi, dünyanın en büyük su şirketinin açgözlülüğünü doyurmak için tutulmakta olmasıdır. Suez şirketi, Delhi halkına normalden kat daha pahalı su satmak için günde 635 milyon litre suya el koymaktadır.  1800ve 1700′lerde, hatta daha eski zamanlarda, toplum sahip olduğumuz kaynaklarla yaşardı. Küçük tarlaları sulamak için nehirlerden gerektiği kadar su alırdık. Yağmur suyunu biriktirir ve olabildiğince yeraltındaki su havzasını yeniden doldururduk. Geleneksel şekilde suyla ilgili gereksinmelerimizin değişimi 20. yüzyılda oldu, ne zamanki daha büyük altyapılar kurduk, daha büyük barajlar yaptık, işte o zaman nehirlerin akışını değiştirdik. Barajları, temelde su biriktirmek için kullanıyoruz.

Niye suyu biriktiriyoruz?

Suyu depoluyoruz ki, şehirlere içme suyu sağlayalım, ya da tarım için sulama yapalım; böylece hidroelektriği geliştirdik. Şimdi, esas soru şu, gerçekten de bu barajlara ihtiyacımız var mı?

Yoksa suyu depolayabileceğimiz daha iyi yöntemler mevcut mu?

BİR NEHRE BARAJ KURDUĞUMUZ VEYA YÖNÜNÜ DEĞİŞTİRDİĞİMİZ ZAMAN, ÇOK GÜÇLÜ BİR ŞEYLE OYNAMIŞ OLUYORUZ. MİLYONLARCA YILDA GELİŞİP, OLUŞMUŞ BİR EKO SİSTEMİ ÇOK KISA BİR SÜREDE TERSİNE ÇEVİRİYORUZ.

NEHİRLERDE, AKAN ORGANİK MADDELER VARDIR, BUNLAR NEHİRLERDEKİ TÜM HAYAT FORMLARINI BESLER; NEHİR BOYUNCA AKAN BU YAŞAM FORMLARI, OKYANUSLARI BESLER. BARAJ KURDUĞUNUZ ZAMAN, ORGANİK MADDELER BARAJDA SIKIŞIP KALIR, ÇÜRÜMEYE BAŞLAR, ÇÜRÜMENİN SONUCU OLARAK METAN GAZI OLUŞUR, METAN GAZI SERA ETKİSİNİ YARATAN GAZLARDAN BİRİDİR.

BİR BARAJ GÖLÜNÜN KÜRESEL ISINMAYA OLAN ETKİSİ, KÖMÜR SANTRALİNDEN ÇOK DAHA FAZLADIR. BAZEN, KÖMÜR SANTRALİNDEN 20 KAT DAHA FAZLADIR.

Bir baraj inşa edildiği zaman, fakir insanlara su sağlanacağı, kuraklıktan kırılan alanlara su temin edileceği söylenir, bu dünyanın her yerindeki aynıdır; SİZ DE, KÜÇÜK ÇİFTÇİLER VE FAKİRLERİN YAŞANTILARININ İYİ OLMASI İÇİN YAPILDIĞINI DÜŞÜNÜRSÜNÜZ. ANCAK, DENEYİMLERİMİZ GÖSTERMİŞTİR Kİ, KÜÇÜK ÇİFTÇİLER DEĞİL, BÜYÜK ÇİFTÇİLER BU SULAMALARDAN DAHA ÇOK YARARLANMAKTADIR. ( Zenginler her yerde karlı oluşunu görmek ne kadar zor)

Benim adım Anna Debwese Mape. Lesotho dağlarındaki Maetsisa’dan gelmekteyim. Bizler çok uzun zamandır buralarda yaşamaktayız. Ne kadar uzun süre olduğunu anımsamıyorum bile. Kuşaklar boyudur bu coğrafyanın bir parçasıyız. Lesotho Dağları Baraj projesinde firmalar bize yanaştılar. Şeflerimize baraj kuralacağı için buradan gitmemiz gerektiğini söylediler. Başka seçeneğimiz olmadığından taşındık. Çok zor bir hayatımız var. Burada çocuklarım aç olduğu zaman onları besleyecek hiç bir şeyim yok. Hâlbuki eskiden tarlalarımızda taze sebzelerimiz vardı. Ama burada, her şey farklı. Hiç toprağımız yok. Yetkililere çok kızgınım. Ama kızgın olmak bana bir şey kazandırmıyor. Bize gitmemiz gerektiği söylendi, biz de gittik. Seçeneğimiz yoktu.

“Katse Barajı-Lesotho” 17 000 kişi göçe zorlandı.

“Xiaolangdi Barajı-Çin” 200 000 kişi göç etti.

“Akosombo Barajı-Gana” 80 000 kişi

” 3 Gorges Barajı-Çin” 1.3 milyon kişi

DÜNYANIN HER YERİNDE, BÜYÜK BARAJLARIN EN ÖNEMLİ DARBESİ TOPLULUKLARIN YER DEĞİŞTİRMESİ OLMUŞTUR.

Barajlarla ilgili Dünya Komisyonu verilerine göre, 20. yüzyılda büyük barajlar nedeniyle 40-80 milyon kişi yerlerinden edilmiştir.  10 milyonlarca insandan bahsetmekteyiz; Büyük bir Avrupa ülkesinin nüfusundan daha fazla. Gerçekten de bu çok büyük bir rakam.

Buradaki asıl sorun, insanları yer değiştirmeye ikna etmek için verilen sözler.

“Size yeni bir ev vereceğiz, temiz su sağlayacağız, elektrik vereceğiz”. (Baraj hikâyeleri demek ki hep bir yalanın pazarlaması oluyor.) Ama hiç kimse bu sözleri tutabilecek konumda değil. Sözler verilir, insanlar yer değiştirir, proje gerçekleşir. aradan bir yıl geçse bile, insanlara söz verilen topraklar verilmez. Artık onların yapabilecekleri hiç bir şey yoktur. Genellikle kanuni olarak müracaat edebilecekleri kimse de kalmamıştır. Gelişme adına, bu vadilerdeki insanlar yıkıma, yoksulluğa ve mahrumiyete mahkum edildiler. Tarlaları, bahçeleri, tapınakları, camileri, kültür anıtları ve her şeyleri su altında kaldı. Yıllar önce ölmüş atalarımızın hepsi hala oradalar. Otoriteler bize, mezarlarımızı arkamızda bırakmak zorunda olduğumuzu söylediler. Belki de hepsi baraj sularına gark olacaktır.

DÜNYA BANKASI, KURULDUĞU 1940′TAN BERİ, DÜNYADAKİ BÜYÜK BARAJLARIN EN ÖNEMLİ FON SAĞLAYICISIDIR. DÜNYA BANKASI’NIN BÜYÜK BARAJLARI SEVMESİNİN NEDENİ, ÇOK PAHALIYA MAL OLMALARIDIR. Dünya Bankası yılda yaklaşık 20 milyar dolar borç vermektedir. Bunu yapamazsa, daha az kar elde edecektir. Borç vererek kar etmenin en iyi yöntemi büyük projelere borç para vermektir.

DÜNYA BANKASI’NIN KANUNİ DOKUNULMAZLIĞI VARDIR. KİMSE DÜNYA BANKASI’NI DAVA EDEMEZ. Dünya Bankası’nın desteklediği bir proje yaşam alanınızı, evinizi mahvedebilir; tarlalarınızı sular basabilir, ve hayatınızı alt üst edebilir. Bu yüzden Dünya Bankası’nı dava edemezsiniz. Dünya Bankası tek yere milyarlarca dolar harcar. Bunun yerine milyonlarca farklı köye, daha az harcamayı tercih etmez. Pek çok yerde gereken milyon dolarlar değil, yüzbinlerdir.

YÜZYILLAR ÖNCE, BİNALAR YAPILIRKEN DAMLARDAN SÜZÜLEN SULARIN BODRUMDA BİRİKECEĞİ DEPOLAR YAPILIRMIŞ. İNSANLAR ŞİMDİ “AMAN ALLAHIM NE İYİ FİKİR” DİYORLAR. (Şimdi bahçende artezyen açmak yasak, depo bulundurmak yasak) Ne diye kilometrelerce ötedeki büyük bir baraj için milyarlar harcayalım? Niye damımıza düşen yağmuru biriktirmeyelim?

Benim adım Rajendra Singh… Burası bir Ghopalpura köyü.  Ekiminden beri burada çalışmaktayım. Başlangıçta, bir okul ve küçük bir klinik kurdum. 6 ay sonra Bay Mangu Mina, “Bizim eğitime değil, suya gereksinmemiz var” dedi.

Ben bir mühendis değilim. Sudan anlamam. Şu tepeyi görüyor musunuz? Eskiden her yer böyle çoraktı. Buraya çok az yağmur yağar. Öyleyse ne yapabiliriz?

Mangu, “Sana öğretebilirim” dedi. Ülkemizde suyu saklama ve hasat etmek için çok akıllı bir yöntemimiz vardır. Bu akıllı yöntemi kullandık; bu benim ülkemin su saklama yöntemiydi. Daha önce buralarda su sorunu vardı. Kuyular tamamen kurumuştu, hiç su yoktu. Eğer şu ilerdeki tepeleri birleştirebilirsek, su hasadı yöntemiyle, su o taraftan gelecek, biz de suyu burada toplayabileceğiz, böylece yeraltı havzalarını yeniden doldurabileceğiz. Su burada toplanır, yeraltına gider ve havzaları besler. Böylece kuyularımız dolar. Değişimin etkisini görüyormusunuz?

Oluşan nemle birlikte küçük dereler, yeşillikler, ağaçlar ve bitki örtüsü oluşur. Nem varsa, yeşillikler büyür, yeşillikler büyürse refah da onunla birlikte geri gelir. İşte suyla olan bağlantı budur, yeraltı su havzaları ve yeryüzü. Bu yöntemle çiftçilerimiz senede 2 ya da 3 mahsul alır. Artık yeterince tahıl yetiştiriyoruz. Şimdi kentlere tahıl ve sebze vermekteyiz. Artık şehirliler köyüme gelip iş arıyorlar. Bugüne kadar 7600′den fazla su hasatı yapısı gerçekleştirdik. Toplumun gücüyle!.. Halkın harekete geçmesiyle ve gücüyle. Rajasthan çölünde yeşil orman yaratıldı!.. Burada su hasatı yapmaya başladığımızda, bana resmi bildirimde bulundular.  

54 No.lu Sulama Drenajı Kanuna dayanarak. “Burada yağmur sularını biriktiriyorsunuz. Yağmur sizin değil dediler.

“Su Kimin? Diye Sordum Onlara. Sizin Mi? Hükümetin Mi? Hayır Değil. Su Doğal Bir Kaynaktır, Herkesin Ortak Kullanım Kaynağıdır. Su Herhangi Birinin Mülkiyeti Altında Değildir. Su, Hayat İçin Kaynaktır.

