KÂİNATLA İLGİLİ MÜŞAHEDELER


 

Gaybet hâlinde iken bazı semâlar görülür. Onlarda yıldızlar, güneşler, aylar vardır. Hepsi yakînin sebeplerindendir. Fakat bu yıldızlar için çeşitli tefsir ve yorumlar vardır: Bazen Kur’ân-ı Kerim, bazen da insanlardan bazı kimselerin cevherleri olurlar.

Bir yıldız, kendi semâsında sabit iken ve Seyyâra hücum etmeden ona görünürse, Seyyâr ona gider ve ziyaret eder. Eğer ona hücum eder ve içine girerse bu sefer o Seyyâra gelmiş ve onu ziyaret etmiş olur. O yıldızın büyüklüğü küçüklüğü, saf oluşu, gizli oluşu, nuru, çokluğu, azlığı, toplu veya ayrı oluşunda ziya-retçilerde mevcut olan büyük küçük, saf, gizli, nur, çokluk, azlık, toplu, dağınıklığı için âyetler ve alâmetler vardır.

Bazen Seyyâr burçlar, menziller ve bunlara dâhil olan “yedi gezegen” müşahede eder. Bunlar, Seyyârı karşılayan ve vakıa ve mana denilen şeylerdir. Bu vakıa ve mana yakında vücud âlemine dâhil olacak demektir.

Örnek

Bir gün gaybet halinde iken, güneşi gördüm. Bir kavs ve burçtan çıktı oğlak burcuna girdi. Sonra beni ziyaret etmek için o bölgenin sultanının veziri yanıma geldi. O günlerde halvette idim. Anladım ki bu, sultanın bu fakire gösterdiği tevazu ve alçak gönüllüktür.

Ruhların Ziyareti

Cesetlerden önce ruhların bir araya toplanması, yine cesetlerden önce birbirlerini ziyaret etmelerinin sırrı, ruhların cesede olan üstünlüğüdür. Bütün insanlar için durum böyledir. Ancak zevki bozulanlar bunu hissedemezler. Varlık hastalığının algılama üzerine çökmesi sebebiyle gözü kör olanlar da bunu göremezler. Bu ruhların meclisinden ancak gücü nispetinde nasibini alır. Meğerki insanlardan her biri, ruhların birleşmesinden kendi miktarlarınca pay almış olsunlar.

Şu halde avam akılla hatırlar ve dille zikreder. Avama ruhlar hücum ederek gelince, şu atasözünü söylerler:

“Dostunu ve sevdiğini zikrettin, o halde kuru üzümü hazırla!”

Bunun manası şudur: O seni ruhu ile ziyaret etmiştir veya sen onu ruhunla ziyaret etmişsindir, ziyaret yakında şahıslar ve bedenler arasında vaki olacaktır.

Havas hakkındaki durum şöyledir:

Kardeşini ve dostunu ziyaret edecek veya dostu onu ziyaret edecek ve aralarında birtakım hususlar cereyan edecek, diye havastan olan zat içinde bir his bulur, veya üzerine vaki olan bir vakar bulur da kardeşini zikretmekle beraber itminan bulur. Sonra bu vakar biraz büyür, “beyaz bulut” gibi görülür, önüne gelir, deprenir, artar. Daha sonra önünde hareket eder, ışık saçan bir nur haline gelir. İnsan çok garip ve dikkat çekici bir şeye baktığı veya mükemmel bir şeyi dinlediği gibi hayret ve dehşet içinde ona bakmaya başlar. O anda görme duygusu da değişikliğe uğrar. Hiç göz kapaklarını kırpmadan bir noktaya bakar, dalar gider. O zaman ruhlar âleminde sırların bir araya gelmesinden dolayı her şeyi, hatta kendini bile unutur. Ve o zaman havas kendileri ile kardeşleri arasında maddî âlemde ve bedenler arasında bir ziyaretin cereyan edeceğini ve bunun vukua gelen ruhların ziyaretinden ibaret olduğunu anlar.

Hatıra

Şeyh Ammâr-ı Yâsir el-Bitlisî kaddese’llâhü ruhâhûnun hizmetine aralıksız devam etmeye başladığım zamanlarda bu anlattıklarımın doğru mu, yanlış mı, diye tereddüt ediyordum. O günlerde de Şeyh bir köye gitmiş sonra dönmüştü. Şeyh bizim olduğumuz şehre yaklaşınca onun vakar ve himmeti bir dağ gibi üzerime çöktü. Bu durum karşısında hiç kımıldayamadım. O anda bana bunun Şeyh olduğu, misafir olarak gittiği köyden dönmekte olduğu ve buraya yaklaştığı ilham edildi. Ve arkadaşlara:

“Haydi, Şeyhimiz geliyor karşılayalım”, dedim.

“Sana bunu kim haber verdi”, dediler. Ben de:

“O’nun vakarı üzerime düştü”, deyince alay edercesine güldüler. Benim ciddî olduğumu gördüklerinde ise bu söylediğimin gerçek olup olmadığını denemek için yola düştüler. Şehrin dışına çıkar çıkmaz ata binmiş olan Şeyh, güneş gibi bir tepeden üzerimize doğdu. Müridler ve dervişler bu durumu görünce şaşırdılar ve biraz önce yaptıklarına pişman oldular.

Müşahedeler

Havas hakkında ruhların şekilleri ay, güneş, “beş şaşkın” (hamse-i mutehayyır) gibi semâda sabit olan yıldızlar biçiminde zuhur eder. Bunun başlangıç noktaları ve bitiş noktaları dardır.

Seyyâr gaybet hâlinde iken başlangıçta bir nokta gibi görülür, daha sonra büyür, yıldız haline gelirler. Bazen da gaybet hâlinde olmadığı, fakat göz kapaklarının kapalı olduğu zamanlarda ortaya çıkarlar. Daha sonra çoğalırlar ve bu yıldızlar Seyyâra gündüzün ortasında zuhur ederler. Artık gözleri kapalı değildir. O zaman dilinden de şu sözler dökülür:

“Subhanellah, ve’l-hamdülillah, ve lâ ilahe illa’llâhu vallahu ekber, ve lâ havle ve lâ kuvvete illa billahi’l-aliyyi’l-azîm”.

Seyyâr için bir hâl hâsıl olur ve bu halde ilerler. Onun himmeti ile ruhlar isteseler de istemeseler de huzura gelirler. Sonra hâli daha da ilerler ve ölülerle dirilerin ruhlarını ayırt edebilir. Nebilerle şehitlerin ve diğer insanların ruhları arasındaki farkı görür.

Seyyâr aşağıda olduğu halde gök ve gökteki yıldızlar görünürse, bu kullarda tasarruf gücü ve yetkisi olmaksızın onların hâllerini murakabe etmesinin başlangıç noktasıdır.

Bu görünüş kendiyle aynı zuhur ederse ve tadarak bunun o olduğunu anlarsa, bu kendi hâlinin onların halleriyle eşit olması demektir.

Seyyâra gök ve gökteki yıldızlar altından görünürse, bu, kâmil bir murakabedir, onlar üzerinde, tasarruf yetkisinin ona verilmesidir. Şu âyet oradan tecellî eder:

“O kulları üzerinde Kahhârdır. Yegâne tasarruf sahibidir…”[1]

Seyyâra tasarruf gücü verilmesinin alâmet ve işareti bazen de şu şekilde olur:

Önünde iki kutup ile burç ve menziller görür. Elini teker teker bunların içine sokar ve içindekilerden haber alır.

Örnek

Gaybet hâlinde iken âlimlerinden birini gördüm. Gökyüzü berrak ve yıldızlarla dolu idi. Âlim,

“Bu güneş ve yıldızların manasını anlıyor musun?” dedi.

“Buyurun söyleyin dedim”. Şunu dedi:

“Allah gece ve gündüz kullarına bakar, O’nun gece bakışı yıldızlar, gündüz nazar etmesi ise güneştir”.

 

Yine gaybet hâlinde iken, yıldızlı bir gökyüzü gördüm. O semâdaki yıldızlardan, Kur’ân-ı Kerim’i anladım “Âyete’l-kürsî” şu şekilde idi:

Harfsiz ve kelimesiz yazılmıştı.

Bir başka gaybet hâlinde de gökyüzü Kur’ân-ı Kerim’ kitabı gibi ortaya çıktı. Dört köşe şekiller ve noktalarla şu şekilde yazılmıştı:

 

Bu Tâhâ suresinin şu âyeti idi:

“…Gözümün Önünde büyüyesin diye senin üzerine benden bir sevgi koydum…” [2]

Bunu anlıyor ve okuyordum. Bunun, tanıdığım bir kadına dair olduğu bana ilham edildi. Kadının ismi Benefşe (menekşe) idi. Gayb âlemindeki ismi ile “İsteftiyn” idi.

Seyyârın Gaybî İsimle İsimlenmesi

Seyyâr makbul haline gelince gayb âleminde ona isim ve künye verirler. Şeytanın ismi ile Allah Taâlâ’nın ism-i âzam’ı ona tarif edilir.

Benim gaybtaki ismim قنطرون Kantarûn’dur.

Künyeme gelince onun hikâyesi de şöyledir:

Hafız Silefî İsfahanî (hyt. 576/1180) den İskenderiye’de hadis dinliyordum. Bu yaşlı âlim mezhepte Şafiî, itikadda Selefi idi. Yaşı yüzün üstünde idi.

Yine gaybet hâlinde olduğum bir sırada Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemi, yanında ikinin ikincisi[3] (Hz. Ebu Bekir radiyallâhü anh) olduğu halde benimle oturur bir vaziyette gördüm. O kadar ki dizi dizime değdi. O anda bana, her gün Kur’an-ı Kerîm’den O’nun için okuduğum çeşitli virdlerimin olduğu ilham edildi. Hemen virdimi okumaya başladım. Bitince, bunu çok iyi bulduğunu ifade ederek:

“Böyle gündüzün hadis dinle ve gece Kur’an-ı Kerîm oku” dedi.

Daha sonra kendisinden künyemi sormam ilham edildi ve sordum:

“Ya Rasûlallah, benim künyem Ebu’l-Cenâb mıdır, yoksa Ebu’l-Cennâb mıdır? Benim nefsim Ebu’l-Cenâb (yücelik babası) şeklinde olmasını istiyor”.

“Hayır” dedi;

“Künyen Ebu’l-Cennâb (korkanların babası) dır”, dedi. O zaman yanındaki arkadaşı da,

“Evet, Ya Rasûlallah o Ebu’l-Cennâb’tır”.

Bu iki isim dünya ve âhiretin sırrına sahiptir. Ebu’l-Cenâb deseydi ben dünyaya sahip olacaktım. Ebu’l-Cennâb dediği için, inşaallah ikisinden de uzak kalıyorum.

Şeytanın ismi

Yine bir gün gaybet hâlinde iken şeytanı gördüm ve tanıdım. Fakat doğru söyleyip söylemediğini denemek için tanımamazlıktan geldim ve ona sordum:

“Kimsin ve adın nedir?”.

“Garip bir adamım, ismim de يوناق “Yunak”

“Hayır sen Azâzîlsin” dediğim zaman derhal üzerime atıldı ve:

“Evet ben Azâzîlim, ne yapacaksın?”

Aramızda maceralar geçti, bunlardan biri şudur:

Bedenim bedenine ve yenlerim yenlerine gelecek şekilde elbisemin, onun elbisesine dikili olduğunu gördüm. Kurtulmak isteyen aciz bir kimse gibi, ona kurtuluşun ve necatın yolunu sordum:

“İnsan senden nasıl kurtulur?” dedi ki;

“Ancak elbisesini elbisemden ayırdığı zaman.”

Hemen elbisemi çektim. O da çekti ve elbisem elbisesinden koptu. Elbisesinden çıkınca çıplak hale geldi, gözü de kör oldu.

Bu olay Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin şu hadisi ile tefsir ve izah edilmiştir:

“Şeytan, kan gibi, insanoğlunun damarlarında dolaşır. Dikkatli olunuz ve bu yolu oruçla daraltınız” [4] Şu hadisin manası da bunu izah eder.

الامان عريان ولباسه التقوى

“İman çıplak (bir insan gibi)dır. Elbisesi takvadır.” [5]

Takva, şeytan çekişmesi karşısında gönüllere bir sığınaktır.

Sofilerin Hırkası

Benim elbisem üzerimde olan yırtık elbise hırkam (murakka) dır. Bu yırtık güç ve kuvvetten dolayı meydana gelen değil, acizlik ve zayıflıktan meydana gelendir. Sûfîlerin yırtık elbise giymenin sırrı da budur.

Bunun yorumu:

Mümin ve müslümanlar, yeryüzünde Allah Teâlâ’nın gözü ve casusudurlar. Tekkelerde suf (yün) tan yapılmış elbise giyen fâsık bir kimse gördükleri zaman, onu şiddetle tenkit edip, kınarlar, hatta heyecanlarını daha da ileri götürerek aynı tekkede yaşamış olsalar bile dövüp hırpalamak isterler.

Onun zıddı olan birini gördüklerinde, bu kimse sırren ve bâtınen veli bile olsa, manaya suretle itibar ederek onu azarlarlar. Bu zahirî engelleri (giydiği velilik hırkası) ondan uzaklaşır. Hakk’ın günahkârlara olan şefkati, merhameti ve onların kusurlarını örtmesinden yararlanmaya çalışan laîn, yani şeytan onu kendine çekerek aldatmak istemektedir. (Yırtık elbiseli Sofi buna engel olur) Umulur ki, bundan sonra Allah Teâlâ o kişinin tevbesini kabul ederde kurtulur.

Nefis ve İsmet

Nefis, ölmeyen bir yılandır. “Ef’â” denilen zehirli yılan buna güzel bir misâldir. Bu yılan kesilse, başı ezilse, yumuşak bir şekilde dövülse, sonra derisi bedeninden soyulsa, eti pişirilse, yense ve bu derisinin üzerinde birkaç yıl geçtikten sonra güneşin altına konsa hemen hareket etmeye başlar. Nefis de tıpkı bunun gibidir.

Bu nedenle ölmüş görünen nefse hevâ, şehvet ve şeytanlık ateşi vurduğunda hemen canlanıp, harekete geçer. Sonra nefis vücudun organlarına zulm etmeye devam eder, organlardaki gücünü ve gıdasını geri alır ve Sonuçta ayağa kalkar.

Bu takdirde bu işin kökünden tedavisi ancak sureti ve şekli değiştirmekle olur. Bu da şu sözümüzün sırrıdır: “Gücünün yetmemesi ismettendir”.

İsmet, [6] nebilerin ve meleklerin ismeti gibi bazen vasıtasız olur.

Bazen silsilede olduğu gibi biri kişinin vasıtasıyla olur.

Uyanık ve dikkatli Seyyar, bu silsileyi (ön olayların sebebini) görür. Cahil, gafil ve şaşkın kişi bu silsileyi unutur.

Birincisi sadece Rabb’ını, ikincisi ise sadece nefsini görür.

Seyyâr önceleri sebebi, daha sonra ise müsebbibi müşahede eder. Zamanla sebep ile müsebbibi aynı anda müşahede edecek biçimde onlarla ilişki ve ülfet kurar. Daha sonra ise fani olanı bırakır bakî olanı tercih eder ve artık sadece müsebbibi görür. Bazı şeyhlerin şu sözlerinin anlamı da budur.

Her şeyden sonra Allah Teâlâ’yı gördüm,

Sonra Allah Teâlâ’yı her şeyle beraber gördüm.

Daha sonra ise her şeyden önce Allah Teâlâ’yı gördüm. [7]

Bu, Allah Teâlâ’nın tevhidinde fâni ve zikrinde istiğrak hâlinde bulunduğu için böyle olmuştur.

Bu şuna benzer:

Bir kimse güzel bir şahsı görür. Ona ilk bakışta yüzünü, boynunu ve yüzde bulunan göz, burun, yanak ve ağız gibi yerleri birer birer görür, Onu zamanla beğenir ve hoşlanır. Bu beğenme, güzel vasıflara sahip olan zata karşı kalbin içinde bir sevgi meydana getirir. Bu suretle bütün vasıflar dolaşılır. Tüm vasıflar dolaşılıp beğenme işi tamamlandıktan sonra, ona karşı olan aşkını kemâle erdirir. Seyredilen zat seyredenin kalbinde yerleşir, bir müddet onu bu şekilde müşahede ederek bu hal üzere kalır, bu vasıfların sahibini huzur ve tezekkür ile seyreder.

Sonuçta vasıfların tezekkür ve mütalaa edilmesi fânî olur ve mezkûrun zikri bakî kalır. Seyyâr da böyledir, âyetlerin tezekkürü ondan fânî olur, âyetlerin yaratıcısının tezekkürü bakî kalır.

 

 


[1] En’am, 18-61

[2] Taha, 39-40

[3] Bk. Tevbe, 40; Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin seyrinde en yakın olanı

[4] Müslim, Selâm, 23, 25; Ebu Davud, Sünnet, 17-18; Edeb, 81; Savm, 79; tim Mace, Siyam 65.

[5] Kaynağı tespit edilemedi

[6] İsmet: Günah işlememe, masum ve mahfuz olmak

[7] Sofilerde bu sözler şu tertip üzeredir.

(Bahsedilen makamların lisanlarda söylenişi şu şekildedir.)

Cem lisanında;

مارئيت شيأ الا  ورئيت الله قبله

“Bir şey görmedim, ancak önce Allah Teâlâ’yı gördüm”. (Her zaman önce Allah Teâlâ’yı gördüm, kesreti görmedim)

Hazertü’l cem lisanında;

مارئيت شيأ الا  ورئيت الله بعده

“Bir şey görmedim, ancak sonra Allah Teâlâ’yı gördüm”. (Allah Teâlâ’dan önce kesreti gördüm.)

Cem’ül cem lisanında;

مارئيت شيأ الا  ورئيت الله معه

“Bir şey görmedim ancak her şeyi Allah Teâlâ’yı beraber gördüm”. (Allah Teâlâ ile kesreti beraber gördüm.)

Ehâdiyetü’l cem lisanı;

مارئيت شيأ الا  ورئيته ان الله

“Bir şey görmedim ancak ne gördümse muhakkak Allah Teâlâ (olarak) gördüm”. (Burhânus’sâlikîn- Seyyid Muhammed Nûr’ül-Arabî , hzl. İhramcızâde İsmail Hakkı)

TASAVVUFTA HUMÛD-CUMÛD[1]


Cumûd

Nefs ateşi, şeytanlık ateşi, açlık ve susuzluk köpeği ateşi, şehvet ateşi ve bütün bunların kapsamına giren çirkin huylar türünden olan kötü ateşleri söndürdükten sonra meydana gelir.

Durum böyle olunca, biri semâya çıkan, diğeri oradan inen iki soğukla, dâhil ve bâtın serinler, harareti gider. O zaman Seyyâr, soğukta donuk bir hale gelir. Bu af soğukluğu ve serinliğidir. Neşe, sevinç, hafiflik ve rahatlık içinde ve kötü olmayan, iyi olan bir şekilde Seyyâr donar. Bu donukluğa elbiselerin çokluğu veya evin sıcaklığı fayda vermez. Hatta ateşe de girse durum değişmez. O zaman, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin şu duasının hakikati ortaya çıkar:

“Rabbim beni soğuk ve kar suyu ile yıka”.[2]

 

Humûd

Bahsedilen bu ateşin sönmesidir.

Humûd ve cumûd birbirini izleyen iki hâldir.

Ateş söndükçe yerleri, üzeri küllenir. Bir yer, bir şeyle onun zıddından hali olmaz. Bu iki hâl edebî olarak soğuk ve sıcağın zarar vermediği bir hâle ulaşıncaya kadar Seyyârla beraber bulunurlar. Seyyâr, cumûd ve humûddan, cumûd ve humûdun bulunmadığı yani ne sıcak ne de soğuk olan bir hale yükselir. Bu ise bir takım erkân ve unsurlardan sıyrılıp katıksız safâ ya ulaşıldığı zaman meydana gelir.

Bu ateşler bütünlerin parçalarıdır, tamamen yok olmazlar, tersine bütünlerle birleşirler. Bu bütünler, kendileriyle mücrim ve günahkârlara azab edilecek olan ateşlerdir. O mücrimler suç işlemiş ve böylece ateşin gövdesini büyütmüşlerdi. Burada “büyük ve küçüğün sırrı” ortaya çıkıyor. Çünkü büyük ateş küçük ateş gibi değildir. Bunun için namaz aydınlığı ve neşesi bu ateşin tamamını değilse bile bir kısmını söndürür öbürlerine kâfi gelmez. Onların sönmesi için kısas, had, keffaret ve hepsine tevbe etme soğutucularına ihtiyaç vardır.

Tevbe pişmanlıktır. Tevbe bir zabıttır.

Yakıtı, taş kesilen kalpler ve insanlardan meydana gelen ateş tutuşturulunca, kalbin sahibi Rabbını unutur ve böylece ateş yiyeceğini ve yakıtını temin eder. [3]

Ateş doyunca heyecanı sükûnet bulur, o zaman günahkâr olan durumunu hatırlar, bâtıldan yüz çevirip Hakk’a yönelmeye gayret eder. Pişmandır artık. Rabb’ına pişmanlığını şu şekilde arz eder:

“Seninle çok yaptığım iş ne fenâ, hâlbuki eskiden ve yeniden seninle ne güzel anlaşma yapmıştım. (Elest bezini) [4]

Beni affet, benim için merhametli ve şefkatli ol Rabbim.. Arzum ve ümidim budur”.

Bu soğukluk da bir cüzdür, onun da yok olmayan bir tümü vardır. Ancak bu da tüme katılır. O tüm Cehennemdeki Zemherîr (soğuk yer) dir.

Seyyâr maddî erkân ve unsurların yük ve ağırlığından kurtulunca dört melek onu Kudret ve Rubûbiyetin huzuruna çıkarırlar. Bu unsurların terbiyesi de bu rubûbiyetle ilgilidir. Yükseltmede tutulan bu yol dar bir daire şeklindedir. Vücudun burçları ve tabiatın kuyuları bunlardır, nasıl ifade edersen edebilirsin.

Seyyâr bundan sonra Arşın veya kalbin saf oluşunu temaşa ederek sürekli olarak huzur ve gaybet hâlinde bulunur. Bu saflıktan dolayı âlem-i şehâdette (dünyada) nereye bakarsa baksın, o şey kalb meydanına nakşolunur ve o şekli göz kapakları ister açık olsun ister kapalı bir müddet, önünde müşahede eder. Sonra yok olur. Böylece halvetin faydası da gerçekleşmiş oldu. Çünkü halvet ile Seyyâr’ın akla baliğ olduğu, dünya ve dünyada bulunan şeylerle ülfet ettiği zamandan beri kalp aynasına nakşedilmiş olan şeyler, halvet vasıtasıyla cilalanmış olmaktadır. Bu şekiller üstüste olan ve bir terkib meydana getiren karanlıklardır ki kalbin pası da bunlardan hâsıl olan “gaflet” dediğimiz şey de budur.

Halvet, zikir, oruç, temizlik, susma, hatırları kovma ve yok etme, rabıta ve arzulan tevhid etmekle kalbin aynası bu pastan temizlenip parlatılır.

Zikir ateştir, törpüdür ve çekiçtir.

Halvet, demirci ocağıdır.

Oruç ise iç ve dış temizlik, cilalama âletidir.

Susma ve hatırları kovma ve yok etme ise Seyyâra gelen karanlık vâridleri yok etmektir.

Rabıta talebedir, istekleri tevhîd etmek de öğretmendir.

Hikâye

Bir defasında Mağrib’de iken birine âşık olmuştum. Himmetimi (ve manevî gücümü) onun üzerine musallat kıldım. Himmetim onu aldı, bağladı ve benim dışımdaki her şeyden menetti. Fakat başka râkibleri bulunduğu için sustu, açık açık konuşamadı. Bununla beraber lisan-ı hâl ile benimle konuşmaya başladı. Konuştuğumu anlıyordu. Aynı şekilde ben de onunla konuşuyor ve o bunu anlıyordu. Bu iş, ben o, o ise ben oluncaya kadar devam etti. Bu durumda aşk ruhun mutlak saflığına düşmüş oldu.

Onun ruhu, bir seher vakti bana geldi, yüzü toprağa sürmekte idi

“Ey şeyh el-amân, el-amân! Beni öldürdün, yetiş!” diyordu. Ne istiyorsun, dedim.

“Gelip ayağını öpmek için beni çağırmanı istiyorum” dedi. İzin verdim. İstediğini yaptı. Sonra yüzünü kaldırdı gönlümden tatmin olup rahatlayıncaya kadar kendisini öptüm!

 

 

الله  ALLAH İSMİ HAKKINDA

İsteyerek de istemeyerek de canlıların nefislerindeki zikir, alıp verdikleri nefeslerdir. Çıkan ve giren her solukta Allah Teâlâ’nın ismi vardır. Bu da “he” sesidir. Çıkan “he” nin kaynağı kalptir, inen “he” nin kaynağı ise Arştır.

“Hû” kelimesindeki “vav” ise ruhun ismidir. Çünkü Hazret-i rubûbiyetin hizmetçilerindendir. Onun için de bu vuslatı kazandırmıştır.

Şeyhlerden biri,  Sehl b. Abdullah Tüsterî (hyt. 283/986) olduğunu zannediyorum müridlerine şunu demişti:

“Size bir belâ ve musibet geldiği zaman sakın ah! “ آخ (Hırlayarak=Hı) demeyin. Çünkü bu şeytanın ismidir. ah! “ آه ” (Göğüsten=He) deyin. Bu Allah’ın ismidir” “vah” “ وَهْ ”, “vuh” “ وُهْ ” da böyledir. Çünkü bu, “Hû” “ هُو ”nun ters dönmüş şeklidir.

Dil bir harf ile zikretmek için kâfi gelmez. Çünkü lisan çift olan şeylerdendir, (küçük dil, büyük dil). Kalb ise böyle değildir. Zikr için bir harf ona kâfidir. Çünkü kendisi de herkesin göğüs boşluğunda bir tanedir.[5]

Allah “ الله ” kelimesindeki “he” “ ه”bu “he”dir. Elif ile lâm (ال  )harf-i tariftir. İkinci lâmın şeddesi tarifi kuvvetlendirmek içindir. Bu durumda sondaki “he” ile tarif lâm’ı sakindir. Arapça gramerine göre iki sakin harf yan yana gelince birincisi kesre ile harekelenir. O zaman “Elihe” “أَلِهَ  ” olur. Ama bu takdirde fiile benzer ve vezninden çıkar. Daha sonra bir “lâm” ilave edilir ve bu lâm kardeşi olan öbür lâm’a eklenir ve birinci aslına uygun olarak cezm edilmiş halde kalır, ikincisi harekelenir. Bütün bunlar ism-i a’zamın “h” “ ه ”olduğuna dikkati çekmek içindir.

“He” “ ه ”sakindir dedik, zira onun aslı kalbtendir. Kalp daire biçimindedir. “He” “  ه” harfinin yazılıştaki şeklinin yuvarlak oluşu bu manaya işaret etmektedir; Daire, merkezi ve aslı olan noktadan ayrılmaz, hareket etmez. Kalp dairesinin merkez noktası ise Hakk’tır.

Şu şekilde ifade edilebilir:

Daire gibi bir sakin, bir de harekeli vardır. Daire ise bir nokta etrafında bulunur. Dâire, değirmen taşını çeviren demirin çevresindeki taştır. Veya dâire kuzey-güney kutup dâireleri arasındaki iki noktadır. Kastettiğimiz “Ha” “ ها ”, ağzımızla söylediğimiz “he” değildir. Çünkü bu “he” “h” ve “elif” ten meydana gelen iki harftir. Bununla biz aslı itibariyle bir olanı, dilden değil kalpteki aslı yönünden tek olanı ve çiftler âlemine kafiyen çıkmayanı kastediyoruz. Çünkü kalp, birlerle çiftler arasında bir vasıtadır. Bununla ismi aziz olan Allah Teâlâ’nın şu büyük sırrı ortaya çıkıyor:

“Her şeyden çift çift yarattık ki iyice düşünesiniz. O halde hemen Allah’a kaçınız”.[6] Yani ikiliklerden birliğe koşunuz.

Kalp kelimesinin sözlük anlamı bir şeyin, şekil ve mana yönünden ortası ve özü (adl) demektir.

Burada “he” “  ه”harfi de — ebced hesabıyla— beş rakamının ismidir. Beş ise tek rakamlı harflerin (1-9) tam ortasında yer alır. Beş vakit namazın sırrı da buradan zuhur ediyor. “İslâm beş temel üzerine kurulmuştur” hadisi de öyledir.[7]

Hüviyet ikidir:

O’nun hüviyeti, senin hüviyetin.

Kendi hüviyet ve kişiliğini yok edersen O’nun zâtı ile baki olursun. “La ilahe illa’llâh” sözünün manası da budur. Yani O’nun hüviyetinin dışında gerçek hüviyet yok. Şu âyette ona işaret eder:

“O’nun vechinden başka her şey helak olucudur” [8] O’nun dışındaki her-şey yok olunca şöyle buyuracak:

“…Bu gün mülk ve saltanat kimindir? Bir ve Kahhar olan Allah’ındır” [9]

Kendi hüviyetini yok ettiğin oranda O’nun hüviyeti seni bürür. Böylece, önce iyi olsun kötü olsun kendi sıfatlarının hüviyetleri fâni olur. O zaman O’nun cemâl ve celâl sıfatları seni bürür. Daha sonra zatından fâni olursun, da O’nun hüviyeti seni bürür. O anda sadece O’nun hüviyeti vardır. O’nun dışında hiçbir şey yoktur. O anda va’dı nakd olarak, veresiye olanı peşin halde bulursun:

“Bugün mülk ve saltanat kimin? Cevap:

“Bir ve Kahhar olan Allah’ın…” (kıyamet günü söylenilecek bu sözü, şimdi söyleniyor görürsün).

Zâtın tecellisi makamında “Allah” vâhid manasına gelir. Çünkü bir olan hiçbir yönden diğer bir ikincinin varlığını gerektirmez. Çünkü halis birliğe zıt düşer. Buradaki “kahhar”, bir ve tek anlamındadır. Zira O, vahdaniyeti ile ferdaniyet makamında olanları kahr eder. Bunu peşinden Allah Teâlâ onları mahv ettikten, isbât, ifna ettikten sonra icad edince şu şekilde feryad ederler:

اللهُ  اْلوَاحِدُ اْلقَهَّارُ

“Sadece kahhar olan bir tane Allah var!”

Kelâmullâh

Allah Teâlâ’nın kelâm ve sözü, gayb âleminde elbiseden soyununca, Seyyâr sanki kulağının zarı patlıyormuşçasına birtakım sesler işitir. Seyyâr o anda istese de istemese de kendinden geçerek secdeye kapanır. Sonra Hakk’ın cemâli ona ulaşır ve onu isbat ederek var kılar. (mahv-isbat). Bu durum Seyyârın takati ve manevî gücü oranında olur. “Allah”, kelâmındaki tecrid (soyutlama) halini devam ettirirse Seyyâr ölür. Hz. Musa aleyhisselâmın durumu ona keşfen gösterilir.

İsmi aziz olan Allah Hz. Musa’ya şu şekilde demiştir

“Biz seninle onbin insanın kuvvetiyle konuşuruz. Bunu biraz daha çoğaltsaydık muhakkak ölürdün”.

O zaman sûrun nefhası[10] yani sura üflemenin hakikati ve “Allah’ın günleri” [11] tecellî eder.

Allah Teâlâ’nın günleri, O’nun helak ettiği günahkâr kavimlerin zaman ve çağlarını ifade eder. İlgili âyette Allah Teâlâ şu şekilde buyuruyor:

“Onları korkunç bir gürültü yakaladı…”[12],

“Onları korkunç bir zelzele yakalayıverdi…”.[13] Yani Allah Teâlâ’nın lutfu onlara ulaşmadı ve derhal hepsi öldü, yok oldu.

Bu hâl, ismi aziz olan Allah’tan bir lütuf ve ikram olarak, Seyyârın sebatı, kuvveti, imanı ve irfanı artsın içindir. Allah Teâlâ’ya yönelenler gerçekten O’nu saysın ve hakkiyle O’ndan korksun diye verilir. Bu sır şu âyetten de anlaşılır.

“Rasüllerin haberlerinden senin kalbini sağlamlaştıracak ve tatmin edecek haberleri sana anlatıyoruz…”[14] Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem de bu haberlerden zevk ve tatmini buluyordu. Bu konuda bir hadisinde şu şekilde buyuruyor:

“Hud suresi ve kardeşi olan diğer sureler beni ihtiyarlattı”.[15] Bu tat ve korkudan, saçlarına ak düşmüştü. Çünkü Allah Teâlâ bu surede O’na şu şekilde emrediyordu:

“Bunun için sen ve seninle beraber olanlar emrolunduğun gibi doğru olun. Aşırı gitmeyin…” [16]

Tusterî (Kaddese’llâhü ruhâhû) nin sözü

Tusterî yukarıda demişti ki:

“Ah” “ آه ” Allah Teâlâ’nın ismidir. Sebebini anlatmıştım. “Ah”[17]آخ (Hırlayarak=Hı) demeyin. Çünkü bu şeytanın ismidir. Çünkü “hı”خ nın çıkış yeri kalp dediğiniz kurb makamından uzaktır.

Bunun için meselâ ağzından balgamı atmak isteyen kimse ona yardım ediyor ve memnun olmadığı için kovuyormuşçasına “Ah” “ آخ(Hırlayarak=Hı) diye bir ses çıkarır. Yine insan hoşlanmadığı bir şeyi gördüğü ve onu kendisinden uzaklaştırmak istediği vakit, “Ah” “ آخ (Hırlayarak=Hı)  der ve böylece ona tükürür. Ayrıca “hı” خ harfinin çıkış yeri de Şeytanın kibir ve büyüklük taslamasına uygun olarak boğaz harflerin çıkış yerlerinin en üstünde ve en yukarısındadır.

Nefis rahatı bulunca istirahat eder, keyiflenir ve: آخه “Oh!” (Hırlayarak) [18] der, yan gelip yatar. Çünkü şeytanın sevgilisi ve dostu bu (hırlamalı seslerdir) kelimedir. Kadehleri kardeşinin ve dostunun ismi ile yudumlar. Kendisine musibet ve belâ oku isabet edince yine آخه “Oh!” der. Hâlbuki nefs-i mutmainne ise bilakis darda kaldığı zaman “Allah, Allah” der. Şu âyetteki sır budur:

“…Sabredenleri müjdele ki onlara bir belâ eriştiği zaman ‘Biz Allah içiniz ve biz O’na döneceğiz’, derler” [19]

 

“  ها” “Ha” Sesi

Bu isim, yani “  ها” “ha”, İsm-i âzam’a bitişecek kadar bir noktaya ulaşır. İsm-i âzam’ın başlangıcı da Allah Teâlâ’dandır. Çünkü “Allah kelimesi” bütün cemâl ve celâl sıfatlarını içine alan zat ismidir. Fakat daha sonra keşfin artmasıyla manası açıklık kazanır, “Allah” kelimesinin harfleri azalır ve o zaman sen “  هُو” “hû” dersin.  “  هُو” hû hazır, yakin ve sabit olan Zat’a işarettir, (gaibe işaret değildir).

Bu “  هُو” “hû” kelimesindeki “  و” “vav”ın silinmesi ve ortadan kaldırılmasıyla da harflerdeki çokluk, terkib, telaffuz ve dudak kımıldaması sona erer. Artık zikir ve kalbin huzuru yalnız başına kalır. Sonra bu durum kalpte kuvvet bulur ve sır noktasına ulaşır. Oradan himmet ve kudrete intikal eder. Sonuçta İsm-i âzamla birleşir. Harfler ve çokluk sebebiyle

“  و”vav silinerek azaltma durumu vaki olur. Böylece “he” “  ه” harfindeki kesret, terkib ve onu telaffuz etme hali ortadan kalkar. İşte o zaman sâfî zikr ve kalb huzuru vâki olur. Sonra bu durum kalpte kuvvetlenir ve oradan sırra intikal eder. Sır da güçlenince himmete ve kudrete intikal ederek isme bitişir.

Seyyâr, zaman zaman “isim denizi”ne düştüğü vakit kalbinden kendi irâde ve isteğine bağlı olmadan bir sayha ve ses çıkar. İlk zamanlar bu göğüsteki bir hıçkırık gibidir. Sonra “ه” (He harfi) kuvvetlenir ve İsrafil’in sûrunun nefesi gibi Seyyârı veya başkalarını öldürebilecek bir makama yükselir. İsm-i âzam ile bağlantı ve birleşme zayıf olduğu zaman bir ka’b (ses perdesi), kuvvetli olduğu zaman ise yüksek iki ses perdesi, bitişmenin çokluğuna işaret etmek için de zaman zaman üç ses perdesi olur.

Bu sayha ve ses de kendisine riya ve şöhret hissinin karışıp karışmaması oranında da kuvvetli veya zayıf olur. Bu konu için şu âyette bir işaret vardır:

“İki denizi salıverdi. Birbirine temas ediyorlar. Aralarında bir engel vardır, birbirine geçip karışmıyorlar”[20].

Bu iki şey hudûs âlemi ile kıdem âlemidir.[21] Kıdem âlemi kalbe galip geldiği müddetçe hudûs âleminin kalp üzerine galebe ve galibiyeti azalır. Yani kalp bundan boşaldıkça ondan dolar, ondan boşaldıkça oradan dolar. Bununla şu âyete işaret vardır:

“O gün ne mal fayda verir ne de oğullar. Ancak Allah’a pâk ve selim bir kalb ile varan müstesna” [22]

Ebu Necib Suhreverdi, kaddese’llâhü ruhahû şu şekilde demişti:

“Kalbim sırf O’nun için boş bir kuyu gibidir,”.

Cezbeli gibi bağıranların sırrı

Kalplerin ism-i âzamla bitişmesinden çıkan bu sayha ve figânlar, istek ve irâde şaibesinden saf ve uzak olursa saf ve halis olur. Eğer istek ve irâde ile çıkarsa, bu sayhalar ihlâs sarayına asla giremez.

İkisi arasındaki farka gelince, irâde ve isteğimizin dışında meydana gelen ses ve sayha, haberin yokken çarpışan ve ne zaman başladığım da bilmediğin iki taşın birbirine çarpmasından meydana gelen ses gibidir. Seyyâr tesbih ettiği zaman başladığını bilmediğin ve tatmadığın, kulaklara korku salacak derecede veya tesbih ettiği zaman, şiddetli ses çıkaran gök gürlemesine benzer, öyle ki, kulaklara zarar vermesinden korkulur. Hâlbuki sen başlangıçta bunu bulmuş ve tatmış olmazsın, başlamasını bilmezsin.

Fakat insanın kendi istek ve irâdesi ile çıkardığı sese gelince, bunun için başlangıçta bir ülfet ve ilk zamanda bir niyeti vardır. Bunlar irâdesi ile hareket edenle zarurî hareket edene benzer. Aradaki farkı kesin bir biçimde idrâk edersin.

Bu iki sayhadan birincisi temizdir, oluşun ve yaratılan âlemin dışındadır. İkincisi ise riyâ ve şöhret pisliği ile kirlenmiştir.

Şüphesiz kalpler ve ruhlar birincisini kabul eder, nefis ona boyun eğer. İstekle olan ikincisini ise kalp ve ruhlar benimsemez. Bunu irâdenin galibiyeti sebebiyle nefisler onu kabul eder.

Birinci tabiî seslerin üstünde hayret verici bir sayha neticesini meydana getirir.

İkincisi tabiatta benzeri bulunan seslerdir. Fakat bu sesler harikulade ve olağanüstü bir şekilde çıkmazlar.

Temiz dediğimiz birinci şekil sayha, şeyhin irâdesinde kendi irâdesini yok ettiği zaman Seyyâra ikram edilir.

Cüneyd Bağdadî kaddese’llâhü ruhâhû ye dervişlerin sayhalarından soruldu. Şu şekilde cevap verdi:

“O İsm-i âzam’dır. Onu kim inkâr eder veya kötü görürse kıyamet günündeki sayhanın lezzetini bulamaz”.

Hüzünle Olan Üns

Hüzün mutlak susmadır. Onda sayha yok, sadece nefes darlığı hastalığına tutulan bir kimse gibi nefes alır-verir. Sadece korku sebebiyle uzun uzun nefes alıp vermeler vardır. Bu hâl kuvvetlenince, ses “ranîn“çan-çıngırak sesi” haline gelir. Ranîn noktasını da aşınca hüzün sona erer. O zaman hüzünle üns hâlinin ortaya çıkması için, neşe, coşkunluk ve ferahlık halleri bastırır, hücum eder.

Hüzün, arzu edilen bir şey elden kaçırıldığı zamandır. Bunun hakikati kalbin sevgiliye özlem ve hasret duyması gibidir. Ancak o halinde, özlem duyduğuna vasıl olduğu için artık özlem duymaz. Ama ayrıldığı zaman ayrılışı sebebiyle hüzünlenir.

Hüzün elbisedir veya dış kabuktur. İç ve öz ise ya özlemdir veya özleyendir. Başka bir deyişle hüzün lokmadır. Âşık o lokmayı yiyen kimsedir veya hüzün şarabtır. Aşk veya âşık bunu içen kimsedir.

Elbise giyen kuvvetlenince elbiseyi atar veya üzerindeki örtüleri yırtar. Çünkü sevgililerin yanında elbiseler bir perde ve engeldir. Veya iç ve öz büyüyünce dış kabuğu yarar veya bir dane gelişir, büyür, taşı ve toprağı delerek biter. Bu yumurtadaki civcivin büyüyüp canlanması ve kabuğunu kırması gibidir. Veya özleyenin özlemi sürekli olarak hüznün lokma ve suyu ile kuvvetlenince hemen ülfet ve dostluğa adımını atmasıdır. Onun sayhası ve feryadı, kendi irâdesi dışında ona doğru adımını atmış olmasındandır. Bunun gibi bütün kuşlardan çıkan sesler göğüslerindeki özlemden kaynaklanır. Bu sesler, ya öncesinde hüzün bulunmayan bir zevk ve safanın eseridir veya öncesinde güçlendirici bir hüzün bulunan haz ve zevkin neticesidir.

Seyyârın, kendisinden “kuş sesleri”nin çıktığı bir hâle ulaşması, Allah Teâlâ ile üns ve bast hâlinin ondan da öte O’nunla olan ferah ve sevincin bir neticesi ve meyvesidir.

Haller

Kerbelâ yolunda iken bir dervişten böyle bir ses duyardım, kötü görüp inkâr etmiş ve durumu kendisinden sormuştum.

“Hayırlı olur inşaallah bu, sadece mübarek bir şeydir”, diye karşılık verdi. Benim o makama henüz ulaşmadığımı feraseti ile tespit edince bana bu sözlerin dışında hiçbir şey söylemedi. Gerçekten bir zaman sonra o makama ulaşınca, kuş seslerini işitme hâlini tecrübe ile öğrendiğim zaman o dervişin sayhasının doğru ve sahih olduğunu anladım. Pişmanlıkla parmağımı ısırdım. Hayret ve dehşet içinde kalanlar gibi “Subhânellah” dedim. İşin garip tarafı bu işten haberi olanlar müstesna insanlar arasında adım mecnun ve deliye çıktı.

Bu güzel bir hâldir. Ancak bunun üstünde daha yüce hâller vardır. Bu, “mülkü’l-hâl” “hâllere mâlik” olmaktır. Çünkü kişinin hâle hâkim ve gâlib olması hâlin o kimseye mâlik ve gâlib olmasından daha kuvvetlidir. Bu da şu şekilde olur:

Bir şahıs önce irâdesini Hakk’ın irâdesinde yok eder, bundan sonra daha da ilerleyerek Hakk’ın irâdesi ile vasıflanır. Hakk’ın ihtiyarında fânî olmaktan da yücedir. Bu, büyük hücumlar, celâl sahalarında koşuşmalar, büyüklük meydanlarında yarışmalar, hüviyetin havasında uçmalar gibi imtihan ve denemelerle tamamlanır. Neticede Seyyâr ilâhî vasıflarla sıfatlanma elbisesini giyer ve (ilâhî) ihtiyar hilati ona giydirilir. Hakiki manada tarikatta halife o olmuştur.

Allah Teâlâ buna işaretle şöyle buyuruyor:

“Allah sizi yeryüzünde halife kıldı..”[23]

“Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım” [24]


[1] Atâullâh el İskenderi kaddese’llâhü sırrahu’l azîz El Hikemü’l Atâiyye de buyurdu ki;

ادفن وجودك في أرض الخمول. فما نبت مما لم يدفن لا يتم نتاجه

“Vücudunu miskin toprağa defin et. Çünkü toprağa gömülmeyen bir tohumun yeşerdiği görülmemiştir.” (Hem toprak ol, hem de toprakta sırlan demektir.)

الخمول tembellik, miskinlik. Toprağın tembelliği hakarete, ezaya tepkisiz olması demektir. Ne atılırsa kabul eder.

Tohumun yeşermesi için toprağın sakin kalması gerekir. Eğer kök hava alırsa büyüyemez.

[2] Buhârı, Ezan, B. 89; Daavat, 39, 44, 46; Müslim, Salat, 204; Mesacid, 147; Zikir, 48.

[3] Tahrim, 6

[4] Araf, 172

[5] Bk. Ahzab, 4

[6] Zariyat, 49, 50

[7] Buharî, İman, B. 1, 2; Müslim, İman, 19-22.

[8] Kasas, 88

[9] Gafir, 16

[10] Zümer, 68

[11] İbrahim, 5; Casiye, 14

[12] Hud, 94

[13] Araf, 91

[14] Hud, 120

[15] Tirmizî, Tefsir-i sure-i Vakıa, 6.

[16] Hud, 112

[17] Mustafa Kara bu kelimeyi “Oh” olarak çevirmiştir. Yusuf Zeydan’ın  tahkikli eserinde ise bizim yazdığımız gibidir.

[18] Burada “oh” metine benzemese de uygun düştü.

[19] Bakara, 155, 156

[20] Rahman, 19-20

[21] Hudus: Yeniden meydana gelme. Sonradan peyda olma. Yok iken vücuda gelme.

Kıdem: “Öncelik ve eskilik. * Evveli bulunmamak. Ezeli olmak. * Başkasından daha önce olmak. Zamanca daha evvelki olmak. Rütbece daha yüksek olmak. * Cenab-ı Hakk’ın “”Kıdem”” sıfatı, yâni; ebedî ve ezelî oluşu.”

[22] Şuara, 88, 89

[23] Neml, 62; Fatır, 39

[24] Bakara, 30

HÂL – MAKÂM – VAKT ARASINDAKİ FARKLAR


 

Hâl

Deriz ki, hâl, yiyecek içecek ve binektir. Seyyâr bunlarla güçlenir. Küllî ve hakikî matluba giden manevî yolculuğunda ona yardım ederler. Güç ve kuvvet olmadan yolculuk yapmak haramdır. Güç, kuvvet ve takat sufîlere göre mal ve hâl ile olur.

Hâl, şehvetin nefsin, kalbin veya ruhun kuvvetidir.

Mal ise bilindiği gibi sadece nefis ve şehveti takviye eden bir şeydir.

Tabiatıyla hâl, daha kuvvetli bir güç ve takattir. Çünkü hâl;  من باقٍ  فى باق  الى باق

“baki olandan, baki olanda ve baki olana”; mal ise من فانٍ  فى فانٍ  الى فانٍ

“fâni olandan, fânî olanda ve fâni olana” verilen bir kuvvettir.

Buradaki “bakî olandan”, Hakk’tan olandan, demektir. Bu elçi olarak gelen kimseye sultanın ikramı gibidir.

“Bakî olanda”, ifadesinden kalp ve ruhu kastediyorum. (Yukarda hâlin kuvvetinden söz ederken nefis ve şehveti de kalp ve ruhun yanına ilâve etmiştik).

Şimdi şu şekilde bir soru sorulabilir:

“Nefis ve şehvetin de baki olma özelliği var mı ki bunu aynı tasnife soktunuz?” Cevap olarak deriz ki:

Nefis bu gayeyi kendisine gaye edinirse, tezkiye edilir, temize çıkar. Temizlenen kendini kınar (nefs-i levvâme), kınayan zikreder, tatmin olur ve kalbe dönüşür. Şehvet te bunun gibidir, fâniden bakîye indiği sürece kalbte şevk, özlem ve rağbet hâline gelir. O zaman kalbten at iniltisine benzer bir ses işitir. Bu nefse takvanın ilham edilmesinin ve şeytanın müslüman oluşunun sırrıdır.

“Fâniden, fânide, fâniye”, ifadesine gelince,

“fâniden”, maldan demektir, mal fânide olan bir fânidir. Ve mal nefis ve şehvetin kuvvetidir. Her ikisi de fânidir. Bunlar doğru yönden ve hak yoldan çıktıkları zaman heybet sahralarında yok olur giderler.

Burada şu şekilde bir soru daha sorulabilir:

Heybet kalp ve ruha (giden) yolda değil midir?

Cevap olarak deriz ki:

Evet, fakat kalp ve ruh, ikisi sadece Hakk’ı arayan, O’na âsi olmayan ve O’nun emrettiğinin dışında bir şey yapmayan Hakk’ı talepte cehd sarfeden iki haktır.

Heybet parıltıları bunların üzerine doğduğu zaman, fazilet, rahmet ve cemâl nurları ikisine de kavuşur. Allah Teâlâ’nın lütuf ve ihsanı olarak bulundukları yerde korku ve endişe hissetmezler.

Hevâ ve şehvet kalp ve ruhla beraber olmak istediği ve heybet varidi ile onları sevk ettiği zaman, inâbe (günahı terk ve yönelmen)in hakikati ve heva ve şehvette Allah Teâlâ’ya sığınmanın sırrı ortaya çıkar. Bundan sonra hevâ ve şehvet kalp ve ruhun eteklerine yapışırlar, böylece, ruhların ruhu ve kalplerin kalbine beslenen hüsn-i zanla beraber, kalpte ve ruhta tevekkül, rıza, tefviz, teslimiyet havi ve kuvvetten teberinin (yüz çevirmenin) sırrı ortaya çıkar. O zaman cemâlin nuru ve rahmeti ona kavuşur ve onunla dost olur. Artık kalp ve ruh Rabb’i ile hevâ ve şehvet te kalp ve ruhla bakî olur. Böylece hepsi de kurtulmuş olurlar. “Aynı zamanda onlar öyle bir Kavimdirler ki, onlarla oturup kalkan bedbaht olmaz.” Bu, arkadaşlığın sırrı yolda belli olur, demektir. [1]

Makam

Makam, yolculuk yorgunluğunu atmak için istirahat ve konaklamaktır.

Hâl, yolculuğun sebepleriyse, makam yoldaki konaklar gibidir. Şu şekilde diyebiliriz:

Hâl, kuşun iki kanadı, makam ise yuvası gibidir.

Seyyâr için, bir manadan fışkıran tek bir halette iki muhtelif kuvvetin bulunması şarttır. Seyyâr ister yolun başında olsun, ister ortasında isterse sonunda olsun durum değişmez.

İşe yeni başlayan kimse yol çocuğudur.

Ortada olan olgun kişidir.

Sona kavuşmuş olan ise yol şeyhidir(ihtiyar).

Bu iki kuvvet terazinin kefeleri gibi eşit olmalıdır. Bu sırrın keşfedilmesinden mizan (kavramı) tecelli eder. Bu da şu sözle bilinir:

“Sırat kıldan ince, kılıçtan keskincedir”.[2]

Yavrunun kanadı, orta yaşlının kanadı gibi, orta yaşlının kanadı da müntehinin kanadı gibi değildir. Artık herkesin kanadı ile buas kuşunun (Küçük Kuş) kanadını, buna kıyas et.

Yavrunun kanatları havf-recâ, (Korku-Ümit)

Orta yaşlının kanatları kabz-bast, (Darlık-Genişlik)

İhtiyarın kanatları ise üns ve heybet (Yakınlık sevinci-Uzaklaşma Korkusu)tir.

Onlardan sonra marifet, muhabbet fenâ-bekâ,   vasl-fasl, sahv-sekr, mahv-isbat kanatlarına yükselir (ve bu kanatlarla uçar).

Bu iki kanatla uçabilmek için her ikisinin de zat ve hareketleri yönünden eşit olması gerekir. Kanatların ya zatları veya sıfatları değişik olursa, bu Seyyârı ve bu kanatla uçanı da değişikliğe uğratır. Çünkü ağır olan taraf aşağıya doğru çeker, hafif olan taraf yukarı doğru çıkarır. Ve dengesi bozulur. Biri diğerinden kuvvetli olursa, kuvvetli olan öne geçer diğeri geride kalır. Bu ise Seyyârın durmasına sebep olur.

Eğer iki kanattan biri öbüründen daha hareketli ise, bu farklılık, kılıçtan ince olan sırat-ı müstakim ve doğru yoldan sapmaya sebebtir. Bu yol kıldan incedir. Kıl kadar olsaydı sapmamak için bir genişlik mevcut olurdu.

Bir kimsenin havf (Korku) tarafı reca (Ümit) tarafına ağır basarsa, karakış gibi soğuk fikirlere düşer. Aksine, reca havfa nazaran ağır basarsa müstakimden yuvarlanarak “aldanma cehennemi”ne düşer.

“Adil olan Hakk’ın sıfatı, azabı şiddetli, lutfu bol olmaktadır.” [3] Şu halde Allah Teâlâ’nın azabı Seyyârın havf kanadına, lutfu ise reca kanadına sahip olmasını gerektirmektedir.

İyi bil ki! Bu iki kanat çocuk meydanındadır, bunlar onda düzelmedikçe değişmezler. İstikamet ve düzgünlük köprüden geçiş sebebidir. Ya günah işlenerek ayak sürçer, korku artar veya ibadetine aldanır, böylece ayağı kayar, bir daha geçişe tamah ve gayret etmez. Çocukların âdeti böyledir. Bir müddet karakışa benzeyen havf ta, bir müddet cehenneme benzeyen recanın sıcaklığında, kalırlar bir müddet orada müstakim ve düzgün hale gelirler. Bu onların zaaf ve eksikliklerinden ileri gelir. “Havf ve reca” (Korku-Ümit) makamındaki, “telvîn” (halden hale geçiş) makamı budur. Her makam ve hâl sahibinin de başlangıçta renkli sonuçta ise müstakim ve yerleşmiş olması kaçınılmazdır. “İstikamet ve temkin (durulma) hâsıl olunca, Sırat’tan geçmek de imkân dâhiline girmiş olur.

Havf ve reca (Korku-Ümit) makamındaki istikamet tamamlanınca Seyyâr orta yaşlılık sınırlarının başlangıç noktasına ulaşır. Bu da kabz ve basttır. Kabz ve bastın da şartları vardır. Bunlarla ilgili açıklamalar, havf ve recada olduğu gibidir.

Kabz ve bast orta yaşlı kimsenin iki kanadı haline gelmiş ve onun işlerini dengeleyen bir terazi gibi olmuş, ikisi arasında bir yol teşkil etmiş ondan sağa veya sola sapmak Seyyâr için bir sıcaklık veya soğukluk halini atmıştır. Zira bunun sebebi her ikisinde yani kabz ve bastın havf ve recadan, derece yönünden bir mertebe üstün oluşudur. Sebebi de şudur:

Havf ve recanın (Korku-Ümit) sebebi ilimdir, kabz ve bastın sebebi işe Seyyârdaki kadîm kudretin tasarrufudur.

Seyyârdaki ilme, unutmak veya ilmin zıddı, muhalifi olan şeylerle meşgul olmak, gibi âfetler arız olur. Bununla beraber ilim irâde sahibinin bir fiilidir. Hâlbuki kabz ve basta böyle bir tehlike yol bulmaz. Kadîm kudretten kaynaklandığı için bir arıza bir engel v.b. âfet söz konusu değildir. Zaten o noktada Seyyârın değil, “Vâhidu’l-kahhar olan Allah’ın irâde ve dilemesi geçerlidir” [4]

Bir diğer fark da şudur:

Kabz ve bastın zevki hem kalp için hem de vücut için geçerlidir. Hâlbuki havf ve recanın zevki vücutta hissedilmez sadece kalple duyulur ve tadılır.

Şu şekilde bir soru sorulsa:

“Anlaşıldı ki havf ve recâyı bir tek hal olarak görmek ikisi arasında bir istikametin varlığını kabul etmek mümkün olmaktadır. Acaba bu durum bir araya gelmez iki zıt olmakla beraber, kabz ve bastda mümkün müdür?”

Cevap olarak deriz ki:

Bu meydana girişin ilk günlerinde kalp bazen iz ve eseri yüzde görülecek şekilde bast hâlinde, bazen da yine izleri yüzde tezahür edecek şekilde kabz hâlinde olur. Bu, kabz ve bast meydanındaki “telvîn” [5] makamıdır. Müstakim olan kimse burada hem kabz hem de bast hâli içinde olur. Fakat cahil bir kimse onu gördüğünde sadece kabz hâlinde olduğunu, hâlden anlayan bir kimse onu gördüğünde hemen onun içinde bast cevheri bulunan bir kabz hali içinde olduğunu alnından okur. Çünkü o şahıs onun ulaştığı makama daha önce ulaşmış, onun tattığını tatmıştır. Bunun sebebi şudur:

Allah Teâlâ’nın has kulları bütün manevî hazine ve definelerin yerlerini bilseler ve bunların ebedî olarak bitmez tükenmez bir şekilde devam edeceğini öğrenseler bile yine yanlarındaki ile kanâat eder, bununla sevinir. Daha fazlasını aramak için yola çıkarlar ama vakara yapışırlar, sırların ağyara zahir olmasından korktukları ve bunu kıskandıkları için o hazineleri açıklamaktan kaçınırlar. Ceberut ve kibriya sıfatları onları yüceltir onlar ise, cemâl ve rahmet sıfatlarını gizlerler. Sanki hatırlama, ağır davranma ve vakardaki şiddetten dolayı zincirle bağlanmış gibi bedenleriyle kabz halindedirler. Rüzgârın estiği bir yerde güzel koku satan kimse gibi de ruhlarıyla bast halindedirler.

Şu şekilde bir soru sorulsa:

Heybet ve ceberûtun onları yükseltmesi, onların ise cemâl, fazl ve rahmet sıfatlarını gizlemelerini gerektiren şey nedir?

Cevap olarak deriz ki:

Cemâl fazl ve rahmet sıfatları haremdeki asalet sahibi güzel ve nazlı kadınlardır. Perde ve peçe ile örtünürler ki, yabancılar onlara tamah edip de fitneye düşürmesin.

Şu şekilde sorulsa:

Peki, bu heybet ve ceberut istenilen ve makbul değil midir?

Cevap olarak deriz ki:

Tabii. Fakat ağyar onların manalarını değil suretlerini görür. Suretleri ise yılan, aslan ve akrep gibi korkunçtur. Ağyar bu tip şeylerden uzak dururlar. Hâlbuki cemâl sıfatlarında durum bunun tersinedir. Cemâl sıfatların celâl sıfatlara nispeti suret ve dış güzellikleri yönünden kadın-erkek arasındaki güzelliğe benzer. Mana itibariyle ise, durum bunun tersidir, (Erkek kadından, celâl cemâldan daha güzeldir).

Sözler ve Haller

Cüneyd Bağdadî kaddese’llâhü ruhâhû dedi ki:

“İçinde olduğumuz durumu sultanlar bilseydi, o hali elde etmek için muhakkak bize kılıçlarıyla savaş açarlardı”.

Denildi ki;

Cüneyd bir gün bir kısım dostlarının semâ meclisinde bulunuyordu. Dervişler coştu ve raksa kalktılar. Cüneyd yerinden hiç kımıldamadı.[6] Bu durumu gören müridler onun raksı haram saydığını zannettiler. Ve raksa kalkmamasının sebebini sordular. Cüneyd şu âyet ile bu soruya karşılık verdi:

“Dağları görür, onları hareketsiz donmuş zannedersin. Hâlbuki onlar bulutun yürümesi gibi yürümektedirler…” [7]

Raks eden şahsa bast malik olur ve onu hâkimiyeti altına alır. Şeyhe ise hiçbir şey hâkim olamaz, aksine o hallere mâlik ve hâkim olur.

Yine bir gün Ebu Hasan Nuri (hyt. 295/907) semâ meclisinde bulunduğu sırada dostları raks ve deverana başladılar. O hiç yerinden kalkmadı. Cansız bir varlıkmış gibi hiç kımıldamadı. Yanındakiler semâdan etkilenmediğini zannettiler. Bir müddet sonra alnından ter boşandı ve rengi uçtu. Renginin uçması, o andaki haletinin yükselerek zirveye ulaşmasına işaretti.

Hal, nihâyete erdi mi ki haletin (halin) makamı ruhtur. Kan (uçması) da ruhun Arşıdır, o zaman damarlar açılır ve dolar. Halet için orada bir mecal ve dolaşma sahası kalmayınca da fışkırır.

Kabz-Bast

Kabz, sadece suret ve hâllere hastır. Çünkü kesafet, şiddet, kasavet ve kuvvet bakımından, eşyanın en dayanıklısı odur. (yani suret ve hâldir). Kabz hâli aynı cinsten olma durumu gerçekleştiği için onu (kuvvet, kasavet… gibi şeyleri) bir araya toplar. Hâlbuki manalar, nurlar, kalpler ve ruhlarda durum böyle değildir. Bunlar latif şeylerdir ve latif oluşlarının kemâl derecede bulunmaları sebebiyledir ki, kibriyanın heybeti ile olan durum müstesna, alma ve bağlama halinden kurtulmuşlardır.

Letafete nisbeti sabit olduğu için üns(iyet-arkadaşlık) onunla bir araya geldi. Orta yaşlı zat bu iki kanatla şeyh meydanına doğru uçar. Ve orada kabz bast, heybet üns ile yer değiştirir.

Heybet ve üns

Heybet ve üns kabz ve bastın bir üst derecesidir. Çünkü heybet ve ünste vicdan, zevk ve müşahede nevinden olan şâhidler daha çoktur. Bastda ise şâhidler azdır. Çünkü kabz ve bastın şâhidleri sadece vicdan ve şevktir. Üns ve heybetin büyüklüğü bu manadadır.

Şeyh olan kimse dahi bu iki kanatla sırat-ı müstakim ve istikametten sapabilir, sağa sola kayar. Bu onun telvini ve temkinidir. Telvîn bazen, kerem, lütuf, rahmet ve fazl gibi cemâl sıfatlarının tecellisi ile olur. Bu halde şeyh ünse gark olur. Bazen da kuvvetli bir tutuş, ezici kuvvet, izzet, büyüklük, yücelik, güç, kudret gibi celâl sıfatlarının tecelli etmesiyle olur. O zaman da şeyh heybet hâline gark olur. Kimi zaman zat tecelli edince ancak o zaman sıfatlar mezcedilmiş hale gelir. Çünkü sıfatların esası ve toplandığı yer zattır.

Hem korkan hem ümid eden İslâm makâmındadır.

Kabz ve bast hâlinde olan iman ikân (bilme) makâmındadır.

Üns ve heybet sahibi muttaki bir ariftir.

Muhsin, ihsan irfan ve takva sahibi olan bu kimseye Allah Taâlâ tecellî ettiği zaman kalb ve ruhundan en çok sevdiği bir şey alınsa bile bu durumu o kulun, hoşuna gider. Çünkü bu halin büyüklüğünü ve ululuğunu görmüş ve tatmıştır.

Bu sevgi ve muhabbet onun ünsüdür, sevgilinin, onu alışı da heybetidir. Heybet ve ünsten, muhabbet ve marifet kanatlarına ve fenâ-bekâ kanatlarına yükselir.

Daha önce üns ve heybetin şeyhin iki kanadı durumunda olduğunu, bunların Zat’ın tecellisinin netice ve meyveleri olduğunu, şeyhin Zat’a ulaşan ve O’na ulaştıran bir kimse olduğunu, bunun da nihaî gaye olduğunu söylemiş ve sözümüze şunu ilave etmiştik:

Kabz ve bast ise sıfatların meyvesidir. Onun için bu noktada Seyyâr orta yaşlı bir kimse durumundadır. Zira sıfatlara vâsıl olmuştur.

Havf ve reca

Havf ve reca (Korku-Ümit) sahibi ise çocuktur. Çünkü havf ve reca ilmin meyve ve neticeleridir. Yukarda zikrettiğimiz gibi âfet ve musibetler bu ikisine arız olur.

Havfın tam ve mükemmel oluşu devamlı ilimle, kabz ve bastın tamamlılığı ise devamlı olarak yapılan sabır ve şükre bağlıdır.

Üns ve heybetin mükemmel oluşunun sebebi de devamlı rızâ ve tefviz (İşi Allah Teâlâ’ya havale etme) dir.

Rızâ ve tefviz bazen heybet ve ünsün semere ve neticesi haline dönüşür. Çünkü irâdenin kendisinden alınması suretiyle, ismi aziz olanın nimet ve belalarım gören şeyh, kazaya rıza, nimete şükür, bela karşısında kendi işini ona havale ederek sabretme çaresi ve hükmü ile Hakk’a temellük ederek şunu der:

“Sen benim Rabbim ve kâdirimsin. Dilersen beni yaşat istersen öldür.”

Marifet ve muhabbet kanatları aynı yerde ve aynı hizada beraberce bulunmazlar. Daima marifet kanadı muhabbet kanadından öndedir. Bununla beraber tıpkı aslına fazlalık ve eksiklikte ortak olan bir şeyin gölgesi gibi ona bitişik ve yapışıktır. Fenâ-bekâ da böyledir. Kişi başka şeylerden fâni olduğu nispette O’nunla baki olur. O’na ulaştığı oranda diğer şeylerden ayrılır, diğer varlıklardan ayrıldığı ölçüde de O’na bitişir.

Şeyh, O’nun dışındaki varlıklar sebebiyle sahv (ayıklık) hâline geldikçe O’nun müşahede şarabı ile tekrar sekr (Sarhoşluk) hâline girer. Hakk onu mahv ettiği nispette var kılar. (Onu ne kadar çok yok ederse, o kadar fazla var kılmış olur).

Saydığımız bu mahv, isbat, sahv, sekr makamları fenâ-bekâdan öncedir.

Şevk

Bir soru sorulursa:

“Her tabirin bir eşi bir ikinci kanadı var. Peki, şevk’in eşi nedir? Yoksa eşi olmayan tek bir kanat mıdır?

Cevap olarak deriz ki:

“O muhabbet yerindedir, eşi de irfan dır. Zira irfan miktarınca şevk ve özlem duyulur.

İrfan

Üç derece vardır:

Umumun irfanı (İrfan-ı amme): Zahirdeki âyetlerle delil getirme ve hüküm çıkarmadır.

Havassın irfanı (İrfan-ı hassa): Hem zahiri âyetler ve hem de gaybte gizli olan âyetlerle delil getirme ve hüküm çıkarmadır.

Hassatu’l-hassanın irfanı: Âyetler üstüne âyetlerle delil getirenlerin yoludur. Bu ıtkanın (sağlam yapanların) irfanıdır.

Havassu’l-hasseden olanlar, her şeyi O’nunla tanımışlardır, yoksa onu hiç bir şeyle tanımış değillerdir.

Bu durum su kaynağı, deniz ve ark arasındaki münasebete benzer, Arkı gören, onun suyunu bir yerden aldığını bilir. Bu bir çeşit irfandır. Fakat eksiktir. Çünkü o arka su veren bir yerin olduğunu biliyor, ama bunun miktarını bilmiyor.

Acaba o ark gibi midir? Arkın kendisi midir? Yoksa arkın üstünde çok büyük bir şey midir?

Bu husus hakkında bilgisi yoktur. Bu durumdaki sâlik, arka kaynaklık eden denize ulaşıncaya kadar arkı takip eder. Denizi görünce bu sefer onun büyüklüğünü ve suyunun bolluğunu garipser, fakat yine de şunu der:

Bu deniz büyük ama sonuçta sınırlı olması bakımından o da ark cinsinden bir şeydir. Böylece, denizin büyüklüğü denizin kaynağının büyüklüğüne delil teşkil eder. Bu da bir irfandır. Fakat bu da eksiktir. Çünkü esas kaynağı ve merkezi görmedi.

Acaba kaynak bu deniz kadar mıdır ondan büyük müdür, küçük müdür?

Bu durum ve bu arayış, bütün denizlerin ve ırmakların kendisinden fışkırdığı esas kaynağa ulaşıncaya kadar devam eder. Deniz ve nehirlerin O’ndan olduğunu şimdi anlar. Hâlbuki daha evvel ark ve deniz vasıtasıyla onu tanımakta idi.

Söylemek istediğimiz şudur:

Her irfan kendi gücü oranında muhabbet ve şevki beraberinde getirir. Veya şu şekilde diyelim:

Talip şevkte yahut marifet muhabbette fâni olur. Çünkü irfan vasfı gerektirir, muhabbet ise vasfı yok eder ve sıfattan daha yüce olmayı gerektirir. Mevcut sıfatta, verimli, meyvede fâni olduğu zaman; bu, tıpkı şevk ve muhabbette irfanın fâni olması gibi olur. Sıfat sürekli olarak vasıflananı ister. Seven kimse sevgide fâni olunca, sevgisi, sevgilisinin sevgisi ile birleşecek ve bütünleşecektir. Artık o zaman ne kuş ne de kanat vardır. Bu takdirde onun uçuşu ve sevgisi kulun Allah Teâlâ’ya olan muhabbeti ile değil Hakk’ın kendisine olan muhabbeti ile Hakk’a aittir:

َانَا مَنْ   َاهْوَى  وَمَنْ  اَهْوَى

“Ben sevdiğim kimseyim, sevdiğim kimse de bendir” .[8]

“..Ondan başka herşey helak olacaktır…” [9]

Şevk, muhabbetin başlangıcıdır. Eksikliği sebebiyle önce teveccühle beraber bulunur. Muhabbet ve aşk hâline gelince teveccühü bırakır ve her yönden her yöne uçan kuş hâline gelir, zira sevgili buradadır, önden, arkadan, üstten, alttan, sağdan, soldan, içten, dıştan uçar. Çünkü sevgili ona her cihetten, her cihette, her cihete doğru, her cihet için ve her cihetten tecelli eder.

Sonuç

Hâl seni bir makamdan diğer bir makama nakleden şeydir. Makam ise yorulduğun zaman oturduğun ve dinlendiğin yerdir.

Vakt

Vakit keskin bir kılıçtır. Eğer keskin olmasaydı düşünüp taşınıncaya kadar seni beklerdi. Hâlbuki zaman keskin bir kılıç gibi geçip gidiyor, hükmünü icra ediyor.

Açıklaması

Sûfî ibnu’l-vakttır, vaktin oğludur. Çünkü onunla beraber döner. O, geçmişe de, geleceğe de bakmaz. Çünkü onun geçmişe veya geleceğe bakması, düşünmesi şu andaki vaktinin boşa harcanması demektir. Çok defa da birçok zamanın zayi olmasına yol açar. Bu durum murakabenin sıhhatinin da şartıdır.

“Murakabe” mufaala vezninde gelir.[10] Dolayısıyla murakabe sevgili olan Hakk ile sûfînin karşılıklı birbirini gözetlemesi demektir.

Hayır, şer, başkasına kulak verme ve yönelme çeşidinden kulun yaptığı her şeyi Hakk Taâlâ gözetlemekte ve denetlemektedir. O “Rakîb”(Gözetleyen)dir.

Sûfî de belâ ve dostluk türünden üzerime ne gelecek diye Hakk’ı gözetlemekte onun rakibi olmaktadır.

Bunları, yolun başında sabır ve şükürle,

Yolun ortasında şükür ve isâr (hoş görmek) ile,

Başka bir zaman da bütün bunları tek bir hal olarak karşılar.

Buhturî dedi ki:

ُاحِبُّ  عَلَىَّ  اَيَّمَا حَالَةٍ                اِسَاءَةَ  لَيْلىِ  وَاِحْسَانِـهَا

“Hangi hâl ve durumda olursam olayım, Leylâ’nın iyiliklerini de kötülüklerini de seviyorum”[11]

Bir zamanlar maşuku tarafından sille tokat dövüldükçe, bu, hali ile halka karşı övünen ve gülen bir âşık görmüştüm. Âşık, halinden memnun muşçasına, (Sevgilim) hakkımı vermede ve ödemede hiç de kusur etmiyor, diyordu.

Şu şekilde bir söz vardır.

“Sûfînin himmeti ayağını ileri geçmez.”

Bu sözden sûfînin himmetinin adiliği manasını zannetme! Çünkü sûfînin iki ayağından biri sondadır. Diğeri ise sonsuzluktadır. Dolayısıyla o, hiç bir zaman himmetinden ayrılmaz. Çünkü Seyyâr binicidir, himmeti ise bindiği attır.

Himmetin Beyanı

Himmetin başı ve sonu vardır. Başlangıcı irâde sonra talep, sonra rabt, sonra tasarruf, sonra kevn (âlem)dir.

Himmet kudrettir. Sırr ise Hakk’ın kudretini ve himmeti bir araya getirir. İrâde ve talep kalpten olur. Ruh gizli değildir. Ancak zevke dayanan bir ilgi ve bağ ile aşikâr olabilir, görülebilir.

Biz deriz ki:

İrâde güçlenir ve talepteki samimiyet de kuvvetli olursa himmet sahibi ile matlub arasında (maddî veya manevî) bir rabıta meydana gelir. Bu rabıta ya icat ve var etme veya ifna ve yok etme suretinde hâsıl olur. Tıpkı iki şey arasındaki silsile gibi veya bir savaşçı ile hasmının göğsü arasında hâsıl olan mızrak veyahut ok gibi veya da güneşle yer arasındaki ışık gibidir.

Allah Teâlâ kendisine dönenlerin kalplerini, kendisinden gelen bir nur ile bağlar. O zaman Seyyâr kendisi ile gökyüzü arasındaki rabıtayı, sanki ikisi bir şeymiş gibi tadar. Bazen da gökyüzünden kalbine doğru inen ve kendisinin de tutunduğu zincir görür. Bu, “Allah Teâlâ’nın ipi” dir. Bu semavî parçaların tezkiye ve temizlenmesinden sonra vukua gelir. [12]

Himmeti, her lahza ve nefes aldıkça bizden ayrılan ve göğe doğru yükselen bir adam şeklinde müşahede etmiştim. Bu hadise tekvin (var etme)  halinde vaki olmuştu.

Hatıra

Küçükken ıssız bir evdeki bir kısım eşyayı beklemek için orda tek başıma gecelemiştim. Eve hırsız girecek, diye durmadan şeytan vesvese, nefsim ise vehim veriyordu. Hâlbuki kapılar da kapalı idi. Ben de gaybî duyguların ortaya çıkışı, hislerin yanılması ve korkunun şiddetinden olacak ki hırsızın var olduğunu zannettim. Sanki adamın tıkırtısını duyuyordum. Kapının yanına geldi, kapıyı çaldı, kapalı olduğunu anladı, sonra sürgü ile oynamaya başladı, sonuçta kapıyı açtı ve içeri girdi. Aklım başımdan uçtu, bayıldım. Ertesi gün öğleyin aklım başıma geldiği zaman kendi kendime

“bana ne oldu”, dedim. O anda gece hırsızın eve girişini ve bazı eşyayı alışını hatırladım. Hemen eşyaya baktım. Hepsi yerli yerinde duruyor. Kapıya koştum o da kapalı. O zaman bunu himmetimin yaptığını anladım.

Çok korkulduğu zaman, (hayalî) korkunç şahısların zuhur etmesinin ve görünmesinin sırrı, bu sır (ve vehim) dir.

 

Himmet, cem’iyetin meyvası, belki cem’iyetin sırrıdır. Zıddı ise tefrika dır. Cem’iyet gibi nimet, tefrika gibi azab yoktur. Cem’iyet kalbin Arşa ulaşması, başka bir ifade ile Arşın kalbe kavuşmasıdır. Veya yolun ortasında ikisinin karşılaşmasıdır. (Cem’iyetu’l-cemiyet).

Cemu’l-cem’ ise kalp ve arşın Hakk’ta yok olmasıdır. Bu ise Hakk’ın her ikisi üzerine istiva etmesidir.

