NİÇİN ÇOCUK SAHİBİ OLMAMIZ GEREKİYOR?


Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem “ümmetimin çokluğu ile iftihar edeceğim” buyurması hem kemiyet ve hem de keyfiyet açısından çok önem arz etmektedir. Cennete girecek olan insanların büyük çoğunluğunun Ümmeti Muhammed’ten olacağından bahsedilmesi de bunu teyit eder. Bizim burada ele alacağımız mevzu işin kaderi yönüdür. Yani çocuk sahibi olmak ile kazanılan en büyük hususun, rızık ve ömür meselesinde meydana gelen olumlu katkısıdır. Eğer bir insan ömrünün uzun ve rızkının bol olmasını istiyorsa, çocuk sahibi olması onun alacağı kaderî tedbirlerin en önemlisidir. Son zamanlarda, kazanç ile refah hayatı doğru orantı ile karşılaştırma posivitismin getirisi olarak insanları doğrudan etkilemiştir. Hakikatte ise durum farklıdır.

Allah Teâlâ buyurdu ki;

“İçinizdeki bekârları, kölelerinizden ve cariyelerinizden iyi olanları evlendirin. Eğer yoksul iseler, Allah onları lütfü ile zenginleştirir. Allah lütfü bol olandır, bilendir.” (Nur, 32)

Zamanımızda ise “aman aman önce işini bulsun” diyerek gençlerin önü kesilmektedir. Ancak hikmet başka şeyi işaret etmektedir…

Hz. Ömer radiyallâhü anh bir gün birisinin “Ya rabbi beni fitne ve belalardan uzak tut” diye dua ettiğini gördü. Hz. Ömer ise;

“Sen Allah Teâlâ’dan evlat ve çocuk istemiyor musun?” dedi.

Fitne kelimesinin geniş manasının içerisinde “imtihan” olgusunu barındırken, Allah Teâlâ Kur’ân-ı Kerim’deki;

“Her halde mallarınız ve evlâdlarınız bir fitnedir, büyük ecir ise Allah’ın katındadır.” (Teğabün, 15)

ayetinin bir manası dünya nimetlerinin artış sebebi olarak çocuklar gösterilmiştir. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemde;

“Her ümmet için bir fitne vardır, benim ümmetimin fitnesi de maldır.” (Tirmizî, Zühd 26, (2337)

Çocuklar, dünya nimetinin artışı, hesabın çoğalmasını da beraberinde artırırken, darlık içinde olanın rızık genişliğine de sebep olmaktadır. Bu sebeple geçimi dar olanların, muhakkak evlat sahibi olmaları halinde bu merhaleden geçebileceğini bilmelidirler.

Allah Teâlâ bir kimseye gırtlak verdi mi, onun rızkını vermeye kendini kefil kılmıştır.

Mevzu ile alakalı olarak uzun yaşmak isteyen ve üzerine gelecek belalara kefil olması için çocuk sahibi olmak insana Allah Teâlâ’nın rahmetidir. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Allah Teâlâ’nın kulları üzerine belaları göndereceği zaman ihtiyarlar ve çocuklar sebebiyle azabı kaldırdığını beyan etmiştir. Çocuklar, kader imtihanlarındaki paydaları, matematiksel olarak büyüterek, ihtimal hesaplarındaki yüzdeyi çoğaltır. Yani bir aile nüfusunun üç ile yedi arasında değişmesi durumunda çok fark olacaktır. Büyüklerimiz derler ki, evlat sayınızı artırın ki birini cemiyet, diğerini belalar telef ederse, diğeri sana kalır, ihtiyarlığında ölüm getirmeyen süründüren hastalıklardan “Alzheimer, Parkinson” dan biri olma ihtimalinde bile olsan senin yanında olurlar.

Allah Teâlâ’nın buyurduğu;

“Allah insanları işlediklerine karşılık hemen yakalayıverseydi, yeryüzünde bir canlı bırakmaması gerekirdi. Ama onları belli bir süreye kadar erteler. Süreleri gelince gereğini yapar. Doğrusu Allah kullarını görmektedir.” (Fatır, 45)

bu ayetteki erteleme sebeplerinin içinde, rahmet sıfatının tecelli ettirme sebeplerini beraberinde artırmaktır. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem bu konuda buyurdu ki;

“Allah Teâlâ’dan gafil olmayın. Huşulu gençler, rükû eden ihtiyarlar, otlayan hayvanlar, emzikteki çocuklar olmasaydı, üzerinize azap üstüne azap yağardı.” (Beyhâki, Taberâni)

Sonuç olarak, korktuklarımızdan emin olmak, rahat yaşamak ve uzun ömürlü olmak istiyorsanız çok çocuk sahibi olmamız kaçınılmaz bir gerekçedir. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdu ki;

“İnsan öldüğü zaman amel işlemesi kesilir. Ancak üç şey bundan müstesnadır. Sadaka-i cariye, kendisinden yararlanılan ilim veya kendisine hayır dua eden salih çocuk” (Dârimi, Mukaddime, 46)

İhramcızâde  İsmail Hakkı

TAYYİBETÜ’L-EZKÂR (MEDİNE HÂTIRALARI) DERVİŞ AHMED PEŞKÂRÎ


RASÛLÜLLAH SALLALLÂHÜ ALEYHİ VE SELLEME BORCUNU ARZ ETME [1]

Bilinmeli ki, kamerî aylardan Zilkâde’nin on yedinci gecesi, akşam ile yatsı namazı arası cümle şehir halkı Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin saadetli huzuruna borcunu arz edip

“Ya Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem şu miktar borcum var, ihsan eyle!”

diye salât u selam ederek şebike’[2]den içeriye buğday bırakırlar. Oraya biriken buğdayı ağa­lar alıp ekmek yapar ve bazı kimselere hediye ederler…

Tecrübe edilmiştir.[3] O sene hacılar gelip gittikten sonra bir kimsenin dünyada hiç bir bildiği, tanıdığı olmasa bile, borcu kadar bir para veya mal kendisine nasip olur. Hatta bu satırları yazan biçare din kardeşiniz o ge­ce şöyle düşündüm:

“Borcum yok, bu şereften mahrum olmayayım, benim de Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin defterine ismim kayd olsun…” dedim ve bir miktar buğday alıp

“Ya Resulallah bu biçare Derviş Ahmed’i ihsan hediyenle sevindir” de­yip salât u selam ederek bıraktım. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin yüzü suyu hürmetine o sene buğdaylar adedince bu fakire altın nasip oldu. İstanbul’dan beklenmeyen yerlerden mektub ile, surre (kese kese)  ile akçalar geldi. Hatta Erzurum’dan kırk kuruş geldi. İşte, Huzur’a borcunu arz etmek bu şekilde denenmiştir. Medine’nin esrarlı ve hikmetli işlerindendir.

Bilinmeli ki, Medine halkı şu vak’ayı anlatmışlardır:

Bir kimse ailesiyle şöyle bir ahid yapmış:

“Bu sene seninle kanaat edelim, hiç borç yapmayalım. Zira her sene Huzur’a varıp Ya Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem şu kadar borcum vardır demekten utanıyorum…”

Bu dediğini tutmuş ve o sene hiç borca girmemiş. Ama geçen se­neden buğdaycıya bir altın borcu kalmış, la­kin hatırından çıkmış. Ta ki, halkın Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin huzuruna borçlarını arz ettikleri gece gelmiş, herkes toplanmış borcunu   bildirmiş.

Ama o zat, borcum yok diye gelmemiş. O kim­se rüyasında (mana âleminde) gördü ki, Hüc-re-i Şerif açılmış, bir yüce divan kurulmuş, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz saadetle bir kürsü üzerine oturmuşlar, bütün ashab o mec­liste hazırlar… Velâyet Şahı Hz. Ali kerreme’llâhü veche Efendimi­zin elinde bir defter var, o deftere göre saha­be efendilerimiz ehl-i Medine’yi birer birer huzura götürüyorlar.

“Ya Rasûlüllah, filan oğ­lu filandır, şu kadar borcu var…”

diye arz ediyorlar, Efendimiz de “verilsin” diye emir buyurduklarında Şah-ı velâyet Hz. Ali kerreme’llâhü veche Efen­dimiz elindeki deftere kayıt ediyorlar… Rüya­yı gören kimse de huzura varıp Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem arz olundukta Efendimiz ona şöyle hitap et­mişler:

“Geçen seneden buğdaycıya bir altın borcu var verilsin, onun bu sene bize ihtiyacı yoktur.”

Adamcağız ah u ederek ile vücudu tirtir titreyerek şiddetle ağlaya ağlaya uyanınca yüzü üstü sürünerek Huzur-ı Saadete varıp Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin eşiğine

“Aman ya Rasûlüllah (sallallâhü aleyhi ve sellem) be­ni affeyle, ben kimim ki sana ihtiyacım olmaya… On sekiz bin alem sana muhtaçtır ya Rasûlüllah, El aman, el-aman!…” diye ağlayıp in­leyerek tevbe ve istiğfar etmiş… Ve ondan sonra da ömrünün sonuna kadar borçsuz kal­mamış diye anlatırlar. Bu yüzdendir ki, orada borçsuzluk övülen bir şey değildir. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Medine ehlini kimseye muhtaç etmez. On­ların kalp zenginliği ve düzgün halleri vardır. Hemen Cenab-ı Hakk cümlemize hayırlı sonlar nasip eylesin. Amin…

VELADET MERASİMİ

Bilinmeli ki, bir kimsenin bir ço­cuğu dünyaya gelse. Medine’nin âdetine göre kırkıncı günü bir kat yeni elbise giydirip, ter­temiz yıkayıp, saçını tarayıp gülsuyu ve gül-yağı ile kokulayıp akraba ve yakınları da yeni elbiseler giymiş oldukları halde akşam nama­zından sonra Hücre-i Saadete götürürler. Cüm­le ağalar Hücre-i Saadete dâhil olurlar. Çocuğu ya hizmetkâr, ya nakib-i Harem eline alıp

“Destur destur yâ Rasûlüllah” deyip salât u selâm ederek türbe örtüsünün altına koyup üstünü örterler. Cüm­lesi ayakta salât-u selama başlar­lar. Yirmi dakika miktarı geçtikten sonra yine

“Destur yâ Rasûlüllah” diye masum yavruyu yerinden alırlar, anasına teslim ederek evine götürürler.

Medine’de herkes bilir ki, ne kadar çok ağlar bir çocuk da olsa, hiç sesini çıkarmaz. Genellikle çocuklar türbe örtüsünün al­ımdan çıkartılırken ağızlarını oynatırlar. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimizin mübarek elleriyle hurma yedirdiğini söylerler. Onun için Medine’de dün­yaya gelenin başka beldelerde doğanlar üzeri­ne bir üstünlüğü vardır. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem elinden hurma yediği için. Medine halkına sev­gi beslemek, Efendimize sevgi beslemek de­mektir. Çünkü onlar, o yüce zatın hemşehri­leridir. Cenab-ı Hakk her zaman kalbimizde mu­habbetlerini çoğaltsın.

Âmin…

Medine Ehli cömert, ikramcı kimselerdir. Hatta Hac mevsiminde bir adamın evinde misafir olmasa, yemekler yedirilmese, Medineliler katında o kimse ku­surlu ve ayıplı bir kimse olur. Zira derler ki:

“Eğer sen adam olsaydın senin hanende birkaç hacı misafir edilir, yedirilir içirilirdi.”

Bu sebeptendir ki, bildik bilmedik her kim olursa karşılarlar, rica ederek evlerine davet ederler, yemek yedirirler, çamaşırlarını yıkar­lar, altlarına temiz döşekler sererler; velhasıl erkeği ve kadını öyle ikram ederler ki, senin onlara verdiğin ikramı (ücreti, bahşişi, hediye­yi) sana masraf ederler. Neticede seni mah­cup ederler. Öyle olunca, bize layık değildir ki, beldemize gelen Medinelileri misafir etmekten yüz çevirelim. Cenâb-ı Hakk muhabbetleriyle kalbimizi doldurup dai­ma haklarına riayeti bize müyesser kılsın.

Âmin.

 


[1] Kocamustafa Paşa ser-zâkirânı Derviş Ahmed Peşkârî Efendi, 13’üncü hicrî asrın başlarında Medine-i Münevvere’ye gider, orada bir sene kalır, gördüklerini de bu kitapta anlatır. O de­virde Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin şehri Medine’de, Harem-i Şerifinde nasıl bir dinî hava var­dı? Edebler, merasimler, âdetler neler­di? “Tayyibetü’l-Ezkâr” (Tatlı Hatıra­lar) adım verdiği bir risalede bunlar güzel bir üslupla yazılmıştır. Peşkârî Derviş Ahmed Tayyibetü’l-Ezkâr (Medine Hâtıraları) [Kitap]. – İstanbul : Bedir Yayınları, 1979, s. 41-48

[2] Kabr-i saadeti çeviren gümüş ve altın koruma

[3] Tarafımızdan da tecrübe edilmiştir. Medine-i Münevvere’de bu tarihte bulunamayanlar bulundukları yerlerdeki sahabe kabirlerine veya büyük zatların ziyaretine giderek bu usulleri uygulayabilirler. (İhramcızâde  İsmail Hakkı)

NASIL ATEİST OLUNUR VE NASIL ÇIKILIR?


 

Bir kişi nasıl ateist olur diye sorunuz varsa, konu hakkında bazı bilgileri burada sunacağız.

Batı dillerinin çoğunda Tanrı hakkında kullanılan terimler genellikle ya Yunanca “theos” kelimesinden, ya Latince “deus” kelimesinden türetilmiştir.

“Theos” kelimesinden Tanrı’ya inanmak anlamındaki “theism” (teizm) kelimesi ortaya çıkmış, bu kelimenin başına “a” öntakısı eklenerek de “atheism” (ateizm) terimi oluşturulmuştur. Türkçe sözlüklerde genellikle “tanrıtanımazlık” şeklinde çevrilen ateizmin net bir şekilde tanımlanması pek kolay değildir. Teizm için de aynı şeyi söylemek mümkündür. Çünkü ortada pek çok tanrı kavramının ve din anlayışının bulunması, bununla birlikte birbirinden farklı ateizm anlayışının olması net bir teizm ve ateizm biçimi ortaya koymayı zorlaştırmaktadır.[1]

Ateizm, genellikle biri geniş diğeri dar olmak üzere iki anlamda kullanılmaktadır.

Geniş anlamda ateizm, sadece teist olmamak yani hayatında Tanrıya yer vermemektir. Bu anlamıyla ateizmdeki ‘a’ olumsuzluk takısı, aynen “asosyal” ya da “apolitik” kelimelerindeki gibi, daha nötr bir durumu anlatır.

İkincisine yani dar anlamlı ateizme göre, düşünüp tartışarak Tanrı’nın var olduğunu reddetmek ateizmdir. Bunlardan birincisine “negatif ateist”, ikincisine “pozitif ateist” denmektedir ki, felsefeyi ilgilendiren türün ikincisi olduğu söylenebilir. [2]

Ateizm, temelde, semavi dinlerin Tanrı anlayışını kendisine hedef seçmektedir. Bu dinlere göre Tanrı, özünde ezeli ve ebedi, irade sahibi, varlığı için hiçbir sebebe gereksinim duymayan, her şeyi yoktan var eden, evrenin düzen ve işleyişinde faal olan aşkın bir varlıktır. Bütün bu özelliklerde bir Tanrı’ya inanan kimselere mümin, inanmayıp reddedenlere ise ateist denmektedir.

 

ATEİZMİNİ DAYANDIĞI İKİ ÖNEMLİ NEDEN

1- Sonsuz iyiliğe sahip, her şeye gücü yeten bir varlık olan Tanrı’nın yokluğunu kesin olarak ispatladığını düşündüğü; “kötülük problemi”.

kötülük problemine ilişkin çelişkisini şu şekilde dile getirilmektedir.

- “Tanrı kötülüğü önlemek istiyor da gücü mü yetmiyor; o halde O güçsüzdür.

- Yoksa gücü yetiyor da önlemek mi istemiyor; o halde O kötü niyetlidir.

- Eğer Tanrı hem güçlü hem de kötülüğü ortadan kaldırmak niyetinde ise, bunca kötülük nasıl oldu da var oldu?”

2- Tanrı’yı kötü olması gerçeğinden kurtarmayan “özgür irade savunması” yani, “tanrı neden insanları her zaman özgürce iyiyi seçecek surette yaratmadı? Sonuçta tanrı her şeye kadirdir”

 

ATEİZMİN DOĞUŞUNU VE GELİŞİMİNİ ETKİLEYEN FAKTÖRLER

1- Maddecilik: Evrendeki güçlerin madde ve fiziki güçlerden meydana geldiğini ve yaşamın çeşitli formlarının, maddenin çeşitli elementlerinin bileşimi sonucu var olduğunu savunan bir görüştür.

2- Duyumculuk: Tüm düşüncelerimiz duyumlarımız sonucunda oluşmuştur ve bundan dolayı duyumsal herhangi bir karşılığı olmayan bir Tanrı fikrine hiçbir zaman sahip olunamayacağı iddiasındaki görüştür.

3- Evrimcilik: Doğada bir düzen vardır ve her düzen bir düzen vericinin varlığını gerektirir şeklindeki açıklamasıyla, Tanrı’nın varlığını kanıtlayan düzen kanıtına karşı çıkarak, doğadaki düzenin Tanrı’nın eseri değil de, doğadaki evrimin bir sonucu olduğunu savunan görüştür.[3]

ATEİZMİN GRUPLARI

1. Mutlak Ateizm: Zihinde Tanrı fikrine sahip olmamak demektir. Bu anlayışa göre insan doğuştan Tanrı kavramına sahip olmadığı için reddedecek bir şeyi de yoktur.

2. Teorik Ateizm: Düşünerek, tartışarak, zihni bir çabayla Tanrı’nın varlığını reddetmek ve ilgili iddiaları çürütmeye çalışmaktır. Teorik ateizm de denen bu anlayış doğrultusunda dindarların iddiaları ve Tanrı’nın varlığı lehinde getirdikleri kanıtlar eleştiri konusu olmuş, bu süreçte Tanrı’nın varlığını çürütmeye yönelik tezler ileri sürülmüştür.

3. Pratik Ateizm: Sanki Tanrı yokmuş gibi yaşamak, Tanrı’yı günlük yaşama sokmamak biçiminde tanımlanmıştır. Bu tür bir ateizmde kişi daha ziyade günlük yaşamındaki tavır ve davranışlarıyla, hayat tarzı, ilke ve alışkanlıklarıyla, Tanrı’sız bir dünya ve Tanrı’sız bir yaşam kurmayı istemektedir.

4. İlgisizlerin Ateizmi: Bir kısım düşünürler Tanrı’nın varlığını veya yokluğunu tartışma konusu yapmadan bu konulara uzak durmayı tercih etmişlerdir. Bu tür ateistlere göre insan sadece var olanla yetinmeli görünen âlemin ötesine ilgi duymamalıdır.

5. İdeolojik Ateizm: Özünde felsefi bir problem olan ateizm bazen da ideolojik bir ilke olarak savunulmuş ve politik bir kabul haline gelmiştir. Özellikle Karl Marx, F. Engels (1820–1895) ve Lenin’in görüşlerinden hareketle kurulan sosyalist yönetimlerde ateizm komünist partilerin propaganda aracı olarak kullanılmıştır.[4]

 

ATEİST OLMAYA HAZIRLAYAN ETKENLER

1. Zihni fonksiyonların gelişmesiyle birlikte dini görüş ve duygularda bir takım hareketlenmeler başlar. Ergenlikle birlikte başlayan bu hareketlenme, kişiyi, çocukluk dönemindeki pasif halinden sıyırıp, kendisini ilgilendiren konuları bağımsız olarak düşünmeye iter. Çevre ilişkileri genişleyip dini değerler hakkında edindiği fikir ve görüşler çocukluk çağında olduğundan daha farklı bir boyutta incelenip mevcut değerler gözden geçirilir. Böylece zihinsel gelişmelerle birlikte şüpheler oluşmaya başlar. Kişi kendi düşüncelerinin doğruluğunu kabul eder ve sonunda inanmayı saçma bir şey olarak görür.[5]

2. Kişinin cinselliğe karşı eğilimi iman duygusunu zayıflatmakta, dine karşı olumsuz tutum sergilemesine neden olabilmektedir. İnsan tabiatının temel boyutlarından biri olan cinselliğin, iman hareketi içerisinde çoğu zaman bir çatışmaya yol açtığı bilinmektedir. Ergenlikle ortaya çıkan entelektüel mahiyetteki dini şüpheler, cinsi keşiflerle ittifak kurarak, imanı sorun haline getirebilmektedir. Cinselliğin başlattığı dini kriz içinde ahlâki problem en çok göze çarpanlardan biridir. Dini ahlâkın cinsel özgürlükleri sınırlayan bir etken olması, dini değerlerin inkârına sebebiyet verebilmektedir. [6]

3. Kişinin din duygularının oluşmasında ve gelişmesinde aile önemli bir faktördür. Aile içerisinde verilen din eğitimi ve örnek davranışlar bireyin dindarlığını inşa eder.[7]

4. Kişinin dine karşı tutumunu olumsuz yönde etkileyen faktörlerden birisi de dindarların yanlış tutum ve davranışlarıdır. Dindarların birtakım maddi menfaatler peşinde koşması, kendi dediklerine kendilerin uymaması, kısacası söz ve davranışlarındaki tutarsızlık, bireyin dindar kişilere karşı güvenin azalmasına neden olur.[8]

5. Kâinattaki var olan kötülüklerdir.

―Eğer Tanrı olsaydı bunca kan ve gözyaşının aktığı bir dünya yaratılmazdı, gibi düşünceler bireyi şüpheye götürür. İnkârcı bir kimse, iyiliksever bir Tanrı, insanın mutluluğu ve başarısı için her şeyi yerli yerine koymak zorundadır düşüncesine kapılır.[9]

6. Bazen de kişi Tanrı’yı bir öfkeden, inattan ötürü karşıt tepkide bulunmak için reddeder.

 

ATEİST OLMAKTAN ÇIKIŞTAKİ DÜŞÜNCE YAPISI

Bir kişinin ateist olmaktan çıkmasını sağlayacak faktörler sayacağımız gerçekleri akıl ve mantık çerçevesinde cevapladığı zaman olacağı görülmektedir.

1-Modern verilere inanmak:

Bu inancı kâinat tablosunda evrenin başlangıçsız olarak ezelden beri var olageldiği şeklindeki inançlara yer olmadığı gibi, aynı zamanda kâinatın bir sonunun olduğuyla ilgili de çeşitli veriler bulunmasıyla kaçınılmaz kılmaktadır.

2- Kâinattaki kanunların mükemmel bir şekilde işleyişini görmek:

Bu durumda kanunların bir yaratıcısı olması gerektiğini düşündürmektedir.

3-Kâinatta gözlemlenen hassas ayarların ve kâinatın tesadüfen oluşmasını imkânsız kılacak derecede bir uyum içinde işleyişi üzerinde düşünce jimnastiği yapmak.

Bu kanunlar o denli ince bir ayar ile düzenlenmişlerdi ki, yaşanılacak en ufak bir sapma ya da ortaya çıkacak uyumsuzluk tüm sistemin bir anda çökmesine neden olabileceğini göstermektedir. Normalde detaylara inildikçe çeşitli kusurların ortaya çıkması doğal kabul edilirken kâinat hakkında bilgilerimiz arttıkça ve kâinatın detaylarına inildikçe, onun daha da kusursuz bir yapı arz ettiği göstermektedir.

4- Hayatın kaynağı ve nasıl başladığı problemine ilmî ve mantıklı cevap verebilmek:

Daha önceleri yeryüzündeki yaşamın evrimsel bir süreçle tesadüfen ortaya çıkarak zaman içinde oluştuğuna inanılırken, özellikle DNA ve hücre üzerine yapılan modern çalışmalar sonucu ortaya çıkan inanılması güç mükemmellikler karşısında yaşamın tesadüfe yer verdirmediğini göstermektedir.

5- Özgür irade savunması:

Tanrı hem özgür bir şekilde eylemde bulunan hem de daima iyi olanı yapan insanlar yaratabilir fikri, hem içerik olarak hem de biçimsel olarak doğru değildir. Çünkü bir insanın bir yandan daima iyi olanı yapan şeklinde yaratılmasını söylemek diğer yandan da daima iyi olan eylemi özgürce yaptığını söylemek tutarsızdır. Tanrı sadece özgür yaratıklar yaratmıştır, fakat onların sadece doğru olanı yapmalarına neden olamayıp ve bunu zorunlu kılamamıştır. Çünkü eğer zorunlu kılarsa, onlar önemli derecede özgür olmadıkları gibi; onlar doğru olanı özgürce yapmazlar demektir.

Tanrı insanları “kötülük yapmada” serbest bırakıp hem de kötülük yapmaktan alıkoyamaz. Tanrı önemli derecede özgür olan yaratıklar yaratmıştır. Fakat onlardan bazıları özgürlüklerini kullanmada yoldan çıkmışlardır. İşte ahlaki kötülüğün kaynağı budur. Ancak bu yaratıkların bazen yoldan çıkması ne Tanrı’nın kudretine, ne de O’nun iyiliğine karşı bir delil oluşturabilir. Kâinatta olan kötülükler ise insana sorumluluğu yüklenmemiştir. [10]

Sonuç olarak ateizm, mutluluğu esas alarak kötülük sebeplerini teistlerin kabul ettiği yüce tanrı’ya yükleyerek gerçekte tanrının yok olduğu fikrine doğru yol alırken unutmak istedikleri şey insanî sorumluluklarını kaldırarak veya kendince oluşturdukları hümanist duygularla kendi ilahlıklarını ön plana çıkarmalarıdır. Çünkü ilah olma arzusu yaratılmışların içinde yalnızca insanda bulunmaktadır. İlâh olan bir insanın kendine dahi sorumlulukları yoktur ki, diğer canlılara da bu sorumluluğu yüklesin. Birde öldükten sonra başka hayatında olmadığını düşünür ve kabul ederse bu insana karşı gelecek kuvvet yok denecek gibidir. Öyleki teistlerin tanrısı bile görünüşte ona mağlup olur. Çünkü aklın varsayımları ile Allah Teâlâ’nın kâinattaki düzenini beğenmeme gayretine girebilir. Aslında başarısızdır. Ateist, tesadüfî yaratılışın asırlar boyu rastgeleliğini de bir türlü ispat etmekte güçlük çekmektedir.

Buna göre bir ateistin kendi iç dünyasında nefsinin verdiği bencil tavrından kurtulmasının çok zor olacağını hiçbir zaman unutmamalıyız. Ateistin kaybettiği inanma duygusunu tekrar yerine koyacak şey, maddî varlıktaki gücü yetmediği şeylerdeki gelişmelerden başka bir şey değildir. Bunu zamanla fark edeceği aklî önermelerde Allah Teâlâ’nın yardımıyla olacağı kesindir.

Sözü Hz. İbrahim aleyhisselâm ile Nemrut’un konuşması ile bitirelim.

“İbrahim: ‘Rabbim, dirilten ve öldürendir’ demişti.

‘Ben de diriltir ve öldürürüm’ dedi; İbrahim,

‘Şüphesiz Allah güneşi doğudan getiriyor, sen de batıdan getirsene’ dedi. İnkâr eden şaşırıp kaldı. Allah zulmeden kimseleri doğru yola eriştirmez.”[11]

Ateiste söylenecek şey, her şeyin rastgele olduğu ve sahipsiz olan bu dünyada sen (kişiliğinle) en basit canlıların dışındaki varlıklarda bir değişimin öncüsü olabilir misin? demektir.

Ne yazık ki…..

 

 

İhramcızâde  İsmail Hakkı


[1] Aydın Topaloğlu, Tanrı Tanımazlığın Felsefi Boyutları, Teizm ya da Atezim, Kaknüs Yayınları, İstanbul, 2001, s. 2-3.

[2] Mehmet S. Aydm, Din Felsefesi, Selçuk Yayınları, Ankara,1997, s. 203

[3] Ahmet Cevizci, Felsefe Sözlüğü, Paradigma Yayınları, İstanbul, 2002, s. 101.

[4] Aydın Topaloğlu, Ateizm ve Eleştirisi, DİP, Ankara, 2004, s. 6–15.

[5] Mustafa Öcal, Din Eğitimi ve Öğretiminde Metotlar, TDV Yayınları, Ankara 1990, s. 141.

[6] Hayati Hökelekli, Din Psikolojisi, TDV, Ankara, 2005, s. 173–174.

[7] Hayati Hökelekli, Din psikolojisi, s. 254–259.

[8] Hüseyin Peker, Din Psikolojisi, Çamlıca Yayınları, İstanbul 2003, s. 145.

[9] Hayati Hökelekli, Din Psikolojisi, s. 176.

[10] Plantinga’nın özgür irade savunmasına bakınız.

[11] Bakara, 258

“DİN” SİYASETİN ÇIKMAZ SOKAĞI OLUNCA



İnsanlık tarihi boyunca toplulukların idare edilmesinde yönetenler ve yönetilenler kavramı süregelmiştir. Yönetenler; “Hakimiyet” unsuru olarak her olguyu, amaçları uğruna kullanmışlardır. Asırlardır bu değerli ve kutsal olan olguların en başında da “din” gelmiştir. Din, kendi içinde cihet barındırmazken, insan faktörü karşısında, alt yapısıyla sağa ve sola göre şekillenmek zorunda kalmıştır. Sağ ve soldaki düşünce kavramı, varlık sebeplerini oluşturdukları tepkiye borç­ludur. Her iki düşüncenin iki ayrı gruba ayrılmış olmasının temeli, etki ve tepkiden kaynaklanırken, bu zaaflarını içindekilerin aksine dışarıdan bakınca görmek daha mümkündür. Bu guruplarda oluşturulan her düşünce ne olursa olsun bir siyaset haline getirilip  “ötekiler” e karşı oluşumunu tamamlar ve tarzı siyasetin gidişatında etkili olur.

İnsanlar arasında yönetmeye kendilerini layık görenler, “yönetimi nasıl ele geçiririz?” isteği ile bazı değerleri neticede eritir veya dondururlar. Bu eriyiş veya dondurma arasındaki geçiş sürecinde fikirlerde siyaseti etkiler. Birde buna intikam, hırs ve art niyetli başka sebeplerde ilave olunca çatışmalar çıkar. İşte bu siyasetin devamlı kaynayan kazanı yönetim mekanizmasında olabilmenin alt yapısını teşkil eder. Fakat kaynayan kazan içindeki kepçe olan düşüncelerin ve ideallerin sahibinin kontrol edeni olmak, özellik ve marifet isteyen bir durumdur.

Siyaset sahnesinde hep zarar görenin “din” olması sebebiyle sözü buraya getirmek istiyorum. Siyasetteki hedef, halkın mutlu ve refah seviyesini artırmak ve dolayısıyla devleti kuvvetli kılmaktır. Fakat ne olur da ki, siyasetin fayda ve menfaat çizgisinde devlet ve millet hep sona kalan unsurlar olur? Tarih bu konuda yani sürekli devlet ve insan ilişkilerinde devlete ikincil olma statüsü vermiştir. Din ise bu meyanda, daha çok gerilerdedir. Çünkü dinin ilk hedefi insandır. Devlet ise, çeşitli ilişkiler yumağında olan, kendini oluşturan bireyleri birlikte dünya üzerinde diğer insan toplulukları ile ilişkileri bulunan bir yapılanmadır. Onun için devletin bir dini olurken, her dinin bir devleti yoktur. Din, hayat alanımızda nizamı düzenlerken, devlet içersinde başka dinlerinde olabileceği bir yapıda baskı uygulamaksızın bir kaç dinin çok rahat birlikte yaşadığını günümüzde de görmekteyiz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Hıristiyan ve Yahudilerle olan ilişkilerde, gerek kendi hayatında gerek sonraki dönemlerde olsun devlet, din devleti olsaydı Yahudi’ye ya da Hıristiyan’a verilecek cezalarda da İslâmî hükümlere göre vermesi gerekecekti, fakat vermedi. Mesela Yahudilerin devlet anlayışı, din devleti üzerine kurguludur. Bu nedenle hem kendileri, hem de diğer insanların başına bela olmaları bu anlayışları yüzündendir. Burada bizim anlatmak istediğimiz devletin sanal kişiliğini oluşturduğu bireylerin kimliği ile teşebbüs edecek olmasıdır. Dün başka bugün başka elbise giyebilir.

 

İslâm toplumları da zaman zaman medenî ol­muşlardır. Fakat ne devr-i saadet ne dört halife dev­ri ne de Osmanlı Devleti’nin ilk iki yüz yılı medenî zamanlar değildir. Osmanlı Medeniyeti milâdın 15. yüzyılında en parlak zamanlarını yaşamıştır ki bu dönem, Devlet’in İslâm umdelerinden uzaklaşmaya başladığı dönemdir. Yine Emevî ve Abbasî medenî devirleri, toplumda refahın getirdiği İslâm dışı eği­limlerin güçlendiği devirlerdir. Debdebeli saray inşa eden ve emrinde Hıristiyan asker kullanmakta bir beis görmeyen Selçuk saltanatı, hiç şüphesiz medenî diye vasıflandırılabilir. ( İsmet ÖZEL, Üç Mesele – İstanbul, Şule Yayıncılık, 2006, s.107)

 

Din ile siyasetin getirisi olan devlet anlayışı Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem döneminde hiç karşı karşıya gelmemiş ve hep birbirini tamamlayıcı unsurlar olmuştur. Tabii olarak bunun başlıca sebebi; bu iki görevin de Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin şahsında toplanmış olmasıydı. Daha açık bir ifade ile O’nun birinci görevi; Allah Teâlâ’dan gelen ilahi emirleri insanlara tebliğ etmek, ikincisi ise, bu vahiy hükümlerine göre, başkanı bulunduğu toplumu (devleti) yönetmekti. O’nun Hakk’a yürümesiyle (M.632) birinci görevi sona erdi ise de, ikinci görevi Müslümanlar arasında devam etti. İşte bu ikinci görevin devamında zaman zaman ihtilaflar çıktı; kan döküldü ve Allah Teâlâ’nın kutsal kitabı, kısacası din politikaya alet edilerek, sonuçta din ve devlet kördüğüm şeklinde birbirine bağlanarak sorunlar yumağı oldu.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemden hemen sonra, Müslümanlar arasında ortaya çıkan “yönetme” sorunu, dinî öğeleri toplumsal ve siyasal hayata taşımıştır. Bu taşımanın bedelini de Müslümanlar bir zaman sonra (Hz. Osman radiyallâhü anh Hilafeti ve sonrası) ağır ödemeye başlamıştır. Ancak ilk Müslümanlarla başlayan bu anlayış, 1400 yıllık İslam tarihinde, İslam bilginleri tarafından hep “üstü örtülerek” ele alınmıştır. Bunun da ilk nedeni, sahabe de olsa ilk Müslümanlara bir “kutsiyet” atfetme anlayışıdır. Müslüman âlimlerin, en büyük çıkmazı, dini karizmaları sebebiyle, ilk müslüman siyasilerin (özellikle bunlar sahabeden ise) bulaştıkları hadiseleri, siyasi hırslarının sebep olduğu neticeleri, gerektiği biçimde değerlendirmekten kaçınmaları olmuştur. Özellikle “Ashabım, gökteki yıldızlar gibidir; hangisinin peşinden giderseniz, gidiniz. Dalalete düşmezsiniz” veya “Ashabım hakkında kötü söz söylemeyin!” gibi, sahabeyi yücelten ve Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme atfedilen sözler, İslam âlimlerini tarihi ve siyasi hadiseleri değerlendirmede çekingen bırakmıştır. Her şeyden önce, din adına birilerinin hakkı korunurken, birilerinin hakkına da tecavüz edilmiştir. “Haklı haksızı Allah bilir; biz karışmayalım” mantığının bilimsel açıdan hiç bir geçerliliği yoktur. Günümüz açısından bu karizmatik düşününce “hata yapmaz” anlayışıyla yaramız kabuk bağlayacağına sürekli kanayıp durmaktadır.

Örnek verecek olursak;

Hz. Osman radiyallâhü anhın evinin yaklaşık 40 küsur gün süren muhasarası esnasında, Ümeyyeoğulları halifeyi adeta isyancılarla karşı karşıya bırakmışlardı. Medine yakınında mevzilendirilen Hz. Muaviye kuvvetleri isteselerdi kuru kalabalık olan bu asiler güruhunu dağıtabilirdi. Ancak, görünen o ki, zaten yaşlı olan halifenin şunun şurasında ne kadar ömrü kalmıştı? Bir iki yıl daha yaşarsa ne olacaktı ki?.. Hz. Osman’dan sonra hilafet Ümeyyeoğullarının elinden ebediyen gidecekti. Çünkü bu ailede “dini karizması’ olan ikinci bir şahıs yoktu. Bu ailenin tümü Mekke’nin fethine kadar Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin en büyük düşmanlarıydılar. Mekke’nin fethinden sonra adeta (mecburen) alternatifsizlik sonucu Müslüman olmuşlardı

Ancak, katledilen bir halifenin kanını dava etmek; bu yolla asabiyeti körükleyerek iktidar mücadelesi yapmak, tek akılcı ve çıkar yoldu. Hz. Muaviye de bu düşüncedeydi ve Hz.Osman radiyallâhü anhın kanının dökülmesini herkesten çok o istiyordu veya en iyimser ve yumuşak ifadeyle, bu iş en çok Ona yarayacaktı. Hz. Osman radiyallâhü anhın katlinden sonra, Medine adeta bir ölüm sessizliğine gömülmüştü. Halifenin cenazesi üç gün yerde kaldı. Rivayetlere göre koca halifenin cenaze namazını dört veya yedi kişi kıldı ve cenaze korkudan kabristanın dışına (bir rivayette Yahudilerin defnedildiği yere) gömülebildi. Hz. Ali kerreme’llâhü vechenin halife seçilmesi, Ümeyyeoğulları arasında telaşa ve gelecek endişesine neden oldu. Bu Ümeyyeoğullarının tüm devlet kademelerinden temizlenmeleri ve edindikleri gayr-ı meşru mülklerin ellerinden alınmaları anlamına geliyordu. Öyle ki, Hz. Osman’ın katlinde tüm Medine halkı seyirci kalmışken, Ümeyyeoğulları bilerek hedefi küçültmüş ve tek suçlu adeta Hz. Ali kerreme’llâhü veche olmuştu

Yine Cemel’de 10.000, Sıffın’de 70.000 müslümanın kanının müsebbibleri İslâm kaynaklarında ortaya konamamıştır. Birçok İslâm aliminin “hüsn-ü niyet ve ictihad farklılığı” tezleri havada kalmaktadır. Hele hele Hz.Muaviye ve Amr b. As’ın sahabe oluşları noktai nazarından hareket edilerek, bu ictihad farklılığı kriteriyle değerlendirilmeleri, ciddiye dahi alınamaz. İsyankâr bir valinin saltanatı ele geçirmek için, bir halifenin kanını ve Allah Teâlâ’nın kitabını siyasi emellerine alet etmekten başka şekilde değerlendirilemez. [1]

 

Sonuç olarak devlet, yönetim, siyaset elini din ve dinî söylemlerden uzaklaşması mecbûridir. Dinî söylemler denilince ideolojik dinlerdende bahsediyoruz. Dinî konularda sağcı ve solcu geçinen siyasîlerin samimiyet gerçeği dinden ellerini çekmelerindedir. Geçim şartlarının ağırlaştığı ve her türlü tazyikin arttığı bir dönemde din üzerinden yapılan siyaset yıpranma sebebidir. Önemli olan bu konuların insanları kendi haline bırakacak şekilde zamanın akışına uygun serbest bırakılmalı daha önemli olan devlet ve milletin bekâsı mevzularına el atılmalıdır. Bu şekilde milletin asıl dertleri aşikâr olur.

İnsanlar, dünyaya da huzurlu yaşamayı hep arzu ederler. Fakat düşünceleri ve eylemleri ile hayatlarını zehir ederler. Kendi yüzünden zehir olan hayatı sonucunda, huzur bulacağı bir yer arama telaşına düşmesi, hep onun yaratılış tabiatı gereğidir. Allah Teâlâ’nın bize lütfettiği bu güzel vatanımızda altımızı oymaya hiç kimsenin hakkı yoktur. Altımızı oyacak her şey ileriki hayatımızda gülünç ve perişan duruma düşme sebeplerimizden biri olur. Devletimiz ve milletimiz bir bireyi olarak geçmişten gelen bağlarımızı koparmadan, birbirimize saygı duymamız gerekmektedir..

Yeri gelmişken hatırlatalım ki; günümüzdeki sağ sayılan siyasî görüşün lider özellikleri için bir tespit şu şekildedir.

“Türk sağının liderleri Şia’nın masum imamı kavramını hatırlatır: Varlıkları ve meşruiyetleri hakkında tartışmak ve şüphe izhar etmek bir nevi itikatsızlık ihanetle eşdeğer tutulur. Liderler açısından taban, kendilerine karşı sadece sadakat boyutunda hareket edebilme hürri­yetine sahiptir. Bu yüzden sağ entelektüeller parlamentoda hep temsilcisiz kalmış ve kendilerini yalnız hisset­mekten kurtulamamışlardır. Davranışlarını temel tezine göre biçimlendirmek yerine, endişelerinin emrine tahsis eden sağ siyasetçinin görevi, seçim haricinde halkı ikna etmek, yatıştırmak ve mevcut nizamın devamı için yaban­cılaştırmaktan ibaret kalmıştır.” [2]

İhramcızâde  İsmail Hakkı


[1] Doç.Dr. Mehmet ÇELİK, İslam Tarihinde Dinin Politikaya Alet Edilmesinin İlk Örnekleri, Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi Fırat Universty Journal of Social Science” Cilt: 10 Sayı: 1, Sayfa: 29-49, ELAZIĞ-2000

[2] ALKAN Ahmet Turan Yol Türküleri [Kitap]. – İstanbul : Ötügen, 2000, s.344-345

HERMETİZM NEDİR?


Hermetizm ilk düşünce, inanç ve sırların keşfi, her türlü gizemin içinde yer aldığı gnostik öğretidir. Gnostik terimi “sezgi veya tefekkür yoluyla edinilebilen bilgi” anlamındaki gnosis kaynak göster sözcüğünden türetilmiştir; isim olarak kullanıldığında gnostisizm mensuplarına verilen ad olup, “gnostisizmi benimsemiş kimse” anlamına gelir; sıfat olarak kullanıldığında ise, gnostisizm sözcüğünün sıfatı olup “gnostisizm ile ilgili” anlamına gelir.

Hermetizm ile Ezoterizm çoğu zaman birbiri yerine ve iç içe kullanılmıştır. Hermetizm daha geniş alan bulduğu için burada kullanmak daha uygun olmuştur.

 

BUGÜNKÜ HERMETİK OLUŞUMLAR: ORDU VE ÜNİVERSİTE

ÜNİVERSİTE

Çağımızda toplumların en uygar ve örgütlü yapılarını oluştur­makta olan silahlı kuvvetlerde ve akademik kurumlarda hermetik özellikler bütün canlılığıyla yaşamaktadır. Akâdemik kurumların gi­derek meslek okulları haline dönüştükleri durumlarda bu özellikler silinmekte, fakat akademik yapı, yani özgür bilim ve araştırma orta­mı canlanır canlanmaz, yeniden canlanmaktadır. Üniversiteler kuru­luşlarında son derecede kapalı zanaat loncaları gibi kurulmuşlardır. Burjuvazinin kilise egemenliğinden silkinerek kendi yöntemlerini kendi doğasına göre düzenlemeye başladığı dönemin, XII. ve XIII. yüzyılın eseri olan üniversite kuruluşu, çağında öbür meslek loncala­rının modellerini yakından izlemek zorunda kalmıştır. Bilginin isteği ve yeteneği olana verilmesi, fakat ehil olmayandan da saklanması zo­runluluğu daha o zaman da fark edilen bir durumdu. Bunun için en ehil olanların en güçlü olanlarla bir araya getirilerek bilginin iletilmesi ve geliştirilmesi çabasının biçimlenmiş kurumu olarak üniversite bü­tün hermetik yöntemleri benimsemiş ve kullanmıştır.

XIV. yüzyıl başlarında, en eski tıp okullarından olan Montpelier Tıp Okulu’nun eğitim süreci, bu konuda bir fikir verebilir. Montpelier’de tıp eğitimi 3 yıldı. Bunun sonunda Bakalorya sına­vı vardı. Dört saat süren bu sınav sonunda adayın Apollo’nun defne çelenginden bir üzüm koparmış olduğu ilân edilirdi. Bakalorya söz­cüğü, “Bacca laurea – Defne üzümü” sözünden gelir. Bunun ardından aday kamuya açık üç konferansta, üç tıbbi metni okuyup yorumlar. Bundan sonra “Per intentionem adapiscendi licentiam” adlı sınav gelir.

Bu adayın ikişer gün arayla dört kez en az birer saat bir tezi savunmasıdır. Bunun ardından “Rigorosum” gelir. Saat 12’den 16’yâ kadar süren bu sınavda aday kurayla çektiği iki konuyu anlatmak zorunda­dır. Bunun ardından “ticentium” töreni gelir. Kamuya açık olan bu tö­rende üniversite rektörü, iki profesörün huzurunda adaya rütbesini tevcih eder. Artık Licentiat adını alan aday bundan sonra iki yıl daha eğitim görür ve ardından “Triduanes” adlı büyük sınav gelir. Üç gün süren bu sınavda aday her gün öğleden önce ve sonra birer saat sına­nır. Bu başarıldığında “Actus triumphalis” adı verilen büyük törene sı­ra gelir. Tören bir önceki gün çanlar çalınarak ilân edilir. Tören ada­yın evinin önünde başlar. Büyük bir alayla üniversitenin bütün öğrencilerinin refakatında üniversiteye gelinir. Latince konuşmaların ardından adaya Doktor başlığı, altın bir yüzük, altın bir kemer ve Hipokratın bir kitabı verilir. Aday jüri önünde yemin eder. Sonra ayağa kaldırılarak jüri üyelerinin arasına oturtulur. Bu onun doktorlar arası­na katıldığının göstergesidir.

Bugün benzeri törenler ana hatlarıyla aynı şemada, Batının bütün büyük üniversitelerinde sürdürülmektedir. Daha 50-60 yıl öncesine kadar üniversite öğrencileri kılıç bile taşır ve kamuya kapalı gizli top­lantılarda belirli gizemleri de paylaşırlardı.

Bugün bu geleneksel yaklaşım, üniversitelerin yeryüzünün her ye­rinde kalite erozyonuna uğrayışı ve basit meslek yüksek okulları dü­zeyine indirgenmiş olması sonucunda önemini yitirmiş görülüyor. Ancak bununla birlikte üniversiteler arasında önem farklılaşması da gözleniyor. Kimi üniversitelerin gerek yönetim gerekse bilim alanla­rında değer taşıdıkları, kimilerininse daha ayak işlerine göre insan yetiştirdikleri görülüyor. Yeryüzünün önemli karar yönetim organla­rını ellerinde tutan kesimlerin ve akademik ağır topların ise gene de ancak belli üniversitelerin diplomasını taşımaları, en azından o üni­versitelerin açtığı çeşitli yan eğitim imkanlarından faydalanmış olma­ları gerekiyor. Yale, Harward, Oxford ve Cambridge Üniversiteleri, Johns Hopkins, Massachusets Institute of Technology gibi kurumlar alanlarında tekel gücünü ellerinde bulunduruyorlar. Dikkat edildiğin­de bunların yüzyıllar ötesinden kalmış geleneklerini ya da daha ya­kın zamanlarda oluşturulmuş da olsa sağlamca kurumlaşmış töreleri büyük bir kıskançlıkla korudukları dikkati çekiyor.

Örnekse ne denli modernleşmiş bir görüntü kazanırlarsa kazan­sınlar hemen hiçbir üniversite akademik kisveden vazgeçemiyor. Ba­tının bütün üniversiteleri “Godeamus igütur”[1] sözleriyle başlayan ve as­lında çapkınca bir bohem yaşama övgü niteliğinde olan ilâhi benzeri şarkıyı bir ulusal marş gibi ayakta söylüyor.

Gene örnek olarak Stockholm Üniversitesinde “Doktor” rütbesi alı­nışının törensel seyri verilebilir. Aday bir dizi ön sınavlarda başarısı­nı ispat etikten sonra son sınava sıra gelir. Bu sınava aday, biri henüz doktora öğrencisi, öbürü halen doktor olan iki “adjutant” -refakatçi­- ile birlikte gelir. Sınav üniversitenin büyük auditorium (konferans salonu) unda yapılır. Üniversitenin bütün öğretim kadrosu ve ayrıca olabildiğince doktor­lar, üniversite kisveleriyle hazır bulunurlar. Soru bir tektir. Ve aday bu soruyu adjutantlarına (yaver) danışarak hazırladıktan sonra yanıtlar. Ya­nıt yeterli olduğunda üniversite rektörü, salon kapısındaki teşrifatçı­ya işaret eder. Bunun üzerine teşrifatçı elindeki tokmağı yere vurarak “hora est” -vakit geldi- diye bağırır. Bunun üzerine bütün salon ayağa kalkar. Aday, rektörün önüne giderek diz çöker ve elini ona uzatır. Rektör, onun elini ellerinin arasına alarak Latince yemin metnini okuyama başlar. Aday bunu tekrarlar. Bu sırada, üniversite Stockholm Belediyesinin bir organı olduğu ve İsveç kralı da Stockholm Beledi­yesinin konuğu olarak o kentte oturduğu için, kraliyet sarayından top atışı başlar ve kentin kiliseleri canlarıyla bunu kutlarlar.

Böylesine hermetik yapılanmış olan üniversitelerde- oluşan bilim de ezoterik (gizemli) özellikler kazanmıştır. Ve pozitif bilimlerin olsun, hukuk ve sosyal bilimlerin olsun. Batı ülkelerinde oluşturulmuş temellerine ulaşabilmek için bu ezoterik sistemin de edinilmiş olması şarttır, yok­sa öğrenilebilenler ancak onların son ürünlerinden ibaret kalır.

ORDU

Silahlı kuvvetler de bir meslek olarak oluşmaya başladıktan son­ra, yani XVIII. yüzyıldan bu yana hermetik özellikleri edinegelmişlerdir. Bugün hemen bütün orduların sıkısıkıya muhafaza ettikleri üni­forma özellikleri, ayrıntılı ve baletize törensellikler, belirli konuşma ve davranış kalıpları, dışarıya anlamsız ve gülünç bile görünse, vatan için çarpışmaya ve kanını akıtmaya hazır olması gereken bu insanla­rın motivasyonları için son derecede önemlidir. Bu törensellikler bazen çok anlamsız, hatta barbar özellikler gösterebilirler.

Örneğin Al­man ordusundaki “zapfenstreifen” töreni kökeninde meyhanelerde içmekte olan askerlerin kışlaya dönme saatini belli eden boru ötüşün­den ibaretti. Bugünse bu tören emekli olan subayların onuruna, zaman zaman meçhul asker için de yapılan bir tören halini almıştır. Ge­ce karanlığında ellerinde meşalelerle esas duruşa geçen büyük üniformalı kıta, komutla miğferlerini çıkarır ve diz çöker. Ondan son­ra da uzun bir trompet slosu başlar. Bütün askerler diz çökmüş ola­rak, ellerinde meşaleler ve başları açık olarak soloyu dinlerler.

Ameri­ka’nın West Point Askeri Akademisi’nin törenleri, İngiliz donanmasının günbatımı törenleri, bizim ordumuzun sancak devir teslim törenleri ve Harp Okulunun, Mustafa Kemal’in numarası oku­duğunda “İçimizde” diye cevapladıkları tören, bu tür törenlerin bir sa­nat gösterisi düzeyine ulaştığı en güzel örnekler olarak sayılabilir. Tabiidir ki gösterinin baletize güzelliği dışında gerçek anlamını kav­rayabilmek ve yaşayabilmek için o ordunun ezoterik denilebilecek yaşamına katılmış olmak gerekmektedir. Bunlar hermetizmin insan ruhunun en derinlerine işlemiş köklerinin ne denli güçlü olduğunu bize göstermektedir.

Tıpkı akademik kuruluşlar gibi silahlı kuvvetler de hermetik çiz­gileri izlemekte ve bunun kaçınılmaz sonucu olarak kendi içinde ezoterik bir tutum da geliştirmektedir. O kadar ki birbirleriyle düşman olan orduların askerleri birbirlerini kendi ülkelerinin devlet adamları ya da politikacılarından daha iyi anlayabilir hale gelirler. Orduların bu hermetik modellere yatkınlığı, akademik kurumların nedenlerin­den farklı olarak daha biyolojik nedenlere bağlıdır. Çünkü bir ordu, her şeyden önce kendi bireyleri arasında en iyi iletişim sistemini bul­mak ve bu yolla hareket etmek zorundadır. En iyi iletişimi sağlayabil­mek de insanın doğası gereği oluşturabileceği bir iletişim sistemiyle mümkündür. Aynı kuralların öbür sonucu da işte hermetik kuruluş­lardır. Bunu açıklamaya çalıştığımızda hermetizmin neden özellikle de belli bir uygarlık türünde ve bir aşamadan sonra böylesine çekici bir nitelik kazandığını da açıklamaya yaklaşmış oluruz.

 

HERMETİZMİN NEDENLERİ VE BUNDAN SONRASI

Çeşitli canlı türlerinin doğada kendi yapısal özellik ve yetenekleri­ne bağlı olarak aralarında belli bir iletişim ve etkileşim düzeni kur­maya çabaladıkları kolaylıkla gözlenebilmektedir. Koyunların bir araya gelişlerinde belli bir geometrik düzen, sığır ve mandalarınsa bir başka geometrik düzen izledikleri kolaylıkla görülebilir. Telgrafın tel­lerine konan kuşların konuş biçimleri, tel üzerinde dizilişleri de türle­rine özgü olarak farklı farklıdır. Sığırcıkların duruşu başka, kırlangıç­larına başkadır. İşte bu, her türden olan canlının birinci kaygısı olan türü ve tür yoldaşlarını korumak ve onların arasında da korunmak kaygısının sonucudur. Her birey kendi fizik yetilerine uygun olarak öbür bireyleri en iyi görebileceği konumda durmak ister ve onların belli davranışlarını kendi davranışlarını belirleyici sinyaller olarak alır. Ancak öbür bütün canlılarda kolaylıkla izlenebilen ve birkaç yüzyıldan beri de bilimsel olarak araştırılabilen bu özellikler, sözkonusu insan olunca zorlaşmaktadır. Çünkü insan konusunda dinlerin, inançların, felsefelerin ve ideolojilerin öngörüş ve yargıları bulunmak­tadır ve bilim adamları da bu yargılan atlayarak incelemelere kolay kolay başlayamazlar. Bu yüzden insanı tür olarak incelemeyi görev edinmiş olan bilim, antropoloji (insan bilimi) en genç bilimlerden biridir. Ve insan toplumlarının incelenmesine yönelik sosyoloji, pedagoji sosyal psiko­loji gibi bilimler ise daha disiplinlerini son zamanlarda, kurmaya baş­lamışlardır.

Antropolojinin daha en başlarda sağladığı gözlem malzemesi in­sanların da tıpkı tellerdeki kırlangıçlar gibi, ya da çayıra yayılmış mandalar gibi kendi türlerini en iyi koruyabilecekleri bir toplumsal örgütlenme modelini izlediklerini ortaya çıkarmıştır. Büyük kentler, metropol yerleşim birimleri, büyük ülkeler ve devletler ve hatta küre­selleşme üzerinde yapılan bütün spekülasyonlara karşın insanın en iyi iletişim kurabildiği ve kendisini güvende ve sağlıklı hissettiği top­luluğun 200-800 arası bireyden oluşan bir grup olduğu anlaşılmakta­dır. Bu sayıdan az olan grup yeterli güveni sağlamamakta, daha bü­yük olan bir grupta da iletişim kopmakta ve bireysel farklılaşmalar artarak iç güveni ortadan kaldırmaktadır.

İşte uygarlığın belli bir aşamasında, belli bölgelerdeki hızlı deği­şim, kentsel yerleşme birimlerinin doğuşu, kentsel yerleşimler arasın­da ve kentsel yerleşim bölgeleri arasında ticaret ve zanaatların sürekli insan gidip gelmelerine yol açması, kitlesel göçlerin ve istilaların olu­şu, özellikle de en hareketli yerleşim ve bölgelerden başlayarak top­lumun bütünü içinde çok etkin ve aktif kalmakla birlikte ondan gene de daha özel ve özgün olmak, gene de yapayalnız kalmadığının gü­vencesini elde tutabilmenin hemen tek çözümü olarak alt-grup oluşu­munu ortaya çıkarmıştır. Özellikle altı çizilerek belirtilmesi gereken, bu alt gruplarda çok güçlü toplumsal duyguların da mutlaka bulun­ması ve özenle saklanması gerektiği gerçeğidir. Bu alt gruplarda çok sıkı iç disiplinde en hafif gevşeme derhal “Anti-sosyal” dediğimiz top­lumsallaşmaya karşı bireylerin buralara dolmasına ve bu bireylerin özelliklerinden ötürü de grup bağlarının hızla zayıflamasına ve çö­zülmelere yol açar. İşte bu yüzden, ilk çıkış günlerinde daha başka toplumsal ve ekonomik zorlamalar da bulunmakla birlikte hermetik kuruluşların bu modeli bu ekonomik alt nedenler ortadan kalktıktan sonra da sürdürmeleri ve bütün hermetik kuruluşların temel ortak özelliği olan kapalı ezoterik sistemlere sıkı sıkıya bağlanmalarının al­tında yatan gerçek neden bizce budur.

Bu yüzden ticaret ve şehirleşmenin ilk oluştuğu bölgeler önce eko­nomik ve sosyal bazı zorlamalara da bağlı olarak bu modeli geliştir­mişler ve giderek büyük anakaralar arası imparatorluklar geliştikçe altyapı nedenlerinin ortadan kalkmasına karşı bu modele daha da sı­kı sarılmışlar ve ondan sonra toplumların bütün kargaşa ve karmaşa dönemlerinde ve onu izleyen konsolidasyon (uzun vadeli anlaşma) dönemlerinde hemen aynı yapılar bir gereksinim ve toplumsal yapılaşma modeli olarak or­taya çıkmışlardır. Tarihin bize gösterdiği bu resme bakıldığında glo­balleşme ya da küreselleşme denilen gelişmenin bütün insanlar ara­sında sınırsız bir birlik ve kardeşlik doğuracağı, iletişim devrimi sonucunda bütün insanlığın büyük bir köye dönüşeceği gibi beklenti­ler bize hiç de gerçekçi görünmüyor. Bize kalırsa insanlık yakın ve uzak gelecekte çok daha büyük bir hızla alt gruplara bölünecek ve kendi biyolojik yapısı gereği doğrudan doğruya hissedebileceği gü­venliği onlarda arayacaktır.

Önemli olan bu gruplaşmaların olabildi­ğince akıl yolunda örgütlenen birlikler olabilmesidir. Aklın, düşünce­nin ve bilginin üstünlük ve egemenliğini amaç edinecek alt gruplar kuşkusuz ki geleceğin uygarlığını daha umutlu ve aydınlık uruklara doğru götürebilirler. Böyle temel ideallerden yoksun gruplaşmalar ise şovenizme, fanatizme ve tümüyle akıldışı bağnazlığa da açılabilirler. Çevremize biraz daha eleştirel bir bakışla ülkemizdeki akıldışı tari­katlardan, Amerika’da toplu intiharlara kalkışan akıldışı tarikatlara kadar çeşitli belirtileri bulmakta zorluk çekmeyiz. Bunların arasında akıl yolu gruplarının ilerideki aydınlanmanın tohumlarını taşıyacakla­rı da kolaylıkla anlaşılabilir.[2]

Alıntı yaptığımız yazı günümüzdeki olayların yorumunun hermetik özellik gösteren kuruluşları kontrol edilebilme aşamasında ele alınması için yapıldığını göstermektedir. Görülen o ki, kendi bünyesinde ezoterik sitemleri oluşmuş kuruluşlar kolay kolay bertaraf olmadıkları gibi, yenilenme içerisinde daha kuvvetlenerek çıktıkları tarih içerisinde görülmektedir.

Görülmeyene baskı yapmak gizlenmeyi artır.

Sonuçta ezoterik grup ezilme ve etkilenme durumunda uzun vadede sessizliğini korurken daha sonra tehlikeli biçimde veya bünyesindeki gizini artırarak hayatına devam eder. Giz hiçbir şekilde kaybolmaz. Çünkü gizem insan ırkının zevk aldığı tadına doyamadığı bir duygudur.

İhramcızâde  İsmail Hakkı


[1] http://www.newfoundations.com/Gaudeamus.html

Gaudeamus igitur
Juvenes dum sumus Juvenes dum sumus
Post jucundum juventutem Post jucundum juventutem
Post molestam senectutem Post molestam senectutem
Nos habebit humus. Nos humus habebit.

[2] BABAOĞLU Ali Hermetizm [Kitap]. – İstanbul : BDS, 1997,s. 135-140

BİR “DÜĞÜN GECESİ” DENEMESİ


Alıntı

“İçki-sigara zarar dedinuz içmeduk;
kırmızı et, hamurişi, kızartma tez öldürür dedinuz yemeduk;
harama yaklaşma günahtır dedinuz, yaklaşmaduk.
İyi de ne oldi?

-Temel’in mezar taşından-

İnsanlar böyledir; bilmedikleri şeyler hakkında bi­le konuşmaya bayılırlar.

Editör, bu sayının konusunu zihninde evirip çevirir­ken, “ölüm hakkında konuşmak için illâ da ölmüş olmak gerekmez” hükmüne güvenmiş olmalı. Bu sayıya katkıda bulunanlar da dâhil, günün birinde herkes öleceğine gö­re ölüm hakkında konuşma hakkına sahip olduğumuz düşünülebilir; ne var ki ölüm, safhaları hakkında hiçbir şey bilmemize ve gözlemlememize imkân vermeyen, ucu kapalı bir tecrübe. Aklın “havşa”sına takılarak odakladığı her obje hakkında şöyle veya böyle bir sonuca ulaşan bir matkap ucunu andıran bilim, ölümü “konu dışı” kabul et­mekte mazurdur. Ölüm sözkonusu olduğunda “güvenilir” bilgi toplama usulleri işe yaramaz hale geliyor ve müphe­min alacakaranlığı ile başbaşa kalıyoruz; teknik açıdan metafizikçileri, “disipliner zevk” hususunda kendinden geçirtecek kadar müphem bir alan.

Olgunun fizikî veçhesi ile ilgilenenler, “biyolojik ölüm”ün tarifi, göstergeleri, hukukî sonuçları, kesin za­manı ve sebepleri konusunda birbirleriyle didişirken me­seleye metafizik “veri”lerle yaklaşanlar ölümden söz edil­diğinde, sanki kavramı ilk defa duyarmış gibi bilgiççe bir tecâhül-i arifane yaklaşımında bulunarak,

“Ölüm mü; ne­den bahsediyorsunuz? Ölüm diye birşey yoktur aslında!” demeye getiren yürek ferahlatıcı şeyler söyledikten sonra konuyu tatlıya bağlıyorlar:

“Ölüm bir tebdil-i mekândır, bir boyuttan diğerine geçmektir; ten kafesini terk etmek­tir”. Ezelî ve ebedî aşkın mektebinde okuyanlara göre ölüm, “uykudan uyanmak gibidir”; uyanmak ne kadar fe­na ve ızdırap verici ise, ölmek de öyledir; hakikatle yüz-yüze gelmek, bir başka nokta-i nazardan âşıkm maşuku­na kavuşmasıdır. Celâdeddin-i Rûmî “Şeb-i ârus”tan bah­sediyor; düğün gecesi!

ÖL DE GÖR!

Siz pekâlâ, “bu metafizikçiler de işin latifesinde; biz burada, bir gün öleceğimizi bilmenin asap bozucu bek­lentisi içinde soğuk terler dökerken adamlar neredeyse damat traşı olmanın faziletinden bahsediyorlar” şeklinde düşünebilirsiniz. Ölüm anındaki canlıların muzdarip hal­leri, olguya seyirci olarak katılanlarda ötedenberi ölü­mün dehşetli, ızdırap verici, korkunç ve meş’um olduğu yolunda önyargılar uyandırmıştır. Ölüm ânının ve ondan ötesinin mâhiyeti hakkındaki genel kabullerin kültürel faktörlerin tesiri altında farklı özellikler göstermesi, uya­rıcı olabilir: Meselâ Amerikan rüyasının şuur altını deşif­re eden Hollywood yapımlarında bu olgu, “hortlak” ka­rakteri biçiminde bir kâbus faktörü olarak görünürken İslâm kültüründe hortlak figürüne tesadüf edilmemesi dikkat çekicidir. Ölüm, tecrübeye kapalı bir olgudur ve tecrübenin imkânızlaştığı yerde kültür kalıplarının besle­diği muhayyilenin devreye girmesi kaçınılmazdır. Bu paragrafı kısaca şöyle yorumlamak da mümkün: “ölünce görürsün birader!”

İLGİNÇ BİR FİRAR PLANI: ÖLÜMSÜZLÜK

Yaşayan herkesin ölümlü olması kadar tartışmaya değmeyecek başka hangi varsayım gösterilebilir? İnsanların doğuştan kazanılmış eşit haklara sahip olması bir temenniden ibaret kalırken, dünya nimetlerini eşit olma­yan hisselerle paylaşan onca insanın ölümde eşitlenivermesi size de garip ve hattâ “hileli” görünmüyor mu? Ölümdeki eşitliğin aslında haksızlık olduğu kanaatini besleyenlerin sayısı hiç de az değildir:

Ölümsüzlük arzu­su mitolojik devirlerden başlayarak, kendi mitolojisini in­şâ etmek için didinen modern zamanlara kadar bilinen tarihin her devrinde, ölümün adaletsizliğine samimiyetle inanan pek çok insanı ümitle harekete geçirdi. “İksir” ve­ya “âb-ı hayât” arayanlar, bütün insanlığın ölümsüzlüğü gibi demokratik bir dâvanın peşinde değillerdi; herkes­ten önce sadece kendilerinin ölmemeleri gerektiğine ina­nıyorlardı. Ölüm kapanına sıkışıp kalmamak için birşeyIer yapmaya çalışmak, her fâninin ömründe en az bir ke­re zihninden geçen bir firar planı; ölümü sonsuza kadar ertelemek isteyenlerin “bu kadar boş vakitte” neler yap­mayı tasarladıklarını bilemeyiz; galib ihtimalle Ölümlüler arasında bir ölümsüz olmak ve her yenilgiyi fersûdeleştirecek (eskimiş-yıpranmış) kadar çok zamana sahip olmanın avantajı, onları tatmin ediyor olmalı.

Ölümsüzlük arayışında olanları sanki marjinal (uçlarda bulunan) bir grup olarak nitelemekle, başta bu satırların yazan olmak üzere, okuyucuları da günün birinde fena bulmağa rızâ göstermiş kişiler gibi farz ettiğimi görüyorum; bu haksız­lık. Ölümsüzlük refleksi herkeste var. Başka bir söyleyiş­le teorik olarak elbette öleceğiz ama en azından hemen değil;

Öyle değil mi?

O ÖLMEDİ, YAŞIYOR AMA…

Hiç ölmemek, yâni, İslâm terminolojisi ile “hayy” ve “bâkî” niteliklerine sahip olmak aslında kaba bir söyleyiş­le Tanrı’ya ait olan niteliklerini iktisap etmek anlamına geliyor. Kur’an-ı Kerim’de “Allah’ın sıfatları” olarak işa­retlenen ve İslâm kültüründe “esmâ-i hüsnâ” olarak bili­nen vasıflar, esasen yaratılmış insanda kısmen mevcut bulunan ama mutlak mânâ ve kapsamıyla ancak Allah Teâlâ’da tecelli eden bir özellik gösteriyor. Meselâ, “Hayy” (diri olmak) “Sem’i” (her şeyi işitmek) “Basîr” (her şeyi gör­mek), “Alîm” (her şeyi bilmek), “Kadîr” (iktidar sahibi olmak), “Rezzâk” (geçimlik rızkın sahibi ve dağıtıcısı ol­mak), “Kayyum”, (kaim, ebedi var olmak), “Ganî” (hiçbir şeye ihti­yacı olmadan vermek), “Hakîm” (hüküm sahibi olmak), “Adl” (mutlak adalet mercii olmak) vb. nitelikler, insan­da kısmen mevcut bulunduğu halde mutlak ölçekte an­cak Allah Teâlâ’ya ait olan kabiliyetlerdir.

İnsandaki Tanrılaş­ma, Tanrı gibi davranma eğilimi fıtrattandır ancak insan ölüm kapanına girdiği andan itibaren Tanrı gibi olmak emelinin en dramatik yenilgisine uğramaya daha baştan mahkûm olmuş bulunuyor. Kaide teşkil edecek kadar uzun bir istisnalar listesi haricinde kimsenin, ölümlü bir “Tanrı”ya hiçbir “kul”un pabuç bırakmayacağını tahmin edebiliriz. Mutlak monarşilerin (hükümdarlık) gözü kara teorisyenleri tanrı-kralların aslında ölmediklerini, form değiştirdikleri­ni, istirahata çekildiklerini, hulul ettiklerini ispatlamak için akla hayâle gelmedik izahlar geliştirmemişler miydi?

Ne var ki ölüm, ölümlülerin -tam anlayamasalar bile- ko­layca hissettikleri bir şeydir.

ÖLÜMLÜ TANRILAR

Tanrı, insanları ölümlü kılmakla aslında onların Tanrılaşma içgüdülerine kesin ve nihaî bir set çekmiştir.

Ölümsüzlüğü başaramayan insan, Tanrı gibi olabilmek uğruna elinden geleni ardına koymadıktan sonra bir yerde yelkenleri indiriverecektir.

Diri kalmak için hayata bütün tırnaklarını geçirdikten sonra, bazen ölümlü oldu­ğunu bile kabullenecek zaman bulamadan ölür; böyle ölümler dramatiktir.

İnsanın dramı, ölümsüzlük arzusu­nu besleyecek kadar verimli bir balçıktan yaratılmış ol­masına rağmen, ölmemeyi başaramayacak kadar güçsüz oluşundan doğuyor; bu hakikatin fark edilmemesi ise fa­ciadır; nâm-ı diğer trajedi!

Mukaddes metinlerden anlaşılan odur ki Tanrı, insa­nın kendisiyle rekabet etme refleksini bir “veri” olarak insana yerleştirmiş, onu “nüshâ-i suğrâ” sayılabilecek (bir ucu kapalı) ilâhi vasıflarla donatmış ve sonra ona Tanrı’yla rekabet etmek yerine vakıayı anlayıp kabullenerek itaat etmesini dilemiştir.

Semavî dinler, kısaca insana ni­çin Tanrılaşmamaları gerektiğini öğretir.

İnsan bu reka­bette güçsüz ve eksik donanımlıdır; fıtratından aldığı ka­biliyetlerle Tanrı’yı andırır ama taşıdığı ilâhî özellikler, aslına oranla bir “demonstration” (delil-ispat) dan ibarettir; “mutlak”a açılan ucu kapalıdır. Bilebiliriz ama her şeyi değil, görebi­liriz, duyabiliriz ama bazı şeyleri; muktedirliğimiz sınırlı­dır, hüküm verirken yanıldığımız da olur ve neticede tıb­bî gerekçesi ne olursa olsun oluveririz.

Bir Tanrı’nın üfürük bir sebepten ölmesi kadar dra­matik ne vardır ki?

DRAM VE TRAJEDİ

Drama devam ediyor: Her nesil, asla Tanrılaşamayacağını kendi tecrübeleriyle öğrenmek “zevk”inden vaz­geçmiyor. Tıbbî analistler, biyoloji perspektifi üzerine yo­ğunlaştırdıkları özel dikkatle ölümün biyolojik ve meka­nik süreçlerini parçalara ayırarak temel hücre bazında sürekliliği hangi faktörün engellediğini tanımaya çalışı­yorlar. Yedek organ endüstrisi, gen mühendisliği, koz­metik sanayii, sağlıklı ve uzun bir ömürün gerekleri için ayrılan fonlar, şimdilik silahlanma giderleriyle mukayese edilmeyecek kadar küçük görünse bile, bir önceki yüzyıla oranla dev rakamlara ulaştı ve bu arada insan ömrünün ortalamasında kayda değer artışlar da kaydedildi. Bu, işin dramatik tarafı; dramatik aksiyona bel bağlayanlar ise nedense hep trajik bir akıbetle karşılaşıyorlar.

Hâlâ ölüp duruyoruz!

ÇENGELE ASILAN SORU

Ölümün olumlu yanlarını görmek için bir nekrofil (ölü sevicilik) olmak gerekmiyor; ölümün kaçınılmazlığı bilinci, insan­da ölüme rağmen ölümü aşmak arzusunu da kamçılıyor. Bizden sonraya kalmasını arzuladığımız şeyler listesinin çoğunlukla “iyi şeyler”den mürekkep olmasına mim (son işareti) koy­malıyız. Keza “geçicilik” bilincinin işlerliği de insan tabi­atında genellikle yumuşatıcı bir tesir inşâ etmiş ve ölüm, insanın “transcendental”(soyut-aşkın) tarafını geliştirmiştir.

Ölüm karşısındaki felsefî tutumumuzun “hayat” gö­rüşümüzü belirlemesi izahı hiç de kolay olmayan bir çelişki:

İnkâr, aldırmazlık veya imân; hangi tavır benimsen­miş olursa olsun ölüm fikri hayâtı idare ediyor. Kavrayış derecesi ne olursa olsun ölüme endeksli bir hayatı sürüklüyoruz. Bu durumda Hristiyan veya İslâm mistiklerinin “Momento mori” veya “Ölüm var” ikazları, mistik çerçe­vesinden sıyrılarak bütün alanları kaplayan bir hikmet geçerliliğine dönüşüyor.

Hemen her devirde, yaşayanları ölülerin idare etmesi ise bir başka ilginç boyut.

Ölümü hayatın antitezi gibi görmek, bir nevi zihin bulanıklığının eseri olabilir; hayatın ölümle anlam kazan­dığını bizzat fark edemeyebiliriz ama zihnî yolculuklar, tecrübeye imkân vermeyen durumların tasavvurunu mümkün kılıyor. Ölüme düşmanlık mânâsız, ölümperestlik (nekrofilia) da öyle; ölüm yokmuş gibi yaşamak, önce başkalarını sonra da bizatihi nefsi incitiyor.

Şehirlerimizin eski dokusu, kabristanı bedesten, kül­liye, pazar, meydan, çıkmaz sokak gibi şehir dokusunun tabii uzantısı kabul ederdi. Mezarlıkları şehir dışına sü­ren “imara” yaklaşımı, ölümü gündelik hayattan sürgün etmeyi amaçlıyor sanki. Cami avlusundaki bir tabutun et­rafında bekleşirken kederini, tedirginliğini ve şaşkınlığını gizleyemeyen kara gözlüklü simalar, aslında ölüm fikrini zihninde nereye yerleştireceğini o âna kadar tesbit ede­memiş olmanın gerginliğini aksettiriyorlar. Şehirlerimize ölüm, aslında bize ait olmayan bir unsur gibi uğruyor ve onu bir an önce şehir dışına çıkarıncaya kadar rahat ede­miyoruz.

Ölüm fikrinden bu kadar uzaklaşmak, hayata o nisbette yaklaşmak anlamına mı geliyor yoksa?

Suali çengele asıyorum; dileyen kendi cevabını aynı çengele iliştirsin.

“ÖBÜR TARAF POSTASI NİÇİN İYİ İŞLEMİYOR?

Hiç şüphesiz “öbür taraf”tan haber alabiliyor olsay­dık, hayat tarzımız, eşyaya bakışımız, dünyâ görüşümüz baştan başa değişir, belki kurduğumuz medeniyetler bile farklı bir çehreye bürünürdü. Hayatın bir ucunun ölüm fenomeni (olgusu) ile kapatılmış olması, kimilerinde bilgisizliğin doğurduğu bir ümitsizlik haleti yaratsa bile bu gerçeğin dünya hayatına daha heyecanlı bir boyut kattığını inkâr edemeyiz.