İŞTE KAZIKLANDIĞIMIZIN HİKÂYESİ

Nestle’nin, Michigan’da bir şişeleme tesisi kurmayı planladığını öğrendiğim zaman. Nestle, hem de bizim eyaletin tam kalbinde, su şişeleme, büyük bir iş olmalı diye düşündüm. NESTLE, ABD’DEKİ POPULER MARKALAR DA DAHİL, DÜNYADA 70 ŞİŞE SUYU MARKASININ SAHİBİDİR. Dakikada 2000 litre su pompalıyorlar. Ekolojik anlamda bunun anlamı, derelerin su düzeyinin düşmesi, eskiden su akan yerlerin çamur bataklarına dönüşmesi, pompalama bölgesindeki göl sularının düzeyinin düşmesi demektir. İŞİN DAHA DA FENASI, NESTLE, ÇEKTİĞİ BU SU İÇİN BİR KURUŞ BİLE ÖDEMİYOR. Tam tersine, dedikodulara göre bizim suyumuzdan günde 1.8 milyar dolar kar elde ediyor.

İşte şimdi Michigan’dayız, bir dereden su almak isteyen bir şirket var, öyle değil mi?

Su onun değil.

Su üzerinde, ancak burada yaşayanlar kadar hakkı var.

İşte soru şu, kullanma hakkı; şişelemek, sahip olmak ve satmak mı demek? İşte esas soru bu. Düşünmek için süre istedik ve insanlara sorduk, “gerçekten toplumun istediği bu mu?” diye araştırma için biraz zaman istedik. Kentin resmi yetkilileri dedi ki “en iyisini biz biliriz”. İnsanlar projeyi duyduğunda, şirket neredeyse bir senedir orada yerleşik durumdaydı. Gerekli herkesle konuşmuşlardı, gayriresmi olarak yeşil ışık yakılmıştı.

NESTLE, ON YILDA 10 MİLYON DOLARLIK VERGİ İNDİRİMİ ALDI. SADECE SU İÇİN PARA ÖDEMEMEKLE KALMIYORLAR, AYNI ZAMANDA TOPLUMUN VERGİ GELİRİNE DE KATKIDA BULUNMUYORLAR.

DNR (Birçok alt-ulusal hükümetler veya Tabii Kaynaklar Bölümü benzer organizasyon adları) orayı 99 yıllığına 63 bin dolara kiraya verdi. Para bile değil.

Su almak için gelen küçük kamyonetleri görüyor musunuz? Pompalanan su 20 km’lik çelik boru hattıyla buraya geliyor; kimyasallarla işleniyor ve plastik şişelere konuluyor, ki bu şişeler yenilenebilir kaynaklar değil, içindeki su kullanıldıktan sonra çevreyi kirletiyorlar. Pek çoğunun desteklenmesine devam edilecek, neden derseniz burada Ice Mountain satıyorlar. Şaka gibi. Kendi suyumuzu bize satarak para kazanıyorlar.  5 Eyalette haklarında dava açıldı. Zephyrhill’den o kadar çok su çekmişler ki, büyük oyuklar nedeniyle heyelan olmaya başlamış. Ben bir çiftlikte yaşıyorum ve küçük deremin yok olmasını istemiyorum. Evart’ta da kuyu açmak istiyorlarmış. Karımın kardeşi, geçen yılki ve günlük denemeler sırasında susuz kaldı. Yan komşum neredeyse susuz kalıyordu. Bunlar, onlar kuyuları denemeye başladıktan sonra oldu. Bizler bu savaşın içindeyiz.

Davut ve Golyat savaşının içindeyiz.

Para bulmak için bütün yollara başvuruyoruz: kermesler yapıyoruz, ekmek satıyoruz, konserler veriyoruz. Mahkeme sırasında; saygıdeğer Lawrence Root başkan. Oturabilirsiniz.

BİRLEŞMİŞ MİLLETLER RAPORLARI, 2020 YILI İTİBARI İLE DÜNYANIN YARISININ YETERLİ SU BULAMAYACAĞINI SÖYLÜYOR. Onlar ise hala Michigan sularının peşindeler.

Nestle, Michigan’a geldiğinde, “Biz iyi bir şirketiz, hiç bir şeye zarar vermeyeceğiz. Her şeyden sorumlu olacağız” dediler. Mahkeme sırasında, kuraklık boyunca su pompalamaya devam ettiler. Dead Deresinin akışında saptanmış herhangi bir azalmanın oradaki ekosisteme en ufak bir etkisi yok. Birinin evinin önündeki dere yatağı, çamur tabakası haline geldi. Fabrika müdürünü sorguya çektim ve dedim ki:

“Şu resimlere bakın, burada bir çamur tabakası var, hala pompalamayı durdurmayı düşünmüyor musunuz?”

O durumda bile pompalamaya devam ettiler. Bu kaynaklardan göle akan suların bazıları neredeyse durdu. Gerçek şu ki, ne derlerse desinler zararlı etkilerin hepsini görebiliyorduk, yine de pompalamaya devam ettiler. Bir uzaklaştırma dilekçesi aldık ve bir süre sonra bazılarımız “özel müfettiş olduğunu söyleyen kişilerin kapılarını çaldığını” söylediler. Bir firma kiralayıp insanların kapısını çalarak “dilekçe imzaladınız mı?” diye sormaya başladılar. bu insanları bulmaya çalıştılar.

Yaptığımız şeyi şöyle anlattık,

“zamanda şöyle geriye gidelim, bin yıl önce Roma’da suyun sahibi kimdi? Avrupa’da, diğer ülkelerde medeni hukuk, suyun sahipliği ve kullanımını nasıl halletmişti ?”

Bunun yanıtı olarak suyun her zaman kamu malı olduğunu gördük. Su, hiç bir zaman kimse tarafından sahiplenilmemişti. Günümüzü düşünürsek, bu böyle mi?

Hiç de öyle değil. Demek istediğim bu, sadece sağduyu. Güneşe bir baksanıza, güneşin sahibi var mı?

Su, değişik formlarıyla dünyamıza hayat için verilmiş fani bir hediyedir. Ve faniliğini ortak fikirler çerçevesinde sürdürür. Fani olmayan şeyleri, bu kalem gibi alıp verebilirsiniz. Fani olan şeylere sahip olamazsınız. Yargıç,

“Bakın, bir akıntı ya da göl suyunun azalması ya da yok olmasına neden olan su satışı var.”

“Bu yapılamaz, bunu yapmak için gereken haklara sahip değilsiniz, pompalarınızı kapatın” dedi.

NESTLE, KARARA İTİRAZ ETTİ. Mecosta’da su pompalamaya hakkı olduğunu iddia etti ve itirazı süresince su pompalamasına izin verilmesini istedi. Bu isteği kabul edildi. Aralık 2005′te Nestle’nin itirazıyla ilgili karar verildi: Dakikada 825 litre veya günde 1 200 000 litre su pompalayabilir. Bölge halkı bu karara bir üst mahkemeye başvurarak itiraz etti. Nestle, kişilerin itirazının kişisel bir zarara uğramamaları durumunda geçersiz sayılması gerektiğini belirterek, itirazın kabul edilmemesi için başvurdu. Mahkeme Nestle’yi haklı buldu. Bu sıralarda, Nestle Evart bölgesinden 800 000 litre su pompalamayı planladığını duyuruyor. Nestle’nin ABD’deki su kaynakları Olan neydi biliyor musunuz? 1854 ‘tekinin aynısı.

Seattle’in Kızılderili Şefinin, ABD’nin beyaz hükümetine verdiği yanıtın aynısı.

 Satın almak, tırnak işareti içerisinde büyük bir Kızılderili toprağı “satın almak”.

Gökyüzünü nasıl alıp satabilirsiniz ki?

Toprakların coşkusunu?

Bu düşünce bize çok ters. Bizler taze havanın ve suyun ışıltısının sahibi değilsek, bunları nasıl satın alabilirsiniz ki? Onların sahibi biz değiliz ki !..

Dünyanın her bir parçası benim insanlarım için kutsaldır. Her bir çamın iğnesi, her bir kumsal, ormanların buğusu ve her bir böcek, benim insanlarımın bellekleri ve deneyimleri için kutsaldır. Bu güzel yeryüzü, kızılderili adamın annesidir. Biz nasıl dünyanın bir parçasıysak, dünya da bizim bir parçamızdır. Nehirler bizim kardeşlerimizdir. Nehirlere, kardeşlerimize davrandığmız gibi iyi davranırız. Ama beyazlar bizi anlayamaz. Onlar, topraklardan istediğini alıp giden yabancılardır. Dünya onların kardeşi değil, düşmanıdır. Ve ne zaman ki onu fetheder, yoluna devam eder. Dünyayı kendi çocuklarından kaçırır ve bu umurunda bile olmaz. Bilmiyorum. Bizler ve sizler çok farklıyız.

(COCA-COLA KAZIĞI)

Defolun,

Coca-cola defol.

Coca-cola defol.

Pepsi istemiyoruz, cola istemiyoruz.

Biz içme suyu istiyoruz.

Pepsi istemiyoruz.

Cola istemiyoruz.

İçme suyu istiyoruz.

Plachimada’ya ilk kez geçen yıl geldim. [2] Kızkardeşlerim tek başlarına bir yıl boyunca Cola’ya evine dön diye bağırıp durdular. Burada olan şudur, bu kadınlar yıllardır Coca-cola tarafından suları çalınarak, şişelenerek, toprakları zehirlenerek oyalanmışlardır. Artık kuyuları kuruyor, yiyecekler eskisi gibi değil, sular kullanılacak gibi değil. Bu insanlar yaklaşık 2 yıldır bu durumdalar. Her gün buraya geliyorlar ve vakur bir şekilde karşılarındakilere kendi gerçeklerini anlatmayı sürdürüyorlar. Bu ülkedeki hiç kimsenin, özellikle de fakirlerin hayatlarını kazanmak yerine bir kenarda oturma lüksleri yoktur.

Eğer kardeşlerimiz buraya geliyorlarsa bunun bir nedeni vardır. Bu şirket buraya gelmeden önce, hayatlarımız gayet konforlu ve güzeldi.

İyi suyumuz vardı ve tarlalarda çalışıyorduk. Şirket geldikten 6 ay sonra suyun tadı değişti. Banyo yaptığımız zaman başımız dönüyor. Canımız acıyor ve her yerimiz kaşınıyor. Buraya, savaşan kardeşlerimizle birlikte olmak için geldik.

Haberlerde, Coca-cola’nın Plachimada’lılarla görüşmeyi red ettiği söylendi.

Biz de şirketinizi bu nedenle sorguluyoruz zaten.

