PERCEPTİON (2012–) Tv Dizisi


 

Bu diziyi seyretmeniz uygundur. Fakat bilgisayarda, çünkü sürekli geçen terimler için sözlük gerekiyor.

Perceptioni. 1. algılama. 2. fark etme, anlama; sezme. 3. algı, idrak. 4. sezgi, feraset

Yönetmen: Greg Beeman, Kenneth Biller, Christopher Misiano

Ülke: ABD

Tür: Suç | Dram | Gizem | Gerilim

Süre: 35 dakika

Dil: İngilizce

Senaryo: Kenneth Biller, Michael Sussman, Warren Hsu Leonard

Müzik: Tree Adams

Görüntü Yönetmeni: John B. Aronson, Jeff Jur

Yapımcı: Michael Sussman, Amanda Green, Jason Ning

Nam-ı Diğer: “Proof”

Firma: ABC Studios

Oyuncular: Eric McCormack, Rachael Leigh Cook, Kelly Rowan, Arjay Smith, LeVar Burton

Özet

Şizofrenik eğilimler gösteren, zekâ seviyesi hayli yüksek bir akademisyenin FBI’a yardımcı olmasını anlatan “Perception”, suç dosyaları türüne zihin oyunlarını katıyor.

“Perception” dizisi, ‘gerçeklik nedir?’ sorusuyla başlıyor. Şizofrenik eğilimler gösteren, beyninin farklı çalışmasını işi açısından bir avantaja dönüştüren başarılı araştırmacı Dr. Daniel Piercesınıfındaki öğrencilerine yöneltiyor bu soruyu. “Perception”ın ‘tuhaf profesörü’Pierce’i diğer insanlardan farklı kılan, algı konusunda oldukça farklı deneyimler yaşaması. Paranoyak şizofreni teşhisi konan Pierce’a zihni sıklıkla oyunlar oynuyor. Nöropsikiyatri alanında çalışan bilim insanı, zihninin oynadığı oyunları, bilinçaltının uyarıları ve yönlendirmeleri gibi kabul ediyor ve böylece FBI’a karışık suç dosyalarında yardımcı olurken kendi bilinçaltından da yardım alıyor.

DİZİDEN ALINTILAR

Perception. S01E01 Bölüm

Gerçeklik nedir?

İşte size bilincinizi değiştirecek bir şey. Gerçeklik hayal gücünüzün bir ürünüdür. Aranızdan hanginiz korkutucu bir kabustan uyanıp “Tanrıya şükür, sadece bir rüyaymış” diye düşünmedi?

Bunun sebebi rüya gördüğümüzde ya da fantezi kurduğumuzda ya da halüsinasyon gördüğümüzde nörokimyasal dürtülerin yükselmesinin, kafamız içinde olanlarla gerçekte yaşadığımızı ayırt edemememize sebep olmasıdır. Yani… Ya yanlış algıIıyorsak?

Neyin gerçek olup olmadığını nasıI bilebiliriz?

Daniel, cep telefonu taşısaydın seni bulmak çok daha kolay olurdu.

Eğer cep telefonu taşısaydım devlet beni takip edebilirdi.

- Taşımıyorum devlet benim.

Eğer yeme bozukluğu varsa bu çok daha ciddi bir akıI hastalığının belirtisi olabilir.

Bence sen Bulimia hastalığında kusmak Tiyamin Yetmezliğine sebep olabilir. Ve Tiyamin Yetmezliği ise Korsakoff Sendromuna.

Korsa ne? Anterograd Amnezinin neden olduğu bir nörojik bozukluk. Önerilere karşı aşırı hassasiyet ve konfabülasyon.

Bu hastalar, ne dersen itiraf olarak kabul eder..

Tiyamin

Bir diğer ismiyle B1 vitamini, kimyasal formülü C12H17ClN4OS olan renksiz bir bileşiktir. “Thio-vitamine” (“sülfür-içeren vitamin”) anlamına gelmekte olup suda çözülebilen B kompleks vitaminlerinden birisidir.

İlk keşfedilen B vitaminidir. 1926 yılında saf olarak elde edildi. 1890 yılında Hollandalı hekim Eijkman, yıkanmış beyazlatılmış pirinçle tavukları beslediğinde, tavukların bacaklarında felçler, başlarında kasılmalar gördü. Sonra bu tavukları tesadüfi olarak kabuklu pirinçle beslemek zorunda kaldı ve bu hastalıkların yok olduğunu hayretle gördü. Uzak Doğudaki beriberi hastalığının sebebini kabuğu soyulmuş pirinçlerin çok yenmesine bağladı. Pirincin kabuğunda beriberi hastalığını tedavi eden maddenin olduğunu söyledi. Bundan sonra, bu madde elde edilmeye çalışıldı. 1936 yılında suni olarak elde edildi.

Karbonhidrat metabolizması için çok önemlidir. Tiamin pirofosfat (TPP) tiyaminin aktif şeklidir ve pirüvat dehidrogenaz, a-keto-glutarat dehidrogenaz, transketolaz enzimlerine koenzimdir. Pirüvat dehidrogenaz ve a-keto-glutat dehidrogenaz karbonhidrat metabolizması için gerekliyken, transketolaz pentoz fosfat yolunda aktivite gösteren bir enzimdir.

Eksikliği

Tiyamin eksikliğinde, hücrelerin bazı amino asitlerin ve pirüvik asidin kullanılması azalırken, yağ kullanımı artar. Tiyamin eksikliğinde görülen sorunların ve bozuklukların ana nedeni de budur. Tiyamin eksikliğinin semptomları olarak şunları sıralayabiliriz:

  • İştahsızlık,
  • Depresyon,
  • Yorgunluk,
  • Sindirim rahatsızlıkları,
  • Kas ve sinir rahatsızlıkları,
  • Beriberi hastalığı

Merkezi sinir sistemi enerji ihtiyacını karbonhidrat metabolizmasından karşıladığı için tiyamin eksikliğinde en çok etkilenen vücut bölümlerinden biri de merkezi sinir sistemidir. Nöronlarda kromatoliz görülmesi riski yükselir. Aynı zamanda, tiyamin eksikliği nöron aksonlarını saran miyelin tabakasının aşınmasına ve yok olmasına neden olabilir. Bu ise ciddi nörolojik hastalıklara ve bozukluklara neden olabilir.

Merkezi sinir sistemi ile beraber karbonhidrat metabolizmasıyla enerji ihtiyacını karşılayan diğer bir yapı da kalptir. Tiyamin eksiği ile beraber gelen karbonhidrat metabolizmasındaki düşüş ve sorunlar kalp kasını zayıflatır ve bu zamanla ciddi kardiyovasküler sorunlar yaratabilir.

Bunların dışında tiyamin hastalığı sindirim sistemi (gastrointestinal) bozukluklara neden olabilir. Tiyamin eksikliğinin en belirgin sonucu da beriberi hastalığıdır.

Wernicke-Korsakoff sendromu

Kronik alkoliklerde tiyamin eksikliğine bağlı görülen, sinir sistemini etkileyen tablodur. Hastalık Wernicke ensefalopatisi ve Korsakoff psikozundan oluşur. Hastalarda ataksi, spastik parapleji, mental konfüzyon, apati, hafıza kaybı, nistagmus gibi bulgular görülür. Ensefalopati tiyamin verilmesi ile gerilerken, psikoz tablosu gerilemez.

 http://tr.wikipedia.org/wiki/Tiyamin

İşlenmiş şeker. Bu tip iki şeker hastalarının kullanması için tarım ticareti tarafından üretilen bağımlıIık yapıcı bir ilaç. [Böylece dostları ilaç sanayisi tedavi pazarlayarak milyarlar kaldırabilecekti.]

Süte hormon koyma nedenlerine girmeyeyim hiç.

Zihninin nasıI çalıştığını biliyoruz Bazen bu halüsinasyonlar sana mantıklı gelmeyen şeyler anlatır.

AFAZÎ:Fr. Tıb: Organlarda bir işleme bozukluğu olmadığı halde, fikri kelime ile anlatamamak hâli

Bazıları bir “afazi” dir.. Konuşulanı kavrama yeteneğini kaybetti. Birçok afazi, onun yerine bir konuşmanın ses tonuna karşı oldukça hassas olurlar. Yalan söylediğimizde, sesimizdeki farklıIık daha belirgin olur. Çoğumuz bunu farketmez ama afaziler eder. Ve bir nedenden dolayı bu onlara komik geliyor. O bir insan yalan makinesidir.

Normal olan nedir?

Eğer üzgün hissediyorsanız, biraz bunalımda mısınız?

Yoksa nörokimyasal dengesizlikten mi dert yanıyorsunuz?

Büyük çoğunlukta baktığımız araştırmalar beyinleri normal olan hastaları kapsıyor ve acı çektiklerinden şüphe yok. Ama  Bu tamamen kötü bir şey mi?

Bazıları için, nörolojik durumlar kendilerini kimsenin düşünmek bile istemediği acı gerçeklerden koruyabilir. Diğerleri ise geri kalanımızın rahatsız edici bulduğu, durumlarıyla baş edebilecekleri neşeli bir düzen kurarlar. Eğer bir temel kuracaksak o hâIde kendimize şunu sormalıyız. NasıI oluyor da sözde normal insanların beyinleri belirli unsurlara karşıIık veriyor?

Ve eğer nörolojik bozukluk yaşayan insanları tedavi edebiliyorsak onları normal hale getirebiliyorsak onlara yardım ediyoruz demektir.

Ama bazen onları eşsiz yapan şeyleri ellerinden almıyor muyuz?

Kişiliklerinin gerekli parçasını çalmıyor muyuz?

—————————

Perception. S01E02 Bölüm

Yakın olan dostu birini bir mafya sıçanı gibi satmış olmazsa bile yalan söylediğini zor anlarsınız.

Nasıl? iyi bir yalancının çok büyük bir üstünlüğü vardır. Çalışmalar göstermiştir ki en iyi yalancılar en iyi işlere, en çok arkadaşa ve en ateşli kızlara sahip olmaktadır.Yalan söylemede yakalamanın bir yolu olur “Yalan makinesi”  belki olabilir.

Yalan makinesi kötü bir cihaz değildir ancak sadece strese bağlı tepkileri ölçer. Birini FMRG cihazına bağladıktan sonra yalan söylemesini sağlayıp olanları izlersek dorsolateral prefrontal kortekslerinin noel ağacı gibi parladığını görürüz. Çünkü yalan söylerken beynimizi kullanırız. Bize yalan söylenirken de beynimizi kullanırız.

Peki ama beyin, kendisine yalan söyleyebilir mi?

Sorun şu sorguda yüz yüze geldikleri hâlde Frank kendine lambayı vuran adamı tarif edemiyor. Frank’in hafızasında sorun yok. Dün gece olanları tüm detaylarıyla tarif edebildiği hâlde nasıl oluyor da adamın nasıl göründüğünü tarif edemiyor?

Tam vücut tarama cihazı. Yeni güvenlik kuralları.

Bu şeylerin insan sağlığına ne kadar zararlı olduğunu biliyor musun?

Ne? Tamamen güvenli onlar. Kim söyüyor bunu?

Hükümete ait bir denetleme kurumu mu?

Sam Amca’ya bu konuda güvendiğimi mi sanıyorsun? Bunlar Cilt kanseri, tiroid hastalıkları, mutasyonlu sperme sebep oluyor.

Prosopagnosia denilen bir çeşit duyusal algılama bozukluğu. Diğer bir deyişle yüz körlüğü. Frank’in görme yetisinde sıkıntı olmadığı hâlde yüzleri tanıyamıyor. Sırada duran annesini bile ayırt edemeyecektir. Kafasına aldığı darbe yüzünden mi?

Fusiform Gyrushasarı sonucu oluşabilir ama Frank yüzlerle arasının önceden de iyi olmadığını söyledi yani doğuştan beri böyle. Nasıl yani? Herif doğduğundan beri bu tuhaf hastalığa sahipti ve haberi yok mu? Bu nasıl mümkün olabilir? Prosopagnosia hastalarının çoğu biliçaltı yöntemler geliştirerek tanıdığı insanları hatırlayabiliyor. Giyim şekilleri, içerisinde bulundukları durumlar, ses tonları. Harika. Frank’in verdiği ifadeye göre adamımız hiç konuşmamış yani bu herifi bulsak bile görgü tanığımız onu teşhis edemez. Frank tefeciyle önceden birkaç kez konuşmuş. Sesini tanıyabilir aslında.

Prosopagnosia (Yunanca Prosopon yüz + agnosia kayıtsızlığı), yüz körlüğü olarak da adlandırılan insan yüzleri tanıyamama, ayıramama durumudur. Prosopagnostikler gözburunağız gibi yüzün her parçasını tek tek görebilmekle birlikte birbirleri ile ilişkisini kuramamaktadırlar.

Hastalık, önceleri beyinde bir hasar kaynaklı olduğu düşünülmekteydi ancak son bulgular yüksek bir genetik ilişki olduğunu ortaya koymuştur. İncelemelerde beynin yüz tanıma ile ilgili temporal ve oksipital bölümlerinde bozukluk tespit edilmiştir.

Çeşitli derecelerde etkili olan hastalık, ileri seviyelerinde kişinin kendi yüzünü tanımamasına kadar varabilir. Kalabalık bir grupta oldukça zorlanan bu kişiler genelde bu tür ortamlardan kaçınırlar. Genelde prosopagnostikler kişileri ayırd etmek için sessaç, vücut şekilleri gibi ek özellikleri kullanırlar. Bu tür yetenekler hastalığın tanısını zorlaştırmaktadır. Son dönemlere kadar oldukça ender olduğu düşünülen hastalık yeni araştırmalarda %2′ye kadar çıkan sıklıklarda görülmüştür.

 

Bilinçaltın, çözülemeyecek sorunlarla uğraştığı zamanlarda şizofren daha şiddetli seyreder.

Oniomania (kompulsif) Alışveriş Hastalığı

Alışveriş hastalığı ciddidir…Tıpkı duygulanım bozuklukları(depresyon,iki uçlu mizaç bozukluğu), anksiyete bozuklukları, madde kötüye kullanımı, yeme bozuklukları ve diğer dürtü kontrol bozuklukları gibi…

“Özellikle kadınlarda ve adet öncesi(premenstrüel) dönemde daha fazla görülen Alışveriş Hastalığı, bir dürtü kontrolü bozukluğudur. Diğer dürtü kontrol bozuklukları arasında Kleptomani(çalmaya yönelik dayanılmaz dürtü), Piromani(haz alma amacıyla yangın çıkarma) ve Trikotillomani(haz alma amacıyla kişinin kendi saçını yineleyen biçimde yolması) yer alır.”

Psikiyatri Hekimi Dr. Gülçin Arı Sarılgan konuyla ilgili şunları söyledi:

Psikiyatri Literatüründe 1900′lü yılların başında “Oniomania” olarak tanımlanmış olan bu bozukluk son yıllarda “kompulsif alışveriş” şeklinde ele alınmaktadır. Kontrolsüz, impulsif ve aşırı miktarda alışveriş krizlerinin görüldüğü bir bozukluktur. Dürtü kontrol bozuklukları kapsamında ele alınmaktadır. Dürtü kontrolü bozukluğunun başlıca özelliği, kişiye ya da başkalarına zarar verecek bir eylemde bulunmaya yönelik bir dürtü, güdü ya da dayanılmaz isteye karşı koymada başarısızlıktır.

Birey alışverişte bulunmadan önce gerginlik ya da uyarılma duygusunda giderek artma hisseder ve sonra alışveriş sırasında haz alma, doyum bulma ve rahatlama yaşar. Alışverişin ardından çok para harcadığı için pişmanlık, kendini kınama ya da suçluluk hissedebilir. Diğer dürtü kontrolü bozuklukları Aralıklı Patlayıcı Bozukluk (ciddi saldırganlık atakları), Kleptomani(çalmaya yönelik dayanılmaz dürtü), Piromani (haz alma amacıyla yangın çıkarma), Patolojik kumar oynama, Trikotillomani (haz alma amacıyla kişinin kendi saçını yineleyen biçimde yolması) dır. Amerikan toplumunda %1-6 oranın da görülür, %80-90′nını bayanlar oluşturur. Özellikle adet öncesi(premenstrüel) dönemde daha fazla görülür. Başlangıç yaşı 18 yaş civarıdır ancak bunun problem olarak fark edilmesi genellikle 10 yılı alır. Nedeni tam olarak bilinmiyor. Ancak psiko analitik görüşe göre bu kişilerin genellikle benlik değerleri düşüktür; giyim ve mücevher en çok satın alınan şeyler olup, bunlar dış dünya tarafından en çok dikkat çeken objelerdir. Kişi satın alma davranışı ile “geleceğin var olduğunu kendine inandırarak temel ölüm kaygısını azaltır.

Bayanlar daha çok giysi, parfüm ve mücevher, erkekler ise elektronik, otomobil ya da hırdavat satın alır. Bu bozukluğa sahip bireylerin alışveriş paternleri tipiktir. Alışveriş dürtüleri genellikle epizodik olup haftada bir civarında, ortalama bir saat süren ataklar halinde ortaya çıkar. Tüm yıl boyunca süregenlik gösterir, diğerleri gibi yalnızca doğum günleri ve bayramlarda yoğunlaşmaz. Kişi genellikle evdeyken, kendini çökkün ya da gergin hissederken bu dürtü belirir, kişi çoğunlukla kendisi için alışveriş yapar, bazen diğerleri için de alır. Birkaç pahalı eşyadan ziyade, çok sayıda ucuz eşya satın alırlar.

Bayanlar daha çok giysi, parfüm ve mücevher, erkekler ise elektronik, otomobil ya da hırdavat satın alır. Büyük bir sıklıkla kredi kartı ile, büyük mağazalardan yalnız alışveriş yapar, yanında genellikle birden fazla kredi kartı taşır. En önemlisi kendisinin ihtiyaç duymadığı şeyleri satın alır, dolabı bir kere bile giymediği, üzerinde etiketi bulunan giysilerle doludur. Bunları bazen başkalarına hediye olarak verir.

Evi bir sürü gereksiz ev eşyaları ile tıkıştırılmıştır .İlaç ve alkol bağımlılığında görüldüğü gibi bir süre sonra tolerans gelişir; kişi rahatlamak için giderek daha fazla miktarlarda alışveriş yapar. Alışverişin doğası ve paterni gereği yakın ilişkilerinde bir süre sonra sorunlar yaşamaya başlar, boşanmalar sıktır. Kişi satın aldığı şeyleri gizler. Alışverişe çok fazla zaman ayırdığı için çalışıyorsa işte sorunlar yaşamaya başlar. Bu bozukluk kronik seyirlidir. Başka psikiyatrik bozukluklarla birlikte görülebilir.

Duygulanım bozuklukları(depresyon,iki uçlu mizaç bozukluğu), anksiyete bozuklukları(Obsesif bozukluk, Panik bozukluk, Fobiler ),madde kötüye kullanımı, yeme bozuklukları ve diğer dürtü kontrol bozuklukları gibi. Tedavide iç görüye yönelik terapi, desteklayici terapi, grup terapilerinin yanı sıra ilaç tedavileri ile bu durum kontrol altına alınabilir

http://www.aktuelpsikoloji.com/haber.php?haber_id=4697

Walt Whitman “Kalabalıktan oluşuyorum”u yazdı. Kişiliğimiz gerçekte kulaklarımızın arasında çalışan kürenin içindeki birkaç sinir ağının birleşiminden oluşur. Yani, eğer kafatasınızın içinde dolaşan farklı versiyonlarınız varsa, hangisi gerçekten sizsiniz?

Haftada bir kez çalan bir baş gitarist misiniz?

Yoksa sabah dokuz akşam beş mi?

Sizi gerçekten tanımlayan?

O kişiliklerden biri kendini adamış bir eş olabilir mi?

Ve diğeri ise yalancı, hırsız ve kontrolden çıkmış bir bağımlı mı?

Aşkı arzulayabilir misiniz?

Ama yine de genetik ve çevreden lanetlenip her zaman olduğunuz şerefsizin teki mi olursunuz?

Hatta kendinizle ilgili bir şeyi gerçekten değiştirseniz bile yüzünüzü adınızı yaşadığınız yeri. Farklı hissedebilirsiniz. Hatta kısa bir süreliğini insanları kandırabilirsiniz bile. Ama olduğunuz kişiyi gerçekten değiştirebilir misiniz?

————————

Perception. S01E03 Bölüm

Dün mü? Yoksa yarın mı? Hangisi önce gelir?

Dün diyenler el kaldırsın. Güzel.

Yarın diyenler? Vay, kimse yok mu?

Bir kişi bile mi?. Bu tahmin edilebilir ve kanıtlanamaz sonuça nasıl ulaştığını açıkla. Kimsenin kanıtlaması gereken bir şey değil. Sadece bildiğimiz bir şey. Bildiğimiz bir şey? Tek bildiğimiz; geçmiş, şimdiki zaman ve gelecek zamanın bazal gangliyamızda birbirine tutturulmuş bir hikâyeden ibaret olduğudur. Bütün zaman anlayışımız suni bir yapıdır.

Lacey’nin olan bitenden haberi yok. 26 yıl önce dövüldükten, tecavüz edildikten, ağzı ve elleri bağlandıktan sonra Lacey Penderhalt’in buraya gelme sebebi olan isterik, tedirgin ve aklı karışık hâli için 2 miligram Lonoxonolverilmiş. Ki bu miktar da, ilacın tarih öncesi zamanlarda bile verilen standart dozun 10 katı olup beyin hasarıyla birlikte kullanılması durumunda hastanın psikozunu tetikleyebileceği gösterilmiştir.

İlaç Lacey’nin psikozuna sebep olduğu için, ona travma yapıcı şizoaffektifbozukluk tanısı koyuldu. 20 yıldır adını duymadığım bir tabir. Ve az kalsın onu komaya sokacak başka bir tarihi eser olan yüksek dozda psikoterapik Klorpromazin ile tedavi görüyor.

Şimdiyse hastamız, doktorum diye geçinen elemanlarımızın sadık çalışanlar gibi birincil teşhise uyduğu uzun vadeli bakım tesislerine sevk edilmiş.

Hastalar bu tesiste …diğer bir deyişle yurt çapındaki bu zihinsel özürlüler için olan depolar zincirinin sahibi sağlık görevlilerinin maaşları karşılığında yaptıkları iş hastanın kağıdına bakıp, kutucuğu işaretleyip, diğer hastaya geçmek oluyor.

 - Burayı terk edeceksiniz.

 - Evet. Ama geri döneceğim. Bu arada ona soru sorabilmem için Lacey’e ilaç verilmemesini istiyorum.

- İlaçları vermeyi bıraktınız mı?

Sen söyle. Kimsin sen? Kimsin sen? Uzak dur benden!

- Lacey’e Valium, 20 cc verin.

Dahi bir beyin cerrahının yazdığı, en korkutucu halüsinasyonların bile beynimizin rastgele gördüğü şeylerden anlam çıkarmasıyla oluştuğuyla ilgili bir kitap okumuştum.

Lacey’nin durumu, kitaba uygun bir anterograd amnezi vakası. Bu tam olarak kişinin yeni hatıralar oluşturamamasına neden olan nadir bir hastalıktır. O yüzden 17 yaşında olduğunu sanıyor. Hayal kurduğundan değil, son 26 yılda olan hiçbir şeyi aklında tutamadığından. Kısa bir süreliğine odaklanabiliyor. Bir sohbet uzunluğunda, belki biraz daha uzun ama sonra her şey uçup gidiyor.

Demek istediğim, kızlar her zaman ailelerine doğruyu söylemez. Nedeni ailelerin bazen yok yere fazla korumacı davranabildikleri olmasıdır.

Kendimi Josh Lewis’in yerine mi koydum? Arzularınla gerçekliği birbiriyle karıştırdın.

- Tıpkı katil gibi. – Nasıl yani? Günlüğünde yazdıkları… Kurbanlarla dans etmesi, onlara kokteyller alması, havuzda yüzmesi. Bunların hiç birini yapmadı aslında. Bu kadınlarla olan ilişkisi tamamen kafasında olup bitti. O, o kuruntucu bir erotomanyak!İşte bu yüzden yazdıkları şeyler bizi bir yere ulaştıramadı. Evet, kızlar dans etti, içti ve gölde yüzdü! Ama katille birlikte değil.

Anterograd Amnezi berbat bir durumdur. Ama bu bodur yaşlı Profesörü birazdan yapacağı felsefik spekülasyondan dolayı affederseniz şunu söylemek istiyorum bu durum, bize çok önemli bir şeyi hatırlatıyor. Sahip olduğumuz tek şey şu an yaşadığımız andır…

Bu yüzden yerinizde olsaydım, asla geri gelmeyecek olan bu değerli, vazgeçilmez anların ve mekânların her saniyesinin tadını çıkartırdım. İki yanınızda arkadaşlarınız varken geçireceğiniz huzurlu kampüs saatleri. Pencerelerden içeri süzülen ışık huzmeleri. Hâlâ yapabiliyorken bunların tadını çıkarın!

——————–

Perception. S01E04 Bölüm

Görünüşe göre medyanın ve büyük şirketlerin insanlara kötü davrandığını düşünen bir tek sen değilmişsin

Şunu dinle. “Körü körüne, güya haber olan şirket reklamlarından başka…” “…hiçbir şeye tek bir sayfa bile ayırmadığınızda…” “…dürüst, çalışkan Amerikan halkının gelecek umutlarını yok ediyorsunuz.”

İkinci Dünya Savaşı sırasında Fransız Direnişi İngiliz İstihbaratıyla gazetedeki mesajlar ile iletişim kurdu.. Herkesin görebileceği şekilde.

Sarin, siyanürden daha zehirlidir. Sarin bir sinir ajanıdır. Ama aslında böcek ilacı olarak geliştirilmiştir. Bir böcek ilaçlayıcısı, ihtiyacı olan her şeyi raflarında bulup bu şeyi üretebilir.

Onlar bir şeyin farkındaydılar. Çalışmalar göstermiştir ki internette çok fazla zaman geçiren insanlar insanların yüzündeki basit ifadeleri kavrama yeteneklerini kaybediyorlar.Demek istediğim, bilgisayarlar son 100 yılın en büyük teknolojik gelişmesi olabillir ama bu internet…

Hayati anlarda şipşak haberleşmek için mükemmel bir araç mı sanıyorsun?

Katil çözümü şifrenin yanında verdi. çözmeye yarayacak bir ipucu vermeden şifre göndermek doğru olmazdı.

Komaya girenle konuşabilir miyiz?

- Bu ona soru sormayı deneyemeyiz anlamına gelmez.

Bay Anderson. Adım Dr. Daniel Pierce. Başınıza gelen için çok üzgünüm. Zehirlendiniz. Doktorlar size yardım etmek için ellerinden geleni yapıyor. Karınız şu an Colorado’dan buraya uçuyor. Bu arada, sizi öldürmeye çalışan kişiyi yakalamak için yardımınız gerekiyor. Size bir kaç soru soracağım. “Evet” demek istediğinizde bir beyzbol topunu fırlattığınızı düşünün. Ve “Hayır” demek için de, doğum günü şarkısı söylediğinizi düşünün.

Anladınız mı?

Beyincik, beynin el-göz koordinasyonundan sorumlu bölümü. Beyzbol topu fırlattığını düşünüyor.

- Bu olağanüstü. – Yani “Evet” diyor.

Size kimin saldırdığını biliyor musunuz? Bu orta prefrontal korteks. Müzik anılarımızı sakladığımız yer.Doğum günü şarkısını söylediğini düşünüyor. Yani “Hayır” diyor. Ona kimin saldırdığını bilmiyor.

Thomas Scantlin adında bir avukat tanıyor musunuz? “Evet.” Bay Scantlin’i kişisel yaşamınızdan mı tanıyorsunuz? “Hayır.” – Mesleki yaşamınızdan mı?

- “Evet.” Bay Scantlin’e de dün aynı şekilde saldırıldı. Sebebini biliyor musunuz?

“Evet.” Bay Anderson. Bu sebebi hecelemenizi istiyorum. Ben harfi harfine alfabeyi sayacağım. Ve ben doğru bir harf söylediğimde beyzbol topu fırlattığınızı düşünmenizi istiyorum. Anladınız mı? Pekâlâ. İşte başlıyoruz. “A”… “D”… “E”… “E”. Aldım. “Da-foe.” “Dafoe.”

Halka açılmadan önce şirketteki mali düzeni standart hâle getirmek için  13 tane yöneticiyi ve yaklaşık 250 adet düşük seviyeli çalışanı işten çıkarmak zorunda kaldık.

Elbette. Stok fiyatını yükseltmek için işçi azaltmak gibisi yoktur.

Bir kaç yumurta kırmadan omlet yapamazsın, değil mi?

Hayır, yapamazsın. Pekâlâ.

Telif hakkı ihlali

Ben zirai bilimler dalındaki bir genetik uzmanıyım. Şirketi için yeni bir mısır zinciri ürettim.

-Peki biri neden bunun için sizi öldürmek istesin?

Bakın, bu gen üzerinde çalıştığım sırada ortaya pek de hoş olmayan bir yan etkinin çıkabilme ihtimali olduğunu fark ettim. Nasıl bir “yan etki” bu? Ürettiğim mısır zinciri genetik olarak baskın çıktı. Yeni oluşan döller etraftaki çiftliklere bulaşırsa eski mısır türüne baskın gelip tüm çiftliğe yayılıyordu. Bu yüzden yaptığım geni modifiye ederek diğer mısırlarla uyum içinde yaşamasını sağlayacaktım. Fakat Dafoe bunu yapmamamı emretti.

Neden?

O zamanlar ben de bilmiyordum ama çevredeki çiftliklere sıçradığı zaman Dafoe, kendi mısırını sattıkları için çiftçilere dava açmaya başladı. Benim mısırımı. Tüketicilere sundukları için.

- Ne hakla yaptı peki bunu?

- Telif hakkı ihlali.Genin patenti ona aitti. Rüzgâra karışarak yayılabilen bir zinciri sattıkları için dava mı etti? Dalga mı geçiyorsunuz benimle? Bak, bu mısırı yetiştirdiklerini çiftçiler de bilmiyordu. Pek çoğuna haciz geldi.

Tabii ya, dur tahmin edeyim Dafoe da hepsinin çiftliğini kelepir fiyatına satın aldı. Dafoe’ya gittim, davalardan vazgeçmezse Zirai Bilimler Departmanı’na bütün bu olanları kendisinin planladığını anlatırım dedim.

Evet, sonra da sana sahip olduğun mevkiyi teklif etti belki üstüne biraz da nakit eklemiştir.

-Bak, sen de bir bilim adamısın. Kaynak bulmamızın ne denli zor olduğunu…

Başkasına sakla bu zırvalıkları. Sen 30 parça gümüşünü alırken çiftçiler her şeylerini kaybetti.

Hayır, anlamıyorsun.

Bence gayet iyi anladım her şeyi Profesör.

Kevin Lang, Cal Bowden, Ray Donaldson bu isimlerden biri size bir şey hatırlatıyor mu Bay Dafoe?

 Hayır, daha önce hiç duymadım.

Tabii ki duymazsınız. Avukatlarınız ne işe yarıyor değil mi?

Lang, Bowden, ve Donaldson; Dafoe genini farkına varmadan markete sundukları için telif hakları ihlali nedeniyle dava açarak hayatlarını mahvettiğiniz üç çiftçi.

Genin patenti tarafımızca alınmıştı. Evet, önüne çıkan tüm mısır koçanlarını yok etmek için tasarlanmış bir gen.

Scantlin davalarla ilgilendi sonra da Anderson hacize uğrayan çiftlikleri hızlıca tespit etti böylece size de sadece kelepir fiyatına çiftlikleri satın almak düştü.

Evet, buna kârlı iş diyorlar.

Birleşik Devletler Avukatları buna dolandırıcılık amaçlı yapılmış bir komplo diyecekler.

Vicdan denilen olgu tam olarak nedir?

MRG’de görüntüleyebileceğimiz bir şey mi?

Çalışmalar göstermiştir ki, Ventromedial Prefrontal Cortex hasarı olan insanlar daha ulu bir amaca hizmet edeceğini düşündükleri sürece insan hayatını kurban etmek konusunda daha istekliler. Peki ya, kendi bencil çıkarları için diğerlerini feda etmekten hiç çekinmeyen insanlar?

Acımasızlık bizim doğamızda olan bir şey mi?

Ve sapkınlığa empati göstermek?

Büyükannem önceden “İyi olmak iyidir.”derdi hep. Ve bu doğru olabilir. Yoksa her Allah’ın günü kendi bencil ihtiyaçlarımız doğrultusunda koşuşturmak daha mı iyi?

İyi haber şu ki; temel insani şefkatle ilgili olarak evrimsel bir üstünlüğümüz var. Biraz da olsa yardımlaşmadan, dondurucu paleolitik kış mevsimlerini atlatamazdık. Yine de tarih öncesi zamanlar açısından bakarsak hepimiz yalnız birer avcıyız. Bü yüzden kalibedeki diğer üyelere nazik davranmak bize tehlikeli bir şeymiş gibi gelebilir. Ama yontulmuş taşlarımızı ve odunlarımızı indirebilirsek ve fedakârlık yapma çağrısına cevap verebilirsek peşinde koştuğumuz ödülü de elde etmiş oluruz.

————–

Perception. S01E05 Bölüm

Dövmelerinde dinsel içeriği vardır.

Şu melek Hristiyan etkilerini taşıyor gibi görünüyor ama şu sekiz tane kanat muhtemelen Hint yıkım tanrısı Shiva’nın sekiz kolunu temsil ediyor.

Hindu maymun tanrısı Hanuman’ı temsil eden maymun figürü.. Bence bu numaralar da Ruth’un kitabını gösteriyor. 1. bölüm, 16. satır. “Senin insanların benim insanlarım olacak.”

Kayın validesinin inancından bahsederken Naomi’nin söylediği kelimeler. Yani siz muhtelemelen din değiştiren Yahudi hristiyanların sıkça gittiği bir yerel Hindu tapınağı aramak isteyeceksiniz.

“Sırtımdaki maymun” eroin bağımlıları için yaygın bir terimdir. 1:16 muhtemelen uyuşturucudan arındığı tarih. Bir çok bağımlı vücutlarına yazdırır. Eğer arınmak için metadon yardımı aldıysa klinikten birileri onu tanıyabilir. Tabii uzmanla çelişkiye düşmek istemem.

Uyuşturucu kurbanları genellikle bir tür dini cemaatle yaşıyorlar. Bütün paraları sömürülüyor. Öyleki Tanrının sesini duyduğunu ve sonunda arındığını söyleyenler vardır. Bu yerlere  Sığınma evi deniyor.  Bir tür komüne benziyor. Her şeyin merkezi Tanrıyla doğrudan konuştuğunu söyleyen biri vardır.

Binlerce yıl geçip bir sürü şarlatanın maskesi düşmesine rağmen insanlar gökyüzünde varolmayan Noel baba ile konuştuğunu iddia eden sıradaki sahtekârın cebine altın doldurmaya devam ediyor. – Bu inanılmaz.

Tanrını sesini duyan Kyle nörolojik bir hasta mıydı?

- Sadece bir şeyi merak ettim. Kyle?

 - Bir dakikan var mı?

 - Elbette.

-İnanmayan olduğumu nereden anladın?

 Tanrı mı söyledi?

 Yüzünden anlayabiliyorum. Tanrıya inanmamak için çaba sarf etmek gerekir. Bence göremediğin bir şeye inanmak daha çok çaba gerektirir. Dalga mı geçiyorsun?

 Bir insan nasıl böylesine bir ahududunun mükemmel, güzel ve lezzetli bir şeye bakıp ve onun rastlantı sonucu böyle olduğunu düşünür?

 Bunun bilimsel bir cevabı var, Kyle. Ahudununu önceki türleri bu kadar güzel ve lezzetli değildi tohumlarını yayması için kuşların bile dikkatini çekemedi.

-Evrimin nasıl işlediğini biliyorum. Darwin’i seviyorum ben. O tarihte perdeleri aralayıp Tanrı’nın nasıl her şeyin düzenini sağladığını anlayan tek kişiydi. Tanrı ne zaman seninle konuşmaya başladı?

- On iki yaşındayken. Ama beni kandıramazsın. Benim gerçekten doğru söylediğimi ya da tamamen kafayı yediğimi düşünüyorsun. İlk başta ailem de öyle sanmıştı.

Tanrının sesini duymak nasıl bir his?  

 Çok güzel. Diğer her şey yok oluyor. Aynı anda hem uykuda hem uyanıkmışım gibi.

-Sesleri duyarken  baş ağrıların oluyor mu?  – Miden bulanıyor mu?

 - Evet. Nereden anladın?

 - Sadece bir his.

- Yine de buna tamamen değiyor çünkü bu muhteşem mutluluk hissine kapılıyorum. Baş ağrıları, mide bulantısı, mutluluk hissi, sesler duymak.

Bunlar temporal lob epilepisinin en bilindik belirtileri. – Ki bu da bir tümör yüzünden olabilir. -Anlamıyorum. Her yıl kontrole gider. Ve doktoru hiçbir şey söylemedi.

Onu bir nörologa götürdünüz mü?

 Götürmek için bir sebep yoktu. Gayet sağlıklı.

Kusura bakmayın ama değil. Bu tür bir tümor beyinin bitişik bölgelerine baskı uygulayabilir. Eğer tedavi edilmezse ölümcül olabilir. Ya da Kyle araba kullanırken nöbet geçirebilir. Ona bir kaç test yapmak istiyorum. Testler düşündüğüm şeyi gösterirse ameliyata ihtiyacı olabilir.

- Onu yarın getirebilirim…

- Anne, dur. Tanrı’nın sesini duymama bu durumun sebep olduğunu mu söylüyorsun?

 Tanrı değil, Kyle. Nörolojik bir anormallik.

Eğer öyleyse, bana Tanrı vermiş olmalı. Onunla konuşabilmem için.

- Bundan kurtulmayacağım.

- Bu ölümcül olabilir.

Hayatta olmak ölümcül zaten.

1592′de Giardano BrunoDünyanın Güneşin etrafında döndüğüne dair vahşi ve satanik bir iddiada bulundu. Bu yüzden papazlar Tanrı’ya dua ettiler ve Tanrı onlara o kötü adamın ölmesi gerektiğini söyledi. Dilini damağına çivilediler ve onu diri diri yaktılar. Yapılması gereken buydu çünkü Tanrı onlara öyle söyledi mi?

- Jeanne d’Arc’ın durumu da temporal lob epilepsisi vardı. Bu yüzden meleklerin onunla konuştuğunu sandı.

Bu tıp tarihçilerinin onun tecrübelerine dayanarak çıkardığı sonuç bu. Ona ne olduğunu hepimiz biliyoruz. Evet. Büyük bir lider oldu. Fransa’yı özgürlüğüne kavuşturdu. Ancak on dokuz yaşında kazığa bağlanıp yakıldı. Hastalığı onu felaketine sürüklemiş, kandırılmış bir kızdı o. Bir kahramandı. Kadınların hayvanlardan daha güçsüz olduğu zamanlarda o bir orduyu yönetti.

Bilim de kendince kuralları ve dogmaları olan bir çeşit inanç sistemi değil mi?

 - Bilim gerçeklere dayanır.

-Sürekli böyle alaycı olmak yorucu olmalı senin için. Bu alaycılık değil bir kere, gerçekler böyle.

Yurtışına yardım ve yatırım yapmanın gerçeği

Hepsi dolandırıcılık olayı. Aslında kendimi hep bunun bir işten daha fazlası olduğuna inandırdım. Beni eline aldığına emin olduktan sonra bana dolandırıcılık konusunu anlattı inceleme raporuna temiz verirsem yarı yarıya pay vereceğini söyledi.

Bu dalavereyi nasıl düşünmüş ki?

 Her şeylerini buraya yatıran gerizekâlıları duymuş bir yerde.

- Afganistan’daki okul nereden çıktı peki?

 National Geographic’den birkaç fotoğraf bulup internette bir site kurarak yardım istemiş. İşler tıkırında gibiydi. Ta ki Jared Baker Afganistan’la ilgili sorular sorana dek.

Perception. S01E06 Bölüm

Özgür irade diye bir şey gerçekten var mı?

 Yaptığım eylemler bilincimin kontrolünde mi cidden?

 - Kitabı yere düşürdüm. Bunu maksatlı mı yaptım mesela?

 - Öyle yaptığından oldukça eminim. Yoksa göremediğimiz bir sinirsel işlem beni bunu yapmaya mı zorladı?

 Gerçek şu ki nörobilimsel çalışmaların çoğu özgür irade olgusunun bir aldatmaca olduğunu söylüyor. Velev ki bu doğru olsun. O hâlde birer canlı kukla mı oluyoruz?

 Tüm seçimlerimiz bizim yerimize mi yapılıyor?

