CE QUE MES YEUX ONT VU/ Sıfır Noktası (2007)


Yönetmen: Laurent de Bartillat              

Ülke: Fransa

Tür:Dram, Gizem, Gerilim

Vizyon Tarihi: 21 Ekim 2007 (İtalya)

Süre: 88 dakika

Dil: Fransızca

Müzik: David Moreau  

Nam-ı Diğer: The Vanishing Point | What My Eyes Have Seen

Oyuncular Sylvie Testud, Jean-Pierre Marielle, James Thiérrée, Agathe Dronne, Christiane Millet

……

Sylvie Testud                … Lucie Audibert

Jean-Pierre Marielle    …  Jean Dussart     

 James Thiérrée            … Vincent

Özet

Lucie Audibert, sanat tarihi öğrencisidir, Watteau’da araştırmacı olarak çalışır. O ikna olduğu gizli bir anlamda kimsenin pek az resmini bulabilir, deşifre edebilir. Profesör Jean Dussart belirsiz nedenlerle onu önce bu araştırmadan vazgeçirmeye çalışır. Lucie, bu girişimlerine rağmen Watteu çözmeye çalışır. Tablolarda, bir dizi gizli bir mesaj keşfeder. Lucie saklı gerçeklerin olduğuna inanır.  Herkes pes etse de o pes etmeyerek sırrı çözmeye çalışacaktır.

Profesör Jean Dussart, Lucie Audibert’in vazgeçmediğini anlayınca yardım etmeye karar verir. Fakat o da sonunda yardımdan vazgeçer. Bu arada Lucie’yi seven Vincent’in duruşu ve aşkıyla, sevginin cinsellikten soyutlanmış yüceliğini görmeniz için filmi görmenizi tavsiye ederiz.

Film, sıfır noktasına varıp zoru başarmayı, her şeyde gerçeği görmenin gerektiğini ve görünen resmin altındaki gizlenmiş resmi görmenin gerektiğine ve var olduğuna inanmamız yanında, hayat gerçeğinin sıfır noktasında başladığını anlatmaya çalışıyor.

Yine filmde kendi tarihimizin bizden nasıl uzaklaştığını/uzaklaştırıldığını görmenin acısını duyuyoruz. Öyle ki talan edilmiş tarihî mekânların, bir de bu hususun üç medeniyet görmüş İstanbul için ne manaya geldiğini anlayınca, eğer bir haykırış sesi duyarsanız bilin ki,  o eski İstanbul’un size bir ağıtıdır. Bu haykırış yapılaşma adına sürdürülen ihaneti gözler önümüze seriyor. Bu ahval milletimiz açısından tarihin gerisinde mi ilerisinde mi olduğumuz paradoksunu meydana çıkarıyor. Eğer birde bunu anlamaya çalışıyorsanız, kimlere kızılır ve kızılmaz seçiminde karar vermekte “ne denir?”, demekten kendinizi alamıyorsunuz. Bu meyanda Müslüman memleketlerdeki tarihin yok edilişi, sanki geçmişe bir düşmanlık gibi zuhur edişinin arkasındaki vahim tablo için ne söylenir. Günümüzde Mekke’nin ve Beytullâh’ın başına gelenler hakkında,  hep şeytan mı suçlu olacak?

Hayır, geçmişinden kaçan ve iğrenen bir nesiller oluşumuzda kültürümüz mü, dinimiz mi suçlu olacak?

Bu böyle olmayacaktı. Fakat..

Ne o, ne bu?

Demek artık çözüm üretmiyor.

İstanbul’u sevenlere Mücella Yapıcı, Yahya Kemal Beyatlı, Orhan Veli Kanık, Necip Fazıl Kısakürek, Ümit Yaşar Oğuzcan, Abdulhak Hamit, Cahit Külebi, Atilla İlhan, Nazım Hikmet Ran’lara ve şua an adını sayamadığımız binlerce vatansevere selam olsun.

AZİZ İSTANBUL

Sana dün bir tepeden baktım aziz İstanbul!
Görmedim gezmediğim, sevmediğim hiçbir yer.
Ömrüm oldukça gönül tahtına keyfince kurul!
Sade bir semtini sevmek bile bir ömre değer.

Nice revnaklı şehirler görünür dünyada,
Lakin efsunlu güzellikleri sensin yaratan.
Yaşamıştır derim en hoş ve uzun rüyada
Sende çok yıl yaşayan, sende ölen, sende yatan.

Yahya Kemal Beyatlı

http://www.antoloji.com/istanbul/siirleri/

http://www.nazlim.net/siir-siiri/istanbul-siirleri.html

Filmden

Watteau'nun son eseri  “Gersaint'in Alâmeti”Lucie Audibert:

Watteau’nun son eseri  “Gersaint’in Alâmeti”

 1709 ile 1712 yılları arasında elimizde Watteau ile ilgili pek bilgi yok. Watteau 27 yaşında, tanınan, neredeyse ünlü olmuş fakat garip, dengesiz… Şahsi bilgi vermeyin lütfen. Direkt olarak konuya girin. Bu süre boyunca, yaşamdan eskizler çizmiştir. Bu kadının sırtını sıklıkla görürüz. Bu kadın, birçok eserinde ona ilham kaynağı olmuştur. Kadının kim olduğu bilinmiyor. Belki bir komedyen, bir hizmetçi… Bilemiyoruz. Watteau, kadının eskizini Fransız Devlet Tiyatrosu balkonundan çizmiş sonra da çizimini bahçelere ya da ormanlara taşımıştır.

Prof: Jean Dussart-Peki ya Caylus?

 – Pardon?

 – Caylus hakkında ne diyeceksiniz?

 Caylus mü?

 Caylus Watteau’nun, Paris’te mankeninin ona poz verdiği birkaç stüdyosu olduğuna inanıyordu.

-Caylus şerefsizin tekidir! Devam edebilir miyim?

 Evet, diğer öğelerinizi sunun. Bazı resimlerinde, misal bu resim ufuk noktası, kadın üzerinde birleşir.

kadın ufuk cizgisiHer şey onun etrafına inşa edilmiştir. Bu, o kadın olabilir. Jüpiter ve Antiope. Watteau için alışılmadık bir tuval… Açık şekilde erotik bir eserdir. Tuvalin yakılmasını istemişti. Yok edilmesini isteyecek kadar canını sıkan şey neydi?

 -Eğer doğru anladıysam Watteau’nun bir sapık olduğunu söylüyorsunuz. Görkemli ressamlığın bir nevi Hannibal Lecter’ı… Beni, yoldan geçen birinin resmini kullanmaktan alıkoyan nedir?

 Watteau sokaktaki herhangi birini çiziktirebilir sonra da istediği gibi yeniden şekillendirebilirdi. Bunu teyit etmenin tek yolu da eskiz defterlerine bakmaktır ki onların da yüzde 90’ı kayıptır. Göstereceğiniz başka özgün öğeleriniz var mı?

 Yoktur.

**

Prof: Jean Dussart

Ne görüyorsun?

Lucie Audibert:

 Louvre Müzesi’ndeki “Gilles”. Daha basitçe söylemek gerekirse?

 Aktör Pierre La Thorilliere olma düşüncesindedir. Hayır. Ne görüyorsun?

 Daha sade ol. Bana doğru bakan bir pantomimci görüyorum. Başka?

 Sanki bir pantomimci gibi giyinmişe benziyor. Sana bunu söyleten nedir?

 Gözleri… Başka?

 Elleri… Ve?

 O göz. Hangi göz?

 Eşeğin gözü. Ona da kostüm giydirilmiş. Bir eşek kostümü. Peki neden?

 Çünkü gözün bakışı çok…

Çok ne?

 Çok insancıl. İnsancıl. Yavaş yavaş ulaşıyoruz. Neden bu kadar üzgün?

 Sen söyle. Onu kimse dinlemiyor. Tek başına. Yalnızca bizi gören göz kime aittir Lucie?

 Ressamın gözüdür. Eşek her şeyi görüyor ama kendisini gören yok.

ressam göz**

Watteau’nun eserlerindeki kadınlar. Elindeki en iyi 18. yüzyıl adamı o şüphesiz. Pascaline rolünde Alice Mangeot. Suzanne Dornon: Lucienne. Charlotte Desmares: Başı kuş tüylü kadın. Charlotte Desmares büyüleyici idol olmuş bir oyuncu, Parisli bir güzeldir. Kopenhag’da dünyaya gelmiş olup, vaftiz babası Danimarka Kralı’dır. Başı kuş tüylü kadının Charlotte Desmares olduğunu düşünüyorum. Bu kostüm, Dancourt’un eseri olan “3 Kuzen” oyununda giydiğinin aynısı. Aynı kostümü “Cythera Adası” adlı eserde de görürüz.

-Görmeye başlamıştın ama tekrar kör oldun.

-Watteau, Tiyatro Sahnesi -Jean Dussart anısına… Kasım 1982 O kitap 25 yıllıktır. Senin için çıkardım. Sende kalabilir.

Şunları ellerine geçir ve eskizi al. Bunlar defter dikişi izleri. Üzerinden 50 yıl geçtikten sonra kıymete binen mankenlerini çizdiği eskiz defterinden. Bunlar, Watteau’nun Charlotte’u tiyatroda resmettiğinin ve ona aşık olduğunun kanıtları olabilirdi. Bunları aramak için Avrupa’yı baştanbaşa dolaştım. Kendi paramı yatırdım. Borç para aldım… Sonuç sıfır… O kadını aklından çıkar gitsin.

**

Neyin var?

 Hasta mısın?

 Hayır, geç saatte uyudum yalnızca. Seninle konuşmam gerekiyor. Şimdi mi?

 Neden bana haber vermedin?

 Seni haftalardır görmüyorum. Bazı sorunlarım vardı. Buyur. Ne istiyorsun?

 Senin için endişelendim. Durumumun nasıl olduğunu görmeye mi geldin?

 Çok küstah birisiniz Audibert Hanım. Küstahsınız.

Acaba bir şey bulmuş muyum diye gelmişsin. Çünkü sen başarısız olmuştun! Ben başarısız olmadım!

Bu araştırmam yüzünden eşimi kaybettim. Kendine başka birini buldu. Beni beklemekten yorulmuştu. Kısa süre sonra bir kazada hayatını kaybetti. Araştırmaya devam etme.

**

Ne düşünüyorsun?

 Rahatsız edici, değil mi?

 Ne sonuca vardınız?

 Bu bir Watteau. Orijinal. Nereden anladınız?

 Watteau, Charlotte Desmares’e aşıktı. Stüdyosu, tiyatronun soyunma odasına bakıyordu. Ona iltifat etmek için sahnede resmetmeye başladı. Acı bir sonla bitmiş olmalı. Resimlerini yakmayı düşünmüş olabilir. Resimlerin üzerini kabaca boyayarak sahte isimle imzaladı. Openor. Charlotte’un yüzü kayboldu. Eskiz defterleri, aşkının izleri ile birlikte yok oldu. Charlotte, saklı bayana dönüştü. Openor’un Montmorency’de yaşamadığını fark ettim. Watteau bu isimle imza attı… Crozat’nın kemer altının kazındığını gördü. Yazıta ait referans notlarınızın arasında. Yazıt hâlâ yerinde aşkla zapt edilmiş bir aslanın altında.

***

Antoine Watteau (1684-1721)

Mübalağa edilmiş Barok formlarını daha hafif, zarif, ince ve zenginleşmiş olarak kullananların başında ‘Fétes galantes’ in yaratıcısı olan Antoine Watteau gelir. Valenciennes’de bir marangoz ve kiremitçinin oğlu olan Watteau, babasının mesleği yerine ressamlığı seçmiş; önce aynı şehirde bulunan basit bir ressamın yanında resim öğrenimi görmüş; fakat bir müddet sonra, bu öğrenimin son derece yetersiz olduğunu farkedip 1702 de Paris’e kaçmış ve dini resimlerin sayısız kopyalarını yapan Pont-Notre-Dame’da iş bulmuştur. Bu çalışmaları sırasında pek az da olsa tabiattan resim yapma fırsatını bulabiliyordu.

Sayısız ressamın üslubunu izlediği Watteau, büyük bir ihtimalle, bu ağır çalışma yıllarında verem olmuştur. Belki huzursuz tabiatının gelişmesinde ve erken ölümünde verem oluşunun etkisi de büyüktür. 1704 de Claude Gillot’ya rastladı, ve aralarında, daha sonraları, onun hayatında büyük rol oynayacak olan bir dostluk başladı. Gillot teatral sahneler ressamı idi; Watteau ondan çok şey öğrendi. Büyük dostlukları Watteau’nun başarısının ustasınınkini gölgelemeye başlaması ile bozuldu, ayrıldılar. Gillot resmi bıraktı ve kendini sadece gravüre verdi. 1707 de Watteau, Luxembourg Sarayı’nda idare memuru olan dekoratör ressam Claude Audran ile birlikte çalışmaya başladı. Audran’la bu ilişkisi ona Luxembourg Sarayı’na girip çıkma ve oradaki Rubens’in eserlerini inceleme imkanını kazandırmıştır. Sarayın güzel bahçesinde dolaşan, sohbet eden zarif insanları görmek, incelemek ona çok şey kazandırdı. Bunların süratle desenlerini çizerek defterlerini doldurdu ve daha sonra bunları yağlıboya resimlerinde istediği gibi kullandı. Bir yarışmada ikincilik kazandıktan sonra memleketini ziyaret etti ve kısa ziyareti sırasında Flaman üslubunda askeri konulu bazı resimler yaptı. Tekrar Paris’e döndükten sonra, 1712 de Akademi üyeliğine davet edildi. Buraya bir diploma eseri takdim etmesi gerekiyordu fakat bunu 1717 ye kadar ihmal etti. Cythera’ya Bir Ziyaret (1717, Louvre, Paris) adlı tablosunu Akademiye takdim edince, tam üye olarak kabul edildi.

Cythera, aşık çiftlerin hedefi olan hayali bir aşk adasıdır. Burada aşık çiftler aşk oyununun çeşitli safhalarında gösterilmişlerdir. Mahçup tereddütten mes’ud birleşmeye kadar gençler tamamen hayali ve nefis bir manzara içinde tasvir edilmişlerdir. Pahalı, süslü, güzel ve gösterişli elbiseleri onların saray mensubu olduklarını değil, içinde bulundukları tamamen güzellik ve taşan mutluluklarından oluşmuş dünyalarını ve düşüncelerini ifade etmektedir. Kazandığı başarılar Watteau’yu hiçbir zaman mutlu etmemiştir. Halbuki Watteau, yeni bir üslup getirip de Akademik şeref kazanan ilk sanatkârdır ve ona o zamana kadar mevcut olmayan bir ünvan, «‘ Fétes galantes’ ressamı» resmi ünvan olarak verilmişti. Fakat mutsuzluğu, güç tabiatı ve zor bir insan oluşu resimlerine hiç ama hiç aksetmemiştir.

Akademi’de onun eserlerinin üslubunun tesbiti, tarifi ve sınıflandırılmasında haklı olarak güçlük çekilmiştir. Çünkü onun üslubu o zamana kadar alışılmamış bir tarzda idi. O devir resimlerini dolduran büyük tanrı figürleri Watteau’nun eserlerinde ortadan kaybolmuşlardır. O, resmin manâsını açıklamak için Yunan ve Roma mitolojisinden figürler, karakterler kullanma fikrini tamamen ortadan kaldırmıştır. Eğer resimlerine bazen Venüs, satir, girmişse bunlar heykel veya büstler halindedir. Onun resimleri gerçeği cennete götüren bir dünyayı dile getirir. Her zaman resimleri açık havada, güzel bahçelerde, ormanlarda geçer. Zarif insanlar ağaçların altında, çimenlerin üzerinde buluşup konuşurlar, toplanırlar, oynarlar. Watteau, o devrin geometrik düzenli Fransız bahçelerini değil kendi kafasında yarattığı bahçeleri, ormanları, çayırları tasvir etmiştir, ve bu güzel yerlerde eserlerinde ele aldığı figürler sanki onlar için hiçbir ızdırap, sıkıntı, yoksulluk, ihtiyarlık, hastalık veya hiçbir çeşit üzüntü yokmuşçasına hayatın bir cennet gibi görünümünü sahnelemektedirler. Bunlarda aşk, Rubens’in fırtınalı ihtiras şeklindeki aşkı değil sanki insandan tabiata bir titreşim gibi geçen aşktır. Watteau’nun çok sevdiği konulardan biri de tiyatrodur. Arkadaşı Gillot’ya borçlu olduğu bilgisine dayanarak İtalyan ve Fransız komedilerinden figürleri tekrar tekrar çizmiştir. Bunlarda hayali ve geçiciliğin hissedildiği bir melankoli vardır.

http://en.wikipedia.org/wiki/Antoine_Watteau

http://www.tarihnotlari.com/jean-antoine-watteau/

İŞTE BENİM SANATTAN ANLADIĞIM


Bir sanat eseri, bazı veçheleri belirgin bir biçimde sırf kendisi için izlenen ya da salt belirlenen bir amaç için izlenmeyen bir sürecin ürünü olan ve birimleri kendi başlarına bu süreçlerde rol almaya uygun türden olan öznelerarası mevcut bir üründür.

Yani, bir sanat eseri, nihai amacı ne olursa olsun, bu amaca ulaşmanın bazı araçlarının belirgin bir oranda amaç adına olduğu kadar salt kendi adına da izlendiği bir etkinliğin sonucudur. Ve böylesi bir eser, kendi başına, başka amaçlar için olduğu kadar kendi adına da izlenen süreçlerde rol oynamaya uygun bir türdür.

Örneğin resim, kişisel tutkular, Tanrıya ya da devlete saygı, duygu ifadesi ya da boşalımı, tarihsel olayların kaydı, sağaltım, otel odalarının süslenmesi gibi nedenlerle yapılmış olabilir. Mimarinin barınak ve işyerleri sağlama amacı vardır.

Müzik, terbiye etmek, sessizliği bozmak, piyano virtüözlerine meydan okumak, dans için bir fırsat yaratmak ya da sadece can sıkmak için yapılıyor olabilir.

Heykel üç boyutlu uzayı, insan cinselliğini, mitolojiyi ya da belli bir insan başının şeklini temsil ediyor olabilir.

Ne var ki, bu şekilde üretilen şeyleri sanat eseri yapan şey şudur: Boyaların karıştırılması, faydalanılacak mekânın kavranması, notaların dizilişi, mermerin ya da çamurun yontulması ya da biçimlendirilmesi, sanatçı tarafından, bir amaca yönelik olduğu kadar, kendi başına doyurucu bir uğraş olarak da görülür. Çağdaş ressamlardan Audrey Flack şöyle der: “Neyin resmini yaptığınızın neredeyse önemi yok tur. Önemli olan resim yaparken olanlardır.”  Ve önemli olan sadece resim yaparken olanlar değil, resme bakarken olanlardır da. Duyarlılıklarımızı geliştirmek, tanıdıklarımızı etkilemek, koleksiyonumuzu zenginleştirmek için tablolarla ilgileniyor olabiliriz. Ama tablolara aynı zamanda salt bakmak için bakılır. Bu olgular arasında bağlantı kurmak da akla yatkındır; kısmen kendi adına yürütülen bir süreçte yaratılmış olması yüzünden tablo böylesi süreçler doğurmaya uygundur. İnsanı sarar, çünkü özenle yaratılmıştır.

Başka bir ifadeyle, sanatın işlevlerinden biri gündelik etkinlikleri yüceltmektir. Güneybatı Afrika’da yaşayan San halkı de ve kuşu yumurtalarını kap olarak kullanır, bu kapları güzel şekillerle süsler. Bir kap su taşıma amacıyla yapılır çölle kaplı bir çevrede son derece pratik değeri olan bir işlev ama San halkı kısmen böylesi süslemelerin bu kapların kullanılmasını kendi başına doyurucu kıldığı için kendilerini bu kapları süsleme işine verirler. Ve Batı kültüründe, kullanılan şeylerin çoğu değilse bile önemli bir kısmı kullanımlarının tatminkâr olması için çeşitli biçimlerde süslenir ya da boyanır.

Örneğin, otomobilleri düşünün. Buna benzer şeyler eğer bir sanatsal süreçten geçirilerek yaratılmışlarsa, benim tanımıma göre sanat eseridir.

Dewey’in estetiği sanatı belli bir tür insan deneyimi olarak tanımlar: ritmik, bütünlüklü, tamamlayıcı. Mevcut kuram, sanat eserlerini böylesi deneyimlerin ürünleri ve örnekleri olarak tanımlar, dahası böyle bir deneyimin nasıl olduğunu açıklamaya başlar: araçlara, sürece, kısaca hayata kendini adama. Zira bazılarımız amaçlar için yaşıyor olsalar da, hepimiz araçlarda yaşarız: Hepimiz “süreçler içindeyiz.”Bu anlamda sanat, bizatihi yaşadığımız deneyime bizi yeniden sokar ve yaşadığımız anı kutsallaştırır. Nor mal hayat süreçleriyle sanat deneyiminin sürekliliğini kavratma amacıyla kaleme alınmış olan Dewey’in sanat kuramına benim getirdiğim yorum budur. Dewey’in Experience and Nature’âdi [Yaşantı ve Doğa] dediği gibi, “birbirinin alternatifi ve karşıtı ol maktan çok eşzamanlı olarak [araçlar ve sonuçlar, süreç ve ürün, araçsal ve tamamlayıcı] yürütülen her etkinlik sanattır.”

Görsel sanatçı yalnızca her nasılsa edindiği dinsel, politik, estetik ve psikoseksüel amaçlarla donanmış bir kişi olmakla kalmaz, o aynı zamanda materyalleri ele alma ve bu ele alış yoluyla düşünme arzusu taşıyan bir kişidir de. Bazen sanılır ki, bir sanatçı birkaç araçtan biri yoluyla dışa vurulabilen, belli belirsiz tanımlanmış bir “sanatsal itkiye”(itici güç) sahiptir. Oysa genelde durum bu değildir. Sanatçı kısmen boyamayla, yani boyaları karıştırma ve oluşturmayla doyuma ulaştığı için resim yapar. Ressamın boya kullanması bir tesadüf değildir; boyanın sürülmesi ve bu sürülme esnasında ortaya çıkan çeşitli sorunların üstesinden gelme kendi başına değerli bir şey olarak görülür. Görsel sanatçı çalışırken yalnızca eserinin nihai görünümüne, uyandırmayı düşündüğü tepkilere ya da çalışmasına önayak olan nedenlere kendini kaptırmaz. Sanatçı salt alacağı paraya, meslektaşlarının, eleştirmenlerin ya da galeri sahiplerinin onayına da kapılmış değildir; o materyalleri ele almaya, elleriyle bir şeye şekil vermeye de kaptırmıştır kendini. Bence, her sanatçı, bazı bakımlardan çok zahmetli olsa da, yaratım sürecinde yatan sorunların çözümüyle ortaya çıkan, bir sanat eserinin verdiği doyumu tanıyacaktır. Ve sık sık yazarlar için yazmak, besteciler için bestelemek gerçekten bir işkenceye dönüşse bile, hiçbir sanatçı ellerinin altında bitivermiş eserlere sahip olmaya istekli olmayacaktır; seçilmiş araçtaki sorunların üstesinden gelmesi onu bir sanatçı yapan şeyin ta kendisidir.

Wollheim, Art and its Objectsit [Sanat ve Nesneleri] Bricoleur Sorunuadını verdiği şeyi tartışır  (“Bricoleur” Fransızcada “elinden her iş gelen” ya da “tamirci” anlamına gelir).

Sorun şudur: Belli bazı süreçler ve materyallere niçin sanat araçları payesi verilir? Mevcut kuram bu soruya çok doğrudan bir yanıt verir: Örneğin taş ve boya, sanat araçları payesine erişir, çünkü onlar içkin olarak çalışma ihtiyacını karşılar ve çünkü onlar, işlendiğinde, kendiliklerinden çeşitli kapasitelerde kullanma ihtiyacını karşılar. Onlar inatçıdır, yani onlar birilerinin kendilerine vermek istedikleri şekli hemen ya da kolayca almazlar. (Elbette belli oranda bir inatçılıkları olsa da, örneğin, boya ve çamur mermerden daha kolay işlenir. Ne var ki, çamur, örnek bir çömleğin şeklini hiç de kolayca almaz ve boya hiç de kolayca örnek bir freskin kılığına girmez. Yani bu materyaller öyle kolaylıkla etkinliklerin amaçlarına uygun bir şekle girmezler.)

 İyi yapılmış bir çömlek, sıvıları bir kaba dökme etkinliğini içkin olarak doyurucu bir etkinliğe dönüştürür. Materyallerin inatçılığı onları işleme fırsatı sağlar ve sanatçının onlar üzerinde çalışırken uzmanlaşmasını gerektirir. Uzmanlık zamanla geliştirilmelidir; birçok zorluklarına rağmen bu, neşe veren bir süreç olabilir, çünkü bu materyallerle çalışmak doyurucudur. Ama bu materyaller tam anlamıyla inatçı da değildir; onlarla çalışmak imkânsız ya da aşırı zor değildir; eğer kişi kendini onlara verirse şekil almaları zor değildir. İşte bu gibi materyallere sanat araçları payesi kazandıran, güdümlenişlerinin açıklanması zor doyum verme kapasitesinin yanı sıra kolay şekil alabilirlikle inatçılığın bir bileşimi (adeta, materyalin nitelikleriyle insan kapasiteleri arasındaki bir karşılaşma) olmalarıdır.

Dolayısıyla, görsel sanatçıların materyalleri işlemelerini ben sanatsal süreç paradigmaları olarak ele almak istiyorum. Ancak sanatsal süreçler hiçbir şekilde böylesi işlemelerle sınırlı değildir. Ben bitmiş sanat ürününe katkıda bulunan ve onu önceleyen; süreç ister fiziksel, duygusal isterse entelektüel olsun, o şeyi özneler arasında ulaşılabilir kılan etkinliklerin tamamına sanatsal süreç diyorum. Bu gibi süreçler genel olarak başlangıçtaki bazı duygusal dürtüleri ya da gerçeklik kazanmaya da çalışan fikirler kadar, bitmiş ürünü ya da her halükârda fiziksel sürecin bir sonraki aşamasını görüntülemeyi de kapsar. Örneğin, bir besteci herhangi bir enstrümana elini sürmeden kafasında bir ezgi yaratabilir ya da bir şair bir şiir yazabilir. Bir mimar genelde kendi elleriyle çizdiği binayı fiili olarak yapmaz; yine de kesinlikle tasarının yaratılma süreci vardır.Aynı şekilde, “ürün” nosyonunu taşınabilir yapıtlarla sınırlamaktan yana değilim. Bazı sanatsal süreçler yapıtlar ortaya çıkarırken, başkaları performanslar, planlar, etkileşimler, zaferler (satranç oyununu düşünün) ortaya çıkarır. Ben burada “ürün” nosyonunu kabaca sanatsal bir süreç sonunda ortaya çıkan, öznelerarası erişilebilir herhangi bir şey olarak alıyorum. Yine de kendi adına izlenen bir süreç, ister kısa bir anlık, isterse fiziksel olarak kesintili olsun, böylesi bir öznelerarası erişilebilir ürün vermiyorsa, kullandığımız anlamda sanat eseri üretmiyor demektir, ama biz yine de oldukça geniş bir anlamda bu şekilde sürdürülen bir etkinliğe sanat adını verebiliriz. Bir kişi sadece zihinsel süreçleri sayesinde şair olamaz; öznelerarası erişilebilir hale getirilmeden önce potansiyel ya da ön eser olsa bile, bir şiirin bir sanat eseri sayılabilmesi için dışa vurulması gerekir. Sh:28-32

ESTETİK BÜTÜNLEŞME

Şu ana kadar yazdıklarımızdan anlaşılacağı gibi, bence, Batı kültüründeki güzel sanatların en büyük sorunu gündelik hayata yabancılaşmasıdır.Benim önerdiğim sanat anlayışı hem betimsel (tasvirî) hem de normatiftir. Bu yalnızca sanat eserlerinin önemli ortak yönlerinin saptanması yönünde değil, aynı zamanda gözlerimizi şimdiye kadar sanat olarak düşünmeye alıştığımız nesne ve etkinliklerden daha geniş bir alandaki nesne ve etkinliklere çevirmeyi öğrenme yönünde bir çabadır. Bu hem bir sanat kuramı hem de estetik bütünlük denebilecek bir şeye çağrıdır: Yaşamanın sanat olduğunu, sanat içindeki hayatı ve hayat içindeki sanatı göstermenin bir yoludur.

Şimdi normatif proje üzerinde durmak istiyorum. Önce, Batılı sanatçıların giderek daha yoğun bir biçimde kendilerini sanatçı olarak görmeye başladıkları ve daha fazla dışlamayı amaçladıkları bir süreç olan estetik yabancılaşma sürecinin kısa bir tanımını yapacak ve ardından kendimizi ve kültürümüzü sanat olarak yaşamanın bazı stratejilerine geçeceğim. Etraflı bir şekilde, birincisi, çoğumuzun her gün yaşadığı şeyler olarak ve İkincisi geleneklerimizin ve ritüellerimizin meşruluğunu göstermenin ve yeniden yaşamanın yolları olarak blues ve country müziği üzerinde duracağım. Bu arada, sanatla eğitimin tam bir bütünleşmesi ihtimali üzerinde duracağım. Ve nihayet, kültürümüzdeki sanatların teknoloji sorunuyla ilişkisini tartışacağım.sh:76-77

AVANGART SANAT

Avangart (Öncü) sanat, kültür, gerçeklik tanımları içindeki kabul edilmiş normları sarsıp sınırlarını değiştirmeyi amaç edinir. Bu normlar sosyal reformdan estetik deneyimlerin değişimine kadar çeşitlilik gösterebilir.

AvangartAvangart (Fransızca: avant-garde), Fransızca askeri bir terim olan öncü birlik sözcüğünden gelir. Gerek Fransızca’da gerek diğer dillerde kültür, sanat ve politika ile bağlantılı olarak, yenilikçi veya deneysel işler veya kişiler anlamına gelir.

Avangart sanat, kültür, gerçeklik tanımları içindeki kabul edilmiş normları sarsıp sınırlarını değiştirmeyi amaç edinir. Bu normlar sosyal reformdan estetik deneyimlerin değişimine kadar çeşitlilik gösterebilir.

Mutlak arayışındaki avangart, “soyut” ya da “nesnel olmayan” sanata erişti… Avangart şair ya da sanatçı aslında yalnızca kendi koşullarıyla geçerli olan bir şey …verili, yaratılmamış, anlamlardan bağımsız bir şey, benzerler ya da orijinaller yaratarak Tanrıyı taklit etmeye çalışır. İçerik o kadar eksiksiz olarak biçimde erir ki, sanat eseri artık… kendinden başka hiçbir şeye… indirgenemez. Sh:84

**

SANAT VE RİTÜEL

Ritüelsiz hiçbir insan kültürü yoktur; görünen o ki, ritüel, kültürün olabilirliğinin bir koşuludur. Ancak bilincine varılması en zor olan da her zaman kişinin kendi kültürünün ritüelleridir. Çünkü kişinin içinde olduğu gerçek ritüeller bir hayat tarzının doğrudan ifadeleridir. Seremoni örneğinde olduğu gibi, onlar hem mükemmel olarak hem de kendiliğinden üretilir. Sh:120

Ritüeli şöyle düşünelim:

Ritüeller bir kültürü kurmanın ve ha yata geçirmenin sanatsal yollarıdır. Yani, ritüeller kendileri için ya pılan, riayet edilmeyi talep eden bir “haklılığa” sahip prosedürler olarak yaşanır. Biz bir eylemi ritüelin gösterdiği biçimde yaparız, çünkü onu yapmanın doğru yolu budur. Bir eylemi ritüele uygun olarak yapmak (en azından yapabildiğimiz kadarıyla) dikkatimizi o eylemin amacının gerçekleşmesini sağlayan süreç üzerinde sabitleştirir. Kendimizi sürece vermemiz bizi toplumsallığın imkânlarına açar, daha doğrusu bu, toplumsallık imkânının ta kendisidir. Kendimizi sürece vermemiz kişilere açılmamızı mümkün kılar; böylece, kültür, kültürel olarak yapıcı sanatsal etkinliklerde hayat bulur. Ayrıca, sürece, eylemlerimizi doğru bir biçimde yap maya bağlılık başka bağlılıklara imkân verir. Bu bağlılık, bizi kendimizden geçmeye çağırırken, nasıl tapınacağımızı ve tapındığımız şeyi nasıl kutsayacağımızı gösterir. Dolayısıyla, ritüel doğaya ve tanrılara bağlılıktan ayrı düşünülemez. Burada, sanatsal bir süreç olan maddi şeylerde özümlenmek bizi daha geniş özümlenmelere, ailede, kültürde, dünyada, ilahi olanda özümlenmeye açar. Sh:123-124

**

BİLMENİN CİNSELLİĞİ

Aslında, belirtmek gerekir ki, organizma ile çevre arasındaki ayrım kolaylık olsun diye yapılmış bir ayrımdır ve her halükârda kaygandır. Çevrenin parçalarını özümlediğimiz gibi, kendi parçalarımızı da çevrede eritiriz. Biz çevre içinde hareket ettikçe, çevre kelimenin tam anlamıyla bizim içimizde hareket eder. Bizi oluşturan ve damgamızı vurduğumuz (örneğin, kendisinden barınak inşa ettiğimiz) maddeler dönüşüm halindeki çevredir. Ve toplumsal hayatta, kişiler çevrenin, çevre de kişilerin parçası, zaman zaman da son derece önemli parçasıdır. Bana göre, insan bilgisini mümkün kılan çevreye tamamıyla gömülü oluşumuzdur ve bu yüzden epistemolojide dünyayla özdeşliğimizi doğrulayacak yeni yönsemeyi kaleme almamız gerekiyor.

Epistemoloji, bilginin doğası, kapsamı ve kaynağı ile ilgilenen felsefe dalıdır. Bilgi felsefesi olarak da adlandırılmaktadır.

Böylesi bir yönseme [Belli bir amaca veya sonuca yönelen, etkinliğe dönüşmeyen etki gücü, temayül] bazı bakımlardan Batı’da yeni olacaktır, ama bu, Hindistan’da geleneksel bilgi anlayışıdır. İngilizce “felsefe” teriminin en yakın Sanskritçe karşılığı darsana άιτ. Darsana akıl yürütme değil gerçekleştirmedir, bir nesneyi bilmek onunla bir olmak, bir bilgisayar nasıl bir programı gerçeğe dönüştürüyorsa, onu kendi içinde öyle gerçeğe dönüştürmektir. Radhakrishnan şöyle yazar:

Gerçekliği bilmek için, onu fiili olarak yaşamak gerekir. Hint felsefesinde insan basitçe doğruyu/hakikati bilemez; onu gerçekleştirir. Görmek [drs, darsananın kökü] nesneyi içgüdüsel olarak doğrudan yaşamak ya da daha doğrusu, onunla bir olma anlamında onu gerçekleştirmektir. Bir yanda nesne öte yanda özne ve aralarında bir ilişki olduğu müddetçe tam bilgi mümkün değildir.

Aslında, King James İncili, “bilme”yi “cinsel ilişkide bulunma” anlamında kullanır ve bu kullanım bilgi hakkında derin bir şeyleri açığa vurur. Bilmek arzu duyulan bir kimse ya da bir şeyle iç içe geçmektir. Bilmek bir film seyretmekten çok sevişmeye benzer. 

Başka bir yerde, kaynaşma nosyonunu kullanarak böyle bir epistemoloji kurmaya çalıştım.  Benim kullandığım anlamda, “kaynaşma”belli ilişkileri anlatan teknik bir terimdir. Teknik yanı bir yana, merkezi anlayış şudur:

Dünyayı deneyimlemek belli bir içsel duruma girmek, örneğin dünyayı tam olarak temsil edecek belli bir zihinsel imgeyi ya da temsilciyi benimsemek değildir. Sayesinde dünyayı deneyimlediğim ve sahip olduğum dünyayı deneyimleyebilmem için zorunlu olan salt içsel bir durum yoktur. De neyim dünyayla girilen dinamik bir etkileşimdin deneyim, adeta, kendim ve çevrem arasında vuku bulur, daha doğrusu kendimle çevrem arasındaki etkileşimden doğar. Ben başka fiziksel nesnelerin arasında bir fiziksel nesneyim; görme, işitme ve öteki duyular, birbirine girmiş fiziksel nesnelerin sahip olduğu özelliklerdir. Bir ağacı görmek, bu anlamda, ağaçla kaynaşmaktır. Görmek soluk almaya benzer, çevremin bir kısmının bünyeme alındığı, kendimle nesne arasındaki ayrımın silindiği bir süreçtir.

Ve burada yine bu kitap boyunca sık sık ortaya çıkan bir düşünce yapısını takip ediyoruz. Biz zaten çevremizle kaynaşmış haldeyiz; biz zaten öteki şeyler içinde şeyleriz; bu zaten sahip olduğumuz her bilginin kaynağıdır. Bu dünyanın seyircileri olmaktan vazgeçip geçmeme meselesi değil, hiçbir zaman seyirciler olmadığımız ve hiçbir zaman olamayacağımızı fark etme meselesidir. Seyirci olmak güvende olmaktır. Bir film canavarının kimseyi yediği görülmedi daha. Dünyayı uzaktan yaşayabileceğimizi sanarak güvenlik ararız. Ama dünya bizi kuşatmakla kalmaz, içimizdedir; dünya biziz. Kaçışın, sakınmanın, durdurmanın bir yolu yoktur. Modern resim gibi modern epistemoloji de belki kısmen dünya karşısındaki korkudan ve nefretten doğuyor; tehlike ve hainlikle karşı karşıyayken bile, dünyada olmanın sevincinden yeni bir epistemoloji ve yeni bir sanat doğabilir.

Bilgi, tipik olarak, deneyimin üzerine fazladan eklenir. İnsan özneleri için, çevreyle girilen dinamik bir etkileşim bir dizi inanç doğrurur. Eğer bu inançlar doğrulanmışsa, bilgiyi oluştururlar. Burada bilimsel deneyi düşünelim. Bilimci sistematik olarak (ya da rasgele) çevrede değişiklikler yaratır ve sonuçları inceler. Bilimsel deney bilimcinin çevreyi değiştirdiği bir işlemdir ve zamanla, Dewey’in The Quest for Certainty’de [Kesinlik Arayışı]açıkça gördüğü gibi, deneyin bilgiyi etkilediği anlamında, çevre ta rafından değişikliğe uğratılır. Ve yine Dewey’in gördüğü gibi, mut lak kesinlik düşü korkudan doğan bir yanılsamadır; çevreyle etkileşim sonucu edinilen inanç yeni etkileşimlerle gözden geçirilmeye her zaman açıktır. Ama bilgi, çevreyle birlikte etkin bir kurma faaliyetinin sonucudur.

Bu, özellikle önermesel (içeriği) olmayan bilgide çok açıktır. Bisikletin nasıl kullanılacağını bilmek için, fiilen bisiklete binmeli ve onu sürmeliyim. Aslında, önce bisiklete binmek ve düşmek zorundayım; zamanla “onu hissederim”, bu ancak pratik ve riskli, ha yat deneyimiyle başarılabilecek bir şeydir. “Nasıl yapılacağını bilmek” pratik bir meseledir; bu ancak çevreyle tam bir bütünleşme sonucu ortaya çıkabilecek bir bilgidir; bisikletçi için, bisiklet be denin bir uzantısıdır. Ve ben ancak seninle etkileşime girerek, ancak etkileşimsel olarak, seni bilebilirim. Senin duygularına ilişkin, neye ihtiyacın olduğuna ve neyi reddettiğine ilişkin bir şeyler görmeliyim; sıraladığın bir sürü önermeyi duymak pek işime yaramayacaktır. Yine, benim senin hakkındaki bilgim önermesel bir şey değil, seni duymamla ilgili bir şeydir.

Aynı şekilde, modernist sanat kavrayışının yanlış ve kötü ni yetli olduğuna inanıyorum. Her şeyden önce, hiçbir insani etkinlik modernist mitin gösterdiği biçimde gerçekten pratikten uzak olamaz. Sıra insanların şeyleri yapmasına, şeylere bakmasına ya da şeyleri işitmesine gelince, normal insani arzuları yokmuş gibi davranamazlar. Ben arkadaşlarımı etkilemek ya da zorlu bir günün ardından gevşemek için müzeye gidebilirim; şu ya da bu biçimde, şayet gitmişsem, insani bir amaçla gitmişimdir. Ve bir resim, örneğin, çıplak bir insan ya da huzur verici bir manzara resmi gördüğümde salt biçime, çizgilerin ve renklerin bileşimine takılıp kalmak yerine, neyin betimlendiğine de bakarım. Ve bu tepki arzunun yokluğunu değil, tersine işin içinde olduğunu gösterir. Bir başka ifadeyle, sanat somut insan ihtiyaçlarından doğar ve onları karşılar.

Ve gördüğümüz gibi, “güzel sanatlar” kültür hayatından koparılmış olsa da, geleneksel olarak sanat d ediğimiz her şey zanaatlar, popüler sanatlar (blues ve country müziği gibi)kültür hayatına her zaman olduğu gibi temel oluşturuyor. Eğer böylesi etkinlikleri sanat olarak görmeyi istiyorsak, o zaman gündelik kültür hayatı yine sanatla dolu olacaktır. Mara Miller, The Garden as an Art [Bir Sanat Olarak Bahçe] kitabında, bahçenin Batı tarihinin büyük bölümünde bir sanat olarak görüldüğüne işaret eder; hatta bugün bile örneğin Japon kültüründe böyle görülmektedir. Ve yine Mara Miller’ın belirttiği gibi, bahçeyi sanat olarak görmek “estetik mesafe” ile bağdaşmaz:

Bir sanat eserinin aynı zamanda bir yer olması ne anlama gelir?

Bunun bir sanat eseri olarak bahçe için içerimleri nedir?

(Bahçeye gireriz. O içinde yaşadığımız dünyanın geri kalan kısmıyla mekânsal ve zamansal bir süreklilik içindedir. Bir düzlem değişmesi yoktur. Fiziksel mesafeye şiddetle meydan okunur, çünkü fiziksel mesafe kelimenin gerçek anlamında yok edilmiştir. Biz sadece bahçeye bakmayız, bahçe bizi kuşatır ve bahçeye karşı başka herhangi bir çevreye karşı edindiğimiz aynı psikolojik algılama alışkanlıklarını ediniriz. Ayrıca bahçeyi deneyimleme tempomuz gündelik hayat tempomuzla aynıdır.

Özel tempolar söz konusu olduğunda, müzik dinlerken ya da bir film veya bir oyun seyrederken olduğu gibi, dışımızda başlatılmış değişimlere tepki vermek yerine, normal çevremizde yaptığımız gibi değişimi biz kendimiz başlatırız.

Aslında, birçok insan bahçeleriyle benim sanat olarak betimlediğim türden kendini vererek ilgilenir. Ama bahçenin doğası organizmanın ve çevrenin yavaşça karşılıklı uyarlanmasını gerektirir ki bu özünde dünyadaki insani varoluş biçimidir. Bahçelerin sanatsallıklarının canlanışı, bu yüzden, sanatın modernist mit dışında canlanışı ve kendimizin dünyayla kaynaşmış olarak canlanışıdır.

Söylediğim gibi, ben sanatı bir yapma yolu olarak almaktan yanayım. Bir etkinliği görünür bir amaç için olduğu kadar salt kendi için yürüttüğümüzde sanatla uğraşıyoruz demektir. Ve böylesi etkinliklerin sonuçları, bunlar amaçları açısından kullanılmaları içkin olarak tatmin edici olan türden nesneleri ortaya çıkarıyorsa, sanat eseridirler. O halde, bir resim yapma deneyimi, ihtiyaç duyulan bir gevşeme ya da meydan okuyucu bir kavramsal egzersiz olabildiği kadar, içkin olarak tatmin edici de olabilir.

Belirttiğim gibi, temel sanat deneyimi bir özümle(n)me deneyimidir. Unutmayalım, kaynaşma ve özümle(n)me nosyonları yakından ilişkilidir: Bir şeyde özümlenmek onunla kaynaşmak demektir. Ben-Ami Scharfstein, Birds, Beasts and Other Artists [Kuşlar, Gulyabaniler ve Diğer Sanatçılar]adlı, yakınlarda yayımlanmış bildiğim en iyi estetik kitabı olan çalışmasında, “bütün sanat dediğimiz şey… bireyin kendi ötesinde yaşama ihtiyacını ifade eder” diye yazmaktadır.  Ve aynı yazara göre, “sanat, birey ötesinde olan şeyle karışır ya da kaynaşırken, birey olarak kalma gayretidir” (s. 208).

Demek ki, sanat benliğin aynı anda genişlemesi ve yoksanmasıdır ve bu iki veçhe de aynı anda heyecan verici ve tehlikelidir. Daha önce belirtildiği gibi, sanat bizi başka kaynaşma biçimlerine davet eden bir kaynaşma biçimi olarak görülebilir. Sanat maddelerle kaynaşmayı gerektirir: Çalışma sürecinde özümlenmedir. Ve sanatın getirdiği kaynaşma başka kaynaşmaların yolunu açar; sanat bizi kendimizle, birbirimizle, dünyayla, ilahi olanla kaynaşmaya çağıran kaynaşma deneyimidir. Kaynaşma çeşitlerini nesnelerine göre, bireyin kaynaştığı şeyin ne olduğuna göre ayırmak istiyorum. Ve benim iddiam, sanatın karakteristik işlevinin bütün bu boyutlarıyla kaynaşma yarattığıdır. sh:137-142

**

İŞTE SİZE TAO TE CHİNG’DEN BURADA ORTAYA ATTIĞIM DÜŞÜNCEYİ SOMUTLAYAN BİR ALINTI:

Evreni avcunun içine alıp düzeltebileceğini mi düşünüyorsun?
Bunun olabileceğini sanmıyorum.
Evren kutsaldır.
Onu düzeltemezsin.
Onu değiştirmeye kalkarsan, onu yıkmış olursun.
Onu tutmaya kalkarsan, onu kaybetmiş olursun.

**

 ÖYLE İSE SANAT NE?

İstediğimize zaten sahibiz. Eğer bir içgörü olarak iletmek istediğim bir şey varsa, o da budur. Bu demek değildir ki, değiştirilmesi gereken şeyler yoktur. Dediklerim, dünyamızı daha berrak görebileceğimiz ve onu daha derinlemesine değerlendire bileceğimiz umudunun bir ifadesidir. Ne olduğumuz ve neye sahip olduğumuzun ayırıtma varma süreci hayata açılma sürecidir. Ve bu sürece gömülmek yaşama sanatı dediğimiz şeydir. Huzur, olanın olumlanmasıyla gelir; kendimizi otomobile, heavy metale ya da silahlanmaya karşı konumlandırmak kendimize karşı konumlanmak demektir, zira bizim gibi, silahlar da gerçektir. Ve biz bu şeyleri yapan insanlarız; biz de yapılmış şeyleriz.

Belki de hepimizin kaynaşmayla yaşayabileceği en derin deneyim sevgidir/aşktır. Belki bu yüzden, sevişmenin aşkın, en azından belli bir aşkın, uygun ifadesi olduğunu düşünürüz çünkü sevişme fiziksel bir kaynaşmadır. Ve bir sevişme sanatı vardır, daha doğrusu, aşk yoksa sanat da yoktur; bir şeye duyduğumuz aşkla bir etkinliğe girmek o şeyle bir sanat olarak uğraşmaktır. İşte bu nedenle, insanlık tarihi boyunca ve bütün yeryüzünde tinsel gelenekler sanata yönelmiş, hatta sanatın kendisi olmuştur.

Sanat, gördüğümüz gibi, ritüel için zorunludur ve ritüel de hayatlar, mevsimler ve çağlar içinden geçiş yollarını işaretlemek için zorunludur.

İnsanların yol işaretlerine ihtiyaçları vardır; insanların kendi yaptıklarını düşünürken, evrensel olarak çevrelerinde sürüp giden şeylere ilişkin de düşünmeleri gerekir.

Ritüel, son olarak, dünyada var olmanın, kültür düzeninin her zaman doğa düzeni olduğunu göstermenin bir yoludur. Kültürel bağlantılarıyla sanat, doğal olanla yapıntı arasında fark olmadığını gösterir. Ve ritüel olan kaynaşmada büyük bir aşk ifadesi vardır. Dünyadaki değişimler korku, acı ve ölüm getirmiş olsa bile, bu değişikliklere duyduğumuz aşkı sanatsal yaratımla anlatırız.

Sanat, dünyayı acılarıyla ve ölümleriyle birlikte sevebileceğimizi, hatta acıyı ve ölümü bile sevebileceğimizi gösterir.

Bu, acıyı acı olarak yaşamaya son vermek, kayıplarımız için üzülmemek ya da kaybolma korkusu çekmemek anlamına gelmez. Tam tersine, biz sanat yoluyla kendimizi bunlara tamamen açarız. Sanatta biz bu şeylere maruz kalma isteğimizi ifade ederiz. Bu ifade boşunadır, çünkü istekli olalım ya da olmayalım bu şeylere maruz kalacağız. Ama dünyanın acımasızlığıyla yüz yüze geldiğimizde bile kendimizi dünyaya açma arzusu büyük bir yüce gönüllülükten gelen bir tutumdur. Hakikat karşısında dövüşmek, onu bize bahşetmiş olan kadere ve tanrılara bir yumruk sallamak, ancak dövüşmenin kendisi kadar hayranlık duyulacak bir şeydir. Olanla dövüşmek, kaçınılmazdan nefret etmek ve onu saldırmak belki de insanların çekebileceği en derin acıları verir. Süreç içinde dünyamızı olumlamak, her acı kadar bunun acısını da tatmak demektir, çünkü kabul etmek zorunda olduğumuz bir şey de her şeyi kabul edemeyeceğimizdir. 

Oysa bir sanatla uğraşmak, soyutlamaları unutmak ve kendimizi evrenin bir yuvası yapmaya girişmektir. Bir yuvayı teknolojik olarak, kendiliğinden, şu ya da bu biçimde yaparız. Bir sanatla uğraşmak bilinçli olarak kendimiz için bir yuva kurmaya başlamak, kendimizi dünyada yuvamızda hissetmektir. Bu, dünyayla fiili olarak daha açık ve daha içten ilgilenerek kim ve nerede olduğumuzun bilincini yükseltmektir. Bu, dünyevi olanın kutsallığını tatmanın, kendimizi ve şeyleri kutsamanın bir yoludur. Ve nihayet, sanat doğamızdır, gerçek oluşun, bir yuva kurmanın ve dünyayı sevmenin bir yoludur. Sh:167-169

SARTWELL NE DEMİŞTİ?

“Dünya, bencilliğin ve kabalığın karanlığında yolunu bulmaya çalışıyor Bilgi kötü bir vicdana satılmış, iyilik fayda adına yapılıyor. Doğu ve Batı, bir öfke denizinde kafalarını tokuşturan iki ejderha gibi hayat cevherini yeniden elde etmek için nafile uğraşıyor. Büyük felaketi tamir etmesi için yeniden bir Niuka’ya ihtiyacımız var; o büyük yeniden doğuş gününü bekliyoruz. Bu arada, bir yudum çay içelim…”

Monet’nin bir resmini gün ışığında görebilir misiniz, evirip çevirebilir misiniz onu?

Peki sudan yansıyan ay ışığında nasıl görünürdü acaba? Bilemiyoruz, çünkü Batılı anlamında sanat, ancak kuyrukta bekledikten sonra içine gire bildiğimiz, taş zemininde topuklarımızı tıkırdattığımız, bir ucundan öbür ucuna yürüyene dek ayaklarımıza kara suların indiği, “müze” denen binalara hapsedilmiştir. Biz bir Monet resmini, ancak, o da eğer yeterince “kültürlü” ve yeterince seçkinsek, “doğru” ışık altında ve “doğru” açıdan görebiliriz. Oysa, Crispin Sartwell, bize Batı dillerindeki “sanat” sözcüğünün antik Yunan, Çin ve Hint kültürlerindeki karşılığının, “yaptığına kendini vererek ve maharetle yapmak” nosyonuna denk düştüğünü anımsatıyor. Yani Batıdışı kültürlerde sanat, kişinin dünyayla arasına bir mesafe koyarak dünyaya bir çerçevenin ardından bakması değil, dünyayla bütünleşmesi, kendini dünya ya açarak onunla bir olması demektir. İşte bu yüzden, Japon kültüründe çay yapmak ve çay içmek bir sanattır; bu yüzden, Menomince kültüründe avlanmak bir sanattır; Navajo kültüründe sağaltım (Tedavi) bir sanattır.

Yaşamak kendini dünyaya açmak ve çevreyle bütünleşmek demek olduğu için, bütün dünya tinsel geleneklerinde, yaşamak bir sanattır.

Sartwell, Edepsizlik, Anarşi ve Gerçeklikte kendimizi olana açmayı, kendimizi gerçek olarak yaşamayı önermişti bize; acılardan kaçarak değil, kendimizi akışa bırakarak acılara katlanmayı; bedenimizi ve aklımızı aşka teslim etmeyi… Yaşama Sanatında da bir sanat olarak yaşamayı öneriyor. Konfüçyüs’ten Heidegger’e uzanan bir düşünce geleneğini izleyerek, kendimizi yaptığımız işe vermenin, yaptığımızla bir olmanın ve böylece kendimizi bil menin yollarını gösteriyor bize. Sanatı, müzelerden çıkarıp gündelik hayata iade ediyor; akılla duyguyu, teknolojiyle doğayı barıştırıyor. Sanat ve zanaat ayrımının aslında Batı düşüncesinin bir kuruntusu olduğunu gösteriyor; çay ustasını, çömlekçiyi, ressamı, blues şarkıcısını ve fırıncıyı kaynaştırıyor. Böylece, bu dünyanın bir parçası olduğumuzu, dünyadaki şeyler arasında bir şey olduğumuzu hatırlıyoruz. Yeni yetme bir heyecanla, yaşama sanatını keşfediyoruz.

Hepimiz birer sanatçıyız. Öyleyse, birer yudum çay içelim…

Kaynak:

Crispin SARTWELL, Yaşama Sanatı Dünya Tinsel Geleneklerinde Gündelik Hayatın Estetiği, Kitabın özgün adı The Art ofLiving Aesthetics ofthe Ordinary in World Spiritual Traditions, İngilizceden çeviren Abdullah Yılmaz, Ayrıntı, Birinci basım 2000, İstanbul

 

ZEN VE SÛFÎ’DE ÇAY İÇMENİN SIRRI


Zen, kökeni Hindistan‘daki Dhyana (ध्यान) okuluna kadar uzanan bir Mahāyāna Budist okulunun Japonca‘daki ismidir. Hindistan’dan Çin‘e geçen okul burada Ch’an () olarak ismini duyurmuştur. Tang Hanedanlığı döneminde Çin‘de belli başlı Budist okullar arasına giren Ch’an, Çin’den KoreVietnam ve Japonya‘ya yayılmıştır. 20. yüzyılda Batı’da tanımaya başlanan bu okul, İngilizce ve diğer Batı dillerine Zen ya da Zen Budizm ismiyle girmiştir.

 Tasavvufİslam inanışına göre, ruhu kötü huylardan temizleyip (safa), hakiki bilgiye (yakın) ulaşma yoludur. Sufizm olarak da adlandırılır.

Kavramları netleştirmek için mistisizm ile tasavvuf arasında herhangi bir ilişki olmadığını hatırlatmak gerekir. Mistisizm Hristiyanlığa mahsustur. Mistisizmin hedefi sevgidir. Tasavvufun hedefi ise akıl ile kavranamayan Allah’ın varlığını kavramak yani müşahade ve yakındır. Mistik kişi dünyada edilgendir ve kendisine verilenle yetinir. Tasavvufçu ise bir amaca yönelik olarak bir şeyh önderliğinde sürekli ilerleme amacını taşır. O nedenle mistisizmde şeyhler yoktur.

 Sufizm Sufi sözcüğünün diğer anlamları için Sufi (anlam ayrımı) sayfasına bakınız

Sufizm veya Sufilik (Arapça: صوفية), İslamiyet‘te Allah‘a ulaşmanın ezoterik yollarından biri ve felsefi bir akım. Birçok farklı tarikatı vardır. Mezhep olup olmadığı konusunda fikir birliğine ulaşılmamıştır. Bu yolun takipçilerine Sufi denir.

Sufizm’in tanımı çeşitli mutasavvıflarca farklı şekillerde yapılmıştır. Bu tanımlardan birine göre, Sufizm, insanın akıl yoluyla erişemediği ilahî hakikatleri ve gayb alemine ait hakikatleri sezgiyle arama yoludur. Hedef, insan-ı kamil olmaktır. Bir başka deyişle, Sufizm, İslam inanışına göre, kişiliği kötü huylardan temizleyip, ruhu pak edip, olgun olma (kemale erme) yoludur.

ZENDE ÇAY İÇME SEREMONİSİ

Pek azımız, örneğin, bir tekkeye kapanarak, hayatlarımızı manevi bir yola adama lüksüne ya da aynı anlamda, eğilimine sa­hibiz. Ama eğer kendimizi vererek, yaptıklarımızın kutsanabile­ceği duygusuyla bahçemizi kazabilir, çimleri biçebilir, manava gi­debilir ya da çocuklarımıza bakabilirsek, manastıra kapanıp derviş olmaya gerek yoktur.

Hayatın gündelik etkinliklerinde farkında olma ya da zihnin açık olması pratiği Zen’de merkezi bir yer tutar. Bir derviş ağaç budar, yemek pişirir, temizlik yapar vs., ama bunları yal­nızca kendisinin ve arkadaşlarının hayatlarını sürdürmeleri için değil, bir tinsel disiplin olarak da yapar. Zen ustası Thich Nhat Han bulaşık yıkama sürecini şöyle anlatır:

Bulaşıkları yıkarken kişi yalnızca bulaşıkları yıkamalıdır; bu demektir ki, kişi bulaşık yıkarken bulaşık yıkamakta olduğu gerçeğinin ta­mamen farkında olmalıdır. İlk bakışta, bu biraz aptalca gelebilir: Böyle basit bir iş için o kadar sıkıntıya ne gerek var? Ama mesele tam da budur. Burada ayakta duruyor ve şu kapları yıkıyor oluşum mu­cizevi bir gerçekliktir. Nefesimi dinleyerek, mevcudiyetimin bi­lincinde ve düşüncelerimin ve eylemlerimin ayrımında olarak, ben kendim oluyorum… Eğer bulaşık yıkarken sadece bizi bekleyen bir fincan çayı düşünür ve sanki bulaşıklar bir belaymış gibi aceleyle ba­şımızdan savmaya çalışırsak… bulaşık yıkadığımız süre içinde yaşıyor olmayız… Eğer bulaşıkları yıkayamıyorsak, çayımızı da içebilme şansımız olmayacaktır. Çayımızı içerken başka şeyler düşüneceğiz ve elimizde tuttuğumuz fincanın çok az ayrımında olacağız. Böylece sürekli gelecek tarafından yutulacak, ve gerçekte hayatımızın bir da­kikasını bile yaşayamayacağız.[1]

İnsanlar sıklıkla yoğun ritüel disiplin, egzotik yerlere geziler ya da ağır pişmanlık gösterileri yoluyla huzura kavuşmaya ya da ay­dınlanmaya çalışır. Tuhaftır belki, ama aydınlanma tam da zaten bulunduğumuz yerdedir; aydınlanma zaten içinde olduğumuz duruma açık olmak ve onu olumlamaktır. Her gün yapmak zorunda olduğum ıvır zıvır şeyler huzurumun önünde bir engelmiş gibi görünür; aslında, her gün yaptığım şeyler huzur bulmamın mümkün olduğu tek yerdir. Ve eğer kendimi zaten olduğum, zaten sahip olduğum ve zaten yaptığım şeye açacak olursam, hayatımı bir sanat olarak yaşayacaksam, o zaman bulaşıkları yıkamak gibi her gün yaptığım somut şeylerden başlamam yerinde olacaktır. Eğer huzur bulmayı amaçlarıma ulaşmaya ertelersem, oraya ulaştığımda da huzur bulamayacağım. Thich Nhat Han’ın “eğer aklım içeceğim çayda olduğu için kendimi vererek bulaşıkları yıkamaktan acizsem, kendimi vererek çayımı da içemeyeceğim” derken kastettiği budur. Demek ki, yaşama sanatı, hayatımızdaki en sıradan, mütevazı (ve dolayısıyla en hakiki) anların sanatıdır.

Dewey’in estetiği üzerine yürüttüğü mükemmel tartışmada Thomas Alexander bu estetiği Zen’le bağlantılandırır. Alexander’a göre, Dewey’in estetiği için merkezi olan “süreç olarak şimdide ya­şama” nosyonudur.[2] Alexander şöyle sürdürür:

İnsan dünyayla yaşamakta olduğu anda bağlantı kurar. Böylesine bütünlüklü olarak yaşanan anla birleşmek tam da Zen Budistlerin “ay­dınlanma” dedikleri şeydir. Bu basitçe “orada-olmak”tır; içinde özne ve nesnenin kaybolduğu, içinde kişinin o olduğu için artık Buda’yı göremediği tam farkındalık anıdır.

Demek ki, Zen’de, zihin açıklığı ve sürece kendini verme ilahi olanla bir kaynaşmayla bağlantılıdır: Kişinin süreç içindeki dünyayla ve o dünyada kişinin üzerinde çalıştığı şeylerle kay­naşması dinsel bağlanmanın içeriğini oluşturur. Sanatın temeli olan materyallerle kaynaşma (başka in­sanlarla, bir kültürle ve kültür içinde ve tanrılarla) daha geniş kay­naşmaları mümkün kılar ve fırsat yaratır.

Tantrizm ya da Vajrayana, Budizmin (ve bu anlamda Hin­duizmin) süreç içinde hayatı olumlayan başka bir biçimidir ve bizi hali-hazırda yapmakta olduğumuz şeyin ayrımında olmaya çağırır. Budist rahibe Pema Chödrön Vajrayana’yı “amacı yol olarak alma pratiği” olarak tanımlar.[3] Bu, örneğin, nirvana’ya. bu dünyada erişmek ya da mevcut cehaletimizi eksiksiz aydınlanma olarak al­mak demektir. Cehaletimiz o zaman halihazırda aydınlanmış ol­duğumuzu fark edememekten ibaret olacaktır. Pema Chödrön’ün öğretmeni Chögyam Trungpa şunları yazar:

Tantra’da, yol almakta olduğumuz için gurur duymak zorunludur; ileri mi, yoksa geri mi yol alındığı gerçekten önemli değildir. Fiilen bir yolculuk gerçekleşiyor; mesele budur… Bir yolculuktan söz ediyorsak, gayet açıktır ki mücadele etmekten ya da ihtirastan bahsetmiyoruz. Öte yandan, belki mücadele etmekten ve ihtirastan söz ediyoruz: Bu­rada oluşa, şimdiki şu ana yönelme anlamında ihtiras ve disiplin ve gayret anlamında mücadele zorunludur.[4]

Bir hayat tarzı olarak sanat, bir bakıma, gerçek gayret ve disiplini, amaçlara ulaşmak için gerçek arzuyu talep eder. Ama, her şeyden önce, yolculuğun kendisine dalmayı talep eder: Yol kendi başına amaçtır. Yolda oluşumuz hem hakkımızdaki en bariz gerçek hem de gerçekliğin ayırdına varmamızın anahtarıdır.

Sanat ve zanaat kişinin yaşamında mevcut olmasının ya da zih­nini açmasının hem merkezi metaforu hem de merkezi bir örne­ğidir; bu haliyle de benim tinsellik dediğim şey için merkezidir ve sanatsal etkinliklerin dünyanın bütün tinsel geleneklerinin kalbinde yatıyor olması pek sürpriz sayılamaz. Hayatı ve zanaatıyla ilgili Carla Needleman’m dediği gibi, Olduğum yerde olmam gerekiyor. Olmadığımda, orada bir yerde kay­bolduğumda, hayatıma, bütün düşüncelerime ve düşlerimde (bunlar is­ter güzel isterse sıkıntı verici düşler olsunlar) yer alan duygulara ya­bancılaşırım. Basitçe söyleyecek olursam, eğer hayatımın bir anlamı olacaksa, kendi derimin içinde canlı olmam gerekir. Zanaatım derimin içinde canlı olmaya çalışmanın bir yoludur.[5]

Bu en temel hakikatlerin sıradan halkasıdır. “Olduğum yerde ol­mam gerekir”: Kişinin olduğu yerde olması ihtiyacı, tatmin edilmekten başka bir şey yapılamayan bir ihtiyaçtır; ben her zaman zaten olduğum yerdeyim; bu demek değildir ki, sanki zaten ol­duğum yerde olmak için bir yer edinmem gerekir. Ancak mesele tam da budur. Sanat hakikati deneyimlemenin, zaten olunan şey ol­manın bir yoludur. Değiştirilmesi gereken, sanat yoluyla üzerinde çalışılması gereken gerçeklik değil, bizim kendi yanılsamalarımızdır.

Şimdi savunmakta olduğum sanat kuramının ve yaşama sanatının vazgeçilmez bir örneği olarak gördüğüm şey üzerinde durmak is­tiyorum: Japon çay seremonisi. Çay seremonisi, adından anlaşılacağı gibi, bir çay törenidir; çayın hazırlanması ve içilmesinin törensi bir yoludur. Düşünün, çay içme günlük hayatın bir par­çasıdır; aslında bu çoğu Japon un çoğu günler yaptığı bir şeydir. Böylesi bir etkinliği bir sanat düzeyine çıkarmanın özel bir anlamı vardır. İnsanlar çay seremonisini öğrenmek ve uygulamak için büyük zaman harcar. Ve bu, bence, sanat hakkında söylediklerimi olumlar: Bu yaptığınız ne olursa olur sa olsun onu yapmanın bir yo­ludur, bu bir tao’dur, çayın tao1su. Gerçekten de, çay seremonisine Japonca’da çayın yolu anlamında chado denir. Çay seremonisi bir günlük etkinlik üzerinde muazzam bir yoğunlaşma sağlayarak ve onu salt kendisi için yaparak hayatı sanat düzeyine yükseltir. Çay seremonisi içselleşme yoluyla aşkmlığa erişmeyi ister; o bir ya­şama sanatıdır. Ve onun Zen’le ilişkili olması şaşırtıcı değildir.

On altıncı yüzyılda yaşamış bir çay ustası olan Nambo Sokei şöyle yazar: “Sadece ateşi yakın, suyu kaynatın ve çayı için. Çay seremonisi bundan başka bir şey değildir.”[6] Ve özünde, çay se­remonisi gerçekten de her gün yapılan çay etkinliğinden başka bir şey değildir. Ne var ki, seremonideki sanatı vurgulamak, katılan kişiyi yoğun bir biçimde bu sıradan etkinlikte odaklanmaya teşvik etmek için, klasik çay seremonisi inanılmaz ayrıntılı tören ku­rallarıyla örülmüştür. Bu kurallar çay odasındaki davranışları ve düzenlemeleri, çayı hazırlama ve sunmada kullanılan şeyleri, ya­pılacak hareketlerin sırasını ve niteliğini ve seremoni sırasındaki konuşmaların içeriğini belirler. Ne var ki, tuhaftır, çay seremo­nisinin aynı zamanda son derece kendiliğinden ve hatta kuralsız ol­duğu düşünülür (bu, çay seremonisinin Zen, Taoizm ve Konfüçyüsçülükteki kaynaklarıyla ilişkilidir).

Burada biraz durup düşünelim. Törensi bir hava içinde önceden belirlenmiş eylemlerin önceden belirlenmiş biçimde yapıldığı ve bunların aynı zamanda kendiliğinden yapıldığı söyleniyor. Hemen görülecektir ki bu bütün bir hayatı özümleyebilen bir iştir. Ve as­lında birçok hayat çay yolunda geçirilir. Ritüeller öylesine titizlikle ve öylesine kendini vererek yapılmak durumundadır ki, yapılan her şey tamamen içselleştirilmiştir; kişi kendisine tam şimdi en çok ne yapmak istediğini sorduğunda, yanıt önceden belirlenmiş o özel tören eylemi, diyelim, çay fincanını yüz seksen derece döndürmek olmalıdır. Kişi eylemi özgürce, kolaylıkla ve doğallıkla, ama aynı zamanda tam olarak belirlenmiş bir biçimde yapar.

Jorge Luis Borges, Arthur Danto’nun çalışmasıyla estetik li­teratürüne giren bir hikâyesinde, yirminci yüzyıl başlarında Don Quixote un bir parçasını yazan Pierre Menard adlı bir yazarı an­latır. Bu Don Quixote‘un yeni bir versiyonu olmadığı gibi, bir Cervantes uyarlaması da değildir. Bu, sözcüğü sözcüğüne Cervantes’in Quixote’udur. Ne var ki, Cervantes’in eseriyle biçimsel özdeşliğine rağmen, Burges Menard’ın Quixote‘u orijinal eserden inanılmaz ölçüde farklıdır. Örneğin, Borges “Menard’ın arkaik üslubu … belli bir duygusallıktan kurtulamıyor. Ama zamanının gündelik İspanyolcasını kolaylıkla kullanan öncüsünde bu görülmez” diye yazar.[7] Ne olursa olsun, kitabının birkaç bölümünü tamamlaması Menard’ın ömrünün tamamını almıştır. Bunun nedeni çok ilginç bir teknik kullanmış olmasıdır. Menard bunu kendi ifadesiyle şöyle an­latır: “Benim kendi başıma oynadığım oyunumun birbirine zıt iki kuralı vardır. Birincisi [Cervantes üzerine] biçimsel ve psikolojik nitelikte çeşitlemeler yapmama imkân verir; İkincisi beni onları orijinal metne yedirmek ve bu hiçlemeyi çürütülemez bir biçimde aklileştirmekle yükümlü kılar.” (s. 51) Menard, başka bir ifadeyle, Cervantes’in her bir sözcüğünün niçin zaten olduğu yerde olmak zorunda olduğunu tespit etmek zorundaydı. Bu kabaca çay se­remonisinin de estetik yapısıdır; görünüşte mekanik bir süreç olan şeyin temelinde muazzam bir kendini olumlama ve inkâr eylemi yatmaktadır. Kişi kendini kuşkuya yer bırakmayan bir mantıkla törene feda eder.

Ama çay seremonisindeki durum Menard’ın Quixote‘undaki du­rumdan bile karmaşıktır. Zira kişi hiçbir değişikliğin bir yenilik olarak görülmesi imkânının olmadığını gördükten sonra, artık uygun eylemler kendiliğinden ortaya çıkmak zorundadır. Öyle ki, sanki Menard hiçbir zorlama olmadan kendisini Cervantes’in sözcük­lerinin tıpatıp aynısını yazma isteği içinde bulmuştur. Çay se­remonisine bütünüyle özümleyici nitelik kazandıran da budur; bu çok basit bir seremonidir -estetik bakımdan minimalisttirama aynı zamanda katılanın erişebileceği her derinliğe erişebildiği bir se­remonidir. Elbette, katılığın ve kendiliğindenliğin böylesine aynı anda var oluşu imkânsız olabilir, ama en azından izlenmeye değer bir yoldur bu. Ve çay seremonisinin bu özelliği çay ustasının bütün deneyimine yansır; çay ustası günlük sıradan bir etkinliği yürüttüğü için, sıradan etkinlikleri güzel, törensi ve kendiliğinden bir biçimde yapmayı öğrenir.

Çay odası bir anlamda gündelik hayattan yalıtılmıştır. Sakin ve sessizdir, iş kaygılarından arınmıştır ve boyutları (tipik olarak üç metrekare) belirlenmiş ve diğer odalardan ayrılmıştır. Ama bu bölmeyi gündelik hayatın minyatürü olarak açıklamak daha doğrudur. Günlük hayat önceden ritüel olarak belirlenmiş bir bi­çimde çay odasına taşınır. Çay seremonisi gündelik dünyanın mükemmelleştirilmesi değildir. Aslında, Kakuzo Okakura’nın The Book of Tea [Çay Kitabı] adlı kitabında belirttiği gibi, çay seremonisi “öz olarak ‘mükemmel olmayan’ a bir tapınmadır, çünkü o özenli bir biçimde hayat olarak bildiğimiz bu imkânsız şey içinde mümkün olan bir şeyi başarma gayretidir.”[8] Çay odasının titizlikle temizlenmesi öngörülmüştür (bu muhtemelen Shinto arınma ritlerinden gelmiş bir unsurdur). Tekrarlayacak olursak, gündelik te­mizlenme eylemini zihin açıklığıyla yerine getirmek için bir fırsat sağlıyor olsa da, bunu çay odasının gündelik hayattan ayrıl­masının bir yolu olarak düşünebilirsiniz. Ama çay ustası Rikyu’nun Okakura’nın ağzından anlatılan hikâyesini düşünelim:

Rikyu, bahçenin yolunu süpürmekte ve bahçeyi sulamakta olan oğlu Sho-an’ı seyrediyordu. Sho-an işini bitirdiğinde, Rikyu “Yeterince te­miz olmadı” dedi ve ondan yeniden yapmasını istedi. Yorucu geçen bir saatin ardından çocuk Rikyu’ya “Baba, yapacak başka bir şey kal­madı. Merdivenler üçüncü kere yıkandı, taşlar ve ağaçlara su serpildi, yosunlar ve likenler canlı bir yeşillikle parlıyor, yerde ne bir çöp ne bir yaprak bıraktım” diye seslendi. “Acemi çaylak” dedi, yumuşak bir sesle çay ustası, “bahçe yolunu süpürmenin yolu bu değil.” Bunları söyledikten sonra, Rikyu bahçeye girdi ve bir ağacı salladı. Altın renk­li, kızıla çalan yapraklar bahçeye saçıldı, sonbahar deseni yüzünü gösterdi. Rikyu’nun istediği tek başına temizlik değildi, güzel ve doğal olanı da istiyordu o. (s. 36-37)

Benzer bir biçimde, odada ve girişlerinde bütün simetri izlerinden kaçınılır; örneğin, mükemmel bir uyum gösteren tabaklar nadiren kullanılır. Aslında, malzemeler sıklıkla bir wabi yani yoksulluk, estetiği yaratacak şekilde seçilir. Yasuhiko Murai bu estetiği şöyle anlatır:

Rikyu’nun başarısı insanlarla şeyler arasındaki ilişkinin tefekkürle ay­rımına varıştan doğan wabi estetiğinin zirvesini oluşturur. Chanoyu [çay seremonisi] zorunlu olarak maddi şeylerle ilgili olsa da,… wabi i­deali yoksama ya da yokluk fikrinden kaynaklanmıştır. Sekizinci yüzyılda, Japon şiiri üzerine çıkan ilk antoloji olan Man’yo-shu da., wabi basitçe yoksulluk ya da çaresizlik anlamına geliyordu.[9]

Murai, başka örneklerle birlikte, Saigyo (1118-90) ve Shinkei’nin (1406-74) şiirlerinde nosyonun pozitif bir estetiğe evrilmesini an­latır ve Rikyu’un gözde şairlerinden biri olduğu söylenen Fujiwara Ietaka’nın (1150-1237) bir şiirini aktarır:

Göster onlara, kim Orada dağ köylerinde

 Çiçekleri bekler yalnızca:

Kardelenler uç verir Ve böylece bahar gelir.

Wabînin güzelliği istisna olanın değil, gündelik olanın güzelliğidir. Bu, tipik olanın, onlara zihin açıklığıyla yaklaşana dek dikkatimizi çekmeyen şeylerin güzelliğidir. Ve çay seremonisi özellikle, içinde bu zihin açıklığının uç verdiği, gündelik olanın gündelikliği içinde takdir edilmek üzere yalıtıldığı bir bağlamdır.

