FLAVİA, LA MONACA MUSULMANA (1974)


Ortaçağda  yaşadığı baskıcı toplumun, dini, siyasi ve aile yapılarına karşı bir kadının isyanı.

Ölmeden önce seyretmeniz gereken filmlerden.

 

Yönetmen: Gianfranco Mingozzi           

Senaryo: Bruno Di Geronimo, Raniero di Giovanbattista, Gianfranco Mingozzi             

Ülke: İtalya, Fransa

Tür:Dram, Korku

Vizyon Tarihi: 13 Nisan 1974

Süre: 96 dakika

Dil: İtalyanca

Müzik: Nicola Piovani  

Oyuncular: Florinda Bolkan, María Casares,    Claudio Cassinelli, Anthony Higgins ,   Spiros Focás

Özet

Gianfranco Mingozzi’nin yönetmenliğini yaptığı film Flavia ( Florinda Bolkan ) isimli bir genç kızın, ailesi tarafından ruhunun temizlenmesi için manastıra gönderilmesiyle başlar. Flavia burada bazı şeyleri sorgular. Dinsel baskıları, rahibelerin çektiği eziyeti, erkeklerin her alanda egemen olması gibi. Film 1600’lü yıllarda geçmekte. Manastıra Müslümanlar tarafından bir saldırı olur. Müslüman kumandan ile Flavia arasında bir aşk başlar. Akıncılar Flavia dışındaki bütün rahibelere tecavüz eder ve onları öldürür. Flavia ise bu sayede bir tür intikam alacaktır. Fakat bu hali onu sakinleştirmediği gibi kötü bir sonuca, papalık tarafından derisi yüzülmeye varacak ölümle ceza almasına sebep olacaktır.

Konusu

14. yüzyılda Puglia kıyıları sık sık Müslüman akınlarına uğramaktadır.  Bu istilalar sırasında, küçük Flavia’nın babası , önceden yaralanmış olan bir Türk’ü gözü önünde başını keserek şehit eder. Daha sonra Flavia babası tarafından bir manastıra verilir. Ancak o Türk’ü sürekli hayalinde görmektedir. Bulundukları Manastıra  Tarantula Tarikatı üyeleri gelmektedir.

Bu tarikat  adını  İtalya’nın Taranto kentinden bulunan Lycosa tarantula isimli bir örümcekten almıştır. Aslında bir kurt örümceğidir. İsmi Roma döneminde Taranto kentinde tarihi ve kültürel nedenlerden dolayı yapılan ve bu örümceğe adanan tarantism adı verilen bir tarikat inanışı içerisinde yer alan tarantella isimli danstan gelmektedir. İnanışa göre bu dans Lycosa tarantula (kurt örümceği)’nin ölümcül etkilerini azaltacak ve bir çeşit tedavi görevi de yapmış olacaktı. Tarantella olarak bilinen bu dans sembolik olarak halen İtalya’da oynanmaktadır.

Rahibe Livia Tarantula Tarikatı üyelerinin hareketlerinden etkilenmiş cinsel dürtüleri galeyana gelmiş ve transa girip Aziz  George’un resmi önünde ellerini vücudunda gezdirerek göğüslerini açarak, “Beni de, Beni de, Ben de kıyılmış olmak istiyorum” halisulasyonlarının hissi ilede kendini yerde yatan başka bir kadının üzerine atar. Cinsel birleşme pozisyonu halini alır. Flavia onu uzaktan seyretmektedir. Baş Rahibe Agatha ( Maria Casares )  onun tarantism üyesi kadınla olan etkileşimini  görür. Tarantism üyesi olan kadınları müzikle sakinleştirmek isterler. Çünkü onun da gzili dürtüleri vardır. Orgazm olur, kendinden geçer. Diğer rahibeler onları manastırdan kovarlar.  Ancak durum Rahibe Flavia da bir uyanışa sebep olmuştur. Bu etki ile manastırı terk eder. Genç bir köle Yahudi olan İbrahim ile karşılaşır. Onun yanında iken yazılı kitaplarda Tanrının ilk yarattığı  kadını Lilith’i  tanır. Onun hikâyesini dinler.  Flavia, kadının tanrıya olan ilk isyanına şahit olmuştur. Erkek egemenliğini babasının onu neden manastıra kapattığını, erkeklerden niçin evlenme konusunda izin alındığını sorgulamaya başlar.

İbrahim’e, Rahibe Livia’nın tarantism üyelerinin etkisinde kalmasının nedenini sorar.

“Hıristiyan  erkekler tarafından kendilerine dayatılan şeyleri, kadınlar neden kabul etmek zorunda olular ki?”
“Yoksul insanlar eziyet yaratıklar mı olmalı?.  
“Hangi fikir tarantism üyelerini delilikle  aynı görebiliyor?.” 
“Biz  manastırda sıkışmış duruyoruz. .
“Bunun değişmesi gerekir.”
“Kim bizi kurtaracak?”
“Sadece bize zarar veriyorlar.”  
“Şimdi ben gerçek bir kadın olmayı istiyorum.”
“Bu sınırları aşmak gerekiyor.”

Köle İbrahim, “Lilith de bunu istemişti”dedi.

Rahibe Flavia İbrahim’in yanından ayrılır. Yolda manastıra dönerken köylülerin bir atı daha iyi çalıştırmak için kısırlaştırmalarına şahit olur. “Buna nasıl hakkınız olabilir?”diyerek yapılan vahşiliğe iğrençle bakarken rahibelerin durumlarını düşünür.

Manastıra döner. Ancak Rahibe Livia başrahibe Agatha ( Maria Casares )  tarafından günah çıkarma ayinine tabi tutulur ve çağırdığı askerlere teslim ederek, Piskopos’un yanına götürmeleri için  manastırdan çıkartır.

Rahibe Flavia, bu duruma üzülür peşinden o da koşarak gider. Yolda bir köye rast gelir. Köylü kadına, “Domuz ağılından neden çok ses geliyor”, diye sorunca “Şeytan kızım, şeytan Dük, Fransa”dan yeni geldi” cevabını alır. Kadının bu cevabı üzerine domuz ağılında dükün hizmetçi kıza acımasızca tecavüz edişini seyreder. Kafası karışır, kendi de sarsılır. Aklı başına gelince bir odun atarak dük’ü uyarır. Fakat cinselliğin sarsıntısını yaşamıştır. Oradan ayrılır. Fakat dük peşinden gelerek “heyecanlı mı idi” der. Rahibe Flavia itiraz eder. Dük, “hayatını ne kadar tecrit ve yalnızlık içesinde geçireceksin”diyerek ayrılır.

Rahibe Flavia bitmiş ve tükenmiş bir vaziyette,  Hz. İsa’ın çarmıha gerilmiş ikonu önüne gelir. Sorgular

Neden ?
Neden ?
Tanrı neden erkek ?
 Baba ,Oğul ve Kutsal Ruh .
Bütün bunlar erkekler için mi vardır ?
Hatta oniki havari için . Hepsi oniki erkek .
Neden bir kadın yok.”  

İkonun üzerindeki şalı çeker, İsa heykelini çıplaklaştırır. Aşağılayıcı gözlerle heykele bakarken Baş Rahibe onu süzmektedir.  Der ki;

Lütfen zamanını boşa harcama, heykelleri konuşturamazsın.
Onlar sana vermeyecektir.
Yanıt yok .
Bunu özel vaziyet mi sanıyorsun?  
O bir kutsal ?
“Sense hadım/tecrid edilmişsin ve bir hücrede kilitlisin !
Seks olmadan bir kadını aptalca hissediyorsu değil mi?
Onları hayatta tadılan basit zevkler diye yalanlattılar.
Tanrının karısı, eğer karısı olsaydı, O’nun evin bakmak zorunda kalacaktık.
Ya da sokakta yaşayan bir fahişeler gibi sefil olacaktık. Bizler manastırlarda yaşıyoruz .
Sen Bakire değil misin ?
Bakire olsaydın bedenin bu  zevki bilemezdi.  
Gerçek bir zevk  bir adamla olmak .
Bu kadar basit.
Bu vahşi duyguyu itiraf etmek istiyorum. Ancak ben ve diğer rahibelerden kim bunu işlemeye/anlamaya cesaret edebilir ki?.
Diz çök . Haydi. Diz çök .
Günah çıkarmak için dövmem gerekiyor.”

 

Rahibe Agatha tarafından bir kadın sentezlenmişti : ” . … ya biz kardeşiz ya da eşleri, ya da fahişe oluruz “

Bu arada manastırda Flavia’nın babası kontrolünde Rahibe Livia’nın cezalandırılma ayini düzenlenmektedir. Rahibe Livia işkence masasına yatırılmış elleri kolları bağlanmış erkekler tarafından memeleri üzerine  sıcak balmumu dökülerek işkence edilmektedir. Sahneler çok korkunçtur. İşkence yapanların  memelerini kesmeleri bayrağı taşıran son damla olmuştur.

Rahibe Flavia olanları seyrederken babasına bağırıyordu.

Baba sende hiç acıma yok mu ?
 Git buradan. Geri manastıra git .
- Senin yerin burada yok.
- Baba, ne olur onları durdursan.
- Sen kim için merhamet istemeye cesaret edebiliyorsun.  Bu aşağılık biryaratık ?
-Baba Ben yalvarıyorum . Durdurun .
Buradan git , melun kız !
Baba, kıyamet günü gelecek . Sen içinde lanet vardır. Siz erkekler hayvanlar ve kadınların sahipleri olduğunuzu mu düşünüyorsunuz.
Rahibe Livia bu duruma kendi düştü.
-Ya Baba, Sen !
- Ağıl içinde kıza tecavüz eden Fransız Dükü için konuşmaya  cesaretin yok, tabii.

Rahibe Flavia moralmen çökmüştür. Köy meydanına gider, fakir halk üzerindeki rahibelik giysilerin bir çoğunu alırlar. Rahibe kıyafetleri üzerinden soyutlanmış bir şekilde bir eve girer.   Daha önce tanıştığı köle Yahudi İbrahim’le karşılaşır. İbrahim kabul etmeye zorlansa da,  “Adem ve Lilith gibi kaçalım”diyerek köyü terk ederler.

 Rahibe Flavia, yeniden doğmuş gibidir. Ancak babasının askerleri onları yakalar. İbrahim’i esir edip manastırın zindanına hapsederler.  Flavia’ya ise babası işkence ettirir. Başrahibe Agatha onu affettirir. Flavia her zamanki gibi, St George’un resmi önünde otururken halisülasyonlar görür.

Başrahibe Agatha yanına gelir aralarında şu konuşma geçer.

Başrahibe Agatha:

Onu suçlamıyorum . Hatta St George’un resmine bakma !
 Adam . Hıristiyanlığın bir azizi!
 İsa ve Hıristiyanlık adına savaşan adam. O , seninle konuştu değil mi?
 Ne dedi ?
 Hep aynı şey.

