SON GÂVUR


30/31 Ocak 1947 Urfa’nın Kendirli mahallesinde yaşayan yedi kişilik Yahudi ailesinin tüm fertleri katledilmiş olarak bulundu. Cinayetten Urfalı Yahudi cemaati sorumlu tutuldu ve şehirdeki tüm Yahudi erkekleri tutuklandı. Urfalılar dava boyunca Yahudilere boykot uyguladılar. Üç yıl sonra tutuklanan tüm Yahudiler salıverildi ancak Urfa’nın Yahudileri de şehirden uzaklaşmak zorunda kaldılar.
Mayıs 1948 İsrail Devleti’nin kurulması, Türkiyeli Yahudilerde gurur ve heyecan yarattı. Artık Türkiye’deki ırkçıların saldırıları karşısında sığınabilecekleri bir ülke vardı. Kitlesel olarak İsrail’e göç etmeye başladılar. Yıllardır Yahudileri ülkeden kaçırtmak için ellerinden geleni yapan kesimler, bunu da Yahudilere hakaret etmek için kullandılar. ‘Nankör Yahudi’ klişesi yeniden ve yaygın biçimde dolaşıma sokuldu. (Ayşe Hür “Münferit(!) antisemitizm vak’aları” 08 Şubat 2009- Pazar/TARAF)
Hzl: Mehmet FARAÇ

KISKAÇTAKİ MÜRİD

Urfa tüm dinler açısından kutsal sayılıyordu. 7 peygamberin o topraklarda yaşadığı rivayet ediliyordu… “İ.Ö. 7. yüzyılda Urfa’da güçlü bir Yahudi kolonisi vardı ve Doğu’yla, Hindistan’la, Çin’le ticaret yapıyordu. Şurası kesindir ki Urfa’nın ilk Hıristiyan toplumu, ırk bakımından geniş ölçüde Yahudiydi. Duyarlılık ve gelenek bakımından da büyük ölçüde Yahudiydi.”( E. R. Hayes, Urfa Akademisi Syf.41. Çeviren Yaşar Günenç,)

“M.S 1. yüzyılda Edessa bölgesinin en büyük Yahudi topluluğu Urfa yakınlarındaki Nusaybin’deydi (Bugün Mardin’e bağlı Arap nüfusunun yoğun olduğu bir ilçe.) Burası, o dönemde Kuzey Mezopotamya’daki Yahudilerin dinleri nedeniyle işkenceye uğradıkları zamanlarda gelip sığındıkları bir kaleydi. Bölgedeki Yahudilerin Kudüs’teki tapınağa yaptıkları bağışlar da Nusaybin’de toplanmaktaydı. Şöhreti sadece Güney Mezopotamya’ya değil, Filistin’e kadar uzanan Yahudi Akademisi’nin merkezi de buradaydı…

…Edessa’da varlıklı kumaş tüccarları vardı. Şehir merkezin eki önemli bir yerde bir havra (Sinagog) yükselmekteydi. Edessa’nın eski katadralinin karşısında da bir başka havra bulunmaktaydı. Edessa Yahudileri komşularıyla iyi ilişkiler içinde olmuş, Kırk Mağara mezarlığını putperestlerle paylaşmışlardı. Bu bölgede bulunan üç İbranice, bir Yunanca yazıt Yahudiler’den söz etmekteydi. Yörede, mağaranın dışında duvara kazınmış Yahudiliği simgelerinden beşli meşaleyle (Şamdan-Menora) karşılaşılmıştı.”( Judah Benzion Segal, Edessa Kutsal Şehir, İletişim Yayınları, Türkçcsi Prof. Ahmet Arslan.)

499-500 yıllarında yörede yaşayan Yahudiler Heraclius ile birlikte Persler’e karşı savaşmışlardı. Müslümanlar 50 yıl boyunca Haçlılar’ın işgali altında bulunun Edessa’yı 1144’te ele geçirdiklerinde yöreye 300 Yahudi aile yerleştirmişlerdi.

Tarihsel kaynaklar ileriki dönemlerde de diğer azınlıkların yanı sıra Yahudi cemaatinin bölgedeki varlığıyla ilgili veriler de yansıtıyordu.

1873 Halep Vilayetnamesine göre Urfa merkezinde 56.176 kişi vardı. Bunların 45.368’i Müslüman, 10.560’ı Hıristiyan ve 248’i Yahudiydi.

1881 ’de bölgede 359 Yahudi yaşıyordu.

1883’te kentte misyonerlik faaliyetleri artmıştı. Urfa’ya gelen 6 Fransız rahibe, dikiş-nakış atölyesi kurmuş, Fransızca, Türkçe, Arapça ve Ermenice dillerinde eğitim yapılan Kızlar Okulu’na 200 öğrenci almışlardı…

Yahudilerin kentteki sayısı 1891’de 367’ye yükselmişti.

1895’e gelindiğinde diğer azınlıkların yol açtığı bazı olaylar Yahudileri de rahatsız etmişti.

Yahudileri sıkıntıya sokan olayların kökeninde büyüyerek önce cinayete sonra da din çatışmasına dönüşen basit bir tartışma vardı. Urfa’da Ermenilerle Müslümanlar arasında iki kişinin kavgasıyla başlayan ve giderek bir toplumsal başkaldırıya dönüşen çatışmalar kenti savaş alanına çevirmişti. Halep Polis Komiserliği’n in Urfa Komiserliği raporuna dayandırdığı olaylar 15 Ekim 1895’te yaşanmıştı:

***

O gün Urfa için sıradan bir gündü… Kentte Müslümanı, Ermenisi, Süryanisi ve Yahudisi harıl harıl kış hazırlığındaydı… Salçalar bakır leğenlerde kurutuluyordu… Urfa evlerinin toprak damlarında, geniş hayatlarında (avlu) kurutulmaya bırakılan isotlar (acı biber) kenti kızıla boyamıştı. Daracık sokaklarda acı isotun kokusu hakimdi… Çiğköftelik bulgurlar zerzembelere (Kiler) stoklanmış, büyük küplerde “ekşili” diye nitelendirilen turşular yapılmış, kuru patlıcan ve domatesler duvarlara asılmıştı. Urfa uzun ve zorlu bir kışa hazırlanmaktaydı…

O gün sabah saatlerinde Aşağı Çarşı’da bulunan Atar (Aktar.) Pazarı’nda iki esnaf arasında bir gerginlik yaşanmıştı. Birecikli İsmail ile Ermeni Sarraf Boğos arasında alacak verecek nedeniyle çıkan tartışma kısa süre sonra kavgaya dönüşmüştü. İsmail kamasını çekmiş ve Boğos’u delik deşik etmişti. Attar Pazarı’ndan Gümrük Hanı’na doğru kaçmaya çalışan İsmail jandarmalar tarafından yakalanmış ve karakola götürülmüştü…

Bu cinayet kısa sürede kentte duyulmuş ve olay Urfa’nın her sokağında gerginliğe yol açmıştı.

O dönemde bölgede misyoner faaliyetleri de etkindi. Amerikalı kadın misyoner Corinna Shattuck kentte dantel atölyeleri ve yetimhane kurmuştu. Onun hizmete soktuğu sanat okulu ve körler için eğitim merkezinde yoğun faaliyet vardı. Gayri Müslimler sosyal ve ekonomik yaşamda etkin olmaya çalışıyordu.

Hıristiyan nüfusun azımsanmayacak boyutlarda bulunduğu Urfa’da, Ermeniler bir soydaşlarının öldürülmesine büyük öfke duymuş ve bin kadar Ermeni, Çarşı Karakolu’nun önünde toplanmıştı. Sloganlar atarak katilin kendilerine verilmesini isteyen Ermeniler, karakola baskın düzenleyerek camları kırmış ve gözaltında tutulan İsmail’i güvenlik önlemlerinin yetersizliğinden de yararlanarak dört yerinden bıçaklamıştı. Karakoldaki küçük polis birimi isyan karşısında etkisiz kalınca olaya askeri güçler müdahale etmiş ve bu arada hastaneye kaldırılan İsmail de kurtarılamamıştı…

Olaylar bir gün sonra büyüyerek devam etmişti. Ermeniler saat 14.00 sıralarında çarşıya saldırı düzenlemiş, askerlerin müdahalesi üzerine evlerine geri dönerek pencerelerinden Müslümanlara ateş açmıştı. Bu saldırılarda bir kaç Müslüman yaşamını yitirince kentte iki taraf arasında şiddetli çatışmalar başlamıştı.

Ermenilerin saldırılarını fırsat bilen bazı aşiretlerin bireyleri ise kentin çarşısında dükkânları yağmalamıştı. Müslümanlar arasında tepkiler artınca 100’den fazla Ermeni hükümete sığınarak can güvenliklerinin sağlanmasını istemiş, askerler Ermeni Mahallesini kordon altına alarak bölgeye yönelik saldırıları önlemeye çalışmıştı.

Olaylar Ermenilerin yoğunlukla yaşadığı Birecik, Rumkale (Halfeti) ve komşu vilayet Antep’e de sıçramıştı. O dönemde Halep Vilayetine bağlı bir sancak olan Urfa’da olaylar sona erince hükümetin görevlendirdiği bir heyet 29 Ağustos 1896’da durumu şöyle rapor etmişti: “Müslümanlar sahip oldukları iyi ahlak gereğince maddi ve manevi sorumluluklardan çekinerek Ermenilerin ihtilalci davranış ve saldırılarını sabır ve temkinle karşılamışlar ise de Urfa Ermenileri her ne şekilde olursa olsun bir karışıklık çıkarmak istediklerini göstermekten çekinmemişlerdir…

Urfa’da Ermenilerle Müslümanlar arasında bu olayların yaşandığı dönemde misyonerlik çalışmaları da aralıksız sürüyordu. 1896’da Alman papaz Dr. Joannes Lepsius, Urfa’da Ermenilere Yardım Hayır Kurumu’nu oluşturmuştu.

Aynı yılın sonlarında Urfa Yahudilerinin bir bölümü can güvenliklerini gerekçe göstererek Kudüs’e göç etmişti. Yahudiler bunun nedenini şöyle anlatıyordu:

“Orada çok iyiydik. Müslümanlara ait bereketli toprakları işliyorduk. Arazi sahibine mahsulden pay veriyorduk. Ancak Ermeni olayları başladıktan sonra bütün rahatımız kaçtı. Müslümanlar çok çabuk tahrike kapılır oldu ve olaylar sırasında sık sık bizleri Ermeni sandılar. Böylece aramızdan biri kızının, diğeri oğlunun veya kız kardeşinin katledilmesine şahit oldu. Neticede oradan uzaklaşıp buraya gelmek zorunda kaldık.”( Israelites de Türquie”, Buletlin Mensuel Alliance Israelite Üniverselle, Aralık 1896, Sayı 12’den aktaran Rıfat N. Bali. Devletin Yahudileri ve Öteki Yahudi, İletişim Yayınları.)

Urfa’dan giden Yahudiler Kudüs’ün batısına yerleşmiş, geceleri yağmacıların saldırılarına uğrayan dindaşları için önemli bir güvence olmuşlardı. Yaz-kış çadırlarda yaşayan Urfa Yahudileri, bir yangının ardından taştan inşa ettikleri evlerde yaşamaya başlamışlardı. Aralarında çok iyi taş ustaları ve inşaat işçileri vardı. Birçoğu bağcılık yaparak şarap işinde uzmanlaşmıştı…

Yahudilerin göçünden bir yıl sonra İsviçreli kadın doktor Josephine Zürcher Urfa’da bir klinik açmış ve bir yıl içinde Hıristiyan – Müslüman ayırt etmeden 12 bin insanı muayene, 142 hastayı da ameliyat etmişti.

Yahudi toplumunun en yoğun olduğu dönem ise 1906’ydı. Bu tarihlerde kentte bin kişilik nüfusu oluşturan 191 aile yaşıyordu. Bu çaptaki bir Musevi grubunun sosyal ve ekonomik durumuyla ilgili eski kaynaklarda ilginç bilgiler aktarılmaktaydı:

“Urfalı Yahudilerin neredeyse tamamı fakirdir. Hepsi seyyar satıcı olup çevredeki köylere gidip kumaş ve baharat satmaktalar. Ancak bir süreden beri bu ticaret çok tehlikeli bir hale geldi ve az gelir getirmeye başladı. Ermeni olaylarından sonra can güvenliği azaldı ve dindaşlarımız artık daha önceden olduğu gibi şehrin dışına çıkmaya cesaret edemiyorlar. Tüm cemaatte hali vakti yerinde iki aile var ve onlar Halepliler. Birinin servetinin iki yüz bin Fransız Frangı olduğu söyleniyor. Bu küçük şehir için bu güzel bir servet. Bu varlıklı aile zavallı dindaşlarını korumak için itibarını kullanıyor. Fakir Yahudiler çok fakirler, ancak herhangi bir şekilde taciz edilmemekteler. Cemaatin çok güzel düzenlenmiş, üç paralel bölümlü bir sinagogu var. Ortada kışın dua edilen kapalı bir yer. Solda yazın kullanılan büyük bir avlu. Sağda da Talmud Torah(Tevrat eğitiminin verildiği okul.) okulu için iki oda ve bir ikinci avlu. Urfa’da üç Talmud Torah okulu var. İkisi şahıslara ait, üçüncüsü ise cemaat tarafından parasal olarak desteklenmekte. Bu okullarda eğitim Eski Ahit’in okunmasıyla sınırlı. Bazı çocuklar İbranice yazmayı öğreniyorlar. Bunun dışında ne Türkçe ve Arapça, ne tarih, ne matematik öğretilmekte. Hiçbir şekilde genel eğitim verilmiyor, ne yerel ne de yabancı bir dil öğretilmekte. Urfa’daki 191 Yahudi aile yaklaşık bin kişilik bir topluluk. Bunlar arasında okul çağında olan iki yüz çocuk bulunmalı. Bunlardan sadece yüzü Talmud Torah okullarına gidiyor. Yüz civarındaki kızçocuk ise hiçbir eğitim almıyor, okuma, yazma bilmiyor. Urfalı Yahudilerin en tercih ettikleri yiyecek çiğ köfte. ”( Rıfat N . Balii, a .g .c .)

Aynı dönemde Urfa’daki hastanede görevli olan Dr. Andreas Fischer, Basel’den getirttiği piyanosuyla boş zamanlarında hastalara konserler vermekteydi.

1914’te, Urfa’da 69 bin 26 Müslüman, 14 bin 812 Hıristiyan ve diğer azınlığa mensup gayri Müslim yaşıyordu.

Urfa’da Nisan 1915 ile 16 Ekim 1915’e kadar süren Ermeni isyanında da çok kan akmıştı. Olaylarda 42 Urfalı ölmüş, güvenlik güçlerinden 20’si şehit olmuş 50 kadarı da yaralanmıştı. Ermeni isyancılarından ise 349 kişi olaylarda yaşamlarını yitirmişti. İsyanın bastırılmasının ardından Ermenilerin bir bölümü Musul’a gönderilmişti.

1927’ye gelindiğinde kentte 228 Musevi vardı. 7 kişinin öldürüldüğü Çakeri Mahallesi katliamından tam iki yıl önce yani 1945’te ise resmi rakamlara göre Urfa’da sadece 317 Yahudi bulunuyordu…

O dönemde 2. Dünya Savaşı devam ediyordu. Türk insanı, savaşın yarattığı tahribatın ülke üzerinde karabasana döndüğü dönemde ekmeği karneyle alıyordu. Savaş 1945 yılının Eylül’ünde bitmesine karşın etkisi uzun sürmüştü.

Seçimler sonrası oluşan yeni parlamentoda hükümeti kurma görevi Cumhurbaşkanı İsmet İnönü tarafından Kütahya milletvekili Recep Peker’e verildi. 7 Ağustos 1946’da göreve başlayan hükümette Adalet Bakanı Ankara milletvekili Mümtaz Ökmen, İçişleri Bakanı Gümüşhane Milletvekili Şükrü Sökmensüer’di. Dışişleri Bakanlığı koltuğunda ise Trabzon Milletvekili Hasan Saka oturuyordu.

1947’de Anadolu’daki kentler, savaşın açtığı sosyo ekonomik yaraları kapatma çabasındaydı. Halk 1947’de olağan çekiliş biletleri 4 liraya satılan Milli Piyango’ya yönelerek 20, 40 ve 60 bin liralık büyük ikramiyelerin düşüyle yaşıyordu. 1944 yılında Almanya’da bastırılan ve üzerinde dönemin Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün fotoğrafı bulunan 50 kuruşluk kâğıt paralar ise aynı günlerde tedavülden çekiliyordu.

***

O dönemde Urfa’da yaşayan 317 Yahudi’den birinin din değiştirmesi kent tarihinde benzeri görülmemiş bir felakete yol açmıştı…

Urfa Yahudilerinden İshak Şorkaya’nın oğlu Haymun kentteki bir şeyhin etkisinde kalmış ve Müslümanlığa eğilim göstermeye başlamıştı… İddiaya göre Haymun, ailesine de Müslüman olmaları yolunda propaganda yapıyordu. Bu propagandanın etkili olduğu yolunda kimi olaylar yaşanıyordu… Yahudilikte Cumartesi günleri kutsal Şabat günüydü. Cuma akşamı gün batımından başlayarak, Cumartesi gün batımına kadar geçen süreçte çalışılmıyor, araçlara binilmiyor sadece ibadet yapılıyordu(Yahudi inancına göre Yahoya, alemi altı günde yaratmış, ycdinci gün dinlenmiştir. Bu nedenle o gün “Yahoya’ya “sebt”tir. Yahudilerin de bu günde iş yapmaları gerekir. (Bkz. “On Emir” 4. madde))

Oysa Haymun’un babası İshak Şorkaya, Yahudilikte yasak olmasına karşın Cumartesi günü dükkanını açıyordu. Bu yüzden Musevi cemaatinin tepkisini de çekiyordu… Şorkaya bununla da yetinmiyordu. İslami yayınlara ilgi gösteriyordu. Bir defasında Aşağı Çarşı’da bir dellalın açık artırmayla sattığı dini bir kitabının fiyatını arttırarak 16 liraya satın almıştı. Şorkaya’nın bu hareketi yalnızca Musevilerin değil, bazı Müslümanların da tepkisini çekmişti… Bu olaylar Haymun’un yanı sıra babasının da İslamiyet’e eğilim içine gerdiği şeklinde yorumlanıyordu…

Haymun 1945 yılında ihtida ederek Ahmet Kemal adını almıştı. Artık şeyhinin dergâhından ayrılmıyordu. Aynı yıl askerlik hizmeti için Ankara’ya gitti. Ancak Ahmet Kemal burada yalnızca askerlik yapmıyordu, bir Yahudi kızıyla aşk da yaşıyordu. Annesi bunu duymuş hemen Ankara’ya gitmişti… Mazel oğlunu dinine dönmesi için ikna etmeye çalışırken, sevdiği kız da aynı yönde baskı yapıyordu. Ahmet Kemal, inancı ile sevdası arasında sıkışıp kalmıştı…

Sevgilisi, Ahmet Kemal’e Yahudiliğe dönmesi halinde onunla evlenebileceğini söylemişti. İddiaya göre genç adam Yahudiliğe geri dönmeyi kabul etmiş ve bunu annesine bildirmişti. Bu durum Urfa’da büyük yankı uyandırmıştı.

Ahmet Kemal, 1946 yılının ortalarında izinli olarak Urfa’ya geldiğinde hem Müslümanların hem de Yahudilerin manevi baskısıyla karşılaşmıştı.

Bir tarafta kendisine yeniden Yahudi olması koşulunu getiren sevdiği kız, bir taraftan ailesi diğer taraftan da şeyhi ve müritleri onu kendi saflarına çekmeye çalışıyorlardı.

Kafası iyice karışan Ahmet Kemal, 1946’nın son ayında iznini bitirince Ankara’ya geri dönmüştü. Katliam ise onun askere gitmesinden kısa süre sonra yaşanmıştı…

Sh: 65-73

AHMET KEMAL ESMERAY

YAHUDİ MAHALLESİ’NDE KATLİAM!..

Cinayetlerin işlendiği gece Urfa Hahamı Azzur Aka ve Yusuf Büyüktosun, İshak Şorkaya’nın kayınpederinin ruhuna mevlüt (dini ayin)  okumak için olayın meydana geldiği evdeydi. Bu iki kişinin yanı sıra Şorkaya’nın ortağı olduğu bildirilen Halef el Meddeh de eve gelmişti. O gece Urfa sağanak altındaydı. Şimşekler çakıyor, yağmur etkisini sürdürüyordu. Çakeri Mahallesinin karmaşık sokaklarını çevreleyen evlerin birinde “Sıra Gecesi” vardı. Çiğköfte ile kadayıfın yenilmesinin ardından neşe doruğa ulaşmıştı… Acem halılarına oturmuş, sırtlarını yün yastıklara dayamış sıra gecesi sakinleri arasında kentin zengin tüccarları ile esnafı vardı. Müslüman ve Yahudilerden oluşan 20 kadar kişi kendilerini türkülerin coşkusuna kaptırmıştı.

Urfalı gazelhanların kanun eşliğindeki nidaları, gazelleri gök gürültüsüne karışıyordu…

Kentin ünlü musukişinasları Kanuni Ayıbo, Bekçi Bako, Demir İzzet ve arkadaşları gecenin ilerleyen saatlerinde, cumbalı, eyvanlı, çardaklı bir Urfa evinde’, tunç mangaldaki kömür ateşinin çevresinde, gazellerin ara nağmelerde yükseldiği, platonik sevdalar yüklü ünlü bir Urfa türküsünün can yakıcı dizelerini söylüyorlardı:

“Daracık sokakta yâre kavuştum
Yar aşağı ben yukarı savuştum
Yara bir gül verdim yârnan barıştım
Bir tanecik bu dert öldürür beni

Atma bu daşları ben yaralıyam
El alem al geymiş ben karalıyam
Beni beni beni ceylanım seni
Sürmedim sefanı neylerim seni

Yüce dağ başında yayılan atlar
Yarımın koynuna girmesin yadlar
Mezarım üstünde bir karış otlar
Bir tanecik bu dert öldürür beni”

***

Sosyal yaşamın sıra gecelerine sıkıştırıldığı Urfa’da, faytonlar, dost ve ahbap toplantılarından dönen türkü ve gazel yorgunlarını şiddetli yağışın göletler oluşturduğu sokaklardan evlerine taşıyordu… Çörtenler (Yağmur oluğu) altında, küçük takalara gizlenmiş Yusufututan kuşlarının titreyerek yavrularını sarmaladığı o soğuk gece, Çakeri Mahallesi’nde bir yuvayı kan gölüne dönüştüren şiddeti ve onun yarattığı kasveti gizleyemiyordu!..

Keskinlenmiş bıçak ve makaslar, sivriltilmiş keser ve baltaları karanlık abalarının altında gizleyen katiller, gecenin kuytuya büründüğü, soğuğun iliklere işlediği ve vicdanın yüreklerden atıldığı o saatte, Urfa tarihinin belki de en barbar, en kanlı eylemini gerçekleştirmek için dar sokaklarda, gölgelerine sığınarak kurbanların derin uykuda olduğu o küçük evin tahta kapısına kadar ulaşmışlardı.

Katiller iki haham ve Şorkaya’nın Arap ortağının yatıya kaldığı bu yağışlı gecede içeri girmiş, balta ve bıçaklarla katliam yapmışlardı. Yüzyılların hoşgörüsü de kan denizine batmıştı!.. Katillerin amacı neydi, bu vahşetin arkasında kimler vardı?.. Urfa’nın huzuruna saplanan ihanetin sahipleri kimdi?..

Olay sabahı Halef el Medeh evden ayrılmıştı… O gece zerzembede uyumuştu, içerideki gaz lambası halen yanıyordu…

***

31 OCAK 1947… URFA’DA SABAH…

1947 yılının Ocak ayının son günüydü. Hava soğuktu… Kapıdan içeri girdiğinde buz gibi odada mangalın üzerini tandıra dönüştüren tel kafesin devrildiğini, yorganların kana bulandığını gördü. İshak’ın oğlu Yakup kanlar içinde yatıyordu. Çığlık boğazında düğümlendi, titreyerek yere yığıldı, sesi çıkmıyordu… Kısa süre sonra kendini toparladı, feryadı nahit taşlı avluda çınladı:

“Hahoo!.. Hahoo!”

Evin diğer fertleri diğer odada yatıyordu… Oraya bakmaya cesaret edemedi. Hızla kapıdan çıktı ve Çakeri Mahallesi’nin sokaklarında düşe kalka koşarak telaş içinde eve girdi. Babası ve annesi şaşırdı. Nazlı’nın bağırışları tüm aileyi paniğe sevk etti. Hepsi birden dili tutulmuşçasına çırpınan Nazlı’dan ne olup bittiğini öğrenmeye çabaladı. Ancak genç kız bir türlü yaşadığı şoku atlatıp gördüklerini anlatamadı. Sonunda babası Nazlı’ya sert bir tokat attı. Bu tokatla kendine gelen Nazlı yalnızca, “Ölmüş!., kan!..” diyebildi.

Hayyum “Abin mi?” diye sordu. Nazlı başını sallayabildi sadece. Yaşlı adam, kızları Nazlı ve Ester’le hızla oğlu îshak’ın evine doğru koşmaya başladı. Karısı ise ağlayarak diğer çocuklarına haber verebilmek için çarşıya yöneldi. Hayyum ve kızları eve girdiğinde komşuların avluyu doldurduğunu, herkesin panik içinde kan gölüne dönüşen odaları izlediğini gördü.

Yaşlı adam avludaki ilk odaya girdiğinde büyük bir şok yaşadı. İshak’ın 65 yaşındaki kayınvalidesi Semha ile 17 yaşındaki oğlu Yakup (Yakov) kanlar içindeydi. Boğazları kesilmişti. Güneye bakan soldaki odaya girdiğinde oğlu 42 yaşındaki İshak ile 40 yaşındaki, 6 aylık hamile gelini Mazel’in de öldürüldüğünü gördü.

İshak’ın ayak ucunda yatan oğlu 15 yaşındaki Yusuf (Yosef), kızları 8 yaşındaki İster (Ester) ve 6 yaşındaki Raşel’in bedenleri de kanlar içindeydi… Çakeri Mahallesindeki bu küçük Musevi evinde bir katliam yaşanmıştı… Az sonra evin küçük avlusu mahşer yerine dönmüştü… İshak’ın bütün yakınları, komşular, Musevi cemaatinin diğer bireyleri olayı duydukça mahalleye koşmuştu. Herkes kanın avluya kadar aktığı evde neler olup bittiğini anlamaya çalışıyordu.