Sıklıkla, kaba ve çatlak çaydanlıklar ve fincanlar kullanılır ve bu parçaların birçoğu çömlekçinin sanatının mükemmel örnekleri olarak değil, insan yaşamındaki mükemmellikten uzaklığın mü­kemmel imgeleri olarak haklı bir ün kazanmıştır. Ueda, Rikyu’nun bir hikâyesini aktarır:

Bir gün Rikyu ve gençliğinde Rikyu’nun yanında çay eğitimi aldığı başka bir büyük onaltıncı yüzyıl çay ustası Joo, başka bir çift ta­rafından bir çay seremonisine davet edilir. Davet sahibinin evine gi­derken yolda satılık güzel bir vazo görürler. Joo vazoyu çok sevmiştir, ama yanında arkadaşı olduğundan ağzını açmaz ve ertesi sabah vazoyu almaya gider. Ne yazık ki vazo satılmıştır. Sonra kendisine yeni aldığı bir vazoyu göstermek istediğini söyleyen Rikyu’dan bir çay daveti ge­lir. Joo davete gider, artık Rikyu’nun vazo konusunda kendisini geride bıraktığını bilmektedir. Gerçekten de, vazo oradadır, üzerine incelikle iki kamelya işlenmiştir, ama o da ne, vazonun kulplarından biri kırılmıştır. Diğer konuklar merak içinde otururken, Joo Rikyu’ya döner ve şöyle der: “Garip, o vazonun bir kulağını koparmışsın. Dün o vazoyu gördüğüm anda çarpıldım ve onu çay seremonimde kul­lanırım, ama ancak bir kulpunu kopardıktan sonra diye düşündüm. Böylece, bu sabah buraya gelmeden önce kafamda bir plan kurdum. Çay seremonisi bitiminde konuyu seninle tartıştıktan sonra vazonun bir kulpunu kesmenin pek ilginç bir şey olmayacağını düşünerek, ara verdiğimizde ya da bunun gibi bir zamanda kulpu kendim kırmayı planlamıştım.” Bunları söyledikten sonra Joo cebinden bir çekiç çı­kardı. (91, 2)

Çay takımları mükemmel olmaktan uzaktır, çünkü çay seremonisi hayatın mükemmel olmayışından sanat yoluyla kaçmanın bir yolu değil, hayatı bütün kusurlarıyla olumlama çabasıdır. “Mükemmel olmayana tapınma” yoluyla insan çay odasının dışında sanatçı olarak yaşamayı öğrenir. Rikyu tarafından tasarlanmış ve kul­lanılmış olan çay takımlarının bazı parçaları bugün hâlâ dur­maktadır. Örneğin, “Büyük Siyah” ya da “Beyaz Balıkçıl” adlı meşhur çay kâselerine bakılacak olursa, tasarım açısından son de­rece basit ve kullanım açısından son derece kaba oldukları görülür. Bu parçalar doğal, işlenmemiş maddelerin karakterine sahiptir; ya­pıldıkları materyallere ne kadar yakın duruyorlarsa, dünyaya da öylesine yakındırlar. Ve bu parçalar gerçekliğin en basit yanlarında en büyük güzelliği bulmak için fırsat yarattıkları anlamında dünyanın olumlanmasıdırlar.[10]

Çay odası içinde tokonoma adı verilen bir bölmede, genellikle bir çiçek düzenlemesi bulunur (yanında üzerinde hat ya da temsili resim çizilmiş bir parşömen asılı durur). Bu çiçek düzenlemesi de hayatın idealleştirilmesi yerine kusurlarıyla olumlanmasıdır. Belli başlı çiçek düzenleme okullarından biri (bu da, çay seremonisi gi­bi, hayat boyu bağlanılabilecek bir sanat biçimidir) doğalcı okuldur. Bu görüşe göre, örneğin, mevsimi geçmiş çiçek kul­lanılmamalıdır. Kışın, sadece çıplak dallar sergilenebilir (wabi‘nin başka bir ifadesi). Ve çiçekler ve dallar doğada gerçekte büyüdükleri biçimde düzenlenmek zorundadır. Örneğin, dallar va­zonun toprak yüzeyi temsil eden üst yuvarlağından aşağı sark­mamalıdır. Çiğin serinletici etkisini verecek şekilde vazo ve to­murcuklara su serpilebilir. Ve doğa başka biçimlerde de çay seremonisine taşınır: Çay odasına genellikle doğalcı düzenlenmiş bir bahçeden geçilerek bir “bahçe yolu” ndan girilir. Ve çayın sıcaklığı ve sunulan miktar, sıcak bir günde susamış konukların su­suzluğunu gidermek ya da soğuk bir günde içlerini ısıtmak için, ha­vanın durumuna göre ayarlanır.

Çay seremonisinde hemen göze çarpan bir özellik seremoninin birçok sanat dalıyla bütünlük oluşturmasıdır. Çay odasına titizlikle düzenlenmiş bir bahçeden girilir. Çay odasının kendisi sıklıkla sa­de biri mimari şaheseridir ve bu odaları yapan ustalar genellikle saygın kişilerdir. Çay odası çepeçevre genellikle oyma işlemelerle süslenmiş ya da sırlı seramiklerle kaplıdır. Çaydanlığın içine tıngırtı müziği yapması için demir parçaları atılır. Bunları sıklıkla çiçek düzenlemeleri, resimler ve el yazmaları bütünler. Ritüel olarak belirlenmiş hareketler bir dans özelliği gösterir ve ritüel olarak belirlenmiş konuşmalar (örneğin, çay takımlarının orijinleri üzerine sorular) bir drama özelliği gösterir. Bu bütünleşme estetik deneyimi pekiştirir: Tamamıyla özümleyici olmayı amaçlayan bütünlüklü bir çevre yaratmaktır bu. Koşullar mesafe koyma ya da ilgisizliğin değil, iç içe geçmenin estetik bir durumunu yaratacak şekilde düşünülmüştür. (Arnold Berleant bunun en hakiki sanat de­neyiminin bir özelliği olduğunu çarpıcı bir biçimde sa­vunmuştur.)[11] Bir çay odasında yapılan her şey kendisi için ve gündelik hayata estetik bir nitelik kazandırmak için yapılır.

Sık sık çay seremonisini dinsel bir tören olarak mı, toplumsal bir olay olarak mı, yoksa bir sanat eseri olarak mı düşüneceğimiz sorulur. Bu seremoni gerçekten de Zen manastırlarında yapılan se­remonilerden türemiştir ve söylediğim gibi, Taoist, Shinto ve Konfüçyüsçu unsurlar da barındırır. (İçinden geldiği gelenek için gösterilen saygı Konfüçyüsçu bir özelliktir ve atalara tapınmaya benzer.) Ve çay seremonisi hiç kuşkusuz toplumsal bir olaydır. Başka şeyler bir yana, hiyerarşik bir toplumda çay seremonisi sos­yal engelleri yıkar. Bütün konuklar tipik olarak alçak bir kapıdan içeri girer ve böylelikle hepsi girerken başını eğer. Kimseden po­litikadan bahsetmesi beklenmez. Onun yerine, insanlar özgürce ve kendiliğinden (ritüel olarak belirlenmiş tarzda!) kap kacaktan, ha­vadan sudan konuşur. Konuklar eşit muamele görür ve bir konuk tipik olarak onur konuğu muamelesi görse bile bu konuk her za­man en yüksek sosyal tabakadan biri olmaz ve yüksek sosyal ta­bakadan gelenler de saygıda kusur etmemelidir. Ve çay se­remonisi, gördüğümüz gibi, ne kadar minimalist olursa olsun, çok yönlü bir sanatsal şölendir. Peki, ama çay seremonisi bunlardan hangisidir?

Ne mutlu ki, bizim sanat kuramımız bu soruya hiçbir yanıt ver­mememize imkân tanıyor. Halbuki, geleneksel birçok Batılı kuram bizi buna zorlayabilirdi. Çay seremonisinin toplumsal ve dinsel amaçları, toplumsal ve dinsel içeriği vardır. Ama bu onun açıkça bir sanat eseri olmasıyla bağdaşmaz değildir. Çay seremonisinin ya­pılma amaçlan ne olursa olsun, o salt kendisi için de yapılır; o içkin olarak özümleyici olması için inceden inceye tasarlanır; bütün unsurları bu etkiye göre düşünülmüştür. Dolayısıyla, bana göre, bu bir sanat paradigmasıdır. Ve tam da bir yaşama sanatı, bir yeme, içme, konuşma, doğayı ve başka insanları sevme sanatı ol­duğundan, bu kitaptaki temel fikri özetler: Hayatla sanat arasında seçim yapmak zorunlu değildir; sanatımızı yaşayabiliriz; hayat ve sanat yakından bağlantılıdır ve çoğu anlarda özdeştir.

Kabaca, bu zamana kadar okuduğum en derinlikli metin olan Okakura dan bir pasaj aktararak bu bölümü bitirmek istiyorum:

Taoist der ki, Olmayışın büyük oluşu, Tin ve Madde ölümcül bir kav­gaya tutuşur. Sonunda Sarı İmparator, Göklerin Oğlu, karanlığın ve yeryüzünün şeytanı Shuhyung’u yener. Ölüm acısı içinde kıvranan Titan başını güneş kemerine vurur ve yeşim taşından mavi kubbeyi paramparça eder. Yıldızları yuvalarını kaybeder, ay gecenin vahşi boşlukları arasında amaçsızca dolanır. Çaresizlik için Yeşil İmparator elinin erdiği, gözünün yettiği her yerde Gökleri tamir edecek birini arar. Arayışı nafile olmamıştır. Doğu denizinden bir prenses, boynuz taçlı, ejderha kuyruklu, ateş saçan silahıyla muhteşem ilahe Niuka çıkar gelir. Sihirli kazanında beş renkli gökkuşağını kaynaştırır ve Çin’in gökyüzünü yeniden yapar. Ama yine söylenir ki, Niuka mavi gökyüzünde iki küçük çatlağı doldurmayı unutmuştur. Böylelikle, sev­gide ikilik başlar; iki ruh uzayda yuvarlanır, evreni tamamlamak üzere birleşene kadar asla huzura ermez. Herkes kendi umut ve huzur gökyüzünü yeni baştan kurmak zorundadır.

Modem insanlığın gökyüzü gerçekten de servet ve gücün canavarca mücadeleleriyle parçalanmıştır. Dünya bencilliğin ve kabalığın ka­ranlığında yolunu bulmaya çabalıyor. Bilgi kötü bir vicdana satılmış, iyilik fayda adına yapılıyor. Doğu ve Batı, bir öfke denizinde kafalarını tokuşturan iki ejderha gibi, hayat cevherini yeniden elde etmek için na­file uğraşıyor. Büyük felaketi tamir etmesi için yeniden bir Niuka’ya ihtiyacımız var; o büyük yeniden doğuş gününü bekliyoruz. Bu arada, bir yudum çay içelim. (8, 9)

Evet, içelim. Sanat beraberinde sosyal ve kozmolojik dönüşüm po­tansiyelini getirir. Ama bu, dönüşüm için çaba harcamayı kabul et­meyen bir dönüşümdür; bu burada ve şimdi, dönüşümün bir aracı olarak değil ya da genelde bir araç olarak değil, ama aynı zamanda salt kendi için, şu an yapmakta olduğum şey üzerinde yoğunlaşarak yaratılacak bir dönüşümdür. Kierkegaard bir keresinde en zoru işin “zaten olunan şey olmak için uğraşmak” olduğunu söylemiş ve sor­muştu: “Kim düşünülebilir en büyük tevekkülü gerektiren böyle bir işin altına girerek acı çekmeyi? Gayet tabii. Ama tek başına bu ne­denle bu çok zor bir görevdir, aslında bütün görevlerin en zorudur çünkü her insanın içinde daha fazla ve farklı bir şey olma yönünde doğal bir eğilim ve tutku yatıyor.”[12] Sanat zaten olduğumuz şeye odaklanmanın ve böylelikle kendimizi dönüştürmenin bir yoludur. Sanat zaten sahip olduğumuz şeyi takdir etmenin, zaten orada olan şeyde özümlenmenin bir yoludur.sh:44-57

Kaynak:
Crispin SARTWELL, Yaşama Sanatı Dünya Tinsel Geleneklerinde Gündelik Hayatın Estetiği, Kitabın özgün adı The Art ofLiving Aesthetics ofthe Ordinary in World Spiritual Traditions, İngilizceden çeviren Abdullah Yılmaz, Ayrıntı, Birinci basım 2000, İstanbul

**

SÛFÎ’DE ÇAY SOHBETİ

Yurdumuzda yetişmiş ehli tasavvufunda, Zen/Budist ehli gibi, çayı sohbetinin baş ritüeli  olarak bulundurmasının temelinde, nefis terbiyesinin kemâlat izlerinde aynı ruhu taşımasındandır.  Farklı da olsa usullerin  izdüşümleri, terbiye yolların aynı okyanusta nihayet bulacağını göstermektedir. Yollar nefisler kadardır. Ancak Allah Teâlâ’nın hangisini kabul edeceğini bilmek şuurunda, insanlar ayrıma düşmüşlerdir. Bunu bilen bildiği kısım ile mücâzat bulur.

İşte bu meyanda, Sivaslı İhramcızâde İsmail Hakkı Toprak Efendide çayın sırrından kendi gibi ihvanlarını feyzdâr eylemiştir. Daha önceden hazırladığımız eserden çaya ait manaları aktarıp Hz. Mevlâna Celâleddin Rûmî kaddesellâhü sırrahu’l azîzin buyurduğu gibi “derviş insan dokuzyüz katı”nının sırlarından birine yol bulmuş olacağız..

***

ÇAY İÇMESİNİ BİLENLER

 “Pirimizin elinden bir bardak çay içtik, biz ondan alacağımızı aldık. Almasını bilen, vermesini de bilir.”

İhramcızâde İsmail Hakkı
kaddesellâhü sırrahu’l azîz Efendi

Tekke, Örtülüpınar Mahallesi’nde Taşlı Sokakla Hasanlı Sokağı’nı kavuşturan bir parselin orta yerinde iki katlı, kocaman bir evdi. Bahçesinde elma ağaçları vardı. Üç-beş gün saltanat süren leylâk ağacı vardı ve leylâk, “İhramcızâde İsmail Hakkı Efendi Hazretleri”nin odasının penceresine bakardı. Ben çocuktum; tekke, bahçesinden çatı arasına, odunluğun­dan “Efendi Hazretleri”nin yatak odasına kadar benim oyum sahamdı ve evimiz tekkenin tam karşısındaydı.

İkinci katla “büyük oda” vardı. Büyüktü, bazı geceler ihvanlar orada toplanır, tek kelime etmeden, çıt çıkarmadan Efendilerinin etrafında oturur zikir ederlerdi. Nakşî idiler, sükuti dervişler idiler. Büyük odanın duvarında bir eski zaman ressamının elinden çıkma “Mekke-i Mükerreme ve Medine-i Münevvere” resmi asılıydı. Kapının he­men sağında büyük camekânlı bir kitaplık vardı. Kitap­lıkta o zaman bilmediğim, anlamadığım, okuyamadığım eski yazılı meşin ciltli kitaplar vardı, “Efendi”nin kitaplığı idi. O okurdu. Sadece ehl-i gönül değil, ehl-i kâlem idi. Bu hükme 15 Rebiülevvel 1347 tarihinde şeyhine hitaben kâleme aldığı şu satırlar şahittir:

İşte bu tesirin icrâ-yı ahkâmından olmalıdır ki, sizi hiç unutamam; aks-i timsâlinizi gözlerimden ve sûr-i hayâli­nizi gönlümden çıkaramam. Her nerede bir çesm-i siyahın füsunkâr bakısını görsem yüreğim çarpar ve dîde-i kalbim size bakar. Bu zevk ile geçirdiğim günleri feleğe değişmem (…) Ey nâme! Git, mazhar-ı füyûzat-ı âlem olan bir paye, yed-i kemâl-i tazim ve muhabbetle hâl-i pürmelâlimi Hazret-i Ba­ha’ya huzûren arz et. De ki; Sizin nazarınızdan şâh-ı râha yol gider..”

Şeyh ile ihvan arasındaki gönül alâkaları, çocukluk muhayyilemin kavrayışından çok uzaklardaydı, ama bu alâkanın hâsılını çocuk da olsanız elle tutabilir, gözle gö­rebilirdiniz: Muhabbetti! Tekkenin kireç sıvalı duvarla­rında, bahçe içindeki ince beton yolun en başında, mey­vesini ancak eylüllerde teslim eden taş armutta, ihvanla­rın çehresinde ve “Efendi Hazretleri”nin her haletinde titreşen, ince bir buğu gibi tebahhur ederek atmosfere yayı­lan, tekkeyi (uzaktan ya da yakından) istintak eden “siya­sî memurları” son derece Efendi ve hürmetkâr davranma­ğa mecbur eden muhabbetti. Muhabbetin sıklet merkezi, iri gözlerinin maviliğinde gri bulutlar gezindiren “Efendi Hazretleri” ydi. Onun bilgisi tahtında duran kimya, sıra­dan insanları; berberleri, kundura tamircilerini, çiftçileri, ümmî ev hanımlarını, memurları gözbebeklerinde “muhabbeti” büyüten olgun insanlar haline getiriyordu. Yıkıldı, tükendi diyeceğiniz insanları bu güzelleştiriyor, ayakta tutuyor ve her şeyle barıştırıyordu. Onun çevresinde kavga yoktu. Çocuktum, ama anlıyordum.

Bir gönül neş’esiyle “Efendi” yi şiirin mücerret gökyü­zünde gezindiren de, o “muhabbet” dedikleri şey olmalıy­dı.    

 “Gönül dilberdedir elhamdülillah
Leb-i kevserdedir elhamdülillah
Ne ferzend ü zen ister ne tertîb
Ne sîm-ü zerdedir elhamdülillah.”

Belki çayı çok sevdiğinden olsa gerek, bütün nakşî dervişânı çaya âşıktı. Sıcak yaz günlerinde ara sıra Efendi Hazretleri ihvanı toplar. Yukarı Tekke dibindeki mesire yerine “sahra’ya gidilir, bir at arabasına kilimler, secca­deler, halı, yastık ve minderler yüklenirdi. Böyle günler­de pirinçten mamul devâsâ bir Rus semâveri mutlaka yü­kün başını çekerdi. Efendi Hazretleri, çayı açık ve şark ta­raflarında “kıtlama” tâbir edilen tarzda içerdi. Kelle şeke­ri denilen topak kesme şeker bir çay tabağına kırılır, do­yuncaya kadar üzerine limon sıkılır ve çaya şeker atma­dan, bir ondan bir bundan çayın lezzetine varılırdı. Ben, aynı çay muhabbetini hanım meclislerinde de gördüm. Cennetmekân halamın yanık sesiyle orta yerde etrafa nefis çay râyhâsı salan semavere karşı okuduğu “ilâhî” hâlâ kulaklarımdadır:

 

“Semâverin rengi aldan
Getir sağdan, götür soldan

Derviş çıkmaz böyle yoldan
Yan semâver, dön semâver

Limon, şeker, çay semâver
Semaveri alıştırın

Maşa ile tutuşturun
Küsenleri kavuşturun

Yan semâver, dön semâver
Semâverim iniliyor

Anlamıyor mu ne diyor?
Daim Hakk’ı zikrediyor

Yan semâver, dön semâver
Limon, şeker, çay semâver”

 Sonraları öğrendim ki, ihvanlar çay içip “demlenirler” ve çaya “küçük derviş” derlermiş. Bugün zihnimde bir bardak limonlu çay ve üzerinde buğusu tüten, bağrı ateş­le yanan her semâver, o güzel insanların meşreplerinden tedai olunmuş sevimli bir rumuzdur.

60’lı yılların Sivas’ını inşâ eden beşerî çizgilerden belki de en mühimi, İhramcızâde Şeyh İsmail Efendi’nin etrafında dönüp duran bir mânevî iklimdi. “Efendi”nin Hakk’a yürüdüğü gün o âlem de göçüverdi. O gün ilk de­fa “ihvân”ın çehresinde ye’s gördüm; onlara dünya ve ukbâ’yı yorumlayıp anlatan mihveri kaybetmişlerdi. İmame­si kaybolmuş, ipi kırılmış bir tesbih gibi dağılıverdiler. İnhitat, az zaman geçmeden tekkenin duvarlarında bile de­rin izler bıraktı: Bahçe târ-ü mâr oldu, sıvalar çatlayıp döküldü, ihvanların müeddep ayak sesleri hafifledi ve birkaç yıl sonra tekke işbilir müteahhit esnafının dar ha­yalhanelerinde dört katlı bir apartman blokuna dönüşü­verdi.

Şeyh Hakk’a yürüdü, tekke yıkıldı, ihvan dağıldı.

Ve ben hâlâ çocuktum.

(ALKAN, Ahmet Turan, Altıncı Şehir, 1992, İstanbul)

Sohbetin Amacı

Allah Teâlâ’nın rızası ve terbiye için gereklidir.

Efendi Hazretleri buyurur ki;

“Gardaşlarım! İki ihvanımız bir araya geldiklerinde üçüncüsü pirândır” [13]
“Sohbette edebinize muhabbetini­ze sahip olun.[14] 
Her sohbette vuslat vardır.  Hiç vuslatsız sohbet olmaz.  Hiçbir şöhret afatsız olmaz.  Öyleyse şöhretten kaçının” 

Sohbette ne zuhur ederse,  ona kanaat edilmesi tavsiye olunur. Sohbet,  tecrübeli kimse ile yapıldıkta ihvana yardımcı olur.

 Efendi Hazretleri sohbetine “Gardaşlarım” diyerek başlardı. Önemli bir kelâmı üç defa tekrar ederdi,

Sohbetlerden sonra (son senelerinde) “Anlayana sivrisinek saz, anlamayana davul zurna az.”Atasözünü hatırlatırlardı.

Efendi Hazretleri sohbette oturur iken çaylar gelir.  Bir süre rabıta eder. Sonra başını kaldırır.

“Gardaşlarım! Bu dünya bir âlem. Allah Teâlâ’dan geldik. Allah Teâlâ’ya gideceğiz.” Sonra biraz murakabe eder, sonra “Gardaşlarım, çay içerken, kulağımız bir ses ister” der, güzel okuyuşlu bir ihvan ilahi okuturdu.

Erenlerin sohbeti ele giresi değil
İkrâr ile gelenler mahrum kalası değil
İkrâr gerek bir ere göz açıb dîdâr göre
Sarraf gerek gevhere nâdân bilesi değil
Bir pınarın başına bir destiyi koysalar
Kırk yıl anda durursa kendi dolası değil
Ümmî Sinan yol ayan oluptur belli beyân
Dervişlik yolu hemân tac ü hırkası değil
Hz. Pir Ümmî Sinân-ı Halveti kuddise sırruhu’l-azîz

Sohbette çay içmek sohbetin ana özelliklerindendir.

Çay için semaver kurulur. Sohbette içilmiş çayın tortusu tuvalet gibi, mekanlara dökülmez.[15]

Çayı sâki adı verilen kişi hazırlar ve çayları dağıtmada yardımcı kişiler bulunur.  Çaylar kıtlama usulü ile içilir. Bu usulün tercihi ortanın kaşık sesleri huzuru bozmaması içindir. Çay içilirken sesiz fokurdatmadan,  bardak tabağına korkan sessiz bir şekilde konulmasına dikkat edilir.  Eğer Efendi Hazretleri veya her hangi bir büyük varken o içmeden çaya başlanılmaz.

İhvanlar sair zamanlarda sigara içmek men edildiği gibi,  soh­bet mekânında ihvan olmayanın içmesi hoş karşılanmaz.

Sohbet halkasında ayrılmak sessizce olur,  giderken,  “ben gidi­yorum” gibi kelamlar söylenmez. Ayrıca saate bakmak gibi bıkkınlık ifade eden hareketlerden kaçınılır.[16] Sohbette edebe çok önem verilir. Cezbeli hali olanlar uyarılır veya büyükler o halden geçmesi için gerekli manevi terbiyenin usulleri ile ihvandaki bu hali terk ettirir. Çünkü bağırmak ve nara atmak yol başında görülen zayıf hallerdendir.

İhramcızâde M. Kâzım Toprak Efendi anlatmıştır.

“Sene 1945 yılından evvel idi. Bir Cuma günü, cuma namazından sonra eve gittik. Evde­kiler de hamama gitmişlerdi. Efendim Hazretleri,

“Gardaşım! Semaveri yak ta, bir çay içelim” buyur­maları üzerine, bir kova (20 litre) su alan semaveri doldurup yaktım. Çayı demledim. Kömürün mor alevi geçtikten sonra semaveri büyük odada Efendimin minderine yakın bir yere koy­dum. Efendim dolaptan bir kitap işaret etti, kitabı da getirip rahlesine koydum. Sonradan an­ladım ki, bu kitap Hafız Divanı imiş. Efendim kitaptan okuyup anlatırken bende boşalan bar­dağımızı dolduruyordum. Semaverden çaydanlığa su almak için musluğunu çevirdiğimde bir iki damla su aktıktan sonra kesildi. Musluğun önüne kireç geldiğini zannettim. Semaverin üst kapağını açtığımda su kalmadığını gördüm. Bu hali gören Efendim cebinden saati çıkarıp bakarak,

“Gardaşım! Kerahet vakti gelmiş. Biz ikindi namazını da kılamadık”dedikten sonra buyur­dular ki,

“Gardaşım! Namazın kazası olur, lakin sohbetin kazası olmaz.”

**

İhramcızâde İsmail Hakkı kaddesellâhü sırrahu’l azîz Efendi buyurdu ki:

“Pirimizin elinden bir bardak çay içtik, biz ondan alacağımızı aldık. Almasını bilen, vermesini de bilir.”

**

Kaynak: İsmail Hakkı ALTUNTAŞ, Gavs-ül Âzam İhramcızâde İsmail Hakkı Toprak Sivasî Nakşi Haki Tarikati İlm-i Ledün Sırları – İstanbul : Gözde Matbaa, 2007.


[1]  Thich Nhat Han, The Miracle of Mindfulness (Boston: Beacon Press, 1987), 3-5.
[2]  Thomas Alexander, John Dewey’s Theory of Art, Experience, and Nature: The Horizons of Feeling (Albany: State University of New York Press, 1987), 195.
[3]  Pema Chödrön, The WisdorAof No Escape (Boston: Shambhala, 1991), 9.[4]   Chögyam Trungpa, Journey Without Goal (Boston, Shambhala, 1985), 119,120.
[5]  The Work of Craft, 32, 33.
[6]  Aktaran Makato Ueda, Literary and Art Theories in Japan (Cleveland: The Press of Western Reserve University, 1967), 95.
[7] Jorge Luis Borges, “Pierre Menard, Author of the Quixoteçev. Anthony Bon- ner, Ficciones, der. Anthony Kerrigan (New York: Grove Press, 1962),53.
[8]  Kakuzo Okakura, The Book of Tea (New York: Dover, 1964), 1.

[9]  Yasuhiko Murai, “A Brief History of Tea in Japan,” Chanoyu: The Urasenke Traditiorı of Tea, der. Soshitsu Sen, çev. Alfred Birnbaurn (Tokyo: John We- atherhill Inc., 1988), 22.

[10]  Bu kaselerin illüstrasyonları için bkz., Hayashiya Seizo, Chanoyu: Ja- panese Tea Ceremony(Tokyo: Japan Society, 1979), 162,163.

[11]  Arnold Berleant, Art and Engagement (Philadelphia: Temple University Press, 1991).

[12] Soren Kierkegaard, Concluding Unscientific PostScript, çev. David F. Swen- son ve Walter Lowrie (Princeton: Princeton University Press, 1974), 116.

[13]—Nuri Atasoy isimli ihvandan dinledim.

“1962 yılları idi. Genç ihvanım. Taşköprü’de Gizlice Köyü Caminde imamlık yapıyorum. İhvanlığı yaşarken heyecan ve coşkum son derece fazla olduğundan sohbetlerden kendimi alamıyordum. Her fırsatta bir ihvan kardeşimizi buldum mu, semaveri kurup sohbet yapmak istiyordum. Yine bir gün yatsı namazını kıldım. Evime giderken yolda nalbant arkadaşımı gördüm. Çok yorgun olduğu halinden belli oluyordu. Fakat ‘gel sohbet edelim’ ısrarımı kıramadı ve onu eve götürdüm. Sohbet uzadıkça uzadı. Feyzimin muhabbetimizin coşkunluğu her yanımızı sarmıştı. Her zaman sohbet mekânında Efendi Hazretleri için bir makam hazırlardım. Yine bu sohbette köşe minderi hazırlamıştım. Bu minderin önüne nasıl kendimize çay bardağı hazırlıyorsak Efendi Hazretleri içinde bir bardak çay hazırlayıp bıraktım. Bir yandan çay içiyoruz, ilâhiler söylüyoruz. Birden gözüm Efendi Hazretleri için hazırladığım bardağa takıldı. Çayın yarısı içilmişti. Birden her şey suspus oldu. Kendimde konuşacak, ilâhî söyleyecek takat kalmadı. Sonra Efendi Hazretlerinin

“İki ihvan bir araya geldiklerinde üçüncüsü biz oluruz” kelâmı şerifleri kalbime âyan olup, yolumuzun bir hakikatini müşahede eylediğimi anladım.”

[14]—Edep, ancak kendisine yol gösterecek, kusurlarını, düşük yönlerini, ayak sürçmelerini kendisine anlatacak bir mürşidin önderliğiyle öğ­renilir. Çünkü nefsini mücahede de öldüren, vakitlerini zühd içinde yok eden kimse, nefsinin yanında olur. O haline kibr eder, ondaki kusu­runu bilemez. Mutlaka makamları yürüyüp geçmiş, halleri yaşamış mürşidlerinden kendisine kutluluklar hâsıl olmuş, onlardaki şefkat nurlarına ermiş birinin kendisine yol göstermesi lâzımdır. Bu zat, müri­de yolunu gösterir; ona vakitlerinin düzgün ve bozuk olanlarını açıklar; hayrını, şerrini bildirir; böylece mürid, eğer nasibi varsa rüşd yoluna ulaşır. Eğer bu salik, yaşadığı makamlarda ve hallerde yanılırsa ilmiyle amel eden, dünyadan yüz çeviren öğüt verici bir bilgine müracaat eder, ona halini söyler, onun öğüdünü ve işaretini kabul eder, bu suretle doğru yolunu kaybetmez. Eğer müridin iradesi doğru olursa Allah Teâlâ ona, ileri gitmiş bir salik, ya da öğüt veren bir bilgin nasib eder. Zira tamamen Allah Teâlâ’ya yönelen kimsenin, Allah Teâlâ bütün muradını kendi üzerine alır ve hiçbir zaman onu ihmal etmez. Eğer öğüt veren bir âlim ve yolu yürümüş bir velî bulamazsa tamamen Rabbine müracaat eder. Ona yüz tutar ki, Allah bu kulundan sağlam irade ve karar gördüğü takdirde onun terbiye ve öğretimini bizzat kendisi yapsın. (Ebu Abdurrahman Sülemî, Risâleler, trc. Süleyman ATEŞ, Ankara, 1981, s. 75)

[15]—Şen Mehmet isimli ihvan Efendimizden evine gittiğim bizzat gözlerimle görüp ve şaşırıp sorunca, kalan içilmiş çay tortularını ayrı bir kapta toplayıp toprağa defin ettiğini söylemiştir. (Yazan)

Aslında temiz olan veya bu yolda kullanılan bütün eşya hürmete layık olduğu gibi, eşyanın hakikî mânevîsi pisiliğin zilletini çekmeye müsait değildir.

“Şeyh Ebü’l-Abbas bir gün yanında arkadaşları olduğu halde gi­derken, icâbında çocuğuna abdest bozdurmak için bir şişe satın almış. Fakat yolda su ve şerbet içmek isteyenler olunca yanlarında başka kap olmadığı için onu kullanmak mecburiyetinde kalmış. O zaman şişe, hal veya kal lisânı ile sizin gibi

“Allah Teâlâ’nın sevgililerine hizmet ettikten sonra ben idrar kabı olamam,” demiş ve çatlamış. Ebü’l-Abbas, hâdiseyi Hazret-i Muhyiddin kuddise sırruhu’l azize anlatmış. Hazret de buyurmuş ki;

“O, öyle demek istememiş. Demek istemiş ki; İçine Cenâb-ı Hakk’ın marifeti dolan bir kalbe artık ondan gayri bir şey giremez ve o kalp Allah Teâlâ’nın yasakladığı şeyleri taşıyamaz. Kırılmasıyla de, Cenâb-ı Hakk’ın heybeti huzurunda insanın böyle acizden kırılması lâzım geldi­ğini göstermek istemiş,” buyurmuş.” (Ken’an Rifâî, Sohbetler. s. 340)

[16]—Efendi Hazretleri bir sohbetinde bir zaman sonra, ilim sahibi bir ihvanın cebinden saatini çıkarıp baktığını görence,“Sohbette saate bakmak edep haricidir, kuşlar kaçtı” diyerek sohbeti orada kesip, kalkmıştır.

İNCİLER

  • “Allah bizi kaybetmiş; O bizi aramakta

O; bizim gibi muhtaç, bizim gibi arzuya öyle yakalanmış ki…

Lale yaprağına bazen bir yazıp öylece bize haberler yollar.

Kuşların sinesinde bazen çığlık koparır.

Nergis göz önünden bazen cemalimizi bizim, hayran hayran seyreder.

Öyle işlevlidir ki, gözleriyle konuşur.

Bizim firakımızla seher vakti ettiği o ah;

Dışta ve içte, altta ve üstte her yerde, dört köşemizde çağlar.

Topraktan yaratılan fani’yi görmek için neler neler yarattı;

Renkleri, kokuları temaşa için güya bunlar yaratılmıştır.

Asıl maksat, bizleri temaşa eylemektir; bunlar birer bahanedir.

Her zerrede gizlidir; hala bilinemiyor.

Mehtap bir meydanda, her yerde parıldıyor.

Bizim toprağımızda hayat cevheri gaip

Bu gaip olan cevher, biz miyiz yoksa o mu?

Muhammed İkbal

  • “Cebrâil aleyhisselâm gelip‘Ey Allah’ın Resûlü! Ümmetinin fakirleri, zenginlerinden (öbür dünya hesabıyla) yarım gün olan beş yüz yıl daha önce cennete girecekler”dediği esnada biz de oradaydık. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buna sevindi ve“içinizde şiir okuyan kimse var mı?” diye sorunca, orada bulunan bir bedevî,“Evet Ya Rasûlüllah” karşılığını verdi. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem;

    “Hadi (oku)” diye emretti ve bedevî, şu şiiri okudu:

  • *****Hevâ yılanı ciğerimi ısırdı,Ne bir tabibi ne de efsun yapanı var,Âşık olduğum sevgiliden gayrı.Hem efsunum hem de panzehirim ondadır.

    *****

  • Bunun üzerine Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ve oradaki sahabeler vecde geldiler. Öyle ki Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin ridâsı omuzlarından düştü. Bu halden kurtulunca herkes kendi yerine geçti. Muâviye b. Ebü Sufyân“Ey Allah’ın Resûlü! ne kadar güzel oynuyorsunuz!” dedi. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem“Bırak bunu ey Muâviye! Sevgilinin zikredildiğini işittiğinde titremeye kapılmayan kerem sahibi hiçbir kimse yoktur.” dedi ve sonra ridâsını dört yüz parçaya bölüp yanındakilere dağıttı.”

 Kaynak:

Muhammed İkbal, Şarktan Haber

(Zebur-i Acem-Peyam-i Maşrık),

Haz:Ali Nihat Tarlan, Sufi Kitap, İstanbul, 2006. , s.213

 (Avârifü’l Maarif)

  • Bir nokta ise eğer bu semavata göre arz,
    Binnisbe etmeliyim kendimi yok farz!

Şinasi

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdu ki;

“Bela (ağızdan çıkan)söze bağlıdır, eğer bir kimse başkasını köpek sütü emdi diye ayıplarsa, o kimse de, o köpekten süt emer. Yani bir kimse, bir başkasını kötü bir iş yapmakla ayıplarsa, ayıpladığı o kötü iş, onun kendi başına mutlaka gelir.”

(Alauddin Ali b. Abdülmelik b. Kadı Han Muttaki el-Hintçe, Kenzü’l-ummâl fi süneni’l-akval ve’lef’al,

III, 315)

  • “İnsan istese de istemese de tarihini sırtında taşır.”

 

  • Gavs’ül-Azam İhramcızâde İsmail Hakkı Toprak Efendi kaddese’llâhü sırrah’ül Azize sordular.-Edison bütün insanlığı aydınlattı, cennete girecek mi? -“Gardaşım! Cennet usta Yeri Aliyormusun, iman yeridir.”

 

  • “Hey Yolcu, yapılmaz.Yollar Yollar yürüyerek oluşturulur”

İspanyol Atasözü

  • “Üç hâkimin hükmünde isabet aranmaz: kalbin, kaderin, ölümün.”

Nurettin Topçu, Var Olmak, İstanbul, 1965, s. 93.

  • Ey İnsanlar!
    Görüyorum ki evleriniz Rum Kayserleri evineLüks hayranlığınız, Kisra’nın tutumuna
    Servet peşinde koşmanız Karun anlayışına
    Saltanatınız firavunun saltanatına
    Nefisleriniz Ebu Cehil’in nefsine
    Gururunuz Ebrehe’nin gururuna
    Yaşayışınız sefihlerin yaşayışına benziyor.
    Allah için söyleyin,
    Muhammedî olanlar nerede?

Yahya bin Muaz radiyallahu anh

 “Batıl fikirler bu âlemde hiç bir vakit eksik olmadı.

Galiba bun­dan böyle de eksik olmayacaktır.”

Hacı Hasan Akyol Efendi kaddese’llâhü sırrahu’l Aziz

  • Bir şey bilmediğini bilmeyene cahil, bir şey bilmediğini bilene âlim denir.

 

  • “Hep Sandim ki ben yapıyorum.Nerede …. Yapandao yaptırda o. Öyle ise üzülmeme gerek kalmadı “

 

  • “Yitik bulununca emek aranmaz.”

 

  • “Bir şeye baktığın Zaman o, şu şekilde seslenir. Sakın bize aldanma, Bizim müstakil vücudumuzun var olduğunu sanma, Bizim hakikatimiz olan Allah’a Teâlâ’ya bak. Biz fitneyiz, seni aldatırız.”

 

  • “Dersini akıldan alıyormusun, alma.Allah Teâlâ al.O Zaman ilmin sana olsun delil.”

 

  • “Hakk’ın ve, melek de olsan faydası yoktur, yine yaprağın siyahtır inayeti olmayınca kulların var!”

Hazret-i Mevlânâ kuddise sırruhu’l Aziz

  • Bütün dilleri bilen bir Süleyman gelmedikçe, ikilik ortadan kalkmaz. Her vaktin bir Süleyman’ı vardır. Gönülleri birleştirir, berraklaştırır. Kalplerde hiçbir toz ve pas bırakmaz. Gönülleri anne gönlü gibi şefkatle doldurur. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin,”Müslümanlar tek bir can gibidir” sözünü gerçekleştirir. Dini bütün müslümanın gözleri, devamlı vaktin Süleyman’ını arar.

HZ. MEVLÂNA kaddese’llâhü sırrahu’l azîz

  • Ne ararsın tanrı ile aramda,
    Sen kimsin ki orucumu sorarsın?
    Hakikaten gözün yoksa haramda,
    Başı açığa neden türban sorarsın?
    Rakı, şarap içiyorsam sana ne,
    Yoksa sana bir zararı içerim
    İkimizde gelsek kıldan köprüye
    Ben dürüstsem sarhoşken de geçerim.
    Esir iken mümkün müdür ibadet
    Yatıp kalkıp Atatürk`e dua et…
    Senin gibi dürzülerin yüzünden
    Dininden de soğuyacak bu millet.
    İşgaldeki hali sakın unutma
    Atatürk`e dil uzatma sebepsiz
    Sen anandan yine çıkardın amma
    Baban kimdi bilemezdin şerefsiz

Neyzen Tevfik kaddesellahu sırrahül aziz

  • Şeytanın kandırması çoktur.Hayır yolu ile kandırdıkları ise daha fazladır.Bu şekilde kurban ettikleri sayısı ise hergün daha fazla olmaktadır.Onun için hayırlı bir iş yapıyorum derken daha çok düşünmek gerekir.Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem istişare edin derken hayırlı işler için söylemiştir.
    Şer işin istişaresi zaten yoktur.
    Akıllı geçinen istişare edendir.
    İstihare de zayıf kimseler içindir. Ancak ne oldu ise bu Müslümanlara, istihare ederler ve istişarelerinide şeytan yaranları ile yaparlar.

Sonumuz hayırlı olsun, diyelim. “

MELÂMÎLER VE MELÂMÎLİK


DİNLER

FELSEFE

FİLM-BELGESEL

İSLÂMİYET

KOMPLOLAR

MUHTELİF

PSİKOLOJİ

RASÛLÜLLAH (SAV)

SİYASET

ŞAHSİYETLER

TASAVVUF

YAZILAR

Türkiye’de meydana çıkan Bayramî Melâmiliği ve bilhassa son devir Melâmiliği, şimdiye kadar Avrupa’da ciddî surette tetkik edilmemiştir. Abdülbâkî Gölpınarlı Beyefendi tarafından telif edilen kaynak eserinde İstanbul’da bulunan Melâmi Pirânından bahisler vardır. Fakat melâmliğin “kitman usulü yüzünden” bu pirandan bazıları biraz gizli kalmış ve yerleri hakkında Melâmilerin kendilerinde dahi bilgi eksikliği oluşmuştur. Bu pirândan mahfî olan birkaç velinin kabir yerleri için; ileriki zamanlara bilgi ve kayıt olarak kalması, korunması niyetiyle, bahse konu kitaptaki bilgiler ile sunmaya çalıştım.

Allah Teâlâ cümlemizi onların şefaatine nail eylesin. Amin

İhramcızâde İsmail Hakkı

Kaynak: Abdülbâkî GÖLPINARLI,
Melâmiler ve Melâmilik, 1931, İstanbul
PDF KİTAP İNDİR

 

HACI BAYRAM KABAYİ kaddesellâhü sırrahu’l azîz

Melâmîlere nazaran İdrîsi Muhtefî’den sonra “Gavsiyyet” Hacı Kabâî’ye geçmiştir. Mumaileyh, an aslın Gürcü olup Topkapı’da Takkeci camiinin bânisi Melâmî ricalinden Arakiyeci İbrahim Çavuş’un azatlı kölelerindendi. İsmi Keyvan iken Melâmîler tarafından «Hacı Bayram» ismi verildiği gibi Sandal bedestanında elbisecilik ile meşgul olduğundan “Kabâyî” Iakabile de şöhret bulmuştu.

La’lîzâde, Kabâyî  Efendinin meşrebinin takvâ ve azîmet üzere bulunduğu cihetle halk ile ihtilaftan müçtenip olduğunu ve tâliplerin irşadına Bayrâmiyeden Bezcizâdeyitayin eylediğini bildiriyor.

Bu Bezcizâde, İdrîsi Muhtefînin halîfesi Muhiddin (Muhyî) değildir. Çünki Muhyî 1020 de vefat etmiştir. Ruznamçeci Süleyman Fâik Efendi (1254) “Hediyyetül ihvân”a yazdığı haşiyede bu zatın Bayramiyeden ve yine Bezcizâdelerden Şeyh Muhiddin Emin Efendi olduğunu tasrih etmektedir.

Kabâyî Efendi 1037 tarihinde vefat edip Takkeci camiinin karşı tarafında, caddeye yakın bir mahalle defnedilmiştir. Baş taşında Sülüs yazı ile aynen

Lâilâhe İllâllâh Muhammedurrasûlüllâh
El Merhum, El Mağfûr, El Hâcı Bayrâm
Terk Edüp Bu Fanîyi Çün Eyledi Azmi Bekâ
İçyûp Eydûb Izzâsın Ehl-İ Diller Cem Olup
Dediler Târihini “Ruhuna Rahmet Dâima”
1307

 

ayak taşında keza Sülüsle

Küllü Şeyin Hâlikün İllâ Vechehû Lehü’l Hukmu
Ve İleyhi Turceûn Evâhiri Receb’ul Muracceb
Li Seneti Seb’un Ve Selâsîne Ve Elfün

yazılıdır. Merkadin etrafındaki parmaklığın ön tarafına mülasık bir taştada Ta’lik ile yazılmış şu beyti okumaktayız:

Hamzaviyye Kutbunun Bu Cennet-i Fâyiha
Ruhu İçin Oku Üç İhlâs Bir Fatiha

tarih olması iktiza eden “Ruhuna Rahmet Dâima”cümlesi senei vefatı ifâde etmiyor. bilâhare kabâyî Efendinin merkadinin arka tarafında ayni Kabâyî Efendinin merkadi gibi bir merkat buldum. Bu merkadin baş taşında

Kâtib-i Menşur Divân Şe Âlicenâb
Terk Edub Bu Fâniyi Çün Eyledi Azmi Bekâ
….

yazılı . . Bu zat 968 sesinde vefat etmiş. Esasen “Ruhuna Rahmet Dâima” cümlesi de tamamile bu seneyi gösteriyor. Şu hâlde anlaşılıyor ki Kabâyî Efendinin taşına, Yalnız ilk mısraını hazif ve yerine gayri mevzun “El Merhum, El Mağfûr, El Hâcı Bayrâm” cümlesini ilâve ederek aynen bu kitabeyi yazdırmışlardır. (sh: 156-157)

Hacı Bayram Kabai Kabri Yeni Hali

 Hacı Bayram KabaiTopkapı Mezarlığı, Maltepe Mh., İstanbul, Türkiye

BURSALI SEYYİD HAŞİM
kaddesellâhü sırrahu’l azîz

La’lî ve Müstakimzâdelerin tahkikine nazaran Beşir Ağa’nın makamına Bursalı Seyyid Hâşim Efendi geçmiştir.

Bu zât, « Kitman » (Sır saklama) a ziyâdesile riâyetkâr olup kimse ile tarikata dâir sohbet etmediği gibi ihvânın cem’iyet ve sohbetine de müsaade etmemiştir. La’lî zâde, pederinden naklen Seyyid Hâşim Efendinin fevkalâde ibrâm ve ısrardan sonra yalnız Gedâyî Ali Efendi ye Seyyid Ali Efendinin kalbine bakmağa mezuniyet vermiş olduğunu söylüyor ve bu ihtifânın neticesinde tariki Melâmette kıllet (azlık) zuhurunu ve hatta bir çok ihvânın Hâşim Efendinin Kutbiyetinde yakîn tahsilinden mahrum kaldıklarını haber veriyor.

1088 senesi Ramazanının Kadir gecesinde vefat etmiştir.

La’lî zâde, babası La’lî Mehmet Efendi den Haşim Efendinin vefâtı hakkında şöyle bir menkabe naklediyor:

1088 senesi Ramazanının kadir gecesi, La’lî Mehmet Efendi  Hâşim Efendi de misafirmiş. İftardan ve teravihten sonra bir müddet sohbet ediyorlar. Sabaha karşı Haşim Efendi  hareme gidiyor. Biraz sonra Haşim Efendinin zevcesi harem kapısına gelip:

“Aman Mehmet Efendi  yetiş ; efendi vefat ediyor.”

diyor. La’lî Mehmet Efendi  hareme geçiyor ve Haşim Efendiyi hâleti nezi’de buluyor. “Yasin” okuyacağı sırada Haşim Efendi  “Allah” deyip teslimi rûh ediyor.

La’lî Mehmet Efendi  çok müteessir olup :

“Efendi m; makamınızı kime terk ettinız ve bizi kime bıraktınız ?” diye ağlamağa başlıyor. O sırada “Seyyid Ali’ye varın!” diye bir ses duyuyor. Ertesi günü cenaze merasiminde La’lî Mehmet Efendi  Seyyid Ali Efendi ye dikkat ve mahabbetle bakınca Ali Efendi  Mehmet Efendinin keşfini anlayarak durduğu yeri değiştirmek suretile Mehmet Efendinin nazarından kaçıyor ve bu suretle hâlin ifşa edilmemesini istediğini anlatıyor

Hâşim Efendi Edirnekapusu haricinde Emir Buhârî câmii karşısında caddeye nâzır bir mahalle defnedilmiştir. Baş taşında Ta’lik yazı ile.

Seyyidî Âli Neseb Hâşim Muhammed Kân-ı Fazl
Kadre Erub Azm-i Firdevs Oldu Ona Layiha
Ruhu Kudsiyle O Şeb Pervâzı İlliyyîn Edub
Hatırıma İki Tarih Oldu Feyz-i Saniha
Göçtü Çün Hâşim Efendi Ânı Rabb’ül Âlemin
Hemcivâr Edüb Habîb-İ Ekrem’e El Fâtiha
1088

 

beyitleri mahkûktur (kazınmıştır) . Son beytin her iki mısraı da ayrı ayrı, tam olarak vefat senesini ifâde eder.

Bursalı Seyyid HaşimBursalı Seyyid Haşim Kabri Yeni

HACI OSMAN AĞA EFENDİ
ve

ŞEYHULİSLÂM
PAŞMAKÇIZÂDE SEYYİD ALİ EFENDİ
 kaddesellâhü sırrahu’l azîzân

Seyyid Hâşim Efendinin yegâne müridi olduğundan Melâmîlere nazaran Hâşim Efendi den sonra “Gavsiyyet” e bu zât geçmiştir. Ali Efendi Hâşim Efendi den ziyade Kitmâna (sır saklamaya) riâyetkâr olmuş, hatta eskiden görüştüğü âşık ve sâdık ihvânile bile tevhide âit bir şey konuşmamağa başlamıştır. La’lî zâde

“Peder merhum ile görüşür dört beş pîr âşık vardı. Encâmı neye varacaktır? Müstait tâlîpler görürüz. Efendimiz cümlesini zâhiren reddederler. Fakirler mahrum kalıyorlar; diye teessüf ederlerdi” diyor

Melâmîlerin “Seyyid Ali sultan” dedikleri Paşmakçızâde Ali Efendi hiç kimseyi irşâda mezun etmemiştir. Kendisini bu derece gizlemesi âdetâ insana şüphe veriyor. Acaba yıllarca medreselerde ulûmu zahireyi tahsil eden, saray ve ekâbir konaklarında ömür süren ve nihâyet kendisini ulûmu zâhire ikna’ ve itma’ edemediğinden Melâmîliğe giren bu Hoca Efendi hakikaten Melâmîliğe inanmışmı idi ve Hâşim Efendi acaba Sârban Ahmetler, idrîsi Mutefîler gibi bu Şeyhülislâmı teshir edebilmişmi idi ?..

Üçüncü Ahmet devrinde 1124 senesi Muharreminin dördüncü günü vefat eden Seyyid Ali Efendi vasiyeti mücibince EdirneKapusu mezarlığında Şehit Beşir ağanın dâmâdı Osman Ağa’nın yanına defnedilmekle zihinlere tebâdürü pek tabiî olan bu şüpheyi kökünden izâle etmiştir.

Melâmî Şeyhülislâm, hayatında hem mevkiini sıyânet için, hem de artık Melâmîlerin kan dökmelerini tecviz etmediğinden ihvânını himâye için “Takıyye”ye fevkalâde riâyet ettiği halde vefatında bu kitmana lüzum görmemiş ve pîrinin dâmâdı Osman ağanın yanma defnini vasiyet eyleyerek ihlâsı akidesini izhâr eylemiştir.

Medfeni, Edirne kapusu mezarlığında Emir Buhârî câmiine giden yolun sağ tarafında, biraz içerde taş parmaklıklarla çevrilmiş, üstü açık bir türbe hâlindedir. Osman ağanın solunda medfundur. Ağanın sengi mezarında

Huve’l Hallâk’ul Bâkî Hâzâ Kutbul Arifîn
Ve Zübdet’ül Vâslîn İlâ’llahi Teâlâ Merhûm
Ve Mebrûr Eddâric İlâ A’lâ’l Medâric-i Rabbihî
l-Gafûr Eş-Şeyh El-Hâcı Osman Ağa
Fâtiha

kitabesi mahkûktur (yazılmıştır) . La’lî zâde, Hacı Osman ağayı “Meczubi ilâhî” diye tavsîf ediyorsa da zannederiz ki bu cezbe, İsmâili Ma’şûkî ve Hamza Bâlî’nin cezbesi gibi olacak.. Yalnız cezbe kelimesinin ma’nasındaki iltibas, ağayı kayın pederinin âkibetinden kurtaracağı için âdetâ bil’iltizâm kullanılmış bir kelime. Başka suretle olsaydı, koca bir Şeyhülislâm, bu zata bu derecede merbut (bağlı) olamazdı.

Seyyid Ali Efendinin baş taşında Şâir Rahîmî tarafından yazılan şu güzel tarih mahkûktur:

Seyyid Ali efendi kitabesi

Türbe dahilinde Osman ağadan ve Ali Efendi den başka Ali Efendinin iki zevcesi ve oğlu ile Paşmakçızâdelerden Seyyid Mehmet ve Seyyid Ahmet isminde iki zât medfundur. Şeyhî merhum, Efendi için “Mecmaul bahreyni şeriat ve hakikat ve mevredün nehreyni ilmü ma’rifet,, dediği gibi şeyh Mürâdı Nakşibendî’ye mürid olduğunu da söylüyor.

La’lî zâde de Osman ağanın yanına defnini vasiyet ve vasiyeti mucibince hareket, halkın dedikodusunu mucip olup her kesin söylediği lâflarla isti’dadını izhâr eylediğini haber veriyor.

Osman Ağa ve Şeyhulislam PaşmakçızadeHacı Osman Ağa Efendi

Paşmakçızade Seyyid Ali EfendiPaşmakçızadenin Eşi Emetullah HanımPaşmakçızade aile kabristanı paşmakçızade aile kabristanı (2) Eyüp, İstanbul, Türkiye Necatibey ve Mısır Tarlası Mezarlığı

Kutbu’l-Ârifîn, Gavsu’l-Vasilîn El -Hâc MÜRŞİD-İ KÂMİL AHMED AMÎŞ EFENDİ


  TAKDİM

 Halvetiyye-i Şa’bâniyye yolunun Mürşid-i Kâmille­rinden, 1920 yılında sırlanan Fatih Sertürbedârı Ahmed Amîş Hazretlerinin sohbet ve nasihatlerinin güneş ışığı gibi tüm gönüllerde nasîbdâr olmasını Cenâb-ı Allah’tan niyaz ediyorum.

Hüseyin Salahi Çiloğlu

2011 Kasım – Kurban Bayramı

“Taş taş olmuş yere yatmış, onun kaderinde basılmak var. Ama sen, sen ol yolda bir taş gördüğün zaman, sakın onu ayağınla itme! Elinle bir kenara bırak”

Kapak: Bülent Engez

Baskı: Seçil Ofset – İstanbul

Matbaamız tarafından basılan bu değerli eseri,

ücretsiz olarak temin edebilirsiniz

TEL: 0212 629 06 15

www. secilofset. com

info @ secilofset. com

“Hazreti Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemden bana gelinceye kadar bu tecelliye kimse mazhar olup erişmedi. Ben ise

Rahmanirrahim tecellisine mazharım. Benden şer beklemeyiniz.”

El- Hâc Ahmed Amîş Efendi Kaddesellâhü sırrahu’l azîz

İçindekiler

KUTBU’L-VÂSILÎN AHMED AMÎŞ EFENDİ 9

KELÂM-I ÂLİLERİNDEN.. 19

ABDULHAMİD HAN.. 19

ADAB. 20

ADAK. 23

AHLAK. 23

ALLAH TEÂLÂ.. 23

ANA-BABA HAKKI 24

BESMELE. 24

BİAT. 24

BORÇ. 25

BUĞZ. 25

CENNETLİK VE CEHENNEMLİK. 25

CEZBE. 26

ÇALIŞMA VE GAYRET. 29

DEPREM… 30

DEVRİYE. 30

EBÛ LEHEB. 30

EBÛ TÂLİB ALEYHİSSELÂM… 30

DÖRT HALİFE. 31

DÜNYA (LIK) 32

EŞKİYA.. 33

EVLİLİK. 33

FELÇ. 33

FERÂSET. 34

GAYBÎ HABERLER. 34

HAL. 43

HAVATIR. 43

HAYVANLAR. 45

HZ. HATİCE KÜBRA ALEYHİSSELÂM… 45

HEDİYE. 45

HİKMET. 46

HİMMET. 47

HİZMET. 48

HÜSN-Ü ZAN.. 48

İLİM… 48

İLİŞKİLER. 49

İMAN.. 51

İNSÂN-I KAMİL. 51

İRÂDE. 54

İSİM KOYMA.. 55

İSMAİL HAKKI BURSEVÎ 56

İŞ-VAZİFE. 57

KABİR HALLERİ 57

KADER. 57

KADIN.. 58

KARI -KOCA.. 59

KELİME-İ TEVHİD.. 59

KERÂMET. 60

KIYAMET. 61

KİBİR. 61

KİTAP. 62

KULLUK. 62

KUR’ÂN-I KERİM… 63

KUTSAL MEKÂNLAR. 65

LATİFE-ŞAKA.. 65

MARİFET. 65

MECÂZ-RUMUZ. 66

MEKÂN.. 67

MELEK VE ŞEYTAN.. 67

MÜJDELER. 67

MÜRŞİD-İ KÂMİL. 67

MUHABBET (SEVGİ) 69

NAMAZ. 72

RABITA.. 73

RASÛLÜLLAH SALLALLÂHÜ ALEYHİ VE SELLEM… 74

RESİM… 76

RIZIK. 76

RİCÂL-İ GAYB. 76

RUMUZ. 77

RÜYA.. 77

SAĞLIK. 78

SAVAŞ. 79

SELAM… 79

SEYR-U SULÛK. 79

SİGARA.. 83

SOHBET. 83

ŞEYH ŞABAN-I VELİ 84

ŞÜKÜR. 84

ÖLÜM… 84

TALEBE, SALİK (DERVİŞ) 86

TASARRUF. 88

TASAVVUF. 93

TEVHİD.. 93

VAHDET-İ VÜCUD.. 95

VEFÂ.. 99

YARATILIŞ. 99

YEMEK. 100

ZALİM… 100

ZİKİR. 100

AHMED AMİŞ EFENDİ İLE A. AVNİ KONUK’ UN SOHBETLERİ 101

12 Zilka’de 1337 (9 Ağustos 1919) 102

12 Zilhicce 1337 (7 Eylül 1919) 107

5 Rebiülevvel 1338 (28 Kasım 1919) 110

9 Nisan 1336 (6 Nisan 1920) 112

HATIRALAR.. 115

MARAŞLI AHMED TÂHİR EFENDİ. 163

HUZUR NEDİR?. 169

بِسْـــمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

الحمد لله رب العالمين والصلاة والسلام على رسولنا محمد

وعلى اله وصحبه وسلم اجمعين

 KUTBU’L-VÂSILÎN AHMED AMÎŞ EFENDİ Kaddesellâhü sırrahu’l azîz

(1807-20 Şaban 1338-9 Mayıs 1920 Fatih-İstanbul)

“Câmi-i makamât-ı kemâl, aziz-i kuds-i hisâl Eş-şeyh Ahmed Amîşül-Halvetiyyü’ş Şabanî kaddes-allahü sırrehül-âlî Hazretleri Bulgaristan’daki Tırnova kabasında dünyaya teşrif buyurdular. “Amîş” bazıları tarafından “Ammiş” ismiyle yâd edilegelmiştir. Türkçesinde “küçük amca” anlamına gelmektedir.[1] Çünkü Ahmed Amîş Efendi orta boylu bir zat imiş.

İlk tahsilini tamamladıktan sonra, Gelenbevî İsmail Efendi’nin talebelerinden olup Filibe’de ders veren Uzun Ali Efendi’nin yetiştirdiği büyük bir zatın ve Vidinli Hoca Mustafa Efendi öğrencilerinden Klemençeli Mustafa Efendi’nin ve sair kemâl ehlinin derslerine devam buyurmuşlardır. Daha sonra uzun bir zaman mektep hocalığı ile meşgul oldular.

Esasen fıtratlarına gömülmüş olan ilâhî cezbe-i nur yüzünden bir manevî üstad ararken Bektaşî şeyhlerinden Servili Sadık Efendi’ye müracaat ettilerse de:

“Sizin nasibiniz bizden değil, ırkı pâklerdendir. Yerinize gidip ona intizar ediniz.” cevabını aldılar ve birkaç sene bu şekilde beklemek zorunda kaldılar. O sıralarda âlem’ül irşâd ve kutb’ül efrad Kuşadalı Eşşeyh, Esseyyid İbrahim Efendi, talebelerinden mertebe-i kemâle vasıl olan bazı kişileri, kendilerine vekil olarak birer tarafa gönderdikleri gibi, Kadızade Ömerül-Halvetî Hazretlerini de Tırnova’ya göndermişlerdi.

Ömer’ül Halvetî Hazretleri Tırnova’ya teşrif edince başta Ahmed Amîş Efendi olduğu halde ulemadan Emrullah Efendi, eşraf-ı beldeden Hacı Abdullah oğlu Hacı Mehmet Ağa ve takriben 35 sene mukaddem İstanbul’da vefat eyleyen Tırnovalı Süleyman Efendi ve Büyükada Malmüdürlüğü maiyetinde müstahdem iken irtihal eden Hacı Nesip Efendi ve diğer birçok taliban-ı aşk-ı Muhammedi, Ömer’ül Halvetî Hazretlerinin meclis-i pürnur-ı ezkârında sermest-i cezebat-ı hakikat oldular.

1259 (1842) senesinde Kuşadalı İbrahim Efendi, hacca niyetle İstanbul’dan çıktılar. Hac dönüşü İstanbul’a dönmeyip Şam’da kaldılar. İstanbul’da ve Anadolu ile Rumeli’nin birçok yerlerinde bulunan diğer halifeleri ve Ömer’ül Halveti mektupla emirlerini alırlardı.

1262 (1845) sene-i hicriyelerinde ikinci hac seferi için talebeleriyle Medine-i Münevvere’ye gitmişlerdir. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin huzurunda manevî birçok haller zuhur etmiş ve oradan Mekke-i Mükerreme’ye müteveccihen yola çıkmışlardır. Ancak yol esnasında Hazret-i Pîr-i Azamda kolera belirtileri görülmüş hacıların ehram giydikleri Rabiğ mevkiinde Hakk’a yürümüşlerdir. [2]

Hazret-i Sultan Kuşadalı, Makam-ı Niyabet-i Muhammediyede Kalb-i Âlem olmak üzere Bosnevî Mehmet Tevfik Efendi Hazretlerini yerine “vekil” bıraktılar. Hazret-i Kuşadalının sırlanmasından sonra Ömer’ül-Halvetî Hazretleri Tırnova’da irşâd ile neşr-i feyz ederek 1268 (1852) senesinde evvelâ Ahmed Amîş Efendi’ye, biraz sonra da Emrulah Efendi’ye hilâfet vererek, her ikisini de irşâda mezun kıldılar.

Bir gece Ahmed Amîş Efendi, İstanbul’dan Tırnova’ya gelen ihvândan iki üç kişi ile sohbet ederlerken Bosnevi Mehmet Tevfik Efendi Hazretlerinin kemâlât-ı kutsiyelerine dair söz geçmiş ve aynı gece de Efendi hazretleri zuhur ederek Ahmed Amîş Efendi’yi İstanbul’a davet etmişlerdir.

Ahmed Amîş Efendi, bu hâdiseyi, mürşidi Ömer’ül Halveti Hazretlerine arzederek aldığı emre uyarak İstanbul’a gitmiş ve vahid-i zaman Bosnevi Mehmet Tevfik Efendi Hazretlerinden bu sefer rabıta verme izni ile Tırnova’ya dönmüşlerdir.

1281 (1864) tarihinde Bosnevi Mehmet Tevfik Efendi Hazretleri yine İstanbul’a geldiler.[3] Ahmed Amîş Efendi, Hazretin görüştüğü Üsküdarlı Hoca Ali Efendi, evamir müdürü Rifat Efendi, Üsküdarda Nalçacı dergâhı şeyhi Mustafa Bey, evamir müdürü Rifat Efendi, Kâşgar hükümeti sefiri sıfatıyla İstanbul’a gelerek Hazret-i Bosnevî’den istifade eyleyen eazım-ı ulema-yı İslâmdan ve Füsus’ül hikem sarihlerinden Yakup Han-ı Kâşgarî ve Fatih Türbedârı Niğdevi Bekir Efendi kaddesallahü esrarehüm hazaratının her biri ile tekrar görüşerek Tırnova’ya döndüler.

Ahmed Amîş Efendi 1294 (1877) senesine kadar orada ikamet ettiler. O sene Osmanlı Hükümeti ile Rusya arasında vuku bulan harp dolayısıyla ailesiyle İstanbul’a hicret ettiler. Bu son gelişlerinde ihvândan yalnız Rifat Efendi ile Fatih Türbedârı Niğdevi Bekir Efendi’yi buldular ve iki üç sene bu iki zat-ı mükerrem ile sohbet ettiler. Bazen da Kuşadalı Hazretlerinin telkinine izin buyurdukları Keçeci Hafız Ali ve İzzet efendiler hazaratının medfun bulundukları Lokmacı tekkesine giderek halka-i ezkârda bulunurlardı. İstanbul’a geldiklerinde Süleyman Efendi sohbet arkadaşı olmuşlardı. Süleyman Efendi Tırnova’da senelerce Ömer’ül Halvetî Hazretlerinin huzurunda bulunmuş ve Mehmet Tevfik Efendi Hazretlerinin Hakk’a yürümelerinden İstanbul’a gelmiş, birkaç sene meclisi sahib-i zamanda bulunmuş ve Bosnevi Hazret-i Bosnevîden sonra tevhidin en büyük tercümanlarından sayılan evamir müdürü Rifat Efendi Hazretlerinin sohbet ve yol arkadaşı olmuş idi.

Ahmed Amîş Efendi Hazretlerinin tecelligâh-ı sırr-ı ekmeliyet olduklarını feraset-i maneviye ile en evvel keşfeden Süleyman Efendi Hazretleri’dir. Sarıgüzel’de İskender Paşa Camiinin tabutluğunda mücahede ve halvetle meşgul olan Ahmed Amîş Efendi Hazretlerini çok severlerdi. Onunla beraber sohbet ettiklerinde Ahmed Amîş Efendi Hazretlerinin hem damad-ı âlileri ve Fatih ders-i amlarından ve Rusçuklu Hasan Sabri Efendi Hazretlerinden başka bir kimse dâhil olamazdı.

İşte bu sıralarda Türbedâr Bekir Efendi hazretleri de, uhdelerinde bulunan türbedârlık görevini Ahmed Amîş Efendi Hazretlerine bırakmalarıyla Fâtih Sultan Mehmed türbesinin türbedârı olmuş ve bu yüzden “Fâtih Türbedârı” olarak da anılmıştır.

Daha Tırnova’da iken, tanışmamalarına rağmen İstanbul’da bulunan Nakşibendî şeyhi Ahmed Ziyâeddin Gümüşhanevî (1813-1893) kendisine hilâfet icazeti göndermiştir. Yine Melâmî tarikatının üçüncü devre piri Muhammed Nûr’ül Arabî (1813-1887) tarafından Melâmî tarikatinden de teberruken verilmiş icazeti vardır.[4]

Amîş Efendi taliplerine Halveti, nadirende Nakşî icazetnamesi vermiştir. Tarikatlerin merasim, âdâb ve erkânından uzak kalarak melâmetle irşâda devam etmiştir. Fakat müridlerin “melâmet” kelimesini kullanmalarını yasaklamıştır. Kendisinden ders isteyenlere tevbe ve istiğfar etmelerini, Kur’an okumalarını tavsiye ederdi.

Ahmed Amîş’in pek çok meşhur müridi vardır: Mutasavvıflar İsmail Hakkı Bursevî (meşhur mutasavvıf değildir) ve Abdülaziz Mecdi Tolun, Hüseyin Avni Konukman, âlim Hasan Basri Çantay, felsefe ve tasavvuf üstadı İsmail Fennî Ertuğrul, Süheyl Ünver’in babası postacı Mustafa Enver Bey, meşhur hattat Hasan Rızâ Efendi bunların arasındadır.

Amîş’in torununun damadı ise Mehmed Âkifin yakın dostu olan Babanzâde Ahmed Naim Efendi’dir.

Ahmed Amîş Efendi 9 Mayıs 1920 tarihinde 126 (?) yaşında iken İstanbul’da Hakk’a yürüdü.

Ahmed Amîş Efendi Hazretleri kutsal emaneti Bekir Efendi’den teslim aldıktan sonra bereketli bir ömür sürmüşler ve kendileri de, kendilerince malum olan vakitleri yaklaştığında yerlerine Kayserili Mehmed Efendi Hazretlerini tevkil eylemişlerdir. Ser Türbedâr Ahmed Amîş Hazretleri, aynı zamanda damatları bulunan Müderris Ahmed Nâim Bey’in Şehzâdebaşındaki Fevziye çarşısı yanındaki evinde irtihal-i dâr-i beka buyurmuşlardır. Gasillerini ise Fatih Camii imamı Bekir Efendi yapmıştır. Ancak bu konuda da şayan-ı hayret bir hâdise cereyan etmiştir. Şöyle ki:

Vefat’ın vuku bulduğu ev Şehzadebaşı’nda olduğundan, gaslin de bu semtin camii olan Şehzadebaşı Camii imamı tarafından yapılması gerekirken, o gün tesadüfen Şehzade başı imamı bulunamamış, neticede Fâtih İmamı Bekir Efendi gasil için çağrılmış. Bekir Efendi gasil işini büyük bir tazim ve itina ile yaptıktan ve hazretin elini ve yüzünü öptükten sonra ayrılmış. Bu hâl, orada bulunanların, bilhassa Ahmed Naim ve Evrenoszâde Sami Bey’in dikkatlerini çekmiş ve hâdisenin sebebini İmam Bekir Efendi’den öğrenmek istemişler. Israr karşısında Bekir Efendi şu hâdiseyi nakletmiştir:

“Bundan on sene kadar önceleri idi. Bir gün sabahleyin Sarıgüzel hamamına gitmiştim. Kurnalardan birinin başında yaşlıca, zayıf-nahiv bir zâtın yıkanmaya çalıştığını görünce yanına yaklaştım ve Fâtih türbedârı olduğunu görünce kendilerinden müsaade isteyerek yıkanmalarına yardımcı olmak istedim. Teşekkür ettiler, memnuniyetlerini izhar ettiler, ancak şöyle buyurdular:

“Sen beni şimdi kendi halime bırak, fakat inşaallah bilâhere beni iyice yıkarsın!..” Ben o zaman bunun mânâsını (itiraf edeyim ki) anlamamıştım. Şimdi bu kutsal hizmet bana düşünce anladım ve kerametlerinin bu suretle zuhur ettiğini idrâk edince hayatlarında iken ne derece gaflette bulunduğumdan dolayı müteessirim.”

Ahmed Amîş Hazretlerinin namazlarını Abdülaziz Mecdi Efendi kıldırmıştır. Mecdi Efendi bu hususu şu şekilde nakletmiştir.

“Pîr-i tarikat Hazret’i Nasuhi’yi mânâ âleminde gördüm. Ahmed Amîş Efendi’nin namazını kıldırmak hususunda sana teklif vaki olacaktır, bunu kabul ve ifa et!” Buyurdular. Ben de o esnada vâki olan imamet teklifini bu emir ve işaret üzerine kabul ve ifâ ettim. Mübarek naşının namazını bu suretle edâ ettikten sonra hazır bulunan cemaata karşı da:

“Ey cemaat-i müslimîn!

Fâtih türbedârı Ahmed Amîş Hazretlerini; hamil-i emânât-i sübhâniye. Câmi-i kemâlât-ı insaniye, kutb-ül arifin, gavsul-vâsılîn, olmak üzere tanırız; sizler de böylece tanır ve şehâdet eder misiniz?”

diye soran Mecdi Efendi’ye cevaben hazır bulunan mahşerî kalabalıktan gür bir ses yükselir: “Eveeet…biz de öyle bilir ve tanır, şehâdet ede-riz…”

Hakk’a yürümesi üzerine Evrenoszâde Sami Bey’in yazdığı târih mısraı şöyledir:

“Gitdi gülzârı cemâle pîri efrâdı cihan” (1338).

Yani, Allah’ın Cemâli olan gül bahçesine, yani cennete dünyadaki herkesin piri olan Ahmed Efendi gitti.

Makamı alisi, İstanbul Fatih Camii haziresinde bulunan Ahmed Amîş Efendimiz Hazretlerinin sol yanında oğlu, sağ yanında ise Maraşlı Ahmed Tâhir Memiş Efendimiz Hazretleri yatmaktadır.

Mezar baştaşındaki yazı şöyledir:

Hâmili emânâtı Sübhâniyye,

Câmi’i makâmâtı insâniyye,

Mürebbîi sâlikânı Rahmâniyye

El Hâc Ahmed Amîş el-Halvetî eş-Şa’bânî

kuddise sırrûhû hazretlerinin rûhi şerifleri için

El-Fâtiha.

20 Şa’bân 1338/(9 Mayıs 1920)

Kabir taşlarının diğerinde Evranoszâde Sâmî beyin şu manzumesi yeralıyor:

 

“Rûh-i pâk-i mürşid-i yekta cenâb-ı Ahmede.

Sâye-i arş-i ilâhîdir mualla âşiyân

Matla’-i feyz-i velayettir o kutbu’l-vâsılîn

Sırr-i ferdiyyet olurdu vech-i pâkinden iyân

Râh-i Şâbân-i Velide ekmel-i devrân olup

Ehl-i hilme kıble-i irfan idi birçok zaman

Ah kim yükseldi lâhûta, muhit-i vahdete

Oldu envâr-i tecellî-i bekada bî nişan.

Neşvebâr oldukça envar-i cemali kalbime

Parlıyor pişimde eşvak-ı sayfa-yı cavidan

Cezbe-i vahdetle Sami söyledim tarh-i tam

كيتدي كلزار جماله پير افرد جهان

20 Şa’bân 1338/(9 Mayıs 1920)

AHMED AMÎŞ EFENDİNİN KELÂM-I ÂLİLERİNDEN

 Bismillahirrahmanirrahim

 

ABDULHAMİD HAN

•       Efendi Hazretleri buyurdular ki,[5]

“Abdülhamid Medine’ye ben de yavaş yavaş”

  • Abdülhamid imameyn mertebesine çıkmıştır.
  • Ölümü anlamak isterseniz Abdülhamid’in haline bakınız (Hal’inden sonraki hâli)
  • Bir gün Efendi Hazretleri önde, biz de bir iki ihvânla arkasından yürüyorduk. İçimden

“bana bir kudret ihsan et de Abdülhamid’in tacını tahtını yıkayım” dedim. Efendi Hazretleri hemen dönerek;

“Hasan zulüm neye derler bilir misin?” buyurdular. İlaveten

“zalim bir padişaha karşı silaha sarılmak da zulümdür,” buyurdular.

  • “Allah tecellisini tekrar etmez. O geçti” (Mehmed Efendi Hazretleri kalben Abdülhamid’in tekrar saltanata gelmesi için temenniyatta bulundukları zaman buyurmuşlar).
  • Mehmed Efendimiz Hazretlerine meşrutiyeti müteakip birkaç kere kova ile su getirtip leğene döktürüp badehu ellerini ayaklarını suyun içine biraz zaman durdurduktan sonra

“al bunu, el ayak değmez bir yere döküver” buyurmuşlar.

ADAB

  • Adabı Muhammediyedendir. Bir yere girdiğiniz zaman namaz kılıyorlarsa cemaatle namazı kılmış da olsanız oraya girip namaz kılınız.
  • Birgün huzurlarından çıkarken eliyle mumu söndüren Nevres Bey’e;

“Öyle yapma! “hu” diye üfleyerek söndür.”

  • Necib Bey’in kardeşi Doktor Talat Bey’e

“Cemil Bey’e benden selam söyle” buyurmuşlar ve akabinde de

“Şeyhin mi selam söyledi, şeyhim mi selam söyledi diyeceksin.” diye sormuşlar. Talat Bey’de

“Şeyhim” cevabını vermiş,

“Güzel etmiş.”