“Allah Teâlâ’nın Arşı istiva etmesi” [13] kalpleri istiva etmesine göredir. Allah Teâlâ’nın Arşı istiva etmesi celâli, kalpleri istiva etmesi ise cemâlidir. Bu da “Rahman ve Rahim” in mânâsıdır.

Rahman Arşa istiva eden, Rahim kalpte tecellî edendir.

Rahman ve Rahîm kelimelerindeki “elif” ve “ya”nın manası budur. (Rahmanda elif, Rahimde ya vardır). رحْمَان  رحِيم

Bu, zevk ve tatmayla ilgili bir sırdır. Meselâ; rahman kelimesini söylediğin ve bir başkasından işittiğin zaman, büyüklük, yücelik, kudret, azamet, kuvvetlice yakalama ve tutma gibi bütün cemâl sıfatlarının toplamını o kelimede bulur ve hissedersin.

Aynı şekilde rahîm kelimesini söylediğin veya başkasından duyduğun zaman ise, nimet, selâmet, atıfet, kerem, lütuf, rahmet gibi cemâl sıfatlarının tümünü tadar ve hissedersin.

“Elif” gökle ilgilidir; “ya” ise yer ile ilgilidir.

Bunun gibi Arş semavîdir, kalb arazîdir.(yerle ilgilidir)

Bunun için “elif”, (Arapça gramerinde) nasba, (dikelme, çalışma, yorulma) “ya” ise cerre, (çekme, taşıma, yüklenme) alâmettir.

“Vav” ise ref (yükselme) alâmetidir. Ref nasb ile kesr arasında bulunur. “Vav” ruhun ismidir, “elif” Hakk’ın, “ya” ise halkın ismidir. Bunun için ruhlar, sırların mahalleri ve halk ile Hakk arasındaki alâkalar ve bağlar haline getirilmişlerdir. Bu kâinat ile onu meydana getiren arasındaki bir iştir.

Bu söylediğim manayı Allah Teâlâ’nın şu ifadesi sana daha iyi açıklar:

“…Sana ruhun mahiyetinden sorarlar. De ki, o Rabb’imin emrinden ibarettir…” [14]

Bu ifade, ruhun manası konusunda bir sükût ve susma değil, aksine onu bir tefsirdir. Fakat Allah Teâlâ ile Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ve müminler arasındaki sırdan dolayı cevap vermekten çok susmaya benzer.

Bundan dolayı şeyhler ruh konusunda ihtilaf etmişlerdir. Bence bu söylenenlerin en doğrusu Cüneyd Bağdadî kaddese’llâhü ruhâhu şu kelamıdır:

“Ruh için kadîmdir de demiyoruz, mahlûk (hadis) tir de demiyoruz”.

Hulâsa, ruhun Hakk’a ve halka nisbeti “vav”ın “elif” ve “ya” ya, başka bir deyişle refin nasb ve cerre nispeti gibidir. Bu suretle Seyyâr, harflerin sırlarına doğru yönelmiş olur.

Harflerin Sırlarındaki Meseleler

Ayn harfi  – ع –  (kaynak, zat) dâiresi birden ortaya çıkmaz, yavaş yavaş zuhur eder-, tedricen artar. Tıpkı ayın ilk gün daha küçük, 2, 3, 4. günde gittikçe büyümesi gibidir. Bu esnada Seyyâr, ayın ve aya ait gökteki menzillerin tadını tadar. Zaman zaman bu daire (ayın dairesi) büyür, genişler, bazen da küçülür, yok olur.

Bütün bunlar, Seyyârdaki ayın ve aya ait feleğin, menzillerin ve burçların örnekleridir.

Seyyâr bilir ki yirmisekiz veya yirmi dokuz olan harfler, kamer-i felek (Ay Feleği) denilen birinci gökyüzünden doğmaktadır. Kelâm (Kur’ân-ı Kerim) da yedi semâ vardır.

Birinci kat harflere aittir, bundan dolayı harfler, hem suret hem de mana olarak, ayın menzillerindeki sapmalarını nakleder ve aks ettirirler. Ayın kendi ekseni etrafında dönüşünün zamanı ile harflerin çıkış yeri olan ağızdaki dişlerin otuz tane olmasında da yine aynı konuya işaret vardır.

Arştaki harfler tahtasının sınırı dudaktan kalbe, başka bir ifade ile “be” den “he”ye kadardır.

Bu tahta ve levha üzerindeki harfler, insanî irâde ve ihtiyar vasıtası ile tespit edilir. İnsanî vasıflar yok olduğunda ise vasıtasız, iradesiz ve Hakk’ın kalemi nasıl gerektirirse o şekilde ve o yolla tespit edilir. Hakk’ın kaleminin gerisinde Hakk’ın irâdesi vardır. Hakk’ın kudreti de onun kaleminin arkasındadır.

Artık o anda sonradan ortaya çıkmış kâtip fâni olmuştur. Kadîm (eski) katip (olan Allah Teâlâ) yazar… Dediğini, dilediği gibi ve dilediği şekilde yazar.

Örnek

Bu makama ulaştığım ruh levhimde yazılan ilkyazı şu idi:

“Bismillahirrahmanirrahîm”

Besmeledeki “Allah” kelimesinin manası “Rahman ve Rahim” diye açıklanıyordu. Yani Allah Teâlâ bilinen cemâl ve celâl sıfatlarıyla mevsuftur. Bundan dolayı onun bütün harfleri tümü ile marifet harfleridir. (Bismillahir rahmanirrahim demekle sanki) şu şekilde demiş oluyordu:

“Yerde bilinen, gökte bilinen, Arşta bilinen ve kalbte bilinen Allah’ın adıyla…”

Bir gün gaybet halinde iken Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ve ashabını gördüm. Sordum:

“Ya Rasûlallah Rahman’ın anlamı nedir?”

Rasûlüllah cevaben:

“O Arşa istiva edendir”[15] dedi. Bu defa:

“Rahîm ne demektir?” Buna karşılıkta:

“O müminler için Rahîm’dir”,[16] diye bana âyetlerle karşılık verdi.

 

 

İşaret

Bu harfler böylece sabit olduktan sonra, o zaman Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin Allah Teâlâ’dan rivâyet ettiği şu sözün manası açıkça ortaca çıkar.

“…Kulum benimle konuşur…” [17]

Ayn Dairesi

Bu daire, ayn (zat) dairesidir. Hâl, durum ve miktarı aynı kalmaz. Aksine, seyri nispetinde artar ve gelişir. Burada ayn dairesi olduğuna, yedi tabakaya ve yedi kat göğe işaret vardır. Her tabakanın her semâ gibi harfleri vardır.

Semavî bir cüz tedrici olarak saflaşınca önceki tabakaya göre semânın rengi ve miktarı zuhur eder. Bu daha evvel konusu geçen yüz dairesinin gark olmasına kadar devam eder.

Bazen şiddetten sonra ferahlık, heybetten sonra üns, kabzdan sonra bast, fetretten sonra rağbet, hâllerinden sonra, Allah Teâlâ’ya yönelen kimse için vechinin bütün daireleri sanki tesbih imiş ve tesbih ediyormuş gibi ortaya çıkarlar. O zaman Allah’ın mübarek vechinin nurları tecelli eder. O zaman seyyârın dilinden iradesiz şu kelimeler dökülür:

“Sübhanî, sübhanî, ma ‘âzama şanî”

(Kendimi tenzih ederim. Benim şanım ne yücedir).

Bu, Seyyârın tamamen ve her şeyi ile istiğrak hâline girdiği zamandır. Fakat Seyyâr, korunmuş ise, Allah Teâlâ’nın muhafazasında olursa o zaman şu şekilde der:

“Subhânehû, Subhânehû ma ‘âzama şanûhû”

(O’nu tenzih ederim. O’nu tenzih ederim. O’nun şanı ne yücedir.)

Zikrin İncelikleri

Halvette bulunan zâkir, zikre başlar ve zikri de kalbe ulaşır basireti ve kalb gözü açılır. Halvetle ünsiyet eder sadece zarurî ihtiyaçları için halvetten çıkar. Sonra tekrar halvete girer ve zikre başlarsa çekirge sürüsü gibi zikir orduları Seyyâra hücum ederler. Bunlar, arı vızıltısına benzer bir ses çıkarırlar. Ordu, aynı ateşin odunu kuşattığı gibi seyyârın arkasından dolanarak onu sarar, çepeçevre kuşatır.

Seyyâr bazen geceleyin halvetten çıkıp boş sahralarda yürürken sağından, solundan kendisine göz kırpıldığını görür. Bu, kalpteki şeytan gibidir.

Çoğu defa da halvetin dışında vâridlerin hücumuna uğrar.

Neticede eşya kendisinden gâib olur, olur da o anda cam içinde camdan başka bir şey göremez. Varlığın safâsının son merhalesi, onun cam rengini almasıdır. Bundan sonra ruh güneşini arkasında görür.

Yeryüzünün içinde bir ateş vardır, gökyüzünün en yüksek noktasında da bir ateş vardır ve zikir ateşinin gizlendiği bir yer haline gelince, oraya ateşler iner, demirci ocağından çıkan kıvılcımlar, gibi yerden de ateş fışkırır.

Örnek

İhlâs evi, altından yapılmış bir evdir. Seyyâr vücut ve varlık çeşitlerini delik deşik etmeden onu geçemez. Varlık, yuvarlak bir kalkana benzer şekilde Seyyârın önüne gelir. Seyyâr, ölümü tatmadan ona geçemez. Heybetin tadılması böyledir.

Bir gün ona giden yoldaki engelleri ve perdeleri kendi irâdem olmadan aşıp geçtim. Daha doğru bir ifade ile bu perdeler ötesi âleme geçirildim ve orada ölümün tadını tattım. Sonra, o hazrete gözüm ilişince, bana bir rahatlama hali ulaştı. Bunun rahmet hazreti olduğu bana ilham edildi. Orada bir şeyh vardı, onun Rıdvan (Cenneti, Allah Teâlâ rızası), yine oradaki bekârlar topluluğunun da âhu gözlü huriler oldukları bana ilham edildi. Biri müstesna beni gördükleri zaman hemen peçelerini örttüler. Toprağın ağırlıklarından kurtularak, kefene sarılı bir şekilde yerle gök arasında uçuyor gibi idim. Yeryüzüne yaklaştığım zaman O ahu gözlü gelip beni aldı ve Kürsî üzerinde oturttu. Daha sonra şeyh kalktı, sırtımın arka tarafına oturdu beni örttü ve kalbime:

“Hadi Rabb’ına yalvar, yakar”, diye fısıldadı. O zaman, beni hazret-i rubûbiyyet ve ulûhiyyete gönderdiğini anladım.

Sonra tekrar vücuda (normal hâlime) döndüm. Bütün yorgunlukları atmış sevinçli, şevk, yakın kulluk ve hayret ile dolu idim.

Kalb ve ruh toprağa ait parça ve ağırlıklardan kurtulduğu ve ruhî kuvvetlerle takviye edildiği müddetçe Seyyâr da oturma, uykusuz kalma ve zikir yapma hâline devam eder. Uyumak için yanını yere koyup yattığı zaman bile, kesinlikle bilir ki, yerde yatmış olmakla beraber Aziz ve Celîl olan Allah’ın zikri ile oturmaktadır. Bu hale son derece hayret eder. Sonra bu durumun tasavvur edebildiğini düşünmeye başlar. Neticede oturan yatana dönüşür. Böylece ikisi bir arada toplanmış olur.

Bunun gibi kim zikir için ayakta durmayı âdet haline getirir, sonra oturursa, kendisini devamlı ayakta hisseder. İşte o zaman Hay ve Kayyûm [18] olan, kendisini bir uyku ve uyuklamanın olmadığı [19]zat ona tecellî eder.

“Daima kâim olan” “kıyamı dâim olan” da böyledir. (Seyyâr, Allah Teâlâ’nın Kayyûm, dâima kaim, Hay ve uyumayan sıfatlarının mazharı olur).

Seyyâr, seyr u sülük hayatının ilk zamanlarında kendi isteği ile uyumayı terk eder. Bu terk, rahmet bekçilerinin kendisini yatırıncaya kadar devam eder. Uyandığı zaman ya yan tarafına yatmış bir haldedir veya secde halindedir. Sağ tarafa yatmak sol tarafa yatmaktan daha iyidir. Fakat sol tarafa yattığı halde uyandırılan Seyyârın hâli, kendi irâde ve isteği ile uyuyanın hâlinden yine de iyidir. Secde hali ise hepsinden iyi ve güzeldir.

Bu uykunun sebebi de şudur:

Nefs, toprakla yoğrulmuştur, toprak ise toprağı isteyip yatar. Nefs topraktan kurtulup temizlenince ise yukarda anlattığımız gibi olur.

Seyr hayatının başlangıç ve bitiş mertebeleri arasındaki Seyyârın durumuna gelince:

Yatırılmaz ve çok uyutulmaz.

Kendi irâde ve isteği ile yattığı zaman ise üstünden etrafını çepeçevre saran zikir askerlerini görür. Onların arı vızıltısına veya rüzgâr sesine benzeyen seslerini işitir. Artık bu seslerden uyku kaçtığı için uyuyamaz. Bu durum zahirî duyguların zayıf, batınî hislerin, kalbi duyguların kuvvetli olduğu zaman meydana gelir.

Halvetin Sırrı

Her şeyi bırakıp Allah Teâlâ’ya yönelen ve halvete giren, huzurda ve gaybette vehm ve müşahede ile görür ki halvet haricinde arkadaşlık yaptığı şahıslar, kendisini önceden bulunduğu hale davet etmekteler. Eğer irâde yönünden zayıf ise onu kendilerine çekip cezbederler ve onu yeniden oyun ve eğlenceye sevkederler. Daha önce oynadıkları gibi onunla oynar, kendilerini helak ettikleri gibi onu da helak ve perişan ederler. Fakat irâde yönünden kuvvetli ise gücü yettiği oranda onlara karşı koyar.

Eğer halvet hayatını tamamlar neticeye ulaştırırsa, hepsinden daha kuvvetli olduğunu, tamamlayamadığı takdirde ise onların kendisinden daha kuvvetli olduğunu anlaması gerekir.

Halvetin ilk zamanlarında şeyh sayesinde seyyâr kuvvetli olur. Çünkü seyyâr hâlâ çocuktur.

Seyyâr arkadaşlarını özler ve halvetten çıkarsa bu, şeyhin kusur ve zayıf oluşundandır. Çünkü müridi cezbeden ve çeken şeylerle olan ilişkisini kesmeden onu halvet hayatına sokmuş, demektir.

Bununla beraber şeyh bazen sadece müridin işini tamamlamak veya bazı faydalar için onu halvete sokar. Bazen da herhangi bir fayda gözeterek halvete başlatır. Meselâ; müridin içi kötü şeyle dolu olur, şeyh de bu gibi şeyleri, halvet sopasından başka bir vasıta ile söküp atmaya kadir olamaz, onun için müridi halvete sokar.

Hatıra

Halvete ilk olarak girdiğim zaman içimde bir nevi riyâ ve şöhret duygusu, bu tarikatı minberlerden insanlara anlatma ve aktarma arzusu vardı. Onlardan biri değildim ama yine de onlardan sayılmakta idim.

Sonra anlayabildiğim kadarıyla “Bu yol doğrudur” diye bende bir keşif meydana geldi. Fakat halvetin temeli bozuktu. Çünkü gayem sahih ve niyetim sadık değildi. Halvetin dışında bir miktar kitaplarım vardı, onları düşünür dururdum. Bu kitaplar onbir kerre beni halvetten çıkardılar. Ve halvet darbesinin acısı benden zail oluncaya kadar halvetin dışında kaldım. Sonra tekrar halvete girmek istedim. O zaman kendi kendime şu şekilde dedim:

“Eğer halvete daha önce girdiğim gibi girersem, yine çıkarıldığım gibi çıkarılırım. Fakat girilen yere sıdk ile girmeliyim ki, oradan sıdk ile çıkabileyim[20] Bunun üzerine niyetimi saf ve samimi hale getirdim. Ruhumu ele aldım ve kendi kendime: “İşte o budur al onu” dedim Kitaplarımı vakfettim elbiselerimi hediye ettim. Paraları sadaka olarak dağıttım. Dünyayı arkama ittim kıyameti önüme getirdim. Ar ve namus elbisesini çıkardım, insanlar hakkımda şu şekilde düşünsünler dedim:

“Perişan ve zelil oldu, boyun eğdi veya aklını yitirdi, olacağı bu idi zaten”. Kendimi şeyhin önünde teneşir tahtasındaki ölü gibi hissettim. Şunu dedim:

“Şimdi kabre gireceğim ve kıyamet kopmadan oradan çıkamayacağım”. Sonuçta, geriye kalan üzerimdeki bu elbise benim kefenimdir. Eğer halvetten çıkmak için aklıma bir şeyler gelir ve bunlar da kuvvetlenirse insanların yanına çıplak çıkmaktan hayâ edip çıkmamak için şu üzerimdeki elbiseyi yırtar parça parça ederim. O zaman sadece halvethânenin duvarları benim için elbise vazifesini görür, diye düşündüm.

Bütün bunlar kurtuluş ve necata karşı olan aşırı şevkimin neticesiyle olmuştur.

Bu düşüncelerle girdiğim halvetten şeyhimin izin ve müsaadesi olmadan çıkmadım, ayrılmadım.

Şeyhim Ammar Yasir kaddese’llâhü sırrahu’l azîz, bana şu şekilde demişti:

“Halvete girdiğin zaman sakın nefsinle konuşma. Kırk günlük halveti tamamlayıncaya kadar buna uy. Nefsiyle konuşan kimse daha ilk gün halvetten çıkarılır. Eğer konuşacaksa nefsine şunu desin.

‘Burası kıyamet gününe kadar senin kabrindir. Bunu iyi bil”.

Sonra sözüne şunu ekledi:

“Bu çok ince bir noktadır ve bununla ancak (Hakk’a) ulaşanlar ikaz olunur”.

 

Seyyâr, daha önce gördüğü, tanıdığı, dostluk ve arkadaşlık yaptığı malik olduğu kimselerle mücadelesi ve savaşı devam ettiği sürece halvetle ünsiyet peyda edemez. Ondan haz alamaz ona harp ilan ederler. Çünkü halvet öncesi ilâhı onlar idi.

Öyle ki, seyyâr her şeyden yüz çevirip sadece Allah Teâlâ’ya yöneldiği zaman bile, her şey onun yanına gelir ve onu Allah Teâlâ’yı bırakıp kendisine kul köle olmaya davet eder.

Seyyâr mücâhedesine devam edip ve Allah Teâlâ da onlara karşı kendisine yardım ederse, halveti sıhhatli olur ve onlar da kendisini yalnız bırakırlar. Böylece de halvete ısınır. Halvete ısındığı zaman onun zıddı olan şeylerden sıkılmaya başlar. Bundan sonra kendisi için halvete girdiği zatın zikri ile ünsiyet kurar. Bu Hakk Sübhânehu ve Teâlâ’nın zikridir.

Bazen zikir ünsün bile önüne geçer. Fakat umumiyetle birlikte yansır ve birbirlerini takip ederler. Bu müsabakanın sırrı da şudur:

Seyyâr yolun başında zıtlardan sıkılır, uzak kalır ve halvetle ünsiyet kurar daha sonra dost aramaya başlar. Bazen da daha yolun başında iken Hakk’ın keşfi vaki olur. Sonra dostun zikri ile ünsiyet kurar, daha sonra zıtlar dostun sevgisini karıştırıp ve karmakarışık hale getirirler. Bundan dolayı halvette ünsiyet etmek ister. Sürekli olarak zikir ve halvetle ünsiyet eder. Sonuçta diğer ilahlar ve zıtlarla tamamıyla ilgisini keser. Bunlara ait hatırlayışta kesinlikle terk edilmiş olur. O zaman ünsü Hakk ile olur. Bu halvet meydanının sonu budur. Manevî halvetin başlama noktası da burasıdır. Seyyâr şeklen ağyar ile beraber olur. Fakat manen ariflerle beraber bulunmaktadır.

Cüneyd Bağdadî kaddese’llâhü ruhâhû, halvette bulunan müridlerine şu şekilde derdi:

“Ey halvet sahipleri! Halvette iken halvetle dost olursanız halvetten çıktığınız zaman bu dostluk ve ünsiyeti kaybedersiniz. Eğer halvette iken O’nunla dost olursanız sizin için halvethânelerle sahralar eşit olur”.

Ebu Necib Suhreverdî’nin (hyt. 563/1168) yanında halvet ehli olan bir zattan bahsedilmiş ve şu şekilde denilmişti:

“Zikirdeki istiğrakı o hadde ulaşmıştır ki, göğsünden zikir işitiliyor. Fakat maddî âlemle ilgili bir şey gördüğü veya bir şey işittiği zaman hemen zikir (dünyası) karışıyor, bulanıyor, canı sıkılıyor, kızıyor ve inkâr ediyor.”

Bunun üzerine şeyh müridlerine şu yolda tavsiyelerde bulundu:

“Bunun gibi olmayınız”. Bunun anlamı şudur:

“O’nunla ünsiyetiniz sıhhatli olsun ki hiç bir şey zihninizi karıştırmasın.”

Nasıl ki, Allah Teâlâ’yı bırakarak saf zikri, şahidlerini ve uçuşunu kendine ma’bud yapmıştı. Onun için bir şey gördüğü, bir ses işittiği ve kalbine bir hatır geldiği zaman, iç dünyasının karışması kaçınılmaz olmuştur.

 

Zikrin Sırları

Zikirle meşgul olan Seyyâr kendisine şu şekilde seslenilen bir makama ulaşır:

“Zikrin, seni nasıl zikrettiğini görmek için zikretme. Çünkü o mezkûrdur. Zâkir değildir. İnsan devamlı olarak Hakk’ın mezkûrudur. Ancak Allah Teâlâ ile aralarındaki koyu karanlıklar ve kesif perdeler sebebi ile bunu işitememekte ve duyamamaktadır. Onlar işitmezler ve bu hâli hissetmezler.

Mürid, zikirde istiğrak hâline ulaştığı zaman sülûkü kesintiye uğrayanların kaldıkları yerde kalmasın, diye zikri bırakmasını şeyh ona emreder. Çünkü sıfatlarda durmak, zattan ayrı kalmayı gerektirir.

Seyyâr dil ile yaptığı zikirle uzun bir zaman geçirdikten sonra, kalbin bu zikirden bıkıp usandığı bir noktaya ulaşır. Artık dil ile yapılan zikir kalbi karıştırır, karışıklığa uğratır. Onun için dili, zikretmekten alıkoyar, kalpteki huzuru devam eder senelerce dil ile zikredemez. Bu şahıs mümin, mukîn (kat’î bilen) ve mutkın (takvalı-ihtiyatlı) dır. Ancak o, farz namazları kalp takvası ile fiilen eda eder. Çünkü KALP, FARZLARIN TERK EDİLMESİ YOLUNDA ASLA FETVA VERMEZ. Bunun yanında hiçbir zaman şüpheli konularda da fetva vermemiştir.


[1] Tirmizî, Da’vat, 129; İbn Hanbel, II, 252, 359, 383.

[2] Müslim, İman, 302; İbn Hanbel, VI, 110.

[3] Gafir, 3

[4]Bk. Yusuf, 39; Gâfir, 16

[5] Telvin: sözlük anlamı renklerdir. Tasavvuftaki anlamı ise “halden hale geçmek” demektir.

[6] Serrac, el-Luma’ fi’t-tasavvuf, s. 294 (Leiden 1914); Gazali, İhya, II, 266 (Mısır 1289).

[7] Neml, 88

[8] Divan-ı Hallaç, s. 92.

أنا من أهوى ومن أهوى أنا               نحن روحان حللنا بدنا

فـإذا   أبصرتني أبصرته                   وإذا أبصـرته كان أنـــا

روحه روحي وروحي روحه       من رأى روحين حلا بدنـــا

[9] Gafîr, 88

[10] Arapça sarf kaidesi

[11] Divan-ı Buhturî, s. 254 (İstanbul. 1300).

[12] (Bk. Âl-i İmran, 103, 112).

[13] Furkan, 59; Tâhâ, 5

[14] İsrâ, 85

[15] Tâhâ, 5; Fürkan, 59

[16] Ahzab, 43

[17] Buharî, Rekaık, B. 38. Kurb-u Nevâfil hadisi

[18] Bk. Al-i İmran 2; Bakara, 255

[19] Bakara, 255

[20] Bk. İsra, 80

NEFİS MERTEBELERİ


Nefis üç haldedir.

Nefs-i emmâre

Kötülük emreden nefis. Umumiyetle herkeste bulunur. Karanlıktan ibarettir. Zikirle (karşı karşıya) kalınca aydınlanır. Çünkü zikir karanlık bir evde tutuşturulmuş olan kandile benzer. O zaman nefs, levvâme olur. Necaset, köpek, domuz, pars, panter, eşek, öküz, fil ve vücutta bulunan bütün diğer kötü şeylerle dolu olduğunu görür.

 

Nefs-i Levvâme

Bu nefis yırtıcılığın her çeşidinin getirdiği yaralamaları ve pisliklerin her türünün bıraktığı kirleri temizlemek, bu evden kovmak için gayret sarf eder. Onun için durmadan Hakk’ı zikir ve ona tevbe ile meşgul olur. Böylece zikir sultanı onlara gâlib gelir ve oradan dışarı çıkarır.

Nefs-i Mutmainne

Ev süsleninceye kadar, ev eşyası toplamak için durmadan çalışır. Böylece bu eşya ile ev ziynetleşir, sultanın orada konaklamasına uygun hale gelir ve sultan oraya iner. Sultan gelip Hakk tecellî edince o da tatmin olur.

İşaretler

İyi bil ki! nefs-i emmârenin müşahede mahallerinde de bir takım alâmet ve işaretleri vardır. O senin önünden doğan zift gibi simsiyah büyük bir daire gibidir. Bir müddet sonra yok olur. O, yine ön tarafından bir bulut gibi tekrar doğar. Daha sonra bu bulut halinde iken yanından ay gibi bir şey zuhur eder. Sonra yine doğar, bu defa hilal gibi bir şey ortaya çıkar. Bu şey, bulutlar arasından uc gösterir ve sonuçta hilal haline gelir.

Seyyâr nefsini kınayınca, bu dâire sağ yanaktan, ısısını yanağında hissedecek derecede bir güneş kırmızılığı ile doğar. Bu büyük dâire kimi zaman kulak yönünden, kimi zaman alın istikametinden bazen da başın üstünden doğar. Bu nefs-i levvâme akıl dediğimiz şeydir.

Nefs-i mutmainne için de, müşahede hallerinde alâmetler vardır. Bazen, kendisinden nurların fışkırdığı büyük su kaynaklarındaki dairelere benzer bir şekilde önünden doğuverir. Bazen da onu, gaybet halinde parlak bir ayna gibi saf bir nur olarak yüzünün etrafında görürsün. Bu, yüzüne doğru yükseldiği ve yüz bunda fani olduğu zaman, o zaman senin yüzün nefs-i mutmainne olur. Bir başka gaybet hâlinde de onu senden uzak görürsün. Sanki seninle onun dairesi arasında binlerce konak varmış gibi. Ona bir konak yaklaşsan yakar.

İyi bil ki! seyr ü sülûkun sonunda yüzde zuhur eden bir takım daireler vardır. Her sağa ve sola bakanda görülen nurdan yapılmış “iki göz dairesi” bunlardandır. İki göz ile iki kaş arasından zuhur eden “Hakk’ın nuru dairesi” de bunlardandır. Yalnız bu dairenin gözde olduğu gibi ortasında nokta yoktur. Bazen gözün iki dairesi bu noktada yok olur. Bazen nokta kalır, daireler yok olur.

“Ruh dairesi” ise burun hizasında ortaya çıkar. Dilin nuru ise mutlak nurdur daire değildir. Sırf bir damla halindedir, dairesi yoktur. İşitme nurunun da dairesi yoktur. İki göz dairesinin arkasından ortaya çıkan nurdan iki noktadır.

Örnek

Bir gün halvette iken gaybet hâline girdim. Sonra yükseltildim, doğan bir güneşin önüne kadar getirildim. Onun şiddetli ve büyük kuvvetine göğüs gerdikten sonra güneşe sokuldum. Sonra bunu şeyhim Ammar Yasir kaddese’llâhü sırrahu’l azîze (hyt. 582/1186) sordum.

“Elhamdülillâh” dedi.

“Ben de bu gece ikimiz birlikte Mekke’ye gittiğimizi gördüm. Güneş göğün tam ortasında olduğu bir sırada Mekke’de Harem-i şerifte bana şöyle dedin”.

“Ey Şeyh ben kimim?”, “Beni tanıyor musun?”

“Sen kimsin”, dedim. Bunun üzerine sen:

“Ben gökteki şu güneşim” diye karşılık verdin”.

Bu iki olayın birbirine uygun düşmesine şeyhim Ammar memnun oldu. Sevindi ve bana şu hâlini anlattı:

“Kalb âlemine sokuldum, geceleri Allah Teâlâ için mücâhede ettim. Gökyüzü içime girinceye kadar devamlı olarak ona bakıyordum hatta kendimi zevken gökyüzü olarak hissediyordum”

Başka geceler de onu şu anda yukarda gördüğüm gibi kendi altımda görünceye kadar ona bakardım.

Başka gecelerde de arza bakar, acaba o nedir, diyerek onu açıklamaya çalışırdım. Nurdan bir dâirede fâni oluncaya kadar bu halim sürüp giderdi”.

Açıklama

Bu hallerden ilmin alacağı hisse şudur.

Kudsî ruh latiftir, semavîdir. Himmet kuvveti ile dolup taştığı zaman, semâya bitişir ve semâ onda gark olur. Aslında ruh ile semâ aynı şeydir. Bu ruh, sürekli olarak uçar, yükselir, beslenir ve gelişir, semânın şerefinden daha üstün bir şeref kazanmak için bu hal devam eder. Sonuçta semânın üstüne çıkar.

Açıklama

Veya şu şekilde diyebiliriz:

“Her bir maden sahibi, kendi cinsinden olan cevheri arar.” İrâdesi ve talebi samimi ve ciddi olursa aslı bulur ve ona kavuşur. Semâyı, altında ve içinde, ancak şu hallerden sonra gördüm:

“Ben hangi şey için semâda veya semâdan daha büyük olan şeyde veya semânın üstünde ki bu benim üstümde var olan şeye göre değişir değilim?”, diye içimde bir bir istek ve azarlama hali kâim oldu. Bunun üzerine, madenlerine karşı özlem duyan garip cevherler, samimi olarak âh ve inilti haline girdiler ve ben de oraya ulaştım.

Arzın, kendisinde fânî olduğu daire ise “kudret dairesi” dir.

MÜŞAHEDE KISIMLARI

Bil ki; müşahede İki türlüdür: Ednâ, A’la.

Ednâ (en düşük yerdeki) müşahede

Arz’da bulunan şeylerle ilgili olan müşahededir. Bununla şehâdet âlemindeki yeryüzü değil gayb âlemindekini kastediyorum: O arzdaki şekiller, renkler, denizler, ateşler, çöller, şehirler, köyler, köşkler v.s. gibi şeylerin temaşası bu müşahedeye dâhildir.

 

A’la (en yüksek, yukardaki) müşahede

Gökyüzünde bulunan varlıklarla ilgili müşahededir. Güneş, ay yıldızlar, burçlar, ay yörüngesi vs. ve sadece bir kısmını görüp müşahede ettiğin her şey bu kısma dâhildir. Nitekim şu şekilde demiştik:

“Cevher, sadece kendi madenini müşahede eder. Cevher, sadece kendi madenini arzu eder, ancak kendi madenine özlem duyar”.

Şâyet, gökyüzünü, yeryüzünü, güneşi, yıldızları ve ayı müşahede edersen bil ki, o madenden sende var olan bir parça temizlenmiş demektir (Bu temizleme olmasaydı, müşahede vaki olmazdı).

Gaybet hâlinde iken müşahede ettiğin gökyüzünü; semâyı şu gördüğün semâ zannetme. Gayb âleminde daha latîf daha yeşil, daha saf daha parlak sayısız ve hesapsız gökler vardır.

Kendi iç saflığını artırdıkça ve ilerlettikçe gökyüzü de sana daha açık, güzel ve saf görünür. Bu durumun Allah Teâlâ’nın safasını seyredinceye kadar devam eder. Allah Teâlâ’nın safasında seyr, seyr ü sülûkun sonudur. Aslında ise Allah Teâlâ’nın safasının sonu yoktur.

Sakın ulaştığın makamın arkasında ondan daha başka makamların olmadığını zannetme!

Rabbânî Huzurdaki Tecelliler

İyi bil ki! Allah Teâlâ’nın bir takım huzur tecelligâhları vardır. Bunlar sıfatların tecelli ettiği yerlerdir. Bir huzur yerini, diğerinden hâlinle ayırt edebilirsin. Bu makama yükseldiğin zaman, elinde olmaksızın dilinden o huzur yerinin ve onunla ismi ve sıfatı çıkıverir. Sonra huzur yerine ve tecelli sıfatına ulaşırsın.

O zaman Allah Teâlâ’yı onunla tesbih edersin. Bir defasında

“Sübhâne aliyyü’l-kebîr” (Yüce ve büyük Allah Teâlâ’m seni noksanlıktan tenzih ederim) dersin, başka bir zaman

“Sübhane aliyyu’l-a’la”, (Yücelerden yüce Allah Teâlâ’m seni noksanlıktan tenzih ederim) kimi zaman

“Rabbî ve Kadirî”, (Sahibim ve bana kadir olan) sonuçta bazen de

“Ehad, Ehad”, (Tek olan Allah Teâlâ’m, Tek olan Allah Teâlâ’m) dersin. Bu dualar bütün huzur yerleri için geçerlidir.

Kalp için, Allah’ın Azze ve celle zat ve sıfatlarından bir nasip vardır. Ve bu hisse sürekli olarak çoğalır. Kalp Erbâbının durumları bu konuda ve huzur yerlerinin sıfatları hususunda çok çeşitlilik arz eder.

Hakk’ın her sıfatından da kalbin bir hissesi vardır. Dolayısıyla bu sıfat kalpteki nasip ve bölümü vasıtasıyla tecelli eder. Bu suretle sıfatlar sıfatlar için, zâtlar zâtlar için tecelli eder. Bazen sıfatlar O’nu müşahede eder, kimi zaman da sıfatların huzur yerlerini müşahede eder.

Tecelli

İlk önce ilimle olur. Sıfatlar onu görsün veya sıfatların huzur yerlerini görsün, diye tecelli müşahede ile vukua gelir.

Sonra ittisaf (sıfatlanma) ile tecelli hâsıl olur. O da, Fadl ve adl (cemâli ve celâli tecelli ve) sıfatlardan olan tekvin, icâd, öldürme – diriltme, merhamet etme – cezalandırma… v.b. gibi fiilleri icra etmek suretiyle kalbin bu ahlâklarla ardaklanması ve bu sıfatlarla muttasıf olması suretiyle olur.

İttisaf (sıfatlanma)

Üç derecelidir:

1- İnsanın birtakım manaları değiştirme konusunda kendine nispetle bazı sıfatlarla muttasıf olmasıdır.

2- Bir takım manaları değiştirmede kendisi ve diğer insanlara nispetle bazı sıfatlarla muttasıf olmasıdır.

3-Mutlak olarak, renk ve manalara tasarruf gücüne yönelik sıfatların kazanılmasıdır. Bu konuda kemâl, ismi Aziz olan Allah’a aittir.

 

İyi bil ki! Bir inen nur vardır, bir de yükselen nur vardır.

Yükselen nur, kalpten yükselir.

İnen nur, arştan iner.

Vücut ise Arş ile kalp arasında bulunan bir perdedir. Aradaki bu vücut delindiği ve kalpten Arşa bir kapı açıldığı vakit, bir cins, kendi cinsine özlem duyar. O zaman nur nura yükselir, nur nura iner “nur üstüne nur” olur.

Cemiyetin (birleşmenin) hakikati şudur:

Kalp Arşa özlem duyar, Arş da kalbe iştiyak duyar. Aralarındaki vücud ve nefs böylece cem edilmiş olur. Daha açıkçası, aralarındaki şeyler yok olup ortadan kalkar. Gerçekten iki el arasında da hava vardır. Fakat iki elini birbirine vurursan aradaki bu hava yok olur. İki taş arasındaki yemekte böyledir. Değirmendeki taşlar birbirine kavuşunca yemek aralarından çıkar, ezilir gider.

Seyrin ve Cezbenin Sırrı

Sahip olduğun değerli cevherler sende aşk, muhabbet ve şevk ateşi gibi bir takım cevhere benzer hâl veya semâdaki müşahedelerin meydana gelmesini gerekli kılar.

Ne zaman senden nur yükselse, sana bir nur iner, ne vakit senden ateşler yükselse, sana ateşler iner. Ancak gökyüzündeki cevherler sayılıdır, bir sınırı vardır onu geçmez, sendeki cevherler aksine belli sayıya sığmaz. Çünkü sende bulunan cevherler gelişmeyi ve fazlalaşmayı kabul eder. Eğer gökyüzündeki cevherin benzeri olan sendeki cevherden daha kuvvetli ve değerli olursa sendeki eksik cevher tam olana özlem duyar, kuvvetli de zayıfı kendine çeker.

Eğer güçleri eşit ise, her ikisi de birbirine iştiyak duyar her biri, diğerini kendine çeker, böylece yolun ortasında karşılaşırlar. Bu özlem rahmetin sıfatı, cezbe ise, kuvvetin kudreti oluşunun eseridir.

Sendeki cevherler fazlalaşınca, bu cevher, semâdaki kendi cinsinden olan cevhere nazaran her şey haline gelir. Bu sefer cevher semâdan özlem duyar, o cevheri senin cevherin kendine çeker, o da sana iner.

Seyr ve cezbedeki sır budur. Zira seyr, malum olsun diye cevheri tasfiye etmekten başka bir şey değildir. Bu fiilin sonunda cevher fazla ise cezbeder, noksan ise özlem duyar.

İşaret

Ebu Bekir Vasıtî kaddese’llâhü ruhâhü dedi: ki (hyt: 320/932 den önce)

“Allah Teâlâ’nın cemâl ve celâl sıfatları çarpıştı. Bu çarpışmadan ruh doğdu. Oğul, parçaya anne-baba ise asla ve bütüne işaret eder”.

Ek

Yüz dairesi saf ve temiz hâle gelince su kaynağının parlaklığı ve berraklığı gibi nur saçar, iki kaş ve iki göz arasında olan bu nur kaynağı sebebiyle Seyyâr nur kaynağını kendi yüzünde hisseder. Daha sonra yüz tamamen nura gark olur, önünden yüzünün hizasına kadar olan kısmı böylece nurdan bir yüz olur.

Yine, nurlar fışkırır. O zaman ince bir örtünün ardından salıncak gibi gelip giden güneş görülür. Gerçekte bu yüz senin yüzün, bu güneş ise bedende gidip gelen “ruh güneşi” dir. Daha sonra bu saflık ve safiyet bütün bedeni kaplar ve önünde kendisinden nurlar çıkan bir şahıs müşahede edersin. Seyyâr bu anda, vücudunun her yerinden bu şekilde nurlar fışkırdığını hisseder. Nice kereler olur ki bütün benlik perdeleri ortadan kalkar, işte o zaman bütün bedeninle bütünüyle görürsün.

Basiretin açılışı gözden başlar. Sonra sırayla yüz, göğüs, daha sonra ise bütün vücutta ortaya çıkar. Önündeki bu nuranî şahıs sûfılerce “mukaddem”, “şeyhu’l-gayb”, ya da “mizanu’l-gayb” diye isimlendirilir.

Seyr u sülûkun ilk dönemlerinde bu nurâni adam senin karşına çıkar. Fakat zenci gibi simsiyah bir renkle seni karşılar. Sonra o senden gizlenir. Bu şahıs aslında senden kaybolmuş değildir. Tam tersine sen o olmuşsundur. O senin içine girer ve seninle birleşir, tek varlık haline gelir. O, sırf beden ve vücut elbisesinden dolayı siyahtır. Sen ondan vücudu fani kıldığın, şevk ve zikir ateşi onu elbisesini yakıp tükettiği zaman elbisenin içindeki cevher çıplak olarak ortaya çıkar da böylece gördüğün gibi nurânî bir hale gelir.

Hakikat

İyi bil ki! Melek, nefis ve şeytan senden ayrı ve senin dışında bir varlık değil, aksine sen onlarsın. Bunun gibi, yer, gök, Kürsî, Cennet, Cehennem, hayat, ölüm… de senin dışında olan şeyler değil, sende bulunan şeylerdir. İnşallah, seyredip saflaştığın zaman bu sır sana açıklanacaktır.

 

Nurlar

İyi bil ki! “Allah yerin ve göklerin nurudur”[1] Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin nuru O’nun izzet nurundan, velilerin ve müminlerin nuru ise Rasûlüllahın nurundandır. Buna göre nur ancak Allah Teâlâ’nındır. Şu iki âyetin sırrı da budur:

“İzzet isteyen kimse bilsin ki izzet (şeref, kuvvet) Allah’ındır” [2]

“…Şeref Allah’ındır, Rasülünün ve müminlerindir” [3]

Şeyhu’l-gayb (Gayb Şahitleri)

İyi bil ki! Her Seyyârın şahidi vardır. Ona “Şeyhu’l-gayb, denir. O Seyyârı gökyüzüne yükseltir. Gökyüzünde zuhur eder. Şeyhu’l-gayb’ın, Seyyârın şahidi oluşunun, hatta onun o olmasının delili şudur:

Seyyâr onun hareketi ile hareket eder, onun durmasıyla durur, onun feyzi ile feyizlenir. Onu bulmakla bast (genişlik) hâlini yaşar, onu kaybetmekle kabz (darlık) hâline geçer. Saf hâle geldiği ve nurlandığı zaman terazinin ağır bastığını gösterir. Karardığı, saklandığı veya perdelerin arkasına gizlendiği zaman, bu mizanın hafif kaldığına işaret eder.

Bunun gibi yolun ortasında da “iki göz dairesi” vardır. Bunlar zuhur edince, bu güzel bir hale delâlet eder, gizlendikleri zaman ise kötü bir hale ve vücudun galibiyetine işaret ederler. Bu daireler büyür, çoğalır, bazen da küçülür ve azalırlar. Bu ise terazinin ağır basmasını ve bir tarafın, eksik kalmasını gösterir. Ancak “akl-ı kebîr” (Büyük Akıl) in ağırlığı Seyyâra hücum ettiği zamanki durum bunun dışındadır. O zaman daireler gizli kalır, mizan ağır basar. Bunun alâmet ve işareti göz kapaklarını kapalı olarak sağa sola çevirmesidir. O zaman akl-ı kebîrin akîk taşı rengindeki noktalarını görür.

“Alın hizası” [4] bu noktaların görülmesine tahsis edildiği için ancak orada görülebilirler. Çünkü görüş buradan yapılmaktadır. Bu akl-ı sağır (Küçük Akıl)dir. Daha önce şu şekilde demiştik:

“Cevheri ancak kendi cinsinden olan bir varlık görebilir. O da ancak onu kendi cinsinden olan bir şeyle görebilir”.

Kütübü’l Gayb (Gayb Kitapları)

Gayb âleminde Allah Taâlâ’nın yazdığı kitaplar vardır. Bir kısmı noktalarla, bir kısmı hareketlerle, bir kısmı da harflerle yazılmıştır. Fakat bu ifadelerin dışında bu kitapların çok garip isimleri de vardır:

Yenbuu’l-ebrâr, (İyilerin Pınarları)

Mecmûa’l-esrar, (Sırlar Mecmuası)

Kitabu’l-mehd, (Yeryüzü Kitabı)

Kitabu’l-felekî, (Felekler Kitabı)

Fürhatu’l-ebrar, (İyilerin Mutluluğu)

Nüzhetü’l-esrar, (Neşeli Sırlar)

Kitabu’l-azâim, (Kötülüklere engel olma kitabı)

Kitabu’l-aşk, (Aşk Kitabı)

Kitabu’s-sihr, (Sihir Kitabı)

Burhanu’l-kebîr (Büyük Hüccetler)

ve yıldızların hükümlerinden konu eden Kitabu’l-eşkâl (Şekiller Kitabı)… v.b. gibi.

Seyyâr önce Kur’ân-ı Kerim gibi yazılan, anlaşılan ve idrâk edilen kitaplar görür. Sonra sır vaki olur. Onu bazen anlar. Bazen da vücut ve varlığın unutturucu karanlığından dolayı onu anlayamaz. Sonra nokta, kare ve daha başka şekilde hareketlerle yazılan bir takım kitaplar görür, ondan sonra da noktalarla yazılan kitaplar görür. Onları anlar ve okur, böylece ilm-i ledünnîyi öğrenir. Ancak tekrar vücuduna döndüğü zaman hepsini unutur. Fakat kalbindeki bu anlayışın tatlılığı devam eder. Ona inanır. Bu durum, rağbet, aşk, şevk ve muhabbete tesirini ve neticesini meydana getirir.

Müşahedeler

Bazen Seyyâra yıldızlarla dolu bir gökyüzü görünür. Bu Kur’ân-ı Kerim’dir. Onu noktalar yardımıyla okur ve anlar. Eğer bu zorluğa samimî olarak sabrederse bazen de gaybet hâlinin zor ve çetinliğinin içinde altın ve gümüş rengi görür. Bunlar sıdk ve ihlâsın rengidir. Kimi zaman ise zikrin Süheyl Yıldızı uzaklardan doğar, Seyyâr da Süheyl yıldızının titreyişi gibi titrer. Bu zikrin süneyi yıldızı, iman, ikan ve irfan Yemen’inden doğar. [5]

Bazen da Zühal Himmet Yıldızı uzaktan gizli olarak doğar. Bu yüksek olunca dünyanın sonudur. Sana yaklaştıkça büyür, o zaman Müşteri Yıldızı (Jüpiter) gibi olur, yukardan iner.

Himmet (Zühal=Satürn) yıldızının alâmeti şudur:

Sen nereye bakarsan bak baktığın yerde onu görürsün. Bazen kavga ve kan dökme, yani Savaş Yıldızı (Merih) ortaya çıkar. Bu durum Seyyârda yok ise Fakir (veli, sûfî) olamaz. Şeyhler derler ki:

“Fakir (Veli), diriltip öldüremiyorsa fakir veli sayılmaz.”

Bazen Güneş doğar, bu ruhun veya kalbin güneşidir. Kimi zaman da Allah Teâlâ ile beraber olmanın verdiği neşe, sevinç ve coşkunluğun yıldızı görülür, bu Zühre Yıldızıdır. (Venüs) Bazen da İlim Utarit i ve Vücud Ay’ı zuhur eder.

İşaretler ve Tabirleri

Kimi zaman Seyyâr, kendisini eşeğe binmiş olarak görür. Bu, onun şehvet meliki ve kralı olduğunun alâmetidir.

Katıra binmiş olarak görürse bu da nefis kralının alâmetidir.

Altında bir kişi ölürse bu onun ölümünün işaretidir.

Ata binmiş ise bu kalp seyrinin alâmeti,

Deveye binmişse şevk ile seyrettiğinin işareti,

Uçuyorsa bu himmet hayatının alâmetidir.

Hüviyetin (kendi şahsının) kendisini bürüdüğünü ve üzerine döküldüğünü görüyorsa bu da istenilen ve sevgili olduğunu gösterir.

Denizde bir gemiye bindiğini görürse, bu gemi şeriattır, geminin altındaki deniz ise tarikattır.

İyi bil ki! Şeriat hikmetin kanunudur.

Hikmet ise sûfîlerin dilinde kudret anlamında kullanılan himmetin temeli ve kanunudur.

İsm-i Âzam

İyi bil ki! Seyyârlardan herbirine ism-i âzamlardan bir tane verilmiştir.

İsm-i âzam kalplerden fışkırır.

İsm-i âzam, âyetlerin bütününün bir araya gelmesiyle hâsıl olur.

Âlem-i gayb ve âlem-i şahadetteki bütün âyetler ism-i âzamın harflerinden biridir. Bu alâmet, âyet ve delillerin ortaya çıkış nispetine göre ism-i âzam da artar ve çoğalır. Marifetin ve ism-i âzamın azalması eşit ve dengelidir. İşin sonu ise marifet ve muhabbettir.

Muhabbet marifetin meyvesidir. Çünkü bilmeyen sevemez. O’nun (Allah Teâlâ’nın) bize olan muhabbeti bizim O’na olan muhabbetimizden daha öncedir. Kişi sevdiği şeyi sık sık zikreder ve anar. Allah Sübhanehü ve Teâlâ buyurdu ki;

Beni sevdiğini iddia ettiği halde hava karardığında yatıp uyuyan yalan demiş, demektir. Çünkü sevenin alâmeti ilim olarak değil de hâl olarak O’ndan başka bir şey görmemesidir” [6]

Kerametler

Rivâyet edilir ki Semnun Muhib (?)[7], muhabbetten bahsettiği zaman Şunuziyye Camimin kandilleri sağa sola gidip gelmeye başlarlardı.[8] O’na,

“Muhabbetten söz et”, dendiğinde şunu demişti:

“Yeryüzünde bu konuda (dinlemeye) yetkili bir şahıs olabileceğini düşünemiyorum”. O anda önüne bir kuş geldi. Semnun:

“Şimdi oldu, muhabbet buna anlatılabilir”, dedi. Muhabbetten bahsetmeye başladı. Kuş gagasını yere vurmaya başladı. Sonuçta gagasından kan aktı ve öldü.

Muhabbet ve Fenâ

Gayb âlemi ve şehadet âlemindeki âyetlerin zuhuru, iman, kesin biliş ve irfan sonucunu doğurur. İhsan ve nimetler irfan ile ortaya çıkar. Bu muhabbeti meydana getirir, muhabbet fenayı doğurur. Daha doğrusu fenâ hem muhabbetin hakikati ve hem de neticesidir.

Fenâ iki çeşittir

Ferdâniyette Fenâ: Hakk’ın sıfatlarında, (beşerî) sıfatlardan fani olmaktır.

Vahdaniyette Fenâ: O’nun zatında iken sıfatından fâni olmaktır.

Zât tecellî edince heybetiyle tecellî eder. Bunun üzerine Seyyâr ufalır, yok olur. Küçülür ve ölecek gibi olur. O anda şu şekilde bir ses işitir. “Ehad, Ehad… (Bir, Bir!.). Zâtından fânî olunca O’nunla bakî olur ve O’nunla yaşar”.

Bazen Seyyâr gaybet hâline girer, o zaman Hakk O’nu kendisine yükseltir. O’da kendinde rubûbiyeti tadar. Bu zevk bir anda olur. Allah Teâlâ’nın (azze ismuhu=en yüce ismini) bu zevki kuluna tattırması makamların ve kerametlerin en yükseğidir. Sürekli olarak azarlama ve cidalde de Allah Taâlâ ile beraber bulunan Seyyâr şunu der:

“Senin rab, benim kul, senin Hâlik (yaratıcı) benim mahlûk, senin kadîm benim muhdes (sonradan yaratılmış) olmamı gerektiren şey nedir?” Bunun üzerine Allah Teâlâ ona bu tadı tattırır. Meselenin aslını ilham eder, bu hayret ve azarlama dinlenmesine vesile olur.

Arif, dururken, hayrette olan ise yürür. Mutlak arif ise Allah’tır. O’nun dışındakiler, arif geçinir.[9]

Bir sonraki makam daima bir önceki makamdan daha üstündür. Kıdem ve rubûbiyyet için olan zevk iyi ve parlak ise de bu zevkin devamı ondan daha iyi ve muhteşemdir.

Bu meydan O’nda helak olmadıkça ve O’na dönmedikçe haddi, sınırı idrâk edilemeyen uçsuz bucaksız bir meydandır. Helak ise ancak (büyük) korkulardan sonra idrâk edilebilir. Bu ise ruhun feda edilmesi ile olur. Hüseyin b. Mansur (Hallaç) ın (hyt. 309/922) “Ene’l-Hakk” sözünde yaptığı gibidir. Bu noktada helak ile Fenâ aynı şeydir.

Hallaç, bir münâcaatında diyor ki:

“Nâsûtiyyetim lâhûtiyetinde helak oldu. Lâhûtiyyetin üzerindeki nâsûtiyyetim hakkı için benim öldürülmemi isteyenleri affet”.[10]

 

İstihlâk (Tükenmek-Fedâ)

Muhabbetin eseridir. Muhabbette ilk adım nefs için sevgilinin arzu edilmesidir. Sonra nefsin kendisine fedâ edilmesidir. Daha sonra ikiliği unutmasıdır. En son merhale ise vahdâniy yette (Allah Teâlâ’nın birliğinde) fenâ bulmasıdır. Mahlûklarda kesintisiz ve sürekli bir hâl olmak üzere bir hâl olarak biz Bunu tattık.

Fakat bu, elde edilmesi yakın ve kolay sınırına ulaşılması mümkün bir meydandır. Ferdâniyyet (Allah Teâlâ’nın zâtında) meydanı ise yukarda söylediğimiz gibi idrâk edilmekten uzaktır. Dediğimiz gibi “Her meta kendi değeri ile satılır.”

Muhabbetten Aşka

Cüneyd Bağdadî kaddese’llâhü ruhâhû ye (hyt. 297/909)

“Aşk nedir”, diye sorulduğunda şöyle dedi:

“Aşkın ne olduğunu bilmiyorum. Fakat bir çocuğa âşık olan kör bir adam görmüştüm. Kendisine bağlanmayan çocuğa şöyle seslenmişti:

“Sevgilim benden ne istiyorsun?” Çocuk,

“ruhunu”, diye karşılık verince, derhal ruhdan ayrıldı, canını fedâ etti” [11]

Aşk

İnsanın içini ve ciğerini yakan bir ateştir. Aklı şaşkın kılar, yandırır, gözü kör eder. İşitme duygusunu giderir. Büyük korkuları insana küçük gösterir. İnsanın boğazını sıkar, nefesten başka bir şey oradan geçmez, ölecek gibi olur. Bütün himmeti maşuk ve sevgili üzerine toplar, sevgilisini kıskandığı için onun hakkında kötü zan besler, bu hal daha da artar, düzeni bozar, şaşkınlığı getirir, sonuçta unutkan olur ye ölümü hoş görür.

 

Vuslat

Aşk ateşini söndürür, sevgilinin sövme, dövme ve azarlaması bunları azaltır. Başkaları ona ulaşmasın, diye âşık, keşke sevgilim olmasa, diye arzu eder.

َانْتَ  رَبِّى  لاَ رَبَّ  لِى سِوَاكَ

“Sen benim Rabbimsin. Senden başka Rabbim yok” diyebilecek bir noktaya ulaştırır. Bir mahlûk hakkında bile bu ifade küfürdür.[12] Fakat hâl ve zaruretin neticesinde istek dışında söylenmiştir, ihtiyarî ve iradî değildir. Bunu söyleyen âşık değil, aşk ateşidir.

Aşk ateşinin terbiyesi ve gelişmesi sevgiliden gelir. Âşık sadece lisan-ı hâl ile şunu der:

“Sen benim din ve dünyamın helakisin. Benim küfrüm, imanım arzum ve rağbetimin gayesisin. Ve sen bensin”.

Hallaç diyor ki:

عجبتُ منك و منـّـي                 يا مُنـْيـَةَ المُتـَمَنّـِي

أدنيتـَني منك حتـّـى                  ظننتُ أنـّك أنـّــي

“Sana şaşıyorum beni benden (alıp) sende fanî kıldın.

Beni kendine o derece yaklaştırdın ki seni ben zannettim” [13]

Bazen âşık aşkta fâni olur. O zaman âşık aşk hâline gelir. Sonra aşk maşukta fanî olur.

Hatıra

Mısır’da, Nil nehrinin sahil köylerinden olan bir cariyeye âşık olmuştum. Günlerce yemek ve içmekten kesildim. Aşk ateşim o derece yükselmişti ki nefesim bile ateş kesilmişti. Bu ateşi teneffüs ettikçe sanki gökyüzünden de üzerime bir ateş daha üflüyorlardı. Bu iki ateş önümde karşılaşıyordu, önüme gökyüzünden geleni tanıyamadım. Fakat semâdaki şahidim olduğunu zannediyorum. Orada olan kimdir, nerede karşılaşıyorlar, bilmiyordum. Sonuçta anladım ki, o benim semâdaki şâhidimdir.

Aşk ve Muhabbettin Sonu

Muhabbetin sonu aşkın başlangıcıdır. Muhabbet kalp için, aşk ise ruh içindir. Sır, sevgilileri bir yere toplar. Himmet ise cem’ (birleşmenin) eseridir. Şu şekilde bir soru sorulur:

Bu işin sonu nedir?

Bu işin sonu baş tarafa dönmektir. Ve bu işin başlangıcı cinsin kendi cinsini istek ve arzu etmesidir. Bu ise o cinsten (O’ndan) bir nur ve lutufdur. Bu da şehvetle temenni, yürekle (fuad) irâde, kalble (gönüle) sevgi, ruhla aşk, sırla vuslat, himmetle tasarruf, sıfatla saflık, zatla fenâ ve onunla bekâ, hâlini meydana getirmesidir.


[1] Nur, 35

[2] Fatır, 10

[3] Münafikûn, 8

[4] İki kaşın arası, nefs-i natıka

[5] Buharî, Megazî, B. 74; Müslim, İman, 81, 82. “iman Yemen’lidir”, hadisine işaret vardır.

[6] Kuşeyrî, Risale, s. 176 (Mısır 1346)

[7] Kuşeyrî, a.g.e, s. 146;  Hucvirî,   Keşfu’l-mahcub, s. 173  (Leningrat 1926); Attor, a.g.e. II, 83.

[8]Kelâbâzî, et-Ta’arruf, s. 125 (Mısır 1933); Kuşeyrî, a.g.e. s. 146; Attar, a.g.e. II, 83

[9] Şeyh Kübra, bu fikri şeyhi Ruzibihan’dan almıştır. Bk. Süleymaniye Ktp. Şehid Ali Paşa Kit nu. 1395, 64 a.

[10] Ahbaru’l-Hallac, Nşr. L. Massignon, s. 8 (Paris 1935).

[11] Sülemî, Kitabu’l-fütüvve, Ayasofya, nu. 2049, 83b (Bu risale Süleyman Ateş tarafından tercüme edilerek metniyle beraber basılmıştır. Sönmez Yayınları, Ank. 1977)

[12] Allah Teâlâ’yı kendine has kılması

[13] Süleymaniye Ktp. Şehit Ali Paşa Kit. nu. 1395, 117a; Divanu’l-Hallaç, Nşr. L. Massignon, Journal asiatigue, 1931.

وغبتُ في الوجد حتـّى                          أفنيتنـَي بك عنـّــي

يا نعمتي في حياتــي                                و راحتي بعد دفنـــي

ما لي بغيرك أُنــسٌ                                   من حيث خوفي وأمنـي

يا من رياض معانيـهْ                                قد حّويْـت كل فنـّـي

ZEVK TEBDİL (Değişim)


Müşahede ile zevk beraber bulunurlar. Ancak müşahedenin sebebi, kalbi kaplayan perdenin kaldırılmasıyla kalp gözünün açılması, zevkin sebebi ise vücut ve ruhların değiştirilmesidir.

Zevk sana gelen bir şeyi buluştur. (vicdan, sana gelen şeydir.) Bu tebdil ve değişiklik duyu organlarımız için de geçerlidir. Zira beş duyu organımız başka duyu organları ile yer değiştirebilir.

Buna herkes için geçerli olan uyku (güzel) bir örnektir. İnsan uyuduğu, az da olsa vücudun ağırlıklarından kurtulduğu ve vücut denizi ile duyguları kapandığı zaman, göz, kulak, tatma, ağız, el, ayak ve diğer bir beden nevinden, gayb âlemine başka duyu organları açılır. O bu organlarla) görür ve işitir. Gaybdan yemek alır ve yer. Bazen yemekten sonra uykudan kalktıktan sonra bile ağzındaki bu yemeğin tadını bulur. Konuşur, yürür, tutar, uzak yerlere gider, uzaklık onun için engel teşkil etmez. O vücut, bu vücudumuzdan daha mükemmeldir. Çünkü çoğu defa bu vücut havada uçma, denizde yürüme ve ateşe girip yanmama gücünü kendinde bulur. Bunu saçma bir söz zannetme! Bilakis bir hakikattir. Ve uyku ölümün kardeşidir, (ölüm hissi yok ettiği gibi bu vücutta da his olmaz).

Avam, adî vücudunun kuvvetiyle uykuda iken bulduğu şeyi, Seyyâr uyku ile yakaza arasında bulur.  Cismânî vücudunun zayıf oluşu diğer ruhânî vücudunun kuvveti ile bu gücü kendinde bulabilir. Sonra bu ruhânî vücut kuvvetlenir artık âlem-i gaybta olduğu gibi âlem-i şehadette de bu çeşit hareketler vaki olur. Netice olarak havada uçar, su üzerinde yürür, ateşe girdiği halde zarar görmez, yanmaz. Görür, işitir, alır, çıkar, iner, himmet eliyle tasarrufta bulunur! Onunla beraber bulunan bir şahıs kesif vücutla örtülü olduğu için bunu bulamaz ve göremez.

Bil ki! Müşahede önce suret, şekil ve hayallerle olur, renkler zuhur edince de zatlarla olur. Daha sonra zatlar da bir zatta fenâ bulur.

Suret ve hayalin sebebi, başta akla hizmet eden iki kuvvettir. Bunlar eşyayı akıl için zabt ve kaydederler. Bu, avcının ipine ve ağına benzer. Suret ve hayal eşyayı alır, akıl da bunun üzerinde tasarruf eder.

Nazar (tefekkür ve istidlal) ise avcının köpeğine benzer: Varlıklardan bizzat manalar geldiğinde, akıl hemen tasavvur ve hayal etme gücünü onların üzerine atar veya nazar köpeğini onların peşine takar, arkalarında koşturur, böylece onları tasavvur ve hayal etme gücünün dişleri ile avlar. Daha sonra üzerinde aklın tasarruf etmesi için hafıza ve hatıra gücü o manaları muhafaza eder. Tâki akıl onlara yani, manalara “nerede” “ne oldular” diye sorar. Sonra akıl bu manalar üzerinde hükmeder, hayretini giderir.

Muhayyile gücü bir manayı, o manaya lâyık bir kıyafet içinde hayal eder, tasavvur gücü o manaya suret ve şekil verir. Meselâ:

Âdi bir düşman, köpek suretinde,

Haysiyetli bir düşman, aslan şeklinde,

Büyük adam, dağ biçiminde,

Padişah, deniz halinde,

Faydalı bir adam, meyveli ağaç şeklinde,

Faydasız adam, meyvesiz ağaç biçiminde,

Fayda ve rızık, yemek halinde,

Dünya, necaset ve koca karı vaziyetinde… Tasavvur edilir, böyle suretlerde görülür. Tabir ilmindeki sır budur.

Akıl ihtiyacını, haddini ve sürüp uzaklaştırma işini yerine getirip, tam bir hayret içinde kaldığı zaman, kendisine, “gördüğünden, işittiğinden, tattığından ve bulduğundan başka bir varlık yoktur”, diyen ilk his ve idrâkin ona yalan söylediğini derhal anlar. Hâlbuki daha evvel akıl bu ilk hisle uzun süre arkadaşlık etmiş, arızî de olsa onu durmadan tasdik etmişti. Şimdi başka bir ilim, manevî ve ulvî diğer bir his bulunca, akıl onu tasdik etmiştir. Öyle ki, bu gaybî hissi inkâr edecek olsa, gaybın rakipleri, ona, hakikatlerin var olduğunu iddia edenlerin Sofistlere yaptıkları işi tatbik ederler. (Eşyanın hakikatlerini inkâr eden) Sofistlerin karnı bıçakla dürtülür, kafası dövülür, kılıçla vurulur ve bağlanır. Böylece acı duysun da hakikatleri tasdik etsin, diye zorlanır.

Bunu bilince, akıl ilk hissi ve idrâki yalanlar, ondan yüz çevirir, hissi şeyleri avlamaktan geri durur. Uzun bir süre sonra tasarruf gücü zayıflar. Böylece suret ve hayal âlemine yani maddi âleme karşı bir bıkkınlık haline düşer. Netice olarak da av köpeklerini ve ağlarını avlanma işinde kullanamaz hale gelir. (Hayal etme ve tasavvur gücü ile dış âlemde faaliyet göstermez). Bunun üzerine manalar zuhur eder. Zira bu manalarla basiret arasında rabıta elbisesi vardır

Sonra bu manalar da mana kaynağında yok olur. Bu kaynak ta kalptir. Olay bir renk üzerinde tamam hâle gelir. Bu renk ise kalbin hayat ve canlılığının sembolü olan yeşil rengidir. Bu renkten sonra akîk taşının rengi kalır. Bu da akl-ı kebîrin (büyük akıl) rengidir. Bir kimse akl-ı kebîrin rengi ile muttasıf olursa, bu akıl sahibini var olmasını istediği şeyi yapmaya sevk eder. Sahibi istesin veya istemesin meydana gelmesini arzu etmediği her şeye de engel olur. Daha açıkçası, ona hiç bir konuda karşı duramaz. Hakikatte sen de ateşten sakınman şartı ile rahattan kaçınmazsın.

Bu renk zorluktan sonraki kolaylıkla ortaya çıkar. Buradaki zorluk mücâhedenin zorluğudur. Mücahede eden sıdk ile ihlâs cephesinde nöbet tutmaya başladığı zaman büyük dağlar gibi üzerine ağır vâridler iner. Bunların altında ezilir, yerin dibine geçer. Buna sabr eder, hiçbir zaman sızlanmaz, bir müddet öyle sakin ve hareketsiz kalır. Bu büyük aklın (akl-ı kebîr) onun üzerine inmesi gerçeği budur.

Akl-ı kebîrin rengi alın hizasında, üzerinde akik taşı kadar kırmızı noktalar olan siyah bir levha gibi görülür. Perdesini yırttığı nispette büyür, küçülür. Bu perde perdelerin en sağlam ve yırtılması en zor olanıdır. Bu rengi gaybet halinde gördüğü zaman renk Seyyârı dağıtır, parçalar, sarsar ve silkeler. Bunun da sebebi şudur: Zayıf olan, kuvvetli olana nazar etmeye takat yetirememesidir. Fakat bu durum ilk zamanlar değil (tasavvufî hayatın) sonlarında meydana gelir.

 

 

İSTİĞRAK (Kendinden Geçme)

 

Birinci İstiğrak:

Zikirde vücudun istiğrakıdır. Bu da sadece vücut ve varlıktaki habis ve pis parçaların yok edildiği, güzel ve iyilerinin bırakıldığı zaman meydana gelir. O zaman “varlığın zikrini” işitirsin. Her parça ve zerreden, borazanın üflemesi veya davulun sesi gibi zikir sesini duyarsın. Bunların zikri tam düzgün olunca, bu ses bal arısının vızıltısı haline gelir.

Düzgün hale gelmeden evvel, zikir baş dairesinde vukua gelir. Çünkü baş yüksek yerdedir. Oradan, kös, boru ve debdebe sesleri işitirsin. “Zikir bir sultan” ve kraldır. Debdebe ve görkemi her gittiği yerde kendisiyle beraberdir. Nice kereler bu durum, delirme ve ölüm tehlikesi oluncaya kadar devam eder. Fakat sâdık kimselere böyle durumlar zarar vermez.

 

Örnek

Halvette zikrederken, şiddetli bir baş ağrısı ile beraber, buna benzer sesler duydum. Hâlbuki ben, bu hususta sadık ve samimi idim, o huzurdaki ayakların toprağına kendimi feda etmiştim.

Bu ses ve sıkıntıları şeyhime anlattım.

“Ölmeden ve aklını oynatmadan önce hemen halvetten çık, zikri bırak”, dedi. Ben,

“Yolda iken ölmem, herhangi bir (tasavvufî makamda ve) konakta iken ölmemden daha iyidir”, dedim. Bunun üzerine şeyh:

“Ben şu andaki iç durumundan haber veriyorum. Yok, eğer bu yolda canını feda etmeye samimi olarak azmetmiş isen, bu gibi şeylere neden aldırıyorsun”, şeklinde karşılık verdi.

Bu durum ve sıkıntılar Allah Teâlâ bu düğümü çözünceye kadar bir hafta devam etti. Zikir tekrar başıma doğru indi, yerleşti. Mutluluk, nefsin istekleri, ruhların lezzetleri ve kalplerin güzellikleri zuhur etti.

Bu kapının açılış sebebi ise o günlerde ihlâsta samimî olarak sebatkâr olmamdır. Onun yardım ve inâyetinden başka, bu kapının açılmasının sebebini bilmiyorum.

İşaret

Bu kuvvetli seslerin sırrı ise zikrin Hakk’ın masivasının zıddı olmasıdır. O bir yere geldiği zaman ilk işi zıddını yok etmektir. Gerçekten ateş ile su birleştirildiğinde ki durumu görürsün. (Zikir Allah Teâlâ’nın dışındaki her şeyi yakar, tüketir).

Ek

Bu davul ve boru seslerini müteakip çeşitli sesler duyarsın. Su şırıltısı, rüzgâr sesi, yanmak üzere olan ateşin çatırtısı, geyik sesi, at ve yavrusunun uyurken çıkardığı ses, fırtınalı havalarda rüzgârın salladığı ağaç yapraklarının çıkardığı ses… v.b. gibi.

Bunun sırrı da şudur:

İnsanoğlu kıymetli – kıymetsiz çeşitli unsurlardan meydana gelmiştir. Yer, gök ve ikisi arasındaki şeyler bu unsurlardandır. Bütün bu sesler, cevherlerin, unsurların zikirlerinden ibarettir. Bu sesleri işiten kimse Allah Teâlâ’yı her lisanla (bütün varlıkların sesleriyle) tesbih ve takdis etmiştir. Bu anlayış tarikatın şartlarındandır. Bu istiğrak kuvvetli bir şekilde yapılan lisan zikrinin bir neticesidir.

 

İkinci İstiğrak

Bundan sonra zikir, başın yan tarafından daireye benzer yuvarlak bir kapı açar. Buraya yukardan önce bir karanlık, sonra bir ateş daha sonra da bir yeşillik iner.

Karanlık vücudun karanlığı,

Ateş zikrin ateşi,

Yeşillik ise kalbin yeşilliğidir.

Önce başın üstünden bir kapı açılır. Çünkü zikir güzel bir kelime oluşu ve bizzat O’na yükselişi [1] dolayısıyla hususi yönü yukarısıdır, başın yan kısmıdır!

Güzel kelime olan zikir Allah Teâlâ’ya yükselir. Allah Teâlâ’da kudsî nurlar ve ruhî vâridlerden meydana gelen fazl ve rahmeti ile onu mükâfatlandırır. Başından ayağına kadar onu emniyet, iman, rağbet, şevk, muhabbet, yakîn bilgi, sağlam ve irfan ile doldurur, o da dolar.

Kalp bu esnada ferahlık hisseder bağlarından çözülür. Sıhhatli olması halinde Allah Teâlâ’ya rağbet eder. Bu istiğrak fenâ anlamındaki istiğrak değil, kalpte meydana gelen zikrin istiğrakıdır.

Kalp, bir kuyu, zikir ise içindeki suya sarkıtılan ve su çıkarılan, boşaltan bir kova gibi hissedilir. Bu anda organlarda uçma hissi meydana gelir, alışılmışın dışında titreyen kişinin istemsiz hareketleri gibi zarurî hareketler görülür,

Sen ne zaman zikirden susarsan, sükût haline geçersen, ana karnındaki çocuğun hareketi gibi göğüsteki kalp zikir talep etmek için harekete geçer. Çünkü kalp Hz. İsa b. Meryem aleyhisselâm, zikir ise onun beslendiği sütü gibidir.

Kalp, büyür ve kuvvetlenirse ondan çıkan iniltiler, Hakk’a yükselir, zikre ve zikredilene duyulan iştiyakın tesiri ile hasıl olan kendinden geçmeler ve sesler ona çıkar. Kalbin sahibi zikirden ve Allah Teâlâ’dan gafil ise, de, yani bunun farkında olmasa bile durum budur.

KALBİN ZİKRİ, ARI VIZILTISINA BENZER. Ne çok yüksek perdeden karışık bir ses ne de aşırı derecede alçak ve gizli bir sestir.

Kalpte meydana gelen zikrin alâmet ve işareti, önünde süratli bir şekilde nur saçan bir kaynak müşahede etmendir. Seyyâr onda tatmin bulur ve onu kendine dost edinir.

Bir başka alâmet ve işareti şudur: Zikir sağ tarafı, açar ve orayı damgalar. Tıpkı sende bir çıban çıktığı zaman bıraktığı iz gibi bir işaret bırakır. Ve oradan zikir nurları fışkırır. Sonra bu iz döne döne kalpteki zikir işinin yanına varıp, zikirle beraber kalp hizasına varır. Oradan yandan arkaya doğru bir dönüş yapar. O anda Seyyâr dâhilde ve hariçte bunu hisseder. Kalp ve kudsî ruh bu kapıdan çıkar. Böylece binici, bineğin üzerine yükselir, hâlbuki daha önce bu bineğin altında bulunuyordu. Burada binici ile latife-i natıka, binek ile de vücudu kastediyorum. Daha sonra bununla bu binekle huzurlara, yüce makamlara, Hakk’ın huzuruna ve tecellilerine yükselir.

 

Üçüncü istiğrak

Zikrin sırda zuhur etmesidir. Bu da Allah Teâlâ’ya ulaşan zâkirin zikirden kayboluşudur. Onda gark, olması ve aşk şaşkınlığı içinde bulunmasıdır.

İşaretleri

1-Sen zikri bıraksan bile zikrin seni bırakmamasıdır.

Bu sana gaybet hâlinden huzur haline geçişini hatırlatmak için zikrin sende, iç dünyanda uçmasıdır.

2- Zikrin başını ve diğer organlarını bağlamasıdır. Bu durumda ip ve bağlarla sıkı sıkı bağlanmış biri gibi olursun.

3- Artık zikir ateşi sönmez ve nurları gitmez. Aksine sürekli olarak bir taraftan yukarı çıkan, diğer taraftan aşağı men nurlar görürsün. Etrafındaki ateşler saftır, tutuşur ve yanar, durur.

Şu halde

Dilin zikri; huzur hâli olmaksızın harflerle yapılan zikirdir,

Kalbin zikri; kalpteki huzurun zikridir.

Sırrın zikri; mezkûrda huzurdan gaybet zikridir.

 

 

Derece Düşme (Tenzil-i Rütbe)

Huzur hâline döndüğün zaman zikir anlaşılıyorsa bir derece inersin. Eğer huzurdan da Allah Teâlâ’dan da gafil olursan, sadece dilin laklakası ile uğraşıyorsun, demektir ki bir derece daha düşersin

Bil ki;

Zikir sadece dil ile söylense bile büyük bir saltanatı vardır. Fakat vücut ve varlığın perdeleri, zikir sultanının perdelerinden daha kalın ve kuvvetli olduğu için onun yanında zuhur etmesi mümkün değildir.

Seyyâr, uyku veya gaybet hâli ile vücudu perdelerden soyununca vücudun bu zayıf halinden istifade ile zikir sultanı ortaya çıkar. Bu bir nurdur ki, ya üstten veya arkadan veyahut da önden seyyârın üzerine düşer.

(Seyyâr) o anda titrer, sarsılır ve korkunun verdiği çaresizlik içinde zaruri olarak şunu der: “La ilahe illa’llâh”. Bundan sonra kendinde, muazzam bir kuvvet, dehşetli bir kudret bulur. İşte o zaman bunun tesiriyle secdeye kapanır, tevbe eder, ismi aziz olan Allah Teâlâ’ya teslim olur, mümin olur. Bu durum zikre hizmetçi olduğu ve ona devam ettiği miktarda zuhur edecektir.

 


[1] İbrahim, 24

Havâtır (Düşünceler-İlhâmlar)


Hâtır-ı nefs- Hâtır-ı şeytan arasındaki fark

Hâtır-ı Hakk ile Hâtır-ı nefs- arasındaki fark

Hâtır-ı Hakk’a, Hâtır-ı kalb ile hâtır-ı melek dâhildir.

Hâtır-ı nefs, hâtır-ı şeytana dâhil değildir. Aralarında biraz fark vardır.

