ARİSTOS


“Aristos” sözcüğü eski Yunancadan alınmıştır. Sözcük tekildir ve kabaca, belli bir durum için ‘en iyi’ anlamına gelir. İlk hecesi vurgulanır.
Arisios’taki” başlıca ilgi, bireyin özgürlüğünü yüzyılımızı tehdit eden bütün şu uyuşma-baskıları’na karşı korumaktır; hepimizin üzerine, ama özellikle de kamunun gözü önünde olan herhangi bir kimsenin üzerine konulmuş olan bu baskılardan bir tanesi, bir kişiyi, sayesinde para ve ün kazandığı şeyle—yani, öteki insanların onu en çok kullanmak istedikleri şeyle yaftalama baskısıdır. Bir kişiyi musluk tamircisi diye adlandırmak onun bir yanını betimlemektir, ama aynı zamanda onun birçok başka yanını karanlıkta bırakmaktır. Ben kendimizi basılı sözcüklerde ifade etmekten başka özel bir tutukevi istemiyorum.

********************

‘TANRI’

  • Sözcüğü alışılagelmiş anlamlarından ayırabilmek; bütün insani çağrışımlarından arıtabilmek için tırnak içine alıyorum.
  • ‘Tanrı’ bir durumdur. Bir güç, ya da bir varlık, yahut bir etki değildir. Eril bir ‘o’ ya da dişil bir ‘o’ değil, cinsiyeti olmayan bir ‘o’dur. Mevcudiyet ya da mevcudiyet-olmayış değil, içinde hem mevcudiyetin hem de mevcudiyet-olmayış’ın bulunabileceği durumdur.
  • İnsanlar olmayan şeyin olan şeyi etkileyebileceğini anlayamadıkları için, ‘Tann’nın olduğunu ve eylediğini ileri sürerler. Bizim ‘Tanrı’yı ve onun hikmetlerini bilmeyişimiz her zaman sonsuz kalacaktır. Tanrı nedir? diye sormak Sonsuzluk ne zaman başlar ve biter? diye sormak kadar boştur.
  • Varoluş nihai ya da gizil olarak bilinebilirdir; ‘Tanrı’ sonsuz ölçüde bilinemezdir. Öğrenip öğrenebileceğimiz en çok şey, varoluşun niçin olduğu gibi olduğu; sürüp gidebilmek için niçin böylesi yasalara ve böylesi öğeleri gerektirdiğidir. Niçin olduğunu nihai olarak hiçbir zaman öğrenemeyeceğiz.
  • Aziz Augustinus şöyle der: Biz sadece Tanrı’nın ne olmadığını biliriz. Varoluş bireyseldir, öyleyse ‘Tanrı’ bireysel değildir. Varoluş değişir, öyleyse ‘Tanrı’ değişmez. Varoluşun araya girme gücü vardır, öyleyse ‘Tann’nın yoktur. Varoluş sonludur, öyleyse ‘Tanrı’ değildir. Ama ‘Tanrı’ her yerde mevcuttur, çünkü varolan (ve bu yüzden bireysel olan) her şey değildir.
  • ‘Tanrı’ var değildir; ancak onun var-olmayışı evrensel olarak mevcuttur ve evrensel olarak etkir. Maddi organizmalar için anlamlı olan herhangi bir biçimde var olamaz o; ama bu, bu durumun böylesi organizmalar için anlamsız olması demek değildir. Sözgelimi, kavga eden iki adam görürseniz, ama müdahale etmezseniz (her ne kadar edebilecek durumda olsanız da), o zaman gerçekte müdahale etmeyerek müdahale etmiş olursunuz; ve ‘Tanrı’ için de aynı şey söz konusudur.
  • Bütün, içkin olarak, içinde ilkelerin ve olayların her şey olduğu ve bireysel şeyin hiçbir şey olmadığı bir durumdur. Böylelikle bireysel şeye tümüyle kayıtsız olduğu için, ‘Tanrı’ bütünle tam bir duygudaşlık içinde olmalıdır. Ama o duygudaşlığını varolmayarak ve tümel bilinemezliğiyle ifade eder. O wu wei ve wu ming’dır, eylemsiz ve adsızdır.
  • Tao Te Ching şöyle der:
LXVII. Eğer herhangi bir şeye benzeseydi şimdi çoktan anlamsız olurdu.
LVII. Bilge, ben hiçbir şey yapmıyorum ve insanlar kendiliklerinden değişiyorlar. Ben kımıltısızlığı yeğliyorum ve insanlar kendilerini düzeltiyorlar. Ben müdahale etmiyorum ve insanlar kendi kendilerine refaha kavuşuyorlar, der.
LI. Yüzbinlerce kişiye yaşam verir, ancak hiçbir mülkiyet iddiasında bulunmaz; kazançlar sağlar, ancak hiç teşekkür istemez; göz kulak olur, ancak hiçbir otorite uygulamaz.
X. Eyleme başvurmaksızın insanları sevebilir ve devleti yönetebilir misin?
  • Eğer bireysel şey acı çekerse bu, bütün acı çekmesin diyedir. Bu sadece içinde raslantının, zamanın ve değişikliğin temel özellikler olduğu bireyselleşmiş madde dünyasında olabilir.

MADDENİN OLUMSALLIĞI

  • Sonsuzluk kavramı sonsuzluğun amacı dışındaki her amacı dışlar. Eğer mutluluk duyumları edinebiliyorsak, mutluluğu yaşayan insan varlıkları biçimindeki maddenin sonsuzluğun amacına hizmet etmesinden ötürü böyle oluyordur, bu da sonsuzluğun sürdürülmesidir. Çünkü varolmaktan mutluluk duymak varolmayı sürdürmeyi istemektir.
  • Eğer bütünün amacı kendini sadece sürdürmekse, evrimin, nedenselliğin, karmaşık fiziksel yasaların gerekliliği nedir? Haz bilincini bir yana bırakalım, haz deneyimini ortaya atmak niye?

Varoluş niye öncesiz sonrasız bir boşluk içindeki öncesiz sonrasız bir taş ya da sonsuz bir durağan atomlar bulutu olamasın ki?

Bunun yanıtı insana her zaman basit görünmüştür. Tanrı marifetlerine hayran olunmasını arzu eder; ilahiler ve kurban isterler. Ancak bu, içinde biz insanların Azınlık ve yaratımın geriye kalan bütün daha alt bölümlerinin Çoğunluk olduğu, insanbiçimci evrenin eski ve tehlikeli bir sapkınlığıdır. Böyle bir evrende çok etkin bir tanrıyı benimsememiz gerekir; ve çok fazla bizim tarafımızda olan bir tanrıyı, bütünün komutasını elinde tutan, kuşku uyandıracak kadar önyargılı bir figürü.

  • Zaman madde ne diye varolsun ki? Eğer sonsuzluğun tek amacı sonsuzluksa, tek bir hidrojen atomunun bir fazlalık olarak görünmesi gerekir. Ancak sonsuzluk sadece zamanın sonsuzluğu olamaz. Zaman kendinde, mutlak biçimde, varolmaz; her zaman bir gözlemciye ya da bir nesneye ilişkindir. Saatim yoksa “Zamanı bilmiyorum,” derim. Madde olmaksızın zamanın kendisi bilinmezdir; ve: sonsuzluk varolmaz.

TANRITANIMAZLIK

  • Kendimi bir tanrıtanımaz olarak görmüyorum, ancak bu Tanrı’ kavramı ve zorunlu efendisizliğimiz bütün toplumsal meselelerde sanki tanrıtanımazmışım gibi davranmaya zorluyor beni.
  • Dinlere karşı ne kadar sempati duyarsam duyayım, onların bazı mensuplarına ne hayranlığım olursa olsun, onlarda ne kadar tarihsel ya da biyolojik zorunluluk, ne kadar metaforik hakikat görürsem göreyim, onları gerçekliğin inanılır açıklamaları olarak kabul edemem; onlar benim pozitif insani niteliklere ve tanrısallıklarındaki müdahaleci güçlere inancımı gerektirdikleri ölçüde benim için inanılmazlardır.
  • Raslantı ve sonsuzluk içinde yaşıyorum. Kozmos çevremde uzanıyor, üst üste galaksi çayırları, art arda kara uzamlar, yıldız bozkırları, okyanusvari karanlık ve ışık. İçinde hiçbir sorumluluk sahibi tanrı, hiçbir özel ilgi ya da özel merhamet yok. Ancak her yerde, yaşayan bir denge, yükselip alçalan bir gerilim, devasa ama gizemli bir yalınlık, sonsuz bir ışık soluyuşu görüyorum. Ve varolmanın, raslantı içinde yaşamam gerektiğini, ama bütünün raslantı içinde olmadığını anlamak olduğunu kavrıyorum. Bunu görmek ve bilmek bilinçli olmaktır; kabul etmek insan olmaktır.

İNSANI HOŞNUTSUZLUKLAR

  • Bunun insanlık için olası bütün dünyaların en iyisi olmadığını niçin düşünüyoruz? İçinde niçin mutsuzuz?
  • Bunun sonucu büyük hoşnutsuzluklar oluyor. Ben bu hoşnutsuzlukların hepsinin de mutluluğumuz için birincil önemde olduğunu, çünkü onların mutluluğun yeşerdiği toprağı sağladıklarını savunuyorum.

ÖLÜM

  • Ölümden iki nedenden ötürü nefret ediyoruz. Yaşamı vaktinden önce sona erdiriyor; ve onun ötesinde ne yattığını bilmiyoruz.

  • Eğitim almış insanlığın çok büyük bir çoğunluğu günümüzde ölümden sonra bir varoluşun olduğundan kuşkulu. Şurası açık ki, tek bilimsel tutum bilinemezciliğin tutumudur: sadece bilmiyoruz. Bahis Durumu içindeyiz.
  • Bahis Durumu, gelecekteki bir olay hakkında kesinliğe sahip olamayacağımız; ancak bu olayın doğasına ilişkin bir karara varmamızın yaşamsal olduğu bir durumdur. Bu durum karşımıza bir at yarışının başlangıcında, kazananın adını bilmek istediğimizde ortaya çıkar. En kötü olasılıkla onu kumar oynar gibi tahmin etme durumuna ve en iyi olasılıkla da, geçmişteki kanıtlardan, padokun koşullarından ve öteki bütün koşullardan yola çıkarak zekice bir tahmin yapma durumuna düşeriz. Çoğu ciddi kumarbaz ikinci yöntemin çıkarlarına daha çok yaradığını bilirler; ve ölümden sonra başka bir yaşamın varlığıyla bütünsel bir yok olma arasındaki yarış üzerinde bahse girmek istediğimizde de kullanmamız gereken bu yöntemdir, iki atımız, ama elbette üç seçeneğimiz vardır, çünkü bahse girmemenin en iyisi olduğunu—yani, bilinemezci kalmayı savunabiliriz.
  • Bahis temasıyla ilk kez bu analojiyi kurmuş olan Pascal için, yanıt açıktı: insan bütün parasını ölümden sonra ödüllendirici bir yaşamın varolduğunu savunan Hıristiyan inancı üzerine oynamalıydı. Eğer bu inanç doğru değilse, diye akıl yürütüyordu Pascal, o zaman insan sadece koyduğundan başka hiçbir şeyi yitirmemiş olur. Eğer doğruysa, her şeyi kazanır.
  • İmdi Pascal’in çağdaşı bir tanrıtanımaz bile, çoğunluğun uygun bir biçimde cehennem ateşine inandığı adil olmayan bir toplumda, yanlış ya da doğru, bu ölümden sonra yaşam fikrini savunmaktan sadece iyi bir sonuç çıkabileceği görüşünü benimseyebilirdi. Ancak günümüzde ölümden sonra yaşam kavramı, insanların geri kalan kısmı şöyle dursun tanrıbilimciler tarafından bile bir tarafa bırakılmıştır. Cehennem sadece, herkesin eş ölçüde onun varolduğuna inananların olduğu bir dünyada; içindeki her erkeğe ve kadına bütünsel bir istenç (irade) özgürlüğü—ve dolayısıyla da bütünsel bir biyografik ve biyolojik benzerlik—olanağını tanıyan bir dünyada olabilir. İnsanın davranışlarında dışsal koşullarca ne ölçüde belirlendiği üzerinde hâlâ görüş ayrılıklarımız olabilir, ancak onun büyük ölçüde böyle belirlenmiş olduğu çürûtülemez.
  • Eşitsizlik insanı sürekli olarak zalimce ezdiği için ölümden sonra yaşam fikri insanın aklından hiç çıkmamıştır. Bu fikir sadece yoksullara, hastalara, tarihin talihsiz mağdurlarına çekici gelmemiştir; bütün dürüst insanların adalet duygularına da hitap etmiştir. Ve aynı zamanda çoğu kez de, toplumda eşit olma/an bir status quosürdürme fikri onları isyan ettirdiği için böyle olmuştur. Bu inanç, bir yerde, hepimizin kendi liyakatimize göre ödüllendirileceği mutlak bir adalet sistemi ve mutlak bir yargı günü olduğunu ileri sürer.
  • Ancak insanlığın gerçek özlemi ölümden sonra bir yaşam değildir; burada ve şimdi ölümden sonra bir yaşamı gereksiz kılacak bir adaletin kurulmasıdır. Bu mit, varoluşsal gerçekliğin hayal kırıklıkları için telafi edici bir fantezi, psikolojik bir emniyet subabıydı.
  • Dünyamızda adalet kuracak olan biz kendimiziz; ve ölümden sonra bir yaşam inancının yavaş yavaş kaybolmasına olanak tanıdıkça, ama öte yandan dünyamızın görünen eşitsizliklerini düzeltmek için hâlâ çok az şey yaptıkça, o zaman daha fazla tehlikeye gireriz.
  • Dünyamızın kötü tasarlanmış bir motoru var. Bu mitin yakıtını kullanarak yüzyıllardır çok ısınmadı. Ancak şimdi yakıt düzeyi hayra alamet olmayacak ölçüde aşağı düşüyor. Bu nedenle, bilinemezci kalmak yeterli değil. Öteki ata oynamalıyız’ bir yaşamımız var ve o, vücut kadar bilincin de tümel bir yok olmasıyla sona eriyor.
  • Önemli olan gelecek dünyada bizim kişisel lanetlenmemiz ya da kurtuluşumuz değildir, varolan dünyadaki hemcinslerimizin lanetlenişi ya da kurtuluşudur.
  • Ölümden nefret edişimizin ikinci nedeni neredeyse her zaman çok çabuk gelmesi. Sonsuza değin yaşamış olsak daha mutlu olurduk gibisinden, ölümden sonra bir yaşamın arzulanabilirliği yanılsamasına benzer bir yanılsamanın içindeyiz. Hayvani arzular her zaman onları tatmin eden şeyin uzamasına yöneliktir. Daha ikiyüz yıl önce kırk yaşına erişmiş olan bir kimse ortalama ömrü aşmış oluyordu; ve belki ikiyüz yıl sonra yüz yaşına erişmiş olanlar bugünün yetmişlikleri kadar olağan olacak. Ama yine de daha uzun bir yaşamı şiddetle arzulayacaklar.
  • Ölümün işlevi yaşama gerilim katmaktır; bireysel varoluşun uzunluğunu ve güvenliğini ne kadar arttırırsak onun gerilimini o kadar fazla azaltırız. Bütün haz deneyimlerimiz zayıf ancak korkunç şekilde, bir mahkûmun son kahvaltısı unsurunu, öleceğini bilen şairin, savaşta ölmeye yazgılı genç askerin yoğunluk duygusunun bir yankısını içerir.
  • Hissettiğimiz her haz daha az bir hazdır; her gün takvim üzerindeki bir darbedir. Kabul etmeyeceğimiz şey, günün içindeki ve günün geçişindeki sevincin birbirinden ayrılmaz olduğudur. Varoluşumuzu yaşanmaya değer kılan da tamı tamına, onun değerini ve süresini—niteliğini ve devamlılığım—görecelik matematiğindeki zamanı ve uzamı birbirinden çözüp ayırmak kadar olanaksız oluşudur.
  • Haz ölümün bir ürünüdür; ondan bir kaçış değildir.
  • Eğer ölümden sonra bir yaşam olduğu (kesinkes) kanıtlansaydı, yaşam telafi edilemez ölçüde bozulurdu. Amacını yitirirdi; ve intihar, bir erdem olurdu. Olası tek olanaklı cennet, içinde bir zamanlar varolduğumu bilemeyeceğim cennettir.
  • Yirminci yüzyılda iki eğilim vardır; birincisi, yanlış yola saptırılmış olanı, ölümü evcilleştirmek, ölümün yaşam gibi olduğunu ileri sürmektir; ötekisi ise, ölüme karşıdan bakmaktır. Ölümü evcilleştirenler ölümden sonra yaşama inanırlar; özenle hazırlanmış ölüm sonrası seremonilerden hoşlanırlar. Ölüme karşı tutumları örtmece deyişlerle dile getirilir; ölüm ‘öte yana geçmek’ tir ve ‘daha iyi bir yere gitmek’tir. Gerçek ölüm süreci ve çözünüp dağılma sansür edilir. Bu tür kişiler eski Mısırlılarla aynı zihniyeti paylaşırlar.
  • ‘Öte yana geçmek’: görsel düzmece analoji. Biliyoruz ki, her gün sürekli olarak gördüğümüz gibi, bir yana geçen nesneler, gördüğümüz geçişten hem önce hem de sonra varolurlar; ve biz böylelikle mantıkdışı ve yanlış olarak, yaşama böyle bir geçişmiş gibi muamele eder oluyoruz.
  • Ölüm bizim içimizde ve dışımızdadır; arkamızdaki her odada, her sokakta, her tarlada, her arabada, her uçaktadır. Ölüm varolduğumuz her an olmadığımız şeydir ve varolduğumuz her an zarların hareketsizleştiği andır. Her zaman Rus ruleti oynuyoruz.
  • Ölü olmak hiçliktir, olmayıştır. Öldüğümüzde ‘Tanrı’yı oluştururuz. Kutsal emanetlerimiz, anıtlarımız, bizden sonra yaşayanlar tarafından zihinlerde yaşatılan anılar, bunlar hâlâ varolurlar; ‘Tanrı’yı oluşturmazlar, ancak süreci oluştururlar. Ancak bu kutsal emanetler, oluşumuzun değil, bir zamanlar olmuş olduğumuzun fosilleşmiş izleridir. Bütün büyük dinler ölümün hiçbir şey olmadığını anlatmaya çalışırlar. Gelecek başka bir yaşam vardır. Ama niçin yalnızca insanlar için? Ya da niçin yalnızca insanlar ve hayvanlar için? Cansız şeyler için niçin yoktur? İnsanlar için ne zaman başlamıştır? Pekin insanından önce mi, yoksa sonra mı?
  • Toplumsal bir akım ölümü nasıl gizlemeye, örtmece ifadelerle varoluşun dışında tutmaya çalışmışsa, bir başka akım da ölümü başlıca bir eğlence öğesi olarak ortaya atmıştır: cinayet, hikâyeleri, savaş hikâyeleri, casus hikâyeleri, kovboy filmleri. Ancak yüzyılımız ilerledikçe, gitgide artan şekilde, bu kurmaca ölümler daha kurmaca olmakta ve gizli örtmece deyişlerin işlevini yerine getirmekteler. Evimizdeki bir kedi yavrusunun gerçek ölümü, bir çocuğu, bütün televizyon gangsterlerinin, kovboylarının ve Kızılderililerin ‘ölümlerinden’ çok daha derinden etkilemektedir.
  • Ölüm sözcüğüyle tipik olarak bireylerin ortadan kayboluşlarını düşünüyoruz; maddenin ortadan kaybolmadığını, ama sadece başkalaşıma uğradığını bilmek bizi avutmuyor. Genelleşmiş içeriğe değil, bireyselleştirici biçime yas tutuyoruz. Ancak gördüğümüz her şey ölümün bir metaforudur.Her limit, her boyut, her yolun her sonu, bir ölümdür. Hatta görmek bile bir ölümdür, çünkü ötesini göremediğimiz bir nokta vardır ve görüşümüz ölür; kapasitemizin sona erdiği her yerde ölürüz.
  • Zaman ölümün eti ve kemiğidir; ölüm bir kafatası, bir iskelet değildir, tersine bir kadran, ince bir gaz denizi içinden ışınlarını saçan bir güneştir. Bu cümleyi okumaya başladığınızdan beri bir parçanız ölmüştür.
  • Ölümün kendisi ölür. Yaşadığınız her an, o ölür. Ey Ölüm nerede senin iğnen, ben senin ölümün olacağım Ölüm.Yaşayanlar bunu kanıtlarlar; ölüler değil.
  • Salt geçim düzeyinin üzerinde yaşayan bütün ülkelerde, yaşam hazlarının bilincine varılmasında keskin bir artışa tanık olmuştur yirminci yüzyıl. Bu sadece ölüm sonrası yaşama inanmanın son bulmasından değil, tersine, ölümün günümüzde daha gerçek, daha olası oluşundan ötürüdür, çünkü artık Hidrojen bombası vardır.
  • Ölüm daha mutlak göründükçe, yaşam daha otantik [Gerçek olan, gerçeğe veya aslına dayanan, orijinal, mevsuk. ] olur.
  • Bütün sevdiklerim ve tanıdıklarım bir saatçik içinde yanıp kül olabilir: Londra, New York, Paris, Atina ona kadar saymaya vakit bulamadan ortadan kalkabilir. Ben 1926‘da doğdum; ve şimdi on saniye içinde olabileceklerden ötürü, o yıl, kırkbir yıl değil, ölçüye gelmez bir çağ ve masumluk kadar uzakta uzanıyor. Ne var ki o masumluğa hayıflanıyor değilim. Yaşamı daha fazla seviyorum, daha az değil.
  • Derim beni nasıl sarıyorsa ölüm de öyle sarıyor beni. O olmaksızın, olduğum şey değilim. Ölüm kendisine doğru yürüdüğüm uğursuz bir kapı değil; öteye doğru yürüyüşüm o benim.
  • Bir erkek olduğum için ölüm benim karım; ve şimdi soyunduğuna, güzel olduğuna göre, benim soyunmamı, onun eşi olmamı istiyor. Bu zorunluluktur, bu sevgidir, bu başkası-için-olmak’tır, başka bir şey değil. Bu durumdan kaçamam, kaçmak da istemiyorum. Sevişmemi istiyor ölüm, erkeğini yiyen bir örümcek gibi beni tüketmek için değil, ama âşık bir eş gibi, bütünsel duygudaşlığımızı kutlayabilelim, verimli olabilelim ve çocuk yapabilelim diye. Yaşamımdaki iyi olan her şeyi gerçek kılan onun benim üzerimdeki etkisi ve benim onun üzerindeki etkim. O, varlığından utandığım ya da unutmak istediğim ya da kimi zamanlar varolmuyormuş gibi davranabildiğim bir fahişe ya da metres değil. Benim gerçek karım gibi yaşamımdaki her önemli durumu bana bildiriyor, tümüyle yaşamıma ait, onun ötesinde, ona karşı ya da onun karşısında değil. Sözcüğün her anlamında, onu tümüyle kabul ediyorum ve bana ifade ettiği şeyler için onu seviyorum ve sayıyorum.

KAYGILAR

  • Kaygı, raslantının genel zorunluluğunun üzerimizdeki, bize özgü, hoş olmayan etkisine verdiğimiz addır. Bütün kaygılar bir anlamda teşvik eder. Zayıfları tahammül duygusunun ötesinde teşvik edebilir; ancak insanlığın bir bütün olarak teşvik edilmesi esastır.
  • Mutlu bir dünyada bütün kaygılar oyun olurdu. Kaygı acıya neden olan bir eksikliktir; oyun hazza neden olan bir eksikliktir. Özdeş durumlarda iki farklı insan: birinin hissedebileceği kaygıyken, ötekisi için bu bir oyundur.
  • Kaygılar, gerçek yaşamımızdaki kutup ile sürmüş olmayı hayal ettiğimiz yaşamdaki karşı kutup arasındaki gerilimlerdir.
  • Ezoterik metafizik kaygılar ile pratik gündelik kaygılar vardır. Temel nitelikte evrensel kaygılar ile özel nitelikte bireysel kaygılar vardır. İnsan daha duyarlı oldukça, kendisinin ve başkalarının bilincine daha fazla vardıkça, bugünkü kötü örgütlenmiş dünyasında, daha fazla kaygılı olacaktır.
  • Kaygılar şunlardır:
  1. Yaşamın anlamını bilmeme kaygısı.
  2. Geleceği bilmeme kaygısı.
  3. Ölüm kaygısı.
  4. Doğruyu seçme kaygısı. Seçişlerim nereye götürecektir? Seçebilir miyim?
  5. Başkası olma kaygısı. Herkes benim için başkasıdır, kendimin çoğu dahil.
  6. Sorumluluk kaygısı.
  7. Sevememe ve başkalarına yardım edememe kaygısı: ailemize, dostlarımıza, ülkemize, bütün insanlara. Bu durum, artan başkası olma bilincimizle vahimleşmektedir.
  8. Başkalarınca sevilmeme kaygısı.
  9. Respublica [’ (Lat.) Kamusal. ] kaygılar—toplumsal adaletsizlik, hidrojen bombası, açlık, ırkçılık, aşırı tehlikeli politikalar, şovenizm, ve diğerleri.
  10. Hırs kaygısı. Ben olmak istediğim kişi miyim? Başkalarının (işverenlerim, ailem, dostlarım) olmamı istedikleri kişi miyim?
  11. Toplumsal mevki kaygısı. Sınıfa, doğuma, paraya, toplumdaki statüye ilişkin.
  12. Para kaygısı. Yaşamın gereklerine sahip miyim? Özel bir yatın ve eski ustaların tablolarından oluşan bir galerinin
  13. yaşamın gerekleri olarak görünebileceği durumlar vardır.
  14. Zaman kaygısı, istediklerimi yapacak zamanım var mı?
  15. Seks kaygısı.
  16. İş kaygısı. Doğru işi mi yapıyorum? Yapılması gerektiği kadar iyi yapıyor muyum?
  17. Sağlık kaygısı.
  18. Bir büroda yalnız olmak—hepsi de aynı anda çalan bir sürü telefon. Bu kaygılar bizleri bir kılabilir. Hepimiz de onları hissediyoruz. Ama sanki bir ülkenin yurttaşlarının her biri kendi evinde barikat kurup ülkeyi savunabilirmiş gibi, onların bizi yalıtmasına izin veriyoruz.

RASLANTI

  • Yaşamda sahip olduğum tek kesinlik bir gün öleceğimdir. Gelecekte başka hiçbir şeyden emin olamam. Ama ya hayatta kalıyoruz (ve şimdiye değin insanlık tarihinde geniş bir çoğunluk hayatta kalmıştır) ve hayatta kalmayabilecekken hayatta kalmak bize mutluluk dediğimiz şeyi veriyor; ya da hayatta kalmıyoruz ve bunu bilmiyoruz.
  • Raslantı evrimsel bir süreç için temel önemdedir. Onun bazı kişisel etkileri bizi mutsuz kılar, çünkü raslantı tanımı gereği eşitlikçi değildir. Anladığımız biçimiyle, yasa ve adalet gibi terimlere kayıtsızdır.
  • Raslantının amacı bizi ve maddenin geriye kalan kısmını, evrime zorlamaktır. Evrime tabi bir süreçte ancak evrime uğrayarak hayatta kalmayı sürdürebiliriz, insan evriminin amacı bu yüzden şunu tanımaktır: varolmak için evrim geçirmeliyiz. Ve gereksiz eşitsizliği ortadan kaldırmamız—bir başka deyişle, insani alanda raslantıyı sınırlamak—bu önermenin belirgin bir sonucudur. Bu yüzden, kesilebilecekleri için ellerden nefret etmekte; ya da onların kesilmeyeceklerini görmek için her tür önlemi almamakta ne kadar anlam varsa, genel olarak raslantıdan ötürü mutsuz olmakta da o kadar anlam vardır.