  • “Alış veriş ederseniz ilk önce parayı veriniz, sonra malı alınız.”
  • Ahmed Amîş Efendimiz buyurdular;

Bir gün üç ihvân ile Şeyhimizin huzurunda iken Emrullah Efendi’ye

“O benim hocam, diğerine bu benim fakirimdir.” buyurdular. Ben de acaba bana ne buyuracaklar diye muztarib iken

“Bu da benim kıtmirimdir.” buyurduklarında pek memnun oldum.

  • Yusuf Bahri Bey rivayetiyle;

Balkan harbinde beni tayin ettiler. Huzura gittim, efendim harbe gidiyorum dedim. “Yoo, öyle harbe gidiyorum denmez. Harp bir emri azimdir, bilâ talep tayin edilirse tayin edildim” denir.

  • Süt içerken ağzınızda iyice dolaştırın, lûab (tükrük) ile karışsın. (hazmı kolay olsun diye)
  • Allah olmak kolaydır, fakat Muhammed olmak güçtür.[6]
  • Ahmed Amîş Efendi Mecdi Efendi’ye, “mecdi, sakın sırrı faş etme “ der, Mecdi Efendi acaba bir şey mi yaptım diye korktum. Benim bu korkumu gidermek ve bir hakikat bildirmiş olmak için buyurdular ki,

“Edemezsin ki, edilemez ki, ruhunu ortaya at, faş et anlat bakalım. Edemezsin, O’da öyledir”. [7]

  • Kazım Bey:

Sohbetlerine devam eder ve pek çok istifadeler ediyordum. Günler aylar geçtikçe hazretin nâsiyesinde parıldayan ve görmekle mütelezziz olduğum bu hakikat güneşini bu olgun insani daha çok sevmeye başlamıştım. Huzurunda bulundukça acaba bir hizmet emreder mi velev, bir bardak su olsun veya abdest tazelemek için olsun eline ayağına su dökmeyi isterdim. Ve emrine müntazır bulunuyordum. Su içme tarzıda başka türlü idi. Bardağı iki avucu içine alır ve evire çevire suyu avcunda ısıtır sonra üç yudumda bitirir idi. Ve lezzetini çeşnisini karşıda oturana bakana bile lezzet verecek derecede tam bir hevesle içerdi ve sonunda “Ya Rabbi sana çok şükür” derdi.

  • Kazım Bey:

Mabeyni Humayün tarafından gönderilen bazı hafiyeler Hazreti Azizin odasına kimlerin girip çıktığını tarassut (gözetliyor) ediyorlarmış. Böyle zamanlarda zaillerini (sürekli gelmeyenleri) kabul etmeyerek

“Burada durmayın görmüyor musunuz, hafiyeler geziyor” diyerek ziyaretçilerini kabul etmezlerdi.

  • Sahavet sıfât-ı enbiyâdır. Sahî adam cennete girer. Cennet de burada başlar.
  • Âdeti bozmayın, âlemi günahkâr etmeyin.
  • Tevekkül babında durmazlarsa, (o kişiye) biraz şey verip savarlar.
  • Kütahyalı Süleyman Bey rivayetiyle;

Huzurda Hazret Kur’an okurken iki, üç defa ziyaret ettim, Kur’an’ı bitirip kapadıktan sonra “Bu Kur’an’ın sevabını sana hediye ettim.” buyurdular. Ben sükût ettim,

“öyle olmaz, üç defa aldım kabul ettim de.” buyurdular. Ben de üç defa tekrar ettim.

ADAK

  • Hastalandığınız zaman ağır gelmeyecek, yapabilecek bir neziri yapınız. Mesela bu hastalıktan kurtulursan günde iki rekât nafile namaz kılayım, dersin.

AHLAK

  • Gör geç, belle geç, durma geç…
  • Biz köpek tabiatlıyız, kuçu kuçu derler geliriz, hoşt derler gideriz.
  • İbrâhim’ül meşreb olunuz. Ama İbrahim aleyhisselâm olmadan da kendinizi ateşe atmayınız.
  • Sen verdin, biz yedik; vermezsen ne yerdik.

ALLAH TEÂLÂ

  • Kelami nefsî her lisandan sadır olur, fakat lisanı Arab’a bürünmüştür.
  • Kimseye “nereden geliyorsun, nereye gidiyorsun” diye sormak caiz değildir,” eğer sana birisi sorarsa “şuradan geliyorum, buraya gidiyorum” daha doğrusu, “minhü ileyhi” “O’ndan O’na” dersin.
  • “İnnallâhe latifün bi’l-ibâd” [8] Allah Teâlâ kullarına latiftir değil, Allah kullarında latifdir. Çünkü evvelkisi isneyniyeti icab eder.
  • Cemii mükevvenat Hakkın zuhurudur. Şuunâtı İlâhiye irâde-i zatiyedendir.
  • Allah hattı zatında ekberdir.
  • Kuşadalı Efendimizden;

Hep kullar Allah Teâlâ’dan o da ulema kullarından haşyet eder. (korkar)[9]

  • “İlah, şagil[10] manasınadır”

•       Bütün arifler Allah’da fena olur, Allah’da kamil de fena olur.

  • Mâ’na kadîmdir. Kimsenin olmaz.
  • Analar Allah’ın rahim sıfatına, babalar da rezzak sıfatına mazhar olurlar.[11]
  • Mehmet Efendim Hazretleri bir gün buyurdular ki,

ANA-BABA HAKKI

“Huzurda idim, diğer bir zat da vardı. Hazreti Aziz o zata bakarak ve fakiri göstererek

“Ben dünyayı bunun evladlarına verdim, veririm ya! Bana kim karışır.” buyurdular. Ben de;

“kimse karışamaz” dedim.

BESMELE

  • Bismillahın manası, “Allah’ın bendeki taayyünü ile” [12]
  • Gıyaben biat vermek âdetimiz değildir. Fakat Yüz kere istiğfar, yüzde salât-u selâm okusun. Bir de

BİAT

“eseri eseri’ş şey zâlike’ş-şey

Nuru nuru’ş şey zalike’ş-şey” [13] olduğunu bilsin buyurdu.

  • Kuşadalı Efendimizden;

Kula kul olmayınca adam adam olmazmış.

  • Kuşadalı Efendimizden;

(Ululemirler için) Onlar Hakkın azametine mazhar olmakla karşı durmak olmaz.

BORÇ

  • Bakkal yahut diğer birine borcunuz olursa aylığınızı alır almaz borcunuzu ödeyiniz. Çünkü bu para ile bir iki el devreder ve kâr eder. Eğer parayı vermezseniz haramdır.

BUĞZ

  • Hazreti Azizimiz birgün mübarek sağ ellerinin parmaklarının uçlarıyla mübarek vücutlarına vurarak “bazıları gelip buna saplanırlar.” buyurdular.[14]

CENNETLİK VE CEHENNEMLİK

Nevres Bey ‘den;

“Cennetlik misin, Cehennemlik misin bilmek ister misin?

Bulunduğun hale bak. Bulunduğun hal Cennetlik ise Cennetliksin, Cehennemlik ise Cehennemliksin.[15]

•       Vakıf mala ihanet eden cehennem azabından kurtulamaz.

  • Cehennemde bazısı beş bin, bazısı altı bin sene durur.
  • Allah senin için ahirette odun kömür yakmaz.

 

CEZBE

  • Muhabbetin galeyanı halinde hüküm sâlikindir.
  • Halil Efendi’ye buyurmuşlar ki

“Ulan sen beni gördüğün zaman cezbeleniyorsun. Dağı, taşı gördüğün zamanda cezbeleniyor musun?” Halil Efendi;

“Hayır demiş.”

“Öyle ise olmadı, ne zaman neyi görürsen hakikati ilahiyeyi müşahede ile cezbelenirsen o zaman.”

  • Beyoğlu müftüsü olan Receb Arusan Mecdi Efendi’nin Komşusu imiş. Bir gün Ahmed Amîş Efendi’nin ziyaretine giderler. Hazretin elini öperek Mecdi Efendi Receb Efendi’yi Fatih hocalarından diyerek takdim eder. İlk söz olarak Efendi Hazretleri, “Allahü ekber de. Müfaddalün aleyh nedir? Diye Receb Efendi’ye sorar. Receb Efendi

“Allah fî haddi zatihi Ekberdir” bu ef’âlü, tef’il (babında) ve müfâddalün aleyh aranmaz, siz ararmısınız? Yani, biz hocalar aramayız, siz mutasavvıflar arar mısınız?”[16]

Diye o da Ahmed Amîş Efendi’ye sorar. Efendi Hazretleri;

“ Ben de bu suale böyle cevab vermeni beklerdim” diyerek müftüyü takdir eder. Elinde tuttuğu, enfiye kutusunu açarak bir tutam enfiye verir. O sırada geride ayakda duran Mecdi Efendi’ye de bir tutam enfiye verir. Çekmekte iken fartı muhabbetinden Mecdi Efendi birden bire cezbelenir, Efendi Hazretlerinin üzerine atılır ve kucaklar.[17] Receb Arusan hayrete varır. Mecdi Efendi’nin cezbe haline uğrayarak kendinden geçince aralarında şöyle bir konuşma geçer.

“Hangi tarikdensiniz?”

“Halveti tarikindenim sulûkümü Ömerli Halveti’den gördüm. Daha ilerisini sorar isen Şabanî tarikine ve Şaban-ı Veli’ye müntesibim.”

“Sizin için Arab hoca ile görüşmüştür ve Melâmi’dir” diyorlar.

“Melâmet adında bir tarikat yoktur, Bununla beraber umumiyet ile tarikatte Melâmet büyük bir makamdır.” “Tarikatı Seyyide bak, Arab Hoca dediğiniz Seyyid Muhammed Nur’ül Arab ise çok büyük bir zat idi ben onun ile görüştüm. O benim sohbet şeyhimdir” diye buyururlar. Söz buraya gelince, Abdulaziz Mecdi Efendi de kendine gelerek birlikte çıkıp giderler.

 

ÇALIŞMA VE GAYRET

  • Siz çalışırsanız ben size gelirim, çalışmazsanız yorulur bana gelirsiniz.
  • Bulmalı, duymalı, doymalı.
  • Birgün ashabdan birisi

“Ya Resulallah sallallâhü aleyhi ve sellem ben filan zatın yanında çalışıyorum. Yevmiye bana beş kuruş veriyor, yetişmiyor” derler.

Hazreti Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz de

“dört kuruşa çalış” buyururlar. Bir müddet devam ettikten sonra gelip

“Ya Resulallah yine yetişmiyor.” derler. Hazreti Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz

“Üç kuruşa çalış” buyururlar. Bu sefer para artmaya başlar. Sebebini istizah (açıklarken) Hazreti Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz

“Paraya göre iş göremiyordu, fazlası helal olmuyordu.”

  • Kazım Bey:

Ahmed Amîş Efendi yine günlerden bir gün sordu;

“Dersine çalışıyor musun?”

“Evet, efendim, çalışıyorum.” Hâlbuki mektep derslerine çalışıp çalışmadığımı sormak istiyormuş,

“Evvela mektep dersi ikinci derecede Ruh-i feyz-ı irfan bunları bir birine karıştırmamalıdır,” buyurdular.

DEPREM

  • Hareket-i arz geçtikten sonra kendimi şu ayeti okurken buldum; Rabbena mâ halakte hazâ bâtılen sübhâneke fe-kınâ âzâbe’n-nâr. [18]

“ Rabbimiz, Sen bunu boşuna yaratmadın. Sen münezzehsin. Bizi ateşin azabından koru.”

DEVRİYE

  • Tuizzü idim, tüzillü’ye geldim. [19]
  • Tenezzül aynî terakkidir.

EBÛ LEHEB

  • Biz “ Tebbet yedâ” suresini hatim tamam olsun diye okuruz.[20]

EBÛ TÂLİB ALEYHİSSELÂM

  • “Ebû Talib radıyallahü anhdır.”

 

DÖRT HALİFE

  • Sairleri halife-i Hakk’dır, Hazreti Ali Halife-i Rasul’dür.
  • Hazreti Rasûlüllah Efendimiz tarafından Hazreti Fatıma’ya (sallallahu teâlâ aleyhimâ ve alâ âlihima.

“Allah mükevvenata nazar eyledi, iki kimseyi kendisine intihâp etti(seçti). Onun birisi senin baban, birisi de senin zevcindir.”

•       Nevres Beyefendiden;

Şeyhim bana sual buyurdu,

“Âdemden evvel din var mıydı?

“Evet, efendim vardı, Dini İslâm.”

“Hazreti Muhammed kaç kişiyi irşâd buyurdu?”

Bende korktum, lisanen söyleyemedim. Şehadet parmağımı işaret ederek bir dedim.

“Evet, yalnız Hazreti Ali’yi irşâd buyurdular.”

  • “Diğer Sahabe-i Kiram talim ve terbiye ile Hazreti Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz’i anladılar. Hazreti Ali kerremallâhü veche aynaya baktı, kendini gördü.”
  • Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyururlar ki;

“Biz Ali ile bir vücudduk, bu âleme geldik, baş ayrıldı.”

Bazı kişiler Hazret-i Ali Efendimizi Hazretlerinden Hazreti Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimize şikâyet ettiklerinde

“Ondan bana şikâyette bulunmayınız.” înnehû mahsûsun fî zâtillâh .” buyurdular (O Allah’ın zatına tahsis edilmiştir)

  • Nevres Bey rivayetiyle

Bir gün Hazreti Ali Efendimiz

“Ya Resulallah, namaz kılmak istemiyorum ama ezan okunduğu zaman içim sızlıyor.” buyururlar,

“Âkıbetinin hayr olduğuna alamettir” buyurmuşlar.

  • Her mü’min Alevîdir, ama her Alevî mü’min değildir.

DÜNYA (LIK)

  • Birisi yeni bir ev yaptırırsa, rütbe alırsa, yeni bir elbise giyerse tebrik etmeyiniz.
  • Yeni bir gömlek bile giyseniz iki rekât namaz kılınız.
  •  

Ne talibi dünyayız,

Ne ragıbı ukbayız,

Biz âşıkı şeydâyız.

Hu Hu ya men hû,

Leysel hâdi illâ Hu

 

Talibin matlubundur,

Aşıkın seyrani Hû.

Bunu Hazreti Azizimiz Efendimiz Makbule ve Nusret Hanımlar birlikte söylerlermiş. Bazen Makbule hanıma

“Sen bana bir ilahi okuyuver.” buyururlarmış, Makbule hanım yukarıdaki ilahiyi okurlarmış.

  • Fatih’in sandukasını etrafındaki demir parmaklıklar için;

“Bunlar zâit ve faydasız şeylerdir, satmalıdır, böyle durdurulmamalıdır.”

  • “ İnsanda en son kaybolan, manevî saltanat hırsıdır.”

 

EŞKİYA

  • Kuşadalı Efendimizden

Nakıs iken irşâda kıyam edenlerin mütenebbilerle (deliler) haşrından korkarım.[21]

EVLİLİK

  • Dünyada eşini bulamazsan, işini bilemezsen rahat edemezsin.
  • Hazreti Âdem’e Allah hitap etmiş;

“Ya Âdem sen beni eskisi gibi göremezsin, görmek istediğin zaman fer’in olan Havva’ya bak.” Havva’ya hitap etmiş

“Ya Havva sen beni eskisi gibi göremezsin, görmek istediğin zaman aslın olan Âdem’e bak.”

 

FELÇ

Kerime-i muhteremeleri Ayşe Hanım buyururlar,

Bir gün Efendibabamın yanına girmiştim, şimdi zuhur etti;

Sübhâna ‘ilâhi ve bi-hamdihî estağfırullâhe ‘l-azîm. Sübhâna’ilâhi’l-azîm ve bi-hamdihî estağfırullâh, lâ ilahe ve lâ kuvvete illâ billahi ‘l-azîm

Bu zikre devam eden nüzul (felç) olmaktan mahfuzdur.

FERÂSET

  • Osmanlıdan sözünü, arifden gözünü, evliyaullahdan özünü saklamayazsın.
  • Vücuduna sözü geçmeyenin başkasına sözü geçmez.

GAYBÎ HABERLER

  • Şam, Bağdat, Mısır, birisi sudan, biri saikadan (yıldırım) biri de hareketi arzdan (deprem) harab olacaktır. Türk kavmi ebabil kuşu[22] ile helak olacak. Türk tenassur edecek. (Türkler hıristiyanlaşacak)
  • Nazif Efendiye,

“Ben yakında gideceğim, cenazeme gelme. Sen tahammül edemezsin.”

  • Nevres Bey;

“Ben gençliğimde mutaassıbdım, lisan okuyanlara itiraz ederdim. Şeyhim bir gün buyurdu ki

“Ahmed bir İngiliz, bir Fransız, bir Rus geldiler. Fatiha-i Şerife’yi kendi lisanlarında okursan Müslüman olacaklar, buyurdu ben de durdum kaldım.”

  • Miralay Hilmi Bey rivayetiyle;

Hazreti Aziz’i ilk ziyaretimizde bu milletin hali ne olacak diye sordum.

“Gâvurlar girer yine çıkar. Allah dinini hıfz eder.” buyurdular.

  • Bir gün, Ahmed Amîş Efendi,  yemek yenilmek üzere tam sofraya oturduğu sırada,  evde ekmek olmadığını hanımı haber verir.  Ahmed Amîş Efendi’ye ekmek almak için bakkala gönderilecek o sırada evde başka kimse de bulunmadığı için, gidip kendisinin almasını, hanımına söyler.  O da cevaben:

“Hemen dışarı çıkmak için çarşaflı olmadığını, şimdi birinin geleceğini ve ona aldıracağını söylerse de Ahmed Amîş Efendi beklemek istemeyerek

“Böyle çık al, beis yok!” Der, ve hanımıda başına şöyle bir örtü atarak, fakat üstünü bir şey giymeyerek, evdeki kıyafetiyle gidip bakkaldan ekmeği alır, gelir.

Ertesi gün, türbede, ziyaretine giden üstat Abdülâziz Mecdi’ye, Ahmed Amîş Efendi, bu hâdiseyi olduğu gibi naklederek

“Bir defa ağzımdan çıkmış bulundu, söylememeli idim, fakat her halde söylediğim gibi olacak, çarşaf kalkacaktır” buyurmuşlar.

  • Kazım Bey:

Yine Bulgar ihtilâli zamanında Manastırda mülkiye hapishanesinin haricen bir bölükle muhafazasına memur edilmiştim. Muhafızların ekserisi Bulgar komitaları idi. Bu meyanda nezaret altında bulunan Türk muhibbi bir Bulgar papazı ile dost oldum. İsmi Papayorgi (Florinanın Nevokas ) köyünden idi babası Türk annesi Bulgar idi. Bu papaz bana 1319 (1903) ihtilâli başlayacağı günü ve alametlerini bildirdi. Kendisine itimat edilerek vak’ayı olduğu gibi hocam Mekteb-i Rüştiye Askeriye müdürü Bursalı Kolağası Tahir bey’e söyledim. Ve o vasıta ile Valiye ve Askeri kumandanına da keyfiyeti arzeyledim. Filhakika Papazın dediği gibi ihtilâl dediği gün başladı. Manastırda otluklu bahçenin küme halindeki otlarının tutuşturulması ve köylerde müslüman hanelerinin yakılması, İslamların katli gibi fecai ile başladı. Yapılan ihbarda hükümet vaktinde tertibat alarak ihtilâli bastırmağa muvaffak oldu (Rus Konsolosunun iki Jandarma tarafından katli ve jandarmaların salben (asarak) idamları bu vukuat cümlesindendir.

Bundan sonra Jandarmada yapılan tensikat (düzenlemeler) üzerine mezkûr mesleke girdim. Beyrut Jandarma efradı cedide mektebi 4. Bölük kumandanlığına tayin kılındım. Çok geçmeden İtalya-Trabulusgarp Harbi zuhur etti italyanlar harp gemileriyle Beyruta gelerek bizim Avni ilâh ve Ankara torpitolarını teslim almak istediler. Verilmeyince muharebe başladı ve gemilerin üzerine ateş açtılar. Bizim torpitoları yaktılar. Bu meyanda birçok asker ve ahalinin şehit olmasına sebebiyet verdiler. İşte böyle sıkıntılı bir zamanda ve her türlü tehlikeye karşı mevcut Jandarma ile memleketin dâhili emniyet ve asayişini temin ile meşgul iken garip bir müracaat vuku buldu. Arabın birisi Jandarma alayına geldi cephaneliğin Paratonerlerinin kesilerek tanılmaz bir hale gelmesi için bizleri ve zabitanı uyarıda bulundu. Bu mühim ve makul talep derhal kabul ve icra kılındı. İtalya donanması cephaneliği ateşlemek için mevkiini denizden Harp gemileriyle pek çok aradı ise de bulamadı. Böylelikle memleket mühim bir içtihalden kurtuldu ve düşman Vapurları akşam; üzeri gittiler.

Beyrutta bundan sonra çok kalmadım. Rumeliye Üsküp alayına naklim için icra kılındı oraya varmamla beraber Balkan harbi zuhura geldi Komanovada ordunun mağlubiyete duçar olmasıyla Sırplılar Üsküp üzerine gelmeğe başladılar. Muhammed Nur’ul Arab’ın hafidi (torunu) Hacı Kemal Efendi’yi talabeleri ve ailesiyle Selanik’e gönderdik. Fakirde bir gece sonra hareketle Selanik tarikiyle Manastıra gelmiş bulunuyordu. Manastırında düşmesiyle beraber Görüce’ye kadar gitmiş isemde o sırada Jandarmaya mensup ve ordu ile hiç bir irtibatım bulunmadığı ve hastalanmaklığım üzerine iadeyi afiyete kadar Görüce’de yakın akrabalarımın hanesinde misafir kaldım. Ve Görüce’ninde düşmesi üzerine ve tekrar tebdilen Manastıra oradan da Selanik yoluyla İzmir’e ve oradanda İstanbul’a geldim. Hazreti Ahmed Amîş Efendi’me ancak 14 sene sonra tekrar kavuşmuş oldum.

Mübarek ellerini öptükten sonra ismimi sordu

“Kazım” dememle

“Bizim Kazım mı? ” diye sordu.

“Neredesin? Kazım kendini çok özlettin” buyurdular. Cevaben;

“ Ancak şimdi geliyorum efendim” dedim. Rumeli ahvalinden sorması ile vekayıi muhtasaran arzettim. Merhameti ilahiyenin bu ümmeti merhumeye has bir şefkatle tecellisâz olmasını diledim. Bu işlerin başında kalbimden söyleyerek “hep Rus fırıldağı vardır”, dedim. Cevaben

“Fekatele Talute Calute ayetini” (Bakara, 251) okudu.[23]

“En nihayet Talut Calutu katledecek ve ancak o zaman ferahlık olacaktır.” buyurdular ve elimden tutarak Fatih camii havlusunu beraberce yürüdük. Esna-i rahte (yol esnasında) eski arkadaşım Veli’yi sordum.

“Kim bilir nerede sürtüyor” buyurdu. “Talebeliğimde beni onun rehberliğine vermiştiniz” dedim.

“Biz İhvanımızı kendimiz terbiye eder başkalarına vermeyiz.” buyurdular. Ve artık haneyi saadetlerine doğru giderken müsaade isteyerek tekrar veda eyledim.

  • Hazreti Âdem’e bütün diller teklif edildi, ama Türk lisanını seçti. Onun için Türk devleti ilelebet payidâr olur.
  • Yerde gökte büyük değişiklikler olacak.
  • Semâvatta büyük değişiklikler olacak bir yıldız peyda olacak.
  • Paris şehri semavî bir hâdise ile mahvolacak.
  • Üçüncü Dünya Harbi çıkacak, Efendim hazretleri buyurdu ki; “Rusya mahvolacak, küçük bir devlet haline gelecek.” Anadolu ahalisine dua ettim, bu badirede onlara ziyan gelmeyecek. Bu esnada avucunu sıkar gibi yaparak

“Rusyayı küçülttüm, küçülttüm.”

  • İngiltere ve Yunanistan mahva mahkûmdur. İngilizler o zaman Türk donanmasına bakıp gıpta edecekler, hayıflanacaklar.
  • Ona memnunum ki sizi çok iyi günler bekliyor. Efendim ( Mehmed Tevfik Efendi Hazretleri nakletti):

60 – 70 sene büyük iyilik olacak. Memleket selâmla idare edilecek. Ben görmem ama sen görürsünüz, buyururlardı. Efendim de ( Hoca Efendi Hazretleri ) orada idi ama kemâlâtından ötürü ona değil bana söylerlerdi.

Bir sabah Efendimin huzuruna girdiğimde:

“Mustafa ne haberler var ?” diye sordular. O sabahki gazeteler Yunanlıların Bursayı işgal ettiğini yazıyordu. Arz ettim.

“Gelen kitabî, biz değiliz” buyurdular. Gazeteyi kendilerine verdim. Gazetedeki resimde bir Yunan zabiti Orhan Gazi’nin sandukasının üzerine oturmuş, elindeki kamçı ile sandukaya vuruyordu. Bunu görünce mübarek gözleri doldu. Hiddetle:

“Bu kâfirler Anadolu’dan çıkacak! Çıkacak! Çıkacak! Onlar nasıl kaçtıklarını; kovalayan nasıl kovaladığını bilemeyecek” buyurdular. Her bir ‘çıkacak ‘ lâfı bir seneye tekabül etti. Üç yıl sonra Yunanlıları Anadolu’dan kovaladık. Onlar nasıl kaçtıklarını, bizimkiler nasıl kovaladıklarını bilemediler.

  • (Bu beyan Mustafa Özeren Efendi’den rivayettir. Nakleden Dr. Hamdi Hizalan Beyefendi’dir.)

1919 da Ahmed Amîş Efendi’ye: İzmir işgal oldu haberi iletilince:

“Muvakattir!” (vakitli, geçici bir zamandır) buyurup, aynı sözü üç defa tekrarlamışlar. Gerçekten İzmir işgali üç sene sürmüş..

  • A. Mecdi Efendi rivayeti ile

A. Mecdi Efendi, aslen Sivaslı olup Konya’ya da yerleşen ve lise mekteblerinde din bilgileri ve farisi, dillerini okutan ve bilahare mebus olan Ali Kemâli Efendi [24]

namınındaki bir zatı Ahmed Amîş Efendi götürür. Ali Kemâli Efendi elini öpüp diz çökerek karşısında oturduğu zaman Hazret,

” Rahmetmetullahi, aleyhi rahmeten vasıaten” [25]demiş ve başka bir söz söylememiş. Oradan ikisi birlikte ayrılıp çıkmışlar.

  • Benî Kureyşden biri ( bir defasında: Evlâd-ı Resulden birisi ) zulüm ve îtisafa mâruz kalınca Kayı Aşireti’ne iltica etti. Mürûr-i eyyam ve zaman ile onlara baş oldu. Fakat kendileri de bilmez.
  • Fatih ile Yavuz Selim Han, İmâmeyn silkindendir. Türk devleti ( bir defasında da: Türk Milleti) ilâ yevmi’l – kıyâme baki kalır, payidar olur. Fakat şekl-i idaresi şekilden şekile tahavvül eder.

HAL

  • Bizler illetten, kılletten, zilletten âri olmayız, yalnız yatacak derecede hastalık vücûdumuzu istila edemez.
  • Benim ihvânım bahtiyardır. O bahtiyarlığı, zuhurunda görürler.
  • Bendendirler, halka ne karışırlar; halktandırlar, bana ne gelirler.

HAVATIR

  • Hatıratı red ile uğraşma, hatırat, ilham, vahy hepsi birdir.[26]
  • Efendi Hazretlerine buyurdular ki;

Bir gün Hazreti Azizimizin huzuru saadetlerinde iken

“Ulan nasıl idare edebiliyorum mu? Ben de

“Evet efendim” dedim.

“Mes’ulmüyüm?”,

“Hayır efendim.”

“Mes’ul olmadığımı neden anladın?” Efendim ilhamı zatî ile hareket ediyorsunuz.

“Hâ, ilhamı zatîde havatır olmaz.” buyurdular.

  •  Kazım Bey; Yine günlerde bir gün hazretin Türbede ziyaretine gitmiştim. O gün pek hararetli ve coşkun bir haldi. Anlatarak takrirlerine devam ediyor ve dinleyen ihvânı mustağraki feyz-i irfan ediyordu. Bu esnada muhabbetlerinden sermest ve cezbeli olduğum halde gönlüme pek tuhaf bir hatır (vesvese) geldi. Şöyleki;

“Sizdeki bu fuyuzât-i ilâhiyeden velevki bir şemme-i kalil veya bir zerre kadar olsun ihsana nail olsam acaba sizin gibi pürzevk ve nişat olarak cuşi’d-derya gibi bende sizin gibi muhataplarına böylece talim ve tevhime kadir ve muktedir olabilir miyim” gibi bir hatıra geldi. Derekap (hemen) saniye geçmeden hazret başını bana çevirerek;

“yapabilirmisin be………..?” dedi.

Mürşit huzurunda yaptığım bu küstahlıktan pişman olarak kemâli hacaletle önüme baktım. Mürşit huzurunda nefes tutmanın[27] sırrı hikmetini bu acı ihtar ile idrak eyledim ve bir daha muhabbetinden gayri hiç bir şeyin bir dilek veya arzunun gönlüme girmesine muvafakat etmedim.

HAYVANLAR

  • Meratibi hayvaniyeden insana en yakın olan beygirdir.[28]
  • Açlıktan ölme tehlikesi olursa köpek etini yiyip kurtulmak varsa köpek etini yiyecek, yemez ölürse mes’uldur. Domuz eti olursa yemez ölürse mes’ul değildir, yer kurtulursa yine mes’ul değildir, çünkü nass-ı kâti vardır.
  • Bir hayvan keserken elinize bıçağı aldığınız zaman, “dur hayvan şimdi seni makamı insana getireceğim” deyiniz, bıçağı vurunuz.
  • Güvercinler ile örümcekler Allah’ın rahmet askerleridir, birçok evliyaya hizmet etmişlerdir.

HZ. HATİCE KÜBRA ALEYHİSSELÂM

  • Nusret Hanım rivayetiyle;

Hazreti Hatice aleyhisselâm validemizin vefatı sırasında Hazreti Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz

“Ya Hatice, ortağın olan Hazreti Meryem’e benden selam söyle.” demiş, buyururlar.

HEDİYE

  • Asıl hediye bizlere verilir.
  • Birine bir şey verirken hediye veya sadaka deyiniz.
  • Suret insanın (avamın) anasını koşalar.[29]
  • Kuşadalı Efendimiz, Sultan Selim imamı Mehmet Can Efendi’ye gönderilmiş. Mehmed Can Efendi imam efendiye;

“Sizi bana gönderdiler ki kendilerini anlatsınlar.”

  • Hicaza gidip gelen bir zat Hazreti Azizimiz Sultanımıza bir tesbih hediye eder. Hazret de Efendi Hazretlerinin

“Mehmed ben yar ile cünbüşde iken üstünü kopardım, sen al da bak.”

“…Sen de koparırsan birine ver de çeksin” buyururlar.

HİKMET

  • Çerkesi Mustafa Efendi Azizimizin ihvânından bir zat Yozgat Valisi imiş. Hasta olmuş, İstanbul’dan doktor çağırmış. Kendisini muayeneden sonra

“Çerkeş’te şeyhim vardır, Onu da tedavi et.” diye Çerkeş’e gönderir. Doktor saadethanelerine müracaat eder. Haremde derler. Ertesi gün ziyaretlerine gider. Valinin selamını ve kendisine verdiği emri arz eder.

“Bak Doktor: Bu akşam bizim hastalıkla hasbihal ettik, bana dedi ki biz seninle anlaştık, bu vücuda zararım yok. Şimdi beni vücutdan atarlarsa yeni gelecek zarar verir dedi. Mamafih görüştüğümüze memnun oldum.” buyururlar.

  • İrşad neş’e-i Muhammediye ile olur. O da şimdi Halvetilerde vardır. Biraz da Kadirilerde var.”
  • Nevres Bey’den;

“Sadık’a yaz; yanına gelenlerin kimine cehren, kimine kalben benden selam söylesin, kalben selam verdiklerinde “ve aleyküm selam” diyene rastgelir buyurdular.

  • Kuşadalı Efendimiz Beypazarı Ali Efendimiz Hazretlerine devam ederken medresede arasıra zikir ederlermiş. Talebeler bundan müşteki olarak birgün odada bulunmadıkları bir sırada eşyalarını, kitaplarını dışarı atmışlar. Kuşadalı Efendimiz dönüşlerinde bu hali görünce hiçbir şey söylememişler. Doğrudan Hazretin huzurlarına gitmişler.

“Ah İbrahim ne olurdu, ağzını açıp iki lâkırdı söyleyeydin. Git gör eşyalarını atanların ikisi de öldüler.” buyurmuşlar.

  • Bir yerde gördüm varlıktan yokluğa düşmüş olanlardan birisine muavenet (yardım) etmek isterseniz kuvvetliye muavenette bulununuz.
  • Gökten düşenin parçası bulunur, gönülden düşenin parçası bulunmaz.
  • Ne kadar terakki edersen et, üstünde yine fahâmet[30] vardır.

HİMMET

•       Nevres Bey’den;

Birgün huzurda birkaç ihvânla (Ali, Asım) beraber bulunuyorduk. Hazreti Aziz sohbet buyuruyorlardı.

Bir çocuk geldi, ileriye doğru giderek yüksek sesle Kur’an okumaya başladı. Hazret sohbeti kestiler. Çocuk Kur’an’ı bitirdi, giderken

“Gel şuraya otur, bana ilahi oku.” buyurdular. Çocuk ilahi okumaya başladı. Hazret cezbelenip avuçlarının içini, çocuğa öptürerek bir de tokat atar gibi iltifat buyurarak

“Haydi, (Hây de) git buyurdular.”

  • Ahmed Amîş Efendi dünya ahvalinin bozulduğuna dair şikâyette bulunan müridlerinden Halil Efendi’ye,

“Halil baksana bana, ben bir çalgıyı bozar tekrar yaparım ve çalarım, senin bu işlere aklın ermez “ der. Ve bu zataa huzurlarında ileri geri söz söyletmezlermiş,

  

HİZMET

  • İşiniz varken bırakıp bana gelmeyiniz.
  • “Efendim emret” deyip durmayın, (femi saadetlerini (dudaklarını) göstererek)

“Buradan bir şey çıkar yapamazsınız, mes’ul olursunuz.”

  • Birgün Hüseyin Avni Bey huzura gider. “Ben üç şeyle hizmet ettim, bilirim şeyhe hizmet çok güçtür.” buyururlar.

HÜSN-Ü ZAN

  • Sizden birisinin halini sorarlarsa tek bir iyi halini biliyorsanız onu söyleyiniz. (İyi deyiniz.)

İLİM

  • Âdem’e inen ilk suhuf u hesap birden dokuza kadar rakamlar, ikincisi hendese, üçüncüsü mimaridir. Onun için hesap kıyamete kadar terakki edecektir.

İLİŞKİLER

  • Kuşadalı Efendimizden;

“Hâşâ bende hata olmaz, bir hata varsa o da Hacı Ahmed dediğimdir,” buyurmuş.

  • El ile men et, dil ile men et, kalb ile men et, El ile men zahirûnun, dil ile men ulemanın, kalb ile men evliyaullahın vazifesidir, ez’afu iman (zayıf iman) yani en kuvvetlisi budur.[31]
  • İşi kendi haline bırak, Allah en iyisini yapar.
  • Kendi işini kendin gör.
  • Kaya gibi olmalı, kımıldatan olursa kımıldamalı.
  • Kaldırım olmuş, yere yatmış onu çiğnersin, lâkin ayağınla itmek olmaz.
  • Yanınızda biri Kur’an yanlış okursa tashih etmeyiniz. Biz bunu böyle biliyorduk deyiniz.
  • Tuttuğunuz hizmetçi namaz kılmasını bilmiyor, okuması da yoksa

“Bismillahirrahmanirrahim, elhamdü lillahi Rabbi’l-âlemîn’i öğretiniz, namazı kaldırınız, sonra errahmanirrahim’i sonra mâliki yevmi’d-din …. ilâ ahir öğretiniz.”[32]

  • Kir kiri yıkar, kör körü yeder. Kirkor’a deme, Kirkor deme, Kirkor yol doğru gider.[33]
  • Gitme, gitme diye ısrar etme, bu gece hacı Ahmed ikileşti.
  • Bir yere misafir gittiğiniz zaman sigara verirlerse içiniz, menhiyattan bir şey olursa ona da bir bahane bulunuz, “haramdır” diye red etmeyiniz, “mideme dokunuyor, doktor men etti” gibi.
  • Bir kahvede oturursanız yanınıza birisi gelirse kahve ısmarlayınız. Meyhanede olursa rakı ısmarlayınız. Osmanlılık böyledir.
  • Bir gün ashab-ı kiram ile Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz Hazretleri ile sohbet buyururlarken birisinin gelmekte olduğunu görerek.

“Dünyanın en şerir adamı geliyor.” buyurdular. Geldikten sonra ridayı saadetlerini o adamın altına yayıp oturttular. Kalkıp gittikten sonra Sahabe-i Kiram

“Ya Resulallah sallallâhü aleyhi ve sellem böyle buyurdunuz, sonra da bu ikramı yaptınız” deyince Hazreti Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz

“O kavminin ulusudur. Ululuk Haktan atadır. Onu istihfaf etmek hatadır.” buyururlar.[34]

  • Mehmet Efendimiz Hazretleri

“Efendim, Sadık Bey’e müracatla bir iş istemek arzusundayım.” diye müracaatta bulunurlar. Hazreti Azizimiz

“Gücenmeyeceğine emin isen müracaat et” buyururlar.

  • Nevres Bey rivayetiyle;

Bir gün üzüm alıyorduk. Üzümcü daneleri koyuyordu. Ben itiraz edip koyma dedim. “Bırak! Taneleri kime verecek.” buyurdular.

  • Aşağı başa bağlıdır. Bütün kötülükler yukardan gelir.

İMAN

  • Kâfir yoktur, senin kâfir dediğin için kâfirdir.
  • Karşınızda bir adam geldiği zaman yüzünü gördüğünüzde Hakkı hatırlayıp zikir ettiriyorsa o mü’mindir.

İNSÂN-I KAMİL

  • Hakk insanı kâmildir.
  • Benim yanıma gelip “li vechi’llâh” beş dakika oturan imanını kurtarmadan gitmez (… imanını kurtarır).
  • Bizi sevenleri sevenler, imanını kurtarmadan ahirete gitmezler.
  • Beni çok sevin canınızı ben alayım, canınızı acıtmam.
  • Evliyaullahtan iki sınıf bahtiyardır. Biri hayatı cavidaniye mazhar olanlar, diğeri sine-i Resulullah’ı (Muhammediyeyi) saran âdemler (Hayat-ı cavidaniye mazhar olanlar yani hayat-ı zatiye ile hay olanlar).
  • Evliyaullahtan Azerî; “Bizim yolumuzun esası Allah’tan gafil olmamak, kimseyi incitmemek.” buyururlarmış.
  • Necip Bey rivayetiyle;

Bir kaç defa huzurlarına girdiğimde

“Neye geldin?” buyurdular. Ben de;

 “Cemâli bâ kemâlinizi görmeye geldim.” dedim,

“Ha, sen onu göremezin, lakin lahm ve sahm (et ve içyağı) görürsün. Efendime geldim de o sana yeter.” buyurdular.

  • Taşı nur toprağı nur, kâmil ölmez, kapdan kaba taşınır.
  • Hoca Efendimiz Hazretleri bizzat

“İnsanı kâmil” sahibinin bir sözü var pek hoşuma gider. Buyurdular ki,

“Havf ve reca kaydında kurtulmadıkça insan insanı kâmil olamaz. Meselâ yüz evliyaullah idam etseler kılı kıpırdarsa veyahut kendisine kutbiyet ve gavsiyet zuhuru arzusu geldiyse fakrı tam sahibi olamaz.”

  • Evranos Sami Bey rivayetiyle;

“Kuşadalı Hazretleri sahibi zuhurdur, iki üç yüz senede bir zuhur eder. Karabaş Veli Hazretlerinden sonra sahibi zuhur Kuşadalıdır.” buyurdular.

  • Hazreti Azizimiz, Sultanımız birgün Ömer’ül Halveti Hazretlerinin huzurlarında bulunurken Kuşadalı Efendimiz Hazretlerinin sohbetlerinden bahs buyurulmuş. Hazreti Azizimiz de zevki deruni hâsıl olmuş ve böylece zevk ve tefekkürde iken Kuşadalı Efendimiz zuhur buyurmuşlar. Vücudu Mübareklerinin sadrı âlilerinden yemin ve yesar (sağ ve sol) ve fevk-i tahtlarından birer şems zuhur ederek hepsinin şuaları Hazreti Azizimizin üzerinde toplanmış. Ömer’ül Halveti Hazretlerine arz ettikte müşarünileyhin gözleri yaşarıp

“Ahmed, bu hali nice ehlullah arzu ederler, muvaffak olamazlar. Cenâb-ı Hak sana nasip buyurdu. Kuşadalı’nın ayniyyeti kemâli ile sizde zuhur edecek.” buyurur.

  • Kuşadalı Hazretlerinin Şam’da bulundukları sırada Hazreti Halidi Bağdadinin halifelerinden münzevi bir zat varmış. Bu zatı görenler hemen vücudunun zikr ettiğini görürlermiş. O esnada kaymakamlıktan mazul bir zat pek elim bir vaziyette kalmış, birisi kendisine burada bir Şeyhi Rumi vardır. (Kuşadalı Efendimizi murad ederek) kendisine müracaat edersen işin olur der. O zat da Hazreti ziyarete gidip arzı hal eder. Müşarün ileyh Hazretleri bu zata filan zata (Halidi Bağdadinin halifesi) gidiniz buyurur. Efendim oraya giremem ki der.

“Siz gidiniz, girersiniz, bizden de selam söyleyiniz.” buyurur. Bu zat gider hakikaten bir mânia müsadesi olmadan zatın yanına girer. Selamı tebliğ eder.

“Biz pek ihtiyarız dışarı çıkamıyoruz, lütfen teşrif buyururlarsa görüşürüz” derler. Bu zat da gelip Kuşadalı Efendimize söyler.

“Pekâlâ, gidelim.” buyururlar. Bu zatla birlikte giderek yanlarına girdikleri zaman o zat istikbal eder, otururlar biraz sonra mazul (azledilmiş) zata bir manzara açılır. Bakar ki Kuşadalı Efendimiz yüksek bir kürsüde oturuyorlar, münzevi zat yerde bulunuyor. Kuşadalı Efendimiz ellerini uzatıp o zatın elinden tutmak isterler. Üçüncüde ellerinden tutup kendilerini yukarı çıkarır. Manzara kapanır. Biraz daha görüştükten sonra ayrılırlar. Müşarün ileyh Hazretleri mazul kaymakama

Bu zatın irşâdı bize emr oldu. Lehül hamd bu da oldu” buyururlar.

  • Kuşadalı Efendimiz Hazretlerini bir zat davet eder. Namaz kılınacağı zaman ev sahibi seccadeyi serer. Kuşadalı Efendimiz Kıbleye tam müteveccih olmak üzere seccadeyi biraz çevirmesini emir buyurur. O zat

“Efendim Kıble bu taraftadır.” der, seccadeyi yine aynı cihete serer. Müşarünileyh tekrar ihtar buyururlar. O zat yine ısrar edince tüm oradakilerin keşiflerini açar, Kâbe-i Muazzamayı görürler ve müşarünileyhin tayin buyurdukları mahallin hizasında olduğunu müşahede ederler. Hazret

“Cümlenize Hac farz oldu.” Buyurur.

“Kâbe sizi ziyarete geldi; Sizin de onu ziyaretiniz farz oldu.” Paşaya hitaben

“Bunların parasını sen çekerek hepsini Hacca götürüp getirirsin.” buyurmuşlar.

  • Hoca Efendimiz Hazretleri;

Hamami Hazretleri için Hazreti Azizimiz “Yerlerde, göklerde, dünyada ahrette zamanlarında ondan büyük kimse yoktur:” buyururlardı.

  • İnsan gönlü, sırr-ı mübhemdir. İnsanla oynamaya gelmez.
  • Kâmilin kabulü, şefâat-i hassaya[35] nâiliyettir.

İRÂDE

  • İnsan surette muhtar, hakikatte mecburdur.
  • Cenâb-ı Hakk şerri Cüz’iyi kullanır ki altından hayrı külli zuhur eder.

Cenâb-ı Hak hayrı Cüz’iyi kullanmaz ki altından şerri külli zuhur eder diye.

  • İrade-i teklifiye irade-i tekviniyenin zuhuru içindir. İradei teklifiye iradei tekviniyyenin aynı ise o adam saiddir, değilse şakîdir.[36]
  • “ İyyâke na’büdü ve iyyâke nestaîn” irade-i cüziyyeyi silmiş süpürmüştür.
  • Arifler için irade-i cüziyyeyi tasdik (var demek) küfürdür. Mahcuplar (perdelenmişler) içinde irade-i cüziyyeyi ademi tasdik (yok demek) küfürdür.
  • Ayete bakılırsa Allah “kün!” demedi, bir şeye ol demesini murad ettiği anda olur.
  • İradei külliyenin efradı beşerde zuhuruna o ferdin irade-i cüz’iyyesi denir. [37]

İSİM KOYMA

  • Herşeyin ismi âlîsini bil, babanın verdiği isimle çağır.[38]
  • Hoca Hüsnü Efendi huzura girdiğinde Azizimiz Efendimiz

“Adın ne?” buyururlar. Hoca Hüsnü Efendi de

“Hangi adımı soruyorsunuz?” der.

“Senin kaç adın var.” buyururlar. O da;

“Bir anamın, babamın koyduğu ad var, bir de hakikat adım var,” deyince öyle ise

“…” ayetine bir mana ver.” O da bir mana verir. Efendimiz

“Ooo sen buna mana veremedin, öyle ise hakikat ismini de bilemezsin” buyururlar.

  • Cihangirli Hasan Efendi anlattılar;

Birgün huzura girdim. Abdülkadir Belhi Efendi Hazretleri de huzurda idiler. Fakiri göstererek,

“Bu bizim ihvânımızdır. Bak omuzu toz olmuş, silkiverin.” buyurdular. Abdülkadir Hazretleri de silkdiler. Sonra Abdülkadir Hazretlerine

“İsminiz nedir?” diye sordular. Abdülkadir cevabını alınca

“Abe benim ismim de Abdullah’dır buyurdular.

  • Avni Beyin biraderi Selim Bey rivayetiyle;

Vahidül ehad’in arzu ve iradesine muhalif hiçbir şeyi istemem ve kabul etmem.

İSMAİL HAKKI BURSEVÎ

  • Bursa’yı teşriflerinde tekmil ervahı evliya kendilerini ziyarete gelmiştir, en sonda Ruhulbeyan sahibi İsmail Hakkı Hazretleri gelmişler.
  • Bursalı İsmail Hakkı Hazretleri Allah ile çok uğraştı, nihayet “kul küllün min indillâh …”[39] dedi, işin içinden çıktı buyurdular.
  • İsmail Hakkı Hazretlerinin şeyhi Osman Atpazarî rihletleri zamanında İsmail Hakkı Hazretlerini yanlarına çağırarak,

“Kalbimi yokladım, -senin kalbin gibi kalbimi dolduran bulamadım, nefesimi sana veriyorum.” buyurarak dillerini çıkarmışlar, İsmail Hakkı Hazretleri öpmüşler, göçmüşler.

İŞ-VAZİFE

•       Vazifeyi yaparken “Ya Rabbi, sana hizmet ediyorum.” demeli.

  • Vazifeniz başında benden size selam getirip de bir şey teklif ederlerse yapmayınız.

Hilâfet, ya sahîhun neseb-i bi’l istihkak,[40] ya bîat-ı âmme ve tâmme[41], ya da kahr’ı galebe[42] ile istihlâf [43]olunur. Yavuz Selim Han’da bu üçü de tahakkuk etmiştir.

KABİR HALLERİ

  • Onların cesetleri – emr olunduğu gibi –  kabirlerinde kırk sabah kalırlar.

KADER

  • Zâhiren kaderiyyun, bâtınen ceberriyyun ol.
  • “Allah’ın senin dinine (kaderine) yazdığı şeyin men’ine Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem bile kadir değildir, buyurdular.
  • Bu niçin böyle oldu, bu böyle olmalıydı, gibi sözler caiz değildir, çünkü bundan Allah Teâlâ’ya akıl öğretmek çıkar.

“Asâ en yekrehû şey ‘en fe-hüve hayrun leküm. Ve asâ en tuhibbû şey’en fe-hüve şerrun leküm”. [44]

“İhtimal ki hoşlanmadığınız şey sizin iyiliğinizedir. Ve ihtimal ki sevdiğiniz bir şey sizin kötülüğünüzedir.” de vâki olur buyurdular. Hem haz etmezsin hem de hakkında şerdir.

  • Bir gün Mecdi Efendi’ye rast geldim. “Efendi harp olacak mı?” dedim.

“Sulh istiyorum, harp olmasın. Sen de dua et.” dedi. Ben de

“Biz muradı Muhammediye tabiyiz, harp ve sulhtan hangisi Muhammediyenin zuhurunu mucip ise ona talibiz.” dedim.

  • “Allah benimle kedi ile oynar gibi oynar.” buyurdular
  • (Benim Ahmed Tahir Sultandan işittiğim; Allah benimle, kedinin fare ile oynadığı gibi oynar; şeklindedir. Oynar oynar sonra ne yapar?… yer).
  • Yaptığınız kabahati kimseye söylemeyiniz. Hüküm giyer çünkü şahit oluyor.
  • Abdülmecit Sivasi Hazretleri buyurdu ki; “Kadiri anlamayınca kader anlaşılmaz, kadir anlanınca da kader mestur kalır.”

KADIN

  • Kadınlar ilaç, sağlık vermek üzere tarafı risaletten memurlardır.[45]
  • Huzurlarına inabe (tevbe alıp ihvân) olmak üzere gelen 14-15 yaşlarında bir kıza salatu selam getir, istiğfar getir, Kur’an oku. Sokak üzerindeki odada okuma, dışarıdan geçenler sesini duymasın.
  • Kadınla muamelen üç şey iledir. İdare, mudara, dubara.
  • Efendi Hazretlerine Hazreti Azizimiz, Sultanımız, Efendimiz “Türbeye gelen kadınlara dikkat ediyor musun, onların içinde erkekleri vardır, onlara iyi dikkat et.” buyururlar.

KARI -KOCA

Nevres Bey rivayetiyle;

“Lüzum nasıl olup da hareminizle (eşinizden) ayrılırsanız diğer bir ere varıncaya kadar; ere vardıktan sonra sizdeki rahatı bulamazsa, onun kadar rahat ettirecek derecede yardım etmeye mecbursunuz.”

KELİME-İ TEVHİD

  • Yetmişbin kelime-i tevhid imansız gitmiş adamın imanını kurtarır.
  • “La ilahe illallah da ilah şagil manasınadır.”
  • Nevres Bey’den;

Ben size şimdi La ilahe illallah’ın Türkçesini söyleyeceğim. “Yoktur, vardır, yoktur vardır; yoktur vardır. Öyle de anlar be” buyurdular.

  • Göztepe müezzini rivayetiyle;

“Çan sesini işittiğiniz zaman “ Rabbena lâ tüziğ kulûbunâ ba’de iz hedeytenâ ve heb lenâ min ledünke rahme. İnneke ente’l-vehhâb .” [46]deyiniz.

KERÂMET

  • Hafız Eşref Efendi rivayetiyle;

“Hazreti Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemden bana gelinceye kadar bu tecelliye kimse mazhar erişmedi, ben Rahmanirrahim tecellisine mazharım. Benden şer beklemeyiniz.”

  • Hasan! Eğer şeriatımız müsaade edeydi sana kendimi şu havlunun üzerinde gösterirdim.
  • Rıza;

“Efendi Hazretlerinin köylerinin civarında Balımcık Sultan namında bir zat yatarmış. Bir harb vukuunda eli kılıçlı olarak görülürmüş ve türbesinde bulunan ibrik akşamdan doldurulur, sabahleyin boş bulunurmuş.” Hazreti Aziz’e arz etmiş.

“Dur bakalım ulan.” buyurmuşlar. Ve iki mübarek parmakları ile iki kaşlarının arasını tutarak bir lahza tevekkuftan sonra “Haa ulan, büyük zatmış.” buyururlar.

  • Azizimiz Sultanımız Efendimiz Hazretlerine;

“Bir veli Hazreti İsa aleyhisselâm kademine varınca kendisine maide-i İsa (sofrası) iner. Bana da filan mahalde indi, lakin inen maideyi sana söylemem yalnız çift olsun” buyururlar.

  • Hoca Efendimiz rivayetiyle;

Fatih için; “Kırk sene huzuru ruhu ile güleştim, (güreştim) en nihayet bana mûtî oldu.” buyurdular.

  • Ehlullah yanında kerâmâtın celî ve azîmi, tâ’atle telezzüz eylemektir. Halvet ve kesret ve dahî her nefeste hâzır olub, Allah’ı zikr eylemek kerâmâttandır. Ve dahî varidat olub inşirah hâsıl oldukça vakar ve sekînesi ziyâde olub, edeb ve hayâ üzerine olmak kerâmâttandır. Ve cem’i ahvâlde Allah Teâlâ’dan razı olmak kerâmâttandır. Yoksa mücerred hırkada zuhur eylemek keramet değildir. Zîrâ tasavvuf ehli mahcûbdur.
  • Ahmed Amîş Efendi, “Beni bu türbenin türbedârı zannederler, oysaki biz bütün bu âlemin türbedârıyız” buyururdu.
  • Bakkal dükkânında duruyordum. Bir meczûb bana ‘Ahmed’ diyerek elime bir metelik koydu. ‘Sıkı tut’ dedi. Hayatımda bu cihetle parasız kalmadım.

KIYAMET

  • Kuşadalı Efendimizden;

Kıyamet yaklaştıkça enbiya varisleri bulunan evliya gittikçe makamları münhal kalır gitgide yalnız varisi Muhammedi kalınca ve ona da biat eden bulunmayınca alâmeti kübrayı kıyamet yer yer başlar, buyurmuştur.

KİBİR

  • Birinci senede imam, ikincide tamam, üçüncüde kalpaklı yuvan, dördüncüde bir kalbur saman olmayın.
  • Nezâfeti şer’iyyenin haricindeki nezâfetten Allah’a sığınırım.[47]
  • Tenezzül ayn-ı terakkidir.[48]

KİTAP

  • Her alınan kitabın üç defa okunmak hakkı vardır.
  • “Yüksek hakikatlere ulaşmayı kastederek: “Bu iş kitapla olmaz, fakat kitapsız da olmaz.”
  • Bundan böyle tasavvuf kitaplarını okumak yasak. Kur’ân okuyun, Hadîs okuyun, Mesnevi okuyun. (Niyazî-i Mısri Divanı içinde aynı beyanı vardır.) Başka kitaplarla uğraşmayın. Tasavvuf kitaplarını yazanların çoğu yoldayken yazdılar. Neş’e ve mertebe bakımından birbirini tutmaz sözler olur, şaşırtır sizi. Ama Mevlânâ gitti, dönüp geldi. Mesnevi’sini sonra yazdı.

KULLUK

  • “Va’büd Rabbeke hattâ ye’tiyeke’l-yakîn.”[49] Sana yâkin gelinceye kadar ibadet et, yakın gelince kendisi eder.
  • Güneş yevmi kıyamette cehenneme gidecektir. Çünkü güneşe tapanlar Allah’sız kalmasın buyurdular.
  • Yapmakla yapmamakda muhayyer bırakıldığımız bir şey de yapmamayı tercih ediniz.
  • Ömer’ül Halveti Hazretleri Aziz Sultan buyurmuşlar ki;

“Ahmed, Ahmed! rûbubiyetin ubudiyetin rûbubiyetine mani olmasın.”

  • Allah benden razı olmasaydı beni dünyaya getirmezdi. Ben Allah’tan razı olmalıyım.
  • Yokuşu severim, inişi sevmem.

KUR’ÂN-I KERİM

  • Bir gün Kur’an okuyorlardı.

“Ben âlimim siz de Kur’an okursunuz amma benim gibi değil, ben okurum, mefhumu gözümün önünden geçer.” buyurdular.

  • Hatime fatihanın aynıdır. Saadeteyn arasındaki şekavete(iki mutluluk arasında kötülüğe), şekaveteyn arasındaki saadete itibar yoktur.
  • Çok Kur’an okuyan bunamaz.
  • Nevres Bey ‘in rivayetiyle;

“Namazda okunan Kur’an’ın her harfi için (her kelimesi) yüz sevap, namaz haricinde abdestli okunan Kur’an’ın her kelimesi için elli sevap, namaz haricinde abdestsiz okunan Kur’an’ın her kelimesi için yirmibeş sevap verilir.” buyurdular (Hadis).

  • Bir gün Hazreti Azizimizi ziyarete gelen bir hanım, Efendimizi Kur’an okurken gördüklerinde,

“Efendim, ne zaman gelsem sizi Kur’an okurken buluyorum.” demiş.  Azizimiz de

“Hanım, ben başka kitapları da okudum, aradığımı bunda buldum.” buyururlar.

  • Evliyaullahtan bir zat Kur’an tilaveti yüzünden mazhar-ı velayet olmuş. Sonra gözleri âmâ târi olmuş, ne vakit Kur’an okurlarsa gözleri açılır, hitamında (bitiminde) yine kapanırmış.
  • Kur’an-ı kapatırken “Yarabbi, cümle Ümmeti Muhammedle beraber ilmiyle amil eyle.” Diye dua etmeli.
  • “Kur’an-ı Kerim’de bazı kelimat (kelimeler) vardır ki takdim tehir (öne ve sona alınarak) okunursa manayı hakikat zuhur eder. Bazan harfi takdim ve tehiri icap eder. Bunu arif bilir.
  •  Abdül Gani bin İsmail En Nablusi Hazretlerinin[50] huzurunda bir hafız Kur’an okudu.

“Gel öbür tarafa geçelim bir de ben okuyayım” buyururlar. Kur’an başlayınca akmakta olan dere durup yükselmeye başlar. Hoca Efendimiz rivayetiyle; Hazreti Azizimiz Sultanımız

“Ya dünya ahdümü men hademeni” kelami kudsisini bazan “lehdümü men hademeni” diye buyururlarmış.

  • Kur’an okurken veya salâvat-ı şerife getirirken nefesiniz kesildiği zaman içeriye yutkunduktan sonra nefes alınız.
  •  Kabire toprak atılırken Sûre-i Rahmân’ı okuyunuz.

KUTSAL MEKÂNLAR

  • Medine’de ölün, Medine’de oturmayın, çünkü (durdukça insan için bu yerler) adileşiyor.

LATİFE-ŞAKA

  • “Kuşadalı Efendimiz ihvânla latifeyi severlerdi ve bana benzerlerdi” buyurarak ve ellerini göğüslerine götürerek

“Kuş baba, kuş baba” buyururlardı.

Necip Bey) Birkaç defa (Ahmed Amîş Efendime) tesadüf ettim. Kuşadalı Efendimizden bahis buyururlarken “Kuşbaba” derler ve bensiz sayha iderlerdi.

MARİFET

  • Marifet Hakdan razı olmaktır.
  • Ve ma’rifet ehli eşyanın ilmi ne üzerine ise hakikatle bilmiş ve görmüştür. Mahbûb şânında buyurur:

[Kul] hel yestevîllezîne yalemûne vellezîne lâ yalemûn. Ulâike humul muflihûn. [51]

Ve humul mühtedûn. [52]

Lâ havlun aleyhim ve lâ humyahzenûn.[53]

İnne ibâdî leyse leke aleyhim sultân.[54]

Ve alleme Âdemelesmâe kullehâ. [55] Ve nice bunun gibi âyât [âyetler] demiştir. İmdi tasarrufa mail olanlardan [meyledenlerden] olmayasın!

Kellâ innehum an Rabbihim yevmeizin lemahcûbûn. Sümme innehum lesâlülcahîm. [56]

Ve ma’rifet ehli şânında buyurur:

Ma’sıyetullâhi illâ biinâyetillah ve lâ kuvvete alâ tâ’âtillâh illâ bitevfîkillâh. [57]

MECÂZ-RUMUZ

  • Kuşadalı Efendimizden;

Hoca Efendi Hazretleri Şeyhim evvela nasara yansurudan başlattı, sonra celese yeclisüye geldim.

Daha sonra feteha yeftahu dedim. Maksudun mu’tellât (illetli harfler) bahsi beni çok yordu. Kale (قال) aslı Kavele (قول) imiş bu kîlü kalleri ve bu tür şeyleri anlayamadım. İzharı müzaheret [58] ile geçtim.. Fakat avamili bugün hala anlayamadım. Niçin bazı kelimelerin sonu mazmum veya meftuhdur. Bir türlü anlayamadım, buyurmuşlar.[59]

•       Bir gün huzurda bulunurken kendimi zabt edemeyerek sarıldım, bir müddet sonra efendim gelip kapıdan çıkarken

“Çapkın dur sana iyice bir enfiye çekeyim” buyurarak parmakları ile enfiyeden alıp öyle bir nazar buyurdular ki kendimi gayb edip huzurda bulunan ihvândan Feyzi Bey koluma girip beni Karakulak Hanına kadar getirmiş.

MEKÂN

  • Fatih, İstanbul’un Medinesi’dir.

MELEK VE ŞEYTAN

  • İyi bir iş yaparsan vücud giyer, o senin hadimin olur, O melaikedir. Fena bir iş yaparsan o vücud giyer o senin zebanindir.
  • Melaikenin avamı, insanların havassına hadimdir. Melaikenin, havassı, hassül havassı insanların hassül haslarına hadimdir. İnsanların hasları, evliyaullah, hassül hasları enbiyaullahtır. Melaikenin hassül hasları Cebrail, Mikail, İsrafil, Azrail’dir.

MÜJDELER

•       İbrahim aleyhisselâm ile müşerref olduğumda uzun zaman yaşayacağımı tebşir buyurdular.

MÜRŞİD-İ KÂMİL

  • Mürşidin vazifesi müridini küfür ve iman ve havf ve reca kaydından kurtarmaktır.
  • Mürşide mülaki olmayanlar şeriatın tarifi veçhile kızgın sacda kalırlar, mürşide mülaki olanlar rahat kalırlar.
  • Bizim fabrikaya düşen paslı demir bile olsa 24 ayar altın ederiz. Bazan bakırın üstüne bir altın cila vurur altın ayarında kullanırız. Gelen domuz ise tuzlamız vardır, oraya atar mürûr-ı eyyam (zamanla) ile tuz olup her yemeğe çeşni verir.
  • Biz bir binayı tamir ederken kiremitlerini sallamayız.
  • Biz nübüvvetin velayetinin sırrının neş’esine memuruz şimdi bu neş’e yanlız halvetilerde bir parçada kadirilerde kaldı.
  • Kuşadalı Efendimizden;

Altın sırrı velayet, gümüş sırrı nübüvvete işarettir. Mürşidin el ayası da sırrı zattır.[60] Mürşit, salikin teşriini muhafaza içindir buyurmuştur.

  • Dağı dağ, taşı taş gördükçe bir şeyhe muhtaçsın.
  • Şu şöyle olsun, bu böyle olsundan kurtulancaya kadar şeyhe muhtaçsın.
  • Kendinle konuşancaya kadar şeyhe muhtaçsın.
  •  Helvaya şeker konulacak zamanı helvacı bilir.
  • Onların kabulü herşeyden âlâdır. Asıl bahtiyarlık odur.
  • Damad Hasan Efendi için bir gün de “mürşid değildir, mürşid muavinidir.” (Sebebi için) Hasan Efendi hazretleri cem’iyyete nail olmuşlar, tenezzül etmemişler. (Cem-fark)
  • Efendi Hazretleri bir gün Hazreti Azizimiz Sultanımız Efendimize

“Efendim, sizin karşınıza günde bu kadar zevat gelir, onların ne ahlakta, ne halde olduğunu nasıl anlarsınız? Gülmüşler ve

“Onlar kendilerini bana anlatır.” buyurmuşlar.

  • İnsanların bazıları, kendilerini kurtarmadan başkalarını kurtarmaya kalkışıyor.

MUHABBET (SEVGİ)

  • Tilâvet-i Kur’an, musahabeti-l ihvân, mülâkatı’r-rahman.[61]
  • “Üzkürullâha inde külli hacerin ve şecerin”[62] Zaman, mekân, ihvân.
  • Her şeyin muhabbeti fena bulur, mürşid muhabbeti fena bulmaz, gittikçe artar.
  • Benim ihvânımı seven bendendir.
  • Miralay Hilmi Bey;

Üçüncü defa ziyaretlerine gittiğimde kalbimden

“Ben mürşidi kâmil istiyorum. Beni kabul et.” diyordum.

“Sen mürşid istiyorsan ben de seni kabul ettim. Şimdi ayaklarını omuzuna vur, git.” buyurdular.

  • Aziz Sultan Efendi Hazretlerine “Bana kavuştuğuna şükür eder misin?” buyururlar.

“Ederim efendim”,

“Bana kavuşmasaydın ve senin halin ne olurdu?”

  • Kâmilin kabulü şefaat-ı hâceye nailiyettir. (kavuşmak)
  • Birgün muhabbet hakkında kalbimde hâsıl olan akideyi taşıyarak huzura girdiğimde muhabbet ziyade noksan kabul eder. … ille’l-meveddete fı’l-kurbâ [63] buyurdular.
  • Hoca Efendimiz Hazretleri hâkim iken Azizimiz Sultanımız Hazretlerinin haki paylerine yüz sürüp biraz hediye takdim ederler. Mehmed Efendimiz Hazretlerine bunu kim gönderdi buyururlar. O da

“Efendim, ihvândan hâkim Ahmed kulunuz.” der.

“Sen onlara selam yaz, dikkat et Kuşadalının gülleridir.” buyururlar.

  • Kazım Bey:

Yine günlerde bir gün mektep arkadaşlarımdan Remzi isminde biri var idi kendisi Nakşibendi Halidi tarikina intisap etmiş idi. Bir gün bu zat “seni şeyhime götüreyim gelirmisin” dedi gidelim dedim. Tekkeye gittik bizi o tarika mensup olmadığımız için zikirlerine sokmadılar. Hariçte zikir hitame erinceye kadar bekledik bir günde Remzi’ye bu haftada “benim şeyhime gidelim dedim” muvafakat etti. Her ikimiz huzura vardığımızda hazret bana hitaben

“Muhabbet iki türlüdür birisi, hiç bir itiraz ve illet kabul etmeyen muhabbetirki lillâ fillâh sırf Hakk için muhabbettir. Bu Allah Teâlâ’nın Ya Vedud isminden alınmıştır. Ehlullah buna meveddeti hakikiyede derler. Diğeri sadece muhabbettirki her türlü avariza maruzdur, illet peyda eder. Mesela: Sevgilisinde gördüğü ve beğendiği her hangi bir şeyin zavaliyle o muhabbette mahkumi inkirazdır. Birinin hüsnüne, parasına veya mansıbına muhabbet…. . gibi bunlardan her hangi birinin zevaliyle muhabbete arıza gelmiş olur ki, bu kısım muhabbet doğru değildir.”

Sonra bana dönerek

“sen zanneder misinki senin muhabbetin gibi herkeste seni öylece seviyor bu öyle değildir aldanmağa gelmez” buyurdular, nitekim o arkadaş ile muhabbetimiz bundan ileri gidemedi o benden bende ondan uzaklaştık.

  • “Her şeyin başı Ehl-i Beyt’ e muhabbetdir.”

Duaların en hayırlısı nedir?  Diye sorulduğunda şöyle buyurdular:

“Yarabbi bizi Ehl-i Beyt kapısından ayırma.”

(Dilekleriniz olursa) “Hazreti Fatıma radiyallahü anha Anamız’dan dileyin. O çok merhametlidir. Kendisinden niyaz edileni geri çevirmez.”

“Mustafâ’yı, Murtezâ’yı bir bilmeyen azabtan kurtulamaz.”

“Aynada baktım özüme, Ali göründü gözüme”

  • Gittiğiniz yerde gönül safâsı bulabiliyorsanız oraya devam ediniz. Gittiğiniz yer burası dahi olsa, gönül safâsı bulamıyorsanız sizin için buraya gelmenin bir faydası yoktur.
    • · Muhabbette fâni olan, vuslatta bâki olur.

NAMAZ

  • Ben namaz kılmasını sevmem, benden namaz kılanı severim.[64]
  • Cemaatle namaz kılarken imam cehren okursa dinleyiniz, cehren okumuyorsa kendi virdinizle meşgul olunuz.
  • Nevres Bey’den;

Bir gün abdet almışlardı. Kurulanmadılar

“Hazreti Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem bazen böyle yaparlardı” buyurdular.

  • Hayye ale’s-salâh mü’minleri salata, hayye ale’l-felâh münkirleri felâha davettir.
  • Namaz kıldıktan sonra seccadeyi kaldırmayınız, gelecek namazı kılana kadar namaz kılınmış gibi sevap yazılır.
  • Hakikatte salat insan-ı kâmile bir tek secdeden ibarettir. O secde ruhun ruhu âzâmâ inkiyadından ibarettir. Elestü birabbiküm de ruhun “belâ’sını burada izhardan ibarettir.
  • Kazım Bey:

Günlerde bir gün hazreti, odasında namaz kılarken gördüm. Yaşının ihtiyar olması iktizası olarak odasında oturak namaz kılıyorlardı. Odada başka kimse yok idi. Özendim. Arkada müsait bir yer bularak kendiine iktida eyledim. Beraberce oturak namaz kıldık. Ba’desselam enseme hafifçevurarak iltifat etti.

“Sen gençsin kıyamda rükûda vaki hareketleri emr olunduğu gibi ayakta yapacak idin” buyurducevaben

“Efendim oturak namazına özendimde sana iktida eyledi dedim.”

Birşey demedi.

  • Namazı kılmazsan işine şeytan, kılarsan Rahman karışır.
  • Velînin namazında Hak ile arasındaki hâil (perde) kalkar. Hakk ile karşı karşıya şühûda gelir. Bu şühûd da mutlaka namazda olur.

RABITA

  • Kuşadalı Efendimizden;

Rabıta rabıta derler, Hakdan gafil olmamak demektir.[65]

  • Kuşadalı Efendimizden;

“Ahirete intikal etmiş mürşide rabıta olmaz, eğer olsaydı Resul Efendimizden başkasına olmazdı.”

  • Huzurda teveccüh olmaz.
  • Asıl rabıta şeyhinin uluhiyyetini tasdiktir.
  • Nevres Bey’den;

Bir gün Hazret-i Aziz ile birlikte giderken yolda bir küçük çocuğa rast geldik. Hazret dillerini çıkararak çocuğa “bööh” buyurdular. Çocuk da adını dedi. O zaman

“Hazret-i Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz “Bazan çocuklara dillerini çıkarırlardı, böylelikle çocuğa rabıta verirlerdi.” buyurdular.[66]

  • Hamami Tevfik Efendi Azizimizin müridanından birine rabıta halinde giderken semavat münkeşif olmuş, rabıtadan gaflet etmiş huzura girdiğinde “Siz rabıtayı şerifeyi bir temaşaya feda ettiniz.” buyurmuşlar.

RASÛLÜLLAH SALLALLÂHÜ ALEYHİ VE SELLEM

  • Tuzun iki maddeden ibaret olduğu her birisi ayrı ayrı alınırsa birer semm-i mûhlik (öldürücü zehir) olduğu halde ikisinin birden alınması mücib-i faidedir ifadesinde “Allah Teâlâ ile Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem öyledir” buyurdular.
  • (Lâ tükeddimu beyne yedeyillahi verresul)[67] ayeti celilesi Allah ile Muhammedi sallallâhü aleyhi ve sellem tefrik etmeyiniz manasınadır.
  • Ravza-i Mutahhara’yı ziyaretle namaz kıldım. Dua ediyordum. Hazreti Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz sağ tarafımdan zuhur ile şu ayeti kelimeyi okuduklarını işittim;

“velâ tes’elnî ma leyse leke bihi ilmün” [68]

  • Kuşadalı Efendimizden;

Şeyhimin mertebesi Hakk, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimizin Hayy, Allah’ın mertebesi Hu‘dur, buyurmuş.

  • Bir yere giderken “Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz Mekke’den Medine’ye hicret buyurdukları gibi hicret ediyorum”, deyiniz.
  • Evden çıkarken hicrete niyet ediniz. (Naim Bey Rivayetiyle) Efendimiz’e ubudiyetine,
  • Diğer verese-i enbiya kendi müridlerini daire-i mezuniyetleri kadar terakki ettirirler. Varisi Muhammed’e hudud yoktur.
  • İnnî le-ecidü nefessu ‘r-rahmân min kıbeli ‘l-“Yemen Hazreti Muhammedin kâ’bına halel vermez.”
  •  Türbede bir gün Sakal-ı Şerif ziyaret edilirken salat ü selam esnasında

“Medine’ye gidip Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemi toprağın altında aramayınız”.

  • Medine’de minber ile mihrap arasından teveccüh ettiğinde Hazreti Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz zuhur buyururup ve bazı iltifatlarda bulunurlar. Hazreti Azizimiz de kendilerinden üç şey sual buyururlar. Birisi Usame Kareni ile mülakatlarıdır. Hakikatinde sual buyurmuşlar; O benim velayet-i âmmeme kadehimiz gibidir, buyururlar.
  • Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme muhabbet vâcipdir. Eğer Resûl’ümüze muhabbet aşk derecesini bulursa, o vakit İnsan benim gizli hazinem, ben insanın gizli hazinesiyim hadîsi vardır, onun sırrı tahakkuk eder.
  • Her saadetimiz Resûl-i Ekrem’e mubabbetimizledir.
  • Her velînin kemâli, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemi anlayışı nisbetindedir.

RESİM

  • Eski peygamberler zamanında ümmetleri kendilerini unutmamak için resimleri yapılıyordu. Fakat Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem bunu men etti. Çünkü Ümmeti Muhammed’den bir adam eğer çalışırsa her istediği peygamber kendisine temessül eder, görünür ve peygamberin kendisi ile görüşür. O halde resme hacet kalmaz.

RIZIK

  • Nasib olursa, nasibini yer altında da bulur.
  • Bak, sana kısaca söyleyeyim: ‘Allahü latifün biibâdihi yerzüku men yeşâ’. Ama rızık, yalnız yemek değildir. Söylemek, dinlemek, görmek, oturmak, yatmak vs. hepsi rızıktır.
  • Vali ismi Esmâ-i Hüsnâ’dandır. Vali halka hizmetle mükelleftir. Rızık sıkıntısı çekmekten berîdir.

RİCÂL-İ GAYB

  • Allah’ın öyle nedimleri vardır ki Muhammed’den dahi gizlidir.
  • Allah’ın öyle kulları vardır ki Allah’ın üzerine yemin verseler behemehâl Allah onların yeminini icra buyurur.
  • Rical (adam) önünde kantarı[69] bulunan değildir. “ Ricâlün lâ tülhihüm ticaretün velâ bey’in an zikrillâh …”[70] ayeti ile tarif olunandır! Erkekten olduğu gibi kadından da olur.

RUMUZ

  • Büyük Hanım rivayetiyle;

Leylek leylek löpürdek,

Hani bana çekirdek,

Çekirdeğin içi yok,

Kara kızın saçı yok.

Derviş derviş devrilmiş

Kabeye gitmiş kurulmuş.

Karnın doyuncaya kadar ye (nüsha; ölünceye kadar ye)

  •  

Seni Salih baba mı dövdü?

Seni Salih baba mı dövdü?

RÜYA

Rüyada öldüm. Akşam ile yatsı arası bir bahçenin arasından gidiyorum. Yolda bir hocaya rastgeldim.

“Bana ne var?” diye sordu:

“Ben de bilmem ben evden çıktım, arkamdan ağlaşıyorlardı” dedim, ayrıldık. Ben kendi kendime “bu ne anlayacak, ben âlemi letafette, bu âlemi kesafette” dedim ve

“Kabrime girdim. Örtüldüm. Münker Nekir gelmedi.”

