SEÇKİ -10


NAMAZ KILAN ADAMLA KÖPEK

Mescidin birinde iyi bir adam konaklamıştı. Din yolunda birazcık derdi vardı, bir miktar derdi azık edinmişti.

O âşık adam, o gece sabaha kadar namazdan başka bir şeyle meşgul olmamak üzere mescide gitmişti.

Gece olup etraf kararınca bir ses duyuldu. Sanki birisi mescide girmişti. Namaz kılan, bir kemal sahibi gelmiş, mescide konuklamış sandı. Gönlünden, böyle bir yere bu çeşit adam, ancak Allah Teâlâ’ya ibadet etmek üzere gelir. Bu iyi adam bana dikkat eder, namazımı görür, ibadetimi duyar, dedi.

Bütün gece sabaha dek ibadette bulundu. Bir an bile ibadeti bırakıp dinlenmedi. Bir hayli duada bulundu, ağlayıp inledi. Gah tövbe etti, gah istiğfar etti.

Edep ve sünnetlerini yerine getirdi. Kendisini adamakıllı iyi göstermişti.

Tan yeri ışıyıp etraf ağarınca mescit de aydınlandı. Adam bir baktı ki mescidin bir bucağında bir köpek yatıp uyumuş.

Bu dertle canı yandı, kanı kurudu. Yağmur gibi gözyaş­ları kirpiklerinden damlamaya başladı…

Gönlü utanç ateşiyle öyle bir yandı ki içinden çıkan ahtan dili de yandı, damağı da.

Dilini açtı da kendisine dedi ki:

“ A edepsiz herif, Allah seni bu gece şu köpekle terbiye etti. Bütün gece köpek görsün diye ve köpek için ibadette bulundun. N’olurdu, bir gececik de Allah için uyanık kalsaydın. Senin bir gece bile Allah için riyasızca ibadet ettiğini görmedim gitti.”

“Ey riyâkâr! Nice köpek var ki senden daha iyi, bir bak hele. Köpek nerde, sen neredesin?

“Utanmazlığın yüzünden riyalara gark oldun. Allah’tan utanmaz mısın sen? Öndeki perde düştü mü Allah Teâlâ’ya ne diyebileceksin ki?

“Kendi kadrimi, mevki ve derecemi şimdicek gördüm ya. Artık bir iş başaracağımdan tamamıyla ümidimi kestim.”

“Âlemde benim elimden bir iş gelmez. Gelse bile ancak köpeklere lâyık bir iş olur o.

Kaynak:

Feridüddin ATTÂR, İlâhinâme, çev: Abdülbâki Gölpınarlı, MEB, İst. 1993, 291s. (s.121-123)

Birçok kişi Allah Teâlâ’ya ve kullarına layık bir iş yapıyorum diye zannederken ,
köpeklere dahi yaraşmayacak işlerde bulunur.
Bu da yetmezmiş gibi
Hakk Divanından silinmesine müncer olurda haberi olmaz.”

*****
DEVECİ İLE KARAYILAN

Devecinin biri sahrada kızgın kumda güç bela yürü­yordu. Kum öyle ayaklarını yakıyordu ki, adam:

“Cehennem sıcağı böyle olmalı”, diye düşündü. Neden sonra, devesine bindi ve yolculuğunu öyle sürdürdü. O kadar saf, o kadar şefkatliydi ki, devesine dahi sürekli binmez, ona acırdı. Derken çöle vardı.

Çölde yürümekten saçları ağarmış, doğrusu benzi bile sararmıştı. Böyle durup dinlenmeden yürümek ne işe yarardı ki?

“Biraz nefesleneyim.” dedi, devesini durdurdu. Derken, henüz soluklanmıştı ki: Deveci, karşıda yalım yalım göğe yükselen bir ateş gördü. Gözlerini ovuşturdu, parmağını ısırdı;

“Serap mı görüyorum yoksa!” diye düşündü. Serap değil gerçekti. Çölde kızgın kumda çalılık kurumaz mıydı? Kuruyan çalılık ateş alıp yanmaz mıydı? Yanardı elbette.

Adamcağız, “Ya Allah! Bismillah!” diyerek kalktı. Yangın yerine doğ­ru gitti. O da ne! Bir karayılan ateş çemberi içinde kıvranıp du­ruyor. Devecinin kalbi buna dayanır mı? Hemen sopasının ucuna bir torba bağladı. Uzattı karayılana. Karayılan kıvrım kıvrım kıvrı­larak torbaya girdi. Deveci onu ateşin ortasından çekip aldı.

Yılan bu ya, güven olur mu? Zavallı deveciye;

“İlle de sokacağım seni, sokup öldüreceğim!” diye tut­turdu. Adam, yılanı kurtardığına mı sevin­sin, çöl ortasında yılan zehriyle öleceğine mi üzülsün?

“Olmaz arkadaş” dedi. Deveci,

“Ben senin canını kurtar­dım, bu ne hayvanlığa sığar ne insanlığa.” Karayılan;

“İnsanlığa sığar, istersen gidip danışalım” dedi.

Deveci kabul etti. Yola düştüler. O tepe senin bu tepe be­nim gittiler de gittiler. Vara vara bir çayıra vardılar, ineği ça­yıra salmışlardı; fakat gönlünü almışlardı.

“İnek kardeş inek kardeş durum böyle böyle”, diye anlattı karayılan.

İnek düşündü taşındı,

“Yılan haklı”, diyerek çıktı işin içinden.

Deveci neye uğradığını şaşırmıştı.

“Yahu ben ölümden kurtardım, nasıl beni öldürmekte haklı olur”, diye çıkıştı Deveci ineğe,

“Senin suçun insan olmak”, dedi İnek.

“Anlamadım?”

“Ben yıllarca sahibime hizmet ettim. Süt verdim. Gübre verdim, yün verdim. Sonunda beni yaşlandığım için se­mireyim diye bu çayıra saldılar, dün de bir kasap getirip baktırdılar, yarın mezbahaya götürüleceğim.”

Karayılan:

“Görüyorsun ben haklıyım” dedi, deveciye.

Deveci itiraz etti:

“Tek şahit olmaz, birine daha danışmalıyız.”

Karayılan kabul eti.

Düştüler tekrar yola. Az gittiler uz gittiler dere tepe düz gittiler. Sanki dersin bir kış bir de yaz gittiler. Gide gide, yazının yabanın düzüne vardılar. Oracıkta, tepede bir ağaç vardı, yapayalnız. Durumu anlattılar.

Ağaç:

“Yılan öldürmekte seni haklı”, dedi.

Deveci şaşırdı.

Sen de mi öyle düşünüyorsun?”

“Evet” dedi ağaç.

“Ben yıllardır buradayım. Kışın üstüme kar yağar, dolu düşer, yıldırım, şimşek iner. Dayanması güç fırtınalar hep benim üstüme eser, insanoğlu gelip halimi melalimi sor­maz. Yazınsa, gelip geçenlere gölgelik olurum, altımda ko­naklarlar, giderken de “Bundan iyi balta sapı olur, iyi kereste olur” diye bir parçamı koparıp götürürler, işte in­sanoğlu böylesine nankör bir yaratık. Ben yılana hak veri­yorum.

Deveci umutsuz umutsuz baş eğdi olanlara.

“Peki” dedi yılana, “beni sokabilirsin”.

Karayılan tam davranmıştı ki, bir tilki göründü. Geldi, ne olduğunu sordu. Deveci olup biteni anlattı.

Tilki:

“Yılanın bu torbaya girerek kurtulduğuna inanmam”, diye tutturdu. Karayılan.

“Deneyelim istersen”, dedi.

Ve deveciden torbayı açmasını istedi. Deveci açınca tor­banın içine kıvrılarak süzüldü. Tilki, alçak bir sesle, de­veciye:

“Tam sırası, öldür onu”, dedi

Ve deveci, hınçla yılanı taştan taşa çalarak paramparça etti.

Kaynak:

BEYDEBÂ, Kelile ve Dimne, Haz: Sadık Yalsızuçanlar, Timaş Yay, İst. 1998, 302s. (s. 139-149)

(Unutmayalım ki son söz ve oyun “Bay Tilki”ye aittir.)

**********
İKİ KARDEŞ HİKÂYESİ

Sadî Şirâzî dedi ki;

Doğu taraflarında babaları bir, iki kardeş duydum. Kılıç kullanmada, ordu idaresinde pek mahirlermiş. Babayiğit, cesur, cüsseli, iyi düşünceli, bilgili kimselermiş. Oğullarının marifetlerini gören babaları, ölümünden sonra aralarında savaş çıkmasın diye, ülkesini ikiye ayırıp aralarında pay etmiş. Bir zaman sonra babaları hakkın rahmetine kavuşmuş. Ecel ümit ipini kesmiş, onu yanına almış.

Şehzadelerin ikisi de hallerinden gayet memnun yaşıyorlarmış. İkisinin de epey yüklü hâzinesi, sayısız askeri varmış. Bir başına kalan şehzadeler, kendi görüşlerince yol tutmuşlar.

Biri, isminin hayırla anılması için adalet yolunu tercih ederken; diğeri, daha çok zengin olmak için zulüm yolunu seçmiş.

Âdil şehzade, lütuf ve ihsanı kendine âdet edinmiş, yoksullarla düşkünlere kol kanat germişti. Misafirhâneler, tekkeler, zaviyeler yaptırmış; askerlerine iyi bakmış; yoksullar için aşevleri açtırmıştı. Hâzinesi tamtakır olmuş ve fakat askerlerin kesesi dolup taşmıştı.

Tabi ki böylesi bir memlekette yaşamak çok kolay, zira huzur isteyen herkes oraya koşar. O, iyi adla anılmak isteyen şehzade, güzel huylu, doğru işli idi. Her konuda halkının gönlünü alıyor, gece-gündüz Rabbine şükrediyordu. Karun gelse, o ülkede korkusuzca yürür gezerdi. Padişah, âdil; halk, tok olduktan sonra insan neden suç işlesindi! Kısası, şehzade zamanında kimsenin gönlüne değil diken, bir gül yaprağı bile dokunmamıştı. Gücünü saltanattan değil, halkından alarak nice padişahların önüne geçmişti. Etrafındaki ulu kimseler bile onun fermanına gönül rızasıyla boyun eğmişti.

Peki ya ötekisine, hani zulüm ve kötülük yolunu tutan diğer şehzadeye ne oldu?

Bu şehzade hâzinesini tıka basa doldurmak için esnaf ve köylüden ağır vergiler topladı. İşadamlarının mallarına göz koydu. Yoksulları daha bir yoksul eyledi. Düşkünleri binbir belaya saldı. Ama asıl kendine düşmanlık etti. Habire artıracağım diye ne yedi, ne içti.

Akıllı kimseye malum olur, tutuğu yol hiç de doğru değildi. Zorla altın topluyor, askerlerini aç bırakıyordu. Sonunda dayanmadı askerleri; her biri, bir yerlere dağılıverdi.

Ülkedeki zulmü duyan diğer işadamları alışverişlerini kestiler. Köylü, ekmez; esnaf, iş yapmaz oldu.Halk aç ve sefil, kahroldu.İkbal ve saadet bitince, düşman orduları hücuma geçti. Ülkeyi perişan ettiler. Feleğin sillesi şehzadenin kökünü kazıdı, neyi varsa elinden aldı. Düşman atlarının toynaklarından çıkan toz, bir uçtan diğerine, ta göğe kadar uzandı.

Şehzade perişan haldeydi. Hiçbir ahdine vefa göstermemişken; şimdi kimden, ne vefa bekleyecekti!Vergi toplayacak, para alacak halkı da yoktu ortada. Ahalinin bedduaları kara gönüllü şehzadenin yakasını bırakmadı. Zorbalık yaparak yaşadığından, iyilerin yolunu hiçbir zaman tutmadı.

Şehrin ileri gelenleri toplanıp yurtlarını istila eden düşman şahının huzuruna çıkarak ona şöyle seslendiler;

“Bahtiyar olasın. O zorbanın artık devri bitti. Düşüncesi yanlış, sezgisi hatalıydı. Adaletle hükmetmek dururken, çareyi zulmetmekte aradı.”

İki kardeşin Hikâyesi işte böyle! Biri, iyi adla anılırken; diğeri, kötü adıyla rezil oldu. Kötülerin akıbeti asla iyi olmaz.

İKİYÜZLÜ ZAHİD HİKÂYESİ

İşittim ki; ikiyüzlü zahidin biri, merdivenden düşmüş ve hemen oracıkta can vermiş. Oğlu birkaç gün ağlayıp sızlandıktan sonra gene eşiyle dostuyla düşüp kalkmaya başlamış. Bir gece rüyasında babasını görmüş, ona halini sormuş; “Babacığım; haşır-neşirden, sorgu-sualden nasıl kurtuldun?”Adam, hışımla cevap vermiş; “Oğlum, ne saçmalıyorsun sen. Ben merdivenden düşüp dosdoğru cehenneme yuvarlandım.” Meğer zahit ikiyüzlü biriymiş. Pişmanlık nasihatini vermiş, demiş ki;

Evlat; Eğer yüzünü ihlasla Allah’a çevirmiyorsan, sırtı kıbleye dönük namaz kılan adama benzersin. Riyadan dökülen yüzsuyuna yer verme. Çünkü bu suyun dibi balçıktır. İçin, fena ve sefil olduktan sonra dışım, gösterişli olmuş, ne fayda!

Eğer Yüce Allah’a satabileceksen, riya ile hırka dikmeye devam et. Zira insanlar, elbisenin içindeki kimdir, ne bilsin?

Mektupta ne yazdığını ancak onu kaleme alan bilir. Doğruluk divanıyla adalet terazisinin bulunduğu yerde, içi hava dolu tulumun ağırlığı ne tutar!

İşte ancak o zaman vaktiyle takva satan sahtekârın foyası meydana çıkar. Eğer güzel kokun yoksa; “Bende güzel koku var.” deme. Varsa, kokusu her yere dağılacaktır.

“Bu altın, mağribi altınıdır.” diye boşuna yemin etme. Çünkü onun ne olduğunu mihenk taşı söyler. Güzel görünsün için elbisenin yüzünü, astarından daha hoş yaparlar. Çünkü astar, örter; yüzse, göze batar. Oysa ulular, görünüşe önem vermedikleri için astarı ipekten yapmışlardır. Eğer sen de sırf her yerde adım anılsın diyorsan; ağır güzel giysiler giy, varsın için sade ve sıradan olsun.

Bak ne güzel söylemiş Bayezid-i Bistami; “Ben müritlerden ziyade münkirlere güvenirim. Çünkü münkirin inkârı açıktır. Ama ya mürit ikiyüzlüyse. İşte ona yanarım.”

Evlat! Eğer baba öğüdü gibi aklında tutacaksan, Sadî’nin sözleri sana yeter. Bugün sözümüze kulak vermezsen; korkarım ki, yarın buna pişman olacaksın.

Kaynak:

Sadî Şirâzî- Bostan ve Gülistan

*******
KÖPEK SESİNE KATLANMAYAN BÜLBÜL SESİ DUYAMAZ

Sabah erken kalkıp misafirhanenin balkonunda bülbül seslerini dinlemeye doyamıyordum. Kastamonu Karayolları Misafirhanesi bana cennetten bir köşe gibi geliyordu. Denetim için geldiğim bu güzel yerde bir yandan çalışıyor diğer yandan serin bir sığınak bularak dinleniyordum. Hele sabah erken kalkıp şakıyan bülbüllerin senfonisini dinlemek yok mu? Anlatabilmek için kelime bulamıyorum.

Pek az yerde bulabildiğim, burada ise, biraz erken kalktığımda zevkine doyamadığım müzik ziyafeti için teşekkür edecek yetkili aradım. Bölge müdürüne anlattım. Anlamsız bir biçimde “öyle mi?” dedi. Anladım ki bülbül seslerinden haberi yoktu. Zaten olamazdı da. Gece geç saatlere kadar oyun oynayıp sarhoş olan birinin sabahın köründe uyanıp bülbül dinlemesi imkânsızdı.

Diğer yetkililer, müdürler, müdür yardımcıları asıl mesailerini gece geç saatlere değin lokalde bölge müdürünün etrafında pervane olarak yaptıkları için, gün doğarken bülbüllerin verdiği ziyafet sırasında derin uykuda oluyorlardı. Onlar arasında sabah erken kalkmak bir yana işine zamanında gelen olmuyordu. Zaten en büyük ayrıcalıkları çalışma saatlerine uymak zorunda olmayışlarıydı. Bunu da istisnasız uyguluyorlardı.

Bir başka yetkili ararken aklıma bahçenin bahçıvanı geldi. Durumu anlatınca orta yaşlı bahçıvan “demek erken kalkıyorsunuz, yoksa bu güzelliğin farkına varılmaz”dedi. Sonra, “Ama eskisi kadar bülbül yok abi” diye ekledi. Ben ise bu orkestranın daha büyük olabileceğine inanamazken bu feylesef “Her şeyin bir bedeli var, huzurun da bir bedeli, bülbül dinlemenin de bir bedeli var. Huzurun bedelini Öğrenemedim ama bülbül dinlemenin bedeli kuşluk vaktinin güzel uykusundan vazgeçmek”dedi.

Ben, bülbüller eskiden daha mı fazlaydı ? diye sordum. Hemence “evet abi” diye cevapladı. Ardından yeni bölge müdürümüz “köpeklerin bahçeye sokulmamasını emretti, bülbüller azaldı”dedi.

Hayret etmiştim, köpeklerle bülbüller arasındaki ilgiye. Sormaya merakla devam ettim, köpeklerin bülbüllere etkisi nasıl oldu diye. Bana bahçeye köpekleri sokmayınca kediler aşırı çoğaldı, onlar da bülbüllerin yumurtalarını ve yavrularını yediler diye açıkladı.

Demek ki köpekler olmayınca kediler meydanı boş bulmuştu, ayrıca lokantanın yemek artıklarıyla semirdikçe semirmişti, aşırı beslenen ve çoğalan sessiz canavarlar egemenliği çabukça ele geçirivermişti.

Doğa bilgini gelecekte koşullar böyle sürdükçe, hiç bülbül kalmayacağını, hiç bülbül sesi duyulmayacağını söyleyerek uyardı. Diplomasız doğa bilgininin düşüncelerini yetkililere söylesem anlayabilirler miydi? Onlar daha hiç bülbül dinlememişlerdi ki, onlar okşadıkça sinen kedilerin tüyünden başka güzellik bilmiyorlardı. Yaptıkları en büyük iyilik yemeklerinden artırdıkları bir payı onların önüne atmalarıydı. Köpekten daha uysalını arıyorlar, kedilerden iyisini bulamıyorlardı. Bu koşullarda çözüm bulmak gücümü aşmıştı. Yetkililerden umut beklemek boşunaydı.

Yine doğa feylosofuna gittim, ne yapmalı diye sorarken, o dengeyi kurmanın bir kolayını bulduğunu anlattı. Allah’tan bölge müdürünün karısında köpek merakı başlamıştı. Bakım ve dolaştırma işi de bahçıvana bırakılmıştı. Bahçıvan da onları dolaştırırken biraz daha özgür bırakmanın kolayını bulmuştu.

Elvedaya gittiğimde, bana ayrılırken son sözü şu oldu, “Köpek sesine katlanmayan bülbül sesi duyamaz”.

(sh: 146-147)

Kaynak: Eleştirinin Sorgulanması, Atilla İNAN, Deneme, İtalik Yayın, Ocak, 2003, Ankara

******************

KİŞİ HAKLARINA SAYGI
DOLMUŞ ÜZERİNE
SUN TZU’YA GÖRE YAŞAM STRATEJİSİ
2000 YILI AF YASASI VE HAPİSHANE OLAYLARININ İÇYÜZÜ

PHİLOMENA / Umudun Peşinde (2013)


Yönetmen: Stephen Frears         

Senaryo: Steve Coogan, Jeff Pope, Martin Sixsmith  

Ülke: İngiltere, ABD ABD, Fransa Fransa

Tür:Biyografi, Dram

Vizyon Tarihi: 09 Mayıs 2014 (Türkiye)

Süre: 98 dakika

Dil: İngilizce

Müzik: Alexandre Desplat

Oyuncular Judi Dench, Steve Coogan,    Sophie Kennedy Clark, Mare Winningham, Barbara Jefford

Özet

Filmde evlilik dışı doğduğuna inanılan ve bu nedenle evlatlık verilen bir çocuğun annesi olan Philomena Lee’nin çabaları anlatılıyor. Kilisenin doktrinine uygun olarak, kadın oğlunun nerede olduğunu araştırmayacağına dair bir sözleşme imzalamıştır. Yıllar sonra İngiltere’de bir aile kurduktan sonra, Philomena uzun zamandır kayıp olan oğlunu birlikte bulmaya karar vereceği bir BBC muhabiriyle tanışır.

Yorumlar

Doğumumdan birkaç ay sonra annemle babam ayrılmış. Ne hikmetse üç dört aylık bebeği anneme vermemiş mahkeme. Babaannem büyüttü beni. Babam da zorunlu görev sebebiyle uzaktaydı. 15 yaşına kadar annemi hiç görmedim. Annemin yanımda olmadığını hissettiğim ilk andan itibaren bütün olanlardan annemi sorumlu tuttum. Bir anne yaşına değmeyen evladını nasıl bırakıp giderdi ki, nasıl boşanırdı. Ve nihayetinde Philomena’yı izlerken yeniden hatırladım onunla ilk karşılaşmamızı, suçlayışımı, yüzüme bakarken ki hıçkırışını, gözyaşları içinde bana sarılışını. Ne kadar zordu kim bilir onun için. Yıllarca izin verilmemişti oğlunu kucaklamasına. Okula gittiğim zamanlarda yolun köşesinde beklerdi bir kadın beni, oğlum ben annenim derdi. beni kaçıracak sanır, korkar kaçardım. Bir anne için bunu yaşamak zorunda kalmanın ona nasıl acı çektirdiğini çok sonra anladım.

Peki aslında ne oldu?

Suçlu kim?

bir suçlu varsa ortada bu durumdan sorumlu. Ne yapabilirim? İşte Philomena’da bu sorulara cevap arıyor ve Buldum dediği an, başladığı noktaya geri dönüyor.

Philomena gibi affedebilmek isterdim. Öylesine derin bir hoşgörüyü içimde taşıyabilmek. Kim bilir belki birgün o da olur.

Philomena’nın çektiği acıyı hissediyorum. Annemi daha iyi anlıyorum. . İzleyin bu filmi. ve annenizi çok ama çok sevin.

**

harika bir film, gerçek bir hikaye… aşırı duygusal olmasına rağmen film kendine has tatlı bir anlatımla sizi gözyaşlarına boğmuyor bir yandan da tanrının varlığı, din, dini kullanarak insanlara eziyet edenler, onları kullananlar, siyaset ve onun iki yüzlülüğü (bir partide üst düzey bir çalışan bir gay ama parti politikasında eşcinsellere yer yok) gibi her zaman karşımıza çıkan olgulara atıfta bulunuyor ayrıca empati ve onun yoksunluğu aynı anda anlatılıyor ben filmi çok çok beğendim herkese tavsiye ederim son birkaç yıldır gerçek hikayelerden alınma,esinlenilme harika filmler izledik umarım devam eder böyle…

**

Philomena, bu yıl Nebraska ile birlikte izlediğim en iyi biyografiydi. Karşılaştırılacak filmler değiller tabi ki. Birisi amaç arzusunu diğeri ise geçmişte kaybedilenler için bir arayışı odak noktasına alıyor.

Oscar’ı ben verseydim eğer ‘en iyi uyarlama senaryo’ dalında 12 Yıllık Esaret’i değil Philomena’yı tercih ederdim.

**

Philomena, 60’ların ortasında yaşlı bir bayandır. Gençliğinde anlık bir ilişki sonucu hamile kalmıştır. Bağlı olduğu kilise çocuğunu ondan ayırmış ve evlatlık vermiştir. 50 yıl sonra Philomena, gazeteci Martin Sixsmith ile birlikte çocuğunu bulmaya karar veriyor. Ateist ve olabildiğince realist olan Martin’in iyi bir hikaye umuduyla Philomena ile birlikte hareket ederken, istemese de onun durumuna acır ve onunla duygusal bir bağ kurar. Ayrıca film boyunca aralarında tanrının varlığına dair tartışmalar geçer.

Hiç kuşku yok ki bir nevi dedektiflik hikayesi kıvamında ilerleyen filmin en can alıcı noktası, Philomena’nın olanlara karşı kayıtsız(belkide fazlasıyla kayıtlı ama sakin) tutumu ve sadece hikaye için bunu yaptığını zanneden Martin’in öfkelendiği sahne.

Bu sahne öyle muhteşem bir diyalogla süslenmiş ki kalitesini saniyeler içerisinde izleyiciye gösteriyor. Seyirci olarak kendinizi duygusal yönden Martin’e yakın hissediyorsunuz ve Philomena’nın tavrı karşısında ne kadar aciz olduğunuzu fark ediyorsunuz.

Tabi seçimler dünyasındayız. Aciz de olsan, yanlış da olsan bir şeyi seçiyorsun. Filmin bu seçiminizi size sorgulatacağından şüpheniz olmasın! Yılın en iyilerinden bu filmi kaçırmayın!

http://www.turkcealtyazi.org/mov/2431286/philomena.html

BEYAZPERDE ELEŞTİRİSİ Alper Turgut

Tehlikeli İlişkiler, Sensiz Olmaz ve Kraliçe gibi iyi filmleri dışında, vasat yapıtlara da imza atan, yani ayarı pek tutturamayan İngiliz yönetmen Stephen Frears, bu kez kariyerinin en sağlam işlerinden biriyle geri dönüyor. Dört dalda Oscar için yarışan, pek çok ödül kazanan ve İstanbul Film Festivali’nin de en çok izlenen filmi olan “Umudun Peşinde” (Philomena), gerçek bir hayat hikâyesinden uyarlanan, hüzünle tebessümü buluşturan, din odaklı bağnazlık, merhametsizlik ve vicdansızlık hakkında kafa yorduran bir yapım bu, bahtsız analar ve onlardan kopartılan çocuklarına dair.

Filmin başrollerini 80 yaşındaki büyük aktris Judi Dench ile bir dramı bile hafifletecek yetenekteki komik adam Steve Coogan sırtlıyor. Özellikle filme de adını veren Philomena rolündeki Judi Dench, resmen döktürüyor. Kibirli, öfkeli ama iyi niyetli bir entelektüeli ustalıkla canlandıran Steve Coogan, filmin aynı zamanda senaristlerinden biri, belirtelim. 50 yıl sonra ondan çalınan oğlunun peşine, işsiz kalmış bir gazeteciyle düşen bir annenin yaşadıkları, filmin ana ekseni, inanan ve inanmayan arasındaki çatışma ise, filmin tali meselesi… Ancak bu çatışma, tartışma sert ve keskin köşeli değil, esprilerle rahatlatılıyor, akıcı bir hale dönüştürülüyor. Hâlihazırda mevcut olan ağır bir dramı kanırtarak, aman ağlatayım, acilen mendil aratayım kolaycılığına kaçmıyor film, istismardan medet ummuyor. Devamında bu bir yol filmi ve bu yolculuk, aynı zamanda içsel de… Zaten ötesi; güzel bir müzik, naif bir işçilik ve insana dair güzellik…

Umudun Peşinde’yi seyrederken 2002 tarihli ve benzer içerikli  “Günahkar Rahibeler” (The Magdalene Sisters) filmini hatırladım, Katolik Kuzey İrlanda’nın, en karanlık yüzü, tekrar karşıma çıktı. Al şehvetin büyüsüne kapıldı, bak çok büyük bir günah işledi, şimdi tövbe etmeyi öğrenmeli diyerek, çamaşırhanelere, bakımevlerine tıkıştırılan, ‘kutsal’ kilisenin gözetimine, hayli muhafazakâr ve harbiden gaddar tiplerin insafına bırakılan genç kızlarının gerçek öyküsüdür bu, sayıları 30 bini aşan bu mağdurlar, asri zamanların mezhep köleleridir, ne yazık ki…

Hamile kaldığı için toplumca aşağılanan, ailesince dışlanan, ziyadesiyle yoksul ve gencecik anne adayları, yaşamadıkları cinselliği, yaşayan hemcinslerine nefret olarak kusan, kalbinin attığı yeri unutan rahibeler… Kötü ve zor şartlarda doğurmak zorunda kalanlar, bebeğini veya kendi canını kaybetmediyse, asıl zulüm başlamak üzeredir, kilise para kazansın diye, çocuklar, zenginlere evlatlık olarak verilir. Sonrası çaresizlik, haksızlık, insanlık adına utanç hissi, kadının tükenmişlik hali… İnsanın insana ettiğine, bitmeyen zulmüne, işkencesine, kinine, öfkesine, nefretine, Allah’ı karıştırmak istemesi, yaratan adına ceza kesmeye yeltenmesi, en büyük günah olsa gerek. İnanıyorsan, bağışlanacağın makam bellidir, inanmıyorsan, affedilmek gibi bir ihtiyaç da duymuyorsun demektir. Peki, sevişmeyi yasak, zevki yasak, kadını meta, kadını düşkün, kadını günahkâr gören, ahlak bekçisi erkekler ve erkekleşmiş kadınlar, bu var olmayan hakkı nerede buluyorlar?  Haftanın en iyi filmi, kesinlikle seyretmeli.

Filmden

Tanrı bize neden cinselliği arzulamamızı sonra da bu arzuya karşı koymamızı ister ki?

 Her şeye gücü yettiğinden canı sıkılıp bunu hafifletmek için mi böyle garip bir oyun uydurdu?

 Kafamı karıştırır hep. Oldukça zeki olduğumu sanırım, üstelik.

Belki de değilsin.

**

. Günah çıkarmak istiyorum. Yolun üstünde bir kiliseyi geçtik.

Neden günah çıkarmak istiyorsun?

 – Günahlarımı çıkartmak için tabii ki .

- Ne günahları?

 Asıl Katolik kilisesi günah çıkartmalı, senin değil. “İşlediğim günahlar için beni affet peder.” “Bir sürü genç kadını istememelerine rağmen hapsettim.” “Onları köle gibi çalıştırdım ve bebeklerini en yüksek fiyat verenlere sattım.”