SOSYALİZM

  • Napoleon bir zamanlar şöyle demişti: “Toplum, servet eşitsizliği olmaksızın ve servet eşitsizliği de din olmaksızın varolamaz.” Elbette bir tarih kuramcısı olarak konuşmuyor, ama Vatican ile Antlaşma’sını doğruluyordu; bununla birlikte bu Makyavelci ifade, sosyalizmin hem amaçlarını hem de güçlüklerini hayranlık verici bir biçimde ortaya koyuyor.
  • Sosyalizm-Komünizm Hıristiyanlığı yeniden düzenlemek ve yeniden yorumlamak için yapılan bir girişimdir. Ancak giyotine gönderdiği Hıristiyanlığın özellikleri arasında temel bir özellik vardı: gizem. Hıristiyanlık çürümekte, çünkü sahte bir gizemi korumaya girişmişti; sosyalizm çürüyecek, çünkü doğru bir gizemi ortadan kaldırmaya girişti.
  • Hıristiyanlık gibi sosyalizm de, fırlatma olayından sonra fırlatma mekanizmasını çok uzun süre tutmuştur. İlk sosyalistler daha büyük bir toplumsal adalet sağlayabilmek için çarpıcı, ama kaba, çeşitli eşitlik, maddecilik, tarih kuramları yaymışlardır; proletaryayı idolleştirmişler ve proletarya olmayan her şeyi karalamışlardır. Sosyalizmi bir cop gücüne, büyük bir patlamaya çevirmişlerdir. Şimdi ihtiyacımız olan şey büyük bir patlama değildir. Daha az güce ve daha (azla düşünceye; daha az öğretiye ve daha fazla değerlendirmeye ihtiyacımız var.
  • Dahi önceki dinlere bütün düşmanlığına karşın, sosyalizmin kendisi bir dindir; bu hiçbir yerde onun sapkınlıktan, dogmanın bazı maddelerini gerçeklik hakkında tartışılmaz ifadeler olarak almayan herhangi bir eleştirellikten nefretinde olduğu kadar belirgin değildir. Dogmanın kabul edilmesi bir inanca imanın başlıca kanıtı olur. Bu, dosdoğru taşlaşmaya götürür.
  • Sosyalizmin kalbindeki büyük problem şudur: çoğunluğa toplumsal adalet getirebilmek için, sosyalizmin liderleri iktidarı onlara vermek zorunda kaldılar. Ne var ki proletarya, ihtiyaç duyduğu şeyden çok istediği şeyi keşfetmekte çok daha beceriklidir; bu yüzden iktidarı onlara vermek, onlara ihtiyaç duydukları şeyi görme nesnelliğini vermek değil, onlara istedikleri şeyi söyleme iktidarı vermek demekti. Çoğunluğun her şeyden önce ihtiyaç duyduğu şey eğitimdir; onların lider olmaları değil, onlara yol gösterilmesi gerekir. Sosyalist liderlerin kurmaları gereken bu nazik dengedir—bir yandan iktidarda kalmak için çoğunluğun tüketim mallarına, yaşamın değersiz ıvır-zıvırlarma duydukları arzularını yatıştırmaları ve sağ kanat tarafından (en komünist ülkelerde bile bir sağ kanat vardır) mağdur edilmemelerini yeterince sağlamaları gerekir; ve bir yandan da çoğunluğu, hayatta sınırsız serbest girişimden ve kremalı pastayla televizyon sirklerinin ardında koşmaktan daha soylu şeyler olduğuna inandırmaları gerekmektedir, iktidara, halkın kudretine ve sonra da halkın, o kudretin doğru olmadığına rıza göstermesine ihtiyaçları vardır; evrensel ve iyi eğitilmemiş bir seçmenler sınıfının, itaat kadar seçilen temsilcilerinden ve yöneticilerinden kılavuzluk almaya ihtiyacı vardır.
  • Sosyalizmin, varsayımsal bir öteki dünyada değil, ama bu dünyanın varsayımsal bir geleceğinde ölümden sonra yaşam miti vardır. Marksizm ve Leninizm’in her ikisi de, kötü araçları iyi amaçlarla doğrulayarak, mükemmeliyet kavramını ilan ederler, kullanırlar ve suistimal ederler.
  • Sosyalizmin, emeğin gerçek soyluluğu gibi, başka mitleri vardır. Ne var ki sonuçta işçiyi sömüren kapitalist değildir; işin kendisidir.
  • Refah devleti maddi refah sağlar ve psikolojik huzursuzluğa yol açar. Çok fazla toplumsal güvenlik ve eşitlik bireysel rahatsızlığa ve hayal kırıklığına neden olur: raslantı açlığı ve eğlence açlığı. Refah devletinin karabasanı sıkıntıdır.
  • Tam istihdam, planlı bir ekonomi, temel sanayilerin devlete ait olması, ulusal sigorta ve bedava tıbbi bakım bir toplumda hayran olunacak şeylerdir. Ne var ki böylesi donanımlar başka donanımları gerektirir. Bir kanadı güçlendiririz, ve düşmanın öteki kanada saldırmayacağına güveniriz. Oysa evrim hiçbir şövalyelik tanımaz. Yaşama standardı yükseldikçe, eğlenceye daha çok ihtiyaç duyulur. Boş zaman arttıkça, gerilim eksikliği büyür. Ve tuzun fiyatı artar.
  • Şu anda tasarlandığı biçimiyle refah devleti evrimin yüksek değer verdiği etkenleri hiçler: yani, raslantıyı ve gizemi. Bu, refah devletinin genel ilkesine karşı bir argüman değil, refah devletinin şu anki kavramlarının ve eşitliği oluşturan şeyin uygunsuzluğuna karşı bir argümandır. Bizim daha az egalite’ye [eşitlik; düzlük, düzgünlük] ve daha fazla fraternite’ye [kardeşlik ] ihtiyacımız var.
  • Toplumsal durgunluk büyük olasılıkla aşırı toplumlarda— aşırı biçimde adil ya da aşırı biçimde adil olmayan—meydana gelecektir ve üç şeyden birine yol açması olasıdır: savaş, çürüme ya da devrim.
  • Bizim, ortalama bireyin ve ortalama toplumun ihtiyaç duyduğu eğlence, heyecan, değişiklik, her çeşit risk miktarını; ve onlara niçin ihtiyaç duyduklarını inceleyen bir bilime ihtiyacımız vardır.
  • Sosyalizm, olanaksız bir eşitliğe doğru sonsuz ve düşüncesiz bir özlem çekme ruhuyla, muhafazakârlık ise talihlilerin ne olursa olsun iyi talihlerini sağlamaları gerektiği gibisinden domuzca bir inançla neye uğradığını şaşırmıştır.Hıristiyanlık ile sosyalizmin her ikisi de kısmen başarısızlığa uğramışlardır. İki kımıltısız ordu arasındaki sahipsiz toprakta yalnızca tek bir felsefe vardır: muhafazakâr benlik felsefesi.
  • Ne var ki hem Hıristiyanlık hem de sosyalizm, sırf daha kötü bir inanca karşı savaştıkları ve doğru özel inancın en iyi kamusal kullanıcıları gibi gözüktükleri için yandaş kazanmaktadırlar. Ama onlar silah imalatçıları gibidirler. Sağlıkları, içine karıştıkları savaşın sürmesine ve dolayısıyla da, paradoksal bir biçimde, açıkça karşı çıktıkları amaçların ta kendilerine bağımlıdır. Yoksulluğun ve toplumsal adaletsizliğin olduğu yerde, Hıristiyanlık da komünizm de gelişebilir.
  • Komünizm ile sosyalizm, kapitalizmi ve Hıristiyanlığı güçlendirirler ve bunun tersi de doğrudur. Her iki taraf da ötekinin tamamen ortadan kalkmasını düşler; ama öte yandan birbirlerine ihtiyaçları vardır ve birbirlerine karşı destek sağlarlar.
  • Birçok toplumun ve ırksal blokun aşırı büyümenin eşiğinde olmalarından ötürü hayatta kalabilmek için birbirlerini ortadan kaldırmak zorunda kalacakları ve böylesi bir ortadan kaldırma hareketini hızla gerçekleştirme araçlarının el altında bulunduğu bir dünyada, sınırsız serbest girişimin, insan benliğinin, status quo‘yu [statüko, şimdiki durum] korumanın felsefesi olan muhafazakârlık, hiç kuşku yok ki yanlış ve tehlikeli bir felsefedir. Eğer muhafazakârlık, sağ kanat, sözde ‘özgür’ dünyada bu denli çok iktidara ve etkiye sahipse, komünizm türünden otokratik doktriner sosyalizmin kötü bir alternatif olarak gözükmesinden ötürü böyledir. Eğer insanlar adil olmayan özgür bir toplumla, adil, ama özgür olmayan bir toplum arasında seçim yapmak zorunda kalsalar, her zaman birinci seçeneği yeğleyeceklerdir, çünkü özgürlük insanın manyetik kuzeyidir. Bu yüzden insanlık için Batı Avrupa’da gelişen türden bir parlamenter sosyalizmde başka herhangi bir siyasal eğilimde olduğundan daha fazla umut vardır; ve bu, daha önce sözünü ettiğim doktriner ve öteki zayıflıklara karşın böyledir.
  • Sosyalizm her şeyden önce, dünyada çok fazla eşitsizlik olduğu ve bu eşitsizliğin bir çaresinin bulunması gerektiği yolundaki yaşamsal kavrama kutsal bir değer olarak bakar. En iyi sosyalizm minimum toplumsal ıstırapla maksimum özgürlüğü elde etmeyi arzu eder. Araç bazen yanlış olabilmesine karşın, niyet doğrudur.
  • Parlamenter sosyalizmin önündeki görev, insanın temsilcilerini seçme özgürlüğünün olduğu bir toplumda; kısacası, seçmenlerin toplumdan çok kendini seçme tehlikesinin varolduğu bir toplumda politikaların iyi eğitilmemiş seçmenlere açıklıkla anlatılabilmesi ve savunulması görevidir. Seçimsel nedenlerle parlamenter sosyalizmin politikalarının muhafazakârlığa özendiği, doktriner gerekçelerle önlemler üzerinde ısrar ettiği noktada sosyalizmi reddediyorum; ve politikalarının, Komünizmde olduğu gibi, seçmenler sınıfının temel seçme özgürlüğüne saldırdığı noktada da onu reddediyorum.Ama halkın daha adil bir dünyanın başlamasını seçebilmek için öteki daha avantajlı politikaları özgürce seçebilme arzusunu dile getirdiğinde, onu kabul ediyorum. Ve zaten nasıl olur da iyi niyetli insanlar başka herhangi bir siyasal inancı destekleyebilirler?

FAŞİZM

  • Faşizm, Çoğunluk’un örgütlenebilmesi ve kontrol edilebilmesi için güçlülerin ve zekilerin görevinin devletin kontrolünü ellerine geçirmeleri olduğunu ileri sürer. Platoncu en iyi anlamında siyaset felsefelerinin en gerçekçisidir: Ama her zaman aynı kayaya çarpar: birey kayasına.
  • Onayladığımız önlemlerden bizi kuşkuya düşüren içimizdeki bireydir. Kendimizi her zaman onaylamayanların yerine koyabiliriz. Bireysellik, sayesinde bütün bireylerin iletişim kurabileceği bir kanal, bir aracıdır. Bütün öteki bireylere ulaşan bir pasaporttur. Ne var ki faşizmin ortadan kaldırmaya giriştiği, bireyselleşmiş zekâların aralarındaki bu temel iletişim kurabilme yeteneğidir. Faşizm ile hayal gücü bağdaşmazlar.
  • Faşistler tek kutuplu bir toplum kurmaya girişirler. Herkesin yüzü güneye bakmalıdır, hiç kimse kuzeye bakmamalıdır. Ne var ki, böylesi toplumlarda buyurulan şeyin karşı kutuplarına doğru kaçınılmaz bir çekim vardır. Eğer insana geleceğe bakması emredilirse, o şimdiye bakar. Eğer ona Tanrı’ya tapınması emredilirse, o insana tapınır. Eğer ona devlete hizmet etmesi emredilirse, o kendine hizmet eder.
  • Bir makinenin yağa ve yuvarlaklaştırılmış kenarlara ihtiyaç duyması gibi, toplum bazı uzlaşımlara ihtiyaç duyar. Ancak birçok toplum uzlaşmayı, tam da uzlaşmazlığın gerekli olduğu meselelerde talep eder ve uzlaşmazlığın yasaklanması gerektiği yerde varolmasına olanak tanır. Bir toplumda hiçbir şey uzlaşma arzusunun bu boşa harcanması ya da kötü kullanılmasından daha kötü olamaz.
  • İyi insan toplumu, içinde hiç kimsenin niçin uzlaştığını düşünmeden uzlaşmadığı; içinde hiç kimsenin niçin itaat ettiğini düşünmeden itaat etmediği; ve içinde hiç kimsenin korku ya da tembellikten ötürü uzlaşmadığı bir toplumdur. Böylesi bir toplum faşist bir toplum değildir.

VAROLUŞÇULUK

  • Bütün devletler ve toplumlar başlangıç hallerinde faşisttirler. Tek kutuplu olmaya, ötekileri uzlaştırmaya uğraşırlar. Faşizmin gerçek panzehiri bu yüzden varoluşçuluktur; sosyalizm değil.

  • Varoluşçuluk insanın bütün düşünce sistemlerine, ruhbilim kuramlarına ve onu bireyselliğinden yalıtmaya girişen toplumsal ve siyasal baskılara karşı başkaldırısıdır.
  • En iyi varoluşçuluk bireyde kendi biricikliğine ilişkin bir duyguyu, entelektüel kendinden hoşnutluğa (taşlaşma) karşı bir panzehir olarak kaygının değerinin bilinmesini ve kendi yaşamını seçme ve kontrol etmesini öğrenmesi gerektiği bilincini yeniden temellendirmeye çalışır. Varoluşçuluk bu yüzden, öteki özellikleri arasında, modern insandaki nemo’nun her yerde varolan ve gitgide tehlike arzeden anlamıyla bir savaşma girişimidir.
  • Varoluşçuluk doğası gereği, bütün toplum örgütlenmelerine ve bireye, ona istediği kadar ait olmayı seçme olanağı tanımayan inanca düşmandır. Bu ayak direyen, bu inatçı bireycilik, onu gerçekte anarşistler ya da bohemler alan şu soi-disant’ [özenti, sözde] varoluşçular tarafından yanlış tanıtımlara ve toplumsal sorumluluğa ve toplumsal sözleşmeye ilişkin geleneksel görüşleri savunanlardan gelen saldırılara açık bırakır.
  • Varoluşçulukta geleneksel ahlaklılık ve davranış kodlarını reddetmeye bir çağrı vardır, özellikle de bunlar gelenek dışında herhangi bir açık doğrulamaları olmaksızın otorite ya da toplum tarafından empoze edildiklerinde. Hareket nedenlerini incelemeye sürekli bir çağrı vardır: ilk varoluşçu Kierkegaard değil, Sokrates’ti. Sartre’çı okul bağlanma’yı icat etti. Ancak dinsel ya da siyasal dogmaya (sözde Katolik ve Komünist varoluşçuluk) sürekli bağlanma temelde varoluşçuluk karşıtıdır; bir varoluşçunun her bir durum karşısında hareket nedenlerini yeniden değerlendirebilmek ve ancak ondan sonra seçebilmek için, inancıyla her durumu değerine göre yargılaması gerekir. O, her örgütün üyelerinin ait olmasını istediği gibi, hiçbir zaman ait olmaz.
  • Şu ya da bu varoluşçu eylemi reddetmek olanaklı olmakla birlikte benim için varoluşçuluğu reddetmek olanaksızdır. Varoluşçuluk bir felsefe değil, öteki felsefelere şöyle bir bakma ve onları kullanma biçimidir. Mutlak gerçek kuramları arasında bir görecelik kuramıdır.
  • Çoğu insan için uzlaşmak bir hazdır ve ait olmak bir hazdır; varoluşçuluk gözle görünür biçimde siyasal ya da toplumsal yıkıcılığa uygun değildir, çünkü örgütlü dogmatik direniş ya da direniş formülleri ortaya koyacak gücü yoktur. Yalnızca tek bir insanın direnişini; bu kitap gibi kişisel bir görüş ifadesini dile getirmeye gücü vardır.

PARA SAPLANTISI

  • Ancak büyük çoğunluğumuz herhangi bir dogmatik felsefe ile yaşamayız—hatta öyle yaşadığımızı iddia ettiğimizde bile. Olsa olsa, onayladığımız bir felsefeyle aşağı yukarı uyum içinde hareket ettiğimiz durumlar vardır. Felsefelerin yaşamlarımıza kılavuzluk etmesine izin vermekten daha fazla, saplantıların onları yönlendirmesine olanak tanırız; ve son yüzelli yılın en yönlendirici saplantısının ne olduğuna kuşku yoktur. Paradır bu saplantı.
  • Bu saplantının öteki felsefeler üzerinde zayıflatıcı bir etkisi vardır, Fransız Devrimi’nden beri çeşitli felsefelerin karşılaştırmalı yaygınlığına bakarsak çok belirgin bir etkidir. En başarılılar en eşitlikçi felsefeler olmuştur; ve ondokuzuncu ve yirminci yüzyılların anahtar felsefesi kesinlikle yararcılık olmuştur: insan toplumunun doğru amacının en büyük sayıda insanın en büyük mutluluğu olduğu inancı. Bütün felsefelerin şimdi kendilerini satmaları gerekmektedir, ve bu, tam olarak pazara çıkma anlamında doğrudur. Kısacası, eşitsizliğin ve bu nedenle de mutsuzluğun en belirgin ve her yerde varolan kaynağı olan para saplantımız, bütün varlıklarımızı ve yaşamı görme şekillerimizi renklendirir.
  • Varolma değil, sahip olma zamanımızı yönetir.

SERVET VE YOKSULLUK

  • Biricik mutluluk kaynağı olarak para deneyimi, Batı’nın daha zengin ülkelerinde başlamıştır; başarısızlığa uğrayacaktır.
  • Çoğunluk’un bir gözbağcının büyüsü altındaki bir kitle gibi olduğunu bilir, bu kitle görünüşte hiçbir şey yapamamakta, ama gözbağcının numaralan için bir malzeme hizmeti görmektedir. Ve insanın gerçek yazgısının kendi başına bir büyücü olmak olduğunu bilir.
  • Ve bütün bu şeyleri bilir, çünkü kendisi Çoğunluk’tan biridir.
  • İnsanın sınırlı özgürlüğünü kabul etmek, insanın yalıtılmasını kabul etmek, bu sorumluluğu kabul etmek, özel güçlerini öğrenmek, ve sonra da onlarla bütünü insanileştirmek: bu durum için en iyisi budur.

EK

Aristos’taki notların ve onlarda bulunan birçok fikrin ilk itici gücü, Herakleitos‘tan geldi. Herakleitos, İsa’dan beşyüz yıl önce Küçük Asya’da Efes’te yaşamıştı. Burası kesin; geriye kalan her şey ise az çok gerçeğe yakın efsane. Yönetici sınıfa ait bir aileden olduğu, ama yönetmeyi reddettiği; en iyi okullara gittiği ama kendi kendini eğittiğini iddia ettiği; çocuklarla oynamayı yeğlediği ve seçkin çağdaşlarının parlak boş sözlerini dinleyerek dağlarda dolaştığı; Darıus tarafından sarayına davet edildiği, ama reddettiği; bilmeceleri sevdiği ve ‘Karanlık’ diye çağrıldığı; gününün kitlelerinden, Çoğunluktan nefret ettiği ve sefalet içinde öldüğü söyleniyor. Öğretisinden geriye kalan her şey bir düzine sayfa içinde dile getirilebilir. Aşağıdakiler öğretisinin ana fragmanlarıdır, bazıları özgündür ve bazıları ise Hippokrates’in görüşlerinin süzgecinden geçmiştir.

  • Herkes için aynı olan bu dünya, tanrılar ne de bir insan tarafından yaratılmıştır. (Yaratıcı tek olmalıdır.)

  • Karşıt yararlıdır.

  • Adaletsizlik olmasaydı, insanlar adaleti tanımazlardı.

  • Savaş [bütün biyolojik çatışmalar] adildir, çünkü her şey Savaş aracılığıyla varolur.

  • Başlangıç ve son aynıdır.

  • Uyuyanlar bile işçidir.

  • Keraunos [gökgürültüsü, kaos, raslantı] bütün şeyleri yönetir.

  • Değişiklik devinimsizliktir.

  • Gördüğümüz her şey ölümdür.

  • Tek ve biricik bilgelik, Tanrı adını almayı hem istemek hem de istememektir.

  • İnsanlığın hiçbir kavrayışı yoktur; ama Logos’un[tanrısal yasa, evrim] vardır.

  • Her zaman varolandan nasıl saklanabilirsin?

  • İnsanların bütün istediklerine sahip olması daha iyi değildir.

  • İnsan, geceleyin bir ışık gibi, tutuşturulur ve söndürülür.

  • Tanrı için, bütün şeyler iyi, adil ve doğrudur. Bazı şeylerin doğru, bazılarının doğru olmadığını düşünenler insanlardır.

  • Çoğunluk kendilerini en çok ilgilendiren şeye sırtını döner.

  • Çok ünlü olan, ünlü olmak nedir bilir, ve başka bir şey bilmez. Ancak adalet yalancıları ve şarlatanları her zaman altedecektir.

  • Çok öğrenme anlamayı öğretmez.

  • Çoğunluk ne dinlemeyi ne de konuşmayı bilir.

  • Çoğunluk, sanki evlerle konuşabileceklermiş gibi imgelere dua eder. Tanrıları da filozofları da anlamazlar.

  • Dionysos[eski yunan şarap ve bereket tanrısı... ritüel dini] cehennemle aynıdır.

  • Çoğunluk, yaşamlarının olaylarını yanlış yorumlar; şeyleri öğrenirler; ve sonra onları bildiklerini düşünürler.

  • Eşekler hile samanın altından daha iyi olduğunu bilir.

  • Logos[evrim yasası] her zaman her yerde olmakla birlikte, Çoğunluk sanki, herkes kendine ait özel bir bilgeliğe sahipmiş gibi davranır.

  • Adet ve doğa uyuşmaz, çünkü çoğunluk adeti doğayı anlamadan oluşturmuştur.

  • Bir çocuk insan için neyse, insan Logos [Kelâm, logos, deyi; kâinatın nizamı] için odur.

  • Aristos [Herakleitos'un iyi'yi oluşturan şeyler tanımıyla iyi insan—yargı bağımsızlığı ve iç bilgeliğin ve iç bilginin ardında koşma]onbin başka kişiye bedeldir.

  • Bilgelik bir şeyden oluşur—her şeyi her şey aracılığıyla neyin yönelttiğini bilmekten.

  • Uyanık olanlar [her bir aristos] ortaklaşa bir dünyaya sahiptirler, uyuyanlar [Çoğunluk] her biri özel bir dünyada yaşarlar.

  • Bütün insanların tek birilgisiyardır: kendilerini tanımak ve ağırbaşlı olmak.

  • En büyük erdem, gerçeği doğanın sınırları içinde söylemekveyapmaktır.

  • Bazen sadece tek bir kişiye itaat et.

  • Altın madencileri çok kazarlar, az bulurlar.

  • İfadeleri doğrulamak ve özgün ifadeler yapmak eş zeka gerektirir.

  • Geceyürüyüşcüleri [karanlığı sevenler], Magi’ler [profesyonel aldatmacılar], Bakhûs rahipleri ve fıçı rahibeleri ve müritler [seçimleriyle böbürlenen seçilmişler] kötüdür.

  • Dinsel ritler kutsal değildir.

  • Bilgelik âşıklarının birçok şeyi bilmeleri gerekir.

  • Kuru bir ruh en bilge ve en iyi olandır.

  • insan en küçük şeyinden en büyük şeyine aşırılıkları yok ederek ve yetersizliklerine çare bularak büyür.

  • Delphi kahini ne gizler ne de bildirir, sadece işaretler verir.

  • Ne anlamları var onların [sözde eğitimli kişiler]? Ünlü adları izliyor ve Çoğunluk’tan etkileniyorlar, oysa ünlü adlar arasında birçok kötü ve az iyi adam olduğunu görmüyorlar. Ama aristos bütün şeylerin üzerinde tek bir şeyi seçer—ölümlüler arasında ölümsüz ihtişam, oysa Çoğunluk hayvanlar gibi midelerini doldurur.

  • Bir şehir yasalarına sıkıca nasıl bağlı kalırsa, insan da herkes için ortak olana sıkıca bağlı kalmalıdır.

  • Zaman, zar atan bir çocuktur.

  • Köpekler de tanımadıkları bir adama havlarlar[Çoğunluk ve aristos].

  • Eğer beklemiyorsan, beklenilmeyeni bulamazsın.

  • Yukarı çıkan yol ve aşağı inen yol aynı yoldur.

  • Çömlekçiler ne ileri ne de geri giden, ama aynı anda her iki yönde çalışanbir tekerlek kullanırlar. Kozmos da köyledir. Bu tekerlek üzerinde her şeklin çömleği yapılır, ancak her şey aynı malzemelerden ve aynı aletlerleyapılmışolmasına karşın hiçbir iki parça özdeş değildir.

  • Varolmayan var olamaz.

  • Varolmayan nereden gelsin ki?

  • Ancak her şey en büyük olası maksimum ve en küçük olası minimum ölçüsünde azalır ve artar. ‘Oluş’ ve ‘yok oluş’ popüler ifadelerdir; onlar gerçekte ‘karıştırma’ ve ‘ayırma’dır. Oluş ve yok oluş aynı şeydir, karıştırma ve ayırma aynı şeydir; artış ve azalış aynı şeydir; hepsi aynı şeydir ve bireyin her şeyle ve her şeyin bireyle ilişkisi de öyledir; ancak görünüşlere karşın bütün şeylerin hiçbirisi aynı değildir.

  • İnsanlar bir kütük gördüler, biri iter, öteki çeker. Ama bunu yaparken aynı şeyi yaparlar. Daha az yaparken, daha çok yaparlar. İnsanın doğası böyledir.

  • Ateş ve su birbiri için ve başka her şey için yeterlidir. Ama her biri kendi başına, ne kendisi için ne de başka herhangi bir şey için yeterlidir. Hiçbiri kusursuz efendi olamaz. Ateş bütün suyu bitirdiğinde, besinini yitirir, ve aynı şey tersinden de doğrudur. Devinimi azalır, durur, ötekinden geriye kalan saldırır. Eğer her birine egemen olunsaydı, hiçbiri olduğu gibi olmazdı. Ateş ve su, maksimumlarında ve minimumlarında benzer derecede varolan her şey için yeter.

Kaynak: JOHN FOWLES, Aristos, Çeviren: Serdar Rifat Kırkoğlu, Mitos, 1. Baskı: Mart 1997, İstanbul

MUSEVÎLER VE İSRAİL DEVLETİNİN GEÇMİŞİ


Museviliğin, tektanrılığın saf bir şekli olduğu söylenir. Dinî bir inanç olmaktan başka Musevîlik insanın düşünme tarzı ve onun hayattaki davranışını etkilemeyi amaçlayan bir kuvvettir. Bu din, saliklerinin iddiasına göre İbrahim Peygamber tarafından anlatılmıştır. Dünyanın iki büyük dini olan ve yer küresinin bir kısmını kaplayan Hıristiyanlıkla İslâm’ın içerdiği esasları, büyük ölçüde, tek tanrılı dinlerin en eskisi olan Museviliğin oluşturduğu ve her iki dinin de müjdecisi olduğu söylenir. Abraham A. Neuman Musevilik üzerindeki makalesinde şu mütalâada bulunur :

Musevîlik küçük bir milletin, Yahudilerin inandığı bir dindir, İkinci Dünya Savaşında nüfusunun zirvesine ulaştığında sayılan onaltı milyondan fazla olmayan Yahudiler dinlerini yıkmaya ve halkının kökünü kurutmaya karar vermiş bir grubun delice hiddeti ile on ilâ oniki milyona indirilmiştir.[1]

Fakat Musevîlik terimine hangi resmî ve kesin tanımın yapılabileceği sorusunu da cevaplandırmak gerekiyor. The Encyclopedia of Religions and Ethics’de konu ile ilgili makalede şu paragraf yer alır:

Museviliğin resmî ve kesin tanımını yapmak biraz zordur. Çünkü mutlak ortak payda hangisidir? sorusu ortaya çıkmaktadır. Öte yandan denebilir ki… Musevilik iki ilkeye dayanır, Tanrının birliği ve İsrail’in seçkinliği. Musevilik puta tapmayı çoktanrılığı reddeder. Evrensel bir Tanrıya inanır, fakat bunda istisna teşkil etmez. [2]

Musevilik «Kanun» a çok önem verir. Encyclopedia Britanica’ya. göre : Bu kanun (yani Yahudi Kanunu) yazılı kanun (Torah She-beKhethabah) ve sözlü kanun (Torah She-be-al Peh) olmak üzere iki türlü idi. Sina’da vahyedilmiş olan kanun genel emirler getirmektedir. Örneğin elbiseler üzerinde Tanrıyı hatırlamak üzere püskül yapmak, Cumartesi günü çalışmaktan kaçınmak gibi. Fakat bu genel emirler tanımlanmamıştır. Çıkışa (XXIV. 12-18) göre (Exodus) Musa dağda 40 gün kalarak yazılı kanunu takviye eden talimatları aldı. Sözlü Kanun denen bu talimatlardaki emirlerin herbirine «halakhah le Moshe’h mis-Sinai», Musa’ya Sina’da verilen kanun, denir (Bak. Haggadah; Talmud). Sözlü kanunu sadece sonraki Rabbilerin bid’atı olarak adlandırmak moda olmuştu. Bu konu ancak sınırlı bir ölçüde doğrudur. Aslmda Sözlü Kanunun büyük bölümü sadece eski Yahudi geleneğidir. Bunun bazı kısımları gerçekte Sami’dir. Yahudiler bunları Sami amme hukuku ve adetlerinden almışlardır, ([3])

Abraham Neuman şu görüşe yer veriyor:

Kitabı mukaddesin temelleri üzerine dağlar kadar ilahiyat inşa edilmiş fakat Yahudi metafiziğinin temeltaşı halinde gelmiş olan «Dinle, ey İsrail, Rab bizim Tanrımızdır, Tanrı Bir’dir.»den başka metafizik doktrinin açık bir biçimini görmek zordur. Başlangıçta çoktanrılığa karşı yöneltilmiş bir iddia olan tektanrılığın bu ilânı, İranlılarınikililiğine (Dualizmine) meydan okumuş, bugün de teslise karşı veya Tanrı’nın Tek Varlık olduğunu gölgeleyen herhangi bir anlayışa karşı bir itirazdır. ([4])

Museviliğin Öğretileri

Abraham Neuman’a göre: İnsanlarla din arasındaki çözülmez bağ Museviliğin temel özelliğidir. ([5]) İsrail, özü bütün dünyaya ait olan dinin muhafızıdır. ([6])

Yetkili yazarlardan alman yukardaki iktibaslar, Museviliğin İbrahim dininden gelen üç Sami dinden biri olduğunu gösteriyor. Museviliğin öğretileri Allah’ın emriyle Musa tarafından bildirilmişti. O, kendisine, Tevrat denen mukaddes kitap gönderilmiş olan Allah’ın büyük bir Peygamberi idi.

Sami olmayan dinlerden farklı olarak Musevîlik vahiy ile gelmiş bir dindir. Vahiy, bütün Sami dinlerin ortak özelliğidir.

Musevilik yalnız kendi ailesinin dinleri olan Hıristiyanlık ve İslâm dininden değil, vahye dayanmayan Doğu dinlerinden de, yani Ari ve Moğol dinlerinden’ daha eskidir.Museviliğin Hazreti İsa’dan sekizyüz yıl önce kurulduğunu görmüş bulunuyoruz. Budizm, Konfüçyonizm ve Taoizm gibi eski Doğu dinleri ise Milâttan önce beşinci ve altıncı yüzyılda ortaya çıktı. Demek ki Musevilik bu dinlerden yaklaşık üçyüz yıl daha eskidir.