Rüyamı Efendi Hazretlerine arz ettim.

“Efendim Münker Nekir gelmedi” dedim,

“Ulan kim kime ne soracak” buyurdular.

  • Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellemin göründüğü rüyanın sahibi Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellemdir, onu kimse tefsir edemez.
  • Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimizi rüyada gören münkir ise müslim, fâsık ise salih, salih ise evliyaya terakki eder, mülhak olur.

SAĞLIK

  • Kuşadalı Efendimizden;

Şifayı ilaçdan değil anda mütecelli olan Hakk’dan beklemeli.

•       Bir gün Baharcı Mustafa Efendi ile birlikte huzura girdik. Hazreti Aziz biraz vücudça rahatsız görünüyorlardı. Mustafa Efendi;

“Efendim vücutça biraz hoşluk var galiba” dedi. Hazreti Aziz üç defa

“Mustafa, sen Allah’ın işine karışma.” buyurdular.

  • Hastayı sık ziyaret ediniz, yanında çok durmayınız. Kendisine hissettirmeden okuyup alnını okşayarak çıkınız.
  •  “Kalb safâsı, beden hafifliği iste!”

SAVAŞ

  • Gümüşsuyu Askerî Hastanesi Baştabibliğinden emekli Albay Doktor Hamdi Hızalan Bey, Ahmed Amîş Efendi’den naklen anlatıyor:

Edirnekapı dışında kabri bulunan Bekir Niğdevî’nin kabri yanında Amîş Efendi’nin talebelerinden Hilmi Şanlıtop Bey’in kabri vardır. Hilmi Bey Çanakkale Savaşında Fransız zırhlısını Boğaz’ın sularına gömen meşhur askerdir.

“Siz harbin fecaatini bilmezsiniz. Ben Rus (Kırım) harbinde yaralıları sırtımda taşıdım. Harbin fecaatini yakinen bilirim. Sakın harbi temenni etmeyin.”

SELAM

• Mehmet Efendi anlatıyor.

Aziz Sultanımız bir gün birisini sordular.

“Efendim selamları var” dedim.

“Öyle şey istemem, bana selam göndermeyenden selam getirmeyiniz. Birisi beni sorarsa selamı var deyiniz.”

SEYR-U SULÛK

  • Şeyhim beni demirci dükkânına götürdü. Kızgın demiri örse koyduktan sonra beş, altı çekicin aynı noktaya düştüğünü göstererek “İşte Ahmed, sülük böyle olacak.” buyurdular.
  • Osman Efendi (merhum Erzincanlı Tevfik Bey’in arkadaşı) medresede okurken Hazreti Azizimizi ziyarete gider, kendisine;

“Sen medresede okuyorsun, tahsilini bitir, buraya öyle gel, yalnız sana bir ders vereyim, kimseyi incitme, avcılıkla uçan kuşlara bile dokunma” buyurmuşlar.

  • Mehmet Efendimiz buyurdular,

“Bir gün huzurda iken gönlümden fakirde keşfi keramet olsa” diye geçirdim.

“Ulan keşif, meşif ne yapacaksın sen bana bak ben sana bakayım, bu sana yetmez mi?” buyurdular.

  • “Vuslat hakiki olmadan evvel Azizimiz Sultanımız dört defa kendilerini envarı Ahmediyeleri ile bana gösterdiler.”
  • Yüzmeyi öğrenmeden denize girerseniz, boğulursunuz.
  • Abdülaziz Mecdi Tolon’un rivayeti ile,

Hazreti Türbedâr’a ilk intisaplarında binâ ve emsile okuyup okumadığını sormuş. O da

“Okudum” demiş. Bunun üzerine buyurmuşlarki;

“Orada bir nasara var. Bu nassârun’da var, mensurunda da var, yensuruda var, lemyesuruda da var lemma yensuruda da var. İşte o bir maddedir ki hepsinde var, hepsi ondan oluyor.” [71]

  • Kazım Bey:

Yine günlerde bir gün hazretin ziyaretine gitmiştim odasında diğer bir ihvânda var idi, elini öperek teşehhüt mikdarı (az bir zaman) huzurunda oturdum. O sırada: Ellerini kulaklarına kadar kaldırarak “Allahu ekber” deyip secdeye vardı ve tekrar “Allahu ekber” diyerek doğruldu. Ve üç defa elini başına vurarak bir işaret verdi. Ve huzurdan ayrılmaklıgımız için elini uzattı ve elini öperek her ikimizde dışarı çıktık. Bilhare Bahriye kolağalıgından emekli ve ismi Mehmet Efendi olduğunu anladığım bu zat bana hitaben

“Bu işaret sana mı, bana mı?” diye sordular. Bilmem dedim ve ilaveten

“Siz bu işareti ne anlıyorsunuz” dedi “secdeye kapandığına nazaran siz namaz kılıyor musunuz?” diye sordu cevaben dedim ki

Hiç bir şeybilmiyorum.”

Tekrar sordu; Mutlaka bir şey söylemekliğimi diledi bunun üzerine cevaben “mürşit bir nur-u azamdır huzuru mürşide girdiğiniz zaman bu lahuti feyze bakarak o huzurda eğiliniz kendinizin mevhum ve sahte varlığınızı vesair gayri müstahsen halat ve muşvarınızı üzerinizden atınız. Sizde yalnız hakkın varlığı ve bu ilahi varlığın muazzam sevdası kalsın eger böyle yaparsanız, elini üç defa başına koyduğu gibi sizler de baş tacı olmanızı ima ve remzen beyan buyuruyorlar,” dedi.

Mehmet Efendi bu tevcihi çok beğendi ve tekrar tekrar teşekkürler ederek ayrıldı.

  • Kazım Bey:

Zabit olduktan sonra arz-ı veda için hazrete gitmiş idim elini öptükten sonra bu müfarâkatın (ayrılmanın) acılıklarını hissederek huzurunda gayri ihtiyari ağlıyordum. Bir hafta kadar bu üzüntüm devam etti, kendileri hiç bir şey söylemez ve yine yaşlı gözlerimle kalkar giderdim. Nihayet bir gün sordu.

“Ne ağlıyorsun be çocuk” dedi Bu iltifatı celile karşı gözlerim bir sel gibi coşarak

Efendim ben ağlamayım da kim ağlasın” diyebildim. Manevi rüyamı hatırlayarak

gözlerimin kapanıklığı henüz tamamen zail olmamış iken pürtaksir (kusurlu) sizden ve huzurunuzdan ayrılıyorum teessüfüm bu yüzdendir dedim.” Hazret cevaben

“Helvacı helvasına şeker katacak zamanını bilir ne sıkılıyorsun be”

“Senin isteğinle olmaz onun isteğiyledir.”

“Her şeyin zamanı vardır kederlenme” buyurdular. Ve nereye tayin edildiğimi sordular. Cevaben Üsküp’e dedim.

“Oh desene Mekke’ye gidiyorum desene oraları Muhammet Nur’ul Arab’ın (Koca Arabın) ayak bastığı mübarek yerlerdir, ne güzel güle güle git ferahlanırsın ve işaret ederek biz sizden asla münfek (ayrı) değiliz ki nereye gidersen git bizi kendi nurunda, kendi ruhunda, manevi varlığında görür ve bulursun” diyerek izhar-ı teselli ve beşaşet (müjde) buyurdular. Artık söylenecek söz kalmamıştı tekrar tekrar ve doya doya mübarek ellerini öperek arzı veda eyledim.

  • İhvanıma kötü ruhlar musallat olamaz. Aman diyecek kadar hastalanmazlar. Seyr-i sülûku itmam etmeden bu dünyadan göçmezler.
  • İnsan yolunda yuvarlanmalı. Yuvarlandıkça toparlanır.
  • Bazı insanların gözü, bazılarının sözü, bazılarının da özü değer. Özü değenler evliyâullâhtır.
  • Hepimizin hatâsı var. Hiç kimse hatadan münezzeh değildir. Tövbekâr olunursa Allah affeder. İrtidâd başka; tövbe edilse bile kabul olunur mu bilmem.

SİGARA

  • Onlar muhamvil- al ahvaldırlar. Haramı helâle tahvil ile içerler.
  • “Mürşid buna sigara iç der o bırakamaz; birine içme der o da içemez” buyurdular. Huzurda bulunan ihvândan Tahir Efendi;

“Evet, efendim takdiri hûdadır bozulamaz” dedi.

SOHBET

  • Benim sükûtumdan anlamayan kelamımdan bir şey anlamaz.
  • Sözün gelini nikâh edebildiğindir.
  • Kuşadalı Efendimizden

Şeriatı tut, hakikati yut, selâmet andadır.

  • Erce mi konuşalım oyuncakça mı? Erce akılca, oyuncakça hakikatçe.
  • Ahmed Amîş Efendi muazzam meselelerin vücudunda zuhurundan evvel sohbetini buyurmazlardı. Birgün bir mesele zuhur etti, arz ettiğim zaman “Ha … daha şöyle olacak, böyle olacak diye” sohbetini buyurdular.
  • Bazen huzura gittiğimizde dış kapıyı kapat, iç kapıyı aralık bırak buyururlardı.
  • Bir yere girdiğiniz zaman kapıyı nasıl bulursanız öyle bırakınız.
  • Eve girersen halvet, çıkarsan celvet

ŞEYH ŞABAN-I VELİ

  • Kastamonu’ya giden ihvândan birisine

“Şaban-ı Veli’yi ziyaret et benden selam söyle, redd-i selam oluncaya kadar ayrılma.” buyururlar. O zat da ziyaret eder ve selamı alilerini tebliğ eder. Biraz bekledikten sonra Hazret-i Şaban-ı Veli zuhur ederek

“ ve aleyhisselam” buyururlar.

ŞÜKÜR

  • Şükrü’n-nimet, rü’yetül mün’im.[72]

ÖLÜM

  • Sekerat-ı mevte (ölüm sarhoşluğu) düşenlerin yanında dilindeki kuvvete göre ya “la ilahe illallah” veyahut “Allah” deyiniz. Bir defa “la ilahe illallah” veya “Allah” derse lafı kesiniz. Şayed o adam bundan sonra dünya kelamı ederse yine tekrar “la ilahe illallah” deyiniz yine bir defa Allah deyince yine kesiniz buyurdular.
  • Onların kabirleri teslimi ruh ettikleri mahaldir.[73]
  • Kuşadalı Efendimizden;

Kamillerin irtihalden sonrada saliklerine feyzi devam eder, sülükde vefat edenlerin terakkiyâtı devam ettiği gibi.

  • İhvanım tekmil-i meratib etmeden ahirete gitmesin, süflilere uğramasın, son derece müzayakaya (zor durumda kalmak) düşmesin.
  • “Efendimiz Hazretleri buyurdular ki;

Bir gün huzura girdim, baktım Efendi Hazretleri gitmek arzu buyuruyorlardı. İçimden feryat ettim.

“Aman efendim.” O zaman

“Ulan, tecelli-i kemâldeyim, makam-ı müntehideyim, bu akşam baktım. Hacı Ahmed ikileşmiş. Birini yükün önünde gördüm. Artık bana gitmek lazım geldi. Elemlenme mahcub değilsin, muhtaç değilsin, hocan yok, ne demleniyorsun?” buyurdular.

  • Hazret-i Azizimiz âlemi cemale intihalleri yaklaştığı zamanlarda

Benden sonra benim gibisini bulamazsınız”

Birkaç defa da

 “Nefesimi içeri alacağım, dışarı vermiyeceğim” buyurdular.

  • Nusret Hanım rivayetiyle;

Efendi Hazretleri buyururlardı ki:

“Bu âlemden giderken insanı kuruturlar yahud limon gibi sıkarlar.”

  • Şeyh Bekir Efendimiz Türbeye Azizimiz Sultanımıza devir muamelesi ikmal olunup muamelenin hitamında azizimiz kendilerine arz edince

“Sen şöyle bir dolaşıver de gel.” buyurmuşlar. Azizimiz Camiye gidip biraz sonra hasta bulunan Hazreti Azizin huzurlarına girdikte Hazreti teslimi ruh etmiş bulmuşlar.

“Bir de baktım ben ölmüşüm, o kalmış.” buyurmuşlar.

TALEBE, SALİK (DERVİŞ)

  • Dershanede senin karşına gelip oturan talebenin indallahta (Allah Teâlâ yanında) senden büyük olduğunu unutma.
  • Dersi hazırlayıp derse girmeyin. Dershaneye girerken siz kalben talebeye biat edin. Onlar kendilerine lazım olan şeyi size söylerler.
  • Asıl derviş bayram namazını kılar kılmaz şeyhinin elini öpmeden yerinden kalkmaz.
  • Kuşadalı Efendimizden;

Salik ne sofu ne sefih ikisi ortası olmak gerektir.

  • Göztepe Müezzininin rivayetiyle;

“Beni evlendirdiler, gerdeye koydular. Seccadede iki rekât namaz kıldım. Baktım cemaatım ayakta duruyor. Bir mihrabiye okudum. Ondan sonra iki ellerimi ileriye uzatarak ba’dehu geriye uyluklara doğru çekerek (Şabanî tarikince kürek çekme zikri denirmiş) Kelime-i Tevhid zikrine başladım. Cemaatim de bana uymasın mı?

  • Efendi Hazretleri birgün Yakacık’a giderken birdenbire cezbelenip

“İhvan bahtiyardır, o bahtiyarlığı zuhurunda görürler.” buyurdular.

  • Damadı alileri Hasan Efendi hazretlerine “Hasan, ha sen ha ben” buyururlarmış.
  • Birgivi Mehmed Efendi’ye “Bana sarılsaydın daha iyi olurdu ama Halil’e sarıldın. Benden Halil’e, Halil’den sana” buyurmuşlar.[74]
  • Zülüflü İsmail Paşa Hanımı Küçük Hüseyin Efendi Hazretlerinin dervişi imiş. Birgün Hazreti Azizin dervişlerinden bazı hanımlar bu hanıma “gel türbeye gidelim, bizim şeyhimizi de gör” demişler ve gitmişler. Hanımlar yed-i mübarekei azizi öpmüşler. Bu hanım durmuş, Hazret de

“sen de gel hanım”   buyurarak davet etmişler ve “sen derviş misin?” diye sormuşlar.

Evet Efendim.”

“ Kimin?”

“Küçük Hüseyin Efendi’nin.”

“Benim de dervişim ol.”

“Efendim iki zata derviş olunur mu?” “Olur. Sen çok Kur’an okuyorsun, onu biraz azalt. Kalbini daima Hakla bulundur. O vakit herşey Kur’an olur, için dışın Kur’an olur” buyurmuşlar.

  • Çerkeşi Azize bir derviş gelmiş, biraz oturup giderken Efendim dergâhın masrafına yardım olmak üzere hediyem olsun size biraz altın yapayım der. Tam bu sırada Hazretin müridanından biri içeri girer ve torba içinde koca bir kitle halinde bir şey getirir. Efendim rabıta-i şerifeye mülazemetle çift sürerken sapana bu takıldı, fakir de Efendime getirdim der. Bir de torbayı açar bakarlar ki yekpare bir altın kitlesi. Dervişe;

“Bakınız bakalım hakiki altın mı” buyururlar. Derviş bakar,

“Evet, Efendim hakika altın” der. Ben de

“Bir bakayım” buyururlar. Bir de derviş bakar ki kum. O zaman Azizimiz “Bizim dervişlerimiz nefeslerini kimya ederler, siz de böyle yapınız.” buyururlar.

  • Salihler, yollarını doğrultmuşlardır. Bize küp dibindekiler lazımdır.
  • Ahmed Amîş Efendi tarikat ehli için buyururdu ki;

“Yedi göbek yukardan, yedi göbek aşağıdan kabul edilmiş” bahtiyar kullardır. Derece derece, bu kişilerden kimi bilir, kimi bulur, kimi olur. En az nasîbdar olanı bile, bu yüce zevatın nazarlarına mazhar oldukları için akıbetleri İnşâallah hayra çevrilir.

  • Gelen defterle gelir, İnce elenip sık dokunmaz.

TASARRUF

  • Mustafa Özeren Efendi;

Mehmet Tevfik Efendi Hazretleri, “Bir Arifin gönlüne girmek için ya siyim siyim ağlamalı ya haline acındırmalı, ya da peşin peşin saymalı.

(Hoca Efendim Hazretlerinin bu sözü için, Arifinin bunca eserlerini inceledim. Hakikatları bu dereceye kadar sinesinde cem eden bir kelâmı-âliye rastlamadım.)

  • Size “kimlerdensiniz” diye sorarlarsa, “Ahmed Amîş kullarıyız” dersiniz buyurmuşlardır.
  • “Azizanımızın gücü her şeye yeter.”
  • Benim Şeyhim Bekir Efendi İstanbul ile Manisa’ya hüküm ederlerdi, ben her yere hükmederim.
  • Gam gam üstüne, gam gam üstüne veririz. Gelene sevinmeyinceye, gidene yerinmeyinceye kadar.
  • Biz bir evi temelinden tepesine kadar değiştiririz, kiremiti kımıldamaz.
  •  Kapalı kutuya mal konmaz, domuza inci takılmaz.
  • Beykozlu Ali Bey’den;

“Ben sağ iken kimseden korkmayın. Kimse size bir şey yapamaz. Ben öldükten sonra hepten korkmayın. Mahşerde içlerimiz dış, dışlarımız iç olacak.” [75]

  • Ömerü’l-Halveti Hazretleri bir gün “Ahmed, sen çok ricale mülaki olursun, onlarda benim meslekimi ara, meşrebimi arama” buyurdular.
  • Mehmed Efendimiz buyurdular ki köpekleri topladıkları zaman Hazreti Azizimize arz ettim.

“Ulan! Allah yerden taşları alır, insanların üzerine yağdırır. Allah insanlara gelecek belayı bunlara yükletti, sus” buyururlar.

  • Nevres Bey;

“Şemseddini göndermezdim ama Hazreti Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem istedi, gönderdim.  (Vezir Şemseddin Paşa Trablus-Garb’te bulunmuştur.)

  • Tunuslu Hasan Efendi rivayetiyle;

Nasreddin Şah,[76] imanını kurtararak gitmiştir. Çünkü Şemseddini severdi. Bizi sevenleri sevenler imanını kurtarmadan ahrete gitmezler.” buyurdular. O zaman Tunuslu Hasan Efendi,

“Efendim, ya seni seven deyince Hasan efendinin yüzlerine elleriyle berayı iltifat vurarak “Sus, oraya laf yok.” buyururlar.

  • Hoca Efendim Hazretleri (İmam Ziya efendi ‘den);

Bir gün huzurda idim.

“Saatin var mı?” buyurdular, ben de

Var efendim dedim.”

“Şimdi buraya bir bahriyeli geldi, saati işlemiyormuş, saatini işlettim, ayaklarını omuzuna aldı gitti.” buyurdular.[77] (Ayni durum fakire de vaki oldu. Fikret, ben ve başka birisi; belki Besim’di. Huzurda idik Fikret’e saatin var mı? Diye sordu. Yok dedi. Elleriyle Fikret’in bileğini tutarak

“İşte saatin çalışıyor ya.” buyurdular. “Fakire de senin saatin de çalışır çünkü ben kurdum” buyurdular – Ahmed Erdem).

  • Bir gün Süreyya Bey ile Mehmet Efendimiz huzurda bulunurlarken Efendi Hazretleri Hazreti Azizin sohbetinde cezbelenmişler. Süreyya Bey bir iki defa Efendi Hazretlerinin yüzlerine muterizane bakmış. Hazreti Aziz

“Ne bakıp durursun. Onun velayetinin nübüvveti zuhur edecek, vucud-u mutlak olacak, onu kimse anlamayacak” buyurmuşlar.

  • Bir Süreyya Bey vardı. Efendim Hazretleri : “İlmimi Süreyya’ya verdim” buyururdu. Bir gün Beyazıt’da rastlamıştık. Beyaz sakallı güzel bir yüzü vardı. Efendimin elini öptü, Efendim her zaman kalbimdesin ‘ dedi. Efendim de :

“Ah Süreyya, kalbindeyim ama bilsen orada nasıl kalabiliyorum” buyurdu. Bir sabah Efendim:

“Süreyya her sabah benden süt istemiye gelirdi. Bu sabah gelmedi. Bakın, acaba başına bir şey mi geldi ?” buyurdular. Gittik tahkik ettik ki, vefat etmiş. Kabrine Makâm-ı Süreyya derler.

  • Göztepe Müezzini Efendi rivayetiyle;

Hareketi arzdan birkaç gün sonra huzura gittiğimizde

“Ananız sizi beşiğinde salladı mı?” buyururlar.

  • Nevres Bey rivayetiyle Mehmet Efendimiz Hazretleri;

“Şeyhime ya ondur, ya öldür, ya seyahat ver” diye ricada bulundum. İki sene Trabzon havalisine seyahat çıktı.

  • Bir zata “sen saz çalmasını bilir misin?”

“Evet Efendim.”

“Nasıl çalarsın bildiğin gibi mi?”

“Bildiğim gibi”

“Yok olmadı, ben kırk senedir çalarım lakin bulduğum gibi çalarım.” buyurdular.

  • A. Mecdi Efendi rivayeti ile:

Girit’te iken talebesi ve Meclisi Mebusanda arkadaşı sonra da Osmanlı Hükümetinde Hariciye Nazırı olan Girit’li Ahmed Nesimi Beyi Ahmed Amîş Efendi’ye götürmek ister. Bir gün zihni bunun ile meşgul iken Hazreti Türbedârın ziyaretine gider. Hazretin elinde bir miknatıslı demir görmüş, mıknatısı çiviye doğru uzatınca mıknatıs onu çekmiş ve işte o zaman,

“Bak mıknatıs demiri nasıl çekti, ben istersem istediğimi böyle çekerim, siz ötekini berikini getireceğiz diye neye uğraşırsınız” diye buyurmuş.

  • Yine bir gün Mecdi Efendi’ye,

“Bu adamları getirip durma, herkes buraya giremez, biz istemeliyiz, Biz isterken de istediklerimizi getirmeye muktediriz” buyurmuşlardır.

TASAVVUF

Bu neşe-i Muhammediye bir zamanlar Arabistan’da çalkandı, nihayet meczupluğa müncer [78]oldu, İran’a intikal etti. Orada da ilhada müncer oldu. Türkistan’a intikal etti. Orada da taarruzlara müncer oldu. Yine Arabistan’a intikal edecektir.

TEVHİD

  • Kuşadalı Efendimizden;

Yer taban, gök tavan, içindeki kâffe-i mahlûkat (bütün) ihvân (kardeş) olmadıkça tevhid kokusu duyulmaz.

  • Ye Allah için, iç Allah için, otur Allah için, gez Allah ile.
  • Haydin haydin kapuları kakalım, yari canda kıstırıp anda halvet edelim.
  • Allah’tan gayrı bir şey yoktur. Allah’ın aynı da yoktur.
  • Esma-i ilahiye zat-ı ilahiyenin libasıdır. Her an bir libası ile zuhur eder. Onun hükmü bitince diğer bir ismiyle tecelli eder.
  • Efendi Hazretleri buyurdular ki, bir gün huzurda idim. Hazret-i Azizimiz şöyle buyurdular. Allah bu dünyada esma ile tecelli buyurur, hangi esma ile zuhur ederse diğerleri ona tabi olurlar.

Efendim … “mâni” ismiyle mi mütecelli dedim?”

“Evet” buyurdular.

Efendim ya rahman, rahim isimleri var.”

“Haa ulan onlar Esma-i Muhammediyedendir, onunla zuhur edince tadından yenmez.” buyurdular.

“ ve le-sevfe yu’tîke Rabbüke fe-terdâ .” [79] İltifatında dedim ki

“Ya Rab bir vücud bul da onu razı et.” buyurdular.

  • Kuşadalı Efendimiz Beypazarlı Ali Efendimize hizmetleri esnasında birgün kahve ocağında yemek yerken

“İbrahim” diye Efendimiz Hazretleri seslenmişler. Hemen lokmalarını yutmadan koşmuşlar.

“İbrahim, yemek mi yiyordun, tevekkeli değil benim de ağzımdan iki lokma geçiyordu. İki vücud bir oldu, artık burada durman olmaz. Şimdi iskeleye binip gideceksin” buyurmuşlar. O da boyun eğerek Mısır’a hareket eden vapura binip Mısır’a gitmişler. Sonra Beypazarı Ali Efendimiz Hazretlerinin teşrifi bekâ buyurdukları gün İstanbul’a gelerek namazlarına yetişmişler.

  • “Sen verdin biz yedik, vermesen ne yerdik?”
  • “Tevhid lastik gibidir, uzatırsan kâinatı içerisine alır, daraltırsan birçok şeyi almaz.”
  • Sıfat-ı celâl, cemâl; ikisi birleşdirir kemâl.
  •  Zat görünür bilinmez, sıfat bilinir görünmez.
  • Şeyh Bekir Efendimiz Türbedâr Azizimiz Sultanımıza buyurmuşlar;

“Beni put yap, ya sen bana bir tekme atarsın, sen kalırsın ya ben sana bir tekme atarım ben kalırım.”

  • “Mütecelli vâhid, mecâlî müteaddiddir.” (Yani, Allah’dan tecellî eden tektir, bize ise çeşitli yollarla, Çeşitli şekillerde ulaşır.)
  • Hazreti Ahmed Amîş Efendi; “Tevacüd, vecd, vücud” der. Sonra eliyle diline işaret ederek ve parmaklarını diline getirerek

“Hal dili ile buradan ötesi söylenemez ki” dermiş.

  • İnsanların çoğu mâbûd-i mevhuma tapar.
  • Aşk gönlü istilâ edince nefis ölür.
  •  Abdülazîz Mecdî Beyefendi’ye şöyle buyurmuşlar:

“ Zât, lâ-taayyünât’a girmedikçe olmaz.”

VAHDET-İ VÜCUD

  • Ben bazen, bensiz Allah derim.
  • Her ne zaman elimi duaya kaldırırsam bir de bakarım ki, bütün mükevvenat dileklerini (bu) fakire arz ediyorlar.
  • Kuşadalı Efendimizden;

Hakk ûluhiyeti hiç kimseye vermez fakat bazan (bu) fakirden tecelli eder buyururmuş.

  • Ahbereti’r-rusül tahavvüle’l-hakki bi’s-suver. (Peygamber haber verdi, neyi de ben ilâve ettim.) Allah suretle zahir oldu.
  • O, bu hep O derler. O, bu hep bu imiş, bunu anlayınca, üç sene gökyüzüne bakamadım.
  • “Söyleyene bakma, söyletene bak.” derler, doğrusu “söyletene bakma, söyleyene bak”tır.[80]
  • Allah mükevvenatı zulmette halk etti, zulmet vahdet demektir.

Ebu Hüreyye radiyallâhü anh bir gün Sahabi ikram

“ Yetenezzelül emr ma beynehünne”[81] bu ayeti Hazreti Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin bana tabir ettiği gibi size söylesem boğazını işaret ederek “kesersiniz” buyurdular.

Hazret-i Aziz burada “emr” zât demektir buyurdular.

  • Rüzgâr uğultusu kapı gıcırtısı, sinek vızıltısı hep Hakk’tır; kâmil bunlardan Hakk’ı sima eder. (işitir ve görür) [82]
  • “ Küllü müsallin imâmün velev kâne münferiden” (Hadis) (Her namaz kılan, tek başına bile olsa imamdır.)

İmam metbu demektir, cemaat de kendi vücududur.

  • Görünen mertebedir, hakikati hakk’dır.
  • (Arapça fiil )Kâne’nin manası “idi” dir, “oldu” manasına değil. [83]
  • Nevres Bey Harbiye mektebinde Fransızca muallimi idi. Ahmed Amîş Efendi’ye danışyordu

“İmtihanda talebeye kaç numara verelim diye mümeyyizlere sorduğun zaman ne verirlerse onu ver, vermiyecek isen sorma. Sözün nereden geldiğini bil”

  • Göztepe Müezzini Mehmed Efendi rivayetiyle;

Birgün Sami Bey’le birlikte huzuru Hazreti Aziz’de idik. Buyurdular ki;

“Bir bektaşî fakiri Üsküdar’dan Beşiktaş’a gitmek üzere kayığa biner, giderken kayıkçıya, şu karşıki saray kimin deye sorar. O da padişahın der. Öteki O da onun, daha öteki O da onun, ya en öteki O da onun deyince o gün almış olduğu yeni çorapları ayağından çıkarıp, bunları da ona ver diye denize atar.” buyurdular.

  • Bir gün Mecdi Efendi huzurda iken Efendi Hazretleri

“Ben Allah’ım, ben Allah’ım ben Allah’ım” buyurarak;

“Ben Allah’ım demekle insan Allah olur mu?” buyurmuşlar.[84]

  • Birgün bayram ziyaretine gittik. Yarım saat kadar sohbet buyurdular. Sonra kalkıp mübarek parmaklarıyla oynar gibi neşelendiler.

“Ben neşelendim ki âlem de neşelensin.” buyurdular.

  • Eşref Efendi rivavetiyle;

“Bendendirler, halka ne karışırlar, halkdandırlar bana ne gelirler, götürürler getirirler, götürürler getirirler, götürürler getirmezler.”

  • Olmuş olmuştur, olacak da olmuştur, olacak bir şey yoktur
  • Şeyhim bana buyurdular ki “Ahmed sen huzurdasın, diz otur.” Buyurdular.
  • Baharcı Mustafa Efendi bir gün huzurda iken Hazreti Azizimize

“Efendim vücutça biraz hoşsunuz galiba” demiş. Hazreti Azizimiz de

“Mustafa, sen Allah’ın işine karışma.” buyururlar.

  • Kuşadalı Aziz tarafından hilafet verilerek Tırnova’ya irşâd için gönderilen Ömer’ül Halvetî Hazretlerine intisab eden Ahmed Amîş Efendi’den medresedeki hocası buna razı değildir. Ahmed Amîş Efendi üzüntülüdür. Hocasının hatırını da kırmak istemez. Nihayet bir gün Ömerül Halvetî Hazretleri ile âni karşılaşırlar. Halvetî şöyle buyurur:

 “Biz senin kalbine kancayı taktık. Ne tarafa dönsen delik Allahtan tarafadır!..” Ahmed Amîş Efendi’nin gönlünden geçirir ki, medrese hocası da Ömer Halvetî Hazretlerine biat eylesin. Gerçekten de öyle olur.

  • Buna benzer Nevres Bey rivayetiyle Mehmet Efendimiz Hazretleri;

Kendilerinden kaçardım, yolumu değiştirdim Birgün hap hap karşı geldi. “Ben senin ciğerine kancayı taktım, nereye gidersen git, delik Allahadır.” buyurdular.

  • Kuşadalı Efendimiz, Mehmed Can efendiye

“Hicaz’da taş atarken taşlayan ile taşlananın kim olduğunu gördün mü?” buyurdular.

•      Bir kadın huzuruna Ahmed Amîş Efendi’nin gelip, Medine’de Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin ravzasına konmak üzere bir dua rica eder. Ahmed Amîş Efendi bir pusulaya bir iki satır yazıp verir. Kadın:

“Ama bu kadarcık olur mu?” diye sorunca cevabı şu olur:

“Hadi git be kadın, ben onu zatımdan Muhammedi’me yazdım! Elbette olur!”

  • “Ağzımdan çıkan sözleri zaman ile unuturum. Fakat ne söyledimse hadisât-ı âlem öyle zuhur eder”
  • Allah’ın akve’l kuvâ, â’ciz’ül â’ciz olduğunu anlayınca ‘hah ‘ dedim.[85]

VEFÂ

  • Kuşadalı Efendimizden;

Girdiğin kapıyı, geldiğin yolu sakın unutma ha. (Mürşid ile şeriatı Ahmedî) buyurmuşlar.

YARATILIŞ

  • Ezelde hilkat yoktur, zuhur vardır.[86]
  • Taşda hayati ilâhi olmasaydı Musa’nın esvabını (elbiselerini) alıp kaçar mıydı?
  • Tabiatında sekr vermek istidadı olan bir şeyi içmekten içmemeği tercih ediniz.
  • Nevres Bey;

“Eğer senin sırrında işret etmek yoksa kimse senin yanında işret edemez.” buyurdular.

  • Şeyhim bana buyurdu ki,

“Ahmed sen çok ricale mülâki olursun, onlarda benim meslekimi ara meşrebimi arama.”

 

YEMEK

  • Biz yemeği ağzımıza koyarken sabret seni makamı insana getireceğim deyiniz, lokmayı ağzınıza koyunuz.
  • Her ne yerseniz sadaka diyerek yeyiniz.
  • Yediğim yemek Allah’ı zikr etsin. Ben de telezzüz ederek şükredeyim.
  • Şeyhleri kendilerine buyurmuşlar,

“Ahmed açlığın aklına gelirse benden değilsin.”

  • Hazreti Azizimiz Efendimiz su içerken sudaki tecelli-i Hakkiye işareten “sana çok şükür” buyururlardı.
  • Bir zalimin karşısına çıktığınız zaman üç defa “eûzü bike minke” (O’ndan, O’na sığınırım.) deyiniz buyurdular.
  • Ahmed Amîş Efendi “Minel âbâd ilel âzâl, ila ma-lâyetenâhin müstecmiu bi cemiissıfat, Allah” diyerek lafza-i celal zikrine başlardı.

ZALİM

ZİKİR

(Ebedîlikten ezele, sonsuz olan bütün sıfatların hepsini toplayan, Allah)

AHMED AMİŞ EFENDİ İLE A. AVNİ KONUK’ UN SOHBETLERİ

[Ahmed Amîş Efendi, Konuk’un mürşidi olmamasına rağmen, onunla tasavvufî sohbetler yapmış bir zattır.[87]

Amîş Efendi’nin yazılı eseri yoktur. Konuk, Amîş Efendi’nin hayatının son yıllarında onun sohbetlerinden notlar tutmuştur. Abdülbâkî Gölpınarlı, Tasavvuftan Dilimize Geçen Deyimler ve Atasözleri adlı eserinde bu notların kendisinde olduğunu zikretmektedir. Biz bu notlara iki farklı şekilde ulaştık.

Gerek Ahmed Avni Bey’in tasavvufî yönünü ortaya koymak gerekse Amîş Efendi’nin manevî sohbetlerinden birer örnek vermek açısından çok değerli olan bu notların bir kısmını Ahmed Güner Sayar Türk Edebiyatı dergisinde yayınladı. Sayar, bu notların doğrudan Gölpınarlı tarafından kendisine verildiğini yazmaktadır. Sayar, aynı sohbetlerin yazma kaydını Süheyl Ünver’in de kendisine okuduğunu belirtmektedir. Ahmed Avni Beyin kaydettiği beş sohbetin üçüne bu şekilde ulaşmış olduk.

Biz de geriye kalan iki sohbeti, yani aşağıdaki ilk (9 Ağustos 1919) ve son sohbeti (6 Nisan 1920), Abdülbâkî Gölpınarlı’nın Konya Mevlânâ Kitaplığı’nda bulunan yazma mecmuasından alarak bugünkü alfabeye çevirdik. Aşağıya ekliyoruz. Böylece bütün sohbetleri okuyucuya intikal ettirmiş oluyoruz. Fakat sohbetlerden anladığımız kadarıyla Ahmed Avni Bey, aşağıda ilk sırada yer alan 9 Ağustos 1919 tarihinde kaydedilen ilk sohbetten önce Ahmed Amîş Efendi’yi en az iki kez daha ziyarete gitmiş olmalıdır, çünkü sohbetin sonunda “Fakirin huzûrı şerifine üçüncü defa gidişim idi” demektedir.

Ahmed Amîş Efendi’nin türbedârlığını yaptığı Fâtih Sultan Mehmed’in türbesinde yapılan sohbetleri Konuk çıkar çıkmaz not almıştır. Konuk’un bu kaydetme titizliği bizim açımızdan çok önemli bir kişilik ipucu vermektedir. Değerli her şeyin yerini ve geleceğe aktarılmasını önemseyen Konuk’un sohbetlerdeki ifadeleri de ne kadar yüksek bir tasavvufî olgunluğa sahip olduğunu göstermektedir. Amîş Efendi’nin remzi (sembolik) sorularına o da remzi cevaplar vermektedir. Sohbetlerde Konuk, mütevazı, edeb ve manevî derinlik sahibi yüce bir kişilik olarak hemen kendini göstermektedir.

12 Zilka’de 1337 (9 Ağustos 1919)

335 senesi Ağustosi efrenciyyenin sekizinci ve 337 sâli hicrîsi Zilka’desi’nin (9 Ağustos 1919) on ikinci Cum’a günü kable’z zuhr Hüseyin Avnî Bey biraderimizle yüz yirmi yaşını mütecaviz bulunan ve zamanımızda vücûdi şerifi ile teberrük olunan insânı kâmil Fâtih Türbedârı Hacı Ahmed Efendi Hazretleri’nin huzûrı şeriflerine gittik. Kimse yoktu. Mübarek elini öptük. Önüne oturtup yakına gelmemizi işaret buyurdu. Aşağıdaki mükâlemât cereyan etti.

Hazret: “Niçin geldiniz? Maksadınız, emeliniz nedir, ne istersiniz?’

Fakîr: “Maksudumuz Hakk’tır.”

H: “Hakk var mı, Hakk nerede?”

F: “Her taraf Hakla dolu, ondan gayrı bir şey yok. La mevcûde illâ hû [Allah'tan başka varlık yoktur].”

H (Gülerek): “Öyle yâ, O’ndan gayrı bir şey yok…”

(Hüseyin Avnî Bey’e hitaben) “İsmin nedir?”

H: “Hüseyin Avnî…”

H (Fakire hitaben): “Senin ismin ne?”

F: “Ahmed Avnî…”

H: “O, benim. Ben beraberim. Ahmed benim. Avni’yi sonra getiriverirsin olur gider.” (Hüseyin Avnî Bey’e hitaben): “Nerede oturuyorsun?”

“Sultan Mahmud türbesinde.”

“Türbenin içinde de mi oturuyorsun?”

“Hayır, efendim, türbenin civarında…”

“Ooo, büyük yer! Sultan Mahmud. Sözünün eri ise.” (Fakîre hitaben): “Sen nerede oturuyorsun?”

“Unkapanı’nında.”

(Unkapanı lâfzım telâffuz edemez gibi birkaç defa tekrar ettiler).

“Oo, orası çok uzak…” buyurdular. Sonra: “Hangi milletlerle görüşüp konuşuyorsunuz?”

“Yetmiş iki milletle görüşüp konuşuyoruz.”

“Kâh talim ve kâh te’allüm ediyorsun, değil mi?”

“Evet, efendim, kah talim ve kâh te’allüm ediyorum.”

“İnneke meyyitün ve innehüm meyyitûn sümme inneküm yevmelkıyâmeti inde rabbikum tahtesımûn.” (Şüphesiz sen de öleceksin, onlar da ölecekler. Ey insanlar! Sonra siz, kıyamet günü Rabbinizin huzurunda duruşmaya çıkacaksınız. Zümer 30-31) İşte bu âyet tam sana göredir.”

(Bu cevab üzerine fakirin kalbinde bir ukde peyda oldu. “Acaba ömrümün âhir olduğuna mı, yoksa Mûtû kable en temûtû sırrına mazhariyete mi işaret buyurdular?” dedim.)

“Geceleri ne yapıyorsunuz?”

“Evliyâullâhın nuruyla müstenîr oluyorum.”

“Çok âlâdır, sa’âdettir.” “Elhamdûlillah.”

‘Validenizi görüyor musunuz?” (Ya’ni, anâsırı erba’anın ahkâmını vücûdunuzda görüyor musunuz?)

“Her vakit temastayız. Görüyoruz efendim.”

(Hazret güldüler. Fakire hitaben): “Bak, sana kısaca söyleyeyim: Allahu latifün biibâdihi yerzuku men yeşâ’. (Şura, 19) Allah denilen ma’nâ latiftir; biibâdihi, ibâdına… ‘Bâ’, mülâbese (Benzeyen iki şeyin birbirinden ayırt edilmeyerek karıştırılması) içindir. Yerzuku men yeşâ, dilediğini ırzâk eder, amma rızk, yalnız yemek değildir. Söylemek, dinlemek, görmek, oturmak, yatmak… ilh. hep rızıktır.”

“Hususuyla huzûrı âlinizdeki istikâmetimiz alâ rızıktır.”

“İşte rızkın âlâsı odur ya! En alâ rızık, rızkı ma’nevîdir.” (Biraz sükûttan sonra) “Söyleyiniz bakalım! Lâ tüdrikühü’lebsâr ve hüve yüdrikü’lebsâr ve hüve’llatîfîi’l habîr. “(Gözler O’nu görmez, O bütün gözleri görür. O Latif’tir, haberdardır. Enam, 103)

(Hüseyin Avnî Bey’e hitaben): “Ne diyor?” buyurdular. Hüseyin Avnî Bey âyeti kerîmeyi tekrar etti.

“Hah! İşte öyle… ‘Bâ’mülâbese içindir. Bismillâhi’deki bâ gibi. Bismillah budur.”

(Biraz murâkıb oturdular, ondan sonra) “Söyleyin bakalım!” buyurdular.

“Zâtı âliniz buyurun, dinleyelim!”

(Hüseyin Avnî Beye hitaben) “Ne söylüyor?”

“Zâtı âliniz…”

“Zâtı âli, zâtı âli! Sen de mızmızsın…” buyurdular. Bir müddet bir şey söylemediler. Sonra tekrar buyurdular ki: “Geceleri uyuyor musunuz? Yoksa âh… âh… diye bağırıyor musunuz?”

“Kâh uyuyoruz, kâh bağırıyoruz efendim.”

“Öyle olmalı. Nasıl geliyorsa öyle yapmalı, değil mi? Ananızı görüyor musunuz?”

“Görüyoruz efendim.”

(Fakire hitaben): “Nerede oturuyorsun?”

“Unkapanı’nda…”

“Orası çok büyük yerdir. Çarşısı var, pazarı var. Çok aydınlıktı bir yerdir.”

“Evet, efendim. Kesret vardır.”

(Ba’dehu biraz yattılar, murâkıb bir halde kaldılar. Yatarken rahatsız olmamaları mülahazasıyla:)

“Efendim rahatsız olmayın; gidelim mi, oturalım mı?”

“Yoook. Sakın bu sözü bir daha hiçbir yerde, hiçbir kimseye söyleme! Herkes, zâtında muhayyerdir. Dilediğini işler. İster gider, ister oturursun…” (deyip bize müteveccihen sağ taraflarına yattılar. Beş dakika kadar öylece murâkıb kaldılar. Biz de sâkitâne oturduk. Ba’dehu birden bire kalkıp oturdular. İki ellerini açtılar. Du’â vaziyeti aldılar. Biz de ona muvâfakaten ellerimizi açtık. Tatlı tatlı güldüler de buyurdular ki):

Âmin ama neye âmin?

“Du’âya değil mi?”

“Hangi du’âya?”

(Fakire nazar edip) “Ömrün tavîl olmasına âmin, değil mi? Bak! Bu Kur’ân’dır. Tûbâ limen tâle ‘umruhû ve hasune ‘ameluhû. (“Ömrü uzun ameli güzel olanlara ne mutlu” Hadis-i Şerif) Tûbâ, mübalağa ile sa’âdet, limen tâle ‘umruhû, ömrü uzun olan ve ameli güzel olan kimse içindir. Ömrü uzun olmak ve ameli hasen olmak büyük sa’âdettir.”

(Sükût ettik. Biraz zaman geçti).

“Söyleyin bakalım!”

(Biz tebessümle yine sükût ettik.)

“Sizin çıraklarınız var mı?”

“Kendimiz çırağız, efendim. Bizim çırağımız yoktur.”

“Hepimiz çırak” (dedikten sonra) “İhtiyarlık var serde… Ben, ihtiyar değil miyim?”

“Hayır, efendim ihtiyar değilsiniz.”

(Hazret güldüler. Ba’dehû Hüseyin Avnî Bey biraderimiz kıyam edip elini öpmeğe kast ettikte Hazret onun elini mübarek eli içinde tutup buyurdular ki):

“Ben du’â ediyorum. Fakat benim du’âm yalnız sana değil… Benim du’âm, ‘âmmdır. Hepinize du’â ediyorum.”

(Hüseyin Avnî Bey’den sonra fakîr yedi şerifini takbîl ettim. Fakire hiçbir şey söylemediler. Kemâli âdâb ile buzûrı şeriflerinden çıktık. Fakirin huzûrı şerifine üçüncü defa gidişim idi).

12 Zilhicce 1337 (7 Eylül 1919)

Hüseyin Avnî Bey biraderimizle 120 yaşını mütecaviz [aşkın] bulunan ve zamanımızda vücûdi şerifi [şerefli vücudu] ile teberrük olunan [bereket bulunan] insânı kâmil Fâtih Türbedârı Ahmed Amîş Efendi’nin huzûru şeriflerine gittik. Hazret yalnızdı. Âtideki [aşağıdaki] mükâlemât [konuşma] cereyan etti.

Amîş Efendi: Hoşgeldiniz, bayrâmı şerifiniz mübarek olsun.

Ahmed Avnî: Teşekkür ederiz efendim.

Amîş Efendi: Nerede eğleniyorsunuz?

Ahmed Avnî: Hakk’da eğleniyoruz efendim.

Amîş Efendi: Kira ile mi?

Ahmed Avnî: Kira ile.

Amîş Efendi: Pek alâ! İsmi şerifiniz?

Ahmed Avnî: Ahmed Avnî.

Amîş Efendi: Ben de Ahmed’im.

Ahmed Avnî: Biz Ahmed’e Avnîlik [yardımcı olma] de ilhak ediyoruz [ekliyoruz]. Acaba bu ilhak kendi hayâlimiz mi? Yoksa hakikaten Avnîlik var mı efendim?

Amîş Efendi: Nene lâzım? Orasını karıştırma. Lâ ilahe illallah Muhammedün Resûlullah. Bu kâfidir.

Sonra vekilleri Türbedâr Mehmed Efendi geldiler. Ona “Ne var?” buyurdular. Biz de destur alıp huzurlarından çıktık. Bu dördüncü ziyâretimdi.

5 Sefer 1338 (31 Ekim 1919)

Hüseyin Avnî Bey ve Hayri Bey biraderlerimizle Cum’a namazını Abdülhay Efendi’nin [Öztoprak] mescidinde edadan sonra Türbedâr Hacı Ahmed Amîş Efendi hazretlerinin ziyaretine gittik. Fakirin beşinci ziyaretim idi. İçeriye girdiğimizde yalnız olup, gözleri kapalı müstağrak [kendinden geçmiş] bir hâlde idiler. Bir müddet ayak üzerinde durduktan sonra önüne oturduk. Mübarek gözlerini açtı ve bize nazar etti ve fakire hitâb ile sordu:

“Nerede sakinsiniz? Nerede tavattun ediyorsunuz [oturuyorsunuz]?”

“Şimdilik hazreti şehâdette, âlemi nefisde tavattun ediyoruz.”

“Mâ şâallahu kâne ve mâ lem yeşe’lem yekun [Allah neyi dilerse o olur, dilemediği şey olmaz]. Hakk’ın dilediği olur, dilediği mevcûd olur, dilemediği mevcûd olmaz. Ve bilkaderi hayrihi ve şerrini, bu kelâmın tefsiridir” buyurdular.

Bir müddet murâkıb olup [manevî tefekküre dalıp] tekrar sordular:

“Niçin geldiniz?”

“Zâtı âlinizle şerefyâb olmak için geldik. Zâtı âlinizle müşerref olmağa

“Ziyaret… Ziyareti bilir misiniz? Ben ziyaret bilmem.”

Tekrar murâkıb olup gözlerini açtılar: “Allahümme sallı alâ Muhammedin ve alâ âlihi Muhammed” dediler. Ondan sonra “Allah sizi Zâtına mazhar buyursun” diye du’â ettiler.

Fakir: “Du’âyı âliniz berekâtıyla inşâallah mazharı ismi Zât oluruz”

Badehu [sonra] bir hayli müddet gözleri kapalı murâkıb oturdular, sonra gözlerini açıp salavât getirdiler.

“Söyleyiniz erkekler!” buyurdular.

“Söyletiniz de söyleyelim efendim” dedim. Hiç cevap vermeyip yine murâkıb oldular, gözlerini açtıktan sonra tekrar salavât getirdiler. Fakîre

“Sizin taraflarınızda yangın var mı?”

“Bizim taraflar masun kaldı [yangından etkilenmedi) efendim.”

Hazret güldüler. “Allah şifâ versin” buyurdular.

Ondan sonra yine bir müddet murâkıb oldular, bâ’dehu gözlerini açıp yine salavât getirdiler.

Fakîr: “İnmemalkevnü fil hayâti ve hüve hakkun fil hakîka” [yani, “Dünyada varlığa ait ne varsa hayâldir, fakat hakikatte hakdır] dedim. Dikkatle dinlediler de “Peki, peki” dediler. Bâ’dehu:

“Çok sularınız var mı?”

“Var efendim”

“Kendi kendine akan sular var mı?”

“Bazen bulunur efendim” dedim.  ,

Bunun üzerine Hazret, Fakirin Önüne doğru yüzü üzerine eğildiler. Bir müddet öyle durdular. Fakîr bâtınında [içimden] Cenâbı Mevlânâ Efendimiz ile mürşidim Esad Dede hazretlerine müteveccih oldum [gönlümü bağladım]. Bâ’dehu [sonra] kalktılar.

“İnneke meyyitün ve innehu meyyitun” [Sen de ölüsün, o da ölüdür]. Biz sükût ettik. Sonra buyurdular ki:

“Romatizma, romatizma derler… İnsan uyanık iken gelir ise uyutmaz. Uyurken gelir ise uyandırır. Rum rum yapar.”

“Romatizma hararet ister efendim”

“Biz harareti bulamıyoruz ki…”

Bir hayli müddet yine murâkıb durdular. Bâ’dehu gözlerim açıp salavât getirdiler. Sükût üzere oturduk. Bâ’dehu:

“Haydi oğlum! Ben abdest bozayım. Ben abdest almam, bozarım” buyurdular. Biz de ellerini öpüp kalktık. Huzurlarından çıktık.

5 Rebiülevvel 1338 (28 Kasım 1919)

Salim Efendi ile beraber Türbedâr Efendi hazretlerinin ziyaretine gittik. Yalnızdılar. Huzuruna girdiğimizde kendilerine yaklaşmamızı işaret buyurdular. Gayet yakın olarak diz dize önlerine oturduk. Hazret, Salim Efendiye “Safâ geldiniz” buyurdular.

Biz de “Safa bulduk efendim” dedik.

Salim Efendi: “Ben sensiz olamam, sen de bensiz olamazsın” dedi.

Hazret: “Öyle ya!”

Fakire hitaben: “Nerede tavattun ediyorsunuz?” Fakîr: “Hak’ta tavattun ediyoruz.”

“Tavassul mu ediyorsunuz [ulaşıyor musunuz]?”

“Evet efendim! Tavattun ve tavassul ediyoruz.” Gülerek fakire hitaben: “Bu hoca kim?” “Salim Efendi.”

“Allah bu hocayı mertebesinde dâim buyursun.” Salim Efendi’ye hitaben, Fakîr için: “Bu efendi kim?”

Salim Efendi: “Bid’atün minnâ” [Bizden bir parçadır]. Bizim nurumuzdan Ahmed Avnî Bey. Posta müdür muavini.”

Fakire: “Ben de Ahmed’im, sen de Ahmed’sin. Ahmed iki mi? Sen sensin, ben benim.”

Fakîr: “Ahmed’in mim’i kalkınca ahad [bir] olur. O vakit bir olur.”

Hazret: “Mim kalkar mı? Kalkar a! O vakit sen kalmazsın. Fakat bu vücûdunun kalkması lâzım gelmez. Vücûdunla beraber sen kalmazsın. O vakit Hak sende mahfî [gizli] olanın kim olduğunu bilirsin.”[88]

“Vücûdda mahfî olanın kim olduğunu bilmekle beraber senlik vehmi kalıyor efendim. Vehim ise sultânı kuvâdır [kuvvetlerin sultanı].”

“Ben konuşurken yoruluveriyorum. Siz konuşun, ben dinleyeyim.”

Salim Efendi: “Söylemenizi bize intikal ettirin, söyleyelim ve konuşalım.”

Fakire hitaben: “Oooo Nûrî Paşa! Söyle bakalım.”

Salim Efendi: “Efendim, Nûrî değil, Avni;.”

Hazret: “Avnî mi?”

Fakîr: “Efendim, zâtı âlilerinin teveccüh buyurdukları Nûrîliği kabul ettim.”

“Kabul etmeseydin ne olacaktı?”

“Hiç bir şey olmayacaktı. Şu kadar var ki, tevcihi âlilerini [yüksek teveccühünüzü] kemâli hoşnûdiyle [büyük bir memnuniyetle] kabul ettiğimi arz ediyorum.”

“Pek âlâ! Dışarıda soğuk var mı?”

“Hayır efendim.”

“Rahmet var mı? Kış ortası derler, geldi mi?”

“Hayır efendim. Hararet var.” “Yaaa!”

Biraz murâkıb olup, ba’dehu salavât   getirdiler. Sonra da “Lâ ilahe illa hüve’r Rahmân” [Rahman olan Allah'tan başka ilâh yoktur] buyurdular. Ondan sonra: “Ben hep böyle söylüyorum. Allahümme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. [Allahım! Muhammed aleyhisselâma ve onun ailesine, soyuna, ehli beytine selâm olsun!] İşte bu üç kelime. Gecegündüz bunları söylüyorum. Bunları okuyorum.”

Fakire ellerini uzattılar. Tuttum. Oturdukları mahalde doğruldular: “Tubâ, tûbâ, tûbâ derler. Ömür uzunluğu imiş. Tûbâ limen tâle umruhû ve hasune ameluhû. Böyle uzayıp gidiyor.”

Ba’dehu yine murâkıb oldular, yine salavât   getirdiler ve “Lâ ilahe illa hüve’rRahmân” buyurdular.

Ellerini uzatır vaziyetinde bulunmakla Fakir ellerim öptüm. Salim Efendi de öptü.

Kalktık. Kalkarken: “Ben umûma [herkese] du’â ederim. Başka bir şey elimden gelmez. Cümleniz için du’â ediyorum” buyurdular. Ba’dehu huzurlarından çıktık.

9 Nisan 1336 (6 Nisan 1920)

17 Recebülmürecceb 338 ve 9 Nisan 336 Cum’a (6 Nisan 1920) günü Türbedâr Efendi Hazretleri’nin ziyaretine Salim Efendi (merhum) ile birlikte gittik. Hazret “Hoş geldiniz, safâ geldiniz!” buyurdu. Biz de “Hoş bulduk, safâ bulduk, efendim” dedik.

Hazret:

“Veâyetün leümü’lleyl,Neslehummhu’nnebâra (,..)Veküllün felekin yesbehûn’a (Yasin: 37-40)[89]kadar tilâvet buyurdu. Sonra “Ve kâlûlhamdü lillâhillezi sadekanâ va’dehû (…)kıylelhamdü lillahi Rabbilâlemin (Zümer; 74-75) [90] kadar okuyup tekrar “Ve âyetün lehümülleyl, neslehu ….” okudu. Yâsînı şerifin sonlarına doğru geçti. Sonra tekrar bu âyetten başladı. “Ve küllün fi felekin yesbehûn..” a kadar birçok defa tekrar etti. Biz de huzurdan kalktık. Bu hal, belki üç çâryek devam etmişti. Hazret 9 Mayıs 336 tarihinde, yani bundan tam bir ay sonra intikâl buyurdular. 130 yaşında idiler.

Kaddesenâllâhu biesrârihi ‘azzamellâhu zikrahu ve nefa’anâ bifiiyûzâtihi yâ hüvelMuîn” (Allah bizi onun sırlarıyla kutsasın. Allah zikrini azîz etsin. Feyizleriyle bizleri faydalandırsın. Ey Muîn olan Allah!!

HATIRALAR

  • Ömerül Halvetî bir gün Ahmed Amîş Efendiye şöyle der:

“Ahmed, Marko hastalanmış, benim adıma git kendisini ziyaret et, şu pusulayıda kendisine ver” der. Marko, aslında gayr-ı Müslim olmasına rağmen, bütün insanlara, özellikle Müslümanlara hoşça muamele eden bir doktordur. Ahmed Amîş Efendi kendisini ziyaret eder Efendi’nin selâmını söyler ve pusulayı da kendisine verir. Marko kemâl-i ta’zımle aldığı pusulayı öper, başına koyar ve derhal açar. Bir de bakar ki pusulada kelime-i şehadet yazılıdır. Marko bunu görünce:

“Biz ona çoktan inandık ve iman getirdik!..” der. Bir hafta sonrada hayata gözlerini yumar.[91]

  • Üstad Abdülaziz Mecdi Efendi, mürşidi Ahmed Amîş Hazretlerinden naklen şöyle rivayet eylemişlerdir:

Türbedâr Bekir Efendi Hazretleri ömürlerini kuru ekmekle geçirmişlerdir. Fakat kutbiyeti ve manevî dereceleri itibarıyla ne dileseler ânında olurmuş. Meselâ istediği an, fakiri zengin, zengini fakir yapabilirlermiş. Ancak kendi fakir durumu hatırladığı zaman

“Ya Rabbî ben senin üvey kulun muyum?” diye nâz edermiş.

  • Ahmed Amîş Efendi Tırnova’da bir camide imam bulundukları sıra da fazlaca alkol almış ve sokakta düşmüş bir şahsın etrafına halk toplanmış kendisine hakaret ederler. Bunu gören hazret:

“Onu benim sırtıma bindirin evine götüreyim” buyurur ve adamı sırtlayıp evine yatağına taşır. Adam sabah uyandığında anasından bir hayli şikâyetler işitir ve çok mahcup olur ve şöyle der:

“Tevbeler olsun bir daha içmeyeceğim!..” Adam gerçekten bu felaketten kurtulur.

  • Ahmed Amîş Efendi şeyhi Fatih Türbedârı Niğdeli Bekir Efendinin Hakk’a yürümelerinden birkaç gün önce gönülden muhabbet bağladığı Ahmed Amîş Efendiye:

“Artık benim vaktim tamam, benim yerime sen türbedâr olacaksın. Evkafa git muameleni yaptır buyurmuşlar.”

Ahmed Amîş Hz.leri gitmiş fakat muamele bitmemiş.

Şeyhi Bekir Efendiye gelip vaziyeti izah eylemiş. Bekir Efendi:

“Yarın git mutlaka yaptır buyurmuşlar.”

Ertesi gün tekrar giden Ahmed Amîş Efendi, muameleyi gene ikmâl edememiş ve durumu tekrar Bekir Efendi’ye iletmişler. Bunun üzerine Bekir Efendi ertesi gün

“Git ve mutlaka üç saat içinde muameleyi ikmâl ettir.” buyurmuşlar.

Verilen son talimat gereğince muamele tamamlanmış ve tekmil vermek üzere huzura giren Ahmed Amîş Efendiye Bekir Efendi şöyle buyurmuşlar:

“Ahmed! Benim vaktim tamam, artık gidi­yorum! Senin yanında ölürsem belki dayana­mazsın. Birkaç dakika çık da dışarıda şöyle bir dolaş buyurmuşlar.”

Gerçekten birkaç dakika sonra içeriye girdiklerinde, Bekir Efendi Hz.lerinin ruhu ebedî âleme intikal eylemiş, fakat aynen yerlerinde oturur vaziyette bulmuşlardır.

Ahmed Amîş Hz.leri bu sahneyi anlatırken şöyle buyururlarmış:

“Ahh…o ölmedi ben öldüm!… O kaldı!”

  • Rüştü Bey ile beraber bir gün Ahmed Amîş Efendinin huzuru saadetine gittik.

“Ulan bana boza getirdin mi?” buyurdular. Ben de

“getireyim efendim” dedim.

“Boza der demez aklınız bozacı dükkânına gitmesin. Mürşid ne demek istiyor onu anla, sözünü anla, onlar boş söylemezler.” Ben de

“Evet, efendim “ve mâ yentiku an-il-heva” dedim.

Mübarek şahadet parmaklarını ağızlarına götürerek işaretle “sus” buyurdular.

“O yalnız Muhammed sallallâhü aleyhi ve selleme mahsustur. Mürşidler hakkında da öyledir. Biz ihvânımızdan böyle söz sudurunu severiz. Lâkin herkesin yanında söylenmez.”

 

  • Şeyhim bana dedi ki

“Allah’tan korkar mısın?

“Hayır”dedim.

“Benden korkar mısın?”

“Senden korkarım dedim.” Ben de;

“Efendim ben ne senden korkarım ne de Allah’tan korkarım çünkü sizden bana zarar gelmez ki.”

  • Mahdumu âlileri Ali Bey’e hitaben;

“Ali bana bu benim, babamdır, bu benim hocamdır, bu benim şeyhimdir” diye hizmet edeceksen hizmet etme” buyurdular.

  • Birgün huzuru saadetlerine girdim, kalabalık idi. Ellerini öpüp ihvânı araladım, oturdum.

“Vakti saadette birgün sahabeden birisi gelip huzuru saadette oturan ashabı aralayıp oturdu, bu günde aynıdır, buyurup

“Biz bir an zikirden hâli değiliz.” Bir sayha ile

“Allah” dediler. Bu da,

“ vele zikru’ilâhi ekber” [92]Allah’ı zikretmek en büyük (ibadet) ‘tir.” buyurdular.

  • Bursa Lisesi Fransızca muallimi Nevres Bey’den rivayet:

Benim şeyhim derdi ki,

“Ahmed birisi senin yanında benim aleyhimde bulunursa beni müdafaa etme buyurdu.” Nevres Bey içinden

“Ben bu naneyi yiyemem” diye geçirince Ahmed Amîş Efendi Efendi Hazretleri derhal

“Ben de şeyhime Efendim ben bu naneyi yiyemem dedim. Şeyhim bana sen bu naneyi yiyemezsen sen de benim dediğim gibi adam olamazsın.” buyurdu.

  • “Biz, bizim lafımız olduğu zaman sıkılıp kaçandan korkarız” buyurdular.

Bende (Nevres Bey) içimden hakikaten böyle bir hali kendisinde gördüğüm bir arkadaşı düşündüm.

“Eyvah bizim arkadaş helak oldu dedim.” Derhal Efendi Hazretleri

“Eh eh korkma ona da bir zat tecellisi yapar, kurtarırız.” buyurdular.

“Ellerini göğüslerine vurarak bu ism-i zikretsinlerde (Ahmed)aleyhim de bulunsunlar” buyurdular.[93]

  • Bir gün sinni alilerini (doğum tarihini) soran bir zâta cevaben

“Şeyhim bana dedi ki Ahmed senin tarihin meçhuldür.”[94]

 

  • Hazreti Ali kerremallâhü veche buyurduki,

“Dünyada iki şeyden korkmam. Biri Allah takdir ettiği, diğeri de etmediği şeyden.” Bunu bir yerden okudum. Ahmed Amîş Efendi Efendim Hazretlerine arz ettim. Buyurdular ki

“Allah’ın takdir etmediği vukua gelmez, takdir ettiğinden korkmak da küfürdür.”

  • Birgün ashabdan Hz. Rebîa radiyallâhü anh Hazreti Fahri Alem Efendimize sallallâhü aleyhi ve selleme

“Ya Resüllallah, Rebîa bendeniz rica eder ki fakir haneyi teşrifle cemaatle namaz kılasınız.” Hazret Peygamber Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem

“Peki ya Rebîa geliriz.” buyurdular.

Bir gün mescidde edayı salatten (namaz kılındıktan ) sonra

“Ya Rebîa sana geleceğiz” buyurdular ve haneyi Rebîa’ya teşrif buyurdular. Eshabı kiram da gelirler. Hazreti Peygamber Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem Hazreti Rebîa’nın radiyallâhü anhın gösterdiği odada cemaatla nafile namaz kılarlar. Ba’desselat (Namazdan sonra) duyan ashap ta gelirler. Hazreti Rebîa taam hazırlar. Hazreti Rasulullah Efendimiz sohbet buyururlarken ashapta bir zat “keşke filan da bulunsaydı” der. Orada bulunan ashabden diğer biri

“hayır, o münafıktır” der. Resul Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem

“Öyle deme!” buyururlar. Sohbete devam ederler. Birinci zat yine “keşke filan da bulunsaydı” der, diğer zat da

“Hayır, o münafıktır” der. Onun üzerine Hazreti Fahri Âlem Efendimiz

“HAYIR ÖYLE DEME, LA İLAHE İLLALLAH” DİYEN CENNETE GİRER buyururlar. Üçüncü defa aynı surette tekrar eden muhavere üzerine…

“Öyle deme, la ilahe illallah diyenin cesedine Allah ateşi haram kıldı.” buyururlar.

  • Kuşadalı Efendimizden;

Şeyhim dedi ki;

“Ahmed ayı ol ayı.” Ürkdüm. Sonra döndü:

“Yani zurnacı nasıl çalarsa ona ayağını uydur. Ayının otuziki türküsü varmış onun da hepsi ahlat (yaban armudu) üzerine imiş, Talip de böyle olmalı.”

  • (Nevres Bey) Bir gün huzur-ı saadetlerinde yalnızdım.

“Efendim ahirette de böyle birleşip konuşacak mıyız?” dedim.

“Ulan Allah Allah, birde birleşmek olur mu?” buyurdular.

•       (Nevres Bey) Yine bir gün huzurda iken kademi saadetlerini tutarak

“Ulan Kur’an’daki “ve’l-teffeti’s-sâku bi’s-sâk ,” [95] O burasıdır” diye topuklarını gösterdiler, ben de hemen tutup öptüm, hafifçe bir tokat lütfettiler.

  • Şükrü Bey’in rahatsızlığı esnasında uğradığım korkudan dolayı huzur-ı saadetlerine girdiğim zaman

“Amirin emri ile hareket ettiğini bilsene” buyurdu. Sol omuzuma vurarak lâ havfün aleyhim ve lâ-hüm yahzenûn, [96]

  • Makbule Hanım huzuru saadette iken yine huzurda bulunan Süreyya Bey,

“Efendim ben yağan kara dur diyorum, duruyor… şöyle ediyorum, böyle ediyorum” diye söyler. Efendimiz de

“Ben de kimsesizlere merhamet ederim” buyurdular.

  • Makbule hanımefendiye gitmeleri için müsaade buyurdular. Hemen huzurdan ayrılmamak ve dayanamadığı sohbeti mübarekede devam edebilmek üzere gecikirken Süreyya Bey,

“Efendim benim saçmalarımı dinlemek istiyordur,” der. Efendimiz de;

“Onun senin saçmalarını dinlemeye ihtiyacı yok” buyururlar.

  • Yine bir gün hanımefendiye, “Seni ağlatmam” buyurdular.
  • Efendi Hazretleri Aziz Sultanımızın teşriflerinde Nusret Hanıma;

“Ben herkesi affettirdim, yalnız sen kaldın.” buyururlar.

  • Azizimiz, Sultanımız, Efendimiz türbede iken bir zat gelir, Efendimize müteveccihen namaza dururlar. Orada bulunan ihvâna

“Bu zat işi doğru yaptı amma git kıbleyi düzelt.” buyururlar.

  • Kuşadalı Efendimin müridanından birisi adalardan birine kaymakam tayin edilir. Oradan

“Efendim buranın ahalisi gavur, hayvanları domuz” diye yazar.

“Ben de beni onlarda da görsün diye gönderdim.” buyururlar.

  • Şemseddin Paşa Bükreş’te iken

“Efendim iki karpuz bir koltuğu sığmıyor” diye Kuşadalı Efendim Sultana müracat ederler. Azizimiz Efendimiz de

“İki karpuzu bir etsin.” buyururlar.

  • Bütün hocalardan elif okudum, (Seyyid Muhammed) Nurul arab’dan bütün okudum.

 

  • Bosnevi Hacı Mehmet Efendimiz Hazretlerine pirdaşlarından birisi dil uzatırlarmış. Müşarünileyh bir gün

“Azizimizin ihsan buyurduğu geri alınmaz yalnız söylemesin” buyururlar. O anda o zatın dili tutulur.

 

  • Şemseddin Paşa türbede Kayserili Mehmet Tevfik Efendi Hazretlerini görerek

“Efendim türbede bir zat var, kimdir?” diye sormuşlar. (Ahmed Amîş Efendi için)

“O benim vekilimdir. Bedelimdir. Bedel mübeddelü mislin aynıdır” buyurmuşlar.

  • Nevres Beye;

“Sen imam ol, Şemseddin de sana cemaat olsun, yabancı değil ya…”

  • Ahmed Naim (Baban) beyefendi rüyalarında Hazreti Azizi görmüşler,

“Nevres benim kutbumdur” buyurmuşlar.

  • Remzi Efendi’yi huzura götürdük, iltifattan sonra Ahmed Amîş Efendi

innemâ yahşa’llâhe min ibâdihi’l-ulemâu. [97] ayetini okumuyoruz. Her fırsatta bilirim innemâ yahşa’llâhe min ibâdihi’l-ulemâu, kıraati de vardır.

Allah alim kullarından haşyet eder. Haşyet eder de titrer mi? Padişahın vezirini sayması gibi sayar” buyururlar.

•       Ahmed Amîş Efendi;

Bir gün başlarını kaldırıp “ben yazı tahtası değilim” buyurdular.

“Benim verdiğim Ali Paşa vergisi değildir.”

  • Birgün Mehmet Efendimize

“Şu şeyi sana vereyim mi?” buyururlar.

“Ver Efendim.” dedim.

“Bana kim karışır ulan?”

  • Mehmet Efendimiz bir gün;

“Efendim benim Allahu ekbere kanaatim yok.” derler,

“Öyleyse hadsiz, hududsuz, kenarsız, sınırsız, Allah de.” buyururlar.

  • Mehmet Efendi kalben keşfinin açılmasın istemişler.

“O zaman keşif meşif ne olacak, sen bana bak, ben sana bakayım” buyururlar.

  • Ahmed Amîş Efendi buyurdu ki;

“Beni senin elinden yine sen kurtarırsın.”

 

  • Halil Efendi’ye;

“Ulan karışma, ben bu sazı bozuk düzen de çalarım.”

  • Bir gün huzura giren birisi Azizimiz Efendimize birtakım tefevvühatı na-lâyıkada (Dil uzatma. Münâsebetsiz söz söyleme) bulunur. Hazret;

“Oğlum beni sana yanlış anlatmışlar.” buyurur. Bu kadarı bile çok gördü, akabinde;

“Bir zat gelip esnayı kelamında Kuşadalı Efendimizin huzuru saadetlerine birisi gelip birçok na-muvafık tefevvühatta bulunur. Hazret hiç itiraz etmeyip ellerini göğsüne vurarak eyvah buyururlar dedi” buyurdular.

  • Mahdumu âlileri Ali Bey’in vefatı üzerine kabirlerinin mahallerini tayin zımnında ihvân arasında münakaşa olurken bazılarının Efendi Hazretlerine de bir yer ayıralım mütalâası geçer. Huzura giren Nevres Bey’e daha kapıyı açar açmaz

“Onların kabri teslim-i ruh ettikleri mahaldir” buyururlar.

•       Nevres Beye;

“Bizim tarikimiz Nuh Gemisi gibidir,” buyurdular.

“Ben de binenler selameti bulmuştur” dedim.

“Evet, binenler selameti bulmuştur.”

•       Nevres Beye;

“Şeyhim beni çingenelere dövdürdü. Çingeneden dayak yiyen pezevenk de kibir mi kalır?

  • Mehmet Efendi anlatıyor.

Bir gece Asım beye gidiyordum, yatsıya yakındı. Hazreti Aziz’e Hafız Paşa Caddesinde, Kumrular mescidine yakın bir yerde rast geldim.

“Nereye gidiyorsun” diye sordular.

“Asım Bey’e gideceğim” i söyledim.

“Selam söyle” buyurdular. Sonra anladım ki Efendi Hazretleri Karagümrük’ten geliyorlarmış. O gün buyurdular ki evkafdan maaşım geldi, geç vakitte eve geldim, kapıyı çaldım,

“Beni yemeğe beklemeyin” dedim. Karagümrüğe gittim, bizim bakkalın evini buldum ve borcumu verdim. Ben de bu parayı sana ödemezsem bana haramdır dedim. Bakkal kilisede vaaz eden papaza;

“Papaz Efendi, seninkiler lafta kalıyor, Müslümanlar yapıyor. Parayı evime kadar getirdi” demiş.[98]

  • Nusret Hanım bir gün kerimesi Ayşe Hanımla birlikte huzuru saadete giderler,

“Efendim bülbülünüz hastalandı” der. Aziz Sultan;

“Ya öyle mi? Sen hasta mısın buyururlar.” Ayşe Hanımda

“Hayır, efendim, hasta değilim” der, bunun üzerine Aziz Sultan

“Bak benim bülbülüm hastalığı kirletmiyor” buyururlar.

  • Nevres Bey rivayetiyle;

Huzura girdim, içimden;

“Efendim ben bu Müslüman düşmanlarına karşı çalıştım. Şahsi menfaat gözetmedim. Sen sahibi zaman değil misin? Nasıl olurda senin bir bendeni, bi-gayri hak bu herifler sürüyorlar da sen beni kurtarmıyorsun?

Aziz Sultan ihvâna karşı sohbet ederken sözünü kesti ve fakire bakarak;

“Allah’ın senin alnına yazdığı şeyin men’ine Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem bile kadir değildir. Ben buna kâni olamadım,” kalben yine teveccüh ettim; Bu sefer de yine bendelerine tevcihi hitap buyurarak şu ayeti tilavet buyurdular.

“ İnneme ‘n-necvâ mine ‘ş-şeytani li-yahzüne ‘llezine âmenû” [99]

Ben yine kani olmadım, yine yüklendim, bu defa da;

“Gam, gam, ba’de gam, kambur üzerine kambur verir” buyurdular. Yine kâni olmadım, bu defa da

“ Leyse bi-dârrin lehum şey ‘en illâ bi iznillâh”[100]

Buna da kâni olmadım. Bu defa Ahmed Amîş Efendim gayet şiddetle

“in yensurkümullâhe fe-lâ galibe leküm.” [101] Allah yardım ederse size kimse galebe edemez. Allah sana yardım etmiyor, fazla lafa lüzum yoktur, gideceksin.

 

  • Mahdum-ı âlîleri Ali Bey’in nutk-ı âlîleri

Anayım ben kim doğurdum anamı

Yine anamdan doğup ben doğurdum atamı (anamı)[102]

  • Hastayım Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz yanımda oturuyorlardı.

“Ben, aman Ya Resulallah, aman Ya Resulallah” diyordum, yanına gelenler beni sayıklıyor zan ediyorlardır.

  • Hasta idim. Doktorlar geldiler, muayene ettiler, yavaş sesle beş dakika kadar yaşar, yaşamaz dediler (Hastanın yanında en hafif lisanla bile konuşmayınız çünkü işitir). Ben bunun işitince kendi kendime

“tu … sana çatal bıçak Ahmed herkes senin öleceğini biliyor da senin haberin yok…”

O anda Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz:

“Sen daha huzurda bulunacaksın” buyurdu, ben kalktım, oturdum ve bana pirzola getiriniz dedim. Doktorlar da kaçtılar.

  • (Nevres Bey) Bir bayram günü Beykozlu Ali Bey ile birlikte (Ahmed Amîş Efendi’min) devlethanelerine gittik. Ellerini öpük. Kendileri odadan aşağı indiler, bahçeden iki çiçek koparmışlar, getirdiler, birisini bana birisini de Ali Bey’e verdiler.

“Tu … gördün mü bunu senin için, bunu da bunun için koparmıştım. Patlayıp durma seninki sana gelir buyurdular” (Beykozlu Ali Bey’e buyurdular).