Her kadın sessizce hizmet etmelidir ve konuşması için izin verilmez .

Kadın onların kuralına göre bir şeyler yapmalıdırlar .

Uysal ve itaatkar olmalıdırlar .

Bu asla değişmeyecek .

Rahibe Flavia konuşuyoruz erkekler hakkında her zaman aynı şeyi konuşuyoruz.
Gerçeği bilmek ister misin ?
 Korkuyorlar !
 Erkekler korkuyorlar !
 Kilise dışından ve  adamlar içinde olmaktan korkuyorlar .
Neden bu resim burada!
 Bu aziz, biz kadınlar karşı boyalı güçlerini korumak için burada elinde kılıcı ile duruyor.

Rahibe Agatha ile Flavia gezmeye çıkarlar. Rahibe Agatha’nın iç dünyası bir nevi erkekleşmiştir. İşerken dahi ayakta işemektedir. Flavia’ya kendi kendine nasıl tatmin olabileceğini anlatırken uzaktan Müslümanlar denizden çıkagelmişler ve bulundukları yere çıkarma yapıyorlardır.

Sarazenler, (Latince:Sarecenus) Haçlı Seferleri sırasında Avrupalı savaşçılar kendilerini batı olarak lanse etmiş ve Müslümanlara bu adı takmıştır. Genel olarak Hıristiyan olmayan anlamına gelir. Kelimenin etimolojik kökeni Sina’da yaşayan bir Arap kabilesine dayanır. Başka bir görüşe göre ise, Yunanlılar, Arapça’daki şark (doğu) sözcüğünü dillerine “sarakenoi” olarak geçirmişlerdir. Bu sözcük önce Arapları sonra tüm Müslümanları betimleyen Sarecen’e dönmüştür.

Rahibe Agatha kaçan erkeleri aşağılayıcı sözleri ve sanki yıllarca Müslümanları bekliyormuş gibi konuşmaları çok manidardır.

-Rahibe Agatha bak!
- Yüce Madonna . Bu kadını sevmek . O intikam alacak!
- O denizden geliyor. Sevgili Madonna .
-Onlar bizi yenebilir .
-Bakın . Görmüyor musun ?
 Rahibe Agatha , görmüyor musun ?
 Tanrım !
 Tekneler Müslümanlar . Onlar saldıracak !
 Müslümanlar .
Bu ne güzel Madonna geliyor. Bize Diğer dünyayı, kardeşleri getiriyor.
Diğer dünya.
 Erkeklerimiz onlardan korkuyorlar.
Kardeşim bak. Onların gücünden Korkuyorlar.
Kaçıyorlar ?
 Ne oldu ?
 Nerede büyük kibirleri kaldı mı?
Şimdi bir erkek var mı ?
 Müslüman bir saldırı karşısında köpekler gibi kaçıyorlar?
 Müslümanların korkusu ile kaçın . Gidin !
Onları hissedin!
 Çiftçiler , rahipler , soylular , askerler ! Nasıl yumuşak ve önemsiz gururunuz.
Şimdi gücünüzü göstersenize .
Onların cesareti gitti.!
Bu yüzden hepsi uzağa gidecek !
Çünkü müslümanlar, mübarek ve azametli Hıristiyanları korkuttular.
- Neden kaçıyorsunuz ?
 - Kardeş , bize yardım et.
Erkekler kaçıyor
 - Ben Müslümanlardan korkuyorum.
 - Onlar hakkında ne biliyorsun ki?
 Onları gördün mü ?
-Hayır.
 Bir göz atalım .
Haydi !
Cesaretinize sahip olsanıza!
 Haydi !
 Dövüşün !

Rahibe Agatha bağırıyor yılların acısını içinden atıyordu. Müslüman askerleri lideri Ahmed Fransız Dükü ile çarpışırken yere düşer. Rahibe  Agatha  Ahmed’i kurtmak için dükün dikkatini dağıtır. Ancak dük sinirlenerek Rahibe  Agatha’yı mızrağıyla şehid eder.   Rahibe Flavia çarpışmayı hayranlıkla izlmektedir. Sonunda vahşi dük askerler tarafından ele geçirilir.

Flavia, yıllaca hayalinde canlandırdığı Türk Ahmed’e aşık olmuştur. Beraber onun atının terkisinde karargaha dönerler.

Flavia ilk defa kendisine hayran hayran bakan bir erkeği görmüştür. Sevişirler. Ancak içi buruktur.  Doğru mu yanlış mı yapıyorum düşüncesi içini kemirmektedir.

Bir zaman sonra Müslüman   birlikleri manastırı ele geçirirler. Ordunun içinde Flavia da vardır. Elindeki gürzü sürekli manevi baskısını gördüğü St George’un resmine fırlatır. İntikamını alıp özgür olmanın hazzını duyar.  Rahibeler, askerlerin kucaklarına esir düşünce ilk defa cinselliğin farkına varırlar. Bu arada Fransız dükünden Flavia intikamını alır. Tecavüz ettiği kızı getirip intikamını almasını ister. Kadıncağız bir şey yapamaz. Sonuçta erkekten intikamı yine erkekler alır. Dük ölür.

Rahibe Flavia, St George’un resmi önünde Ahmed ile sevişir. Uykusunda  korkunç bir kabus görür.  Özgürleşmek isteyen Flavia daha sonra Müslümanlarla beraber babasının kalesine gider. Onun ölüşünü seyreder. Ahmed’in arkadaşı “Bir kadın intikamı yüzünden aşırı gidiyorsun” diye uyarısıyla karşılaşır.  Fakat her yerde kargaşa ve ölüm hüküm sürmektedir. Bu arada Flavia Yahudi İbrahim’le karşılaşır.  Ona sarılırken Ahmed onları görür. Kıskançlıktan İbrahim’i öldürür. Flavia şoke olmuştur. Ahmed’inde diğer erkeklerden bir farkı olmadığı zannına düşer.

Flavia, Saracenlerin lideri Ahmed  evlenmeyi teklif eder, fakat o ret eder.  Bunu kulaklarında her zaman duyduğu Rahibe Agatha’nın “öncelikle, intikam,  sonra özgürlük”sözü ile hangi duyguyla yaptığını anlayabiliriz. Ahmed, onu  onu sefil bir şekilde yurdunda terk ederek bırakır, gider.

13 ay sonra  Otranto’nun bulunduğu Puglia Bölgesi,   Müslümanlar  tarafından tamamen terk edilince  Hristiyanların kontrolüne geçince dini mahkeme Rahibe Flavia hakkında ölüm kararı alır.  İnfaz, feci şekilde derileri  yüzülerek ve herkesin göreceği yerde uygulanır. Film biter.

Günümüzde bir kadınının gerçeği görmesine tahammül edemeyen papalık bu zulmünü örtbas etmek için 533 yıl sonra   “Otranto Azizleri” ünvanını o gün ölmüş 800 kişiye vermiştir.

Rahibe Flavia anılmaya değer bir kadın olması açısından ne kadar önemli olduğunu bir kez daha hatırlıyor ve saygı duymamız gerektiğini belirtebiliyoruz.

http://altrarealta.blogspot.com.tr/2013/08/flavia-la-monaca-eretica.html

NOTLAR:

OTRANTO SEFERİ

13 AY OSMANLI HAKİMİYETİNDE KALAN İTALYAN ŞEHRİ: OTRANTO

Emre Gül/ Dünya Bülteni/ Tarih Dosyası

İtalya çizmesinin altında, Puglia eyaletinde o zamanki Napoli Krallığı’na ait “Otranto şehri” Fatih’in emriyle Gedik Ahmed Paşa tarafından fethedildi. Yaklaşık 100 parça gemiden oluşan Osmanlı donanması, 28 Temmuz 1480’de Otranto limanına girdi.

Fatih Sultan Mehmed’in amacı, İslam ve Hıristiyan dünyası üzerinde mutlak hâkimiyet kurmaktı. Bunun için hem “gaza ve ila-yı kelimetullah” davasını üstleniyor hem de Bizans’ın fatihi sıfatıyla Doğu ve Batı Roma toprakları üzerinde tarihi hak iddia ediyordu. Çünkü Fatih, bir imparatorluk inşa etmekteydi ve kendi döneminde Eski Yunan ve Roma kültürünü onun kadar iyi bilen bir hükümdar yoktu. Nitekim döneminin yazarları, Kritovulos ve Kemalpaşazade onu: “Roma İmparatoru”, “Roma Kayzeri” olarak anmaktaydı. Tarih ve coğrafyaya olan merakıyla Helen kaynaklarını okuyup tetkik ediyor, başkentine eski Yunan heykellerini getirtiyor, Yunan-Roma Tarihi hakkında İtalyan ve Rum müşavirlerinden bilgi ediniyordu.

Fatih Sultan Mehmet, Tarihi Roma İmparatorluğu toprakları üzerindeki hak iddiasını gerçekleştirebilmek için önce Bizans’ın (Doğu Roma’nın) bakiyelerini teker teker idaresi altına almaya başladı. Başarısız olan Belgrad Kuşatması hariç tutulursa, İstanbul, Akdeniz Adaları, Sırbistan, Kırım, Arnavutluk, Eflak-Boğdan, Bosna, Mora, Karadeniz, Trabzon Rum İmparatorluğu ve Adriyatik’te Osmanlı hâkimiyetini tesis etti. Fakat “Konstantinopolis” yani İstanbul’dan sonra en büyük hedefi İtalya-Roma idi. Bu hedefe giden yolda önemli bir mevkii ancak ölümünden bir yıl önce ele geçirilebilecekti.

i

Piri Reis’in “Otranto Haritası”

italya çizmesinin altında, Puglia eyaletinde o zamanki Napoli Krallığı’na ait “Otranto şehri” Fatih’in emriyle Gedik Ahmed Paşa tarafından fethedildi. Yaklaşık 100 parça gemiden oluşan Osmanlı donanması, 28 Temmuz 1480’de Otranto limanına girdi ve 18-20 bin civarındaki Osmanlı kuvvetleri karaya çıkarak, on dört gün süren bir kuşatmanın ardından 11 Ağustos 1480 tarihinde şehri zapt etti. Otranto’yu bir üs haline getirmek isteyen Gedik Ahmed Paşa tahkimata başladı. Ancak, 1481’in Mayıs ayında Fatih Sultan Mehmed’in ölümü üzerine başlayan saltanat buhranı nedeniyle II. Bayezid tarafından İstanbul’a çağrıldı. O da bunun üzerine yerine Hayrettin Paşa’yı bir miktar muhafızla Otranto’da bırakarak geri döndü.