Musevîlerin Sayısı:

Tekrar Neuman’dan nakil yaparsak geleneğe göre:

Davud ilahiler besteler, Süleyman nükteler ve hikmetli tespihler yazardı. 70 yılında millet olarak siyasî kaderleri belirlenince dünya insanları olarak tarihi yolculuklarına koyulduklarında dört-beş milyondular. Yaşamlarını bağladıkları din ve Mukaddes Kitabı savunmaya ve gerektiğinde bunlar için ölmeye hazırdılar. Onüçüncü yüzyılda Musevilikte rabbiliğin (hahamlık) gelişmesinin zirveye çıktığı ve doğmakta olan Avrupa medeniyetine büyük etkisi olduğu sıralarda Avrupa’daki Yahudi nüfusu bir milyonun pek üstünde değildi, ([7])

Yahudilerin Sosyal Şartları :

Yahudiler Tevrat’ın emirlerine uymadıkları için ve Allah’ın büyük peygamberi Musa’ya itaatsizlik ettikleri için, Allah’ın elçilerini yalanladıkları için Allah’ın cezasına uğradılar ve dünyevî iktidar ile yetkiden yoksun bırakıldılar.Kur’ân-ı Kerîm’e göre :

Onlara zillet ve meskenet damgası basıldı. Allah’ın gazabına da uğradılar. Çünkü Allah’ın âyetlerine küfrederler, Peygamberleri haksız yere öldürürlerdi. (Kur’ân – ı Kerîm , 2/61.)

M.S. 71 yılında Titus’un Yahudileri Filistin’den kovması ve sinagogları yıkmasıyla, dünyanın değişik yerlerinde oradan oraya giderek sürgün dönemleri başladı. Binlerce yıl dünyanın her tarafında dağınık durumda kaldılar ve her ne kadar zamanla değişik ülkelere yerleşti iseler de, hiçbir yerde barış ve huzura kavuşamadılar. Her yerde dinî işkence ve taassubun hedefi oldular.T. W. Arnold’a göre, «Üçbuçuk yüzyıl boyunca İngiltere Yahudilerin bu ülkeye ayak basmalarına izin vermedi.» Fakat Yahudiler eziyet ve düşmanlığın dişleri arasında hürriyetlerini korumasını beceren dişli insanlar olduklarını ispat ettiler. Fakat Müslümanların bu husustaki dinî müsamahası Yahudilere büyük bir lütuf oldu ve onların özbenliklerini korumada büyük yardımı dokundu.Bütün tarafsız yazarlar (Yahudi ve Hıristiyan olanlar dahil) Rönesanstan önce Avrupa’da Hıristiyanlardan eza gören Yahudilerin İslâm dünyasında bir cennet sığmağı bulduğu hususunda hemfikirdirler. Bir Hıristiyan bilgin olan Edward Etiyah’ın yazdığına göre :

«Bu kitabın ilk bölümlerinde gördüğümüz gibi Yahudiler, Bağdad ve İspanya Halifelerinin hamiliği altında Arap medeniyetini meydana getiren bilimsel çalışmalarda önemli rol oynamışlardır. Arap ve Osmanlı imparatorluklarının bütün tarihi boyunca Yahudi azınlıklar Arap ülkelerinde müsamaha görmüşlerdir. Avrupa’da sık sık işkenceye maruz kalan Yahudiler Müslüman hakimiyeti altında sığınak buldular.» ([8])

İslâmın Etkisi:

Müslümanların Yahudilere yaptığı iyilik yalnız onlara karşı gösterdikleri müsamahadan ibaret değildir. İslâm Museviliğin büyümesi ve gelişmesinde de önemli bir rol oynamıştır. Bir Yahudi bilgin olan Abraham Neuman, bunu şu sözlerle kanıtlar:

Müslüman etkisiyle ve daha sonra Hıristiyan skolostiğine karşı koyma çabasıyladır ki Musevîlik kendi görüşünü sistemleştirerek belli bir biçime koymaya yöneldi. Böylece hakim durumda olan rakip dinlerle uyum halinde olduğu ve olmadığı hususları ortaya koyabilecekti. ([9])

Fakat Hıristiyanların Yahudilerden öç alma duygusu yatışınca Yahudiler, üstün zihnî yetenekleri ve iş çevirmedeki becerileriyle Hıristiyan ülkelerinde nüfuzlu bir mevki sağlamayı başardılar. Öte yandan, Müslümanların siyasî gerilemelerinden dolayı Batı kendi siyasi ve ekonomik üstünlüğünü kurmayı ve sağlamlaştırmayı başardı. Bundan başka Batıda güç kazanan milliyetçilik fikri Yahudilerin de milliyetçilik duygularını uyandırdı, öyle ki onlar da bir Yahudi vatanını, sonra da bir Yahudi devletini hayal etmeye başladılar. Bethman’a göre:

Siyonizmin ilk alevi 1832’de, Çar Aleksandır II’ye 1881’de yapılan suikastin ardından girişilen katliamdan sonra, bir Rus Yahudisi olan Leo Pinsker tarafından tutuşturuldu.Pinsker, Autoemancipation adlı bir kitap yazdı. Bu ateş 1896’da Theodor Herzltarafından Yahudi Devletiadlı kitabında alev haline getirildi. 1897’de Basel’de ilk Siyonist Kongre yapıldı. Herzl plânlarını gerçekleştirmek için zamanını ve çabasını esirgemiyordu. Başlangıçta Yahudilerin yerleşmesi için belirli bir ülke öngörülmemişti. Arjantin, Uganda ve Kenya düşünülmüştü.Ancak Doğu Yahudileri kısa zamanda nüfuzunu hissettirdi ve eski vatanları Filistin’den başka hiçbir yeri istemediklerini duyurdular.

Fakat 1911 yılma kadar Siyonistlerin fikri ayrı bir Yahudi devleti kurmak değil, bir Yahudi vatanı idi. 1911’de Bazel’de yapılan onuncu kongrede başkan şu açıklamayı yaptı: Siyonizm’in amacı, Yahudi milletine Filistin’de resmen tanınmış ve kanunen güvence altına alınmış bir vatan kurmaktır.Bir Yahudi devleti değil, atalarımızın eski topraklarında baskı ve işkenceden uzak Musevî hayatı yaşayabileceğimiz bir vatan. Bizim istediğimiz, Filistin’e giden Yahudi göçmenlere vatandaşlık imkânı verilsin ve hakarete uğramadan, Musevî adetlerine uygun olarak yaşamasına engel olunmasın… Amacımız bundan başka birşey değildir. ([10])

Bu Siyonist hedefin gerçekleştirilmesine doğru ilk adım, İngiliz hükümetinin, Yahudilerin Filistin’e yerleşmesini sempati ile karşıladığına dair tekbaşına güvence vermesiyle atıldı. 1917 Ekim Belfour Beyannamesi der ki :

Majestelerinin hükümeti Yahudilerin Filistin’de millî bir vatan kurmalarını memnunlukla karşılar. Bunun gerçekleşmesi için her çabayı gösterecektir. Filistin’de halen yaşayan Yahudi olmayan toplumun amme ve dinî hakları veya Yahudilerin diğer ülkelerde sahip olduğu siyasi statü hiçbir şekilde zarar görmeyecektir.

Belfour Beyannamesinin A.B.D.’ye danışılıp onayı alındıktan sonra ilân edildiği söylenir. Fernau’ya göre :

Başkan Wilson’un yönetimi 1917’de Belfour Beyannamesini ortaya koymakla büyük iş yapmıştır. 1948’de Başkan Truman’ın yönetiminde Amerika Birleşik Devletlerinin bağımsız İsrail devletinin meydana gelmesine büyük katkısı olmuştur. ([11])

Yahudilere Filistin’de millî bir yurt vaadeden Belfour beyannamesi, Mac Mahon sözleşmesine ve 7 Ekim 1918 İngiliz-Fransız beyannamesine ters düştüğü gibi Başkan Wilson’un ünlü Dört Maddesine de karşıydı. Bundan başka beyanname hiçbir yerde bir Yahudi devletinin kurulmasını vaadetmiyordu. Fakat 1918 ve 1948 yılları arasındaki otuz yıllık dönem süresince, hem Müslüman hem de Hıristiyan yerli Filistin nüfusunun isteklerine karşı olarak bir Yahudi devletinin kurulmasına yol açan şartlar yaratıldı.

Dışardaki Yahudileri otuz yıllık himaye süresince Filistin’de bir Yahudi devleti kurma yolunda İngilizlerin gösterdiği çabalar acıklı bir hikâyedir. İngilizlerin Siyonist bir devlet yaratma konusuna gösterdiği yakın ilgi, Belfour beyannamesinden önce Filistin’deki Yahudilerin sayısının ancak 100.000 olduğu gerçeğinden anlaşılmaktadır. Edward Atiyah’a göre «Filistin, Suriye’den ayırt edilmeyen Arap dünyasının bölünmez bir parçasıydı ve nüfusunun yüzde 90’ı Arap idi.» Fakat bugün, tam tersine, Yahudiler nüfusun yüzde doksanını, Araplar ise yüzde ondan bile daha azını oluşturmaktadır. Bu şaşırtıcı değildir. Çünkü Siyonist Yahudiler başından beri dünyanın dörtbir yanından Yahudileri buraya getirmeyi ve yerli nüfusa hakim olmayı amaç edinmişlerdir. 1920’de kurulan King Crane Komisyonu Siyonist emellerinden haberdardı. İngiliz Hükümetinin 1922’de kurduğu Haycraft Komisyonu önünde de bir Yahudi tanık bu emelleri açık sözlerle belirtmişti.

Bu sebeple Filistin’de bir «Yahudi Yurdu»kurulmasına yardım vaadinde bulunulması, Filistin Araplarının tabiî ve millî haklarına karşı olduğu apaçıktı. İki tarafı uzlaştırma girişimi kendini aldatma ve yapmacıktı. Bu temel gerçeği tanımamazlık, Araplar ile Yahudiler arasında 1929 yılına kadar süren aralıksız karışıklıklara ve kan dökülmesine yol açtı. 1929 karışıklıkları özellikle çok kanlıydı. Bunu gözönünde tutarak Ramsay Macdonald’ın İşçi Partisi, Siyonist emellere ters düşen İngiliz siyasetini ikinci defa olarak açıklamak gereğini duydu. Ne var ki İngiltere’deki Yahudiler, nüfuzları sayesinde işçi hükümetine baskı yaparak siyasetini değiştirmesini ve Arapların «siyah belge» olarak niteledikleri bir belge elde etmeyi başardılar.

Otuz yıllarında Almanya’da Naziler iktidara gelince Yahudilere karşı bir işkence kampanyası başlattılar. Almanya’dan genel bir çıkış ve Filistin’e plânlı bir göç başladı. Yerleşme hızı sürekli olarak arttı ve yılda 60.000 gibi telaşlandırıcı bir sayıya ulaştı. Bu süreç dört yıl devam etti (1933-36). Böylece dört yıl gibi kısa bir dönem içinde, nüfusu yaklaşık 1,2 milyon olan Filistin gibi küçük bir ülkeye ikiyüzbin Yahudi yerleşip durumunu pekiştirdi. Bu korku verici durumun baskısıyla Araplar 1936’da iki ay süren boykot siyasetlerine başladılar. Bundan başka Arap gönüllüleri Yahudilere kuvvetle karşı koymağa başladılar. Fakat Arap gönüllülerini bastıracak 20.000 İngiliz askeri hazır bulunuyordu. Yine de ikinci dünya harbi başlayıncaya kadar Arap mukavemeti bastırılamazdı. Çünkü Araplar, Yahudilerin Filistin’e hakim olmayı nasıl plânladıklarını, dünya kamuoyunu yanıltmak için Nazi zulmünü nasıl ustaca takdim ettiklerini ve Yahudilerin ekonomik ilerlemesi sayesinde halkın hayat seviyesindeki sözümona yükselmesini nasıl zekice vurguladıklarını açık olarak görebiliyorlardı. Böylece Yahudiler Filistin’de siyasî hakimiyeti ele geçirmek için zemin hazırlıyorlardı. Arap mukavemetinin sonucu olarak 1936-1939 yılları boyunca kayıpların sayısı, Edward Atiyah’a göre, 69 İngiliz, 92 Yahudi, 486 sivil Arap ve 1138 silâhlı Arap gerillası idi. ([12])

Bu durum karşısında İngiliz hükümeti, Filistin’deki karışıklıkların sebeplerini yeniden araştırmak ve sorunun çözümü için telkinde bulunmak üzere bir kraliyet komisyonunu görevlendirdi. Çünkü İngiliz hükümeti artık Arap ve Yahudi emellerinin uzlaşacak cinsten olmadığını tamamen kavramıştı. Komisyon Filistin’in iki kısma ayrılmasını önerdi. Yahudi propaganda makinesi Batıda, bölünme plânının hak ve adalet temeline dayandığı yolunda halkın zihnini etkilemede büyük rol oynadı. Kraliyet Komisyonunun bu önerisi, Filistin’in 1948’de ikiye bölünmesine dair Birleşmiş Milletlerin aldığı karara temel oldu.Araplar bu plâna öfkeyle karşı çıktı ve Filistin’deki Yahudi yurdu ile ilgili en kötü tahminlerin gerçekleşmekte olduğunu hissettiler. Vatanlarının tam kalbinde yabancı bir devletin kurulmakta olduğunu gördüler. Bütün Arap devletleri Filistin’in bölünmesine karşı koymak için ayağa kalktılar. Arap gönüllülerinin özgürlük savaşı daha da sertleşti.

Arapların iki isteği vardı :

·         Yahudilerin Filistin’e girişi yasaklanmalıdır ve,
·     Filistin’in bölünmesi plânı iptal edilmeli ve yerli halka tam bağımsızlık verilmelidir.

1939’da Avrupa’nın üzerinde ikinci dünya harbinin bulutları dolaşıyordu. Batılı güçler Arap düşmanlığını kazanmak istemiyorlardı. Bu sebeple Filistin’i bölme önerisini ertelediler. İkinci dünya harbi patladıktan sonra İngiliz hükümeti bölünme plânı ile ortaya çıktı ve Yahudilerin Filistin’i Yahudi vatanı yapmak için kopardıkları gürültüyü dinlemedi. Daha sonra Filistin’in bölünmesine dair kesin önerileri sunmak için Woodhead Komisyonukuruldu. Bunun sonucu olarak İngiliz hükümeti 1939’da, müteakip on yıl içinde Araplar’la Yahudilerin aynı zamanda katılacakları bağımsız bir Filistin devleti kurmağa istekli olduğunu ifade ettiği bir Beyaz Kâğıtla ortaya çıktı. Böylece her iki toplumun hak ve çıkarları korunacaktır. Ayrıca gelecek on yıl içinde Filistin’e yalnız 150.000 Yahudinin girebileceği kararlaştırıldı. Ne var ki bu taahhüt kuvvetli Yahudi baskısı karşısında itibar görmedi. Bu arada Yahudiler ikinci dünya savaşını fırsat bilerek müttefiklere yardım bahanesiyle 1944’de bir tugay kurmayı başardılar. İngiliz silâhlı kuvvetlerinin bir parçası haline getirilen bu tugayın kendine has bayrağı vardı. İkinci dünya savaşı sona erdiğinde İngiliz hükümeti, Başkan Truman’ın kuvvetli baskısıyla bir 100.000 Yahudinin daha Filistin’e girmesini sağlamaya mecbur edildi, çünkü :

Amerika Birleşik devletlerinde Siyonistler İngiltere’de olduklarından daha da güçlüydüler. New York ve Illinois’deki toplu oylarıyla başkanlık seçimlerini sallandırabilir, buradaki lobileri iki partinin kongre üyeleri ile eyalet valilerine şantaj baskısı uygulayabilirdi, ([13])

Savaşın bitmesi Araplara iki şok etkisi yaptı. Birincisi, Bay Truman’ın İngiliz hükümetinin 100.000 Avrupa Yahudisi mültecinin Filistin’e girmesine hemen müsaade etmesini tavsiye etmesi idi. İkincisi, İngiltere’de İşçi Partisinin işbaşına gelmesiydi. Çünkü her ne kadar birkaç muhafazakâr İngiliz liderinin Siyonist eğilimli olduğu biliniyor idiyse de, parti bir bütün olarak en büyük desteği sağlamağa kendini adamıştı. Fakat genel başkanı ikinci dünya savaşı bitmeden sadece birkaç ay önce, Yahudilerin Filistin’e girmesiyle Arapların dışarı çıkmasının teşvik edilmesi gerektiğini ilâve eden İşçi Partisi kadar değildi. ([14])

Daha sonra bir ortak İngiliz Amerikan Komitesi kuruldu. Komite bir yandan Yahudi göçünün devamını önerirken, nüfusun diğer kesimlerinin haksızlığa uğratılmayacağı hususunda güvence veriyordu.

Araplar Manda’nın (Himayenin) son bulması, İngilizlerin Filistin’den çekilmesi ve bağımsız bir Filistin hükümetinin kurulması isteği ile ortaya çıktılar.

Bundan sonra ortak bir İngiliz Amerikan komitesi kuruldu. Bu komite Yahudilerin Filistin’e girmelerinin devam etmesini önerdi: «nüfusun diğer kesimlerinin haklarına zarar vermeden» Araplar Manda’nın sona erdirilmesi, İngilizlerin çıkıp gitmesi ve demokratik esaslara dayanan bağımsız bir Filistin hükümetinin kurulmasında ısrar ediyorlardı. Bu arada İngilizler, İngiliz Amerikan Komitesinin tavsiyelerine uygun olarak yeni Yahudi göçlerinin girmelerine ancak Yahudi tethişinin son bulması ve yeraltı örgütlerinin silâhsızlandırılması şartiyle müsaade edilebileceği üzerinde ısrar ediyorlardı. Yahudiler buna iki yoldan tepki gösterdiler. Kanunsuz yoldan Filistin’e Yahudi sokmaya devam ettikleri gibi tedhiş hareketlerini daha da şiddetlendirdiler. Meselâ Kral Davud Otelinin bir kanadını havaya uçurdular. Daha sonra İngiliz ve A.B.D. hükümetleri bir federasyon olarak birleşmiş bağımsız iki (Yahudi ve Arap) devlet kurulmasını tavsiye etti. Yahudiler bunu reddetti, çünkü Filistin’in en iyi bölümünün yüzde 65’ini istiyorlardı. Ardından, 1947’de İngiliz hükümeti Arap devletlerini konferansa çağırdı. Bu da mutlu bir sonuca götürmedi. Bu arada Yahudilerin Filistin’e kanunsuz girişi ve onların gizli askerî hazırlıkları hızla devam etti. 1947’nin baharında Birleşmiş Milletlerin kurduğu komitenin çoğunluğu Filistin’in bağımsız Arap ve Yahudi devletlerine bölünmesini tavsiye ediyordu. Bu komitenin tavsiyelerine göre ülkenin en büyük ve verimli kısmı ve sahil düzlüğünün en kullanışlı kesimi ile en iyi limanı Yahudilere veriliyordu. Böylece Araplar etkin deniz ulaşımından bile yoksun bırakılıyordu. Bundan başka 500.000 Arap (veya Arap nüfusunun yansı kadarı) Yahudi devletine bırakılacaktı.

İngiltere, tasarının önerdiği rolü almaya istekli olmadığını ilân etti. O’nun siyaseti, kendi adına veya Birleşmiş Milletlerin temsilcisi olarak, iki tarafın razı olmadığı bir çözümü gerçekleştirmek değildi. Himayeliğini bırakacağını ve belli bir tarihe kadar Filistin’den çekileceğini ilân etikten sonra, bölünme üzerindeki müzakerelere katılmayı reddetti. Bununla beraber Birleşmiş Milletler Genel Kurulu 29 Kasım 1947’de Birleşik Devletler yetkililerinin baskı taktikleri ile manevraları sayesinde bölünme kararını kabul etti.([15]) Daima Siyonizm’in açık bir destekçisi olmuş olan Manchester Guardianbile bunu iyi karşıladı, The Time ise «delegeler arasındaki genel izlenime göre bölünme tasarısı, Yahudilerin nüfuz sahibi olduğu New York’tan başka hiçbir şehirde geçirilemezdi.» ([16])

İngiltere 15 Mayıs 1948’de himayesinden vazgeçmeye ve Filistin’den bütün kuvvetlerini çekmeye kararlı olduğunda ısrar ediyordu. Şimdi ise B. M. Filistin’de barışı sağlamak için tedbir almadığından Yahudilere, kaba kuvvet kullanarak kendi devletini kurma imkânı verildi. 14 Mayıs 1948’de Himayenin resmen kalkmasından birkaç saat önce Yahudiler İsrail devletinin kurulduğunu ilân ettiler. Başkan Truman bunu anında tanıdı. ([17])

Arapların, bu kanunsuz Siyonist devletin kurulmasına karşı koyma çabalarından daha önce söz etmiştik. Bu çabalara ve milletler arası anlaşmalara ve yerli halkın sert karşı çıkmasına rağmen, Yahudiler kendi devletini milletlerarası nüfuzları, ellerindeki büyük mal kaynaklar ile sahip oldukları üstün silâhların kuvvetiyle, hile ile kabul ettirmeyi başardılar,([18])

Yahudilerin sahip olduğu bütün bu büyük avantajlara rağmen çarpışmanın ilk safhasında hava üstünlüğüne sahip olan Araplar üstün durumdaydı ve Yahudileri Kudüs şehrinde teslim olmaya mecbur edecek noktaya gelmişlerdi. Fakat onlara karşı harekete geçirilen Birleşmiş Milletler mekanizması dört haftalık bir ateş kes kararı çıkardı.

Edward Atiyahyakın tarihin bu trajik safhasını şu sözlerle anlatıyor :

Böylece şimdilik tarihin en acı tiyatro sahnelerinden biri bitti, öyle bir sahne ki buna katılanların hepsi kurbanlar dahil, utanç verici bir ışığın altında gösterildi. Siyonistler, Arapları ancak acı bir haksızlıkla cezalandırmak suretiyle gerçekleşebilecek olan hararetli bir görüşü sürdürmüşlerdi. İngiltere bu görüşün gerçekleşmesi için otuz yıl boyunca sürekli destek sağlamış, Arapları defalarca aldatmış ve sözünden caymıştır. Amerika şüpheli gerekçelerle harekete getirilen şüpheli yöntemler kullanmış, bölünme tasarısının Birleşmiş Milletlerce kabulünü sağlamak için başvurmadık yol bırakmamıştır. Birleşmiş Milletler İsraillilerin, kararları ceza görmeden ihlâl etmesine müsaade etmekle bir hakem olarak başarısız olmuştur. Herşeyin ötesinde Arapların, batıdaki bir dostunun sözlerini kullanırsak, kendi davalarına lâyık olmadıkları anlaşıldı. Çünkü ahlâk bakımından dil uzatılamayacak bir davaya sahip olmak, tek başına zaferi sağlayamaz. Onlara karşı yöneltilmiş olan bütün milletlerarası etkilere rağmen, eğer Arapların kendilerinde bir kusur veya bir bozukluk olmasaydı, Filistin savaşını kazanırlardı. ([19])

Belfour Beyannamesinin ilânından İngiliz Himayesinin 15 Mayıs 1948’de son bulmasına kadar, İngiliz hükümeti İngilizlerin Belfour Beyannamesinde Yahudi devletinin yaratılması ile ilgili bir vaatte bulunmadıklarını defalarca açıklamışlardır. Muhafazakâr lider Bay Churchillbile Siyonistlerin, İngiltere ne anlamda İngilizlerin ise, Filistin de o anlamda Yahudilerin olmalıdır, şeklindeki iddiasını reddediyordu.

Nisan 1946’da İngiliz-Amerikan Araştırma Komitesi, Filistin’in ne Yahudi ne de bir Arap devleti olmaması gerektiği kanısını belirtti.

Komitenin ifadesiyle :

Yahudiler Araplara, Araplar da Yahudilere hâkim olmayacaklardır. Filistin ne bir Yahudi devleti ne de bir Arap devleti olacaktır. Filistin Müslümanların, Yahudilerin ve Hıristiyanların çıkarlarını eşit şekilde koruyan bir devlet olmalıdır. Filistin’in Hıristiyan, Yahudi ve Müslümanların Mukaddes Toprağı olduğunu önemle belirtiriz. Mukaddes bir toprak olduğuna göre hiçbir ırk ve din bu yerin kendine ait olduğunu haklı olarak iddia edebilecekleri bir yer olamaz ve olmayacaktır. Mukaddes bir toprak olması gerçeği, O’nu diğer topraklardan tamamen ayırır ve insan kardeşliğinin hüküm ve uygulamalarına hasreder, dar milliyetçilik anlayışına değil, ([20])

Bu, şampiyonluğunu İngiltere’nin Orta Doğu devlet bakanı Lord Moyne’un yaptığı bir görüştü. Bu görüşünü, Siyonistlerin 1944’te Kahire’de yaptıkları suikast sonunda hayatıyla ödedi.Fakat bu tek olay değildi. Bir hayli İngiliz görevlisi sırf İngiliz hükümetinin Beyaz Kâğıdındaki şu kelimelerle ifade bulan siyasete imzalarını attıkları için Siyonistlerin mermilerine kurban gitmişlerdi:

Majestelerinin Hükümeti Belfour Beyannamesinin ifade edildiği Himaye taslağının, ülkenin Arap nüfusunun iradesi hilâfına Filistin’in bir Yahudi devletine çevrilmesi amacını gütmediğine inanmaktadır. ([21])

Himayenin sona erdiği tarih olan 15 Mayıs 1948’de, Yahudiler İsrail devletinin kurulduğunu ilân ettiler. Bu devleti A.B.D. hemen, S.S.C.B. de birkaç gün sonra tanıdı. Böylece İsrail devleti, milletlerarası resmî taahhütlerin çirkin ihlâli içinde vücut buldu. Ürdün, Irak, Suriye, Mısır ve Lübnan’ın bu iğrenç suçun işlenmesine karşı koymak için yaptığı zayıf çabalar, Yahudilerin ikinci dünya savaşında biriktirdiği veya müttefik kuvvetlerin silah depolarından çaldıkları bol miktarda üstün silahlarla yenilgiye uğratıldı. Birleşmiş Milletler ateşkesi sağlaması için Kont Bernadette’e tayin etti. Fakat Yahudiler Eylül 1948’de Kont’u alçakça öldürdüler.İsrail devleti B.M.’in ateşkes talimatını hafife alarak reddetti.

O zamandan beri İsrail Filistin’in gaspettiği topraklarını işgali altında tutmaktadır.Sadece bu kadar değil: İsrail Şubat 1955’te Mısır işgalindeki Filistin toprağı Gazze’ye saldırdı. Bu, Orta Doğu’da silâhlanma yarışma yol açtı. 19 Ekim 1956’da İsrail, Fransa’nın kışkırtmasıyla hiçbir tahrikle karşılaşmadan Mısır’ı istilâya başladı. Bunun hemen ardından İngiltere ve Fransa, İsrail ile Mısır’a silâhlı çatışmaya derhal son vermeleri için bir ültimatom verdiler. Bu arada kendileri de Mısır’a girmişti. B. M.’in müdahalesi ile Bağdat Paktının Müslüman üyelerinin sert tavrı karşısında ateşkes kararına varıldı. İngiltere ile Fransa Süveyş kanalından, İsrail de Gazze’den çekilmek zorunda bırakıldı.

Böylece Yahudiler otuz yıl içinde Filistin’deki nüfuslarını 100.000’den 1.400.000’e çıkarmayı ve 1.000.000 yerli Arap nüfusundan 900.000’ini atalarından kalma yurt ve evlerinden zorla kovmayı başardılar.

Fakat soru şudur:

Adaletsizlik temeline dayanan ve milletlerarası hukuk ve ahlâk ile milletlerarası taahhütlere aykırı olarak vücut bulan bu devlet uzun süre yaşayacak mı?

İsrail’in geçen yıllar süresince Araplara yenilmediğinin gerçek olduğu şüphesizdir. Fakat bunun sebebi Middle East Crisismüellifinin tahmin ettiği gibi değildir. Yazar der ki:

«Garip olan şeylerden biri şuydu ki, ekonomik organizasyonun parlak fakat güvenilmez askerleri olması beklenen Yahudilerin, gerçekte birinci sınıf asker ve ikinci sınıf işadamı oldukları görüldü.» ([22])

Yahudilerin zaferi sadece onların silâh üstünlüğünün ve Batı ülkelerinin siyasî ve diplomatik çevreleri ile yakın temasları dolayısıyla askerî bilgi üstünlüğü ile stratejiyi daha iyi bilmelerinin bir sonucu idi. Bütün bunlar onlara başka hiçbir doğu ülkesinin sahip olmadığı silâhlarla en uygun zamanda saldırmalarını mümkün kıldı. Ekonomik iflasları da harp hazırlıkları için aşırı harcamalarda bulunduklarını gösterir. İktisaden iflas etmesi İsrail için büyük bir nimettir, çünkü bu, bütün dünyadaki Yahudilerden ve İsrail’in diğer destekleyicilerinden büyük fonların biriktirilmesine yol açıyor. İsrail’in son on yıl içinde fazla uğraşmadan aldığı dış yardım miktarı şaşılacak kadar büyük olmuştur. Arapların aldığı dış yardım ise çok cüzî olmuştur. Fakat bu sunî devleti yaşatmak için yapılan bütün bu uğraşılara rağmen acaba gerçekten yaşama şansı var mı?Bu soruyu biz cevaplandırmayacağız. Bunu Müslüman olmayan bir yazara bırakacağız. Femau diyor ki:

İsrail birbuçuk milyona yakın nüfusu olan küçük bir devlet, Araplar ve Müslümanların içinde bir adadır. Uzun vâdede İsrail’in varlığı yakın Doğu devletlerinin sistemine uyabilme kabiliyetine bağlı olabilir. Düşman komşuların dünyası içinde bir ada olarak sonuna kadar varlığını koruyamaz. ([23])

Guy Wintile Peter Calvocoressişu görüştedir :

İsrailliler bütün Arapları bir defa, Mısırlıları iki defa yendiler : Belki bir daha yenebilir, fakat sayıca üstün olanlara karşı her beş veya altı yılda savaşması gereken hiçbir devlet hayatta kalamaz. Sonunda 40 milyon Arap birlik olup karar verir ve biraz daha etkili olurlarsa birbuçuk milyon İsrailliyi altetmeleri gerekir.([24])

Edward Atiyah kanısını şöyle ifade ediyor :

Onlar (yani Araplar), İsrailliler gibi, İsrail’in Arap pazarlarına ulaşamadıkça felâh bulamayacağını biliyorlar. Bu pazarlardan yoksun olarak Amerikan Siyonistlerine yük elmaya devam edecektir. İsrail’i hayatta tutmak için şimdi para döken Amerikan Siyonistlerinin daha ne kadar buna devam edeceklerini merak ediyorlar. Araplar pazarlarını İsrail’e açmamakla onu düşük bir hayat standardına zorlarlarsa, göçün yönünün değişebileceğini ve Yahudilerin, İsrail’e göçetmek yerine orayı terk etme eğilimi göstereceklerini umuyorlar. Tıpkı Almanya’da Nazilerin işbaşına geldiği yıllarda olduğu gibi. Kudüs’teki Lâtin Krallığının, yüzyıl dayandıktan sonra sona erdiğini hatırlamaktadırlar. Onlara göre İsrail bunun gibi sunî bir yaratık, Arap dünyasında yeri olmayan zorla ekilmiş bir bitki, Arap dağlarının yamaçları boyunca yerçekimi kuvvetinin ters yönünde itilen bir taştır. Yalnız Ortadoğu Araplarının nüfusu elli milyondur; İsrail ise bir buçuk milyon. Tecrit edip yerli toplumun dışında tutulursa zenginleşip güçlenmeden ve Arap ülkelerinin bütünleşmesinden önce ortadan kaybolacaktır. Kökleri New York’ta olan ithal malı bitki ölecektir. Yerçekimi kuvvetine karşı direnen taş vadinin dibine düşüp parçalanacaktır. ([25])

Bazı kimseler, İsrail’in meydana gelmesinin Hıristiyan Batının iki arzusunun mahsulü olduğu kanısındadır: Batıyı Yahudi ile Yahudi hâkimiyetinden kurtarmak ve Yahudilerin İsa Peygambere yaptıkları kötülüklerin öcünü almak. Bunun, Müslümanların Yahudilere karşı öfkesini ve intikam duygularını kabartacak bir durum yaratmakla başarılabileceği düşünülüyordu. Fakat bu ifadeyi doğrulamak zordur. Bunun tersine bazı kimseler tamamen değişik bir yorumda bulunmaktadır. Onların görüşüne göre Yahudiler, Hıristiyanları Müslüman dünyasının kalbine Yahudi hançerini saplamaya ikna etmek suretiyle İslâm dünyasının Hıristiyan alemine karşı dayanışma içinde cephe almasını sağlayarak Hıristiyanlara karşı olan yüzyıllarca eski intikamlarını alma yolunu bulmuşlardır. Yahudiler, Hilâl ile Haç arasındaki tarihî çatışmayı canlandırmayı ve böylece tarihlerinin büyükçe bir kısmı içinde kendilerine işkence eden Hıristiyanlardan intikam almayı umuyorlar.