- Umarım tanrı seni şu an dinlemiyordur .

- Böyle bir Tanrıya inanmıyorum .

**

- Bak, şimşek-mimşek yok .

- Neyi kanıtlamaya çalışıyorsun. Hiçbir şeyi. Sadece mutlu ve huzurlu bir hayat için dine ihtiyacın yoktur. Mutlu ve huzurlusun, değil mi?

 Ben gazeteciyim Philomena. Bizler soru sorarız Bize doğru denildi diye ona inanmayız. İncil ne der peki?

 “Görmeden inananlara ne mutlu” .

- Yaşasın körü körüne inanç ve cehalet!

- Peki sen neye inanıyorsun?

 Herkesi eleştirmeye ve ukala olmaya mı?

 İstediğinde fotoğraf çekmeye mi?

 Geçen gün Türkiye’deki deprem hakkında hicivci bir gazetede komik bir başlık gördüm. “Tanrı yine teröristleri geçti.” Tanrı beni bırakıp, neden binlerce masum insanı aniden temizleme ihtiyacı duydu ki?

 Oradayken bunu sormalısın. Muhtemelen “Gizemli bir şekilde hareket ediyorum” diyecektir. Hayır, sanırım senin tam bir embesil olduğunu söyleyecektir.

**

- Merhaba, Sally .

- Elindekileri dök bakalım?

 – Bil bakalım ne oldu. Hem Reagan hem de Bush yönetiminin kodaman hukukçusuymuş.  Dalga geçiyorsun?

 Bu inanılmaz. Aynı zamanda, AIDS’ten ölen gizli bir eşcinselmiş.  Hafta sonu baskısı için mükemmel! Ve… onunla tanışmışım .

- Onu tanıyor musun?

 – Evet. O halde kişisel bir bakış açısı var. Evet, açılardan biri o. Ancak insanlar ona ne olduğunu öğrenmeli .

- Ortada büyük bir adaletsizlik var .

- Kötü rahibelerden ne haber?

 Onlara ne olmuş?

 Hala oradalar, bir yere gitmemişler. Sadece, biraz daha şeytanlar. Bu çok iyi, Martin. Seni birazdan arayacağım.

**

Buraya girmeniz yasak!

Öylece içeri giriverdi. Bu tamamen uygunsuz bir davranış.

Rahibe Hildegarde, sana zarar vermeyeceğim. Sadece birkaç soru sormak istiyorum.

Philomena Lee’nin arkadaşıyım. Oğluyla seni bir filmde gördüm.

Birbirlerini aradıklarını biliyordun. Neden onları ayrı tuttun?

 Derhal buradan ayrılıyorsun, yoksa güvenliği çağıracağım. Sorumu cevaplamadan buradan ayrılmam. Ne?

 Bu tavırların son derece iğrenç. Asıl iğrençlik ölen bir adama yalan söylemektir. Ölmeden önce annesiyle geçirebileceği çok değerli zamanı verebilirdiniz. Ama siz vermemeyi seçtiniz. Asıl iğrençlik budur.

Gidelim Rahibe Hildegarde, bunları dinlemek zorunda değilsiniz .

- Hıristiyanlığa pek uymadı, değil mi?

 – Dur biraz! Sana şunu söyleyeyim cinsel ilişkiye girmeme yeminimi tuttum, ömrüm boyunca tuttum. Nefsine hakim olmak ve bedensel isteklerden utanç bizi bunlar tanrıya yaklaştırır. Bu kızların kendilerinden ve şehvetlerine hakim olamamaktan başka kimseyi suçlamaya hakları yok.

Rahibe Hildegarde, lütfen. Seks yaptıklarını mı kastediyorsunuz?

 Olan olmuş. Bu konuda şu an ne yapmamızı bekliyorsun?

 Hiçbir şey. Yapılacak ya da söylenecek hiçbir şey yok. Oğlumu bulduğum için buraya geldim .

- Martin .

- Dur biraz. Ne yapabileceğini söyleyeyim. Özür dilemeye ne dersin?

 Af dile ve olanları örtbas etmeyi bırak. Çık ve doğumda ölen anne ve bebeklerin mezarlarındaki bütün çöpleri ve yabani otları temizle.

Istırapları günahlarının kefaretiydi. Onlardan birinin annesi 14 yaşındaydı!

Martin, bu kadarı yeterli!

Yargılayanım yüce tanrı olacak, senin gibiler değil. Gerçekten mi?

 Bence şu an burada olsaydı, şu lanet tekerlekli sandalyeni tekmeler.. .

-  kalkıp yürüyemezdin.

- Yeter artık! Özür dilerim. Böyle bir rezalet çıkarmamasını istemiştim.

Neden özür diliyorsun ki?

 Anthony ölürken ona senden söz etmediler bile. Olanlar benim başıma geldi, senin değil. Yaptıklarım benim isteklerimdi. Olanlar benim seçimimdi! Bir şey yapmayacak mısın o zaman?

 Hayır. Rahibe Hildegarde sizi affettiğimi bilmenizi isterim. Bu kadar basit mi?

 Bu kadar basit. Olanlar acı verici, benim için çok acı verici. Ama ben insanlardan nefret etmek istemiyorum. Senin gibi olmak istemiyorum. Şu haline bak. Ben kızgınım. Çok yorucu olmalı.

Rahibe Claire, beni oğlumun mezarına götürme lütfunda bulunur musun?

 Pekala ben sizi affedemeyeceğim.

**

Martin Sixsmith 2009 yılında “Philomena Lee’nin kayıp çocuğu” kitabını yayınladı. Binlerce evlatlık İrlandalı çocuk ve onların “utanmış” anneleri birbirlerini aramaya devam ediyor. Philomena Lee Güney İngiltere’de çocukları ve torunlarıyla yaşıyor. Roscrea’daki oğlunun mezarını ziyaret etmeye devam ediyor. Martin Sixsmith, şu an yazar ve radyo-televizyon yayımcısı olarak çalışıyor. Rus tarihiyle ilgili birkaç kitap yayınladı.

**************

İzledim / Philomena

“12 Yıllık Esaret”, Düzenbaz” ve “Sınırsızlar Kulübü”nden sonra, yine gerçek ve çarpıcı bir film ile karşı karşıyayız. Adını başrol karakterinden alan “Philomena” aralarında  “En İyi Film” ve “En İyi Kadın Oyuncu”nun da bulunduğu tam 4 dalda Oscar adayı.

“Philomena” öncelikle bir anne-oğul hikayesi. Sevgi, hasret, çaba gibi insanı acıtan pek çok duygunun yoğun olarak işlendiği bir film. Ama en baskın duygu -izleyene de yoğun olarak geçen- “çaresizlik”

İrlanda’nın küçük  bir kasabasında Philomena,  panayırda tanıştığı bir yabancıdan hamile kalır.

O zamanların tutucu İrlanda’sında evlilik dışı hamilelikler oldukça kötü karşılanmaktadır. Anne ve babasını küçükken kaybeden genç kadının çaresizce başvuracağı tek yer Roscrea kasabasındaki bir manastırdır.

Burada kendine ve çocuğuna bakılacağı duygusuyla yerleşen Philomena, bir süre sonra bu manastırda hiçbir şeyin düşündüğü gibi olmadığını fark eder. Buraya sığınan genç kadınların bebeklerini, manastıra yüklü bağışta bulunan ailelere satan evlatlık veren bu adanmış insanlar, böylece günahkar annelere de gereken cezanın verildiğini düşünüyorlar.

Oğluna ait elinde sadece küçücük bir fotoğraf bulunan Philomena, bir politika muhabiri sayesinde arayışına başlar. Gazeteci Martin Sixsmith için, bu acı hikaye kariyerinin yeniden canlanması demektir.

İrlanda’dan Amerika’ya uzanan bu arayışta, Sixsmith giderek bu hikayeye duygusal açıdan bağlanmaya başlar ve artık bu çaresiz kadının oğlunu bulmak tek amacı haline gelir.

Aslında konu itibarıyla film, kilise (ve dolayısıyla din) kavramına ciddi bir eleştiri getiriyor. Din adı altında insanlara reva görülen eziyetler, acımasız rahibeler, insan hayatından daha kutsal kabul edilen sıkı kurallar, izlerken gerçekten canınızı acıtıyor.

Ama Philomena’nın kendisine bunca acıyı çektiren bu insanlara karşı hala kin ve nefret duymaması “Her inançlıyım diyen iyi bir insan mıdır?” sorusunun cevabı olarak da kabul edilebilir. Özellikle filmin son sahnelerini izlerken kendinizi benim gibi sinir küpü içinde bulabilirsiniz :-s

Bu filmdeki rolüyle İngiliz oyuncu Judi Dench “En İyi Kadın Oyuncu” Oscar adayı. Kendisi Meryl Streep ve Helen Mirren gibi zamansız oyuculardan biri. Bu rolüyle Oscar alır mı bilinmez ama onu izlemek her daim keyifli.

Gazeteci rolünde “Lies and Alibis” filminden de hatırlayacağınız Steve Coogan soğuk tiplemesiyle, İngiliz espri anlayışının güzel örneklerini sergiliyor! Bu iki isim dışında diğer rollerde Barbara Jefford, Sophie Kennedy Clark, Peter Hermann ve Sean Hess yer alıyor.

 

Martin Sixsmith’in “Philomena Lee’nin Kayıp Çocuğu” (The Lost Child of Philomena Lee) kitabından sinemaya uyarlanan filmin yönetmeni ise “Benim Küçük Çamaşırhanem” (My Beautiful Laundrette), “Sensiz Olmaz” (High Fidelity) ve “Kraliçe” (The Queen) gibi pek çok başarılı filmde imzası olan Stephen Frears.

Mücadele dolu, gerçek bir yaşam öyküsüne tanık olmak isterseniz şayet, “Philomena” tüm saflığı ve duygusallığıyla sizleri bekliyor olacak…

Erişim: http://mor-rimel.blogspot.com.tr/2014/02/izledim-philomena.html

 

 

 

Ezilen Bir Kadının Öyküsü: CAMİLLE CLAUDEL


Camille Claudel (8 Aralık 186419 Ekim 1943), Fransız heykeltraş. Fransız şair ve diplomat Paul Claudel‘in ablası.

Önceden belirlenmiş konu ve temaları olmayan araştırma yapmak bir kentin sokaklarında kaybolmayı göze almak gibidir. Her köşe dönüşünüzde ilginç yapılar, sokak mobilyaları ve hiç kuşkusuz insanlar görürsünüz. Bu tesadüfi karşılaşmaların bazılarındaki yüzler bilinmediktir. Kimi zaman ise (sanki o yüz daha önce yaşamınızda yer almış da, zihninizin dar sokaklarında kayboluvermiş gibi) adeta bir Dejavu yaşarsınız. Camille ile tanışmam böyle başıboş bir araştırma sırasında oldu. Sonra; sanki onu çok önceleri tanıyormuşum gibi geldi. Hikâyesinden etkilendim. Olağanüstü yetenekleri olan bu insanı zihinlerimizin daha aydınlık noktalarına taşımak istedim. Belki de onun yaşamından alacağımız dersler ihtimalini düşünmüş olabilirim. Bir dahi sanatçı olarak onu eserleriyle takdir etmenin ötesinde; bir insan  yalınlığında sevebiliriz de. İyi okumalar…

1866-1945 yılları arasında yaşamış, Servet-i Fünun Edebiyatı’nın ünlü yazarı Halid Ziya’yı kim hatırlar? Eğer onun kaleme aldığı ve ilk önemli Türk romanı kabul edilen “Aşk-ı Memnu” iki kez TV dizisi olarak yayınlanmasaydı, muhtemelen tanıyanı daha az olurdu. Onu az tanıdığımız gibi yaşam öyküsünü de yeterince bilmiyoruz.

1989’da en iyi kadın oyuncu ve en iyi yabancı dilde film dallarında iki adet Akademi Ödülü (Oscar Ödülü) alan filmin adı olmasaydı Camille Claudel’i tanıyıp hatırlayacak mıydık? Claudel’in yaşamını anlatan 1988 yapımı film, 2 Oscar dışında 1989’da (en iyi film ve en iyi kadın oyuncu ödülleri de dâhil olmak üzere) beş tane César Ödülü ve aynı yıl Berlin Film Festivali’nde en iyi kadın oyuncu ödülünü de aldı. Belki de film bu kadar çok ödül almasaydı, Camille’in adı yine unutulmuşlar arasında kalacaktı. Bruno Nuytten tarafından yönetilen ve başrollerini Isabelle Adjani ile Gérard Depardieu’nün oynadığı film, Camille Claudel’in göze çarpmayan yaşamını sinema diliyle gün ışığına çıkardı. Filme konu olan romanı Camille’in erkek kardeşinin ikinci kuşak torunu Reine-Marie Paris kaleme almış.

Daha önce 19’uncu yüzyılın ünlü yazar ve şairi Edgar Allan Poe ile Virginia Clemm’in duygusal öyküsünü anlatan bir yazı yazmıştım. Yoksulluk içinde sevginin yeşerdiği etkileyici bir öyküydü Edgar ile Virginia’nın hikâyesi… Poe’yu usta bir yazar ve şair olarak tanımakla birlikte Virginia ile olan duygusal birlikteliğini eskimiş bir kitabın sararmaya yüz tutmuş sayfaları arasında bulmuştum. “Buna benzer bir başka yaşam öyküsü var mıdır?” diye bakınırken Camille Claudel’in öyküsü ile karşılaştım.

Camille Claudel 1864-1943 yılları arasında yaşamış bir Fransız heykeltıraş. Kuzey Fransa’da doğmuş. Kendinden iki yıl sonra doğan, ileride bir şair ve diplomat olacak Paul Claudet isimli bir de erkek kardeşi var. Babası Louis Prosper bir bankacıdır. Annesi Cécile Cerveaux oldukça varlıklı bir ailenin kızıdır. Camille’in ailesi 1881 yılında Paris’in Montparnasse Bölgesine yerleşmiş.

Camille’in heykele olan ilgisi çocukluk yıllarında taş ve çamurdan yaptığı oyunlarla başlamış. Annesi hiçbir zaman sanata olan ilgisini onaylamamış; babası ise daima maddi ve manevi destekçisi olmuş. Aile Paris’e geldiğinde Camille, Académie Colarassi’de heykeltıraş Alfred Boucher ile çalışmış. O dönemin heykel açısından önemli okulu École des Beaux-Arts… Bugün için biraz şaşırtıcı olabilir ama o dönemde kadınlar bu okula kabul edilmiyor. İşte; böyle bir zaman diliminde Camille heykeltraş olmakta ısrarlı. 1882’de bir grup kadınla birlikte bir atölye kiralıyor. Atölyeyi oluşturan kadınların çoğu İngiliz… Bunlardan birisi ünlü İngiliz kadın heykeltıraşlardan Jessie Lipscomb. 1886’da Jessie ile Camille birlikte İngiltere’ye Jessi’nin ailesini ziyarete gitmişler. İlerleyen yıllarda ise araları bozulmuş. Hatta Camille, bir daha asla Jessie’yi görmek istemediğini belirtmiş.

1883 yılında Camille, ünlü Fransız heykeltıraş Auguste Rodin ile tanışır. Rodin’i ünlü “Düşünen Adam” heykeli nedeniyle kolaylıkla hatırlayacaksınız. Rodin’le tanışması Camille için gerçek bir dönüm noktası olur. Kanımca; bu tanışma, zaten yaratıcı bir sanatçı olan Camille’in heykel yapma yeteneğinden daha çok onun ruhsal ve fiziksel dünyasını (dolayısıyla ölümüne kadar olan yaşamını) etkiler.

Camille, 1884’ten başlayarak Rodin’in atölyesine dâhil oldu. Üstün yeteneği ve etkileyici kişiliği onu diğer öğrencilerden farklı kılmış; bu nedenle Rodin’in ilgisini çekmiş. Birlikte çalışmışlar. Camille, Rodin için yeni bir esin kaynağı idi. Rodin’in modeli, arkadaşı ve sevgilisi oldu. Camille ile Rodin tanıştıklarında Rodin’in Rose Beuret ile yaklaşık 20 yıllık bir birliktelik ilişkisi vardı. Rodin, Camille ile tutkulu bir aşk yaşamasına rağmen hiçbir zaman Rose Beuret’den ayrılmadı.

Rodin ve Rose Beuret’nin birlikteliğinin sorunlar yaşıyor olması, Rodin’i Camille ile yakınlaştırdı. Birlikte gerçekleştirdikleri çok sayıda çalışma oldu. Birlikte “Cehennemin Kapıları (Le Port de L’Enfer)” isimli çalışmayı gerçekleştirdiler. Bu eserde Camille’in etkileri açıkça görülür; ciddi bölümünün Camille tarafından yapıldığı söylenmektedir. Ama ne yazık ki, pek çok eserde olduğu gibi “Cehennemin Kapıları” yapıtında da Camille, Rodin’in ününün gölgesinde kaldı. Rodin’in Camille’ye ait pek çok eseri sahiplendiği rivayet edilmektedir.

 

Camille Claudel, Rodin ile birlikteliğinden hamile kaldı; fakat geçirdiği bir kaza sonucu doğmamış bebeğini kaybetti. Bu onun ruhsal dünyasındaki sıkıntıların başlangıcı oldu. Bu dönemde annesi tarafından reddedildi ve evden ayrılmaz zorunda kaldı. Biraz aşktan biraz da mecburiyetten Rodin ile birlikteliği 1898’e kadar sürdü. Rodin’in kaba tavırları ve Camille’i en büyük rakibi olarak görmeye başlaması, çiftin birlikteliğinin de sonu oldu. Sonunda Camille, Rodin’i terk etti.

Camille çalışmalarını, ilki 1903 yılında olmak üzere Salon des Artistes Français ve Salon d’Automne isimli sergi salonlarında izlenmeye sundu. Baş yapıtlarını bu sancılı döneminde çıkarır ortaya; “Vals/ Le Valse”, “Clotho/ Clotho”, “Geveze Kadınlar/ Les Bavardes” ve “Sakuntala/ Sakountala” gibi eserleri verir peş peşe. Eleştirilerin bir kısmı heykellerde Rodin etkisinin bulunduğu yönde oldu. Ama işin doğrusu; heykel sanatı açısından Rodin’in mi Camille’i yoksa Camille’in mi Rodin’i etkilediği hâlâ bir soru işaretidir. Camille’in Rodin ile çalıştığı ilk yıllarda Rodin etkisi görülmekle birlikte sonradan kendi tarzını belirleyerek klasik heykelden ayrılmış ve Art Nouveau akımına yaklaşmıştır. “Olgunluk Çağı” isimli eser, Rodin’den ayrılığının acılarını yansıtır; diğer yandan bu yapıt, ona oniks mermerini ilk kullanan heykeltıraş olma onurunu kazandırır.

1848-1917 yılları arasında yaşamış ve Camille’in çağdaşı olan Fransız gazeteci, sanat eleştirmeni, yergici, romancı ve oyun yazarı Octave Mirbeau, Camille’in deha düzeyinde yeteneğe sahip olduğunu söylemektedir. (Mirbeau, ilişkinin ilk yıllarında Rodin’in Camille ile ilişkisini kesmesi mesajını iletmesi amacıyla zaman zaman Camille’in annesi tarafından görevlendirilmiş.) Gerçekten dehası, yaptığı heykellerde duygu ile malzemeyi birleştirmesinde ortaya çıkar. Heykele ruh veren yaratıcılığı karşısında Rodin tüm sanatçı kıskançlığına rağmen “Ona altını nerede bulacağını söyledim. Ama bulduğu altın kendi içindeydi” demek zorunda kalmıştır.

Çocukluk ile yaratıcılığın, deha ile deliliğin sınırlarını çizmek zor. Deha ile deliliğin sınırlarını kolaylıkla (belki de farkında olmadan) ihlal edebilen çok sayıda yaratıcı insan, sanatçı ve buluşçu var. 1905’ten sonra Claudel’in ruh sağlığı bozulmaya başladı. Bu süreçte hiç kuşkusuz Rodin ile olan ilişkisinin olumsuzluklarının da etkisi oldu. Bir kriz anında eserlerini parçaladı. Doksana yakın heykel, çizim ve eskizini yok ettiği söylenir. Giderek daha fazla paranoya işaretleri göstermeye başladı. Hastalığı şizofreni olarak tespit edildi. Bu dönemde Rodin’i onun fikirlerini çalmakla suçladı. Kendisini öldürmeye çalıştığını iddia etti. Kendisine sürekli olarak destek veren erkek kardeşinin 1906’da evlenmesi ve Çin’e gitmesi üzerine kendisini atölyesine kapattı, inzivaya çekildi.

Babası, kadınların sanat okullarına kabul edilmediği bir çağda onun heykel sanatı ile ilgilenmesini onaylamış; ona maddi destek olmuştu. 1913 yılında babasının ölümünü Camille bildirmediler. Aynı yıl Camille, bir ruh hastalıkları hastanesine yatırıldı. Camille’in bilgisine sunulan yatış formunda kendi isteğiyle yazmasına rağmen gerçek belgede doktorun ve kardeşinin imzaları vardı. Hastanede heykel yapmasına izin vermediler. Camille’in sağlığı konusunda hastanede yapılan gözlemler heykel ile uğraştığında normal bir insan gibi davrandığını gösteriyordu. Doktorlar Camille’in dışarıda olmasını ve heykel yapmasını önermelerine rağmen ailesi (özellikle annesi) bunu kabul etmedi ve Camille ruh hastalıkları hastanesinde tutulmaya devam edildi.

Camille’in hikâyesi bu kısa özetten ibaret değil. İlginç detaylar var. Ama ayrıntıları araştırmayı ve öğrenmeyi size bırakarak birkaç küçük notla bitireceğim. Hastanenin doktoru Dr. Brunet 1920’de annesine bir mektup yazarak Camille’in ailesini görmeye ihtiyacı olduğunu bildirdi fakat herhangi bir cevap alamadı. Erkek kardeşi Paul Claudel ise birkaç yılda bir (rivayete göre beş yılda bir) ziyaretine geliyordu.

Camille, erkek kardeşi Paul Claudel’e yazdığı bir mektupta çaresizlik içinde şöyle haykırmıştı: ”Akıl hastanesi! Evim diyebileceğim bir yere sahip olma hakkım bile yok! Onların keyfine kalmış işim! Bu, kadının sömürülmesi, sanatçının ölesiye ezilmesi… Mahsus kaçırdılar beni, onlara tıkıldığım yerde fikir vereyim diye; yaratıcılıklarının ne kadar sınırlı olduğunu biliyorlar çünkü. Kurtların kemirdiği bir lahana gibiyim şimdi, yeni filizlenen her yaprağımı büyük bir oburlukla mideye indiriyorlar.

Bilmiyorum, kaç yıl oldu buraya kapatılalı, ama tüm hayatım boyunca ürettiğim eserlere sahip çıktıktan sonra şimdi de kendilerinin hak ettikleri hapishane hayatını bana yaşatıyorlar. Bütün bunlar Rodin şeytanının başının altından çıkıyor. Kafasında bir tek düşünce vardı zaten; kendisi öldükten sonra benim sanatçı olarak atılım yapıp onu aşmam… Bunu engellemek için de yaşarken olduğu gibi ölümünden sonra da ben hep mutsuz kalmalıydım. Her bakımdan başarıya ulaştı işte!

Bu esaretten çok sıkılıyorum… Eve hiç dönemeyecek miyim, Paul?”

 Camille son yıllarında…

Yukarıda sözünü ettiğim atölye arkadaşı Jessie Lipscomb, aralarının bozulmuş olmasına rağmen 1929’da Camille’i hastanede ziyaret etti; ziyaret sonrası Camille’in ‘deli’ olduğu tezinin doğru olmadığını savundu. Rodin’in arkadaşı Mathias Morhardt ise bir seferinde Camille’in erkek kardeşi Paul Claudel’in ünlü heykeltıraşı hastaneden kapalı tutmaya devam ettiği için bir budala olduğunu söylemişti.

Camille 1943 yılında tam 30 yıl yaşamak zorunda bırakıldığı hastanede “Bu kadar yalnız kalmak için ne yaptım?” düşüncesiyle öldü. Sanırım; ona layık görülen yaşam, deha sahibi yaratıcı ve farklı bir kadın olmanın cezasıydı. Dünya değişmiş görünüyor; ama görünenin gerçek yüzü, deha sahibi güzel Camille’in yaşamından hâlâ pek farklı değil.

 

Duygu Güncesi’nden alıntı yaptığınızda lütfen referans veriniz    

“Bir avuç toprağı yoğurmayı bile bilmeyenler.
Duygusuz yavan insanlar. Bu benim ruhum en kutsal varlığım…

Bunlar çalışma saatleri. Ruhumun yandığı saatler.
Siz yiyip içerken, dalga geçerken, oburca tıkınırken, ben heykelimle yalnızdım..
Ve yavaş yavaş akan benim hayatımdı.. Bu toprağın derinliklerine kanımı akıtıyordum…”  
            Camille Claudel

http://www.duyguguncesi.net/?p=1342

http://tr.wikipedia.org/wiki/Camille_Claudel

**********

CAMİLLE CLAUDEL 1915 (2013) Film

Yönetmen: Bruno Dumont
Senaryo: Paul Claudel, Camille Claudel, Bruno Dumont
Ülke: Fransa
Tür:Biyografi, Dram
Vizyon Tarihi:26 Temmuz 2013 (Türkiye)
Süre:95 dakika
Dil:Fransızca
Oyuncular    Juliette Binoche, Jean-Luc Vincent,    Robert Leroy, Emmanuel Kauffman ,   Florence Philippe

Özet

1915´te, kış ayazında, Camille Claudel eğilip yerdeki bir taşı alır ve dikkatle inceler. Sanki işine yoğunlaşmış bir heykeltıraştır izlediğimiz; zihninde basit bir taşı yepyeni bir şeye dönüştürüyor gibidir. Ama sonra taşı atar, bir daha da sanata dönmez. Ailesi akıl hastanesine kapatılmasının hayrına olacağına karar kılmıştır.

Film boyunca Camille´in bir sanatçı olarak kabul görmeyi, anlayışla karşılanmayı ummasını izler, sevgili yazar kardeşi Paul Claudel´in onu ziyaret etmesini beklediğine tanık oluruz. Bruno Dumont´un İsa´nın Yaşamı, İnsanlık ve Flanders gibi yetkin filmlerinin ardından gelen ve Berlin´de prömiyerini yapan bu dram, gelmiş geçmiş en yetenekli kadın heykeltıraşlardan birinin içsel karmaşasını inceliyor.

Filmden

Paul Claudel’in Camille Claudel’le bağımsız çalışma ve yazışmalarından ve Camille Claudel’in tıbbi kayıtlarından esinlenilmiştir. Çeviri; Cemocem Camille Claudel, 1864 yılında Aisne şehrinin Villeneuve köyünde doğmuştur. Kendisi, şair Paul Claudel’in 4 yaş büyük ablasıdır, heykeltıraştır. Önce öğrencisi, sonra metresi olduğu Auguste Rodin’le 1895 yılına kadar birlikte yaşamıştır. 1913’de babasının ölümünden sonra Paris, Quai Bourbon’daki bir atölyede 10 yıl boyunca toplumdan izole bir şekilde yaşamıştır. Ailevi sorunlar ve ruhsal hastalığı sebebiyle kardeşinin girişimiyle Paris yakınlarındaki Ville-Évrard akıl hastanesine yatırılmış daha sonra Fransa’nın güneyindeki Vaucluse şehrindeki akıl hastanesine kapatılmıştır.

**

Akıl hastanesi Doktoru: Hanımefendi. Merhaba Hanımefendi. Nasılsınız?

 İşler nasıl gidiyor?

Camille Claudel:  Nedenini bilmeden buraya getirildim. Bu şaka daha ne kadar sürecek?

 Sürmeye devam edecek mi?

 Bilmek istiyorum. Bir suçlu gibi hapsedildim. Daha da kötüsü ne bir avukat ne de bu cehennemden kurtulmamı isteyen bir ailem var. Özgürlükten ateşten yiyecekten ve temel ihtiyaçlarımdan mahrum bir durumdayım. Bana istediğinizi yapıyorsunuz. Ailem bile beni terk etti. Şikâyetlerime tamamen sessiz kalarak cevap verdiler. Bu şekilde terk edilmiş olmak çok berbat bir şey. Beni bunaltan kedere karşı koyamıyorum. Annem ve kız kardeşim beni buraya tıkıp gittiler. Ne bir mektup ne bir ziyaret. Onlar bana kazık attı, buradan asla kurtulamayacağım. Mirasımı alıyorlar. Beni neyle suçluyorlar?

 Tek başına yaşadığım için mi?

 Hayatımı kedilerle geçirdiğim için mi?

 Herkesi düşman görüyorlar. Bu beyefendi geçinen adamlar bütün eserlerimi ele geçirmek için resmen üzerlerine atlamışlar. Beni burada mümkün olduğu kadar tutmak istiyorlar. Onlara göre rahatsız edici bir yaşam süren bu zavallı kadını mahvetmeye pek hevesliler. İşledikleri suçu hatırlatan can sıkıcı hayaleti. Ortada bir tehlike yok, yine de buradan çıkmama izin vermiyorlar. Pençelerini bana geçiren kişi Rodin’dir. Atölyemi ele geçirmek için onları kullanan da Rodin’dir. Hepsini ele geçirmiş onun izni olmadan hareket edemiyorlar. Her şey uzun zaman önce evi terk etmeye cesaret edemeyeceğim şekilde ayarlanmış. Ben evde olmadığım zamanlar, bu beyefendiler evime gelip kitaplarımı karıştırıyor, çizimlerimi götürüyorlarmış. Rodin, kendi yaptığı işi onlara da öğretmiş. Onu diğerleriyle suç ortağı, bir mazeret olarak görüyorum. Serbest kalmam için elinizden geleni yapın lütfen. Benim talep etmemin bir anlamı yok. Bunun için yeterince güçlü değilim. Her zaman yaptığım gibi kendi köşemde yaşıyorum. Buradaki hayat bana göre değil. Benim için çok zor. Açıkçası böyle söylediğim için üzgünüm. Gelin görün ki Rodin’le olan ilişkiniz 20 yıl önce sona ermiş.