Hâtır-ı kalb ve hâtır-ı melek Aziz ve celîl olan Allah Teâlâ’nın izniyledir. Bu ikisi günah işlemeyen, Allah Teâlâ’nın kendilerine emrettiği şeyi yapan ve O’na karşı gelmeyen iki melektir [1]

“Saf hâtır-ı Hakk” ilhamla olur. İlhamı da sahihtir. Gelen ilhama akıl, nefs, şeytan, kalp ve melek itiraz edemez ve reddedemez.

Bazen bu ilham gaybet hâlinde iken gelir. O zaman daha net bir şekilde hissedilir ve zevk hâline daha yakın olur.

Bundaki sır ve incelik, Hakkânî havâtırın ilm-i ledünnî olmasıdır. Yani ilham gerçekte hâtır değildir, Allah Teâlâ’nın ruhlara “elest bezmi”nde “Ben sizin Rabbınız değil miyim” diye hitap ettiği [2] ve “Allah, Âdem’e bütün isimleri öğretti…”[3] âyetinin işaret ettiği ezelî ilimdir. Ruhlar da bunu böyle öğrendi. Ruhlar, ilm-i ledünnîyi şu anda da öğrenebilecek durumdadırlar. Ancak bu ilim, bazen vücut ve varlık karanlığı ile örtülür. Seyyâr, vücuttan uzaklaşıp gâib olup temizlendiği zaman ledünnî ilim veya onun hüküm ve hikmetlerinden bir hikmet ortaya çıkar. Bu ilim ilhamdır. Seyyâr daha sonra beraberinde bu ilim ve ilham olduğu halde tekrar vücuduna döner. Artık bu vücut, toz ve kirden görünmez hâle gelen bir tahtadaki tozların silinmesiyle yeniden yazının okunur hale gelmesine benzemektedir.

Örnek

Bir kere gaybet hâlinde iken Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemi yanında Hz. Ali kerreme’llâhü veche olduğu halde gördüm. Hemen koşup Hz. Ali kerreme’llâhü vechenin elini tutup musafaha ettim. O anda bana ilham geldi:

“Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemden gelen haberlerde şu şekilde bir şey işitir gibi oldum.

من صافح عليا دخل الجنة

“Kim Ali ile musafaha ederse Cennete girer”

Döndüm Hz. Ali kerreme’llâhü vecheye

“Bu hadis sahih midir?” diye sormaya başladım.

“Evet, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem doğru söylemiştir, Resûlüllah doğru söylemiştir. Benimle musafaha eden Cennete girer” dedi.[4]

Ek:

Velilerin ruhlarının nebilerin ruhlarından istifade edişleri gibi tâbi olan ruhlar şerefli ruhlardan bilgi alırlar.[5] Bu bilgi alışverişi şu anda da devam etmektedir. Fakat bu şehadet âleminde değil gayb âlemindedir. Seyyâr varlığından gâib olunca bunu tadar ve hisseder.

İlham, bazen huzur hâlinde de vaki olur. Fakat bu tip ilham önceki şekilden, gaybet hâlinde iken vaki olan ilhamdan daha kapalı ve gizlidir. Bununla beraber, içteki olan şeyler yani nefis, ruh ve şeytan ona itiraz edemez, organlar ona teslim olur, nefisler boyun eğer, gönüller onunla ferahlar ve kalpler tatmin olur.

Nefsin istememesine rağmen Hâtır-ı Melek sürekli olarak iyi ve yararlı olan şeyleri teşvik eder. Ancak nefis tezkiye olup arındığı zaman hatırların farkları kendisine gizli kalmaz, (hâtır-ı melek midir, hâtır-ı şeytan mıdır bunu ayırt eder).

Hâtırı Kalp, Hâtırı melek gibidir. Ancak kalp melekden şu özelliklerle ayrılır:

Şehvette, şevkte, haninde, tayşte, tayarânda, insıbabda, rağbette muhabbette, aşkda, valeh, cünûn ve Hakk’da cünûn’da.[6]

Müminlerin meleklerden daha üstün oluşunun sebebi de buradadır.

Örnek

Ebu Hasan Harakanî kaddese’llâhü sırrahu’l azîz (hyt.[7] 425/1033) şunu dedi:

“Bir gün öğle üzeri arşa yükseldim, tavaf etmeye başladım. Bin veya bine yakın tavaf ettim. Bu esnada arşın etrafında, tavaflarını beğenmediğim halde benim tavaflarımın süratinden şaşıran sakin ve mutmain bir topluluk gördüm ve sordum:

“Kimsiniz, tavafınızdaki bu soğukluk ve ağırlık nedir.?”

“Biz meleğiz dediler, biz nuruz, tabiatımız böyledir. Bundan daha farklı bir şey yapmaya gücümüz yetmez”, dediler. Bu defa onlar;

“Sen kimsin, tavafındaki bu sürat ve hareket nedir?”

“Ben âdemoğluyum. Bende nur ve nâr özelliği vardır. Süratim ise şevk ateşinin sonucudur” [8]

Onun için melekler için asla arzu ve şehvet düşünülmez.[9]

Ek:

Hâtır-ı nefs, rahat ve istirahat sonucunu meydana getiren bir hatırdır. Temizlense, arınsa ve teslim olsa bile durum değişmez. Ancak temizlendiği zaman istirahatını ibadet sınıflarında ve hayır işlerinde yapar, rahatını bu gibi yerlerde arar ve bulur. Habis ve pis olduğu zaman ise kötülüğü emreder.[10] Temizlendikten sonra hâtır-ı nefs yine iyi olur. Bunun da alâmeti kendisinden emin olduğu halde kalbin rahatlık, ferahlık ve tatmin bulmasıdır. Tezkiye edilmeyip temizlenmediği zaman ise hâtır kötü olur. Bunun da alâmeti kalbin elem, ruhun da bir sıkıntı, organlarında bir sızlama nefsde bir korku bulunmasıdır. Muhakkak nefis, iğne veya yumurta çalan çocuğun korkusundan suçu inkâr etmesi gibi korkaktır, inkârcıdır. Böyle bir nefse sahip olan kimse iki cihanın ve içinde var olan şeylerin kendisine itiraz ettiğini hisseder.

Hâtır-ı şeytan, bazen ibadet şekillerinde, hayırlı iş çeşitlerinde, kuvvet ve keramet arzusunda olur. Bu durum, kişi gerçekten ihlâs sahibi oluncaya kadar devam eder. Kişi ihlâs sahibi olunca, bu hâl ondan ayrılır ve artık o şahsa tamah etmez. Hâlbuki şeytan, nefsin hatırına muvafakat eder. Eğer hatır kötü ise teşvik eder ve ona hâkim olur. Kötüyü iyi olarak gösterir, hâtır-ı şeytan, hâtır-ı nefisten daha zordur. Çünkü nefsin hatırı bir tek hüner ve oyundur. Şeytanın ki ise pek çok hünerler ve oyunlardır.

Nefis çocuk gibidir. Düşmanı olan şeytan ona bir şeyi musallat kılar, nefs de küçüklüğü ve önemsizliği sebebiyle onu tasdik eder. Çünkü şeytan tuzak ve hileler konusunda mahir ve ustadır. İhlâs kapısı hariç her yol ve kapıdan insana ulaşabilir.

Ey sevgili, ihlâslı ol! Eğer ihlâs üzere isen kesinlikle kendini ihlâs makamında görmemelisin. Çünkü bu da ihlâsın için bir kusurdur. Eğer böyle olursan şeytan iç dünyana girer.

Hâtır-ı şeytanın alâmeti

Bu nevi bir hatır geldiği zaman telaş verir, acele ettirir. Buna karşı kalbinde bir rahatlık bulamazsın. Karanlıklarla karşı karşıya kalmışsın gibi, olursun, riya ile haşir-neşir olursun, Hakk’ın dışındaki şeylere yönelirsin. Onun sana gelişi sebebiyle organların kırılıp parçalanır.

Şeytanın Hak Yola Hizmeti

Allah Teâlâ bazen, işindeki incelik ve hikmetin gereği olarak şeytan vasıtası ile kullarını kurb makamına ulaştırır.

Şeytan halka karşı riya gayesi ile o kulların kalplerine ibadet sevgisini yerleştirir. Böylece onlar da halkın iltifatı için ibadet ederler. Halkın onlara iltifatı ve ilgisi arttıkça ibadete olan rağbetleri de artar. Bunun tadını aldıktan sonra gerçek kulluğun deryasına dalarlar. Diğer taraftan ibadet sadece Hakk için olmak ister, başka türlü olmaktan kaçınır. Bu şekilde zikirlerle Hakk’a ibadet etmenin lezzetini tadarlar.

İlimler, sırlar ve nur nevinden olan zikir ve ibadetlerin gereği zuhur etmiştir. Böylece halktan yüz çevirip Hakk’a yönelmiş olurlar. Unutma ki;

“Bu dünyadan en ufak bir şey, seninle beraber olduğu müddetçe şeytanın hilelerinden emin olamazsın!”

Hikâye

Nakledilir ki, Hz. İsa aleyhisselâm bir gün başını bir tuğlanın üzerine koyarak uyumuştu. Korku ile uyanınca laîn şeytanı başucunda görünce:

“Niçin yanıma geldin? Ne işin var” diye sordu. Şeytan

“Seni (yoldan çıkarmaya) tamahım var”, deyince Hz. İsa aleyhisselâm:

“Ey melun ben Allah’ın ruhuyum, bana nasıl tamah ediyorsun”, diye sormuştu. Şeytan:

“İyi ama benim kumaşımı aldın onun için senin yanına geldim”. Hz. İsa aleyhisselâm:

“Nedir o kumaş?”, şeytan:

“Şu başının altındaki tuğla”, deyince hemen Hz. İsa aleyhisselâm tuğlayı aldı, fırlattı ve parçaladı.[11]

Örnek

Bir gün halvette dünyadan kesilmiş Allah Teâlâ ile olarak zikirle meşgulken lâin şeytan geldi. Halvet ve zikir hayatımı karıştırıp bozmak için hile ve tuzaklarını artırdı. O anda elimde bir himmet kılıcı hâsıl oldu. Ucundan kabzasına kadar üzerinde: “Allah”, “Allah” kelimeleri yazılı idi. O kılıçla, beni meşgul eden ve Allah Teâlâ’yı zikirden alıkoyan düşünceleri kovuyordum.

O anda kalbime “Hıyelu’l-merîd ale’l-mürîd” (Azgın şeytanın mürid için kurduğu tuzaklar) ismi ile halvette bir kitap yazmak hatırıma geldi. Şeyhim izni olmadan böyle bir kitap yazmam sahih olmaz, dedim.

Benimle şeyhim arasındaki rabıtanın sıhhatli olması sebebiyle gaibte (rabıta yolu ile) danışınca, sesini işittim. Şunu dedi:

“Bu düşünceyi bırak. Allah Teâlâ bundan uzaktır. Bu düşünce şeytandandır. Şeytan, kendisine merid (azgın ve inatcı gibi çirkin ve kötü) bir isim verdi. Böylece şeytan kendine sövmez (kötü isim vermez) zannettin onun böyle yapacağını uzak bir ihtimal saydın. Gayesi seni (kitap yazmakla) meşgul edip Hakk’ı zikirden alıkoymak ve işini sarpa sarmaktır”.

Bunun üzerine uyandım ve vazgeçtim.

Ek:

Gönlünün fezasında veya kalbinde bir hatır hissettiğin zaman hemen şeyhinle müşavere et. O, bu hâtır-ı Hakk’tır derse, bil ki, o öyledir. Bu hâtır-ı nefsdir ve şudur, budur dediği zaman iyi bil ki onun söylediği doğrudur.

İşte zevke ulaşıncaya kadar senin için kaide bu yol ve usûldür. Zevke vasıl olduğun zaman hatırı tadar, tanır ve (hak) hatır ile (hak) hatır olmayan arasındaki farkı görürsün.

Bu petekteki bal ile Ebucehil Karpuzu arasındaki fark tatmakla bilindiği gibidir. Bunların farkını kelimelerle anlatmak oldukça zordur.

Meselâ: Sen fark konusunda: şu tatlıdır şu da acıdır diyeceksin. Ama o zaman sana sorulur.

“Acı ve tatlı nedir? Bunları tarif et!”

Bu defa, sadece alâmet ve neticelerini hatırlayıp anlatmadan öte, acılığın ve tatlılığın hakikatini izah edemezsin onun için şu şekilde diyeceksin:

“Acı, nefsin kendisinden tiksindiği, kaçındığı, sıkıldığı ve hoşuna gitmediği şeydir. Tatlı ise nefsin hoşlandığı ve ferahladığı şeydir.

Veya derki; bu hoştur muvafıktır, şu muhaliftir, hoş değildir, bu keser, ayırır ve rahatsız eder. Şu onarır, bir araya getirir, teskin eder. Bunu mide kabul eder, şunu kabul etmez, v.s..” Böylece acı ile tatlıyı anlatmaya çalışırsın.

İki çeşit acı ile iki türlü tatlı arasındaki farkı, zevk-i Selim bulunduğu müddetçe ayırt etmek mümkündür. Fakat bu zevk bozulursa o takdirde bazen tatlıyı acı bulursun. Bu konuda şair şunu söyledi:

“Hastalığı sebebiyle ağzı kötü olan şahıs tatlı suyu, acı bulur”[12]

Bu şekilde, tasavvufî hayatın başlangıcı sonuna nispetle böyledir. Şüphesiz ki onunda başı hastalık sonu sıhhattir. Zira başlangıçta kalp hastadır. İşin ehli tabip durumunda olan şeyh tarafından tedavi edildiğinde sıhhate ve selâmete kavuşur. Bu sebeple (başlangıç halindeki sofi) başlangıçta ibadetteki lezzeti acı, günahtaki acılığı da tatlı bulur. Fakat kalp sıhhate kavuşur ve zevk selîm oldu mu, (bunlara) tabi olan her şey ve bütün organlarda selamete erer.

 

Mesele

Velâyet mertebesine ulaşan havasstan (namaz ve oruç gibi) günlük ibadet yapma sorumluluğu kalkar mı?.

Evet, teklif düşer.

Yani, teklif, meşakkat manasına gelen külfetten alınmış olması manasında düşer. Zira veliler külfet ve meşakkat olmaksızın ibadet ederler, tersine, ibadetten zevk alır, bundan hoşlanırlar.

(Bu anlamda teklif düşer).

Şüphesiz ki namaz bir münacattır. Lâkin ibadet eden şeytana uyup, Rahman’a muhalif olduğu sürece münacatın lezzetini tadamaz, aksine ona yük olur meşakkat verir. Zira muhalifin münacatı beden için zor ve güçtür. Fakat ibadet eden Rahman’a muvafakat, Şeytan’a düşmanlık etti mi, onun hakkında münacattır. Lezzetlerin en iyisi de budur. Namaz, onun hakkında sevgili ile sohbet halini alır. En lezzetli şey budur.

Hikâye

Hadramî rahimehullah dedi ki:

“Bir kısım insanlar ‘benim hululi’ olduğumu söylüyorlar. Ben ise kullardan tekliflerin düşeceğini söylüyorum.

Peki, Allah Teâlâ’dan başka bir varlık görmediğim halde nasıl ‘ben hululi’ olabiliyorum?

Çocukluğumdan bugüne kadar hiç kaçırmadığım virdim ve zikrim olduğu halde teklifin düştüğünü nasıl söyleyebilirim?

Evet, ama ben şunu demek: istiyorum:

Allah’ın has kullarının ibadetinde külfet yoktur.”


[1] “Ey inananlar! Kendinizi ve ailenizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun. Onun başında, acımasız, güçlü, Allah’ın kendilerine buyurduğuna karşı gelmeyen ve emredildiklerini yapan melekler vardır. Tahrim, 6

[2] A’raf, 172

[3] Bakara, 31

[4] Kütüb-ü Sitte’de bulunmayan bu hadis meşhur hadislerdendir. İrşad’ül Kulûb, s. 257

. من صافح علياً فإنما صافحني ومن صافحني فكأنما صافح أركان العرش .  ومن صافح محباً لعلي (عليه السلام) غفر الله له

[5] Her veli bir nebinin hükmü altındadır. Bu nedenle Muhammedî, İsevî, Musevî….isimleri verilmesi gibi.

[6] Istılahlar için bk. Kelâbâzî, Süleyman Uludağ”, Doğuş devrinde Tasavvuf (Ta’arruf), s. 278-308 (İst. 1979).

[7] Hakka Yürüyüş Tarihi

[8] Attar, Tezkiretü’l-evliya, s. 253, 254    (Leiden 1907);  Ali Hemedanî, Risâle-i İnsan-ı kâmil, Süleymaniye Kütp. Ayasofya Kit, no. 2873, 420 a.

[9] Abdülkerim Cilî, Şerh-i Müşkilât-ı Futuhât-ı Mekkiyye, Dârüssaade se Sabah, s. 204)

[10] Yusuf, 53

[11] Ebu Talib Mekkî, Kûtu’l-Kulûb, II, 192 (Mısır 1932); Gaznevî Senaî, Hadikatu’l-hakika, s. 392 vd. (Tahran 1329)

Bu hikâyedeki hisse, sofilerin maddî olan bütün şeylerden bağıntılarını koparmaları istenmektedir.

[12] Divanu Ebi’t-Tayyib Mütenebbî, Nşr. Abdulvahhab Uzam, s. 130 (Kahire 1944)

Zikir Ateşi


Zikir ateşi ile şeytan ateşi arasındaki fark

Zikir ateşi, saf, süratli ve yukarılara doğru yükselen bir ateştir.

Şeytan ateşi ise, bulanık, puslu, karanlık ve ağır hareketlidir.

Bu iki ateş arasındaki fark ise ancak hâl ile bilinir.

Seyyâr[1] üzerinde zikirle birlikte büyük bir ağırlık ve göğüs darlığı hissederse, kalbi ferahlamaz, gönlü rahatlamaz. Sanki bütün organları taş ile çatır çatır kırılıyor gibi bir an yaşarsa, bu hal içinde karanlık bir ateş müşahede eder ki bu “şeytan ateşi”dir.

Bazen Seyyâr, bunun aksine bir hafiflik bir iç rahatlığı bir kalp güzelliği ve doygunluğu hissettiğinde yukarılara yükselen saf bir ateş görür. Kuru odunun ateşi gibi olursa bu da kalbin feza ve semasındaki “zikir ateşi”dir.

Zikir ateşi, “her şeyi yakıp yok eden”,[2] bir ateştir. Girdiğinde evde şunu söyler:

“Ben varım, artık benimle başka hiçbir şey olmayacak”. Bunun manası “La ilahe illa’llâh” (Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur) demektir. Eğer evde odun varsa onu yakar, odun ateş olur. Eğer ev karanlık ise zikir nur olup, karanlığı yok eder, evi nura boğar. Evde nur olunca tabii ki ona zıt ve rakip olamayacaktır.

Bunun gibi zikir, zâkir (zikreden kişi), meşkur (zikredilen, Allah) dost olurlarsa o zaman “Nur üstüne nur”[3] olur.

Zikir haktır, sıfatı da haktır. Zikir nefsin hazlarını sıfatlarını yok ederken, haklarını baki bırakır. Haklar arasında zıtlık yoktur. Hazlarda ise varlığa ait bir takım fazlalıklardır ki israftan ve aşırılıktan meydana gelirler. Dolayısıyla zikir ateşi içeri düşünce hepsini yok eder. Haram lokmalardan meydana gelmiş olan parçalar da böyledir. Zikrin sultan hazların içine düşer ve onları yok eder. Fakat helâl lokmalardan meydana gelen cüzlere, kimse el uzatamadığı zikir ateşi de dokunmaz. Çünkü bunlar haklardır.

Vücudun rumuzları (İşaretleri)

Vücut dört unsurdan meydana gelmiştir ki hepsi “Karanlıklar üstüne karanlıktır” [4]

Toprak, su, ateş, hava.

Sen bütün bu unsurların (hâkimiyeti) altındasın. Onlardan ayrılarak başka bir şeye de tamah edemezsin. Ancak hakkı hak sahibine ulaştırmakla olur ki bu da, parçayı bütüne ulaştırmaktan ibarettir. Böylece toprak topraklığını, su suluğunu, ateş ateşliğini, hava havalığını alır. Bunlardan her biri kendi nasibini aldı mı, bütün bu yüklerden ayrılır.

Bizim tarikatımız ve yolumuz, kimya (unsurları bazısını diğerinden ayırma, insana ilk yaratılışta üflenen nefes olan rabbânî latif nuru çıkarma) yoludur.

Dağlar arasından nuranî ve latîf şeyleri çıkarmak şarttır. Toprakla ilgili hazzın yok olunca bir sahra görürsün. Bu sahrayı katederken, bu sefer sahra senin altında yürür. Sanki çöl senin ayağının altından geçip gidiyor. Hâlbuki geçip giden çöl değil sensin. Nasıl ki, gemi ile giden bir kimse de, geminin değil karşıdaki sahillerin hareket ettiğini zanneder. “Dağları görürsün ve onları cansız, donmuş zannedersin. Hâlbuki onlar bulutlar gibi akmaktadırlar…” [5]

Yine o anda kendini yukardan aşağıya doğru inen, fakat aslında aşağıdan yukarıya doğru çıkan bir kuyuda imiş gibi hissedersin.

Yine üzerinden inen ve altında yok olan bir köy, bir belde ve bir evde, olduğunu görürsün. Tıpkı deniz kenarında olan, oraya düşen ve batan bir duvarı gördüğün gibi.

Ey Sevgili, iyi bil ki! son ve büyük ölüm hariç, bu dört unsurdan; hava ateş, su ve toprağın varlığından kendini asla kurtaramazsın. Bu ölüm sendeki unsurlarla ilgili bazı şeyleri yok eder. Ve ondan sonra sen daha önce akılla bildiğin ve duyduğun şeyi bizzat gözle müşahede edersin.[6]

Yükselişteki müşahedeler

Eğer bir deniz görür ve karşı tarafa geçmek isterken boğulduğunu müşahede edersen, iyi bil ki bu su ile ilgili hazzın fenâ bulmasıdır. Eğer deniz safî ve içinde güneşler veya nurlar veya ateşler batmış ve gömülmüşse, iyi bil ki o marifet denizidir.

Yağan yağmur gördüğün vakit, bil ki, o yağmur rahmetin mevcut olduğu kaynaktan, ölü araziye benzeyen kalpleri ihya için yağmaktadır.

İçine düştüğün ve sonra çıktığın bir ateş müşahede edersen bil ki bu ateş (unsuru) ile ilgili hazların fenâsıdır.

Önünde geniş bir uzay, engin bir genişlik, onun da üstünde berrak bir hava ve bakışının sonunda da bir takım yeşil, kırmızı, sarı, mavi gibi renkler görürsen, bil ki, artık sen bu havadan o renklere geçeceksin. Aslında renkler ise hâllerin rengidir.

Yeşil renk, kalbin hayatı,

Saf ateş rengi olan kırmızı, himmet hayatı, Himmetin manası ise kudrettir. Eğer bu renk bulanık bir kırmızı ise bu şiddetin ateşidir. Bu ise Seyyâr’ın, nefis ve şeytanla yaptığı mücâhedenin sertliği ve yorgunluğu manasına gelir.

Mavi renk, nefis hayatı

Sarı renk zayıflığı; temsil eder.

Bütün bu renkler nefsin —zevkle ve müşahede lisanı ile— sahibi ile bizzat konuşan manalardır.

Bu zevk ve müşahede iki âdil şahittir. Çünkü sen gözünle müşahede ettiğini nefsinle tadıyor, nefsinle tattığını basiretinle görüyorsun.

Mesela yeşil gördüğün zaman kalbinde bir rahatlık, gönlünde bir ferahlık, içinde bir güzellik, ruhunda bir lezzet ve gözünde bir aydınlık müşahede ediyorsun. Bütün bunlar hayatın sıfatlarıdır.

Bu durumda bitkilerin hallerini delil getirerek şu şekilde diyebiliriz: Bitkinin yeşil olması, canlı, kuvvetli ve hızlı gelişmeye müsait olduğunu; sarı oluşu ise, kendisindeki bazı sebep ve arızalar sebebiyle zaafa uğradığını gösterir.

Yine bunun gibi yüzlerin kızarması da, ya hayâ ve utanmaktan, ya korkudan, ya sevinçten veya üzüntüden ileri gelen haller sebebiyle hâsıl olur.

İyi bil ki! rengin birleşmesi istikamete ve o hâlin tam ve cemiyetine işarettir.

Renklerin bir arada toplanması ve bir başkasına karışıp bir renk haline gelmesi ise “telvin” denir.

Yeşil renk değişmeden sürekli olarak aynı şekilde kalırsa bu da “temkin” denir.

Yeşil renk, bakî kalan sonuncu renktir. Bu renkten şimşek çakması gibi parıltılar ve aydınlıklar doğar.

Yeşil renkler saf, bulanık da olabilir. Saf oluşu Hakk’ın nurunu üstünlüğünden, bulanık oluşu ise vücut karanlıklarının galibiyeti ve hâkimiyetinden meydana gelir.

Kalp ve (Kalîb) Vücud Kuyusu

Latife[7] “Kalp” dediğimiz şeydir. Çünkü kalp latiftir. Kalp, suyun içinde bulunduğu kabın rengini alışı gibi ve gökyüzünün, dağların yani Kaf Dağının renginde oluşu gibi bir halden başka bir hale inkılâp edebilir. Bu değişikliği kabul etme sebebiyle kalbe “Kalp” denilmiştir. Ayrıca kalp vücudun ve mananın özü olduğu için bu isimle anılmıştır.

Kalp, latiftir. Etrafındaki mana ve eşyayı aksettirir. Eşyayı ve eşya etrafında dönen dolaşan manaları yansıtır. Bu suretlerin aynada ve berrak suda aksedişi ve yansımasına benzer. Bir şeyin rengi, o şeyin karşısında bulunan latifede suret bulur, şekil alır. Tıpkı suretlerin saf suda ve aynada yansıdığı gibi.

“Vücut kuyusu”nun içindeki kalbin nuru olduğu için de, aynı şekilde kalbe kalp adı verilmiştir. Aynı Yusuf aleyhisselâmın kuyudaki nuru gibidir.[8]

İyi bil ki! “vücut kuyusu”,[9] önünde, yüzünün hizasında derin olarak görünür. Şehadet (dünya) âleminde ondan daha derin bir şey göremezsin.

Bu kuyu önceleri başının üstünde, olur sonra önünden zuhur eder, daha sonra da ayaklarının altında olur.

Bu, yolun sonunda vücut kuyusunun dibinde yeşil bir nur görürsün. Bu varlığın ve hudûsun (sonradan yaratılan varlıklar) sonu, kıdemin de başlangıcıdır.

Bu kuyu sana yakaza (uyanıklık) halinde tecellî ederse, hoşuna gider ve onunla yakınlık kurarsın.

Gaybet (kendini kaybetme) halinde iken tecellî ettiğinde, ondan geçen bir heybet, bir şiddet ve sarsıntı seni tesiri altına alır. O anda ruhun ayrılacak gibi olur, mecalin kalmaz. Birinci halden bu hale kadar zikirden başka sığınacağı şey bulunmaz.

Bu kuyuda “melekût âlemi”nin acayiplikleri ve “ceberut âlemi”nin gariplikleri sana görünür. Bunları hiçbir zaman unutmazsın. Çünkü bu uğurda çok şiddetli kuvvet, korku ve sıkıntılarla karşı karşıya gelmiş bulunuyorsun. Böylece onunla sevinirsin, ondan korkarsın, onunla ünsiyet edersin. Bu sebeple bir hâlde iken birbirine zıt hâlleri zevk edersin.

Bazen o kuyu, müşahedenin ilk zamanlarında dengesiz bir halde büyük bir görünüm içinde olan karanlık bir bina gibi tecelli eder. Daha sonra bina bu karanlıkların gitmesiyle düzelir, üst üste konan kerpiçlerle nizama girer. Daha sonra ise bina ve kerpiçlerle ilgili bütün şekiller yok olur da nurdan veya yeşillikten hâsıl olan bir kuyudan başka bir şey göremezsin.

İlk zamanlar karanlık olmasının sebebi oranın “şeytan makamı” olmasından idi. Daha sonra orası rahmet ve meleklerin inme yeri haline geldiği için yeşil oldu ve nurlandı.

Vücut Mertebeleri

İyi bil ki! Vücut yalnız bir şey değildir. Vücudun üstünde Hakk’ın vücuduna varıncaya kadar daha ondan hususi ve daha güzel başka vücutlar vardır. Her vücut için de bu yolda kuyular vardır.

Vücudun çeşitlerine göre yedidir.

Yer ve gök sayısının yedi ile sınırlanmış olmasında da buna işaret vardır. Vücut çeşitlerini temsil eden bu yedi kuyudan semaya yükseltildiğin zaman, sana “rubûbiyet” ve “kudret semâsı” görünür. Bu semânın hava tabakası, “hayatın zatı” ndan olan “koyu yeşil bir nur”dur. bu nurların bazıları, sürekli olarak diğerlerine doğru yürür gider. Orada ruhların tahammül edemeyeceği bir kuvvet vardır. Buna rağmen ruhlar zevke dayanan derin bir aşkla ona âşıktırlar.

Yine gökyüzünde “ateşten daha kırmızı noktalar” ve uyumlu şekilde “beşer beşer (adet) dizilmiş lal ve akîk taşları” vardır. Hâl sahibi içten onlara arzu duyar, şevk duyar ve onlara kavuşmak ister.

İyi bil ki! Seyyâr’ı bu “kudret ve rubûbiyet makamına” dört melek çıkarır. Biri sağında, biri solunda, biri altında, diğeri de arkasındadır. Bu makama yükselttikleri zaman Seyyâr, kulluktaki acziyeti ile dili şunu dedi:

َانْتَ رَبِّى وَقَادِرِى

ِانْ شِئْتَ  اَحْيِـنِى

وَاِنْ شِئْتَ  اَمِتْنِى

 

“Sen Rabb’imsin ve bana kadir ve gücün yeter ve sahibimsin”

“Eğer istersen beni yaşatır”

“Dilersen beni öldürürsün!..”

Seyyar o sırada çok güçlü ve şiddetli bir kuvvetle karşı karşıya kalmaktan korkar! Ruhunun alınmasını ve oraya bırakılmasını temenni ve arzu eder. Kendisinden, ruhunun veya nefsinin alınmasının keyfiyetini hisseder. Ne zaman o âleme gitmek için, kuyudan çıkarılsa, onda ruh veya nefs kalmaz. Sonra oradan âlem-i şehadete döndürülür.

Meşhed [10]

Seyyâr’a kuyuda iken ilk gelen nurlar, başının üstünden gelen tecelli makamındaki “izzet nurları”dır. Kendisine vârid olan bu nurların verdiği dehşet ve korku sebebiyle, sarsılır, izdırap duyar ve kabz haline geçer. İster istemez secdeye kapanır. Sonra kuyudan yukarı doğru çıkarılır. Zira karanlık olan şeyler, temizlenip nurlanmadıkça ve nur cinsinden bir şey olmadıkça, nuranî olana ulaşamazlar. Ancak bundan sonra ona vâsıl olurlar.

Genellikle meleklerin gelişi insanın arkasından, bazen da üstündendir. Melekler topluluğundan ibaret olan “sekînet”te böyledir.[11] Sekînet kalbe iner. O zaman kalpte bir rahatlık ve tatmin olma halini bulursun. O anda varlığından alınır söz ve hareket serbestliği sona erer, düşüncelerin Hakk’tan başka herhangi bir cihete yönelebilmesi artık mümkün değildir.

Bunda Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin seninle beraber olduğunun alâmeti ise gayr-ı ihtiyarî olarak dilinle O’na olan salât ve selâmın devam etmendir.

Örnek

Bir gün bir melek beni yükseltmişti. Arkamdan gelip beni tutmuş ve sırtına almıştı. Sonra önüme geçti beni öptü. Nuru basiretime saçıldı. Bundan sonra

بســـــم  الله  الذى  لا  اله  الا  هو  الرحمن  الرحيم

“Bismillahillezî la ilâhe illâhû ve’r-Rahmanu’r-Rahîm”

“Kendinden başka ilah olmayan Rahman ve Rahim olan Allah’ın ismiyle”

dedi. Biraz yükseltti sonra beni bıraktı.

 

Yine bir gün seher vakti halvette zikrederken meleklerin tesbihini işitmiştim. Hakk Teâlâ sanki dünya semâsına inmiş, melekler de; babası kızıp kendisini döveceğini anlayan çocuğun   تُبْتُ  تُبْتُ “tevbe ettim, tevbe ettim” deyip korkması gibi korkan ve kurtuluşu talep ve arzu eden hallerle sözlerini suratla söylemeye başlamışlardı.

Sonra korkuları şiddetlenen meleklerin

يا قادر يا قادر  يا قادر يا مقتدر

Ya Kâdir, Ya Kâdir, Ya Kâdir Ya Muktedir”, diye yalvarmalarını duydum.

Ne zaman bu korku hâli bitince de şu şekilde dua ettiler:

َاللَّهُمَّ  اَرْزُقْنَا مِن ثَوَابِكَ جِنَانًا وَمِنْ عِقَابِكَ أَمَاناً

“Allah’ım, sevap olarak bize cennetlerini lütfet, azaptan da emin kıl.”

 


[1] Seyyâr: Belli bir yeri olmayan, gezici, gezgin. Burada manevî makam ve hallerde gezinen derviş, sâlik demektir.

[2] Müddessir, 28

[3] Nur, 35

[4] Nur, 40

[5] Neml, 88

[6] “Andolsun sen bundan gaflette idin; derhal biz senin perdeni kaldırdık. Bugün artık gözün keskindir (denir).” Kâf, 22

[7] İnsanın çok ince ve hassas olup kalbe bağlı bir duygusu.

[8] Yusuf, 10-15

[9] Vücud Kuyusu Teozofi’de kullanılan Aura olabilir. Canlıların bedenlerinden yayıldığı varsayılan ışınımla oluşan ve gitgide yayılan tesir kuşakları tarzında kendini gösteren elektromanyetik alana verilen addır. Aura okumak ise aura’ hissedebilmektir.

Metapsişikçilerin “eflüv” adını verdikleri partiküllerin ışınımıyla (radyasyon) oluşan bu alan, Teozoflara ve Kirlian Fotoğrafçılığı üzerinde çalışan araştırmacılara göre, yaşam enerjisi olarak adlandırılan bir tür enerjinin organizmalardan insan gözünün göremediği bir frekans düzeyinde titreşen ışınlar tarzında yayılmasıyla oluşur. Aura, eflüv ve psişik radyasyon terimlerinin sık sık karıştırıldığı görülür. Bu üç terim arasındaki ilişki şu şekilde açıklanır:

Bedenden yayılan ışınıma ve bu ışınımın yayılma olayına radyasyon (psişik radyasyon) adı verilir.

Bu ışınlara ve ışınları oluşturan partiküllere eflüv adı verilir.

Bu yayılma olayının meydana geldiği medyumlarca görülebilen güç ve etki alanına ise aura adı verilir.

Renkli haleler ve ışımalar tarzında kendini gösteren auranın esas olarak üç kısımdan oluştuğu kabul edilir:

Yapışık aura: Vücudu bir zarf gibi saran 0.5 cm. kalınlığında, koyu bir bölgedir. Süptil bedenin süptil ikiz denilen kısmıdır. Auranın Kirlian fotoğrafçılık tekniğiyle çekilebilen kısmıdır.

İç aura: Yapışık aurayı çevreleyen bölgedir. Kişilere göre 3 ile 8 cm. arasında değişen kalınlıktaki bir bölgedir.

Dış aura: Yüksekliği İnsan bedeninin iki misli genişliği İnsan bedeninin dört misli olup Oval, yumurta biçimindedir.

Tam dış aura: Bedenden yayılan ışınım alanının tümü; sınırsız kabul edilir. Aura görebilme yeteneğine sahip olduğu ileri sürülen medyumlar, aura renklerinin kişilerin ruhsal tekâmül durumlarına, karakterlerine ve heyecan hallerine bağlı olarak değişiklik gösterdiklerini belirtirler.

[10] Meşhed: Sahne; görünüm, görünüş, görüntü, görüş, bakış

[11] Bakara, 248; Tevbe, 26

SEYR U SÜLÛKTE GEÇEN RUHÂNΠOLAYLAR


بِسْـــمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

الحمد لله رب العالمين والصلاة والسلام على رسولنا محمد وعلى اله وصحبه وسلم اجمعين

Allah Teâlâ’ya şükürler olsun ki, bize mantıku’t-tayr’ı (kuş dili)[1] öğretti. Başkalarıyla meşgul olmaktan emin kıldı.  Bize seyr ü sülûkün alâmet ve işaretlerini gösterdi.

Allah Teâlâ’ya sayısız ve ebedi hamd olsun.

Salât, Resulüne ebedî, sonsuz, dâimidir.

Şeyhimiz Efendimiz Yüce İmam, din ve milletimizin yıldızı, müslümanların ve İslâm’ın kutbu, tarikatın burhan ve delili, sünnetin dirilticisi, Hakk’ın hücceti, Necmüddîn-i Kübra, diye meşhur Ebu’l-Cennâb Ahmed b. Ömer b. Muhammed b. Abdullah Sûfî Hayvekî Havarizmî ve anne babasından -Allah Teâlâ razı olsun—dedi:

Sofinin Hakikatleri

Ey Sevgili, iyi bil ki;

Allah Teâlâ, sevdiği ve razı olduğu için seni başarıya ulaştırdı. Murâd, Allah Teâlâ, mürid ise O’ndan gelen bir nurdur. Allah Teâlâ hiçbir kimseye zulmetmemiştir. Çünkü hepsine kendisinden bir ruh vermiştir. Ve kulu için bir akıl verdiği gibi onlar için “kulak, göz ve kalpler” yaratmıştır.[2]

Allah Teâlâ’nın kendilerinden perdeyi kaldırdığı kimselerin dışında kalan bütün insanlar karanlıktadır. Bu perde kendilerinden ayrı olmadığı gibi, belki kendileridir. Bu ise kendi vücutlarının karanlığıdır.

Ruhî tecrübeler

Ey Sevgili, “iki gözünü kapa ve bak, bakalım ne görüyorsun”

Eğer “şu an hiçbir şey görmüyorum” diyorsan, görememedeki hata senden ileri geliyor, demektir.

“Aslında sen o anda görüyorsun.” Fakat “vücut karanlığı” onu senin basiretinden ve gözünden uzaklaştırıyor, bundan dolayı da onu ve görmeği bulamıyorsun.

Eğer Allah Teâlâ’yı bulmak ve görmek istiyorsan vücudundan bir şeyler noksanlaştır, başka bir ifade ile bir takım şeyleri vücudundan uzaklaştır. Bu eksiltme ve uzaklaştırmanın yolu mücâhededir.

Mücâhede demek  ağyarı yani Allah Teâlâ’’dan başka her şeyi kovarak, öldürerek,  cehd ve gayret sarf etmek demektir.

Ağyar ise vücuttur, nefistir, şeytandır.

Mücahede yolu

Üç yolla yapılır:

1- Gıdaların yavaş yavaş, vücudu alıştıra alıştıra azaltılması. Çünkü vücudun nefis ve şeytanın kuvvet kaynağı gıdadır. Eğer gıda azalırsa bunların saltanat ve hükümdarlığı da azalır.

2-Seçme, irâde ve ihtiyarı terk etmek. irâdeyi güvenilir, tebliğe yetkili bir şeyh ve mürşide senin için doğru olanı tercih etmesi için fenâ kılmaktır. Çünkü başlangıçta mürid küçük çocuk gibidir. Bulûğ çağına henüz ermemiş olana, israfçı sefih kişilere vasî ve veli tayini veya emrindeki olanlara sultan nasıl gerekiyorsa mürid için de şeyh öyle gereklidir.

3-Cüneyd Bağdadi kaddese’llâhü sırrahu’l azîzin tarikatı olarak bilinen sekiz şartı yerine getirmektir. Bu şartlar şunlardır.

1. Devamlı abdestli olmak,

2. Devamlı oruçlu olmak,

3. Devamlı susmak,

4. Devamlı halvette bulunmak,

5. Devamlı zikretmek (La ilahe illallah demek),

6. Devamlı şeyhle kalbî rabıta ve bağlılık halinde olmak. Kendi tasarrufunu şeyhin tasarrufunda yok etmek, ilm-i vakıat  (hadiseler) konusunda ondan faydalanmak

7. Devamlı olarak havatırı (kötü fikirleri), akla gelen şeyleri unutmak, onları hatırlamamak,

8. Allah Teâlâ’dan gelen şeye —faydamıza da olsa zararımıza da olsa — itiraz etmemek. Yine O’ndan Cenneti istemek veya Cehennemden O’na sığınmak gibi istekleri bir tarafa bırakmak.

Farklar

Müşahede makamında vücut-nefis ve şeytan arasındaki fark

Vücut, yani insan bedeni, ilk önce zifiri karanlıktır. Temizlenip arıtıldıkça siyah bulut haline gelir. Beden “şeytanın arşı” haline geldiği zaman kırmızılaşır. Biraz daha ıslah edilir, maddî haz ve lezzetlerden fenâ bulur ve haklarla bakî olursa saflaşır, beyazlaşır ve yağmur bulutu gibi olur.

Nefis, başlangıçta rengi gök rengidir, mavidir esas kaynaktan fışkıran suyun fışkırması gibi bir fışkırması vardır. “Şeytanın Arşı” haline geldi mi, karanlıktan ve ateşten bir madde imiş gibi bir hal alır. Bunların fışkırışları daha azdır. Şeytanda hayır yoktur.

Nefis temizlenip saflaşınca kendisini hayır kaplar ve kendisinden hayır ve yararlı işler meydana gelir. Şer ve kötülük kaplayınca da şer hâsıl olur.

Şeytan, azametli şekilde küfür bulutlarının birbirine girmesinden meydana gelen ve saf olmayan bir ateştir. Önünde uzun bir zenci gibi teşekkül eder. Büyük bir heyeti vardır. Bir tavırla içine girecekmiş gibi koşar gelir. Eğer ondan o anda uzaklaşmak ve ayrı kalmak istersen, kalbinden şu şekilde yalvar:

يَا غِيَاثَ  اْلمُثْـتَـغِثـِينَ  اَغِـثْـنِـي

“Ey imdat dileyenlerin yardımcısı, yetiş!”

Hemen senden kaçar.

Onun seni gördüğünü senin de onu gördüğünü unutma. Onun elbisesi, senin elbisene dikilmiştir. İki elbiseyi birbirinden ayırırsan, gözü kör olur, göremez. Elbisesinden onu soymalısın

Bunun dışında nerede olursan o da seninle olur ve anlar. Sana ilgi duyar. Bazen o sana vurur, seninle beraber iş yapmak, oynamak ve yarış yapmak ister. Ona lanet okuduğun, şamar attığın ve konuştuğun zaman o da seninle konuşur ve seninle sakalaşır, lanetten kuvvet bulur ve seninle olan işi uzatır.

İşte o zaman susarsın. O sana vurur sen ona vurmaz, Allah Teâlâ’ya tevekkül edersin. Bu durumda o sana vuramaz ve senden uzaklaşır.

İşte o zaman tekrar kalbinle:

يَا غِيَاثَ  اْلمُثْـتَـغِثـِينَ  اَغِـثْـنِـي

“Ey imdat dileyenlerin yardımcısı, yetiş!”

dersin. Rabb’ına sığınırsın o da senden kaçar gider.


[1] Neml, 16

[2] “Kendilerine kulaklar, gözler ve kalpler vermiştik.”Ahkaf, 26

NECMEDDÎN-İ KÜBRÂ


Necmeddîn-i Kübrâ (540/1145-618/1221), hicrî altıncı asrın ikinci yarısı ile yedinci yüzyılın başlarında Harezmşahlar Devleti (1097-1231)’nin hâkim olduğu Harezm bölgesinde irşâd faaliyetlerinde bulunmuş dikkate değer bir mutasavvıftır. Gerek yetiştirdiği halifeleri ve gerekse verdiği eserlerle tasavvuf tarihinde adından sıkça söz ettirmektedir. Ayrıca henüz tarikatların teşekkül sürecinde yaşamış olması ve kendisine Kübreviyye adında bir tarikatın nispet edilmesi onun önemini bir kat daha arttırmaktadır.[1]

Şeyh Necmeddîn-i Kübrâ kaddese’llâhü sırrahu’l azîzin birçok eseri vardır. Bunlar içerisinde “Fevâihu’l-Cemâl ve Fevâtihu’l-Celâl” kitabı, baş eseri olarak isimlendirebilir. Kitab şeyhin bir takım mânevî tecrübelerinin yazıya aktarılmasından meydana gelmiştir. Aslında kitap, seyr-u sülûk yapan sâlikin makamlar, haller, vâkıalar ve özellikle de halvet esnasında tecrübe edeceği algılar, görüntüler ve haller hakkında bilgilendirmeyi amaçlamaktadır. Sûfîler bu gizli tecrübelerini genellikle gizlemeği tercih ettiği için, eserin bu bakımdan tasavvuf tarihindeki yeri çok önemli ve nadir eserlerdendir.

Fritz Meier’in Arapça metnini yayınladığı bu eser, hem Farsça’ya[2] hem de Türkçe’ye çevrilmiştir. Fevâih’in, kütüphânelerde farklı isimler altında kayıtlara girmiş yazma nüshaları da bulunmaktadır:

1- Seyrü’s-Süluk, Süleymaniye Ktp., Hacı Mahmud Efendi, nr. 2278, vr. 1b-10b.

2- Sırrü’l-Hads, Beyazıd Ktp., Veliyyüddin Efendi, nr. 1814, vr. 183-190.331

3- Kitâbü’s-Seyr ve’s-Sülûk, Şstanbul Üniversitesi Merkez Ktp., Arapça, nr. 3688, vr. 2b-20b.

4- Risâle Fi’t-Tasavvuf, Süleymaniye Ktp., şehid Ali Paşa, nr. 2800, vr. 8-16. 5- Fevâihu’l-Cemâl ve Fevâtihu’l-Celâl, Süleymaniye Ktp., Şehid Ali Paşa, nr. 2800, vr.72-107.

Bu kitapta Necmeddîn-i Kübrâ kaddese’llâhü sırrahu’l azîzin eserlerinden olan “Fevâihu’l-Cemâl ve Fevâtihu’l-Celâl” eserini, Prof. Dr. Yusuf Zeydan tarafından yapılmış tahkikli neşir esas alınarak [3] tekrar Türkçeleştirmeye çalışacağız. Ayrıca Prof. Dr. Mustafa Kara’nın hazırladığı, Tasavvufî Hayat (Usûlu Aşere, Risâle İle’l-Hâim, Fevâihu’l-Cemâl),[4] adlı çalışmada başvuru kitabımız olmuştur.

Tevfik ve inâyet Allah Teâlâ’dandır

İhramcızâde

İsmail Hakkı ALTUNTAŞ

Esenler /İstanbul



[1] Daha geniş bilgi için; GÖKBULUT Süleyman Necmeddîn-i Kübrâ Ve Kübrevîlik [Kitap]. – İzmir : Dokuz Eylül Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Temel İslam Bilimleri Anabilim Dalı 236071-Doktora Tezi , 2009 .

[2] Bkz. Fevâihu’l-Cemâl ve Fevâtihu’l-Celâl, çev. Muhammed Bâkır Saîdî Horasânî, İntişârât-ı Mervî, Tahran, 1368.

[3] Dâru Saâdi’s-Sabâh, Kahire, 1993

[4] Dergâh Yayınları, İstanbul, 2. Baskı 1996.

ŞERH-İ KELÂM-I İMAM ALİ


SEYYİD MUHAMMED NÛR’UL-ARABÎ

Kaddese’llâhü sırrahu’l azîz

1813 yılında Mısır’ın “Mahalletü’l-kübrâ” adlı kasabasında dünyaya gelen Seyyid Muhammed Nûr’un hayatı hakkındaki bilgileri halifelerinden Harîrîzâde Kemâleddin Efendi’nin Tibyân ü Vasâ’ili’l-hakâ’ik fî beyân-ı selâsili’t-tarâik adlı eserinden ve Bursalı Mehmet Tâhir’in onun hakkında yazmış olduğu menâkıbnâmesinden öğrenmekteyiz. Hz. Ali kerremallâhü vecheye nisbet edilen Noktatü’l-beyân adlı eseri şerh etmesinden dolayı “Noktacı Hoca” , Mısır’dan gelip Rumeli’ye yerleştiği için “Arap Hoca” ve Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin torunu Hz. Hüseyin aleyhisselâm soyundan geldiği için “Seyyid” lakaplarıyla tanınır. Muhammed Nûr’ül-Arabî, üstad ve mürşidi Hasan el-Kuveynî’nin“Artık sana bütün ilimlerin yolu açıldı. Anadolu’ya git” emriyle Anadolu’ya gönderilmiş, bir süre sonra da kendi isteğiyle Rumeli’ye geçmiştir.

1839-1870 yılları onun Rumeli Nakşîliği ve Melâmilik arasında bir tasavvuf sistemi kurmaya başladığı bir dönem olmuştur. Muhammed Nûr, İstanbul’a geldiğinde Melâmiyye-i Bayrâmiyye (Orta Devre Melâmîleri) şeyhi Abdülkadir Belhî’yi kendisine bağlamak ve Melâmîliğin tek temsilcisi olmak istemiştir. Ancak Belhî’nin bunu kabul etmemesi üzerine bu isteğine erişememiştir. Muhammed Nûr’un Şerif Efendi ve Latife Hanım olmak üzere iki çocuğu olmuştur. Halifesi ve oğlu Şerif Efendi’nin hiç çocuğu olmadığı için maddî ve manevî soyu Latife Hanım ve damadı Abdürrahim b. Ali El-Melâmî (Fedâî) ile onların çocuklarından devam etmiştir.

Seyyid Muhammed Nûr’ul Arabî, kaleme aldığı eserlerde üçüncü devre Melâmîliğinin görüşlerini ortaya koymuştur. Abdülbâki Gölpınarlı (1931: 287-290) bu eserlerin elli beş tane olduğunu, bunların otuz sekiz tanesinin Türkçe, on yedi tanesinin ise Arapça olduğunu belirtir. Muhammed Nûr’un bu eserlerinde, Melâmiyye-i Nûriyye olarak bilinen üçüncü devre Melâmîliğinin tasavvuf düşüncesinin özündeki vahdet-i vücut anlayışı ve kendi temellendirdiği tevhit anlayışı vardır. Melâmet-i Nûriyye’yi yaymak için büyük çaba harcayan Muhammed Nûr, bu gayretini galibiyetle sonuçlandırmış, Rumeli ve Batı Anadolu gibi geniş bir coğrafyaya yayılan Melâmet-i Nûriyye için Üsküp, Manastır, Prizren, Doyran, İştip, Tikveş, Köprü, Selânik, İstanbul gibi şehirlerde dergâhlar kurulmuştur. Melâmet-i Nûriyye’nin geniş bir coğrafî alanda ve geniş kitlelere yayılması için halifeleriyle birlikte gayret gösteren, birçok halife yetiştiren ve birçok talebeye hocalık eden Muhammed Nûr, 1888 yılında kendi evinde Hakk’a yürümüştür.

Bu kitapta Seyyid Muhammed Nûr’un Osmanlıca olan Şerh-i Kelâm-ı İmam Ali Kerreme’llâhü veche [1] sini Türkçeye çevirerek kardeşlerimize faydalı olmayı düşündük.

Hz. Ali kerreme’llâhü vecheye isnat edilen beyitler, Abdulkerim Cîlî kaddese’llâhü sırrahu’l azîzin İnsan-ı Kamil kitabında geçmekte ve sofiler arasında meşhur olan beyitlerdendir.[2]

Tevfik ve inayet Allah Teâlâ’dandır.

İhramcızâde

İsmail Hakkı ALTUNTAŞ

Esenler /İstanbul

2010


ŞERH-İ KELÂM-I İMAM ALİ

Kerreme’llâhü veche

 

ومَا الْخَلْقِ فِي التِّمْثَالِ  ِإلاَّ  كَثَلْجَــةٍ

وَأَنـْتَ بِهَا اْلمَاءِ الَّذِي هُوَ (نَابِــعٌ)

وَمَا الثَّلْجُ فِي (تحَقْيِقِنَا) غَيْرِ مَائِهِ

وَغَيْرِاَنَّ فيِ حُكْمِ دَعَتْهُ الشَّرَائِــعِ

وَلكِٰنْ بِذَوْبِ الثَّلْجِ  يَرْفَعُ حُكْمِــــهِ

وَيوُضَعُ حُكْمُ الْمَاءِ، وَاْلأَمْرُ وَاقِعٍ

تَجَمَّعَتِ اْلأَضْدَادِ فِي وَاحِدٍ ِالَيْهـَا

وَفِيهِ تَلاَشَتِ، وَهُوَ عَنْهُنَّ سَاطِــعِ

 

بِسْـــمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

الحمد لله رب العالمين والصلاة والسلام على رسولنا محمد وعلى اله وصحبه وسلم اجمعين

ومَا الْخَلْقِ

Mahlûkat vücutlarının yaratılışı zuhurlarında değillerdir. (Yani, varlıklar göründükleri gibi yaratılmış değildirler.)

فِي التِّمْثَالِ

Bir şeye benzememekte, vücutları (varlıkları) zahirde değildirler.

ِإلاَّ  كَثَلْجَــةٍ

Ancak kar ın benzeri durumdadırlar. Müstakil vücutları yoktur. Zira karın vücudu suyun vücududur. (Mahlukatın) yaratılışı dahi böyledir. Vücutları Hakk’ın vücududur. Müstakil vücutları (varlıkları) yoktur.

وَأَنـْتَ

Hâlbuki Sen. (Ya Allah) Hakk’a hitaptır.

بِهَا

Mahlûkatın vücutlarının zuhurlarında olan

اْلمَاءِ الَّذِي هُوَ (نَابِــعٌ)

Karın kaynağı olan su gibidir.

وَمَا الثَّلْجُ فِي (تحَقْيِقِنَا) غَيْرِ مَائِهِ

Hakikatin ta kendisi olarak kar sudan başka bir şey değildir. Ancak su havanın soğukluğu ile kar suretinde görünür. Bu sebeple su ismi gizlenip kar ismi zahir olur. Hakikatte iç yüzünde ikisi birdir.

Yaratılmışların hepsi Hakk’ın zuhurudur. Her suret tavır ve hallerde bulunabilirler. Bunlar, yaratılmış diye anıldılar. Hakikatte ise Allah Teâlâ’nın zâtından başka varlık yoktur. Bu bütün mahlûkat diye anılan şeyler, (Allah Teâlâ’nın zâtının) cilvesi (suret tavır ve haller) şeklinde görünüşüdür.

وَغَيْرِاَنَّ فيِ حُكْمِ دَعَتْهُ الشَّرَائِــعِ

Şeriat hükümlerine göre kar ve suyun hükmü aykırı ve uymazlar. Çünkü su temizleyici (abdest, taharet)dir. Kar ise değildir. Eğer kardan başka bir su ve (karı) eritecek bir şey bulunmazsa teyemmüm caizdir. Zira karın varlığı teyemmüm hükmünü kaldırmaz. Suyun varlığı teyemmüme engeldir.

Bu manadan bilindi ki; şeriatın zahirinde kar su hükmünde değildir. Çünkü karın zahirde müstakil bir vücudu yoktur ki, ona su denilebilsin. Bu nedenle zahirde ve isimde Allah Teâlâ’nın görünüşleri olan mahlûkat zâtından ayrı değildir. Çünkü Allah Teâlâ’dan başka varlık yoktur ki; ona Hakk nisbeti verilebilsin. Buna göre kar suyun mazharı ve sureti olduğu gibi mahlûkat Allah Teâlâ’nın mazharı ve çeşitli görünüşleridir. Ancak mahlûkata Hakk nisbeti verilmez. (Allah denilmez) çünkü varın yok olana bağıntısı ilgisi (mevcudun ma’duma itlakı) olunmaz.

وَلكِٰنْ بِذَوْبِ الثَّلْجِ  يَرْفَعُ حُكْمِــــهِ

وَيوُضَعُ حُكْمُ الْمَاءِ، وَاْلأَمْرُ وَاقِعٍ

Kar eriyip, kar ismi ve temizlemez hükmü (teyemmüme mani olamaması) kalkıp su hükmünü alınca temizleyici (abdest, taharet) hükmü geri gelir.

Bu nedenle Allah Teâlâ tevhid sulûkü için uyarıda bulundu.

“Ben, insanları ve cinleri ancak bana ibâdet etsinler diye yarattım” [3]

“İbâdet etsinler” bir manada “tevhid etsinler” diye yarattım.

Bu ayete göre bütün yaratılmışları fâni etmek gerekir. Tevhid-i Ef’al, Tevhid-i Sıfat ve Tevhid-i Zât ile Hakk gidilir ve fani olunur. Sonra, zat-ı Hakk müşahede olunup Hakk nazarıyla ve sulûk ile mahlûkat fâni, Hakk bâkî olduğu müşahede edilip, her şeyde tümüyle Hakk zahir olur. Fakat tevhid sülûku olmaksızın mahlûkata Allah demek küfürdür. Allah Teâlâ’ya sığınırız.

Hz. Ali kerreme’llâhü veche buyurdu ki;

“Ve’l-cem’u bilâ farkin zendakatun. El-farku bilâ cem’in şirkun. Ve’l-cem’u ma’a’l-farki tevhîdun.”

(Farksız cem’ zındıklık Cem’siz fark, şirk; farkla birlikte cem’ ise tevhittir.)

Bektâşi tâifesine kendilerini nispet eden bazı dinsizlerin tevhid-i sulûk etmeden “mahlûkat Hakk’dır, görünüşte varlıkları vardır” görüp ve düşünmeleri, bunun yanında “Enel Hakk” “Ben Hakk’ım” olan düşünceleri apaçık küfürdür. Bu taifenin iddiası Firavunun “Ene rabbükümül’ a’lâ” (Naziat, 24)  (Ben sizin en yüce rabbinizim) iddiası gibidir.

“Ey Allah Teâlâ’m kovulmuş şeytanın şerrinden ve fitnesinden Sana sığınırız.”

Bu makama Makam’ül-Cem, Hazretü’r-ruh ve Kurb-u ferâiz isimleri verilir. Bu makamda “Ene’l Hakk” demek caiz olur. Fakat bu sırrı açıklamak caiz değildir. Mansur b. Hallac’ın bu sırrı saklama sabrı kalmayıp Enel Hakk sırrını zahir edip, faş oldu. Onun için kendini öldürene dua okudu.

Ehlullah niyaz ederler. Zira bu sırrı faş edene mücazat, âdem- suveridir. Ve illâ hazretten dûr olur.

(Ehlullah Allah Teâlâ’ya sığınırlar. Zira bu sırrı faş edene ceza verilmesi, dünya gereği ve Allah Teâlâ’dan uzak olmaya sebeptir.)

تَجَمَّعَتِ اْلأَضْدَادِ فِي وَاحِدٍ ِالَيْهـَا

Makam-ı Hazret-ül Cem; efâl, sıfat ve zat-ı Hakk ile kaim olduğu müşahede olunur. Aralarında zıddiyet sabit olur.

Meselâ; evvel ahir, batın-zahir, mu’ti-mani, afüvv-müntakim ve diğerleri gibi; Hakk Teâlâ’nın esma ve sıfatı, yani; Hüsn-ü cemal zat-ı vahid olan hakikat-i âlinin, cilveleri (görünüşleri, halleri vb) ve sıfatlarıdır.

Ve bu makam cem’ül cem’ de yani, zuhur eden fiilleri, Hakk’ın zat-ı ile zahir oldular. Bu nedenle, aralarında zıddıyyet vardır. Su ve kar, taş ve ağaçlar, hayvan ve nebat ve diğerleri gibi. Lâkin hepsi sıfat ve ef’âl ve zat-ı Hakk ile zahirlerdir, müstakil vücutları yoktur. Ve zuhurlarının, Hakk’ın zuhurunun kendisi olduğuna

وَفِيهِ تَلاَشَتِ، وَهُوَ عَنْهُنَّ سَاطِــعِ

Mısrası ile de işaret edildi. Yani, bütün sıfat ve ef’âl, gerek manada ve gerek surette Hakk’ın zuhurlarıdır. Hepsi, Hakk’ın zat-ı karşısında önemsiz olup, yani fani ve gizlenmişlerdir.

وَهُوَ عَنْهُنَّ سَاطِــعِ

O zuhur edip apaçık görünenlerin zahir ve batınında Hakk’ın zatından başkası yoktur. Görmez misin ki, aynaya baktığın zaman, ayna kaybolup bakanın suret-i zahir olur. Bundan ötürü aynaya bakmak sünnet oldu. Yine;

حتى ما جعل الله مثلا لرئية المظاهر كالمرأت اثر

“Ne zaman Allah Teâlâ’yı zahirde benzerini görmek isteyen, aynadaki (görünen yaratılmışlar) eserlerine baksın” denildi.

اَللَّهُمَّ صَلِّى عَلىَ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَي آلِهِ وَصَحْبِهِ أَجْمَعِينَ

“Ey Allah’ım! Salât’ın Muhammed’e âline ve arkadaşlarına hepsine birden olsun.”

وَ الْحَمْدُ للهِ رَبِّ الْعاَلَمِينَ

“Hamd âlemlerin Rabbi’nedir.[4]

****

***

**

*


[1] Atatürk Kütüphanesi-İstanbul,  892.71– O. Ergin Yazmaları- OE_Yz_000580/14, v.66a-67b;

[2] Abdülkerim Cîlî, Müessesei Arabî, Beyrut, Lübnan, 1420, Birinci Baskı, s.52

[3] Zâriyât, 56

[4] Hata ve kusurlar şahsıma aittir. Tercümenin bittiği tarih 07.12.2010

KIYAMET ALÂMETLERİ HADİSLERLERİNİN KİTABI MUKADDESLE KARŞILAŞTIRILMASI


Kıyamet alametleri ve geleceğe yönelik haberlerle ilgili olarak Kitab-ı Mukaddes ile hadisler arasında gerek muhteva gerekse üslup bakımından benzerlikler söz konusudur. Bu durum Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme dayandırılan fiten rivayetlerinin sıhhati sorununu ortaya çıkarmaktadır.

Bu sözleri Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem söylemiş midir?

Yoksa bu sözler ona atfedilen sözler midir?

Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem söylemiş ise bu benzerlikler nasıl açıklanacaktır?

Bu sözleri Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem söylememişse kimler, ne zaman ve ne amaçla söylemişlerdir?

Ele aldığımız konu çerçevesinde bu ve benzeri sorulara bir anda cevap vermek kolay olmamaktadır. Ancak çalışmalarda bazı verilerin göz önünde bulundurulması gerekmektedir. Öncelikle Yahudi ve Hıristiyan dini kültürünün zaman açısından Müslüman kültüründen önce olduğu gerçekliğini göz önünde bulundurmamız gerekmektedir. Bu zamansal öncelik ehli kitap kültürünün kendi ürünlerini Müslüman dini kültürünün kullanımına bir şekilde sunmuştur. Doğal olarak eski ve baskın kültür etkisini bir şekilde yaratabilecek bazı yolları kendisine açmıştır. Apokaliptik edebiyat ilk günlerden itibaren kendisinden sonra ortaya çıkan fiten edebiyatını etkilemiştir. Çünkü Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemden çok önce oluşan bu edebiyat Sami dillerine ve Sami olmayan Slavca ve Ermenice gibi dillere de çevrilerek geniş bir coğrafyaya yayılma imkânı elde etmiştir. Arabistan yarımadasına da Yemen’den geçiş sağlanmıştır. Daha sonra Yemen ve Habeşistan Bölgesini ele geçiren Müslüman Araplar bu kültürel birikimlere mirasçı olmuşlardır. Zamanla ortaya çıkan iç savaşlar ve yaşanan büyük acılar Apokaliptik edebiyatın içerisinde bulunan unsurları tekrar harekete geçirmiş, söylemler güncellenerek ve geliştirilerek tekrar kullanıma sunulmuştur.

Fiten hadislerin Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme atfedilmesi zamanı ile ilgili olarak fitne dönemi (iç savaş) olduğu görüşü ifade edilmektedir. Bu dönemde farklı gruplar kendi konumlarını ve iddialarını desteklemek için çeşitli söylemlere ihtiyaç duymuşlar ve bunun içinde Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin otoritesini kullanmışlardır. Hadislerde ve Kitab-ı Mukaddeste belirtilen kıyamet alâmetleri ve gelecek haberlerinde hem fizikî ve toplumsal alanda hem de kişisel dini tutum ve yaşayışa kadar geniş bir alanda yıkım ve yozlaşma görüleceği ifade edilmektedir. İnsanlığın bu zaman diliminde maruz kalacağı değişimler ve olaylara karşı kendi inananlarını dikkatli ve uyanık olmaya çağırmaktadırlar.

Kitab-ı Mukaddeste ki kıyamet alâmetleri ve gelecekle ilgili haberler sadece belirtilmiştir. Eski Ahit içersinde, Daniel ve sonraki kitaplarda belirtiler ve haberler ağırlıklı olarak işlenmektedir. Yeni Ahit içersinde de Matta bölüm 24 ve Markos bölüm13’te İsa Mesih’in tekrar gelişinden önce olacaklar haber verilmekte, insanların hazırlıklı ve dikkatli olmaları istenmektedir. Diğer kitapların içersinde ve özelliklede esinlenme (vahiy) kitabı içersinde alâmetler ve gelecek haberleri konusu mensuplarına haber verilmektedir.

Günümüzde gerek Kitabı Mukaddes araştırıcıları gerekse de İsa Okulu araştırıcıları bu kaynaklar üzerinde ciddi çalışmalar yapmaktadırlar. Kıyamet alâmetleri ve gelecekle ilgili haberler konusunda da bu araştırıcıların değerlendirmeleri gerek metin tenkidi açısından gerekse de yaptıkları yorum açısından çok iyi takip edilmesi gerekmektedir.

Hadisler İslam’ın ikinci kaynağıdır. Birçok konu da Müslümanlar açıklayıcı bilgiyi hadislerden almaktadırlar. Kıyamet alâmetleri ve gelecek haberleri konusunda en temel bilgi kaynağı da hadislerdir. Çünkü Kur’an da kıyametin varlığı kesin olarak haber verilmekle beraber zamanı ve alâmetleri hakkında bilgi verilmemektedir.

Fiten ve Melâhim hadislerin de Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin vefatından kıyametin kopacağı ana kadar fert ve toplum bazında meydana gelecek bazı olaylar zikredilmektedir.

İslam âlimleri zamanı, mekânı, tarihi kesin hatlarla belirlenen gelecek olaylarından bahseden rivayetleri ihtiyatla karşılamışlardır. Hatta bir kısım İslam âlimleri bu haberleri o dönem de cereyan eden ictimâî, siyasî ve dinî hareketlerin bir yansıması olarak görmüşlerdir. Bu tür haberlerin sahihliği konusun da mümkün mertebe ihtiyatlı ifadeler kullanması ve ihtilafı giderilmeyen bir hadisin bir başkası tarafından da makul ve ilmî ölçüler çerçevesin de değerlendirilebileceği unutulmamalıdır. Fiten ve melahimle ilgili rivayetler hadis açısından problemli bir sahadır. Diğer bilim dallarının verilerine ihtiyaç duyulan bir alandır. Konu ile ilgili yapılan çalışmalar da bu husus dile getirilmektedir. Hadis ilmi için rivayet edilen metin kadar rivayetin bize kadar ulaşmasını sağlayan ravilerinde güvenilirliği çok önemlidir.

İncelediğimiz rivayetlerin ravileri ve metinleri ile ilgili değerlendirmeleri ilgili bölümlerde yapılmıştır. Hadislerde zikredilen kıyamet alâmetleri ve gelecek haberleri ile Kitab-ı Mukaddeste ki belirtiler arasında ortak olanlar vardır. Ancak benzer olanlarından yola çıkarak hadislerin kaynağının İsrailiyat olduğunu iddia etmek Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin hassasiyetlerine ve tarihi gerçekliklere aykırıdır. Çünkü Hz. Peygamber; Yahudilerin, Hıristiyanların ve diğer dinlerin uygulama ve geleneklerinden farklı davranmaya özen göstermiştir.

Örneğin Müslümanlara namaz zamanını duyurmak için sunulan seçeneklere farklı dinleri çağrıştırdığı için karşı çıkmıştır.

Hz. Ömer’in kendisi için Tevrat’tan bölümler yazdırması ve okumasından razı olmadığının göstergesi olarak yüzünün kızarması, Selman-ı Farisi’nin Tevrat’ta yemekten sonra ellerin yıkanması gerektiğinin yazdığını haber verdiğinde Müslümanların yemekten öncede sonrada ellerini yıkadıklarını belirtmesi bunun göstergesidir.

Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin kıyamet alâmetleri ve gelecekle ilgili açıklamaları kendisine bildirildiği kadarı ile olmuştur. Onun gayb bilgisinin nerede başlayıp nerede bittiğini söylemek oldukça zordur. Kaldı ki Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin görevi Allah Teâlâ tarafından kendisine bildirilenleri tebliğ etmektir. Gayb âleminin sırlarını açıklamak değildir.

Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin kıyamet alâmetleri ve gelecekle ilgili söylediği genel hükümler ifade eden bazı sözlerini vahiy alamadan kendi değerlendirmesi ile yapmıştır. Bu değerlendirmeye basîreti, firâseti, tecrübesi ve sağlam muhakeme yeteneği sonucunda ulaşmıştır. Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin kıyamet alâmetleri ve gelecekle ilgili verdiği haberler gerek vahiy yoluyla bildirilmiş olsun gerekse de kendi üstün basireti ve sağlam muhakeme yeteneği ile bildirdikleri olsun; bu haberlerin sağlam olanların evrensel boyutta değerlendirilmesi gerekmektedir. Kendisinden sonra kıyamete kadar geçen sürede gelecek olan insanları ve toplumları iman, ibadet, ahlak ve muamelatla ilgili uyarmakta ve dikkatli olmaya davet etmektedir. Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin kıyamet alâmetleri ve gelecek haberleri konusunda ki uyarılarında bir durum tespiti söz konusudur:

Bunlar, insanın yaratılışında bulunan ve insan psikolojisini tahlil eden, insandaki kötü meziyetleri iyiye çevirmeye amaçlayan tespitlerdir. İnsandaki bu iyi meziyetler ortaya çıkarıldığı sürece de toplumda olabilecek her türlü olumsuzluğun önüne geçilebileceğinin ifadesidir. İnsanda ki bu fıtri özelliklerin kıyamete kadar devam edeceğinin ifadesidir. Bundan dolayı kıyamete kadar olan süre içinde ortaya çıkabilecek fitnelerin yaygınlaşıp insanlığa daha çok zarar vermemesi ve fitne ateşinin etkisiz bir halde sönmesi için insanların dikkatleri çekilmektedir.

Kur’an’da ve Hadisler de geçen Ye’cüc ve Me’cüc’ün cinsiyetleri, mekânları ve zamanları tayin edilmemekte, sadece bir vasıf olarak yeryüzünü ifsat edenler manasınadır. Kötülüğü önlemek için her türlü engellemelere, çarelere baş vurulması gerekmektedir. Bazı müelliflerin Ye’cüc ve Me’cüc’ü bazı toplumlara hasretmesi doğru bir yaklaşım değildir. Bu yaklaşım ilmî bir hakikat değildir.

İslam’da ki deccal düşüncesi ile Ehl-i Kitab’ta anlatılanlar ortaktır. Ancak İslam’daki düşüncenin tamamen Yahudi ve Hıristiyanlardan aktarıldığı düşüncesi doğru değildir. Deccal konusunda her iki kaynakta sembolik anlatım söz konusudur. Sembolik anlatım yolu ile de duygulara hitap edilerek insanlara daha kolay tesir edilebilmektedir. Bu nedenle sembolik anlatım, dinleyenlerin zihnin de hayallerle canlanarak daha net bir şekilde belirmekte ve akılda daha kalıcı olmaktadır. Bu insanın genel psikolojik durumu ile ilgilidir. Deccal konusun da Yahudi ve Hıristiyan kültürlerinden bir etkileşimin olması mümkündür. Ancak deccal anlayışlarının arka planlarının iyice araştırılması, yabancı unsurların etkileri doğru tespit edilmelidir. Bunun için bu konu da İslam Tarihi, Tefsir ve Dinler Tarihi ile ilgili çalışmalara da ihtiyaç vardır.

Mehdî ile ilgili rivayetlerin çoğunluğunun zayıf olması sebebi ile bu rivayetleri o dönemde gerçekleşen sosyal, siyasî ve dinî hareketlerin bir sebebi olarak görmek gerekmektedir. Mehdî ile ilgili rivayetler de gerek sened gerekse metin üzerinde bilimsel bir çalışma yapmadan yapılan değerlendirmeler yanlış sonuçlara götürebilir. Bunun sonucunda da toplumda Mehdî ile ilgili olarak yanlış değerlendirmelere ve beklentilere sebep olunmaktadır.

Güneşin kıyamet kopmadan önce batıdan doğacağıyla ilgili verilmek istenen mesaj evren için mutlak sonun olduğunu vurgulamaktır. Bu ifade ile tövbelerin kabul edileceği son sınara işaret edilmektedir. Bu durum insanın kendi yaşamında da göz önünde bulundurması gereken gerçekliktir.

Kıyamet alâmetleri konusu geniş kapsamlı ve derinliği olan bir konudur. İncelememiz de sınırlı sayıda hadisleri ele aldık. Bu konu ile ilgili değerlendirme yaparken ihtiyatlı yaklaşılması gerekmektedir. İsrailiyât türü bilgilerden etkileşimin olacağı ihtimali unutulmayarak sosyal, dinî, ekonomik ve kültürel etkileşimler göz önünde bulundurulmalıdır. Tutarlı bir değerlendirme için İslam Tarihi, Dinler Tarihi ve Tefsir alanlarında yapılacak çalışmalara da gereksinim vardır.

Sonuç olarak, Kıyamet alâmetleri ile ilgili rivayetlerde zayıf ve uydurma olanlar Mesihiyât ve İsrailiyât etkisi ile sahih hadislerin ifade ettiği manaları geride bırakmışlardır. Bu durum gerek İslam’ın gerekse de hadislerin yanlış anlaşılmasına ve yorumlanmasına sebep olmuştur. Bunun için bu alanla ilgili toplumumuzda doğru bilgi ve anlayışın oluşturulabilmesi için ön yargı ve kabulden uzak bilimsel çalışmalara ihtiyaç vardır. Kaynakların incelenmesin de mümkün mertebe ihtiyatlı ifade kullanmak, ayrıntıları ve en küçük ihtimalleri bile göz ardı etmeme dikkat ve titizliğinin, bilimselliğin bir sonucu olduğu unutulmamalıdır.

v’allâhu a’lem.

Bülent MALKOÇ

TEZİN TÜMÜNÜ OKUMAK İÇİN İNDİR

KIYAMET ve ALÂMETLERİ HAKKINDA
KIYAMET ve ALÂMETLERİ HAKKINDA (Şihab)
KIYAMET HAZIRLAYICILARINDAN: (YE’CÜC-MECÜC = AGARTA- ŞAMBALA)
OSMANLI RESİM SANATINDA KIYAMET ALAMETLERİ:
TERCÜME-İ CİFRU’L-CÂMİ VE TASVİRLİ NÜSHALARI 

YAHUDİ İSLAMCILAR


ALINTI

Protestanlığın ve Kapitalizmin Avrupa ve Amerika toplumlarına kimler tarafından nasıl ve niçin aşılandıklarını incelediğinizde karşınızda Judaizm’i (Yahudileştirmek) bulacaksınız.

Protestanlık, 16. yüzyılda Martin Luther ve Jean Calvin’in öncülüğünde Katolik Kilisesine ve Papa’nın otoritesine karşı girişilen Reform hareketinin sonucunda doğmuştur. Martin Luther’in 1517 yılında Wittenberg Kilisesinin kapısına 95 maddelik o meşhur protesto yazısını asmasıyla, Hristiyan dünyasındaki en büyük bölünmenin temelleri atılmıştır. Luther bu 95 maddelik tezde bütün reformist görüşlerinin özünü işlemektedir. Esas itibariyle savunduğu düşünce; Papalığın otoritesini reddetmek, onun yerine Kutsal Kitap’ın yani (Eski Ahit) Tevrat’ın tek dini otorite olduğunu göstermekti. Protestan hristiyanlar sadece incil’i değil ayrıyetten Yahudiliğin Kutsal kitabı (Eski Ahit) Tevrat’ıda okumaktadırlar.