İslâm tarihinin ilk döneminde Gassanilerin rolünü hatırda tutarak, çağdaş Hıristiyan dünyasının kendi içindeki Hıristiyan düşmanlarının sahte dostluk teraneleriyle onları aldattıklarına ve Müslümanlara karşı düşmanca bir siyaset izlediklerine inanmak zor değildir. Bununla beraber, bu yorum doğru olmasa bile, İsrail’in, milletlerarası tertipler ile emperyalist oyunlarının bir ürünü olduğu ve başlıca desteğinin emperyalizm olduğu inkâr edilmez bir gerçektir. Bu sebeple emperyalizmin çökmesi bu devletin batmasına yol açacaktır.

Siyonist devletin varlığının ortadan kalkmaya mahkûm olmasını gerektiren başka bir sebep de değişen milletlerarası durumdur.Siyonistlerin, iki dünya savaşına yol açan milletlerarası kargaşayı kendi amaçları için kullandıkları bir gerçektir. Yalnız bu yöntemle Filistin’i işgal etmeyi başardılar. Başlıca iki etken başarılarına katkıda bulunmuştur. Birincisi, Batı emperyalizminin yardımı idi. Batı, emperyalizmini çoktan lağvettiğine ve şimdi Doğu ve Müslüman dünyası ile karşılıklı dostluk ve işbirliği için yeni bir zemin bulmaya çalıştığına göre, bu etken artık geçerli değildir. Bunun için Batı, er veya geç, İsrail’in yaşayabilmesine olan ilgisini azaltmak zorundadır. Beklenen bu siyaset değişikliğinin sebeplerini uzakta aramak gerekmez. İsrail’in varlığı Batının özel olarak Orta Doğuda ve genel olarak Doğuda gerçekleştirmek istediği hedeflerin başlıca engelidir ve Batının çıkarlarım ciddî olarak tehlikeye sokmuştur. Batının İsrail’i desteklemesi Batı düşmanlarına Batıya karşı nefreti yaymaları ve Orta Doğuya komünizmin sızması için bir vasıta olarak kullanmaları için sağlam bir temel sağladı. Herhalde bu sebeple olacak İngilizler siyasetlerini ters çevirmiş ve İsrail’in kurulmasına herhangi bir katkıda bulunmaktan sakınmışlardı. Ne varki bu, İngiltere’yi bu iğrenç suçun sorumluluğunda sahip olduğu paydan kurtarmaz. Çünkü İngiltere Belfour Beyannamesi’yle Siyonist devletin yaratılması için zemin hazırlamada başlıca rolü oynamış, himaye dönemi süresince Siyonist emellerini denetlemek için hiçbir şey yapmamıştır. Son safhada komisyonun suçunu işlemediyse de, ihmal suçundan aynı derecede sorumludur ve bu sebeple takbih edilmeye lâyıktır.

Siyonist dâvasına yardım eden ikinci etken Almanya’da Nazi rejimi tarafından Yahudilere yapılan zulümdür. Yahudilerin Almanya’da maruz kaldığı ızdırap ve acılarından etkilenen Batı, Yahudilerin Filistin’e göçünü teşvik etti. Yahudilerin sadece zulümden kaçıp sığınacakları bir cennet bulmak peşinde olmadıkları, Filistin Araplarını tabiî haklarından yoksun bırakmaya da kararlı oldukları besbelli olduğu halde bu sempati dalgası bütün Batı Dünyasını sardı. İnsan, Siyonist hareketini destekleyenlerin fevkalâde cömert görüşünü benimsese bile, Nazi Almanya’sının Yahudilere karşı insanlık dışı aşırılıklarının yarattığı meseleyi çözmek için seçilen yöntemin uygunsuz ve kaba olduğunu belirtmek gerekir. Bundan başka bu çözüm, Batı halklarına, Batının emperyalist emellerle gözünün karardığı ve sağduyu ile hüküm verme yeteneğini kaybettiği anormal bir zamanda sunulmuştu. İkinci dünya savaşının sona ermesiyle ortaya çıkan büyük sorunlar, bu, sözüm ona çözümün ardından gelecek sonuçlar ciddî bir şekilde düşünülmeden Filistin sorunu üzerinde aceleci bir kararın alınmasına sebep olmuştur. Bu iddianın en büyük ispatı A.B.D. ile Rusya’nın, yakın geçmişte hiçbir büyük sorun üzerinde anlaşmaya varamamış olmalarına rağmen Siyonist devleti tanımada birbirleriyle yarışa girmişlerdir. Rusya’nın, İslâm ve Müslümanlara karşı olan bilinen düşmanlığı bakımından, tutumunu anlamak mümkündür. Fakat Amerikan geleneğinin dışına çıkan ve üzerinde durduğunu iddia ettiği değerlerle çelişen, Amerika’nın İsrail’i desteklemesini anlamak zordur. Amerika’yı yirminci yüzyıl insanlığının çok değer verdiği ve bu büyük ülkenin övünç kaynağı olan o yüksek ilkeleri bir tarafa itmeye mecbur eden Yahudi sermayesi mi yoksa Yahudi oylarının baskısı mı?

Amerika eşsiz siyasî ve İktisadî üstünlüğüne rağmen emperyalist ve sömürgeci girişimlere karşı koyması ile tanınmış olmasından başka, insanlığı kötülük ve haksızlıklardan korumak için bu yüzyılın içinde kaynaklarını iki defa cömertçe kullanmıştır. Bugün bile dünya barışı ve refahı için muazzam kaynaklarını bol bol harcamaktadır. Bununla beraber soru şudur: Amerika sadece birkaç milyon Yahudiyi yatıştırmak veya oylarını almak için şanlı geçmişini mahvetmeye ve geleneklerini değerden düşürmeye mi hazırlanıyor?

Milletlerarası bir suçu sürekli destekleyerek sicilini kirletmeye ve dünya Müslümanlarının büyük dostluğunu kaybetmeye hazır olacak mı?

Amerika’nın tarihî gelenekleri ile demokrasiye olan tarihî aşkının ışığı altında Yahudileri yatıştırma isteğinin O’nun vicdanını uzun süre baskı altında tutacağını ve Amerika’nın adalet özlemini körelteceğini kabul etmek doğru olmasa gerek. Amerika’dan bu açık haksızlığı artık desteklemekten vazgeçmesini beklemek fazla mı olur?

Bu soruları davranışları ile cevaplamak Amerikalılara düşer. Bununla beraber İsrail ile ilgili siyaset değişikliğinde elle tutulur işaretler vardır. The Britanica Book of the Year 1956’e göre son yıllarda A.B.D. ile İsrail arasındaki ilişkiler biraz soğuktu. Bu, Amerika’nın Arap ülkeleri ile ilişkilerini düzeltmiş olmasının sonucuydu. ([26])

Siyonist devletin Doğuda ve İslâm dünyası içinde hayatta kalmasının, milletlerarası komünizmin en büyük zaferine ve hür dünyanın en alçaltıcı yenilgisine yol açacağı çok açık bir şekilde anlaşılmıştır. Bütün insanlığın beslediği “yeni bir dünya” hayali de sarsılmış olacaktır. Müslümanın yeni bir dünya yaratma hareketinin en iyi destekçisi olduklarını göstereceği bir gerçektir. Çünkü onlar, insanlığın birlik ve kardeşliğine inanır, eşitlik ve demokrasinin inkâr edilmez değerlerini aziz sayarlar. Bu sebeple, Batı’da üzerinde ciddiyetle düşünülmesi gereken çetin soru, Siyonist devletin Müslüman dünyası ile Hıristiyan dünyası arasındaki dostluğun büyümesine en büyük engel teşkil edip etmediği sorusudur.

Zamanımızın en büyük tarihçisi Arnold Toynbee’nin birkaç yıl önce Tokyo’da yaptığı uyarının kulak arkası edilmeyeceğine inanıyoruz.

«İsrail adaletsizlik üzerine kurulmuştu. Harpten yıkılmış Avrupa’dan gönderilen mülteciler Arap Dünyasının içine yerleştirilmiş ve bir kısım Araplar yurtlarını terketmeye ve başka bir yerde iltica aramaya mecbur edilmişti.»

«Orta Doğu’da derdin kökleri derindir ve Arap ülkelerinin Batılı güçlerce zorla işgal edilmeye başlanmasına kadar uzanır.»

«Araplar büyük ve acı bir adaletsizliğe maruz kalmıştır. Onlar bu haksızlıkları düzeltmek için her yardımı arayacak ümitsiz insanlardır.»(Dawn, 25 Kasım 1956.)

Orta doğudaki şimdiki durum bu kehaneti haklı çıkarabilecek olan olayın yalnızca bir başlangıcıdır, en yüksek noktası değil.

 

Kaynak: Ahmed Abdullah el-Masdûsî, İngilizceden Çeviren : Mesud SADAK, Yaşayan dünya Dinleri, 1981, İstanbul

Dipnotlar


[1]                    The Great eRligions of the World, s. 224.

[2]                      Encyclopedia of Religions and Ethics cilt. VII, s. 581.

[3]                        Encyclopedia Britanica, Cilt. XIII, s. 166.

[4]                        The Great Religions of the World, s. 233-34.

[5]                        Aynı eser, s. 225.

[6]                        Aynı eser, s. 227.

[7]                        Aynı eser, s. 224.

[8]                        The Arabs, s. 125.

[9]                        The Great Religions of the World, s. 234.

[10]                      Cited in This Age of Confict, XXXIX,

[11]                      Moslems on the March, s. 288.

[12]                      Bak. The Arabs, s. 130.

[13 ]                     in The Arabs, s. 172.

[14]                      Aynı eser, s. 174.

[15]                      Bak. There goes the Middle East.

[16]                      Aynı eserde belirtilmiştir, s. 179.

[17]                      Aynı eser, s. 180.

[18]                      Aynı eser, s. 181.

[19]                      Aynı eser, s. 181.

[20]                      This age of Conflict’te belirtilmiştir, s. 872.

[21]                      Aynı eser, s. 254.

[22]                      Middle East Crisis, s. 55-56.

[23]                      Moslems on th e March, s. 92.

[24]                      Middle East Crisis, s. 121.

[25]                      The Arabs, s. 238.

[26]                      The BritanicaBook of the Year 1956, s. 249.

 

TAŞ ÖVGÜLERİ


Birçok eski inanç, oyma taş tapınışıyla birlikte yeni­den canlanmıştır. Büyük Albertus, Vincent de Beauvais, Aquinolu Aziz Tommaso, oyma taş mücevherleri ve bunla­rın özelliklerini methetmişlerdir. Taş övgüleri çok sayıda­dır.[1]

Bu yazılarda, Aristoteles, Plutarchos ve Platon gibi filozofların otoritesine atıflar yapılmaktadır. Ptolemeaius’un Liber de imperessionibus imaginum in gemmis adında bir kitap yazdığı iddia edilmektedir. Zerdüşt’ün, Doğulu si­hirbazların veya Kitabı Mukaddes’teki Adem, Eniok, Davud veyahut bütün zamanların en büyük büyücüsü Süleyman gibi kahramanların da bu cin metinleri olduğu söylenmek­tedir. İskenderiye’de yazılmış ve Araplar ile Yahudiler tara­fından aktarılmış olan Taş övgüleri, çoğu zaman Babil doktrinlerine atıfta bulunmaktadır. Örneğin IV. yüzyılda yazılmış bir tıp-sihir kitabı olan Cyranids’in Babil kulesi­nin tepesinde yer alan altın bir tapınakta bulunan bir el- yazmasından hareketle kaleme alındığı iddiası vardır; bu kitabın Orta Çağa ait birçok versiyonu bilinmektedir.

Erkek ve dişi, vahşi ve evcil diye ayrılan şu canlı yara­tıklar olan taşların öyküleri, Orta Çağın en güzel efsanele­rinden birini meydana getirmektedirler. 1300’den sonra çoğunlukla “İsrail taşları”[2] olarak adlandırılan oyma taş mücevherler, insan elinden çıkma olmayıp, doğanın bir mucizesi, Bilge Alphonse’un Taş övgüleri kitabına göre obras de naturadırlar.[3]

Büyük Albertus, Kolonyadaki Bü­yücü kralların kutsal emanet kaplarındaki oyma bir taş için, est a natura non ab artedemektedir.[4] Romalılarda yalnızca, üzerinde Musaların ve Apollon’un görüldüğü Pyrrhus yüzüğü ile ağaç gibi oyulmuş agatlar doğanın ürü­nü sayılmaktaydılar. Ama artık her antik taş, esrarlı bir şaheser olarak görülmektedir. Tıpkı canlı bir varlık gibi doğmakta ve gizli güçlere sahip olmaktadır:

“İkiz ve eş olarak bulduğun bütün taşlar kutsaldır ve Batılıdır; melankoli hastalığını iyileştirir ve taşıyanı hoş ve sevimli yaparlar…

Eğer bir taşın yarısı kadın, yarısı balık figürüyse ve elinde bir ayna tutuyorsa, altın çerçevenin içine geçirilen bu taş, elinde tutanı görünmez yapar…”[5] (Jean de Mandeville).

V. Charles’ın “nikris hastalığını iyileştiren” bir taşı vardı.[6]

Bu taşlara başka güçler de atfedilmekteydi.

“Eğer elinde iki tarafı keskin bir kılıç olduğu halde bir ejdere binmiş bir adam figürünün oyulduğu bir taş bulur­san, bunu kurşun bir muhafazaya koy. Eğer bunu yanında taşırsan, karanlıkların bütün ruhları sana itaat edecekler ve hâzineleri ifşa edeceklerdir.
Eğer aslan suratlı ve kartal ayaklı olup, ayaklarının al­tında iki başlı bir ejderha bulunan ve elinde bir sopa tutan bir adam figürünün oyulduğu bir taş bulursan… bütün ruhlar bu taşı taşıyana itaat edecekler…”[7] (Hugues Ragot).

Bazen etki negatiftir. Örneğin Jean de Mandeville’e gö­re, üzerinde tatlı su ıstakozu ve akrep figürü olan taşlar, insanı yalancı yaparlar. Bu kavrayışlar XIII. yüzyıldan iti­baren astrolojik doktrinle sıkı sıkıya birleşmiş, hatta Kilise bile bunlara göz yummuştur. Renk ve madde aracılığıyla gezegene bağlı olan mücevher ve onunla birlikte taşıdığı resim, gezegenin ışığını ve gücünü aktarmaktadır. Ama ta­şa oyulan figür sonunda desteğinden bağımsız hale gel­mekte ve etkiyi tek başına icra etmektedir. Camille Léonard’a göre,[8] bu figürlerin balmumu damgaları bile bu büyüsel özelliklere sahip olmaktaydı. Oyma taşların gizli mühür olarak kullanılmaları da herhalde bir ölçüde bu ba­tıl itikatlardan kaynaklanmaktadır.

Orta Çağda kullanılan oyma taşların hepsi de antika değildi. Bunların cam hamurundan ve hatta taştan taklitle­ri yapılmıştır. 1292 tarihli Paris sicilinde on sekiz billurcu ustası sayılmıştır [9] Babelon, birçok Yunan-Roma mührü­nün hakikiliği konusunda itirazlarını bildirmiştir.[10] Orta Çağ koleksiyonlarının ancak dörtte birinin gerçekten anti­ka olabileceğini söylemiştir. Doğal eserlerle, hassaları her şeye rağmen kısıtlı olan işlenmiş taşlar arasındaki ayrım, meraklılar ile satıcıları meşgul etmekteydi.   Sh: 39-42 

GOTİK RESİMLERE DOĞU’DAN GELEN KATKILAR (TEMALAR)

Ay yüzler. Kuyrukla kavga. Dolanık kompozisyonlar. Vücutlarının çeşitli bölümlerini aralarında değiştiren figürler: tavşanlar, balıklar, atlar, insanlar, maymunlar.

 Diğer üç tema, yani ay yüz, kuyrukla kavga ve parçaları değiştirilebilen figürler, Gotik resimlere Doğu’dan gelen katkılar arasında yer almaktadırlar. Bir çehre biçiminde resmedilen ay, müslüman resimlerinde sıklıkla yer almak­tadır.[11]

Nasreddin el-Sivasi’nin 1272 tarihli Hakikatlerin İncelikleri ile 1388 tarihli Doğanın Harikaları’nda, ay, ka­natlı ruhlar tarafından bir kutunun içinde taşınmakta­dır.[12]

 Bağdat’ta üretilen ve 1396 tarihini taşıyan bir elyazmasında,[13] ay iki meleğin arasında asılı durmaktadır. Fa­kat ay, yalnızca bir gök cismi olarak kalmamaktadır, Firdevsi’den itibaren bütün İranlı şairler onu kadın çekiciliği­nin en yüce tezahürü olarak göstermektedirler: “Bu ay yüzlü güzelin adı Gülnar idi, tıpkı mücevherler, renkler ve kokularla kaplanmış bir resim gibiydi…”[14] “Ay gibi par­lak… Ayın kızkardeşi… Dolunay gibi…” Ay, Ermenistan’da da güzelliğin yasası sayılmaktaydı. Bu niteliğiyle, süsleme unsuru olmaktadır. Gece ışığının ve çekiciliğinin simgesi olan ay çehresi, süslemenin en güzel unsurudur.

Ermeni minyatürcülüğü, ay çehreleri XIII. ve XIV. yüzyıllarda sürekli kullanmıştır. Ay çehreler, girişik figür­lere karıştırılarak, harflerin süslemesinde kullanılmışlar­dır.[15] 1331’de Serkis Pidzak tarafından bezemesi yapılan bir İncil’de,[16] iç kapakta çokgen figürlerin içinde iki sıra halinde olmak üzere, bunlardan yedi tane vardır. İran’da, ay çehre çoğu zaman sonunda başlar bulunan dalların or­tasında yer almaktadır.[17] Herat’ta XV. yüzyılın sonunda yapılan bir ciltte,[18] 10 tane baş, stilize yapraklardan mey­dana gelen bir dokunun üstünde birbirlerinin üzerine yer­leştirilmiştir. Işıklı bir solukluk içindeki bu aylar, akla bü­yük incileri getirmektedir.

1390 tarihli Gotik bir Pontifical’de,[19] tuhaf maskeler­den meydana gelen bir zincir de aynı şekilde yerleştirilmiş­tir. Ama yuvarlak çehrenin güzelliğini, Batılılar da İranlılar kadar terennüm etmişlerdir.

Villard de Honnecourt’a göre, yuvarlak çehre insan çehresi üzerindeki bir dizi geometrik varyasyon arasında yer almaktadır, ama Album’deki bazı Islami kompozisyon­ların arasında bir de ay çehre bulunmaktadır.[20] Mende piskoposu Guillaume Durand’ın, XIV. yüzyıl İtalyan elyaz­ması Pontificalinde,[21] bu baş, yaprak ve rumilerden mey­dana gelen bordürlerin içinde yer almaktadır. Bu figür, kır­mızı ve mavi renklerde olmak üzere birçok sahifede tekrarlanmaktadır. Desenlerden birinde hayvan figürleriyle birleşmekte ve ayaklar ile bir kuyruk eklenmektedir. Ama dekora genelde bir mücevher, değerli bir taş olarak eklen­mektedir. Kombinezon, Ermeni harflerindekinin aynıdır. Bilge Alfonso’nun Lapidaire’inde[22] (Escurial’de), bir cana­varın kuyruğunun sonu olan bir dalın üzerinde yer alan bir disk bulunmaktadır; burada bir fantezi söz konusu değildir: ay veya güneş tutulması sırasında yıldız­lar bir ejderha tarafından yutulmaktadır. Bu sahne, İslami kompozisyonlarda sıklıkla tekrar edilmektedir. Bağdat’taki Tılsım Kapısında (1180-1225), bir çocuğun kişileştirdiği yeni ay, her bir yandan sürüngenler tarafından tehdit edil­mektedir. Halep’teki Hisar Kapısında (1209),[23] güneş çemberi tıpkı Escurial elyazmasındaki ay çehrenin olduğu gibi, birbirine dolanmış kuyrukların arasında yer almıştır.

Sh:155-157

ÖLÜ BEDENLER

 Künstler, daha 580 tarihlerinde Arap şairi Adi’de can­lılarla ölülerin karşılaştığını işaret etmektedir. Hira emiri Numan’la birlikte at üstünde bir mezarlıkta bulunan şair, ölüleri konuşturmaktadır: “Biz de sizin şu an olduğunuz gibiydik, şimdi ise sizin de olacağınız gibiyiz.” Fakat tema esasen Budist kökenlidir ve Buda efsanesi bunun ana kıs­mını meydana getirmektedir. Bodhisattva’nın Büyük Yola Çıkış’tan önce, sırasıyla bir yaşlı, bir hasta, bir ölü ve bir münzevi keşişle karşılaştığı ve bunları onun yolunun üze­rine çıkartanların tanrılar olduğu hatırlanmaktadır. Bu dört karşılaşma, ona dünyanın beyhudeliğini ifşa etmiş ve dünya nimetlerinden uzaklaşmasına neden olmuştur. Ce­setler, ona musallat olmuşlardır. Uykusuz bir gece esnasın­da uyuyan karılarının ve onların hizmetçilerinin önünden geçtiğinde, onları hareketsiz görünce kendini bir mezarlık­ta sanmıştır. Bir prensin karşısındaki ölüm ve münzevi ke­şiş, Batı Dit’lerinin (anlatı) öncelidirler ve aynı kıssadan hisseyi içermektedirler. Fransız ve İtalyan kompozisyonla­rında yer alan münzevi keşiş,[24] trajik ifşaya bir rahatlama ve bir çıkış getiren dördüncü karşılaşmaya denk düşmek­tedir. Asya dinsel resimleri bu iki ayrı sahneyi çoğu zaman birleştirmektedirler. Dramın kompozisyonu ve dinsel dokt­rinin zihniyeti ancak bu kadar yakın olabilir.

Lalita-Vistara,[25] “zevk bahçesine büyük cafcafla yöne­len” Bodhisattva’yı, ölüyü bir tahtırevanla taşınır durumda görürken gösteriyorsa da; resim ve kabartmalarda,[26] müte­veffa yere konulmuştur ve yolu tıkamaktadır. Vücudu ak­babalar tarafından parçalanmıştır: bir yanda parlak bir res­mi geçit, diğer yanda etleri kopmuş bir ceset. Piza freskosu da başka bir şey gösteriyor değildir. Grünewedel,[27]bu benzerlikleri başka bir Budist tema aracılığıyla işaret etmiş­tir: bir avcının saldırdığı ölüm iblisi. Bu konuda, Campo Santo’daki resmin Çin iblisleriyle dolu olduğunu hatırlata­lım. Budiaco’da (1335’e doğru), Bernardo Daddi’nin (1340’a doğru) ve Jacopo del Casentino’nun (1320-1349) tablola­rında, Blanche de Savoie’nın Breviaire’inde (1350’ye doğ­ru) veya Cremone’de (1419’a doğru) geliştirildikleri halle­riyle yatmış ölüleri olan kompozisyonlar, aynı Karşılaşma’ akla getirmektedirler.[28]

Sahne, Buda efsanesinin hıristiyan bir versiyonu olan ve Orta Çağda çok popüler olan Roman de Barlaam et Josephat’da[29] da ortaya çıkmaktadır. Önce Pehlevi dilinden olan versiyonuyla tanınan hikâye, sonradan bütün dillere çevrilmiştir ve ona Vincent de Beauvais’nin Speculum historiale’sinin XVI. kitabında Tatlanmaktadır. Josephat da bir Hind kralının oğludur ve onun da münzeviliğe eğilimi var­dır. O da kötü ruhlar tarafından baştan çıkartılmış ve bir cesede rastlamıştır. Tıpkı Siddharta gibi, o da bu sahne karşısında altüst olmuş ve hayatın anlamı üzerinde derin düşüncelere dalmıştır. XIV. yüzyıla ait Sırpça bir elyazma­sı,[30] onu, açık mezarın içindeki bedenin ve bir keşişin kar­şısında ayakta duruyor olarak göstermektedir.

Bu vizyonun Batılı versiyonlarında ölü sayısı artmak­tadır, ama bu çoğalmanın da uzak bağlantıları bulunmak­tadır. Üç cesetten her biri farklı bir çürüme içindedir, ama dokuz hal sayan Buddhist bir anlatıda olduğu gibi, her biri giderek artan bir yok olmanın içindedir. Doğu, biçimleri tanımlarken daha kesin, daha özneldir.

 Bir bedenin ölümden sonraki dokuzhalindeki tasvir ve resimlerin birçok versiyonu vardır, bunlardan biri XI. yüz­yılda yaşamış Çinli bir şaire, diğerleri Japonlara aittir.[31] Bu aşamalar şu şekilde belirlenmektedir:

Birinci hal: Benzi soluktur. Güzelliği, tıpkı bir çiçeğin- ki gibi solmaktadır.
İkinci hal: Beden şişmiştir. Eskiden çok güzel olan vü­cut, şimdi acınacak durumdadır.
Üçüncü hal: Beden iyice şişmiştir. Hayat ne kadar da geçici.
Dördüncü hal: Beden çürümektedir. Kafa ve göğüs ke­mikleri görülmeye başlamıştır. Her şeye rağmen biz de bu bedenin kaderine uğramayacak mıyız?
Beşinci hal: Beden hayvanlara av olmuştur. Karın açıl­mıştır. Vücutlarımız hiçbir yerde yok olmaktan kurtulama­yacaklardır.
Altıncı hal: Vücut çürümüş ve yeşil olmuştur. Üzerin­de hâlâ kan lekeleri olan ceset artık etini kaybetmiştir. Vü­cudumuzun köpekler tarafından yenileceğini nasıl düşün­meyiz?
Yedinci hal: Vücut artık bir iskeletten ibarettir, ama bütün unsurlar yerli yerindedir. Erkeği kadından ayıran et­tir, iskeletleri tamamen aynıdır.
Sekizinci hal: iskeletteki kemikler kırılmış ve dağıl­mıştır. Bu bedende görmekten hoşlandığımız her şey çürü- mekte ve toz haline gelmektedir.
Dokuzuncu hal: Bol bir bitki örtüsünün içinde eski bir mezar. Toribe tepesinin üzerindeki bir mezarı ziyarete gittiğimizde üzerindeki çiy damlalarından başka bir şey görebilir miyiz?

Geriye hiçbir şeyin kalmadığı vücut, ünlü bir kişiye aittir; bu bazen XI. yüzyılda yaşamış bir imparatoriçe (Dan-rin), bazen okumuş kadınların çekicilik modeli olan ve şiirleri 866’daki büyük kuraklık sırasında fırtınayı hare­kete geçirerek dünyayı kıtlıktan kurtaran Ono no Komaçi’dir.