**

Paul Claudel’in İç hesaplaşması:

 Âmin. Baba, Oğul ve Kutsal Ruh adına Hazırım. Buradayım. Tanrım, dirildim ve bir kez daha seninleyim. Uyuyakaldım. Gece, ölü gibi uyudum. Tanrı, bırak ışık olsun dedi, ve ben çığlık atarak uyandım. Birden ortaya çıkıverdim ve uyandım. Ayaktayım ve yeni doğan günle birlikte yeniden başlıyorum. Tanrım beni şafaktan önce yarattın. Senin huzurunda duruyorum. Tanrım. Sen üç kişinin içinde teksin çarmıha gerilen İsa’nın babasısın. Tüm sözleri barındıran amelsin. Söylediğin her şeye inanıyorum. Sen çivilerle çakılmış, verilmiş sözsün umudum olan başlıksın. Söylediklerine inanıyorum. Parmağındaki yarayım. Kalbindeki elim. Sen her şeye kadirsin. Seni sevdiğim için yardım edemiyorsun. Bilin ki, bana yakın bir kişi sizinle aynı suçu işledi. İki yıldır bir bakımevinde cezasını çekiyor. Ölümsüz bir ruhtaki çocuğu öldürmek çok korkunçtur. Böyle bir suçla vicdanen nasıl yaşayıp nefes alabiliyorsunuz?

 Yanlış anlaşılma olabilir mi?

 Yine de, riyakâr bir öfkeyle konuşamam ama bir erkek kardeş şefkatiyle yazabilirim. Tarascon yakınlarında, Frigolet Manastırında günbatımı. Yakında zavallı kız kardeşim, Camille’yi Montdevergues’de ziyaret edeceğim. Aslında, çoğu durumda delilik olarak adlandırılan bu şeyin gerçekten var olduğuna ben ikna oldum. Meraklı ve her durumda neredeyse benzersiz formları olanlarda, gurur ve korku vardır megalomanlık ve zulüm saplantısı vardır. O büyük bir sanatçıydı gururu ve küçümsemesinin sınırı yoktu. Belki de, yaşı ve talihsizliği nedeniyle daha da kontrolden çıkmıştı. Ben de kardeşimin mizacını almışım yine de biraz daha yumuşak ve hayalperestim, Tanrı’nın lütfu olmasa benim hikâyem de böyle olurdu, belki de daha da kötüsü. Kötü ruhları kovmak mümkün müdür?

 Tanrı, Benedictine rahiplerine katılmama hayır dedi. Gerçekten bir aziz ya da kahraman olsaydım kim bilir belki de Tanrı’nın bu cevabını dikkate almazdım. Peki ya her şeye rağmen gerçek bir aziz olmayı beceremezsem?

Affedersiniz. Şu aralar inancımı kaybettim. Tanrı’ya vahşi bir cehaletle saygı duyardım. Gerçeğin ilk ışığı büyük bir şairin kitaplarıyla bana tesadüfen verildi. Ona sonsuz şükran borçluyum düşüncelerimin şekillenmesinde onun önemli bir yeri oldu. Arthur Rimbaud. “Aydınlanma” ve bir kaç ay sonra “Cehennemde bir mevsim” kitaplarını okumam benim için belirleyici oldu. Hayatımda ilk kez bu kitaplar benim materyalist hapishanemde bir kapı açtı ve canlı bir hale, neredeyse fiziksel bir etkiye dönüştü, doğaüstü bir olay oldu. Bu mutsuz çocuk, 25 Aralık 1886’da Noel etkinliklerine katılmak için Notre Dame de Paris’e gitti. Sonra yazmaya başladım ve bana göre Katolik törenlerde amatör bir üstünlüğün hâkim olduğu, uygun bir motivasyon ve yozlaşmış bir kaç seremoni keşfettim. Önden buyurun. Bu hükümlerin altında, kalabalığa itildim çok da zevk almadan Katolik kilise seremonisine katıldım. Yapacak pek bir şey olmayınca akşam dualarına döndüm. Korodaki beyaz cüppeli çocuklarla Aziz Nikolas Kilisesi ruhban öğrencileri sonradan öğrendiğime göre “Meryem Ana” ilahisini söylüyormuş. Kalabalığın içinde, ikinci sütunun yanında duruyordum koronun giriş tarafında, sağda bulunan kutsal eşyaların tutulduğu yerdeydim. Sonra birden hayatıma egemen olan bir olay gerçekleşti. Bir an kalbime dokundu ve ben de inanmaya başladım. Büyük bir bağlılık ve kesinlik gücüyle hiç bir şüpheye yer bırakmadan huzursuz bir hayatın kitapları, argümanları ve tehlikeleri bu inancı sarsamadı, ona dokunamadı. Yüreğimi burkan masumiyet duygusu bir anda oluştu Tanrı’nın ebedi çocukluğu, anlatılamaz bir vahiy. Ben mistik bir zevk ya da dini duyguların keyfini süren bir Hıristiyan değilim. Bundan her zaman nefret ettim. Benim Hıristiyan olma nedenim benden bekleneni öğrenmek için itaat eden ve ilgilenen bir insan olmamdı. Ama asla Tanrı’dan keyif almadım ondan herhangi bir zevk elde etmek istemedim. Bunu kabul etmek rezilce bir şey olurdu değil mi?

 Tanrı kutsal bir şekilde kalbimde yerini almış gibiydi. Bana geçmişteki iyiliklerini hatırlattı ..ve mesleğimin onu tanıtmak olduğunu gösterdi. Kendisini daha samimi ve daha derin tanıtmamı rica etti.

Rahip: Bay Claudel, aziz olmanızı umuyoruz. Azizliğin sırrı Tanrı’ya kalmıştır.

**

Paul. Camille.

Camille: Benim küçük Paul’um! Ağlıyorlar, çığlık atıyorlar inliyor, kahkaha atıyorlar, dayanılmaz bir şey bu! Bu yaratıklara aileleri bile dayanamıyor. Benim ne işim var burada?

 Götür beni. Beni buradan götür. Beni zehirlemeye çalışıyorlar.

Paul: Camille! Ne zannediyorsun, Camille?

 Annem, Louise ve ben ne yapıyoruz sence?

Yaptığımız her şeyi senin daha iyi olman için yapıyoruz. Savaş zamanında en iyi bakımı aldın. Yanılıyorsun. Ben asla yanılmaktan çekinmem ama dürüst olmaya çalışırım.

Camille: Doğru. Müdür beye hatırı sayılır bir miktarda para gönderdiğini öğrendim. Doğrusunu yaptın, çünkü o büyük bir üne sahip biri. Aynı rahibeler gibi çok hayırsever bir adam. Beni sakinleştirmeye çalıştığını biliyorum büyük paralar harcadın benim için çok efor sarf ediyorsun. Bakacak dört çocuğun var. Otellerde kalıyorsun, korkunç bir yükün var. Nasıl yapıyorsun bilmiyorum. Ben beceremezdim. Ama biliyor musun burada yaşamak çok zor. Bunu biliyor musun, Paul?

 Burada kurallar, yaşamak için adapte olma yöntemleri var. Bazı şeyleri değiştirmek çok zor. Çok fazla gürültü var. Ben Villeneuve’ye dönmek istiyorum. Annemle yaşamak istiyorum. Neden beni buradan almadığınızı anlamıyorum. Böyle bir yerde birinci sınıf olmaktansa üçüncü sınıf olmayı tercih ederim. Baksana, diyet yapmış gibiyim. Çok paraya ihtiyacım yok. Hiçbir şeye ihtiyacım yok. Ben sadece Müdürle konuş. Ona beni bırakmasını söyle yoksa Burası çok soğuk. Rüzgâr var. Anneme gelip beni görmesini söylemen gerek. Tekrar muayene edilmek istiyorum. Söyleyecek misin?

 Paul?

 Çabucak halledilebilir, dedikleri kadar zor değil. Annem yapabilir. Ne karın ne de diğerleri beni istemiyor zaten fazla bir beklentim de yoktu. Hile yapıyorsun, Paul. Berthelot’du. Bütün çalışmalarımı alanın arkadaşın Berthelot olduğunu biliyorsun. Öyle görünüyor ki, benim küçük atölyem, dandik mobilyam küçük evim, araç gereçlerim onları şehvetle heyecanlandırıyor. Bu milyonerlerin çaresiz bir sanatçının üzerine gelmeleri ne kadar güzel! Onlar benden 40 kat daha zengin. Hayal gücümün, hislerimin ve yeniliğimin gelişmiş ruhumdan gelmesi, onlar için beklenmedik bir şey. Bu tür şeyler onlara çok uzak şaşkın kasaplar, kalın kafalılar, aydınlığa sonsuza kadar kapalılar. Onlara bunu sağlayacak birisine ihtiyaçları var. Diyorlar ki: “Konularımızı bulmak için hayal gücümüzü kullanırız.” Onlarda şükran belirtisi olmaz herhangi bir tazminat ödemezler zavallı bir kadının dehasından bile yoksundurlar. Paul Paul Bu iş bir kadının sömürülmesidir. Ecel terleri dökmemi istiyorlar. Ve Rodin. Rodin’in şeytani zekâsı tek bir şeyi düşünür, çalmak. Hayattayken ondan daha iyi olmamdan korkuyordu ve tabii ki, ölümümden sonra da. Elinin altında olmamı istedi. Mutsuz olmamı istedi. İşte, mutsuzum. Bu seni rahatsız etmeyebilir ama beni ediyor, Paul. Bu kölelikten çok yoruldum. Eve gidip kapımı kapatmak istiyorum. Sen, Tanrı “Tanrı yücedir. Dert çekenler acır” derdin. Hadi, beni bir tımarhanede çürümeye terk eden Tanrın hakkında konuşalım.

Paul:  Tanrı bize deneyim sağlar, Camille! Elini geri çeker. O’nun hikmetinin sırlarını kontrol etmek bizi günaha sürükler. Onun sırları bizleri kararsız, kafası karışık bir hale sokar çünkü bizi ikna etmek için bunlar yetmez. Dünya üzerinde cennetin tasvirini somut anlamda yapabilecek hiçbir şey yoktur. Tanrı her yerdedir. Tüm doğal olayların içindeki bütün anlamlar ondan bir şeyler gösterir. İnsani duyguların hepsinde, Camille. İnsani hareketlerin hepsinde. Onunla ilgili olmayan, onun göremediği onunla bağlantılı olmayan hiç kimse yoktur. Hem iyi hem de kötü. Her şey ibret alınacak bir öyküdür. Her şey sonsuz karmaşıklığı ifade eder. Yaratıcının yarattıklarıyla bağlantısını ifade eder.

Camille: Aslında Paul beni heykel yapmak için zorlamalıydın. Bana sorun çıkarıyor mu, baş edebilir miyiz anlardık. Ama onun yerine böyle bir karar aldık. Söz ver benimle ilgilenecek ve beni terk etmeyeceksin.

Paul: Söz veriyorum, Camille. 20 yıldır her gece, her sabah, senin için dua ediyorum.

Camille:  Hala hastayım, kanım zehirlendi. Vücudum yanıyor, Paul. Protestan Rodin, bana ilaç veriyor çünkü atölyemi almak için umut besliyor.

Paul: Ben gidiyorum, Camille. Tamam.

Camille:  Savaş bittiğinde seninle gelebilir miyim?

 Camille:  Aydınlıkta oturacağım. Huzurlu hissediyorum.

**

Paul: Ne korkunç bir hüzün. Sanattan daha kötü bir şey yoktur. Dahiler bunun bedelini öder. Tam bir trajedi! Kötü bir hayat! Sanatsal meslekler çok tehlikelidir buna çok az kişi karşı koyabilir. Sanat fakülteleri özellikle tehlikeli ruhlara hitap eder. Hayal gücü ve duyarlılık, kolayca dengeyi bozup, kafayı sıyırmaya ve düzensiz bir hayata neden olabilir. Ablam ancak 30 yılda Rodin ile evlenemeyeceğini anlayabildi. Her şey onun kaldıramayacağı kadar üzerine çöktü. Bu onun bilinçli yaşamının sonuydu.

Doktor: Evet. Hanımefendi, yani ablanız çok ıstırap çekiyor. Sürekli zehirlenmekten korkuyor.

Paul: Bütün dahiler için hayat hayal kırıklıklarıyla doludur.

Doktor: Evet, ama Bayan Claudel artık sakin ve uysal, birçok şeyi özlüyor, çok daha güçlü olmak istiyor, Paris’e yakın olmak ve tek başına kırsal bölgelerde yaşamak istiyor. Bana göre onu memnun etmek için bunu denemenin zamanı gelmiş olabilir.

**

Camille Claudel, hayatını son 29 yılını akıl hastanesinde geçirdi ve 19 Ekim 1943’de, 79 yaşında öldü. Toplu bir mezara gömüldü ve cesedi hiç bulamadı. 23 Şubat 1955’de ölen Paul, ablasını ölünceye kadar ziyaret etti. Ablasının Montdevergues’deki cenaze törenine katılmadı.

 

http://www.yalnizlarmektebi.com/tasin-topragin-camurun-ve-mermerin-ruhu-camille-claudel/

 

HİLAFET’İ BİZZAT BATI KENDİSİ GETİRECEK


PROF. MİCHEL CHOSSUDOVSKY

İslam Devleti, “Hilafet Projesi” Ve “Küresel Terörizmle Savaş”

IŞİD: İngiliz-İsrail-Amerikan ortak projesi…

ABD’nin başını çektiği Terörizmle Küresel Savaş, ABD askeri doktrininin köşe taşını oluşturur. “İslamcı teröristlerin peşinden gitme”, gayri-nizamî savaşın ayrılmaz parçasıdır. Temelinde yatan amaç, kontr-terörizm operasyonlarının dünya çapında yürütülmesini meşru göstererek ABD ve müttefiklerinin bağımsız ülkelerin işlerine müdahale etmesini sağlamaktır. ABD istihbaratı, Britanya’nın MI6’sı ve İsrail’in MOSSAD ’ı ile işbirliği içinde hem teröristleri hem de “Hilafet Projesi ”ni el altından desteklemektedir.

**

El Kaide efsanesi ve “Dış Düşman” tehdidi, yoğun medya ve hükümet propagandası yardımıyla tüm dünyada sürdürülüyor. 11 Eylül sonrası dönemde terörist El Kaide tehdidi, ABD-NATO askeri doktrininin yapıtaşını oluşturur. Dünya çapında “kontrterörizm operasyonlarının” yürütülmesini, insani bir görev maskesi altında meşrulaştırır. Bilindiği ve belgelendiği üzere El Kaideye bağlı örgütler, Sovyet-Afgan savaşının en parlak döneminden bu yana, sayısız çatışmada ABD-NATO tarafından “istihbarat birimleri” olarak kullanılmaktadır. Suriye’deki El Nusra ve IŞİD isyancıları, asker toplama ve bunların eğitimini bizzat gözetim ve kontrolü altında tutan Batı askeri ittifakının paramiliter güçlerinin piyonlarıdır.

ABD Dışişleri Bakanlığı bazı ülkeleri “teröristlere yataklık etmekle” suçlarken aslında Bir Numaralı “Terörizmi Finanse Eden Devlet” Amerika’dır. Suudi Arabistan ve Katar’ında aralarında olduğu müttefikleri, hem Suriye’de hem de Irak’ta faaliyet gösteren Irak Şam İslam Devleti’ni (IŞİD) el altından destekleyip finanse etmektedir. Üstelik Irak Şam İslam Devleti’nin Sünni hilafet projesi, ABD’nin epeydir var olan hem Irak’ı hem de Suriye’yi bölme gündemiyle örtüşüyor: Sünni İslamcı Hilafet, Arap Şii Cumhuriyeti, Kürdistan Cumhuriyeti ve diğerleri gibi…

ABD’nin başını çektiği Terörizmle Küresel Savaş, ABD askeri doktrininin köşe taşını oluşturur. “İslamcı teröristlerin peşinden gitme”, gayrinizamî savaşın ayrılmaz parçasıdır. Temelinde yatan amaç, kontr-terörizm operasyonlarının dünya çapında yürütülmesini mazur göstererek ABD ve müttefiklerinin bağımsız ülkelerin işlerine müdahale etmesini sağlamaktır. Alternatif medya da dâhil olmak üzere çoğu ilerici yazar, Irak’taki son gelişmelere odaklanırken, “Terörizmle Küresel Savaşın” arkasındaki mantığı anlamakta yetersiz kalmaktadır. Irak Şam İslam Devleti (IŞİD), Batı askeri ittifakının bir maşasından ziyade “bağımsız bir örgüt” gibi görülmektedir. Üstelik ABD-NATO askeri gündeminin ilkelerine karşı çıkan birçok samimi savaş karşıtı aktivist dahi, buna rağmen Washington’un El Kaideye yönelik kontr-terörizm gündemini onaylamakta ve dünya çapında terör tehdidini “gerçek” sanmaktadırlar: “Savaşa karşıyız fakat Terörizmle Küresel Savaşı destekliyoruz”.

Hilafet Projesi ve ABD Ulusal İstihbarat Konseyi Raporu

Yeni bir propaganda kampanyası harekete geçirildi. Irak Şam İslam Devleti’nin lideri Ebu Bekir El-Bağdadi, 29 Haziran 2014 tarihinde İslam Devletinin kurulduğunu ilan etti: Sunday’in I Temmuz tarihli ilanıyla grubu tarafından “Halife İbrahim Ibn Awad” ilan edilen Ebu Bekir El-Bağdadi’ye sadık savaşçılar, 7. Yüzyıl’da Muhammed Peygamberin halefi olan ve Müslümanların çoğunun saygıyla bağlı olduğu Raşidi halifeliğinden ilham alıyorlar.” (Daily Telegraph, 30 Haziran 2014)

Hilafet Projesi, bir propaganda enstrümanı olarak on yılı aşkın bir süredir ABD istihbaratının gündemindedir. Aralık 2004’te Bush yönetimi döneminde Ulusal İstihbarat Konseyi (NIC), Batı Akdeniz’den Orta Asya’ya ve Güney Doğu Asya’ya kadar uzanan yeni bir Hilafet’in 2020 yılında ortaya çıkacağı ve bunun Batı demokrasisi ve değerlerini tehdit edeceği kehanetinde bulundu. Ulusal İstihbarat Konseyi’nin “bulguları”, “Küresel Gelecek Haritası” (http://www.futurebrief.com/project2020.pdf) 123 sayfalık bir raporda yayımlandı. “Yeni Hilafet, radikal dinci kimlik politikasının körüklediği küresel bir hareketin, nasıl küresel sistemin temelindeki Batı normlarına ve değerlerine bir meydan okuma oluşturabileceğine bir örnek sunar.”

NIC 2004 Raporu hiciv sınırlarını zorlar; tarihsel ve jeopolitik analiz şöyle dursun istihbarattan bile yoksundur. Bu sahte Hilafet öyküsü yine de IŞID lideri Ebu Bekir El-Bağdadi’nin 29 Haziran 2014’deki PR ilanıyla çok iyi reklam yaparak Hilafeti kurmasıyla hoş bir benzerlik taşır. Ulusal İstihbarat Konseyi (NIC) raporu, sözde “Bin Ladin’in hayali torununun 2020 yılında bir akrabasına gönderdiği mektubun hayali bir senaryosunu” sunar ve bu temelde 2020 yılı için öngörülerde bulunur. ABD istihbarat camiası, istihbarat ya da ampirik analizlerden ziyade uydurma Bin Ladin’in torununun mektubu öyküsüne dayanarak Hilafetin Batı Dünyası ve Batı medeniyeti için gerçek bir tehdit oluşturduğu sonucuna ulaşır. Propaganda açısından, NIC tarafından tarif edildiği gibi, Hilafet projesinin altında yatan amaç, askeri bir haçlı seferini meşrulaştırma niyetiyle Müslümanları öcü göstermektir: “Aşağıda tarifi yapılan hayali senaryo, radikal dinci kimliğin körüklediği küresel bir hareketin nasıl ortaya çıkacağına örnek oluşturur. Bu senaryoya göre, yeni Hilafet ilan edilir ve geniş alanı etkisi altında alan güçlü bir kontr-ideolojiyi ilerletmeyi becerir. Bu, 2020 yılında Bin Ladin’in hayali torunundan bir aile yakınına farazi bir mektup biçiminde tasvir edilir.

Hayali torun, Halife’nin kontrolü geleneksel rejimlerden zorla almaya çalışırken verdiği mücadeleleri ve bunun sonucunda hem Müslüman dünyası içinde hem de dışında Müslümanlar ile ABD, Avrupa, Rusya ve Çin arasında yaşanan çatışma ve kargaşayı anlatır. Halife’nin desteği harekete geçirmedeki başarısı çeşitlilik gösterirken, onun çağrıları sonucunda Ortadoğu’daki -Afrika ve Asya’daki Müslüman çekirdeğin çok uzağındaki yerler dahi şiddetle sarsılırlar. Senaryo Halife -tarihsel bakımdan önceki Halifelerde olduğu gibibir bölge üzerinde hem manevi hem de dünyevi otoritesini kuramadan sona eriyor. (“Küresel Gelecek Haritası” Syf. 83)

NİC’in bu “yetkili” “Küresel Gelecek Haritası” raporu sadece Beyaz Saray, Kongre ve Pentagona sunulmakla kalmayıp Amerika’nın müttefiklerine de yollandı. NIC raporunda (hilafet projesi bölümü de dâhil) atıfta bulunulan “Müslüman Dünyasından Yayılan Tehdit”, günümüz ABD-NATO askeri doktrinin temel zeminini oluşturmaktadır. NIC belgesi küresel üst düzey görevlilerin okunması için hazırlandı. Kabaca akademisyen, araştırmacı ve NGO “aktivistlerinin” yanı sıra kıdemli dış politikacıları ve askeri yetkilileri hedefleyen, küresel “üst düzey” propaganda kampanyasının bir parçasıydı. Amaç, “üst düzey görevlileri” İslamcı teröristlerin Batı Dünyası’nın güvenliğini tehdit ettiğine inandırmaya devam etmekti. Hilafet senaryosunun sacayağı olan “Medeniyetler Çatışması” da, küresel kontr-terörizm gündeminin parçası olarak dünya çapında müdahaleyi Amerikan kamuoyuna mazur gösterir.

Hilafet; jeopolitik ve coğrafi açıdan. ABD’nin içerisinde ekonomik ve strajik nüfuzunu genişletmeye çalıştığı geniş bir alan oluşturur. Dick Cheney 2004 NIC raporu hakkında şöyle diyor: “Sizin Yedinci Yüzyıl Hilafeti olarak bildiğiniz şeyi şimdi yeniden kurmaktan bahsediyorlar. İslam ya da İslam halkının, Batı’da Portekiz ve İspanya’dan, bütün Akdeniz boyunca Kuzey Afrika’ya kadar; Kuzey Afrika’nın hepsi; Ortadoğu; yukarıda Balkanların içlerine; Orta Asya cumhuriyetlerine, Rusya’nın güney ucuna; cömert Hint şeridine ve günümüz Endonezya’sına kadar her şeyi kontrol ettiği 1200, 1300 yıl boyunca dünya böyle organize edilmişti. Yani bir uçta Bali ve Jakarta’dan öbür uçta Madrid’e kadar.”

Cheney’in günümüz bağlamında tarif ettiği şey, Akdeniz’den Orta Asya ve Güney Doğu Asya’ya kadar yayılan geniş bir bölgedir ve ABD ve müttefiklerinin çeşitli askeri ve istihbarat operasyonlarına doğrudan giriştiği yerlerdir. NIC raporunda ifade edilen amaç, “ABD çıkarlarına tehdit oluşturabilecek mevcut trendleri öngörmek suretiyle sonraki yönetimleri, kendisini bekleyen zorluklara hazırlamaktı”. NIC istihbarat belgesi, biz unutmayalım diye, “2020 yılında Bin Ladin’in hayali torunundan [hayali] akrabasına farazi bir mektuba” dayanıyordu. Bu “yetkili’ NIC istihbarat belgesinde çerçevesi çizilen “Öğrenilen Dersler” şöyledir: “Hilafet projesi “uluslararası düzene ciddi bir tehdit teşkil eder… Bilişim teknolojisi devriminin, Batı ve Müslüman dünyaları arasındaki çatışmayı büyütmesi muhtemeldir…” Belge Hilafetin Müslümanlara çağrısına atıfta bulunur ve şöyle bağlar: “Hilafetin ilanı, terörizm ihtimalini azaltmayacağı gibi daha fazla çatışma yaratacaktır”.

NIC analizi, hilafet ilanının, Müslüman ülkelerden yayılan yeni bir terörizm dalgası açığa çıkartacağını ileri sürer. Böylece Amerika’nın Terörizmle Küresel Savaşı tırmandırmasını mazur gösterir; “Hilafet’in ilanı … İslam dünyasının içinde veya dışında Hilafet’e karşı çıkanlara saldırmaya kararlı yeni bir terörist kuşağı kamçılayabilir.”

NIC raporunun bahsetmekten kaçındığı şey, ABD istihbaratının, Britanya’nın MI6’sı ve İsrail’in MOSSAD’ı ile işbirliği içinde hem teröristleri hem de hilafet projesini el altından desteklediği gerçeğidir. Tam da bu sırada, şimdi, küresel medya, sadece İslam dünyasından değil aynı zamanda Avrupa’da ve Kuzey Amerika’da “İslamcı teröristlerin yetiştiği evlerden” yayılan “yeni terörist tehdide” odaklanmakla yeni bir yalan ve manipülasyon dalgasını başlattı.

Kaynak: Turqie DiplomatigueAğustos/2014
(Kanada merkezli düşünce kuruluşu Globalresearch Yıldız Temürtürkan çevirdi)

 

 

 

RASÛLÜLLÂH SALLALLÂHÜ ALEYHİ VE SELLEMİN KABRİ ÜZERİNDEN HAZIRLANAN İTTİHÂD-I İSLÂM KOMPLOSU


يَا أَيُّهَا الرَّسُولُ بَلِّغْ مَا أُنزِلَ إِلَيْكَ مِن رَّبِّكَ وَإِن لَّمْ تَفْعَلْ فَمَا بَلَّغْتَ رِسَالَتَهُ وَاللّهُ يَعْصِمُكَ مِنَ النَّاسِ إِنَّ اللّهَ لاَ يَهْدِي الْقَوْمَ الْكَافِرِينَ

“Ey şanlı Peygamber, sana Rabbinden her indirileni tebliğ et! Eğer bunu yapmazsan onun elçiliğini yerine getirmemiş olursun. Allah seni insanlardan koruyacaktır. Emin ol, Allah, kafirleri muratlarına erdirmeyecektir.

Kur’ân-ı Kerim 5/MÂİDE-67

 Yeni Bir İngiliz Oyunu Perdelerini aralarken, ajansalara düşen aşağıdaki haberleri ve yazıları önce okuyalım. Ne demek istediğimizi anlayacaksınız.

KOMPLONUN HAZIRLIK ÇALIŞMASI

PEYGAMBERİMİZ’İN MEZARINI YIKMA PROJESİ

Suudi Arabistan’ın Hz. Muhammed’in (S.A.V) kabrinin de içinde bulunduğu Mescid-i Nebevi’yi yıkma projesi, İslam dünyasını ayağa kaldırdı. ‘Genişletme’ adı altındaki projeye milyonlar tepki gösteriyor.

Medine’de Peygamber Efendimiz’in kabrinin de içinde bulunduğu Mescid-i Nebevi’nin yıkım projesi Müslüman aleminin büyük tepkisine yol açtı. Suudi Arabistan Kralı Abdullah Bin Abdülaziz el-suud’un emri ile hazırlanan ‘Mescid-i Nebevi’yi genişletme planı’ hayata geçirilmeye başlandı. Mescid-i Nebevi’nin çevresinde yıkım startı verilirken; İngiliz İndependent gazetesi konuyu manşetine taşıdı. Gazeteye konuşan İslami Mirası Araştırma Vakfı’ndan Dr. Alawi, Hz. Muhammed’in mezarının da yıkılıp başka yere taşınacağını açıkladı.

YERİ GİZLİ KALACAK

Dr. Alawi, bu iddiasını ise Suudi bir akademisyenin 61 sayfalık belgesine dayandırdı. Dr. Alawi, Müslümanlar için, Mescid-i Haram’dan sonra en kutsal mekan olarak kabul edilen Mescid-i Nebevi’de bulunan Hz Muhammed’in kemiklerinin, Bâki Mezarlığı’na taşınacağını iddia etti. Mezarın yerinin ise gizli kalacağını vurguladı.

KUTSAL MEKÂN

Mescid-i Nebevi’nin önemi ise İslam alimleri tarafından şöyle anlatılıyor: Hz. Muhammed (s.a.v) 622 yılında Medine’ye hicret ettikten sonra sahabelerle birlikte Müslümanlar’ın ilk mescidi olan Mescid-i Nebevi’yi inşaa etti. Peygamber efendimiz “Her kim benim mescidimi ve kabrimi ziyaret ederse şefaatim onu hak olur” hadisi ile mescidinin ve kabrinin önemini aktardı. Ancak Vahabiler kabir ziyareti yapanları ‘Sapıklık’ ile suçladı. Her yıl Hac ve Umre dönemlerinde milyonlarca Müslüman’ın ziyaret ettiği içinde Peygamber efendimiz ile birlikte Hz. Ebu Bekir (r.a) ve Hz. Ömer’in (r.a) mezarlarını yıkma projesi başlattı.

MÜSLÜMANLARI ÖFKE SARDI

Peygamber Efendimiz’in mezarının da içinde bulunduğu Mescid-i Nebevi’nin yıkım kararı Müslümanlar’ı öfkelendirdi. Yıkımı belgeleyen Dr. Alawi, şöyle konuştu: “İnsanlar, Hz. Muhammed’in ailesinin yaşadığı odaları ziyaret ediyorlar ve mezar odasına girip dua ediyorlar. Şimdi, Suudi Arabistan Kralı, hacıların mezara gitmesini engellemek istiyor. Çünkü bunun şirk koşmak ya da putperestlik olduğuna inanıyorlar. Bu yüzden de mezarı yıkıyorlar.”