  • Rus vapuru ile Hicaz’a gidiyordum, vapurun davlumbazında namaz kılmak istedim. Yolcular “sakın oraya çıkma, kaptan seni denize atar,” dediler. Ben kaptana müracaatla ve işaretle orada namaz kılmak istediğimi anlattım. Kaptan müsaade etti. Ertesi sabah birde baktım bir Rus tayfası omuzunda peşkir, elinde ibrik yanıma geldi. Her ne kadar ısrar ettimse de kabul etmeyerek kendisi dökerek abdest aldım. Vapurda su sıkıntısı vardı. Kaptan bana bir sürahi su gönderdi. Hemen bir fincan buldum. O suyu herkese dağıttım.
  • Bir gün Efendi Hazretlerinin huzuruna gittim, efendim açım dedim, keselerini çıkarıp bana uzattılar.

“Efendim öyle istemem hem içim aç hem gözüm aç” dedim.

“Ulan köftehor ben seni öyle de doyururum böyle de.” buyurdular.

  • Bir bayram günü bayram namazını, ba’de’l-eda türbede ziyaret gittim. Türbeden çıktılar, ben de beraberdim. Cami etrafında nöbet bekleyen askerler nöbetlerini bitirmiş gidiyorlardı. Türbenin Akdeniz cihetindeki zincirli kapıdan geçtiler. O zaman Hazret-i Aziz şöyle buyurdular;

“Siz camide iken bunların beklediği nöbet senin yetmiş senelik ibadetinden efdaldir.”

 

  • Bursa’da Şerbetçi Ahmed Efendi ‘nin rivayetiyle;

Birgün huzurda iken Hazreti Azizimiz tarafından

“Ahmed, tanbura çalar mısın?” buyurdular (Aynı zamanda kendileri dımbır dımbır diye terennüm buyurdular);

“Düzeyim deme ha koparırsın, nasıl bulursan öyle çal.”

  • Yorgancı Tırnovalı Nuri Usta, Ömer’ül Halveti Hazretlerinden Hazreti Azizle pirdaşmışlar. Bu zatın irtihalini haber vermek üzere huzura giren yorgancı Hacı efendiye – daha bir şey söylemeden-

“Nuri Ustanın vefatını haber vermeye geldin, O kendi kuşağını kendi sıktı, hayatını aldı. Azrail’e canını vermedi.” buyururlar.

  • Yine Ahmed Efendi ‘den

İhvandan Firuzağalı Hasan Efendi anlatmışlar,

“Birçok ehlullaha hizmet ettim. Sonra, Yarabbi beni öyle bir zata ulaştır ki emirlerini söylemeden ben yapayım” dedim. Duam kabul oldu. Hazreti Azize mülaki oldum. Hakikaten içimden su vereyim gelir, kalkıp veririm buna mümasil birçok arzu buyurdukları hizmetlerini şifahen buyurmadıkları halde yapardım. Birgün birkaç arkadaş hendeseden bahs ettik, kalktım huzura geldim, gelirken vapurumuz diğer bir vapurla hemen müsademe edecekti (çarpışacaktı). Ben korktum, huzura girer girmez.

“Ulan ben sana öl demedim mi?” buyurdular. Biraz sonra murakabe vaziyeti aldılar. Bize de bir uyku hali geldi. Birde baktım ki beş altı deniz gördüm. Hazreti Aziz elimden tutarak o denizleri birer birer derken ikişer ikişer, üçer üçer ve en nihayet hepsini birden atlattılar. Kendime geldim. Bizde Aziz murakebe vaziyetini terk buyurmuşlar. Fakire bakarak

“Ulan Hasan bu, senin görüştüğün hendeseye benziyor mu? Buna ehlullah hendesesi derler.” buyurdular.

  • Firuzağalı Hasan Efendi rivayetiyle;

İhvandan Mustafa Efendi’nin haremi (eşi) vefat eder. Arası biraz geçtikten sonra nefis galebe edip bir kadın getirip hem-bezm (muhabbet; yiyip içme) olmak ister. Kadın yatağa yatar, Mustafa Efendi de kadına yaklaşmak isteyince birde bakar ki yatakta hazret yatıyor. İki üç defa bu vak’a tekrar edince hemen parasını verip çıkar. Bir buçuk ay kadar huzura gidemez. Ondan sonra bir gün Hasan Efendi huzura girdiklerinde

“oh oh Mustafa, Mustafalar … olur.”

“Benim ihvândan bir Mustafa vardı, çok haşarı idi, külhanı bir akşam beni düzeyazdı” buyurur. Sonra da diğer ihvâna bakarak

“Akrabanızdan biri vefat etmiştir, gidip cenazesini kaldırınız” buyururlar.

  • Nevres bey’le Beykozlu Ali Bey bir gün Aziz Sultanı ziyarete giderler ve giderken

“Kıyamet ne ise bize tarif buyursun” diye konuşurlar. Huzura girdiklerinde;

“Kıyamet içlerin dış, dışların iç olacağı gündür.” buyururlar.

  • Hafız Bekir Efendi rivayetiyle;

Bir gün Doktor Talat Bey’le birlikte rahatsızlıklarına müteessifane haber aldığımız Hazreti Aziz’in devlethanelerine gittik. Kapıyı Cici açtı. İsimlerimizi söyledik, arz ettiler, gelsinler buyurmuşlar. Huzura girdik, kendilerini kesbi afiyet etmiş bularak mesrur olduk. Derecesi 43’e çıkmış. Nafiz Paşa’yı getirmişler, muayene ederek;

“Allah sizlere ömür versin, hasta artık gitmek üzeredir” dedi. Kendisini kovdum, evdekilere “böyle söylenir mi?” dedim. Derken Hazreti Rasül Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem, Hazreti Ömer radiyallâhü anh ve Hazreti Osman radiyallâhü anh ile birlikte zuhur ederek şuraya oturdular.

“Size bir kadın lahana turşusu suyu getirecektir, red etmeyin için” buyurdular. Hakikaten ertesi sabah bir hanım kapıyı çalarak Efendi Hazretlerine ilaç getirdim, “lahana turşusu suyu getirdim” dedi. Evden almamak istediklerini işittim, getir getir dedim, içtim. 43° hararet hemen 37°’ye indi buyurdular. Sonra da doktora (Talat Bey) tevcih-i hitap ederek; “doktor, sakın şeyhime iyi geldi diye her hastaya lahana turşusu suyu tavsiye etme” buyurdular.

  • Hoca Efendimiz Hazretleri rivayetiyle;

 “Ben o pezevenge haber gönderdim.

“Ben o pezevenge haber gönderdim.” Dedim ki:

Memuriyetin ne ise onu elinden geldiği kadar yap. Aklının ermediği yerde erenden sor, başka şeye parmağını sokma dedim. O dinlemedi gitti, karışdı şimdi pezevenk odasından odasına korkusundan gidemiyor.

 

  • Nevres Bey rivayetiyle;

Bir gün Ömerü’l-Halveti Hazretleri abdest alacaklardı. Su dökmek üzere ibriği almaya koştum. Benden evvel Bulgar Ayvaz ibriği kaptı. Ben almak istedim. Bırak buyurdular ve aynı zamanda Bulgar’a bir nazar buyurdular. Gece oldu, benim odamın kapısı çalındı. Baktım bir Bulgar,

“Büyücü müsünüz bizim ayvaz deli oldu” dedi, gittim baktım.

“Allah, Allah” diye zikrediyor.

  • Bir gün Makbule Hanım kerimesi Nusret Hanımla huzura girer. Hazret-i Aziz rahatsızlarmış. Doktorlar zatürre demişler. Hanımlar müteessirlermiş. Büyük hanıma hitaben

“Korkma, merak etme, hastalık bu vücudda hükmünü icra edemez, size merhameten duruyorum” buyururlar.

  • Akrabaları arasında Kuru Nimet Hanımın dayısının kızı dargın iki kişiyi öyle yapar, böyle yapar barıştırırmış. Bir gün hasta imiş,

Bu hanım rüyada Hazret-i Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz mübarek yedi şeriflerini takbil (öpmek) etmişler. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz de

“Senden bu hastalık gitsin, selamette ol.” buyurmuşlar. Filhakika hanım iyileşmiş ve yed-i şerifin mübarek kokusunu şimdi her yerde duyuyorum diyormuş.

  • Nevres Bey’in rivayetiyle Mehmet Efendi Hazretlerinden

Bir gün Efendi Hazretleri

“Abdulehad Nuri’ye git benden selam söyle” buyurdu, ben de gittim türbeye yaklaştığımda türbedâr kapıyı açtı, bana

“ Buyurunuz.” dedi. Kendisi girmedi. Ben girip

“ Kutbul-arifin, gavsul’-vasilin biraderiniz Ahmed Amîş Efendi Hazretlerinin selamı var.” dedim. Onlar da

“ aleykümselam ve aleyhisselam” buyurdular.

  • Hacı Necip Bey huzura ilk gidişlerinde;

“Ne istiyorsun?” buyururlar.

“Dua isterim” dedim.

“Camiye git, yetmiş bin kişi dua ediyor.”

“Efendim, Bursa’dan Halil Efendi’den selam getirdim dedim.”

“Ya” … buyurdular. İhvanı sordular

“Zikir ediyor musunuz” buyurdular. İsmi zâtı (Allah) telkin buyurdular.

“Orada Hancı İsmail Ağa vardır. Benim sarhoşum. Ben onun hanında misafir kaldım, tanıyor musun?”

“Evet efendim” …

“Ona selam götür.”

“Tuzcu Hasan Efendi’yi tanıyor musun? Pazar yerinde tuz satar. O bize Tîrnova’da ilahi okurdu. Güzel sesi vardı, tanıyor musun? Ona da selam götür. Ilıcalara giderken yolda kahve satar, iki kolları yok İbrahim vardır, onu da tanır mısın? Ona da selam götür.” buyurdular.

  • Nevres Bey rivayetiyle;

Birgün huzurda bulunuyordum. Namık Kemal Bey’in Vatan Yahut Silistre”sinde askerlerin

“Allah muinimiz olsun” sözlerine karşı Abdullah Çavuş’un

“Allah’ın işine karışmayacağız, yoluna gideceğiz” dediğini arz ettim, ellerini vurarak “tam söz budur” buyurdular

  • Şerbetçi Ahmed Efendi biraderimiz rivayetiyle;

Bursa’dan araba ile dönerken arabacı uyumuş, arabada yolun kenarına gelmiş, lakin o uyumamış, selametle geldik, buyurdular.

  • “Bursa’da iki eli bilekten kesik İbrahim Ağa namında bir zat varmış. Ona gider misiniz” buyurdu.

Bak biz Rumeli’de kahveye üç arkadaş oturup kahve ısmarladık. Diğer bir arkadaş geldiği zaman ben kahvemi o zata verirdim. Öyle hoşlanırdı ki gönlünü alırdım buyurdular. “ li-key lâ te ‘sev alâ mâ-fâteküm ve lâ tefrahû bimâ etâküm.”[103]

“ Elinizden bir şey giderse yerinme, bir şey gelirse sevinme” buyurdular. Ben de gayri ihtiyari

“Efendim bu Allah mertebesidir.” dedim.

“Evet Allah mertebesidir.” buyurdular. ve

“Bunu birini yaptım, birini yapamadım” buyurdular. Lakin hangisini yapamadım buyurduklarını hatırlamıyorum.

Hoca Efendimiz rivayetiyle;

Halil Efendi merhumdan Azizimiz Sultanımıza biattan birkaç gün sonra huzurlarına girdiğimde

“Nihaksızsın, nihakın yok” buyurdular ve bunu birkaç defa gidişimde tekrar buyurdular.

  • Hoca Efendimiz Hazretleri rivayetiyle;

Meşrutiyetin ilanında Mehmed Efendimiz Hazretlerini birtakım kendini bilmezler rencide ettiklerinden huzura geldiklerinde Aziz Sultan

“Cenab-ı Hak yerden taşları alır, gökten yağdırır. Nitekim ümem-i salifede olmuştur. Ne yapalım Allah “ Fe-câsû hilâle ‘d-diyâr ve kâne va’den mef’ûle.”[104] deyiverdi.

“Memleketine git, gel deyinceye kadar otur.” buyurdular. Mehmet Efendi Hazretleri de köylerine giderler. Üç sene kadar kalırlar. Bir gün o civarda bir tepede bulunurken Azizimiz huzur ile “Gel” diye işaret buyururlar. Hemen “Ben İstanbul’a gidiyorum.” diye veda ederken, efrad-ı aileleri gitmemeleri hakkında ısrar ederler, dinlemezler. İstanbul’a gelirler. Huzura girdiklerinde

“Daha vakit de vardı. Seni benim misafir etmekliğim lazım gelirse de evin müsaadesi olmadığından seni Hasan’a misafir edeyim” buyururlar.

“Orada nasıl geçindin” diye sorarlar.

“Efendim evvela bilezik, küpe gibi ziynetleri, sonra halıları ondan sonra bakırları sattık.” deyince

“Desene Allah’ın keyfini getirdin” buyururlar.

•       Aziz Sultana Ömer’ül Halveti Hazretleri

“Ahmed bana çarşıdan iki horoz al, gel” buyururlar.

Hazreti Aziz’de birisi iki, diğeri bir kuruşa horoz alıp getirirler. Ömer’ül Halveti Hazretleri horozların birini bir eline diğerini de diğer eline alarak

“Ahmed bunların hangisi iyi?” buyururlar.

“Efendim, bunu iki kuruşa diğerini bir kuruşa aldım.” derler. Ben sana ne soruyorum, sen ne söylüyorsun buyururlar. Tekrar hangisi kötü derler. Üçüncüde yine Hazreti Azizimiz

“Efendim, ne bileyim bunu iki kuruşa bunu bir kuruşa aldım.” buyururlar. Onun üzerine Hazreti Ömerü’l-Halveti Kaddesellâhü sırrahu’l azîz Hazretleri tebessüm buyurarak

“Ahmed buna kötü, şuna iyi deseydin, seni dergâhtan kovardım.” buyururlar.

  • Tırnova’da iken omuzlarında iki kova ile saadethanelerine su getirirlermiş ve Kamile Hanımın bezlerini de bazen bazen bizzat çeşmede yıkarlarmış. Birgün çeşme civarında bulunan bir zata selam vermişler, o zat işitmemiş

“Çeşme taşının bana reddi selam ettiğini işittim.” buyururlar. Bunun üzerine Mehmet Efendimiz;

“Efendim nasıl oluyor?” diye sorarlar. Vakti gelince anlarsın buyururlar.

  • Avni Bey’in bir dayısı vardı, hafifçe nüzul inmişti. Berayı tedavi İstanbul’a gelmişti. Bizim de Hazreti Azize mülaki olduğumuz ilk devrede idi. Kendisini huzura götürdük. Biz içeriye girmedik. Hazret

“Sen nerelisin?” buyurdular.

“Mucurluyum.”

“Mucur nerdedir?”

“Efendim Anadolu’da Kırşehir’dedir.”

“Buraya seni kim getirdi?”

“Yoksa kuşlar mı haber verdi?”

“Yapraklarda benim ismimi gördün mü?”

“Sokaklarda levhada mı yazılı gördün?” buyurdular.

  • Mehmet Efendimiz Hazretleri buyurmuşlar ki;

“Ulan, her gelen beni senin gibi anlasa yakamı paçamı yırtarlar.”

  • Birgün “araba getir” buyurdular, arabayı getirdim. Baktım aranıyorlar.

“Efendim ne arıyorsun?” “Ulan, Cici araba parası koymamış.”

İçimden “Efendim, hâlikiyet yok mu? Yarat” diye yüklendim. O esnada minderin altını kaldırıp iki çeyrek çıkardılar. “Ha, ulan burada imiş.” buyurdular.

“Vekil!, vekil! Dünyada, ahrette senden ayrı değilim, beni meydana sen çıkardın.”

 

  • Bir gün yanında damadı Darülfünun müderrislerinden Ahmed Naim (Baban) Bey bulunduğu sırada huzuruna bir genç gelir, elini öper, karşısında durur. Ahmed Efendi, bu gence hitaben:

“Haydi, git, yine eskisi gibi kârhanelerde, meyhanelerde gez, dur.” Der.

Genç, tekrar elini öper, kalkıp gider. Müderris Ahmed Naim Bey, bu vaziyetler ve bu sözler karşısında hay­retler içinde kalır. Bunu anlayan Amîş Efendi, onun hayretini gidermek için der ki;

“Bunun âyan-i sabite’sinde (Levh-i Mahfuz’da) kârhanelerde,  meyhanelerde gezmek vardır.  Nasıl olsa bunu yapacak. Ben böyle söylemekle, hiç olmazsa günahtan kurtulmuş olur. Çünkü bu takdirce yaptıklarını emirle yapar.” Bunu böylece nakleden üstat Abdülaziz Mecdi Efendi, bu şahsın hâlâ bu yolda gezmekte olduğunu söylerdi.”

  • Bektaşi Şeyhlerinden birisi dervişi ile beraber Fırat kenarında balık tutup kızartıp yerlerken dervişin gönlüne

“Efendim teşrifi beka buyururlarsa yerine kim gelir diye bir hatıra gelir. Hazret bu vakayı sana kim haber verirse ona yapış.” buyurur. Aradan seneler geçer. Hamami Hazretleri ihvânı ile Çamlıca taraflarında bir tenezzühe çıkarak yemekten sonra zikirederek hitamında o civarda bulunan mezkûr Bektaşî fakirini yanlarına çağırarak

“Fırat kenarında filan zamanda yediğimiz balıkta yanımızda bulunan fakir değil miydi” diye kulağına söyleyince derhal ayaklarına kapanıp bende olmuşlardır.

  • Avni Bey’in kardeşi Abdullah İstanbul’da askerlik ediyordu. Bir gün Mehmed Efendi Hazretleri havaların sıcak olması münasebetiyle Abdullah’a birkaç gün geceleri sen türbede yatar mısın? buyurdular. Abdullah da yatarım dedi ve yirmi gün kadar geçtikten sonra “Abdullah, sen artık işine bak, ben yatarım” buyurdu ve sonra fakire hitaben “Hoca burada yirmi gün terledi, Azrail’e can vermesin buyurdular (ne lütuf).
  • Mehmet Efendi Hazretleri buyurdular ki,

“Bir gün huzurda bulunuyordum. Bir çocuk Kur’an okuyorlardı. Diğer bir adam geldi. Camekânın kapısını açık bırakarak türbeye girdi. Badezziyaret yine kapıyı açık bırakıp gitti. Çocuk kalkıp ve o adamın hareketine kızar gibi yaparak kapıyı kapadı. Hazreti Azizimiz

“Şu adamın istidatsızlığına ve şu çocuğun istidadına bakın.” buyurdu.

  • Beykozlu Ali Beyden;

Amcam Miralay Hasan Bey’i maiyetindeki Kaymakam Salih Bey jurnal eder. Amcam da üzüntüsünden felce uğradı Hazreti Azizimiz’e teşriflerini rica ederek fakirhaneye getirdim. Evde diğer bir odada Hasan Bey’in kızı son nefesinde yatıyordu. Hasan Bey’in odasına girdiler ve secdeye kapanarak biraz durduktan sonra hastayı yukarı kaldırın buyurarak diğer hastanın odasına teşrif buyurdular. Hâlbuki biz kendilerine ondan hiç bahsetmemiştik. Ve kızcağıza;

“Pelte yapacak mısın?

“Evet efendim.”

“Kendi elinle getirecek misin?”

“Evet efendim.”

“Ben börek de isterim.”

“Peki efendim.”

Efendi Hazretleri teşrif buyurdular. Komşumuzda bulunan bir kız çocuğu vefat etti, bizim kızcağız kurtuldu. Jurnal eden Salih Bey kapısının önünden geçerken orada bulunan Hüseyin Bey’in çavuşuna;

“Bey nasıl oldu?” diye sorar. Çavuş da

“elhamdülillah iyileşti” der.

“Bekle onun müddeti kırk gündür, kırk gün sonra ölür” der. Lakin üç gün geçmeden kendisi öldü gitti.

  • Hoca Efendimiz Hazretleri;

Birgün Efendi Hazretleri huzuru Hazreti Aziz’de cünbüşleşirken Cici Sultan içeri girmiş.

“A! ayol ne oluyorsunuz” demiş. Hazreti Azizimiz de

“Biz Vekil ile görüşürken dünya ve ahireti unuturuz.” buyurmuşlar.

  • Birgün Firuzağalı Hasan Efendi huzurda iken kapı açılır, içeri bir hammal girip baştürbedâr burda mıdır? der. Hazrette

Başı yok, kıçı burdadır.”, buyururlar,

“Ne istiyorsun?”

“Efendim, su getirdim, nereye koyayım.” Onun üzerine Hasan Efendiye, Hasan efendi bunu eve götürüver ve Hasan Efendi fıçıyı kendi götürmek ister. Hammal vermez. Eve gelip te fıçıyı indirince Hasan Efendi hemen arkalığı kapıp benim de hizmetim olsun der, fıçıyı arkasında taşır. Dönüşte hamal

“Bu zat sizin nenizdir?” Hasan Efendi de

“Bizim efendimizdir, huzurlarında mütenaim (nimetlenen) oluruz” der.

Acaba ben de gelsem kabul eder mi?” der,

Evet” der. Hamal türbeye gelince

“Ben abdest alayım” der. Hasan efendi huzura girer.

“Hasan, hamaldan hoşlandın mı? Apartalım mı?” buyurur. Hamal gelipte mübarek ellerini öpünce elinden tutup huzurlarında oturturlar. Ben ne dersem sen de onu söyle buyururlar.

“Nasara” buyurur, hamalda

nasara.”

“Celese”

“celese”

“feteha”

“feteha”

buyurduktan sonra bir nazar buyururlar. Hamal “Allah” deyip mağşi aleyh olur (bayılır), biraz sonra hamal sahve (uyanınca)gelince,

“Ben seni sevdim, sen de beni sevdin mi?” buyururlar. Hamal da

sevdim efendim” der.

“Sen ara sıra buraya gel.” buyururlar. Altı ay sonra da işini ikmal ile memuren memleketine gönderirler. Hamalın ismi Şizo’lu Osman imiş.

  • Firuzağalı Hasan Efendi Hazreti Nurularab’ın mahdumları Hacı Şerif Efendi ile Kerim Efendi dergahında iken inkişaf hâsıl olmuş, bazı uygunsuz hal görmüşler. Şerif Efendi

“Kalk Hasan bir daha bu dergâha girmen olmaz” demişler, Hazreti Azize gelmişler.

İlim irfan demektir.

İrfan Hakkı bilmektir.

Eğer Hakkı bilmezse

Ha bir kuru emektir.              

  • Hamami Tevfik Efendimiz Hazretleri birgün ihvânı ile birlikte Kağıthanede teferrüce çıkarlar. Beş on gün kalırlar. O zaman Karyağdı Tepesinde de Bektaşi canlarından bir zat varmış. Orada tepeye çıkar demlenilmiş ve bu zevata da “hay huyenlar” dermiş. Bir gün Hazret abdest alıp o Can’ın bulunduğu tarafa doğru gider ve onun kulağına birşeyler söyler. O can hemen Hazretin ayaklarına kaparak

“Vallahi budur, billahi budur, bundan başka yoktur.” diyerek biat eder ve o dergâhı terk ederek Hazrete kul olur. Sordukları zaman 45 sene evvel şeyhin alemi cemali teşrif buyururken senin kulağına kim

“Taşı nur, toprağı nur, kâmil ölmez, kabdan kaba taşınır” sözünü söylerse senin sülükun onun elinde biter buyurdu. 45 senedir buna muntazır idim.”

  • Bir gün Makbule Hanım kızı Nusret Hanımla birlikte huzura giderler, giderken de iki hevenk üvez [105] götürürler, huzura bırakırlar.

“Evkaftan bana haber gönderdiler, Efendim sen Süleyman Bey, İstanbul’da azizanımızdan istekte bulunup Kütahya’da yalnızım, konuşacak, görüşecek kimse yok, bana bir ihvânımızı gönderseniz” derler. Bir müddet sonra Mustafa Özeren Sultanımız Kütahya’ya tayin olurlar, Kütahya’ya vardıklarında bir müddet (9 gün) Süleyman Bey’in evinde kalırlar, sohbet ederler. Süleyman Bey, 1940-1945 yılları arasında Kütahya’da bulunan Mustafa Özeren Sultanımıza

“Beni burada sırlamadan seni bir yere göndermem.” derler. Nitekim Süleyman Bey vefat eder, Özeren Sultanımız Süleyman Bey’i kendi elleriyle defnederler.

İhtiyarladın, yerinize bir vekil tayin edin, etmezseniz biz tayin edeceğiz. Düşündüm, onların tayin ettikleri benim işime gelmez, ben kendime vekil tayin ettim.

“Elvekil ke-l asîl, vekil aslının aynıdır. Türkler bunu bilmez.” buyurunca Makbule Hanım,

Efendim, kimse sana vekil olamaz” demiş. Sonra Hazreti Aziz Nusret Hanım’a

“Git, türbede benim vekilim vardır. Çağır lakin Vekil Efendi de haa!” buyurmuşlar. Nusret Hanım, türbeye girip Mehmed Efendimize; Efendim çağırıyor der.

“Kız senin Efendin kimdir?” buyurur. Nusret Hanım

“Efendim işte” der. Müşarün ileyh de hemen koşar, huzura girer, al bunları eve götür.” buyurur. Müşarün ileyh de hevenklerini birini bir eline diğerini diğer eline alır. Bu sırada Hazreti Azizimiz Sultanımız mübarek ellerinin ayalarını yere tevcih buyurarak sağa sola meyi ederek müşarün ileyhe nazar buyurunca Mehmet Efendimiz de neşelenerek iki tarafa raks ederek epey müdded mecbubu neşe ile pür zevk ve neş’elenir.

“Vekil, vekil; beni meydana sen çıkardın. Dünyada, ahrette senden ayrı değilim,” buyururlar.[106]

  • Kayserili Mehmed Tevfik’in Ahmed Amîş Hazretlerine intisabı bizzat kendilerinden rivâyeten Nevres Bey tarafından naklolunduğu na göre;

Mehmed Tevfik (Kayserî) Hazretleri bir gece rüya görürler. Rüyada Ayasofya ile Sultanahmed Camisi arasında büyük bir kalabalık toplanmış, tellallar

“Hazret Muhammed sallallâhü aleyhi ve selleme kurban olacak kimse yokmu?” diye bağırışıyorlar. Hemen Kayserili Aziz, kalabalığın arasından sıyrılıp:

“Ben varım” diye çıkıyor. Bunun üzerine münâdîler Mehmed Efendiyi kalabalığın ortasında kurulmuş bir tahtın önüne getiriyorlar. Elinde kılıç tutan ihtiyar bir zat:

“Muhammed sallallâhü aleyhi ve selleme kurban olacak sen misin?” diye soruyor.

“Evet, benim” cevabını alınca, elindeki kılıçla Kayserili Azizi kurban ediyor. Ertesi gün Fatihe yolu düşen Mehmed Efendi Hazretleri, türbeden içeri girince kendisini mânâ âleminde kurban eden zâtı karşısında ansızın buluveriyor ki, bu zât Ahmed Amîş Hazretlerinin tâa kendi leridir!.. Ahmed Amîş Efendi Hazretleri ise:

“Gel bakalım Muhammed sallallâhü aleyhi ve selleme kurban olan!” deyiverince iş anlaşılıyor ve Kayserili Aziz’de böylece aradığını buluyor. Derhal mübarek elini öpüp kendilerine teslim olmuştur.

  • Ahmed Amîş Efendi sohbetine gelenlerle tatlı tatlı konuştuktan sonra, onun hakkında dua eder ve bazı müjdeler verirdi. Evranoszâde Samî Bey, o zaman Rüşdiye öğretmeni olan Şerafettin Yaltkaya’yı, Efendinin sohbetine getirdi. Fakat iki saat müddetle oturdukları halde Efendi sessiz durup hiç konuşmadı. Evranoszâde Samî Bey, Efendinin böyle gelenlere dua edip bâzı müjdeler verdiğini bildiği için bu durumu merak etti. O gün hiç konuşmadan Ahmed Amîş Efendinin yanından ayrıldılar. Evranoszâde Samî Bey ertesi gün tek başına Efendinin yanına gitti ve

“Efendim, Şerafettin için bir müjde vermediniz sebebi nedir?” diye sordu. Ahmed Amîş Efendi, biraz durakladıktan sonra;

“O (Şerafettin Yaltkaya) bulunduğu mesleğin en yükseğine çıkar.” dedi. [107]

  • Cafer Bey rivayetiyle;[108]

Harbiye Mektebinde ilk defa sınıf arkadaşım küçükten beri tanıdığım Kazım Bey delaletiyle Ahmed Amîş Efendimizin Türbedeki zaviyesinde ziyaret şerefine nail oldum Cemaline nazar ettim öyle bir halde müşahade ettim ki o ana kadar ve halada bu güne kadar hiçbir insanda o neş’e-i kemâli göremedim. Tahminen 35 yaşlarında ateşi aşk ile yanmakta olan beyaz sarıklı bir hoca Hazreti Türbedârın dizlerine kapanmış muttasıl ağlıyor ve feryadı derununu göz yaşlarıyle izhar ediyordu. Oda gülerek kendisini okşuvor mukabil sevgi, ve muhabbetler ishar ederek bu münasebetle

“Evliyaullah said miyim şaki miyim” diye ağlarlar buyurdular. Hayalimde tam manasıyle yer etmiş olan bu ulvi manzara hiç bir vakit hatıramdan silinmemiş ve daima aynı ile baki kalmıştır.

  • Cafer Bey rivayetiyle;

1325 Rumi (1909) senesinde Evronoszade Sami Bey delaletiyle kendisine intisap ettiğim zaman fakiri bendelige kabulü sırasında şu sözü sarf etmiştir.

“Bunuda köy namına alalım” buyurdular bu sebeple Cafer Bey İnonü nahiyesinden bir türlü ayrılamamış ve orada sakin kalmıştır,

  • Cafer Bey Rivayetiyle;

1328 (1912) senesi İşkodrada muhasarasında bulunduğu zamanlarda bana bir hal arız olmuştu. İçimden Allah ile mücadele ediyordum. Şöyleki;

“Ey ulu Kudret bende ne kuvvet varki iyi veya kötü olabileyim. Bütün kudret ve kuvvet senindir. Sen yardımcım olmaz isen ben ne yapabilirim diyordum.”

Bir Sene sonra tekrar İstanbula geldim Ve Ahmed Amîş Efendimi ziyaretim esnasında yanında diğer muhatap ve ziyaretçileride vardı. Birden bire bir ayet okudu ve dedi ki;

قَالَ لا تَخْتَصِمُوا لَدَيَّ وَقَدْ قَدَّمْتُ إِلَيْكُم بِالْوَعِيدِ مَا يُبَدَّلُ الْقَوْلُ لَدَيَّ وَمَا أَنَا بِظَلاَّمٍ لِّلْعَبِيدِ

“Allah dedi ki: ‘Benim katımda çekişmeyin; size bunu önceden bildirmiştim. Benim katımda söz değişmez; Ben kullara asla zulmetmem’ der.”[109] dedi ve yüzünü bana dönerek gülümsedi anladım ki kaşifi kulub olan Halifeyi Rasul razı derunuma vakıf ve benim halimi bana söylüyordu.

  • Cafer Bey rivayatiyle:

Bir gün Mehmet Efendi hazretleriyle birlikte huzuri mürşide giderek elini öpüp oturduk derhal bilmünasebet düşünerek

“Bir müminin yetmiş bin mümine şefaati vardır. Benim ise yetmiş kere yetmiş bin mümine şefaatim olacaktır.” Buyurdular.

ve aynı zamanda elinide başına kadar kaldırdılar.

Huzurlarından çıktıktan sonra Mehmet Efendi gördünüz mü efendi hazretleri elini başına götürdü bu işaret sizi kabul ve şefaatlerine mazhar buyurduklarına delalet eder buyurdular.

“Haza min fazli rabbi”[110]

  • Kazım Birön Bey rivayetiyle: [111]

(Bu hatıra Hazret ile 1311 rumi (1895) senesinde Mektebi harbiyeye girdiğim zamanda vaki oldu.)

Ahmed Amîş Efendi’min Fadlı kemâlini Manastırda Askeri idadi mektebinde iken işittiğim ve kendisini görmek istediğim hazret ile ilk mülakatta huzuruna girdiğimde elini öpmeyerek mensup olduğum tarikati halvetiye usulü üzere avcunun içini öptüm. Derekap (arkasından) elimi yakalayarak

“Sen kimsin be” diye sordu. Hüviyetimi tesbit ederek Manastırdan yeni geldim diye cevap verdim. Kaşifikulub olan bu sultani alişan o zaman ki mücahedatımın temamen aynını ifade buyurarak bana hitaben

“Geceleri teheccüt namazına kalkarak karanlık yerlerde kuru tahtalarda Allah’ı zikir eylemekten ise benim gibi pamuk şilte üzerinde zikir yapsanız daha iyi değil midir?”

“Bian şart Allah Teâlâ’yı bilmek ilme’l yakîn, ayne’l yakin, hakk’al yakîn ile bilmek lazımdır.”

“Şimdi seninlen biraz kelimeyi tevhit zikrine devam edelim.” diyerek kendisini  “lailaheillallah” diyerek zikir etmeğe başladı, fakirde ihfaen (içimden) devam ediyordum. Birkaç defa tekrar eyledi tekmil vücudum sanihay feyzinden duçari imbisat oldu. [112] Vücudunda gayri ihtiyari bir sallanma hareketi baş gösterdi bu kadarcık bir vakfe bile bizi canlandırmağa kâfi geldi.

Odasında ziyaret için gelenler bizim gibi Harbiye Mektebi talebelerindendi. Onlara sordu.

“Siz de efendiyi tanıyor musunuz?” onlarda cevaben

“Hayır yeni gelmiş bilemiyoruz.” dediler. Bunun üzerine baha hitaben

“Benim bir tahririm var sen onu bilirmisin?” diye sordular ve fazla tafsilata ve izahata lüzum görmeden sözünü kestiler ve elini öperek ayrıldık.

  • Kazım bey rivayetiyle:

Çok geçmeden bir gece rüyamda gözlerimin ağrılı olduğunu gördüm manada ihtiyar bir zat sordu.

“Gözlerinin tedavisi için bir tabibe müracaat etmedin mi? (Manevi gözlerimi)

Kasıt ve murat ederek sordu

“Hayır, etmedim dedim.”

“Geçen hafta gittiğin Fatih Türbedârı’na git ve söyle o tabibi haziktir senin gözlerini şifayap eder” buyurdular. Bunun üzerine gittim ve Türbede huzurlarına girdim rüyamı kendilerine söyledim.

“Rüyada görülen zatın kim olduğunu bilebilir misin?” diye sordu.

İhtiyar bir zat idi” diyebildim. Güldüler,

“Öyle ise diz dize gelde dua edelim şifalar isteyelim” buyurdular ve arapça olarak bir dua okuyrak bana türkçesi münfehim oldu. (anladım)

Yanında bulunan kişiler “âmin” dediler. Ve bana hitaben günlük vakit buldukça 30 istiğfar 50 salavat-i şerife çekmekliğiimi ve arada kendilerini ziyaret eylemekliğimi tembih buyurdular.[113] Artık muntazaman ziyaretine gidiyordum.

  • Kazım Bey:

Günlerde bir gün benden karpuz istedi Fatih Camii havlusunda küme halinde satılmakta olan karpuzlardan bir tane seçtirerek aldım ve götürdüm eve götür bırak ve gel dedi Öyle yaptım huzuruna geldiğimde bana hitaben?

“Elin oğlu karpuza bir bakınca tanır ve eliyle sıkmaksızın olgununu seçer sende böylece yapabilirmisin” buyurdular.

  • Kazım Bey:

Bir gün huzuruna bir fakir gelmişti sadaka istiyordu içimden geçti ki; “bana emretse ben versem” bana hitaben

“oğlum iki kuruşunuz varsa bu fakire ver” buyurdular, sevinerek verdim.

  • Kazım Bey:

Bir gün bana sordu.

“Üzerinde giydiğin elbise kimindir? Sana kim verdi?

O zamanın usul ve kaidesinece

“Padişah verdi, onundur” dedim.

“Cebindeki para kimindir?”

“Padişahındır dedim.”

“İcabında kanını onun uğrunda feda edeceği ne dair sizin birde yemininiz vardır onuda yapacakmısın?” dedi “hayhay” dedim.

“O halde kurulacak senin neyin kaldı be diye” buyurdular.

  • Kazım Bey:

Bir gün bana hitaben

“Talime çıkıyor musunuz?” diye bana sordu. Mektebi harbiyede talebe bulunduğumuzdan

her gün çıkıyoruz” diye cevap verdim.

“Taburun hep birden yürüdüğünde ayakların rap, rap diye zikreleydiğini işitiyor musun?” diye buyurdular.

  • Kazım Bey:

Yine günlerde bir gün huzura girdiğimde

“Kazım sen Arnavutça bilirmisin” diye sordular. Cevaben

“Bilmem efendim” dedim. Hazret

“Bir arnavuda sordum kiuşt nedir?” cevaben “bu imiş diye söyledi.

“Kurbalara dikkat ediyor musun bunlar hep bir ağızdan “bu imiş” “bu imiş” diye nasıl bağırıyorlar” buyurdu.

  • Kazım Bey:

Bir gün huzurda sohbetlerini dinliyordum. Beni daha ziyade kendi arka tarafına alır ve muvacehesinde bulundurmakdı.  Çünkü O’nun yüzüne baktıkça -gayri ihtiyari cezbeleniyordum. Sohbet bitti herkese yol verdi sıra bana gelmişti. Fakat huzurlarında diz oturmak mutat olduğu için dizlerim uyuşmuş idi bir türlü kalkamadım o vakit gülümsedi

“ayaklarını kapıya doğru uzat, başını da dizime koy dedi” uyuşukluk geçince gidersin. Bu teklif canıma minnet idi mürşit dizinde başımın kaldığını hiç hatırlamamıştim. İstedi oldu emirleri gibi yaptım dizlerimin uyuşukluğunu gidermeğe çalışır iken başımı mübarek eliyle bol bol okşadı bana muhabbeti ilahiyenin yüksek tadını veriyordu biraz sonra ayağa kalktım ve mübarek ellerini öperek gözüm yaşlı ayrıldım.

  • Kazım Bey:

Harbiye mektebi üçüncü sınıfına geçerken İkinci vatanımız kabul ettiğimiz Rumelinde eski üçüncü ordu merkezi “Manastır” şehrine sılaya gittim. Orada iki arkadaşım vardı. Biri Recep Fehmi, diğeri Niyazi Beylerdi. Bir gece evvel Recep Fehmi Efendi bir rüya görmüş bize anlattı. Yine bu üç arkadaş bir mesire mahallinde hep beraber gezerken, kurşun yağmuruna tutulmuşuz yanımızdan kurşunlar geçerken bizlere hiç bir şey olmuyormuş. O sırada bir zat peyda olmuş. Recep Fehmi Efendiye hitaben

“korkmayın sizlere bir şey olmaz, sahibiniz yerde gökte kuvvetli ve çok büyük bir zattır”  demiş.

O akşamüzeri birleşerek Manastırın şehir Altı nam mesiresine gittik. Bir yerde mola vererek tarafımızdan bir ilahi okundu ve akabinde zikrullaha başladık. Karşımızdaki tarlanın içinde birçok mandalarda var idi. mandaların başlarını saga sola oynatarak bize müşareketle zikrimize onlarında iştirak ettiklerini görüyorduk. O sırada silah sesleri duyuldu. Kurşunların uzaktan atılmasına rağmen yanımızdan vızır vızır geçiyorlardı.

Niyazi Bey zikirden fariğ olmuş ve bizlere hitaben

“hepimiz vurulacağız, aşağıya hendeğe girelim bize siperlik yapar ve hemen uzaklaşalım” diye bağırdı. Ve öylece yaptık. Allah Teâlâ’nın izniyle  bizlere hiç bir zarar olmadı. Meğer kurşunlar ciheti askeriyenin endaht (silah talimi) mahallinden geliyormuş bizim bulunduğumuz yeri tutuyormuş. Recep Fehmi Efendi’nin rüyası ayniyle zuhur etti.

  • Kazım Bey:

Bir gün arkadaşım Veli Ağa ile mektebi harbiyede talebe iken sohbet arkadaşım idi. Bu zat ile birlikte ve diğer üç arkadaşı da dâhil olmak üzere Edirnekapı sur haricine yakın bir medresede sakin münzevi Ahmed Efendi namında birinin ziyaretine gidiyorduk.

“Veli ağa son zamanlarda, Cibali de odunculuk yapan Veli baba namıyla maruf idi. Bu zat ile yolda giderken bizden biraz ileride diğer üç arkadaşı, gidiyorlardı. O sırada güzel bir koku duydum. Bu kokukun nereden geldiğin araştırmakta iken, arkadaşım Veli ağa seslenerek

“Biraz geri kal” dedi. Avucunun içini koklattı aynı zamanda gögsün da açtı kokladığim rayihayı tayibenin aynını veriyordu. Dayanamıyarak “bu güzel kokuyu bende isterim” dedim. Cevaben

“Bu rayihanın memba-ı hazretin vücudu mübareklerindedir ve oradan isteyiniz” söyledi. Bundan sonra Ahmed Amîş Efendi Hazretin ziyaretine gittiğimde elini öperken bu rayihayı tayibeninde geldiğini duyardım. Bu rayihadan

“Banada ver” diyemedim ve isteyemedim. Hazretin temerküz eden vo gittikçe çoğalan yüksek muhabbet bana herşeyden üst geliyordu.

  • Kazım Bey;

Zabit çıktıktan sonra Rumeli’de çok kara günler geçirdik. Arnavut ihtilâli, Bulgar ihtilâli, ilânı hürriyet, Balkan harbi gibi ardı arası bitmeyen tükenmeyen azim ihtilâller ve harplar içinde Yaşadık. Bu keşmekeşte İstanbula gitmek yasağı konulduğumdan artık çaresiz bu muhitte haşır ve neşir oluyorduk. Bunlardan uzun boylu bahsetmeyeceğim. Yalnız küçük bir kısmını hatırat kabilinde-yazarak geçeceğim.

1319 (1903) Bulgar ihtilâlinde Soroviç şimendifer (Demiryolu) köpüsünü bir bölükle muhafa etmeğe memur oldum. Sağ ve soldaki istasyonlarda bulunan Karakollarımız Bulgar eşkiyası tarafından birer birer baskına uğradı sıra bizim bulunduğumuz Şimendifer köprüsünü bombalanmasına gelmiş idi. Köprünün münaasip mevkilerinde pusular ve istihkâmlar tertip edilmişti. geceleri uyku yok idi, Hazreti Azizin ruhaniyeti mürşidanelerine teveccüh sırasında manada uyur uyanık bir halde zuhur ederek

“Korkuyor musun be..” diye sordular.

“Korkma korkma birşey olmaz buyurdular.” Hakikaten o gece sabaha karşı Bulgar eşkiyası bir cemmigafir (çoğunluk) halinde köprüyü berhava etmek (havaya uçurmak) için geldiler ise de basiretkâr bulunmaklığımız ve istihkâmlarda yapılan yaylım ateşler ile eşkiya dayanamayarak ve bir şey yapamadan kaçup ric’at eylediler.

Hazretin “bizi her an kendi manevi varlığında bulursun” sözünün birinci işareti zuhur etti artık ferahladım.

  • Kazım Bey:

Birinci Harbi umumide Trabzonda Jandarma karakol kumandanları mektebi müdürü idim. Seferberlik vukuunda Trabzon Depo taburu kumandanı oldum. Trabzon ve havalisinde icra kılınan Rus harbi safahatını gördüm. Muharebe sona erince binbaşılığa terfiimi beklerken Yüzbaşılık rütbesinden emekliliğim icra kılındı üzüntü ile İstanbula geldik. o sırada Hazreti Ahmed Amîş Efendi’min damadının damadı Naim Beyin hanesinde ikamet buyuruyorlardı. Bir gün huzuru mürşide dâhil oldum. Kendileri teveccühte idi. Fakirde karşısında diz çökerek oturdum ve içimden iç durumumu hikayeye başladım. Hemen mübarek gözlerini açtılar ve bana hitaben

“Git kapının süpürgeliğinde dur, oradan söyle biz her yerden işitiriz.” buyurdular. Öyle yaptım ve orada yine içimden söylüyordum.

Beni erken emekliye sevkettiler yaşım henüz hizmete müsaittir. Hiç olmazsa binbaşılık ile emekliye sevkedilse idim daha rahat bir emekli maaşına nail olur evladı iyalimi daha ferih ve fehur beslerdim.” Demekliğim üzerine Ahmed Amîş Efendim bulunduğu yerden üç defa;

“Sâlavat” diye emir buyurdular. bu üç salavatı beraberce çektik:

“Allahümme salli ala Muhammedin veala Ali Muhammed” akibinde öyle bir

“Hû” çekti

“Yer gök inlesin ve arkana bakma git.” Buyurdular. İş bu emir üzerine yüksek sesle bir “Hû” çektim ve arkama bakmayarak hatta elinide öpmeyerek ayrıldım ve gittim. İçimden bu dileğimin husule geldiğini bana sırren ima edlliyordu. Artık bundan sonra kendi razı derunuma tabi olmuş idim. Ertesi gün bir istida yaparak Jandarma Müfettişi umumisi General Folon’a (Fransız Generaline) gittim ve dilekçemi verdim. General Folon beni Edirne Mülhaklığın[114] dan tanıyordu. Alay kumandanım idi. Üç gün sonra kendisini görmekligimi bildirdi. Benim bu suretle vaki olan müracaatımı haber alan ve beni emekliye sevkeden Şube müdürleri General Folon’a girmek için üç gün sonra kapusında beklerken kendi odalarına çağırarak beni tekrar vazifeye alacaklarını söylediler ve bir muvafakat senedi aldılar. Ve yarın daireye gelmekliğimi bildirdiler. Ertesi gün daireye gittiğimde iradeyi seniyesi çıkmış ve emekliliğimin hiç olmamış gibi sayılarakk tekrar Trabzon alayına sevk ve istidamımı bildirdiler ve emri resmiyeyi elime verdiler. Bunun üzerine General Folon’a verdiğim dilekçemin takibinde sarfınazarla doğruca Trabzona müteveccihen hareket eyledim.

Trabzon alay kumandanı bizimle Pontüs eşkiyasının tenkili [115] hususunda ciheti askeriyeyle müştereken takibatta bulunmamızı emreyledi. Tabur merkezi Maçka kazası idi. Bu kazanın İslam ve Hiristiyan kariyeleri heyeti ihtiyariyelerinin merkebe celbi ile tarafımızdan nasayıhı müessirede bulunulması ve eşkiyanın istiman eylemek suretiyle hükümete teslim olmalarını daha ziyade faideli olacağını gözönünde tutarak hemen harekete geçildi. Ve merkezi kazadan gelen heyeti ihtiyariyelere nasayhi lazime icra ediİmekte ve eşkiyanın teslim olmaları için kendilerine 20 gün gibi az bir müddet içinde arkasının alınması tebliğ edilmekte idi. Cenâb-ı Hakk’a binlerce hamdu senalar. İşbu müddet dolmadan gayri müslim eşkiyalar birer birer ve çete halinde silah ve teçhizatlarıyle birlikte kaza merkezine gelerek teslim oldukları görüldü. Durumu Maçka kazası kaymakamı vilayete bildirdi. Vilayet bunların silahları nın alınarak kendilerinin hudut dışı çıkarılmak üzere merkezi vilayete sevklerini ve teslim olan İslam çetelerinin de tüfenkleriyle beraber Ankara cephesine sevk ve yollanmasını emir buyurdu. Verilen emir ifa edildi. Az zaman sonra eşkiyanın arkası alındı ve böylelikle Trabzon mıntıkası Pontüs eşkiyasının istilasından kâmilen temizlenmiş oldu. Bu suretle Erzurum Trabzon yolu açılmış ve ordudan Jandarma alay kumandanlığına bir takdirname gönderilmesine karşı alay kumandanı benide Binbaşılığa terfi ettirilmek üzere inha eyledi.[116]

O sırada vilayetlerin İstanbul ile alaka ve muhabereleri kesilmiş olduğundan Mustafa Kemal Paşanın iradeyi milliyesiyle Trabzon taburuna Binbaşı olarak terfi ettirildim. Bir müddet sonra merkez Trabzon taburunun kadrosunun lağvi ile Bayburt Tabur kumandanlığına yine bununda lağviyle Erzincan müstakil tabur kumandanlığına tayin edildim. Erzincan’ana ulaşmamdan bir sene Kürt eşkıyasının takibatında bulundu Birinci İmraniye hadisesi namıyla yâd olunan iş bu isyanda mutasarrıf Ali Rıza Beyin hakimane tetbirleri sayesinde eşkiyaların Erzincana girmeleri tehlikesi de bertaraf edildi. Bir zaman sonra jandarma dairesince kadro düzenlemeleri icra kılınmış ve 25 seneyi ikmal edenlerin emekliliğinin yapıldığı bildirilmişti. Tarafımıza tekrar Binbaşılık rütbesinden emekliliğe sevkedildiğim resmen bildirildi, Hesap ettim 3 seneyi geçmiş idi. işte üç salavatın sırrı hikmetini bu suretle anlıyorum ve tekrar emekli olarak İstanbul’a ulaşınca Sevgili azizimiz Hazreti Ahmed Amîş Efendimin bir sene evvel irtihali dar-i beka buyurduğu haberini kemâli teessürle öğrendim. Ve Fatihteki Medfeni mübarekesine giderek ziyaretlerinde bulundum ve pek acı gözyaşları döktüm. Cenâb-ı Hakk şefaatlarını ve yardımlarını üzerime sayaban buyursun. Rahmetullahi aleyhi ve rahmeten vâsiaten.

  • Hammami Muhammed Tevfik Efendi Kaddesellâhü sırrahu’l azîz buyurdular ki;

”Kamil Velilere makbul hediye ahde vefadır.”

 


MARAŞLI AHMED TÂHİR EFENDİ

(1885-1954)

Kadı, dersiam, vaiz, Halveti-Şâbânî şeyhî.

Maraş’ta doğdu. Maraş vilâyeti kâtiplerinden Berberzâde Hz. Efendi ile Hızanoğulları’ndan Esma Hanım’ın oğludur. Dedesi Ahmed Efendi vilâyet başkâtibi idi. Ahmed Tâhir Efendi’nin çocukluğu Maraş’ta geçti. Medrese tahsilini Kayseri”de tamamladı. Pîrdaşı olacağı medrese arkadaşları Hüseyin Avni (Korıukman) ve Yozgatlı Yûsuf Bahri (Nefesli) beylerle birlikte İstanbul’a giderek yükseköğrenime başladı. Dârülfünun’un Ulûm-i Riyâziyye ve Tabîiyye Şubesi İle Hukuk Şubesi’nin ikisini birlikte okuyarak mezun oldu. Daha sonra Medresetü’l-kudât’a girdi. Ömer Nasuhi (Bilmen) ve Bekir Hâki (Yener) onun bu medresede beraber okuduğu arkadaşlarıdır. Ahmed Tâhir Efendi, Fâtih Türbedârı diye tanınan Halveti – Şâbânî şeyhi Ahmed Amîş Efendi’ye bu yıllarda intisap etti.

Medresetü’l-kudât’ı bitiren Ahmed Tâhir Efendi (1914), askerliğini I. Dünya Savaşı yıllarında Kafkas cephesinde Üçüncü Ordu kumandanı Vehib Paşa’nın hukuk müşaviri olarak tamamladıktan sonra Sivas’ın Suşehri kazasına kadı tayin edildi. Sivas Kongresi’nin yapıldığı tarihe kadar (1919) burada kadılık ve kaymakam vekilliği yaptı. Ardından İstanbul’a döndü ve Beyazıt dersiamı oldu. Cumhuriyet devrinde dersiâmlık müessesinin kaldırılması üzerine Ayasofya Camii’nde vaiz olarak görevlendirildi. Ayasofya Camii müzeye dönüştürülünce (1934) vaazlarını cuma namazından sonra Sultan Ahmed, pazar günleri öğle namazından sonra Nuruosmaniye camilerinde 1953 yılının ortalarına kadar sürdürdü. Bu görevinin yanı sıra Nisan 1941 ‘de Beyazıt Devlet Kütüphanesi’nde Kütüphaneler Tasnif Heyeti üyesi olarak çalıştı. 1951 yılında emekli oldu. 1947’de ciddi bir rahatsızlık geçiren Ahmed Tâhir Efendi 1954 Temmuzunda mide kanaması geçirdi ve 11 Temmuz 1954’te Haydarpaşa Numune Hastahanesi’nde vefat etti. Ertesi günü Beyazıt Camii’nde kılınan cenaze namazının ardından vasiyeti gereği Fâtih Camii hazîresinde mürşidi Ahmed Amîş Efendi’nin yanında toprağa verildi.

Dârülfünun’da okuduğu yıllarda arkadaşları Hüseyin Avni ve Yûsuf Bahri beylerle mürşid arayışı içine girip bu amaçla İstanbul’daki tekke şeyhlerini ziyaret eden, ancak aradıkları nitelikteki şeyhi bir türlü bulamayan Ahmed Tâhir Efendi. Son olarak adını duyduğu Hamzavî – Melâmî kutbu Seyyid Abdülkâdir-i Belhîye gittiklerinde Belhî, nasiplerinin Fâtih Türbedârında olduğunu söyleyerek onları Ahmed Amîş Efendi’ye göndermiş, arkadaşlarından bir gün sonra türbedârı ziyaret eden Ahmed Tâhir Efendi’nin tarikata intisabı bu ziyaret sırasında gerçekleşmiştir. Mürşidinin ölümünün ardından irşâd makamına geçen Kayserili Mehmed Tevfik Efendi’ye bağlanan Ahmed Tâhir Efendi onun 1927’de vefatı üzerine halifesi olarak irşâd faaliyetine başladı. Soyadı kanunu çıkınca mürşidinin adına telmihen Memiş soyadını aldı.

Ahmed Tâhir Efendi Arap, Fars ve eski Türk edebiyatlarını iyi bilir, vaazlarında âyet ve hadislerden sonra genellikle Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin Mesnevi’si ile Dîvân-ı Kebir’inden beyitler okuyup bunları herkesin anlayabileceği bir dille açıklardı. Kendisi de mürşidleri gibi sohbet, muhabbet, hizmet ve rabıtayı esas alan bir seyrü sülük usulünü benimsemiş, mensuplarını Koska’daki evinde, dönemin aydınlarının devam ettiği Beyazıt’taki Küllük Kahvehanesi’nde, Beyazıt Devlet Kütüphanesi’ndeki odasında ve yaz aylarını geçirdiği Çengelköy’deki Sultan Vahdeddin Köşkü’nde kabul edip sohbet yoluyla irşâd etmiştir. Tarikat silsilesi Ahmed Amîş Efendi, Ömer el-Halvetî, Bosnalı Mehmed Tevfik Efendi vasıtasıyla Halveti-Şâbânî tarikatının Kuşadaviyye (Kuşadalı) kolunun pîri Kuşadalı İbrahim Efendi’ye ulaşır. Küllük Kahvehanesi’nde yaptığı sohbetlerde Evrenoszâde Sami Bey, Mustafa Efendi (Özeren), Hasan Nevres. Miralay Hilmi Şanlıtop, Muzaffer Ozak, Mehmed Ali Yitik, Vehbi Güloğlu, Fethi Gemuhluoglu gibi müridlerinin yanı sıra Babanzâde Ahmed Naim Bey, Muhiddin Raif, Neyzen Tevfik, Abdülbaki Gölpınarlı gibi dönemin önemli şahsiyetleriyle üniversite öğrencileri katılmıştır. Özellikle Mevlânâ ve Mesnevi konusunda Ahmed Tâhir Efendi’den İstifade eden Abdülbaki Gölpınarlı’nın birkaç defa ona intisap etmeyi istediği, ancak onun bunu kabul etmediği bilinmektedir.

Mensupları arasında “Hocaefendi” diye anılan Ahmed Tâhir Efendi’nin mürşidi Ahmed Amîş Efendi’nin methine dair Farsça bir manzumesiyle Sultan Ahmed ve Nuruosmaniye camilerinde verdiği bazı vaazlarından derlenmiş bir metnin bulunduğu kaydedilmekteyse de bunlar henüz yayımlanmAmîştır. Sahip olduğu hukuk, fen ve ilahiyat diplomalarının kendisine tasavvuf yolunda hiçbir faydası olmadığını söyleyen Ahmed Tâhir Efendi’nin, “Resûlullah Allah’ın harem dairesidir; insan bir ağaca benzer, kökü Allah, gövdesi Muhammed, yaprakları da kendisidir; kişi çalışarak köküyle gövdesini bulmalı; mükevvenat bütün teferruatıyla beraber insanın kendisinde mevcuttur, sahibi de beraber; insanda aşk-ı ilâhî o kadar fazla olmalı ki ateşi yakmalı” gibi irfanı anlamlar taşıyan 131 vecizesi Muhabbet Üzerine adlı kitapta yer almaktadır. Burada ayrıca mensuplarından Ömer Lutfi Toygar’a yazılmış on beş mektubu da bulunmaktadır.[117] Yirmi dört vecizesiyle bazı mektuplarından seçme parçalar Abdullah Kucur tarafından yayımlanmıştır.[118]

HUZUR NEDİR?

Tarif zor. Bu bir his ve duygu meselesi. Şehevî ve meyve, gıda lezzetleri de lâyıkı ile anlatılabilir mi? Şimdilik hissedebildiğim: Allah’a yakın olma duygusu; O’na yaklaşmak, O’na kendimizi sevdirmek için, dünyevî hiçbir istek olmadan, ihlas ile yapılan her gayretin verdiği bir rahatlık duygusu. Anladığımca da bu duygu da hakikaten her an Hak ile beraber olan zatların yanında hissedilir ve hissedilmemesi de mümkün değildir.

Bir demir parçasının mıknatıs yanında bulundukça mıknasiyet aldığı gibi, kul eğer dünyanın geçici, Allah’ın emirlerinin Hak olduğunu içten duyarak kabul etmiş, Hak yoluna talipli ise, Hak ile her an beraber olan bir veli yanında bu huzuru bulacaktır.

“Evliyanın da sahtesi vardır evladım.” buyurmuşlardı. Elbette sözleri haktı.

Talip huzur bulmuyorsa, ya bakır gibi mıknasiyet kabul etmiyor, yahut evliyanın sahtesi ile karşılaşmıştır, derim. Allah istediğini, ezel takdiri ile kendine doğru çeker. Bizleri mahzun etmemiştir inşaallah.”

“Bilenler Nasıl buldun?” diye sorarlar: Hikâyem başkası için geçerli olur mu bilmem. Zira kimi rüya ile, kimi tanıtım, kimi nisbet kokusu ile buldu denir. Elbet bir ilk sebep mevcuttur. Anlatayım:

Günlerden cumartesi, gece saat 24’e kadar okuldan dışarı çıkma izni var. Kimi sinemaya, kimi gezintiye giderdi. Namazlı bir arkadaş abdest almış, acele hazırlık için koridorda koşuyordu. Diğer biri de yüksek sesle soruyordu:

“Bu akşam nereye gidiyorsunuz?” Koşan da durmadan yüksek sesle cevap verdi:

” Bizim bir kalaycımız var, gönüllerimizi kalaylatmaya gidiyoruz.”

O güne kadar kararan gönlümün kalaya, temizliğe ihtiyacı olduğunun hissi ile mi bilmem, cevabın cazibesinde kaldım.

Camide toplanan arkadaşlar bir yere gitme hazırlığı içindeler. O gün herkes dağıldı gene yalnızlıkta kaldım. Birkaç gün sonra, çarşamba ve hafta ortası galiba tatil günleri vardı. Gece aynı grup arkadaşlar, yatsı namazını edadan sonra okul dışına çıkma hazırlığı içinde idiler. Sevdik mi sevildik mi bilmem, Vahyi Ağabeye danıştılar, “Ömer’i de götürelim mi?” Vahyi Ağabey ki muhabbete kapı ve pencereleri açık, bir sıkıntımız olursa ona anlatırdık. Tabii götürelim” teşvikinde bulundular. Meğer bu konuda “İstediğini getirebilirsin” diye izinli imişler.

O günde, başka ziyaretçilerin bulunması sebebiyle, biz talebelere ertesi gün için “gidebileceğimiz” ruhsatı çıktı.

Gün perşembe, ben yine merak ve iştiyakla arkadaşların peşlerini takiple onlara katıldım. Şimdi Kanada’da doktorluk yapan, orada bir miktar ömür geçiren Edip Can’ın kolunda idim.

Bir gün sormuşlardı: ” Seni kim getirdi be yahu?”

“Efendim, Edip’le gelmiştik.” ” Yaa.” Bu sualleri birkaç kere zuhur etmişti. Hâlbuki bir öğrendiklerine tekrar sual açmazlardı. İlk vuslata sebep olmanın kıymetini anlayabilmiştim ama niçin tekrarla sorduklarını anlayamamıştım. (sh:30-33)

(Nasıl tarif etsem bilmem ki, edebiyat tarifi mi yapsam, nasıl?) diye bocaladım. Benim sıkıldığımı anladılar. Ve Din ne yapar?” sualine çevirdiler. Din, insanlara yöneltilen, Allah’a kulluğu, ibadeti emreden Allah’ın yalnız insanlara mahsus emirleri, insanlığı öğreten kaidelerdi.

” İnsanı insan yapar efendim” diyebildim. Onlar hakiki cevabı lütfettiler:

” Din, İrade-i cüzi yeyi, İrade-i külliyeye götürür. (İradei cüzi-ye: İnsanların iradesi, İrade-i Külliye Allah’ın iradesi). İrade-i Külliyeye ulaştın mı buradan Bağdad’a bakarsan görürsün.”

Sohbet ve ilgileri hep benimle mi oldu? Daha neler anlatıldı bilemiyorum. Eski arkadaşlara latifelerde bulundular. Zaman nasıl geçti, ne çabuk saat 23.30 oluverdi. “Haydi size izin vereyim.” buyurdular. Geldiğimizde olduğu gibi teker teker ellerini öptük. Kimi ellerinin içini, kimi üstünü öpüyordu. Hatıralarımda saklı, bir de, ertesi gün tek başıma kendilerine gidip sarılmamdır.

Şimdi, Onların kelâmlarından bazılarım Edip Can’ın kaleminden yad edelim:

(1)    İlk gittiğim günler bana şu misali verdiler:

“İnsan bir tramvaya benzer. Tramvay, cereyan kesilince durur. O cereyanın bir merkezi vardır, kesilen cereyan oraya avdet eder, insan da böyledir. Ondaki ruh, tramvaydaki cereyan gibidir. Ruh çıkar, merkezi neresi ise oraya gider ve insan hareketsiz kalan tramvay gibi işlemez, durur. İşte bu da ölümdür.” dediler.

(2)    “İnsanlar Allah’a birçok yoldan varırlar. Hüsnü hulk, ibadet, zikir, iyilik, vs. gibi. Fakat en kısa ve kestirme yol muhabbettir.”

(3)    “Namazı huzurla kılabilmek için namaza başlamadan önce çok çok “Lâilâhe illallah Muhammedin sallallah” demeli ve namaza ondan sonra durmalı, çünkü “Lâilahe illallah” kalbin süpürgesidir, orasını temizler.”

(4)    “Namaza baş açık durmamak iyidir. Çünkü (Biz Hıristiyanların yaptıklarının aksine yaparız) diye Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz buyurmuşlardır. Onlar çanla toplanır, biz ezanla, onlar baş açık kılarlarsa biz örtüneceğiz.”

(5)    “Nefis ölmez, nefiste ilerleme olur.”

(6)    “Herkesin şeytanı başka başkadır. Bazılarınınki azılı olur. Resûlullah: (Benim şeytanım bana iyilikten başka bir şey söylemiyor) buyurmuşlar.

(7)    “Namazlardan sonra, (Beden afiyeti, ruh afiyeti, kalp safası, ruh safası ihsan eyle Ya Rabbi) diye dua etmeli.

(8)    “Fatiha ölülerin gıdasıdır.”

(9)    “Sağ tarafa “Lâilahe illallah” sola “Muhammedin sallallah” diye zikir çekmeli.

(10) “Uyurken yatakta zikir çekerek uyunursa, sabaha kadar gönül zikir ile geceyi geçirmiş olur.

(11) “Zikir çok çekmeli, bağıra bağıra gönül kapısını zorlayıp içeri girmeye çalışmalı. Nasıl ki bir arkadaşınıza “Necmi, Necmi” diye çağırırsanız, sağır dahi olsa nihayet bir an dönüp “Efendim” diyecektir. İşte gün gelir bu kapıdan da ses gelir, o sesi işittin mi tamam.”

(12) Hz. Mevlâna’yı çok severler. Kendilerine, Nuri Osmaniye’deki vaızlarında Mevlâna’dan pek fazla bahsettiklerinden “Siz Mevlevi misiniz?” diye arkadaşlar sor muşlar. “Ben Mevlevi değil, Mevlânavi yim” demişler.

(13) “İnsanı kâmil o adamdır ki başını’   göğsü üzerine eğdiği zaman kendini huzurullahta bulur.”

(14) Şeyhin ruhu da Allah gibi her yerde hazır ve nazırdır. Mürit her zaman her yerde, sıkışık anında, şeyhine sığınabilir.

(15) “Şeyh, kendiyle Allah arasında hiçbir şey olmayandır.”

(16) “Şeyh, müridini öyle yetiştirmeli ki Allah’la arasında olan her şey silinip temizlenmeli. Bir altın düşünsek, onun üzerindeki toprak, çamur ve işe yaramaz kısımların tasviyesinden sonra altını, saf altını meydana çıkarmak nasılsa bu da öyledir. İnsanla Allah arasında “hırs, hayal, kin, şehvet, vs.” vardır; işte şeyh bunların tasviyesi ile uğraşır.

(17) “Kendileri her zaman, sesli olarak “Lâ ilahe illallahüverrahmanirrahim” zikrini tekrarlardı.

(18) “Müminlerin sıratı, mizanı bu dünyadadır.”

(19) “Abdülkadir Geylâhi Hazretleri ölecekleri gün kapının eşiği önüne uzanmış, perişan bir halde ağlıyorlarmış, sor muşlar:

“Ya Abdülkadir neye ağlarsın. Senden bahtiyar kimse var mı? Sen zamanın kutbusun.” “İşte en son mertebeyi burada zillette buldum” demişler. Bizim Efendi Hazretleri Türbedâr da zillette buldular.”

(20) “Namazlarda şu iki duayı okumalı:

1- Ya Rabbi, hakkımda hayırlı tecelliyatlar ihsan et.

2- Kendi benliğimi ifna, Kendi varlığını icra eyle.”

(21) “Mü’minlerin çektiği azap, hastalık, günahlarını azaltır, ona karşılıktır. Bu adamına göredir. Bazılarında da mertebe değişir.”

(22) “İnsanda Aşkı İlâhi o kadar fazla olmalı ki ateşi yakmalı.”

(23) “(Tarikat için) insan yolunda yuvarlanmalı, yuvarlandıkça toparlanır.”

(24) “Zikir çektirmek şeyhin kuvvetine, kâmilliğine bağlıdır. İsmi şeriflerden hangisini söylersen olur. Hatta şeyh kâmil olunca (taş, taş) diye zikir çektirse, işler gene olur. Müritlerinden birisi Kuşadalı Hazretlerine sormuş; onlar da (Günde 15 defa İbrahim çeksen sana kâfi) demişler.

(25) Aziz Ağabey kendilerine sordular: “Bu zamanda Evliyaullah az mıdır, yoksa çoklar da kendilerini göstermiyorlar mı?”

” Evliya çoktur, fakat zamanımız dalâlet zamanı ve Allah’ın Celâl sıfatı hüküm sürüyor, onun için kendilerini göstermiyorlar, yoksa, zenginler, fakat paraları ellerinde değil. Güneş var, fakat arada bulut var, ziyası mestur.”

(26) “Allah’ın kanunu icabı, bir dalâlet, bir hidayet deye zamanlar hüküm sürer. Bu devrin en sonu delâlet bitecek, kıyamet o zaman kopacak. Son zamanların en son hidayeti, Mehdi Aleyhisselâmla olacak. Ondan evvel Hz. İsa aleyhisselâm inecek, bütün Hristiyanlar Müslüman olacaklar. Mehdi Aleyhisse lâm zamanına 100 sene kadar var. (Sene 1947’de söylendi).

(27) “Maneviyatta ilerleye ilerleye evvelâ adını, sonra tadını, sonra huzurunu, en nihayet kendini bulursun.”

(28) “İnsan Allah’ın binasıdır, bir insan öldürmek, kâinatı yıkmaktan fenadır.”

(29) “Ruhlar ezelde yaratılmışlardır. Sırası gelince kafese girerler. Daha kafese girmemiş ve sırasını bekleyen nice ruhlar var. Bazı insanların ruhları Arşı aladan başlayıp, 7 (yedi) kat gökleri dolaştıktan sonra vücut kafesine girerler. Bazıları 12, bazıları da 34 kat dolaşarak girerler. Ne kadar dolaşmış ise, rücu, yani eskiye dönüş o kadar güçtür. Eskiye dönüş: İlâhi kudretten maadasını atmaktır. Yalnız Arşı görerek kafese girmiş ruhlar da vardır. Böylelerinde rücu çok erken ve basit olur, küçük yaşta zuhur eder. Hazreti İsa aleyhisselâm gibi.”

(30) “İnsan ruhu, bedene girmeden evvel 18.000 âlem gezmiş, her birinden başka bir şey “nefis, şehvet, heves vs.” almış. Mürşidin vazifesi bunların hepsini temizleyip tek şeyi bırakmaktır.”

(31) “İnsan Lailahe illallah diye diye kalbi bununla dolar, buna gebe kalır, günün birinde doğurur.”

(32) Arkadaşlardan birisi Af. Hazretlerine şu hikâyeyi anlattı:

Şeyhin birisi dervişe sormuş: “Allah sana 100 yıl ömür verse ne yaparsın.” Derviş

“İbadetle geçiririm” dediğinde, şeyh efendi: “Ben olsam 99’unu İHLÂS ile, bir yılını da ibadetle geçiririm” demiş.

Arkadaş bundan bahis ile,

“İhlasın bu kadar mühim olup olmadığını ve manâsını” sordu. Cevap olarak:

“O kadar mühimdir evlâdım. İhlâs, insanda Allah’tan gayri her şeyin temizlenmesi, yalnız Aşkı İlâhinin kalmasıdır. Daha doğrusu, (Halis olmaktır) ki bu da Evliyaullahın son mertebesidir.”

(33) “Allah’a varınca, insan Allah olur mu?” diye soruldu:

” Allah, Allah’lığını kimseye vermez, vermemiştir. Peygamberlerine dahi. Surete uluhiyet isnat ettirilemez. Evliyaullahın durumu, bir denizin kıyısındaki ev sahibine benzer; hem denizden, hem deryadan istifade eder. O deniz “Deryayı İlâhidir”.

Evliyaullahın halini sobanın içerisine sokulu, uzun müddet kalan bir demir parçasına da benzetebiliriz: Sobanın içerisinde iken ve çıktıktan birkaç dakikaya kadar o demir de ateş olmuştur ve ateş gibi kıpkırmızıdır. Fakat ona ateş diyebilir miyiz, o gene demirdir. Allah Allah’lığından vazgeçer mi evlâdım.”

(34) “İnsan iki defa doğmadan insan olmaz: Anasından doğar, ikincisi de ruhun doğumudur. İkincisinin ebesi mürşitlerdir.”

(35) “Allah bir insan yapmış, içine 70.000 türlü terkip koymuş. İşe yaramayanlarını söküp atmalı. Nasıl ki bahçeye ektiğimiz sebzenin etrafındaki muzır (faydasız) otları temizleyerek, sulayıp büyütür, besleriz bu da öyledir.”

(36) “Dışarısı esbaplı ve esbapsız şeytanlarla doludur, sakınmalı.”

(37) “Dünyevî işlerde yerine göre kafa tutmalı, yerine göre ağlayıp sızlanmak. Fakat Allah işlerinde kafa tutmaya gelmez, orası Babı tevazudur, kafa tutarsan bitirirler.”

(38) Anatomi imtihanında muvaffak olamayarak huzurlarına gittiğimde: “Ne vakit (Lâilahe illallah) ı kayıp edersen o vakit üzül” dediler.

(39) Kurban bayramında ziyaretlerine gittiğimiz gün:

“Ne yapıp yapmalı, Allah’ı gönülden içerde kıstırmak, ondan sonra mesele tamam. Ya o seni yahut sen onu becerirsin. Adamına göre… Fakat bunu başarmak için bir de pezevenk lâzım, onsuz olmaz. O bazen Allah’a, bazen sana gelir. Allah’ı kandırır, yapar yakıştırır. Ama zor evlâdım zor. Fazla muhabbet ister, fazla aşk ister. Aşkın kabarır da ağlarsın, ağlarsın, yalvarırsan, nihayet acır. O zaman işini bitiriverir. Allah’ın da cilvesi çoktur. Muhabbetin artar da kıvamına gelirse bu defa O rahat durmaz, vakitli vakitsiz seninle oynar, arada bir çimdik atar, uyursun bir cezbe gelir uykun kaçar.”

(40) “Bir ilacı bir doktor verir, şifa bulamazsan da başka doktordan alacağın aynı ilaçla iyi olursun. O hassa izni ile müessirdir.”

(41) “Meleklere verilen ömür defteri uzayabilir, lâkin Allah indindeki ecel sabittir.”

(42) “Türbedâr Hazretleri; “Benim ecelim 6 sene önce geldi, sizler için bekliyorum” derdi. Onlara bu dünya tevkif gibi gelir.”

(43) “Ehlullah kâinata hâkim olurmuş, doğru mu?” diye sordular.

“O kâmiller içindir evlâdım, hepsi için değil. İşte ben onlardan bir tane gördüm ki kâinatla mum gibi oynardı.”

(44) ‘İnsan nefse at gibi binerek Allah’a gider, onun da yemini fazla kaçırmamak üzre vermeli.”

(45) (Nefis için) “Yendim zannedersin, bir yerden gene karşına pehlivan gibi çıkar. Burada yere atarsın, kapının Önünde eskisinden daha azılı karşına çıkar.”

(46) “Rüyaların hikmeti çok büyüktür. Bu alemin ötesinde bir alem vardır. Burada olacak herhangi bir vak’a evvelâ orada olur, sonra burada zuhur eder. O alem buraya benzemediği için ekseri rüyalar tabire muhtaçtır. Orası buranın atölyesidir.”

(47) İmtihanda muvaffak olamayıp huzurlarına gittiğimde: “Türbedâr (Amîş) Hazretleri ( Bir şeyin olup olmaması arasında sence bir fark mevcutsa, nakıssın, tamamlanmaya çalış.) derdi. Sende de bir fark mevcut mu?” diye sordular ve devamla: “Gene Efendi Hazretleri (Çalışma ile olmaz, çalışmadan da olmaz) derlerdi. Bunu sana bir misalle anlatayım mı? Meselâ: Bir fidan dikersin, ona emek çekip çalışmadan, sulamadan meyve verir mi? vermez. Fakat çalışıp sulamakla da meyve vereceğini garantileyebilir misin? Hayır, vermeyebilir de. Bu da öyle evlâdım, çalışıp didinmeli, dua etmeli, ondan sonra gelene rıza göstermeli.”

(48) “Üç türlü kitap vardır:

Birincisi, sizin bildiğiniz ders kitabı.

         İkincisi, İmam-Din kitabı.

         Üçüncüsü de, insanın kendi kitabı.

Üçüncüsünü okumak çok zordur. Onun hocasını bulmalı, hocası da pek bulunmaz. Kitabın sahifeleri namütenahidir. Hz. Mevlâna, Hz. Abdülkadir o kitabı son sahifesine kadar okumuşlardır. Ben size onun ilk sahifesini söyleyeyim mi? “Lâilahe illallah Muhammedin sâllallah.”

(49) “Zikir çeke çeke, içerde bir şeyler kaynamaya başlar, muhabbet doğar, zevk duyulur. İşte o zevki yakalamak ipucudur. İpucunu elde ettikten sonra yavaş yavaş dürmeye başlamalı.”