 

“Antonio Primaldo”nun başsız bedeniyle infaz sonuna kadar ayakta kalışını temsil eden bir tablo

Gedik Ahmed Paşa, Ortanto’dan ayrıldıktan sonra artık buraya yeni kuvvetler gönderilemeyeceğini anlayan Kalibria Dukası, şehri, Napoli ve İspanya donanmasıyla muhasaraya başladı. Osmanlı kuvvetleri takviye edilemeyince 10 Eylül 1481’de Otranto’yu teslim etmek zorunda kaldı. Böylece Fatih Sultan Mehmed’in İtalya seferi sonuçsuz kalmış olsa da o zaman Hıristiyan-Batı dünyasında uyandırmış olduğu korku ve heyecan günümüze kadar etkisini sürdürdü.otranto’nun Gedik Ahmed Paşa tarafından zapt edilişi ve Osmanlı ordularının 13 ay boyunca İtalya kıyılarında kalışı Avrupa’da yeni barbarlık efsanelerinin doğmasına sebep oldu. Farazi olarak ortaya atılan iddialar Hıristiyanları birleştirmek için yapılan bir propagandadan ibaretti. Bazı Batı tarihlerine göre Osmanlılar, daha önce fethettiği hiçbir yerde yapmadığı kadar sebepsiz şiddet uyguladı. Önce katedrale sığınan halk testerelerle ikiye bölünerek öldürüldü. Sonra da kalan 800 kişi Minerva Tepesi’ne ötürülerek din değiştirmezlerse öldürülmekle tehdit edildi. Rivayete göre aralarından “Antonio Primaldo” adlı bir terzi teklifi kesinlikle reddedince Türkler de o 800 masumu kılıçtan geçirdi. Hatta ilk öldürülen Antonio başsız bedeniyle infazın sonuna kadar ayakta kalmış, askerlerin tüm çabalarına rağmen yıkılmamıştı. Üstelik bu sahneye şahit olan Türk askerlerinden birinin dayanamayarak Hıristiyan olduğu anlatıla geldi. Otranto’nun o dönemde en fazla 8 bin olan nüfusundan 12 bin kişinin öldürüldüğü, 5 bin kişinin esir edildiği yazıldı.

Katedral’de sergilenen kafatasları ve kemikler

Bugün, kafatasları ve kemikleri, Otranto Katedrali’ndeki bir camekânda sergilenen bu efsanevi Hıristiyan şehitleri, 533 yıl sonra, 12 Mayıs 2013 tarihinde hatırlandı. Şubat ayında görevinden istifa eden 16. Benediktus’ un bu yöndeki kararnamesini imzalayan Arjantinli yeni Papa I.Francesco, Vatikan’ın ünlü Aziz Petrus meydanında düzenlenen ve on binlerce inananın katıldığı “azizlik” töreniyle, 1480 yılında İtalya’nın güneyinde Osmanlı’ya karşı savaşan 800 Hıristiyan’ı aziz ilan etti. Törende konuşan Papa, “Biz, bugün Otranto şehitlerine hürmet ederken, dünyanın pek çok yerinde bugünlerde halen şiddete maruz kalan pek çok Hıristiyan’a Tanrı’nın, cesaret, sadakat ve kötülüklere iyilikle cevap vermesini diliyoruz” dedi. Otranto’nun bulunduğu Puglia Bölgesi’nden olan Kardinal Angelo Amato’nun, 800 Otrantolu’nun, İtalya’yı, Katolik ve Hıristiyan kimliğini koruduğunu belirten ifadeleri de basına yansıdı.

Kaynaklar:

İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Büyük Osmanlı Tarihi, c.II, Ankara

İsmail Hami Danişmend, İzahlı Osmanlı Tarihi Kronolojisi, c.I, İstanbul, 2011.

Feridun M. Emecan, Osmanlı Klasik Çağında Siyaset, İstanbul, 2009.

İlber Ortaylı, Osmanlı’yı Yeniden Keşfetmek, İstanbul,  2007.

V.L., Mirmiroğlu, Fatih’in Donanması ve Deniz Savaşları, İstanbul, 1946.

 

OTRANTO ZAFERİNİN ARDINDAKİ GERÇEK!

Reha Bilge

1953’te Ankara’da doğan Reha Bilge, Galatasaray Lisesi ve Viyana Üniversitesi’nde öğrenim gördü. “Sur ve Sultan”, “Dervişler ve Sultanlar” gibi romanların, “Siyah Beyaz Arasında Türkiye ve Avrupa” adlı kitabın yazarıdır. “1514 Yavuz Selim ve Şah İsmail” adlı eseri, Batı Asya coğrafyasında ortaya çıkan derin fay hatlarını ve günümüze uzanan sonuçlarını analiz etmektedir. Reha Bilge’nin 2012 yılında yayımlanan, “II. Bayezid, Deniz Savaşları ve Büyük Strateji” adlı kitabı, farklı bir 2. Bayezid portresi çizmektedir. Yine 2012’de yayımlanan, Matrakçı Nasuh’un “Tarih-i Sultan Bayezid” adlı eseri, bir Mertol Tulum ve Reha Bilge ortak çalışmasıdır.

Yeni Papa I. Franciscus, Otranto’da 15’inci yüzyılda Türklere karşı savaşmış 800’den fazla İtalyanı, ‘aziz’ ilan etti. Olayın gazetelere yansımasıyla Türk kamuoyu haberi, garip bir sessizlikle öğrendi. Aradan 533 yıl geçtikten sonra Otranto ve azizleri nereden çıkmıştı? Otranto neydi? Orada neler olmuştu? Yüzyıllar önce yaşamış insanlar, durup dururken neden aziz yapılmıştı? Yeni Papa’nın neden Otranto konusunu hatırlamış veya hatırlatmak istemişti? Otranto acaba neyin simgesidir ve ne ifade etmektedir?

Bir meydan okuma

Papa’nın bu kararının bir rastlantı olmayıp, bir amaç çerçevesinde alındığı, bir mesaj verilmek istendiği tahmin edilebilir. Olayın arka planında, büyük Fatih döneminde gerçekleştirilen bir deniz seferi yatmaktadır. Lâkin Otranto, bir askeri karşılaşmanın çok ötesinde bir anlam taşıyor olmalıdır ki Papalık yüzyıllar sonra anımsamak gereğini duymuştur. Otranto seferi için Akdeniz’de, 15 ve 16’ncı yüzyılda, Türklerle Venedikliler arasında oynanan büyük stratejik oyunun ayrılmaz bir parçasıdır demek mümkündür. 1470 yılında, yani Fatih döneminde, Eğriboz alınmıştır. Burası önemli bir üstür ve Venedik’in Akdeniz’deki çıkarlarına karşı ciddi bir darbe olarak görülmektedir. Venediklilerin buna yanıtı, Kıbrıs üzerindeki egemenliklerini pekiştirmek ve tahkim etmek olmuştur. Otranto seferi de, stratejik bağlamda, Fatih’in riskli, lâkin cesur ve kapsamlı bir karşı hamlesidir.Otranto, İtalya çizmesinin altında, o zamanki Napoli Krallığına ait dilimizde Apolya veya Pulya’da denilen- Puglia bölgesinde yer almaktadır.

Yayılma stratejisi

Üstelik, Türklerin, Akdeniz’de, belki de bu çapta gerçekleştirdiği ilk çıkarma harekâtı denemesidir. Sefer, Akdeniz’deki deniz savaşları, deniz üstünlükleri ve yayılma stratejisi bakımından, tam anlamıyla bir stratejik meydan okumadır. Arkasında geniş bir hayal gücü, yüksek bir cesaret, üstün bir kurmay yeteneği gizlidir. 1480 yılında, Fatih’in emriyle başlayan sefer, ünlü Gedik Ahmet Paşa komutasında yürütülmüştür. Hem bir deniz, hem de bir kara üssü niteliğindeki Otranto’ya denizden ulaşmaya çalışmak, o dönemin Türk yayılma stratejisi açısından doğru karardır. Çünkü İtalya’nın kuzeyinden, kara yoluyla oraya ulaşmak, bol engelli, engebeli ve pahalı bir hedeftir. Yani, oraya bir çıkarma harekâtı yapılmasıdır. Fatih Sultan Mehmet ve yetenekli komutanı Gedik Ahmet Paşa’nın, başarıyla uyguladıkları plan tam da budur. Gedik Ahmet Paşa, 1480 Temmuzunda, 132 gemiye bindirilmiş, 18.000 kişi olduğu tahmin edilen bir kara kuvvetiyle harekete geçer. Çıkarma yapılır. Ardından, on beş gün içerisinde Otranto ele geçirilir.

Tarihsel boyutu

1481 yılında Fatih’in ölümüyle, Şehzade Cem, ağabeyi 2.Bayezid’e karşı ayaklanmış; o yüzden İstanbul’daki siyasal irade felç olmuştur. İktidar mücadelesi içerisindeki 2.Bayezid, Gedik Ahmet Paşa’yı yanına çağırmak zorunda kalmıştır. Komutansız kalan, denizden hiçbir destek alamayan Otranto’daki kuvvetler  yenilmiş ve dağılmıştır. Sonuçta Türkler Otranto’da ancak on beş ay kadar dayanabilmiştir. Bu kadar kısa süren ve Türkler açısından yenilgiyle sonuçlanan bir olay, Papalık tarafından, neden 533 yıl sonra gündeme alınmaktadır?

Otranto’lu azizlerin kilit sorusu işte budur. Otranto bir simgedir. Papalık açısından onu asıl unutulmaz kılan savaşın kendisi değil, oylumu ve tarihsel boyutudur. Daha doğrusu Papalık açısından temsil ettiği tehlikedir. Roma’nın, hiç beklenmedik bir noktadan tehdit altına girmesi; İtalya’nın ve Batı Akdeniz’in Türk egemenliği altına girmesi riski, Papalık bilinci açısından asla unutulmaması ve tekrarlanmaması gereken bir husus olarak, Otranto azizleri olayıyla gündeme getirilmektedir.

Ortak ticari alan

Otranto projesinin kalıcı olması halinde, Akdeniz’in ve Avrupa’nın bütün stratejik, demografik ve kültürel dengeleri değişecektir. Tıpkı İstanbul’un fethinde olduğu gibi, tarih başka bir derin mecrada akacaktır. Eğer Otranto üzerinden Roma, orta İtalya ve muhtemelen kuzey İtalya, Türkler tarafından ele geçirilmiş olsa idi, Akdeniz ve Avrupa tarihinde derin bir kırılma yaratacağını söylemek yanlış bir tespit olmayacaktır. Başarılı olması halinde, Otranto projesi, “pax-romana” gibi, belki Akdeniz’in bütününü kapsayan bir çeşit “pax-turcica” yaratacaktır.Endülüs, Avrupa ve Türkiye’nin dinamikleri köklü değişikliklere uğrayacaktır. Endülüs uygarlığı büyük bir olasılıkla yok edilemeyecektir. Doğu ve Batı Roma herhalde aynı yönetim altında yeniden birleşecektir. Katolik ve Ortodoks Kiliseleri, doğu ve batı Hıristiyanlarıyla Müslümanlar aynı imparatorlukta birlikte yaşayacaktır. Bunu da ötesinde, zenginlik ve jeopolitik güçler dengesi, büyük bir olasılıkla Akdeniz’de kalacak, bu deniz Türkler, İtalyanlar, Araplar, Güney Slavlar, Yahudiler ve diğerlerinin ortak ticari alanı olmaya devam edecektir.