 –

Güvercinlerin beyinlerinde manyetit olduğunu biliyor muydunuz?

 Dünya’nın manyetik alanını hissedip istedikleri yere kaybolmadan  gidebilmeleri için kendilerini ayarlamalarını sağlıyor. Şu da var, güvercinler tek eşli yaşarlar. Acaba belli bir süre sonra, dişi sadece seçtiği erkeğin peşinden mi gidiyor  yoksa kendi yolunu belirlemek için yine beynindeki manyetiti mi kullanıyor?

İlaç şirketleri ve doktor ilişkisi

Görünüşe göre Dr. Corvis, mucizevi bir şekilde Janstar denilen hastaneden yöneltilen  ve ciddi hastalıklara sahip insanları birkaç seansta iyileştiriyormuş. Üstelik aynı hastalığa sahip ama farklı şirketlerden gönderilen  insanları otuz kırk kere gördüğü halde. Yani Corvis, Janstar’ın hastalarını kabul edip sonra ortada mı bırakıyormuş?

 Aynen. Birini taburcu ettiği her sefer yüklü miktarda prim ödüyormuşlar. Bayağı bir kâr etmişlerdir. O da programını başka şirketlerden  gönderilen ya da nakit ödeme yapan hastalarla doldurmuştur. İyi iş çıkardın Daniel. Bu konuda şahitlik edersen Avukatlar Janstar’ı alaşağı ederler. Bir şey daha var. Şuna baksana. Corvis, hastalarına Dopamin Dönüşüm Eksikliği tanısı koyuyormuş.

 Janstar dolandırıcılığıyla bir ilgisi mi var?

 Hayır, bu tanıyı koyduğu herkes nakit ödeme yapıyormuş.

- Biraz şüpheli gibi değil mi?

- Boynumdan yukarısı deli olabilir  ama emin ol belimden aşağısında sıkıntı yok.

Başka kadınların kocamı çekici bulması hoşuma gidiyor. Ona sahip olduğum için şanslı hissettiriyor.

-Kocanızın evlilik dışı davranışları konusunda  mezhebiniz oldukça genişmiş anlaşılan.

- Normal erkekler yapar böyle şeyler.

Kadın kesinlikle yalan söylüyor. Konu seks olunca herkesin tavrı farklı oluyor. Aldatıldığında kızgın, ihanete uğramış hissedersin.

Viagra sadece kan dolaşımını etkiler. Dr. Corvis hastalarına gey olmanın nörokimyasal bir hastalık olduğunu söylemiş. Aşık olma hissinin kaynağı  hiptalamusun paraventriküler nükleusundan kaynaklanır. Hap muhtemelen beynin o kısmını etkilemiş olmalı. Bir çeşit seçici dopamin agonisti diye tahmin ediyorum. Aşık olma hissinin üretilmesine neden olur. Sonra Corvis bunu bilişsel davranış tekniklerine uyarlamış olmalı. Yani hasta bu duyguları hissederken bir bayanla  seks yaptığı için artık beyninde bunun normal olduğuna dair  yeni davranışsal değişiklikler oluyor.

- Birileri dersini dinlemiş. Nasıl yani, bu tedavi cidden işe yarıyor mu?

 Geçici olarak belki. Ama bir insanda nörobiyolojik değişiklikler  oluşturup cinsel tercihini değiştirecek kadar sofistike bir şey değil.

- Ama mümkün yani?

 - Teorik olarak evet. Ama etik olarak?

Beyin uzmanısınız değil mi?

Evet. Ama açıkçası insan davranışları daima beni şaşırtmaya devam ediyor. Bu yüzden bana yardım etmelisiniz.

- Neden böyle yaptığımı söyleyin.

- Ne yaptığını?

 Son zamanlarda… Son zamanlarda herkesle yatıyorum. – Hem de çok.

- Peki, tamam. Böyle dürtülerim var  ve bunları kontrol edemiyorum ve… Geçen gün golf kanalını izlerken tahrik oldum. Bu hiç mi hiç matıklı değil. Max’le yatmak mesela. Çok iyi biri aslında. Ama ondan çok da hoşlanmıyorum. Şimdi… Şimdi bir sigara için neler vermezdim.

- Sigara içtiğini bilmiyordum.

- Bırakmaya çalışıyorum aslında.

- Bunun için bir şey kullanıyor musun peki?

 - Nereden bildiniz?

 Karen sigara bıraktırıcı ilaçların bir kısmı  yan etki olarak hiper seksüaliteye neden olabiliyor.

- Belki sana olan da budur.

 - Öyle mi dersiniz?

Trajik bir durum. Gerçek kimliklerini kabul edemedikleri için üç insanın hayatı söndü. Sihirli bir hapın tüm acıları sona erdireceği şeklinde bir aldatmaca. Oldukça cezbedici gelmiş olmalı. Kullanabileceğin haplar var Daniel, bunu biliyorsun. Hiçbir ilaç derdime çare olamaz.

- Muhtemelen semptomlarına yardımcı olur.

Belki de beni ben yapan semptomlarımdır.

Bu yan çizmek oluyor. İlaç kullanman gerektiğini biliyorsun.

Hepimizin kendine sorduğu bir soru; Hepimiz, neden başkaları gibi görünmediğimizi, davranmadığımızı, hissetmediğimizi düşünüp dururuz.Her birimizin beyni tamamen aynı parçalardan oluştuğu halde. Korteks, hipotalamus, forniks, septal nükleus ve diğerleri. Buna rağmen  hiçbirimizin beyni birbirinin aynısı değildir. Yani farklı olmak… Eşsiz olmak... İnsan olmanın, kesinlikle inkar edilemeyecek temel bir karakteristiğidir

Perception. S01E07 Bölüm

Hipergrafi, yani  Yoğun yazma isteği. Dostoyevski’de vardı.

Dünyayı kurtarmak yalnızlıktır.

Şizofrenler sıkça pop kültürünü hayalleriyle birleştirebilir.

Bazen halisünasyonlar bilinçaltıma erişmeye yardımcı olur.

-Gerçek arkadaşlar edinmekten normal bir yaşam sürmeye engelliyor olsada son zamanlarda işe yarıyor.

Şizofrenler alışkanlıklarına ve ritüellerine göre hareket eder. Stres altında, tanıdık şeyler görmek isterler.

Buna hayal gücü abartılması deniyor. Bir şizofrene aynı hikâyeyi yeteri kadar anlatırsan hikâyeye inanmaya başlar. Şizofreni sorgulayan memurlar, suçlunun kendisi olduğunu devamlı söylerse  o da gerçekmiş gibi zihnine kazır.

Perception. S01E08 Bölüm

Ne denli arzuluyorsunuz?

Bir milyon dolar da olsa  ya da biriyle yatmak da olsa da bizleri motive eden hırslarımızdır.William James’in de dediği gibi  Kaltak “başarı” Tanrıçasınatapınmak.

Freud ise bizlere her şeyin libidodan köken aldığını söylüyordu. Üzgünüm Sigmund ama  başarı, nörolojik olarak insanın elindeki göreve odaklanma yetisi olarak belirlenir  ve istikrar da aktif bir limbik sistemin fonksiyonudur.

Hırslarımız ve hayallerimiz  bize güzel bir günün anlık bakışını gösterirler. Ve bugünden daha kötü zamanları atlatmamıza yardımcı olurlar. Zorlu şeydir yine de hırs. Bizi başarının ödülüne kör edebilir. Bizi tüketebilir. Tehlikeli takıntılara yol açabilir. Ya da boş hazcılığa. Bu nörolojik dürtü ile ne kadar dolup taştığınızın önemi yoktur. Hırs taşlara kazınmaz. Hayaller değişir.Ve dağlara tırmanamasak bile  yine de onları oynatma şansımız vardır. Eski İngiliz ozanların dediği gibi  her zaman istediğini elde edemezsin. Ama denerseniz ihtiyacın olanı bulabilirsiniz.

Sadece… Artık konsantre olamıyorum. Ne zamandır böyle hissediyorsun?

 Bilmiyorum, dönem başından beri böyle. Gözlerimin içine bak. Şunu görüyor musun?

 Göz bebeklerindeki farkı görüyor musun?

 - Anizokori bu. – O ne?

 Neden bahsediyorsunuz?

 - Nefes almakta güçlük çekiyor musun?

 - Biraz. – Baş ağrın var mı?

 - Evet. Bunu nasıl bildiniz?

 Ne zamandır futbol oynuyorsun?

 8 yaşında ufaktan başladım, 9 yaşında da kontrat imzaladım. – Normalden daha sert bir darbe aldın mı bu aralar?

 - Birkaç ay önce üzerime  çullandılar kaskım çıkmıştı ve en altta kaldım. Kafamın arkasını fena çarpmıştım. Tam da şüphelendiğim gibi subdural hematom var.

- Bir çeşit beyin kanaması.

- Cumartesi günkü maçı kaçıracak mıyım?

 - Evet, ondan sonrakileri de.

- Sezonu mu kapattım?

Brian Cahill için yazdığın ödev oldukça iyiydi.

- Onu senin bir günde yazdığına inanmak zor.

 - Pek uyumuyorum. Ne kullanıyorsun, Andre?

 Kokain? Kristal meth?

 Sadece çalışma desteği. Uyanık kalmamı ve  beynimin zehir gibi çalışmasını sağlıyor.

- Ne tür bir çalışma desteği?

 Kimya bölümünde bir dahi çocuğun yaptığı haplar. Kimya bölümümüz MIT kadar iyi olmayabilir  ama kaliteli ürünler çıkarabiliyor demek ki.

İlaç büyük bir buluştu. Fareler otuz altı saat boyunca labirentte koşabiliyordu  ve soru çözebilme yetenekleri en üst seviyeye gelmişti.

- FDA deneylerine mi katıldınız?

 - Piyasaya sürülmesi için değildi. Para kaynağım Savunma Bakanlığı’ydı. Askerlerin uyanık ve tetikte kalmalarını sağlayan ve algı yeteneklerine  olumsuz etki etmeyen bir ilaç istiyorlardı. Hükûmetimiz kimyasal bakımdan gelişmiş süper askerler yaratmaya çalışıyor.

- Niye şaşırmadım acaba?

 - Daniel.

- Bu tarihsel bir gerçek. Hitler kristal meth üretimini kökten değiştirdi. Japon Kamikaze pilotları Pearl Harbor’a kadar gidebilmek için Dexedrin çekerdi.

-Doğru. Uyarıcılar her zaman savaşın bir parçası olmuştur  ama en önemli problem askerlerin iyi kararlar vermesini etkileyen uykusuzluktu.

- Farelerde sorun olmadı. Pentagon sevinçten havaya uçmuş olmalı.

- Başta öyleydi. Ama ilacın ciddi yan etkileri olduğunu keşfettiğimizde çalışmayı bitirmek zorunda kaldık.

- Hangi yan etkiler?

 - İki gün sonra, farelerin yüzde yirmisi  birbirlerine ve kendilerine zarar vermeye başladı.

- Yan etki bir harikaymış.

- Bu yüzden çalışmayı sonlandırdık.

- Haplara ne oldu peki?

 - Laboratuvar asistanım tarafından yok edildiler. Billy Mitchell. – Kampüs kan gölüne dönmediği için şanslıyız.

- Evet ama neden dönmedi?

 Sadece bazı farelerin şiddete yöneldiğini söylediniz. Tetikleyiciyi bulduk. Hap farelerin sese karşı duyarlılığını arttırdı. İşitsel dürtü delirmelerini sağladı. Hap savaş alanında asla işe yaramazdı.

Beni dinle, Brian. Senin yaşındayken benim de başıma bir şey geldi. Hastaneye kapatıldım ve hayatımın bittiğini düşündüm.

- Bütün hayallerim pencereden uçup gitti.

- Ne yaptın?

 Yeni bir hayal buldum.

Perception. S01E09 Bölüm

Neyden korkarsınız?

 Uçak kazasında ölmekten?

 Ya da tedavisi mümkün olmayan bir hastalığa yakalanmaktan?

 Köpek balığı tarafından yenmekten?

 Asıl korkmanız gereken şey  bu dersten kalmak.

Ne oldu?

 Korktunuz mu?

 Korku mantıklı düşünceden baskın çıkabilir. Daha Neokorteks bir tehdit algılamadan, Amigdala araya girer  ve savaş ya da kaç moduna girersiniz. Ama aynı zamanda bu nörolojik kodlama bizi ürkütebilir. Aslında endişelenecek bir şey yokken mantıksızca davranmamıza sebep olur. Peki  en temel iç güdümüzü geçersiz kılabilir miyiz?

 Kendimizi korkuya tepki vermemek için şartlayabilir miyiz?

“Ülker” ismini yazması tesadüf olamaz.

Bir anlamı olan desen ya da bir sembolü falan olmalı. Ne aramam gerektiğini bir bulabilsem. Belki de yıldızların başka bir anlamı vardır.

- Tarihleri ne?

 İsimleri nereden geliyor?

 - Yunan mitolojisi. Ülkerler, Titan Atlas ve kevaşe bir su perisinin çocuklarıydı.

Başka?

 Eski gökbilimciler Ülkerlerin en parlak yıldızı olan Alcyone’un evrenin  merkezi olup tüm cennetlerin onun etrafında döndüğüne inanıyordular. Evrenin merkezi.

 Al-cy-on.. Masonlar. Illuminati.

Alcyone Tarikatı. En eski ve güçlü gizli topluluklardan biri. Bazıları tarikatın yönetim kurulunun üyelerinin güçlü mevkiilere gelmesini sağlamak için dünya olaylarını kontrol ettiğine inanıyorlarmış. Nihai amaçları evrenin merkezinde kendi düzenlerini kuran tek bir dünya devleti yaratmak.

Kongre üyesini gizli bir topluluğun öldürdüğüne inanıyor olamazsın. Olabilir!

Belki de Crawford gibi iş adamlarından oluşan bir grup bu felsefeyi benimsemiştir ve şirketlerinin çıkarlarını  korumak için kendi adamlarını hükümete yerleştiriyorlardır.

Artık resmin tamamını görebiliyorsun, profesör

Perception. S01E10 Bölüm

Gerçeği sonsuza kadar saklayamazsın.

Bazen beynimizde hareket geçen milyarlarca nöron detaylı senaryolar uydurmamıza yardımcı olabilir. Kendimizi hayalimizdeki kızı bulmuş ya da hayalimizdeki işi kapmış hayal ederiz. Bir astronot, rock yıldızı… Hatta bir milletvekili. Ama hayaller tersine dönebilir. Yatağın altında bir canavar olduğuna inanmaya başlarız ya da bize karşı birleşen şeytani güçler olduğuna. İyi ve kötü, bütün bu hayaller evrimsel zorunluluğumuzdan gelir. Beyinlerimiz hedeflerimizi yerine getirmek ve tehlikeden kaçınmaya yardım eden potansiyellerimizi keşfeder. Ama hayallerimizin düşüncelerimizin önüne geçmesine izin verirsek  gözümüzün önündeki gerçeği göremeyebiliriz.

Ve bazen gerçek o kadar kötü değildir.

BİRİNCİ SEZON BİTTİ

 

PERCEPTİON SEZON 2

Perception.S02E01

Kim bana, bugünü neden film günü yaptığımızı söyleyebilir?

 Yaz tatilini nasıl harcadığını bize göstermek istediğinden mi?

 Bir de insanlar neden çılgın bilim insanlarının asistanlarına kötü davrandığını merak eder. Otur aşağı Lewicki. Size bu klipleri bu dönem cevap arayacağımız en temel sorulardan birini anlamanız için gösterdim. Anormal beyin nedir?

 Ve anormal bir beyne sahip olmak insanı nasıl etkiler?

 Kimisini bir canavara çevirebilir, aynı Bay Karloff gibi. Ama genellikle insanları daha az dramatik yollarla etkiler. Bazı anormallikler yapısaldır, yani beyin taramasında ya da otopside ortaya çıkarlar. Ama diğerleri daha alçaktır, daha sinsidirler. Nörokimyasal olarak doğaldırlar o yüzden her zaman onları fark edemeyiz. Bu anormalliklerden bazıları ameliyatla ya da ilaçlarla tedavi edilebilir. Ama kesin olan bir şey var ki Doktor Frankenstein’in aksine bir beyinle diğerini değiştiremeyiz. Beğenin ya da beğenmeyin, hepimiz doğduğumuz bir buçuk kiloluk karnabahara takılı kaldık.

Romanyalı Değişim Öğrencisi mevzusu?

 25 yıl önce oldu o olay. Hem nasıl hatırlıyorsun sen onu?

 Çünkü Proust okuyan herkesin de bilebileceği gibi anılar koku alma bezleri tarafından tetiklenir. Kötü anılar. Ne zaman sarımsak koklasam aklıma Olga geliyor.

Nesnenin ötekileştirilmesi ile ötekinin nesnelleştirilmesini. Epistemolojik olarak üretken olan diyalektik köklerdir. Her ne kadar epistemolojik olarak indirgenci olsalar da mesela  telefon rehberinin epistemolojik olarak indirgenme analizini yapabilirdim.

Kurşun prefrontal korteksini matkap gibi delmiş. Ama optik kiazmasını, troklear sinirini corpus callosumun genusunu tamamen sıyırmış. Demek istediğim şu; idam etmek istediğin adam artık yok. Billy Flynn, kendisini prefrontal lobotomi hastası yaptı.

 Bu sihirli kurşun görüşünü, konuşma yetisini, motor fonksiyonlarını veya idrakını etkilemedi. Ama kurşun prefrontal korteksindeki bir seri sinapsını mahvetmiş. Ki buralar kişisel özelliklerle ilişkilidir. Yani?

 Benim incelediğim Flynn, karısını öldüren adamdan tamamen farklı bir biri. Hadi be sen de oradan. Eskiden sinirli ve hiddetli biriydi. Şimdi ise uysal ve itaatkar. Eskiden sporlara ve bira içmeye ayırırdı zamanını. Ama artık müziğe ve sanata ayırıyor. Onu tarif etmek için kullandığımız tüm nitelikleri değişti.

Billy Flynn kendisine yöneltilmiş olan suçlamaların doğasını ve amacını anlayabiliyor mu?

 Tabii, evet ama önemli noktayı kaçırıyorsun. buradaki tek soru, Flynn mahkemeye çıkabilir mi, çıkamaz mıydı. Sen de şimdi çıkabileceğini söyledin o yüzden teşekkürler. Ama… Ha bir de, sanırım seni artık mahkemeye çağırmama gerek yok. Ben zaten en başta senin bu göstermelik duruşmana katılmak istemedim.

“Kişi, nörolojik olarak konuşursak kurbana ateş ettiği zamanki kişiden farklı biridir.”

Dr. Pierce. Paranoyak şizofren misiniz?

 - Evet.

- Peki semptomlarınız nelerdir?

 Semptomlarımı kontrol altında tutabilmek için ilaç tedavisi görüyorum. Sürekli kullanır mısınız ilaçlarınızı?

 - Hayır ama…

- O zaman hayaller görüyorsunuz yani?

 - Bazen.

- Halüsinasyonlar?

 Çok nadir.

-Aslında var olmayan karmaşık kalıplar ve bağlantılar üretiyor musunuz?

Entellektüel düzeyde bakınca hastalığımdan utanmamam gerektiğini biliyorum. Ama sadece şu fikir… Bir kamu kaydında… Tüm dünya Daniel J. Pierce’nin kayıtlı bir deli olduğunu öğrenecek olması.  Karnıma ağrılar giriyor.

Narsistik Kişilik Bozukluğunun klasik göstergeleri. Küstahlık, bencillik, muazzamlık…

Kişiliğimiz genetik olarak önceden programlanmış mıdır?

 Yoksa değişebilir mi?

 Nöroplastisite bilimi bizlere beynimizin hayatımız boyunca değişebilme ve gelişebilme özelliği olduğunu söyler. Esasında, deneyimlerimiz kimliğimizi yeniden yazar. Daha önceden düşünülemez veya yapılamaz sandığımız şeyleri düşündürebilir veya yaptırabilirler. Bizleri yeni fikirler ve düşünceler üretmeye itebilirler. Ve bize değerli dersler verebilirler. Bu dersler, geçmişte düştüğümüz hatalara daha az meyilli olmamızı sağlar. Beyin sürekli hareket halindeki bir akıntıdır. Hayatta hiçbir şeyin kalıcı olmadığını gösterir bu. Ama yine de, derler ya; ne kadar değişirlerse aslında o kadar aynı kalırlar.

Perception.S02E02

Aşk, beyni nasıl şekillendirir?

 Heyecan verici birileriyle tanışınca, o kişiler sinapslarımızı bir virüs gibi işgal ederler. Etkilenme, uyarılma ve hatta takıntılarımızı besleyen nörokimyasalları tetiklerler. Dikkatimiz dağılır. Sürekli o özel kişiyi düşünürüz. Ufuk açıcı bir dersin ortasında bile. Ama sadece düşünmekle kalmayız. İçsel bir model yaratırız… Ne düşüneceklerini veya nasıl hissedeceklerini öngörmemizi sağlayan bir simülasyon. Tabii, simülasyon gerçeklikle karşılaşınca ilişkiler zora girer. Bu da akla şu soruyu getiriyor:

Gerçekten birine aşık olur muyuz?

 Yoksa o birinin düşüncelerimizdeki haline mi âşık oluruz?

Nörolojik bir hastalık Capgras Sendromu

 - 1920′lerde, Fransız bir psikiyatrist olan Jean Marie Capgras’ın yakınlarının sahtekarlarla yer değiştirdiğine inanan bir hastası varmış. Bu hastalıkla yaşayan insanların, görsel korteksleri ile amigdila arasındaki yol yani beynin duygusal merkezi, bölünmüş oluyor. Eşinize baktığınız zaman onun için derin duygular beslediğiniz için ılık ve belirsiz bir heyecan dalgası yaşarsınız. Ama Ellen artık size baktığında aynı uyarılma hissini hissetmiyor. Yani onun için artık sadece kocasına benzeyen bir yabancısınız.

Ama neden fezadan geldiğimi sanıyor?

 Capgras hastalığından muzdarip kişilerin oldukça tuhaf fikirleri olabiliyor. Sevdiklerinin, ikizleri, klonları ya da robotlarıyla yer değiştirdiğine inanırlar. Sen bir bilim kurgu yazarısın. Büyük ihtimalle bu yüzden uzaylıyı seçmiştir.

Evet ama yatakta yanına sokulmuştum.

O zaman uzaylı olduğumu düşünmüyordu. Çünkü ışıklar kapalıydı. Büyük ihtimal, Ellen’in işitme merkezi ile amigdilası arasındaki yol hâlâ sağlam. Yani, sadece sesinizi duyduğu zaman ona, karşısındakinin siz olduğunu hissettiren o ılık dalgalanmayı yaşayacak.

O zaman onu telefonumdan arasam ya?

 Tam konuştuğumuz sırada da odaya girerim, o da ben olduğumu anlar. Bir terapist bunu denemek isteyebilir. Ama şu anda hayaline ayak uydurmalıyız.

Ama bu psikoz inancını kuvvetlendirmez mi?

Ellen yırtık bir anevrizmadan muzdarip. Patlamayı bekleyen bomba gibiymiş. Sanırım araba kazası sırasında olmuş. Neyse ki, kanama kendiliğinden durdu. Ama kan kaybı beynin oksipitotemporal bölgesine zarar vermiş. Büyük ihtimalle Capgras’a sebep olan da bu.

Weyland narkolepsi hastası.

Narkolepsi hastalarının yarısı ayrıca uyku felcinden de muzdariptir. Normal bir REM safhasında, beyin, rüyalarımızda hareket etmeyelim diye vücutla bağını keser. Ama uyku felciyle birlikte, beyin çok yüksek derecede duyarlı bir halde uyanır. Çok korkutucu. İnsanlar acayip yaratıklar tarafından saldırıya uğradıklarını düşünür. Eskiden hayaletler, cadılardı ama artık günümüzde genellikle uzaylılar. Ama hikayesinin tamamen saçmalık olması da muhtemel. Fakat kabusları gerçek.

Neden ilişkilerle uğraşıyoruz ki?

 Nöropsikiyatristler yakınlık kurma isteğimizin değiştirilemez bir yapımız olduğunu söylüyorlar. Aşkı arzularız. Tabii ki, gerçek hayatta, olay genellikle kalbimizin kırılmasıyla biter. Zarif ruhlarımızı tam parçalamasalar da yaralı halde bırakırlar.

 Neden bu bahsi oynuyoruz ki?

 Sanırım sadece bir kere tutturmamız yetiyor da ondan. Ve doğru kişiyi bulduğunuz zaman, bilirsiniz. Tatmin edici bir ilişkinin hatırası bile bizi ayakta tutmaya yetebilir. Ve bize şunu hatırlatır; belki şu anda güçsüz hissediyor olabiliriz ama aslında asla yalnız değiliz.

Perception.S02E03

Neden Ay’da birini görüyoruz?

Bayanlar ve baylar, Elvis ortadan kayboldu ve kenar mahalle duvarında yeniden ortaya çıktı. Tanrım bize bugünlük rızkımızı, tostumuzu ver.

Pareidolia diye adlandırılan bu eğilim ile insan beyni, neredeyse her şeyden model ve anlam çıkaracak şekilde evirildi.

Ne oldu bakalım?

 İkinci defa Değişim Körlüğü yaşadın.

- Neden bahsediyorsun?

 - Senden yol tarifi isteyen öğrenciyle tarifi verdiğin öğrencinin aynı olmadığını fark etmedin mi?

 Herhalde yüzlerine dikkat etmeme nedenin harita değildir. Bakın, bu küçük deneyinizle kanıtladığınız tek şey, sağlıklı heteroseksüel erkeklerin memelerden dolayı dikkatlerinin dağıldığıdır.

Algısal Körlük

ABD, Kevin Connor davası. Davanın açılma nedeni; bir polisin gözünün önünde olan olayı görmediğini iddia ederek yalan ifade vermesi.

Kısmen kör olduğunuzu söylesem?

 Yani şu an, aslında dünyayı tamamen olduğu gibi gördüğünüzü sanıyorsunuz ama aslında bir şeyi kaçırıyorsunuz. Gerçekten. Gözlerimizi her açtığımızda, ışık retinamızı her aydınlattığında. Foto reseptör denilen sinir hücreleri ışıkla etkileşime girer bilgiyi beynimize aktarır, böylece görme eylemini gerçekleştiririz. Ama retinamızda hiç foto reseptörün olmadığı küçük bir alan var. Buna bir skotom ya da “Kör nokta” denir. Hepimizde var. Peki bu doğruysa nasıl oluyor da hiç siyah noktalar görmüyoruz?

Hiç siyah nokta görmemenizin nedeni: Beyninizin orada ne olacağına dair tahmin yürütmekte çok iyi olması. Ve otomatik olarak boşluğu doldurmakta. Bazen ne görmek istediğimizi biliriz… Neokorteksimiz bu beklentiyi alır ve bir çeşit sanal gerçekliğe dönüştürür. Bu da gördüğümüz dünyanın bir kısmının bir göz yanılması olduğu manasına gelir. Bunu bizi e kadar savunmasız yaptığını düşününce aslında korkutucu bir düşünce.

Peki kör noktalarımızı nasıl keşfederiz?

 Gözlerimizin önündeki gerçeği tam olarak nasıl görebiliriz?

 Başlamak için güzel bir yer; zihninizi açmaktır. Çünkü Fransız filozof Henri Bergson’un da söylediği gibi… “Göz yalnızca zihnin kavramaya hazır olduğu şeyleri görür.”

 

Kör Nokta’nın deneyi

Önce elimize küçük bir not defteri büyüklüğünde bir kağıt alıyoruz.

Sonra kağıdın sağ altına “X” sol altına “O” yazıyoruz.

Ve sağ gözümüzü elimizle kapıyoruz. “X” burnumuzun hizasında olacak ve “X” ile “O” kağıdın alt kısmında kalacak.

Sadece “X”e bakıyoruz ama kaybolunca “O”ya bakmayın ha. Kağıdı yavaşça uzaklaştırıyoruz.

10-15 cm. uzakta “O” kaybolacaktır.

Neden bir gözümüz kapalı deniyoruz derseniz, bir gözünüzün göremediği yeri diğeri dolduruyor.

İkisinin de kör noktaları farklı yerler o yüzden.

Yok ben illa ki sol gözümü kapayacağım dersiniz de işlemlerin tersini yaparsınız.

Perception.S02E04

En karanlık ve gizli sırrınız nedir?

 Hiç kimseye söylemediğiniz. Bilemiyorum, bir arkadaşın güvenine ihanet olsun okul dükkanından bir şey çalma olsun. Belki de önünüzde oturan kızla yatmak için ölüp bitiyorsunuzdur.

Hiç sırrın var mı?

 Şu anda beyninizde bir savaş yaşanıyor. En iyi tahminimize göre, singulat korteksiniz çaresizce doğruyu söylemek istiyor. Ama orbital prefrontal korteksiniz, baklayı ağzınızdan çıkarırsanız işlerin ne kadar kötü olacağını hesaplıyor. Eğer prefrontal korteksiniz kazanırsa, stres hormonu değerleriniz yükseliyor. Ama eğer singulat korteksiniz kazanırsa, stres seviyeniz düşüyor. Peki, eğer sırlarımızı itiraf etmek biyolojik olarak daha sağlıklıysa sırlarımızın saklı kalmaları için bu kadar çaba harcamamızın nedeni ne?

Tourette Sendromu

Bu kızlar aynı küçük kasabada yaşıyorlar. Ve hepsi bir biri ardına kendiliğinden semptomlar göstermeye başladılar.

- Bu hiç mantıklı değil. Tourette bulaşıcı değil ki.

Kızların zehirlendiğini düşünüyoruz.

- Kimyasal bir atık yüzünden mi?

 - T.C.E. Trikloroetilen Kimya tesisi şehirdeki en büyük işveren.

- Bu şeyin tonlarcasını işliyor. – Maruz kalındığını ispatlamanız lazım. Kızların toksin testi T.C.E. için pozitif çıktı. Şimdi de toprağı ve yeraltı suyunu da test ediyoruz. Bu şey onda bir ihtimal içme suyuna bulaşıyor. nörotoksik semptomları ise, eller ve ayaklarda uyuşma, mide bulantısı, halsizlik,

Kızların muayenesinde;

İki hafta önce uyandığımda, kollarımı kontrol edememeye başladım. Sonraki gün de boynum. O günden beri hep kötüleşti. Yani, hareketleri kontrol edemiyorsun?

 - Hayır, sanki illa kaşımam gereken bir kaşıntı gibi.

- Hiç durmuyor.

 - Uyuyabiliyor musunuz?

 - Başladığından beri hayır. Ne zaman uyku bastırsa seğirmeye başlıyorum. Hadi sosyal hayatından bahsedelim. Yakın zamanda stres verici bir olay yaşadın mı?

Konversiyon bozukluğunu hatırlıyor musun?

 Fiziksel semptomlara dönüşen psikolojik travma, değil mi?

 Evet, bazen çok ekstrem durumlar yaşanıyor. Kadın kocasını başka bir kadınla yatakta yakalıyor ve birden kör oluyor. Bir çocuk ailesini kaybediyor sonra da konuşma yetisini kaybediyor. Ama bu kızların hepsi aynı anda gösterdi belirtileri. Toplu Histeri, ya da eskiden dediğimiz gibi Kitlesel Histeri. Bir grup toplu olarak onları üzecek bir olayla karşılaşırsa ortak semptomlar göstermeye başlarlar.

- Pek olası değil. 2006′da Chalco, Meksika’daki yatılı okulda 600 kız vücut ısısı artması, midesi bulantısı, yürümede zorlanma gibi semptomlar yaşadı. Hiçbir tıbbi nedeni yoktu. Aynı yıl, Liberya’da bir manastırda rahibeler, bayılmaya, ağızlarından köpükler çıkarmaya, nöbetler yaşamaya başladı. Tamamen psikomatik olarak.

Yani, ortak bir travma olması.

 Evet. Bence hepsi ölümünden dolayı suçlu hissediyorlar. Belki de sınıf arkadaşları öldü diye üzülmüşlerdir. Düşünsene bir. Patti aylar önce öldü. Kızlarda haftalarca hiçbir semptom yoktu.

- Sonra aniden tikler geliştirdiler.

 - Yani?

 - Yanisi, keder zamanla azalır… Ama suçluluk artar. Anladım. Ama semptomları gösteren dokuz kız var.

Gerçekten hepsinin Patti yüzünden mi tiklediğini düşünüyorsun?

 Belki ilk dördü cinayet yüzünden gerçekten travmatize olmuştur. Sonra birden Chicago’dan uzmanlar gelir, CNN ortaya çıkar. Bu kasabada yıllardır olan en heyecanlı şey. Diğer kızlar da bilinçsiz bir şekilde dikkat çekmek istedi. Bir kez burunları kaşınınca da, hemen hasta olduklarını düşünmeye başladılar. Eğer haklıysam, o kızlar bir şeyler saklıyor demektir. Ve o sır açığa çıkmak istiyor.

Artık bitsin istiyorum. Bir sırrın var. Ve Dr. Pierce o sırrı saklamanın bu semptomlara neden olduğunu düşünüyor. Bence haklı. Eğer sırrını bize söylersen tüm semptomların gidecek.

Sadece oğlumuzu korumaya çalışıyor. Kızınızı kim korudu peki Bay Sullivan?

 Patti Wallace’nin de babasıydınız.

- Nereden biliyorsunuz bunu?

 - Gözlerden. O irisinizdeki küçük kahverengi noktalar var ya… Lisch nodülleri… Nörofibromatoz adıyla bilinen hastalığın tek gözle görülür semptomu.

- İki çocuğunuza da aktardınız. – Evet, Braden’de de var noktalardan. Zamanla daha da kötüleşiyor. Patti’ninki o kadar kötüydü ki yaşı ilerledikçe sağ gözünün rengi değişti.

- Patti kızınız olduğunu biliyor muydu?

 - Hayır. Anne, karım ilişkimizi öğrendiği zaman hamileydi. Leah çok sinirlenmişti, Braden’i de alıp evi terk etmekle tehdit etti.

- Fikrini nasıl değiştirdiniz?

 - Anne’yi ve bebeği bir daha görmeyeceğime söz verdim. Kızım doğduğunda yanında değildim. Kızım öldüğünde de yanında değildim. Ama onu çok sevdim.

- Oğlunuzla yattığını biliyor muydunuz?

 - Ne?

 Hayır, hayır. İmkansız. Onları ayrı tutmak için her şeyi yaptık.

Genetik Seksüel Çekim denir buna. DNA’mız bizi kendi soyumuzdan biriyle olmaya zorlar. Beraber büyüyen kardeşlerde bu seksüel dürtüler psikolojik baskılar ve sosyal tabular ile bastırılır. Ama aralarında biyolojik bir bağ olduğunun farkında olmayan iki insan birbirini çeker.

Tanrım! Bunu saklamamamız gerektiğini biliyordum.

- Ne işiniz var sizin hâlâ burada?

 - Patti hakkında her şeyi biliyorlar.

- Oğlum gerçeği öğrenmesin diye yaptım.

- Nasıl yaparsın böyle bir şeyi?

 Asıl sen nasıl yaparsın?

 Bunların hepsi senin suçun Martin. Eğer beni aldatmasaydın ve bunca yıl yalan söylemeseydin bunların hiçbiri olmazdı.

Freud’un da dediği gibi… “Hiçbir fani sır tutamaz. Dudakları kapansa, parmak uçlarından… “…şakımaya başlar. İhanet tüm gözeneklerinden dışarı sızar.”

Bence bizim Sigmund doğru bir noktaya parmak basmış olabilir. Sırlarımızı saklamaktan başka çaremiz olmasa da… Sırlarımızı ne kadar derine gömmeye çalışırsak, o kadar yüzeye çıkarlar. Nörolojik olarak itiraf etmek zorundayız. Ve bu iyi bir şey. Çünkü itiraf vücuda iyi gelir. Beyne iyi gelir. Belki ruha bile iyi gelir. O tür şeylere inanıyorsanız tabii.

Perception.S02E05

Teknik olarak, “Caleidoscope” çok sayıda oyuncuyla beraber oynanan bir sosyal oyun. Bunu üç boyutlu Facebook olarak da düşünebilirsin. Dikkat eksikliği bozukluğu için bir sebep olarak düşüneceği bunu. Tabii çünkü bilgisayar oyunları o hastalığa neden oluyor.  “Caleidoscope” kullanıcısı sanal dünyayı keşfederken kendini yansıtması için bir avatar yaratır. Aynı gerçek dünyadaki gibi. Alışveriş yapabilir gezebilir, iş kurabilir, ev inşa edebilir. Ya da bizim davamızda da olduğu gibi kimlik hırsızlığı yapabilir.

Caleidoscope hayali değil Dr. Pierce. Aslında var. Sadece değişik bir çeşit gerçeklik.

Oyuna hapsoldum.

- Daniel?

 Lewicki! Lewicki, çıkar beni buradan. Lewicki!

Daniel, sana burada kuralların farklı olduğunu söylemiştim.

Daniel. Daniel, benim. Benim. Daniel, benim. Gördün mü?

 - Buradayız. Her şey yolunda.

- Hayır, hayır, hayır. Hapsoldum. Gerçekliğe geri dönmeliyim. Gerçek Kate ile konuşmalıyım. Eğer istersek bunlar da gerçek olur. Hayır, olmaz. Ne kadar istesek de fark etmez. Natalie haklıydı. Bu… Burası benim için iyi değil. Sen benim için iyi değilsin. Seninle artık görüşemem. Gerçek değilsin sen. Lütfen bana yardım et. Buradan nasıl çıkacağımı söyle bana.

En yakınınızdaki insana bir bakın. Ne görüyorsunuz?

 Rakip mi?

 Eski sevgilinizi mi?

 Ders notlarınızı kopyalayan ama kopyaladığını bilmediğinizi sanan adamı mı?

 Aslında çoğunun hayal olduğunu öğrenmek sizi şaşırtır mı?

 İnsanları, onlar hakkında elimizde bulunan birkaç küçük ipucunu kendi önyargılarımızla dolu bir nöral süzgeçten geçirerek tanırız. Kişiliklerindeki boşlukları doldurması için kendi zihnimize güveniriz. Ama hayatımızdaki kişilerin gerçek kişilikleri… Özleri… Onların beyninde, bizim değil.

Üniversiteden terk bir dahi, başka bir insanın beynine kabloyla bağlanabilmemiz için bir yol bulmadığı sürece, o kişilerin gerçekten kim olduklarını asla bilemeyeceğiz. Tek yapabileceğimiz şey kendimizi doğru olduğunu bildiğimiz şeylere hazırlamak. Duygularımıza. Aşk, öfke, özlem, mutluluk, korku, dostluk… Bunlar beynin rehberleridir. Gerçek kutup yıldızıdır. Ve eğer onlara güvenmeyi becerebilirsek genellikle aradığımız şeyleri bulmamızda bize yardımcı olabilirler.

Perception.S02E06

Doktorumuz bir hemisferektomi operasyonu gerçekleştirdi. Beynin hastalıklı yarısını çıkarmak için ikiye böldü. Bu deneğimizin beyninin sol kısmı, konuşma merkezinin bulunduğu bölge. Ayrıca beyninin çıkarmamız gereken bölgesi. Şaşırtıcı bir şekilde, beynin sol yarısının kontrol ettiği konuşma yetisi ve diğer yetiler, bir süre sonra sağ yarımda gelişmeye başlayacak.

Hemisferektomi sadece hayat kurtarmıyor. Ayrıca bizlere, tam bir insan olmak için yarım beynin yettiğini de gösteriyor. Bazılarınız bunun canlı ispatı zaten.

Peki bu, geri kalanınız için ihtiyaç duyduğunuzdan daha fazla beyin gücüne sahip olduğunuz manasına mı geliyor? Yoksa büyük miktarda keşfedilmemiş potansiyeliniz olduğu manasına mı?

- DBS’nin yan etkisi olabilir.

- DBS mi?

 - Derin Beyin Stimülatörü. Beyninde Parkinson’un semptomlarını bastırmak için yerleştirilmiş elektrotlar var. Göğsündeki batarya sayesinde çalışıyorlar. Ben de kapattım.

- Parkinson mu?

 Daha çok genç ama.

- Hastaların %10′u 40 yaşından küçük.

- Nereden bildin peki… – Birkaç ay önce Sario’nun sanat bölümünde bir makale vardı. Hasta olduğu için emekli olmak zorundaydı ama DBS takılınca tekrar çalmaya başladı.

Ancak dışarıdan biri müdahele ederse ne olur,

- Müzik çalar. Arama yapamıyor ama onun dışında neredeyse her şeyi yapabiliyor. Bu Oscidyne 5.0 yazılımı. Cihazda çalışan son program ve Susan Vetter’in DBS’sine göre ayarlanmış.

- Harika. Beyinlerimizle oynamak için şimdi de cep telefonu kullanıyorlar.