Her zaman farkında olmasak da bütün insan ilişkile­rini her birimizin ölümlü olduğunu bilmek yönetiyor diye­biliriz. Ölüm fikriyle garip bir mutabakat halinde yaşıyo­ruz; “o an”dan hem çekiniyor, hem de ölümlü bir süreçte ve her cihetten sınırlandırılmış olmanın bilinciyle hiç ölmeyecekmiş gibi davranabiliyoruz; ölüm bizi insanlaştırıyor ve bizi tabii boyutlarımıza irca ediyor.

“Öteki taraf” hakkında, o çok güvendiğimiz bilim metoduyla erişebildiğimiz hiç bir bilgiye sahip değiliz. Bütün dinlerin varlığında ittifak ettiği o boyut, ilmî dik­katlerin nüfuz edemediği derecede meçhul ve böyle kal­dığı sürece falcılar ve medyumlar, sırf öteki taraftan -fâsık da olsa- haber getirebildikleri için asla geçim sıkıntısı çekmeyecekler.

 

HEPİNİZE İYİ YOLCULUKLAR

Ölüm hakkındaki her yazı, fazlaca çiğnenmiş olma­nın tatsızlığı yüzünden “beylik” nitelikler taşımaya mah­kûm gibi görünüyor bana. Bu düşünme temrinine sonuna kadar katlananlar, netice itibariyle kendi temrinlerini (alıştırmaları) zenginleştirmeye medar (dayanak) olacak şeyler bulabilirlerse sevi­nirim. Ölüm fikrine ne şekilde yaklaşmış olursak olalım, bu satırların yazarı da, okuru da sırayla uzun bir yolculu­ğa çıkarak,

Dönülmez akşamın ufkundayız
Vakit çok geç
Bu son fasıldır ey ömrüm
Nasıl geçersen geç
Cihana bir daha gelmek hayal edilse bile
Avunmak istemeyiz böyle bir teselliyle
geniş kanatları boşlukta simsiyah açılan
Ve arkasında güneş doğmayan büyük kapıdan
Geçince başlayacak bitmeyen sükünlu gece
guruba karşı bu son bahçelerde keyfince
Ya şevk içinde harap ol
Ya aşk içinde gönül
Ya lale açmalıdır göğsümüzde, yahut gül
Ya lale açmalıdır göğsümüzde, yahut gül
Ah dönülmez akşamın ufkundayız vakit çok geç

de buluşacaklar.

Bu kaçınılmaz ve dönülmez seyahatte ancak yol ar­kadaşlarımızı ve yol düşüncelerimizi belirlemek hakkına sahibiz.

Hep yalnız ölürüz; ben kendi nefsime bu yolcu­luktaki yol arkadaşlarımın “öbür tarafı ciddiye alan in­sanlardan olmasını tercih ederim.

Hepinize iyi yolculuklar! [1]

 


[1] ALKAN Ahmet Turan Yol Türküleri [Kitap]. – İstanbul : Ötügen, 2000, s.79-84

HERESİYOGRAFİ


Bir dinin, “sapkın”, “zındık” ve “mülhid” kategorisine giren, o dinin içinde veya dışında duran inançlar hakkında incelemeye Heresiyografi denir.[1] Hurafeler dinin vazgeçilmezi olunca, buna bağlı bazı unsurların olması da muhtemeldir. Bilindiği üzere; son ve hak olan din İslâm’ın Allah Teâlâ tarafından kıyamete kadar korunacağı [2] ve “Allah inananların dostu[3] olduğunu biliyoruz. Konuyla ilişkili olması açısından aklımıza şu soru ister istemez geliyor ki,

“bu dinin içerisinde olmalarına rağmen, iyi ya da kötü niyetleri ile neden bazı insanlar sapkınlığa doğru yol alıyor? Hakk ve hakikatten uzaklaşıp, neden sapkın guruplar oluşturuyorlar?

Güç ve kudretin Allah Teâlâ’nın olmasına rağmen, bu türlü şeylere müsaade etmesinin hikmeti nedir? diye sorarsanız;

Mesela bir kişiyi düşünelim ki, yirmi yaşına gelmiş ve dini terbiyesi de yüzeysel kalmış olsa, bu kişi için hangi şey yakın gelebilir?

Salt hakikat mi..? Bulanık yol mu..?

Devir (İlâhî âlemden geliş ve dönüş) nazariyelerinde daire çizimi genelde çoktur. Aslında bu değişiminde temsilidir. Dönüşümün tek bir çizgisi veya kare gibi sert bir ivmesi yoktur. Hareket planında yamuk olan bir çizimin dahi, şahsiyetin kıvamında meyil etkisi olacaktır. Keskinlik ise, ayrılığın farkını bariz şekilde ortaya koyarken meyil ise bu etkiyi göstermemektedir. Yani anlatmaya çalıştığımız şey şudur;

Cemiyetler içersinde sürekli sapkın guruplar, tarikatlar, ideolojik guruplar vb. türlü söylemler vardır. Öyle ki, çıkışı sağlam ve sıhhatli bir unsurken, zamanla ilk anlardaki özellik ve safiyetini kaybetmiştir. Usulde her ne olursa olsun, batılın batıllığı yanında, hak için olan bir unsur taşıdığı bilinir.  Çünkü Allah Teâlâ’nın “ Hak geldi; batıl yıkılıp gitti. Zaten batıl yıkılmaya mahkûmdur”[4] buyurması ile batılın hayatiyet gösteremeyeceği bildirilmektedir. Lakin batılın yaşamaya devam ettiğini görünce anlıyoruz ki bahsedilen hikmete binaen batıl içindeki bazı hakikatlerin sayesinde canlı kalabilmektedir. Bu meselenin ikinci merhalesi ise, batılında lüzum ve ihtiyaç gösteren hakikat olmasıdır. Eğer bu şekilde bir kader olmasa idi, guruplar, dinler, ideolojiler arasında hayatı bir yerde paylaşma unsuru bulunamayacak, nizam ise kaosa dönecekti.

Bu meseleyi İbn’ül Arâbî kaddese’llâhü sırrahu’l azîz Fususu’l Hikemin Nuh Fassında değişik bir terminoloji ile açıklamaktadır.

Hülâsa; bizim için etrafımızdaki sapkınlara bakıp normal hayatımızı çekilmez kılmaktan çok, bu durum ve buna mensup kişilerin, geçiş dönemlerinde gerekli olacak doğru metodlarının geliştirilmesi aşamasında, bir yerde olabilmenin gayreti ve duygusu içinde yaşamamız gerektiğidir.

Olması kaçınılmaz olan şeyler için, daha çok yok edici olmaktan ise, hakikate doğru ivme kazanmaları hususunda kaygan zeminlerin istikametini çevirmeyi becerebilmek daha çok önemlidir. Bu mesele en mahir olanlar, nebiler ve rasüller olmasına rağmen başarısız olanlarda olmuştur.

Onlar azgın ve sapık kişileri ikna edip, inançlarını etkisizleştirirken batılın içindeki hakikati görerek, doğru inancın örgüsüne başlamışlardır. Eğer zamanımızda bu vasfı taşıyan kişiler fazla bulunsaydı, daha az sapkınlık görüleceği düşünülebilirdi. Ne yazık ki şu anda bile, akla hayale gelmeyen, şeytanın dahi belki ders aldığı, gizliden gizliye faaliyet gösteren vehimler, hayallerle örgütlenmiş haince bilgiler ve oluşumları görmekteyiz.

Son söz olarak şunu diyebiliriz, kendi inancı sağlam olduğu halde çok kişiler sapkınlıklar ürettiler. Bu sapkınlıkları ileriye dönük onları da kendi içine aldı. Bu nedenle başkalarının duruşundan çok kendi duruşumuzun istikameti ile meşgul olalım. Nasıl olsa sapık olan bir gün hakikate doğru muhakkak dönüş gösterecek, hakikatteyim diyende şartlar ve ihtimaller kıskacında batıla doğru eğrilecek olma ihtimali vardır.

Onun için Allah Teâlâ’nın bizi koruması için dua edip Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin yaşayışını örnek almak gerektiğini tekrar hatırlatırız.

İhramcızâde  İsmail Hakkı


[1] Heresy: sapıklık, sapınç, aykırı düşünce

[2] “Şüphe yok ki, o Kur’an’ı Biz indirdik. Biz; her halde onu muhafaza da edeceğiz!” Hicr, 9

[3] Âl-i İmran, 68

ET-TEMŞİŞ Fİ ŞERH-İ SALÂVAT İBN-İ MEŞİŞ


SEYYİD MUHAMMED NÛR’UL ARABÎ

Kaddese’llâhü sırrahu’l azîz

1813 yılında Mısır’ın “Mahalletü’l-kübrâ” adlı kasabasında dünyaya gelen Seyyid Muhammed Nûr’un hayatı hakkındaki bilgileri halifelerinden Harîrîzâde Kemâleddin Efendi’nin Tibyân ü Vasâ’ili’l-hakâ’ik fî beyân-ı selâsili’t-tarâik adlı eserinden ve Bursalı Mehmet Tâhir’in onun hakkında yazmış olduğu menâkıbnâmesinden öğrenmekteyiz. Hz. Ali kerremallâhü vecheye nisbet edilen Noktatü’l-beyân adlı eseri şerh etmesinden dolayı “Noktacı Hoca” , Mısır’dan gelip Rumeli’ye yerleştiği için “Arap Hoca” ve Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin torunu Hz. Hüseyin aleyhisselâm soyundan geldiği için “Seyyid” lakaplarıyla tanınır. Muhammed Nûr’ül-Arabî, üstad ve mürşidi Hasan el-Kuveynî’nin

“Artık sana bütün ilimlerin yolu açıldı. Anadolu’ya git” emriyle Anadolu’ya gönderilmiş, bir süre sonra da kendi isteğiyle Rumeli’ye geçmiştir.

1839-1870 yılları onun Rumeli Nakşîliği ve Melâmilik arasında bir tasavvuf sistemi kurmaya başladığı bir dönem olmuştur. Muhammed Nûr, İstanbul’a geldiğinde Melâmiyye-i Bayrâmiyye (Orta Devre Melâmîleri) şeyhi Abdülkadir Belhî’yi kendisine bağlamak ve Melâmîliğin tek temsilcisi olmak istemiştir. Ancak Belhî’nin bunu kabul etmemesi üzerine bu isteğine erişememiştir. Muhammed Nûr’un Şerif Efendi ve Latife Hanım olmak üzere iki çocuğu olmuştur. Halifesi ve oğlu Şerif Efendi’nin hiç çocuğu olmadığı için maddî ve manevî soyu Latife Hanım ve damadı Abdürrahim b. Ali El-Melâmî (Fedâî) ile onların çocuklarından devam etmiştir.

Seyyid Muhammed Nûr’ul Arabî, kaleme aldığı eserlerde üçüncü devre Melâmîliğinin görüşlerini ortaya koymuştur. Abdülbâki Gölpınarlı (1931: 287-290) bu eserlerin elli beş tane olduğunu, bunların otuz sekiz tanesinin Türkçe, on yedi tanesinin ise Arapça olduğunu belirtir. Muhammed Nûr’un bu eserlerinde, Melâmiyye-i Nûriyye olarak bilinen üçüncü devre Melâmîliğinin tasavvuf düşüncesinin özündeki vahdet-i vücut anlayışı ve kendi temellendirdiği tevhit anlayışı vardır. Melâmet-i Nûriyye’yi yaymak için büyük çaba harcayan Muhammed Nûr, bu gayretini galibiyetle sonuçlandırmış, Rumeli ve Batı Anadolu gibi geniş bir coğrafyaya yayılan Melâmet-i Nûriyye için Üsküp, Manastır, Prizren, Doyran, İştip, Tikveş, Köprü, Selânik, İstanbul gibi şehirlerde dergâhlar kurulmuştur. Melâmet-i Nûriyye’nin geniş bir coğrafî alanda ve geniş kitlelere yayılması için halifeleriyle birlikte gayret gösteren, birçok halife yetiştiren ve birçok talebeye hocalık eden Muhammed Nûr, 1888 yılında kendi evinde Hakk’a yürümüştür.

Bu kitapta Et-Temşiş fi Şerh-i Salâvat İbn-i Meşiş[1] i Arapçadan Türkçe’ye çevirerek kardeşlerimize faydalı olmayı düşündük.

Tevfik ve inayet Allah Teâlâ’dandır.

İhramcızâde

İsmail Hakkı ALTUNTAŞ

Esenler /İstanbul

 

ABDÜSSELÂM BİN MEŞİŞ HASENÎ

Kaddese’llâhü sırrahu’l azîz

Fas evliyâsından. Ebû´l-Hasan Şâzelî´nin hocası. Künyesi, Ebû Muhammed´dir. Hz. Muhammed Mustafa sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimizin mübarek soyundandı‎r. Hazret-i Hasan´‎ın soyundan olduğu için Hasenî denmiştir. Doğum tarihi bilinmemektedir. 1228 (H. 625) senesinde şehit olmuştur. Hayat‎ı hakkında bilgi azdı‎r. Yedi yaşında mânevî hâller görülmesinden sonra kendini ilme ve ibadete verdi. On altı‎ yıl dolaştı‎. Bu s‎ırada bir mağarada kalır iken, yanına, evliyadan Abdurrahmân bin Zeyyât geldi. Yedi yaşından beri mânevî terbiyesi ile meşgul olduğunu, kavuştuğu halleri tek, tek söyleyince ona intisap etti, bağlanıp talebe oldu. Evliyalıkta yüksek derecelere kavuştu. Talebelerinin büyüklerinden olan Ebü´l-Hasan eş-Şazelî kaddese’llâhü sırrahu’l azîz şöyle anlatır: Irak´a vardığı‎m zaman, salih bir zât olan Ebû´l-Feth el-Vâsi‎tî Hazretlerinin huzuruna gittim. Çünkü Irak´ta birçok âlim olmasına rağmen, onun gibisi yoktu. Ben, zamanı‎n büyüğünü ar‎yordum. Yanına girince bana; “Sen, Irak´ta zamanı‎n kutbunu, büyüğünü ar‎yorsun. Hâlbuki o, senin memleketindedir. Onu orada bulabilirsin.” dedi. Bunun üzerine hemen memleketime dِöndüm ve evliyanı‎n büyüğü Arif-i billâh el-Kutb el-Gavs Ebû Muhammed Abdüsselâm bin Meşîş Hazretlerinin bulunduğu yere vardı‎m. Bir dağ eteğinde, bir dergâhta ikamet ediyordu. Huzuruna çıkmadan önce gusül abdesti aldı‎m. Sonra niyetimi hâlis kılıp; bilgim, amelim her neyim varsa kalbimi tamamen boş bulundurup, istifâde niyetiyle huzuruna yöneldim. Bulunduğu yere çıkarken onunla karşılaştım. Bana; “Merhabâ, hoş geldin ey Ali bin Abdullah bin Abdülcebbâr.” buyurup, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimize kadar ulaşan ceddimi (dedelerimi) saydı‎ ve; “Ey Ali! Gönlünü boş bulundurup, her şeyini terk edip bize geldin. Biz de, dünyâ ve ahiret ile ilgili ne zenginlik varsa sana verdik.” dedi. O anda beni bir dehşet kapladı‎. Allah Teâlâ, kalp gözümü açıncaya kadar orada kaldım. Hocamdan, tarifi imkânsız kerametler gördüm. Bir gün huzurunda oturuyordum. Kucağında küçük bir çocuk vardı. O esnada İsm-i âzam‎ sormak hatırıma geldi. O çocuk kalktı ve elini kuşağıma uzatıp; “Ey Ebü´l-Hasan, sen, İsm-i âzam‎ sormak niyetindesin, o, senin kalbine emanet edilmiş bir sırdır.” dedi. Zamân‎ın Kutbu Abdüsselâm bin Meşîş; “Bu çocuk, bizim yerimize sana cevap verdi.” buyurdu. Daha sonra Ebû Muhammed Abdüsselâm bin Meşîş bana; “Ey Ali, şimdi Afrika´ya git. Şâzile denilen yere yerleş. Allah Teâlâ, bundan sonra senin eş-Şâzelî diye çağırılmanı‎ nasip eder. Oradan Tunus´a git. Tunus´ta pek çok kimse sana tâbi olur. Daha sonra Meşrik beldelerine gidersin. İnsanlar‎ irşat edersin doğru yolu gösterirsin.” buyurdu. Bunun üzerine ben; “Efendim, bana vasiyette bulunur musunuz?” deyince; “Allah Teâlâ’dan kork. İnsanlardan sakın. Dilini insanları‎n boş sözlerinden koru. Kalbini onların kötü düşüncelerinden muhafaza et. Azaların‎ı gِözet ve onlar‎ harama düşmekten, günah işlemekten koru. Ne için yaratılmışlar ise, onlar‎ o vazifede kullan. Allah Teâlâ´nı‎n farz kıldığı işleri zamanında yap. Böyle yaparsan, Allah Teâlâ´nı‎n hıfz- u himâyesi ve korumasında olursun. Allah Teâlâ´nı‎n sana emrettiği işleri yaparsan, verâ sahibi (haramlardan sakınan) olursun. Şöyle dua et: “Yâ Rabbî,  Senden alı‎koyan her şeyden beni koru. İnsanlar‎ın şerlerinden beni muhafaza et. Senin rızân ile kalbimi zenginleştir. Sen her şeye kâdirsin” buyurdu. Yine biri ona; “Efendim! Bana bazı‎ vazîfeler verseniz de onlarla meşgul olsam.” dedi. Buyurdu ki: “Farzlar‎ yerine getir, mâsiyetleri günahlar‎ terk et. Kalbini dünyayı ‎ istemekten, kadın ve makam sevgisinden, nefsin arzu ve isteklerinden koru. Allah Teâlâ´nı‎n sana verdiği ile kanaat et. Allah Teâlâ´nı‎n beğendiği bir şeye kavuşursan şükret.” “Dünya kirinden temizlen. Arzu ve isteklerine meylettiğin zaman onu tövbe ile düzelt. Allah Teâlâ´nın sevgisine yapış. Allah Teâlâ sevgisi öyle bir şeydir ki, her iyilik, hayır ve üstünlüğün esası‎ O´dur. Sevaba kavuşamayacağı‎n yere ayağı‎nı‎ koyma. Günah işlemeyeceğin yere otur. Başka yere oturma. Allah Teâlâ´nı‎n beğendiği işleri yapmakta yardı‎m isteyeceğin kimseden başkası‎ ile oturup kalkma. En güzel nasihatçi seni Mevlâ´ya sevk edendir. Kendisi hatırlanınca, Allah Teâlâ´yı hatırlananlarla beraber ol.” Abdüsselâm bin Meşîş sünnet-i seniyyeye dinin emir ve yasaklarına çok bağlı, yalnız olarak hep ibadetlerle meşgul olurdu. Muhammed bin Ebû Tevâcîn peygamberlik iddiâsında bulununca, inzivâyı, yalnız bir köşede kendi hâlinde yaşamayı bırakı‎p, onunla mücadele etti ve bu sırada şehit oldu. “Şehîd-i kutb” diye meşhûr oldu. Benî Arûs mıntıkasında ki Cebel-i âlem denilen yere defnedildi. Türbesi Fas´taki öِnemli ziyâret yerlerindendir. Çocuklarına ve torunlarına dâima hürmet edile gelmiştir. Okumuş olduğu Salâvât günümüze kadar gelmiş ve yirmiden fazla açıklaması‎ yapılmıştır.

بِسْـــمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

اَللـَّهُمَّ صَلِّ عَلى مَنْ مِنْـهُ انْــشَـقَّتِ اْلاَسْرَارُ *  وَانْـفَـلَـقَـتِ اْلاَنـــْـوَارُ * وَ فِيـهِ ارْتَــقَتِ الْحَقَائِـقُ * وَ تَـنَزَّلَتْ عُلُومُ ﺁدَمَ   فَـاَعْجَزَ الْخَلآ ئــِقَ  * وَلَهُ تَضَاءَلَتِ الْفُهُومُ فَلَمْ يُدْرِكْهُ مِنّاَسَابِقٌ وَ لاَ لاَحِقٌ * فَرِيَاضُ الْمَلَكُوتِ باَِزْهَارِ جَمَالِهِ مُونــِقَـةٌ * وَ حِيَاضُ الْجَـبَرُوتِ بَفَيْضِ اَنـــْوَارِهِ مُتَدَفِّقَـةٌ  *  وَ لاَ شَىْءَ اِلاَّ وَهُوَ بِهِ مَنُوطٌ  * اِذْ لَوْلاَ الْوَاسِطَةُ لَذَهَبَ كَمَـا قِـيلَ الْمَـوْسُـوطُ * صَـلاَةً تَـلـِـيقُ بِكَ مِنْكَ اِلَـيْهِ كَمـَا هُـوَ اَهْلُـهُ * اَللـَّهُمَّ اِنَّهُ سِـرُّكَ الْجـَامِـعُ الدَّالُّ عَلَـيْكَ وَ حِجَابـُكَ اْلأَعْـظَمُ الْقۤــائِــمُ لَـكَ بَيـْـنَ  يَدَيـْكَ * اَللـَّهُمَّ الـــْحِـقْنِى بِنَسَبِـِه وَ حَقِّـــقْنـِى بِحَسَبـِهِ*  وَعَــرِّفـــْنِى اِيـَّاهُ مَعْرِفــَةً اَسْلَمُ بِــهاَمِنْ مَــوَارِدِ الْجَهـْلِ *  وَاَكْــرَعُ بِــهَامِنْ مَــوَارِدِ الْـفَـضـْلِ * وَ اَحْمـِلْنـِى عَـلَى سَبـِيلِـهِ اِلـىَ حَضْــرَتــِكَ  حَمْـلاً مَحْفـــُوفــًا بِنُـصْرَتـِكَ * وَ اقْــذِفْ بِى عَلىَ الْـبـَاطِلِ فَـاَدْمـَغَـهُ * وَ زُجَّ بِى فِى بِحـَارِ اْلأَحَـدِيــَّةِ * وَ اَنـــْشُلـــْنِى مِنْ اَوْحـَالِ الــتَّــوْحـِيـدِ * وَاَغْــرِقْــنِى فِى عَيـْنِ بَحْــرِ الْوَحــْدَةِ حَتىَّ لاَ اَرَى  وَ لاَاَسْمَعَ  وَ لاَ اَجِدَ وَ لاَاُحِسَّ  اِلاَّ بِـهَا* وَ اجْـعَلِ اللـَّهُمَّ الْحِـجَابَ اْلأَعْظََـمَ  حَيَاةَ رُوحِى * وَ رُوحَـهُ سِـرَّ حَقِــيقَـتِى* وَ حَقِـيـقَـتَهُ جَامِـعَ عَوَالِمـِى بِتَــحْقِــيقِ الـــْحَـقِّ اْلأَوَّلِ * ياَاَوَّلُ ياَآخِـرُ ياَظَاهـِرُ  ياَبَاطِـنُ * اِسْمَـعْ نِـدَائِى بِمـاسَمِعْـتَ بِـهِ نِدَاءَ عَـبْـدِكَ زَكَــرِيـَّاعَلَيــْهِ السَّلاَمُ * وَ انْصُــرْنىِ بِكَ لَكَ * وَ اَيــِّدْنِى بِكَ لَكَ  *   (وَ اجْـمَعْ بَـيْـنِى وَ بَيـْنَـكَ  وَ حُـلْ بَـيْنـِى وَ بَـيْــنَ غَـيْرِكَ 3مَرَّاتٍ )*

( اللهُ   اللهُ  اللهُ  )

( اِنَّ الَّـذِى فَرَضَ عَلَــيْكَ الْقُــرْآنَ لَــرَادُكَ اِلىَ مَعـَادٍ)

3 مَرَّاتٍ *

( َربَّناَ آتِناَ ِمنْ َلدُنْكَ رَحََْمَة ً وَ هَىِّءْ لَناَِمنْ اَمِْرناَرَشَدًا )

3 مَرَّاتٍ *

اِنَّ اللهَ وَ مَلۤـئِــكَتَهُ  يُصَلُّـونَ عَلىَ النــَّبِـىِّ ياَاَيــُّهَا الَّذِينَ آمَـنُوا صَــلُّوا عَلَيــْهِ وَ سَلِّـمـُوا تَسْلــِيمـًا*

وَالْحَمْدُ للهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

 

 

بِسْـــمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

Hamd, âlemlerin rabbi olan Allah Teâlâ’yadır.

Salât ve selâm Rasûlüllah Efendimiz Muhammed’e, âline ve arkadaşlarının hepsine birden olsun.

Açıklamasını yaptığımız bu salavat Abdüsselâm İbn-i Meşiş kaddese’llâhü sırrahu’l azîzin olup,  Ebü´l-Hasan eş-Şazelî vasıtasıyla gelmiştir. Şâzeli tarikinde husûsî okunması gereken salavâtlardandır.

اَللـَّهُمَّ صَلِّ عَلى مَنْ مِنْـهُ انْــشَـقَّتِ اْلاَسْرَارُ

“Allah Teâlâ’m sırların kendisinden fışkırdığı Hz. Muhammed Mustafa sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimize salât et.”[2]

Ehâdiyyet’ül cem mertebesi Allah Teâlâ’nın mutlak vücudunun sırlarının çıktığı yerdir. Bu gizlenmesi gereken birlik hazinelerinin bulunduğu mertebedir.

Bu fışkırma Allah Teâlâ’nın Zâtı ile Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin zâtında vahdet mertebesinde tecelli ettiğinde demektir.

انْــشَـقَّتِ اْلاَسْرَارُ
Sırların kendisinden fışkırdığı” ndaki mana, Allah Teâlâ’nın müphem (kapalı) hazinesinden mahlukat için uygun olarak zuhur edecek isimler ve sıfatların âlemlerdeki mertebelerle müsemma (isimlenenler) için fışkırmasının zuhur sebebi olan muhabbettir.[3]

وَانْـفَـلَـقَـتِ اْلاَنـــْـوَارُ

“Nurların kendisinden infilak ettiği Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimizdir.”

Yerde ve gökteki en büyük nurun mazharı olan Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemdir. Allah Teâlâ buyurdu ki;

اَللهُ نُورُ السَّمَوَاتِ وَالاَرْضِ

“Allah göklerin ve yerin Nur’udur.[4] İsm-i câmî (bütün isimleri toplayan) ve zuhuru olan Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme bu büyük nur isnat edildi.

وَ فِيـهِ ارْتَــقَتِ الْحَقَائِـقُ

“Hakikatlerin kendisine yükseldiği (gerçeğini bulduğu) Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimizdir.”

Ulaşmaya kabiliyetli şeyler için büyük ve gizli olan şeylere kavuşmuş Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemde toplandığına فِيـهِ deki zamir işaret eder.

Mutlak varlığın (vücud) hakikatlerini topluca ve tafsili olarak bütün mertebelerde karşılayan ve toplayandır. Çünkü hakikat âlemlerinin hepsinde ehâdiyyetü’l cem makamının mazharı yalnızca O dur.

وَ تَـنَزَّلَتْ عُلُومُ ﺁدَمَ

“Âdemî ilimler hepsi Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimize nüzül etmektedir.”

Ona verilenler, âdemi ilimlerin hakikatini hepsini birden toplamaktadır.

(Bu ilim)Mutlak âlemden Muhammedî olarak aşikâr olan tecelliyattır. Bu nedenle Allah Teâlâ’nın kelâmında

وَقُلْ رَبِّ زِدْنِى عِلْمًا

“Rabbim, benim ilmimi artır” de. [5] varid oldu.

Çünkü sonsuz ilmin tümüyle tecellisi Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem olmuştur.

Allah Teâlâ, yaratmanın kemâlini âlemleri yaratırken, zâtının ve sıfatlarının kemal zuhurlarını insanı yaratarak göstermiştir. Fakat Allah Teâlâ bu iki husus yani yaratmanın kemâlini âlemleri yaratırken ve zât ve sıfatlarının insandaki zuhurunu noksansız, tam ve mükemmel olarakta Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin kutsal ve şerefli suretinde göstermeyi murat etmiştir. [6]

فَـاَعْجَزَ الْخَلآ ئــِقَ

“Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimize inen ilimlerin karşısında mahlûkat aciz kaldı.”

Allah Teâlâ, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin varlığında kemal ve kudretin büyük zuhurâtını mutlak nur olarak yaratışı, zâtına layık kemâl ve hususi ilimler, kavrayışında ve mucizelerinde yaratılmışları aciz bıraktı, demektir.

Bu nedenle Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem haktır. Onu gören muhakkak Hakk’ı Hakk olarak görmüştür.[7]

وَلَهُ تَضَاءَلَتِ الْفُهُومُ

“Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin karşısında anlayışların zayıf kalmıştır.”

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin varlık âlemindeki vücudunun zuhurunda ve yaratılışındaki kemâlatında anlayışlar zayıf kaldığı gibi zâtını idraki de mümkün değildir. İmam Busîrî Kaside-i Bürde’sinde buyurduğu gibi;

دَع مــا ادَّعَتهُ النصارى في نَبِيِّهِـمِ
واحكُم بما شئتَ مَدحَاً فيه واحتَكِـمِ

“Vazgeç Hıristiyanların nebilerine dair söylediklerinden başka, hakkında dilediğin kadar medh ü sena et.

Yani Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemde Allah Teâlâ’nın zuhuru kendine vacip olan zâtının dışında her şey ile oldu. [8]

فَلَمْ يُدْرِكْهُ مِنّاَسَابِقٌ وَ لاَ لاَحِقٌ

“Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemi bizden önce ne geçmiş, ne de gelecek hiçbir kimse idrak edemedi.”

İnsanlığın fertlerinden iki kısımdan سَابِقٌ Sabık[9] Âdem aleyhisselâmdan önceki geçmiş, لاَحِقٌ Lahık[10] ahir zamana kadar olanlardan Hakk’ı idrak etmek mümkün olmadı demektir. Burada Hakk’tan kasd edilen mana Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin marifetidir. İmam Busîrî Kaside-i Bürde’sinde buyurdu ki;

فمَبْلَغُ العِــلمِ فيه أنــه بَشَــرٌ
وأَنَّــهُ خيرُ خلْـقِ الله كُـــلِّهِمِ

“Onun hakkında ilmin vardığı en son nokta beşeriyetidir,

Gerçekten O Allah Teâlâ’nın yarattıklarının en hayırlısıdır.”[11]

Mutlak vücudun kutsî ve mukaddes feyizle zuhuru en mükemmel şekilde Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin aynasında zuhur etmiştir.

فَرِيَاضُ الْمَلَكُوتِ باَِزْهَارِ جَمَالِهِ مُونــِقَـةٌ

“Melekût âleminin bahçeleri Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimizin cemâlinin çiçekleri ile güzeldir.”

Yani ruhlar âlemini mertebeleri Onunla güzeldir. Gizli âlemlerin hepsi Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin cemâli ile takdir edilir, güzelleşir. Nuru ve cemâli, gizlenmiş vücudun nurları aynası olduğundan varlıklara her yerde Onun yüzünden görünür.

Melekût âlemindekilere boyun eğdirmesi mutlak vücudun mazharı olmasıdır.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem makamların tayin yeridir. Bu şekilde hükümler, eserler ve mülkün zahiren yaratılışı Onun aynasında görünebilen nispeti kadardır.

وَ حِيَاضُ الْجَـبَرُوتِ بَفَيْضِ اَنـــْوَارِهِ مُتَدَفِّقَـةٌ

“Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin nurlarının feyzi ile ceberût âleminin havuzları dolup taşmaktadır.”

Âlemi ceberût ile tabir edilen burada gizli vücudun ayn’ı (aslı) Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin ruhudur.

تَدَفّق (taşmak) makamların çokluğudur. Burada kast edilen (makamların) zuhuru ve kavuşmanın çokluğudur.

Ruhlar âlemi Hakk’ın Muhammedî nurlar suretiyle tecelli etmektedir.

وَ لاَ شَىْءَ اِلاَّ وَهُوَ بِهِ مَنُوطٌ

“Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme bağlı olmayan hiçbir şey yoktur.”

Yaratılmışların tabiatındaki vücudu (varlık) Ona tabi olan kemallerin tayini, hakikatlerin bütünü olan Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme aittir.

اِذْ لَوْلاَ الْوَاسِطَةُ لَذَهَبَ كَمَـا قِـيلَ الْمَـوْسُـوطُ

“Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem şayet vasıta olmasaydı, neticeye ulaşılmazdı’ kaidesince mevsût[12] olmazdı.”

Yukarıda denildiği gibi her şey hakikatinde Ona bağlıdır. Şayet bu şekilde olmasa âlem zâtından yokluğa doğru akardı. Çünkü zahiri âlem Onun nurlarıdır. Batında ise Hakk’ın kendisidir. Öyle ise varlık batın ve zahiriyle Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin kendisidir, denilebilir.

صَـلاَةً تَـلـِـيقُ بِكَ مِنْكَ اِلَـيْهِ كَمـَا هُـوَ اَهْلُـهُ

“Bu salât Sen´den O´na, Sen´in şanına yakışır ve O´nun da layık olduğu bir salât olsun.”

Hakiki salât, Ehâdiyyetü’l cem de Vücud-u Mutlak (Allah Teâlâ)ın Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme yaptığıdır. Ne zaman yaratılmışların çokluğu kaldırıp ve yenilenirse (yani tekrar oluşumu istenirse) ancak tek olan hakikat kalır. Bu hakikat de O [13] olarak bozulmadığı görülür. Ancak ârifler Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemi bütün mertebelere has olarak nasıl zuhur ettiğini bilirler.

اَللـَّهُمَّ اِنَّهُ سِـرُّكَ الْجـَامِـعُ الدَّالُّ عَلَـيْكَ

“Allah Teâlâ’m, muhakkak ki O Sana delâlet eden en câmi[14] sırrındır.”

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Allah Teâlâ’nın zât ve sıfat mazharı olduğu gibi sırrı ve ayn’da (kendisiylede) zuhurudur.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin sureti Rahman’ın sureti olduğundan Allah Teâlâ’nın zâtına uygun İsm-i Âzam’ıdır. Bu nedenle Rahman da zahirde onunla bilinebilmiştir.

وَ حِجَابـُكَ اْلأَعْـظَمُ الْقۤــائِــمُ لَـكَ بَيـْـنَ  يَدَيـْكَ

“Huzurunda durabilen en büyük perdedârındır.”

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem vücub ve imkân âlemi (soyut ve somut âlem) arasındaki en büyük perde berzahtır. O zahirdeki suretinde beşer gibi görünmüştür. Hakikatte ise Hakk olan mutlak vücudun kendisidir. Onun için  her iki âlem arasında yani şehâdet (maddî) âlem ile ruhlar âlemi arasındaki zuhura perde olmuştur. Ruhlar âlemindeki gizlenişin ve zuhura çıkışı şiddetli ve çok olduğundan perdelenmenin de büyük olması gerektiğini anlayabilirsin.

اَللـَّهُمَّ الـــْحِـقْنِى بِنَسَبِـِه

“Allah Teâlâ’m, beni O´nun soyuna ilhâk eyle,”

Burada kast edilen mana Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin zâhir yaratılışındaki kemallere bizi uygun (olmayı bize nasip) kıl demektir.

وَ حَقِّـــقْنـِى بِحَسَبـِهِ

“O´nun sahip olduğu şerefe beni layık kıl.

Burada kast edilen mana Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin batınî yaratılışındaki asıl zâtının hakikatlerin kemallerine bizi uygun (olmayı bize nasip) kıl demektir.

Nesep (soy) insanın ana-baba cihetinden, hasep (kişisel özellikler, nitelikler) getirdiği vasıflardır.

وَ عَــرِّفـــْنِى اِيـَّاهُ مَعْرِفــَةً اَسْلَمُ بِــهاَمِنْ مَــوَارِدِ الْجَهـْلِ

“Allah Teâlâ’m, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimizi bana öyle tanıt ki,  bununla cehalet kanallarından kurtulup selâmet bulayım.”

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemi nasıl bilmem gerekiyorsa bana öyle tanıtmanı istiyorum, demektir.

وَ اَكْــرَعُ بِــهَامِنْ مَــوَارِدِ الْـفَـضـْلِ

“Bu marifetle fazilet pınarlarından kana kana içeyim.”

كـرع  Suyu el ve kap kullanmadan yerinden ağızla içmek demektir.

Şeksiz ve keyfiyetsiz olarak fazilet pınarının ve Marifet (ilmi)nin sahibi Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemdir. Çünkü Onunla mutlak vücudun hazinelerine ulaşmak, Vacid’e (Allah Teâlâ’ya) mevcudun (yaratılmışların) yönelme  kabiliyeti olmuştur.

وَ اَحْمـِلْنـِى عَلَى سَبـِيلِـهِ اِلىَ حَضْرَتـكَ  حَمْـلاً مَحْفــُوفـًا بِنُـصْرَتـِكَ

“Allah Teâlâ’m, bana Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimizin yolu üzerinde, yardımınla kuşatılmış olarak huzuruna giden yolda da yardım et.”

Yani Allah Teâlâ’m, sana olan seyr-i sülûkte ve kavuşmamda, yardımınınla Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme karşı kemal tevazu ile yapmayı bana nasip kılmanı istiyorum demektir. Çünkü sülûkte Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin kademi (yardım ve usûlü)ne muhtaç olmadan hiçbir kimse Allah Teâlâ’ya kavuşamamıştır.

وَ اقْــذِفْ بِى عَلىَ الْـبـَاطِلِ فَـاَدْمـَغَـهُ

“Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz ile beni batılın tepesine öyle indir ki, beynini dağıtayım.”

Huzura kavuşma kabiliyetine ulaşıp, nefsin elinden kurtulup fenâ makamına  ulaşınca mevhum, batıl salt yokluk olan varlığın üzerine atılarak başını yarmaktır. Bu şekilde nefs, nefsin perdelerinden kurtulur.

وَ زُجَّ بِى فِى بِحـَارِ اْلأَحَـدِيــَّةِ

“Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz ile beni ehâdiyyet [15] deryalarına at.”

Masivadan kurtulup, çokluk (âleminden) çıkarak sırf muhabbet olan ehâdiyyet deryasına beni daldırmanı, istiyorum demektir.

وَ اَنـــْشُلـــْنِى مِنْ اَوْحـَالِ الــتَّــوْحـِيـدِ

“Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz ile beni tevhidin hallerinden süratle geçir.”

Beni tevhidin tehlikeli durumlarından geçir, demektir. Birisi eğer Vahidi (Allah Teâlâ’yı) birliğini tek başına bulmaya çalışırsa tevhidin kaygan zemininde ayakları kayar. Onun için bu yolda mürşid gereklidir.

وَ اَغْــرِقْــنِى فِى عَيـْنِ بَحْــرِ الْوَحــْدَةِ

“Allah Teâlâ’m, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz ile beni vahdet (birlik) denizinin kaynağına gark et.”

Varlıkta Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemden başkasını görmeyeyim.

 

حَتىَّ لاَ اَرَى  وَ لاَاَسْمَعَ  وَ لاَ اَجِدَ وَ لاَاُحِسَّ  اِلاَّ بِـهَا

 

“Öyle ki, sadece O´nunla göreyim, O´nunla işiteyim, O´nunla bulayım, O´nunla hissedeyim.”

Vahdet deryasına dalınması; Gören gözü ve işiten kulağı ona mahsus olması ile kurb-u nevâfil e, hisler ve ve kendini kaybederek “be­nimle görür, benimle işi­tir,..” ile de kurb-u ferâiz e işaret edilmiştir. [16]

وَ اجْـعَلِ اللـَّهُمَّ الْحِـجَابَ اْلأَعْظََـمَ  حَيَاةَ رُوحِى

“Allah Teâlâ’m, en büyük perdedâr[17] olan Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem  Efendimizi ruhumun hayatı kıl.”

Bilindiği üzere bütün ruhların hayatı (kaynağı) ve bütün fetihler akışı Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemdir.

وَ رُوحَـهُ سِـرَّ حَقِــيقَـتِى

“Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimizin ruhunu hakîkatimin sırrı eyle.”

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin ruhu bütün hakikatleri toplayan ehâdiyyet hakikatinin sırrıdır.

وَ حَقِـيـقَـتَهُ جَامِـعَ عَوَالِمـِى

“Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem  Efendimizin hakîkâtini âlemleri kaplayıcı (kuşatan) kıl.”

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin hakikati âlemleri kuşatıcıdır.

Âlemleri kuşatmak ne demektir sorusunun cevabı bütün âlemleri toplayan Hakikati Muhammediye’dir.

İnâyet (lütuf), kabiliyetler ve işlerim Allah Teâlâ ile değil midir?, diye sorarsan; bütün sonuçlara kavuşmak Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin hakikati ile mümkündür, deriz. [18]

بِتَــحْقِــيقِ الـــْحَـقِّ اْلأَوَّلِ

“Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz ilk hakkın[19] hakîkâtidir.”

بِ harfinin işaretiyle gizlilikteki cemden zuhura çıkışta ilk sabit (olan hüviyet) tir. Allah Teâlâ’nın buyurduğu gibi; هُوَ اْلاَوَّلُ  وَاْلاَخِرُ وَالظَّاهِرُ وَالْبَاطِنُ “O, evveldir ve ahirdir ve zahirdir ve batındır[20]

Çünkü “الـــْحَـقِّ اْلأَوَّل ilk Hakk” aynı zamanda âhirdir, “son Hakk” aynı zamanda zâtında evveldir.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem bütün zıt şeyleri aynı anda toplayandır. Âlemdeki bütün hakikatler neticede Ondan razı olmuştur. Yani Evvelde zahir olan ve gizlenen şeylerin yaratılışı zât-ı baht olan Hakk’ın hakikatiyle Hakikati Muhammediye’dedir. Âhirde yaratılması ise büyük varlığının Hakk hakikatiyledir. Büyük varlık Allah Teâlâ’nın sırrı ve zuhuruna layık olması ile nurun ona bağlı olarak çıkan Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemdir.

ياَاَوَّلُ ياَآخِـرُ ياَظَاهـِرُ  ياَبَاطِـنُ

“O evveli ve aynı anda sonu olmayan, zâtı açık ve aynı anda gizli olandır.”

Bu ilâhî isimler içinde dört nispeti toplayan ve birbirleri ve özellikleriyle peş peşe gelenlerdir.[21]

Soru: Bu isimler Mutlak büyük vücud için söylenip ve başkası için olmayan tevhiddir, denilmektedir. (Başkası için nasıl söylenebilir.)

(Bu isimlerinde) Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme karşılık olarak toplanarak zuhura gelmesi (ve söylenilmesi) , Muhammedî yaratılışın zahir ve batında, evvel, âhir içinde oluşan şeyleri varlık elbisesine büründürmesindendir.

Hakk’ı evvel olanın her şeyin isteğini büyük vücuddan istemesinin (yaratmasının) hakikati(ndeki mana), varlığı en yüksek ve evvel kalem olan Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin ezel ve ebedteki istemesi ve istenilmesi vasıtasıyladır, demektir. [22]

اِسْمَـعْ نِـدَائِى بِمـاسَمِعْـتَ بِـهِ نِدَاءَ عَـبْـدِكَ زَكَــرِيـَّاعَلَيــْهِ السَّلاَمُ

“Allah Teâlâ’m, Kulun Zekeriyyâ aleyhisselâmın nidâsını işittiğin gibi benim nidâmı da işit.”[23]

Burada diğer enbiya aleyhimüsselâm değilde Zekeriyya aleyhisselâma zikredilmesi, onun gizli zikir ve rûhu sırra vakıf olmasıdır. “Rabb´ine gizlice bir dua ile duada niyazda bulunmuştu.” Âyetinde Allah Teâlâ’nın razı olduğu gizli zikrine işaret edilmiştir. Buna göre işaret edilen gizli zikrin ehemmiyetini anlamalısın.

Uyarı:

Gizli zikir hakikati ile Vücud-u âzam doğru ve sıhhatlı tevhid edilir. Nispetlerin ve oluşan şeylerin benzemeden ve aynısı olamadan zuhuru olunca batına benzerliği için teveccüh edildiğinde هُو هُو (Hû,Hû) (O, O) dur, başka değildir, elleri birbirine bağlarsın.[24] Bu Hakk ehli tarafından saklanılmış sırdır.[25]

وَ انْصُــرْنىِ بِكَ لَكَ

“Allah Teâlâ’m, Sen´in yoluna, Sen´inle yardım et.”

Senin isimlerinin sıfatlarına karşılık gelen müşahedeye kavuştuğumda zuhurunun şiddeti ile oluşan perdelerin kayıtlarının cezbesinden kurtulmak için rahmetin ile bana yardım et.

وَ اَيــِّدْنِى بِكَ لَكَ

“Allah Teâlâ’m, Sana gelmek için, Sen´inle destek istiyorum.”

Senin zuhurun ve tecelline dayanmak için gerekli yardım güç ve kuvvette ancak Sendendir.

وَ اجْـمَعْ بَـيْـنِى وَ بَيـْنَـكَ

Üç defa okunur.

“Allah Teâlâ’m, benimle Sen´in aranı birleştir.”

Aramızdaki ikiliği kaldır ki, nefsimde Seni ayrılık ve şirke düşmeden görüp bulayım. Buradaki cemin manası mahv ve ayrılığı kaldırmadır. Bu makamda bir şey kalmayınca sonuçta cem iktiza etmektedir.

وَ حُـلْ بَـيْنـِى وَ بَـيْــنَ غَـيْرِكَ

Üç defa okunur.

“Allah Teâlâ’m, Benimle Sen’den başkalarının arasına girip imha (yok) et.”

Salt tevhid için mecburi sanılan aykırı yaratılmışların yok olması gerekir.

اللهُ اللهُ اللهُ

“Allah, Allah, Allah”

Üç defa okunur.

Üç defa söylenmesi zât, sıfat ve fiillere işâret içindir. Bu suretle gizli zikir de âşikar (cehri) edilmiş oldu.

اِنَّ الَّـذِى فَرَضَ عَلَــيْكَ الْقُــرْآنَ لَــرَادُكَ اِلىَ مَعـَادٍ

Üç defa okunur.

“Muhakkak ki, Kur´ân-ı Kerim´i [okumayı, tebliğ etmeyi ve ona uymayı] Sana farz kılan Rabb´in elbette Sen´i dönülecek yere, döndürecektir.”[26]

Burada zât, sıfat ve ef´âl ile fenâya kavuşmak ve fenâdan sonra Hakk´la bekâ’ya işaret vardır. Bu şekilde (makamlar) tamam olur.

َربَّناَ آتِناَ ِمنْ َلدُنْكَ رَحََْمَة ً وَ هَىِّءْ لَناَِمنْ اَمِْرناَرَشَدًا

Üç defa okunur.

“Ey Rabb´imiz, tarafından bize rahmet ihsân eyle, işimizden kurtuluş yolu hazırla.” [27]

Bu dua ve salât bütün cem makamlarını ve dünya ve ahiretteki bütün hayırları toplamıştır.

Senin için bu şerhten muradımızda (bu bahsedilenlere) kavuşmandır. [28]

وَالْحَمْدُ للهِ  اَوَّلاً  وآخِرًا

وصَلَّى اللهُ عَلىَ سَيِّدنَا مُحَمَّدٍ وَ آلِهِ  و صَحْبِهِ وّ سلِّم


[1] 297.7 – Osman Ergin Yazmaları – 000542/07; OE_Yz_000268/02; OE_Yz_000702/25 Atatürk Kütüphanesi-İstanbul

[2] Mealler tarafımızdan yapılmıştır. Orijinal nüshada yoktur.

[3] “Sen olmasaydın, Sen olmasaydın âlemleri yaratmazdım” hadisi şerifine işaret edilmektedir.

[4] Nur, 35

[5] Tâhâ, 114

[6] O´nun hakkında,وكـان فضـل الله عليـك عظيما “Allah (cc)´ın lütfu senin üzerine pek büyük olmuştur.” (Nisâ 113) buyruldu.

[7] Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdu ki; مَنْ رَآنِى فَقَدْ رَأى الحَقَّ  “Beni gören Hakk’ı görmüştür” Buhârî’de gelen bu hadiste: “Rüyada beni gören hakkı (gerçeği) görmüştür.”

Buhari,Tabir, 10; Müslim, Rüya, 11; İbn-i Hanbel, III/55; V/356; Heysemî, Mecmau’z zevâid, VII/181; Tebrizî, Mişkâtül-mesâbih, 461; Beyhakî, Delâilü’n-nübüvve,VII/45; Tirmizî, Şemail, 210. Nevevî bu hadisi:

“Kişi Allah Resulünü gerek bilinen sıfatı üzere gerekse bundan başka bir sıfatta görsün gerçekten kendisini görmüştür diye tefsir eder. “ Nitekim Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz Hazretleri “Beni gören Hakk’ı görür” buyurdu. Zîrâ Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ‘Allah’ ism-i câmi’inin mazharıdır. Ve Allah ismi, bütün esmâ-i ilâhiyyeyi cami’ olunca insân-ı kâmil dahi cemî’-i esmâ-i ilâhiyyenin mazharı düşer.

[8] Necip Fazıl Kısakürek derdi ki; “Biz Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemi öyle sever ve meth ederiz ki, bir Allah demeyiz.”

[9] Sabık: Geçen, önceki, eski

[10] Lahık: Yetişen, ulaşan, erişen.

[11] İmam-ı Bûsirî, rüyasında Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimizi görmüş ve kasideyi huzurunda okumuştur. Ancak bu beytin ikinci mısrasına gelince duraklamış, Resûl-i Ekrem Efendimiz “Oku” de­yince, “Bu mısrayı hatırlayamadım” demiştir. Bunun üzerine Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz “Ve ennehu hayru halki’llahi kullihimi” şeklinde işaret buyur­muşlardır. Dolayısıyla beytin ikinci mısrası, Allah Resulünün manevî ifa­desini ihtiva etmektedir.

[12] Varlığı vasıtaya muhtaç mahlûklar.

[13] Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem

[14]Her şeyi toplayan, derleyen, bütün yaratıkları huzurunda toplayan.

[15] Ehâdiyyet: Allah Teâlâ’nın her bir şeyde kendine ait birlik tecellisi. Bir olmak;  fakat sayıdan olmayan birlik.

Vâhidiyyet: Allah Teâlâ’nın bütün eşyada birden birlik tecellisidir. Bilindiği üzere ehâdiyyet zât-a, vâhidiyyet sıfatadır.

Ehâdiyyet, Zâtın tecellisinden ibarettir. Bu tecellide isimlerin, sıfatların ve bunların müessirlerinden olan hiçbir şeyin zuhuru yoktur. Çünkü ehâdiyyet, Hakk ve halkın itibarlarından sıyrılmış olarak tecelli eden sırf zâtın ismidir. Tecellilerin en ulvîsidir. Mahlukun bununla vasıflanması mümkün değildir.

Vâhidiyyet, zâtın mazharıdır ve sıfatların ayrılığını toplayarak zuhur eder.

Bilmek lazımdır ki; Ehâdiyyet, vâhidiyyet ve ulûhiyyet arasındaki farklar şöyledir.

Ehâdiyyette isim ve sıfatlara dair hiçbir şey zâhir olmaz. Sırf zattan ibarettir.

Vâhidiyyet isim ve sıfatlar, müessirleri ile beraber zâhir olur. Bu zâhir oluş yine zâtın hükmü iledir. Yoksa zattan ayrılma demek değildir. Bu bakımdan sıfatların her biri diğerinin aynıdır.

Ulûhiyyette isim ve sıfatların her biri kabiliyet ve istihkâk hükmü ile zâhir olur. Ulûhiyyet tecellisi, bütün tecellilerin hükümlerine şamildir. Zirâ ulûhiyyet, her haklıya hakkını verme tecellisidir.

[16] “Her kim benim veli kullarımdan birisine düşmanlık ederse ben ona harp açarım. Kulum kendisine farz kıldığım şeylerden daha sevimli bir şeyle bana yaklaşmamıştır. Kulum bana devamlı nafile ibadetleri ile yaklaşır. Bunun sonucunda ben onu severim. Bir kere onu sevdim mi ben onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli ve yürüyen ayağı olurum. Eğer benden bir şey isterse onu veririm. Bana sığınır­sa muhakkak onu korurum.” (Buhârî. Rekaik, 38; İbn. Mâce. Fiten. 16.38)

KURB: Arapça, yakınlık anlamındadır. Kelime ezelde, yani ruhlar âleminde, Allah Teâlâ ile kul arasında geçen ahde uymayı ifade eden, bir tabirdir. Kulun Hakk’a yakın olması, müşahede ve mûkâşefe iledir. Allah Teâlâ’dan gayrisiyle de Allah Teâlâ’dan uzak olur.

İki türlü kurb vardır.

1- Nafilelerle olan kurb: Beşerî sıfatların sona erişi ve beşer üzerinde Allah Teâlâ’nın sıfatlarının zuhuru. Bu durumda beşer, uzaktakileri duyar ve görür hâle gelir. Buna, beşerî sıfatların, Allah’ın sıfatlarında fani olması da denir. İşte bu, nafileler ile elde edilen kurbdur.

2- Farzlarla olan kurb: Kulun, nefsi de dahil olmak üzere, her şeyin şuurundan tamamen fâni olmasıdır. Artık onun nazarında, Hakk’ın vücûdundan gayri, hiçbir şey kalmaz. Bu, farzların semeresi olarak ortaya çıkan fena halidir. Özet olarak ifade etmek gerekirse; kurb, Allah’a itaat ve kullukla elde edilir. Kurb, Kâbe kavseynin hakikatına da denir.

[17] Sırları örtme ve gizleme işi ile uğraşan kişi, perdelerin kumandanı.

[18] Âlemlerden murat seyreden âlemlerdir. Bunlar 360 bin âlemdir. Gayb ve şehâdet âlemlerinde inen ve çıkan mertebeler çoktur. Bütün âlemlerde Hakîkâti Muhammediye´yi müşâhede etmek suretiyle devir etmek büyük bir rütbedir.

[19] Allah Teâlâ’nın ferdiyyetine (birliğine) işaret eder. Bu Allah Teâlâ’nın ilk yaratılıştaki hüviyetidir. (yalnız başına kendisiyle olduğu hal) Buna الـــْحَـقِّ اْلأَوَّل denmiştir. Mertebeler ve tecelliyatlar bunun açılımlarıdır.

[20] Hadid, 3

[21] Bu dört isim ilâhî isimlerin Ümmühât-ı Esmâ´sıdır. (isimlerin anaları).

[22] Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm ve ala âlihî) için ise bu konuda aynı müteâlayı yaparken ilâhlık vasfı dışında hepsi gerçektir. Âlemler, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz olmadan hiçbir şekilde ifade ve hayat bulamaz. Sultanın huzurunda vezirinden başka kimse konuşamazsa Allah (cc)´ın huzurunda nebiler ve melekler dahil olmak şartı ile kimse konuşmak şöyle dursun, huzûra çıkmak dahi mümkün olmadığı gibi varlığı hesaba dahi katılmaz. Bu gerçekten Onun varlığının evveli, sonu, zâhiri ve bâtını için açıklama yapmak mümkün değildir.

[23] “O vakit ki, Rabb´ine gizlice bir dua ile duada niyazda bulunmuştu. Demişti ki: Yârabbi!. Muhakkak benim kemiklerim zayıfladı, başımın tüyü de tutuştu (beyazladı), Sana ne dua ettim ise mahrum kalmadım. Ben arkamdan takip edecek akrabamdan korkmaktayım. Eşim de kısırdır. Artık bana Sen kendi tarafından bir oğlu bağışla. Hem bana vâris olsun hem de Yakub hanedanına vâris olsun. Onu katında rızaya mazhar buyur. Ey Zekeriya!. Seni bir oğul ile müjdeleriz ki, adı Yahya’dır. Onun için evvelce kimseyi bir adaş kılmadık. Dedi ki: Yârabbi!. Bana nereden bir oğul olabilir?. Eşim ise kısır olmuştur. Ben de ihtiyarlıktan son yaşa yetişmiş oldum. Buyurdu ki: Öyledir. O bana kolaydır ve muhakkak ki, ben seni bundan evvel yaratmıştım, halbuki, sen hiçbir şey değildin. (3-9Meryem  sûresi)”

[24] Elerin kenetlenmesi birbirlerinden ayrılmayışı demektir.

[25] Burada gizli zikrin üstünlüğü ve dua ederken gizli olarak istenilmenin hakikati açığa çıkmıştır. Zekeriyya aleyhisselâm  Allah Teâlâ’ya gizli bir sesle dua etmesi  büyüklerin huzurunda olanın sesinin yüksek çıkmadığı içindir. Nidâ dua etmek makamındadır. Buradaki duada insanların yaşantısında olmayacak bir isteğin, olabilirliği vardır.  Bu salavât-ı şerîfe ile dua eden Allah Teâlâ’nın rızasına muhâlif bir şey istemiyorsa, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemi vesile ederek isteğine kavuşacaktır. Yine bu salavât-ı şerîfeye devam edenlerin lafzen dua etmese bile gönülden murat ettikleri isteklerin muhakkak olacağı açıklanmıştır. Gönül istekleri ise Allah Teâlâ katında geçerli isteklerdir.

[26] Kasas, 85

[27] Kehf, 10

[28] Hata ve kusurlar şahsıma aittir. Tercümenin bittiği tarih 14.10.2010

KÜÇÜK SUYUN BÜYÜK MACERASI


Ben küçük bir suyum.

Sert kayanın içinden çıkarken çektiğim acılar, benim ileriye dönük ne kadar heyecan dolu bir hayatımın olacağının da haberlerini veriyor olsa da, şeker bile benim tatlılığımı kendine örnek alıyordu.

Ne oldu bana ki, üstüme üşüşen tozlar, pis şeyler, içimde bulanıklığımı artırıp, kendimden dahi beni tiksindirtmeye başladı.

Bu kirli halimden usandım.

Eski halimi bulmak için başvurmadığım çare ve yer kalmamıştı. Başımı taşlardan taşlara vuruyor, bir türlü kendime gelemiyordum. Arada birde başka sular içime karışınca, büsbütün daha iğrenç, bakıldığında korkunç, içildiğinde zehir gibi acı olan bir su olmuştum.

Her gün “ne olur kurtarın beni”  diye bu içine düştüğüm halden kurtulmak için etrafıma seslensem de, kimse bana ne yaklaşmak istiyor, ne de ilgileniyordu. Birde çaresizlik içinde çoğalıp büyümüşüm. Aslında sevinilecek bir şey gibi görünse de sonuçta büyük bir su olmuştum ve kendimi kontrol edemez hale de gelmiştim.

Sorunlarım işte bu büyümeden sonra başlamıştı.

Bir gün başımda seçilmiş iki insan oturmuş, okyanuslardan bahsederek konuşuyorlardı. Ben dediklerini yeni duymuş ve sanki sarhoş olmuştum. Okyanus varmış ve benim gibi bir su imiş, fakat daha büyük bir su…

O an karar verdim, kurtuluş çaremi belki orada bulurum diye. Okyanusa kavuşma yolculuğuma başladım.

Yolculuk…

Yolculuk, aslında öyle göründüğü gibi kolay bir şey değildir. Başına bin bir türlü hal getirir.

Ben suyum ya, en büyük sıkıntım üstümde dikilen güneş olmuştu.

Güneşi hiç sevemedim, beni de sürekli rahatsız etti. Bana her zaman,

“Gel yerlerde sürünüp ne duruyorsun, benim yanımda yer alan bulutlar gibi ol” diyordu. Hani düşünmüyor da değildim. Bulutların hali hiç imrenilmeyecek kadar kötü değildi. Fakat sonları yoktu. Çünkü bir zaman sonra, hayatım tekrar başa dönecek, eski halime tekrar dönüşün başlangıcı olacaktı.

 “Sen bana tekrar eski güzelliğimi geri vereceksin belki ama ben sonunda bu çileleri çeken su olmaktan kurtulmayacağım.”

“Benim için bu çok da iyi bir durum değil. Benim okyanusa ulaşmam, sana karşı güçlü olmamı da sağlayacaktır.” dedim ve yola koyuldum.

Yolculuğumda başımdan neler geçmedi ki; içimi ezen, yakan ve acı veren bütün duyguları en nihayetiyle yaşamıştım. Neticede cılızlaşmış bir su akıntısı haline gelerek okyanusa varabilmiştim. Çok sevinçliydim. Ancak önemli bir şey olmuştu. Olan şey beni benden almış, artık ben eski ben değildim. Küçük su diye bir şey kalmamıştı.

Bundan böyle okyanus vardı. Ne büyük okyanus. Küçük su kaybolmuş okyanus içinde yok olmuştu.

Ne olmuştu?

İyi bir şey mi?

Bunu bile diyemedim. Çünkü bende ne konuşacak, ne düşünecek ne de anlatacak bir varlık olmaktan ayrı bir hale düşürülmüştüm. 

Soruyorum;  “benim durumumu o zaman bana kim bildirecek?” , “hani kim var?”

Bu soruları soracak bir varlığım bile kalmadı. Öyle ya, bu sevdama, üzüleyim, sevineyim?

Ben içimdeki beni kurtarmak isterken, benliğimde kalmamıştı.

Olan ve olduran için söz nasıl söylenir.

Okyanus yerinde; küçük su ise, anılmayacak bir şey olarak kaybolup gitmişti…

İhramcızâde İsmail Hakkı

Mevlam bana ömür vermiş
Boşu boşuna boşu boşuna
Vücuduma bir can girmiş
Boşu boşuna boşu boşuna

Su akar deryaya varır
Deryadan mayi çıkarır
Gökyüzünde yağmur olur
Boşu boşuna boşu boşuna

İsa Meryem’e mi kaldı
Musa asadan ne buldu
Süleyman bir sultan oldu
Boşu boşuna boşu boşuna

Gahi gittim gahi geldim
Aradım kendimi buldum
Bir Mahzuni şerif oldum
Boşu boşuna boşu boşuna

Kaynak: Aşık Mahzuni Şerif

Erkeğin kadın hakkındaki düşünceleri


Düşünceler için genelleme yapılırsa şunları söyleyebiliriz.

[Kadın, kutsal kitaplardan başlayarak cennetten kovulma nedeni sayıldığından günahkâr olarak nitelendirilmiştir. Kadın erkeği baştan çıkartarak kendisiyle birlikte onu da felakete sürüklemiştir. O günden itibaren, suçu kadının kabullenmesi ve pişmanlık duygusuyla erkeğin egemenliği altına girmesi istenmektedir.][1]

[Erkekler akıl gerektiren işlerin kendilerine, duygusallığın da kadına ait olduğunu varsaymaktadırlar.][2]

[Bakımlı olmak ancak fazla göze batan, dişiliğini sergileyen şekilde kati­yen giyinmemesi, öyle fazlaca dişi görünmemesidir. Al­çakgönüllü olmak ve alçakgönüllü görünmesidir. Sü­rekli diğerlerini düşünmek, başkaları için uğraşmak, onları mutlu etmeye çalışmasıdır. Kendini düşünmek, kendi isteğini yerine getir­mek, kendine zaman ayırmamasıdır.][3]

[“Kadının ebediyeti zekâsında değil, rahmindedir.”][4]

[Erkekler eşlerine bağlı kalmalarının karşılığında onlardan ev işlerini iyi bir şekilde yürütmelerini ve kutsal bir görev olarak ailenin ve neslin devamı için çocuk doğurmalarını isterler]

Kadın çocuk doğurmakla kalmayıp, onun eğitimi ile ilgilenmeli, onu toplumsal kurallara ve dini yükümlülüklere göre yetiştirmelidir.

Kadına yalnızca doğurganlığı için önem veren erkeklerin bu düşüncelerini Virginia Woolf söyle dile getirmiştir:

“Artık çocuk istenmeyecek duruma gelinince, kadınlar tümüyle gerekli olmaktan çıkar.”[5] ] [6]

[Erkek, kadının içsel yapısından çok, fiziksel görünümünün ön plana çıkmasıyla, kadını bir biblo gibi algılamaktadır.

Erkek, kadın karşısında bir manzara veya bir tablodan etkilendiği gibi büyülenir, sadece kadını seyretmek bile ona büyük bir haz verir. Burada kadının görevi, sessiz duruşu ve kusursuz güzelliğiyle bir köle gibi efendisini mutlu etmektir.][7]

[Pek çok sorunun, sanıldığı gibi kişiye özgü bozukluk veya eksiklerden değil de, içinde bulunduğu sistemin kaçınılmaz beklenti ve koşullanmalarından kaynaklandığı görülmektedir. Temelde sistemler iktidarda olanlar tarafından kurgulanır. Tanımlar ve davranış kalıpları, iktidarda olanlar tarafından belirlenir ve sadece iktidarda olanların lehine uygun olarak yaşama geçer. Kişilik rolleri de, ataerkil sistem içinde erkek egemen bakış açısıyla kurgulanmış, hem erkeğin hem de kadının toplum içindeki rolleri yapılandırılmıştır.] [8]

[“Kadınlar erkekler tarafından olmak istedikleri gibi sevilselerdi bundan başka hiç bir şey istemezlerdi. Ancak bazı erkekler kötü davranıp; onları aptal gibi görür, onlarla alay eder, daha aşırı giderek onlara fahişe muamelesi yapıp, evlilikte hizmetçi gibi kullanırlar. Bazen erkek o kadar aşırı gider ki kadını sevmeyip, onlardan yararlanma, sömürme, bağlılık yasasıyla onları egemenlik altında tutmayı ister.”][9]

 

Erkeğin kadına meyli

Erkek kadına meyillidir. Bu konuda sınırlarını aşıp taciz etmekten kendini de alamaz. Günah olduğunu bildiği halde kendini bundan koruyamaması, erkeğin yetiştiği ortam ve kültürün etkisiyledir. Onun içindir ki, Allah Teâlâ hırsına egemen olamayacağını bildiğinden erkeğin çok evlilik yapma ruhsatının önünü açmıştır. Ancak bir kadın dört kadına bedel olursa erkek niçin çok evlenmek isteğini duysun ki; konuyu değerlendirirken bunu düşünmek gerekir. Açıklayıcı olarak şu hadiseyi örnekleyebiliriz:

[“….padişah yolu üzerinde kimseyi selamlamazdı. Mamafih Sultan Abdülmecid sık sık bu âdetten ayrılır, bilhassa Avrupalı kadınların hatırlarına bir istisna yapardı: Onları selamlamakla kalmaz; eğer onların bir sultana sunacak bir dilekçeleri varsa, onlara sorular sorar, memnuni­yetle konuşurdu.

Grand-dük Konstantin Mikolayeviç ve karısı grand-düşes İstanbul’a gel­diklerinde, onların mevcudiyetinden memnundu; grand-düke karşı canlı bir yakınlık ve grand-düşese karşı da derin bir hayranlık duydu. Onları sevindirmek için geçmişin âdetlerini ve eski önyargıları bir yana bırakarak onlarla aynı ma­sada yemek yedi ve onlarla araba gezintisi yaptı. Prenses hassaten üzerinde öyle canlı bir izlenim bıraktı ki durmadan şöyle diyordu:

“Böyle gönül alıcı olduktan sonra Hıristiyanların tek kadınla yetindiklerine şaşmamalı. Haremimdeki güzel kuşları memnuniyetle salıverirdim. Hiç bir şey bizi haremlerimizin etkisi kadar ruhça ve yürekçe yaşamamızı engellemiyor. Buna ne halife, ne sultan çare bu­lamaz, zira taassup üzerimize gözünü dikmiş, eski adetler bizi bağlamış. İrade­mizin karşısına, bundan kurtulmamızı önlemek için gerekirse cinayetle çıkar­lar.”] [10]

İslam erkeğin bu taşkınlığını bildiği için çok evliliğin önünü açık tutmuştur. Eğer bu kapı kapalı tutulsa idi nevrozlu insanların sayısı arttığı gibi, sosyal hayatta sorunlar halkası genişlerdi. Kanunlarla kadınlara, erkeklerin bu zafiyetlerini bilip engelleme ruhsatı geniş bir biçimde verilmiştir.[11]

Toplumun açmazlarını çözmek için kanunlar karşılıklı rıza ile gayri meşru ilişkiye izin vermektedirler fakat bu da sağlıksız sonuçlar doğurmaktadır.

Şahsiyetin cinsellik üzerine kurulması da ayrı bir sorundur. Cinselliğin bu derece de ön plana çıkmasının sebeplerini araştırdığımızda çok değişik sonuçlarla karşılaşmaktayız. Bunların başında ekonomik yetersizlikler nedeniyle yükselen evlenme yaşlarının kişilerin olgunlaşmalarını geciktirerek kimlik bunalımlarına sebep olmasını gösterebiliriz. Bu durum ise en çok erkek üzerinde etkilidir. Kadın erkeğin saldırgan duygularını kontrol edebildiğinde, huzurlu bir hayata vesile olarak, eşinin sürekli desteğini kazanır.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin genellikle evlenemeyen erkeklere nasihat etmesi, oruç tavsiyeleri bu nedenledir.

Çünkü zina kriterlerini kanunlardan çok din, kültür, toplumun yapısı ve bireysel olarak ele aldığımızda büyük çıkmazlarının olduğunu görürüz. Daha geniş alanı kapsadığı için gayrı meşru ilişkiler zinadan daha tehlikeli bir durum arz etmektedirler

Zengin ve refah seviyesi ileri topluluklarda son zamanlarda gayrı meşru ilişkiler kadın ve erkeklerde eşit oranda olmak üzere artış göstermiştir.


Erkeğin en büyük desteği ancak kadındır

Hayatın vazgeçilmezi kadındır. Kadın olmadığı zaman erkek kendini yalnız hisseder ve güçlü fiziği dahi ona yeterli olmaz. Onun için erkek hayatında güç bulmak istiyorsa bir kadına ihtiyacı vardır. Ancak kadın bu yüceliğini kıskançlık ve hased ile yıpratır ve o yüceliği elinden kaybeder. Güzel örnek olan Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem başarısı ve kuvvetini Hz. Hadice radiyallâhü anhadan aldığını sürekli tefekkür ve tezekkür ederdi. O kadar zikrederdi ki diğer hanımları Efendimizin bu haline tahammül edemezlerdi. Bu sebeple erkeğini seven kadın, onu yüceltirse tarihte onları anmaktan geri kalmaz.

[Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Kırk yaşına gelince ara sıra inzivaya çekildiği Hira dağına sık sık gitmeye başlamış ve gittikçe hoşuna gi­den bu ruhî inziva sırasında büyük hakikate yaklaştığını, kâinatın o muazzam sırını keşfeder gibi olduğunu hissetmişti.

Hazreti Hadice radiyallâhü anha, onu ara sıra kendisinden uzaklaş­tıran bu inzivalara canı sıkılmıyordu. Diğer mütecessis ve ukalâ kadınlar gibi başına dikilip konuşmalarıyla ve hareketleriyle düşüncelerinden ayırıp, huzurunu kaçırmıyordu. Bilâkis evde bulunduğu sırada elinden gel­diği kadar muhtaç olduğu sükûnet ve riayeti sağlıyordu.

Hirâ’ya gidince de onu uzaktan takip ediyor, onu hiçbir surette rahatsız etmeden her ihtimale karşı ken­disini korumak maksadıyla adamlarından birini gönde­riyordu.

Böylece zemin, beklenen risâleti telâkki etmek için hazırlanmış gibi idi. Lâkin — bu hazırlığa rağmen — hâdise çoktan beri “Nebiyyi muntazar” yani bekleni­len rasül bahsiyle çalkalanan o âlemi sarstı. Kâbe’deki putların mevcudiyetine razı olmayan kendi kavmi­nin bu dalâlet içinde kalmayacağına bir lâhza şüphe et­memiş olan beklenen rasül, Hazreti Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem da­hi sarsıldı.

“Hira” mağarasında ilâhi vahiy gelir gelmez Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, fecrin alaca karanlığında evine koştu. Ren­gi değişmiş, bütün vücudu korkudan titremekte idi. Zev­cesinin hücresine girince kendini emniyette hissetti. Şa­hit olduğu hâdiseyi titrek bir sesle Hz. Hadice’ye anlattı. Acaba rüyada mı sayıklıyor? Yahut çıldırdı mı?

Hz. Muhammed’in manzarası, Hz. Hadice’nin kalbindeki en derin annelik duygularını uyandırdı. Kocası­nı bağrına basarak itimad ve iman dolu bir sesle dedi ki:

“Ey, Ebulkasım, Allah Teâlâ bizi gözetir. Bu müj­deye sevin ve sebat et. Amcaoğlu, Hadice’nin canını elin­de tutanın hakkı için ben senin ümmetin nebisi olduğunu ümit ediyorum. Allah seni asla utandırmayacak­tır. Sen ailene bağlısın, doğru sözlüsün, misafiri tutar ve ağırlarsın, felâketlere karşı yardımcısın”.

Hazret-i Muhammed’in korkusu yok olmuş, yüzü parlamıştı.

O, ne bir kâhindir, ne de kendisine cinler çarpmıştır. İşte Hz. Hadice’nin şefkatli tatlı sesi, sabahın ışıklarıyla beraber kalbine akıyor, onu itimat, emniyet ve sükûnla dolduruyordu.

Hz. Hadice radiyallâhü anha, bir annenin yegâne evlâdına yaptığı gi­bi ninni söyler gibi tatlı sesiyle yatağının etrafına güzel pembe rüyalar serpiyor, sakin ve rahat bir uykuya dalın­ca gözlerini bir an üzerinde tutuyor, sevgi ve tazim dolu kalbi çarparak, yavaşça hücreden çıkıyor, kapıya varın­ca tenha sokağa fırlayarak amcasının oğlu Varaka Bin Nevfel‘in yanına koşuyor.

Mekke, henüz sabah mahmurluğundadır. Ortalık aydınlığa ve hayata açılmağa hazırlanıyor.

İhtiyar Varaka, Hadice’nin sözlerini duyunca titre­di. Bitkin, dermansız vücudunu bir canlılık kapladı. Sil­le inerek coşkunlukla konuşmağa başladı:

“Varakanın canını elinde tutanın hakkı için, eğer bana hakikati söyledinse, ey Hadice, Muhammed’e ge­len daha evvel Musa ve İsa’ya gelmiş olan vahyi ilâhi­dir. Muhakkak ki, o bu ümmetin rasülüdür, ona söyle, sebat etsin.”

Hz. Hadice, ihtiyarın daha fazla konuşmasını bekleme­den ve sözlerinin bir kelimesini tekrar ettirmeden müj­deyi hemen kocasına ulaştırmak için evine koştu. Fakat Hz. Muhammed’i bıraktığı gibi uykuda buldu. Uyandı­rıp uykusunu bozmaktansa, başının ucunda oturup bek­lemeyi tercih etti.

Aradan çok zaman geçmeden Hazret-i Muhammed yatağında çırpınmağa, nefesi ağırlaşmağa, alnından su gibi ter akmağa başladı. Bu hali epeyce sürdü. Görün­meyen bir muhatabı dinliyor gibi hali vardı.

Sonra kendisine verilmiş bir dersi tekrar eder gibi: “Ya – Eyyühel Muddesir…” süresini sonuna kadar okudu.

Hz. Hadice, onu kolları arasına alarak Varaka Bin Nevfel’den işittiklerini nakletti. Hz. Muhammed, minnet ve şükran ifade eden nazarlarla Hadice’ye uzunca baktık­tan sonra dönüp yatağına bir göz attı ve teessür içinde:

“Ey Hadice dedi. Uyku ve istirahat devri artık geçti. Cebrail Aleyhisselâm bana insanları hak dinine, Allah’a ibadete davet emrini getirdi, ama kimi davet edeceğim? Kim icabet edecek?”

Hz. Hadice, heyecan ve imanla haykırdı:

“Ben icabet edeceğim, ey Muhammed, herkesten, her insandan evvel beni davet et. İşte ben, sana inana­rak Müslüman oldum. Allah Teâlâ’nın rasülü olduğunu tasdik ediyor, inandığın Allah Teâlâ’ya inanıyorum.”