Senaryo

Bu şimdi tasavvur edilmesi mümkün olmayan, farklı bir Akdeniz imgesidir. Aynı senaryonun devamı da farklı bir Avrupa ve farklı bir “Avrupa Birliği” kompozisyonudur. İşte Otranto’yu Papalık için unutulmaz kılan, 533 yıl sonra bile ürküten, telaşa sürükleyen de budur. Farklı bir Akdeniz ve farklı bir Avrupa ihtimalinin düşleri işgal etmesi. Tabii ki gerçek başkadır. Ama, Otranto azizlerinin icat edilmesinin arkasında tam da bu senaryo yatmaktadır. I.Franciscus ile birlikte Papalık, bu senaryoyu kötümserlik ve endişeyle okumaktadır. Böyle bir okuyuşun şimdi gündeme gelmesi pek hayra alamet değildir. Umalım ki, krizlerle boğuşan Avrupa’da, “Otranto Azizleri” yeni bir “ortak düşman” simgesine yol açmasın. Çünkü Avrupa’da, “Türk karşıtı” yeni ırkçı bir söylemden çok, istikrar ve işbirliğine ihtiyaç vardır..

 

 

TURQUİE DİPLOMATİQUE GAZETESİ ARŞİVİNDEN SEÇME YAZILAR


İNSANSIZ HAVA TAŞITLARININ “KATIL” VERSİYONLARI YÜKSELİYOR
Uzaktan Kontrollü Öldürme Yöntemleri, Savaş Biçimlerini Değiştirdi

Sayı: 40

GIDADAKİ ENERJİ:
Gıdanın İçine Ticari Olarak Konan Enerji

Sayı: 35

İNSANSIZ HAVA ARAÇLARI VE ŞEKİL DEĞİŞTİREN ROBOTLAR
Savaşın Uzaktan Kontrollü Geleceği

Sayı: 34

TÜRKİYE’NİN KİLİT KONUMU
İsrail Yeni Savunma Stratejileri Geliştiriyor

Sayı: 36

Kaynak:
TURQUİE DİPLOMATİQUE GAZETESİ

TARİHTE VE GÜNÜMÜZDE TÜRK-YAHUDİ İLİŞKİLERİNİN STRATEJİK BOYUTU


Prof. Dr. Ömer Faruk HARMAN

Türklerin gerek büyük kitleler hâlinde İslâm dinine girmeden önce, gerekse Müslüman ol­duktan sonra Yahudilerle ilişkileri olmuş ve bu ilişkilere daima Türklerin müsbet, İnsanî tavır­ları damgasını vurmuş; tarih içinde Hazarlar gibi bazı Türklerin bu dini benimsemelerinin öte­sinde herkesin Yahudileri kovduğu, hor gördüğü bir ortamda sadece Türkler onlara sahip çı­kıp kucak açmış, himaye edip haklarını savunmuştur.

Türk-Yahudi ilişkilerinin mevcut durumunu iyi değerlendirebilmek, geleceğe yönelik ön gö­rülerde bulunabilmek için geçmişteki ilişkileri ve bu ilişkilere esas teşkil eden bakış açılarını bil­mek gerekir.

I- Türk-Yahudi ilişkileri:

a)           Tarihî boyutu:

Türk-Yahudi münasebetlerinin tarihi bir hayli eskiye dayanmaktadır. Bu münasebetleri çok daha gerilere götürüp bu iki milleti kardeş kabul edenler de vardır. Avram Galante, Hz. İbra­him’in iki oğlu İsmail ve İshak’la ilgili Tevrat’taki rivayetlerin Yahudilerce nasıl tefsir edildiğini aktarırken, kardeşlerden İsmail Arapların, İshak da Yahudilerin atası, ayrıca İsmail’in soyun­dan gelen İslâm peygamberi Arap olduğundan, İslâmî kabul etmiş olan diğer milletlerin de İs­mail’e mensup sayıldıkları dolayısıyla ishak’ın soyundan gelen Yahudiler ile bütün Müslüman­ların ve İslâm ailesine mensup olan Türklerin kardeş oldukları şeklindeki yorumu nakletmekte ve bu yorumun, eski dinî İbrânî edebiyatında olduğu gibi halk indinde de kabul edildiğini be­lirtmektedir.”’

Türkler ve Yahudiler kardeş olmasalar bile Yahudiler, uzun tarihî süreçte Türklerden hep kardeşlik görmüşler, Yahudilere karşı hiçbir milletin göstermediği hoşgörü ve himayeyi Türk­ler göstermişlerdir.

Yahudiler milât öncesi dönemlerde ve milâdî ilk asırlarda önce Asurlular ve Babilliler, da­ha sonra da Romalılar tarafından baskı ve zulme maruz bırakılarak bir kısmı katledilmiş, bir kısmı da sürgün edilmiş, neticede Yahudiler çeşitli yerlere dağılmış, bu çerçevede Anadolu topraklarına ve Türklerin bulundukları bölgelere göç etmiş, dolayısıyla Türklerle temas başla­mıştır.

Türkler ile Yahudilerin ilk temasları muhtemelen Mezopotamya’da Irak Türkleri ile olmuş, en belirgin temas ise Selçuklular döneminde vuku bulmuştur.

Selçuklular gerek fethettikleri şehirlerde buldukları Yahudi cemaatlerine, gerek Anadolu’da kurdukları devlete sığınan, Bizans’tan kaçmış Yahudilere din ve vicdan özgürlüğü tanımışlar­dır.

Anadolu topraklarında Yahudi yerleşim merkezleri, eski tarihlerden itibaren mevcuttu. Ya­hudilerin bu topraklara ne zaman geldikleri kesin bir şekilde bilinemiyorsa da M. S. 70 yılında Süleyman Mabedi’nin ikinci kez yıkılışından önce bir kısım halkın bu bölgeye ve Balkanlar’a göç ederek Roma İmparatorluk topraklarında yerleşmeye başladıkları bilinmektedir. Eski Ahit’te Peygamber Yoel,Ege bölgesindeki Yahudi varlığı hakkında ilk bilgiyi vermektedir.[1] Anadolu’da Yahudi varlığına dair gerek M. Ö. III. yüzyılla tarihlenen Helen-Selevki Hanedanlı­ğı dönemine, gerek M. Ö. I. yüzyıla ait bilgi ve belgeler mevcuttur. Anadolu’da mevcut Yahu­di cemaatleri, Süleyman Mabedi’nin Romalılar tarafından yıkılmasından sonra bölgeye gelen Yahudilerin de eklenmesiyle sayıca çoğalmış ve Yahudiler, Anadolu ile Balkanlar’ın muhtelif yörelerine dağılmıştır. Hristiyanlığın ilk yüzyılında Anadolu’nun çeşitli yerlerinde Yahudilerin mevcudiyeti bilinmekte, Yahudi tarihçi Josephus Filavius, milât öncesinde Anadolu’da Yahu­dilerin bulunduğunu nakletmektedir.[2]

Gerek Edirne’de, gerek Türkiye’nin diğer şehirlerinde bulunan Musevîler, muhtelif devlet­lerin idaresi altında baskı ve zulüm görmüşlerdir.

Hristiyan olmadan önceki Roma İmparatorluğu’nda Yahudiler kısmen rahat iken, Doğu Roma’da Hristiyanlığın devlet dini olmasını takiben devlet ve kilisenin Yahudilere karşı tavrı değişmiş, imparator Konstantin’den itibaren Bizans imparatorları birçok Yahudi aleyhtarı ya­sa çıkarmışlar, Yahudi hayatını çeşitli önlemlerle sınırlamaya, Yahudileri aşağılamaya ve ez­meye başlamışlardır. Bizans döneminde oldukça sıkıntılı bir hayat geçiren Yahudiler,[3] Fatih’in İstanbul’u fethinden sonra özgürlüklerine kavuşmuşlardır.

Osmanlılar başlangıçtan beri Yahudilere karşı iyi davranmışlardır.Orhan Bey ve kardeşi Alaeddin, komşu ülkelere kaçanları geri çağırmışlar, bunun üzerine Bizans topraklarından, hatta Şam’dan Yahudiler Bursa’ya gelip yerleşmişlerdir. Orhan Bey bir ferman çıkararak Bursa’da bir sinagogun kurulmasına izin vermiştir.Edirne merkez olduktan sonra Roma yöneti­minden bıkan Balkan Yahudileri Osmanlı topraklarına göç etmeye başlamışlar, Edirne baş ha­hamı bütün Osmanlı topraklarındaki Yahudiler üzerinde otorite hakkı kazanmış, kentteki dinî medrese (Yeşiva) devletin her yanından öğrenci çeken bir merkez olmuştur.

1376 yılında Macaristan’dan ve 1394 yılında Kral VI. Charles tarafından Fransa’dan kovu­lan Aşkenaz Yahudilerin bir kısmı Osmanlı ülkesine sığınmışlar ve Sultan II. Murad Yahudilere karşı çok olumlu bir tavır takınmıştır. Fatih Sultan Mehmed şehri aldıktan sonra Yahudilere imtiyazlı bir statü tanımıştır.1470 yılında X. Ludvig tarafından Bavyera’dan kovulan Yahudiler Osmanlı yurduna sığınmışlardır. Sultan II. Bayezid, ispanya’dan kovulan ve sayıları tartışmalı olan (100 binden 800 bine kadar varan farklı rakamlar ileri sürülmektedir) Yahudilere kucak aç­mış, Osmanlı kadırgaları bu Yahudileri Osmanlı topraklarına taşımıştır. Kanuni dönemi ve 16. yüzyıl, Osmanlı Yahudilerinin altın dönemidir. Kanuni, Yahudileri himaye ettiği gibi Kudüs’ü imar etmiş, surları onarmıştır.[4]

Bir Musevî tarihçinin ifadesiyle Türkler sayesinde Yahudiler zulmetten nura, esaretten hür­riyete kavuşmuşlardır. Yahudiler Türklere yalnız galip ve toprağın efendileri nazarıyla değil, kendi dinleriyle karabeti olan kardeş nazarıyla bakmışlardır. Buna karşılık Türkler de, Hristiyanların Yahudilere ve dinlerine karşı olan husumetini bildikleri hâlde onlara muhabbet besle­mişlerdir. Türklerin Yahudilere itimat ve emniyetleri vardı; çünkü onlarda Yahudiliği islâma yaklaştıran sünnet, oruç, kutsal mekânlardaki sadelik, dinî temizlik gibi âdetlerin mevcut oldu­ğunu görmüşlerdir.[5]