Olay kısa süre sonra polise de yansıdı. Yeşil bir cip içinde ilk polis ekibi olay yerine gelir gelmez, avludakileri uzaklaştırdı. Olay hemen Vali Kamuran Çuhruk’a iletildi. O da az sonra emniyet yetkilileriyle birlikte olay yerindeydi.

Çakeri Mahallesi’ndeki katliam kısa süre sonra 36 bin kadar kişinin yaşadığı Urfa’nın tamamında duyuldu… Polis yetkilileri eve girdiklerinde İshak’ın işaret parmaklarının, kulaklarının, kadınların ise göğüslerinin bıçakla kesildiğini, öldürülenlerden bazılarının gözlerinin oyulduğunu gördüler. Vali Çuhruk emniyet yetkililerinden olayın detaylarını soruyordu:

“Ne olmuş burada böyle?.. Neden, kim yapar böyle bir katliamı?..”

Polis yetkilileri Urfa’da ilk kez böylesine bir olayla karşılaşmıştı… Birkaç yıl önce Kendirci Mahallesi’nde oturan Şavahul

Hallo adlı bir kişinin kendi kızını bıçakla keserek öldürmesi dışında böyle cinayetler işlenmemişti…

Cesetler, Musevi cemaati üyelerinin gözyaşları ve feryatları arasında evden çıkartılarak Urfa Devlet Hastanesi’ne götürüldü… Polis ekipleri evde yoğun bir inceleme yaptı… Küçük avlunun kuzey tarafında, güneye bakan odaların altındaki zerzembede serili bir yatak polisin dikkatini çekti. Gaz lambası sönmemişti…

Güvenlik güçleri evi ablukaya aldı. Polis evin her köşesinde, katliamın failleriyle ilgili ipuçları aradı. Ancak evin giriş kapısının zorlanmadığı, içeriden para ya da benzeri değerli eşya alınmadığı saptandı.

Olayın failleriyle ilgili dedikodular tüm kente yayılırken, polis Çakeri Mahallesi ve çevresindeki yerleşim birimlerinde büyük bir operasyon başlattı. Yahudiler ve Müslümanların evleri didik didik arandı. Bir ipucu için yüzlerce eve operasyon düzenlendi, çok sayıda insan gözaltına alındı.

Urfa Devlet Hastanesi’nde, Merkez Hükümet Hekimliği’nce yapılan otopside, katliam kurbanlarının bedenlerindeki saldırı izleri şöyle belirlendi:

“Göğüste dört yerde, akciğerde dört muhtelif yara. İş bu yaraların iki tarafı keskin bir aletten meydana geldiği… Burun, sağ kulak tamamıyla kesilmiş, çene ve sağ yüz kulak altına kadar keskin vaziyette. Keza sol yüz kulak altına kadar yüzün etleri deriden ayrılmış vaziyette…

Kafada sağ ve sol tarafında beyine kadar işlemiş geniş yaralar 10-18 santimetre uzunluğunda olup kafa kemiklerini kırmış ve beyine kadar nüfuz ederek ani tahribata yol açmıştır. İşbu yaraları keskin ve ağır bir aletin meydana getirdiği kanaatine varılmıştır.

İshak Şorkaya’nın ölümüne sebebiyet: Beyine şiddetli vurma neticesinde ani tahribat ve kanama neticesi feci şekilde öldürülmüş olduğu…

Roşcl’in ölümüne sebep: Kafaya indirilen şiddetli darbenin tesiriyle ağır tahribat ve kanama neticesi feci şekilde öldürüldüğü…

Mazel’in ölümüne sebep: Beyin üzerine şiddetli darp ve kalp üzerine yapılan yaralar neticesi geniş miktarda kanamalar ve feci şekilde öldürülmüş olduğu…

İster’in ölümüne sebep: Beyin üzerine şiddetli darp, yüzündeki geniş tahribat, harici kanama neticesi ölümüne feci şekilde sebep olunduğu…

Yusuf’un ölümüne sebep: Kafa üzerine indirilen şiddetli darp neticesi beynin ani olarak geniş tahribata uğradığı, harici kanama ile feci ölümün meydana geldiği…

Yakub’un ölümüne sebep: Beyin üzerine şiddetli darp neticesi meydana gelen tahribat ve şiddetli kanama neticesinde öldüğü…

Semha’nın ölümüne sebep: Beyin üzerine şiddetli darp neticesi geniş tahribat ve kanama ile şahsın feci şekilde öldüğü anlaşılmıştır.”

31 Ocak 1947 tarihli otopsi ve keşif raporunda katliam kur-banlarında herhangi bir zehirlenme olayına rastlanmadığı da belirtildi. Ancak raporlarda dikkat çekici ayrıntılar vardı. İshak’ın burnu ve bıyığı, Yakub’un parmakları kesilmişti. Karnında bebeğiyle katledilen Mazel’in ise gözleri oyulmuştu…

Urfa’nın Çakeri Mahallesi’ndeki bu katliam kentteki azınlıkların yanı sıra yerli halk arasında da korku yarattı… 40 kadar aileden oluşan Yahudi cemaati evlerine çekildi… Museviler, Gümrük Hanı, Sipahi Pazarı, Bıçakçı Pazarı ve çevresindeki kumaş, yağ, yün ve altın ticaretiyle uğraştıkları dükkanlarını uzun süre açamadı.

Ve bu cinayet yüzyıllar boyu aynı topraklarda yaşamış, aynı kültürle yoğrulmuş komşuları, arkadaşları ve sevdalıları ayırmıştı…

Sh: 83-86

***

Katliam sevdaları da çıkmaza sokarken, polis olayı çözmek için operasyonu günlerce devam ettirdi… Kuşkular giderek Yahudi cemaatinin üzerinde yoğunlaştı… Kentteki ünlü Yahudi tüccarlardan Azzur Bilgin (Aka), Yusuf Hamuz (Büyüktosun), cemaatin Şoheti Davut Hıdır Yeşil, Azzur Bozo ve Nesim Binler’in de (Elfiye) aralarında bulunduğu çok sayıda Musevi gözaltına alındı… Zanlılar olay gecesi Filistin’den gelen 4 kişiyi Şorkaya ailesini katletmek için eve almakla suçlanıyorlardı. Bu dört kişinin Suriye’den Urfa’nın Suruç ilçesine geldiği ve bir faytonla kente ulaştırıldığı öne sürülüyordu.

Cinayette Musevilerin zanlı olarak gözaltına alınmasının çok önemli nedenleri vardı. Polis gözaltına aldığı Musevi tüccarları sorgulamaya başladı.

Dönemin gazeteleri Yahudiler’in Urfa’dan kaçmasına neden olan bu katliamın üzerine gitmeye çekiniyordu. Olaydan dört gün sonra, 4 Şubat 1947’de, Urfa’daki Akgün gazetesinde cinayet şöyle duyurulmuştu:

“Yahudi mahallesinde vaktiyle bir oğulları Müslüman olmuş bir Yahudi ailesinin 7 nüfuslu efradı ailesi evinde parçalanmış bir halde bulundu. Bu ailenin anne, baba ve çocukları gece yatakta yüzleri, parmakları kesilmiş, 7 nüfusun yedisi de tamamen öldürülmüştür. Yapılan soruşturma neticesi bu Yahudi ailesinin büyük oğullarının Müslümanlığı kabul etmiş olduğu ve halen askerde bulunduğu anlaşılmıştır. Oğulları Müslümanlığı kabul eden bu Yahudi ailesinin Yahudilikle olan dini bağlarının da gün geçtikçe çözülmekte olduğu ve hatta cumartesi günü dükkan açan ve alışveriş eden bu Türkleşmiş ailenin gerek mücevherat ve gerekse paralarına el uzatılmadığına bakılırsa bu kuvvetli bir ihtimalle dini bir hadise olduğu tahmin ediliyor. Bu hadisenin içyüzü henüz anlaşılmamıştır. Urfa Emniyet Dairesi seferber olmuş, geceli gündüzlü bu meseleyi incelemekle meşguldürler. Pek yakında bu çok esrarlı cinayetin aydınlanacağını kıymetli emniyetçilerimizden bekleyebiliriz. ”

Dedektifler katliamın arkasındaki hesaplaşmayı çözmeye çalışırken, kentin yerlileri arasında da infial baş gösterdi. Ancak tüm bu infiale ve Museviler arasındaki korkuya karşın kurbanlar zaman geçirilmeden Harrankapı’daki Musevi Mezarlığı’na götürüldü.

Cenazeler, Cumhuriyet Savcı Yardımcısı Mustafa Adil Keçik’in görevlendirdiği Harrankapı sakinlerinden Musa Biner’in gözetiminde sessizce toprağa verildi.

Urfa’da özellikle Çakeri, hemen yakınlardaki Askeri ve Kendirci mahalleleri başta olmak üzere cinayet bölgesine yakın yerleşim birimlerinde oturanlar artık olayın yaşandığı sokaktan bile geçmiyorlardı.

Herkes günlerce bu katliamı kimin, hangi amaçla yaptığını konuştu. Bıçak, balta, keser ve makaslarla insanların parçalandığı anlatılırken, kulaktan duyma bilgilerle senaryolar yazılıyor, korku doruğa çıkarılıyordu. Urfa’da artık çocuklar “baltalı katil” hikayeleriyle korkutularak uyutuluyordu.

Yörenin ileri gelenleri her sokakta, her evde dehşeti egemen kılan katliamın Musevi cemaati arasındaki bir hesaplaşmadan kaynaklandığına inanıyordu… Bu nedenle kentteki Musevilere yönelik tepkiler de artıyordu. Cemaat üyeleri ise olayın Urfa’daki aşırı dinci kesimlerden kaynaklandığını ileri sürüyordu.

İki tarafın da somut gerekçelere dayandırdığı olaylar yaşanmıştı. Polis bu olayların perde arkasını deşmek için Yahudi ve Müslüman tanıkların ifadelerine başvurmaya devam ediyordu.

Urfa Emniyeti’nde sorgulanan zanlıların ifadelerinde de ilginç ayrıntılar bulunuyordu.

Olay gecesi katliamın meydana geldiği evde ayin yapılmıştı. İshak Şorkaya, kayınvalidesi Semha ile birlikte yaşıyordu. Semha’nın kocası ölmüş, o gece onun ruhuna dualar edilmiş, Zülhar (Zohar) adlı kitaptan pasajlar okunmuştu. Ayine Musevi cemaatinin Hahamı Azzur Aka ile Yusuf Büyüktosun da katılmıştı.

Katliam işte bu ayinin ardından gerçekleşmişti. İddiaya göre eve ayin için gelen bu kişiler işlerinin bitmesinin ardından kapıyı kasıtlı olarak açık bırakmış ve katillerin içeriye girmesini sağlamışlardı…

Bir karmaşa yaşanmaması için mücadele eden Urfa Valisi Kamuran Çuhruk olayın faillerinin bir an önce ortaya çıkarılmasını istiyordu. Çuhruk, zaman geçtikçe kentteki gerilimin arttığının farkındaydı. Üstelik Ankara’dan da tepkiler geliyordu. Çuhruk, Urfa Emniyet Müdürü Nafiz Bey’i makamına çağırdı. Öfkeliydi… Katliamı bir an önce çözmesini istiyordu:

“Müdür bey, dünya ayağa kalkmadan bu işi çözün… Yahudiler ecnebi memleketlerde çok güçlü… Hükümet de bu işin bir an önce çözülmesini istiyor… Ne yaptınız, elinizde ne var?..” diye sordu.

Nafiz Bey, “Efendim ahalinin huzursuz olduğunu biliyorum… En kısa sürede katilleri hakim karşısına çıkaracağız…” diye yanıt verdi.

Vali Çuhruk doğru söylüyordu. Çünkü Urfa’da 7 kişinin öldürülmesi olayı, dünya kamuoyuna, Urfa’da yüzlerce Musevi’nin katledildiği şeklinde yansıyordu. Dünyanın bir çok ülkesinde olay yankı bulmuş, heyecan uyandırmıştı. Dünya Yahudi Kongresi (WJC) Türkiye’nin Washington Büyükelçiliği’ne başvurarak konunun araştırılmasını istemişti. Ancak elçilik, bu olayı yalanlayan bir açıklama yapmış ve eylemin sıradan bir cinayet olduğunu duyurmuş olmasına karşın yabancıların tepkisi azalmamıştı.

Valinin odasından ayrılan Nafiz Bey, cinayeti soruşturmakla görevlendirdiği komiserler Durmuş Aksuyun ile Bayram Dağalası’nı makamına çağırdı:

“Bu olayı hemen çözün… Uzadıkça iş rezalet oluyor” diye bağırdı.

Emniyet müdürünün sertçe verdiği talimatın ardından sorgu odasına giden iki komiser biraz da hiddetlenerek zanlılara yöneldi:

“Birbirinize düşmüşsünüz… Söyleyin kim akıttı bu kanı?..”

Sorguya alınan zanlıların tamamı cinayetle ilgilerinin olmadığını söylüyordu. Polis tüm çabasına karşın cinayeti çözecek bir ipucuna ulaşamıyordu. Katliamın üzerinden günler geçmişti. Cinayetle ilgili zanlı olarak Yahudilerin gözaltına alınması Urfa’da Musevi cemaatine yönelik tepkileri yoğunlaştırıyordu. Esnaf, güçlükle de olsa ara sıra yiyecek almak için çarşıya çıkabilen Yuhudilere hiçbir şey satmıyordu.

İbrahim Esinli adlı genç bir Yahudi, Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’ye telgraf çekerek şikayette bulunmuş, Urfa’daki Musevilerin bir cinayet yüzünden baskı altında tutulduğunu söylemişti.

Baskıların ardında, kentin yerlilerinden Cemil Hacıkamiloğlu vardı. Hacıkamiloğlu cinayetin Müslümanlar üzerine yıkılmak istendiğini öne sürerek sinirleniyordu. Üstelik kentteki el sanatlarının gayri Müslimlerin denetiminde olmasından büyük rahatsızlık duyuyordu. Babası Hacı Mustafa da Urfa belediye başkanı olduğu dönemde, el sanatlarının Ermenilerin denetiminde olmasını içine sindirememişti. Bu yüzden Müslümanların işsiz kaldığından yakınmıştı.

Cemil Hacıkamiloğlu da sürekli olarak Ermeni eczacı ve doktorlardan şikayet ediyordu. Çevresine sık sık Ermeni doktor Armıl’ın Müslüman hastaların reçetelerine zehir içeren ilaçlar yazdığını, adını Kadri olarak değiştiren Ermeni eczacı Karakir’in de zehirli ilaçları vererek hastaları öldürdüğünü söylüyordu! Hacıkamiloğlu, ağabeyi Abdülkadir’e Dr. Armıl’ın yazdığı ilaçları eczacı Karakir’den aldığını, ancak kardeşinin içerken fincanı elinden düşürdüğünü ve ilacın taşın üzerinde kaynadığını iddia ediyordu. Hacıkamiloğlu bu ilacın kezzap olduğunu ifade ediyor bu konuyu şöyle anlatıyordu:

“Abdülkadir’in o gün eceli gelmemiş… Allah sakladı, elli sene sonra vefat etti. Doktor Armıl çocuklarımızın sıska, cansız kalmaları için yeni doğum yapmış annelerin yağlı, etli yemek yemelerine müsaade etmezdi. Çocuklara gıdası pek az olan yemekleri tavsiye ederdi… Gıdasızlıktan hem anne hem de çocuk takattan düşerdi. Anne bazen dayanamaz yağlı, etli yemek yiyince çocuk perhiz sütüne alışkın olduğu için ishala tutulurdu. Hemen Armıl çağrılırdı… Armıl işini bilir, ‘Ben demedim mi perhiz yap. Sözümü tutmazsan çocuk ölecek’ derdi. Karakir’den ilaç gelir çocuklar ekseriyetle zehirli ilaçlarla ölürdü. Çok seneler sonra anlaşıldı, çocuklu kadınlar perhizi bıraktı!”

Hacıkamiloğlu, babası Büyük Hacı Mustafa’nın belediye başkanlığı döneminde halkın işbirliği yaptığını ve Ermenilerin Halep’e göç etmesinin sağlandığını vurguluyordu.

Urfa’daki katliamda zaman zaman fail olarak bazı din adamlarının suçlu koltuğuna oturtulması da Hacıkamiloğlu’nun rahatsızlığını arttırıyordu.

Polis emniyette zanlıları konuşturmak için amansız bir sorgu yürütürken, manifaturacılar esnafının başkanı olan Hacıkamiloğlu üyelerini Gümrük Hanı’nda toplantıya çağırdı.

Yahudilerin canavarca hareket ettiğini, katliamı Müslümanların üzerine yıkmaya çalıştıklarını iddia ederek Musevilerle alış veriş yapılmaması konusunda karar aldı. Bu ambargo kararının ardından Yahudilerle alışveriş tamamen kesildi. Artık Museviler bakkala, fırına gittiklerinde kimse onlara bir şey satmıyordu. Hiçbir Müslüman da onlardan bir şey satın almıyordu. Hacıkamiloğlu esnafa şöyle seslendi:

“Yahudilerden biri İslam olmuş… Yahudilerin kendi dinlerinde İslamı öldürmek farzmış. Bir gece İslam olanın evinde mevlüt okutuyorlar. Filistin’den iki de fedai getirmişler. O gece İslam olanın ve çocuklarının mevlüt şerbetine ilaç koyarak bu zavallıları bayıltmışlar. Ve Filistin’den gelen iki fedaiye öldürtmüşler. Kadının karnındaki masumu da öldürmek için şişlemişler. Hepsinin şehadet parmakları kesilmiş. Yalnız Kemal isminde bir oğulları askerde olduğu için kurtulmuş.”

Cinayeti Yahudilerin işlediğini anlatan Hacıkamiloğlu, suçun Müslümanların üzerine atıldığını da çevresinde toplanan esnafa anlattı:

“Bir de Cinayeti Türkler işlemiştir, katilleri isteriz’ diye feryat ettiler. Öyle ya, Yahudi Yahudiyi öldürür mü?.. Yaptıkları cinayeti Türklerin boynuna koydular.( Cemil Hacıkamiloğlu, Şanlıurfa’nın Kurtuluşu ve GAP Projesi, Syf. 146-148)

Cemil Hacıkamiloğlu’nun başlattığı ambargo yalnızca Yahudilere yönelik değildi. Musevilere gizliden yardım eden bir iki Müslümanın adı da kısa sürede saptandı. Onlar da ambargo kapsamına alındı. Bu kişiler Müslüman esnafın nefretini kazandı, gavurların işbirlikçisi olarak damgalandı…

Yahudilere yönelik ambargo artınca olay Vali Kamuran Çuhruk’a yansıdı. Vali, Hacıkamiloğlu’nu makamına çağırarak bağırdı:

“Elebaşı esnaflara emir vermişsin, Yahudi vatandaşlarla kimse alışveriş etmiyor…”

“Evet etmiyorlar… Yahudilerin bu insanlık harici iğrenç hareketlerinden dolayı esnaf kızgın. Bu yüzden alışveriş yapmıyorlar…”

“Alışveriş derhal başlamalıdır. Aksi halde ben adamı kurşuna dizerim!..”

Çuhruk çok sinirlenmişti… Kentteki azınlıklarla Müslümanların bu olay yüzünden karşı karşıya gelmesini, kötü olaylar çıkmasını istemiyordu. Cemil Hacıkamiloğlu’nun babası Mustafa Hacıkamiloğlu Urfa Kurtuluş Savaşı’nda Fransızlara karşı büyük mücadele vermiş bir Milli Mücadele kahramanıydı. Çuhruk üslubunu yumuşatarak yanına yaklaştı:

“Sen Urfa kahramanının oğlusun… Yahudilerin arkasında Amerika, İngiltere var, Ruslar ve Fransızlar var, senden rica ediyorum… Esnaf Yahudi vatandaşlarımızla alışveriş yapsın…”

Hacıkamiloğlu da bu sıcak yaklaşım üzerine yumuşadı, “Esnafın bileceği iş” dedikten sonra valinin yanından ayrıldı.

Sh: 88-94

***

1889 doğumlu Azzur Bilgin (Aka), 1889 doğumlu Yusuf Hamuz (Büyüktosun), 1884 doğumlu Davut Hıdır Yeşil, 1881 doğumlu Azzur Bozo ve 1890 doğumlu Nesim Binler (Elfiye) birden fazla kişiyi planlayarak öldürmek suçundun tutuklandılar.

Mahkeme Şorkaya ailesinin Müslüman olduğu için katledildiği iddiasından yola çıkarak Müftü Hasan Efendi’den bir rapor istemişti. Müftü Hasan Efendi, Tevrat’ın İbrani ve Keldani dillerinden tercümesi olan ve 1886’da İstanbul Boyacıyan Matbaası’nda bastırılan 882 sayfalık Tevrat’a bakarak görüş bildirmişti. Müftü, Tevrat’ın 162. 163 ve 164. sayfalarında Tesniye faslının 13. babının 6. ayetinden 18. ayetine kadar olan bölümü kaynak göstermişti. Burada, “Her kim dinini değiştirir ise onu mutlak kati ve taşlarla recm edeceksin” deniliyordu. (Rıfat N. Bali, söz konusu ayetlerin Musevi dininden ayrılanları kastetmediğini, toplum içinde paganizmi (çok tanrıcılık, putperestlik) savunanlara yönelik olduğunu yazıyor. Bali, “Devletin Yahudileri ve Öteki Yahudi” adlı eserinde bu ayetle ilgili, “Yahudi şeriatında Museviliği terk eden dinini terk etmiş sayılmaz. Yolunu şaşırdığı ve Museviliğe geri döneceği düşünülür” diyor.)

Yöre insanları Müftü Hasan Efendi’nin bu saptamayı yapması üzerine Urfalılar’ın zan altında kalmaktan kurtulduğunu konuşuyordu.

Yine de bu korkunç cinayetleri kimin işlediği konusunda tartışmalar aylar boyunca sürdü. Bu yüzden kentte Musevi cemaatine yönelik öfke de dinmedi. Urfa’daki genel kanı, Şorkaya ailesinin Müslüman olduğu için Filistin’den gelen Yahudiler tarafından öldürüldüğü yolundaydı.

Urfa’daki 40 kadar Yahudi ailesi çok tedirgindi. Bozo, Kohen, Dayan, İsrael, Mülhem, Esinli, Levi, Attia, Mısri, Anter, Elfiye, Mugribi, Hammame, Mızrahi aileleri endişe içinde bekliyorlardı. Bazı aileler kenti terk ediyordu.

Sh: 99-100

 “FİLİSTİN’DEN GELEN KATİLLER!..”

Urfa’da “Siverekli” olarak adlandırılan Şorkaya ailesi iddia edildiği gibi servetlerine el koymak isteyen kişilerce mi katledilmişti?.. İşin içinde dinsel bir çatışma mı vardı?.. Şorkaya ailesi Tevrat’ta geçen bir ayete dayanılarak din uğruna mı öldürülmüştü?..

Bu katliamda işbirlikçiler kimlerdi?.. Şorkaya ailesinin kapısını içeriden açarak katillerin eve girmesini kimler sağlamıştı… İshak Şorkaya’nın Arap ortağı neden ortadan kaybolmuştu?.. Tüm bu sorular uzun süre Urfa kamuoyunda yanıt aradı…

Urfa’da katliamın yankıları dinmezken, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu 1947’de Filistin topraklarının Araplarla Yahudiler arasında paylaştınlmasına ilişkin bir karar aldı. 181 sayılı bu karar Filistin topraklarının yüzde 55’ini Yahudilere, yüzde 45’ini de Araplara veriyordu. 9      Nisan 1948 tarihinde, Yahudi İrgun örgütüne bağlı militanlar sabaha doğru Kudüs yakınlarındaki Deir Yasin köyüne baskın düzenlemiş ve iddialara göre 245 kişiyi katletmişlerdi. Öldürülenlerin çoğu kadın ve çocuktu. Yahudi teröristler hamile bir kadının karnını yararak karnındaki çocuğu da öldürmüşlerdi. Teröre şahit olanların anlattıklarına göre Yahudi teröristler bu baskında kadınların kulaklarını kesiyor, kulaklarındaki küpeleri alıyor, sonra öldürüyorlardı.

Bu haberler de, Urfa’da Yahudilere olan tepkiyi artırıyordu. Tarihe “Deir Yasin Katliamı” olarak geçen olay sonrası İngiltere manda yönetimini sona erdirdiğini açıkladı. Ancak bölgedeki huzursuzluk sürüyordu. Gazetelere endişe verici haberler yansıyordu:

“Londra – Filistin’de çarpışmalar şiddetlenmiştir. Dün Yahudiler yeniden taarruza geçmişler ve El Kaster köyünü yeniden ele geçirmişlerdir. Kuzeyden takviye alan Arap birlikleri bu köye devamlı bir surette taarruz etmektedirler. Bu çarpışmalarda havan topu, ağır makineli tüfek ve top kullanılmaktadır. Göğüs göğse şiddetli çarpışmalar cereyan etmektedir. Irgun Zvel Leumi ve Storn çeteleri de dün ilk defa olarak açıktan açığa taarruza girişmişlerdir. Bunlar bir Arap köyünü işgal ettiklerini bildiriyorlar. Bu çarpışma esnasında 200 Arap öldürülmüştür. Bunların yarısından fazlası kadın ve çocuktur.”

Londra mahreçli bir başka haberde, “Araplar ile Yahudiler göğüs göğse çarpışıyordu” denilerek şunlar yazıyordu:

“Londra – Times gazetesinin Kudüs muhabiri bildiriyor: Ingiliz mandası sona erdiği ve Ingiliz kuvvetleri Filistin’den çekildikleri vakit husule gelmesi beklenen durum şimdiden bütün Filistin’e hakim bulunmaktadır. Su tesisatı sekteye uğratılmıştır. Kudüs şehrinin dışarı ile irtibatı sık sık kesilmektedir. Daha dün şehre gelmekte olan bir yağ treni durdurulmuştur. Şehirde su, yakıt ve cereyan yoktur.

Arap Yüksek Sekreteri Dr. Halidi tarafından neşredilen bir beyanname,Yahudi tedhişçiler tarafından Arap köyü Yasin’e karşı yapılmış olan hareketi ‘masumların katliamı’ diye tarif etmekte ve Yahııdileri ağır surette itham etmektedir. Yahudi tedhişçiler bu akın esnasında da yüzden fazla kadın ve çocuğu öldürmüşlerdi. Yahudi ajansı dün gece neşrettiği beyanatta bu gibi hadiselere mani olunacağı ve gerekli tedbirlerin alınacağını bildirmektedir.