(50) “Zikir çekerken gözleri kapayarak sağa sola ırgalanmalı, ırgalandıkça yayığın içindeki yağın toplandığı gibi, ruhtaki muhabbet yağlan da bir araya gelerek, toplanır. Onun zevkine doyum olmaz.”

(51) “İstanbul’a geleli, iki defa tiyatroya, bir defa da sinemaya gittim. Terkide azıcık günah da olsun, Allah’ın gafur sıfatına nail olmak için.”

(52) “Havalar açıldı, bahar geldi, fakat insanın içindeki bahar açmalı, gelmeli. O bahar da geldikten sonra yaz kış hep bahar olur. Fakat onu bulmak pek zor: 70.000 tılsım var evladım.”

(53) “Bazı insanların gözü, bazılarının sözü, bazılarının da özü değer. Özü değenler Evliyaullahtır.”

(54) “Evliyaullah iki kısımdır: Bir kısmı istediği zaman kalbinden geçeni icra eder. Bir kısmı da içerde bir kabarma olunca yapabilir.”

(55) Kendisine zikir verilen bir arkadaş, rüyasında zelzele görmüş.

” O zelzele yaptığın zikir dolayısıyla gönlünde olan sarsıntıya işarettir, zamanla diner.” Buyurdular.

(56) Aziz ağabey, Necip Fazıl’ın (Çöle İnen Nur) ismi altında Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimizin hayatlarını yazdığını söyledi:

“RESULULLAHIN HAYATINI YAZABİLMEK İÇİN ONUN AHLÂKI İLE MÜEDDEP OLMAK LÂZIMDIR. ALLAH TEÂLÂ DA BULANIKLIK İSTER AMMA RESULULLAH DA KAT’İYYEN. ALLAH’IN SIFATLARI ARASINDA SARHOŞLUK, GADDARLIK, HER ŞEY VARDIR. RESULULLAHTA BULANIKLIK İSTEMEZ, TAM DURULMAK LÂZIMDIR.”

(57) “RASÛLÜLLAH SALLALLÂHÜ ALEYHİ VE SELLEM ALLAH’IN HAREM DAİRESİDİR.”

(58) “Maneviyatta dahi salikin Allah’a varması bir derece kolaydır. Fakat Rasulullaha varmak için: Aşk ister, ahlâk ister, sayi (çalışmak) ister.”

(59) Salih Yeşil’in muaviye davasıyla hâlâ alakadar olduğunu söylediler:

” İyi amma, onun muhakemesini bize mi verdiler. Her büyüğün bir Muaviye’si var; Resulullahın Ebu Cehl’i, Hz. Musa’nın Firavunu, Hüseyin Efendimizin Yezid’i, Hz. Ali’nin de Muaviye’si var. Dikensiz gül olur mu? Dikeni ile uğraşacağına gülü ile uğraş. Dikeni koklarsan burnunu kanatır, gülü koklarsan zevk duyarsın.”

(60) “İnsan bir ağaca benzer: Onun kökü Allah, gövdesi Muhammed, yaprakları da kendisidir. Çalışarak köküyle gövdeni bulmalı.”

(61) “Allah’ın yanında insanın bilgisi ve kudreti, saçta kıl kadar bir şeydir. İnsan kudretini, bilgisini, hatta mümkünse varlığını Allah’a teslim etmeli. Varlığını teslim edersen Evliyaullah olursun, o da çok zordur.”

(62) “Bir dışardan, bir de içerden adam olunur.”

(63) Enfiye tabakalarını kaybetmişlerdi, yanlarına düşürmüşler, buldular ve sonra:

” Bir gün nerdeyse kendimi itireceğim. Fakat kendini itirmek iyidir. O zaman insan Allah’ı bulur.”

(64) Türbedâr Hazretlerinin bir kerametlerinden bahs ile: ” Ne pezevenkmiş” dediler.

(65) “Aşkı kabarmış bir insan, dolaba gelmiş hayvan gibi şuursuzdur, arar.”

(66) İhvandan bir zat, Efendi Hazretlerini ziyaret etmiş, gittik orada idiler, az sonra ayrıldılar. Efendi Hazretleri:

” Bu adam da paraya düşkündür, sizden önce bir hayli münakaşa ettik, paralı olması için benden dua istiyor. Herkes buraya soyunmak için geliyor, bu giyinmeye.”

(67) “BİZİM İŞİMİZ ÇOK ZOR, BURAYA GELENLERİN BİR KISMI DELİ, BİR KISMI MECZUP, BİR KISMI AKILLI OLUR. HER BİRİNE BAŞKA ANAHTAR LÂZIM, HELE KADINLAR.”

(68) Mutrip Muzaffere: ” Sen çalgıya meraklısın, üstüne fazla düşüyorsun. Şu Allah’ın üzerine de bir düşemiyor musun?”

(69) Gene Muzaffere: Madem kanuna hevesin var, sana bir kanun bulalım beyahu ben kanunla ney’i severim. Fakat asıl mesele, kanunsuz kanun çalmaktır, gönülden.”

(70) “Maneviyatta son mertebeye kadar 6 basamak vardır: Fenafişşeyh, Fenafirresul, Fenafillah, Fenafial’al, Fenafissıfat, Fenafizzat.”

(71) Adana’da bir zata bazen bir hal gelerek yere düştüğü ve cezbe halinde birçok gazeller, kasideler okuduğunu, milletin hayrette kaldığını, söylediler. Onlar da:

“İnsanlar Allah’ın bir kuyusudur, bu dalâlet zamanında bile insanları Allah boş bırakmıyor, kuyularından birini taşırıverir. Henüz hidayet zamanı gelmediği için insanlar çok zamandır böyle şeyler görmedi. Arada vu ku bulan zuhuratlar da gariplerine gidiyor. Henüz musluklar kapalı yakında açılırsa Füyuzatı ilahiye müstalit kalplere akmaya başlar, cezbelenen sokağa düşer.”

(72) “Tarikatın Halvetiyenin gayesi faniliktir, faniliğin gayesi zatiyettir. Ricali Halvetiye, mazharı zattandırlar.”

(73) İmtihanlardan bahs olunuyordu: “Bu imtihanlar kolay evlâdım, asıl imtihan Allah imtihanıdır. Orada da iki büyük imtihan var:

(a) Tevhid,

(b) Ameli saliha.

Ben bunlardan birincisini çabuk verdim, ikincisinde bir hayli uğraştım.”

(74) Maddî ve manevî imtihanlardan bahs olunuyordu: ” Her ikisinde de çalışmak lâzım, fakat maneviyatta hak yenmez, lâyık olduğunu verirler. Bazen çalışmadan da verirler. Orada tek şey lâzım. İsteyici, tırmalayıcı olmamalı, kalen istememeli, halen istemeli.”

(75) “Herkesin sülûku ve seyri bir olmaz, başka başkadır.”

(76) Çengelköy’de V… ağabey manevî bir hal ile sarhoş gibi olup yerlere uzanıverdi. Sonra kendine geldiğinde, bizleri göstererek ” Bunlara da himmet edin Efendim” dediler. Onlar da: Zamanı gelince olur, şimdi o zevkin üzerinde bir kapak var, onun açılması lâzım.” Sonra bize dönerek: “V…’nin kapağı iki sene evvel fırladı.” ve devamla: ” İşte bu zevk Neş’eyi Muhammediyenin en basitidir.” buyurdular.

(77) “Evliyaullah bir yaprağa baksa, sizin cinsi münasebet anında duyduğunuz zevki duyar.” (Manevi zevkin cinsi olandan üstünlüğünü kastı ile. ” Allah insanlara o zevki, arkasını “yani manevî zevki” arasınlar diye vermiştir.” buyurmuşlardı.)

(78) “Dünya işlerinde muvaffak olamayan, ahiret işlerinde hiç olamaz. Bunlar ötekinin yanında sigara içimi kadar da değildir.”

(79) “Her ismi şerifte bir şarap mevcuttur, yeter ki zaman gelsin o zevk zuhur etsin.”

(80) “İçerde saklı bir mevcudiyet var, uyumaktadır. Onu zikirle uyandırmalı. Zikir onun ninnisidir, uyutmaz, uyandırır. Bir defa da uyandı mı, artık uyumak bilmez.”

(81) As. Öğretmen Okulu, son sınıfta Sait isimli arkadaş 34 dersten ikmale kalmıştır, daha evvel sene kaybı olduğu için, ikmalini veremezse hem tahsili heba olacak, hem de er olarak kıtaya sevk edilecektir. Memleketindeki evlerini annesine baskı yapıp satarsa, belki As. Okul masraflarını ödeyip, sivile çıkarak tahsiline devam edebilecektir ama buna da imkân yoktur. Bunalım ve çıkmazlar içinde ders de çalışamamaktadır. Kendini İstanbul Boğazı sularına atıp, intiharı düşünmüş, sıkıntılar içinde camide aramızda bulduk. Derdini önüne gelene anlatıyor. Arkadaşlar Efendi Hazretlerine götürelim diye konuştular, o da Hazret ismini duyunca, belki para yardımı yapıp, As. okul masraflarını öderler zannı ile huzura geldi.

” Arkadaşın bir derdi var” dediğimizde:

” Hayırdır inşallah, aşk işi ise, zorca, başka bir şeyse basit.” diye lâtife ettiler. Arkadaş durumunu anlattı, dinlediler ve gayet sakin:

” Bu kadar mı? Bunda bir şey yok evlâdım. Sen günde 100 tane Lâilahe illallah, 33 tane de Allahümmesalli çek, derslerine çalış, fakiri de gönlüne bir şey kalmaz. Bir şeytanı tokatlarız, o bizim solumuzdadır ve sonra devamla:

“Bunu Türbedâra götürün, böyle işlerde Allah’ın adamını bulmalı, yapan var, yaptıran var evlâdım. O dediğim, Allah’ın adımıdır. Biz de O’nun adamıyız, yalnız O’nun tırnağının ucuyuz.” buyurdular. Netice: Bu Sait denilen arkadaş imtihanlarını vererek öğretmen oldu, hatta Efendi Hazretleri onu, rabıtalı. Lise mezunu bir kız ile evlendirdiler, çocukları oldu. Fakat maalesef her şeyine ilgi gördüğü bu muhabbetin ikinci sahifesinde koptu, nasip.

(82) ÇENGELKÖY’DE, RAHMETLİ ALİ BEY, BİR ADAMIN TAHSİLDEKİ KIZINI ZORLA AMERİKA’YA GÖTÜREREK TAHSİLİNİ İKMAL ETTİRMEKTE ISRAR ETTİĞİNİ VE KIZ İLE ANNESİNİN BU İŞE TARAFTAR OLMADIKLARINI, DOLAYISIYLA EFENDİ HAZRETLERİNİN HİMMET BUYURMALARINI İSTİRHAM ETTİKLERİNDE: BUYURDULAR:

” BİR KÂĞIDA ‘LÂİLAHE İLLALLAH MUHAMMED RESULULLAH’ YAZAR, ANNESİNİN ELİNE VERİRSİN. ANNESİ KÂĞIDI İKİYE BÖLEREK, ‘LA İLAHE İLLALLAH’ KISMINI KENDİSİNDE BIRAKIR, MUH… RES…’I KIZA VERİR, BABASI İSTERSE KIZI AMERİKA’YA GÖTÜRSÜN, GENE ER GEÇ DÖNECEKTİR. ÇÜNKÜ, ALLAH, MUHAMMED’DEN AYRILMAZ.”

(83) “Mükevvenat bütün teferruatıyla beraber insanın kendisinde mevcuttur, sahibi de beraber.”

(84) “Allah insanın gönlünün derinliklerindedir ve daima insanla beraberdir. Uykuda ve uyanık hallerde de. İşte Allah’ı orada, gönlünün lâyenetaha’sında aramalı.”

(85) “Mürşid odur ki hasta kalpleri tedavi etsin, ameliyat etsin. Zira her kalp hastadır, tedaviye muhtaçtır. Tedavi görmüş bir kalp ile hasta kalbin ‘Lâilahe illallah’ demesi başkadır. Berikinde ‘Lâilahe illallah’ yalnız ağzından çıkar, diğerinde, ağzı da varlığı da zikir çeker, hatta karşıda eşyalar da aynı kelimeyi söylerler.”

(86) “Hayatta hiçbir şeye üzülmemeli, yalnız bir şeye üzünülse yeridir; o da ‘Allah her zaman benimle beraber de ben neden O’nun cahiliyim. O’ndan bihaberim.’ Akıllı insanlar buna üzülmüşler, bunu arAmîşlar. Hz. Mevlâna, Hz. Abdulkadir gibileri de bulmuşlar.”

(87) Bahsi geçen, bunalım ve sıkıntılarından kurtulan Sait, şiirler yazardı. Bir gün Sait’e:

” Gene şiir yazıyor musun?” diye sordular ve ” Bundan sonra Allah’a ait şiirler yazmaya çalış. Bu güzellikler hep O’ndan gelmedir, O’nun bir cüz’üdürler, O’ndan sıçramalardır, şerraresidirler. Zevklerin güzelliklerin membaı, deposu Allah’tandır.” buyurdular.

(88) “Gönüldeki emaneti burada iken yakalamalı, ölünce ruh anı terk eder seninle beraberken yakalayamazsan, ayrılınca nasıl yakalanırsın? Burada iken kuyruğundan, saçından, ele neresi gelirse orasından yakala.”

(89) “Hocalık kolay, lâkin Allah hocalığı zor. O hocadan dünyada 35 tane ancak bulabilirsin. Allah’a yol çok, gitmesi zor. Yolda bin bir türlü eşkiya, hain, şeytan dolu. İşte kâmil şeyh bunların hepsinden atlatarak saliki yürütendir.”

(90) Sait’e sigara içip içmediğini sordular. ” İçerim” dedi. Onlar devamla: ” Fazla içme, günde 10 tane kadar normaldir, tiryakisi olma. Dünyada hiçbir şeyin tiryakisi olmamalı, yalnız gönüldeki zevke tiryaki olmak iyidir. Orada neler var. Başka şeye tiryaki olursan orası kıskanır.” ve Said’e dönerek:

” İşte sendeki, kıskandığından olacak, senin sağa sola meylettiğini görünce kırbaçladı, kendi mevcudiyetini belirtti. O halin ondandır, öyle bil.” dediler.

(91) “Rüyada büyüklerle münasebeti cinsiyede bulunmak, ilerde ondan feyz alınacağına işarettir. O hal ruhun ruha ilkahıdır.”

(92) “Şehvet maneviyatta mubah ve makbuldür.”

(93) “Evvelâ kahvehane, sonra meyhane, sonra kârhane.” (Herhalde bu misallerle, maneviyatta da zevk basamaklarının mevcudiyetine işaret ettiler.)

(94) “Eşkiyalığın da 3 nev’i vardır.

Birincisi, bildiğimiz “Şekaveti amme’

ikincisi, tahsildarların, polislerin, hükümetin yaptığı ‘Şekaveti kanuni’,

üçüncüsü doktorların yaptığı ‘Şekaveti tıbbi.'”

(95) “Kur’an’ın bir mektubî, bir de gayri mektubî kanunları vardır. Yerine göre, bilhassa bu zamanda ikinciyi de yapacaksın.” ‘polisin eline 5 lira sıkıştırma gibi.’

(96) “His, akla hakimdir. Hisse hakim olacak tek şey de İmandır.”

(97) Türbedâr Hazretleri için, “Mükevvenat iki dudağı arasında idi.” derler.

(98) Bir ağabey, kendilerine ‘Efendim, bana manevî zevk kâfidir, evlenmesem olmaz mı?” diye sordular. ” Hayır, biri ruh, Öbürü kalıp zevkidir. İkisi de yerine gelecektir.” buyurdular. Bir gün de: ” Kalp zevki tamam olmadan, kalp zevki tamam olmaz.” buyurdular.

(99) Said’e sordular:

” Artık şiir kapısını bırakıp, şuur kapısına mı başladın? Güzellere şiir yazıyordun, şimdi Allah’a yaz, onu onlara veren Allah’taki güzellik nihayetsizdir.”

(100) “Bir kimse hakiki ışığını sever de, yolundan, dediğinden gitmezse, o sevgi makbul değildir, hayvanidir.”

(101) “Şeyh o kimsedir ki saliklerinden birisi Mağrip’de, diğeri Maşrik’de olsa, ikisi de aynı zamanda tehlikeye düşse, ikisine de aynı anda yetişsin.”

(102) Gurupdan ve güzelliğinden bahs olunuyordu: Asıl tulü ve gurup insandakidir.” buyurdular.

(103) “İnsanın içinde lâakal 7 türlü insanlık vardır, bizler onun nefis katındayız. Onun ardında Sır, onun ardında Aşk, sonra Felek, öyle gider.”

(104) “İnsan kâinatın dışında olup kâinatı seyretmeli.”

(105) İmtihanda muvaffak olamayarak üzüldüğüm gün, ” İmtihanı gene kayıp ettin ha. Üzülüyor musun? Ne vakit ‘Lâilahe illallah’ı kayıp edersen o vakit üzül.” buyurdular.

(106) “Gönüldeki muhabbet elde iş, düsturumuzdur.”

(107) “Derviş için her yer birdir, Şam’ı da İstanbul’u da, Bağdat’ı da bir, Güneş’i aynı, Ay’ı bir Allah’ı bir. Yalnız şu var ki nerenin Evliyaullahı zenginse oranın Allah’ı daha iyidir.” (Yani, kendine vusul vesilesini daha fazla zuhur ettirmiştir.)

(108) “İnsan, 18.000 alemle münasebette, Ay, Güneş, şehvet, nefis vs. Bunların hepsine karşı bir istinatgaha muhtaçtır: İşte oda Allah…”

(109) Namazı istediğimiz şekilde, oturarak, rahatça kılmak hususunda hükümet adamlarının fikri söylendi. Cevaben: “Doktorun reçetesindeki terkiplerden bir tanesi değişse, o ilaç müessir midir? Değil. Tesirini kaybeder, şifasız kalır, bu da böyle; bu işler aklile değil naklile olur.

(110) “Ruh zevki başka beden zevki başkadır. Beden zevki ruh zevkine haildir, ikincisinde perhiz etmeli, onda tenzil olunca, öbüründe tezyit olur.”

(111) “İnsanın ruhu Allah’a yakın, bedeni uzaktır. Asıl mesele ikisini de yaklaştırmaktır.”

(112) “İradeyi kırmamalı, iradeli olmalı. İradeyi kullana kullana inkişaf eder, iradeyi külliye yaklaşır.”

(113) “Allah’ın lûtfu hangi taşın altında olduğu bilinmez, usanmadan çalışıp aramak lâzım.”

(114) “Bu, verilmez, alınır. Biz haline göre vermek mecburiyetindeyiz, meselâ, dışarda Güneş var, sen pencereni kapıyorsun, ne yapmalı.”

(115) “Meyve gibidir, bazıları evvel, bazıları orta, bazıları da geç yetişir tecelliyatına göre.”

(116) “Bu yolun evveli şiir, sonu kimyadır.”

(117) “Namazı kılmazsan işine şeytan, kılarsan Rahman karışır.”

(118) “Bazıları odun gibidir, yakmak için çok emek ister, güç yanar. Bazıları da çıra gibi bir kibritle tutuşur.”

(119) “Peygamberimizin doğumları, nübüvvete ermeleri, ölümleri hep Pazartesine rastlAmîştır. Onun için tarikatımızda Pazartesi, Perşembe oruç tutmak sünnettir.”

(120) “Namaz olmazsa niyaz olmaz, niyaz olmazsa münacaat, münacaat olmazsa rüyet, rüyet olmazsa hakikat olmaz, o da olmazsa Hak bulunmaz.”

(121) “Herkes Allah’ı bir yoldan bulur. Lâkin en kestirmesi Hayrat ve Muhabbet yoludur.”

(122) “Namazı öyle kılmalı ki sen değil kılan kılsın. Bizimkiler namaz değil, namaz taklididir.”

(123) “KADINLARA MÜMKÜNÜ KADAR İYİ MUAMELE EDİP ONLARA HAKARET ETMEMELİ; ZİRA ONLAR MAZURDURLAR.”

(124) “Hz. Türbedârdan naklettiler: Bir hafız bir gün Türbedâr Hazretlerinin huzurlarına giderek:

“İçimden doğdu, size bir Kur’an okuyayım Efendim.” demiş. Onlar da: Hafız, bir nokta, iki nokta, üç nokta” demişler. Hafız; ” Evet” demiş. Sonra,

” Üç nokta, iki nokta, bir nokta” demişler. Hafız gene:

” Evet” demiş. Devamla: ” İki nokta, bir nokta” demişler. Hafız,

“Evet” demiş. Ellerini vererek

” Haydi, git” demişler ve işini halletmiş.

Efendim:

“Onlar bazen dolarlar, saçacak yer ararlar, neresi olursa saçıverirler.”

“O zaman olurdu, ama şimdi pek olmaz. Zira o zaman harman zamanı idi, şimdi başak zamanı, hafız’a olan da işin harmanı.”

(125) “Zikir, cilayı kulüptür, kalp cilalanır da âlemi melekût o aynadan kalbe akseder.”

(126) “Efendi Hz.’leri (Türbedâr) , bazen huzurlarına gittiğimizde, ellerini uzatarak,

“Beni meşgul etme evlâdım, haydi git” derlerdi. Bu “Haydi git”in manasını anlayıncaya kadar kafamız şişti.”

(127) “Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ile Hz. Ali birbirinden ayrılmazlar. Onlar paranın iki tarafı gibidir, birisi yazı, öbürü turası.”

(128) Milleti, Hz. Türbedâra, zındık demeleri üzerine:

” Secdelerin, rükûların kime olduğunu bilmezler de konuşurlar. Aldulkadirül Geylâni Hazretleri,

“Hiç bir Cami yoktur ki orada bana secde olmasın” demiş. O ki daha Kutbiyyet makamından hitaptır. Orada Türbede senelerce Veraset ve Kutbiyyet makamında oturdu da kimseler bilmedi.”

(129) “Fenafillah nedir?” diye sordular:

“Allah’a banmak, yani Allah’ın cebine girmektir.” buyurdular.

(130) Uzak illerden birinde bir zat, Efendi Hazretlerine (Türbedâra) mülâki olmak istemiş. Onlar da cevap olarak: ” İstemez, yalnız şunu bellesinler ona yeter Bir şeyin şeyinin şeyi, o şeydir. Bir nurun nurunun nuru, o nurdur.”

(131) “En büyük ibadet ve sevap, bir kalbi şad etmek, sevindirmektir. En büyük günah da bir gönlü kırmak, ihtizaz ettirmektir.”

Cihana padişah olmak bir kuru dava imiş,

Bir veliye bend olmak her işten ala imiş

(Garibullahi Sivasi- Bunu çok tekrar ederdi.)

Edip Can’ın, seneler önce bana vermiş olduğu notlar, 131 adet kıymetli sözler, sonunda bir beyit ile son buldu. Onun günlük kayıtlan ile feyiz bu kelâm ve irşâdların devamı ve ilâvelerin kendisinde var olduğunu sanırım. Ben fakir kula böyle notlar yazmak nasip olmadı, inşaallah, herkese lüzumlu olanlar verilmiş ve pırıl pırıl hatıra ve feyizleri gönüllere işlenmiştir. Ve O Işık aile, dostlar muhitinde, sevenden sevene naklolmaktadır.

Kendilerine, kavuşma ve ayrılık zamanlarında, bir evlâdın babasına sarılıp öpmesi gibi sarılır, sakallarını koklayıp yanaklarından öpmemize de izin verirlerdi. Zahir muhabbet izharından, gerçek gönül muhabbetine yol vardır herhalde, mektuplara muhakkak cevap yazarlar ve kendilerine muhabbetli mektuplar yazılmasından memnun olurlardı. Bu sevgi vasıtasının zuhur tecellisine her zaman hamd ederim.

Ve´s-selamü ala men ittebeal Hüda

اَللَّهُمَّ صَلِّى عَلىَ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَي آلِهِ وَصَحْبِهِ أَجْمَعِينَ

وَ الْحَمْدُ للهِ رَبِّ الْعاَلَمِينَ

 


KİTAP YAZILIRKEN FAYDALANILAN KAYNAKLAR

 

BARKÇİN Savaş Ş. Ahmed Avni KONUK [Kitap]. – İstanbul : Klasik Yay. , 2011.

BİRÖN Em. Binbaşı Kazım Sohbetname Ahmed Ammiş Efendi [Kitap]. – Bilecik : [s.n.], 1953.

ERDEM Ahmet Fatih Sertürbedârı Ahmed Amiş Efendi’nin Kelâm-ı Alilerinden Zaptedilen Bazıları [Kitap]. – Ankara : İSBN: 975-7852-85-6, Tarihsiz.

ERGİN O. Nuri Balıkesirli Abdülazîz Mecdi Tolun Hayatı ve Şahsiyeti [Kitap]. – İstanbul : [s.n.], 1942.

GÜNEREN Fatih Halvetiye-i Şabaniyye Azizanın Hikmetli Sözleri ve Hatıralarım [Kitap]. – İstanbul : Seçil Ofset.

KÜÇÜK Hasan Halvetiye-i Şabaniyye Silsile ve Evrad-ı [Kitap]. – İstanbul : Seçil Ofset.

MEMİŞOĞLU Erdem Ehlibeyt Aşkı ve Niyâzî-i Mısrî [Kitap Bölümü]. – Ankara : İmaj, 2003.

TOYGAR Ömer Lutfi Muhabbet Üzerine [Kitap]. – İstanbul : Seçil Ofset, Ocak-2009.

 

 


[1] Amîş kelimesinin Arapçadaki amîş veya a’meş’le ilgisi yoktur. Bu kelime Rumeli’de amca mânâsında “amm”ın tasğir (küçültme)  sigası olup “amcacık” demektir. Rumeli’de çok sevilen çocuklar bu tâbirle çağrılırlar) olup, “Türbedâr” veya “Türbedâr Ahmed Efendi” isimleriyle de tanınır.

Talebelerinden Em. Binbaşı Kazım BİRÖN’ün Sohbetname- isimli notlarında “Ahmed Ammiş Efendi” olarak yazılıdır. Sürekli olarak isim bu şekilde yazılı olunca zühul veya sehven olmadığı görülmekte olup, Efendi Hazretlerinin “Ammiş” ismiyle anılmasının sebebini de ayrıca araştırmak gerekmektedir.

[2] Vahhabî hükümeti gelene kadar kabr-i saadetleri bilinmekteydi. Şu an ehline yine malumdur.

[3] 1283 (1866) tarihinde Bosnevi Mehmet Tevfik Efendi Hazretleri hakka yürüdü.

[4] Rumeli’nde mesleki Melâmeti intişar ettiren büyük mutasavvıf Seyyid Muhammed Nur’ül Arabî kaddese’llâhü sırrahu’l azîzin Ahmed Amîş Efendi ile görüşmeleri şu suretle vaki olmuştur.

Nur’ül Arabî Hazretleri Hakk’a yürümeden altı ay önce İstanbul’a geldiğinde, Ahmed Amîş Efendi kendisini onun ziyaret edeceğini ummuş ve hatta kalben istemiş. Ancak Nur’ül Arabî ziyaret etmeden gitmiştir. Ahmed Amîş Efendi bu durumdan Nur’ül Arabî’nin manevi mertebesinin yüksek olduğunu keşfen anlayınca Usturumca kasabasına gitmek arzusu içinde doğmuştur. Bu nedenle türbedeki arkadaşına bir hafta on gün kadar hava tebdiline gideceğini söylemiştir. O gün Sirkeci’ye indiğinde müridlerinden bir zâta tesadüf etmiş ve nereye gideceği sorunca, Selanik’e gideceğini söylemiş, bunun üzerine müridi hemen bir bilet alarak kendisine takdim etmiş Ahmed Amîş Efendiyi vapura bindirmiştir.

Rivayete göre daha vapurda bulunurken Nur’ül Arabî keşfen Türbedâr’ın geleceğini bildiğinden her zaman bindiği hayvanını müridlerinden birisi ile Selanik’e göndermiş ve

“Falan gün falan saatte şu şekilde şu şemailde vapurdan bir adam çıkacak onu al, bu hayvana bindir, sen de rikâbında (özengide) olduğun halde buraya getir” diye emreylemiştir. Bu suretle Ahmed Amîş Efendi 1304 Rumi senesinde (1888) Usturumca kasabasına gidip Seyyid Muhammed Nur’ül Arabî’ye mülâki ve bir hafta kadar misafir olmuştur. Aralarında samimi muhabbetler ve konuşmalar olmuş ve bu arada Nur’ül Arabî altı ay sonra ” Ben de sana misafir geleceğim” buyurmuştur? Bu sözün manasını yanındakiler anlayamamış, fakat Ahmed Amîş Efendi derhal anlamış ve memnunen dönmüştür. Seyyid Muhammed Nur’ül Arabî’nin bu sözden kasdettiği mana, altı ay sonra Hakk’a yürüyüşlerini ihbar ve ondan sonra da bu muazzam sırrı ruhînin idraki meâlide

” Kutbiyetin kendisine intikal edeceğini tebşirden ibarettir.”

Melâmilerin ekseriyeti Seyyid Muhammed Nur’ül Arabî den sonra veraseti Muhammediyenin Hacı Ahmed Efendiye intikal ettiğine kail iken gulât-ı Melâmiye ve çoğunluğun şer’î hatalarından dolayı Ahmed Amîş Efendi Melâmetini izhar etmedi.  Bu nedenle Melâmîlik hakkındaki halkın yanlış ve haksız telâkkisini büsbütün kaldırmak maksadıyladır ki;

“Biz o adı yasak ettik!” demiştir.

Hazreti Ahmed Amîş Efendi melâmî olan kişiler içinde müstesna olarak salikleriyle yalnız sohbet ve nazar ile teslik eder ve meratib telkin etmezlerdi.

[5] (Nakledilen bütün kelâm-ı şerifler mümkün olduğunca Ahmed Amîş Efendi Hazretlerinin kullanmış olduğu orijinal kelimeler ve kaynaklardaki şekil üzere verilmektedir. Sözler içinde bazı elemeler yapılmıştır. Ancak bazı sözlerin O’nun şahsına ait olmaması durumu konuya arif olanlar tarafından tenkide uğrayabilir. Bu yöndeki özrümüzü Ahmed Amîş Efendinin yetiştirdiği talebelerininde aynı düşünce ve usulde olmasından dolayı hepsinin hürmete haiz olacağını takrir ederiz.)

[6] Üstat Abdülâziz Mecdi Efendi bu sözü şöyle tefsir ederlerdi:

Allah Teâlâ’da cemal ve celâl tecellileri vardır. Küfrü de, imanı da halkeden O’dur. Bununla beraber küfre razı değildir. Muhammediyet mertebesi ise yalnız cemal tecellisidir. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem ancak küfür olmayan şeyleri yapmakla mükelleftir;  bu ise zordur.

[7] Bu tenvir ve irşaddan mülhem olarak, Mecdi Efendi derlerdi ki, “Cenâb-ı Hak sırrı vahdetin gizlenmesini ister ve bu işi mahdut kulları ile idare eder, irşad ve idlal kendisindendir .”

[8] Şûra, 19

[9] “Bütün kullar Allah’tan korkar, Allah da âlim kullarından korkar.” Çünkü alim sıfatı Allah Teâlâ’nın sıfatlarındandır.

[10] Şagil: İşgal eden, tutan.* Meşgul eden, meşgul edici. * Meşgul olmayı gerektiren. * Bir mülkte oturan.

[11] Rızık vermek külfetli olduğundan babanın buğzuna düşen hiç iflah olmaz.

[12] “Bu fiil zâtu’llah, sıfâtu’llah ve halku’llah ile zuhura geldi” diye söylemektir.

[13] “Bir şeyin eseri kendisi olunca nurun karşlığıda yine nurdur”

[14] Bu söz muhabbet içinde söylenebilir.

[15] Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdu ki;

“İnsanlar yaşadıkları hâl üzere ölürler ve öldükleri hâl üzere toplanırlar.” (Taberânî, el-Mu’cemü’l-evsât, IX/462; Hâkim, el-Müstedrek, III/284.)

[16] Sarf kaidesi.

[17] A. Mecdi Efendinin bir sayha kopararak Ahmed Amîş Efendinin üzerine atılmasının ve onu kucaklamasının sebebi o sırada Efendi Hazretlerinin “enfiye öyle çekilmez böyle çekilir” demesinin verdiği zevkden ileri gelmiş bu davet dili ile değil gönül ile olmuş olacak ki Receb Arusan işitmemiş, fakat Mecdi Efendi böyle olduğunu söylerlerdi. Abdülaziz Mecdi ile Receb Arusan ne zaman bir arada bulunsalar bu hadiseyi tekrar ederler, tazelerler idi. Bu sırada Mecdi Efendi bir. Enfiye çeker ve “enfiye sebebi saadetimdir” derlerdi. Yine kendileri de ara sıra bu hadiseyi başkalarına naklederler ve “meczub olmak istemem, cazib olmak isterim” derlerdi ve böyle demek ile Türbedâr’daki başkasını cezbede bilmek kuvvet ve kudretini haiz olmayı arzu ederim, demek isterlerdi A. Mecdi Efendi bu cezb hadisesini şu cümleler ile izah ederlerdi.

“Bazen mürşid bütün kuvvet ve kudretini bir an için müridine verir, mürid o kuvvet ile öyle bir aşka düşer ki kendisini hemen mürşidinin üzerine atar onu öper, ısırır ve kemiklerini karacak derecede sıkar, işte cezb budur”, ve bunu mürşid yapar, yani kuvvet ve keramet müridde değil mürşiddedir.

Ahmed Amîş Efendide de bu hal üç defa vaki olmuştur.

Biri Balıkesirli Halil Efendi, Amîş Efendiyi o kadar sıkmış ve ısırmış ki bazı dişleri dökülmüştür.

Bir defasında Nevres Bey sarmış ve sıkmıştır. O derecede ki Amîş Efendinin üzerinde bulunan bir madeni kalem kırılmış ve pantolon askısının demiri kemiklerine batarak zedelemiştir,

Üçüncüsü de Mecdi Efendi İle vaki olmuştur.

Abdülaziz Mecdi Efendi de iki zatı böylece cezb ettiği, hatta Rüştü adında birisinin sıkışından sırtında ki kemiklerin hayli zedelendiği ve irtihallerinden dört beş ay önce sanatkâr bir genç muallimin birdenbire Mecdi Efendinin üzerine atılarak dişlerini kanattığı görülmüş tür. Şu halde Mecdi Efendi de “cazib” olmak hususundaki arzularına nail olmuşlardır demek olur.

[18] Âl-i İmrân, 191

[19] Nevres Bey rivayetiyle Mehmed Efendimiz ‘in Aziz Sultan’dan rivayetleri (Azizlikten, zellilliğe; Allah Teâlâ’dan kulluğa indim)

Maraşlı Ahmed Tâhir Efendi buyurdu ki;

“Abdülkadir Geylâhi Hazretleri ölecekleri gün kapının eşiği önüne uzanmış, perişan bir halde ağlıyorlarmış, sormuşlar:

“Ya Abdülkadir neye ağlarsın. Senden bahtiyar kimse var mı? Sen zamanın kutbusun.”

“İşte en son mertebeyi burada zillette buldum” demişler. Bizim Efendi Hazretleri Türbedâr da zillette buldular.”

[20] Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin amcası sebebiyle üzmekten çekindiğimizden dolayı demektir.

[21] Nakıs iken şeyhliğe kalkanların delilerle haşrından korkarım.

“İrşada mezun olmadığı halde başına adam toplayanın, Müseylemet’ül-Kezzâb ile haşrından korkulur.”

[22] Hava harekâtları ile

[23] Tâlût: İsrailoğullarının meliki. Esas adı Saul’dür.

Kelime olarak “Tâlût” İbranice bir lakabdır. Arapça “Tûl” kelimesi ile alakalı olup, aşırı derecede boylu ve kudretli anlamına gelir.

Kur’an’da iki yerde Tâlût kelimesi geçmektedir. Birkaç yerde de, ona işaret eden zamirler bulunmaktadır.

Mısır ile Filistin arasında yaşayan Amalika adlı bir kavim vardı. Başlarında Câlût adında bir kral bulunuyordu. Bunlar İsrailoğullarına saldırıp onları perişan ettiler. İsrailoğulları da, kendi peygamberlerinden, düşmanlarıyla çarpışmak için kendilerine bir kumandan tayin etmesini istediler. Onların bu peygamberi, Musa aleyhisselâmdan sonraki peygamberlerden biriydi. Onların bu talebi üzerine, peygamberleri onların başına, nesli Ya’kûb aleyhisselâm’ın oğlu Bünyamin’e dayanan Tâlût’u hükümdar olarak tayin etti. Bu durum Kur’an’da söyle ifâde edilmiştir:

“Peygamberleri onlara: “Bilin ki Allah, Tâlût’u size hükümdar olarak gönderdi” dedi. Bunun üzerine (onlar): “Biz hükümdarlığa daha layık olduğumuz halde, kendisine servet ve zenginlik yönünden geniş imkânlar verilmemişken, o bize nasıl hükümdar olur?” dediler. (Peygamberleri): “Allah sizin üzerinize onu seçti. İlimde ve cüssede ona, sizden daha çok üstünlük verdi. Allah mülkünü dilediğine verir. Allah her şeyi ihâta eder ve her şeyi bilendir” dedi” (Bakara, 247).
İsrailoğulları onun krallığını tasvip etmek istemediler; işi zenginlik ve kısır kavmiyet noktasından ele almaya çalıştılar. Oysa ayette ifâde edildiği gibi, Yüce Allah, Tâlût’a ilimde ve cisimde, maddî ve manevî yönden bir üstünlük vermişti. Maddî yönden iri cüsseli, güçlü, kuvvetli ve güzel olarak yaratmıştı. Manevî yönden de, dinî, siyasî, fen, teknik ve savaş ilimlerinde ona üstün bir başarı ve maharet vermişti. Aynı zamanda o, fakirlere karşı merhametli ve şefkatliydi, yoksulların dertleriyle dertlenir, sıkıntılarını gidermeye çalışırdı. Bir de, Yüce Allah amirliği dilediğine verir. Komutanlık ve amirlik için bunlar önemlidir. Yoksa veraset, soy-sop, ayrı nesepten gelme şartları geçerli ve önemli değildir.

Tâlût komutanlığı ele aldıktan sonra, askerleriyle Câlût’a karşı cihada çıkıyor ve önce askerlerini deniyor. Askerlerinden ihlaslı ve samimi olanlar belirlendikten sonra, düşmanlarıyla cihada devam ediyor. Yüce Allah bu hususta Kur’an’da şu açıklamada bulunmuştur:

Tâlût, ordusuyla birlikte ayrıldığında dedi ki: “Doğrusu Allah sizi bir ırmakla imtihan edecektir. Kim bundan içerse, artık o benden değildir ve kim de -eliyle bir avuç avuçlayanlar hariç- onu tatmazsa, o bendendir.” Onlardan az bir bölümü dışında ondan içtiler. O, kendisiyle beraber imân edenlerle onu (ırmağı) geçince, onlar (geride kalanlar): “Bugün bizim Câlût’a ve ordusuna karşı (koyacak) gücümüz yok” dediler. (O zaman) Allah’a kavuşacaklarına kesin gözü ile bakanlar: “Nice az bir topluluk, daha çok olan bir topluluğa Allah’ın izniyle galip gelmiştir. Allah sabredenlerle beraberdir” dediler” (Bakara, 249).

Tâlat ve askerlerinin, Câlût ve askerlerine karşı cihada hazırlandıklarında, Allah’a karşı yaptıkları niyâz ve duaları, Kur’an’da şöyle haber verilmiştir:

“Onlar, (Tâlût ve ordusu) Calut ve ordusuna karşı meydana (savaşa) çıktıklarında, dediler ki:-Rabbimiz, üzerimize sabır yağdır. Adımlarımızı sabit kıl (kaydırma) ve kafirler topluluğuna karşı bize yardım et” (Bakara, 250).

Tâlût ile askerlerinin zaferini ve Câlût ile askerlerinin de yıkılışını haber veren bir ayetin meâli ise, şöyledir:

“Derken, Allah’ın izniyle onları bozdular. Dâvûd Câlût’u öldürdü. Allah ona (Dâvûd’a) hükümdarlık ve hikmet verdi ve ona dilediğini öğretti. Eğer Allah, insanların bir kısmıyla diğerlerini savmasaydı, dünya bozulurdu. Fakat Allah, bütün âlemlere karşı lütuf sahibidir” (Bakara, 251).

Ayette de ifâde edildiği gibi, Dâvûd aleyhisselâm, Tâlût’un komutasında toplanmış bulunan İsrailoğullarının arasındaydı ve karşı ordunun başında bulunan Câlût’u öldürdü. Böylece İsrailoğulları bu savaşta galip çıktı. Filistin ordusu yenildi. Dâvûd aleyhisselâm bilâhare Tâlût’un kızı ile evlendi ve onun ölümünden sonra da onun yerine kral oldu.

[24] İlim öğrenme isteğiyle diyar diyar dolaşan Ali Kemâli ilim ve bilim merkezi olan Mevlâna diyarı olan Konya’ya gelerek yerleşir ve ömrü vefa edinceye kadar da Konya’ya, Konyalıya hizmet eder. 5 Nisan 1912’de açılıp 19 Temmuz 1912’de kapanan Osmanlı Meclis-i Mebusanı’ nda kısa süreli mebusluk yapar. Ali Kemâli Efendi, Konya’da Mustafa Kemal’in ve Kuvayı Milliye’ nin maksat ve gayesini ilk anlayanlardan olmuştur. 8 Ekim 1335 (1919) tarihinde Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Konya Merkez heyeti için seçimler yenilenmiş ve bu seçim sonucunda Ali Kemâli Efendi, Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Reisi görevine getirilmiştir. Ankara’da kurulan Milli Hükümete karşı İstanbul Hükümeti düşmanca davranışlar içine girmiş ve Anadolu’da yer yer ayaklanmaların çıkmasına sebep olmuştur. Bu ayaklanmaların odak noktalarından biri de Konya olmuştur.  Konyalı Zeynel Abidin Hoca, Konya’da Bozkır isyanına katılan ve daha sonra pişman olarak Kuva-yı Milliye saflarına geçen cahil köy ağası Delibaş Mehmed’i kandırarak saflarına çekmeyi başarır. Delibaş Mehmed önce Çumra’yı daha sonra da Konya’yı basarak Kuva-yı Milliye taraftarlarının evlerine baskın düzenler. Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Reisi Sivaslı Ali Kemâli Efendî’de evinden alınarak şehit edilir. Son nefesinde yanında bulunan dostu postahane memurlarından Isa Ruhi’ye ” Müsebbib cehalettir. Aileme söyleyiniz davacı olmasınlar.” diye vasiyette bulunur.

[25] Allah Teâlâ’nın büyük rahmeti üzerine olsun.

[26] Hatıra gelen şeyler, vesvese bile olsa meşul omayın demektir.

[27] Nefsin isteklerini içten geçirme

[28] Hayvan sınıfında insana en yakın gelen “at” dır, diyerek maymundan da gelmediğine de işaret etmiştir.

[29] Trakya Argosunda koşalamak: Kovalamak.

[30] Ululuk, itibâr, değer, kıymet

[31] Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin zayıf iman olarak hadiste buyurması nadirattan olduğu içindir. Kalb ile tasarruf edebilmek ne büyük servettir.

[32] Azar azar, birer ayet öğreterek;

[33] Kiri terk eder doğru yol gider.

[34] Bir gün Sahabe-i Kiram Huzuru Hazreti Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ile oturur iken ashaptan bir zat gelip Efendimiz’e sarılır. Huzurda bulunan eshab bunu terki edebe hamlederler. O zat gittikten sonra Hazreti Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz yine aynı sözleri buyururlar.

[35] Hususi şefaat

[36] İrade-i teklifiye: İnsanın cüz-i iradesi

İrade-i tekviniye: Allah Teâlâ’nın yaratmasındaki iradesi

[37] Nevres Bey rivayetiyle Sadık Bey ‘den lâkin söyleyeni meçhul

[38] Mürşidin verdiği isme itibar etmenin önemi anlatılmıştır. Harflerin sırları nedeniyle ismin değişmesi kaderide değiştirir.

[39] Nisa,78; “Her şey Allah katındandır.”

[40] Doğru ( hakiki ) nesebe (soya) göre kazanmak suretiyle

[41] Kamunun tamamının bağlılık ve îtimâdmı bildirmesi

[42] Zor kullanarak üstün gelmek

[43] Birinin yerine geçmek, halef olmak

[44] Bakara, 216

[45] Allah Teâlâ ve Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem tarfından görevlidirler.

[46] Âl-i İmran, 9; “Rabbimiz! Doğrusu geleceği şüphe götürmeyen günde, insanları toplayacak olan sensin. Şüphesiz Allah verdiği sözden caymaz.”

[47] Nezafet; temizlik-gösteriş

Burada bahsedilen şeriatın emretmediği temizlik bile olsa şerrinden Allah Teâlâ’ya sığınırım.

[48] Kibirden kurtulmak terakkinin kendisidir.

[49] Hicr, 99

[50] Abdül Gani bin İsmail En Nablusi kaddese’llâhü sırrahu’l azîz; 1670-1730 yılları arasında yaşamış olup kabirleri Şam’da bulunmaktadır. Sultan’ın 194 adet eseri bilinmektedir. Ukud ül-lû’lüiyye fı Tarik is sadet il Mevleviye adlı eserin sahibi olup Müstekimzade Süleyman Saadet tarafından tercüme edilen eseri Ankara Milli Kütüphane’de HK Mf 1994 – 292 kayıt no ile bulunmaktadır.

[51] Zümer, 7 “ De ki: «Bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Doğrusu ancak akıl sahipleri öğüt alırlar.”

[52] En’am,82; “Onlar doğru yoldadırlar.”

[53] Bakara, 262;“Onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.”

[54] İsra, 65; “Doğrusu Benim mümin kullarım üzerinde senin bir hâkimiyetin olamaz. Rabbin vekil olarak yeter.”

[55] Bakara, 31 “ Ve Âdem’e bütün isimleri öğretti,”

[56] Mutaffifin, 15-16; “Hayır; doğrusu onlar o gün, Rablerinden yoksun kalacaklardır. Sonra onlar, şüphesiz, cehenneme gireceklerdir.”

[57] “Ancak Allah Teâlâ’nın inayeti ile günah işlenir ve ancak Allah Teâlâ’nın muvaffak kılması ile Allah Teâlâ’ya taate güç yeter.”

[58] Muzaheret: isim, eskimiş (muza:heret) Arapça:   Destekleme, yardım etme, arka çıkma

[59] Harf, kelime ve cümle sırlarından bahseden sarf ile asıllar ilmi olan yaratılış hikmetlerine işaret edilmektedir. Bu sözleri zahirine hükmetmemelidir.

[60] Mürşidin elinin içini öpmek levhi mahfuzu öpmektir, derler.

[61] İnsan, Kur’ân-ı Kerim’i okumaya, arkadaşıyla sohbet etmeye ve Allah Teâlâ ile konuşmaya doyamaz.

[62] Her taşın ve ağacın altında Allah Teâlâ’yı zikredin.

[63] Şûra, 23; “Ey Muhammed! De ki: Ben sizden buna karşı, yakınlara sevgiden başka bir ücret istemem.”

[64] Bu söz Ebû Tâlib radiyallâhü anh’e aittir.

[65] Kuşadalı Hazretleri manevî irşada izin verdiği kişilerin her biri, âlem-i velayeti vermişsede rabıta telkinine salâhiyetine kavuşmamıştı. Bu âli yolda rabıta telkin etmek her asırda sahib-i vakitte tecelli eden bir lûtf-i kübradır. Kuşadalı Hazretleri, hal-i hayatta iken kendileriyle şeref-i mülakata nail olmayanların rabıta etmelerini men buyururlardı. Bu gibiler biat ettikleri vekilin delaletiyle âlem-i sülûke dâhil ve istidadı olanlar mertebe-i velayete bile vasıl olurlar. Ancak kemâl bad-el-kemâl bulmak naib-i ekmel-i Muhammedîye mülakat ile olur, denilmektedir.

[66] Albert Einstein (14 Mart 1879 – 18 Nisan 1955), Yahudi asıllı Alman teorik fizikçi. Dilini çıkarmış olduğu fotoğrafından çıkarmamız gereken çok manalar var demektir.

[67] “Ey iman edenler! Allah’ın ve Resûlünün önüne geçmeyin. Allah’tan korkun. Şüphesiz Allah işitendir, bilendir.” (Hucurat, 1)

[68] (Hûd, 46), “ Öyleyse bilmediğin şeyi benden isteme.”

[69] Argoda “tenasül uzvu”

[70] Nûr, 37; “Bunları ne ticaret, ne de alış veriş Allah ‘ı anmaktan, namaz kılmaktan, zekât vermekten alıkoyar.

[71] Arapçadaki sarf bilgilerinden bir kelimeden türetilen yüzlerce kelime bilgisi. Kendisi hoca mesleğinde ve kıyafetinde olduğu için bana boyle hitap etti.

Maksadı “Allah Teâlâ böyledir, herşeyde vardır, her şey ondandır ve O’dur,” demek idi.

[72] Nimete şükür, vereni görmektir.

[73] Nebiler ve Allah Teâlâ dostları teslim-i ruh ettikleri mekânda sırlanırlar. Bu nedenle makam denilen yerlerde bu sırlar vardır.

[74] (Mustafa Ozeren Efendimizden; “Ya yol verir, ya vermez” ilavesi vardır). (Halil Efendinin çeşitli hallerini gören Mehmet Efendi “Halil sen bana Efendiden daha ileri geliyorsun dermiş, onun üzerine yukarıdaki kelâm zuhur etmiş – Ahmed Erdem).

[75] “İki âlemde tasarruf ehlidir ruhu veli

Deme kim bu mürdedir, bunda nice derman ola

Ruh şimşiri Hudâ’dır ten gılaf olmuş ana

Dâhi âlâ kâr eder bir tığ kim üryân ola”

(Müfti-i’s-sakaleyn Kemal Paşazâde)

[76] 1836’de Feht Ali Şah’ın yaklaşık 100 çocuğundan Muhammed Şah tahta çıkmıştır. Bu dönemde Britanya güneyden İran’ı yarı sömürgesi yapmaya başlamıştır.

İsmaililiğiin önderi Ağa Han isyanı ettiyse de bastırılarak Hindistan’a sığınmıştır. 24 Mart 1844’de Seyyid Ali Muhammed vahiyin indiğini ve kendisinin gayba eden imam olduğunu iddia ederek Babiliğini örgütlemeye başlamıştır. Babiler Kaçarların siyasetini, mevcut Şiiliğini ve başta Rusya ve Britanya olmak üzere Avrupalıların sömürgeciliklerini eleştirmiştir.

1848’de Muhammed Şah öldüğünde Babiler isyan etmiş ve Nasreddin Şah Rusya’nın yardımıyla Babileri bastırmaya çalışmıştır. Babileri bastırmakla başarılı olan sadırazam Emir Kabir İran’ın ıslahatını başlatmış ancak 1852’de Nasreddin Şah tarafından öldürülünce ıslahat hareketi de sona ermiştir.

1870’da Kacar Hanedanının ekonomisi ifras etmiş ve Avrupalı yatırımcılara ekonomik ayrıcalık haklarını vermeye başlamıştır. Böylece İran, Rusya ve Britanya’nın yarı sömürgesi haline gelmiş ve dünya ekonomisinin de parçası olup dışarıdan ucuz malları girdikleri için İran’ın ekonomik gücü zayıflamıştır.

Britanya’ya gizlice tütün üretimi ve satışının 50 yıllık hakkını tekel olarak verilmiştir. 1890’de İstanbul’da çıkan Akhtar gazetesi tarafından bu ortaya çıkarılınca İran’da ulemalar ve bazariler ‘Tütün Kıyamı’ adlı protest hareketini başlatmış ve Kacar Hanedanı tütün ile ilgili ayrıcalık haklarını Britanya’dan geri almıştır.

[77] Kalbin manevi yolculuk için kabiliyet kazanması.

[78] Müncer: dayanmak, nihayet bulmak; bir tarafa çekilmek, sürüklenme, sona eren, neticelenen.

[79] Duhâ, 5; “Ta razı oluncaya kadar vereceğim.”

[80] Söyleyende söyletende Allah Teâlâ’dır.

[81] Talak, 12 “Yedi göğü ve yerden de bir o kadarını yaratan Allah’tır, Allah’ın herşeye Kadir olduğunu ve Allah’ın ilminin herşeyi kuşattığını bilmeniz için Allah’ın buyruğu bunlar arasında iner durur.”

[82] Bir gün mübarek parmakları ile enfiye alıp;

“Arif, te bu zerreden bile hakkı sima eder rüzgâr iniltisi, kapı gıcırtısı, sinek vızıltısı hep Hakdır.”

[83] Sonradan oldu demek değil.

[84] Vahdet-i vücud meselesini ağızlarına lakırtı edenler için söylemektedir.

[85] Akve’l kuvâ = Güçlülerin en güçlüsü Â’ciz’ül â’ciz = Âcizlerin en âcizi

[86] Bize görünen görünen şey o takdirin gerçekleşmesidir

[87] (BARKÇİN, 2011) , s.211-224

[88] Ahmed Amîş Efendi …der ve sonra eliyle diline işaret ederek ve parmaklarını, diline değdierek, hal diliyle:

“Bundan ötesi söylenmez ki!”

[89] Onlara bir delil de gecedir; gündüzü ondan sıyırırız da karanlıkta kalıverirler. Güneş de yörüngesinde yürüyüp gitmektedir. Bu, güçlü ve bilgin olan Allah’ın kanunudur. Ay için de sonunda kuru bir hurma dalına döneceği konaklar tayin etmişizdir. Aya erişmek güneşe düşmez. Gece de gündüzü geçemez. Her biri bir yörüngede yürürler. (Yasin: 37-40)

[90] Onlar: «Bize verdiği sözde duran ve bizi bu yere varis kılan Allah’a hamdolsun. Cennette istediğimiz yerde oturabiliriz. Yararlı iş işleyenlerin ecri ne güzelmiş!» derler. Melekleri, arşın etrafını çevirmiş oldukları halde, Rablerini hamd ile överken görürsün. Artık insanların aralarında adaletle hüküm olunmuştur. «Övgü, Alemlerin Rabbi olan Allah içindir» denir. (Zümer; 74-75)

[91] Bu yapılan hareket imanını ibraz için iki şahit getirilmesi hikmetini gösterir.

[92] Ankebut, 45

[93] Maraşlı Ahmed Tâhir Efendi buyurdu ki;

“Zikir çektirmek şeyhin kuvvetine, kâmilliğine bağlıdır. İsmi şeriflerden hangisini söylersen olur. Hatta şeyh kâmil olunca (taş, taş) diye zikir çektirse, işler gene olur. Müritlerinden birisi Kuşadalı Hazretlerine sormuş; onlar da (Günde 15 defa İbrahim çeksen sana kâfi) demişler.

[94] (Balıkesirli Abdülaziz Mecdi Tolun Hayatı ve Şahsiyeti” isimli eserin sayfa 134. vd.) Ahmed Amîş Efendiden bahsederken, Hazretin Hakk’a yürümesi esnasında 116 yaşlarında bulunduklarının rivayet olunduğunu beyan eder. Keza söz konusu eserin aynı sahifesindeki bir

ifadeye göre, Ahmed Amîş Efendiye, mürşidi Ömer’ül Halveti:

“Ahmed! Senin tevellüdün belli değildir.”demiştir.

Bu söz tasavvufî bir neş’e ile söylenmiş ve mecazî olarak nitelendirilmiştir.

[95] Kıyâmet, 29; “ Ayak ayağa dolaştığı zaman” bilir misin?

[96] Bakara, 38 “ Onlar için korku yoktur. Onlar üzülmeyeceklerdir.

[97]Fâtır Suresi, 28

[98] Bakkal yahut diğer birine borcunuz olursa aylığınızı alır almaz borcunuzu ödeyiniz. Çünkü bu para ile bir iki el devreder ve kâr eder. Eğer parayı vermezseniz haramdır.

[99] Mücadele, 10;  اِنَّمَا النَّجْوَى مِنَ الشَّيْطَانِ لِيَحْزُنَ الَّذِينَ اَمَنُوا وَلَيْسَ بِضَارِّهِمْ شَيًْا اِلاَّ بِاِذْنِ اللهِ وَعَلَى اللهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ   (Gizli toplantılar, inananları üzmek için şeytanın istediği şeydir. Allah’ın izni olmadıkça şeytan onlara bir zarar vermez.)

[100] Mücadele, 10;

[101] Âl-i İmran, 160

[102]  Arif-i billah ve vâsıl-ı illallah Selanikli Hacı Ali Örfi kaddese’llâhü sırrahu’l azîz Hazretlerinin seyri sülükde etvar-ı bedia ve üslub-ı güzideyi cami gazelleri de bu beyte benzer.

Babam da ben baba iken baba doğurdu anamı

Anam da meme emerken anam doğurdu babamı

Babam anamı doğurdu, anam babamı büyüttü.

İkisi de birlik idi talâk etmezden evvel anamı

Böyle bir zâde-i mâder değilim sanma ben ebter

Babamla ahd ettim ol demki doğursun o anamı

Babam bana veled dedi her emrine mütekidem

Anama mahrem dedi görmedim vech-i anamı  

(Bu gazeli Şeyh Hacı Maksud Hulusi Piriştinevi şerh etmiştir).

[103] Hadîd, 23 “Bu, kaybettiğinize üzülmemeniz ve Allah’ın size verdiği nimetlerle şımarmamanız içindir. Allah, kendini beğenip öğünen hiç kimseyi sevmez;”

[104] İsrâ, 5 “Onlar memleketlerinizde her köşeyi kontrollerine alacaklar…”

[105] Hevenk: Bir ipe geçirilmiş veya birbirine bağlanmış yaş yemiş veya sebze bağı

[106] Mehmed Tevfik Kayseri Hazretleri Sertürbedâr Ahmed Amîş Efendi’nin halifesidirler. Kayserili olmaları dolayısıyla “Kayseri” lakabıyla marufturlar. Ahmed Amîş Efendiden aldıkları emaneti 1921-22′ lerden 1927’ye kadar muhafaza etmişlerdir. 1927’den 1933-34’lere kadar geçen bekleme devresinden sonra, kendi ifadelerine göre emaneti Ahmed Tahir Maraşi Efendi Hazretleri devralmıştır.

Mehmed Tevfik Efendi Hazretleri, Sultan Abdülhamid Han’ın sofra hizmetlerini görmekte bulundukları sıralarda gönül muhabbeti ile meşgul olmuşlar, bilahare Sultan Abdülhamid’in tahttan ayrılmasını müteakip saray erkânı ve personel dağılmıştır. Mehmed Efendi ise, zaman zaman iltifatlarına mahzar olduğu Ahmed Amîş Efendinin tavsiyesi üzerine bir ara Kayseriye git mişler ve bir müddet sonra dönmüşlerdir. Kayseri dönüşü Ahmed Amîş Efendi Hazret kendilerine hal hatır sorduklarında şu cevabı verirler:

“Efendim, tencere iki ise birini sattım, yatak iki ise birini sattım, bağı da tefeciye verdim sonra geldim!”. derler.

Ahmed Amîş Efendi kendisine:

“İyi yapmışsın” buyururlar.

[107] Hakikaten Şerafettin Yaltkaya zamanla yükselip profesör ve Diyanet İşleri Reisi oldu. Fakat İslâm dinîne hizmet edeceği yerde pek çok sorunların çıkmasına sebebiyet verdi. Bu yüzden, icraatını bilenler tarafından Telafüddîn Haltkaya adı ile anıldı.

[108] “Emekli Binbaşı olup 1953 yıllarında Bilecik İnönü nahiyesinde mütemekkinen sakinlerindendir.

[109] Kâf, 28-29

[110] Bu Allah Teâlâ’nın büyük lütfudur.

[111] Kazım bey Emekli binbaşı olup 1953 yılında Bilecik vilayeti merkezinde mütemekkiren sakindir.

[112] Hayat veren feyzinden genişledi

[113] Mürşid mürşid olursa bu kadarı da yeter. Olmazsa zikir çek çek dur, ne faide olur ki;

[114] Mülhak: isim, askerlik Bir asker karargâhında subay yardımcısı.

[115] Düşman veya zararlı kimseleri topluca ortadan kaldırma.

[116] İnha:isim, Resmî bir göreve atama veya bir üst aşama için yazılan yazı:

[117] Ömer Lütfi Toygar 1924 yılında Ödemiş’te dünyaya geldi. Babası Hacı Yusuf Toygar, annesi Fatma Üzire hanımdır.

Hacı Yusuf, doğduğu ve büyüdüğü yer olan Konya’dan medrese tahsili için genç yaşta ayrılmış ve Dava Vekilliği yaptığı Ödemiş’e ilk eşi Şefika Hanım ile evlenerek yerleşmiştir. Şefika Hanım’dan çocuğu olmayınca Şefika Hanım’la beraber hacca gitmeleri şartı ile Yusuf Efendi’ye çocuk verebilecek bir hanımla evlenmesine izin vermiş ve dünyaya gelen Mehmet Kemal ile Ömer Lütfi’ye ikinci annelik yapmıştır. Ağabeyi Mehmet Kemâl, İstanbul Hukuk Fakültesi’nde okuduğu için Ömer Lütfi, Denizli Lisesi’ni (o tarihte Ödemiş’te lise yoktu) bitirdikten sonra ailesine yük olmamak için askeri talebe olarak İstanbul Diş Tabipliği Fakültesi’nde okuyarak 1949 yılında mezun olmuştur. Teğmen rütbesi ile mezun olduğu yıl Fatma Müesser Hanım ile evlenen Ömer Lütfi, Ankara, Merzifon, İzmir, Visbaden, Kütahya ve Eskişehir Hava Hastanelerindeki görev yıllarından sonra albay rütbesi ile emekliye ayrılmıştır. Bu yıllar sırasında Ödemiş’te büyük kızı Hasene, Merzifon’da Atiye ve büyük oğlu Yusuf Ammar, İzmir’de de küçük oğlu Ahmed Tahir ile küçük kızı Feyziye dünyaya gelmişlerdir. İstanbul’da diş tababetinde okuduğu yıllarda tanımak bahtiyarlığına eriştiği Ahmed Tahir Memiş Hazretlerinden aldığı feyz ve muhabbet vefatlarında vazifeyi devrettikleri Mustafa Özeren Efendi Hazretleri ile devam etmiş ve Ömer Lütfi bu rabıtanın bu dünya ile ilgili kısmını son nefesindeki “ALLAH” kelamına kadar terk etmemiştir.

Bu rabıtada aldığı zevki ve heyecanı paylaşmak isteği ile okuyacağınız “Muhabbet Üzerine” adını verdiğimiz eseri kaleme almıştır.

Allah Teâlâ bizlere de bu rabıtanın kokusunu nasip eder inşallah. Âmin.

[118] İlmiyye Salnamesi (haz. Seyit Ali Kahraman v.dgr.), İstanbul 1998, s. 225, 660; Mahir İz. Yılların İzi, İstanbul 1975, s. 230; Muzaffer Gökman. Kitaplar Arasında 44 Yıl, İstanbul 1977, s. 140; Ömer Lütfi Toygar, Muhabbet Üzerine, İstanbul, ts., s. 12-72; Abdullah Kucur, “Hoca Ahmed Tahir Memiş Efendi”, Sahabeden Günümüze Allah Dostları, İstanbul 1996, X, 21-31. Nihat Azamat

TEFSİRU’L-FATİHA VE’D-DUHÂ


ÇELEBİ HALÎFE CEMÂL-İ HALVETÎ Kaddese’llâhü sırrahu’l azîz

Safha-i sadrında daim âşıkın efkâr-ı hû

Şâkirin şükrü Hüvallah zâkirin ezkâr-ı hû

 Sidre seyrine muhakkak ermiye Cibrîl-i Emîn,
Olmasa ânın dilinde dembedem tekrâr-ı hû

 Nâleden ney deldi bağrın hû deyu nâlân ider
Mevleviler Mesneviden başladı eş’âr-ı hû

 Bülbülân dîvân-ı aşk’dan bir varak naklet bize
Ta sabâ-yı pür safâ’dan açtı yüz gülzâr-ı hû

 Sûfîmest olup Safa’dan devr eder yâ Hû deyû
Münkir inkârın bıraktı eyledi ikrâr-ı hû

 Ravza-i Hu’yu makam et ey Cemâl-ı Halvetî
Tâ vücûdun şehrine keşf’ola bu esrâr-ı hû

 Ey Cemâl-i Halvetî tut ravzâ-i Hû’da makam
Zahir u batında Hakk’ın keşf’ola esrâr-ı Hû

 

Muhammed Cemâleddin

Çelebi Halîfe Cemâl-i Halvetî

 بِسْـــمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

الحمد لله رب العالمين والصلاة والسلام على رسولنا محمد وعلى اله وصحبه وسلم اجمعين

 ÇELEBİ HALÎFE CEMÂL-İ HALVETÎ

Yönünü doğudan batıya doğru çeviren Halvetilik Tarikatı, ilk defa II. Bayezıd (1481-1512) döneminde Muhammed Cemaleddin Halvetî (hyt: 903/1497) tarafından İstanbul’a getirilmiştir.

Çelebi Halife diye meşhur olan Cemâl Halvetî’nin tam adı Ebü’l Füyüzât Muhammed b.Hamidüddin b.Mahmud b. Muhammed b. Cemaleddin el Aksarâyî‘dir.

Çelebi Halife’ye, dedesi Cemaleddin el-Aksarâyî’ye nisbetle Aksaraylı, babasına nisbetle Karamanlı denmiş ise de, esas itibariyle kendisi Amasya‘da doğmuştur. Neseben Hz. Ebu Bekr’e radiyallâhü anhe dayanmaktadır. Lemazat’ın kaydına göre, Pîrî Paşa (hyt.939-40/1532-33) ve Müftü Zenbilli Ali Çelebi (hyt.932/152526) ile akrabalığı vardır. Başka bir rivayete göre de Yavuz Sultan Selim’in (1512-1520) veziri olan Pîrî Paşa, Şeyh Çelebi Muhammed Cemaleddin’in amcasıdır.

Çelebi Halife zahirî ilimleri tahsilden sonra, tasavvufa yöneldi ve sıra ile Zeyniyye Tarikatı şeyhlerinden Seyyid Abdullah elKastamonî (894/1488-89), Alaeddin Halvetî’nin müridi Abdullah Karamanî ve Tokat’a giderek ümmî şeyh Tahirzâde’ye intisap etti. Fakat intisap ettiği bu şeyhlerde umduğunu bulamadı ve ruhen tatmin olamadı. Daha sonra Bakü’de bulunan Halvetilik’in ikinci pîrî Seyyid Yahya Şirvanî’den istifade etmek amacıyla yola çıktı. O’nun Hakk’a yürümesi üzerine halifesi Muhammed Bahâeddin Erzincanî kaddese’llâhü sırrahu’l azîze intisap etti. Bu şeyhden icazetname aldı ve Amasya’ya dönerek burada irşad görevine başladı.

Bu sırada şehzade II. Bayezıd, Amasya’da vali olarak bulunuyordu. Daha sonra Sadrazamlık mevkiine yükselecek olan Koca Mustafa Paşa ise Hacı Mustafa Ağa adıyla II. Bayezıd’ın Kapıcıbaşı olarak Amasya’da görev yapıyordu. Bu sırada Koca Mustafa Paşa Çelebi Halife’ye intisap etmiş ve II. Bayezıd kendisiyle tanışarak zaman zaman sohbetlerine katılmıştır. Sadık Vicdanî ve Hüseyin Vassaf’ın anlattığına göre II. Bayezıd bu sohbetlerden “ziyade mütelezziz” olmuştur.

Fatih Sultan Mehmet II’den sonra tahta geçecek şehzadeler konusunda, Şeyh Vefa dahil Karaman ulemâsı ve meşâyıhı, Veziri Azam Karamanlı Mehmet Paşa ile birlikte Cem Sultan’ı tutarken; Çelebi Halife II.Bayezıd tarafını tutmuştur.

Babası Fatih Sultan Mehmet’in vefatı üzerine, II.Bayezıd (1481-1512) istanbul’a gelerek tahta geçmiştir. II. Bayezıd’ın tahta geçmesinden sonra, Çelebi Halife, Tezkire-i Halvetiyye’de belirtildiği gibi, Padişahı ziyaret etmek üzere kendiliğinden mi İstanbul’a gelmiştir, yoksa diğer kaynaklarda belirtildiği gibi bir fermanla mı İstanbul’a davet edilmiştir? Sonuç değişmemekle birlikte, Çelebi Halife’nin İstanbul’a geliş tarzı hakkında kaynaklar değişik bilgiler aktarmaktadır. Fakat verilen bu değişik bilgiler birlikte değerlendirildiğinde, II. Bayezıd’ın bir fermanla sadık adamı Koca Mustafa Paşa’yı, Çelebi Halife’yi İstanbul’a davet etmek üzere Amasya’ya gönderdiği anlaşılmaktadır. Daveti kabul eden Şeyh Muhammed Cemaleddin, yüz dervişi ile birlikte Amasya’dan kalkıp Üsküdar’a geldi. Mevsim kıştı. Denizde fırtına vardı. Bundan dolayı karşı tarafa geçmek için üç gün kadar burada beklemek mecburiyetinde kaldılar. O sırada Üsküdar’da sadece bir iskele ve bir kaç ev vardı. Anlatılan menkıbeye göre, üçüncü gün şeyh, bu musibetin dervişler arasındaki bir münasebetsizlikten ileri geldiğini tahmin ederek, bir araştırma yapmış ve nihayet birinin üzerinde üç akçe bulunmuştur. Şeyh bunu görünce: “bizi üç gün yolumuzdan alıkoyan işte bu üç akçedir” dedi ve paraları denize attı. Sonra deniz sakinleşti. Padişah tarafından gönderilen kadırgalara binerek karşıya geçtiler, ileri gelen devlet görevlileri, ulemâ ve meşâyıhîn şeyh hazretlerini ta’zimle karşılayarak Haliç kıyısında bulunan Balat-Gül Camii civarındaki Kapucubaşı Mustafa Ağa konağına misafir ettiler. Bu sırada Mustafa Ağa, Amasya’da olduğu gibi, yine II. Bayezıd’ın kapıcıbaşıdır. II. Bayezıd, fermanlarında O’ndan bahsederken “kapıcılarım başı Hacı Muslihüddin’im” şeklinde ifadelerde bulunurdu.

Padişah başta olmak üzere, bir çok devlet erkânı, âlimler ve Şeyh Vefa dahil İstanbul şeyhleri Halife Çelebi’yi ziyaret ettiler. Şeyh Cemaleddin, bir müddet Gül Camii’nde tarikatini ihya edip, evrâd ve ezkârla halkı irşad etti.

Kapıcıbaşı Mustafa Ağa, aynı zamanda müridi de olduğu misafirinden istanbul’da kalmasını rica eder. Ricasının Şeyh Muhammed Cemaleddin tarafından kabul edilmesinden sonra, Padişah’tan Yedikule semtindeki Kızlar Kilisesi denilen yeri ister. Dileği kabul edilince, bu kiliseyi tebdil ve tağyir ederek camiye çevirir. Yanına 40 odalı medrese, imaret, hamam ve büyük bir hanigâh yaptırır. Sonra bu külliyenin yanına Çelebi Halife’ye tahsis olunmak üzere, bir de ev inşa ettirir. Tebdil ve yeniden inşa suretiyle meydana getirilen bu binalar, Çelebi Muhammed Cemaleddin’e tahsis edilir. Camiin tarihinden bahseden kaynaklardan ve halen mevcut kitabelerden bu yapılaşma işinin 1489  -1491 yılları arasında gerçekleştirildiği anlaşılmaktadır. Demek ki, Çelebi Halife’nin Kocamustafapaşa Zaviyesi’ndeki irşad vazifesi bu yıllarda başlamıştır.

Hüseyin Vassaf’ın belirttiğine göre, İstanbul’da ilk Halvetî âyîni, Kocamustafapaşa Hanigâhı’nda, Cemâl Halvetî tarafından icra edilmiştir. Aynı konuda Sadık Vicdani ise, Tomarı Turûku Âliyye de şunları yazmaktadır:

“Tarikatı Âliyyei Halvetiyye, İstanbul’a işte bu suretle ve müşârun ileyh ile gelmiş, âyini tarikat, hânigâhı mezkurde, müşârun ileyhin ibtidasıyla başlamış, âstânei irfanı Cemâlî’den birçok irfan sahibi kimseler yetişmiştir”.

Muhammed Cemaleddin burada Şeyh olarak dokuz yıl tarikat faaliyetinde bulunmuştur. Bu süre içerisinde Padişah II. Bayezıd iki defa Hanigâha teşrif ederek şeyhi ziyaret etmiş ve hayır duasını almıştır.

Tasavvuf tarihi ve Anadolu’da gelişen tasavvufî düşünce açısından Cemâl Halvetî’nin en önemli özelliği, Halvetiyye Tarikatı’nın İstanbul’daki ilk büyük temsilcisi olmasıdır.

Cemaleddin Halvetî’nin, Kocamustafapaşa Zaviyesi’nde, ilk Halvetî Tarikatı âyînini icra etmesiyle, bu tarikat Cemâliyye koluyla İstanbul’a gelmiş oldu.

Sümbüliyye şubesinin kurucusu olan Sümbül Sinan kaddese’llâhü sırrahu’l azîz Çelebi Halife ile tanıştı. Medrese öğrenimi yıllarında, sûfîlerin aleyhinde olduğu halde, bir vesile ile dönemin Halvetî şeyhlerinden, Kocamustafapaşa Hanigâhı postnişini Muhammed Cemaleddin ile tanıştı ve o’na bîat etti.

Sümbül Sinan, Çelebi Halife’nin yanında üç yıl süren riyazet ve mücahedeye başlamıştır. Tasavvufî konularda yapılan sohbet ve konuşmalardan sonra, Sümbül Sinan erba’in çıkartmak üzere halvete girmiştir. Çelebi Halife gecede birkaç defa odasına gelir, bir müşkülü olursa halleder, hâl ve hatırını sorardı. Hatta bir defasında coşkulu bir şekilde sürdürdüğü zikir ve tesbihatı kastederek; “bu gece yalnız bizi değil, evdeki oğlancıkları da uyutmadınız” diye latife yollu iltifat etmiştir. Bu üç yıllık riyazet ve çile döneminde Sümbül Sinan, mücahede kemerini beline takar zikre başlarmış. O’nun bu coşkulu halini müşahede eden Şeyhi Muhammed Cemaleddin, “başkalarının kırk senede elde ettiği kemâli, Sinan’ım üç senede elde etti” diyerek, Sümbül Sinan’la iftihar edermiş.

Bu şekilde sülûkünü tamamlayan Sümbül Sinan intisabının dördüncü senesinde halifelik icazetini almış ve şeyhinin arzusu üzerine, 899/1493  900/1494 yılları arasında Mısır’a gitmiştir. Mısır’da üç yıl kaldığı tahmin edilmektedir.

Çelebi Halife hacca giderken Mekke’de kendisiyle görüşmek üzere Mısır’a bir derviş göndermiş ve Sümbül Sinan’ı davet etmiştir. Daveti kabul eden Sümbül Sinan Mekke’ye gelmiş ise de, orada şeyhi ile görüşecek yerde O’nun ölüm haberini almıştır. Hac yolunda vefat eden şeyhi, Sümbül Sinan’a kendi kızı Safiye Hatun ile evlenmesini ve Kocamustafapaşa Hanigâhı’ndaki makamına oturmasını vasiyet etmiştir. Hac farizasını edadan sonra, Sümbül Sinan Şam yoluyla İstanbul’a geldi. Yapılan vasiyet doğrultusunda şeyhlik makamına oturdu ve Safiye Hanımla evlendi. Rivayete göre İstanbul’a gelişinde, 300 derviş, ahâli ve mevâlii ‘ayan karşılamıştır.