Kaynak: Takvim

HABERİN ORİJİNAL KAYNAĞI

Will Saudi Arabia MOVE the remains of Prophet Muhammad? Controversial plan for ‘anonymous’ burial to prevent the site itself being worshipped

  • Plans have reportedly been put forward to move the prophet’s remains
  • They are currently housed in tomb in mosque in Medina, Saudi Arabia
  • But some Muslims fear that the site is leading to idolatry, or object worship
  • No plans have been agreed but it is reported the idea has been circulated

By Richard Spillett for MailOnline

Published: 02:30 GMT, 2 September 2014 | Updated: 12:40 GMT, 2 September 2014

 

Controversial plans have emerged to move the tomb of the Prophet Muhammad, Islam’s second-holiest site.

The Prophet Muhammad, born in 570 AD, is believed by Muslims to be the last of God’s prophets to mankind who delivered the religion’s final revelation.

His resting place in Medina, Saudi Arabia is visited by millions of Muslims every year and is seen as the second holiest site after the Kaaba, the famous black cubed building in Mecca.

But it emerged last night that a Saudi academic has put forward contentious plans to have the Prophet’s remains moved from the tomb over fears by some scholars that the site is leading to idolatry.

Scroll down for video

The tomb of Prophet Mohammad at Al-Masjid al-Nabawi in the holy city of Medina. Proposals to move the Prophet’s remains threaten to spark discord across the Muslim world

The tomb of the Prophet Muhammad could be moved from the al-Masjid al-Nabawi mosque in Medina, Saudi Arabia, where it is currently housed, under plans reported today

According to the Independent, a 61-page document has been circulated among the supervisors of the holy site proposing that the Prophet’s body be moved to the nearby al-Baqi cemetery, where it would be interred anonymously.

Dr Irfan al-Alawi, director of the Islamic Heritage Research Foundation, told the newspaper: ‘They want to prevent pilgrims from attending and venerating the tomb because they believe this is “shirq”, or idolatry.

‘But the only way they can stop people visiting the Prophet is to get him out and into the cemetery.’

Idolatry, known as ‘shirq’ in the Islamic faith, is the worship of objects or saints and is forbidden in the faith.

There is no suggestion that Saudi Arabia’s King Abdullah, who is the site’s formal custodian, nor the supervisors of the al-Masjid al-Nabawi mosque which contains the tomb have agreed to the idea.

The Saudi government has previously insisted it treats the development of holy sites with ‘the utmost seriousness’.

Prophet

It is feared any plans to move the prophet’s remains could cause anger among some Muslims in the region

But it is feared the emergence of plans, which spring from a reform movement known as Wahhabism, could divide Muslims, with both Sunnis and Shias thought to be opposed.

Dr Alawi told the Independent: ‘The Prophet Muhammad’s grave is venerated by the mainstream Sunni, who would never do it. It is just as important for the Shia too, who venerate the Prophet’s daughter, Fatima.

‘I’m sure there will be shock across the Muslim world at these revelations. It will cause outrage.’

Violence in Iraq and the rise of the radical Isis, or Islamic State, organisation has already strained tensions between Sunnis and Shias in the region.

‘THE TWO SANCTUARIES': ISLAM’S TWO MOST IMPORTANT SITES

The tomb of the Prophet Muhammad is seen as the second most important site for Muslims after the Kaaba in Mecca, Saudi Arabia.

The Kaaba – which is said to have been built by Abraham – is at the centre of the Grand al-Masjid al-Haram Mosque, which Muslims always face to pray.

It is religious duty for those who follow the faith to visit the Kaaba at least once during their lifetime.

Millions of pilgrims gather to circle the building during the hajj, a huge five-day pilgrimage to the site each year.

The tomb of the Prophet Muhammad is second only to the Kaaba in its importance for the world’s Muslims

Many of those visiting the site also take the opportunity to visit Muhammad’s tomb, which about 200miles to the north in Medina.

The tomb dates back to the seventh century, when Muhammad was buried, and also includes the resting places of early Muslim leaders Abu Bakr and Umar.

It is covered by a famous Green Dome and includes a community centre, court and religious school. It can hold hundreds of thousands of visitors during the busy hajj.

 

KOMPLONUN İLLÜZYONLARI

KUTSAL MEZARI ATATÜRK KURTARDI

Suudiler 1926 yılında kendi sınırları içindeki tüm mezarlıkları yıkma kararı alır. İşin en ilginç yanı Hz. Muhammed’in mezarının da Suudi sınırları içerisinde olmasıdır. Ancak Atatürk öyle bir telgraf çeker ki, Suudiler mezarın tek bir taşına bile dokunamazlar.

Nevzat Yalçıntaş’ın anekdotunu Can Ataklı köşesinden şöyle aktarmış:

TEK TAŞINA DOKUNURSANIZ ORDUMU GÖNDERİRİM

Prof. Nevzat Yalçıntaş “Suudiler 1926 yılında sınırları içinde tüm mezarlıkları yıkıyorlardı. Atatürk sıranın Hazreti Muhammed’in kabrine geldiğini öğrenince bir telgraf çekerek, ‘Eğer bir tek taşına bile dokunursanız ordumu aşağı gönderirim’ demişti. Bunun üzerine Suudiler Hazreti Muhammed’in kabrine dokunamamıştı. Ama bu telgraf yok edildi” dedi.

Atatürk olmasa bugün Hazreti Muhammed’in mezarı da olmayacaktı

O BELGE NASIL ORTAYA ÇIKTI?

Yalçıntaş anlatıyor:  “(Dışişlerinde Bakanlık arşivini araştıran) Münir Bey aradı. Çok ilginç bir belge bulduğunu, bunu getirip göstermesi gerektiğini söyledi. O sırada benim çalıştığım başbakanlık binası ile dışişleri binası aynı yerde. Hemen atlayıp geldi. Çok heyecanlıydı.”

Prof. Yalçıntaş, Münir Bey’in gösterdiği belgeye baktığında çok şaşırdığını belirterek şöyle devam etti: “Belge bir telgraf metniydi. Henüz yeni kurulan Suudi devletinin kralına gönderilmişti. Telgrafta ‘Hazreti Muhammed’in mezarının yıkılacağını derin üzüntü içinde öğrendim. Bu kutsal emanete asla dokunamazsınız. Bir tek taşının bile zarar gördüğünü duyarsam orduyu aşağıya gönderirim’ anlamına gelen cümleler vardı.”

ZAMANINDA FAHRETTİN PAŞA MEZARI TERK ETMEMİŞ

Yalçıntaş, burada Hazreti Muhammed’in mezarı ile ilgili kısa bir detay anlattı. İngiliz işgali sırasında komutan olan Fahrettin Paşa’nın kabri terk etmemek için uzun süre direndiğini, aç kaldıklarını bu nedenle çekirge yiyerek beslendiklerini, sonunda İngilizler’in hiçbir şekilde dokunmamaları kaydıyla Hazreti Muhammed’in mezarını terk ettiklerini ancak kutsal emanetleri de yanlarına aldıklarını söyledi.

BELGEYİ AÇIKLAMAMIŞLAR

Şimdi gelelim belgenin bulunmasından sonraki gelişmelere, çünkü vahim ve ilginç olan bu: Nevzat Yalçıntaş’ın anlattığına göre Münir Bey belgeyi önce bir üst amirine götürüyor. Belge oradan daha yukarı taşınıyor. Sonunda müsteşara oradan da Bakan İlter Türkmen’e geliyor. Tabii Evren Başkanlığı’ndaki Milli Güvenlik Konseyi’nin de haberi oluyor.

Sorun şu: Bu belge ne yapılacak? Dönemin Atatürkçü komutanları ve onların emrindeki bürokrasi bu belgenin açıklanmasını istemiyor. Ancak belge de ortaya çıkmış bir kere. Sonunda o dönemde yazılan ve şimdi kitapçılarda tek nüshası bile kalmayan bir Atatürk kitabının içine, hiçbir anons yapılmadan konuyor.

Kısacası konu adeta kapatılıyor, sadece o tuğla gibi kalın kitabı sonuna kadar okuyanların dikkatini çekecek biçimde “zevahiri kurtarmak” adına konuyor.

Peki bu belge şimdi nerede? Kimin koruması altında? Bu da bilinmiyor. Bilinen tek şey, Atatürk’ün İslam aleminin peygamberi Hazreti Muhammed’in mezarının ortadan kaldırılmasını önlemesi herkesten saklanıyor.

HZ. MUHAMMED sallallâhü aleyhi ve sellem MESCİDİ NEBEVİ’DE YATIYOR

Hazreti Muhammed 571 yılında doğdu 632 yılında vefat etti. Peygamberimiz Medine’de oturduğu evde toprağa verildi. Bu mezar bugün dünyanın en büyük camisi olan Mescidi Nebevi’nin içinde.

Mescidi Nebevi, Hazreti Muhammed’in Mekke’den Medine’ye göç etmesinden sonra ilk namaz kıldığı yer. Hazreti Muhammed, Medine’de oturduğu evin hemen yanına kentin ilk mescidini inşa ettirmişti. Bu mescit geçen yıllar içinde defalarca yenilendi. Bugün 600 bin kişinin aynı anda namaz kılabildiği Mescidi Nebevi’nin korumasını çok uzun yıllar Osmanlı askeri yapmıştı.

Arabistan’da mezar adeti yoktur. Ölüler herhangi bir yerde toprağa verilir, üzerine belirleyici bir şey konmaz. Bu nedenle sadece Hazreti Muhammed’in mezar yeri ile ilgili bilgi vardır. O’nun dışındaki İslam büyüklerinin mezarlarının yeri bilinmez. Bir süre önce Hazreti Muhammed’in annesine ait olduğu ileri sürülen bir mezar ortaya çıkarılmıştı. Ancak Suudi yönetimi bu mezarı da ortadan kaldırmış ve yerine otopark yapmıştı.

Atatürk’ün müdahalesi olmasa Suudiler, Mescidi Nebevi’nin hemen dibindeki Hazreti Muhammed’in mezarını da tamamen ortadan kaldıracaktı. Nitekim Hazreti Muhammed’le aynı yere defnedildikleri bilinen Sahabe’nin önde gelen isimlerinin mezar yerleri bugün dümdüzdür.

ERİŞİMLER

http://www.dailymail.co.uk/news/article-2740307/Controversial-plan-calls-Saudis-tomb-Prophet-Muhammad-Fears-idea-stoke-religious-divisions.html

 

http://www.sabah.com.tr/Dunya/2014/09/03/peygamberimizin-mezarini-yikma-projesi

http://www.internethaber.com/kutsal-mezari-ataturk-kurtarmis-152048h.htm

http://www.on4haber.com/haber/-arabistan-islam-peygamberinin-mezarini-yikmayi-planliyor-/44017/

KOMPLONUN AÇILIMI-ARKAPLANI

YÜZYILLIK UNUTULMUŞ DAVANIN TEKRARI “İTTİHÂDI İSLÂM”

Eski Yazımız
22 Kasım 2012

Ülkemizin garip insanları fikir adamı mukallitlerinin kucağında ve çok yoruldular. Hangi dala konacağını bırakın ağacını kaybetmiş çöl akbabasına döndüler. Semaya çıktılar, fakat inecek bir ağaç veya su birikintisi bulmakta çok zorlanıyorlar. Bir zamanlar Avrupa Birliği dalgasını göğüsleyip hazmetmeye çalışırken şimdilerde günün modası “İttihâd-ı İslâm Davası” çıktı. Alnı secde görmemiş, ömründe camiden çok kiliseye gitmiş, Kur’ân-ı Kerim’den çok Tevrat ve İncil okumuşların ağzında bu dava pelesenk durumunda.

“İttihâd-ı İslâm Davası” nedir diye sormaya gerek yok. Kimine göre mezhepler birliği, kimine göre Müslüman devletler birliği, Müslüman finans birliği, daha da ileri gidersek mevcut dinlerin mosonik düzlemde diyaloğu….Ancak genel görüş teatisi bir hilafet sistemi içerisinde kontrol altına alınmış İslam devletler birliği düşünülmektedir.

Niçin?

Emperyalist güçler bir zamanlar Osmanlı hakimiyetinde olan İslam Dünyası’nı parçalamanın ve bu şekilde yok edilme görüşüne bağlı olarak işgal ve yok etme planları parçalandılar. Ancak ihtiyarlar meclisi ve üst komitenin düşündükleri plan yeterli ve olumlu sonuç vermediği için yakın zamanlarda ikinci, üçüncü bilmem kaçıncı plan uygulamaya sokuldu. Bunun yanısıra İslâm Dünyasında mehdiliğe soyunan onlarca liderlerde çıkınca kontrol altına alınamayan kaos içindeki İslâm Dünyası için yeniden yapılanma gerekli olduğu anlaşıldı.

İşte Osmanlının yıkılışında baş gösteren “İttahad-ı İslâmî” hareketler, tekraren Müslümanlar üzerinde uygulamaya sokuldu. Güçlü bir “İslâmî Devletler Birliği” bütün Müslümanların ideâl hedefidir. Ancak bu İttihâd sevdasının organizatörleri “ötekiler” olunca bir hinliğin olduğunu düşünmemek elden gelmiyor. Komünizm sözde öldürüldükten sonra dünya dengesini yitirdiğinden yeni bir karşıt kutbun sistematik olarak etken bir güç haline getirilmesi gerekmekte olunca Müslümanları zıt kutba hapsetmek gerekli oldu. Yüzyıllar önce parçalanma ve asimilasyon gibi hain planların tutmadığı görülünce Müslümanlar üzerinde ne yapmak gerekiyor, düşüncesi hasıl oldu. O da “Dünya Müslümanlarını seküler çizgide tekrar birleştirmek, tekleştirmek” olduğunu anladıklarında emperyalist güçler finans kaynaklarıyla, dönmeyen dönmeleriyle, yardım etme sevdasına düştüler. Peyderpey gizlice yapılan eylemler açıktan yapılmaya dönüştü. “Arap Baharı” dalgasıyla son viraja girildi. İlk başta diktatörlerini deviren Müslüman devletler hepimizin hoşuna gideceği bir birlik rüzgarı estirdi. Ancak görünen tablonun o kadar şahane olmadığı kısa zamanda açığa çıktı.

Neden Müslümanlar kendi içlerinde bir kaynama noktasında ve değişime uğramak istiyorlar. Neden mi derseniz bunun cevabını Ünlü ateist Richard Dawkins söylüyor.

“Elbette, 1930’larda, Katolik Kilisesinin en ölümcül örgüt olduğu söylenebilirdi. Faşizmle olan çok açık, belirgin ve sefil ittifakı nedeniyle en tehlikeli cemaat oldukları söylenebilirdi. Ama şu an için papanın en tehlikeli dini otorite olduğunu söyleyemem.
ŞÜPHE YOK Kİ, EN TEHLİKELİ DİN İSLAM. VE BUNUN DA NEDENİ KISMEN, BAŞINDA BÖYLE TEK BİR OTORİTESİNİN BULUNMAMASI. BİR FERMAN ÇIKARIP DURMALARI İSTENEMİYOR. ŞÜPHESİZ Kİ ÖYLE. [1]

Bu sözler iki taşın arasında kalmış buğdayın unlaşıp nasıl fırınlamaya doğru gittiği anlatıyor. Televizyonda bir söyleşi programında birçok zevat-ı kiram hatırlayabildiğim kadar şunları aktarıyorlar,

“2006 yılında İngilizlerle yapılan gizli görüşmemelerde, Türkiye’nin bir halife arkasında toplanma zamanının geldiği, İslam Dünyasının kurtuluşa bu şekilde kavuşacağı için hilafetin tekrar gündeme getirilmesi.”

Bu meyanda bir bilgi insanların tüylerini ürpertecek cinsten bir şey. Sömürü uzmanı İngiltere bu dileği niçin talep etme ihtiyacı duyuyor, diye sormak gerekiyor. Yüzyıl önceki İngilizlerin ajanı olan Derviş Vahdetî’nin temiz Müslümanları kandırarak kurdurduğu İttihâd-ı Muhammedi Cemiyeti [2] ni hatırlamak yerinde olur.

İttihat, cemaatleşmek İslâm’ın emridir. Fakat İslâm dünyası ihtilaflar içindedir. Bu kötümü yoksa iyi midir noktasında düşününce bize göre İslâm Dünyası içlerindeki ihtilafla bir koruma kalkanının himayesine girmiştir demek gerekiyor. Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemin buyurduğu “Ümmetimin ihtilafında hayır vardır” [3] hadis-i şerifin hikmetlerinin bir cepheside bu olaylar ile daha bariz olmuştur. Bu nasıl diye sorusuna şu cevab verilebilir. Bu hadise bazıları zayıftır, der kabul etmezler. Bazıları tarafından da kabul edilir. Onlarda buradaki “ihtilaf”ı tarafgirlik anlamında değil de, müspet ihtilaf olarak görmüşlerdir. Yani, İslamî hakikatleri insanlığa bildirmede, tebliğ vazifesinde farklı yollar izlenilmesi, mezhebi farklılıklar olarak görmüşlerdir. Aslında bu hadisi şerif günümüze şu şekilde bakıyor. Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem, ümmetimin bir zamanı gelecek ki onların ihtilafta olmaları onları muhafaza edecek, koruyacaktır. “Hep birlikte Allah’ın ipine sarılın ve tefrikaya düşmeyin.” (Âl-i İmran, 203) ayetine ters gibi gelen bir düşünce tarzı olarak görünse de bu ümmetin parçalanması kendi elleri ile olmadığından ve “ötekiler”in hain emelleri ile tekrar bağlanmanın ve birleşmenin, ümmeti hain çukura düşmelerine engel olacak bir hareket olacak demektir.

Her zaman unuttuğumuz bir konu olan “İslâm’ın kula ihtiyacının olmadığı, kulun İslâm’a muhtaçlığıdır.” Bu nedenle dünyevi menfaatler üzerine kurulacak birlikteliklerin İslâm’a bir getirisi olmayacağından bu ince çizgide yürürken, ayağı kayanların nihai hedeflerini çok iyi görmek gerekir. Dost ve düşmanın renginin bulanık olduğu çağlarda meseleleri irdelerken şüpheciliği kapasitesi yüksek olanların zaviyesinde hep açık tutmak gerekir. İslâm hakkında hain bir akım kuvvetli olarak kalamamıştır. Dininin kavi olduğunu bilen Müslümana düşen arkasına düştüğü ekolün, liderin arkaplanını görmekte mahir olmaya çalışmasıdır.

Dünya son yüzyılda insan haklarında belirli bir mesafe kat etti denilebilir. Fakat hükümran olmak ve ideolojik vasıflı emellerininin sevdaları içinde boğulmaları olmasa belki dünya daha güzel olacaktı. Ancak “Tek dünya devleti” projesini hedef alanlar için en büyük engel önceden paramparça ettikleri İslâm dünyasını birleştirmekten başka çarelerinin kalmadığıdır. Bu nedenle günümüzde parlayan Müslümanlar birleşelim, dağınıklıktan kurtulalım, çaremiz yok, türünden haince bir tezgah ürünü piyasaya sürüldüğünü anlamakta zorlanmayacağınızı umarım. Mesela yakın zamanda kaç tane temiz, bulaşık olmayan kişi, bir şekilde kazaya kurban gitmiş. İşine, fikrine pranga vurulmuş binlerce temiz adam kaybolmuş aç kalmış, unutulmuş, düşünebiliyor musunuz? O kadar çok ki, temizsin ya emekli olacaksın, ya da …bilmem ne tehditleri ile kaliteli keyfiyet, kemiyet sahibi insanlar S. Freud tezli sömürü tezgahında elimine olmuşlar.

Müslüman kendi dünyasında dini yaşamayı başardığı zaman, fıtratı gereği diğer insanlar ve mahlûkatta dine otomatikman ona ve dine iltica eder. Bu silsile kelebek çırpınışı gibi büyür gider. Unutmayın ki, Allah Teâlâ’nın bu dini koruyacağı taahhüdü vardır. Birçok kişinin soyunduğu din havariliği karşısında çok ta etkilenmeye gerek olmadığını bilerek, alt kademedeki insanın diğer üst kademedeki insana minnet duymayacağını bilmek gerekir. İnsan bu dünyaya geldi mi sorumluluk almıştır. Kimse yüklenmediği şeyden sorumlu değildir. Herkes kendi sorumluluk çevresi kadar etkin ve sorumludur. Yoksa bulanık denizlerde fitne rüzgârları karşısında çok dayanaklı kalınmayacağı gibi insanın siyaset gereği hayatını ikame ederken aptalları oynaması da çok gerekli değildir. “Bireysel bütünlüğü” sağlamadan “çevresel bütünlük” hayallerine dalmak ancak İngilizlerle içilen beş çayındaki sonu gülüşmelerle biten fıkra konusu olmaktan başka durum meydana getirmez.

Sonuçta hiç kimse kendisini bir kurtarıcı rolünde görmemeli sadece üstüne düşen maddî ve manevî görevini vicdanın muhasebesi altında Allah Teâlâ’dan korkarak yapmalıdır.

***

Sizler için Rahmetli Nezih Uzel Beyin “Kanatsız uçan hukukçular” makalesini buraya ekleyeceğim. Okuduğunuzda garip bir hisse kapılacağınızı şimdiden söyleyebilirim.

Bir zamanlar Üsküdar’da sulh ceza hâkimi olan Eleşkirtli Cevdet Akpınar’ın oğlu Duray asker arkadaşımdır. 1967 yazında Edremit’te Yedek Subay eğitim tugayında beraberdik. Aradan pek çok yıllar geçtiği halde arkadaşlığımız sürdü gitti, ara sıra buluşur yarenlik ederiz. Duray bir gün şunları anlattı:

“1961 yılında bir akşam babam eve geldi. Sert mizaçlı adamdı, az gülerdi, yine yüzü asıktı. Alışkın olduğumuza pek üstelemedik. Babam bir süre sonra önemli bir haber verdi: Yassıada Mahkemelerine üye seçilmişti. O sırada ülkede gerçekleşen 27 Mayıs askerî darbesinden sonra başta devrin ünlü başbakanı rahmetli Adnan Menderes olmak üzeri ülkeyi on yıl süre ile yönetmiş olan siyasi kadro yerinden sökülmüş ve Marmara Denizindeki Yassıada askeri üssünde hapse kapatılmıştı.

Bu kadro mahkeme edilecek, cezası kesilecek mahkûm olanlar layık oldukları cezalara uğrayacaklardı. Ülkede büyük bir değişme olmuş, o günlerin anlayışı ile zalim bir iktidar alaşağı edilmiş, halk kendi askeri aracılığıyla yönetime el koymuş, her şey yeni baştan ele alınmıştı. Bozulan ekonomi düzelecek, tıkanan adliye açılacak, insanlar mutlu bir geleceğe doğru sağlam adımlarla yürüyeceklerdi. Gelecek ümitliydi. Herkes neş’eli, herkes şen ve şakraktı. Acaba babamın yüzü, alışılmıştan öteye neden asıktı? Hain iktidarı mahkeme edecek hey’ette bulunmak o günlerde ömrünü devlet ve adalet hizmetine adamış bir yargıç için şereflerin en büyüğüydü.

Ailece sevinç içindeydik. Gururlu ve azametliydik. Ancak babamda hiç hareket yoktu. Ne bir sevinç işareti, ne bir onur göstergesi ne de bir kararlılık alâmeti Hiçbir şey… Ortalık yatıştıktan sonra rahmetli peder ağır ağır söze başladı, dedi ki :

“Bakınız evlatlarım, hanım sen de dinle… ben şimdi bu mahkemeye seçilirim, kalkıp görevime giderim, bu adamları topluca mahkeme eden hâkimler hey’etinde yerimi alırım. Bunları aylarca yargılarız, suç derecelerine göre ayırırız, kimi beraat eder, kimini hapse, kimini idama mahkum ederiz. Sonra verdiğimiz idam kararları infaz edilir. Aradan otuz yıl geçer, arkadan başta Adnan Menderes olmak üzere asılanları mezarlarından çıkarırlar, geriye kalan kemiklerini tabutlara koyarlar, üzerlerine Türk bayrağı sarar ve top arabalarına yerleştirirler. Devlet töreni ile getirir İstanbul’da Vatan Caddesine yeniden gömerler, üzerlerine de anıt mezarlar yaparlar. İşte o gün bizim adımız kötüye çıkar… Ben evlatlarıma böyle bir isim bırakmak istemem, bu vazifeyi kabul etmiyorum… Benden başka kimi isterlerse onu yargıçlar hey’etine seçsinler, kararımı verdim, ben bu göreve gitmiyorum…?

Hepimiz donup kalmıştık. Evde kimsenin ağzını bıçak açmıyordu. Neden sonra rahmeti anam konuştu? Haklısın bey… biz de seninle beraberiz. Nasıl istersen öyle olsun….?

Yassıada mahkemeleri yargıçlar hey’etine dahil olma şerefini reddeden ve olacakları bir kâhin edası ile bir bir sayıp döken Yargıc’ın oğlu Duray, bunları anlattıktan sonra gözleri dolu dolu “Babam Vatan caddesindeki devlet törenini göremedi, Hayatta olsaydı görmesini çok isterdim? demişti. Mahkemelerin üzerinden otuz yıl geçtikten sonra…

Bir ömür boyu şerefli insanlar adına “suçluları cezalandırma? görevi yürüten Üsküdar Sulh Ceza yargıcı Cevdet Akpınar’ın anısı önünde hörmetle eğilirim. Kendisine cenabı Hakk’tan rahmetler dilerim. Bir “Hukuk evliyası? karakteri taşıyan bu insanın pek çok hukukçuya örnek olmasını dilerim. Yeryüzünde hiçbir hukukçunun haksız rejim ve dibi boşalmış siyasi sistemleri ayakta tutmaya yarayacak ölü kanunlar için imza atmaması yegane dileğimdir. Yeryüzünde hiçbir hukukçunun yasa dışı siyasi kanunların girdabına kapılmamasını temenni ederim.

Kanun, yasa ve yönetmelik toplum vicdanından çıkmadıkça kanatsız uçmaya çalışan sürüngenlere benzer. [4]

Bu yazıya ilaveten başka bir yazısında şu eklemeler bulunmaktadır.

TAHA YASİN

Bağdat‘ta iki senede 300 bin kişiyi öldürenler 148 kişinin ölümüne neden olan Taha Yasin Ramazan‘ı ölüme mahkûm ettiler. Bir idam mahkûmunun ruh halini merak edenlerin, Taha Yasin‘in mahkemede “Allah biliyor… hiçbir kötü iş yapmadım…” dediği an, saptanan görüntüde, gözlerinin içine bakmalarını tavsiye ederim. Yeryüzünde hiçbir yaşayan canlının, diğer bir canlıya böyle bir zulüm yapmaya hakkı yoktur. Hayvanat bile bu derecede gaddar olamaz. Şu hayal âleminde kim kimin hayatını söndürmeye yetkilidir ki…

Siz kamu görevi yapan, suçlu veya suçsuz bir insana, bu gün ceza verebilirsiniz ama o ceza bu gün için olur. bunun bir de “yarını” var. Suç görecelidir. Siyasette bir devrin suçlusu, bir başka devrin suçsuzu, bir devrin suçsuzu, bir başka devrin suçlusu’dur SUÇLU “İNSAN” YOK, SUÇLU “DEVİR” VARDIR. Neye yarar ki devirleri insanlar çekip çevirdiği için, suçlar yeryüzünde salınan insan bedenlerinde odaklaşıyor. Devirlerin suçu insanlara yükleniyor. Devrin suçu insan aynasında yansıyor. Devri yakalayıp suçlayamadığınıza göre, birini yakalayıp toplumun suçunu onun boynuna asıyorsunuz. Bu siyasettir.

SİYASET KENDİ SUÇUNU BAŞKASINA YÜKLEME SAN’ATIDIR.

Yüz binlerle ölüyü ve insan kanını Irak topraklarına saçtıktan sonra şaibeli bir mahkeme kurup işgalci güçlerin zorladığı uydurma yasalarla insan asmanın da bir cezası olmalıdır. Bu gün veya yarın o ceza haksız olanların boynuna mutlaka dolanır. Akıllı insanlar olacakları herkesten önce bilirler. Saddam’ın, Taha Yasin’in bir gün mezarından çıkarılıp Bağdad‘ın orta yerinde anıt mezarlara gömülmeyeceğini kim iddia edebilir? Bu ülkede siyaset ölü eliyle mezarlarda oluşuyor. Bunun için hâkim Cevdet olmak da gerekmez… Artık bu işler öylesine ayan beyan ki… Geleceği bu günden gazete havadisi gibi yazabilirsiniz.

İnsanları değil, devirleri suçlayıp asmanın bir yolunu bulmalı… Irak‘ı yeryüzünün kan çanağına çeviren ABD yönetimi ve ona belâdan uzak durmak için “vizyonumuz aynı” diyerek iştirak eden Türk yönetimini Tarih, yedi asır önce aynı ülkede altı milyon insanı telef eden Moğol kumandanı Hülagû gibi mahkûm edecektir. Kuşkusuz… Arada hiçbir fark yok… Buradayız. Bekleriz. [5]

Yapanlar ve yapılanlar her zaman bir süzgeçten ve hesaptan geçer. “Dün dündür, bugün bugündür ” diye bir düşünce Müslüman kişi için geçerli değildir. İnsan yaptığının vebalini bir gün ödeyeceğini bilmelidir.

EĞER İNSANIN BÖYLE BİR KORKUSU YOKSA HANGİ TAPINAKTA KULLUK EDERSE ETSİN, ALLAH TEÂLÂ ONU AFFETMEYECEKTİR.

İhramcızâde İsmail Hakkı

 


[1] Discussions With Richard Dawkins, Episode 1: The Four Horsemen (Video 2008)

[2] İttihad-ı Muhammedi Cemiyeti’nin resmi kuruluşu 16 Mart 1909 olarak alınmıştır. Derviş Vahdetî, Volkan Gazetesi’nin 16 Mart tarihli nüshasında İttihad-ı Muhammedî Cemiyeti’nin nizamnamesi yayımlanmıştır. Nizamnamede Cemiyet’in başkanı, Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem olarak gösterilmiştir. Cemiyet, 26 kisilik bir kurucu heyet tarafından kurulmuştur. Nizamnamenin 3. Maddesi’nde Cemiyetin amacı açıklanmıştır.