(The Catolic Encylopedia, Protestantism, Robert Appleton Company, Newyork 1911, Vol.9, Bib; Gans Henry, p. 112-113.) http://www.newadvent.org/cathen/09438b.htm)

Martin Luther, reform hareketleri başlamadan önce Yahudilikle, Tevrat ve İbranice’yle ilgileniyordu. Bu ilgisini ilk olarak “Jesus Christ Was Born A Jew” (İsa Mesih bir Yahudi Olarak Doğdu) adlı kitabında gösterdi. Luther’in Yahudilerle ilgili olarak söyledikleri onun bu ilgisini açıkça gösteriyor:

“Yahudiler bizim Tanrımızın akrabaları, kuzenleri ve kardeşleridir. Katoliklere sesleniyorum; bana kafir demekten yorulduklarında Yahudi desinler.”

(Leon Poliakov, Richard Howard, History of Anti-Semitism, University of Pennsylvania Press, 2003, Vol. I, p. 225.)

Protestanlık aslına bakarsak Hristiyanlıktan daha çok Yahudi mezhebi gibidir. Protestan teolojisinin kurucuları, Eski Ahit (Tevrat)’ın hükümlerinin hiçbir yoruma tabi tutulmadan doğrudan kabul edilmesi prensibini benimsediler. Protestanlar İncil’den öncelikli olarak Tevrat okuyacaklar ve dünya görüşlerini Tevratın hükümlerine göre şekillendireceklerdi. Bu Eski Ahit’in yalnızca “bu dünya”yı önemseyen düşüncesine geri dönülmesi, ruha değil maddeye yönelinmesi ve öteki dünyanın (ahiretin) öneminin unutulması ve faizin yaygınlaşması gibi büyük sonuçlar doğurdu. Ortaçağ Katolik Kilisesi’nin faizi kesin olarak yasaklıyor olması, faiz sisteminin çok fazla yayılmasına engel oluyordu. XVI. yüzyılda Avrupa’da doğan Tevratı kabul eden Protestanlar, bu konuda çok farklı bir yaklaşım getirdi. Avrupa’da artık faiz meşrulaşarak tefeciliğin ve modern banka sisteminin gelişmesinin de önünü açmış oldu. Buda kapitalizmin de doğuşu anlamına geliyordu.

Bir insanın bütün kabiliyeti ve enerjisi ile para kazanmasının gerekli olduğunu Benjamin Franklin‘in Genç Bir Tüccar‘a Öğüt’ünde (Advice to a Young Tradesman) açıkladığına Max Weber işaret ediyor. Benjamin Franklin’e göre para ihtiyaçları karşılamak veya gelecekte harcanmak üzere kazanılmamalıdır. Aksine para kazanma başlı başına bir amaç olmalıdır. Başka deyimle, para kazanmak için, para kazanılmalıdır. Franklin’in üzerinde durduğu nokta, para sevgisi değil, para kazanma zorunluluğudur. Kendi tezini doğrulamak için Franklin, Tevrat’tan da iktibasta bulunmakta ve Süleyman’ın Meselleri Kitabında yer alan «İşinde gayretli adamı görüyor musun? O kralların önünde durabilir. (Tevrat – Süleymanın Özdeyişleri, Bap. 22/29) sözünü belirtmektedir. Weber, para sevgisinin değil, para kazanma zorunluluğunun Franklin’in öğretisinde başlıca rolü oynadığını ve modern kapitalizm ile geçmiş zamanlardaki kapitalizm şekilleri arasındaki temel farklılığın para kazanma zorunluluğunun insanlara aşılanmasında belirdiğini ifade ediyor.

(Fullerton, Kemper, Calvinism and Capitalism: an Explanation of the Weber Thesis, editör: Green, Robert W. Boston 1959, p. 8.)

 

Katoliklerce “gizli-yahudi” olarak tanımlanan Martin Luther, hem Katolik Kilisesine ölümcül bir darbe vurmuş, hem de geliştirdigi dini doktrin için asıl kaynak olarak Tevrat’ı benimsemiş, Yahudilerin “seçilmiş halk” olduklarını kabul etmişti. Luther’in Roma Katolikliğine getirdiği yıkıcı darbe ilk olarak Yahudiler tarafından benimsenmişti.

(Encylopedia Judaica, Protestans, Thomson Gale, Keter Publishing House, Jerusalem 1971, Vol. 16, p. 632.)

 

Yahudilerle Protestanlar arasında kurulan yakın ilişki 20. yüzyılda da Siyonistler ile Protestan gruplar arasında aynı sadakatle devam etmektedir. Nitekim bu protestan gruplar batıda Hristiyan Siyonistler olarak anılmaktadır. Protestanlıkla birlikte başlayan “yahudileşme”, aynı zamanda batıdaki “Hıristiyan Siyonizmi’nin de çıkış noktasıdır. Regina Sharif Non-Jewish Zionism: Its Roots in Western History (Yahudi-Olmayan Siyonizm ve Batı Tarihindeki Kökenleri) adlı kitabında, 16. yüzyılın ortasında doğan Protestanlığın güçlü bir Siyonist gelenek doğurduğunu bildirmektedir. Sharif, Eski Ahit’teki yahudileri öven bölümlerinin Katoliklerce göz ardı edilmişken Protestanlar tarafından ön plana çıkarılmış olmasına dikkat çekerek şöyle demektedir:

“Yahudi yeniden doğuşu ve yahudilerin Filistin’e dönüşü kavramlarını gündeme getiren Protestanlık, daimi ve etkili bir ‘non-Jewish’ Siyonist gelenek başlattı.”

(Regina Sharif, Non-Jewish Zionism: Its Roots in Western History, Zed Press, London 1983, p. 10-11.)

 

Protestanlığın, yahudi önde gelenlerine büyük bir stratejik yarar getirdiği kesindir. Ortaçağda Kabalacı Yahudiler, Protestanlık sayesinde, Eski Ahit kehanetlerine en az kendileri kadar bağlı olan ve bu nedenle de Mesih Planı’na gönülden destek olacak önemli bir müttefik elde etmişlerdir.

Ermenilerin, Tanzimat Fermanından sonra ABD ve İngiltere tarafından Protestanlaştırılmalarını ve bu yüzyıllık süren protestanlaşma sürecinde misyonerlik faaliyetlerinin Ermeniler üzerinde çalışıldığını gözden kaçırmayalım.

(Ermeni Protestan Kilisesinin Yüzüncü Yıldönümü 1850–1950, Akın Matbaası, İstanbul 1950, s. 122–123.)

Peki bugün misyonerlik faaliyetleri yürüten ev kiliselerin ve toplulukların Protestan oluşlarını, Osmanlı’nın son dönemlerinden itibaren ABD ve İngiltere’nin Türkiye’deki Ermenileri Protestanlaştırmaya çalıştıklarını ve bu faaliyetler doğrultusunda okullar açtıklarını, faaliyetler yürüttüklerini neye göre değerlendirebiliriz acaba? Ermenilerin Protestanlaştırılmaları İsrail ve ABD için bir stratejidir. Nitekim Ermeniler içinde de Yahudi orijinli bir unsurun 2 bin 700 yıldır varlığını sürdürdüğü Pakraduniler (Bagratuni/Bagratids) adı verilen ve asırlarca Ermeni toplumunu yöneten bu gizli (Kripto) Yahudi asıllı cemaatin hikâyesini, Ermeni cemaatinden Levon Panos Dabağyan’ın, 2006 yılında Aksiyon Dergisinde vermiş olduğu röportajından dinlemiştik. Dabağyan, Pakradunilerin Ermenilerden farklı bir yaşam sürdüklerini, geleneklerini devam ettirdiklerini, domuz eti yemediklerini ve çocuklarına İbrani isimler verdiklerini bildirmektedir.

(Aksiyon Dergisi/Mustafa Aydın Ermenileri Yöneten Yahudiler, 03/04/2006)

Ermenilerin Protestanlaştırılması bu bağlamda düşündüğümüzde Pakraduniler için müthiş bir gizlenme yolu olduğu açıktır. Protestan görünen Pakradunilerin 1915 Ermeni olaylarındaki konumlarının da artık araştırılması ve tartışılması gerekmektedir.

 

KAPİTALİZM, PROTESTANLIK VE YAHUDİLİK ÜÇGENİ

Katolik dünyası, dindar Müslümanlar gibidir. Katolikler de tüketim konusunda, kültür konusunda, gelenek konusunda Müslümanlara benzerler. Bazı Avrupa ülkelerinde Katolikler davranışları ile sanki isim değiştirmiş Müslümanlar gibi bir yaşam tarzı benimsemişlerdir.

İşte bu yaşam tarzı uluslararası kapitalizmin işine gelmez. Onlar için iyi din Protestanlıktır. Yani para kazan ne kadar kazanırsan o kadar iyisin, Hıristiyanlık inancın da bunun bir kenarında dursun. Batı kapitalizmi için Hıristiyanlık, Katoliklik ve Ortodoksluk değil, Eski Ahite (Tevrat’ı) kabul etmiş Protestanlıktır. Çünkü Protestan felsefe kapitalizmin hizmetindedir. Burada asıl amaç insanları Hıristiyan Ortodoks ya da Katolik yapmak değil, Protestan yapmaktır. Amerika Birleşik Devletleri’nde Protestanlık ve Yahudiliğin adı Kapitalizm, Püritenlik ise İngiliz Yahudiliğidir.

Onun için tarih boyunca Katolik ve Ortodoks Hristiyanlığa karşı yapılan şer kampanyalarının arkasında bu süreç vardır. Yani Amerikan finans kapitali (mali sermaye) ve onlarla işbirliği içinde olanlar, kapitalin hareket alanını kontrol etmeye çalışıyorlar. Kapitalizmi, Ortodoksluğu ve İslamı, Amerikan finans kapitalizminin hesaplarına uygun tüketim toplumu yaratma önünde engel görüyorlar. Büyük Ortadoğu Projesi de bu çerçevede düşünülmelidir. Ne diyorlar? demokrasi, serbest pazar..Ne içindir bu? Kapitalizmin önünde İslam engel, Katoliklik engel, Ortodoksluk engel. O zaman Türkiye ve Ortadoğuyu Yahudi geleneklerine yakın İslamcılıkla, Avrupa ve Uzakdoğu ülkelerininde Protestanlıkla terbiye etmek lazımdır. İşte bugün Kapitalizm mantığıyla, İslam’a ve Katolikliğe karşı psikolojik saldırı yapılıyor. Hıristiyanlık dini, yoksulluğa, keşişçiliğe, çileciliğe övgü yaparken, Yahudilik zenginliğe, akılcılığa övgü yapmaktadır. Yine Hıristiyanlar için reklam günahken, Yahudilerde reklam serbesttir. Diğer taraftan Yahudilerin çok para sahibi olması dinen teşvik edilmektedir.

“Altın ve gümüş ayağın sağlam basmasını sağlar,” “zenginlik ve güç kalbi coşturur”, “dindar kişi parayı vücudundan çok sever, sevmelidir.”

Hıristiyan öğretisi ve kilisenin yoksulluğu yücelttiği gözönüne alındığında, yoksulluğu sayesinde cennete gitmeye çalışan Hıristiyan ile altın ve gümüş toplamayı cennete gitmenin aracı olarak gören Yahudi arasındaki zihniyet ayrılığının ekonomik alandaki etkisi farklı olacaktır ve olmuştur.

Karl Marx, 1844’te yazdığı Yahudilik ve Kapitalist Zihniyet adlı makalesinde, Avrupa’nın yaşadığı bu dini dönüşümden asıl karlı çıkanın Yahudiler olduğuna dikkat çekerken de şunları belirtmişti;

“Yahudi sadece mali güç kazanmak yoluyla değil, fakat aynı zamanda o yüzden ve ondan ayrı olarak paranın bir dünya gücü haline gelmesi ve pratik yahudi ruhunun hıristiyan milletlerin pratik ruhu haline gelmesi yoluyla kendini yahudice bir tarzda kurtarmıştır. Yahudiler, hıristiyanların yahudileşmesi ölçüsünde kendilerini kurtarmışlardır.”

Kapitalistleşme ve yahudileşme arasındaki ilişkinin altını çizen Marx, “Para İsrail’in kıskanç Tanrısıdır. Yahudi tanrısı dünyevileştirilip dünyanın tanrısı haline getirildi.” Marx, Protestan ve Püriten geleneğinin kapitalizmle olan ilişkisinden bahsederken de, Hıristiyanlık’ın Reformla birlikte yaşadığı büyük değişimin yönünü şöyle belirliyordu: “Hıristiyanlık Yahudilik’ten doğdu. Şimdi ise Yahudilik’e geri dönmüştür.”

(M. Özel, Kapitalizm, Hıristiyanlık ve Yahudilik. Kapitalizm ve Din (1. Baskı) içinde (9-34). Alternatif Üniversite. İstanbul 1993, s. 14.)

Katolik ve Ortodoks Hristiyanlık’ın temel misyonunda dünyada mal mülk zenginlik elde etmek değil, ahiret üzerine dayanan ve dünyevi zenginlikten uzak olan inanışı İncil’de şu şekilde tarif edilmektedir;

 

İsa aleyhisselâm öğrencilerine dediki ; “Zengin kişi göklerin hükümranlığına güçlükle girecektir. Yine size derim ki, devenin iğne deliğinden geçmesi zengin kişinin Tanrı’nın hükümranlığına girmesinden daha kolaydır.” (İncil – Matta 19 / 23-24)

 

İsa aleyhisselâm gözlerini öğrencilerine kaldırarak; “Ne mutlu siz yoksullara!” dedi. “Çünkü Tanrı’nın hükümranlığı sizindir. Ama vay halinize, ey zenginler, Çünkü tesellinizi almış bulunuyorsunuz. (İncil – Luka 6 / 21,24)

 

“Bir başkan İsa’ya, İyi Öğretmen, sonsuz yaşamı (ahireti) miras almak için ne yapmalıyım? diye sordu.

“İsa’da ona “Bir şeyin eksik kalıyor” dedi. Varını yoğunu sat, yoksullara dağıt. Böylelikle göklerde varlığın olacaktır. Sonra da ardım sıra gel.” Adam bunu duyunca yüreği tasayla doldu. Çünkü çok zengindi. İsa onun tepkisini görünce,

“Parası bol kişilerin Tanrı hükümranlığına girmesi ne denli güçtür!” dedi.

“Devenin iğne deliğinden geçmesi, zengin bireyin Tanrı hükümranlığına girmesinden daha kolaydır.” (İncil – Luka 18 / 18,22,23,24,25)

 

“Ne mutlu yoksulluk ruhuna sahip olanlara”, “gururlu kişi dünyevi krallıkları, yoksulluk ruhuna sahip kişi de Göklerin Egemenliğini arar.”

(Katolik Kilisesi Din ve Ahlak İlkeleri, Çev. Dominik Pamir, İstanbul 2000, 1893 Filmcilik Ltd. Şti. s. 577.)

 

Katoliklerin ve Protestanların farklı özelliklere sahip olduğu red edilemez bir gerçektir. Genel anlamda Weber, Katolikler ve Protestanlar arasındaki ayrımı şu cümlesiyle ortaya koymaktadır;

Katolik.. daha sakindir; daha az kazanma güdüsü ile donatılmıştır, çok az bir geliri de olsa, olanaklı en emin yaşam biçimini, sonunda ona onur ve zenginlik getirebilecek tehlikeli, heyecanlı bir yaşam biçimine tercih eder. Atasözü, şakayla karışık, ya iyi yiyin ya da rahat uyuyun der. Buna göre Protestanlar çok iyi yerlerken Katolikler rahat uyumak isterler.

(Max Weber, Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu, çeviri; Z. Gürata ,Ayraç Yayınevi, Ankara 1999, s. 35.)

 

Protestan ahlakı, kapitalist ruhu beslemiştir. Zamanla bu süreç tersine işleyecektir. Protestan ahlakı zamanla kapitalist ruhtan etkilenerek değişime uğrayacaktır. Protestan etiğinin etkili olması ve sekülerleşmenin bu etikte bu kadar başarılı olmasının sebebi, bireyin en derininde yatan güdülenmelere yoğunlaşmış olmasıdır.

(R. Schroeder, Max Weber ve Kültür Sosyolojisi, çeviri; M. Küçük, Bilim ve Sanat Yayınları, Ankara 1996, s. 17.)

 

Sabri Fehmi Ülgenere göre, kapitalizmin oluşumunu Protestanlıktan çok daha önceleri ortaya çıktığını söylemektedir. Ülgener’e göre Protestanlık, burjuvanın dinsel yorumu şekillendirmesinden ortaya çıkmıştır. Yani Ülgener’in söylemek istediği şey insanlar Protestan oldukları için kapitalist olmaları değil, kapitalist olduklarından dolayı Protestan olmalarıdır.

(A. Rıza Zorlu, Sabri Fehmi Ülgeneri Okumak, Küreselleşme ve Zihniyet Dünyamız (1. Baskı) içinde (242- 261). Ankara: Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, s.36)

 

YAHUDİLİKTE FAİZ VE ZENGİNLİK

 

Nitekim Haham Benjamin Blech “Yahudilikte Yoksulluk ve Zenginlik konusunu” şöyle açıklamaktadır; Yahudilikte zenginlik caiz bir düştür. Paran varsa, akıllı ve yakışıklısındır. Para insanın birçok mitzva (emiri) yerine getirmesini sağlar. Hristiyanlık yoksulluk yeminini idealleştirir. Yahudilikte yoksulluk övgüye değer bulunmaz. Yahudi varlık edinmeye çalışmalıdır. Haham Benjamin Blech Yahudilikteki Ahiret kavramına ise şu şekilde bir açıklama getirmektedir; Hristiyanlık, İsa’nın şu sözlerini vurgular: “Krallığım bu dünyada değildir.” Fakat Yahudilikte Tanrı insanlara “Krallığım bu dünyadadır” der. Bu dünyada hayatınızı iyi yaşayın; sonrası sizi şimdiden ilgilendirmez.

(Benjamin Blech, Nedenleri ve Niçinleriyle Yahudilik, çev. Estreya Seval Vali, Gözlem Gazetecilik Basın Yayın A.Ş. İstanbul 2003. s. 87.90-91.)

Görüldüğü üzere Yahudilikteki ahiret kavramı da diğer ilahi dinlere kıyasla çok zayıf kalmaktadır. Bu açıdan değerlendirdiğimizde Yahudilik yeryüzünde zenginlik ve yeryüzü hakimiyeti hedefindedir. Katoliklik, Ortodoksluk ve İslamiyet bunun tam tersidir. Nitekim her iki dinin en önemli mihenk taşı ahirete olan inançtır. Katolik, Ortodoks ve İslamda kurulacak olan düzen dünyada değil ahirettedir.

 

Yahudilikte yoksulluk, insanı dünyadan uzaklaştıran ve tüm amaca ulaşmaktan alıkoyan günah olarak görülür.

(Benjamin Blech, Nedenleri ve Niçinleriyle Yahudilik, A.g.e. s. 94.)

 

Yahudi kaynaklarını, Torayı ve Talmud’u inceleyen birisi olarak sizlere şunları söyleyebilirim ki “Çok para kazanmanın kutsallığı”, “zenginlik” ve çalışmanın ibadetten üstün olduğunu Talmud’un Mişna bölümünde sık sık vurgulanır.

 

Tanrı, üstünde yaşadığımız dünya küresini yarattığı vakit, canlı varlıkların ve bilhassa insanların, yaşamlarını sürdürebilmeleri için uğraşmaları / çalışmaları gerektiği prensibini koymuştur. Kutsal kitaplarda dünyamız ” olam amaase “, ” çalışma dünyası “ diye adlandırılır. Tanah’ta, İyov kitabında şöyle yazılıdır: ” Adam le-amal yulad ” ( İyov 5/7) ” İnsan, çalışmak için dünyaya gelmiştir. “ (Talmud – Mişna 5 Perek 3,/ Pirke Avot, Rabi Eliyau Kohen, s. 116. Mişna Yahudilikte Medeni ve Ceza Hukuk’u olan Talmud’un ilk bölümüdür. )

 

Allah Teâlâ, Kuran’da; “Ben İnsanları ve Cinleri bana ibadet etsinler diye yarattım.” (Zariyat Suresi 51/56) diyerek ibadeti çalışmaktan öncelikli kılmıştır. Yahudilikte ise bu durum tam tersidir.

 

Kapitalizmin ham maddesi olan faiz, Tora (Tevrat) kaynaklıdır. Tora’da faiz konusu şöyle bildirilmektedir;

“KARDEŞİNE İSTER PARA FAİZİ, İSTER YİYECEK FAİZİ OLSUN, FAİZ ALINAN BAŞKA HERHANGİ BİR ŞEYİN FAİZİ OLSUN FAİZ VERMEYECEKSİNİZ. YABANCIYA FAİZ VEREBİLİRSİN, AMA KARDEŞİNE FAİZ VEREMEZSİN.”

(Tora/Devarim, Ki Tetse, Bap. 23/20-21)

Hahamlar Yahudilikte faiz verilmesi konusundaki bu ayeti Tora’da şu şekilde açıklamaktadırlar; Tora “YABANCIYA FAİZ KARŞILIĞI PARA VER” kelimesini emir kipinde açıklamıştır. Ama kardeşiniz olan Ben-i İsrail’e Faiz veremezsinizde alamazsınızda. Faiz, her ne kadar ihtiyacı olan kişiye bir yük anlamına geliyorsa da, birçok durumda o kişi bu yükü memnuniyetle kabul edecektir. Faiz konusu canlı ekonominin en önemli etkeni olmuştur. Tora faiz almayı bir hırsızlık olarak görmemektedir. Tora faizi insanlık çapında yasaklamış değildir.

(Tora/Devarim, Ki Tetse, Bap. 23/20-21, Rabilerin Faiz Konusundaki Açıklamaları.)

Talmud’da ise faiz konusu şu şekilde açıklanmaktadır; Yahudiler arasında faizin hem verilmesi hemde alınması yasaktır. Ama yabancıya faiz verebilirsiniz. (Babil Talmudu/Baba Metsia 75b. Şifre 262.)

 

Ortaçağ’dan günümüze ekonominin can damarı olan faiz, görüldüğü üzere meşrutiyetini Tevrat’tan almaktadır. Faiz’i büyük günah sayan Katolik Avrupa toplumlarına faiz, Protestanlık vasıtasıyla kabul ettirilmiş ve tarihten günümüze kadar yaygınlaştırılmıştır. Protestanlıkta Yahudilikte faizi, kulllanmanın meşruluğunu Tevrattan almaktadır. Nitekim bu durum Katoliklikte ve İslam’da günahtır. Bu açıdan Kapitalizmin tarih sahnesine çıkışını ve yaygınlaşmasını incelemek istediğinizde Weber’in ve Sombart’ın tespitlerinden yola çıkaraktan Tora ve Talmud’un iyice incelenmesi gerekmektedir.

 

WERNER SOMBART’IN KAPİTALİZM VE YAHUDİLİK TEZLERİ

 

Alman İktisatçı Prof. Dr. Werner Sombart, Kapitalist ruhunu, Weber’in tersine lüks ve harcama şevkinde aramıştır. Sombart kapitalist ruhun ilham aldığı kaynağı, din ve felsefe olarak göstermiştir. Werner Sombart, Yahudiler ve Modern Kapitalizm adlı eserinde püritan ahlakın özünün Yahudi dininden kaynaklandığına ve Avrupa’da kapitalizmin ilk aşamasında ve kolonileşme sürecinde Yahudi sermayesinin önemine dikkat çekmekteydi. Yahudilerin kendilerine has karakteristikleri sayesinde kapitalizmin bu kadar gelişme kaydettiğini söylemektedir. Sombart’a göre kapitalizmi üreten Protestanlık değil, Yahudilik’tir. Sombart, din ve felsefenin kapitalizmin ruhunu beslediğini hatta dinin çok eski tarihlerde bile bu şekilde toplumsal hayatı etkilediğini ve (Eski Ahit) Tevrat’ın kapitalist bir ruha sahip olduğunu vurgulamaktadır. Sombart’ın düşüncesine göre kapitalizmin bu hale gelmesinde Yahudilerin payı çok büyüktür. Sombart, kapitalist zihniyetin oluşmasında dinin önemli bir yeri olduğunu vurgulamaktadır ve kapitalizmin çıkış noktasının Yahudilik olduğunu savunmaktadır. Weber’in savunduğu kapitalizmin hareket noktasının Protestanlık olduğu düşüncesini hiçbir zaman kabul etmemiştir. Sombart, Yahudiliğin izinden Protestanlığın gittiğini söylemektedir. Sombart’a göre kısaca püritanizm, Yahudilikten doğmuştur. Sombart Weber’den farklı olarak kapitalizmin doğuşunda ve gelişmesinde Yahudilerin önemli bir yeri olduğunu düşünmektedir. Sombart Yahudi ve Hıristiyanlar arasında karşılaştırmalar yapmış, ilginç sonuçlar ortaya çıkarmıştır. Sombart’a göre gizli Hıristiyanlık yoktur ama gizli Yahudilik vardır. (Tarihte bunun Amerika ve İspanyadaki benzerine Konversoluk, Osmanlıda ve günümüzde ise Sabetayizm diyoruz.) Çünkü Yahudilik dinlerini gizli sürdürülebilecek kadar bağlayıcıdır. Sombart, püritenciliğin görüşlerinin Yahudi görüşleriyle bağdaştığını ifade etmekte, hatta Yahudi dini, Püritenlikten önce olduğu için Püritenliğinde Yahudilikten geldiğini söylemektedir. Yahudilerde yabancıya faizle para verilmekte fakat kendi halkından kişilere faizle borç para vermesi kutsal kitabına göre uygun değildi. Zenginliğin Yahudilerin dininde önemli bir yeri vardır. Zenginliklerin Tanrının onları kutsaması olarak nitelendirirler.

(Werner Sombart, Kapitalizm ve Yahudiler, çev. Sabri Gürse, İleri Yayınları, İstanbul 2005, s. 19.) (Werner Sombart, Kapitalizm Öncesi İktisadi Görüş. Kapitalizm ve Din, M. Özel çev.) M. Özel, 1.Baskı, Alternatif Üniversite, İstanbul 1993, s. 35- 45.)

 

Weber’in mantığı kullanılarak kapitalist müteşebbisler arasında Yahudilerin sayısının az olmadığı, bu sebeple Yahudilik ahlâkı ile kapitalizm arasında bir ilişkinin bulunması gerekebileceği savunulabilir. Bütün bu örnekler Weber’in temelde bir yanlışlığa düştüğünün kanıtı olabilir.

 

MAX WEBER’İN TEZLERİ

 

Max Weber’in Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu isimli eserinde ortaya konan ve kapitalizmin hızla yaygınlaşmasını ve kökleşmesini Protestanlıkla ilintilendiren yaklaşımı batılı entelektüeller tarafından çok daha önce dillendirilmiştir. Max Weber “Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu adlı eseriyle, 20. yüzyıl başlarında ilk bakışta birbiriyle bağdaşmaz gözüken kapitalist zihniyet ile dinin ilişkisi üzerinde durmuş ve Protestanlığın Kapitalizmin gelişmesinde en önemli unsur olduğunu savunmuştur. Kapitalistleşmeyi yaratan en önemli etki Protestan inancının değerleridir. Çünkü Protestanlık, kapitalizmi doğuracak rasyonalizme sahiptir. Diğer toplumlarda kapitalizmin ortaya çıkmamasının nedenlerinden birisi de, o toplumların kültürlerinde ya da dinlerinde “çok kazanma” etiğinin olmamasıdır. Weber, bu şekilde toplumsal değerlere bağlı fikir akımlarının toplumsal değişimi gerçekleştirdiğinin savunmaktadır. Weber, kapitalizmin oluşumunda Protestanlığa içerdiği asketik/Püriten yapıdan dolayı önemli bir rol atfetmiş, Protestanlığın geliştirdiği ahlak sisteminin kapitalizmin doğmasına yol açtığını ifade etmiştir. Bir anlamda Protestan ahlakı kapitalizmin ruhunu oluşturmaktadır. Protestan ahlakına göre, insanlar ebedi kurtuluşa ulaşmak için, Tanrı’nın şanını artırmayı, bunun içinse sürekli çalışmayı hedeflemelidirler. Meslek uğraşısı, insanlara verilen tek ödevdir. Kazanç peşinde koşma, tüketimin sınırlandırılmasıyla birleştiğinde ortaya önemli bir sermaye birikimi çıkmaktadır. Bu birikimin yeniden üretim için kullanılması Weber’in kapitalizmin ruhu olarak adlandırdığı yaşam biçimini ifade etmektedir.

 

Max Weber’in İslam hakkındaki düşüncelerinde Weber, İslam’ın patrimonyal yapıya sahip olduğunu ve bu yüzden rasyonel kapitalizmin gereklerini yerine getiremeyeceğini savunduğu görülmüştür. Weber’e göre İslam dini, esnek yapısından dolayı İslam toplumları tarafından çıkarları doğrultusunda kullanılmaktadır. Bununla birlikte, çileci ve bu dünyacı bir özellik taşıyan Protestan ahlakının tersine hazcı ve öbür dünyacı bir özellik taşıyan İslam’ın Weber’e göre kapitalist düzeni destekler bir özellik taşıması mümkün değildir. Weber, İslamiyet’in ekonomik sisteme uzaklığını göstermeye çalışırken, ayrıca İslam’ın öbür dünyacı özelliğine de değinmektedir. İslam püriten düşüncesinin her iki dünyanın değerlendirmesi vardır ve bu dünyada mümin yaptıklarından öbür dünyada hesaba çekilecektir.

(Max Weber, Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu, çev; Z. Gürata çev.Ayraç Yayınevi, Ankara 1999, s. 150 -200.) * (Max Weber, Modern Kapitalizmin Gelişmesinde Din ve Diğer Faktörler. Kapitalizm ve Din (M. Özel çev.). (1. Baskı) İstanbul 1993, Alternatif Üniversite, s. 47-62.)

 

Max Weber’de Sombart gibi Yahudilik dinini, kapitalizmin gerçekleşmesinde önemli bir özellik olarak görür. Yine Sombart’tan farklı olarak kapitalizmin oluşumu ve gelişiminde Protestan ahlakının önemli bir yeri olduğunu ifade etmektedir.

 

Katoliklerin mesajlarında açıkça fakirlik ve yoksulluk övülmektedir. Bu söylem Hıristiyan dünya görüşünü oluşturmaktadır. Batı medeniyetinin maddi zenginliğe erişmesinin “Reform” sonrası ve Protestan Hıristiyanlıkla beraber olması tesadüf değildir. Toplumların ekonomik gelişimleri incelenirken ne kadar Protestan özellikleri gösterdiği ya da bu ahlaka ne kadar olduğu konusu önemlidir. Çünkü bugün bu durum İslam toplumları içinde de söz konusudur. İslam toplumlarının kapitalist dünyadaki paylarını incelerken Protestan ahlakı ve Protestanlığı oluşturan Yahudi ahlakını dair benzerliklerini de göre önünde bulundurmalıyız.

 

İSLAM’DA ZENGİNLİK

 

İslamiyet’te özel mülkiyet hakkı tanınmaktadır. Ancak, bu hakkın, milli gelirin bölüşümünde adil bir dağılıma götürülmesi de esastır. İslam, sebepsiz zenginleşmeyi, adaletsiz gelir dağılımını ve zengin ile fakir arasındaki uçurumu kabul etmemektedir. Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem rasüllüğünün yanında dünyevi yönleri bulunan devlet başkanlığı, komutanlık, hakimlik, muallimlik görevlerini yapmasına rağmen şaşalı ve depdebeli bir hayat sürmemiş, israf ve lüksden uzak, sade ve mütevazi bir yaşantıyı tercih ederek ümmetine örnek olmuştu.

 

Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem bu sosyal yapıyı olabildiğince “Adil Paylaşılan” bir zemine taşımaya çalıştı. Mevcut sınıfları, çatışan gruplar değil, diyalog içindeki taraflar olabilmeleri için gerekli düzenlemeler yaptı. Bu düzenlemelerin insanlık tarihinde gerçekleşmiş en erken ve ileri düzenlemeler olduğu bir çok çağdaş bilim adamı tarafından da kabul ve taktir edilmiştir.

(Roger Garaudy, İslam ve İnsanlığın Geleceği, trc; Cemal Aydın, İstanbul 1995, s. 11-22.)

 

Hadislerin zühd başlığı altında yer alan rivayetlere bakıldığında, tam anlamıyla bir “fakir” taraftarı söylemin Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin hadislerine hakim olduğu görülmektedir.

 

“Fakirlik benim övünç vesilemdir, ben onunla övünürüm.”

(Beyhaki, Ebu Bekir Ahmed b. El-Hüseyn, Kitâbu’z-Zühdi’l-Kebir, Dâru’l-Cinan, Beyrut 1987, s.102.)

 

“Ümmetin en hayırlıları fakirlerdir. Onların cennete en çabuk yerleşenleri de zayıflardır.”

(Gazali, Ebu Hamid, İhyau Ulumi’d-Din, Beyrut tsz., IV, 194.)

 

Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem bir hadisi şerifinde;

“Sizler için fakirlikten korkmuyorum. Fakat ben, sizden öncekilerin önüne serildiği gibi dünyanın sizin önünüze serilmesinden, onların dünya için yarıştıkları gibi sizin de yarışa girmenizden, dünyanın onları helak ettiği gibi sizi de helak etmesinden korkuyorum.”

(Buhari, Rikak, B. 7, Cizye, B. 1, Megazi, B. 12; Müslim, Zühd, H.No: 6.)

 

“Her ümmetin bir fitnesi vardır, ümmetimin fitnesi de maldır”. (Tirmizi, Zühd, 26, (IV, s. 569)

 

Hz. Ömer radiyallâhü anh buyuruyor ki;

“Bir gün Peygamber efendimiz (sav)’min huzuruna geldim. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem üzerinde örtü bulunmayan bir hasır üzerinde yattığını gördüm. Bu yüzden hasırdan dolayı vücudunda derin izler meydana gelmişti. Baş tarafında ise içi hurma lifleriyle dolu yastık vardı. Evde bulunan eşyaların tamamının tabakalanmamış üç deri ve bir köşede duran bir avuç arpadan ibaret olduğunu gördüm. Şöyle bir içeriye baktım evde bunlardan başka bir şey göremedim. Bu durumu görünce ağlamaya başladım. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem dediki

“Niçin ağlıyorsun” buyurdu?

“Ya Rasulllah niçin ağlamayayım şu hasırın izleri mübarek bedeninizin üzerinde yer etmiş. Evin bütün eşyaları karşımdakiler” dedim. Sonra şunları söylemeye devam ettim;

“Ya Rasulullah dua ediniz ki ümmetinize biraz bolluk verilsin. Şu Roma ve Farslar kafir olmalarına, Allah Teâlâ’ya ibadet etmemelerine rağmen bu kadar bolluk içinde olsun Kayser ve Kisra bağlar ve nehirler arasında yaşasınlar da sen Allahın Rasulü ve onun seçkin kulu olarak bu durumda mı olasın” dedim.. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, Hz. Ömer’in bu sözünü duyunca hemen doğruldu ve ona şöyle dedi.

“Ey Ömer sen hala anlamadın mı? Sen hala bu konuda tereddüt mü ediyorsun öyleyse dinle. Ahiret bolluğu dünya bolluğundan daha hayırlıdır. Rahatlık ve güzel şeyler kafirlere bu dünyada verildi. Bizimkisi ise ahirettedir”. Bu söz üzerine Hz. Ömer radiyallâhü anh

“Ya Rasulallah benim için istiğfar ediniz çünkü ben gerçekten hata yaptım” dedi..

(Muhammed Zekeriya Kandehlevi, Fezail-i Ama’l, Hiyakatü’s Sahabe, tercüme; Hayri Demirci, Gülistan Neşriyat, İstanbul 1995, s. 39.)

 

İşte Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin hayatı böyleydi..Bizim İslamcılarımızın yaşantıları ise Firavunlar gibi. Bunlar dinden konuşup, dünyayı istiyorlar. Bunların derdi de, hedefi de dünya.. Mal, mülk, mevki ve makam isteği içinde eriyip gitmektedirler.

Birtakım İslamcılar o kadar ileri gittiler ki, “Hz. Muhammed zamanımızda yaşasaydı en lüks jipe binerdi” diyecek kadar zıvanadan çıktılar. Türkiye’deki genel çılgınlıktan, islami kesim de payını almıştır. Müslümanlar Ümmet şuurunu yitirmişler, cemaat asabiyeti bataklığına batmıştır. Eline para geçen kesim lüks, israf, sefahat deryasına gark olmuştur.

( M. Şevket Eygi, Çılgın Toplum, 08. Aralık 2009, Milli Gazete )

“Dünya hayatı bir oyundan ve eğlenceden başka bir şey değildir.“Mal, çoluk-çocuk hepsi dünya hayatını süsleridir, (En-am 6/32) asıl gerçek olan Allah katındaki Salih amellerdir. (Kehf 18/46)

 

Kapitalizmi en sert eleştiren yazarlardan biri Seyyid Kutub’tur. Ona göre kapitalist düzen, insanların üstün değerlerini, ahlak ve vicdanlarını bozmuş, adalet anlayışını alt üst etmiş, devlet ve halk arasındaki dayanışmayı ortadan kaldırmış, sıkıntıları çoğaltmış, huzuru yok etmiştir.

(Seyid Kutub, İslam Kapitalizm Çatışması, Arslan Yayınları, İstanbul 1993, s. 10-19.)

 

İslam’ın tavsiyesi, üretim ile ticari hayat ve son derece etkin, büyük ölçüde sosyal refah ve adil bir gelir dağılımının sağlanmasıdır. İslam’ın esas amacı, sosyal statülerine bakmaksızın herkese ekonomik sahada fırsat eşitliği sağlamaktır. Bu da mülk edinme hürriyetinden farklıdır. İslami bir ekonomide ise temel hedef insandır, insanın ve bütün toplumun dünyada refahını, ahirette (kurtuluşunu) sağlamaktır. Bunun yolu ise, ferdi zenginlik yerine, toplum sosyal refahını gerçekleştirmekten geçer. Hatta amaç serveti yığıp biriktirmek değil, sosyal refahı sağlayacak şekilde dağıtmaktır. Şu halde İslam’da esas servetin dağılmasıdır. Müslüman çalışıp kazanacak, fakat hedefi, serveti yığıp biriktirmek değil, sosyal refahı sağlayacak şekilde dağıtmak olmalıdır. Yani İslam’da paranın akışkanlığı vardır, bu akışkanlığı kesersen para bir yerde birikir, biriken para biriktireni zenginleştirirken diğerlerini de fakirleştirir.

 

İslam tarihinde, fakir kitleler varken, servet yığmanın tehlikelerine karşı uyaran, İslami sadeliğe, eşitlik ve adalete çağıran kimseler de vardır. Bunu ilk olarak savunan, sahabe Ebu Zer el-Gıffari’dir. Ona göre bir Müslüman’ın, ailesinin temel ihtiyaçlarından fazla mala sahip olması şeriata aykırıdır.

(Abdulaziz Duri, İslam İktisat Tarihine Giriş, (Tercüme; Sabri Orman) Endülüs Yay., İstanbul 1991, s. 31.)

 

İslam’da zenginlik kınanmamış, aksine servet sahibi kişilerin bu zenginliklerini toplum yararına kullanmaları tavsiye edilmiştir. Ayrıca, İslam’da biriken sermaye konusunda, ihtiyaç fazlası nakdi servet hoş görülmemiş, bunların yatırım ve harcamaya dönüşmesi teşvik edilmiştir.

(Ahmet Tabakoğlu, İslam ve Ekonomik Hayat, DİB Yay. 275, İlmi Eserler: 48, Ankara 1996, s. 110.)

 

Kuran-ı Kerimde şöyle denilmektedir; “sizleri halife kıldığı (yönetiminize verdiği) mallardan infak edin” (Furkan Suresi, 24/133; Zariyat, 51/19.) bu nedenle, insanlar onları kendi, bencil ve keyfi tutumlarına göre değil, Allah’ın emir ve yasakları doğrultusunda harcamaları, yani infak etmeleri, insanların refah ve saadeti ile sosyo-ekonomik adaletin sağlanacağı bir tarzda kullanmaları esastır.

 

Yahudi geleneklerini benimsemiş İslamcıların dine bakış açılarına en güzel örneklerden birisi de Fazlur Rahmanın demeçleridir; Üretim yapmakla ve servet üretmekle meşgul olan bir Müslüman, neticede Allah’a hizmet ediyor demektir. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin, fakirliğin neredeyse imanı reddetmeye (küfre) götürdüğünü söylemiştir.

(Fazlur Rahman, “İslam’ın İktisat İlkeleri” İslamiyat, C. V (2002), Sayı: 2, s. 141.)

Fazlur Rahmanın bu demeçleri, gerçekte Tevrat ve Talmud ile bire bir örtüşmektedir. Nitekim onun gibi düşünen Müslümanların sayısı da günümüzde çok fazladır.

 

İslam’da üretimin ihtiyaç duyulan sahalardan başka yöne kaydırılması, lüks tüketim maddelerinin üretimine yatırım yapılması, kaynak israfı olarak değerlendirilmiş, uygun görülmemiştir. İktisatçı Abdurrrahman el-Maliki’ye göre; İslam, tespit etmiş olduğu Hukuki düzenlemelere uymayan anonim şirketlerin kuruluşunu kabul etmemektedir. Tröst ve kartel amaçlı birçok anonim şirketin tek çatı altında bir araya getirilmesini de yasaklamıştır. Çünkü İslam’a göre şirketler, vakıf ve vasiyet gibi münferit bir irade türünden bir işlem değil, alış-veriş ve icare gibi akitler gurubundandır. Bunun için şirkette, şirket ortaklarının doğrudan doğruya, bizzat şirketin işleyişinde yer almaları (Muşareke akdi) veya doğrudan doğruya bedenen şirkete ortak olan kimse ile mallarını ortak kılmaları (Mudarebe akdi) gerekir. Bu tür bir ortaklık ise tabiatı icabı büyük miktarda sermaye birikimine imkân tanımaz. Bu nedenle İslam’daki şirket hükümlerine göre kurulan bir şirket, büyük fabrikalar kurabilecek devasa sermaye birikimine imkan tanımadığı için bu güç ancak devlette bulunacaktır.

(Abdurrahman El-Maliki, İdeal Ekonomi Politikası, Türkçesi: Muhammet Hanifi Yağmur, Ta-Ha Yay., Ankara 1997, s. 111-112.)

 

İslam’da tekelleşmenin bozucu etkileri önlenmek istenmiştir. Kuran’da malın zenginler arasında dolaşan bir “devlet” yani bir güç olmaması gerektiği belirtilmektedir. Ekonomik hayatta özel sektör aşırı büyürse, Kuran’ın bu emri gerçekleşmez. Çünkü sermaye faktörü tekellerin elinde çoğu zaman üretici rantlarına yol açarak tüketiciyi sömürülme alanında bırakmaktadır. İslam daha başlangıçta aşırı büyümenin kaynağı olacak bu aşırı büyümeyi ve sömürüyü durdurmuştur.

 

KAPİTALİST İSLAMCILAR

AKP’nin kapitalist politikaları benimsemesi, MÜSİAD’a destek vermesi, çevredeki işadamlarını merkeze taşımayı hedeflemesi İslami sermayenin gelişiminde önemli bir rol oynamaktadır.

Milliyet gazetesi yazarı Eylem Türk’ün MÜSİAD eski başkanlarından Ali Bayramoğlu ile yaptığı görüşmede Bayramoğlu, AKP’nin ekonomik programlarını hazırlarken MÜSİAD’ın raporlarından ciddi şeklide yararlandığını, bu raporların AKP’ye ışık tuttuğunu ifade etmekte ve bu konuda “ Bir anlamda AKP’nin ampulünü biz yaktık” yorumunda bulunmaktadır.

(Eylem Türk, Milliyet, 6.04.2004)

28 Şubat süreci, her ne kadar siyasal ve ekonomik olarak İslamcı kesimin önüne bir set çekmiş gibi algılansa da, 2000’li yıllara gelindiğinde, düşünüldüğünün aksine bu kesimin söz konusu alanlarda oldukça önemli gelişme kaydettiği gözlemlenmektedir. AKP, kadrolarıyla ve kullandığı dille, Türkiye’de 1980’lerden sonra kapitalizme karşı en önemli direniş noktalarından biri olan İslamcılığın sistem tarafından emilmesini sağladı.

Para dergisinin Kasım 1995 sayısında, Türkiye’deki en zengin İslamcı işadamlarının bağlı bulundukları Nurcu ve Nakşi cemaatleri arasında hem Türkiye’de hem de yurt dışında yaşanan ekonomik rekabetin ne kadar güçlü olduğu ortaya çıkarılmıştır.

(Işınbark, A. ve Tahiroğlu, G. “İki Cemaatin Ekonomisi”. Para. Sayı: 114, s. 18-25)

 

Utah Üniversitesi’nden Profesör Hakan Yavuz, Türkiye’nin geçirdiği dönüşümü ‘Türkiye’de İslami kesim Protestanlaşıyor ve İslamsız bir İslam oluşuyor’ şeklinde yorumlamakta ve şunları eklemektedir; “İslamsız bir İslam görüntüsü ortaya çıkıyor. Yani, ahlak, etik, hak-hukuk değerlerinden soyutlanmış bir İslam. Tamamıyla şekle dayalı ve tüketim araçları haline dönüşen bir İslam var. Bugün Türkiye’de İslami semboller alınıp, satılır hale gelmiş, yer edinmek için kullanılır vaziyete dönüşmüş. Burada ise, Protestanlaşmaya yol açıyor. Bunlar modern süreçleri ele geçirdiklerini iddia ediyorlar ve başarılılar. Medya, finans, eğitim sektörü… Hepsinde güçlendiler. Ancak bunlar modernitenin içine girdikçe, modernite de bunların içine giriyor. Modernite, dini yeniden şekillendiriyor. Burada, kazanan kapitalizmin mantığı.” (Şenay Yıldız’ın Röportajı, Türkiyede kaybeden Gülen Cemaati, 25 Temmuz 2010 – Akşam )

ERBAKAN, VERSACE KRAVATLARI TAKMAKTA, DİYANET VAKFI YÖNETİCİLERİNİN HACCA GİDERKEN KULLANDIĞI ARABA, 120 BİN DOLARLIK BİR CHEVROLET CHEVY ONE GMS’DİR.

(Oran, B. ve Aktoprak, E. “RP’den AKP’ye Kabuk Değiştiren Türkiye (2)”. Radikal. 14.06.2006) MÜSİAD kurucularından Ali Bayramoğlu, moda yüzünden İtalyan ayakkabı giydiğinden ve metroseksüel olduğundan bahsetmektedir. (Eylem Türk, 06.04.2004 / Milliyet)

Son zamanlarda ise, Tayyip Erdoğan’ın ve Abdullah Gül’ün kızlarının zengin, pahalı, düğünleri, düğünlerden sonra kaldıkları ve dünyanın en romantik otelleri arasında gösterilen mekânlar, Emine Erdoğan’ın İslamcı kesim tarafından takip edilen giysi modası, Hayrunnisa Gül’ün Cumhurbaşkanı eşi olma yolunda türbanının modernleştirilme girişimleri, tüketimdeki değişimler için birer örnektir.

İslamcı kesim, kapitalist sistemin içine girdikçe tüketim kültürünü değiştirmekte, para ile ilişkileri ölçüsünde tüketim kalıplarını lükse yönlendirmekteler. Her ne kadar kapitalizmin tüketim çılgınlığı İslam’ın sadeliğinin karşısında yer alsa da, kapitalist sisteme ayak uyduran İslamcılar bunun farkında değil gibi görünmektedirler. İslamcı düşünceden bir kısım insan, kendilerini farklı görmek, farklı yaşamak, elde ettikleri nimetleri bu farklılıklarda kullanmak gibi düşüncelerle farklı bir sınıf oluşturuyorlar. Yazlık ve kışlık evlerinin eşya ve dekorunda, yaptıkları düğün merasimlerinde, çeşitli toplantılarında, günlük yaşamlarında görülmemiş bir lüks ve israf sergilemekte, bu hususta laik sosyeteden geri kalmamaktadırlar.

Gazeteci yazar Ali Bulaç’ın AKP iktidara geldikten sonra tüketimi gösterişe döken, her gün kıyafet değiştiren, ciplerle dolaşan, sonradan görme, kısa yoldan zengin olmuş, hiçbir ilkesi, değeri kalmamış bu kesimi “Müslüman magandalar” olarak adlandırmıştır.

(Ali Bulaç, Sevda Alkan ile Röportajı, Haftalık Dergisi. Mayıs 2006)

Parayla tanışan, tanışmakla yetinmeyip ilişkilerini derinleştiren dindarlar, hızla sisteme katılmaya çabalamışlardır. Bir yandan Prof. Arif Ersoy’un sözleriyle “herkes harıl harıl kapitalizme uygun ayet bulma telaşına girmiş diğer yandan ekonomik güç, bir üstünlük aracı olarak İslami çevrelerde yeniden üretilmiştir.

(Can Dündar, 12.03.1997 / Milliyet)

 

Müslüman kişi, kazanmış olduğu bu malda sınırsız harcama yetkisine sahip değildir. İslam’da lüks bir hayat sürmeye meyilli ve tutkun olmak ya da malıyla gösterişte bulunmak hoş karşılanmamıştır. İslâm, kendilerini toplumdan soyutlayan bir aristokratlar sınıfının oluşmasına ve göze batan harcamalarına manevi müeyyidelerle olduğu kadar, yönetim tarafından alınacak tedbirlerle de müsamaha etmez. Gerekli cezai (yaptırım) tedbirlerini alır. Sıddıki’nin ifadesiyle ölçü; “bireyler yaşadıkları toplumun harcama ortalamalarından fazla uzaklaşmamalı ve buna da izin verilmemelidir.

(Sıddıki, Muhammed Necatullah, İslam Ekonomi Düşünesi, Tercüme; Yaşar Kaplan, Bir Yay. İstanbul 1984, s. 61.)

“Ey müminler, Allah’dan korkun ve (cahiliyette işlediğiniz) faiz hesabından arta kalanı bırakın (almayın), eğer gerçek müminler iseniz. Eğer tövbe eder faizden vazgeçerseniz ana paranız sizindir. Yok, eğer bu faizi terk etmezseniz bilin ki, Allah’a ve peygamberinize karşı harbe girmişsiniz. Eğer riba almaktan tevbe ederseniz ana paranız sizindir; ve böylece ne zâlim olursunuz, ne de zulme uğramış bulunursunuz. (Bakara Suresi, 2/278-279 Ali Fikri Yavuz’un Meali) Bakara suresi’nin 278-279 ayeti kerimelerinde geçen faiz kelimesi, Diyanet İşleri Bak. Mealinden tutun birçok meal’de bile faiz kelimesi geçmemektedir. Buyrun karşılaştırın.

(http://www.kuranmeali.org/kuran_meali.aspx?suresi=bakara&ayet=279)

Diyanetin niçin mealinde faiz kelimesini kullanmadığını yazının ilerleyen bölümde göreceksiniz.

 

İslam ekonomisini, diğer sistemlerden ve özellikle kapitalist ekonomiden ayıran temel özelliklerinden biri olarak “faiz yasağı”dır. İslam, kazancın ve mülkiyetin temelinde sadece emek aramaktadır.

(Seyid Kutub, İslam Kapitalizm Çatışması, Arslan Yayınları, İstanbul 1993, s. 55.)

Faiz insanlarda para düşkünlüğü ve zengin olma arzusu yaratır. Faiz, yoksullardan zenginlere kaynak aktarımı yapmaktadır. Faiz insanların enerjilerini üretken girişimlere harcamalarından alıkoymaktadır.

(T.Kuran, İslam’ın Ekonomik Yüzleri, İletişim Yayınları, İstanbul 2002, s. 27.)

Marksist sosyolog Maxime Rodinson, 20. yy.da, Müslüman ülkelerde, faiz oranlarının açıkça görüldüğü, hesaplandığı, modern tekniğe dayanan kurumların ve bankaların faizle ödünç vermeye dayanan işlemleri açıkça yaptıkları bir iktisadi sistemin varlığına işaret etmektedir.

(Maxime Rodinson, İslam ve Kapitalizm (çev. F. Topaçoğlu). İstanbul 2002, Akyüz Yayıncılık, s. 184.)

Faiz yasağı İslam İktisadi hayatının temellerinden birisidir. Gelin Türkiye’deki İslamcılarımız faizi meşru saymışlar ve faizi kullanmaktan hiç çekinmemişlerdir.

Şimdi bu İslamcıların, Yahudi felsefesiyle ne farkı var? Onlarda faizi ve zenginleşmeyi meşru görüyor ve yaşıyorlar, bu kapitalist İslamcılar da. Burada bunların yüzlerce örneğini veririm sizlere.

Faizi kullanan, sebepsiz zenginleşen, lüks yaşantılar içindeki İslamcılar, fikri anlamda ve yaşayışları itibariyle Judaize olmuşlardır. Bunların kapitalist Yahudilerden hiçbir farkları yoktur. Para ve sermaye dağılımlarını incelediğimizde faize ve sermayeye bakış açıları ve zihniyetleri tamamıyla Tevratiktir.

Tevrat ahlakının bütün özelliklerini taşımaktadırlar. Bunlar, peygamberin hayat prensiblerinin tam zıttı bir hayat yaşamaktadırlar. Bunların gözünde, aynı batı kapitalizmini oluşturan Protestanlık, Protestanlığı oluşturan Yahudilikteki gibi para kazanan, parası olan, sermaye sahibi insanlar itibarlı kabul edilmekte ve sözleri dinlenilmektedir. Yani Protestanlar, Yahudiler ve İslamcı kapitalistler aynı zihniyete, aynı ahlaka ve aynı düşüncelere sahiptirler. Bu üçünün buluştuğu nokta, zenginleşerek dünya’da güç elde edilmesidir. Kapitalist İslamcıların yaşadıkları İslam modeli, şu ana kadar incelediğimiz İslami kaynakların hiçbirine uymamaktadır.

Son 15 yılda Diyanetin Fetvalarını incelediğimizde Diyanetin faiz karşısındaki tutumu tamamıyla Judaize’dir. Nitekim camilere toplanılan yardımlar, vakıflara ve diğer kurslar için toplanan yardımları da göz önüne aldığımızda bu durumun Ortaçağ Engizisyonundan hiçbir farkı yoktur.

Yıllardır Diyanetin ve İlahiyat Fakültelerinin Judaize edildiğini konuşabilir miyiz?

Diyanet ve İlahiyat Fakültelerinin, Judaik zihniyet ve düşüncelerin etkisinde olduklarını söyleyebilir miyiz? Tabii ki söyleyebiliriz. Judaizm sadece bir inanç değil görünmeyen bir ideolojidir. Judaizm karşıtı olsanız bile içinde olduğunuzun farkında bile değilsinizdir. İşte diyanetin de ilahiyatçıların da içinde bulundukları durum budur. Şimdi İslamcı kesimin Sabetayizm konusunun üzerine neden gitmediklerini ve neden bu konular hakkındaki çalışmalara karşı çıktıklarını anlıyorsunuzdur sanırım.

Salim Meriç

Odatv.com

http://www.odatv.com/n.php?n=yahudi-islamcilar-2811101200

OKUMANIZ GEREKEN BİR DOKTORA ÇALIŞMASI


Burada giriş ve sonuç bölümlerini sizin için aktarıyorum. Tamamını okumak isteyenler buradan indirebilirler.

İNDİR

“ TÜKETİM TOPLUMU, HEDONİZM ve ARAÇ OLARAK YAZILI BASIN ”

HEDONİZM: Psikolojide, hazza yönelmenin ve acıdan kaçınmanın, insan davranışının temel güdülendirici güçlerinden birisi olduğu teorisi.

Felsefede, hazzın en yüce değer olduğu; yaşamın temel amacının haz olduğu savı. Epikürcüler, hazzın mutluluk için merkezi bir önem taşıdığını, ancak ölçülülük ve kısıtlama gibi manevi değerleri de içinde taşıdığına inanıyordu. Bu terim şimdilerde negatif bir duygusal içerik çağrıştırmakta ve mutluluğu zengin ve lüks bir yaşam olarak tanımlayanları kastetmektedir.

ÖZET

Türkiye’de 1960’lı 70’li ve 80’li yıllarda yaşanan siyasi, ekonomik ve toplumsal problemlerin ardından gelen askeri müdahaleler sonrasında basın, kendine yeni çıkış yolları aramak zorunda kalmıştır. Bu arayışın temel nedeni de her darbe sonrası basına getirilen sınırlamalardır. Özellikle, 1980’lerin ikinci yarısından sonra büyük sermayelerin de basına girmesi, bu arayış sürecinde önemli bir rol oynamıştır.

Türk basınında aile şirketleri zamanla yerlerini medya kartellerine bırakmıştır.

24 Ocak 1980 kararları Türk toplumunun yakın geçmişinde oldukça önemli bir kırılma noktasıdır.

12 Eylül 1980 Askeri darbesi öncesinde hazırlanan, ancak darbe sonrası kendine uygun bir zemin bulabilen bu kararlar, Turgut Özal tarafından uygulamaya başlanmıştır. Serbest piyasa ekonomisine geçişi temsil eden bu kararlar, zaman içinde Türkiye’nin tüketim toplumuna dönüşümünde de başrolü oynayan gelişimlerde anahtar görevi üstlenmiştir.

Basın; Türkiye’de tüketim toplumunun yaratılmasında önemli bir rol oynamıştır. Haberlerin veriliş biçimleri ve kullanılan görseller, yayınlanan reklamlar ve konu başlıkları ile halka adeta rehberlik etmiştir ve halen de bu görevini yürütmektedir. Geçmişte tasarruf anlayışına sahip olan Türk toplumunun tüketim toplumuna dönüşümünde rol oynayan basın, aynı zamanda hedonizm olgusunu da biçimsel ve içeriksel olarak yoğun bir biçimde kullanmıştır. Bu doktora çalışmasında 24 Ocak 1980 tarihi başlangıç noktası alınarak, Hürriyet gazetesinin biçim ve içerik analizi yapılmıştır.

ÖNSÖZ

Hıfzı Topuz, editörlüğünü Prof. Dr. Şengül Özerkan’ın yaptığı, “Haber Analizi ve Arşiv İncelemeleriyle Türkiye’de 9 Gazete” kitabının önsözünde, basın alanında 1950’li yıllardan beri süre gelen, özellikle de UNESCO destekli bilimsel tarama ve arşiv araştırma yöntemlerine dayalı iletişim çalışmalarından bahsetmektedir. Topuz, satırlarında, aynı zamanda bu tür araştırmaların Türkiye’deki sayılarının da azlığına dikkat çekmektedir. Bu uyarı da dikkate alınarak, tezin hazırlanmasında bilimsel altyapının sunumuna, araştırma yöntemlerine ve arşiv taramalarına özen gösterme gayretlerinden ödün vermeden, günümüz Türkiye’sinde oluşan

“Tüketim Toplumu”nun çok yönlü gelişim dinamiklerine, basın odaklı bir bakış açısı ile dikkat çekilmeye çalışılmıştır. Tüketim Toplumu, Hedonizm ve Araç Olarak Yazılı Basın konulu doktora tez çalışmasında, özellikle neo-liberal politikalar ve 24 Ocak 1980 karalarının Türkiye’deki etkileri ile basında yaşanan magazinselleşme sürecinde kullanılan çağdaş hedonistik göstergeler üzerinde durulmuştur. Araştırma evreni olarak seçilen Hürriyet gazetesi, 1970’li yıllardan günümüze mercek altına alınmıştır. Öncelikle tez konusunun belirlenmesi ile başlayan sürecin her aşamasında, değerli görüş ve uyarıları ile her zaman bana yön veren ve eşsiz sabrı ile tezin oluşumuna katkıda bulunan, danışman hocam, Prof. Dr. Şengül Özerkan’a şükran duygularımı belirtmek isterim. Ayrıca, Prof.Dr. Atilla Girgin, Prof. Dr. Murat Özgen, Prof Dr. Rengin Küçükerdoğan, Yard. Doç. Dr. Levent Eldeniz, Doç. Dr. Işıl Zeybek, Doç. Dr. Ece İnan Çöklü ve Doç. Dr. Nezih Hekim’e bana kattıkları değerli bilgi ve birikimleri için; araştırma sürecinde sunmuş oldukları nezih ve donanımlı çalışma ortamları için de Anadolu Üniversitesi Yunus Emre Kampüsü Kütüphanesi’ne ve Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü çalışanlarına teşekkürleri bir borç bilirim.

Doktora programı boyunca, maddi ve manevi desteklerini daima yanımda bulduğum, en zor günlerimde bana önce güvenli bir liman ve birlikte çıktığımız bu yolda her zaman yol gösterici olan aileme sonsuz teşekkürlerimi sunarım. Eşim, oğlum, annem ve anneannemden, onlara ayıramadığım zaman dilimleri için anlayışlarından dolayı sevgi ve saygılarımı sunarım. Bu çalışmamı, bugün hayatta olmayan ama varlıklarını her zaman yanımda hissettiğim sevgili abim, kardeşim, babam, kayınpederim ve kayınvalideme armağan ediyorum.

Volkan EKİN

Mart 2010

GİRİŞ

Neo-liberalizmin Türkiye’deki zemini, dönemin Başbakanı Süleyman Demirel Hükümeti’nde Müsteşar olan Turgut Özal tarafından hazırlanan ve 24 Ocak 1980 Kararları olarak anılan kararlar sonrası atılmıştır.

Türkiye’nin içinde bulunduğu kaotik sağ-sol çatışmaları, Meclis’in verimli çalışamaması, siyasi istikrarsızlık, Cumhurbaşkanı’nın seçilememesi, grevler, yürüyüşler, toplu iş bırakmalar, sokak çatışmaları, etnik ve dini ayrımcılıkların kentlerde silahlı çatışmalara dönüşmesi, kahvehanelerin, parti binalarının taranması, üniversite olayları, gazetecilerin, dernek ve sendika başkanlarının, öğretim üyelerinin ve siyasetçilerin suikastlere uğramaları, bombalı saldırılar, ASALA’nın yurtdışındaki Türk Büyükelçi ve Konsolosları ile THY bürolarına yönelik saldırıları ve bu saldırılarla beraber, ülkeyi yönetenlere karşı halkın güveninin zedelenmesi gibi pek çok faktör, 12 Eylül 1980 Askeri Darbesi için adeta birer gerekçe olmuşlardır.

Bu süreçte ülke üzerinde oynanan oyunlar ve dış güçlerin oynadıkları iddia edilen roller, bugün bile tartışılır durumdadır. Darbe sürecinde yaşanan pek çok olumsuzluğa rağmen (Örneğin; tüm siyasi partilerin, derneklerin ve sivil toplum örgütlerinin kapatılması, binlerce kişinin fişlenmesi, gözaltılar, hapis cezaları, işkenceler ve idamlar gibi.) 1982 Anayasası kabul edilmiş, ardından çok partili siyasi yaşama yeniden geçilmiştir.

Ancak, Türkiye eski Türkiye değildir. 1983 Genel Seçimlerinden beklenenin aksine, Askeri yönetime yakın olan MDP ( Milliyetçi Demokrasi Partisi ) değil, Anavatan Partisi birinci parti olarak çıkmış ve 24 Ocak Kararları’nı hazırlayan Turgut Özal, Başbakan olarak ülke yönetimine geçmiştir. Artık, ikameci politikadan, serbest piyasa ekonomisine geçişin de başlangıcı söz konusudur. Türkiye tasarruf eden değil, tüketen insanların, tükettikçe var olan ve kimlik / statü sunma ihtiyaçlarını tükettikleri ile bir tutan tüketim toplumu olma yolunda hızla ilerlemeye başlamıştır. Döviz taşımak, yabancı marka içki-sigara kullanmak artık yasak değildir.

Bu arada Türk toplumu, alışık olmadığı biçimde Başbakanının neo-liberal anlayışa uygun düşen birtakım açıklamalarıyla da yüz yüze gelmeye başlamıştır.

Örneğin; Turgut Özal’ın – Ben, zengin insanları severim - söylemi örneğinde olduğu gibi…

25 Ocak 1980 tarihli gazetelerde ve hatta ardından geçen birkaç haftalık süreçte ne olduğu pek anlaşılmayan 24 Ocak Kararları, esas etkilerini ilerleyen zaman içinde, Turgut Özal Hükümeti döneminde açık bir biçimde göstermiş ve Türk toplumu, tüketim kültürünün kapitalist toplumların kültürü olduğu gerçeği çerçevesinde, 1980’li yıllarda sunulan yaşam biçimleri ve buna bağlı serbest zaman anlayışı ile biçimlendirilmiştir.

Özellikle, küreselleşmenin de etkileriyle birlikte çokuluslu şirketlerde çalışmaya başlayan ya da yüksek maaş alan; ancak, siyasetten uzak, zevkine düşkün, tüketmekten mutluluk duyan yeni bir orta sınıfın doğuşu söz konusudur. Bu yeni sınıfın doğuşunda da basına bazı önemli görevler düşmüştür.

Örneğin; kitlelerin yeniliklerden haberdar edilmeleri ya da o güne kadar toplumda kabul görmeyen kimi davranış ve tutumların modernleşme adına meşrulaştırılmasında olduğu gibi…

1950’li ve 1960’lı yıllarda öngörüsü gerçekleşen, ancak pek de ciddiye alınmayan; daha sonra 1980’li yıllarda siyasi etkilerini hissettirmeye ve tüm dünyada yaygınlaşmaya başlayan neo-liberalizm akımı ekonominin devlet liderliğinden ayrılması ve piyasaların özel teşebbüs tarafından yönetilmesi gerektiği fikrini savunmaktadır. Öyle ki, bu akıma göre piyasayı rekabet yönetmelidir. Bu bağlamda, Devletin kriz anında radikal müdahale hakkının bulunmasını, bunun dışında da piyasadan tamamen çekilmesini öngörmektedir. Sosyal reformlara karşı çıkan bu anlayış, aynı zamanda özel mülkiyeti savunurken, gerekçe olarak da “kişisel hürriyetin ve açık piyasaların en geniş kitleler için bile fayda sağlayacağını” öne sürmektedir. Neo-liberalizmin temel değeri olan rekabetin beraberinde getirdiği bir diğer özellik ise kar yarışına katılımın ya da pazar paylaşımının temel yasalarına uyum sağlayamadığı için kamu sektörünün kesin biçimde küçültülmesidir. Chicago Üniversitesi Ekonomi Bölümü’nde felsefeci ve ekonomist olan Friedrich Hayek tarafından temelleri atılan bu akıma, Milton Friedman ve Arnold Harberger gibi ekonomi profesörleri ile Uluslararası Para Fonu 3 (IMF)’nun destekleri olmuştur. Sol ile sağın ortası olduğu gibi görüşler ortaya atılmış olsa da, aslında kapitalist ve sağcı bir akımı temsil etmektedir. İngiltere’de Margaret Thatcher’in iktidara gelip, neoliberal devrimi başlattığı 1979 yılı, neo-liberalizm akımı için de önemli bir tarihi temsil etmektedir. Thatcher’ın özelleştirme akımları ve dönemin Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Ronald Reagen yönetimi ile birlikte yürütülen stratejik iş birliktelikleri tüm dünyada etkilerini göstermiştir.

Tasarruf anlayışına sahip Türk toplumunun tüketen topluma dönüşümü sürecinde, Türk basınında yaşanan değişim ve gelişimler ile tüketimin verdiği hazzın, yaşamın anlamı olarak kabul edilmeye başlanması, beraberinde Türkiye’deki yazılı basının dönüşümünde hem tüketim eğilimlerinin değişimi hem de hedonizmin birlikte incelenmesi gereğini ortaya çıkarmıştır. Türk basının gelişiminde; basının ortaya çıkış biçimi, Batılı devletlerin siyasi ve teknolojik yaptırımları, iktidar-basın ilişkileri ile reklamın gelişimi, darbelerin etkileri gibi konular, Osmanlı’dan günümüze doğru ele alınarak, dünden bugüne Türk Basını’na dair bir tablo oluşturulmaya çalışılmıştır. Bu tabloda, haber kavramı, haberin magazinselleşmesi, medya – siyaset ilişkileri ile gazetelerin biçim ve içeriklerinde yaşanan değişimler ile yeni yaşam biçimi olarak tanımlayabileceğimiz life style başlığı altında, burçlara göre yaşam, gurme terimi (Gurme: Tatbilir,  yemeklerin, şarap ve kahve gibi içeceklerin farklı çeşitlerinin tatlarını birbirinden ayırabilen, duyarlı damağı olan kişilere verilen addır) ve yemek kültürü, statü simgesi olarak 4×4 araç kullanımı, cep telefonu kullanım biçimleri ile residence, plaza ve kredi kartlı yaşam gibi kavramların, serbest piyasa ekonomisi çerçevesinde hayatımızda yer bulması; küreselleşmeyle birlikte gelişime açık sektörlerin reklam çabaları, bankaların söylemlerinde yaşanan değişimlerle beraber diyet, estetik ve güzellik gibi kavramların gazeteler aracılığıyla topluma sunulması, Tüketim Toplumu, Hedonizm ve Araç Olarak Yazılı Basın konulu doktora tezi çalışmasının araştırma eksenlerini oluşturmaktadırlar.

Ayrıca, 24 Ocak 1980 ve 12 Eylül 1980 tarihlerinden sonra Türk basınında yaşanan magazinselleşme sürecinde; Sabah, Günaydın, Güneş, 4 Posta gibi ulusal ve yüksek tirajlı günlük gazeteler ile birçok bulvar gazetesinden sonra akla gelen Hürriyet’in yayın politikası; biçim içerik analizi ise tezin bir diğer ayağını oluşturmaktadır.

Araştırmaya konu olan tez ise beş bölümden oluşmaktadır. Buna göre; giriş bölümünden sonra yer alan ikinci bölümde; “Tüketim Kültürü ve Tüketim Toplumu Etkileşimi” başlığı altında tüketim kültürü kavramına ve bu kavramın sosyal-kültürel kullanımlarına değinilecektir. Tüketim toplumunun ortaya çıkışı, kuramsal açılımlarla ele alınacak ve Modernizm, Fordizm, Postfordizm ile tüketim toplumu kuramları ışığında Türkiye’de tüketim kültürü ve kimlik arayışlarında basının rolü üzerinde durulacaktır. “Tüketim Toplumunun Ortaya Çıkışı ve Akımlar” ana başlığı altında; “Sanayi Sonrası Toplum Kuramları”ndan, “Enformasyon Kuramı”, “Tüketim Toplumu Kuramı” ve “Postmodern Toplum Kuramı” irdelendikten sonra, “Türkiye’de Tüketim Kültürü ve Kimlik Arayışı” ile “Tüketim Toplumunun Oluşumunda Yazılı Basının Yeri” başlıkları altında, diğer bölümlere de temel oluşturulacak kuramsal bilgilere yer verilecektir.

Üçüncü bölümde; magazin gazeteciliği, haberin magazinselleşmesi ve hedonizm kavramlarına ilişkin bilgiler aktarılarak, Osmanlı’dan günümüze Türk basını, 24 Ocak Kararları ve 12 Eylül Askeri Müdahalesi sonrasında Turgut Özal’ın neo-liberal politikaları sorgulanacaktır. Bu bölümde ayrıca, “Türkiye’de Yazılı Basın ve Gelişimi (Osmanlı’dan 20.Yüzyıla)” başlığı altında matbaanın gelişiyle başlayan süreçte gazetelerin Türk toplumunun günlük yaşantılarına girişleri, iktidarla olan ilişkileri, çıkış nedenleri ile siyasi duruşları, olaylara verdikleri tepkileri ve tanıklıkları ile tarihsel pek çok konu üzerinde durulacaktır. Bunlar arasında; II. Abdülhamit Döneminde yaşananlar, İttihat ve Terakki Cemiyeti Dönemi, Cumhuriyet’in ilk yılları, Tek Parti Dönemi, Adnan Menderes Dönemi, 6-7 Eylül Olayları ve Askeri Müdahaleler bulunmaktadır.

Araştırma çalışmasında “1919-1945”, “1945-1960” ve “1960-1980” dönemlerinde yaşananlar ve basındaki gelişmeler ayrı ayrı ele alınacaktır. 5 Buna göre; “24 Ocak 1980 Kararları” ve “Turgut Özal Dönemi Basın” ise ikinci bölümde yer alan diğer başlıklardır. Yine bu bölümde, Türkiye Cumhuriyeti’nin, devlet ikameci politikadan serbest piyasa ekonomisine geçişinin mimarlarından Turgut Özal’ın kronolojik yaşam öyküsüne kısaca göz atıldıktan sonra, Özal Dönemi ve 24 Ocak Kararları’nın ne olduğu ve neden bu kararlara ihtiyaç duyulduğu üzerinde dönemin şartları da göz önüne alınarak değerlendirmeler yapılacaktır.

Dördüncü bölümde; “Yazılı Basında Magazin İçeriği ve Hedonizm İlişkisine Yönelik Araştırma Uygulaması” ana başlığı çerçevesinde; araştırma amaç, yöntem ve sınırlılıkları göz önüne alınarak, Hürriyet gazetesinin biçim ve içerik analizi gerçekleştirilecektir. Bu analizde, Yeni Yaşam Biçimi (life – style) başlığının altında; “Kredi Kartlı Yaşam”, “Cep Telefonu”, “Yemek Kültürü ile sıkça duymaya başladığımız “Gurmelik Terimi” irdelenecektir. Küreselleşmeyle birlikte hızla değişen dünyada, neo-liberal politikaların tüketime yansımalarının birer parçası olan diğer statü sembolleri ve moda kavramı üzerinde de bu bölümde durulacaktır. Buna göre; “İşadamı ve İş kadını Kıyafetleri” ile “Statü Simgesi Markaların Kullanımı”, bölümün başlıklarını oluşturacaklardır. “Modern Mekanlar ve Tüketim” konusu ise “İş Merkezleri”, ”Alışveriş Merkezleri”, “Modern Siteler”, ”Yeni Yaşam Alanları: Konutlar (Residence)” ve “Eğlence Mekanları” başlıkları altında irdelenecektir. Tüm bu konu başlıkları ile ilgili yayınlar ve görseller ise biçim ve içerik analizlerinde ayrıca ele alınacaktır. Sonuç bölümünde; yukarıda belirtilmiş olan dört bölüm ve biçim içerik analizleri ışığında, Habermas ve Baudrillard’ın yapısal dönüşüm ya da bir başka deyişle toplumsal değişim anlayışları ve iletişim kurumları çerçevesinde, yazılı basın ele alınarak durum tespiti özelliği taşıyan yorumlara yer verilecektir.

SONUÇ

 

Eski Japon kültürüne göre, parıldayan her şeyin değersiz ve bayağı olarak kabul gördüğü bilinmektedir. Bu inanca göre, parlayan bir nesne yenidir ve yeni olduğundan dolayı henüz, kullanımının ona kazandırdığı soylulukla, değer kazanmamıştır.

Eskimiş bir eşya, onu kullananlarla birlikte yaşamış, sabır ve özenin aktarıldığı bir nesnedir. Bu nesne, zamanla kullanan kişinin huyunu, duygularını yüklenmiş ve hizmet ederek karşılık vermiştir. Bu ilişki sürecinde, sabır ve sadakat gibi iki önemli duyguya da gereksinim vardır. Sabır, yüklendiği rol gereği bir tuğlaya; sadakat ise, bir köke benzemektedir. Sabır acelenin, sadakat ise tüketimin panzehiri olarak görülmektedir.

Günümüzde ulaşılan tüketim anlayışına baktığımızda ise, feodalizmden sonra Sanayi Devrimi ile oluşan ekonomik yapıda, toplumsal üretim ve tüketim biçimlerini değiştiren, “Kapitalizm” kavramı ile karşılaşılmaktadır. Savaş sonrası oluşan toplumsal refah, Fordist üretim tarzı ve buna uygun ekonomik politikalarla, Amerikan toplumunda başlayan ve kısa zamanda diğer Batılı ülkelerden başlayarak dünyada pek çok ülkeye de yayılan tüketimdeki artış, tüketim kültürü ve tüketim toplumu terimlerini ortaya çıkarmıştır.