Bunun hakkında konuşamam.

Fabrikadan hayvan leşi gibi berbat kokular geliyor. (Coca Colanın içinde ne var ki)

Atık tankını sadece geceleri açıyorlar.

Geceyarısından sonra, atıkları toplayıp uzaktaki hindistancevizi çiftliklerine atıyorlar. Bu atıkların biyolojik gübre olduğunu söylüyorlar.

Coca-cola Plachimadalılara ücretsiz gübre dağıttı. (!!!!!)

BBC, bu gübrelerde atık maddeler, kurşun ve cadmium olduğunu belirtti. (!!!!!)

Bu durumla ilgili daha çok çalışmalı ve bir şeyler yapmalıyız.

COCA-COLA VE PEPSİ… VE NESTLE, NESTLEYİ’DE UNUTMAMAK GEREK, TOPLUMLARIN İÇİNE GİRİYORLAR, HEPSİ SU HIRSIZLARI, TÜM DÜNYADAKİ SAF YERALTI SULARININ PEŞİNDELER. Uyanışa geçen toplulukları ortadan kaldırıyorlar ve bunu umursamıyorlar bile. Plachimada halkı ‘te başardı. Coca-cola’ya tesisleri kapatması gerektiği bildirildi. Coca-cola hala yerel su kaynaklarına zarar vermediğini iddia ediyor. Son yıllarda suyun özelleştirilmesi ve ticarileştirilmesiyle ilgili girişimler arttı.

Hindistan hükümeti, Kamusal doğal kaynaklarımızı özelleştirmek için yeni bir su politikası oluşturdu. Bu politikaya karşı savaşıyoruz. Ülkemde suyla ilgili bilinçlendirme hareketi başlattım.

BU YOLCULUĞUN TEMEL KONUSU “SU HAKKI”. ARANIZDAN HERHANGİ BİRİ SU, SÜTLE AYNI FİYATTAN SATILMALI MI? DİYE DÜŞÜNDÜ MÜ?

Bu çokuluslu şirketlerden önce, her köy kendine yeterdi. Köyümüzde her şeyimiz vardı. Bu şirketlerden sonra, tohumlar, gübreler, hatta su bile şirketlerin eline geçti. Onlar hayatın kaynaklarını kontrol edebilirlerse ülkedeki her şeyi kontrol edebilirler. Bu ticarileştirme sürecinin bir parçası olarak su kaynaklarından faydalananların kaynakları ya kapatılacak, ya da özelleştirilecek. Madhya Pradesh eyaletinde, Asya Kalkınma Bankası, su kaynaklarının iyileştirilmesi için borç para veriyor. Bu parayı, fakir halkın su aldığı istasyonların kapatılması şartıyla veriyor. Şimdi su istasyonları, sonra insanların kendi başlarına açtıkları kuyular ve tanklar. Bunlar da ya özelleştirilecek ya da kapatılacak. Burada önemli bir bağlantı var. Sadece yüzler, binler değil, milyonlarca insanın kendi ev ekonomileri, işleri ve yaşam şartları bozulursa ne olur? Kanımca, her türlü sosyal hastalık, hatta terörizm ve toplumsal kargaşanın temeli bunlar olacaktır. İş, su hakkına gelince, ortak yaşam gereksinimimize gelince, ortak tek şeyimiz var. Temiz ve taze suyun yerini hiç bir şey tutamaz. nehirlerin, derelerin ve yeraltı sularının yerini hiç bir şey alamaz. Bunların yerine geçebilecek başka hiç bir şey yok, işte bu yüzden su her yerde korunmalı.

“HİÇ ŞÜPHESİZ Kİ, KENDİLERİNİ BİR İDEALE ADAYANLAR DÜNYAYI DEĞİŞTİREBİLİR. ASLINDA, BUGÜNE KADAR HEP BÖYLE OLMUŞTUR”

Bizler bunun deliliyiz. Michiganda’ki bu küçük grup; şimdi 1800 kişiye ulaştı ve hala katılım artmakta. Bu grup, Kuzey Amerika ve dünyanın diğer yerlerindeki gruplarla bağlantı kurdu. İşler böyle yürümekte. Bu bir demokrasi meselesi değil, cumhuriyet meselesi değil. Bu bir yaşam meselesi. Buradaki strateji çok basit; git ve insanlarla konuş, onlara gelmekte olan tehlikeyi göster. Hepsi bu kadar. Modern teknolojinin tüm olanaklarına sahibiz. Ama hiç bir teknoloji yürümenin yerini tutmaz. Hiç kimse yürüyüşü durduramaz. Suez şirketi, fiyatlara zam yapmak istiyor, eğer zam yaptırılmazsa, hepsi giderler. Gitmek istiyorlarsa, giderler. İnsanlar ne yapmaları gerektiğini çok iyi biliyorlar. Suyun özelleştirilmesine karşı verilen savaş, uluslararası bir savaştır.

Savaşmamız gerek, yapılacak tek şey budur.

Ya savaşacağız, ya öleceğiz.

Ben “savaşalım” diyorum. Eğer suyla birlikte uyum içinde yaşarsak ne olur?

Çocuklarımızın ve torunlarımızın bu güzel yaşamı paylaşmasını istemiyor muyuz?

Dünyaya zamanımızın çoğunu içinde yaşanması zor olan kutuların içinde geçirmeye mi geldik?

Niye buradayız?

İnsanların çoğu, çocuklarının geleceği, başka türlerin geleceği ve dünyadaki tüm ekosistemin geleceğinin, yeryüzünde insanlığın yapacağı müdahelenin elinde olduğunu anlamıyorlar. Gelecek kuşaklara iyi bir miras bırakmak istiyoruz. Savaşmak zorunda kalacakları bir yıkım değil. Nasıl yapılabileceğini bilmiyorum, fakat olmalı, bu içebakış mutlaka oluşturulmalı. Doğru değil mi? Nihayetinde mutlaka bir şeyler yapılmalı, insanlar kendilerine neyin önemli olup olmadığını sormalı. ve değişiklik yapmak için gerçekten de ne olması gerektiği ile ilgili gereken önlemleri almalı. Doğanın ne kadarını alıyoruz?

Günümüzde her şeyi doğadan alıyoruz. Ama doğaya hiç bir şey vermiyoruz. İlişki şöyle olmalı, Hayatınızı ve hayat tarzınızı ancak doğa ile dost olursanız sürdürebilirsiniz. Bu değişikliklerin olmasını sağlamak için herkesin bu işin içinde olmasını sağlamalıyız, ama bana göre, suyla ilgili sorunlar hep yerel olacaktır.

Geleceğin dalgası bunu göstermekte.

Bunun yeterince bilgi sahibi olmamakla bir ilgisi yok.

BU POLİTİK İRADE EKSİKLİĞİ.

Dünyanın su kaynaklarını kurtarmak için politik irade olarak ne gerekiyorsa bunu işbirliği halinde gerçekleştirmeliyiz.

Hiç şüphesiz kazanacağız.

21. yüzyıl, orta sınıfın dönemi olacak. Birleşmiş Milletlere, İnsan Hakları Beyannamesine su hakkınında eklenmesi için bir kampanya başlattık. Bize katılın, destek verin.

Madde 31:

 Herkesin, kendisi ve ailesinin yaşamını sürdürmek için temiz ve yeterli miktarda suya ulaşma hakkı vardır. Kimse yaşamı için gerekli olan sudan mahrum bırakılamaz.

Yaptıklarımızla çocuklarımıza olumlu mesajlar iletmeliyiz, değil mi? Su gibi, ay, yıldızlar gibi şeyler vereceğimiz en değerli hediyeler. Bunlar çocuklarımızın isteyeceği çok güzel şeyler. Çocuklara, hadi hep birlikte savaşalım fikrini öğretiyorum. Bir gün bunu siz değiştireceksiniz ve toplumu daha iyi hale getireceksiniz. Biz diyoruz ki, toplumu Motswaladi Halk Projesiyle kalkındıralım. Buraya bizim için kuyu açmaya geldiklerinde, bu kadar çok temiz su çıkacağını hiç düşünmedik. Şimdi herkes bu suyu kullanıyor. Bir kuyu 4000 dolara açılıyor. Yapılabilecek bir sürü şey var. Bu pompalama oyunu, yeraltı suyunu besliyor. Çocuklar bunun üstüne biniyor, suyu büyük tanklara taşıyorlar ve herkes suya ulaşıyor. Afrika’da 900′den fazla pompadan 2 250 000 kişi yararlanıyor. GİDEREK ARTAN SAYIDAKİ İNSAN YAĞMUR SUYU HASATI YAPIYOR, YERALTI SULARININ TÜKENMESİNİ ENGELLEYECEK TEK ÇÖZÜM BELKİ DE BUDUR.

Austin’de tepelerdeki yüzlerce ev su elde etmek için yağmur toplama sisteminden yararlanıyor. İşleyişi çok basit; yağmur suyu çatıdan oluklarla bir depoya gönderiliyor. Evdeki kişi sayısına göre, deponun büyüklüğü ayarlanıyor. Böylece, mevsimlere göre ayarlanabilen harika bir su kaynağı sağlanıyor. Bu sorunla başa çıkmak için her yerde organize su aktivistlerine ihtiyacımız var. ve herkese düşen bir rol var.

Öncelikle çoğu 100 yıllık olan ve eskimiş altyapımızın 2.5 milyon km’lik kısmını düzeltecek bir fon kurulması için kanun çıkartılması gerekmekte.

Ayrıca, 20. yüzyıl dönemecinde toplum liderlerinin borularımızı yenilemek ve su için evrensel hizmeti sağlamak için para bulabilecek kişiler olması gerek.

Onlar yaptılarsa, biz de yapabiliriz.

Kaynak: http://www.anadoluyuvermeyecegiz.net hgonendik@gmail.com

Bu paylaşım için başta Steven Starr olmak üzere tüm FLOW Filmi Yapım Ekibine teşekkür ederiz.

Yorum: Bu yazıdan sonra siyasileri yöneticileri tekrar sorgulamamız gerekmektedir.

 

 

 


[1] Prozac: İlaç tedavisinin ilk birkaç ay özellikle sırasında, intihar düşünce ve davranışları çocuk ve ergenlerde majör depresif bozukluk (MDB) ve diğer psikiyatrik bozukluklarla riskini artırabilir. Kendini intihar riskini artırmaktadır depresyon riski, klinik ihtiyacı ile dengeli olmalıdır. Tedavisi başladığında her yaşta hasta ile kötüleşen, intihar eğilimi ve alışılmadık davranış değişiklikleri klinik için yakından gözlemlemek. Tavsiye aile ve bakıcılar yakından hasta gözlemlemek ve gerektiğinde reçeteyi iletişim.