Evet, harika bir şey değil mi?

 Bir de şuna bakın. Müzik çaların hafıza kartını taradım ve soruşturmanızdaki hatalı ürünlerin hepsinin şifresini buldum. Ve bilin bakalım ne buldum?

 Hepsi bilerek yapılmış. Birisi bu aletle ülkeyi dolaşıp, insanların beyinleriyle oynuyormuş. – Yani hiçbir arıza yok muymuş?

Neden insanlar sürekli gelişmek için çaba gösteriyor?

 Büyük ihtimalle büyük prefrontal korteksimiz tarafından kontrol edilen hırsımız yüzünden. Ormanda muz yemek yerine bu sınıfta oturmamızın nedeni de bu. Her gün, yeni bir teknolojik gelişme olduğunu duyuyoruz yüksek modelli telefonlar, daha hızlı bilgisayarlar, yeni tıbbi teknikler. Bilimin sınırsız bir potansiyeli var gibi görünüyor. Ve bu gelişmelerin çoğu gerçekten hayat şartlarımızı iyileştiriyor. Ama bazen gelişmek için çabalarken en az onun kadar önemli bir şeyi gözden kaçırıyoruz. Belki de, zaten iyi olan yanlarımızı kabul etmeye çalışmalıyız. Ve her şeyin düzeltilmeye ihtiyacı yoktur. Mozart’ın müziği 200 yıllık. Hiçbir güncellemeye ihtiyacı yok. Olduğu şekilde mükemmel zaten.

Perception.S02E07

Ayrıca adamın son evre beyin kanseri var. Yani, tümör hafızasını etkiliyor veya sanrılar görmesine neden oluyor olabilir.

- Tümör yok olmuş.

 - Nasıl açıklıyorsunuz bunu?

 Ölümcül akciğer kanseri olan Dartmouth’lu bir futbolcu vardı. O da kanserinde ani bir gerileme yaşamıştı. Phil’in durumunda ise belki kemoterapi geç etki ediyor olabilir. Çok nadirdir ama olabilir. Bu nasıl mümkün olabilir?

 İronik aslında. Eğer Phil takip için istediğim tomografiyi çektirseydi gerilemeyi daha önce fark edebilirdik. Tamam ama eğer kemoterapi işe yaradıysa neden Phil’in hastalığı tedavi durduktan sonra daha da kötüleşti?

 Psikosomatik etki yüzünden olsa gerek. Yani, Phil’e çok kısa bir ömür biçilmişti. O da verilen tarihi sanki bir sütün son kullanma tarihiymiş gibi kabul etti. Son kullanma tarihine yaklaştıkça da kendini daha çok hasta etti.

Üstünde “Bilişsel Sorgulama” denilen bir yöntemi denemek istiyorum.

- O ne oluyor?

 Rahatlamanı sağlamak sana, bazı nefes egzersizleri yaptıracağım.

- Hipnoza benzer bir şey.

Nöropozitif bütünleşim koçuyum.

 - Nöropozitif bütünleşim mi?

 - Evet, ben de pek bilmiyorum ne olduğunu. Zihinsel sorunları çöz, fiziksel sorunlar çözülsün. Nöronları ve beyne kan akışını hızlandıran bir dizi zihinsel egzersiz geliştirdim. Yöntemlerimle ülserden tutun da kolite hatta kansere kadar bir sürü hastalığı iyileştirdim.

Bekleyin bir dakika. Kanseri iyileştirdiğinizi mi iddia ediyorsunuz?

 Hayır, hayır. Benim metodlarımla kendi kendini iyileştirdi. Her şeyi hasta yapmalı.

-Saçmalık. Yöntemlerimin bazı insanlara olanaksız göründüğünün farkındayım ama Phil’in iyleşmesi burada yaptığımız şeyin işe yaradığının kanıtıdır. Sen iyileştirmedin ki onu, kemoterapi iyileştirdi.

Hayır, kemoterapi neredeyse onu öldürüyordu. Kemoterapiyi kesmesi için onu, ben ikna ettim.

- Üçkağıtçının tekisin.

- Daniel lütfen. Phil’e zarar vermek isteyecek herhangi biri geliyor mu aklınıza?

 1992 yılında bir sevgilisi vardı, o yüzden, başta teslim olma konusunda bazı şüpheleri vardı. Suçunu itiraf ederse onun da başını yakacağında endişeleniyordu. Ona, eski sevgilisine, teslim olacağını anlatması gerektiğini söyledim. Anlaşılan o ki eski sevgilisi çok sinirlenmiş. Biliyorum, adam şarlatanın tekiydi ama biraz aşırı tepki vermedin mi?

 Sahtekarlara ayıracak vaktim yok. Annem kanser olduğu zaman, her türlü alternatif tedaviyi denemişti. Safra kesesi boşaltımı, böbrek temizlemesi. Hatta sırf köpekbalığı yüzgeci çorbası içmek için Meksika’ya gitti. Nereye gitse karşısına ona, boş umuttan başka bir şey vermeyen düzenbazlar çıktı, aynı bu soytarı gibi.

Kulağa şarlatanlık gibi geliyor olsa da umutsuz hastalar her yolu dener.

- Şarlatanlık falan değil. Bir sürü araştırma yaptım. Batı tıbbı saçmalık. Kemoterapiyi kesmen lazım. Seni öldüren şey o.

Daniel baban böyle bir şeyi asla onaylamazdı. Boş ver babamı! O ne yapıyor ki?

 Sabahtan akşama kadar ofisinde saklanıp duruyor. Sana yardım etmiyor ki. Anne. Seninle gelirim.

 - Okula ne olacak?

 - Bir dönem dondurum. Bu daha önemli. Bu uyduruk tedavileri denemen için seni zorlayan bendim. – Özür dilerim anne.

- Ah canım benim. Üzülme. Üzülmek yerine, biraz müzik dinleyelim. Bach’a ne dersin?

 - Bach’tan nefret ederim.

- Ne zamandan beri?

 4. evredeki bir hastayla ilgili bir yazı okumuştum. Bir spiritüaliste görünmüş ve kanseri gerilemeye başlamış. O adamı görmeye gitmeliyiz. Hayatım, yapacağım tüm hokkabazlık numaralarını yaptım ben.

Şu anda istediğim tek şey, elimi tutman ve müziği dinlemen. Sana öldüğüm zamanı hatırlattığı için mi Bach dinlemeyi bıraktın?

 Hayır. Bach dinlemeyi bıraktım, çünkü bana, seni öldürdüğümü anladığım anı hatırlatıyordu. Kemoterapiyi bırakmanı hiç istememem gerekirdi. Ne olacaktı ki?

 Hayatım bir iki ay daha mı uzayacaktı?

 Almayayım, sağ ol. Oğlumla beraber Meksika’da üç hafta geçirmeyi her türlü yeğlerim. Kim bilir, belki o zaman kanser bile değildimdir. Ne demek istiyorsun?

 Oaxaca’dan döndüğümüz zaman beni yeniden kontrol etmişlerdi, hatırlıyor musun?

 Belki bize başkasının tomografisini göstermişlerdir. Anne neden bahsediyorsun?

Beynimizin her şeyi yapabileceğine inanmak isteriz. Öğrenemeyeceğimiz, eğer aklımıza koyarsak başaramayacağımız hiçbir şey olmadığına inanmak isteriz. Ama beynin tüm o zerafetine ve verimine rağmen zihin gücüyle yapamayacağımız bazı şeyler vardır. Bazen karşımıza zorlu bir problem çıktığı zaman cevabı beyin bulamaz kalp bulur

Perception.S02E08

Hayat çok acımasız olabiliyor.  Ölüm, vergiler,  Şansı kalmayan Cubs (beyzbol takımı). Hepsi kaçınılmaz şeyler.  Eğer umudumuz yoksa. O zaman, beyin neyin mümkün olduğunu düşünür. İnsanlık  müthiş bir seks.  Wrigley’de oynanan maçlar.  Tamam zorluyorum. Belki zorluyorum. Ama psikoterapide umut çokca bulunur, beyindeki embriyonik hücreler sayesinde Nöroblast olarak bilinirler. Bu minik mucizeler inme sonrası subventriküler alanda oluşur. Sonra zarar görmüş dokuya giderek, onarmaya başlar.

Harika. Beynin kendi onarım ekibi var. Nöroblast araştırmaları henüz başlangıç aşamasında. Bir düşünün  Bir gün, ilaçlarla beyne zarar vermek yerine  kendi kendini iyileştirmesine yardım edebiliriz.

Anlamlı arkadaşlıklar, ilham veren çalışmalar, özgürlük, dünyadaki yeriniz.  Hepsi kapının arkasında sizleri bekliyor. Şimdi o kapının kilitli olduğunu hayal edin. Anahtar yok, başka bir çıkış yok.  Diğer herkes dışarıda mutluyken, sizin kapana kısılmış olduğunuzu düşünün .

İşte zihinsel bir hastalıkla büyümek böyle bir şey. Gama bıçağı tedavisi, hastalığın oluştuğu nörolojil bölgeyi tedavi etse bile, kaybedilen zamanı geri getiremez. Ameliyat kendimize nasıl bakmamız gerektiğini öğretmez.  Ya da sevgi ve kayıp gibi duyguları ayırt etmemize yardım etmez.. Ya da olasılıkları. Teşhisimizin ötesinde kim olduğumuzu bilmemiz gerek. Çok uzun bir süreç bu. Tekrar kendi zihnimize güvenmeyi öğrenmekle başlar. Tabii ki, ameliyatla tedavi edilemeyen bir sürü zihinsel hastalık mevcut.

Nörologlar çılgındırlar.  İnanacak kadar çılgınlar.  Eğer bir hastalık için tedavi bulabilirsen. Eninde sonunda bir başka hastalık için de bulunabileceğine inanırlar. Bu da demektir ki.  Hepimiz için umut var.

Perception.S02E09

Binlerce asker tanımlanamayan beyin hasarlarıyla eve dönüyor. Hala o zehirli, rafine şekerli şeyler masanda duruyor mu?

Aşırı Hiperoralite temporal loptaki zararın göstergesi olabilir. Belki bir çeşit travmatik beyin hasarı mevcuttur diye düşünmüştüm, ama hizmet kaydına göre, bir çizik bile almamış. Ama hizmet kaydının öyle gösteriyor olması kafatasını zedelemiş bir patlamaya maruz kalmadığı anlamına gelmez.

Karınızda Klüver-bucy sendromu olarak bilinen bir nörodavranışsal bir bozukluk mevcut. Dürtüsel cinsel davranışlar, yemeye düşkünlük, korkusuzluk ruhsal durum değişkenliği, bunlar hep semptomları.

Nasıl oldu peki bu?

 Beyninin şişmesine sebep olan bir virüs yüzünden, ensefalit olarak da bilinir. Onu iyileştirebilirsiniz, değil mi?

 Ensefalit uçuk virüsünden dolayı olmuş,ikinci çeşit. tedavisi yok, ama uygulamalar mevcut.

- Uçuk mu ?

 - Bazen beyine kadar ulaşabilir. Virüs önleme ilaçları alıyor, ve iltihap inmeye başlamış, bu iyiye işaret. ve davranışsal problemleri için, dengeleyiciler kullanıyor. Karınızın tuhaf davrandığını ilk ne zaman farkettiniz?

 İlk eve geldiği zaman. Çok oynaktı. Dokunsam bile sıçrıyordu. Sonra geceleri dışarı çıkmaya başladı, Ben de onu takip ettim. Barlardan adam toplayıp , pis bir motelde ilişkiye giriyordu, Sanırım uçuğu olduğuna şaşırmamalıyım. Sanırım karınızın aşırı cinsel isteklerine neden olan şey uçuk. Benden bulaşmadı. Evlendiğimizde ikimizde bakireydik. Her zaman ona sadık kaldım. Sürekli yardım alması için ısrar ettim, ve sonra bir gece dışarı çıktı.  Bir daha geri gelmedi. Ve bu bir ay önceydi. Artık onun kim olduğunu bile bilmiyorum. Sadece karımı geri istiyorum. Zührevi hastalığı var diye suçlamaları düşürmemi mi istiyorsun?

 Kendra’nın nörolojik tedaviye ihtiyacı var, hapishaneye değil. Eğer bana gelip Taliban tarafından vuruldu deseydin, belki suçlamaları düşürmeye çalışabilirdim, ama..

Nasıl hastalandığının ne önemi var?

 Madalyalı bir savaş gazisi o. Kadın hastalıkları uzmanıyla konuştum. Kendra gitmeden bir hafta önce zührevi hastalık testi olmuş. Negatif çıkmış. Demek ki Afganistan’da bulaşmış. Belki bunu kullanabilirim. Ama el bombasıyla bir marketi havaya uçurdu. Başımı derde sokuyor olacağım. Nörolojik problemleri olan bir savaş kahramanını yargılamak istemezsin.

Perception.S02E010

Yüzünün sol tarafındaki sarkma beyninin sol tarafında hasar olduğunu gösteriyor. O kısım konuşmak ve yazmak için kullandığımız taraf. Ama şarkı söylerken beynimizin sağ tarafını kullanırız.

Savaş adamın ruhunu zehirler. Çekilen en harika savaş filmi. Evet, evet. Bu bir alıntı. “İnce Kırmızı Hat” tan. “Savaş adamın ruhunu zehirler ve onu köpeğe çevirir. “

 Fitzgerald. “Amerikalıların hayatında ikinci perde yoktur. ” demiş.

 - Evet. Ama F. Scoot Nörobilim konusundaki bilgilerini tazelemeliydi. Çünkü beyin için ikinci perde mümkündür. Yaralanarak zarar görünce sıradan insanların beyinleri yeni ve şaşırtıcı yetenekler geliştirebilir.

İkinci perde, edinimsel dahilik sendromu olarak da bilinir. Lise terk birisi vahşice bir saldırıya uğradı. Kendine geldiğinde matematiksel açıdan kusursuz fraktalları eliyle çizebiliyordu. Felç olduktan sonra önceden sanata ilgisi olmayan bir doktor yetenekli bir ressama dönüştü.

Şimdi resimleri, galeri duvarlarını ve dergi sayfalarını süslüyor. Yani beyinlerimizin ikinci bir perdesi varsa neden kendi yaşamlarımızın olmasın?

 Kırık hayatlar onarılabilir. Adalet sonunda yerini bulabilir. Zarar gören ilişkiler düzeltilir. Günahlar unutulabilir. Yanlışlar doğrultulabilir. Hayatımızda, beynimizde olduğu gibi, hepimiz ikinci bir şansı hak ediyoruz. Siz o şansı elde edecek kadar cesur olun, yeter.

İKİNCİ SEZON BİTTİ

***************************

 

 

GOD ON TRİAL (2008) (Yahudi Tanrısını Yargılıyor) (Ölümün Soluğu) Film


İnananların, inancını sorgulamasındaki zorluğu; inanmanın dünyada mağlup olmamanın bir şartı olmadığını, bazı zamanlar mağlup olunabileceğini; bu tür konularda suçlu veya suçsuz aramanın gereksiz olduğuna cevap bulacağınız günümüze uygun bir film.

“Bunlardan evvel Nûh kavmi yalanladı. Artık kulumuzu yalancı sandılar ve «Mecnûn,» dediler ve (risâletini tebliğden) vazgeçirilmiş idi. O da Rabbisine dua etti. «Şüphe yok ki, ben mağlubum, artık intikam al!»(diye niyazda bulundu).”

Kur’ân-ı Kerim-Kamer Suresi, 10. Ayet

Yönetmen: Andy De Emmony

Ülke: İngiltere

Tür: Dram | Savaş

Vizyon Tarihi: 03 Eylül 2008 (İngiltere)

Süre:86 dakika

Senaryo: Frank Cottrell Boyce

Müzik: Nick Green, Tristin Norwell

Görüntü Yönetmeni:Wojciech Szepel

Yapımcı:Hilary Benson, Rebecca Eaton, Anne Mensah

Oyuncular: Joseph Muir, Josef Altin, AshleyArtus,  Alexi, Kaye Campbell, Dominic Cooper

Özet

“God On Trial” Türkçe’ye nedense(!) “Ölümün Soluğu” diye çevrilmiş, ancak “Yahudi Tanrısını Yargılıyor” hem filmin orijinal adına hem de filmin konusuna çok daha yakın bir çeviri olurdu.

İkinci Dünya Savaşı sırasında, Aushwitz kampında esir tutulan Yahudiler arasında kimisi Tanrı’ya karşı olan inancını ve güvenini korumakta, kimisi ise Tanrı’ya isyan etmektedir. Neredeyse tüm film, bu kampın tek bir barınağında geçmektedir. Bu barınaktan hukukçucundan, işçisine, fizikçisinden, hahamına kadar toplumun farklı kesimlerinden insanlar bulunmaktadır.

Tanrı’ya isyan edenler ile O’nu savunanlar arasında süren söz düellosu ortaya atılan bir fikir ile farklı bir boyut alır; Tanrı’yı yargılayalım. Barakada hukuk profesörleri de bulunduğu için bir mahkeme kurulmaya ve Tanrı’nın tüm bu eziyet karşısında bir şey yapmayarak (ya da yapmadığı varsayılarak) suçlu mu suçsuz mu olduğuna karar verilmeye çalışılıyor.

Film aslında olabildiğince tarafsız olmaya çalışmış. Mahkeme önünde Tanrı’nın suçsuz olduğunu ve tüm bu yapılanların bir anlamı olduğunu savunan bir taraf ile Tanrı’nın aslında suçlu olduğu, ya da sanılanın aksine kötü olduğunu düşünen diğer taraf eşitçe fikirlerini dile getirmişlerdir. Öte yandan Tanrı’nın aslında olmadığını söyleyen ve bu fikirleri destekleyenler de vardır. Anlayacağınız film Tanrı fikrine karşı sunulmuş her türlü argümanı ele almaya çalışmıştır.

Filmde bahsi geçen Tanrı, Yahudilerin Yahova Tanrısıdır ve incelenen kutsal metin Eski Ahit (Tevrat)’tir.

Filmdeki Polemikler

- Neye dua ediyorsun?

 Neye dua ediyorsun?

 Başka dua eden var mı?

 Tanrı’nın aklını başına almasını isteyen var mı?

 Beni duyuyor ve hiçbir şey yapmıyor. …Eğer beni duyuyor ve hiçbir şey yapmıyorsa kötü biri demektir. O burada olmalıydı, bizler değil.

Tanrıyı yargılamalıyız. Belki o zaman bizi duyar.

Peki, ya suçlu çıkarsa ne yapacaksınız?

 Tutuklayacak mısınız?

 Yoksa teslim olmasını mı beklersiniz?

 Bunu durduramaz mısın?

 Bu küfre son veremez misiniz?

 Aslında bu küfür sayılmaz. İbrahim, Sodom için Tanrı ile pazarlık etti. Yakup bir melekle savaştı. İsrail ismi için Tanrı’ya karşı mücadele etti. Kes şunu. Yarın yaradanımızla yüz yüze gelebiliriz. Belki yarın bizimle yüzleşebilir. Eski bir hikâye var. Bir bakıma mantıklı olabilir. Neden onu yargılamaya kalkışmasınlar?

 En azından bunları duymak zorunda.

Bunun için hâkime ihtiyaçları yok mu?

 Üç yargıç. Dini mahkeme için üç yargıç gerek. Bu yerin en trajik tarafı da bilim adamları, sanatçılar ve avukatlarla dolu olmasıydı. Baumgarten. Berlin’de suç hukuku profesörüydüm. Hayranlık uyandırıcı öğrenciler yetiştirdim. En büyüklerle bir arada oldum. O dönemde hükümette bulunan insanlarla sık sık bir araya geldim. Tevrat hakkında pek bir şey bilmem. Burada Tevrat’ı bilen çok kişi var. Ama mahkeme nasıldır bilirim. Affedersin. Yanlış mı duydum yoksa üniversitede öğretmen miydin?

 - Acaba… – Beni bağışla. Zamanım kalmadı. Son saatlerimi bununla harcamak istemiyorum. Bakın eğer buna devam edeceksek en azından bu kutsal adama Tanrı’yı savunacak biri var mı diye sorabilir miyiz?

 Haham. Haham. Katılacak mısınız diye soruyorlar. O sağır. Bakın, ben de rabay’ım Mezmur’ların çevirisini yaptım. Pek çok kanun kitabı yazdım.

- Varşova’da tiyatro için bir oyun yazdım.

- Affedersiniz. Profesör Schmidt?

 Idek?

 Sizin Amerika’ya gittiğiniz söylenmişti. Hiç kimse kaçamadı mı?

 Hâkimlerden biri olabilirim. Idek en iyi öğrencilerimden biridir. Ben katılırım, o değil. Hayır, hayır lütfen. Bu işten uzak dur. Açıkçası hâkimin bir rabay olması gerekir. Sen rabay mısın?

 Hâkim soruları sorandır değil mi?

 - Pek çok sorum var benim.

- İdek harika bir öğrencidir. Onun Tevrat bilgisi… Tevrat’ta Auschwitz’den bahsedilmez. Asıl mesele bu. Pekâlâ, ben mahkeme başkanıyım. Baumgarten mahkeme hâkimi ve bu dostumuz da dayan, yani sorgu hâkimidir. Gereklilik açısından mahkemenin meşruluğu için bir Tevrat’a ihtiyacımız var. Tartışılan şeyin gerçekliğini kanıtlamak açısından. Hemen kütüphaneden bir tane kapayım ha?

 Buradayken başka isteğiniz var mı?

Haham Akiba tüm kutsal yazıtları ezberden bildiğini söylüyor. Bunları aralıksız okumaktadır. Geçen bu son kötü günlerde bizim için bir tür teselli oldu bu. Buna yaşayan Tevrat adını verdi. Affedersiniz. Bu taraftan efendim. Evet. Başlayalım. Kim suçlamada bulunacak?

 Ben! Ben yaparım. – Suçlama nedir?

 - Suçlama nedir mi?

 Kör müsün?

 Cinayet. Cinayete yataklık, ölüm. Anneme ne yaptılar biliyor musunuz?

 Kız kardeşime?

 Kardeşlerime?

 Cinayet, cinayete yataklık ve yine cinayet. Bence daha kesin konuşulmalı. Acı, Tanrı’nın planının bir parçasıdır. Bunu çocuk bile bilir. Eğer Tanrı ile mutluluğu bulursak neden acıyı da almayalım ki?

 Bu suçlama olamaz. Canın cehenneme! Yani dava olmadığını mı söylüyorsunuz?

 Suçlama anlaşmanın bozulması olabilir. Yahudilerin bir tür anlaşması var. Tanrı’yla. Bir tür özel anlaşma, değil mi?

 Bir vaat. Suçlama vaadini bozması olabilir. Yani anlaşmayı.

O halde Tanrı yanlış yaptı! Bana göre öyle. Lütfen, böyle bir zamanda mı?

 Onu durduramaz mısınız?

 Çöldeyken Musa, Tanrı ile bir anlaşma yapar. Tanrı ona, tüm insanları yasalarına uyarsa, üstüne düşeni yaparsa onları kendinden sayacağına seçilmişler olacaklarına üstün ulus olacaklarına ikna eder. Mezmur’da der ki: “Seçilmiş olana bir vaatte bulundum, kulum Davud’a sonsuz hanedanlık bağışlıyorum. Onun tahtı kuşaktan kuşağa geçecektir.”Bu kendi çevirimdir. O halde önümüzdeki dava bu vaadine uymaması ile ilgilidir. Kim başlamak ister?

 “Hiçbir düşman ona karşı koyamaz hiçbir aciz ona üstün gelemez. Kendisinden önce düşmanını yerler bir eder tüm muhaliflerine ölümü vefa ederim.” Evet?

 - Peki sözünü tutmuş mudur?

 - Hayır. Bir suçlamanın böyle kabul görmesi çok istisnaidir. Bunun savunması ne olabilir?

 O halde devam edebilir miyiz?

 Kötü şeyler daha önce de oldu. Tevrat’ı okuyun. Kendi tarihinizi okuyun. Bizler Yahudi’yiz. Acı çektik.

Lütfen. Kendinizi mahkemeye tanıtın.

Benim adın Kuhn. Onun babasıyım. Onun babasıyım ama buna rağmen bu utanca dâhil oldu. Size yardım ettiğini bilmek beni incitiyor. Çünkü o böyle bir evlat. Söyleyecek sözün var mı baba?

 Her zamankiler dışında?

 Bakın… Mısır’daki kölelikten kurtulduğumuz zaman vaat edilmiş toprakları bulduğumuzda, ne oldu?

 Yine günahkârların şehirlerinde esaret altında kaldık. Tekrar özgür kaldığımızda tapınağı inşa ettik. Ne oldu?

 Romalılar, onu yerle bir ettiler. Masada’da ne oldu?

 İspanya’da?

 Ya Rusya’da?

 Peki ya burada?

 Anladığım kadarıyla tanık anlaşmanın bozulmasının sürekli hale geldiğini ifade ediyor. Sırf belirgin olmak adına siz Tanrı’yı suçluyor musunuz yoksa savunuyor musunuz bayım?

 - Bana kalırsa Bay Kuhn’un söylediği şey…

- Kendi adına konuşabilir.

Ceddimiz, atalarımız, ailelerimiz hepsi acı çektiler. Fakat dinlerinden vazgeçmediler. Bu yüzden hala buradayız. Bu inancımızın sınanmasıdır. Tıpkı atalarımız gibi biz de bu sınavı vermek zorundayız.

- Burada olmayı biz mi istedik?

 - En karanlık zamanlarda Tevrat’ın ateşini yanık tuttular. Aynı şeyi yapmalıyız. İnancımızı korumalıyız. Kalplerimizi saf tutmalı ve dua etmeliyiz.

- Neden?

 Tanrı bize ihanet ettiyse, neden?

 Asıl mesele…

- Asıl mesele iyi bir Yahudi olmaktır.

- İyi Yahudi’ymiş! Asıl mesele inancı korumaktır. Bir sınava tabiyiz! Bu sınavlar anlaşmanın bir parçası mı?

 Musa’ya sınavdan söz eden oldu mu?
Aynı Mezmur’da bizlere “çöldekilerin varisleri de aynı yasaya tabiidir kanunlarıma uymayanlar varlığımı sorgulayanlar ve emirlerime riayet etmeyenleri yıkıma uğratarak cezalandıracağım.” der. Bay Kuhn’un söylediği Tanrı’yı suçlamadan önce, kendimize bakmamız gerektiğidir. Belki de anlaşmayı bozanlar Tanrı değil de, bizlerizdir. Evet, evet. İşte. Yanıtı burada. Yane mipney khatatenu. Kendi günahlarımızdan. Ya da sizin günahlarınızdan. Belki de tüm suçlular, sizlersiniz. Teşekkür ederim. Mahkemeye katılıyorum. Bu bir cezadır.

- Mahkeme böyle bir şey söylememiştir.

- Yine de arkasındayım. Bazı Yahudiler Tevrat’a sırtlarını dönmüştür. Daha iyi bildiklerini sandılar. Evlatlarımız şehirlere gittiler. Güzel bir şapka taktılar elbiseler aldılar, sosyalist, siyonist kapitalist ya da anarşist oldular. Bunları Tanrı bilir. Ve kutsal metinlerdeki her şeyi unutmaya başladılar. Yani demek istediğin tüm bunlar benim hatam, öyle mi?
Tanrı benimle ilgili hayal kırıklığı yaşadığın için tüm Yahudi halkını cezalandırıyor mu?

 Öyle mi?

 Ne yaptığına bir bak! Tanrı’yı yargılamak mı?

 Seni duyamayacağını mı sanıyorsun?

 O burada değil mi sanıyorsun?

 Düzeni bozmayalım. Sizler Yahudi’siniz değil mi?

 En çok yasalara saygı göstermeniz gerekir. Ben suçlandığıma göre bir tanık çağırmak isterim. – Devam et.

 - Bu bey. Adınız?

 Zamkevitz’den Ezra Shapira. Yanlış bir şey mi yaptım?

 Hayır, hayır, hayır Zamkevitz’li Ezra. Galiba buraya Zamkevitz’den hahamla geldiniz. Söyle, Ezra Shapira Zamkevitz’de Tevrat’a sırt çevirenler oldu mu?

 Hayır efendim. Zamkevitz’de Tevrat sevilir. Şabat günleri tüm dükkânların kapı ve camları kapanır. Kutsal kitaplarına gömülenler derin bir sessizlik yaratır. Dünya suskunlaşır. Her erkek omuzlarına tallet alır. Bayramlarda, düğünlerde, iş günlerinde Tevrat daima soluduğumuz havadadır. Sefaletimize rağmen bize bir yuva ve makamdır. Sarayımız orasıdır ve bizler de gölgesinde kavilleşiriz.

-Peki, ne oldu o halde?

 Onlar geldi. Tüm yaşlı insanları öldürdüler. Onları bizim gömmemizi sağladılar. Kendi annemi ben gömdüm. Parmağından yüzüğünü almaya ve onlara vermeye zorlandım. Sen iyi bir Yahudiyken Tanrı’nın neden seni annenin mezarını yapmakla cezalandırdığını söyleyebilir misin?

 Neden benim gibi kötü bir Yahudi değil de sen cezalandırıldın?

 Ben iyi bir adam olduğumu söylemedim. Deniyorum ama iyi biri miyim bilmiyorum, sen kötü biri misin bilmiyorum. Onu örnek alalım. Onu tanımıyorum. Beni de tanıyacaksın. Tasalanma.

O halde Tanrı zayıfı cezalandırma hakkını da saklı tutuyor.
Bu anlaşmada var.
Asıl soru, bu iyi adamı cezalandırmayı neden seçtiği?
Neden Hitler’i değil mesela?
Bir yanıtı olan var mı?

- Tanrı böyledir.

Demek ki bir şeyleri yanlış yapmış olmalıyız. Kendi vicdanlarımızı sorgulamak zorundayız. Kanunda ceza suça orantılı olmak zorundadır. Hangi suç böylesine bir cezayı haklı gösterebilir?

 Çocuklar, bu kampta çocuklar var. Küçük çocuklar neden bir cezayı hak eder?

 İzin verir misiniz?

 Ceza her zaman suçla orantılı olmaz ne yazık ki. Bir tufanla Nuh dışında herkes yok oldu. Tanrı, İbrahim’den oğlunu kurban etmesini istemişti.

-Efendim, annem iyi bir kadındı. Asıl hata bunu kişisel almaktır. Tanrı bireylere karşı tavır sergilemez. O Yahudi halkı ile anlaşma yapmıştı Ezra Zamkevitz ile değil. Bu kişisel değil. Sormak isterim Ezra… Tanrı’nın kişisel olarak kullanılmadığını hiç gördün mü?

 Tanrı’yı kullanmak mı?

 Tanrı’yı kullanmak bana mı kalmış?

 Tanrı’dan başka kişisel olmayan nedir biliyor musun?

 Hayır. Hava. Evet sadece hava. Belki de şimdilik yorumlarımızdan cezalandırma sözcüğünü çıkarmalıyız. Bir şey sorabilir miyim?

 Ezra, sormak istiyorum…

Annen iyi bir Yahudi miydi?

 Böyle bir şeyi nasıl sorabilirsiniz?

 Burada bile olsa?

 Bunu açıklamama izin ver. Arınmadan söz edelim biraz.

Tarihte iki kez belki burada yeniden tekrarlanmak üzere. Tanrı öyle korkunç yıkım yarattı ki bunlardan sonra hiçbir şey aynı olamadı. Hiçbir şey aynı olmadı çünkü zamanla anladık ki her şey daha iyiye gitti. Tanrı’nın bir cerrah olduğunu düşünün. Ve vücudu kurtarabilmek için kangren olmuş bir kolu ya da bacağı ayırması gerekiyor. Bu vahşice görünebilir. Acı vericidir. Ama aynı zamanda sevgidendir. Biz böyle bir dönemden geçiyorsak bu ne olabilir?
Bir ceza değil, bu arınmadır.

- Ben de bir şey sorayım.

- Bekleyin. Burada zaman hiç yok. Bu arınma hikâyesi anlaşmanın içinde var mı?

 Hiç “tüm tavırlar konu dışı üzerinize tufan göndereceğim” demiş mi?

 Bazen sırf değişiklik olsun diye mi köpeklerin zoruyla bir araya getiriliyorsunuz ve bir kampa yerleştiriliyorsunuz?

 Madem sordun…

İlk arınma büyük tufan. İkincisi ise Nebukadnezar’ın yaptığı tapınağın yerle bir olmasıdır. Bizler Babil’de sürgüne gönderildik. Bizler ülkesi olmayan bir ulustuk. Toprağımız olmadan dünyanın her yerine dağıldık. Sadece Tevrat’ın bilgisini ve yüce Tanrı’nın sevgisini alarak ülkemizden ayrıldık. Eğer orada kalmış olsaydık, çok fazla şey sağlayabilir miydik?
Çölün ortasında bir kabile olacaktık, hepsi bu. Acı vericiydi, ama aynı zamanda güzeldi. Ya şimdi felaket benzeri bir şeyi yaşıyorsak?
Ya sağ kalanlar kutsal kişiler olacaksa ve gelecektekilere bilgece ve anlayışlı bir yaşam sunacaklarsa?

 Ya bunun sonucunda büyük bir iyilik doğarsa?

 Nasıl iyi bir şey?

 Nereden bilebiliriz?

 Belki de Mesih’in bizzat söylediği gibi olur. Belki İsrail’e dönüş yaşanır.Peki sonra?

 O zaman harika bir şey olur.

-Evet, gördünüz mü?

 Belki adi insanlar yerine annen gibi iyi bir kadının ölümü için bir neden vardır. Çünkü onlar soykırımın kurbanlarıdır. İnsanlar kurban oluyorlarsa bu en iyisi için olmalı. En güzeli için.

Idek’i çağırabilir miyim?

 Tanığa soru sorabilir miyim?

 Önce Idek’i çağırabilir miyim?

 Konu bağlantılı. Mahkemeye atalarımıza Masada’da ne olduğunu anlatabilir misin?
Masada, büyük Herod tarafından dağa inşa edilmiş bir kaleydi. Savaşta gerekirse diye, çevresinde büyük bir hendek bulunuyordu. Elbette hiçbir insan ölüme karşı duvar öremez. Herod öldü ve Romalılar geldi. Tapınağı yok ettiler. Büyük isyan çıktı. İsyanda, asiler dağlara doğru Masada’ya kaçtılar. Romalılar kuşatmaya aldılar. Asilerin açlıktan ölmesini istiyorlardı. Bu yüzden dağın eteklerine devasa bir duvar ördüler. 15.000 kişilik Roma askerine karşılık 1000 kadar Yahudi savaşçı vardı. O baharda, asiler köle olmaktansa ölmenin daha iyi olacağına karar verdiler. Seçilen 10 kişiye tüm diğerlerini öldürme görevi verildi. 10 kişi kaldığında biri diğer 9′unu öldürecek ve son adam ise intihar edecekti. İki kadın bu katliamdan saklandılar ve öyküyü anlatmak için yaşadılar. Bu savaşçılar nasıl insanlardı?
En iyi ve en cesurları. İsrail’in çiçekleriydiler. Onlar şehittiler. Ve yine Romalılarca ezildiler. Bir anlamda öyle ama Romalılar asıl ne istiyordu?
Yahudilerin Romalı gibi yaşamalarını ve Tevrat’ı terk etmelerini.
Peki Romalılar şimdi nerede?
Toprak oldular. Peki ya Tevrat?
Hala var, hala yaşanıyor hala dünyayı aydınlatıyor. Teşekkür ederim. Gördüğünüz gibi, umudumuzu yitirmemeliyiz. Eğer Tanrı’nın planının bir parçası ise bu acımız bir ayrıcalıktır. Bu acıyla insanları arındırabileceksek şanslı kişileriz. İnancınızı almalarına izin vermeyin. Sadece güçlüyse büyüyebilir. Küçük ateşler rüzgârla sönüp gider ama büyük ateşler daha büyüklerine neden olur. Hitler ölecek. Savaş bitecek. İnsanlar ve Tevrat ise yaşayacak. Kesinlikle. İşte burada. Tevrat, yaşayacak. Bu yüzden Tanrı’ya güvenmeliyiz. Tanığa soru sorabilir miyim?

 Ona değil, önceki dostumuz Ezra Zamkevitz’e.

Özür dilerim, ben tanık değilim. Hiçbir şeye de tanık olmadım, Tanrı hakkında olmadım.Ben eldiven yapıp satarım. Eskiden yapıp satardım aslında. Annenin kurban olduğuyla ilgili hâkimin sana söyledikleri daha iyi hissetmeni sağladı mı?

 Evet efendim. Tanrı’nın bir soykırım ortaya çıkardığını söyleseler bile mi?

 En iyi Yahudilerin kurban edildiğini?

 İyi mi, kötü mü hissetmemi tercih edersiniz?

 Sadece gerçeği istiyoruz. Ben gerçeği bilemem. Böyle şeyler neden olur bilmiyorum. Ben eldiven yapıp satardım. Artık oturabilir miyim?

 Lütfen. Bu sorulara nasıl yanıt vereceğimi bilmiyorum.

Öyleyse acı çekmek, Tanrı’nın emri. Doğru mu?
Diğer deyişle Mengele Tanrı’nın bir emri. Hitler Tanrı’nın bir buyruğu. Bu doğru mu?
Nahoş görünebilir ama bu mümkün. Nebukadnezar İsrail’i ele geçirip tapınağı yağmaladı ve insanları Babil’e sürgüne gönderdi. Tanrı ona “Hizmetkârım Nebukadnezar” diyordu. O bir neşterdi ve Tanrı ise cerrah. Neşterden nefret edebiliriz ama cerrahı severiz. Eğer Hitler, Tanrı’nın buyruğunu yapıyorsa o halde mantık, Hitler’in karşısında durmanın Tanrı’nın karşısında durmak olduğunu söylüyor. Hitler’e karşı tavır almak yanlıştır. İçinizde buna inanan birileri var mı?

 Bunun doğru olmasının bir ihtimali var mı?

 Bu çılgınlık… Değil midir?

 Kimden söz ediyorsun?

 Düzeni bozmamalıyız. Düzen içinde kalmalıyız. Koğuş liderimizi çağırmak istiyorum. İstediğin kadar çağır. Onu çağıramaz, o Yahudi değil. Mahkemeye tüm gün ne yaptığını anlatmanı istiyorum. Ne yaptığımı biliyorsun. Sürekli sizi gözetiyorum. Sizler bebeklerim gibisiniz. Ben de anneniz sayılırım. Neden?

 Neden böyle bir görev üstlendiğini bizimle paylaşır mısın?

 Bana bir seçenek sunuldu. Bunu istediler çünkü ben Almanca biliyorum ve beynimi de kullanabiliyorum. Eğer yeterince aklınız olsaydı siz de yapıyor olurdunuz. – Lanet olası serseri! Kapa çeneni!

- Canınız cehenneme! Sanırım hayır da diyebilirdin. Yaşamak istedim tamam mı?

 Bu yüzden yapıyorum, yaşamak istiyorum! Senin tam aksine yani pislik torbası daha geldiğin gün pes etmiştin.

- Yaptıklarından utanıyor musun?

 - Canın cehenneme. O zaman neden ne yaptığını anlatmıyorsun bize?

 Sana cevap vermek zorunda değilim. Mahkemene ya da Tanrı’na da öyle. Tanrı ile buluşmaktan endişem yok benim. Ama söyleyeyim, yaptığım şeyin sonderkomando’ların [özel birim, özel kuvvetler] yaptıklarıyla kıyaslanması mümkün değil! Onlar diğer Yahudileri gaz odasına gönderdiler. Kapılarını da kendileri kilitlediler. Onların kaşıklarını aldılar ve diğer Yahudilere sattılar. Tümü kaşıklardan birer servet edindi. Ama kendi dindaşlarını ölüme yolladılar. Bana yüklenme. Hayatta kalabileceğini düşünüyor musun?

 Belki. Belki de hayır. Yine de bu bok çuvallarından daha şanslıyım. Profesör Schmidt’in dediğine göre, tüm bunlar yaşanırken… Sana Tanrı’ndan bahsedeyim biraz. Buradan canlı çıkmak istiyorum tamam mı?

 Günün birinde, bu savaş bitecek. Belki de onlar kaybedecekler. O zaman da ben dışarıda olacağım. Tek yapacağım, o zamana dek hayatta kalmak. Bunu nasıl yaparım?

 Beni ne öldürebilir?

 Onlar. Peki nasıl durdururum?

 Onları hoşnut ederek. Peki nasıl yaparım bunu?

 Sizleri düzende tutarak. Başıma gelecek en kötü şey ne?

 Öldürecekleri Yahudiler biterse ardından beni öldürürler! Bu kadarınız öldüyse sonu ne zaman?

 Daha bugün bir tren geldi. Bugün bu Polonyalılarla dolu tren geldi. Ne yaptım biliyor musunuz?