3 Nisan 1909’da, yani 31 Mart (13Nisan 1909) vakasından on gün önce, Ayasofya Camiinde çok kalabalık bir cemaatin iştirakiyle okunan mevlidden sonra İttihat-ı Muhammedî Cemiyeti resmen halka açıldı. Derviş Vahdeti “İttihad-ı Muhammedi” adı altında kurduğu derneğe, birçok softaları ve mutaassıp dindarları üye yazdırdı. İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne bağlı kimseleri dinsizlikle suçlamış, ağır saldırılarda bulunmuştur. Dernek askerin içine soktuğu bazı kişiler aracılığıyla kışkırtmalara girişti. Sonuçta, 31 Mart 1909 günü askerler “şeriat isteriz” bağrışmalarıyla ayaklandılar. Olayları başlatan askerlerin, İttihat-ı Muhammedi Cemiyeti’nin açıldığı gün dağıtılan küçük bayrakları taşıması dikkatleri Vahdetî’nin üzerine çekti. Volkan’da yayımlanan yazılar ve özellikle Vahdeti’nin 14 Nisan 1909’da II. Abdülhamit’e yazdığı açık mektup, halkı ve askerleri tahrik edici nitelikte bulundu.

Ayrıca meşrutiyet anlayışıve adem-i merkeziyetçi fikirleriyle İngilizlere ve Prens Sabahaddin’in başında bulunduğu Ahrar Fırkası’na yakın olan Kamil Paşa ile oğlu Said Paşa’ya yakınlığı ile tanınan, hatta bu yüzden 31 Mart vakası ile ilgili olarak yeni yayımlanan belgelere dayanan bazı araştırıcılar tarafından Derviş Vahdeti’nin İngilizlerin emrinde çalışan bir ajan olduğu ileri sürülmektedir.

Derviş Vahdeti 17 Nisan’da sorgulanmak üzere mahkemeye çağrıldı. Derviş Vahdeti ittihatçıların adaletine güvenmediği için 18 Nisan’da İstanbul’dan kaçtı. Beykoz, Gebze, Hereke ve Sapanca’da gizlendi. Son olarak gittiği İzmir’de Abdullah Nadiri tarafından ihbar edilince 25 Mayıs’ta tutuklandı. İstanbul’a getirilip, Divan-ı Harp’te yargılandı. Görünüşte “Abdülhamit’e Açık Mektup” adlı makalesinden dolayı hakkında dava açılan Vahdeti, 31 Mart Olayı’nın müsebbibi olarak idama mahkûm edildi ve karar 19 Temmuz 1909 tarihinde Sultanahmet Meydanı’nda infaz edildi.

[3] Sehavi, el-Makasıdü’l-Hasene adli eserinde, Beyhaki’nin bu hadisi munkati bir senetle naklettiğini söyler. Yine Beyhaki, ayni rivayeti Risaletul Esariye adli kitabında senetsiz olarak da nakletmiştir.

İmam Suyuti, Camius Sagyir’de bunu senetsiz olarak nakletmiştir. Hadisin yaygın olması hasebi ile İmam Suyuti, önceki hadis alimlerinin eserlerinde senedli olarak yazılmış olabileceğini, ancak -sahih ya da uydurma olarak- senedinin kendisine ulaşmadığını söyler. Ayrıca hadisi Deylemi, Es Sahavi, El Acluni, Makdisi ve Taberani’nin de senetsiz olarak eserlerine aldıkları söylenmiştir. Es Subki ise, “Muhaddislere göre bu, bilinen bir hadis değildir; ne zayıf, ne de uydurma bir senetle onu bulamadım, aslının olduğunu zannetmiyorum. Ancak bir kimsenin sözü olabilir. Belki de birisi ümmetimin ihtilafı rahmettir deyip, bazıları da onu alarak, hadis zannetmişŸ ve peygamberin sözü saymıştır. Hala inanıyorum ki, bu hadisin aslı yoktur.” demiştir. Hafiz el Iraki de hadisin senedinin zayıf olduğunu söyler… Sonuc olarak “Ãmmetimin ihtilafı rahmettir” sözü; Hadiste birinci derece kaynak olarak kabul ettigimiz Kutub-u Sitte kitapları içinde bulunmamaktadır. İkincil derecedeki hadis kitaplarında sahih bir senedi yoktur. Hatta birçok muhaddise göre zayıf bir senedi de bulunmamaktadır. Hadisin en meşhur rivayeti dahi munkati bir senetle gelmiştir. Munkati hadis ise, doğrudan referans olarak alınmaz.

[4]http://nezihuzel.com/index.php/2008/03/17/kanatsiz-ucan-hukukcular/

[5] http://nezihuzel.com/index.php/2007/02/13/zamanin-yarini-var/

************************

AYTUNÇ ALTINDAL: “ATATÜRK’ÜN VASİYETİ KASIM AYINDA AÇIKLANACAK”

75 YILLIK YASAK BİTİYOR! KASIM AYINDA AÇIKLANACAK/29-08-2013

Hapishanelerde işkence görüp bir böbreğini kaybetmesine neden olan solcu geçmişi, yıllarca yurtdışında kaçak olarak yaşaması, İsviçre’de ve Moskova’da kurduğu Modüs Vivendi adlı devasa yayınevleri ve sanat galerisiyle, yazdığı birbirinden çarpıcı kitapları kadar, hakkında yapılan çeşitli spekülasyonlarla da anıldı adı. Kimi onun için komplo teorileri uzmanı dedi, kimi KGB ve CIA ile bağlantılı olduğunu iddia etti. Ama gerçek olan bir şey var ki bugün uluslararası alanda kabul görmüş bir yazar ve araştırmacı Aytunç Altındal.Altındal, Atatürk’ün vasiyeti konusundaki son açıklamasıyla yine tartışmalara neden oldu… Aşağıda okuyacaklarınız onun iddiaları, bendeniz sadece bir ‘aktarmacıyım’… Tam 75 yıldır saklanan ve Kasım ayında kamuoyuna açıklanacak olan Atatürk’ün vasiyetinde neler var? Halifelik ve Hilafet müessesesi yeniden yapılanabilir mi? Bu muhabbetimizde Altındal’ın anıları eşliğinde ben sadece bunları size aktaran bir aracı rolü üstlendim.

Uzun yıllar yurt dışında kaçak olarak yaşadınız… Neydi sizi gurbet ellere firar etmeye iten sebep?

12 Eylül döneminde Partizan adlı şiir kitabım nedeniyle Orduya hakaretten 7,5 yıl hapse mahkum olmuştum…

Şiirsel küfürler mi etmiştiniz?

‘Apolet yerine omuzlarına dolar takan Türk paşaları’ demiştim. Son duruşmaya gitmeden bir gün o¨nce Serhat Bucak telefon etti ve “Sakın mahkemeye gitme, mahkum olacaksın” dedi… Hemen o gece Bulgaristan’a kaçtım.

Anlamadım.

Serhat eski milletvekili Sedat Bucak’ın ağabeyi, davayla bir ilgisi yoktu… O olmasaydı tıpış tıpış gidecektim mahkemeye… Ama tabii ben de zamanında onun hayatını kurtarmıştım.

O nasıl olmuştu?

Serhat’ın babası Faik Bucak 55 ağanın başıydı ve Türkiye’nin en önemli Kürt liderlerinden biriydi. Bir gün bunlara pusu kuruyorlar, babası ölüyor, Serhat 6 kurşun yiyor ama kurtuluyor. Aşiretin diğer kanadı peşindeydi, o da İstanbul’a geldi. Serhat’ı günlerce evimde sakladım…

“KAÇACAĞIM GECE BABA OLACAĞIMI ÖĞRENDİM”

Bulgaristan’a kaçmanızda kalmıştık…

Aynı gece evleneceğim kızla buluştuk. Ona o gece kaçacağımı söyleyecektim. Baktım gözlerinin içi parlıyor… Benden önce davranıp hamile olduğunu söyledi bana.

Şok şok şok…

Hem de nasıl… “Ben bu gece gidiyorum, bir kızımız olacak, adını Emine koy” dedim. Gerçekten de kız oldu. Emine’yi ancak bir sene sonra Paris’te görebildim. O doğduktan dokuz yıl sonra da evlendik…

Bir solcu olarak yurt dışına kaçmışsınız ama sonra hakkınızda çeşitli iddialar ortaya atılmış…

Neler neler… Doğu Perincek beni KGB ajanı ilan etti. Sonra Sovyetler çöktü, bu sefer CIA ajanı olduk. Bir ara da Mossad ajanlığına terfi ettim… Sonra MİT’çi dediler… İyi ki gülüp geçmeyi erken öğrenmişim…

Klasik deyimle hayatınız bir roman gibi, biraz daha devam edersek asıl konuya gelemeyeceğiz… “Eğer Atatürk’ün siyasi vasiyeti açıklanırsa yer yerinden oynar” diyorsunuz. İslam ülkelerinin birbirinin gözünü oyduğu bu dönemde ‘yeri yerinden oynatacak kadar önemli olan nedir? 

Öncelikle son 33 yıldır neyi iddia ettiğimi bir kez daha anlatmam gerekiyor. Ben diyorum ki; Atatürk’ün Hilafet ve Saltanat konusunda bazı fikirlerini, düşüncelerini, görüşlerini içeren notlar var. Zaten bunları Nutuk’ta da dile getiriyor.

Atatürk’ün Nutuk’ta dile getirip bizim anlayamadığımız bir bölüm mü var?

“Bugün (1922) dünyada sadece 3 Müslüman ülke var. Bu sayı ileride 40-50′ ye yükselirse, Hilafet işte o zaman yeniden gündeme gelir” diyor. Bakın bunları ben demiyorum Mustafa Kemal diyor ve Nutuk’ta söylüyor. Yani ortada bir yalancılık durumu varsa, Nutuk’un yalancısıyım. Dolayısıyla ben Mustafa Kemal’in ‘siyasi vasiyeti’ ile ilgiliyim; yoksa ‘Makbule’ye 50 Lira, Erdal’a bilmem kaç lira verin’ şeklindeki bir vasiyet ne beni, ne de başkasını ilgilendirir.

ATATÜRK’ÜN VASİYETİNDE NE VAR?

Peki bu vasiyette çağdaş dünyayı değiştirecek neler gizli?

Hilafet işte tam bu dönemde yani Müslümanların atıştıkları günlerde etkili olur. Ben de zaten bu konuda uluslararası bir çağrı yapıp konferans düzenliyorum.

Nerede gerçekleştirmeyi düşünüyorsunuz bu konferası?

Bu soruna yanıt vermeden önce tarihten bir sayfa açayım istersen. Halife Abdülmecid Efendi 3 Mart 1924 tarihinde hal edilince ailesiyle birlikte İsviçre’de Territet diye bilinen bir kasabaya yerleşti. Territet de hani şu 1910‘lu yıllarda Cenevre’de bir suikast sonu öldürülen Habsburg Hanedanı İmparatoriçesi Sissi’nin (Elizabeth) de yaşadığı yer. Neyse efendim, Mecid Efendi Territet’ye geldikten bir hafta sonra, Halife unvanının Ankara Hükümeti tarafından geri alınışını protesto etmek için ilk kez siyasi bir bildiri yayınladı ve İslam alemini Hilafet konusunda bir konferans düzenlemeye çağırdı.

Bu tarih dersi nasıl sonuçlanacak merak ediyorum… 

Ben de tam 8 yıldır Territet’de yaşıyorum. Burası Çaykovski, Marx, hatta Scott Fitzgerald’ın da zamanında ikamet ettiği bir ‘bahtı karalar’ diyarı. Şimdi gelelim sorunun cevabına. Mecid Efendinin karşılıksız bırakılan konferans çağrısının tam 90. yılında onun gibi ben de Territet’den aynı çağrıyı yapıyorum.

Ne zaman gerçekleşecek bu konferans ?

11 Mart 2014’de konferans düzenlenecek, 22 Ekim’de ise Konferansın toplanacağı açıklanacak. Hıristiyan birçok din adamı konferansa katılıp tebliğ sunacaklar. Uluslararası medya da orada olacak. Bu¨tün temaslar yapıldı ve hazırlıklar tamamlanıyor.

Bu kadar sözünü ediyoruz ama nasıl bir hilafetten bahsediyorsunuz?

Bu ayrı bir tartışma konusu. Benim için Hilafet seküler bir birliktir. Yıllarca bunu yazdım ve anlattım. Hilafet ne Kuran’da, ne de hadislerde vardır, sonradan, tamamen siyasi amaçlarla kurulmuş dini bir kurumdur.

Yazıldığından 50 yıl sonra açıklanması öngörülen bu vasiyetin içeriğinden neden hala hiçbirimizin haberi yok peki?

Bu 50 yıllık yasağın üstüne Kenan Evren, “Halk bunu zor hazmeder” diyerek bir 25 yıl daha yasak koydu da onun için.

Gerek darbecilerin, gerekse siyasilerin vasiyetin açılmasını geciktirme hakları var mı?

Hakları yok ama yasak koydurabiliyorlar. Bütün dünyada böyledir bu. CIA’nin İran’da darbe yaptığı bile resmi olarak 60 yıl sonra açıklandı. Ama ben bu darbe hakkında 1980’den beri yazıp konuşuyordum. Türkiye kamuoyunu bu konuda da tam 30 yıl önce Süreç dergisindeki yazılarımla uyarmıştım.

Hilafet ile birlikte şeriatın geri gelebilir korkusu muydu acaba onları bu yasaklamaya iten?

Bu ülkede ‘Şeriat geliyor ‘ korkusu hep diri tutulmuştur. Ayrıca gariban Türk milletini korkutmak için ‘Komünizm bu sene Mart’ta gelecek’, ‘ Laiklik elden gitti ‘ diyen umacılar yaratırlar. Bunlar klasik ‘ Yan gel yat’çı CHP’nin palavralarıdır.

Peki ya şeriat gerçekten gelirse ? 

Bu halka, İran, Suudi Arabistan gibi ülkelerdeki şeriatı yaşatmaya kalkanlara AB, ABD ve İsrail anında ayvayı yedirtir. Faiz sorununu şeriata göre çözmeye kalkarsanız, bugünkü uluslararası faiz bankacılığı kurallarına göre hemen iflas edersiniz.

Siyasal ve ekonomik durumu anladık da, peki ya toplumsal etkiler ?

Şeriat sadece kadınları ve kafayı çeken akşamcıları etkiler. Şeriata göre nükleer silahları nasıl üretir ve kullanabilirsiniz? Uluslararası futbol maçlarına bile katılmazsınız… İran’daki şaklabanlıkları eğer Şeriat zannediyorsanız aldanıyorsunuz. Mesela İsrail’e bakın… Yahudi şeriatı resmen uygulanıyor ama İsrail kendi şeriatına karşı ne varsa hepsini yapıyor. Tıpkı İran gibi.

“VASİYETİN AÇIKLANMASI BU KEZ ERTELENMEZ”

Kasım ayında Ata’nın vasiyetinin 25 yıllık erteleme süresinin bittiğini söylüyorsunuz. Sizce yine ertelenir mi yoksa toplum olarak hazır mıyız okunmasına…

Bu kez erteleneceğini sanmıyorum…

Şunu bir kez daha açığa kavuşturalım. Nutuk’ta Atatürk’ün üstü kapalı olarak beyan ettiği bir vasiyeti var mı, yok mu?

Vasiyet değil, siyasi öngörüleri var. Adam yeni bir devlet kurmuş, Cumhuriyeti getirmiş, bunun ilerisini düşünmemiş olabilir mi? Ayrıca Nutuk’ta üstü örtülü başka anlatımları da var Mustafa Kemal’in. Mesela ‘ Fellah-ı- Vatan’ adlı gizli örgütten bahsediyor. Ama ben ve birkaç yazarın dışında hiç kimse cesaret edip de bu konuda bir yazı yazamamıştır.

Fellah-ı Vatan’ı ilk defa duyuyorum… 

Yeni Türkiye’nin asıl kurucularından biri de bu örgüttür. Atatürk “Fellah-ı-Vatan” diyerek Nutuk’ta örgütü aşağılar ama bu gizli örgüt olmasaydı, ne 23 Nisan, ne de bugünkü Türkiye olabilirdi.

Şu işi biraz daha açsanıza… 

Mustafa Kemal bu örgütün İslamcı (İttihad-ı İslam) bir teşkilat olduğunu vurgulamak için Nutuk’ta ‘Fellah’ı Vatan’ diyor. Oysa örgütün gerçek adı ‘Felah-ı Vatan’dır, tek ‘l’ ile ve Felah sözcüğü ezandan alınmıştır. 23 Nisan’da Son Osmanlı Meclisi Mebusanı’nın Ankara da toplanmasını bu örgüte bağlı olan seçilmiş milletvekilleri sağlamıştır. Onlar Ankara’ya gelmeseler Meclis toplanamazdı.

Evren’in vasiyetnameyi yasakladığı zaman devrin Başbakan’ı Özal’ın tavrı neydi? 

Özal da bunu Menderes’ten ve “Fellah-ı Vatan” ın gizli arşivinden öğrenmiş diye biliyorum ama yanlış olabilir. Aslolan Mustafa Kemal’in çalışma notlarıdır. Hilafet eğer gerekiyorsa, sırf bu sebepten çağdaş şekliyle kurulur, Nutuk’ta olmuş olmamış hiç önemli değildir; buna Müslümanlar karar verirler.

Halifelik unvanı kaldırıldığında makam da kendiliğinden ortadan kalkmış olmuyor mu?

Başbakan da seçimle geliyor ama onu Başbakan yapan TBMM’nin kararıdır. Başbakan düşürülse bile Başbakanlık makamı aynen kalıyor. Bunlar TBMM ve Cumhuriyet’in kararıdır.

“TBMM HİLAFETİ GERİ GETİREBİLİR”

Yani TBMM isterse hilafeti yeniden getirebilir diyorsunuz…

Halife’yi halife yapan da, ondan bu görevi alan da Türkiye Büyük Millet Meclisidir. Sonuçta Halife gitmiş, hilafet kalmıştır. Bununla ilgili çıkarılan kanunda; ‘Halife hal edilmiştir’ diyor. ‘Hilafet kaldırılmıştır’ demiyor.

Vasiyetten dediğiniz gibi hilafet çıkarsa, laiklik elden gider mi?

Bazı düşüncelerin tam aksine hilafet sayesinde Türkiye’de sekülerleşme güçlenir. Ben Fransız-Jacoben Laisizmi’nin değil, Anglo-Saxon Sekülarizmi’nin öncelikle incelenmesi gerektiğini düşünüyorum. Kısacası devlet laisizmi dediğim Fransız modeli Laisizmi değil, daha civic (yurttaşlarla ilgili) olan diğer modelin geçerli olduğuna inanıyorum.

Hilafetin tekrar gelmesi için bir referandum gerekli mi?

Referanduma falan gerek yok, partilerin anlaşması yeterlidir. Bu esasta tüm İslam aleminin konusudur. Onların alacakları kararlara bakılarak başka yollar da bulunur.

“ATATÜRK’ÜN VASİYETİNİ KİMLER GÖRDÜ?”

Atatürk’ün vasiyetini kimler gördü bugüne kadar?

Evren, Özal, Menderes, Bayar gibi üst düzey politikacılar ya okumuş ya da görmüşlerdir. Ancak Ecevit’in 2005’den sonra haberi oldu sanıyorum. Ben bir dönem Sayın Ecevitler’in danışmanlarından biriydim. Aramızda bazı ilginç konuşmalar geçmişti. Onlara özellikle ekümenizm ve devlet laisizmi konularındaki görüşlerimi iletmiştim.

Atatürk, bugün İslam devletlerinin böylesine sayısının artacağını o zamandan öngörmüştü değil mi?

Aynen öngörmüştü. Bu da onun ne denli bilgili bir stratejist olduğunun kanıtıdır. İslam alemi yeniden kendine bir çeki düzen vermeli. Bakın bugün BM’de Müslüman ülkelerin esamesi bile okunmuyor.

Birleşmiş milletlerde çok sayıda Müslüman ülke yok mu ki?

Tam 71 ülke var ama bunların tamamı havagazı. Tek bir karar bile çıkartamıyorlar. Düşünsene, tüm Arap alemi, onca parasına rağmen minicik bir bağımsız Filistin Devleti’ni bile kurduramadı. İşte bu yüzden sadece son 3 ay içinde dünyanın çeşitli ülkelerinde en az 400.000 Müslüman Hilafet çağrısı yaptı. Bu sayı birkaç ay sonra milyonlara ulaşacak.

“MECLİS KATİPLERİNDEN BİRİ VEHBİ KOÇ’TU”

Hilafetin kaldırılması için 1924 yılının 3 Mart günü Ankara’da mecliste yapılan yedi saatlik gizli celsenin zabıt katibi 23 yaşındaki gencin adı Ahmet Vehbi Efendiymiş… Yani Vehbi Koç…

Vehbi Bey ile tanışmıştım ama bu konular hiç açılmadı. Zaten Vehbi Bey bunları konuşmazdı. Ama kod adı Anjelik olan bir TBMM katibesi de gizli oturumlarda bu konuların içinde bulunmuştu.

Madem adını söylemiyorsunuz biraz ipucu verseniz…

Sonradan bir Başbakanın metresi demeyeyim ama ‘Harem-i İsmet’i olmuştu. Ben bu Hilafet meselesini hem ondan, hem de Celal Bayar’dan dinlemiştim.

İslam ülkelerinin kuracağı bir hilafet sistemi, dünyadaki terörizmi önleyebilir mi? 

Terörizmi değil ama sapık akımların eylemlerini yavaşlatabilir. Çünkü terörizm dini değil, ideolojik bir akımdır. Al Kaide, Taliban veya Hizbullah İslami değil ideolojik örgütlerdir.

Hilafetin İslam ülkeleri arasında rotasyonla değişecek bir kurum olarak canlandırılabilecegˆini söylüyorsunuz. İslam ülkeleri acaba bu ‘olgunluğu’ kaldırabilecek güçte mi? Yoksa bu makamı ele geçirmek için başımıza yeni belalar açılabilir mi?

Güzel ve cevabı güç bir soru… Konumuz ve tartışmamız da zaten ‘Nasıl bir hilafet olmalı’ üzerindedir. Yoksa Hilafet gelir mi gelmez mi martavalı bu çağda çoktan bitmiştir.

Menderes’in “Eğer isterseniz hilafeti de getirebiliriz” sözünün 27 Mayıs darbesinin en büyük etkeni olduğunu söylüyorsunuz. Madem Mustafa Kemal’in böyle bir düşüncesi vardı, Atatürkçü olduğunu düşündüğümüz askerler neden darbe yaptı? 

Ben başta Numan Esin olmak üzere pek çok Milli Birlik Komitesi üyesiyle bu konuyu konuştum. TSK’nın, CIA’nın ve MI6’in, Menderes’in mevcut ‘Laiklik’ yasalarını değiştireceği yönünde endişeleri vardı. Hatta Menderes’in uçak kazasını bile buna bağlayanlar oldu.

MENDERES VASİYETİ NERDEN BİLİYORDU?

Atatürk, ölümünden iki ay önce bu vasiyeti yazmış, elli yıl sonra açılmasını istemiş. 1988 yılında açılacak olan vasiyetnameyi 1958’de Adnan Menderes nereden biliyordu?

Menderes güçlü bir liderdi. Ve CHP’nin içinden geliyordu. Celal Bayar’dan veya eski istihbaratçı olan Refik Koraltan’dan dinlemiş olabilir.

Türk halkı olarak bizim haberimiz yok ama İngiliz istihbaratçılar Atatürk’ün vasiyetini biliyor. Sizce kim sızdırmış olabilir bu bilgileri? 

Türk halkı denen amorf yapı, zaten bir çok tarihi olayın iç yüzünü bilmez. Ben “1980’lerde CIA, Ankara’dan İran ve Irak’daki darbeleri düzenledi ve Başkan Roosevelt’in oğlu Kermit Roosevelt Türkiye’den bu gizli işleri yönetiyordu” diye yazdığım zaman; Türk halkı ‘Olmaz öyle şey’ dedi ama o zamanlar MİT’deki maaşların bile CIA tarafından ödendiğini bilmiyorlardı.

Gerçekten CIA tarafından mı ödeniyordu?

Tabii ama boşverin bunları… Dünyada hiç bir halk olayların içyüzünü bilmez. Zaten bilmesi de gerekmez, halkın ilgisini çeken ya futbolcudur ya da sinema oyuncusu bilmem kimdir. Onun don giyip giymediği, kimlerle yatıp kalktığı daha önemlidir.

İki önemli bilim adamı Dr. Mehmet Saray ve Prof. Dr. Salahi Sonyel, bütün araştırmalarına rağmen, arşivlerde Atatürk’e ait gizli bir belge ya da vasiyet bulamadıklarını iddia ediyorlar. Hatta Sonyel, “Atatürk’ün siyasi gizli vasiyeti olsa İngilizler bunu mutlaka bir şekilde kullanırdı” demiş….

Saray da, Sonyel de değerli araştırmacılardır. Ama onlar belge arıyorlar. Ben belgelerden değil notlardan bahsediyorum. İngilizlere gelince Mustafa Kemal’in sözde ‘vasiyetini’ zaten kullanıyorlar. Ben bunları tarihleriyle açıkladım.

“HALİDE EDİP’İN AĞZI ÇOK BOZUKTU”

Bu konuda ‘Atatürk’e çok yakın olan Halide Edip Adıvar ile Latife Hanım’dan öğrendiğim şeyler var’ diyorsunuz.

Laika Manyas hanımefendi aracılığıyla Latife Hanımı da, Halide Edip’i de tanıdım. Onlardan çok şey öğrendim ama bunları henüz yazmadım, yazacağım. Yalnız şu kadarını şimdiden söyleyebilirim. Halide Edip tanıdığım en ağzı bozuk kadındı. Elia Kazan’ın karısı Frances Kazan, Halide Edip’in hayatıyla ilgili kitabını yazarken New York’ta benimle uzun uzun konuşmuştu.

Yine vasiyete dönersek…. Bu vasiyette, önceleri Misak-ı Milli sınırları içinde görülen Musul ve Kerkük’le ilgili bir bölüm de olabilir mi? 

Elbette vardır. Musul ve Kerkük’ün Misak-ı Milli içinde olduğunu tüm tarihçiler kabul ediyor. Bu hilafet meselesi özellikle İsrail’in işine gelmiyor. Daha geçen hafta İsrailli bir Askeri Yetkili, “Mısır’da Mursi’nin devrilmesinin nedeni Hilafet meselesini geri getirmektir” dedi.

HALİFE BAŞBAKAN MI OLUR?

Varsayalım Hilafet müessesesi geri geldi. Bu durumda TC Başbakanı mı halife olacak?

Başbakan Halife falan olmayacak, kimse heveslenmesin. Çünkü Hilafet kurumu TBMM’nin manevi şahsiyetindedir. Hilafeti meclis temsil eder, şahıs değil. Başbakan’a gelince, zaten benim açıklamalarımdan önce bu işlerin içindeydi.

“Türkiye’de özellikle 20. yüzyılın başından bu yana Batı işbirlikçisi olan kişilerin neredeyse tamamına yakını masondur” diyorsunuz. Sizce bu vasiyetnamenin açıklanmamasında masonların parmağı var mıdır? Hatta Atatürk’ün ‘zehirlenerek öldürüldüğü‘, doktorun da mason olduğu söyleniyor. 

Ben Türkiye’yi yönetmiş olan tüm Masonlar’ın listesini ‘Gül ve Haç Kardeşliği’ kitabında verdim… Bu olayda onların parmağı olup olmadığını bilemem. Ama Atatürk’ün doktoru benim çok iyi tanıdığım bir ailenin mensubuydu. O sadece raporu imzalamıştı, o kadar.

Kenan Evren’in bu yasağına karşı, bunca yıldır bir oyunbozanın çıkmaması enteresan değil mi?

İşte 1980’den beri ben karşı çıkıyorum. Daha ne istiyorsunuz? Başkası atmıyor, bari ben kendime çiçek atayım, İzzet Paşa. Bu konuda hiç bu kadar derinlemesine sorguya çekilmemiştim, iyi oldu.. Hiç değilse birazcık ayrıntıya girebildim.

İzzet Çapa-Hürriyet

SONUÇ

Bu haberleri ve yazıları okuyunca İslam dünyasında bir halife çıkarmanın yeni, kapsamlı ve tehlikeli projesinin uygulamaya alındığını farkedebilirsiniz.

Uyanık olup, oyuna gelmemek gerekir. Çünkü İşin içinde İngiliz oyunu var.

İhramcızâde İsmail Hakkı

GÖLGEYE ÖVGÜ-“JORGE LUIS BORGES”


Yalnız körlerin gördüğü karanlıklara bakmak
W. Shakespeare

ANKA MEZHEBİ

ANKA mezhebinin kökeninin Heliopolis olduğunu ve reformcu Amenophis IV*ün ölümünü izleyen dinsel canlandırmadan türediğini yazanlar, Herodotos’un Tacitus’un metinlerini ve Mısır anıtlarını dayanak olarak gösteriyorlar, ama Anka adının Hrabanus Maurus’dan önce gelmediğini ve en eski kaynakların (örneğin Flavius Josephus’un Saturnales’i) yalnızca Adet Mensupları ya da Sır Mensupları’ndan sözettiğini bilmiyorlar veya bilmezden geliyorlar. GregoTovius, Ferrara’daki gizli ayinlerde, konuşma dilinde Anka’nın çok seyrek anıldığını belirtmiştir; Cenevre’de söyleştiğim zanaatçılara Anka adamları olup olmadıklarını sorunca beni anlamadılar, ama Sır Mensubu olduklarını hemen kabul ettiler. Eğer yanılmıyorsam, aynı şey Budistler için de geçerlidir; kendi söylemedikleri ad, dünyanın onlara verdiği ile aynı değildir.