Türkiye’deki Yahudiler devletin himayesine mazhar olmuş, rahat yaşamışlardır. Dünyanın hiçbir memleketinin Yahudileri, Türkiye Yahudileri kadar himaye görmemiştir.[6]

b-Musevî Türkler:

Tarihte bazı Türk boylan veya aileleri diğer dinler yanında Yahudiliği de benimsemişlerdir. Yahudiliği benimseyen Türkleri iki grupta toplamak mümkündür:

1-Karaimler (Karaylar):

Etnik bakımdan Oğuzlardan olan Hazarlar, kesin olmamakla birlikte Bulan Hakan hâkimi­yeti zamanında Musevîliğin Karay mezhebini kabul etmiş görünmektedirler. Hazarlar muhte­melen 740 tarihinde Musevîliği kabul etmişlerdir. Mes’udi, Hazarların Musevî dinini kabulünün Halife Harun Reşid (768-809) zamanında olduğunu belirtmekte, bu tarihi 10. yüzyıla kadar çı­karanlar da bulunmaktadır. Yahudi kaynakları ise olayın 7. yüzyıldan itibaren başladığını bildir­mektedirler. Ancak şunu da ifade etmek gerekir ki, Musevîlik Hazarlar arasında hakan ve çev­resi veya en çok yönetici ve aristokrat zümreyle sınırlı kalmış, geniş kitleler arasında pek ta­raftar bulmamıştır.[7]

Hazar Türklerinin bir bölümü Musevîliğe girmekle birlikte geleneksel dinlerinden birçok inanç ve uygulamayı devam ettirmişlerdir. Musevîliğe geçen Hazarlar, İbranî yazısını kullan­mışlardır. Dört asırlık parlak bir dönem yaşayan Hazarlar, Selçukluların İslâm dünyasına hâkimiyet­leri döneminde tarih sahnesinden çekildiler. Halkın büyük çoğunluğu Müslümanlıkta karar kıl­dı. Moğol istilâsı sonucunda Karayların bir kısmı Kırım’da toplandı. 1917 Devrimi’nden sonra mabedleri yıkıldı veya yıkılmaya terk edildi. Çeşitli bölgelere dağılmış olan Hazar grupları ara­sında Karailik günümüze kadar varlığını devam ettirdi. Bunların çoğu II. Dünya Savaşı’nda Batı’ya göç etmiştir.

Karai mezhebi, Talmudist Rabbani Yahudilikten oldukça farklıdır. Karaylar, Musa’nın şeri­atına bağlı olan ve Tevrat’ın dışında hiçbir yorumu kabul etmeyen fundamentalist bir akımı temsil etmektedir.

Kırım, Polonya, Azerbaycan vb. ülkelerde yaşayan Karaylar, kutsal kitap olarak Tevrat’ı ka­bul etmekte, Talmud’u reddetmektedir.

Karayların eski Sovyetler Birliği içindeki sayıları 3.300 kişidir.

Azerbaycan’daki Musevî kolonilerin tarihi 7-10. yüzyıllara uzanmaktadır. Orada dağ Yahudileri diye bilinen bu Karayların tarihi de muhtemelen Hazar imparatorluğu’na bağlanmaktadır.[8]

2-Kırımçaklar:

Karayların tersine Tevrat’ın yanında Talmud’u da kabul eden Kırımçaklar, sayı itibarıyla oldukça azdır. Kırım’da özellikle Akmescid’de küçük bir Kırımçak cemaati mev­cuttur.[9]

Türk kavimlerinden bazılarının, Ortodoks Yahudilikçe kabul edilmese de bir Yahudi mez­hebi olan Karailiği benimsemiş olması, Türk-Yahudi ilişkileri tarihinin önemli ve farklı bir say­fasını teşkil etmektedir.

II-   Türklere göre Yahudiler:

Türklerdeki Yahudi imajında, İslâmın kutsal kitabında ifadesini bulan ve özellikle Hz. Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem dönemi olayları sebebiyle bahis konusu olan bakış açısıyla birlikte genelde hoşgörü hâkimdir.

İslâmın geldiği dönemde Eyle’den Yemen ve Uman’a, Medine’den Bahreyn’e kadar Arap Yarımadası’nın hemen her tarafında ve yoğun olarak da Medine, Vâdil-kurâ, Hayber ve Teyma’da Yahudiler bulunmakta idi. Mekke’de sadece fuarlarda ticarî mal satan veya kâhinlik ya­pan küçük bir grup vardı. Arap Yarımadasındaki Yahudilerin büyük çoğunluğu ırk olarak Yahudi ve Filistin menşeli olmakla beraber içlerinde Arap asıllı olanlar da vardı.

Mekke’de önemli miktarda Yahudi bulunmadığı için Kur’an’ın Mekke döneminde nazil olan surelerinde doğrudan İsrail oğullarına hitap edilmemekte, daha çok geçmişte onlara verilen ni­metler hatırlatılmaktadır. Medine’de ise üç büyük Yahudi kabilesi mevcuttu ve Medine, âdeta onların dinî, siyasî, İçtimaî ve İktisadî merkezleri konumundaydı. Müslümanların Medine’ye hicretini takiben gittikçe güçlenmeleri Yahudilerin menfaatine dokunmaya başladı. Hicri II. yüzyılın sonunda ilişkiler bozuldu ve Müslümanlara karşı düşmanca tavır aldılar. Kur’an’ın da onlara karşı üslubu değişti; İslâmî davet karşısındaki inatçı ve inkârcı tavırları, Allah’ın emirle­rine uymamaları, kelâmını (Tevrat) tahrif etmeleri, peygamberleri yalanlamaları ve öldürmeleri söz konusu edildi.[10]

Kur’an, Yahudilere verilen çeşitli nimetleri hatırlatarak Allah’a kulluk başta olmak üzere çe­şitli emirlerle yükümlü kılındıklarını, fakat kendilerine verilen nimetlere rağmen onların, verdik­leri sözü tutmadıklarını, birçok peygamberi inkâr edip öldürdüklerini, Allah’ı unutup başka ilâh­lara taptıklarını, söz dinlemeyip haddi aştıklarını, yeryüzünde bozgunculuk çıkardıklarını belirt­mektedir. Onlardan bir grup Allah’ın kelâmını bile bile tahrif ederek elleriyle yazdıklarını Allah’ın kelâmı diye takdim etmişlerdir.[11]

Allah’ın emirlerini dinlemedikleri, ayetlerini inkâr ettikleri, haksız yere peygamberleri öldür­dükleri için çeşitli musibetlere maruz kalan İsrail oğulları yoksulluk ve aşağılıkla damgalanmış­lar, ahidlerini bozdukları için lânetlenmiş, kalpleri katılaştırılmıştır.[12]

Müslümanların Yahudilere bakışını belirleyen temel kriterler Kur’an’ın onlarla ilgili bu değer hükümlerinden kaynaklanmakta, onları mahkûm eden ayetler göz önünde bulundurularak menfî bir tavır takınılmaktadr. Türklerle Yahudiler arasındaki ilişkilerin geleceğini belirlemede bu kitabî ve dinî tavrın belirleyici bir rolü vardır.

Ancak şunu ifade etmek gerekir ki, Kur’an’da İsrailoğulları ile ilgili değerlendirmeler ve ten­kit noktaları onlara karşı haksızlık ve iftira olmadığı gibi onları peşinen ve ebedî olarak mahkûm etme anlamına da gelmemektedir; zaten bu İlâhî adaletle bağdaşmaz. Kur’an’ın mahkûm et­tiği Yahudi ırkı değil, sergilenen ahlâk ve karakter yapısıdır. Bu karakterin Kur’an’daki en be­lirgin tezahürlerinden bazıları Allah’a verdikleri sözü tutmamaları, yaptıkları ahitleri bozmaları, başka ilâhlara meyletmeleri, ırk ve şekilciliği ön plâna çıkararak özü ve ruhu ihmal etmeleridir.

İslâm dünyasında Yahudilikle ilgili menfî yaklaşımın dinî olduğu kadar sosyal ve siyasî se­bepleri de vardır. Kur’an’ın Yahudiler hakkında çizdiği çerçeve, Müslümanların zihninde belli bir ön kabul oluşturmuştur. Buna Hz. Peygamber zamanındaki Yahudilerin tutumu da eklenin­ce Yahudilik ve Yahudilere karşı Müslümanların tutumu dogmatik bir mahiyet kazanmıştır. 19. yüzyılın sonlarında başlayan Filistin’deki Yahudi yerleşiminin sebep olduğu olaylar da bu dog­matik tutumu perçinlemiştir. Bu yüzden İslâm dünyasında Yahudilik ve Yahudilerle ilgili olum­lu bir fikre rastlamak pek mümkün değildir. Müslümanlar arasında yaygın olan kanaate göre Yahudiler lânetlenmiş bir millettir. Yahudilik, Yahudilerin emelleri doğrultusunda tahrif edilmiş­tir. Bu dinin öğretilerinde gayriahlâkî unsurlar vardır. Yahudiler kendilerinin seçkin bir millet ol­duklarını iddia eder, Yahudi olmayanları insan olarak görmezler.[13]

Gerek İslâmın kutsal kitabındaki değer hükümleri ve bazı tesbitler, gerekse bazı tarihî olay­lar sebebiyle Türklerin Yahudilere bakışı menfî olmasına rağmen genelde Yahudilerle ilişkiler­de hoşgörü hâkim olmuştur. Islâm tarihi boyunca Müslümanların, Yahudilere karşı uygulama­ları da bunu göstermektedir.

Yahudiler İslâm memleketlerinde daima himaye görmüşlerdir. 640’ta İskenderiye’yi fethe­den Hz. Ömer, oradaki 40 bin Musevîyi himaye etmiş, Abbasi halifelerinden Mansur ve Harun Reşid, çeşitli görevlerde Yahudilerden istifade etmişler, Selçuklular ve Osmanlılar da, Hristiyanların menfî tavrına karşılık Yahudileri himaye etmişlerdir.

Dolayısıyla Türk-Yahudi ilişkilerinde Türklerin Yahudilere bakışını belirleyen dinî ve tarihî şartları hesaba katmak gerekmektedir.