Büyük bir huzur ve rahatlık içinde onu tebrik etti. Sonra isteği üzerine Varaka’nın yanına gitti. Varaka, Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemi görür görmez haykırdı:

“Bana can veren Allah Teâlâ’ya yemin ederim ki sen bu
milletin nebisisin. Kavmin tarafından yalanlanacak, eziyet görecek, memleketinden çıkarılacaksın, onlara karşı savaşacaksın. O güne yetişsem Allah Teâlâ bilir onun uğrunda nasıl savaşacağım!”

Sonra başını ona yaklaştırdı. Hazret-i Muhammed de onu boynundan öptü.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem sordu:

“Beni yurdumdan çıkaracaklar mı?”

Varaka cevap verdi:

“Evet, senin gibi, bütün risâlet sahipleri düşmanlık görmüştür. Keşke o günde genç olsam… Keşke o gün sağ olsam…”

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, duyduklarından çok memnun olmuştu. Eşinin yanına endişesiz bir halde dâvası için mücadeleye kararlı olarak döndü.

Mücadele başlamıştı. Resulü Ekrem bu uğurda şim­diye kadar hiçbir kahramanın tarihinde eşi görülmemiş eziyet, baskı ve işkencelere mâruz kalmıştı.

Kureyş, dinlerinin aleyhinde bulunmasına, ecdat­larının zamanından beri taptıkları putlara hakaret edil­mesine tahammül edemiyorlar, en sert ve insafsız bir şekilde karşı koyuyorlardı.

Kocasına bağlı ve getirdiği hak dinine ilk inanan Hz. Hadice radiyallâhü anha bu çetin mücadelede onun yanında yer al­mış, elinden geldiği kadar yardımına koşmuştu.

Resulü Ekrem’in Kureyş’ten gördüğü eza ve cefa­dan mustarip olarak eve dönüşünde vefakâr eşi onu te­selli ediyor, maneviyatını yükseltiyordu.

Bu hal senelerce devam etmişti.

Kureyş müşrikleri, aldıkları bir kararla Haşim ve Abdülmuttalib oğullarını Mekke haricinde bulunan Ebu talip semtine sürülmüş, orada âdeta sürgün hayatı ge­çirmek zorunda bırakılmıştı.

Bu kararı ihtiva eden sahife Kâbe’ye müşrikleri Hazret-i Muhammed’in taraftarlarına ve yakınlarına karşı iktisadî abluka tatbik etmişler, onlarla her türlü münasebeti kesmişlerdi.

Resulü Ekrem, Mekke’den ayrılıp Ebu Talib semtine gidince Hz. Hadice radiyallâhü anha hiç tereddüt etmeden onunla bera­ber gitmiş, gençliğinin birçok tatlı hatıralarını sinesin­de toplayan çok sevdiği aile evini terk etmişti.

Yaşı bir hayli ilerleyen Hazret-i Hadice, kaybettiği evlâtlarının acısı üzerine başlarına gelen bu yeni felâket onu bir hayli yıpratmıştı.

Ebutalib’in semtinde Mekke’den uzakta üç sene kalmıştı. Bu ızdırap yılları içinde kocası Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ve arkadaşlarıyla beraber birçok sıkıntı ve alışamadığı mahrumiyetlere katlanmıştı.

Yaşı altmışı geçtiği halde, silâh, para ve sayı itiba­rı ile kendisinden üstün bir düşmanla mücadele eden: kocasının yanında bulunmak için sağlığından fedakâr­lık yaparak üstün bir gayret sarf ediyordu.

Kuvvetli bir imanın ve sarsılmayan bir azmin kar­şısında Kureyş’in muhasara, abluka ve boykotları bir başarısızlıkla neticelenmiş, Hz. Muhammed’in Mekke’­deki evine dönme zamanı gelmişti.

Hazret-i Hadice güçlükle ve üstün bir kuvvet sarfederek rahat döşeğine avdet eder etmez hastalanmıştı.

Yorgunluk, sürüldükleri yerde mâruz kaldıklara baskı, zulüm ve mahrumiyet altmış beş yaşındayken en son gücünü tüketmişti.

Yatağa düşen Hz. Hadice radiyallâhü anha son günlerini yaşıyordu artık. Nihayet gece gündüz başucundan ayrılmayan sev­gili eşi Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin kolları arasında ruhunu teslim etti…

Resulü Ekrem etrafına bakınca ona ilk inanan, dâ­vasında destek olan mübarek zevcesinin vefatından sonra evin bomboş ve kasvetli olduğunu, Mekke’nin onun göçmesinden sonra oturulacak bir yer olmaktan çıktı­ğını gördü:

Hz. Hadice’nin vefat ettiği ve “Hüzün Yılı” adı ve­rilen o senede Hz. Muhammed’in karşılaştığı müş­küller ve üzüntüler son haddini bulmuştu.

Öyle ki müşrik düşmanları, etrafını saran bu Hz. Hadice’nin vefatından sonra o zamana kadar İslâmiyet’i kabul edenler, Hz. Muhammed’in etrafında toplanmış, onu mal ve canları ile korumaya kararlı ol­duklarını belirtmişlerdi.

Hz. Hadice radiyallâhü anha vefat etiğinde, İslâmiyet davası bir hay­li yayılmış Mekke’nin sınırlarını aşmış, Hicaz’ın etra­fına hattâ deniz aşırı ülkelere kadar uzanmıştı.

Ve Muhammed’in evi de bir gün şu hâdiseye şahit olacaktır.               ,

Hz. Aişe radiyallâhü anha gençlik ve güzelliğine, kocası Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin sevgisine güveniyor. Fakat kendinden önce Hz. Muhammed’in kalbine girerek hayatının son anına kadar o kalbi kendine hasreden ve orada işgal ettiği yeri ölümünden sonra da muhafaza eyleyen Hadice’yi kıskanıyordu. Günün birinde Hâle — Hz. Hadice’nin kızkardeşi— ziyaret kastiyle Medine’ye geliyor. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin evinin içinde Hâle’nin —göçen sevgilisinin sesine ben­zeyen— sesini işiterek kalbi çarpıyor ve:

“Ey Allahım, bu Hâle’dir.”

Diye haykırıyor. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin halinden si­nirlenen Hz. Aişe kendine hâkim olamayarak:

“Uzun yılların yıprattığı Kureyşli bir kocakarıyı anıyorsun, hâlbuki Allah Teâlâ onun yerine daha iyisini ver­miştir.”

Diye, sitem edince mübarek çehresi değişen Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemden şu cevabı alıyor:

“Vallahi, Cenabı Hak, bana onun yerine daha iyisini vermedi. İnsanlar kâfirken o bana inandı, insan­lar beni yalanlarken o tasdik etti. İnsanlar beni her şeyden mahrum ederken, o servetiyle yardım etti. Ve Cenabı Hak, kadınlar arasında yalnız ondan bana evlâd ihsan etti.”

Ve bu sözler karşısında Hz. Aişe radiyallâhü anha iradesini zapt ederken kendi kendine hitap ediyor:

“Vallahi bir daha ondan bahsetmeyeceğim!”

Hâlbuki daha önce ondan sık sık bahsetmekten kendini alamıyordu. Bir gün de hep onun lâfını ettiği­ni görünce:

“Sanki dünyada Hadice’den başka kadın yok­muş!”

Dedi. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemde buna karşılık:

“Evet, o vardı, vardı ve ondan evlâdım da olmuştu”.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem her koyun kesişinden sonra yanındakilere:

“Hadice’nin arkadaşlarına da verin”.

Buyurduğunu duyan Hazret-i Aişe, bunun için da­rılır gibi olmuş. Bunun üzerine Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem de:

“Onun sevdiklerini ben de seviyorum” karşılı­ğını vermişti.

Mekke’nin fethedildiği gün oradan yol geçmesine rağmen Hazreti Hadice’yi unutmamış, bu ilk zevcesinin defnedildiği yakın bir yerde çadır kurup, oradan Mek­ke’nin fethini idare etmişti.

Hz. Hadice’den sonra İslâm dinine milyonlarca kadın girecektir. Fakat o, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin hayatında Allah Teâlâ tarafından en mühim role seçilen ve ilk Müslü­man kadın olarak kalacak ve —Müslüman olsun olma­sın— tarihçiler Hz. Hadice’nin o rolünü anacaktır. Nitekim Batılı tarihçi Badey şöyle diyor:

“Hadice’nin sevdiği için evlendiği erkeğe olan iti­madı, bugün yeryüzünde yaşayan insanlardan her yedi kişiden bir kişinin din olarak inandığı akidenin ilk mer­halelerine bir itimad havası katıyordu”.

Margol Youth ise, Hz. Muhammed’in nübüvvet ha­yatını, Hz. Hadice radiyallâhü anha ile karşılaştığı ve Hadice’nin kendisine elini takdir ederek uzattığı günle tarihini başlatıyor.

Nasıl ki aynı batılı tarihçi, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin Medine’ye hicretinin tarihini Hazret-i Hadice’nin top­rağa verildiğini ve Mekke’nin Hadice’siz kaldığı   günle tesbit ediyor.

Dermenghein ise, Hz. Hadice’nin saçı sakalı karışık, garip bakışlı ürkek bir halde Hirâ mağrasından gelen kocasının karşısındaki vaziyeti üzerinde duruyor, on­dan anlıyoruz ki Hadice’nin, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemi tek­rar sükûnet ve emniyete kavuşturmuş, bir sevgilinin hayırhahlığı[12], sadık bir zevcenin vefakârlığı, bir an annenin şefkatiyle göğsüne bastırmış ve Hazret-i Muhammed’i orada, kendini koruyucu bir annenin kucağında bul­muştu.

Aynı tarihçi, Hadice’nin vefatı hakkında şöyle di­yor:

“Hz. Hadice’nin vefatıyla Hazret-i Muhammed kendisine ilk inanan, kalbini huzur ve sükûnetle doldurmaktan bi­ran geri kalmayan, yaşadığı müddetçe onu zevcelerin sevgisiyle, annelerin şefkatiyle çevreleyen kadını kay­betmiş oldu.

Hz. Hadice, rasüllüğe vaat edilen kişinin hayatını doldurmak, o yetime bir anne, o kahramana bir ilham verici, o mücadeleciye bir sığınak, o Resülallaha itimat, emniyet ve huzur kaynağı olmak için mukadde­ratını hazırladığı yegâne kadındır”.][13]


Erkek olabilmenin verdiği sıkıntı

[Erkekler iç dünyasını keşfettikçe, erkekliğin dayandığı temel çelişkinin çeşitli görünümleriyle karşılaşılır; erkeğin cinsel kimliğinin temel taşı erkekçe değil kadınca arzulardır. (Yani kadınlaşmak ona korku verir.) Erkekler için her şey zordur. Dışarıdan bakıldığında çoğunlukla uzak anlaşılmaz görünürler. Ya da gürültücü ve sevimsiz olurlar.

Erkekleri kendini tanımaya başladığında ise her şey daha kötüye gider, savunmacı ve ulaşılması imkânsız olabilirler. Aslında, duyguları konusunda genelde açık olan kadınların aksine, başkalarına açılmak çoğu erkeğe son derece zor gelir. Ama bunu başardıklarında, dramatik, cesur ve şaşırtıcı ölçüde incinebilir bir iç benliği açığa vururlar.

Erkeklere sıkıntı veren nedenlerden birisi çoğu erkek hiç konuşmaz, yani önemli veya ilginç şeylerden konuşmaz. Bilinçal­tı felsefeleri "konuşmak ucuz bir şeydir, davranışlar daha fazla şey anlatır" olduğundan, çoğunlukla, nasıl araba kullanı­yorlarsa öyle başlarlar:

“Yolu sormak yerine, bir çıkmaz sokağa rastlayana, kaybolana ya da kaza yapana kadar yollarına devam ederler. O zaman bile, yardım istemekten kaçındıkları olur: arka koltuktaki sürücü bunu onların yerine yapabilir.”

Bazı erkekler depresyon, endişe, ilişki güçlükleri gibi kadınlarınkine benzer sorun ya da konulardan dolayı tedavi görmek is­terken, çok daha fazlası psikoterapiye yanaşmaz.

Erkekler işleriy­le ilgili bir kriz yaşamaktadır. İşten atılma, hatta işteki bir "yeni­den düzenleme" erkekler için sarsıcı bir deneyimdir. İşle ilgili kararlar almada zorluk çekme, pahalıya mal olan politi­ka çatışmalarına girme, şirketin baskı uygulaması, işinden sıkıl­ma veya işine olan tutkusunu kaybetme gibi.

Birçok erkeğin cinsel ya da cinsel olduğunu düşündüğü belirtiler yüzünden cinsel dürtü veya zorlanım en sık ortaya konan sorunlarıdır.][14]


“Erkeğin Unutulması” gerçeği

Aşağıdaki sorular erkek gerçeğinde sorunların ne kadar çok olduğunu da göstermektedir.

[Bugün kimi yazı ve eserde kadın hareketinden, kadın sorunundan her söz edilişinde, “erkeğin unutulması” olgusuyla karşılaşıyoruz. Kadın sorunu aynı zamanda erkek sorunudur.

Örneğin kimi yazı ve eserde değinilen “ataerkil[15] kültürün” acısını sadece kadınlar mı çekiyor?

Erkekler de aynı ızdırabı duyumsamıyorlar mı?

Erkekler de aynı derdin kurbanı değiller mi?

“Ataerkil kültür”ün acısını erkekler de çekmiyor mu?

Gelenek gereği dövmek, hatta “vurmak” zorunda kalan erkekler neyin kurbanı? “Ataerkil kültür”ün esiri sadece kadın mı?

Sevmediği erkekle evlenmek zorunda kalan kadınlarımızın sayısıyla, “Allanın emri, peygamberin kavliyle” eş seçen erkeklerimizin sayılarını karşılaştırdık mı?

Genelde dayak atan erkektir. Ama erkeğini döven kadın sayısından haberimiz var mı?

Kim kime “cehennem hayatı” yaşatıyor?[16]

Bu soruları cevaplamamız gerekiyor. Erkeklerin bunalımı, iç sıkıntıları, “posterlere âşık olmaları” ve “kaderlerine küsmelerini” araştırmayacak mıyız?

Günümüzde bazı işler sadece kadınlara ayrılmıştır. Erkek çalıştırmazlar. Fransa’da süpermarketlerde erkek tezgâhtar gördünüz mü?

Ya da neden bazı, işler erkeklere ayrılmıştır?

Şu an kim, nerede, niçin sadece kadın çalıştırıyor? Bu konulardaki tavırları nedir? Aile baskısı, ana-baba, ağabey, abla baskısı, sadece kadınlar üzerinde midir?

Erkek çocuklar ne zaman delikanlılık çağına ulaşıyor?

Daha nice soru cevaplanmayı bekliyor. ] [17]


Erkeklerin Zaafları

Erkeklerin zaaflarını şu başlıklarda toplayabiliriz.

1—Utanç (erkekler ağlamaz): Erkeklerin duygusal diyaloglara girmemelerinin en sık karşılaşılan nedenidir. Utanç, rahatsız edecek derecede insana acı veren bir duygudur. Her zaman farkında olmadığımız şey ise, bunun ne kadar yıkıcı olabileceğidir.

2—Duygu yokluğu (ne hissettiğimi bilmiyorum): Burası, alışılmış psikolojik araçların her zaman işe yarayamayabileceği daha karmaşık bir alandır. “Bu durumda ne hissediyorsunuz ?” sorusunun cevabı verilememektedir.

3—Erkeğe özgü güvensizlik (üst­te olmaktan yoruldum): Erkeklerin sarıp sarmalanmış, korunaklı görünümlerinin altında kişiliklerinin aslında bu erkek olmak kalıp ve görevinin ağırlığıyla ezildiğini görürüz

4—Kendine dönüklük (be­ni gör, beni duy, beni hisset, bana dokun): Erkeğe özgü güven­sizlik çatışmasının doğrudan bir türevi ya da muhtemel bir sonu­cudur. Yalnızca erkek olduğunu bilmek, insanı kendi kadınca ar­zularından korumaya yetmez, kişi bunu kendisine tekrar tekrar ispatlamak zorundadır. Ama bu bile yeterli olmaz.

5—Saldırganlık (sana patronun kim oldu­ğunu göstereceğim): Erkeğe özgü güvensizlik çatışmasının doğal bir sonucudur. Kadınla bir­lik olma arzusu ile erkek kimliğini kaybetme korkusu arasın­daki bağdaşmazlık ya da çatışma, erkeğe özgü güvensizlik çatış­masının can alıcı noktasıdır. Bu durumda erkek:

1-“Düşman”ı yıldır­maya ve onu savunmasız yakalamaya,

2-Fiziksel değilse bile ruh­sal alanını ele geçirmek üzere ihlal etmeye,

3- Kendini kadından psikolojik olarak ayıracak bir acı duvarı oluşturmaya çalışır.

Her üç taktikte de erkeğin güçlü bir arzu duyduğu kadının içinde kaybolma korkusunun izleri açık bir şekilde görülmektedir.

6—Kendine dönük yıkıcılık (kendimi öylesine yenik hissediyorum ki): Kadınla kalıcı ve yakın bir ilişki kuramamaktan perişan olduğunu hissetmek.

7—Cinsel eylemleme [18] (şimdi birleşmek istiyorum): Önceki bütün özellikleri özetler ve çarpıcı bir biçimde içinde toplar.  Erkeklerin cinsel dili tamamen yabancı bir dil değildir. Daha çok, hem kadınlar hem de erkekler tarafından deşifre edilebilecek ve edilmesi gereken bir lehçeye benzer.

Bu konuda kadından beklentisinin olması erkeği zafiyete düşürür.][19]

 


[1] (GÜZEL, 2006), s.35

[2] (GÜZEL, 2006), s.41

[3] (NAVARO, 1997), s. 12

[4] Peyami Safa; (Berna Moran, Edebiyat kuramları ve eleştiri, İletişim Yayınları, İstanbul, 1999, s:257)

[5] Woolf, Virginia, Kendine Ait Bir Oda, İletişim Yayınları, 2002, s:124

[6] (GÜZEL, 2006), s.45

[7] (GÜZEL, 2006), s.31

[8] (NAVARO, 1997), s. 20

[9] (GÜZEL, 2006), s.32; Maurois, André, Lélia ou la vie de George Sand, Générale Française, Paris, 1956, s:464

[10] (ÖZEL, Güz-1997)

[11] En Önemli Boşanma Nedeni Geçimsizlik 2003 yılındaki 50 bin 108 boşanmadan yüzde 93’üne geçimsizlik gerekçe gösterildi.

Boşananların 46 bin 615’i geçimsizlik,

2 bin 119’u diğer, 708’i terk, 194’ü zina, 173’ü cana kast ve fena muamele, 166’sı akıl hastalığı ve 133’ü de cürüm ve haysiyetsizlik gerekçelerini gösterdi.

2003 yılında boşananların 21 bin 805’inin çocuğunun bulunmadığı, 11 bin 695’inin bir, 9 bin 764’ünün iki, 3 bin 912’sinin 3, 1606’sının 4, 722’sinin 5 ve 604’ünün de 6 ve üzerinde çocuk sahibi olduğu belirlendi.

[12] Hayırhah: iyilik isteyen, iyilik düşünen.

[13] (Prof. Aişe ABDURRAHMAN), s. 19-27

[14] (GRATCH, et al., 5. baskı / Eylül 2002), s. 13

[15] Patriarchal: s. ataerkili, muhterem, yaşlı ve saygıdeğer,

[16] “Bu açıdan bakınca İskandinavya ülkeleri, İsveç en başta, önderdirler. Hukuki ve siyasi düzenlemelerde en ileri kurallar İsveç’te bugün: Tam eşitlik uygulanıyor. Ancak kuralların, yazılı metinlerden çıkıp, zihniyetlere girmesini beklemek için daha çok zamana ihtiyaç var. Bu hukuki düzenlemelerin kültürel açıdan sindirilmesi, bireysel/ailesel düzeyde gerçekleşmesi için kadın ve erkeklerin bir şeyler daha yapması gerekiyor. Düzenlemeler sonucu İskandinavya ülkelerinde patriarkal (pederşahi/ babasal) aile düzeni feci biçimde sarsıldı. Yıkıldı / yıkılacak. Ev içi, aile içi şiddet (dayak, küfür, ensest, iğfal…) erkek takımını da etkiliyor bu ülkelerde. Örneğin Danimarka’da “Dövülen/ Dayak Yiyen Erkekler Evi” açıldı 1991’de: Her ay 30 ile 60 yaşlan arasında otuz kadar erkek bu eve sığınıyor. Bütün diğer ülkelerde dayak yiyen kadınlar hatırlayınca Danimarka’da dayak yiyen erkeklere ağlamak olası değil. Ama belirtilmesinde de yarar var. Türkiye’de de arada bir basına yansıyan dövme olaylarına da rastlanıyor.” (GÜZEL, Birinci Baskı: Haziran 1996 ), s. 254

[17] (GÜZEL, Birinci Baskı: Haziran 1996 ), s. 7

[18] Cinsellikle ilgili bilinçsiz arzuların ve fantezilerin pençesindeki kişinin geçmiş olayları hatırlamak yerine bunları bilinçsizce eyleme yansıtması; kaynak: Selçuk Budak, Psikoloji Sözlüğü,

[19] (GRATCH, et al., 5. baskı / Eylül 2002), s. 17-28

PUTUM BENİ TERK ETTİ


Bir kazı sonucu harabeden çıkan bir yazıda şunlar yazıyordu;

“Benim bir putum vardı.

Çok severdim.

Sinekler üzerine konunca onlara kızar ve pisliklerini silerdim.

Şimdi ise putumu biri kırmak için geldi ve kıracağım diyor.

Ben ise ona başkaldırmak istiyordum.

Gücüm yetmedi.

Sordum kendime.

Ben putumu korumak ile memur muyum?

Ben putumu beni korur diye sahipleniyordum.

Ah ne yazık ki, putum kendini koruyamazmış.”

Bu yazı eski zamanlarda puta tapan birisinin kendisiyle yüzleşmesidir. Tabiî ki acı bir yüzleşmesi…

“Nuh aleyhisselâm kavminde mevcut olan putlar, sonradan Araplara da intikal etmiştir.

Şöyle ki:

Vedd adındaki put Devmetu’l-Cendel’de idi ve Kelb kabilesine aitti.

Süvâ’ adındaki put Hüzeyl’in idi.

Yeğûs adındaki put Murâd kabilesine aitti. Sonra Benu Gutayf’ın oldu, Sebe’ye yakın Curf nâm  mevkideydi.

Yeuk, Hamedân’a aitti.

Nesr, Himyer’in, Âl-i Zi’l-Kelâ’ın idi.

Aslında bu put isimleri, Nuh kavmindeki sâlih olarak bilinen kimselere aitti. Şeytan bu Sâlih kimseler ölünce kavimlerine şu telkini yaptı:

“Sâlih kişilerinizin oturmuş oldukları yerlere onların hatırasına dikitler dikin ve bunlara onların isimlerini verin”. Halk bu telkine uyup, söyleneni yaptı. Bidayette tapınma yoktu. Ancak ne zaman ki bunlar helâk olup gittiler ve haklarındaki bilgi de unutuldu, bu putlara tapınmaya başladılar.” [1]

Puta tapmanın günümüzde de olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Burada iki kavram öne çıkmaktadır. Biri puta tapan insan diğeri ise put olmuş varlık. Bazen bu bahsedilen kavramlar benliğinden çıkarak toplumuna doğru yayılır. Nasıl olurda insan toplumun putçuluğundan çıkamaz? Çıkamaz çünkü fikirlerinde artık özgür değildir. Özgür olabilmek için o topluluktan ayrılması gerekir, o ise imkânsızdır. Çünkü menfaatleri ve düşünceleri topluluğu tarafından sınırlanmış, engelsiz ve ezici bir kuvvet şeklini almıştır.

Düşünün bir defa liderini dahi sorgulamanın mümkün olmadığı bir düşünce sisteminde doğru ne zaman ele geçebilir ki?  Görüldüğü üzere bir putun olacaksa bunun sınırını sen belirle de sonuçta ilâhın olmasın.

Eğer birini veya unsuru kendine lider seçtiysen diğer kişiler için bazı açık kapılar bırak ki, yarın yukarıda geçen olay gibi bir gün muhakkak biri putunu kırmak için gelecektir. Hiç olmazsa bundan dolayı üzülmezsin.

Yukarıdaki antik yazının devamı ise şöyle idi;

Ey putum, seni gerçekten çok sevmiştim.

Güvendiğim bir şey eğer kırılabiliyorsa

Benim ötekimde kalmadı, demektir.

Şimdi ben bir daha put nereden bulacağım.

Putu kırılan için ancak ölüm vardır.

Ben ölürsem sende öleceksin.

“Benim putum yok” diye taşlara kazıyacağım.

Hiç olmazsa beni putsuz diye anarlar.

İnsan dinsiz olamaz dedikleri esasen doğrudur. Ancak bir putu olup da inancını kaybedenler için üzülmek bir erdem olsa gerekir. Zannediyorum ki, 21. Yüzyıl, putların ve inançların yıkılacağı bir devir olacaktır. Neden mi, diye soracak olursanız, her gün aynanın altındaki sır bir şekilde silinip, kara yüz daha rahat görünmektedir. Bazı şeylerin kara yüzünü iş işten geçmeden önce görmektense, şimdiden kendimiz görmeye gayret gösterelim de, hiç olmazsa dayandığımız direkler yıkılıp, düşünce dünyamızla beraber hayatımız da başımıza yıkılmasın.

Ey Allah Teâlâ’m kör zannettiğimiz kişiler ne kadar şanslı, biz ise gördüğümüz halde kör bakışlı olmaktan bir türlü kurtulamıyoruz.

Bizi bizden koruyan Allah Teâlâ’m sana şükürler olsun.

Allah Teâlâ buyurdu ki;

“Şüphe yok ki, o Kur’an’ı Biz indirdik Biz. Ve muhakkak ki, onun için muhafız olanlar da Bizleriz.[2]

İhramcızâde İsmail Hakkı


[1] Buharî, Tefsir, Nuh 1.

[2] Hicr, 9

RİSÂLE-İ İSMAİLİYYE


(Er-risâletü’l İsmâiliyye ve’l Atiyyetü’d-Düriyyetü fî tarikâti’n Nakşiyyeti ve’l Melâmiyyeti)

SEYYİD MUHAMMED NÛR’UL ARABÎ

Kaddese’llâhü sırrahu’l azîz

1813 yılında Mısır’ın “Mahalletü’l-kübrâ” adlı kasabasında dünyaya gelen Seyyid Muhammed Nûr’un hayatı hakkındaki bilgileri halifelerinden Harîrîzâde Kemâleddin Efendi’nin Tibyân ü Vasâ’ili’l-hakâ’ik fî beyân-ı selâsili’t-tarâik adlı eserinden ve Bursalı Mehmet Tâhir’in onun hakkında yazmış olduğu menâkıbnâmesinden öğrenmekteyiz. Hz. Ali kerremallâhü vecheye nisbet edilen Noktatü’l-beyân adlı eseri şerh etmesinden dolayı “Noktacı Hoca” , Mısır’dan gelip Rumeli’ye yerleştiği için “Arap Hoca” ve Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin torunu Hz. Hüseyin aleyhisselâm soyundan geldiği için “Seyyid” lakaplarıyla tanınır. Muhammed Nûr’ül-Arabî, üstad ve mürşidi Hasan el-Kuveynî’nin

“Artık sana bütün ilimlerin yolu açıldı. Anadolu’ya git” emriyle Anadolu’ya gönderilmiş, bir süre sonra da kendi isteğiyle Rumeli’ye geçmiştir.

1839-1870 yılları onun Rumeli Nakşîliği ve Melâmilik arasında bir tasavvuf sistemi kurmaya başladığı bir dönem olmuştur. Muhammed Nûr, İstanbul’a geldiğinde Melâmiyye-i Bayrâmiyye (Orta Devre Melâmîleri) şeyhi Abdülkadir Belhî’yi kendisine bağlamak ve Melâmîliğin tek temsilcisi olmak istemiştir. Ancak Belhî’nin bunu kabul etmemesi üzerine bu isteğine erişememiştir. Muhammed Nûr’un Şerif Efendi ve Latife Hanım olmak üzere iki çocuğu olmuştur. Halifesi ve oğlu Şerif Efendi’nin hiç çocuğu olmadığı için maddî ve manevî soyu Latife Hanım ve damadı Abdürrahim b. Ali El-Melâmî (Fedâî) ile onların çocuklarından devam etmiştir.

Seyyid Muhammed Nûr’ul Arabî, kaleme aldığı eserlerde üçüncü devre Melâmîliğinin görüşlerini ortaya koymuştur. Abdülbâki Gölpınarlı (1931: 287-290) bu eserlerin elli beş tane olduğunu, bunların otuz sekiz tanesinin Türkçe, on yedi tanesinin ise Arapça olduğunu belirtir. Muhammed Nûr’un bu eserlerinde, Melâmiyye-i Nûriyye olarak bilinen üçüncü devre Melâmîliğinin tasavvuf düşüncesinin özündeki vahdet-i vücut anlayışı ve kendi temellendirdiği tevhit anlayışı vardır. Melâmet-i Nûriyye’yi yaymak için büyük çaba harcayan Muhammed Nûr, bu gayretini galibiyetle sonuçlandırmış, Rumeli ve Batı Anadolu gibi geniş bir coğrafyaya yayılan Melâmet-i Nûriyye için Üsküp, Manastır, Prizren, Doyran, İştip, Tikveş, Köprü, Selânik, İstanbul gibi şehirlerde dergâhlar kurulmuştur. Melâmet-i Nûriyye’nin geniş bir coğrafî alanda ve geniş kitlelere yayılması için halifeleriyle birlikte gayret gösteren, birçok halife yetiştiren ve birçok talebeye hocalık eden Muhammed Nûr, 1888 yılında kendi evinde Hakk’a yürümüştür.

Bu kitapta Nakşibendî-Melâmî Tarikatındaki Seyr-u Sülûk hakkında yazılmış olan Risalet el-İsmailiyye ve’l-atiyet ed-durriye fi tarik en-Nakşiye ve’l-Melâmiye [1] yi Osmanlıcadan Türkçe’ye çevirerek kardeşlerimize faydalı olmayı düşündük.

Tevfik ve inayet Allah Teâlâ’dandır.

RİSÂLE-İ İSMAİLİYYE

بِسْـــمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

Hamd, âlemlerin rabbi olan Allah Teâlâ’yadır.

Salât, bütün yaratılmışların en hayırlısı Muhammed’e (sallallâhü aleyhi ve sellem), âline, arkadaşlarına ve tâbilerine kıyamete kadar devam etsin.

Bu risâle Nakşibendî ve Melâmiyye büyüklerinin diyarı Tikveşli ve Kavadar’ın içinde gösterdikleri seyr-u sülûk hakkında tasnif edildi. İsmini de Er-risâletü’l İsmâiliyye ve’l atiyyetü’d-düriyyetü fî tarikâti’n nakşiyyeti ve’l melâmiyyeti (Nakşibend ve Melâmi tarikati için hediye edilmiş incilerden Risâle-i İsmailiyye) verdim.

Âlemlerin Rabbi Allah Teâlâ bu risâleyi bize faydalı kılsın. Kitap On iki bölümdür.

1-Mürşid-i Kâmil

2-Rabıta

3-Teveccüh

4-Zikir Telkini

5-Altı Letâif

6-Nefy-ü İsbat

7-İntikalat-ı Zikir

8-İlme-l Yakîn

9-Ayn’el Yakîn

10-Hakk’el Yakîn

11-Vilâyet-i Vahdiyyet ve Kurbet

12-Ubbad, Ubûdiyyet, Ubûdet (İbadet Edenler, Kulluk Edenler, Kul Olanlar)

1-MÜRŞİD-İ KÂMİL

Bilinmelidir ki, kemâl mertebeler sonsuz ve görünemeyecek kadar çoktur. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ve sevdiği nurların ışığı Hz. Ali kerreme’llâhü veche mevcûdâtın sırrı ve yaratılmışların en mükemmeli iken haklarında

وَقُلْ رَبِّ زِدْنِى عِلْمًا

“Rabbim, benim ilmimi artır” de. [2] varid oldu. Yani   عِلْمًا burada “Ben” demektir. Zira Allah Teâlâ’nın noksan sıfatlardan münezzeh Zâtının ve rablik sıfatları sonsuzdur. Bu nedenle Allah Teâlâ yolunda seyr ü sülûk edenler sürekli terakkide yükselmede olurlar. Bu yükselme cesedin ölümü ile de kesilmez.

Nitekim Şeyh-ül Ekber Muhyiddin İbnü’l Arâbî radiyallâhü anh hazretleri dünyayı değiştirdikten sonra nurlu ruhları ile buluşan Zinnûn- i Mısrî kaddese’llâhü sırrahu’l azîzle görüştüklerinde;

-Ey kardeşim Zinnûn! Allah Teâlâ, yarattıklarına benzemez, başkadır, sözünü hatırladın mı? Zinnûn-i Mısrî;

-Evet, dedi. (Sonra keşfi açılınca bayıldı sonra uyandı. Gür bir sesle) Hazreti Şeyh-ül Ekber ona;

“Her şey Allah Teâlâ kâim iken, yaratılmış olanların varlığı nasıl olurda O’ndan ayrı olur.”[3]

Bu cevaptan sonra Zinnûn- i Mısrî kaddese’llâhü sırrahu’l azîz tevhîd meselesini anlayıp terakki etti.[4]

Hülâsa, ilâhî marifetlerin sonu olmadığından bütün âlem sâlik sayılır. Lakin irşad terbiyesindeki zâtta olması gereken bazı âlametleri açıklamak gerekir. Tâki bu sebeple herkes, sadık mürşid ve sadık olmayan fark ederek, irşad davasında olanlara meyletmesinler.

Mürşid-i Kâmil, çok ibadet, az uyku, az yemek, az konuşmak, çokça zikir, başkaları gibi şeriatın emirlerine uymakla muhakkak olarak bilinmez. Zira mürşid olmayan abidlerin hali de bu şekildedir.

Bil ki; Mürşid-i Kâmil ve Vâris-i Muhammedî (sallallâhü aleyhi ve sellem) alameti şudur.

Şeriatın emirlerine sıkıca bağlanmakla beraber, meclisinde onu ziyaret eden avam insanlar kalbinde bulunan dünyevî düşüncelerini meşguliyetini giderir veya azalır.

Havas olan insanlarda ise istiğrâk [5] artar.

Bahsedilen bu durumlar karşısında ona tabi olmak gerekir.

Yalancı dava ile irşada çıkanlardan ve yalanlarından kaçınmak gerekir.

Ey Allah Teâlâ’m! Yalancılardan, dellâllarından, [6] arkadaşlarından Sana sığınırım.

Ancak Allah Teâlâ, doğru hidayet eder.

2-RABITA

Sülûk eden müridin kalbinde havatır [7]düşünceler artıp engel olamazsa yüz defa İstiğfar eder.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdu ki;

“Bazen kalbimi bir perde bürür, bu perdeyi kaldırmak. için günde yetmiş/yüz defa istiğfar ederim “[8]

Eğer düşüncelere yine olamazsa; şeyhinin meclisine gidip karşısına oturmalı veya şeyhinin kalbine teveccüh edip düşüncelerin gitmesini beklemelidir.

Eğer şeyhine gitmek mümkün değilse iki kaşı arasında onu teşekkül ettirecek şekilde düşünmelidir. Bu sebeple Delâil-ül Hayrat sahibi Muhammed el Cezûlî,[9] Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin şeklini teşkil [10] eylediler. Daha sonra bu kitabı şerh edenler bu şekil hakkında buyurdular ki;

“Delâil-ül Hayrat kitabını okuyan kimselerin Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemi rabıta etmeyince vuslat hâsıl olmaz.”

Açıklamasında ise; “Eğer Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin nurlu şeklini mânevi halde görürse, o şekli rabıtasına alıp yakazada[11] o zaman içinde zahir oluncaya kadar devam eder.

Eğer göremedi ise hacca gidip Ravza-i Mutahhara’daki Şebeke-i Rasûlüllahı [12] rabıta ile Ruh-u Nebeviyi[13] manevi halde görünceye kadar devam edip ve şekli rabıtasına alıp yakazada o zaman içinde zahir oluncaya kadar devam eder.

Eğer yine göremedi ise Delâil-ül Hayrat kitabındaki resme  rabıta ile Ruh-u Nebeviyi manevi halde görünceye kadar devam edip ve şekli rabıtasına alıp yakazada o zaman içinde zahir oluncaya kadar devam eder.

Hülâsa; salavâtın rabıtası Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin nurlu şekli olduğu gibi Allah Teâlâ’nın zikrinin rabıtası her ne kadar zikredilmiş ve maşûk (âşıkların müşahedesi) ise de herkes buna kavuşamadığından ve başlangıçtaki olan saliklerin düşüncelerinin düzelmesi için şeyhe rabıta olunur. Bu sırrı ancak sahipleri bilir. Bu söylediklerimiz Nakşibendî büyüklerinden rivayet edilmiştir. Bu müşkül ve acayip gelebilecek sözlere itirazdan Allah Teâlâ’ya sığınırım.

3-TEVECCÜH

Nakşibendî mürşidlerinin müride teveccüh ederek yönelmelerinin büyük faydası vardır. Bu ise;

Şeyhin, müridin kalbinde olan düşüncesine vakıf olması;

Şeyhin kalbinde olan halleri sâri (aktarması- geçişine sebep) olmalarıyla zikir ve cezbeyi müridin kalbine bırakarak ve başka şeyleri çıkarmasıdır. Ancak şeyh, müridin kalbî zikir ile meşgul olması için dersi ne ise öyle teveccüh eylemelidir.

Ey Allah Teâlâ’m! Kalbimizin yüzünü cemâline çevirmeni, vuslattan mahrum etmemeni diliyorum. Âmin

4-ZİKİR TELKİNİ

Allah Teâlâ’nın sevgilisi Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Hazretleri zikir telkin ettikleri vakit isteyene diz dize birleştirir ellerini uylukları üzerine kor ve zikri telkin ederlerdi. Bunun en bariz örneği; Ömer radiyallâhü anhın rivayetiyle imanın tarifi hakkında gelen hadisi şerifte Cebrail aleyhisselâm dizlerini Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin dizlerine birleştirerek İslâm, İman, İhsan, kıyamet saatini sormalarıdır. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemde sorduğu sorulara cevap vererek bu suretle telkini zikir yaptılar.[14] Mürşidlerin ve şeyhlerin telkin ettikleri zikirde bu şekildedir.

Ey Allah Teâlâ’m, bize irfan yolunu hidayet kılmanı, bozgunculuktan ve isyan etmekten yaratılmışların en hayırlısı Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin makamına sığınırız.

5-ALTI LETÂİF

Müride telkini zikir etmeden önce Ehli Sünnet vel cemaat itikadının ilm-i hal[15] bilgilerini ibadet edecek kadar bilmesi gereklidir.

Mürşid, daha sonra kalp (sol meme altında) İsm-i Zât-ı (Allah) nefessiz (gizlice kalp üzerinde) Allah Allah Allah lafzını dudakları kapatmış olduğu halde zikri telkin eder. Mürid diğer zamanlarda zikrine de bu şekilde devam eder. Öyle ki kalbi sonuçta zaruri olarak gayri ihtiyari zikir etme haline kavuşur. Bu hal başlayınca ruh ta (sağ meme altında) zikir kalpteki gibi tarif edilir. Zaruri ve gayri ihtiyari ile zikir etme hali başlayınca (sol ve sağ meme üstünde) latife-i sırr’a geçer. Yine zaruri ve gayri ihtiyari ile zikir etme hali başlayınca (sol meme üstünde) latife-i hafî’ye geçer. Sonra  (sağ meme üstünde) latife-i ahfâ’ya telkin eder. Sonra Sultan-ı Zikre geçip ism-i zâtı iki, kaşı arasında telkin eder.[16]

Ey Allah Teâlâ’m Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin hürmetine zikrinde ve san şükretmede beni muvaffak kılmanı istiyorum.

6-NEFY-Ü İSBAT

Altı letâif üzerinde devran edip hapsi nefes ile Lâ ilâhe illa’llah diye zikreder. Yapılışı şu şekildedir.

“İlâhî ente maksûdî ve ridâke matlûbî” der ve dizleri üzerine oturur.  Sonra nefesi içeri çekerek Allah Allah Allah zikrini letâifleri üzerine bıraka.

“İlâhî ente maksûdî ve ridâke matlûbî” deyip kelimesini kalbinden Sır üzerinden uzatarak Sultân-ı Zikre (iki kaşı arasına), İLÂHE kelimesini Sultân-ı Zikirden ahfâya indirerek, İLLA’LLAH kelimesini ahfâdan hafî üzerinden geçerek kalbe vurarak bırakır.

Bu suretle letâifler üzerinde nefy-ü isbat ile zikir ederken nefesi zorlanınca tek sayıda bırakarak “MUHAMMEDÜN RESÛLULLÂH”ı  düşünerek nefesini hafif hafif ala. “Allah” ismini letâif üzere bırakırken birden bırakmamalıdır. “İlâhî ente maksûdî ve ridâke matlûbî” demelidir. Bu suretle bir defada 3, 5, 7, 9, 11, 15, 17, 19, 21 defa hapsi nefes etmelidir. 21 e ulaşınca hapsi nefes zikri tamam olur.

Ey merhametlilerin en merhametlisi Allah Teâlâ’m, emirlerine kemaliyle uymayı, huzurundan bizi kovmamanı istiyorum.

7-İNTİKÂLAT-ZİKİR

Nefy-ü İsbat 21 de kemal bulunca letâiflerin her biri üzerinde üzerinde üç defa zikreder. İntikâlat budur. İntikâlat üzerinde iken muhasebe ve murakabe olunur.

Murakabe sabahları (beni) Allah Teâlâ ne işlerde kullanır diye bekleyişte olmaktır.

Muhasebe de akşamları (beni) Allah Teâlâ ne işlerde kullandı diye hesap etmektir.

Nakşibendî sadâtının sülûklerinin nihayeti budur.

8-İLME-L YAKÎN

Tevhid ehlinin zât-ı (kendini) ve eşyanın zâtını Allah Teâlâ’ya ve sıfatlarına delil kılmasıdır. Bunun iki yönü vardır.

1-İstidlâl[17] bi’lmisliyye: (Benzeyiş  delilleri getirmek)

Allah Teâlâ’nın hallerine, sıfatlarına gerek vücud ve sıfat-ı subûtiyelerine; cüziyyatını, kendinde ve âlemde müşâhedesiyle Allah Teâlâ’yı ve kadîm [18] ve müessir sıfatlarını ispat etmektir. Mesela; kendindeki vücud, kudret, irade, ilim, hayat, görmeyi, işitmeyi ve konuşmayı müşahede ile ispat edip Allah Teâlâ’nın yaratıcılığının benzeri tıpkı benim varlığımda da vücud, kudret, iradeler, ilim, hayat, görmek, işitmek ve konuşmak vardır, diye iman etmektir. Bunun açıklaması ise  “Allah Teâlâ Âdemi kendi suretinde yarattı.” [19] hadisi şerifte gelmiştir. Yanı tıpkı isimleri sıfatları gibi bende vardır demektir.

2-İstidlâl bi’z zarûrî: (Mecburî delil getirmek)

Yani kul acziyetini tefekkür edip yaratıcısının kudretini ispat ve iman etmesidir. Allah Teâlâ’nın birliğini düşünür ve kadimliğine (önceliğine) iman eder. Bu şekilde kendi fenâsını  (yokluğunu) tefekkürle Allah Teâlâ’nın bekâsına (varlığına) iman etmiş olur. Bunun bir başka beyanı ise “O’nun benzeri hiçbir şey yoktur. O işiten ve görendir.” [20] İlme’l Yakîn tarikat ehli ve şeriat ehlinin büyüklerinin tevhididir.

Allah Teâlâ, hakkı söyler ve doğru yola iletir.

9-AYN’EL YAKÎN

Hakk ehli olan zatlar kendi hakikatlerini Allah Teâlâ’nın sıfatlarına mazhar ve ayna olduklarını müşahede etmeleridir. Ayne’l yakîn marifettir. Ancak bu zuhur eden sıfatı subûtiyyeden gayb anahtarları denilen dört sıfatları, zahirleri ve kalpleriyle müşahede etmeleridir.

Sıfât-ı zâhir: Dörttür, göz ile müşahede edilir. Kudret, işitmek, görmek ve konuşmak

Sıfât-ı Bâtıne: Dörttür. Kalp gözü ile müşahede edilir. İrade,  ilim, hayat ve tekvin (yaratma)

Hulâsa: zahirlerine teveccüh ettiklerinde  Allah Teâlâ’nın zahir sıfatlarını, batına tevecüh ettiklerinde batınî sıfatlarını müşahede etmektir.

Bu kişilere sıfâtı subutiyye tâifesi ve marifet ehli derler. Tarikat ehlinden yüksek mertebededirler.

Ey Allah Teâlâ’m, bu müşahedeyi Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin ve Ehl-i beytinin hürmetine kolay kılmanı niyaz ediyorum.

10-HAKK’EL YAKÎN

Hakikat ehlin hepsi ve melâmiyyenin tevhidir. Bu kişiler bütün tâifelerden üstündür. Bütün nebiler Hz. Ebubekir Hz. Ömer radiyallâhü anhüma melâmiyyedendir. Bu tâife ve kişileri tevhid, ittihat ve vahdettedir.

Tevhid üç makamdadır.

Makâm-ı ruh, cem’ ve kurb-u ferâiz[21] dir.

Vahdet üç makamdır.

Makâm-ı Hazret, cem’ül cem ve vahidiyyetü’l cem ‘dir.

Bu kişilerin avamdan farkları yoktur. Allah Teâlâ’nı emrettiği farzları yerine getirirler. İlâhî emirleri hiçbir zaman bırakmazlar. Halleri daima Allah Teâlâ  iledir. Bu kişilerle buluşmak görüşmek ve halleri ile hâllenmek en büyük saadeti bulmak ve Allah Teâlâ’ya kavuşmaktır.

Ey Allah Teâlâ’m beni onlardan ve onlarla beraber olmayı Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin yüzü suyu hürmetine istiyorum. Ayrıca diğer mümin kardeşlerimde bu hallerimden nasiplensin.

11-VİLÂYET-İ VAHİDİYYET VE KURBET

Hakiki imanın sonunda erişilen ehadiyyetü’l cem Makam-ı Mahmud sallallâhü aleyhi ve selleme istiğrak edemeyip[22] ancak o âlem-i nura girip bazen Allah Teâlâ ile bazen halk ile olmasıdır. Âlem-i halkla olduğu vakit perdelenmesi, âlem-i nur ile olduğunda perdelerin kalktığı velâyet mertebesidir.

Âlem-i nura girip bir olduğunda eğer yaratılmışları halkı görmüyorsa sıddıkıyyet mertebesindedir, demektir.

Âlem-i nura girince halk asla hicap olmayıp kaybolmuyorsa  yani  gerek  âlem-i nurda gerek halk âlemi ile iken fark (ayrılık) olmaması, yani bir bakışla bakarken halk ona hicap olmuyorsa  kurbet mertebesindedir demektir.

Bu mertebeden yukarısı ise Nübüvvettir. Mukarreb ona vasıl olamadığı gibi nebilerden başkası da bu nübüvveti vasf edemezler.  Eğer vasf edip söylerlerse yalan söylüyorlar demektir.

Ey Allah Teâlâ’m bizi mukarreblerden kılmanı cemâline kavuşma lezzetinden mahrum etmemeni istiyoruz.

12- UBBAD, UBÛDİYYET, UBÛDET

(İBADET EDENLER, KULLUK EDENLER, KUL OLANLAR)

İbadet avâmın amellerindendir. Ameli kendilerinden görüp cennete kavuşmak hırsı ile veya cehennem korkusuyla işlerler.

Ubûdiyyet (Kulluk edenler ) ise, havasın amelidir. Amellerini kendilerinden görüp Allah Teâlâ rızası için işleyenlerdir.

Ubûdet (Kul olanlar) havas-ül havasın amelleridir. Amellerini Allah Teâlâ’nın işlediğini görürler ve onunla işlerler. Bu kişler nefisleri için bir varlık görmedikleri için mâ’bud ile âbid  bir bakışla görürler.

اللهم صلي على سيدنا محمد في جميع المظاهر الذي هو هيولاها و اجزاها والنقاها واطبنها وارقاها وعلى اله صحبه و سلم اجمعين

Ey Allah Teâlâ’m salât ve selamını  zuhur edenlerin heyülası (gerçeği özü), onları cüzlere (sınıflara metebelere  ayıranı), nikası (birbirine bağlayanı), sırlayanı (gizleyeni)  merhametlisi Efendimiz Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme, âline ve arkadaşlarının hepsi üzerine olsun.

Allah Teâlâ’nın yardımı ile bu risale bitti.


[1] 297.7 – Osman Ergin Yazmaları – 000542/07 Atatürk Kütüphanesi-İstanbul

[2] Tâhâ, 114

[3] (Bu mevcûdatın müstakil vücûdları yoktur, onların hepsi Allah Teâlâ vücûduyla mevcutturlar, yani Allah Teâlâ’dan başka mevcûd yoktur.)

[4] (Berzah âleminde Zinnûn-i Mısrî’yi Hazreti Şeyh-ül Ekber terakkî ettirdi. Zirâ Zinnûn hazretleri bu dünya âlemde iken bu tevhîd meselesine vâkıf değildi. )

[5] İstiğrâk: ilâhî aşka dalıp coşarak kendinden geçme, esrime.

[6] Dellal: İlân edici. Yüksek sesle bildiren. * Müşterileri çeken. Davet eden.

[7] Havatır: Hâtıralar. Fikirler. Düşünceler.

[8] Müslim. Zikir, 51: Ebu Davud. 26

İlk sûfîlerin değişik tasavvufî haller için kullandıkları bu hadise Kuşeyri (465/1072) tecellî konusunda yer vererek şöyle der: “Bu hadis ile sanki Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem hakikatin hamlelerine karşı kalbinin setr halinde olmasını istemiştir. Çünkü Hakkın vücudu ile beraber halk için beka mümkün değildir.”

[9] 13.yüzyıl sufilerinden olup derlediği ve pek çok salavât- şerife’yi bir araya getiren “Delâil-ül Hayrat” adlı risalesinin de yazarıdır.

[10] Teşkil: 1 . Oluşturma, ortaya çıkarma, meydana getirme:2 .    Oluşum. 3 .    Örgütleme.

[11] Yakazâ: uyanık, şuurlu ve dikkatli bir vaziyette.

[12] Kitabın yazıldığı zamanda fotoğraf fazla olmadığı için zamanımızda çekilmiş resimlerden birine de bu uygulama yapılabilir.

[13] Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin nurlu şeklini

[14] Ebu Hureyre radiyallâhü anh şöyle anlatıyor:
Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem bir gün insanların arasında oturuyordu.O sırada ona bir zat geldi ve:

“Ey Allah’ın Resulü! İman nedir?” dedi.

“Allah’a, meleklerine, kitaplarına, Allah’a kavuşmaya, rasüllerine inanman ve yine son dirilmeye iman etmendir” buyurdu.

“İslâm nedir? dedi.

“İslâm, Allah’a kulluk etmen ve ona hiç bir şeyi ortak yapmaman, Farz namazı dosdoğru kılman, farz kılınmış olan zekâtı vermen ve Ramazanda oruç tutmandır” buyurdu.

“Ey Allah’ın Resulü! İhsan nedir?” dedi.

“Allah’a onu görürcesine ibadet etmendir. Her ne kadar onu görmüyorsan da o seni muhakkak görür” buyurdu.

“Ey Allah’ın Resulü, Kıyamet ne zamandır?” dedi.
(Cevaben Efendimiz) Buyurdu ki:

“Bu konuda sorulan sorandan daha çok bilgiye sahip değildir. Fakat onun alâmetlerini sana haber vereceğim: Cariyenin efendisini doğurması, onun alâmetlerindendir. Yalınayak ve çıplak kimseler, insanların idarecileri oldukları zaman, işte bu da onun alâmetlerindendir. Koyun çobanları yüksek bina kurmakta birbirleriyle yarışa başladıkları zaman, işte bu da onun alâmetlerindendir. (Kıyametin vakti) Allah’tan başka kimsenin bilemeyeceği beş şeye dâhildir.”

Bundan sonra Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem:

“Kıyamet vakti hakkındaki bilgi ancak Allah’ın katındadır. Yağmuru O yağdırır, rahimlerde olanı O bilir. Hiç kimse yarın ne kazanacağını bilemez, yine hiç kimse nerede öleceğini bilemez, şüphesiz Allah her şeyi bilendir, her şeyden haberdardır” ayetlerini okudu. Ebu Hureyre radiyallâhü anh der ki:

Sonra o şahıs dönüp gitti. Arkasından Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem:

“O adamı bana geri getiriniz” diye emretti.
Bunun üzerine sahabeler onu geri getirmek için aramaya başladılar, fakat bir şey göremediler.
Bunun üzerine Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem:

“İşte o, Cebrail’dir. İnsanlara dinlerini öğretmek için gelmiştir” buyurdu.(Sahih-i Müslim,10)

[15] İbadet usullerini, din kaidelerini bildiren kitap

[16] Burarda bahsedilen letâiflerin yerleri bazı meşayıhca farklılık göstermektedir.

[17] Kelâm terimi olarak istidlâl, ‘’bir hüküm veya kavramın doğruluk yahut yanlışlığını kanıtlamak için zihnin yaptığı akıl yürütme eylemi’’ diye tarif edilebilir. Kur’ânı Kerîm’de istidlâl kelimesi geçmemekle birlikte bunun mâzi kalıbındaki kökünü oluşturan ‘’delle’’ akıl yürütme eyleminin söz konusu edildiği bir yerde kullanılmıştır (Sebe,14).

İstidlâl ile aynı mânada veya yakın anlamdaki tezekkür, tedebbür, taakkul, tefekkür, i‘tibar, nazar gibi kelimeler sık sık kullanılmış, özellikle İslâm’ın getirdiği mesajlar konusunda düşünüp isabetli sonuçlara varılması istenmiştir. Kur’ân-ı Kerim’de ayrıca ilim, sultan, âyet, beyyine, burhan, hüccet gibi değişik adlarla yer verilen delile büyük önem atfedilerek inanç ve düşüncenin mutlaka delile dayandırılması doğruya ulaşmanın vazgeçilmez şartı olarak görülmüştür

[18] Kadim:Başlangıcı olmayan, eski, ezelî.

[19] Buhârî.. İsti’zan. 1: Müslim. Birr. 110. Cennet. 28;.İbn. Hanbel. II/244. 251. 315. 323. 434. 463. 519

[20] Şura, 11

[21] Farzlarla olan kurb: Kulun, nefsi de dahil olmaküzere, her şeyin şuurundan tamamen fâni olmasıdır. Artık onun nazarında, Hakk’ın vücûdundan gayri, hiçbirşey kalmaz. Bu, farzların semeresi olarak ortaya çıkan fena halidir.

[22] Bu makam Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin özel makamıdır. Hiçbir nebi ve evliyaya nasip olmamıştır.

MİHLÂT KİTABINDAN GÜNÜMÜZÜN HİKÂYELERİ


El-Mihlat Kitabında Bahauddin el-Âmilî (1546-1620) bazen üzerinde düşünülüp ders alınması için bazende eğlendirmek için fıkralar nakletmektedir. Bu hikayelerin de günümüzde sanki tekrar tekrar yaşanıldığını görmekteyiz.

1) Tilki, tavşanın üzerine bir zıplamada yakaladı.

Tavşan :

− Sen bunu kudretinden dolayı yapmadın, bilakis benim zayıflığımdan dolayı yakaladın.

2) Köpek, kasap dükkânın önünde durdu ve ısrarla havlamaya başladı.

Kasap:

− Eğer gitmezsen başına şu işkembeyi geçiririm.” dedi.

Köpek gitmeyip beklemeye devam etti. Kasap bir şeylerle uğraşıyordu. Köpek aldırış

etmeyen kasaba:

−Başıma bir şey vurmayacak mısın? yoksa gideceğim.” dedi.

3) İki tilki beraberce avlanan iki avcı gördü. Gece yarısı olunca biri diğerine

− Bir daha ne zaman karşılaşırız.” dedi. Diğeri de:

− Üç gün sonra kürkçü dükkânında.” dedi.

4) Kurt bir kemik yuttu. Ancak kemik boğazına takıldı. Turna geldi. Kurt turnaya:

− Bu kemiği çıkarırsan sana ücretini veririm.” dedi. Turna başını kurdun ağzına

soktu. Kemiği çıkardı. Kemiği çıkardıktan sonra ücretini istedi. Kurt da ona:

− Sen başını ağzıma soktun ve sağ salim çıkardın bir de benden ücret istiyorsun

ha!” dedi.

5) Bir gün aslan, kurt ve tilki avlanmak için yola çıktılar. Bunlar bir eşek bir

ceylan bir de tavşan avladılar. Aslan kurda:

− Paylaştır bakalım dedi. Kurt:

− Eşek efendimizin, ceylan benim, tavşan da tilkinin olsun.” dedi. Aslan kurda

tokadı bir indirdi. Kurt yuvarlandı gitti. Aslan bu defa tilkiye:

− Paylaştır bakalım.” dedi. Tilki:

− Eşek efendimizin sabah yemeği, ceylan akşam yemeği, tavşan da kurtla benim

olsun.” dedi.

Aslan:

− Bu adaleti nerden öğrendin.” dedi. Tilki:

−Kurta uygulanan adaletten.” dedi.

6) Horozla köpek yolda arkadaş olurlar. Yollarına devam ederken akşam olur.

Bir ağaca yönelirler. Âdeti üzerine horoz ağaca çıkar, köpekte ağacın dibinde yatar.

Seher vakti gelince horoz, kanatlarını birkaç defa çırptıktan sonra ötmeye başlar. Bunu duyan tilki hızlıca oraya yaklaşır. Ağacın üzerinde horozu görünce kafasını kaldırıp ona:

İn aşağıya da cemaat olup namazımızı kılalım deyince

Horoz: Tamam ama ben imamı beklemek istiyorum, diye cevap verir.

Tilki, peki imam nerde?

Horoz: Ağacın arkasına bak, orada uyuyor.

Tilki bir göz gezdirdi ne görsün aslan gibi bir köpek!

Bunu gören tilki kaçmaya başladı.

Horoz ona hadi gelsene hani cemaat olacaktık deyince,

Tilki: Benim abdestim bozuldu. Abdestimizi yenileyelim sonra hazır oluruz

diyerek kaçmaya başladı.[1]


[1]ASLAN Abdullah Bahauddin El-Âmilî ve El-Mihlât Kitabı [Kitap]. – Konya  : Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Temel İslâm Bilimleri Anabilim Dalı Arap Dili Ve Belağatı Bilim Dalı 211386- Yüksek Lisans Tezi , 2007, s.56-57

HZ. EBÛ TÂLİB’İN “KASİDE-İ ŞI’BİYYE”Sİ VE AÇIKLAMASI


[1]

Kaside, herhangi bir maksat için söylenmiş, aynı kafiyeye sa­hip birçok beyitten oluşan manzumelere verilen genel addır. Ka­side, “kasdedilen şey” anlamındadır. Genellikle medih kasdıyla söylenirler. Arap edebiyatında Lâmiyye-i Ebî Tâlib olarak bilinen Hz. Ebû Tâlib’in Kaside-i Şı’biyyesi İslam tarihinin önemli bir bölümünü büyüteç altına alması bakımından değerlidir.

Bugüne kadar müslümanların zihinlerinde oluşturulan Câhiliyye kavramının bilgisizlik ile eşleştirilmesi çok büyük hata olmaktadır. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin gelip İslâm’ı yeniden tesis ederken zır cahil hiçbir şeye aklı ermez bir insan topluluğu ile bunu başarmasının mümkün olmayacağı açıkca ortadır. Sözün güzelini söylemeyi bilen bir toplumda akıl seviyesinin çok yüksek oluşu bilinen gerçektir. Onlar bir şiirle savaş başlatırken başka bir sözle bitirebiliyorlardı. O zaman insanlarının Allah Teâlâ’nın koyduğu kuralları tahrib etmiş olmaları sebebiyle sorunlar artmış ve huzur kaybolmuştu.

[Câhiliyye kavramının içeriğini ele alan Câbirî, her şeyden önce bu kavramın İslâmî bir kavram olduğunu belirtir ve bu kavramın “bilgisizlik” ve “cehalet” anlamından ziyade “zulmet” anlamına geldiğini veya daha çok bu anlamı ifade için kullanıldığını söyler. Câhiliyye karanlıkla (zulmet) İslâm ise aydınlıkla (nur) tanımlanmıştır. Dolayısıyla İslâm düşüncesinin nazarında zulmet, kargaşa, anarşi, iç savaş ve geleceğe ait beklentilerin olmayışı iken, nur; ilişki ve sorumluluklarda netlik ve gelecekle ilgili ufukların parlaklığı anlamına gelir.][2]

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem gelişi ile insanlara ışık olmuş onların karanlıktan kurtuluş yollarını göstermiştir.

Hz. Ebû Tâlib, Câhiliyye Devrinin en önemli şair ve hatiplerinden biri olup İslam edebiyatı adına öncelikli olarak tanıtılacak önemli simalardan biridir. Ama imanı üzerinde yapılan bir takım spekü­lasyonlar, onu arka plana itmiştir.

Bu kasidenin maksadı Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemi övmek ve Mekkeli müşrikleri insanlığa davettir.

Şı’b, sözlükte “iki tepe arasında bulunan dere” anlamındadır. Burada “dere mahallesi” manasındadır.

[Şı’b-u Ebî Tâlib: Mekke’nin dışında, varoşlarda dağ yamacındaki bir bölgedir. Kaynakların anlatımından buranın bu günkü Cennet’l-Mualla kabristanlığının bulunduğu ve kaynaklarda Hacun diye zikredilen bölge olduğu anlaşılıyor. Bu bölgede Hâşimoğullarına dedelerinden miras kalan meskenlerin olduğuna bakılırsa gerçekten de burasının boykot günlerinde yaşanılan mahal olduğu akla daha yatkın geliyor.][3]

Bu mahalle, Kureyş’in boykot yıllarında Hâşimoğullarının Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ile beraber sığındığı Ebû Talip’e ait ma­halledir. [4]

Bu kasidede Hz. Ebû Tâlib yalvarıp yakarmamış aksine insanlık ve kutsal değerler uğrunda ölümü çoktan göze aldığını belirtip, ciddi ciddi muhaliflerine meydan okumuştur. Diğer Araplar bun­dan telaşa kapılmışlar, Kureyş de birbirine girerse, Hac ibadeti dâhil İbrahim dininin ortadan kalkması gibi ciddi sonuçlarının olacağını, harbin zarardan başka yararının olmayacağını söyleye­rek arabuluculuk yapmaya çalışmışlardır.

KASİDE-İ ŞI’BİYYE TERCEMESİ[5] VE AÇIKLAMASI [6]

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdu ki;

“Gerçekten de ifadenin bir kısmı sihirdir.” [7] Güzel söz insanları etkiler demektir. Şiir bu kısma girmektedir.

1- Ey iki can dostum! Haklı olsun haksız olsun, ilk tenkit edene karşı, kulağım yassı bir taş değildir.

Hz. Ebû Tâlib bu beyitte Kureyş’e kızgınlığını ifade etmektedir. Çünkü yeğeni Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem haklı olduğu halde, bilerek Ebû Leheb tarafından kınanmıştır.

“Artık Ebû Leheb ne dese onu dinlemem” diyor.

Ebû Talip burada, hakkı işitmek istemeyen kulağı, pürüzsüz yassı bir taşa benzetiyor. “Ben böyle bir kulağa sahip değilim” diyor. Şimdiye kadar Mekke putperestliğini kimse kınayıp tenkit etmedi. Biri çıkmış ilk defa tenkit ediyor. Haklı da olabilir, haksız da. Ama adamı önce bir dinleyelim” demek isteyerek istişareyi ve şeffaflığı önermiştir. İkinci beyit de bunu destekler.

2- Ey iki can dostum! İstişareyle varılmayan ve tül gibi (şeffaf) ol­mayan görüş, hiç şüphesiz vesveseli işlerden sayılır.

3-Bu kavimde sevgi olmadığını, bütün kulpları ve araçları kopar­dıklarını gördüğümde,

4-Bize açıkça düşmanlık ve eziyet yaptıklarını, bizden ayrı du­ran düşmanın emrinde olduklarını,

5-Töhmet altında olan ve arkamızdan, öfkelerinden dolayı par­maklarını ısıran insanlarla bize karşı antlaşma yaptıklarını,

6-(Bunları görünce neredeyse onlara saldıracaktım ama) esnek esmer (mızrağıma) ve krallardan miras kalan keskin beyaz (kılıcı­ma) tutunup sabrettim.

7-Yakınlarımı ve kardeşlerimi Kâbe’nin yanına getirdim. Vasilelerden [8] oluşan örtüsüne tutundum.

Müşriklerin ambargosu uzun ve elemli şekilde olmasından dolayı Kureyş’in ileri gelenlerinden bazıları, Hâşimoğullarına karşı yaptıkları şeylerden dolayı, bir­birlerini kınadılar.

Hz. Ebû Tâlib ile ashabı, Kâbe örtüsü arasına girerek:

“Ey Allah! Bize zulmedenlere, akrabalarla ilişiğini kesenlere, bize yapılması haram olan şeyleri helâlleştirenlere karşı bize yardım et!” diyerek yalvardıktan sonra, Şı’b’a döndüler.[9]

Müşriklerden bir topluluk:

“Bu, kardeşlerimize karşı, tarafımızdan yapılmış bir zulümdür!” dediler, pişmanlık duydular.[10]

8-Hep beraber ayaktaydık. Büyük kapısına yönelmiş haldeydik. Nafile adak yapanın yemin etiği yerin yanında.

9- İsaf ve Naile (heykelleri tarafından)[11] gelen sellerin aktığı ve uzun saçlıların [12] binek hayvanlarını oturttukları yerde (Allah Teâlâ’ya dua için durduk).

Hz. Ebû Tâlib, burada putlardan bahsederken müşriklerin değerlerini hatırlatmek istemektedir. Kendisi babası Hz. Abdulmuttalib gibi Hanif dinini bütün hayatı boyunca uygulayıcısı olmuş, cahili hareketlerden uzak kalmıştır.

ARAPLARDA PUTPERESTLİK [13]

1-Put Kavramı

Türkçe de kullanılan put kelimesi bir şeyi aşırı derecede sevme, İnsana ve insanlara zorla kabul ettirilmek istenen ideolojiler ve bunların zihinlerden silinmemesi, belli bir insanın düşüncelerinin imgesi olarak ifade edilebilir.

Put kavramının karşılığı olarak Arapça’da kullanılan bazı kelimeler vardır, “en Nasb” (çoğ. Ensab) kelimesidir. Genellikle belli bir şekli olmayan ve insan şeklinde de yontulmamış taş demektir.

Put veya tapınağa gitmeye gücü yetmeyenlerin Kâbe ve diğer tapınakların yanına dikip tapındığı taşa da “nasb” denir.

İkinci kelime “sanem” dir (çoğ. Esnam). Ağaç, gümüş, altın gibi maddelerden yapılan ve belli bir şekli olan, insan şeklinde yontulmuş putlara sanem denilmektedir.

Bir başka kelime “vesen” dir (çoğ. vüsün, evsan). Küçük put, resim, şekilsiz putlara vesen denir. Vesen ile sanem, sabit olan ve taştan insan şeklinde yapılmış olan heykel demektir.

2. Araplar Arasında Putperestliğin Doğuşu

Putperestlik ne Araplarla başlamıştı, ne de onlarla bitmişti. Araplarda putperestlik başlamadan önce dünyanın değişik yerlerinde putlara tapma yaygın şekilde yaşanıyordu. İnsanlar saygı ve hatıra için yaptıkları ve diktikleri heykelleri, cisimleri zamanla putlaştırdılar. Hz. Nuh aleyhisselâm zamanındaki putların tanrılaştırılmasında da aynı sebep dikkat çekmektedir.

Araplarda putperestliğin ortaya çıkışını hazırlayan ortam ve gelişen olaylar zincirini başka yerlerde de görmek mümkündür. Siyası otoritesizlik, başıbozukluk, daha disiplinli değişik kültürlerin etkileri sebeplerden bazıları olarak zikredilebilir. İbnü’l-Kelbi’ye göre ilk puta tapma olayı şöyle başlamıştır: Hz. Âdem aleyhisselâm öldüğünde, Şit oğulları onu Hindistan’da bir mağaraya gömdüler. Zaman zaman gidip Âdem aleyhisselâmın cesedini ziyaret ediyorlar ve onun etrafında saygı dönüşü yapıyorlardı. Âdem aleyhisselâmın oğlu Kabil’in soyundan birisi, “Ey Kabiloğulları! Şitoğullarının bir davarı var, onun etrafında dönüyor ve ona saygı gösteriyorlar. Sizin bir şeyiniz yok” dedi.

Sonra onlara bir put yaptı. Böylece o, put yapanların ilki oldu. Taberi’ye (hyt.322/934) göre ise, ilk puta tapan Cemşit’tir. Cemşit bir kraldı ve yaratılış bakımından güzel yüzlü biriydi. Bu rivayetlerden birincisi, yeryüzünde puta tapıcılığın ilk defa ortaya çıkışını açıklamış olabilir.

Hz. Nuh dönemindeki puta tapıcılık ve o dönemdeki meşhur putlar bilinmektedir. Rivayete göre bu meşhur putlar Nuh kavminden salih kimseler idiler. O kişilerin ölümüne yakınları çok üzüldüler. Şeytanın tahriki ile içlerinden biri,

“Ey hemşerilerim! Size onların putlarını yapayım mı? Yalnız ruhlarını veremem” dedi. Onlar da bunu kabul ettiler. O da onların putlarını yaptı. Artık herkes gelip yakınlarını ziyaret ediyordu. Zamanla onları tanıyan kalmayınca, sonraki nesiller atalarının bu putlara taptıklarını zannederek onlara tapmaya başladılar.

Buradan ilk putperestliği teşvik eden, insanları bu kötülüğün derinliklerine sürükleyen şeytan olduğu net bir şekilde anlaşılmaktadır. Şeytan, insanları sırat-ı müstakimden nasıl saptıracağını ilk isyanı sırasında, Allah ile aralarında geçen dialogda kıyamete kadar istediği mühlet kendisine verildiğinde, “beni azdırmana karşılık yolunun üzerine oturacağım. Sonra arkalarından, önlerinden, sağlarından, sollarından insanlara sokulacağım ve çoklarını şükredici bulmayacaksın” mealindeki karşı çıkışıyla belirtilmişti[14]. Sanki O, hem Allah Teâlâ’ya söz veriyor, hem de gelecekte vuku bulacak işlerde kendi payının olduğunu teyid ediyordu. Şeytan, bu sözüyle Hz. Âdem aleyhisselâmdan beri insanları tevhid ve hidayet güneşinden uzaklaştırmaya, onları şirke ve puta tapmaya sevk etmiştir. İnsanlık tarihi incelendiğinde bunun pek çok örneğini bulmak mümkündür.

Arapların putperstliğe geçişleri büyük ölçüde Hz. İsmail’in tevhid dinini unutmalarına bağlı idi. İnsan, fıtratındaki inanma ve tapma ihtiyacını gidermek için mutlaka bir şeye inanmak ve tapmak durumdadır. Araplar da, Hanif dininden kalma zayıf ve ne belirsiz Allah inancı dışındaki bütün hususları unuttular. Allah’ı bildikleri halde ona nasıl ibadet edeceklerini kestiremiyorlardı.

Bu kargaşa ortamını, şeytan ve şeytanın tahrikine kapılmış bazı insanlar değerlendirerek Arapları putperestliğe sevk ettiler. İşte bu insanların başında Amr b. Luhay’ın bulunmaktadır. Hicaz’a putları ilk getiren şahsın o olduğu hususunda tarihçilerin ittifakı vardır.

Amr b. Luhay, Belka’dan getirdiği Hübel’i Kâbe’nin yanına dikti. İnsanlara onun faziletlerinden, onlara sağlayacağı faydalardan bahsederek, onları, bu faydaları sağlamak üzere ona tapmaya çağırdı. Böylece putperestlik yaygınlaşmaya başladı.

İbnü’l-Kelbi’nin aktardığı bir başka rivayete göre, Kâbe’den uzaklaşanların oradan alıp yanlarında götürdükleri taşlara perestiş etme adetleri, puta tapıcılığın başlangıcı olmuştur. Bu rivayet, puta tapıcılığın Hicaz’a başka yerden girmesine mani değildir. Aslında bu adet, Arapların putperestliğe geçmelerinin yeterli sebebi olarak da gözükmemektedir. Çünkü söz konusu taşların belli bir şekli yoktur. Hâlbuki Kâbe ve diğer yerlerdeki putlar çeşitli şekillerde; mesela Hubel insan, Vedd erkek, Uzza ağaç şeklinde idi. Nasıl oldu da tapınılan bu şekilsiz taşlar insan ve ağaç şeklinde aldılar? İşte bu geçişi açıklamak kolay değildir.

3. Arapların Taptığı Putlar

a. Kabe’deki Putlar:  Hübel ve Diğerleri

Kâbe etrafında pek çok put vardı. Bu putların en büyüğü Hübel idi. Hübel’i ilk dikenin kim olduğu konusunda iki farklı görüş var.

İbn Hişam (hyt.833/1430) ve diğer pek çok tarihçi, Hübel’i Belka’dan denilen yerden getirip Kâbe’nin yanına dikenin Amr b.Luhayy olduğunu ve belirtmektedir. İbn Sa’d (hyt. 835/1431) ve İbnül-Kelbi (hyt. 204/819) ise, bu kişinin Huzeyme b.Müdrike olduğunu ifade etmektedirler. Bu sebepledir ki, ona Hüzeyme’nin Hübel’i denilmişti. Onun hizmetini Hüzeyme yapıyordu. Daha sonra oğulları bunu sürdürmüştür.

Hübel, Kâbe’nin yanındaki en meşhur put idi. Hübel’in insan şeklinde olduğu konusunda ihtilaf yoktur. Kırmızı akik taşından yontulmuş bu putun sağ eli kırılmıştı.

Ona altından bir el yapıp taktılar. Onun önünde bir torbanın içine konulmuş yedi fal oku vardı. Bir iş yapacak veya sefere çıkacak kimse gelir; onun önünde fal okunu çeker ve çıkan sonuca göre hareket ederdi. Hz. Abdulmuttalib de oğlu Hz. Abdullah için bunun yanında ok çekmişti. Ebû Süfyan’ın Uhud günü “Yüce Hübel!” diye hitap ettiği put bu idi.

Hübel’in kendisine ait telbiyesi vardı. Buna sunulan kurbanın miktarı 100 deve idi. Kâbe’nin yanında Hübel’den başka İsaf ve Naile ile birlikte 360 put bulunuyordu. Bunlar, Hübel, isaf ve Naile gibi herkesin saygı gösterdiği putlardan ayrı olarak kabileleri temsilen konulmuş putlar olup Hac zamanı o kabile hacca geldiğinde kabile putuna tapınır, onu tavaf ederdi. Rivayete göre isaf, Cürhüm kabilesinden bir erkekti. Yemenli Naile’ye âşık olup Kâbe’nin içinde onunla zina edince Allah Teâlâ onu taşa çevirdi. Sonra Amr b.Luhay onu Safa tepesine dikti. Naile de Zeyd isimli Yemenli bir kişini kızıydı. O da İsaf’a âşık olup aynı fiili işlediği için taşlaşmıştı. Amr b.Luhay onu Merve’ye dikti. İnsanlar bunlara tapınmaya başladılar. Müşrikler,  İsaf ve Naile putlarının yanında başını kazıtıp onlara kurban kestikten sonra, yeminlerini eder ve kurbanın kanını putların başlarına sürerlerdi. Örnek verecek olursak;

[Bir gün Kureyş müşriklerinin ileri gelenlerinden bir cemaat, Kâbe’nin Hicrinde toplanıp:

"Muhammed (sallallâhü aleyhi ve sellem)'i görür görmez, hep birden, tek bir adamın kalkışı gibi kalkacak, onun üzerine yürüye­ceğiz; öldürmedikçe de kendisinden ayrılmayacağız!" diyerek Lât ve Uzzâ, Menât, İsaf ve Naile putları üzerine antlaştılar. Hz. Fâtıma aleyhisselâm ağlayarak Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin yanına geldi ve:

"Şu Kureyşlilerin ileri gelenleri senin aleyhinde antlaştılar: Seni görünce, üzerine yürüyüp seni öldürecekler!" dedi. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem;

"Ey kızcağızım! Bana abdest suyu getir!" buyurdu. Abdest aldı. Sonra da, Mescid-i Haram'a, onların yanına vardı. Müşrikler Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemi görünce:

"İşte, o orada!" dediler. Gözlerini önlerine indirdiler, çeneleri göğüslerinin üzerine düştü. Oturdukları yerlerden ne ilerleyebildiler, ne gerileyebildiler! Başlarını kaldırıp Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme bakamadılar! İçlerinden hiçbirisi, kalkıp Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin üzerine yürüyemedi!