Miklosich, aşın ünlü bir sayfasında, mezhep üyelerini çingenelerle karşılaştırmıştır. Şili’de ve Macaristan’da, hem çingeneler, hem de mezhep üyeleri vardır; böylesine heryerdelik dışında, her ikisinin ortak yönleri çok azdır. Çingeneler at cambazı, bakırcı, demirci ve falcıdırlar; mezhep üyeleri ise genellikle serbest mesleklerde başarılıdırlar. Çingeneler belirli bir fiziksel tip oluştururlar ve gizli bir dil konuşurlar, veya konuşurlardı; mezhep üyeleri öteki insanların arasına karışmıştır, hiç kıyıma uğramamış olmaları da bunun kanıtıdır. Çingeneler renkli kişiliklerdir ve kötü şairlere esin verirler; mezhep üyeleri romansları, taşbasmalarını, ve boleroları es geçerler… Martin Buber, Museviler’in özde dokunaklı olduklarını açıklar; mezhep üyelerinin tümü dokunaklı değildir, hattâ kimileri bundan tiksinirler; herkesin bildiği bu gerçek, Anka’nın İsrail’in bir türevi olduğu yollu yaygın yanılgıyı (ki bu savı saçma bir şekilde Urmann desteklemişti) çürütmeye yeterlidir. İnsanlar aşağı yukarı şöyle düşünürler: Urmann duyarlı bir adamdı; Urmann Musevi idi; Urmann Prag’ın Yahudi mahallesinde mezhep üyeleriyle sıkça beraber oldu; Urmann’ın hissettiği yakınlık, olgunun gerçekliğini kanıtlar. İçtenlikle söyleyeyim, bu görüşü kabul edemem. Mezhep üyelerinin Musevi ortamında Museviler’e benzemesi hiçbir şeyi kanıtlamaz; yadsınamayacak gerçek, Hazlitt’in sonsuz Shakespeare’i gibi, dünyadaki bütün insanlara benzedikleridir. Havari gibi, herkes için her şeydirler; daha geçenlerde, Paysandu’lu doktor Juan Francisco Amaro, bulundukları yere ne büyük kolaylıkla uyum sağladıklarından beğeniyle sözetmiştir.

Mezhep tarihinin kıyımlar kaydetmediğini söylemiştim. Burası doğru, ama Anka yandaşlarını barındırmayan insan topluluğu olmadığına göre, kurban edilmedikleri veya can almadıkları kıyım ya da şiddetin de bulunmadığı aynı oranda kesindir. Batı savaşlarında olsun, Asya’nın ücra köşelerindeki çarpışmalarda olsun, yüzyıllardan beri düşman sancakları altında kan dökmüşlerdir; yerkürenin bütün uluslarıyla özdeşmeleri pek işlerine yaramaz.

Kutsal Kitap’ın İsrail’i biraraya getirmesi gibi onları birleştiren kutsal bir kitaptan yoksun, ortak bir anıdan yoksun, bir başka anı olan dilden yoksun, yeryüzünün dört bir yanına dağılmış, renk ve çizgilerinde farklı olarak bir tek şey –Gizem-onları birbirlerine bağlar ve zamanın sonuna kadar da bağlamayı sürdürecektir. Bir zamanlar, Gizem’in yanısıra, bir efsane (belki de kozmogonik bir mit) vardı, ama Anka’nın yüzeysel insanları bunu unuttular, bugün yalnızca bir cezanın karanlık geleneğini saklıyorlar. Ceza, antlaşma veya ayrıcalık; yorumlar farklılık gösteriyor ve bir Tanrı’nın yargısına şöyle bir gözatmamıza izin veriyor yalnızca: bu Tanrı, bir ırkın insanlarına, kuşaktan kuşağa bir töreni uygulamak koşuluyla sonsuzluğu kesin kılıyor. Gezginlerin raporlarına başvurdum, patriklerle ve tanrıbilimcilerle konuştum; törenin yerine getirilmesinin mezhep üyelerinde görülen tek dinsel uygulama olduğunu doğrulayabilirim. Tören Gizem’i oluşturur. Belirttiğim gibi, bu kuşaktan kuşağa iletilir, ama gelenekler, annelerin çocuklarına öğretmesine de, din adamlarının açıklamasına da karşıdır; gizeme kabul töreni en aşağılık kişilerin görevidir. Bir köle, bir cüzzamlı veya bir dilenci giz öğreticisidir. Ayrıca, bir çocuk da bir başka çocuğa bilgi verebilir. Kendi başına eylem basit ve anlıktır, betimleme gerektirmez. Kullanılan gereçler mantar, balmumu ve Arap zamkından oluşur. (Ayin kitabı balçıktan da söz eder; bu da ayrıca kullanılır.) Özellikle bu ayinin yapılmasına adanmış tapmaklar yoktur, ama bir yıkıntı, bir mahzen veya bir dehliz uygun yerler olarak benimsenmiştir. Gizem kutsaldır, ama biraz gülünç olduğu da doğrudur; uygulama kaçamak, hattâ töredışıdır ve yandaşları bunun sözünü etmezler. Adlandırmak için nazik sözcükler yoktur, ama bütün sözcüklerin onu gösterdiği, veya daha doğrusu, kaçınılmaz olarak ona gönderme yaptığı üstü kapalı anlatılır; bu nedenle, bir söyleşide ağzımdan çıkan sıradan bir şeye, mezhep yandaşları gülümsediler veya rahatsız oldular, çünkü Gizem’e dokunduğumu sezdiler. Cermen edebiyatında, mezhep üyeleri tarafından yazılmış şiirler vardır, adı geçen konu deniz veya akşam alacakaranlığıdır; bunların bir anlamda Gizem’in simgeleri olduğunu tekrarlamayı gerekli görüyorum. Du Cange’ın Glossaire’ine kaydettiği uydurma bir atasözü Orbis terrarum est speculum Ludi der. Bir çeşit kutsal korku, kimi inançlıların bu basit töreni uygulamasına engel olur; ötekiler bunları aşağılarlar, ama daha çok kendi kendilerini aşağılarlar. Buna karşın, bilinçli olarak Tören’den el çekip, Tanrı ile doğrudan alışverişe girmeye hak kazananlar, büyük bir saygınlık kazanırlar; bu alışverişi açığa vurmak amacıyla ayin kitaplarındaki resimlere başvururlar, bu yüzden John of the Rood şöyle yazmıştır:

Bilsin yedi kat gökkubbe Tanrı’nın
Mantar ve Balçık gibi lezzetli olduğunu

Üç kıtada, birçok Anka sofusunun dostluğuna hak kazandım; başlangıçta Gizem’in onlara anlamsız, zahmetli, bayağı ve (işin en garip yanı) inanılmaz geldiğini biliyorum. Atalarının böylesine oyunlara yüzverdiklerini kabullenmek istemiyorlardı. Gizem’in ta eskilerde kaybolmamış olması tuhaftır; yerkürenin değişkenliklerine karşın, savaşlara ve göçlere karşın, korkunç bir şekilde, inançlılara ulaşıyor. Biri, artık içgüdüsel olduğunu ileri sürerken duraksamadı bile.

 Sh: 131-134

DEUTSCHES  REQUİEM

Beni öldürse bile, inanacağım ona.
Eyüp 13:15

ADIM Otto Dietrich Zur Linde. Atalarımdan biri, Christoph Zur Linde, Zorndorf zaferinin yazgısını belirleyen atlı saldırısında can verdi. Anne tarafından büyük dedem, Ulrich Forkel, 1870 yılının son günlerinde Marchenoir ormanında, Fransız başıbozukların elinden katledildi; babam, yüzbaşı Dietrich Zur Linde 1914 Namur kuşatmasında ve iki yıl sonra da Tuna’yı geçerken yararlık gösterdi.

[ Anlatanın, en ünlü atasını, Hegel diyalektiğini Kristoloji’ye uygulayan ve kilisenin tanımadığı bazı kitapların aslına uygun çevirisiyle Hengstenberg sansürünün yıldırımlarımüzerine çeken ve Thilo ve Gesenius'un onayını kazanan tanrı-bilimci ve İbranice uzmanı Johannes Forkel’i (1799-1846) es geçmesi oldukça anlamlı. (Yayıncınınnotu.)]

Bana gelince, işkenceci ve katil sıfatıyla kurşuna dizileceğim. Mahkeme dürüst hareket etti; ta başından beri suçluluğumu kabul ettim. Yarın, tutukevinin saati dokuzu çalarken, ölüm ülkesine girmiş olacağım; büyüklerimi düşünmem çok doğal, onların gölgesine öylesine yakınım ki, bir anlamda ben onlarım.

Dava (bereket versin kısa sürdü) süresince hiç konuşmadım; o zaman kendimi aklamaya kalkışsam kararı geciktirir, üstelik korkakmış izlenimi uyandırırdım. Şimdi her şey değişti; idamımdan önceki gece çekinmeden konuşabilirim. Suçlu olmadığımdan bağışlanma arayışında değilim, ama anlaşılmak istiyorum. Beni dinlemeyi bilenler, Almanya’nın tarihini ve dünya tarihinin geleceğini anlayacaklar. Bugün olağanüstü ve şaşırtıcı görünen benimki gibi vakaların çok geçmeden sıradan olacağını biliyorum. Yarın öleceğim, ama ben gelecek kuşakların bir simgesiyim.

1908 yılında Marienburg’da doğdum. Bugün hemen hemen unutulan iki tutku, birçok uğursuz yıla yüreklilikle, hattâ mutlulukla karşı koyma olanağı tanıdı bana: müzik ve metafizik. Bana iyilik edenlerin hepsini sayıp dökmem mümkün değil, ama sessizce geçiştirmeye katlanamayacağını iki ad var: Brahms ve Schopenhauer. Şiir üzerine de biraz çalıştım; bu adlara bir başka dev Cermenik adı eklemek istiyorum: William Shakespeare. Bir zamanlar tanrıbilim ilgimi çekmişti, ama Schopenhauer, lafı dolaştırmayan fikir yürütmeleri ile beni bu masalsı yöntemden (ve Hıristiyan inancından) kopardı, Shakespeare ve Brahms ise dünyalarının sonsuz çeşitliliği ile. Hayranlıkla, sevgi ve minnetle bu yazgının kayırdığı gözdelerin eserlerinin herhangi bir noktasında duralayan kişi, benim, o iğrenç adamın da oralarda duralamış olduğumu bilsin.

1927’ye doğru, yaşamıma Nietzsche ve Spengler girdiler. Bir 18. yüzyıl yazarı, kimsenin çağdaşlarına borçlu duruma düşmek istemediğini söyler; ben de, ezıciliğini sezdiğim bu etkiden kurtulabilmek amacıyla, Abrechnung mit Spengler başlığını taşıyan ve yazarın Faust’a benzer dediği çizgilere en su götürmez anıtın, Goethe’*nin karışık dramı değil, yirmi yüzyıl önce kaleme alınmış bir şiir, De Rerum Natura olduğunu belirttiğim bir makale yazdım. Tarih filozofunun içtenliğinin, kökten Alman (kerndeutsch) ve askerî düşüncesinin de hakkını teslim ettim. 1929’da Parti’ye yazıldım.

[(*) Öteki uluslar saflıkla yaşıyorlar, kendi içlerinde ve kendileri için, madenler ve göktaşları gibi; Almanya hepsini içeren evrensel ayna, dünyanın bilincidir (das Weltbewusstsein). Goethe Hıristiyan âleminin bu anlayışının proto tipidir. Onu kınamıyorum, ama Spengler savunun Faust'a benzer adamını onda görmüyorum.]

Çıraklık yıllarım hakkında söylenebilecek pek bir şey yok. Benim için, birçoklarınkinden daha güç oldu doğrusu, cesaretten yoksun olmasam da, şiddete eğilimim yoktur. Buna karşın, yeni bir çağın sınırında olduğumuzu ve İslâmiyet’in ya da Hıristiyanlık’ın ilk dönemleriyle bir tutulabilecek bu çağın, yeni insanlar gerektirdiğini kavradım. Bireysel açıdan, arkadaşlarımdan tiksiniyordum; onları bizi birleştiren yüce emel için, bireyliğimizden vazgeçmemiz gerektiğine inandırmak için boş yere uğraştım durdum.

Tanrıbilimciler, Tanrı’nın dikkati bir an olsun kalem tutan şu elimden uzaklaşsa, bu elin ışıksız bir ateşle çarpılmış gibi yokolacağını iddia ediyorlar. Bence, gerekçesi olmadan kimse varolamaz, kimse bir bardak suyu dudaklarına götüremez ya da bir parça ekmeği ısıramaz. Bu gerekçe her insan için farklıdır; ben, inancımızın dayanıklılığını ölçecek amansız savaşı bekliyordum. Bu savaşın çarpışmalarında bir asker olacağımı bilmek bana yetiyordu. Zaman zaman İngiltere ve Rusya’nın ödlekliğinin bizi yoksun bırakmasından çekindim. Rastlantı ya da yazgı geleceğimi başka şekilde ördü: 1 Mart 1939 günü, gün batınımda Tilsit’te gazetelerin bahsetmediği ayaklanmalar oldu; Havra’nın arka sokağında, iki kurşun bacağımı delip geçti, kesmek gerekti.* Birkaç gün sonra, ordularımız Bohemya’ya giriyordu; sirenler bu olayı haber verdiğinde, sakin bir hastanede yatağa çakılmış, kendimi Schopenhauer’ün kitaplarında kaybedip, unutmaya çalışıyordum. Boş yazgının simgesi olan koca ve mayışık bir kedi pencere kenarında uyukluyordu.

[ (*) Bacağın kesilmesinin sonuçlarının çok ciddi olduğu fısıldanıyor. (Yayıncının notu.)]

Parerga und Paralipomena’nın birinci cildinde, doğum anından ölümüne bir insanın başına gelebilecek olayların tamamının kendi tarafından önceden belirlendiğini yeniden okudum. Demek ki, her savsaklama önceden düşünülmüş, her rastlantısal karşılaşma bir sözleşme, her küçük düşme bir tövbe, her başarısızlık gizli bir zafer, her ölüm bir intihar idi. Felâketlerimizi kendimizin seçtiği düşüncesi kadar kurnaz bir avuntu yoktur; bu bireysel erekbilim bize gizli bir düzeni açımlar ve bizi olağanüstü bir şekilde Tanrı ile karıştırır. Hangi karanlık niyet bana bu gün batımını, bu kurşunları ve bu kesik bacağı arattı? (diye sordum kendi kendime.) Savaş korkusu olmadığını biliyordum; daha derin bir şeydi. Sonunda kavradım. Bir din için ölmek, onu bütünüyle yaşamaktan daha basitti; Efes’de vahşi hayvanlarla kapışmak (binlerce adsız şehit böyle yaptı) İsa’nın kölesi Petrus olmaktan daha az zordu; bir eylem insanın bütün saatlerinden daha az önem taşıyordu. Savaş ve zafer kolaylıklardı; Raskolnikov’un girişimi, Napolyon’unkinden daha çetindi. 7 Şubat 1941’de, Tarnowitz toplama kampı müdür yardımcılığına atandım.

Bu görevin uygulanması benim için pek hoş olmadı, ama asla savsaklama günahını işlemedim. Ödlek, kılıçların arasında sınanır; bağışlayan, acıyan insan sınavını tutukevlerinde ve başkasının acısında verir. Temelde, nazizm ahlâki bir eylemdir, yozlaşmış insanlığın yeni deriye kavuşmak için eski deriyi değiştirmesidir. Savaş sürecinde, subayların çığlıkları ve bağırışmalar arasında, bu dönüşüme sık rastlanır; sinsi, yanıltıcı merhametin asırlık sevecenliklerle aklımızı çelmeye çalıştığı iç karartıcı zindanda durum aynı değildir. Bu sözleri boş yere kullanmıyorum; Zerdüşt’ün üst insanı için acıma en büyük günâhtır. Breslau’dan ünlü şair David Jerusalem’i bize gönderdiklerinde az kalsın (itiraf ederim) bu günâha giriyordum.

Elli yaşlarında bir adamdı. Bu dünyanın mallarından yoksul, hırpalanmış, yadsınmış, ayıplanmıştı, dehâsını Mutluluğu övmeye adamıştı. Anımsadığım kadarıyla, Albert Soergel Dichtung der Zeit adlı yapıtında onu Whitman ile karşılaştırıyor. Bu benzetme pek yerinde değil. Whitman, evreni önsel, genel, hemen hemen aldırmaz bir şekilde ulular; Jerusalem ise titiz kılı kırk yaran bir aşkla her şeyden sevinç duyar. Asla sayım döküme, kataloglamaya girişmez. Kaplan Ressamı Tse Yang başlıklı, kaplanlar gibi çizgili, enlemesine ve sessiz kaplanlarla aşırı yüklü ve delik deşik o derin şiirin birçok altı ölçülü dizesini ezberden tekrarlayabilirim. Ölüm saati çaldığında, boş yere yanlışlarını bağışlatmaya çalışan, yaşamının asıl gizli aklanmasının müşterilerinden birine (yalnız bir kere gördüğü ve anımsamadığı biri) Shylock kişiliğini esinlemek olduğundan habersiz, 16. yüzyılda yaşamış Londralı bir tefecinin kendi kendine mırıldanışını konu edinen Rosencrantz Melekle Konuşuyor’ı da unutamam. Akıldan çıkmayan gözleri olan, sarı tenli, hemen hemen kapkara sakallı David Jerusalem, her ne kadar aslında yoldan çıkmış ve nefretle anılan Eşkenazlar’dan olsa da Sefarad Yahudilerinin tam bir prototipiydi. Ona karşı katı davrandım; ne acımanın, ne de ününün beni yumuşatmasına izin vermedim. Olası bir cehennemin tohumunu taşımayan hiçbir şeyin var olmadığını epeydir biliyordum; bir yüz, bir sözcük, bir pusula, bir cıgara reklamı onları unutmayı beceremeyen birini deli edebilirdi. Macaristan haritasını aklından çıkaramayan kişi deli olmaz mıydı? Bu ilkeyi kampımızın disiplinli yönetimine uygulamaya karar verdim ve…* 1942 sonunda Jerusalem aklını yitirdi; 1 Mart 1943’te intihar etmeyi başardı.**

[(*)O Burada birkaç satırı çıkarmak kaçınılmazdı.(Yayıncınınnotu.)

(**) Jerusalem adı ne arşivlerde, ne de Soergel’in eserlerinde yeralıyor. Alman Edebiyatı kitaplarında da adı geçmiyor. Buna karşın, bir kurgu kahramanı olduğunu da sanmıyorum. Otto Dietrich Zur Linde'nin emri üzerine, Tarno witz’de birçok Musevi aydını işkenceye tabi tutuldu, örneğin piyanist Emma Rosenzweig. "David Jerusalem" belki birçok kişinin simgesidir. 1 Mart 1943'te öldüğü söyleniyor burada; anlatan 1 Mart 1939’da Tilsit'te yaralanmıştı. (Yayıncının notu.)]

Onu yokettiysem, bunu acıma duygumu yoketmek için yaptığımı Jerusalem anladı mı bilmiyorum. Benim gözümde bir insan, hattâ bir Yahudi bile değildi; ruhumun nefret edilen bir bölgesinin simgesine dönüşmüştü. Onunla birlikte can çekiştim, onunla birlikte öldüm, onunla birlikte kendimi bir anlamda yitirdim; işte bu nedenle acımasız oldum.

Bu sırada, mutlu bir savaşın büyük günleri ve büyük geceleriyle coşuyorduk. Soluk aldığımız havada aşka benzer bir duygu vardı. Denizi yanıbaşında hissetmiş gibi, kanda bir heyecan ve bir taşkınlık vardı. Bu yıllar boyunca, her şey farklıydı; uykunun tadına kadar. (Belki ben hiçbir zaman tam anlamıyla mutlu olamadım, ama bilindiği gibi mutsuzluk kayıp cennetler gerektirir.) Bütünlük için, yani bir insanın uluşabileceği deneyimlerin tamamı için can atmayan bir tek insan yoktur; bu sonsuz kalıtın herhangi bir yerinden yoksun kalmaktan korkmayan bir tek insan da yoktur. Ama benim kuşağım her şeye sahip oldu, çünkü önce zafer bağışlandı, sonra da bozgun.

1942 yılının ekim ya da kasımında, ağabeyim Friedrich Mısır’ın kum çöllerinde, ikinci El Alameyn çarpışmasında öldürüldü; birkaç ay sonra, bir hava bombardımanında doğduğum ev yerle bir oldu; 1943 haziranı sonunda da, bir başkası laboratuvarımı yoketti. Büyük anakaraların hırpaladığı Üçüncü Reich can veriyordu, eli herkese karşı kalkmıştı, herkesin eli de ona karşı. İşte o zaman benzersiz bir şey oldu, ancak bugün anladığımı sanıyorum. Öfkenin kadehini tüketebileceğime inanıyordum, ama son damlaya vardığımda beklenmedik bir tat beni durdurdu, gizemli ve neredeyse korkunç mutluluğun tadı. Birçok açıklamayı denedim; hiçbiri yeterli görünmedi.

Bozgundan hoşnutum, çünkü gizliden gizliye suçlu olduğumu biliyorum ve beni yalnız ceza bağışlatabilir, diye düşündüm.

Bozgundan hoşnutum, çünkü sona vardım ve çok yorgunum, diye düşündüm.

Bozgundan hoşnutum, çünkü gerçekleşti, çünkü geri döndürülemeyecek biçimde geçmiş, şimdiki ve gelecek olaylarla birleşiyor, çünkü bir tek gerçek olguyu kınamak veya ondan üzüntü duymak bütün evrene hakaret etmektir, diye düşündüm. Kendi kendime bu nedenleri gösteriyordum, ta ki doğrusunu bulana dek.

İnsanların ya Aristotelesci, ya da Platoncu doğdukları söylenir. Bunun anlamı, Aristoteles ve Platon arasında bir kalem kavgasına konu olmayan soyut nitelikte hiçbir tartışmanın bulunmadığıdır; yüzyıllar ve iklimler boyunca adlar, lehçeler, yüzler değişir, ama ebedi hasımlar asla. Toplumların tarihi de gizli bir süreklilik içerir. Arminius bir bataklıkta Varus’un tümenlerini kılıçtan geçirdiğinde, Alman İmparatorluğu’nun bir müjdecisi olduğunu bilmiyordu. İncil çevirmeni Luther, yaptığının İncil’i sonsuza dek geçersiz kılacak bir toplum yaratmak olduğundan kuşkulanmıyordu bile; 1758’de bir Moskova kurşunuyla öldürülen Christoph Zur Linde bir anlamda 1914 zaferlerini hazırladı; Hitler bir tek ülke için savaştığını sandı, aslında herkes için, hattâ saldırganlığının ve nefretinin kurbanları için savaştı. Kendi beninin bilmemesinin önemi yok; kanı ve istemi biliyordu. Dünya Yahudilik’ten ve Yahudilik’in hastalığı olan İsa inancından ölüyordu. Bu kılıç bizi öldürüyor ve bizler bir labirent ören ve günlerinin sonuna dek içinde gezinmeye hüküm giyen büyücüye veya bilmediği birini yargılayıp ölüme mahkûm eden, ardından da “Bu adam sensin” açınlamasmı duyan Davud’a benziyorduk. Yeni düzenin kurulması için birçok şeyin yıkılması gerekiyordu; Almanya’nın bunlardan biri olduğunu öğrendik şimdi. Yaşamımızdan biraz daha fazla bir şey verdik, anayurdumuzun yazgısını. Kimileri lanetlesin, kimileri ağlasın; ben yazgımızın çevrimsel ve kusursuz olmasından sevinç duyuyorum.

Şimdi amansız bir çağ dünya üzerinde süzülüyor. Bu çağı biz yarattık, bundan böyle kurbanı olan bizler. İngiltere’nin çekiç, bizim ise örs olmamızın ne önemi var? Önemli olan, köle ruhlu Hıristiyan pısırıkları yerine şiddetin hüküm sürmesi. Eğer şiddet ve haksızlık ve mutluluk Almanya için değilse, varsın öteki uluslar için olsun. Yeter ki Cennet varolsun, bizim yerimiz Cehennem bile olsa.

Yüzümü aynada seyrediyorum, kim olduğumu, birkaç saat içinde sonla yüzyüze geldiğimde nasıl davranacağımı öğrenmek için. Bedenim korku duyabilir, ben asla.

Sh: 177-184

SHAKESPEARE  BELLEĞÎ

GOETHE’NİN, Edda’ların ve sonradan ortaya çıkan türkü Nibelungenlied’in hayranları vardır; benim yazgımsa Shakespeare’di. Hâlâ da öyle, üstelik kimsenin -daha yeni Pretoria’da ölen Daniel Thorpe’u saymazsak tabii -önceden sezemeyeceği bir anlamda. Bir de yüzünü asla görmediğim biri var.

Adım Hermann Soergel. Meraklı okur, bir zamanlar metnin iyice anlaşılmasında gerekli olduğuna inandığım ve İspanyolca dahil birçok dile çevrilen eserim “Shakespeare Kronolojisi” ni karıştırmıştır belki. Aynı zamanda, Theobald’ın 1734’teki eleştirel baskıya eklediği bir düzeltiyle başlayan ve bugüne dek yapıtın ayrılmaz bir parçası kabul edilen uzunlamasına polemiği anımsaması da hiç olanaksız değil. Hemen hemen iğneli diyebileceğimiz sayfaların anlatımına şaşmyorum bugün. 1914 yılında, Yunanca uzmanı ve oyun yazan George Chapman’ın, farkına bile varmadan, İngilizceyi kökenine, Anglosakson özüne (Urprung) götürene dek işlediği Homeros çevirilerinde karşılaşılan bileşik sözcükler üzerine de bir inceleme kaleme aldım, ama yayımlamadım. Şimdi tınısını bile unuttuğum sesinin günün birinde benimkine benzeyeceği hiç aklımdan geçmezdi… Adımın başharfleriyle imzaladığım bir başka yazıyla, sanırım edebi biyografim tamamlanıyor. 1917 yılında Batı cephesinde can veren kardeşim Otto Julius’un ölümünü düşünüp durmaktan kurtulmak için giriştiğim basılmamış Macbeth çevirimi de eklemek uygun düşer mi bilmiyorum. Sonunu getirmedim; İngilizcenin, şansına, iki ses düzeninden de -Almanca ve Latince-yararlandığını anladım, oysa bizim Almancamız, daha uyumlu olmasına karşın, yalnızca tek bir ses düzeniyle sınırlıdır.

Daniel Thorpe’dan söz ettim. Binbaşı Barclay, bir Shakespeare kongresinde tanıştırmıştı bizi. Ne yeri, ne de tarihi belirteceğim; böylesi açıklamaların gerçekte belirsizlik olduğunu gayet iyi biliyorum.

Önemli olan, yan körlüğümün unutmaya yardımcı olduğu Daniel Thorpe’un çehresinin yaydığı mutsuzluktu. Yılların sonucunda, insan pek çok şeyde olduğundan başka türlü görünmeyi başarabilir, ama asla mutluluk taslayamaz. Neredeyse fiziksel bir biçimde, Daniel Thorpe hüzün yayıyordu çevresine.

Uzun bir toplantıdan sonra, gece bizi sıradan bir köşe meyhanesine götürdü. Kendimizi İngiltere’de hissetmek için (o sırada oradaydık) törenle testiler dolusu ılık ve siyah bira tükettik.

-Pencap’dayken, dedi binbaşı, bir dilenciden söz etmişlerdi bana. Bir İslâm inanışı, kuşların dilini anlamayı sağlayan bir yüzüğü Hazreti Süleyman’a mal edermiş. Dilencinin bu yüzüğü elinde tuttuğu dillere destanmış. Öylesine paha biçilmez bir şeymiş ki, adam kimselere satamamış ve Lahor’da Vezir Han Camii’nin avlularından birinde ölüp gitmiş.

Chaucer’ın de bu harika yüzük masalını çok iyi bildiğini düşündüm, ama söylersem Barclay’in öyküsünün keyfi kaçmış olacaktı.

Yüzüğe ne olmuş peki? diye sordum.

Bütün büyülü nesnelerin geleneğinde olduğu gibi, kaybolup gitmiş. Kim bilir, belki de hâlâ caminin gizli bir köşesindedir veya kuşların yaşamadığı bir yörede, adamın birinin parmağındadır.

Ya da söyledikleri seçilemeyecek kadar çok kuşun bulunduğu bir yerde, dedim.

Öykünüz Barclay, biraz meseli andırıyor.

İşte bu noktada konuşmuştu Daniel Thorpe. Bunu da kişiliksiz bir sesle, bize bakmadan yapmıştı. İngilizceyi garip bir şekilde söylemliyordu, bunu Doğu’da uzun süre kalmasına yordum.

Mesel değil ama, diye sürdürdü, mesel olsa bile gerçek. Öyle paha biçilmez şeyler vardır ki satılmaları mümkün değildir.

Şimdi toparlamaya çabaladığım sözcükler, onları söylerken Daniel Thorpe’un duyduğu inançtan daha az etkilemişti beni. Devamını getireceğini sanmıştık, ama konuştuğuna pişman olmuşçasına birden sustu, Barclay bizden ayrıldı. İkimiz beraberce otele döndük. Saat iyice geç olmuştu, yine de Daniel Thorpe bana söyleşiyi odasında sürdürmemizi önerdi. Bir süre havadan sudan lâfladıktan sonra, bana:

Size Hazreti Süleyman’ın yüzüğünü sunuyorum, dedi. Bunun bir eğretileme olduğu su götürmez, ama bu eğretilemenin içeriği hiç de yüzükten aşağı kalmaz. Size Shakespeare’in belleğini sunuyorum, en çocuksu ve eskil günlerinden, 1616 Nisanı başına dek olan bütün günlerinin belleğini.

Dilim tutulmuştu. Sanki bana deniz sunulmuştu.