Hiçliğe doğru bu adım adım ilerleyiş, Batı’da da ben­zer aşamalardan geçmektedir. Subiaco’da,[32] üç cesetten bi­rincisi henüz hiç değişmemiş gibidir. Katılaşmanın dışın­da, çözülme belirtisi yoktur. Bu durum, Uzak Doğu’daki birinci hale denk düşmektedir, ikinci ceset çürümeye baş­lamıştır ve bu süreç üçüncü cesette tamamlanmıştır. Dör­düncü halin bütün belirtileri burada eksiksiz olarak görül­mektedir: kol ve bacaklarda hâlâ et vardır, ama “göğüs ve kafa kemikleri” gözükmeye başlamıştır bile. Yok olmanın aşamaları, canlılara yöntemli bir şekilde öğretilmektedir. Jacopo del Casentino’nun panosunda ve Piza’daki tabloda evrim ikinci halden başlamaktadır: birinci be­den balon gibi olmuş, yanakları şişmiş, karnı bir canavarınki gibi çıkıntılı hale gelmiştir; ikinci ceset dördüncü haldedir ve üçüncüsü de altıncı veya yedinci halin içinde­dir. Sonuncu cesedin iskeletinde kan lekeleri olup olmadığını anlamak mümkün değildir.Cremone’deki tablo[33] ile Bernardo Daddi’ye atfedilen iki kanatlı tabloda (1340’a doğru, Floransa), üç ceset ortak bir mezarın içindedir. Bu gruptaki ölülerden her biri, belirli bir kişiden (kral, ruh­ban, şövalye vs.) çok, çürümenin yeni bir aşamasını gös­termektedir.  Sh: 274-276

Kaynak: Jurgis BALTRUŠAİTİS, Düşsel Ortaçağ- Gotik Sanatta Antik, İslami ve Uzak Doğu Etkileri, Özgün adı : Le Moyen Âge Fantastique, Çeviren Mehmet Ali Kılıçbay, İmge, 1. Baskı: Kasım 2001, İstanbul

 


[1]               Th. Wright, On Antiquarian Excavationsand Researches in the Middle Ages, Archaeologia, XXX, s. 444 vd., 1844; I. Pannier, Les Lapidaires français, Bibliothègue de l’École des hautes études, t. 52, 1882; F. de Mély, Du rôle des pi­erres gravées au Moyen Âge, s. 14 vd.; Les Lapidaires de l’Antiquité et du Mo­yen Âge, Paris 1896-1902; P. Studer ve J. Evans, Anglo-Norman Lapidaries, Paris, 1924; J. Evans ve M. S. Serjeanston, English Medieval Lapidaries, Londra, 1933.

[2]               J. Quicherat, Mélanges d’archéologie et d’histoire, s. 357, Paris, 1886.

[3]               F. de Mély, Du rôle des pierres gravées, s. 18.

[4]               Albert le Grand, De mineralibus et rebus metallicis, Lib. II, De Figuris lapidum a natura factis, Böl. 2.

[5]               I. del Sotto, Le Lapidaire du xive siècle d’après le traité de Jean de Mandeville, s. 119 vd., Vienne, 1862, 118-128. Bölüm İsrail taşlarına ayrılmıştır.

[6]               J. Labarte, Inventaire du mobilier de Charles V, no. 618.

[7]               F. de Mély, Du rôle des pierres gravées, s. 26 ve 28.

[8]               Camillus Leonardus, Spéculum lapidum,Venedik, 1502; F. de Mély, Du rôle des pierres gravées, s. 99.

[9]               R. deLespinasse, Les Métiers et les Corporations de la ville de Paris,s. 81, II, Paris, 1879.

[10]             H. Babelon, Histoire de la gravure sur gemmes,ss. 86-97.

[11]             A. Sakisian, Thèmes et motifs d’enluminure,p. 81. La tradition occidentale représente la lune (et le soleil) généralement sous forme de bustes ou de têtes plaés à l’intérieur d’un disque comme dans un médaillon. Des visages encadrés par des cercles figurent toutefois dans les frises décoratives de Saint-Jean de Munter et de Saint-gilles de Montoire; cf. P. Deschamps et M. Thibout, La Peinture morale en France,p. 153, şek. 55 ve 59, Paris, 1951 ve E. W. Anthony, Romanesque Francoes,şek. 233, Princeton, 1951.

[12]             Paris, B. N., anc. fonds persan 174 et suplevha persan 332, E. Blochet, Les Enluminures des manuscrits orientaux, arabes, turcs et persans de la Bibli­othèque nationale,levha XIX, Paris, 1926.

[13]             F. R. Martin, âge,levha 48.

[14]             Firdousi, Le Livredes Rois, çev. J. Mohl, V, s. 283, Paris, 1878.

[15]             S. Der Nersessian, age, levha XV, Evangeliaire, 1230.

[16]             Kilikya’daki Drazark manastırında, ibid., levha LXVII1.

[17]             Ph. W. Schulz, age, levha 35 ve A. Sakisian, La Miniature persane, levha LXV11I, şek. 118.

[18]             A. Sakisian, La Reliure persane au c siecle sous ¡es Timourides, Revuede l‘art ancien et modeme, şek. 13, 1934.

[19]             H. Yates Thompson, age, VII, levha XLIII.

[20]             H. Hahnloser, Villard de Honnecourt, levha 36, Vienne (Fransa), 1935.

[21]             Paris, bibi. Sainte-Genevieve, ms. 143, f* 1, 52, 53, 56, 92, 95, 140, 159, 165, 174, 247.

[22]             J. Fernandez Montana, age,levha 7.

[23]             W. Hartner, age,şek. 26 ve 29.

[24]             Genelde bir kafatasına bir palmiyeyle değerek konuşturan, Mısırlı bir mün­zevi keşiş olan aziz Macarius’tur, Bkz. L. Guerry, age,s. 51-52.

[25]             Pl.-Ed. Foucaux, Le Lalita-Vistara,Böl. XIV, s. 167 vd.

[26]             J. Hackin, Les Scènes figurées de la vie de Bouddha, Mémoires concernant l’Asie orientale,II, s. 15, levha 2, 1916; E. Chavannes, Mission archéologique dans la Chine septentrionale,levha CIX, no. 209, Paris, 1909; C. M. Pleyte, Die Buddhalegende in den Skulpturen des Temples von BdrO-Budur,şek. 58, Amsterdam, 1901.

[27]             A. Grünwedel, Mythologie du Bouddhisme au Tibet et en Mongolie, s. 3 ve 238, Leipzig, 1909.

[28]             Â Arti (1260), Vezzolano (1280), Montefiascone (1302) veHeures de Jean du Pre’de keşiş, ayakta duran ölülerin bile yanında görülmektedir.

[29]             F. liebrecht. Die Quellen des Barlaamund Josaphat, Jahrbuch für romanische und englische Literatur, II, s. 314-335, 1860; H. Yule, Buddha andSt. Josap­hat, Academy, 1 Eylül 1883; J. Jacobs, Barlaam und Josaphat, English lives of Buddha,Londra, 1896.

[30]             J. Strzygowski, Die Miniaturen des serbischen Psalters der Kgl. Hof-und Sta­atsbibliothek in München, s. 11-12, şek. 8, Viyana, 1906.

[31]             W. Anderson, A Collection oj Japanese and Chinese Paintings in the British

Muséum,s. 87, no. 77 (9), ve s. 121, no. 205, Londra, 1886; E. Deshayes,

Makémonos Japonais illustrés du musée Guimet, t.y. (çoğaltılmış).

[32]             G. Servieres, age, şek. 27.

[33]             Künsle, age, levha IV, ve L. Guerry, age, şek. 19.

 

BİR KEŞİF OLARAK MODERN KADINLIK: TIP, BEDEN VE CİNSELLİK


Elifhan Köse*

 

Modern liberal, özerk bireyin yaratılmasında içe kapanmış ve sınırları çizilmiş beden algısının önemli olduğunu belirtmek gerekir. Beden-akıl tamamlayıcılığından filizlenen modern insan öznesi, ancak rasyonelleşen akıl ve bireyselleşen bedenin birlikteliğinden doğabiliyordu. Bedenin sınırlarının belirlenmesinde ise sembolik evrenlerin standartlaşması önem kazanacaktır. Zamanın, mekânın ve dilin standartlaşmasıyla cinsiyetler bedenlere sığdırılıyor, bedenden taşanlar ise hastalıklar ve suçlar olarak kategorize ediliyorlardı. Modern kadınlık, modern tıp bilgisinin eliyle, cinsiyetlerin bedenselleştirmesi yoluyla yaratılacaktır.

Anahtar Kelimeler: Beden, kadınlık, toplumsal cinsiyet, tıp, cinsellik

 

Modern womanhood as an invention: medicine, the body and sexuality

Drawing the boundries of the body is essential to form of an autonomous, individual human subject. The modern human subject is based on the complementarity of rationalized reason and an individualized body. The standartization of symbolic systems, that is, time, space and language, are used to restrict and regendering. Modern femininity relies upon such an embodiment of gender by means of modern medical science.

Key Words: Body, femininity, gender, medical science, sexuality

 

Giriş

Modern kadınlığın yaratılma süreci, kadını bedenine ve üretrasına kapatan tıbbın modern gelişimiyle eşzamanlı yürür. Modernliğin yaşamına içkin olan standart ve homojen simgesel evrenlerin olmadığı zaman ve kültürlerde cinsiyet bedensel bir kapanma olarak değil; devingenliğin, dönüşümün ve akışkanlığın ürünü olarak kurgulanıyor ve deneyimleniyordu. Cinsiyetin akışkan kurgusu aynı zamanda dönemin tıp bilgisiyle de desteklenir. Başka bir deyişle tıp bir cinsiyet kurgusunun yaratılmasında her zaman söz sahibiydi, fakat cinsiyet hiçbir zaman modern tıpta olduğu kadar bedenlere tıkıştırılmamıştı. Modern tıp(patolojikleştirme) ve kriminalleştirme pratikleri aynı zamanda kadın bedenine dair bilgiyi ve eylemlilik hallerini iktidar dolayımıyla yeniden değerlendirilmeyi mümkün kıldı ve iktidarın sızabildiği modern bir kadınlık tanımı yarattı. Modern liberal özerk bireyselliğin yaratılmasında bu kendine kapanmış, sınırları sabitlenmiş beden algısının büyük rolü olacaktır. Bu gelişimin kökenleri bedenin animasından(ruh) bağımsızlaşmış seküler bir makine-düzenek olarak algılanmasından başlayan bir süreç içinde şekillenir.

Modernliğe Doğru: Otarşik Bir Var Oluş Olarak Makine-Beden

Modern tıbbın rüştünü ispat etmesine değin dinlerle tıp, açık bir şekilde kabul edilmiş karşılıklı bir besleme ilişkisi içindedirler. Tek tanrılı dinlerde Tanrı insanı beden ve ruh birlikteliğiyle yaratmıştır. Örneğin erkek ve kadın arasındaki farkı tanrının bütünlüğünde ruhsal ve bedensel bütünlüğe ulaştırarak silmeye çalışan Hıristiyanlık, dönemin tıp bilgisiyle de beslenir. Ortaçağ biyolojistleri/biyologları kanın, spermin, yumurtanın ve embriyonun uygun koşullarda birbirine dönüşebilen bedensel salgılar olduklarını düşünüyorlardı. Daha sonra açıklayacağım gibi bu biyoloji bilgisi, kadın veya erkeğin birbirine dönüşmez bedensel yapılar olmadığını zımnen kabul etmekteydi. Hıristiyan dindarlığının ritüelleri kadın ve erkek bedenlerinin mutlak farklılığından değil, birbirine dönüşebilirliğini esas alan tıp bilgisinden beslenir . Eril ve dişil, fark üzerinden tanımlanmamakta, ancak, dişil beden erilin yetkinleşmemiş eksik bir kopyası olarak görülmekteydi1 . Ortaçağda söz konusu olan tıbbi bilginin kadını eksik erkek olarak tanımlaması ile Hıristiyan cinsiyet kurgusu arasında açık bir ilişki söz konusudur. Her ne kadar erkek ve kadın bedeninin farkından yola çıkarak açıklanmayan bir cinsiyet kurgusu söz konusu olsa da, kadını erkeğin eksik bir kopyası olarak gören Hıristiyan tıp bilgisinin, modern tıbba miras kalan en belirgin etik algı olduğu söylenebilir. Yine 12. yüzyıldaki mistik hikayelerini inceleyen Bynum hipnoz, havaya yükselme, stigmata, mistik süt verme veya hamilelikler, vecd sırasında gerçekleşen burun kanamaları, mucizevi aneroksiya, gibi doğa üstü olayların daha çok kadınların başına geldiğine, kadınların İsa’yı erkek dindarlara göre daha fazla somatize ederek dinsel deneyimi özellikle bedenselleştirildiklerine dikkat çeker. Ancak, kadın ve erkek dindarlığının arasında bu konuda mutlak bir farklılık görmek Bynum’a göre yanlış olacaktır.2 .

Geç antikitenin münzevileri ise insan bedenini otarşik bir sistem olarak görme eğilimindeydi. Beden ideal koşullarda kendi ısısıyla işlemeye yetiliydi, sadece bu ısıyı sürdürmeye yetecek kadar besine ihtiyacı vardı. Doğa durumunda – ki münzeviler bu durumu Adem ve Havva’nın bedenleriyle özdeşleştirme eğilimindeydi – beden, sonsuza dek “başıboşluğa” yetili, iyi ayarlanmış bir makine olarak işliyordu. Bedeni gereksiz yiyecekle doldurup böylelikle de kendisini fiziksel iştah, öfke ve cinsel itkide ortaya koyan aşırı artık enerjiyi açığa çıkaran, düşkün insanların çarpık iradeleriydi.3 17. yüzyıldan itibaren tıbbileşmeyle birlikte “beden-makinesine” dair algılayış kozmik yapıdan ya da ruhla dindar ilişkisinden koparılarak “daha doğrudan bir şekilde kendisiyle ilişkilendirilen beden” haline dönüşmüş gibidir4 . İnsan bedenini “doğal eylemleri bakımından kimyasal-mekanik hareketlerin bir toplamından ibaret ve bu hareketlerde katıksız mekanik hareketlerle aynı ilkelere bağlı” şeklinde gören ‘makine-beden’ fikri, erken modern tıbbi araştırmaların modernliğe bıraktığı miras olarak görülebilir. Bu miras modernlikte yine tıbbi araştırmalar tarafından devralınacak, biyoloji, sadece bedenin işleyişine değil toplumsal ilişkilerin doğallaştırılmasına yönelik bir referans sistemi yaratacaktır.

Modern tıbbın gelişmesiyle mekanik bir saat olarak beden kurgusuna, tanrı tarafından otarşik bir düzenlilikte çalışan aynı saat simgesine dayanan evren tasavvuru eşlik ediyordu. Modern zamanın standartlaşmasının ve her türlü makineleşmenin temel metaforu saat olarak öne çıkıyordu. Modern düşüncenin başlangıcında evrenin bir saat, tanrının ise bir saat yaratıcısı olarak hayal edildiği belirtilir5 : “kendisinin-evrenin- kesin, doğru ve matematiksel zamanı ve kendi doğasıyla, harici etkilerden bağımsız, tek düze akar.”6 17. yy da organların işlevlerinin (çoğu zaman yanlış da olsa) bir şekilde keşfedilmesine dayanan tıp bilgisiyle bedenin sekülerleşmesi arasındaki ilişkiye dikkat etmek gerekir. Bedenin evrenle sadece metaforik düzeyde değil, ilerde belirteceğim gibi tek tanrılı dinlerden önceki kozmolojik öğretilerde söz konusu olan cismani birliğini işaret eden düşünme biçiminin de artık sonuna gelinmekte ve modern beden, çevresiyle sınırları çizilmiş, kapatılmış bir mekana dönüşmektedir. Özerk bireyin yaratılmasında önemli bir aşama olan bedenin dış çeperinin çizilmesi sürecinde mekan ve zaman gibi sembolik evrenlerin standartlaşmasının rolü önemlidir.

Dil, din, zaman ve mekan bir topluluğun birbirleriyle ilişkili olan temel simgesel düzenlerdir. Bu düzenlerin işleyişinde yer alan bedenlerin hangi simgesel değerlerle ritim kazandığını ortaya koymak o topluluğa ilişkin kültürel ipuçlarını serimler. Tektanrılı dinlerin hakim olmadığı örneğin orta Amerika toplulukları gibi kültürlerde, söz konusu olan yaratılış düşüncesinin dayandığı eril-dişil tanrı (çifte tanrı) sadece dinsel değil, bütün simgesel düzenlere sirayet eden farklı bir toplumsal cinsiyet yapısının özelliklerini gösterebilmektedir. Orta Amerika kültüründe “ilahların, insanların, nesnelerin, zamanın ve beş yönüyle mekânların toplumsal cinsiyeti vardı.”7 Zaman ve mekan modern Newtoncu anlayışta farklı ve birbirinden bağımsız simgesel düzenleri anlatırken, kuzey Amerika yerlilerinde “dünya” kelimesi aynı zamanda bir yıl anlamına gelmektedir.8 Grifitths’e göre binlerce zaman vardır ve birine bir tane zaman olduğunu söylemek hem doğru değildir, hem de son derece politiktir. Zamanın nasıl kavranıldığı hakim cinsiyet değerleri için de ipucu niteliğindedir: Döngüsel zaman dişilliği temsil ederken çizgisel zaman erilliği ifade eder. Döngüselliğin kökenin ise mensturasyondan geldiği ileri sürülmektedir.9

“Zaman ve dalgaları çeken ay denizde gelgit dalgalarına, dölyatağındaysa kan dalgalarına neden olur…ayın dolunaydan yeni aya değişen hallerinin oluşturduğu dizi bir ay sürer ki bu kadınların aylık zaman deneyimine karşılık gelir, güneşse hep aynı biçimdedir, tıpkı erkeğin zaman deneyimi gibi.”

Kadının aylık döngüsü onu, her şeyin tahmin edilebilir ve tutarlı olmasının beklenildiği evrensel-eril zamanın dışına atar:

Adet döngüsü, kadına farklı bir zaman deneyimi kazandırır. Ovülasyonun hoş şişkinlik dönemi abonelikleri yenileyip içli mektuplar döktürmek için iyi zamanlamadır; paramenstruumun sarmal zamanı ise ateşli tartışmalar, sevmediğiniz şeyler içi yakılacak meydan ateşleri, iyi sevişmeler ve gerekli zararı vermek için iyi bir dönemdir. Ovülasyonda her şey düzgündür, uysal ve ılıktır, ipotekle ilgili detayları düzenleyebilir, formlar doldurup kibar olabilirsiniz, ama adet döneminde ateşle oynarsanız ve en vahşi,,uysallıktan uzak duygularınızla tanışırsınız; saat akkor haldedir, düşünce hızlı, alev ve gibi anidir, kadının en vahşi en kendine özgü halidir bu. 10

Modernlikte ise beden, zaman ve mekândan etkilenmeden fakat onu etkileyerek bağımsızcasına hareket eden bir “varlık” olarak tasarlanır. Bedenin makrokozmostan kopuşu olarak görebileceğimiz bu işleyiş aslında zaman ve mekânı birbirinden bağımsızcasına ele alan modern Newton mekaniğiyle ilgili olarak bedene ilişkin dolaylı anlamlar üretir. Newton’un mekaniği, uzamın homojen, evrensel ve düzenli bir form olarak düşünüldüğü Öklit matematikleştirilmesinin bedenlerin hareketine uygulama denemesiydi.11 Grosz, Newton mekaniğinde zaman ve mekan ayrı evrenler olarak düşünülse dahi, zamanın temsilinin uzamsal alana sıkıştırıldığından, olaylar arasındaki bağlantıların düz bir çizgideki noktalar arasındaki ilişki olarak temsil edilebildiğine dikkat çeker.12 Ayrıca, zamanın uzamda nasıl temsil edildiğiyle öznelliğin kendisini ifade tarzı arasında yakın bir bağlantı söz konusudur. Grosz, Newton mekaniğinin mekanı zamana göre çok daha yoğun, belirlenmiş ve öncelikli olarak ele alan yaklaşımını eleştirerek, öznenin sadece zaman değil uzam içinde de belirsiz olduğunu ileri sürecektir.

Bedenin kendisine kapanmasıyla, modern tıp ve cinsellik ideolojisinin bir arada düşünülmesi gerekliliği, Illich’in modern öncesi “gender”in modern “cinsiyet”e dönüşmesinin seyrini izlediği çalışması yoluyla da sağlamaya uğratılabilir. Illich “gender” terimini davranışlardaki bir ayrımı, vernacular kültürlerdeki evrensel bir ayrımı belirtmek için modern “cinsiyet” kavramından ayırt ederek benimser. Gender kavramı öznede ve bedeninde cisimleşmeyen bir cinsiyet haline, özne, zaman, mekân ve araçlar birliğine işaret eder:

“Bu terim [gender] erkeklerle bütünleşen yerleri, zamanları, aletleri ve görevleri, konuşma biçimlerini jest ve kavrayışları kadınlarla bütünleşenlerden ayırt eder…Bütünleşme bir zaman ve yere özgü olduğu için toplumsal genderi oluşturur…Cinsiyet 18. yüzyıl sonlarından itibaren bütün insanoğluna atfedilen ortak karakteristiklerdeki bir kutuplaşmanın sonucu.”13

Bedenlerin kendisine kapanması ve liberal eşitlik yoluyla soyut bireylerin eşitlenmesinin modern cinsiyet ideolojisi ile bağdaştırılması Illich’in “uniseks” kavramıyla anlaşılabilir. Kavram meta alışverişinin kolaylaştırılmasının zorunlu olduğu sanayi kapitalizminde farklılıkların yok edilmesi olarak, modern cinsiyetin (sex) yeni gendersiz anlamı “cinsellik” gibi terimlerle açıkça ortaya çıkar. “Bir anahtar sözcük olarak işlev gördüğünde cinsiyet paradoksal olarak gendersizdir. Gendersiz cinselliğin oluşumuhomo economicusun ortaya çıkmasının zorunlu ön koşullarından biridir.”14 Bu nedenle, Illich ekonomik cinsiyeti vernacular genderin karşısına koyar. Genderin tözelliğine karşılık, ekonomik nötrdeki cinsiyet, insan denen nötr oluşa eklemlenebilir ve eklemlenmediği durumda insan oluş eksik kalmaz. “Nötrün bakış açısında cinsiyet tali bir nitelik, bireyin bir zenginliği insanoğlunun sıfatsal bir karakteristiğidir.”15

Zaman, mekân ve dil standartlaşmasının olmadığı bir kültürde beden kendisine kapanmamakta ve tıpkı evrenin tamamı gibi insan da evrenle akışkanlık ve dönüşüm içerisinde yaşamına devam etmektedir. Nötrleşme ve homojenleşme, simgesel düzenler arasındaki sınırların netlikle çizilmesini gerektirir. Oysa simgesel homojenleşmenin mevcut olmadığı orta Amerika kültüründe Illıch’in genderini hatırlatırcasına eril dişil ikilik arasında bir akışkanlık mevcuttur: “Akışkanlık eril ve dişile sürekli yer değiştirme doğasını kazandırarak, iki kutupluluğun kapsamını derinleştirir. Akışkanlık sayesinde dişillik her zaman erilliğe geçiş içindedir ve erillik de aynı şekilde dişilliğe. Bu akışkan simgesel düzenin önemi her bedenin erillikten ve dişillikten payını alması, “ikiliğin her nesnede, durumda, tanrıda ve bedende izini bırakarak tüm kozmosa nüfuz etmesi”dir.16

Akışkanlığın olduğu bir kozmolojide “bedenin kozmosa belenmesi ve kozmosun bedene aşılanması” söz konusu olduğundan maddi ve maddi olmayan alem arasında kesin bir ayrım yapılamadığı belirtilir.17 Bu demek oluyor ki insanın kozmosa belendiği beden, sınırları belirlenemeyen varoluşuyla büyük döngünün ve akışkanlığın parçasıdır. Akar, dönüşür, hareket eder ve bütün bunları düzenin, nesnelerin, mekânın ve zamanın döngüsüyle birlikte yerine getirir. Orta Amerika’daki sınırları olmayan beden düşüncesi, bedenselliğin evreni kapanma değil açılma olarak tecrübe edildiği bir başka dünya algısını anlatır. Modern düşüncenin akışkanlığı sona erdiren ve ikilikleri cisimleştiren düşünce sistematiğinde ise cinsiyetler bedenlere sabitlenmekte, bedenler ise birbirine dönüşmesi imkansız görülen cinsiyetler içine sığdırılmaktadır.

Modern liberal özerk “birey” algısının yaratılmasında bu tür içe kapanmış bir beden algısının önemli olduğunu yeniden söylemek gerekir. Modern siyasal öznenin yaratılmasında beden-akıl tamamlayıcılığından filizlenen “insan” öznesi, rasyonelleşen akıl ve bireyselleşen bedenin birlikteliğinden doğabiliyordu. Zamanın, mekanın ve dilin standartlaşmasıyla cinsiyetler bedenlere sığdırılıyor ve taşanlar ise hastalıklar ve suçlar olarak kategorize ediliyorlardı. Cinsiyetlerin Foucault’nun söylediği gibi bedenlere tıkıştırılmasında modern tıbbın hizmeti etkileyici olacaktı.

Kadın Bedenin tıbbileştirilmesi:

Foucault’nun önemi (modern) yönetimselliğin özellikle yaşamla ilgili sorunları tıbbileştiren, kriminalize eden ve etik hale getiren, böylelikle insanın varoluşuna ilişkin olayları yönetilmeye uygun bir şekilde teknikleştiren bir düzen içerisinde gerçekleştiğini göstermesiydi. Başka bir deyişle Foucault’nun çalışmaları, kadınlık, erkeklik gibi tarih dışı gerçeklikler olarak sunulan bir toplum düzeninin, iktidar düzenlemeleri çerçevesinde oluşturulan geçici hakikatler olduğunu ifşa ediyordu. Foucault tıbbileştirme ve kriminalize etme pratiklerinin kadın bedenini modern bir hakikate evrilten gücünü ortaya koyması nedeniyle söylem analizlerinde ve (her ne kadar çalışmaları kadın odaklı olmasa da) feminist çalışmalarda ayrıcalıklı bir yer edindi. Tıbbileştirme ve kriminalize etme pratikleri eski kültürlerde ayrı ve sabit bir alan olarak tanımlanmamış cinsel oluşu çift kutupluluğa indirgiyor, bu kutupları sabitliyor ve sınıflandırma içinde belirsizlik içinde kalanları hastalık ve suç kategorileri altında inceliyordu. Bu sınıflandırma biçimlerinin ikiliklerle yürüyen sistematiğini anlamak için ikiciliklerin “hem- hem de” yaşayışını nasıl “ya –ya da” ya dönüştüren bir bastırma mekanizmasıyla çalıştığını göstermek önemlidir. Birbirine dönüşebilen akışkanlık içindeki ikiliklerin oluşturduğu bir kültürün yerine, “açık seçik” ifade edilebilir, itirafa uygun ve müphemliğin sona erdirildiği bir ilişkiler sistematiği oluşturulmaktadır. Beden-ruh/zihin, zaman-mekan, dişi-eril, sıcak-soğuk, ölüm-yaşam gibi hallerin birbirine dönüştüğü bir dünyanın kaybı, doğumun ve dönüşümün sadece cinsel üreme kapasitesi olarak kadın bedenine tıbben “tıkıştırıldığı” modern bir dünyayı serimler.