Sümbül Sinan 33 yıllık şeyhlik süresince bir taraftan riyazet ve mücahedeye devam ederken, diğer taraftan dervişlerini yetiştirmiştir.[1]

 

Halîfe Cemâleddîn Muhammed Efendi, yetiştirmiş olduğu pekçok talebe yanında, birçok kıymetli eser de yazdı. Bu eserlerden başlıcaları şunlardır:

1) Tefsîr-i Sûre-i Fâtiha,

2) Şerhu Erba’îne Hadîsen Kudsiyyen,

3) Şerhu Hadîs-i Erba’în-i Nebevî,

4) Zübdet-ül-Esrâr,

5) Cevâhir-ül-Kulûb,

6) Risâle-i Etvâr,

7) Risâle-i Sad Kelime-i Sıddîk-ı Ekber,

8) Risâle-i Fakriyye,

9) Câmiât-ül-Esrâr ve’l-Garâib,

10) Cenknâme,

11) Risâle-i teşrihiyye,

12) Risâle fî Beyâni’l-Velâyet,

13) Tefsîr-i Âyeti’l-Kürsî,

14) Esrâri’l-Vudû (Abdestin Sırları),

15) Risâle fî İsmeyni’l-Azameyn Allah ve Rahmân, 16) Risâle-i Kevseriyye.

Bu eserleri el yazması olup bildiğimiz kadarıyla hiçbirisi basılmamıştır. Ancak Çelebi Halîfe Cemâl-i Halvetî hakkında 1998 yılında yüksek lisans tezi hazırlanmıştır.[2] Bu nedenle Atatürk Kütüphanesinde bulunan Fatiha sûresi ile ve’d-Duha‘dan Kur’ân’ın sonuna kadar olan surelerin tefsiri [3] ni mütercimi bilinmeyen[4]  nüsha yardımı ile Türkçeye çevirerek kardeşlerimize faydalı olmayı düşündük.

Tevfik ve inayet Allah Teâlâ’dandır.

İhramcızâde

Hacı İsmail Hakkı

ALTUNTAŞ

Esenler /İstanbul

Ekim/ 2011

TEFSİRU’L-FATİHA VE’D-DUHA


FATİHA SÛRESİ

َاعُوذُ بِاللهِ مِنَ ٱلشَّـيْطَانِ ٱلــرَّجِيمِ

Rahmet-i İlâhiden kovulmuş şeytandan Allah Teâlâ’ya sığınırım.

Tek olan zâta sığınırım.

Sonra şahsi fiillerinde ruhânî cevherin ve nefsi emmârenin tuzaklarından kurtulmuş vücud mertebelerini toplamış (geçmiş) insan-ı kâmile sığınırım.

Eğer “Allah” lafzının zikrinden “insân-ı kâmil”in murad edilmesindeki hikmet nedir? Diye sorarsan “Cemâl Halvetî” diye anılan bu fakir der ki;

“Allah Teâlâ ile kulu arasındaki münasebet, ancak insan-ı kâmil ile olabilir. Bunun için “Meslek-i Muhâmmedî” [5] ye giren sâlik, akıl ve beden diliyle kavlî, hâl diliyle fiili sayfalarını okumaya teveccüh ettiği vakit maddî ve mânevi suretler (tehlikeler)de, şeytanın hilelerinden insan-ı kâmile yapışması her halde lazım ve zaruridir. Ta ki insan-ı kâmil vasıtasıyla Allah Teâlâ ile kulları arasında bir münasebet hâsıl olabilsin. Bu sebeble sözlü sayfaların kapıları açılarak “kalp”, “sır”, “ruh” levhalarından (letaifler) okuyabilsin. Bundan bilindi ki;

Sâlikin “İsm-i âzam”la bağlantısı ancak “insan-ı kâmil” ile olabilmektedir. Yani, sâlikin zât-ı mutlak olan Allah Teâlâ’ya yakınlığı ancak insan-ı kâmil vasıtasıyla ism-i âzama ulaşmasından sonra olabileceği anlaşılmaktadır. Bu nedenle Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdu ki;

“Şeyhi olmayanın dini yoktur” [6]

Kur’ân-ı Kerim’de “Allah Teâlâ’nın ipine yapışınız” [7] ayeti ile bu manaya işaret edilmiştir.

“Allah Teâlâ’ya yaklaşmağa vesile arayın” [8] ayetide bu manayı teyid etmektedir. Yine, “Siz ehline sorunuz” manasına gelen “Zikir ehline sorunuz” [9] ayeti de bu manayı kuvvetlendirirken, “telkin ehline sorunuz”[10] manasınıda çağrıştırır.

Ey Kardeşler!

اَعُوذُ  “Eûzü” kelimesi dört harftir. “Elif”, “Ayn”, “Vav”, “Zel”

“Elif” Hakikî insanın Allah Teâlâ’nın dışındaymış sanılan şeylerden alakayı kesmesidir.

 “Ayn” Hakikî insanın “ilim” den “ayn”e yönelmesi veya “Mutlak Nur” la birleşmesi ve hakikâtinde “Mutlak Nur” un kendisine delalet etmesidir.

 “Vav” Hakikî insanı “Zâtî”, “Velâyetî”, “Hassasî (özellik)” ve “Vefâsı” ile sevmeye delalet eder.[11]

 “Zel”

Hakikî insanın Allah Teâlâ’nın nuruna kavuşmuş olduğuna delalet eder. Yani celâl ve cemâl nurlarının sahibi olmasıdır.

Ey Kardeşler!

Biliniz ki; bu söylediğimiz mana çok ince ve narindir. Nefsânî sıfatlarla perdelenmiş akl-ı kemâl bulmamış, (kısa görüşlüler) bunu anlayamaz. Zikrettiğimiz harflerin sırrını arif olanlarda ehlinin dışındakilerden bunu gizlemelidir. Çünkü ruhlar âleminden düşen bu hikmet damlaları “Nisan yağmuru” na benzer. Nisan yağmuru, sedefe düşünce “inci”, yılanın ağzında “zehir”, pisliğe düşünce de “pislik-aşağlık (mikrop)” olur. Anlarsan hikmetin durumu bu şekildedir.

Biliniz ki; “Eûzü”, “avz”[12] dendir. “Avz” rüzgarın getirdiği toz, topraktan; selin taşıdığı çör-çöpten insanın kendini korumak için sığındığı şeydir. Öyleyse insan-ı kâmile inanmak ve dayanmak vaciptir. Çünkü sâlik seyrinde (manevi yolculukta) şeytanın elinden kurtuluş çaresi bulamaz. Ancak insan-ı kâmilin varlığı ve adını anmakla kurtulabilir. Bunu iyice anlayın ve gafil olmayın.[13]

Besmeleninde tevilinide işitiniz. Bu nedenle “Besmele” nin açıklaması için bir önsözün beyanı uygundur.

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمـَنِ الرَّحِيمِ   1

Rahman ve Rahim olan Allah’in adıyla

Allah Teâlâ’ya kurbiyet (yakınlık) iki kısımdır.[14]

a)      Kurb-u Ferâiz

b)      Kurb-u Nevâfil

Birincisi: Meczub (her şeyin şuurundan tamamen fâni olmuş) sâlike mahsustur.  Tevhidî Zâti’yi içine almaktadır.

İkincisi: (Çalışarak kazanılan fenâ halindeki) Sâlik-i meczuba mahsustur. Tevhidî Sıfâti’yi barındırmaktadır.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem kudsî hadisinde buyurdu ki;

Kulum bana devamlı nafile ibadetleri ile yaklaşır. Bunun sonucunda ben onu severim. [15]

 

Kurb-u Ferâiz ehli “Besmele”yi hakikâtine ulaşmış olduktan sonra; Kurb-u Nevâfil ehli de “Besmele”nin hakikâtine ulaşmadan “Bismillahirrahmanirrahim”i okumaktadır.

Hakikâtiyle “Besmele” yi okuyarak Kur’ân-ı Kerim’e başlamak ise Allah Teâlâ’nın zâtının umûmî ve husûsî rahmetini câmi olan “Vucüd-u Hakkânî” ile okumak demektir.

Bu manayı iyi anlayın. Çünkü ince bir husustur.

Bir kimse “Besmele”nin bu iki hakikâtine ulaşmadan Kur’ân-ı Kerim’i iki şekilde okuyabilir.

Birincisi “Bismillahirrahmanirrahim”i söylemekle,

İkincisi umûmî ve husûsî rahmeti toplayan insan-ı kâmilin adını anarak.

(Yoksa) Fiili olarak Kur’ân-ı Kerim’i sayfalarını okumaya başlayamaz.[16]

Ey Kardeşler!

Biliniz ki; Fâtiha Suresinde birçok sırlara işaret vardır. O çok sırlardan bazılarını bu fakirden dinleyiniz. Şöyleki;

الْحَمْدُ للهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ   2

Hamd, âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur.

الْحَمْدُ للهِ  kelâmındaki mana; Allah Teâlâ’ya yakınlığı farzlarla bulan için hamd zâtî, nafilelerle bulan için sıfâtidir. Eğer hamd-i fiili (avamdaki gibi söz) olursa Allah Teâlâ’nın ef’âlindedir, demektir.

رَبِّ الْعَالَمِينَ  Ruhlar ve bedenler âleminin efendisi Allah Teâlâ’dır.

3 الرَّحْمـنِ الرَّحِيمِ

O Rahman ve Rahim’dir,

الرَّحْمـنِ Yani, Allah Teâlâ Hazret-i ilimde â’yanı sabitenin (İlmi ilâhide bulunan yaratılmışların gerçeklerini) başlangıçtan beri kemâlatını ve nimetlerin asılları ve parçalarına “Rahman” ismi ile feyz verir.

الرَّحِيمِ  Allah Teâlâ tevhid, marifet ve muhabbet gibi kemâl hususlarına “Rahim” ismi ile feyz verir, demektir.

رَبِّ “Rabb” kelimesinden “Mâlik” manasıda murad edilebilir. Bu şekilde “Muslih: İslah eden”, “Mükemmil: Tamamlayan” manalarıda caiz olur.

Kim Allah Teâlâ’ya farzlarla yakınlaşırsa bütün ilâhi isimleri toplamış ve mazharı (zuhur yeri) olarak ve tesirlerini (icraatlarını) görür. Buradan bilmemiz gereken “hamd” le varlıklarda Allah Teâlâ’nın zâtî hayatiyetini denizde (görür gibi) tafsilatlı olarak bağlantılı oluşunu (bilmektir).

مَـلِكِ يَوْمِ الدِّينِ   4

Din Günün sahibidir.

Bu bir mertebe ve makamdır ki; bu makamda sâlike;

Kalbî ve ruhî ameller “Ef’âl makamı”nda;

Sırlı ameller “Sıfat makamı” nda;

Gizli ameller “Zât makamı”ında;

olarak “Tevhid” makamları, hâsıl olur.

إِيَّاكَ نَعْبُدُ وإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ   5

Ancak Sana kulluk eder ve yalnız Senden yardım dileriz.

إِيَّاكَ نَعْبُدُ  Kulluk ve tevhid (birleme) vasıtasıyla ancak seni müşahede ederiz

وإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ  Zâtî, Sıfâtî ve Ef’âlî   tevhid makamlarında zâtını müşahede ederek ancak Sen’den yardım talep ederiz.

اهدِنَــــا الصِّرَاطَ المُستَقِيمَ    6

Bizi dogru yola eriştir.

(Ancak bizi) Tevhid-i Zâtî yolunda sebatlı kılmanı istiyoruz.

صِرَاطَ الَّذِينَ أَنعَمتَ عَلَيهِم غَيرِ المَغضُوبِ عَلَيهِمْ وَلاَ الضَّالِّينَ

Nimete erdirdiğin kimselerin yoluna; gazaba uğrayanların, ya da sapıtanların yoluna değil.

 صِرَاطَ الَّذِينَ أَنعَمتَ عَلَيهِم

Kendilerine tevhid nimetlerini verdiğin nebiler, rasüller, evliyalar ve salihlerin yolunda sabit kılmanı diliyoruz.

غَيرِ المَغضُوبِ عَلَيهِمْ Onlar Tevhidî Zâtî’nin müşahedesinden mahrum değildirler.

وَلاَ الضَّالِّينَ  Onlar kesrette ve vahdette tevhidin şuhûdundan ve feyzlerinden ayrı olmayanlardır.[17]

أَنعَمتَ عَلَيهِم de bahsedilen nimetlerde, Kur’ânî hakikâtler ve sırlar ve diğer  ehadiyyetin kemâl sırların murad olunması da caizdir.

آمين   “Amin”

“Allah Teâlâ’m duamızı kabul buyur” manı diliyoruz. Yani Tevhidin Ef’âl, Sıfât ve Zâtî marifetlerini bize vermeni istiyoruz.

Namazda ve dışında وَلاَ الضَّالِّينَ  den sonra آمين demek sünnettir. Vâil İbnu Hucr radiyallâhü anh anlatıyor:

“Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin gayri’l mağdûbi aleyhim ve lâ’ddâllîn’i okuyunca âmîn dediğini ve bunu söylerken sesini uzattığını işittim.”

Bir başka rivâyette şöyle gelmiştir. “…Bunu söylerken sesini yükselttiğini işittim.” [18]

Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem bir Hadis-i Şerif’inde meâlen şöyle buyuruyor:

Ebû Hureyre radiyallâhü anh rivayet etti ki;

“Duaların sonunda Âmin demek, âlemler Rabbi Allah’ın, mü’min kullarının dillerindeki mührüdür.”[19]

Ey Kardeşler!

Biliniz ki; Fâtiha kelimesi  ف ا ت ح ة  beş harf üzerinedir.

ف     Harfi; ilâhî sırlar, rabbânî marifetler ve Kur’ânî hakikât hazinelerinin Fâtiha sûresi ile fethedileceğine işaret eder. Ayrıca diğer surelerden daha faziletli olup hak ile batılı ayırdığına;

ا        Harfinde üç nokta gizli olduğundan tevhidin Zât, Sıfât ve Ef’âl makamlarının sırlandığına;  

ت     Harfi ise Fâtihâ’nın hakikâtte sırf tevhid olduğuna ve şüphesiz olarak ancak onunla Allah Teâlâ’nın Zât-î birliğine ulaşabileceğine;

 ح      Harfi ise Fâtiha sûresi Kur’ânî ve birçok hakikâtleri taşıdığını ve okuyanı büyük ateşten koruyucu olduğuna;

  ة  Harfi ise Fâtiha sûresinin Kur’ânî hakikâtleri taşıdığına, diğer sürelerden büyüklüğüne ve semadan inmiş kitaplar ve sahifelerdeki hakikâtleri topladığına delalet etmektedirler.

Yine biliniz ki;  ف Harfi “Küllî Ruh”tan ayrılıp geldiğine, ا   harfi inişinde gizli sırlar taşıdığına işaret ederken, ت harfi bu sırlarının ezelden beri sabit ve gerçek olduğuna,  ح harfiyle taşıdığı sırları da Allah Teâlâ’dan başka kimsenin bilmediğine,  ة  harfi ise Fâtiha sûresinin her bir harfinin büyüklüğüne, öyle ki Kur’ân-ı Kerim’in bütün harflerinden daha azîm olduğuna da işaret etmektedir.


 

DUHÂ SÛRESİ

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمـَنِ الرَّحِيمِ

  وَالضُّحَى 1

Andolsun kuşluk vaktine

Rûhî Muhammedî’nin güneşine yemin olsun ki;

وَاللَّيْلِ إِذَا سَجَى 2

Ve sükûna erdiğinde geceye ki,

Ruh güneşinin yörüngesi olan Muhammedî bedenede yemin olsun ki;                         

3 مَا وَدَّعَكَ رَبُّكَ وَمَا قَلَى

Rabbin seni bırakmadı ve sana darılmadı.

Rabbin zatından feyzini (ilişkisini) kesmedi. 

وَلَلآخِرَةُ خَيْرٌ لَّكَ مِنَ اْلأُولَى 4

Gerçekten senin için ahiret dünyadan daha hayırlıdır.

Seni Zatıyla bir kılması, tevhidin sıfatlar ve diğer hallerinden daha hayırlıdır.[20]

وَلَسَوْفَ يُعْطِيكَ رَبُّكَ فَتَرْضَى 5

Pek yakında Rabbin sana verecek de hoşnut olacaksın.

Rabbin Seni varlığından fâni kılarak tevhid-i zâtinin bütün makamlarını verecektir. [21]

أَلَمْ يَجِدْكَ يَتِيمًا فَآوَى 6

O, seni yetim bulup barındırmadı mı?          

Hakiki baban olan Ruhu’l Küdüs[22]ten ayrılmış ve tek başına kalmış bulunurken Rabbin Seni mukaddes canibine aldı ve Feyyâz-ı Mutlak feyzinide Cebrail vasıtasıyla senin ruhuna ulaştırdı.

وَوَجَدَكَ ضَالاًّ فَهَدَى 7

Şaşırmış bulup da yol göstermedi mi?

(Dünya âleminde) nefsânî sıfatlar ile perdelenmenden dolayı tevhid-i zattan uzak kaldığından hidayet ederek zâtına yanaştırdı.  [23]

وَوَجَدَكَ عَائِلاً فَأَغْنَى 8

Seni fakir bulup zengin etmedi mi?

Rabbin seni ilâhî hakikâtler ve rabbânî hikmetler ve diğer tevhidi kemâlattan boşalmış bulunca mümkünün (yani dünya âleminde olması gereken) kadarıyla bahsedilen marifetler ile Seni süsledi.

فَأَمَّا الْيَتِيمَ فَلاَ تَقْهَرْ 9

Öyleyse yetimi sakın ezme.

Onun için Hakiki babasından ayrılma sebebiyle nefsânî sıfatlar ile perdelenmiş kimseye kahrederek onun hakkına engel olma. Bilakis onu fuyuzât yoluyla hakiki babasına ulaştır.             

وَأَمَّا السَّائِلَ فَلاَ تَنْهَرْ 10

El açıp isteyeni de sakın azarlama.

Tevhid ilmini isteyeni kapından kovarak geri çevirme. Kaabiliyeti miktarınca bu ilimden ulaşabileceği miktarı vermelisin.                              

وَأَمَّا بِنِعْمَةِ رَبِّكَ فَحَدِّثْ 11

Ve Rabbinin nimetini minnet ve şükranla an.

Habibim! Kur’ânî hakikâtleri ve tevhid sırlarından kullarımı haberdar et.[24]

Ey Muhib! (Ey bizi ve bu ilmi seven)

Şu diğer açıklamayı da dinle!

وَالضُّحَى :

a) Cemâlullâh.

b) Kalbin nurudur.

c) Allah Teâlâ’nın vücududur. (varlığı)

d) Ezeli, zâti marifetin nurudur.

e) Zâtî muhabbetin nurudur.

وَاللَّيْلِ إِذَا سَجَى :

a)Cemâlullâhı örten Celâlullahdır.

b)Hakkın varlığını örten nefsin karanlığıdır.

c)Hakkın vücudunu örten zillî (gölge) vucüddur.

d)Zilli vücudun karanlığıdır.

e)Dünya muhabbetinin ahiret muhabbetinin zuhurunu ve eserlerini örterek karartması.

Anladıysan kabiliyetin miktarınca bu manaları artırabilirsin.

مَا وَدَّعَكَ رَبُّكَ وَمَا قَلَى:

Rabbin Seni, müşahedeni perdeli kılmadığı gibi seni beşeri tabiatınla başbaşa da bırakmadı. [25]

وَلَلآخِرَةُ خَيْرٌ لَّكَ مِنَ اْلأُولَى :

Kalbî amellerindeki durum, nefsâni güzelliklerden daha hayırlıdır. İnsanın diğer hallerini buraya kıyaslayabilirsin. Fiili hallerin bilgisini açıklamaya lüzum görmedik. Kim varlığından tecerrüd edip batınî hallerini anlarsa kabiliyeti miktarınca Kur’ân-ı Kerim’in sırlarına ve bâtınına da kavuşabilir, deriz.

وَلَسَوْفَ يُعْطِيكَ رَبُّكَ فَتَرْضَى :

Rabbin nurâni varlığını sana verecek sende razı olacaksın. Bu manadan kasdedilen mana “nutk-u hakkanî” yi verecek. Yani ümmetin için kabulü mümkün olmayan şeyler hakkında dahi isteyeceğin şefaat etme hakkını verecek demektir.

أَلَمْ يَجِدْكَ يَتِيمًا فَآوَى:

Rabbin halka karışman ile Hakk’ın müşahedesine vesile olan hakikâtin şuhûdundan perdelenmiş bulunca Seni kendinle arif kılarak, feyz ve ruhânî gıda olan marifeti almannı istedi.[26]

وَوَجَدَكَ ضَالاًّ فَهَدَى :

Rabbin dünya âleminde olan vücudunu kendi nurlu vücuda  (Allah Teâlâ) hidayet etti (kavuşturdu.) Bu tevil âlem-i insan mertebeleri de içinde geçerlidir. İyice düşün ve anla.

وَوَجَدَكَ عَائِلاً فَأَغْنَى :

Yine (dünya âleminde) Allah Teâlâ’nın fiillerinden yoksun bulmuşken gibi sıfat ve zâtî yönden bile Seni zenginleştirdi.

فَأَمَّا الْيَتِيمَ فَلاَ تَقْهَرْ :

Öyleyse; bedenin zaafların yakınlığı ile Hakk’ın müşahedesinden perdelenmiş olan kimseye nasibi verdikten sonra kahretme, feyz yolu ile ezelî nasibini vermelisin

وَأَمَّا السَّائِلَ فَلاَ تَنْهَرْ :

Perdeli olduğu halde hakikât ilimlerinden isteyenide mahrum etme.

وَأَمَّا بِنِعْمَةِ رَبِّكَ فَحَدِّثْ

İsteyene ve ehli olana hakikât ilimlerini, ehadiyyet sırlarını ve hususî velayetlerine ait olan sırları söyle. Çünkü velayet iki kısımdır.

a)        Mutlak Velâyet: bütün müminlerde mevcuttur. Allah Teâlâ bu hususa, “Allah inananların dostudur, onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır.[27] ayeti ile işaret etmiştir. Yani Allah Teâlâ müminleri nefsi karanlıklarından “Kalp” “Ruh” “Sır” “Sırr-ul Sır” nurlarına çıkarır, demektir.

b)        Hususî Velayet: “Şüphesiz sen büyük bir ahlaka sahipsindir.[28]  Ayetinin mazharı olan Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemdir. Bu velayet kemâl yönünden ümmetinden seçilmiş evliyaullahta bulunur.  Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdu ki;

“Bu ümmet içinde Muhammedîler vardır. Ömer onlardandır.”[29]

Ey Kardeşler!

Biliniz ki; Muhammedî velâyetin en düşük derecesi, ibadet etmek, zikirler ve sair nurların zuhurudur. En üstün mertebesi ise fenâfillâh’tır.  Şeyh’ül Ekber kaddese’llâhü sırrahu’l azîz buyurdu ki;

“Ben Muhammedî velâyeti hatemiyim (mührüyüm)”

O (bu sözü söyleyebilecek) bir alem’dir. İyice anla.[30]

İNŞİRAH SÛRESİ

(Not: Çelebi Halîfe Cemâl-i Halvetî kaddese’llâhü sırrahu’l azîz bu sûreyi dört tevil üzere ayrı başlıklar altında beyan buyurmuşlardır. Ancak biz burada ayetleri altında birleştirilerek sunulması daha faydalı olacağını düşündük.)

أَلَمْ نَشْرَحْ لَكَ صَدْرَكَ 1

Biz senin göğsünü açıp genişletmedik mi? 

a) Ey habibim, biz senin sadrını yani kalbini nübüvvet ve velayet nurlarıyla ve bunlara bağlı Kur’ânî hükümleri, marifeti rabbaniyeyi, hakkânî muhabbetleri ve bunun benzeri zâtî, sıfâtî ve fiilî nurlarla süslemedik mi? (Evet, süsledik demektir.) Bunun açıkça anlatılmasına gerek yoktur.

b)Bizi müşahadeye ve vuslatımıza kavuşman için sırrını genişletmedik mi? (Evet, gerçekten böyledir.)

c)Sadrını genişleterek yaratılış hakikâtlerinin kapısını sana açmadık mı? Burada kasdedilen mana, kötü ve kınanmış huylardan seni kurtararak diğer bütün tevhidlerin özü toplayacısı olan Tevhidî Zâtîyi sana vermedik mi? (Evet, gerçeğiyle açtık.)

d)Kalbin manası göğüs makamındadır. Cehri (sesli) zikir sebebiyle kötü ahlakı senden çıkarmadık mı demektir.

Not: d maddesi ile yazdığımız teviller cehrî ve hafî zikir ile sâlik için hâsıl olan etvarı seb’a (yedi makam) üzere açıklanmıştır.

وَوَضَعْنَا عَنكَ وِزْرَكَ 2

Yükünü senden alıp atmadık mı?

3  الَّذِي أَنقَضَ ظَهْرَكَ

O senin belini büken yükü.

a) Bizi müşahedene mani olacak perdeleri Senden düşürmedik mi? (Evet, düşürdük.)

b) Tarafımıza yönelmene engel olan gölge bedenini yoketmedik mi?[31]

c) Senin batınını tevhidi zâtînin ve gereği olan bütün beğenilmiş kemâllerin zuhuruna sebeb olacak ahlakı hamide süslenmene mani olacak kötü ahlak ve sıfatları senden çıkarmadık mı? (Evet, çıkardık.)

d) Kalp makamında ona bağlı oluşan nurlara ve diğer şeylere meylini kesmedik mi? (Evet, ancak zâtıma meyletmekte olacaksın.)

وَرَفَعْنَا لَكَ ذِكْرَكَ 4

Senin şânını ve ününü yüceltmedik mi?

a) Seni İsm-i Âzam güneşinin doğduğu yer kılmadık mı? (Evet, seni İsm-i âzam kıldık.)

b) Tavusu’l Melekut[32] (Cebrâil aleyhisselâm) vasıtasıyla indirilmiş kitaplar ve sayfalara cami olan Kur’ân-ı Kerim’ini ve diğer şeylerden zuhur eden mucizelerini büyük kılmadık mı? (Evet, öyle olduğuna inanmalısın.)

İlâhi isimlerin hepsini camî olan bir mertebeyi sana vermedik mi? Manasıda kasdedilmiştir.

c)Ufuklarda ilâhî nurların marifetine bağlılığından rububiyet sırlarını Senden zahir etmedik mi? (Evet, rabblik sırlarına kavuştun.)

d) Ruh makamında sana bütün diğer isimleri cami olan “İsimler Sutanı” nı vermedik mi? (Evet, herşeye hükmetme yetkisini verdik, demektir.)[33]

فَإِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا 5

Elbette zorluğun yanında bir kolaylık vardır.

إِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا 6

Gerçekten, zorlukla beraber bir kolaylık daha vardır.           

a) Muhakkak gölge vucüd ile hakkanî vücud beraber bulunması sabit olmuştur.

b) Muhakkak celâl varsa cemal beraberinde vardır.

c) Muhakkak perdelenme varsa müşahede de vardır. Yine meşakkat, rahatlık ile beraberdir.

d)Sır makamında nur, zulmetiyle beraber bulunur.

Tevhidin Sır u Sır makamında ise gölge vücudun varlığı ile beraber “Allah Teâlâ’dan başkasının bilmediği ve başkalarının muttali olamayacağı (anlayamaycağı) nurlu vücudu” vardır.

فَإِذَا فَرَغْتَ فَانصَبْ 7

Boş kaldın mı hemen (başka) işe koyul,

a) Aslınla (Allah Teâlâ) ile cem’den ayıldığın zaman halkı Hakk’a irşad için müşahede ve vuslat için hazır olmalısın.

b) İki denizden (Celâl ve cemâl) çıktığında benim rızam için yarattıklarımın ezasına tahammül et.

Halkla olan muamelenden boşalınca zâtıma yönelmeni istiyorum.

c) Bedenin gereği olan işlerin bittikten sonra kalbî, sırrî ve ruhî işlerle nefsini meşgul kıl.

d) Hayret ve kursî makamında nurumdan ayıldığın zaman şeriata uy ve nefsine muhalefet et. Bu iki hal ile olduğun hal ile kullarıma hükümlerimi tebliğ et ve her türlü durumda onları feyizlendir.

وَإِلَى رَبِّكَ فَارْغَبْ 8

Yalnız Rabbine yönel.

a) Her ne kadar kesret ile vahdetten perdelenmemiş olsanda, kesrette vuslatın müşahesi için kalbinin alakalarını kesip Efendine vasıl ol.

b) Hakikâtler hakikâti ve âlemlerin Rabbi olan (bana) vasıl ol.

c) Seni güzel şekilde yaratan, sahibin olan efendine yönel.

d) Manası fenâ makamında olup zât-ı ehadiyye nurlarını iste.

Veya; senin vücudundan sıyrılarak hakiki vücüda yönel, demektir.

Uyarı:

Bu beyan üzere Allah Teâlâ’yı taleb edenlerin hemen kâmil bir şeyhin kapısında hizmet etmesi, o şeyhin nazarına kavuşması ve muhabbetî sohbeti gereklidir. Ancak bu şekilde Kur’ân, esma ve diğer hususların hakikâtlerinin zuhuruna ulaşabilir. (Yani öğreticisi olmadan bu ilme kimse kavuşamayacak demektir.).

TİN SÛRESİ

وَالتِّينِ 1

İncire, zeytine,

a) Allah Teâlâ tarafından Cebrâil aleyhisselâm vasıtasıyla  indirilen kitapların sırlarını câmi olan Kur’ân-ı Kerime yemin olsun. Aynı incirin tanelerden oluştuğu gibi şerefli Kur’ân-ı Kerim’de bütün hususiyetleri topladığı gibi gerçekten tatlıdır.[34]

b) İncirde halk için faydalı birçok özellikleri taşıdığı gibi Tevhid-i kemâller ve Muhammedî  Sıfâtların kaynağı ve zuhur yeri olan Muhammed sallallâhü aleyhi ve selleme yemin olsun, denilmiştir.

وَالزَّيْتُونِ

a) Zeytinde saf yağ ve insanlar için faydalı ışık gibi Kur’ân-ı Kerim’de dünya ve ahirette faydalı nur taşı(dığına yemin ederim.)

b)Zeytinde saf yağ ve insanlar için faydalı ışık nur olduğu gibi Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem keder verici şeylerden temiz, varlığıyla iki âlemde rahmet ve faydalı olandır. Nitekim Allah Teâlâ hakkında buyurdu ki;

“Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik”[35]

وَطُورِ سِينِينَ 2

Sina dağına,

a) Şehâdet âleminin düzeni, dengesi ve sağlamlığına sebeb olan Tur-u Sina dağı (Kur’ân-ı Kerim)’e yemin olsun.

Zülmün elinden kurtulmak isteyen mazlumların sığınağı yeryüzünün dengesi ve sağlamlığı dağlarla olduğu gibi Kur’ân-ı Kerim’de Allah Teâlâ’nın kullarının cehennemden sığınma merciidir.

b) Mahlûkatın sığınağı ve iki cihanda şefatçisi Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellemdir.

Suçlular zalimlerin elinden kurtulmak için dağların yolunu tutan günahkârların sığınağı velâyeti ve nübüvveti ile olan âlemlerin dengesi Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme yemin olsun.

3وَهَذَا الْبَلَدِ اْلأَمِينِ

Ve şu emîn beldeye yemin ederim ki,

a) Hakkında “ne bir yaş ne de bir kuru yoktur ki her hal bir kitabı mübînde olmasın” [36] buyrulan zikredilenleri ve fiili sayfaların sırlarını ve her şeyi câmi, acaiblikleri ve gariplikleri barındıran Emin belde Mekke gibi Kur’ân-ı Kerim’e yemin olsun.

b) “Ben ruhların anası, bedenlerin babasıyım”[37] diyerek güzel meziyetleri toplamış Muhammed sallallâhü aleyhi ve selleme yemin olsun.

Bu Fâkir Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin “aleyküm bi’sevadilâzam [38] kelamını ahmedî sırlar ve ehadiyyet kemâlleri toplayan insanı kâmil olarak yorumladı.

Sevâdı âzamdan övülmüş meziyetleri sebebiyle Cebrail, Mikâil, İsrâfil ve Azrâil (aleyhimüsselâm) da kasdedilmesi caiz olur.

لَقَدْ خَلَقْنَا اْلإِنسَانَ فِي أَحْسَنِ تَقْوِيمٍ 4

Biz insanı en güzel biçimde yarattık.

a)  Onun nurlu vucüdunu feyz yoluyla nurda ve karanlıklarda mertebe ve seviyede mütesavi eyledik.

b) Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellemin vucüdünu nur ile yarattık.

ثُمَّ رَدَدْنَاهُ أَسْفَلَ سَافِلِينَ 5

Sonra da çevirdik aşağıların aşağısına attık.

a) Sonra isimler vasıtasıyla mazhariyetinin tamamlanması için nurlu vücudunu suretî Muhammedî olarak (yeryüzüne) indirdik.

b) Sonra O’nu hidayet ve irşad için halkın arasına gönderdik.

إِلاَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ فَلَهُمْ أَجْرٌ غَيْرُ مَمْنُونٍ 6

Fakat iman edip sâlih amel işleyenler için eksilmeyen devamlı bir ecir vardır.

a) Ancak dönüşlerinden sonra tevhidi zâtî ile çoklukta vahdeti müşahede edenler bu red (aşağılara atılma) dan kurtulmuşlardır. Çünkü onlar Allah Teâlâ da seyr (Seyr fillah) den ayrılmamışlardır.  Bu manadan anlaşılan aşağılara atılmanın manası ruhların zâtî şuhud ile müşahededen perdelenmeye ve tevhidi zâtî den ayrılmış olmasıdır. Yani Allah Teâlâ’nın müşahedesinden perdelenmemiş olan kesrette vahdetin şahidi olduğu için aşağılara atılmış değildir. Enbiyanın durumu bu şekildedir. Onların durumu evliyanın en son kavuştuğu yerden başladığı gibi onların seyrlerini Allah Teâlâ’dan başkası da bilemez.

Hz. Ali kerremallâhü veche hakkında rivayet olundu ki;

Annesi diyordu ki;

“Muhakkak Ali rahmime düştüğü vakit hep ayakta durup beni putlara eğilmekten men ediyordu.”

Velilerin hali bu şekilde olursa nebilerin durumunu ona göre kıyas etmelidir. İyice anla.

b) Ancak benliklerinden kurtulup zât-ı ehadiyyeyi bulanlar aşağılara atılmamış demektir. Onlar Ebû Yezid Bestamî kaddese’llâhü sırrahu’l azîz gibi irşad vazifeli olarak (dünyaya geldikleri halde) Allah Teâlâ’dan ayrı değildiler. Onlar “Kabul edinilmişler” dendir. Bu sebepten ona “Kutbu’l Mânevî=(Kalb-i Manevî)” denilir.

Şeyhim kaddese’llâhü sırrahu’l azizden işittiğim bir hatıra bunu teyid eder;

Birgün Bayezid Bestamî arkadaşları ile beraber yolda gidiyorken durdu. Arkadaşları da durdu ve sordular. Buyurdular ki;

“Benden iki hususta üstün olacak bir kişi gelecektir. Biri telkin ve tevbe ile halkı irşad etmesi, diğer hususu ise bu işe benden daha ehil olmasıdır.”  O kişi Ebul Hasan el Harkanî kaddese’llâhü sırrahu’l azîz dir.

فَمَا يُكَذِّبُكَ بَعْدُ بِالدِّينِ 7

Artık bundan sonra, ceza günü konusunda seni kim yalanlayabilir?

a)Nur ile zulmetten kurtulduktan sonra tevhidi zâtiyi yalanlamaya hangi şey sevk edebilir ki?

b) Allah Teâlâ’nın vücudu hakkâni vücud ile mevcud olduğunu (bulmuş ve bilmişken) hangi şey seni O’nadan başkasına meylettirebilir. Bu manayı namazda Fatihada إِيَّاكَ نَعْبُدُ وإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ

“Ancak Sana kulluk eder ve yalnız Senden yar-dım dileriz.” ayeti okunduğunda kendisine “Ey yalancı” denilen ehlullâhdan birinin hali bunu teyid eder.[39] Muhakkak dil ile söylenen söz hak sözdür. Fakat söylenirken kalpten gelmemiştir. Onun için mukaddes yönden ona “yalancı” denilmiştir. Buradan bilinmerlidir ki;

“(Kim) Allah Teâlâ’nın muhabbetini, marifetini ve tevhidini iddia ediyor ve Allah Teâlâ’dan başkasına meylediyorsa, ona niçin “yalancı” denilmesin.”

أَلَيْسَ اللهُ بِأَحْكَمِ الْحَاكِمِينَ  8

Allah, hüküm verenlerin en üstünü değil midir?

Allah Teâlâ, insanın diğer şeylere meyletmesi ve muhabbeti nedeniyle beşeri tabiat derekelerine (aşağı dereceler-düşük) mahsus nefis sıfatlarında perdelenmiş olmasına hükmeder. Ya da tersi olarak yani sıdkı doğruluğu sebebiyle bahsedilen nefsin aşağı mertebelerinden kurtulmasına yardım eder.

ALAK SÛRESİ

ِاقْرَأْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذِي خَلَقَ 1

Yaratan Rabbinin adıyla oku!

Bu ayet-i kerime Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin Allah Teâlâ ile birlikteliğinden ayrılışının (Ayn-ı Cem) ilk mertebesinde Allah Teâlâ tarafından nazil olmuştur. Bu Kur’ân-ı Kerim’’in ilk inen suresidir.

بِاسْمِ dekiبِ “be”  harfi istiâne (yardım etmek) içindir. Buna göre mana “Halk suretinde gizlenmiş olan Rabb’inin isimleri ile oku”              olur. Kim bu şekilde Kur’ân-ı Kerim’i bu halkta (dünyada) Allah Teâlâ’nın gizlenmiş isimleri okursa onun varlığı vücudu nurânî (Hakk) meydana gelmesi zaruridir. O halde (insan) İsm-i âzam olup bir şekilde âmir (Hakk) bir şekilde memur (kul) olur. Çünkü ehlullah katında İsm-i zat (Allah) sıfattan ibarettir.

Ayrıca bu ayetten ezberledikten ve öğrendikten sonra nurunu bir zuhur yerinden diğer bir zuhur yerine kadar intikal ettirerek okumakta emrolunmuştur, demekte caizdir.

اقْرَأْ   kelimesinden Muhammedî nurun tamamlanması ve kemâl bulması ve kendi mazharının nihayet bulmasına, bütün nebilerin eserlerinin zuhuruna uygun olana kadar, ruhunun bir mazhariyetten diğer mazhariyete intikaline kadar ezberleyip ve öğrenenmesi için “okumakla” emrolunmuş denilebilir.

ِاقْرَأْ   “oku” emri Tavus-u Melekût (Cebrail aleyhisselâm) vasıtasıyla nazil olduktan sonra Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem

ِاقْرَأْ بِاسْمِ رَبِّكَ dedi. Bundan akl-ı selim sahibi kişi اقْرَأْ “oku” nun niçin önce inzal olduğunu anlar.[40]

خَلَقَ اْلإِنسَانَ مِنْ عَلَقٍ 2

O, insanı bir aşılanmış yumurtadan yarattı.

Allah Teâlâ insanın yaratılışında kendini “kan pıhtısı” ile gizledi.

Ey Kardeşler!

Biliniz ki;  خَلَقَ”yarattı” kelimesinin iki defa tekrarlanması iki şeye yani “Sûrî”(zahir) diğeri “manevî” yaratılışa işarettir. Bunu anlarsan bu Allah Teâlâ ile kulları arasındaki nur ve zulmete işarettir. Bu büyük bir sırdır. Bu durum Allah Teâlâ’nın sonsuz kerem ve cömert olduğuna işarettir.

3 اقْرَأْ وَرَبُّكَ اْلأَكْرَمُ

Oku! Rabbin, en büyük kerem sahibidir.

Allah Teâlâ, kulların dilinden düğümleri çözendir.

İkramıda sonsuz olan Allah Teâlâ kulları ile arasındaki nurânî ve zulmânî perdeleri kaldırandır.

الَّذِي عَلَّمَ بِالْقَلَمِ 4

O Rab ki kalemle (yazmayı) öğretti.               

Allah Teâlâ, harfler âleminin nakışlarının (yazılış şekillerinin) başlangıç sebebi kaynağı kalem ile birçok şeyleri (şekillerini) öğretti. Bu nedenle Allah Teâlâ’nın zâtı ile ilgisinden dolayı kaleme “akl-ı külli” de denilir.

عَلَّمَ اْلإِنسَانَ مَا لَمْ يَعْلَمْ 5

İnsana bilmedikleri şeyi öğretti.

İnsana bilmediği gizli ilimleri öğretti. Bu sebeple Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdu ki;

“Salih rüyalar, nübüvvetin cüzlerindendir.” [41] bu hadisi şerifin manası için “ Gayb ilmi nübüvvetin cüzlerinden bir cüzdür” denilmiştir. Burada “insan” kelimesinden Âdem aleyhisselâm murad edilmiştir. Allah Teâlâ “Âdeme bütün isimleri öğretti” [42] buyurarak işaret etmiştir.

كَلاَّ إِنَّ اْلإِنسَانَ لَيَطْغَى 6

Gerçek şu ki, insan azar.                      

أَن رَّآهُ اسْتَغْنَى 7

Kendini kendine yeterli gördüğü için.          

İnsan kendini (bu bilgi ile) kendini zangin gördüğü için Allah Teâlâ’ya isyan edebilir. Meslekî Muhammedî sahibi (genellikle tasavvuf erbabı) Allah Teâlâ’dan başkasına meyl olarak değil bulduğu kemâlatına itimat ederek nefsânî sıfatlarla kendini perdeler. (Eyvâh)

Nitekim Firavun da saltanatında tek adam olmasıyla küfrü ile perdelenmişti.  Sonra “Ben yüce Rabbinizim” [43] diyerek rububiyetini iddia etmişti. Bu nedenle Allah Teâlâ’ya seyr-u sülük eden kişi için başkasına iltifat etmemesi, yolda bulduğu kemâlat güzelliklerine güvenmemesi gerekir ki, Allah Teâlâ ona zâtî tecellilerini ihsan etsin. Yok bu şekilde olmazsa, onu âsî ve azgın olarak tabiat âleminde aşağılanmış olarak bırakır. (Eyvâh)

إِنَّ إِلَى رَبِّكَ الرُّجْعَى 8

Kuşkusuz dönüş Rabbinedir.

Dönüş ve varış yerin Rabbindir. Ef’âl ve sair (sıfat, zât) nurları müşahede ederken başka şeylere meyletmekten Rabbinden sakın ve kork.

رجْعَى “Rucû” (Dönüş) ile Zâtî fenâ ile dönüşte düşünülebilir. Zira zât ve sıfat hakikâtte Allah Teâlâ’nın kendisidir. İşte bu sebeble nefsin kendinde Allah Teâlâ’nın kemâlat zenginliğini görme sebebi de bilinmiş oldu. Bu hususlar tevhidin ince meseleleridir.                  

أَرَأَيْتَ الَّذِي يَنْهَى 9

Gördün mü şu men edeni,

عَبْدًا إِذَا صَلَّى 10

Namaz kılarken bir kulu (rasülü namazdan)? Kararmış ve kibirli nefsiyle ezeli fıtrat nurunu setreden kişi Allah Teâlâ’ya kavuşmayı men edeni bilmezmisin?

أَرَأَيْتَ إِن كَانَ عَلَى الْهُدَى 11

Gördün mü, ya o (rasül) doğru yolda olur,

أَوْ أَمَرَ بِالتَّقْوَى 12

Yahut takvâyı emrediyorsa?

Ey ezeli istidatlı nuru örteni sen biliyor musun? Eğer insanın varlık şaibelerinden kurtulup ruhu sırf tevhid kılmalı ve manevi yolunu Muhammedî kuvvetlerin nazariyatına bağlamalıdır. Bu nedenle insan tabii evsafından (geçip) hakikî imânı şuhud ile emrolunmuştur.

أَرَأَيْتَ إِن كَذَّبَ وَتَوَلَّى 13

Ne dersin o (meneden, rasülü) yalanlıyor ve doğru yoldan yüz çeviriyorsa!

Allah Teâlâ’dan yaratılmışlara gelen rûh-i insanî olan elçiyi maddî veya manevi olarak yalanlayarak, hakikâtten yüz çevirmiş olmasıyla müşahededen perdelenmesini veya gizleyişini  bilmedin mi?

Nitekim denildi ki;

“Muhakkak Âdemoğlunun cesedinde insan olmayan, fakat insan şeklinde Allah Teâlâ’nın yarattığı birçok mahlûk vardır.”

أَلَمْ يَعْلَمْ بِأَنَّ اللهَ يَرَى 14

(Bu adam) Allah’ın, (yaptıklarını) gördüğünü bilmez mi!

Yani, Allah Teâlâ, onların hal ve tavırlarını görüyor. Ve onları ateşe atılacak tabiata uygun olarak haşreder ve cehenneme atar.                     

كَلاَّ لَئِن لَّمْ يَنتَهِ لَنَسْفَعًا بِالنَّاصِيَةِ 15

Hayır, hayır! Eğer vazgeçmezse, derhal onu alnından (perçeminden), yakalarız (cehenneme atarız).

كَلاّ men etmedir. Hakkın maddî olarak müşahedesinden perdeli olmayı men’dir. Yani Ruhu bahsedilen bu müşahededen men eden perdelenmiş kişi eğer bu (huyundan) vazgeçmezse, biz onu dünya ve ahirette müşahedemizden mahrum bırakacağız. Allah Teâlâ buyurdu ki;

“Kim bu dünyada kör olursa, ahirette de kördür”[44]

Bu ayette ehline göre daha birçok manalar vardır.

نَاصِيَةٍ كَاذِبَةٍ خَاطِئَةٍ 16

O yalancı, günahkâr alından (perçemden),

Ezelî isti’dadı olarak verilmiş nuru örtenin nasiyesinden tutup, elbette mahcup edeceğiz. Eğer rûh-i insanî olan elçiyi de men ederse kıyamet günü muhakkak cehenneme atacağız.     

فَلْيَدْعُ نَادِيَه 17

O, hemen gidip meclisini (kendi taraftarlarını) çağırsın.                     

Çok meylettiği nefsanî kuvvetlerini çağırabiliyorsa, çağırsın.

سَنَدْعُ الزَّبَانِيَةَ 18

Biz de zebânîleri çağıracağız.

Bizde o nefsan kuvvetleri üzerine cismânî olarak meleklerimizi üzerine musallat kılacağız.

كَلاَّ لاَ تُطِعْهُ وَاسْجُدْ وَاقْتَرِبْ 19

  Hayır! Ona uyma! Allah’a secde et ve (yalnızca O’na) yaklaş!

كَلاَّ لاَ تُطِعْهُ َ Rûh-i insanî elçiye (onlara uyma diye) uyarıdır. Yani gizli zikirle nefsine gaflet veren düşüncelerinden kurtul ve itaata benzer şeylerde nefsine uyup tavsiye de etme. Çünkü nefis ezeli nasibin olan nurunu örtüp ortaya çıkmasını istemez.

وَاسْجُدْ وَاقْتَرِبْ

Allah’a secde et ve (yalnızca O’na) yaklaş!

Bütün varlığından fiil, sıfat ve zât’tan soyularak Allah Teâlâ’nın vücudunda fanî olarak yakınlığını talep ederek secde kıl..

KADR SÛRESİ

إِنَّا أَنزَلْنَاهُ فِي لَيْلَةِ الْقَدْرِ 1

Biz onu (Kur’ân’ı) Kadir gecesinde indirdik.               

a) Kur’ânî hakikâtleri, buluşma gecesi manevî nüzül ile Muhammedî kalbe inzal eyledik.

b) Yani, beşeri (gölge) vücudu karanlığa biz, cem (birlik) den fark (ayrılık)a indirdikten sonra kabiliyeti gereği Cebrail vasıtasıyla Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellemin kalbine ehadiyet kemâllerini indirdik.

Gölge vücud olmadan nüzül mümkün değildir. Eğer beşeri vücud olmasa halk Allah Teâlâ’dan feyz alamazdı. Zira aradaki ilgi beden iledir. Bu sebeple ehlullah demişlerdir ki;

“Talib-i Hakk, şeyhinin ölümünden sonra tarikat yolunda sülükünü tamamlamak için şeyhini arar. Ancak tevhid-i ef’âl ve tevhid-i sıfât’a kavuşanlara gerekmez. Çünkü onun makamı zâtî ru’yet, mutlak denizin sahilidir”

Allah Teâlâ buyurdu ki;

“Kalp gördüğünü yalanlamadı”[45]

Vucüdun eseri bulunduğundan bu seyre “Seyr ma’allâh” denir.

Allah Teâlâ işareten buyurdu ki; “Nerde olursanız olun, O sizinle beraberdir.”[46]

 وَمَا أَدْرَاكَ مَا لَيْلَةُ الْقَدْرِ 2

Kadir gecesinin ne olduğunu sen bilir misin?

a) Hangi şey bu gecenin büyüklüğünü bildirmeye sebep oldu.  Çünkü bu gece gerçekten büyüktür. Sâlik ancak bu geceyi vücudu zıllîsinden fani olunca bilebilir.

b) Hangi şey gerçekten büyük bir zulmet olan gölge vücudun keyfiyetini bildirdi.

3 لَيْلَةُ الْقَدْرِ خَيْرٌ مِّنْ أَلْفِ شَهْرٍ

Kadir gecesi, bin aydan hayırlıdır.

a) Buluşma gecesi bin menzil ve mertebeden hayırlıdır. Kim o gece kavuşursa Allah Teâlâ ile arasında perde olan nefisten bütünüyle kurtulur. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdu ki;

“Kim inanarak ve sevabını umarak Kadir Gecesini ihya ederse geçmiş günahları affolur” [47]

Zatıyla alakalı olan bütün perdeler mağfiret olur, demektir.

b) Kadir gecesi isim ve fiillerin aylarının zuhurundan bin defa daha hayırlıdır.

تَنَزَّلُ الْمَلائِكَةُ وَالرُّوحُ فِيهَا بِإِذْنِ رَبِّهِم مِّن كُلِّ أَمْرٍ سَلامٌ 4

O gecede, Rablerinin izniyle melekler ve Ruh (Cebrail), her iş için iner dururlar.

a) Efendilerin seyyidlerin izniyle veya zuhuruyla ruh hakikâtinin ilmi zahir olur.

b) O gece ruhanî kuvvetler ve ruh iner. Yani ruh-i küllinin ruhaniyeti kuvvetlerinden zahir olmaktadır.

بِإِذْنِ رَبِّهِم demek isimleri vasıtasıyla ruh iner. Her isimden biri kendi mazharında “rabb” (terbiye edicisi) dır. Melekler ve diğerleri ilâhî isimlerin mazharlarıdır. Meşayih-i kiram kaddese’llâhü sırrahumü’l azîzan istilâhında bu isimlere “Hadarat’ül Erbâb” denir.

سَلامٌ مِّن كُلِّ أَمْرٍ

a) O gece(Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem) Allah Teâlâ’dan başkasından fenâ ile ve başkasının tasarrufundan salimdir.

b) Başkalarının nefsânî ve şeytânî tasarrufundan emniyettedir.. Çünkü Allah Teâlâ’nın dışındakilerinin vücudu gerçekte var değildir. Fakat bazen Allah Teâlâ “el-Mudil” (Karıştıran, dalalete düşüren) ismiyle bazende “el-Hâdî” (hidayet veren) ismiyle tasarruf eder. İyice anla. Allah Teâlâ bunu teyid için şöyle buyurdu:

“Dilediğini saptırır, dilediğini hidayete erdirir.” [48]

هِيَ حَتَّى مَطْلَعِ الْفَجْرِ 5

Ta fecrin doğuşuna kadar O gece, esenlik doludur.

a)  O gecenin bitişi Ruh güneşi yokluk karanlığından doğduğu zamandır.

b) O gece ruh, nurlu güneşin beden çukurundan çıkmasına kadar durur.

Kur’ân-ı Kerim hulasasın (özününün) inmesinden murad tevhid makamlarının bilgisi de kasdedilmesi caiz olabilir. Buna göre üç tertip üzere olan üç derece tevhidin her birisine nazaran surede zikredilen “üç gece”den ef’âl, sıfât ve zât fenâlarını kazanmamız gerekir.

Bu şekilde nüzülden alacağımız ilim dostdoğru olsun. İyice anla ve ehlinden bu sırları talep et.

Allah Teâlâ daha iyisini bilir.

BEYYİNE SÛRESİ

لَمْ يَكُنِ الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْ أَهْلِ الْكِتَابِ وَالْمُشْرِكِينَ مُنفَكِّينَ حَتَّى تَأْتِيَهُمُ الْبَيِّنَةُ 1

Apaçık delil kendilerine gelinceye kadar ehl-i kitaptan ve müşriklerden inkârcılar (küfürden) ayrılacak değillerdi.

Onlar vuslat yolunu inkârları sebebiyle Hakk’ı ve ezelî yaratılışın nurlarını Ehl-i Kitap ve Ehl-i put gibi gizlemeye çalıştılar.

Burada kalp ehlide kastedilebilir. Bu kalp ehline nefsi Levvâme mertede olması sebebiyle “Yahûdî Mertebesi” de denilir.

Aynı şekilde Ehl-i Ruhun mertebesine “Nasrânî Mertebesi” de denir. Bu ise bu mertebedekilerin Firavun’un  dediği gibi “Ben yüce rabbinizim”[49] kelamıyla rububiyyet ifadelerinden dolayıdır.

Burada Ehl-i Nefs de kasdetilmiş olabilir. Nitekim nefse “En Büyük Put” denilmiştir.

مُنفَكِّين

Ayrılacak değillerdi.

İşte gerek müşriklerden gerek Ehl-i kitaptan perdelenmiş olanlar batıl yolda azgınlık ve sapıtmalarından dolayı ayrılmayacaklarından Hakk’ın nurundan başkasına ve karanlığa meyletmeleri sebebiyle ezeli fıtrat nurunu örtmeye devam ettiler. Zamanımızdaki halkın durumu genelde bu şekildedir.  Fazla açıklamaya gerek yoktur, anlamışsınızdır.

حَتَّى تَأْتِيَهُمُ الْبَيِّنَةُ

Apaçık delil kendilerine gelinceye kadar

Sıfatların tecelliyatı veya apaçık deliller gelinceye kadar; (küfürden ayrılmazlar)

رَسُولٌ مِّنَ اللهِ يَتْلُو صُحُفًا مُّطَهَّرَةً 2

(İşte o apaçık delil,) Allah tarafından gönderilen ve tertemiz sahifeleri okuyan bir elçidir.

Ruh ve kalp makamında seyredeci olarak âlemin ruhu ve aslı olan Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem Allah Teâlâ’nın rasülüdür.

صُحُفًا

Sâlik için büyük âlemin ruhu olan Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemden ruhânî levhalarda sabit olan Kur’ânî hakikâtler ve rabbânî ilhamlar vasıtasıyla sıfât-ı zatî nurları zahir olur.

مُّطَهَّرَةً

Şeytânî ve nefsanî düşünceler ve vesveslerden temizlenmiş olarak;

3 فِيهَا كُتُبٌ قَيِّمَةٌ

En doğru hükümler vardır şu sahifelerde.

O temiz sayfada Allah Teâlâ’nın zâtı birliğine ait saf hakikâtler bulunmaktadır. Bunları gerçekleriyle Allah Teâlâ’dan başkasıda bilemez.

Veya; Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme itata eden ve onun varlığından lezzet alan kullarının Hakk’a ulaşmaya engel olan vucüdunu saflaştıran “Sâfî nurlar” vardır.

وَمَا تَفَرَّقَ الَّذِينَ أُوتُوا الْكِتَابَ إِلاَّ مِن بَعْدِ مَا جَاءتْهُمُ الْبَيِّنَةُ 4

Kendilerine kitap verilenler ancak o açık delil (rasül) kendilerine geldikten sonra ayrılığa düştüler.

Ehl-i kalp (Yahudiler) Kur’ânî hükümler vasıtasıyla Allah Teâlâ’dan kalplerine gelen şeylerde ayrılığa düşmediler. Ancak büyük âlemin ruhânî lisanından (Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem) Kur’ânî hükümlerin zuhurundan sonra veya nefsin derecelerinden safî olan nurlar sebebiyle sâlikte hâsıl olan rabbânî ilhamların zuhurundan sonra ayrılığa düştüler.

وَمَا أُمِرُوا إِلاَّ لِيَعْبُدُوا اللهَ مُخْلِصِينَ لَهُ الدِّينَ حُنَفَاء وَيُقِيمُوا الصَّلاَةَ وَيُؤْتُوا الزَّكَاةَ وَذَلِكَ دِينُ الْقَيِّمَةِ 5

Hâlbuki onlara ancak, dini yalnız O’na has kılarak ve hanifler olarak Allah’a kulluk etmeleri, namaz kılmaları ve zekât vermeleri emrolunmuştu. Sağlam din de budur.                           

Ruh (Cebrâil aleyhisselâm)la veya ilhamları göndermekle (Hıristiyanlara) Allah Teâlâ emretmedi. Ancak fenâ-i zâtî ve tevhid vasıtasıyla Allah Teâlâ’yı müşahede etmelerini  emretti.

(Müslümanlar ise) ibadetleri ihlâsları ve tevhide uymaları sebebiyle tevhid-i zâtî ilminde kazandıkları melekeleri ile Allah Teâlâ’ya kavuşmalarına engel olacak şeylerden nefislerini temizlediler, kazandıkları ilm-i hakikiyi taliplerine vermeklede emrolundular.

İşte bahsedilen dostdoğru din tevhid-i zâtî ancak budur.

إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْ أَهْلِ الْكِتَابِ وَالْمُشْرِكِينَ فِي نَارِ جَهَنَّمَ خَالِدِينَ فِيهَا أُوْلَئِكَ هُمْ شَرُّ الْبَرِيَّةِ 6

Ehl-i kitap ve müşriklerden olan inkârcılar, içinde ebedî olarak kalacakları cehennem ateşindedirler. İşte halkın en şerlileri onlardır.

Muhakak kendilerine “Kitabullah” denilen (Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem) isti’dadın nurlarını nuraniyet ve zulmaniyet ile örten ehl-i kitap, dünya ve ahirette “tabi-i ateş” e atılırlar.   Bu manaya Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem “İnsanlar yaşadıkları şey üzere ölürler, üzerine öldükleri şey ile haşrolurlar” diyerek işaret etmiştir. Onlar Allah Teâlâ’nın “                Sonra kalbleriniz yine katılaştı, taş gibi, hatta daha da katı oldu.” [50] buyruduğu gibi dünya ve ahirette perdelenmekten kurtulamazlar. Yine Allah Teâlâ buyurdu ki;

“İşte onlar hayvan gibidirler, daha şaşkındırlar” [51]

Anlaşıldıki bunlar yaratılmışların en şerlileridir.

إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ أُوْلَئِكَ هُمْ خَيْرُ الْبَرِيَّةِ 7

İman edip sâlih ameller işleyenlere gelince, halkın en hayırlısı da onlardır.

Kur’ânî hükümlerin nuru ve âlemin kitabı ve ruhu (Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem) vasıtasıyla ef’âl ve sıfattan geçerek Allah Teâlâ’yı müşahede edenler ister sâlik olsun veya olmasın (Tasavvuf erbabı olsun veya olmasın) yaratılmışların en hayırlılarıdır.

جَزَاؤُهُمْ عِندَ رَبِّهِمْ جَنَّاتُ عَدْنٍ تَجْرِي مِن تَحْتِهَا اْلأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا أَبَدًا رَّضِيَ اللهُ عَنْهُمْ وَرَضُوا عَنْهُ ذَلِكَ لِمَنْ خَشِيَ رَبَّهُ 8

Onların Rableri katındaki mükâfatları, zemininden ırmaklar akan, içinde devamlı olarak kalacakları Adn cennetleridir. Allah kendilerinden hoşnut olmuş, onlar da Allah’tan hoşnut olmuşlardır. Bu söylenenler hep Rabbinden korkan (O’na saygı gösterenler) içindir.

Rableri yanında onların mükafatı kabiliyetleri miktarınca kendisine “CENNETÜ’Z ZÂT” denilen ruh cennetine koyacaktır. Allah Teâlâ, “Gir cennetime”[52]  وَادْخُلِى جَنَّتِى  kelamıyla işaret etmiştir. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin “Allah Teâlâ’nın öyle cennetleri orada ne huri, ne köşk, ne süt, ne de bal ırmakları vardır.” Hadis-i şerifibuna işaret etmektedir.

Nitekim Şeyh Şibli kaddese’llâhü sırrahu’l azîze dünyadan göçtükten sonra sorulduğunda demiştir ki;

“Rabbim beni kutsî cennetine aldı”

جَنَّاتُ عَدْنٍ تَجْرِي مِن تَحْتِهَا اْلأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا أَبَدًا

Onların kalplerinden dört ilim akar. Buradan bilindiki insanî âlemde de cennetler vardır. Sâlikin kabiliyetine göre ef’âliyye, sıfâtıyye ve zâtiyye ye mensub cennetlerdir. Bunlar allâm (herşeyi bilen) Allah Teâlâ’nın ve kâmil mürşidin yardımıyla sâlikin batınından zahirine akar. O göre sâlik kesin ölüm gelmeden önce söylenilen cennetlerin hâsıl olması için gayret etmelidir.

رَّضِيَ اللهُ عَنْهُمْ وَرَضُوا عَنْهُ ذَلِكَ لِمَنْ خَشِيَ رَبَّهُ

Katından nazil olan Ruh’un risletine iman sebiyle başka şeylere meyl etmeyen kimseden Allah Teâlâ razı oldu.

Onlarda cüz-i zatlarından fenâ bularak Allah Teâlâ’nın zât-ı tevhidiyi ihsan etmesi sebebiyle razı oldular.

Bahsedilen bu kemâl, Allah Teâlâ’nın celâl ve azmetinden korku ve haşyet sebebiyle varlığını “Nûr-ullah” da fenâ kılan kimselere mahsustur.

 

ZİLZÂL SÛRESİ

إِذَا زُلْزِلَتِ اْلأَرْضُ زِلْزَالَهَا 1

Yerküre kendine has sarsıntısıyla sallandığı,

Ölüm geldiği vakit, Allah Teâlâ’ya yönelmesi sebebiyle, insanın ruhu şiddetli hareketlerle bedeni, sarstığı zaman;

وَأَخْرَجَتِ اْلأَرْضُ أَثْقَالَهَا 2

Toprak ağırlıklarını dışarı çıkardığı,

Sıfatlarını ve kuvvetlerini kaybettiği zaman

3 وَقَالَ اْلإِنسَانُ مَا لَهَا

Ve insan “Ne oluyor buna!” dediği vakit,

İnkâr etmiş ve unutkanlığı sebebiyle ilâhî müşahededen perdelenmiş insan ise hal diliyle “ne oluyor?” der. Ancak Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin “Ölmeden önce ölünüz” sözünün gereği kesin ölümden önce Allah Teâlâ’yı müşahede edenler vücudlarını Allah Teâlâ’da mahvettiklerinden “Bu rahmanın vadettiği”[53] derler, (korkmazlar).

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin “Kim ölürse kıyameti kopmuştur” [54] hadisi ile işareti vardır.

يَوْمَئِذٍ تُحَدِّثُ أَخْبَارَهَا 4

İşte o gün (yer) haberlerini anlatır,

Hal diliyle, beden zahiri yönüyle ameller işlediğinden ilâhî sırlardan haber verir.

بِأَنَّ رَبَّكَ أَوْحَى لَهَا 5

Rabbinin ona bildirmesiyle.              

Rabbin ona rabbânî vahiylerini indirmiştir.   

يَوْمَئِذٍ يَصْدُرُ النَّاسُ أَشْتَاتًا لِّيُرَوْا أَعْمَالَهُمْ 6

O gün insanlar amellerini görmeleri (karşılığını almaları) için darmadağınık geri dönüp gelirler.

O vakit Aklî, nefsânî sahifeler ve ruhânî levhalardakini ispatlamak ve karşılıkları gösterilmek için kuvvetleri tek tek dağılmış olarak çıkartılır.

فَمَن يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَيْرًا يَرَهُ 7

Kim zerre miktarı hayır yapmışsa onu görür.

وَمَن يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ شَرًّا يَرَهُ 8

Kim de zerre miktarı şer işlemişse onu görür.

Kalbî sayfalarda hayırları, nefsî sayfalarda şerlerini görür.

Bu sürede ilk, orta ve büyük kıyamete işaret edilmiştir.

ÂDİYÂT SÛRESİ

وَالْعَادِيَاتِ ضَبْحًا 1

Harıl harıl koşanlara,                             

Zat-ı yolunda bütün kuvvetleriyle Allah Teâlâ’ya yönelenlere;

فَالْمُورِيَاتِ قَدْحًا 2

(Nallarıyla) çakarak kıvılcım saçanlara,         

Allah Teâlâ’ya yönelmeleri sebebiyle, Hakk yolunda nefislerinden temizlenerek ateşler çıkaran âşıkların nefislerine;

3 فَالْمُغِيرَاتِ صُبْحًا

 (Ansızın) sabah baskını yapanlara,                

Mutlak nurun sabahına vasıl olmalarıyla ef’âl ve sıfatlardan soyulup rububiyet sırlarına vakıf olan nefislere;

فَأَثَرْنَ بِهِ نَقْعًا 4

Orada tozu dumana katanlara,                         

Nefislerine muhalefet ederek şeriata bağlı olarak ayaklarını vuslat yolunda sağlamca tutup kibir tozlarından arındıran ariflerin nefislerine;

فَوَسَطْنَ بِهِ جَمْعًا 5

Derken orada bir topluluğun ta ortasına girenlere yemin ederim ki ,                           

Cem’e (birleşmeye) vasıl olmuş has evliyaların nefislerine;

Yemin olsun.

إِنَّ اْلإِنسَانَ لِرَبِّهِ لَكَنُودٌ 6

Şüphesiz insan, Rabbine karşı pek nankördür.

Muhakkak insan rabbini müşahededen perdelenmiştir. Yani; maddî veyâ manevî olsun evlatlar ve malların çokluğundan meydana gelen kibirle ezelî anlaşmayı unutmalarından Allah Teâlâ’nın emirlerine isyan ederler.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdu ki;

“İhlas sahibi olanlar büyük tehlike üzerindedirler.”[55]

Biliniz ki; كَنُودٌ (nankör) şeriatta farzları; tarikatte faziletleri, hakikâtte Allah Teâlâ’nın muradını terk edendir. Nankör nimetin hakkını bilmeyip meşiet firavunu (arzusu niza olan nefis) olmuştur.

Bu ayet yemin edilen şeylerin cevabıdır.

وَإِنَّهُ عَلَى ذَلِكَ لَشَهِيدٌ 7

Şüphesiz buna kendisi de şahittir ,

Kıyamet günü maddî ve manevi olarak insan hallerinin şahididir.

وَإِنَّهُ لِحُبِّ الْخَيْرِ لَشَدِيدٌ 8

Ve o, mal sevgisine de aşırı derecede düşkündür.

İnsan, marifeti, ihlâsı, keşf ve kerametleri sevmede hırslıdır. Bu ise Allah Teâlâ’yı kemâl mertebede müşahede etmesine ve vusulüne engel olur.

أَفَلاَ يَعْلَمُ إِذَا بُعْثِرَ مَا فِي الْقُبُورِ 9

Kabirlerde bulunanların diriltilip dışarı atıldığını düşünmez mi?                    

Allah Teâlâ’nın emirlerini ve Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin sünnetlerini terk etmesi sebebiyle nefsânî sıftalarla perdelenip fıtrat ve yaratılış nurlarını bilemez.

Ayetteki “Kabir” den “beşeriyet kabri” bedendeki kuvvetler nefisler veya normal kabirdeki şeyler murad edilmesi caizdir.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdu ki;

“Ya Rabbî! Beşeriyyet kabrinden Sana sığınırım”

وَحُصِّلَ مَا فِي الصُّدُورِ 10

Ve kalplerde gizlenenler ortaya konduğu zaman ,

Kalbteki bedenî amellerin sonuçları (niyetleri) ortaya konduğu zaman;

إِنَّ رَبَّهُم بِهِمْ يَوْمَئِذٍ لَّخَبِيرٌ 11

Şüphesiz Rableri o gün onlardan tamamıyla haberdardır.

Allah Teâlâ gizli ve açık amellerin sırlarını ve iç yüzünü bilir ve hakikî karşılığınıda verir.

KARİA SÛRESİ

الْقَارِعَةُ 1

Kapı çalan! (Çarpan olay)

Birinci kıyamettir. Bu istidat yönüyle insanî, hayvânî ve diğer hususların süflî ve ulvî şeylerin değişimi suretiyle sâlikin fiilerinin ef’âlullahın nurlarında fâni olmasıdır. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem;

“Kim ölürse kıyameti kopmuştur.”[56]              Hadisi ile işaret etmiştir.

مَا الْقَارِعَةُ 2

Nedir o kapı çalan?                

Orta kıyamettir. Sâlik, sıfatını sıfat’âlullahın nurlarında fâni kılmasıdır. Allah Teâlâ,

“Ölü iken kendini dirilttiğimiz”[57]  ayeti ile işaret etmiştir.

3 وَمَا أَدْرَاكَ مَا الْقَارِعَةُ

O kapı çalanın ne olduğunu bilir misin?       

Büyük kıyamettir. Sâlik, varlığını zât’âlullahın zuhurunda fâni kılmasıdır. Allah Teâlâ,

“Herşeyi bastıran o büyük felaket geldiği zaman”[58]  ayeti ile işaret etmiştir.

يَوْمَ يَكُونُ النَّاسُ كَالْفَرَاشِ الْمَبْثُوثِ 4

İnsanların, ateşin etrafını sarmış pervaneler gibi olur,

Allah Teâlâ’nın nurunun Zât, sıfat ve ef’âl yönünden zuhuru vaktinde nefsânî kuvvetler ve diğer hususlar pervane gibi zelil, hakir ve fani olur. Cem (birleşme) den sonra kabiliyeti miktarınca Allah Teâlâ’nın ef’âl ve sıfat nurları eserleri ondan zuhur eder. Bu manada hadisi kudside buyruldu ki;

“Kulum kendisine farz kıldığım şeylerden daha sevimli bir şeyle bana yaklaşmamıştır. Kulum bana devamlı nafile ibadetleri ile yaklaşır. Bunun sonucunda ben onu severim. Bir kere onu sevdim mi ben onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli ve yürüyen ayağı olurum. Eğer benden bir şey isterse onu veririm. Bana sığınırsa muhakkak onu korurum.” [59]

Ey Kardeşler!

Biliniz ki; Ehlullah yanında “Büyük Kıyamet” Allah Teâlâ da fâni olmak ezeli hayatta tekrar dirilmektir. Bundan anlaşılıyor ki; ezeli hayatta Allah Teâlâ’nın zatının zuhurundan sonra gölge vücudun bir eserinin kalmadığıdır. “Kadim, hadis (yaratan yaratılanla) olanla karşılaştığı zaman onda eser bırakmaz” denilmiştir.

وَتَكُونُ الْجِبَالُ كَالْعِهْنِ الْمَنفُوشِ 5

Dağların da atılmış renkli yüne dönüştüğü gündür (o Kâria!)                            

Tevhid mertebelerinin nurlarının zuhuruyla nefsanî, aklî ve ruhanî dağların hepsi fâni olur. Allah Teâlâ buyurdu ki;

“O’nun zâtından başka her şey yok olacaktır.” [60] Ayrıca;

“Bugün hükümranlık kimindir? Kahhâr olan tek Allah’ındır.” [61] ayeti de bu konuyu teyid eder. Allah Teâlâ’nın zatının zuhurunda ufukların (diğer şeylerin) durumu bu şekildedir.

فَأَمَّا مَن ثَقُلَتْ مَوَازِينُهُ 6

O gün kimin tartılan ameli ağır gelirse.        

فَهُوَ فِي عِيشَةٍ رَّاضِيَةٍ 7

İşte o, hoşnut edici bir yaşayış içinde olur.

Akıl, kalbî ameller (ve niyetler) gizli zikir vasıtasıyla kudsî nurlarla nurlanmasıyla terazisi ağır geldiğinden kabiliyetine göre ruhaniyet-i insaniye cennetlerinde bulunur.

وَأَمَّا مَنْ خَفَّتْ مَوَازِينُهُ 8

Ameli hafif olana gelince.                  

فَأُمُّهُ هَاوِيَةٌ 9

İşte onun anası (yeri, yurdu) Hâviye’dir.

Eğer nefsine ve hevâsına tabi olursa mizanı hafif olacağından onun yeri “tabii cehennem” dedir. (Dünyada zor hayat şartları, ahirette ateştedir.)

وَمَا أَدْرَاكَ مَا هِيَهْ 10

Nedir o (Hâviye) bilir misin?

نَارٌ حَامِيَةٌ 11

Kızgın ateş!

Haviye, salih amelleri, ilmi ve diğer birçok şeyi eserlerini bırakmadan yakan tutuşturulmuş ateştir.

TEKÂSÜR SÛRESİ

أَلْهَاكُمُ التَّكَاثُرُ 1

Çokluk kuruntusu sizi o derece oyaladı ki,

Dünyevî tatlarla veya mutlak zât-ın muhabbeti ve marifetine kavuşmanızdan dolayı zevklenmeniz, sıfatlarınızda kemâl ve zuhurlarına engel oldu.

حَتَّى زُرْتُمُ الْمَقَابِرَ 2

Nihayet kabirleri ziyaret ettiniz.

Bedenlerinizden ve unsurlar âleminden ayrılarak vuslatınızla gerçekleri görüp müşahede edene kadar sizi meşgul etti                              

3 كَلاَّ سَوْفَ تَعْلَمُونَ

Hayır! Yakında bileceksiniz!                             

Hayır, ruhlarınız bedenden ayrılınca bileceksiniz.

ثُمَّ كَلاَّ سَوْفَ تَعْلَمُونَ 4

Elbette yakında bileceksiniz!                            

Vaat edeilen günde bileceksiniz.

كَلاَّ لَوْ تَعْلَمُونَ عِلْمَ الْيَقِينِ 5

Gerçek öyle değil! Kesin bilgi ile bilmiş olsaydınız,                               

Eğer siz, fanî lezzetler ile oyalanıp Allah Teâlâ’nın müşahedesinden perdeli olacağınızı bilseydiniz, bu lezzetlerden kaçınırdınız.

لَتَرَوُنَّ الْجَحِيمَ 6

Mutlaka cehennem ateşini görürdünüz.      

Açık şekilde tabii ateşi (cehennem) göreceksiniz.

ثُمَّ لَتَرَوُنَّهَا عَيْنَ الْيَقِينِ 7

Sonra ahirette onu çıplak gözle göreceksiniz.

Sonra ona gireceksiniz.

ثُمَّ لَتُسْأَلُنَّ يَوْمَئِذٍ عَنِ النَّعِيمِ 8

Nihayet o gün (dünyada yararlandığınız) nimetlerden elbette ve elbette hesaba çekileceksiniz.

Zâhirî ve batınî nimetlerden sorgulanacaksınız.

Evliyaullahın genelinde isimler, fiiller ve sıfatların nurlarından tat almak caiz görülmüştür. Ancak bu lezzetlerin hepsi kemâlatı rabbaniye, esmâ-i ilâhiyyenin mertebelerine ve varlığı Allah Teâlâ’nın varlığında fâni kılmaya engel olmaktadır.

Eğer bu fenâ yolunda fiillerin ve diğer şeylerin müşahedelerinden tat almanın zararını bilseydiniz meşgul olmazdınız.

Nitekim Allah Teâlâ Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem hakkında buyurdu ki;

“Gözü şaşmadı ve sınırı aşmadı” [62]

Bu nedenle sâlik’in, fenâ fî’llâh yolunda seyrederken mülk, melekût, ceberut ve bunların içindekilere Allah Teâlâ’ya vasıl olana kadar meyletmemesi gerekir.