 Sevindim! İşte bunu yaptım. Ve sonra alışkanlık sonucu olsa gerek şükürler olsun dedim! – Aşağılık domuz!

- Hey, hey durun, dinleyin! Dinleyin! Bakın! Beni hırpaladılar mı?

 Hayır. Neden biliyor musun?

 Çünkü o pisliklerin çalışmasını ben sağlıyorum. Burada, Tanrı’n benim. Ben! Ve sizin Tanrı’nız, İbrahim’in Tanrı’sı bizim için bir şey yapmıyor! Aksi halde bana teslim edilmezdiniz. Kes! Ona bir soru daha sorabilir miyim?

 Mecbur musun?

 Başka bir tanıkla devam edemez miyiz?

 Bunun yardımı olduğunu sanmıyorum. Profesör Schmidt, bu felaket sona erdiğinde dünyanın daha iyi bir yer olacağını belki Mesih’in geleceğini belki İsrail’e döneceğimizi söylediniz. Peki kim hayatta kalabilecek?

 Koğuş liderleri, sonderkomandolar [özel birim, özel kuvvetler], ya başka?

 Adi, acımasız kan emici ve vicdansız olanlar. Ne tür bir Mesih onları halkı olarak isteyebilir?

 Böyle insanlardan nasıl bir İsrail kurulabilir?

 Tecrübe, anlayış ve bilgeliğe sahip bir ulus kurulabilir mi?

 Onlar kuramaz, Tanrı kurar. Nasıl?

 Bizler bilemeyiz. O her şeye kadirdir. Her şeye kadir öyle mi?

Madem her şeye kadir, neden insanları gaz odalarına yollamadan arındıramıyor?

O en kudretlidir. Hem kudretli hem adil olamıyor mu?
Madem çok kudretli, bunu durdurabilir demektir ama yapmamayı seçiyor çünkü adil olamıyor. Ya da bunu durdurmak istiyor fakat başaramıyor. Bunun yanıtı son derece basit. Bunu İbranice öğrendiğin günlerden bilmeliydin. Yanıt özgür irade. Evet dünyada kötülük var çünkü Tanrı insana özgür irade vermiştir ve kötülük yapmayı da seçebilir, bu gayet basit. Demek basit?
Bizler kukla değiliz. Seçebiliriz. Her zaman bir seçim vardır. Özgür iradeymiş! Özgür iradesi batsın! Size bunu göstereyim.

Lieble nerede?

 Lieble, ayağa kalk haydi. Hâkim söz verene kadar bekleyin. Lieble’ye oğullarını sorun ve sonra da özgür iradeyi konuşalım. Lieble’yi çağırıyorum. Sen kimseyi çağıramazsın. Tanıkları hâkimler çağırabilir. Ben çağırmak istiyorum. Mahkemeye oğullarından bahset.

-Anlatmak istemiyorum. Eğer o yapmazsa ben anlatırım. Mahkeme konuşmanızı istemedi! Burada düzen korunacaktır! Onun köyüne geldiklerinde…

-Kendim anlatırım. Madem anlatılacak bu benim ağzımdan olmalı. Ben Hoengen’dan geliyorum. Aachen yakınlarında bir yer. İnfaz birlikleri geldi.

Ne zaman mı?

 Sanki bir asır önce gibi. Sinagogun kapılarını yıktılar. Tevrat’ı ve kitabeyi yaktılar. Ve hepimizi oraya topladılar. O an hepimizi orada yakacaklarını sanmıştık. Keşke öyle olsaymış. Çocukları bizden aldılar. Benim üç oğlum vardı. En büyüğü şimdi 7 yaşına basacaktı. Öylesine güzeldi ki. Bunun bir önemi yok artık. Çocukları bir kamyona bindirdiler. Peşlerinden koştum ve bağırdım: “Lütfen, oğullarımı verin, oğullarımı verin” dedim. Subaylardan biri beni duydu. Aracı durdurdu ve sordu:
“Hangileri senin?” Onları geri alabileceğimi sandım. Ona üç oğlumu da gösterdim. En büyüğü ağlıyordu ve diğer ikisi de… Hayır, bunu anlatmayacağım. Subay bana… “Üç yakışıklı oğlun var. Sana ne yapacağını söyleyeyim. Birini seç. Sadece birini.” “Birini seç ve onu yanına alabilirsin.” dedi. Çocuklar onu duydular. Ellerini uzattılar öylesine korkmuşlardı ki… Bana ulaşmaya çalışırken tek söyledikleri: “Lütfen. Beni seç” oldu. “Beni seç.” Bu beyefendi her zaman seçimimiz olduğunu söyledi. Ben hangisini seçmeliydim?
En küçüğü?
En büyüğü?
Zayıfı mı yoksa güçlüyü mü?
 Sen hangisini seçtin?
Hangisini seçmeliydim?

Söyleyemem. Mahkeme sizi dinledi.
  • Özgür irademiz olması gerekir ama…
  • Affedersiniz. Ben özgür irade istemiyorum. Ben oğullarımı istiyorum. Tabii, elbette. Özgür iradeden söz ediyorsunuz benimki nerede o halde?

 Hangi seçimi yapabildim?

O subayın bir seçimi vardı. Benim değil. Özgür iradem nerede şimdi?

 Savaş sona erecek. Hitler ölecek. İnsanlar ve Tevrat yaşayacak. İnsanların yaşayacağını söylüyorsun ama yarın sabah bu odadakilerin yarısı, ölmüş olacak. Onların anlaşmada hisseleri yok mu?

 Onların payı tanıklık etmek. Ateşi canlı tutabilmek için. Baba, sen her zaman Tevrat’a bağlı yaşadın. Yaşadığımı biliyorsun. Tevrat hırsızlık hakkında ne söyler?

 Bu yanlıştır. Peki bu kampta ayakkabılar hakkında bu kural var mı?

 Ne?

 Koğuş amiri. Ayakkabıların çamurlanmaması için yağlanmaları gerek ama yağ yok. Sizin kurallara uymanızı sağlamaksa benim görevim.

Bize ayakkabılar için yağ veriyorlar mı?

 Fazladan çorba vererek satın alıyorum. Resmi bir yetkiliden mi?

 Şurada yatan suratsız soyguncudan. Ben makine bölümünde çalışıyorum. Ve her fırsat bulduğumda biraz yağ alıyorum. Yani bu yağ çalıntı?

Evet. Çalıntı. Hepimiz bunun bir parçasıyız. Peki Tevrat hırsızlık hakkında ne der?

Mitzva 194 önce çalınanın sahibine geri verilmesini emreder. Burada herhangi biri yağını makine bölümüne iade etti mi?

 Hayır. Etmedik. Yapamazdık. Hayır mı?

 Ben de öyle düşünmüştüm, yani hepimiz, hatta babam bile… Burada hepimiz hırsızız.

Evet. Çünkü başka seçeneğimiz yok. Teşekkür ederim.

Seçenek yok. Özgür irade yok.

Bu yer de bunun için yapıldı. Bizi suçlu olmaya zorlamak için. Mahkûmlar olarak insandan daha aşağılık görünmemizi sağlamak için. Bizi çırılçıplak soyduklarında ve sırıttıklarında özgür irademiz nerede?

Üstümüze işediklerinde irademiz nerede?
Kesinlikle. Sonunda biri söyledi. Özgür irade mi istiyorsunuz?

Tüm özgür irade onlarda. Tıpkı tüm ekmeğin, silahların, lanet kahvenin, sigaraların olduğu gibi.

Özgür irade arıyorsanız onlarda.

Kimin öleceğini ya da kalacağını onlar seçiyor. Biz neyi seçiyoruz?

 Buraya gelmeyi seçtik mi?

 Eğer Tanrı özgür irade verdiyse lanet olası Nazilerden de payımızı verdi işte!

Tanrı’nın savunması adına söyleyecek sözü olan var mı?

 Bakın, bunları zorluk çıkarmak için söylemedim. Çünkü siz sonunda her şeyin güzel olacağını söylemiştiniz. Sonunun güzel olmasını ben de isterim. Çünkü evlatlarım çok güzellerdi. Ve onlara bakmaya çalışmıştım.

- Elbette.

- Elbette baktın. Hiç haber aldın mı?

 Buradalar mı?

 Onların ikisi ikizdi. Ve söylendiğine göre Mengele ikizleri severmiş. Daha iyi davranılırmış onlara. Çünkü onlara ilgisi varmış. Mengele bile onlarla ilgileniyor ama Tanrı umursamıyor.

Kes şunu!

Kendi cennetinde oturuyor ve bulutları aşıp olanları göremiyor!

- Job, bölüm 22. – Ne?

 Tanrı’nın ilgisizliği bu yaşananlara bir emsal oluşturamaz. Bu Job’ta yazılı. Ne güzel. Aynı zamanda bizim değil de Tanrı’nın gaz odasına girmesi gerektiği yazılı mı orada?

 Biri onu bu düşünceleri kafama sokmaktan alıkoysun! Bu tür karmaşaların daha büyük bir olayın habercisi olmaları her zaman mümkündür. Bizim barındıracağımız ateş saf bir ateştir ve altın çağı başlatacak olan da odur. Eğer oğulların bu amaçla alındılarsa birer şehit olarak kabul edilirler. Şehit olabilmek için bir insanın şehitliği seçmesi gerekir. Kaderimiz yüzünden şehit olmuyoruz, ırkımız yüzünden oluyoruz. Tevrat yüzünden de değil, ecdadımız yüzünden. Ama o burada.

Kim?

 Tanrı. Burada olduğunu biliyorum. Hem de onu pek anlamasam bile. Bazen bahar zamanı, güneşin sıcaklığı ilk vurmaya başladığı anlarda birkaç kardelen görüverirsiniz.

Kim bilir?

 Sence askerler aynı sıcaklığı hissetmiyor mu?

 Arkalarında hissediyorlar, doğru. Ama benim hissettiğim gibi değil. Ben onu hissediyorum. Asker bunu hissedemiyor. O sıcaklık üniformasından içeri işlemiyor. Onun yerine geçerdim. Ama Tanrı’nın gaz odasına girmesi ile ilgili söylediklerinde haklı olabilirsin. Belki de burada yaşanan şey budur. Belki o da… Bizimle acı çekiyordur.

-Tanrı’nın acı çekmesi kime yarar?

 Düşmanlarımıza ölüm meleğini gönderecek bir Tanrı’ya ihtiyacımız var. Peki…

O nerede?

 Tanrı hakkında pek şey bilmem. Belki Tanrı hiç değişmez, belki de değişir. Belki de tamamen kudretli değildir. Belki kendini tamamlamak için bize ihtiyacı vardır. Belki bu yüzden biz yaratıldık. Bu koşullarda nasıl tamamlayacağımızı düşünmek dahi çok zor. Evet ama yine de Baranowicz kasabasında bizleri Purim’de katlettiler. Ve haham onlara bağırdı. “Bugünün ne olduğunu sakın unutmayın! Lehayim!” Ve onu vururlarken o dua etti. Ama siz, durmadan bu kötülüğün nereden geldiğini soruyorsunuz. Ya tüm bu iyilik nereden geliyor?

 Yani sen de çocuklarını onun aldığını düşünüyorsun. Koğuş lideri bile böyle düşünüyor. O savaşın sona ereceğine ve Nazi’lerin kaybedeceğine inanıyor. O bile iyiliğin kazanacağına inanıyor. Ya ben ne biliyorum?

 Tek bildiğim onun neyi yapıp, neyi yapamayacağı. “Sabahlara ben hiç emir verdim mi?

 Alacakaranlığı yaratan ben miydim?

 Hiç cehennemin derinlerine yürüdüm mü?

 Gerçek ışığın yolu hangi yol ola ki?

 Kim yoktan var olabilmiş?

Bağışlayın hâkim. Konuşabilir miyim?

 Sanırım mahkemenin nihai kararını duymak isterim. Lütfen.

Hayır. Bu önemli. Benim için çok önemli. Yargılamayı siz başlattınız ve tamamlamalısınız. Bu süreci devam ettirmeli emsal için alıntı yapmalı ve duyurmalısınız. Bizim insan olmadığımızı düşünüyorlar ama biz insanız. Bunu bizden alamayacaklar. Evet elbette ama sanıyorum doğal bir sonuca ulaştık.

- Bu durumda…

- Bize yasaları verdi. Ve onları tartışma hakkını da. Böylesine korkunç bir konuda bile olsa bence bu da bir ibadettir. Hayır, hayır. Bunları tartıştığımızı duymak bir rahatlama veriyor. Bizi dinlediğini ve bizimle olduğunu hissettim çünkü.

Evet. Peki… Toparlamak için… Genel olarak bizler Tanrı’nın aklından geçenleri bilemeyiz. Tanrı çok büyüktür. Ve tek yapabileceğimiz, dua etmek inançlı olmaktır. Hitler ölecek. Savaş sona erecek.

Hayır, hayır, hayır, hayır. Bu işe yaramaz. Bizden kanıt yerine tahmin kabul etmemizi istiyorsunuz. Hayır. Eğer bu oyu kullanacaksan ben de suçlu oyu kullanırım ve tartışma yine başa döner. Kesin olan şey Tanrı’nın aklındakini asla bilemeyeceğimizdir.

- Onun seçimleri bizimkiler gibi değildir. – Tanrı’nın aklındakini bilemeyiz… – Bu yüzden de tahammül etmek zorundayız. – Zaten onun zihnindekiyle ilgilenmiyoruz! Onun anlaşması. Bunun iç yüzünü bilmek zorunda değiliz. Bunların tümü yazılı. Sadece şartların ihlal edilip edilmediğine karar vermemiz gerek. Şu öğrenciniz nerede?

 Öğrenciniz nerede?

 Mezmur. Mezmur kitabına dönelim. Bize onu anlat. Hepsini mi?

 Çok uzundur. Eğer Mezmur’dan söz edersek bir yerlere varabileceğiz. Unuttum. Hangi Mezmur’du?

Seksen birinci. Davud’un tahtı sonsuza dek var olacak ve onun varisleri… Davud’un tahtı sonsuza dek var olacak ve onun varisleri…
Anlaşmada yazan da buydu. Tanrı Yahudi halkının yaşamasını garanti ediyordu.
Tanrı’nın suçlu olduğunu söylüyorum çünkü insanların yaşaması artık kesin değildir.
Hayır. Yanılıyorsunuz. Bir halkın varlığı nasıl durdurulur?

 İnan bana, planları bu. Bizi temizlemek. Çok saçma. Buraya gelmeden önce tüm hayatımı Zamkevitz’de geçirdim. Buranın kapısından girdiğimde ise hayatımda görmediğim kadar insan gördüm. Bir saat içinde hayatımda gördüğümden fazla insan gördüm. Düşündüm… Nasıl bu kadar insan hayatta olabiliyordu?

 Ama şimdi nasıl bu kadarı ölebilir diyorum. Önemli olan şu ki, sayıların bir önemi yok. Bir çocuğun tüberkülozdan ölmesi korkunç bir şeydir. Milyonlarca ölümden daha kötüdür. Çocuk öldüğünde ya bunun bir amaca hizmet ettiğine inanırsınız ya da sınavdan geçemezsiniz. Tanrı’nın düşüncelerini bilemeyiz. Onun düşüncelerinden bahsetmiyoruz. Vaatten söz ediyoruz! Hayatta kalabileceğimize dair bize verilen sözden. Bir halk gibi yaşamaktan ve yok edilmemekten. Ama Yahudiler dünyanın her yerindeler, sadece Avrupa’da değil. Kardeşimin Woudge’da bir arkadaşı var, bana anlattı. Sence bizi burada yok ederlerse kardeşinin arkadaşı huzurlu yaşayabilir mi sanıyorsun?

 Belki biz sonuncuyuz. Belki de tamamen yok olmak üzereyiz. O halde bu odadakilerin kutsal kişiler olduğunu da düşünebiliriz. Bu yüzden neye karar vereceğimiz önemli. Eğer biz sonuncuysak hikâyeyi de biz bitirebiliriz. Hemen burada bitirebiliriz.

Hz. Musa’nın Sina’da 3500 yıl önce başlattığı hikâyeyi sona erdirebiliriz. Son bulabilir, anlaşmayı biz bozabiliriz. Yani, senin için geldiklerinde… “Biz artık Yahudi değiliz açın kapıları eve gidelim” diyebileceğini mi sanıyorsun?

 Bizler Yahudi’yiz ve daima da öyle kalacağız. Bizim için bir şey değişmiyor çünkü burada suçlanan bizler değiliz. Burada suçlanan Tanrı, bizler değil. Susmanızı söylüyor.

Anladım. Benzer olduğumuzu söylüyor. Daha doğrusu Nazilerle ortak bir tarafımız olduğunu. Tercüme ediyorum! Kötü olabilirim! İstediğiniz kadar bağırın. İsterseniz beni öldürün, yarın nasılsa ölmüş olacağım. Sizce bu evrende kaç tane yıldız vardır?

 Bağışlayın ama ben… Ben ölmeden önce Paris’te bir fizikçiydim. Gökyüzünde milyonlarca yıldız var. Bizim galaksimizde. Sadece bizim galaksimizde. 1-2-3 diye saymaya başlasak sonuncu yıldızı saymak ne kadar sürer sizce?

 Bu bile 2500 yıl sürer. Sadece bizim galaksimizdekileri saymaktan söz ediyorum. Tüm bu yıldızları Tanrı mı yarattı?

 - Şüphesiz. Kâhin Amos’un anlattıkları…

- Niçin?

 Anlayamadım?

 Milyarlarca yıldızı yarattığını söylüyoruz. Ve sadece bizim galaksimizde. Bunları kaçı bilmediğimiz gezegenler?

Buna karşın, tüm dikkatini küçücük bir gezegene dış halkanın sonundaki ufacık bir yere odaklamış. Ve sadece tüm gezegene bile değil. Sadece Yahudilere. Tanrı milyarlarca yıldızı yaratan Yahudilerle bir kontrat yapıyor. Sadece onlarla. Ve sadece tüm Yahudilerle değil çünkü benim gibi Yahudiler sayılmıyor. Peki söyleyin bana. Yahudileri bu kadar sevdiyse neden diğer her şeyi yarattı?
Neden evreni, yıldızların yerine Yahudilerle doldurmadı?
Amacı neydi?

 Amacını bilmiyoruz. Bana da inanılmaz geliyor. Ama tüm evren içinde, o bizleri seçti. Bu inanılmaz değil. Çılgınlık bu! Kesinlikle doğruluk dışı. Yeni doğmuş bebekler kendini evreni merkezi sanırlar. Emerek süt ürettiklerini sanırlar gözlerini kapadıklarında dünyanın yok olduğunu sanırlar. Ve yanılırlar. Orta çağda insanlar güneşin dünyanın çevresinde döndüğünü sanırdı. Yanılıyorlardı. Bu o sırada nerede durduğunla ilgili bir algılama olayıydı. Tanrı için de aynı şey. Aynısı. Düşünün. Lütfen bir düşünün. Eskiden 50 Tanrı’sı olan halklar vardı. Biri mısırın büyümesi, biri nehrin yükselmesi için ve dahası. İnsanlar toplumlarına Tanrı’ların görüntülerini uyarladılar. Çok Tanrı’lı halklarda pek çok lider pek çok güç merkezi vardı. Yeni fikirlere karşı çok tutucuydular. Mısırlılar gibi.

Ardından Yahudiler ortaya çıktı. Büyük bir fikirle. Çok büyük. Sadece tek bir Tanrı vardı. İnanılmaz.

Peki ne oldu?

 Tüm güçlerin tek bir kişide toplandığı bir toplum oluşturdular. Kralda. Verimli bir toplum. Sıkı bir birlik. Ve onlar Tanrı’nın kendilerini her şeyden çok sevdiğine inandılar.

Geliştiler. Tanrı’yı kendilerine saklamaya çalıştılar ve kendilerini izole bile ettiler.
Ama sonra biri daha iyi bir fikirle çıkageldi. Hıristiyanlar.
“Evet” dediler. “Sadece tek bir Tanrı var.” Fakat sadece Yahudileri sevmiyor, herkesi seviyor. Yani herkesi fethedebiliriz.
Ve Romalılar buna bayıldı. Din değiştirdiler. Herkesi fethettiler.
Tek Tanrı. Tek kral. Her şeyin yanıtı bu. Her şey güç ve mücadeleyle ilgili. Ve sizler… Sizler kaybettiniz. – Öyle mi?

 Romalılar gitti ama.

- Çünkü… Birinin daha iyi bir fikri vardı.

Hitler’in bir fikri var. “Tek Tanrı var ve o da benim.” Burada Hitler Tanrı mı değil mi?

 Biz hala buradayız. Bu gece için buradayız. Sen Tanrı’yı inkâr ettin. Bu sana ne kazandırdı?

 Ne?

 Burada Tanrı’yı inkâr edenler de var. Din değiştirdiler. Başkasının eşini çaldılar, Tevrat’a sırt çevirdiler. Affedersiniz, o benden söz ediyor. Burada ölümle burun burunayız ve onun yegâne derdi benim evliliğim. Sana ne sağladı?

 Şimdi benden farkın ne oldu?

 Ne kazandın?

 Lütfen. Lütfen, bir amacı var. Bu çocuklar, oğlum gibi, bu adam gibi eğitimli insanlar. Bizim göremediğimiz gerçeği gördüklerini söylüyorlar. Ama işte buradalar. Hepsi aynı. Ölümle yüzleşiyorlar. Ricard’a bakın. Dışarıda pek çok dostu olan zengin bir adamdı. Ama burada korkuyor. – Ve hala öleceğine inanamıyor.

- Çünkü ben ölmeyeceğim. Sen öleceksin seni dindar ahmak!

- O da seçilenlerden.

- Kimse beni seçmedi kahrolası! Sen de benim gibi sola gönderildin. Ve şimdi korkuyorsun. Çalıyor, aldatıyor ve bizden çok ekmeği olması onu mutlu edecek sanıyor. Sen de dua etmenin hayatımızı kurtaracağını sanıyorsun. 4000 yıldır o aptal takkeleri takıyoruz ve yine de ölümle burun burunayız! Bir eşekarısı var. Tam adı lknoymanide. Tırtılların içine yumurtalarını bırakır. Yumurta çatlar ve arının larvası tırtılı içten yemeye başlar. Oradan çıkmak için bunu yaparlar. Ne tür bir Tanrı böyle bir şeyi tasarlar ki?

 Fakat… Affedersiniz… Benim büyükbabam incir ağaçları yetiştirirdi.

Bir arı var. Eminim biliyorsunuzdur. Bu arılar yumurtalarını çiçeklere bırakırlar. Ve arılar uçacak duruma geldiklerinde polenleri de toplarlar. Başka bir arıyla ya da rüzgârla filan ilgilenmezler. Sadece durup polenleri toplarlar. Onları görebilirsiniz. Ve sonra polenleri diğer ağaçlara götürürler. Kendilerine yararı yoktur. Onu yiyemezler bile. Sadece yaparlar. Güzel bir düzendir.
- Kesinlikle Tanrı…
- Söyler misin… Şu arı bunu tüm incir ağaçları için mi yapıyor yoksa Yahudi olanlar için mi?

 Benle alay ettiniz. Seninle alay etmiyorum. Sadece bir şeylere bebek gibi bakmayı bırakın diyorum.

Erkek olun. Mantıklı erkekler. Mantığınızı kullanın. Bize mantıktan söz ediyorsunuz. Mantık nedir?

 Paris’teki üniversitenizden alındığında Yahudi gibi görünmüyordunuz konuşmuyordunuz, hatta düşünmüyordunuz bile. Ve bizimle buraya tıkıldınız.

Mantık bunun neresinde?

 Çılgınlığın hüküm sürdüğü bir dünyada mantık ne işe yarayabilir?

 Karar hâkimlerin oylarına bırakılacaktır. Özür dilerim, bilgili hâkimler… Oğullarım hakkında yanılıyor muydunuz?

 Her şeye rağmen hiçbir umut yok mu?

 Hayır. Buna alışmalısın. Geliyorlar mı?

 Hayır, öylece geçiyorlar!

Hâkimler karar verecek.

Ben Yahudi değilim. Babamı hiç tanımadım. Bir Yahudi olduğunu bilmiyordum. Ben bir bebekken ölmüş. Annem ise iyi bir Alman’dı. Tekrar evine geri döndü ve kızlık soyadını aldı. Her şey unutulmaya yüz tuttu. Okulda iyi bir çocuktum. Ve iyi bir baba oldum. Evlatlarım Hitler gençlerine katıldılar. Bir yıl önce Gestapo benim için geldi. Soyumu ilk o zaman öğrendim. Sıradan bir Alman’ım sanıyordum. Bir Alman’dım. Yahudilerden nefret eden bir Alman. Dininize dair bir şey bilmem. Burada öğrendim. Buraya gelmeden önce Tevrat kelimesini hiç duymadım. Ama ben tek değilim, bunu anlamak zorundasınız. Yahudilerin pis, düzenbaz ve aykırı olduklarını öğrenerek büyüdüm. Ve buraya gelişimde inandığım her şeyin doğru olduğunu gördüm. Bu yerde kaos var. Pis ve düzensiz. Yahudiler yüzünden olduğunu sanıyordum. Pislikten başka ne olabilir ki?

 5000 insan için sadece bir tuvalet bloğu var. Mesele de bu. Bunun hata olduğunu mu sandın?

 Sence Alman mühendisler birkaç boruyu hata sonucu mu atladı?

 Hayır. Bunun yolu yok, buradaki hiçbir şey tesadüfî değil. Pislik sistemin bir parçası.Tıpkı çitler ve projektörler diğer şeyler gibi. Birer amaçları var. Bu insanlığınızı ve onurunuzu yok etmek için. Bizim insanlık ve onurumuzu. Sürecin bir parçası. Sıradan Almanlara bizi öldürecek dürtüyü sağlamak için sıradan Almanların düşündükleri gibi olduğumuzu göstermek zorundalar. Pis korkak ve Tanrı’sız. Buraya geldiğinde, sahip olduklarını alıyorlar ismini alıyorlar saçlarını kesiyor çocuklarını senden alıyorlar. Karını ve anneni de. Hatta dişlerini bile. Seni insan yapan her şeyi alıyorlar. Tanrı’nızı da almalarına izin vermeyin. Ne kadar aptalca ve faydasız görünse de bu anlaşma sizin. Tanrı sizin Tanrı’nız. Hiç var olmasa bile. Onu koruyun. Elinizden alamayacakları bir şey olsun burada. Elimizden.

Hâkimlerin sayısı 3′tür. Bu yüzden daima bir karar çıkacaktır. Karar ya tam birliktelikle ya da oyların çoğunluğu ile ortaya çıkar. Suçlama, Tanrı’nın Yahudi halkı ile yaptığı anlaşmayı bozması hakkındadır.

Bizi Mısır’dan çıkaran kimdi?

 Sonunda akıllı biri. Bizi Mısır’dan Tanrı çıkardı. Başka bir soru: En başında bizler neden Mısır’daydık?

 O zaman kıtlık vardı. Bizler de sığındık.

Kıtlığı kim yarattı?

 Bu konuda pek bilgimiz yok ama… Kıtlığı Tanrı yarattı. O halde bizi Mısır’a gönderen de Mısır’dan çıkaran da Tanrı’ydı. Kesinlikle. Ardından bizi Babil’e gönderdi ve orada öğreneceklerimizi bize… Bizi Mısır’dan çıkarırken bunu nasıl yaptı?

 Sözlerle mi, görüntülerle mi?

 Mucizeyle mi?

 Musa firavuna sordu… Peki firavun hayır dediğinde?

 Veba başladı. Önce Musa, Mısır’lıların suyunu kana çevirdi. Daha sonra Tanrı, veba taşıyan kurbağalar vebalı sinekler vebalı böcekler yolladı. Tüm hayvanlarını kaybettiler. Veba giderek yayıldı. Ardından İsraeli’lerin yaşadıkları yeri Goşen dışında her şeyi ağaçları, evleri yıkan dolular başladı. Firavun yine de razı gelmedi. Sonra çekirge sürüleri güneşi bile görülmez kıldılar. Ya sonra?

 Tanrı Mısır’ın yeni doğanlarını öldürdü ve bizleri Mısır’dan çıkardı. Yeni doğanların hepsini katletti. Firavun’un yeni doğan çocuğundan değirmendeki kölelerin çocuklarına kadar hepsini. Hepsini katletti. Firavunu katletti mi?

 Hayır. Sanmıyorum, çünkü daha sonra… Hayır diyen firavundu ama Tanrı yaşamasına izin verdi. Onun yerine çocuğunu öldürdü. Tüm çocukları. Sonra İsraeli’lerin kaçmasını sağladı. Mısırlıların altın, gümüş ve eşyalarını almamıza izin verdi. Ve sonra onları takip eden askerlerin hepsini boğdu. Sadece askerlerin izlemelerine engel olacak suyu kapatmakla uğraşmadı. Takibe başlamalarını bekledi ve sonra da yolu kapattı.

Peki ya sonra?

 Sonra çöl. Ve ardından da vaat edilmiş topraklar. Vaat edilmiş topraklar boş muydu?

 Yeni ve işlenmemiş miydi?

 Hayır, orada… Aynen yazıldığı gibi Tanrı’n seni bir toprağa getirdiğinde tıpkı senden öncekiler gibi, eski halkları oradan göndermelisin. Senden daha kudretli ve daha büyük halklar olabilir. Onları yok etme pahasına defetmeli hiçbir anlaşmaya muhatap olmamalı ve onlara zerre kadar merhamet etmemelisin. Bize iyiliğini gösterdi. Bizler onun halkıyız. Ve bize kral Saul’u verdi.

-Peki Amalek halkı Saul’un halkı ile savaştığı zaman Tanrı’nın emri neydi?

 Öğrencinize sorayım. Amalek’i yok et. Onu yıkımın lanetine uğrat. Saul’a merhamet göster, birilerini ayır dedi mi?

 - Hiç kimseyi ayırma…

- Hiç kimseyi ayırma ve öldür. Kadınları, erkekleri bebekleri, çocukları, öküz ve koyunları develeri ve eşekleri öldür. Evet, Saul bunu yapmaya hazırlanırken yolda Kainim’lerle karşılaşır. Ama bunlar Amalek halkı değildir onlarla bir çekişmesi yoktur onlara kaçmalarını salık verir. Peki ya Tanrı’mız Saul’un merhametinden, adaletinden memnun kalmış mıdır?

 Hayır, kalmadı. Saul tüm hayvanları katletmemeye ve kendi halkını doyurmak için kullanmaya karar verdiğinde Tanrı sağduyusundan ve düşüncesinden memnun oldu mu?

 Hayır. Hayır, memnun olmadı. Dedi ki: “Sen Adonai’nin sözlerini reddettin. O yüzden o da seni kral olarak reddediyor.” Bu yüzden Samuel, Tanrı’yı memnun edebilmek için Kral Agag’ı öne getirdi ve Gilgal de onu Tanrı’nın önünde parçalara ayırdı. Saul’dan sonra Batsheba’yı alan Davud geldi. O Hititli Uríah’ı öldürerek karısını kendisine eş olarak almıştı. Yine Tanrı’nın rızasına karşıydı. Tanrı Davud’u bunun için yargıladı mı?

 Bir bakıma bu… Batsheba’ya saldırdı mı?

 - O hikâyenin başka…

- Adonai dedi ki: “Bana günah işlediğin için, çocuklar ölecek.”Önceden çocukları kim cezalandırır diye sordunuz. Tanrı yapar. Peki çocuklar aniden, acısız, merhametlice mi ölmüştür?

 12. Bölümden öğrendiğimiz kadarıyla… 7 gün. Çocuklar acılar çekerek ölmüşlerdi. Bu arada Davud kendini parçalarcasına çaresizlik içinde Tanrı huzuruna çıkarak ne kadar pişman olduğunu anlatır. Tanrı dinlemiş midir?

 Çocuklar ölür. O çocuklar Tanrı’yı adil bulurlar mı?

 Amalek’ler Adonai’nin adil olduğunu düşünmüşler midir?

 Mısır’daki anneler, o anneler Adonai’nin adil olduğunu düşünmüşler mi?

 Fakat Adonai bizim Tanrı’mız, o kesinlikle…

Mısır’lıları yaratan Tanrı değil miydi?

 Onların nehirlerini de ekinlerini de yaratan o değil miydi?

 O değilse kim yaptı?

 Ne?

 Başka bir Tanrı mı?

 Cezalandırılmak için ne yaptılar peki?

 Aç kalmak, korkmak katledilmek için?

 Amalek halkı, Mısır halkı Adonai onlara sırt çevirdiğinde ne hissetmiş olabilirler?

 İşte böyle. Bugün bir ayrım yapıldı, değil mi?

 Davud Moabat’ları yendiğinde ne yapmıştı?

 Onları sıralar halinde yere yatırdı. Ve bir sıranın yaşamasına, ikisinin ölmesine karar verdi. Bizler birer Moabat olduk. Amalekler için gerçek neydi öğreniyoruz. Onlar Adonai’nin elinden soykırıma uğradılar. Onun amacı için öldüler. Tıpkı bizim gibi çöktüler. Tıpkı bizler gibi onlar da korkuyordu. Peki ne öğrendiler?

 Öğrendikleri Adonai, yani ulu Tanrı’mız bizim Tanrı’mızın iyi olmadığını. Hiç de iyi olmadığını. Asla da iyi olmamıştı. Sadece bizim tarafımızdaydı. Tanrı iyi değildir.

Başlangıçta insanı yarattığına pişman olup tufanı yarattığında nedendi bu?

 Yok edilmeyi hak edecek ne yapmış olabilirler?

 Tümden bir katliama uğramak için ne yapmış olabilirler?

 Bu kadar kötü ne yapmış olabilirler?

 Tanrı iyi değil. İbrahim’den oğlunu kurban etmesini istediğinde İbrahim’in hayır demesi gerekirdi! Tanrı’ya adaletin sadece bizim yüreklerimizde olduğunu öğretmeliydik. Onu öylece ortada bırakmalıydık. O iyi değil, o sadece güçlü ve sadece bizim yanımızdaydı. Buraya getirilirken çoğumuz trenle getirildik. Bir asker beni tokatladı. Kemerlerinde yazılı olan şu: “Gott mit uns” “Tanrı bizimle.” Hangimiz olmadığını söyleyebiliriz burada?

 Belki de öyle. Bunun başka açıklaması var mı?

 Burada gördüğümüz nedir?

 Onun gücü onun haşmeti, büyüklüğü. Tüm bunlar var ama bize karşı artık. O hala Tanrı ama bizim Tanrı’mız değil. Artık bir düşmana dönüştü. İşte anlaşmaya olan da bu. O başka biriyle yeni bir anlaşma yaptı. Şimdi de gaz odalarına giriyoruz. Yani, onu suçlu buldular. Tanrı’yı suçlu buldular, evet. Anlaşma ihlal edilmişti. Bizimle olan anlaşmasını o bozmuştu.Her gün burada 6.000 kişi öldürülüyordu.

Dikkat! 39024. 38483. 38497. 38511. 38532. Beni çağıracağını sanıyordum, oğlumu çağırdı. – Şanslısın. – Lütfen. Ben hazırım. O ise değil. Lütfen, bunu benim için yap. Beni gönder. Onu değil! 38562. 38052. 38511. Hayır, bana bir bak, ben olamam. Ben gencim. İşe yarayabilirim. Onlarla birlikte beni nasıl alabilirler?

 Mantıklı değil bu. – Mantık benim işim değil. – O zaman kimin işi?

 Bence kartı yanlış okudunuz, lütfen kartlara bakın. Bakın şu kartlara. Sen. Ne olacak?

 Şimdi ne yapacağız?

Artık Tanrı suçlu, şimdi ne yapacağız?

Şimdi dua edeceğiz.

Var olandan önce ve var olandan sonra sen yüce Tanrı’mızsın. Bizi topraktan var ettin, âdemin oğullarına bağışladın. Senin için 1000 yıl dün gibidir. Koğuştaki en iyi yer değil ama pislikten uzakta. Sonsuzluktan sonsuzluğa, dualarımız seninle. Büyüyen ekinde, doğan güneşte bana gelişini görürüm. Varlığından olanlar büyür ve daima yeşerir.

Bir kavminin 70 yılı, arşa değen ekinler biz kullarının azığı, katığı şifa dağıttığın ihtiyarlar kullarına kucak açan ermişler, evlat doğuran analar sana sığınır, senin adınla yola çıkar ve yine senin merhametinde can veririz. Topraktan geldik, toprağa gideceğiz. Senin öfken ve gazabından kim kurtulabilir?

Kimin kudreti yeter boyunduruğundan çıkmaya?

Gazabınla yerle bir eder, ihsanınla tohumları yeşertirsin. Sabahınla gün doğar, yeşerir büyür tüm canlılar. O nedenledir ki önünde eğilir, sana iman ederiz. Felaketinden korkar, yine merhametine sığınırız.

Peki duaları kabul oldu mu?
 Biz hala buradayız.

**********

MARTİN BUBER VE TANRI TUTULMASI

Elis Simson/   20 Şubat 2013

 

Geçtiğimiz kasım ayında dünyaca ünlü bir yoga eğitmeni olan Seane Corn’dan iki günlük bir eğitim alma şansım oldu.

Off the mat and into the world” (“Minderden in ve dünyaya dal” diye çevirebiliriz) adlı aktivist organizasyonun kurucusu olan bu harika kadın eğitim sırasında bize bir hikâye anlattı.

Afrika’da mültecilerle çalışmaya gittiği bir seyahatinde, yokluğun ve açlığın ta kendisiyle karşılaşmış. Küçük yaşta hamile kalan kızlar, Batılı ailelere satılan çocuklar, AIDS, kendilerini satmaya hazır genç kadınlar ve kendilerini satmaktan bitap olmuş bedenler, çöple, pislikle, hastalıkla iç içe hayatlar, açlığa, susuzluğa ve yokluğa teslim olmuş ruhlar görmüş… Bu hayat mı gerçekten, bu nasıl bir adalet diye sorgulamaya başlamış. İnsanlara destek olmak için orada olduğunu unutup sıkışan nefesine, kararan kalbine ve onu aniden terk eden umutlarına odaklanmış… Utanmış, gitmek istemiş. İnsanlarla göz göze gelmekten kaçınarak hızlıca yürürken, küçük bir kız çocuğu elini tutmuş ve onun hızına yetişmeye çalışarak onunla beraber yürümüş bir süre. Bir an bakışları buluşmuş, kız çocuğu hafifçe gülümsemiş ve arkasına bakmadan uzaklaşmış.

“Ve o çöplükte, yaşamın sıfır noktasında bile Tanrı oradaydı. Ben nasıl bakacağımı unutmuştum sadece. O kız çocuğunun gülümsemesi Tanrı’nın kendisini hatırlatışıydı”diyerek bitirmişti Seane Corn hikâyesini.

Burada nasıl bir Tanrı’yı kastettiği pek de önemli değil aslında, neye inanıyorsanız inanın, bu hikâyenin hepimize verdiği mesaj aynı aslında… İnanç çok kırılgan bir şey, bazen kaybedersiniz ve bulamazsınız. Bazen, bakmayı hatırladığınızda kolayca geri gelir. Bazen de zorlu bir arayışa çıkmak zorunda kalırsınız, hiç geri gelmeyecek bir şeyi arar gibi sanki…

Hayatın adaletsizliği karşısında hepimiz isyan etmişizdir. Suçlayacak birini, bir şeyi aramışızdır, telafi için yalvarmışızdır. Ve bize cevap veren sessizlik olmuştur.
Bu sessizlik anlarında bile inancını yitirmemek nasıl bir şeydir peki?
Zor zamanlarda, büyük felâketlerde, tarifsiz acılarda Tanrı nerde diye sormak ikiyüzlü bir kolaycılık değil de nedir?

Asıl inanç Tanrı’yı bu zor zamanlarda da olduğu gibi kabul edip ona inanmaya devam etmektir belki de?

İbrahim ve Eyüp’ün inançları gibi… Başlarına gelen onca felâkete rağmen inançlarını yitirmemek; tüm kederlerine rağmen inanabilmek…

Holokost, Yahudi teolojisini ‘bundan sonra nasıl bir Tanrı’ya inanmalı veya Tanrı’ya nasıl inanmalı?’sorularıyla sarsmıştır, hiç şüphesiz. Bu soruyla doğrudan hesaplaşan birçok düşünür ve teolog olmasına rağmen ben bu yazıda Martin Buber’den bahsetmek istiyorum.

1878’de Viyana’da doğan Yahudi düşünür, 1938’de Avrupa’yı terk edip bugünkü İsrail topraklarına yerleşerek Holokost dehşetinden sağ kurtulmayı başarmıştır. Kimilerine göre Buber, bu tarihten sonra yazdığı her şeyde bu olayla yüzleşmeye çalışmıştır, kimilerine göre ise Buber’in asıl meselesi, Holokost’a yol açan daha büyük bir sorunla, modern çağdan beri süregelen ama 20. yüzyılda zirveye ulaşan inanç krizi iledir.