Dr. Halidi bu harekete karşı Arapların misilleme hareketine girişmeyeceklerini de ilave etmiştir. Fakat bu taarruz ve bunu takiben çoluk çocuk katliamı Araplar arasında derin bir infial yaratmıştır .”( )

Urfalılar, 7 Yahudinin öldürülmesinin de etkisiyle Filistin’deki katliam haberlerini her gün radyodan dikkatle dinlemeye başlamışlardı.

Filistin’deki olaylar devam ederken, 1897’de Theodor Herzl’in İsviçre’de Birinci Dünya Siyonist Kongresi’ni toplamasıyla başlayan Yahudi devletinin kurulması süreci sonuçlanmıştı. Başta İngiltere olmak üzere Batılı devletler, Filistin topraklarında bir İsrail devletinin kurulmasını desteklemiş ve sonuca gidilmişti. David Ben Gurion, 14 Mayıs 1948’de İsrail devletinin kuruluşunu tüm dünyaya ilan etti.

Yahudiler Filistin topraklarında dünya kamuoyunun karşısına bir devlet olarak çıkarken, Urfa’daki katliamın sanıkları o gün hâkim karşısındaydı. Bu kötü olay yüzünden bir devletlerinin olmasına bile sevinemiyorlardı.

Sh:111-112

***

O günlerde radyoda en çok duyulan yayınlar Mayıs ayında yapılması beklenen seçimlerle ilgiliydi. Çok partili dönemin tartışmalarının yoğunlaştığı bu sırada, Demokrat Parti lideri Adnan Menderes, Cumhuriyet Halk Partisi iktidarını yıkmak için yoğun bir propaganda yürütüyordu.

O günkü duruşmada mahkeme üyelerinden ikisi değişmişti. Bu kez heyet Enver Dayanç (başkan), Melahat Yetkin ve Asım Okay’dan oluştu. 2 Yahudinin salıverilmesiyle sonuçlanan duruşmanın kararı ise tutanaklara şöyle geçti:

“İshak Şorkaya’nın oğlu Haymun Şorkaya’nın olaydan üç sene önce Yahudi dininden ihtida ederek İslam olduğu ve Ahmet Kemal adını aldığı, bir süre sonra İshak ve ailesinin dini akidelerinin gün geçtikçe sarsılmakta olduğu ve İslam dinine eğilim göstermekte oldukları…

Ve Musevi halkının dini konumlarını rencide ettikleri, Haymun’un Müslümanlığı kabullenmesi ve bunu aile efradına yaptığı telkinler dolayısıyla İshak ve çocuklarının bu etki altında Müslümanlığa fazla derecede eğilim göstererek Musevi milletinin örf ve adetine aykırı harekette bulundukları…

Musevi dininin yasak kıldığı şeyleri işlemekte ısrarla devam etmekte ve Kuran-ı Kerim’i devamlı okumakta oldukları görüldükçe, Urfa’da bulunan Musevi cemaatinin kininin günden gene arttığı…”

Kararda, bu saptamaya İshak Şorkaya’nın çarşıda satılan bir dini kitabı on altı liraya alması kanıt gösterildikten sonra sanıkların Urfa Emniyeti’ndeki sorgu yöntemine dikkat çekildi.

Mahkeme kararına göre gözetim altında bulunan sanık Azzur Aka’nın yanma konulan tanık Şavak’ın kendisini bir Yahudi olarak tanıtmasının inandırıcı olmadığına, Urfa gibi küçük bir Musevi cemaatinin bulunduğu kentte, haham düzeyindeki bir kişinin bu insanları rahatlıkla tanıyabileceğine dikkat çekildi.

Kararda, iki sanığın maktulleri dini akidelerine dayanarak Filistin’den gelen ve katil oldukları iddia edilen dört Arap’a yardımda bulunmak suretiyle öldürdükleri veya bu eyleme herhangi bir şekilde katıldıkları, ilgi gösterdikleri konusunda inandırıcı kesin bir delil ve tanıklık olmadığı vurgulandı.

Urfa Emniyeti’ndeki sorgu yöntemiyle ilgili görüşlerin yazıldığı mahkeme kararında, Adli Tıp’ın 3 Haziran 1949 tarihli ve 1575 sayılı raporu da dayanak gösterildi:

“Sanık Azzur Aka olay sonrasında, nezaret altında kalmış ve bir çok kez sorgudan geçirilmiş olduğuna göre sayıklaması, maddi ve ruhi bir şok olarak kabul edilebilir…

… Bilinçaltına geçmiş olan olayların sentez şeklinde tekrarlanmasının psikolojik bir hadise olarak kabul edilmesine bilimsel açıdan olanak görülmüyor…

Bilinçaltına geçmiş olan hatıraların bir bölümü ya da tamamı, biçim ve içeriği değiştirilerek, doğruluk ve itiraftan yoksun bir şekilde sayıklanabilir… Ancak bu gerçek bir itiraf alarak kabul edilemez. Ayrıca bu durumdaki bir kişinin uyku sırasında yazı yazmasının mümkün olamayacağı bildirilmiştir.

Mektubu yazan kimse, Şavak ve Aziz’in Musevi milletinden olduğunu bilerek hareket ettiğine göre, mektubu imzalamaktan hiçbir şekilde çekinmez. Ancak imzalamazsa bile hiç olmazsa, imzasını andırır bir işareti koyması gerekirken, yazılan mektuplar imzasız ve işaretsizdir. Bu yüzden sanığın sayıklamasının bilinç altına geçmiş hallerden sayılamayacağı, herhangi baskı ve korku altında istemeden gerçekleşen, gerçek olmayan, hayaletten ibaret olacağı kanaatine varılmıştır.

Tanık Şavak ve Aziz’in bu konudaki şahitliği, vicdani kanaati tatmin etmemiş olduğundan samimi görülmemiştir. Sanıkların, Seniha’nın kocasının ruhuna Zülhar ismindeki kitabı alarak okuması ve bundan yararlanarak İshak ve ailesinin güvenini sağlayarak eve girip öldürme işini kolaylaştırdıkları hususundaki iddia ise ikna edici delillerle belirlenememiş, ispatsız kalmıştır. Bu gibi sebeplere dayanılarak sanıkların mahkum edilmesi mümkün görülmediğinden, suçları sabit görülmeyen sanık Azzur Aka ve Yusuf Büyüktosun’un beraatlerine ve gerçek faillerin aranmak üzere karar örneğinin savcılığa yazılmasına oy çokluğuyla karar verildi.”

1 Eylül 1948’deki karar duruşmasında da bulunan mahkeme üyelerinden Asım Okay, verilen bu karara katılmadı ve sanıkların daha önceki yargılamada verilen cezanın uygulanmasını isteyerek muhalefet şerhi koydu. Okay, muhalefet gerekçesini karara şöyle yazdırdı:

“Azzur Aka’nın sayıklarken söylediklerinin yer aldığı tutanağı imzalamaması gerçeği değiştirmez.

Aka’nın, yazısını uyku halinde, manasını anlamadan yazması mümkün değildir.

Üstelik sanığın yazıyı uyku halinde değil, kendisini Yahudi olarak tanıtan şahsın sözüne güvenerek yazdığı anlaşılmıştır.

Urfa’da Yahudi nüfusu az ancak dağınık mahallelerdedir. Bu nedenle herhangi bir şahsın gece Yahudi olup olmadığının anlaşılması güçtür.

Aka’nın yaş durumunun, sorgulama yönteminin şeytani bir hile olacağını kavramaya müsait olmadığı anlaşılmaktadır.

Eski bir mahallede birbirine grift evlerde olacak hadisenin duyulması mümkün iken; suç izini kaybettirmek isteyen sanıklar, kendileri masum olsalar dahi suç hakkında ketum harekette bulunmuşlardır.

Olaydan önce orada bulunmuş olan sanıkların yardımları olmadan yabancı bir şahsın olayı başarması mümkün görülmemiştir.

Daha önce verilen kararın bozulmasından sonra yapılan soruşturmada da, sanıklar lehine bir değişiklik olmamıştır. Suçun sanıkların yardımıyla işlendiği kanaatindeyim.”

2.5       yıl hapis yatan iki yaşlı Musevi’yle ilgili alınan bu karar 4 Nisan 1950’de, Yargıtay 1. Ceza Dairesi’nin 897-1219 sayılı kararıyla onandı.

15        Mayıs 1950’de yapılan genel seçimleri Demokrat Parti kazandı. 1. Menderes Hükümeti 22 Mayıs 1950’de kurulduğunda, Urfa’da zaten bir tek Yahudi kalmamıştı. Hepsi Mersin, İstanbul ve İsrail’e göç etmişti. Onlar, Menderes’in 29 Mayıs 1950 Meclis’te okuduğu hükümet programını doğdukları topraklardan çok uzaklarda radyodan dinliyorlardı:

Truman doktrini ve Marshall yardımıyla bu sulhçu siyasetimizi desteklediğinden dolayı kendisine milletçe samimi şükran hisleri beslediğimiz büyük dostumuz Birleşik Amerika ile ve büyük müttefiklerimiz İngiltere ve Fransa ile siyâsi, İktisâdi kültürel münasebetlerimizi, samimiyet ve anlayış havası içinde her gün daha kuvvetlendirmek en büyük emelimizdir. Yakın Şark devletleriyle daha sıkı münâsebetler kurarak bu bölgelerde adalet ve anlayış esaslarına dayanan samimi bir dostluk ve tesanüt havası yaratmak lüzumunu duymaktayız. Kanâatimize göre, bu neticenin süratle elde edilmesi yalnız bu bölgelerin değil hatta orta şark memleketlerinin, binnetice dünyanın emniyeti bakımından da büyük bir ehemmiyet arz etmektedir. ”

Sh: 141-145

SON GAVUR!..

Cemil Hacıkamiloğlu’nun 1947’de ambargo uygulatarak kentten gitmelerini sağladığı Yahudilerin torunlarının inşa ettiği Koç Ata Besi Çiftliği, ovanın ortasında görülüyordu… Bu dev tesiste hayvancılık yapılıyordu…

Murat, uçak gökyüzünde süzülürken GAP’ın dünya ülkelerince nasıl yakından izlendiğini anımsadı. 1992’de İran Cumhurbaşkanı Rafsancani kente geldiğinde, Balıklıgöl’de çevresini saran Urfalılar, “Allahü ekber” diye bağırmıştı…

İsrail Cumhurbaşkanı Ezer Weizmann’ın Ocak 1994’te Urfa’ya yaptığı gezi ise ilginç olmuştu. Yetkililer protesto edilebileceği endişesiyle Weizmann’ı havaalanından direkt Atatürk Barajı’na götürmüşlerdi.

Yahudiler Dicle ile Fırat arasındaki Mezopatamya ovalarını “vaat edilmiş topraklar” diye niteliyorlardı. Weizmann çok ilginç bir dönemde, Harran’da ilk sulamanın yapılacağı yıl gelmişti Urfa’ya… 15 yıllık çalışma bitmiş, Fırat Nehri’nin suları 9 Kasım 1994’te Urfa Tüneli aracılığıyla Harran Ovası’na bırakılmıştı

Bu haberlerden, Weizmann’ın Urfa’ya gelişinden tam 10 yıl sonra kentin başka Musevi konuklarının da olduğu anlaşılıyordu. “İsrail GAP’ı istiyor” başlıklı dosya dergiye kapak olmuştu. Yazıda, “İsrail askıya alınan sulama projelerinin başlaması için AKP hükümetini sıkıştırıyor. Güneydoğu Anadolu’da toprak satın aldığı, vaat edilmiş toprakları zaman içerisinde ele geçirmek istediği iddiaları bir yana, İsrail, Türkiye’ nin çeşitli nedenlerle yapamadığını yapıp, bölgede üretim yapmak ve dünyaya satmak istiyor” deniliyordu.

Diğer yazı Museviler’in Harran ve Urfa’yı neden bu kadar önemsediği konusunda ciddi bilgiler içeriyordu. Bir grup Yahudi’yi Harran’daki bir kuyunun başında ayin yaparak gösteren fotoğraflar ilginç bir yazıyla süslenmişti:

“Hz. İbrahim’in torunları, Hz. İshak’ın Refika ile evliliğinden ikiz çocukları Hz. Yakup ve Ays (İbrani kaynaklarına göre Esav) dünyaya geliyor. İshak’a göre ailenin geleceği Ays’a bağlıdır; ancak anne Refika, Yakup’u destekler. İshak, yaşlandığı zaman, oğullarına birer dua vermeye karar verir. Ays, bu dualardan babasının misyonunu devam ettirecek ‘ilk doğan’ duasının yanı sıra, zenginlik ve güç duasını da ister. Fakat Refika ‘ilk doğan’ duasının Yakup’a verilmesini istemektedir. Çünkü Yakup’un, Hz. İbrahim gibi dünyayı değiştirebileceğine inanmaktadır. Ay s’in, babasının akşam yemeğini sağlamak için ava çıktığı bir sırada Refika bir oyun oynar. Yakup’u Ays’a benzeten Refika, kör olan İshak’ ı kandırır ve duayı almasını sağlar. Bunun üzerine Ays’ ın kardeşini öldürmeye karar verdiğini anlayan Refika, Yakup’u Harran’a, dayısının yanına yollar ve oradan kendine bir eş bulmasını söyler. Harran’a giderken gündüzleri saklanan ve yolculuğunu gece sürdüren Yakup ise bir başka uygarlığın isim babası olur. Yakup, ‘İsrail’ olarak çağrılacaktır. İsrail, ‘geceleri Allah’a yürüyen’ anlamına gelmektedir. Harran’a ulaşan ve vasiyet gereği evlenmek isteyen Yakup, dayısı Lavan’ın kızı Rahel’e aşık olur. Ancak Lavan, kızıyla evlenebilmesi için Yakup’a kendisi için 7 sene çalışması şartı koyar. Yedi sene sonunda Lavan, Yakup’u Rahel yerine ablası Lea’yla evlendirir ve Rahel için 7 sene daha çalışma şartı koyar. Sonunda Yakup’un 4 karısı olur: Lea, Rahel ve onların cariyeleri Zilpa ve Bilha. Eşlerinden 12 oğlu ve bir kızı dünyaya gelecektir Yakup’un tüm oğulları, kendilerini babalarının misyonuna adar ve İsrailoğullarının temelleri Harran’da atılır.

Harran’ın Yahudiler için önemi bu meseleden kaynaklanıyor. Yahudiler için Roş Aşana Günü, Şabat ile birlikte kutsal sayılan 14 gün arasında yer alıyor. Her yılın eylül ayında iki gün olarak kutlanan ‘Roş Aşana’da oruç tutulmuyor, ağlanmıyor fakat günahlar içten itiraf ediliyor.

Peki, Yahudiler niçin Roş Aşana’yı Harran’daki Yakup’un Kuyusu başında kutluyor? Yahudiler, geleneksel olarak, Roş Aşana nın ilk günü yapılan M inha duasından sonra bir su kaynağına gidilmesi ve uygun duanın yapılmasıyla ‘Taşlih’ geleneğinin yerine getirilmesi gerektiğine inanıyor. Taşlih geleneği, kaynağım, İbrahim’in İshale’ı Tanrı’nın emri üzerine kurban etmeye götürmesi sırasında olan olaylardan alıyor. ” (Okan Konuralp, “Harran’da, kuyu başında Yahudi ayini” Tempo Dergisi, 19- 25 Ağustos 2004, Sayı:34)

Sh: 149-152

Çakeri Mahallesi katliamıyla ilgili pek yazılıp çizilmemişti. Olayla ilgili Amerika’da bulunan Yahudi Araştırmaları Enstitüsü ’nün (YIVO Institüte for Jewish Researce), Siyonist Arşiv Merkezi (CZA) ve Dünya Yahudi Kongresi’ndeki belgelere dayanılarak yazılmış ayrıntılı bir makale de vardı.

Makalede, YIVO Arşivi’ne dikkat çekilerek, “Annesi muzaffer bir şekilde Urfa’ya geri döndü ve Ahmet Kemal’in tekrar Yahudi olacağı müjdesini etrafa yaydı. Bu haber Urfa halkını öfkelendirdi. Ahmet Kemal Urfa’ya döndükten sonra komşusu Şeyh Muhammed onu evine davet etti ve Yahudiliğe geri dönmemesi için telkinde bulundu… Ancak ailesinin Ahmet Kemal’i Yahudiliğe geri döndürmeye çalışması Urfa’daki Müslüman halkın Yahudilere ve özellikle Şorkaya ailesine karşı öfke ve nefret etmesine yol açtı. Bu öfke ve nefret Şorkaya ailesinin katledilmesiyle sonuçlanacaktı” deniliyordu.

Yine YIVO Arşivi kaynak gösterilerek kaleme alman satırlarda, cinayetle ilgili yargılananların “Katliam gecesi kurbanların evinde olduğu, gece yarısından sonra Halef el Medeh’in meçhul katilleri içeri aldığı, Medeh’in olaydan sonra ortadan kaybolduğu” belirtiliyordu. Yahudi arşivine göre, “Medeh’in Şorkaya’ya büyük borcu vardı. Hem borcundan hem de ortağından kurtulmak için katliamı El Medeh tasarlamıştı.”

CZA Arşivi’ne atfedilen bir bölümde ise Urfa’nın Milli Mücadele tarihinin en önemli isimlerinden Müftü Hasan Efendi, “Şorkaya’nın katline fetva vermekle” suçlanıyordu. Bu durum Haham Azzur Aka’nın ifadelerinin yeraldığı Yahudi CZA Arşivi’ne şöyle yansıyordu:

“Ahmet Kemal ihtida ettikten sonra yerel geleneklere göre kendisine Müslüman bir üvey baba seçmiş ve onun evinde yaşamaya başlamıştı. Ancak Yahudiliğe geri döneceğini bahane ederek sürekli öz babası Şorkaya’dan para sızdırıyordu. Baba Şorkaya ziyaretlerinden birinde Yahudiliğe geri dönmesi için telkinde bulundu. Oğlunun bu telkinleri red etmesi üzerine İslamiyete beddua etti. Bunun üzerine oğlu Ahmet Kemal ona, ‘İslamiyete beddua ettiğine göre, Allah’ın bedduası da üzerine kalacak’ karşılığını verdi. Ahmet Kemal üvey babasının evine döndüğünde onu bu olaydan haberdar etti ve o da Urfa Müftüsü’ne haber verdi. Bunun üzerine müftü, Şorkaya’nın katli için fetva verdi.’’

Oysa Müftü Hasan Efendi bu konuda sorgulanmamış, sanık durumuna da getirilmemişti. Müftü, mahkeme belgelerine göre sadece olayın soruşturulması sırasında bilirkişi olarak görevlendirilmiş ve Tevrat’taki bir ayet konusunda mahkemeye bir rapor sunmuştu.

Mahkemede tanıkların büyük bölümü haham ve yardımcısının katliam gecesi evde yatıya kaldığını açıklamasına karşın, makalede tanıkların bunu yalanladığı yazıyordu.

Sh: 169-171

***

Çakeri Mahallesi katliamının ardında aydınlatılması gereken çok unsur vardı. 1947 yılının koşullarında küçük bir Anadolu kentinde soruşturmayı derinleştirecek araç gereçler var mıydı o da bilinmiyor. Ancak bundan daha önemlisi bu cinayetin faillerini ve gerekçelerini ortaya çıkarabilecek sosyo-politik koşullar yeterli miydi?.. Urfa’nın ve Türkiye’nin o gün içinde bulunduğu koşullarda, olayın bir biçimde kapatılması daha uygun mu görülmüştü?

Yahudi lobisi o dönemde ABD’nin dış politikasında etkindi.

1947 yılında Marshall Planı ve Truman doktrinleriyle Türkiye’nin stratejik değeri belirlenmişti. 12 Mart 1947’de ABD Başkanı Harry S. Truman kongrede, Türkiye ve Yunanistan’a yardım yapılmasını savunan bir konuşma yapmıştı.

22 Mayıs 1947’de yoğun tartışmalar arasında Türkiye’ye 100 milyon dolar, Yunanistan’a 300 milyon dolar verilmesi kabul edilmişti. Türkiye’ye yardım yapılmasına tepki gösteren üyelerin sayısı artınca, ABD Dışişleri yetkilileri, “Bizim bu ülkelere verdiğimiz paralar kesinlikle sadaka değildir. Bu paralar Amerikan dış politikasının bir parçasıdır” diyerek muhalefeti susturmuştu.

ABD, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Avrupa ülkelerinin yıkılan ekonomilerini yeniden canlandırmak için harekete geçmişti. Gerekli altyapıyı sağlamak amacıyla Dışişleri Bakanı George C. Marshall adıyla anılan yardım programı 1948 yılında Başkan Truman tarafından yürürlüğe sokulmuştu. ABD, o dönemde ekonomilerini düzeltmek amacıyla yardım ettiği ülkelerin mali politikaları üzerinde denetimi de sağlıyordu.

Marshall Planı o dönemlerde, yani 4 Temmuz 1948’de imzalanmıştı.

28 Mart 1949’da İsrail’i tanıyan ilk Müslüman ülke de Türkiye olmuştu. Türkiye, Sovyet Rusya tehdidine karşı ABD’ye yakın tavır alması sonucunda İsrail ile ilk ticaret anlaşmasını da imzalamış ve 1950’ler boyunca kesintisiz ABD mali desteği için Musevi lobisine başvurmuştu.

Tesadüf müdür bilinmez ama dünya kamuoyunda da yankı bulan Urfa’daki katliamın yargı süreciyle ilgili gelişmeler de tam bu sıralara rastlamıştı… Yargıtay 1. Ceza Dairesi’nin kararı bozması üzerine, Malatya Ağır Ceza Mahkemesi işte tam bu tarihlerde, 9 Şubat 1950’de, 2 Yahudi’nin 10’ar yıl hapisle cezalandırıldığı katliam davasının dosyasını yeniden açmış, sanıkları salıvermişti!..

Sh: 174-175

***

Urfa’daki Yahudi varlığından çok az iz kalmıştı… Adı değiştirilen bir mahalle, katliamın yaşandığı ev, çarpık yapılaşmanın bir canavar gibi yuttuğu havranın briketler arasında kalan taşları… Ve Urfa’nın Demirci Pazarı mevkiinde yıkılmaya yüz tutmuş bir han…

Yeni Şafak’ta “Taha Kıvanç” takma İsimle Yazan Fehmi Koru bir yazı kaleme almıştı. O, “Aklım pek yatmadı, ama… ” başlıklı yazısındaki iddialan “Jevvish Telegraphic Agency”e (JTA) dayandırıyordu:

“Dünyanın her tarafındaki Musevilerle ilgilenen bir kurumun yayın organındaki yazıya göre Urfa’da, on kadar Musevi aile, yaşıyor ve dini bayramlarını kutluyormuş. Tabi bunu gizlice yapıyorlarmış!..”

Kıvanç’ın makalesine kaynak olari Matthew Gutman imzalı yazı, tarihi önemi de olan bir kurum niteliğindeki JTA’nın web sayfasında yer alıyordu. Gutman, Urfa’ya kadar gidip eskiden Musevi ustaların çalıştığı hanları, çarşıları, yaşadıkları mahalleleri, «sokakları dolaşmış, yetkililerle görüşmüş ve geçmişte bölgede yaşayan Musevilerin akıbetini sormuştu.

Gutman’ın gözlemlerine göre, Urfa’da halen Museviler var ancak bunlar kendilerini saklıyordu!..

Gutman’ın bu noktaya ulaşmasına Urfalı bazı işgüzarların da katkısı olmuştu. Örneğin Şanlıurfa TV’de çalışan Kadir Çelikcan, “Museviler kimliklerini gizliyor, eğer komşuları onların kim olduklarını öğrenirse başlarına kötü şeyler gelir” diye konuşmuştu. Tabi Gutman bu konuşmanın üzerine, “Tevrat’ın Hz. İbrahim’in develerine su içirmek için konakladığı kutsal şehir” diye yazdığı Urfa’da Yahudilerin yaşayabilmek için kendilerini saklamak zorunda kaldıklarını iddia ediyordu.

Çelikcan, Gutman’a “Yahudiler kimliklerini açıklarsa kimsenin onlardan alış veriş etmeyeceğini bu nedenle açlığa mahkum olacaklarını” söylemişti!..

Gutman, yazısında Yahudi Ham’ndaki bir esnafa da odaklanmıştı. Adını Müslüm olarak açıklayan ve yüzünü kapatarak fotoğraf çektiren bu adama arkadaşlarının “Moşe Dayan” diye seslendiğini yazmıştı!..

Müslüm, rivayete göre İsrail’in eski dışişleri bakanının çocukluğunda bu dükkanda çalıştığını, lakabının da o nedenle kendisine layık görüldüğünü anlatmıştı. Ancak Gutman bu iddiayı “Dayan, hayatında oralara ayak basmış olamaz” diye yorumlamıştı.

JTA muhabirinin, “yerel tarihçi” diye yazdığı Urfalı Baki Özmen’in anlattıklarını da kaleme almıştı. Özmen, 1945 öncesi sayıları bin aile kadar olan Musevilerin Urfa’dan âni göçünün sebebi olarak, “İçlerinden biri, Müslümanların üzerinde kalacak biçimde, diğerinin boğazını kesti” diye anlatmıştı!..

JTA’daki yazı daha önce Jerusalem Post’ta, “Irak sınırında Türkiye’nin ‘Marranoları’ (gizli dinlileri) hayatlarından endişeliler” başlığıyla çıkmıştı… Urfa’da Yahudi varlığını ilginç iddialarla gündeme getiren başka haberler de yayımlanmıştı.

 Yeni Çağ Gazetesi, (6 Eylül 2004, “Yahudi kadınları Urfa’da doğuruyor.” ) “İsrail’de doğum yapmak üzere olan kadınlar Şanlıurfa’ya getiriliyorlar. Çocukların kimliklerinde doğum yeri olarak da Türkiye-Şanlıurfa yazıyor. Bu çocuklar 20 yaşına geldiklerinde tekrar bu bölgeye gelecekler, aynı zamanda bunların burada arazileri de olacak o zaman ortaya çıkacak tabloyu bir düşünün. O bölgeye İsrailliler yerleşmiş olacaklar” yazıyordu.

Sh: 177-179

Sahi, Son Gavur kimdi?..

Sh: 182

Kaynak: Mehmet FARAÇ, SON GÂVUR,  Günizi Yayıncılık, Aralık/2004 İstanbul

 

 

KARA BÜYÜ İLMİ LİTERATÜRÜ


Hzl: Alexander. C. Rae,
Çeviren: M.Fehmi İmre

UYARI:

Bu yazının içeriği tehlikelidir
ve beyinde onarılamaz hasara yol açabilir.
Sadece gerçek
Blöfçüler tarafından okunmalıdır.
Ancak sonunda konuda uzman olacağınız bir yazı.

blöf:

1. Oyunda, elini olduğundan başka gösterme davranışı.
2. Karşısındakini yanıltarak ya da yıldırarak bir işten
caydırmak için söylenen asılsız söz ya da takınılan aldatıcı tavır, kurusıkı.