Sahtekâr değilim, diye sürdürdü Thorpe. Deli de değilim. Beni sonuna dek dinlemeden bir yargıya varmamanızı rica ediyorum. Herhalde binbaşı, askeri doktor olduğumu ya da bir zamanlar bu işi yaptığımı söylemiştir size. Öykü birkaç sözcüğe sığdırılabilir. Doğu’da, tan sökerken, kanlı bir hastanede başlar. Kesin tarihinin önemi yok. İki tüfek kurşunuyla vurulmuş olan bir asker, Adam Clay, ölümünden hemen önce, son nefesiyle bana değerli belleği sunmuştu. Can çekişme ve yüksek ateş yaratıcılığı artırır; pek güven duymadan armağanı kabul ettim. Ayrıca, savaşta bir çarpışmadan sonra, hiçbir şey tuhaf kaçmaz. Armağanın eşsiz koşullarını açıklamaya yetecek kadar zamanı kalmıştı yalnızca. Belleği elinde tutanın yüksek sesle sunması ve ötekinin de aynı şekilde kabul etmesi gerekiyordu. Veren sonsuza dek yitiriyordu.

Askerin adı ve hüzünlü sahne bana edebi göründü, sözcüğü kötü anlamda kullanıyorum.

Shakespeare’in belleği şimdi sizde mi? diye sordum, biraz yılmış bir sesle.

Şimdi iki belleğim var, diye karşılık verdi Thorpe. Kendiminki ve kısmen ben olan Shakespeare’inki. Daha doğrusu ben iki belleğin elindeyim. İkisinin içiçe girdiği bir bölge var. Hangi yüzyıla yerleştireceğimi bilemediğim bir kadın çehresi var.

Shakespeare’in belleğiyle neler yaptınız? diye sordum o zaman.

Bir sessizlik oldu.

Eleştirmenlerin horgörüyle karşıladıkları ve Amerika Birleşik Devletleri ve sömürgelerde ticari bir başarı kazanan romansı bir biyografi yazdım, dedi bir süre sonra. Sanırım hepsi de bu kadar. Armağanımın bedava olmadığı konusunda sizi daha önce uyarmıştım. Hâlâ yanıtınızı bekliyorum.

Düşünceye daldım. Garip olduğu kadar renksiz yaşamımı Shakespeare arayışına adamamış mıydım? Yolculuğun sonunda da onunla karşılaşmam yerinde değil miydi?

Shakespeare’in belleğini kabul ediyorum, dedim ve her sözcüğü vurgulayarak.

Bir şey oldu kuşkusuz, ama kavrayamadım. Sanki belli belirsiz bir yorgunluk duydum, belki de benim kuruntumdu.

Thorpe’un bana söylediklerini açık seçik anımsıyorum:

Bellek bilincinize yerleşti, ama onu bulgulamanız gerekiyor. Düşlerde, uyanıklıkta, bir kitabın yapraklarını çevirirken veya bir köşeyi dönerken birdenbire ortaya çıkacak. Sabırsızlanmayın, anılar uydurmaya kalkışmayın. Rastlantı, gizemli işleyişine göre onu destekleyebilir veya köstekleyebilir. Ben unuttukça, siz anımsayacaksınız. Kesin bir tarih söz veremem.

Gecenin arta kalan kısmını, Shylock’un kişiliği üzerine tartışarak geçirdik. Shakespeare’in Yahudilerle özel ilişkisinin varlığı konusunda soruşturmaktan kaçındım. Thorpe’un onu sınamaya kalkıştığım izlenimine kapılmasını istemiyordum. Yatışarak mı, yoksa kaygıyla mı bilmem, görüşlerinin, benimkiler gibi, çok kuralcı ve saymaca olduklarını belirttim.

Bir gece önce sabahlamama karşın, sonraki gece de gözüme pek uyku girmedi. Daha önceleri de birçok kez olduğu gibi, ödleğin biri olduğumun farkına vardım. Düşkırıklığına uğrama korkusuyla, kendimi umuda kaptırmıyordum. Thorpe’un armağanının aldatıcı olduğunu düşünmek işime geliyordu. Karşı konulamayacak şekilde, umut baskın çıktı. Shakespeare benim olacaktı, kimsenin kimseye ait olmadığı gibi, ne aşkta, ne dostlukta, hatta ne de nefrette. Bir anlamda, ben Shakespeare olacaktım. Tragedyaları, karmaşık soneleri yazmayacaktım, ama aynı zamanda Parkalar da olan cadıların bana açınlandığı anı anımsayacaktım, şu engin dizelerin içime doğduğu anı da:

And s hake the yoke of inauspicious stars
From the worldweary flesh

Anne Hathaway’i anımsayacaktım, yıllar önce, Lübeck’de bir dairede bana aşkı öğreten, şimdi olgunluğa ermiş kadını anımsadığım gibi. (Anımsamaya çalışıyorum onu, ama bütün anımsayabildiğim san renkte duvar kâğıtları ve pencereden süzülen ışık. Bu ilk başarısızlık, beni sonrakilere hazırlamalıydı.)

Olağanüstü belleğin imgelerinin her şeyden önce görsel olacağını öngörmüştüm. Gerçek hiç de öyle değildi. Günler sonra, tıraş olurken, aynaya doğru bana yabancı gelen ve bir meslekdaşımın Chaucer’ın A,B,C’sine ait olduğunu belirttiği bazı sözcükler mırıldandım. Bir akşamüstü, British Museum’dan çıkarken, asla duymadığım çok basit bir ezgiyi ıslıkla çalmaya başladım.

Okuyucu, bu ilk açınlamaların ortak özelliğini kavramıştır herhalde, eğretilemelerin görkemine karşın, bu bellek görselden çok, işitseldi.

De Quincey, insan beyninin elyazısı bir müsvedde olduğunu ileri sürer. Her yeni yazı öncekini örter ve bir sonraki tarafından örtülür, buna karşın sınırsız gücü olan bellek, yeterli uyarının sağlanması halinde, ne kadar anlık olursa olsun, herhangi bir izlenimi kazıp, gömüldüğü yerden çıkarabilir. Vasiyetnamesine bakılırsa, Shakespeare’in evinde bir tek kitap yokmuş, hatta İncil bile, ama başvurduğu yapıtları bilmeyen yok. Chaucer, Gower, Spencer, Christopher Marlowe. Holinshed’in Tarih Defterler’i, Florio’nun Montaigne’i, North’un Plutarkhos’u. Shakespeare’in belleği bana gizli bir şekilde gelmişti; bu eski ciltleri okumak, yani yeniden okumak aradığım uyarı olabilirdi. En dolaysız yapıtı olan soneleri de yeniden okudum. Kimi zaman bir açıklama veya bir dolu açıklama geliyordu aklıma. İyi dizeler, yüksek sesle okunmayı gerektirir; birkaç gün içinde, fazla zorlanmadan onaltıncı yüzyılın pürtüklür’lerine ve açık seslilerine yeniden kavuşmuştum.

Zeitschrift für germanische Philologie’de, 127 numaralı sonenin Yenilmez Armada’nın uğradığı dillere destan bozguna gönderme yaptığını yazdım. 1899 yılında, Samuel Butler’in bu savı ortaya attığını anımsamadım.

Stratford-on-Avon’a yaptığım bir gezi, önceden de anlaşılabileceği gibi, sonuçsuz kaldı.

Ardından düşlerim yavaş yavaş değişime uğramaya başladı. Ne De Quincey’de olduğu gibi görkemli karabasanlar, ne de ustası Jean Paul’de olduğu gibi sofuca ve alegori dolu görüntüler taşıyorlardı. Tanımadığım yüzler ve odalar düşlerime girmeye başladı. İlk saptadığım çehre Chapman’ınkiydi, Ben Johnson’un ve biyografilerin söz etmediği, ama Shakespeare’in sık görüştüğü bir komşusunun yüzleri onu izledi.

Bir ansiklopedi satın alan kişi, her satıra, her paragrafa, her sayfaya ve her çizime sahip oluyor anlamına gelmez; yalnızca bu şeylerin bir kısmını tanıma olanağını elde eder. Bölümlerin alfabetik bir şekilde dizilişi sayesinde, eğer bu, somut ve görece basit birey için geçerlilik kazanıyorsa, soyut ve değişken, ondoyant ve diuers bir birey için, örneğin bir ölümün büyüsel belleği için neler olmazdı?

Bütün geçmişi eksiksiz bir şekilde, bir anda kavrama ayrıcalığı kimseye bağışlanmamıştır. Bildiğim kadarıyla ne Shakespeare’e, ne de yarı yarıya onun mirasçısı olan bana bağışlanmıştı bu yetenek. İnsan belleği bir toplam değildir; belirsiz bir olanaklar karmaşasıdır. San Augustin, yanılmıyorsam, belleğin saraylarından ve mağaralarından söz eder. İkinci eğretileme daha doğrudur. İşte bu mağaralara girdim ben de.

Bizimki gibi, Shakespeare’in belleği de alanları, kendi istemiyle sakladığı gölge alanları içeriyordu. Biraz utanarak, Ben Johnson’un ona ezbere Latince ve Grekçe altı ölçülü dizeleri okuttuğunu ve Shakespeare’in kulağının, o benzersiz kulağının, arkadaşlarının kahkahaları arasında birçok kez teklediğini anımsadım.

Sıradan insan deneyimini aşan mutluluk ve karanlık hallerini biliyordum. Farkına bile varmadan, uzun ve zorlu yalnızlık beni mucizeyi uysallıkla karşılamaya hazırlamıştı.

Otuz gün kadar sonra, ölünün belleği beni canlandırıyordu. Bir haftalık garip mutluluk boyunca, neredeyse Shakespeare olduğuma inanıyordum. Yapıtı benim için yenileniyordu. Biliyorum, Shakespeare’e göre ay, Diana kadar ay değildi ve şu karanlık ve yavaşça akan sözcük moon kadar Diana da değildi. Bir şey daha bulguladım. Hugo’nun savuncalı bir şekilde söz ettiği şu absence dans l’infini’ler yani Shakespeare’in göze batan özensizlikleri bilinçli olarak yapılmıştı. Sahneye yönelik söyleminin aşırı arıtılmış ve süslü değil (nicht allzu glatt und gekünstelt), doğal ve içten görünmesi için, Shakespeare bunları hoşgörmüş veya metinlere katmıştı. Yine aynı neden, onu eğretilemelerini karmaya itmişti.

my way of life
Is fall’n into the sear, the yellow leaf

Bir sabah, belleğinin derinliğinde bir suçu ayrımsadım. Tanımlamaya uğraşmadım; Shakespeare her zaman aynı şeyi yapmıştı. Bu suçun sapıklıkla hiçbir ortak özelliği olmadığını açıklamakla yetineceğim.

İnsan ruhunun üç yetisinin, bellek, kavrama ve istemin, öğrenime bağlı kurgular olmadığını anladım. Shakespeare’in belleği, bana Shakespeare’in koşullarından başka bir şey açınlayamazdı. Bunların da, şairin eşsizliğini oluşturmadığı su götürmez; önemli olan bu kırılgan malzemeyle yarattığı yapıttır.

Safdilce, ben de Thorpe gibi, bir biyografi yazmayı tasarlamıştım. Çok geçmeden, bu edebi türün benim sahip olmadığım bir yazarlık yeteneği gerektirdiğini anladım. Ben anlatmayı beceremem. Shakespeare’inkinden de olağanüstü olan kendi öykümü bile anlatmayı beceremem. Üstelik böyle bir kitap yararsız olurdu. Rastlantı ya da yazgı, Shakespeare’e, her insanın başına gelen korkunç ve bayağı şeyleri vermişti; o bunları öyküncelere, düşünde gördüğü renksiz adamdan çok daha canlı kişiliklere, kuşakların dillerinden düşmeyecek dizelere, sözlü müziğe dönüştürmeyi biliyordu. Neden çözmeli bu ağın örüsünü, neden çökertmeli bu kuleyi, neden Macbeth’in sesini ve öfkesini belgesel bir biyografinin veya gerçekçi bir romanın sınırlı boyutlarına indirgemeli?

Goethe, bilindiği gibi, Almanya’nın resmî saygınlığını oluşturur; biraz özlem duyarak yaydığımız daha içten bir saygınlık da Shakespeare saygınlığıdır. (İngiltere’de, İngilizlere bunca uzak olan Shakespeare resmî saygınlık işlevini üstlenir; İngiltere’nin kitabı İncil’dir.)

Serüvenin ilk adımlarında, Shakespeare olma mutluluğunu duydum; sonundaysa baskı ve dehşetini. Başlangıçta, iki belleğin suları birbirine karışmıyordu. Zamanla, koca Shakespeare nehri, benim kendi halinde dereme karıştı ve neredeyse yok etti. Ürpererek atalarımın dilini unutmaya başladığımın farkına vardım. İnsanın kimliği belleğe dayandığından, aklımı oynatmaktan korkmaya başladım.

Dostlarım beni ziyarete geliyorlardı; cehennemde olduğumu algılamamalarına şaşıyordum.

Beni çevreleyen gündelik şeyleri de {die alltagliche Umwelt)kavrayamamaya başladım. Bir sabah kendimi koca taş, tahta ve cam biçimler arasında yitirdim. Islıklar ve uğultular beni serseme çevirmişti. Bana sonsuz gibi görünen bir an, Bremen istasyonunun lokomotiflerini ve vagonlarını tanımakta güçlük çektim. Yıllar geçtikçe, her insan belleğinin artan yüküne katlanmak zorunda kalır. İkisi, kendiminki ve ötekininki, kimi zaman kaynaşır gibi olsalar da, iletişimsizlikleriyle belimi bükmüşlerdi.

Her nesne kendi varlığında diretmek ister, diye yazıyor Spinoza. Taş taş olmak ister, kaplan da kaplan, ben de yeniden Hermann Soergel olmayı arzu ediyordum.

Yakamı kurtarmaya karar verdiğim tarihi anımsamıyorum En kolay yönteme başvurdum. Telefonda gelişigüzel numaralar çevirdim. Çocuk ve kadın sesleri yanıt veriyordu. Onlara saygısızlık etmemeyi görev bildim. Sonunda, kültürlü bir erkek sesi telefonu açtı.

Shakespeare’in belleğini ister misiniz?, dedim. Size önerim son derece ciddi, farkındayım. İyice düşünün. Bu tehlikeyi göze alıyorum, diye karşılık verdi, pek inanmayan bir ses. Shakespeare’in belleğini kabul ediyorum.

Armağanın koşullarını açıkladım. Çelişkili bir şekilde, bir yandan yazmak zorunda olacağım kitabın özlemini duyuyordum, öte yandan da misafirin, hortlağın beni asla bırakmayacağından korkuyordum.

Telefonun almacını yerine koydum ve bir umut gibi, yazgısına boyun eğen şu sözcükleri tekrarladım.

Simply the thing I am shall make me live

Eski belleği uyandırmak için yöntemler kurmuştum; silmek için başkalarını aramam gerekti. İçlerinden biri, Swedenborg’un isyancı öğrencisi William Blake’in mitolojisinin incelemesiydi. Güç olmaktan öte, karmaşık olduğunu kanıtladım kendi kendime.

Bu ve bunun gibi başka yolların yararsızlığı ortaya çıktı: hepsi beni Shakespeare’e götürüyordu.

Bekleyiş boyunca beni oyalayacak tek çözümü buldum sonunda: titiz ve engin müzik: Bach.

P. S. 1924 Şimdi tüm insanlar arasında bir insanım. Uyanıklığımda, fiş dolabını uzmanca çekip çeviren ve uzmanca bayağılıklar kaleme alan değerli Profesör Hermann Soergel’im, ama kimi zaman tan sökümünde, düş görenin Öteki olduğunu biliyorum. Arada bir, belki de gerçek olan küçücük ve uçucu anılar beni şaşırtıyor.

Sh: 334-343

BAŞKA BİR UYDURMA PARÇA

USTANIN öğrencilerinden biri, onunla yalnız kalıp görüşmek ister, ama bir türlü cesaret edemez. Usta ona:
Derdin nedir söyle bana, der.
Öğrenci yanıtlar:
Cesaretim yok.
Usta:
Ben cesaret veririm sana, der.
Öykü çok eski, ama uydurma olmama olasılığı yüksek bir gelenek, bu adamların tan ve çölün sınırında konuştuklarını esirgemiş.
Öğrenci:
Üç yıl önce bir günah işledim, der. Başkaları bilmiyor, ama ben biliyorum ve tiksinmeden sağ elime bakamaz hale geldim.
Usta:
Bütün insanlar günah işlemiştir, der. Günah işlememek insanlar katında yazılı değildir. Bir başkasına kinle bakan, yüreğinde onu öldürmüş sayılır.
Öğrenci:
Üç yıl önce Samiriye’de bir adam öldürdüm, der.
Usta ses çıkarmaz, ama çehresi değişir ve öğrenci öfkesinden çekinmeye başlar. Sonunda konuşur:
On dokuz yıl önce Samiriye’de bir insana can verdim. Yaptığından pişmanlık duydun bile.
Öğrenci:
Doğru, der. Gecelerim yakarı ve gözyaşlarıyla dolu. Beni bağışlamanı istiyorum.
Usta:
Kimse bağışlayamaz, Yaratan bile, der. Bir insan yaptıklarıyla yargılansaydı, ne cehennemi ne de cenneti hak edecek kimse olurdu. Kardeşini öldüren adam olduğundan emin misin hâlâ?
Öğrenci:
Beni kamayı kınından çıkarmaya iten öfkeyi anlamıyorum, der.
Usta:
Gerçek ruhların içine işlesin diye mesellerle konuşmaya alışkınım ben, ama seninle bir babanın oğluyla konuştuğu gibi konuşacağım, der. Ben günaha giren o adam değilim; sen o katil değilsin ve onun kölesi olmayı sürdürmek için geçerli bir tek nedenin yok. İşte üstüne düşen, her insanın yerine getirmesi gereken görevler: hakbilir olmak, mutlu olmak. Kendini kurtarmalısın. Senin yanlışın olarak kalan bir şey varsa, onu ben üstüme alacağım.
Diyalogun gerisi kayıp.

Sh: 363-364

 

Kaynak: Gölgeye Övgü, JORGE LUIS BORGES, Elogio de la sombra Çeviren: Münir H. Göle, Nisan, 1994, İstanbul

 

İNGİLTERE’DE TİYATRO


Hıristiyanlık çağının başında Kilise, puta tapanların kültürüyle bağıntılı sanatı doğal olarak ilençlemişti.[ İlenmek amacıyla söylenen söz, ilenme, beddua. ]  Bu nedenle, ortaçağda tiyatronun kilise törenlerinin bağrından yeniden doğmasına şaşmamak gerekir. Kilisede ekmek ve şarabın kutsandığı tören, İsa’nın son aylarında çektiği acıları ve çarmıha gerilişini temsil eder; dramatik episodlarda [olay, bölüm, perde, kısım ] bol bol kutsal sözlere rastlanır; ve din adamları, inananların düşünsel ve ahlaksal eğitimi amacıyla bunlardan bazılarını sahnelemişlerdir. Bunlar kiliseden kilise bahçesine çıkmışlar ve Latinceden konuşma dillerine dönüşmüşlerdi. Fransa’da ve İspanya’da yalvaç oyunları adını alan mucize oyunları böyle doğmuştur. İngiltere’den loncalar, Kitabı Mukaddes’i baştan sona oyunlaştırdılar ve Adem ile Havva’nın işlediği günahtan Kıyamete kadar evrenin bütün tarihini betimlemeye çalıştılar. Günlerce süren bu dramatik gösteriler genellikle mayıs ayında gerçekleştiriliyordu. Denizciler Nuh’un Gemisi’ne bindiriliyor, çobanlar koyun getiriyor, aşçılar Son Yemeği hazırlıyorlardı. Tiyatro sanatı mucize oyunlarından ibret oyunlarına, yani kahramanları kötülüklerden ve erdemlerden oluşan alegorik nitelikte oyunlara yöneldi. Bunların en ünlüsü Everyman dir (Her insan).

Dinsel tiyatronun, yerini dindışı tiyatroya bırakmakta olduğu dönemin ilk parlak adı Christopher Marlowe’dur (1564-1593). Canterbury’li bir kunduracının oğlu olan Marlowe, tiyatro topluluklarının oyunları sahnelettikleri profesyonellerle boy ölçüşen Üniversiteli Yazarlar topluluğundandı. [Üniversiteli Yazarlar; İngiltere'de, 16. yüzyılın son 15 yılı içinde İngiliz ara oyun ve tarihsel oyun mirasından yararlanarak yazdıkları nitelikli ve çok çeşitli oyunlarla bu mirası canlı bir tiyatro geleneğine dönüştüren bir grup oyun yazarına verilen addır. William Shakespeare’in dehası bu yazarların hazırladığı ortamda yeşermişti. Grubun en büyük yazarı Christopher Marlowe’du.]

Marlowe’ın, tarihçi ve gezgin Sir Walter Raleigh’in eviinde düzenlenen ünlü Gece Okulu’na gittiği söylenir. Bir tanrı-tanımaz ve dinsizdi Marlowe. Casusluk da yaptı ve yirmi dokuzunda bir meyhanede bıçaklanarak öldürüldü. Amerikalı bir eleştirmen, Shakespeare’in yapıtlarını bile ona yakıştırmıştır. Ben Jonson’ın ‘yüce dize’ adını verdiği şeyi o bulmuştu. Bütün tragedyalarında, kaçınılmaz olarak, tek bir kahraman vardır, ahlâk kurallarına meydan okuyan bir adamdır bu kahraman: Timurlenk, dünyayı ele geçirmeye; The Famous Tragedy of the Rich Jew of Malta’ daki (1633, Maltalı Zengin Yahudinin Unlit Trajedisi) Yahudi Barabbas, altınları ele geçirmeye; Faust da tüm Bilgi’yi ele geçirmeye çalışır. Bütün bunlar, uzayın sonsuzluğunu açıklayan Kopernik ile Gece Okuluna gelen ve yakılarak öldürülen Giordano Bruno’nun başlattıkları çağa denk düşüyordu.

[Giordano Bruno (1548-1600), İtalyan filozof, astronom, matematikçi. Çağdaş bilime öncülük eden kuramlarının en önemlileri, evrenin sonsuzluğuna ve birden çok dünyanın varlığına ilişkin olanlardır. Felsefenin görevinin ’doğayı bilmek’ olduğunu savunan Bruno, İngiliz filozof Roger Bacon’ın başlattığı ve ortaçağ karanlığının aşılmasını sağlayan yeni doğa felsefesinin en coşkun temsilcisidir. Roma’da Engizisyon tarafından yargılanmış ve diri diri yakılmıştır.]

Eliot, Marlowe’da abartmanın her an karikatürün sınırında dolaştığını, ama hiçbir zaman karikatüre dönüşmediğini gözlemler. Aynı gözlem, Gógora ve Hugo için de geçerli sayılabilir. Kendi adını taşıyan tragedyada, Timurlenk, tutsakları olan dört kralın çektiği bir arabada görünür; sövgüler yağdırıp kırbaçlar onları. Bir başka sahnede, Osmanlı sultanını demirden bir kafese atar. Gene bir sahnede, kutsal kitap Kuran’ı ateşe atar; burada Kuran, Marlowe’un izleyicilerinin gözünde Kitabı Mukaddes’i simgelemiş olsa gerektir. Dünyayı ele geçirmenin yanı sıra, Timurlenk’in yüreğinde tek bir tutku egemendir, o da Zenocrate’a olan aşkıdır. Zenocrate öldüğünde, Timurlenk ilk kez kendisinin de ölümlü olduğunu anlar. Çılgına dönmüştür; askerlerine pusatlarını göğe doğrultmalarını ve tanrıların Öldürülüşünü simgelemek amacıyla gök kubbeyi kara bayraklarla donatmalarını buyurur. Marlowe’un Timurlenk’e söylettiği, ama Timurlenk’ten çok Faust’a yakışan şu sözler, Rönesans’a özgüdür: “Doğa, dünyanın olağanüstü yapısını anlayalım diye yarattı ruhlarımızı.”

[Gógora (1561-1627), döneminin en etkili İspanyol şairlerinden biridir. Góngorismo (Gógoracılık) diye adlandırılan yoğun barok üslubu, onun kadar usta olmayan şairleri abartılarak taklit edilmiştir. Bu yüzden de Gógora’nın sanatının çoğu özelliği, yeniden değerlendirildiği 20. yüzyıla değin karanlıkta kalmıştır.]

The Tragicall History of Dr. Faustus’u (1604, Doktor Faustus, 1943, 1965) Goethe övmüştü. Yapıtın kahramanı, Mephistopheles’e Helena’nın hayaletini getirtir; şöyle bağırır coşkuyla: “Demek, bu yüz uğruna denizlere açıldı bin gemi, İlium’un surları bu yüz uğruna yakılıp yıkıldı. Güzel Helena, bir öpüşünle ölümsüz kıl beni!” Goethe’nin Faust’unun tersine, Marlowe’un Faustus’u kurtulmaz sonunda. Son gününde güneşin batmakta olduğunu gördüğünde şöyle haykırır: “Bakın, Isa’nın kanı sel gibi akıyor gökyüzünde. Tek bir damlası kurtarırdı ruhumu, yarım damlası bile.” Toprağın kendisini saklamasını diler; okyanusta bir damla, bir toz parçacığı olmak ister. Saat on ikiyi vurur, şeytanlar Faustus’u alır götürürler. “Kesildi sonuna kadar büyüyebilecek bir ağaç dalı, yandı bu bilgili adamda kimileyin göğeren Apollon’un defne dalı.”

Marlowe, arkadaşı olan Shakespeare’in gelişinin muştucusudur. Uyaksız koşuğa o güne dek görülmemiş bir parlaklık ve esneklik getirmiştir.

William Shakespeare’in (1564-1616) yazgısı, ona çağının dışından bakanlarca gizemli diye değerlendirilmiştir. Oysa gerçekte gizem mizem yoktur Shakespeare’in yaşamında. Shakespeare, kendi çağında, bizim çağımızdaki gibi neredeyse tapınılan bir yazar değildi. Nedeni de çok basitti, bir tiyatro yazarıydı Shakespeare ve o günlerde tiyatro, edebiyat dünyasının ikincil dallarından biriydi. Shakespeare bir oyuncu, bir yazar ve bir emprezaryoydu.[    Bir sanatçının çalışma programlarını ve anlaşmalarını belli bir yüzde karşılığında düzenleyen kimse.] Ben Jonson’ın toplantılarına katılırdı; nitekim Ben Jonson yıllar sonra onun ‘az Latincesiyle daha da az Yunancasından’ küçümseyerek söz edecekti. Onunla çalışan oyunculara bakılırsa, Shakespeare olağanüstü bir kolaylıkla yazıyordu ve tek bir satırı karalamıyordu, iyi bir edebiyatçı olarak Ben Jonson, “Keşke bin satırı karalasaydı,” demekten alamamıştı kendini. Shakespeare, ölümünden dört beş yıl önce köyüne, Stratford-on-Avon’a çekildi, orada artık erince erdiğini gösteren bir ev aldı kendine ve davalara, borç işlerine verdi kendini. Ün ilgilendirmiyordu onu; yapıtlarının ilk toplu basımı ölümünden sonra yapıldı.

O  zamanlar, Londra’nın dış mahallelerinde (çoğu Thames’in karşı yakasında) yer alan tiyatroların üstü açıktı. Halktan izleyiciler bir orta avluda ayakta dururlardı. Çepeçevre, daha pahalı olan galeriler yer alırdı. Sahnede dekor ya da perde yoktu. Saraylılar, iskemlelerini taşıyan uşaklarıyla birlikte gelirler, sahnenin yanlarına otururlardı; oyuncular sahneye çıkmak için onların arasından geçmek zorundaydılar. Günümüzde bir oyuncunun sahneye çıkmadan başladığı bir konuşma perde kalktıktan sonra da sürebilir. Shakespeare’in zamanında oyuncuların önce sahneye çıkmaları gerekiyordu. Gene aynı nedenle, yani perde olmadığı için, genellikle son perdede sayıları artan ölüleri sahnenin dışına taşımak zorundaydılar. İşte, Hamlet’in görkemli bir askeri törenle gömülmesinin nedeni budur. Dört komutan Hamlet’i gömütüne taşırken, Fortinbras şöyle der:

Çalsın borazanlar, gürlesin toplar

Şanına lâyık olsun töreni.

Bereket, dekor olmadığından Shakespeare, oyunlarındaki sahneleri betimleyen sözcükler kullanmıştır. Kimi durumlarda ruhbilimsel nedenlerle böyle yaptığı da olmuştur. Kral Duncan, kendisini bir gece öldürecekleri Macbeth’in şatosunu gördüğünde kuleye bakar ve uçuşan kırlangıçları görür; yazgısından habersiz, acıklı bir iyimserlikle: “Yaz misafiri kırlangıç, o tapınaklar kuşu/Nazlı yuvasını kurduğuna göre buraya/Göklerin soluğunda cennet kokulan olmalı,” der.[ Jorge Lııis Borges’i» burada William Shakespeare’in Macbeth adlı yapıtından aktardığı sözler aslında Duncan’ın değil, Bonquo’nun. Küçük bir bellek sürçmesi olsa gerek.] Oysa kralı öldüreceğini bilen Lady Macbeth, haberci Duncan’ın geldiğini bildirdiğinde, “Karganın da sesi onun için kısıldı demek, der. “Ne zaman gidecek?” diye sorar Macbeth’e. “Yarın gitmek niyeti,” deyince, “Hayır, güneş hiçbir zaman/Öyle bir yarın görmeyecek,” diye yanıtlar Lady Macbeth.

Goethe, bütün şiirin durum ve koşullarla bağıntılı olduğu kanısındaydı; Shakespeare’in de, tüm yazının en coşkun yaratılarından biri olan Macbeth’in tragedyasını yazmasında, konunun İskoçlarla ilgili bir konu olması ve o sıralar Iskoçya Kralı I. James’in Ingiltere tahtında oturuyor olması önemli bir rol oynamıştır belki de. Macbeth’teki (1605-06; Makbet, 1908 / Macbeth, 1931, 1946, 1989) üç cadıya ya da Yazgılar’a gelince, Kral I. James’in büyücülük üstüne bir inceleme kaleme aldığını ve büyüye inandığını anımsamakta yarar var.