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem varıp tepelerine dikildi. Yerden bir avuç toprak aldı ve:

"Yüzleriniz kara olsun!" diyerek, onların üzerlerine saçtı. Onlardan hiçbir kimse yoktu ki, bu topraktan kendisine isabet etsin de, Bedir savaşında kâfir olarak öldürülmemiş olsun!][15]

2. Kâbe Dışındaki Putlar ve Tapınaklar (Tağutlar)

Arapların, Kâbe’den başka içerisinde putları korumak ve bir takım ibadetlerini icra etmek için oluşturdukları yapılara ve kurdukları çadırlara tağut denilmekteydi. Müfessirler “tağut” kelimesini put ve şeytan manasında tefsir etmişlerdir.

Bunların sayıları yüz kadardı. Bir kısmı sabit, bir kısmı seyyar çadır çeklindeydi. Her konak yerinde kurulur; giderken sökülüp, varılacak yeni yerde tekrar kurulurlardı. Tağutların sadin ve hacipleri onlara hediyeleri ve kurbanları sunarlardı. Her birinin kendine ait telbiyesi vardı. Bu telbiyeler tavaf esnasında okunurlardı. Bugün bu tağutlardan geriye bir eser kalmamıştır.

Söz konusu put ve tapınaklardan önemli olanları şunlardır.

(1) Tağutlar

Lât, Sakîf kabilesinin tağutu Taifte bulunurdu.

Uzzâ, Kureyş, Benî Kinâne ve Benî Süleym’den bazı aşiretlerin tağutuydu.

Menât Evs, Hazrec ve Gassân kabilelerinin tağutuy­du.

Zü’l-Halasa Has’am, Becile, Ezd es-Sarat kabileleri ile Hevazin, araplarından bunlara komşu olanlar ona taparlar ve kurban keserlerdi. Zü’l-Halasa’ye Yemen’in kabesi de denilirdi

Fels Tay kabilesi ile ona yakın bazı kabilelerinin tapınağıydı.

(2) Putlar

Vedd, Suvâ, Yağûs, Ya’ûk, Nesr. Vedd, Kelb kabilesinin putuydu ve Dûmetü’l-Cendel’de bulunuyordu.

Suvâ Hüzeyl kabilesinin putuydu. Kabile mensupları onu hacceder ve önünde kurban keserlerdi.

Yağûs, Müzhic ve bazı Yemen kabi­lelerinin putuydu.

Ya’ûk Hemcdan’da bulunan bir puttu.

Nesr Zü’l-Kilâ’ kabilesinin putuydu ve Himyer’de bulunurdu.

10- Orada 6 ile 9 yaş arasında olan itaatkâr (hayvanların) pazıları veya boyun kökleri (kurbanlık oldukları belli olsun diye) damgalı­dır.

11- Boyunlarında sedef, mermer ve süslerden yapılmış, hurma salkımları gibi (sallanan) gerdanlıkları görürsün.

[ Kur’ân-ı Kerim’de Bakara 196, Maide 2 ve 97, Hac 28 ve 36, Feth 25. ayetlerde kur­banlıklara ve gerdanlıklılara işaret edilmiştir. Ayetlerin içerikleri ve uslubları güçlü ve açık bir şekilde ifade ediyor ki, bunlar da İslam'ın kabul ettiği nübüvvetten önceki geleneklerdi. Hedy/kurban, hacıların, Hac ile ilgili ibadetlerini bitirdikten sonra Allah Teâlâ'ya şükür kurbanı kesmek için beraberlerinde getirdikleri hayvandır. Arap hacıları kurbanlıklarına gerdan takmayı adet edinmişlerdi. Yani onlar kurbanın boynuna deriden ince ka­yış ya da ağaç liflerinden yahut da iplerin fitillerinden gerdanlıklar takı­yorlardı. Böylece onun kurbanlık olduğunu ilan ederlerdi. Artık bundan sonra o hayvan haram kabul edilir ve ona dokunulmazdı. İşte «Kalâid» kavramından kastedilen de budur. Onları helal kılmanın yasaklanması herhal­de kurbanlıkların boynundan gerdanlıklarını almaktır. Çünkü böyle bir ha­reket onların hürmetine halel getirir ya da onu saldırı soymaya maruz kılar.

Hedy; kurban edilmek için tahsis edilen her hayvana denir. Eğer bu hayvan deveden ya da sığırdan olursa «Budun» adını alır. Hac 36. ayetin­de onlara bu isim verilmiştir. Bir tek bedene de/büyük hayvan, birden çok hacının ortak olması caiz görülmüştür. Böylece büyük hayvan birden çok hacı için kurban olur. Belki de “Hedy” kavramı hediye etmekten türetil­miştir. Çünkü kurban da Hacılar tarafından Allah'a ya da Kâbe’ye bir kur­ban sayılır. Bugün müslümanlar kurbanları “Edâhî” ve “Edhiye” diye ad­landırmaktadır. Bunun İçin Hac bayramı, Kurban bayramı (İ’du'l-Edhâ) diye de adlandırılır. Çünkü kurbanlar Meş'arı Haram'dan dönüşten sonra kesilir. Bu gün Zilhiccenin onuncu günüdür ve aynı zamanda bayramın ilk günü­dür. Ayetlerin ifade biçiminden kurbanların ve kurbanlık hayvanların ne kadar önemli bir gelenekle ilgisi bulunduğunu çıkarmak mümkündür.][16]

12- (Şöyle dedim): “Kötülük için bize saldıran ve bir batılda ısrar eden herkesten, insanların Rabbine sığınırım.

Bu beyitte görüldüğü gibi Hz. Ebû Tâlib putların Allah Teâlâ gibi bir ilah olduğuna inanmayı bir batılda ısrar olarak görmekteydi. Putların temsil ettiği gerçek şahıslar  وَقَالُوا اتَّخَذَ الرَّحْمَنُ وَلَدًا سُبْحَانَهُ بَلْ عِبَادٌ مُكْرَمُونَ   Rahmân (olan Allah, melekleri) evlât edindi, dediler. Hâşâ! O, bundan münezzehtir. Bilakis (melekler), lütuf ve ihsana mazhar olmuş kullardır.”[17] ayetinde ifade edildiği gibi, keramet sahibi veli kullar olabilir. Mesela Hübel aslında hacılara çok iyiliği dokunan mübarek bir zat idi. Taif’teki heykeli onu hacılara hurma tatlısı ve yağlı un kavurması ikram edişini temsil etmekteydi. Belki keramet sahibi bir kişiydi. Ama bir kişinin kerameti o kişinin tabiatüstü olduğunu göstermez. Herkes tabiat kanunları­na tabidir, Allah Teâlâ hariç. Dolayısıyla Allah’tan başka ilah yoktur. Hübel vb. putlara “ilah” denmesine Abdülmuttalip gibi Mekke liderlerinin ses çıkar­mamalarının sebebi onların mecâzi anlamda ilah olmalarındandır. Mecazi ilahları hakiki ilah yerine koymak batılda ısrardır. Mesela “Ahmet aslandır” cümlesinden, Ahmed’in mecâzi anlamda bir aslan olduğu anlaşılır. Ama bu onun hakiki aslan olduğunu göstermez. Ayni spekülasyon günümüzde Vehhabîlerle mutasavvıflar arasında yaşanmaktadır. Hz. Ebû Tâlib’in felsefesi her iki akımın arasını bulmaktadır. Bu sığınmalar mecâzi anlamdadır. Hakiki anlamda sadece Allah Teâlâ’ya sığınılır.

13- Bize gizli düşman olup bizi kabahatli göstermek için koşturan­lardan. Bizim iddia etmediğimiz bazı şeyleri dinimize katanlardan (Allah Teâlâ’ya sığınırım).

TANRI İNANCI

[Câhiliyye Arapları diğer tanrı ve put adlarının yanı sıra en yüce mabut olarak Allah kelimesini de kullanıyorlardı. Allah kelimesinin çoğulunu ise kullanmıyorlardı. Arap yarımadasında ve genellikle güney Arabistan da milattan sonraki yıllarda var olduğu anlaşılan bir rahman inancıyla da karşılaşılmaktadır. İslami dönemde olduğu gibi Câhiliyye döneminde de rab ve ilah kelimelerinin aksine rahman kelimesinin çoğulunun bulunmaması bu kelimenin bir tek tanrıyı yani Allah’ı ifade ettiğini göstermektedir. Câhiliyye dönemi şairleri şiirlerinde Allah, rabb, ilah lafızlarını sürekli kullanıyorlardı. Çok sık olmamakla birlikte ahiret, hesap, ceza, mükâfat kelimelerini de kullanıyorlardı. Bu durum Câhiliyye Araplarında Allah inancı olduğunu göstermektedir. Kur’ân-ı Kerim’de müşrik Arapların sıkıntı anlarında Allah Teâlâ’ya yalvardıkları, en büyük yeminleri Allah adına yaptıkları[18], bununla birlikte cinleri Allah Teâlâ’ya ortak koştukları, Allah Teâlâ’ya oğul ve kızlar isnat ettikleri, melekleri Allah Teâlâ’nın kızları olarak gördükleri ifade edilir.

İslamiyet öncesi Araplarda şiirlerin yanı sıra dualarında, yeminlerinde, deyim ve atasözlerinde Allah kelimesi oldukça fazla kullanılmıştır. Mekke halkı Ebû’-Salt bin Ümeyye’ nin bulup şiirlerinde kullandığı

“Bism’i-ke allahumme” tabirini yazdıkları yazıların başında kullandıkları rivayet edilir. İslam öncesinde Arapların puta taptıkları bilinmektedir. Kur’ân-ı Kerim’de bu konuya sık sık temas edilmekte, bazı ayetlerde putların isimlerinden de söz edilmektedir. Bununla birlikte onların, muhtelif kabilelere ait olmak üzere sayısı yüzlerle ifade edilen putların üstünde bir yüce tanrının bulunduğu inancını taşıdıkları da anlaşılmaktadır. Kur’ân-ı Kerim, onların deyisiyle “Allah”, “aziz” ve “âlim” diye adlandırdığı bu yüce tanrının kendilerini ve bütün kâinatı yarattığına, güneşi ve ayı belli bir nizama bağladığına, yağmur yağdırmak suretiyle yeryüzünü canlıların beslenmesine elverişli hale getirdiğine inandıklarını haber vermekte, ayrıca onların bu Allah adına yemin ettiklerini hayatlarının sıkıntılı ve tehlikeli dönemlerinde O’na sığındıklarını ve O’nu Kâbe’nin rabbi kabul ettiklerini ifade etmektedir. Yine Kur’ân-ı Kerim Cahilliye Araplarının bu yüce tanrı inancının yanında putlara tapmalarının, putların kendilerini Allah’a yaklaştıracağı ve O’nun nezdinde şefaatçi olacağı kanaatine bağlı olduğunu haber verir. Diğer bazı ayetler, Cahilliye Araplarının “yüce tanrı” anlamındaki Allah inancının başka belirtilerine de temas eder. Daha çok yabancı yazarların gösterdiği bir temayüle göre Allah lafzı, Câhiliyye Araplarının putlarından olan el-Lat veya Aramice elaha kelimelerinden alınmıştır.

İslam öncesi Arapların dini hayatında görülen yüce ve tek tanrı inancını Yahudilik ve Hıristiyanlığa bağlayanlar bulunsa da, Hz. İbrahim aleyhisselâmdan kalan Hanif dinine dayandırmak isabetli olacaktır. Nitekim Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin ve daha birçok Arap kabilesinin soyu Hz. İbrahim aleyhisselâmın oğlu Hz. İsmail’e ulaşmaktadır. Muhtelif ayetlerin beyanından anlaşılacağı üzere Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, ebedi kurtuluşu gaye edinen evrensel çağrısıyla ortaya çıkarken bu çağrısını, hitap ettiği kitle nezdinde kabul görmüş bulunan ve kısaca Hanif diye adlandırılan inanç üzerine oturtmuştur. Bunun karşısında müşrikler ve özellikle Yahudi ve Hıristiyanlar İbrahim’in dinine (millet) sadık kaldıklarını iddia etmişler; Kur’ân-ı Kerim ise Hz. İbrahim aleyhisselâmın Yahudi, Hıristiyan veya müşrik değil Allah’ı bir tanıyan bir Müslüman (hanif-müslim) olduğunu kesin bir dille ifade etmiş [19] hidayet ve kurtuluşun ancak Hz. İbrahim’in dinine uymakla gerçekleşebileceğini bildirmiş, hem Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme hem de Yahudi, Hıristiyan ve müşriklere bu dine uymalarını emretmiştir. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemde tebliğ ettiği dinin Yahudilik veya Hıristiyanlık değil müsamahakâr bir tek tanrıcı din olduğunu ve Allah Teâlâ nezdinde makbul sayılacak dinin bu özelliklere sahip bulunması gerektiğini ifade etmiştir. Bütün semavi dinlerin değerlendirilmesine göre rasüller içinde önemli bir yeri olan Hz. İbrahim aleyhisselâmın dinine sadık kalan tek din, son rasülün tebliğ ettiği İslamiyet’tir.

Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellemin rasül olmadan önceki dini hayatı ve ilk muhataplarının gönüllerinin derinliklerinde yatan inanç da dine/ İslam’a yakındı. O evrensel çağrısını bu inanç temeli üzerine oturtmuş ve bundan dolayı muvaffak olmuştur. Nitekim Câhiliyye dönemi sairlerinden Hanif olarak kabul edilen Zeyd b. Amr b. Nufeyl’in (hyt.605) bir şiiri o dönemdeki Allah inancını anlatması bakımından önemlidir.

İnsan ve şeytan cinlerini kendimden uzaklaştırdım,

Mert ve cesur kişi böyle yapar,

Ne uzaya taparım ne de iki kızına,

Ne de Tasm oğullarının iki putuna,

Aklımın ermediği çocukluğumda,

Rabb bildiğim Hubel’e de tapmam,

Büyüyüp kendimi kurtardığımda tek bir rabbe mi?

Yoksa bin rabbe mi tapacağım?

Bilmez misin Allah yok etti,

Yolunu şaşırmış birçok kimseyi,

İyi olanları ise bıraktı,

Onların küçükleri büyüsün diye.

Kişi elbet bir gün gerçeği yakalayacak,

Aynen susuz bir dalın yeşillenmesi gibi,

Ben ancak rahmana rabbimize kul olurum,

Şefkatli rabbim günahlarımı bağışlasın diye.

Allah’tan rabbimizden daima korkun,

Böyle olursanız felakete uğramazsınız.

İyilerin yurdu cennettir,

Kâfirlerin ise yakıcı cehennem,

Dünyada rezildirler, ölünce de,

Gönülleri sıkıp daraltan azapla karsılaşırlar.[20]

Görüldüğü üzere Araplarda Allah inancı en yüce ilah olarak vardır. Kur’ân-ı Kerim’in sözünü ettiği Allah ise her türlü beşer idrakinin mutlak anlamda üstünde bir güç (müteal) dür.] [21]

14-Sevr dağına, Sebir dağını yerine yerleştirene, sevap için Hıra dağına çıkıp inenlere (sığınırım).

[Muhammed (sallallâhü aleyhi ve sellem)’in ailesi, orta halli Mekkeliler gibi genellikle putperestti ve kutsal Zemzem suyunu hacılara dağıtmak vb. gibi kamuya ait birtakım kültürel görevleri ellerinde bulunduruyorlardı. Kâbe’nin yeniden inşa edilmesinden bu yana, Muhammed (sallallâhü aleyhi ve sellem)’de ruhsal ve manevî bir bilinçlenme göze çarpmaktaydı. Vaktiyle dedesi Hz. Abdulmuttalip (Hanif dininin verdiği etkiyle) Ramazan aylarında Hıra mağarasında inzivaya çekilirdi. Muhammed (sallallâhü aleyhi ve sellem) de, zamanı gelince kendisini bu hayatın çekiciliğine kaptırdı ve çalkantılı ruhunu yatıştırmanın çaresini böyle bir hayatta buldu. Her yıl tüm Ramazan ayını Mekke yakınlarındaki bu mağarada zühd ve tefekkürle geçirirdi. Zaman zaman karısı kendisine azık gönderir, bazen de kendisi, ihtiyaçlarını temin için evine dönerdi. Muhammed (sallallâhü aleyhi ve sellem)’in zaten kıt olan yiyeceğini kendileriyle paylaştığı yolunu şaşırmış konuklar da olurdu.. Bu uzletten çıkıp evine dönmeden önce, yedi kez tavaf etmek için Kâbe’ye uğrardı. İbn Hişâm ve Makrızî, Muhammed (sallallâhü aleyhi ve sellem)’in bazı zamanlar bu inzivayı karısı Hz. Hatice radiyallâhü anha ile gerçekleştirdiğini rivayet etmektedir.][22]

15- Mekke’nin göbeğindeki Kâbe’ye ve Kâbe’nin hakikatine (sığını­rım). Ve Allah’a (sığınırım) ki Allah (olanlardan) habersiz değildir.

[Araplar eski zamanlarda yarımada ve çevresinde bazı devletler kurmuşlardır. Yemen’de Maîn (M.Ö. 1400–650), Sebe (M.Ö. 750–115) ve Himyerîler (M.Ö. 115-M.S. 525), Kuzey Arabistan’da Nabatî (M.Ö. IV. yüzyıl-M.S. 106), Tedmür (M.Ö. 3000-M.S. 273), Gassânî (M.Ö. III. yüzyıl-M.S. 634), Hîre (M.S. III. yüzyıl–634) ve Kinde (M.S. V-IV. Yüzyıl) gibi devletler bunlardandır. Milâdî VI. Yüzyılda Arap yarımadası yeni bir döneme girmişti. Yerleşik hayat yerine daha çok kabile hayatının geçerli olduğu saha genişledi.

Hatta kabile merkezli kavramlar yerleşik hayat yasayan toplumlarda bile belirgin bir erk haline gelmişti. Burada İslâm öncesi Arabistan’daki emirliklerden bahsetmek de yerinde olacaktır. Bunların basında “melik” unvanlı kabile kralları bulunmaktaydı. Otorite alanları temelde bölgesel ve kendi kabilelerinin topraklarıyla sınırlı olan bu kralların bazı durumlarda birkaç kabilenin birleşmesiyle toprakları kabile federasyonu sekline dönüşerek egemenlik sahaları genişleyebilirdi.

Mekke’de Kureyş,

Medine’de Evs ve Hazrec,

Taif’te Sakif bu şehirlerin önemli kabilelerindendi.

Buna bağlı olarak Araplarda ait olduğu soyu bilmek toplumsal imaj açısından kaçınılmazdı.

Bu durum Nesep ilmini tetikleyen önemli belirleyicilerden olmuştur. Tarihçiler, kabilelerin soylarının belirlenmesine büyük önem vermişlerdir. Fakat bu konuda verilen bilgilerin bir kısmı tartışmalıdır. Bütün Arapların soylarının Nûh aleyhisselâmın oğlu Sâm’a dayandığı rivayet edilmektedir.

Nesep bilginleri, kuzey Araplarının Hz. İsmail aleyhisselâma, güney Araplarının ise Kahtan’ın soyuna dayandığını söylerler. Bu kabul, Tevrat’ta geçen bir bilgiye dayanmaktadır.

Klasik olarak güney Arapları için Yemenliler ya da Kahtanîler,

Kuzey Arapları için Adnanîler denilmektedir.

Olaylar ve birbirini takip eden savaşlar Adnanîlerle Kahtanîler arasındaki düşmanlığı körükleyerek, birbirlerine karsı sürekli çekişme halinde olmalarına sebep olmuştur. Zaman içinde Kahtanîler neseplerini çeşitli yollardan Adnanîlere katmışlardır. Kahtanîler de dâhil edilerek bütün Arapların soylarını Hz. İsmail aleyhisselâma bağlayanlar da vardır.

Klasik kaynaklarda geçen genel bir katagoriye göre Araplar Aribe, Mütearribe, Müsta’ribe olmak üzere üç kısma ayrılırlar.

Bu tasnife göre Âd, Semûd, Tasm, Cedis gibi soyu tükenen kavimler Arabü’l-Aribe olarak ifade edilir.

Arabü’l-Aribe’nin dilini kullanarak onların yaşadığı bölgeyi yurt edinen Kahtanogullarına Arabü’l-Mütearribe denir.

Arabü’l-Müsta’ribe ise İsmailoğullarından olan Adnanîler için kullanılır. Değişik açıklamalar bulunmakla beraber, Arap soylarının geleneksel olarak iki kategori altında değerlendirildiğini söyleyebiliriz. Bunlar, Arab-ı bâide ve Arab-ı bâkiye olarak isimlendirilirler.

Birinci gruba dâhil olanlar, tarihin önceki dönemlerinde yaşayarak çeşitli nedenlerle yok olmuş toplumlardır.

Arab-ı bâide’nin önde gelen kolları, Âd, Semûd, Medyen, Tasm, Amâlika, Câsim, Abdi Dahm, Ubeyl, Hadûra, Cedîs ve Birinci Cürhüm kavimleridir. Soyları devam eden Araplara ise Arab-ı bâkiye denilmektedir.

Arab-ı bâkiye de, Arabistan Arapları olarak bilinen Arab-ı âribe ve Araplaşmış Araplar seklinde tanımlanan Arab-ı müsta’ribe olmak üzere iki başlık altında ele alınmaktadır.

Arab-ı Âribe olarak bilinen bu birinci gruba Kahtanîler denilmektedir.

Anavatanları Yemen olan bu Araplar önce, Cürhüm ve Ya’rub olmak üzere ikiye ayrılmışlardır. Ayrıca, Ya’rub’dan da Kehlân ve Himyer adındaki iki farklı koldan birçok kabile türemiştir.

Sözünü ettiğimiz bu kabileler, değişik zamanlarda çeşitli nedenlere bağlı olarak anavatanlarından göç etmiş ve Arabistan Yarımadasında çeşitli bölgelere yerleşmişlerdir.

Kehlânîlerden olan Ezd kabilesi kuzeye göç etmiştir. Güçlü bir kabile olan Ezd Umman’da hüküm sürdü. Şam’ın doğusunda devlet kuran Gassanîler ve Kureyş’ten önce Mekke’ye gelen Huzaa kabilesi de bunlardandır. Bunlardan olan Sa’lebe b. Amr, Hicaz tarafına yönelerek Medine’ye yerleşti. Evs ve Hazrec kabileleri onun soyundan gelmiştir.

Hârise b. Amr ise önce Merrüzzahrân’a yerleşti. Daha sonra Mekke’ye geldi. Bu sırada Mekke’de Cürhümlüler oturmaktaydı. Onlarla girdiği mücadeleden galip çıkarak burayı kendisine yurt edindi.

İmrân b. Amr Uman’a, Cefne b. Amr Suriye’ye, Lahm ve Cüzâm kabileleri Hîre’ye, Tay kabilesi Ecâ ve Selmâ Dağlarına, Cüzam’a nispet edilen Kinde kabilesi önce Bahreyn, sonra Hadramut ve son olarak da Necid’e yerleşti. Arab-ı Müsta’ribe olarak isimlendirilenler kökenleri itibariyle Arap olmayıp, sonradan Araplaşanlardır. Bunlara Adnanîler, İsmâilîler, Meaddîler, Nizârîler denilmektedir.

Küçük yaşta Mekke’ye gelen Hz. İsmail aleyhisselâm, Kahtanî soyundan gelen Cürhümlüler arasında büyüyüp yetişti. Hz. İsmail aleyhisselâm burada evlendi ve bu evliliklerinden doğan çocuklar büyüyüp, zemzem kuyusu civarında yerleştiler. Daha sonra onlardan her biri bir kabilenin reisi oldu. Hz. İsmail aleyhisselâmın soyundan gelenler, Cürhümlü-ler’e karışarak Araplaştığı için bunlara Arab-ı Müsta’ribe denildi. Soyları Adnan’a ulaşan başlıca kabileler şunlardır:

Adnân,

Mead,

Nizâr (İyâd, Enmar, Rebîa, Mudar),

Rebîa (Esed, Aneze, Abdülkays, Vâil),

Mudar (Kays Aylan, İlyâs),

Kays Aylan (Süleym, Hevâzin, Gatafân),

Gatafân (Abs, Zübyân),

İlyâs (Temîm, Huzeyl, Esed, Kinâne),

[Kinâne (Kureyş), Kureyş (Cemûh, Sehm, Adiy, Mahzûm, Teym, Zühre, Kusay), Kusay (Abdüddâr, Esed b. Abdüluzzâ, Abdümenâf), Abdümenâf (Abdüşşems, Nevfel, Muttalip, Hâşim).]

Rebîa‘nın en meşhur kabileleri Esed ve Vâil, Mudar’ın en meşhur kabileleri ise Kays Aylan, Temîm, Huzeyl’dir.

Adnanîlere mensup kabileler çoğaldıkça, Mekke’den ayrılarak Arabistan Yarımadası’nda değişik bölgelere yayıldılar.

Abdülkays kabilesi Bahreyn’e,

Benû Hanîfe Yemâme’ye,

Bekir b. Vâil kabilesinin bir bölümü Yemâme ile Bahreyn arasına,

Taglib el-Cezîre’ye, Temîm’in bir kısmı Bahreyn’e, diğerleri de

Basra’ya, Süleym Medine yakınlarına,

Sakîf Tâif’e,

Hevâzin Evtâs’a,

Esed ile Teymâ Kûfe’ye,

Zübyân da Teymâ ile Havran arasında bir bölgeye,

Kinâne kabilesi de Tihâme’ye yerleşti.

Bu kabileler içerisinde yerleşik hayat süren Kureyş kabilesi hariç, diğer Adnanî kabileler, Tihâme, Necid ve Hicaz’da göçebe ya da yarı göçebe bir hayat yaşamaktaydılar.][23]

MEKKE / BEKKE

[Mekke, Kızıldeniz’den 100 km uzaklıkta 360 metre yükseklikte bir yerleşim yeridir.. Topografik özellikleri itibariyle yuvarlağa yakın hilal seklindedir. Kuaykıan dağlarının eteklerinden başlayan karşılıklı iki tepeden Ebû Kubeys Dağı doğuya, Kuaykıan dağı ise batıya doğru uzanmaktadır. Ebû Kubeys Dağı bölgede en büyük dağdır. Mekke’yi çevreleyen dağlar arasında Fadıh, el–Metabih, el– Felak, el–Hacun, Sakar ve Tihame dağları bulunmaktadır. Bu dağlar arasında genişleyerek Batha’ya uzanan küçük vadiler ve bu vadilerin dağla birleştikleri mekânlarda yerleşim yerleri vardır. Bu yerleşim yerleri orada yaşayan kabilelerin ismini almaktaydı. Bu yerler hendek seklinde bir koridorla Harem’e kadar uzanır.

Mekke’nin Bekke olarak adlandırılmasını İbn Hişam söyle ifade eder:

“Oranın zalimlerinin orada bir sey yaptıkları zaman boyunlarını bekk eder (kırar) olduğundandır. Bekke Mekke çukurunun ismidir. Çünkü onlar orada tabak eder oldukları yani izdiham eder oldukları için bu isim ona verildi”.

Mekke Cürhümler ve Katura zamanında Ma’lat (yukarı şehir) ve Mesfele (aşağı şehir) olarak ikiye ayrılmıştı. Mekke’ye tümüyle Harem denilirdi. Haremden aşağı doğru eğimli olan bölgeye “el – Mesfele”, yukarı doğru uzanan yere ise “el-Ma’lat” ismi verilmiştir. Mekke vadisi Hz. İbrahim’den önceki dönemlerde Şam’dan Yemen’e ve Yemen’den Şam’a giden kafilelerin uğrak yeri olarak bilinir.

Mekkeliler, Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemden yaklaşık beş nesil önce Hz. İbrahim aleyhisselâmın soyundan gelen Kusay’ın önderliğinde civardaki kabilelerin desteğini de alarak, Kureyş adı altında birleşmişlerdi. Mekke, Kusay’dan önce, genellikle, şu boylardan oluşmaktaydı

1.Harisoğulları

2.Muhariboğulları

3.Âmiroğulları

4.Adiyyoğulları

5.Sehmoğulları

6.Cumahoğulları

7.Teymoğulları

8.Mahzumoğulları

9.Zühreoğulları

10.Esedoğulları.

Daha sonraları bunlara Abduddar ve Abdimenafoğulları eklenerek sayıları on ikiye çıkmıştır. Abdüşşems, Hâşimiler ve Ümeyyeoğulları gibi oymaklar ise, sonraki soylardan oluşmuştur. Kureyş’in dağınık oymaklarını bir araya getirerek Mekke’de yerleştiren Kusayy’ın oğullarından Abduddar ve Abdimenaf, babalarının ölümü üzerine Kâbe ve hac hizmetlerini üstlendiler.

Yukarıda bahsedilen sebeplerle kendilerini tehdit eden güçlü bir düşmandan mahrum olmaları, bir bakıma Mekkelilerin, öteden beri, düzenli bir siyasi devlet kurmalarını engellediği söylenebilir. Bununla birlikte tamamen bir başıbozukluk da olmayıp bedevî prensipleriyle örgütlenen bir tür oligarşik yapılanma vardı; kabile meclisleri üstünde bir kral veya başka bir idari kurum yoktu. Herhangi bir bağlayıcılığı olmayan istişare heyeti, bütün kabilelerin soylularından oluşuyordu. İdari ve ticari gelenekler, güç ve itibarlarına göre kabileler arasında taksim edilmişti. Modern anlamda bir seçim olmaksızın görevler, genellikle tevarüs yoluyla ailenin yeni nesillerine geçerdi. Kâbe’nin hemen yanında yer alan Darunnedve, idari gelenekleri yürüten Kureyş temsilcilerinin “şuraya” katıldıkları bir tür “senato” veya“parlamento” konağıydı. Bu meclis, icra yetkisi olmadığı için sadece meseleleri görüşürdü. Her oymak nazari olarak bağımsızdı ve istediğini yapabilirdi. Ne var ki, oy birliği ile alınan kararlar çoğu defa etkili olur ve böylece töre ve yerleşik geleneklerden sapmaların icabına bakmanın yolları aranırdı. M. Watt, İslâm öncesi Mekke demokrasisi ile Atina demokrasisini karsılaştırırken, Mekke senatosunun kararlarının “en kötüyü daha iyi gayeymiş gibi gösterebilen aldatıcı güzel konuşmalar üzerine değil de çoğu zaman kişilerin gerçek liyâkatleri ve siyasetleri üzerine kurulu” olduğundan, “Mekke mele’ ini, Atina ekklesia’ sından daha bilgece ve daha sorumlu bir meclis” olarak görür.  Dış düşman tehlikesini pek hissetmeyen Kureyş, kendi boyları arasında ise bazen kavgalara varacak ölçüde rekabet yaşamaktaydı. Babaları Kusay’ın ölümü üzerine Kâbe ve hac hizmetlerini Abduddar ve Abdimenaf üstlendi. Zamanla servet ve nüfuz bakımından kardeşine üstünlük sağlayan Abdumenaf, dünyevi otoriteye ait is ve yetkileri kardeşi Abduddar’dan alarak ona sadece dini otoriteyi bıraktı. İki kardeş hayatta iken bu paylaşıma razı oldular. Fakat onların vefatlarından sonra çocukları arasında korkunç bir rekabet ve üstünlük yarısı başladı. Abdimenaf’ın, Abduşşems, Hâşim, Muttalib ve Nevfel adlı oğulları servet ve nüfuz bakımından Abduddaroğullarından üstün olduklarından, dünyevi otorite gibi dini görevleri de ellerine almak istediler. Abduddaroğulları buna razı olmadıkları için aralarında şiddetli bir düşmanlık ortaya çıktı. On iki boydan oluşan Kureyş, bu yüzden düşman iki gruba ayrıldı. Abdimenafoğullarına taraftar olanlar (Esed, Zühre, Teym ve Harisoğulları) tarihte “Mutayyebûn (güzelkokulular)”, Abduddaroğul larına destek verenler (Mahzum, Sehm ve Cumah ve ‘Adioğulları ) ise “Ahlaf (yeminliler)” isimleri ile bilinmektedir. İki gruba verilen bu isimler ittifaklarını kutsamak için yapılan tören ile ilgilidir. Abdimenaf kadınları, müttefiklerinin kendi lehlerine olan ittifaklarını kutsamak için misk ile dolu bir kap getirerek Kâbe’nin kenarına koymuş, müttefik oymaklara mensup kişiler teker teker ellerini bu kaba daldırarak ve Hacer-i Esved’e dokunarak davalarından dönmeyeceklerine yemin ettiklerinden kendilerine “Mutayyebûn” ismi verilmiştir. Abduddaroğul-larının haklarını savunmaya söz verip yemin eden müttefikleri de içi kan dolu bir çanakla aynı töreni yapıp, yeminlerinden dönmeyeceklerine söz verdiklerinden bunlara da “ahlaf” denmiştir. Kutuplaşmanın sıkı sıkıya aile şecerelerini izlemediğini görmek ilgi çekicidir. Kusay’ın ailesiyle birlikte diğer aileler de bölünmüştür. Bu, kana dayalı kabileciliğin gevşemeye başlamasının ve maddi çıkarlar üzerine kurulan bir birlik düşüncesinin ilk belirtisidir. Kavga neredeyse savaşa dönüşeceği sırada uzlaşmaya varıldı. Ancak, iki grup arasındaki rekabet devam ettiğinden uzlaşma sürekli olmadı; sorunlar geçici olarak dondurulmuştu.

Nitekim daha sonraki yıllarda, Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin nübüvvet görevini bu rekabet hissiyle reddedenler oldu. Abdimenaf’ın ölümünden sonra oğlu Abduşşems, uhdesine aldığı Sikaye (Hacılara su dağıtma) ve Rifade (Hac mevsiminde yoksullara yiyecek sağlama) görevlerini işlerinin çokluğu sebebiyle kendisinden daha zengin olan kardeşi Hâşim’e bıraktı. Sonraki zamanlarda benzeri bir rekabet Hâşim ile Abduşşems’in oğlu (yeğen) Ümeyye arasında yaşanmıştır. Hâşim, oldukça başarılıydı; bölge ülkeleriyle kervanların emniyeti konusunda sözleşmeler yaparak, yazın Suriye ve Filistin’e, kışın da Yemen’e olmak üzere iki büyük ticaret kervanı çıkarmaya başladı. Böylece Kureyşlilerin servet ve refahı arttı. Araplar Kusay’dan itibaren, Kâbe’nin koruyucusu ve hizmetkârı olan Kureyş’e derin saygı duymaya başlamışlardı. Bu sayede Kureyş kervanları uzun ticaret yollarını hiçbir saldırıya uğramadan geçebiliyordu. Bu arada yeğeni Ümeyye de ticaret yoluyla büyük bir servet kazanıp Hâşim ile anlaşmazlığa düşerek huzursuzluk çıkardı. Araya giren hakemlerin Hâşim’in lehine karar vermesiyle konu tekrar kapandı. Anlaşıldığı üzere, Mekke’de en güçlü olanlar, çeşitli sebeplerle, komutasındaki Fil ordusu’nun karşısına çıkan Kureyşlilerin başında, Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin dedesi Hz. Abdulmuttalib’in sözcü olarak bulunuşu, o sıralarda Mekke yönetiminde Muttaliboğullarının etkili olduğunu göstermektedir. Daha sonraki yıllarda en güçlü iki boy olarak Abdüşşems ile Mahzumoğulları nın adı geçmektedir. Utbe ve kardeşi Şeybe, Abduşşems’in bir bölümünden sorumluydular. Benu Umeyye’nin başına, Utbe’nin kızı Hind’le evlenen Ebû Süfyan geçmişti.

Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin gençlik yıllarında, Ebû Süfyan, oymağının itibarına paralel olarak Mekke’nin siyasetini elinde tutuyordu. Şahsi nüfuz ve gayretiyle Hâşimoğullarının mevkisini yükselten Hz. Abdulmuttalib’den sonra oymağın nüfuzu oldukça azalmıştı. Çünkü oğullarından Hz. Ebû Tâlib zengin değildi. Abbas zengin olmasına rağmen sürekli Mekke’de kalmıyordu. Ebû Leheb ise toplum tarafından pek sevilip sayılmayan bir kimse olarak biliniyordu. Genel olarak İslam öncesi Mekke toplumunun yapısı buydu.][24]

16-Kuşluk ve ikindi vakitlerinde önünde insanların yığılıp el-yüz sürdükleri Hacer-i Esved’e (sığınırım),

CÂHİLİYYE DEVRİNDE KÂBE’DE İBADET

Salât namaz kavramı, İslâm’dan önce de Araplar arasında kullanılan bir kelime idi. İslâm’dan önce Araplar bu sözcüğü “dua ve istiğfar” anlamında kullanıyorlardı. İslam’dan önce Araplar çoktanrılı bir inanca sahiptiler ve ibadetleri de bu inancın gerektirdiği şekilde idi. Çoğunun evinde bir put bulunur ve girip çıkarken onlara bir tanrı olarak tazim ederlerdi. İslâm öncesinde Arapların namaza benzer devamlı yaptıkları bir ibadet şekilleri yoktu. O zamanlar sadece Harem-i Şerif’e girerler, Kâbe’yi ıslık çalarak ziyaret ederler ve el çırparak ilahlarına dua ederlerdi. Bu hususta Kuran’da yer alan:

Onların Beytullâh yanındaki namazları da, ıslık çalmadan ve el çırpmaktan başka bir şey değildi. [25] ifadesi bunu göstermektedir. Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin 23 kuşak öncesi büyük atası olan Hz. İbrahim aleyhisselâm ve Hz. İsmail aleyhisselâmın dininde mevcut olan namaz ibadetinin, zamanla Araplar tarafından terk edilip, unutulmuş olduğu anlaşılmaktadır. Nitekim Ebû Zer ve Kus b. Sâide’den gelen rivayetlerde câhiliye döneminde Haniflik dinine mensup bazı kimselerin namaz kıldıklarını öğrenmekteyiz. İbn Habîb ve Müslim’in kaydettiklerine göre de Ebû Zer ile Kus b. Sâide’nin Câhiliyye döneminde namaz kılan kimselerden oldukları belirtilmektedir. Nitekim bu dönemde müşrikler erkek-kadın, açık-saçık el ele tutuşarak birlikte Kâbe’nin etrafında dolaşırlar ve ıslık çalıp el çırparlardı. Böylece kendilerince ibadet ediyoruz diye çalar, oynar ve yaptıklarını da alkışlarlardı. Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Kâbe’ye gelip namaz kılmak ya da Kur’an okumak istediği zaman, böyle ayin yapmakta ileri giderler ve kendilerini de namaz kılıyor, dua ediyorlarmış gibi göstererek; gürültü ve şamata yaparlar, bunu da bir ibâdet sayarlardı. İbn Kesîr’in rivâyetine göre; İbn Ömer, müşriklerin tavafta ıslık çalmalarını, sonra da yanaklarını yere eğerek, onların el çırpmalarını anlatmış; başka bir rivayette de: “Kâbe’yi sola doğru tavaf ederler, yanaklarını yere koyup el çırparlar ve ıslık çalarlardı” demiştir. Buna göre müşriklerin putlarına karşı ibadetlerindeki hareketlerinde namazdakine benzer rükû ve secde şekillerinin mevcut olduğu anlaşılmaktadır. Ayrıca Câhiliyye döneminde: Ka’b b. Lüey’in Kureyşlileri haftada bir Cuma günleri topladığı ve bir hutbe vererek beraber ibâdet yaptıkları tespit edilmiştir. Bu Cuma gününe bir maruzat (açıklama), yani Yevmu’l-Arûbe (Araplık Günü), denilmekteydi.

Yukarıda belirttiğimiz gibi İslâm’dan önceki belli bir dönemde Mekke ve Arap yarım adasında yaygın olan inanç daha ziyade putperestlikti. Fakat putların yanında, mükemmel, yüce, tek, her şeye muktedir bir tanrı fikri de devamlı olarak vardı ve bu tanrı anlayışlarını eskiden gelen bir alışkanlıkla Arapça Allah ismi ile de ifade ediyorlardı. Mecusilik, Zerdüştlük ve benzeri semavî olmayan yabancı dinler ve Allah inancı olmayan Konfüçyüsçülük, Budizm vb. felsefi düşünce nitelikli dinleri onlar arasına girmişse de fazlaca taraftar bulamamıştır.

Yine Kur’ân-ı Kerim’de belirtildiği üzere; Yazıklar olsun o namaz kılanlara ki, onlar namazlarını ciddiye almazlar. Onlar gösteriş yapanlardır; hayra da mani olurlar. ” [26] ayeti ile müşriklerin bu fiilleri bir ibadet düşüncesinden ziyade, bir oyun ve eğlence olarak yapmakta idiler. Buna göre müşriklerin de namaz kıldıkları, fakat bunu ciddiye almadıkları, düzenli değil, gelişi güzel; bilinçli olarak değil, gaflet ile ve sırf âdet ve eğlence olduğu için namaz kıldıkları anlaşılmaktadır. Abdullah İbn Mes’ûd radiyallâhü anhın , sâhûn kelimesini “lâhûn” şeklinde okuması da ayetin, müşriklerin namazının niteliğini açıkça ortaya koyar. Yukarıda belirttiğimiz Enfâl süresi 35. ayet de müşriklerin, ıslık çalarak, el çırparak namaz kıldıklarını, yani namazı bir eğlence haline getirdiklerini ifade etmektedir. Zaten namaz, zekât, hac, oruç gibi ibadetler, İslâm’ın getirdiği yeni ibadetler değildir.

Sen ancak, görmeden Rab’lerinden korkanları ve namaz kılanları uyarırsın. Manen arınıp yücelen, kendi yararına arınmış olur. Dönüş Allah’adır. Allah, herkese yaptığının karşılığını verir”. [27] ayeti de Arap toplumunda eskiden beri namaz ibadetinin bulunduğunu ve İslam’ın ilk dönemlerinde de hala namaz kılan insanların bulunduğunu kanıtlayan ayetlerden biridir. Zira toplum içinde gerçekten Allah’tan korkan ve günün belli zamanlarında namaz kılan insanlar olmasaydı ayette Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme, ancak böylelerinin, kendisinin uyarılarını dinleyeceği bildirilmezdi. ][28]

Her ne kadar Câhiliyye Araplarının, namazı bilinçli bir ibadet olmaktan çıkarıp bir çeşit oyun ve eğlence haline getirmiş olsalar da, o dönemde Kâbe’ye doğru yönelerek yaptıkları ve salât dedikleri bir ibadetin bulunduğunu, Haceri Esved’e hürmet ettikleri ve ibadetlerde bir yer ayrılmaktadır.

[Haceri Esved siyah, parlak bir çakmak taşıdır, Rivayet edilen Arap geleneklerine göre gökten indirilmiştir. (Belki de O, bazı kişilerin gözü önünde yere düşmüş bir göktaşının bir parçasıdır.) Araplar onu kutsamış, semavi bir hediye olarak kabul etmiş ve Ka'be'nin duvarlarından birine yerleştirilmiş sonra da tavaf turlarını oradan başlatmışlardır.

İslam ona gösterilen saygıyı, ellerin ona sürülmesi ve öpülmesi adetlerini, tavafın her bir turuna onun bulunduğu taraftan başlama geleneğini öylece bırakmıştır. İslam'da tavaf ise, Kâbe binası etrafında yedi kere dönmektir. Her bir defasında Haceri Esved'in bulunduğu köşeden başlanır. Tavaf yapan adam taşın bulunduğu noktaya yönelir, Hacer'e ellerini sürer ya da onu öper yahut da işaret eder.

Kur’ân-ı Kerim’de Haceri Esved, onu ellemek ve öpmekle ilgili bir şey olmadığı gibi, bu- yedi dönüşe/tavafa ve onların başlangıç nokta açıklama da yoktur. Yalnız bunlar şu ana kadar kesintisiz olarak uygulanan Mütevâtir Nebevi Sünnet ile sabittir. Kesin söylemesek de, bu merasimlerin daha önceki şekilleriyle İslam'a geçtiğini tahmin ediyoruz.][29]

17- Terliksiz, yalın iki ayağına karşı rutubetli hale gelen kaya üze­rindeki, İbrahim aleyhisselâmın ayak izlerine (sığınırım),

METAFTA BİR AYET: MAKAM-I İBRAHİM

[Makam-ı İbrahim, Hz. İbrahim aleyhisselâ mın Kâbe’yi inşa ederken, örülen duvarın boyunu aşması üzerine, üstüne çıkıp inşaatı devam ettirdiği taş olarak bilinmektedir. Bu taş, Kâbe’nin inşası esnasında iskele olarak kullanıldığı için üzerinde zaman içinde Hz. İbrahim’in ayak izleri oluşmuştur.

Bir görüşe göre de bu taş, Hz. İbrahim aleyhisselâmın insanları hacca çağırmak için üzerine çıktığı taştır. Aslında Hz. İbrahim aleyhisselâmın, her iki durumda aynı taşın üzerine çıkmış olması da muhtemeldir. Hatta bu konudaki başka rivayetlerin varlığı da gösteriyor ki Hz. İbrahim, başka zamanlarda da bu taşı kullanmış, onu bir kenara kaldırmamıştır. Bu mübarek taş, Hz. İbrahim aleyhisselâma bazen bir iskele bazen bir kürsü bazen bir minber olmuştur. Zira bu taş her ne kadar görünürde bir taş olsa da hakikatiyle Cennet’tendir. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem bir hadislerinde şöyle ifade etmektedir:

“Rükn (Hacer-u’l-Esved) ve Makam-ı İbrahim Cennet yakutlarından iki yakuttur. Eğer Allah onların aydınlıklarını gidermemiş olsaydı doğu ile batı arasını sürekli aydınlatırlardı.” [30]

Bütün bu ve benzer rivayetler, o günden bugüne bölgede yaşayan halk tarafından buranın Hz. İbrahim’in makamı olarak tanındığını da göstermektedir. Bugün bu taş ve üzerindeki mübarek izler bir camekân içinde muhafaza edilmektedir. Kâbe’nin kapısının olduğu tarafta Kâbe’ye 15.40 metre uzaklıktadır. Hafif sarı ve kırmızı karışımı beyaza yakın bir rengi olan taşın kalınlığı 20 santimetredir. Kenar uzunluklarından biri 38, diğerleri 36’şar santimdir. Hz. İbrahim aleyhisselâm’ın ayak izlerinin bu taş üzerinde dünden bugüne devam ettiğini bir kasidede Hz. Ebû Tâlib şöyle dile getirmiştir:

“İbrahim’in taş üzerindeki ayak izleri hâlâ yeni, Ayakları yalınayak, giymemişti hiçbir şeyi.”1

Hz. İbrahim’in bu taş üzerindeki ayak ve parmak izleri daha net ve belliydi. Fakat insanların ona teberrüken dokunup ellerini sürmelerinden dolayıdır ki zamanla bu izler silinmeye yüz tutmuştur.

Cahiliyye döneminde Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem bir gün çocuklarla oyuna dalarak Redm’e kadar varıp dayanmışlardı.

Orada, Müdlicoğullarından bir cemaat, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemi yanlarına çağırdılar.

Kendisinin iki ayağına baktılar ve izini izlediler.

O sırada, Abdulmuttalib’le karşılaşıp kucaklaştılar.

Abdulmuttalib’e:

“Bu çocuk senin neslinden midir?” diye sordular.

Abdulmuttalib:

“Oğlumdur” dedi.

Müdlicoğulları:

“Onu iyi koru! Çünkü biz, Makam’daki ayak izine bununkinden daha çok benzeyenini görmedik” dediler.

Abdulmuttalib, oğlu Ebû Tâlib’e:

“Bak! Bunlar ne söylüyorlar? İşit!” dedi.

Bunun için, Ebû Tâlib, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemi titizlikle korur dururdu.

Müdlicoğulları; kıyafet, alâmet ve ayak izlerinden anlamaktaki maharetleriyle tanınırlardı. [31]

Güvenilir ravilerin Abdullah b. Abbastan rivayetlerine göre, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin yirmi yaşlarında bulunduğu sırada idi ki, Kureyşliler kıyafet ve izlerden anlayan kâhin bir kadının yanına varıp:

“Şu Makam sahibine iz bakımından hangimizin daha çok benzediğini bize haber ver?” dediler.

Kâhin kadın, Kureyşîlerin isteklerine karşı:

“Eğer, siz şu ince milli yerin üzerine bir yaygı serer, sonra da onun üzerinde yürür geçerseniz, ben size istediğinizi haber veririm” dedi. Kureyşîler; ince, yumuşak milli yerin üzerine hemen bir yaygı serdil­er, sonra da üzerinden yürüyüp geçtiler.

Kâhin kadın; Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin izini görünce:

“Bu iz; Makam’dakine, benzerlikte en yakınınızdır!” dedi.

Bundan, yirmi yıl veya yirmi yıla yakın, ya da Allah Teâlâ’nın dilediği kadar bir müddet geçtikten sonra, Muhammed (sallallâhü aleyhi ve sellem), rasül olarak geldi.[32]

Kur’ân-ı Kerim’de Makam-ı İbrahim

Makam-ı İbrahim ifadesi Kur’ân-ı Kerim’de iki defa geçmektedir. Ayet-i kerimede Kâbe’nin yeryüzünde Allah adına inşa edilen ilk ev olduğu, insanlar adına bir hidayet, feyiz ve bereket kaynağı olduğu belirtilirken aynı zamanda orada Makam-ı İbrahim’in de bulunduğu özellikle nazara verilmektedir:

“İbadet yeri olarak yeryüzünde yapılan ilk bina Mekke’deki Kâbe olup pek feyizlidir, insanlar için hidâyet rehberidir. Orada apaçık alametler, deliller ve ayrıca İbrahim’in makamı vardır…” [33]

Burada, açıkça anlaşıldığı gibi Kâbe ve çevresinde Allah’ın varlığına, birliğine ve ibadetin sadece O’na yapılacağına ait pek çok deliller, apaçık alâmetler vardır. Aynı zamanda o deliller kadar önemli bir şey daha vardır. O da Makam-ı İbrahim’dir. Bir yönüyle Kâbe, tevhidin sembolü, Makam-ı İbrahim de kulluğun remzidir. Kâbe imanın, tevhidin, Makam-ı İbrahim de amelin sembolüdür. Ayağa kalkıp Allah huzurunda Hz. İbrahim gibi el pençe divan durmanın sembolüdür. Kıyamın en güzel örneklerine sahip Hz. İbrahim’in yanı başında ve onun iniltilerine şahit bu özel mekânda, İbrahim’ce bir duruş ortaya koyabilmenin pratiğinin yapılacağı hususi bir alandır. Bundan dolayıdır ki Hz. Ömer radiyallâhü anh, bir gün Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemle birlikte bu makamı ziyaretlerinde şöyle bir istekte bulunmuştur:

“Ey Allah’ın Resûlü, bu atamız İbrahim’in makamı değil midir? Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem;

‘Evet’ cevabını verdi. Hz. Ömer radiyallâhü anh de:

‘Biz orayı Namazgâh edinemez miyiz?’ diye sorunca da Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemde: ‘Bununla emrolunmadım.’ dedi. O gün henüz sona ermemişti ki bu konuda şu ayet-i kerime nazil oluverdi:

“İbrahim’in makamını Namazgâh edinin.” [34] Bu ayet de Makam-ı İbrahim’le ilgili Kur’ân-ı Kerim’de geçen ikinci ayettir.

Makam-ı İbrahim Nerededir?

[Makâm-ı İbrahim, Kâbe’nin duvarına yapışıktı. Bilahare, Hz. Ömer radiyallâhü anh onu insanlar daha rahat tavaf etsinler ve namazdan sonra kafaları karışmasın diye ayırdı ve doğu tarafına kaydırdı. İbn Abbas “ ِ Orada apaçık deliller vardır, İbrahim’in makamı vardır;…”[35] ayeti için Makâm-ı İbrahim ve deliller onun bir parçasıdır demiştir. Mücahid ise; “Onun makamdaki ayak izleri apaçık işaretlerdir” demiştir.][36]

Makam-ı İbrahim, Kâbe’nin hemen yanı başındaki kubbemsi bir mahfaza içinde muhafaza edilen taş ve onun bulunduğu yer mi yoksa farklı bir alan mıdır? Bu konuyu araştıran âlimlerimiz, Makam-ı İbrahim’in neresi olduğu hususunda çeşitli görüşler ileri sürmüşlerdir.

1-Hz. İbrahim aleyhisselâmın üzerine çıktığı taşın yeridir. Allah Teâlâ, taşın üzerine bu izleri bırakmayı, onun mucizelerinden biri olarak yaratmıştır.

2- Hz. İbrahim aleyhisselâmın makamı, Harem bölgesinin tamamıdır.

3- Makam-ı İbrahim, Arafat, Müzdelife ve şeytan taşlama yerleridir.

4- Hac ibadetinin yapıldığı mekânların tamamı Hz. İbrahim aleyhisselâmın makamıdır. Ancak bu konuda âlimlerin genel kanaati ise birinci görüşün daha isabetli olduğudur. 3 Zira kelime manası itibariyle de düşündüğümüzde “makam”, ayağa kalkılan, ayakta durulan yer manasına gelmektedir. 4 Kaldı ki bu isim örfte de bu belli yere hastır. Dünden bugüne bir insan, Mekke’de her hangi bir Mekkeliye Makam-ı İbrahim’i sorsa, o kimse ona, bu yerden başka bir yer göstermez ve başka bir şey de anlamaz. Uygulama olarak da Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin, tavafı bitirdikten sonra tam bu mekâna geldiğinde “وَاتَّخِذُوا مِنْ مَقَامِ إِبْرَاهِيمَ مُصَلًّى ” ayetini okuması, harem içinde özellikle bu mekânın ayette geçen “makam” olduğunu açıkça gösterir. Bundan dolayıdır ki Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem iki rek’atlık tavaf namazını da bu makamın arkasında kılmıştır. Hz. Ömer radiyallâhü anhde Makam-ı İbrahim’in yanında, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme:

“burayı Namazgâh edinsek nasıl olur” demesi bu kanaati teyit etmektedir. Son olarak burada şu noktayı da belirtmek gerekir ki zaten bütün Mescid-i Haram, Namazgâh’dır. Her yerinde namaz kılınabilir. Dolayısıyla ayette geçen Makam-ı İbrahim’den maksat belli özel bir mekân olmasaydı, “Mescidi, mescid edinin.” denilmesinin bir anlamı olmazdı.] [37]

18-Safa’ya kadar iki Merve arasında yapılan yürüyüşlere, ikisi arasındaki suretlere ve heykellere (sığınırım).

[İslamiyetten önceki geleneklerden biri de Safa ile Merve ara­sını tavaf etmekti. Bakara 158. ayeti bu geleneğe, açıkça onun eski gele­neklerden olduğunu gösteren bir uslubla İşaret etmiştir.[38]

Safa ve Merve [39] Kâbe’ye yakın kayalık iki tepedir. Birbirlerinden yaklaşık dört yüz metre uzaklıktadırlar. Rivayetlerde kaydedildiğine göre müşrikler bu iki tepenin yanına bazı putlar koymuşlardı. Onların yanında ayinler yapıyorlar, onlara kurbanlar takdim ediyorlardı. Bu ayinler ara da onları tavaf etmek de vardı. Bu ayetin sebebi nüzulü ile ilgili olarak müfessirler ve ravilerin kaydettiklerine göre Müslümanlar bu iki yeri İslâm’dan önceki gibi tavaf etmekten sıkıldılar. Ayet indi ve bu sıkıntıları­nı giderdi, onları her iki yeri de tavaf etmeyi sürdürmeye teşvik etti. Say diye bilinen İslamî tavaf ise, gidiş-geliş olarak bu iki tepe arasında yedi tur yapmaktır. Hacı bunların birinden sabah erkenden başlayarak yürümeye koyulur. Yol ortasındaki, belirlenmiş alametlerin yanından hızlanarak koşar. Bütün turlarda hep dualar okuyup Allah Teâlâ’yı zikreder. Kesin söylemesek de bu iki tepeyi tavaf etmenin İslâm’dan önce de var olduğu­nu, onlar arasındaki turların da İslam’dan sonra yürürlüğe konduğu gibi yedi tane olduğunu tahmin ediyoruz.] [40]

19-Allah’ın evini hacceden her binitliye, her adak sahibine, her yayaya (sığınırım),

20-Yöneldikleri zaman Meş’ar-i Aksâ’ya (Arafat’a) ve birbirine kar­şı gelen sel yataklarının sonundaki İlal (tepeciğine sığınırım),

Rivayetlere göre Kâbe’nin inşasında İsmailoğullarına yardım eden Cürhümler, Hz. İsmail aleyhisselâmdan bir nesil sonra Kâbe’nin yönetimini ele geçirdiler. Önceleri Hz. İsmail aleyhisselâmın tebliğ ettiği tevhit inancını benimserken, daha sonra yoldan çıkan Cürhümler Kâbe’ye getirilen hediyeleri çaldılar, hac için gelenlere eziyet ettiler ve her türlü saygısızlıkta bulundular. İslam kaynakları, Cürhümlerin bu azgınlıkları nedeniyle, burun kanaması (ruaf) illeti ile cezalandırıldıklarını ve bir kısmının bu şekilde helak olduğunu kaydetmektedir. Güneydeki Seylu’l-Arîm felaketi nedeniyle Hicaz’a göç eden Huzâa ve Kinâne kabileleri tarafından yenilgiye uğratılan Cürhümler, rivayetlere göre, Haceri Esved’i söküp bir yere gömdükten ve Zemzem Kuyusu’nu kapatıp yerini belirsiz hale getirdikten sonra, tekrar ilk yurtları olan Yemen’e gitmişlerdir. Burada bir sel musibeti ile helak oldukları söylenen Cürhümlerin ismine daha sonraki dönemlerde rastlanmamaktadır.[41]

21-(Hacıların) ellerini binitlerinin göğüslerine dayayıp, akşam vak­ti dağların üzerinde yaptıkları vakfelerine (sığınırım),

22-Cem (Müzdelife) gecesine ve Mina’daki konak yerlerine. (Mina’nın) üstündeki mukaddes yerlere ve konaklama yerlerine (sığınırım),

23-Sağnak yağmurdan korkuyormuş gibi cins Arap atlarının hızla geçtikleri vakit, Cem’e (sığınırım),

24-(Şeytanın) başına iri taşları atmak için (hacıların) üzerine yü­rüdükleri vakit Büyük Cemre’ye (sığınırım),

Cemre sözlükte “köz” anlamındadır. Ateşten yaratılan İblis’in üzerinde dur­duğu mekân, elbette köz gibi sıcak olacaktır. Orası taşlanırsa şeytan da taş­lanmış olacaktır.

[Olduğu gibi İslam’a geçen geleneklerden biri de Mina’da şeytan taşlamadır. Bu gelenek Kur’ân-ı Kerim’de açık anılmamıştır. Yalnız Bakara 203. ayette[42] söz konusu edilmiş ve müfessirler de bu geleneği ve onunla ilgili bazı rivayetleri kaydetmişlerdir.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem döneminden bu yana Hacılar bayram günlerini Arafat ve Meş’arı Haram’dan dönüşlerinden sonra Mina’da geçirirler. Namazlar­dan sonra tekbir getirir ve Allah Teâlâ’yı anarlar. Şeytanı taşlarlar. Bu ayet, hacı­ların Mina’da tekbir ve şeytan taşlama ile geçirdikleri bu günlere İşaret etmektedir.

Ayetin İşaret ettiğine göre insanlar bu konuda iki şekilde hareket ede­biliyorlardı. Bazıları acele etmede daha hayır ve iyilik görürken, bazıları da daha ağır davranmayı, biraz daha kalmayı iyi olarak görüyorlardı. İs­lam’dan sonra müslümanlar da bu geleneğe bağlı olarak iki görüşe sahip oldular. Ayet onları bu konuda serbest bıraktı; acele edene günah yazıl­mıyor, orada kalan da günah işlemiş olmuyordu. Yeterki her iki tarafın amacı iyilik ve Allah Teâlâ’dan korkma, takva olsun…

İbn Hişam’ın bildirdiğine göre risaletten önce birtakım hacılar bazı zamanlar Müzdelife’den Mina’ya iniş İçin izin verilmesinin gecikme­sinden rahatsız oluyor ve izin başkanına gelip acele etmesi için ısrar edi­yorlardı. Ta ki Mina’ya varıp, şeytanı taşlasınlar ve Hac ibadetlerini bitir­sinler. Ayetin özü ile bu rivayet, görüldüğü gibi, bu geleneğin risaletten önceki haline döndüğünü pekiştirmektedir.

Cemreler ise, çakılların atıldığı yerlerdir. Bunlar ilk cemre, orta cem­re ve son cemredir. Hacılar günlük olarak oralara üç gün boyunca çakıl­lar atarlar. İlk günde son cemreye yedi çakıl atarlar. Sonra her üç cem­reye ikinci ve üçüncü günde yedişer çakıl atarlar. Sonra, Mina’dan Mek­ke’ye geçerler. Bazıları cemreyi üç gün yerine iki gün taşlamakla yetinir.

Bu geleneğin kökeni, rivayetlerden ve görüşlerden anlaşıldığına göre, şeytanın bu üç yerde hac ibadetlerini şaşırtmak ya da oğlunun kurban edilmesiyle iglili olarak gördüğü rüyayı uygulamaktan vazgeçirmek ama­cıyla Hz. İbrahim aleyhisselâma görünmüş olmasıdır. Her nerede ona göründüyse Hz. İbrahim aleyhisselâm onu taşladığından onlar da Hz. İbrahim aleyhisselâmın izini takip etmek istemişlerdir. Bazı müfessirler Hz. İbrahim aleyhisselâmın rüyasıyla ilgili ayetlerin tefsirlerinde bu yaklaşımın daha isabetli olduğunu ifade etmişlerdir. Hz. İbrahim aleyhisselâmın rüyası Saffat sûresin­de hikâye edilmiştir:

Biz de onu halim bir çocukla müjdeledik. Böylece (çocuk) onun ya­nında koşabilecek bir çağa erişince (İbrahim ona):

“Oğlum” dedi. “Ger­çekten ben, rüyamda seni boğazlıyorken gördüm. Bir bak, sen ne düşü­nüyorsun” (Oğlu İsmail) Dedi ki:

“Babacığım emrolunduğun şeyi yap- İn­şallah, beni sabredenlerden bulacaksın.” Sonunda ikisi de (Allah’ın emri­ne ve takdirine) teslim olup (babası, İsmail’i kurban etmek için) onu alnı üzerine yatırdı; Biz ona:

“Ey İbrahim” diye seslendik.

“Gerçekten sen, rü­yayı doğruladın. Hiç şüphesiz biz, güzel davrananları böyle ödüllendiririz”

Doğrusu bu, apaçık bir imtihandı. Ve ona büyük bir kurbanı fidye verdik.” [43]

Arapların Mina’da başka bir geleneği daha vardı. O da Hac ibadetlerini bitirdikten sonra övünme meclisleri düzenlemeleriydi. Müfessirler Bakara 200. ayetin[44] tefsiriyle ilgili olarak bu geleneği kaydetmişlerdir. Hacılar Hac ibadetlerini bitirdikten sonra Mina’da şiir söylemek, ataların ve kabilelerin övünç kaynaklarını bir bir saymak için oturumlar tertib ediyorlardı. Ayetin, rivayetlerin naklettiği bu uygulamayı ilham etmesi mümkündür. Özellikle Mina günlerinin bayram, yeme, içme ve dinlenme günle­ri olduğunu düşündüğümüzde bu yaklaşım daha da isabetti görünür. Bahsi geçen ayet, kişinin dar kapsamlı asabiyet duygularını güçlendiren cahiliyye böbürlenmeleri övünmeleri yerine Allah Teâlâ’yı zikretmeyi ve onun nimetlerini dile getirmeyi emretmiştir.][45]

25-Hısab (bölgesinde) akşam vakti, geçmelerine Bekr b. Vail hacı­larının izin verdiği Kinde (kabilesine sığınırım).

[Kinde kabilesi güney Arabistan'ın en büyük kabilelerinden biri olup Hadramut'tan Yemen'e kadar olan bölgeye hâkimdi.

Beni Bekr bin Vâil kabilesi: Arabistan'ın savaşçı kabilelerinden biriydi ve ülkenin ortalarından Doğu kıyısına kadar etkisini sürdürüyordu. Bu kabile M.S. 330'da ilk defa İran imparatorlu­ğuna kafa tutmuş ve Nübüvvet döneminde tekrar İranlı­larla savaşa girerek düşmana büyük kayıplar verdirmişti. Tarih'te bu savaş, Zikâr savaşı adıyla biliniyor. ][46]

26-(Bunlar, çeşitli) vesilelerin gereği olarak görüş birliğine vardık­ları ve reddettikleri hususlarda sözleşme yapan, iki antlaşmalı (kabiledir).

27- (Silahsız oldukları halde) kılıçları ve esmer mızrakları kırmala­rına, ok atan herkesin korktuğu şeyi gerçekleştirmelerine (sığını­rım).

Mekke’nin ilk halkı Yemen asıllı Amalika kabilesidir. Daha sonra yine güneyden gelen Cürhüm kabilesi, Hz. Hacer ve Hz. İsmail aleyhisselâmın izniyle burayı yurt edinmiş, Hz. İsmail aleyhisselâm da reisleri Mudad’ın kızı Seyyide ile evlenerek onlarla akrabalık kurmuştur.

Hz. İsmail, Cürhümlüler döneminde bir nebi olarak Kâbe ve hac işlerini idare etti. Kendisinden sonra bu görevi on iki oğlundan biri olan Nabit b. İsmail yerine getirdi. Nabit’ten sonra ise Kâbe hizmeti Cürhümlü Mudad b. Amr ile Katura’nın lideri oldukları iki ailenin eline geçti. Bu iki aileden Mudad, Mekke’nin yukarı kısmına, Katura ise aşağı kısmına yerleşerek şehri idare ettiler. Zamanla aileler anlaşmazlığa düşünce aralarında çatışmalar meydana geldi. Neticede Hz. İsmail aleyhisselâmın soyu tarafından da desteklenen Mudad Mekke’nin tek idarecisi oldu.

İsmailoğulları, Cürhümlüler’in hakim oldukları dönemlerde Mekke’de yaşamışlar, çoğalmışlar ve İsmailîler, Adnanîler, Maaddîler veya Nizarîler adlarıyla anılan bir topluluk meydana getirmişlerdir. Yüzyıllar sonra rasül olarak gönderilecek olan Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellemin ceddi olan Kureyş kabilesi de, Hz. İsmail’in Cürhümlü kadınlarla evlenmesinden meydana gelen bir soydan neş’et etmiştir[47].

Cürhümlüler’in Mekke hâkimiyetine son verenler, yine kendileri gibi Yemen asıllı bir kabile olan Huzaalılar’dır. Güneyden ayrılıp Kuzey Arabistan’a göç eden Huzaalılar, uygun bir yerleşim yeri buluncaya kadar Harem civarında kalmak için Cürhümlüler’den müsaade istediler. Talepleri kabul edilmeyince de iki kabile arasında çatışma meydana geldi. Savaş neticesinde Huzaalılar, Cürhümlüler’i kesin bir mağlubiyete uğratarak Mekke’nin yeni hâkimi oldular. Savaştan sonra Huzaalılar, kendileriyle Cürhümlüler arasındaki mücadeleye katılmayıp tarafsız kalan İsmailoğulları’na dokunmadılar ve onların kendileriyle birlikte Mekke’de kalmalarına izin verdiler[48].

Kavmiyetçilik Araplar arasında çok önemli bir yer tutmuş “kardeşin zalim de olsa mazlum da olsa mutlaka yardım et” sözü darbı mesel haline gelmiştir. Bu durum İslam’dan sonraki Araplarda da kendini göstermektedir.

İslâm öncesi Arap toplum yapısının esasını aynı atadan gelmiş olan fertlerin oluşturduğu kabileler teşkil ediyordu. Bununla birlikte kabileler veya tek tek fertler kan bağı olmasa da hilf (anlaşma), civar (himaye) ve velâ yoluyla resmen akrabalık bağı kurabiliyorlardı. Her kabile eşit hak sahipleri arasından seçilen (primus inter pares= eşitler arasında birinci) reisler tarafından idare ediliyordu. Kabile reisi bir kral gibi mutlak otoriteye sahip değildi, emretmekten ziyade, istişare sonucunda karar alan ve anlaşmazlıklar meydana geldiğinde hakemlik yapan kişi konumundaydı. Reis (şeyh) kabile toplantısını yönetiyor, diğer kabilelerle ilişkilerde soyunu temsil ediyordu. Savaş ilan ve idare etmek, barış anlaşması yapmak, diyet ödemek, gelen misafirleri karşılamak ve ağırlamak gibi görevler de şeyh tarafından îfâ ediliyordu.[49]

Yemen ve Hicaz tüccarları Kureyş’i Mudar topraklarında iken teşvik etmişlerdi. Zira Kureyş onların Temim ve Benî Esedle olan Îlâf akitlerinden istifade etmekteydi. Bu hilflerle[50] bazı kabileler diğerlerine bir zarar gelmemesini temin eder. Bu nedenle Kureyşliler bu ticaret yolları üzerindeki kabilelerle güzel ilişkiler kurmuşlardı. Bu kabileler arasında Cüheyne, Müzeyne, Gatafân, Eşca, Süleym, Benî Sad, Benî Esed kabileleri bulunmaktaydı. Bu kabileler arasında Mekke’de aileleri halif olarak kalanlar bulunmaktaydı. Mesela Tâif’te bulunan Sakîflilerden pek çok ileri gelen Kureyş’in batınları arasında yer almaktaydı. Ahnes b. Şerik Benî Zühre’nin halifi ve onlara tabi olan bir kimse olarak karşımıza çıkan örneklerdendir.

Kâbe sidânetinin [51] ve Mekke emirliğinin Kusay’ın elinde bulunmasının Huzâa ve Benî Bekr ulularının elinde bulunmasından daha doğru olduğunu belirten bir nüsha yazıldı ve bu metnin Kusay’ın elinde kalmasına karar verildi. Bu barış şartlarına göre harem sınırları içinde hiçbir taraftan zulüm ve eziyete müsaade edilmeyecek, Huzâa kabilesinden olan hiçbir topluluğun hiçbir ferdi Batn-ı Merr’den Mekke tarafına geçmeyecek, fakat isteyenlerin Mekke’ye girmemek üzere Mekke dağlarında oturmalarına izin verilecek. Barışın bu şartları Hudeybiye anlaşmasına kadar devam etmiş ve Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, Hudeybiye barışında Huzâalıların ricası üzerine bunların ittifak tekliflerini kabul etmiş; hattâ Mekkeli müşriklerle yapılan Hudeybiye barış anlaşmasında Huzâalıların Mekke’ye girmelerine dair özel bir madde koydurmuştu. [52]

Benî Bekr bin Vail İle Mülakat:

[Hafız Ebû Nuaym ve Yahya bin Said-ül Ümevî; Kelbi'ye dayanarak diyorlar ki, bir defasında Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Beni Bekr bin Vâil'e gitti ve onlarla sohbet ederken “savaş durumunuz nasıl” diye sordu. Onlar dedi­ler ki

“Biz ne İranla savaşacak durumdayız, ne de iran'a karşı kimseyi koruyabiliriz.” Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem şöyle dedi:

“Bir gün gelecek, siz onla­rın menzillerine ineceksiniz, onların kadınlarıyla evleneceksiniz ve on­ların evlatlarını esir alacaksınız.” Bu görüşmeden sonra Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem oradan ayrıldı ve oraya Ebû Leheb geldi ve halka şöyle dedi:

“Bu adam eskiden çok iyi idi, ama şimdi aklını kaçırmıştır.” Benî Bekr bin Vâil'e mensup olanlar da dediler ki:

“Evet, İranlılardan bahsedince o­nun akli dengesinin yerinde olmadığına kanaat getirdik.”. Bu vak'a gösteriyor ki, o sıralarda hiçbir Arap, Arapların İran gibi muazzam bir saltanatı yerle bir edip bütün İran'a hâkim olacaklarını akıllarının uçlarına bile getiremiyordu. Böyle bir şey onlarca sadece deli divane bir kişi söyleyebilirdi. Fakat aradan 15-16 sene geçmedi kî, aynı adamlar Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin söylediklerinin harfiyen gerçekleştiğine şahit ol­dular.][53]

Bugün hala Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin mucizesi ve ikramı olan [Diyarbakır en eski ismi Asur kaynaklarında Amid olarak geçmektedir. Diyarbekir ismi ise, Arabistan’dan göç eden bir kabîleden ortaya çıkmıştır. Arabistan’dan gelen Beni Bekr Kabîlesi Dicle civârına yerleştiler. Bölgeye “Bekrlerin Diyârı” mânâsına gelen Diyâr-ı Bekr ismi verildi. Zamanla bu isim Diyarbekir olarak söylenmeye başlandı. 1937 senesinde Bakanlar Kurulu karârıyla Diyarbakır olarak değiştirildi.][54]

28-Serh ve şibrık ağaçlarının etrafında çevik deve kuşlarının sek­tiği gibi, aslanların etrafında yürümelerine (sığınıyorum).

Serh, Uzun, büyük ağaç, otlak, mera manasına gelir.

[Şibrık, bir tür dikendir ki yaş iken onu deve yer, kuruyunca kaçınır. Zehiri öldürücüdür.

şibrık denilen bir bitki kuruduğu zaman Hicazlılar buna dari'derler. Diğer Araplar ise şibrık ismini verirler. Bir zehirdir. İkrime'den rivayetinde:

“Yere yapışık dikenli bir ağaçtır ki baharın Kureyş ona şibrık derler, kuruyup çöp olduğu zaman da dari” derler.

Ebû Hayyân'ın nakillerine göre, dari' şibrıktır ki kötü bir otlaktır. Üzerinde yayılan hayvan ne yağ bağlar, ne et.

İbnü Azzare-i Hüzeli'nin şu beyti ondandır:

"O develer dari' çukurlarında hapsolunmuşlar da hepsi

Kambur, elleri kanamış, süt veremez olmuştu."

Ebû Züeyb de şöyle demiştir:

"Seyrab, taze şibrıkı otladı, nihayet solup da

Dari' olunca o semiz kısır develer ondan uzaklaştı."

Şıbrik (dari), insanın değil hayvanın bile yemesi mümkün olmayan dikenli, sert veya yumuşak olsa da gayet fena kokulu, zehir zenberek birkaç türlü dikene ve bitkiye denirmiş. Şu halde burada bunlardan herhangi birinin özelliği değil, yenilip yutulma ihtimali olmayan elem verici bir şey olma niteliği kastedilmiş olmalıdır.] [55]

Hz. Ebû Tâlib, iyi ve kötü arazilerde deve kuşlarının hareketi gibi seken aslanlar gibi olduklarını hiçbir olumsuz şarttan yılmayacaklarını söyleyerek, boykota dayanacaklarına işaret ediyor.

29- Sığınanın bundan sonra sığınacağı bir yer var mı?  Allah’tan sakınıp (müşriklerin yaptıklarını) yanlış bulup (bize) sığınma sağ­layacak yok mu?

Hz. Ebû Tâlib, Kureyş’in Hâşimoğulları ve Muttaliboğullarını yalnız bırakmalarına karşı eman verenlerin olmayışını söyleyerek Allah Teâlâ’dan başka bir kapımız yoktur demektedir.