Türkçe Sözlük (TDK)

blöfçü:

Blöf yapan (kimse).

Türkçe Sözlük (TDK)

Blöfçünün Rehberi:
Olgular, jargon ve uzmanlığı birleştiren bir dizi kitap.

Blöfçünün ilkesi:

“İçtenlik her şeydir. Bunu taklit edebilirsen kazanırsın.”
George Burns

“Gırgır gözlemlerle süslenmiş şaşırtıcı bir bilgi deposu…”
The Sunday Telegraph

GİRİŞ

İnsanların uğraştığı işler arasında blöf yapma sanatına büyücülükten daha uygunu yoktur. Bu konudaki “uzmanların yüzde doksanı bütün ömürlerim blöf yapmakla geçirirler. Kalan yüzde on ise çılgındır ve onlardan uzak durulsa daha iyi olur. “Uzmanın blöf yaptığını bilmek size inanılmaz ölçüde yardımcı olabilir. Ancak şansınızı fazla zorlamamak akıllıca olur; sizi kurbağaya dönüştürme şansı, az da olsa gerçekten mevcuttur.

Tabu bu, büyü konusunda ilerleyip deneyim kazandıkça her şeyi bilebileceğiniz anlamına gelmez. Ne var ki işlek bir beyniniz ve iyi bir hayal gücünüz olduktan sonra az bilgiyle bu kadar iyi yürütebileceğiniz başka bir alan da yoktur. Ama unutmayın, günün birinde usta bir blöfçüyle karşılaşmanız kuvvetle muhtemeldir ve eğer uyanık olmazsanız, tekniğinizi deşifre edip cehaletinizi acımasızca teşhir edecektir.

Yine de bazı teknikleri ve anahtar kelimeleri iyi öğrendikten sonra kendinizi üst düzeyde bir uzman olarak satabilir ve bunda öyle başarılı olabilirsiniz ki karşınızdaki blöf yaptığınız düşünse bile şansını fazla zorlamaz ne de olsa onu kurbağaya dönüştürebilirsiniz.

Büyü konusunda cehaletinizi örtmenin son çaresi, isimsiz fakat son derece güçlü bir tarikata verdiğiniz yemin nedeniyle daha fazla bilgi veremeyeceğinizi ya da istenen bilgiyi zındıklara söyleyemeyeceğinizi ileri sürmenizdir. Bu numara, o eski, “Evet, doğrusunu isterseniz ben bir CIA ajanıyım” tekniğinin benzeridir ve sadece diğerleri başarısız olduğunda kullanılmalıdır. Dinleyiciler kolay aldanır türdenseler bu teknik işe yarayabilir. Ama dinleyicileriniz daha akıllaysa, herkes size gülerken toplayabildiğiniz kadar para topladıktan sonra ortadan kaybolmayı denemeli ya da size inanmayanları gerçekten kurbağaya çeviren bir teknikle ortaya çıkmalısınız.

Yeni Bir İmaj Yaratmak

Büyücülük konusunda blöf yapmayı gerçekten ciddiye alıyorsanız: inanılır olabilmenin en önemli faktörü, imajınızı doğru oluşturmaktır. Her gece aynanın karşısında birkaç saat durun ve gözlerinize yan deli, uyutucu bir bakış yerleştirmeye çalışın. Aleister Crowley veya Charles Manson’u kendinize örnek alın. Her ikisi de gözlerine böyle bir bakış yerleştirmek için ayna karşısında uzun saatler geçirmişlerdi.

Siyahlar giyinin. Hatta başa çıkabileceğinize inanıyorsanız uzun bir pelerin giyin. Tuhaf astrolojik semboller ve büyü teçhizatıyla kaplı uzun elbiselerle fotoğraf çektirin. Ancak fazla ileri gitmemek akıllıca olacaktır. Bu fotoğrafları İbiza’da çektiğiniz tatil fotoğraflarıyla birlikte bardaki herkese göstermeyin; tesadüfen ortaya çıkmalarını sağlayın.

İsim değiştirmek genellikle faydalıdır. Günümüzde, Kara Gül tarikatının Büyük Ustası olarak Albert Higgins gibi bir isim kulağa fazla hoş gelmiyor. Egzotik ve yabancı bir isim idealidir. Taşıyabilirseniz, karanlık bir unvan da bunu perçinler. Büyüyle uğraşanlar arasında, bazı İskoçya kabile şeflerinin soyundan geldiklerini iddia etme geleneği vardır. Hiç o tarafları görmemişseniz bile bu iddianın işe yaradığım göreceksiniz.

Diğer yandan karanlık bir Doğu Avrupa ülkesinden gelen düklük veya kontluk daha pratik olabilir. Aksanınızı o yöreye göre hafifçe bozmanız kolaydır ve sizin bu zararsız suçunuzu ortaya çıkaracak bir Litvanyalı kontla karşılaşma olasılığınız çok azdır.

Adres değişikliğinin gerekli olduğunu söylemeye gerek yok. Son 26 senedir her cumartesi gittiğiniz bara gidip birdenbire adınızın Milton Keynes Dükü Nikolay Slimiviç olduğunda ısrar etmeyin.

Yer değişikliği, hakkınızdaki merakı arttıracak ve romantik bir gizem verecektir size. Eğlenceli ve belirsiz bir geçmiş, başarılı bir büyücülük yaşamı için önkoşuldur. Birkaç küçük ima yeterli. Eskiden üyesi olduğunuz Kanarya sevenler Derneği’ne, bültenlerin size postalanması için yeni adresinizi sakın vermeyin. Kesinlikle kimseyi tanımadığınız, özellikle akrabalarınızın oturmadığı bir yere taşındığınızdan emin olmalısınız. Yaşlı teyzenizin, sizin kısa pantolonlu halinizi mahalledeki herkese anlatması kadar gizemli şöhretinize zarar verecek başka bir öldürücü darbe olamaz.

Sırlar

Büyücülük bilgisi hususunda isim yaparken unutulmaması gereken önemli nokta bazı şeyler bildiğiniz ve bunların büyücülük hususunda olduğu izlenimini vermenizdir. Bunu yapmanın birkaç yolu vardır.

Birincisi bilgi sahibi olduğunuzu, ama sır olduğu için kimseye bahsetmediğinizi karanlık bir biçimde ima etmenizdir.

Bu konuda etkili olabilmek için iyi olmanız gerekir.

Daha iyisi sırrınızın ne olduğunu herkese söylemenizdir, ama bunu öyle karanlık, karmaşık ve kafa karıştırıcı bir biçimde yaparsınız ki kimse sizin saçmaladığınızı fark etmez.

Tarih boyunca bu konuyla uğraşanların çoğunlukla seçtiği yol budur. İnsanlar sizin saçmaladığınızı düşündüklerini nadiren söyleyeceklerdir; özellikle de konuşmalarınıza etkileyici bir hava verip, araya birkaç kontrol edilmesine imkan olmayan gerçek katıp, Latince alıntılar yaparsanız.

Latince alıntılardan daha önemlisi, bir şecere sahibi olma gereğidir. Bilginizin size gizli bir topluluktan, daha da iyisi gizli bir dizi topluluktan geçtiğine insanların inanmalarım sağlamaya gerçekten ihtiyacınız vardır. Bu, insan bilgisinin diğer alanlarına göre büyücülükte çok daha kolaydır.

Tarih boyunca büyücülük işlerine bulaşmış birçok esrarengiz kişi, sırlarım kendilerine saklayarak gelip geçmiştir. Bu kişilerin birçoğu kazığa bağlanıp yakılarak yaşamlarını kaybettiklerine göre, sırlarını mecburen gizlemiş olmaları gerekir.

Demek ki amacınız için en uygun kişiler, yakılmış kişilerdir. Onlar, sırlarım tüm baskı koşulları arasında korumuş ve geliştirerek size ulaştırmayı başarmışlardır çünkü. Üstelik artık bunu inkar da edemezler.

Önce sırrınız için bir başlangıç noktası tespit edin. Bunun için birkaç seçeneğiniz vardır. Sonra mümkün olduğunca mantıklı olmaya çalışarak tarihi rotanızı tespit edin. Örneğin sırlarınızın, Amerika keşfedilmeden önce Katharların Kuzey Amerika Şamanlarına devrettiği sırlar olduğu türünden bir şey söylemeyin.

Biraz araştırma yapmak istiyorsanız ölülerden herhangi birini alıp onun kendisi için uydurduğu şecereyi bulabilirsiniz. Genellikle Adem’e kadar giderler ve oldukça etkileyicidirler.

Gizli Doktrin’inizin size Atlantis’te yaşamış doğaüstü yaratıklar tarafından iletildiğini söylemenizde mümkündür ve kimse bunu çürütemez. Ama bu iddia, sizin sabit fikirli lakabıyla damgalanmanıza yeter. Daha iyisi daha makul bir bilgi kaynağı seçmenizdir: Mısırlılar, Druidler [Eski Kelt kabilelerinde yaşadığı düşünülen büyücü-doktorlar.], dört büyük melekten biri ya da Yaradılış Destanı’nda adı geçen herhangi biri gibi.

FAYDALI KAYNAKLAR

DRUİDLER

İnsanların Druidler hakkında bildiği iki şey vardır:

1.         Stonehenge’i yaptıkları, ve

2.         Muhtemelen çalar saati keşfettikleri (başka türlü nasıl sabahın köründe kalkıp da ilkbahar ekinoksundaki şafağı görebilirlerdi).

Sorun şu ki uzmanlar artık Stonehenge’i inşa edenin Druidler olmadığını, onlardan önce yaşamış olan ve tam Stonehenge’in çatışım yapacakları sırada meydana gelen kahredici bir aksilik nedeniyle yok olup giden bilinmeyen bir kavim olduğunu düşünüyorlar.

Bir blöfçü, böyle avantajları olan bir grupla nadiren karşılaşır. Herkesin bir şekilde duyduğu ve hakkında bilinenlerin yansından fazlasının kulaktan dolma olduğu bu din, üzerinde uzmanlaşmak için ideal bir konudur.

Druidler, olayları birbirine ekleyerek yazamamaktan duydukları utanç nedeniyle, “sözlü gelenek” fikrini geliştirecek kadar düşünceliydiler. Yani kültürlerinden geriye sadece güzelce oyulmuş birkaç sanat eseri kalmıştır. Bir de sizin yakıştırdıklarınız…

Druid’in “meşe ağacı bilgisi” anlamına geldiğini bilmekte fayda var. Frazer’in Altın Dal adlı kitabının ana fikri budur. Frazer, Altın Dalın ne olduğunu, ancak 12 ciltte anlatabilmiştir. Kitabın sonuna kaçamak bir göz atanlarsa cevabın “ökseotu” olduğunu bilirler.

Druidler’in bir başka mükemmel avantajı da tarihin hangi diliminde yaşadıklarım kimsenin gerçekten bilmemesidir. Bazı blöfçüler onların onuncu yüzyılın ortalarından beri sırlara sahip olduklarım söylerler. Ama bu bilgi dikkatli kullanılmalıdır.

KABALACILIK

Kabalacılık, büyücülük konusunda blöf yapacaklar için idealdir. Konuya aşina olanlar mutlaka bu sözcükten haberdardırlar, ama kimse bu konuda sizin söylediklerinizi tartışacak kadar bilgi sahibi değildir.

Öncelikle kelimeyi doğru telaffuz ettiğinizden emin olun. Gırtlaktan gelen bir KH ile, balgam çıkarırmış gibi telaffuz etmelisiniz. Rakibinizin telaffuzunu düzeltmek size birkaç puan kazandırır.

Kabala bir gizemcilik ve/veya büyücülük türüdür. Musevilik’ten türemiştir ve çağdaş büyücülük düşüncesinin dörtte üçünü oluşturur. Daha basit bir ifadeyle, Eski Ahit’teki kimsenin anlamadığı bütün küçük noktaları ihtiva eder.

Kabalacılığın en küçük bir bölümüne hâkim olabilmek için yıllarca çalışmak ve denemek gerekir. Yani bir partide 50 yaşın altında biriyle karşılaştığınızda size bu konuda herhangi bir şey bildiğini göstermeye kalkışıyorsa, bilin ki kafadan atıyordur.

Sizinle tartışmaya başlar ve bir şey bildikleri izlenimi verirlerse (anahtar kelimelere bakın) derhal Plan l’i uygulayın. “Ne tür bir kabalacılıktan bahsediyoruz burada? Saf Yahudi kabalacılığı mı?” diye sorun. “Evet” derlerse o zaman sizin tek ilgi alanınız Eliphas Levi ve Fransız büyücülüğü ile başlamış olan Yahudi olmayan kabalacılıktır. “Hayır” derlerse bütün Yahudi olmayan kabalacılığı aşağılar ve özgün Yahudi kabalacılığı olmadığı sürece tartışmaya gerek görmediğinizde ısrar edersiniz.

Anahtar Kelimeler

Gematria  İncil’deki bütün rakamlara büyük ilgi duyan ve onların özelliklerini yorumlayan çok ciddi bir iş. Bir canavarın yedi başlı olduğunu ve örneğin 41 gün çölde dolaşmanın veya bir gemide yolculuk etmenin çok kötü bir şey olduğunu ortaya çıkaran, gematriadır.

Tetragrammaton  Tanrı’nın dört harfi ismi (Yod, He, Vau, He). Normalde, Hıristiyanlar tarafından Yehovah şeklinde telaffuz edilir, ancak Yahudiler bu kelimeyi hiç kullanmayarak yerine Adonai kelimesini tercih ederler. Tanrının dünyayı Tetragrammaton’u doğru telaffuz ederek yarattığı söylenir ve büyünün en güçlü kelimesi olarak nitelenir. Eski İbranicede sesli harf olmadığı için bu kelimenin nasıl telaffuz edileceği kolay kolay tahmin edilemez. İnanışa göre, herhangi birinin bu kelimeyi doğru telaffuz etmesi halinde dünyanın sonu gelecektir. Lütfen denemeyin, tatil planlarını yapanlara yazık etmiş olursunuz.

Shekinah  Akıl. Dişi olarak tahayyül edilmiştir. Kilisede kimsenin okumadığı Meseller bölümünün anlaşılmaz kısımlarında sözü edilir. Bilgiye sahip olmak, Shekinah’la cinsel olarak bütünleşmeye benzetilmiştir. Bu da ahdi Atik’teki ‘”bilmek” kelimesinin o biraz tuhaf anlamım muhtemelen açıklamaktadır.

Hayat Ağacı  Kabalacığın merkezi sembolü. Mükemmelliğe götürür. Yaradılış’ta bahsedilen Hayat Ağacı’dır  Bilgi Ağacı’yla karıştırılmamalı. Ana fikri şudur: manevi aydınlanmanın karmaşık yollarından ve bazı aşamalardan (Sepher  lütfen not edin; Sepher kelimesinin çoğulu Sephirot’dur) geçerek ağacın tepesine çıkarsınız ve ağacın tepesindeki Kether Tacı’n da Tanrıyla buluşursunuz. Kether Tacı’ınn ötesi, kainatın bilgisine hakim olan Tanrı Parçası Ain Soph’tur.

KUDÜS ŞÖVALYELER BİRLİĞİ

Üzerlerinde geliştirilmiş teorilerin çokluğu açısından, Şövalyeler Birliği de Atlantis grubundan sayılır. Günümüzde en popüler teoriler şunlardır:

a)           Torino Kefeni’nin bakıcılarıdırlar,
b)           Rennesle Şatosu sırlarının muhafızıdırlar,
c)           Homoseksüel Satanistlerdir,
d)           Başkan Kennedy’ye suikast düzenlemek için CIA ile işbirliği yapmışlardır.

Açıkçası, sadece hacılara yol açmak için evlerini ve ailelerini bırakarak Kutsal Topraklara at sürebilecek bir grup insanın varlığı, her zaman biraz tuhaf karşılanmıştır.

Duygusal büyücüler, Şövalyelerin yok edilmelerine neden olacak muazzam bir sırra sahip olmaları gerektiğine daima inanmışlardır. Olaylara düz mantık çerçevesinden bakanlarsa, Fransa kralının paraya ihtiyacı olduğunu ve kolay yoldan para bulmak için Şövalyeleri hayvani ayinlere girmekle suçlamak suretiyle kazıklara bağlatıp yakarak muazzam servetlerine el koyduğunu kabul etmişlerdir.

İyi bir nedeni olmadan kral bunu yapamazdı. Onun için bütün gece oturup melek kanatlı, kadın göğüslü, keçi ayaklı ve kafalı, Doğu çağrışımları uyandıran bir put olan Baphomet‘i tasarladı.

Bu karabüyü yazarları ve korku filmi yönetmenleri için bulunmaz bir fırsattı. Baphomet, şeytanın şimdiye kadar yaratılmış en yaratıcı imgesi olma onurunu uzun yıllar korudu. Kral Philippe’nin çağdaş karabüyücülere yaptığı diğer büyük bir hizmet ise Şövalyeleri, sırlarını açıklayamadan yakmasıydı. Gerisi kendine bir şecere arayanlara kalmış. Bu hikâye, 12. ve 14. yüzyıllar arasındaki kesin olarak bilinmeyen bir tarih dilimini kapsamaktadır.

GNOSTİSİZM

Gnostikler, olayların yeni başladığı zamanlarda Roma’da Hıristiyanlığın baş rakibiydiler. Gnostisizm, Hıristiyanlıkla birçok yönden benzeşiyordu. Aralarındaki tek fark, gnostiklerin, İsa’nın adını Hristos mu yoksa Hrestos mu olarak yazmaları gerektiğine bir türlü karar verememiş olmalarıydı. Bu da, gematrianların ve Yunan alimlerinin de bildiği gibi, büyük bir farktı.

Bilindiği gibi her iki kültün inançları da zamanla birbirine biraz karıştı. Bu yüzden Yeni Ahit’teki anlamadığınız şeylerin gnostik olduğunu varsaymak, güvenilir bir yoldur. Mesela yedi başla canavarlarla ilgili konular veya ilk sözün ne olduğu hakkındaki uzun tartışmalar (bkz. Kabalacılık).

Herkesin de bildiği üzere, dinsel üstünlük savaşmda kaybeden tarafta olmak iyi bir fikir değildir (bkz. Cadılık). Gnostikler hep sona kaldılar. Birdenbire kendilerini insanın bildiği her türlü kara sanatın ustaları olarak buldular. En az bu durum kadar ironik olan bir başka şey de, bir zamanlar gnostiklerin, Hıristiyanların Yehovah’ının gerçek Tanrı değil, kötü bir dünyanın kötü bir yaratıcısı, yani Şeytan olduğunu ileri sürmeleriydi. Bu durumda tüm Yahudi ve Hıristiyanlar, şeytana tapanların arasına girmiş oluyorlardı.

Her neyse, onlar hakkında en iyi belgelenmiş detaylar Hıristiyan antignostik propaganda broşürlerinde yazılı olanlardır. Fakat bu, insanları gnostiklerin gerçekten ne düşündükleri hakkında uzun kitaplar yazmaktan alıkoymadı ve halen de havariler arasında gnostikler bulunduğunu iddia etmekten alıkoymuyor.

Gnostikler hakkında uygun olmayan yorumlar yapacaksanız, Book of Albert’ten ya da Ölü Deniz’in dibinde bulunan yığından henüz çıkarılmış kitaplardan yararlanın. Geleneksel olarak Ölü Deniz tomarları içinde bulunan bütün anlaşılmaz şeyler gnostik kabul edilir.

Anahtar Kelimeler:

Demiurge  Gerçek Tanrı esrarengiz bir biçimde arkada dururken, herkesi kendisinin Tanrı olduğuna inandırmaya çalışmış şeytani bir yaratıcı.

Sofya  Dişi olarak kişileştirilen akıl. Kabalacıların Shekinah’ına benzer. Fakat bunda daha fazla Yunan etkisi vardır. Fahişe olduğu için cinsel bağlantı daha da güçlüdür. Böylelikle sadece bir veya iki şey bildiği varsayılır.

Gnosis  Gnostisizmle hiçbir ilgisi olmayan fazlalık bir kelime. Sadece şunu hissettirmeye yarar: “Ben, senin bilmediğin bir şey biliyorum.” “Gnosis” hakkındaki fikrinizi anlaşılabilecek şekilde kesinlikle açıklamamanız gerekir.

Katharlar  Gnostiklerin gnosisinin gerçek halefleri olduğu düşünülen bir Fransız mezhebi. Bu konuda kimse gerçeği tam olarak bilmez, çünkü biz açığa çıkaramadan önce hepsi yakıldı.

DOĞAÜSTÜ FELSEFECİLERİ

(Rozikrusyanlar)

Dikkat! Kendilerine Rozikrusyan diyen ve sürekli gazetelerde tuhaf ilanlar yayınlayan insanlar var. Bugünün Rozikrasyanizmi hakkında hiçbir tartışmaya girmeyin, çünkü etrafta onlardan biri olabilir.

Kızıl Haç Tarikatı bütün zamanların en klasik esrarengiz tarikatlarından biridir. Tarikat, 1610’larda Almanya’da isimsiz olarak üç kitap yayınlayan Johann Valentin Andreae tarafından şaka olsun diye kurulmuştu.

Kitaplardan birisi 15. yüzyılda Kızıl Haç kardeşliğini başlattığı kabul edilen Christian Rozenkreuz’un (Kızıl Haç  Rosy Cross’un isim babası) hikayesini anlatan Fama Fratentitas adlı kitaptı. Bir diğer risale, Kimyasal İzdivaç, tipik bir simya metniydi; yani hiçbir anlamı yoktu. Ama kitabın bulunduğu yer bu gizli bilgiye ulaşmak isteyen insanlarla dolup taşıyordu.

Sonradan Andreae dünyaya bunun muazzam bir ayak oyunu olduğunu itiraf etti ama mistiklerin mizah duygusunun genellikle oldukça sınırlı olduğu gerçeği uyarınca insanlar bu bilgi havuzunun kendilerine öteden beri yol gösterdiğini iddia edip durdular.

Bu husus blöfçüler için oldukça faydalıdır, çünkü kimsenin elinde olan bitenin ne olduğu hakkında hiçbir ipucu bulunmamaktadır. Rosy Cross Kardeşliği adında bir kitap yazan Arthur Waite, yaklaşık 650 sayfada kimsenin konu hakkında hiçbir şey bilmediğini anlatmıştır.

Esrarengiz Dinler

Esrarengiz dinler akıllı bir hile nedeniyle, özellikle Roma civarında çok yaygındı. Kapı kapı dolaşıp insanlara saat kulesini satmaya çalışmak yerine, kendilerine katılmak isteyenlerin kabul edilmeye değer olabilmeleri için uzun yıllar süren meşakkatli bir eğitimden geçmeleri gerektiğini söylediler. Bu söz elbette ki insanların kuyruğa girmelerine neden oldu.

Aralarında en çok bilineni eski Yunan’daki Elevsis ayinleridir. Karmaşık eğitim yıllarından sonra yapılan son ayin, bilgi peşinde koşanın eline bir sap mısır tutuşturulmasından oluşuyordu. Belki de gerçek esrar, bu dinlerin insanları kendilerine katılmaya nasıl ikna ettiklerinde yatıyordu. Esrarengiz ayinler genel olarak Dionizos neresinden bakarsanız bakın o da en az Aleister Crowley kadar eğlenmiştir ayinlerini de içeren verimlilik kültü üzerine kurulmuşlardı.

SİMYA

Simya, genellikle pek hoş karşılanmaz. Ama en azından, şu sözü karabüyü blöfçülerinin literatürlerine kazandırdığı için gerçek blöfçülerin desteğini almayı hakeder: “Obscurum per obscurius, ignotum per ignotus.” Bu, Büyük İş üzerinde geçmiş yorucu bir günün sonunda genellikle bir simyacının diğerine söylerken duyabileceğiniz sözdür.

Kabaca anlamı “Karanlığı karanlıkla, bilinmeyeni bilinmeyenle açıklayın” dır, fakat Latince söylenince çok daha etkileyicidir ve sadece son çare olarak tercüme edilmelidir.

Simyacılar hiçbir şeyi kendi adıyla çağırmayıp yerine bir sembol kullanarak bu ilkeye sonuna kadar sadık kaldılar. Örneğin tipik bir simyacı günlüğünde şunlar yazılıdır: “Kara Kuş’u Hamamdan çıkarıp Kızıl Ejderha ile karıştırdım. Gri Kurt ortaya çıktığı için durmak zorunda kaldım. Bunun yenine Aslan ve Oğlak’a girdim.” Simyayla ilgilenen bütün ciddi araştırmacılar Kara Kuş’un cıva, Kızıl Ejderha’nın da sülfür olduğunu düşünüyorlar ve umutsuzca diğer sembollerin anlamım araştırıyorlar. Bilmedikleri, Gri Kurt’un simyacının kaynanası, Aslan ve Oğlak’ın da kaynanasından kurtulmak için sık sık gittiği barın adı olduğu.

Simya, bu nedenle blöfçüler için idealdir. Bütün yapmanız gereken, uygun bir simya sembolünü kendi amaçlarınıza uydurmanızdır. Mesela şöyle konuşabilirsiniz: “Bir tutam Guinness  simyacıların esrarengiz kara karga’sı  biraz da domuz pastırması  simyada masumların boğazlanması  alırız. Şimdi işlemi tamamlamak için sadece Felsefe Yumurtası’na ihtiyacımız var.” Kimse sizle bunu tartışamaz.

Bu tarzı etkin bir biçimde sürdürebilmek için simyacıların hurda madenleri altına çevirebilmek amacıyla cıva kaynatarak beyinlerini mahveden aldatılmış insanlar olmadıkları konusunda dinleyicilerinizi ikna etmeniz gerekir.

Bunun en akıllıca yolu, simyacıların altınla pek ilgilenmediklerini söylemektir. Aslında onlar, ruhu saflaştırma gücü olan Felsefe Taşı’ın bulmak istiyorlardı. Felsefe Taşı’nın baz madenler üzerindeki etkileri ise tali bir konuydu. En azından denemeye değer.

Diğer bir ilginç nokta da şudur: Simyacılar, madenlerin cinsiyeti olduğuna ve yeni madenlerin, iki elementin cinsel birleşmesi sonucunda meydana geldiğine inanıyorlardı.