II-Yahudilerin Müslümanlara bakışı:

Yahudiliğe göre Yahudi olmanın bazı ırkî ve dinî şartları vardır ve bunlar Yahudi hukuk sis­teminde açıkça belirtilmiştir. İrken Yahudi olmayıp Yahudiliğe giren kimse de Yahudi hukuk sistemine (Halakhah) göre Yahudi sayılmaktadır; ancak irken Yahudi olmak, genel Yahudilik anlayışında bir seçilmişliğin işaretidir. Allah, diğer milletlerin arasından Yahudileri seçmiştir ve bu yüzden onlar seçilmiş halktır. Bu seçilmişlik ve bir goy (ümmi=yabancı) olmamak, Allah’a şükrü gerektiren bir husustur. Klâsik Rabbani anlayışta ve modern Ortodokslukta bu anlayış hâkimdir.[14]

Kur’an’da da Yahudilerin bu tavrına işaret edilmekte ve kendilerine kitap verilmiş ve bir­çok peygamber gönderilmiş olması hasebiyle daha üstün olduklarını iddia ettikleri belirtilmek­tedir.[15]

Diğer taraftan Yahudi dünyasında Müslüman denilince genellikle Araplar anlaşılmaktadır ve İsmail ile İshak arasında Tevrat’ta anlatılan olaylar sebebiyle Galante’nin naklettiği ve yu­karıda zikredilen cümleleri kardeşliği ön plâna çıkarsa da düşmanlık söz konusudur. Rabbi Hiyya İsmail oğullarından bahisle, “İsmail oğulları, İsrail oğullarının vatanlarına dönmelerine mani olacaklar, gelecekte dünyada büyük savaşlar çıkaracaklar, kutsal topraklardan sökülüp atılacaklar ve oraya İsrail oğulları hâkim olacaktır”demektedir.

Hz. İsmail’e duyulan kin ve olumsuz düşünceler onun soyu olan Araplara ve daha sonra Müslümanlara da yöneltilmiştir.[16]

Türk-Yahudi ilişkilerinde dikkat edilecek hususlardan biri de Yahudilerin, kendileri dışında­kilere özellikle de Müslümanlara bakışı ve bunu belirleyen kriterlerdir.

III-Siyasî ve Ekonomik Yönden Türk-Yahudi ilişkileri:

Türk-Yahudi ilişkilerinin geleceği ile ilgili temel belirleyicilerden biri de siyasî ve ekonomik boyuttur. Geçmişte olduğu gibi günümüz dünyasında da ülkeler ve milletler arasındaki ilişki­leri belirleyen sebepler sadece dinî ve ırkî değildir. Özellikle günümüzde gittikçe sınırlı bir hâ­le gelen kaynaklardan daha çok istifade etme ülkelerin temel politikalarındandır. Bir taraftan Yahudilerin, kendi kutsal kitaplarından da kaynaklanan vadedilmiş topraklar inancı ve sınırla­rı Tevrat’ta çizilen bu topraklara sahip olma hedefi, diğer taraftan petrol bölgelerine ve su hav­zalarına sahip olma gayreti Türk-Yahudi ilişkilerinde de temel belirleyicilerden olacaktır.

Orta Çağ Yahudi düşüncesi Tevrat’ta yer alan ve İsrail oğullarına ilelebet mülk olarak ve­rilmiş bulunan toprakların kuzey sınırını Güneydoğu Anadolu olarak belirlemektedir. Dolayısıy­la gerek dinî, gerek dünyevî maksatlarla bu sınırları gerçekleştirmek isteyen Yahudilerin, Türk topraklarına da göz dikecekleri düşünülebilir. Bu noktada siyasî siyonizmin taktik ve faaliyet­leri gözden uzak tutulmamalıdır.

Öte yandan Yahudilerin İsrail’de kalabilmeleri su kaynaklarına sahip olmalarına bağlıdır. Hz. İbrahim döneminde olduğu gibi bugün de o bölgedeki en önemli unsur sudur. Bu açıdan bakıldığında GAP bölgesi kaçırılmayacak bir fırsat ve hazır bir imkândır.

Bölgede uzun süreli hâkimiyetin temel araçları petrol ve sudur.
Petrol Araplarda, su ise Türklerdedir.

Türklerin Müslüman olmaları, Yahudilerle ilgili İslâmî kaynaklarda yer alan değer hükümle­ri dikkate almalarını gerektirmekte, öte yandan İslâm dünyasıyla ilişkilerini iyi bir düzeyde sürdürmelerini zorunlu kılmaktadır. Diğer taraftan bölgede önemli bir güç hâline gelen ve Batı dünyasının önemli lobi ve güç merkezlerinin desteğini alan İsrail ile ilişkilerin belli bir düzeyde tutulması da bölgedeki huzur açısından önemlidir.

1517’den 1917’ye kadar bölgeye hâkim olup Arap ve Yahudileri sulh içinde bir arada ya­şatan Osmanlı’nın varisi olan, Arap-İsrail çatışmasında taraflardan biriyle din birliği içinde olan, jeopolitik açıdan önemli bir konumda bulunan ve bölgenin su kaynaklarını elinde tutan Tür­kiye’nin, temsil ettiği tarihî misyon açısından da çatışan taraflar arasında aktif rol üstlenerek barışı sağlaması gerekmektedir.

Bu ise Türk milletinin kendine güvenmesi ve tarihiyle gurur duyması, geçmişle övünmekle yetinmeyip bilim ve teknolojide kendini geliştirmesiyle mümkündür. Ancak bu takdirde geleceğin plânlanmasında aktif rol alması mümkün olacaktır.

  Kaynak:
21. Yüzyılda Türk Dünyası Jeopolitiği Muzaffer Özdağ’a Armağan II. Cilt, Derleyenler: Prof. Dr. Ümit ÖZDAĞ Dr. Yaşar KALAFAT Mehmet Seyfettin EROL Avrasya Bir Vakfı Asam Yayınları: 61 Jeopolitik-Strateji-Terör Araştırmaları Dizisi: 16 Ankara, 2003

[1]     Kitab-ı Mukaddes, Yoel, 4/6.

[2]      M. S. Sharon, Türkiye Yahudileri, (Jerusalem: 1982), ss. 3-4; N. Güleryüz, Türk Yahudileri Tarihi, (İstanbul: 1993), ss. 17-19.

[3]     Sharon, a. g. e., s. 5.

[4]     Naim Güleryüz, a. g. e., ss. 49-73.

[5]     A. Galante, a. g. e., ss. 15-16.

[6]     A g. e., ss. 18-19.

[7]     Rasony, Tarihte Türklük, (Ankara: 1988), s. 115.

[8]     Ü. Günay, H. Güngör, Türk Din Tarihi, (Kayseri: 1998), ss. 206-214.

[9]     H. Güngör, Türic Bodun Bitimi Aaraştırmalan, (Kayseri: 1998), ss. 16-17.

[10]     el-Bakara 2/74-81, 87-93; en-Nisa 4/44-52; el-Cum’a 62/5-8.

[11]    el-Bakara 2/61, 63-64, 74-80, 83, 246; el-Maide 5/13,70,78.

12   el-Bakara 2/61; el-Maide 5/13.

[13]   B. Adam, Yahudilik ve Hristiyanlık Açısından Diğer Dinler, (İstanbul; 2002), ss. 19-20.

 [14]   B. Adam, a.g. e., ss. 24-26.

[15]    Al-i Imran 3/75.

[16]    B. Adam, a. g. e., ss. 46-47.

OMAR/ Ömer (2013)


 Yönetmen: Hany Abu-Assad    

Senaryo: Hany Abu-Assad         

Ülke: Filistin

Tür: Dram, Gerilim

Vizyon Tarihi: 07 Mart 2014 (Türkiye)

Süre: 96 dakika

Dil: Arapça, İbranice

Çekim Yeri: Nazareth, Israel

Oyuncular: Essam Abu Aabed ,  Foad Abed-Eihadi ,Adel Abu-Lasheen, Baher Agbariya

Özet

Paradise Now / Vaat Edilen Cennet filmiyle dünya çapında ilgi toplayan Filistinli yönetmen Hany Abu-Assad’ın yeni filmi, trajik bir aşk hikâyesini anlatıyor. Ömer, sevgilisi Nadya’yla buluşmak üzere Batı Şeria duvarını aşarak kurşunların arasından geçmeye alışkındır. Ne var ki, Ömer, duvarı geçtiğinde bir direnişçiye dönüşür ve bazı seçimler yapmak zorunda kalır. Yakalanan arkadaşları işkence görürken Ömer de yaşamla sadakat arasında kalır. Şüphe ile ihanet, güven duygusunu siler geçer. Sonunda Ömer de yakalandığında askeri polisle bir kedi-fare oyununa girişecektir. Oysa tek gerçek, Nadya’ya olan aşkıdır.

filmin hikayesinde, savaşın ortasında olmak insanî duygulardan uzak kalmayı gerektirmediği gibi, her şeyin bir çizgide olamayacağını da bize göstermesi açısından çok manidar içerikleri barındırıyor.  En önemlisi ihanet ve sadâkat terazisi  ekseninde, “Yalan”, niçin denge merkezinde bulunur, diye kendimizi sorgulamak gerektiğini anlıyoruz.

“Hepimiz inanılmayacak şeylere inandık.”

Filmden

Selamun aleyküm. Ben Hasan İsmail, El Aksa Şehitleri’nden. Sen kimlerdensin?

 Neyle suçluyorlar?

 Sadece seni uyarayım dedim. Dikkatli ol. Önümüzdeki günler çok önemli senin için. Gerçi bunu bildiğine eminim. Önce bir muhbir yollarlar yanına. Onlar için çalışan bir mahkumu. Arkadaşın olması için. Sana tüm sırlarını anlatır. Ona güvenirsin. Sen de kendi sırlarını anlatırsın. Ama adamın üstünde itirafını kaydeden bir dinleme cihazı olur. Gözünü dört aç. Ne yaptığını kimseye anlatma. Konuşmadığın sürece seni mahkum edemezler. Kulağını iyi aç. Şayet ki itiraf edersen istemediğin şeyler yaptırırlar sana, onlara mecbur kalırsın. Seni yardakçıları yaparlar. O yüzden çok dikkatli ol. Asla yardakçıları olma. Geri dönüşü yoktur bunun. Ne bir çıkış yolu vardır, ne de sonu.

Ömer: Asla itiraf etmem.

Aferin. Aferin. (Bunları söyleyen mahkûm kılığındaki Mossad ajanıydı.)

“BEYAZ YAHUDİLER” ile “SİYAH YAHUDİLER”


Çin Radyosu Ve Bianet

ETYOBYA, İMALAT MERKEZİ OLMA YOLUNDA

YENİ ETYOBYA’NIN ARKASINDA İSRAİL VE ÇİN OLACAK

Etyopya, Çin yatırımlarının desteğiyle Afrika’nın imalat merkezi olmaya çalışıyor. Çinli şirketler, aldıkları işçileri eğitmekle işe başlıyor. Andrew Moody ve Whang Chao, 27 Ocak günü China Daily gazetesinde, Etyopya’daki Huajian ayakkabı fabrikasından izlenimlerini yazdılar. Yazı şu sözlerle başlıyor: “Modem, pırıl pırıl bir tesis, tüm personel düzgün üniformalar içinde; bu Shenzhen veya Guangzhou’da bir kamu üretim tesisi olabilir. Ama değil. Huajian ayakkabı fabrikası, Addis Ababa’nın merkezinden yaklaşık 30 kilometre uzakta yer alıyor…”

3 bin işçi istihdam eden Huajian, sadece bir fabrika olmanın ötesinde anlam taşıyor. Afrika Boynuzu üzerine yer alan ve Afrika’nın en önemli ekonomilerinden biri olan Etyopya’daki bu yatırım, devrim niteliğinde yatırımlar zincirinin başlangıcı olabilir.