[2] HİNDİSTAN’DAN COCA COIAVA 48 MİLYON DOLAR CEZA

2004 yılında kapatılan Coca Cola tesisine su kaynaklarına zararverdiği gerekçesiyle 48 milyon dolar ceza kesildi. Kerala hükümeti tarafından kurulan Yüksek Enerji Komitesi, Coca Cola’nın Plachimada’daki fabrikasının bölgedeki doğal su kaynaklarına zarar verdiğini ve bu gerekçe ile 2004 yılının Mart ayında kapatıldığını belirterek 48 milyon dolarlık cezanın Hindustan Coca Cola Beverages Pvt. Ltd. (HCBPL) Şirketine ibraz edilmesine karar verdi. Komitenin raporunu sevinçle karşılayan bölge halkı ve doğal yaşamı koruma eylemcileri Kerala hükümetinin bölge halkının sesini dinlemesinden memnun oldukların dile getirdi. Plachimada Dayanışma Derneği başkanı R. Ajayan şu aşamadan sonra doğal su kaynaklarına verilen zararların telafisinin yapılmasını istediklerini dile getirdi. Raporda HCBPL şirketine verilen cezaya bölge halkına verilen zararın eklenmediği belirtiliyor. Komite buna bağlı olarak hükümeti şirket hakkında ceza mahkemesinde dava açmasını ve bölge halkının zararını talep etmesini tavsiye ediyor.

Rapor ayrıca Coca Cola firmasının hissedarlarına, şirketin kuruluşundan beri Hindistan’ın birçok yerinde su kaynaklarına zarar verdiği, verilen cezalara rağmen halen şirketin aynı suçları işlemeye devam ettiği, bu son cezanın kendilerince bir son uyarı şeklinde algılanması gerektiği gibi bir dizi öğütte bulunuyor. Komitenin kararının 22 Mart dünya su gününde açıklanması ise manidar bulundu. (24 Mart 2010)

AİLEDE EVLİLİK UYUMU, ALDATMA VE İLETİŞİM


Evlilik akde dayalı, karşılıklı bir dayanışma sonucu kurulmuş, içtimai onaylamayla hayata geçirilmiş, tüm içtimai yasaklamaların kırılarak cinsel gereksinimlerin ve sosyal ihtiyaçların karşılandığı müşterek bir ortaklık olup, hayatın sürdürülebilirliği için gerekliliği vazgeçilemez önemli bir kurumdur.

İnsanın hayatında, mutlu ve tatmine ulaşmış ilişkilerin kaynağının, uyumlu evlilik olduğunu söyleyebiliriz. Ancak evli çiftlerin tümü, evlilikleri boyunca kendilerini bazı çatışmaların içinde ister istemez bulmaktadırlar.

Mutluluk, tatmin ve beklentilerin gerçekleşmesi sayesinde olup, evlilikte ise sadece karşılıklı uyumla mümkündür. Mutlu ve tatmine ulaşmış evliliklerde önemli bir role sahip olan evlilik uyumu, bireysel, durumsal ve ilişkisel birçok faktörden etkilenmektedir. Evliliklerin uyum içinde olabilmesi içim beş temel konudan bahsedilir. MAHREMİYET, BAĞLILIK, UYGUNLUK, İLETİŞİM VE DİNİ YAŞANTI.

Evliliklerde Görülen Aldatma Problemi

Aldatma, evli çiftlerde oldukça sık rastlanan bir problemdir. Aldatma, tek eşlilik- çok eşlilik boyutundan farklı olarak, ilişkinin sürekliliği ile sadakat derecesinin en zayıf olarak çıktığı durumdur.   Evlilik dışı yaşanan ilişkiler, yaygın olarak onaylanmamasına rağmen, birçok insan tek eşli ilişkiler içinde değildir. Bazı insanların sürdürmeye çalıştıkları öncelikli ilişkilerinin dışında, yaşadıkları cinsel ilişkileri de vardır. Fakat aldatmayı, sadece cinsel ilişki düzeyine indirgemek ve tanımlamak yanlıştır.

Aldatmayı inceleyen araştırmalarda yaygın düşünce, bu konuda pek çok cevaplanmamış soru olduğudur. Aldatma konusunda yapılan çalışmaların ortak özelliğinde varılan sonuç, erkeklerin kadınlara oranla evlilik dışı ilişki yaşama yüzdelerinin çok daha fazla olduğudur.

Aldatmanın Nedenleri

Aldatma durumunu pek çok faktöre bağladır. Bazıları,

Evlilik dışı ilişkilerin duygusal-cinsel doğası;

Gizli ya da görüş birliği içinde yaşanılan evlilik dışı ilişkiler;

Evlilik dışı ilişkilerin nedenleri, sonuçları ve detayları;

Evlilik dışı ilişkilerde kişisel sorumluluk ve bu tür ilişkilerin aldatılan tarafa etkileri

 

Aldatmanın erkeklerde ve kadınlarda ortaya çıkış nedenlerinin farklı olduğu görülmektedir.

Erkekler niye aldatır?

İlişkilerinin hayal ettikleri gibi gitmemesi,

Yenilik arama,

Egolarını tatmin etme,

Çevrelerinde ciddi bir ilişki istemeyen kadınların varlığı,

Hissedecekleri anlık tatmin duygusuna yenilme, intikam duygusu ile aldatmak.

 

 

Kadınlar niye aldatır?

Kendine güvenlerini arttırma isteği,

Duygusal olarak ihmal edildiklerini düşünme,

Heyecan arayışı,

Romantizm ihtiyaçlarını karşılama isteği,

Eşlerinden daha zengin ve statü sahibi biriyle beraber olmak arzusu,

Cinsel tatminsizlik ve hiç bitmeyen ev işlerinin ve sorumlulukların yükünden kurtulma isteği

 

Aldatmada tatminsizlik etkisi

Evlilik dışı ilişki ile ilgili en yaygın kabul gören yüklemelerden biri, evliliklerdeki mutsuzluk ve çatışmalardır. Çok eşlilik literatüründe dahi tatmin ve evlilik dışı ilişki arasındaki bağlantı sıkça çalışılmış bir konu olmasına karşın, yapılan çalışmalar evlilikteki tatminsizliğin ilişkiler üzerindeki etkisini, ne tam olarak desteklemekte ne de reddetmektedir.

Evlendikten birkaç sene sonra ayrılmayı ya da boşanmayı düşünen bireylerin bu düşünceleri, olasılıkla dışarıdan gelen etkiler veya dış kaynakların oluşması ya da ilişkideki tatmin duygusunun azalması sonucunda ortaya çıkmıştır. Tatminsizlik düzeyi arttıkça ilişkide beklentiler, seçenekler ve sınırlılıklar önemli bir rol oynamaya başlamaktadır. Kişilerarası ilişkiler, ödül-bedel mübadelesine dayanır. İnsanlar fıtratı gereği, ödülü yüksek, bedeli düşük ilişkileri tercih ederler. Ödül ve bedel arasındaki fark, pozitif olduğunda birey ilişkiyi sürdürme, negatif olduğunda ilişkiyi değiştirme veya sonlandırma eğilimi gösterecektir. İlişkide algılanan eşitlik de, kişilerin evlilik dışı ilişkiler yaşamasında açıklayıcıdır. Burada fedakârlık unsuru unutulup menfaat kavramı araya girince aldatma büyük ihtimalle hayat alanına dâhil olacaktır.

Bir ilişkideki eşitsizlik, ilişki tatminsizliğinin artmasına neden olabilir. Bu nedenle başka bir ilişki yaşanmasına sebep olur. Aslında başka bir ilişki yaşamak, eşitsiz giden bir ilişkide bu durumu hisseden eşlerin eşitliği sağlama çabasıdır. Kadın ya da erkek ilişkide eşitliği yakalamak için pek çok başarısız teşebbüsten sonra ortamı terk etme ya da ilişkiyi bitirme aşamasında olabilir. Bu nedenle kaybedeceği çok az şey vardır ve önündeki seçenekleri araştırarak yeni kazanımlar elde edebilir. İlişkide eşitsizlik strese neden olur, bu eşitsizliği gidermenin bir yolu gerçek değişiklikler yapmaktır.

İletişimin Çatışmaya Dönüşü

Pek çok alanda önemli bir yeri olan iletişim, bilgi üretme, aktarma ve anlamlandırma sürecidir. Ailede ise eşlerin birbirinin farkına varması sürecidir. Aldatma sürecinden çıkabilmek için iletişimin harekete geçirilmesi gerekmektedir.   Çünkü kişiler arası anlaşmazlıkların kökeninde, genellikle iletişim bozuklukları yatar. İletişim sağlıklı olmadıkça sürtüşme ve çatışmalar kaçınılmazdır. İletişim kaybolması ile çatışma ortamı ortaya çıkar. Eşler arasında oluşan “haklı ve lider olma” faktörü bunu ateşler. Bunu iki kategoriye indirgeyebiliriz.

Haklı olmada, kendileriyle ilgili problemlerden ötürü çatışmaya girerler. Bu çatışmasına taraf olan kişiler, aralarındaki iletiyle değil, birbirleriyle uğraşmaktadırlar; birbirlerine kızmakta, küsmekte, birbirlerini dinlememekte ya da birbirlerini yanlış anlamaktadırlar.

Lider olmada ise kişiler kendilerinden çok, aralarındaki durumdan ötürü çatışmaya girmektedirler. Bu çatışmalardan başka “Karma Çatışmalar” da vardır. Bunlar aktif-önyargılı ve pasif-tümden reddetme sebebini eşlerin bile tahmin etmedikleri çatışmalarıdır.  İletişimde en başta gelen sorun savunuculuktur. Savunucu durumda olan kişi, zihin gücünü söz konusu edilen konudan çok, kendisini savunmaya harcar. Muhakkak zıtlık vardır.

Evlilik ve aile hakkında verdiğimiz bu bilgiler ışığında kaderi bazı hususları ilave de edecek olursak, en önemli hususun Allah Teâlâ’nın yardımı olduğunu söylemeliyiz. İnsanın rızık ve eceli içine alan hayatı konularında hikmet babında şunlar söylenmektedir.

Fakir iseniz evlenin, Allah Teâlâ zengin eder.

Gayr-ı meşru hayat ömrü kısaltır.

Öleceğiniz korkusu içiniz sardıysa hemen bir çocuk sahibi olun. Üçüncü bireyin kaderi sizin kaderinizi değiştirsin.

Eşinizi aldatıyor ve eşinizde size sadıksa muhakkak dünya işleriniz, bozulur. İşinizi ve sosyal konumunuzu kaybedersiniz.

Gelecek korkusunu yenmenin tek çaresi eşinizin size vereceği destektir. En önemlisi de onun duasıdır.