30-Bize karşı olan düşmanlara itaat ediliyor. Onlar bize Türk ve Kabil (oğullarının) kapılarının bile kapatılmasını arzu ediyorlar.

TÜRK – ARAP MÜNASEBETLERİ

[Türkler ile Arapların doğrudan olmasa bile dolaylı ilk temasları İslâmiyet’in ortaya çıkmasından önce başlamıştır. Birbirinden oldukça uzakta bulunan bu iki millet arasındaki ilk münasebetler Sâsânî imparatorluğu aracılığı ile başlama imkânı bulmuştur. Bu nedenle İslâm öncesi dönemde Türklerin ataları ve aynı zamanda Sâsânî-Türk ilişkileri hakkında rivayetleri görmemiz mümkündür. Bu da Arapların Türkleri tanıdıkları, haklarında bir bilgiye sahip oldukları fikrini doğurur.

İslâmiyet’ten önceki dönemle alakalı olarak Tâberî Tarihi’nde Türklerle alakalı rivayetlere bakacak olursak şu rivayetler gözümüze çarpacaktır.

Sâm b. Nuh Arapların, İranlıların ve Rumların babasıdır.

Hâm Sudan’ın babasıdır.

Yâfes ise Türk’ün ve Türk’ün amcasının oğlu olan Ye’cüc ve Me’cüc’ün babasının babasıdır.[56]

Doğu’da Türklerle siyasi münasebetlerde bulunan Sâsânî İmparatorluğu[57], batıda da Araplar ile temas içerisindeydi. III. asrın ikinci yarısında tarih sahnesine çıkmış olan Hîre Arap Devleti[58], denilebilir ki, daha başlangıçtan itibaren bu güçlü komsusunun yüksek hâkimiyetini tanımak zorunda kalmıştır. Sâsânî İmparatorlugu aracılığı ile başlayan Türk-Arap münasebetlerinin yankılarını Câhiliye Devri Arap şiirinde bulmak mümkündür. Hassan b. Hanzale, Nâbiga ez-Zübyânî, Evs b. Hacer, el-A’sâ el-Ekber, Sammâh b. Zirâr, Amallas b. Akil b. Ullafe ve Hallaf b. el- Ahmer gibi şâirlerin Türkler’den, daha ziyade askerî yönlerini, kahramanlıklarını belirtir şekilde bahsetmeleri ilk temasın askerî yönden olduğunu göstermektedir. Az olmakla beraber bize kadar gelen beyitlerden, Arap şâirlerinin, Türklerin kahramanlığından korku ile karışık hayranlıkla bahsettikleri dikkati çekmektedir. Yalnız Bu dönemi konu edinen Türklerle alakalı şiirleri Taberî Tarihi dışındaki kaynaklarda bulmak mümkündür.

Taberî’nin Tarihinde geçen bir rivayete göre Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Türklerden şu şekilde bahsetmektedir:

“Muhammed b. Müslim, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin şöyle dediğini söyledi:

İtaat etme/savunma/hafıza on kısma ayrılmıştır. Bunun dokuzu Türklerde, biri diğer insanlardadır.

Cimrilik ona ayrılır, dokuzu Farslarda, biri diğer insanlardadır.

Cömertlik ona ayrılır, dokuzu Sudanlılarda, biri diğer insanlardadır.

Şehvet ona ayrılır, dokuzu Hindlilerde, biri diğer insanlardadır.

Hayâ, ona ayrılır, dokuzu kadınlarda, biri diğer insanlardadır.

Haset ona ayrılır, dokuzu Araplarda, biri diğer insanlardadır.

Kibir, ona ayrılır, dokuzu Rumlarda, biri diğer insanlardadır.” [59]

Bu rivayetten anlaşılacağı gibi Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem o günün dünyasında yaşayan ırklardan ve milletlerden haberdardı. Tabii ki o dönemin güç dengeleri içinde bulunan Türklerden haberdar olmaması söz konusu olamayacağı gibi Türklerle alakalı Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme isnat edilen birçok hadis mevcuttur. Hatta bunların pek çoğu sahih Hadis kaynaklarında bulunmaktadır.

Bu hadislerden en meşhur olanı şu hadistir: Habeşliler size dokunmadıkça siz de onlara dokunmayınız. Türkler size ilişmedikçe siz de onlara ilişmeyiniz.” [60]

Hadis ve Arap şiirinden başka kaynaklarda bulunan bazı rivâyetler, Araplar’ın Türkler’i tanıdığı ihtimalini kuvvetlendirmektedir.

İslâm öncesi dönemde Sâsânîler vasıtasıyla birbirlerinden haberdar olan Türkler ile Arapların birbirlerini ne kadar tanıdıkları ve aralarındaki ilişki ile tanışıklığın boyutunun ne derecede olduğunu kestirmenin oldukça güç olduğu bazı araştırmacılar tarafından dile getirilmiştir. İslâm’ın doğuşundan sonra ise, Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme isnad edilen bütün haber ve rivâyetlere rağmen, Câhiliye döneminde var olan ve özellikle de göçebe Türkler’i niteleyen özelliklerin öne çıkarıldığı anlayışın Türkler ile mücadelenin başlamasına kadar devam ettiği görülmektedir ki, bu döneme ait olan bütün rivâyet ve haberler derlendikleri dönemin kültürel yapısını aksettirmekten öte her hangi bir anlam taşımamaktadır. Eski Arap şiirlerinden, mevzu hadislerden ve haberlerden anlaşıldığına göre Araplar Türkleri kahraman fakat acımasız ve İslâm dininin geleceği açısından tehlikeli görüyorlardı. Onlara göre Türkler bir gün Arapların elinden iktidarı alacak ancak kâfir oldukları için Allah Teâlâ’nın gazabına uğrayıp mahvolacaklardı. Bu hadis ve sözler insanları Türklerden korkutmak ve uzaklaştırmak amacıyla söylenmiştir. Nitekim Cahız daha sonra Türklerin İslâm’ın yardımcısı, kalabalık ordusu ve halifelerin en yakın adamları olduklarını söyleyerek Türklere haksızlık edildiğini itiraf etmiştir.][61]

Hz. Ebû Tâlib, bu beyitte Türklerden yardım istediklerini buna dahi mani olduklarına işaret etmektedir. Bugüne kadar kapalı kalan bir bilgiye de ulaşmış bulunuyoruz.

31-Allah’ın evine yemin olsun ki işiniz sıkıntıya girmedikçe Mek­ke’yi terk edip ayrılacağız diye boşuna ümitlendiniz.

32-Allah’ın evine yemin olsun ki Muhammed (sallallâhü aleyhi ve sellem)‘le olursak yenileceği­mizi düşünmekte yanıldınız. Henüz biz onun uğrunda mızrak ve ok kullanmadık.

Allah Teâlâ’nın rasülüne zafer vereceği bilgisine sahib olduklarını ancak cihad emrinin verilmediğine işaret ediliyor.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem nübüvvettin ilk başlayışı ile Mekke’de kaldığı 13 yıl boyunca, hem kendisi, hem de inananlar Mekke müşrikleri tarafından büyük baskı ve işkence altındaydılar. Öyle ki bazı müslümanlar bu işkencelere dayanamayıp Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemden izin alarak Mekke’den Habeşistan’a hicret ediyorlar. Mekke’de kalanlar ise defalarca Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemden kendilerini savunmak için Müşriklere karşılık vermek için izin istiyorlardı. Fakat Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Mekke‘de kaldıkları müddetçe müslümanlara bu izni vermemişti. İlahi vahyin nazil olmaya başladığı günden 14 yıl sonrasına kadar ne ilahi vahiyde ne de Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin hadislerinde cihattan bahs edilmiyor; ne savunma amaçlı ne de saldırı amaçlı bir savaş söz konusu olmamıştı.

Hicretin ikinci yılına kadar Mekke’de kalan müslümanlar hep işkence görüyor, Medine’deki müslümanların  ticaret kervanları yağmalanıyor, İslam’in ilerlemesini engellemek için her yol deneniyordu. Hicretin ikinci yılında böyle bir ortamda ilk defa cihad ayeti nazil oluyor, ayetin nazil olduğu zamanın öneminin yanısıra içeriği daha da önemlidir.

“Şüphe yok ki Allah, inananlardan müşriklerin şerrini defedecek; şüphe yok ki Allah, hainlikte ileri giden nankörlerin hiçbirini sevmez. Kendileriyle savaşa girişilenlere, zulme uğradıklarından dolayı savaşmaya izin verildi ve şüphe yok Allah’ın onlara yardım etmeye gücü yeter elbette. O kişilerdir onlar ki ancak rabbimiz Allah’tır dediklerinden dolayı haksız olarak yurtlarından çıkarıldılar ve eğer Allah, insanların bir kısmını bir kısmıyla defetmeseydi, içlerinde Allah isminin çok anıldığı manastırlar da yıkılırdı, havralar da, kiliseler de, mescidler de ve Allah, kendisine yardım edene mutlaka tardım eder, şüphe yok ki Allah kuvvetlidir, güçlüdür.” [62]

33-Biz çocuklarımız ve hanımlarımızdan vazgeçip onun etrafında yere serilmedikçe onu teslim ederiz (zannetmeyin).

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ilk Müslümanlar ile biat akdi yaparken, onlara her hâl ü kârda itaat etmeyi şart koşmaktaydı.

Übâde tü’bnü’s-Sâmit radiyallâhu anh bu biatlerden bahsederken derdi ki:

“Biz, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme, kolaylıkta olsun, zorlukta olsun; gönlünümüzün hoşuna giden şeylerde, hoşuna gitmeyen şeylerde olsun… İtaat etmek üzere biat ettik.”

Bu beyit, Hz. Ebû Tâlib’in imanına işaret olarak Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ile biatleşmelerinin olduğunu haber vermektedir. Bu biatleşmenin varlığını boykota karşı aldıkları tavırdan görmemiz mümkündür.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Mekke’nin Akabe mevkiinde, 621-622 yıllarında Medineli müslümanlarla arasında iki defa yapılan biatleşmelerinin şöhret bulması hicrete temel olması ve İslam devletinin temeli oluşudur.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Medinelilerle hicret ettiği takdirde kendisini canlarını, mallarını, çocuklarını ve kadınlarını korudukları gibi koruyacaklarına, rahat günlerde de sıkıntılı anlarda da ona itaat edeceklerine, bollukta da darlıkta da gerekli malî yardımları yapacaklarına, iyiliği emredip kötülüğe engel olacaklarına, hiç kimseden çekinmeden hak üzere bulunacaklarına yemin edip biat etmeye davet etmişti.

34-Demir (zırhlar ve silahlar) içindeki bir kavim, su kaplarının al­tından su develerinin kalktığı gibi size ayaklanmadıkça,

Hz. Ebû Tâlib, burada tekrar Türklere işaret ediyor olabilir. Çünkü Türklerin çetin hayat mücadelesinde, dünyaya yayılıp egemen olmasında ve başarılarının temelinde en önemli unsur demir olmuştur. O tarih itibarı ile bilinen bir olay hatırlatılıyor olabilir.

35-Bir omzu düşük zalim birine yapıldığı gibi, bu kin sahibi de, aldığı darbeden dolayı, pis (kanının) üzerine, kapandığı görülme­dikçe,

Hz. Ebû Tâlib, istihraç [63] yaparak zülmün başını çekenlerden Ebû Cehil’e işaret ederek sonunun ne olacağına işaret ediyor. Bedir’de ölenler arasında Ebû Cehil bu duruma düşmüştü.

Afrâ radiyallâhu anha ilk evliliğini Neccaroğullarından Hâris İbni Rıfâa ile yapmıştı. Bu evlilikten üç çocuğu dünyaya geldi. Onlara; Muâz, Muavviz ve Avf isimleri verildi. Her bir oğlunu birer iman fedâisi olarak yetiştirdi.

Afrâ Hatun şecaat ve cesaret sahibi kahraman bir hanımdı. Güçlü ve kuvvetliydi. Hayatın elem ve kederine, tahammüllüydü. Acılara karşı sabırlıydı. Allah ve Rasûlü yolunda sebat eder, dünyevî sıkıntı ve çilelere aldırmazdı. Bedir harbi olunca oğullarının hepsini savaşa göndermişti. Onların gösterdiği îmânî heyecandan son derece mutluluk duymuştu. Savaşta sergiledikleri kahramanlıklara çok sevinmişti. Hatta iki oğlunun şehadetine sevindiği kadar diğer oğlunun şehid olamadığına üzülmüştü.

Bedir günü Ebû Cehil kahramanlık şiirleri söyleyerek müşrik ordusu içinde dolaşıp dururdu. Anam beni bugün için doğurdu diyerek övünürdü. Askerine bu sözlerle cesaret vermek isterdi.

Kendi kabilesi Beni Mahzum gençleri etrafını sarmış yanına kimseleri yaklaştırmazdı. Böyle bir ortamda ben sağıma soluma baktım, Ensar’lı iki genç arasında kaldığımı gördüm. Onlardan biri bana doğru yaklaştı ve:

“Ey amca! Sen Ebû Cehil’i tanır mısın!” diye sordu. Ben de:

“Evet! Tanırım ey kardeşimin oğlu. Ebû Cehil’i ne yapacaksın?” dedim. Genç delikanlı bana:

“Haber aldım ki o, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimize sövermiş!? Varlığım kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, onu bir görecek olursam, ikimizden eceli gelen ölmedikçe, şahsım ondan ayrılmayacaktır. Allah’a ahd ettim. Onu gördüğüm gibi üzerine saldıracağım. Ya onu öldüreceğim veyahud bu uğurda öleceğim” dedi.

Gencin kahramanca söylediği bu sözlere ve ondaki imânî heyecana hayret ettim. Öbür genç de diğeri gibi ahdetmişti.

Çok geçmeden, Ebû Cehil’i askerin içerisinde öteye beriye telaşla giderken gördüm. Gençlere hitaben:

“Görüyor musunuz? İşte, sorduğunuz adam!” dedim.

Gençler hemen kılıçlarını sıyırdılar. Süratle hareket edip ikisi birden fırlayarak o tarafa doğru yöneldiler. Çifte şahin gibi süzülüp Ebû Cehil’e doğru koşmaya başladılar. Anî bir hareketle seğirtip onun üzerine hücum ettiler. Hamle üstüne hamle yaptılar.

Bu iki genç meğer Afrâ Hâtun’un oğlu Muâz ile Muavviz adında iki fedâî kardeşler imiş.

Afrâ Hâtun’un bu kahraman oğulları çok genç olmalarına rağmen kükremiş aslanlar gibi Allah ve Rasûlünün düşmanı bulunan Ebû Cehil’in üzerine çullandılar. Bu din düşmanı neye uğradığını bilemedi. Kılıç darbeleriyle derin yaralar aldı. Bu sırada Ensardan Muaz İbni Amr İbni Cemuh adında bir başka yiğit Ebû Cehil’i gözetirmiş. O da koşup geldi ve birlikte canını cehenneme gönderdiler.

Muaz ve Muavviz radiyallâhu anhüm kardeşler Ebû Cehil’in işini bitirdikten sonra yine kahramanca çarpışmaya devam ettiler.

Ebû Cehil in oğlu İkrime, Muaz‘ın arkasından koluna bir kılıç darbesi indirmiş, Muaz‘ın kolu vücudundan ayrılarak sarkmış, kanlar fışkırmış o da kolunu vücüdundan büsbütün vücudundan ayırarak savaşa devam etmişti.

Bedir’in bu çifte arslanları, nihayet arzuladıkları şehitlik mertebesine kavuştular.

Savaşın bitiminde Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, Ebû Cehil in akıbetini öğrenmek için Hz. Abdullah b. Mes’ud radiyallâhu anhı göndermişti. Abdullah, Ebû Cehil ‘i ölüler arasında can verirken buldu ve ona :

“ Bir milletin kendi evladını öldürmesi şerefli bir şey midir ?” demiş, sonra da can veren Ebû Cehil ‘in kafasını Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme götürmüştü.

36-Allah’a yemin olsun ki, eğer benim gördüğüm hal devam eder­se, hiç şüphesiz kılıçlarımız örnek insanların kanlarına karışacak.

37-Yakıcı yıldız gibi olan ulaşılabilir bir efendinin, güvenilirliğin kardeşi, hakikatin himayecisi olan aslanın eliyle (bunu yapacağız.)

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem cahiliyyede dahi emin ve güvenilir idi. Kurtûbî’nin naklettiğine göre; bir gece Ebû Cehîl ve Velîd b. Mugîre Kâbe’yi tavaf ederlerken Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem hakkında konuşmaya başladılar. Ebû Cehîl, yemin ederek, ben onun doğru sözlü olduğunu biliyorum, dedi. Velîd, (şaşırarak), onun doğru olduğuna nasıl kanaat getirdiğini sordu. Ebû Cehîl şöyle dedi:

“Ey Abduşşems’in babası, biz gençliğinde ona sadık ve emin diyorduk, aklı tamamlanıp kemale erince ona yalancı ve hain mi diyeceğiz? Yemin olsun ki ben onun doğru söylediğini biliyorum”. Bunun üzerine Velid;

“Peki, onu tasdik etmeni ve ona iman etmeni engelleyen nedir?” deyince, söyle dedi;

“Kureyş kızları benim hakkımda bir ekmek parçası uğruna Ebû Tâlib’in yetiminin peşinden gittiğimden mi söz etsin? Lat ve Uzza’ya yemin olsun ki, ebediyyen ona uymayacağım.” Bunun üzerine;

“Kulağına ve kalbine mühür vurduğu..”[64] âyeti nazil oldu. [65]

“Yakıcı Yıldız gibi” ile Hz. Hz. Ebû Tâlib’in bu feraseti Bedir’de gerçekleşmiştir.

38-Aylarca, günlerce, yıl boyu, , bize karşı (Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem) hep böyle olmuştur. Gelenin ardından bir hac mevsimi daha gelir.

Hz. Ebû Tâlib, her zorluğun sonunda bir kolaylık vardır. Hac mevsimi Araplarda haram aylarda[66] olmasından dolayı emniyetli günler gelecek demektir.

Hz. Ali kerremallâhü veche buyuruyor ki;

“Senin başına bir belâ ve musibet geldiğinde sabret. Çünkü Kur’an-ı Kerim’de İnşirah sûresinde Üsürlerin ikisi bir, yüsürler iki olmakla; bir darlığa iki kolaylık takdir ettiğini düşünerek teselli bul.”

Allah Teâlâ, Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyurmuştur: “Demek haki­katen güçlükle beraber kolaylık var. Muhakkak güçlükle beraber kolaylık var,” (İnşirâh Sûresi, 5)

Ayetlerde iki defa zikredilen “elüsr = güçlük” Arap dil ve edebiyatına göre ma’rifedir. İkisi de aynıdır. Aynı güçlük demek­tir. “Yüsren = kolaylıklar ise, nekredir. Başka başka kolaylık demektir. O halde Cenâb-ı Hak, bir güçlüğe mukabil iki kolaylık ihsan etmiştir. Şu mealdeki hadîste buna işaret ediyor: “Bir güçlük, iki kolaylığa asla galebe etmez. Hazret-i Ali kerremallâhü veche belâ ve mu­sibetle karşılaşırsan, sıkılma, üzülme, diyor. Çünkü bir sıkıntıya karşılık iki ferahlık vardır. Bazıları da birinci ayette geçen ko­laylıktan maksat dünyadaki fetihler ve sairedir. İkincisindeki ise, âhiret sevabı ve makamıdır, demişler. [67]

39-Ey babası olmayan kişi! Korunması gerekenleri gözeten, çirkin konuşmayan ve işini başkasına bırakmayan bir efendiyi bir kav­min terk etmesi nasıl olur?

Hz. Ebû Tâlib’in babası Abdulmuttalib Hakk’a yürürken “Yetim Muhammed” (sallallâhü aleyhi ve sellemin) himayesini ona vasiyet etmiş idi.  Bu nedenle Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme “Ebû Tâlibin Yetimi” derlerdi.

Hz. Ebû Tâlib, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme güzel vasıflarını sayarak ona karşı haksızlık yapamayacağını, yapanların durumu hakkında ise yanlış yaptıklarını beyan ediyor.

40-Çok az beyaz (lider) vardır onun gibi. Onun yüzü suyu hürme­tine buluttan su istenir. O yetimlerin elinden tutar, dulların ise sı­ğınağıdır.

[Hz. Ebû Tâlib, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimize nübüvvet gelmeden on beş sene önce kıtlık belâsından dolayı bir ârabi nebiler sultanı Efendimiz hazretlerine gelip bu ve birkaç beyti okumuştu. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz hazretleri hemen minbere çıkıp ellerini kaldırarak dua buyur­dular. O anda semâda bulutlar birbirlerine girdi, şimşekler çaktı ve şiddetli bir yağmur yağıp vadileri su kapladı; A'râbî yağmurun şiddetinden korkmuş olmalı ki, birtakım arkadaşlarını yanına alarak Efendimizin huzuruna varıp yağmurun çokluğundan şikâyetle feryat ederek:

"Aman Yâ Rasûlallâh! Yağmurun kesilmesine bir çâre bul; yoksa he­pimiz de boğulacağız" dedi. Arabî’nin bu hâli Efendimiz hazretlerinin hoşuna gittiğinden, mübarek dişleri görünürcesine tebessüm ederek,

"Ebû Tâlib'in zikri hayır olsun! Eğer şimdi sağ olsaydı, hakkımda söylediği kasidenin isabetini görüp sevinirdi" buyurdular ve Hazreti Ali kerremallâhü vechenin:

"Yâ Resûlellâh zannederim ki. “Ve ebyazza yesteskı’l-gamâmü bi-vechihî simâlü'l-yetâmâ ismetün lil-erâmil” beytini murad buyurdunuz" demesine evet, evet cevabını verdiler.][68]

41-Hâşim ailesinden helak olacaklar ona sığınır. Onlar onun ya­nında nimet ve iyilikler içindedirler.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Kureyş müşriklerinin kendisini dinlemediklerini, yalanlayıp dur­duklarını, İslâmiyete karşı çok yavaş ve isteksiz davrandıklarını ve sırt çevirdiklerini görünce:

“Ey Allah! Şunlara da, Yusuf aleyhisselâmın zamanındaki yedi (kıtlık) yılı gibi, yedi (kıtlık azabı) verip bana yardım et!” diyerek. Kureyş müşrikleri aleyhinde dua etti.

Bunun üzerine, yağmurlar kesildi. Yer kupkuru oldu, kurudu!

Kureyş müşriklerini öyle bir kuraklık ve kıtlık yakaladı ki, her şeyi kökten kazıdı, silip süpürdü!

Birçokları açlıktan öldüler!

Yiyecek birşey bulamayınca, açlıktan dolayı, ölü hayvanların etlerini, kokmuş leşleri, deri­leri, kemikleri, köpekleri, kanla deve yününden yapılan “ılhız” [69] denilen şeyi yediler.

Onlardan herhangi biri, gökyüzüne baksa, açlıktan dolayı, ortalığı duman kaplamış gibi görürdü!

Mekke’de kuraklık ve kıtlık son dereceyi bulunca, Ebû Süfyan Sahr b. Harb, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin yanına geldi:

“Ey Muhammed (sallallâhü aleyhi ve sellem)! Sen kendinin rahmet olmak üzere gönderildiğini söylüyor, Allah’a itaati, akrabayı görüp gözetmeyi bize emredip duruyorsun!

Kavmin ise, kuraklık ve kıtlıktan ölüp gitmektedirler!

Onlardan bu felâketin kaldırılması için. Allah’a bir dua ediver!

Eğer sen dua edersen, Allah da şu belayı üzerimizden kaldıracak olursa, Allah’a iman edeceğiz!” diye and içerek söz verdi.

Bunun üzerine, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Allah Teâlâ’ya dua etti.

Yağmur sularıyla sulandılar.

Yüce Allah onların üzerinden kuraklık ve kıtlık azabını kaldırınca, onlar eski şirklerine döndüler.

Allah Teâlâ, bu hususta indirdiği ayetlerde şöyle buyurdu:

“Hayır! Onlar (öldükten sonra dirilmekten) şüphe içindedirler. (Bununla) eğlenirler.

O halde, semanın apaşikâr bir duman getireceği günü gözle!

(Öyle bir duman ki) insanları, saracaktır o!

(‘Bu,’ diyecekler) ‘pek yaman bir azab!

Ey Rabbimiz! Bizden bu azabı açıp kaldır!

Çünkü biz artık iman edeceğiz!’ diyecekler.

Onlara, düşünmek, ibret almak nerede? Kendilerine gerçekleri apaçık anlatan bir Resûl geldi de, ondan yüz çevirdiler.

Ona: ‘Bir öğretilmiştir! ‘Bir mecnundur!’ dediler.

Biz o azabı biraz açacak, kaldıracağız!

Fakat siz yine küfre döneceksiniz!

Amma, o büyük satvetle sıkıvereceğimiz gün, her halde, Biz onlardan intikam alacağız!”[70]

42-Ömrüme yemin ediyorum! Esid ve gurubu bize olan kinlerini devam ettirdiler. Yiyecek olanlara bizi parçalıyı verdiler.

Bu Esid [71], Mekke’nin fethinden sonra Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin Mekke valisi yaptığı ‘Attâb’ın babasıdır. Hz. Ebû Tâlib, onların siyasî ve çıkar amaçlı kızmalarını açıklıyor.

43-Yakın akraba olmanın (manevi şahsiyeti) bizim için Esidin ve Halid’in cezasını kötü bir şekilde, ertelenmeksizin, hemen versin.

Fakat onların bu kinlerine rağmen Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, Attab b. Esid’i hicretin 8. yılında Mekke yönetimi ve Müslümanlara haccı eda ettirmek üzere emir tayin edecekti.[72] Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, fethi müteakip Mekke halkına seslenmek istiyordu; çıkarttığı münadiler:

“Herkes Kabe’nin önüne, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem sizinle konuşmak istiyor.” Diye nida ederek Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin bu isteğini halka duyurdular. Endiseli biçimde herkes toplandı; henüz İslâm’la müşerref olmamış binlerce Mekkeli müşrikin yanında müslüman askerler de hazır bulunuyordu. Öğle namazı vakti idi. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin müezzini Bilal-i Habeşî’ye ezan okumasını emretti. Bilal-i Habeşî radiyallâhü anh hemen Kâbe’nin damına çıktı okumaya basladı:

“… Lailahe illallah  (Allah’tan başka ilah yoktur)”. Orada hazır bulunanlar arasında büyük bir kabile reisi olan Attâb b. Esid de bulunuyordu. Attâb, hemen yanı başında duran arkadaşının kulağına şunu fısıldıyordu:

“Allah’a şükür ki babam (Esid) öldü, yoksa (…buna) katlanamazdı!” Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem öğle namazını kıldırdı, sonra Mekkelilere dönerek, sordu:

“Benden ne yapmamı bekliyorsunuz.” Onlar ise hiç de hak etmedikleri bir merhameti isteyecek söz bulamayarak, utançtan başları öne düşmüş vaziyette şu cevabı verdiler:

“Sen soylu bir babanın oğlu, asil bir kimsesin.  Senden hayır umarız”.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, kendisinden bekleneni yaptı. Mekkelilerin utancı karşısında onlara sunu söyledi:

“Bugün hiçbir şeyden sorguya çekilmeyeceksiniz. Gidiniz, hepiniz hürsünüz.” Az önce, Mekkelileri eleştirmeyen, ama yüce Yaratıcı’yı tebcil eden ezana bile katlanamayan bu insanlar;

“Allah’a sükür ki babam öldü, yoksa (…buna) katlanamazdı” diye arkadaşının kulağına fısıldayan ve bir ateş küpüne dönen Attâb hemen sıçradı, kendisini Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme takdim ettikten sonra O’na şunları söyledi:

“Ya Muhammed (sallallâhü aleyhi ve sellem); ben, bir büyük Attab’ım.  Şimdi şehadet ediyorum ki, Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur ve yine şehadet ediyorum ki, Muhammed (sallallâhü aleyhi ve sellem) Allah’ın elçisidir!” Sadece Attab b. Esid değildi o gün müslüman olan; günbegün tüm Mekke şehri İslam’ı kabul etti. Ancak yeni müslüman olmuş olan Attab’a karsı Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin mukabelesi ilginç oldu.  Bir an bile tereddüt etmeyen Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Attab’a sunu söyledi:

“Seni Mekke valisi tayin ediyorum.” Böylece Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, hemen az önce düşman olan bir kişiyi vali tayin etmiş,  sonra da şehrin fethi için gelmiş olan Medineli askerlerden bir tekini bile bırakmaksızın,  şehirden çekilmiş ve Medine’ye geri dönmüştür.[73]

Yüce ahlaka sahip olan Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin merhametini açığa çıkaran şu hadiseyi de burada zikredelim.

Mekke fethedildikten sonra esirler arasında bulunan Kureyşlilerin hatibi olan Süheyl b. Amr da vardı. Kendisinin üst dudağı da yarık­tı. Hz. Ömer radiyallâhü anh:

“Yâ Rasûlallah! Şu Süheyl b. Amr, Kureyşlilerin hatibidir. Bırak beni, onun iki ön dişlerini çekeyim de, dili dışarı sarksın! Artık hiçbir zaman hiçbir yerde senin aleyhinde hutbe irad edemesin” dedi. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem;

“Bırak onu! Ben, onun uzuvlarına, böyle birşey yaparak bir zarar vermem. Eğer bunu yaparsam, nebi olmama rağmen, Allah da bunu bana yapar. Belki o senin yermeyeceğin, öveceğin bir makamda da bulunur, sen onu översin! Belki bir gün o seni sevindirir de!” buyurdu.

Süheyl b. Amr radiyallâhü anh, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin haber verdiği o övülmeye lâyık konuşmasını da, zamanı gelince yapmıştır.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Hakk’a yürüdüğü zaman bazı Arap kabileleri temsilcilerinin Medine’ye gelerek zekât vermeyeceklerini açıkladıkları ve bunda direndikleri;

Yer yer irtidad hareketlerinin görüldüğü, Mekke’nin çalkalandığı, Mekkelilerden bazılarının ağı­zlarının suyunun akmaya başladığı, Mekke halkının da az kalsın irtidad ediverecekleri duyumu üzerine; Mekke’nin genç valisi Attâb b. Esîd‘in de korkup gizlendiği bir sırada idi ki, Süheyl b. Amr radiyallâhü anh halka bir hutbe irad etti.

Kâbe’nin yanında kalkıp irad ettiği hutbesinde:

“Muhammed (sallallâhü aleyhi ve sellem) kimin ilahı idiyse, Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem bizi terketmiş bulunmaktadır.

Allah Teâlâ ise, Diridir ve hiç ölmez!

Ey Kureyş cemaatı!

Sizler, Müslüman olanların en sonuncusu olmuş bulunduğunuz halde, irtidad edenlerin en öncüsü olmuş olmayınız!

Vallahi, ben iyi biliyorum ki; bu din, güneşle ayın doğuşu ve batışı devam ettikçe, devam edecektir!

Şu kendinizden olan kişi, sakın sizi aldatmasın!

Muhakkak ki, benim bu iş hakkındaki bildiklerimi o da biliyor.

Fakat, kendisinin Hâşimoğullarına olan kıskançlığı göğsünü, kalbini kaplamıştır!

Ey insanlar! Ben Kureyşlilerin mal bakımından en varlıklı olanıyım.

Siz emîrinizi büyük tanıyınız! Ona zekâtlarınızı ödeyiniz!

Eğer İslâmiyet işi sonuna kadar devam etmezse, ben sizin ödemiş olduğunuz zekâtlarınızı size geri vermeyi tekeffül ediyorum!” dedi ve ağladı.

Süheyl b. Amr radiyallâhü anh hutbesini bitirdiği zaman halk yatıştı. Vali Attâb b. Esîd de ortaya çıktı. Kureyşlilerin İslâmiyette sebatları, Süheyl b. Amr’ın bu konuşmasıyla sağlanmış oldu. Allah ondan razı olsun!

Hz. Ömer radiyallâhü anh, Süheyl b. Amr’ın bu konuşmasını işittiği zaman, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin vaktiyle onun hakkındaki ihbarını hatırlamış ve:

“Senin Resûlullah olduğuna bir kez daha şehadet ederim!” demekten kendini alamamıştır.[74]

44- Osman bize kol kanat germedi, Kunfüz de. Lakin o ikisi o ka­bilelerin emrini dinlediler.

Bu Osman, Talha b. Ubeydullah’ın kardeşidir. [75]

45-Übeyy’e ve Abdiyeğûs’larının oğluna itaat ettiler de, bizim le­himizde söz söyleyen hiç kimsenin sözüne kulak vermediler.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ve İslâmiyete Düşman Olan Müşrik Uluları

İslâmiyet Mekke’de yayılmaya başlayınca, müşriklerin ulu kişileri kızdılar. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme karşı, kıskançlığa ve azgınlığa başladılar.

Aşağıda isimleri sıralanan müşriklerden bazıları, kıskançlık ve düşmanlıklarını açıkça, bazıları da kapalı ve sinsi bir biçimde sürdürdüler:

1- Ebû Cehil Amr b. Hişam,

2- Ebû Leheb b. Abdulmuttalib,

3- Esved b. Abdi Yağus,

4- İbn Gaytala Haris b. Gays,

5- Velid b. Mugire,

6- Ümeyye b. Halef,

7- Übeyy b. Halef,

8- Ebû Kays b. Fâke,

9- Âs b. Vâil,

10- Nadr b. Haris,

11- Münebbih b. Haccac,

12- Züheyr b. Ebi Ümeyye,

13- Sâib b. Ebi sâib,

14- Esved b. Abdulesed,

15- Âs b. Saîd,

16- Ebû’l-Bahterî Âs b. Hişâm,

17- Ukbe b. Ebi Muayt,

18- İbnü’l-Asda’,

19- Hakem b. Ebi’l-Âs,

20- Adiyy b. Hamra’,

21- Esved b.Muttalib.

22- Ebû Süfyan b. Haris,

23- Hanzale b. Ebi Süfyan,

24- Muaviye b. Mugîre,

25- Esed b. Abduluzzâ,

26- Ebû Zem’a Zem’a b. Esved,

27- Sayfiy b. Sâib,

28- Amr b.Âs,

29- Nübeyh b. Haccac,

30- Üneys b. Miyer,

31- Tuayme b. Adiyy,

32- Rükâne b. Abdi Yezid

33- Mâlik b. Tulatıla.

34- Hübeyra b.Ebi Vehb,

35- Mutim b. Adiyy.

Bunlardan, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme Düşmanlıklarını Aşırı Derecede Sürdürenler

1- Ebû Cehil Amr b. Hişâm,

2- Ebû Leheb b. Abdulmuttalib,

3- Ukbe b. Ebi Muayt idi.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme Düşmanlıkta Fazla İleri Gitmeyenler

1- Utbe b. Rebia,

2- Şeybe b. Rebia,

3- Ebû Süfyan b. Harb olup, bunlar Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme düşman olmakla birlikte, öteki müşrikler kadar düşmanlıkta ileri gitmezlerdi. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme düşman olan bu müşrik ulularından Ebû Süfyan b. Haris, Ebû Süfyan b. Harb, Amr b. Âs, ve Hakem b. Ebi’l-Âs’tan başka, hiçbirisi Müslüman olmamıştır.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemle Alay Eden Müşriklerden Başlıcaları

1- Esved b. Muttalib,

2- Esved b. Abdi Yağus,

3- Velid b. Mugîre,

4- Âs b. Vâil,

5- Haris b. Tulatıla (Gaytala) idi.

Buna mukabil:

1- Mut’im b. Adiyy,

2-Ebû’l-Bahterî Âs b.Hişam, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemi ve ashabını en az üzen müşriklerden­di.[76]

ÜBEYY İBNİ HALEF EL-CÜMAHÎ

Mekke döneminde, gerekse Medine döneminde Resulullaha ve İslâma karşı sürekli tavır alan müşriklerindendi. Übeyy Bedir Savaşında bulunmuş, esir düşmüş ve fidye karşılığı serbest bırakılmıştı. Bu savaşta kardeşi Ümeyye de müşrikler safında savaştı ve öldürüldü.

Übeyy, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme olan düşmanlığını Mekke döneminde de her fırsatta sergilemişti. Örneğin öldükten sonra dirilmeyi inkâr eden Übeyy, çürümüş bir kemik alıp elinde ufaladıktan sonra Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme yönelerek;

“Allah’ın bu çürümüş kemikleri tekrar dirilteceğine mi inanıyorsun?” dedi. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem,

“Evet, seni diriltecek ve Cehenneme sokacak” diye cevap verdi. Bunun üzerine Yâsin Sûresinin 77 ve 78. âyetleri nâzil oldu.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Medine’ye hicreti sırasına sığındığı mağaraya kadar gelen müşriklerin arasında da yine Übeyy bulunuyordu. Hattâ mağara girişindeki örümcek ağı ve yuva yapan güvercinleri göstererek mağaraya bakmak isteyen Kureyşlilere şöyle demişti:

“Nasıl girelim? Burada bir ağ görüyorum ki, Muhammed doğmadan bu ağ yapılmış gibidir. Bu iki güvercin işte orada duruyor. Adam olsa orada dururlar mı?”

Kaynaklarda Übeyy’le ilgili aktarılan en önemli olay, Übeyy’in bizzat Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem tarafından Uhud Savaşında öldürülmesidir.

Bedir Harbinden önceydi. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem harp sahasında dolaşırken

“Burası Ebû Cehil’in burası Utbe’nin burası Ümeyye’nin buralar da filânın ve filânın öldürülecekleri yerlerdir. Übeyy bin Halef’i de ben kendi elimle öldüreceğim” buyurmuştu.

Bedir’de haber verdiği gibi   Ebû Cehil   Utbe ve Ümeyye bin Halef   mücahidler tarafından gösterilen aynı yerlerde öldürülmüşlerdi. Geriye Übeyy bin Halef kalmıştı. Bu adam Kureyşin ileri gelenlerinden biri idi. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme   her karşılaşmasında şöyle derdi:

“Ey Muhammed! Bir atım var. Her gün ona on altı ölçek darı yedirip besliyorum. Birgün gelir onun sırtında seni öldürürüm.”

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ise   bu azgın ve şaşkın adama cevabı sadece şu oluyordu:

“Belki inşaallah ben seni öldürürüm.”

İşte Übeyy bin Halef   Bedir’de mücahidler tarafından canı Cehenneme yollanan kardeşi Ümeyye’nin intikamını almak ve Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin vücudunu ortadan kaldırmak üzere yemin ederek   Uhud’a çıkıp gelmişti.

Hz. Resûlullahın Şi’b’e doğru çıktığı sıradaydı. Übeyy’in gelmekte olduğu görüldü. Mekke’de günde on altı okka darı ile beslediği atının üzerindeydi. İntikam dolu bakışlarla Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme yaklaşıyordu. Bunu fark eden Sahabîler önüne çıkıp hesabını görmek istediler. Ancak Hz. Resûlullah:

“Bırakın gelsin” diyerek mücahidlerin karşı çıkmasına mâni oldu. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme oldukça yaklaşan bu azgın müşrikin ağzından

“Ey Muhammed sen kurtulursan ben kurtulmayayım” lafları dökülüyordu.
Bu sözleri duyan Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem   bir anda celâllendi. Elindeki mızrağıyla heybet ve haşyet verici adımlarla hasmının üzerine yürüdü. Übeyy   bir anda şaşkına döndü. Hz. Resûlullahın heybet ve haşyet verici tavrı karşısında duramayıp   geri kaçmaya başladı. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem peşini bırakmıyor ve arkasından

“Nereye kaçıyorsun ey yalancı” diye sesleniyordu.

Bu kaçışla Übeyy kendini kurtaramadı. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin fırlattığı mızrak   miğferle zırhı arasındaki kısma saplandı ve Übeyy sığır böğürmesi gibi böğürerek atından yere yuvarlandı.

Müşrikler   yaralı halde onu alıp götürdüler. Yarasından kan akmıyordu. Ağrısına sızısına zor dayanıyordu. Zaman zaman arkadaşlarına

“Vallahi Muhammed beni öldürdü” diyordu.

Arkadaşları bu sözünü ciddiye almıyorlar ve yarasının önemsiz olduğunu ifade ederek teselli etmeye çalışıyorlardı. Ne var ki   Übeyy   kurtulamayacağını anlamıştı. Arkadaşlarına şöyle dedi:

“O bana (Mekke’de) ‘Seni öldüreceğim’ demişti. Vallahi o benim üzerime tükürse yine beni öldürür.”

Übeyy bin Halef   bir gün bile yaşamadan

“Susadım susadım!” çığlıkları arasında ölüp gitti. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin  istikbalden haber vermiş olduğu bir mucizesi de böylece tahakkuk etmiş oldu.

46-Sübey’ ve Nevfel’den de kötülük bulduk. Hepsi bizden yüz çevirip kaçtı, bize hoş davranmadı.

Bu Nevfel, Hz. Hatice radiyallâhü anha annemizin kardeşidir. İbn Hişam’ın bildirdiğine göre Kureyş’in şeytanlarından biriymiş. Hz. Ebû Bekr ile Talha b. Ubeydullah’ın bir ipe bağlayıp işkence etmiş. Sonunda Hz. Ali tarafından Bedir’de öldü­rülmüş. [77]

47- Eğer bunlar (harp meydanında) yere yıkılırlarsa veya Allah bu ikisine karşı bize imkân verirse, ödeşen biri nasıl ölçerse, bunlara öyle sa’ ölçeceğiz (bize yaptıkları işkenceyi onlara yapacağız).

48- Ve şu Ebû Amr… Bizi koyuncuların ve devecilerin arasına de­fetmek istiyor. Bizi kızdıracak bir iş yapmadan duramıyor.

Ebû Amr olarak bahsedilen As b. Vâil b. Hişâm b. Saîd b. Selhem b. Amr b. Kusay b. Ka’b b.Lüeyy’dir. Amr b. As’ın babasıdır.

[Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin, İslâm devrinde Hz. Hatice'den ikinci erkek çocuğu doğup, kendi­sine Abdullah ismi verilmişti. Hz. Abdullah, Tayyib ve Tahir diye de anılırdı

O da vefat ettikten sonra, Kureyş müşriklerinden Âs b. Vâil, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem için:

"Bırakınız onu! O, ebter, nesli devam etmeyecek bir adamdır! Ölünce, anılmaz olur! Siz de, artık ondan rahata kavuşursunuz!" dedi.

Bunun üzerine, Allah Teâlâ, Kevser sûresini indirdi.][78]

49-Akşamladığı ve sabahladığı her yerde bizim dedikodumuzu yapıyor. Yap bakalım ey Ebû Amr, tuzak da kur.

50-Bir de bize gelip “Billahi aldatırsam” diye yemin ediyor. Evet! Biz onu açıkça, arada perde olmadan görebiliyoruz.

Hz. Ebû Tâlib, “Billahi aldatırsam” sözü ile Âs b. Vâil ‘e geçmişteki olaylarını hatırlatarak yanlış yaptığını belirtiyor.

“Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin yirmi yaşlarında iken amcalarıyla birlikte katıldığı son Ficar kavgasından dönüldükten sonra, Haram aylardan Zilkade ayında idi ki, Yemenli Zübeyd kabilesinden bir adamın satmak üzere Mekke’ye getirdiği bir yük metaını Kureyş eşrafından Âs b. Vâil satın almış, parasını ödemeye yanaşmamıştı.

Âs b. Vâil adamın metaını kendisine geri vermesi isteğine de yanaşmayınca, adamcağız:

Abduddar, Manzum, Cuman, Sehm ve Adiyy b. Ka’b oğulları gibi, Mekke’nin nüfuzlu ailelerinin ileri gelenlerine başvurup Âs b. Vâil ‘deki alacağını ödettirmeleri için kendisine yardım etmelerini istemişti. Fakat bunlar adamcağıza yardımcı olacakları yerde, Âs b. Vâil’i kayırmışlar, adamcağızı da azarlamışlardı.

İşin kötüye gittiğini gören ve çaresizlik içinde kalan adam güneşin doğmak üzere olduğu ve Kureyş ileri gelenlerinin de Kâbe’nin çevresinde küme küme oturdukları bir sırada, Ebû Kubeys dağına çıkarak

“Ey Fihr hanedanı!” diye bağıra bağıra okuduğu şiirinde, uğradığı zulmü ve haksızlığı açıklayıp yardım dileğinde bulununca; orada hemen kalkıp temaslara başlamak suretiyle ilk harekete geçen ve bu yolda daha başkalarını da harekete geçiren zât, Peygamberimiz (a.s.)ın amcası Zübeyr b. Abdulmuttalib oldu.

Kureyş kabilelerinden:

Hâşim b. Abdi Menaf,

Muttalib b. Abdi Menaf,

Zühre b. Kilab,

Teym b. Mürre,

Haris b. Fihroğulları, Darü’n-Nedve’de toplandılar.

Durumu aralarında konuştular, ne şekilde hareket edileceğini sözbirliğiyle belirlediler.

Bu hususta antlaşmaya, birbirlerini davet ettiler.

Yaşlılığı dolayısıyla Abdullah b. Cüd’an’ın evinde toplandılar.

Abdullah b. Cüd’an, yemek yaptırıp onlara yedirdi.

“Mekkelilerden ve Mekkeliler dışında, Mekke’ye girecek olan sair insanlardan, Mekke’de zulme ve haksızlığa uğramış bir kimse bırakmamak; mazlumun hakkı geri alınıncaya kadar zalime karşı mazlumla birlikte hareket etmek” üzere ahitleştiler ve akitleştiler.

Denizlerin bir kıl parçasını ıslatacak kadar suyu bulundukça, Hira ve Sebîr dağı yerlerinde durduğu ve üzerlerinde dağ tekeleri yayıldığı müddetçe, ahit ve akitlerine bağlı kalacaklarına and içtiler.

Geçmiş zamanlarda, Cürhüm kabilesinden:

Fadl b. Fadâle,

Fadl b.Vedâa,

Fadl b. Haris, veya Fudayl b. Hâris isimlerinde, eşraftan üç kişinin bir araya gelip:

Zalime karşı mazluma yardım etmek; zayıfın hakkını güçlüden, yabancının hakkını yerliden almak; adaleti aralarında hâkim kılmak üzere, antlaşmışlardı.

Kureyşliler, şekil ve mahiyeti itibarıyla eskisine pek benzeyen bu yeni teşebbüse de;

“Fadl adlı kişi­lerin andı” anlamına gelen “Hılfü’l-fudûl” adını verdiler.

Hılfü’l-fudûl’ün ilk işi; Âs b. Vâil’e giderek Zübeydî’nin malını Âs b. Vâil’den çekip almak ve Zübeydîye teslim etmek oldu.][79]

51-Bize olan kini ona, Ahşebeyn dağları arasındaki yüksek arazi­lerin hepsini ve dağ tepelerindeki köşkleri dar etti.

Ahşebeyn (Mekke-i Mükerreme’yi çevreleyen iki dağ Ebû Kubeys -ki, bu dağ Kusay zamanına kadar Kureyş’in ikamet ettiği dağdır- ve Kuaykıan dağlarıdır.

52-Ebû’l-Velid’e, tuzak kurmak amacıyla ayrılıp aleyhimize çalış­mak suretiyle, bize ne zarar verdiğini sor.

Cahiliyye döneminde Mekke’deki sosyal sınıfların oluşmasında, asabiyet, ekonomik kriterleri önem arzetmekteydi. Örnek verecek olursak Kur’ân-ı Kerim’in bildirmesiyle Velid’in babasının Hâşimilere karşı olan tutumundan anlarız.

Şu Kur’an, iki şehirden (Mekke-Taif) bir yüce adama indirilseydi ya!”[80]

Ayette kastedilen iki kişi, müfessirlere göre Mekke’de Velid b. Mugire, Taif’ de Urve es- Sekafî idi. Bunlar hem zengin, hem de toplumsal statü açısından ileri gelen kişilerdi.[81]

[İslâm tarihinde Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme nübüvvet gelmeden önceki dönem cahiliye adıyla anılmaktadır. Ancak Kur’an-ı Kerim hem de hadislerde Arapların İslâm’dan önceki inanç, tutum ve davranışlarını, İslâmî devirdekinden ayırt etmek için kullanılmıştır. İslâm’ın, cahiliye döneminde geçerli olan bazı kavramlarından kendi inanç ve amaçlarına uygun olanları aldığını görmekteyiz. İslâm insanlığın ve toplumun yararına bulduğu hususları onaylayarak muhafaza etmiştir. Şirke bulaşıp yozlaşarak tahrif edilmiş olanlarla, sonradan uydurulup, tevhit dinlerinde ortak olan prensiplere aykırı olanları ise reddetmiştir.

Hz. Ebû Tâlib beyitte de geldiği gibi anlayışlı insanların Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemi tanımamasını sitem ederek beyan ediyor. Velîd b. Muğîre el-Mahzûmî (h. 95-h 1/m. 530–622) ilk defa cahiliye döneminde hırsızın elinin kesilmesine hükmetmiştir. Daha sonra Kur'an "erkek hırsız ve bayan hırsızın ikisinin de ellerini kesiniz" ayetiyle bunu emretmektedir. Velîd’in aynı zamanda şarabı kendine haram kılan ilk kişi olduğu da nakledilmektedir. İlk defa içki içene celde vuran da odur. Kur’ân-ı Kerim Araplar arasında cari olan bu uygulamayı kabul etmiştir. Hz. İbrahim aleyhisselâmın sünnetinde de yasak olması nedeniyle cahiliye devrinde de Hanîf dinine mensup kimselerin içki içmedikleri, hırsızın elinin kesilmesinin de Hz. İbrahim aleyhisselâmın şeriatından kaldığı belirtilmektedir. Faili meçhul cinayetlerde cezaî ve mali sorumluyu tespit amacıyla cinayetin işlendiği bölge insanlarından elli kişinin veya maktulün yakınlarının “ben öldürmedim ve öldüreni de bilmiyorum” diyerek Allah’a yemin etmesi anlamına gelen kasameye hükmeden ilk kişinin Velîd b. Muğire olduğu nakledilir. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem bunu İslâm’da devam ettirmiştir. İbn Abbâs’tan nakledildiğine göre ise İslâm'da ilk kasame Benî Hâşim’in kasamesi’dir.] [82]

53- (Ey Ebûl-Velid), sen aramızda görüşüne uyulan ve merhamet gören bir kişiydin. Sen bunu bilmiyor değilsin.

Velidin babası da değerli kişilerdendi. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme karşı anlayışlı olması düşünülmektedir.

54- Ey Utbe! Gizli düşmanlık eden birinin bizim hakkımızda söyle­diklerini dinleme. Hiç çekemeyen, çok yalancı, nefret eden ve belalı birinin…

55- Eğer sen onları hiç engellemez ve söz dinlemezseniz korkarım ki sen de biz de üzüntü verici bir olayla karşılaşacağız.

Utbe b. Rebia Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme düşmanlıkta fazla ileri gitmeyenler arasında olsada kıskançlığı [83] yüzünden müşrikler safında yer aldı.

56-Ebû Süfyan benden yüz çevirip geçip gitti. Sanki büyük Yemen krallarından bir kral gibiydi.

57-Nasihat eder tarzda, çok şefkatli olduğunu bize haber veriyor. Bir yandan ise girift pis işlerini gizlemeye çalışıyor.

58-Necd’e ve oranın soğuk sularına kaçıyor, hem de “Sizden gafil değilim” iddiasında bulunuyor.

Mekke’de Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin çağrısına karşı çıkılma sebepleri arasında en az dinî ve iktisadî kaygılar kadar siyasî kaygıların da rol oynadığı bir gerçektir. İslâm öncesi dönemde asırlar boyu devam eden genelde Kureyş kabileleri arasındaki siyasî gruplaşmalar, özelde de Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin kabilesi Hâşimoğulları’na karşı çeşitli nedenlerle duyulan rekabet veya düşmanlık hisleri, Mekke kabilelerinin İslâm karşısında müsbet veya menfî tavır belirlemelerinde önemli rol oynamıştır.[84]

Putperest Arapların İslam’a karşı çıkmalarında söyleyebileceğimiz diğer önemli sebep, atalarına olan bağlılıklarıdır. Asabiyet, kabilesi haksızlık yapsa da, kişi haksızlığa uğramış olsa da, bir kişinin kabilesi adına kabilenin düşmanlarına karşı mücadele etmesidir. Bu tanımdan yola çıkarak ve Arapların toplum yapısından hareketle, asabiyet duygusunun, ortak menfaat, aidiyet, grup ve değer bilinci taşıyan bir anlayışla güçlü bir dayanışma meydana getirdiğini ve sonuçta

“Bizim en kötümüz başkalarının en iyisinden daha iyidir” yargısını söylemeye kadar vardırırlar. İşte bu asabiyet anlayışı Arapları öylesine sarmıştı ki, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem İslam’a davete başladığında, Mekke’nin önde gelen liderlerinden Ebû Cehil şöyle söylemekteydi:

“Biz (Mahzumoğulları kabilesi) ve Abdümenafoğulları şan ve şeref konusunda birbirimizle yarıştık durduk. Onlar yemek yedirdiler, biz de yedirdik. Onlar çeşitli görevler üstlendiler, biz de üstlendik. Onlar verdi, iyilik etti, biz de verdik, iyilik ettik. Develer üzerinde karşılıklı diz çöküp yarış atları gibi yarıştık durduk. Şimdi onlar gökten kendisine vahiy gelen bir rasülümüz var dediler. Biz buna nasıl yetişebiliriz? Vallahi biz ona asla inanmayız ve onu tasdik etmeyiz.”[85]

Cahiliye Araplarında Kureyş kabilesinin iki büyük kolu olan Ümeyyeoğulları (Emeviler) ve Hâşimoğulları (Hâşimiler) arasında öteden beri süregelen bir rekabet vardı. Bu rekabet öylesine büyük boyutlara varmıştı ki, Ebû Cehil’in sözlerinde açıkça görüldüğü gibi, hayatın bütün alanlarına aksetmiş bulunuyordu. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin Hâşimilerden olması, işte bu rekabetin sonucu, Emevilerin şiddetle karşı çıkmalarına neden olmuştur.[86]

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin tebliğ ile görevlendirilmesi öncesinde Kureyş içinde en güçlü kabile,  Mahzumoğulları idi. Mekke yönetiminde onlara denk olabilecek tek kabile ise, Ebû Süfyan’ın soyu olan Ümeyyeoğulları’ydı. Bu iki kabile ticarî alanda temayüz etmişler, hem iktisadî hem de askerî alanda diğer Kureyşliler’e üstünlük sağlamışlardı. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin kabilesi ise bilhassa Hz. Abdulmuttalib’in vefatından sonra gözle görülür bir şekilde zayıflamıştı. Onun ölümünden sonra yerini doldurabilecek ve aileye eski nüfuzunu kazandırabilecek bir halef yoktu. Ne tüccar olması nedeniyle panayırlarda dolaşmakla meşgul olan Hz. Abbas, ne fakirlikle boğuşan Hz. Ebû Tâlib, ne de Ebû Leheb, babalarının yerini doldurabilecek nitelikteydiler. Askerî üstünlüğü Mahzumlu lar’a ticarî ve iktisadî gücü de Ümeyyeoğulla rı’na kaptıran Hâşimoğulları, geçimlerini hac mevsiminde mahallî ticaretle sağlamaya çalışıyorlardı.

Onlar, Sikâye ve Rifâde hizmetlerini yürütmekle dinî alana ağırlık vermişler, dünyevî-maddî sahada üstünlüğü rakiplerine terk etmek zorunda kalmışlardır.

Hz. Ebû Tâlib, bu beyitte Ebû Süfyan’ın maddî zenginliğin verdiği gururuna işaret etmektedir.

59-Biliyorum bize kötülük yapıldığını bilmeyen yok. Haklı da ol­san, haksız da olsan senin hakkından düşman gelsin.

Ebû Süfyan Sahr b. Harb Hz. Ebû Tâlib ile konuşurken

“Ey Ebû Tâlib! Biliyorsun ki, sen bizdensin!” [87] gibi sözlerle siyaset yapmaktaydı. Bu durumu Hz. Ebû Tâlib açığa çıkarmaktadır.

60-Hep birlikte üzerimize gelin bakalım. Rüzgârlar bol yağmurlu olmuş fark etmez, sizin saldırınız bize birdir.

61-Ey Mut’ım. İmdada çağırdığın gün de, o büyük ve ciddi sıkıntılı işlerde de seni hiç yalnız bırakmadım.

62-Aralıksız konuşan kişilerden oluşan, mücadeleci ve şiddetli hasımların sana geldiği günde de.

63-Ey Mut’ım. Bu insanlar bir planda seni kullandılar. (Kusura bakma, seni hakemim yapamam). Ben ne zaman işimi başkasına bırakmışsam kurtulamamışımdır.

Hz. Ebû Tâlib, Mut’im diye seslendiği Mut’im b. Adiyy’den başkası değildi. Boykotta tam olarak yardım etmediği için geçmişi hatırlatarak sitemle bahsediyordu. Ancak bu sözlerin bereketi Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin Taif dönüşünde eman bulması için belki büyük etkisi olacaktı. Hz. Ebû Tâlib’in Hakk’a yürümesinden sonra Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme ilişkilerinin bereketiyle himayesini devam ettirmekteydi.

[Taif’te umdukları desteği bulamayan Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ve Zeyd b. Hârise büyük bir üzüntüyle yeniden Mekke’ye dönmek istediler. Ancak Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem amcası ve kabile başkanı olan Ebû Leheb tarafından tard edilmiş, cemiyet dışı bırakılmıştı. Bu durumda Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem terk ettiği Mekke’ye yeniden, kimin himâyesinde gireceği ile ilgili sorunu çözmek durumundaydı. Bu nedenle de vakit geçirmeden kendilerini koruyacak bir himaye bulmak zorundaydı. Düzenli bir devlet sisteminin olmadığı, kabilecilik anlayışına uygun bir yapılaşmanın kemikleştiği Arap toplumu için güvenlik açısından emân almak, kendisini koruyacak ve kefâletini üstlenecek bir hâmi bulmak hayâtî bir önem taşımaktaydı.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Mekke’ye yöneldi, şehre iyice yaklaştığında âdeti olduğu üzere Nûr dağına çıkarak Hîra mağarasına girdi. O sırada yanında bulunan Zeyd, Mekke’ye nasıl girebileceklerini Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme sordu. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ise Allah Teâlâ’nın mutlaka bu durumdan bir çıkış yolu nasîb edeceğine dâir sağlam inancını Zeyd’le paylaştı.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem şehre girerken yeni bir sorunla karsılaşmamak için Mekke’nin ileri gelenlerinden bâzı kimselere haber gönderdi. İlk muhatabı Ahnes b. Şerîk idi, fakat kendisi anlaşmalı bir kimse olarak böyle bir emân verme hakkına sâhip olmadığını dile getirdi. Ardından Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ikinci adres olarak Kureyş’li Süheyl b. Amr’ı düşündü. Ancak ümitvâr olduğu bu kimse de Amiroğulları’nın aslâ Ka’boğulları’na emân veremeyeceğini söyleyerek o zaman için henüz böyle bir duruma hazır olmadığını belirtti. Hz. Muhammed (sallallâhü aleyhi ve sellem) bu kez Mut’im b. Adiyy’le görüştü. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemi yakından tanıyan ve şahit olduğu tutumlardan haberdâr olan Mut’im hemen çocuklarını topladı ve onlara âcilen silahlarını kuşanmalarını ve Kâbe’nin rükünleri arasına giderek kendisini beklemeleri tâlimatını verdi. Böylece aranan himâye bulunmuş oldu. Mut’im b. Adiyy, devesinin üzerinde Kâbe’ye gelerek Kureyş halkına Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme emân verdiğini bütün Mekke’ye îlân etti. Artık Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme ilişen; kendisine karsı bir tutum sergilemiş olacaktı. Böylece güvenliği sağlanan Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ve Zeyd b. Hârise Mekke’ye girerek doğruca Kâbe’ye yöneldiler. Kâbe’yi selamlayarak yedi kez tavâf eden iki mümin insan, burada iki rekât namaz kıldılar ve evlerine gitmek üzere oradan ayrıldılar. Bütün bu hâdiseler olurken Mut’im b. Adiyy ve oğulları Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin yanında hazır bulundular.

Ebû Cehil, Mut’im b. Adiyy’in de yeğeninin dinini benimseyip benimsemediğini öğrenmek için Mut’im b. Adiyy’e düşüncelerini aktardı. Ebû Cehil, Mut’im tarafından sadece emân verildiğini öğrenince nisbeten rahatladı ve “senin emân verdiğine biz de ilişmeyiz!” diyerek memnuniyetini sergiledi. Mut’im ve oğulları Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme evine girene kadar refâkat ettiler, ayrıca tüm Mekke halkına Muhammed sallallâhü aleyhi ve selleme emân verdiklerini duyurarak O’na zarar verilmesinin önüne geçmiş olmayı amaçladılar. Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem Mut’im b. Adiyy’in kendisine ve İslam dinine yaptığı bu yardımı hiç unutmayacak, zaman zaman onu minnetle anacak, Kureyşlilere de hatırlatacaktır.[88]

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ve müslümanlar Bedir savaşı neticesinde müşriklere karsı ilk zaferlerini kazanmışlardı. Bu şekilde artık siyasi olarak güçlü bir varlığa sahip olduklarını göstermiş oldular.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem savaş sonrasında esirlere hitaben bir konuşma yaptı.

“Eğer Mut’îm b. Adiyy şu anda sağ olsaydı, şu kokmuş adamlar için benimle konuşup, onları bağışlamamı isteseydi, muhakkak ben Mut’im‘in hatırı için fidye istemeden onları serbest bırakırdım.” dedi. Bu sözleri şüphesiz orada bulunanlar işittiler ve sükût ettiler. Çünkü Bedir’de müslümanlara karşı savaşanlar arasında Sakifliler de vardı. Mut’im ise, Taif ziyaretinde Taif’li akrabalarının sahip çıkmadığı rasüle hâmi olmak gibi önemli bir karar vermişti. Üstelik bu karârın getirdiği sorumlulukları da her türlü tehlikeyi göze alarak kabul etmişti. Böylece Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem onların bu âlicenaplığa sığmayan davranışlarını onlara hatırlatıyordu. Zira Sakifliler Taif ziyareti esnasında sergiledikleri hatalarını müslümanlara karsı savaşarak devam ettirmiş oluyorlardı.[89]][90]

64-Allah bizim için Abdişems ve Nevfel (oğullarının) cezasını en kötü bir şekilde geciktirmeden acil olarak hemen versin.

Abdişems ve Nevfel Abdimenafın oğullarıdır. Hâşim ile kardeş olup yardım etmeleri gerekirken yardım etmeyişlerinden, Hz. Ebû Tâlib, üzüntüsünü dile getirmektedir.

HZ. ABDÜLMÜTTALİB BİN HÂŞİM:

[Hâşim ticari yolculuklarıyla ilgili Suriye'ye giderken ekseriye Me­dine'de kalırdı. Medine'deki Hazrec kabilesinin bir kadınıyla daha ön­ce evlenmişti. Bu kadından iki çocuk doğdu; biri Hayye (kız) ve diğeri Ebû Sayfî (erkek). İşte bu yolculuklardan biri sırasında Hâşim yine Medine'de idi. Orada yine Hazrec kabilesine bağlı Beni Neccâr ailesi­nin genç ve güzel kızı Selmâ binti Amru bin Zeyd'i, pazar yerinde yük­sek bir yere oturup kendisi için satılacak ve alınacak mallara işaret ederken gördü. Hâşim bu kızın gerek büyüleyici güzelliği, gerekse asa­leti ve zekâsına hayran kaldı ve onunla evlenmek istedi. Ama, bu kızın evlenmek için bir şartı vardı, o da şu: Kendisi evlendikten sonra ta­mamıyla özgür olacaktı ve kocasının huy ve alışkanlıklarını beğenme­diği takdirde ondan ayrılacaktı. Hâşim bu şartı, kabul etti. Düğün Me­dine'de yapıldı ve aynı şehirde bu kızdan Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin dedesi Hz. Abdülmuttalib yaklaşık M. S. 495'de dünyaya geldi. Hâşim bu ticari yolculuktan sağ dönemedi ve Gazze'ye vardığında hasta­lanarak öldü. Böylece Abdülmuttalib gençlik çağına kadar Medine'de annesinin yanında kaldı. Hâşim ölmeden önce kardeşi Muttalib'in Kâbe'nin mütevellisi olacağını ve hacılara yemek verme ve su içirme hizmeti yapacağını vasiyet etmişti. Ayrıca, Müttalib'i kendi ailesinin ve emlâkinin vekili de tâyin etmişti. Bu tarihten itibaren Hâşim ve Müttalib aileleri birbirlerine ayrılmayacak şekilde yaklaştılar. Bu­na karşı, aralarında Ümeyye ailesinin de bulunduğu Abd-i Şems ile Nevfel aileleri birbirleriyle ittifaka girdiler ve sonuna kadar böyle kaldılar. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin nübüvvet döneminde diğer Kureyşli kabilelerin Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ve bir avuç müslümanlara karşı sosyal boykot uygulamaya başladıkları zaman en çok eziyeti Benî Hâşim ile Be­ni Müttalib çekmişlerdi. Beni Nevfel ile Beni Abd-i Şems ise muhtelif kampta idiler.

Asıl adı Şeybe olan ve kendi meziyetleri yüzünden “Şeybetül Hamd” olarak tanınan Abdülmuttalib Medine'de çocukluk çağını yaşarken bir defasında Hassan bin Sâbit'in babası olan Sabit bin Münzir Mek­ke'ye gitti Ve daha önceden iyi arkadaş olduğu Müttalib ile görüştü. Görüşme sırasında Müttâlib'e, “Sen yeğenini görürsen çok sevinecek­sin. Zira kendisi çok yakışıklı ve etkileyici bir gençtir” dedi. Bunun Üzerine Müttalib'te, yeğenini görme arzusu uyandı. Mekke'den Medine'­ye gitti ve Abdülmuttalib'i deveye bindirip eve getirdi. Kureyşliler genç bir oğlanı Müttâlib ile görünce, “Bu Abdülmuttalib (Müttalib'in kölesi) dır” dediler. Müttalib adamlara kızdı, oğlanın, kardeşinin oğ­lu olduğunu, adının “Şeybe” olduğunu ve bu itibarla “Abdülmuttalib” diye çağırılmamasını istedi. Ne var ki, “Abülmüttâlib” ismi o kadar yaygınlaştı ki, asıl adı unutulmuş oldu. Bundan kısa bir süre sonra Müttalib ticari yolculuğu sırasında Yemen'e gitti ve orada öldü. ölü­münden sonra. Hz. Abdülmuttalib halefi oldu ve hacılara hac mevsiminde yemek verme ve su içirme görevine devam etti. İbn Sa'd, Abdülmuttalib'i şöyle tarif ediyor:

“Abdülmuttalib Kureyşlilerin en yakışıklısı, en cüsselisi, en güçlü, en ciddisi en kibarı, en cömertiydi ve erkeklerin bütün ayıp ve kötülüklerinden uzaktı.” İbni Hîşâm kendisi hakkında şunları yazıyor:

“Abdülmuttalib kendi halkı arasında öylesine yüksek mevkiye ve şerefe yükseldi ki atalarından kimse onun yerine erişeme­di. Halkı onu seviyor ve takdir ediyordu.” İbn Kesîr'in yazdıkları ise şunlardır:

“Abdülmuttalib de her sene Ramazan ayında Hıra mağa­rasına gidip ibadet eder ve ay boyunca fakir fukaraya yemek ve içecek dağıtırdı.”

Taberî, İbn Kesir ve Belâzurî'nin beyan ettiklerine göre Abdülmuttalib'in amcası Nevfel, Hâşim'in bıraktığı mirasdan bir bölümünü gaspetmişti. Abdülmuttalib bu yüzden Nevfel'i Kureyş kabilesinin büyük­leri nezdinde şikâyet etmişti. Fakat büyükler amca ile yeğen arasında­ki davaya karışmaktan kaçındılar. Bunun üzerine Abdülmuttalib der­dini annesinin akrabalarına anlattı ve Medine'den Beni Adiyy bin Neccâr'ı yardımına çağırdı. Bu çağrıya uyan Abdülmuttalib'in dayısı Ebû Said bin Ades 80 kişiyle Mekke'ye geldi ve zor kullanarak Nevfel'i yeğeninin hakkını geri vermeye mecbur etti. Bundan sonra Nevfeloğulları da Benî Hâşim'e küserek Abdüşşemsoğulları ile birleşti ve Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin nübüvvetine kadar Beni Hâşim'in muhalifleriyle beraber kaldı. Abdülmuttalib, Beni Nevfel'in muhalif kampa gittiğini gördükten sonra Hüza'a'nın ileri gelenleri ile temasa geçti ve onlarla bir dostluk ve işbirliği anlaşması yapıldı. Bu anlaşma Kâ'be'de ha­zırlandı ve imzalandı ve taraflar buna bağlı kalmak için and içtiler. İbn Sa'd ile Belâzurî'nin ifadesi bundan biraz değişiktir. Bu yazarla­ra göre anlaşma Benî Hüza'a'nın isteği üzerine hazırlanmıştı ve buna Beni Abdülmuttalib ve Benî Hâşim aileleri katılmıştı. Benî Abd-i Şems ile Beni Nevfel ise bu anlaşmanın kapsamına girmediler. Aynı yazar­lara göre anlaşma Dar-ün Nedve'de hazırlandı ve Kâbe'ye asıldı. Abdülmuttalib bu anlaşmaya evlatlarından girdikleri taahhüde sadık kalmalarını istemişti. Bu anlaşmanın etkisinden dolayıdır ki, Hudeybiye Anlaşması uyarınca çeşitli Arap kabilelerinin istedikleri tarafa katılmakta serbest oldukları belirlenince Beni Huza’a Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin safını seçti.][91]

65-Üzerinde adaleti tam gösterecek bir ibresi olan ve arpa kadar şaşmayan hakkaniyet terazisiyle (tartsın da versin).

66-Bizi Halefoğullarıyla ve Gaytalelilerin yerine koyan bir kavmin akılları iyice adileşti.

İbn Gaytala Haris b. Gays, Ümeyye b. Halef’in akrabaları Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme düşmanlıklarında ileri giden müşriklerdir.

Haris b. Tulatıla (Gaytala)[92] ise Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ile alay etmede haddini aşmasından dolayı adileşti denilmektedir. İyilikleride yok, kötülükte ise aşırı giden bu insanların durumu gerçekten nifak alameti taşıyan insanların tehlikesini açığa çıkarmaktadır. Öyleki akrabayı birbirine düşman etmek onlar için kolay işlerdendi.

Ebû Cehilin pravakatörlüğünde anlattığımız gibi, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin amcası Hz. Ebû Tâlib’in vefatından sonra, günlerce evinden dışarı çık­madı. Hep evinde oturdu. Pek az dışarı çıktı. Dışarı çıktığı zaman da, Kureyş müşrikleri, Hz. Ebû Tâlib’in sağlığında yapmak isteyip de yapamadıkları hakaret ve işkenceleri, istediklerini yapmaya başladılar.

67-Biz ilk sıkıntıları bertaraf eden öz be öz Kusay ailesinden ve Hâşim (oğullarının) üst tabakasındanız.

Huzâalıların son başkanı Huleyl, kızı Hubbe’yi İsmail aleyhisselâmın soyundan gelen Kinâne kabilesinin küçük bir kolu olan Kureyş kabilesinden Kusay b. Kilâb ile evlendirmisti. Kusay’ın asıl adının Zeyd olduğu, annesi Fatıma, küçük yaşta babasını kaybeden Zeyd’i Tebük veya Yermük taraflarına götürdügü için “uzak olmak” anlamına gelen “Kusay” adını aldığı rivayet edilmektedir.

Kusay, hacılara zorluk çıkaran Huzâa kabilesi ile yaptığı mücadeleyi kazanarak Kâbe’ye bakmayı ve Mekke’yi idare etmeyi eline almıştı. İbn Hişam, Kusay’ın, yönetimi Huzâîler’den devralma biçiminin bir darbeyi andırdığını ileri sürmektedir. [93]

Kusay on aşiret reisinin toplandığı, Mekke’nin önemli kararlarının alındığı, bir çeşit parlamento olan “Daru’n-Nedve”yi M.440 yılında Mekke’de kurmuş ve kapısını Kâbe’ye doğru açtırmıştır. Kusay’ın doğumunun M.400 olduğu tahmin edilmekte olup ölümü ise M.480 yılıdır.[94] Mekke’de kendisine herkesin ciddi manada itaat ettiği ilk kişi Kusay’dır. Kusay, yabancıların ellerine bazı imtiyaz ve vazifeler bırakmış olmasına rağmen kendi kabilesi üzerinde büyük bir otoriteye sahipti.

68-Onların Sikâye havuzu bize aitti. Biz onların zirveleriydik, omuzlarının üzerindeydik.

Bu beyitten, Ebû Tâlib çocukken devamlı dedesi Hâşim’in omzunda gezdiği, hacılara takdim edilen kuru üzüm ve hurma şerbetinden istediği kadar içtiği anlaşılmaktadır.

69-Onlar kin ve düşmanlık nedir, bilmediler. Kan akıtmadılar. En kötü kabileler hariç, kimseye karşı durmadılar.

70-Hintli deli cariyenin oğullarıyla Kays b.Âkıl’in köleciği Cumahoğullarından başkasına (karşı durmadılar).

Hz. Ebû Tâlib, bu beyitte Ümeyye b. Halef’e işaret ediyor. Ümeyye b. Halef, Cumahoğul larındandır. Onların geçmişlerinde asalet olmayışından bahsederek, Hâşimoğulları bu asaletsiz kişilere karşı durdular denilmektedir.

71-Sehm ve Mahzum (sülalesi) toplanıp nerede bir belalı veya ba­yağı biri varsa bize saldırması için kışkırttılar.

Hz. Ebû Tâlib, burada Ebû Cehil ve avanesineve entrikalarına işaret ediyor.

Ebû Cehil, 570 yılında Mekke’de doğdu.

Nüfuzlu ve servet sahibi bir aileye mensup olduğundan, elindeki imkânları mazlumları ezmede araç olarak kullanan biri olarak tanındı. İslamiyet’in doğuşu ile birlikte, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin en azılı düşmanlarından biri olarak nam saldı. Kibir, gurur, kavmiyetçilik gibi kötü özellikleri Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme tabi olmaya engel teşkil etti. Açık bir şekilde, kendi kabilesine mensup olmayan birinin nübüvvetini kabul etmeyeceğini bildirdi.

Ebû Cehil, risaletin altıncı yılında adamlarıyla birlikte, Safa Tepesi civarında bulunan Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin yanına giderek türlü hakaretlerde bulunup, ağır sözler sarf ederek rencide etti. Üzerine toprak ve pis şeyler attı. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme işkence yapıp olay yerinden ayrılan Ebû Cehil ve adamlarının yaptıklarını duyan ve henüz Müslüman olmayan, Efendimizin amcası Hz. Hamza aleyhisselâm yapılanlara çok sinirlendi. Ebû Cehil ve arkadaşlarının yanına gitti. Omzunda bulunan yayı Ebû Cehil’in kafasına vurup yardı. Müslüman olduğunu, gücü yetiyorsa bundan sonra karşısına çıkmasını söyledi. Ebû Cehil hiçbir şey yapmadığı gibi adamlarına da karışmamalarını söyledi.

Hac mevsiminde, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ile yapılacak muhtemel görüşmeleri engellemek isteyen Ebû Cehil, adamlarıyla birlikte Mekke’nin giriş ve çıkış noktalarını kontrol altına aldı. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemi insanların gözünde küçük düşürmek için her türlü yola başvurdu. Kâbe’de namaz kılan Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin üzerine deve leşi attırdı. Hicretten birkaç yıl evvel mensubu bulunduğu Beni Mahzum kabilesinin başına getirildikten sonra, düşmanlığını daha da arttırdı.

72-Lüey b. Galib (oğulları) içinde düşük seviyeli bazıları vardı. (Güya) şecaatli bir lider şahin onları bize sürdü.