Buber’in en önemli eserlerinden biri Ben ve Sen (Ich und Du) adlı kitabıdır.

Bu ben-sen ilişkisi Buber’e göre üç çeşittir:
  1. İnsanlar arasındaki ben-sen ilişkisi,
  2. İnsan ile şey arasındaki ilişkisi
  3. Her ilişkinin temelinde yatan insan ile tanrı arasındaki ben-ebedi sen ilişkisi.

Buber insanın özünü oluşturan şeyin, diyaloga dayanan ilişkiye açıklığı olduğunu söyler. İnsan ilişkisel bir varlıktır, her daim ilişki kurmaya, diyaloga girmeye açıktır, hep bir ilişkiler ağı içindedir. İnsanlar arasındaki bu ebedi ilişkinin temel modeli insanın Tanrı’yla kurduğu ben-sen ilişkisidir. Şöyle der Buber:

‘Her Sen dediğimizde aslında Ebedi Sen’e de hitap etmiş oluruz.’ İnsanlar arasındaki ben-sen ilişkisi, ebedi sen’le olan ilişkisinden doğar ve nihayetinde ona varır, onda toplanır. İnsan, Tanrı’yla bir dostuyla konuşur gibi konuşur, insan Tanrı’yla diyalog kurmaya açık bir varlıktır. Tanrı’nın bu diyalogdaki yanıtı ise tüm evrendir; Tanrı konuşur ve tüm evren konuşur. Bu durumda ‘sen’ hem tek tek insanları, hem de kocaman bir dünyayı ifade eder. Ve ben, her ‘sen’ deyişimde bu dünyanın bir parçası haline gelirim. Dolayısıyla diyalog varlığımın devamıdır; ilişkiler ağının ve insanlığın temel koşuludur. Bu diyalog ise, her ‘sen’de ‘ebedi sen’i bulduğum bir diyalogdur.

Buber 1951’de Tanrı Tutulmasıadlı bir kitap yazar. Bu ifadeyi Holokost’tan önce de kullanmıştır aslında ama 1950’lerden sonra bu konuya daha çok eğilir. Bu ifadeyi 20. yüzyılda yaşanan inanç krizini tartışmak için kullanır. ‘Dünyanın içinden geçmekte olduğu tarihsel çağ, tanrı tutulması çağıdır’der ve bunu Kopernik Devrimi ile başlayan bir sürece, yaratan ile yaratıcının yer değiştirmesi sürecine bağlar. Yaratıcı aşkınlığını yitirmiş, içkinliğe hapsedilmiştir. Ebedi-sen’le diyalog kurma şekli bir ‘şey’ ile ilişki kurma şeklini almıştır. Ebedi-sen bilinemezliğini, kavranamazlığını, dolayımsızlığını kaybetmiş; bilinebilir, kuramsallaştırılabilir, akılcılaştırılabilir bir şey haline gelmiştir. Aslında bu çok da yeni bir tespit değildir, felsefe tarihinde birçok farklı şekilde adlandırılır bu teşhis: dünyanın büyüsünün bozulması, akılcılaşma, şeyleşme, araçsallaşma, yabancılaşma, aşkın Öteki’nin bastırılması gibi… Modern çağ, Tanrı’yı insan tarafında yeniden yaratmıştır. Tanrı’nın sadece bir fikir olduğunu, varolup olmadığının bilinemeyeceğini öne süren Kant’tan, insanın yarattığı tek tanrılı kültürün yaratıcı enerjiyi baskıladığını ve bu Tanrı’yı öldürmek gerektiğini söyleyen Nietzsche’ye kadar tüm modern çağ, Tanrı’yı insanlaştırmaya, rasyonalize etmeye, dolayımlamaya çalışmıştır; oysa Buber’e göre Tanrı yaşayan bir varlıktır ve onun yaşama şekli bizim kavrayışımızın çok ötesinde olmasına rağmen Tanrı, insanın diyalog kuracağı bir ‘sen’dir.

Peki, Buber’e göre Tanrı, insanın ebedi diyalog içinde bulunduğu bir varlıksa, Tanrı’nın Holokost sırasındaki sessizliği ve eylemsizliği nasıl açıklanabilir?

İşte bu aşamada Buber’in kullandığı ‘Tanrı tutulması’ metaforu devreye giriyor: Bildiğimiz gibi, güneş tutulmasında güneşe bir şey olmaz; güneşte bir şey gerçekleşmez. Tutulma dediğimiz şey dünya ile güneş arasında gerçekleşir. Aralarındaki ilişki kesintiye uğrar ve güneşin ışığı dünyaya ulaşamaz. Tanrı tutulmasında da aslında Tanrı olduğu yerde durur, bir yere kaybolmamıştır; araya başka bir şey girmiş ve bizim onu görmemizi geçici olarak engellemiştir. Yani tutulma ben ve ebedi sen arasındaki diyalogda gerçekleşmiştir. TANRI VARLIĞINI ÇEKMEMİŞTİR, SADECE ÖYLE GÖRÜNMEKTEDİR; ÇÜNKÜ TANRI’YLA DİYALOGA YANAŞMAYAN BİR ÇAĞDA TANRI’NIN CEVABI, SESSİZLİK, YOKLUK, VARLIĞINI ÇEKİP ALMASI VE SAKLANMASI ŞEKLİNDE TEZAHÜR EDER.Tanrı’nın yaşayan bir varlık olduğuna inanan bir kişi için, Tanrı’nın kendini gizlemesine ve sessizliğine tanık olmak ne büyük kederdir…

Buber’in ‘Holokost’tan sonra Tanrı’ya nasıl inanacağız?’ sorusunu doğrudan ve açıkça ele aldığı iki metin vardır. Bunların ikisi de 1950 yılında kaleme alınmıştır. İlki

“Cennet ve Dünya Arasındaki Diyalog”dur; diğeri ise Buber’in Ernsz Szilagyi adlı genç Macar meslektaşına cevaben yazdığı bir mektuptur. Bu mektupta Buber tüm samimiyetiyle Tanrı’yı, sevdiğimiz ve güvendiğimiz bir dosta benzetir. Fakat sonradan işaretleri takip etmeye başladığımızda, tüm bu işaretlerle bizi aslında yanlış yönlendirdiğini ve kandırdığını fark ettiğimiz kötü yürekli bir kişiye dönüşmüştür. Peki, şimdi neye inanmalıyız diye sorar Buber; işaretlere mi, kalbimize mi? Buber ısrarla şunu söyler:

Tanrı yaşayan bir varlıktır, bizim yaratımız değildir. İnsan aklının oluşturduğu bir fikir, bir tasavvur veya toplumsal hayatı düzenlemek için geliştirdiği etik bir ideal değildir.Buber’e göre İbrahim ve Eyüp bunun farkındaydı; bu yüzden de Tanrı’yı olduğu gibi kabul etmişlerdi (Zaten Tanrı da Exodus 3:14’te ‘Ben benim’ demez mi?),  başlarına gelen felaketlere rağmen (ki zaten bunların kaynağı da Tanrı’dır) Tanrı’ya olan inançlarını kaybetmemişlerdi. Eğer Tanrı’nın sadece insan yapımı bir fikir veya etik bir ideal olduğunu düşünselerdi, inanmak çok daha ‘kolay’ olurdu. İbrahim ve Eyüp çok kederliydi; çünkü Tanrı, etik ideallerle çelişir gibi görünmekteydi. İyi bir Tanrı değil gibiydi. Bu Tanrı’ya inanmak zaten başlı başına zordu. Tanrı ne İbrahim’e ne de Eyüp’e bir şey söyledi; yaptıklarının ardındaki mantığı anlatmadı, adaletinden bahsetmedi, sadece oradaydı ve konuştu. Bu ise, İbrahim için de Eyüp için de yeterliydi. BUBER’E GÖRE TANRI ARTIK YALNIZCA KENDİNİ-GÖSTEREN BİR TANRI DEĞİLDİ, AYNI ZAMANDA KENDİNİ-GİZLEYEN DE BİR TANRI’YDI.Kendini-gizlemesi de kendini-göstermesinin bir biçimiydi: sessizlik, tepkisizlik, eylemsizlik de bir ifşa türüydü. Tanrı’nın kendisini ifşa etmesi ve gizlemesi aynı bütüne ait, birbirinden ayrılmaz iki veçheydi. Şöyle der Buber:

“Tanrı, insanların onun vahiylerini, kendisini açtığı şekliyle, kendi ifşa yöntemleriyle takip etmesini arzular; fakat aynı zamanda kendini gizlediği zamanlarda da sevilmek ister.”

Tanrı artık gizlenerek gösterecektir kendini, susarak katılacaktır diyaloga ve eylemsizliğiyle açılacaktır insanoğluna. İşte bu yüzden de inanç artık kederi de içinde taşıyacaktır.

Buber, Szilagyi’ye yazdığı mektubun sonlarında, Auschwitz’den sonra Tanrı’yla diyalog şeklinde ilişkiye girmemizin artık mümkün olup olmadığını sorgulama cesareti bulur. Yanıtı olumludur:

Her tür rasyonel yetimizi bir kenara bırakıp, kalpteki hisse teslim olmalıyız ve ne olursa olsun, Tanrı’nın yeniden kendisini göstermesi, sözünü duyurması, bizi işaretleriyle yönlendirmesi ihtimali için Tanrı’yla iletişim kanallarımızı açık tutmalı ve onunla diyalog kurmaya çekinmemeliyiz.

Korkarak da olsa, kederli de olsa Tanrı’ya yaklaşmayı, onunla konuşmayı durdurmamak gerektiğine inanır Buber. Ebedi diyaloga açıklık ve  Ebedi-senle kurulan diyalog insanlığın devamı için gereklidir; ve işte Holokost’un zora soktuğu da tam budur. Fakat inanmak isteyen için, Tanrı bazen bir kız çocuğunun o belli belirsiz gülümsemesine de saklanabilir. İşaretleri okumaya açık olan herkes Tanrı’nın saklandığı yeri hissedebilir belki de… Peki ya O orada mıdır, değil midir? Bu sorunun önemi var mıdır?

 Kaynak:

http://www.salom.com.tr//newsdetails.asp?id=85936#.UScGnlcp9AI

Holokost:  (Yunanca: Holókauston), Nazi Soykırımı, Yahudi Soykırımı, ya da Ha-Shoa (İbranice: השואהFelaket); Almanya’nın Nazi döneminde yaklaşık 6 milyon kişinin sistemli bir şekilde öldürüldükleri katliama verilen isimdir. Yahudiler başta olmak üzere Sinti, Roman, Yenişler ve diğer “Çingene” denilen insanlar, Nazi aleyhtarı Almanlar, özürlüler, homoseksüeller, Yehova’nın Şahitleri, savaş tutsakları, Lehler ve diğer Slavlar da bu katliamın kurbanları olmuşlardır. Birçok akademisyen ise bu grupları Holokost’a dahil etmeyerek, Holokost’u sadece Yahudi Soykırımı olarak, Naziler olayları zaman zaman “Yahudi problemine nihaî çözüm” olarak tanımlamışlardır. Tüm Holokost kurbanları hesaba katılınca, hayatını kaybedenlerin sayısı, bazı akademisyenlere göre 17 milyon kişiye kadar çıkabilir.

YANLIŞ İDEOLOJİLERİN KÜLTÜRÜMÜZE NÜFUZ EDİŞİ


STEVEN J.M. JONES

Medya kuruluşlarının çoğu, öncelikle refah yaratma amaçlı tasarlanmış ticari kuruluşlardır. Ticari çıkarlarını her şeyin üzerinde tutarlar. Bu şekilde olmayan çok az medya kuruluşu vardır ve onlar da zaten hükümetin finanse ettiği kuruluşlardır. İnanmak istediğimizin aksine, bu kuruluşların kendi finansörlerini de memnun etmek gibi bir yükümlülükleri bulunur.

Görev tanımı gereği, bizi çevreleyen dünya ve kendimiz hakkında bize bir şeyler söyleme ve demokratik bir toplumun fertleri olarak bilgilendirilmiş kararlar almamızı sağlama görevi medyanındır. Şimdiyse, gerçek duruma bakalım: Medya, insanlığın kendini içinde buluverdiği bağlantısız bir durumun aynası halini aldı. Haberler, güncel gelişmeler ve hatta diziler ve izlediğimiz reality showlar, bize yeniden farklı şekillerde yansıtılan “kutupsallık dini”ni -materyalizm, kin, nefret, cinayet, idolleştirme ve ayrılık- tetikliyor. Neredeyse tüm televizyon programları, tıpkı bir uyuşturucu gibi bağımlılık yaratıyor. Oturma odalarımızın çoğu, zaman merkezindeki medya telkinlerinden kaynaklanan bu tek boyutlu ‘Vaazlar”, günlük yaşantılarımızdaki birçok olumsuz davranış özelliğini besliyor.

Pembe dizileri bir yana bırakırsak, izlediğimiz haber ve güncel programların gerçek olduğuna inandırılıyoruz. Bu çoğu zaman tam da bu şekilde oluyor. Haberler giderek seçilmiş bir azınlık tarafından belirleniyor.Küresel medya sahiplerinin bizim işitmemiz ve görmemiz istediklerinin dışında görüşlere sahip olanlar ise, kendilerini, görüş ve bilgilerini sunabilecekleri bir platformdan yoksun halde buluveriyorlar. Hükümetler ise, sadece çok güçlü bir kesimin oturma odalarımıza erişim imkânı edinmesini sağlıyorlar. Bunun için de, sokaktaki vatandaşın erişemeyeceği yüksek lisans bedelleriyle yayın frekanslarını satın alanlar üzerinde denetim kuruyorlar. Bunun sonucunda, tüm kalkınmakta olan ülkelerde gördüğümüz haberler -özellikle Anglo-Sakson etnisitesine bağlı olanlar neredeyse tamamen aynı oluyor; hatta kelimesi kelimesine, görseli görseline kadar aynı.Bunun ardında da bir amaç var: bugün medyanın küresel kurumsal imparatorluklarının giderek daha da büyümesi ve güçlenmesi; bu süreçte karşılarına çıkan küçük oyuncuları da yiyip yutmaları. Çıkarları kontrol eden seçilmiş bir azınlık ise, kamuoyunu, büyük ölçekli bir aldatmaca ile şekillendirmek suretiyle demokrasinin şeklini etkin şekilde bozuyorlar.

İzlediğimiz haber bültenleri, bu sözü edilen elit tabakanın arzu ettiği sonucu sağlamak için gereken yöne doğru dikkatimizi çekiyorlar. Kutupsallıkları artırıyor ve büyümesi için gereken ivmeyi sağlıyorlar. Nefret ve “ben bilirimcilik” hisleri, denge yoksunluğu ve haber bültenlerinde gerçekliğin saptırılması ile birleşince, mücadele vereceğimiz / veya daha şimdiden mücadelesini verdiğimiz savaşlar için “erkek gücü” sağlayacak yakıtı temin ediyorlar.

Televizyonun topluma ilk nüksettiği zamanlarda, diktatör nitelikteki insanlar, kamuoyunu şekillendirmek üzere kesintisiz ve mükemmel bir araç bulmuş oldular. Bunu da, izlediğimiz haberler ve programları filtrelemek suretiyle, sahne ardından yapmaya çabaladılar. Televizyonda halka yönelik ilk yayının Adolf Hitler tarafından Münih’te açılışı yapılan Olimpiyat Oyunları olması ilginçtir.Hitler, bu yeni iletişim aracının devasa potansiyelini anlamıştı. Özgürlük, bir halk için en güçlü özgürlük aracı olabilir; ancak aynı zamanda en güçlü propaganda aracıdır da.

Akşam yemeği sırasında veya hemen sonra, ortalama bir ailenin dayanabileceği oranda şiddet içeren bir haber göstermek, “doğru muhabirlik” olarak kabul ediliyor. Bu şiddet, neredeyse her zaman için, hukuk ve düzeni teşvik etmeye veya kamuoyunu ülke dışındaki bir anlaşmazlığa ilişkin şekillendirmeye yönelik olarak görülüyor. Milletlerimizin dünya çapında bu zamana değin maruz kaldığı şiddetin derecesini öğrensek dehşete kapılırdık ve derhal, bizi yöneten insanlara karşı ayaklanırdık. Ancak, ne yazık ki bu açıklayıcı görüntüler bize gösterilmiyor.

Propaganda, tam da istenildiği yöne doğru görüşümüzü yönlendiriyor. Rahatsız edici, öfke dolu, korku uyandırıcı görüntüler norm haline geliyor ve bunlar çoğu zaman bizi saf dışı bırakmak gibi bir önyargı üzerinden şekillendiriliyor. Medyayı bugünkü haline getiren şey, ruhsal açlığımız ve sonu gelmeyen isteklerimizdir. İçimizden çoğumuz için, bizi en çok heyecanlandıran rüyalar, sahip olmayı en çok istediğimiz ürünle ilgili.Çoğumuz için, günümüzün en heyecan verici etkinliği, posta kutumuza gelen ve satın alabileceğimiz şeyleri içeren rüyalarla dolup taşan bir mail olabiliyor. Kanallar tamamen reklam odaklı.Medyanın sağladığı bilgi, alınan satılan türden bilgiler.

Ancak bu durumun dünyamız üzerindeki gerçek etkilerini henüz tam anlamıyla algılayabilmiş değiliz. Medya, karar vermemiz için bize gereken bilgiyi sağlayan bir araçtan çok daha fazla bir anlam ifade ediyor. Daha büyük bir sefalet üretmemizi sağlayan yepyeni ham maddeleri, bize bizzat medya temin ediyor.

Bir hikâyenin haber değeri taşıyıp taşımayacağını belirleyen temel etmenlerden biri; bu hikâyenin yaratacağı ilgi düzeyidir. Bir hikâye ne kadar ilgi çekici olursa, insanlar onu daha fazla seyrederler; bu da televizyon kanalı için reklam geliri artışı anlamına gelir.Birbirimizi neredeyse birer rakip olarak görmeye şartlandığımız için, bir başka insanın acı çekişini görmekten heyecanlanıyoruz; bir taraf belirleyip, bizim tuttuğumuz tarafın kazanmasını izliyoruz. İşbirliği öykülerine ise, pek sık rastlanmıyor; zaten pek de popüler değiller. Aslolan, rekabeti izlemek. Ekranlarda işbirliği vakaları gösterildiğinde ise, bu genellikle bir takımın diğerine, bir ordunun ötekisine karşı işbirliği şeklinde tezahür ediyor.Bu ise, gerçek anlamda bir işbirliği sayılmaz. Hakiki işbirliği denildiğinde, tek bir takım, tek bir insanlık ve tek bir evren kastedilmeli; yoksa bir bütünün herhangi bir unsuru değil.

Doğal yaşamla ilgili gösterimlerde bile, tabiatta işbirliğinin olmadığı, hayvanların olmaları gerektiği gibi var oldukları öğretiliyor bizlere: yani, cinsiyetler arası sürekli bir savaş hali. Hayvanlara dair kendi öznel değerlendirmelerimizi empoze ettik; bu sırada da hayvan krallığı gerçekliğine gözlerimizi kapattık. Hayvanları doğal ortamında gösteren bir program izlerken, hayatın da bir savaş olduğuna inanmak istedik.

Hayat, sürekli devam eden bir avlanma ve avlama haliydi. Gerçek doğal yaşamı deneyimleyenler -ki bunlar sadece bir avuç insandır-, bunun bir yanılsama olduğunu gayet iyi biliyorlardı. Film yapımcıları, bu heyecan verici sahneleri yakalamak için aylar ve bazen yıllar boyu sabredip bekliyorlar. Hayvanların güvenliklerini sağlarken istifade ettikleri barış ve özgürlük ortamının bir benzerini biz hayal dahi edemiyoruz. Avcı hayvanlar, ancak gereksinim duyduklarında avlanıyorlar; genellikle de aşırı olanı veya zayıf olanı avlıyorlar.Dahası, hayvan krallığında cinsellik ve bunun ifadesi, düşündüğümüzden oldukça farklı: renkli, çeşitli ve doğal. Bizim için televizyon ekranlarında hayvan davranışlarını yorumlayanlar, çoğu zaman kendi sosyal inanış sistemlerinin etkisinde kalıyorlar; Öznellikleri, dinsel inanışlarıyla -çoğu zaman Hıristiyanlık ve Musevilik tetikleniyor. Medya kuruluşlarının çoğu, öncelikle refah yaratma amaçlı tasarlanmış ticari kuruluşlardır. Arzu edilebilir bir program içeriği (ürün) satma ihtiyacı içerisinde olup, ticari çıkarlarını her şeyin üzerinde tutarlar. Bu şekilde olmayan çok az medya kuruluşu vardır ve onlar da zaten hükümetin finanse ettiği kuruluşlardır. İnanmak istediğimizin aksine, bu kuruluşların kendi finansörlerini de memnun etmek gibi bir yükümlülükleri bulunur. Bu medya sektörü, özel bir siyasi kesimin oyuncularını kendine çekme derdindedir ve bu siyasi kesimin varlığını (yani, işini gücünü, finansal geleceğini ve emeklilik primlerini) sürdürmesi tek bir yanılsamaya bağlıdır: bizim çok daha sıkı yönetilmemiz, çok daha sıkı denetlenmemiz ve çok daha sıkı kısıtlanmamız.

Devletin sahip olduğu medyada siyasi açıdan sola yatkın bir kesim; özel sektörün sahip olduğu medyada ise sağa yatkın bir kesim bulunuyor.

İşte bir kez daha kutupsallık haliyle karşı karşıyayız. Önemli olan siyasi yönelimin yönü değil, bizzat kendisidir. Bu yönelimin sonucunda, insanlar birbirlerine karşı kışkırtılırlar. (Hiç söylemeye bile gerek yok; dini kesimlerin desteğini alan medya kuruluşları, o kesimler adına konuşurlar; bu kuruluşların benimsedikleri metotları bir kez daha yinelemek ise, zaman kaybından öteye geçmez.)

Medyanın bizden inanmamızı istediği şeye harfiyen inanıyoruz. Medyanın evlerimize ve beyinlerimize girmesine izin vermek, bizim için değil, onlar için bir ayrıcalık sağlıyor. Bilinçli bireyler olduğumuzda, filtrelemeyi de öğreneceğiz.

Medya günümüzün sorunları ve meydan okumalarıyla ilintili haberler yayımlıyor; ancak bu haberlerin yayımlanma şekli, büyük ölçüde yüzeysel. Medya, doğru şekilde bilgilendirildiğimiz şeklinde bir yanılsamayı empoze ederek bizleri aslında yanlış bilgilendiriyor. Terörizm, depremler, sel baskınları ve açlıklar hakkında hikâyeler işitiyoruz. Görünmez bakteri ve virüs dünyasının gerçekleştirdiği ve giderek artan saldırılar karşısında zayıflığımızı hissediyoruz. Bu zayıflığın çözümünün de, ancak, medikal endüstrinin ardındaki büyük işletmelerin elinde olduğuna inandırılıyoruz. Bu haber bültenleri ise, sürekli daha fazla korku pompalamayı başarıyor.

Her şey onlar ve bizle ilgili.

Hepimizin “korkması” gereken başka bir kabile, başka bir din, başka bir ülke, başka bir hayvan veya başka bir hastalık var.

Tek yapmaları gereken ise; bizim için bir şeyin kötü olduğunu bize söylemek.

Biz ise, derhal onlara inanı veriyoruz. “Onlar”, güvendiğimiz ve yönlendirmesinden yararlanmak istediğimiz baba figürüne dönüştüler.

Bu, bizim açımızdan ciddi bir hata; çünkü bu insanların çoğu son derece sorumsuz ve benciller. Bizim bizzat kendi kendimizi güçten düşürmemize, korkulara gark olmamıza, çekingenliğe bürünmemize yol açtılar.

Her an bir tuzağa düşürülebileceğimiz endişesini taşımamıza neden oldular.

Kendimize inanmaya karar verdiğimizde -ve ancak bu durumda kimse bizim düşmanımız olmaz. Kendimize inanmak, evrenin canlı ve zeki olduğu gerçeği karşısında gözlerimizi açmamızı sağlar. Evren “bize konuşur”; ancak bu konuşma, kelimelerle değil hislerle olur. Ve bu hisleri dinlememiz icap eder.

Şu an benimsediğimiz paradigmamız ise, ilkeldir; vatanseverdir ve tehlikelidir. Diğer ülkelerin ulusal sporlarına karşı tutumumuz, bu anlamda bir örnek teşkil eder. Ulusal bir spor, vatanseverliği teşvik etmek üzere tasarlanmıştır; birçoğumuzun aslında bilmeden katkı sağladığımız sürekli ve uzatılmış bir savaş oyunudur bu sergilenen

“Bu rekabetçi seyirci sporu aracılığıyla, fiziksel melekeleri yerinde olan bir avuç bireyin faaliyet alanını yaratmış bulunuruz. Bu denli yüksek performans standartlarını yakalayamayan veya iştirak etmeyi arzu etmeyen çoğunluk açısından, katılım salt seyirliktir.

Roma dönemi kolezyumunda gladyatörleri izleyen ilkel kalabalıklar gibi davranıyoruz. Bir kalabalığı peşinden en çok sürükleyen şey, mücadeledir. Sonuç ise, medya güdümlü toplumumuzun zindelik düzeyi, düşüşünü sürdürür.”

Ticari reklamlar sırasında ise, çok daha kişisel bir düzeye inilmiş olunuyor.

Bilinçsiz bir kişiye bir şey satmanın en iyi yolu, söz konusu kişinin bu şeye sahip olmamasıyla bağlantılı birçok korkudan yararlanmaktır.(Sigorta, temizlik reklamları)

Bize çok daha fazla gençlik, güzellik, güç ve başarı vaat ediliyor, tüm bunlar ise, adil bir fiyat karşılığında bizim olabilir.

Bunun için gereken tek çaba ise, biraz alışveriştir.

Biraz daha fazla şeye sahip olma gereksinimi hiçbir zaman bitmez. Raftaki en  son şeyi sepetimize doldurana kadar kısa dönemli bir duygu patlaması deneyimliyoruz; ancak bu sürecin yazılı olmayan bir güvencesi daha bulunuyor: eğer bu oyunun kurallarını takip eder isek, diğer herkesle aynı sona varacağız. Bu da; büyük olasılıkla daha yaşlı, daha hastalıklı olmamız ve en sonunda ölmemiz olacak.

Hatta bazen reklamlar bize cenazemizi bile önceden ödememizi telkin ediyorlar!

Tüm bunlar yeterince karanlık bir tablo değil ise, bir diğer boyuta daha bakmakta yarar var ve bu boyut neredeyse tamamen bizlerden gizleniyor. Sürekli daha fazla tüketme isteğimiz, maddi dengesizlikleri ve sefaleti günbegün körükleyen küresel makineyi besliyor.

Muhtemelen biliyorsunuzdur; ancak hatırlatmakta yarar var: eğer elektrik kullanımını, televizyonu ve hatta bu makalenin yer aldığı dergiyi satın alabiliyorsanız, şu anda insanlığın “şanslı” kesimi arasında olduğunuzu bilin.

Dünya üzerinde yaşayanların çoğunun böyle bir lüksü bulunmuyor; çoğu okuyamıyor bile (aptal olduklarından değil; okumayı öğrenme fırsatı edinemediklerinden). İnsanların büyük bölümünün tek bir endişesi var: bugün karınlarının doyup doyamayacağı. Birçok kişi için, bu zorlu durum doğrudan emperyalizmin, tamahkarlığımızın, ruhsuzluğumuzun sonucu.

En zengin milletler arasında bulunan bizler; yoksul ülkelerde yaşayan bir insanın ömründe bir kez tükettiği şeyi 15 ila 150 kez tüketmeye alışığız!

Bizim ucuz lükslerimiz, çoğu zaman “diğer yarımız”ın yaşadığı yerlerden geliyor. Bizim ucuz ürünlerimizi üretmek için (sadece Nike ve Gap‘ten söz etmiyorum; aynı zamanda başka ürünler de var), birçok insan bir ay boyunca, Batılılarınn bir günde kazandığından bile az bir ücrete canlarını dişlerine takarak çalışıyorlar. Çünkü sofralarına ekmek götürebilmelerinin tek yolu bu. Bizim ucuz ürünlerimizden sağladıkları karlar ise, tamahkar Batılıların ve oligarkların avuçlarında kalıyor.

Belki de, bir avuç insana yönelik duygusal programlar aracılığıyla ilgimizi çeken parya şirketlere doğru kirli parmaklarımızı doğrultmak yerine, birey olarak gerçekten neye ihtiyaç duyduğumuzu araştırmalıyız. Satın aldıklarımızla ilgili suçluluk duygusuna kapılmaktansa, belki de bir şeyin görünümü değiştiği gibi onu çöp kutusuna atmak yerine elimizde olanlara bakmalıyız.Belki de elimizdekileri korumayı ve bozulduklarında tamir etmeyi öğrenmeliyiz. Toplum içinde bunları öğrenen kesimlere saygı duymalıyız. Genç jenerasyonun artık bu tür pratik, el becerisi isteyen şeylerle ilgilenmemesi ise, bizim açımızdan bir tehlike doğuruyor, içi yönetici dolu bir mutfakta bir porsiyon yemek dahi pişemiyor. Hükümet yetkilileriyle, müsteşarlarla, müfettişlerle dolup taşan bir topluluk, bir yandan daha fazla yasal düzenleme icat edip onları uygulatma yollan araştırırken, bir yandan da işlevsel, yaratıcı, üretici veya kendi kendini devam ettirebilen bir toplum oluşturamaz. Pratik yetenekler, gerçek dünyada sürdürülebilir bir ortam yaratmanın vazgeçilmezleri olacaktır.

Bireyler olarak, kendi kendimizle uğraşmak için önümüzde yeterince mücadele nesnesi bulunuyor. Çoğumuz, madalyonun öbür tarafında -yani Üçüncü Dünya denen boyutta- olan biten üzerinde az veya hiç denetim kuramadığımızı hissediyoruz. Koşu bandında adım adım ilerlerken aslında bu insanlara gereksinimlerini yeniden değerlendirmeye başlamaları için gerçek bir fırsat sunuyoruz. Bir başka kişinin içinde bulunduğu kötü durumu bilemeyeceğimiz için, onların herhangi bir engele takılmaksızın ilerlemelerine izin verecek kadar zekiyiz.Sosyal devrim, kalkınmakta olan dünyanın büyük bölümünde -özellikle de Güney Amerika’da- gerçekleşmeye başladı. Bu devrimlerin gerçekleşmesine izin vermek ve onları gözlemlemek, bizim çıkarımızadır.Yoksa, onları yargılayarak veya onlara müdahale ederek bir yere varamayız.

Bugün dünyada birçoklarından ekonomik olarak daha iyi durumda olmamıza karşın, yine de, kalkınmakta olan ülkelerde yoksulluğun pençesindeki kitlelerden daha bağımsız sayılmayız. Çoğumuz soframızdaki yemeğin nereden geldiğini veya hangi koşullarda yetiştirildiğini bile bilmiyoruz. Altyapımız birkaç günlüğüne çöktüğü anda, Üçüncü Dünya’daki birçok insandan çok daha kötü bir duruma düşmemiz an meselesi olabilir.İnanmak istediğimizin aksine, altyapımız zayıf ve kırılgan. Sürekli bakım ve tamirat yapılmasını gerektiriyor. Bir gün gelecek, doğal yaşamla işbirliğinin soframıza yemek getirmenin tek yolu olduğu gerçeğiyle bir kez daha yüzleşmemiz gerekecek.

Cep telefonları, ileri teknoloji cihazlar, hızlı arabalar ve ipekten elbiseler, sofrada yemek yerine geçmez.

Bir ürünü satın almanın yararları konusunda bilileri sürekli olarak bizi ikna ediyor; ancak bir süre sonra, aynı ürünün bir takım marazlara neden olduğu ortaya çıkıyor. “Yaşam gücü edinmek için bu sigaraları için”, “Daha genç ve sağlıklı bir görünüm için solaryuma gidin” gibi. Sadece birkaç yıl önce, bu sloganlar adeta dillere pelesenk olmuştu. Şimdiyse gün geçmiyor ki karşımıza yeni bir istatistik sürülmesin ve sigaranın kötü olduğunu, solaryumun cildimize zarar verdiğini kanıtlamaya çalışmasın. Bağlantısızlık döngüsü ise bu şekilde tamamlanıyor: onlar ne söylerse, biz de onu satın alıyoruz.

Medya, bu denli yanlış ideolojinin kültürümüze nüfuz etmesi için kullanılan bir araçtır. Medyanın bizden inanmamızı istediği şeye harfiyen inanıyoruz. Medyanın evlerimize ve beyinlerimize girmesine izin vermek, bizim için değil, onlar için bir ayrıcalık sağlıyor.

Günün birinde bilinçli bireyler olduğumuzda, beyinlerimize yönlendirilen kutupsallığı filtrelemeyi de öğreneceğiz. Kendi kendimize güçlendirildiğimizde, tam uyanış düzeyine doğru olan bireysel yolculuğumuzu gözlemleyip, kendimize çekidüzen vereceğiz. Elimizdeki en güçlü araç; düşüncelere dalmış olan zekâmızdır. Bu aracı kullanırsak, yeniden kendimizi düşünmeye vaktimiz olacak. Medya ve onun verdiği mesaj ise, bizim ortağımız olabilir. Kutupsallıktan kurtulan ve yeniden güçlenen bir medya, çevremize örülen dünya hakkında gerçek bilgiler sağlayabilir. Taraf olmak her zaman için muhalefetini de doğurur; dolayısıyla yeni açmazlar yaratır. İnsanlık açısından günümüzde tarihin yeniden tekerrür etmek üzere olduğu bir durum söz konusu. Bu süreçten sağ kurtulanların ise, önlerinde temel bir soruna yanıt vermek dışında hiçbir seçenek kalmayacak: sürdürülebilir gelişim sürecinde ilerlerken işbirliği mi, dürüstlük mü, yoksa merhamet mi baskın gelecek?

(Globalresearch)
ARALIK 2013
Turquie Diplomatique, sh:26

ENRON: THE SMARTEST GUYS İN THE ROOM (2005) “Piyasanın Uyanıkları”


Enron’un batışı gibi olaylar bizde olmaz demeden,
Ülkemizde bunun benzeri olur mu diye,  unutulmuş belgeseli tekrar izleyip,
“Piyasaya göre fiyatlandırma” nın acı sonucu ve faizin karabatağını görün.
Tarih tekerrürden ibarettir.
“Tarihte her ne olmuş ise, öyle olması gerektiği için olmuştur.”
( KARL MARX )

Yönetmen: Alex Gibney            

Ülke: ABD

Tür: Belgesel

Vizyon Tarihi:22 Nisan 2005 (ABD)

Süre:110 dakika

Dil: İngilizce

Senaryo: Peter Elkind, Alex Gibney, Bethany McLean 

Müzik: Matthew Hauser            

Görüntü Yönetmeni: Maryse Alberti   

Yapımcı: Jennie Amias, Mark Cuban, Alison Ellwood   

Firma: Jigsaw Productions | 2929 Productions | HDNet Films

Oyuncular:    John Beard, Tim Belden, Barbara Boxer,  George W. Bush,    Jim Chanos

Çeviren:  thiefpliskin:  

Özet

Amerika Birleşik Devletleri’nde “11 Eylül” saldırılarından sonra finans alanında ikinci bir şok ülkenin en büyük enerji şirketlerinden Enron’un ülkeyi sarsan iflasının yarattığı sonuçlarla yaşandı. Enron’un ortaya çıkardığı etki ve sonuçlar sayesinde aslında pek çok şeyin geç de olsa farkına varılmış oldu. Yıkılmaz ve sarsılmaz zannedilen pek çok Amerikan değer ve kültürü, sadece bir şirketin, “Enron”un, ancak tarih kayıtlarına geçecek tür ve büyüklükteki iflas talebiyle sarsılmaya başladı. “11 Eylül” sonrası dönem düşünülecek olduğunda bu durum, çok yeni bir şey olmamasına karşın Amerika için alışık olan bir durum değildi.

Fortune dergisi yazarlarından Bethany Mclean ve Peter Elkind’ in aynı adlı kitabından uyarlanmış olan film Enron’ u bir insanlık trajedisi odaklı inceliyor.

Belgesel Metni

Orada ne inşa ediyorlar?

Lanet olasıca  orada ne inşa ediyorlar?

Aktiflerini 10 milyar dolardan 65 milyar dolara çıkarmak Enron’un 16 yıIını almıştı.

24 gün içerisinde iflas ettiler.

Lanet olasıca orada ne inşa ediyor?

Bu şirket o kadar çabuk çöktü ki. İflasın eşiğine birkaç haftada geldi. Olay dev bir skandalın tüm yapıtaşlarını bünyesinde barındırıyordu. Bizden bir şeyler saklıyordu.

Enron un ölümcül bir kusuru varsa o da kendini beğenmişlik, kibir, hoşgörüsüzlük ve açgözlülüktü.

Para pek çoğunun gözünü o kadar kör etmişti ki kendi filikalarını batırdıklarını Fark etmediler. Bilmeye hakkımız var. O kadar aç gözlü hale geldiler ki er ya da geç o uçurumdan aşağı saatte 120 km hızla uçmaya mahkumdular. Bu kadar uzun süre yanlarına kar kalması şaşkınlık verici.

Gerçekte Enron, iskambil kağıtlarından yapıIma bir evdi.

Bizim bilmediğimiz şey bu kağıttan evin benzin havuzu üstüne inşa edilmiş olduğuydu.

Her türlü pazarlama hilesini kullandılar.

Komiteyi sessizliğe davet ediyorum. Bu dava, Amerika nın en büyük kurumsal iflasını konu alıyor. Sorunumuz şu; burada ne oldu, bundan kim sorumlu ve bir daha olmaması için neler yapabiliriz. Enron un öyküsünün ilginç tarafı, insanların bunu rakamlara ve karmaşık piyasa işlemlerine ilişkin olarak algılaması. Aslında, bu insanlar hakkındaki gerçek bir trajedinin öyküsü. John C. Baxter, saat sabah 2:23 te Sugar Land polisi John C. Baxter ı arabasının içinde, başından vurulmuş olarak buldu. Yanında bir intihar mektubu vardı.

Efendim; bunun Enron un iflası ile bir ilgisi olduğuna dair bir belirti var mı?

  Kendisinin bir Enron çalışanı, biliyoruz ama neden intihar ettiğine dair bir delil bulamadık. Bay Skilling, Cliff Baxter ın intiharı gibi üzücü bir olaya değinmeme izin verin. İIk ifadenizde onun en yakın arkadaşınız olduğundan söz etmiştiniz.

ÖIümünden önce, çok sık konuştunuz mu?

  Evet. Enron ile bir ilgisi var mıydı?

  Evet. Cliff i tanıyan kimseler, son zamanlarında, olanlardan ötürü çok üzgün olduğunu fark etmemişti. Cliff evime geldi ve “Bize çocuk istismarcısı” diyorlar dedi. Bize vurdukları damgadan asla kurtulamayacağımızı söyledi. Ama Bay Skilling siz buna inanmıyorsunuz.

Neye inanmıyorum?

  Medya ve herkesin, Cliff Baxter a, size ve yönetim kurulundaki diğer herkese, itham ettiklerinde gerçek payı olduğuna inanmıyorsunuz. Bugün, burada bize söyledikleriniz bu yönde. İnanmıyorum… Enron da çalıştığım süre boyunca hissedarların çıkarlarına aykırı hiçbir şey yapmadım.

Sonuçta Enron un çöküşünün sorumlusu kimdi?

  Daha bir kaç sene önce, Enron ülkenin piyasa değeri en büyük yedinci şirketiydi ve değeri neredeyse 70 milyar dolardı. Uzmanlar şirketi yeni iş modelinin simgesi olarak övüyorlardı. Amerika nın en iyi pazarlama uzmanlarının çalıştığı bu yer, enerji alanında geleceği şekillendiriyordu. Ken Lay ve Jeff Skilling, kendilerine herbirinin özel merdiveni olan Iüks birer kamara inşa etmişlerdi.

Onlara ” piyasanın uyanıkları “ deniyordu.
Asla batmayacak kudretli geminin kaptanlarıydılar.

Titanic, kaptanıyla beraber batmıştı. Enron da ise bana öyle geliyor ki kaptan kendine ve yakın çevresine ikramiye verip, kendisini ve üst düzey kişileri filikaya bindirip; kalanlara “Her şey düzelecek. ” demiş. Skilling gibi, Ken Lay de yanlış bir şey yapmadığını söyledi. Çok kısa yorumunuzu alabilir miyiz?

  [CNN den geliyoruz. Teşekkürler.]