Eğer beddua alıyorsanız, muhakkak perişan bir ihtiyarlık hayatı ve gelecek ile karşılaşacağınız bir kaderiniz ve kaderî (boşanma-ölüm, hapis) ayrılığınız olacaktır.

Ailede haklı olan ve olmayan durumunda bir eşitlik konumu baş gösterirse Allah Teâlâ muhakkak yardım gönderir. Çünkü evlenmek Allah Teâlâ’nın emridir ve yapanlara yardımını mecbur kılmıştır.

Bekâr olanların birkaç örnek dışında maneviyatta fazla yükselmesi mümkün değildir. Bunun sebebi tek kanatla uçan kuş yoktur.

Eşinin azgın bir yönü varsa onu yok etmek isteyen sevgi ve sabır ile yok etmeye çalışmalıdır.

Evlilik bir emanet statüsündedir. Eğer ayrılır ve aldatırsa hiçbir şekilde bir daha evlenemez. Emanete hıyanet edene Allah Teâlâ yardım etmez ve yalnız bırakır.

Dünyayı isteyen evlensin.

Ahireti isteyen evlensin.

İnsan olmak isteyen evlensin.

Allah Teâlâ’yı bulmak isteyen evlensin.

Evlenmek Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin sünnetidir. Onun yolundan giden ancak cenneti bulacaktır.

Son söz olarak insanın evlenmek ve evliliğini her ne şekilde olursa olsun yüz kızartıcı bir durum olmadığı sürece devam ettirmek mecburiyetindedir. Havva’sını Âdemden, Âdem’i Havva’sından ayırmak isteyen yalnızca İblis ve taifesi olan şeytanlardır.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem de, aile birliğinin sürdürülmesinde bir etken olarak şu olayı ibret için nakletmiştir.

“İblis arşını suyun üzerine kurar, sonra çetelerini gönderir. Bunlardan rütbece en yakın (itibarı en büyük) olanı,  fitnesi en büyük olanıdır. Biri gelip, şunu şunu yaptım, der.  İblis ise, anlatılanları dinledikten sonra,

“hiç bir şey yapmamışsın” karşılığını verir ve yapılanları küçümser. Sonra,  bir başkası daha gelir ve

“eşiyle aralarını açıncaya kadar peşlerini bırakmadım” diyerek, yaptıklarını anlatır. Bunun üzerine İblis,  onun makamını yükseltir ve

“sen ne harikasın!” Diyerek becerisini kutlar.

Allah Teâlâ’m sana sığınırız.

İhramcızâde İsmail Hakkı

OKUMANIZ GEREKEN BİR DOKTORA ÇALIŞMASI


Burada giriş ve sonuç bölümlerini sizin için aktarıyorum. Tamamını okumak isteyenler buradan indirebilirler.

İNDİR

“ TÜKETİM TOPLUMU, HEDONİZM ve ARAÇ OLARAK YAZILI BASIN ”

HEDONİZM: Psikolojide, hazza yönelmenin ve acıdan kaçınmanın, insan davranışının temel güdülendirici güçlerinden birisi olduğu teorisi.

Felsefede, hazzın en yüce değer olduğu; yaşamın temel amacının haz olduğu savı. Epikürcüler, hazzın mutluluk için merkezi bir önem taşıdığını, ancak ölçülülük ve kısıtlama gibi manevi değerleri de içinde taşıdığına inanıyordu. Bu terim şimdilerde negatif bir duygusal içerik çağrıştırmakta ve mutluluğu zengin ve lüks bir yaşam olarak tanımlayanları kastetmektedir.

ÖZET

Türkiye’de 1960’lı 70’li ve 80’li yıllarda yaşanan siyasi, ekonomik ve toplumsal problemlerin ardından gelen askeri müdahaleler sonrasında basın, kendine yeni çıkış yolları aramak zorunda kalmıştır. Bu arayışın temel nedeni de her darbe sonrası basına getirilen sınırlamalardır. Özellikle, 1980′lerin ikinci yarısından sonra büyük sermayelerin de basına girmesi, bu arayış sürecinde önemli bir rol oynamıştır.

Türk basınında aile şirketleri zamanla yerlerini medya kartellerine bırakmıştır.

24 Ocak 1980 kararları Türk toplumunun yakın geçmişinde oldukça önemli bir kırılma noktasıdır.

12 Eylül 1980 Askeri darbesi öncesinde hazırlanan, ancak darbe sonrası kendine uygun bir zemin bulabilen bu kararlar, Turgut Özal tarafından uygulamaya başlanmıştır. Serbest piyasa ekonomisine geçişi temsil eden bu kararlar, zaman içinde Türkiye’nin tüketim toplumuna dönüşümünde de başrolü oynayan gelişimlerde anahtar görevi üstlenmiştir.

Basın; Türkiye’de tüketim toplumunun yaratılmasında önemli bir rol oynamıştır. Haberlerin veriliş biçimleri ve kullanılan görseller, yayınlanan reklamlar ve konu başlıkları ile halka adeta rehberlik etmiştir ve halen de bu görevini yürütmektedir. Geçmişte tasarruf anlayışına sahip olan Türk toplumunun tüketim toplumuna dönüşümünde rol oynayan basın, aynı zamanda hedonizm olgusunu da biçimsel ve içeriksel olarak yoğun bir biçimde kullanmıştır. Bu doktora çalışmasında 24 Ocak 1980 tarihi başlangıç noktası alınarak, Hürriyet gazetesinin biçim ve içerik analizi yapılmıştır.

ÖNSÖZ

Hıfzı Topuz, editörlüğünü Prof. Dr. Şengül Özerkan’ın yaptığı, “Haber Analizi ve Arşiv İncelemeleriyle Türkiye’de 9 Gazete” kitabının önsözünde, basın alanında 1950’li yıllardan beri süre gelen, özellikle de UNESCO destekli bilimsel tarama ve arşiv araştırma yöntemlerine dayalı iletişim çalışmalarından bahsetmektedir. Topuz, satırlarında, aynı zamanda bu tür araştırmaların Türkiye’deki sayılarının da azlığına dikkat çekmektedir. Bu uyarı da dikkate alınarak, tezin hazırlanmasında bilimsel altyapının sunumuna, araştırma yöntemlerine ve arşiv taramalarına özen gösterme gayretlerinden ödün vermeden, günümüz Türkiye’sinde oluşan

“Tüketim Toplumu”nun çok yönlü gelişim dinamiklerine, basın odaklı bir bakış açısı ile dikkat çekilmeye çalışılmıştır. Tüketim Toplumu, Hedonizm ve Araç Olarak Yazılı Basın konulu doktora tez çalışmasında, özellikle neo-liberal politikalar ve 24 Ocak 1980 karalarının Türkiye’deki etkileri ile basında yaşanan magazinselleşme sürecinde kullanılan çağdaş hedonistik göstergeler üzerinde durulmuştur. Araştırma evreni olarak seçilen Hürriyet gazetesi, 1970’li yıllardan günümüze mercek altına alınmıştır. Öncelikle tez konusunun belirlenmesi ile başlayan sürecin her aşamasında, değerli görüş ve uyarıları ile her zaman bana yön veren ve eşsiz sabrı ile tezin oluşumuna katkıda bulunan, danışman hocam, Prof. Dr. Şengül Özerkan’a şükran duygularımı belirtmek isterim. Ayrıca, Prof.Dr. Atilla Girgin, Prof. Dr. Murat Özgen, Prof Dr. Rengin Küçükerdoğan, Yard. Doç. Dr. Levent Eldeniz, Doç. Dr. Işıl Zeybek, Doç. Dr. Ece İnan Çöklü ve Doç. Dr. Nezih Hekim’e bana kattıkları değerli bilgi ve birikimleri için; araştırma sürecinde sunmuş oldukları nezih ve donanımlı çalışma ortamları için de Anadolu Üniversitesi Yunus Emre Kampüsü Kütüphanesi’ne ve Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü çalışanlarına teşekkürleri bir borç bilirim.

Doktora programı boyunca, maddi ve manevi desteklerini daima yanımda bulduğum, en zor günlerimde bana önce güvenli bir liman ve birlikte çıktığımız bu yolda her zaman yol gösterici olan aileme sonsuz teşekkürlerimi sunarım. Eşim, oğlum, annem ve anneannemden, onlara ayıramadığım zaman dilimleri için anlayışlarından dolayı sevgi ve saygılarımı sunarım. Bu çalışmamı, bugün hayatta olmayan ama varlıklarını her zaman yanımda hissettiğim sevgili abim, kardeşim, babam, kayınpederim ve kayınvalideme armağan ediyorum.

Volkan EKİN

Mart 2010

GİRİŞ

Neo-liberalizmin Türkiye’deki zemini, dönemin Başbakanı Süleyman Demirel Hükümeti’nde Müsteşar olan Turgut Özal tarafından hazırlanan ve 24 Ocak 1980 Kararları olarak anılan kararlar sonrası atılmıştır.

Türkiye’nin içinde bulunduğu kaotik sağ-sol çatışmaları, Meclis’in verimli çalışamaması, siyasi istikrarsızlık, Cumhurbaşkanı’nın seçilememesi, grevler, yürüyüşler, toplu iş bırakmalar, sokak çatışmaları, etnik ve dini ayrımcılıkların kentlerde silahlı çatışmalara dönüşmesi, kahvehanelerin, parti binalarının taranması, üniversite olayları, gazetecilerin, dernek ve sendika başkanlarının, öğretim üyelerinin ve siyasetçilerin suikastlere uğramaları, bombalı saldırılar, ASALA’nın yurtdışındaki Türk Büyükelçi ve Konsolosları ile THY bürolarına yönelik saldırıları ve bu saldırılarla beraber, ülkeyi yönetenlere karşı halkın güveninin zedelenmesi gibi pek çok faktör, 12 Eylül 1980 Askeri Darbesi için adeta birer gerekçe olmuşlardır.

Bu süreçte ülke üzerinde oynanan oyunlar ve dış güçlerin oynadıkları iddia edilen roller, bugün bile tartışılır durumdadır. Darbe sürecinde yaşanan pek çok olumsuzluğa rağmen (Örneğin; tüm siyasi partilerin, derneklerin ve sivil toplum örgütlerinin kapatılması, binlerce kişinin fişlenmesi, gözaltılar, hapis cezaları, işkenceler ve idamlar gibi.) 1982 Anayasası kabul edilmiş, ardından çok partili siyasi yaşama yeniden geçilmiştir.