“Sen, ilkin, en yakın hısımlarını inzar et!”[95] Yani, “küfürleri yüzünden üzerlerine azap inebileceği­ni hatırlatarak onları korkut, uyar!” mealli âyet nazil olduğu zaman; Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Kureyşlilere seslenmek için bir gün Safa tepeciğine kadar gitti. Orada, yüksekçe bir taşın üzerine çıktı.

Şehadet parmaklarını kulaklarına tıkadı. Yüksek sesle:

“Yâ Sabâhâh! Ey Kureyş cemaatı!” diyerek bağırdı.

“Kim bu seslenen?” diye sordular.

“Muhammed (sallallâhü aleyhi ve sellem).Safa tepesinden sesleniyor!” dediler.

Kureyş kabileleri içinde Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme akraba olmayan bir kabile bulunmadığın­dan, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemde kabile kabile bütün Kureyşlilere seslenmişti.

İşitenler, gelip Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin karşısında toplandılar.

Gelemeyenler de, toplantının sebebini anlamak için, yerlerine adam gönderdiler.

Yanına gelen Kureyşliler Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme;

“Yâ Muhammed! Ne haber var?” diye sordular.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem;

“Benimle sizin haliniz, düşmanı görünce ailesini haberdar etmek için koşmaya başlayan ve düş­manın kendisinden önce ailesine yetişip zarar vermesinden korkarak ‘Yâ Sabâhâh! diye bağıran bir adamın haline benzer.

Ne dersiniz? Ben, size şu dağın eteğinden veya şu vadiden, sizi yağmalamak isteyen birtakım atlıların çıkıvereceğini yahut akşama, sabaha, düşman baskınına uğrayacağınızı haber verirsem, beni tasdik eder, doğrular mısınız?” diye sordu.

“Evet! Seni tasdik eder, doğrularız! Çünkü, biz seni bütün tecrübelerimizde doğru sözlü bulduk!

Sen, bizim katımızda herhangi bir suçla suçlanmış bir kişi değilsin! Hakkındaki tecrübelerimizde, sende hiçbir yalana rastlamış değiliz!” dediler.

Bunun üzerine, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem;

“Öyle ise, ben sizi şiddetli bir azap önünde inzara, korkutup uyarmaya memurum;

Ey Abdulmuttaliboğulları!

Ey Abdimenafoğulları!

Ey Zühreoğulları!

Ey filanoğulları!

Ey filanoğulları!

diyerek birer birer Kureyş kabilesinin bütün ailelerine seslenip:

“Yüce Allah; en yakın hısımlarımı azab ile korkutmamı bana emretti. Sizler ‘Lâ ilahe illallah=Allah’tan başka hiçbir ilah yoktur demedikçe; ben size ne dünyada bir yarar, ne de âhirette bir nasip sağlayabilirim” buyurdu.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme atmak için eline bir taş alan Ebû Leheb;

“Yuh sana! Sen, bugün, gelip de, bizi bunun için mi topladın?!” diyerek bağırdı.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem hitap ve uyarısına şöyle devam buyurdu:

“Ey Kureyş cemaatı! Kendinizi Cehennem ateşinden kurtarınız!

Ey Ka’b b. Lüey oğulları! Kendinizi Cehennem ateşinden kurtarınız!

Ey Mürre b. Ka’b oğulları! Kendinizi Cehennem ateşinden kurtarınız!

Ey Abduşşemsoğulları! Kendinizi Cehennem ateşinden kurtarınız!

Ey Abdimenafoğulları! Kendinizi Cehennem ateşinden kurtarınız!

Ey Hâşimoğulları! Kendinizi Cehennem ateşinden kurtarınız!

Ey Abdulmuttaliboğulları! Kendinizi Cehennem ateşinden kurtarınız!

Ey Kureyş cemaati! Kendinizi Allah’tan satın alınız!

Ben, sizi Allah’ın azabından kurtarabilecek hiçbir şeye malik değilim!

Ey Abdimenafoğulları! Kendinizi Allah’tan satın alınız!

Ben, sizi Allah’ın azabından kurtarabilecek hiçbir şeye malik değilim!

Ey Abdulmuttaliboğulları! Kendinizi Allah’tan satın alınız!

Ben, sizi Allah’ın azabından kurtarabilecek hiçbir şeye malik değilim.

Ey Abbas b. Abdulmuttalib! Ben, seni Allah’ın azabından kurtarabilecek hiçbir şeye malik değil­im!

Ey Zübeyr b. Avvam’ın annesi! Resûlullah’ın halası Safiyye!

Ey Muhammed’in kızı Fâtıma! Kendinizi Allah’tan satın alınız!

Siz, benim malımdan, dilediğinizi benden isteyiniz!

Fakat ben sizi Allah’ın azabından kurtarabilecek hiçbir şeye malik değilim.

Şu kadar ki, sizlerin bir hısımlığınız var!

Ben, hısımlık suyu ile sulayacağım!” buyurdu.

Bundan sonra, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem,

“Ey Fihr hanedanı!” diyerek seslendi.

Ebû Leheb:

“İşte, Fihroğulları, yanındalar!” dedi.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem;

“Ey Galib hanedanı!” diyerek seslenince, Muharib b. Fihroğullarıyla Haris b. Fihroğulları, dönüp geri gittiler.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem;

“Ey Lüey b. Galib hanedanı!” diyerek seslenince, Teymü’l-Erdem b. Galiboğulları, dönüp geri gittil­er.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem;

“Ey Ka’b hanedanı!” diyerek seslenince, Âmir b. Lüey oğullarıyla Avf b. Lüey oğulları, dönüp geri gittiler.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem;

“Ey Mürre b. Ka’b hanedanı!” diyerek seslenince, Adiyy b. Ka’b oğulları ile Husays b. Ka’b’ın iki oğlu olan Sehm ve Cumahoğulları dönüp geri gittiler.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem;

“Ey Kilab hanedanı!” diyerek seslenince, Teym b. Mürre oğullarıyla Mahzum b. Yakaza b. Mürre oğulları, dönüp geri gittiler.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem;

“Ey Kusayy hanedanı!” diyerek seslendiği zaman, Zühre oğulları, dönüp geri gittiler.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem;

“Ey Abdimenafoğulları!” diyerek seslenince, Abduddaroğulları ve onlarla beraber Esed b. Abduluzzâ b. Kusayyoğulları, dönüp geri gittiler.

Ebû Leheb:

“İşte, Abdimenafoğulları!” dedi.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem;

“Ey Hâşim hanedanı!” diyerek seslenince, Abdüşşemsoğullarıyla Nevfeloğulları, dönüp geri gittil­er.

Orada, yalnız Abdulmuttaliboğulları kaldı.

Ebû Leheb:

“İşte, Hâşimoğulları toplanmış bulunuyorlar!?” dedi.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem;, onlara:

“Ben, sizi ‘Lâ ilahe illallâhu vahdehû lâ şerîke leh=Allah’tan başka hiçbir ilah yoktur! O, birdir! O’nun ortağı yoktur!’ diyerek şahadet getirmeye davet ediyorum!

Ben de, O’nun kulu ve resûlüyüm!

Bunu böylece kabul ve ikrar ettiğiniz takdirde, sizin Cennete gireceğinize kefil olurum!

Siz, Kıyamet günü iyi amellerinizle gelmez de dünyayı boyunlarınıza yüklenmiş olduğunuz halde gelirseniz, ben sizden yüz çeviririm (yüzünüze bakmam)!

O zaman siz bana:

“Yâ Muhammed! ” dersiniz.

Ben ise, şöyle derim:

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem “Şöyle derim” buyururken, yüzünü onlardan başka tarafa çevirdi.

Siz, bana:

“Yâ Muhammed!” dersiniz. Ben ise, size şöyle derim.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem “Şöyle derim” buyururken, yüzünü onlardan başka tarafa çevirdi.]”[96]

73-Kin sahipleri, ben mi onlar mı hangimizin kazanacağını, birkaç gece zarfında kimin üste çıkacağını görecekler.

74-Karşılıklı inme vakti geldiğinde onlardan veya benden hangi­miz kılıncıyla karşılayacak (görecekler).

75-Ben mi, onlar mı, harpten usanan ve söz söyleyene ufuklarda teşekkür edecek olan kim olacak?

76-Nüfeyl’in grubu çakıl çiğneyenlerin en şerlileridir. Hazırlıklı ve ayakkabısı olan birinden daha tehlikeli yalınayaklılardır.

77-Ey Abdümenaf (oğulları)! Siz kavminizin en hayırlılarısınız. Öyleyse her karışanı işinize karıştırmayınız.

Abdümenaf, bütün hac organizasyonunu uhdesinde toplayan ve bu ibadeti suistimallerden kurtaran Kusayy’ın oğlu, Hâşim’in babasıdır.

[Her şeye rağmen Kureyş kendi kavmi arasında Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme yardımcı olanlara karşı bazı konularda ambargo uygulamaya karar verip bunu hayata geçirince bu durum karsısında Abdümenafoğulları iki gruba ayrılmıştır. Ebû Leheb hariç, Hâşim ve Muttaliboğulları Hz. Ebû Tâlib’den yana olup onunla birlikte Şıb’de muhasaraya katılmayı göze alırken, Abdüşşems ve Nevfeloğulları Kureyş’ten yana olmuş ve amcazadeleri olan Hâşim ve Muttaliboğullarına karşı cephe almışlardır.][97]

78-Eğer Allah işinizi düzeltmezse korkarım, Vail’in kötü olayların­da olduğu gibi, siz de aynı duruma düşeceksiniz.

Bekr bin Vail, Adnanîlerin büyük bir kabilesidir.

Çok sayıda meşhur kolları vardır. Yeşker b. Bekr b. Vail, Benî Ukabe b. Saab b. Ali b. Bekr b. Vail ve Benî Hanife, Benî Icle, İbn Luceyn b. Saab bunlardandır. Bölgeleri ise, Yemame’den Bahreyn’e; oradan Seyf-i Kazıme’ye; oradan da Irak taraflarına Ubulle ve Fuheyd’e kadar uzanır. Çoğunlukla Bekr kabilesi, Temim kabilesi diğer kabileler ile sınır bölgelerine saldırılarda bulunmuştur.  [98]

Vail,  basit olaylarda basit bir hadise yüzünden pek çok kan akıtmıştır.

79-Ömrüme yemin olsun, o kadar zayıflatıldınız ve aciz düştünüz ki sonunda yanlışlıkla eklemi kıran bir hareket yaptınız.

80-Siz eskiden bir çömlek için odun toplar idiniz. Siz şimdi birçok çömlek ve tencere için odun topluyorsunuz.

[Boykot olayının farklı sonuçları da olmuştur. Her ne kadar Kureyş’in hemen hepsi bu boykot’a imza koymuşsa da içlerinde Hâşimilerin başına gelenlerden dolayı üzülen kişiler de vardı. Bundan başka Kureyş’ten bazılarının Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemi tasdike meylettikleri hattâ bir kısmının İslâm’ı kabul ettikleri söylenmektedir. Nitekim ilk başta gönüllü olarak boykota katılanlar, artık boykotun doğurduğu sonuçlara tahammül edemez hale gelmişlerdi. Aslında bu kişiler boykotun başlangıçta bir tehdit niteliği taşıdığını sanıyorlardı. Ama boykot kararlarının uyguladığını görünce bunu içlerine sindirememiş ve bu sebeple bazı müşrikler boykota maruz kalanlara gizlice yardım göndermişler, bunu görüp Şı’bu Ebi Tâlib de mahsur kalanlara akraba olanlar da bunu görmezlikten gelmişlerdi. Dolayısıyla boykot sonucunda buna tepki gösteren bazı müşrikler Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme ve İslâm’a sıcak bakmaya başlamış, onlardan bazıları İslâm’ı tercih etmiştir ki, bunun temelinde müşriklerin boykota maruz kalan akrabaları olan Hâşimiler’e yapılanlara dayanamayıp tepki göstermeleri gerçeği yatmaktadır. Haliyle yukarıda açıkladığımız kabilevi duygular bazı insanların İslâm’ı kabul etmelerine sebep olmuştur.

Boykotun en önemli sonuçlarından biri de Hılfu’l-Fudul cemiyetinin dağılmasıdır. Yani Mekke Site devletinin parçalanmasıdır. Zaten boykot anlaşmasını kayda geçirenlerin çoğunluğunun “Ahlâf” grubundan Abdüddar-oğulları’na mensup olmaları dikkat çekicidir. Ahlâf kabilelerinin yanı sıra boykota “Mutayyebûn” ve “Hılfu’l Fudul” topluluğunun üyeleri de iştirak etmiştir. Dolayısıyla boykot, Hılfu’l Fudul cemiyetinin bozulmasına da yol açmıştır. Hz. Ebû Tâlib’in kasidesinde kendilerine karşı geldikleri için sitem ettiği kimseler arasında Hilf içindeki kabilelerin mensupları çoğunluğu teşkil etmektedir. Bunlar eski Ahlâf kabileleriyle işbirliği yaptıkları için Hz. Ebû Tâlib tarafından kınanmışlardır. Boykotun en önemli sonuçlarından bir diğeri de, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin kendisine akrabalık bakımından aynı yakınlıkta olmasına rağmen Muttaliboğulların’ı Zilkurbâ’ya dâhil edip Abdüşşems ve Nevfeloğulları’nı buna dâhil etmemesi meselesidir.

Zilkurbâ; Kur’ân-ı Kerîm’de ganimetin beşte birinin dağıtılacağı kimseler olup, konu ile ilgili ayet söyledir:

“Biliniz ki ganimet aldığınız şeylerin beşte biri Allah’a, Resul’e, Zilkurbâ’ya, yetimlere, yoksullara ve yolculara aittir.”[99]

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin konu ile ilgili uygulaması 629 yılında Hayber’in fethiyle birlikte elde edilen ganimetlerin taksimi sırasında kendini göstermiştir. Cübeyr b. Mut’im’in rivayetine göre olay söyle cereyan etmistir:

Ele geçirilen ganimetler dağıtılırken Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, Muttaliboğulları’na bu ganimetten pay verip, Nevfeloğulları’na pay vermeyince, Hz. Osman ve Cübeyr radiyallâhu anhüm, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme giderek bunun sebebini sormuşlar, O da şu karşılığı vermiştir:

“Muttaliboğulları cahiliye devrinde de İslâm’dan sonra da bizi yalnız bırakmadılar.” buyurmuş ve parmaklarını birleştirerek, “Hâşim ve Muttaliboğulları aynı şeydir.” demistir.[100]

Görüldüğü gibi bu boykotun en önemli sonuçlarından biri olan Hılfu’l Fudul cemiyetinin dağılması ve Muttaliboğulları’nın boykotlu yıllarda Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme yakınlık ve yardımlarından dolayı onun tarafından Zilkurbâ’ya dâhil edilmiş olmalarıdır.][101]

81-Büyüklerine isyan etmeleri, yardımsız bırakmaları ve bizi sığı­naklara terk etmeleri Abdümenafoğullarına afiyet olsun!

[Boykotun en önemli öncüleri ve fikir babaları Ebû Cehil ile Ebû Süfyân’dır. Mâlum kişiler bunu bazı ekonomik beklentilerinden dolayı yapmışlardır. Bütün zalimce baskı ve uygulamalardan Ebû Cehil, Ebû Süfyan ve onların taraftarlarının amacı;

Hâşimîleri aç ve susuz bırakıp onlara baskı uygulayarak, onların Kureyş içerisindeki seçkin konumları ve ticaretlerini kendi tasarruflarına almaktı. Nitekim müşrik önderler amaçlarına ulaşmışlar ve boykot yıllarında Hâşimoğul- larının Mekke ticaretinden çekilmesiyle müşriklerin ileri gelenleri servetlerine servet katmışlardır. Yukarıdaki ekonomik kaygılardan dolayı Mekkeli müşrikler Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin davetini reddetmişlerdir. Nitekim onların İslâm dinîni kabullenmeleri kurmuş oldukları çıkarcı düzenlerinin bitip tükenmesi anlamına gelmekteydi. Ayrıca Mekkeli müşrik önderler Mekke’deki ekonomik pastadan daha fazla pay alabilmek için Mekke pazarında seçkin bir yere sahip olan Hâşimîleri bu pazardan çıkarıp atmak niyetinde idiler. Görüldüğü gibi Mekkeli müşrikleri Hâşim ve Muttaliboğulları’na karşı boykot uygulamaya iten sebeplerin başında, tek sebep olmamakla birlikte, Mekkeli liderlerin ekonomik çıkarları gelmektedir. Bundan başka sosyal ve psikolojik sebepler de söz konusudur.][102]

82-Yaptıklarınızın sevindirdiği bazı insanlar olabilir. (Ama biliniz ki) siz, sağması sakıncalı olan gebe develeri sağacaksınız.

[Boykot olayı buna maruz kalanları ekonomik açıdan oldukça yıpratmış, ellerinde ve avuçlarında olanı da alıp götürmüştür. Başta Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ve Hz. Hatice radiyallâhu anha olmak üzere Hz. Ebû Bekir radiyallâhu anh ve pek çok kişi bu boykotla birlikte ekonomik açıdan sıkıntılı durumlara düşmüşlerdir. Boykot, Hâşim ve Muttalib-oğullarını fakirleştirirken, özellikle Abdüşşems ve Mahzumoğulları’nı güçlendirmiş olmalıdır. Mesela Ebû Süfyan Bedir gazvesi öncesinde bin develik bir kervanla sefere çıkabilecek kadar servete ulaşabilmişti. Şı’bu Ebî Tâlib sakinlerinin geçinebilmeleri için boykotlu yıllarda Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, Hz. Ebû Tâlib ve Hz. Hatice radiyallâhu anha bütün servetlerini harcamışlardır. Tabi üç yıl boyunca muhasaraya maruz kalanlar bu zaman zarfında ticaret yaparak var olan birikimlerini artıramadıkları için ellerindeki biriktirdiklerini de bu şartlar altında tüketmişlerdir.][103]

Bedir savaşında gebe develerin durumu açığa çıkmıştır.

83- Kusay (oğullarına) bizim işimizin yaygınlaşacağını bildir. Onla­ra, bizden sonra herkesin birbirine yardım etmeyeceğini müjdele.

Hz. Ebû Tâlib, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin başaracağını sıkıntılara rağmen o günden görebiliyordu.

84-Büyük bir felaket geceleyin Kusay (oğullarının) kapısını çalar­sa, onlar bizi beklerken, (biz onlar gibi) deliklere sokulmayız.

85-Onlar evlerinin içinde dayağa maruz kalsalardı, biz (onlar gibi yapmaz) çocuklu kadınlarının yanında herkese örnek olurduk.

86- Eğer Lüey’den olma Kab kabilesi bir araya gelse, bir gün bir şekilde kesinlikle onları dağıtacağız.

[Hz. Hatice radiyallâhü anha annemizin anne tarafından soyu annesi Fâtıma bint Zâide b. el-Esamm b. Revâha b.Hacer b. Abd b. Ma‘îs b. Âmir b. Lüey b. Gâlib b. Fihr’dir. Kureyş’in Benî Âmir b. Lüey kolundandır.] [104]

87- Eğer Kab (oğulları) pek çok Kab (oğullarından) oluşsa bir gün mutlak bilinmeyenlerin içinde olacaktır.

88-Ey Esedoğulları. Konuşan birinin dili hakkı söylemediği za­man, asla bu rahatsızlığa göz yummayın.

Esedoğulları Hz. Hatice radiyallâhü anhanın kabilesi idi. Hz. Ebû Tâlib, bu yakınlığa işaret ediyor.[Onlarda da bir şekilde boykotun ihlali noktasında da özellikle bu iki kabileye akrabalık bakımından yakın olan bazı kimseler Hâşim ve Muttaliboğulları’nın çektikleri sıkıntılar karsısında harekete geçmiş ve onlara gizlice yardım göndermişlerdir. Bu vicdan sahibi kişilerden birisi Hz. Hatice radiyallâhü anhanın amcazadesi Hakîm b. Hizam diğeri de Hişam b. Amr idi. Nitekim bir defasında Hâkim b. Hizâm b. Hüveylid’in bir miktar buğdayı halası Hz. Hatice radiyallâhü anhya gönderme girişimine şahit olan Ebû Cehil, Hakîm’i uyararak bunu bir daha yapmamasını söylemiş aksi takdirde kendisini Mekkelilere ifşa etmekle tehdit ederek Hakîm b. Hizâm’a engel olmak istemiştir. Hakîm b. Hizâm ise Ebû Cehil’e aldırmamış ve aralarında bir tartışma çıkmıştır. Bu esnada oradan geçmekte olan Hişâm b. Ebû’l-Bahterî de Ebû Cehil’e karsı çıkmış ve Hakîm b. Hizâm’a engel olmamasını söylemiştir. Bu duruma sinirlenen Ebû Cehil, Ebû’l- Bahterî’nin üzerine çullanmış ve aralarında kavga çıkmıştır. Bu kavga esnasında Ebûl Bahterî, eline geçirdiği bir devenin çene kemiği ile Ebû Cehil’in kafasını yarmış ve onu iyice hırpalamıştır. Müşrikler kendilerini küçük düşürecek bu durumdan müslümanların haberdar olmaması için olayı gizli tutmuş ve kimseye duyurmamışlardır.][105]

89-Ömrüme yeminle söylüyorum. Biz arkadaş ve kız kardeşimizin oğlu saydığımız insanlar az ve çoğu gurursuzmuş.

Hz. Ebû Tâlib, Kureyşin birbirleri ile olan akrabalıklarından dolayı destek verilmeyişinden sitemle bahsediyor.

90-Ancak Kilâb b. Mürre’den 3-5 yiğit, bizi yardımsız bırakma saygısızlığına düşmediler.

[Hz. Hatice radiyallâhü anha annemizin babadan soyu Huveylid b. Esed b. Abdiluzzâ b. Kusay b. Kilâb b. Mürre b. Kâ‘b b. Lüey b. Gâlib b. Fihr b. Mâlik b. en-Nadr b.Kinâne’dir.

Hz. Hatice radiyallâhü anha, Kureyş’in Benî Esed kolundan olup babasının soyu Kusay b. Kilâb’ta, annesinin soyu ise Lüey b. Gâlib’de Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin soyu ile birleşir. Böylece Hz. Hatice hem anne hem de baba tarafından Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem akraba olmaktadır.][106]

91-Züheyr (b. Ebi Ümeyye), iplerinden sökülmüş keskin bir kılıç gibi duran ve (so­yu) yalanlanmayan, kavmimizin ne iyi bir yeğenidir.

[Nübüvvetin onuncu yılında idi ki, Kureyş müşriklerinin Hâşim ve Muttaliboğulları aleyhindeki yazılı antlaşmalarını bozup yürürlükten kaldırmak için, Kureyşlilerden birkaç kişi, harekete geçti. Onların içinde, bu hususta, Hişam b. Amr’in çabasından daha güzel çabalı kimse yoktu.

Hişam b. Amr; Nadle b. Hişam b. Abdimenaf’ın ana bir kardeşinin oğlu olduğu için, Hâşimoğullarından sayılırdı. Kendisi, kavmi arasında şerefli ve itibarlı idi.

Hişam b. Amr, Züheyr b. Ebi Ümeyye‘nin yanına vardı.

Züheyr b. Ebi Ümeyye’nin annesi Âtike Hatun, Abdulmuttalib’in kızı idi.

Hişam b. Amr, Züheyr’e:

“Ey Züheyr! Dayılarının bir şey almaktan, satmaktan, evlenmekten, evlendirmekten, mahrum edildiklerini; darlık ve yokluk içinde kıvrandıklarını bilip durduğun halde, istediğini yemeye, içm­eye, giyinip kuşanmaya, istediğin kadınla evlenmeye senin gönlün nasıl razı oluyor? Nasıl içine siniyor?

Allah’a yemin ederim ki; [Ebû Cehil] Ebû’l-Hakem Amr b. Hişam’ın seni dayıların aleyhinde antlaş­maya davet ettiği gibi, sen de onu kendi dayıları aleyhinde böyle bir antlaşmaya davet etmiş olsaydın, senin davetine hiçbir zaman icabet etmez, yanaşmazdı” dedi.

Züheyr b. Ebi Ümeyye:

“Allah senin iyiliğini versin ey Hişam! Ben bir tek adamım. Tek başıma ne yapabilirim?!

Vallahi, yanımda başka bir kişi daha olsaydı, muhakkak o antlaşma sahifesini bozmaya kalkar, bozuncaya kadar uğraşırdım!” dedi.

Hişam b. Amr:

“Ben sana ikinci bir adam buldum!” dedi.

Züheyr b. Ebi Ümeyye:

“Kim imiş o?” diye sordu.

Hişam b. Amr:

“Benim!” dedi.

Züheyr b. Ebi Ümeyye:

“Sen bize üçüncü bir adam daha ara!” dedi.

Hişam b. Amr, kalkıp Mut’im b. Adiyy’e gitti. Ona:

“Ey Mut’im! Kureyşlilere uyarak Abdimenafoğullarından iki batın ailenin gözünün önünde yok edilmelerine gönlün nasıl razı oluyor? Nasıl içine siniyor?! Vallahi, onları bundan kurtarmaya imkân bulabilseydim, içinizden onlara ilk koşacak olanı, beni bulurdun.” dedi.

Mut’im b. Adiyy:

“Allah senin iyiliğini versin! Ben bir tek adamın! Tek başıma ne yapabilirim?” dedi.

Hişam b. Amr:

“Ben sana ikinci bir adam buldum!” dedi.

Mut’im b. Adiyy:

“Kim imiş o?” diye sordu.

Hişam b. Amr:

“Benim!” dedi.

Mut’im b. Adiyy:

“Bize üçüncü bir adam daha ara, bul!” dedi.

Hişam b. Amr:

“Buldum bile!” dedi.

Mut’im b. Adiyy:

“Kim imiş o?” diye sordu.

Hişam b. Amr:

“Züheyr b. Ebi Ümeyye’dir” dedi.

Mut’im b. Adiyy:

“Sen bize dördüncü bir adam daha ara, bul!” dedi.

Hişam b. Amr, kalkıp Ebû’l-Bahterî b. Hişam’ın yanına gitti. Onunla konuştu.

Ona da, Mut’im b. Adiyy’e söylediklerine benzer sözler söyledi.

Ebû’l-Bahterî:

“Bize bu hususta yardım edecek, bu görüşte kimseler var mı?” diye sordu.

Hişam b. Amr:

“Evet! Vardır” dedi.

Ebû’l-Bahterî

“Kim imiş onlar?” diye sordu.

Hişam b. Amr:

“Züheyr b. Ebi Ümeyye, Mut’im b. Adiyy’dir. Ben de yanındayım!” dedi.

Ebû’l-Bahterî:

“Sen bize beşinci bir adam daha ara, bul!” dedi.

Hişam b. Amr, kalkıp Zem’a b. Esved’e gitti. Onunla konuştu. Kendisinin onlarla olan akra­balığını ve haklarını andı.

Zem’a b. Esved:

“Beni davet ettiğin bu iş üzerinde duran kimseler var mı?” diye sordu. Hişam b. Amr:

“Evet! Vardır” dedi.

Zem’aya, onların isimlerini birer birer saydı.

Mekke’nin yukarısındaki Hacun mevkiinin başlangıcında, geceleyin toplanmaya hazırlandılar.

Orada toplanıp, yapacakları işi konuştular.

Sahife üzerinde durup, onu bozuncaya kadar uğraşmaya ahd ve akd ettiler.

Züheyr b. Ebi Ümeyye ise:

“Sizden, işe ilk başlayan ve ilk konuşan kimse ben olayım!” dedi.

Ertesi günü, sabahleyin, Kureyş müşriklerinin toplantı yerine gittiler.

Züheyr b. Ebi Ümeyye; üzerine ağır ve kıymetli bir elbise giyinmiş olduğu halde Kâbe’yi yedi kere tavaf ettikten sonra, halkın yanına geldi ve:

“Ey Mekkeliler! Bizler istediğimiz gibi yiyip içelim, giyinip kuşanalım da, Hâşim ve Muttaliboğulları alışverişten mahrum edilerek helak olsunlar, yakışır mı?!

Vallahi, akrabalık bağlarını kesen şu zalim sahife yırtılıncaya kadar, oturmayacağım!” dedi.

O sırada, Mescid-i Haram’ın bir köşesinde oturan Ebû Cehil:

“Sen yalan söylüyorsun! Vallahi, o sahife yırtılamaz!” dedi.

Zem’a b. Esved:

“Vallahi, asıl sen yalan söylüyorsun! Zaten, biz o yazıya-yazıldığı zaman-razı değildik!” dedi.

Ebû’l-Bahterî:

“Zem’a doğru söylüyor! Biz onda yazılı şeyleri ne kabul, ne de ikrar ettik!” dedi.

Mut’im b. Adiyy:

“Her ikiniz de doğru söylüyorsunuz. Bunun aksini söyleyen yalan söyler! Biz bu sahifeden ve onun içinde yazılı olanlardan uzaklaşır, Allah’a sığınırız!” dedi.

Hişam b. Amr da, Mut’im b. Adiyy’in sözlerine yakın sözler söyledi.

Ebû Cehil:

“Her halde, bu, buradan başka bir yerde geceleyin konuşulmuş, üzerinde karara varılmış bir iş olsa gerek!?” dedi.

O sırada, Hz. Ebû Tâlib de, Mescid-i Haram’ın bir köşesinde oturuyordu.

Mut’im b. Adiyy kalkıp, Kâbe’nin içinde asılı sahifeyi yırtmak için yanına vardığı zaman; “Bismik’allahümme” sözleri dışındaki bütün yazılan ağaç kurdu (güvesi) yemiş bir halde buldu.

Bunun üzerine, Adiyy b. Kays, Zem’a b. Esved, Ebû’l-Bahterî ve Züheyr b. Ümeyye silahlanarak Hâşim ve Muttaliboğullarının yanlarına gittiler, onları Şı’b’dan evlerine döndürdüler.

Kureyş müşriklerinin elleri yanlarına düştü!

Hâşimoğullarının Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemi sonuna kadar koruyacaklarına, kendilerine teslim etmeyeceklerine kanaat getirdiler.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ile cemaatı, Şı’b’dan çıkarak, halk arasına karıştılar.

Hz. Ebû Tâlib; sahifeyi ve içindekini iptal edip Şı’b’dan çıkmalarını sağlayanları, söylediği yirmialtı beyitlik bir şiirle övdü.][107]

92-Mutayyiplerden ve Hâşim soyundan gelen o gençler parlaklık veren ustaların ellerindeki beyaz kılıçlar gibidir.

15 numaralı beyitteki açıklamada konu hakkında bilgi vardır.

93-Onlara bir fiske vurulsa, gençlerini sanki küçük et parçaları üzerindeki yırtıcı aslanlar gibi görürsün.

94-Ömrüme yeminle söylüyorum. Ahmed’i ve kardeşlerini devamlı seven her insan gibi vecd içinde sevdim.

95-İkramkar ve yalpa yapmayan erkekler, cömert ve iyi hasletleri olan babalar, onları en iyi olmaları için yetiştirmiştir.

Cömertlik Kureyşte Hâşimoğullarındadır. Öyleki, Hz. Ebû Tâlib, yemek yedirdiğinde başkası yemek yediremezdi.[108]

96-Muhammed (sallallâhü aleyhi ve sellem) rasülün yardımında ısrarlıyım. Onun için mızraklarla ve atlarla savaşacağım.

Hz. Ebû Tâlib, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin rasül olduğuna bu beyitle ızhar ve işhar ediyor. Bir insanın kendi sözünden daha iyi bir delil olur mu?

97- (Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem) Canlı ve cömert çekme burunlu efendilerden biridir. O şerefle­rin çoğunda faziletli bir soya dayanmaktadır.

98-Hala dünyada, layık olanlar için bir güzellik mevcuttur. Prob­lemlerin (gidericisi) Rabbin görevlendirdiği kişi için bir süs vardır.

Bu beyitte Hz. Ebû Tâlib, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin risaletini kabul etmekte ve “Mücadelenin içinde tatlı bir güzellik vardır” diyerek onu teselli etmektedir.

99-Fazilet yarışında, gerçek bir hâkim kıyaslama yapsa, insanlar içinde beklentide bulunulan hangi kişi, onun benzeri olabilir?

Kureyş bir rasülün geleceğini biliyordu. Hz. Ebû Tâlib, bu gelen kişinin ancak Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin olabileceğini işaret ediyor.

100-(Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem) Yumuşak huyludur, olgundur, adaletlidir, isabetsiz değildir. O öyle bir İlah’ın dostudur ki, O ondan gafil değildir.

101-Kulların sahibi (Allah Teâlâ) onu yardımıyla destekledi ve öyle bir din orta­ya koydu ki onun gerçekliği kaybolmayacaktır.

Hz. Ebû Tâlib burada İslam dininin hak olduğunu ikrar etmektedir.

102-Vallahi çeşitli mahfillerde büyüklerimize kötü şeyler söyletecek bir iş yapmamış olacak olsam,

Araplarda, kadınların diline düşmek, yaşlıların gençlere tabi olması o zamanlar ayıp karşılanıyordu. Bu ve benzeri durumlar nedeniyle seçkinler sınıfında çok şeyin açıkça ifade edilememe sorunu yanında tehlikeli durumlar açığa çıkıyordu. Hz. Ebû Tâlib, imanını açıkca izhar etmesiyle, etmemesi arasındaki “fayda-zarar” ilişkisi kıyaslanınca, imanını saklaması o dönem içinde daha gerekli olmuştur. İmanını sakladığı halde yinede Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme ve müslümanlara yapılacak eziyetlerin birçoğunu engelleyememiştir. Açıklamasını yaptığımız Kaside-i Şı’b’ıyye bile üç yıllık boykotun bitiminde söylenmiştir. Hz. Ebû Tâlib, bu boykotun bitiminden kısa bir zaman sonra hastalandı ve Hakk’a yürüdü.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem sürekli Hz. Ebû Tâlib’e;

“Ey amca! Sen o kelime-i tevhidi söyle ki, Kıyamet gününde, sana onunla şefaat etmek helalleşir” buyurdu.

Hz. Ebû Tâlib;

“Vallahi, ey kardeşimin oğlu! Benden sonra, sana ve senin atanınoğullarına sövülmesi ve Kureyşîlerin bunu benim ölümden korkarak söylediğimi sanmaları korkusu olmasaydı, senin gözünü aydın etmek için, söylerdim!” dedi.

(Burada, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme diyorduki;

“Ey canımdan kıymetli Muhammedim, geçen yıllar içinde yaptıklarımı hep bir yalanın arkasından yapmış mı? Desinler.

İyi ve ahlaklı kişiler bir yalanın arkasından takiyye yaparak mı hizmet etti, desinler.

Sen imanıma şahitsin. Fakat bu insanlar bana şahit olsunlar istiyorsun. Senin amcan sana yardım ederken sadece seni sevmek değil, canıyla, malıyla hizmet etmekte hiçbir korku engel olamadı. Allah Teâlâ, sana yaptığım işlerde birliğine ve seni rasülü olduğuna şahit ve iman ettiğimi biliyor. Eğer insanlardan bir beklentim olacak olsa idi, bunu seni sevindirmek için yapardım. Ancak bilki; benim bugün imanımı açıklamam senin için sevinç olur. Fakat “onun amcası gerekirse takiyye yapıp yalan söyledi” derler. Bunun zararının getirdiği şeyler daha büyük olur. Amcası inanmamış dediklerinin zararı yalnız bana dokunacak.

Üzülme Muhammedim!

Sen her şeyin en doğrusu ve güzelisin. Atalarında yalancılık üzere bir leke yoktur. Ben sana iman ettim. İnsanlara açıklayınca mutlu olacaksın, fakat ben sonucunun öyle olmadığını görüyorum.

Üzülme Allah Teâlâ bizimle beraberdir.”

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem şeriat üzere memur olduğu için insanlara bu durumu açıklayamamıştır. Çünkü Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem müminlerin vasıflarını açıklarken yalanı hiç kabul etmemiştir.

Safvan İbnu Süleym radiyallâhü anh anlatıyor:

“Ey Allah’ın Resûlü! Dedik, mü’min korkak olur mu?”

“Evet!” buyurdular.

“Pekiyi cimri olur mu?” dedik, yine:

“Evet!” buyurdular. Biz yine:

“Pekiyi yalancı olur mu?” diye sorduk. Bu sefer:

“Hayır! Asla” buyurdular.” [109]

Eğer Hz. Ebû Tâlib, son deminde imanını insanlara açıklasaydı, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemi “Ebû Tâlib’in Yetimi” diye alay edenler “Yalancının Yetimi” derlerdi. Çünkü müşrikler için eziyet ve alay edilecek her şey bir sermayedir. Hamiyetli ve yüce ahlaklı Hz. Ebû Tâlib, son deminde de Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme kendini kurban etti. Aynı dedeleri İsmail aleyhisselâm gibi kurban olmak onlara kolay geliyordu.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin:

“Vallahi, ben de, Yüce Allah tarafından men olununcaya kadar, senin için muhakkak istiğfarda bulunmaya, yarlıganmanı dilemeye devam edeceğim” kelamı ise yeni olgunlaşan sahabenin usulen ikaz edilmesidir. Daha öncede bahsettiğimiz gibi Ebû Huzeyfe b. Utbe radiyallâhu anh gibi düşünenler vardı. Bedirde

Babalarımızı, oğullarımızı, kardeşlerimizi öldüreceğiz de Abbas’ı mı bırakacağız. Allah’a yemin ederim ki ona rastlarsam kılıcımı etine daldıracağım demiştir. Bu sözler kendine ulaşınca Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, Hz. Ömer radiyallâhu anhe dönerek

Ey Hafs’ın babası! Resûlullah’ın amcasının yüzüne vurulur mu?” diyerek üzüntüsünü dile getirmiştir. O zaman Hz. Abbas radiyallâhü anh imanını açıklayamamıştı.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ve akrabası, canlarını, mallarını, feda ederek İslâm dinini yaydılar. Bu nedenle bu durumları anlamak bazı insanlar için zor olmaktadır.

103-Her zaman, her halde, ciddi söylüyorum, şaka etmiyorum, ke­sinlikle ona tabi olurduk.

Bu iki beyitten anlaşıldığı üzere Hz. Ebû Tâlib, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin hak rasül olduğunu bildiği halde yeğenine ittiba etmemiş gibi görünmüş, hak yolda olduklarını düşündüğü Kusayy, Abdümenaf, Hâşim ve Abdülmuttalib gibi kadim Hanif dini üzere kalmış olarak göstererek, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemi son zamanında dahi töhmet altında kalacağını bile bile korumaya çalışmıştır.

Hz. Ebû Tâlib, her zaman olduğu gibi şahsi kemalatı için çalışmamış, gördüğü maslahata binaen ferağatta bulunmuştur. [110] Ümidi Ebû Leheb’in de Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme yardımını sağlamaktı. İlk zamanlar bu desteği bulan Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem fitneciler yüzünden amcasının himayesini kaybetmiştir.

104-Fakat biz büyük efendilerimize karşı iyi bir nesiliz. Biz güç ya­rışında diğer kavimleri onlar sayesinde geçtik.

105-Onlar da biliyorlar ki bizim çocuğumuz, yanımızda yalanlanan biri değil. Boş sözlere de bakılmamalı.

106-Onların topluluğu dağılana ve her bir azgın ve cahil, bizden acı bir darbe alana değin onlarla mücadele edeceğiz.

107-Ahmet artık içimizde öyle kökleşti ki ona saldıracak güçlülerin saldırısı boşa çıkar.

108- Sanki onu atların üzerinde görüyorum. Onları her türlü batıla sapmış topluluğun üzerine sürüyordu.

109-Onun önünde kendimi kambur ettim ve onu korudum. Göğüs kemiklerimle siper yaparak onu müdafaa ettim.

Hz. Ebû Tâlib, “kambur ettim” demesindeki mana ben noksanlığı kendime aldım. Tâ ki Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme leke sürmek isteyenler muratlarına kavuşamasınlar. Benim şahsımdaki noksanlık ile korunacaksa ben Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemi koruyacağım, demektir. Aslında bu ileriyi görmekten başka bir şey değildi. Bu durumu aşağıdaki bahsedilecek hadiseler daha iyi açıklayacaktır.

[Hz. Ali kerremallâhü veche İbn-i Abbâs radiyallâhü anhaya Şam valisi olmasını teklif etti. İbn-i Abbâs ise Muaviye’yi hemen görevden almamasının halife için daha iyi olacağı görüşünü yineledi. İbn-i Abbâs’ın, bu görüşte ısrar etmesinin, ileride fitnevâri bir gelişmenin olacağını ihtimal dâhilinde görmesiydi.

Şâyet Muaviye görevden azledilmezse muhtemelen halifeye biat edecekti. Böylece halife de ileriki zamanlarda Muaviye ile ilgili istediği tasarrufu yapabilecekti. Yani halife isterse daha sonraki tarihlerde emirlerine itaat etmediği takdirde Muaviye’yi görevden azledebilirdi.

Hz.Ali kerremallâhü veche bu teklife karşı çıkarak sunu söyledi:

“Hayır! Ey Abdullah! Senin bu söylediğin asla olmayacaktır.”

Hz. Ali kerremallâhü veche hilâfetinin ilerleyen zamanlarında işlerin istediği minval üzere gitmediğini görünce birçok konuda İbn Abbâs’ı haklı bulduğunu itiraf etmekten çekinmemiştir. Hz. Ali kerremallâhü veche, İbn-i Abbâs için

“O sanki gayb perdesini aralayan biriydi” demiştir.[111]][112]

Başka bir hadisede şu şekildedir.

[Yezid b. Muaviye halife seçildikten sonra Hz. Hüseyin aleyhisselâm, Mekke’ye geldikten sonra oradaki müslümanların büyük teveccühüyle karşılaştı. Halk, sabah-akşam geliyor ve Hz. Hüseyin aleyhisselâmın etrafında toplanıyordu. Daha sonraki süreçte Hüseyin b. Ali aleyhisselâmın Kûfe’lilerin çağrısına olumlu cevap vererek oraya gitme niyetini anlayan İbn-i Abbâs radiyallâhu anh, günlerce onu Kûfe’ye gitmemesi için ikna etmeye çalışmıştı. Etkili olur düşüncesi ile babası Hz.Ali kerremallâhü vecheyi zor durumda bırakan Kûfelilerin önceki davranışlarını hatırlatarak şunu söylemişti:

“Kûfeliler baban ve kardeşini aldattıkları gibi seni de aldatırlar. Sakın oraya gitme, zira onlar hilekâr insanlardır. Gideceksen bile bari kadınları ve çocukları götürme.” Bütün bu konuşmalarına rağmen Abdullah b. Abbâs radiyallâhu anh, Hz. Hüseyin’i Kûfe’ye gitmemesi konusunda ikna edememişti. İbn-i Abbâs radiyallâhu anh, Kûfelilerin güçlü durumda olan Yezid’e ve onun Kûfe valisine karşı koyamayacaklarını tahmin ediyordu.

İbn-i Abbâs radiyallâhu anhın Hz. Hüseyin’i Kûfe’ye gitmekten ısrarla menetmeye çalışmasının temelinde; Ümeyye ogullarından iktidardaki Yezid’i ve Kûfe valisi Ubeydullah b. Ziyâd’ı çok iyi tanımış olmasıdır. Dolayısıyla İbn-i Abbâs, Hz. Hüseyin aleyhisselâmın Kûfe’lilerin sözde desteğine güvenmesine pek anlam verememişti. İbn-i Abbâs, Hüseyin aleyhisselâmın kıyama kalkışması karşısında yönetimin kendisine nasıl bir tepki vereceğini çok iyi tahmin edebiliyordu. Zira İbn-i Abbâs radiyallâhu anh Muaviye’den itibaren -belki daha öncesinden-Ümeyye ogulları’nın kişiliğini, yöneticiliğe olan aşırı isteklerini ve bu uğurda neler yapıp edeceklerini çok iyi biliyordu. 61/681 yılında henüz Mekke’de bulunan Hz. Hüseyin aleyhisselâm yakınlarından birçok insanla birlikte Kûfe’ye gitmeye karar vermişti. Amr b. Abdurrahman b. Haris, Hz. Hüseyin aleyhisselâma gelerek şunu söyledi:

“Duyduğuma göre Irak’a gidiyormuşsun. Ben şahsen halifenin valisi, memurları ve hazinelerinin bulundugu bir sehre gitmeni çok sakıncalı buluyorum. Bugün insanlar paraya tapar hale gelmişlerdir. Sana yardım için söz verenlerin seni öldürmesinden endişe ederim.”

Hz. Hüseyin aleyhisselâm, Amr b. Abdurrahman b. Haris’e sadece teşekkür etmekle yetindi. Daha sonra İbn-i Abbâs radiyallâhu anh, Hüseyin aleyhisselâmın yanına gelerek şunları söyledi:

“Halk senin Irak’a gideceğini söylüyor. Allah Teâlâ aşkına tam olarak ne yapmak istediğini bana açıkça söyler misin?” dedi. Hz. Hüseyin aleyhisselâm

Şu bir iki gün içinde oraya gitmek için hazırlık yapıyorum” dedi. İbn-i Abbâs radiyallâhu anh sözlerine şu şekilde devam etti:

“Allah Teâlâ sana böyle bir şeyi yaptırmasın! Bana söyler misin? Sen başlarındaki valiyi öldürmüş, memleketlerine sahip olmuş ve düşmanı kovmuş bir millete mi gidiyorsun? Eğer böyle bir şey yapmadıklarına inanıyorsan o zaman git. Yok, şâyet sana destek vermeyi vaat edip beraber savaşmak için çagırıyorlar-sa, seni aldatmalarından, verdikleri sözden cayıp bir felakete sebep olmalarından endişe ediyorum. Onlar (Kûfeliler) biraz zorda kalırlarsa sana karşı çıkıp, yalnız bırakabilirler. Hatta sana karşı ayaklanarak akla gelebilecek en kötü işi bile yapmalarından korkmaktayım.”

Hz. Hüseyin aleyhisselâmda şu cevabı verdi:

“Hele bir düşüneyim bakalım ne olacak?” Ertesi günü tekrar Hüseyin aleyhisselâmın yanına gelen İbn-i Abbâs radiyallâhu anh şunları söyledi:

“Amcamın oğlu, kendimi sabretmeye zorluyorum, ama bir türlü sabredemiyorum! Eğer düşündüğünü yaparsan, senin başına bir felaket gelmesinden endişe ediyorum. Iraklı’lar dönek insanlardır. Onlara sakın güvenerek kendilerine yaklaşma. Burada kal. Zira sen Hicazlıların efendisisin. Eğer Iraklılar yazdıkları mektuplarla seni gerçekten istiyorlarsa, sen de onlara yaz ki: Onlar önce memleketlerindeki valilerini ve düşmanlarını çıkarsınlar, daha sonra oraya gidersin. Şâyet ısrarla bir yere gitmek istiyorsan, Yemen’e gitmen daha uygundur. Orada farklı topluluklar var. Yemen çok geniş bir yerdir. Ayrıca o bölgede babanın taraftarı ve onu çok seven insanlar var. Şayet oraya gidersen, bir tarafa çekilir, mektuplar yazar ve bunları halka gönderirsin. Elçiler ve tebliğcilerini etrafa yayarsın. O zaman belki orada istediğin ortamı da oluşturabilirsin.”

Hz. Hüseyin aleyhisselâm, bir türlü İbn-i Abbâs radiyallâhu anhın bu sözlerini kabule yaklaşmıyordu. İbn-i Abbâs radiyallâhu anh sözlerine söyle devam etti:

Şâyet gitmekten vazgeçmiyorsan, bari kadın ve çocuklarını götürme. Senin onların gözleri önünde acımasızca sehit edilmenden korkuyorum.”

İbn-i Abbâs radiyallâhu anhın bu uyarıcı sözleri ve bütün çabaları Hz. Hüseyin aleyhisselâma hiç tesir etmemişti.

Kısaca, İbn-i Abbâs yeğeni Hüseyin aleyhisselâma yaptığı tavsiyelerde, çok yönlü bir bakış açısıyla işin ehemmiyetine binaen uygulanabilir bir plan çizmişti. Bununla da kalmamış yeğenine değişik somut alternatif teklifler yaparak, uzun zamandır planladığı iktidara karsı çıkma isinde çok dikkatli olmasını önermişti. İbn-i Abbâs radiyallâhu anhın, Hüseyin aleyhisselâma yaptığı önerilerde sırf yakın akrabalıktan dolayı duygusallık gösterme yerine, ayakları yere basan ve olumlu sonuç alma ihtimali olabilecek teklifler yapmıştı. Zira Hüseyin aleyhisselâmın mevcut iktidara karşı yapmayı düşündüğü karşı hareket, varacağı sonuca göre birçok yönden tarihin seyrini etkileyebilecek bir girişimdi.][113]

Bu anlattığımız hadiseler ileri görüşlü olmanın ne kadar gerekli olduğudur. Hz. Ebû Tâlib, ileri görüş ve siyasetiyle Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem için kendini feda edişini daha iyi anlamış oluyoruz.

Allah Teâlâ kullarının zayıflıklarını bazı kullarına daha belirgin ve aşikâr kılar. Davasında haklı olmak kişiye kuvvet verirken, siyaseti ve idare sanatına vakıf olmakla da, olacak olaylarda daha az zararla zafere kavuşma stratejisine sahip kılar. Yeni gelmiş rasülün engellerini kaldırmakta en uygun hareketleri bilmek, düşünmek ve uygulamak Hz. Ebû Tâlib’e verilmiş en büyük özelliktir. Onun üzerinde olabilecek ithamları göğüslemek, başarının bedeli olmuş olsa da, gelecek yıllarda yeni bulunacak bilgi ve belgeler ile senelerce süren ithamların daha iyi farkına varılacaktır. Çünkü teknoloji ilerleyerek çok şeyin sırrını açığa çıkarmaktadır. Bu ise bilgilerin tazelenmesini yanında getirmektedir. Bilindiği üzere milletler tarihi genellikle güçlü olanlar tarafından yazıldığı için gerçek tarih çok zaman hafızalardan kayıtlardan silinmeye çalışılmıştır. Bu ise içtimâi ve siyasî hayatın bir getirisidir. Onun için olaylarda nakiller ele alınırken tarih felsefesini ve tenkidini yapmak bazı şeylerin vuzuhuna sebep olur. Bu da insanlar için mutluluk ve kemal seviyede yeterlilik demektir.

Binâenaleyh, siyasetin din ve ahlak ile olan ilişkisindeki ince ayarı görmek her insana mahsus bir durum olmadığı kesindir. [Siyaset alanında siyasi temsil görevine talip olanların verdikleri sözleri tutmamaları, kişisel menfaatleri doğrultusunda hareket etmeleri, kamu imkânlarını haksız ve hukuksuz yollarla bir tarafa aktarmaya çalışmaları, hatta bu tür amaçları gerçekleştirmek için gayr-i meşru çevrelerle iş tutmaları “ahlâk” ve “etik” tartışmalarını gündeme getirmiştir. Bu nedenle siyasetin insanı erdemli bir varlık düzeyine yükseltmek amacı güden ahlâk anlayışıyla yıldızının pek barışık olduğunu söylemek zor olmaktadır.

Birey düzeyinde onaylanmayan pek çok eylem ve davranışın siyaset alanında “mümkün” olarak görülmesi ve hatta siyasetin gereği olarak kabul edilip onaylanması imkân dâhilindedir. Çünkü siyasetin doğası “vazife” kavramı üzerine değil “menfaat” kavramı üzerine oturtulmaktadır. Ancak bu siyasetin ahlâk dışı bir alan olduğu anlamına gelmemelidir. Çünkü insan davranışları, hangi alana yönelik olursa olsun, temelde ahlâk ve değer bağımlı davranışlardır. Ahlâk çoğu defa bağımlı değil bağımsız bir değişkendir. Ne var ki siyaset alanında bu bağımlılığın derecesi gevşemekte ve toplum tarafından da bu durum makul ve kabul edilebilir olarak görülmektedir. Kişinin kendisi için yaptığı bir davranışta ahlâkî ilkelerden sapması kabul görmezken bunun “kamu yararı” ve “menfaati” söz konusu olduğu durumda eleştirinin dozu azalmaktadır.

Aslında insan davranışlarının belli davranış kalıplarına, kurallara ve eylem biçimlerine göre oluşmakta olduğu belirtilmelidir. Davranış ve eylemleri yönlendiren ana temel siyasetin merkezindeki “menfaat” mi, yoksa ahlâkın merkezinde yer alan “vazife” midir?

Oysaki insan davranışlarının “dürüstlük” temelinde gerçekleşmesi ahlâkın eylem sahiplerine “vazife” olarak yüklediği bir ilkedir. Ancak bu “vazife” çerçevesi siyasette “başarı” nın sağlanmasında yeterli olamamaktadır. Buna karşılık siyasetin merkezinde yer alan “menfaat”in gerçekleşmesi için

“verdikleri sözü hiçe saymış ve insanların beyinlerini kurnazca uyutmasını bilmiş” olanlar başarılı olmuşlardır.

“Verdiği sözü hiçe saymak ve insanların beyinlerini kurnazca uyutmak” ahlâk ilkelerine ve dürüstlüğe göre asla tasvip edilebilecek davranışlar değildir. Davranış sahiplerinden böyle davranmaları ne talep edilmekte ne de beklenmektedir. Ancak siyasette “menfaat”in ve başarının elde edilmesini sağlayan hesaba, menfaate, disipline ve akla dayanan önemli bir davranıştır. Ahlâkî davranış ise menfaate karşı olup hesaba, disipline ve akla dayalı olmakla bir ilgisi yoktur.][114]

Sonuçta siyasetin doğası “vazife” kavramı üzerine değil “menfaat” kavramı üzerine oturmakta olduğu düşünülse de, siyasetin ahlakiliği eyleminin sonucu içinde gizlidir.

Bir tümün parçaları gibi gerçek ve yalanın beraber olduğu siyaset ikiyüzlü madalyon gibidir. Onun hangi yüzü görülmesi istenirse o tarafının ışığı daha parlaktır. Tarih boyunca siyaset daha çok aldatılmanın ve aldatmanın temsilcisi olmaktan kurtulamamış ve çarkları arasında birçok temiz insanı eritmiştir. Ancak bu şekilde dahi olsa bu siyaset sayesinde büyük işler zuhur etmiştir. Bu nedenle siyaset vazgeçilmez olduğu kadar temiz siyaset arzulanan olmuştur.

[“Ayaşlı Şakir Efendi dedi ki;

SİYASET VELÂYETTEN YÜKSEKTİR.”

Bunun manası: Velâyet; Allah Teâlâ’nın cemal tecellisi olduğu için; hep iyi şeyler düşünür, iyi şeyler yapar. Siyaset ise, Allah Teâlâ’nın hem cemal, hem celal tecellisi olduğundan, Allah Teâlâ’nın zuhur ve taayyün itibarı ile birbirine zıt sıfatlarına ne kadar yaklaşırsa o kadar muvaffak olur.

Hz Ömer radiyallâhü anh buyurur ki;

“ALLAH TEÂLÂ’YA YEMİN EDERİM Kİ, ALLAH TEÂLÂ’NIN HÜKÜMET KUVVETİYLE MEN ETTİĞİ ŞEY, KUR’AN-I KERİM’İN AYETİYLE MEN ETTİĞİNDEN ZİYADEDİR.” ][115]

Bu nedenle siyaset çirkinleşmiş duruma dönüşmüş görünse de, öyle olmadığını düşünmemiz gerekmektedir. Siyasetin hakikatinde olaylar rastgele olmaz. Hep bir planın aheste aheste uygulanmasıdır. Maddî hedefleri olan insanların temiz insanlar üzerinde uyguladıkları sinsi planları genellikle bozulmaz gibi olurken, Allah Teâlâ bir şekilde olayların yönünü sürekli değiştirmektedir. Bunu anlayan arif kişilerin biz siyasete karışmayız dedikleri mana da budur.[116] Çünkü âlem ve insanlar sahipsiz değildir.

“Onlar (kendi akıllarınca) güya Allah’ı ve müminleri aldatırlar. Hâlbuki onlar ancak kendilerini aldatırlar ve bunun farkında değillerdir.”[117]

“Hilekârlık yaptılar, Allah Teâlâ da hilelerine karşılıkta bulundu ve Allah Teâlâ hile yapanların en hayırlısıdır.” [118]

110- Hiç şüphe yok ki Allah dünyada da mücadele gününde de onun işini yüceltip yükseltecektir.

Allah Teâlâ buyurdu ki;

“Yine de ki: Hak geldi; batıl yıkılıp gitti. Zaten batıl yıkılmaya mahkûmdur.”


[1] Lütfullah YAVUZ Dokuz Eylül Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Arap Dili ve Belagatı Öğretim Elemanı. Dini Bilimler Akademik Araştırma Dergisi, IX, 2009-sayı,1

[2] CÂBİRÎ, Muhammed Âbid, Arap Aklının Oluşumu, trc. İbrahim Akbaba, İz Yayınları, İstanbul, 1999 , s. 79.

[3] (ŞENYAYLA, Ocak -2008 ), s.59-Dipnot:259

[4] Kureyş müşrikleri; Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemi ve kabilesi halkı olan Hâşimoğullarıyla MutTâliboğullarını, Şı’b’da üç yıl kuşatıp gözaltında tuttular.

Onlara sıkı bir içtimaî ve iktisadî ambargo uyguladılar.

Çarşı ve pazarların, Şı’b sakinlerine giden yollarını kestiler. Şı’b’a yiyecek ve katık gitmesini önlediler.

Kureyş müşrikleri; Mekke’den gelen yiyecekleri veya satılan herhangi bir şeyi Şı’b’a bırakmamakta, hemen varıp onları kendileri satın almakta, Şı’b sakinlerini açlıktan öldürüp, böylece Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin kanını dökmeye muvaffak olabileceklerini ummaktaydılar.

Şı’b sakinlerinin hac mevsimlerinde-dinî geleneğe uyarak- Şı’b’dan çıkıp alışverişte bulunmalarına her ne kadar engel olmamakta iseler de, Mekke çarşısına bir deve yükü yiyecek geldiği ve Şı’b sakin­lerinden birisi çoluk çocuğu için biraz yiyecek almak üzere oraya vardığı zaman, Ebû Leheb hemen erzak yüklerinin başına dikilir:

“Ey tüccar topluluğu! Muhammed’in ashabına fiyatları öyle yükseltiniz ki, onlar yanınızdaki şeyler­den bir şey alamasınlar!

Siz benim zengin ve verdiği sözü yerine getirir bir kimse olduğumu bilirsiniz. Böyle yapmanızdan size bir zarar gelmeyeceğine ben kefilim!” der;

Tüccarlar da meta’larının fiyatını öyle kat kat arttırırlardı ki, Müslümanlar açlıktan ağlaşan çocuk­larının yanına, ellerinde onlara yedirecek bir şey bulunmaksızın dönmek zorunda kalırlardı.

Ertesi günü, sabahleyin, tüccarlar Ebû Leheb’in yanına varırlar; o da kalan yiyecek ve giyecekleri onlardan yüksek fiyatla satın alıp, mü’minleri ve yanındakileri aç ve çıplak bırakırdı.

Şı’b sakinlerini geçindirmek için Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem bütün malını harcadı.

Hz. Hatice radiyallâhü anhada, Hz. Ebû Tâlib de, bu yolda bütün mallarını harcadılar.

Yiyecek bir şey bulunup satın alınmadığı için, açlıktan ölenler,

Ağaç yapraklarını yiyenler,

Buldukları kuru deri parçalarını su içinde yumuşatıp ateşe tuttuktan sonra, onunla üç gün idare edenler oldu!

Açlıktan ağlaşan çocukların feryatları, Şı’b’ın arkasından duyulmaya başladı.

Müşriklerden kimisi bundan sevinç, kimisi de üzüntü duymakta; üzüntü duyanları,

“Bakınız! Sahifeyi yazan Mansur b. İkrime nasıl felakete uğradı!” demekte idi.

Kureyş müşrikleri Şı’b sakinlerine bir şey göndermemekte, akrabalarına bir şey göndermek isteyen­ler de, onu ancak gizlice salabilmekte idiler.

Ebû Cehil Şı’b’ı sık sık gözetler dururdu.

Hz. Abbas, bir gün, yiyecek satın almak için Şı’b’dan çıkmıştı.

Ebû Cehil ona çatmak istedi. Fakat Allah Teâlâ onu Ebû Cehil’in şerrinden korudu.

Hz. Hatice radiyallâhü anha, Zem’a b. Esved’e:

“Ebû Cehil’e bir söz dinlet” diye bir haber saldı. O da söz dinletti, Ebû Cehil geri durdu.

Hakîm b. Hizam; bir ticaret kafilesiyle, Şam’dan buğday yükleyip getirmişti. Üzerine, buğday yüklediği bir deveyi, gizlice, Şı’b yoluna yöneltti, arkasına vurup Şı’b sakinlerinin yanına soktu. Onlarda, devenin üzerindeki buğdayı aldılar.

Yine Hakîm b. Hizam; başka bir gece, devenin üzerine un yükleyip Şı’b’ın içine saldı .

Hişam b. Amr da; bir gece, deveye yiyecek yükleyip Şı’b’ın ağzına kadar götürdü. Devenin başın­dan yularını çözdü. İki böğrüne vurup onu Şı’b’a soktu.

Hişam b. Amr Şı’b sakinlerine böyle yardım etmekte devam etti.

Başka bir gecede üç yük yiyecek gönderdi.

Kureyş müşrikleri bunu öğrenince, sabahleyin ona bu hususta ihtarda bulundular. Hişam da:

“Ben artık böyle birşeyi tekrarlar ve size aykırı davranır değilim!” dedi.

Bunun üzerine, müşrikler onun yanından ayrıldılar.

Fakat Hişam; bundan sonra, tekrar Şı’b sakinlerine geceleyin bir veya iki deve yükü daha yiyecek salınca, müşrikler ona ağır sözler söylediler. Hatta, onu öldürmeye kalktılar!

Ebû Süfyan b. Harb:

“Bırakınız adamı! Şı’b’daki akrabalarına iyilik etmiş!

Vallahi, keşke biz de onun yaptığı gibi yapaydık! Ne güzel olurdu!” diyerek, onu kayırdı.

Hakîm b. Hizam; bir gün, kölesinin sırtına biraz buğday yükleyip Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin zevcesi Hz. Hatice radiyallâhü anhaya götürmek üzere Şı’b’a giderken, yolda Ebû Cehil’e rastladı.

Ebû Cehil hemen Hakîm’in yakasına yapıştı.

“Demek sen Haşim oğullarına yiyecek götürüyorsun ha?!

Vallahi, ben seni Mekke’de rezil etmedikçe, buradan ne sen ileri geçebilirsin, ne de yiyecek geçe­bilir!” dedi.

O sırada, Ebû’l-Bahterî b. Hişam, yanlarına geldi. Ebû Cehil:

“O,” dedi, “Hâşim oğullarına yiyecek taşıyor!?”

Ebû’l-Bahterî:

“Halasına ait olup yanında bulunan bir yiyeceği ona götürmesine sen nasıl engel olursun?! Çekil adamın yolundan, gideceği yere gitsin!” dedi.

Ebû Cehil kabul etmedi ve hatta Hakîm’in veya kölesinin yakasına yapışınca, Ebû’l-Bahterî kızdı. Eline geçirdiği bir deve çenesi kemiği ile vurup Ebû Cehil’in başını yardı, kendisini yere yıktı, tepeledi, tekmeledi durdu.

Hz. Hamza oraya yakın bir yerde bulunuyor ve onları seyrediyordu.

Müşrikler ise, aralarında geçen bu gibi hadiseleri Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ile ashabının görüp veya işitip kendilerine gülmelerini hiç istemezlerdi.

[5] Terceme: (Tercüme) Bir sözü bir dilden başka dile çevirmek. Bir lügatı, diğer bilinen lügata çevirerek anlatmak.

[6] Beyitlerin tercümesi Lütfullah YAVUZ Beyefendiye aittir.

[7] Buharî, Nikâh, 48; Tirmizî, Birr ve’s-Sıla, 81

[8] Vasile, bir tür Yemen kumaşıdır. Artarda kırmızı ve yeşil dokumalardan oluşur.

[9] İbn Sa’d, c. 1, s. 189, Halebî, İnsânu’l-Uyûn, c. 2, s. 36.

[10] (KÖKSAL), 2/108-112.

[11] Safa ve Merve tarafından gelen seller.

[12] Umre ve hac yapacaklar, Mekke’ye gelmeden önce saçlarını uzatırlardı.

[13] (AYGÜR, 1996 ), s.37-54

[14] Araf,12-18

[15] (KÖKSAL), 2/128-133.

[16] (DERVEZE, 1989), s.188-189

[17] Enbiya, 26

[18] Enam, 109; Nahl, 38

[19] Âl-i İmran, 67

[20]İbn-i Hişam, I, 240

[21] (DUMAN, 2006), s.73-74

[22] HAMİDULLAH, İslam Peygamberi, Paragraf, 146

[23] (BARLAK, 2006), s. 7-10

[24] (DUMAN, 2006), s.4-6; (DURAL, 2007), 9-10

[25] Enfâl, 35

[26] Mâûn, 4-7

[27] Fâtır, 18

[28] (KAMİLİ, 2006),s,31-34

[29] (DERVEZE, 1989), s.185-186

[30] Tirmizi, Hac 49

[31] Al-i İmrân: 97; (KÖKSAL), 1/62-63.

[32] (KÖKSAL), 1/104-105.

[33] Âl-i İmran Sûresi, 96-97

[34] (Bakara Sûresi, 2/125) (Buharî, Salat 32; Müslim, Fezailu’s-Sahabe 24)

[35] Âl-i İmran, 97

[36] (GOUHAR, 2008 ), s. 22

[37] KUZU, Selman, Yeni Ümit Dergisi, Temmuz / Ağustos / Eylül – 2008 / 81, s.56-59

[38] “Şüphesiz Safa ile Merve Allah’ın nişanelerindendir. Kim Kabe’yi hacceder veya umre yaparsa, bu ikisini de tavaf etmesinde bir beis yoktur. Kim gönülden iyilik yaparsa, karşılığını görür. Doğrusu Allah şükrün karşılığını verendir ve bilendir.”

[39] Sözlükte, Safa = sert kaya; Merve: Yumuşak kaya demektir.

[40] (DERVEZE, 1989),s. 187

[41] ÖNKAL, Ahmet, “Cürhüm” DİA, İstanbul, 1993, VIII, 138.

[42] “Allah’ı sayılı günlerde anın. Günahtan sakınan kimseye, acele edip, Mina’daki ibadeti iki günde bitirirse günah yoktur, geri kalsa da günah yoktur. Allah’tan sakının. O’nun katında toplanacağınızı bilin.”

[43] (Saffât, 101-107)

[44] “Hac ibadetinizi bitirdiğinizde, babalarınızı andığınız gibi, hatta ondan daha kuvvetli bir anışla Allah’ı anın. “Rabbimiz! Bize sadece dünyada ver” diyen insanlar vardır, öylesine, ahirette bir pay yoktur.”

[45] (DERVEZE, 1989),s. 183-184

[46] (Mevdudi, 1984), s.578

[47] Çağatay, Neş’et, İslâm Öncesi Arap Tarihi ve Cahiliye Çağı, Ankara 1971, s. 84-85

[48] Çağatay, s. 86;

[49] Watt, W. Montgomery, Hz. Muhammed’in Mekke’si, (trc. M. Akif Ersin), Ankara

1995, s. 38, 40-42; Sarıçam, İbrahim, İslâm’ın Doğuşunun Tarihi Şartları, İslâm ve Demokrasi Sempozyumu, Ankara 1999, s. 11-12

[50] Hilf:(C.: Ahlâf) Sözleşme, söz verme. Yardımlaşma, dayanışma. Birlik maksadıyla ittifak

[51] SidâneKâbe‘nin kilitlerini muhafaza etmek.

[52] Çağatay, İslam Öncesi Arap Târîhi ve Câhiliye Çağı, s. 89.

[53] (Mevdudi, 1984), s.580

[54] Rehber Ansiklopedisi

[55] “Zehirli ve dikenli bir bitkiden başka yiyecekleri yoktur” (Gaşiye,6) Elmalı Tefsiri

[56] Taberî, Târîh, I, 124

[57] Sasani Devleti, Sasani İmparatorluğu veya Sasaniler dördüncü İran Hanedanlığı ve ikinci Fars İmparatorluğunun adıdır (226 – 651). Sasani hanedanlığı son Arşaklı kralı Artabanus IV’ü yenmesinin ardından Ardashir I tarafindan kurulmuş, son Sasani hükümdarı Şahinşah (Krallar krali) Yazdegerd III’ün (632-651), erken Halifelik’le yani ilk İslam Devleti ile girdiği 14 senelik mücadeleyi kaybetmesiye sona ermiştir.

[58] Lahmîler (Hire Krallığı ) : III. asrın ortalarında, Irak’taki Hire şehri ve çevresinde kurulmuştur. Gassanîler gibi Ma’rib seddinin yıkılmasından sonra kuzeye göçen Araplara mensuptular.

Ancak, Gassanîlerin aksine Bizans-Sasanî mücadelesinde Sasanîlerin tarafını tutmuşlardır. Hıristiyanlığın Nasturî mezhebine mensuptular. Devlet adını başkent Hire şehrinden almıştı. Bilinen en eski hükümdarları Amr b. Adî (268-288)’dir. Numan b. Aver zamanında Sasanî veliahtı Behram Gûr’un ikameti için en önemli mimarî yapıları olan Havernak inşa edilmiştir.

Sasanî hükümdarı Kubat zamanında Kindelilerin işgaline uğrayan Hire Devleti, Anuşirevan’ın hükümdarlığı devrinde yeniden bağımsızlıklarını kazanmışlardır. En meşhur hükümdarları Münzir b. Maussema (563-586)’dır. Hire krallığı, Hz. Ebû Bekr zamanında Halid b. Velid tarafından ortadan kaldırılmıştır (633). Gerek Hireliler ve gerekse Gassanîler Arapça konuşmuşlardır. Nabigat el-Zübyanî ve Tarafe gibi cahiliye devri Arap şairlerini himaye etmişlerdir.

[59] Taberî, Târîh, II, 487

[60] Ebû Dâvud, Melâhim, 8; Nesaî, Cihâd, 42; Beyhakî,Sünenü’l-Kübrâ, IX, 176; Taberânî, X, 181; XIX, 375

[61] (DADAN, 2006), s. 14- 19

[62] Hac, 38-41

[63] İstihrac: Bir şeyin içinden bir şey çıkarmak. Bir mânâyı istidlâl etmek. Meydana ve harice çıkarmak. Bâzı emareleri beliren şeylerden ileriye âit olacak şeyleri çıkarmak. İstidlâl etmek. (Bak: Tahric)

[64] “Heva ve hevesini tanrı edinen, bilgisi olduğu halde Allah’ın şaşırttığı, kulağını ve kalbini mühürlediği, gözünü perdelediği kimseyi gördün mü? Onu Allah’tan başka kim doğru yola eriştirebilir? Ey insanlar! Anlamaz mısınız?” (Casiye, 23)

[65] Kurtûbî,  el-Câmi-u li- Ahkâm’il-Kur’ân, trc.Besir Eryarsoy, İstanbul 1997, XVI, 28

[66] Haram aylar (Tevbe, 36-37) Muharrem, Recep, Zilkade ve Zilhicce aylarıdır.  Savaş ve yağmayla geçinen bazı kabileler bu aylarda ateşkes ilan ettikleri için Arapların huzur, emniyette oldukları zamanlardır.

[67] (Hz. Ali, 1981), s. 201

[68] (Eyüb Sabri Paşa), s. 713

[69] Ilhız: Büyük kene

[70] Duhan, 9-16

[71] İbn Hişam, Sîre, I, 301.

[72] Halka ilk defa hac yaptıran kimse Attab b. Esid olup bu hac Mekke’nin fetih yılı olan hicretin sekizinci senesinde vuku bulmuştur. O yıl Attab b. Esîd, Arapların cahiliyye devrindeki uygulamalarına göre Müslümanlara hac yaptırmışlardır. Diğer bir kaynağa göre, peygamberin gönderdiği ilk hac emiri Hz. Ebûbekir radiyallâhü anhdır. Bir başka rivayette, Müslümanlara ilk olarak hicretin sekizinci yılında hac yaptıran kimse Attâb b. Esîd’dir. Sonra dokuzuncu yılda Hz. Ebû Bekir hac yaptırdı. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin haccı ise onuncu yıldadır ve kendisiyle birlikte 20.000 kişi vakfede bulunmuştur. (Bkz. Kettâni, Hz. Peygamber’in Yönetimi, (trc: Ahmet Özel), İstanbul 2003, s. I, 206-207 )

[73] bkz. HAMİDULLAH, İslâm Peygamberi, c.I, 268-269.

[74] (KÖKSAL), 3/382-385.

[75] İbn Hişam, Sîre. I, 301.

[76] (KÖKSAL), I/290.

[77] İbn Hişam,Sîre, I, 301.

[78] (KÖKSAL), 1/126-129.

[79] (KÖKSAL), 1/100-104.

[80] Zuhruf, 31.

[81] Heyet (Ali Özek başkanlığında), Kur’an-ı Kerim ve Türkçe Açıklamalı Meâli, M.Ü.İ.F., Medine, 1992, s.490.

[82] (ORHAN, 2008), s. 87-93

[83] Ümeyye b. Ebi’s-Salti’s-Sakafî de, bir gün Ebû Süfyan’a:

“Ben, en son gelecek olan rasülün sıfatını, kitablarda yazılı buldum ve sanırım ki, o bizim ülkemizde ba’s olunacaktır.

Sonra, bana şu da zahir oldu ki; o, Abdimenafoğulları içinden çıkacaktır.

Bakıyorum: Onların içinde de, gelecek peygamberin ahlâkı ile muttasıf, Utbe b. Rebia’dan başka bir kimse bulamıyorum!

Fakat ona da, kırk yaşını geçmiş bulunduğu halde, vahyolunduğu yok!” demişti. (KÖKSAL), 1/291-296.

[84] Kapar, M. Ali, “Hz. Muhammed’in Müşriklerle Münasebeti”, İstanbul 1987, s. 113-119. Ayrıca bk. Algül, Hüseyin, İslâm Tarihi, I-IV, İstanbul 1986, I, 92-93

[85] Muhammed ibn İshak. Sîret-ü İbn İshak. (Tahkik ve Ta’lik: Muhammed Hamidullah). Konya, 1981. s. 170.

[86] Bkz.: Sarıçam, İbrahim. Emevî-Hâşimî ilişkileri, (İslam Öncesinden Abbâsîlere Kadar). Ankara, 1997.

[87] (KÖKSAL), 2/119-122.

[88] Buhâri, VI, “ Kitâbu’l-Humus”, 15. bab, 2923.

[89] Buhâri, VI, “ Kitâbu’l-Humus”, 16. bâb, 46.hadis, 2924.

[90] (UMURBEK, 2008), s.41-43

[91] (Mevdudi, 1984), 58-59

[92] (KÖKSAL),1/290.

[93] İbn Hişam, Sîre, c.I, s.130.

[94] The Encyclopaedia of İslam (New Edition), Kureyş maddesi, Leiden, 1979, c.V, s. 434-435; İbn Hişam, Sîre, c.I, s.130 vd.

[95] Şuarâ, 214

[96] (KÖKSAL), 1/264-270.

[97] (ŞENYAYLA, Ocak -2008 ), s. 66

[98] (ACAR, 2007 ),s. 84-85

[99] Enfal, 41

[100] Zebîdî, IX, 223–224.

[101] (ŞENYAYLA, Ocak -2008 ), s.94-95

[102] (ŞENYAYLA, Ocak -2008 ), s. 33-34

[103] (ŞENYAYLA, Ocak -2008 ), s.90

[104] (SABUNCU, 2008), s. 6

[105] (ŞENYAYLA, Ocak -2008 ) , s.71-72

[106] (SABUNCU, 2008), s.4

[107] (KÖKSAL), 2/112-117.