Anahtar Kelimeler:

Daireyi Karelemek  Büyük İş’in ilk adımı. Aynı zamanda Leonardo da Vinci’nin meşhur “Dört Kollu Adam” tablosunun konusu.

Ouroboros Yılanı  Kuyruğu ağzında olan meşhur yılan sembolü. Druidler bunu sonsuzluğu ifade için kullanmışlardı, ama simyacılar denge sembolü olarak kullandılar. Herhangi bir yaratığın kuyruğunu ısırırken nasıl bir denge kurabildiği ise açıklanmadı.

Felsefe Taşı  Hayatı sonsuz olarak uzattığı söylenen taş. Kont Cagliostro, bu taşın etkisi sayesinde binlerce yıl yaşadığını iddia etmişti. Belki hâlâ da ediyordur.

MISIRLILAR

Mumyalarla ilgili bütün o korku filmleri düşünüldüğünde Mısırlılar’ın konumuzda çok önemli bir yere sahip olduğu, gözardı edilemeyecek bir gerçek. Mesela şu eski soru hâlâ ilgi görür: “Mısır tanrıları resimleri yapılırken neden hep profilden poz verdiler?”

Her ne kadar ismi hatırlanması gereken çok tanrı varsa da güvencede sayılırsınız, çünkü birkaç yüzyılda bir tanrıların isimleri değişirdi. Aralarında bir fark varsa bile, Re-Aten’i Amun Ra’dan ayırmak imkansızdı.

Yani, eğer biri, mesela güneş tanrısı Ra’dan söz ederse daima Ammon-Re olarak düzeltin. Ya da tersi. //Niye” diye sorarlarsa, “Orta Krallıkta (krallığın adını hatırlamıyorsanız, yakışacak bir şey uydurun) Ammon (Amun)  Ra (Re) olarak yaşatıldığı için tabii ki. Sadece Eski Krallıkta Ra (Re)  Atum (Aten) olarak adlandırılmıştı” deyin. Buna cevaben, “Ama ben birinci ve ikinci hanedanları kapsayan Thinit döneminden bahsediyordum. Bu dönem, yedi ile onuncu hanedanları kapsayan birinci ara dönemden önde olmalı” gibi bir şey söylenirse, derhal, “Tamamen doğru, ne kadar salağım” diyerek çabucak oradan uzaklaşın. Ya bir Mısır uzmanıyla ya da usta bir blöfçüyle karşılaştınız demektir.

İlk panteon olduğu ve diğer panteonlar buradan insafsızca bir şeyler arakladığı için Mısır panteonunun bazı üyelerini Katırda tutmakta fayda vardır. Böylece, mesela şöyle şeyler söylerken çok akıllı görünebilirsiniz: “Gayet tabii Astarte aslında Kenanlı İsis’ti.”

İşte klasik üçlü:TESLİS

İsis (anne)  Arketip Ana Tanrıça tipi. Dolunayı ve ona benzer şeyleri çok severdi.

Osiris (baba)  Ölmekte olan tanrı kral figürü. O kadar parlak bir figür değildir

Horus (küçük çocuk)  Yükselen ve gelmekte olan. Kafası şahin kafası şeklinde olduğu için kime benzediğini söylemek zor.

Set (Kötü adam)  Osiris’in kardeşi. Siyah şapka yerine çakal kafası takardı. Bu, onun kalabalık içinde kolayca fark edilmesini sağlamıştır mutlaka.

Hikayenin özü şu: Set, kardeşini 15 parçaya ayırmaya karar verdi (“Numerolojik olarak erkek vücudundaki parça sayısı 15 olduğu için bu anlaşılır bir şey”  blöfçünün klasik numeroloji yorumu no: 4) ve parçalan bütün dünyaya dağıttı. Sonra İsis bu parçalan bir araya getirebilmek için yola koyuldu. İnsan İsis’in o acı içinde fazla mantıklı davranamayacağını düşünmekten kendini alamıyor. İsis, 14 parçayı bulabildi. Hangi parçanın hâlâ eksik olduğunu bilene ödül yok.

Bu durum, gelecek birkaç bin yılda hemen hemen tüm dinlerin ana tanrıçalar ve ölen tanrı krallar sahnesini oluşturdu. Yine bu durum, kabalacılığm bütün dinsel düşüncenin esası olduğunu kanıtlamaya çalışanlar dışında, bu sahneyi dinsel düşüncenin esas göstergesi olarak gören yüzyılımız başmda yaşamış bazı karabüyücüleri çok popüler hale getirdi.

Arkeologların bazı lanetler nedeniyle sinekler gibi Mısır mezarlarına üşüşmeleri, Mısırologların işine çok yaradı. Bu karabüyü akını hâlâ da bitmiş değil. Bin yıl sonra bile Mısır büyüsü sayesinde, bir firavun tamamen yabancı birini öldürebiliyorsa, günümüzde de herhangi birini görünmez kılabileceğine veya herhangi bir şeyi basitleştirebileceğine hâlâ da inanılıyor.

Tanrı ve tanrıçaların ayinlerde kulağa hoş gelen güzel isimler taşıması da faydalıydı. Thoth ve Horus demek, Sung çu niangniang veya Bodhisattva Avalokitesvara demekten çok daha kolaydı. Giysileri o kadar iyi değildi, ama gözlere makyaj yapma şansınız vardı.

Altın Şafak tarikatı Mısır konusunda oldukça tutkuluydu. Crowley, ÇocukHorus çağının başladığını ilan ederek Thoth adını verdiği, tamamen Mısır sembolizmiyle dolu ve kağıtları karıştırılamayacak kadar büyük olduğu için ilginç olan bir Tarot destesi geliştirdi.

HERMETİK ALTIN ŞAFAK TARİKATI

Karabüyü’yle uğraşanları uğraşmayanlardan ayırmak için Altın Şafak tarikatından söz etmek yeter. Uğraşmayanlar bunu hiç duymamışlardır. Karabüyüyle değil de edebiyatla ilgilenenler ise, Altın Şafak’ın, Yeats’in dahil olduğu bir grup olduğunu söylerler. Eski karabüyücülerin kanlı gözleri Altın Şafak’ı duyunca parlar. insanoğlunun tarihinde birbiriyle böyle uygunsuz kişilerin böyle uygunsuz işler yapmak için bir araya geldikleri vaki değildir.

Altın Şafak, tipik ve esrarlı bir biçimde başlamıştır: Dr. Wynn Wescott eski bir kitapta şifreli bir mektup bulur. Tercüme edince anlar ki mektubu, Altın Şafağın Almanya’daki liderlerinden Fraulein Anna Sprengel adlı bir kadın yazmıştır. Herhangi biri bir şifreyi çözebiliyorsa o zaman kendi şubesini açabildiği söylenir. İnsan, üyelik için daha kolay bir yol olması gerektiğini düşünmekten kendini alamıyor.

Şans eseri Wescott tam bu işin adamıydı ve birkaç arkadaşıyla birlikte İngiliz tarikatım kurdu. Hepsi bulabildikleri bütün karabüyü bilgilerini bir araya getirdiler ve bunu mantıklı bir sisteme dönüştürmeye çalıştılar; övgüye değer, ancak fazla pratik olmayan bir fikir. Bir gelişme çizgisi çerçevesinde bütün bilgiyi ayrı aşamalar halinde sınıflandırdılar. Bir aşamadan diğerine geçmek için sınava girmeniz gerekiyordu  biraz erkek izcileri andırıyor ama bir farkla: bunu kadınlar da katılabiliyorlardı ve üniformalar daha etkileyiciydi.

Londra’da güzel bir tapmak açtılar. Bunu Edinburgh, Paris ve Bradford (karabüyücüler için müthiş bir yer) şubeleri izledi. Gerçekten etkileyici ayinler yaptılar. Kendileri için uyduruk isimler kullandılar (Fra Semper Vigilante veya Fra Lux E. Tenebris gibi). Ama kısa zamanda birbirlerine düştüler.

Gruptan bazıları (en önemlisi Waite) mistisizmin yeni ve daha heyecan verici biçimlerine geçmek istiyordu. Ama bir başka grup da (MacGregor Mathers ve Crowley dahil) daha fazla büyüyle ilgilenmek istiyordu. Sonunda, Mathers aklını kaçırdı. Crowley ise zaten kaçırmıştı.

Anahtar Kelimeler

Aşamalar  Neophyte (acemi) olarak girip Magus olana kadar uğraştığınız bir sistem. Bu noktadan sonra da MacGregor Mathers’in ortaya koyduğu bir başka tarikat daha var; yani aşmanız gereken 43 yeni aşama.

Hermetik  Yunan büyü tanrısı ve mührün mucidi Hermes ile ilgili.

BÜYÜ

Her zaman bilmeye değer birkaç değişik türde büyü vardır. Bu büyülere ilişkin ayrıntılar, büyü kitaplarında bulunur. Filmlerde bu kitapları doksan santim kalınlığında deri kaplı kitaplar olarak görürüz. Gerçekte büyü kitapları, iç parçalayacak kadar ince, tılsım olarak kullanılan beş köşeli yıldızların ve İbranice kelimelerin binlerce kere çizilmeleri sonucu şişirilmiş kitaplardır.

Büyü kitapları yazarken dikkat edilmesi gereken önemli bir husus, bu uygulamada kullanılacak hayati önemi olan malzemenin listesini vermektir. O zaman anlarsınız ki elde edilmesi mümkün olmayan en azından iki malzeme vardır, belki bir trafik polisi şefkati veya bir politikacı içtenliği gibi. Büyü işleri, kırmızı toz biber bulamayınca bir kaşık curry atıp en iyi sonucu almayı umduğunuz bir et yemeği yapmaya benzemez.

Böylece, kızgın bir müşteri, hazırlanan iksirin hiçbir işe yaramadığını söylediğinde, ona, “Semenderin sağ gözünü mü yoksa sol gözünü mü kullandınız?” ya da, “Kedinin kapkara bir kedi olduğundan emin misiniz?” türünden sorular sorabilirsiniz.

Sempatik Büyü

Bir bardak çay ve üzerine yaslanıp ağlanabilecek bir omuzun yapabilecekleriyle hiçbir ilgisi bulunmamaktadır. Sempatik veya taklit büyünün esası, nesneyle sembol arasında bir bağlantı olmasına dayanır.

Mesela beğenmediğiniz birine benzeyen bir bebek yaparsınız, sonra ona bir diken batırırsınız ve tombala… O kişi, sırtında dayanılmaz ağrılar hisseder. Veya bir tutam saç veya tırnak parçalarını ele geçirip yaktığınızda, kurbanın ateşi çıkar.

Sempatik büyü, her zaman hoş olmayan şeyler yapmak için kullanılmaz. İyi bir hasadı garantilemenin yolu, tarlanızı sürdükten sonra topraktaki yarıklarda yaratıcı çalışma yapmaktan geçer.

Anahtar Kelime

Mandrake  (Adem Otu) Sempatik büyünün en iyi örneği. Her şeyi yaptığına inanılan biraz esrarengiz bir bitkidir. Erkek bedenindeki bazı bölgelere benzemesine dayanılarak, esasen afrodizyak olarak kullanıldığı söylenebilir. Mandrake’yi normal yollardan toplayamazsınız, çünkü topraktan ayrılırken attığı çığlık, sizi öldürebilir veya çıldırtabilir. Bunun yerine bir köpeğin tasmasına bağlayın, duyamayacağınız kadar uzaklaşın ve köpeği çağırın. Bu kadar uzaklaştıktan sonra köpeğin sizi nasıl duyacağı ise sizin sorununuz.

Şamanizm

Şamanizm, Kuzey Amerika yerlilerinin cadı doktorlarıyla veya Şamanlarla ilgili bir tür mistisizm ve büyüdür. Tuhaf ve renksiz sıvılar içilen, çokça dans edilen ve tütün yerine garip kokulu şeyler tüttürülen bir cins esrik büyüdür. Bu büyüyü yapan insanların, yaptıkları işten gerçekten zevk aldıklarım düşünürsünüz.

Saatler süren bu çabadan sonra Şamanlar tek başlarına küçük bir kulübeye girip mucizevi ve tamamen açıklanamaz şeyler yaparlar. Mesela uzun mesafelere mucizevi yolculuklar yaparlar. Böylelikle Heathrow’da oturup uçak kontrol elemanlarının grevinin bitmesini beklemek yerine küçük bir odaya girip dans ederek, içerek ve tüttürerek birden kendinizi İbizada bulabilirsiniz. Bu litüelin gücü kanıtlanmıştır ama garip bir şekilde, tam aksi yönde. Öyle görünüyor ki insanlar İbiza’va gittiler, içtiler, tüttürdüler, çok dans ettiler ve kendilerini küçük bir odada buldudar.

Ama Şamanlann gücü bu kadarla kalmaz. Kendilerini çok uzak mesafelerin ötesine götürmesini bildikleri gibi, yola çıktıkları küçük kulübeye döndürmeyi de becerirler.’ Gerçekten hayranlık uyandırıcı.

Şamanların hasta insanları iyileştirmek ve tanrıları yatıştırmak gibi son derece ciddi ve zor işler yaptıkları da biliniyor. Ama samimiyetle söyleyin, bir anda kendinizi İbiza’va atmak varken, bu tip şeylere kafa yorar mıydınız?

Şamanizmin en iyi tarafı, eğer büyü işe yaramazsa bunun sizin kabahatiniz olmamasıdır. Çünkü siz kendinizden geçmiştiniz ve fonksiyonlarınıza hakim değildiniz. İbizada değil de, herhangi bir Akdeniz adasındaki bir diskoda olmanız, tesadüfi bir olâvdır. Ve ertesi gece yine içmek, tüttürmek ve dans etmek için bundan uygun mazeret olabilir mi?

Ayin Büyü

Ayin büyü veya ritüel, kulağa ve göze hoş gelen şeylere bağlıdır. Tuhaf giysiler giyip eski Mısırca, Latince veya İbranice etkileyici isimler kullanmayı gerektirir. Başka dildeki kelimelerse, sadece gerçekten eskiyseler veya çok uzunlarsa kullanılabilir.

Temel inançlardan biri şudur: bir şeyin gerçek adını biliyorsanız onun üzerinde kontrolünüz var demektir. Örneğin şeytanın gerçek adını öğrenin, yüzünüz gülsün. Ancak burada bir sorun var.

Şeytanın bütün isimleri eski İbranice’dir. Yani elinizde sadece sessiz harfler vardır; seslileri tahmin etmeniz gerekir. Böylece, uzun kış gecelerinde yere çizdiğiniz beş köşeli yıldızın ortasında, şeytanın beş heceli adını bulabilmek için mümkün olan her olasılığı denersiniz.

Yalnız törenin her ayrıntısının doğru olması çok önemlidir. Bir kelimeyi yanlış söyler veya tören kılıcınızla yanlış noktayı işaret ederseniz her şey boşa gider.

Bu aslında tam İngilizlere uygun bir büyüdür, çünkü davul çalmayı veya birçok şeyi birbirine karıştırmayı gerektirmez. Sadece bir muhasebecinin dikkati ve ipek bir geceliğin içinde iyi görünmeyi becermek yeterli.

Anahtar Kelimeler

Sihirli Kelimeler  Sadece söylemekle veya doğru muskaya yazmakla özel bir güç güç veren kelimeler. “Abrakadabra”, meşhur kitap Kral Süleyman’ın Anahtarı’nda geçen sihirli bir kelimedir.

Sihirli İsimler  Tanrı veya meleklerin farklı isimleri. Ritüel kitapları genellikle eski İbranice bir telefon rehberi gibi okunurlar. Daha da faydalısı şeytanların gerçek isimlerini okumak olabilirdi, fakat bunlar rehbere dahil edilmemiş görünüyor.

Abra-Melin

Büyücülüğün en yaygın biçimi, Abra-Melin’dir. Karabüyücülerin kitap başlığı konusundaki garip fikirleri, Abra-Melin’e ilişkin bilgiyi içeren kitabın başlığında da kendini gösterir: Yahudi İbrahim’den oğlu Lamach’a aktarıldığı biçimiyle Kutsal Abra-Melin Büyüsü Kitabı.

Bu büyünün ana fikri, insanın, meleklerle düşmüş melekler (yani şeytanlar) arasında durduğu ve meleklerin yardımıyla bu şeytanlar üzerinde hakimiyet kurarak büyü yaptığıdır. Şeytanlar, işinizi biraz zorlaştırmak ve size kendi istediklerini yaptırmak isteyen hilebaz küçük yaratıklardır (böylelikle şeytana tapmanın niye kötü bir fikir olduğu da açıklanır). Şeytanların hilelerine kanmamanın tek yolu da, ruhunuzu temel arzulardan ve küçük çıkar beklentilerinden kurtarmak için uzun bir arınma dönemi geçirmenizdir.

Ancak, bütün temel arzulardan kurtulduktan sonra bu yeni büyü güçlerine neden ihtiyaç hissettiğinizi anlamak için iyi bir hayal gücüne ihtiyacınız olacaktır. Bu özellikle blöfçüler için faydalıdır.

Böyle bir arınmayı tamamladığınızı, ancak bu gerçeği kanıtlamayı yine de reddettiğinizi, çünkü böyle bir şeyi göstermek için gereken küçük arzulardan kurtulduğunuzu söyleyebilirsiniz.

Her büyüde olduğu gibi Abra-Melin büyüsünde de kimsenin bunu ciddi olarak deneyecek kadar aptal olmadığını garantilemeye yarayan birtakım emniyet sübapları vardır.

1.         Gözden uzak bir yerde bütün pencereleri yuvarlak olan ve terası iki parmak kalınlığında nehir kumuyla kaplı bir ev almanız gerekir. Herhangi bir emlakçıya gidin ve bu “arzuları” dile getirin, seçeneklerinizi görürsünüz.

2.         Sonra hizmetkârınıza altı ay boyunca telefonlara cevap vermeyeceğinizi söyleyin ve çalışmaya başlayın. Bu işten para kazanmak için uğraşıyorsanız bazı sorunlarla karşılaşabilirsiniz.

3.         Asıl sübap. Altı ay boyunca et yememelisiniz, alkol içmemelisiniz ve hiç durmadan ruhani konuları düşünmelisiniz. Herkesi Abra-Melin’den uzaklaştıran, budur.

Anahtar Kelimeler

Belagat  Evinizin, sırf yeşillik yemek ve iyi şeyler düşünmek zorunda olduğunuz odası.

Dua etmek  Meleklere yaptığınız şey.

Büyü yapmak  Kötü ruhlara yaptığınız şey.

Aman DİKKAT! Kötü ruhlara dua edip meleklere büyü yapmamaya özen gösterin, karışıklıklara neden olabilirsiniz. 

CADILIK

Aslında Britanya’daki eski Druid Ana Tanrıça dini olan cadılık, Hıristiyanlığın rakibiydi. Herkesin bildiği gibi bir dini üstünlük savaşında kaybeden taraf olmak iyi bir fikir değildir. Cadılık ikinci bile olamadı.

Bir Ana Tanrıça dini olması sebebiyle bu dinin papazları gayet tabii kadınlardı  “bilge” kadınlar. Bu olgu, yüzüp yüzemeyeceklerini anlamak amacıyla suya atılmalarını ve yakılmalarım kolaylaştırdı. Cadılar üzerinde bu tür etkinliklerin uygulandığı günleri, bütün köy halkı meydanda geçiriyor ve bu sayede insanlar bira fiyatlarındaki inanılmaz artışı akıllarına bile getirmiyordu.

Bu zavallı yaşlı kadınların ne kadar kötü olduklarını vurgulayabilmek için Kilise, kendi Şeytan tanımına yeni ve kesin bir biçim verdi. Bunun için elde bir örnek vardı ve İncil’in monoton düzenliliği içinde yer alıyordu.

Cadıların yaptığı, erkek tanrısal figürleri şeytan olarak kişiselleştirmekti. Böylece erkek bir tanrıya tapıyor idiyseniz, şeytana tapar oluyordunuz; suya batırılmak ve/veya yakılmalıydınız. Yerel kabilelerden birinin totem hayvanı keçi idiyse, keçi derhal şeytanın, bir sembolü haline geliyordu. Keçilerin niye bu kadar kafa karıştırdığı buradan anlaşılabilir. Cadılıkla ilgili en ufak bir bilgi sahibi olanlar, uzun zaman önce ya yaktılar ya da nehre atıldılar. Böylelikle günümüz cadılığı tutturabilene kaldı.

Anahtar Kelimeler

Ters Yön - Gerçekten kötü bir grup kara cadıyla veya şeytana tapanla karşılaştığınızda gösterebileceğiniz yön, çünkü onlar bir daire içinde dans ederlerken ters yöne giderler – saat yönünün tersine. Bu kadar basit olmamalı diye düşünmekten kendinizi alamazsınız.

Coven - Sık sık bir araya gelmekten hoşlanan, açık havada çırılçıplak soyunup dans eden bir grup insan.

Yatay Hat - Yaptıkları söylenen grup sekslerdeki sıralara verilen ad.

Cadı Sınavı - Çoban köpeği denemelerine benzeyen ama daha eğlenceli olan sınavlar.

CİNSEL BÜYÜ

“Cinsel Büyü” denince herkesin aklına hemen Aleister Crowley gelir. Crowley, bu konuyu kendine mal edebilmek için çok çalıştı. Ama aslında sadece binlerce yıldır büyü ve mistisizm arasından geçen çizgiyi izliyordu.

Cinsel büyünün arkasındaki fikir şudur: cinsel hazzın doruğunda büyülü sonuçlar elde etmede kullanılabilecek bir güç yayarsınız.

Crowley gibi insanlar akıllarına gelen her türlü ahlak bozukluğunu işin içine katıp yeni fikirler almak için insanların önerilerine de kulaklarını açınca, bir iki adım (Crowley için 15-16 adım) daha fazla atmış oldular. Bu onların cinsel bir tükenmişlik durumuna ulaşmalarını sağladı. Crowley, mistiklerdeki kendinden geçmişlik haliyle büyü güçlerinin dorukta olduğu hale geçmek için bundan yararlandı. Mistikler genellikle bu ruh haline ulaşabilmek için birkaç ay oruç tutmak ve birkaç hafta da kendilerini kırbaçlamak durumunda oldukları için Crowley ve arkadaşları yaptıklarının mantıklı olduğunu fark ettiler.

Cinsel büyüye karışan tek kişi Crowley değildi. Crowley bu fikri, şifreleri ve Gizli Şefleriyle mükemmel bir Alman örgütü olan Ordo Templis Orientis’ten aldı. Burada Altın Şafak ve Anna Sprengler hikayesiyle bir benzeşme olduğundan kuşkulanmamak elde değil.

Cinsel büyünün başka bir kolu da, sadece melekler, azizler ve tarihi kişiliklerle cinsel ilişkide bulunarak kendinizi geliştirebileceğinizi öğreten Fransız Joseph-Antoine Boullan tarafından oluşturuldu. Boullan, bu düşüncenin diğer ucunda, insanların aynı yöntemle hayvanların evrim sürecinde ilerlemelerine yardım edebileceklerini söylüyordu. Bu konuya girmeyeceğiz.

Şu, Fransız, kadın yardımcısıyla birlikte “Melchizedek ihtişamının Kurbanı” ve “Meryem’in Kurbanı” adları altında törenler düzenledi  kendi yeri olan Cannel kilisesinde düzenlenen ve izleyiciler tarafından çok sevilen bir gösteri.

Gnososizmde de güçlü bir cinsel unsur vardı (o muhabbetti akşam yemekleri sadece platonik aşk değildi herhalde). Kabalacılıkta da çiftleşmenin gerektiği zamanlar bulunuyordu (ancak Yahudi ahlak anlayışını bozmamak için sadece karıkoca arasında). Bunların eski verimlilik kültlerinin bir parçası olduğunu söyleyemezsiniz. Bunlarda her şey vardı. İnanmışlar toplu seks veya dini fahişelik yapmadan dini törenlerine geçmiyorlardı.

Günümüz cadılarının, kendi törenlerinin ne kadar tekdüze olduğunu belirtmelerine karşın, yine de bazıları bu törenlerin bakire teyzeniz getirebileceğiniz türden törenler olmadığım itiraf ediyorlar  bir de teyzenizin hoşuna gittiğini düşünün.

Karabüyü/Akbüyü

Kara ve akbüyü fikri, büyünün elektriğe benzemesinden kaynaklanır  fişte kullanılmayı bekleyen bir güç. Onu ya elektrikli battaniyenizi ısıtmak için ya da birini konuşturmak için kullanabilirsiniz. Aynı şekilde büyü de kendisinin nasıl kullanıldığına aldırmaz.

Doğal olarak büyüyle ilgilendiğini itiraf eden herkes sadece akbüyüyle ilgilenir. Hatta şeytana tapanlar bile aslında kötü olmadıklarını, sadece yanlış anlaşıldıklarını ispat için saatler harcarlar.

Tek sorun akbüyüyle yapabileceğiniz şeylerin çok az olmasıdır. Yapılabilecek şeylerin büyük kısmını Sağlık Bakanlığı üstlenmiş durumdadır.

Cadılar güneşin her sabah doğduğunu ve kıştan sonra yaz geldiğini vurgulamak için törenler yapmak gibi dünyevi işlerle uğraşırlar. Yaptıkları işten tatmin olamadıklarını düşünmekten kendinizi alamazsınız.

Diğer yandan Karabüyücüler ise, büyüyü herkesin kullanmak isteyebileceği biçimde kullandıklarını itiraf etmeyeceklerdir, yani para, güç ve seks elde etmek için.

Bu da büyüyü nitelemeyi güçleştirir. Yaptıklarım itiraf edenler kimsenin ilgilenmediği şeyler yapıyorlar. İtiraf etmeyenlerinse sonuç elde edip etmedikleri bilinmez.

Yine de büyünün eğlenceli bir tarafı vardır. Gerçekten kapkara bir kedi bulduysanız, sözcükleri doğru söylediyseniz ve tören kılıcınızla doğru yönde işaret verdiyseniz belki bir fırtına çıkartabilirsiniz veya kendinizi görünmez hale getirebilirsiniz.

MİSTİSİZM

Her kaliteli blöfçü için mistisizmle ilgilenmiş olmak, hayati öneme haizdir. Bunun en önemli nedeni, dünyada bu kelimenin ne anlama geldiğini bilen sadece 12 kişi olmasıdır. Bunlardan biriyle bir partide karşılaşabilmek için oldukça şanssız olmanız gerek. İnsanların bu konudaki cehaleti o kadar derindir ki doğru dürüst bir soru bile formüle edemezler. Yani, anahtar bir kelime öğrenmeye bile ihtiyacınız yoktur. Birisi size kabaladaki Malkuth’dan Daath’a giden patika hakkında teknik bir soru sorabilir ama mistiklik hakkında size ne sorabilirler? Bu demektir ki geniş ve alabildiğine derin bir konuda hiçbir şey yapmanıza gerek olmadan bir uzman olarak ortaya çıkabilirsiniz.