Henry Ford, sıradan aileler için seri üretim yolu ile üretmiş olduğu otomobilleriyle, Batı kapitalizminde de yeni bir dönem açacak değişimin öncülüğü yapmıştır. Ford, çalışanlarına yüksek ücret ödeyerek ve bu otomobilleri öncelikle onlara satmayı hedefleyerek, XX. yüzyılın ilk toplu üretim ve tüketiminin yükselişinin de işaretini vermiştir.

1960’larda, ücret artışlarıyla desteklenen tüketimin gelişimini, kitle tüketim alışkanlıklarının oluşmasını ve daha sonraları Gramsci[1] tarafından “Fordizm” olarak nitelenecek çabaların kurumsallaşmasını görmek mümkün olmaktadır. 1970’li yıllarda, tüketici taleplerinde yaşanan düşüş, petrol fiyatlarında yaşanan dalgalanmalar, ekonomik ve siyasi sıkıntılar, küresel anlamda bir krize neden olmuştur. Bu krizden çıkış yolu olarak, neo-liberal politikalar geliştirilmiş ve üretimde Fordist anlayıştan, Post-fordist anlayışa geçiş yaşanmıştır.

Bu süreçte, tüketim kültürünün en önemli görevi, sürekli farklılaşan ürün ve hizmetler ile medya aracılığıyla o ürün ve hizmetlere yüklenen imaj ve değerlerin, bireysel tüketimi teşvik etmesini sağlamaktır. Böylece, bireylerin ürün ve hizmet seçimleri yani tüketimleri, kendilerine yeni yaşam biçimleri oluşturmalarında farklılıklar içeren, sıradan olmayan, ayrıcalıklı ve seçkin bir tarza sahip olabilme duygusunu yaşatabilecektir. Bu toplumda, her bireyin en öncelikli ise görevi tüketmektir.

1980 ve 1990’larda yaşanan gelişmeler, küresel sermayede yaşanan bütünleşmeyi de beraberinde getirmiştir. Özetle, SSCB’nin dağılmasından sonra, yeni pazarların oluşması, paranın serbest dolaşımının sağlanması, neo-liberal politikaların dünya genelinde kabul görmeye başlaması, kitle iletişim araçlarında ve yayıncılığında yaşanan teknolojik gelişmeler ile dünyanın küçülmesi ve tüketim kültürünün belirlediği, yine tüketim yaklaşımlı “lifestyle” (yaşam tarzı) olarak adlandırılan, marka ve imajların esas alındığı, yeni yaşam biçimlerinin ortaya çıkması örneklerinde olduğu gibi.

Günümüzde ise sanayi toplumlarında üretimin, sanayi sonrası toplumlarda ise tüketimin “sembol” olduğu gerçeği ile karşılaşılmaktadır. Bu gerçekten hareket eden sosyal bilimciler “tüketim toplumu” kavramıyla yaşanan değişimleri ve mevcut durumu analiz etmeye çalışmaktadırlar. Tüketim toplumu ve tüketim biçimlerine karşı, Frankfurt Okulu olarak bilinen ekolden gelen ilk eleştiri, Max Horkheimer ve Thedor W. Adornonun birlikte kaleme aldıkları, Aydınlanmanın Diyalektiği adlı eserde temellendirilen, “Kültür Endüstrisi” çözümlemesine dayanmaktadır.

Buna göre, kitle kültürü’nün sunduğu bütün araç ve kolaylıkların, bireysellik üzerindeki toplumsal baskıları güçlendirmekte olduğu ve bireyin direnme imkanı ile modern toplumun atomize edici işleyişi içinde kendini koruma imkanını elinden aldığı vurgulanmaktadır.

Adorno ve Horkheimer’den sonra Herbert Marcuse, tüketim toplumu ve tüketim kültürünün, bireyleri tüketime dayalı yaşam biçimlerini “SATIN ALMAYA” zorlayan “YANLIŞ VE SAHTE İHTİYAÇLAR” ürettiğini ileri sürmüştür.

Marcuse, tüketim kültürünün yarattığı bireyselliğin, sömürü ve toplumsal kontrolü sağlamak amacıyla geliştirilen, yarı bireysellik olduğunu savunan ilk düşünürlerdendir. İkinci nesil, Frankfurt Okulu temsilcisi olarak tanımlayabileceğimiz Jürgen Habermas ise modernliğin tamamlanmamış bir proje olarak devam ettiğini, fakat modernliğin totalleştirici, “araçsal akıl” yerine “eleştirel akıl” temelinde yeniden inşa edilmesi gerektiğini savunmaktadır.

Habermas’a göre, günümüzde ailenin tüketici niteliğinin ön plana çıkması, bireyselleşmeyi, serbest zaman kavramının kullanım biçimlerinin değişimini ve ailenin göreceli, özerk bir alana dönüşümünü simgelemektedir. Bu dönüşüm, aynı zamanda tüketim alışkanlılarında yaşanan değişimleri de içermektedir.

Habermas, tartışma kültürü ile tüketim kültürü arasındaki kesintinin başlangıcını “grosso modo”( yaklaşık olarak, aşağı yukarı, tahminen) , XIX. yüzyılın ortaları olarak işaret ederken, kültürel ürünlerin kalıplaşarak, meta haline gelmesinin, edebiyatın ticaretleşmesinin, giderek güdümlü, tüketime yönelik diyalog, tartışma, oturum ve yayınlara yol açtığına dikkat çekmektedir.İletişim araçlarında, özellikle de basında var olan, tüketime devamlı katılabilme psikolojisinin yaratılmasının, başlı başına amaç edinmiş bir yayın anlayışına dönüşümünden bahsetmektedir.

Kısaca, Habermas, tüketim toplumunun oluşumunda basının bir araç olduğuna vurgu yapmaktadır.

Tüketim toplumunun oluşumu ve bu oluşum çerçevesinde basının öncelikli işlevini, Batı toplumlarında yaşanan gelişme ve tartışmalar doğrultusunda ele aldığımızda, basının doğuşu ve görevleri alanında, Türk basının Batı’daki klasik gelişmelerden farklı olarak, devletin resmi propaganda aracı olarak doğduğunu görmekteyiz. Ancak konu, önce liberal, sonraları neo-liberal politikaların Türkiye’ye yansımalarından açıldığında, Demokrat Parti döneminde başlayan Amerikan tarzı yaşam biçimine özenişin ve zengin olma hayallerinin getirdiği beklentilerin, tüketim tarzlarına yansımaları biçiminde, Batı’dan gelen etkiler görülmektedir.

Yine de bu yıllarda, Türk Basınında fikir gazeteciliğine verilen önemden bahsetmek mümkündür. Her dönemde olduğu gibi bu dönemde de basına uygulanan baskı ve yasaklamalar mevcuttur. Ancak, haberin magazinselleşmesi konusunda, Türk Basının bugün gelinen noktanın çok uzağında olduğu görülmektedir. Türkiye’de 1960’lı, 70’li ve 80’li yıllarda yaşanan sosyal, siyasal ve ekonomik karışıklıklar ile askeri müdahaleler sonrasında, basının kendine birtakım çıkış yolları aradığı görülmektedir. Bu arayışın temel nedenlerinden biri de, şüphesiz, her darbe sonrası basına getirilen yasaklama ve sınırlamalardır. Bununla beraber, 1980’lerin ikinci yarısından sonra büyük sermayelerin de basına girmesi, bu arayış sürecinde önemli bir rol oynamıştır.

Türk basınında aile şirketlerinin, zamanla yerlerini medya kartellerine bıraktıkları görülmüştür. Teknolojik gelişmelerle birlikte renkli fotoğraf kullanımının yaygınlaşması, fikir gazeteciliği yerine magazin gazeteciliğinin tercihi, haberin de magazinleşmesine yol açmıştır.

Dünya’da hızla yaygınlaşan neo-liberal politikaların Türkiye’deki etkileri Turgut Özal’ın Başbakan olmasıyla kendini çok daha net bir biçimde hissettirmeye başlamıştır. Bu dönem itibariyle, 24 Ocak 1980 kararları Türk toplumunun yakın geçmişinde oldukça önemli bir kırılma noktasıdır. 12 Eylül 1980 Askeri darbesi öncesinde hazırlanan, ancak darbe sonrası kendine uygun bir zemin bulabilen bu kararlar, Turgut Özal tarafından uygulamaya başlanmıştır.

Serbest piyasa ekonomisine geçişi temsil eden bu kararlar, zaman içinde Türkiyenin tüketim toplumuna dönüşümünde de başrolü oynayan gelişimlerde anahtar görevi üstlenmiştir. Aynı şekilde basın da, Türkiyede tüketim toplumunun yaratılmasında önemli bir rol oynamıştır. Haberlerin veriliş biçimleri ve kullanılan görseller ile yayınlanan reklamlar ve konu başlıkları, halka adeta rehberlik etmiştir ve bu sürecin, halen devam ettiğini söylemek mümkündür.

Günümüz hedonik tüketim görüşüne göre, ürünler artık nesnel varlıklar olarak değil daha çok öznel “semboller” olarak tanımlanmaktadırlar. Ürünün ne olduğundan çok neyi temsil ettiği önemlidir. Gerçek olan değil, ürünün taşıdığı ve yarattığı imaj, odak noktasıdır. Bu noktada özellikle basın aracılığıyla, modern reklam ve iletişim endüstrileri, böyle bir düşsel tüketimi yaratmada aracı olabilmektedirler.

Tüketici için “medyatik hedonizm”, yaşamın her anını ve her alanını hazzın kendisi olarak algılatma çabası içerisinde görünmektedir. Sunulan yeni yaşam biçimleri de bu süreçte ister sanal, ister gerçek ortamda olsun hazzı ve beraberinde tüketimi yaşamın odak noktasına taşımaktadır. Geçmişte tasarruf anlayışına sahip olan Türk toplumunun, tüketim toplumuna dönüşümünde rol oynayan basın, aynı zamanda hedonizm olgusunu da biçimsel ve içeriksel olarak yoğun bir biçimde kullanmıştır. Basında fotoğraf kullanımının, gazete tüketicilerinin, yani okurların üst gelir gruplarının yaşam biçimlerine özenmelerini sağlayan, bir başka deyişle de onların statü atlama umutlarını besleyen bir araç olduğu gerçeği doğrultusunda; araştırma evrenini temsil eden Hürriyet Gazetesinde, fotoğrafın kullanış biçimi ele alındığında, şu sonuçlara varılmıştır:

Gazetede bol fotoğraf kullanımı temel ilkelerden biridir. Kurulduğunda siyah beyaz ve sonraları renkli fotoğrafların yer aldığı gazete, her dönemde bolca fotoğraf kullanmıştır.

24 Ocak 1980 Kararları sonrası, Türkiye’nin serbest piyasa ekonomisine geçiş yaptığı dönemde de, dünyada yaşanan neo-liberal yaklaşımların, tüketime yönelik magazinsel haberlerin ve onları destekleyen görüntülerin sıkça yer almaya başladığı görülmektedir.

Gazetede yer alan elektronik eşya, otomobil, modern konut, havayolu ve seyahat firmaları ilanlarında da gözle görülür bir artış yaşanmaya başlamıştır. Özellikle, 12 Eylül sonrası, Turgut Özal döneminden sonra, New York – İstanbul hattı uçuşlarına ait reklamlar, restaurant&bar haber ve ilanları ile Batılılaşmaya yönelik bir prestij sunumunda basının araç olarak kullanımı ile karşılaşılmaktadır. İçki ve puro tüketimini, özellikle de şarabı  seçkinlik olarak sunan köşe yazıları, lifestyle’a geçisi pekiştirici unsurlar olarak yer almıştır.

Ancak, bu dönem itibariyle, üzerinde önemle durulması gereken bir diğer nokta da mevcut ortamdır. 12 Eylül darbesi öncesinde, ülkenin içinde bulunduğu durumu yansıtan gazete manşetlerinde, terörün kol gezdiği, siyasal anlaşmazlıkların yaşandığı, sağ-sol çatışmalarının, suikastlerin ve hayat pahalılığının yer aldığı, kısacası toplumun bunaldığı bir ortam söz konusudur. Böyle bir ortamdan sonra, 12 Eylül darbesi sonrasında basına getirilen sınırlama ve yasaklamaların, halkı ne derecede rahatsız ettiği sorusu da önem taşımaktadır.

Darbe sonrasında, gazetelerde darbeyi meşrulaştıran manşet ve köşe yazıları yer alırken, göreceli olarak huzura kavuşan toplumun, fikir gazetecilerine ve adamlarına uygulanan baskıları görmezden gelmesini ve basında yaşanan magazinselleşmeye yönelimin kaçınılmaz olduğunu görmekteyiz. Magazin fotoğrafları kullanımında önceleri, yabancı basın kaynaklı görüntülere ağırlık verdiği görülen gazete, güzellik yarışmalarından, bikini güzellerinden, seks fuarlarından, lüks otomobillerden, gezinti gemilerinden ve lüks yaşama dair görsel unsurlardan sıkça yararlanmıştır.

Hürriyet Gazetesine bakıldığında, cinsellik alanında, o dönemde konuşulması tabu niteliği taşıyan birçok konunun, fotoğraflı magazin haberleri olarak yayınlandığı görülmektedir. Üstelik bu haberler ana sayfada ve gazete içinde geniş yer almışlardır.

Yine cinsellikle ilgili birçok kavram, yazı dizisi şeklinde gazetede yer alırken, bu haberlerle ilgili fotoğrafların da kullanımı söz konu olmuştur. Kadın konusu ele alındığında ise kadının özellikle fotoğraf alanında cinsel bir meta olarak sık sık kullanıldığı görülmektedir. Gazetenin izlediği yayın politikası, daha çok erkeklere yönelik bir bakış açısını temsil etmektedir. Magazin eklerinde, arka sayfa, 3.sayfa ve kimi zamanda ilk sayfalarda çıplak kadın fotoğraflarına rastlanmaktadır. Bunların çoğunu, özellikle de 1990’lı yıllara kadar, yabancı kadın fotoğrafları oluşturmaktadır. Üstelik kimilerinde herhangi bir sansür de söz konusu değildir.

Örneğin; 3 Ocak 1992 tarihli “Özürlülere Seks Manyakları Balosu ile Yardım…” başlıklı haberde kullanılan fotoğrafların, 2000’li yıllarda gerçekleşen kısmi özdenetimden dolayı bugün kullanılamayacağı çok nettir. Ancak, bu türden fotoğraf kullanımlarının hedonistik açıdan, toplumda psikolojik fantezi ve röntgencilik/teşhircilik dürtülerini adeta tetiklediği de bir diğer gerçektir.

Hürriyet Ekonomi sayfalarına bakıldığında, 1980 öncesinde birer sütundan ibaret olduğu görülmektedir. Ancak, aradan geçen zamanda serbest piyasa ekonomisine geçişin etkileri de kendini göstermiştir. 1983 Genel seçimlerinden sonra, Turgut Özal döneminde, döviz taşımanın serbest bırakılması ve 26 Aralık 1985 tarihinde faaliyete geçen İstanbul Menkul Kıymetler Borsası’nın açılışı ile birlikte, sayfalarda ekonomiye ayrılan sütun, yarım sayfa halini almış; sonraları da ekonomi üzerine yazılara yer verilmeye başlanarak, konu ile ilgili köşe yazarları süreklilik kazanmıştır. Genel anlamda bakıldığında, Hürriyet gazetesi, liberal ekonomi geleneğine sadık bir yayın politikasına sahiptir. Ancak, 1990lı yıllarda işçi, memur ve ortadirek terimlerinin çokça geçtiği gazetede ve ekonomi sayfalarında, zamanla büyük sermaye gruplarının temsilcilerine yönelik haberlere ve ekonominin sürekli iyiye doğru gittiği yönünde yayınlar yapılmaya başlamıştır. Hatta pek çok veriyle geliyorum mesajını veren ekonomik krizler bile görmezden gelinmeye çalışılmıştır. Bu dönemlerde Türk ekonomisinin iyi yolda olduğu, Dünya’nın 17. büyük ekonomisi olduğu şeklinde yayınlara yer verilmiştir. Gazetenin Ekonomi sayfalarında asıl muhatap olarak, daha çok işverenler ve iş çevreleri alınmıştır. Bu sayfalara alınan ya da bir diğer açıdan verilen reklamlar, tüketimi prestij odaklı destekleyen markaların ürünlerini içermektedir. Ağırlıklı olarak, otomobil ve takım elbise ilanlarına rastlanmaktadır.

Hürriyet Gazetesi’nin tamamında Gümrük Birliği Anlaşması adeta bir zafer gibi gösterilirken, manşetler “Merhaba Avrupa” sloganı oturmuştur. Gazetenin yayın anlayışına göre Batılılaşma yolunda önemli bir engel aşılmıştır. Ancak tıpkı 24 Ocak Kararları örneğinde olduğu gibi zaman içinde eleştirel yaklaşımlar da kendine yer edinmiştir. Oktay Ekşinin “Çıkış Yolu” olarak gördüğü kararlara 1993te Rauf Tamer itiraz ederek “Neler Oluyor Bize ?” diyecek ve tüketim toplumunu oluşumuzu eleştirecektir.

Sonuç olarak, Hürriyet Gazetesi 1 Mayıs 1948 tarihinden beri kesintisiz olarak yayın hayatını sürdüren ve Türkiye’nin en yüksek tirajlı gazetelerinin başında gelmektedir. Türkiye’nin yaşadığı pek çok siyasi, ekonomik ve toplumsal değişime şahitlik etmiş olan gazete, yine ekonomideki önemli dönüşümlerden biri olan, 24 Ocak 1980 sonrası politikaları da desteklemiştir. Türkiye’deki neo- liberal sürecin habercisi olan 24 Ocak 1980 Kararları, zamanla toplumda etkilerini göstermiş ve tüketim, yaşamımızın değişmez bir parçası, varlığımızın, kimliğimizin sunumu olmuştur.

Yeni yaşam biçimleri adı ile büyük sermayelerin kontrolünde gerçekleşen, tüketime yönelik süreçte lüks ve onu çağrıştıran kavramlar ile statü nesnelerle elde edilebilir konuma gelmiştir. Ancak, bu yaşam biçiminde tüketim çok hızlıdır ve basın da bu tüketimi hızlandıran, teşvik eden unsurlara araç olmaktadır.

Hürriyet Gazetesi de, bu sürece katkıda bulunan yayınlarla birlikte, ekonomik ve siyasi alanda her gruptan yazarı bünyesinde barındırarak, görsel ağırlıklı bir gazete şekliyle, yeni yaşam biçimlerine uyum sağlamakta zorlanmayan ve toplumda bu tarzı seçkin göstererek, model sunan bir gazete olmuştur.

 

AYDINLANMAMIZA VESİLE OLAN KARDEŞİMİZE TEŞEKKÜRLER EDERİM.


[1]Antonio Gramsci, 22 Ocak 1891’de Sardunya’da doğdu, 27 Nisan 1937’de Roma’da öldü. İtalyan düşünür, siyasetçi ve Marksist teorisyen.

“HASTALIK İYİLEŞMEYE GİDEN YOLDUR” Kitabından Sizin İçin Seçtiklerim


Hastalıkların Yorumları ve Anlamları

[Tüm hastalık belirtilerinin, yaşantımız için, göründü­ğünden çok daha defin bir anlamı vardır: Onlar bize ruhsal dünyamızdan çok değerli mesajlar iletirler. Psikolog Thorwald Dethlefsen ve tıp doktoru Ruedige Dahike hastalığın anlamını kavramamıza yardımcı olu­yorlar. Enfeksiyonun, baş ağrılarının, kazaların, kalp ve mide rahatsızlıklarının, ayrıca kanser ve aids gibi hâla tabu olarak görülen büyük acıların bizlere ne anlatmak istediğini gösteriyorlar.

Kendi hastalıklarını anlayabi­len bir insan, "kendi"ne giden yeni ve daha iyi bir yol bulmuş demektir.]

[“Tüm kâinat senin içindedir ve sende olan her şey kâinatta da vardır. Senle, çok yakınında olan bir nesne arasında hiçbir sınır yoktur; tıpkı, senle, çok uzağındaki nesneler arasında hiçbir mesafe olmadığı gibi. Her şey, en küçüğünden en büyüğüne, en alttakinden en üsttekine kadar senle aynı değerde senin içinde vardır. Tek bir atom bile, yeryüzündeki tüm elementleri içerir. Aklın tek bir hareketi, yaşamın tüm kanunlarını içerir. İnsan tek bir su damlasında sonsuz okyanusun sırrını bulur. Senin tek bir görün­tün, yaşamın tüm görüntülerini içinde taşır.”] (Halil Cibran) sh.45

[Eski Ahit'te yer alan İlk Günah tasviri, bu problemi anlamak açı­sından oldukça uygundur. İkinci Yaratılış hikayesinde, ilk -androjen- (çift cinsiyetli, hem erkek hem dişi ç.n.) insan olan Âdem’in cennet bahçesine nasıl indirildiğim hatırlayalım. Âdem bu bahçede, zengin bir doğanın yanı sıra, iki tane özel ağaç bu­lur; "yaşam ağacı" ve "iyi ile kötüyü ayrıştırma ağacı". Bundan sonrası için, Âdem’in bir erkek değil, androjen olduğunun bilin­mesi önemlidir, Âdem, bütün bir insandır, henüz kutuplaşmaya bağımlı değildir ve zıt kutuplara bölünmemiştir. Hâlâ, her şeyle "bir"dir - bu kozmik bilinç durumu, cennet görüntüsü ile tasvir edilir. Ancak, Âdem bilincin "bir” liğinde yaşarken bile, kutup­laşma konusu, iki ağaç olgusuyla ortaya konmuştur.

Bölünme, Yaratılış hikâyesinin en başından itibaren yer alır. Yaratılışın zaten kendisi bir bölünme ve ikiye ayrılma ile ger­çekleşir. İlk Yaratılış hikâyesinde de, hep kutuplaşmadan söz edilir:

Işık-karanlık, su-kara, güneş-ay vs. Sadece insan "hem erkek hem kadın" olarak bütün yaratılmıştır. Tabii hikâyenin devamında kutuplaşma daha da yoğunlaşır. Sonunda Âdem bir dilekte bulunur, varlığının bir bölümünü dışarı çıkarmak ve biçimsel olarak bağımsız olmasını sağlamaktır dileği. Böy­le bir adım mecburen bir bilinçlilik kaybı anlamına gelir. Bu durum Âdem’in uykuya dalması ile anlatılır. Tanrı, bütün ve iyi insan olan Âdem’in bir tarafını alır ve bunu bağımsız kılar.

Luther'in Âdem’in "kaburga"sı olarak tercüme ettiği kelime, orjinal İbranice metinde tselah = yan, taraf olarak geçer ve bu kelime, tsel = gölge kelimesi ile akrabadır. "Bütün ve iyi insan" parçalanır, erkek ve kadın olarak adlandırılan, biçimde farklı iki ayrı görüntüye bölünür. Ancak, bu iki insan birbirlerinin fark­larını tanımadıkları için, bölünme henüz tamamen insan bilin­cine ulaşmamış olur. Bunlar cennetin bütünlüğünde yaşama­ya devam ederler. Biçimsel bölünme aynı zamanda yılanın ha­rekete geçmesinin de ön koşuludur. Ön koşul gerçekleşince, yılan, insanın hassas yarısı olan dişiye, "ayrıştırma ağacın­dan” tattığı takdirde, iyi ile kötüyü ayrıştırma yeteneği kaza­nacağına dair söz vererek onu kandırır.

Yılan sözünü tutar. İnsanlar kutuplaşmayı görmeye başlar ve iyi ile kötüyü, erkek ile dişiyi ayırt ederler. Böylece birliği (kozmik bilinci) kaybederler ve kutuplaşmayı (ayrıştırma ye­teneğini) kazanırlar. Mecburen cenneti, "birliğin bahçesi"ni terk etmek zorunda kalırlar ve maddesel varlıkların kutupsal dünyasına düşerler. İlk günahın hikâyesi bu şekildedir. Bu "düşüş"te insan birlik­ten kutuplaşmaya iner. Tüm halkların ve zamanların mitoloji­leri insan varoluşunun bu temel konusunu bilirler ve benzer resimlere oturturlar. İnsanın günahı birlikten ayrılmasından iba­rettir. Günah ve ayrılma kelimeleri dil bakımından akrabadır. Yunanca'da günah kelimesinin gerçek anlamı daha açık görü­lür: Hamartama "günah" demektir ve bunun karşılığı olan fiil hamartanein , "noktayı kaçırmak", "hedefi vuramamak", "gü­nah işlemek" anlamındadır. Yani günah, "nokta"yı bulmakta­ki yeteneksizliktir. "Nokta" ise, insan için ulaşılamaz ve hayal edilemez gibi gözüken "bir"liğin sembolüdür, çünkü noktanın alanı ve hacmi yoktur. Kutupsal bir bilinç, noktayı yani "bir"liği bulamaz; işte günah budur. Günahkâr, kutuplaşmış demektir.]sh. 54-56

[İNSAN ZATEN HASTADIR

“Bir keşiş, mağarada meditasyon yapıyordu. O sırada içeri bir fare girdi ve sandaletini kemirmeye başladı. Keşiş kızgınlıkla gözlerini açtı:

"Neden dua ederken beni rahatsız ediyorsun?"

"Açım" dedi fare.

"Git buradan, ahmak fare", diye uyardı keşiş,

"Ben Tanrı'yla Birliği arıyorum, beni nasıl rahatsız edersin?" Fare o zaman sordu:

"Daha benimle "bir" olamazsan, Tanrı'yla nasıl "bir" olmayı istersin?"] sh. 65

[Hasta, aynı bedenin içindeki suçlu ve kurbandır, hep kendi bi­linçsizliğinin sıkıntısını çeker. Bu saptama bir yargılama değildir, çünkü sadece "aydınlanan" kişinin artık gölgesi yoktur. Ancak hasta, kendini herhangi bir dış etkenin kurbanı olarak görme yanılgısından kurtulmalıdır, kurtulamazsa, kendini de­ğişme olanağından mahrum etmiş olur. Ne bakteriler, ne de ışınlar hastalığa neden olmazlar, sadece insan onları, hastalığı­nı gerçekleştirmede araç olarak kullanır. Tüm bu söylenenler­den sonra, hastalığı oluşturan etkenlerin yorumlanmasındaki ilk önemli kuralı uygulayabiliriz:

1. Kural: Hastalık belirtilerini yorumlarken, işlevsel açıdan gö­rünürdeki nedenlerle bağlantı kurmaktan vazgeçin. Bu tür bağlantılar her zaman bulunabilir ve varlıkları inkâr edilemez. Ama her belirtiyi, kendi nitelik ve özellikleri içerisinde yo­rumlamak gerekir. Belirtinin yorumu bakımından, bu belirti­nin gerçekleşmesi için hangi fizyolojik, biçimsel, kimyasal, si­nirsel veya diğer nedensel zincirlerin kullanıldığı önemli de­ğildir. İçerikleri tanıyabilmek için, sadece bir şeyin olduğu ve nasıl olduğu önemlidir, neden olduğu değil.

Belirtilerin Zaman Niteliği

Sorularımız bakımından, zamansal geçmiş ne kadar ilgisizse, bir hastalık belirtisinin ortaya çıktığı andaki şartlar da o dere­ce ilginç ve anlamlıdır. Belirtinin tam olarak ortaya çıktığı an, kendini belirtide ifade eden problemler hakkında önemli bil­giler verebilir. Belirti ile eşzamanlı olarak gelişen olaylar, belir­tiler öğretisinin çerçevesini oluşturur ve onunla birlikte değer­lendirilmelidir.

Sadece dış olayları incelemek yeterli değildir, her şeyden önce iç oluşumların anlaşılması gerekir. Belirti görüldüğünde, kişi hangi düşünce, konu ve hayallerle iç içeydi?

Nasıl bir ruh ha­li vardı?

Yaşamında herhangi bir yeni haber veya değişiklik var mıydı? Sık sık anlamsız ve önemsiz gibi görünen olayları gerçekte çok Önemli olduğu ortaya çıkmıştır. Belirtide, bastırı­lan bir alan kendini ifade ettiği için, belirti yorumlanırken hasta, bu alanla bağlantılı tüm olayları yok etmeye çalışır, bu ne­denle olanları olduğundan daha değersizmiş gibi yorumlar.

Genelde, bunlar, yaşamdaki büyük olaylar değildir, çünkü ki­şi bilinciyle kendini bu tür olaylardan uzak tutar. Bastırılan problemli konulan harekete geçiren çoğunlukla günlük hayat­taki küçük zararsız olaylardır.

Üşütme, mide bulantısı, ishal, mide yanması, baş ağrısı, yaralanmalar ve benzeri ani ve şid­detli belirtiler zamanlama olarak çok doğru bilgiler verir. Bu­rada şu soruyu sormaya gerçekten değer:

Kişi tam hastalan­dığı anda ne yapıyordu, ne düşünüyordu veya ne hayal edi­yordu? Kişi kendine, bağlantılarla ilgili sora sorduğunda, ilk anda kendiliğinden aklına gelen düşünceyi iyice incelemek ve çabucak önemsiz görüp yok saymamak çok önemlidir. Tüm bunlar, belli bir alıştırma ve yüksek oranda kendine dü­rüstlük veya - daha doğrusu - kendine karşı şüphe ve güven­sizlik gerektirir. Eğer kişi kendim çok iyi tanıdığı noktasından hareket eder ve bu yüzden, neyin doğru neyin yanlış olduğu­nu ilk hamlede görebildiğini iddia ederse, kendini tanıma yo­lunda hiçbir zaman başarı kaydedemez. Doğru yolda olan ki­şi ise, sokaktaki bir hayvanın bile onu, kendisinden daha iyi tahmin edebileceği noktasından hareket eder.

2. Kural: Bir hastalık belirtisinin ortaya çıktığı zamanı iyi ana­liz edin. Belirtinin zaman dilimine giren yaşam şartlarını, dü­şünceleri, hayalleri, rüyaları, olayları ve haberleri soruşturun.] sh:84-86

[Konuşmanın psikosomatik çift tabanlılığını dinlemeyi öğrenirsek, hastanın, bedenindeki hasta­lık belirtileri hakkında konuşurken, genellikle hep ruhsal prob­lemini de bununla birlikte anlattığını hayretle fark ederiz: Kimi­nin gözleri o kadar kötü görüyordur ki, etrafındakileri net ola­rak ayırt edemez. Bir diğeri üşütmüştür ve burnu tıkalıdır. Ki­mi, kaskatı kesilir ve eğilip, bükülemez. Kimi hiçbir şey yuta-maz. Başka biri artık hiçbir şey hatırlayamaz olur. Bazısının ku­lakları duymaz ve bazısı da kaşıntıdan derisinin içinden yani ka­buğundan çıkmak ister. Burada yorumlanacak çok fazla bir şey yoktur. Hasta, ruhsal problemlerini zaten aynı kelimelerle bede­nine yansıtmaktadır. Bu söylenenleri dinleyen biri, kafasını sal­layıp, şu sonuca varabilir: "Hastalık kişiyi dürüst hale getirir."]

(Bu arada tıp, Latince hastalık isimlerini kullanarak, konuşma­nın içindeki içeriklerin anlaşılmaz hale gelmesi için itinayla uğraşmaktadır!)] sh: 88

[Teorinin Özeti

1.  İnsan bilinci kutupsaldır. Bu, bir taraftan farkındalığı arttı­rırken, diğer taraftan bizi sağlıksız ve eksik hale getirir.

2.  İnsan zaten hastadır. Hastalık onun eksikliklerinin ifadesi­dir ve bir kutuplaşma içinde olduğumuz sürece hastalıktan kaçmak mümkün değildir.

3.  İnsanın hasta olması kendini hastalık belirtilerinde dışa vu­rur. Belirtiler bilincimizin maddesel boyuta giren gölgeleri­dir.

4.  İnsan, küçük evren olarak, bilincinde büyük evrenin tüm prensiplerini kapalı olarak taşır; ancak karar verme yetene­ğine sahip olması nedeniyle kendini hep evrensel prensiple­rin sadece bir yarısıyla özdeşleştirir; böylece diğer yan göl­gede kalır ve insanın bilinçdışma itilir.

5.  Bilinçte yaşanmayan bir prensip, bedensel hastalık belirtile­ri yoluyla kendi varoluş ve yaşama hakkını zorla elde eder. Hastalık belirtisinde kişi, daima, aslında yaşamak isteme­diklerini yaşar ve gerçekleştirir. Böylece hastalık belirtileri tüm tekyönlülüklerimizi zıt kutuplarıyla dengeler.

6. Hastalık belirtisi insanı dürüstleştirir!

7.İnsanın bilincinde eksik olan şeyler ona hastalık belirtisi ola­rak gelir!

8.İyileşme, sadece insanın hastalık belirtisinde saklı olan göl­gesini bilincine yükseltip, onunla bütünleşmesiyle müm­kün olur. İnsan kendisinde eksik olanı bulduğu zaman be­lirti zaten gereksiz hale gelir.

9.İyileşmenin hedefi bütünleşmek ve "bir" olmaktır. İnsan eğer "gerçek kendi"ni bulmuşsa ve "olan" her şeyle bir ol­muşsa, iyileşmiş demektir.

10. Hastalık, insanı birliğe giden yolu terk etmemeye zorlar. Bu nedenle; HASTALIK BÜTÜNLÜĞE GİDEN BİR YOLDUR. ] sh:102-103

[Dedin ki:

"Ey Derviş, yolu nasıl bulurum? İşareti nedir?"

"Beni dinle, dinlerken de düşün! Senin için işaret şudur: Hep ileri doğru gitmene rağmen mahrumiyetinin arttığını görürsün. " Ferideddin Attar] sh: 104

[Eskiden anne babalar, çocukların atlattıkları her hastalıktan sonra bir olgunlaşma ve gelişme evresi geçirdiklerini bilirlerdi (tüm çocuk hastalıkları enfeksiyon rahatsızlıklarıdır).

Sadece çocuklar değil, yetişkinler de her hastalıktan daha olgunlaş­mış olarak çıkarlar. Bütün büyük kültürler de büyük mücade­leler sonucu oluşmuşlardır. Darwin de türlerin gelişimini çev­re şartlarıyla mücadeleyi kazanma yeteneğine bağlamıştır.

Heraklit'in "Savaş her şeyin babasıdır" sözü, bu ifadenin en temel bilgeliklerden biridir. Savaş, çatışma ve zıt kutupların gerilimi, yaşam enerjisi sağlarken, ilerleme ile gelişimin ga­rantisini oluştururlar. Maalesef kurtların kuzu postuna büründüğü ve bu kostümleriyle bastırılmış saldırganlıklarını barış sevgisi gibi sunmaya çalıştıkları bir zamanda, bu tür yorumlar tehlikeli ve yanlış anlaşılmaya müsait olabilmektedir.] sh: 111-112

[Astımlı temiz hava arayışı içindedir ve dağların tepesinde ya­şamayı ister (bu dileği iklim değişikliği terapisi ile yerine geti­rilir). Yüksek dağlarda üstünlük iddiası bakımından da kendi­ni iyi hisseder: Yukarıda durmakta ve aşağıdaki derin vadinin karanlık olaylarına güvenli bir yükseklikten bakmaktadır. Bu­lunduğu noktada "hava hâlâ temizdir", yaşantısı derinliğin dürtüleri ve doğurganlığından çok yükseklerdedir ve dünye­vi olandan uzak olmanın berraklığını korumaktadır. Astımlı­lara önerilen diğer bir seçenek ise tuzlu deniz havasıdır. Bura­da da aynı semboller yer alır: Tuz, inzivanın ve yaşamdan uzak olmanın sembolüdür. Astımlının istediği de budur, çün­kü yaşama ait olandan korkmaktadır.

ASTIM

Astımlı, sevgi özlemi çeken bir insandır; sevgi istediği için bu O kadar fazla havayı içine çeker. Ama sevgi veremez - nefes ver­mekte zorlanır.

Ona ne yardımcı olabilir? Tüm hastalık belirtilerinde olduğu gibi, tek bir reçete vardır: Bilinçlenme ve kendine karşı insaf­sız bir dürüstlük! Eğer insan korkularını bir kez kabul ederse, korku yaratan alanlardan artık kaçmaz; tersine, bunları seve­ne ve bunlarla bütünleşinceye kadar bu alanlarla yüz yüze ya­şamaya başlar. Bu gerekli süreç, tıpta pek bilinmeyen ancak doğal tedavi biliminde astım ve alerjiye karşı en iyi tedbir olarak tanınan bir tedavide çok güzel bir biçimde temsil edilir:

İdrar tedavisi. Bu tedavide hastaya, kendi idrarı, kaslarının arasından enjekte edilir. Bunu sembolik bir bakış açısıyla ince­lersek, bu tedavinin hastayı, terk ettiği bir şeye zorladığını gö­rürüz: Kendi pislik ve kirini tekrar almaya, onunla yeniden uzlaşmaya ve bütünleşmeye. Bu da onu iyileştirir!] sh: 131

[Astımı olan bir kişi kendine şu sorulan sormalıdır:

1.Hangi alanlarda vermeden almak istiyorum?

2.  Saldırganlıklarımı bilinçli olarak kendime itiraf edebiliyor muyum ve bunları dışarı vurmak için hangi olanaklara sa­hibim?

3.  "Büyüklük/küçüklük" çatışması bakımından ne durumda­yım?

4.  Hangi yaşamsal konulara değer veriyorum ve savunuyorum? Değerlendirme sistemimin arkasında gizlenen korkuyu hissedebiliyor muyum?

Hangi yaşamsal konulardan kaçmaya çalışıyorum, hangileri­nin kirli, adi ve kaba olduğunu düşünüyorum?

Unutmayalım: Ne zaman daralma hissedilirse, korku var de­mektir! Korkuya karşı tek çare, açılmaktır. Açılmak, sakındıklarımızı içeri almakla gerçekleşir!] sh: 132

SOĞUK ALGINLIĞI VE GRİP

[Solunumu bitirmeden önce, en çok solunum organları üzerin­de etkili olan soğuk algınlığı belirtilerini kısaca incelemek isti­yoruz. Hem soğuk algınlığı hem de grip, geçici iltihabi süreç­lerdir ve bir çatışmanın dışavurumu olduklarını önceki konu­lardan biliyoruz. Geriye sadece bu iltihaplanmaların oluştukları yerlere ve alanlara yakından bakmak kalıyor. Soğuk algın­lığı her zaman, kişinin "burnuna kadar gelen" kriz durumlarında ortaya çıkar. Bu krizler ağır yaşam bunalımları değildir. Bunlar, daha çok günlük hayatta sık sık rastlanan, heyecan uyandırıcı olmayan ama yine de ruhsal olarak önem taşıyan birtakım olaylardır. Bu olaylar bizde aşın yüklenme yaratır ve kendimizi biraz geri çekebilmek için yasal bir zemin aramaya başlarız, çünkü içinde bulunduğumuz durum bizden çok faz­la şey talep etmektedir. Küçük günlük olayların bu taleplerini ve bunlardan kaçma arzumuzu bilincimizle kabul etmeye ha­zır olmadığımız için, bedensel rahatsızlık ortaya çıkar; dolu bir burnun ve nezlenin tadım çıkartırız, çünkü hastalanarak, bilinçsiz bir yolla da olsa istediğimizi elde ederiz. Hatta bilinç­li bir çatışma çözümlemesinde yaşayamayacağımız bir kazan­cımız bile vardır: Herkesin durumumuza büyük bir anlayış göstermesi. Soğuk algınlığı, aşırı yüklenme hissettiğimiz du­rumlardan biraz geri çekilmeye ve tekrar kendimize dönmeye olanak sağlar. Şimdi duyarlılığımızı bedensel boyutta doya doya yaşayabiliriz.

Başımız ağrır (bu şartlarda kimse bizden bilinçli bir bütünleş­me bekleyemez), gözlerimiz yaşarır, her şey ağrı verici ve sinir bozucudur. Kimse bize yaklaşmamalıdır, kimse bize dokun-mamalıdır. Burun nezle olmuştur ve tüm iletişim (temas ola­rak nefes) kesilmiştir. "Üşütmüşüm, bana yaklaşma!" tehdi­diyle herkesi kendimizden uzak tutmayı başarırız.] sh: 135

BAŞ AĞRISI (MİGREN)

[Gerilimle ilgili baş ağrısı için anlattıklarımız, migren hastası için de geçerlidir, sadece bir noktada değişiklik gözlenir. İlk gruptaki hastalar, başı bedenden ayırarak yaşamaya çalışır­ken, migren hastaları, bedene ait olan cinsellik konusunu başa kaydırarak, bu konuyu başın içinde yaşamaya çalışırlar. Mig­ren, başa doğru itilen cinselliktir. Bu konuda baş, bedenin alt bölümünün işlevini görür. Bu yer değiştirme hiç de anormal karşılanmamalıdır, çünkü cinsel bölge ile baş arasında ortak bir özellik vardır: İnsan bedeninde, dışarıya açılımların tama­mı bu iki bölümde bulunur.

Bedenin dışarıya açılım noktaları, cinsellikte çok önemli bir role sahiptir, (sevgi = içeri almak – bu eylemi, insan bedeninde sadece bedenin kendim dışarıya açtığı yerlerde gerçekleştire­biliriz!)

Halk dilinde, eskiden beri, kadının ağzı, kadınlık uz­vu ile, erkeğin burnu da, erkek cinsel organı ile ilişkilendirilir. Bedenin alt kısmı ve baş, zıt kutuplardır ve zıtlıklarının arka­sında “bir”likleri yatar – aşağıdaki, yukarıdaki gibidir. Başın, nasıl alt bedenin yerine kullanıldığını, yüz kızarmasından ra­hatlıkla anlayabiliriz. Cinsel nedenlerden kaynaklanan sıkıntı­lı durumlarda, kan beynimize çıkar ve hemen yüzümüz kıza­rır. Yukarıda olanlar, aslında aşağıda olması gereken şeylerdir, çünkü cinsel heyecan duyduğumuzda, normalde kan, cinsel bölgeye hücum eder, cinsel organlar şişer ve kızarır. Aynı ben­zeşmeyi, iktidarsızlık durumunda da görebiliriz. Bir erkek, cinsel ilişki sırasında, kafasında bir şeyler düşünüyor ve kuru­yorsa, alt bedende gücünde eksilme olur, bu da vahim sonuç­lar doğurur. Aynı şekilde, cinsel açıdan tatmin olmayan insan­lar, bunun yerine sürekli yemek yerler. Çoğu insan, sevgi açlığını ağızları ile yatıştırmaya çalışırlar ve hiç doymazlar. Mig­ren hastasının da cinsellikle ilgili problemleri vardır.

Daha önceki konularla bağlantılı olarak birçok kez belirttiği­miz gibi, bir problemle uğraşmanın iki yolu vardır: Ya prob­lemli alanları kendimizden uzaklaştırır ve bastırırız veya mey­dan okuyarak problemi telafi etmeye çalışırız. Örneğin korku içinde olan biri, korkudan olduğu yerde titreyebilir ya da vah­şice tepinip dövünebilir – her ikisi de zayıflık göstergesidir.

Migren hastalan içinde de iki tür insan vardır: Yaşantılarından cinselliği tamamen uzaklaştırmış olanlar (“böyle bir şeyle asla ilgim olamaz”) ve “cinsellikte ne kadar çapkın olduğunu” ser­gilemeye çalışanlar. İkisinin de ortak noktası cinsellikleriyle il­gili bir problemleri olmasıdır.

Bu problemin oluşma nedeni, bi­rinci tip hastada cinselliğini tamamen bastırmış olmasıdır.

İkin­ci tip hasta ise, cinselliğini bastırmamış ya da bu konuda hiçbir problemi yokmuş gibi görünmekle birlikte, bilinciyle fark ede­mediği bir cinsellik sorunu vardır ve bunun bedeninde ortaya çıkmasına izin vermediği için, sorununu başa yönlendirir. Bu durumda problemin ruhsal boyutta incelenmesi gerekir.

Ruhsal boyutta ele alırsak, migren nöbeti, başta yaşanan bir orgazmdır. Aşamalar aynıdır, sadece yeri değişiktir. Migrende de, tıpkı cinsel uyarılmada olduğu gibi, kan beyne gider, bir basınç hissedilir, gerilim artar ve gerilim en yüksek noktaya ulaştığında gevşeme gerçekleşir (damarların genişlemesi). Her çeşit uyarı migren nöbeti başlatabilir; ışık, gürültü, fırtına, heyecan vs. Migrenin tipik bir özelliği de, hastanın nöbetten sonra, bariz bir rahatlama duygusu yaşamasıdır. Hasta, nöbe­tin en şiddetli anında, en çok, karanlık bir odada ve yatakta ol­mayı ister – ama tek başına.

Görüldüğü gibi, migrende hasta, bedeninin alt kısmını kapatır (migrenli hastalarda, sindirim bozuklukları ve peklik sorunu da olduğunu hatırlayalım). Bu kişi, bilinçdışı birtakım konuları görmek istemez ve kendini bedenin alt bölümünden üst bölü­müne, yani bilinçli düşüncelerine geri çeker. Hatta, eşler, migre­ni, cinsel ilişkiden kaçınmak için bahane olarak kullanırlar.

Özetlersek, migrende, dürtüler ile düşünceler, aşağısı ile yuka­rısı, alt beden ile baş arasında bir çatışma söz konusudur. Bu ça­tışma, hastanın, aslında başka bir boyutta (alt beden, seks, sal­dırganlık) ifade edip çözmek durumunda olduğu problemleri, başında çözmeye ve rahatlatmaya çalışmasından kaynaklanır. “Düşünmek”, bu insanlara, “yapmak”tan daha tehlikesiz ve daha az bağlayıcı görünür. Oysa, düşünce, eylemin yerine geç­memelidir. Beden enerjisi, ancak, eylemin gerçekleştirilmesiyle akmaya devam eder. Anlama ve kavrama yeteneğinin kökleri, bedenin kullanılmasında yatar. Bu bağlantı koparsa, bedensel enerji gittikçe daha fazla tıkanır ve farklı hastalık belirtileriyle kendini ifade eder. Bü tıkanıklığı şöyle Özetleyebiliriz:

Engellenen enerjinin artış kademeleri:

1. Etkinliği (seks ve saldırganlığı), düşüncede engellemek, baş ağrısına yol açar.

2. Etkinliği, özerk sinir sistemi, yani bedensel refleksler aşa­masında engellemek, yüksek tansiyona ve sinir sisteminde dengesizliğe yol açar.

3. Etkinliği, merkezi sinir sisteminde engellemek, multiple skleroz[1] gibi hastalıklara yol açar.

4. Etkinliği, kaslarda engellemek, hareket sisteminde romatiz­ma gibi hastalıklara yol açar.

Bu kademeler, insanın bir etkinliği gerçekleştirmek için geçti­ği aşamalara uğun olarak devam eder. İster bir yumruk darbe­si, ister bir cinsel ilişki olsun, her etkinlik, önce düşünce evre­siyle başlar. Kişi, etkinliği zihinsel olarak hazırlar (1.). Bu dü­şünce, bedensel reflekslerde bir tepkiye yol açar. Etkinlik için gerekli organlara kan akışı hızlanır, nabız yükselir vs. (2.). So­nuçta, etkinlikle ilgili yaratılan düşünce, merkezi sinir sistemi aracılığıyla (3.) kaslara iletilerek eyleme dönüşür (4.). Eğer bir düşünce eyleme dönüştürülemezse, enerji, zorunlu olarak, bu dört kademeden birinde tıkanır ve zamanla tıkandığı noktaya ilişkin hastalıklara neden olur.

Migren hastası, bu kademelerin başlangıcında yer alır – o, cin­selliğini, düşünce aşamasında engellemektedir. Oysa bu kişi, problemini gerçekten ait olduğu yerde teşhis etmeyi öğrenme­li ve başına doğru yönlendirdiği şeyi, ait olduğu yere, yani aşağıya geri döndürebilmelidir. Gelişme daima aşağıdan baş­lar. Yukarı çıkan bu yolda dürüstlükle ilerlediğimiz zaman, yolun ne kadar uzun ve yorucu olduğunu görürüz.

BAŞ AĞRISI

Baş ağrısı veya migreni olan bir kişi, kendine şu soruları sor­malıdır:

1.  Zihnimi kurcalayan nedir?

2.  Aşağısı (beden) ile yukarısı (baş), bende etkileşim halinde­ler mi?

3.  Yukarıya çıkmak için çok mu fazla çabalıyorum (hırs) ?

4.  Dik kafalı mıyım? Her zaman başımın dikine mi gidiyo­rum?

5.  Düşünceyi eylemin yerine geçirmeye çalışıyor muyum?

6.  Cinsel problemlerime dürüstlükle yaklaşıyor muyum?

7.  Neden orgazmı cinsellik bölgesi yerine başta yaşamaya ça­lışıyorum?] sh:170-173

Sivilceler

[Kişi, çatışmanın ortasında kalır. Yeninin yarattığı korku ile ge­tirdiği uyarılma hissi, kişiyi eşit güçlerle kendine doğru çeker. Her çatışma temel modele uygun olarak gelişir, değişen sade­ce konulardır. Ergenlikte konumuz, cinsellik, sevgi, beraber­liktir. Zıt kutbumuz olan "sen" e karşı duyulan özlem uyanır. İnsan, kendinde eksik olanla temas etmek ister, ama kendine güvenemez. Cinsel fantaziler su yüzüne çıkar ve insan bunlar­dan utanç duyar. Deri, "ben"in sınırıdır, bu sınırı aşmadan "sen"e kavuşamaz. Aynı zamanda, deri, bir başkasına doku­nup, okşayarak temas kurduğumuz organımızdır. Tüm bu sı­cak konular bir araya gelince, ergenlik çağındaki insanın deri­si iltihaplanır. Bu bize, hem bir şeylerin bugüne kadarki sınır­larından dışarı çıkmak istediğini, hem de yeni uyanan dürtü­den duyulan korkuyu gösterir. Sivilceler, her görüşmeyi zorlaştırarak, cinselliğe engel oluşturduğu için, bizi korumuş olurlar. Böylece bir kısır döngü başlar. Yaşanmayan cinsellik, deride sivilce olarak kendini gösterirken, aynı sivilce sekse en­gel olur. Seks ile sivilcelerin ne kadar yakından bağlantılı ol­dukları, sivilcelerin çıkrıkları noktalardan anlaşılır. Sivilce, sadece yüzde ve genç kızlarda buna ilaveten boyunda, bazen de sırt bölgesinde çıkar. Vücudun diğer bölgeleri amaca uy­gun olmayacağından, buralarda sivilce çıkmaz. Çünkü sivilce, insanın kendi cinselliğinden duyduğu utancı dışarı vurur. Ki­şinin cinsellikten duyduğu utanç, sivilceden duyduğu utanca dönüşür. Eğer sivilce vücudun görülmeyen yerlerinde çıkıyor olsaydı, kimse onları görmeyeceği için bu utancı ifade etme olanağı da kalmazdı.

Sivilceler, güneş ve deniz ortamında azalır, beden örtülüp giz­lendikçe de artar. Giysiler, ikinci derimizdir, sınırları ve doku­nulmazlığı vurgularlar. Bu nedenle soyunmak, kendini açma­nın ilk adımıdır. Güneş, tehlikesiz bir biçimde, başka bir bede­nin özlenen ve aynı zamanda korkulan sıcaklığının yerini alır. Sivilceye karşı en iyi ilacın, cinselliği yaşamak olduğu ise her­kes tarafından bilinmektedir.

Ergenlik sivilcesi için söylediklerimiz, hemen hemen bütün deri egzamaları için büyük ölçüde geçerlidir. Egzama, o zama­na kadar içimizde kalan, bastırılan bir şeylerin, görülebilir (=bilinçli) hale gelmek amacıyla, sınırdan dışarı çıkmak istedi­ğini gösterir. Kızamık, kızıl, kızamıkçık gibi çocuk hastalıkla­rının birçoğunun neden kendini deride dışa vurduğunu bura­dan anlayabiliriz. Her çocuk hastalığında, çocuğun yaşamında bir yenilik ortaya çıkar, bu nedenle her hastalık, güçlü bir ge­lişimi de beraberinde getirir. Derideki leke, sivilce veya çiçek gibi görüntüler ne kadar fazlaysa, hastalığın akışı da o kadar hızlı olur - sınırlar aşılmıştır. Bebeklerde görülen konak da, duygusal temas bekleyen bebeğin, kendisine az dokunan an­neye verdiği cevaptır. Bazı anneler de, çocuklarına karşı koy­mak istedikleri mesafeyi haklı göstermek için, sık sık egzama geliştirerek, bunu çocuktan uzak durmanın bir bahanesi ola­rak kullanırlar.

En sık rastlanan cilt hastalıklarından biri de, sedef hastalığıdır (psoriasis). Bu hastalıkta deride, gümüş beyazı pullarla kaplı, hatları belirgin lekeler oluşur. Üstderide aşırı miktarda keratin proteini üretilir. Bu, ciltte kuvvetli bir zırh oluşturmaya ben­zer. Kişi, her yönde, sınırlarını güçlendirir, hiçbir şeyin içeri girmesini ya da dışarı çıkmasını arzulamaz. Reich, ruhsal ko­runma ve kabuğuna çekilme sonucunda ortaya çıkan durumu "karakter zırhı" olarak adlandırmıştır.] sh:178-179

[Tırnak Yeme

Tırnak yemek, aslında hareketsel bir bozukluk olmamakla bir­likte, dışarıdan bu gruba olan benzerliği açısından burada ele almak istiyoruz. Tırnak yemek de, kişinin kendi ellerinin gü­cünü bastırma amacıyla uyguladığı bir kontroldür. Bu belirti, daha çok çocuklar ve gençlerde ortaya çıkmakla birlikte, bazı yetişkinler de on yıllar boyunca tedavisi gerçekten zor olan bu belirti ile uğraşmak zorunda kalırlar. Tırnak yemenin arkasın­da yatan ruhsal nedenler gayet açıktır ve bu bağlantıyı bilmek, çocuklarında bu belirtiye rastlayan anne babalara oldukça fay­dalı olabilir. Çünkü bu durumda, yasaklamak, tehdit etmek ve­ya cezalandırmak çocuğa karşı verilecek en yanlış tepkilerdir.

İnsanlardaki "tırnak" hayvanlardaki "pençe"nin karşılığıdır. Pençeler, öncelikli savunma ve saldın aletleridir, saldırganlı­ğın silahlandır. "Pençelerini göstermek", "dişlerini göstermek" ile aynı anlamda kullanılır. Birçok yırtıcı hayvan hem pençesini, hem dişlerini silah olarak kullanır. Tırnak yemenin anlamı ise, kendi saldırganlığını iğdiş etmektir! Tırnaklarını yiyen kişi kendi saldırganlığından korkar ve bu nedenle sembolik an­lamda silahlarım zararsız hale getirir. Kişi, tırnağım yiyerek, saldırganlığını bir ölçüde tüketmiş olsa da, önemli olan, sal­dırganlığım sadece kendisine yöneltmiş olmasıdır: Kişi kendi saldırganlığım yemektedir!

Tırnak yeme hastalığı olan kadınlar, bu yüzden çok üzülür ve sıkıntı duyarlar, çünkü diğer kadınların uzun ve kırmızı ojeli tırnaklarına büyük bir hayranlıkla bakarlar. Oysa uzun ve kır­mızı ojeli tırnaklar, saldırganlığın çok açık bir göstergesi ve sembolüdür. Bu tırnaklara sahip bir kadın, saldırganlığını açıkça göstermekten çekinmemektedir. Ancak, bu tırnakları kıskanmak ya da böyle tırnaklara sahip olmayı istemek de, bu kadar açık bir biçimde saldırgan olabilmeye duyulan arzuyu ifade eder.

Bir çocuk tırnaklarını yiyorsa, içindeki saldırganlığı dışarıya vurmak konusunda kendine güvensizlik duyduğu bir dönem geçiriyor demektir. Bu noktada, anne babaların, yetiştirme bi­çimlerinde ve kendi davranışlarında saldırganlığı ne kadar bastırdıklarını düşünmeleri gerekir. Çözüm olarak, aile, çocu­ğa, saldırganlık hislerini suçluluk duymaksızın dönüştürme cesareti vermeli ve bu olanağı bulabileceği bir yaşam alanı sağlamalıdır. Aslında çocuk tırnağını yiyorsa, çocuğun ailesi­nin de saldırganlıkla ilgili problemi var demektir. Bu nedenle, yukarıda anlatılan tedbirler, bu tür ailelerde korku uyandırır.] sh:230-231

KANSER

[Kanserin yenilmesi gerekmiyor - kendimizi anlamayı öğren­mek için kanseri anlamamız yeterli. İnsanlar, kanser oluyorlar, çünkü insan kanserin kendisidir.

Kanser, hatalarımızı keşfetmek için en büyük şansımızdır. Bu nedenle kanserle ortak olarak kullandığımız kavramların za­yıf yönlerini keşfetmek zorundayız. Kanser "ben veya toplu­luk" kutuplaşmasında başarısız kalmıştır. Onda daha büyük ve kapsamlı birliğin bilinci yoktur, birliği sadece kendi sınırla­rı içinde algılar. Birlik konusundaki bu yanlış anlama insanda da aynıdır.- Oysa, "birlik" ancak "ben"in kurban edilmesiyle elde edilir.

Bir "ben" olduğu sürece, bir de "sen" olmak zorundadır ve kutuplaşma devam eder. "Ruhta yeniden doğmak" her zaman bir ölümü gerektirir ve bu da "ben"in ölümüdür. İslami mistik Mevlana Celaleddin  Rumi kaddese’llâhü sırrahu’l azîz, bu konuyu şu kısa hikâyede çok güzel Özetler:

"Bir adam, sevgilisinin kapısına gelir ve kapıyı çalar. Bir ses sorar:

"Kim var orada?"

"Benim" der adam. İçerideki ses de­vam eder:

"Burada benim ve senin için yeterince yer yok. " Ve kapı kapalı kalır. Bir senelik bir yalnızlık ve hasretten sonra, adam tekrar gelir ve kapıyı çalar. İçeriden bir ses sorar:

"Kim var orada?"

- "sen", der adam. Ve bu kez kapı açılır. "

Kanserli hücrenin, vücut hücresinden farkı, egosuna aşın değer vermesidir. Hücre çekirdeği, hücrenin beynidir. Kanserli hücre­de, çekirdek sürekli önem kazanır, bu nedenle büyür (kanser, hücre çekirdeğindeki şekilsel değişiklikten de teşhis edilir). Çe­kirdekteki bu değişim, ben-merkezci zihinsel düşünceyi temsil eder. Yaşadığımız zamana şekil veren de bu düşüncedir. Oysa burada içerik ve şekil birbirine karıştırılmaktadır; şeklin çoğal­masıyla aranılan içeriğin de elde edileceği sanılmaktadır. Eskiden beri bütün aydınlanma okulları, yukarıdaki düşünce­nin tersi olan yolu öğretirler:

"İçeriği elde etmek için, şekilsel görüntüyü kurban etmelisin" veya başka bir deyişle: "Kendin­de" yeniden doğabilmen için, "Ben"i öldürmek zorundasın. Buradaki "kendi", kendimiz değildir, her yerde olan orta nok­tadır. "Kendi" için başkaları yoktur, onda her şey birdir. Tabu böyle bir hedef, "ben" için oldukça tehlikelidir. Oysa kendi­mizi bütünün bir parçası olarak yaşamak ve bütün adına so­rumluluk almak için, adım adım "ben"in katılığını aşmalı, sı­nırlarını sorgulamalı ve kendimizi açmalıyız. O zaman, bütü­nün iyiliği ile bizim iyiliğimizin aynı şey olduğunu anlayabi­liriz. Her hücre, organizmanın bütün genetik bilgisini zaten içinde taşımaktadır - tek yapması gereken, kendisinin gerçek­ten "bütün"ün parçası olduğunu kavramasıdır!

Hermetik felsefe "Mikrokozmos (küçük evren) = Makrokoz-mos (büyük evren)" olduğunu öğretir. Gerçekte, "ben" ile "sen"in, "parça" ile "bütün"ün kaderi birbirinden ayrılamaz.

Kanser hücresinin organizmada yol açtığı ölüm, aynı zaman­da kanser hücresinin kendi ölümüdür. Tıpkı insan eliyle Öldü­rülen çevreyle birlikte, insanın da ölmesi gibi. Kanser hücresi, kendisinden ayrı bir "dışarısı" olabileceğine inanır, tıpkı in­sanlar gibi. İşte bu inanç öldürücüdür. İlacı ise sevgidir. Sevgi, sınırlan açarak "dışarıdakini" içer alır ve onunla "bir" olur, bu nedenle iyileştirir. Seven insan, kendi "ben"ini ilk sıraya yer­leştirmez, çok daha büyük bir "bir"liği yaşar. Seven insan, sev­diği insanı kendisiymiş gibi algılar. Bu sadece insanlar için ge­çerli değildir. Bir hayvanı seven bir insan, onu ekonomik bir bakışla yiyecek maddesi olarak göremez. Çünkü tüm "Olanla­rın" bütünlüğünü hisseder. Kanser, yaşanan sevgi değil, yo­lundan saptırılan sevgidir:

Sevgi, bütün sınırları ve engelleri aşar.

Sevgide bütün zıtlıklar birleşir ve kaynaşır.

Sevgi, her şeyle "bir" olmaktır, sevgi her şeye yayılır ve hiçbir şeyin önünde durmaz.

Sevgi, ölümden korkmaz, çünkü sevgi yaşamdır.

Bu sevgiyi bilinçlerinde yaşayamayan insanlarda, sevgi be­densel boyuta iner ve burada kendi kanunlarını kanser biçi­minde gerçekleştirmeye çalışır:

Kanser hücresi de sınır ve engel tanımaz. Kanser de organla­rın bütün kişiselliğini ortadan kaldırır.

Kanser de her şeye yayılır ve hiçbir şeyin önünde durmaz.

Kanser hücresi de ölümden korkmaz.

Kanser, yanlış alanda yaşanan sevgidir. Mükemmellik ve bir­leşme, maddede değil ancak bilinçlerde gerçekleşebilir. Mad­de ise bilincin gölgesidir. İnsan, şekillerin geçici dünyasında, geçici olmayan bir şeyi yerine getiremez. Dünyayı iyileştirme­ye çalışanların bütün çabalarına rağmen, çatışmasız ve prob­lemsiz, kavgasız ve sürtüşmesiz, "iyi"leşmiş bir dünya asla ol­mayacaktır. Hastalıksız ve ölümsüz sağlıklı bir insan asla ol­mayacaktır. Her şeyi kapsayan bir sevgi asla olmayacaktır. Çünkü şekiller dünyası sınırlarla yaşar.

Eğer şekilleri anlayarak onları aşabilirsek, bilincimizde özgür oluruz ve işte o zaman, bütün hederleri gerçekleştiririz. Ku­tuplaşmış bir dünyada, sevgi hapsolur - Bütünleşmiş bir dün­yada ise sevgi, çağlaya çağlaya akar.

KANSER, YANLIŞ ANLAŞILMIŞ SEVGİNİN BELİRTİSİDİR. KANSER, SADECE GERÇEK SEVGİYE SAYGI DU­YAR. GERÇEK SEVGİNİN SEMBOLÜ KALPTİR.

VE KALP, KANSERE YAKALANMASI MÜMKÜN OLMAYAN TEK ORGANDIR!] sh: 258-261

Dermân arardım derdime derdim bana dermân imiş,
Bürhân sorardım aslıma aslım bana bürhân imiş.

Sağ u solum gözler idim dost yüzünü görsem deyü,
Ben taşrada arar idim ol cân içinde cân imiş.

Öyle sanırdım ayriyem dost gayrıdır ben gayriyem,
Benden görüp işiteni bildim ki ol cânân imiş.

Savm u sâlât u hac ile sanma biter zâhid işin,
İnsân-ı Kâmil olmaya lâzım olan irfân imiş

Kande gelir yolun senin ya kande varır menzilin,

Nerden gelip gittiğini anlamayan hayvân imiş.

Mürşid gerektir bildire Hakk’ı sana Hakk’al-yakîn,

Mürşidi olmayanların bildikleri gümân imiş.

Her mürşide dil verme kim yolun sarpa uğratır,

Mürşidi Kâmil olanın gâyet yolu âsân imiş

Anla hemen bir söz durur yokuş değildir düz durur,

Âlem kamû bir yüz dürür gören anı hayrân imiş.

İşit Niyâzî’nin sözün bir nesne örtmez Hakk yüzün,
Hakk’dan ayân bir nesne yok gözsüzlere pinhân imiş

Niyâzî-i Mısrî kaddese’llâhü sırrahu’l-aziz

Kaynakça

Thorwald Dethlefsen- Ruediger Dahlke Trc: Berrin Bilgin Haznedar Hastalık İyileşmeye Giden Yoldur [Kitap]. – İstanbul : Kanaat Basımevi- Mozaik, 2002.


[1] Multiple Skleroz (MS), merkezi sinir sistemi hastalıklarındandır. Kol ve bacakta uyuşukluk, görüş bozuklukları, yürüyüşte denge­sizlik gibi belirtileri vardır.

KURBAN BAYRAMININ UNUTULAN YÖNÜ


Kurban Bayramı hakkında söylemek istediklerimizi beyan etmeden önce aşağıda bazı bilgileri hatırlamak faydalı olacaktır. Bu şekilde gözden kaçan hususları da dile getirmiş olacağız.

İnsan hayatının en zor dönemi bence ihtiyarladığı dönemdir. Bu dönem kadınlardan çok erkeklere için daha zor geçmektedir. Çünkü sorunlarını paylaşmak bir erkeğin zaafı olarak kabul edildiği ülkemizde, dikkat edilecek en önemli husus erken harekete geçmek olacaktır. Sürekli olarak bilinçlendirilme yağmuru altında olan insanlarımızı uyarmak ve korumak hepimizin üzerine borçtur. Birde ne olduğu hala tam kesin çözümlenmemiş “Stres” adı altına sığdırılan birçok hastalıkla uğraşan insanlarımıza dua etmekle beraber, bazı fark ettiğimiz konuları paylaşarak komplikasyonların önüne geçmeyi düşünmekteyiz. Her insanın bir bakış zaviyesi vardır. Bu bakışı ötekinin görmediğini görmekle sıfatlanmıştır. Bu şekilde bilgi asıl mihverine doğru yol alarak zenginleşir. 45-50 yaş civarı, erkeklerin ve kadınların her türlü yönden değişime uğradığı, ihtiyarlamaya ve sorunların başladığı dönemdir.

İnsan hayatında en önemli şey üremedir. Bunun temelinde ise hormonal yapının sağlamlığı bulunmaktadır. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem efendimiz Evlenin, çoğalın ben ümmetimin çokluğu ile övüneceğim” hadisini bazıları başka yerlere çekse de (Tekâsür Suresini tevili) bu tavsiyenin ilâhî çerçevesindeki hikmetler her geçen gün kirli oyunlar ile yıpratılmaya çalışılmaktadır. Mesela; “aman bitkisel gıdalarla beslenin, et yemeyin, protein ihtiyacınızı bitkisel yollardan karşılayın, yoksa kollestrolünüz çıkar, erken ölürsünüz” gibi safsatalar biraz incelendiğinde daha bariz şekilde ortaya çıktığını görebilirsiniz. Bu nedenle anlatmak istediğimiz konuyla ilgili bazı bilgileri hatırlayalım.

KOLESTEROL: Kolesterol, yapısal bileşik olarak hücre zarlarında bulunmakta olup hayat için gerekli olan mum kıvamında yağımsı bir maddedir. Etin düşük kolesterol içermesi, kas içi düşük yağ içeriğiyle ilgilidir. Kolesterol beyin, sinirler, kalp, bağırsaklar, kaslar, karaciğer başta olmak üzere tüm vücutta yaygın olarak bulunur. Vücut kolesterolü kullanarak hormon (kortizon, cinsellik hormonu….), D vitamin ve yağları sindiren safra asitlerini üretir.

 

1

TESTOSTERON:

Testosteron steroid yapıda bir hormondur. İnsan vücudunun en önemli androjenidir. Erkekte %95’i testis hücrelerinden, kalan %5’lik bölümü ise böbrek üstü bezlerinden, beyinden ve diğer bazı yerel hücrelerden salgılanır.

LH (luteinizan hormon) kontrolü altında kolesterolden günlük 6-7 mg üretilir.

Testosteronun salgılanması biyolojik saat ritmine bağlı olarak gün içinde farklılık gösterdiği gibi yıl boyunca da mevsimsel olarak değişir. Serumda %98’i proteine (%57’si cinsellik hormon bağlayıcı protein ve %40’ı albümin (protein)) bağlı olarak taşınırken %2’si serbest olarak dolaşır. Albümine bağlı ve serbest olan bölümü testosteronun vücut tarafından kullanılabilen kısmını oluşturur ve biyolojik olarak kullanılabilir testosteron olarak adlandırılır.

İnsan vücudunda testosteron eksikliğinin asıl etkileri ile ilgili az miktarda bilimsel veri bulunmakla beraber, yaşlı erkeklerde osteoporoz (kemik proteini) ile ilişkili olabileceği belirtilmiştir. Testosteron seviyesinin anormal derecede düşüklüğünün hem kadın hem de erkekte libido (cinsel dürtü) azalması ve bazı erkeklerde erektil disfonksiyon  (sertleşme) ile ilişkili olduğu belirtilmektedir.

Günümüzde erkeklerde yaşlanma ile birlikte gözlenen yumurtalık fonksiyon bozukluğu ve bunu takip eden androjen (erkeklik hormonu) seviyesindeki azalma yerleşik bir bilgidir. Yaşla birlikte testis kanlanması azalır. Leydig hücrelerinin luteinizan hormona cevapları bozulur. Sonuçta testosteron seviyelerinde azalma olur. Andropoz (erkeklerin üremeden düşme)hali ve yaşlanan erkekte erken başlayan hipogonadizm (testis veya yumurtalığın faaliyet noksanlığı. ) gibi çeşitli isimlerle adlandırılan ve özellikle 45-50 yaşlar arasında toplam testosteron seviyesinde gözlenen düşme eğilimi ile sorunlar ve yaşlanma belirtileri başlar.

ANTİ-AGİNG

Günümüzde yaşlanma ve beraberinde getirdiği sağlık sorunları insanları bu konuyla ilgili çözüm arayışlarına itmektedir. İnsanlar yaşlanmaya yol açan faktörleri davranışsal ya da tıbbi olarak önlemeye, yaşam kalitelerini arttırmaya çalışmakta ve bu yöntem de anti-aging olarak isimlendirilmektedir.

Anti-aging kelime anlamı olarak yaşlanmaya zıt olmak, yani genç kalmak olarak ifade edilebilir. Anti-aging tedavinin amacı; genel vücut sağlığını en iyi düzeye getirmek ve korumak, kişinin zinde ve sağlıklı hissetmesini sağlamak, bağışıklık sistemini güçlendirmek, vücudun yağ kütlesini azaltıp kas kütlesini ve kemik gücünü arttırmak, hafıza ve kavrama yeteneğini güçlendirmek, sağlıklı bir cilt ve vücut hatları elde etmek şeklinde özetlenebilir. Östrojen ve progesteron ile yapılan hormon tedavileri son 20 yılda batılı kadınlar arasında yaygın olarak kullanılmış ve bu da “neden yaşlandıkça eksilen diğer hormonları da yerine koymuyoruz ve neden erkekler için de yerine koyma tedavisi uygulamıyoruz” sorularını akla getirmiştir.

Anti-aging; periyodik sağlık kontrolleri, uygun bir beslenme, kişiye uygun egzersiz programları, hormon eksikliği tedavisinin yanı sıra serbest radikallerle mücadele amacıyla vitamin, mineral, antioksidan kullanımı ve stresle başa çıkmayı kapsar. Günümüzde östrojen ve progesterona ek olarak testosteron, insan büyüme hormonu gibi hormonlar yanında melatonin, A, B6, B12, C, E, folik asit gibi vitaminler, demir ve çinko gibi mineraller ve bunlara ek olarak çeşitli antioksidanlar da anti-aging’de kullanılabilmektedirler.

ANDRAPOZ

Yaşlanmaya bağlı olarak testosteronun yani erkeklik hormonunun kandaki seviyesinin azalmasıdır. Halk arasında bu duruma erkek menopozu da deniyor. Ancak yaşlanan erkeklerde cinsel fonksiyonlarda meydana gelen azalma,  Yaşlanmaya bağlı olarak testosteronun yani erkeklik hormonunun kandaki seviyesinin azalmasıdır. Halk arasında bu duruma erkek menopozu da deniyor. Ancak yaşlanan erkeklerde cinsel fonksiyonlarda meydana gelen azalma, kadınların menopoz sonrasında yaşadıkları durumla bire bir aynı değildir. Cinsel fonksiyonlardaki azalma erkeklerde kademeli, yavaş, ilerleyici biçimde oluşur. Ayrıca bu durum kişiden kişiye farklılık gösterir. Kadınların tersine erkeklerde dölleyebilme yeteneği azalmış olsa da devam eder.

Androjen eksikliği belirtileri:

* Bitkinlik ve uyku sorunları

* Kilo artışı

* Bel çevresi, karın ve göğüslerde yağlanma.

* Kasların zayıflaması ve reflekslerin azalması

* Cinsel istekte azalma

* Ereksiyon sorunları

* Sinirlilik, gerginlik ve alınganlık

* Doyumsuzluk

* Ağrı ve sızılar

* Kemiklerde deformasyon

* Saçların incelmesi ve dökülmesi

* Cildin kuruması ve kırışması

* Hafıza bozulmaları

* Depresyon

* Motivasyonun azalması, mutsuzluk ve ilgisizlik

 

Tedavi edilmeden bırakılan andropozun, son derece şiddetli sonuçları olabilir. Andropoz erkeklerin sağlığını ve yaşamını, menopozun kadınları etkilediğinden daha çok etkileyebilir. Bütün bu değişimler araştırıldığında, erkeklik hormonlarının dengesinin bozulduğu anlaşılır. Özellikle söylediğimiz belirtiler, testosteronun azalması ve erkek vücudunda normalde az miktarda bulunan östrojen (kadın hormonu) oranının artması ile ilgilidir.

Testosteron, sadece cinsel hayatınızı belirleyen bir hormon değildir. Kemik yoğunluğu, kaslar ve kırmızı kan hücrelerinin üretimi için de çok önemlidir. Andropozla birlikte testosteron azalır, bağışıklık sistemi sarsılır, kalp ve beyin fonksiyonları bozulmaya başlar. Kalp krizleri erkekleri daha çok tehdit eder. Andropozda yaşanan depresyon ve kişilik değişimleri oldukça ağır olabilir.

MENAPOZ

Menopoz kelimesi İngilizce; “ay (moon)” ve “sonlanma (pause)” kelimelerinden oluşturulmuştur. Tam olarak kelime karşılığı adetten kesilme olup, “menopoz yaşı” kadının en son fizyolojik adet kanamasının olduğu zamanı ifade eder.

Kadınlarda menopoza bağlı adetten kesilme, yumurtalıkların işlevlerinin sona erdiğini ve artık buralardan kadınlık hormonlarının salgılanamadığını işaret eder. Menopoz, genel bilinenin aksine rahimin değil yumurtalıkların işlevinin sona ermesidir. Yumurtalıklarda yeni yumurta oluşumu gerçekleşememekte ve hormon üretimi yapılamamaktadır. Yeterince estrojen ve progesteron hormonları üretiminin olmamasına bağlı olarak adetten kesilme gerçekleşmektedir.

Bu açıklamardan sonra sözü et tüketimine getirmek istiyorum.

ET TÜKETİMİ

İnsan vücudu için gerekli hormonların et ile olan bağlantısı olduğu için tüketimi hakkında şunları bilmemiz gerekir.

İstatistikler Türkiye’nin kırmızı et tüketiminin birçok ülkeye göre çok düşük olduğunu, ABD yıllık kişi başı et tüketiminin 116.7 kilogram, Arjantin’de 99.5 kilogram, Avustralya’da 93.9 kilogram iken Türkiye’de yalnızca 5-18.6 kilogram olduğunu vurgulamaktadır.

Milletimizin neden et tüketiminde alt sıralarda olması ve bazı sebeplerle kırmızı et ve et ürünlerine ulaşamayıp, et ürünleri yerine makarna ve pirince yöneldiğini ifade eden yetkililer şunları söylemektedirler.