Ancak, Türkiye eski Türkiye değildir. 1983 Genel Seçimlerinden beklenenin aksine, Askeri yönetime yakın olan MDP ( Milliyetçi Demokrasi Partisi ) değil, Anavatan Partisi birinci parti olarak çıkmış ve 24 Ocak Kararları’nı hazırlayan Turgut Özal, Başbakan olarak ülke yönetimine geçmiştir. Artık, ikameci politikadan, serbest piyasa ekonomisine geçişin de başlangıcı söz konusudur. Türkiye tasarruf eden değil, tüketen insanların, tükettikçe var olan ve kimlik / statü sunma ihtiyaçlarını tükettikleri ile bir tutan tüketim toplumu olma yolunda hızla ilerlemeye başlamıştır. Döviz taşımak, yabancı marka içki-sigara kullanmak artık yasak değildir.

Bu arada Türk toplumu, alışık olmadığı biçimde Başbakanının neo-liberal anlayışa uygun düşen birtakım açıklamalarıyla da yüz yüze gelmeye başlamıştır.

Örneğin; Turgut Özal’ın – Ben, zengin insanları severim - söylemi örneğinde olduğu gibi…

25 Ocak 1980 tarihli gazetelerde ve hatta ardından geçen birkaç haftalık süreçte ne olduğu pek anlaşılmayan 24 Ocak Kararları, esas etkilerini ilerleyen zaman içinde, Turgut Özal Hükümeti döneminde açık bir biçimde göstermiş ve Türk toplumu, tüketim kültürünün kapitalist toplumların kültürü olduğu gerçeği çerçevesinde, 1980’li yıllarda sunulan yaşam biçimleri ve buna bağlı serbest zaman anlayışı ile biçimlendirilmiştir.

Özellikle, küreselleşmenin de etkileriyle birlikte çokuluslu şirketlerde çalışmaya başlayan ya da yüksek maaş alan; ancak, siyasetten uzak, zevkine düşkün, tüketmekten mutluluk duyan yeni bir orta sınıfın doğuşu söz konusudur. Bu yeni sınıfın doğuşunda da basına bazı önemli görevler düşmüştür.

Örneğin; kitlelerin yeniliklerden haberdar edilmeleri ya da o güne kadar toplumda kabul görmeyen kimi davranış ve tutumların modernleşme adına meşrulaştırılmasında olduğu gibi…

1950’li ve 1960’lı yıllarda öngörüsü gerçekleşen, ancak pek de ciddiye alınmayan; daha sonra 1980’li yıllarda siyasi etkilerini hissettirmeye ve tüm dünyada yaygınlaşmaya başlayan neo-liberalizm akımı ekonominin devlet liderliğinden ayrılması ve piyasaların özel teşebbüs tarafından yönetilmesi gerektiği fikrini savunmaktadır. Öyle ki, bu akıma göre piyasayı rekabet yönetmelidir. Bu bağlamda, Devletin kriz anında radikal müdahale hakkının bulunmasını, bunun dışında da piyasadan tamamen çekilmesini öngörmektedir. Sosyal reformlara karşı çıkan bu anlayış, aynı zamanda özel mülkiyeti savunurken, gerekçe olarak da “kişisel hürriyetin ve açık piyasaların en geniş kitleler için bile fayda sağlayacağını” öne sürmektedir. Neo-liberalizmin temel değeri olan rekabetin beraberinde getirdiği bir diğer özellik ise kar yarışına katılımın ya da pazar paylaşımının temel yasalarına uyum sağlayamadığı için kamu sektörünün kesin biçimde küçültülmesidir. Chicago Üniversitesi Ekonomi Bölümü’nde felsefeci ve ekonomist olan Friedrich Hayek tarafından temelleri atılan bu akıma, Milton Friedman ve Arnold Harberger gibi ekonomi profesörleri ile Uluslararası Para Fonu 3 (IMF)’nun destekleri olmuştur. Sol ile sağın ortası olduğu gibi görüşler ortaya atılmış olsa da, aslında kapitalist ve sağcı bir akımı temsil etmektedir. İngiltere’de Margaret Thatcher’in iktidara gelip, neoliberal devrimi başlattığı 1979 yılı, neo-liberalizm akımı için de önemli bir tarihi temsil etmektedir. Thatcher’ın özelleştirme akımları ve dönemin Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Ronald Reagen yönetimi ile birlikte yürütülen stratejik iş birliktelikleri tüm dünyada etkilerini göstermiştir.

Tasarruf anlayışına sahip Türk toplumunun tüketen topluma dönüşümü sürecinde, Türk basınında yaşanan değişim ve gelişimler ile tüketimin verdiği hazzın, yaşamın anlamı olarak kabul edilmeye başlanması, beraberinde Türkiye’deki yazılı basının dönüşümünde hem tüketim eğilimlerinin değişimi hem de hedonizmin birlikte incelenmesi gereğini ortaya çıkarmıştır. Türk basının gelişiminde; basının ortaya çıkış biçimi, Batılı devletlerin siyasi ve teknolojik yaptırımları, iktidar-basın ilişkileri ile reklamın gelişimi, darbelerin etkileri gibi konular, Osmanlı’dan günümüze doğru ele alınarak, dünden bugüne Türk Basını’na dair bir tablo oluşturulmaya çalışılmıştır. Bu tabloda, haber kavramı, haberin magazinselleşmesi, medya – siyaset ilişkileri ile gazetelerin biçim ve içeriklerinde yaşanan değişimler ile yeni yaşam biçimi olarak tanımlayabileceğimiz life style başlığı altında, burçlara göre yaşam, gurme terimi (Gurme: Tatbilir,  yemeklerin, şarap ve kahve gibi içeceklerin farklı çeşitlerinin tatlarını birbirinden ayırabilen, duyarlı damağı olan kişilere verilen addır) ve yemek kültürü, statü simgesi olarak 4×4 araç kullanımı, cep telefonu kullanım biçimleri ile residence, plaza ve kredi kartlı yaşam gibi kavramların, serbest piyasa ekonomisi çerçevesinde hayatımızda yer bulması; küreselleşmeyle birlikte gelişime açık sektörlerin reklam çabaları, bankaların söylemlerinde yaşanan değişimlerle beraber diyet, estetik ve güzellik gibi kavramların gazeteler aracılığıyla topluma sunulması, Tüketim Toplumu, Hedonizm ve Araç Olarak Yazılı Basın konulu doktora tezi çalışmasının araştırma eksenlerini oluşturmaktadırlar.

Ayrıca, 24 Ocak 1980 ve 12 Eylül 1980 tarihlerinden sonra Türk basınında yaşanan magazinselleşme sürecinde; Sabah, Günaydın, Güneş, 4 Posta gibi ulusal ve yüksek tirajlı günlük gazeteler ile birçok bulvar gazetesinden sonra akla gelen Hürriyet’in yayın politikası; biçim içerik analizi ise tezin bir diğer ayağını oluşturmaktadır.

Araştırmaya konu olan tez ise beş bölümden oluşmaktadır. Buna göre; giriş bölümünden sonra yer alan ikinci bölümde; “Tüketim Kültürü ve Tüketim Toplumu Etkileşimi” başlığı altında tüketim kültürü kavramına ve bu kavramın sosyal-kültürel kullanımlarına değinilecektir. Tüketim toplumunun ortaya çıkışı, kuramsal açılımlarla ele alınacak ve Modernizm, Fordizm, Postfordizm ile tüketim toplumu kuramları ışığında Türkiye’de tüketim kültürü ve kimlik arayışlarında basının rolü üzerinde durulacaktır. “Tüketim Toplumunun Ortaya Çıkışı ve Akımlar” ana başlığı altında; “Sanayi Sonrası Toplum Kuramları”ndan, “Enformasyon Kuramı”, “Tüketim Toplumu Kuramı” ve “Postmodern Toplum Kuramı” irdelendikten sonra, “Türkiye’de Tüketim Kültürü ve Kimlik Arayışı” ile “Tüketim Toplumunun Oluşumunda Yazılı Basının Yeri” başlıkları altında, diğer bölümlere de temel oluşturulacak kuramsal bilgilere yer verilecektir.

Üçüncü bölümde; magazin gazeteciliği, haberin magazinselleşmesi ve hedonizm kavramlarına ilişkin bilgiler aktarılarak, Osmanlı’dan günümüze Türk basını, 24 Ocak Kararları ve 12 Eylül Askeri Müdahalesi sonrasında Turgut Özal’ın neo-liberal politikaları sorgulanacaktır. Bu bölümde ayrıca, “Türkiye’de Yazılı Basın ve Gelişimi (Osmanlı’dan 20.Yüzyıla)” başlığı altında matbaanın gelişiyle başlayan süreçte gazetelerin Türk toplumunun günlük yaşantılarına girişleri, iktidarla olan ilişkileri, çıkış nedenleri ile siyasi duruşları, olaylara verdikleri tepkileri ve tanıklıkları ile tarihsel pek çok konu üzerinde durulacaktır. Bunlar arasında; II. Abdülhamit Döneminde yaşananlar, İttihat ve Terakki Cemiyeti Dönemi, Cumhuriyet’in ilk yılları, Tek Parti Dönemi, Adnan Menderes Dönemi, 6-7 Eylül Olayları ve Askeri Müdahaleler bulunmaktadır.

Araştırma çalışmasında “1919-1945”, “1945-1960” ve “1960-1980” dönemlerinde yaşananlar ve basındaki gelişmeler ayrı ayrı ele alınacaktır. 5 Buna göre; “24 Ocak 1980 Kararları” ve “Turgut Özal Dönemi Basın” ise ikinci bölümde yer alan diğer başlıklardır. Yine bu bölümde, Türkiye Cumhuriyeti’nin, devlet ikameci politikadan serbest piyasa ekonomisine geçişinin mimarlarından Turgut Özal’ın kronolojik yaşam öyküsüne kısaca göz atıldıktan sonra, Özal Dönemi ve 24 Ocak Kararları’nın ne olduğu ve neden bu kararlara ihtiyaç duyulduğu üzerinde dönemin şartları da göz önüne alınarak değerlendirmeler yapılacaktır.

Dördüncü bölümde; “Yazılı Basında Magazin İçeriği ve Hedonizm İlişkisine Yönelik Araştırma Uygulaması” ana başlığı çerçevesinde; araştırma amaç, yöntem ve sınırlılıkları göz önüne alınarak, Hürriyet gazetesinin biçim ve içerik analizi gerçekleştirilecektir. Bu analizde, Yeni Yaşam Biçimi (life – style) başlığının altında; “Kredi Kartlı Yaşam”, “Cep Telefonu”, “Yemek Kültürü ile sıkça duymaya başladığımız “Gurmelik Terimi” irdelenecektir. Küreselleşmeyle birlikte hızla değişen dünyada, neo-liberal politikaların tüketime yansımalarının birer parçası olan diğer statü sembolleri ve moda kavramı üzerinde de bu bölümde durulacaktır. Buna göre; “İşadamı ve İş kadını Kıyafetleri” ile “Statü Simgesi Markaların Kullanımı”, bölümün başlıklarını oluşturacaklardır. “Modern Mekanlar ve Tüketim” konusu ise “İş Merkezleri”, ”Alışveriş Merkezleri”, “Modern Siteler”, ”Yeni Yaşam Alanları: Konutlar (Residence)” ve “Eğlence Mekanları” başlıkları altında irdelenecektir. Tüm bu konu başlıkları ile ilgili yayınlar ve görseller ise biçim ve içerik analizlerinde ayrıca ele alınacaktır. Sonuç bölümünde; yukarıda belirtilmiş olan dört bölüm ve biçim içerik analizleri ışığında, Habermas ve Baudrillard’ın yapısal dönüşüm ya da bir başka deyişle toplumsal değişim anlayışları ve iletişim kurumları çerçevesinde, yazılı basın ele alınarak durum tespiti özelliği taşıyan yorumlara yer verilecektir.