Köşeye sıkıştırılmanız imkânsızdır. Bunun da nedeni şudur: dünyada mistisizmin ne olduğunu bilmek isteyen on iki kişi bile yok.

Bu nedenle mesela simyada sizden bazı maddi doğrular isteniyorsa bu konuyla ilgilenmenizin “tamamen mistik” olduğunu söyleyebilirsiniz. O noktada rakibinizin gözlerini belirttiğini göreceksiniz ve savaşın kazanıldığını anlayacaksınız.

Bu, aynı zamanda somut biçimde büyü gücünüzü kanıtlamak zorunda olmadığınız anlamına da gelir. Mistisizmle ilgilenmek demek, kazandığınız bütün gücü Tanrıyla birleşmek için harcamak demektir. Geçen cuma akşamı çok eğlendiğinizi, çünkü Tanrıyla birliğe ulaştığınızı söyleyerek herhangi bir muhabbetin içine dalabilirsiniz ve kimse de sizinle bu konuyu tartışamaz.

Son ve çok önemli nokta: kimse size inanmayacaktır. Böyle gizli bir bilgiyle bu derece engin birikim sahibi olmak için sizin kadar vakit harcamış birinin bunu yapması için bir sebep olmalı diye düşünülecektir.

Onlara bunu kişisel bir çıkar sağlamak için yapmadığınızı söyleyince de onları size inanmaya ve bu işi niye yaptığınız hususunda hayal güçlerini kullanmaya zorlamış olacaksınız. Ve de herkesin bildiği gibi hayal gücü büyü gücünden çok daha güçlüdür.

KARANLIK SANATLAR

Karanlık yanını da incelemeden büyücülük konusunda etraflı bilgi sahibi olduğunuzu söyleyemezsiniz. Onun için işte gerçek karanlık sanatlardan bir derleme.

SATANİZM

Satanizmin gelişmesi, halkla ilişkilerin ve propaganda gücünün mükemmel bir örneği sayılır. Kilisenin ilk rahiplerinden biri, herkese inana geldikleri eski verimlilik dininin aslında şeytana tapmak olduğunu söylemek gibi parlak bir fikir geliştirmiştir. (Bknz. Cadılık ve Gnostisizm).

Herkesi yerel tanrılarının tebdil kıyafet gezen şeytan olduğuna inandırıyorlar. Şeytana tapanların çırılçıplak ortalıkta dolaştığını, grup seks yaptıklarını ve çılgınca içki içtiklerini söylüyorlar.

Sonra da niye kendi dinlerinden gittikçe daha fazla sayıda insan kaybettiklerini merak ediyorlar.

Kilise rahipleri biraz kafalarını kaşıyorlar ve birden akıllarına herkese, şeytana tapanların çocukları yediklerini, bakireleri kurban ettiklerini, idrar içtiklerini ve mezarları talan ettiklerini söylemek fikri geliyor. Bu işe yarıyor, kalabalık bunlara inanıyor.

Ama elbette şöyle döşünün birisi de çıkmıştır: “İlginç görünüyor. Gelecek dolunayda bir deneyelim bakalım.” Ve Satanizm doğuyor.

Satanizmin esası, bir nevi mistik Cehennem Meleği gibi, düşünebileceğiniz en vahşi ve saldırgan biçimde davranmaktır. Böylece o cehennemi yaratığın ilgisini çekeceksiniz; o da sizi insanüstü güçler vererek ödüllendirecek. Yani teori böyle.

Şimdiye kadar herhangi birinin insanüstü güçleri eline geçirip geçirmediği tartışılabilir, ama bu arada da Satanistler bu işleri yapmış olurlar:

a)         haçları tersine çevirmek

b)         bir fahişenin çıplak vücudunu mihrap olarak kullanmak

c)         okunmuş ekmek yerine sözü edilemez şeyler yiyip içmek.

Satanistler bu rezaletlere öyle alıştılar ki şimdi sırf eğlence olsun diye yapmaya devam ediyorlar.

Anahtar Kelime

Kara Kitle  Ciddi bir şeytana tapınma töreni olduğu sanılıyor, ama bir gece kulübü gösterisi olarak daha popülerdir.

Anahtar İfade

“Size yapılanı siz de başkasına yapın”  Şeytan Kilisesi’nin düsturu (San Francisco’da resmi bir Şeytan Kilisesi bulunmaktadır ve bu kilise, Dünya Kiliseler Birliği’ne bağlı değildir). İnsan, bu cümleyi bulabilmek için kaç uzun kış gecesi oturup düşündüklerini merak ediyor.

VOODOO

Voodoo’yu, dünyanın her yerinde bulabileceğiniz kemik kolyeli cadı-doktorlarda kişilik bulan bütün etnik büyüleri temsil için seçtik. Voodoo; Şamanizm, sempatik büyü, hatta biraz da ayin büyü unsurları içerdiği için oldukça enteresan.

Aynı zamanda dikkate almaya değer eşsiz bir unsuru daha vardır- zombiler. Bunlar güçlü voodoo’cular için kafasız köleler olarak çalıştırılmak üzere mezarlarından kaldırılmış ölü insanlardır. Halk arasında bu büyünün beyaz adamlara işlemediğine inanılıyordu, ancak yakın geçmişte yapılan testler sonucu pazartesi sabahları banliyö treninde seyahat eden yolcuların dörtte üçünün aslında zombi oldukları kanıtlanmıştır.

GECE YARATIKLARI

Gece yaratıklarının, günümüz büyücülerine endişeye zevk etmemesi gerektiğini düşünebilirsiniz. Kem göze karşı nazarlığınızla, yıldızlardan gelebilecek bir saldırıya karşı muska ve yıldızınızla niye endişelenesiniz ki?

Maalesef insanlar bu yaratıklardan dehşete düşmüş durumdadırlar. Her ne kadar korkunç gulyabaniler hakkında hakkında dehşet verici hikâyeler anlatma alışkanlığına kapılmanız pek tavsiye edilmezse de, konu üzerinde iki çift laf etmeniz gerekir.

Vampir

Eski korku filmlerinden önce bile büyücüler vampirleri çok ciddiye aldılar. Bu yaratıklar fiziksel olarak kan içmediler fakat bazı insanların, çevrelerindeki insanların hayatlarım ve yaşam sevinçlerini alıp onları kabuk gibi bırakarak genç kalabileceklerine inanıldı… Bunlar hâlâ aramızdalar, sadece artık onlara yeni yürümeye başlamış çocuk diyoruz.

Kurt adamlar

Kurtadamları tartışırken kullanılması gereken kelime “biçim değiştirme”dir. Kurtadamlar, dolunayda kurt haline gelmezler, sadece biçim değiştirirler. Her tür yaratık adam vardır; böylelikle ayı-adam, jaguara-dam, gelincik-adam, ne isterseniz elde edebilirsiniz.

Tuhaf bir tesadüf eseri Avrupa’da kurtadam hikayeleri, kuduz hastalığıyla aym dönemlerde sona ermiştir.

Totem hayvanlarına uygun olarak kurt eti yiyip kurt kürküne bürünen meşhur İskandinav kahramanlarının anısı (sempatik büyü) ise bir başka rol oynamıştır.

Görülüyor ki, savaşmayı bekleyemeyecek kadar heyecanlanıp altına sığındığı kalkanı ısıran kahramanların etkisi oldukça büyük olmuştur.

Kurtadamların sadece gümüş kurşunla öldürülebildikleri teorisi ise Gümüşçüler Birliği Basın Bürosu tarafından çıkarılmıştır.

Inkubi/Sukkubi

Bu etkileyici isimlere sahip yaratıklar, geceleri insanları ziyaret edip onları şehvet ve ahlaksızlığa kışkırtan kötü ruhlardır. İyi karakterli birini seçip ona karşı cinsten çekici biri olarak görünürler. Bu edepsiz yaratıklar kötülüklerini yaptıktan sonra kurban kendini süzülmüş ve yorgun hisseder.

Bugün bu gerekçeyi kullanan her kocanın, bu yaratıklardan birinin kendisine niye meyhanede yan masada tek başma oturan cilveli kadın şeklinde gözüktüğünü açıklamak için iyi bir nedene ihtiyacı vardır. Bu günlerde Sukku bilerle uğraşmak tavsiye edilmez, fakat bunları uyduranın bütün zamanların en usta blöfçüle rinden olduğunu itiraf etmelisiniz.

ÜNLÜ İSİMLER

Ara sıra söylemek için iyi bir isim bilmek faydalıdır. Aşağıdakiler de oldukça iyi isimlerdir. Lütfen hepsinin ölü olduğunu unutmayın, bazıları çok uzun zaman önce öldüler, yani geçen hafta onlarla konuştuğunuzu söylemekte ısrar ederseniz bunu desteklemek için ikna edici bir seans hikayesi gibi mantıklı bir senaryo uydurmalısınız.

İsimlerin hepsine de karanlık derecelerine göre on üzerinden puanlar verildi. Puanları düşük olanları ayrıntılı bir biçimde bilmeniz gerekir, çünkü en çok tanınan onlardı. Fakat asla onlardan alıntı yapmayın, çünkü çevrede onlar hakkında tartışabilecek kadar bilgi sahibi olanlar bulunabilir. Puanlan yüksek olanlar ise haklarında inceleme yapılmadığı sürece kimsenin gerçekten bilmediği isimlerdir. Ayrıntıları öğrenmek size kalmış. Onların en sevdikleri konular hakkında istediğiniz gibi alıntılar yapabilirsiniz.

DR. JOHN DEE (1527-1608)

Dr. John, dünyaya gelmiş en saf adam olarak tarihe geçmelidir. Bu iyi doktor, kendisini meleklerle ilişki kurabileceğine ikna eden Edward Kelly denen biriyle tanıştı. Bu işi çok uzun ve karmaşık bir şekilde yaptılar. Kelly harfleri işaret ediyordu veya onları tersinden söylüyordu (hiçbir zaman açıklanmayan bir nedenden ötürü bütün harfler tersineydi) bu arada doktor da zabıt tutuyordu.

Hecelenen kelimelerin hepsinin şu iyi bilinen melek dilinde (Enokça) olması bu işlemi biraz zorlaştırmıştı. Bu da kullanılan lisanın Galce olmadığını kesin olarak kanıtlar.

Sonuç, Doktor John Dee ile Bazı Ruhlar Arasında Geçenlerin Doğru ve Sadık Aktarımı isimli kitap önemli bir ticari başarıyı garantileyen biraz tuhaf bir isim. Kitabın 1659 yılında yapılan ilk basımının hemen arkasından, 1974 yılında, kitabın ikinci basımı çıktı. Kitap, büyücülük literatürünün doğal bir klasiğiydi ve Altın Şafak Tarikatı’ın büyük ölçüde etkiledi. (O zamanlar daha 1974 baskısı bile ortada yoktu, dolayısıyla bu konuda uzman olmak kolaydı.)

Bu çifte görünen birkaç gerçek ruh oldu, 8 yaşındaki bir çocuk biçiminde görünen Madimi de bunlardan biriydi. Kelly, Madimi’nin, karıları dahil her şeylerini paylaşmaları gerektiğini söylediğini Dee’ye aktardığı zaman doktor nihayet biraz şüphelenir gibi oldu. Bundan sonra da büyük olasılıkla Bayan Dee’nin kışkırtmalarıyla, bu başarılı ortaklık bozuldu.

Anahtar Kelimeler

Skrying  Dee’nin meleklerle konuşmasının karanlık biçimi. Bir skrying taşını (kristal bir küre), üzerinde Enokça harfler bulunan bir tablet üzerinde gezdirmekten ibaretti. Neyse ki birkaç yüzyıldır kimse aynı yöntemi kullanacak kadar aptal olmadığı için o kadar önemli değil.

Enokça  Kendi grameri ve söz dizini olan, ancak Sırpça kadar kolay anlaşılabilen melek lisanı. Şansımıza melekler İngilizce veya İbranice kurs almışlar.

Sevdiği konular: Enokça ve kristal nazar.

Karanlık düzeyi: 10/10.

ELİPHAS LEVİ (1810-1875)

Levi, bütün modern büyücülerin babasıdır. Birkaç gelenek birden başlattı. Kendine etkileyici bir isim takan ilk kişi o oldu (gerçek ismi

Alphonse Louis Constant’tı. Bunu İbraniceye Eliphas Levi Zahed olarak çevirdi).

Tören giysileri içinde, heybetli ve biraz meşum pozlar vererek fotoğrafının çekilmesi çin şiddetli arzu duyan ilk insanlardandı. Ancak bu, sanıldığı kadar etkileyici bir orijinallik değildi. Çünkü tahmin edilebileceği gibi, Levi, fotoğraf makinesinin icat edilişi sırasında civarda bulunma şansını yakalamıştı. Etkileyici bir sakalının bulunması da kendisine bu konuda yardımcı oldu.

Levi, büyücüler için oldukça popüler bir background anlamına gelen aforoz edilmiş (ya da edilmek üzere olan çünkü emirlere uymuyordu) bir Katolik papazdı ve büyücülüğü öğreterek tehlikeli bir biçimde hayatını kazandı. Kabala ve büyü üzerine sayısız kitap yazdı.

Levi, hem fiziksel hem de ahlaki olarak aşın ölçüde tehlikeli gördüğü için, herkesin içinde büyü yapmayı reddederek çok zeki olduğunu kanıtladı (blöfçülerin kuralı no: 1). Yaptığı tek aptalca iş Appolonius’un ruhunu canlandırmak için denediği bir nekromansi (ölülerle haberleşme) gösterisiydi (birinci yüzyıldan oldukça müphem bir Pitagorcu büyücü olan Appolonius hakkında o kadar çok hikaye uyduruldu ki artık kimse yaşadığından bile emin değil).

Levi’nin niçin Kızılderili bir rehberin veya “yakında göçmüş sevgili birinin” ruhuyla irtibat kurmadığı hiçbir zaman açıklanamadı. Sonuç hazin bir başarısızlıktı. Appolonius göründü (bir zamanlar yaşadığına işaret), kılıcıyla Le vi’yi işaret etti, koluna dokundu ve Levi kendinden geçti.

Bu olay, bu büyük adamı yıllarca her akşam yemeğinde bu hikayeyi anlatmaktan ve Dogma ve Transtandantal Büyünün Ritüeli isimli kitapları yazmaktan alıkoyamadı. O yaşlı hayaletin ağzmdan bir kelime alabilseydi eğer neler yapabileceğini, artık siz düşünün.

Özel ilgi alanları: Kabalacılık ve Tarot.

Karanlık derecesi: 8/10.

BLAVATSKY (1831-1891)

Madam Helena Petrovna Blavatsky, teosofinin kurucusuydu. Bu felsefeye niye bu ismi verdiğini Allah bilir. Onun ilk zamanları hakkında kimse bir şey bilmiyor, yani adının takma olup olmadığı kesin değil, fakat inanılmayacak kadar da güzel bir ismi var. Sürgündeki bir Rus aristokratı olması da aynı şekilde inanılmayacak kadar güzel bir hikaye.

Dini bir lider için normal geçen bir çıraklık döneminden (medyum ve yılan oynatıcısı) sonra teosofiyi buldu. Bu hareketin esas amacı, Doğu mistisizmini yaymaktı. Şimdilerde çok popüler olan bütün o anlaşılmaz felsefe ve dinleri gerçekten tek başına tanıttı. Yani bir dahaki sefer sokakta önünüze çıkıp sizi taciz eden dazlak kafalı uzun elbiseli birine rastlarsanız, kimi suçlayacağınızı artık biliyorsunuz.

İlk bakışta teosofi sizin büyücülük bilgi zincirinizde bir bağlantı noktası oluşturmak için ideal bir hareket gibi görünüyor. Daha ziyade mistik bir kapsamı ve hatta Gizli Şefleri var. Ama dikkat. Ortalıkta hâlâ teosofistler geziniyor ve şansınıza biri karşınıza çıkabilir.

Bunun yerine konunun tarihçesine dair işe yarar bilginiz olmalı (biri “Blavatsky”den bahsedince, “kim o herif” demeyin). Günümüz teosifisini ise tamamen göz ardı edebilirsiniz.

Blavatsky çok sayıda kalın kitap yazdı (Peçesiz İsis, Gizli Doktrin). Altın Dal tipi ayrıntılarını, Yaradılış’tan daha gelişkin olmayan ama daha çok yer tutan, üretilmiş karmaşık mitolojilere katıştırıldığı kitaplardı bunlar.

Blavatsky, Gizli Efendilerin işlerinin gözden düşmesine neden oldu. Bu da herkesin benimsemeyeceği fikirleri uygulamakta bu Gizli Efendilerden büyük yardım gören bazı belirsiz büyücü grupların liderleri için üzüntü kaynağıdır. Gerçekten de Mahatmalardan gelen ve maddeye dönüşen mektuplarla suç ortağının tavandaki delikten ittiği mektupları birbirinden ayırmak zor olmalı.

Anahtar Kelimeler

Gizli Şefler veya Mahatmalar  Blavatsky’nin mistik mektup arkadaşları. Tibet’ten bir grup usta, Blavatsky’ye, evinin garip köşelerinde cisimleşen mektuplar yazdılar. Bunların, tavan arasına çıkıp döşemedeki deliklerden içeriye mektup atan insanlarla kesinlikle hiçbir ilgisi yok. Kesinlikle.

Astral Işık   Kişisel uydu gibi bir şey. Ama çok daha ucuz.

MAC GREGOR MATHERS (1854-1917)

Samuel Liddell Mathers gerçekten de İskoçtu. Yani modem büyücülerin herhangi biri kadar Kuzey İskoçyalı bir kabile reisi olduğunu iddia etmeye hakkı vardı. Ancak aniden kendine Glenstrae Kontu gibi bir lakap takması, biraz mübalağalı addedildi. Bilinen ilk ismi olan MacGregor Mathers’a bağlı kalsaydı muhtemelen kimse onu fark etmemiş olacaktı.

Hermetik Altın Şafak Tarikatının kurucularından biri ve en ilginciydi. Sadece kendisinin konuşabildiği Saklı ve/veya Gizli Şeflerle uzun sohbetler edip karabüyüye gittikçe daha fazla bulaşarak Fransa’da öldü. Mathers, sahip olduğunu kendisinin bile bilmediği bir lakap bulması gibi, varlığından kimsenin haberdar olmadığı bir başlangıç düzeyinin Üçüncü Tarikatını da keşfetmişti.

Bu durum, onu tarikatlarından atan Altın Şafakçıları şaşırtmadı. Buna karşılık Mathers, Crowley’i, üzerinde Kuzey İskoçya kostümü ve belinde altın bir hançerle Fransa’dan tapmağı sırtında bıçaklamaya gönderdi. Altın Şafakçılar, “Git buradan” dediler. Bunun üzerine Crow ley, onları doğrudan mahkemeye verdi. Niçin büyü kullanmadığını sormayın. Mathers, daha sonra Crowley’den de ayrıldı. Bu çevrelerde

Arkadaş Kazanmanın ve İnsanları Etkilemenin Yolları türünden kitapların yüzüne bile bakılmayacağım düşünmekten kendini alamıyor insan.

İlgiler: Ritüel/Karabüyü ve Gizli Şefler’le konuşmak.

Karanlık düzeyi: 8/10.

SATANİLAS DE GUATİA (1871-1898)

De Guaita, Levi’yi izleyen Fransız büyücülerinin en eğlencesidir. Papazlıktan atıldıktan sonra semavi varlıklarla cinsel münasebet sayesinde Tanrı’ya yaklaşılacağı gibi mantıklı bir teoriyle ortaya çıkan JosephAntoine Boullan’la yaptığı astral savaşlarla meşhurdur.

De Guaita ile Oswald Wirth adlı başka bir büyücü, Boullan’ı bir sahtekar olarak teşhir etmeye karar verdiler ve ona kendisinin lanetlenmiş biri olduğunu belirten bir mektup yazdılar. Boullan da bunu astral bir tehdit olarak nitelendirdi ve derhal korunma çareleri aramaya başladı.

Bütün çabalarına rağmen bu olaydan altı yıl sonra Boullan esrarengiz şartlar altında öldü. İşte büyünün bazen gecikebileceğine dair mükemmel bir kanıt. Bu zaman zarfında “sıvı yumruklar”, kedisini korkutan ve Boullan’ın kulağında patlayan “hava tokatları” gibi hikayeler türetildi; olay şimdiye kadar yaşanmış en heyecan verici astral savaş olarak nitelendi. De Guaita 27 yaşında fazla dozda uyuşturucudan öldü. Bir büyücü için çok uygun bir son.

Özellikleri: Rozikrusyanizm, Karabüyü ve sıvı yumruklar.

Karardık derecesi: 9/10.

ARTHUR WAİTE (1857-1940)

Arthur Waite’den söz etmek için üç nedenimiz var:

1.         Fikirleri için açıklamalar ve başvuru kaynaklan veren bir bilim adamıydı.

2.         Söz etmek isteyebileceğiniz veya istemeyebileceğiniz her büyü konusunda yazdı.

3.         Kitapları o kadar uzun ve bezdirici ki kimse okumadı.

Üne ulaşmaktaki en büyük çabasının dağılmak üzere olan Altın Şafak tarikatında mistik bir kliğin lideri olması ve Aleister Crowley’le çatışması olduğu söylenir. Fakat herkes Crowley’le çatıştığına göre bunu fazla kurcalamayın.

Waite, aynı zamanda Blavatsky ve teosofistlerle de anlaşamamıştı. Anlaşması o kadar kolay olmayan biri olsa gerek.

Waite’nin asıl ününü borçlu olduğu şey, karşısında konuşan her sese aşağılayıcı biçimde davranan tek 19. yüzyıl mistik düşünürü olmasıydı. Bu da niye herkesle çatıştığım açıklar.

Sevdiği konular. Mistisizm, Kabala, Rozikrusyanizm ve Masonluk.

Karanlık derecesi: 7/10.

ALEİSTER CROWLEY (1875-1957)

Crowley, gazeteler tarafından “şimdiye kadar yaşamış en kötü adam” diye nitelendirilmişti ve bütün ömrünü bu sıfatı hayata geçirebilmek için harcadı.

Bu zamana da birçok büyü hareketi sıkıştırdı. Bir sürü kitapta (örneğin Somerset Maugham’ın Büyücü’sü ve Dennis Wheatley’in tüm kitapları) kötü adamları için model olarak kullanılan karabüyücülerin arketipi oldu.

Kısa bir süre için Altın Şafak’ın üyesi olan Crowley, burada herkesle çatışma başarısını göstererek tarikatın bölünmesiyle pay sahibi oldu.

Cinsel büyüyle ilgilenen bir Alman tarikatı olan OTO (Ordo Templis Orientis) ile ilişki kurdu. Bunu aldı ve yeni bir dine dönüştürdü. Thelema. Alışılmadık bir tasarruf hevesiyle on emri bire indirdi: “Yasa, istediğini yapmaktan ibarettir”. Görünürde uyulması oldukça kolay bir emir.

Crowley şimdiye kadar keşfedilmiş bütün büyüleri öğrendiğini, şimdiye kadar duyulmuş bütün şeytanları uyandırdığını ve birkaçını da yanına aldığını iddia etti. Söylendiğine göre, kaosun şeytanı Koronzon’u uyandırdığı zaman beş köşeli yıldızın dışında kalma hatasını işlemiş (bu yöntemi kullandığı zaman boyunca bir kere) ve bu edepsiz ruh ona hakim olmuş. Konuya yabancı birinin anlayacağı şekilde söylemek gerekirse, o bir çılgındı.

Crowley, sadece bilinen bir mezhep veya kültün bilgisinin kendisine geçtiğini söylemek şeklindeki eski numarayı kullanmakla kalmadı, bunu bir adım daha ilerleterek büyü tarihinde hayran olduğu herkesin kendisinde vücut bulduğunu da iddia etti. Crowley olmadan önce Fransız büyücüsü Eliphas Levi’ydi. Fakat ne yazık ki Levi öldükten sonra Aleister Crowley olarak yeniden doğacağını söylememişti. O yüzden Crowley’in iddiasını doğrulamak pek kolay değildir.

Başka iddiaları da vardı Crowley’in: kokain iptilasını iyileştirmek için eroine alışmak ve tersi yöntemini ilk keşfeden kişiydi ve Birinci Dünya Savaşı sırasında Amerika’da Alman propaganda servisi için çalışmıştı. Mutlak zevk düşkünlüğü, aklına gelen ve (ve arkadaşlarının önerdiği) her türlü bedensel sapkınlığı gerçekleştirmesi nedeniyle çok genç bir yaşta, 72 yaşında öldü.

Anahtar Kelime

Thelema  Crowley’in şu fikirde bullurlaşan yeni dini: Crowley keyfine bakarken onu rahatsız etmezseniz, rahat edersiniz.

Otohagiografi  Otobiyografinin Crowleyl versiyonu. Kelimeyi hatırlamak bile belirgin bir özellik olarak addediliyor. Aynı şekilde Crowley’in hiçbir kitabının adını söylemeyin, istediğiniz Romen rakamıyla belirtin. Bu ayrıntılarda fazla özenli olma zorunluluğundan kaçınmanızı sağlar. Her konuda ona atıfta bulunabilirsiniz. Her konuda yazılı.

686:  Vahiy Kitabı’nda söz edilen Canavar İşareti. Crowley bunu özel şans numarası olarak kullandı.

Kızıl Kadın  Crowley hangi kadınla birlikteyse, onu kendi Kızıl Kadın fikrine uydurmaya, yani zevk düşkünü bir fahişe haline getirmeye çalıştı. Terk ettiği çoğu Kızıl Kadm intihar etti veya çıldırdı. Crowley erkeklere de ilgi duyuyordu ve eski erkek arkadaşları da intihar ettiler veya çıldırdılar.

Sevdiği konular: büyü, kabala, tarot, seks ve elbette, Crowley.

Karanlık düzeyi: 3/10

ŞEYTAN

Konuşmalarınızda bu ismi ağzınızdan kaçırırsanız dikkatli olun çünkü hâlâ civarda. Birkaç ismi olduğu için nasıl hitap edeceğinizi söylemek zor  Old Nick, Şeytan, Beelzebub, Baphomet, Mefistofeles, Sineklerin Tanrısı, iblis vs.

Bu kadar çok ismi olmasının nedeni fazla sayıda farklı kişilikle birleşme zorunluluğudur. (Bir de icra memurlarından kaçma arzusu.)