“Ülkemizde özellikle kırmızı et tüketiminden bir kaçış olduğu görülmektedir. 1994 yılında 20.7 kilogram olan yıllık kişi başı kırmızı et tüketiminin 2005 yılında yüzde 51.2 azalışla 10.1 kilograma gerilediği görülmektedir. Son 10 yıllık süre zarfında tüketimimiz yarı yarıya düşmüştür.

Buna karşılık yıllık kişi başı kanatlı ürünleri tüketiminin 1994 yılında 2.7 kilogram iken 2005 yılında yüzde 214 artışla 8.5 kilograma yükseldiği görülüyor. Kırmızı et ve et ürünlerine ulaşmada sıkıntı yaşayan halkımızın, tavuk eti ürünleri yanında ciddi oranda makarna ve pirince yöneldiği görülmektedir.”

Tavuk üretimine yapılan desteğin et üretimine yapılmaması garip bir durumunda habercisidir. Çünkü bir sığırın ve koyunun kârlı kesime gelmesi için bir yıl gibi bir zaman ihtiyaç varken tavuğun kesime gelmesi 40-50 gün olması ve dişilik hormonları kilo artışı sağlanması bir sorun göstergesidir. Dişilik hormonu yüklenmiş tavukların erkekler üzerinde ki etkisi inkâr edilemez bir gerçeğin yani üremenin durdurulmasına etkendir. Ayrıca yapılan araştırmalarda kollestrol seviyesi sığırda % 63 iken tavukta %64-90 arasında seyretmekte olunca, sığır eti yemek tavuk eti yemekten daha iyi olması da bir tezat durumu ortaya koymaktadır!

 

KURBAN BAYRAMI İYİ Kİ VARSIN

Bu açıklamalardan sonra Allah Teâlâ’ya bir daha iman noktası nazarında şükrümüzü artırmanın gereğini söyleyebiliriz. Çünkü kurban bayramı senede bir defa da olsa Müslümanların sofrasına uzanan hain elleri sekteye uğratmaktadır. Allah Teâlâ kullarına bir emrini ihsan ederken en iç noktasından dışına kadar faydayı galip kılmış şerri defetmiştir. Yani efradını cami ağyarını manidir. Asr-ı saadette;

“Bir adam Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme gelerek:

“Ben et yediğim zaman kadınlara karşı zaafım artıyor ve bende şehvet galebe çalıyor. Bu sebeple et yemeyi nefsime haram ettim” dedi. Bunun üzerine şu ayet indi:

“Ey iman edenler! Allah’ın size helal ettiği temiz şeyleri haram kılmayın, hududu da aşmayın. Doğrusu Allah, aşırı gidenleri sevmez. Allah’ın size verdiği rızıktan temiz ve helal olarak yiyin. İnandığınız Allah’tan sakının” (Maide 87-88). Tirmizî, Tefsir, Maide, (3052).

Hz. Ali kerreme’llâhü vechenin, “Kırk gün et yemeyenin ahlâkı bozulur; kırk gün üst üste et yemeye devam edenin de kalbi katılaşır!” (İhya, 3/92) rivayeti ile “ahlakı bozulur” yani “yaratılış dengesi” vücudu dengede tutan hormonal sistem bozulur manasını da bahsettiğimiz bilgiler aşamasında zikredebiliriz.

İnsanlara öz ihtiyacı olan şeyleri bir etken ile kaybettiğinde sağlıksız oluşu, hayatını nasıl etkilediği konusunda yorum yapmaya gerek yoktur. Ancak gündem bilinmesi gerekeni gereksiz olanla paylaşınca bazı bilgiler arada kaynayıp gidince bozulmalar kendince ortaya çıkmaktadır. Mesela Testosteron, sadece cinsel hayatınızı belirleyen bir hormon zannettiğimiz halde öyle olmadığı ve onu nasıl kontrollü şekilde elde edeceğimizden hiç bahsedilmemesi garip durumdur. Çünkü doğal yönden Testosteron hormonunu arttırmak için muhakkak kırmızı et tüketimini artırmak gerekiyordu. Ancak öyle olmadığını görebiliyoruz. Öyleki eskiden tekkelerde dervişler için kuzu beslenildiği, etin hasını yiyen ahlakı iyi olur denildiği halde bugün tatsız tuzsuz çorbalarla geçiştirmeler yapılması unutulan çok şeyin varlığını göstermektedir. Şah Nakşibend kaddese’llâhü sırrahu’l azîz riyazatla kâmil insan yetişmeyeceği hususunu çok zaman dile getirmiştir. Eksik beslenmenin fıtratı bozduğu istidraca varan durumlara sebep olacağını beyan etmiştir.

 

KURBAN MANZARALARI

Her sene Kurban Bayramı gelince fiyat spekülatörleri, hastalık söylentileri, vahşi insanlar, gericilik, çağdaş olamamak, kaçan hayvanlara yapılan eziyetler vb. akla hayale gelmez şeyler ile biraz daha soğuyan insan sayısının arttırıldığı gözlemlenmektedir. Aslında sorun Kurban Bayramı değil, milletimizin vücut yapısında tahrifat ve dolayısıyla üremesine engel koymaktan başka bir şey olmadığını söyleyebilirim.

“Bir millet ne kadar et tüketiminden uzaklaştırılırsa o kadar sağlığı bozulup hastalıklı oluşması sağlanacaktır” düşüncesinin engeli yıllar önce Allah Teâlâ’nın Kurban Bayramı ile bir daha sekteye uğratılmıştır. Çünkü kırmızı et tüketimi sağlıklı nesiller için gerekli olan faktördür.

Maddî durumu zayıf olan nice kişiler sırf Allah Teâlâ’nın rızasını kazanmak için kurban keserken, hakikatte gelecek nesillerinin garantisi için bir hizmet verdiğini unutmamalıdır. Bu nedenle:

Televizyonların kaçan kurban manzaraları (nasıl oluyorsa kaçan kurbanın yanında çözünürlüğü yüksek kamera hazır bulunuyor!) ile kurban kesenleri vahşi gösterme çabalayanlar Food, Inc. (2008) Belgeselini seyretmelerini;

Vakıfların kurban kesimi adı altında para toplayanlara para verdiklerinde kendi kurbanlarını bizzat görerek kestirmelerini; görmediği ve bilmediği yerler hakkında yapılan yardımlar konusunda kurbanların bizzat ülkemizde kesilip o şekilde yurt dışına gönderilme şartını koyarak kurban kesimi istemelerini; eğer bu şekilde olmazsa o tür kuruluşlardan uzak durmalarını tavsiye ederim.

Kurban, Allah Teâlâ rızası için kesilir. Üç paya bölünür. Biri, kendi ailesine, ikincisi eşe dosta ikram, üçüncü kısmı fakirlere taksim edilir. Eğer bu şekilde bir kurban kesimi yapılırsa içinde sağlık, ibadet, sadaka, hediye, rıza vb. güzel hasletlere sahip olup sünnet üzere kesmiş oluruz.

Allah Teâlâ buyurdu ki;

“Yiyiniz ve içiniz, israf da etmeyiniz. Şüphe yok ki O, israf edenleri sevmez.” (Araf, 31)

Allah Teâlâ yemeği terk değil, israfı men etmiştir. Nerede bir et tüketmeyin diye sizi yönlendirmek isteyen birileri varsa, onların gerçeklerini biraz daha araştırın samimiyetsiz olduklarını göreceksiniz. Bir zamanlara yumurta yemeyin dediler, şimdi her gün bir yumurta teranesi çıktı. Trans yağını yedirmek için senelerce Tereyağı yemeğin dediler. Sonuç olarak atalarımızın beslenmedeki izledikleri yolu hiçbir zaman terk etmemeliyiz. Kıtalara hükmeden milletin çocuklarının geleceğe aydın bakması için bu oyunları biraz daha açıktan görmeleri hepimiz için elzemdir.

Kurban bayramını hakkıyla eda etmek neslimizin sağlıklı çoğalmasına sebep olacağını tekrar hatırlatarak en güvenilir et olan kurban etlerini doya doya yiyin. Şifa olsun.

İhramcızâde  İsmail Hakkı

 

http://www.cinarziraat.com/tavukciluk/525-saglik-mutluluk-basari-ve-dengeli-beslenme.html

 

 

SEMBOLLERİN AZİZLİĞİ


Sembol (Simge) kelimesi, insanlık tarihi kadar eski bir kelimedir. Bunun nedeni, ilk insanlardan itibaren, her tür düşünce ve hareket, sembolleştirilerek, böylece içinde bulunduğu devirden geleceğe taşınmıştır. Aslında, insanlığın maddî veya fikrî her faaliyeti isimlendirilmiş, böylece söz konusu birer kavram ile somut hale getirilirken, bir yandan da soyut olarak geleceğe terk edilmiştir.

İnsanın kendinde her zaman “Her şeyin derinlerdeki amacı nedir?” “Gayesi nedir?” “Varlığın varlık amacı nedir?” sorularıyla ilişkili hayatın iki temel sorusu olan “nereden” ve “nereye” sorularını dile getirmektedir. Aslında, “nereye” sorusu ayrılmaz bir şekilde “nereden” sorusu­nun içinde yerleşiktir. Sorular yumağı içinde olan insan bu şekilde kendini, âlemi ve tanrısını çözmek için uğraşı içine girmiştir. Hakikatte Allah Teâlâ insanı yaratılışta eşyanın bütün bilgisine haiz kılmasıyla ona sembolleştirme yeteneğini vermiştir. Kur’ân-ı Kerim’de “Âdem’e bütün isimleri öğretti” (Bakara, 31) ayeti bu gerçeğin açık bir ifadesidir. [1]

İnsanoğlunun, semboller yaratmasının temelinde yatan ve bizim gerekçe olarak adlandırabileceğimiz bu husus, çok açık bir şekilde, insanoğlunun tabiat karşısında ve daha da mühimi, sabit olarak kabul edilen her tür değer, yaklaşım, tavır ve irade karşısında, onu yeniden yorumlaması ile ortaya çıkardığı kudretinin ve egemenliğinin adlandırılmasından başka bir şey değildir. Çünkü her sembol, onu çıkaranın, ona kattığı anlama göre yorumlanmıştır. Hâlbuki semboldeki gerçeklik, ancak, hissî düzeydedir. Eğer bir kişi bir sembolü algılamayı reddederse, o, onun için var değildir, diyebiliriz. O halde insanın gerçek olarak kabul ettiği sembol, benimseyelim ya da benimsemeyelim, o var olan bir şey ve temsilidir.

Sembollerin en çok kullanım alanı inanç alanındadır. Bu ise o inancın gelecek nesillere aktarımda korunaklı terk edilmesinde etkili olması içindir. Manasız gibi gelen bir sembol nesiller sonra gerekli olurken, bir nesil önce değerli olan sembol sonraki dönemde kuvvetini yitirecektir. Ancak bu yitirme kaybolmadan çok bir küllenme şeklinde olacaktır. Bir sembol diğerleri tarafından unutulurken birileri tarafından tekrar canlandırılacaktır. Bu nedenle her sembol çıkış olarak muhakkak bir gereksinim ile üretildiği için yok olması düşünülemez.

Sembolik anlatım, güçlünün çıkarımı olduğu gibi, zayıfın kendini güçlüye karşı korumasıdır. Eğer  kuvvetlenme şeklinde bir çıkışı var ise bu somut verilerin etkisidir. Bir zaman kullanımı açıkça olan sembol içerik ile zayıflayınca onun korunması için üretenlerin inanç gayreti faaliyete geçer. Bu faaliyet genellikle aşikâr görünse de ok zaman bir perde altında kalmaktan kendini kurtaramaz.

Semboller, bazen o kadar ileri açılım gösterir ki, kendisi için ölen veya kurtulanlar olur. Son dönemlerde gizemlerin sürekli gündeme gelmesinde bu etkiyi görebilmekteyiz. Mesela bir renk, bir hareket bir düşüncenin sembolü olunca açıktan ve gizli olarak taraftarını uyarıcı eyleme geçiriyorsa, bu sembolün içeriğindeki muhtevanın durumu ile ilişkilidir. Kuvvetler bazen sembollerin algılanmasına engel olmak yerine daha fazla müsamaha alanı içinde bırakmaları o sembolün yok/var olmak tabiatını harekete geçirmek içindir. Ancak bir sembol içerik olarak göründüğünden başka bir mana olarak algılanması hayatiyete geçirilerek, serbest bırakılması sonuçları kestirilmeyecek durumlar oluşturur. Bu şekilde o sembolün hakikatinin yok olması demektir. Eğer bir sembol içerik ile aynı değeri taşıyorsa, açık ve gizli manası olması o sembolü yok etmediği gibi kontrollü bir seyir içerisinde insanlığın hizmetine devam ettiği görülmektedir. Çünkü insan tabiatı bir sembolü kabul etmede, hissî ve fıtratı itibariyle onu olması gereken konuma koyacaktır.

Tarihte gizli tarikatlar, örgütler, inançlar vb. içeriği farklı sembollerle dışa açılım yaparken, bir yandan müntesiplerini kontrol altında tutmuşlardır. Ancak farklılık bir yerden sonra kaybolmaya yüz tutma nedenidir. Kaybolmadıkları düşünülse de açığa rahatça çıkamamaları onları gizemi içerisinde yorgun ve elemli bırakmaktadır. O zaman sembol mutluk yerine üzüntü getiriyor demektir.

Allah Teâlâ rasüllerini din ile gönderirken seçtiği sembollerde gizlilik ve kapalılık faktörünü kullanmamış ve en cahil insanın kapasitesine uygun olmasını dilemiştir. Fakat ne olduysa insanlar açık olan bu sembollere anlaşılmaz manalar yükleyerek, içeriğindeki saflığı karmaşık hale getirmişlerdir. Belki bir yönden gerekli görülen bir husus aslında daha fazla zevksizliğe ve umutsuzluğa düşmeye o sembolleri terke varan bir halin oluşmasına sebep vermiştir.

Konunun anlaşılması için örnekler verecek olursak, şapka bir dönemin sembolü iken bugünkü durumu; Asya’daki Ön-Türklerde kullanılan “OZ” diye okunan gamalı haç nerede, ne zaman ortaya çıktığı tam olarak bilinmese de çoğunlukla “svastika” olara isimlendirilmiştir. Svastika, Hintçe bir kelime olup, “Si” yada “su” (iyi) ve “as” (olmak) eklerinden oluşmaktadır. Bu şekliyle kelime, “mutluluk” ve “hayal” anlamına gelir Bu damga Ön-Türk göçleriyle Hindistan’a gitmiş, Nazilerin Hint/Cerman ırkı teorilerinin amblemi olarak ortaya çıkmıştır. Ön-Türklerde “OZ” laşarak Tanrıya erişmeyi temsil eden bu damga, Nazilerde insanlık suçu timsali olarak kullanılmıştır. Bugün başörtü sembol olarak algılanırken Atatürk döneminde sembol olarak algılanmamıştır.

Tarsus-Gözlükule kazılarını yapan, Hetty Goldman, 1950 yılında yayınladığı kazı raporunda, kendinden önce başlayan kazı serüvenini şöyle anlatmaktadır;

“1845’te, resmi olarak Tarsus’ta yıllardır yaşamakta olan William Burckhardt Barker adında bir İngiliz, Gözlü Kule’den çıkarılmış figürinlerden oluşan büyük bir koleksiyon oluşturmuştu. Bu heykelciklerden “Antik Kilkialıların, Hıristiyanlığı kabul ettikten sonra kırıp attıkları Ev Tanrıları (evlerde bulunan küçük tapınma yerlerinde kullandıkları tanrı heykelcikleri) ve Putperest tapınaklarındaki temel heykel konularını oluşturan örnekler” olarak bahseder. Binden fazla pişirilmiş toprak heykelcikten bahsetmektedir ama sadece bir kaç tanesi British Museum tarafından alınmıştır.”[2]

Sonuçta diyebiliriz ki bugünün sembolünün yarınıyla ilgisi ve durumu incelendiğinde tek kurtuluş bakışın derinliklerinden kurtulup yüzeysel olmaya yönelip ihtimallerin ifrat ve tefritinden sakınıp saflığı kesin olan ümmi bilgiye kavuşmaktır. Bugün kabul ettiğini yarın inkar etmek veya tersi durum insan tabiatının gerçeğidir.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdu ki;

“Ahir zamanda, kocakarı gibi itikat (kulluk) edin!” (Deylemi) onun için sembollerin içeriğine fazla takılmaktan kaçınmak önemli bir durum arz etmekte olduğunu hatırlatmak isteriz. Çok aldatan ve aldanan olduğu günümüzde sağlam kalmanın tek şartı temiz dinimizin emirlerine bağlanıp yaşamaktır. Yoksa her bir sembolün kırkambar hikâyesi vardır.

İhramcızâde İsmail Hakkı


[1] Bkz: E. M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kuran Dili, Azim Yay.. Istanbul. C. 1. s. 265-266

[2] (Selma TAHBERER Adana Arkeoloji Müzesi’ndeki Helenistik Ve Roma Dönemleri, Terracotta Figürinlerin Yapım Tekniklerinin Araştırılması Ve Uygulanması, Yüksek Lisans Tezi, Adana, 2006)

KARADAĞLAR DİZİSİNDEKİ POLİTİK SEMBOLİZM


Show TV de birkaç bölümünü izlediğimiz Karadağlar Dizisi[1] Dostoevsky’in Karamazov Kardeşler üzerinden senaryo edildiğinden, hakkında okunması gerekli düşündüğümüz makaleyi uyarlayarak ve özet mahiyette sunarak dizinin seyredenlerde yapacağı etkiyi irdelemiş olacağız.

Dostoevsky üzerine en fazla değerlendirme yapılan klasik Rus yazarı olmanın yanı sıra kendi adıyla da anılan düşünüş biçiminin de temsilcisidir. Karamazov Kardeşler ise yazarın en büyük şaheseri olarak kabul edilmektedir. Bu makalede amaçlanan Dostoevsky’nin eklektik (Bağdaştırıcı, kaynaştırıcı, uzlaştırıcı, telif edici) düşünce yapısının; kişisel, tarihsel ve ideolojik arka planının irdelenmesi yoluyla tanımlanması ve bu düşüncenin politik izdüşümünün Dostoevsky’nin yaşamının en politik döneminde yazılan Karamazov Kardeşler romanındaki yansımalarının tespit edilmesidir. Burada, romanın politik bir sembolizmle örüldüğü iddia edilmekte ve her bir karakterin dönemin bir siyasal duruşunu simgelemesinin yanı sıra, olay örgüsünün de Dostoyevski’nin politik algılamalarını ve öngörülerini yansıttığı iddiası açıklanmaya çalışılmaktadır. Böylelikle, ortaya konmuş olan Dostoyevski düşüncesinin, Karamazov Kardeşler ile Karadağlar Dizisinin politik söylemin çözümlenmesiyle berraklaştırılması amaçlanmıştır.

Dostoevsky, sadece dünya edebiyatında değil, Freud’dan Henry Miller’a kadar etkileriyle düşün dünyasında da müstesna bir yer tutmaktadır. Edebiyatçı olarak başarısı ve onun yarattığı edebiyat üzerine yapılan sayfalar dolusu değerlendirmelere rağmen, onun düşüncesi ve politik duruşuna dair yapılan değerlendirmeler çok daha kısıtlıdır. Bu değerlendirmelerin pek çoğu da onun hayatının son dönemleri üzerine yoğunlaşmıştır. Politik düşünceleri ve edebiyatı arasındaki ilişkilere dair eserler ise daha da sınırlıdır. Bunlarda da yine Dostoevsky’nin hızla değişen siyasal görüşlerinin yarattığı handikaplarla (engellerle) karşılaşılmaktadır.

Dostoevsky, Karamazov Kardeşler ile aile mecazını kullanarak ve tüm karakterlerini politik aktörlerle özdeşleştirerek o günün Rusya’sının siyasal bir portresini çizmekte, aktörleri tanıtmakta ve öngörülerini ve umutlarını ve hatta umutsuzluklarını yansıtmaktadır.

Karamazov Kardeşler romanından hareketle Karadağlar Dizisi ileri bölümlerde senaryo belki çeşitlemeye gireceği düşünülürse de sonuç romanın kontrolü altında olacağı kesindir.

Karadağlar dizisini Romanın işaretiyle ele alırsak önce zamanın toprak reformunun[2] güncelliğini koruduğu yıllar 1930-1950 ve sonrasını, mekân ise yeni yeni ağa, tefeci kontrolünden kurtulmaya çalışan halk ve üzerinde devletin varlığı hissedilen küçük Anadolu kasabası olduğu görülmektedir.

(EĞER ROMANA TAM SADIK KALINIRSA DİZİNİN SENARYOSU ŞU ŞEKİLDE DÜŞÜNÜLMEKTEDİR.)

 

Romanın kahramanlarının dizideki karşılığı olan şahıslar

 

Fyodor : Baba Halit Karadağ

Dmitry: Gül Ali

İvan: Selahattin

Alyosa: Kadir

Smerdyakov: Cemal

Grigory: Uşak

Grushenka: Gülhayat

Katya: Nazlı

Zosima: Kasabanın İmamı

 

 

Bu dizinin öyküsünde esas kahramanlarına bakıldığında ise ilk başta Karadağlar ailesi ile karşılaşılmaktadır. Bir baba, üç oğul ve bir de gayrimeşru oğuldan oluşan bir aile söz konusudur.

Baba Halit Karadağ, kösnü düşkünü ve oğullarıyla ilişkileri gelgitler üzerine kurulu ve genelde sadakat duygusu uyandırmaktan uzak bir babadır. Oğulların en büyüğü ve diğer iki meşru oğlun anneleri farklıdır.

En büyük oğul Gül Ali geleneksel serbest hayatı olan delidolu biridir.

Ortanca oğul olan Selahattin avukattır. Aileden uzakta okumuş Batıcı ve geleneklere bağlı olmayan dini yönü zayıf bir aydındır ve aileyle ilişkilerinde devamlı bir mesafe vardır ya da bunu yaratmaya çalışmaktadır.

En küçük oğul olan Kadir ise çocuksu bir saflığı üzerinde taşıyan dindar bir insandır.

Gayrimeşru oğul Cemal, Baba Halit Karadağ’ın hizmetçisi olarak evde çalışmaktadır ve Selahattin’e hayranlık duymakta, onunla sohbetlerde bulunmak istemektedir. Ayrıca evin başka bir hizmetçisi Uşak da, Gül Ali’nin büyümesindeki katkılarıyla ve cahil uşak karakteriyle ev halkının son üyesidir.

Gül Hayat, hem Baba Halit Karadağ’ın hem de Gül Ali’nin âşık olduğu ve bunların her ikisiyle de aşk oyunları oynayan ve fakat her ikisinin de sahip olamadığı etkileyici kadın karakterdir. Gizli gizli, geçmişinde yaşadığı ve hala dönmesini beklediği kişi (romanda subay=Kumarcı Ramiz) duyduğu aşkına sadık kalmaya çalışmaktadır.

Nazlı, Gül Ali ile geçmişte bir ilişkisi olan ve fakat öykünün ilerleyen bölümlerinde kendisini avukat Selahattin’e daha yakın hissedecek olan aristokrat kökenli kaymakamın kızıdır.

Kadir’in yaşadığı ilçede cami imamı ile ilişkide olup dini yönden ondan etkilenmektedir.

Bu esas karakterlerin yanında pek çok da yan karakter barındıracak olan dizinin esas öyküsü yanında pek çok da yan öyküyle karşılaşılacaktır.

(Bu arada dizi romanın etkisinden kurtulup, çığrından çıkabilir)

Bu yan karakterler ve öyküler ile esas öyküye bakılacak olursa; bir cinayet ve bu cinayetin değerlendirilmesiyle karşılaşılacaktır. Bu yönüyle romanın polisiye bir öykü (bu noktada Batı’da polisiyenin gelişimi ve rasyonalizm arasındaki ilişki hatırlanmalıdır) üzerine inşa edildiğini söylemek yanlış olmayacaktır.

Romanın başlarında Baba Halit Karadağ ve Gül Ali arasındaki para hesaplaşmasıyla karşılaşılır. Gül Ali babasından aldığı ve savrukça yaşamını devam ettirdiği paralardan sonra son bir kez kendisinin hakkı olduğunu düşündüğü bir miktar daha para babasından istemektedir. Baba Halit Karadağ ise bu parayı vermeye yanaşmamaktadır. Zira ikisinin arasında yer alan Gül Hayat’a karşı Gül Ali’yi zor durumda bırakmak istemektedir. Başka bir para ilişkisi ise yine Gül Ali ile Nazlı arasında bulunmaktadır. Nazlı’nın babasının zor durumda kaldığı bir dönemde, Gül Ali onun aşığı da olarak para yardımında bulunmuştur. Daha sonrasında ise Nazlı bir miktar parayı babasına gönderilmesi bahanesiyle ve fakat aslında Gül Ali’nin o parayla Gül Hayat’a gideceğini bilerek yine de Gül Ali’ye vermiştir. Gül Ali’nin babasından istediği miktar 3000 liradır. İşte Nazlı’nın kendisine verdiği bu miktardır. Selahattin ve Kadir’in bu para ilişkisindeki tutumları silik kalmakla beraber, asıl çelişki Baba Halit Karadağ ve Gül Ali arasında yaşanmaktadır. Yine aynı miktar paranın farklı bir şekilde ortaya çıkması ise, Babanın Gül Hayat’a hediye olarak bu miktardaki parayı bir zarfta tutuyor olmasıdır.

Para sorununun çözümü için tüm aile toplanarak Kasabanın imamına ziyarete gitmiş, ancak burada da bu çatışma çözülememiş fakat ilginç bir gelişme olmuş ve Kasabanın İmamı, Gül Ali’nin önünde eğilerek herkesi şaşırtmıştır. Zaten daha sonra da Kadir’e inziva hayatından ayrılması ve abisini korumasını salık verecektir.

Bu arada Nazlı ile nişanlı olan Gül Ali, Gül Hayat’a âşık olmuştur. Sorunu çözmeye çalışan Nazlı, Gül Hayat’ı ziyarete gitmiş ve aralarında geçen konuşmanın başlarında Nazlı, Gül Hayat’tan çok iyi muamele görmüş ve fakat sonunda Gül Hayat onu aşağılayarak hem kendisinden hem de Gül Ali’den nefret etmesine sebep olmuştur. Nazlı ile Selahattin bu arada görüşmeye başlamışlar ve her iki taraf da aslında birbiriyle ilişkisi olması gerekenin kendileri olduğunu hissetmişlerdir.

Öykünün gelişiminde en etkileyici yanlardan biri aile içinde geçen tartışmalardır. Babanın sığlığı ve Gül Ali’nin ise kayıtsızlığı sebebiyle çok etkin olmadığı bu felsefi tartışmalarda taraflar Kadir ve onun karşısında yer alan Avukat Selahattin’dir. Cemal ve Selahattin arasındaki sohbetlerde ise, Cemal sürekli saygı duyduğu Selahattin’den bir şeyler öğrenmeye çalışan ve onun fikirlerinin takipçisi bir görünüm arz etmektedir.

Diğer bir diyalog da Kadir ve Gül Hayat arasında geçendir. Kadir’den çok etkilenen ve onu çok beğenen Gül Hayat’ın romanın sonunda verdiği kararların asıl etkileyicisi bu diyalogla aslında Kadir olmuştur.

Bu arada Gül Ali bir gün babasının evine gelir ve para ister, istediğini alamayınca da babasını ölümle tehdit eder ve gider. Selahattin bu arada bütün bu kargaşadan uzaklaşmak üzere Moskova’ya gitmeye karar verir. Bu sırada Cemal ile aralarında geçen konuşmada Cemal, babasının öldürülebileceğini ima eder ve Selahattin buna rağmen gitmeyi tercih ederek aslında

Cemal’a göre olacaklara göz yumacağının işaretini verir gizliden gizliye. Cemal bu konuşmada Selahattin’e ayrıca kendisinin müzmin sara hastalığından bahseder ve kimsenin onun eyleme geçebileceğini beklemediğini üstü kapalı bir şekilde anlatır. Gül Ali, Gül Hayat ile babasının buluşacağını Cemal’den öğrendiği gece ise Gül Hayat’ın evine gider ve onu orada bulamaz. Aklına gelen ilk şey babasına gittiğidir. O da babasına gider ancak Gül Hayat’ın orada olmadığını anlayınca ayrılır, fakat ayrılırken onu duvarda yakalayan Uşak’a vurmak zorunda kalır. Gül Hayat’ın evine gittiğinde hizmetçisinden aslında onun eski sevgilisi subay ile buluşmak üzere yakın bir köydeki meyhaneye gittiğini öğrenir. Bu arada Nazlı’dan aldığı paranın yarısını saklamış olan Gül Ali, bu paranın bir kısmıyla rehinciye bıraktığı silahları alır ve meyhaneye doğru yola çıkar.

Bu arada Gül Hayat meyhaneye varmış ve büyük hayal kırıklığına uğramıştır. Beş senedir görmediği subayı aslında gözünde büyütmüştür. Bir kartal olarak hatırladığı subayı şimdi yaşlı ve hilekâr bir kumarbaz Ramizdir. Bu arada içeri Gül Ali girer ve Gül Hayat bu duruma çok sevinir. Gül Ali’yi sevdiğini anladığını söyler. Ancak Uşak’ı öldürdüğüne inanan Gül Ali, çok sevinmesine rağmen, artık ikisi için çok geç olduğunu da belirtir.

Çok zaman geçmeden buraya gelen savcı ve güvenlik güçleri tarafından tutuklanan Gül Ali, Uşak’ı öldürmemiş olduğunun sevinci ve babasının ölümünün şaşkınlığını yaşamaktadır. Mahkeme başladığında hem Selahattin hem de Kadir, Gül Ali’nin suçsuzluğunu iddia etseler de tüm kanıtlar ona karşıdır.

Bu arada Selahattin sarsıcı gerçekle yüzleşir. Babasının evine gittiğinde babasının koltuğunda oturan ve ceketini giyen Cemal ile konuşmaya başlar. Cemal, onun endişe etmesine gerek olmadığını söylediğinde, Selahattin ısrarla ne için endişe etmesi ya da etmemesi gerektiğini sorgular. Bildiği cevapları Cemal’dan duyar. Tanrı olmadığına göre cinayetin de olası olduğu düşüncesini Cemal’in kafasına Selahattin sokmuştur. Bütün sohbetleri boyunca aslında Selahattin babasının ölmesini istediğini anlatmış ve o gün Moskova’ya giderken de olacaklardan sorumlu olmadığını söyleyerek Cemal’e son izni vermiştir. Cemal ise, sahte bir sara nöbeti ile tamamen hareketsiz göründüğü o gece, Gül Ali evden ayrılır ayrılmaz Baba Halit Karadağ’ın yanına gitmiş ve onu öldürmüştür. Gül Hayat içeride olmadığına göre onu Gül Ali’nin öldürdüğüne inandırabilmek için de, Gül Hayat için hazırlanmış zarfın içindeki mektubu yırtarak odada bırakmış ve parayı da kendisine almıştır.

Bu gerçekle yüzleşen Selahattin, Cemal’i mahkemeye gitmeye ikna edememiş ve Cemal peşinden gittiği bu adamın pişmanlığını gördüğünde, aslında söylediklerine inanmadığını Selahattin’in yüzüne haykırmıştır. Selahattin uzaklaşır uzaklaşmaz da intihar etmiştir.

Bu olayla sarsılan Selahattin mahkemede kendisinin suçlu olduğunu çünkü Cemal’i kendisinin bu yöne ittiğini söylese de mahkeme heyetini yeterince etkileyememiş ve orada asıl suçlunun herkesin içinde yer alan şeytan olduğu ve bu durumda Tanrı’nın da varolduğu yönünde bir söylemle bitirmiştir. Bu konuşmanın etkileyiciliğini ise son anda Nazlı’nın elindeki Gül Ali’nin kızgın anlarından birinde babasını öldüreceğini yazdığı mektubu okuması ortadan kaldırmış ve Gül Ali 20 yıl hapis ile cezalandırılmıştır.

Ancak Avukat Selahattin ve Kadir, Gül Ali’nin Gül Hayat ile Amerika’ya kaçmasını sağlamıştır. Geride kalan Avukat Selahattin aklını kaybetmiş, Kadir ise yan öykülerden birinin sonucu olarak çocuklarla elele mutlu bir son sahnede gözden kaybolmuştur.

Bu yan öykü ise Gül Ali’nin yolda oğlunun önünde dövdüğü bir emekli yüzbaşı ve onun oğlunun hastalığı çerçevesinde gelişmektedir. Çocuk bu olaydan sonra babasının Gül Ali tarafından davet edildiği düellodan kaçmadığını ve onurlu biri olduğunu iddia ederek tüm arkadaşlarıyla kavga etmekte ve sonra da hastalanarak yatağa düşmektedir. Kadir bu durumda aileye yardım etmeye çalışsa da gururlu baba bunu kabul etmemiş ve daha sonra da Gül Ali’nin yardım çabalarını geri çevirmiştir. Gül Ali’nin kaçmadan önce kendi ülkesinde yaptığı son şey ise, hasta yatağındaki çocuğu ziyaret temek ve onun yanında babasından özür dilemek ve özrünün kabulü için çocuktan izin almak olmuştur. Bu çocuğun ölümünden sonra ise arkadaşları Kadir etrafında mutlu bir topluluk oluşturmuş ve romanın kapanış sahnesini bu oluşturmuştur.

Eğer dizi romana sadık kalırsa bu öykü dışında göze çarpan ve unutulmaz etkileyici bölümü işleyebilir. Bunlardan en önemlisi şüphesiz ki “Büyük Engizisyoncu” adlı bölüme karşılık “Menderes İktidarını” işlenebilir. Dini hayatı kurtarıcı yeryüzüne indiği ve onu dini liderlerin karşılanması gibi olacaktır. Daha sonra Menderes, dindarlar tarafından insanları mutsuz etmekle suçlanır, zira Menderes insanlara seçme özgürlüğü vererek onları mutsuz etmiş, oysaki daha önceki durumlar zorunluluklarıyla beraber insanlara mutluluk içindedirler.

Göze çarpan bölümlerden bir diğeri ise Selahattin ve Kadir’in felsefe üzerine sohbetleridir. Tanrı’nın varlığı ve yokluğu üzerine odaklanan bu tartışmalarda Avukat Selahattin’in tanrıtanımazlığı savunusu, rakibine göre çok daha tutarlı ve sağlam olarak göze çarpmaktadır.

Son olarak ise Selahattin ve Cemal’in sohbetlerinden bahsedilmesi gerekir. Bu sohbetlerde Selahattin’in nasıl da Cemal’in cinayete giden yolunu hazırladığı son derece ustalıklı bir biçimde işlenecektir.

 

DİZİNİN SEMBOLİK YORUMU

Dostoevsky hem de son ve en çok tartışılan romanı olan Karamazov Kardeşler üzerine pek çok yorum ve eleştiri kaleme alınmıştır. Burada Karamazov Kardeşler’in uyarlaması olan Karadağlar dizisi ile içinde bulunduğu iddia edilen politik sembolizmin sınırları neler olacağıdır.

Bu çerçevede ilk olarak ailenin adı üzerinde durulmalıdır. Bilindiği gibi Dostoevsky gerçek yaşamda bulunan soyadlarından çok kendisinin yarattığı soyadlarını kullanmıştır. “Karamazov” da bunlardan biridir. Karamazov adının her şeyden önce çağrıştırdığı diğer bir ad ise “Karamzin”dir. Rus Devletinin Tarihi adlı başyapıtın yaratıcısı ve erken-Slavofil olarak adlandırılan Karamzin’in adının ise Tatar kökenli bir ad olması ilginç bir tesadüftür. Zira Rus devlet geleneğindeki yoğun Tatar etkisi unutulmamalıdır. Karamzin adı ise “Kara-Mirza” kökeninden gelen bir adın Rusçalaştırılması ile oluşmuştur. Hanedan unvanı olan ve bazen de doğrudan hanedanın kendisini gösteren bir kelime olarak “mirza” bize ilk ipucunu vermektedir. Romanın adını da veren ailenin adı, siyasette bolca rastlanan aile mecazî kullanımının bir örneği olarak ele alınmalıdır. Dizinin Karadağ İsmi ise “Kara” lakabı eski kullanımda kıymetli ve değer ifade eden şeyler için kullanır. Birçok vezir paşa bu lakabı iftiharla kullanmıştır. Dağ ise yükseklik çağrışımı birçok manaları taşımaktadır.

Bu çerçevede bakıldığında açıktır ki, Baba Halit Karadağ devlet temsil etmektedir. Oğullarıyla (halk) anlaşamayan, devamlı köklü sorunlar yaşayan, hatta en büyük oğluyla aynı kadına âşık olarak (aslında Baba için aşk değil şehvet söz konusudur) iktidar mücadelesine giren, ahlaki olarak yozlaşmış ve hiç kimse tarafından saygı ya da siyasal anlamda düşünürsek aslında meşruiyeti kabul edilmeyen bir babadır. Aynı zamanda dikkati çeken başka bir nokta da iki eşten alınacak mana devletin ilk eşi Cumhuriyet öncesi dönemi, ikincisi ise Cumhuriyet sonrası dönemi veya barındırdığı etnik halkları anımsatmaktadır.

En büyük oğul olan Gül Ali ise romanın pek çok yerinde vurgulandığı üzere Türkleri çağrıştırmaktadır. Akılla kavranması zor olan, irrasyonel davranışlarıyla ön plana çıkan, fakat özde iyi ve sıradan bir Türklük olarak açıkça Milliyetçi ideolojiyi temsil etmektedir. Zaten annesinin de ilk eş olması onun aynı zamanda Cumhuriyet öncesi, yani yeni Türkiye’yi temsil etmesinin başka bir yanıdır. Tabi ki aslında açıktır ki Milliyetçi düşünceler ve bunu takip eden dönemdeki Türkçülük de aslında Atatürk reformlarının sonucu olmasına rağmen, romantik köklerine bağlı kalarak, Türklük Milliyetçi düşüncenin orijinali olarak kabul etmiş ve Türkiye’nin bozulmamış gerçeğinin ifadesi olarak ortaya konulmaya çalışılmıştır.

Ortanca oğul olan Avukat Selahattin, Türkiye’deki Atatürk reformlarıyla zemin bulan Batıcı kanadı temsil etmektedir.

En küçük oğul Kadir, masumiyet ve milliyetçiliği dinle ise özdeşleştiren ve Türklük ülküsünün siyasal iktidar kaygılarından da uzak özünü temsil etmektedir.

Cemal, gayrimeşru oğul ve Baba Halit Karadağ’ın her daim güvendiği hizmetçisi olarak etnik halk yığınlarını işaret etmektedir.

Gül Hayat’ın iktidarı ya da ülkeyi temsil ettiği iddia edilebilecekse de, dikkatli bir okuma, aslında milleti temsil ettiğini ortaya koyacaktır. Zira Gül Hayat’ın âşık olduğu subay sevgilisi Ramiz teması bunun en önemli kanıtı olarak düşünülmelidir.

Bilindiği üzere Türk inanışlarına göre tüm Kürtler Türklerin bir boyudur. Ancak bundan sonra farklı yönlere dağılmışlardır.

Avukat Selahattin’in Gül Hayat ile ilgilenmemesi ve Nazlı ile Gül Hayat arasındaki ilişki de bu çerçevede değerlendirilmelidir.

Nazlı açıktır ki Türkiye aristokrasisini temsil etmektedir. Milliyetçilik düşüncelere yakın gözükmesine rağmen, aslında Batıcılaşmış ve Türklük idealinden uzaklaşmış ve aynı zamanda da düşkünleşmiş aristokrasiyi.

Kasabanın İmamı ise bariz bir şekilde dinî cemaat liderini temsil etmektedir.

Karakterlerin bu temsilinden sonra öykü de aynı çerçevede yeniden ele alınacak olursa, siyasal bir analiz ve bunun üzerine yükselen hiç de iyimser olmayan karmaşık öngörüler ile karşılaşılmış olacaktır.

Dizinin hemen açılışında karşılaşılan Baba Halit Karadağ ve Gül Ali arasındaki para meselesini asıl olarak iktidar mücadelesi olarak okumak gerekmektedir. Para ve iktidar ilişkisine ve hatta eşdeğerliği sonucuna nasıl vardığının anlaşılması için onun maddi sıkıntı içindeki hayatının ve kumarla çok fazla içli dışlı olduğu dönemlerinin (jeopolitik ve stratejik konum gereği) hatırlanması gerekmektedir. Ancak burada açıktır ki iktidar kavramı, içine girdiği pek çok felsefi tartışmadan ayrı olarak, yönetim aygıtını elinde tutmak gibi son derece yalın bir iktidar anlayışıdır. Burada Avukat Selahattin’i kısmen ve Kadir’i tamamen bu sorunun dışında tutması da manidardır. Zira Selahattin’in asla bu gücü eline geçirebilecek potansiyeli taşımadığı iddiasını ve aynı zamanda da Kadir’in temsil ettiği Türklük ülküsünün kavramı çerçevesinde zaten bu iktidardan uzak durmasının kendi kimliğine içkin olduğu kabulünü yansıtmaktadır.

Aynı çerçeveden bakıldığında Gül Ali ile Nazlı arasındaki para ilişkisi de aristokrasi ve milliyetçiler arasındaki gelgitli ilişkiyi yansıtmaktadır. Türkçülerin desteğini arakasına alan aristokrasinin daha sonra Türklük ideallerine sırt çevirmesi ve Batıcı düşüncelerin destekçisi olmaya başlaması bu ilişkide ifade edilmektedir.

Gül Hayat’ın Gül Ali ve Baba Halit Karadağ arasındaki durumuna yukarıda değinilmişti. Bu ilişkide paranın Baba’da bulunması ve Gül Ali’nin de Gül Hayat’ı elde edebilmesi için paraya ihtiyaç duyması, milliyetçiler ve devlet arasındaki gerilimli ilişkiyi de yansıtmaktadır. Bu noktada hatırlanması gereken en temel unsur, devletin Türklük politikalarla arasındaki mesafedir.

Gül Ali ve Baba Halit Karadağ arasındaki sorunun çözümü için Kasabanın İmamı’na gidilmesi ve fakat bu girişimin tamamen sonuçsuz kalmasıyla, dinin politik bir sorunun çözümü için yetersiz bulduğu anlamına ulaşılmasıdır. Zaten buradaki tartışmalarda Baba’nın her türlü çözümü engellemeye yönelik davranışlarına da bakılacak olursa, devletin böyle bir çözüme izin vermeyeceği öngörüsünün bulunduğu söylenebilir. Bu girişimin bitişi ve Kasabanın İmamı’nın Gül Ali önünde eğilmesi ise, Türklük idealinin zor yollardan geçeceği ve din kesiminin bu süreçte Türklük ülküsü olarak sembolleştirilen Kadir’i Gül Ali’ye yardımla görevlendirmesi çok önemlidir.

Nazlı ve Gül Hayat arasındaki ilişkiden çıkan sonuç ise, Türklük idealinin aristokratik yapıyla asla uyum içinde olamayacağı kabulüdür.

Avukat Selahattin ve Nazlı’nın yakınlaşması ise açık bir şekilde aslında Batıcıların sadece aristokrasi ile yan yana gelebileceği ya da başka bir deyişle Türklük gerçekliğine uzak oldukları iddiasının bir yansımasıdır. Entelektüeller ve halk arasındaki uçurumu temsil eden Batıcılık zaten, halkın öz değerlerinden uzaklaşmış aristokrasinin çocuklarının sapkınlığının ifadesidir.

Bu arada yürüyen Selahattin ve Kadir’in felsefi tartışmaları ise aslında, Batıcı düşünce ve siyasetin başarısızlığa mahkûmiyetini göstermeyi amaçlamaktadır. Yukarıda da değinildiği gibi Selahattin, Batıcı siyasal hareketi; Kadir ise Türklük ülküsünü temsil etmektedirler. Aralarındaki tartışmada yer alan Tanrı’nın varlığı konusu siyasal düzlemde sadakat sorununu ifade etmektedir. Başlangıçta yer alan Batıcılığın Türkiye’ye uyumu sorununun yerini ileride devlete sadakat ve daha sonrasında sadakatsizlik ve daha sonra da bunun yerine konacak olan ve Türkiye’ye yabancı olmayan gerçekliklerin tartışması izlemiştir. Bu tartışmalarda Selahattin’in argümanlarının çok daha tutarlı olması ise, sonuç bölümüyle dengelenmiştir. Argümanların gücüne rağmen, doğru bambaşka bir yerde olabilir düşüncesinin yansımasıdır.

Bu tartışmaların en can alıcı yanı ise kuşkusuz ki, Cemal’in bu tartışmalar içindeki tutumudur. Dikkatle bu tartışmaları izleyen Cemal, kendisini Selahattin’in öğrencisi olarak kabul etmektedir.

Bu arada geçen Kadir ve Gül Hayat arasındaki diyalog, bu sayede Gül Hayat’ın Kadir’e büyük bir sempati ve daha da ötesi saygı duyması ve bu yüzden de romanın sonundaki kararını verişi ve Gül Ali’ye bağlanması, Türk birliği için dine ve Türk ülküsüne vereceği önemin göstergesidir. Ona göre milletin birliği de Türkiye’nin esenliğinin de ancak Türk ülküsünün etkisiyle var olabilirliğinin ispatıdır.

Romanda cinayet sahnesi ise zamanın kırıldığı noktadır. Buraya kadar gelen vaka analizi bundan sonra yerini öngörülere bırakmaktadır. Bu sahnede ilk dikkate değer nokta; Türk birliği iradesinin (Gül Hayat) devletin iktidarına (Baba’daki para)   değil,  kendi meşru sahibine  (subay (kumarbaz Ramiz)  yönelmiş olmasıdır. Ancak Türklük idealine bu arada Osmanlının tükenmişliğini ancak ve ancak milliyetçilerden (Gül Ali) göstermektedirler. Bunu ise ancak devletle mücadeleye girişerek ve fakat yine de son sadakatsizliği yapmayarak becermektedirler. Milliyetçiler büyük idealleriyle uğraşırken ve Batıcılar (Selahattin) da etkinliklerini yitirmişken ise, derin uykuda görünen halk (Cemal) fırsattan istifade ederek devleti devirmektedirler. Türkiye’nin ruhu (Kadir) ise bütün bunlar olurken, (Kasabanın İmamı) aldığı talimatla, sonuçta başarısız da olsa, milliyetçilerin yardımına koşmaya çalışmaktadır.

Selahattin ve Cemal’in yüzleşmesi, herhalde hem Batıcıları hoyratça eleştiriyor olmanın verdiği memnuniyeti hem de hiç de istemediği bu durum yüzünden büyük bir korku yaşamış olsa gerektir. Zira bu bölümün yeniden okunmasında karşılaşılacak olan politik analiz, Batıcıların hazırladığı zemin üzerinde gelişen halk kitle hareketlerinin alacağı tehlikeli durumu işaret etmektedir. Cumhuriyet Devrimi’nin burada öngörülmüş olduğu da kolaylıkla söylenebilir. Hatta böyle olası bir devrimin niteliklerini de kendince tanımlamıştır. Şöyle ki; Selahattin eve girdiğinde, Cemal’in üzerinde babasının ceketi olduğu halde onu babasının koltuğunda otururken bulmuştur. Bu ceketin cebinde 3000 lira da vardır. Cemal’in Gül Hayat ile hiçbir ilgisi yoktur, hatta aldığı para da Baba’yı öldürmenin kendisinden sonraki bir amaç olarak ortada durmaktadır. Bu cinayeti işlerkenki ahlaki sebepleri bambaşka olmasına rağmen, asıl derdi ise Babanın (devletin) yerini almaktır. Bu durum politik düzleme taşındığında ortaya çıkan sonuç, isyancı halk kitlelerin aslen ne Türk birliği gibi “yüce” amaçları hatta ne de iktidar amacı vardır. Batıcılardan öğrendikleri yarım yamalak bilgilerle devleti devirirken aslında kendilerinin de devletinkinden başka bir yönetim kuramayacakları iddiası ortaya atılmaktadır.

Cemal’in intiharı ise açıktır ki Türkiye’de halkı mahkûm etmesidir. Kendi halkına yabancılaşmış ve derinlikten yoksun olarak gördüğü bu hareketin ileride kendisine de yabancılaşacağı ve kendisini ortadan kaldıracağı öngörüsü olarak da düşünülebilir.

Selahattin ve Kadir’in el ele verip Gül Ali’yi ve Gül Hayat’ı Amerika’ya kaçırmaları ise şüphesiz ki halkın karşısında Batıcı liberaller ve milliyetçi sağın başarısız ittifakını temsil etmektedir. Ayrıca dikkate değer bir unsur da son anda bile Nazlı’nın Gül Ali’ye karşı kin dolu tutumudur ki, burada da herhalde aristokrasinin son anda bile milliyetçilik ile barışamayacağı yönündedir.

Sonunda Selahattin’in delirmesi ve geriye aileden sadece Kadir’in kalması ise açıktır ki, Batıcılığın kendi iç çelişkileriyle ortadan kalkacağı, buna rağmen Türklük ülküsünün yeni Türkiye’nin dinî ve derin ruhunun geleceği temsil eden çocuklarla beraber Türkiye’de ilelebet var olacağı öngörüsü ya da umudunu yansıtmaktadır.

Bunların dışında önem arz eden iki yan öykü de bu politik sembolizmi güçlendirmektedir. Sadece dinî kesimi lanetlemek ve methetmekle kalmamakta, aynı zamanda halkı da de din ile beraber ele almakta ve özgür iradenin önemine vurgu yapmaktadır.

 

Sonuç olarak dizideki politik sembolizme kısaca bakılacak olursa, ilk söylenmesi gereken aile mecazı çerçevesinde dönemin Türkiye siyasetinin bir analizini yapılmaya çalışılacak ve bir cinayet üzerinden de öngörülerini ortaya konulacaktır.

Roman günün politik ortamını ve siyasal aktörlerini kuşkusuz ki kendi politik görüşleri çerçevesinde algılanmış olduğundan, dizide aynı istikamete işaret edeceği anlaşılmaktadır. Bu çerçeveyi ele almak için ise birkaç başlık olarak Devlet, milliyetçiler, dinciler, Batıcılık ve ihtilal kavramlarına bakılmalıdır.

Dizide son söz romandaki gibi ise her ne gerçekleşirse gerçekleşsin, Türklük ülküsünün geleceği elinde tutacağı ve Türkiye’de ilelebet yaşayacağı inancıdır.

— Ömrümüzün sonuna dek! Tüm ömrümüzce el ele olalım!  Yaşasın Karamazov!  diye bağırdı.

Bütün çocuklar bu bağırışa bir kez daha katıldılar.

 

KARAMAZOV KARDEŞLER ROMANI (İNDİR)

KARAMAZOV KARDEŞLER’DE POLİTİK SEMBOLİZM / Dr.Taşansu Türker (İNDİR)


[1] Dr. Taşansu Türker; (Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi) Karamazov Kardeşlerde Politik Sembolizm makalesinden faydalanılarak hazırlanmıştır.

[2] 1934 senesinde, yurt dışından gelen Türklere toprak vermek gayesiyle çıkarılan İskân Kânununa göre 4,6 milyon dönüm toprak dağıtıldı. Türkiye’de köklü bir toprak reformu yapılması gerektiği pekçok devlet yetkilisi ve politikacı, tarafından söylendiyse de uygulamaya gidilmedi. 1945’te çıkarılan Çiftçiyi Topraklandırma Kânunu da büyük toprak sahiplerinin siyâsî baskıları neticesinde ılımlı bir toprak reformuna dönüştü. Reformla ilgili uygulamalar ancak Demokrat Parti iktidarı döneminde yapılabildi. Büyük bir kısmı hazine arazisi olmak üzere 1,5 milyon dönüm toprak dağıtıldı. 1960-1971 seneleri arasında toprak reformuyla ilgili birçok kânun tasarısı hazırlandıysa da hiçbiri kânunlaşamadı. Haziran 1973’te çıkarılan 1757 sayılı Toprak ve Tarım Reformu Kânunu’nun uygulanması için Şanlı Urfa ili pilot bölge seçildi. Kânunda belirtilen esaslara göre 1613 aileye âit olan 1,61 milyon dekar arazi kamulaştırıldı. Bu arazinin 231.000 dekarı 1218 aileye dağıtıldı. Ancak Ekim 1976’da Adâlet Partisinin müracaatı üzerine Anayasa Mahkemesi Kânunu iptal etti. Kânunlaştırıldığı halde dağıtılmayan topraklar, düşük bedellerle eski sahiplerine kiraya verildi. Anayasa Mahkemesinin iptal kararı yürürlüğe girince de bu topraklar eski sahiplerine iade edildi.

ABDURRAHMÂN CÂMÎ KADDESE’LLÂHÜ SIRRAHU’L AZÎZ


ALINTILAR

 

“Bir kurbağanın denizin kıyısında yuvası vardı. Dâim herkese denizden söz ederdi.

Gece gündüz onun hikâyesini anlatırdı. Denizden geldiklerini ve ondan konuşma, dinleme yerine geldiklerini söylüyordu.

Kalb, bilginlik cevherini, ten ise kuvveti ondan buldu.
Nereye baksam, nereden geçsem sadece o vardır.

Birkaç balık ondan bu hikâyeyi dinlediler.

Deniz aşkı kalplerinde filizlendi.

Şevk âteşi canlarını tutuşturdu.

Baştan ayağa kadar ayak oldular. Onun arzusuyla yola koyuldular.

Denizi arayarak koşuşturmaya başladılar, dere tepe demeden yürüdüler. Bâzen sedef gibi dibe indiler, bâzen de çöp gibi kıyıya yöneldiler.

Denizin ne adı vardı ne de nişanı. Artık umutlarını kaybederek yürüdüler.

Kezâ, bir balıkçının yollarına kurduğu ağ önlerine çıktı. Hepsi ağa düştüler, can telaşıyla çırpınmaya başladılar.

Balıkçı onları alıp kıyıya bıraktı. Bir kaçı kımıldadı ve yüzünü denize çevirdi. Yarı ölü halde denize varınca maksad kadehini ona daldırdılar.

Bilgileri ve görüşleri ortaya çıkınca, kurbağanın anlattıklarının ne olduğunu anladılar. Şuhûd denizinde canlanıp, huzur buldular.

Onda gark olup, onda var oldular.”[1]

“Allahım, Allahım bizi boş işlerle uğraşmaktan kurtar.
Eşyanın hakîkatini olduğu gibi göster.
Gaflet örtüsünü basîret gözümüzden kaldır ve eşyaları oldukları gibi göster.
Yokluğu varlık sûretinde bildirme.
Varlığın güzelliğine yokluktan perde çekme.
Bu hayâlî sûretleri kendi güzelliğinin tecellîlerine ayna yap, senden örtülü ve uzak olmak için birer sebeb yapma.
Bu mevhûm nakşlar bilgimizin sermayesi olsun, körlük ve câhilliğe âlet etme.
Senden mahrum ve ayrı kalmamız hep bizdendir.
Bizi kendimize bırakma.
Bizi bizden kurtarmakla keremlendir ve bizi kendine âşina et.”[2]

Dolayısıyla şayet bir kimseye hakîkat nûru gözükmüyorsa onun gözü yoktur.

Müşâhede mertebesine erişmeyen müellif tarafından ‘kör’ sayılmaktadır.

“Hakîkatin nûru sana görünüyorsa gözün var demektir, hakkın şühûdunu görmüyorsan aklın var demektir.

Eğer ikisi de sende varsa hem gözün hem aklın var demektir.”[3]

 

Bizim pîrimiz zâhidlerin bütün dediklerini iptal etti,
Meyhâneye seccâde sermeliğimizi irşâd etti.[4]

 

O’nun kemal sırlarının hazinesi biziz

O’nun cemal nûrlarının aynası biziz

O’nun celal perdelerini kaldıran biziz

O’nun ihsan telleriyle çalıp söyleyen biziz[5]

 


[1] Câmî, Subhatu’l-Ebrâr, s. 589 – 590.

[2] Câmî, Levâyih, s. 4.

[3] Câmî, Rübâî, s. 96 – 97.

[4] Câmî, Dîvân, 1. cilt, s. 203.

[5] Câmi, Tuhfetü’l-Ahrâr, (çeviren: Yusuf Öz), s. 17.

EL CÂHIZ’IDA UNUTMAMAK GEREKİR?


El-Câhız: gerçek ismi ve tam künyesi Ebu Osman Amr bin Bahrel-Kinani el-Fukaimi el-Basri (d. Yaklaşık 781-ö. Aralık 868 veya Ocak 869) olan, Basra doğumlu Arap bilim adamı. Etnik açıdan Doğu Afrika kökenli bir Afro-Arap olduğuna inanılır. Tanınmış bir Arapça nesir yazarı olduğu gibi birçok Arapça edebî, bilimsel, (Mu’tezilî) teolojik, siyasal-dini polemik ve erken dönem İslam felsefesini konu alan eserler vermiştir. Bilimsel eserlerinde biyoloji, zooloji, tarih ve İslâmî psikoloji gibi dallara değinmiştir.

Gençliğinde filoloji, sözlükçülük (leksikografi) ve şiir konulu derslere katılmıştır. Eğitimine uzun süre devam eden El-Câhız teoloji ile de uğraşmış, Kur’an-ı Kerim ve hadis üzerine çalışmıştır. Ek olarak başta Aristo olmak üzere birçok Yunan filozofun eserlerinin tercümelerini okumuştu. Yazın hayatı oldukça verimli geçer el-El Câhız yaşamı boyunca 200 kadar kitap yazmıştır. Eserleri çok çeşitli konulara sahipti: Arapça gramer, zooloji, şiir, retorik ve leksikografi gibi… El-Câhız 816 yılında dönemin Abbasi başkenti olan Bağdat’a taşınmıştır. Bağdat’ta elli yıl kadar kaldıktan sonra Basra’ya dönmüştür. Yaklaşık 869 yılında ise Basra’da, 93 yaşında, vefat etmiştir.

El-Câhız; bütün bilinen doğrulara şüpheyle yaklaşmış, kendi doğrusunu bulmada ise deneme ve akıl yürütme yöntemini kullanmıştır. Aristo’dan aklına uyanı almış, nakletmiş, uymayanı ise şiddetle eleştirmiş hatta alay etmiştir. Hadis âlimlerine bile yüklenmiş ve onları akıllarını kullanmamakla suçlamıştır. Hatta Hacer’ül Esved’in zamanında beyaz olduğunu ama insanlar iman etmedikleri için karardığını nakledenleri eleştirmiş hatta alayla şöyle demiştir:

“Öyleyse insanlar iman ettikten ve İslâmı seçtikten sonra Hacerül Esved neden beyazlaşmamıştır?”

Sahabelerin insanların üstünde olduklarını savunan ve sahabelerin asla eleştirilmemesi gerektiğini iddia eden bütün âlimleri reddetmiştir. Onlardan sonra gelenlerin onları akıl ölçüsüyle ele almaları gerektiğini savunmuş ve sahabelerin de herkes gibi beşer olduğunu ve hatasız olmalarının imkânsız olduğunu söylemiştir. Şu söz ona aittir:

“Bu insanlar melek olmadıklarına göre, sırf Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ile olan arkadaşlıkları yüzünden bu kadar yüce bir hürmete layık görülüyorlarsa, hata yaptıklarında da Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ile birlikte oldukları halde nasıl bu hatayı yaptılar diye de şiddetle eleştirilmeleri ve kınanmaları gerekir.”

Sultanlara hakaret etmenin ve lanetlemenin bidat olduğunu savunan herkese karşı şiddetle karşı çıkan El Câhız hayretle şöyle der:

“Bir mümini kasten öldüreni lanetleyip cezalandırıyorsak ya da şiddetle ona hakaret ediyorsak, bir mümini öldüren zalim sultanı neden lanetlemeyip onun aleyhinde konuşmuyoruz?”

El Câhız’ın bilgi felsefesini kelâmî açıdan önemli kılan husus; onun bilgi ile inanç arasında kurduğu ilişkidir. El Câhız’ın, kendilerine davetin ulaşmadığı kişiler ve topluluklarla ilgili yaptığı değerlendirme dikkat çekicidir.

“Ona göre kendilerine dini davet ulaşmayanlar, inanmadıklarından dolayı cezalandırılmayacaklardır. Aynı şekilde kendilerine dini davet ulaşıp da iman etmek için yeterli delil ve nazara sahip olmayanlar da sorumlu olmayacaklardır. Sadece kendilerine davet ulaştıktan sonra, yeterli bir delile sahip olduğu halde bilinçli olarak inadı dolayısıyla inanmayanlar cezaya müstahak olurlar.”

El Câhız, bu düşüncesini, “Allah, kuluna gücünün yetmediğini yüklemez.” Ayetine dayandırmaktadır.

İhramcızâde İsmail Hakkı

 

 

[1] Bkz: Ahmed Emin, Duha’l-İslam, III, 133.Cimriler[Kitap] / yaz. El Câhız trc:Zehra Güney Gökdemir. – İstanbul : Şule, 2008, s. 11
[2] Bakara, 2, 286.

SEN RAHATSIZ OLABİLİRSİN, YA SENDEN…?


Bilindiği üzere herkes birbirinden rahatsızdır. Eğer senden Allah Teâlâ rahatsız olursa, iki dünyada halin ne olur hiç düşündün mü? Bu konuda bir örnek verecek olursak durumumuz gerçekten vahim görünmektedir. Allah Teâlâ hepimizi affetsin. Âmin.

 

Fütûhât-ı Mekkiyye kitabında, rüya yoluyla Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem görüştüğünü nakleden İbn Arabî kaddesellâhü sırrahü’l azîz, yine bu yolla Allah Teâlâ’yı gördüğünü ve O’ndan bilgi aldığını aktarmaktadır. İbn Arabî’nin zikrettiğine göre, bir hadisle ilgili olarak, rüyada Allah Teâla tarafından uyarılmıştır. İbn Arabî, gördüğü bu rüyayı şöyle anlatmaktadır:

“Bir keresinde Mekke’nin Hazure kapısında, müezzinlik yaptığı Haremin minaresinde Musa b. Muhammed el-Kabbab’ın[1] yanında bulunuyordum. Yanında ise kokusunu duyan herkesin rahatsız olacağı bir yiyecek bulunduruyordu. Hâlbuki Allah Rasûlü’nün

“insanların rahatsız oldukları şeylerden meleklerin de rahatsız oldukları soğan, sarımsak ve pırasa kokusuyla mescide gelinmesini yasaklamış olduğunu” duymuştum. Bu durumu ona kesinlikle söylemeye karar verdim. Bu düşünceyle uyudum. O gece rüyamda Cenab-ı Hakk-ı gördüm. Cenab-ı Hakk bana, ona yediği şeylerden dolayı bir şey söylemememi emretti ve şöyle buyurdu:

“Onun ağız kokusu bizim katımızda senin (durumun) gibi (rahatsız edici) değildir.” Ertesi gün âdeti üzere yanımıza geldi. Ben de olanları anlattım. Çok duygulandı, ağladı ve şükür secdesine kapandı. Sonra şöyle dedi:

“Dostum! Bütün bunlara rağmen edep, Allah Teâlâ’nın emrine uyarak gereğini yapmaktır.”

Daha sonra o, rahatsız edici koku yayan yiyecekleri mescitden çıkardı.”[2]

 

Allah Teâlâ’m sevap zannettiğim günahlarımdan sana sığınırım

İhramcızâde İsmail Hakkı


[1] Claude Addas, Musa b. Muhammed el- Kabbab’ın Endülüslü olup el-Kurtûbî nisbesinin bulunduğunu ve İbn Hirzihim’in mürîdi olduğunu kaydetmektedir. Bkz. Addas, Claude, Kibrit-i Ahmer’in Peşinde, s.232.
[2] İbn Arabî, Fütûhât, (thk. O. Yahyâ), I-XIV, el-Hey’etü’l-Mısriyyetü’l-Amme li’l-Kitâb, el-Mektebetü’l-Arabiyye, Mısır, 1985, I, 603;

İNSAN GERÇEKTEN DE ,“KUL” OLAMADI!


İnsan, doğumundan ölümüne kadar, hep mutlu olma, hayalindeki isteklerine hep kavuşma arzusu içerisindedir. Bu istek, insanın hayatının amacı ve anlamıdır. Bu yüzden o, daima kendine bu zevki yaşatacak şeyleri arar durur.

Zamanımızda teknolojinin ve bilimin hızla ilerlemesiyle birlikte insanların mutluluğunun da artacağı düşünülmüştür. Oysaki teknolojinin ilerlemesi insanın mutlu olmasına vesile olamamış, aksine sıkıntının, stresin artmasına neden olmuştur. Bu ortam içerisinde insan kendisini mutlu edecek her yöntemi kullanmaya çalışmıştır. Bu nedenle kişileri mutluluğa götürecek çeşitli formüller üretilmeye çalışılmış ve bu formüllerle ilgili yöntemler ve kitaplar tüm dünya üzerinde rağbet görmüştür.[1]

İnsanın kavuşacağı son yetenek de bile, onun bazı şeyleri aşmaya gücünün yetemeyeceğini anlaması noktasına varıldığında, değişim korkusu içinde yeise düşmüş oluşu, her kavuşulan yeni şeyin,  asıl kavuşulmak istenilen olmadığını fark etmesiyle, yeni bir derde düşmesidir. Ölümün bile kendisine acı veren durumundan kurtulmaya çalışırken, sonuçta ölüme varan noktaya ulaşmada aslında farkında bile olmadan gayret göstermesi, insanın kaçınılmaz kaderiyle acılarından kurtulamamasıdır.

İnsan ruhunun ilk ve son isteği Allah Teâlâ’ya kavuşmaktır.  Çünkü ruhun sonsuzluk halleri vardır. Kavuştuğu şeyler onu tatmin etmediğinden Allah Teâlâ’yı bulmak sevdası ile ancak huzur bulacağını bilir. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin buyurduğu;

“Allah Teâlâ Âdemi onun suretinde yarattı”

[2] sözü buna işaret etmektedir.

Görüldüğü üzere bu durum karşısında, mistik hayatın temsilcileri de, bu arayışın içinde olmaktan bir şekilde kendilerini kurtaramamış, hedeflerini en yüksek noktaya çıkarmışlardır. Bu ise onların, Allah olmakla eş değer bir tutum içerisine girmek gibi bir durumu da yanında getirmiştir. Çünkü onlar Allah Teâlâ’yı bulmaktaki sonsuz isteğin girdabında cezp edilmiş dururken, başarmak için kutsal intiharlarını da zikredip  “ölmeden önce ölün” diyerek çıkmaz sokaklarda dolaşmaktan zevk ve şevk duymuşlardır.

Kur’ân-ı Kerim’de bu konuyu Allah Teâlâ haber verirken buyurdu ki;

“Onlar, iman etmiş ve kalpleri Allah zikriyle yatışmış olanlardır. Evet, iyi bilin ki, kalpler Allah’ın zikri ile yatışır.” (Râd, 28)

Hakikatte [başkasıyla değil, ancak Allah'ın zikri ile veya Allah'ı anmak ve hatırlamakla kalpler mutmain olur. Gönüller huzura erer, içsel acılar, sancılar şifa bulur, sükûna kavuşur, yatışır. Çünkü her şeyin başlangıcı ve sonu Allah Teâlâ'ya bağlıdır. Bütünüyle sebepler zinciri Allah Teâlâ'dan başlar ve yine dönüp dolaşır O'nda son bulur. Mümkün ve muhtemel olan her şeyin akışı Allah Teâlâ'da kesilir. Allah Teâlâ, daha üstü ve daha ötesi olmayan, sınırdan ve miktardan münezzeh olan yüceler yücesi biri olduğundan, gerek dış dünyadaki varlıklarda, gerek vicdanda O'ndan ilerisi yoktur ki, fazla bir kalb hareketine imkân ve ihtimal bulunsun. Allah deyince, düşünceler hareket hedefinin son noktasına erişmiş, mantıklar durmuş, bütün duygular, bütün korkular ve ümitler son durağına dayanmış bulunur. Gönüller O'nun dışında hangi dünya nimetine meylederse etsin, hangi isteğe ulaşırsa ulaşsın, onların hepsinin daha iyisi ve daha üstünü, daha ötesi bulunduğundan, hiçbirinde karar kılamaz. Hiçbiri ruhun özlemini gideremez, heyecanını doyum noktasına ulaştıramaz. Haz ve lezzette daha yükseğine ulaşmak ister. Fakat kalp ilâhî marifetten, Allah Teâlâ'yı zikirden zevk almaya başlayınca, bütün maksatların ve bütün işlerin Allah Teâlâ'ya yönelmiş olduğunu anlar ve artık O'ndan yüksek bir makam ve merciye, O'nun dışında bir maksuda geçmek mümkün olmaz. Bundan dolayıdır ki, marifetullah'a yükselemeyen ve Allah Teâlâ'yı zikretmeyen kâfir ve gafil kalpler, hiçbir zaman ıstıraptan kurtulamaz, kalp huzuru, gönül huzuru veya "cemiyyet-i dil" denilen mutluluğu tadamaz. Huzur bulamaz, çırpınır da çırpınır durur. Üstelik bu çırpınış bir aşk neşvesinin uyandırdığı vuslat heyecanı da değildir, geçici sebeplerin, boş emellerin sarsılıp yıkılışından kaynaklanan bir hicran acısıdır ki, "Allah" demedikçe sürekli olarak devam eder gider.] (Elmalılı, Râd, 28)

Ancak bu âyetin işaretinden zikrin artışını algılayıp Allah Teâlâ’yı çokça zikre çalışan bazı kişiler, bir yerden sonra, bulamama, anlayamama ve olamama gerçeğiyle karşılaşınca bocalamaya başlamaları yüzünden, üzüntülerini kat kat artırmaktan da öteye gidememiştirler.

İnsana ne olmuştu ki, Allah Teâlâ’yı zikretmekte onu tatmin edemiyor ve bıkıyordu. Aslında insan, mutluluğa azıcık bir şeyle bile kavuşabilirdi. Fakat sevdiği şeyler, sonradan onu sıkmaya başladı. Yani Allah Teâlâ’da insanı sıkmaya başladı. Çünkü J. Paul Sartre’nin dediği gibi,

“İnsan Tanrı ol­mayı özleyen varlıktır” [3].

Girdaba düşmüş insan için bu , “O Olmak veya olamamak “tı.

O Olmak, insana mümkün değildir. Çünkü sonradan yaratıldı.

Olamamak ise, insanın yaratılışına ters geliyordu. Çünkü insan hep olmak zorunda olduğu hissini içinden atamıyordu.

Öyleyse sonuç ne olmalı idi;

Anlaşıldığı üzere, sonsuz hırs ve istek karşısında ezilen insan için tek tatmin yolu, Allah Teâlâ’nın elinde olduğu görülmektedir. Fakat insan, hangi noktadayken bunu fark edip kendine dur diyebilecektir. Bu durumu bilmek ise, insanın yaratılışı ile mümkün değildir. Bu konuda diyebiliriz ki; İnsanın yüce kudret sahibinin, insan benliğindeki, kendisi için sonsuzluk algısını kendi zatına doğru cezb ederek, ona yardım etmesidir, diyebiliriz. Bunun misali şudur;

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin miraç mucizesi ile ikrama kavuşmasıdır. (Miraç olayı; Hicret’ten bir yıl ya da 16 ay önce (milâdî 621 yılı başlarında) recep ayının 27. gecesi)  Eğer miraç olmasaydı, Efendimiz Allah Teâlâ’ya karşı kazandığı ve bulduğu hakikatleri (İbrahim aleyhisselâmın ölülerin diriltilmesi hadisesindeki itmi’nana kavuşması gibi) anlayıp sukûna eremeyecekti. Çünkü Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, nübüvveti ile başlayan ruh âlemindeki hızlı olan seyrini anlamakta biraz zorluk çekiyordu. Bunun yanında üç yıl süren müşriklerin boykotu, kıymetli amcası Hz. Ebu Tâlip ve seçkin hanımı Hz. Hatice (radiyallâhü anhüma) Hakk’a yürümeleri, Taiflilerin acımasızlığı ile bir şeylerin Hak olan İslâm davasındaki yavaş seyri benliğini sıkıntıya düşürmekte olunca, ne, neden, niçin benzeri soruların cevabı karşısında beşerî kuvvetinde tatmin olma ihtiyacı meydana geldi. İşte Miraçta gösterilen hakikatler ve “kul” olma müjdesiyle bu durum sakinleşip normal halini almış ve dünyaya geri dönerken bir başka dönmüştü. Sonraki hayatında yaşanan bütün hadiselerde Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem olunması gereken makamı bulmuş ve temkin üzere hareket etmişti. Bu şekilde Allah Teâlâ’yı nasıl bilmek gerektiğini kulluk hakikatiyle kavramıştı.

Bu sözlerden anlaşılan o dur ki, “Kul olma” makamına kavuşmak, ancak Allah Teâlâ’nın insana ihsan edeceği bir makamdır. Bu makamın hakikati çalışılarak ve gayret edilerek kazanılamamaktadır. Bu makama tasavvuf literatüründeki yedinci makam ve “yaklaşmayın” olarak bahsedilen “Ehâdiyyet’ül Cem” makamıdır da diyebiliriz. İnsân-ı kâmiller bu makamdan çokça bahsederler. Fakat bunu bilmeleri ile onların da buna sahip oldukları manasına gelmediği bilinmelidir. Çünkü hakiki kul makamında karar kılabilen yalnız ve yalnızca Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem olmuştur.

Sonuç olarak; insan olarak bize düşen, karşılık beklemeden, Allah Teâlâ’yı zikir yani kulluk ederek mutlu olmaya çaba göstermemiz gerektiğidir. Çünkü bedeni zevkler, hiçbir şekilde insanı mutlu etmeye yetmeyecektir. Kendimize münasip ruhânî zevkler ise, geçici bir dönem bize mutluluk vermekte olduğundan, gayretimizi beklentisiz bir şekilde devam ettirip, yaşamımız boyunca Allah Teâlâ’ya kendimizi sevdirmeye çalışmamız,  daha kolay bir yol olan şeriat dairesi üzerinde az bir sebatla ibadet ve taat üzere olmamız gerektiği gerçeğine kavuşmamız lazımdır.

Allah Teâlâ insanları yalnızca şeriattan sorumlu tutmuştur. Şeriatı olmayanın hakikati yoktur. Örnek verecek olursak, namaz kılmayanın bu dünyada Allah’ı, ahirette ise varlığı yoktur. Kulluk yapmamakla bir insanın kavuştuğu makam, onun ancak Allah olmasıdır. Allah Teâlâ ise kendisinden başka ilahlar olmadığını bize bildirdiğine ve bunu bizim de kesin olarak bildiğimize göre, sonuçta cehennemine atacakları ilahlardan olmamak için, “kul olma” örneğini taklit etmekten başka çaremiz ve gidecek yerimiz yoktur. O da “Futuhât-ı Medeniyye Sahibi Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem” dir.

Bir kul olarak, sorumlu olduğumuz şeyleri terk edip kendimizi perişan etmekten kaçınıp, Allah Teâlâ’yı sevmek ve ona kendimizi sevdirmenin yollarını bulmayı, onun verdiği şeylere razı olup boyun bükmekten başka çaremiz olmadığını anlamamız ve hiç unutmamamız gerekmektedir.

İbadet çokluğuna yok itibar hiç

Kulundan Hâliki hoşlanmayınca [4]

İhramcızâde İsmail Hakkı

 


[1]Bkz:ACABOĞA Asiye ı Din-Mutluluk İlişkisi [Kitap]. – Kahramanmaraş : Sütçü İmam Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Felsefe ve Din Bilimleri Anabilim dalı Yüksek Lisans Tezi-204569, Ocak–2007. s. IV

[2] (İbn Kuteybe hadisin, varsayılan ilk formu ile ilgili bu ameliyeyi kelâmcılara izafe etmektedir (Tevîlü muhtelifi’l-hadîs, Kahire 1908/1326, 277). Krş. Kastallânî, Buhârî Şerhi, İsti’zân, 79/1; Nevevî, Müslim Şerhi, Birr, 45/115.)