Bu sabah olmaz. Mali meselelerin ötesinde, siyasal bir komplodan kuşkulananlar oldu. Enron, George W. Bush un ilk başkanlık seçimleri kampanyasındaki en büyük kurumsal katıIımcıydı.Bu siyasal bir mesele değil, iş dünyası ile alakalı. Enron, Washington daki pek çok kişiye katkıda bulundu. Eğer yönetimden yardımistemişlerse, bu yardımı alamamışlar demektir. Yardım edilmeyecek demek, Bay Lay ile aramda hiçbir siyasi ilişki yok demektir.

George W. Bush un Ken Lay den ” Kenny Boy ” diye bahsetmesine ne diyeceksiniz?

  Bu kocamın lakabı. Başkan, bir yerden duyuş olmalı. Yani Başkanın kendi bulduğu bir şey değil?

  Kesinlike değil. Yayınlanan raporlara göre, geçtiğimiz dört yıIda kocanız, Enron dan hizmetleri için hisse senedi olarak 300 milyon dolarlık tazminat almış.

Ne oldu bu paraya?

  Battı. Hepsi battı. Geriye hiçbir şey kalmadı. Bunlar, Enron dan elde ettiğimiz lime lime olmuş deliller. Önceki birkaç ay içerisinde, içeriden öğrenenlerin ticari ile 1 milyar dolarlık hisse senedini elden çıkarttıklarını belirledik.

66 milyon dolar değerindeki hisse senedini tahvile çevirttiniz mi?

  Bilmiyorum. Kayıtlar yanımda değil. Böyle bir şey yaptığınızı öğrenmek sizi şaşırtır mıydı?

  Hayır. Şaşırtmazdı. Bay Fastow un Enron da sadece 30 milyon dolarlık hissesi vardı ama yan anlaşmalardan 30 milyon daha aldı. Ne kadar kar ettikleri ve şirketin görünümünün ne kadar yapay olduğu anlaşıIdığında Lay, Skilling ve Fastow a yönelik bir öfke baş gösterdi.

Enron un belgeleri ortadan kaldırması daha fazla soru doğurdu. Yok edilen dökümanlarda ne saklıydı?
20 bin kişi işinden olmuştu.

2 milyar dolarlık emeklilik fonu buharlaşmıştı.

Enron bir kaç kötü adamın eseri mi; yoksa Amerikan rüyasının karanlık tarafı mıydı?

  Lay oldukça mütevazi bir kökenden gelerek Enron hikayesine dahil olmuştu. Babam Baptist bir Protestan rahibiydi ve bu işine ben çok küçükken, muhtemelen iki veya üç yaşımdayken atanmıştı. Ken Lay Baptist rahibin oğlu ve yoksul bir çocuktu. Ayrıca küçükken birçok işte çalıştı. İlerde her şeyin daha iyi olacağına dair inancı tamdı ve bunu yürekten istiyordu. Servet kazanma aşkıyla yanıp tutuşuyordu. Bir gün, bir traktörün üstüne oturup iş dünyasını ve her şeyin kendisi ve ailesi için ne kadar farklı olduğunu hayal ettiğini anlatmıştı.

Lay iktisat dalında doktora yaptı ve deregülasyon havarilerinden bir oldu. Bu alanda birçoklarından öndeydi. Devlet kontrolünden bağımsız hale gelmiş enerji piyasalarını ve özellikle ağır denetim altındaki doğal gaz endüstrisini düşünüyordu. Bunu değiştirmek için Washington a baskı uyguladı.

Lay; Washington da, iş adamlarını devletin kural ve düzenlemelerinden kurtaracak yeni akımın taraftarlarından oldu. Sorunumuzun çözümü devlet değil. Devlet sorunun ta kendisi. Kısa zamanda, geniş tabanlı ve çarpıcı ekonomik başarılara ulaşmış toplumlar; zengin doğal kaynaklara ve yüksek nüfusa sahip, sıkı denetimin olduğu toplumlar değil; piyasanın sihrine inanmaya istekli olanlardır.

Deregulationi: devlet denetimini kaldırma, hükümet kontrolünden çıkarma, bir şeyi devlet denetiminden çıkarma süreci

Deregülasyonun sihirli gücü, Ken Lay i 1985 yıIında Enron u kurmaya itti. Doğal gaz boru hattı şirketlerini birleştirerek, devletin gaz fiyatlarını piyasaların iniş çıkışlarına göre dalgalanmaya bırakma kararından Enron un yararlanabileceğini düşünmüştü. Ken Lay in deregülasyona bakış açısının temelinde, hayal ettiği kadar parayı kazanabileceği düşüncesi yatıyordu. Bu konuda yalnız değildi.

Birkaç Teksas Iı petrolcü, devleti enerji işinin dışına nasıI atacaklarını düşünüyordu. Sanırım birbirlerini anlıyorlardı. Bu, çıngıraklı yılanla engerek yıIanı arasındaki profesyonel nezaketti. Lay, Baba Bush a yakındı. Ama Teksas valisi iken George W. Bush da Ken Lay için seve seve telefon ederdi. Bunun bir örneği daha yoktu.Amerikan tarihinde ilk kez bir başkanın ailesi, tek bir şikete bu derece yakınlık gösteriyordu. Enron yöneticilerinden Rich Kinder şirketten ayrıIırken Lay ona görüntülü bir hoşça kal mesajı hazırladı. Rich, Enron dan ayrıIışın dolayısıyla bir çift laf etmem istendi. Sana “Teksas tan ayrıIma! ” diyeceğim. Rich, Bush ailesi için harikalar yarattın. George a senden daha fazla destek vermiş birisi olduğunu sanmıyorum. Hayatımızın bu döneminde Barbara ve benim için en önemli şey bu. Ailen ve arkadaşların.

Başından beri Baba George Bush devletin Enron Internatonal a milyarlarca dolar yardımda bulunmasını sağlamıştı ve Lay i deregülasyonun büyükelçisi ilan etmişti.

Enron herkese karşı dürüst olan bi şirkettir. İnsanların Enron ile girdikleri ilişkide kendilerine olabilecek en dürüst şekilde davranıIdığını hissetmelerini istiyoruz. Kendini daima ahlaki doğruluk kisvesi altına gizledi. Ama bu ilk dönmelerde samimiyetini sınayacak bir olay yaşandı. Valhalla Skandalı olarak da bilinen Enron un petrol skandalı.

Arthur Anderson da çalışırken, Enron Oil adındaki bir şirketteki araştırmaya dahil oldunuz mu?

  Evet. Dahil oldum. 1987 de iki alım satım işlemcisinin zimmetlerine para geçirmiş olduğu yönünde bir hadise yaşanmıştı. 1987 yıIında Enron un en iyi iki alım satım işlemcisi, petrol fiyatlarının yükselişi ve düşüşü konusunda Enron üstünden spekülasyona girişmişlerdi. Petrol ticareti kumardan farksızdır. Bazen kazanır, bazen kaybedersin. Ama Enron Oil sürekli kazanıyormuş gibi görünüyordu ve bu Ken Lay i memnun ediyordu. Ken Lay e piyasadaki bu riskleri açıklmaya çalıştım. Yatırımının on katını.. kaybedebileceğini belirttim. Deneyimli işlemci Mike Muckleroy, Enron Oilin istikrarlı yüksek karından şüphelendi. Bu petrol işinde kimsenin akıI sır erdiremediği karlar döner ve doğrusu Ken Lay in üst düzey yöneticileri bile bu durumu sorgular hale geldi. Bu kadar paranın yasal yollardan elde edilemeyeceğini söylüyorlardı.

Ortalıkta tuhaf bir şeyler dönüyor olmalıydı.

Gerçekten de ortalıkta tuhaf bir şeyler dönüyordu.

İIk işaret; isimsiz bir ihbar ile şirket başkanı Louis Borget in; şirket hesaplarından 3 milyon dolarlık fonu kişisel hesaplarına geçirdiği ile ilgili olarak geldi. Sahte defterler ve offshore hesaplardan; şirketin mali işler sorumlusu Tom Mastroeni den kimsenin kim olduğunu öğrenemediği gizemli Lübnanlı spekülatör M. Yass a uzanan bir iz ortaya çıktı.

Sizce bu kimin ismiydi?

Benim kıçım anlamındaydı aslında. M Smart ise Maxwell Smart idi. Demek istediğim bu adamlar oyun oynuyordu. Borget and Mastroeni Houston a çağrıIdı. İIk olarak üstünde oynanmış hesapları Enron a gösterdiler. Ardından şirket karını cebe indirdiklerini itiraf ettiler. Bunlar Enron yönetim kurulunun dikkatine sunuldu. Hesapları incelemek üzere denetçiler getirtildi. Yönetim kurulu toplantısında, denetçiler Lay e Borget ve işlemcilerin günlük ticari kayıtları yok ederek kazançlar üstünde manipülasyon yaptıklarını ve muhtemelen alım satım limitlerinin üstünde işlem gerçekleştirdiklerini söylediler. Ertesi gün Lay in olayların gidişatını değiştirmeme yönünde bir karar aldığını öğrendik. Gösterdiği gerekçe ise bunun şirketteki tek para kazanan bölüm olduğuydu. Altın yumurtalayan tavuğu kesmek istemedi. İşlemciler kovulmadıkları gibi kınama cezası da almadılar. Onun yerine Enron Borget a şöyle bir mesaj gönderdi: ” Bize milyonlar kazandıraya devam et. “Enron un yüklendiği risklere yönelik tedbir almak yerine; Lay işlemcileri daha da yüksek risk almaları için cesaretlendiriyordu.

Sonra talih onlardan yüzünü çevirdi. İki ay sonra, panik içinde beni aradılar ve son beş günde 90 milyon dolar içeri girmişlerdi. Yapabileceğimiz şey, kime karşı kaybettiğimizi bulmaya çalışmaktı. Muckleroy New York a kalkan ilk uçağa atladı. Mastroeni de bir hesap takımı daha olduğunu biliyordu ve onları almak için ne gerekiyorsa yapacaktı. Tom karşısına dikildim. Ona iki şey olabileceğini söyledim. Bunlardan birisi bir Alman silah tüccarı olan Borget in kazıkladığı ticari ortaklarından biri onu öldürecekti ya da ben. Nereye giderse gitsin er geç onu bulacağımı söyledim. Mastroeni ertesi gün gerçek defterlerle çıkageldi. İşlemciler Enron un tüm rezervleri karşıIığında risk üstlenmiş ve kaybetmişlerdi. Muckleroy hızlı davranarak piyasaya blöf yaptı ve şirketi kurtardı. Valhalla olayından sonra Ken Lay, işlemcilerin üstlendiği riskden dolayı şok olduğunu söyleyecekti. Oysa alınan riskleri başından beri biliyordu. İşlemcilerin faaliyetleri ile ilgili onu uyaran raporları görmüştü. Enron un çöküşünden beri Ken Lay bilmediği şeylerden ötürü sorulu tutulamayacağını söylüyor. Valhalla da söylediklerine benziyor.

Bunları bilmediğine inanıyor musunuz?

  Sadece Valhalla için konuşabilirim. Başından beri biliyordu. Çünkü ona söylemiştim. Denetçiler, Bay Ken Lay e başına buyruk iki işlemcinin işten çıkarıIması yönünde rapor verdiler. Raporu okuyan Lay, ona bu kadar para kazandıran iki adamını kovarsa ne kaybedeceğini hesapladı. Benim kararım, bu adamın kazançlarını ahlaki değerlerin önünde tuttuğu yönündedir. Mastroeni mahkum oldu ama cezası tecil edildi. Borget dolandırıcıIıktan bir yıI hapis yattı. En büyük para makinesi parmaklıkların ardına düşen Ken Lay kendine şunu sordu:

Kim Enron a en çok parayı kazandırabilir?

  Her yıI, her hafta, her gün yeni fikirler üretmek zorundasınız. Ken Lay, Jeff Skilling e baktığında gelecekte doğal gaz işletmeciliğinin nasıI olması gerektiğinin cevaplarını barındıran adamı gördü. Ken Lay vizyon sahibi bir adamdı ve büyük fikirleri olan diğer vizyonerleri severdi.

 Jeff Skilling hepsinden büyük fikirlere sahipti. Jeff Skilling ‘ in en büyük fikri enerji iletiminin yeni bir yolunu bulmaktı. Bir doğal gaz boru hattının fiziksel akışına bağIı kalmak yerine Enron, doğal gaz piyasası için bir borsaya dönüşecekti. Adeta büyülü bir fikirdi bu. Enerjiyi hisse senedi ve tahviller gibi alım satımı yapılabilir bir mali araca çevirecekti. İyi fikrimiz buydu.

1992 yıIında bu güzel fikri kullanarak Kuzey Amerika daki en büyük doğal gaz tedarikçisi haline geldik. Jeff bir peygamber gibiydi. Ortaya çıktı ve dışarıda koskoca yeni bir dünya olduğunu gösterdi. “Boru hatlarını döşemek ve onlara gaz pompalamak gibi işleri boşverin gitsin. ” dedi. ” Tüm endüstriyi baştan yaratabiliriz. ” Vinson & Elkins den gelen, Amanda Martin adlı avukat, Jeff Skilling in işe ve yakın çevresine aldığı ilk yöneticilerden oldu. Heyecanımız ortadaydı. Orada olmaktan ne kadar gurur duyduğumuzu tahmin edemezsiniz. Aklımızı kullanırsak her şeyi başarabileceğimizi telkin eden bir liderimiz vardı. Sonuçta para kazanmaya başlamıştık. Bu da bizi büyük şeylerin beklediğini onaylıyordu. Skilling endüstriyi yeniden baştan inşa etmenin ve işe yeniden başlamanın yarattığı fırsatları görmüştü. Enron a girmeden önce öne sürdüğü bir koşul vardı ki o da ” piyasa göre fiyatlandırma ” denilen bir muhasebe ilkesini kullanmasına izin verilmesiydi. Arthur Andersen imzaladı ve SEC onayladı. İçeri girip ” Burada neler oluyor?  ” dediğimi hatırlıyorum. Herkes çok heyecanlıydı ve sonra şampanya geldi. ” Piyasaya göre fiyatlandırma “kalemini kullanmamıza izin verilmişti. Bunu dünmüş gibi hatırlıyorum. Enron un sonunu hazırlayan en büyük adımlardan biri böyle atıImış oldu. ” Piyasaya göre fiyatlandırma ” ile Enron; anlaşmaların gelecekteki potansiyel karlarını, imzalandıkları gün deftere geçirebilecekti. Gerçekte şirketin kasasına giren paranın miktarı ne kadar az olursa olsun, Enron karını dış dünyaya dilediği rakamlarla açıklıyordu. Oldukça öznel ve tabii manipülasyona müsait. 10 yıI sonra bu santralden, klovatı bu kadar dolara elektrik satacağız diyorlardı. Bunu yapabileceklerini kanıtlamanın hiçbir yolu yoktu.

Selam Reg. Günaydın. NasıIsın?

  Sonunda harikayım. Sizi görmek çok güzel. Jeff. Seni görmek de. Todd otur Iütfen.

Bunun üstünde çok çalıştık ve değer düşüren kalemleri çekip çıkardık. Bulduklarımıza bir göz at. Geliştirme…

Geçen sene 20 milyon dolar kazanmışız, bence bu sene 120 milyon kazanabiliriz.

Geçen sene ticari işlemlerden 10 milyon dolar kazanmışız. Bence bu sene 64 milyon yaparız bu rakamı. İşin sırrı burada. ” Piyasaya göre fiyatlandırma ” dan benim ” Gelecekteki Kuramsal Değer ” dediğim muhasebeleştirme yöntemine geçeceğiz. Bunu yaparsak hasılata çuvalla para ekleyebiliriz. Jeff bu muhteşem! Kulağa harika geliyor. Oh Jeff. Teşekkür ederim. Kendini aştın. Çok çok yükseleceksin dostum. Günün birinde şirket başkanı bile olabilirsin. Gerçekten mi?

  Evet! Fikrin herşey olduğuna inanıyordu. Ona göre, bir fikir ürettiğinizde, bundan hemen kar elde etmeye başlamalıydınız Aksi takdirde küçük adamlar fikrinizi çalar ve onlar bu işten karlı çıkarlardı. Jeff Skilling Harvard İşletme Okulu na başvurduğunda bir profesör ona akıllı olup olmadığını sormuş.

” Bok gibi akıllıyım. “diyerek cevaplamış. En sevdiği kitaplardan birisi, insan doğasının genlerimizi aktarırken nasıI açgözlü ve rekabetçi bir yol izlediğini anlatan ” Bencillik Geni “idi. Enron da Skilling güçIünün hayatta kalmasını sağlayan temel iç güdüleri serbest bırakıyordu.Dünyanın işleyişi ile ilgili oldukça Darwinci bir bakış açısı vardı. Enron daki ilk günlerinde insanları motive decek tek şeyin para olduğunu söylemişti.

Skilling in dünya görüşü, Enron un iş yapma biçimini etkiler olmuştu.
Performans Gözden Geçirme Komitesi isimli bir sistem kurdu.
İnsanlara birden beşe kadar not veriyordu. Çalışanların % 10 u beş alıyordu ve bunların kovulması gerekiyordu.
O andan itibaren sistem “Yüksel ya da Defol “ olarak bilinmeye başlandı.

Şahsen ” PGC ” nin şirket olarak yürüttüğümüz en önemli işlem olduğuna eminim. Sırf diğer çalışanlar onları değerlendirdiklerini görüp, tatmin olsunlar diye her sene çalışanlarının % 15 ini işten atan bir şirket daha duymadım. Bu grup tarafından değerlendirildiğinizde, Ken den ve benden şirketin hedefleri hakkında bilgi Imış oluyor ve buna uyup uymadığınızı öğreniyorsunuz. Çok merhametsiz bir süreçti.

25 yaşında birisinin değerlendirmede iyi çıkmaya çalışması ve karşıIığında 5 milyon dolar ikramiye alması. Kurumsal olarak pek sık görülen bir olgu değil. Çok zorlu ve saldırgan bir kültürümüz var. Enron da kimse işlemcilerden daha saldırgan değildi. Tazminatımı konuşmak üzere patronun bürosuna gidiyordum ve alacağım parayı iki katına çıkartmak için birisini gırtlağına basmam gerektiğini söyleseler, ben iki ayağımla birden basardım. İnsanlar aynen böyleydi. Alım satım tarafında, en büyük ve en pis şirket olmak zorundaydık. Piyasada olmak için Enron ile iş yapmak, bir gereklilik arz ediyordu. Enron işlemcileri, okul müdürünün bulaşmaya çekindiği bir lise çetesi gibiydi. Açıklanan karın büyük kısmını onlar sağIıyordu.

Jeff Skilling ve Ken Lay in serbest piyasa fikrini alıp onu bir ideolojiye dönüştürdüler.

Onu yeni ekonomi dini olarak görüyorlardı. Enron on-line pek çok emtia için piyasaları değiştirecek. Mevcut olan kör sistemin yerini alacak şeffaf ve açık bir piyasa yaratacak. Gerçekten çok basit, bilgisayarınızı açtığınız an karşınızda olacak. Vizyonumuz bu. Dünyayı değiştirmeye uğraşıyoruz.

Jeff Skilling, bana göre, Enron un bir başarı öyküsü olduğuna ümitsizce inanamaya çalışıyordu. Kendisini Enron ile özdeşleştirmişti.

Bir keresinde ” Ben Enron um. “demişti.

Enron dakilerle ilgili bir başka nokta ise Jeff Skilling. dahil hepsinin eskiden inek olmasıydı. Koca gözlüklü, saçları dökülen, göbekli bir tip. Bir gün Jeff Skilling kendisini değiştirmeye karar verdi.

Ağırlık çalışmaya başladı, kilo verdi; iradesi ve kişiliği ile Kendisini baştan yarattı.

Jeff lazer ameliyatı olduğunda herkes onu izledi böylece Enron da gözlüklü kimse kalmadı.

Bence Jeff Skilling tam anlamıyla trajik bir figürdü.İnsanların parlak zekalı diye tarif edeceği birisiydi. Bazen ise gösterdiğinden oldukça farklı bir tablo çiziyordu. Riskleri takip edip, ince ince hesaplar gibi görünse de gerçekte bir kumarbazdan farksızdı. 20 yaşına basmadan piyasada çoğalınca bahisler oynayarak büyük paralar kaybetmişti.

Jeff Skilling e göre risk göz alıcıydı. Risk almaya bayıIırdı. KatıIımcıların hayatını kaybedebileceği kadar tehlikeli gezilere çıkmaktan istediğinden söz ederdi. Jeff Skilling, arkadaşları ve müşterilerinden oluşan ufak bir grupla bu gezileri gerçekleştirdi. Çekirdek grubunu Enron çalışanlarının oluşturduğu topluluklar çıIgın maceralara atıIıyordu. Bunlara Andy Fastow katıIıyordu, Ken Rice katıIıyordu. Bu geziler birer efsane haline gelmişti. Oturup, ne çeşit tuhaf zorluklara atıIdıklarını düşünürdük. Ama bu onların birer erkek olarak iyi hissetmelerini sağIıyordu.

Baja ya, Meksika nın 2000 kilometre boyunca uzanan oldukça engebeli topraklara unutulması güç geziler düzenlemişlerdi. Bu motosikletlerin parçalandığı bir yolculuktu. Ken Rice yolculuk sırasında dudağını yardı ve dudağına dikişler atıIdı. İnsanların kemikleri kırıIdı. Birisi jip devirdi ki neredeyse ölüyordu. Enron da bu tip öyküler efsane haline gelmişti. Bu öyküler şirketin maço kültürünü besliyordu.

Jeff Skilling beğendiği kişilerden bahsederken heyecan yayan adamları severim derdi. Uç yönleri olan tipleri severdi. Ken Rice bunlardan birisiydi. Gruptaki pazarlamacıydı. Cana yakın, eğlenceli, adam gibi adamdı. Enerji şirketlerine anlaşmaları satan kişiydi ayrıca. Cliff Baxter şirketin iş bitiricisiydi. Anlaşma yapmakta ütüne yoktu ama manik depresif bir insandı. Baxter çok zeki ve açık sözlü birisiydi ve Skilling e herşeyi açıkça söylerdi. Skilling e şirketteki herkesten daha yakındı.

 Sikilling in en önemli adamların olan Lou Pai, ilk dönemlerde alım satım işlerinin kurulmasına yardım etmiş, sonra ise “Enron Enerji Hizmetleri “ isimli başarısız girişimin başına geçmişti. Siz başındayken EEH nin işlevi ne idi?

  Son kullanıcı olan sanayi kuruluşlarına enerji hizmetkeri satmaktı. Lou Pai tarafından Skilling EEH işinin başına getirilmişti. Çünkü burası şrketin ve Skilling in geleceği açısından çok önemliydi.. Lou Pai a kıtalararası balistik füzem diyordu. Lou Pai düşmanlarını inanıImaz bir beceri ile alt ediyordu. Bunun anlamı arkada cesetler bırakmak ise Skilling in buna aldırış ettiği yoktu. Hiçbir şey hisetmiyorum.

Lou Pai gizemli bir tipti. Perde arkasındaki CEO gibiydi.

Bir süreliğine 7. katta büyük bir ofisi vardı. Camla panellerle çevriliydi ofis ve yanından geçtiğinizde hemen hemen her zaman boş olduğunu görürdünüz. Detaylar Lou Pai yi alakadar etmiyordu. Para ve striptizci kızlara duyduğu tuhaf ilginin dışında onu motive den bir şey yok gibiydi. Pai için her şey rakamlardan ibaretti. Her gece işten sonra oraya gider ve işlemcilerden bazılarını yanında götürürdü. Orada bayağı para da harcardı. Bu parayı Enron un harcama kalemlerinden düşerdi. Striptizcileri alım satım katına çıkardığına dair söylentiler vardı. Hemen herkes bu hikayeyi biliyordu. Adam öylesine yumuşak, sessiz sedasız, hatta hanım evladı gibiydi ki striptizciler bile CEO olduğuna inanmamıştı. Pai onları ofisine çıkardı ve sanırım kızlar orada, ona ufak bir gösteri yaptılar. Bir gece kulüpteyken, yanındakilerden biri hepimiz bekarız Lou; biz bir sorun yaşamıyoruz, ama karının striptizcilerin parfümünden işkillenmesini nasıI önlüyorsun?

  Lou şöyle dedi: ” Bir sırrım var. ” ” Eve giderken bir benzincide duruyor ve ve üzerime benzin döküyorum, böylece koku falan kalmıyor. “demiş. “Ama Lou ” demiş öteki, ” karın bu sefer de benzin istasyonundaki pompacıya çaktığını ” düşünmez mi?  ” Lou Pai hariç herkes gerilmişti. Masaya soğuk bir hava çökmüş.

Ne de olsa Lou Pai hafife alınacak birisi değildir. Şakayı yapan adam, iki gün sonra ki bu bir Enron efsanesidir; Kanada nın Calgary şehrine sürülmüş.

Lou Pai, rakamlar yükselir yükselmez EEH yi yönetmeyi bıraktı. Yaklaşık olarak 100 milyon kazanmıştım. Rakam yanlış olabilir, artı eksi 20 milyon dolar diyelim. Enron daki herkesten fazla parayla, 250 milyon dolar ile ayrıIdı çünkü tüm Enron hisselerini; karısından ayrıIıp, kendisine bir çocuk doğuran striptizci kız arkadaşı ile evlenebilmek için satmıştı. Enron dan ayrıIışı da orada bulunması kadar gizemliydi.

Günün birinde, Lou Pai nin artık EEH nin CEO su olmadığını öğrendik. Lou Pai, Enron dan 250 milyon dolar ile uçmuş olmasına rağmen arkasında bıraktığı birimlerin toplam zararı 1 milyar dolara yakındı. Ama Enron bu gerçeği saklamayı başardı.

Lou Pai, Colorado daki ikinci büyük toprak sahibi oldu. Olay hep sayılardaydı. Sayıları her zaman tutturuyordu. Bu bana göre bu bana göre lise mitolojisiydi. Wall Street teki en popüler adam olmak isteyen, orada kalıp bunu başarmak için yapmak zorunda olduğu şeyi yapacaktı. Bence Jeff bu kuralları, herkesten daha iyi kavramıştı. Amerikalılar hisse senetlerinden yığınla para kazanıyor. Borsa, dün yine seviyelere ulaştı. Borsadaki yükseliş Perşembe günü de devam etti. Dow Jones Endeksi neredeyse 61 puan artış gösterdi. Düşük gelir grubundakiler bile borsaya akın etmeye başladı çünkü kaybetmeleri mümkün değildi. Hisse fiyatları yükseldikçe yükseliyordu. Her gün, yeni bir rekor. Teknoloji hisseleri resmen coştu. Kapanışa az bir süre kala, 100 puan yükselerek bugüne kadarki en yüksek seviye olan 7895.81 puana ulaştı. Belki de dünya tarihindeki en uzun süreli boğa piyasası yaşandı. Ken Lay oradaydı ve tezahürat yapıyordu. Hisselerimizin çok iyi durumda olduğu ortada. Önümüzdeki sene ya da on sekiz ay sonra, hisse fiyatlarımızın iki katına çıktığını görmememiz için hiçbir neden yok. Enron, hisse senedi analistlerinin kalplerini ve zihinlerini kazanacak bir kampanya başlatmıştı. Enron daki doğal gaz stokları…

Hisse senetlerimizin fiyatlarını, asla yeterli görmedik ve yeterli olduklarını da düşünmek istemiyorum. Fiyatlar daha da yükselmeli. Yürüttüğü İnternet bazlı enerji alım satım işi ile Enron, ikinci çeyrekte karını % 30 arttırdı. 90 Iı yıllar süresince Wall Street teki bu oyuna devam edildi. Bir şirket, analistlerin o çeyrekteki kar tahminlerini yakaladığında senet fiyatları daha yükseliyordu.

Oyunun adı ” şişir ve elden çıkart “ idi.

Üst düzey yöneticiler, fiyatları yukarı çekmek için talebi canlandırdıktan sonra multi milyon dolarlık senet opsiyonlarında likitidasyona geçiyorlardı.

Enron daki insanlar ücretlerini genellikle hisse senedi olarak aldılar. Hisse fiyatlarının yükselmesi herkesin işine geliyordu. Senet fiyatlarının yükselişine yön veren ise her çeyrekte açıklanan kar rakamlarıydı. Skilling dahil şirketteki herkes bunun farkındaydı. Asansörde bile hisse fiyatını takip edebiliyordunuz. Etrafınız şirketin sağIığını gösteren işaretle sarsıImıştı.

Hisse fiyatı ne durumda?

  Herkes aynı geminin içindeydi. Şirket borsadaki fiyatı ile yatırım camiasını yeni, farklı, yaratıcı; kurumsal girişimciliğin yeni çağını simgeleyen şirket olduğuna ikna etmeyi amaçlayan yeni bir halkla ilişkiler kampanyasına takıIıp kalmıştı. Gelin ve bizimle çalışın. Çalışanlarımızı, yeni şeyler denemeleri için özendiriyoruz. İşe, değişim ortamında çalışmaya daha yetkin kişileri seçerek başIıyoruz.

Enron için çalışıyorsanız en yeni düşünce tarzını, ve açıIan en yeni pazarları görürsünüz. Enron on-line, göz kamaştırıcı bir başarı hikayesidir. Kurumsal Amerika yı, en zekinin kendiler olduğu yönünde rol keserek ikna etmişlerdi. Alan, kamu alanındaki üstün hizmetlerinden dolayı seni Enron ödülüne layık gördük. -Alan Greenspan- En içten teşekkürlerimizle. Şirketi, her yıI karlarını istikrarlı bir şekilde % 10 ila % 15 arası arttıracabilecekleri bir yer olarak pazarlamaya devam ettiler.

İşin aslı, Enron bu rakamları tutturabilmek için büyük risk alıyordu. Riski seviyoruz çünkü parayı risk alarak kazanırsınız. Nereden bakarsanız bakın, Enron yükselişteydi. Aslında karlar artmıyor, tam tersine düşüyordu. Dünyanın dört bir yanında büyük doğal gaz operasyonları vardı. İnşası pahalıya patlayan bu tesisler, zarar ediyordu. Dünyanın diğer yerlerinde, örneğin Hindistan da harika bir çeyrek ve harika bir yıI geçirdik. Dabhol ün birinci aşaması devreye girdi ve elektrik üretmeye başladı. İkinci aşamanın finansmanı hazır ve inşasına başlandı. Deneyimlerime göre özellikle uzak durulması gereken yerler vardır. Bunlardan birisi Hindistan dır. O zamanlar kimsenin yapmayacağı bir şey yapıp Hindistan a bir santral kurdular. Herkes Hindistan a yatırım yapmaktan kaçınırdı. Ama Enron bunu yaptı, hem de gösterişli bir şekilde. Ama En ron basit bir noktayı atlamıştı. Hindistan, Enron un ürettiği enerjiyi Şimdi Dabhol tesisi harabeden başka bir şey değil. Projede 1 milyar dolar kaybedilmesine karşın, asla gerçekleşmeyecek karlara üzerinden Enron, üst yönetime multi milyon dolarlık ikramiyeler verdi.

Peki gerçek para nereden gelecekti?

  Tabi ki baskı çok büyüktü. Çığır açacak bir sonraki fikrin bulunması gerekiyordu. Başarısızlık bir seçenek değildi. Kurumsal dünyada şirketler el değiştiriyor. En büyük haber. Enron, Portland General ı satın alacağını açıkladı. PGE ile birleşme Enron u elektrik işine soktu. PGE nin batı sahilindeki konumu dolayısıyla Enron daha yeni devlet düzenlemelerinden arındırıImış Kaliforniya piyasasına girecekti.Bu birleşme ile toptan ve perakende bazında elektrik ve doğal gazın, ülke çapındaki en büyük pazarlayıcısı olma yönünde önemli bir adım atmış olacağız. Bütün bunlar, birleşmez isek ayakta kalamayacağımızı söyledikleri deregülasyondan dolayı gerçekleşti. Bizi satın aldıkları ana kadar Enron ismini duymamıştım. PGE yi satın aldıklarında, tüm hisselerin adı Enron oldu. Onları biz damgaladık. Etrafıma baktığımda, Enron hissesi alanların paralarını ikiye katladıklarına tanık oldum. O günden beri emeklilik ve sigorta fonuma tavan prim ödemeye çalıştım. Portland General, kazanç güzel, nakit akışı iyi. Wall Street te buna ” güven bana “öyküsü diyorlar. Onlarca yıI boyunca çalışıp didinen boru hattı işçileri, paralarını güvenli ve geleneksel yatırım olarak gördükleri şirkette tutmayı yeğlemişlerdi. Bu şirketin güvenli ya da geleneksel olmakla alakası bile yoktu.

Emekilik fonumuzla Enron hissesi almalı mıyız?

Kesinlikle.

Bana katıIıyorsunuz değil mi?

  Bugünün en çok kazandıranı Enron. Beni büyüleyen şeylerden birisi, Wall Street analistlerinin Enron hisselerini ” satın al ” reytingli olarak değerlendirmeleriydi.

Şirket analistlerin gözünü nasıI boyadı?

  O an elimizdeki bilgiye bağIıydık. Şirketin onaylı bilanço raporlarına ve yönetimin sunumlarına güvendim. Analistlere karşı kesinlikle dürüst davrandık. Jeff Skilling, Enron aldatmacasının yaratıImasındaki en önemli unsurdu.

Zaman zaman satış eğilimli analizcilere, cevaplayamayacakları bir soru sorsak;

” Jeff i bir arayalım. “,
” Jeff e bir soralım. “

diyorlardı. Jeff i arayan analistlerin herhangi bir şeyi analiz ettikleri falan yoktu. Enron un onlara söylediği her şeye inanmaya hazırdılar. Analistlerin çoğu, bizim için hisse başına 100 ila 115 dolar gibi potansiyel bir fiyat belirlemiş durumdalar.

Şirketin palavralarını yutmayan anaslitler düşman ilan ediliyordu.

Enron un CFO su Andy Fastow, gözüne John Olsonisimli; Enron hikayesini yutmayan analistlerden birini kestirmişti. Enron, analistlerin alım yönündeki önerilerini seviyordu. Fastow, Merrill Lycnh i arayıp ya hisselerimize ” al ” onayı verip bizi sevecek birini işe alırsınız ya da bir daha sizinle iş yapmayız demişti. Günlerimin sayıIı olduğunu anlamıştım. Görevlerini kötüye kullanmışlardı. Merrill Lynch John Olson ı işten attı. Bunun arkasından Fastow bankayı 50 milyon dolarlık iki yatırım bankacıIığı işi ile ödüllendirmişti. Analistler, yatırım bankacıIığı bölümünden anlaşmalar büyük kotarmaları için ikramiyeler alırlardı.Böylece hiç heves kırıcı söz duymazdınız. Enron hisseleri yükselmesine rağmen işleri para kaybettiriyordu. Yükselen teknoloji hisselerine bakan Skilling, şirketi siberaleme taşımaya karar verdi. Bir geniş bant pazarı yaratıp yaratamayacağımızın fizibilitesini yapıyoruz. Enron, gaz işinde öğrendiklerini diğer enerji metalarının alım satımında da hatta geniş bant trafiğinin pazarlanmasında da kullanacak. Ken Rice 20 yıIdır Enron da çalışıyor. Enron daima bir adım önde olmayı başarmıştır.

Akşam 7 den sabah 7 ye kullanmadığımız internete para ödüyoruz.

Soruyorum size neden?

Neden?

Motiflerimizden birisi daima ” neden ” diye sorabilmektir. Bir şeyler ne için böyle yapıImak yerine şöyle yapıIıyor?

İşte bizim piyasamız.

Bant genişliğini neden diğer şirketlere satmıyoruz?

  Onu bir emtia haline getirebiliriz. Geçen haftadan beri, Wall Street te Enron un geniş bant atıIımı ve BlockBuster ile ortak olarak ” isteğe bağIı video ” girişimi konuşuldu. Dini bir ayine katıImak gibiydi. İnsanlar koltuklarından fırlayıp, ellerinde cep telefonları ve Blackberry leri ile patronlarını aramak için koşuşturuyorlardı.

Bir analist; tek kelime ile yatırımcılarına tavsiye verdi. ” Vay canına! ” Enron hisseleri iki gün içerisinde % 34 değer kazandı.

Borsanın verdiği tepkiden stratejiyi sevdikleri anlaşıIıyordu. Bu onlara mantıklı gelmişti. Teknolojiyi geliştirdiklerini ilan ettiler. YıI sonuna kadar test pazarlarına sunulacaktı. Ve bu teknoloji iş yarayor. Kalitesi yüksek ve müşteriler tarafından beğenildi. Oldukça aşama kaydettik. İşin aslı Enron, ” isteğe bağIı video ” teknolojisinde bir hayli zorlanıyordu. Teknoloji işe yaramadı ve Blockbuster ile olan anlaşma feshedildi. Enron, ” piyasaya göre fiyatlama ” sayesinde tek kuruş kazandırmayacak hayali anlaşmadan 53 milyon dolar kar ettiğini açıkladı.

2000 yıIının sonlarına doğru, Enron un geniş bant işini başarıIı gösterme çabaları tükendi.

Çalışanlarına, hayali bir işi varmış gibi göstermek için tüm numaralara başvurdukları halde insanlar giderek ümitsizliğe kapıImaya başlamışlardı. Yöneticiler, hisseleri ellerinden çıkartmaya başlamışlardı.

Enron un çöküşü sırasında Ken Rice 53 milyon dolarlık, Ken Lay 300 milyon dolarlık, Cliff Baxter 35 milyon dolarlık, Jeff Skilling 200 milyon dolarlık hisseyi elinden çıkartmıştı.

 Aldatmaca sürerken, tüm yalanlar ve sahtekarlıklar patronun kendisini de bu çarpık gerçekliğe inandırmaya başlamıştı. Bu düzenbazlık gerçekti ve bu aldatmaca gerçeğin ta kendisiydi. Kendisi de inanmaya devam ettikçe sahtekarlık sayıImazdı. Geniş bant ticaretinden bahsetmiştiniz. Ya hava durumu vadelileri?

  O piyasada işler nasıI?

  Evet bir hava durumu piyasamız da var. Enron, hava tahmini ticareti işini ortaya ilk attığında, bunun bilim mi bilimkurgu mu olduğu anlaşılamadı. Tahminler yanlış çıkarsa havadurumu uzmanlarınızı cezalandırıyor musunuz?

  Bilemiyorum, sırtında hiç kırbaç izi var mı?

  Yazık. Güzel bir eldi. Jeff, zaman geçtikçe işlerin kötüye gittiğini itiraf etmekte zorlanır oldu. Geceleri ışıklar kapandığında, neyin yaklaşmakta olduğunu bildiğine inanmak zorundayım. Bunu Titanik e benzetmek istiyorum. ” Tam yol ileri! ” diyen bir kaptan var ve buzdağına çarptıktan sonra bile son hızda yola devam ediyorlar. Enron adlı geminin kaptanı pek çok uyarı işaretini görmezden geldi. Geminin kaptanı kimdi peki?

  Kenneth Lay Wall Street tarihindeki en berbat günlerden biriydi. Hisse senetleri % 31 oranında geriledi. Teknoloji hisseleri, Cuma günü satış furyasına neden oldu. Bu, ” Artık kendinize gelin. ” demekti. Milyonlarca gergin yatırımcı, Cuma günü Down Jones Endeksi nde yaşanan büyük düşüşün ardından…

Enron, özellikle 200 yıIının sonları itibariyle büyük bir olaydı çünkü İnternet şirketlerinin çoğu düşüşe geçmişti ve Wall Street, bir sonraki büyük felaketi bekliyordu.

Enron, yeni ekonomi şirketlerinin parlayan yıIdızıydı. 2000 yıIında hisse fiyatları % 90 arttı ve ondan önceki sene de % 50 artmıştı. Wall Street teki banko hisselerden biriydi ve böyle şirketler asla yanlış bir şey yapmazdı. Yeni ekonominin yüzü haline gelmiştik. Ne kadar iyi olduğumuzu hatırlatan bir kültürümüz vardı. Ve bu kültür ortaya çıktığında, Fortune dergisi bizi Amerika nın en yaratıcı şirketi ilan etti. İşte o zaman kendimizi gerçekten iyi hissetmeye başladık. Yine başardınız. Enron, Fortune dergisinin yaptığı yıIın en çok hayranlık duyulan şirketleri anketinde, üst üste altıncı kez Amerika nın en yaratıcı şirke seçildi. Hakedilmiş bir başarı. Pazarlamacı ağzı hala iş yapıyordu. Ama Enron yatırımcılarından birisi, Enron un bilançolarında borsa analistlerinin atladığı bir şey görmüştü. Analistler genelde bunun bir ” kara kutu ” olduğunu söyler ve inanmanızı beklerler.