Mchale Orta Amerikan yerli kültüründe kadınlık halinin yaşamın her haline içkin durumundan bahseder: “ O her edime- tohum ekmeye sevişmeye, gebe kalmaya, çocuk doğurmaya, öğretmeye ve tedavi etmeye ve oğullarını ve kızlarını eğitmeye, çömleğe biçim vermeye ve süslemeye – hatta ölüme hazırlanmaya bile nüfuz etmişti.”18 Illich, modern cinsiyet kavramının insanın mekan ve zaman algısının, araçlar kullanarak yaşam için gerekli ürünleri yetiştirebilmesinin ayrılmaz bir koşulu olan premodern “gender” kavramından koptuğunu söylerken aynı bilgiyi yineleyecektir. Gender bağlamından koparılıp cinsiyetleştirilen insan varoluşu, üreme özelliğini ifade eden bir parçalılığa sığdırılır. Illich’in formulasyonunda ise “genderin asimetrik bütünleştiriciliği toplumsal cinsiyeti oluşturan homojen karakteristiklerin kutuplaşmasına karşın durur.”19 Cinsiyetin simetrik ikiciliğine karşı “gender” asimetrik bir bütünlüğü işaret eder:“İkili, yerel ve maddi kültür ile bu kültürün egemenliği altında yaşayan kadın ve erkekler arasındaki bir birliği yansıtan vernacular genderden farklı olarak toplumsal cinsiyet geneldir, insanın emek gücünü, libidosunu karakterini ve zekasını kutuplaştırır ve soyut gendersiz “insan” normundan sapmayı tanılamanın sonucudur. … gender asimetrik ve muammalı bir bütünleyiciliğin belirtisidir. Ancak metafor ona ulaşabilir.”20

Kadınların bilgileri kendi bedenlerinin ötesinde yaşamın dönüştürülmesi için gerekli ve hayatiydi ve kadınlardan kadınlara aktarılan bilgi, bir tür ağ vazifesi de görmekteydi. Kadınların çocuk düşürme için yapraklarını kullandığı ağaçların devlet tarafından özellikle ortadan kaldırılması sağaltıcı bilgilere sahip ya da sahip olduğu iddia edilen kadınların cadılar olarak yakılması21 bedenler üzerinde modern tıbbın kendi kendine kazanılmış gibi görünen otoritesinin tarihsel zor koşullarını ifşa etmektedir. Kadınlar geleneğin ve bilgisizliğin kurucusu olarak aydınlanmanın önünde büyük engeller gibi görülerek özellikle çocuk bakımının yönetimi kadından erkeğe, devlete geçirilmeye çalışılmaktaydı .22 Jordanova 18. yüzyılda Fransa’da ve Britanya’da ebe kadınların onları, pis, ayyaş gösteren aşağılayıcı karikatürlerin hedefi haline geldiğini belirtmektedir. Tıbbileştirmek ve kriminalize etmek, kadının kendisine ilişkin bilgisinin elinden alınmasına ve bedenle arasına devletin ve kurumlarının tıbbi dilinin girmesine neden olur. Aydınlanma döneminde ebe kadınla hamile arasındaki ilişkinin içine genellikle genç erkek doktorların dahil edilmeye çalışılması, doğuma “yardımcı” olması beklenen yaşlı ebe ve genç doktorlar arasında büyük otorite problemlerine neden olmakta ve ebeler “doğanın kölesi” olmakla suçlanmaktaydı.23 Kadın ve bedeni arasına iktidar sızmaktadır:

Kadınların çoğul ve kolektif halde yaşamın kaynağı olduklarına dair anlayış ancak ancien regimein son kuşağında değişti. Bu dönemde hukuk dili, enginizisyon yargıçlarının daha önceleri domusta çokça yapmış oldukları gibi kadın cinsel organın eşiğinden içeriye bir adım attı. Henüz doğmamış olmasına karşın ceninden bir vatandaş gibi söz edilmeye başlandı. İçindeki yaşamı korumak için rahmi polis korumasına alan yasalar çıkarıldı. Geleceğin vatandaşı ve askerini tehdit eden esas mütecaviz artık anneydi, özellikle anne yoksul ve yalnız yaşıyorsa. 1735 de Prusya polisi adet kanamaları sona eren evlenmemiş kadınları fişlemeye başladı Otoritelerin pazardan uzaklaştırdıkları ilk ilaçlar arasında eskinin bitkisel düşük yapma ilaçları vardı. Bu tür ilaçların temini eczacı reçetelerine bağlandı. Parklardaki thya ağaçları polis tarafından kökünden sökülerek yok edildi- bugün esrar otu için yapıldığı gibi.24

 

Kadınları bedenselleştiren ve kadını biyolojisinden dolayı zayıf ve kırılgan bularak onun sadece üreme ve çocuk bakımı gibi işlere uygun olduğunu söyleyen, kadının “doğal” mekanını ev kılan görüşlerin 19. yüzyılda egemen hale gelen naturalistik görüşlerle bağlantısı çok güçlüdür.25 Naturalistik görüş kadını tümüyle cinselleştiren dönemin biyolojisine, sosyal eşitsizlikleri olağan gösteren bir anlam düzeyiyle eşlik etmekteydi. Foucault’nun bedenleri disipline etme tekniği olarak tıbbileştirme tespiti, dolaylı olarak kadının cinselleştirmesi eğilimine dikkat çekmesi açısından önemlidir. Kadının üremeye dönük özelliklerinin aşırılaştırılmasıyla mümkün olan modern tıbbileştirme, kadını temsil eden organın üretraya dönüşmesi, doğum da dahil olmak üzere her türlü belirtinin “hastalık”mış gibi ele alınmasına ve “kadın bedeninin patolojikleştirilmesine” neden oldu.26 Aslında üretraya ilişkin bilgilerin ortaya çıkarılması, başka bir deyişle Irigaray’ın kadına ilişkin bütün karanlığın-gizin ortaya dökülmesi dediği şeyin gerçekleşmesi, “kadınlık” hakikatinin de yaratılması sürecidir.27 “Tıp polisinin dilinde ana rahmi bebek üreten özel organ oldu.”28 Modern tıpla birlikte bedenin içi de “aydınlandığı” için yeni tıbbileştirme süreci sosyobiyolojiye kesin veriler sunduğu iddiasını ileri sürmeye başladı. Özellikle kadın bedenin içinin keşfi üretraya doğru yolculuğun, heyecan verici duygularıyla tasvir edilmekteydi:

Dr. Sims in öyküsü: 1845te bayan Merril’i dört ayaklı yapma düşüncesi vardı.(O zamandan beri sims pozisyonu diye terimlendiriliyor). Vajinayı açık tutmak içi bir kaşık sapı uyarladı. Günlüğünde şunları diyor: kıvrık sapı içeri sokunca hiçbir erkeğin daha önce görmediği asla görmemiş olduğu her şeyi açıkça görüyordum … spekülom girişten itibaren her şeyi açıkça gösteriyordu…kendimi tıpta yeni ve önemli bir şeyi keşfeden bir kaşif gibi hissediyordum.29 Bir meslektaş olan Dr Baldwin bunu şöyle yorumladı: “Sims’in spekülomu rahim hastalıklarına ulaşmak oldu…tıpkı denizciler için pusula gibi.30

 

Tıbbileştirmenin cinselleştirmeyle birlikte nasıl gerçekleştiği Jordanava’nın çalışmasında ayrıntılı olarak incelenir.31 Tıbbi illüstrasyonlarda kadın bedeninin göze çarpan kısmı üretrası olurken erkek bedeni kaslı yapıyla resmedilmekteydi. Dikkat edilirse, bu temsil kadını “cinsel” varoluşuyla, erkeği ise cinsellikten azade kılınmış gibi duran aktif ve hareketli varoluşuyla resmeder. Yine, kadınlığı tanımlayan organların tıbbın farklı tarihsel evrelerince yer değiştirdiği görülüyor. 19. yüzyılda kadını tanımlayan organ rahimken, 18. yüzyılın tıpçıları kadını tanımlayan organlar olarak –ve aileyi besleyen- göğüsleri öne çıkarıyorlardı.32 19.yy da ise bir bilim insanı, cinsel farkı, farklı-zıt hücrelerin gelişimiyle açıklamıştı: Farklı hücreler nedeniyle erkekler daha aktif, enerjik, hevesli ve gayretliyken; kadınların çok daha pasif, muhafazakar, ağırkanlı ve durağan olmaktadır.33 Bu tür araştırmalar kadınları sosyal pozisyonlarına sabitleyerek, onların muhafazakar temel direkler olarak olumlanmasını sağlayan ‘bilimsel’ destekler yaratırlar. Bu tür bilimsel savların desteklediği doğalcılık, kadınları değişen modernliğin değişmez yapıtaşları, değişmeyen öz olarak kuran söylemi besleyen bir ayaktır.

Ayrıca mekan, zaman, araçlar gibi sembolik evrenlerin nötrleşmesinin yarattığı soyut birey failliğinin yaratılmasında da bedenin tıbbileştirilmesi ve cinselleştirmenin büyük rolü vardı. Bu soyut hümanist-politik birey bedenselleştiğinde ise karşılığını 17. yüzyılda, erkek olarak buluyordu. İnsan anatomisi tıp literatüründe erkek bedeni üzerinden anlatılmış, kadın bedeni ise, özellikle üreme organları, bu anatomiye “ilave” özelliklerin dahil edilmesiyle gösterilmiştir.34 Gatens insan öznenin erkek imgesi ile anlatılması ile “dişil” ilavelerin, modernitede kadın bedenin parçalılığı algısını güçlendirildiğini söyler: kadın bedenine, erkek bedenin bütünlüğüne süt veren göğüsler, vajina, rahim gibi beden parçaları ilave edilerek ulaşılır.35 Böylelikle aslolan erkek bedeniyken, cinsel organların eklenmesiyle ortaya çıkan beden kadın bedeni olarak görülmektedir.

Laqueur, 18. yüzyılda insan ve özellikle “kadın”ın yaratılması ile politik haklara sahip olmanın şartlarının nasıl belirleneceğine ilişkin tartışmaların bir arada yürüdüğüne; özellikle kadınlarla ilgili tartışmalarda kadın biyolojisini ve psikolojisini özelikle üreme kapasitesine ve bedensel özelliklerine göre açıklayan düşüncelerin yoğunlaştığına dikkat çeker36 . Kadın bedeni 18. yüzyıla kadar erkek bedeninin karşıtı değil tersi olarak tanımlanıyor, örneğin rahim erkek testisleri olarak adlandırıyor; daha soğuk olan kadının bedeninin erkek bedeni sıcaklığına ulaştığında sperm üretebileceği iddia ediliyordu. Bu tıbbi pozisyonda kadın cinselliği ve erkek cinselliği karşıt ve birbirine dönüştürülemez ikilikler olmaktan ziyade, kadın cinselliği erkek cinselliğinin eksik bir kopyası olarak görülmektedir. Rönesansa kadar tıp bedendeki sütün, kanın ve semen gibi bedensel akıntıların uygun sıcaklıklarda birbirine dönüşebileceği bilgilerine gönderme yapıyordu.37 Ortaçağda yaygın olan göğsünden akan kanla inananları besleyen İsa temsili bu tıbbi bilgilere gönderme yapılarak anlamlandırılabilir.38 Anlaşılıyor ki, 18. yüzyıla kadar erkek ve kadının farklılıklarını ortaya koymak için bedenlerden yola çıkmak çok anlamlı bir referans noktası sağlamayacaktır. Ancak, “17. yüzyılın sonuyla 18. Yüzyılın sonu arasındaki sürede orta sınıflar içinde cinsel farkların toplumsal tanımlanması daha kesin çizgiler kazanmış gibi görünmektedir; “erkek” ve “kadın” davranış kalıpları birbirinden daha da uzaklaşmıştır.”39

Beden: Sınırlar ve Delikler

Beden denilince akla ilk kadının geldiği bir tıbbi ve toplumsal kültürde, bedensel metaforlar da kadının cinselliğiyle hakim ahlaki ve politik imgelem arasında bağ kurmayı sağlayacaktır. Plumwood bedendeki deliklerin[tıpkı toplumsal bedenin sınırboyları gibi] bedenin özellikle savunmasız noktalarını simgelemesinin muhtemel olduğuna işaret eder:

Bu noktadan çıkan maddelerin marjinal maddeler olduğu gün gibi ortadadır. Tükürük, kan, süt, idrar, dışkı ve gözyaşı dışarı çıkarak bedenin sınırlarına karşı gelir. Bedensel kabuklar, deri, tırnak, saç kırpıntıları ve ter için de bu böyledir. Hata bedensel uçları diğer bütün uçlardan ayrı olarak değerlendirmekten kaynaklanmaktadır. Kişinin bedensel ve duygusal deneyimine karşı tavrını kültürel ya da toplumsal deneyiminden öncelikli saymak için bir neden yoktur.40

 

Houppert kadınların regl ile ilgili hikayelerinin pek çoğunun onları utanca boğan “sızıntı”yla ilgili olduğunu belirtir. Bu sızıntı “bedendeki kontrol kaybını işaret eder”41 . “Uygar beden” her zaman hakimiyet altına alınabilen sınırlara sahip bir “alan” olarak simgelenmesine rağmen beden ifrazatları bu sınırları durmadan ihlal edecektir: Uygarlık, temizlik ve düzen ile bedeni sürekli denetleme eğilimi arasındaki bağ kendisini bu şekilde ortaya koyar. Bu ifrazatın sınırları ihlal şeklinin düzenlenmesi de tıbbileştirme sürecinin bir parçası, belki de kadın bedenini denetlemeye dönük en verimli düzeneklerden biridir. Kadınların olağan bedensel süreçlerinin patolikleştirilmesine en belirgin örnek olarak bu nedenle mensturasyon verilebilir.

Mensturasyonun modern kurgusu kadının tıbbileştirilmesini ve histerikleştirilmesini anlatan en belirgin örneklerden biridir. Adet kanaması, Viktoryen dönemden beri kadın bedenini evcilleştirmeye dönük bir müdahale aracı olarak tanımlanıyordu. Houppert kadın pedleriyle ilgili yaptığı araştırmada, bu dönemi “gizlemeye” ve yok saymaya dönük içinde bol bol “korunma” ve “gizleme” ve “utanma” kelimelerinin geçtiği, kanın yerine mavi “sıvı”nın kullanıldığı reklamlara dikkat çeker. Bu reklamlarda kadın bedeninin “kanayan” hali aslında kadından çok çevresi için rahatsızlık verici olarak görünmektedir. Örneğin reklamlarda bu dönemde kadınların değişik “koktukları”, bu nedenle parfümlü pedleri tercih etmeleri gerektiği söylenirken, kadınların çok azı kendilerinin başkalarının yanında koktuğu kaygısına sahip olduğunu belirtmektedir. Kadınlar bu reklamlarda, Viktoryen ahlakın onları eve kapatan semptomlarını yumuşak bir şekilde yeniden yaşar gibi görünüyorlar: Koku kaygısı kadının toplum içindeki bedensel hareketliliğini engelleyebilir. Yine, reklamlarda “beyazlar içindeki kadınlara rağmen, gerçek hayatta kadınlar bu dönemde böyle renkleri tercih etmediklerini” dile getirmekteymişler.42 Beyaz giysiler içinde spor yapan kadın hali kadın bedeninin aşırılaştırılması yoluyla bu ifrazat halini görünmez kılmaya ve nerdeyse kadını bile kendi adet dönemini unutmaya zorlarmış gibi görünüyor. Kadının bu “özel dönemi” eskiden evde geçirmesi beklenirken, artık dışarıda fakat “gizlilik içinde” geçiştirmesi bekleniyor.

Ortaçağ tıp bilgisine göre, uygun koşullarda sperm de dahil olmak üzere bedensel sıvılar yumurtaya, kana ya da bebeğe dönüşebildiğinden menstrasyon bebeğe dönüşmeyen bir döngünün sonucu olarak anlaşılıyordu.43 Menstrasyonun modern anlamı ise özellikle kanamanın negatif sonuçlarının tıbbileştirilmesiyle kurulmaktadır. 1930larda, tıptaki ilerlemeye rağmen, adet sürecinde gerilim yaşayanların (PMS sendromu) “çocuk sahibi olmaya duyulan doğal arzularını inkar eden, çalışan ve çocuksuz kadınlar olduğunu; böylelikle her ay bedeni hamile kalamadığı için acı çektiğini” iddia eden psikanalistler ve doktorlar mevcuttur.44 1910’da yazılmış bir kişisel gelişim kitabında ise üreme işlemi hücrelerin bölünmesinden üreme evresine kadar kendini kurban etme eylemi olarak görülür ve adet görmek rahmin gözyaşı dökmesi olarak anlamlandırılır. Adet kanaması “hamileliğin oluşmamasına karşı rahim ağzının duyduğu hayal kırıklığı” olarak açıklanmaktadır. Burada, tıbbi bilgilerle ahlaki açıklamaların birbirine geçtiği yeni bir kadın bedeni etiği oluşturulması süreci söz konusudur..45 Bu süreçte kadının “duygu ve düşüncelerini” ifade etme konusunda konuşkan yegane organın üretra olarak öne çıkması kadın bedenin tıbbileştirilmesi ve cinselleştirilmesi süreciyle açıklanabilir. Üretra ve hormonlar kadın adına konuşur, hüküm verir ve kadının bedenini ‘beyin’ gibi yönetir.46

Adet sürecine kadar kurallara uygun ve “tutarlı” bir şekilde davranmayı beceren kadının bu dönemde engel olamadığı bedensel bir süreç ve eşzamanlı gerçekleşen ruhsal değişiklik özellikle kadının hormonal değişimine bağlanarak, tıp geliştikçe bir hastalık olarak tanımlanmaya başlamıştır.47 Bu süreç kadınların kleptomani gibi suçlara ya da alışveriş çılgınlıklarına yatkın oldukları bir çaresizlik, güçsüzlük ve kendine hakim olamama evresi olarak da mitleştirilir.48 Geleneksel seksten kaçınma yöntemi olarak “başım ağrıyor” ya da “reglim” açıklamaları modern seksoloji gülmecelerinin favorilerindendir. Bu gülmeceler kadının cinsel hapsoluşunun baskıcı boyutunu da ele verir: Kadın kaçamadığı cinsel varoluşu nedeniyle ‘doğa’sı gereği her daim sekse hazır olmalıdır.

Cinselliğin kadınların toplumsal pratiklerini a priori olarak açıkladığı nosyonun izi Foucault’nun “kadın bedenlerinin histerikleştirilmesi” olarak betimlediği tarihsel sürece, kadın cinselliğini doğuştan sorunsal, kadın sorunlarını ise doğuştan cinsel olarak kurgulayan söylemin yaratılışına dek sürülebilir.49 Cinsel varoluşuyla tanımlanan kadın, toplumsalda ancak bu cinsel oluş fazlalığının ya da eksikliğinin tıbbileştirilmesiyle görünür kılınır. Hakim kadınlık hakikatini aşan her türlü kadın davranışının öznesi “histerik”,”normal”in altında kalanyönelimler ise “frijit” olarak tanımlanır.

Sonuç

Modern tıp ve kriminalleştirme pratikleri, kadının kendi bedenine dair bilgiyi ve eylemlilik hallerini iktidar dolayımıyla yeniden değerlendirilmesini mümkün kılar ve modern bir kadınlık tanımı yaratır. Erkek bedenin tıbbın ilgi alanına girmesi çok daha erken olmasına rağmen50 , kadın bedeni tıpta özellikle üreme organları üzerinden ayrıntılı araştırmaların temel nesnesi haline getirilmiştir. Kadını biyolojikleştirme eğilimi sosyobiyolojik araştırmaların gen teknolojileriyle birleşmesiyle günümüzde daha da hız ve etkileyicilik kazanmış gibi görünmektedir. Biyolojinin dönüştürülmesine ilişkin tıbbi gelişimlerin artmasına rağmen kadına dair hala bir biyolojik doğa keşfetmeye ilişkin eğilim, kadın bedenini ve kadınlığı terbiye etmeye yönelik temel söylemsel bir düzen yaratır. Tıp, iktidarın hakikatini, kurguladığı, düzenlediği böylelikle makineleştirdiği bedenlere dair durmaksızın bir “doğa” atfederek kuracaktır.

* Ankara Üniversitesi

1 Thomas Laqueur, “Orgasm, Generation, and the Politics of Reproductive Biology,” The Gender/Sexuality Reader: Culture, History, Political Economy, Roger N. Lancester ve Micaela Di Leonardo (eds) (New York and London: Routledge, 1997)

2 Caroline Walker Bynum, “The Female Body and Religious Practices in the Later Middle Ages,” Fragmentation and Redemption: Essays on Gender and the Human Body in Medieval Religion (NewYork: Zone Books,1991), 191.

3 Anthony Battaglia, “Helenistik Beden Kavrayışı ve Hıristiyan Toplumsal Etiğindeki Miras,” Bedenler, Dinler ve Toplumsal Cinsiyet, Sylvia Marcos(ed) (Ankara: Ütopya, 2006), 158.

4 Roy Porter ve Georges Vigerello, “Beden Sağlık ve Hastalıklar,”Bedenin tarihi 1, Jean Jacques Courtine(ed)(İstanbul: YKY, 2008), 283.

5 Jay Griffiths, Tik Tak: Zamana Kaçamak Bir Bakış, Ertuğ Altınay(çev) (İstanbul: Ayrıntı, 2003), 134.

6 Griffiths’in klasik zamanın savlarının zaman ve mekan birlikteliğini yeniden tesis eden Einstein fiziğiyle sona erdiğini belirtmesi kadınlar açısından önemli görünüyor. Akış ve biçim klasik fizikte bir arada düşünülebilir şeyler değildi. Özellikle Ilya Prigogine’nin çalışmalarında bu ikisi “saçılan yapılar” şeklinde bir araya gelmektedir: “Progigine’nin bakışının radikal doğası, bu temel fikirlerden geleneksel bilimde nadiren bahsedilmesinden ve genellikle olumsuz yan anlamlarla kullanılmasından bellidir.Bunları tanımlamak için kullanılan dilde bile anlaşılabilir. Dengede olmama, çizgisel olmama, değişmez olmama, kararlı olmama, vs. hepsi olumsuzdur. Saçılan yapıların ayırt edici özelliklerinin çoğu(çevredeki küçük değişimlere duyarlı olma, kritik karar anlarının kendilerinden önceki tarihle ilişkisi, geleceğin kesin olmayışı ve tahmin edilemezliği), klasik bilimin bakış açısıyla devrimci yeni kavramlardır, ama bunlar insan deneyiminin önemli bir parçasını oluştururlar aslında. Saçılan yapılar(insan dahil) tüm canlı sistemlerinin temel yapısı olduğu için, bu, büyük bir sürpriz olmamalıdır. Doğa bir makine olmak yerine, insan doğasına yakın bir şeye dönüşür: önceden tahmin edilemezdir, çevreye karşı hassastır, küçük dalgalanmalardan etkilenir (Fritjof Capra’dan alıntılayan Griffiths, Tik Tak, 142.

7 Slyvia Marcos, Bedenler, Dinler ve Toplumsal Cinsiyet(Ankara: Ütopya, 2006), 100.

8 Griffiths, Tik Tak, 16.

9 Griffiths, Tik Tak, 128.

10 Griffiths, Tik Tak, 116.

11 Elizabeth Grosz, Space, Time an Perversion: Essays on the Politics of Body (New York: Routledge, 1995), 94.

12 Grosz. Space, Time an Perversion, 99.

13 Ivan Illich, Gender, Ahmet Fethi(çev) (Ankara: Ayraç, 1996), 13-4.

14 Illıch. Gender, 23.

15 Illıch. Gender,103.

16 Marcos.Bedenler, Dinler ve Toplumsal Cinsiyet,104.

17 Marcos.Bedenler, Dinler ve Toplumsal Cinsiyet, 105.

18 Catherine McHale, “Çiçek Açmış Açlık: Lakota Dilbiliminde ve Huaroni Ritüel Dil Kuramlarında Simgesel Doygunluk,” Bedenler, Dinler ve Toplumsal Cinsiyet, Sylvia Marcos(ed) (Ankara: Ayraç, 2006), 67.

19 Illich. Gender, 33.

20 Illich. Gender, 17.

21 Yaşar Çabuklu, Bedenin Farklı Halleri (İstanbul: Everest, 2006); Griffiths. Tik Tak.

22 Ludmilla Jordanova, “Natural Facts: A Historical Perspective on Science and Sexuality,” Nature, Culture and Gender, Carol MacCormack and Marily Strathern(eds) (New York: Cambridge University Press), 51.

23 Jordanava.“Natural Facts”, 53.

24 Illich. Gender, 153

25 Chris Shilling, The Body and Social Theory (London: Sage, 1993), 144.

26 Shilling. The Body and Social Theory, 45.

27 Luce Irigaray, “This Sex Which is Not One,” Writing on the Body: Female Embodiement and Feminist Theory, Katie Conboy ve diğ.(eds) (New York: Columbia University Press,1997).

28 Illich. Gender, 96.

29 Bakışın kadın bedenini ele geçirişinin bir keşif olarak tanımlanması, yeni bir kadınlık hakikatinin yaratılmasında kaşifin eril diline dikkat çekmeyi gerektirir. Bedenin eril keşfi çoğu zaman tıbbi bir dille örtbas edilir: “ Dil [kadının üreme organlarına ilişkin] daha açık olduğu zamanlarda bile yine de çok kuru ve tıbbi kalır. Vajina, yumurtalık ve dudakların resimleri-hatta günümüzde bile gerçek fotoğrafları değil, çizimler kullanılır- hep aynı mesajı içerir. : “tüm bunlar cinsel ilişkiyle ilgili, ama bakın ne kadar sıkıcı ve renksiz”(Houppert,2004:74). Böylelikle eril gözünde kadın bedeni üreme ve cinsellik/arzu olmak üzere çifte anlamla üretilir. Bu belki eril kültürde farklı kadın kategorilerinin nasıl kurulduğuna ilişkin de açıklayıcı olabilir. Kadının kendi bedeniyle ilişkisi ise “kadının bedenselliği” bölümünde açıklanacağı gibi arzu üzerinden değil, üreme işlevi üzerinden kurulacaktır.

30 Illich. Gender, 39.

31 Jordanava. “Natural Facts”.

32 Jordanava. “Natural Facts”, 49.

33 Rachel Alsop ve diğ., Theorizing Gender (Oxford: Polity Press, 2002),18.

34 Jordanova. “Natural Facts”.

35 Moira Gatens, Imaginary Bodies : Ethics, Power, and Corporeality, (New York: Routledge,1996), 24.

36 Laqueur. “Orgasm, Generation, and the Politics of Reproductive Biology,” 219.

37 Laqueur. “Orgasm, Generation, and the Politics of Reproductive Biology,” 221.

38 Bynum. “The Female Body and Religious Practices in the Later Middle Ages”.

39 Juliet Mitchell ve Ann Oakley, Kadın ve Eşitlik, Fatmagül Berktay(çev) (İstanbul: Pencere, 1992), 41.

40 Val Plumwood, Feminizm ve Doğaya Hükmetmek, Başak Ertür(çev) (İstanbul: Metis, 2004), 41.

41 Karen Houppert, Lanet. Son Tabuyla Yüzleşme: Adet Kanaması (İstanbul: Ayrıntı, 2004), 85.

42 Houppert. Lanet, 200.

43 Laqueur. “Orgasm, Generation, and the Politics of Reproductive Biology”.

44 Houppert. Lanet,221.

45 Houppert’e göre günümüzde adet görme halen acıklı bir hikâye olarak ele alınmaktadır. Adet görme edebiyatta “parçalanma”,”çürüme”, “küçülme”, “akıtma” , “damlatma” ve “deri değiştirme”ye işaret eder. Adet kanaması erkeklerin “ürettiği”, “sertleştiği”, aktığı”, “yüzdüğü”, “yarıştığı” ve “atağa geçtiği” boşaltım diliyle karşılaştırıldığında çok farklı bir cinsel etiğe göndermede bulunmaktadır.

46 1900lü yıllarda rahim aynı zamanda kadınlarda rastlanan her türlü hastalığın kökeni olarak görülüyor, bu da kadının histerikleştirilmesine hizmet ediyordu. Örneğin, yumurtalıklar kişiliği kontrol ettiği için bütün psikolojik sorunlardan sorumluydu. 1893te yumurtalıkları alınan kadınlar için doktor şu notu düşmüş: “ hastalarda gelişme görülüyor, bazıları iyileşti… hastanın ahlak anlayışı düzeldi… daha uysal,daha düzenli, çalışkan ve temiz oldu”. Houppert. Lanet, 138.

47 Houppert. Lanet, 160.

48 Çabuklu. Bedenin Farklı Halleri.

49 Kendall, “Ama Cinsel değil Mi? Etnografik Bakışın Ötesindeki Freudcu Lapsus,”Bedenler, Dinler ve Toplumsal Cinsiyet (Ankara, Ütopya, 2006), 197.

50 Jordanova. “Natural Facts”.

Kaynak: Bu makaleyi alıntılamak için: Elifhan Köse, “Bir keşif olarak modern kadınlık: tıp, beden ve cinsellik,” Fe Dergi 1, no. 2 (2009): 71-78.,DOI: 10.1501/Fe0002_0000000007.

 

BEDEN VE GİYSİLERİN DİLİ


Sessiz olmalıyız, konuşmayalım, üst başımız
Gövdelerimizin durumu açığa vuracaktır
Nasıl bir yaşam sürdüğümüzü.
Coriolanus, V.Perde, III.Sahne,
William Shakespeare

Amerikalı romancı ve gazeteci Alison Luriegiysi aracığıyla iletişim kavramını Giysilerin Dili (birinci baskı, 1982) adlı kitabında herkesin anlayacağı bir şekilde anlatmaktadır.

Giyim örnekleri kişisel kimliğin işaretleri olarak her zaman özel bir önem taşımıştır ve çağlar boyunca, kuşaktan kuşağa, kültürden kültüre o dönemi yansıtan etkili simgeler olarak işlev görmüştür. Dil öğrenmek konusunda güçlük çekenlere bir şeyleri açıkça anlatabilme yetisini barındırırlar. Bu yüzyılda her on yıllık dönemin kendine özgü bir giyim tarzı vardır ve bu tarz hem söz konusu on yıl hem de onun sosyal, politik, ekonomik ve teknolojik durumu hakkında çok şey anlatır. 1920’lerin serbest genç kızlarınca giyilen kısa ve düz elbiseler kadınların fiziksel ve sosyal bağımsızlaşmasını anlatır. 1970’lerin hippilerince takılan çiçekler, giyilen yumuşak hatlı ince dokumalar savaştan iğrenme ve doğaya dönüş yönündeki sosyal eğilimi haykırır. Eğer giysiler doğruyu açığa çıkarabiliyorsalar, yalan da söyleyebilirler. Kılık değiştirmeyi sağlar, gizleri açığa vurur, yetersizlikleri örterler. Tam donanımlı bir giyim, hatta tek başına bir parça bile farklı anlamlar taşıyabilir.

Küpeyi ele alalım. 1980’lerdeki geniş altın küpeler başarılı ve kariyer sahibi bir kadın için zorunlu bir aksesuardı.Annemin kuşağı geniş altın küpelerin bayağı bir görüntü sergilediğini düşünürdü, çünkü öğleden sonraları şık giysilerle yalnızca küçük, mütevazi, olasılıkla da inci küpeler giyilirdi. Şatafatlı şeyler akşam giyimine uygundu. Büyükannem kulak deldirmenin “bayağı”, yalnızca çingenelere göre bir şey olduğunu düşünürdü. Kraliçe Alexandra’nın Kıta Avrupası adetlerine uyarak kulaklarını küçükken deldirdiğini ve sonradan kişisel tarzının ifadesi haline gelen uzun sallantılı küpeler ve bir inci tasma taktığını göz ardı ederdi. I. Elizabeth döneminde tek altın halka küpe takanlar korsanlar ve Sir Francis Drake gibi serüvencilerdi. Bugün tek altın halka küpe eşcinsel bir erkek tarafından kulaklarından birine takılıyor,punklar neredeyse bir halka küpe salkımı takıyorlar, genç ve zengin ticaret adamları iki kulağına birden takıyor artık 1990’ların modayı izleyen kadını bu tür küpelerden kaçınıyor, etnik gümüş işleri ve boncuk küpeleri yeğliyor.

Bir kişinin giysilerin dilini anlayabilme yetisi çeşitli faktörlerce belirlenir:

  • kendi giyinişinin farkında olma düzeyi;
  • giysilere ilgi düzeyi;
  • alternatif yorum türlerine yatkınlığı;
  • giysiler hakkında konuşmaya istekli olması.

Colin McDovvell Öldürmeye Kuşanmak: Seks, Güç ve Giysiler (1992)adlı kitabında giyimin topluma ilişkin bir yorum olduğunu hararetli bir şekilde savunur; söz konusu kitap ne bir sosyal tarih, ne antropolojik bir inceleme, ne de bir moda yorumudur, ama yazarın değişken tarzıyla her üçüne de ilişkin öğeler içerir. McDovvell giyime gösterilen parlak ilginin yenilenmesi durumunun uzun süredir “toplumun çoğunluğu tarafından bir kenara itildiğini” savlar. Giyimin moda biçiminde yalnızca moda yazarlarının, sıradışı tiplerin ve aşırı zenginlerin ziyaret ettiği bir kenar mahalleye sürgün edilmesinden üzüntü duyduğunu belirtir.