İlgi alanları: Ruh koleksiyonu yapmak ve yalan söylemek.

Hırsı: Sekizinci ölümcül günahı bulmak.

Karanlık derecesi: 0/10.

BÜYÜ BİLİMLERİ

Gizli güçlerinizle insanları etkilemek istiyorsanız gerçekten gücünüz olduğunu kanıtlayacak bir şeyler yapmalısınız. Çaylak blöfçülerin sinirlenmeye başlayıp, “Ne demek kanıtlamak?” diye titrek bir sesle sorular sorduğu nokta, işte burasıdır.

Kıdemli blöfçü ise kayıtsızca gülümser. Bilir ki dünyadaki en kolay şey, inanmak isteyen birine bir şey kanıtlamaktır. İnsanlar, büyünün varlığını sürdürmesini istedikleri için birçok gerçeği kolaylıkla gözardı edeceklerdir.

İnanmayanları ise ezeli ve ebedi şüpheciler olarak bir kalemde silebilirsiniz. “Sadece eşyanın düzenine ilişkin fikirlerine ters düştüğü için bazı insanların gerçekleri kabul etmemeleri çok ilginçtir” deyip mahzun mahzun kafanızı sallarsanız, büyünün kanıtlanmasını isteyenler bütün kalpleriyle size katılırlar.

Kanıt olarak kullanılabilecek en kolay şey, kehanettir. Aslında bu, falcılıkla aynı şeydir, fakat kehanet sözü kulağa daha hoş gelir. Öngörü (bu da falcılıktır aslında) yöntemlerini işinize geldiği gibi kullanmanın birçok yolu vardır.

Ama eninde sonunda hepsinin kullandığı teknik, aynı yorum tekniğidir.

Bu yöntemlerin çoğu (astroloji, el falı, numeroloji, frenoloji) şunu gerektirir: yıldızların / elin / sayıların o insanın gerçek kişiliğini bu kadar kesin olarak nasıl verdiğini göstermek için kısa bir kişilik çözümlemesi yapmalısınız. Bunu doğru yaparsanız o kadar memnun olacaklardır ki tahminlerinizle fazla ilgilenmeyeceklerdir.

Belirsiz ve hoş şeyler söyleyin: “Sıcak, şefkatli bir kişiliğiniz olduğunu görüyorum. Ama aklı, kalbi tarafından yönetilen biri değilsiniz.” Onlara hata gibi görünen iltifatlarda bulunun: “Sarsakça bir gevşeklik içinde olmadığınızı görüyorum” veya “Sizin en büyük hatanız gevşe yememeniz. Kendinizi, sürekli bir şeyler yapmak zorunda hissediyorsunuz.”

Yolculuk, iş sorunları, aile kavgaları ve hoş sürprizlere dair daha ziyade birbiriyle bağlantısız ayrıntılardan bol miktarda söz etmeyi unutmayın. Bu ayrıntılar çok olmak, çünkü zaten iş bittikten sonra çoğunu unutacak, sonradan yolculuk, iş sorunları vs. gibi bir şey başlarına geldiğinde sizin buna dair bir şey söylediğinizi hatırlayacak ve olanları bildiğinizi varsayacaklardır.

İstatistik olarak imkânsız olmadığı sürece, onlara hep duymak istediklerini söyleyin. Örneğin: “40 yaşından önce rüyalarımın erkeğini bulacak mıyım?” Cevap: “Evet.” “Gelecek hafta yarışı kazanacak mıyım?” Cevap: “Hayır”.

Sonra arkanıza yaslanın ve kehanetinizin ne kadar doğru olduğuna dair methiyeleri kabul edin.

NUMEROLOJİ

Numeroloji, sayıların hayatımız üzerinde önemli etkileri bulunduğuna inanmak demektir. Gematriadan kaynaklanır (bkz. Kabala) fakat zındıklar tarafından sadece cahilleri etkilemeye yarayan bir numaraya dönüştürülmüştür. Bu nedenle blöfçüler için değersizdir. Toplama çıkarma konusunda iyi değilseniz, bu fikirle dalga geçerek paçayı sıyırabilirsiniz.

Numeroloji de gematria gibi isimlerin harflerini sayılara dönüştürmeyi içerir, fakat gematria Tanrı, melekler ve Sephirot gibilerinin isimleriyle uğraşırken, numerolojinin ilgi alanı esas olarak fanilerdir. Numerolojinin bu kadar popüler olmasına karşın kabalayı hiç kimsenin duymamış olmasının nedeni budur.

Bir partide insanlara isimlerindeki sayıları okuyarak kişiliklerini söyleyebileceğinizden söz ederseniz, insanlar suratlarında tuhaf bir merak ifadesiyle önünüzde kuyruk olurlar. Aynı numarayı bir meleğe çekin de neler olabileceğini görün.

Birkaç sistemden birini kullanarak harfleri dönüştürebilirsiniz. Bu önemli değildir. Önemli olan sayıları söylediklerinize uydurmaktır. Sayılan ustalıkla kullanmak, iyi blöfçülüğün (aslında numerolojinin de) esasıdır ve bazı karmaşık formüllerden yararlanmanıza bağlıdır. Fakat bu iş göründüğü kadar zor değildir. İşin içine girdikçe bir yolunu bulursunuz ve bunu bir daha da hatırlamanız gerekmez.

Yani İnkaların kutsal sayısı 235’i alın” dediğinizde 235 sayısını bir daha hatırlamanız gerekmez. Gelecek sefere, eğer daha iyi uyuyorsa, İnkaların kutsal sayısı 412 olabilir.

En basit sistem bir kağıdm tepesine 1 ‘den 9’a kadar sayılan, altına da A 1 B 2 olacak şekilde alfabeyi yazmaktır. H’ya geldiğinizde tekrar 1′ den başlarsınız. Sonra harfleri okuyup uygun rakamı seçersiniz. Rakamları birbirine ekleyip bir özelliği olup olmadığına bakın. Yoksa, tek bir rakam elde etmek için haneleri toplayın. Bu rakamın bir özelliği mutlaka vardır.

Mümkünse bunu yaparken sizi görmelerine izin vermeyin. İnsanlar ne kadar kolay olduğunu görürlerse kendileri numerelog olmaya kalkacaklardır. İnsanların yaptıklarınıza karşı çıkacaklarını hissederseniz diğer bir sisteme geçin. Bu çok kolaydır, çünkü çok insan bu konuda kitap yazdığı için birçok sistem vardır. İyi blöfçülerin çoğu Küre sisteminin Pitagorcu Müziği ile dinleyicinin zeka yaşına dayanan kabalacı sistem arasında gidip gelirler. Karşınızdakinin aritmetikte zayıf olduğundan eminseniz, “mistik pi’nin gerçek sayısını biliyor olmalısınız” gibi asılsız sözler savurabilirsiniz.

Yapabilirseniz, en etkileyici yöntem olan kabalacı yöntemi kullamn. Bu yöntemde isimleri eski İbranice’ye çevirmeniz gerekir, onun için bu dil hakkında en ufak bir fikri olan birinin önünde yapmaym bu işi. Bu yöntem için gereken tüm tablolar Liber 777‘de vardır (aslında kitabın adı Aleister Crowley’in Kabalası’dır, fakat Liber 777 kulağa daha hoş geliyor). Çok cesur değilseniz bu kitabı okumayın, ama masanızın üstünde durması, etkileyici bir görünüm oluşturur.

İnsanların sizin aritmetiğinizi kontrol etmelerinden sıkılmayın. Matematik mezunlarıyla dolu bir odada değilseniz, bu işin uzmanı da olsalar, kontrol etme şansları çok sınırlıdır. Sıkıştığınızda da, “Ben İbranilerin sayma yöntemini kullanıyorum. Bildiğiniz gibi onlar geriye doğru sayarlar” şeklinde formüle edebileceğiniz eski numarayı kullanabilirsiniz.

İsimleri olduğu kadar diğer sayıları da hesaba katabilirsiniz. Doğum tarihi, ev numarası, telefon numarası, bacak sayısı işinize yarayacak bütün sayılar. Mümkün olan en çok sayıda rakam istersiniz.

Böylece eğer biri size, “Bağımlı olduğumu söylüyorsunuz, ama aslında benim vahşi ve özgür bir ruhum var” derse, siz de şöyle cevap verebilirsiniz: “Evet, isminize göre bağımlısınız, ama doğum tarihinizi de dikkate aldığımızda durum değişiyor” vs.

Başka sayılara uyması için insanlara isimlerini değiştirmeyi bile önerebilirsiniz. Şöyle diyebilirsiniz: “İsminizi Emily olarak değiştirirseniz, doğanızdaki mistik nitelikler güçlenecektir.” Gerisi onun bileceği şey.

Numeroloji hakkında hatırlanması gereken esas şey, bütün sayılara bir anlam yüklendiğidir. Yani ne zaman bir sayıdan söz edildiğini duysanız, “Bu özel bir sayı” diyebilirsiniz. 2445 sayısının, mistik pi’nin onla çarpılarak İsis’in gizli sayısının çıkarılıp yükselen Osiris’in bilinen sayısının eklenerek bulunduğunu söyleyebilirsiniz. Sonra da küstahça etrafınıza bakınıp meydan okursunuz.

İşte birkaç anahtar sayı ve biraz açıklama iyi bir blöfçüyü en az bir hafta idare edebilecek malzeme.

Anahtar Sayılar

1          Erkek ilke, sıcak, yaratıcı  Boyundaki ağrı.

2          Dişi ülke, sezgili, anaç  Bunlara güvenebilirsiniz ama sakın yanlarına fazla sokulmayın.

3          Canlı, sanatsal  Çok konuşur.

4          Kare, somut, ayaklan yere basan, pratik  İnanılmaz ölçüde sıkıcıdır.

5          Beş duyu, hassasiyet ve seks (bir şekilde

işin içine girmesi gerekiyordu).

6          Romantik, sıcak, sevgi dolu  Uzak durun.

7          Mistik  aslında fazlasıyla acayip.

8          Kader sayısı  Bazdan için şanssız.

9          İtici  Kavgaya tutuşmayın.

12        Bir düzine için gerekli sayı (Satanistler hariç; onlarınki 13’tür).

13        Şanssız olarak düşünülür, çünkü on üçüncüyseniz düzineye giremezsiniz (eğer Sa tanist değilseniz). Aynı zamanda Yahuda (İsa’nın on üçüncü havarisi  şanssız) ve Tarot kartı Ölüm (yine şanssız) ile de bağlantılıdır. Ne var ki bunu herkes biliyor, onun için numerolojide bunun kötü bir sayı olmadığını, eski on ikilik istemde yeni bir başlangıca işaret ettiğini söyleyin. Bu, karşınızdakileri düşündürecektir.

40  İnsanların İncil’de ya bir teknede ya da çölde gezinirken geçirdikleri gün ve gece sayısı. Arınma sayısı. Unutmayın ki daima 40 gün ve 40 gecedir, paket turlardaki gibi 14 gün 12 gece değildir.

666  İblisin işareti. İncil’in sonundaki Vahi y’de geçtiği için İsa karşıtı olarak bilinen sayı. Karabüyü yazarları ve korku filmi yapımcılarının bildiği tek anlamlı sayı olduğu için herkes tarafından bilinir. Kullanmayın.

888  Acıların Adamı. İsa’yla ilişkili bir sayıdır. İncil’de geçmez. İnsanlar 666’yı kullanarak hava atmaya çalışıyorlarsa bu sayıyı lütufkar bir edayla kullanabilirsiniz.

Anahtar İfade

Sayıların dili  Karabüyü bilgisinin size “sayıların dili” aracılığıyla iletildiğini söylemeniz tamamen mümkün. Bu da genellikle eski bir binanın ölçülüp 47 sayısının on iki kere geçtiğinin bulunmasıyla yapılır. Sonra bu bilgiyle bir kitap yazar ve tartışmasız matematik yeteneklerinizi paranızı saymakta kullanırsınız.

ÖBÜR TARAFLA KONUŞMAK

Gizli sanatların esas bölümlerinden birini ölülerle kurulan iletişim oluşturur. Bu, zamanın başlangıcından beri büyücülerin uğraştığı bir şeydir. Bu konuda sizin de gerçekten çaba göstermeniz gerekir.

SPİRİTÜALİZM

Spiritüalizm, yüzyılın başında, enteresan trompet çalmalarla, masa kaldırmalarla birlikte büyük bir eğlence kaynağıydı. Ama artık tamamen, “yakınlarda göçmüş sevdikleriyle temas kurmaya” çalışan mavi elbiseli küçük, yaşlı hanımlara kalmış gibi görünüyor (hanımların konuşmalarına şahit olduğunuzda, terminolojinin cenaze levazımatçıları tarafından yaratıldığına hemen inanabilirsiniz).

Pratikte bu seanslardan birine katılmak, tombala oynamaya gittiğinizi itiraf etmek gibi bir şeydir.

Gitseniz bile bütün duyacağınız şu olur: “Evet, Mabel. Albert’in öbür tarafta çok mutlu.” (Mabel’e bakınca bu mutluluğun sebebini anlarsınız.) Kimse şu tür araştırıcı sorular sormaz: “Niye her rehber ruh Kızılderili oluyor? Öte tarafta Kızılderililerden başkası yok mu?”

RUH ÇAĞIRMA TAHTASI (OUİJA)

Çok kolay bulunur olması nedeniyle artık ouija bile havasım kaybetti. Ouijayı dışarı çıkardığınız gece neler olduğuna dair heyecan verici hikayelerle insanları asla eğlendirmeyin. Hayaletin parmaklarının yüzüne dokunması ve musluklardan kan akması gibi hikayelerle her zaman biri çıkıp sizi bastıracaktır.

Kocaman bir ouijanız varsa üzerine çıkıp Enokça’daki kelimeleri tersinden telaffuz edebilirsiniz (bkz. Dr. Dee) ama bu şimdilerde çok basmakalıp bir yöntem haline geldi.

Geriye bir tek çözüm kalıyor ama o da çok tehlikelidir.

ÖLÜLERLE HABERLEŞME (NEKROMANSİ)

Nekromansi de spiritüalizm gibi sadece ölülerle konuşmayı ifade eder, ama itiraf etmek gerekir ki daha etkili bir sözcüktür. Gayet tabii iyi bir blöfçü nekromansi yapmaya çalışmaz; bu çok tehlikelidir. En iyisi, bu korkunç sanatla bir ara uğraştığınızı söylemenizdir (ya da daha iyisi sadece ima edin).

Olay yere çizilmiş beş köşeli yıldızın ortasında durup tören kılıcıyla farklı noktaları işaret etmekten ibarettir. Nekromanside kibarca sormak yerine ruhu büyüleyip getirirseniz ve şu gibi sorulara cevap vermeye zorlarsanız: “Altılı ganyanın ilk ayağım kim kazanacak? Niçin bütün rehber ruhlar Kızılderili?”

Seansmıza enteresan bir ruhun uğramasmı beklemek yerine, nekromansiyle istediğiniz ruhun görünmesini sağlayabilirsiniz. Bu da denemeye değer, çünkü kalabalık bir Kızılderili ruhları grubu nedeniyle seansınıza enteresan bir ruh gelmeyebilir.

BÜYÜ EDEBİYATI

Bu kitapları okumak zorunda değilsiniz. Bu çok zor bir iş olur. Ama onları okuduğunuz izlenimi vermek hayati öneme haizdir. Sadece kitabın adım ve içeriğinin kısa bir tanıtımını bilmek yeterlidir. Mesela “Savaş ve Barış Rusya hakkındadır” demek, doğru bir uzmanlık düzeyinin göstergesidir.

Bu listedeki herhangi bir kitabı okumak için içinizde bir dürtü hissediyorsanız, bilmeniz gerekir ki büyü edebiyatım okumanın özle bir biçimi vardır.

Başlangıç için ilk beş bölümü asla okumayın. Bu bölümlerin niçin daima tamamen okunmaz olduklarını açıklayan iki teori vardır. Birinci teoriye göre, zındıkları ya da tesadüfen kitabı eline alanları savuşturmak için bu gereklidir. Çünkü bu kişiler dört bölüm boyunca anlaşılmaz bir sürü saçmalık okuduktan sonra kitaptan vazgeceklerdir.

Diğer teoriye göre, yazarlar gizlilik düzeyini normal olarak koruyamazlar ve kazaen bazı gerçekleri ağızlarından kaçırırlar. Bu nedenle aşağıdaki kitapların üçüncü veya dördüncü bölümlerinden güvenle alıntılar yapabilirsiniz, çünkü karşınızdakiler ilk beş bölümü okumuşlarsa bile anlamamışlardır.

ÖLÜMÜM KİTABI (The Book Of The Dead)

Uygunsuz işler yapmaya yarayan Mısır dua ve büyülerinin derlemesi. M.Ö. 1500 ile M.Ö. 250 yılları arasında yazılmış olması, Mısırlıların ne kadar yavaş yazdıklarını gösteriyor. Öbür dünyanın demokratikleştirildiği bir zamanda yaratıldı, yani cennete giden artık sadece Firavun değildi. Firavunlar bunun üzerine gidebilecekleri iyi bir yer aramaya başladılar. Bu sokaktaki Mısır’lıya, ölümsüz hayat şansını ele geçirmeden önce karşılaşmadığı bazı sorunlar çıkardı. Mesela öbür dünyada timsahların kendini yemesini engellemek için büyü yapmaya birden çok ilgi duyar oldu.

Muhtemelen en iyi büyü ise şu: “Ptah olmak için, ekmek ye,, bira iç, geride kalan parçaları temizle ve Cennet’e git.”

APULEİUS’UN ALTIN EŞEĞİ (The Golden Asse Of Apuleius)

Büyü edebiyatının ilk klasiklerinden biridir.

Şekil değiştirme üzerine tanımlayıcı bir çalışma olarak sık sık anılır.

Bir cadının bir adamı eşeğe dönüştürmesinin biraz tuhaf masalı. “Kırmızı Şapkalı Kız” kadar ilginç olmayan, ama aynı oranda bilgilendirici bir kitaptır. Adı değiştirilince popülarite kazanmıştır. Eski adı şuydu: “Lucius Apu leius’un Değişimini Anlatan Altın Eşeğin XI Kitabı ve Eğlendirici ve Hoş Masallar. Özgün olarak Latince yazılmış, Atlington tarafından İngilizce’ye çevrilmiştir. Crowley, muhtemelen kendisinin bu kitaba sahip tek insan olarak düşündüğü için, bu kitaba hayrandı.

SÜLEYMAN’IN ANAHTARI (The Key Of Solomon)

Güçlü karabüyücülerin yaygın büyü romanlarında daima kullandrkları kitap budur. Kitaptan esinlendikleri en ilginç şey ise bir yarasanın içindeki şeytanı çıkarmaktır (onu kurban edip kanını aldıktan sonra).

İnsanlar genellikle bir tek yıldız olduğunu sanırlar: Süleyman’ın Yıldızı veya Mührü. Aslında düzinelerce yıldız vardır ve bu kitap bunların ne işe yaradıklarını, bunlarla bağlantılı olan ruh veya meleklerin isimleriyle beraber bütün sıkıcı ayrıntılarıyla anlatır. Uyurken okunacak ideal bir kitaptır.

Bu kitap herhangi bir çalışmayı tam olarak yapamayacağınızı söyler ve bunu şu yöntemle garantiler: her şeyi belli bir gezegenin etkisi altındaki bir günde ve başka bir gezegenin etkisi altındaki bir saatte yapmanız gerektiğinde ısrar eder.

Mesela büyü bağı yapmak istiyorsanız 25 Ocak’ta bir tavşan öldürmelisiniz. 24 veya 26’sı hiçbir işe yaramaz.

Bu arada herhangi bir çalışmayı tam olarak yapamayacağınızı söyler ve bunu şu yöntemle garantiler: her şeyi belli bir gezegenin etkisi altındaki bir günde ve başka bir gezegenin etkisi altındaki bir saatte yapmanız gerektiğinde ısrar eder. Mesela büyü bağı yapmak istiyorsanız 25 Ocak’ta bir tavşan öldürmelisiniz. 24 veya 26’sı hiçbir işe yaramaz.

Bu arada büyü bağlan her yönde inanılmaz hızla yolculuk etmenizi sağlayan bir tür büyülü Porscheğ gibidirler. Tarihler arasında bir ilişki kurma gibi bir görevleri olmasaydı, ihtimal, zorunlu kıyafet olurlardı.

RUHLARLA HAREKETLER (Actions With The Spirits  Dr. John Dee)

Bu kitap ilginçtir çünkü büyüktür ve deri kaplanmıştır. İlk olarak 1659 yılında yayınlandı, 1974’te kısıtlı bir ikinci baskı yaptı (sadece destekleyici okuyucu talebi nedeniyle). Levi, dini büyüsünü geliştirirken bu kitaptan çok şey aldı. Doğal olarak Crowley bu kitaba birkaç yılını adadı ve bu kitaptaki her şeyi ayıkladı (en azından işine yarayanlan). Dr. Dee “S” ve “F” harflerini karıştırmış görünüyor, o itibarla okumak imkansızdır ama etkileyici bir görünüşü vardır.

MALLEUS MALLİFİCORUM (Cadıların Çekici)

Cadı yargılamaları için elkitabı ve gerçek bir bestseller. İlk olarak Torquemada’nın Engizisyon’a yollandığı 1486 yılında yayınlandı. Ondan sonraki her baskı, cadılığın yaygınlaşması ve cadı davalarının artması zamanlarına tesadüf ediyor. Kral I. James’in en sevdiği kitaptı, yanan bir cadının ışığında okuturdu.

İki neşeli Dominik keşişi tarafından komedi haline getirilen kitap, “dince yasaklanmış düşüncelerin çekiciliğini” açıkça kabul etmekle birlikte cadıların aslında var olmadığı gibi oldukça çelişkili bir ifadeyle başlıyor.

Kitapta, birçok ilginç ayrıntı (“Cadılar el çabukluğu sanatını öylesine icra edebilirler ki erkek organı tamamen gövdeden ayrılmış gibi görünebilir”) ve pratik ipuçları (“El çabukluğu sanatı sayesinde erkeklik organını kaybetmiş veya hayvan şekline dönüştürülmüş olanlar için çareler”) bulunuyor.

Yani, cadı avcıları için zorunlu bir kitaptır.

KABALACILIK

Kabalacılık hakkında herkes bir kitap yazmıştır. Bu nedenle tam bir özgüvenle şöyle söylemenizin hiçbir sakıncası yoktur: “Kabalacılık hakkında Levi / Crowley / Waite / Blavatsky / Barbara Cartland’ın (gerekirse çıkarın) kitabını okudunuz mu?” Fakat herkes bu kelimeyi başka türlü yazdığı için siz hiçbir zaman yazmayın.

Tabii herkesin aynı konuda yazdığım söylemesi gerçeğine rağmen kitaplarını okumadan bunu tahmin edemezsiniz, o itibarla fazla ayrıntıya girmeyin.

TEÇHİZAT

Başka hiçbir şey, doğru teçhizata sahip olmak kadar bir uzman olarak ününüzü perçinlemeyecektir. Kertenkele gözü ve kurbağa bacağı satmaya meraklı bazı dükkânlar, bütün bu ıvır zıvır büyülerinizi biraz masraflı hale getirecektir. Dikkatli olun. Bataklık yılanının etinin tazeliğinden emin olamazsınız, alışverişlerinizle üretim ve son kullanma tarihlerini iyi kontrol edin.

Malzemenizi sık sık alın, ama hiçbir şartta bunu kimseye söylemeyin. Birisi bunlardan aldığını söylerse, kertenkele bacağı ya da puhu kuşu kanadı gibi şeyler toplamak büyü eyleminin bir parçası olduğu için, almasında hiçbir mantık göremediğinizi derhal ifade edin. Bu nesnelerin gerçek birer değeri yoktur, ancak bunların bir araya getirilme zorunluluğu, bu işi yaparken gereken bağlayıcı atmosferin oluşmasını sağlar. Bunları köşedeki bakkaldan bulamazsınız.

Doğal olarak blöfçünün başka birinden tavsiye almaya ihtiyacı yoktur. İstediğinizi alın ama evin içinde ambalajıyla bırakmayın.

ASALAR

Eski büyücüler daima bir asa taşırlardı. Asaları geniş elbiselerinin içine gizleyip onlar olmadan bir yere gitmezlerdi. Şimdi anorağınıza asanızı takacak bir yapmanız daha mantıklı.

Asa özel bir noktaya işaret ederek veya dokunarak büyücünün güçlerini yoğunlaştırmasına yarar. Freud’un buna dair bir sözü olabileceği de eklenmeli.

Bir büyücünün asası her zaman gündoğumunda kesilmiş fındık ağacından olmalı. Kara büyü için ağacı gerekiyor. Fakat kimse farkı anlayamayacağı için blöfçü her tür ağaç kullanabilir. Ortaçağ büyücüsü asasının ucuna genellikle bir mıknatıs takardı, fakat küçük maden parçalarını kendine çekenin büyü olmadığı halk tarafından anlaşılınca, bu tarz tarihe karıştı. Daha önemlisi otantik görünen bazı İbranice harflerin asaya çizilmesi.

Asalar konusunda bazı uyanlarımız da var: Meyhanede veya kahvede herkese göstermeyin. Gerçek büyücüler asalarına başka bir insan elinin değmesine asla izin vermezlerdi. Bir büyücü asasını ender olarak, gücünü toplamak için kullanırdı. Siz gücünüzü hiçbir zaman toplayamayacağınız için daha da ender kullanın.

KILIÇLAR

Kılıç, ikna edici bir büyü sembolü olduğu için sahip olmanız gereken bir şeydir. Eski kitaplar neşe içinde herkesin kendi kılıcını kendisinin yapmasını ve üzerine bazı astroloji ve kabala işaretleri çizmesini önerir. Bir büyü dükkânından tam kendinize uygun bir tane alabiliyorsanız böylesi bir çabaya girip başınıza dert açmaya gerek yok.

Büyücüler ve cadılar bu kılıçlan sık sık nesneleri ve insanları işaret etmekte kullanırlardı (anneleri bunun ayıp olduğunu onlara hiç söylememişti herhalde). Bir gün bir büyü töreninde kılıcınızla bir yerleri göstermeniz gerekmezse bile siz yine de yapm.

TÜTSÜ

Ortamı oluşturmakta hiçbir şey, yanan bir parça tütsünün yerini tutamaz. İnsanlar büyülü dairenizin köşelerinde keskin kokulu, cızırda yan bir şey ararlar.

Her türden değişik kokuda, her türden uygunsuz işi yapmakta kullanılan tütsüler vardır, mesela: İstenmeyen Etkileri Uzaklaştırmak İçin Tütsü.