” Kim bilir para nereden geliyor?  ” Bir yerden geliyordu işte. Tek bildiğimiz, hep iyi durumda olduklarıydı. Kara kutu bizi aldatmak için konulduysa, bilançolar, kötü gittikleri güne kadar elbette iyi olacak diyordum. ben araştırmacı bir gazeteci değildm ve bu yüzden de Enron ile ilgilenmem için hiç bir neden yoktu. Lakin Jim Chanos, Enron un mali kayıtlarına bir göz atmamı söyledi. Kayıtlarda bir sahtekarlık olduğu anlaşıImıyordu ama kayıtlarda bir tutarsızlık vardı.

Mart 2001 de Fortune dergisi muhabiri Bethany McLean, Enron un mali durumu hakkında sorular yöneltti.
Makalesinde, kimsenin cevaplayamadığı basit bir şey sormuştu?
” Enron, parasını tam olarak nasıI kazanıyor?  “
Ona çok kızdınız öyle değil mi?

  Fortune muhabiri ile yaptığım konuşmayı çok net bir şekilde hatırlıyorum. Arayıp, muhasebe ile alakalı çok ama çok detaylı sorular sormuştu. Bir muhasebeci olmadığımdan ötürü de bu sorulara cevap verememiştim. Gerçekten çok telaşlandı. Bu tip sorular yönelten insanların şirkete taş atmaktan başka amacının olmadığını söyledi. Ve ben de mesleğimin kurallarına uygun hareket etmemiştim çünkü iyi araştırma yapmamıştım ve eğer bunları yapmış olsaydım, ne kadar yersiz sorular sorduğumun farkında olacaktım. Bay Skilling, Enron hakkında basit sorular soran birisini korkutmaya çalışmışsınız gibi görünüyor. Ben – Ben ona altı dakika sonra bir toplantım olduğunu söylemiştim. ” Detaylara giremem çünkü bir muhasebeci değilim. ” demiştim. O da bana önemli olmadığını çünkü makaleyi nasıI olsa yayınlayacaklarını söyledi. Ve ben de eğer böyle bir şey yaparlar ise bunun ahlaki bir davranış olmayacağını söyledim. Ertesi gün… İzin verirseniz söyleyeceklerim var. Muhasebe ve finansman bölüm yöneticilerimiz masrafları Enron tarafından karşılanarak New York a uçup, editörlerle değil muhabirler ile oturup; sordukları soruların cevaplarını vermeye çalıştılar. Ertesi gün; küçük, karanlık, penceresiz bir toplantı odasında yakllaşık üç saat boyunca şirketin işleri üzerine konuştuk. Şunu hiç unutmayacağım. Toplantı bittiğinde, diğer iki yönetici eşyalarını toplayıp giderken Andy Fastow bana ve editörüme dönüp şunu dedi:

” Şirket hakkında ne yazarsanız yazın umrumda değil, yeter ki beni kötü göstermeyin. “

Fastow un kötü görünmemeyi istemek için sebepleri vardı. Enron ile iş yapmakta olan, Fastow un yönettiği ortaklıklar vardı. İsimleri şirketin mali belgelerinde geçtiği halde onları öyküme dahil etmemiştim. Çünkü muhasebeciler ve yönetim kurulu bunun sorun olmayacağını söylemişlerdi. Bu işte bir yanlışIık olduğunu düşünmek için deli olmam lazımdı. Benim öyküm aslında zararsızdı. BaşIığı

” Enron aşırı değerli mi?  ” idi.

Ama sonuçta onun aşırı değerli bir senetten fazlası olduğunu kanıtlayamazdım. Bundan fazlası olduğunu düşünmeyecek kadar saftım. Makalesi eleştirel miydi?

  Evet öyleydi. Fortune deergisindeki makalenin ” Enron aşırı değerli mi?  ” diye bir başIığı vardı.

Makale Enron u bir kara kutuya benzetiyordu. Bu doğru, üzgünüm çünkü toptan satım işlerinde insanlara paranın tam olarak nerelerden geldiğini detayları ile anlatmak zordur. Fortune dergisinde bu haberin yayınlanmasının tek sebebi, bi hafta önce, Business Week te yayınlanan ve bizi öven makale idi. Her şey haberciler arası rekabetle ilgiliydi Birisi iyi bir şey söyledi diye öteki kötü bir şeyler bulmak zorundaydı. Bence temelinde bu yatıyor. Bana göre bunlar gülünç eleştiriler. Fortune dan Bethany McLean; nakit akışını analiz edip, o harika makalesinde bunu yayınlayıp; dikkatimizi birinci, ikinci, üçüncü çeyrekteki ve yıI sonundaki nakit akışına çektimişti. Enron a yatırım yapmam demesi mantıklıydı çünkü mali raporlar tutarsızdı. Ama kıralın çıplak olduğunu söylemek, kral bu kadar güçIüyken cesaret ister. Bu sabah, yeni bir kurumsal vizyonu açıklıyoruz.

Pekala. Hazır mısınız?

  Bir, iki, üç! NasıI buldunuz?

  Enron un kandırmaca ile düpedüz sahtekarlık arasındaki çizgiyi ne zaman aştığını söylemek zor. Ama onları bu noktaya getiren kişi belli. Bu kişi, Jeff Skilling in koruması altındaki Andy Fastow dan başkası değildi. Andy Fastow, Enron un finansman bölümünün yöneticisi idi. İşi, Enron un parasal hayaller diyarına döndüğü gerçeğini gizlemekti.

Enron nakit bazında her sene para kaybetse de her yıI kar beyan etmekten geri kalmıyordu. Bu, mali dünyanın gerçeklerine meydan okumaktı. Ve bunu yapmanın yolu, açık pozisyonlarla risk almaktı.

Enron da tüm orkestranın şefi Andy Fastow du. Çok gençti. Jeff Skilling tarafından işe alındığında muhtemelen otuzunda bile değildi ve Jeff i kahramanı olarak görüyordu ve kesinlikle patronu memnun etmeyi amaçIıyordu.

Patronu memnun etmek isteyen Fastow, Enron un borcu olan 30 milyar doları gizleyerek hisse senedi fiyatlarını yukarıda tutmanın bir yolunu bulmaya mecburdu. Hisse fiyatını yukarı tutmanın baskısıyla yüzyüze olanlar biraz düzenbazlık yaparlar. Ardından bir sonraki çeyrek çıkagelirdi ve ilk hilenin biraz daha üstüne çıkmanız gerekirdi. Çok geçmeden, önüne çıkamayacağınız bir devinim başlatmış olurdunuz. Fastow un yarattığı binlerce özel şirketin tek yapması gereken, Enron un borcunu gizleyerek hisse fiyatını yukarıda tutmaktı. Yatırımcılar, dışarıdan şirkete nakit girişi olduğunu sandılar. İşin aslı Enron, borçlarını onların göremeyecekleri yerlere yığıyordu. Bu kara büyü gibi bir şeydi. Şapkadan tavşan çıkartmaktı. Borçlarını ve zararlarını başka yerlere saklayabiliyorlardı.

Şirketlerin çok ilginç isimleri vardı: Jedi, Chewco Raptors. LJM, Fastow un en hırslı girişimiydi. Sihir Enron a yaradığı gibi Fastow un kendisi için 45 milyon dolar yaratmasını da sağlayacaktı. Andy, hepimizin bildiği gibi pek çok yönden ahlak pusulası şaşmış bir kimseydi. Jeff Skilling, sanki ” Zorlu zamanlardan geçiyoruz. Andy yi hazırlayalım da zararlarımızı kapatsın. ” demiş gibiydi. Andy büyük ihtimalle her işlemden kendisine pay çıkartacaktı. Bu işin ” Body Heat ” filmine benzer bir yönü vardı. Skilling, Kathleen Turner dı ve Andy ise William Hurt. Sonunda tüm yöneticilerin kazanmalarına yardımcı olmak zorundaydı. Geriye baktığımda, keşke LJM yi duymamış olsaydım diyorum. LJM yi bildiğinizi ve onayladığınızı mı söylüyorsunuz?

  Arthur Andersenn ve avukatlarımız bu oluşuma yakından baktılar ve uygun olduğunu söylediler. Fastow un Enron ormanının derinliklerinde, başına buyruk başına buyruk hareket edip kıyametin tek sorumlusu olduğuna yönelik teoriye inanmıyorum. Skilling, Lay ve Enron yöneim kurulu Fastow ‘ un LJM fonlarını onaylamışlardı. Fastow un anlaşmaları kendi başına yapmasının yararını görmüşlerdi. Bu Enron için de en iyisi çünkü Enron`un en öncelikli ihtiyacı sermaye .

İflasın ardından ortaya çıkan bir gizli kasette Fastow, LJM`yi Merrill Lynch`ten gelen bir grup bankere pazarlarken görülüyor .

Onlara Enron`dan aktif satın almaktan başka bir şey yapmayan bir fona yatırım yapmanın faydalarını anlatıyor . Unutmayın . Onları kendim satmıyorum . Aktiflerin sahibi onlar . Aktifleri  LJM2`ye satıyorlar . Fastow Enron ‘un  CFO`su olarak ne sunduğunun farkındaydı. LJM`in kar edeceğini garanti edebiliyordu . Bence bu sıradışı bir fırsat . Pişmiş kelle gibi sırıtarak onlara fonun nasıl kar getireceğini anlatıyordu . Hem Enron`un CFO`su hem de fonların başındaki adam olarak oynayacağı rolün,  bilgi açısından getireceği avantajlardan bahsediyordu .

Bir çıkar çatışması olmayacak mı ?

  İşlemin iki tarafında da yer almayacağım . Daima LJM`nin tarafında olacağım . LJM`nin ana ortağı ve Enron`un CFO`suydu . Buna çıkar çatışması demek çok hafif kalırdı . Çünkü her ticari işlemde, Enron`un mu yoksa kendi şirketinin sınırlı ortaklarının mı çıkarını gözeteceğine karar vermek zorundaydı . Çünkü bu LJM işi sadece Enron ile ortak iş yapmak maksadıyla kurulmuştu . Beklendiği üzere, Enron`un CFO`su olan Andy`nin elinin altında sağlam para var ve sonuç olarak, beş altı önemli banka bu işe girmek istediğini belirtmiş . Girdiler de .

Neden girmesinler ki ?

  Fastow, Enron`un fişleri ile kumar oynamalarına izin veriyordu . Fastow, Enron ‘un  hisselerini bunların çoğu için teminat olarak kullanıyordu . İşlemler sırasında kumar masasına çalıştığı şirketi koyuyordu . Getirisi tahminen % 2000`i  geçecek diye 96 banker LJM`ye yatırım yapmıştı . Amerika`nın en büyük bankalarından her biri 25 milyon dolar kadar yatırdı .

Wall Street`te kimin eli kimin cebinde gibiydi .

JP Morgan Chase , CS First Boston , Citibank, Merrill Lynch, DeutscheBank… Bunolar dünyanın önde gelen yatırım bankalarından bazılarıydı . Burayı atlatmamız çok zor .

İyi . Enron ve Andy Fastow`un, paralarını almak için  Wall Street`in aç gözlülüğünü kışkırtmakta bu denli yetenekli olduklarını görmek  inanılmaz . Lenin`den bir alıntı yaparsak onlar yatırım bankacılarının ” işe yarar ahmakları” ydılar. Enron`un kötü davranışı kadar rahatsız edici olan şey Amerika`nın önde gelen finans kurumlarının, Enron`un aldatıcı davranışlarına katılmakla kalmayıp , bunlardan bazılarını tasarlayıp, bunlardan kar ettikleri yönündeki artan delillerdir .

Enron sahtekarlığı, sinerjik yozlaşmanın öyküsüdür . Sistemde denge ve kontrollerin olması gerekirdi.

Avukatların, muhasebecilerin, bankerlerin hayır demesi gerekirdi . Ama kimse ağzını açıp da bir şey söylemedi . Hepsi dolandırıcılıktan gelen paradan kendilerine düşeni cebe indirmekle yetindiler . Enron danışmanlarına da iyi para ödüyordu .

2001 yılında, Arthur Andersen isimli muhasebe firması Enron`dan haftada 1 milyon dolar alıyordu . Enron`un hukuk firması  Vinson & Elkins da neredeyse bu kadar almaktaydı. Masada eli olan herkese para saçılıyordu . Enron ayakta oldukça da paralarını almaya devam ettiler . Sürecin bir parçasıydılar . Kalkıp ” Bir şey bilmiyorduk . ” demeleri zor .

Enron`un yapmakta olduklarını o zaman biliyor olsaydık Enron ile bu ticari işlemlere girişmezdik . Enron hakkında su yüzüne çıkan gerçekler o dönemde bilinmiyordu . Bu işlemlerde yer alan Citigroup çalışanlarının iyi niyetli davrandıkları inancındayım .

Citi`den gelen e-postalardan birisine bakmanızı istiyorum .İnanılmaz bir elektronik mesaj trafiği vardı . İçlerinden hatırladığım birisinde, bankerlerden biri ” Enron bu anlaşmalara bayılıyor . ” yazmıştı. ” Neredeyse para basıyorlar ama bunu hesap defterlerinde göstermek zorunda değiller . ” Bir lise öğrencisi bile bunun ne anlama geldiğini anlar .

Bankalar bu hilekarlığı bildikleri halde buna katılmışlardı .

Meryll Lynch, ödünç alınmış bir  Enron aktifini satın almış gibi yaparak şirketin hesap defterlerinde sahtecilik yapmasına yardım etmiştir . Muhasebenin dahil olduğu dolap, Nijerya bandıralı üç yük gemisindeki stokların satılması üstüne kuruluydu . Nijerya, Manhattan`dan çok uzakta olmasına rağmen bir sebepten dolayı ; 1999`da , dördüncü çeyreğin sonlarında Merrill Lynch aniden  Enron`dan üç tane Nijerya bandıralı yük gemisi satın almaya karar verdi . Nijerya gemilerinin, Merrill Lynch`in işi ile hiçbir ilgisi yoktu . Bu, düpedüz yasadışı ir işlemdi . Gemiler alınacak, Enron`un defterlerinden düşülecek, Merill Lynch onları beş ay kadar sakladıktan sonra Enron`a geri satacaktı . Bay  Martin, bugün burada bunun hiçbir garantisi olmadığını söylediniz . Yeminli ifade verdiniz . İşte bu dökümanda, bölüm şefinizin bunu onaylamak üzere olduğunu söyleyen bir belge var .

2001 yılı boyunca Skilling, giderek ümitsizliğe kapılmaya başlamıştı .Hep içine kapanık olduğu halde onu tanıyanlar artık işe traş olmadan  geldiğini ve buğulu gözlerle etrafa baktığını söylemişlerdi . Kafasında iki farklı düşünceye sarılma mücadelesi veriyor olmalıydı . Birisi Enron`un süperstar olduğuydu . Diğeri ise yıkılmaya başladığı düşüncesiydi .

Skilling`in halkın gözündeki görünümündeki ilk çatlak, 2001 yılının Nisan ayında yaptığı bir tele konferansta baş gösterdi .

 Jeff Skilling soruları yanıtlamaya geçmişti . Oturumun ortalarına doğru bir soru geldi . Aslen bir finansal hizmetler şirketi  olan  Enron`un neden çoğu mali  kuruluş gibi gelir ve giderlerini belgeleyen bir bilanço yayınlamadığı sorulmuştu . Bilanço yayınlamayan ve kazancını belgeleyecek bir nakit akım tablosu olmayan tek kuruluş sizsizin. Çok teşekkür ederim . Bunun için sana minnetarım göt herif . Sonra gayet sesli bir şekilde Skilling`in ” göt herif ” dediğini duyduk .Sonrasında ” göt herif ” dedi .

Anladığım kadarıyla ona ” göt herif ” demişsiniz . Wall Street`tekiler, bu olayı hayretler içinde karşıladı çünkü bir  Fortune 500 şirketinin Ceo`sunun  bir yatırımcıya ” göt herif ” diyerek mi her şeyini kaybedeceğini düşündüler . Geri dönüp bazı şeyleri değiştirebilseydim, o kelimeyi tekrar kullanmazdım . Enron`un halkla ilişkiler bölüm başkanı  Mark Palmer, bile Skilling`e bir not gönderip özür dilemesini söylemiş . Buna rağmen Skilling notu alıp, masasındaki kağıt yığınının arasına atmış . Adama ” göt herif ” dediğinde tezahürat yapan işlemciler , sonradan bir reklam hazırlattılar . Enron`un  “Niçin diye sor ” sloganını değiştirip, ”  Niçin diye sor, göt herif ! ”  yaptılar .

Bence Jeff rakamlara baktı ve derin bir çukurun dibini boyladığımızı gördü . Hisse fiyatlarını yukarıda tutmak için ilk kez bu kadar endişelendiğini görüyordum . Ve bana sürekli ” Ne halt yiyeceğimi şaşırdım ! ” diyordu . Geniş bant işi tam bir başarısızlıkla sonuçlanmıştı . Şirketin Ceo`su olarak Jeff Skilling`in boğuştuğu başka sorunlar da vardı .

Tüm bunların ortasında, Ken Lay Jeff Skilling`in ofisine girdi ve almayı düşündüğü yeni 45 milyon dolarlık G5 şirket jetinin döşemesi  için kumaş örnekleri getirdi . Jeff`e çok önemli bir soru yöneltti : ” Bu örneklerden hangisini beğendin Jeff ?  ” Ken Lay şirket jetinin önemini vurgularken, EEH`de piste çakılmak üzereydi .

Lou Pai`ın en kıdemli adamlarından Top White, 500 milyon dolar zarar yazıkları halde çeyreğin sonunda nasıl karda olduklarını gösterdiklerini merak ediyordu .Enron`daki en tuhaf şeylerden birisi de üç aylık bilançoların yayınlanmasından haftalar önce ; ne kadar kötü durumda olduğumuzu bilmemize rağmen mucizevi birşekilde rakamları tutturmamız hatta geçiyor olmamızdı . Tom White`a bunu nasıl yaptığımız sorulduğunda tek bir kelime ile cevap veriyordu : ” Kaliforniya ” Eron`un yeni stratejisine dair ilk ipuçları Kaliforniya`yı sarsmıştı . Öğlen başlayarak eyalete yayıldı . Sacramento, San Francisco, Beverly Hills, Long Beach, San Diego . Kaliforniya`nın dünyanın çevresini dolanmaya yetecek ölçüdeki 42 bin kilometrelik enerji nakil hatları ; üst üste iki gündür Amerika` nın en büyük eyaletine ve dünyanın altıncı en büyük ekonomisine elektrik sağlıyamıyorlar . Bu enerji krizi ile ilgili ilk duyduğumuz, yazın harcadığımızın yarısını bile harcamadığımız kış aylarının ortasında ışıkların sönecek olmasıydı . Körfez bölgesini bir değil tam iki kesinti vurdu . Aralık ayında sadece 28 bin ile 30 bin megavat enerjiye ihtiyacımız var . Kaliforniya`nın şu anki kapasitesi 45 bin megavatı kaldırabilecek durumda . Elektrik talebini fazlasıyla giderebilir . Tabii Aralık ayında kesintiler yaşandı . Kaliforniya`nın elektrik ağını kontrol edenler, eyaletin kuzey bölümünde bir kez daha yeni bir kesinti yaşanacağından endişeli . Kesintiler Kaliforniya`yı vurmaya başladığında herkes heyecanlanmıştı . Bu yeni bir şeydi . Daha önce böyle bir şeyle karşılaşılmamıştı . Bu olayın, elektrik fiyatlarını nasıl etkileyeceği merak ediliyordu . Biliyordum . Yasadışı bir şeyler döndüğünü biliyordum . Bunu hissedebiliyor, kokusunu alabiliyordum . Başka bir açıklamasın yoktu . Çünkü rakamlar doğru sonucu vermiyorlardı . Kaliforniya`nın enerji arzında bir sıkıntı yoktu . Söz konusu olan asla enerji yetersizliği değildi . 1998`de valilik için adaylığımı koyduğumda kimse bana çıkıp daelektrik mevzusunu sormadı . Bana kalırsa, işin zor kısmını atlattık . Başından beri sorunun ne olduğunu ve nasıl giderileceğini anlamaya çalışıyorum . California,  Enron tarafından devlet düzenlemelerinden arındırılmış enerji piyasası alanında deneyler yapmak üzere seçilmiş bölgeydi . Elektriğin maliyetini düşürmek, rekabetin faydalarından sadece bir tanesi .

1996 yılında, enerji şirketlerinin baskısı altında kalan Vali Pete Wilson ve Kaliforniya Yasama Meclisi, elektriğin devlet kontrolünden çıkmasına izin veren yasayı kabul etti .

1996 yılında Yasama Meclisi`nde değildim ama size devlet kontrolünden çıkmış elektrik piyasasının nasıl çalışması gerektiğini açıklayacak tek bir melis üyesi bile olmadığını söyleyebilirim . Bir tane bile yok . Kaliforniya`nın sistemi düzenlemeden arındırması , yasa yapıcılarla serbest piyasa savunucuları arasındaki bir ödünleşmeye dayanıyordu . Karmaşık ve uyulması zor kurallar vardı . Enron`un içinde Kaliforniya sistemi şakadan ibaretti . Sistem oturur oturmaz, Enron asıl şakayı Kaliforniya`ya yaptı . Ken ile yaptığım bir sohbetimizi hatırlıyorum . Sonun şöyle demişti . ” Dave, eski dostum . Bırakta sana şunu söyleyeyim . ” ” Kaliforniyalıların koyduğu saçma sapan kurallar, bizi hiç mi hiç alakadar etmiyor . ” ” Her türlü koşulda para kazanmanın yolunu bulacak akıllı adamlarım var . ” Enron`daki akıllı adamlardan biri de, Batı Sahili Ticaret Masası Şefi Tim Bell`di . Tim Belden, serbest piyasanın savunucularından birisiydi . Kaliforniya`nın enerji endüstrisini denetimden kurtaran yeni kuralları saatlerce inceledi ve Enron`un para kazanmak için sömüreceği gedikler bulmaya çalıştı . Bolca da buldu .

İflasın ardından Belden`ın Kaliforniya pazarını ele geçirmek için kullandığı stratejilerin takma isimleri ele geçirildi .

Kodaman Dışarı, Ufaklığı Kızdır, Dombili

Bir süre önce, Enron işlemcilerinin ses kayıtları ortaya çıktı . ” Bu projeye ne ad vereceksin ? ” ” Kulağa hoş gelen bir şey bulurum . ” ” Ölüm Yıldızı gibi sevimli bir isme ne dersin ?  ” Kasetler, Enron`un para kazanmak haricindeki hiçbir değerde hazzetmediğini gösterdi. Hey John . Ben Tim. Düzenleme kurulu, elektriği Kaliforniya dışına sürükleyeceğiz diye çok endişeli . Adam bir milyon doları Kaliforniya`dan tokatlıyor . Başka şekilde anlatır mısın ?

  Pekala . Arbitraj yaparak Kaliforniya pazarından günde bir iki milyon kaldırıyorlar . Bir arbitraj fırsatı yakalamak, olağanüstü kar etmek demektir ve olağanüstü kar da normalin çok ötesindeki rakamlardır . Bana iyi bir işlemcinin  yaratıcı bir işlemci, yaratıcı bir işlemcinin de arbitraj fırsatları bulan bir  işlemci olduğu söylenmişti . Bu fırsatlardan birisine ” sektirme ” denilmişti . Görüşürüz millet . Benimkini çöle götürüyorum . Elektirk kesintilerinin tam ortasında, Enron`un işlemcileri eyaletten elektrik ihracına başladılar . Fiyatlar yükselince de onu geri getirdiler . Anasını satayım o zaman dibine kadar ihraç edeceğiz .

Zengin mi olacağız ?  Olmaya çalışacağız . İşlemciler, 12 saatlik bir vardiyanın ardından mesaiye kalıp batı enerji hatları üstüne kafa yoruyordu . Batıda hangi kombinasyonlarla enerji dolaştırılabilirdi ?

  Bence Enron bunu ülkedeki tüm enerji pazarlamacılarından daha iyi biliyordu . Kaliforniya`nın toplam ithalat ihtiyacını ve santrallerinde ürettiği miktarı biliyoruz . Bu para bizi epey şımartacak . Birazcık fazla kazandığın için korktuğunu söylemiştin ki sana katılıyorum . Bu iki işlemci şöyle demiş : Bunu onlar ifade etmiş . ” Tek yaptığımız, üstünde hakkımız olan nakil hatlarına çifte rezervasyon yapmak  ve “ Hattı kullanmak istiyorsanız dökülün paraları. ” demekti . Fiyatımızı kabul ettiklerindeyse kesintiler Kaliforniya`yı çoktan vurmaya başlamıştı ve elektrik fiyatı tavan yapmıştı . Böyle bir şeyin gerçekleştiğinden haberdar mıydınız ?

  Farkında olduğum tek şey, Senatör bağımsız sistem yöneticiliğinin kuralları üstüne farklı görüşlerin olduğuydu . Daha yeni kurulmuştu ve kurallar açık değildi . Burada, Enron`da çalışmış ve o zamanlar yanlış yaptıklarını söyleyen işlemcilerin ifadeleri var . Ama siz hiçbir yanlışlık görmüyorsunuz . Son bir sorum kaldı, ardından bitiriyorum .

Çok geçmeden işlemciler ; santralleri kapatarak , fiyatları daha da yükseltecek yapay enerji açıkları  yaratabileceklerini fark ettiler .

Selam, ben Enron`dan David . Şu an pek talep yok . Şimdi kapatsak üç dört saat sonra tekrar açabilir misiniz ?

  Elbette . O zaman  bir sakıncası yoksa şimdi kapatalım . Tamam . Kapasitelerinin % 30 ila % 35 `inin altında çalışan iki üç enerji şirketinin aynı gün bakım nedeniyle santrallerini kapatması sonucunda elektrik fiyatının bir anda % 300 ile % 400 lere roket gibi fırlaması ve bir hafta sonra aynısını Kuzey Kaliforniya`da başka bir şirketin yapması ; insanları başka sebepler aramaya itiyor . Biraz yaratıcı olmanızı istiyoruz . Tamam . Kapatmak için bir sebep bulun . Zorunlu bakım gibi şeyler mi ?

  Evet . Bu adamlar bir düğmeye basarak, Kaliforniya ekonomisini kayışlarından tutup istedikleri yere çektiler . Bunu defalarca yaptılar ve tomarla da para kazandılar . Edison`un dünyanın en iyi elektrik sistemini kurduğu günlerden beri dünyanın en iyi etkinlik gösteren, kullanıcılara uygun fiyatla satan , endüstrinin kalbi, güvenilir elektrik sistemi adeta bir kumarhaneye dönmüştü .

Bu stratejilerden para kazanmış olmasına rağmen Enron, asıl voleyi elektrik fiyatının artacağı beklentisi spekülasyonundan vurmuştu . Batı Sahili işlecimleri, Enron`a neredeyse 2 milyar dolar kazandırdı .

Elektriğe meyve sebze gibi davranamazsınız .

Elektrik, toplumun can damarıdır .

Depolanamaz .

Bu adamları kendi başlarına bırakıp serbest piyasaya geçemezsiniz çünkü Allah`ın belası  serbest piyasa tüketiciler için çok pahalıdır .

Doğru fiyat verildiğinde bol bol elektrik bulunabilir .

Elbette bulunur . Sadece Enron değildi . Her şirket, Kaliforniya`nın yei düzenlemelerine göre ticaret yapıyordu . Enron`un geleceği biziz . Anasını satayın, Enron`a ylda yarım milyar dolar kazandırıyoruz . İnanabiliyor musun ?

  30`umuza geldiğimizde garanti emekli oluruz . Normalde 35 ila 45 dolar arasından işlem gören bir emtiadan söz ediyoruz . Fiyat 50 dolara çıktığında fahiş fiyatlara ulaşmış olur . Ya 1000 dolara çıktıysa?

  Fiyatlar sonsuz dek 1000 dolar seviyesinde kalmayacaktır .

Piyasanın güçsüzlerini ayıklıyor .

Onlardan kurtulduğumuzda, sadece güçlü olanlar ayakta kalmış olacak .

Enron işlemcileri bir an olsun durup,

” Bu yaptığımız ahlak kurallarına uygun mu  ?  “

” Uzun vadeli çıkarlarımıza hizmet ediyor mu ?  “

” Kaliforniya`nın ırzına geçmenin bize faydası ne ?  “

” Yaptıklarımız, ülke çapında deregülasyon hareketlerini hızlandıracak mı ?  ” diye sormadı .

Onun yerine Kaliforniya`nın sefaletinden faydalanmak için her gediği buldular . Kaliforniya`da yer yer 40 dereceyi aşan sıcaklıklar, orman yangınlarına neden olurken; zorlanan enerji nakil hatları çökmenin eşiğinde .

Ne oluyor orada ?

  Ana hatların altında yangın çıktı . Değerleri 4500`den 2100`e çektik . Yan, yavrum, yan . Çok güzel bir şey bu . Enron işlem katında kendimi hiç rahat hissetmedim . Sorularım olduysa da kendime sakladım çünkü cevaplarını duymak bile istemiyordum . Kuşkularımın doğrulanmasını istemedim . İşin aslı yaptığım işin en azından ahlaki  görünmediğiydi . Belki de daha kötüydü . İşlemciler, bunu neden yaptı?

  Aldıkları multi milyon dolarlık ikramiyelerden miydi ?

  Yoksa Enron, insanların karanlık tarafını sömürmenin bir yolunu mu bulmuştu ?

  60`lı yılların başında Stanley Milgram, kötü insanların karakteristik niteliklerini belirlemeye çalışmıştı. Kötülüğü nesilden nesile atlatan bir şey mi vardı ?

  Yoksa sıradan insanlar da kötü şeyler yapabilir miydi ?

  Bir deney hazırladı . Deneklerden biri rol yapan bir aktör iken, diğeri olaydan habersiz gerçek bir denekti . İçeri girip oturun lütfen . Odaya girdikten sonra deneyi yapan ; hafif elektrik şoklarının ezbelermeye yeteneğine yardımcı olup olmadığını araştırdıklarını söylüyordu . Yanlış . Şimdi 75 voltluk bir şok yiyeceksin . Rahatla biraz . İçeriden bağırma sesi geldi . Milgram Deneyi`den insanların

Enron hakkında çok şey öğrenebileceği kanaatindeyim çünkü insanlar ahlaki değerlerini yitirmişlerdi .

Milgram gibi , insanlık dışı davranma fikrini bir kez benimsediğinizde her şeyi yapmaya muktedirdiniz . Yapılan hatalarla şokların şiddeti artıyordu . Acıya tahammül edemiyorum . Çıkarın beni buradan ! Dayanamıyormuş . Adamı öldürecek halim yok . Asıl denek, bilimadamı görünümlü aktörden durmasını istiyor . Bilimadamı ise deneye devam edilmesi gerektiğini söylüyor . Lütfen, devam edin . Tüm sorumluluğu alıyor musunuz ?

  Evet. Sorumluluğu üstleniyorum . Lütfen, devam edin.

Skilling, bir yönden ; elemanlarına şoka devam etmelerini telkin eden adamdı .

Kaliforniya Elektrik İdaresi, milyonlarca abonesini elektriksiz bırakabilir . Uzun süredir yaptığım en bomba işti bu  . Evet . Hastayım şu batı sahiline . Oh . Çarşamba günkü kesinti sırasında, itfaiye, asansörlerde mahsur kalanları kurtardı . Sizin Kaliforniya`daki gariban ninelerden çaldığınız para… Evet . Millie Nine`den aşırdıklarımız, dostum . Daha oy pusulasını bile katlamayı bilmiyordu . Şimdi kalkmış, götüne giren elektrik faturasının parasını istiyor . Devam etmelisiniz . Lütfen, devam edin . Bundan sonra ne yapacaksın ?

  Her seferinde 450 volt mu vereceksin adama ?

  Aynen öyle . Devam edelim . İzin verilmemesine rağmen yapılmaması gereken bir şey ama bunu söylemiyorsunuz . Çünkü işiniz bu . Çok doğru . OLabilecek en iyi şey bir deprem . Her şey Büyük Okyanus`a sürüklenip gider . Artık götlerine kına yakarlar . Milgram`ın bulguları rahatsız ediciydi . Deneklerin yarısı, öyle emredildiği sürece ; asıl deneklere öldürücü şok vermeye hazırdı . Bu gece, Kaliforniya`da olağanüstü hal ilan ediyor ve eldeki kıt kaynakları kullanma yetkisini ; ampullerin yanması için eyalete veriyorum . Enerji şirketlerinin taleplerine önceden boyun eğmiş olan vali, yeni tutumundan geri adım atmamalı . Validen; eyalet polisini ve Ulusal Muhafızları santrallere göndererek, kontrolü tekrardan ele almasını istedik . Her santrali ele geçirmek zorunda kalmayacağımızı, bir tanesinin yeterli olacağını düşünmüştüm . Böylece onun ne kadar ciddi olduğunu anlayacaklardı . Enron, Dynergy, Reliant`ın bizden çaldığı 9 milyar doları geri alacak ve sizlere vereceğim . Kaliforniyalılar ne düşünürse düşünsün ; Enron parasını Kaliforniya`dan değil, Kaliforniya`ya rağmen kazanıyor . Yıl boyunca süren enerji krizinin Kaliforniya`ya faturası, 30 milyar dolara patlayacaktı . Kaliforniya piyasası, bugün Kuzey Amerika`nın en sıkı denetlenen piyasasıdır . Asıl sorun da bu . kaliforniya, devlet denetiminden bağımsızlaştırılmış bir piyasa falan değildir . Bugün gidip Enron hissesi alın . Çok teşekkürler . Biz doğru olanı yapıyoruz . İyi adamlarsınız yani . Evet iyi adamlarız . Melekler bizim yanımızda . Kendimi tutamayacağım . Titanik ile Kaliforniya Eyaleti arasındaki farkı bilen var mı ?

  Bu İnternet üstünden yayınlanıyor ve sonradan pişman olacağımı biliyorum ama en azından

Titanik batarken ışıkları yanıyordu .

Jeffery Skilling, vurgun yapmak nasıl bir his ?

  Amerika`nın büyük şirketlerinden birisinin üst düzey yetkilisi, dün San Francisco`da kaba bir biçimde karşılandı . Protestors, Enron’s CEO`su Jeffery Skilling`i Commonwealth Kulübü`ndeki panelde konuşturmadılar . Protestoculardan birisi, getirdiği böğürtlenli turtayı bizzat teslim etti . Polisi çağırın !!

Elektrik idaresinin fiyatları % 50 oranında artarken o, 132 milyon dolar kazanmış .

Kaliforniya`lı tüketiciler kızgın . Öyle olmalılar da . Bu olayla bir ilgimiz varsa dünyanın en budala adamları biziz demektir . Bir kuruluş için çalışıyorum . İnsanlar her gün arayıp elektrik faturalarını ödeyemeyen insanlarla konuşuyorum . Kaliforniya`nın sırtından milyonlarca dolar kazandınız . Defol git hapise ! Öfke dalga dalga büyürken, Ken Lay buraya uçup, arkadaşları ile bir toplantı yaptı ki sanırım tahmin ettğimizden biraz daha ileriyi görüyordu . Arnold Schwarzenegger`i davet etti . Peninsula Hotel`de buluşup, öğle yemeği yediler . Toplantı notları asla gün yüzüne çıkmadı ama Ken Lay`in dereülasyonnun devam etmesini istediğini ve görünmez elin piyasadaki aksaklıkları düzelteceğini söylediğini biliyoruz . O zamanlar farkında olmadığımız gerçek, neden bu kadar endişeli olduğuydu . Lakin şimdi sebebini biliyoruz . İşin aslı Ken Lay  ; Enron`un iskambil kağıtlarından yapılma bir ev olduğunu ve deregülasyon rüyası çökerse Enron`un da ardı sıra gideceğini biliyordu . Ama Ken Lay`in sağlam bir kozu vardı .

Enerji krizinin ortasında, eski kankası George W. Bush başkan seçildi . I, George Walker Bush, do solemnly swear. Ben, George Walker Bush, şerefim üstüne ant içerim . Ken Lay, enerji bakanı olacak . Hadi oradan ! Piyasadaki oyuncular için ne kadar harika olur değil mi ?

  Harika olur . Ken Lay`in enerji bakanı olduğunu görmek için sabırsızlanıyorum . Ken Lay, Bush yönetimine kolayca ulaşabiliyordu.

17 Nisan`da, Başkan Yardımcısı Dick Cheney ile görüşüp, Kaliforniya`daki federal fiyat etiketlerine karşı görüş bildirdi . Kısa vade de Kaliforniya`ya yardımı dokunacak her şeyi yapmaya çalışıyoruz ama elimizden fazla bir şey gelmiyor . Beyaz Saray`ın Batı Kanadı`nda kilovatlarca elektrik üretemezsiniz . İki elimiz arkada bağlı dövüşüyoruz . Bunu durduracak gücümüz artık yok . Federal hükümet yardım etmez ise işimiz bitecek demektir .

Gray Davis, o zamanlar başkanlık için aday olacak isimler arasındaydı ve Ken Lay, arkadaşı George Bush`un Kaliforniya`nın federal fiyat kontrolüne muhalefet etmesi için iyi bir politik sebep olabileceğini düşünüyordu . Benim yönetimimin, fiyat kontrollerinin sorunu çözeceğine inanmadığını biliyorlar . Federal hükümetin karışmaması gerektiği görüşündeydi . Bu, Kaliforniya`nın sorunuydu . Ve ben de dedim ki : ” Saygısızlık etmek istemem, Sayın Başkan ama kanunlarımız bunu federal hükümetin düzenlediğini söylüyor . Yani bu sizin sorununuz . ” Federal Deregülasyon Komisyonu`ndan randevular aldık ve nazik ama hararetli tartışmalar yaşadık ve bana ” Bu işte size yardımcı olamayacağım  . ” dedi . Yönetimimin iş başına geldiği günden beri Kaliforniya için elimizden geleni yapacağımızı söyledim . Bunun en iyi yolu iyi birer vatandaş olmaktan geçiyor . Amerikan Federal Enerji Düzenleme Komisyonu, raya girmeyi reddetti . AFEDK ne yapıyordu ve neden harekete geçmeyi reddetti ?

  Pat Wood, AFEDK`nın yöneticisiydi ve Ken Lay tarafından o görev için bizzat tavsiye edilmişti . AFEDK için Enron`un fiyat arttırımlarını kabul etmek kolay olmuştu çünkü tüm yapmaları gereken hiçbir şey yapmamaktı ki onu da iyi becerdiler . Federal Düzenleyiciler, şimdi Demokratların kontrolünde olan senatonun baskısı altında . Senato, AFEDK`yı bölgesel fiyat etiketlerini belirlemek zorunda bıraktı . Enerji krizi bitti ama siyasi kriz sürüyordu .

Ken Lay ve George Bush`un enerji krizinde suçu Gray Davis`in üstüne yıkmak için gizli bir politik gündemleri mi vardı ?

  Oh günaydın artık . ” Sadece Kaliforniya `da ” gerçekleşir diyebileceğimiz hikayelerden birisi . Eyaletin pek de sevilmeyen valisi  Gray Davis, ekonomik koşulların kötüleşmesi ve 38 milyar dolarlık bütçe açığı ile yüzyüzeyken muhtemel bir halk oylaması ile yerinden edilebilir . Yerine geçmesi olası adaylardan birisi ise fil yıldızı Arnold Schwarzenegger . Terminatör mü ?

  Geri gelip gelmeyeceğini göreceğiz . Gray Davis fırsatları yok etti ve şimdi yokedilme sırası Gray Davis`te . Halkoylamasında HAYIR !!!

Deregülasyon sonucu sahte bir enerji krizi yaşanacağını tahmin eder miydim ?

  Evet .

Deregülasyon sonucu Arnold Schwarzenegger`in valimiz olacağını tahmin edebilir miydim ?

  Aklımdan bile geçmezdi . Tıpkı kötü bir bilimkurgu filmi gibi . Anlaşılan hepimiz yanılmışız. Buranın ismi ” Caly-forn-ya “diye telaffuz ediliyormuş . Bayanlar Baylar !! Karşınızda Kaliforniya Valisi, Arnold Schwarzenegger ! Ana caddede kulağımıza gelen homurdanmalardan Enron`da işlerin oldukça kötü durumda olduğunu duyuyorduk . Bir yıl önce bana gelen birisi, Enron`da çalıştığı için ne kadar heyecanlı olduğunu ama şimdi her gece kabus görerek uyandığını anlatmıştı . Bir hayatı kalmamış, şirket tarafından sindirilmiş gibi hissediyordu . Şirket ve CEO`sunun garip davranışları su yüzüne çıktıkça , Enron hisselerinde geri çekilme hareketleri başlamıştı . Jeff ile yaptığımız en dokunaklı görüşmelerden birisini hatırlıyorum da ; Enron`dan ayrılmıştım ve geri dönüp dönmemem konusunda konuşmaya gelmiştim . ” Jeff, çok ciddi bir sorunun var . ” dedim . ” İşlemciler ; hisseleri dipten toplayabileceklerini biseler, senin bile boğazını keserler . ” dedim . Jeff sessizdi . Camdan dışarı baktı ve geri dönğp bana şöyle dedi : ” Evet, Amanda . Sanırım haklısın . ” Sonunda işlemciler, Enron`u çiğneyip geçtiler . Delilerin akıl hastahanesini ele geçirmesi gibi . Yaz boyunca hisselerdeki düşüş devam etti . Şirketten bir açıklama geleceği yönünde söylentiler yayılmaya başlamıştı . Biz Ken Lay`in Bush yönetimine katılmak üzere Enron`dan ayrılacağı açıklamasını yapacak sanıyorduk . Ama durum böyle değildi .