[3] MURDOCH İris ve Hilâv trc: Selâhattin Sartre’in Yazarlığı Ve Felsefesi, [Kitap]. – İstanbul : [s.n.], 1983,, s. 75

[4] Kuddûsi kaddese’llâhü sırrahu’l azîz

MÜNÂCÂT- ATÂİYYE (Ret Edilmeyen Dua)


إلهي أنا الفقير في غناي. فكيف لا أكون فقيراً في فقري.

“Ey Allah Teâlâ’m! Ben zengin olduğumda fakirsem; fakir halimde nasıl fakir olmam!”

إلهي أنا الجاهل في عملي فكيف لا أكون جهولاً في جهلي.

“Ey Allah Teâlâ’m! Ben ilmime rağmen cahilken; bilgisiz olunca nasıl cahil olmam?

إلهي إن اختلاف تدبيرك وسرعة حلول مقاديرك منعاً عبادك العارفين بك عن السكون إلى عطاء واليأس منك في بلاء.

“Ey Allah Teâlâ’m! Marifet ehli kulların, tedbirlerin değişkenliği ile takdirlerin süratli değişmesinden, herhangi bir ihsana kanmaya ve bir belâda Senden ümit kesmekten men olmuşlardır.”

إلهي مني ما يليق بلؤمي ومنك ما يليق بكرمك.

“Ey Allah Teâlâ’m! Benden, kötülüğe (küçüklüğüme) yakışan işler, Senden ise kere­mine (zâtının büyüklüğüne) yaraşan işler beklenir.”

إلهي وصفت نفسك باللطف والرأفة بي قبل وجود ضعفي أفتمنعني منهما بعد وجود ضعفي،

“Ey Allah Teâlâ’m, zayıf varlığımı yaratmadan, Sen kendini lütuf­kârlık ve şefkatle vasıfladın. Öyleyse, acizliğimle beni lütuf ve merhametinden mahrum mu bırakacaksın!”

إلهي إن ظهرت المحاسن مني فبفضلك ولك المنة على. وإن ظهرت المساوي مني فبعد لك ولك الحجة علي،

“Ey Allah Teâlâ’m! Ben güzel bir şey ortaya koymuşsam, bu Senin fazl u ihsanındandır. Tabi ki, benden minnet isteme hakkın da vardır. Eğer, benden kötü bir şey zuhur etmişse, bu da Senin adaletindendir. Bunu aleyhime delil göstermek de yine Senin hakkındır.”

إلهي كيف تكلني إلى نفسي وقد توكلت لي.

“Ey Allah Teâlâ’m! Ben Sana tevekkül edip dayanmışken, nasıl nefsimle yalnız bırakırsın?”

وكيف أضام وأنت الناصر لي أم كيف أخيب وأنت الخفي بي

“Ey Allah Teâlâ’m! Sen benim yardımcım iken, haksızlık ve zillete na­sıl uğrarım? Beni lütuf ve ihsanlarınla kuşatmışken, nasıl hüsrana uğrarım?”

ها أنا أتوسل إليك بفقري إليك، وكيف أتوسل إليك بما هو محال أن يصل إليك.

“Ey Allah Teâlâ’m! Sana olan muhtaçlığımla yalvarıyorum. Sana ulaşması mümkün olmayan bir ameli kendime nasıl şefaatçi yapabilirim?”

أم كيف أشكو إليك حالي وهو لا يخفي عليك.

“Ey Allah Teâlâ’m! Sana gizli olmayan halimi sana nasıl şikâyet edeyim? ”

أم كيف أترجم لك بمقالي وهو منك برز إليك.

“Ey Allah Teâlâ’m! Senin (kudretin) le ortaya çıkan halimi Sana nasıl sözle açıklayabilirmiyim.”

أم كيف تخيب آمالي وهي قد وفدت إليك.

“Ey Allah Teâlâ’m! Senden gelenle (oluşan)  isteklerimi nasıl yok sayabilirim”

أم كيف لا تحسن أحوالي وبك قامت إليك.

“Ey Allah Teâlâ’m! Seninle, senden dolayı oluşan halimi nasıl güzelleştirmezsin. ”

إلهي ما ألطفك بي مع عظيم جهلي وما أرحمك بي مع قبيح فعلي،

“Ey Allah Teâlâ’m! Şu büyük cahilliğime rağmen ba­na karşı ne kadar lütufkârsın!

Şu çirkin işlerime rağmen bana karşı ne kadar merhametlisin!”

إلهي ما أقربك مني وما أبعدني عنك.

“Ey Allah Teâlâ’m! Sen bana benden yakınken ve ben ise Senden ne kadar uzaktayım!”

إلهي ما أرافك بي فما الذي يحجبني عنك،

“Ey Allah Teâlâ’m! Bana karşı şefkat ve merhametinin büyüklüğü karşısında beni Senden hangi şey perdeleyip ayırabilir ki?”

إلهي قد علمت باختلاف الآثار وتنقلات الأطوار أن مرادك مني أن نتعرف إلى في كل شئ حتى لا أجهلك في شئ،

“Ey Allah Teâlâ’m, çeşitli işlerinden ve tavırların değişmesinden muradını anladım ki, her şeyde kendini bana tanıtırken, hiçbir halde Seni anlamakta cahil kalmayayım.”

إلهي كلما أخرسني لؤمي أنطقني كرمك وكلما آيستني أوصافي أطمعتني منتك.

“Ey Allah Teâlâ’m, kötülüğüm sessiz kalmamamı gerektirse de Senin keremin konuşma­ma cesaret veriyor. Kötü vasıflarım beni ümitsizliğe sürüklerken, ihsanların Sana olan minnetimi artırmaktadır.”

إلهي من كانت محاسنه مساوي فكيف لا تكون مساوية مساوي.

“Ey Allah Teâlâ’m! İyilikleri bile kötülük olanın, kötülükleri nasıl kötülük olmaz.”

ومن كانت حقائقه دعاوي فكيف لا تكون دعاويه دعاوي.

“Hakikati bile kuru davadan ibaret olan kulun iddiaları nasıl kuru iddia olmaz?

إلهي حكمك النافذ ومشيئتك القاهرة لم يتركا لذي مقال مقالاً ولا لذي حال حالاً،

“Ey Allah Teâlâ’m, mutlaka geçerli hükmün ve karşı konulmaz iradene söz söylemek isteyen kimse için, söz hakkı ve hiçbir hâl sahibine hâl bı­rakmadın.”

إلهي كم من طاعة بنيتها وحالة شيدتها هدم اعتمادي عليها عدلك بل أقالني منها فضلك،

“Ey Allah Teâlâ’m, nice yaptığım taat ve bina kıldığım hâl var ki, faziletinin bağı, adaletin, onlara dayanmamı koparıp yerle bir etti.”

إلهي أنت تعلم وأن لم تدم الطاعة مني فعلاً جزماً ما فقد دامت محبة وعزماً،

“Ey Allah Teâlâ’m! Bilirsin ki, taatim bir fiil olarak sürekli ve değerli olmasa da, sevgi ve isteğim hiçbir zaman kesilmemektedir.”

إلهي كيف أعزم وأنت القاهر. وكيف لا أعزم وأنت الآمر،

“Ey Allah Teâlâ’m! Sen kahhar iken ben nasıl (korkumdan) yönelebilirim ki? Sen emreden olunca nasıl gayret etmem ki?”

إلهي ترددي في الآثار يوجب بعد المزار فاجمعني عليك بخدمة توصلني إليك،

“Ey Allah Teâlâ’m! Olaylar içindeki şaşkınlık, zorunlu olarak kutsal mekânından uzaklaşmama neden oluyorken, ne olur beni Sana kavuştura­cak bir hizmetle huzurunda bulundur.

إلهي كيف يستدل عليك بما هو في وجوده مفتقر إليك.

“Ey Allah Teâlâ’m! Varlığı Sana muhtaç olan, Senin varlığına nasıl delil getirilebilir?”

أيكون لغيرك من الظهور ما ليس بك حتى يكون هو المظهر لك.

“Senden başkası zuhur yönünden bir aydınlığa sahip olamadığından,  Senin gibi zahir olabilir mi?”

متى غبت حتى تحتاج إلى دليل يدل عليك. ومتى بعدت حتى تكون الآثار هي التي توصل إليك

“Ne zaman gizli oldun ki, Seni gösterecek bir delile ihtiyacın olsun.

“Ne zaman uzak oldun ki, varlıklar Sana ulaşmak için  (gayretleri)  olsun.”

إلهي عميت عين لا تراك عليها رقيباً وخسرت صفقة عبد لم يجعل له من حبك نصيباً،

“Ey Allah Teâlâ’m! Seni üzerinde gözetleyici görmeyen göz, kördür. Sevginden nasiplenmeyen kulun ticaretinde de zarar et­miştir.”

إلهي أمرت بالرجوع إلى الآثار فاجعلني إليها بكسوة الأنوار وهداية الاستبصار حتى أرجع إليك منها كما دخلت إليك منها مصون السر عن النظر إليها ومرفوع الهمة عن الاعتماد عليها إنك على كل شئ قدير،

“Ey Allah Teâlâ’m, fânilerle beraber yaşamak için (ilâhî yurdundan) rücû etmemi (dönmemi) emrettin. Ne olur (dönüşümü), nurlarının kisvesi ve basiret hidâyetiyle birlikte nasip et ki, Senden onlara (temiz) döndüğüm gibi onlardan Sana (istediğin şekilde) geri dö­nebileyim:

Sırrım onların bakışlarından korunmuş, onlara bel bağlamaktan himmetim yüksek olsun. Şüphesiz Senin her şeye gücün yeter.”

إلهي هذا ذلي ظاهر بين يديك. وهذا حالي لا يخفي عليك. منك أطلب الوصول إليك وبك أستدل عليك، فاهدني بنورك إليك وأقلني بصدق العبودية من يديك،

“Ey Allah Teâlâ’m! Zillet dolu bir halde huzurunda bulunmaktayım. Bu halim Sana gizli değildir. Sana ulaşmayı yine senden dilerim. Sana ulaşmak için delilim yine Sen ol. Nurunla beni Sana hidâyet et ve dosdoğru bir kullukla beni huzurunda durdur.”

إلهي علمني من علمك المخزون وصني بسر اسمك المصون،

“Ey Allah Teâlâ’m! Hazinendeki gizli ilimden bana da öğret ve beni ko­runmuş gizli ism-i azâm’ın ile koru.

إلهي حققني بحقائق أهل القرب واسلك بي مسالك أهل الجذب،

“Ey Allah Teâlâ’m! Beni sana yakın olanların gerçek olan halleriyle haki­kate ulaştır ve cezbe sahiplerinin yolların­da sülûk ettir.”

إلهي اغنني بتدبيرك عن تدبيري وباختيارك لي عن اختياري وأوقفني على مراكز اضطراري،

“Ey Allah Teâlâ’m! Tedbirinle zenginleştirip kendi tedbirime ihtiyaçlı bırakmadığın gibi beni seçme zahmetinden kurtardın. Benim için seçtiğin ve nelere ihtiyacım varsa ona muvafakat kılmanı istiyorum.”

إلهي أخرجني من ذل نفسي، وطهرني من شكى وشركى قبل حلول رمسي،

“Ey Allah Teâlâ’m! Beni nefsimin zilletinden çıkarıp, mezarımın yerle bir olacağı zaman gelip çatmadan önce şüphe ve şirkimden beni temizlemeni istiyorum.”

بك انتصر فانصرني وعليك أتوكل فلا تكلني وإياك أسأل فلا تخيبني وفي فضلك أرغب فلا تحرمني ولجنابك أنتسب فلا تبعدني وببابك أقف فلا تطردني،

“Ey Allah Teâlâ’m! yalnızca Senden yardım istiyorum, ne olur bana yardım et;

Sana güvenip dayandım, beni Senden başkası­nın eline bırakma;

Yalnızca Senden istedim, beni eli boş çevir­me;

Senin fazl ve keremini diledim, beni mahrum etme;

Cenâb-ı Zâtına intisap edip bağlandım, beni uzaklaştırma;

Senin kapında durmaktayım, beni kapından kovma.”

إلهي تقدس رضاك أن تكون له علة منك فكيف تكون له علة مني أنت الغني بذاتك عن أن يصل إليك النفع منك فكيف لا تكون غنياً عني،

“Ey Allah Teâlâ’m! Senin sebep olduğun kutsal rızana bende bir neden olabilir mi? Sen zâtınla zenginken, sana ulaşacak ve senin menfaatine benden bir zenginlik ve menfaat olabilir mi?

إلهي إن القضاء والقدر غلبني وان الهوى بوثائق الشهوة أسرني فكن أنت النصير لي حتى تنصرني وتنصر بي. واغنني بفضلك حتى أستغني بك عن طلبي. أنت الذي أشرقت الأنوار في قلوب أوليائك حتى عرفوك ووحدوك. وأنت الذي أزلت الأغيار من قلوب أحبابك حتى لم يحبوا سواك ولم يلجؤا إلى غيرك أنت المؤنس لهم حيث أوحشتهم العوالم. وأنت الذي هديتهم حتى استبانت لهم المعالم.

“Ey Allah Teâlâ’m! Kaza ve kaderin bana galip geldi.

Nefsanî özlem ve şehvet, elimi kolumu bağladı. Bana Sen yardımcı ol.

Eğer bana yardımcım olursan düşmanları yenip zafer kazanabilirim.

Beni fazl ve kereminle zenginleştir ki, Senin sayende artık ih­tiyaç talebinde bulunmaya ihtiyaç duymayayım.

Sen ki, veli kulla­rının kalplerinde marifetullah nurlarını yaktın da, Seni tanıyıp bir­lediler.

Sen ki, dostlarının kalplerinden Kendinden başkasını çı­kardın da Senden başkasını sevmez ve senden başkasına sığınmaz oldular.

Bütün varlıklar onları ürküttüğünde dostları ancak Sen oldun.

Sen ki, onları doğru yoluna erdirdin de yol işaretleri kendi­lerine belli oldu.

ماذا وجد من فقدك وما الذي فقد من وجدك لقد خاب من رضى دونك بدلاً. ولقد خسر من بغي عنك متحولاً

“Ey Allah Teâlâ’m! Seni kaybeden neyi bulmuştur? Seni bulan neyi kaybetmiştir?

Seni bırakıp Senden başkasına razı olan kimse, mahrum kalmıştır. Senden yüz çevirerek başkasına yönelen hüsrana uğramıştır.”

إلهي كيف يرجى سواك وأنت ما قطعت الإحسان. وكيف يطلب من غيرك وأنت ما بدلت عادة الامتنان

“Ey Allah Teâlâ’m! Sen lütuf ve iyiliklerini sürdürüp dururken, Senden başkasına nasıl ümit bağlanır?

Sen ihsanda bulunma âdetini hiçbir zaman değiştirmemişken Senden başkasından nasıl istenir?”

يا من أذاق احباءه حلاوة مؤانسته. فقاموا بين يديه متملقين ويا من ألبس أولياؤه ملا بس هيبته فقاموا بعزته مستغزين. أنت الذاكر من قبل الذاكرين. وأنت البادئ بالإحسان من قبل توجه العابدين وأنت الجواد بالعطاء من قبل طلب الطالبين. وأنت الوهاب ثم أنت لما وهبتنا من المستقرضين،

“Ey dostlarına dostluğunun hazzını tattırıp, hu­zurunda saygı ile durdukları zat!

Ey veli kullarına heybetinin elbi­selerini giydirip, Kendisiyle izzet bularak huzurunda izzetle durdukları zat!

Sen, Seni zikredenlerden önce onları hatır­layansın.

İbadet ehli insanlar Sana yönelmeden önce onlara ih­sanda bulunansın.

İsteyenler henüz istemeden dileklerini cömert­çe yerine getirensin.

Sen, bize bağışı çok olan ve bize bağışladıkla­rını da sonradan bizden satın alansın!

إلهي اطلبني برحمتك حتى أصل إليك واجذبني بمننك حتى أقبل عليك،

“Ey Allah Teâlâ’m! Rahmetinle beni yakınlaştır ki, Sana ulaşabileyim. Lütfunla beni Kendine doğru çek ki, tüm benliğimle Sana yöneleyim.”

إلهي إن رجائي لا ينقطع عنك وأن عصيتك كما أن خوفي لا يزايلني وإن أطعنك،

“Ey Allah Teâlâ’m! Günahkâr olsam da, rahmetine olan ümidim kesil­mez. Sana itaat etsem de, korkun yüreğimden çıkmaz.”

إلهي قد دفعتني العوالم إليك. وقد أوقفني علمي بكرمك عليك،

“Ey Allah Teâlâ’m! Âlemdeki varlıklar beni Sana sevk etti. Keremine ilişkin bildikle­rim Senin kapından ayrılmamayı öğretti.”

إلهي كيف أخيب وأنت أملي، أم كيف أهان عليك متكلي،

“Ey Allah Teâlâ’m, ümidim Sen olunca, nasıl mahrum kalırım ki?

Güvencem Sen iken, nasıl zelil düşebilirim ki?”

إلهي كيف أستعز وأنت في الذلة أركزتني أم كيف لا أستعز وإليك نسبتني، أم كيف لا أفتقر وأنت الذي في الفقر أقمتني. أم كيف أفتقر وأنت الذي الذي بجودك اغنيتني.

“Ey Allah Teâlâ’m! Sen beni zilletin ortasına düşürürsen benim nasıl izzetim olur?

Beni Kendine ait gösterirsen, ben nasıl izzete ka­vuşmam ki?

Beni yoksulluk içinde bırakırsan ben nasıl fakir olmam ki?

Beni cömertliğinle zenginleştirirsen nasıl muhtaç durum­da olabilirim?

وأنت الذي لا اله غيرك. تعرفت لكل شيء فما جهلك شيء وانت الذي تعرفت إلى في كل شئ فرأيتك ظاهراً في كل شئ فانت الظاهر لكل شئ.

“Kendisinden başka hiçbir ilah olmayan, ancak Sensin. Sen her şeye Kendini tanıttığın için Seni bilmeyen hiçbir şey yoktur. Bana da her şeyde Kendini tanıttığın için, Seni her şeyde zahiren görmekteyim. Zaten her şeye zahir olan Sensin.”

يا من استوى برحمانيته على عرشه فصار العرش غيباً في رحمانيته كما صارت العوالم غيباً في عرشه محقت الآثار بالآثار.ومحوت الأغيار بمحيطات أفلاك الأنوار.

Ey Rahmaniyeti ile arşının üzerinde hükümran olup da, Rahmaniyetinde arşın kaybolduğu zat!

Tıpkı âlemler Senin arşında kaybolduğu gibi, eserleri eserlerle yok ettin. Güneşler gibi nurla­rınla, ağyar olarak ne varsa hepsini sildin.”

يا من احتجب في سرادقات عزه عن أن تدركه البصار.يا من تجلى بكمال بهائه فتحققت عظمته الأسرار. كيف تخفى وأنت الظاهر أم كيف تغيب وأنت الرقيب الحاضر

“Ey izzetinin gölgeliklerinde gözlerin ihatasından münezzeh olan zat!

Ey mükemmel güzelliğiyle tecelli eden zat! Bütün eşya­da zahirken nasıl gizli olabilirsin? Her an gözetleyici ve şahitken nasıl hazır olmayabilirsin?”

والله الموفق وبه أستعين

“Tevfik Allah Teâlâ’dan ve yardımı da Ondan isteriz.

OKUMANIZ GEREKEN BİR KİTAPTAN BÖLÜMLER


 

Ahmet ÇINAR

AHMET ÇINAR 1966 yılında Kahramanmaraş’ın Göksun ilçesine bağlı Kireç Köyünde doğdu.1983 yılında Kahramanmaraş Endüstri Meslek Lisesi”nden ve 1987 yılında İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesinden mezun oldu. Sırasıyla: İbradı, Dargeçit, Sultandağı, Silvan Kaymakamlığı ve Siirt Vali Yardımcılığı görevlerinde bulundu. İstanbul Büyükşehir Belediyesi”nde sırasıyla Kontrol ve Kültür ve Turizm Daire Başkanlığı görevlerinde bulundu. Şu an Ekonomiden Sorumlu Başbakan Yardımcısı Nazım Ekren’in Özel Kalem Müdürlüğü görevini yürütmektedir.

DAĞLAR YÜREĞİMDİR

HER ŞEYİ YAZAMADIM

SURHAY

İsmiyle yayınlanan 3 kitabı bulunmaktadır.

 

HERŞEYİ YAZAMADIM

Etkin/Kayıhan Yayınları, İstanbul, 2007

Bu kitapta neler anlatılıyor?

Yazarımızın müthiş bir anlatım tarzıyla, çocukluk yıllarından 1980 ihtilaline, üniversite hayatından gümrük memurluğuna, kaymakam adaylığından İngiltere maceralarına, ilk kaymakamlığından askerlik serüvenine, Dağıstan seyahatinden Şeyh Şamilin köyüne kadar ilginç bölümler mevcuttur. Bu bölüme kadar kâh gülecek, kâh eğlenecek, kâh sinirleneceksiniz. Ancak; bundan sonraki bölümlerde, Türkiye gerçeklerini bir kaymakamın kaleminden okurken gözyaşlarınıza hâkim olamayacaksınız. Dargeçit-Mardin: Yıl 1996 kaymakam Mardin’in Dargeçit ilçesine atanır.

Yol yok, su yok, elektrik yok. Hemen hemen her gece şehire ve hükümet konağına planlı saldırılar olur, öldürülen vatandaşların yanı sıra şehit edilen güvenlik güçleri de vardır. Kısacası;
TERÖR-SALDIRI-ÇATIŞMA’dan başka bir şey yok. İşte böyle bir durumda cesur bir kaymakam devreye girer, halk ile vatandaşı uzlaştırır ve o kâbus dolu günlerde gerek vatandaşın gerek basının övgüsünü alır. Ancak, bırak övgüyü nasıl becerdin demek nezaketinde bulunmayan kişilerde olacaktır. Bundan sonra kısa bir dönem AFYON-Sultandağı’na tayin olur. Kaymakam burada da sıkıntılar yaşayacaktır. Çünkü görevde olduğu zaman Sultandağı’nda büyük bir deprem olacak ve ayrı bir serüven başlayacaktır…Hele SİİRT vali yardımcısı olduktan sonra başka âlemin içinde bulur kendini. Orası bambaşka bir âlem ve bu âlemde bambaşka kişiler hüküm sürmektedir. Kaymakam burada da maceralar yaşamaktadır…
Görev biter ve kaymakam DİYARBAKIR-SİLVAN’a atanır…”Dert bir değil elvan elvan” nağmeleri sanki Silvan için yazılmış da “Dert bir değil Silvan Silvan” olmuştur…Son bölümlerde ilginç tespitlerde bulunarak yorumlar yapar, böylece Türkiye gerçeklerine parmak basarak kimler kimlerin görevlerini üstlendiklerini, kimlerinde görevden kaçtıklarını, kimler de görevleri olmadığı halde kendine görev çıkardığını ibretle okuyacaksınız.
Kitabın en sonundaki yorumu okuyunca VAY BE bu kitap neymiş böyle, VAY BE bu kaymakam kimmiş diyecek, okuduğunuz kitabın etkisinden kurtulamayacak, herkese anlatmak zorunda hissedeceksiniz.

 

KİTAPTAN SİZİN İÇİN SEÇTİĞİM BÖLÜMLER

Kitap okunması gereken Harika bölümlerle dolu, ben küçük bir kısmını sizinle paylaştım. Okumanızı isterim samimiyetle yazılmış. Bu kişiler bulunduğu müddetçe yurdumuzun ilelebet payidar olacağını bilmenizi isterim. Genellikle son bölümü size seçmem kitabın özeti durumunu arzettiğindendir.

Çirkin Cinayet

Bir köyde görev yapan Trakyalı bir ebe, yalnız kalmakta ol­duğu sağlık ocağı lojmanında gece vakti banyosunu yaparken çatıdan içeriye giren iki tane ırz düşmanının tecavüzüne uğramış ve sonra da öldürülmüştü. Ebenin fakir anne ve babası tarlada çalışmaktan çamurlu lastik ayakkabılarıyla  kızlarının  cenazesini almak için gelmişler ilçeye. Bütün ilçenin o anne ve babaya acıdığını, onlar için ağladığını anlatıyordu herkes.

Bu köye ceza olsun diye ebe verilmiyordu. Ebenin katilleri­nin açık cezaevinde kaldıkları ve şartlı olarak dışarıda gezdikleri söyleniyordu. Ebeye yedi kat yabancı insanların bundan dolayı vicdanen rahatsız oldukları görülüyordu.

Bunun üzerine Hâkim Bey bir olay anlatmıştı: Tecavüze uğ­rayan genç bir kızın mahkemesinde mağdur kız ağlayarak,

“Ha­kim amca, onları cezalandır ne olur!” diye yalvarmış. Kıza acıyan hâkim,

“Sen hiç merak etme kızım, ben gerekeni yapacağım.” diye cevaplamış onu. Hâkim, mahkumiyetlerine karar vermiş ırz düşmanlarının. Aradan bir müddet geçtikten sonra mağdur olan kız, tecavüzcülerin salıverildiklerini öğrenmiş. Koşarak hâkime gitmiş,

“Hâkim amca, hani söz vermiştin bana, onları hapse atacaktın.” Çaresiz hakim derin bir iç çekerek,

“Ben sözümü tuttum, hapsettim onları; ama devlet af çıkarıp salıverdi.”

“Yaa! Demiş kızcağız ağlamaklı; ama, hakim amca, onlar bana tecavüz ettiler, devlete değil. Bana tecavüz edenleri devlet ne hakla af eder.” Sh, 33

—-

Cuma Günleri Hasta Olmak Yasak

İlçede amirler ve memurlar arasında Antalya’nın ilçelerin­den olanlar çoktu. İlçede göreve başladıktan sonra cuma günleri hasta şevki almaya gelenlerin sayısında büyük artış olduğunu fark ettim. Bunlar da çoğunlukla o çevrenin ilçelerinden amir ve memurlardı. Olayı anlamak o kadar zor değildi; bu kişiler hasta­neye sevk yaptırmak suretiyle cuma günlerini de çalarak hafta sonu tatillerini üç güne çıkarıyorlar, gittikleri Alanya, Manavgat hastanelerinde hiç tedavi olmadan hastaneye giriş çıkış yaptırıp evraklarını mühürletiyorlar ve yaptıkları tatilin yol masraflarını da bu şevklerden çıkarıyorlardı. Üstelik şevklerine refakatli, araçlı da yazdırıyorlardı. İşin garibi bunu alışkanlık haline getiren bir­kaç daire müdürü her fırsatta dini, kitabı, vatanı, milliyetçiliği kimseye bırakmayan tiplerdi.

Hemen bir toplantı yaptım. Bu şevklerin sahte! olduğunu açık açık söyledim ve noktayı koydum:

-Şimdi sonuç olarak, bir daha hiç kimse cuma günü hasta olmayacak!

-Gerçekten hasta olanlar olursa…? diye sordu Doktor Ha­nım.

-Geberseler hasta olmak yasak... dedim. Sonra da, “Dok­tor Hanım gerçekten ihtiyacı olan olursa sevk edebilirsiniz. Ama o kişinin kim olduğunu bana söyleyeceksiniz ve ben de onu mutlaka göreceğim.”

Bir daha hiç kimse cuma günleri hasta olmadı. Sh; 80

—-

Şeyh Halil

Şeyh Halil, Sümer kasabasında yaşayan 75 yaşında bir İs­lam âlimiydi. Türkiye’mizde dini istismar eden çok sayıda hoca, şeyh kılıklılar bulunduğu için bu şahıs hakkında görüp tanışma­dan bir karar vermeyecektim. Bölgede etkili, saygı duyulan bir insan olan Şeyh Halil’i ziyarete gittim bir gün. Daha ilk görüşte ak sakallı, mavi gözlü bu insanın gerçek bir âlim olduğu anlaşılı­yordu. Tavırları ancak bilge bir insanın sergileyebileceği türden-

“Hoş geldiniz, göreviniz hayırlı olsun; ama, beni çok mah­cup ettiniz. Halbuki bizim size gelmemiz, ‘Hoş geldiniz’ dememiz gerekirdi.” dedi. Halbuki çok yaşlıydı, rahatsızdı, gelemezdi. Bazı sorular sordum:

-Bölgeye PKK belası neden musallat oldu sizce?

-Bundan hem siz, hem de biz sorumluyuz. Toplumdaki her türlü gelişmelerden amirler ve âlimler sorumludur. Demek ki ne siz amirler görevinizi düzgün yaptınız, ne de biz âlimler…

-Tarikatlarda yaygın bir ibadet şekli olan zikirlerde, çok ha­reketli, tabiri caizse çılgınca tepinme ve bağırmalar var. Sizce Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem hiç bu tarzda zikir yaptı mı?

-Hayır, yapmadı.

-Peki Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem bu tarzda zikir çekmediğine göre, tarikatların bu tarz zikir çekmeleri doğru mudur?

-Hayır, doğru değildir. Bu tarz bir zikir, şeriata aykırıdır.

“Yöremizde gelenek halinde işlenen günahlar var. Bunlar­dan en önemlisi sakat yapılan evliliklerdir. Başlık, berdel, kızın rızasını almamak hepsi haramdır. Ayrıca kızla erkeğin birbirine her açıdan denk olması lazım, halbuki yöremizde gencecik kızlar yaşlı erkeklerle evlendiriliyorlar. Bu yüzden ben yıllardır hiç kim­senin nikahını kıymıyorum...

Kızlara mirastan pay verilmiyor; bu da büyük günahtır. Mü­cadelemiz yetersiz kaldı sanırım. Bu yanlış gelenekleri yıkamadık bir türlü…

Cenab-ı Allah Hz. Musa’ya sordu: -Benim için ne yaptın?

-Ya Rabbi! Senin için namaz kıldım, oruç tuttum, ibadet ettim…

-Ya Musa! Sen onların hepsini kendin için yaptın; cehen­nemden korunmak, cennete gitmek için yaptın.

-Ya Rabbi! Senin için ne yapmalıyım?

-Ya Musa! Benim için bir şey yapmak istiyorsan iyi insanla­rı sev, kötü insanları sevme.

Cenab-ı Allah kendisi için bir şey yapmak için, “İnsanı sev” diyor kullarına… sh, 229-230

 

Tabela Var Banka Yok

İlçe nüfusu yirmi bin civarında olmasına ve yeterli parasal işlem potansiyelinin bulunmasına rağmen ilçede bir tek banka şubesi yoktu. Esnaf, memur, halk yani herkes perişandı. En ufak bir işlem için Midyat’a gitmek zorundaydı herkes. Kime, nereye başvursak da bir sonuç alamadık. Son çare olarak on bin imza topladık, ama, o da ancak bir tabelanın asılmasına yaradı. Tabe­la asıldı ancak banka şubesi açılmadı.

 

Veda

Ayrılıklar zordur… Dargeçit’ten ayrılma vakti gelmişti. Karşı­laştığım herkes, “Gitme Kaymakam Bey! Bütün ilçe imza topla­yalım…” diyorlardı. Bu tür sözler bazen yağcılık olsun diye de söylenir, ama, Dargeçit’te bunu herkes söylüyordu. Bu halkla, ciddi dostluğum vardı. Onlar beni seviyorlardı, ben de onları seviyordum doğrusu. Bazı aklı başında insanlar da, “Gitme Kay­makam Bey! Azıcık huzur bulmuştuk… Azıcık nefes alabiliyor­duk… Şimdi gidersen düzen eskiye dönerse ne yaparız biz?” diyorlardı. Geçmişin cehennem hayatına dönmekten korkuyor­lardı.

Son günümdü Dargeçit’te. Allah’ım neler de yaşamıştım öy­le? Nasıl bir boğuşmaydı o, nasıl bir yoğunluk, ne müthiş bir tempo? Tam iki yıl. Gece yok, gündüz yok; fırtınalara, kasırgala­ra, sabotajlara rağmen ipince bir ip üzerinde cambazlıktı benim­kisi. Şimdi ayrılıyordum Dargeçit’ten. Her şeyinden sorumlu olduğum bu şehirden ayrılıyordum. Şehrin sokaklarından, evim­den, kedimden; düşmana pusu olmuş, onları korumuş bağ du­varlarından, engebeli araziden, kurşunlardan, roketlerden ayrılı­yordum. Bir çölü andıran hükümet konağının etrafına ektirdiğim ağaçlardan, yol boyu yaprak açmış küçük akasyalardan; en zoru da dostlarımdan ayrılıyordum. Yani bana ait bir dünyayı, her şeyiyle olduğu yerde, bir daha belki de hiç görmemecesine bıra­kıp ayrılıyordum. Bir şeyler kopuyordu yüreğimden, acı veriyor­du bu bana. Duygusallığım işimi zorlaştırıyordu. Kendimi tutma­ya, sıkı durmaya çalışıyordum.] sh, 231

 

 

—–

Devlet Geri Gider mi?

Vali Bey’in korumaları anlattılar. “Vali Bey, benzinlikten çı­karken ihtiyaca binaen makam aracını birazcık geri çeken şofö­rüne,

‘Ne yapıyorsun lan! Devlet geri gider mi, serseri?’ diye fırça attı…” sh, 256

—–

Bunlarda mı Şehit?

Cumhuriyet törenlerini izliyorduk. Sırayla okullar geçiyorlar­dı. … “Şehit İsmail Çelik İlköğretim Okulu”, “Şehit Polis Hayret­tin Şişman İlköğretim Okulu” Ancak, bir şey hemen dikkatimi çekti. Peş peşe giden iki okula ismi verilen kişilerin soy isimleri aynıydı. “Bunlarda mı Şehit?” diye kızarak sordum yanı arkadaşa. Kahkahayla gülerek, “Hayır, eski valimiz ve eşinin isimleri onlar.” diye cevapladı arkadaş. “Kaynana ve baldız eksik kalmış” dedim…

Milli eğitim müdürü Kerevan Bey, “Vali, zorla verdirdi bu isimleri. ‘Siz ilde görev yaparken isminizin verilmesi doğru olmaz Sayın Valim!’ desem de zorla verdirdi. O yetmedi aynı şeyi eşi için de istedi. Yine itiraz ettim, yine emretti. O da yetmedi, be­nim de olduğum bir ortamda kendisine yönelecek eleştirileri defetmek için vali yardımcılarının yanında, ‘Ben size ismimi ver­meyin demedim mi?’ diye numaradan fırça da attı bana. Ben de ona, ‘Dürüst ol Sayın Valim!’ diye bağırdım.” diye üzülerek olayı anlattı Kerevan Bey.

 

Atilla Koç

Siirt’te adı saygıyla anılan, “Allah razı olsun, hizmet etti.” denilen tek vali ismi Atilla Koç idi. Eskileri bilemem, ama, son dönem valiler için tek bir güzel söz duymadım halktan. Atilla Koç’un halk tarafından sevilen bir başka özelliği de dobra dobr oluşu ve yerinde küfürler (!) edişiydi.

 

Atilla Koç, bayındırlık müdürlüğündeki berbere gider. Ber­ber kekemedir, bu yüzden derin bir sessizlik hakimdir berber salonunda. Traş biter. Berber zorla, “Çok yakışıklı oldunuz Sayın Valim!” der. Yağcılıktan ve laubalilikten hiç hoşlanmayan Vali Bey, belki kendisini yakışıklı da bulmadığı için kızarak, “Yalancı­nın anasını!…” diye dümdüz küfür eder. Bir anda panikleyen berber, “He… Hem… Hem de bin kere!” diye cevaplar Vali Bey’i.

 

——

ONDÖRDÜNCÜ BÖLÜM

sh,229-324

TÜRKİYEM! CANIM BENİM

Vah Türkiye

Doğal olarak, Türkiye’nin kötü halinden dolayı hep politika­cılar suçlandı; ama bürokratların önemli bir kısmı -üniformalı ve üniformasız- çok daha pis çıktılar ortaya. Vatandaşlar da -bir kısmı- onlardan daha iyi değiller. Memleketi yağmalayanlara küfür ederlerken; aslında dürüstlüklerinden değil, ama, kıskanç­lıklarından küfür ediyorlar. Aynı fırsat kendilerine sağlansa, be­terini yapacaklar. Her şeye rağmen, yanlışları düzeltmek en başta politikacıların işidir. HALKIN BÜYÜK KESİMİ ORTADADIR, HANGİ EĞİLİM GÜÇLÜYSE, ONUN SAFINA GEÇER.

 

Yiyin Ağalar

Yiyin ağalar, herkesin hakkını yiyin; yetiminkini, mazlumun-kini, körünkini, topalınkini, hatta helal olsun BENİMKİNİ de yi­yin!

Türkiye yağmalanıyor; ahmakça, ahlaksızca, alçakça yağ­malanıyor:

-Kökü dünyanın merkezine kadar derin inmiş dev bir ulu çınarın, aç ağaç kurtlarınca kıdım kıdım bitiriİişine benziyor Tür­kiye’nin hali.

- Yüzlerce sırtlanın saldırdığı çaresiz, yaralı bir aslana ben­ziyor Türkiye

-Irz düşmanlarının alaylı, kahkahalı tacizlerine uğramış, orası burası parmaklanan; rencide olmuş gururuyla kendisine uzanan pis mücadeleden; çaresiz, dünya güzeli, iffetli bir kadına benziyor Türkiye.. Yağmanın binlerce çeşidinden sadece bazılarını, daha çok ilçelerde şahit olduklarımı yazacağım:

Yıllardır bir kez bile aramayan bir kaymakam arkadaş arı­yordu. “Aloo! Ahmetçiğim nasılsın?” Adamın samimiyetinden rahatsız oldum o an. “Hayırdır İnşallah!” demekten alamadım kendimi. “Ahmetçiğim, sen Göksunlusun. Mutlaka Mehmet Sağ­lamla (Milli Eğitim Bakanı) muhabbetin vardır. Beni Göksün kaymakamlığına aldır. Bakana, benim kendi partisine çalışaca­ğımı da söyleyebilirsin. Şu an yanımda DYP ilçe başkanımız da var, o da yardımcı olacak bana…” Adam daha mesleğin başında taklalara başlamıştı…

Yine hiç aramayan bir ses, “Ahmetçiğim, seni ziyaret ede­ceğim, ilçene girmek üzereyim; ama sen benzini hangi petrol­den alıyorsun? Yol üzerindeyse arabaya benzin alacağım, geri dönmeyelim tekrar.” “Resmi araç mı?” diye sormaya utandım; çünkü, bazen resmi görevle seyahat eden kaymakamlar olabili­yor; ancak geldiğinde baktım ki araç sivildi, kendi cebimden ödedim benzini..

Adam vali olamamaktan şikâyetçiydi. “Bu ülkede bir şey olabilmek için ya Çerkez, ya Gürcü, ya da bir şey olmak lazım kardeşim!” diye hayıflanıyordu.

“Bizim grupta sadece iki tane Çerkez varız.; ben Dargeçit’e, arkasından da Siirt vali yardımcılı­ğına atandım; diğer arkadaş da Kars vali yardımcılığına atandı. Neden böyle yanlış şeyler düşünüyorsun?” dedim. Bu insanın vali olma şansı yüksek…

 

Atamalar

(Bazı) İktidar partisi milletvekilleri ve il-ilçe parti teşkilatları, müstahdem atamalarına kadar burunlarını sokuyor; hiçbir liya­kat, adalet şartı gözetmeksizin adamı olanları, bazıları da en az ” X. 000 dolar” parayı bastıranları alıyorlar işe, ya da terfi ettiri­yorlar. Bu da devlet kadrolarına yeteneksiz, bilgisiz, daha işe girerken rüşvet verdikleri için dürüst olmayan insanların yerleş­mesine neden oluyor. Layık olmadığı halde amir olan insanlar, kendilerinden çok daha bilgili ve yetenekli astlarını kıskanıp ez­meye çalışıyor ya da bu kişiler amirleriyle ters düşüyorlar. Dola­yısıyla yetenekli ve bilgili insanlar pasif duruma düşürülüyorlar. Milli eğitim, sağlık vs. teşkilatlarda il müdürleri bir günde memur (doktor-öğretmen), bir öğretmen-doktor da bir günde il müdürü olabiliyorlar. Bu da koltuğunu bir anda kaybetmek istemeyen (bazı) il müdürlerini siyasilere uşak yapıyor.

Adaletsiz yapılan tayinler, görevlilerin küsmesine neden oluyor ve hiç kimse gönülden çalışmak istemiyor. Adamı olan en küçük memur bile amirlerini iplemiyor, çalışma disiplinini bozu­yor, verimi düşürüyor. Bütün bunlar bozulan düzen, halkta uyandırdığı adaletsizlik hissi, insanların küsmesi ve tembelleş­mesi; yetenekli, bilgili, tecrübeli insanların atıl kalması gibi üre-tim-verim açısından oluşan en büyük yağmalardan birisidir.

Atamalarda en dürüst davranmaya çalışan iktidarlar da yanlış atama yapıyorlar. Çok dürüst, namazlı niyazlı diye atadık­ları adamların birçoğu işinin ehli değil. Bırakın kocaman kurum­ları idare etmeyi adamcağızların dünyadan haberleri yok. İyilik dürüstlük iyi bir kriterdir ama, iyiler ve dürüstlerin arasından ehil olanı seçmiyoruz çoğu zaman. Hem Kur’an-ı Kerim’de “İşi ehline veriniz” demiyor mu. Bu ehil kişiler karşı düşüncelerden olsalar bile.

Bir de devlet idarelerinde yetkili kişiler için, “Çok dürüsttür, çok iyi adamdır…” lafları çok dolaşır. Adam dürüst ama yöneti­mi altındaki işler kötü gidiyor ve dönen dolaplardan haberi yok veya engelleme kabiliyeti yok. Ne anladım ki böyle dürüstlükten. Dürüstlüğün ölçüsü sorumlu ve yetkili olduğu alandaki bütün işlerin doğru yapılması ve yanlışlara engel olmak olmalıdır.

 

Belediyeler

Türkiye’de 2000 nüfusu bulmayan belki binlerce belediye var. En küçük belediyenin başkanı, bir hâkim ya da kaymakam­dan fazla maaş alır; ancak hizmet vermeleri de mümkün değil. En küçük kasabanın belediye başkanı bile resmi araçla, yılda en az birçok kez Ankara’ya gitmektedir. Bahaneleri de iş takibidir. Gitmeyenler de, halk tarafından “Neden yatıyorsun, Ankara’da iş takip etmiyorsun?” diye zorla gönderiliyorlar. Çok yazık; sırf siyasi menfaat kastıyla ve nüfusları da suç işlemek suretiyle abartılarak, kanuni şartlara uymadan kurulan belediyeler bunlar. Sosyal ve kültürel açıdan da hiçbir faydası olmayan bilakis rant kavgasına, belde sakinleri arasında husumetlere neden olan kurumlar. Aynı masraflar köy statüsünde kalmak kaydıyla yapıl­saydı, yüz kat daha iyi ve fazla hizmet görecekti bu bölgeler. Devletin kesin bir kararla bu konuyu halletmesi, yolsuzluklarla mücadelede ve kaynak yaratmada öncelikli konulardan olması gereklidir.

 

Teşvikler

Türkiye’nin teşvik enkazlarıyla dolu olduğu bilinen bir ger­çek.

Teşviki verenlerin, alanların ve kontrol edenlerin suiistimali, ülkemizi çok büyük zarara uğratmakta, herkesin hakkının birkaç kişiye peşkeş çekilmesi sonucunu doğurmaktadır. Diyarbakır-Silvan yolunda, sadece yol üzerinde görülen alanda bu enkaz­lardan dokuz tane var.

 

İhâleler

Devleti, bankaları vs. dolandıran büyük ihalelerden hiç bah­setmeyeceğim. İnşaat sektöründe, müteahhitlere fahiş karlar bırakan ihaleleri nedense hep ildeki iktidar partisinin milletvekili ve il teşkilatına yakın olan müteahhitler kazanırlar. Tuvalet iha­lesine kadar burnunu sokan bazı malum siyasiler, her müteah­hitten % pay alırlar. Gıda alımlarında, mefruşat alımlarında, parça alımlarında akla gelebilecek her türlü ihalelerde durum aynıdır. Alınan malzemelerin yapılan işlerin hiç birisi de standart-lara-şartnamelere uygun olmaz.

Bir müteahhit, Dargeçit’in Kılavuz kasabasındaki çatısız bir okul için çatı onarımıyla ilgili bir hakediş düzenleyerek imzaya geldi. İmzalamadım. Vali, yardımcısına telefon ettirerek, hakedişi imzalamamı istiyordu. Çatısız okula çatı onarımıyla ilgili dosya tanzim eden görevlilerle ilgili suç duyurusunda bulundum; ayrıca bundan sonraki ihaleleri yapma yetkisinin kaymakamlıkla­ra verilmesini sağladım.

 

Fazla İstihdam

Örneğin köy hizmetleri teşkilatında, bütün illerde ihtiyaç duyulandan on kat daha fazla işçi çalıştırılır. Birçok işçi kendi özel işleriyle meşgul olur ve her ay maaşını alır. Maaştan daha çok sigorta, tedavi giderleri olur. İşin garibi en çok “Allah-Hak” diyen bir partinin genel başkanı seçim propagandasında bu tor­pille mevsimlik işçi statüsü verilip çalışmadan haram para alan bu işçi kesimini mağdur edilen mazlumlar sınıfında tanımlayıp onlara kadro verme sözleri vermişti.

Nevşehir’de: İhtiyaç – 70, mevcut – 650 (1992)

Antalya’da: İhtiyaç – 200, mevcut – 900 (1995)

Siirt’te: İhtiyaç – 80, mevcut – 790 (1999)

Bu iller görev yaptığım iller olduğu için bizzat il müdürlerin­den çalışmış olduğum dönemlerde aldığım rakamlardır. Bazı belediyeler seçimi kazananların yedi sülalesine ekmek kapısı olur. Belediye bütçeleri ancak personelin maaş ve tedavi gider­lerine yeter. Hiçbir hizmet yapılmaz. Araçlar şahısların hizmetin­de çalışırlar. Bir kısım belediye başkanları ve personel, paraları büyük şehirlerin otellerinde yerler ve harcadıkları paraları akar­yakıt, ısınma gideri, araç parçası vs. faturalarla kapatırlar. Bazı iktidar partisi milletvekilleri belediyelere para çıkarır, bu paradan da yüzdesini alırlar.

Sağlık

Bazı hastanelerde belli doktorlar, para karşılığında rapor verirler. Raporların gün sayısına göre rayici vardır. Özellikle has­taneye yatacak, ameliyat olacak hastalar, önce doktorların mua­yenehanesine uğramak zorundadırlar. Her ameliyattan, “Bıçak parası(!)” alır doktorlar. Hâlbuki doktorlar daha işe başlarken, aynı hizmetleri maaş karşılığında yapmak şartını kabul ederler. Maaşların az olduğu konusu herkes için geçerlidir. Dolayısıyla bıçak parasıyla rüşvet, eş anlamlıdır.

Hasta şevkleri araçlı, refakatli, uçaklı yapılır ve yol masraf­ları çıkar. Tatile, düğüne, taziyeye; uçaklı, refakatli giden yüzler­ce sahtekâr memur var. Kaplıcalara tatile amaçlı yirmi-otuz gün karı-koca refakatli tedavi şevklerine şahit oldum…

 

Eczane

Türkiye’de en yaygın yolsuzluk çeşitlerinden birisidir ilaç yolsuzluğu: Memur ve işçi-doktor-eczane üçgeninde inanılmaz yolsuzluklar yapılıyor.

Küçücük ilçelerde karşılaştığım sahtekârlıklar o kadar çoktu ki, bütün bunları ülke genelinde hiç bilmediğim ve karşılaşmadı­ğım alanları da hesaba katınca, ne korkunç boyutlarda olduğunu düşünmek dahi bunaltıyor insanı.

 

Dargeçit kaymakamıydım. Belediye personelinin reçete sahtekârlığı yaptığını haber aldım. Eczacılar, doktor imzasını taklit edip reçete doldurmuşlardı. Telefon ettim muhasebe müdürüne. “Yerinde yok” dediler.

-Beş dakikaya kadar telefonuma çıksın. Yoksa!… dedim. Çıktı telefonuma.

-Hemen reçeteleri al gel!

-Yırttım attım efendim!

-Beş dakika müsaade sana, yırttıklarını al gel!

-Aldı geldi. Yırtmamıştı. Yalancı çıkmamak için avuçlarında buruşturmuştu.

Konuyu savcılığa intikal ettirdim. Eczaneyi kapattırdım.

 

Şanlı Urfa’ya görevli gitmiştim. Yolda resmi aracımızın ben­zinini almak için özel idareden aldığımız Petrol Ofisi’nin çekleri vardı elimizde. Kurşunsuz benzin bulamadığımız için, dört ayrı petrol istasyonuna uğradık. İstisnasız hepsi de, “Abi fazlamız var. Fatura keseyim parayı kırışalım.” teklifinde bulundular ko­ruma polisime. İlk defa karşılaştığım bu olay şok etti beni. Bütün istasyonların aynı sahtekârlığı teklif etmiş olması, Türkiye’de resmi araçların yakıt alımlarındaki sahtekarlığın boyutunu gös­termek açısından çok çarpıcı.

Türkiye çok güçlü bir ülke hakikaten. Göz boyamalık dökü­len asfaltlar, ihtiyaç yokken yapılan resmi binalar, yağmanın israf kısmını oluşturuyor. (Afyon’da toplam 360 sağlık evinden sadece 162’sinde ebe vardı. Kapalı binalara da sürekli onarım için masraflar yapılır.)

 

Batılılaşma

Türkiye Cumhuriyeti’nin hedefinin, Batılılaşma diye adlandı­rılması isabetli mi? Böyle bir hedef olabilir mi? Bugün itibariyle batının gelmiş olduğu nokta her yönüyle mükemmel bile olsa, sonsuza dek inkişafa mahkûm olan insanlığın ve tabi ki Türk milletinin de kendisini Batılılaşma hedefiyle sınırlaması doğru mudur? Tarihte, Mısır devletinde olduğu gibi, Doğu’da bir çıkış yaparak Batı’yı geçen ülkeler olursa, pardon(l) deyip Doğu’ya mı yöneleceğiz? O zaman da hedefimizin adı. Doğululaşma mı ola­cak? Hedeflerimizin ilmi-milli-evrensel ölçülerde olması gerekir.

Şükrü Hanioğlu hocamız, fakültede öğrenci iken derste an­latmıştı: “İttihatçı Abdullah Cevdet ve arkadaşları çok zeki üni­versite öğrencilerine zorla Darwin teorisini ezberletiyor ve Allahsızlığı öğretiyorlardı.

“Türklerin yaradılıştan bilim ve idareye kafaları çalışmaz. Dolayısıyla Avrupa’dan damızlık erkek getirip karılarımızı ettirerek(!) üreyen yeni neslin tamamını ülkenin idarecisi yapalım.” görüşünü savunuyorlardı yaşayan bir başka ülke var mı bilmem. Bizim Atatürkçülüğümüz biraz böyleI. Abdülhamit Han, “Allah’ın düşmanı” anlamına gelen, “Adüvullah Cevret” adını kullanıyordu onun için. Tam isabet. Türkiye Cumhuriyeti’nde her zaman ihanetinin farkında olma­yan, ancak birtakım kulüp bağlantıları olan hep hain bir kesim var olmuştur.

Necip Fazıl Üstad, batılılaşmayı, “Batılılaşma = Yunan Fel­sefesi + Roma Düzeni + Hıristiyan Ahlakı” diye özetliyor. Ve abartılan Batılılaşma çabalarına da, “Biz güneşi ceketimizin asta­rında kaybettik!” diyor.

Merhum Cemil Meriç de, “Zavallı Türk aydını, Batılı dostlar alınmasınlar diye hazinesini gizlemeye çalışır. Sonra unutur ha­zineleri olduğunu. Düşmanın putlarını takdis eder, hayranlıklarını benimser. Dev papağanlasın..

Batının bütün eserlerinde kölelerin hakkı, ödenmeyen alın terleri vardır; ama Osmanlı’nın bütün eserlerinde, çalışan herke­sin hakkı son kuruşuna kadar ödenmiştir… (Ümrandan Uygarlı­ğa)” diyor.

Batılılaşma deyimi, daha hayatının başından itibaren nesli­mizin Batılıya hayranlık duyup, kendisinin aşağılık kompleksine girmesine neden oluyor.

 

Atatürkçülük

Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu; karizmasıyla, yetenekleriyle dünya çapında bir lider. O da herkes gibi eksileri ve artıları olabilecek bir insan.

Tarihin her döneminde, her millet zor anlarında kendi kur­tarıcı liderlerini ortaya çıkarır ve onu sever, biz de öyle… Dünya­da bir lideri bizim kadar abartılı seven, bizim kadar sloganla

İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesinde, İnkılâp Tarihi dersimize Tayfun Akgüner geliyordu. Üç yüz kişilik sınıfta hocanın dersini dinleyen sadece üç kişi vardı. Aynı hoca İdare Hukuku dersinde İnkılâp Tarihi derlerine katılmayan öğrencileri yoklama yapmakla tehdit ediyordu. Yine de ortalama üç kişiye ders vermek zorunda kaldı. Daha sonra hoca değişti ye aynı derse okulumuzun eski dekanı Prof. Vakur Versan gelmeye baş­ladı. Hoca o birikimiyle muhteşem şeyler anlatıyordu. Aynı derse 300 kişilik sınıfımızın tamamının yanında komşu fakültelerden öğrenciler de geliyor, pencere ve duvar diplerinde ayakta dinli­yorlardı dersi. Hoca farkı bu olmalıydı. Prof. Vakur Versan, artık yaşlanmıştı. Her nasılsa son zamanlarda Osmanlı hayranlığı başlamıştı hocada. Osmanlı’ya haksızlık yapıldığı kanısı ve piş­manlığı vardı. II. Abdülhamit’i tahttan indirmeye gelen dört kişiden ikisinin Ermeni, birinin Yahudi ve birinin de Arnavut ol­duğunu, aralarında bir tane bile Türk asıllı insanın bulunmama­sının padişahı derinden üzdüğünü, Abdülhamit’ten altı ay sonra ise, Balkanlar’ın elden çıktığını anlattı. Ah çekişleri derindendi hakikaten…

Nedense Türk aydınlarında, Atatürkçü ve Cumhuriyetçi ola­bilmek için Osmanlı’ya düşman olmak gerektiği düşüncesi ha­kim; anlamsız ve tehlikeli… Neslimize padişahlarımız Firavunlar ve Kazıklı Voyvoda gibi anlatılıyor; zevkine düşkün ve zorba… Cumhuriyet düşmanı gibi lanse ediliyorlar. Ne komik! O zaman­lar cumhuriyet diye bir şey söz konusu bile değildi dünyada. Hangi imparator, henüz hiç denenmemiş bir rejime geçmek için tahtını bırakabilir. Nefsinden geçtik, Osmanlı padişahı milletinin bekası için bile böyle bir değişime cesaret edemez. Hata yap­mışlardır; ancak ihanet kasıtları asla olmamıştır.

Fakültede, Siyasal Düşünceler Tarihi dersimize giren, İ.Ü. Hukuk Fakültesi eski Dekanı İlhan Akın, bir öğrencinin sorusu üzerine: “Evladım, Atatürk’ü Samsun’a gönderen kesinlikle Vahdettin’dir…” demişti. Bu gerçek ortadayken Vahdettin’e hangi vicdanla hain diyebiliriz. Son hükümdara hazineleri kaçırdığı iftirası bile yapıldı. Kadın-kumar-içki gibi hiçbir eğlence alışkanlı­ğı olmayan bir padişahın cenazesine alacaklılarınca el konuluyor ve cenaze bir yardım cemiyetince kaldırılıyor. Nerede hazine? Bu kepazelik tarih sayfalarına bizim ayıbımız olarak yansıyacaktır.

Çek Cumhuriyeti’nin kaplıcalarıyla ünlü turistik kasabası Carlavy Vary’de Atatürk’ün kaldığı termal oteli ziyaret ettik. Vahdettin, Avusturya gezisinde yanında bulunan Atatürk’ün böbreklerinin sancılanması üzerine, özel yaverini Atatürk’ün yanına vererek tedavi için buraya göndermiş. Bir padişah için ne kadar ince bir davranış. Yıl 1918’dir ve ne gariptir ki bir yıl sonra yolları ayrılmıştır. Atatürk bu otelin bir benzerini Yalova’ya yap­tırmış daha sonra. Bu gün Atatürk Çiçeği dediğimiz çiçeğin to­humlarını da bu seyahatinde alıp getirmiş Türkiye’ye.

Atatürkçülük konusunda bile anlaşabilmiş değiliz. Değişik isimlerde Atatürkçülük ile ilgili kurulan dernekler ve cemiyetler var ve hiçbiri diğerini beğenmiyor. Bir de Atatürkçülük maske­siyle ortalıkta çok dolaşan İnönücüleri de göz ardı etmemek gerekir. Bu da birbirinden hayli farklı iki fraksiyon. İş-hizmet-başarı ile Atatürkçülük yapmıyoruz. İllaki laf!… İllaki slogan!… Şimdi herkes Atatürkçü oldu, Atatürk düşmanları da buna dahil; hatta hortumcular, namussuzlar da dahil.

 

Terör

Ülkemiz diğer az gelişmiş ülkelerde olduğu gibi ideolojik ça­tışmaların yoğun yaşandığı bir yer; ancak milli ruhu bozulan, gelir dağılımında ve hizmetlerde adaletsizliğe maruz kalan, kaos­lar yaşayan ülkemizde, insanlar iyice bağnazlaştı. Kimsenin karşı fikre tahammülü yok. Değerlerimizi, daha da tehlikelisi onu nes­limize kazandıran kurumlarımızı kaybettik.

Silahlı-silahsız yüz çeşit terör hareketi var. Din, ideoloji, ırk kökenli gruplar ve örgütler var. Bu durum tabi ki ülkemize bü­yük zarar veriyor; ama sadece onlara kızmak, hainler demek, genç Cumhuriyet’e yönelik terör eylemlerini duygusallaşarak lanetlemek yeterli midir bir devlet için? Neden hatayı biraz da kendimizde aramıyoruz? Neden, insanlarımızın bu kadar çok ayrılıkçı ve tehlikeli örgütlenmelere gitme nedenlerini düşünmü­yoruz? Kim hayatını güzel yaşamak dururken, kendisini tehlike­lere atmak ister? Vatandaşlarımızı mutlu edebilseydik, bu hasta­lıklar olacak mıydı? Yoksa kötü mü yönetildik hep?

 

PKK

1400 yıldır devam eden Haç-Hilal savaşı döneme göre şekil değiştirerek devam ediyor. Müslüman-Türklerin, Hıristiyanlığın belli merkezleri olan Kudüs, İstanbul, Şam gibi yerler başta ol­mak üzere, dünyanın neredeyse yarısına hükmetmeleri, kilise önderliğinde Haç’ın Hilal düşmanlığını sürekli besledi.

ABD başta olmak üzere dünyanın güçlü ülkelerinde kurduk­ları güçlü lobilerle etkili olan Ermeniler, Anadolu’ya kavuşmanın dayanılmaz hasretini çekiyorlar. Osmanlı İmparatorluğumun büyük gücü karşısında çaresiz kalan Hıristiyan âleminde, bir Türk-Müslüman düşmanlığı bilinçaltına yerleşti. Aleyhimize olan her şeye koşulsuz evet diyorlar. Bütün Hıristiyan alemi en ince ayrıntısına kadar Türkiye ve Müslüman alemi için uzun dönemli hain planlar yapıyor ve de ustalıkla ve sabırla uyguluyor.

Oyun çok net: Bölgemiz ülkeleri birbirlerine düşman edi­lerek birlikte güç oluşturmaları ve birlikte hareket etmeleri en­gelleniyor. İran-Irak savaşı, Irak-Kuveyt savaşı ortada. Dünyada hangi İslam diyarının başına bir hal gelse gözler umutla Türki­ye’ye çevriliyor. Türkiye; nüfusu, ekonomik potansiyeli ve askeri gücü ile Orta Asya’daki Türk nüfusundan dolayı da bütün İslam âleminin liderliğine ehil tek ülke. İmparatorluktan miras kalan, taşımak zorunda olduğu bir misyonu var. Bunu çok iyi bilen ve acı tecrübeleri olan Hıristiyan âlemi, bu gelişmeleri engellemek, oynadığı oyunlarla nihai hedefe ulaşmak için Kürt devletini kur­mayı planlamaktadır. Irak Savaşı’nın temelinde de bu amaç var.

Böylece Ortadoğu’ya askeri gücünü de yerleştirerek önemli bir adım atmış oluyor. ABD’nin Talabani ile Barzani’yi hararetle barıştırma çabalarının temelinde yatan da bu. Yoksa bütün dün­yayı sömürmüş ve sömürmeye devam eden bir zihniyetin Kürtle­ri, ya da Kuveyt’i düşünmesi ihtimal dışıdır. Ayrıca ABD ve İngil­tere’nin bölgede çıkarılan petrole sahip olma isteği de herkesin malumu…

Plan, bilimin desteğiyle ve gizli servis uzmanlarınca başarılı bir şekilde uygulanmaya devam etmektedir. Daha Cumhuriyetin ilk yıllarında, bütün Güneydoğu’da cirit atan yabancı elçilik men­suplarının, arkeolog, sosyolog gibi sıfatlarla çalışma yapan çok sayıda ajanın varlığı çok çarpıcı.

Ortadoğu Cephesi: Bize Demokrasi-Rejim-İnsan Hakları suçlamalarıyla yüklenen ABD ve Avrupa, her nedense krallıkla yönetilen Arap ülkelerinin demokrasiye geçmesinden endişe etmektedir. Amerika ve Avrupa’ya uşaklık yapan Arap alemi de, Osmanlı-Türk kompleksinden kaynaklanan marazi bir hissiyatla ülkemize karşı düşmanlık duygulan beslemekteler. Suriye’nin ise mezhepçilik, su ve Hatay sorunundan kaynaklanan bir düşman­lığı mevcut. (Yeni dönemde gerçeklerin daha netleşmesi ve nihayet uyanmaya başlayan yeni yönetim anlayışından kaynak­lanan gelişmeler olumlu.) PKK’ya ev sahipliği yapmasının nedeni de bu. İran, tarihten bu yana hep bencil ve ırkçı tavırlarına de­vam etmiş, mezhep bağnazlığından dolayı ve bölgedeki hakim güç olma yarışında kendisine tek rakip gördüğü Türkiye’yi zayıf­latmak için, düşmanlık yapmakta, dolayısıyla PKK’ya destek vermektedir.

Rusya, yıllar süren savaşlardan dolayı, Orta Asya ve Kaf­kasya’nın bağımsızlık hareketlerinden endişeli olduğu için onlara liderlik yapabilecek tek ülke Türkiye’yi parçalamak için PKK’ya çok büyük destek vermektedir.

Fransa, bildik haçlı zihniyetinin ötesinde, Ermeni lobisi etki­siyle Doğu Anadolu’da kurulacak, “Büyük Ermenistan” ideali doğrultusunda planda birinci aşama olan PKK’yı destekleyerek

PKK terör örgütünün varlığı ve büyümesine neden olan haçlı zihniyetinin doğrudan ve dolaylı birleştiği hedef, bayrağın­da Ağrı (Ararat) Dağı’nı sembol etmiş Ermenistan’ı genişleterek Anadolu’muzu da içine alan Büyük Ermenistan’ı kurma idealidir. Bunun için de Kuzey Irak’ta bir Kürt Devleti kurmayı, çevresin­deki güçlü devletlerden toprak aldığı için kendisine düşman olan bu devletler arasında sıkışan Kürt devletini koruma bahanesiyle de bölgeye yerleşip hedeflerine ulaşmayı planlamaktadır.

Kötü Yönetim:

Bölgenin hassasiyetine rağmen, bölge ile ilgili uzun dönemli planlar hazırlanmamış ve var olanlar da gere­ği gibi uygulanamamıştır. Düşman güçlerin hazırladıkları planla­ra karşı tedbirler alınamamıştır. Bölge insanı farklı bir dil ve kül­türe sahip olmasına rağmen, onların Türkiye Cumhuriyeti vatan­daşı olarak milli kültürle bütünleşmeleri sağlanamamıştır. Bölge­ye misyoner ruh ve yeteneğinde amir, memur ve özellikle de öğretmen gönderilmemiştir.

Bölge insanının kültürel haklarına saygı duyulmamış, yasak­lar konulmuştur. Bu da bilinçaltında bölge halkında bir ayrımcı­lık hissinin uyanmasına neden olmuştur. Örneğin Türkçe bilme­yen milyonlarca insanın Kürtçe konuşmasının yasaklanması ka­dar abes ve haksız bir yasa olamaz.

-Bölge sürgün yeri olarak görülmüş, bölgeye -bazı- çok sayıda ayyaş, hırsız, namussuz, yeteneksiz, kalitesiz ve de kim­sesiz amir ve memurlar gönderilmiştir. Bu da devleti temsil eden memurlar nedeniyle vatandaşın devleti hırsız, namussuz, ayyaş vs. görmesine, dolayısıyla da devletin saygınlığının yok olmasına neden olmuştur.

-Bölgedeki feodal yapı, ciddi sınıf ayrılıklarına neden ol­muştur. Ağalık, şıhlık ve seyitlikten kaynaklanan lider sınıf, paket oyları olduğu için siyasi partilerin gözdesi olmuş ve halk, devlet yerine ağa, şıh ve seyyitlerin kendilerine hizmet ettiği kanısıyla devleti yok saymışlardır. Ayrıca bölgede görev yapan idareciler zengin ağa, şıh, vs. üst sınıfla muhabbete girmiş ve halkı unut­muştur.

-Güneydoğu’da Marksist görüşlü öğretmenler, bütün böl­geyi fikren zehirlemişlerdir. Dargeçit’te, camide komünizm pro­pagandası yapan ve bu yüzden kendisine tepki gösteren cemaa­ti silahıyla önüne katan imama şahit oldum. Kürt örgütlerin faa­liyetleri çok eskilere dayanmaktadır.

-Ülkede yaşanan yolsuzluklar, antidemokratik tavır ve uy­gulamalar, gelir dağılımındaki adaletsizlikler, siyasetin yarattığı adaletsizlik, dini hayata olan haksız müdahaleler de bölge halkı­nın PKK propagandasıyla başka umutlara yönelmelerine neden olmaktadır.

-Cehalet-sefalet kısır döngüsü; önemli olma tutkusuyla ya­nan insanların bir anda devlet kurma, tarih yaratma, dünya çapında tanınma ve desteklenme gibi cazibelerle silaha sarılma­sına neden olmaktadır.

-Bölgelerarası büyük gelişmişlik farkı, hizmet dağılımındaki adaletsizlikler de terörü arttırmıştır.

-Terör eylemlerinin başlamasından sonra -az da olsa- va­tandaşın maruz kaldığı tavırlar, sorgu-işkence-hakaret-taciz vs. bazen bütün sülalenin dağa çıkmasına neden olmuştur.

Son Durum:

PKK uluslararası bir örgüt sıfatını kazanmak, dolayısıyla bir devlet gibi uluslararası alanda temsil edilmek istiyordu. Bunun için de örgütün: 1. Silahla dolaşabilmesi. 2. Kendilerine has resmi kıyafetlerinin olması. 3. Kurtarılmış bir toprak parçalarının olması gerekiyordu. PKK ilk ikisini elde etti; ancak kurtarılmış bir bölgesi olamadı. Dolayısıyla, 1997’de kur­mayı planladığı devleti kurma hayalleri uzadı.

PKK, Marksist görüşe sahip olduğu için, İslami duyguları baskın olan halkın bir kesiminin antipatisini kazandı ve araların­da düşmanlık oluştu. Eğer örgüt, söylemlerinde İslam’ı da kullansaydı, çok daha güçlü ve tehlikeli olacaktı. Batı’dan bile des­tek bulacaktı.

PKK şimdilik eylemlerinden vazgeçti; ancak, silah gücünü muhafaza ediyor. Daha kolay, daha etkili ve tehlikeli olan siya­sallaşma sürecine girmiş bulunuyor, bunu da HADEP aracılığıyla yapıyor. HADEP’in bütün Güneydoğu’da asker-polis-sivil memur­lar ve ailelerinin karşı oylarına rağmen ezici bir çoğunlukla bele­diye başkanlıklarının hemen tamamını kazanması, tehlikenin çok daha büyüdüğüne delalet ediyor; çünkü halkın kazanılmasına dair yapılan faaliyetlerin başarılı olduğu tahminlerinde, büyük oranda yanıldığımız görülüyor. Seçimlerin sonucunda PKK ve HADEP:

-Uluslararası diplomasi arenasında büyük prim kazandı.

-Devletin belediyelere aktardığı paralarla örgüte ve onun yandaşlarına iş ve para desteği verme fırsatı doğdu.

Bir Hatıra (!)

Siirt vali yardımcısıydım. HADEP il başkanıyla milletvekili adayının ziyarete geldiğini söyledi sekreterim. Bu, bütün valilikte ilk defa olan bir durumdu. Bu şahıslar önce Vali Bey’e gitmişler. Vali Bey onlarla muhatap olmayı göze alamadığı için bize gön­dermişti. Odamda diğer vali yardımcısı arkadaşım Ekrem İnci de vardı. Hemen içeriye aldım onları. Oturdukları gibi söze başladı­lar, “Biz yasal bir partiyiz, biz de diğer partilerle eşit haklara sahibiz; ancak bizim seçim çalışmalarımız engelleniyor… Netice olarak biz HADEP olarak yasalar önünde eşit muamele görmek istiyoruz…” dediler. Ben de onlara, “Elbette biz de sizi yasal bir parti olarak görüyoruz. Öyle görmeseydik şehirde böyle rahat dolaşabilir miydiniz? Ancak kabul ediniz ki, sizin içinizde vatan hainleri var; kongrenizde Türk bayrağını yere atan ve onu alkış­layan şerefsizler var, sizin içinizde PKK gibi bir terör örgütüne sempati duyan hainler var… Biz sizi seviyoruz; ancak, içinizdeki bu hainleri mutlaka temizleyin.” Adamlar neye uğradıklarını şaşırdılar. Çayları bittiği gibi ayağa kalktılar ve “Bize müsaade” dediler. “Vallahi bırakmam, siz bir çayımı daha için.” diyerek hemen çay söyledim onlara. Sohbeti biraz daha koyulaştırdım. Adamlar bir gittiler…

 

Ben Güneydoğu sorununun çok daha tehlikeli noktaya gel­diğini düşünüyorum. Örgüt büyük güç ve tecrübe kazandı. Ne­redeyse her ailede meydana gelen ölüm olayları nedeniyle, dev­lete karşı düşmanlık duyguları büyüdü. İslam kökenli “Ulu’l Emre İtaat” fikrini taşıyan ve Kurtuluş Savaşı’nın şehitlik ve gazilik gibi omuz omuza savaşmaktan kaynaklanan duygusal bağları olan eski nesil azaldıkça devlete bağlılık kültürü de azalmaktadır.

Bir kötü hayal olarak kalmasını isterim, ama, korkarım ki: Gelecek bir günde, bölgede topluca başlatılacak bir harekette devletin çok daha sert müdahalesi gerekecek; bu durumda da bütün Hıristiyan alemi, insan haklan maskelerini takacak ve binecekler tepemize. Irak’a, Sırbistan’a yaptıkları gibi saldıracak­lar bize. İnşallah olmaz, ama, hedeflerine ulaşmak için başka çare kalmazsa bunu deneyeceklerdir.

Özellikle Güneydoğu başta olmak üzere vali, kaymakam ve diğer üst düzey bürokratlar siyasetin çirkin baskılarından derhal kurtarılmalı, vatandaş hizmetler için bölgesindeki ağa-paşa yeri­ne devlete minnettar olmalıdır. Mevcut durumda, devletin yap­mış olduğu hizmetlerle ilgili olarak, törenlerde dahi sanki baba­larının parasıyla yaptırmışlar gibi, yapılan hizmetler için devletin adı anılmazken bölgenin siyasetçilerine methiyeler dizilmektedir. Hâlbuki bu hizmetler onların bir başarısı değil, aksine adil hizmet dağılımını bozup devletin saygınlığını zedeleyen bir hizmet hır­sızlığıdır.

Sonuç olarak, bir eylemi yapmak kadar, gereğini yapma­manın da oluşturduğu büyük suçlar vardır. Dolayısıyla ölüler de dâhil, yetkilerini gereği gibi kullanmayan, ihmali olan, yanlış kullanan ve özetle ülkenin bu hale gelmesine neden olanlar ve de böyle olmasına engel olmayanların tamamının millet huzu­runda yargılanarak cezalandırılmaları gerekir.

 

Türkiye İçin İyi Şeyler Yazmak İstiyorum, Ama…

Avrupa Birliği’nin, Avrupa Komisyonu Türkiye temsilcisi. Büyükelçi Karen Fogg gelmişti Siirt’e. Polis evinde akşam yeme­ğini yedik birlikte. Büyükelçi odasına çıkmayı teklif etti. Yaklaşık dört saat çok önemli konularda, çok ayrıntılı sohbetimiz-tartışmamız oldu. Karen Fogg sık sık, “Ben Türkiye hakkında rapor hazırlamakla görevlendirildim. İçimden Türkiye hakkında çok olumlu şeyler yazmak geliyor; ama, bunu Türkiye devletinin kendisi engelliyor, hiçbir olumlu adım atmıyor… diyordu ve sık sık, Kürtlerin kendi dilleriyle eğitim haklarının, kendi dillerinde radyo, televizyon gibi bütün yayın haklarının bulunması gere­kir… Bölgenin ekonomik kalkınması yolunda ciddi adımların atılması gerekir… Hala işkenceler devam etmekte. Bölgenin idaresinin Olağanüstü statüden çıkarılıp normale döndürülmesi gerekir…” gibi fikirlerini tekrarlıyordu.

Ben de büyükelçiye, “Bütün söylediklerinin temelde doğru şeyler olduğunu, ancak, bir hak, sahibine istenmeden verilirse hakkı alanın onu verene saygı ve minnet duyguları besleyeceği­ni, bu aşamada Türkiye devletinin bu şansı kaybettiğini, bu hak­ların ancak kendi güç ve saygınlığını yeniden tesis ettikten sonra verirse bir sonuç elde edileceğini, aksi takdirde PKK’nın ve ayrı­lıkçı grupların bundan cesaret alacaklarını… ABD, Avrupa ve Rusya’nın Asya, Ortadoğu ve İslam dünyası üzerindeki çok çaplı emellerini gerçekleştirmek adına, PKK’yı Kürtlerin haklarını sa­vunma maskesiyle ortaya çıkardıklarını ve başımıza bela ederek Türkiye’nin ve özellikle de Kürt halkının zaten kötü olan durum­larını bir trajediye çevirdiklerini…” söyledim.

“ABD, Avrupa ve Rusya’nın tarihi insanlık suçlarıyla dolu. Ben Çerkez’im. Rusya bütün Kafkasya’yı katletti. Hiçbir ortak bağımız olmamasına rağmen bütün Kafkasya ve Orta Asya ülke­lerini işgali altında tutuyor. Neden aynı hassasiyeti oralar için de göstermiyorsunuz? Biz Kürt halkıyla tarihte de birlikte yaşadık; dinimiz, kültürümüz aynı… Kürt halkının çoğu hala PKK ile çetin bir mücadele vermektedir…

Benzer sorunları Avrupa ülkeleri de yaşıyor. İngiltere neden Arjantin’in kıyısındaki, onun yerli halkının yaşadığı Folkland ada­larından vazgeçmiyor? vs. anlattım. Kısaca Avrupa’nın çabaları­nın insan hakları bağlamında hiçbir inandırıcılığının olmadığını söyledim. PKK’nın teröristlerinin 3, 5 ve 11 yaşında üç çocuğun sadece gözlerine ateş etmek suretiyle katlettiklerine. Ramazan Bayramı’nda 10 yaşında bir çocuğu iple boğduklarına, köy mini­büsünü havaya uçurarak 14 kişiyi öldürdüklerine ve daha nicele­rine şahit olduğumu, dolayısıyla böylesine bir vahşet örgütünü desteklemenin de insanlık suçuna ortak olmakla aynı anlama geldiğini…” söyledim.