Afrika için model olabilir

Etyopya hükümetinin desteklediği Çin yatırımlarıyla, Etyopya’nın tarıma bağımlı bir ekonomi olmaktan kurtulup, imalat ekonomisi haline gelmesi umuluyor. Tarım Etyopya milli gelirinin yüzde 43′ünü, imalat ise sadece yüzde 4′ünü oluşturmaktadır. Bu dönüşüm başarılı olursa, Afrika’nın geri kalanı için bir model olabileceği düşünülüyor. Böylece Bangladeş, Hindistan, Vietnam, Kamboçya ve Çin’den başka yatırımların, çok uluslu şirketlerin bölgeye çekilebileceği belirtiliyor. Yüzde 50 ile dünyanın en yüksek genç işsizlik oranına sahip ülkelerinden biri olan Etyopya’da imalat sektörünün gelişmesi, sorunun çözümüne büyük katkı sağlayabilir!

“Batı artık yapamaz, Çin yapıyor”

Çin merkezli Huajian Grubu, Çin Afrika Kalkınma Fonu ile birlikte 2,5 milyar dolarlık yatırım planladı. Plana göre beş yıl içinde 100 bin istihdam yaratacak büyük bir ayakkabı üretim üssü oluşturulacak ve yılda ortalama 4 milyar dolarlık ayakkabı ihraç edilecek. Şirket, Coach, Clarks ve Guess gibi önde gelen markalar için ayakkabı üretiyor.

Huajian Yurtdışı Yatırım Operasyonları CEO’su ve eski başkan yardımcısı Helen Hai’nin, fabrikanın kurulmasında önemli rolü oldu. Helen Hai, Çin’in 20 yıldır “dünyanın üretim atölyesi”olmasının, bu alanda Çin’e karşılaştırmalı üstünlük sağladığını vurguluyor. Batı’da Çin’in yüksek işgücü maliyetleri nedeniyle imalat sektöründe gerilediği söyleniyor. Ancak Afrika gibi alanlar, Çin şirketleri için yeni kaldıraç olabilir.

Huajian Yurtdışı Yatırım Operasyonları CEO’su Helen Hai, “İmalat avantajı, Çin’e Batı’dan gelmişti. Batı artık bu tür girişimleri yapamaz. Şimdi Çin, teknolojisini ve birikimini, buralardaki rekabetçi işgücü maliyeti ile birleştirecek” diyor. Çin’de üretim maliyeti yüzde 22 iken Etyopya’da yüzde 2. Ancak lojistik yüzde 2′den yüzde 8′e yükseliyor. Helen Hai, “Lojistik maliyetleri, Afrika’da iş yaparken karşılaşılan en büyük sorun” diyor.

“Afrika halkına armağan”

Çin, bölgede altyapı eksikliğinin giderilmesi için de son on yıldır önemli katkılarda bulundu. Çin’in en büyük devlet şirketlerinden biri olan China Çommunications Construction, 2004 yılında tamamlanan 100 milyon dolarlık bir ring yol projesi de dahil olmak üzere, Addis Ababa’da birçok otoyol inşa etti. Yine Addis Ababa ile Adama kenti arasında 80 kilometrelik yol inşasıyla ilgili 612 milyon dolarlık bir başka proje de devam ediyor. Yakın zamanda duyurulan 250 milyon dolarlık bir başka proje, Addis Ababa Bole Uluslararası Havalimanı’nm genişletilmesiyle ilgili. Proje, Çin Exim Bank kredisiyle finanse edilecek.

Çin’in Afrika ile derinleşen ilişkisinin bir başka sembolü, Çin hükümeti tarafından “Afrika halkına armağan” edilen pırıl pırıl yeni Afrika Birliği merkez binasıdır. Bina 124 milyon dolara maloldu.

Çin ile Etyopya arasındaki ticaret geçen on yılda 25 kat arttı ve 2012′yılında 1,8 milyar dolara yükseldi. Ancak Çin’in ihracatı 1,5 milyar dolar iken Etyopya’nm ihracatı 300 milyon dolar. İki ülke arasındaki ticaretin 2015 yılına kadar 3 milyar dolara yükselmesi bekleniyor. Addis Ababa Milenyum Salonu’nda 2013 Aralık’ında düzenlenen Çin-Afrika Mal, Teknoloji ve Hizmet Fuarı’na 150′den fazla Çinli şirket katıldı. Fuar, iki ülke arasında planlanan ilişkilerde bir dönüm noktası olarak değerlendirildi. Çin’in Dışişleri Bakanı Wang Yi, bu yılın başlarında Addis Ababa ziyareti sırasında Etyopya ile özellikle tarım ürünleri ve tekstil alanlarında ticari ilişkileri derinleştirmek istediklerini söyledi. Wang Yi, yurtdışında işlerini genişletmek isteyen Çinli tekstil ve tarım şirketleri için Afrika’nın en uygun yer olduğunu; Çinli şirketlerin kendi sanayileşme sürecini hızlandırırken Afrika’ya yardım edeceklerini belirtti. Addis Ababa Çin Büyükelçiliği, Büyükelçi Yardımcısı Qin Jian, özellikle düşük maliyetli makine üretiminde ve yüksek mühendislik gibi alanlarda, Çin’in Batı ülkeleri karşısında üstünlükleri olduğunu belirtiyor. Çin’in Etyopya’nın kalkınmasında önemli bir rol oynadığını belirten Qin, Etyopya ilişkilerinin, Batı’nın suçlamalarını yalanladığına dikkat çekiyor. Batı medyası, devamlı olarak, Çin’in Afrika’nın kaynaklarına göz diktiğini, yeni bir sömürgeci güç olduğunu işliyor. Büyükelçi Yardımcısı Qin Jian, Etyopya’nın doğal kaynak zengini bir ülke olmadığına dikkat çekiyor.

“Siyasi olarak önemli”

Addis Ababa Üniversitesi ekonomi profesörü Alemayehu Geda, 80 milyondan fazla nüfusuyla Etyopya’nın, Afrika’nın ikinci en kalabalık ülkesi olduğunu ve siyasi olarak önemli olduğunu belirterek şöyle konuşuyor; “Afrika Birliği merkezi burada inşa edilmeden önce de Etyopya kıtada politik olarak aktif olmuştur. Ayrıca Etyopya giderek Çin altyapı uzmanlığının bir vitrini haline geliyor. Afrika Birliği, siyasi liderlerin uğrak yeridir. Çinli şirketlerin inşa ettiği elektrikli demiryolu gibi altyapı tesisleri, diğer ülke liderleri için de cezbedici olacaktır.”

Afrika Birliği merkezi burada inşa edilmeden önce de Etyopya kıtada politik olarak aktif olmuştur. Ayrıca Etyopya giderek Çin altyapı uzmanlığının bir vitrini haline geliyor. Afrika Birliği, siyasi liderlerin uğrak yeridir.

Addis Ababa Üniversitesi Barış ve Güvenlik Çalışmaları Enstitüsü’nden öğretim görevlisi Fana Gabresenbet, Çin’in Etyopya ya da Afrika’da bir sömürgeci güç olarak hareket etmediğini, ancak siyasi etki yaratmak istediğini düşünüyor. Fana Gabresenbet, şöyle konuşuyor: “Biz petrole ve değerli doğal kaynaklara sahip değiliz. Ancak Etyopya, Sudan’daki siyasi süreç açısından potansiyel olarak önemli bir ülkedir.”

En büyük çelik şirketi, faaliyete başladı

Spiral çelik ve diğer çelik ürünleri yapan Eastern Steel, ülkeye gelen son Çin şirketlerinden biri. Doğu Sanayi Bölgesi’nde 8 bin 500 metrekare alan üzerinde kurulan fabrikada Ekim ayında faaliyet başladı. Eastern Steel, yıllık 300 bin ton üretim kapasitesiyle, Etyopya’daki en büyük çelik şirketi. Şirket, aralık ayında 108 işçi aldı, 50 Çinli personelle eğitime başladı. Eastern Steel, Çinli inşaat şirketlerine malzeme sağlayacak. 42 yaşındaki Genel Müdür Miao Wenwei, Etyopya’da kaliteli çeliğe ihtiyaç olduğunu söylüyor. Miao şöyle konuşuyor: “Emek ucuz. Çin’de yevmiye 160 yuan ile 200 yuan arasında. Burada ise 20 yuan.”

11 fabrikanın bulunduğu Doğu Sanayi Bölgesi, Çin yatırımları için bir cazibe merkezi oldu. Bölge, Afrika’da kendi türünün en büyük sanayi parklarından biri. Park, Çin Etyopya hükümetinin ortak projesi ama Jiangsu merkezli Jiangsu Qiyuan Grubu tarafından geliştirildi ve işletiliyor.

Unilever de geldi

Bölge sadece Çinli şirketlere yönelik değil. İngiltere-Hollanda ortaklığı Unilever, 5 bin metrekarelik alanda kurduğu şampuan fabrikasını Haziran ayında açmaya hazırlanıyor. Bir Vietnam tekstil şirketi de bölgede üslenmek için hazırlık yapıyor. Site Müdür Yardımcısı Lu Qixin, 80 milyon dolarlık yatırım yaptıklarını söylüyor. Çin Ticaret Bakanlığı’ndan sübvansiyon almak istediklerini belirten Lu, siteyi geliştirmek için beş yıldızlı otel, ona bitişik konutlar ve perakende geliştirme kompleksi planladıklarını belirtiyor. Ek projeyi, 2017 yılında tamamlamayı planlıyorlar.

“Sanayi merdivenin alt basamakları”

Sun Guoqiang, CGC Yurtdışı İnşaat Grubu Genel Müdürü. 15 yılı aşkın süredir Etyopya’da yaşıyor. Şirketin Etyopya’da sondaj ve yol yapım projelerinde oldukça büyük bir ağırlığı var. Sun, Afrika’da hâlâ bol inşaat projesi olmasına rağmen, şirketinin 510 yıl içinde başka alanlara yöneleceğini belirtiyor. Zira inşaat, sanayi merdivenin alt basamaklarıdır. Sun, “Biz inşaat işlerinin yanısıra üretim, tarım, su temini ve rüzgar enerjisi gibi alanlara yönelmeye başladık ve inşaat işlerini yerel şirketlere bırakacağız” diyor.