Jeff Skilling`in CEO`luktan ayrıldığını açıkladı .

Gerçek bir sürpriz olmuştu . Kimse buna inanamadı . CEO`lar genellikle, güzel bir halkla ilişkiler kampanyası yürütülmeden istifa etmezler ki bir karışıklık olmasın, sorular sorulmasın, manşetleri şirketin adı süslemesin ki istifanın ardından tam da böyle oldu . Felaketin mimarının her şeyden haberdar olduğu, ve farelerin batmakta olan gemiyi terk etmeye başladığını işte o zaman anladım . İki gün sonra onunla ve Ken Lay ile buluşmuştum çünkü istifa olayı üzerine şirket hisselerini düşüreceğimi söyleyecektim . Jeff Skilling`e başka ayrılacak olup olmadığını ; en kötüsünü görüp görmediğimizi sordum . Kaliforniya`daki enerji krizi kafamı kurcalıyordu . Skilling, kişisel sebeplerden ötürü ayrıldığına beni ikna etti . O toplantıdan ayrılırken, ailesine ilgi göstermek istemesinin beni duygulandırdığını hatırlıyorum . Sinirli gibi görünüyordu . Bir yatırımcıya, ” Eğer doğruyu söylemiyorsa işi bırakacak olması iyi çünkü Hollywood`a gitmeli . ” demiştim . Enron`dan 14 Ağustos 2001`de, kişisel sebeplerden ötürü ayrıldım . Bay Skilling, Enron`dan ayrılışınızın ardından, orada devasa bir deprem yaşandı .

Nispeten kıdemsiz çalışanlar ; duvarlardaki çatlakları görebildiklerini, sarsıntıyı hissettiklerini, pencerelerin zangırdadığını duyabildiklerini söyledikleri halde siz bizden büronuzda otururken  orada neler döndüğüne dair hiç bir fikriniz olmadığına inanmamızı mı bekliyorsunuz ?

  Ayrıldığım gün olan 14 Ağustos 2001 tarihinde, şirketin mali açıdan oldukça iyi durumda olduğuna inanıyorum . Akıllı olduğuna inanıyorum ama o kadar da akıllı olmasına gerek yoktu çünkü geleceğe yönelik tahmini sonuçları veren belgeleri görmüştü .

” Şimdi ayrılsam, şirket bir yıl kadar daha ayakta kalır  hatta bir buçuk yıl bile dayanabilir ; böylece kimse beni suçlayamaz . ” şeklinde düşünmüş olabilir .

” Ben ayrılırken her şey yolundaydı millet . “Skilling`in istifasının ardından, Enron icra kurulu başkanı Ken Lay CEO pozisyonluğunu da üstlendi .

 Bunu beklemiyordum . Ama teşekkür ederim . Çok teşekkür ederim . Geri dönmek güzel . Jeff`in istifasına çok üzüldüm . CEO`luğa adım atması , şaşkınlık verici bir  olaydı . O anda bence herkes için çanlar çalmaya başladı . Önümüzde bir zorluklar var ama bunları aşacağız. En kötüsünü geride bıraktık ve şimdi işler iyi gidiyor . Bu yıl değeri düşüşe geçen tek hisse bizimki değil . Biz sadece diğerlerinden daha ağır bir darbe aldık . Kaliforniya ve Hindistan gibi bazı sorunların üstesinden gelirsek daha da iyi olacak . Bence en kötüsü geride kaldı ve yerimde duramıyorum açıkçası .

14 Ağustos 2001`de ; Jeff Skilling birden bire istifa etti .

Bu benim ve başka birçok çalışanın sinirlerini bozdu . İhanete uğramış gibi hissettik . Jim Jones bizi meşrubatla beslerken onun içmemeye karar vermesi gibiydi . Sherron Watkins, Skilling`in istifasından sonraki gün Ken Lay`e bir  mektup gönderdi . Bayan Watkins ile başlıyoruz . Ben Sherron Watkins . Avukatınızı komiteye tanıtır mısınız ?

  Elbette . Avukatım Bay Philip Hilder . Hikayeyi ilk kez duyduğunuzda insana akıl almaz bir şeymiş gibi geliyor . Sherron`ın bana anlattıkları, muhasebe usulsüzlüğünden fazlasıydı . Düpedüz koskoca bir sahtekarlıktı .

2001 Haziran`ının ikinci haftasından sonra ; Cliff Baxter`ın istifasının ardından Bay Fastow  için çalışmaya başladım . Olay, yüzyılın en büyük kurumsal suçu haline gelmişti . Elde ettiğim bilgiler beni alarma geçirmişti . Sherron Watkins`in keşfettikleri, Fastow`un karmaşık ortaklıklarını gözler önüne seriyordu . Andy beni aktifler listesinin başına geçirmişti . Bir düzine kadar aktif Andy `nn Raptors isimli şirketi tarafından hedge edilmişti . Tablo üstünde çalışıyordum ve rakamlar birbirini tutmuyordu . Bu hiç mantıklı bir durum değildi . Muhasebe bu kadar yaratıcı olamazdı . Arthur Andersen`ın bunu onayladığına inanamıyordum . Bunca insanın bunu görmezden geldiğine inanamadım . Fastow`un ortaklıklarının ardında Enron hisselerinin sağladığı muazzam garanti vardı . Fastow ; hisselerin asla düşmeyeceği beklentisi ile Enron`un geleceği ile kumar oynamıştı . İlk tepkim Ken Lay`i uyarmak oldu . Skilling gittikten sonraki gün, ona isimsiz, bir sayfalık bir mektup bıraktım . O hafta bitmeden Ken Lay ile görüşüp, derdimi ifade edebilmek için kendimi tanıttım . Enron`un bu sorunla ilgilenmesi gerekiyordu . Defterde sahtekarlık yapan şirketler genelde paçayı sıyıramazlar . Hayatta kalmaları temize çıkmalarına bağlıdır . Dışarıdaki birisi tarafından ifşa edilmelerine değil . Bayan  Watkins bunun… Bayan Watkins benimle görüşmedi, Senatör . Bayan Watkins, Clifford Baxter`ın endişelerini dile getirmek üzere sizinle defalarca görüştüğünü ifade etti. Cliff ve Andy`nin pek ortak… Birbirlerinden pek hazzetmezlerdi . Aralarındaki ilişki bir hayli gergindi ve Cliff`in olayın ticari tarafındaki uygunluk veya uygunsuzluklar la bir ilgisi yoktu . Cliff Baxter`dan notlarımda söz etmiştim . Ona, onun iyi adamlardan birisi olduğunu ve bu duruma karşı mücadele verdiğini, herşeyin iyi sonuçlanacağını düşündüğümü söylemiştim . O ise işlerin hiçbirimiz için iyiye gitmeyeceğini söylemişti . Sherron ,le defter üstünde çalışmaya başladığımda olayları ifşa edecek bir mektup yazmayı düşünüyordum . İnsanlar, Sherron`ın gösterdiği cesareti ve yaptıklarını takdir etmiyordu . Andy Fastow, ellerini Enron`un şeker kavanozuna Bay Skilling`in açık veya kapalı onayını almaksızın daldıramazdı . Bir şeyler bildiğimi neye dayanarak söyleyebildiğini anlamıyorum .

Nasıl biliyor olabilir ki ?

  İnsanların bana kasten anlatmadıkları şeyleri bilmememin çok da tutarsız olmadığını zannediyorum . Enron`un içinde, ” Berbat bir düzenbazlık gerçekleştirdik . ” diyen tek benmişim gibi hissettim ve elbette ortalık çok karıştı .

Altı hafta içerisinde Enron kontrolden çıkmıştı . Normal koşullar altında, 11 Eylül ile ilgili söyleyecek daha fazla şeyim olurdu . Tıpkı Amerika`nın terörizmin saldırısına uğradığı gibi bizim de saldırı altında olduğumuzu söylerdim . Şimdi SEC`nin resmi olmayan soruşturması altındayız . SEC ; Wall Street Journal`ın Fastow`un şüpheli anlaşmaları ile ilgili makaleler yayınlaması ile soruşturma başlattı . Enron, mali raporlarında büyük değişiklikler yaptı .

Yatırımcılar ; “piyasaya göre fiyatlama ” dan elde edilen milyar dolarlık karların aslında zarar olduğundan çekinmeye başladı .

(Ev fiyatlarını kafalarına göre artıranlara duyurulur.)

Daha önce de gördüğünüz gibi işimizin temelleri oldukça sağlam . Hatta hiç bu kadar sağlam olmamıştı . Ne yazık ki  Wall Street bununla ilgilenmiyor ve sizin de ilgilendiğinizi sanmıyorum . Bu soruşturma, muhasebecilerimizin ve avuatlarımızın çokça zamanını alacaktır . Ama sonuçta bu meseleler hallolacak . Ken Lay`in konuşma yaptığı sırada ; sadece birkaç blok uzaklıkta , Enron`un muhasebe firması Arthur Andersen Enron`un evraklarını yok etmeye başlamıştı bile .

23 Ekim günü, Andersen bir tondan fazla kağıdı lime lime etti .

Spekülasyonların ve söylentilerin aksine şirket hem mali hem de idari açıdan iyi durumda . Çalışanlara ama sadec çalışanlara değil aynı zamanda yatırımcılara  da güven verebilmek için her türlü beyanda bulundu . ” Muhasebede usulsüzlük yapılmamıştır, şirket her zamankinden iyi durumda . ” Enron hisselerini, eski seviyelerine tekrar çıkaracağız . Bunu yapacağız . Pekala,  şimdi soruları alalım .

Şuradan bir kaç tane geldi . ” Kafanız güzel mi ?  Bunu bilmek istiyorum . ” ” Çünkü eğer öyleyse bu pek çok eyi açıklıyor . ” ” Eğer değilse dumanlanmak isteyebilirsiniz çünkü size tekrar güvenebilmemiz çok uzun zaman alacak . ” Enron`dakiler ve biraz dışındakiler için neler olup bittiği ya da neler olacağı çok net değildi . Bunun çok uzun … Andy`nin bu işe karıştığı yönünde  yapılan spekülasyonlar olduğunu biliyorum . Yönetim kurulu ve ben Andy`nin mümkün olan en dürüst biçimde çalıştığından  eminiz . Ertesi gün, LJM ortaklığından 45 milyon doların üstünde para kazanmasının anlaşılması üzerine yönetim kurulu Andy`yi kovdu .

Bay Fastow,  Enron ve hissedarlarına karşı taşıdığınız yükümlülüklere rağmen eylemlerinizin ahlakla bağdaştığına nasıl inanabiliyorsunuz ?

  Buna nasıl yanıt vereceksiniz ?

  Sayın Başkan, avukatımın tavsiyesi üzerine Amerikan Anayasası`nın bana verdiği güvenceye dayanarak sorularınızı yanıtlamayı reddediyorum . Andy,  bana sorarsanız kurbanlık koyun ilan edilmişti .

Enron`un tüm yöneticileri ;

” Alın işte suçlunuz, Andy Fastow . Düzenbaz bu adam . “

” Enron`dan LJM`den çalan odur . “

” Defterleri tahrif eden odur . “

” Peşini bırakmayın . ” diyorlardı .

How will you plead, Mr. Fastow?

Tekrar tekrar düşünüp duruyorum .

Enron`da olanlar sadece birkaç yöneticinin işi olmazdı . Bu işe bulaşan bankaları bir düşünün :

JPMorganChase, Morgan Stanley, Citibank… Milyarlarca dolar kredi… Arthur Andersen…

Ya  Vincent and Elkins`a bizi temsil eden avukatlara ne demeli ?

  Yönetim kurulunun hepsi suça ortaklık etmiş olmalıydı . Çünkü her şey çok kolay olmuşu . Çok kolay . Enron`un iflası trajik bir hikayeydi .

30 binden fazla çalışanı olan bir şirkette haliyle bir sürü kıdemli yönetici vardı ve onlara büyük güven duyulurdu .

Ama içlerinden en az biri, Andy Fastow, kendisine duyulan güvene ihanet etti . Yaptıklarından habersizdim . Bunları bendn gizledi bu yüzden onun yaptıklarının sorumluluğunu alamam . Bir kere olsun ” Sorumluluğu üstleniyorum . “dediğini duymadım . ” Chicago ” adlı muhteşem filmdeki gibi. Bana kuklanın iplerini, dansçıları, topukları yere vurarak yapılan dansı ve silahı doğrultmayı hatırlattı . Herkes Johnny`ye ayak uydurmuştu . Ben ve ailem, şirketin kaybından ötürü yas tutmaya devam ediyoruz . Linda ve ben, özvarlıklarımızın birkaç yüz milyon dolardan 20 milyon dolar civarına düştüğünü gördük . Tabii, dediğiniz gibi, nakit alım gücümüz de  1 milyon doların altına geriledi . Dolandırıcı olarak mı yoksa aptal olarak mı vurulmak isterdim bilemiyorum . Beni ” Kırık Hayaller Treni”  nden başkası paklamaz .

Enron Treni mi demek istiyorsun ?

  Hadi gidelim ! Enron, ulusal bilinçte şok etkisi yarattı .

Hem de zamanın doğru çıkardığı bir ders olarak . Bir şey doğru olamayacak kadar iyi ise genellikle iyi falan değildir .

Hepimiz zengin olacağız !

Ne kar ettik ne zarar !

Enron`un başına gelen felaket, tipik bir bankaya hücumdur . Şimdi bakma ama bankada tuhaf şeyler dönüyor, George. Daha önce hiç böyle bir şey görmemiştim ama anlaşılan herkes parasını çekmeye çalışıyor .

2001 Aralık`ının ikinci gününde ;

Skilling`in istifasının üstünden dört ay geçmeden ,

Enron iflas ettiğini açıkladı .

Gerçekliğin ötesine geçmiş bir gündü . Sabah 9:30`da iflası öğrendik ve hepimize yol verilmişti . Kendimizi Titanic `teymiş gibi hissettik . Son cankurtaran botu da gitmişti ve kaderimizle başbaşa, batan gemide yapayalnızdık . Binadan ayrılmak için otuz dakikamız vardı ve işte o anda Titanik`te değil Lusitania`daymış gibi hissetmeye başladık . Torpil gemiye isabet etmişti ve kendimizi dışarı atmak için yirmi dakikamız vardı .

Kimse olanlara inanamıyordu .

Enron “ un gerçekten iflas bayrağını çekebileceği pek az kıdemli yöneticinin aklına yatardı . Sonra ortalık hayalet kasabaya döndü .

Birgün eski binanın bazı katlarına çıktığımı hatırlıyorum da ortalık korkunçtu . Her yerde uçuşan kağıtlar vardı ve ortalıkta kimsecikler yoktu .

Tüyler ürperticiydi . Bay  Skilling, açılış konuşmanız çalışanlar açısından şefkat doluydu .

Size bir kaset izletmek istiyorum . Hazırsa başlayalım .

Şunu bir dinleyin .

Emeklilik primlerimizi Enron hisselerine yatıralım mı ?

Kesinlikle . Bana katılıyorsunuz değil mi ?

Büyük miktarlarda hisseyi neden o tarihten çok önce elden çıkartmaya başladınız ve niçin çalışanlara hala hisse almaya devam etmelerini söylediniz ?

Senatör, Enron şirketinin uzun süredir büyük ortaklarından birisiyim . Bu kaseti dilediğiniz gibi yorumlayabilirsiniz . Ben Enron şirketine destek oluyordum .

Bu insanlara ne oldu, biliyor musunuz ?

  Her şeylerini yitirdiler . Çalışanlara olanlardan ötürü çok üzgünüm . Bir dönem, her şey bizim için toz pembeydi . Emeklilik fonlarımızla birikim fonlarımız vardı . Sonra bunlar düşmeye başladı . Daha da düştü, daha da düştü .

Hisse senetleri tavana vurduğunda 348 bin dolarım olmuştu . Her şey bittiğinde, elimde ne kaldıysa 1200 dolara satmak zorunda kaldım .

Enron hisseleri düşerken ; çalışanların emeklilik hesapları da donduruldu .

Hisse 32 dolarken hesaplarımızı dondurdular .

Tekrara açtıklarında, 9 dolara kadar gerilemişti . Üstelik buna da erişemiyorduk . Ardından ise daha beteri geldi .

Ken Lay, Skilling ve diğer üst düzey yöneticilerin paralarını kurtardıklarını öğrendik .

Biz bunu yapamamıştık. İçeriden öğrenenlerin ticareti ile 1 milyar dolara yakın hisse elden çıkartılmıştı . Bunu, bütün hayatı boyunca bir şirkete boru hattı işçisi olarak emek vermiş bir insanın ayın sonunda kenara attığı üç beş kuruş ile kıyaslayın . Yılardır verdiği emeğin karşılığında gösterecek neyi var ?

  Koca bir hiç . Pai, Hawaii`de bir yerlerde . Bankada 350 milyon doları var . Bu yanlış .

Bu kente hala öfke hakim . Üç yıl geçmesine rağmen hala pek çok aileye danışmanlık yapıyorum . Biraz daha derin düşünenler ülkenin kurumsal kültürünü sorgulamaya başladı . Tüm dünyayı, tüm kıymetsiz şeyleri, dünyadaki tüm ödülleri, köşe büroyu ve ek ikramiyeleri kazanabilirsiniz ama tüm bunların ortasında ruhunuzu yitirmeniz işten bile değil .

25 Ocak 2002 günü, Enron`un iflasından yedi hafta sonra, Cliff Baxter intihar etti .

Adı notlarımda geçtiği için basın onu izliyordu . Sanırım mahkemeye çıkartılacağı ve 30 milyon dolar değerinde hisse bozdurduğu için vicdan azabı çekiyordu . Bence Cliff`in intihar notu her şeyi açıklıyor .

” Bir zamanlar gururun olduğu yerde, şimdi yeller esiyor . “

Cliff hakkında konuşmak  bana zor geliyor . Yıllar boyunca çok yakındık . Mükemmek bir insandı . Ama Cliff`in kim olduğu, biraz da Enron`daki başarısına bağlıydı . Yaşam boyu emeğinize bakıp başarısız olduğunun söylenmesi kolay değil .

İnsanın kendine bakıp ” Neydim, ne oldum ?  ” demesi gerek .

Sonra yalnızca gölgenizi gördüğünüzü fark edebilirsiniz.

Andy Fastow, nüfuzunu kullanarak sahtekarlık yapmaktan suçlu bulundu . Mal varlığından 23 milyon dolar ödemeyi kabul etti

. Diğer Enron yöneticileri hakkında ifade vermesi karşılığında cezası on yıla indirildi .

Neden Enron ?  Neden Worldcom, Tyco ya da Global Crossing değil ?

Enron`un ölümcül hatası, kurnazlıkla sistemin çalışma şeklini yenebileceğini sanması oldu .

Jeff Skilling, 2004 yılında içeriden öğrenenlerin ticareti yoluyla kazanç sağlama ve yatırımcıları yanıltma suçlarından yargılandı .

Suçsuz bulundu ve avukatlarına onu savundukları için 23 milyon dolar ödedi .

Enron, tekrarlanmayacak bir istisna olarak görülmemeli . Çünkü her şey yanlış bir şey yapmadığınıza dair kendinizi kandırmanıza bağlı .

Athur Andersen, avukatlar, bankerler yaptığımız şeyi biliyorlardı ve buna dahil olmuşlardı .

Sorumluluk herkesin omuzlarındaydı. Herkes aynı eğilimdeydi. Bu tekrarlanabilir .

Enron`un muhasebe firması Arthur Andersen, adaleti engellemekten mahkum oldu .

Dürüstlük ilkesi zedelenen, Amerika`nın en eski muhasebe firması Enron ile berabar battı ve 29 bin kişi işsiz kaldı .

Enron hissedarları, Enron`u ve onunla iş yapan bankaları 20 milyar dolar tazminat talebiyle mahkemeye verdi .

Ken Lay `de sahtekarlığı azmettirme suçundan yargılandı . Avukatı Enron`un iflası ile en büyük zararı Ken Lay`in gördüğü iddiasında .

Bu sabah hepinizi görebilmek çok güzel . Bugün Ken Lay`in tutuklanması ile Enron`un tüm üst kademesi suçlarının hesabını vermek üzere adaletin karşısına çıkartılmıştır .

Bay  Lay, söyleyeceğiniz bir şey var mı, efendim ?

  Bugün ilerleyen saatlerde söyleyeceğim . Enron`a bakmak, pek çok olasılığın öteki tarafına bakmak gibi . Sonu kötü biten çoğu şey gibi bu da böyle başlamamıştı .

Pek çok insan dünyayı değiştireceklerini söyleyerek bu işe başlamıştı .

Zaman içinde kendi kibir ve açgözlülüklerinin kurbanı oldular .

Bunca sorumluluk yüklenip, vaatlerde bulunduktan sonra aynadaki yansımalarını görmek zorunda kaldılar .

Asıl büyük ders, Enron`un çalışanlarına ” Neden diye sor ?  ” deyişinde saklı .
Bunu ben kendime, yöneticilerime, çalışma arkadaşlarıma yeterince sormadım .
Yönetim Kurulu Başkanı Jeff Skiling ve şirketin  kurucusu Kenneth Lay`in yargılandığı davada jüri kararını Mayıs 2006`da açıkladı .
Lay, hakkındaki 6 iddianın hepsinde ; Skilling ise 28 iddianın 19`unda suçlu bulundu .
64 yaşındaki Kennet Lay bundan 2 ay sonra, Temmuz 2006`da kalp krizinden öldü .
Skilling, Ekim 2006`da kesinleşen kararla 24 yıl 4 ay hapis cezasına çaptırıldı . Ayrıca 45 milyon dolar ödemeye mahkum edildi .

thiefpliskin`in notu : Enron`a ait aktiflerin çoğunluğu Shell tarafından çok ucuza kapatılmıştır.

************

Bakmanız gereken diğer kaynaklar

http://arsiv.zaman.com.tr/2002/01/17/yazarlar/fikretertan.htm

http://www.riskonomi.com/wp/?p=582

http://haber.gazetevatan.com/0/903/2/ekonomi

TOPLUMLARIN ÇÖKÜŞÜNÜ BİLMEK KEHANET DEĞİLDİR

CONVERSATİONS WİTH GOD / Tanrı ile Sohbet (2006)


Yönetmen: Stephen Deutsch

Ülke:  ABD

Tür: Macera | Dram

Vizyon Tarihi: 18 Mayıs 2006 (Fransa)

Süre: 109 dakika

Dil: İngilizce

Senaryo: Eric DelaBarre, Neale Donald Walsch

Müzik: Emilio Kauderer

Görüntü Yönetmeni: João Fernandes

Oyuncular:Henry Czerny, Vilma Silva, T. Bruce Page, Ingrid Boulting, Zillah Glory

Özet

Araba kazasında yaralanıp işini ve evini kaybeden Neale, hayatta kalmak için mücadele eder. Kafasındaki soruları Tanrı’ya soran Neale, aldığı cevaplarla kendine yepyeni bir hayat kuracaktır.

 

Film, bir dindar kişinin de sorunlar yaşayacağını,  başına gelebilecek olayların karşısında nasıl davranabileceğini irdeliyor.

İnsan hayatı boyunca ne yapmak istediğini, yaratıcısı ile olan ilişkisindeki dengeyi bulmaya çok çalışır ve hayatı konusunda ne yapması gerektiğini bilmesi, tanımasını görmek ister. Bazen bu durum çok güvendiğimiz Allah Teâlâ tarafından terk edildiğimizi hissetmeye ve acılar çekmeye karamsar olmamıza neden olur. Bazen “iyi bir kul olmuştum, fakat neden bunlar oldu?”  soruları beklentilerimiz kırıp geçirir. İnancımız sarsılır. Sonuç ne olmalının cevabı bu filmde bulunmaktadır.

Sevgi

 

Filimden

 

“Yaptığımız her özgür seçim sevgi ya da nefretin neden olduğu düşüncelerden doğar. Başka bir seçenek yoktur.”

“İnsanların sizinle ilgili ne düşündükleri yerine siz ne düşündüğünüze yoğunlaşın. Önemli olan budur.”

“Bugün bulunduğum yere keşke kimseyi incitmeden Bugün bulunduğum yere birçok insanı incitmeden gelmiş olmayı dilerdim. Özellikle de sevdiklerimi. Ama onlar olmasaydı bugün geldiğim bu noktada olmayabilirdim. Bu nedenle bir şeyi anlamak hepimiz için çok önemli. Evren, daima iyiliğimiz için çalışır. Her zaman ve anlamda. Şartlara rağmen, görünümlere rağmen ve en önemlisi, bizim bakışımıza rağmen.”

**

Tanrı ve sevgiden söz ediyorsun. Sen defalarca evlenmiş ve ayrılmış birisin. Tanrı’yla konuşuyorsan bir kadına verdiğin sözü nasıl tutamıyorsun?”

“ Bu soruyu kendime kaç defa sorduğumu anlatamam. Hayatımdaki kadınlar hepsi mükemmeldi. Bana karşı, benim onlara olduğumdan çok daha iyiydiler. Onlara ihanet ettim. Hayal kırıklığı yaşattım. Çocuklarına da hayal kırıklığı yaşattım. Bunu itiraf ediyorum. Bundan fazlasını söylemem, mahremiyetlerimin ihlali olur. Ve ben bunu yapmayacağım. Ama onları bulunduğum yerden elimden geldiğince sevebilirim. Sevginin desteklediği her jesti, her davranışı sergileyebilirim.”

**

“Bana bir yalan kitabı yazmışsın gibi geliyor.”

“Demek istediğin şey hepsini uydurduğumsa, cevabım hayır. Senin merak ettiğini ben de merak ettim. İnsanlar bana inanacak mı?

 Söylediklerime inanacak mı?

 İşaret ettiğim yere inanacak mı?

 Sanırım bunun cevabı size kalmış. Her birinize. Tek dileğim bu mesajı göz ardı etmemeniz ve birçok hata yapmış bir ulaktan geldiği için marjinal bir gözle bakmamanızdır.”

**

“Tanrı’nın bize bir mesajı olsa hepimiz için çok önemli tek bir mesaj gönderse ve bu, tek bir satır olsa sizce bu ne olurdu?”

 “Bunu dört kelimeye sığdırabilirim. “HEPİNİZ BENİ YANLIŞ ANLADINIZ.”

**

“Tanrı gözünde maddi ve manevi zenginlik diye bir ayrım yoktur. O kadar ki, bu iki kavram birdir. En önemli işlere burun kıvıran bir toplumda yaşıyor olmak size de tuhaf gelmiyor mu?”

“Bununla ne demek istediniz?”

“Bir antrenöre, sezon başı 5 milyon ya da bir aktöre bir film için 10 milyon vermekte bir sakınca görmüyoruz. Ama ruhani konularla ilgilenen insanların, beş parasız fakir ve yokluk içinde olmaları gerektiğini düşünüyoruz. Tercihen, üçünü birden.

- Evet, doğru.

- Sizi bilmiyorum ama ben, buna onay verdiğimi hatırlamıyorum. Paranın bize en güzel hediyeleri verenlere verildiği bir dünya hayal edin. Evet, bu doğru.

- Sanatçılar.

- Evet.

- Hemşireler.

- Evet. İtfaiyeciler, polisler. Yazarlar. Ve anneler. Evet, doğru. Anneler. Evet. Bizi birleştiren insanlar bizi bizden ayıran ya da uzaklaştıranlar değil. Böyle bir dünya hayal edin. Bunu yapabiliriz. Çünkü insanlar  Onlar, biziz. Çünkü biz hep bekleyenler olduk. Her zaman bekledik. Bekledik. Bekledik.

**

“Kitabı nasıl buldun?”

“ Kitap, kitap çok güzel.”

“Kitabın nesini beğendin?”

“Hayatım hep öfkeyle geçti. Babamdan nefret ettim. Ama buna bir mazeret uydurmayı düşünmüyorum. Çünkü babam, dik başlı bir cahildi. Ondan nefret ettim. Bunlar sert sözler, biliyorum. Ama gerçek bu. Ama bu kitap kesintisiz nefretle, öfkeyle geçen 20 yıldan sonra babamı affetmeme yardım etti. Babama karşı hissettiklerim aslında kendimle ilgili hissettiklerimmiş. Babamı affetmekle aslında kendimi affettiğimi biliyorum. Bunu aslında ilk defa yüksek sesle dile getiriyorum. Bakın, bakın. Üçüncü sayfa. Kitabınızı biliyorum. Eminim öyledir. En genel iletişim biçimim duygular üzerindedir. Duygular, ruhun dilidir. Bununla ilgili bir şey öğrenmek istiyorsanız nasıl hissettiğinizi anlamaya çalışın.”

**

Size göre hepimiz sürekli Tanrı ile diyalog içindeyiz. Elbette. Bununla demek istediğinize bir örnek verir misiniz?

 Tabi. Birini aramak için ahizeyi kaldırdığınızda onu hatta bulduğunuz oldu mu hiç?

 Ya da direksiyon başındasınız ve hayatınızın anlamsız bir hal aldığını hissediyorsunuz. Ama o anda radyoda çalan bir parça doğrudan size hitap ediyor. Sözler sanki sizin için yazılmış gibi. Her şey bir anda anlam kazanmaya başlıyor. Ya da hayatınıza bir anda birileri giriyor. Ve siz buna bir anlam vermekte zorlanıyorsunuz. Ama bir gün, birden mantıklı olduğunu görüyor ve bugüne dek onlarsız nasıl yaptığınızı düşünüyorsunuz. Elbette. Hepimiz böyle şeyler yaşamışızdır. Tanrı bu işte. Birine olan şey, diğerine de olabilir.

- Bu herkese olabilir. Size de tabi.

**

Neale, buraya gelmene neden olan o duygudan vazgeçmekten korkar gibi bir halin var. Vazgeçmek mi?

 İçim bomboş benim. Sen de bu yüzden buradasın.

Hayır. Buradayım çünkü işimi kaybettim.

Sen, kendini kaybettiğin için buradasın.

Şu an sadece o işi almak istiyorum.

**

İnsanlar da böyle gelip geçici değil mi?

 Nedenini hiç bilmiyoruz. Onları bir daha göreceğimizi bile bilmiyoruz.

- Buna hiç böyle bakmamıştım.

- İnsanı düşündürüyor, değil mi?

 - Neyse, hoşça kal.

- Hayır, hayır, hayır. Hoşça kal demeyin. Sonra görüşürüz, tekrar görüşürüz. Hoşça kal hariç her şey olabilir. Hoşça kal daha çok kötü bir sevgiliden ayrılırken söylenen bir şeye benziyor.

- Evet, evet.

- Evet. Sonra görüşürüz. Görüşürüz.

**

Tanrı Konuşursa:

“Bu kadarı yetmedi mi?”

“ Şimdi hazır mısın?”

 “Sorduğun soruların cevaplarını almayı gerçekten istiyor musun?”

 “Bana cevap verecek misin?

 Birçok soru sordun. Öfkelisin. Şimdi ben sana soruyorum. Sorduğun soruların cevaplarını almayı gerçekten istiyor musun?

 - Yoksa sadece rüzgâr mı yapıyorsun?

- Bu delilik. Ne düşündüğünü biliyorum. Ben herkesle konuşurum. Her zaman ve kendi sesleriyle. Önemli olan, kimin dinlediğidir. En yüksek zirvelerdeki haykırışlardan en dipteki fısıltılara kadar. Bu gerçek, insanların yaşadığı tecrübe koridorlarında ezelden beri yankılanır. Cevap, sevgidedir. Sizler, Tanrı’ya bir ebeveyn rolü biçtiniz. Ve Tanrı’dan ödüllendiren ya da cezalandıran bir yargıç yarattınız. Sevginin etrafını, korku tabanlı bir gerçekle çevrelediniz. Bu korku tabanlı sevgi gerçeği sevmekle ilgili tecrübelerinize hükmetmeye başladı. O kadar ki, bunu artık kendi yaratıyor. Doğru olanı yapmak için ihtiyaç duyduğun şey, bu mu?

 Korku mu?

 İyi olmak için tehdit edilmen mi gerekiyor?

 Hem iyi olmak dediğin nedir ki?

 Bu konuda son sözü kim söylüyor?

 Sana şunu söyleyebilirim. Kendi kurallarını sen belirlersin. Doğruları sen koyarsın. Sevgi her zaman var. Evet, bunu daha önce de duydun. Bunun, hayatında bir tampon olmasını bile söyledin. Ama sorunlu zamanlarda, dertli günlerde korku ve endişeye kapılıp unutmayı seçtin. Yapman gereken, basit bir soruyu cevaplamaktı. Sevgi şimdi neyi değiştirir?

 Hayatı, beklentilere boğulmadan yaşamak  Belli sonuçları almaya ihtiyaç duymamak  Özgürlük, budur. Unutma. Sen sürekli olarak kendini baştan yaratıyorsun. Her anında kim ve ne olduğuna karar veriyorsun. Buna, kim ve ne olmak istediğinle ilgili belirlediğin geniş bir seçenek demetinden karar veriyorsun. Bunu söylemek zorundayım. İnsanlara seninle konuştuğumu söylediğimde ne düşüneceklerini merak ediyorum. Merak etme. İlintili olduğunun farkında olmayan zihinsel bir faaliyettir. Sana sevgiyle ilgili sorduğum soruyu hatırlıyor musun?

 - Elbette.

- Bu soruyu cevapla, Neale. Ben orada olacağım. Daima ve her anlamda. Acılar, yaşanan olaylarla değil kişinin verdiği tepkilerle ilgilidir. Yaşanan her neyse sadece yaşanıyordur.

- Bizim ne hissettiğimizse başka bir konu.

- Ben sadece hayatımı geri istiyorum.

- İstediğin her şeye sahip olamazsın.

- Anlamadım?

 Neyi anlamadın?

 İstediğim her şeyin olamayacağını söyledin.

- Bu doğru.

- Ne?

 İstediğin her şeye sahip olamazsın.

- İstediğim her şeye sahip olamam ne demek?

 - Bu doğru.

- Ama bu çok anlamsız.

- Hayır, aksine. Çünkü bu, sende olmayan bir şey. Ve sen bunu sadece istediğin şeyi gerçeğe dönüştürmede kullanacağın için bir tecrübe olarak istiyorsun.

- Evet. Sunduğum fırsatlarda yararlanamadığın için seni cezalandırmam gerekir mi?

 Bu beni, Tanrı’yı yargılamayı görev edinmeden önce kendine sorman gereken bir soru. Kendimi göstermem için bana sayısız kereler yalvardın. Kendimi açıklamamı. Göstermemi istedin. Bu istediğini, şimdi asla yanlış anlamayacağın bir yalınlıkla yapıyorum. Ben buradayım. Bu evde. Bu an. Şimdi içindeki Tanrı’ya her zamankinden fazla uzanma zamanı. Bu, senin aklını huzura kavuşturacak. Ve o huzurlu akıldan büyük fikirler türeyecek. Kendinde olduğunu hayal edebileceğin en büyük sorunlara çözüm olacak fikirler. Benim çözemeyeceğim kadar büyük bir sorun olduğunu anlamıyor musun?

 Bu sorundan çıkmak, benim yapamayacağım kadar büyük bir mucize olur. Sana verdiğim tüm gereçlere rağmen, içinden çıkamayacağın bir sorun olduğunu düşündüğünü biliyorum. Ama sence benim için bile gerçekten çok mu büyük?

 Bazen beni kızdırıyorsun. Ben bunun iyi bir şey olduğunu düşünüyorum. Bunu komik mi bulmam gerekiyor?

 Espriyi kim icat etti sanıyorsun?

 Çok yaşa.

- Benden ne istediğini bilmiyorum.

- Neale. Sen beni yanlış anladın. Ama kendini de yanlış anladın. Ben senin mutlu olmandan başka bir şey istemiyorum. Ama sen, kendini benden aşağıda görüyorsun. Oysa gerçekte hepimiz biriz. Hiç birimiz farklı değiliz. Ben sadece, kendim için istediklerimi istiyorum. Ne az, ne çok. Dünyevi başarılarınla da hiç ilgilenmiyorum. Sadece seni düşünüyorum. Hayatını kazanmak, senin için bir endişe olmamalı. Gerçek efendiler, hayatı kazanmak yerine onu yaşamayı seçmişlerdir. Durma. Gerçekten ne istiyorsan onu yap. Başka bir şey yapma. Zamanın çok sınırlı. Yapmak istemediğin şeyler yaparak zaman kaybetmeyi nasıl düşünebilirsin?

 Bu, yaşamak değildir. Bu, ölümdür.

**

Neale.

- Bunlar olağanüstü.

- Ne?

 Nedir o?

 Bu şeyler işte bütün vaktimi alıyor. Ve bunu seviyorum. İlk bakışta kulağa tuhaf gelmesi umurumda değil ne de böyle şeyler söylediğim için insanların ne düşüneceği. Ama bugüne dek uyumuşum. Korku ve şüphe üzerine kurulu ve adına yaşam denen bir kâbusta sıkışmışım. Hayatımı nasıl kazanacağımı düşünerek ne kadar zaman harcadığımı bilmek ister miydin?

 Masraflarımı, nasıl karşılayacağımı?

 Hayatımı geçim derdiyle tüketmek istemiyorum, Neale. Ben hayatımı yaşayarak tüketmek istiyorum. Fark yaratacak bir yaşam. Sevgi ve şefkat üzerine kurulu bir yaşam. Ve bu şeyler  Neale, hepsini yeni bitirdiğim halde yeniden okumaya başladım. Sana söylediklerimi duyuyor musun?

**

Konuşmalarınızı dinledim Bay Walsch. Kitabınızı okudum. Tanrı’nın dost bir ilah olduğunu, bu evrenin dost bir yer olduğunu biliyorum. Ama buna inanmıyorsun. Ben Tanrı’nın, intikam dolu bir Tanrı olduğuna inanıyorum. Oğlumu altı aylıkken evlat edinmiştim. Çünkü bana, çocuğum olmayacağı söylenmişti. Jimmy’ye, evlatlık olduğunu hiç söylemedik. Ta ki o büyüyünceye kadar. 14′üne geldiğinde, zamanının geldiğini düşündük. Ama notları düştü. Tüm davranışları değişti. Okulda birçok sorun yaşadı. Her şey mahvoldu. Annesine, onu terk ettiği için kızgındı. Bize, ona söylediğimiz için kızgındı. Hayattaki her şeye öfkeyle bakmaya başladı. Ona iyi hissettiren tek şey 18 yaşına girdiğinde annesini bulmak için verdiğimiz sözdü. Neye mal olursa olsun, ne kadar sürerse sürsün ona, annesini tanıyacağı sözünü vermiştik. Peki bu arada davranışları değişti mi?

 Kısmen evet ama o bir zamanlar tanıdığımız, çok sevdiğimiz çocuk artık yoktu. Bana bir daha hiç anne demedi. Ve Jimmy, 18. yaş gününde bir motosiklet kazasında öldü. Sarhoş bir sürücü, Jimmy’mi öldürdü. Şimdi beni siz aydınlatın Bay Walsch. Çünkü ben, çocuklarını koşulsuz seven iki ebeveyne böyle bir şey yaşatan Tanrı’yı dost göremiyorum. Tanrı şimdi size ne söylüyor, Bay Walsch?

Çok üzgünüm bebeğim. Sen kimseyi sevmeyeceksin. Adınız nedir?

 Georgia.

Georgia. Oğlun ona verdiğin sözü tutabilmen için öldü. Annesi bir kaç yıl önce ölmüştü. Kendi ölümü, onunla olabilmesi için tek yoldu. Anlıyor musun?

 Söyler misin, bu nereden çıkmış olabilir?

 Neale  İnan bana, Leora. Orada ne olduğunu hiç bilmiyorum. Ya hepsini ben uydurduysam?

 Uydurdun mu?

 Bilmiyorum. Nereden geldiğini hiç bilmiyorum. Evet, biliyorsun.

**

Tanrı:

Kendini asla terkedilmiş hissetme. Ben hep seninle olacağım. Senden vazgeçmem. Senden vazgeçemem. Seni ben yarattım. Sen benim ürünümsün. Bu yüzden, hep bana sığın. Benim sana verdiğim huzurdan hissettiğin her yerde ve her zaman. Hep orada olacağım.