SONUÇ

 

Eski Japon kültürüne göre, parıldayan her şeyin değersiz ve bayağı olarak kabul gördüğü bilinmektedir. Bu inanca göre, parlayan bir nesne yenidir ve yeni olduğundan dolayı henüz, kullanımının ona kazandırdığı soylulukla, değer kazanmamıştır.

Eskimiş bir eşya, onu kullananlarla birlikte yaşamış, sabır ve özenin aktarıldığı bir nesnedir. Bu nesne, zamanla kullanan kişinin huyunu, duygularını yüklenmiş ve hizmet ederek karşılık vermiştir. Bu ilişki sürecinde, sabır ve sadakat gibi iki önemli duyguya da gereksinim vardır. Sabır, yüklendiği rol gereği bir tuğlaya; sadakat ise, bir köke benzemektedir. Sabır acelenin, sadakat ise tüketimin panzehiri olarak görülmektedir.

Günümüzde ulaşılan tüketim anlayışına baktığımızda ise, feodalizmden sonra Sanayi Devrimi ile oluşan ekonomik yapıda, toplumsal üretim ve tüketim biçimlerini değiştiren, “Kapitalizm” kavramı ile karşılaşılmaktadır. Savaş sonrası oluşan toplumsal refah, Fordist üretim tarzı ve buna uygun ekonomik politikalarla, Amerikan toplumunda başlayan ve kısa zamanda diğer Batılı ülkelerden başlayarak dünyada pek çok ülkeye de yayılan tüketimdeki artış, tüketim kültürü ve tüketim toplumu terimlerini ortaya çıkarmıştır.

Henry Ford, sıradan aileler için seri üretim yolu ile üretmiş olduğu otomobilleriyle, Batı kapitalizminde de yeni bir dönem açacak değişimin öncülüğü yapmıştır. Ford, çalışanlarına yüksek ücret ödeyerek ve bu otomobilleri öncelikle onlara satmayı hedefleyerek, XX. yüzyılın ilk toplu üretim ve tüketiminin yükselişinin de işaretini vermiştir.

1960’larda, ücret artışlarıyla desteklenen tüketimin gelişimini, kitle tüketim alışkanlıklarının oluşmasını ve daha sonraları Gramsci[1] tarafından “Fordizm” olarak nitelenecek çabaların kurumsallaşmasını görmek mümkün olmaktadır. 1970’li yıllarda, tüketici taleplerinde yaşanan düşüş, petrol fiyatlarında yaşanan dalgalanmalar, ekonomik ve siyasi sıkıntılar, küresel anlamda bir krize neden olmuştur. Bu krizden çıkış yolu olarak, neo-liberal politikalar geliştirilmiş ve üretimde Fordist anlayıştan, Post-fordist anlayışa geçiş yaşanmıştır.

Bu süreçte, tüketim kültürünün en önemli görevi, sürekli farklılaşan ürün ve hizmetler ile medya aracılığıyla o ürün ve hizmetlere yüklenen imaj ve değerlerin, bireysel tüketimi teşvik etmesini sağlamaktır. Böylece, bireylerin ürün ve hizmet seçimleri yani tüketimleri, kendilerine yeni yaşam biçimleri oluşturmalarında farklılıklar içeren, sıradan olmayan, ayrıcalıklı ve seçkin bir tarza sahip olabilme duygusunu yaşatabilecektir. Bu toplumda, her bireyin en öncelikli ise görevi tüketmektir.

1980 ve 1990’larda yaşanan gelişmeler, küresel sermayede yaşanan bütünleşmeyi de beraberinde getirmiştir. Özetle, SSCB’nin dağılmasından sonra, yeni pazarların oluşması, paranın serbest dolaşımının sağlanması, neo-liberal politikaların dünya genelinde kabul görmeye başlaması, kitle iletişim araçlarında ve yayıncılığında yaşanan teknolojik gelişmeler ile dünyanın küçülmesi ve tüketim kültürünün belirlediği, yine tüketim yaklaşımlı “lifestyle” (yaşam tarzı) olarak adlandırılan, marka ve imajların esas alındığı, yeni yaşam biçimlerinin ortaya çıkması örneklerinde olduğu gibi.

Günümüzde ise sanayi toplumlarında üretimin, sanayi sonrası toplumlarda ise tüketimin “sembol” olduğu gerçeği ile karşılaşılmaktadır. Bu gerçekten hareket eden sosyal bilimciler “tüketim toplumu” kavramıyla yaşanan değişimleri ve mevcut durumu analiz etmeye çalışmaktadırlar. Tüketim toplumu ve tüketim biçimlerine karşı, Frankfurt Okulu olarak bilinen ekolden gelen ilk eleştiri, Max Horkheimer ve Thedor W. Adornonun birlikte kaleme aldıkları, Aydınlanmanın Diyalektiği adlı eserde temellendirilen, “Kültür Endüstrisi” çözümlemesine dayanmaktadır.

Buna göre, kitle kültürü’nün sunduğu bütün araç ve kolaylıkların, bireysellik üzerindeki toplumsal baskıları güçlendirmekte olduğu ve bireyin direnme imkanı ile modern toplumun atomize edici işleyişi içinde kendini koruma imkanını elinden aldığı vurgulanmaktadır.

Adorno ve Horkheimer’den sonra Herbert Marcuse, tüketim toplumu ve tüketim kültürünün, bireyleri tüketime dayalı yaşam biçimlerini “SATIN ALMAYA” zorlayan “YANLIŞ VE SAHTE İHTİYAÇLAR” ürettiğini ileri sürmüştür.

Marcuse, tüketim kültürünün yarattığı bireyselliğin, sömürü ve toplumsal kontrolü sağlamak amacıyla geliştirilen, yarı bireysellik olduğunu savunan ilk düşünürlerdendir. İkinci nesil, Frankfurt Okulu temsilcisi olarak tanımlayabileceğimiz Jürgen Habermas ise modernliğin tamamlanmamış bir proje olarak devam ettiğini, fakat modernliğin totalleştirici, “araçsal akıl” yerine “eleştirel akıl” temelinde yeniden inşa edilmesi gerektiğini savunmaktadır.

Habermas’a göre, günümüzde ailenin tüketici niteliğinin ön plana çıkması, bireyselleşmeyi, serbest zaman kavramının kullanım biçimlerinin değişimini ve ailenin göreceli, özerk bir alana dönüşümünü simgelemektedir. Bu dönüşüm, aynı zamanda tüketim alışkanlılarında yaşanan değişimleri de içermektedir.

Habermas, tartışma kültürü ile tüketim kültürü arasındaki kesintinin başlangıcını “grosso modo”( yaklaşık olarak, aşağı yukarı, tahminen) , XIX. yüzyılın ortaları olarak işaret ederken, kültürel ürünlerin kalıplaşarak, meta haline gelmesinin, edebiyatın ticaretleşmesinin, giderek güdümlü, tüketime yönelik diyalog, tartışma, oturum ve yayınlara yol açtığına dikkat çekmektedir.İletişim araçlarında, özellikle de basında var olan, tüketime devamlı katılabilme psikolojisinin yaratılmasının, başlı başına amaç edinmiş bir yayın anlayışına dönüşümünden bahsetmektedir.

Kısaca, Habermas, tüketim toplumunun oluşumunda basının bir araç olduğuna vurgu yapmaktadır.

Tüketim toplumunun oluşumu ve bu oluşum çerçevesinde basının öncelikli işlevini, Batı toplumlarında yaşanan gelişme ve tartışmalar doğrultusunda ele aldığımızda, basının doğuşu ve görevleri alanında, Türk basının Batı’daki klasik gelişmelerden farklı olarak, devletin resmi propaganda aracı olarak doğduğunu görmekteyiz. Ancak konu, önce liberal, sonraları neo-liberal politikaların Türkiye’ye yansımalarından açıldığında, Demokrat Parti döneminde başlayan Amerikan tarzı yaşam biçimine özenişin ve zengin olma hayallerinin getirdiği beklentilerin, tüketim tarzlarına yansımaları biçiminde, Batı’dan gelen etkiler görülmektedir.

Yine de bu yıllarda, Türk Basınında fikir gazeteciliğine verilen önemden bahsetmek mümkündür. Her dönemde olduğu gibi bu dönemde de basına uygulanan baskı ve yasaklamalar mevcuttur. Ancak, haberin magazinselleşmesi konusunda, Türk Basının bugün gelinen noktanın çok uzağında olduğu görülmektedir. Türkiye’de 1960’lı, 70’li ve 80’li yıllarda yaşanan sosyal, siyasal ve ekonomik karışıklıklar ile askeri müdahaleler sonrasında, basının kendine birtakım çıkış yolları aradığı görülmektedir. Bu arayışın temel nedenlerinden biri de, şüphesiz, her darbe sonrası basına getirilen yasaklama ve sınırlamalardır. Bununla beraber, 1980′lerin ikinci yarısından sonra büyük sermayelerin de basına girmesi, bu arayış sürecinde önemli bir rol oynamıştır.

Türk basınında aile şirketlerinin, zamanla yerlerini medya kartellerine bıraktıkları görülmüştür. Teknolojik gelişmelerle birlikte renkli fotoğraf kullanımının yaygınlaşması, fikir gazeteciliği yerine magazin gazeteciliğinin tercihi, haberin de magazinleşmesine yol açmıştır.

Dünya’da hızla yaygınlaşan neo-liberal politikaların Türkiye’deki etkileri Turgut Özal’ın Başbakan olmasıyla kendini çok daha net bir biçimde hissettirmeye başlamıştır. Bu dönem itibariyle, 24 Ocak 1980 kararları Türk toplumunun yakın geçmişinde oldukça önemli bir kırılma noktasıdır. 12 Eylül 1980 Askeri darbesi öncesinde hazırlanan, ancak darbe sonrası kendine uygun bir zemin bulabilen bu kararlar, Turgut Özal tarafından uygulamaya başlanmıştır.