Falaşalar: İsrailin Öteki Yahudileri

Falaşalar, 1970lerden bu yana Etiyopyadan İsraile göç eden siyah Yahudiler. Ama orada da mutsuzlar:

“Bir gün hahamlar gelip, bizim yüzde yüz Yahudi olmadığımızı söylediler. Çok kırıldım. Eskiden her gün dua eder ve sinagoga giderdim. Şimdi laikim.”

Falaşalar, EtiyopyalI Yahudiler. Falaşa, Amhara dilinde ” yaban ” gibi bir anlama geldiği için kendilerini Beta İsrael (İsrail Evi) olarak adlandırmayı tercih ediyorlar. Ancak, bu topluluğun yaşadıkları, Etiyopya’daki “falaşalık”larımn İsrail’de de sürdüğünü gösteriyor ve modern İsrail’deki “ırk sorunu”na dikkat çekiyor.

Falaşalar ‘ın kökeni

Falaşalar binlerce yıldır, Yahudi dünyasından habersiz şekilde, Etiyopya’nın Gondar ve Tigre bölgelerindeki ücra köylerinde tarımla uğraşarak, demircilik ve çömlekçilik yaparak yaşadılar. Kökenleri hakkında sayısız teori olan topluluğun, bunların içinde en çok benimsediği, soylarını Kral Süleyman ile Şiba Kraliçesi’nin (bizde Saba melikesi Belkıs olarak bilinir) oğulları olan Menelik I’e dayandıranı. Falaşalar ı ilk “keşfeden”, 1862′de bölgeyi ziyaret eden, Sorbonne Üniversitesi profesörü Joseph Halevi olmuştur . Bu, aynı zamanda Avrupalı Yahudilerin Falaşalar ile ilk temasıydı. Ancak, cemaatin diasporaya tanıtılması için, 1920′lerde Siyonist hareketle bağlantıyı sağlayacak olan, Polonya doğumlu. Dr. Jacques Faitlovitch’i beklemek gerekecekti.

Bu ilgiye rağmen, Falaşalar’ın Yahudi sayılıp, sayılmayacağı (dolayısıyla meşhur Geri Dönüş Yasası’ndan yararlanıp, yararlanamayacakları) uzun süre tartışma konusu olarak kaldı. Yahudi olmadıklarına dini gerekçe aranacaksa çok fazla uğraşmaya lüzum kalmayacaktır. Falaşalar Torah’tan habersizdirler. Eski Ahit’in diaspora öncesi bir versiyonunu kullanırlar ve bu kitap da İbranice değil, Etiyopya’nin klasik dili olan Ge’ez dilinde yazılmıştır. 1973 Sefardi Hahambaşı Ovadia Yosefin, Falaşalar ‘ın da Yahudi olduğunu kabul etmiş olması ve 1989 tarihli Yüksek Mahkeme kararı bile pek çok kişiyi hala ikna edememiş durumda. Öyle ki Aşkenazi Baş Rabbi bugün bile onları Yahudi olarak tanımıyor.

Etiyopya’dan İsrail’e

1970′lere kadar topluluğun, İsrail’e göç etme yönünde yaygın bir eğilimini gözlemlemiyoruz. Ancak, 1974 iktidardaki Derg rejimi ile Tigre Halk Kurtuluş Cephesi arasında yoğun çatışmaların başlaması bu durumu değiştirdi. 1977 yılına kadar, İsrail’e ulaşanlar kendi bireysel gayretleriyle yola çıkıp hedefe ulaşmayı başaran bir avuç gençten ibaretti.

1977-1983 arasında ise 6 bin civarında Falaşa Sudan’a ulaşıp, gizli hava ve deniz operasyonlarıyla İsrail’e taşındı. 1984 ise tam bir dönüm noktasıydı. O yıl, 10 bin kadar Falaşa İsrail’e gitmek için yola çıktı. Yolculuk çok zorlu ve acı doluydu. Yaklaşık 4 bin’i Sudan’daki mülteci kamplarında açlıktan ve salgın hastalıklardan can verdi. Kalan 6 bin kişi, Kasım 1984′te “Musa Operasyonu” ile hava yoluyla İsrail’e taşındı. 199 l’e kadar 7 yıl Falaşa nüfusunun köylerini terk edip, Addis Ababa’ya yığılmasıyla geçti. 1991 ‘de “Süleyman Operasyonu” 15 bin kişiyi bir gecede İsrail’e taşıdı.(Kulislerde, operasyonların, İsrail’den çok, ABD’deki Yahudi-Siyah ilişkilerini düzeltmek isteyen Amerikan Yahudileri tarafından desteklendiği fısıldanıyordu.) İsrail’in bu “milli başarısı” ile, Etiyopya Ekzodüsü’nün tamamlandığı ilan edildi ve bu gürültüpatırtı içinde, ” Yahudi olmadıkları” gerekçesiyle Gondar’da bırakılan 3 bin Falaşa ’nın sesi duyulmadı.

Arzı Mevud

İsrail’e ulaşanlar, Arzı Mevud’un, “süt ve bal ülkesinden daha farklı bir yer olduğunu keşfettiler. Bu ülke, kendilerine yabancı bir Batı ülkesiydi. İnsanları ise Falaşalar hakkında hiçbir şey bilmiyorlardı. (EtiyopyalIların gelmesine sevinmek için bir sebebi olan insanlar sadece, Hadar Yosefteki atletizm antrenörleriydi .) Evet, Süleyman Operasyonu İsraillilerin milli gururunu okşamıştı ama onlar için önemli olan uçakların inip kalkmasıydı. İçinden kimin indiği ilgilerini çekiniyordu.

Falaşalar , İsrail’de, binlerce yıldır üzerine titredikleri ve kendilerini diğer Etiyopyalılar’a göre ayrıcalıklı kıldığını düşündükleri (eskiden, bir Falaşa ister istemez, Yahudi olmayan birisine dokunursa, yıkanana kadar kirli kalacağı düşünülürmüş) şeyin, Yahudiliklerinin aşağılandığını gördüler . Yahudi olup, olmadıklarına dair tartışma onlara çoğu kez daha doğrudan ve kırıcı şekilde yansıtıldı. 1984′de İsrail’e gelen Yişayahu Degu şöyle diyordu: ” Bir gün hahamlar gelip, bizim yüzde yüz Yahudi olmadığımızı söylediler. Çok kırıldım. Eskiden her gün dua eder ve sinagoga giderdim. Simdi ise laikim. Benim gibi pek çok insan var.”

Aşağılanma biçimleri

Yahudilikleri ile ilgili bir diğer aşağılanma ise evlilik alanında ortaya çıktı. Öncelikle İsrail’de seküler nikâh olmadığına işaret etmek gerek. Dolayısıyla nikâhlar hahamlıklar tarafından kıyılır. Yukarıda sözünü ettiğimiz 1973 kararım veren Hahambaşılık, bir Etiyopyalının evlenmeden önce (Yahudiliğini garantilemek için) sembolik bir ihtida törenine katılması gerektiğini savunmaktadır. Yüksek Mahkeme’nin bunun gerekli olmadığını belirtmesine rağmen, İsrail’de sadece bir kişi, Netanya Hahambaşısı David Şlouş bu tören olmaksızın nikâh kıymaya cesaret edebildi. Ancak bir süre sonra o da (başka şeyleri gerekçe göstererek) bu işi bıraktı.

Yahudilik tartışmalarından öte, doğrudan doğruya ırkçılık iddialarını gündeme getiren bir olay 1996′da yaşandı. Ma’ariv gazetesi, Falaşalar dan alman kanların gizlice yok edildiğini yazdı. Kan bankasının yaptığı açıklama kuşkusuz “tıbbi olarak” haklıydı: AIDS yüksek risk alanı olan Etiyopya’dan gelen kanları kullanmıyorlardı. Ancak bu, Etiyopya kökenli nüfusu yatıştırmaya yetmedi. Kabinenin toplantıda olduğu sırada Başbakan İtsak Rabin’in ofisinin dışında protesto gösterileri yapıldı. Polisin göstericilere gözyaşartıcı bomba ve tazyikli su ile karşılık verdiği olaylardan sonra Rabin, protestocuların temsilcilerini kabul etti.

Kan bankasının tutumu için hükümet adına özür dilerken, olaylar sırasında polislerin yaralanmasını kınamayı da ihmal etmedi. Göstericilerin taşıdığı pankartlar ise Falaşalar’ın İsrail’deki hayal kırıklıklarını ve umutlarını yansıtıyordu: “İsrail’de Apartheid!” ve yanında ” Bizim tenimiz siyah, sizinki beyaz olabilir ama bizim kanımız da kırmızı ve biz de Yahudiyiz”

Ucuz iş gücü

Etiyopyalı Yahudilerin “falaşalık” hali, okullarda uğranılan ayrımcılığa, konut projelerinde uygulandığı iddia edilen kotalara kadar pek çok alana uzanıyor ve Falaşalar, İsrail’de ikinci sınıf (hatta Ortadoğu Yahudileri Mizrahim’i de sayarsak üçüncü sınıf) Yahudiler mi olduklarını kendilerine soruyorlar. Ancak, bu konuda “umut verici” gelişmeler de yok değil. İşsizlik oranının yüzde 80 civarında olduğu söylenen Falaşa toplumunda, çalışanların yüzde 90′ı kol işçisi. İsrail toplumu tarafından daha iyi özümsenmeleri halinde, İsrail’in ucuz işgücü kaynağı olarak Filistinlilerin yerini almaları bekleniyor. Ayrıca, İsrail standartlarına göre daha genç bir nüfusa sahip olmaları sebebiyle, ordu saflarında gittikçe daha belirgin hale geliyorlar .(Askere alınan Etiyopyalı gençlerin dörtte biri seçkin birliklere girmek için gönüllü oluyorlar.)

“Siyah Yahudi Yoktur”

Tüm bu söylenenlerden sonra, “beyaz Yahudiler” ile “siyah Yahudiler” arasındaki ilişkileri herhalde en iyi şekilde, İsrail Radyosu’nun Amhara dili yayınları servisi müdürü Rahamin Elazar’ın anlattığı şu öyküler) betimliyor. Joseph Halevi’nin Yahudi olduğunu duyan bir Falaşa, ona döner ve şöyle der: ” Sen Yahudi olamazsın, beyaz Yahudi yoktur !”.Bu olaydan bir yüzyıl sonra o zamanlar genç bir adam olan Elazar, Etiyopya’ya gelmiş üç turistin kendi aralarında, tanıdık bir yabancı dilde konuştuklarını farkeder. Yanlarına yaklaşır ve seslenir: “Şalom!” İsrailli turistler çok şaşırırlar ve sorarlar: “Sen de kimsin?” “Ben bir Yahudiyim.” İsraillilerin cevabı tanıdıktır: ” Sen Yahudi olamazsın, siyah Yahudi yoktur!”(eri ve bianet)

Kaynak:
20 Mart 2014
Turquie Diplomatique