Siz ince ayrımları fark etseniz de etmeseniz de, gövdeniz ve giysileriniz sizden önce konuşurlar. Giysiler aracılığıyla yaratılan bilinçli ya da bilinçsiz görsel imaj gözümüze çarpan ilk şeydir. Daha tek bir söz bile edilmeden, gövde, duruş ve giysilerce biçimlenen görüntü bize bir şeyler söylemeye başlar. Bu görsel bilgiyi kendi deneyim ve zihin uğraşlarımızın süzgecinden geçiririz. Birisi bizimkini çok yakından yansıtan bir tarzda giyinmişse, olasılıkla aynı tavır, inanç ve değerleri taşıdığımız sonucuna varırız. Olasılıkla bu kişilerin bizim için taşıdığı çekiciliğe kapılırız ve onlarla iş yapmaya daha yatkın oluruz.

KARAKTER İPUÇLARI

Zekice bir giysi seçimi yoluyla karakter ve tarza ilişkin çok sayıda mesaj iletme olanağı vardır. Giysiler karakteri tanımlamak amacıyla kullanıldığında, kelimenin tam anlamıyla bir “alameti farika”haline gelirler. Verdiğim seminerlerde “Ben kimim?”adını verdiğim bir ısınma alıştırması kullanırım. Katılanlar için bu alıştırmanın ana noktası, soru sormaksızın birbirleri hakkında olabildiğince çok şey bulmak, yani becerebildikleri ölçüde karakter ipuçları toplamaktır. Herkes sözlü soru yerine gözlem ve tümdengelim yoluyla meslektaşlarının yaşını, ilgilerini ve yaşam tarzlarını keşfetmek zorundadır. Gereksindikleri bütün bilgi giyim ve tavırlarda yatmaktadır. Kimileri bu alıştırmayı ürkütücü bulur. Gözlemler aracılığıyla kendi haklarında çok fazla şeyi açığa vuracaklarını düşünürler işaretleri okuyup onlardan bir anlam çıkarma konusundaki incelmemişlikleri ya da deneyim yoksunluklarının ortaya çıkmasından, ya da birini patavatsız bir yorumla utandırma ihtimalinden ürkekler. Geriye kalanlarsa yaptıkları yorumlardaki doğruluk payı nedeniyle neredeyse bilinmezden haber veren kişiler gibidirler. İnsanlar kendilerini tanıttığında, onların “doğruluğu” ile bizimki arasında ne tür uyuşmazlıklar olduğuna bakarız. Bu aşamada giysilerin dilini okuma yeteneği konusundaki bireysel düzeyimizi buluruz.

Bu alıştırma insanların yabancı bir dile yatkın olup olmamasıyla paralellik taşır. Her grupta bir ya da iki kişi konuyu yorumlayıp açıklayacak birini gereksinir. Bu kişilerin düşük kavrayış düzeyi bir entelektüel üstünlük duygusundan kaynaklanıyor olabilir. Gerçekte şöyle demektedirler: “Giysileri anlamaya gerek yok, çünkü sözcükler ve fikirler daha önemlidir.” Bazıları giysilerin dilini bilmenin Fransızca kahve ısmarlamayı bilmekten daha yararlı olmadığını düşünür. Bu türden kişiler gösterişli olanla kılıksız olanı, klasikle avangardı ayırt edebilirler, ama hepsi o kadar, daha karmaşık çözümlemeler geliştiremezler. Kapalı yetişme tarzları, tutucu terbiyeleri ve düşük motivasyonları gerekli söz dağarcığını öğrenme şanslarını sınırlar. Bazıları bu dili okuyabileceklerini, ama konuşamayacaklarını duyumsarlar. Diğer insanlardan doğru sinyaller toplar, ama “yüksek sesle” tecrübe edemezler. Süreci içselleştirip entellektüalize ederler ve kendilerini pratik bir yolla sınamak konusunda isteksiz olurlar. Bir de hep doğru şeyleri giyen, ama bu seçime nasıl vardıklarını bir türlü açıklayamayan bir azınlık olduğunu fark etmişimdir. Bunlar işin özünü kavramadan taklit etme yeteneğine sahiptir. Yine de geriye kalan pek çok kişinin geniş bir söz dağarcığı, yüksek bir özgüveni ve yeni şeyleri deneme cesareti vardır ve yanlışlarından öğrenmeyi bilirler.

Erkeklerle kadınların bu alıştırmaya karşılık verme biçimi arasında bir ayrım vardır. Bazı erkekler bunu bir meslektaşlarına saldırma ya da onu alt etme fırsatı olarak kullanırlar. Erkeklerin çoğu giysiler hakkında konuşmayı önemsiz bulur kadınlarsa bayılırlar.Giyim biçimleri tartışılırken herkes iyice paranoyaklaşır. Erkekler de kadınlar da giysilerin gösterme gücünü taşıdığı sosyal ve siyasi ifadelere gerek değeri vermeyi başaramazlar.Görünüşle kişisel kimlik arasındaki bağı kavramayı beceremezler. Moda yorumcuları giyimin ciddi bir şekilde tartışılmasının insan davranışlarına gösterilen ilginin merkezinde yer alması gerektiğine dair kavrayışlarını geliştirmekle meşguller. Yine de bu kavrayışın evrensel bir kabul gördüğü söylenemez.

BEDEN DİLİ VE DURUŞ

Hollywood’da güçlü insanlar yavaş hareket ediyor, yavaş konuşuyor.
Michael Caine

Kişisel tarzı beden dili yoluyla iletmek ortaya doğru veya yanlış mesajlar atmakla, gizli düşünce ve duyguları açığa vurmakla ilgili değildir. Söz konusu iletim yolu daha çok jest ve davranışlar hakkında edinilen bilgiyi kullanmakla ve böylelikle ortaya kişinin olumlu bir imajını çıkarıp kendini başkalarının sözsel-olmayan işaretlerine daha duyarlı kılmakla uğraşır. Hepimiz insanları-okuma becerilerimizi gerçekten görmek için bakmakla ve gerçekten duymak için dinlemekle yenileyebiliriz. Gövdesini hareket ettirme biçimi o kişinin ne ölçüde bir durumun denetimi altında olduğunu gösterebilir, ortaya güçlü bir tarzın imzasını çıkarabilir, doğallık ya da sahtelik taşıyabilir. Zor durumlarda sinir uçlarımız doğal davranışların önünü keser. İnsanlar bir iş görüşmesindeki doğru oturuş biçimi konusunda benden öğüt isterler. “Bacak bacak üstüne atmalı mıyım? Öne mi eğilmeliyim, geriye mi yaslanmalıyım? Burnumu kaşırsam insanlar ne düşünürler?”Bir biçimde yanlış yaparken görüleceklerinden kaygı duyarlar. Kıpırdamadan oturmayı öğrenin, düzgün soluk alıp verin, olumlu düşünün ve doğal davranmaya çalışın hâlâ verilebilecek en iyi öğütlerdir

PROFESYONEL DURUŞ

Profesyonel bir tavır için aşağıdaki beden dili özelliklerini göz önünde tutmak gerekir:

GÖZLER.Göz teması sağlayıp sürdürme yeteneği özgüvenli görünmenizi sağlar; gözleri aşağı indirmek kişiyi itaatkâr gösterir.

YÜZ.Yüz ifadesi yedi temel duyguyu gösterebilir: korku, öfke, şaşırma, iğrenme, mutluluk, üzüntü, acı.

Yüzünüzün bu duyguları nasıl yansıttığını ve bunların yanlış anlaşılma ihtimali olup olmadığını da bilmek gerekir. Yüz ifadenizin etkileyici özellikleri olup olmadığını ya da ne hissederseniz hissedin ifadenizin bir maske gibi değişmeden kalıp kalmadığını biliyor musunuz?

KAŞ İŞARETİ.Birinin bakışını yakaladığınızda kaşları bir iki saniyeliğine yukarı kaldırmak dostça ve güven vericidir. Dilediğiniz hoşnutsuzluk ya da düşmanlık sinyali göndermek olmadıkça başka birinin kaş işaretine karşılık vermeye çalışın.

BURUN UCUNDAN BAKMAK.Başınız dik, hafifçe geriye yaslanmışsınız diyelim. Başka birine bakarken başınızı öne eğmezseniz, karşınızdakilere burnunuzun ucundan bakıyor gibi görünür ve onlara uzak duruyor ya da üstünlük taslıyor izlenimi uyandırırsınız.

DURUŞ.Oturuş, duruş ve yürüyüş biçiminiz özgüvenli ya da çekingen, keyifsiz ya da iyi görünmenize yol açabilir. Resmigeçitteki bir askerin duruşu zorunlu olarak iyi duruş değildir. Özgüvenli ve dik bir duruş edinebilmek için, omurganızdan geçirilmiş, ensenizden uzanan ve başınızın üstünden dışarı çıkan bir tel olduğunu düşleyin. Bu tel yukarıdan yumuşakça çekilirse, aşama aşama göğsünüzü, omuzlarınızı ve başınızı kaldırıp düzleştirecektir. Bu tele bağlı ve başınızın ensenizin üstünde dalgalanmasını sağlayan bir helyum balonu olduğunu düşünün.

JEST. El sıkmak, kucaklamak, öpmek, el sallamak gibi jestler bilinçli eylemlerdir. Kulak çekiştirmek, ense kaşımak, kâğıtları küçük küçük parçalara bölmek türünden olanlarsa bilinçsizce yapılırlar. Jesti söylenen şeyi vurgulamak amacıyla yaparız. Jestler dikkati sözü edilen fikre ya da iletmeye çalıştığınız anlamın yansımasına çekmelidirler, jestin kendisine değil! Dinlerken ya da edilgen durumdayken de kullanılırlar, sıcak veya soğuk, saldırgan, uysal, gösterişli ya da tümüyle gereksiz olabilirler. Jesti yorumlamak yönündeki her türden girişimde şunlar göz önünde bulundurulmalıdır:

  • görüldüğü BAĞLAM kolları ve bacakları kavuşturarak bir yerlerini ovalamak yüksek bir güvensizlik düzeyini gösteriyor olabilir, rüzgârlı bir tren istasyonundaysa ısınmaya çalıştığınızın göstergesidir;
  • egemen KÜLTÜR elle yapılan jestlerin anlamı kültürler ve kıtalar boyunca son derece belirgin bir değişkenlik gösterebilir;
  • o anda kullanılan diğer jestlerin neler olduğu diğerlerinden ayrıştırılmış bir jest yerine, jest DEMETLERİNİ yorumlamaya çalışın.

BÖLGE VE KONUM.Kişisel mekân duygumuz bizim için çok önemlidir. Hepimiz görünmez ve korunaklı kişisel alanımızın ya da “uzay kapsülümüzün” farkındayızdır. Başkalarıyla aramıza koyacağımız rahatlatıcı mesafe kültürlere göre değişkenlik gösterecektir. Kentteki alanlarla taşradaki alanlar arasında fark vardır. İnsanlar arasındaki mesafeye duyarlıyızdır ve ilişkileri konusunda buna göre yargıya varırız. Uzmanlar Batı Kültürü’nde işlerlik taşıyan dört alan olduğunu söylemektedir.

DÖRT ALAN

ÇOK YAKIN ALAN.Gövdelerimizden 15-45 cm.’lik mesafe. Bu alana giriş izni vermek konusunda son derece seçici davranırız ve yakın dostumuz, eşimiz ya da aile üyelerimizden olmayan birinin bu alanı ihlal etmesini aşırı düşmanca bir davranış olarak görebiliriz.

KİŞİSEL ALAN.Bunun iki alt-alanı vardır:

  • yakın kişisel alan; 45-75 cm. arasındadır ve yakın arkadaşlara, eşlere ve arkadaş toplantılarına ayrılmıştır;
  • uzak kişisel alan; 75-120 cm. arasındadır. Bu mesafeden birbirinizle konuşabilirsiniz, ama atmosfer daha resmidir. Bu alanı çok beklenmedik bir şekilde veya davet almadan ihlal ederseniz, bu durum ürkütücü, daha çok da itici görünebilir.

SOSYAL ALAN.Bir oda ya da mobilyalar boyunca yaklaşık 120-360 cm., örneğin, seminer yöneticisiyle katılanlar arasındaki mesafe yarı-resmi bir iş yapıldığını gösterir, ya da patronla yeni işe alınan kişi arasındaki mesafe statü farklılığını iletecek şekilde korunur.

KAMU ALANI.Üç metreden daha ötesi. Tam olarak bir konuşmacının bir toplantıdaki sesleniş mesafesi. Bu alanın uzak ucu kendilerine tanımadıkları birinin nutuk çektiği bir insan grubundan oluşur. Böyle bir toplantıda belediye çalışanlarından birinin konuşma yapması sık rastlanır bir durumdur. Gereksiz ölçüde uzak tutulan bir mesafe hiç istenmeden bir düşmanlık doğurabilir. Geniş çaplı toplantılardaki bazı konuşmacılar hareketli ve çekilebilen bir mikrofon kullanmaktan hoşlanırlar, böylece seslendikleri alanları değiştirebilir, insanlara çok daha az yıldırıcı ve resmi olan, yüzyüze kalabilecekleri bir mesafeden yaklaşırlar.

ALANLAR

Kamu 360 cm. ve ötesi

Sosyal 120-360 cm.

Kişisel                Uzak 75-120 cm.

-Yakın 45-75 cm.

Çok yakın 15-45 cm.

DOKUNUŞ

İşyerinde dokunuş çok duyarlık taşıyan bir konudur. Konuşurken karşıdakine içgüdüselce dokunan sıcak ve canayakın insanlar soğuk tiplere sıkıntı verebilirler. Dokunuş gönül indirme gibi yorumlanabilir ancak bir çocuğun kafasını hafifçe tıpışlarsınız! Dokunuş cinsel taciz gibi yorumlanabilir sizin dostça bir jest olmasına niyetlendiğiniz şey izinsiz bir cinsel girişim gibi algılanabilir. Dolayısıyla iş dünyasında dokunuş, acil bir durum yoksa ya da siz aşırı ölçüde fiziksel ya da duygusal bunalıma girmiş bir meslektaşınıza destek sunmak istemiyorsanız, el sıkışmayla sınırlıdır.

KENDİNİZİ TANIYIN

Giyim zihnin görülür kıldığı mobilyasıdır.
James Laver
Giysiler ve kişilik
Bugün gayet iyi görünüyorum konuşma için “giyindim”,
ama çoğunlukla sanki raydan çıkıp bir tepeye toslamış gibiyim.
Victoria Wood,
RADIO TIMES dergisindeki 1992 tarihli söyleşiden

Başarılı giyinen bir kişi yaptıklarına uygun ve kişiliğinin doğru bir yansıması olan ayırıcı bir giyim tarzı bulur. Bu bir kez geliştirildi mi her duruma uydurulabilir. Çok basitmiş gibi görünüyor, ama uygulaması hiç de kolay değildir. Çoğu insan bu konuda düşünmeye başlamayı bile zor bulur.

Herkes elbiseler hakkında aynı şekilde düşünmez. Yetişme biçimleri, kendilerine duydukları inancın düzeyi, öz-imajları ve kişilikleri alışverişe çıktıkları ve giyindikleri sıra verecekleri kararları etkileyecektir. Kimileri bu süreçten bütün bütüne kaçar ve her gün bir üniforma giyerler. Bazıları, özellikle erkekler (yalnız onlar değil tabii!) bırakırlar, kendilerini başkaları giydirsin eşleri, anneleri, arkadaşları ya da giyim mağazası görevlileri.

GİYİMİ KİŞİLİĞE BAĞLAMAK

İnsanlar, giyim konusunda tarafsız düşünmeyi birazcık zor bulsalar bile, kendilerini “Giysiler-düzlemi”nde doğru konuma yerleştirebilirler bu, YANSIZ noktasından iki aşırı uca, DIŞA-VURUMCU ve OLUMSUZ’a uzanan, giysiler üzerine düşünme ve duyumsamaya ilişkin düşsel bir hattır. Kendinizi nereye yerleştirdiğinizi bulmak, iş giyimi konusunda gelecekte vereceğiniz kararlara yardımı dokunacak yararlı bir araç olacaktır.

Dışa-vurumcu   ———–Yansız———Olumsuz

YANSIZ GİYİNENLER  ayarı bozuk bir benlik duygusuna sahiptir, çoğunlukla genliklerinde veya ilk çocukluk çağlarında, belki yatılı okulda, silahlı kuvvetlerde ya da koruyucu ve düşgücü zayıf bir anneden öğrenilen bir “reçete’’ye göre giyinirler. Eğer görünüşe çok fazla dikkat ediyorlarsa, gösterişli görünmekten kaçınacaklardır. Üst başları kabul edilebilir nitelikte olmasına karşın, tarzın bilincinde olma ve itibar görme söz konusu değildir. Başkalarının kendi görünüşlerinden ne çıkarabileceği konusundaki bilinçlilik düzeyleri de düşüktür. Toplum bunu beklediği için giyinmek durumunda olduklarını bilirler, ama bu etkinlikten ne ürker ne de hoşlanırlar o yalnızca bir rutindir. Giyim tarzları taşıdıkları başkalarına uyma duygusundan, esinlenme taşımayan düzenlerinden, bütçe duyarlıklarından tanınabilir.

DIŞAVURUMCU GİYİNENLER  giysilerden zevk alırlar. Onlar için giyinmek ve ne giyeceğini seçmek keyifli bir uğraştır. Bu uğraşlarında zamana, yere ve ortama önem vermezler ve böyle yapmalarında izleyici bir kitleleri olup olmamasının belirleyici bir yanı yoktur. Ayrıntılara gösterilen özen son derece önemlidir, giysileri birbirine uyumlu kılmakta sıkıntı çekerler ve her zaman üst başları düzgün görünür. Giyime gösterdikleri törensi tutumdan farkedilebilecek şekilde, giysileri üzerlerine iyi oturur ve son derece bakımlı görünür. Giysileri kişiliklerinin ve duygularının bir dışavurumu olarak kullanırlar. Olumlu bir öz-imaja sahiptirler, ancak davranışları giysiler ve görünüşle ilgili bir saplantıya gömülü olabilir. Giyiniş biçimleri bireyselliklerinin dışavurumu olduğundan, dışavurumcular kendileriyle tam olarak aynı şekilde giyinen birine rastlama korkusunu yaşayacaklardır. Dışavurumcu giyinenler giysileri, bir iç çekişme ya da çatışmanın parçasını veya dışsal belirtisini oluşturacak şekilde bir gizlenme yeri olarak da kullanabilirler.

OLUMSUZ GİYİNENLERgiysiler üzerine kata yormaktan hiç hoşlanmazlar. Kılıksız ve uyumsuz görünebilirler. Giysileri temiz, bakımlı veya ütülü değildir, üstlerine iyi oturmaz. Olumsuzluk kendine duyulan inancın yüksek veya düşük bir düzeyde olmasından ya da bir üstünlük duygusundan kaynaklanabilir. “İnsanlar beni olduğum gibi kabul etmek zorunda.”Ya da bu tutum, dış faktörlerce onaya gerek duymayan içsel ve güçlü bir benlik duygusundan doğabilir.

Bazı insanlar, duydukları öfke yüzünden kendilerini bilinçli olarak itici kılabilirler. Görünüş biçimleri ne hissettiklerinin anlaşılır bir dışavurumudur. Fazla kilolu, genç, özürlü ya da farklı olmaktan öfke duyuyor olabilirler. Kendilerini aldatılmış hissederler. Kendilerini ne kadar itici kılarlarsa, o ölçüde acı çekerler. Uzun saçlardan bir perdenin ardına gizlenen, üzerine kolları ellerini bile örten uzun ve biçimsiz bir yün hırka giyen yetişme çağındaki kız erişkinliğe geçme döneminde yaşadığı öfke ve karışıklığı maskeliyordur.

GİYSİ ZÜPPELERİ

Kimi insanlar, uygun biçimde giyinmenin önüne bilinçli ya da bilinçsiz olarak engeller dikerler. Tanımladığım giyim kişiliği tiplerinin pek çok açığa çıkış biçimiyle yüzyüze gelirim. Bunlardan bazıları züppedir. Kendi tarzlarının ve tutumlarının başka herkesten daha üstün olduğuna inanmışlardır. Giysi züppeleri pek çok alt gruba ayrılır. İşte bazıları:

“MODA” ZÜPPESİ.Moda ve giyime karşı entellektüel açıdan üstünlük taslayan bir tutum benimser ve her zaman tuhaf bir görünüş sergiler. Görünüş ve öz-imajın önemine ilişkin kavrayışları düşüktür. Giyim duygusunu yüzeysel bir ilgi olarak görürler. Kimi zaman bön ya da dünyadışı bir tavırla, bilinçsiz giyim hataları yaparlar gömlek ve kravatla spor ayakkabıları, jogging eşofmanıyla klasik ayakkabılar, acemice bir araya getirilmiş renk, kumaş ve desenler. “Bütünsel görünümü” kavrayamazlar. Giysileri imaja göre değil, işleve göre sınıflandırırlar.

“KİŞİLİK” ZÜPPESİ.Bu tür insanlar son derece fazla bir kişisel karizmaya sahip olduklarını, dolayısıyla canları ne isterse onu giyebileceklerini düşünürler. Kendi tarzlarına öylesine güven duyarlar ki başka birinin, özellikle de imaj danışmanlarının öğütlerini hiç mi hiç ciddiye almazlar. Nasıl giyineceklerini yalnız kendileri bilmektedirler, çünkü kendilerini çok iyi tanımaktadırlar! Sonuç bu kişilerin çoğu zaman tuhaf bir imaj sunmalarıdır. York Düşesi de bu kategoriye girmektedir. “Kişilik” züppesi görsel “şakalara” düşkündür. Çoğun bir akşam yemeği, dans partisi ya da maskeli balo gibi özel olaylar için gayet iyi giyinebilirler. Gerekli olduğunda doğru şeyi giyebileceklerini bilmenin gururunu taşırlar ama kararlarını durum değil, kendileri belirleyecektir.

“KALİTE” ZÜPPESİ.Yalnızca “iyi” giysiler giyer ve güzelliğin, tarzın, özgünlüğün ya da göz alıcılığın başka şeylerden de kaynaklanabileceğini anlayamazlar, iyi giyimli olacaklardır, ama çoğu zaman bayağı ya da ucuz görünme korkusu yüzünden tarz sahibi ve şık olmayı başaramayacaklardır. Tarz, rahatlık ya da moda uğruna kaliteyi riske etmek konusunda isteksiz olurlar. Yüksek düzeyde marka bağımlıdırlar ve güvenliklerini statü taşıyan markalardan edinirler. Bunlar klasik ya da modaya uygun markalar olabilir. “Eğer Gucci’yse çok iyidir!”İlle de SONRADAN GÖRME olmaları gerekmez, genellikle kendilerini zevk ve tarzları konusunda güvensiz hissederler. Bu güvensizliğin iyi bir ölçüsü dışa takılan marka etiketidir. Kalite züppelerinin marka saplantısı, geçmişte her zaman Aquascutum ya da Burberry’den giyinmiş olan, giysileri artık iyice eskimiş olsa bile bunları giymeyi sürdüren SONRADAN DÜŞME kişilere de uygulanabilir.

“SOSYAL” ZÜPPE.Çevrelerindeki insanlarla aynı moda giyinmekten çekinmezler, gerçekte bundan kendileri için belli bir güvenlik alanı türetirler. Sosyal giyinenler aynı tarzda giyinmek ister ve (statülerine bağlı olarak, bir katalog ya da terziden) bir arkadaş veya meslektaşlarınınkine benzer bir elbise sipariş ederler. İnsanlar aynı sosyal olayda görünmek üzere benzer türden elbiseler giymişlerse, bir arkadaş grubu dayanışması sergileniyor demektir (ister Ascot’taki at yarışına gidecek olsunlar, ister çılgınca bir partiye!). Sosyal giyinenler uyumcu giyinen tiplerdir. Bir karara varmadan önce başkalarının o gün ne giyebileceği üzerine kafa yorarlar. Hepsi birbirinin aynısı bir görüntü sergilediklerinde de kararlarının doğruluğundan iyice emin olurlar. Birinin niçin farklı görünmek isteyebileceğini anlamayı başaramazlar.

“AVANGARD” ZÜPPE.Bu türdeki insanlar henüz genel müşteriye ulaşmamış bulunan tarzlardaki giysileri yeğlerler. Bu görünüm genel kabul görmeye başladığında, onlar çoktan başka bir tarza geçmişlerdir bile. Bu türde giyinen insanlar bir izleyici kitleye özellikle de kendilerine benzer ve yorumlarındaki ince ayrımları anlayacak insanlara, gereksinim duyarlar. Moda kurbanları olma tehlikeleri vardır, ama yaratıcı ve özgün giyinen ve yani eğilimleri dikkatle izleyen kişiler de olabilir. Tutuculuğu alaya alırlar.

KENDİNİ DIŞA VURMA İŞLEVE KARŞI

İşlerindeki giyinme biçimi yoluyla kendilerini dışavuramayan insanlar kendilerini dayanılmaz ölçüde kısıtlanmış hisseder ve çoğunlukla hiç de uygun olmayan bir uzlaşmayı yeğlerler. Diğerleri iş başında olmadıkları zaman kendilerine son derece uyan, ama profesyonel yaşamları için umutsuzca uygunsuz bir tarz geliştirirler. Tanıdığım bazı insanlar giyim tarzlarını yaşam tarzlarıyla çok başarılı bir şekilde birleştirmeyi başarmışlardır.
Ne giyeceğime karar vermekte hiç zorluk çekmem, giysileri severim, ama modayı doğru düzgün izlediğim söylenemez. Bana neyin uyduğunu bilirim ve her durum için bir “kostümüm” vardır.
Alan Feiton, oyuncu ve tiyatro tarihçisi

“POLİTİK” GİYİNENLER.Giysilerini sosyal ve profesyonel bir ifade oluşturmakta kullanırlar. Kendi standartlarına göre, her olayda en iyi giyinmiş kişi olmak durumundadırlar. Kendilerine bakılmasına aldırmazlar gerçekte izleyici bir kitleleri olmazsa tarzları boşa gidecektir. Giysileri bilgilendirebilir, eğlendirebilir, avutabilir ya da kışkırtabilir, ama görmezden gelinemezler. Her zaman görüşlerini sözsel ya da sözsel-olmayan bir yolla açıklamanın gündemdeki en önemli öğe olmadığını anlamazlar.

“EKONOMİK” GİYİNENLER.Kelepir olmadıkça kendilerine bir giysi almaya asla kalkışmazlar. Sık sık ucuz satış ve fabrika mağazalarına giderler. Olabildiğince az harcamak onlar için bir giysinin tarz, renk veya uygunluğundan daha önemlidir. Çoğun hatalarla dolu bir gardropları vardır; bunlar, çoğunu asla giymediklerinden, gerçekte kendilerine bir servete mal olmuştur. Açıkgöz pazarlıkçılar olabilirler, ama çoğunlukla kaliteyi fiyata kurban ederler. Kendilerine para harcadıkları için suçlu hissederler ve kendilerine bir şey satın aldıklarında duydukları suçluluğu yatıştırmak için başka birine de (çoğu zaman çocuklarına) bir hediye alırlar. Kadınlar bunu erkeklerden daha sık yapar. Ucuz giyinmenin başkalarınca bir özsaygı yoksunluğu olarak algılanacağını anlamazlar. Arasıra -doğru yargıdan çok, şansla bir başarı kazanır ve buna çok şaşalamış görünürler.

“VÜCUDUNUN BİLİNCİNDE” GİYİNENLER.Çoğunlukla güzel vücut özellikleriyle doğru orantılı giyinirler. Bu rastlantısal veya bilinçli olabilir, ama vücudunun bilincinde giyinenler genellikle kilolarını kontrol eder, egzersiz yapar ya da bir spor dalıyla uğraşırlar. Güzel yanları olarak algıladıkları şeyleri stratejik düğmeleri iliklemeyerek, kolları gizil yöreleri gösterecek şekilde sıvayarak, dar ve açık göğüslü giysilerle sergilemekten hoşlanırlar. Kemerler, likralı kumaşlar, parlak renkler ve kusursuz bir üst baş bu tiplerin ayırıcı işaretleridir. Her zaman cinselliği bu kadar açık bir şekilde sergilemenin profesyonel imajlarına zarar vereceğini anlamazlar.

“DRAMATİK” GİYİNENLER. Herşeyin içinde yer alırlar ve herşey için bir kostümleri vardır. Kendilerini izlemeye bayılırlar ve üstün gelmek için giyinirler, ister borsa uzmanı rolünü oynasınlar, ister haftasonu denizcisi, latilci, profesyonel bakımcı ya da alımlı evsahibesi rolünü, her zaman tam donanımlıdırlar. Herkesin giyinmeye düşkün olmamasına çok şaşırırlar. Göz alıcı ve şık olabilirler ve görünüşlerindeki kimi öğeleri uç noktalara çekebilirler. Aşırı giyimli, keskin, yıldırıcı görünebileceklerini farkedemezler.

“RAHAT İÇİN” GİYİNENLER.Bu kişler için giysi seçimindeki ilk kural bütün elbiselerin fiziksel açıdan rahat olmasıdır. Sıkmadan kaşındırmadan üstlerine oturacak giysiler isterler. Çok dar veya sarkık ya da sürekli düzeltme gerektiren hiçbir şey giymezler. Gösterişli giysilerin hiç de rahat olmadığını düşünürler. Genellikle rahatlık gereksinimlerine ilişkin açıklamayı tembelliklerini ya da daha incelikli bir giyim tarzıyla başa çıkamamalarını gizlemek amacıyla kullanırlar ve ancak dolu bir pazar filesi kadar zarif görünürler.

 

RENK VE KİŞİLİK

İş gardrobunda renk kullanımı yalnızca estetik ve uygunluk için değildir. Renk tercihi bir kimlik duygusunu ve bir kişinin onlarla kendini ne ölçüde rahat hissettiğini ortaya çıkarabilen psikolojik bir öğedir. Bazı seanslarda ısınma amacıyla basit bir renk tercihi testi kullanırım. Şaşırtıcı ölçüde doğru sonuçlar veren bir niteliktedir.

Küçük bir renk grubu kullanırım: nötrler (siyahlar, beyazlar, griler, kahverengiler ve lacivertler) ve canlılar (pembeler, kırmızılar, portakal rengiler, sarılar, yeşiller, maviler ve morlar), insanlardan en sevdikleri ve en az sevdikleri rengi seçmelerini isterim.