[108] Kettânî, Hz. Peygamberin Yönetimi, (trc: Ahmet Özel) İstanbul, 2003, c. 2, s.461

[109] Muvatta Kelam, 19

[110] Bkz: Mevlana Şiblî, Asr-ı Saadet, Tercüme: Ömer Rıza (Doğrul), İstanbul, 1920, I, 271.

[111] Mekkî, Semt’un-Nucûm, II, 557; Zehebî, et-efsîru ve’l-Müfessirûn, I, 69.

[112] (BİLGEN, 2007), s. 48-49

[113] (BİLGEN, 2007), s. 88-89

[114] DURSUN, Davut, Siyaset Ve Ahlâk: Gerçeklikle İdealin Bağdaşmazlığı Sorunu, s. 17-24

[115] ERGİN, O. Nuri; Balıkesirli Abdülazîz Mecdi Tolun Hayatı ve Şahsiyeti, İstanbul. 1942,s. 154

[116] Gavs-ül Âzam İhramcızâde İsmail Hakkı Toprak Sivasî buyurdu ki;“Siyaseti olmayan bir cemiyet, çökmeye mahkûmdur. Herkesin bir siyaseti vardır. Bizim siyasetimiz, siyasete karışmamaktır Bu da ayrı bir siyasettir”

[117] Bakara, 9

[118] Âl-i İmran, 54

ÖZ YURDUNDAN HİCRET


Ebû Leheb’in himayeyi kaldırması karşısında Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem dini neşretmek için Mekke’den daha emin bir yer te’min etmek maksadıyla Taif’e gitti. Ne var ki orada, yaptığı bütün temaslara rağmen istediği genişliği bulamayarak geri döndü. Dönüşte ise Mekkeye almadılar. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, Mut’im b. Adiyy radiyallâhü anhın himayesi ile Mekke’ye girebildi.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem her zaman sıkıntılarından kurtaran amcası Hz. Ebû Tâlib’in dünyadan göçeceği sırada, yanına çağırıp tavsiyesini düşünmeye başladı. Hz. Ebû Tâlib demişti ki;

“Ey kardeşimin oğlu! Ben öldüğüm zaman, sen Neccaroğullarından [1] olan dayılarının yanına git! Çünkü onlar evlerinde, yurtlarında bulunanı koruma gücüne, insanların en çok malik olanlarıdırlar” [2]

[Bu vasiyetler gösteriyor ki, Hz. Ebû Tâlib, son derece zeki ve basiretli bir zât'tı.      Uzak geleceği görebiliyordu.   Hz. Ebû Tâlib’in özellikle Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin Medine'ye gitmesiyle ilgili fikri çok isabetliydi ve bu fikir Hicret'ten üç yıl önce ortaya atılmıştı.    Hâlbuki bu sözlerin söylendiği zaman kimse Medine’nin Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemi bağ­rına basacak ve İslamiyet'in merkezi olacak bir şehir olacağını tahmin etmemişti. Medine ve ahâlisi Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemi ve müslümanları öylesine destekledi ve öylesine güçlerine güç kattı ki, müslümanlar kısa bir zamanda bütün Arabistan'a hâkim oldular. Aynı şekilde, Hz. Ebû Tâlib'in Kureyşli kabile reislerine söylediği sözlerde tamamıyla doğru çıktı. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemden yana olan daha aşağı tabakadaki insanlar ve mazlum kişiler devlet ve memleket işlerinin en üst mevkiin­de yer alırken inatçı Kureyşli kabile reisleri avuçlarını yaladılar. İbn Abdülberr, “Istiab’da” Hz. Ömer radiyallâhü anhın halifelik devrinin bir vak'asını nakletmiştir. Buna göre, bir gün aralarında Kureyş'in Süheyl bin Amr ve Ebû Süfyân gibi reislerinin de bulunduğu bir heyet, Emîr ül-Müminîn, Hz. Ömer ile görüşmeye geldi ve oturmak için Halife'nin işare­tini beklediler. Bu arada, Hz. Bilâl ve Hz. Süheyb gibi bazı diğer kişi­ler içeriye alınıyordu. O sırada Ebû Süfyan arkadaşlarına şikayet eder bir tavırla, “vallahi, şu hale bak, ne günlere kaldık. Bizim gibi reisler dışarda bekliyor ve bu köleler ağırlanıyor;” dedi. Bunun üzerine Sü­heyl bin Amr dedi ki :

“Bu şikâyeti kendi kendinize yapacaksınız. Zi­ra İslam’a davet verildiği zaman bu adamlar öne çıkmış ve siz geri kal­mıştınız.”][3]

Allah Teâlâ, bu sonu gelmez hakaretlerin sonu gelmeyince, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme Hz. Ebû Tâlib tarafından kalbine nakşedilmiş yurda hicret emrini verdi.

Hicret yeni dönemin başlangıcı olacaktı. Fakat Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem çok sevdiği vatanından ayrılacaktı. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Medine’ye hicret edeceği bir esnada Kâbe’ye bakarak

“Vallahi sen, benim dünyada en çok sevmiş olduğum yersin. Şayet senin halkın beni zorla çıkarmasaydı vallahi çıkmazdım”[4] buyurmuştur. Bir daha Mekke’ye yerleşmekte nasip olmadı.


[1] Neccaroğulları, Medine-i Münevvere’de yerleşik bir kabiledir. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin annesi Hz. Âmine radiyallâhü anha bu kabiledendi. Altı yaşlarında iken annesi ile birlikte dayı tarafını ziyaret için Medine’ye gelmişler ve küçük Muhammed (sallallâhü aleyhi ve sellem), Neccaroğullarının çocukları ile tanışmış, onlarla oynamış, onların havuzlarında yüzme öğrenmişti. Sonraki yıllarda hep bunları hatırlar ve yâd ederdi.

[2] (KÖKSAL), 2/122-123.

[3] (Mevdudi, 1984), s.529

[4] Bkz: İbn Mace, Menasik 103; Tirmizî, Menakıb 68; Darimî, Siyer 66.

EBÛ CEHİL’İN PROVAKATÖRLÜĞÜ


Hz. Ebû Tâlib’den sonra Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Kureyşîlerin azabından daha çok rahatsız olmuş, hayatı her an tehlikeye girmeye başlamıştı.

Bir defa, Kâbe’de namaz kılarken, Ebû Cehil’in teşviki ile Ebû Muayt oğlu Ukbe, yeni kesilmiş bir devenin bağırsaklarını getirip, secdede iken üzerine koymuş, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem başını secdeden kaldıramamıştı. Kızı Hz. Fâtıma aleyhisselâm yetişerek, üzerini temizlemiş, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem namazını bitirdikten sonra etrafında gülüşen müşrikleri işâret ederek üç defa:

“Allah’ım Kureyşten şu zümreyi sana havâle ediyorum” dedikten sonra:

“Ebû Cehil’i, Ebû Muayt oğlu Ukbe’yi, Haccâc oğlu Şu’be’yi, Rabîa’nın oğulları Utbe ve Şeybe’yi, Halef’in oğulları Übeyy ve Ümeyye’yi, sana havâle ediyorum.” diye isimlerini birer birer saymıştı. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin isimlerini saydığı bu azılı müşriklerin hepsi de Bedir Savaşı’nda katledilip, leşleri Bedir’deki “Kalîb” denilen kuyuya atılmıştır. [1]

Hazret-i Resulün muhterem evlâdı Hz. Fatıma aleyhisselâm üzerini temizler iken, O Allah Teâlâ’nın sevgilisinin gözleri yaşla dolarak:

“Yavrum! Amcam Ebû Tâlib’in sağlığında müşrikler bana bu kadar tecâvüz edemezlerdi” buyurdular.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, amcası Hz. Ebû Tâlib’in vefatından sonra, günlerce evinden dışarı çık­madı. Hep evinde oturdu. Pek az dışarı çıktı. Dışarı çıktığı zaman da, Kureyş müşrikleri, Hz. Ebû Tâlib’in sağlığında yapmak isteyip de yapamadıkları hakaret ve işkenceleri, istediklerini yapmaya başladılar.

Nitekim Kureyş müşriklerinin beyinsizlerinden bir beyinsiz Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin önünü kesip başına toprak saçmış, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem başı toza toprağa bulanmış olarak evine gir­mişti.

Kızlarından birisi hemen kalkıp Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin başındaki tozu toprağı ağlaya ağlaya giderirken, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem:

“Kızcağızım! Ağlama! Muhakkak ki, Allah senin babanı koruyacak, savunacaktır!” demişti.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin kendi kendine de:

“Ebû Tâlib ölünceye kadar, Kureyşlilerden, böyle birşey başıma gelmemişti! Ey amca! Senin yok­luğunda, imdadıma senden daha çabuk koşanı bulamadım” buyurduğunu işittiği ve müşriklerin Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemi himayesiz bularak işkenceye uğratmaya kalktıklarını gördüğü zaman, Ebû Leheb Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin yanına geldi ve:

“Ey Muhammed (sallallâhü aleyhi ve sellem)! Git! Ne istiyorsan, Ebû Tâlib’in sağlığında ne yapıyor idiysen, yine yap! Lâfa andol-sun ki, ben ölünceye kadar sana hiç kimse dokunamayacaktır!” dedi.

Bir gün, Gaytala’nın oğlu Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme sövüp sayarken, Ebû Leheb çıkageldi. Onu yüzünün üzerine düşürdü.

Gaytala’nın oğlu:

“Ey Kureyş cemaatı! Ebû Utbe dininden çıkmış!” diyerek bağırmaya ve yaygaraya başladı.

Kureyş müşrikleri gelip Ebû Leheb’in üzerine dikildiler.

Ebû Leheb onlara:

“Ben Abdulmuttalib’in dininden ayrılmış değilim. Fakat ben kardeşimin oğlunu yapmak istediği şeyi yapıncaya kadar koruyorum” dedi.

Müşrikler:

“Güzel ve iyi etmişsin!” dediler.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, böylece, bir müddet, Ebû Leheb’in korkusundan hiç kimse sataşmaz olduğu halde, gider gelir oldu.

Ebû Leheb bir gün Ukbe b. Ebû Mu’ayt ile Ebû Cehil’in talîm ve ta’rîfi üzerine “Abdülmuttalib cehennem ehli midir?” diye Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz hazretlerinden sual edip,

“Kavmiyle beraberdir!” cevâbını almıştı ki, bu cevap, Hz. Abdülmuttalib’in kavmi ehl-i fetretten olup, ehl-i fetretin hususî hükmü vardır nüktesini işrâb (ima) eder.

Ebû Leheb’in, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz Hazretlerine düş­manlık etmesi, Abdülmuttalib hakkında sual ettiği meseleye verdiği cevabı anlayamamış olmasındandır. Eğer bu cevabı yanlış olarak telâkki etmemiş olsaydı, belki düşmanlık etmezdi.

Gerek Ebû Cehil ve gerek Ukbe, bu kısa cevabı “Abdülmuttalib kav­miyle beraber cehennemdedir!” diye çevirerek Ebû Leheb’i kızdırdıkla­rından, büyük bir hiddet ve gadap ile tekrar Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin huzuruna varıp meseleyi bir daha öğrenmek istemiş ve Ebû Cehil’in te’vîl ve anlayışını anlatmış ve Efendimiz hazretlerinden

“Eğer batıl üzere gitmişse, gerek Abdül-muttalib ve gerek onun gibiler umumiyetle cehen­nemdedir-, yok eğer takrîr-i sabıka muvafık olarak irtihal etmişlerse hiç birisi cehennemlik değildir” cevabını almış olmasına bağlı gazab ateşi alevlenip, sevgisi düşmanlığa dönüştü. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemi himayeden düşürdü. Burada hatırlanması gereken önemli bir hususta Ebû Leheb’in hanımını hatırlamakta uygundur.

Hz. Ebû Tâlib’in sevgisine çoşkunluk veren Hz. Fatıma b. Esed’in karşısında Ebû Leheb’in karısı fitneyi kabartıyordu. Bu etki yüzünden Ebû Leheb’in soğuk davranışın altında Ebû Leheb’in karısı Ümmü Cemil  vardı.  Ebû Süfyan’ın kızkardeşi ve Muaviye b. Ebi Süfyan’ın da halası idi. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme düşmanlıkta aşırı gider; küfründe, inkârında ve inadında kocasına yardımcı olurdu.

Ümmü Cemil her gece pıtrakları, dikenleri, dikenli ağaç dallarını toplayıp büyük demet yapar, boynuna bağlar,  geceleyin ayağına batsın  yaralar açsın diye Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin geçeceği yollara atar, saçardı.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ise, onlara kum yığınına, ipek üzerine basar gibi basar, geçerdi.[2]

[Allah Teâlâ Leheb sûresinde “Ebû Leheb'in İki eli kurusun; kurudu ya; malı da, kazandıkları da kendisine bir fayda sağlamadı. Alevli bir ateşe girecektir. Eşi de; odun hamalı ve boynunda bükülmüş bir ip (bağlanmış) olarak.” bahsederken Ebû Leheb'in karısı, kocasıyla birlikte öyle bir üslupla zikredilmiştir ki buradan onun da fitne ve engelleme ateşini alevlenme de büyük rol oynadığını çıkarmak hiç de zor değildir. Eğer onun da davaya karşı katı bir tutumu olmasaydı, özellikle de ilk sıralarında (çünkü sure çok erken dönemlerde inmiştir.) bu şe­kilde nitelenmez ve bu Kur'anî uyarıya hedef olmazdı. Bunda tabiatıyla, risaletin başlarında Arap kadınının güçlü bir şahsiyeti sembolize edilmektedir. Rivayet edilen nakiller arasında yer alan bir açıklamaya gö­re bu kadın kocasını da etkisi altına alarak ona katı asabiyet geleneklerini çiğnetmiş ve onu kardeşinin oğlu ile düşman bir pozisyona sokmuştur. Sonra iki oğluna da etki ederek, risaletten kısa bir süre önce nişanları yapılan Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin iki kızını boşamalarını sağlamıştır.]  [3]

Ümmü Cemil kendisi ve kocası hakkında Tebbet sûresinin indiğini işitince Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin Hz. Ebû Bekir radiyallâhü anh ile birlikte  Kâbe Mescidinde  oturduğu sırada oraya vardı. Kendisinin elinde bir taş bulunuyordu. Hz. Ebû Bekir, onu görünce,  Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme;

“Yâ Rasûlallah! Bu Ümmü Cemil’dir. Eziyet edici bir kadındır. Sana doğru geliyor! Onun seni görmesinden korkuyorum! Keşke bu kadın sana bir zarar vermeden, eziyet etmeden kalkıp gitmiş olsaydın, bir köşeye çekilseydin!” dedi.[4]

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem:

“O beni göremez!” buyurdu. Gerçekten de, Ümmü Cemil Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemi göremedi! Allah Teâlâ ona göstermedi. O ancak Hz. Ebû Bekir’i görebildi. Gelip, Hz. Ebû Bekir’in başına dikildi.  Ona:

“Ey Ebû Bekir! Arkadaşın nerede?” diye sordu.

Hz. Ebû Bekir: “Ne yapacaksın onu? Sen benim yanımda hiç kimse görmüyor musun?” dedi. Ümmü Cemil:

“Benimle alay etme! Ben senin yanında senden başkasını göremiyorum. Bana haber verildi ki, arkadaşın beni hicvetmiş.

O şairse, vallahi, ben de şair bir kadınım.  Kocam da şairdir.

İşte, ben de onu hicvediyorum:

‘Biz o verilmişe isyan ediyoruz.

Onun nübüvvet işinden yüz çeviriyoruz.

Onun dininden hiç hoşlanmıyoruz.’ [5]

Vallahi, onu bulsaydım, şu taşı kendisinin ağzına vuracaktım!” dedi.

Hz. Ebû Bekir:

“Hayır! Vallahi, arkadaşım şair değildir. O şiir söylemez de. Şu Beyt’in (Kâbe’nin) Rabbine andolsun ki, o seni hicvetmiş değildir” dedi. Ümmü Cemil:

“Muhakkak ki, sen benim katımda doğru sözlüsündür. Kureyşîler iyi bilir ki, ben onların ulu kişilerinin  kızıyımdır!” diyerek dönüp gidince,  Hz. Ebû Bekir:

“Yâ Rasûlallah! O seni görmedi mi?” diye sordu. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem:

“Beni görmedi! Allah onun gözünü alıp beni göremez hale getirdi!” buyurdu. [6]


[1] Bkz. el- Buhârî 1/65; Tecrid Tercemesi, 1/161 (Hadis No: 177) ve 2/377 (Hadis No: 314) ve 10/45, (Hadis No: 1544)

[2] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c.1, s. 380, Belânın, Ensâbu’l-eşrâf, c. 1,s.12O. Fahru’r-R âzı, Tefsir, c. 32, s. 171, Hâzin, Tefsir, c. 4, s. 425, Ebû’l-Fidâ, Tefsir, c. 4, s. 564. Ebû’l-Fidâ, Tefsir, c. 4, s. 564. Kurtubi, Tefsir, c. 20, s. 240.Nesefi, Medârik, c. 4, s. 382, Hâzin, Tefsir, c. 4, s. 425,Beyzâvî, Tefsir, c. 2, s. 581, Ebûssuud, Tefsir, c. 9, s. 211.Taberî, Tefsir, c. 30, s. 338, Zemahşeri, Keşşaf, c. 4, s. 297,

[3] (DERVEZE, 1989), s. 126

[4] Ebû Nuaym. Delâil ü’n-nübüvve, c. 1, s. 193, E bu ‘I-Fi dâ, Tefsir, c. 4, s. 565, Kastalâni, Mevâhibu’l -ledünniye, c. 1, s. 6 2.

[5] İbn İshak, İbn Hişam, c. 1, s. 381-382, Belâzurî, c. 1, s. 122, Fahru’r-Râzî, c. 32, s. 172, Muhibbüt-Taberî, c. 1, s. 80, Kurtubi, t 20, s. 234, Zehebî, s. 147, Ebû’l-Fidâ, c. 4, s. 565, Kastalani, İrşâdü’s-sârf, c. 6, s. 25, Diyarbekrî, c. 1,s.288.

[6] İbn İshak, İbn Hişam, c. 1, s. 234-235, Zehebî, Târıhu’l-İslâm, s. 147.

ASHABIN RASÛLÜLLAH SALLALLÂHÜ ALEYHİ VE SELLEME SEVGİ VE SAYGISI


[Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin Allah Teâlâ katındaki değerini kavramış olan Sahabe, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemden gelen bütün emir ve talimatları, gereğince yerine getirmeye çalışmışlardır. Kendilerine mükemmel örnek olan ve yol gösteren Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin açtığı bu yola mallarını ve canlarını adayan Sahabe O’nu o kadar saygı ve dikkatle dinlemişlerdir ki, bu esnada

Öyleki başlarına birer kuş konmuşçasına[1] bir itina içerisinde bulunmuşlardır. Nitekim en ideal iletişim de anlatanla dinleyenin ortak ideal ve düşüncelere sahip olup aynı arzu ve gaye içinde bulunmaları halinde gerçekleşmektedir. Dolayısıyla bir tarafta Kur’ân-ı Kerim’in ifadesiyle kendini helak edercesine çabalayan bir rasül,[2] diğer tarafta ise hayatını Kur’ân-ı Kerim’in ruhuna uygun hale getiren bu rehbere teslim olmuş Sahabe olunca, iletişimin en ideali yaşanmıştır. Sahabenin Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme karşı sevgi, saygı ve bağlılığına inanmayanlar dahi itiraf etmek durumunda kalmışlardır. Nitekim bu duruma Hudeybiye’de şahit olmuş olan Mekke’nin ileri gelenlerinden Urve b. Mesud, Kureyşe,

Ey kavmim, Vallahi birçok krallar gördüm, heyet halinde Kayser’e, Kisrâ’ya ve Necaşi’ye gittim. Ama Muhammed (sallallâhü aleyhi ve sellem)’in ashabının ona tazim ettiği kadar, hiçbir kralın adamlarının tazim ettiğini görmedim[3]

diyerek itiraf etmiştir. Yine aynı şekilde Hudeybiye antlaşmasını yenilemek için Medîne’ye gelen ve olumlu cevap alamayan Ebû Süfyan da Mekke’ye döndüğünde kavmine

Ben size her birinin kalpleri bir kalbe bağlı olan bir kavimden geldim[4] diyerek Sahabenin Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme bağlılığını dile getirmiştir. Bunun gibi Bedir savaşına giderken Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, teker teker gurupların moral ve bağlılığını ölçmek istediğinde Mikdâd b. Amr’ın radiyallâhu anh

Ya Resulullah! Biz İsrailoğulları’nın Hz. Musa’ya ‘ Git, sen ve Rabb’in, ikiniz onlarla çarpışın, biz burada oturalım’ dediği gibi demeyiz. Biz ancak senin yanında, seninle birlikte çarpışırız deriz[5] demesi ashabın bağlılığını ortaya koymaktadır. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ile Sahabe arasında zannedildiği gibi bir resmiyet de söz konusu olmamıştır. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, Sahabe’ye fikir ve düşüncelerini açıklamada fazlasıyla serbestlik sağlamış, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ile Sahabe arasındaki ilişki Sahabe ile beşer-Resul ilişkisi olarak geçmiştir.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemi canından aziz bilen Sahabe, o’na karşı tazimini sergilemek adına zirve noktada tutum ve davranışlar sergilemişlerdir. Hatta öyle ki bazen Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, ashabının kendisine karşı saygı da olsa ölçüyü kaçırmamaları yönünde tavrını koymuş, yanlarına gittiğinde Sahabenin ayağa kalkmalarını dahi nehyetmiştir.[6] Bundan dolayıdır ki Enes b. Malik radiyallâhu anh,

Kendileri için Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemden daha sevimli kimse olmamasına rağmen Sahabe, hoşlanmadığını bildikleri için Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemi gördüklerinde ayağa kalkmazlardı demektedir.[7] Sahabe aynı zamanda Mescidi Nebevi’ye girmeyi Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin huzuruna girmek gibi görüp sessizce, edeb ve saygı ile girip çıkmışlardır. Sahabe genelde bu şekilde hareket ederken herhangi bir dalgınlık sonucu edebe aykırı davranışlar vuku bulduğunda da anında ikaz etmişlerdir. Bir zaman Mescid-i Nebevîde yüksek sesle konuşulması üzerine Hz. Ömer radiyallâhu anh, sesli konuşanların kimler olduğunu sormuş ve kendisine Taif ahalisinden oldukları söylenince de Hz. Ömer

Eğer siz bu şehir ahalisinden olsaydınız muhakkak canınızı acıtırdım. Siz Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin mescidinde seslerinizi yükseltiyorsunuz öyle mi?!” diyerek onları azarlamış ve bu yaptıkları hareketin Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme bir saygısızlık olduğunu dile getirmiştir.[8]

Yukarıda Mescidi Nebevide yapılan edebe muhalif hareketlerin Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin şahsına yapılmış bir saygısızlık olarak addedildiği gibi ehl-i beytine dil uzatmak, hayatta olanlara hürmette kusur etmek de aynı şekilde saygısızlık sayılmıştır. Nitekim ehl-i beytin faziletine ve üstünlüğüne temas eden ayetlerin [9] yanı sıra birçok hadiste de onlara sevgi beslenmesi istenmiş ve bu sevginin Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemi sevmenin bir gereği olduğu vurgulanmıştır.[10] Bu husustan dolayı Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin ailesi ve yakın akrabaları Müslümanlar nezdinde müstesna bir mevkiye sahiptir.][11]

[Bazı müfessirler Ey Muhammed! De ki: «Ben bu tebliğime karşı sizden akrabalıkta sevgiden başka hiçbir ücret istemiyorum.» Her kim bir iyilik yaparsa biz onun iyiliğini artırırız. Şüphesiz ki Allah çok bağışlayıcıdır, şükrün karşılığını verir.” [12] ayet-i kerimesine (risâlet teblîği karşısında, sizden ücret talep etmem; fakat akrabalığı muhafaza etmenizi ve bana muhabbet eylemenizi, sıla-i rahimde bulunmanızı talep ederim) diye mana vermişlerdir.

Kureyş’te hiçbir kabile yoktur ki Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ile o kabilenin akrabalık ve hısımlığı olmasın! Sanki ki, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz hazretleri

“Bana iman etmezseniz, bari size olan akrabalığı muhafaza ediniz de bana cevr ü eziyet etmeyiniz!” demiştir.

Allah Teâlâ Kur’ân-ı Kerim’de ise

“Şüphesiz ki Allah’a ve Resulü’ne eziyet verenlere Allah hem dünyada, hem ahirette lânet etmiştir. Onlara aşağılayıcı bir azab hazırlamıştır.” [13] ayet-i kerimesinde küfür ve günaha düşerek Allah Teâlâ’ya ve rasülüne eziyet edenlerin rahmet kapısından kovacağını ve onlara aşağılayıcı azap hazırlandığını zikir ve beyan etmiştir.] (Eyüb Sabri Paşa), 707-709


[1] Ahmed b. Hanbel, IV, 278.

[2] “Bu söze inanmayanların ardından üzülerek nerdeyse kendini mahvedeceksin!” Kehf, 6

[3] Ahmed b. Hanbel, IV, 329–330

[4] Abdurrezzak, Ebû Bekr Abdurrezzak b. Hemmâm es-San’ânî, el-Musannef, (tah:Habîburrahman el-A’zamî), I. Baskı, Beyrut 1392/1972, V, 375.

[5] İBN SA’D, Ebû Abdullah Muhammed, et-Tabakatü’l-Kübra, Daru Sadr, Beyrut (t.y), III, 162.

[6] Ahmed B. Hanbel, V, 256; Ebû Davud, Süleyman b. Eş’as es-Sicistânî, es-Sünen, Çağrı Yayınları, (y.y), (t.y), Edeb 165.

[7] Tirmizî, Edeb 13.

[8] Buhârî, Ebû Abdullah Muhammed b. İsmail, el-Câmiu’s-Sahîh, Çağrı Yayınları, (y.y), (t.y), Salât 83.

[9] Ahzab, 53; Şûra, 23

[10] Ahmed B. Hanbel, VI, 292; Tirmizî, Menakıb 20- 30- 31; Nesâî, İman 19.

[11] (ÖRENÇ, Haziran–2007), s.7-9

[12] Şura, 23

[13] (Ahzab, 57)

EHL-İ BEYT’İN ÖNEM VE DEĞERİNİ ORTAYA KOYAN BAZI RİVAYETLER


[1]

Ehl-Beyt’in önem ve değerini belirten birçok rivayet vardır. Ancak bu rivayetlerin sıhhati konusunda net bir şey söylemek oldukça güçtür. Zira gerek Şîa gerekse Ehl-i Sünnet kaynaklarında nakledilen rivayetlerden birçoğu hem senet hem de metin yönüyle tenkit edilmektedir. Ancak her türlü tenkide karşı Ehl-i Beyt sevgisinde aşırılıktan bahsetmek Ehl-i sünnet açısından bir noksanlık meydana getirmeyeceği gibi Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme karşı vefa borcumuzdur.

Bahauddin el-Âmilî (d:H: 953/1546- hyt H.1030/1623) dedi ki:

“Eğer Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin ehlini sevmek Rafizî olmaksa, bütün ins ve cin şahit olsun ki ben Rafizî’yim[2].

Bazı rivayetleri şunlardır.

“Sizi nimetleriyle rızıklandırdığından dolayı Allah’ı seviniz.

Allah’ı sevdiğinizden dolayı beni, beni sevdiğinizden dolayı da Ehl-i Beyt’imi seviniz” [3]

“Hiçbir kimse, beni kendisinden daha fazla sevmediği müddetçe gerçek iman sahibi olamaz. Böylece ehlimi de kendi ehlinden, beni de kendinden daha çok sever”.[4]

“Çocuklarınızı üç hasletle terbiye ediniz. Bunlar, peygamber sevgisi Ehl-i Beyt sevgisi ve Kur’an Öğretimi” [5]

“Âl-i Muhammed ilmin kaynağı ve rahmetin aslıdır” [6]

“Rasûlüllah’ın akrabalarından birisi gelince Kureyş’den olan insanlar sözlerini kesiyorlar ve yüzlerini ekşitiyorlardı. Bu durum Rasûlüllah’a haber verilince, çok kızdı, yüzü kızardı, alnı terledi ve şöyle dedi: Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki akrabalarımı, Allah ve Rasûlü İçin sevmeyen kimsenin kalbine iman girmez”.[7]

“Bana nesebim ve yakınlarım hususunda eziyet eden kavme ne oluyor? Dikkat edin, nesebime ve yakınlarıma eziyet eden bana, bana eziyet eden de Allah’a eziyet etmiş olur”.[8]

“Yemen Seferi dönüşü Hz.Ali kerremallâhü vecheyi Rasûlüllah’a şikayet etmişlerdi. Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem,

“Bana eziyet ettiniz” dedi. Onlar; “Sana eziyet etmekten Allah’a sığınırız Ya Rasûlallah” deyince;

“Kim Ali’ye eziyet ederse bana eziyet etmiş olur” buyurdu. “[9]

“Kim Allah’ı severse Kur’an-ı sever, kim Kur’an’ı severse beni sever, kimde beni severse Ashâb’ımı ve akrabalarımı sever” [10]

“Biz Ehl-i Beyt’i ancak mü’min olanlar sever, şakî ve münafık olanlar sevmez” [11]

“Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, biz Ehl-i Beyt’e ancak cehenneme girecek olanlar buğzeder”.[12]

“Kim Ehl-i Beyt’e buğzederse münafıktır”.[13]

“Itretime buğzedenlere karşı Allah’ın gazabı şiddetli olur”.[14]

“Ehl-i Beyt’im sizin için Nuh’un gemisi gibidir. Kim ona binerse kurtulur, kim de ondan geri kalırsa helak olur” [15]

“Kıyamet gününde ilk olarak Ehl-i Beyt’ime şefaat edeceğim, ondan sonra yakınlarıma ve Kureyş’e, sonra Ensâr’a, sonra Yemen ehlinden iman edenlere, sonra diğer Araplara, sonra da Arap olmayanlara. Kime önce şefaat etmişsem, o daha faziletlidir”.[16]

“Sizin en hayırlınız benden sonra ehlime en hayırlı olanınızdır”. [17]

“Rabbim’den, evlendiğim eşlerimin Cennette benimle birlikte olmalarını istedim, bunu bana verdi”[18]

“Kim beni, Hasan ve Hüseyin’i, onların babasını ve annesini severse kıyamet günü ben onunla birlikte olurum.”[19]

“Yıldızlar yeryüzündekiler İçin birer emandırlar, Ehl-Beyt’im ise, ihtilaflara karşı ümmetim için birer emandırlar”.[20] “Benim nesebim ve sebebim hariç tüm nesep ve sebepler kıyamet gününde kesilecektir.” [21]


[1] (VAROL, 1990), s. 130-131

[2] Ebû’l-Abbas Şihabu’d-dîn Ahmed b. Muhammed b. Ömer el-Hafâcî, Rayhânetu’l-Elibbâ ve Zehrati’l- Hayatu’d-Dünya, (Thk. Abdulfettah Muhammed Hulvî), Kahire, 1967, I, 208

[3] Hâkim, Müstedrek, IH/150; Mübarekfûrî, X/292.

[4] Heytemî, II/495.

[5] Heytemî, II/496.

[6] Belâzürî, Ensâb, II/385.

[7] Muhibbüddin et-Taberî, Zehâiru’l-Ukbâ, 9; Hâkim, Müstedrek, IV/75.

[8] Heytemî, II/497.

[9] İbn Hanbel, Müsned, III/483.

[10] Heytemî, II/499.

[11] Muhibbüddin et-Taberî, Zehâiru’I-Ukbâ, 18.

[12] Hâkim, Müstedrek, IV/252.

[13] Muhibbüddin et-Taberî, Zehâiru’l-Ukbâ, 18.

[14] Heytemî, II/543.

[15] Hâkim, Müstedrek, III/151; Fîrûzâbâdî, Fedâilü’l-Hamse, II/64 vd; Leknevî, Seyyid Hâmid Hüseyin, Abekâtü’l-Envâr fî Bmmeti’l-Ethâr, Tahran, 1401 h., s.21 vd; Semavî, 189 vd.

[16] İbn Hanbel, Müsnedü Ehli’l-Beyt, 7.

[17] Hâkim, Müstedrek, III/311

[18] Hâkim, Müstedrek, III/137; Heytemî, II/544.

[19] Tirmizi, Menâkıb, 21.

[20] Fîrûzâbâdî, Fedâilü’l-Hamse, II/67; Leknevî, 169.

[21] Fîrûzâbâdî, Fedâilü’l-Hamse, II/69 vd; İbn Hanbel, Müsnedü Ehli’l-Beyt,ll.

İTİKADDA DÖRT MEZHEP VARDIR


Perdeler kaldırılınca itikat da dört mezhep olduğu görülür.

1—Kaderiyye:

Kaderi tamamen ortadan kaldırırlar. Bütün fiillerinde kulun serbest olduğunu söylerler. Kul fiilinin ya­ratıcısıdır Sahih hadiste Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem bunlar için:

“Ümmetimin mecusi (ateşe tapan) sidir”[1] itabını[2] layık görmüştür.

2— Cebriyye:

Bunlar kulun iradesini (İyiyi-kötüden seçme hassasını) tamamen ortadan kaldırmışlardır. Sadece kadere itimat etmişlerdir. Suç ve günahlarını şeytan gibi Allah Teâlâ’ya nispet etmişler­dir.  Bu cihetten batıldırlar.

3 — Mutezile:

Bunlar şu âyeti kerimeyi inkâr ederler.

“De ki, iyi ve kötü hepsi Allah tarafındandır.” [3]

“Şerri yaratan kul­dur, fakat hayrı yaratan Allah Teâlâ’dır” derler. Bu biçare ve sefihler sa­dece akıllarına dayanırlar. Kısa akıllarını kâmil, nakil’e (âyet ve hadislere) tercih ederler.

“Ki ne önünden, ne ardından ona hiç bir batıl yanaşıp gelemez. O, bütün kâinatın hamd ettiği, O yegâne hâkim ve hikmet sahibi Allah Teâlâ’dan indirmedir.” [4]âyetini unuturlar.

Allah Teâlâ’yı şerden tenzih ettiklerini zannedip benlik ve hodbin­liğin[5] esiri olduklarından; Kadiri Mutlaka hem acizlik isnat etmiş, hem O’na ortak koşmuşlardır. Küfürlerini atmak isterken, iman­larını kaybetmişlerdir.

4 — Ehl-İ Sünnet ve’l-Cemaat:

Allah Teâlâ anların sayılarını artırıp, sabit sözlerinde (LA İLÂHE İLLA’LLÂH MUHAMMED’ÜR RÂSÛLÜ’LLÂH) daim söylesin! Orta yolu tutup, nefislerinden irâde ve ihtiyarı tamamen kaldırmadılar. Kaza ve Kaderi Allah Teâlâ’dan nefyetmediler. Kazaya iman ettiler. Allah Teâlâ yaratır, kul ise yapar. Kulun kendi amelini açıklamakta, yapmakta cüzi iradesi vardır dediler.[6]

İmam Gazzali rahmetullâh-i aleyh dedi ki:

“Kuvvetli söz budur ki; Allah Teâlâ, bir kula, taat hükmetse, onu ciddi ve cehd ile karşılamak gerekir. Tâ ki, tevfiki [7] İlâhi daim müyessir [8] ola.”

“Bizim uğrumuzda (nefis, şeytan ve din düşmanları ile) mücâhede[9] edenlere gelince: Biz onlara elbette (Bize doğru yürüyüp, bize vasıl olacakları) yollarını gösteririz.”[10]

“Eğer günah işlememize hükmet­se, tövbe ve istiğfar ile karşılamak lâzımdır. Tâ ki Âdem aleyhisselâm gibi afv olalım.

(Tevbe ederseniz) Rabbinizin sizi esirgeyeceğinizi umabilirsiniz. (Eğer tekrar fesada) dönerseniz biz de (sizi cezalandırmaya) döneriz. Biz cehennemi kâfirlere bir zindan yaptık.” [11]

Eğer Allah Teâlâ kul için nimet hükmetse, bu nimetini artırması için şükür ile karşılamak gerekir.

“Şükrederseniz, elbette sizin nimetinizi artırırım.”[12] Bu âyeti kerime buna delildir.

Eğer Allah Teâlâ kul için şiddet ve belâ ile hüküm verse, sevinmek ve sevap almak için sabır ile karşılamak lâzımdır. Çünkü

“Allah Teâlâ sabredenleri sever.”[13]

“Ancak sabredenlere mükâfatları hesapsız ödenecektir.”[14] âyetleri ise bunu anlatmaktadırlar.

(Kaza ve Kader konusunu tahkik eden hakiki mürşid, müdakkik [15] ve fâziletli Abdülmecîd-i Sivâsî Efendinin değerli Risâlesi sona erdi. Allah Teâlâ rahmetiyle yargılasın. Geçmişlerine acıyıp, torunlarını hayra ve iyiliğe ulaştırsın.)[16]


[1] Hadisi Şerifin tamamı şöyledir: “Kaderiyye mezhebi bu ümme­tin mecusileridir. Hastalanırlarsa onları ziyaret etmeyin, ölürlerse cenazelerinde bulunmayın.” (Sünen-i Ebu Dâvud, Kitâb’üs-Sünne, Babü’l-Kader. c. 4, s. 222)

[2] İtab: Tekdir etmek. Şiddetle hitab etmek. Azarlamak. Terslemek. Paylamak. Rencide etmek. Darılmak.

[3] Nisa, 78

[4] Fussilet, 42

[5] Hodbinî: f. Hodbinlik. Kendi menfaat ve lezzetini düşünmek

[6] Allah Teâlâ bir kulu kör yaratıp, sonra “gör yoksa sana azap ederim” veya sağır edip “işit yoksa sana azap ederim”, ya da dilsiz yaratıp sonra “konuş yoksa sana azap ederim” demeyecek kadar âdil ve merhametlidir. (Sadeleştirenin notu: Zeki Hayran)

[7] Tevfîk: Allah Teâlâ’nın kuluna yardım etmesi.

[8] Müyessir: Kolay yapan, teshil eden, kolaylaştıran.

[9] Mücâhede: cihad etme, din düşmanlarına karşı koyma, çarpışma, uğraşma, çalışma.

[10] Akebut, 42

[11] İsra, 8

[12] İbrahim, 7

[13] Âl-İmran, 146

[14] Zümer, 10

[15] Müdakkik: inceden inceye dikkatle araştıran.

[16] (Bu güzel ve özlü RİSALE, günahkâr Ömer İbni el-Hac İlyas es’-Sivâsî tarafından, hicri 1050 tarihinin Muharrem ayının ortalarında yazıldı.) Allah Teâlâ rahmet eyleye

KAYNAKÇA

ÇANTAY Hasan Basri Kur’ân-ı Kerim ve Meâli Kerim [Kitap]. – İstanbul : [s.n.], 1962.

Dr. Milaslı İsmail Hakkı Hakikat-ı İslâm [Kitap]. – İstanbul : Hilâl Matbaası, 1343.

GÜNDOĞDU Yrd. Doç. Dr. Cengiz Abdülmecîd Sivâsî’nin Hayatı, Eserleri ve Tasavvufi Görüşleri [Dergi]. – Erzurum : Atatürk Üniv. İlâhiyat Fak. Tasavvuf Anabilim Dalı,63445 Doktora Tezi,, 1997.

İzmirli İsmail Hakkı Yeni İlmi Kelâm [Kitap]. – İstanbul : [s.n.], 1339.

Mesnevi trc:Veled İZBUDAK Mevlâna Celâleddin Rumi [Kitap]. – İstanbul : [s.n.], 1953.

Sultan Veled İbtidaname [Kitap]. – Tahran : [s.n.].

Sultan Veled trc: Melih TARIKAHYA Maarif [Kitap]. – Ankara : [s.n.], 1949.

ALLAH TEÂLÂ KULLARINA NİÇİN AZAB EDER?


Zulüm eden (zalim), azim ve isteği ile ve Allah Teâlâ’nın razı olmadığı fiili ile zulme meyletmek ve onunla münasebet kur­mak sureti ile zalimlik sıfatını kazanır. Bu azim ve istekte ayrıca bir günahtır.[1] Bu zulmü işlerse o da ayrıca bir günah olarak yazılır.

MAZLUMLAR

İnsanlar, bazen Allah Teâlâ’ya kullukta hata ederek, bazen da büyük günah ve cürümleri yaparak Allah Teâlâ’nın azabı­na müstahak olurlar. Sonra Allah Teâlâ

“İşte biz zalimlerden kimi­ni, kimine, yapmakta oldukları günahlar yüzünden böylece musallat ederiz.” [2] Âyetinin hükmünce, kıyamete kalmadan bü­yük belâlar verir.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdu ki;

“Benim ümmetim şu ümmeti merhumedir- Onlar için ahirette azap yoktur. Ancak dün­yada belâlar, zelzeleler ve katilliklerle azap vardır.”[3]


BAŞKALARI İÇİN ZALİM OLANLAR

Bunların bazıları amellerine göre cehennemlik iken, zulme uğrayan birine yardım etmeleri veya Allah Teâlâ’nın dinini yükseltmek ve yüceltmek içim çalışmaları sebebiyle; Allah Teâlâ’nın rahmet ve cennetine layık olurlar.

Ya da Allah Teâlâ rahmet edip -ahirete koymadan- bir zalimi ona musallat ederek, mal ve nefsine zarar getirerek veya büyük bir semavî musibete uğratarak ahiret azabından kurtarır.

DÜNYADA CEFASINI ÇEKENE AHİRETTE AZAP VAR MIDIR?

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdu ki;

“Kime günahı sebebiyle Allah Teâlâ dün­yada azap ederse, ahirette ona azap etmez”[4]

Kudâî’ye açıklamasında şöyle denilmektedir:

“Katillikten dolayı ası­lan adama ahirette azap olmaz. Çünkü cezasını dünyada buldu.”

Bu meselede ihtilaf ve çok söz vardır. Özeti ise şöyledir.

“Allah Teâlâ ve Rasûlüne (müminlere) harp açanların yer yüzünde (yol kesmek, suretiyle) fesatçılığa koşanların cezası, ancak öldürülmeleri, ya asılmaları, veya sağ elleriyle sol ayaklarının çaprazvâri kesilmeleri, ya da bulundukları yerden sürülmeleridir. Ahirette de onlara (başkaca) pek büyük bir azap vardır.”[5]

Bu âyetin tefsirinde bazı müfessirler:

“Zina, katillik ve hırsızlık gibi günahları iş­leyen biri, dünyada had veya kısas ile cezasını görse, ahiret azabı ondan düşmez. İşte bu âyet buna delildir” Zira âyette “Ahirette ise “bundan başkaca pek büyük bir azap vardır” buyrulmaktadır. İbn-i Hümam ve Zeylaî bu görüşü müdafaa ederler.

Bir kısım âlimler ise:

“Dünyada çekilen ceza had, günahı düşü­rür.” Çünkü Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“Bir kimse bir günah işler ve cezasını dünyada çekerse, bu ceza günahına keffaret olur.” Nihâye sahibi bunu kabul etmiştir.

Fakirin (Abdülmecîd-i Sivasî Efendi)   görüşüne ge­lince:

“İslam Dininden zorluk ve güçlük kaldırılıp, binası kolaylık üzerine kurulduğundan, ikinci görüşü tavsiye ederim. Ayrıca sün­netle Kur’ân-ı Kerim âyetlerinin neshedilmesi (Hükmünün kaldırılması) nin ahkâm usulünde olması akıldan çıkarılmamalıdır.

ZALİME RAHMET YOKTUR

“Zalimler için rahmet yoktur.   Cehennem yazılmıştır. Öyle ise de; “Ben onlara zalimlere mühlet veririm. (Onların iplerini uzatıveririm) Benim lütuf yüzümden kahrım, tahammül edemeyecek kadar çetindir.”[6]

Bu âyet mucibince Allah Teâlâ, zalimin cezasını birkaç gün tehir eder. Fakat sonunda mutlaka cezalandırır. İhmal etmez. Fakat bazı mazlumlara gelen bela günahları sebebiyle olmayabilir. Derecelerini ve mertebelerini yükseltmek sebebiyle de olabilir.

BEYİTLER

Gel ey âşık geçinen merd-i lâfi [7]

Çü yâren yok, değilsin merd-i safi.[8]

Haber sorsan bu râhın[9] hâcegânını[10]

Buluptur her dükkânda nice kânı.[11]

Belâ cisrini[12] geçmeyince kâmil

Velâyet şehrine olmadı vâsıl

Bunu isterdi istiğnâ-i[13] Leylâ

Niyaz içre ola mecnunu şeydâ.[14]

Sühan-ı[15] Şirinin olur mu kalbi yumuşak.

Belâ kûhuna[16] Ferhad olmadı çak.[17]

Harim-i[18] Kâ’be’de olur mu mihman[19]

Yolunda çekmeyen hâr-ı mugaylan [20]

Musallat etmedin her bî temizi[21]

Habibe vermedi, nasrı azizi.

Sahabe olmadın dârından ihraç

Demedi Sâdıkûn[22] anlara göz aç.

Belî[23] âşık olanlar nice şâna

Belâ tîrine[24] oldular nîşâne.

Sınûklar sarıcıdır Rabb-i Cebbâr

Sınûk ol sevdiğim tâki sana yâr

Beyim, aşk evveli zahm-ı[25] belâdır

Velî encamı -eltaf ve atadır

Duyanlar bu gamın zevk-ü safasın

Bıraktılar fena mülkün hevâsın.

Ulular der; ezel benzer gümâna,[26]

Anın tîrine halk olmuş nişane.

Kaza çevgânına[27] top olmuş insan

İrâdetten[28] yağar üstüne baran.[29]

Olaydın derd-i dininden haberdâr,

İçüne girmeyeydi gamm-ı ağyar[30]

Asel[31] içinde yatan mum pür-nâz[32]

Ne ateş gamımı var anda, ne hodkâz [33]

Kaçan şem-i [34]olsa, ateş olsa başı

Ere dûdı [35] semâya, yere başı

Duyanın gammı birdir iki olmaz.

Efendi, bir gönülde iki sığmaz[36]

Gamm-ı dünya değildir, hâk-sârın [37]

Refiki[38] olma değildir, payidarın.[39]

Değilsin şimdi halinden haberdâr

Veli, hulkuma[40] gelse murg-i tayyar [41]

Bu sırrı anlayanlar zara[42] düştü

Aceb âvâre hoş bâzara düştü

Rakîb ve muhtesibtir[43] ince kıldan

Urur bûr[44] gavs-ı[45] tir[46] ile gözünden

Yerindedir vefası, hem cefâsı

Duyana tatlıdır gam u belâsı

Tılsımı[47] cism-i insan özüne sırdır.

Zuhuru kesret[48] ü pinhânı[49] birdir.

Cihanı suret olmuş bir muamma[50]

Ne fehmetsin,[51] ne görsün anda âmâ?

Ne tarfa[52] katradır, ummana sığmaz

Ne güne zerredir, tâbâna[53] sığmaz.

Aceb âcûbe sandık[54] muhaffel[55]

İcazetsiz kimise vurmaz el

Aceb âcûbe[56] âfâka[57] olubdur.

Dışı kayıt[58] u içi ıtlak[59] olubdur.

Benim can garibim ola kurban

Ana kim sırr-ı Hakk-ı ede iz’an.[60]

Demek halk zulme müstahak[61] oldu

Sanma kim zulmeden, muhik[62] oldu.

Hangi mezhepte var durur bu kelâm?

Ki helâl ola, bazı zulüm haram?

Bunu şeytan avâne [63]ders etti

Dillerine bu şahı[64] gars [65]etti.

Hasr-ı dâreyne[66] mazhar [67] oldular.

Semm-i zakkumdur[68] bu şâhi semer [69]

Kerbelâ’da şehid olan ŞAHI[70]

Müstahak sanma zulme vallahi.

“ŞEYHİYA” aç gözün, uyar canan,

İtikat aslıdır, Müslümanın.


[1] Bezzaziye ve İhya-i Ulûmi’d-din de böyle yazılıdır.

[2] En’âm, 29 (Başlarına Vali edip hakim yaparız. Veya onlara dost kılarız) (ÇANTAY, 1962), c. 1, s. 205, Not:58

[3] Ebû Davud, Taberi, Beyhaki; (Feyzü’l-Kadir, c: 2, s. 185)

[4] Câmiu’s-sağir, c. 2, s. 146

[5] Mâide, 33

[6] Â’raf, 183

[7] Merd-i lâfi: Lafzan adam

[8] Merd-i safi: Saf kişi

[9] Rah: Yol

[10] Hâcegân: Hocalar

[11] Kân: Maden

[12] Belâ cisrini: Belâ köprüsünü

[13] İstiğnâ: Allah Teâlâ’dan başka kimsenin minneti altına girmemek, gönül tokluğu; elindekini kâfi bulmak; zenginlik istemek; muhtaç olmayıp zengin olmak; nazlanmak; büyüklenmek ve gururlanmak.

[14] Şeyda: f. Tutkun. Divane. * Çok sevgiden hâsıl olan hal.

[15] Sühan: f. Söz, kelâm. Kavl, lâfz.

[16] Kûh:f. Dağ.

[17] Çak: f. Yarık, çatlak, yırtmaç. Kılıç, bıçak gibi şeylerin sesleri. Sabah vakti beyazlığı. Küçük pencere. * Hazır. Amâde.

[18] Harîm:Herkesin giremiyeceği, dokunmıyacağı şey. Haram dairesi. * Şerik. * Bir kişinin olup, başkasının duhul ve taarruzundan masun yer. * Hacıların Mekke-i Mükerreme’de giydikleri libas.

[19] Mihman: f. Misafir.

[20] Hâr-ı mugâylan: Çölde yetişen bir nevi dikenli çalı. Deve dikeni.

[21] Bî temiz: Kirli

[22] Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem

[23] Beli: f. Evet.

[24] Tir: f. Ok.

[25] Zahm: Yara, ceriha.

[26] Güman: f. Zan. Tahmin. Sanmak. Şüphe

[27] Çevgan: f. Cirit oyunlarında atlıların birbirlerine attıkları değnek. * Baston, ucu eğri değnek

[28] İrâdet: irâde, istek, dileme.

[29] Bârân: f. Yağmur. Rahmet.

[30] Gamm-ı ağyar: Düşman üzüntüsü

[31] Asel: Bal. Şehd. * Tatmak. * Su akarken yüzünde hâsıl olan kabarcık. * Cennette bir su

[32] Pür-nâz: Çok nazlı

[33] Hodkaz: Büyüklük, sevinç

[34] Şem: ışık.

[35] Dud: f. Duman, sis. Tütün. * Elem, gam, keder, tasa.

[36] Dünya-ahiret

[37] Hâk-sar: f. Toz toprak içinde kalmış. Perişan hâlli.

[38] Refik: arkâdaş, ortak, eş, yardımcı, yoldaş.

[39] Pâyidar: iyice yerleşmiş, sağlam, devamlı, kadim.

[40] Hulkum: İnsan veya hayvan boğazı. Ağızdan mideye giden yol.

[41] Murg-i tayyar: Can kuşu

[42] Zar: f. İnleyen, sesle ağlayan. * Zayıf, dermansız.

[43] Muhtesib: (Hisab. dan) Belediye işlerine bakan memur. * Kanundan ziyâde idâri ve örfi işler için karar veren. İhtisâb ağası.

İhtisab: Hesab sorma, mes’uliyet. * İhtisab dâiresinin aldığı vergi. * Emr-i bilma’ruf nehy-i an-ilmünker vazifesi, * Ceza. * Eskiden belediye işlerine bakan memurun işi ve dâiresi.

[44] Bûr: yük. Hayırsız kişi. * Ekine elverişli olmayan tarla

[45] Kavs: Yay, yay gibi olan

[46] Tir: f. Ok.

[47] Tılsım: herkesin bilip çözemediği gizli şey; gizli sır, fevkalâde kuvvet ve tesire sahip olan şey.

[48] Kesret: Çokluk, sıklık. * Bir şeyin ekserisi ve muazzamı. Bolluk.

[49] Pinhan: f. Gizli, saklı, hafi, mahfi, mestur, müstetir

[50] Muammâ: bilmece, anlaşılmaz iş, anlaşılması. zor olan sır, bilinmeyen hâl, karışık şey.

[51] Fehm: anlamak; anlayış, zihnen kavrayış.

[52] Tarfa: Ilgın ağacı. Katra (Katıran) Siyah, sert kokulu, süretle yanan, hararetli, keskin ve suda erimeyen bir madde

Buradaki mana: ne iyi ne kötü anlaşılmaz haldedir.

[53] Tâbân:f. Işıklı. Parlak. * Parlayan güneş.

[54] Zannettik

[55] Haffe: (C.: Hıff) Çulhaların bez sardıkları ağaç.

[56] Acube: Tuhaf kimse; mecaz:  Tuhaf, alışılmadık, garip şey.

[57] Afak: Ufuklar. Yerle göğün birleştiği gibi görünen uzak dâire.

[58] Kayıt: Bağlamak

[59] Itlak: Salıvermek. Bırakmak

[60] İz’an. Basiret. Anlayış. * Teslim olup itaat etmek. * Akıl. Zekâ. İnanç. İdrak. Bilmek.

[61] Müstahak: Hak eden, hak etmiş. * Kendisi kazanmış.

[62] Muhik: Haklı, doğru.

[63] Avane: yardımcılar.

[64] Şâh: Dal, budak

[65] Gars: Ağaç fidanı dikmek. * Dikilmiş fidan.

[66] Dâreyn: her iki dünya. Dünya ile Âhiret.

[67] Mazhar: sahip olma, nâil olma, şereflenme, kavuşma, ortaya çıkma ve görünme yeri.

[68] Semm-i zakkum: Zakkum zehri

[69] Semer(e): Meyve, yemiş mahsul. Verim. Netice.

[70] Hz. Hüseyin aleyhisselâm

KAZA VE KADERİN TARİFLERİ


Kelam kitaplarında Kaza şöyle tarif edilir:

Kaza: İcmâli[1] bir hüküm manasına gelir.

Mesela: Umumi olarak bütün insanların öleceğine hükmetmek gibi:

“Her nefis ölümü tadacak…”[2] Bu âyeti kerime bu çeşit manaya bir delildir.[3]

Kader: Tafsili bir hükümdür.

Mesela: Bir kulun falan gün­de, filan yerde, falan sebepten öleceğine hükmetmek gibi. Kader kulları istidadına tabiidir.[4]

İmam Gazali rahmetullâhi aleyh diyorki:

“Allah Teâlâ, tamahkârlık ve cimrilikten münezzehtir. Herkes ne tarafa azmedip yönelirse, doğru ve yanlış neye istidat ve kabiliyeti varsa, Allah Teâlâ onu yaratır.” Âlimlere bu söz açıktır ki, kulun haline göre, kuluna bazen mahv ve bazan isbat olmak mukarrerdir.[5]

Lakin “yazılan bozulmaz” demek, ya bahsi geçen kazaya göre­dir, icmali bir hüküm manasınadır. Ya da:

“Bozulmaz yazılan” demek, halk bozamaz demektir.

Yazar bozar Hüdâ, destindedir Ümm’ül-Kitab anın [6]

Dilâ! Demin şarab eyle, yakup cismin kebab eyle[7]

Dil ü can meclisi ânın, şarap anın, kitap ânın…

Çünkü: “Allah Teâlâ ne dilerse (onu yapar). Bazısını mahveder, (vü­cuda getirmez. Bazısını da) vücuda getirir. [8]Ana kitap [9] O’nun nezdindedir.”[10]

BEYİT:

Yaratan Hakkdır, amel-i azm-i iktiza nefsin dürür.

Kabiliyyet verdi Hakk, kulanmadın, ko illeti.

Ebu-l’ Muin Nesefi (hyt: Ağustos 1310) bu manayı bu şekilde açıklamıştır.

Sonra, hayır ve şerde seçici olmanın büyük nuru ve büyük faydası vardır.

BEYİT:

Cürmü nefse nisbet edenler Fenâ Fi’llah olur.[11]

Bil kâmil-i Hakk’tan, iç rah-ı bekadan şerbeti[12]

İş bu beytimde nihândır eviliya sırrı.[13]

Bir kadehtir, dolu içersen bulursun haleti

Mısraın biri, hayâli varlığın fâni kılar.

İzzet ıssını duyup, komaz kibirden nefhati.[14]

Biri dahi, var eder kâmil-i kemâlime seni

Tev’em olur anda insan ile Kur’an sâdeti.[15]

Muhyiddin Ârabi kaddese’llâhü sırrahu’l azîz, Fütuhatın 35. babında şöyle diyor:

“Deki: (iyi ve kötü) hepsi Allah Teâlâ tarafındandır.” [16] âyetine göre, ilmimizle, fiillerden kötü ve çirkin olanları — Allah Teâlâ yolunda nefsimi­zi fedâ etmek için — nefse nispet ederiz. Hayır ve iyi olan şeyleri ise Hakk’a nispet ederiz. Bilhassa — Âyet ve hadislerin ispat ettiği­ne göre — Hakk ile mahlûk arasında iştirak (ortak olma) kokusu vardır. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

“Hâlbuki sizi de, yaptığınız şeyleri de Allah Teâlâ yaratmıştır.”[17] Ve: “Sana gelen her iyilik Allah Teâlâ’dandır. Sana gelen her fenalık da nefsindendir.” [18], “Herkesin ka­zandığı hayır kendi faydasına, yaptığı şer kendi zararınadır.”[19]

Diğer âyetlerde ise:

“Sonrada ona hem kötülüğü, hem ondan sakınmayı ilham edene ki..”[20] buyruluyor. “Sonra ilham onun, o işi yapma bizim olur.[21] Başka bir âyette de:

“Her birine onlara da, bunlara da, Rabb’ının vergisinden bir biri ardınca veririz. Rabb’ının vergisi kimseden men edilmiş değildir   ”[22]

“Allah Teâlâ dünyada müminlerden de, kâfirlerden de ihsanını esirgemez.”[23] Bu öyle bir meseledir ki, bunda asla ayrılık olmaz. Allah Teâlâ vereceğini ilham eder, halk ameli eder. Ne keşif yüzün­den, ne hayır yüzünden insan tevhitten ayrı olamaz. Bu meselenin doğrusu şudur ki; emir Hakk ile halk arasında müşterektir. İki taraftan birine mahsus değildir. Çünkü varlık ancak Hakk’ındır. Değişmez. Vücutta değişmek ise sonradan yaratılmışların hükümlerindendir. Şöyle ki; Göz olmasa, hüküm zahir olmazdı. Zira fiillerde yaratanla yaratılmış lâzımdır.” [24]

Deryayı geçmeğe gemi gerek. Lakin dümenci dümeni istediği tarafa yöneltmeyip, başka tarafa tutarsa yollunun hedeften uzaklığı artar. Böylece büyük tehlikeye düşme ihtimali de fazlalaşır. Burada suç geminin midir, kendisine davet eden zatın mıdır, dümencinin midir? Elbette bütün suç dümencinindir.

Allah Teâlâ şu âyeti kerime ile insanları açıkça cennetine, sela­met sahiline davet ediyor:

“Allah selam evine Cennete çağırır ve o kimi dilerse doğru yola iletir.”[25]

Burada Allah Teâlâ insanları kendisine davet eden zattır. Dünya ise kapkara bir denizdir. Gemi insanoğlunun cismi, kaptanı (dümencisi) ise, ruhtur.

Öyle ise ey insanoğlu! Cisim gemisinin yelkenlerini Kur’ân-ı Kerim  rüzgarına açarak O’nun çizdiği rotada seyretmeye ve O davetçi Zat’ın irâdesine uy­gun olarak kullanmaya mecbursun!…

Başka bir örnekte şu olabilir. İlim tahsil eden bir öğrenciye “kitap ve defter kalem al” diye bir kaç lira versen, o da bu parayı boş yerlerde harcasa suç kimindir? Parayı verenin mi, yoksa harcayan talebenin mi? Elbette ki öğrencinindir.

EY İNSANOĞLU!

Vücudun paradır. Veren Allah Teâlâ’dır. Sana, “Benim rızam için harca, bana yaklaşmaya vesile yap”[26] diye verdi. Sen onu gayenin haricinde kullanırsan suç senindir. Fakat fiilini yaratan Allah Teâlâ’dır.

Hz. Ali kerremallâhü veche diyor ki:

“Muhakkak Allah Teâlâ bizi seçim yapmada serbest bıraktı. Bize emirler gönderdi. Bunları yapmak bizim için bir saadettir. Nehiyleri ve yasakları, insanları büyük azap ve cezadan korumak içindir. Bunlar günahlardan korunmak içindir. Allah Teâlâ kula -döğe, döğe- zorla kulluk ettirmez. Kulun isyan et­mesi ise, Allah Teâlâ’nın onu zapt etmeye gücü yetmediğinden de­ğildir. Fakat azap ve sevap zulüm ile “tercih bila müreccih”[27] sebepsiz tercih ile olmasın diyedir.”

“Dünya ahiretin tarlasıdır” hükmüne göre, herkes kendi ektiğini biçsin. “Kim ekin zamanını kaybederse, hasat zamanı pişman olur” fetvasına göre, ekin ekmeyen zulmü kendinden bilsin. Hülâsa herkes kendi gayretine göre, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin risâlet ve nübüvvet çeşmesinden kana kana şerbetini içsin. Kimsenin Allah Teâlâ ile dava ve husumeti olmasın. Allah Teâlâ üzerinde kimsenin hücceti kalmasın.

“Söyle onlara mademki öyle bir ilminiz yoktur. Öyle ise tam ve kâmil hüccet Allah Teâlâ’nın hüccetidir. O isteseydi elbette hepinizi hidâyete erdirirdi.” [28] Bu âyet bu konuyu ne güzel anlatmaktadır.

“Eğer biz dileseydik herkesi elbette hidâyete erdirirdik.”[29]

Fakat benden çıkan “Cehennemi bütün cinlerle, insanlardan muhakkak dolduracağım sözü hak olmuştur.[30] Yani hepsine hi­dâyeti istemedi. Belki kulun işini, gayret ve kabiliyetine, hizmet ve mücahadesine havale etti. Ve:

“Bizim uğrumuzda nefsiyle, şeytan­la, din düşmanları ile mücahade edenlere gelince: Biz onlara elbette (bize doğru yürüyüp, bize ulaşacağı) yollarımızı gösteririz.” [31] buyurmuştur. Kelâm kitaplarında, bütün Ehli Sünnet ve mezheplerinde şöyle beyan edilir: Sonradan kazanı­lan kabiliyetlere, Kabiliyet-i Ezeliyyeye galiptir.

Meselâ: Bir çocuğa babasından bolca miras düşüp kötü yolda harcasa, elbette sonunda iflas ederek muhtaç duruma düşer. Ve “Alış verişleri onlara kazanç sağlamamış” [32]âyetine muhatap olur. Fakat sermaye edip akıllıca kullansa pek çok kazanç sağlardı.

Diğer tarafta fakir ve yetim bir çocuk var. Ebeveyninden tek kuruş kalmamış. Lakin dülgerlik veya tamircilik sanatını öğrenmiş ve zengin olmuş. “Allah Teâlâ iyi hareket edenlerin karşılığını zayi etmez.”[33]

Hayır ve şerri yaratan Allah Teâlâ’dır. Fakat kulun azim, irâde ve ihtiyarına göre yaratmaktadır.

Bilinmelidir ki, zalim zulüm sıfatını icraya yönelir, zulüm yapmayı azmedip isterse, Allah Teâlâ onun istediği şeyi yaratır. Bir kimsede zalim ile arkadaş­lık eder, onlara karışırsa, Allah Teâlâ onu da zalimlerden eder.

“Za­limlere meyletmeyin. Sonra size ateş çarpar.” [34] âyeti buna işaret etmektedir- Bu âyette geçen “meyletmeyin” kelimesini tefsirciler “azıcık meyletmek” olarak tefsir etmişlerdir.

Allah Teâlâ her şeyden müstağnidir.[35] Kulların istek ve meyillerine göre O kötü sıfatı kullarda yaratmaktan cimrilik etmez. Sonra mahşerde hesaba çekip, azap eder. Sonra Allah Teâlâ der ki; faydalı ve zararlıyı Kitab-ı Kadimimde bildirdim, niçin nefsine kıydın. Hâlbuki benim kulum ve muhtacımsın.

“Allah Teâlâ onları bunun için yaratmıştır.”[36]

Bu âyete göre, ben seni rahmetim için yaratmadım mı?

Sana doğ­ruyu tavsiye etmedim mi?

Sana kelamımı gönderip, anlayacağın ka­dar basiret ve akıl vermedim mi?

Ki cennetten vazgeçip cehenne­me yuvarlandın?”

“Size iyice düşünecek kimsenin düşünebileceği, öğüt kabul ede­bileceği kadar ömür vermedik mi? Size azap ile korkutan rasül, kitap, akıl, ihtiyarlık ve akrabalarınızın ölümü de gelmişti. ”[37] âyeti bunu ifade etmektedir.


[1] İcmali: kısaca, toplu olarak, tafsilâtsız.

[2] Âl-i İmrân, 185

[3] Kaza: “Allah Teâlâ’nın irâde ve takdir buyurmuş olduğu şeyleri za­manı gelince ilim ve irâdesine muvafık olarak icad buyurmasıdır.” (Ö.N. Bilmen, İlmi Kelâm Dersleri, s. 316, İstanbul/1339).

[4] Kader: Olacak şeylerin zamanı ve mekânı, vasıfları ve hususi­yetlerini ve diğer tafsilatını Allah Teâlâ’nın bilip ezelde sınırlayıp ve takdir etmesidir. (a.g.e., s. 315)

[5] Mahv: Örf, adet ve alışılan sıfatların kaldırılması. Günahların, kalpteki gafletin, Allah Teâlâ’dan başkasıyla meşgul olmanın mahvı gibi üç kısmı vardır. Şibli’ye sormuşlar:

“Seni üzgün görüyoruz. Allah Teâlâ seninle ve sen Onunla değil misin?” Demiş ki:

“Ben Onunla olsaydım ben, ben olurdum. Fakat ben Onda mahvoldum” Risâle-tül-Kuşeyrî: 39

İsbat: Bir kimse nefsinde bulunan kötülükleri mahveder ve bunların yerine güzel huyların kaim olmasını temin ederse o, MAHV ve İSBAT sahibi olur. Her ikisi de Allah Teâlâ’nın kudretinden çıkar. Hakkı kulundan gizleyip, nefyetmesine MAHV, açıklayıp izhar et­mesine İSBAT denir. Bunların meydana gelmesi Allah Teâlâ’nın dilemesine bağlıdır (Süleyman Uludağ. Kayseri Yüksek İslâm E. Tasavvuf notla­rı, 3. Sınıf, s. 24)

[6] Dest : El;

Ümmül-Kitab: Levh-i Mahfuz.

(Birinci beyitte geçen konuyla ilgili olarak Şah Veliyyulah Dehlevi şu bilgiyi veriyor: “… Âlemlerin Rabbı, olayları ve varlıkları, bazen de itibari bir şekilde tespit etmektedir. Böyle durumlarda kararlaştırılmış bu­lunan bir şeyi, yine İlâhi arzu ile bozulması mümkündür.”

Bu sözüne de Ra’d suresinin 39. âyeti kerimesini delil olarak getiriyor. (Şah Veliyyullah Devlevi Hüccetullahi’l-Baliğa, c .1, 40. bölüm)

[7] Dilâ: Ey gönül

[8] İstediğinin hükmünü kaldırır, dilediğinin hükmünü kaldırmaz. Ya da tövbekâr müminin küfrünü giderir, imanlarını sabit kılar, ya da, eceli yaklaşanı öldürür veya öldürmez. (Çantay: c. 1, s. 375, Not: 29)

[9] Her kitabın, her yazılanın aslı olan Levh-i Mahfuz. Çünkü ola­cak her şey orada yazlıdır. (a.g.e)

[10] Râ’d, 39

[11] Cürüm: Günah

[12] Rah: Yol,

[13] Nihan: Gizli,

[14] Issı: Sahip, malik

[15] Tev’em: İkiz, İkiz saadeti: Efendi

[16] Nisa Sûresi: 78

[17] Saffat,96

[18]Nisa,79, İyilikte fenalıkta Allah Teâlâ’nın yarattığı şeylerdir. Fakat iyilik Allah Teâlâ’ın ihsanı, fenalık kulun ame­linin karşılığıdır.

[19] Bakara, 286

[20] Şems, 8

[21] (ÇANTAY, 1962)

[22] İsrâ, 20

[23] (ÇANTAY, 1962), c.2, s.512

[24] Bu meselenin tafsilatı için Fütuhat-ı Mekkiye bakınız.

[25] Yunus, 25

[26] “Ey iman edenler! Allah Teâlâ’dan korkun, Ona yaklaşmak için vesile arayın ve O’nun yolunda savaşın. Tâki muradınıza eresiniz.” (Maide, 35)

[27] Tercih bilâ müreccih: Hiç bir üstünlük sebebi yok iken birbirine eşit iki şeyden birisini diğerine üstün tutmak

[28] En’âm, 149

[29] “Eğer nefis hi­dayet yoluna gitmeye gayretini sarf etseydi, biz de bu hidâyeti lütfederdik” (ÇANTAY, 1962), c.2, s. 735, Not: 17

[30] Secde, 13

[31] Ankebut, 69

[32] Bakara, 16

[33] Tevbe, 120

[34] Hud, 113

[35] Müstağni: kimseden bir menfaat beklemeyen, başkalarına ihtiyaç duymayan, gözü ve gönlü tok.

[36] Hud, 119

[37] Fâtır, 37

TEVHİDİN MANASI


Şeyh Muhyiddin-i Arabî kaddese’llâhü sırrahu’l azîz, Fütuhat-ı Mekkiyesi’nde: “Ehli Sünnet Mezhebinin İhtiyar seçme dileme görüşünde olduğunu” söylüyor. Ciddi bir şekilde düşünüp tefekkür edersek, itikadımız sarsılmaktan kurtulur. Burada müellif iki çeşit tevhitten bahseder.

1 — Havassın Tevhidi:

Bu avam için cebirdir. Kamil kişi­lerin hayat bahşeden tevhitleri Allah Teâlâ’nın zatı üzerine hiç bir kusur kondurmamaktır. O’na kusur isnat etmek şirktir, küfürdür. Bu ise Allah Teâlâ’nın yok olduğunu kabul etmektir. Hâlbuki yokluktan, var olan bir şey ve var olan bir sıfat nasıl meydana gelir?

İhtiyar etti Cebrî cebr ile

Budurur ehli aşkın imanı

Cebr-i âmmı ki, fiili tevhittir.

Beyti hassın ehassı erkânı.

Kâmilin per-ü bâlidir bu kader [1]

Nakısa kesr-i bâl-ü noksanı [2]

İhtiyar aslı o kudrete tâbi

Kudrete hod vücuttur bânî [3]

Mahv ve fena ehlinin bile ortadan yok olduğu bir zamanda, kulda irade ve ihtiyar nerde kalır, fena mertebesi nerde kalır?[4]

Ey Şeyhî, sen ki bu sözü söylüyorsun, öyle ise pişman ol. Maddi kisvenden vazgeç.”[5]

Vedûd ve Kahhar olan Allah Teâlâ cezbe zinciri ve gamzenin, prangası ile âşıkın kalbini tamamen yağma edip; kuvvet (beş duyu) ordusu aşk sultanının kuvvetli elinde mağlup olunca ken­dinden geçip bayılır.. O zaman bu kulun ihtiyar ve iradesi nerde kalır?[6]

2—Umumun Tevhidi:

Allah Teâlâ’ya cebir isnadı tehlikesinden şiddetle kaçınmaktır. Çünkü Allah Teâlâ’ya zulüm ve kötülük isnat etmek sûi edeptir.

Şeytan secde etmekle mükellef ve buna muktedir olarak yaratıldığı halde secde etmedi. Bunun kötülüğünü ve suçunu ise Allah Teâlâ’ya yükledi. Şeytanın bu hareketi reddedildiği gibi, yaptığı kötülükleri Allah Teâlâ’ya nispet edip: “Ne yapalım kader bu” diyenlerde reddedilir. Çünkü bu gibi düşünce ve itikatlar Allah Teâlâ’nın hüküm ve ada­letini yok ettiği için bir nevi inkârdır. Bu yol Allah Teâlâ’ya zülüm isnat ederek zalim mevkiine koymaktır, Allah korusun!

Hâlbuki: “Allah Teâlâ kullarına zerre kadar zulüm etmez.”[7] Kulunun zerre kadar zulüm ve küfre kaymasına asla razı değildir. Çünkü böyle olmasa, hayrı Allah Teâlâ yaratır, şerri yaratmaz dememiz lâzım gelirdi. Hâlbuki hayrı da şerri de Allah Teâlâ yaratır. Her ikisinin de yaratıcısı Allah Teâlâ’dır. Bunlara dâir pek çok âyet ve hadisler vardır. Böyle olmasa bütün bu âyet ve hadisleri inkâr lâzımdır, bu küfürdür.

Bu meselede Hz. Ali Kerremallâhü veche şöyle diyor: “Ka­deri, mutlak hüküm ve zorlama, kazayı da, zorunlu ve lâzım zannet­meyin. İşte bu, putperestlerin ve Allah Teâlâ düşmanlarının sözüdür.”

Bize farz olan: “Allan Teâlâ hayrı da, şeri de yaratır. Cimrilik ve zulmetmekten beridir.” diye iman etmektir. O, kapısına yönelen­leri kovmaz. Hidâyete ermek isteyenleri reddetmez. Ve: “Güzel amel yapanların mükâfatını zayi etmez.”[8]

Allah Teâlâ kuluna, hayır ve şer her ikisini de yapabilme ka­biliyeti vermiştir. Âyet ve hadislerden anlaşılıyor ki; kul bu ikiden hayır-şer hangisine muvafakat ederse, kulun azîm ve kabiliyetine uygun olarak Allah Teâlâ onu yaratır. Allah Teâlâ’ya zulüm ve cebir isnadı caiz değildir. Allah Teâlâ iyiyi-kötüden, hayrı-şerden ayırma kuv­veti (irâde-i cüziyye) ve hürriyeti vermiştir. Ehl-i Sünnetin inancı budur Allah Teâlâ muhakkak, amelimize uygun, azmimize muvafık olanı yaratır. Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: “Sizi de, yaptıklarınızı da Allah yaratmıştır.”[9]

Mesnevi:

“İman ve taat yolumda bir nefes alır da, bir kimse” eğer ziyan ederse ben kâfirim.” [10]

Allah Teâlâ buyuruyor ki:

“Her kim de, kendisine doğru yol apa­çık belli olduktan sonra, rasüle aykırı hareketlerde bulunur ve müminlerin yolundan başkasına uyar giderse, onu, döndüğü sa­pıklıkta bırakırız. Ahirette de kendisini Cehenneme koyarız ki, o, ne kötü bir dönüş yeridir.” [11]

Hulasa, nazil olan âyetler, varid olan hadisler ve alimlerin sözleri kesinlikle delâlet eder ki, fiilleri seçici olan Allah Teâlâ tarafın­dan kullarına irâde-i cüziyye verilmiştir. Onun için mükelleftirler ve hesaba çekilirler. Onun için azab veya mükâfat görürüz. Haşa, Allah Teâlâ, iyi kullarını doğru yolla sevk edip, kötü kullarına da güç­lerinin yetmediği şeyleri emrederek onları zorlayıp cefa etmez. Allah Teâlâ kullarına nasıl zulüm ve cebreder ki; önce kullarına kud­ret ve kabiliyet mayası vermiş,  ikinci olarak da; “Bir de insana (Hakk ve batıl) iki yol gösterdik.”[12] İki yol göstermiştir. Üçüncüsü de:

“Allah Teâlâ, cennet evine çağırır.” [13] Âyeti kerimesinde ol­duğu gibi, rahmet için Cennete davet etmiştir. Sonra doğruya da, sapığa da hidâyet takdir edilmiştir. Zira hidâyet, herkese yol göster­mektir. Bazı kul bu irşadı kabul etmez. Bazısı da eder.[14]

Bunlar hakkında:

“İman edip de imanlarını zulüm ve şirkle karıştırmayanlar var ya işte korktuklarından emin olmak onların hakkıdır. Hidâyete erenler de onlardır.”[15] buyrulduğunu açıklar. Bazıları da bu hidâyetten ve irşattan yüz çevirirler ki, bunlar için:

“Semûd kavmine gelince: Biz onlara doğru yolu gösterdik de onlar, körlüğü hidâyete tercih ettiler.” [16]

“Doğrusu biz ona, gerçek yolu gösterdik, ister şükreden mümin olsun, ister nankörlük eden (Kâfir) ”[17]

“Hakkı beyan etmek Rabb’ına aittir. Dileyen iman etsin, isteyen kâfir olsun.”[18]

Bu âyeti kerimelerde, iyilik veya kötülük yapmak irşattan sonra kulun irade ve ihtiyarına bırakılmıştır.