ASR SÛRESİ

وَالْعَصْرِ 1

Asra yemin ederim ki

Meşrepleri yönünden “cem” den “fark”a yöneldikten sonra sâlike zuhur eden nübüvvet bilgisidir.

“Vuslat vakti” veya tevhid makamlarının nurlarına kavuşulduğu vakit de demek caizdir. Buna göre başka şeyleri kıyas edebilirsin.        

إِنَّ اْلإِنسَانَ لَفِي خُسْرٍ 2

İnsan gerçekten ziyan içindedir.                      

Ezelî nuru örterek Allah Teâlâ’yı müşahededen mahrum olanlar önceden ve sonradan perdelenmiştirler. Bu manaya Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem “İnsanlar yaşadıkları şey üzere ölürler, üzerine öldükleri şey ile haşrolurlar”

Allah Teâlâ’da “Kim bu dünyada kör olursa, ahirette de kördür”[63] buyurarak işaret etmiştir.

إِلاَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَتَوَاصَوْا بِالْحَقِّ وَتَوَاصَوْا بِالصَّبْرِ

Bundan ancak iman edip iyi ameller işleyenler, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve sabrı tavsiye edenler müstesnadır.

Ancak şuhûdî iman ile iman edenler, kabiliyetleri miktarınca beşerî sıfatlarından temizleninceye kadar fenâ fi’llah yolunda çalışanlar ve celâlî ve cemâlî ilâhî sıfatların tecelliyatına sabr ile tavsiyeleşenler perdelenmekten kurtulmuşlardır.

Sâlik’e ölmeden önce “Kalp Namazı” nı kılması gerekir ki kurtuluşa erebilsin. Allah Teâlâ buyurdu ki;

“Namazlara ve orta namaza devam edin. Allah’a saygı ve bağlılık içinde namaz kılın.” [64]

Yani, Âdemoğlunun ortasında bulunan tecelliyatın merkezi olan kalbin namazını kılması demektir. Bu konuda Allah Teâlâ buyurdu ki;

“Yere göğe sığmadım, fakat mümin, müttaki, temiz ve vera sahibi kulumun kalbine sığdım” [65]

HÜMEZE SÛRESİ

وَيْلٌ لِّكُلِّ هُمَزَةٍ لُّمَزَةٍ 1

Arkadan çekiştirmeyi, yüze karşı eğlenmeyi âdet edinen herkesin vay haline!

Veyl, lisnanından ta’n ve gıybet zahir olan kişiyedir. Bu sıfatların menşei hayvanî sıfatlardır. Ayrıca öfke, şehvet ve her kabahatin başı dünya sevgisidir. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdu ki;

“Dünya sevgisi her hatanın başıdır.” [66]

Bu ayeti kerimede sanki Allah Teâlâ buyuruyor ki;  “nefislerinizi temizleyiniz ki, şiddetli azap, perdelenmekten kurtulduğunuz gibi halkın dilinden emin olursunuz.”

الَّذِي جَمَعَ مَالاً وَعَدَّدَهُ 2

O ki, toplamış ve onu sayıp durmuştur.        

O kişi, ihlâs, şevk, kerametleri toplayınca;    

3 يَحْسَبُ أَنَّ مَالَهُ أَخْلَدَهُ

(O), malının kendisini ebedî kılacağını zanneder.                  

Onlarla ebedî olacağını zannetti.

كَلاَّ لَيُنبَذَنَّ فِي الْحُطَمَةِ 4

Hayır! Andolsun ki o, Hutame’ye atılacaktır.

İş bu şekilde değildir. Sıfatların nurlarına meylettiklerinden tabii ateşe atılacaklardır.

وَمَا أَدْرَاكَ مَا الْحُطَمَةُ 5

Hutame’nin ne olduğunu bilir misin?

Hutame’nin ne olduğunu sana bildirmiştir.

نَارُ اللهِ الْمُوقَدَةُ 6

Allah’ın, tutuşturulmuş ateşidir.

الَّتِي تَطَّلِعُ عَلَى اْلأَفْئِدَةِ 7

(Yandıkça) tırmanıp kalplerin ta üstüne çıkar.

Onun mahiyeti, Allah Teâlâ’dan başka kimsenin bilmediği insanın gönlünde (kalbinde) beliren izzet (büyüklenme) ateşidir.

Kabiliyete göre aşk ateşi de demek caiz olabilir.

إِنَّهَا عَلَيْهِم مُّؤْصَدَةٌ 8

O, onların üzerine kapatılıp kilitlenecektir.               

Hamam kapılarının üzeri başka ağaçlarla kat kat kaplandığı gibi tabiat ateşi, ezeli fıtrat nurunu örterek kapatmıştır.

فِي عَمَدٍ مُّمَدَّدَةٍ 9

(Bu ateşin içinde) uzatılmış sütunlara bağlanmışlar.

Ezelî fıtrat nuru hususi ateşten bir bina ile katlanmıştır.

FİL SÛRESİ

أَلَمْ تَرَ كَيْفَ فَعَلَ رَبُّكَ بِأَصْحَابِ الْفِيلِ 1

Rabbin fil sahiplerine neler etti, görmedin mi?

Rabbâni vahiyle Sana nefis ashabını nasıl helak ettiği haberi bildirilmedi mi? (Evet bildirildi.)

“Nefis Ashabı” ndan nefsânî kuvvetler murad edilmesi cazidir.        

أَلَمْ يَجْعَلْ كَيْدَهُمْ فِي تَضْلِيلٍ 2

Onların kötü planlarını boşa çıkarmadı mı?

Allah Teâlâ, onların hakka muhalif işlerini helak etmekle niyetlerini boşa çıkardı.

Helakten (son olmadığı için) “fenâ-i ef’âl” makamı da murad edilebilir.

3 وَأَرْسَلَ عَلَيْهِمْ طَيْرًا أَبَابِيلَ

Onların üstüne ebâbil kuşlarını gönderdi.

تَرْمِيهِم بِحِجَارَةٍ مِّن سِجِّيلٍ 4

O kuşlar, onların üzerlerine pişkin tuğladan yapılmış taşlar atıyordu.

Allah Teâlâ, ebâbil kuşları suretinde “kahır sıfatı” ile tecelli etti.

“Kuşlar”dan nefsin hakkanî fikirler ve rabbânî ilhamların murad edilmesi caizdir. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdu ki;

“Bir saat tefekkür yetmiş yıl ibadetten hayırlıdır.” [67]

فَجَعَلَهُمْ كَعَصْفٍ مَّأْكُولٍ 5

Böylece Allah onları yenilip çiğnenmiş ekine çevirdi.

Allah Teâlâ zatıyla zuhur ederek onları “Allah fâni kıldı”, murad edilmesi caizdir.

KUREYŞ SÛRESİ

ِلإِيلاَفِ قُرَيْشٍ 1

Kureyş’e kolaylaştırıldığı,

Nefsâni kuvvetlere ülfeti kolaylaştırdığı gibi;

إِيلاَفِهِمْ رِحْلَةَ الشِّتَاء وَالصَّيْفِ 2

Evet, kış ve yaz seyahatleri onlara kolaylaştırıldığı için ,

Evet, kuvvetlerin, nefsânî menzillerde olduğu gibi ruhâniyetin (manevi) yolculukta nefsin ve ruhun menzillerdeki fenâların tahsilinde ruhâni gıdalara da ülfetlerini kolaylaştırdı.

3 فَلْيَعْبُدُوا رَبَّ هَذَا الْبَيْتِ

Onlar, şu evin Rabbine kulluk etsinler ki,

İnsan evinin Rabbi (terbiyecisi), Kalb-i insanî ve ruhu (Allah Teâlâ’yı) müşahede yoluyla tevhid etsinler.

الَّذِي أَطْعَمَهُم مِّن جُوعٍ وَآمَنَهُم مِّنْ خَوْفٍ 4

Kendilerini açlıktan doyuran ve her çeşit korkudan emin kıldı.                       

Rabbânî gıdaları hakkânî fikirleri kalb-i insanî ve ruhuna[68] (Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme) Cebrail vasıtasıyla indirip fenâ yolunda nefislerinden emin kılan beytin Rabbini birlesinler.

MÂUN SÛRESİ

أَرَأَيْتَ الَّذِي يُكَذِّبُ بِالدِّينِ 1

Dini yalanlayanı gördün mü?

Allah Teâlâ’nın ölmeden önce temizleyici ameller vasıtasıyla sâlike tecelli ettiği fiilerin nurunun mertebesinden cahil olup perdelenmişi veya kıyamet gününü bilirmisin?

Amellerin durumuna göre fiilerin nurundan başka, sıfatların ve zatın nurlarını da düşünebilirsin.

Allah Teâlâ buyurdu ki;هَلْ تُجْزَوْنَ اِلاَّ بِمَا كُنْتُمْ تَكْسِبُونَ  

“Kazanmakta olduklarınız dışında, bir başka şeyle mi cezalandırılacaktınız?” [69]

“Kim zerre kadar iyilik yapmışsa onu görür. Kim de zerre kadar kötülük yapmışsa onu görür.”[70] Ayeti kerimeleride bu hususu teyid eder.

Eğer perdelenmişi bilemiyorsan hallerinden bilebilirsin demektir.

فَذَلِكَ الَّذِي يَدُعُّ الْيَتِيمَ 2

İşte o, yetimi itip kakar;

İşte o kimse ki; ilim, muhabbet ve bunun benzeri ezelî malı, hakiki babasından ayrılmış olan yetime vermediği gibi bir hizmet vakti geldiğinde yüzünü çevirip;

3 وَلاَ يَحُضُّ عَلَى طَعَامِ الْمِسْكِينِ

Yoksulu doyurmaya teşvik etmez;

Kur’ânî hakikâtlere ve rabbânî marifetlere ulaşmasına engel olur.

فَوَيْلٌ لِّلْمُصَلِّينَ 4

Yazıklar olsun o namaz kılanlara ki,                               

الَّذِينَ هُمْ عَن صَلاَتِهِمْ سَاهُونَ 5

Onlar namazlarını ciddiye almazlar.

الَّذِينَ هُمْ يُرَاؤُونَ 6

Onlar gösteriş yapanlardır,                 

Hakk’a kavuşmuş gibi görünüp lisanları ile Hakk’a vasıl olduklarını söylerler. Hâlbuki bunlar Hakk’tan halka meyletmişlerdir.

وَيَمْنَعُونَ الْمَاعُونَ 7

Ve hayra da mâni olurlar.

Nefislerinde kötü ahlaktan temizlemişlerdir.              

KEVSER SÛRESİ

إِنَّا أَعْطَيْنَاكَ الْكَوْثَرَ 1

(Resûlum!) Kuşkusuz biz sana Kevser’i verdik.

(Kabiliyete göre) Biz sana tevhid-i zâtî’yi, ma’rifeti zâtî’yi ve muhabbeti zâtî’yi verdik demektir.

فَصَلِّ لِرَبِّكَ وَانْحَرْ 2

Şimdi sen Rabbine kulluk et ve kurban kes.               

Rabbine yaklaşmak ve rızası için bedenini namaz kılarak süslediğin gibi tevhid mertebelerinden ef’âl, sıfat ve zâttan soyularak kendini de kurban et.

3 إِنَّ شَانِئَكَ هُوَ اْلأَبْتَرُ

Asıl sonu kesik olan, şüphesiz sana hınç besleyendir.

Sana ve sünnetine buğz ve itiraz eden kimse Hakk’ı müşahededen ve vuslattan kesilmiştir.[71]

KAFİRÛN SÛRESİ

قُلْ يَا أَيُّهَا الْكَافِرُونَ 1

Ey Muhammed! De ki: “Ey kâfirler!

Ezelî yaratılışın nuru (Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem) Seni tanımayı perdelemeye çalışanlara de ki;

لاَ أَعْبُدُ مَا تَعْبُدُونَ 2

“Ben sizin taptıklarınıza tapmam.”

Gelecekte müşahede yoluyla benden başka Allah Teâlâ’ya ibadet edebilecek yoktur.

3 وَلاَ أَنتُمْ عَابِدُونَ مَا أَعْبُدُ

“Benim taptığıma da sizler tapmazsınız.”

وَلاَ أَنَا عَابِدٌ مَّا عَبَدتُّمْ 4

“Ben de sizin taptığınıza tapacak dağilim.”

Geçmişte sizin ibadet ettiğiniz hususî ma’butlarınıza (ilâhlarınıza)  yaratıldığımdan beri ibadet edici olmadım.            

وَلاَ أَنتُمْ عَابِدُونَ مَا أَعْبُدُ 5

“Benim taptığıma da sizler tapmıyorsunuz.”

Müşahede yoluyla benim ibadet ettiğim Rabb’ime siz ibadet edicide değilsiniz.

لَكُمْ دِينُكُمْ وَلِيَ دِينِ 6

“Sizin dininiz size, benim dinim banadır.”

Sizin tevhidiniz perdelenmiş mahrumiyet, bizim için ise müşahede yolu üzere tevhidimiz vardır.[72]

NASR SÛRESİ

إِذَا جَاء نَصْرُ اللهِ وَالْفَتْحُ 1

Allah’ın yardımı ve zaferi geldiği,

Allah Teâlâ, ilâhî isimleri ve rabbanî sıfatları ile tecelli edip Mutlak Zât-ını zuhur ettirdiği zaman

وَرَأَيْتَ النَّاسَ يَدْخُلُونَ فِي دِينِ اللهِ أَفْوَاجًا 2

Ve insanların bölük bölük Allah’ın dinine girmekte olduklarını gördüğün vakit,

Muhammedî suretle, (insanların) nefer nefer Mukaddes Zât’ın tevhid deryasına gark oldukları zaman gölge vücudundan soyularak;

3فَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ وَاسْتَغْفِرْهُ إِنَّهُ كَانَ تَوَّابًا

Rabbine hamdederek O’nu tesbih et ve O’ndan mağfiret dile. Çünkü O, tevbeleri çok kabul edendir.

Bütün yaratılmışları kuşatarak (yani her kesin anlayacağı şekilde sırları) müşahede yolu üzere Allah Teâlâ’nın zatî hayatınıda açıklayıcı olarak tesbih ederek (öv).

وَاسْتَغْفِرْهُ Ef’âl ve diğer hallerden fenâ bularak mağfiret ve rahmeti talep et.

إِنَّهُ كَانَ تَوَّابًا

Muhakak Allah Teâlâ mertebeler yönüyle ef’âl veya diğerlerinde, nurların dönüşlerini kabul edicidir. (izin verir)

نَصْرُ اللهِ  Bütün mertebelerde ve dinde mutlak yardım da kasdedilmesi caizdir.

Allah Teâlâ’nın dinine insanların girmesinden murad, manevi bir çıkışla insanların körlükten veya yok demelerinden çıkıp İslâma girmeleridir. Bu nedenle insanın, Allah Teâlâ’ya yakınlık derecelerini artırmak için kemâl yoluyla tenzih ve takdis etmesi gerekli ve mecburdur.

Ey Kardeşler!

Biliniz ki, “Allah Teâlâ afv ile tevbeleri kabul edendir.” Sözü birçok sırları taşımaktadır. Çünkü “mağfiret etmek”, örtmek manasınadır. Afv, “Mutlak Setr” (Mutlak gizlemek) ise zatının, zâtını kendinde gizlemesidir.[73]

“Tevvab” müracaat edilen manasınadır. Önce olsun sonra olsun müracaat edilen Allah Teâlâ’dır. Nitekim “Nihayet, bidayete rucu’dur” (Bitiş başa dönüş) denilmiştir. İyice düşün.

MESED SÛRESİ

تَبَّتْ يَدَا أَبِي لَهَبٍ وَتَبَّ 1

Ebu Leheb’in iki eli kurusun! Kurudu da.     

Kötü ve alçak nefsi Allah Teâlâ helak etsin. zaten helakta oldu.

مَا أَغْنَى عَنْهُ مَالُهُ وَمَا كَسَبَ 2

Malı ve kazandıkları ona fayda vermedi.     

Fıtrî kabiliyeti bilmesi (yaratılış bilgilerinde hakem olması),  aslî malı ve dünyevî akıl ile elde edilen ilim ona fayda vermediği gibi; 

3 سَيَصْلَى نَارًا ذَاتَ لَهَبٍ

O, alevli bir ateşte yanacak.                              

O tabii cehennem ateşine girecektir.

وَامْرَأَتُهُ حَمَّالَةَ الْحَطَبِ 4

Odun taşıyıcı olarak karısı da (ateşe girecek).

Birçok perdeler hâsıl olmuş olarak ona tabi olan kuvvetleride ateşe atılacaktır.

فِي جِيدِهَا حَبْلٌ مِّن مَّسَدٍ 5

Ve boynunda hurma lifinden bükülmüş bir ip olduğu halde.

O kadının boynunda ezeli hükümlerden Hakk’ı müşahedesine ve imana engel olacak zincirler vardır.

Birinci  تَبَّتْ (kurusun) nefs-i emmârenin tasarrufunun, ikincisiyle nefsi emmârenin kendisinin kesilmesi murad edilmesi caizdir.

“Malı ve kazandıkları ona fayda vermedi.” İle  ilim ve benzerleriyle elde edilenler, akılla kazanılan şeylerdir. Âdemoğlu ilmi genelde akılla kazanır.  Ancak bu ilim akıl levhalarındakinden daha değişik şekle dönüşür.

Akıl devenin ayağına bağlanan “îkâl”den türetilmiştir. (Yani, akıl bilgisi insan için engeller sınıfına düşecek bilgileride içerir)

“Karısı” ndan kasdedilen bir manada (hevanın) tabi olduğu şeylerden feyz alan nefis demektir. Bu durumda “Odun” beşerî şevklerdir. Nefis beşeri isteklerle tabilerini ve ruhu insaniyi Hakk’ı müşahededen ve vuslatından engeller.

İHLÂS SÛRESİ

قُلْ هُوَ اللهُ أَحَدٌ 1

De ki: O, Allah birdir.

(قُلْ De ki:) Ehlullah yanında birleşmenin aslını (cem)i mazharını açıklayıcı olmak üzere gelen bir emirdir.

هُوَ  Sırf hakikâti ehadiyyedir.                Yani Allah Teâlâ’nın kendisinden başka bilmediği sıfatlarına da itibar etmeksizin (saymaya gerek duymadan)  “Bizâtihi kendisidir” demektir.

“De ki: O,” sözü Allah Teâlâ’yı inkâr edip yok diyene cevaptır.

هُوَ  sözünde şu hikmete işaret edilmiştir. Mevcut varlığın ilki ve sonu O’dur. Çünkü هـ  (he) harfi boğazın en altından çıkan ilk harftir. Çıkış yerlerinin sonudur.  و(vav) harfi çıkış yerlerinin ilkidir. Bunu anlamak gerekir.

اللهُ     Allah ismi هُوَ nin bedeli (karşılığı)dır. Çünkü Allah ismi bütün sıfatları toplayan zât ismidir. Allah isminin bedel olmasından sıfatların zatından zaid olmayıp aynî olduğu anlaşıldı. Sıfatla zat arasında fark başka bir şekilde olmayıp ancak akılladır. (Yani insanın anlaması yönünde çok müşkiller zuhur eder, demektir.)[74] bu sureye “İhlâs Sûresi” denilmeside bu nedenledir. Çünkü ihlâs, hakikâtı ehadiyyeyi kesret (çokluk) şaibelerinden kurtarmak demektir. Nitekim Emîru’l Mü’minîn Hz. Ali kerremallâhü veche buyurdu ki;

“İhlâsın kemâli, sıfatları nefyetmekle olur.” Şöyleki; her sıfat mevsufun (sıfatlanan), her mevsuf sıfatın başka olduğuna şehadet eder. (ne aynıdır, ne gayrıdır)

أَحَدٌ   Müptedanın haberidir.[75]

“Yaratıcı ikidir” veya “nurun yaratıcısı ve zulmetin yaratıcısı başkadır” diyene cevaptır.

“Ehad” ile “Vahid” arasında fark vardır.

Ehad, sıfatlara itibar edilmeden zâtın kendisidir. Vahid ise, bütün sıfatları yani bütün ilâhi isimler ile dahi zâtın birliğidir.

اللهُ lafzı “Hüve” ve “Ehad” arasında oluşu ile “Celâl ve Cemâl” e açıklamaya işarettir.

Bu ayet tevhidi zâtiye işaret etmektedir.

اللهُ الصَّمَدُ 2

Allah sameddir.

“Allah, yer içer” diyene cevaptır.

Bütün yaratılmış şeylerin ihtiyaçlı olmaları nedeniyele mutlak mecburî sığınağı Allah Teâlâ’dır. Allah Teâlâ ise zengin ve hiçbir şeye muhtaç olmayandır.

Bu ayet tevhidi sıfatiye işaret eder.

3 لَمْ يَلِدْ وَلَمْ يُولَدْ

O, doğurmamış ve doğmamıştır.

“Melekler Allah’ın kızlarıdır, Üzeyir oğludur” a cevaptır.

لَمْ يَلِدْ Zatında ortağı yoktur.

وَلَمْ يُولَدْ Sıfatlarının çıkması için hiçbir şeye muhtaç değildir.

Bu ayet tevhidi ef’âle işaret eder.

وَلَمْ يَكُن لَّهُ كُفُوًا أَحَدٌ 4

Onun hiçbir dengi yoktur.

Hiçbir şey benzeri olamamıştır.

Müşebbihe (Allahı insana benzeten sapık görüş) ve mücessime (Allahı bir cisim gibi tasavvur eden sapık) mezheplerine cevaptır.

Allah Teâlâ zalimlerin sözlerinden münezzehtir. O yücedir, büyüktür.

FELAK SÛRESİ

قُلْ أَعُوذُ بِرَبِّ الْفَلَقِ 1

De ki:”Ben ağaran sabahın Rabbine sığınırım,

Mutlak nurun sabahının Rabbi olan “Hâdî” ismine sığınırım.

مِن شَرِّ مَا خَلَقَ 2

Yarattığı şeylerin şerrinden,

Yaratılmışların mahrum kaldığı perdelendiği şeylerden;         

3 وَمِن شَرِّ غَاسِقٍ إِذَا وَقَبَ

Karanlığı çöktüğü zaman gecenin şerrinden,

Kararmış nefsin şerli halleriyle insan âlemini çevrelemesi veya “kalp ayı”nı karanlığa gömmesinin şerrinden;

وَمِن شَرِّ النَّفَّاثَاتِ فِي الْعُقَدِ 4

Ve düğümlere üfürüp büyü yapan üfürükçülerin şerrinden ,                            

Allah Teâlâ’dan gelecek feyizlerin sözlü veya fiili kötü ameller ile yolunu bağlanmasının şerrinden;

وَمِن شَرِّ حَاسِدٍ إِذَا حَسَدَ 5

Ve kıskandığı vakit kıskanç kişinin şerrinden sabahın Rabbine sığınırım!

Allah Teâlâ’nın nurunda fenâ ile karar ve temkine mani olan haset sıfatını taşıyan nefsin şerrinden Sana sığınırım. Çünkü haset ve diğer nefis sıfatları, telvîn ehlinde[76], nefs, kalp ve sır makamlarında zuhur eder.

Büyük şeyh Seyyid Yahya Şirvânî kaddese’llâhü sırrahu’l azîz (hyt: 869/1464) buyurdu ki;

“Bu dört makamın sahibi nefsin elinde yenmeye hazır incir gibidir.”

Allah Teâlâ Yusuf aleyhisselâm diliyle buyurdu ki;

“Ben nefsimi temize çıkaramam. Muhakkak nefis kötülüğü emreder.”[77]

Bu ayetten anlaşılan diğer mana ise “Enbiyanın başlangıç mertebesi, evliyanın kavuşacağı son mertebedir.)

Allah Teâlâ doğrusunu bilir.

NAS SÛRESİ

قُلْ أَعُوذُ بِرَبِّ النَّاسِ 1

De ki: Sığınırım ben insanların Rabbine,

Bütün sıfatları taşıyan zâta sığınırım demektir.

İnsan vücud mertelerini topladığı gibi bütün oluşları da câmidir. (Kulluğun zirvesi insandan istenilmiştir.)

Ehlullah bu sebepten insana onu yaratan kemâlini kendisine veren rabbine sığınması gerekir demiştir. Onun için رَبِّ “Rabb” kelimesini bütün isim ve sıfatları cami “Allah” yerine kullanmıştır.

Allah Teâlâ buyurdu ki.

“İki elimle yarattığıma secde etmekten alıkoyan nedir?” [78] İki ismime karşılık gelen “Celâl” ve “Cemâl” sıfatlarımla yarattığım Âdem’e secde etmene ne engel oldu? demektir.

مَلِكِ النَّاسِ 2

İnsanların Melikine (mutlak sahip ve hakimine),

 رَبِّ النَّاسِ (Atf-ı beyan) açıklamak ve tekit için gelmiştir. “Melik” fenâ (dünyevi) halleriyle kullarını gözetleyen ve koruyan demektir.

3إِلَهِ النَّاسِ

İnsanların İlâhına.

Fenâdan sonra gelen Bekâ makamının beyanıdır. “İlah” bütün ilâhî sıfatlara malik mutlak tapılan zâttır.

مِن شَرِّ الْوَسْوَاسِ الْخَنَّاسِ 4

O sinsi vesvesenin şerrinden,

Şeytanın şer kuvvetlerinden;

الَّذِي يُوَسْوِسُ فِي صُدُورِ النَّاسِ 5

O ki insanların göğüslerine (kötü düşünceler) fısıldar.

Gerek insanlardan, gerek cinlerden gelen kötü şeylerden (sığınırım)

مِنَ الْجِنَّةِ وَ النَّاسِ 6

Gerek cinlerden, gerek insanlardan(olan bütün vesvesecilerin şerrinden Allah’a sığınırım!            

“İlâh” ismine sığınmak fenâ makamından sonradır. Çünkü Zât-ı mutlak zuhur edince varlık fenâ bulduğundan vevese için bir vücud mahalli gerekir.

Allah Teâlâ buyurdu ki;

“ O’nun zatından başka her şey fenâ bulacaktır.” [79]

Ey kardeşler!

Biliniz ki; bu sûrede üç kutba işaret vardır.

Abdurrab, Abdulmelik, Abdullah

Bu şekilde olunca sığınma emri ile üç mertebede rûh-i izâfî (göreceli ruhun makamları) ile sığınılır. Çünkü

Rabb ismi, ef’âl makamında

Melik ismi, sıfat makamında

İlâh ismi, zât makamında; ruhun taşıdığı izâfî ismidir.

Anlattıklarımızdan anlaşılıyor ki;

Şeytanın hakikâtleri insanın bütün hallerini istila edebilmek kabiliyetindedir. Öyleki bazen Allah Teâlâ’ya, bazan Rahman’a karşılık gelebilir (sanılsada) suretiyle (benzeri) ve zuhurları temsil etmesi caiz değildir.

Unutulmamalıdır ki; şeytan bu iki isim dışında bütün ilâhî isimleri temsil edebileceğinden cahil ve nakıs şeyhe bağlanan kimseler için korku unsuru olur. Bu nedenle şeytandan tuzağından ve tasarrufundan kurtulmak için Allah ve Rahman ismi mazharı olan arif-i billâhı bulmak sâlik için muhakkak gereklidir.

Şeytanın tasarrufundan kurtulmak ve ilâhî faziletlere kavuşmak ancak arifin (melek-i Ruhanî) yardımı ile olur. Nitekim Allah Teâlâ buyurdu ki;

“Muhakkak lütuf, Allah’ın elindedir. Onu dilediğine verir. Allah Teâlâ büyük lütuf sahibidir.” [80]

Ey Kardeşler!

Sâlik rüyasında bu sûreyi okumuştur. Sâlikin hal âlemine göre yapılan şu yorumu dinleyiniz.

O kimsede üç mertebe üzere rabb olan nefsi ve kuvvetleri Allah Teâlâ’nın feyzine kavuşma sebebi olan isme sığınmıştır. Çünkü sâlik’in ruhu ile o isim arasında ezeli bir münasebet vardır. Bu sebeble bilindi ki, sâlik şeytanın tuzağından emin değildir. Ancak mazhar olduğu isimle emin olabilir. Bu üç ismin mertebesinden de bilindiki sığınılacak üç ismin sahibide avam, havas, hâs-ül havası olmak üzere üç sınıftır. Muhammedî hakikâtlerin kuvvetlerinde de bu üç durum enfüs ve afakta (iç ve dış âlemde) geçerlidir. (anlatılanlar ile) Rabbânî aklı anlarsın. Küllî isimlerin zuhurlarıda cinsler ve nev’iler üzeredir. Böyle olunca afakta ve enfüsteki ilâhi isimler ve varlıklar arasında zıtlıkların ülfeti ancak bütün yaratılmışları câmî olan Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem iledir.

Ey Kardeşler!

Allah Teâlâ’nın kulları arasında hakir, fakir, zayıf ve eksik olan kimseden bu şerhleri ve hakikâtleri eksikleri ile kabul ediniz ve hakkında hayır söyleyiniz ki; bu kul Allah Teâlâ katında makbul olsun.

Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem ve ehli beyti, ashabı hürmetine diğer halleri afva mazhar olsun.

Ey merhametlilerin en merhametlisi, rahmetinle bize acı![81]

اَللَّهُمَّ صَلِّى عَلىَ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَي آلِهِ وَصَحْبِهِ أَجْمَعِينَ

وَ الْحَمْدُ للهِ رَبِّ الْعاَلَمِينَ

 


[1] Kaynak: Nazif VELİKÂHYAOĞLU, Sümbüliyye Tarikatı, İstanbul, 2000, s. 76-78

[2] Çelebi Halife Cemal-i Halveti ve tefsiru’l-fatiha ve’d-duha adlı eseri. / Nazif Yılmaz. –1998. 99, 47 y. ; 28 cm. Tez (Yüksek lisans).–Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Temel İslam Bilimleri Anabilim Dalı

[3] Atatürk Kütüphanesi-İstanbul, /297.234 -Osman Ergin Yazmaları – OE_Yz_000914/01

[4] Atatürk Kütüphanesi-İstanbul,  297.212- Osman Ergin Yazmaları – OE_Yz_000299/0

Diğer bir nüsha:

Atatürk Kütüphanesi-İstanbul, Çelebi Halife 297.234 – Osman Ergin Yazmaları –   OE_Yz_000071

[5] Bütün kemâlat Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemde ye onun yolunda toplanmıştır.

[6] Müzekkin Nüfus: “Şeyhi olmayanın dini tamam değildir. Şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır.”

[7] Al-i İmran, 103

[8] Mâide, 35

[9] Enbiya, 7

[10] Zikri, ilmi vb. size öğretecek, gösterecek kimseler.

[11] İnsanın beşeri, ulvi, süflî ve eles bezmindeki verdiği söze bağlı olan hakikâtini sevmektir.

[12]Avz: (Avez) (İyâz, meaz, meâze) Sığınma. Sığınak. Melce. Sığınacak yer.

[13] (Nazif Yılmaz. –1998; s. 56) Tezinde bu kısım fazladan vardır. Bizim gördüklerimizde bu kısımlar bulunmadığı halde yeri geldikçe dipnot olarak eklemeyi uygun gördük.

[Sebebine gelince: Rabbânî sahîfeler kavli ve fiili olarak ikiye ayrılır. Bu ikisini biraraya getiren ise insan-ı kâmildir. Fiili sahîfelere ve bu ikisini kuvvetle bir araya getiren nüshalara başlayan insan-ı kâmil-i mükemmel-i ekmel ile nefs-i merdûdeden uzak kalarak o nefsin şerrinden sığınmaya başlayan kimse nihayet fiili ve kavli sahîfelerin sırlarına muttali olur.

Biliniz ki, insan-ı kâmile sığınmak " Eûzu " kelimesinin harflerinin işaret ettiği şartlar olmaksızın olmaz. Mesela:

Elif, istikâmet'e ve sâlikin Allah'ın dışındaki şeylerden alâkayı kesmesine. Allâh Teâlâ ile ülfete ve Allah Teâlâ ile alâkayı kesmemeye, ihlasa, ünsiyyete, evveliyyete ve ahiriyyete delalet eder.

Ayn, ilâhî ilme, ihlasla sıkı ülfete, ibrete, Allah'ın dışındakilere kör olmaya, Allah'ın muhabbetine sarılmaya ve buna benzer şeylere delalet eder.

Vav, ise vefaya, ahde, velayete, sevgiye, virde, vecde, kesrette vahdete ve buna benzer şeylere delalet eder.

Zel, ise sâlikin niyetini Allah için boyun eğdirmesine, ilâhî marifetlerin tadına, cennetin derecelerindeki makamının yüceliğine delalet eder.

Bu söylenilenlerden şu anlaşıldı ki kavlî ve fiilî nüshalar arasındaki nüshalara başlayan söylenilen sıfatların bir kısmıyla muttasıf olur, Sonra da bunları kendinde toplayan insan-ı kâmil vasıtasıyla, eğer sâlikin meşrebi insan-ı kâmil'in meşrebine uygun olursa, diğer sıfatlarla da muttasıf olur Meşrebi uygun olmazsa bu mümkün olmaz.

Bundan yine anlaşıldı ki avamın sığınması beden diliyledir. Bunun için de avam, şeytanın ve nefsîn tuzağından ve hilesinden kurtulamaz. Velhâsıl kavli, fiili sahîfelere ve her ikisinide bir araya getiren nüshaya insan-ı kâmil vasıtasıyla başlamayı isteyen kimse " Nefsî merdûde ve kovulmuş şeytandan insân-ı kâmil-i mükemmel-i ekmel'e sığınırım " desin.]

****

Konuyla alakalı değil, fakat bir örnek daha verelim. Cinlere karışmış insanlar için muska yazdırılıyor. Eğer yazan kişi cinler âleminde itibar görmüyorsa yazılan duaların hiçbir etkisi olmaz. Onun için para ile yazdırılan muskalar veya duaların hiçbir etkisi yoktur.

[14] حَتىَّ لاَ اَرَى  وَ لاَاَسْمَعَ  وَ لاَ اَجِدَ وَ لاَاُحِسَّ  اِلاَّ بِـهَا

“Öyle ki, sadece O´nunla göreyim, O´nunla işiteyim, O´nunla bulayım, O´nunla hissedeyim.” 

Vahdet deryasına dalınması; Gören gözü ve işiten kulağı ona mahsus olması ile kurb-u nevâfil e, hisler ve ve kendini kaybederek “be­nimle görür, benimle işi­tir,..” ile de kurb-u ferâiz e işaret edilmiştir. (Et-Temşiş fi Şerh-i Salâvat İbn-i Meşiş- Seyyid Muhammed Nûr’ül-Arabî) 

KURB: Arapça, yakınlık anlamındadır. Kelime ezelde, yani ruhlar âleminde, Allah Teâlâ ile kul arasında geçen ahde uymayı ifade eden, bir tabirdir. Kulun Hakk’a yakın olması, müşahede ve mûkâşefe iledir. Allah Teâlâ’dan gayrisiyle de Allah Teâlâ’dan uzak olur.

İki türlü kurb vardır.

1- Kurb-u Ferâiz (Farzlarla olan yakınlık): Kulun, nefsi de dâhil olmak üzere, her şeyin şuurundan tamamen fâni olmasıdır. Artık onun nazarında, Hakk’ın vücûdundan gayri, hiçbir şey kalmaz. Bu, farzların semeresi olarak ortaya çıkan fena halidir. Özet olarak ifade etmek gerekirse; kurb, Allah’a itaat ve kullukla elde edilir. Kurb, Kâbe kavseynin hakikâtına da denir.

2-Kurb-u Nevâfil (Nafilelerle olan yakınlık): Beşerî sıfatların sona erişi ve beşer üzerinde Allah Teâlâ’nın sıfatlarının zuhuru. Bu durumda beşer, uzaktakileri duyar ve görür hâle gelir. Buna, beşerî sıfatların, Allah’ın sıfatlarında fani olması da denir. İşte bu, nafileler ile elde edilen kurbdur.

[15] “Her kim benim veli kullarımdan birisine düşmanlık ederse ben ona harp açarım. Kulum kendisine farz kıldığım şeylerden daha sevimli bir şeyle bana yaklaşmamıştır. Kulum bana devamlı nafile ibadetleri ile yaklaşır. Bunun sonucunda ben onu severim. Bir kere onu sevdim mi ben onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli ve yürüyen ayağı olurum. Eğer benden bir şey isterse onu veririm. Bana sığınırsa muhakkak onu korurum.” (Buhârî. Rekaik, 38; İbn. Mâce. Fiten. 16.38)

[16] “Velhâsıl, muhakkak kim fiilî sahîfelere başlamak isterse, hal diliyle şöyle desin:

“Ârif-i Ekmel’in kalb levhasına yazılmış olan Kur’ân’ın bâtınını okumaya ve iki nurun arasını bir araya getiren nûr-û câmî olan insân-ı Kâmil ile okumaya başlıyorum.” (Tez: s.57)

[17] Allah Teâlâ ile tevhid makamındaki konuşmada “gazaba uğrayanların, ya da sapıtanların” manası düşünülmez.

[18] [Ebû Dâvud, Salât 172, (932, 933); Tirmizî, Salât 184, (248).]

[19] İbn-i Adiyy

[20] Diğer sıfatların tecellileri ile meşgulolmadan zâtına seni kavuşturması yani, ef’âl ve sıfat mertebelerinde oyalanmadan geçirmesi daha hayırlıdır, demektir.

[21] (Ehadiyyet’ül Cem makamını yalnız sana ihsan edecek demektir.)

[22] RUHU’L-KUDÜS: Mukaddes ruh, vahiy meleği Ruhul-Kudüs, “ruh” ve “kudüs” kelimelerinin birleşmesinden meydana gelmiştir. Bu kelimelerin ikisi de Arapçadır. “Ruh”; hayat, idrak ve hareketin kaynağı, maddenin tanı mukabili, manevi varlık, vahiy, Allah kelâmı, Kur’ân-ı Kerim, kuvvet, vahiy meleği, Cebrâil, his, duygu ve benzeri manalar işin kullanılır (Raşid el-İsfahânî, el-Müfredât) Garibil-Kur’ân, Mısır 1961, “ruh” md.).
Bununla beraber, ruh’un gerçek manasını Allah’tan başka kimse bilmez. Çünkü bu husus, Yüce Allah tarafından şöyle haber verilmiştir:

“Sana ruhtan sorarlar. De ki: Ruh, Rabb’imin emrindendir. Size ilimden pek az bir şey verilmiştir” (İsrâ, 17/85).

“Kudüs” kelimesinin aslı ise, “kuds”dür ve mukaddes, mübârek, her türlü fenalıktan arınma demektir. Bu iki kelimenin birleşmesinden meydana gelen “ruhul-kudüs”, herhangi bir şaibe ile lekelenme ihtimali olmayan, mukaddes ve temiz ruh, vahiy meleği, Cebrâil demektir (Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili, V, 3125).

Ruh kelimesi Kur’ân’da birkaç yerde geçmekte ve değişik manalara gelmektedir. Ruhu’l-Kudüs ise, yalnız dört yerde geçmektedir. Bulunduğu âyetlerdeki manası hakkında âlimlerin farklı yorumları olmuştur. Ancak çoğunluğun kanaatına göre, vahiy meleği olan Cebrâil demektir. Ruhul-Kudüs kelimesinin geçtiği âyetlerden birinin meâli şöyledir:

“Andolsun, Musâ’ya Kitâbı verdik, arkasından peygamberler gönderdik. Meryem oğlu İsaya da açık deliller verdik ve O’nu Ruhu’l-Kudüs (Cebrâil) ile destekledik “ (el-Bakara, 2/87).

Alimlerin bu âyette geçen Ruhul-Kudüs hakkındaki değişik görüşlerini şöyle sıralayabiliriz:

1- Ruhul-Kudüs, Yüce Allah’ın isimlerinden biridir.

2- Mukaddes kitap olan Kur’ân ve diğer bir görüşe göre İncil demektir.

3- RUHUL-KUDÜS, ALLAH’IN RUHU DEMEKTİR.

4- Vahiy meleği olan Cebrâil demektir. Âlimlerin ekseriyeti bu görüştedir. Çeşitli hadislerde ve şairlerin şiirlerinde de, bu manada kullanılmıştır (et-Taberî, Camiu’l-Beyân, Mısır 1954, I, 404 vd.; el-Kurtubî, el-Camiu li Ahkâmil-Kur’ân, Mısır 1967, II, 24; er-Râzî, et-Tefsirul-Kebir, III, 177).

Bu görüşü benimseyen alimlere göre, aşağıdaki âyetlerde geçen Ruhul-Kudüs de Cebrâil demektir:
“İşte biz, o elçilerden kimini kiminden üstün kıldık. Allah onlardan kimiyle konuştu, kimini de derecelerle yükseltti. Meryem oğlu İsaya da açık deliller verdik ve O’nu Ruhul-Kudüs (Cebrâil) ile destekledik ” (Bakara, 2/253);

“Allah demişti ki: Ey Meyrem oğlu İsâ, sana ve annene olan nimetimi hatırla, hani seni Ruhul-Kudüs (Cebrâil) ile desteklemiştim” (Maide, 5/ 110);

“De ki: İnsanları sağlamlaştırmak ve müslümanlara yol gösterici ve müjde olmak üzere onu, Ruhul-Kudüs (Cebrâil), Rabb’inden hak (ve hikmet) gereğine indirdi” (Nahl, 16/102).

Ruhul-Emin de, Ruhul-Kudüs ile eş anlamlıdır Yani o da Cebrâil demektir. Kur’ân’da yalnız bir yerde geçmektedir:
“Onu, er-Ruhu’l-Emin (güvenilir ruh, yani Cebrâil) indirdi” (Şuara, 26/ 193).

Şair Hassan’ın naklettiğine göre, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem onun için dua etmiş ve duasında “Ya Rabbi, Hassan’ı Ruhul-Kudüs ile takviye et” demiştir. Hassan bunu söylerken, Ebu Hüreyre’yi de şahit olarak göstermiştir (Buhârî, Salat, 68; Müslim, Fedâilu’s-Sahabe, 151, 152; Neseî, Mesâcid, 24. Ayrıca bk. Cebrail mad.).

[23] “Duhâ sûresinin yedinci âyetinde, “Biz seni yoldan sapmış bulduk doğru yola yönelttik,” buyurulmuştur. Bunun manası nedir? Bu şu demektir:

Ya Muhammed! Allah Teâlâ seni yolunu şaşırmış bir halde buldu, sana gerçek yolu gösterdi. Bunu herkes böyle yorumladı. Hakk, onu yolunu şaşırmış bir durumda buldu dediler. Nasıl ki, çoban bir buzağıyı kaybeder, o tarafa bu tarafa koşar ki onu bulsun. Belki Hazreti Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem nefsini yitirmişti. Yani o kaybettiği nefsini yine kendi nefsiyle buldu. Burada nefis anlamına gelen söz müennes (dişil) yapılamaz. Çünkü bu, varlığın kendisi olan zattır.  (Şems-i Tebrizî, Makâlat,2007), (M.62), s. 134

[24] Yani, bu ilme seninle kavuşabilirler demektir.

[25]  “Ve denildi ki: Seni mahlûkatına gönderdiği zaman yakınlığından uzaklaştırmadı.

Ve yine denildi ki : ” Seni seçtikten sonra ihmâl etmedi. Zâtından perdelemekle makâm-ı sıfatta, şevk ve muhabbet var olmaya devam ettiğinden dolayı âlem-i nurda tamamen terk edip gidenin terk etmesi gibi seni terk etmedi. وَمَا قَلَى Allâhu Teâlâ’dan, O’nun fiillerinden ve sıfatlarından uzak olarak nefs makamında şevksiz ve muhabbetsiz olarak yaratılmışlarla beraber seni âlem-i zulmette bırakmadı.

Tez: s. 61-62

[26] Bu şekilde marifetin tahsilide ariflere öğretilmiş olacaktır.

[27] Bakara, 257

[28] Kalem, 4

[29] Buhari ve Müslim Hz Âişe radiyallâhü anhadan buna benzer şu hadîsi rivayet etmişlerdir:

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdu: “Önceki ümmetlerde Muhaddes (ALLAH´ın ilhamına mazhar olan) kullar vardı. Eğer bu ümmette de bir tek muhaddes zât varsa, işte o Ömer´dir.”

Taberâni´nin ve Beyhaki´nin Hz. Ali kerremallâhü vecheden naklettikleri bir haber vardır:

“Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ashabı olarak bizler çok sayıda idik ve kendi aramızda asla şüphe etmeksizin: “Muhakkak melekler Ömer´in dili üzerine konuşmaktadır” derdik.

[30] Muhyiddin Arabî Hazretlerinin Hatem’ül-Evliyalığı, O’na Allah Teâlâ’nın ihsan ettiği hususî mertebesine göredir. Yok­sa O’nunla velayet bitecek manasına gelmemektedir. İsmail Hakkı Bursevî kuddise sırruhu’l-azîz Hatm (Son Halka) hakkındaki görüşü ile durumun hususîlik üzerine olacağından bahsetmektedir.

“İbâdet sıfatında son mer­tebe hatmi sücûdladır ki, mahşerde feth-i bâb-ı şefaat olunduk da ol halde mütekeffil-i-saâdet-i dâreyn şefî’u’s-sakaleynden sallallâhü aleyhi ve sellem ve sâir şefaate me’zûn olanlardan vâki’ olsa gerektir. Pes ol secdeden sonra ibâdet-i zâtiyye kalır ki ona emir ve teklîf mukârin olmaz. Nitekim rûh-i izafi mufârakatinde dahî,  hayât-i zâtiyye kalıp meyyitten emr ü nehy sakıt olur. Ve Kur’ân-ı Azîz’in hatmi, sûre-i beraat iledir. Zîrâ bu sûre makbul ve merdûd meyânını temyiz eder. Âhir nazil olan hüküm ise, ehl-i cennet ve nârı birbirinden temyizdir. Ve ahkâm-i şerâyi bizim şerî’atimizle hatm olunmuştur, Enbiyâ aleyhisselâm bizim Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem mahtûm oldukları gibi; Hz. İsâ aleyhisselâmın nüzûl-i tabi’iyyet ve bazı ahkâmı tağyîr-i taayyün-i Sâri’ iledir. Fe’fhem. Ve bizim şerîatimizin hükmü şemsin mağripten tulûuyla hatm olunur. Zîrâ şem­sin sûret-i âmme-i kevniyyeye nisbeti, rûh-i hayvaninin bizim beden­lerimize nisbeti gibidir. Ve kalem-i âlânın min-haysü’1-insân-i kâmile nisbeti bizim neş’etlerimizi müdebbir olan rûh-i ilâhînin; nisbeti gibidir. Onun için şems mağripten tulu’ ettikten sonra kimsenin îmân ü ame­line i’tibâr olunmaz. Rûh-ı insanînin tedbîr-i bedenden i’râzı ve rûh-ı hayvaninin mufârakati hâlinde i’tibâr olunmadığı gibi. Ve hilâfet-i ilâhiyye-i mutlaka mertebesinin hatmi Hz. İsâ aleyhisselâm iledir. Hilâfet-i Nebevîyye mertebesinin hatmi, Hz. Mehdî ile olduğu gibi. Ve velâyet-i Muhammediyye’nin min-haysü husûsi’l-mertebe hatmi arabdan bir hasîb ve nesîb racül-i kerîmle vaki’ olmuştur. Nitekim husus mertebe-i adi ve seyf âl-i Osman’dan Fâtih Sultân Muhâmmed (Rahimehu’l-Ehadu’s-Samed) ile hatm olunmuştur. Ve velâdet-i mutlaka Sîn’de bir mevlûd-i pâkize ile hatm olunur ki, ba’de ez-în dünyaya ukm sârî olur.

Nitekimİlim Çin’de de olsa onu arayınız.”(Keşfü’l-Hafâ, I, h. no: 397) ona işarettir. Ve saltanat-ı mutlaka, saltanat-ı Osmâniyye ile hatm olunur. Pes Âl-i Osman’ın devleti zamân-ı Mehdî’ye muttasıl olur. Velâkin husus üzerine kiminle hatm olacağı kimseye ma’lûm değildir. Eğerci ki, âhiru’l-aktâb  bi-husûs  malûmdur.   Nitekim  takrîr-i  sabıktan  fehmolunur. Ve hatm-i vüzerâ Ashâb-ı Kehf tir ki, vezâret-i Mehdî ile takallüd etseler gerekdir. Ve bunlar gerçi acemdir. Velâkin arabi tekellüm etseler gerekdir. Pes yediyüz bin lügatin evveli süryânî ve âhiri arabîdir. Onun için ehl-i cennetin dahî, lisâni arabîdir. Ehl-i nârın a’cemî olduğu gibi ve fârisî a’cemîden müstesna olmakla lisân-ı ehl-i cennete ilhak olunmuş­tur. Ve bâ (ب) ve cîm ( ج) ve zel( ذ) ve kâf ( ك )-i fârisiyye hurûf-i arabiyye ilhak olunduğu gibi. Onun için hurûf otuz ikidir derler. Ve fesâhat-ı arabiyye Sehbân ile ve fesâhat-ı tefsîriyye Cârullah ile ve Türkî-i mutlak, Şeyh Yunus Emre kuddise sırruhu’l-azîz ile ve husus mertebe şeyh-i tarîkatimiz Mahmûd Hüdâyî el-Üsküdârî kuddise sırruhu’l-azîz ile hatm olunmuştur. Onun için cevâmî’-i kelime mazhâr ve kelimâtmda cemî’-i merâtibe işâret-i ve hafiyye müyesserdir. Eğerçi ki, ba’zı ehl-i ruûnet ve haset mezâya-ı kelâma mühtedi olmadığından duayı mücerrede hamleder. Ve lisân-ı tasavvuf Şeyh-i Ekber ve Şeyh-i Kebir’de kuddise sırruhuma’l-azîz hatmolunmuştur ki, cemî’-i erbab-ı tarîk onlardan Hakk’a müstefîddir. Onun için onlar tarîkat-ı mahsûsa mensûb değildir. Ve bu lisânda şey-heyn-i mezkûrînin birbirlerine nisbetleri lisân-ı Türkî’de Şeyh Yûnus ve Hüdâyi nisbetleri gibidir, fa’rif (bil). Ve şuyûh-ı kibar hakkında erbâb-ı kîyl ü kâlin halleri malûmdur.(İsmail Hakkı Bursevî, Tuhfe-i Aliyye, Hzl: Şeyda ÖZTÜRK, İst., 2000, s.252)

Bu nedenle bir mevzuda umumî hâtemiyet yoktur. Çünkü İbnü’l Arabî Hazretlerinden sonrada sayısız evliya gelmiş ve gelmektedir.

“Her vakitde hatmü’l-evliyâ birdir, bu vakitde Allah sübhânehu ve te’âlâ hatmü’l-evliyâ olmağı Mısriye virdi.”(ÇEÇEN, Halil, Niyazî-iMısrî’nin Hatıraları, İst, 2006, s. 39)

 

 “Geçen gün hocanın biri: Eski günler geçti… Biz iki kişi kaldık. Biz de gidersek dünyada âlim kalmayacak!”

Diyormuş. Bu çeşit sözler, Hakk’ın tecellîsini inkâr olur. Şu veya bu zamanda Allah Teâlâ’nın mevcudiyetini inkâr edebilir misin? O mevcut oldukça da isimlerinin icapları nasıl söner, mevcut olmaz? Bir ismin noksanı hiç düşünülebilir mi? Böyle bir şey olsa dünya yerinde kalmaz. Çünkü dünyadan maksat, Hakk’ın bütün esmasının zuhurudur. Hak, istediği vücuttan tecelli eder. Onun için iş sarıkta, kavukta değildir. Binâenaleyh Hakk’ın zuhuru kılık kıyafete bağlı değildir.” (Ken’an Rifâî, Sobetler. s.218)

[31] Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin bedeninin gölgesi olmadığı sebebine bu ayet delil getirilebilir.

[32] Tavus:  Ταος (Taos). Yunancadır. Bir kuş türü. Yakışıklı  adam,  süslenmek,  tavus  kuşu,  her  türlü  bitkiyle dolu yeşil arazi.

Tavus-u Melekût: Mecazen Cebrail’e işarettir.

“Tavus kuşu gibi pek güzel bir kuş, yumurtadan çıkar, tekâmül eder, semalarda tayarana başlar. Âfâk-ı âlemde şöhret kazandıktan sonra, yerde kalan yumurtasının kabuğu içerisinde o kuşun güzelliğini, kemâlâtını, terakkiyatını arayıp bulmak isteyen adamın ahmak olduğunda şübhe yoktur.” (Mesnevi-i Nuriye. Osman Yalçın Matbaası.1958..86,128,216)

[33] Kur’ân-ı Kerim’de “sultan” kelimesi ile gelen ayetler, güç, kudret, camî sırlar vb. mana üzerinden yorumlanmıştır. Burada Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin her konuda  “tek”lik yetkisinin sahibi olduğuna işaret edilmiştir.

[34] Ahmet Amiş kaddese’llâhü sırrahu’l azîz buyurdu ki; Üç şeye doyulmaz. Tilavet-i Kur’ân, musahabeti-l ihvan, mülâkat-ı rahman.

[35] Enbiya, 107

[36] En’âm, 107

[38] İbn-i Mâce, Fiten, 8; Ahmed b. Hanbel, c.4, 278

إنَّ أُمَّتِي َ تَجْتَمِعُ عَلَى ضََلَةٍ  فإِذَا رَأيْتُمُ اخْتَِفاً فَعَلَيْكُمْ بِالسَّوَاد ِالاعْظَمِ. Hz. Enes radıyallahu anh anlatıyor:

“Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellembuyurdular ki:

“Ümmetim dalâlet (bâtıl) üzerinde toplanmaz. Öyleyse bir ihtilâf görünce, size çoğunluğu iltizam etmenizi tavsiye ederim.”

[39] Avam olan için bu hitap zaten yapılmaz. Çünkü o bu bilginin hakikâtini bilmediği için sorumlu değildir. Bu durumda avam ne kadar şanslıdır. Onun için tasavvuf erbabıyım diye geçinenler bu duruma çok dikkat etmelidir.

[40] “Oku”mayan rahmetten uzaktır.

[41] Buhari, Tabir, 2; Müslim, Rüya, 6

[42] Bakara, 31

[43] Naziat, 24

[44] İsra, 72

[45] Necm, 11

[46] Hadid, 4

[47] Buhari, Leyletül Kadr, 1, Müslim, Müsafirin, 175

[48] Nahl, 93

[49] Naziat, 24

[50] Bakara, 74

[51] Araf, 174

[52] Fecr, 30

[53] Yasin, 52

[54] Keşfü’l Hafâ, c.2, s.279

[55] Mevzuatu Etrafi’l Hadisi’n Nebeviyyi’ş Şerif, c. 8, s.662

[56] Keşfü’l Hafâ, c. 2. s.291

[57] En’âm, 122

[58] Naziat, 34

[59] Buhârî. Rekaik, 38; İbn. Mâce. Fiten. 16.38

[60] Kasas, 88

[61] Mümin, 16

[62] Necm, 17

[63] İsra, 72

[64] Bakara, 238

[65] Keşf’ül Hafâ

[66] Keşfü’l Hafâ, c.1, s. 344

[67] “Bir saat tefekkür bir sene (nafile) ibadetten hayırlıdır.” Bir değişik rivayette “Altmış sene ziyadesi vardır.” Bu söz aslında Sırrı Sakati Hazretlerinin bir sözüdür. Zamanla halk arasında yayılıp hadis zannedilmiştir. Efendimiz hazretleri Sahabeyi Kiram’a: “Allah hakkında değil O’nun yarattıkları hakkında tefekkür edin.” diye tavsiye etmiştir. Yani tefekkür tavsiye edilmiş ama; “Bir saat tefekkür bir sene veya altmış sene ibadete denktir.” gibi bir şey ifade edilmemiştir.

(Aliyyül Karî, Mevduatı Suğra, Tahkik Abdulfettah Ebu Gudde, 1994, Beyrut, 5. Baskı hadis no: 94, Keşfül Hafa Acluni, 1. cilt 1104. Hadis)

[68] Buradaki terimleri konumları ile anlamak gerekir. Yoksa yanlış fikirlere düşülür.

[69] Yunus, 52

[70] Zilzal, 7-8

[71] Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemi dile dolayanların vay haline denilmektedir.

[72] Ümmetim de benim gibi müşahede üzere Allah Teâlâ’ya kulluk edeceklerdir, demektir.

[73] Afv: Allah Teâlâ günahları silen, onları hiç yokmuş gibi kabul edendir.

Bu manaya göre bu isim, Gafur ismine yakındır. Ancak arada şu fark vardır:

Gufran, Günahları örtüvermek demektir. Afv ise, günahları kökünden kazımaktır. Günahları kökünden kazımak, o şeyi örtmekten daha iyidir. Kulun kendisinden ve meleklerden dahi saklamasıdır.

[74] Ehl-i sünnet itikadına göre sıfat-ı İlahiyye zatının aynısı olmadığı gibi gayrısı da değildir. Nasıl ki güneşin ışınları güneştendir, ancak güneş değildir. Bunun gibi Allah’ın sıfatları da onun zatındandır. Ancak zatının kendisi değildir.

Allah Teâlâ, zati sıfatlarının bütününün bir araya gelmesinden meydana gelmiş bir mahiyet değildir. Başka bir deyişle onun zatı, sıfatının gereği ve sonucu değil, sıfatları zatının gereği ve sonucudur. Sıfatın gerçek mânası da budur. Onun varlığı bizatihi vacip olduğu gibi, sıfatları da başka türlü değil, zatıyla vaciptir. Teşbihte hata olmasın, Güneşin ışıklarının kaynağı güneş olduğu gibi Allah’ın sıfatlarının kaynağı da zatındandır.

OTUZSEKİZİNCİ MEKTÛB

Bu mektûb, Muhammed Çetrîye yazılmışdır.

Zât-i teâlâya muhabbeti ve fenâ mertebelerini bildirmekdedir.

Mektûb-i şerîfiniz gelerek, fakîri çok sevindirdi. Allahü teâlâ, her zemân kendi ile berâber bulundursun! Bir ân bile, başkası ile bırakmasın! Zât-i ilâhîden başka her şeye gayr denir. Onun ismleri ve sıfatları da gayrdır. İlm-i kelâm âlimleri, (Sıfatları, kendinin aynı da değildir, gayrı da değildir) buyurmuş ise de, gayrı kelimesinin kelâm ilmindeki ma’nâsına göre, böyle demişlerdir. Yoksa, lügat ma’nâsına göre dememişlerdir. Sıfatlar kelâm ilmindeki ma’nâsına göre (Gayrı) değil ise de, umûmî ma’nâya göre, Onun gayrıdır.

Allah Teâlâ, ancak selb sıfatları ile anlatılabilir. Onu, herhangi bir sıfat ile anlatmak, ilhâd olur.  Onu anlatan en iyi kelime, en geniş ibâre, Şûrâ sûresinin (Ona benziyen birşey yokdur) meâlindeki, onbirinci âyetidir ki, buna fârisî dilinde (bîçûn ve bî-çigûne) denir. Hiçbir ilm, hiçbir şühûd, hiçbir ma’rifet, Allahü teâlâyı bulamaz. Bilinen, görülen ve tanınan herşey O değildir. Bunları ma’bûd bilmek, gayra tapınmak olur. (Lâ ilâhe) derken, bunların hepsini nefy etmek, yok bilmek, (İllallah) derken de; O, birşeye benzemiyen, bir ma’bûdu var bilmek lâzımdır. Bu, önce taklîd ile yanî öğrenip yapmakla olur. Sonraları, kendiliğinden yapılır.

Sona varmamış olan tesavvuf yolcuları, başka şeyleri, O sanarak tanır, görür. Taklîd eden mü’minler, böyle tesavvufculardan, katkat iyidir. Çünki bunlar, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemden gelen bilgilere uymakdadır. Bu bilgilerde hatâ, yanlışlık olamaz. Yarı yoldaki tesavvufcular ise, kendi gördüklerine, anladıklarına uymakdadır. Bu hareketleri ile Zât-i ilâhîye inanmamış oluyorlar. Zât-i ilâhîyi görüyoruz, Onun sevgisi içinde yüzüyoruz diyorlarsa da, Zât-i ilâhîye olan böyle îmânları, hakîkatde, inkâr demekdir.

Müslümânların büyük imâmı, imâm-ı a’zam Ebû Hanîfe ‘rahmetullahi aleyh’, (Sana lâyık ibâdeti yapamadığımız, fekat, iyi tanıdığımız, Allahımız! Sende hiçbir kusûr, noksânlık yokdur!) buyurdu. Ona lâyık ibâdet yapılamıyacağını herkes bilir. Fakat iyi tanıdığımız buyurması, (Hiçbirşeye benzemediğini, hiçbir yoldan tanınamıyacağını iyi anladık) demekdir. Allahü teâlâyı, herkes bu sûretle tanıyamaz. Ma’rifet, ya’nî tanımak başkadır. İlm, ya’nî bilmek başkadır. Herkes, ilm sâhibi olabilir. Ma’rifet ise, fenâ mertebesi ile şereflenenlerde bulunur. Fânî olmıyana nasîb olmaz. (İmam Rabbânî Mektubat)

[75] Nahiv kurallarına göre, “huvellahu ehad” için birçok izahlar yapılmıştır. Bana göre bunun en uygun izahı, “huve” mupteda, “Allah” onun haberi, “ehad” ise ikinci haberidir. İkinci haber bakımından cümlenin anlamı: O (O’nun hakkında Resulullah’a soruyorsunuz) Allah’tır, birdir, şeklindedir. Diğer bir anlam da şöyle olabilir ve dil bakımından da yanlış olmaz: “O Allah birdir.” Burada şu iyice anlaşılmalıdır: Bu cümlede “Allah” için, “ehad” kelimesi kullanılmıştır.

[76] Telvin: Bir halden diğer hale geçmeyi veya bir makamdan diğer makama atlamayı ifade eder. Bkz.

Cebecioğlu, Ethem, Tasavvuf Terimleri ve Deyimleri Sözlüğü, s. 709.

“Her kim hem Hakk’ı, hem halkı, hem fenayı hem bekayı, hem hadisi hem kıdemi, hem kendisinin acizliğinin kemâlini ve hem de Allah Teâlâ’nın kudretinin kemâlini kendi vücudunda bulup, kulluğu ve ulûhiyeti birbirini görmeye mani perde etmezse, işte o kimse şek ve şüphelerden ve telvin denilen başka inançlardan kurtulur, tevhid ehli olur.” (Selim Divane, Sadıkların Müşkillerinin Anahtarı, s.58)

[77] Yusuf, 53

[78] Sâd, 75

[79] Kasas, 88

[80] Hadid, 29

[81] Hatalar şahsıma aittir. İhramcızâde  İsmail Hakkı

Tercümenin bittiği tarih: 13.10.2011

ismailhakkialtuntas@gmail.com

Tahriçli Arapça Metin
PDF İNDİR

 

FAKİR SÖZLERİ (İtlâk Tasavvufundan latifeler)


Yoku var ve muhteşem gösterdin,
Yeli gizledin,    tozu    gösterdin.

MEVLÂNÂ kaddese’llâhü sırrahu’l azîz

Önsöz

Bu latifeler sohbet mevzûlarıdırlar. Sâf İslam Tasavvufundan nasibi olanlara mahsus ve insanlıktan uyanacak kimselerin malıdırlar, İtlâk tahassürüne, tahkik iştiyakına erişmişler bunların kadrini bilir.

Alışılmış telâkkilere aykırı görünen cihetleridir bu zevata şevk veren, (Kevn) den çıkma yolunu gösteren.

Akıl ve nakil efsânelerinden henüz bîzâr bulunmayanlara da izahları mümkündür.

İnsanda, yâni (idrâk)’da, hudutsuz uçurulmar vardır, daha ulu hakikatleri de hazm eder: kalbin mührünü (fek) etmek şartıyla.

H.Lutfi ŞUŞUD
İSTANBUL — 1958-Doğan Kardeş Yayınları A. Ş. Basımevi

FAKİR SÖZLER

 Hakâiki bulmayanlar merasimi din edindiler.

***

itlâk zevki, dîne mal olmayan ayn’ı dîn kimsenin malıdır.

***

Allah’tan konuşan çok, Allah’ı bilen yok.

***

Tasavvuf (adem) ilmidir. İnsan için kurtuluş vardır, insanlıktan ötede.

***

Hep sensin, amma sen sen değilsin.

 ***

Nekadar yoksan o kadar hâkimsin, ne kadar varsan o kadar mahkûmsun.

***

Cihan kıymetlerine temel bir hatâdır : yokun var zannedilmesi.

***

Benî Âdem yoktur, benî İdrâk vardır.

***

Müşahhasta kalma, mücerrede  eriş.

***

Hilkat muamması (adem)’le hallolur.

***

Bedenin cisimdir diye senedin mi var ?

***

Uyanık insan çok, insanlıktan uyanmış yok.

***

Tok beden mukayyede, aç beden mutlağa çalışır.

***

Bulduğun ile mutmain isen ne âlâ, değilsen aliyyül – âlâ

***

Tahkik, vahdet’i vücûd değil, künh’ü vücûd yoludur.

***

Riyâzetsiz ( kaal )’i ( hâl )’e değişemezsin.

***

Tok gezdiğin gün kendini sâlik sayma.

***

İnsan için mahv’dan başka rahat olmadı.

Mürşîd Röntgen gözlü tâlib ister : nazarı bâtın görsün.

***

Kudreti acizde ara

Serveti fakırda ara

Hayatı ölümde ara

Varlığı yokta   ara.

***

Riyâzât, sâliki Zât ile temasa getirir. Rehberden müstağni kılar.

***

Açlık enbiyâ ekmeğidir, pîrân lokmasıdır.

***

Nübüvvet ucuzdur, (fena) bahalıdır.

***

Fakra erişmeyen çok fakirdir.

***

Okyanus gezen’ ırmağı neylesin, mutlağı bulan mürseli neylesin.

***

Mestîyi ayyaş ne bilir, sekri sen küûldan sor.

***

Âlem «keen lem yekûn» vasıflı bir zuhurdur

***

Kıdem (adem)’dedir : ne ki adîmdir, o kadîmdir.

***

Minnetsİz niymet (Gayb)’tır.

***

Cihan kurnazlıklarını terket ki sana ezel zekâsı verilsin.

***

(Kevn)’den çıkmak en ulu keramettir.

***

Her şey maddedir, amma madde madde değildir.

***

Mevcudat tam (realite)’dir, lâkin (realite) (irreelle)’dir.

***

Malûmat Gayb’a perdedir.

***

Hüznün kadrini bil, inkisarı aziz tut.

***

Nedir suâlin odur kemâlin.

***

Doğarken gaybettin, öldükte bulursun.

***

Cihan bir emr’i gayrı vâkidir.

***

Varlık yaprağını çevir, kitap hatm olur.

***

Cisim, madde görünmüş sırf mânâdır.

O kadar git ki, “sende senlik kalmasın”,

eşyada şey’iyyet kalmasın,

Allahta Ülûhiyyet kalmasın.

***

Fena yolunda sana mubahı haram ederler, bakaada muhali mümkün kılmak için.

***

Hakikî hayâtı ölümde bulursun.

***

(Suğrâ) idrâktir, (kübrâ) gaybtır : tahkik mantığında.

***

Gafil derin Kevin koması içindedir.

***

Cihanın yegâne zevki zevalidir.

***

Allah uçurumdur, sukut sevenler bulur.

 ***

Cihanda bigâne oi Ledünde yegâne ol Mecliste peymâne ol.

***

Mâhiyyetlere eriş, müşküller biter,

***

Tasavvuf bilmek değil, bitmektir.

***

Tasavvuftur : riyâzât ile, tasavvurdur : rivâyât ile.

***

Kapı kapı dolaşma, muradlar sendedir.

***

Müridlere bak mürşidi anla.

***

Hâriçte arama: dışarda bir şey kalmadı da sen var oldun.

***

Esma ile olmaz, fena ile olur.

***

Teselli tasavvufunu ko, tecelli tasavvufuna git.

***

Her mefhum (fena)’da başka hakikate döner.

***

«Les vingt années de Paganini».

***

Riyâzetsiz beden akordsuz çalgıdır.

***

Ülûhiyyet hakikati fenada başka nâm, başka mâhiyet alır.

***

Tahkike erişen kurtuldu : bugün zulmetten, yarın kulluktan.

***

Hak ma’dûmen mevcûddur, Halk mevcûden ma’dûmdur.

***

«Comme le sculpteur, la douleur vous dégage du bloc.»

***

Beşeriyyetin gitikçe zâtiyyetin gelir.

***

Sevgilerin gafletlerindir.

***

Dünyâ bir negatiftir, ki imkân derler.

***

«L’Humain est un compromis entre l’Etre et le Non-Etre.»

***

Hakikat’ı Âdemiyye : munbasit idrâktir. Hakikat’ı Muhammediyye münkesir idrâktir.

***

Allah’ı bulan her şeyi buldu.

***

Göz verildi, görülmezi göresin diye. Ayak verildi, erilmeze eresin diye.

***

İsti’dâd ve iştiyak pasif rabıtadır, riyazetler aktif rabıtadır. Gayrı rabıtalar vehimdir.

***

Cihan harâblıklarla payidardır.

***

Evvel zaman bir karanlıktır : nûrânî.

Âhır zaman bir aydınlıktır : zulmânî.

***

(lntrinseque) imân arayan, dinlerin menbaına çıkar.

***

Sensiz bir âleme hiç ulaştınmı ?,

Zikre gark ol : ne zâkir ne mezkûr kalınca.

Yemek, yeme : açlık vatan, tokluk gurbet olunca.

İnkisar tut : külliyen kurtulunca.

***

Dipsiz uçuruma düş ki sukutlardan âzâd olasın : ecrâm gibi.

***

Gâh ednâdan söylerler, gâh âlâdan: bize tezâd görünür.

***

Fecre kadar yanan kandil o! : Baka bulasın.

***

Fena, varlığın bittiği yerde başlar.

***

İş, vücûddan vecde gidiştir.

***

Rehber deniz feneridir : hedef değildir, ışığını da gizlemez.

***

Dünyâ serâbdır, zehirli : ibâdâttırpanzehri.

***

Hakikî mürşid ilm’i zâtı’i ilâhîdir.

***

Allah mecburu altın yapraktır : ezilir dağılmaz.,

***

Ey Şems’i Tebriz : ne güneş imişsin ki bir nurun cihana Mevlâ oldu.

***

Edyânı ko, Deyyânı bul.

***

Tahkik yolu geçer :

gâh ibâdâttan,gâh hârâbattan,

***

Şenelmeden gönlün dirilmez.

***

Envâr esrardan mahrum kılar.

***

Bir güneş batar, bin güneş doğar :

zahir akşamında, bâtınlar fecrinde.

***

Kerâmât ile hayran mı edersin, yoksa aşk ile mestân mı edersin ?

***

llm’i mâduma (kodeks) olmaz.

***

Ülûhiyyete sığmamış bir Allah ara.

***

Ruh’u hayvanı : cemâdın ötesi,

Ruh’u izafî : cismin ötesi,

Ruh’u mutlak : vücûdiyyât ötesi.

***

Bulduğun mânidir, henüz bulmadığına.

***

Kâinat bi illettir, bi gayedir.

***

Mürşid âyinedir : kadrini dilber bilir.

***

Mâdûmun mucidi ne demek ?

***

Mükuddesût ademiyâttır.

***

Seni senden öteye götürmektir, rehberin işi.

***

(Nirvana) bir peyâledir, sakisi yok.

***

Açlık ölüyü diriltir, tokluk diriyi öldürür.

 ***

Şeytan besmelede gizlendi.

***

Ne aradın da İslâm’da bulmadın ?

***

Aşk mecazîdir, eşhas arasında ve kul ile Rab arasında kaldıkça.

***

İdrâk, vücûb ile imkânın ittisalidir.

***

Mâhiyetlerden gafletin kadardır, ahkâmda tedbirin.

***

Gafil varlıklarla, kâmil yokluklarla beslenir.

***

Hakk avamın rabbıdır, havassın aslıdır.

Havâss’ül havassın ne rabbıdır, ne aslıdır.

***

Mutlak mebde’dir, her suâlin cevabı.

***

Ademe ermeyen Hakka ermedi.

***

Ne vahdettir, ne kesrettir :

Cem’i ma’al – fark’dır.

***

«Kün» ilm’i zatîden ibarettir.

***

Fena (zıddiyyet’i ayniyye) yapar..

***

Köhne şarâb muhakkik kelâmıdır.

***

Maksûd bestedir, güfte vesile,

Murâd mestidir, kadeh bahane.

 Fenâ’i Tiyh’den tecelli’i Sînâ maksûd,

Rûyâ’i şeeden  Ken’ân ı Gaybmev’ûd.

***

Vâkıf isen sırra, çalışmazsın Cihanı islâha.

***

Fena ehli ateşte hayat bulur, semender gibi.

***

Zikrin âlâsı, en âlâ zikrin dahi gaflet olduğunu bilmektir.

***

Nîl’e atılmayan (Kulzüm)’e hükm edemez.

***

Kâmil iki cihan mültekasıdır.

***

Muvahhid illâ der, muhakkik lâ der.

***

Vücûd keynûnetindir, idrâk aynûnetindir, adem gaybubetindir.

***

Mükevvenât (pour memoire) meblâğ gibidir, muhasebe’i itlâkta.

***

“ – Hakikî ismim nedir ? “

- İzzetin isimsiz olmandır.

***

Dinleri izah edemezsin : menşeleri Gayb sırrıdır.

***

Kadîm eser mukaddestir : “ol var idi sen yoğ iken.”

***

(Enel – Hak) tasavvuf değildir.

***

«Marier deux humains, c’est forcer deux univers á se souffrir.»

***

 Seni yakarsa o san’at eseridir.

***

iyrâs ehli vardır, iysâr ehli vardır.

***

“L’Humain est la rive entre l’infiniment existant et l’infiniment inexistant.”

***

Vukuat gayrı vâki’dir, hâdisât gayrı hadistir.

***

Dinler tasavvuftan geldi, tasavvuf dinlerden değil.

***

Ne ki sen değildir, senin ittılâınâ gelirmi ?

***

Fenâ’dan alan mişkât’ı

Muhammed’den aldı.

***

Muhakkiktir tam (realiste) olan : (illusion)’lardan kurtulmakla

***

Âlem muhteşem bir yalandır.

***

Yokluk vatandır, varlık gurbettir: ulu meşrebi i kimseye.

***

Itlak yolunda Allah-perestlik yoktur.

***

Kâse’i fağfur ol : bir dokun bin dinle, kendi sinenden.

***

“- Qu’est – ce que la vie ?

Une agonie.”

***

(Sevâd’ı â’zam) ulvî heyuladır, (arş’ı muazzam) berzah’ı kübrâdır.

 ***

Diyanet saadettir, siyâset felâkettir.

***

Hilkattan murâd idrâktir.

***

Ahlak bedenî sudûrâttır : ilk adımın neyse son adımın odur.

***

İçinden çıkmadıkça dünya bilinmez.

***

Fakır gibi servet olmaz, açlık gibi gıda olmaz.

***

Izâfi’yi bilemedin, mutlak’a ermeden.

***

Iktisâb mertebeleri :

Taleb, tevessül, tasarruf ve istiğnadır.

***********************

“HİSLERİN DANSI” ile NEFS MÜCADELESİ
YOKLUK BİLGİSİ ve SAKLI SIRLAR
ALLAH’IN ZÂTI NEREDEDİR
İBN-İ ATÂULLÂH EL -İSKENDERÎ الحكم العطائية ابن عطاء الله السكندري
BRUCE LEE İLE YAPILAN RÖPORTAJ – I AM BRUCE LEE (2011)
I AM BRUCE LEE (2011) Film
SUN TZU’YA GÖRE YAŞAM STRATEJİSİ
VAROLUŞÇU PSİKOTERAPİ
ARILAR MASALI