Ertesi gün Siirt Valisi büyükelçi ile randevu saatinden bir saat sonra görüşebileceğini söyledi. Böylece büyükelçiye diplo­matik bir gol atmayı planlıyordu aklınca. Kahvaltıda yine akşam­ki konuları tartışıyorduk hararetle. Vali Bey’in görüşmeyi bir saat ertelediğini ilettiğimde Büyükelçi, alınmak orada dursun, bilakis yarım kalan sohbeti tamamlamak istediğini, bunun daha iyi ol­duğunu söyledi. Sonuç olarak, vali, gözünü yumup abanarak burun vuruyordu kale çizgisindeki topa, ancak kale boştu; rakip, bir başka sahada satranç oynuyordu…

Büyükelçiyi havaalanından uğurlarken, “Çok etkilendim siz­den!” dedi.

Avrupa Komisyonu’na sunduğu rapor olumsuzdu.

Siyaset

Mevcut siyasal yapımızdaki yanlış uygulamaların ülkemize verdiği zarar; ancak vatan hainlerinin verebileceği zarar kadar büyüktür. Aradaki tek fark, verilen zararda vatan hainlerinin ihanet kastının bulunması, diğerlerinde ise ihanet kastının değil; ama kişisel menfaat kastının bulunmasıdır.

Yönetimin her kademesinde görev yapan insanların azap çektikleri bir konudur siyasetçilerin tasallutu. Görevini yapan, yetkisini kullanan herkes siyasi baskı ve haksız taleplerden muz-dariptir. Her türlü işlemde, işini dürüst yapan, yetkisini kullanan memur çoğu kez ya sürülmekte, ya da…

Siyasal partilerdeki örgütlenmede, zincirin halkalarını oluş­turan bir kısım aktörler, yasa maskesi altında menfaate dayalı haksız ve haysiyetsiz bir rol sergiliyorlar. Bakanlar ve milletvekil­leri, il ve ilçe örgütlerine gebeler. Onların önünde eğitmezlerse seçilmeme riskleri vardır her zaman; ayrıca, parti genel başkan­larına da tapınma noktasında bir bağlılıkları var. Ne konuşsa ayakta alkışlıyorlar genel başkanlarını; öksürse alkışlıyorlar, aksi takdirde ağalık benzeri uygulamalar geçerli olduğundan, seçim dönemlerinde listeye konulmama ve/veya bakan yapılmama riskleri vardır. Kararlar bağlayıcı grup kararıyla alınır, aksine davrananlar disiplin kuruluna sevk edilerek siyasi hayatları bitiri­lir. Lafta demokrasi. Osmanlı padişahları çok daha demokrattılar bence. Hiç değilse danışma kurulları, hocaları, kararlarını onay­latmak zorunda oldukları şeyhülislamlar vardı.

Bir kaymakam, kamu yararına olacak işler için bir genel müdüre bile ulaşamazken, partinin ilçe başkanı bir bakanı cep telefonundan arayarak “Abi”, “Dayı” diye muhabbetlerde bulu­nabilmektedir. Öyle olunca da üniversitede branş eğitimi almış, birçok sınavı başarmış, üzerine de üç yıl daha staj görmüş bir kaymakamı çoğu zaman eğitimsiz, kaba ve laubali bir parti baş­kanı yönetmeye kalkabiliyor.

İslam ölçülerinde kul hakkı açısından bir değerlendirme ya­pacak olursak, hakikaten o kadar çok kul hakkı yeniliyor ki, bu insanların ahirette hesap vermeleri imkansız. Onların yerinde olsam asla ölmem(!) Belki birine iyilik yapıp dua aldıklarını sanı­yorlar, ama, yapılan her işte, bir başkasının hakkının yenildiğini bilmiyorlar.

Bir kaymakam arkadaşımıza ilçenin parti teşkilatı gelmiş ve birtakım taleplerde bulunmuşlar. Onları haksız ve laubali bulan kaymakam reddetmiş taleplerini. Partililer bozulmuş tabi. Ayağa kalkıp giderlerken ilçe başkanı geri dönerek:

-Bak Kaymakam Bey! Benden söylemesi, benim arkam çok güçlü!…

-Yaa! Öyle mi? Benim de önüm çok güçlü! demiş kayma­kam, eliyle de şeyini tutarak.

Sultandağı’nda göreve başladığımın ilk haftasıydı. İktidar partisinden malum siyasetçilerden biri geldi makamıma: “Kay­makam Bey, bir memurunuzu bana şikayet ettiler. Ben Vali Bey’le de sıkı görüşürüm, ama seni aşmak istemedim…” dedi. Aklınca gözdağı veriyordu bana. “Bence sen bu konuyu başba­kanla görüş, daha etkili olur.” dedim.

 

Bir vatandaş aradı: “Kaymakam Bey, ben Vali Beyi aramış­tım, ama o toplantıdaymış. Annemin evinde hasar tespiti yapan mühendisler hasarı az göstermişler. Bir ilgilenseniz… “Sen yarım saat sonra bir daha ara Vali Beyi Toplantısı biter o zamana kadar.” dedim

-Siz ilgilenseniz..

-Benim gücüm yetmez, sen Vali Bey’i ara.

Sanatçı

Sırf kâr amacı güden ticari işletmeler olan özel televizyonla­rın çoğu, yine sırf kazanç amacıyla toplum ahlakını, insan ve şahsiyet haklarını, sanatı ve sanatçıyı, erdemi ve erdemliyi ayak­lar altına almakta bir zerre bile tereddüt etmiyorlar. Cinsel obje­lerin, ahlaksızlığın ve ucuzluğun reklamla toplumun yükselen değerleri haline getirildiği tehlikeli bir sürece girmiş bulunuyo­ruz. Toplumun -bazı- en aşağılık insanlarının her gün evlerimize sokularak, övgülerle çok önemli şahsiyetlermiş gibi önümüze konulması kadar iğrenç bir süreç; sahtekârlığın hakikate, na­mussuzluğun iffete, aşağılığın erdeme hükmettiği tiksindirici bir süreç.

Her devrin çok konuşulan konusu olmuştur sanat; resim, heykel, müzik, tiyatro, edebiyat… Bazen isyan olarak çıkmış ortaya, bazen de bir akımın öncüsü olarak. Yaşanan olaylardan ya da hayallerden, düşünceden almıştır ilhamını. Bazen mesaj taşımıştır topluma, bazen de güzellikler sunmuştur. Bazen her­kes anlayabilmiş onu, bazen de sadece çok az bir entelektüel kesim tarafından ancak anlaşılabilmiştir; ama her türlü sanatın ortak öğeleri de vardır: Sanatın, sanat yapanların çok az insan­da bulunan çok özel yeteneklerin bulunması gerekir. Sanatta, türüne göre çok yetenekli ellerin ve çok güçlü bir hayal gücünün estetik kaygılı ince bir emeğinin bulunması lazımdır. Yıllar geç­tikçe değer kaybetmeyen, klasikleşen eserler ancak sanat eser­leridir. Sanatın topluma mesaj vermesi de gerekir. Ve önemli bir kriter de sanatın toplumsal oluşudur. Ancak bizdeki sanatçıların çoğu kendi saraylarından dışarıya çıkarmak istemezler sanatı. Artık olağanüstü bir sınıf olmuşlardır. Ve sanatı, yaymaları gere­ken topluma neredeyse aşağılar halde bakmaktadırlar. Bu yüz­den de aşağılık kompleksinden kurtulamaz sanatımız ve hep bir travma marazı yaşar.

Mimar Sinan, Leonardo da Vinci, Picasso, Beethoven, Sa­dettin Kaynak, Muhsin Ertuğrul ve daha niceleri, sanatçılara örnek olarak gösterilebilir; ancak, bir de bizim sanatçılar var; muhteşem yaratıklar(l) Bir besmele gibi, “Biz sanatçılar…” diye başlarlar söze. Peki bunlar ne tür eserler veriyorlar da sanatçı oluyorlar? Bir kısmı türkü söylüyor, bir kısmı da başarılarını ba­caklarına, göğüslerine ve de gö…lerine borçlular. Tüccarların allayıp pullayıp kalite ambalajlarda sattıkları çürük mallar, hem de orta malları. Bütün servetlerini millete gösteren; ancak, zen­gine verip geçinenler. Bunlar aslında S. sanatçıları. Bu mahluk­lar, bir gecede icra ettikleri S.’sanatıyla, ya da söyleyemedikleri türküyle bir profesörün, bir hakim ya da kaymakamın 10-20 yılda hatta bütün ömürleri boyunca kazandıklarının toplamını kazanıyorlar. Ne garip; edebiyatı, felsefesi çok zayıf; ama, fiziği(!) pekiyi olan bu orta malı mahlukların tamamı, S. sanatçısı oluyorlar. Bunlara -bazılarına- neden şarkıcı-türkücü-manken değil de sanatçı deniliyor? Bir de besteciler türedi, “Söz ve mü­ziği bana ait” derlerken Dede Efendi’nin ya da Tchaıkovsky’nin sülalesine söver gibiler. Mozart’ı “zort’larıyla ürküten “Zarflar… “Düşmedim ayaktayım, sanat için yataktayım…” tarzında beste­ler yapıyorlar. Bunların sanatçılığı, çimentodan çalan sahtekâr bir müteahhidin yaptırdığı basit bir hayvan ahırıyla. Mimar Si­nan’ın karşısında, onun eserlerine meydan okumasına benzer. Birisi, “Neremi?” diyor. Bütün millet hep bir ağızdan cevap veri­yorlar ona, “Senin her yerini!…”

Bir başkası da o muhteşem bestelerini sunuyor kamu yara­rına. “Çok insan gördüm üstünde elbisesi yok, çok elbise gör­düm içinde insan yok!” diye söz yazıp bestelemiş. Bütün alem bir araya gelse böyle okkalı bir lafı edemez. Hatta Mevlana bi­let!)

Bir tane de Güneydoğuya çıkarma yapan, “Yürüyen S. sa­natçısı” var. Bütün medya günlerce evimize sokuşturdu bu ha­beri. Sanki terörü bitirmeye gitmişti ve sanki sefaleti yok etmeye gitmişti; sanki öğretmenlik yaptı ve de sanki şehit oldu. Ne bü­yük himmetti onunkisi; hep televizyonlarda gösterdiği şeylerini, Türkiye’nin en ücra köşesine giderek oradaki delikanlılara da canlı canlı gösterme cömertliği…

Devlet de bütün bu muhteşemlere, “Devlet Sanatçılığı” un­vanı veriyor; ama, öte yandan başka nice değerler geçim kaygı­sıyla kıvranırlarken, varlıklarından haberimiz bile olmuyor.

Cem Karaca’ya bir radyo programında sormuşlar:

-Sayın Karaca, artık bizim de büyük sanatçılarımız, “süper starımız” var. Süper starımız hakkında ne söyleyeceksiniz?

-Edirne’den sonra “kim STAR!” diyor kısaca.

Memurların sokaklara dökülüp açız diye bağırdığı, açlık sını­rında çırpınan insanlarının bulunduğu Türkiye’de, her gece paparazzi programlarında kimin kiminle -namustan muaf olanların-şey yaptığı, bir köyün toplam servetine denk araçlarla nasıl bir­likte kayboldukları gösteriliyor. Eğer ki Türkiye komünist hare­ketlerle yakın dönemde tanışmış olsaydı, bu şartlarda sanırım hepimiz komünist olurduk. Erdem sahibi her insanın artık ta­hammülünü tüketen şeyler bunlar. İyi ki cehennem var…

Üstad Necip Fazıl ne güzel söylemiş, “Nesin sen? Hakikat olsan da çekil!…” Hakikaten de öyle… Nesiniz siz? Hakikat olsa­nız da çekilin!…

 

İrtica

İrtica; yani, bunaltıcı karanlık. Yani, ilkel, sinsi, bağnaz ve acımasız ideoloji. Yani kılıç, kan, taşlama ve kol kesme. Yani ortaçağ, yani peçe, sakal, sarık, tespih, gümüş yüzük… Yani bazen de, “Selamun Aleyküm”

Osmanlının sonlarından bugüne kadar gelinen süreçte hep var oldu. Onunla savaşanların sloganı “bağnazlıkla savaş”tı; ancak, bu savaş çoğu kez bağnazca ve düşmanca yapıldı. Uç örnekler gösterilerek, inançlı insanlar aşağılandı. Yok edilmesi hedeflenen düşman, ıslahı mümkünken zulümle hortlatıldı. Cumhuriyete geçişte, resmi-dini-sivil kurumlar ıslah edilebilir ve değişime uğratılabilirdi. Tahrip edildi; ama yok edilemedi. Hortladı, intikam duygularıyla militanlaştı. Mülayim Müslümanlar, maruz kaldıkları bazı muamelelerden, hor görülmelerinden dola­yı militanlaştılar, hatta teröristleştiler, tehlikeli oldular.

Din, gereği gibi öğrenilemedi ve öğretilemedi. Aykırı, ma­razlı, ukala, bir yığın İslami grup çıktı ortaya. Biri diğerine düş­man, bazısı sinsi, bazısı saldırgan. Baskı uygulandıkça, yeni tak­tiklerle daha güçlü çıktılar ortaya ve yine baskı gördükçe daha güçlü ve saldırgan çıkacaklar ortaya.

 

Zart-ı Muhteremler ve Allamet-i Cihanlar

Modern(!) fetva verenler televizyonlarda şov imkânı bulu­yor ve kapısında öğrenciliğe bile layık olmadıkları birtakım üni­versitelerde, en üst akademik kariyerleri havadan alabilerek, en üst seviyeden idareci olabiliyorlar. İlim yuvalarının, sırf inanç ve ideolojik görüşler nedeniyle bu kadar ucuz ve korkunç kıyımlara maruz kalması istikbalimiz için ne büyük bir tehlike!

Bir meşhur gazeteci ve televizyon programcısı yorum yapı­yor, “Türk insanı İslam’la modernliği bağdaştırabilmiş tek ulustur dünyada. Gündüz orucunu tutar, namazını kılar ve akşam da bir duble viskisini içer…” diyor. Ne göz yaşartıcı bir hoşgörü. Kur’an’ın yasağına rağmen Allah’ı bağnaz buluyor ve onun hata­sını düzeltiyor hazret. Bu bir inanç, bir felsefe işi; inancı güçlü insan ibadet eder, günahlardan kaçar. İçki içip de ibadet eden insan, birkaç tane numuneden başka bulunmaz alemde.

Çıplaklığı savunan bir çıplak uyarıcı, Hazreti Nezir Efendi, bir kurtarıcı olarak İslam’ı yobazlardan kurtarıyor. Ayeti öyle derinden yorumluyor ki, “Örtünmeden kasıt, kadının göğüsleri­dir…” diyor. Kur’an gibi kutsal bir kitabın, göğüsleri neden, “Ba­şörtüsüyle kapatın” diye ucuz bir görüşe yer verdiğini -haşa-izah edemiyor. Onu dinleyenler, onun müthiş şeyleri keşfederek insanlığın bilgisine sunduğunu sanıyor; ama, bir tek yeni görüş yok söylediklerinde. Ondan çok daha aşırı ve cesur laf edenler, hatta cemaatler bile var oldu her zaman; ancak Hazret-i Nezir’in bir yöntemi var: Var olan bir kuralın adab, estetik, nezaket ve takva yanını unutturup en kritik sınırdan yürüyerek cambazlık yapıyor, ama, kendisinin peşinden gidenlerin cambaz olmadıkla­rını katmıyor hesaba. “Kur’an’ı abdestsiz de ele alabilirsiniz kar­deşim! Bu ne yobazlık kardeşim! Bırakın da insanlar Kur’an oku­sun, öğrensin. Neden engel oluyorsunuz?” diyor. Sanki abdest­siz Kur’an okuyanları astılar, sanki Kur’an okumak isteyenler bu yüzden vazgeçtiler. Sanki abdest alanlar okuyorlar da… Hazret-i Nezir Efendi bu müthiş izni çıkardıktan sonra, sanki herkes Kur’an okudu. Sanki abdest almak çok zor bir olay ve sanki ab­dest almak, temizlenmek kötü bir şey! Ne komedi…

Bir başkası, kadınların üstü açık namaz kılabileceklerini söy­lüyor. Bir tek güzel cümle kuramayan, ilmi birikimi ve entelektü­el potansiyeli olmayan bu insanın, en üst seviyeden bir akade­mik kariyerinin olduğunu ve bir fakültenin onun idaresine terk edildiğini düşünebiliyor musunuz? Hakikaten yazık… “Kurbanda bir ördeği de kesebilirsiniz(!)” diyor. Zart-ı muhtereme vahiy geliyor sanki. Adamın bakış açısı farklı, “çapraz” bakıyor ve ke­sişme noktasını yakalıyor. İyi ama, bu kadar ucuz lafların, çok önemli tespitlermiş gibi bütün bir millete sokuşturulmasının altında bir kasıt olmasın sakın…

Bir başka allamet-i cihan çıkıp, “Kurban bir kavurma şöleni­dir; o güzel gözlü hayvanları katletmek bir vahşettir!” diyor. Gözlerimizi yaşartıyorlar. Muhteremler bütün ömürleri boyunca kebapları yiyip kolesterolleri artmış, doktorları et yemeyi yasak­layınca da insan olduklarını hatırlamışlar. “Kolesterol imanlılar…”

Birileri de ezanın ve ibadetlerde Kur’an’ın Türkçe okunma­sını istiyorlar. Sizi tutan yok, hatta kimseyi tutan yok. Sanki ibadet ediyorsunuz da dilini seçmek sorununuz oldu. İslam ev­rensel bir dindir. Arapça olarak gelen bir kitabı vardır. Evrensel bir dinin ortak bir dilinin olması kadar rasyonel bir yol yoktur. Kur’an bir mucizedir; getirmiş olduğu hükümlerle, şiirsel üslu­buyla ve en önemlisi de 19 rakamıyla ilgili olarak harf, ayet, sure dizilişiyle bir mucizedir. Onun Arapça gibi zengin bir dilden bir başka dile sağlıklı bir tercümesi mümkün değildir. Şiirsel üslubunu ve 19 mucizesini bozarsınız. Onun manasını ezberle­meyin diyen var mı size? Bir İngiliz imamın arkasında namaz kılarken hangi sureyi okuduğunu ve ne anlama geldiğini nere­den bileceksiniz? Ortak bir dil olmazsa, her grup kendi ırkıyla namaz kılarsa İslam kardeşliği, cemaat olma özelliği ve de ev­renselliği nerede kalır? Herkes halinden memnunken sorununuz ne sizin? Eğer ayetleri Arapça yerine İngilizce ezberleyenler olsaydı eminim ki onları entelektüel ilan ederdiniz(‘)

Ancak asıl âlim insanlar, rahat olmadıkları için fikirlerini be­yan edemiyorlar, ya da kaçamak cevaplar vermek zorunda kalı­yorlar. Bu durum Zeki Müren’in ağzına biber doldurup, büyük sanatçı diye Banu Alkan’a şarkı söylettiril meşine benziyor.

Birileri de, “Din o konuda şöyle diyor, böyle yapın…” diyor­lar ve kendi görüşlerini ileri sürerek, başkalarının inanç hürriyet­lerine müdahale ediyorlar. Din ne derse desin, insanlar neye inanıyorlar ve hükümleri nasıl kabul ediyorlarsa, onların dini odur. “Sen neden Hindu, Budist ya da Hıristiyan oldun?” demek ne kadar haksız ve abes ise, “Sen neden bu hükmü böyle kabul etmiyorsun?” diye onu zorlamak da o kadar haksız ve abes bir tavırdır. Alevilik ve Haricilik de İslam’ız diyorlar; ama tarih bun

 

ların ve Sünnilerin birbirleriyle kavgalarıyla ve kanlı olaylarıyla dolu. Yani her kesim aynı düşünmez ve de bizi sizi dinlemezler. Onların inançlarına saygılı olmak zorundayız.

Bir zamanlar da Hasan Mezarcı, “Atatürk benim dedem de­ğil” demişti de kıyamet kopmuştu. Okullardan öğrenciler dersle­rinden alıkonulmuşlar ve Taksim Meydanı’nda “ülkeyi kurtarma mitingi” yapılmıştı. Bakanlık genelge göndermiş ve bütün ülkede resmi törenler yapılmıştı bunun için. Hiç mi strateji, psikolojik harekat uzmanları yok bu ülkede? Hiç mi toplum psikolojisinden anlayan uzmanlarımız yok? Her konuşana bu tepkiyi gösterip, onu söyleyenleri kocaman bir devletin korkacağı ve muhatap a\acag\ kadar güçlü gösteren yanlış tavırlar niye? Devlet bu kadar acizleşir mi?

Bir tane de böyük devlet adamımız yıllarca, “İman edebiya­tı” yaptı. İmam-Hatip okullarını nasıl ve ne kadar çok açtığını anlattı. Bütün büyük cemaatlerle temasa geçti. “Sizdenim” dedi onlara. Sonra bir gün böyüdü ve kendi ayakları üstünde durabi­liyordu; hiçbir cemaate, köylüye ve millete ihtiyacı kalmadı. Ondan sonra gerçek karakterine kavuştu; aman o nasıl bir ta­rafsızlık, o nasıl bir adalet, o ne böyük bir devlet adamlığı. O nasıl bir Atatürkçülük ve irticayla o nasıl bir mücadele. Onun heykelini dikmemek ne böyük bir gaflet… “Acar! Asya”lı bir ga­zeteci, “Biz yıllarca da aldatıldık, onu neredeyse ayetlerde bula­cağımızı sanıyorduk; ama bize ihtiyacı kalmayınca düşman olu­verdi. Hakkımızı helal etmiyoruz!” demişti.

 

Özlenen Türkiye

Süleyman Demirel’in yanılmıyorsam, Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrasının icra ettiği klasik batı müziğini dinlemesi­nin ardından, bütün dinleyicilere dönerek, bütün basının önünde ellerini de kaldırarak, “İşte, özlenen Türkiye bu!” demesini hatır­lıyorum. Bence, Türkiye’nin cumhurbaşkanının veya herhangi bir Türk vatandaşının bu manada özlediği Türkiye, BU TÜRKİYE değil de, kendisinin büyük sanatçılar yetiştirdiği ve bu sanatçıla­rın eserlerinin, yabancı ülke devlet başkanlarının ve de entelek­tüellerinin dinlediği bir Türkiye olmalı asıl özlenen Türkiye.

——

YORUM

 

Köyün birinde, bir adam ölür; ama bir gariplik vardır mer­humda. Mevtanın sağ eli kalbinde, sol eli ise şeyindedir(!) “Bun­da bir hikmet var!” der bütün köylü. Bu hikmetin sırrını köyün imamı da çözemez. Rahmetlinin ellerini kaldırıp düzeltirler, an­cak, bıraktıklarında yine sağ el kalbe, sol el de şeyine kilitlenir. Böylesine mühim bir sırrı çözmeden onu gömmek de istemez köylüler. Son çare komşu köyden böyük hoca olarak bilinen Hasan Efendi’yi çağırmaya karar verirler. Köyün ileri gelenleri, komşu köydeki Hasan Efendi’ye bir heyet olarak giderler ve “Aman Hasan Efendi, rahmetliyi gömemedik, bütün köylü de ağlamaktan bir hâl oldu; sen derin bir hocasın, gözünü severiz, şu hikmetli işi çözüver de bizi de kurtar bu meraktan…” derler. Hasan Efendi hiç pas vermez onlara. “Ne hikmeti canım, gömün gitsin!” der. Heyetten biri uyanır işe, “Hasan Efendi, gelirsen sana 50 altın veririz.” deyince, Hasan Efendi merhamete gelir ve “Eh, madem köylü bu kadar perişan, ben de Allah rızası için gelirim!” der ve parasını da peşinen alır.

Mevta köy meydanında, bütün köylü de onun etrafında ağ-laşıp beklemektedir. Heyetin ortasında ve en önde Hasan Efendi gelir rahmetlinin başucuna. Ağıtlar kesilir, nefesler tutulur; artık böyük sır çözülecektir. Hasan Efendi, bir müddet inceler mevta­yı. O da ellerini kaldırıp tekrar bırakınca tekrar yerine oturur eller. Bir şey de anlamaz, ama cevap vermek zorundadır. Hem itibarı zedelenecek, hem de altınlar gidecek elden. Sopa yeme ihtimali de var tabi. Mecburen bir yorum yapmak durumundadır artık. Yavaşça doğrulur, merakla bekleyen köylülere döner ve

“Ey cemaat! Ben bu sırrı çözdüm! Rahmetlinin birilerine borcu varmış, son yolculuğunda onlara bir mesajı var. Sağ eliyle. Ta­mam borcum borç’, sol eliyle de. ‘Ama şeyimi alın!’ diyor” diye­rek kurtarır vaziyeti.

İşte bizim halimiz de böyle Türkiye’de. Her konuda, herkes istediği gibi ahkâm kesiyor ve “Doğrusu budur.” diyor. Hazret-i Nezir Efendiler, kolesterol imanlılar, siyasetçiler, S. sanatçıları, parayı görünce davasını unutan erîkör’menler ve başkaları… Ben de çoğu kez onların yorumlarını dinlediğimde ya da okudu­ğumda, bu fıkra geliyor aklıma ve diyorum ki!

“Tamam”, “Haklısınız”, “Ama…” üzerinde bir arayıştır. Sh.325-326

 

 

 

TARİKAT VE MENÂKIB RİSÂLESİ


Bu kitapta “Medineli” Ahmed Efendi kaddese’llâhü sırrahu’l azîzin tahrir buyurdukları soru cevap şeklindeki Tarikat ve Menâkıb Risalesi [1] ni Osmanlıcadan Türkçe’ye çevirerek kardeşlerimize faydalı olmayı düşündük.

Tevfik ve inayet Allah Teâlâ’dandır.

İhramcızâde

Hacı İsmail Hakkı ALTUNTAŞ

Esenler /İstanbul

 

 

 

 

TARİKAT VE MENÂKIB RİSÂLESİ

بِسْـــمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

الحمد لله رب العالمين والصلاة والسلام على رسولنا محمد وعلى اله وصحبه وسلم اجمعين

Masiva şâibesinden dili tathîre çalış

Pertev-i hikmet ü irfan ile tenvire çalış.[2]

 

Allah Teâlâ’dan korkma hakkında buyrulan âyet-i kerime 15 iken, zikir hakkında nazil olan 1800 tanedir.

Soru: HAKİKAT-İ MUHAMMEDİYE nedir?

Cevap: Taayyünü evvelde ki Esmâ’ül Hüsnânın hepsinin bulunduğu İsm-i Âzam olan Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin hakikâtidir.

 

NEBEVÎ NUR

 

 

 

 

Kalem                                    Müminlerin basiret nuru

 

Levh-i Mahfuz                      Müminlerin kalb nuru

(Marifetü’llâh)

 

Hamele-i arş                         Arş-ı âla

 

Kürsi                                      Melekler

 

Semâlar Yerler                    Cennet ve Cehennem

 

Müminlerin nurlu kalbi      Müminlerin nuru

(Marifetü’llâh)                     (Tevhid: Lailâhe İllâ’llah)

 

Soru: Âlemi Lâhut nedir?

Cevap: Hazerât-ı evvel;

Gayb-ı Mutlak;

Vücud-u Mutlak;

La Taayyün;

Vücud-u Mahz (Küntü Kenz Makamı)

Zât-ı Sırf;

Ümmü’l Kitap;

(Zât) Allah, bütün âlemlerden müstağnidir.” (Ankebut, 6)

Nokta-i Basit;

Âlem-i lâhut bu bahsedilenlerin hepsine taalluk[3] eder.

 

Soru: Âlem-i Ceberût nedir?

Cevap: Hazerât-ı Sânî (İkinci);

Taayyün-ü Evvel;

Tecell-i Evvel;

Akl-ı Evvel;

Âlem-i Esmâ ve Sıfât;

Â’yan-ı Sânî;

Âlem-i Mücerredât;

Âlem-i Mâhiyyat;

Ruhî Küll;

Berzah-ı Kübrâ;

(Bu mertebeler vahid’in ismidir) (gayb-ı Muzâf da denir.)

Âlem-i Ervah; ruha da talluk eder.

 

Soru: Âlem-i Melekût nedir?

Cevap: Âlem-i Misâl;

Âlem-i Hayal;

Âlem-i Vâhidiyyet;

Taayyünü Sânî;

Tecelli-i Sânî;

Sidretü’l Müntehâ;

Âlem-i Emir;

Berzah-ı Sağir;

Âlem-i Tafsîl;

Hazerât-ı Sâlis (Üçüncü)

Soru: Şuhûd-u Mutlak nedir?

Cevap: (Semâvî kalbe taalluk eden) Hazerât-ı Rabia (Dördüncü) ki âlem-i melekût;

Arş-ı âzam dahi bu âlemdendir, âlem-i ecsâmın cümlesini muhittir. (Büyük arş, bu âlemdendir ve cisimler âlemini de kapsar.)

 

Soru: Âlem-i Melekût nedir?

Cevap: Âlem-i Şuhûd;

Âlem-i Nâsût;

Âlem-i Halk;

Âlem-i Hay;

Âlem-i Anâsır;

Âlem-i Eflâk ve Nucûm;

Âlem-i Mevâlîd;

Dünya ve içindekilere cesede taalluk edenler.

Soru: Onsekiz bin âlem nedir?

Cevap: Mahlûkat sınıf sınıf olup her birisine bir âlem denir. Allah Teâlâ’nın dışındakiler demektir.

Akl-ı küll, ruh, levh ve kalem de denir.

Ârş, kürsî, yedi gök, dört unsur, mevâlid-i selâse (Bitki, hayvan ve maden) hepsi olup, biner farz edilerek onsekiz bin âlem olur.

 

MERÂTİB-İ SEMÂNİYE (Sekiz Mertebe)

Soru: Tenezzülât-ı İlâhiyye nedir?

Cevap: Vasıtalar demektir. Yani ilâhî zuhûratların hepsi sekiz mertebe üzerinedir. Âlemlerede itlâk olunur.

 

Soru: Sekiz mertebe nedir?

Cevap: Hüviyet-i Mutlak;

Vahdet-i zâtiyye;

Sıfât-ı Sübhâniyye;

Esmâ-i ilâhiye;

Âyan-ı Sâbite;

Âlem-i Ceberût;

Âlem-i Melekût;

Âlem-i Mülk;

Soru: Hüviyet-i Mutlak nedir?

Cevap: Sırf zât-ı Hakk ki mertebelerden ma’dud değildir. (Zât-ı Mutlak sayılmayandır.) Mahalli cemdir, Hakk bilâ halktır. (Hakk, halk değildir.) Böyle müşahede olunur.

 

Soru: Vahdet-i zâtiyye nedir?

Cevap: Mazhar-ı hüviyet-i mutlaktır.

Vahidiyyet mazharı ulûhiyettir;

Vahidiyyet mazharı ehâdiyyettir.

Ehâdiyyet mazharı vahdeti zatiyyedir.

Vahdet-i zâtiyye mazharı zât-ı Hakk’tır.

Hüviyet Mutlaktır.

Hüviyet-i Mutlakanın mâverasını ilm-i ehad (tevhid ilmi dahi) idrak edemez.

 

Soru: Sıfât-ı Sübhâniyye nedir?

Cevap: Hakâik-i ekvân ki, taayyünât-ı eşyadan her bir şey için bir ehâdiyyet vardır. Onunla diğerlerinden ayrılıp fark olur. Sıfât-ı Sübhâniyye bütün hakikâtin hakikâtlerine müteveccih olmalıdır. Her mevcutta o tahkik ve tayin O’nun iledir. Sanki

فَاَيْنَمَا تُوَلُّوا فَثَمَّ وَجْهُ اللهِ “Nereye dönerseniz Allah’ın yüzü (zatı) oradadır.” (Bakara, 115) yani Allah Teâlâ’nın yüzü onda görülür.

 

Soru: Esmâ-i ilâhiye nedir?

Cevap: Mazharı sıfât-ı sübhâniyyeden esmâ-i ilâhiye müşâhede olunur. Kâinat, O’nun ahval, evsâf ve ahvâliyle muhtelif olmasıdır. Yani merzukta Rezzâk, hay (diride) Muhyî muşâhede olunur.

 

Soru: Âyan-ı Sâbite nedir?

Cevap: Mümkünlerin hakikâti mazharı esmâ-i ilâhiyedir. Yani hakikâtte esmâ-i ilâhiyyedir.

Soru: Âlem-i Ceberût nedir?

Cevap: İlâhî âlemde mümkünlerin vücududur ki âlemi ervâh derler. Âlem-i esmâ ve sıfât dahi denir.

 

Soru: Âlem-i Melekût nedir?

Cevap: Nur âlemidir. Makam-ı kalb, ufuku’l mübîn de denir. Sema ve içindekiler kalbe taalluk eder.

 

Soru: Âlem-i Mülk nedir?

Cevap: Dünya ve içindekilerdir.

 

Soru: Seyr u Sulûk nedir?

Cevap: Kişi bilinen mertebeleri halleriyle geçmesi, yani esfel-i sâfiline nasıl düştüyse o şekilde yükselerek asl’a vasıl olmasıdır.

 

Soru: Seyr kaç çeşittir?

Cevap: Dörttür.

Seyr-i ilâ’llâh;

Seyr-i fî’llâh;

Seyr maa’llâh;

Seyr ani’llâh;

Soru: Seyr-i ilâ’llâh nedir?

Cevap: Esfelden âlâya yükselmek demektir.

Soru: Seyr-i fî’llâh nedir?

Cevap: Esmâ, sıfat, şuûn, ağyarat (başkaları), takdisât (kutsiyetler), tenezzühât (nokasansız şeyler) demek olup sözle tabiri mümkün olmayanlarda seyirdir.

 

Soru: Seyr maa’llâh nedir?

Cevap: Bu seyri anlatmakta mümkün olmayıp temsil ile ancak anlaşılabilir.

 

Soru: Seyr ani’llâh nedir?

Cevap: Bekâ makamına rücu’ (dönüş) yoktur. Belki temsilden anlaşılabilir.  Seyr-i eşya demekte mümkündür.

 

TEMSİL-İ SEYR

(Seyrin Temsil ile anlatımı)

قُلْ هَذِهِ سَبِيلِى اَدْعُوا اِلَى اللهِ عَلَى بَصِيرَةٍ اَنَا وَمَنِ اتَّبَعَنِى

“Resûlüm!) De ki: “İşte bu, benim yolumdur. Ben Allah’a çağırıyorum, ben ve bana uyanlar aydınlık bir yol üzerindeyiz.” (Yusuf, 108)

Bu âyeti kerimenin manasında Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin kıyamete kadar tabi olanları olacak demektir. Bu zâtlara tabi olup peşinden giderek kâmil seyir yapmak gerekir. Molla Cami kaddese’llâhü sırrahu’l azîzin kitabında zikretmiştir ki;

İmam Şemseddin Safî [4] salihlerden ve büyüklerinden idi. Bütün vaktini zikir, ibadet ve buna benzer şeyler ile geçirirdi. Fakat bir kimseden zikir telkin-i (zikir dersi) almamış idi.  Bir gün rüyasında gördü ki, kendi başına yaptığı zikri bir nur şeklinde ağzından çıkıp yere batmaktadır. Kendi kendine düşündü ki; bu hayra alamet bir şey değildir. Çünkü Kur’ân-ı Kerim’de buyruldu ki;

اِلَيْهِ يَصْعَدُ الْكَلِمُ الطَّيِّبُ

“O’na ancak güzel sözler yükselir (ulaşır).(Fatır, 10)

Rüyamda ise bunun aksine oluyor diye işaret ediyor, dedi. Bu noksanlık meşâyihten telkini zikir almadığım için oldu dedi ve Ruzbehân-i Baklî kaddese’llâhü sırrahu’l azîzin müridlerinin yanına vararak telkini zikir alır. O gece rüyasında zikrinin bir nur olarak göğü yararak yükseldiğini gördü.

Bu misalden anlaşıldığına göre her ilim üstadsız olmaz.

Seyr u sülûk temsilinde ise; padişah var, vezirleri var, reâyası var. Bu reâyasıdan birisi padişahın huzurunda bulunmak, hususî yakınlarından olmak, hizmetinde bulunmak ve onunla görüşmek arzusunda olursa ona lazım gelen önce vezirlerden birisine bende olmalıdır. Onun emirlerini yapıp kendini sevdirmelidir. Vezir ondaki kabiliyet ve teslimiyet ile huzura çıkması nasıl gerekiyorsa terbiyesine dikkat ve talimat ile açıklayarak her türlü uyarı ve telkini icra ederek öğretir. Bununla beraber o kişi vezirin emirlerini padişahın emirleri gibi kabul ederek maksuduna erişmek ve padişahın rızasını kazanmak olduğundan kalbinde padişahtan başka düşünceyi de getiremez olursa hizmeti icrayı kazanmış olacağından, vezir o kişiyi huzura çıkarır. O bende de padişahtan başkasını tanımaz ve bilmez olur. İşte zât-a seyr sultana gitmeden önce oldu.

Sonra o bende padişahın ahlakını, makamını, kudretini, vb. ne gibi şeyler layık olup olmadığını teker teker hepsini anlayıp ve idrak ederek yine vezirin öğrettiği bilgileri unutmayarak hizmetini ona göre icra eder. Günden güne yakınlığı artarak rızaya uygun kalbî kabiliyetleri gelişerek padişahın mülkünde seyretmiş olur.

Sonra padişah bendesine vezirlik mükâfatı verir. Ona “git raiyyetinde senin gibi huzuruma gelmek isteyenlere rehber olup bana getir” diye irâde (buyruk) verir. Bendeyi maiyetine alıp sarayının her bir köşesini üst katından aşağıya kadar indirip raiyetinin huzuruna delalet için saraydan memur olarak çıkarır. Bu seyr ile Seyr ani’l mülk etmiş olur.

Her bir memuriyetin istihdamını bilip iç ve dış hizmetleri öğrenip reayadan kabiliyetli olanları kendinin gittiği yollardan huzura gitmeye layık olanlara delâlet ederek vazifesini yapmasına Seyr-i fi hizmet-i mülk demek gibidir.

Benzemese dahi akla bu kadar temsil ile anlatılabilir. Bunu anlayıp bu şekilde Allah Teâlâ’ya yakın olabileceğini anlamalısın.

Soru: Sâliklerin halleri nedir?

Cevap: Tafsilen onbeş ise de icmâlen beştir.

İcmâlen beyan edecek olursak;

1-Letâiflerin zikir seyri (Allah zikri)

2-Letâiflerin murâkabesi

3-Nef ü İsbât (Hapsi Nefes)

4- Tehlil zikri (La ilâhe illâ’llâh)

5-Tehlilin murâkabeleri

 

Tafsilen beyan edecek olursak;

 

1-Kalb latifesine zikir talim ettirilmesi

2-Ruh latifesine zikir talim ettirilmesi

3-Sır latifesine zikir talim ettirilmesi

4-Hafî latifesine zikir talim ettirilmesi

5-Ahfâ latifesine zikir talim ettirilmesi

6-Nefs-i natıka latifesine zikir talim ettirilmesi

7-Beden (Zikr-i Sultan) latifesine zikir talim ettirilmesi

8-Beş latifeye (Kalp, ruh, sır, hafî ve ahfâ) ya murâkabeleri telkin olunur.

9-Nef ü İsbât (Hapsi Nefes) dersi tarif olunur.

Buraya kadar dersler kalp ve letâiflerde olurken bundan sonra lisânen gizli sesle Tehlil (La ilâhe illâ’llâh) zikri telkin olunur. Bu günde beşbinden az olmayacaktır. (Bazı tariklerde bin adettir)

Onbeşinci derse kadar ise tehlilin murâkabeleri tedricen telkin edilir. Daha başka murâkabeler varsa da esası bu kadardır.

Soru: Bahsedilen murâkabeler nelerdir?

Cevap: Ehâdiyyet Murâkabesi;

Mâiyyet Murâkabesi;

Akrabiyyet Murâkabesi;

Muhammediyyet Murâkabesi (Zâtiy yet, Hüviyyet)

Mubsırât (Görünenler) ve Müşâhedât Murâkabesi dir.

 

Soru: İcmâli seyr u sülûk kaçtır?

Cevap: İcmâli kırk ederse de icmâl-i insan dörtü ilave ederek hepsi kırk dört eder.

İCMÂL-İ İNSAN

Dört kısımdır.

Cesed: dört unsurdan oluşmuştur. (Toprak, su, hava, ateş)

Kalp: Sırlar kaynağıdır.

Ruh: Marifetu’llah kaynağıdır.

Sır: Müşahede yeridir.

 

İCMÂL-İ ÂLEM

Dört kısımdır.

Âlem-i Nâsut: Dünya ve içindekiler; cesede taalluk eden şeyler.

Âlem-i Melekût: Semâ ve içindekiler; kalbe taalluk eden şeyler.

Âlem-i Ceberût: Âlem-i Ervâha ve ruha taalluk eden şeyler.

Âlem-i Lâhût: Arştan sonra gelen ve sırra taalluk eden şeyler.

 

EBVÂB-I İLÂHİYYE

Dört kısımdır.

Şeriat: Âlem-i nâsut ve cesede taalluk eder.

Tarikat: Kalbe taalluk eder.

Hakikât: İnsaniyetin bütününe ve ruha taalluk eder.

Marifet: Huzur ve müşâhedeye ve sırra taalluk eder.

MERÂTİB-İ İLÂHİYYE

Sekiz kısımdır.

Âlem-i Mülk: Âlem-i melekûttan önce gelen kattır.

Âlem-i Melekût: Âlem-i ceberût mazharıdır.

Âlem-i Ceberût: Âlem-i İlâhiyyenin mümkünata açılan kapısıdır.

Ayân-ı Sabite: Esmâ-i ilahiyyedeki mümkünlerin hakikâtleridir

Esmâ-i İlâhiyye: Mazhar-ı sıfât-ı Sübhâniyye dir.

Sıfât-ı Sübhâniyye: Hakk’ın müşâhedeleri dir.

Vahdet-i Zâtiyye: Mazhar-ı ulûhiyettir.

Hüviyyet-i Mutlak: Mutlak zât’tır.

 

SEYR

Dört kısımdır.

Seyr-i ilâ’llâh: Kalp mertebesindedir. Mütekaddimîn (önceki) ve Müteahhirîn (sonraki) mezheplerin (yollar-tarikatler) görüşüne göre bu seyr Ef’âlde ve nefis menzillerindedir.

Seyr-i fî’llâh: Sonrakilerin görüşüne göre ruhta, öncekilerin görüşüne göre kalptedir.

Seyr maa’llâh: Sonraki ve önceki mezheplerin görüşüne göre ruhta demişlerdir.

Seyr ani’llâh: Sonrakiler göre ahfâ mertebesinde, öncekiler göre sır tecellisinin ahfâ mertebesindedir.

FENÂ MERTEBELERİ

 

Dört kısımdır.

Fenâ fî’l Ef’âl: Sonrakilere göre kalp, öncekiler göre cesettedir.

Fenâ fî’l Esmâ: Kalpte veya ruhtadır.

Fenâ fî’s Sıfât: Sır veya ruhtadır.

Fenâ fî’z Zât: Ahfâ veya sırdadır.

 

ŞUHÛD MERTEBELERİ

Dört kısımdır.

Şuhûd Hakk’ı Hakk ile görmektir.

Şuhûd fî’l Ef’âl: Yeri kalptedir.

Şuhûd fî’l Esmâ: Yeri ruhtadır.

Şuhûd fî’s Sıfât: Yeri sırdadır.

Şuhûd fî’z Zât: Yeri Ahfâdadır.

 

TECELLİ MERTEBELERİ

Dört kısımdır.

Gaybî nurlarının gaybî olarak zuhur etmesidir.

Tecell-i Âsâr: Cesetdedir.

Tecell-i Ef’âl: Kalptedir.

Tecell-i Sıfât: Sırda veya ruhtadır.

Tecell-i Zât: Ahfâ veya sırdadır.

 

SUBÛTİ SIFATLAR

Sekizdir.

Hayat, ilim, Semi’, Basar, irade, kudret, kelam, Tekvin

 

Buraya kadar sayılanları toplamı şu şekildedir.

İcmâl-i âlem = 4

Ebvâb-ı İlâhî  = 4

Meratib-i ilâhiye   = 4

Seyirler  = 4

Şuhûd Mertebeleri =4

Tecelliyât Mertebeleri=4

Fenâ Mertebeleri  =4

Sıfât-ı Subûtiyye  =8

İcmâl-i İnsan =4

TOPLAM  =44

 

Soru: İnsan neden meydana gelmektedir?

Cevap: İnsan on latifeden oluşmuştur.

Beşi Âlem-i Halk’tan, beşi Âlem-i Emir’dendir.

 

Soru: Âlem-i Halk ne demektir?

Cevap: Allah Teâlâ’nın “Ol” emri ile hâsıl olmuş ise de sonra madde tedrici zamanla, mevcutta olandır.

Soru: Âlem-i Emir ne demektir?

Cevap: Allah Teâlâ’nın “Ol” emri ile mücerred (soyut), maddesiz, zamansız ve suretsiz olandır.

 

Soru: Âlem-i Halk’ta olanlar nelerdir?

Cevap: Nefis Latifesi ve anasır-ı erbea (Dört unsur: Toprak, su, hava, ateş) dır.

 

Soru: Âlem-i Emir’de olanlar nelerdir?

Cevap: Kalp, ruh, (Ruhu insanînin bir sıfatıdır) sır, hafî, ahfâ dır.

 

Soru: Âlem-i Nâsut ne demektir?

Cevap: Mutlak olarak dünya denir.

 

Soru: Âlem-i Mülk ne demektir?

Cevap: Dünya ve içindekileri; cesede taalluk edene denir.

 

Soru: Âlem-i Melekût ne demektir?

Cevap: Sema ve içindekileri; kalbe taalluk edene denir.

Soru: Âlem-i Ceberût ne demektir?

Cevap: Âlem-i Esma, Sıfat-ı İlâhiyye ve Âlem-i Ervâha, ruha taalluk edene denir.

 

Soru: Âlem-i Lâhut ne demektir?

Cevap: Arştın (mâverası) ötesi olan sırra taalluk eder.

 

Soru: Sır nedir?

Cevap: Ruhtan daha latif insana verilen müşahede mahallidir.

 

Soru: “Allah Teâlâ Âdemi onun suretinde yarattı” ne demektir?

Cevap: Onun zamiri Âdem’e raci’ olmuş hasebiyle yani; Âdemi heyetiyle vücuda getirerek hakikâti üzere yarattı,[5] demektir,

Soru: Murâkabe ne demektir?

Cevap: Mebde-i Feyyâzdan varid olan feyz-i mevridini derûni mülahaza ile intizardır. (Çok Feyizler veren Allah Teâlâ’dan gelecek feyzi iç haliyle beklemektir.) Dahası Feyyâz’ın bütün halini bildiğine kâni olup, bu hali devam ettirmektir.

Her bir makamın murakabesi vardır. Murâkabesiz zikir o kadar tesirli olmaz iken, zikirsiz murâkabe ise faydalı ve tesirlidir. İhsan makamı denilen şeyde budur.

 

Soru: Nakşibendiye Usûlu ne demektir?

Cevap: Ehl-i sünnet akidesine bağlanmak;

Azimet ile amel etmek;

İstikâmet üzere Allah Teâlâ’ya yönelmek;

Devâm-ı Zikir;

Devam-ı Murâkabe;

Avamla iken ayık olmak;

Halvet ve celvet üzere olmak

Huzur melekesine kavuşmak;

Allah Teâlâ’nın ahlakıyla ahlaklanmak;

Soru: Nakşibendiye zikri nedir?

Cevap: Önce kalp ile hergün üçbin veya beşbin “Allah” lafzını zikretmektir. Letâifleri zikirle geçmektir. Sırasıyla ruha, sırra, hafîye, ahfâya, nefis latifesine, cesed latifesine; bunlardanda biner zikir ziyade ederek hergün dersi onbirbine ulaşır. Sonra nef ü İsbat (haps-i nefes) telkin olunur. Letaiflerde murâkabe gösterilir. Sonra tehlil (La ilâhe İlla’llâh) zikri telkin olunur. Sonra tehlilin murakabeleri tedricen telkin olunur.

 

Soru: Kalb zikrinden ne sonuç hâsıl olur?

Cevap: Bahsedilen zikirlerden izinli olarak zikreden mahv ve gayb olur ve Sultan-ı zikr zuhur eder.

Soru: Nef ü İsbat (haps-i nefes)  zikri ile ne sonuç hasıl olur?

Cevap: İzmihlâl-i külli hâsıl olur.

Soru: Murâkabeden ne sonuç hâsıl olur?

Cevap: Herbir murâkabeden sonra bir mertebeye mahsus Fuyuzâtı Rabbâniyeye mazhar olur.

 

Soru: Bahsedilen mahv ve izmihlâl ne demektir?

Cevap: Fenâ fi’llâh zuhur eder.

 

Soru: Fenâ fi’llâh ne demektir?

Cevap: Fenâ üç mertebededir.  Fenâ fi’l Ef’âl ki aynı salik bütün mahlûkatın hallerinde Hakk’ın yaptığını müşahede eder. Bu makam kalptedir.

Fenâ fi’l Esmâ, ve Sıfât ise merzukta Razzâk sıfatını, diride Muhyî sıfatını müşahede etmektir. Bu makam ruhtadır. Makamı sırda dahi Fenâ-i tecelli sıfat dahi zuhur edip mevcudatta şuhud tevhid müşahede olunur.

Hafî ve ahfâda dahi tecelli zât zuhur eder. Bütün mevcut, mecburî varlıklarıyla Hakk’tandır. Hakk’ın dışındakiler kuru bir isimden ibaret olup O’ndan müşahede olunurlar.

 

Soru: Bekâ bill’âh ne demektir.

Cevap: Fenâ fil’llâh bir manada kötü vasıfların düştüğü yok olduğu gibi bekâbi’llâh güzel beğenilmiş sıfatların vücuda gelmesidir. Dahası sâlike Hakk’ın vücudundan gayrı görülmemek hali hâsıl olur. Rabbânî vucüd zuhur eder.

“…. Bir kere onu sevdim mi ben onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli ve yürüyen ayağı olurum. …..” [6] sırrı zuhur eder.

 

Soru: Tecelliye ne derler?

Cevap: Gayb nurlarından kalbe zahir olanlardır.

Soru: Tecelli kaç mertebede olur?

Cevap: Dört mertebedir.

Tecelli-i Ef’âl; eserlerde ve dünyevidir ki, kalpte, mahlûkatın bütün fiilleri mahvolup hemen fiili Hakk’ın zuhur ettirdiğini görür.

Tecelli-i Esmâ; ruhta zuhur edip merzukta Razzâk, diride Muhyî ismini müşahede olunur.

Tecelli-i Sıfat; sırda zuhur edip bütün varlıklarda “tevhid şuhûdî” üzere müşahede olunur.

Soru: Tecelli-i Zât ne demektir?

Cevap: Bütün mecudât varlığıyla Hakk’ındır. Hakk‘ın gayrisi sadece isimden ibarettir. Bu müşahede hafî ve ahfâ da zuhur eder. Bu müşahedeyi erbabından başkasına da anlatmak uygun olmaz. Çünkü nurlu şeriat, eşyanın hakikâtin varlığını sabit görür inkâr etmez.

Eğer masivanın vücudu için Hakk’ın dışında bir vücudu vardır dersen bu hale mahcubînin (perdelenmişler) hali demişlerdir. Keşf ehlinden bazıları hakikâten ve itibaren Allah Teâlâ’dan başka şeyler yoktur, bazıları hakikâten yok itibaren sabit deseler de, mahiyet (nitelik sahibi olmak) mümkünün (sonradan yaratılan) üzerinde vardır. Suret vücudun gölgesidir. Bunun gibi başka manalar veren ehli keşf olmuştur. Bazı ehl-i hakikât vacid ne de masiva hakikâten yok, itibaren sabittir, demişlerdir. Zıll (Âlem Gölge varlık), Hakk değil Hakk’ın aynısı demişlerse de burası ayakların kaydığı yerlerdir. Bu konuyu başka kaynaklardan da incelemek gerekir.

 

Soru: Tevhid ne demektir?

Cevap: Tecelliyatın zuhuruna tabi olarak mertebe olarak dörttür. Âsar, ef’âl, sıfat ve zâttır.

 

Soru: Sofî nedir?

Cevap: Allah Teâlâ baki kalıp, nefsin tabiatlarını terbiye edip hakikâtlerin hakikâtine ulaşmaktır.

 

Soru: Tasavvuf nedir?

Cevap: Kalbi tasfiye edip sâfi olmaktır.

 

Soru: Vecd nedir?

Cevap: Bulmak, varlık demektir.

 

Soru: Vacibü’l Vücud nedir?

Cevap: Vücudu kendinden olup başka bir şeye muhtaç olmayandır. Başka bir şey ile kayıtlamak, vücudun çeşitli şekilde tecelli etmesidir. Bu kayıtları düşürürsen tevhid olur.

 

Soru: Mümkünü’l Vücud nedir?

Cevap: Allah Teâlâ’nın “ol” emriyle yoktan var olan şeylerdir.

Soru: Vecd nedir?

Cevap: İştiyakın galip olmasıyla ile aklın gitmesidir.

 

Soru: Cezbe nedir?

Cevap: Kulun külfetsiz, zahmetsiz, zorlanmadan, meşakkatsiz Allah Teâlâ’nın yardımıyla muhtaç olduğu makama çıkmasıdır.

 

Soru: Cem nedir?

Cevap: Halksız, Hakk’ı müşahededir.

 

Soru: Cemü’l Cem nedir?

Cevap: Halkı, Hakk ile kâim görmektir. Fark ba’del Cem de budur. Cafer Sâdık radiyallâhü anh buyurdu ki;

ليس مني شيء ولا في شئ  ولا على شئ

 

“Ben bir şey değilim, Ondan başka bir şeyde değilim, nede herhangi bir şeyde”

 

Soru: Latife-i kalp ne demektir?

Cevap: İnsan kalbi zikredince arşın üstündeki aslıdır. Feyzi tecelli-i ef’âli ilâhidir.

 

Soru: Latife-i ruh ne demektir?

Cevap: İnsan ruhunun hakikâtidir. Aslı arşın üstündedir. Feyzi tecelli-i Sıfatı subûtidir.

Soru: Latife-i sır ne demektir?

Cevap: Kalpte bir kuvvettir. Aslı arşın üstündedir. Feyzi tecelli-i şuûnâtı zâtiyyedir.

 

Soru: Latife-i hafî ne demektir?

Cevap: Allah Teâlâ ile insanı ruh arasında vasıta tecellisidir. Aslı arşın üstündedir. Feyzi tecelli-i Sıfatı Selbiyedir.

 

Soru: Latife-i ahfâ ne demektir?

Cevap: Arşın üstündedir. Feyzi tecelli-i şuûnu câmiidir.

 

Soru: Latife-i Nefs-i Natıka demektir?

Cevap: İki kaşın arasındadır. Göze gelen su gibi bedene tesir eden latifedir.

 

Soru: Latife-i Beden demektir?

Cevap: Bütün bedene tesir eden sultân-ı zikirin zuhuruna sebeptir. Bütün beden zikreder.

 

Latife-i kalp murâkabesinde, Cenâb-ı Hakk’ın feyzinde fenâdır. Nuru tecelli-i ef’âli ilâhiyedir. Bu latife-i kalpte ise de âlemi halktan latife-i nefiste de vaki olur. Sonra;

Ruh murâkabesinde, Allah Teâlâ’nın feyzinde fenâdır. Nuru tecelli-i sıfât-ı subûtiyyedir. Latife-i ruh âlem-i emirden ise de âlem-i halktan hava unsurunda vaki olur.

Sır murâkabesinde, feyz Şuûnâtı zâtiyyedir. Âlem-i halktan su unsurunda vaki olur.

Hafî murakabesinde, feyz Sıfât-ı Selbiyyeden dir. Âlem-i halktan ateş unsurunda vaki olur.

Ahfâ murâkabesinde, feyz Şuûnât-ı Câmiidir. Âlem-i halktan toprak unsurunda vaki olur.

 

DÖRT UNSUR

Su: Aslı sırdır.

Hava: Aslı ruhtur.

Ateş: Aslı Hafîdir.

Toprak: Aslı Ahfâdır.

 

TEVHİD

Allah Teâlâ’dan başka yaratılanları gönülden çıkararak tecrit etmektir.

 

 

VAHDET

Allah Teâlâ’nın vücudundan başka şeyleri şuurdan ve gönülden halas etmektir.

 

SAADET

Kendisinden (nefis) kurtulup Allah Teâlâ’yı görmektir.

 

ŞAKAVET

Kendisiyle karışıp Allah Teâlâ’dan uzaklaşmış olmak

 

VASL

Allah Teâlâ’nın vücudunun nurunu müşahede edip kendini unutmaktır.

 

FASL

Allah Teâlâ’nın dışındakilerden ayrılmaktır.

 

SEKR

Gönülde saklanması gerekli bir hal zuhur edince onu gizleyemeye gücü yetmemektir.

 

Mevlana Hüsamddin kaddese’llâhü sırrahu’l azîz seyrler hakkında üstadlarından öğrendiği şeylerle buyurdu ki;

Seyr-i ilâ’llâh;

Öncekiler ve sonrakilere göre mertebe-i cesede nefis menzillerinden vusul ile seyr, Ufuk-u Mübîn’e kadar kalp makamının sonuna kadardır.

Tecelli-i esmâ başlangıçtır. Kavuştuğu şeyler ise hicabı kesret kalkıp vechi vahdet görünür. Ufuk-u Mübîn arşta suları ağaçları olan bir olan yerdir. Yeri ise nihayeti olmayan kalptedir.

Seyr-i fî’llâh;

mertebe-i kalpte veya ruhta dır. Sıfatlar ile muttasıf esmâ-i ilâhiyyeyi Ufuk-u Â’la’da hakikâtiyle görmektir. Nihayeti Hazret-i Vahidiyyete yükselmektir.

Kavuştuğu şeyler ise batınî ilimlerin çokluğu ile Allah Teâlâ’nın yüzünden hicâb-ı vahdeti (vahdet perdesini) kaldırmasıdır. Eğer hicâb-ı vahdet kalkmaz ise ilimlerin çokluğu görünmez.

Seyr maa’llah;

mertebesi sırda veya ruhtadır. Bunların sonunda kavuştuğu şeyler ise, Ayn-ı Cem, Hazret-i Ehâdiyyet, Kâbe Kavseyn Makamına yükselmedir. Bu şekilde ikilik kalmaz. İkilik kalkınca Makam-ı Ev Ednâ zuhur eder. Nihayeti velâyet ve vuslat olur. Ayn-ı Cem-i Ehâdiyyet olur. Zahir ve batın bir olmuştur. Mülk ve melekût hazretlerinden halas buna denir.

Seyr ani’llâh;

mertebesi ahfâ veya sırdadır. Seyr-i bi’llâh ani’llâhı tekmil için seyrdir. Bunların sonunda kavuştuğu şeyler ise, Bekâ ba’del Fenâ (Fenâdan sonra Bekâ), Fark Ba’del Cem (Cem’den sonraki fark), İzmihlâli halki’l cesed fil Halk (Cesedin yaratılışındaki yokluğu görmek)

Bu seyirin nihayetinde Âlem-i Bekâ’dan temkini hakâike dönmektir.

Bu seyirleri Allah Teâlâ kolaylaştırsın âmin.

 

MURÂKABE

Hakikâtte murâkabe intizar (beklemek-gözlemek) tir. Çünkü seyirlerin sonucu bu intizarlardan ibarettir. İntizarın zuhuru muhabbet galebesi (çokluğu) dir. Bu Nakşî yolu intizardan ayrı olmaz.

Beyt:

Olmak ağzında kuru nâm

Çalış zehirden yektir tamam

Arş’a yoktur gerçi çarhın nisbeti

Lîk â’ladır zeminindeki katı

 

Gerçi herkes müyesser olmasa da bizim temsillerimizle bu manayı anladın. Bunun gibi sözlere güya kavuşmak boş sözlere giriftar olmaktan şirin renktir.

Allah Teâlâ sizi bizi bunlarla rızıklandırsın. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin yüzü suyu hürmetine intizar edip feyzi beklemekteyiz.

 

İCAZETTEN SONRA MÜRŞİDİN TEVECCÜHLERİ

Günahkâr kimseye tevbe eylemesi için kendi nefsine teveccüh eyleyerek kendini âsî ve günahkâr farz edip o mülâhaza ile pişmanlık ve günahlarını hatırlayarak tevbe edip o vecihle günahkâr kimseye yönelir. Bu şekilde inşallah tevbe tesiri hâsıl olur.

 

Hastaya teveccüh edecek olursa kendi nefsine teveccüh eyleyerek kendini hasta farz edip o mülâhaza ile hasta kimseye yönelir. Yahut önce hasta ve benzeri şeyleri nef ü isbat zikreder ile teveccüh ile inşallah şifa bulur.

 

Cezbe için teveccühte ise mukaddes ism-i zât-ı süflî (aşağı) letâiflerden ulvî letâiflere ve letâfi nefse kadar teveccüh edilir.

 

İstiğrâk için teveccühte ise, letâifi ulyâdan zikrullâh ile süfliyye teveccüh eyleye. Bu teveccühle hicâb-ı zülmâniyye sonra hicâb-ı nuraniyelerin izâlesi için perdeleri kaldırarak kalbe ve müride cezbe ve muhabbetullah koymak için düşüncesiyle teveccüh eder.

 

Ölmüşlerin ve dirilerin nispetini bilmek için teveccüh keyfiyeti ise kendini en yüksek makamlara çıkararak düşüncelerini boşaltıp kaybolup karşısındaki dirinin ve ölmüşlerin düşüncesini durumunu öğrenir.

 

Havatırları gidermek için teveccüh ise mürşid ruhânî nefsiyesi ile müridin zülmânî nefsine teveccüh ile kötü düşünce vesveselerini giderir. Eğer çok olursa elini kalbinin üzerine kor “Sübhânel melik Kuddûsu’l Hallâk” der,

اِنْ يَشَاْ يُذْهِبْكُمْ وَيَاْتِ بِخَلْقٍ جَدِيدٍ

“Allah dilerse sizi yok eder ve yerinize yeni bir halk getirir.(Fatır, 16) âyetini okur.

 

Soru: Sıfât-ı Fiiliye nedir?

Cevap: İşlerin meydana gelişi mahlûkun varlığı üzerinde oluşan sıfat-ı ef’âl, yaratmak, rızık vermek, inşa etmek, ibda’ etmek, yapmak, ihya etmek, öldürmek, yok etmek, çıkartmak, iade etmek, yükseltmek, merhamet etmek, zorlamak, kızmak, tasvir etmek, vb. tekvin sıfatlarını içerir. Allah Teâlâ’nın bu ortaklık durumu ezelde ilim ile ve nüzülde (yaratmada) fiil iledir.

 

Soru: Sıfât-ı maneviye nedir?

Cevap: Sıfat-ı Subutiye gerekli olup onunla hakikâte çıkandır. Kadir, Hayy, Mürid, Basir, Mütekellim, Mukevvin gibi sıfatlardır.

 

Soru: Sıfat-ı Zâtiyye nedir?

Cevap: Vucüd, kıdem bekâ, vahdaniyet, muhaleftün lil havadis, kıyam bi nefsihi sıfatlarıdır.

a.Vücud: Allah Teâlâ’nın var olması demektir. Onun varlığı zorunludur.

b.Kıdem: Varlığının ezelî olması, yani başlangıcının bulunmaması demektir.

c.Bekâ: sonsuza dek varlığını sürdürmesi.

ç.Vahdaniyet: Tek olmasıdır. O, zatında ve sıfatlarında birdir.

d.Muhalefetün lil havadis: Yarattığı varlıklardan hiçbirine benzememesidir.

e.Kıyam binefsihi: Varlığının kendinden olması ve varlığını sürdürmek için hiçbir kimseye ve şeye muhtaç olmaması demektir.

Soru: Sıfât-ı Subutiyye nedir?

Cevap: Hayat, İlim, İrade, Kudret, Sem’i (işitme), Basar (görme), Kelâm, Tekvin (Yaratma, var etme.)

 

Soru: Sıfât-ı Selbiyye nedir?

Cevap: “O doğurmamış ve doğmamıştır.” (İhlâs,3)

“Selbetmek”; kaldırmak, uzaklaştırmak, tenzih etmek anlamındadır. Allah Teâlâ’nın zâtına ve varlığına yakışmayan, o yüce zât hakkında mümteni’ (imkansız) olan vasıflardan tenzih etmektir..

 

Soru: Yok olan ilme taalluk eder mi?

Cevap: Evet, Allah Teâlâ yok olanı yokluğu halinde de bilir. (Bu bilme mahlûka ezeli olma durumunu gerektirmez) Var olduğu halde ne keyfiyetle var olup vücud bulacağını ve nasıl yok olacağını da bilir.

Risalenin bu kısmında fenâ ve bekâ tekrar mahiyetinde yazıldığı için terk edildi. [7]

 

اَللَّهُمَّ صَلِّى عَلىَ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَي آلِهِ وَصَحْبِهِ أَجْمَعِينَ

وَ الْحَمْدُ للهِ رَبِّ الْعاَلَمِينَ

****

***

**

*


[1] Atatürk Kütüphanesi-İstanbul, Tarikat ve Menâkıb Risalesi. / “Medineli” Ahmed Efendi 297.7 - Osman Ergin Yazmaları – OE_Yz_001344/01

[2] “Gönlü Allah Teâlâ’dan başkasına bağlanma lekesinden temizlemeye çalış, irfan ve hikmet ışığıyla aydınlatmaya gayret et.”

[3] Taallûk: İlgisi olma, ilgisi bulunma, ilgi, ilinti.

[4] Şiraz velilerindendir. (Nefehatü’l Üns)

[5] Hadisin, “sûratihî” ibaresinde yer alan “he” zamirinin Âdem’e delâlet ettiği yönündeki iddiayı destekler tarzda yeniden yorumlanmasıdır. Bu durumda hadis, “Allah, Âdem’i Âdem ‘imajında’ veya ‘formunda’ yarattı” manasına gelir. (İbn Kuteybe hadisin, varsayılan ilk formu ile ilgili bu ameliyeyi kelâmcılara izafe etmektedir (Tevîlü muhtelifi’l-hadîs, Kahire 1908/1326, 277). Krş. Kastallânî, Buhârî Şerhi, İsti’zân, 79/1; Nevevî, Müslim Şerhi, Birr, 45/115.)

(Bu kelimelerin Arapçadaki karşılığı “sûret” kelimesidir. Bu kelimenin Tekvîn’de geçen “imaj” kelimesinden ziyade “form” ile tercüme edilmesi, genellikle daha uygun olmaktadır. Bu kelime bazı bağlamlarda “yüz” mânâsına da gelmektedir).

[(Meksika Tabletlerindeki )Yedinci Emir: Diğer emirlerin icrasından sonra idrak kuvveti dedi ki; “İnsanı kendi tarzımızda yaratalım ve arzı idare edecek kudret ve kabiliyetlerle techiz edelim” bunun üzerine kâinatta mevcut her şeyin haliki olan yedi başlı idrak kuvveti insanı yarattı ve onun vücudunun içine yaşayan ve fena bulmayan eş koydu. Böylece insanı idrak kuvveti itibarıyla halikine benzetti.”

“Bizim kendi suretimizdeki” cümlenin manası nedir? Bu hiç şüphesiz Hâlik’in şekil ve suretinde demek değildir. Çünkü yazılarda daha sonra “Hâlik insan tarafından idrâk olunamaz. Onun ne sureti yapılabilir ne de ona isim verebilir, o isimsizdir.” Denilmektedir.

Her insan “Allah Teâlâ’nın suretinde” yaratılsaydı, o Allah Teâlâ’nın tasviri olurdu. Fakat mademki Allah Teâlâ anlaşılmayan ve tasavvur olunamayan bir şeydir. Mademki O’nun ne sureti yapılabilir, nede O’na isim verilebilir.  Şu halde Tevrat’ın (tabletleri) tercümede “image” kelimesini kullanmakta hata etmiştir.  CHURCWARD C. James MU ÇOCUKLARI, Mu ‘nun Mukaddes Sembolleri [Kitap]. – New York : [s.n.], 1934. – “The Sacred Symbols of Mu” adlı eserin New York Iver Washburn, S. basımının çevirisidir., s. 91)]

[6] Buhârî. Rekaik, 38; İbn. Mâce. Fiten. 16.38

[7] Hata ve kusurlar şahsıma aittir. Tercümenin bittiği tarih 03.11.2010

CİNLERE KARIŞMAK


Konu ile ilgili olarak Ebu Yusuf isimli bir cinin havas ile uğraşan kişiye anlattıkları nasihati burada hatırlatmak uygundur.

“Şimdi söylediklerimi iyi dinle ve durum ne olursa olsun as­la aklından çıkarma. Cin dediğin varlıklar, yâni bizler, nefisle­rine son derece düşkün varlıklarız. Tüm yaşamımız ona köle­likle geçiyor. İçimizde gerçekten bazı şeyleri keşfetmiş olanlar hariç, hayatımız küfür içinde geçiyor. Bizlerden size dost ol­maz. Bizden fayda yerine ancak zarar görürsün. Bizlere inanıp ona göre hareket etmek büyük bir gaflettir. Sana doğru bilgi asla aktarmazlar. Her ne kadar iyi niyetlerle başlasan da, bir süre sonra nefisleri ağır basmaya başlayacak ve seni kıskanıp, seni zor duruma sokmaya çalışacaklardır ki, onu da yapıyorlar zaten. Müslüman olup Allah Teâlâ’yı kabul edenlerle iletişimin bu minval üzere olur.  Onlardan aldığın yardımlar kaşığın ucuyla alıp sapıyla gözünü çıkarmak misali gibidir.

Doğru bilgi alabileceklerin de var tabi aramızda. Ancak on­ların da temel amacı aranıza nifak sokup insanları birbirine düşürmeye çalışmaktır. Buradan, sizlerden, onlarla iletişim kurmuş olan kişilere, sizin dünyanıza göre mucize sayılabile­cek birtakım özellikler ve yetiler tanırlar. Ancak bunun bir karşılığı vardır. Seni kendilerine köle ederler ve kendilerini Al­lah olarak görmelerini isterler. Hatta kendilerine tapmanı isteyeceklerdir.

Bunun karşılığında da sana, herkesin açık ağızla seni izleyeceği, toplumunuzca olağandışı görülen birtakım özellikler verilir. Şeytana uşaklık eden bu varlıklarla beraber olduğunda tüm hayatın küfür üzerinde geçer ve karşı­lığında dünya hayatını yüceltirler. Senin ukbadaki hayatını rezil ettikleri gibi, sana gelip yardım isteyen insanların da hem bu dünyasını hem de ahiretini mahvederler.

Sana verdikleri olağandışı bilgilerle çevrendeki insanları sa­na mahkûm ederler. Herkes sana inanır ve inanmak zorunda kalır. Sonuçta tüm toplum senin kulun olmuş olur. İnsanlar senin karşında ezilip büzülürler. Bir evliya görmüşçesine kafalarını nereye sokacaklarını şaşırırlar. Bu davranışları gizli bir şirktir aslında. Meydana gelen olayların senin elinle geldiğini sanırlar ve böylece de Allah Teâlâ’ya olan imanlarını kaybederler. Bu­na ek olarak söyledikleri doğrulara ekleyecekleri yalanlarla sa­na inanan insanları bir çıkmazın içine sokarak, bunalıma iter­ler. Bunun örnekleri sayılamayacak kadar çoktur. Bu konular hakkında hocandan (nasihat ettiği kişinin hocası) kısmen de olsa bilgi almıştın.

Sonuç olarak şu söylenebilir ki; bizim dünyamızdaki var­lıklardan sana dost olmaz. Bunu hiçbir zaman unutma. Onla­rı kullanabileceğin ya da yönetebileceğin gibi bir fikre sakın kapılma. Sana bu hissi verseler de, hatta bunu doğrulayacak davranışlarda bulunsalar da itibar etme. Onlar hiçbir zaman senin kontrolün altına girmezler. Hiçbir kimsenin böyle bir yetkisi ve etkisi yoktur. Hocanız bile buna yeltenmemiştir. Çünkü olmayacağını bilirdi. Ona çok yakın olmamıza ve hayatı boyunca ona yalan söylememiş olmamıza karşın bizim sözle­rimize salt doğru gözüyle bakmazdı. Sözlerimizi aklıyla kıyas­lardı ve öyle karar verirdi. En son danışacağı yer kalbi olurdu. Senin bu düzeyde mânevî bir ruh halin yok. İnşallah Allah Teâlâ kısmet ederse olur, olmasını temenni ederim fakat olmayaca­ğını var sayarak söylüyorum, bizlere itibar etme.

Şeytana kulluk eden, nefsinin kölesi olmuşlarla birlikte olup onların sunduğu sahte cennetlere aldanma. Onların sundukları sana çok hoş gelir. İnsanların, sendeki olağanüstü özellikleri gö­rünce, ortaya koydukları tapınma davranışları, gururunu okşaya­caktır. Fakat unutma ki, bu seni gerçekte mahvetmeye hazırlan­mış bir melek görüntüsüdür. Elbisenin dışından bir melek olduğu­nu sanırsın; soyunduğunda ise, bir şeytanla karşı karşıya olduğunun farkına varırsın ancak iş işten geçmiş olur.

Bu nedenle de dünyaya tapma. Müslüman olmuş olanlar­dan alabileceğin yardım da oldukça sınırlıdır. Hangi konuda olursa olsun, sana verdikleri bilgileri aklınla test edip ikna ol­madıkça, itibar etme ve bunlara inanma. Onlardan, sana sun­dukları bilgileri ispat edecek kanıtlar iste. Eğer mümkünse bu ispatı bizzat kendin, aklınla yapmaya çalış. Onları hiçbir za­man övme, bu onların nefislerinin azmasına yol açacaktır. Allah Teâlâ’ya dua et ve onlarla zaman zaman yalnız kaldığında, sohbet ederek, dinî bilgilerini güçlendirmeye çalış.

Senin bilgilerin onlara kıyas edilemeyecek ölçüde fazladır. Fa­kat sen bunun farkında değilsin. Onlara görebildiğin hakikati ve doğruları anlatmaya çalış. Ancak bu şekilde hem kendini, hem de onların kendilerini mahvetmesini engellemiş olursun.

İlimden asla uzaklaşma. İlimsiz bu yola çıkanların son du­rağı şeytan olur; bu genel kaidedir. Bunun dışına çıkmak mümkün değildir Cenâb-ı Hakk bir mucizeyle olaylara müda­hale etmediği sürece. İlmî akıl, olayların doğrusunu algılayabilmene yardımcı olacak en büyük faktördür. İlmin yüksek olursa, onların da sana saygı duymasını sağlamış olursun. Bu sayede hem kendini hem de onları kurtarmış olursun.

Bu işi yapmaya başladığın günlerden itibaren çevrende bir­çok insan tanıyacaksın. Gördüklerinden dolayı belki işini bı­rakmak isteyebileceğin zamanlar olacaktır. Yolunda, emin adımlarla ve aklın rehber alarak hareket eder ve sapmamak için Allah Teâlâ’dan yardım istersen, bütün pisliklerin içinde, temiz kalabilirsin. Aksi takdirde yok olursun.

Sana son olarak söyleyeceğim şeyler de şunlardır: Diline hâkim ol ve çok konuşma. Saltanat heveslisi olma. Dünya için çalış ama ona köle olma. Haram yeme ve bu dünyanın güzelliklerine sakın kapılma. Dünya saltanatını seversen ile­ride göreceğin bazı insanlar gibi şeytanın uşağı olursun. Ak­lının kabul etmediği bir şeyi hiç kimseye bildirme. Hatta doğ­ru olduğunu aklın kabul etse bile kendi içinde sakla.

Bu yol çok tehlikelidir. Sonuç itibariyle bu sadece bir mes­lek değildir. Uğraştığın konu, imanın sınırlarını da kapsamak­tadır. Bu dünya için de ahiret için de son derece çetin bir sınav­dan geçeceksin. Ya başındayken bırak, ya da kendine mukay­yet ol. Başka soracağın bir konu var mı?”

(TOPKARA, Cevat, Bir Gerçeğin İtirafı, İstanbul,2005, s.119–122)

***************************************

CİNDEN KURTULMA TEDAVİSİNDE OKUNACAK AYETLER

CİNLENEN KİŞİLERİN TEDAVİSİ

CİNLERLE İNSANLARIN EVLİLİĞİ: BÜYÜ (SİHİR-MAJİ)