“O halde siz, ancak müslüman olarak can verin”[19] Bu âyeti Kerimede Allah Teâlâ, iman ile ölmeyi kulluğun işareti kabul ediyor. Bütün bunlardan şu gerçeği anlıyoruz ki:

“Ey kullarım! Saadetin ve sa­pıklığın başlangıcını, netice ve mayasını elinize verdim. İrâde ve ih­tiyarınız var. Eğri ve doğru yolları bütün vasıflarıyla size bildirdim. İster eğri, İster doğru olun. Ona göre hesaba çekilirsiniz.”

“Eğer Allah’ın dinine yardım ederseniz, O, size zafer verir.”[20] Âyetinde ise; harpte düşmana galip gelmek için Allah Teâlâ’nın kelimesi­ni dinini yükseltmek ve birde sevgi şart koşulmuştur.

Niyet halis olursa Allah Teâlâ, galibiyet vereceğini vaad etmektedir:

“Şu emrettiğim yol; benim dosdoğru yolumdur. Hep ona uyun. Baş­ka yollara ve dinlere uyup gitmeyin ki, sizi Onun yolundan saptırıp parçalamasınlar” [21]

“Bize itaat uğrunda mücâhade edenlere, (iç ve dış düşmanlarla savaşanlara) gelince, elbette biz onlara (bize ve dış düşmanlarla savaşanlara) gelince, elbette biz onlara bize götürecek yollarımızı gösteririz.” [22]

“Deki; Allah, dilediği kimseyi şaşırtır ve kendisine kalbi ile yöneleni hidâyete erdirir.” [23]

Bu âyeti kerimelerden Allah Teâlâ’nın hidâyet ve irade-i külliyesinin, bizim irâde-i cüziyyemizi kullanmaya ve O’na kalbimizle yö­nelmeye uygun olduğunu anlıyoruz. Allah Teâlâ, hidâyeti görmek için akıl, idrak ve basiret vermiştir. Hidâyete hizmet için beş duyumuzu ve aklımızı, sebeplerini yaratmıştır. Hidâyetin ne olduğunu anlamak için âyetler göndermiştir.

“Şunu da bilin ki, Allah Teâlâ dilemeyince siz hayır ve şerri dileyemezsiniz.” [24] Allah Teâlâ asıl dileme ve külli irâdesinden kullarına; ruh, akıl ve havass-ı selime[25] vasıtalarıyla cüz’i irâde ve dileme vermiştir. İnsana kendi nefsini kullanmak için kudrette vermiştir. İşte bu kudret ve cüz-i irâdeyi kendi rızası için kullanana sevap, yüz çevirip inat ve kibirlenen ise azap vaad etmektedir.[26]

Ebussuud Efendi bazı kitaplarında: “Eğer kullar cebir olunsalardı, (Bir iş onlara Allah tarafından zorla yaptırılsa idi) Allah Teâlâ’nın faili muhtar olmaması gerekirdi” diyor.


[1] Per-ü bâl: Kanadın büyük tüyleri

[2] kesr-i bâl: Kol

[3] Hod: Kendi

[4] Mahv: Örf, adet ve alışılan sıfatların kaldırılması.

Fena: Kötü ve yerilen sıfatların yok olmasıdır. Bu hale gelince kul Allah Teâlâ’nın makbulü olur- Süleyman Uludağ. KAYSERİ Y.İ.E. Tasavvuf Notları

[5] Farsça iki beytin manalarıdır.

[6] Rey ve tedbirin sebeplere yapışmanın semeresiz ve neticesiz kalabileceğine inanmanın da Kaza ve kadere inanma olduğuna Hz. Mevlana kaddese’llâhü sırrahu’l azîz şöylece işaret buyururlar:

“Firavunun, Allah Teâlâ’nın Takdirini bozmak için tedbir meyânında yüz binlerce çocuk öldürmüş-
tür. Bu suretle Musa aleyhisselâmın zuhuruna mani olmak istemiştir. Boynuna binlerce zulüm almış, binlerce kana girmiştir. Fakat bütün bu tedbirlere rağmen Musa aleyhisselâmın doğumuna ve büyümesine hem de kendi evinde rahatça büyümesine mani olamamıştır. Demek ki, dünyadakilerin hallerini döndüren Allah Teâlâ değilse niçin haller dileklere aykırı dönüyor.”
(Mesnevi, c. 2, b. 763-775)

[7] Nisa, 40

[8] Tevbe, 120

[9] Saffat, 96

[10] (Mesnevi, 1953), c.1, b. 1299

[11] Nisa, 115

[12] Beled, 10

[13] Yunus, 25

[14] Ebû Musa’l-Eşari  radiyallâhü anh şöyle demiştir: Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz buyurdu ki:

“Allah Teâlâ’nın benimle gönderdiği ilim ve hidâyetin misali, bir araziye düşen yağmur gibidir. (Bilindiği üzere), bazı araziler var, tabiatı güzeldir, suyu kabul eder, bol bitki ve ot yetiştirir. Bir kısım arazi var, mümbit değildir, ot bitirmez, ama suyu tutar. Onun tuttuğu su ile Allah Teâlâ insanları yararlandırır: Bu sudan kendileri içerler, hayvanlarını sularlar ve ziraat yaparlar. Diğer bir araziye daha isabet eder ki, bu ne su tutar ne ot bitirir.

Bu temsilin biri Allah Teâlâ’nın dininde ilim sâhibi kılınana delalet eder, böylesini Allah Teâlâ benimle göndermiş olduğu hidâyetten yararlandırır; yani hem öğrenir, hem öğretir. Temsilden biri de, buna iltifat etmeyen Allah Teâlâ’nın benimle gönderdiği hidâyeti hiç kabul etmeyen kimseye delalet eder” (Buhârî, İlm 20; Müslim, Fedâil 15 (2282).

[15] En’âm, 82

[16] Fussilet, 17

[17] İnsan, 3

[18] Kehf, 29

[19] Bakara, 132

[20] Muhammed, 7

[21] En’âm, 153

[22] Ankebut, 69

[23] Râd, 27

[24] İnsan, 30

[25] Havâss-ı selime: sağlam, kuvvetli, emin hisler ve duygular.

[26]Bu hususta İzmirli İsmail Hakkı Hazretleri şöyle diyor:

“İnsa­nın ister isteyerek, ister istemeyerek yaptığı işlerin hepsi Allah Teâlâ’nın yaratmasıyladır. Kader ve Kazayı ilâhi ile meydana ge­lir… Bizde hem kudret vardır, hem iyiyi-kötüden ayırma iradesi vardır.

1—Bizim kudretimiz müessirdir. Fakat yaratan değildir. Ya­ratan ancak Allah Teâlâ’dır. Kulun bütün fiillerini O yaratır. Kuldaki kud­ret yaratmaz, fakat müessirdir.

2—Bizde irâde de vardır. Kulda bulunan bir işi yapıp yapmama bakımından birini tercih etme hürriyet ve irâdesi, Allah Teâlâ ta­rafından bir hediyedir. Biz seçeriz Allah Teâlâ’da yaratır. Diğer bir tabir ile kulun irâdesi Allah’ın irâdesine vesile ve sebeptir.” (Dr. Milaslı İsmail Hakkı, 1343), s. 202-203

KAZA VE KADER RİSÂLESİ


Hamd, ancak kendisine ibadet etmemizi, yalnız kendisine boyun eğmemizi emreden Allah Teâlâ’ya olsun. Yerde ve gökte Ondan başka ilâh yoktur.

Salât ve selam, beşeriyetin efendisi, müminlerin izzet ve şere­finin dayanağı olan Hz. Muhammed Mustafa sallallâhü aleyhi ve selleme Onun âline ve “Lâ İlâhe İlla’llah” ilkesinde Onunla ittifak eden ashabına olsun.

Salât ve selâmdan sonra; devlet erkânından Hakka ve Allah Teâlâ’nın rızasına nail olan biri, bu Şeyhi Fakirden:

“Ne olurdu, kaza ve kader hususunda örnek bir eser yazsaydınız. Böylece de bizler helak eden fırka ve mezhepleri öğrenir ve Allah Teâlâ’nın rızasını kazanırdık.” diye rica ettiler. Hiç bir şeye ilmî sermayesi olmayan bu
fakir de:

“Belki ihtimal ki olmaz… Yapamam” demedim. Bütün kuvvet ve kudretini memleketi için sarf etmeğe azimli olan bu fakir” sahife-i hatırımda [1] bulunanların o gün bir müsveddesini yaptım. Bazısını Arapça, bir kısmını da Türkçe olarak yazdım. Ömründe bir defa Hakk’a secde eden okuyucularım, bu fakire bir fatiha bahşetsinler diye.

Nakd-i vücudu[2] Şeyhî aşka değişmek ister

Gaşşına[3] bakma tâki bir kerre ede bazâr


BU RİSALEYİ NİÇİN YAZDIM?

Bu Risâleyi yazmadaki bütün maksat ve gayemi şu iki hususta toplamak mümkündür:

1— Kudret, izzet ve ikram sahibi kişilere kaza ve kaderin hakikatini beyan,

2— İşledikleri günah ve kusurları, noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah Teâlâ’ya nispet edilen edepsiz isyankârları reddetmektir.

Bu mesele (kaza ve kaderden bahsetme işinin) zorluğu ve güçlüğü meydandadır. Çünkü Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem bu bahsi konuşmaktan bizleri menetmiştir.[4] Edepsiz günahkârların ve inanmayanların, Allah Teâlâ’ya zulüm isnat ettiğini reddetmek için bu konu da konuşan herhalde özürlüdür. (Yani benim konuda bir şeyler söylemem gerektiği için risaleyi telif ettim.)

NE YAPMAK LÂZIMDIR?

İlim, sahibi herkes bilir ki, bizim için yapılması lâzım iki iş vardır:

a-Kadere iman etmek,

b-Cebriyye mezhebinin söylediği zulüm ve tehlikeli sözlerden sakınmak.

Biz bu iki ana hususu da yerine getirmekle mükellefizdir.
Çirkin olan şeylerden ve Allah Teâlâ’nın gazabından korunmak için orta yolu tutmaya mecburuz.

Hatalı olan görüşler arasındaki doğruyu araştırarak, amel etmek için tebliğ edilen emirlerin bizzat kendisine ulaşmış oluruz. Bu hu­susta Allah Teâlâ’dan yardım ve rahmet, insanlığın efendisi Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemden şefaat umarız.

Allah Teâlâ bilir ancak “Ey Muhammed ümmeti orta bir ümmet yapmışızdır.”[5] âyetinden maksat, cezayı gideren ve kalplerdeki manevi pası açan bu manadır. Diğer taraf­tan: “Zararlı iki işten hafif ve kolay olanını seçmek” [6]

“İlim sahip­leri için gizli bir şey değildir.” [7]


[1] O zaman ki hazır bilgilerimle

[2] Vücud akçesi,  bedenini, kudretini

[3] Gaşş: Örtmek, setretmek, Bayılmasına bakma

[4] Ebu Hüreyre radiyallâhü anh şöyle rivayet ediyor:

“Kader mevzuun­da birbirimizle münakaşa etmekte iken Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem çıkageldi. O kadar kızdı ki, yüzü kırmızılaştı. Hatta yanaklarına sanki nar sıkılmıştı. Sonra şöyle buyurdu:

“Size bu mu (kader mevzuunda çe­kişmemi) emredildi? Veya bari size bununla mı gönderildim? Sizden önceki milletler, bu meşelerle çekiştikleri için helak oldular. Bu mev­zuda münazaa etmemenizi ciddi şekilde sizden istiyorum.” (Sünen-i Tirmizi, Kitabü’ül-Kader bab: 1, 2216)

[5] Bakar, 143

[6] Mecelle, 27. Madde

[7] Yani kaza ve kader hakkında konuşmaktan Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem bizi menetmiştir. Diğer tarafta ise Allah Teâlâ’ya zulüm isnadı vardır. Bu iki meseleden birinciyi tercih ederek, âsileri susturmak lâzımdır. Bu iki zarardan ikinciyi seçmek umumi bir kaidedir. (Zararı eşedd za­rarı ehaf ile izâle olunur)

ABDÜLMECÎD-İ SİVÂSÎ EFENDİ


Kaddese’llâhü sırrahu’l azîz

Halvetiyye yolunun Şemsiyye kolu kurucusu Şemseddîn Sivâsî (Kara Şems) kaddese’llâhü sırrah’ül azîz Hazretlerinin kardeşi Şeyh Muharrem Efendinin oğludur.

İsmi Abdülmecîd, künyesi Ebü’l-Hayr, lakabı Mecdüddîn’dir.

Şiirlerinde Şeyhî mahlasını kullanmıştır. Sivâsî nisbesiyle meşhur olmuştur. 1563 (H.971) senesinde Tokat’ın Zile ilçesinde doğdu. 1639 (H.1049) senesinde İstanbul’da Hakk’a yürüdü.

Kabri saadeti, Eyüb Nişancası’ndaki evinin bahçesindedir.

İsmi Abdülmecîd Şirvânî hazretlerinin ismine hürmeten konulmuş olan Abdülmecîd-i Sivâsî Efendi, küçük yaşından itibaren babasından ilim öğrendi. Yedi yaşına geldiği zaman Kur’ân-ı Kerîm’i ezberledi. Amcası Şemseddîn Efendiden (Kara Şems) zâhirî ve bâtınî ilimleri tahsil etti. Arabî ilimler, fıkıh, tefsir ve hadis ilimlerinde yüksek derece sahibi oldu. Keşşâf Tefsîri’ni okutması hususunda amcasından icâzet aldı. Uzun müddet amcası Şemseddîn Sivâsî’nin sohbetinde kalıp feyz aldı. Tasavvufî hakikatlere kavuşup yüksek manevi derecelere ulaştı. Otuz yaşına geldiğinde amcası Şemseddîn Efendi ona;

“Doğru yolu göstermek sana geç vaki olur, ama gâyet güzel olur. Sen diğer akranlarını geçip hepsinden yüksek olursun.” buyurarak, Merzifon ve çevresi ahalisine Allah Teâlâ’nın dinini ve Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin güzel ahlâkını anlatmakla vazifelendirdi. Sonra Şemseddîn Sivâsî hazretleriyle beraber Eğri seferine gidip, orada vefat eden Pîrîzâde Velî Efendinin yerine, Zile’deki Halvetî Dergâhında vazifelendirildi. Burada insanlara doğru yolu ve güzel ahlâkı anlatmakla ve talebe yetiştirmekle meşgul oldu. 1604 senesinde Sivas’taki Şemsiyye Dergâhı şeyhi ve Kara Şems’in damadı Receb Efendi vefat edince, onun yerine vazifesini yürüttü. İlim ve irfandaki şöhretini duyan Sultan Üçüncü Mehmed Han tarafından İstanbul’a davet edildi. Üçüncü Mehmed Han, Abdülmecîd Efendiyi İstanbul’a davet ederken, kendi el yazılarıyla şu mektubu yazmışlardı:

“Fazîlet ve kerâmet sahibi Sivaslı Abdülmecîd Efendi!

Merhûm amcan Şemseddîn Efendinin, Eğri seferinde maddî ve manevi çok yardımlarını gördüm. Döndükten sonra İstanbul’da kalmasını istemiştim. Fakat o arzu etmeyince, ihtiyarlığı sebebiyle memleketine gitmesine izin verdim. Şimdi sizin söz, fiil ve diğer özelliklerinizle ona tam olarak benzediğinizi duydum. İstanbul’u teşrifinizi cân-ü gönülden istiyorum. Hatt-ı şerîfim size ulaştığı zaman ihmal etmeyesiniz.”

Bu mektup üzerine Abdülmecîd-i Sivâsî Efendi İstanbul’a geldi. İstanbul’daki ilk vaazını Ayasofya Câmiinde verdi. Bir müddet Ayasofya civarında oturdu. Sonra kendisine talebe olan Reis-ül-Küttâb La’lî Efendinin hediye ettiği, Eyüb Nişancası’ndaki bahçe içindeki eve yerleşti. Dâr-üs-seâde ağalarından Mehmed Ağa tarafından, Çarşamba’da yaptırılan Mehmed Ağa Dergâhında, insanlara doğru yolu anlatmakla vazifelendirildi. Şeyhülislâm Sun’ullah Efendi tarafından câmi hâline getirilen Atpazarı’ndaki Hüsam Bey Mescidinde de Cumâ vâizi olarak vazife yapıp, insanlara hak ve hakikati anlatmaya devam etti. Vaazından evvel güzel sesle Fatiha Suresini okuyup dinleyenlerin içini açardı. İstanbul halkının vaaz ve nasihatlerine gösterdiği yüksek alâka üzerine, Şehzâde Câmiine vâiz olarak nakledildi. Bir müddet orada insanlara yüce dinimizin emir ve yasaklarını, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin güzel ahlâkını anlattıktan sonra, Yavuz Sultan Selim Câmiine Cuma vâizi olarak görevlendirildi. Sultan Selîm civârında bir mescid ve Sivâsî Dergâhını inşâ ettirip, hizmete devam etti. Sultan Ahmed Câmii yapılırken, temel atma merasiminde bulunup, dua etti ve temele ilk taşı koydu. Sultan Ahmed Câmiinin yapımı tamamlanıp ibadete açılınca, ilk vaazı Abdülmecîd-i Sivâsî Efendi verdi. Hakk’a kadar bu câminin vâizliğini yürüttü.

Üçüncü Mehmed, Birinci Ahmed, Birinci Mustafa, Genç Osman ve Dördüncü Murâd Han devirlerinde yaşadı. İnsanlara hep Hakkı tavsiye edip, kötülüklerden sakındırdı. İlmi, irfanı ve olgunluğuyla sultanlar ve diğer devlet erkânı yanında büyük bir nüfuz sahibi oldu. Padişah ve diğer devlet erkânı, önemli hususlarda sık sık görüşlerine başvururlardı. Karayazıcı ve Uzunbölükbaşı isyanlarının bastırılmasında önemli rolü olmuş, Devlet-i Osmaniye’ye faydalı tavsiyelerde bulunmuştu. Sultan Dördüncü Murâd Hâna Bağdât’ın İranlılardan geri alınacağını müjdelemiş, padişah sefere çıkarken de Hazret-i Ömer radiyallâhu anhın kılıcını beline kuşatmıştı. Şeyhî Abdülmecîd-i Sivâsî Efendi hazretlerinin birçok kerametleri ve halleri görülmüştür.

Şeyh Lütfi Efendi Hediyyetü’l-İhvân adlı eserinde bildiriyor ki: Lemezât kitâbı sâhibi Şeyh Hulvî Mahmûd Efendi şöyle nakletti:

“Kocamustafapaşa Dergâhında irşatla vazifeli olan hocam Necmeddîn Hasan Efendi ikinci defa hacca gittiklerinde veda edecekleri zaman bana;

“Hulvî Çelebi! Olgun ve olgunlaştırabilen kardeşlerimizden kime kalbin meylederse ondan tasavvuf yolculuğunu tamamla!” deyince, kalbimde Sivâsî Abdülmecîd Efendiye karşı bir meyl ve muhabbet peyda oldu. Bilâhare Şeyhî Abdülmecîd Sivâsî’nin huzuruna varıp hâlimi arz ettim. Bana Halvetiyye yolunun usulüne göre zikir telkin etti ve hocana teveccüh et buyurdu. Onun bildirdiği şekilde zikirle meşgul oldum. 1610 senesi Rebîulevvel ayının on beşinci günü tekrar huzuruna vardığımda zikir telkininde bulunduktan sonra bana; “Bundan sonra bize teveccüh et!” dedi. Ben, kendi kendime, her defasında hocana teveccüh et diyordu bunda ise “Bize teveccüh et.” dedi. Bunun bir hikmeti vardır, diye düşündüm. Aradan bir müddet geçince, hocam Necmeddîn Hasan Efendiyle hacca gidenler döndü. Fakat hocamı onlar arasında göremedim. Sorduğumda, Necmeddîn Hasan Efendinin, Abdülmecîd Sivâsî hazretlerinin; “Bize teveccüh edin.” buyurduğu zaman Yemen’de Hakk’a yürüdüğünü öğrendim. Abdülmecîd Sivâsî hazretlerinin huzuruna girip; “Sultanım bu ne büyük kerâmettir.” dediğimde; buyurdu. Zâhirî ve bâtınî ilimlerde

“Hulvî Efendi! Görünen kerâmete îtibâr edilmez. Asıl kerâmet mânevî kerâmet olup İslâmiyet’in emir ve yasaklarına uymaktır.” yüksek derece sahibi olan Şeyhî Abdülmecîd Sivâsî, güzel ahlâk ile ahlâklanmıştı. Padişah Birinci Ahmed Hâna sunduğu manzum şikâyetnâmede memleketin ve milletin içinde bulunduğu hâli anlatmış, muvaffakiyet için kendisine adalet ve meşveret tavsiye etmişti.

Manzum Şikâyetnamesi şöyledir.

Dinle ey padişehim nafi’ olan sözlerimi

Habl-i Kur ‘ân ile sabitkadem ol bi ‘l-ikrâm

Bed düâ-yı fukaradan seni az var sakunur

Habl-i Kur ‘ân ile sabitkadem ol bi ‘l-ikrâm

Şahsa mansıb mı gerek, mansıba âdem mi gerek

Din ü devlete layık nedir ey fahr-i kiram.

Cevr u zulmün sebebi Rûm u Arap içre bu kim

Câhili zâlimi vali kılarak tutdu zalâm

Biri bu cahile hiç maslahat ısmarlama kim

Geçe ashâb-ı maârif önüne ola imâm

Ulemâ zeyyine girdi cühela at saldı

Bu dürr-i saha-yi dîni bozan ey fahr-i izâm

Küfr ile mülk durub zulmile durmasa gerek

Sakın ey şah-ı cihâniyân ü cihândâr müdâm

Tişe-i hikmet ile mezra ‘a-i ma’delet

Meşveret tohumunu saç sula dimağ ile müdâm [1]

İslâm dininin hep ilerlemeyi emrettiğini anlatmış, gelişmelere karşı çıkan din adamı kılığına girmiş din düşmanlarıyla tarikatçı geçinen cahil ve sapık kimselerle ve bidat ehliyle mücadele etmişti. İstanbul’da vaaz, irşat ve ilim öğretmekle meşgul iken 1639 (H.1049) senesinde Hakk’a yürüdü. Eyüp Nişancası’ndaki evinin bahçesine defnedildi. Hakk’a yürümesinden iki yıl sonra gördüğü bir rüya üzerine, Mahpeyker Kösem Sultan, kabrinin üzerine bir türbe yaptırdı. Bu türbe bugün müminler tarafından ziyaret edilmekte, vesile edilerek yapılan dualar kabul olunmaktadır.

Nakledilir ki:

Mehmed Ağa Camii İmamı Kefeli Ali Efendi şöyle anlatır: “Bir gece gördüm, şeyh bana kötü ve çirkin bir iş etti. Ertesi gün şaşarak meclisine vardım. İmam Efendi, üzülme, senin başına gelen bana Hz. Ali kerremallâhü vechede de vâki oldu, dedi”

***

[Nâimâ, Sivâsî Efendi'nin IV. Murat'ın yanında büyük iltifatlara nail olduğunu, defalarca konuşma ve sohbetlerinde bulunduğunu, pek çok işlerde padişahın huzuruna gizlice vardığından bahsetmektedir ki, bu durum Sivâsî Efendi'nin o dönemdeki padişah yanındaki nüfuzunu göstermesi bakımından önemlidir. Nazmî Efendi de Sivâsî Efendi ile IV. Murat'ın münasebetlerine dair şunları naklediyor;

"Bağdat Fatihi Sultan Murat oldukça sert tabî'atlı ve cebbar biri idi. Sebepsiz yere Sakarya şeyhini, Rûmeliye şeyhi'ni, mevâlî ve kuzâttan pek çok kimseyi örf ve izafeti ile selb edip, hususen Şeyhülislâm Ahî-zâde Hüseyin Efendi'yi şehid etmişti. Sivâsî Efendi'yi de kendi ifadelerine göre onbeş kere öldürme niyetiyle yanına davet etmiş, ancak her seferinde Allah Teâlâ'nın emriyle bir gadab-ı İlâhî mani olmuş, neticede bu niyetinden vazgeçmiştir. Bu niyetten vazgeçmesine sebep olan hadîse şudur;

Sultân Murat Sivâsî Efendi'yi Beşiktaş'taki bahçesine davet edip Bostancıbaşıya da;

"Cellâdı çağır, Sivâsî Efendi'yi katledeceğim." der. Bunun üzerine Bostancıbaşı da haberci gönderip Sivâsî Efendi'ye Padişahın davetini bildirir. Sivâsî Efendi emre uyup, Sultân Murad'ın oturduğu köşkün önüne gelip;

"Benim Padişahım, duacınız Sivâsî'den ne zarar gördünüz ki, katletmek istersiniz? Allah Teâlâ vücudunu korusun şimdi bir şimşek çakıp bu sarayın bir tarafını yakıp yıkacak olsa, o zaman bir uyanma gelmez mi?" dediğinde, gökte bulut ve şimşek eseri yok iken büyük bir gürültü kopup, şimşek çakar. Padişah Sivâsî Efendi'nin eline yapışıp,

"A Sivâsî! Sen ne kuvvetli bir er imişsin ki, bununla onbeş keredir seni katletmeğe niyet ederim de her birinde başıma türlü belâlar gelip, mani olur. Şimdi de eğer," Allah vücudunu korusun" demeseydin, bu yıldırım beni de yakardı." deyip ondan af dilemiştir. Nazmî Efendi bu durum karşısında;"şehid olan meşâyih bu kudret ve tasarrufa kadir olamamışlardır." demek suretiyle onun büyüklüğünü dile getirmiştir.][2]

NASİHATLERİ

[Abdülmecîd-i Sivâsî Efendi “Letâifül-Ezhâr” [3] adlı eserinde sadece muhiblerine değil, bütün inananlara muhtasar olarak zikrettiği nasihatlerinde ise şunları söylemektedir:

Kulun yaptığı amellerin en hayırlısı, i’lâ-yi şer’-i Muhammedi’de dikkat-i fikr ve iz’ân-ı mütâla’â etmek ve ehl-i gayret olan mütedeyyin kullarla meşveret etmektir.

Kulun iyi hâli: kalbin maruz kaldığı beşerî havâtırlar, nefsânî vesveseler ve dünyevî isteklerin sakin olduğu zamandadır.

Kulun en güzel ibâdeti ise: Allah Teâlâ’nın her hâlini görüp, bildiğini düşünerek kendini her an O’nun huzurunda bilip ona göre edebe riâyet etmesidir.

Her kimden hak söz işitse söyleyeni bırakıp, söze ve söyletene bakıp, Hak için hak sözü kabul edip huzursuz olmamaktır. Zira ulemânın büyükleri derler ki;

“Hak söyleyiciler, Hakk dellâllarıdır.” Şu hâlde dellâlın şekline ve sözüne bakmayıp, hak metama bakıp onu almaya gayret etmek, insaf ve basiret ehlinin alâmetidir.

Tüm ayıpların başı kibirdir. Kibrin başı ise Hakk’ın emrine muhalefet ve tekebbür ve kavl-i Hakk’a ucb satmaktır.

Cümle a’mâl-i sâlihânın başı, sabır mahallinde sabır ve şer’a muvafık şiddet ve gazap mahallinde gazap, sevdiğini Hakk için sevip, sevmediğini Hakk için sevmemektir.

Her hâlde fikir ve teemmül etmeden birisi işlemek mûcib-i şer ve ba’is-i nedamettir.

Halka bakıp kendi ayıbın aramamak sebeb-i şehvet ve tama’ ve hubb-ı câh[4] ve ba’is-i [5] humk [6] ve hubb-ı dünyâ ve temeddühdür.[7]

Ölümü unutup daima merâtib-i dünyeviye talebinde ve hasmından intikam almak maslahatında olmak, sebeb-i feth-i ebvâb-ı belâ[8] ve zahmet ve ba’is-i hırs ve haseddir.

Hak söylemeyi ar edip yahut başkasının hâtırı için sükût ve sükûn gadab-ı Hakk’a sebeptir.

Hak için intikam almak hükkâma[9] farzdır.

Ebvâb-ı rahat riyâzet-i vusta ile rüşveti kahr ve faydalı ilimle meşgul olmak, doğru sözlü sâlih arkadaşla mukarenet, kötü arkadaştan uzlet, mahâlsiz sözden sükût, mâlâyâni söz ve fiilden feragat emr maişette kanâat, dünyanın fani olduğunu daima fikredip hilesinden korkmak, gaflet perdesini bürünüb ölümü unutan gafiller sohbetinden kaçmak, ehl-i Hakk olanlara tevazu’, mütekebbir ve zâlim olanlara Hakk için tekebbür, güzel huylu ve tatlı dilli olmak, halkın cefasına sabr, elem ve şiddet deminde rızâ ve tahammül, bi’t-tab’ şecâ’at ve gördüğü aybı örtmek mü’minin yerine getirmesi gereken şi’ârı olmalıdır.[10]

Kendilerine kabz hâli vaki olan mürîdlerine Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin ruhu için onbir kere salavât, ricâlu’l-feth için yirmidört kere, ricâlu’l-kavm için de sekiz kere İnşirah sûresini okuduktan sonra, kırkbir kere de Hadid sûresi 53. âyetini okuyup, Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin, kutb-ı âlemin, Hızır aleyhisselâmın ruhuna hediyye edip,

“Ey (kapalı kapıları) açıcı, ey nurun nuru, ey kalpleri açan (Allah) kalbimi aç ve beni, gizli ve açık her hâlu kârda kalp sıkıntısından,  tasadan kederden koru” demelerini ve bu duayı birkaç kere tekrar ederlerse münbasit [11] olacaklarını söylerdi. Kalbinden mâsivâyı tamamıyla çıkarıp, saffet-i kalbin hâsıl olmasını isteyen sâliklere

“Allah Teâlâ’m benim gözümde Dünya(ya ait şeyler)’i küçült ve kalbimde senin celâlini büyült ve beni sevdiğin ve razı olduğun şeyleri yapmaya muvaffak et ve kalbimi senin dininde sabit eyle.” duasını son oturuşta salâvat duasından sonra okumaya devam etmelerini tavsiye ederdi.

Abdülmecîd-i Sivâsî Efendi Fatiha Tefsiri‘nde[12] ise şu nasihatlerde bulunmaktadır:

“her kim ki, gizli şirkten ve imansız olmaktan kurtulmak isterse son tahiyyattan sonra yahut âyet-el’kürsiden önce:

اَلاَ اِنَّ اَوْلِيَاءَ اللّهِ لاَخَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلاَهُمْ يَحْزَنُونَ

“İyi bilin ki, Allah’ın dostlarına korku yoktur, onlar üzülmeyeceklerdir. [13]

Her kim de sabah akşam yüz kere

لاَ إِلِهَ إِلاَّ اللَّهُ وَحْدَهُ لاَ شَرِيكَ لَهُ  لَهُ الْـمُــلْـكُ وَلَهُ الْحَمْدُ

“Allah Teâlâ’Dan başka ilâh yoktur. O tekdir. Şerîki yoktur. Mülk O’nundur. Hamd ona mahsustur. “

derse o gün ve gece şeytândan emin olur.

Yine her kimin kalbine küfür ve ilhadla alakalı büyük vesveseler gelirse, bilsin ki, o kişi Allah Teâlâ’ya yakın olmuştur. Ve yine bilsin ki, o vesvese sâlikin değil şeytanındır. Kendisinin olsa kendi kendine vesvese verip gam çekmezdi. Bunun ilacı genzinden bir nesneyi çıkarır gibi tükürüp, sonra üç kere;

لاَ إِلِهَ إِلاَّ اللَّهُ مُحَّمدٌ سَيْفُ اللَّهِ  [14]

demektir. Eğer gitmezse bilmelidir ki, Allah Teâlâ’nın rızasına muhalif büyük bir suçu vardır. Onu aklına getirip tevbe ve istiğfar etmeli sonra üç kere

هُوَ اْلاَوَّلُ وَاْلاَخِرُ وَالظَّاهِرُ وَالْبَاطِنُ وَهُوَ بِكُلِّ شَىْءٍ عَلِيمٌ بِسْمِ اللَّهِ حَسْبِىَ اللّٰهُ تَوَكَّلْتُ عَلَى اللّٰهِ فَوَّضْتُ اَمْرِى اِلىٰ اللّٰهِ
لاَ حَـوْلَ وَ لاَ قـوّ ةَ إلاَّ باللّٰـهِ اْلعَـلِىِّ اْلعَــظِيمِ

demelidir.[15]

Yine buyururlardı ki: “Allah’ım beni zenginlere, idarecilere, yabancılara ve doktorlara muhtaç etme. Ve beni sadece senin izzetine iltica ettir.” duâsıyla meşgul olan sâlik, devlet-i üns-i billâh’a[16] nail olur.

Akşam ile yatsı arası besmeleyle birlikte yüz kere fatihayı okuyup âmîn dedikten sonra,         ” يَا آلِفُ ” ( Yâ Âlif ) diye zikretmenin tarikatın âdabından olduğunu söyleyen Abdülmecîd-i Sivâsî Efendi, bunları okuduktan sonra sevabını Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin ve silsilelerinde geçen büyük zâtların ruhlarına bağışlayan kimsenin yirmidört saatinde vaki olacak tenezzüllerinin [17] mahvolup, terakkiye dönüşeceğini ve ma’nevi ve sûrî zenginliğe ulaşacağını belirtirdi.

“Sabah namazının sünneti ile farzı arasında yüz kere

“Yüce Allah’ı hamd ile tesbih eder ve kendisine hamd ile Allah’dan bağışlanmamı dilerim”

سُبْحَانَ اللّٰهِ وَ بِحَمْدِه سُبْحَانَ اللّٰهِ الْعَظِيمِ وَ بِحَمْدِه اَسْتَغْفِرُ اللَّهِ

Duasını okumaya devam eden kimse zahiri ve batini isteklerine ulaşır, hususen borçlu olanlar borçlarından kurtulurlar.” diye nasihatte bulunurdu.

Kul gündüz ve gece yaptığı ibâdet ve tâ’atten hâsıl olan varlığı ve kibri yok etmek için teheccüdden sonra secdeye varıp, kırkbir kere:

لَا إِلٰهَ اِلَّا أَنْتَ سُبْحَانَكَ إِنِّ كُنْتُ مِنَ الظّالِمِينَ

“Senden başka ilâh yoktur, seni tesbih ederim. Ben hakikaten zalimlerden idim.” [18]

deyip, sonra duâ ederek kuvvet ve tevfik Allah Teâlâ’nın acz ve iftikâr kendimin diye mülâhaza etmelidir.

Havâtırı ve vesveseyi yok etmenin ilâcı, izin verilen zikirle meşgul olup, mürşidin hayalini hâtıra getirmektir. Eğer yok olmazsa dimağından bir şeyi çıkarır gibi üç kerre kuvvetlice nefesini yukarı çekip, Tevhîd’le meşgul olmalıdır. Yine yok olmazsa bunun günahından kaynaklandığını bile ve inkisar edip nedametle üç kere hâlis niyetle:

“Allah Teâlâ’nın kötü kabul ettiği söz, fiil, düşünce, işitme ve görmenin hepsinden Allah’a sığınırım. Güç ve kuvvet ancak Allah’ındır.” demelidir.

Yine buyurdular ki, sekiz rekât duhâ namazı kılıp, her ilk rekâtta sûre-i Ve‘ş-Şems, her ikinci rekâtlarda sûre-i Duhâ okunması feth-i tarîk, feth-i dünya, feth-i âhirete [19] sebeptir. Fakat sâlik tüm hareketini, duruşunu, tâatını ve ibâdetlerini Allah Teâlâ rızâsı için yapması gerekir. Zira dualar ve esmalar bu surede mutlaka hassasını verir. Halk ve Allah Teâlâ nezdinde muhterem olmak isteyen, gıybet etmesin. Kişinin yüzüne gülüp, gönlünü yıkmasın. Halka insaf ile Hakk’a riyasız ihlâs ile nefse kahr ile kendinden büyüğe hizmet, küçüğe şefkat, düşmana hilm, afv ve güler yüz, dostuna nasihat, fakire ihsan, cahiller meclisinde sükût, ulemâ yanında edebe riâyet etmek akıl için yeterli nasihattir.][20]


KÂMİL MÜRŞİDE TABİ OLMANIN GEREĞİ YE SAHTE MÜRŞİDE ALDANMAMANIN ZARURETİ

Abdülmecîd-i Sivâsî Efendi’ye göre henüz beşeriyet evinden dahi dışarı çıkmamışken “ruhani mi’raca Hakk’a ulaştım ve geri geldim” diyen yalancıdan kılavuz edinenlerin sonu, helak olmak veya şeytâna gıda olmaktır. Çünkü ehl-i sünnet ulemâsının yolundan ayrılanın hali zındıklık vadisinde helak olmaktır. Eğer bu itikadle ölürse cehennemde ebedi olarak kalacağı mukadderdir. Onun için mürşidler demişlerdir ki, “şerî’atin usulünü yitiren Hakk’a ulaşmaya güç yetiremez.” Şu halde cahil olduğu halde hakikati bildiğini iddia edenlerden şeytandan daha fazla korkup kaçmak lâzımdır. Zira cin şeytânları görülmez bunlar insan şeytanlarıdır, görülür. Onun için “Böylece biz, her nebiye insan ve cin şeytânlarını düşman kıldık…”[21] âyetinde tehlikelerine dikkat çekilerek, insanlar cinlerden önce zikredilmiştir. Abdülmecîd-i Sivâsî’ye göre ümmi olan sâlike öncelikle gerekli olan kelâm okumak, ikinci olarak namazın şartları, üçüncü olarak da oruç, zekât, talâk ve kerahetlerle alâkalı kitâpları okuyup öğrenmektir. Zira marifet ve hakikat binası şerî’at temeli üzerine yapılır. Temelsiz bina ise yıkılmaya mahkûmdur. Salik bu söylenilenleri yerine getirdikten sonra haram ve helâli öğrenip Allah Teâlâ’dan korkması gerekir. Takvayı öğrendikten sonra da vusule ermek için “…O’na yaklaşmaya vesile arayın…” [22] âyetinde işaret edildiği üzere şerî’at ilmini bilen bir mürşide tabi olması gerekir. Çünkü kişi ancak kâmil bir mürşide tabi olmakla tarîkat ve ma’rifet yolunda fenadan sonra melekûtun hakikatine ulaşır. Abdülmecîd-i Sivâsî Efendi, şeyhinden, “sûfi çoğaltmaya gayret eden şeyhler arif değil sefihdir.” sözünü işittiğini, bunun sebebini sorduğunda da onun:

“Kendi nefsi kendine düşman olarak yeterken düşman çoğaltmak akıl işi değildir.” dediğini naklettikten sonra, kâmillerin, cezbesi sahih olmayan kimse ile tasavvuf ve tarikatın şartlarını, sonradan kabul etmeyecekleri, tarîkat tavasına koyduğunda yandım diye kaçacakları, dolayısıyla tevhîd yolundaki çabalarının zayi olacağı endişesiyle bey’at almaktan korktuklarını belirtir. Abdülmecîd-i Sivâsî Efendi onların bu tavrını “şeyhler kuru yere ve havaya kılıç sallamazlar.” diyerek açıklamaktadır.  Ona göre vâsıl olmadan şeyh olanın davası el vermektir. Yani hakîkî şeyh olmayanın alâmeti, mürid ve muhib çoğaltmak için el vermek, hile, riyâ ve gösterişte bulunmak, kendini sâhib-i vücûd ve hâl göstermektir. Oysa marifetten nasibi olan onu gizler, olmayan ise açığa çıkarır.

Şehâ tevhidin esrarın diyen bilmez bilen demez

Ma’ârifsırr-ı güftârın diyen bilmez, bilen demez.

Bir başka şiirinde ise bu hususa işaretle Sivâsî Efendi şöyle der

Çü bilmek bilmemektir anı bildim

Nedânem (ben bilmem) ilmi ile kat kat oldum.

Sivâsî Efendiye göre böyle kimselerin bir diğer zararı da, tabi olanlarına taassup yolunu göstermektir. Nitekim ona bu hususta uyanlar sair meşâyih ve müridleri beğenmez, nefislerine uyarak ulema ve ehlullâhı sevmezler. Oysa ulemaya muhabbet Kur’ân-ı Kerim’e muhabbettir, düşmanlık ta yine Kur’ân-ı Kerim’e düşmanlıktır. Bunlar köşesinde oturmuş ve uzlet ehline de ta’n eder, mürid çoğaltmak için kadınlara ve çocuklara el verirler. Burada sâlike gereken nakd-i kalbi seçmek, övene basirdir, zemmedene kördür deyip, halkın hürmetini ve saygısını Hakk’dan bilip, nefsinden bilmemektir. Çünkü halkın azîz görmesi ile kimse azîz olmaz. “Kim izzet ve şeref istiyor idiyse, bilsin ki, izzet ve şerefin hepsi Allah Teâlâ‘nındır…” Bu makamda sâlike düşen diğer bir husus da riyaset ve şöhreti terk etmektir. Yani sâlik, tâlib olmalı matlup olmamalı, av olmalı avcı olmamalı, fakir olmalı zengin olmamalı, kul olmalı sultân olmamalıdır. Bunlar ebedi saadet sermayesidir ve vusule sebeptir. Aksi ise talihsizliktir.][23]

ESERLERİ

“Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî hazretleri, mânevî hâl âleminde, gelip Abdülmecîd Sivâsî’ye; “Benim Mesnevî kitabıma şerh yazmanızı istiyorum.” buyurdu. Abdülmecîd-i Sivâsî Efendi de özür beyan edip;

“Hâşâ benim haddim değildir. Sizin inci gibi sözlerinizi şerh etmek bir yana anlamaktan acizim. Birçok şerhler yazılmıştır. Bizim şerhimize ne gerek var.” deyince, Mevlana Hazretleri;

“Onlar da güzel, fakat söz başka hâl başkadır. Benim Mesnevî’mi şerh etmek sizin gibi hâl sahibi, kelâm ilminde ve tasavvuf marifetlerinde yüksek birisine gerekir.” buyurdu. Abdülmecîd Sivâsî hâl âleminden beşeriyet âlemine dönünce, emri birkaç gün ihmal etmişti. Bir gün yine hâl âleminde iken Mevlânâ Hazretleri zuhur edip;

“Size Mesnevî’me şerh yazın demedim mi?” buyurdu. Abdülmecîd-i Sivâsî Efendi Hazretleri özür beyan etmek istediğinde;

“Biz şimdi sizi topuz ile ikaz ederiz.” buyurdu. Ertesi sabah padişah tarafından iki asker gelip, Şerh yazılmasına dair fermanı ve yüz altın sikke getirdiler. Abdülmecîd-i Sivâsî Efendi fermanda;

“Benim fazîletli pederim, bu saat Mevlânâ hazretlerinin Mesnevî’sine şerh yazılmasını emr ediyorum. Biz de emrolunduk.” diye yazılı olduğunu gördü. Hemen emre uyup şerh yazmağa başladı. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Hazretlerinin istediği özellikte, nefis bir şerh yazdı. Şeyhî” mahlasıyla pek güzel şiirler yazan Abdülmecîd-i Sivâsî Efendinin birçok kıymetli eseri vardır. Bu eserlerin bazıları şunlardır: 

1) Fâtiha Tefsîri,

2) Mesnevî Şerhi: Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî hazretlerinin Mesnevî‘sine yazdığı çok kıymetli şerhidir.

3) Lezâiz-ül-Âsâr ve Letâif-ül-Ezhâr,

4) Mıskâl-ül-Kulûb,

5) Şerhun alâ Kasîde-i Mîmiyye li-Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî,

6) Fezâilü Salât-in-Nebî,

7) Dürer-ül-Akâid,

8) Dîvân-ı İlâhiyyât,

9) Şerhu Cezîret-il-Mesnevî,

10) Umdet-ül-Müsteiddîn fis-Sarf,

11)Mekâsid-i Ayniyye ve Mesâid-i Ervâh-ı Tayyibe ve Ayniyye: Bu eser Şeyh Yâr Ali bin Siyâvuş Divriği’nin Kitâb-ül-Mekâsid-ün-Nâciye fil-Mebde-i vel-Meâşî vel-Me’âd adlı eserinin şerhidir.

12) Kahr-üs-Sûs fî İlcâm-in-Nüfûs,

13)Meyâdîn-ül-Fürsân fî Kavâid-i Fârisiyye.

14) İrâde-i Cüz’iyye,

15) Hadîs-i Erba’în.


[1]Sana mansıp mı gerek, mansıba âdem mi gerek? Din-ü Devlete lâyık nedir, ey fahri kiram?”

“Devlet kapısında adam kayrılıyor. Düşün bir kere Padişahım! Bir makama ehil olan adam mı lâzım, yoksa adama makam mı lâzım?”

“Yurdumuzun birçok yerlerinde halk zulüm ve eziyet altındadır. Bu karanlığın sebebi cahillerin ve zalimlerin vali olmasıdır.”

“Sana birinci nasihatim, cahile iş verme, Ehliyetli kişiler durur­ken onlar öne geçirilir mi?”

“Devletleri ve milletleri ayakta tutan adalet, yıkan da zulümdür.”

“Eline bilgi çapasını al ve adalet tarlasını çapala. Sonra da o tarlaya meşveret tohumuna ek. Bunun bir an evvel yeşermesi için durmadan gözyaşların ile sula…”

[2] (GÜNDOĞDU, 1997), s. 76-77

[3] Sivâsî, Letâifu’l-Ezhâr ve Lezâizü’l Esmâr, Süleymâniye Ktp., Mihrişah Sultân, No: 255, vr., 161b-162b.

[4] Hubb-u cah: Makam ve mansıb sevgisi

[5] Ba’is: (Ba’s. dan) Gönderen. Sebeb olan. İcab ettiren.

[6] Humk: Ahmaklık. Bön olmak. Aklı az olmak.

[7] Temeddüh: Kendi kendini övme, beğendirme; böbürlenme.

[8] sebeb-i feth-i ebvâb-ı belâ: Bela kapılarının açılma sebebi

[9] Hükkâm: Hâkimler, söz sahipleri, devlet adamları.

[10] Rahat kapılarını orta bir riyâzet ile rüşveti kahr ve faydalı ilimle meşgul olmak, doğru sözlü sâlih arkadaşla yakınlık, kötü arkadaştan kaçınmak, gereksiz sözden sükût, boş ve faydasız söz ve fiilden sakınmak, emr maişette kanâat, dünyanın fani olduğunu daima fikredip hilesinden korkmak, gaflet perdesini bürünüb ölümü unutan gafiller sohbetinden kaçmak, ehl-i Hakk olanlara tevazu’, mütekebbir ve zâlim olanlara Hakk için tekebbür, güzel huylu ve tatlı dilli olmak, halkın cefasına sabr, elem ve şiddet deminde rızâ ve tahammül, zarar vermeyen yiğitlik ve gördüğü ayıbı örtmek müminin yerine getirmesi gereken işlerden olmalıdır.

[11] Münbasit: inbisat eden, yayılan, genişleyen.

[12] Tefsir-i Sûre-i Fatiha, Süleymâniye Ktp. Mihrişah Sultân No: 300/2, vr. 39b.

[13] Yunus, 62

[14] Lâilâhe  illa-l’llâh Muhammedün Seyfüllâh

[15] “O evveldir, sondur, zahirdir, bâtındır. Allah Teâlâ, her şeyi bilicidir. Allah Teâlâ’nın adıyla, Allah Teâlâ yeter. Allah Teâlâ’ya tevekkül ettim. İşimi ona ısmarladım. Azim olan Allah Teâlâ’dan başka güç ve kuvvet sahibi yoktur.”

[16] Allah Teâlâ’nın yardımına bağlanmayı ünsiyet eder ve görür.

[17] Manevi düşüşler

[18] ُEnbiya, 82

[19] Tarikat, dünya ve ahiret işlerinin düzelmesi ve kolaylaşmasına

[20] (GÜNDOĞDU, 1997), s. 85-87

[21] En’âm, 112

[22] Maide 35

[23] (GÜNDOĞDU, 1997), s. 235-236

ÖNSÖZ


İnsanı, mahlûkatın en şereflisi olarak yaratan, Rahman ve Ra­him olan Allah Teâlâ’ya hamd ü senâ olsun.

Salât ve selâm, iki cihanın mânevi güneşi Hz. Muhammed Mustafa sallallâhü aleyhi ve selleme, O’nun hidâyet yolundan ışık alan âline ve ashabıma olsun.

Milletlerin yaşaması, büyümesi ve gelişmesi için geçmişi ile geleceği arasında kopmaz ve sarsılmaz bağların kurulması lâzımdır. Tarihten ibret almayan, geçmişten haberi olmayan, kültür ve mânevi değer­lerden mahrum olan toplumlar, nesiller, daima perişan olmuş, tarih­ten silinip gitmişlerdir. Büyüklerini unutup ecdadının haliyle hem­hal olmayan, mazi ile aralarındaki köprüleri tahrip edem milletler, anarşi içindi boğulmuş ve tarih sahnesinden çekilmeye mecbur edil­mişlerdir. Bunun gibi milletler, maddeten köksüz ve ruhen öksüzdürler. Çünkü fertlerin içtimâi terbiyesi, irfan derecesi ancak büyüklerini, onların eserlerini tanımak ve geçmişle irtibatı koparmamakla mümkündür.

Yeni neslin heyecan ve şevkini artırmak için ümmetin içinde yetişen büyük kişilerin hayat ve eserlerinden mutlaka haberdar olmamız lâzımdır.

Hayatları başlı başına bir tarih, düşünce ve içtihatlarıyla bir ferman hükmünde olan ecdadımızın hepsini tanıtmaya imkân yoktur. Bu açıdan baktığımızda Sivas İlimiz dâhilindeki Abdülmecîd-i Sivâsî Efendiyi tanıtabilirsek kendimizi bahtiyar addederiz.

Gayemiz; ölümü, ölümsüzlük inancıyla bekleyen, o din serdar­larına, o iman abidelerine, küfür derecesinde yapılan hakaretleri ve o hakaretleri kusan şom ağızları, ilmin altın kilidiyle kilit­lemektir.

Aziz okuyucular!

Elimizdeki şu küçük, fakat çok önemli ve çet-
refilli bir konuya ışık tutan “RİSÂLE”, 16. yüzyıl Müslüman– Türk âlemimin maddi ve manevî en büyük üstatlarından olan Abdülmecîd-i Sivâsî kaddese’llâhü sırrahu’l azîz Efendi (hyt. 1049 / 1639)nin “Kaza ve Kader Risâlesi” [1] isimli eserinin kısmen tercüme, kısmen de sadeleştirmesidir. Çünkü Abdülmecîd-i Sivâsî, Risâlesinin baş taraflarını Arapça, bazı şiirleri Farsça ve diğer kısımları ise Osmanlıca olarak, üç dili birden kullanarak yazmıştır. Âyet ve Hadislere mümkün olduğu kadar kaynak göstermeye çalışıldı. Âyet meallerini Hasan Basri Çantay’ın meâli referans alındı. Lüzumlu gördüğümüz yerlerde muteber kitaplarımızdan dipnotlar halinde açıklama yaparak, asıl metinle karışmamasını temin edildi. Osmanlıca olan şiirlerin estetiği bozulmasın diye nesre çevrilmeyip aslı ile bırakılmış, anlaşılması zor kelimelerin manalarını dip not olarak verilmiştir.

Bu vesile ile Yüce Dinime ve onun asırlarca hâmisi bulunan aziz milletime ufacık bir hizmet yapabildiysem ne mutlu bana…

Elimde olmayarak bazı hatalarımın olacağını, mevzunun çet­refilli olması ve:

“Bir eser ki, onu yapan insan ola

Mümkün mü­dür ki, onda noksan olmaya?”

Kelamındaki göre, peşinen kabul edi­yorum. Lâkin okuyuculardan ve bu işin ehli muhterem büyüklerim­den ricam, hatalarımı tashih edip, hoş karşılamalarıdır. Zira hata­dan salim olan ancak Yüce Allah Teâlâ’dır.

Gayret bizden, tevfik ve hidâyet Allah Teâlâ’ dandır.

TAKDİM

İslâm dininin itikat esaslarından biri de Kaza ve Kadere imandır. Buna iman etmek, Kitap ve Sünnet ile sabittir. Konuyla ilgili âyetler pek çoktur:

“Gerek yeryüzünde ve gerek kendi nefislerinizde herhangi bir musibet gelmemiştir ki, bu bizim onu yaratmamızdan önce Kitapta yazılmış olmasın. Şüphesiz bu, Allah’a göre kolaydır.”[2]

Hz. Ömer radiyallâhü anhın, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemden rivâyet ettiği meşhur “Cibril Hadisi” ‘inde Kaza ve Kadere itikat, iman esasla­rından sayılmıştır.

Hakikatte Kaza ve Kader fikri pek eskidir. Daha doğrusu insan­lara Allah tarafından bildirilmiş bir hakikattir.

Kaza; kelimesinin birçok manası vardır.  Kelime olarak kat’ ve fasıl­dır. İslâm âlimlerine göre istılahî manası ise:

“Bütün kâinatın Levh-i Mahfuzda yani kâinatın ilmi ezelîdeki tertip edilen fihristinde var olmasıdır.”

Kader: Şartların meydana gelmesinden sonra ayrı ayrı zuhurudur. Yani şartlar yerine geldikten sonra belirli bir zamanda muayyen bir sebeple meydana gelmesi demektir. Başka bir tarif ile “Hakkın ezelde mahlûkun sıfatını bilmesidir. Eşyayı irâ­desine göre mutlak olarak takdir etmesidir” [3]

Zaten meselenin asıl can noktası şu ki, Kaza ve Kadere iman, kitap ve sünnette zikredilmese bile yinede inanmak zaruri olurdu. Çünkü bu önce fıtridir. Sonra Allah Teâlâ’ya ve O’nun sıfatlarına iman etmek, Kaza ve Kadere imanı da gerektirmektedir. Zira Kader, Allah Teâlâ’nın “İlim ve İrâde” sıfatlarına, kaza ise, “tekvin” sı­fatına racidir. Lakin bu meselenin önemine binâen âyet ve hadis­lerde ayrıca açıkça beyan edilmiştir.

Burada şu gerçeği de itiraf etmek mecburiyeti hâsıl oldu: Kaza ve Kader meselesi “ Allah Teâlâ’nın zâtı” gibi araştırılıp düşünülmesi yasak edilen meselelerdendir. İslâm Dini bizi, Allah Teâlâ’nın varlı­ğından haberdâr eder, O’na iman ile mükellef kılıp, “Allah Teâlâ’nın zatı şöyle midir, veya böylemidir” diye düşünmekten nasıl yasaklıyorsa, Kaza ve Kader meselesini düşünmek ve münakaşa etmekten öyle yasaklar. Çünkü bu mesele, akıl için kati suretle halledilmesi mümkün olmayan muğlâk meselelerdendir. Kaza ve Kader delillerle sa­bit olduğu için, biz ona yalnız iman ederiz. Aslını ve hakikatini araştırmaya lüzum görmeyiz.

Yalnız şu husus da hiç akıldan çıkarılmasın ki, hakikati anla­şılmayan her şeyin varlığını inkâr etmek mantıklı bir şey değildir. Buna “Feza, sonsuzluk v.s. gibi nice şeyler vardır ki, anlaşılmalarına imkân, inkârlarına mecal yoktur.” diye misal olarak verebiliriz. Elektri­ğin görünüşte ne olduğunu bilmiyoruz. Fakat onun mahiyeti hakkındaki bil­gisizliğimiz varlığını inkâr etmemizi icap ettirmez. Çünkü her an ondan istifade ederiz. Bize lâzım olan da budur. Kader meselesinin aslını araştırmak doğru olmadığı gibi, inkârı da doğru olmaz.

En meşhur filozoflardan hiç biri bu meseleyi inkâr etmemişlerdir. Ancak her biri ayrı ayrı muhakeme ve telâkki etmişlerdir. İşte İslâmiyet bizi, Allah Teâlâ’nın varlığından haberdar ettiği gibi, Kaza ve Kaderden de haberdar etmektedir. Fakat aynı zamanda bizi, cebir derecesinde ona dayanmayı yasaklayıp, nehiy, çalışıp gayret etmeyi de emrediyor. İslâm, dünyada çalışmadan hiç bir şeyin olmayacağını bir kere değil bin kere tekrar ediyor.

KULUN FİİLLERİ

İnsanların yaptığı fiiller işler hakkında başlıca üç mezhep vardır.

Mutezile, Cebriyye, Ehli Sünnet.

Bunların kulun fiilleri hakkındaki görüşleri kısaca şöyledir.

1 — Mutezile Mezhebi:

İnsanlar müstakil olarak fiillerinin mucididir. “Kul fiilinin yaratıcısıdır” derler. Bunlar Kaderi kabul etmezler.

İnsanların fiilleri kendi ellerinde olmasa (yani fiillerini kendi­leri yaratmasa) o fiillerin iyilik veya kötülüğüne göre Allah Teâlâ’nın ceza veya mükâfat vermesinde adaletsizlik olurdu, derler.

Bu fırka sanki Allah Teâlâ’yı isyan ve günah yaratmaktan tenzih ederler. Yani Allah Teâlâ, hayrı yaratır, insanın günah olan fiillerinde insanları bir nevi ulûhiyette ortak kabul ederler. Allah Teâlâ’yı tenzih edelim derken, O’na şirk koşarlar.

Maalesef bir zamandan beri bazı kişi ve propaganda vasıtaları tarafından “yaratmak” fiili insanlara isnat edilmektedir. Bu gibi tabirler, lisan-ı edebe ve dine muhalif olduğundan kullanılmamalıdır. Hatta batıl bir mezhep olan Kaderiyye bile, doğrudan doğruya “yaratmak”[4] kelimesini kullanmaktan sakınmışlardır.

2— Cebriyye mezhebi:

Ehli Sünnet akidesine muhalefet
eden din fırkalarından biridir. Buna “Mürcie” de denir.“Kulun iradesi yoktur. İnsan Kaderin elinde bir oyuncaktır.” akidesini benimserler. Kulun irâde ve seçmesi olmadığını söyleyerek insanı cansız bir taş gibi düşünürler.

“Âlemde günah yoktur” derler. Çünkü kul Allah Teâlâ’nın iradesine uymak zorundadır. Olaylar kaderle tabidir. Emir ve nehiy arasında fark yoktur.[5]

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem bir hadisi şeriflerinde bu İki fır­kaya şöyle işaret buyururlar:

“Ümmetimden iki sınıf vardır ki on­ların Islâm’dan nasibi yoktur: “Mürcie cebrîyye ve Kaderiyye fırkalarıdır.” [6]

Bu hadisi Şerife dayanarak birçokları bu iki fırkanın küfürde olduklarını söylemişlerdir. Ancak biz, bu görüşlerinden dolayı onlara kâfir demediğimiz gibi bir içtihat hatasının içinde oldukları kesin bir gerçektir.

Bunlar mümindirler, fakat İslâm’ın hakikatinden nasipleri yoktur. Tıpkı zengin olan cimri bir adamın, malı çok olduğu halde, ondan nasibinin ol­maması gibi..

3 – Ehli Sünnet vel-Cemaat Mezhebi:

Ehli Sünnetin bu husustaki görüşlerini şu üç maddede hülasa etmek mümkündür.

a-Kul, kendi irâde ve ihtiyariyle yaptığı fillerden sorumludur.

b-Kul, kendi irâde ve ihtiyarı dışındaki ızdırari fiillerinden sorumlu değildir. (Uyumak, hazmetmek, ruhi ve uzvî arızalar v.s. gibi fiiller)

c- Allah Teâlâ dilediğini yaratan, yegâne, yaratıcıdır. Her şeyi olduğu gibi kişinin ihtiyari fiililerini de yaratan O’dur. Allah Teâlâ külli irâdeye sahiptir. Kula ise cüz’i irâde vermiştir. Demek ki Cebriyye Mezhebinin söylediğinin aksine kulun irâdesi ve ihtiyarı var­dır. İstediğini yapma kuvveti, dilediğini yapmama kudreti… İba­detin lezzetii burdadır. İrâde yoksa, bu gökte durmadan dönmektedir. Fakat bunun için hiç bir sevap yoktur.

Canlı-cansız- bütün mahlûkatın Allah Teâlâ’ya boyun eğip secde ettiği Kur’an-ı Kerimde haber verilmektedir. Lakin irâdeleri olmadığı için sorumlu tutulmamışlardır. Bunun tek istisnası ise insanoğludur.

Sultan Veledin şu sözü bizim için çok önemlidir: “Allah Teâlâ’nın yarat­tıkları içinde, Âdem Oğulları ihtiyar sahibi, onun dışındakiler mecburdur­lar, ihtiyarları ellerinde değildir. Ateş sıcaklık yapmamaya, güneş aydınlık vermemeye kadir değildir. Ancak Âdemoğulları iyilik ve kötülük yapmada serbest ve muhtar oldukları için hesaba çeki­leceklerdir.” [7]

Şeytan ve nefsin kötülüğe, meleğin ve ruhun iyiliğe ve hayra da­veti, insandaki ihtiyar ve irâdeye en büyük delildir.

“Allah Teâlâ dilemese ben zâni, hırsız, mülhit, müşrik, kâfir olmazdım” diye söyleyerek Allah Teâlâ’ya cebir isnat eden Cebriyyecilere ve gafillere Hz. Mevlana’mız şöyle cevap veriyor:

“Benim küfrüm, zinam, katilliğim v.s. Allah’ın bir dileğidir, dedin. Fakat bil ki senin de, bu küfür v.s. de bir dileğin var. Çünkü sen istemedikçe kâfir olmazsın. Dileksiz küfür tenakuzdur.[8] Hem kafirsin, hem de küfrü istemiyor­sun,  böyle şey olur mu?…” [9]

Her ne kadar küfür v.s. Allah Teâlâ’nın takdiriyle ise de, emir ve rıza­sıyla olmadığında da şüphe yoktur. İnsanın elde ettiği şey zararsa çalışmamasından, kâr ise çalışıp çabalamasından ileri gelmiştir.

Yoksa Âdem aleyhisselâm “Rabb’imiz, biz nefsimize zulmettik”[10] demezdi. Kader böyle imiş, ihtiyat ve tedbirin ne faydası var, derdi. İblis gibi: o da: “Sen beni azdırdın. Hem kadehimi kırıyor, hem de bizi dövüyorsun” [11] demişti. Hâlbuki takdir-i ilâhi Hakk’tır. İblis gibi kör olmamak lâzımdır…

Demek ki Kaza ve Kaderi inkâr edenin inkârı dahi, Kaza ve Ka­derin dışında değildir. Bu izahlardan, kesin olarak anlaşılan Mutezile’nin ve nede Cebriyye mezhebinin dediği gibi değildir. Buna göre ne, kul kendi fiilinin yaratıcısı, ne de yaptığı işlerde Allah Teâlâ’nın cebri vardır. Hayır ve şer her şeyin yaratısı Allah Teâlâ’dır. Kula zulmetmez. Fakat irâde-i cüziyye ver­diği için kulu me’sul tutar. İnsanoğlunun bir sanatı seçip, onu iş olarak benimsemesi, onun irâde ve ihtiyarının varlığına kesin bir delildir. Böyle olmasa sormak lâzım:

“Neden sanat ve işler arasında bunu seçtin.”

Ayrıca birisi hırsızlık yapsa da, “bu Allah’ın takdiri” dese, başına iki üç yumruk vurup da, “bu da Allah Teâlâ’nın takdiridir, koy o çal­dığını yerine” demez misin? Böyle olmayınca; iyilik yapanların yeri olan Cennetle, kötülük ve günah işleyenlerin yeri Cehennemi inkâr neticesi ortaya çıkar. Kısaca ahireti inkâr etmek ve dolasıyla Allah Teâlâ’yı inkâr, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemi inkâr etmek ortaya çıkardı. O zaman işin neticesi nereye varırdı?…

“Ezelde ne takdir edildiği bizce bilinmediğinden, bize lâzım olan, zahiren sahip olduğumuz irâdeyi, İlâhi emirler dâiresinde sarf et-
mektir. Yâni şerden kaçıp hayra koşmak için kudretimizi sarf etmektir. Bizim için mesuliyet budur. Fakat çok defa istediğimizi, ümit ettiğimizin aksine olarak, yapabileceğimizi zannettiğimiz bir isteğimizi, yapamadığımızı düşünürsek kendi irâdemizden daha kuvvetli bir irâdenin tesiri altında olduğumuzu anlarız. İşte müslüman, hem kendi irâde ve isteğiyle hareket edeceğine kanidir, hem kendi irâdesinden daha kuvvetli olan irâdei İlahiyyenin yardımı-
na, himayesine muhtaç olduğunu unutmamalıdır. Gaflet etmemelidir.”[12]

Binaenaleyh,  Allah Teâlâ kulun irâde ve ihtiyarını nereye sarf edeceğini ilmi ezelisi ile bilir. Ancak Allah Teâlâ o işin vaki olacağını bildiği ve öylece takdir ettiği için kul onu yapmaya ihtiyarını sarf edecek değildir. Belki kulun irâde ve ihtiyarını, o işi yapmaya sarf edeceği Allah Teâlâ katında malum ol­duğu için vukuuna ilim ve takdir-i İlâhiyye taalluk eder. Nasıl ki! Talebesinin imtihan esnasında başarısını ispat edemeyeceğini, daha önceden kesin olarak bilen öğretmenin talebesinin haline ait eski bilgisini, hakikatte imtihanı veremeyen o talebe hakkında bir cebir ve zulüm teşkil etmez. Bunları gibi Allah Teâlâ’nın ezelde bil­mesi de kul için bir cebir ve zulüm asla değildir.

Kadı Abd-ül’cebbar, Hz. Ömer radiyallâhü anhden şöyle bir hadis nakleder:

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdu ki:

“Fiil ve halleriniz hakkındaki ezeli, İlâhi, ilim üzerinize gerilen sema ile sizi üstünde taşıyan yer gibidir. Yer ve gök haricine çıkmak nasıl mümkün değil ve takdirinizin dışında bir iş ise, İlâhi ilim haricine çıkmak da gücünüzün dışındadır. Bu­nunla beraber yine bu yer ve gök amellerinizin günahı hakkında sizin için nasıl cebredici bir amil olmuyorsa, İlâhi ilim de öylece cebredici bir amil olamaz.” [13]

İrade ve ihtiyarın varlığını inkâr eylediğimiz takdirde dünyada ne hak, ne vazife, ne ahlâk, ne mesuliyet, ne cürüm, ne ceza, hülasa hiç bir şey kalmaz. İnsanlık âleminin unsuru mesabesinde olan bu şeyler, insaniyetin ruhu kalkınca, onun yerine bir kargaşa ve fesat, anarşi hâkim olur. Demek ki ilim malûma tabidir hükmüne göre, Allah Teâlâ’nın bizden çıkacak fiilleri ezelde bilmesi ile bilir ve zulmü icap ettirmez. Bi­zim ihtiyarımızı nasıl kullandığımızı Allah Teâlâ ise ilm-i ezelisi ile bilir. Biz o işi Allah Teâlâ öyle bildiği için yapmıyoruz, öyle olaydı cebir zorla yapma lâzım gelirdi ki, bu imkânsızdır.

“NE YAPALIM KADER BÖYLE İMİŞ” SÖZÜNÜN MANASI

Kaza ve Kadere iman, pek büyük hikmetleri içinde toplar. Meselâ bir müslüman “Ne yapalım, kader böyle imiş” der! Bu söz yanlış
bir söz müdür?

Evet! Haşa!… Demek ki bu sözün birbirine zıt iki manası vardır:

1 — Bu söz yanlıştır. Çünkü: Kaza ve Kadere iman etmek farzdır. Lâkin ona itimat ederek sebebe sarılmayı bırakmak doğru değildir. Ona itimat ederek kişi kendini mesuliyetten, kurtaramaz. Meselâ: Bir müslüman: “Takdir-i İlâhi” böyledir diye günah işlemeğe cesaret edemez. Yine bir günahı işledikten sonra da: “Ne
yapalım Kader böyle imiş”
diye kendini mazur sayamaz. Demek ki bu söz müslümanlara günah işleme cesaretini veriyorsa, günah işlemek için bir mazeret oluyorsa, sebeplere sarılmayı bıraktırıyorsa, tama­men yanlış ve hatadır. İslâm bunu ve bu şekilde düşünenleri reddeder.

2 — Bu söz doğru ve pek haklıdır. Yani; bir olay karşısında, herhangi bir iş hakkında kişi sebebe sarılır, tedbirinde kusur etmeyip tamamlar. Beşer olarak alacağımız tedbir bittikten sonra bu sözü söylemek orada doğrudur. İşte hakiki bir müslümanın inancı bu merkezdedir. Çünkü İslâm dininde kaderi inkâr küfür olduğu gibi, cebir derecesinde kadere itimatta küfürdür.

Meselâ: Bir adamın bir hastası var, hastasını doktora gösteriyor, ilaçlarını alıyor. Beşerîn gücünün yetebileceği bütün tedbire başvuruyor. Lakin ne doktor ve ne de ilâç tesir etmiyor. Hasta ölüyor. Hakiki bir mümin işte o zaman; kalbi zayıf kişilere mahsus olan, beyhude telaşlara, manasız ıztıraplara lüzum görmez. İnsana
yakışan metanet ve teslimiyetle, kaza-i îlâhiyyeye rıza göstererek; “Ne yapalım! Kader böyle imiş” der. Bu salim ve saf itikadın
tesiriyle, maruz kaldığı musibetlerin karşısında insan gibi durur. O musibetten dîvânece değil insanca müteessir olur. Demek ki bu söz
sebebe sarıldıktan, tedbirde kusur bırakmadıktan sonra söylenirse o zaman doğrudur.

Dünyada hiç bir akıllı yoktur ki, tarlasını ekmeden, karşısına geçip otursun da, mahsul zamanı bol mahsul alma ümidinde bulun­sun. Sebebe sarılmadan neticeyi beklemek ahmaklıktan başka bir şey de­ğildir. Allah Teâlâ her şeyi bir sebebe bağlamıştır. Âdetullah[14] bu minval üzere cereyan ede gelmiştir.

Allah Teâlâ şunun bunun hatırı için âdetini değiştirmez. Sebebe sarılmadan neticeyi beklemek Kudret-i İlâhiyyeyi kendi sefil emellerinin, delice fikirlerinin meydana gelmesinde kullanmak gibi, küfrü gerektirir. Bu ise faydasız ve boş şeylerle uğraşmak gibidir.

Mevlâna bu mesele hakkında buyurdu ki;

“Senin ormanında senin baltan işliyor, dalları senin baltan kesmektedir. Bir dalı yetiştiriyor, öbürünü kesip atıyor: Baltaya karşı dalın eli var mı? Ne gezer! Hiç dal baltanın elinden kurtula­bilir mi? Balta senindir. O kudret hakkı için kereminden bu eğrilik­leri düzelt”[15]

Zeki HAYRAN


[1] [Bu eser İstanbul Üniversitesi Merkez Kütüphânesi'ndeki fiş kaydında "İrâde-i Cüziyye Risâlesi", Bâyezid Devlet Kütüphânesi'ndeki fiş kaydında ise "Kader Hakkında Risâle" şeklinde geçmektedir. Abdülmecid Sivâsî 'nin eserlerinden bahseden kaynakların hiç birisinde ismi yer almayan bu Risâlenin muhtevası dikkate alındığında ismi kanaatimize göre "Kazâ ve Kader Risâlesi" olmalıdır.

Sivâsî Efendi bu eseri yazmadaki maksadını şu iki gerekçeye dayandırmaktadır. Bunlardan birisi ikrâm ve azamet sahibi kişilere kazâ ve kaderin hakikatini beyân etmek; diğeri ise işledikleri günah ve kusûrları, noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah Teâlâ'ya nisbet eden isyankârları reddetmek.

Kader konusunda âyet ve hadisler yanında Hz. Ali kerremallâhü veche, İmâm-ı Gazâlî, İbn Arabî, Ebûssuûd, EbûT-Mu'in en-Nesefî gibi zâtların bu konudaki görüşlerini de aktaran Abdülmecîd-i Sivâsî,  yerine göre Türkçe, Farsça ve Arapça şiirlerle eserini zenginleştirmeye çalışmıştır. Nüshaları:

1- Bu eserin incelediğimiz nüshası İstanbul Üniversitesi Merkez Ktp. Türkçe Yazmalar Bölümü 1903 numarada kayıtlıdır. 1b-10b vr. 21 st. Halinde beyaz kâğıda nesîh hattıyla yazılmıştır. Ayetlerin üzeri kırmızı mürekkeple çizilmiştir. Müstensihi ve istinsah tarihi belli değildir. Eserin sırtı kırmızı meşin, kapaklar siyah bez cilde kaplıdır.

2- Eserin diğer nüshası Bâyezid Devlet Ktp. Velîyüddîn Efendi 347/8 numarada bulunmakta olup, 235x140, 165x65 mm. ebadında 254-260 vr. 21 st. Halinde nohudî beyaz kâğıda siyah mürekkeple kaleme alınmıştır. Kahverengi meşin cilde kaplıdır. Bu eser, etüdümüz için ön çalışma yaparken yukarıda verdiğimiz numarada tespit edilmiş ve bilgi alınmıştı. Ancak bir yıl sonra eser hakkında tetkiklerimizi sürdürmek için kütüphaneye müracaat ettiğimizde bu eserin kaydının düştüğünü veya aynı numarada olmadığı görüldü. Yetkililerin bu durumu düzelteceklerini umarız.] (GÜNDOĞDU, 1997), s.191-192

[2] Hadîd, 22

[3](İzmirli, 1339), c. 2, s. 201

[4] Yaratmak fiilini günümüzde insanlar içini boşalttıkları için Allah Teâlâ’nın yaratmasına benzer bir düşünceyi akla getirmeden kullandıkları da çoktur. Burada önemli, olan ulûhiyete layık olan yoktan var etmedir. Var olan bir şeyden bir nesnenin yaratılması olmaz, teşekkülü vardır. Buna yarattı ve yaratıldı demek bir bahsedilen yaratma ile ilgisi yoktur. Yalnızca Türkçe dilinin kullanımındaki yetersizliğinden başka bir şey değildir. Arapçada fazla kelime sorunu olmadığı için bu türlü ifade sıkıntısı bulunmamaktadır.

[5] (İzmirli, 1339), c.2, s. 205

[6] Sünen-i Tirmizi, Kader, 13; Hadis numarası: 2239.

[7] (Sultan Veled), s. 202

[8] Tenakuz: Sözün birbirini tutmaması. Konuşmada beyan edilen söz ve fikirlerin birbirine zıt olması.

[9] (Mesnevi, 1953), c. V, b. 3098-3104

[10] Â’raf, 23

[11] (Şeytan) Dedi ki: “Beni azdırdığından dolayı ben de herhalde onlar için yeryüzünde bezeyeceğim ve onların hepsini azdıracağım.” (Hicr, 39)

[12] (Dr. Milaslı İsmail Hakkı, 1343), s. 68-69

[13] Tabakat-ül-Mutezile,

[14] Âdetullah: (Sünnetullah da denir.) Tabiatta canlı cansız bütün varlıkların nasıl hareket edeceklerini belirleyen Allah Teâlâ’nın emirleri, O’nun koyduğu değişmez düzen.

[15] (Mesnevi, 1953), c. 1, b.2456-2459