Serbest piyasa ekonomisine geçişi temsil eden bu kararlar, zaman içinde Türkiyenin tüketim toplumuna dönüşümünde de başrolü oynayan gelişimlerde anahtar görevi üstlenmiştir. Aynı şekilde basın da, Türkiyede tüketim toplumunun yaratılmasında önemli bir rol oynamıştır. Haberlerin veriliş biçimleri ve kullanılan görseller ile yayınlanan reklamlar ve konu başlıkları, halka adeta rehberlik etmiştir ve bu sürecin, halen devam ettiğini söylemek mümkündür.

Günümüz hedonik tüketim görüşüne göre, ürünler artık nesnel varlıklar olarak değil daha çok öznel “semboller” olarak tanımlanmaktadırlar. Ürünün ne olduğundan çok neyi temsil ettiği önemlidir. Gerçek olan değil, ürünün taşıdığı ve yarattığı imaj, odak noktasıdır. Bu noktada özellikle basın aracılığıyla, modern reklam ve iletişim endüstrileri, böyle bir düşsel tüketimi yaratmada aracı olabilmektedirler.

Tüketici için “medyatik hedonizm”, yaşamın her anını ve her alanını hazzın kendisi olarak algılatma çabası içerisinde görünmektedir. Sunulan yeni yaşam biçimleri de bu süreçte ister sanal, ister gerçek ortamda olsun hazzı ve beraberinde tüketimi yaşamın odak noktasına taşımaktadır. Geçmişte tasarruf anlayışına sahip olan Türk toplumunun, tüketim toplumuna dönüşümünde rol oynayan basın, aynı zamanda hedonizm olgusunu da biçimsel ve içeriksel olarak yoğun bir biçimde kullanmıştır. Basında fotoğraf kullanımının, gazete tüketicilerinin, yani okurların üst gelir gruplarının yaşam biçimlerine özenmelerini sağlayan, bir başka deyişle de onların statü atlama umutlarını besleyen bir araç olduğu gerçeği doğrultusunda; araştırma evrenini temsil eden Hürriyet Gazetesinde, fotoğrafın kullanış biçimi ele alındığında, şu sonuçlara varılmıştır:

Gazetede bol fotoğraf kullanımı temel ilkelerden biridir. Kurulduğunda siyah beyaz ve sonraları renkli fotoğrafların yer aldığı gazete, her dönemde bolca fotoğraf kullanmıştır.

24 Ocak 1980 Kararları sonrası, Türkiye’nin serbest piyasa ekonomisine geçiş yaptığı dönemde de, dünyada yaşanan neo-liberal yaklaşımların, tüketime yönelik magazinsel haberlerin ve onları destekleyen görüntülerin sıkça yer almaya başladığı görülmektedir.

Gazetede yer alan elektronik eşya, otomobil, modern konut, havayolu ve seyahat firmaları ilanlarında da gözle görülür bir artış yaşanmaya başlamıştır. Özellikle, 12 Eylül sonrası, Turgut Özal döneminden sonra, New York – İstanbul hattı uçuşlarına ait reklamlar, restaurant&bar haber ve ilanları ile Batılılaşmaya yönelik bir prestij sunumunda basının araç olarak kullanımı ile karşılaşılmaktadır. İçki ve puro tüketimini, özellikle de şarabı  seçkinlik olarak sunan köşe yazıları, lifestyle’a geçisi pekiştirici unsurlar olarak yer almıştır.

Ancak, bu dönem itibariyle, üzerinde önemle durulması gereken bir diğer nokta da mevcut ortamdır. 12 Eylül darbesi öncesinde, ülkenin içinde bulunduğu durumu yansıtan gazete manşetlerinde, terörün kol gezdiği, siyasal anlaşmazlıkların yaşandığı, sağ-sol çatışmalarının, suikastlerin ve hayat pahalılığının yer aldığı, kısacası toplumun bunaldığı bir ortam söz konusudur. Böyle bir ortamdan sonra, 12 Eylül darbesi sonrasında basına getirilen sınırlama ve yasaklamaların, halkı ne derecede rahatsız ettiği sorusu da önem taşımaktadır.

Darbe sonrasında, gazetelerde darbeyi meşrulaştıran manşet ve köşe yazıları yer alırken, göreceli olarak huzura kavuşan toplumun, fikir gazetecilerine ve adamlarına uygulanan baskıları görmezden gelmesini ve basında yaşanan magazinselleşmeye yönelimin kaçınılmaz olduğunu görmekteyiz. Magazin fotoğrafları kullanımında önceleri, yabancı basın kaynaklı görüntülere ağırlık verdiği görülen gazete, güzellik yarışmalarından, bikini güzellerinden, seks fuarlarından, lüks otomobillerden, gezinti gemilerinden ve lüks yaşama dair görsel unsurlardan sıkça yararlanmıştır.

Hürriyet Gazetesine bakıldığında, cinsellik alanında, o dönemde konuşulması tabu niteliği taşıyan birçok konunun, fotoğraflı magazin haberleri olarak yayınlandığı görülmektedir. Üstelik bu haberler ana sayfada ve gazete içinde geniş yer almışlardır.

Yine cinsellikle ilgili birçok kavram, yazı dizisi şeklinde gazetede yer alırken, bu haberlerle ilgili fotoğrafların da kullanımı söz konu olmuştur. Kadın konusu ele alındığında ise kadının özellikle fotoğraf alanında cinsel bir meta olarak sık sık kullanıldığı görülmektedir. Gazetenin izlediği yayın politikası, daha çok erkeklere yönelik bir bakış açısını temsil etmektedir. Magazin eklerinde, arka sayfa, 3.sayfa ve kimi zamanda ilk sayfalarda çıplak kadın fotoğraflarına rastlanmaktadır. Bunların çoğunu, özellikle de 1990’lı yıllara kadar, yabancı kadın fotoğrafları oluşturmaktadır. Üstelik kimilerinde herhangi bir sansür de söz konusu değildir.

Örneğin; 3 Ocak 1992 tarihli “Özürlülere Seks Manyakları Balosu ile Yardım…” başlıklı haberde kullanılan fotoğrafların, 2000’li yıllarda gerçekleşen kısmi özdenetimden dolayı bugün kullanılamayacağı çok nettir. Ancak, bu türden fotoğraf kullanımlarının hedonistik açıdan, toplumda psikolojik fantezi ve röntgencilik/teşhircilik dürtülerini adeta tetiklediği de bir diğer gerçektir.

Hürriyet Ekonomi sayfalarına bakıldığında, 1980 öncesinde birer sütundan ibaret olduğu görülmektedir. Ancak, aradan geçen zamanda serbest piyasa ekonomisine geçişin etkileri de kendini göstermiştir. 1983 Genel seçimlerinden sonra, Turgut Özal döneminde, döviz taşımanın serbest bırakılması ve 26 Aralık 1985 tarihinde faaliyete geçen İstanbul Menkul Kıymetler Borsası’nın açılışı ile birlikte, sayfalarda ekonomiye ayrılan sütun, yarım sayfa halini almış; sonraları da ekonomi üzerine yazılara yer verilmeye başlanarak, konu ile ilgili köşe yazarları süreklilik kazanmıştır. Genel anlamda bakıldığında, Hürriyet gazetesi, liberal ekonomi geleneğine sadık bir yayın politikasına sahiptir. Ancak, 1990lı yıllarda işçi, memur ve ortadirek terimlerinin çokça geçtiği gazetede ve ekonomi sayfalarında, zamanla büyük sermaye gruplarının temsilcilerine yönelik haberlere ve ekonominin sürekli iyiye doğru gittiği yönünde yayınlar yapılmaya başlamıştır. Hatta pek çok veriyle geliyorum mesajını veren ekonomik krizler bile görmezden gelinmeye çalışılmıştır. Bu dönemlerde Türk ekonomisinin iyi yolda olduğu, Dünya’nın 17. büyük ekonomisi olduğu şeklinde yayınlara yer verilmiştir. Gazetenin Ekonomi sayfalarında asıl muhatap olarak, daha çok işverenler ve iş çevreleri alınmıştır. Bu sayfalara alınan ya da bir diğer açıdan verilen reklamlar, tüketimi prestij odaklı destekleyen markaların ürünlerini içermektedir. Ağırlıklı olarak, otomobil ve takım elbise ilanlarına rastlanmaktadır.

Hürriyet Gazetesi’nin tamamında Gümrük Birliği Anlaşması adeta bir zafer gibi gösterilirken, manşetler “Merhaba Avrupa” sloganı oturmuştur. Gazetenin yayın anlayışına göre Batılılaşma yolunda önemli bir engel aşılmıştır. Ancak tıpkı 24 Ocak Kararları örneğinde olduğu gibi zaman içinde eleştirel yaklaşımlar da kendine yer edinmiştir. Oktay Ekşinin “Çıkış Yolu” olarak gördüğü kararlara 1993te Rauf Tamer itiraz ederek “Neler Oluyor Bize ?” diyecek ve tüketim toplumunu oluşumuzu eleştirecektir.

Sonuç olarak, Hürriyet Gazetesi 1 Mayıs 1948 tarihinden beri kesintisiz olarak yayın hayatını sürdüren ve Türkiye’nin en yüksek tirajlı gazetelerinin başında gelmektedir. Türkiye’nin yaşadığı pek çok siyasi, ekonomik ve toplumsal değişime şahitlik etmiş olan gazete, yine ekonomideki önemli dönüşümlerden biri olan, 24 Ocak 1980 sonrası politikaları da desteklemiştir. Türkiye’deki neo- liberal sürecin habercisi olan 24 Ocak 1980 Kararları, zamanla toplumda etkilerini göstermiş ve tüketim, yaşamımızın değişmez bir parçası, varlığımızın, kimliğimizin sunumu olmuştur.

Yeni yaşam biçimleri adı ile büyük sermayelerin kontrolünde gerçekleşen, tüketime yönelik süreçte lüks ve onu çağrıştıran kavramlar ile statü nesnelerle elde edilebilir konuma gelmiştir. Ancak, bu yaşam biçiminde tüketim çok hızlıdır ve basın da bu tüketimi hızlandıran, teşvik eden unsurlara araç olmaktadır.

Hürriyet Gazetesi de, bu sürece katkıda bulunan yayınlarla birlikte, ekonomik ve siyasi alanda her gruptan yazarı bünyesinde barındırarak, görsel ağırlıklı bir gazete şekliyle, yeni yaşam biçimlerine uyum sağlamakta zorlanmayan ve toplumda bu tarzı seçkin göstererek, model sunan bir gazete olmuştur.

 

AYDINLANMAMIZA VESİLE OLAN KARDEŞİMİZE TEŞEKKÜRLER EDERİM.


[1]Antonio Gramsci, 22 Ocak 1891′de Sardunya’da doğdu, 27 Nisan 1937′de Roma’da öldü. İtalyan düşünür, siyasetçi ve Marksist teorisyen.