Bu alıştırma giydikleri egemen rengin gerçekten kişiliklerini temsil edip etmediğini belirlemeye de yardımcı olur. Bazı insanların teknik olarak zıt olan (sarı ve mor gibi tamamlayıcı zıtlar) ve zıt özellikleri temsil eden renkleri seçtiğini görürüm. Sevdikleri renk kendilerinin iyi nitelikleri olarak gördükleri şeyleri temsil eder, sevmedikleri renkse kendilerindeki ya da başkalarındaki sevmedikleri niteliklerin yerine geçer. Diğer insanlar kendi doğalarının iki yanını (biri o sıra sevmedikleri ve beğenmedikleri yandır) işaret eden psikolojik zıtları (majenta ve kahverengi gibi) seçer. Pek çok dinamik kadın sempatik, göz alıcı yanlarını yansıtan majentayı ve ev kadını yanını açığa çıkaran kahverengiyi seçmiştir. Her iki nitelikte büyük ya da küçük bir rahatlık derecesiyle aynı kişide varolabilir.

Aşağıda kullandığım renklerin listesi yer almaktadır, bunların üç uygulama alanı vardır: renk çağrışımları -simgesel, psikolojik ya da diğer çağrışımlar; kişilik göstergeleri -seçilen renk o kimsenin kişiliğini veya mevcut anlayış çerçevesiyle uygunluğunu açığa çıkarır; seçilen rengin profesyonel bir gardropda kullanılmaya uygunluğu.

renklerRenk tercihi kişilik konusunda bir ipucu verebilir.

SİYAH

ÇAĞRIŞIMLAR: dramatik, zarif, ölüm ve yas, ağır, yaşlı, sıkı.

KİŞİLİK GÖSTERGELERİ: incelikli, tembel, herkes giyer, kiri göstermez, yapılacak tercihler konusunda kararsızlık yaşandığında işe yarar.

PROFESYONEL GİYİME UYGUNLUĞU: baştan aşağı değil, ama giysilerin üst, orta ve alt bölümü veya aksesuar olarak güzel. Eğer işiniz çocuklar veya yaşlılarla ise yıldırıcı bir renk. Siyah ütü izlerini, tozu, kedi tüylerini gösterir.

BEYAZ (YUMUŞAK BEYAZ TONLAR,

FİLDİŞİ VE KREM RENGİ DAHİL)

ÇAĞRIŞIMLAR: temizlik, saflık, hastaneler, hijyen, sterillik, kış, dinginlik.

KİŞİLİK GÖSTERGELERİ: yansız , iletişim konusunda kapalı, aşırı titiz, düzen ve temizlikle çokça ilgili olabilir.

PROFESYONEL GİYİME UYGUNLUĞU: gömlek ve bluzlar için iyi, baştan aşağı giyilmek ya da aksesuar olarak kullanılmak için uygun değil. Bir konferans ya da satış sunumunda yüksek etki imajı için kullanılabilir. Bakım ve temizlemeye zaman, çaba ve para harcamaktan hoşlanmıyorsanız kullanmaktan kaçının, çünkü en küçük lekeyi bile gösterir.

GRİ

ÇAĞRIŞIMLAR: yansız, uçucu, sanatsal, saygınlık, alçakgönüllülük, ileri yaş.

KİŞİLİK GÖSTERGELERİ: güvenilir, dengeli, tutucu, taahhütlere girmek ve kendini göze çarpar kılmak konusunda isteksiz.

PROFESYONEL GİYİME UYGUNLUĞU: her tonu kusursuz olur, ama ilgi çekici kılmak için araya birazcık renk katmak gerekir. Aksesuar olarak uygun değil, bu şekilde yalnızca kadın modeller tarafından moda gösterilerinde kullanılabilir. Siyah ve laciverte göre daha az otorite yansıtır. Bir sözleşme görüşmesi ya da tartışma için uygun. Beyazla ya da onu ön plana çıkaracak bir renkle giyildiğinde mülakatlar için uygun. Gri, kesimi geleneksel tarza aykırı olmadıkça, yaratıcı iş alanlarında etki yapmaz.

MAJENTA

ÇAĞRIŞIMLAR: “Yapay” bir renk olarak görülür, dişil, göz alıcı.

KİŞİLİK GÖSTERGELERİ: Biraz dramatik bir kişisel tarz, şirketten ve izleyici kitleden hoşlanır, bir ölçüde ben-merkezli olabilir, özgüvenli ve kendine inançlı.

PROFESYONEL GİYİME UYGUNLUĞU: baştan aşağı giyilmez, erkeklere gitmez, deri aksesuarlara uygun değil, ipek için gayet iyi. Yumuşak formlarında erkek kravatı olarak kabul edilebilir niteliktedir. Bir sunum rengi olarak biraz sıradışıdır, sert, katı, kolay incinir bir görüntü sunar, duyarlık yoksunluğu olarak algılanabilir. Resmi davetler için bir kadının üzerinde zarif durabilir.

YUMUŞAK PEMBELER (AHUDUDU, MERCAN, ŞEFTALİ RENGİ, ŞEKER PEMBESİ DAHİL)

ÇAĞRIŞIMLAR: kız bebeklerin rengi, şekerleme, güller.

KİŞİLİK GÖSTERGELERİ: yaklaşılabilir, dişil, duygusal kolayca kandırılan biri olabilir.

PROFESYONEL GİYİME UYGUNLUĞU: sert, koyu, nötr renkleri yumuşatmak için düşük oranda kullanın. Deri aksesuarlarla uygun değil. Bebek pembeleri yönetici tarzına gitmez. Gömlekler için hafif zemin rengi olarak iyi.

KIRMIZI

ÇAĞRIŞIMLAR: yüreğin ve aşk ateşinin rengi, güç ve cinselliği temsil eder, kızgın, tehlikeli, tutkulu.

KİŞİLİK GÖSTERGELERİ: tutkulu, haklı çıkmak ister, bir önder, saldırgan olabilir, biraz küstah, risk üstlenmeye istekli, duygusal güçlülük işareti, özgüvenli, heyecanlı.

PROFESYONEL GİYİME UYGUNLUĞU: baştan aşağı giymeye ve deri aksesuarlara uygun değil. Kadın ceketi, bluzu, eşarpı, erkek kravatı olarak iyi. Göze çarpmak istediğiniz durumlar için doğru seçim. Yorgun veya sıkıntılıysanız kullanmak yanlış olur, giydiğiniz renge uygun davranamazsınız.

PORTAKAL RENGİ (MANDALİNA, ŞEFTALİ VE KAVUNİÇİ DAHİL)

ÇAĞRIŞIMLAR: ılık, Yafa portakalları, enerji, konukseverlik.

KİŞİLİK GÖSTERGELERİ: eğlenmeyi sever, sosyal bir tiptir, her zaman çok öz-disiplinli olmayabilir, biraz bayağı, maymun iştahlı.

PROFESYONEL GİYİME UYGUNLUĞU: Yalnızca küçük oranlarda kullanılmalı. En az profesyonel renktir, ucuz görünebilir ve çabucak statüyü olduğundan aşağı gösterebilir.

SARI

ÇAĞRIŞIMLAR: güneşin rengi, zerrinler, muzlar, korkaklık, aldatmacılık.

KİŞİLİK GÖSTERGELERİ: biraz düzensiz, sempatik, yaratıcı düşünceleri ve mizah duygusu vardır, atılgan, denemeye istekli, neşeli, iyimser, mutlu, zaman zaman birazcık olgunluktan uzak.

PROFESYONEL GİYİME UYGUNLUĞU: yalnızca küçük oranlarda kullanılmalı, kesimi muhafazakârsa kadın ceketi olabilir. Sarı hafifliği ve yüzeyselliği çağrıştırabilir, ciddi iş toplantıları için iyi değildir. Sarı/siyah bileşkesi doğasında saldırganlık bulunanlarca giyilir.

YEŞİL (ÇİMEN, ZEYTİN, YOSUN. ÇAM YEŞİLİ DAHİL)

ÇAĞRIŞIMLAR: dingin ve pastoral, taze, ağaçların ve çimenlerin rengi, bereket ve büyüyle bitişir, ama aynı zamanda küf, zehir ve kıskançlığın rengidir.

KİŞİLİK GÖSTERGELERİ: koruyup gözeten biri, gayrıresmiliği yeğler, yardımcı, birazcık utangaç, tembelliğe eğilimli, sıkıcı, ne yapacağı önceden kestirilebilir.

PROFESYONEL GİYİME UYGUNLUĞU: yalnızca küçük oranlarda kullanılmalı, kesimi muhafazakârsa kadın ceketi olabilir, erkek kravatında desenin bir parçası olarak yer alabilir. Koyu yeşil tonlar kadınlar için iş kıyafeti olarak kabul edilebilir niteliktedir, ama alta giyilmek ya da daha şık bir giysi ağırlıkta olmak dışında erkekler için uygun değildir.

YEŞİL MAVİ

ÇAĞRIŞIMLAR: deniz, dinginlik, rahatlık, gayrıresmilik.

KİŞİLİK GÖSTERGELERİ: mükemmeliyetçi, nazik, temiz giyinmeyi sever, ama bu düzenli de olacağı anlamına gelmez, aile geleneklerinden ve özel durumlardan hoşlanır.

PROFESYONEL GİYİME UYGUNLUĞU: yalnızca küçük oranlarda kullanılmalı, kesimi muhafazakârsa kadın ceketi olabilir, erkek kravatında desenin bir parçası olarak yer alabilir. Koyu renklere bir teklifsizlik ve gayrıresmilik havası katar. Kullanımı yaygın bir renktir, insanları rahatsız etmez.

MAVİ

ÇAĞRIŞIMLAR: gökyüzünün ve denizin rengi, uzay, durgunluk, depresyon, Batı dünyasındaki en yaygın ve en çok giyilen renk. Orta tonda maviler TV’de iyi görünür. Açık mavi genç ve sportmen görünür.

KİŞİLİK GÖSTERGELERİ: rahat, dost, muhafazakâr. Güvenmekte ağır davranır, ama bir kez güvendi mi son derece bağlı olur.

PROFESYONEL GİYİME UYGUNLUĞU: yaz mevsiminde ve gömlek ve bluzlar için açık mavi, kravatlar, ceketler, etekler ve pantolonlar için orta tonda maviler. Takımlara yalnızca koyu tonları uygundur. Mavi, yaratıcılık ve özgünlük bir arada gitmezler, dolayısıyla eğer alternatif bir yaklaşım ya da çözüm öneriyorsanız, PR, proje ve pazarlama için doğru seçim olmayacaktır.

LACİVERT

ÇAĞRIŞIMLAR: lacivert tonlar saygınlık, onur ve zenginliği çağrıştırır.

KİŞİLİK GÖSTERGELERİ: düzenli, tutucu, mantıksal, yansız, klasik görünüşleri ve nesneleri yeğler, yeni fikir veya yöntemlere isteklice karşılık vermeyebilir.

PROFESYONEL GİYİME UYGUNLUĞU: Mükemmel, ancak ilgi çekiciliğini korumak için küçük bir renk çeşnisine gerek vardır. Klasik Yerleşik Düzen tarzında ve iyi kalitede olmadıkça, yabancılara başarı ve özgüven duygusunu vermez.

MOR VE EFLATUN

ÇAĞRIŞIMLAR: Güçlü bir menekşe rengine doğada pek sık rastlanmaz, bu yüzden yapay, kimi zaman da bayağı bir renk olarak görülür. Mor dramatik ve İnceliklidir, soyluluğu ve itibarı çağrıştırır. Etlatun ve leylak Oscar Wilde’ı, şiiri ve duyarlığı çağrıştırır.

KİŞİLİK GÖSTERGELERİ: sanatsal, duyarlı, sezgisel, ağır, hayalci, iyi dinleyici, tinsel, ele avuca sığmaz.

PROFESYONEL GİYİME UYGUNLUĞU: orta tonda ve koyu morlar, muhafazakâr lacivert ve grileri giymek zorunda olmayan kadınlar için iyi seçeneklerdir. Göz alıcılık için siyahın alternatifidir. Küçük oranlar dışında erkekler için uygun değildir. Koyu ve açık tonlar kravatta desene karışmış şekilde ya da pantolon askısı olarak çok etkileyici olabilir.

KAHVERENGİ (ÇİKOLATA, ALTIN VE TOPRAK TONLARI DAHİL)

ÇAĞRIŞIMLAR: toprak gibi zengin ve bereketli ya da yaş sonbahar yaprakları gibi hüzünlü ve düşüncelere sürükleyici. Dindarca tavırları da çağrıştırır.

KİŞİLİK GÖSTERGELERİ: ayakları yere basar, gösterişten hoşlanmaz, metin, doğal, insanları koruyup gözetmeye gerek duyar, inceliksiz, evcimen.

PROFESYONEL GİYİME UYGUNLUĞU: koyu, siyaha yakın kahverengiler kadınlar ve erkekler için daha muhafazakâr gri ve lacivertlere bir alternatif oluşturur. Deri aksesuarlar için iyidir. Daha zengin ve sıcak tonlu kahverengiler ürkütücü değildir ve insanların size açılmasına yardımcı olur. Günlük işlerde ahşap eşyaların arasında gözden yitmeniz olasılığı vardır.

İŞ GİYİMİ İÇİN RENK SEÇMEK

İş giyimi için uygun renkler seçmek şu noktalara bağlıdır:

  • Simgesel mesajlar yollama gereği

bir sendika toplantısına başkanlık ederken, sosyalist eğilimlerinizi göstermek için kırmızı kravatınıza gerek duyacak mısınız?

  • Yarar

doğal bir toz toplayıcı mısınız? Eğer öyleyseniz, seçiminiz koyu ve daha pratik renklere duyduğunuz gereksinim tarafından belirlenecektir, böylelikle siz de takımdan biri olarak görünecek ve bakım sorunlarıyla düşkırıklığına uğramayacaksınız.

  • Kişisel tarz

rengin kişisel tarz hakkında güçlü mesajlar iletme yeteneği «ardır. Renklere, bizi akıldan çıkmaz kılmak kadar, işin içine sokması için de gereksiniriz.

  • Beklentiler

görevinizden ve düzeyinizden beklenen renkler. Açık ve koyu nötr renklerle sınırlı kalabileceğiniz gibi, statünüz renk konusunda daha yaratıcı olamanıza fırsat da tanıyabilir.

  • Hava

güne sezgilerimizin kılavuzluğuyla başlarız. Seçtiğimiz renkler mevcut havamızı iyice yansıtabilir ya da belirsizleştirebilir. Eğer olumlu hissediyorsanız ve içiniz kıpır kıpırsa, kırmızı ya da sarı giymek çevrenizdeki herkesi gün sonuna dek epeyce yorabilir. Eğer kendinizi çok bezgin hissediyorsanız, neşeli renkleri yeğlemek size ruhsal bir iyileşme sağlayabilir.

DİZAYN VE KİŞİLİK

iş için iyi giyimli olup olmadığınıza bakıyor musunuz? Eğer öyleyse, belli kurallara uyan giysiler giyiyor olacaksınız. Durum ne olursa olsun, seçtiğiniz giysi şunlara uygun olmalıdır:

  • kişiliğinize uymalı;
  • rahatlık hissi vermeli;
  • amaca uygun olmalı;
  • estetik açıdan güzel olmalı iyi dizayn kurallarına uymalı.

Dizaynın temel bileşenleri renk, dikiş, şekil, ayrıntı, desen ve kumaştır. Bunlar denge, orantı, uyum, vurgu ve kontrast ilkelerini yerine getirmek için kullanılan araçlardır. Aşağıdaki basit kurallar iş gardrobunuzu düzenlemekte size yardımcı olacaktır.

TEMEL DİZAYN KURALLARI

BASİT KURAL 1

Giysinizin ana parçaları için en fazla üç renk seçin. Nötr renkler profesyonel bir görünüş verir.

  • Renk

Soğuk, koyu ve boğuk renkler yüzeyin daha dar olduğu izlenimini uyandırırlar ve biçimlerin daha küçük görünmesine neden olurlar, bunların “ince gösteren” renkler sanılmasının nedeni budur.

Sıcak, açık ve canlı renkler yüzeyin daha geniş olduğu izlenimini uyandırırlar ve biçimlerin daha büyük ve daha göze çarpar görünmesine neden olurlar.

BASİT KURAL 2

Güçlü bir profesyonel etki için karışık olmayan, belirgin hatlı ve basit biçimli giysi ve aksesuarlar seçin.

  • Dikiş ve Şekil

Dikişler eğri ya da düz olabilir.

Elbise dikişi giysinin siluetini tanımlar.

Makine dikişleri önden arkaya ve yan yana gider ve kıvrımlar, büklümler, içeri dönen kollar ve boyun çizgisinde düşüklükler içerdikleri olur

Süsleme amaçlı dikişlerin giysinin parçalarının bir araya gelmesine herhangi bir katkısı yoktur, ama gömleklerdeki üç sıra üst dikişte ya da etek kenarındaki şerit sıralarında olduğu gibi asıl dikişleri izledikleri olur.

BASİT KURAL 3

Kişisel tarzınız büyük ölçüde süs öğelerine dayalı olmadıkça, ayrıntıyı boydan boya değil, belli noktalarda kullanın.

  • Ayrıntı              

Dikimde: düğme deliği olarak rulo ilmekler, pantolonlarda brit ve şeritler, büzgü, işleme, duble manşet.

Süsleme olarak: ceplerde deri süsler, kemik düğmeler, püskül, zımba, delik, ek şeritler, apoletler, fiyonklar.

  • Desen

Dokuma veya baskı desenler beş gruba ayrılır: çizgili, ekose. benekli, çiçekli, soyut.

Süsleme için ayrılmış bölümler, örneğin tişörtün önüne basılmış bir logo.

BASİT KURAL 4

Tek giyside desenleri karıştırmaktan kaçının, desenler arasındaki ayrımı ancak çok keskin bir göz yapabilir. Eğer karıştırdıysanız, orta boy çizgili bir gömlekle takılan ufak benekli bir kravat gibi dengeleyici bir öğe kullanın.

  • Kumaş

Naylon, sırlı pamuk, saten, lame, tafta ve ipek soğuk, ışığı yansıtan kumaşlardır ve kaygan, ışıltılı bir yüzey yaratırlar.

Flanel, keçe, pazen, tüvit, Viyella ve angora sıcak, ışığı soğuran kumaşlardır ve mat, soluk bir görüntü verirler.

BASİT KURAL 5

ilgi çekicilik sağlamak için kumaşları kontrast ya da uyum yoluyla bilinçli olarak bir araya getirin; örneğin, flanel pantolonlarla giyilen yün ceket, düğümü sıkı bir kravatla tüylü yelek ve pamuklu gömlek ve deri ayakkabılar uyumlu, yumuşak bir görünüm verecektir.

Derleme  Kaynak: Eleri Sampson, İMAJ FAKTÖRÜ, Kitabın Orijinal Adı : The Image Factor, trc: Hakan İLGÜN, Rota Yayın , 1. Baskı -1995,İstanbul

 

BORAZAN TEVFİK


Osmanlının son döneminde yaşayan Borazan Tevfik’in kesin doğum ve ölüm tarihleri bilinmemektedir. Daha çocuk yaşlarında, sokak satıcılarının taklitlerini yapıyor, mahalleyi kırıp geçiriyordu. Sonraları kendi buluşu ve uyduruşu olan fıkra ve hikâyeleri ve tatlı muziplikleriyle, İstanbul’un renkli simalarından biri haline gelmiştir.

Borazan Tevfik mahalle mektebinde okumuş, Bahriye Silah Endaz Taburu’nun İtfaiye kısmında Gedikli Çavuş (Bugünkü Astsubay) rütbesiyle ‘‘Borazancı’’ olmuştur. Taburun önünde ‘‘Borazan’’ çalarak, çalımlı çalımlı yürümesi ve yakışıklılığı ile çabuk tanınmış ve sevilmiştir. Bu yüzden de kendisine ‘‘Borazan Tevfik’’ adı verilmiştir.

Borazan Tevfik saraka ve şakaları ve nükteli konuşmalarıyla da tanınmış ender insanlardan biriydi.

Birara bıyığını kesmiş, arkadaşları:

- Ne o Tevfik, bıyıklar ne oldu, diye sormuşlar:
- Ne olacak, Şehremînî Cemil Paşa istimlâk etti, demiş.

O sırada, İstanbul Şehremînî olan Operatör Cemil Paşa, birçok yerleri istimlâk ederek, park ve cadde yaptırıyor ve bu İstanbul halkınca pek de hoş karşılanmıyordu.

Borazan Tevfik, Kasımpaşa’da demirlemiş, heybetiyle yatıp çürüyen eski bir zırhlıda Denizci Gedikli Çavuşu olarak görev yaparken, görülmemiş hançeresinin zoruyla, her üfürüşte bir boru çatlatan dev bir gırtlağa sahipti. Gedikli Borazan Çavuşunun methini duyan Sultan Abdülhamid irade etmiş: “Üsküdar’da Altunizade sırtında bir karavana borusu çalsın. Yıldızdan onu dinleyeyim!”

Yanına ihtiyaten iki üç boru alan Gedikli Çavuş Borazancı Tevfik; Üsküdar sırtlarında kuvveti gırtlağa verince Abdülhamid şaşa kalmış. O gün saraya çağırılan Tevfik diğer hünerleri olan taklitler, monologlarla Hünkârı hayran edip, Mabeyinci Emin Bey’e şu iradeyi buyurtturmaz mı: “Bunlar ender yetişen sanatkârlardır. Hiç bir sanatkârın sefil yaşamasını istemem. Onu gedikli boru muallimi yapınız.” O tarihten sonra Gedikli Zabit adaylarına Borazan dersi öğretmenliği yapan Borazan Tevfik, Gölcük’e atanınca, İstanbul’da ikamet etmesi ve aldığı maaşın İstanbul-Gölcük arası yol parasına yetmemesi nedeniyle Donanma’dan ayrılmıştır. lakabı, bahriyedeyken olağanüstü nefesiyle bir borazanı patlatmasındandır. patlak borazan yüzünden bandoda görevli bir askerin ceza almasına gönlü razı gelmediğinden suçunu itiraf etmiş, komutanın sözlerine inanmaması üzerine, bir borazan daha patlatarak “suçunu kanıtlamıştır.” borazan tevfik’in komutanının ev sevdiği şeylerden biri de şehre inerken tevfik’i arabasının önüne geçirerek borazan gibi öttürmekmiş. (Hilmi Yücebaş, Türk Mizahçıları)

 (…) Borazan Tevfik iri kıyım oldukça şişman ve yakışıklı bir adamdı. Onu Şehzâdebaşı’nda, Yavru Mehmet’in küçük çayhanesinde görmüştüm. Neyzen Tevfik’le beraber gelmişlerdi. Yumuk gözlü, tombul yanaklı, ortasından ikiye ayrılmış hafif kır saçlı, kırpık kısa bıyıklı bir adamdı. Bir ara Neyzen Tevfik’in taklidini yapmasını rica ettiler. Ayağa kalktı, yüzünü duvara çevirdi, iyice yanaştı, ağzı ile bir ney taksimi yapmaya başladı. Neyzen Tevfik’e baktım, o gözlerini yummuş, başını önüne eğmiş, dinliyor muydu, uyuyor muydu belli değildi. Sonra Neyzen’in sarhoş taklidiyle bir şiirini okudu. Neyzen Tevfik hafifçe başını kaldırdı, dudaklarının arasından işidilir işidilmez bir şey söyledi, anlayamadım, ama bir küfür olduğunu tahmin ettim. (…)(Türk İstanbul, İBBKİDBY, 1997)

**

Cemal KUTAY -Üç Aylık Mecmua, Sohbetler

Rahmetli Necdet Rüştü Efe’nin tamamlayamadığı öğrenimleri arasında TIP TAHSİLİ de vardır. Stajyer doktor iken Borazan Tevfik yaşını başını almış ve sayısız hastalıklardan illetli Haydarpaşa hastahanesinde tedavi oluyordu.

Borazan Tevfik’in karyolayı dolduran iri gövdesiyle; kıvırcık saçlı, esmer yüzüyle kulak – boğaz – burun kliniğinde yattığım gören Necdet Rüştü yaklaşmış, şişkin boğazına bakıp sormuş:

«— Neyiniz var üstad? Sadece boğazınızdan mı dertlisiniz?»

«— Meyim yok ki Doktor bey? Canlı hastahaneye döndük doktor beyciğim…»

«— Ben doktor değilim henüz… Daha stajyerim efendim. Henüz diplomamı alamadım…

Borazan Tevfik, içinde zekânın pırıltıları parlayan gözlerini genç hekim adayına çevirerek der ki:

«— Geç diplomayı evlât… O istim sonradan gelir. Hastanın hatırını soran, elini dertli alnına koyan doktor olmuş demektir. Basurcu Agâh Paşanın da diploması yoktu amma Sultan Hamidin dibine baka baka HEKİMBAŞI olmuştu… Sen hiç olmazsa boğazla uğraşıyorsun. Ben de seni doktor yaptım gitti!…»

**

— Borazan Tevfik hasta iken kendisini ziyarete gelenleri karşıdan gördüğü zaman şöyle seslenirdi:

«— Merhum Borazan Tevfik buradadır, hoş geldiniz!…» Kendisine :

«— Aman üstad… Allah geçinden versin. Daha merhum olmadınız!» tesellisiyle cevap verenlere şiş bedenini, bin bir arıza içindeki çehresini gösterir :

«— Şu hâlimle bana YAŞIYOR demeye devam edin de Azrail utansın, bir ân evvel emânetini almıya gelsin… Çünkü benim dünya borçlarımın tasfiyesi tamamlanıp iş can borcunu ödemeye kalırsa inanın dünyaya kazık kakarım!…»

**

— Şehremini Operatör Cemil Paşa Tevfiği çok severdi. Sultan Hamid devri istibdadı içinde O’nun cesur nüktelerine hayrandı. Birgün Tevfiğe demiş ki:

«— Üstad… Sen ticarete başlarsan eminimki çok kazanırsın… Gel şu işi bir dene… Yalnız bilmem ki ne satmak istersin?»

«— Ben bu memlekette herkesin en çok almaya alıştığı nesneyi bilirim amma sizler Padişahınızın hakkına tecâvüz olur diye sattırmak istemezsiniz!…

Cemil Paşa telâşlanarak sormuş :

«— Nedir o satacağın?…»

Tevfik avazı çıktığı kadar bağırmıya, malını satmıya başlamış :

«— Bir kuruşa feleğin mihneti… Meteliğe dünyanın derdi… On paraya cihânın illeti…»

Sonra eliyle malûm işareti yapıp, sormuş :

«— Var mısın Paşa?»

Borazan Tevfiğin çok yüksek, geniş bir alnı vardı. Yakın dostu sanatkâr Raşit Rıza sordu :

«— Üstad… Bu alın neden bu kadar geniş?»

Hayatının çilesi bitmeyen Tevfik ağlar gibi gülümsedi:

«— Felek kara yazısını kolayca ve bolca yazsın diye!»

Borazan Tevfiği gönülden seven ekâbirden bir zat, ona sitem etmiş :

«— Yâni şu borazan yerine hiç olmazsa dünbelek çalsaydınız mesirelerde daha çok makbule geçerdi, faydası olurdu.

Tevfik deryadil hâliyle gülümser :

«iyi amma Beyefendi, dümbelekle eşe-dosta yuf borusu çalınmaz ki!…»

**

Damad Ferid Paşanın yakın ahbabı bir BURUNSUZ TEVFİK Bey vardı ki, hiç anlamadığı siyaset işlerine karışmıştı. Şekli şemâili de Borazan Tevfiğe benzerdi. Bir gün karşılaştılar. Borazan Tevfik, burunsuz Tevfiğe dedi ki :

—           «Birader… politikaya insan evvelâ burnunu sokarak başlar. Sen de burun yok… Seni bu yola Sadrazam Paşa soktuğuna göre kılavuzun da meydan da, aklın da yok, Elâlemin siyasetin sonunda vardığı yokluğa sen ilk adımda varıp yok olmuşsun!…»

 

Kaynak: Sohbetler, Üç Aylık Mecmua Sahibi ve muharriri : Cemal KUTAY ,YIL: 1 TEMMUZ, AĞUSTOS, EYLÜL 1971, SAYI : 4-5-6; sh:129-130

 

 

ZAMANEDEN ŞİKÂYET


Bozuldu dünyanın gayrı gidişi,

Nâmerd belli değil (er) belli değil,

Saptı düz yolundan nedense kişi,

«Hayır» belli değil «şer» belli değil!…

 

Bürümüş gözleri hırsın dumanı,

Budarlar gözünü gâfil yumanı,

Eloğlu bu, atmış dini, imânı,

Kapkara yüzünde kir belli değil!

 

Kimi: «desinler» e sallar başını,

Kimi: zehretmeden içmez aşını,

Kimi: Irmak etmiş kanlı yaşını,

Zarar belli değil, kâr belli değil!

 

«Sahte ubûdiyet» bükmüş belleri,

«Haram» esir etmiş kahbe elleri,

Zamâne sazının bozuk telleri,

«Edeb» belli değil «âr» belli değil!

 

Kimi yüze alır, satar üç bine,

Kimisi inanmaz vicdana, dine,

Kimi bakar gayrının inlediğine,

«Sağır» belli değil «kör» belli değil!

 

Kiminin açlıktan renkleri sâzdır,

Kimi perperişan, işi niyâzdır,

Kimine onbinler bir ayda azdır,

Bunda «pinhân» olan sır belli değil!

 

Neye ağlamalı, neye yanmalı?

Neye tutunmalı, neye kanmalı?

Kime sır vermeli, cân inanmalı?

«Ağyâr» belli değil «yâr» belli değil!

Erzurumlu Yanık Ümmî -1946

*************

Ararken bir hakikat, dinledim, binlerce efsâne,
Neler yazmış, neler uydurmuş insanlar câhilâne,
Gelenler bilmiyor bir şey; gidenlerden haber gelmez,
Ezel meçhul-ü mutlaktır, ebed idrâke bigâne.
Tokadî Zâde Şekip

Kaynak: Sohbetler, Üç Aylık Mecmua Sahibi ve muharriri : Cemal KUTAY ,YIL: 1 TEMMUZ, AĞUSTOS, EYLÜL 1971, SAYI : 4-5-6; sh:8