Hamlet (1600-01; Hamlet, 1908, 1944, 1990 / Hamlet Danimarka Prensi, 1941) Macbeth’ den daha karmaşık ve daha ağırdır. Hamlet’in özgün konusu, Danimarkalı tarihçi Saxo Grammaticus’un [Saxo Grammaticus (ürün verdiği dönem 12. yüzyıl ortası-13. yüzyıl başı), Danimarkalı tarihçi. Gesta Danorurn (Danlur’ın Tarihi) adlı yapıtı, Danimarka tarihiyle ilgili ilk önemli çalışma ve Danimarka’nın dünya edebiyatına yaptığı ilk katkıdır.] kitaplarında; ama Shakespeare okumuş değil tarihçinin yazdıklarını, belki dinlemiş. Kahramanın kişiliği, sayısız tartışmanın konusu olmuştur. Coleridge’e bakılırsa, Hamlet’te düş gücü ve akıl, istençten üstündür. Oyunda, bir anlamda, tek bir ikincil kişi yoktur. Hamlet’in kafatasını ellerine alarak söylediği birkaç sözle ölümsüzleştirdiği Yorick’i nasıl unutabiliriz? Tragedyanın iki kadın kahramanı da aynı ölçüde unutulmazdır: Hamlet’i anlayan ve onun tarafından terk edilmiş olarak ölen Ophelia ve Hamlet’in annesi, katı, acılar çekmiş, kösnül Gertrude. Hamlet’te bir de büyüleyici bir buluş, oyun içinde bir oyun vardır; Schopenhauer’in göklere çıkardığı bir buluş Cervantes’in de hoşuna giderdi sanırız. Her iki tragedyada da, Macbeth’ te de, Hamlet’ te de ana izlek bir suçtur; birincisine yol açan hırstır, İkincisine yol açansa hırs, öç alma ve hakkın yerini bulması gereksinimi.

Shakespeare’in romantik tragedyası Romeo and Juliet (1594-95; Romeo-Julyet, 1938 / Romeo ile Juliet, 1985, 1992), az önce sözünü ettiğimiz iki yapıttan epeyce farklıdır. Romeo ile Juliet’in izlediği, iki sevgilinin talihsiz sonları olmaktan çok, aşkın yüceliğidir. Shakespeare’in bütün yapıtlarında olduğu gibi bu yapıtta da ilginç ruhbilimsel sezgiler vardır. Romeo’nun Rosaline’i bulmak amacıyla bir maskeli baloya giderken Juliet’i görüp ona vurulması, övgü ve hayranlıkla karIil.mu hop. Çünkü o sırada ruhu aşka hazırdır Romeo’nun. Marlowe\la da olduğu gibi, sık sık rastlanılan abartmaları her zaman doğrulayan bir tutku söz konusudur. Romeo, Juliet’i golüme bağırır: “Parıldamayı öğretiyor bütün meşalelere!” Daha önce sözünü ettiğimiz Yorick’in durumunda olduğu gibi, birkaç sözcükle gözler önüne serilen iki kişiyle tanışırız. Oyunun konusu, kahramanın zehir elde etmesini gerektirdiğinde, eczacı ona zehir satmaya yanaşmaz. Romeo, ona altın vermeyi önerdiğinde, “Arzum değil, yoksulluğum boyun eğiyor buna,” der eczacı. Romeo’nun yanıtı şu olur: “Ben de arzun.! değil, yoksulluğuna veriyorum paranı.”

Yatak odasındaki ayrılık sahnesinde, atmosfer bir ruhbiIimsel öğe olarak girer araya. Romeo da, Juliet de ayrılığı geciktirmek istemektedir; Juliet, sevgilisini, sabahı haberleyen horozun değil, bülbülün öttüğüne inandırmak ister; ölümle burun buruna olan Romeo da şafağın ayın kurşunsu bir yansıması olduğuna inanmaya hazırdır.

Shakespeare’nin romantik nitelikteki bir başka oyunu da Othello’ dur. (1604-05; Othello, 1931, 1943, 1985) Othello’da işlenilen izlekler aşk, kıskançlık, katkısız kötülük ve çağımızda kullanılan deyimiyle aşağılık duygusudur. Othello’dan nefret eden lago, rütbesi kendisinden yüksek olan Cassio’dan da tiksinir. Othello, Desdemona’nın yanında aşağılık duygusuna kapılır, çünkü ondan çok yaşlıdır; sonra Othello bir Magripli’dir. Desdemona yazgısına boyun eğer ve ölümüne yol açacak suçu üstüne almaya çalıştıktan sonra Othello tarafından öldürülür. Aşk ve efendisine bağlılıktır onun nitelikleri, lago’nun oynadığı oyun ortaya çıkınca, Othello Desdemona’nın erdemlerinin farkına varır ve kendini hançerler; ama vicdan azabından değil, Desdemonasız yaşayamayacağını anladığı için yapar bunu.

Bu kısa kitabın dayattığı sınırlar, Antony and Cleopatra (1606-07; Antuvan ile Kleopatra, 1921 / Antonius ile Kleopatra, 1944-1988); Julius Caesar (1599-1600; ]ül Sezar, 1912 / Julius Caesar, 1930, 1991); The Merchant of penice (1596-97; Venedik Taciri, 1930, 1973): King Lear (1605-06; Kral Lir, 1912 / Kral Lear, 1937, 1986) gibi önemli yapıtlardan söz etmemize olanak tanımıyor. Ne var ki, Don Kişot gibi gülünç, ama sevimli bir şövalye olan Falstaff’a değinmeden geçemeyeceğiz. Falstaff’ın Don Kişot’tan farkı, on yedinci yüzyıl edebiyatında pek rastlanmayan bir mizah duyarlığına sahip olmasıdır.

Shakespeare, yüz kırk kadar da sone bıraktı ardında. Bu soneler, hiç kuşkusuz özyaşam-öyküsel bir nitelik taşır ve bugüne dek kimsenin bütünüyle aydınlığa kavuşturamadığı bir aşk öyküsünden söz eder. Swinburne, “Ölümsüz ve tehlikeli belgeler,” diye niteler bu soneleri. Sonelerden birinde yeni platoncu ‘dünya ruhu’ öğretisine, kimilerinde de evrenin tarihinin çevrimsel olarak yinelendiği yolundaki Pythagorasçı öğretiye değinilir.

Shakespeare’in yazdığı son oyun The Tempest idi, (1611-12; Fırtına, 1935, 1964) Ariel ve karşıtı Calibon olağanüstü buluşlardır. Büyü kitabım ortadan kaldırıp büyü sanatından vazgeçen Prospero’nun, Shakespeare’in kendi yaratıcı Çalışmalarına veda edişini simgelediği de söylenebilir. Sh: 29-35

 

ÇAĞIMIZ BRİTANYA’SINDA EDEBİYAT

Zamanın yüzyıllık dönemlere bölünmesi yararlı bir alışkanlıktan başka bir şey olmadığına göre, okurlarımız bu alışkanlığa körü körüne bağlı kalmadığımız için bizi bağışlamalı. Ama £ene de, yazmaya on dokuzuncu yüzyılda başlayıp yirminci yüzyılda da sürdüren yazarlar arasında hiçbirinin bize Henry James (1843-1916) kadar yakın olmadığı inancındayız, onun için de bu bölümü James’le başlatıyoruz. Henry James, varlıklı ve aydın bir ailenin çocuğu olarak New York kentinde doğdu. Erkek kardeşlerinden biri, ünlü ruhbilimci William James’di. Henry James’in dostları arasında Turgenyev, Flaubert, Goncourt Kardeşler, Wells ve Kipling’i sayabiliriz. Avrupa’yı epeyce gezdikten sonra İngiltere’ye yerleşen Henry James, ölümüne bir yıl kala İngiliz uyruğuna geçti.

James’in ele aldığı ilk izlerden biri de, Avrupa’da yaşayan Amerikalıydı. Avrupa’da yaşayan Amerikalının ahlaksal bakımdan Avrupalıdan üstün olmakla birlikte, kişilik açısından Avrupalı kadar karmaşık olmadığı kanısındaydı James. 1877’de The American (Amerikalı) adlı romanı yayımlandı. Bu romanın kahramanı son bölümde öç almaktan cayar. Ama caymasının nedeni bağışlayıcılığı ya da dinine bağlılığı değildir. Öç almasının, onu kendine haksızlık edenlere bağlayan zincire bir halka daha eklemekten başka bir işe yaramayacağını sezinlemiştir. Başka bir romanı, What Maitie Knew (1897; Maisie’nin Bildiği) dünyadan habersiz küçük bir kızın masum gözlerinden izlediğimiz acımasız bir öykünün ipuçlarını verir; kız olup biteni anlamadan anlatır öyküyü. James’in kısa öykülerinde bilinçli bir belirsizlik egemendir. Sözgelimi, en çok tartışılan öyküsü The Turn of the Screw (1898; Yürek Burgusu, 1988) en az iki yorum kaldırır. Hiç kimse, James’in bu öyküyü yazarken, bu değişik yorumlar için, hiçbirini benimsemeksizin çaba göstermiş olabileceğini kabule yanaşmamıştır. Son öyküsü The Sense of the Past (1917; Geçmiş Duyusu) bir türlü tamamlanmadı. James bu öyküsünde, Well ‘in Zaman Makinesi’nin etkisinde, kendini düşünmeye ve yalnızlığa vererek on sekizinci yüzyıla dönen ve en sonunda şimdi de nasıl bir yabancıysa geçmişte de öyle yabancı olduğunun farkına varan genç bir Amerikalının serüvenlerini anlatır. Henry James’in kendi yaşamı da farklı olmasa gerekir: Düşüncelere gömülmüş bir yalnızlık ve bir sürgün duyarlığı. Bütün yazarlar Henry James’i usta bilirler, ama kimse okumaz kitaplarını. Öykülerinden birinde, cennetin karşımıza lüks bir sanatoryum olarak çıkması anlamlıdır. Henry James umuttan yoksun yaşadı, ama otuzu aşkın ciltten oluşan yapıtlarının önemine ve yetkinliğine yürekten inandı.

Gilbert Keith Chesterton (1874-1936), yalnızca Peder Brown’in ve Katolik inancının etkili bir savunucusu değil, bir denemeci, eşsiz bir yaşamöyküsü yazarı, tarihçi ve şairdi. Desen ve resim çalışmaları da yapan Chesterton, dostu Hilaire Belloc’un kimi kitaplarını resimledi. Daha sonraları kendini bütünüyle edebiyata veren Chesterton’ın yazdıklarında hep güçlü bir resim öğesi göze çarpar. Kişileri, sahneye çıkan oyuncular gibidir. Canlı, ama gerçekdışı görünüm betimlemeleri belleğimizde yer eder. Chesterton, Finde siécle (19. yüzyıl sonu) diye anılan iç karartıcı yılları yaşadı. Edmund Bentley’e adadığı bir şiirinde, ‘sen ve ben gençken, dünya çok yaşlıydı gerçekten,’ der. Bu kaçınılmaz iç sıkıntısından onu kurtaran, Whitman ve Stevenson oldu. Ama gene de, o karamsarlıktan bir şeyler kaldı geriye; ürkünç olana duyduğu güçlü eğilimi sürdürdü Chesterton. Nitekim, en tanınmış romanı The Man Who Was Thursday’in. (1908; Bay Perşembe, 1988) altbaşlığı Bir Karabasan dır (A Nightmare). Chesterton, bir Edgar Allan Poe ya da bir Kafka olabilirdi, ama çok şükür Chesterton olmayı yeğledi. 1911 ’de, Büyük Alfred’in Danimarkalılara karşı giriştiği savaşları dile getiren The Ballad of the White Horse (Beyaz Atın Baladı) adlı bir epik şiir yayımladı. Olağanüstü bir benzetmeyle karşılaşırız bu şiirde: ‘Mermer, som ayışığı sanki; altınsa, donmuş bir ateş.’ Bir başka şiirinde geceyi şöyle betimler: ‘Dünyadan büyük bir bulut, gözlerden oluşan bir canavar.’Ballad of Lepanto (İnebahtı Baladı) da yabana alılır cinsten değildir. Şiirin son bölümünde, Yüzbaşı Cervantes, kılıcını kınına sokar ve hafifçe gülümseyerek, Kastilya’nın bilimsiz yollarında dolaşan bir şövalyeyi düşünür. Peder Brown öyküleri, en ünlü yapıtıdır Chesterton’ın. Her öyküde, çözülmesi olanaksız görünen, ama sonunda akla uygun bir biçimde çözülen bir olay sunulur. Paradoks ve nükte, on sekizinci yüzyılda dine karşı kullanılmıştı. Chesterton bunları dini savunmak için kullandı. Chesterton’ın Hıristiyanlık savunusu Orthodoxy (1908; Ortodoksluk) adlı yapıtını Alfonso Keyes İspanyol cay a büyük bir ustalıkla çevirmiştir. 1922’de Anglikan Kilisesi’nden ayrılan Chesterton Katolikliği benimsedi. Eleştirel denemelerinden, Ermiş Francis, Ermiş Thomas, Chaucer, Blake, Dickens, Browning, Stevenson ve George Bernard Shaw’la ilgili olanlar geliyor aklımıza. Bir de, The Everlasting Man (1925; Ölümsüz İnsan) adlı çok güzel bir insanlık tarihi yazdı. Yapıtlarının tümü yüz cildi aşar. Nüktelerinin ardında derin bir bilgi sezilirdi. Şişmanlığı ise dillere destandı Chesterton’ın: Bir gün otobüste kalkmış, üç kadına yerini vermiş. Zamanının çok sevilen yazarı olan Chesterton, edebiyat dünyasının en albenili kişilerinden biridir.

Bir madenci ile bir öğretmenin oğlu olan David Herbert Lawrence (1885-1930), çocukluk çağını, 1913’te yayımlanan Sons and Lovers (1913; Oğullar ve Sevgililer, 1989) adlı romanında dile getirdi. Önce ilkokul öğretmenliğini seçen Lawrence, 1911’de yayımlanan ilk romanı The White Peacock (Beyaz Tavuskuşu) ile birlikte yazarlıkta karar kıldı. Bir yıl sonra Frieda Weekley ile birlikte İtalya’ya yerleşti; 1914’te evlendiler. Aynı yıl The Prussian Officer and Other Stories’i (Prusyah Subay ve Başka Öyküler) yayımladı. Ardından Tlıe Rainbow (1915; sansürlü basımı 1916; Yağmur Kuşağı, 1975 / Gökkuşağı, 1984, 1990) Twilight in Italy (1916; İtalya’da Alacakaranlık), ona bir ödül kazandıran The Lost Girl (1920; Kayıp Kız, 1982), The Plumed Serpent (1926; Kanatlı Yılan, 1959) ve bir Avustralya gezisinden sonra Kangaroo (1923; Kanguru) geldi. Tıpkı puta tapanlar ve Walt Whitman gibi D. H. Lawrence da, bedensel aşkta kutsal bir yan olduğunu düşünüyordu. Lady Chatterley’s Lover (1928; Lady Chatterley’in Sevgilisi, 1981, 1985) adlı romanının üç değişik metninde, Lawrence bu düşüncesini yansıtmaya çalışır.

[ D. H . Lawrence,  Lady Cbutterley’in Sevgilisi'n'i üç kez yazdı. Floransa’da (1928) ve Paris’te (sınırlı sayıda basılan romanın sansürlü basımı İngiltere’de 1932’de yapıldı. Yazanımı onayladığı yazanı, 1928’de Floransa’da kendisince bastırılan yazımdır. Tam metin ancak 1959’da New York kentinde, |960’da da Londra’da yayımlanabildi ve yankılar  uyandıran bir davaya konu oldu.]  

Lawrence, kimi zaman açık tan açığa, kimi zaman ince bir örtüklükle dile getirir bu düşüncesini. Onu 1925’ten 1928’e kadar uğraştıran Lady Chatterley’in Sevgilisi belki de başyapıtıdır, ama başyapıtı olmasa bile en ünlü kitabı olduğu su götürmez. Lawrence’ı en sonun da öldüren veremin, onun duyarlılığını bilediği ve aşırı tutumlarını haklı gösterdiği de söylenebilir.

Öyle sanıyoruz ki, Lawrence’a saldıranlar ile Lawrence’ı savunanların azgınlığı, ona hep önyargılı bakılmasına yol açmıştır. Bu kalem kavgalarının artık son bulduğu günümüzde, büyük bir yazar olarak karşımızda durmaktadır D. H. Lawrence.

Arabistanlı Lawrence diye bilinen Thomas Edward Lawrence (18881935), bir söylence, destansı bir kişilik ve 1926’da yayımlanan The Seven Pillars of Wisdom (Bilgeliğin Yedi Temel Direği) adlı uzun düzyazı destanın ozansı yazarıdır. Oxford’da okudu. Arkeoloji uzmanıydı. Birinci Dünya Savaşı sırasında Arap boylarının Osmanlı yönetimine karşı ayaklanmasına komuta etti. Kitabının biricik kusuru, bu serüveni özellikle anlatan sayfaların fazlalığıdır. Çok yürekli bir insan olan T. E. Lawrence, çok duyarlıydı da. Bir yerlerde, ‘zaferin bedensel utancı’ndan söz eder. Başka bir yerde, düşman alayının yiğitliğini şöyle över: ‘Bu savaşta ilk kez, kardeşlerimi öldürenlerin gözüpekliğinden övünç duydum.’ İtilaf Devletleri’nin 1918’de Araplara ihanet ettiği inancındaydı. Bu yüzden, bütün saygınlık ve ayrıcalığını (adını bile) bir yana bıraktı ve Shaw adıyla gidip Hava Kuvvetleri’ne girdi. Bir motosiklet kazasında öldü.

T. E. Lawrence yetkin bir Yunancacıydı. İngilizcedeki otuz kadar Odysseia çevirisi arasında onunki en iyilerden biridir.

Virginia Woolf (1882-1941), tanınmış bir yazar olan babası Sir Leslie Stephen’ın kitaplığında öğrendi ne öğrendiyse. Gerçekte şiire yatkın olmasına karşın romanı yeğledi ve bu alanda Henry James ve Proust etkisinde görülmemiş deneylere girişti. Aynı adı taşıyan en ünlü romanının kahramanı Orlando yalnızca bir birey değil, aynı zamanda eski bir aileyi örnekleyen bir tiptir. Uç yüz yıl yaşar ve bu uzun öyküsü içinde cinsiyet değiştirir. Night and Day (1919; Gece ve Gündüz), Jacob’s Room (1922; Jacob’m Odası), To the Lighthouse (1927; Deniz Feneri, 1982, 1989) ve The Waves de (1931; Dalgalar, 1974, 1988) Woolf’un güzel romanlarındandır. Flush’da (1933) Browning’lerin öyküsü köpeklerinin gözünden anlatılır. Virginia Woolf’un kitaplarında olay örgüsü, değişen bilinç durumları ve incelikle betimlenmiş görünümler kadar önemli değildir. Hem görsel, hem müziksel bir üslup kullanır. Woolf, ikinci Dünya Savacı günlerinde bir ırmakta canına kıydı.

Soylu Victoria Sackville-West (1892-1962), arkadaşı Virginia Woolf’un Orlando’da anlattığı soylu ailedendi. 1913’te, İngiltere’nin İran Büyükelçisi ve Verlaine ile Swinburne’ün yaşamöykücüsü Harold Nicholson’la evlendi. 1922’de yılın işlerini ve günlerini mevsimlere göre anlattığı The Land (Toprak) adlı şiiri yayımladı. Toprağın işlenmesine ilişkin öteki şiirleri The Garden (Bahçe), Orchard and Vineyard (Meyve Bahçesi ve Bağ) ve Some Flowers’ dır (Bazı Çiçekler). Otuz cilt tutan yapıtları içinde üç roman öne çıkar: The Edwardians (Edward Dönemi İnsanları), The Dark Island (Kara Ada) ve adını Milton’m Samson Agonistes’mm son dizesinden alan All Passions Spent (Bütün Tutkular Tükendi). Bu son kitabında anlatım geriye doğrudur. Hindistan genel valilerinden birinin artık yaşlanmış dul karısı, görkemli geçmişini anımsamaktadır, ama sonunda geçmişin bütün o ağırlığından bıkar ve geçmişinden kurtarır kendini. Bu kitap, tıpkı The Edwardians’da. olduğu gibi, İngiliz soylularının yirminci yüzyıl başlarındaki duygularını ve alışkılarını, şiirselliğin de eksik olmadığı bir incelik ve alaycılıkla aktarır. Bayan West, ayrıca, İngiltere’de ortaya çıkan ilk kadın yazar, aynı zamanda bir casus ve kösnül kitaplar yazarı Bayan Aphra Ben üstüne bir inceleme kaleme aldı; barok şair Andrew Marvell, Jan Dark ve Azize Teresa üstüne yazılar yazdı.

İrlandalı James Joyce (1882-1981) yüzyılımızın en olağanüstü yazarlarından biridir kuşkusuz. En büyük yapıtı Ulysses (1922) yoksun olduğu bütünlüğün yerine inceden inceye işlenmiş bir bakışımlar sistemi getirmeye çalışır. Bu dokuz yüz sayfalık romanda olaylar tek bir günde geçer. Her bölüm bir renge, insan bedeninin bir işlevine, bir organa, bir söz sanatına ve belirli bir saate denk düşer. Örneğin, bir bölümde kan dolaşımı ve abartma sanatının yanı sıra kırmızı renk ağır basar. Başka bir bölüm, soru-yanıt yöntemine göre düzenlenmiştir. Gene bölümlerden birinde, kahramanın yorgunluğunu yansıtabilmek amacıyla, anlatım da giderek savruklaşır, özensiz seçilmiş deyimler ve beylik sözler gitgide çoğalır. Ayrıca, Stuart Gilbert’ın belirttiği gibi, kitaptaki her öykü Odysseia’ nın bir bölümüyle örtüşür. Bölümlerden biri, bir sanrı niteliğindedir; hayaletlerle nesneler arasındaki söyleşimlerden oluşur. Dublin kerhanelerinden birinde geçer bu bölüm. Okurda bir sona eriş, bir yineleme, bir uyanış duygusu, uyandıran Finnegan’s Wake (1939) daha da tuhaftır. Ulysses bir uyanıklık kitabıysa, Finnegan’s Wake bir düşler kitabıdır. Finnegan’s Wake*in kahramanı Dublinli bir meyhanecidir; damarlarında Kelt, İskandinav, Sakson ve Norman kanı dolaşır. Her gördüğü düşte bu atalarından biri olur; dünyada akla gelebilecek kim varsa o olur. Romanın söz dağarı ilgeçleri ve harf-i tarifleri bir yana bırakırsak, aralarında İzlandaca ve Sanskritçeyi de sayabileceğimiz çeşitli dillerden alınmış bileşik sözcüklerden oluşur. İki Amerikalı bilim adamı, [Campbell ve H. M. Robinson] yıllarca uğraşıp A Skeleton Key to Finnegans’s Wake (Finnegan’s Wake İçin Maymuncuk) adlı ne yazık ki onsuz edilemez bir kitap yayımladılar.

Joyce’un yadsınmaz dehası, özünde sözseldir. Ne yazık ki, bu dehasını romanda tüketen Joyce iyi şiir yazmaya pek az yöneldi. Sözünü ettiğimiz kitaplarının çevrilmesi olanaksızdır. Ama The Dubliners’daki (1914; Dublinliler, 1987, 1990} adlı o güzel özyaşam-öyküsel romanı için aynı şey söylenemez.

James Joyce Birinci Dünya Savaşı sırasında Paris, Zürih ve Trieste’de yaşadı. Kendi deyişiyle, sürgünde ve özlemde yazdı. Zürih’te öldüğünde yoksul, yorgun ve kördü. Virginia Woolf, Ulyssesin şanlı bir yenilgi olduğunu söylemiştir.

William Butler Yeats (1865-1939), T. S. Eliot’a göre, zamanımızın en önde gelen şairidir. Yapıtlar iki döneme ayrılır; ilk dönemi, İrlanda ulusal edebiyatının canlandığı bir evreye denk gelir. Yeats’in bu döneminin temel özellikleri müziğinin güzelliği, bile bile belirsizleştirilmiş imge düzeni ve sık sık eski İrlanda mitologyasına başvurmasıdır. Yeats bu döneminde hiç kuşkusuz Ön-Raffaellocu akımın şairlerinden etkilenmişti. Buna karşılık, ikinci döneminde, başka bir deyişle olgunluk evresinde bambaşka bir şair çıkar karşımıza. Şiirinde varlığını sürdüren mitologya artık süsleyici ya da geçmişe özlem duyan niteliklerinden sıyrılmıştır, anlam yüklüdür. Dahası, canlı ve somut, çağdaş imgelerle iç içe geçmiştir. Yeats’in şiiri dolaylı söyleyimleri değil açıklığı amaçlar. Evrensel bir belleğin varlığına inanıyordu Yeats. Tek tek bütün bellekler bu evrensel belleğin birer parçasıydı ve onu belirli simgelerle canlandırmamız olanaklıydı. Teosofik düşünme, Yeats’i yakından ilgilendiriyordu; daha birçokları gibi o da çevrimsel bir tarih öğretisi düşünüyordu. Dediğine bakılırsa, bu öğretiyi ona bir Arap gezginin ruhu açıklamıştı. Yeats’in gerçekçilikten bilinçli bir biçimde uzak kılınmış tiyatro yapıtlarını, Japon tiyatro sanatının tekniği etkiledi. Sözgelimi, oyunlarından birinin bir sahnesinde savaşçıların kılıçları düşmanlarının kalkanlarına iner. Yeats, bu sahnede, kılıçların kalkanlara çarpmaması ve bir gong sesiyle düşsel bir çarpışın vurgulanması gerektiğini belirtir.

Rastgele seçtiğimiz şu dize, bir güzellik ve derinlik örneğidir. Birkaç güzel kadın merdivenden ağır ağır inmektedir. Birisi bu kadınların ne için yaratıldığını sorar ve şu yanıtı alır: ‘Günah ve aşk gecesi için.’ 1923’te Yeats’e Nobel Edebiyat Ödülü verildi.

Bir mühendisin oğlu olan Charles Langbridge Morgan (1894-1948), Kent kontluğunda dünyaya geldi. Birinci Dünya Savaşı’nın başlarında Almanlar’a tutsak düştü ve Hollanda’da dört yıl tutuklu kaldı. The Fountain (Çeşme) adlı romanında Hollanda’ya ilişkin bilgilerinden yararlandı. Morgan’ın yapıtlarında ele aldığı iki ana konu, insan duygularının tinselleştirilmesi ve aşk ile görev arasındaki çatışmadır. En önemli üç romanı Portrait in a Mirror (Aynadaki Portre), The Fountain ve Sparkenbroke’ dur. Portrait in a Mirror, sevdiği kadının portresini ancak onu tümden anlayabildiği ve bir daha birlikte olamayacaklarını öğrendiği zaman tamamlayabilen genç bir adamın öyküsüdür. The Fountain’da, birbirlerini seven ve sayan iki adamla bir kadının öyküsü anlatılır ve çözümlenir. En karmaşık kitabı olan Sparkenbroke’ da, Morgan, bir yazarın acı veren yetkinlik tutkusunu ve en sonunda bir başına kalışını dile getirir, imgelerin güzelliğine ve en ince duygu titreşimlerine ihanet etmek istemediğinden, akışı ağır bir anlatımı vardır Morgan’ın.

Henry James gibi Tlhomas Stearns Eliot da (1888-1964) Amerika Birleşik Devletlerinde doğdu. Gerek İngiltere, gerek dünyada Paul Valéry’ninkine benzer bir yeri vardır. İlk başlarda, açıkça ve bağlılıkla taşkın Ezra Pound’un yolundan gitti. 1922’de ilk ünlü şiiri The Waste Land (Çorak Ülke) yayımlandı. Yirmi yıl sonra Four Quartets (Dört Kuartet) adlı ilginç şiir kitabı çıktı. Eliot Quartet’lerden birinde, sözcükleri değil, yer yer başka bir dilden alınma, birbiriyle ilintisiz dizeleri kullanır. Böylece, yaygın bir Avusturya müzikhol şarkısı ile Verlaine’den bir dize art arda gelebilir. Arjantin’de Rafael Obligado, Las Quintas de mi tiempo (Benim Zamanımdaki Kır Evleri) adlı şiirinin ilk düzesinde aynı yönteme başvurmuştu; ama onun amacı hüzünlü bir etki uyandırmaktı, yoksa Eliot gibi çarpıcı bir karşıtlığı yakalamak değil. Eliot’ın, kişileri akılda zor kalan oyunları her şeyden önce deneysel bir değer taşır. Eliot, Shakespeare döneminin uyaksız on seslemli koşuk biçimi gibi, çağımızı yansıtacak bir koşuk biçimi bulmaya çalışıyordu. The Family Reunion’da (1939; Aile Toplantısı), yeniden canlandırdığı koroya, insanların duyumsayıp da söylemedikleri şeyleri söyletir. Büyük bir emek ürünü olan eleştinlerinde genellikle romantik akıma karşı Yeni-Klasik akımı yüceltme eğilimindedir. Dante ve Milton üstüne, Seneca’nın Elizabeth çağı tiyatrosuna etkisi üstüne incelemeleri de vardır.

1933 yılında İngilizf uyruğuna geçen Eliot, 1948’de Nobel Edebiyat Ödülü’nü aldı. Şiirleri, yazılırlarken nasıl yaz boz tahtasına döndüklerini unutturamayacaklar bize. Ama yer yer eşsiz olan bu şiirlere, geçmişe özlem ve yalnızlık egemendir. Zaman zaman Latin ozanlarındaki özlülüğü yakalar Eliot. Bir yerde, ‘tüfek için yaratılmış’ erkek geyiklerden söz eder. Dinsel bakımdan bir Anglo-Katolik, edebiyatla klasikçilik yanlısı, siyasette ise monarşi yandaşı olduğunu yazmıştı.

ÖZET KAYNAKÇA

Chesterton, G. K., The Victorian Age in Literature. Harvey, Sir Paul, The Oxford Companion to English Literature.

Kennedy, Charles W., The Earliest English Poetry.

Ker, W. P., Medieval English Literature.

Lang, Andrew, History of English Literature.

Legouis, Emile ve Cazamian, Louis, A History of English Literature.

Saintsbury, George, A Short History of English Literature. Sampson, George, The Concise Cambridge History o English Literature.

Sh: 74-83

Kaynak: Jorge Luis BORGES, DENEME-Bir Ada Bir Kıta, Türkçesi Celâl ÜSTER, Can Yayınları, Mayıs 1995 İstanbul