Bir “tütsü” kelimesini kullanırsa derhal müdahale ederek bu kelimenin sadece Doğu Afrika’dan Somali kıyılarındaki ağaçlardan elde edilen reçinenin tanımlanması için kullanılabileceğini söyleyin. Ve buna günlük demenin daha doğru olacağını ekleyin. Bu onları susturur.

MUMLAR

Doğal olarak ciddi bir büyü çalışması için mumlar hayati önem taşır. Paranız yettiği kadar çok renk ve boyda mum sahibi olmalısınız.

“Mum büyüsü” denen ve doğru diziliş, doğru renk ve sayıdaki mumun yakılmasıyla sonuç verilen özel bir büyü türü vardır. Bunu yaparsanız hepsini birden söndürerek “İyi ki Doğdun” şarkısını söyleme heyecanınızı bastırmalısınız.

BÜYÜLÜ DAİRE

Teçhizatı tamamlamak için evinizin tabanına çizilmiş bir büyülü dairenizin olması gerekir. Bunun için halıyı kaldırın  dairenin halının üzerine çizik olması komik görünür.

Daire en azından ikili olmalı ve etrafına birçok İbranice, eski Mısırca harfler, yıldızlar ve astrolojik işaretler çizili olmalıdır. Dairenin ortasına beş köşeli bir yıldız çizmek gayet doğaldır, fakat bu yıldızın doğru biçimde çizilmesi önemlidir, yoksa yıldızınız şeytanın işareti haline gelir. (Tılsımlarda bu hatalar yapılıyor)

Doğru biçimin hangisi olduğu, sizin sorununuz.

Kaynak: Alexander. C. Rae, Blöfçünün Rehberi, Kara Büyü, Çeviren: M.Fehmi İmre, Tempo’nun Okurlarına Armağanıdır, İstanbul

İçindekiler

KARA BÜYÜ İLMİ LİTERATÜRÜ

GİRİŞ

Yeni Bir İmaj Yaratmak

Sırlar

FAYDALI KAYNAKLAR

DRUİDLER

KABALACILIK

Anahtar Kelimeler

KUDÜS ŞÖVALYELER BİRLİĞİ

GNOSTİSİZM

DOĞAÜSTÜ FELSEFECİLERİ

Esrarengiz Dinler

SİMYA

MISIRLILAR

HERMETİK ALTIN ŞAFAK TARİKATI

BÜYÜ

Sempatik Büyü

Abra-Melin

CADILIK

CİNSEL BÜYÜ

Karabüyü/Akbüyü

MİSTİSİZM

KARANLIK SANATLAR

SATANİZM

VOODOO

GECE YARATIKLARI

Vampir

Kurt adamlar

Inkubi/Sukkubi

ÜNLÜ İSİMLER

DR. JOHN DEE (1527-1608)

ELİPHAS LEVİ (1810-1875)

BLAVATSKY (1831-1891)

Astral Işık

MAC GREGOR MATHERS (1854-1917)

SATANİLAS DE GUATİA (1871-1898)

ARTHUR WAİTE (1857-1940)

ALEİSTER CROWLEY (1875-1957)

ŞEYTAN

BÜYÜ BİLİMLERİ

NUMEROLOJİ

ÖBÜR TARAFLA KONUŞMAK

SPİRİTÜALİZM

RUH ÇAĞIRMA TAHTASI (OUİJA)

ÖLÜLERLE HABERLEŞME (NEKROMANSİ)

BÜYÜ EDEBİYATI

ÖLÜMÜM KİTABI (The Book Of The Dead)

APULEİUS’UN ALTIN EŞEĞİ (The Golden Asse Of Apuleius)

SÜLEYMAN’IN ANAHTARI (The Key Of Solomon)

RUHLARLA HAREKETLER (Actions With The Spirits  Dr. John Dee)

MALLEUS MALLİFİCORUM (Cadıların Çekici)

KABALACILIK

TEÇHİZAT

ASALAR

KILIÇLAR

TÜTSÜ

MUMLAR

BÜYÜLÜ DAİRE

 ***************************************

CİNLERLE İNSANLARIN EVLİLİĞİ: BÜYÜ (SİHİR-MAJİ)

CİNDEN KURTULMA TEDAVİSİNDE OKUNACAK AYETLER

CİNLENEN KİŞİLERİN TEDAVİSİ

CİNLERE KARIŞMAK

KABBALLAH “ YAHUDİ GİZEMİ”


KABBALLAH’A GİRİŞ

Kabballah sözcüğü literatür içerisinde karşınıza Kabbala, Cabala, Qaballah, Kabalalı gibi değişik biçimlerde çıkabilir. Ünsüz harflerle yazılan ve okunurken ünlendirilen bir dil olan İbranice’de “KBLH” harfleriyle yazılır. İbrani alfabesindeki sesler Latin harflerine çevrilirken, bir harfin bazen birden fazla harfe, yani sese denk düştüğü olur. Bundan dolayı kblh sözcüğünün de Latin harfleriyle yazıldığında birden çok yazılış biçimi karşımıza çıkmaktadır. Biz bu çalışmada sözcüğü geleneğe en uygun seslendiriliş biçimi olan Kabballah olarak yazmayı uygun gördük.

Geleneğe bakacak olduğumuzda, Kabballah adında bir kitap yoktur. Kabballah, Torah ın (Tevrat, Torah, Töre, Yasa, eş deyişle Perıtatek, Septaquinta—Eski Ahitin ilk beş kitabı) herkes tarafından anlaşılan düz anlamından başka, bir de içrek anlamının bulunduğu, bu anlamın semboller ve alegorilerde gizlendiği ve bua gizlerin inisiyasyonla girilen bir eğitim sonunda öğrenileceğinden hareket eden bir gelenektir. Kitabın bu saklı anlatımını anlayıp yorumlamak olan Kabballah, İbranice KBLH harflerinden oluşur; vahiy olarak almak, kabul etmek anlamlarını taşır. Aynı zamanda gelenek, sözel gelenek anlamında da kullanılan bu sözcük, Tanrısal sözleri iletmek, ulaştırmak olarak da açıklanabilir. Başka bir yorumu ise, mistik kişinin Tanrı katında kabulünü içeren kabul ya da razı olma’dır.

Geleneğe göre, Hz. Musa Tanrıdan yazılı yasayı, yani Torah’ı (Töreyi) aldığında, yazılı olmayan ancak nesilden nesile aynı şekilde aktarılacak olan sözlü yasayı da almıştır. Torah’ın Tanrısal olduğuna ve aynı şekilde içinde sözel bir geleneğin saklı bulunduğuna inanılır. Böylelikle gizli anlamı ve Tanrısal gücü kendi içinde saklı bulunan Torah’ ın, bu herkese açık olmayan anlamını bildiğini iddia eden gizli bir sözel gelenek büyümüştür. Kabballah, Yahudi alimleri tarafından tüm halka açılamayacak ve yalnızca inisiye olmuş (öğretiye girmiş) olanlara verilerek devam edecek olan sözel mistik öğretiyi imlemek üzere kullanılmıştır. Torah’ın Tanrısallığına olan inançla, bu metni çalışan birine yaradılışın sırlarının açılacağına duyulan inanç kabballistik geleneğin kökünü oluşturur. Zaman içerisinde bu sözel yasa, “Kabballah”, sözel gelenek olarak kabul görmüştür. Literatüre göre Kabballah terimini mistik öğretiye ilk uygulayan kişi, 11. yüzyıl Ispanya’sında en büyük Yahudi filozofu olarak kabul edilen İbn Gabriol olmuştur; o günden bu yana bu terim tüm Yahudi mistik uygulamaları için kullanılmıştır.

Bazı Kabballistlere göre Abraham’a (İbrahim Peygamber), bazılarına göre ise Adam’a (Adem Peygamber) dek uzanır. Geleneğe göre, Adam, Kutsal Kitabın (Bible) düz okunmasıyla kimilerince anlaşıldığı gibi fiziksel bir cennet bahçesinde yaşayan sıradan bir insan değildir. Aksine bizim fiziksel evrenimizin ötesinde bir boyuttaki bir varlıktır. Özü, bu dünyaya gelmiş ve gelecek olan ruhların toplamından oluşur. Kabballah’ın ilk kitabı Adam’a Raziel varlığı tarafından verilir. Bu metin öyle derin öyle gizlidir ki, günümüz koşullarında bile sözcüklerle söylenemeyecek denli yüksek boyutta tinsel enerji barındırır. Geleneğe göre, konuşulması halinde muazzam enerji kuvvetlerini ateşleyecek bir güç açığa çıkmaktadır. Adam kitabından sözcükleri rastgele kullanmak, küçük bir çocuğun yüksek voltaj taşıyan kablolarla oynaması gibidir. Geleneğe göre, Kitap yaradılışın karbon kopyasıdır ve evrenin DNA kodlarından söz eder.

Efsaneye göre ise, Tanrı Kabballah’ı bazı meleklerine öğretmiştir, onlar da yeryüzüne düşüşünden sonra sırasıyla Adam’a öğretmişlerdir. Daha sonra Nuh’a, Abraham’a ve Musa’ya geçmiştir. Musa, Yetmişleri (kadınlardan ve erkeklerden oluşan çadırdaki 70 kişi), Yetmişler de geleneğe uygun olarak başkalarını öğretiye almışlardır. David (Davud) ve Solomon’un da (Süleyman) bunların arasında olduğu düşünülmektedir. Sonunda sözel gelenek sonlanmış ve hikmet yazıya dökülmüştür.

Bir diğer görüşe göre ise, Kabballah herhangi bir zamansal noktaya dayanmaz, Yaratıcı tarafından insanlığa verilmiştir. Kabballist öğretilere göre, evren belirli, değişmez (yüce ve güçlü) ilkelere bağlıdır. Bu ilkeleri anlamayı ve onlara uygun yaşamayı öğrenerek, bugünkü yaşantımızı çok büyük ölçüde geliştirebilir ve hem kendimiz hem de bütün insanlık için gerçek bir başarı sağlayabiliriz. Yerçekimi ve manyetizma gibi fiziksel yasaların nasıl bizim istencimiz ve farkındalığımız dışında varlığı bulunuyorsa, evrenin yasaları da günlük yaşamımızı ve her anımızı etkiler. Kabballah bize bu yasaları anlamak ve onlarla uyum içinde yaşamak, onları kendimizin ve dünyanın yararına kullanmak için olanak (güç, kudret) verir.

İbranice “Kabballah” sözcüğü almak anlamını taşır. Kabul etmek anlamında; kabul eden alır anlamındadır. Ancak bu kabul, asla entelektüel bir kabul değildir. Her ne kadar Kabballah, Torah’ın içinde, Yahudi kutsal yazıtlarında ve diğer kutsal yazılarda bulunsa da, entelektüel bir disiplin değildir. Mistik onu uygularken inzivaya çekilmemeli, aksine onu insanlığın aydınlanmasını sağlamak için kullanmalıdır. Kabballistin aradığı, özünde Tanrı ile birleşmek ve bunun yanısıra yaşamın paradoksal sorularının yanıtını vermektir.

Kabballah insanın aklını zorlayan felsefi bir sistem olmanın ötesindedir. Tinsel ve fiziksel gerçekliğin içiçe geçen doğasının açık bir ifadesidir; Tanrının Işığını yaşamınıza getirmek için gerekli araçları sağlayan güçlü ve pratik yöntemler bütünüdür. Sizi varlığınızın tam kalbinde gereksindiğiniz sevince ve huzura götüren yoldur.

Kabballah’ı etkileyen Yahudi dininin bir başka görüşü ise, onun peygamberliğin biblik görünüşü olduğunu söyler. Peygamber, onun ağzından konuşmak üzere Tanrının bireysel seçimidir ve dolayısıyla O’nun uzantısıdır. Tanrı burada aşkın, soyut bir varlık olmaktan çok uzak, aksine tüm risklerine ve zorluklarına karşın kişinin yaklaşabileceği bir varlıktır. Bazı Kabballistler, biblik, yani Kutsal Kitaptaki peygamberlerin pratik tekniklerinin zaman içinde el verme yöntemiyle kendilerine aktarıldığını ve kendilerinin Tanrının seçtiği bu insanların mirasçıları olduklarına inanıyorlardı.

Özünde, biri Torah’ı içselleştirmekten ve Talmud’un içeriği olan Torah’ın rabbanik yorumlarını çalışmaktan geçen, diğeri ise kökleri kabballistik geleneğin biçimlendirdiği gelenekte olan pratikleri yapmaya uzanan her iki yol da Tanrıya yaklaşmayı amaçlar.

Kabballah binlerce yıldır onu bilenler tarafından saklı tutulmuştur. Kadim Kabballist bilgeler bile hikmetlerini gizlemeyi seçmişlerdir. Bu büyük Kabballistler bu hikmeti insanlığın geneline açma zamanının henüz gelmediğinin bilincindeydiler. Bu arada hoşgörüsüzlük ve bilinmeyene karşı duyulan korku, Kabballah üzerine çalışanları suçlamaya ve onlara zulmetmeye kadar işi vardırıyordu. Ama bu uzun baskı devirleri süresince bile Kabballistler dünyanın Kabballah’ı almaya hazır olacağı farklı bir zamanın geleceğini biliyorlardı.

Unutulmaması gereken bir nokta ise, kabballistik literatürün bünyesinde bulunan biçim ve deyimlerin çeşitliliğidir. Bunların farklılıkları Kabballah’ın zaman zaman belli kültürlerin ve coğrafyaların gereksinimlerine göre elbise değiştirerek yeniden formüle edildiğini gösterir.

Bugün elimizde Kabballah hikmeti olarak yazıya geçirilmiş üç eski ana metin bulunmaktadır: Sefer ha Yezirah, Sefer ha Zohar ve Sefer ha Bahir. Bunların dışında Kabballah adı altında yazılı bir metin yoktur. Bugün Kabballah adıyla yayımlanan tüm kitaplar, ya bu metinleri ve bu metinler üzerine yapılmış yorumları içerir, ya da yine Kutsal Kitaptaki Kabballah öğretisi ile ilintili olarak dikkat çekilen bölümler üzerine yapılan yorumlardan ve içsel keşiflerden söz eder. Bunların içinde Yahudiliğin erken dönemine ait mistik yazıları içeren Hekalot da bulunmaktadır. Göksel yerler anlamına gelen Hekalot, Talmud zamanına ait midraşimleri, yani rabbanik yazıları içerir. Bunlar

Kutsal Kitap pasajlarının mistik yorumlarıdır ve göksel (cennetsel) keşflerin sahnelerinden oluşmuştur. Örneğin, Hezekiel’de (1:4) betimlenen tekerlekli arabayı, İşmail ben Elijah, kendi mistik deneyimindeki göksel (cennetsel) yerlere esrik yükselişi sırasında gördüğü Tanrısal taht-arabası olarak Tanrısal varlığın (buradalığın) bireysel deneyimi biçiminde anlatır.

Kesin bir bilgi olmamakla birlikte kabballistik olduğu kabul edilen en eski metinler İ.S. 1. yüzyıldan kalmadır. Aynı zamanda, Kutsal Kitaptaki peygamberlik sisteminin de, Kabballah’ın tanınabilen en eski biçimi olduğu düşünülen eski bir sözel gelenekten temellendiğine ilişkin bazı tahminler vardır. Sağlam kaynaklar, yazıya geçirilmiş Yahudi mistisizmini İ.S. 100—1000 tarihlerine dayandırır. Bu zaman dilimi her ne kadar modern anlamda kabballistik bir devir sayılmasa da, Ortaçağ Kabballistlerine malzeme yönünden büyük ölçüde kaynaklık etmiştir.

Kabballistler ve din alimleri Kabballah’ın kökeni konusunda farklı görüşler ileri sürmektedirler. Çoğu Kabballist, geleneği 1. yüzyıl Filistin’ine kadar geri götürürken, din âlimleri ise 12. yüzyıl Fransa Provence’ında yaşamış ve daha sonra Kabballah’ın babası olarak anılacak Rabbi Kör Isaac’le ortaya çıkan belirli düşünceleri Kabballah olarak nitelendirme eğilimindedirler. Gayet açık olan o ki, çok eski zamanlardan beri süregelen bir Yahudi mistisizmi vardı ve bu akımlar Kabballah ile o kadar içiçe geçmişti ki, hangisinin nerede bittiğini ve hangisinin nerede başladığını bilmek çok zordu. Örneğin Sefer Yezirah, Ortaçağ Kabballistleri tarafından en önemli Kabballah metinlerinden biri olarak kabul edilir, oysa bu metin 1. yüzyılın başlarında yazıya geçirilmiştir.

Kabballah ile ilgili en eski belgeler 1. yüzyıl ve 10. yüzyıl arasından kalmadır ve Tanrının Merkabah ına (taht-arabasına) erişmek amacıyla yaradılışın yedi göksel (cennetsel) salonuna (Hekalot) girmek isteyen Merkabah mistiklerinin yöntemlerinden söz eder. Görünüşe göre bu mistikler bugün kökensel olarak şamanizmin yöntemleri olarak bilinen oruç, sürekli yinelenen şarkılar (zikr), dualar ve belirli birtakım duruşlarla onları kendilerinden geçiren trans hallerine giriyorlardı. Geleneğin en eski ve etkili metni olan Sefer Yezirah ya da Oluşumun Kitabı (Şekillenmenin, Biçimlenmenin Kitabı) işte bu devrin erken dönemine aittir. Bu kanonik yazı, daha sonra kabballistik hareketin evrenin kökeni üzerine araştırmalarına temel olmuştur. Sefer Yezirah, Sefirot’u ya da Tanrının belirişi anlamına gelen on (10) açılımı açıklar.

Ortaçağın başlarında daha başka teosofik gelişmeler olmuş, öncelikle içinde Tanrının bulunduğu süreçlerin tanımı yapılmıştır. Yaradılışa ezoterik bir bakış olan ve Tanrının bir seri yayılma (Sefirot) olarak dışlaştığı süreçler tanımlanmıştır. Bu Sefirot doktrini temel olarak Sefer Yezirah’ta bulunur, 12. yüzyılda yayımlanan Bahir kitabında ise bugünkünden çok da farklı olmayan biçimine kavuşmuştur.

Yayılım doktrininin gelişmesinin arkasındaki neden şu sorularda bulunabilir:

Eğer dünyayı Tanrı yarattıysa, yani bir tarafta Tanrı diğer tarafta yarattığı dünya varsa, Tanrı olmazsa dünya ne olur?

Eğer dünya Tanrının bizzat kendisiyse, o zaman neden mükemmel değil?

Saf ve mükemmel varlıkla, Tanrısal Işıma’nın bir dizi adımda başarılı bir şekilde seyreldiği dışlaşmış, saf ve mükemmel olmayan dünya arasında bir ilişki kurmak gerekliydi. Sonuç daha çok Tanrının mükemmelliğiyle dünyadaki günlük yaşamın apaçık mükemmelsizliği arasındaki bağlantıyı kuran varlık zincirini kabul etmede aynı zorlukları çözmeye çalışan Yeni-Platonculuk’ta (Neo-Platonizm) olduğu gibiydi. Bilindiği gibi Yeni-Platonculuk, Grek düşüncesinin geç evresidir ve Platon düşüncesi ile doğunun inanç sistemlerini birleştirir. Platon, fiziksel bedenin varoluşta kalıcı bir öncelik taşımadığına inanıyor, yüksek bir dünyaya işaret ediyordu, ki orada gerçek formlar vardı. Bizim dünyamız, ona göre, “yukarıdaki” gerçek dünyanın yalnızca bir yansımasıydı. Bu düşünceler Kabballah ile aynen örtüşmektedir.

Ortaçağın ilk dönemlerinin en ilginç karakterlerinden biri, Tanrının her gün kullanılan sembollerle canlandırılabileceğine veya tanımlanabileceğine inanmayan Abraham Abulafia’ydı (1240-1295). Birçok Kabballist gibi o da İbrani alfabesinin Tanrısal doğasına inanıyordu ve esrime durumuna ulaşmak için saatlerce soyut harf kombinasyonlarından ve permütasyonlarından (tzeruf) oluşan yoğun meditasyonlar yapıyordu. Abulafia sıradışı biriydi, çünkü pratik yapma tekniklerini ayrıntılı olarak yazılı metinlerle açıklayan az sayıda Kabballistten biriydi.

Bir başka sözü geçen kabballistik metin Sefer ha Zohar1 dır (İhtişam/Nur Kitabı). Rabbi Şimon bar Yohai’nin öğrencileri tarafından İ.S. 170’de İsrail’de yazıya geçirilmiş olan metin, 13- yüzyıl sonlarına doğru bir İspanyol Yahudisi olan Moses de Leon tarafından (1238-1305) yayımlanmıştır. Zohar, Torah’daki (Pentatek) cümlelerin birebir ezoterik yorumlarından ve Tanrısal süreçlerin yüksek teosofik anlatımları olan ve çok geniş bir yelpazedeki konuları içeren bir dizi farklı metnin toplamından oluşur. Zohar, Yahudiliğin ana görüşü ve birçok ortodoks tarikat tarafından bugün de kabul görmektedir. Bazı cemaatlerde Torah’ın bir yorumu olan Talmud kadar etkin bir şekilde benimsenmiştir.

Kabballah’daki önemli bir başka gelişme de başı mistik Moses Cordovero (1522-1570) olan Safed okuludur. Ardılı olan “Ari” (aslan) lakaplı Isaac Luria (1534-1572) oldukça karizmatik bir liderdi. Öğrencilerinin yaşamı üzerinde neredeyse bütün denetimi elinde bulunduran Luria tarihe bir çeşit aziz olarak geçti. Luria, Tanrı Bilincini bu dünyada henüz yaşarken uygulanacak pratikler yoluyla edinmek gerektiğini özellikle vurguluyordu. Pratikler çoğunlukla ibadet şeklindeydi.

17. ve 18. yüzyıllar boyunca ortodoks Yahudilik bütünsel olarak Kabballah’dan etkilendi, ama bir görüşe göre iki etken sapmaya neden oldu. İlk olay sapkın ve sahte mesih olarak kabul edilen Sabbatay Zvi (1626-1676) nedeniyle Yahudilerin kitle halinde dinden ayrılmasıydı. Bu olay Yahudi tarihinde, Bar Kohba İsyanı ve tapınağın yıkılmasından sonra gelen en büyük mesihçi hareket olarak kabul edildi. Sabbatayistler arasında önemli Rabbiler ve Kabballistler de vardı. Bu noktadan hareketle Kabballah kaçınılmaz olarak sapkınlık şüphesine bulaştı.

İkinci bir etken ise Hasidizm biçiminde bir çeşit popülist Kabballizmin Doğu Avrupa’ya gitmesiydi. Bu, batıl inanca son sapmaydı ve bu tarihten itibaren Yahudi yazarlar Kabballah’ı tarihsel bir merak olarak görüp gözardı etmeye başladılar.

Yahudi Kabballah’ının anahtar metinlerinin çevrilmesi ve yayınlanmasıyla neredeyse eşzamanlı bir başka gelişme, birçok Hıristiyan mistiği, büyücüsü ve felsefecisinin de onu benimsemesi oldu. Bazı Hıristiyanlar Kabballah’ı kutsal metinlerdeki gizleri onlara açacak bir anahtar olarak gördüler, bazıları ise Kabballah’da Yahudileri Hıristiyanlığa döndürmeye yarayabilecek doktrinler bulmaya çalıştılar. Hermetik ve Yeni-Platoncu yazınla daha önceden tanışık olanlar ise aynı konuları Kabballah öğretisinin içinde de buldular.

“Her kurumsallaşmış dinin iki yüzü vardır” der, günümüz Kabballistlerinden Z’ev Ben Shimon Halevi (Warren Kenton). Dış yüzü, sözcükleri ve genel ritüelleri kapsar. Diğer yüzü ise ezoteriktir. Kabballah da Yahudi ezoterizmidir. Evrenin doğası ve insanın kaderi olan Tanrısal isimlerin sözel öğretisidir. Öğretmenden öğrenciye yüz yüze, hatta göz göze (gözden göze) verilir. Burada Halevi’nin öğrenci anlamında kullandığı pupil sözcüğü çift anlamlıdır. Bir anlamı öğrenci, diğer anlamı ise gözbebeğidir. Birebir yaşanan bu ilişkide usta, neyi ne zaman söyleyeceğinin iradesiyle, öğrencisinin gelişimini tamamlar. Öğrenci usta olduğunda ise, kendi hikmet ve anlayışını gelecek nesile aktarma sırası ondadır. İşte bu gelenek kesintisiz olarak binlerce yıldır sürmektedir. Ve bu halen böyledir.

Burada bir şeyi dikkate almamız gerekir: Kabballah’da öğretinin devam etmesi demek, öğrencinin artık her şeyi öğrenmiş olması demek değildir; ondaki Daat Sefira’sının açılması demektir ki (aslında bilindiği gibi başlangıçta Daat bir Sefira değildir) böylece vahiy yolu açılmıştır, yani Tanrısalla doğrudan ilişkidedir ve bilgi akmaktadır. Çünkü Kabballah’a göre, evrenin en küçük kopyası olarak insan, içinde sadece yaradılışın imlerini değil, aynı zamanda yaratıcının özelliklerini de taşır. İçerdiği özden dolayı her birey kozmik güçlere geçit konumundadır ve eğer dilerse, içindeki Tanrısalla dünya yiizündeyken iletişim kurma olanağı vardır. Ruhun Tanrısal olan aslına geri dönmesi, sonsuz bir lezzete geri dönmesi demektir ki, bu sadece ölümle olanaklı olan bir durum değildir. Bu bir bilinç durumudur. Yaradılış yasasının düzeyindeki bu bilinç durumu, ona Tanrısalı tanımak ve onun tarafından tanınmak için olanak sağlar.

Altıncı yüzyıl Babilonya’sında, Rabbi İşmael der ki:

Tüm dostları onu, evinin ortasında, kimse onu engellemeden çıkıp inebileceği bir merdiveni olan bir adama benzetirler. Efendi Tanrı, sen kutsanmış olansın, sen tüm sırlan bilen, gizlenmiş şeylerin Tannsısın.

Özetle, Kabballah Yahudiliğin içsel ve gizemli yanıdır; mistik bir gelenektir ve en az 2000 yıl öncesine dayanır. Bu süre içerisinde sürekli pratik edilmiştir, pratik yaşantıya geçirilmiştir. Bazı Kabballah pratikleri yüzlerce yıldır Yahudi olmayanlar tarafından da uygulanmaktadır.

Günümüzde Kabballah öğrenmek isteyenlere belirli bir kimseyi veya bir organizasyonu salık vermek doğru olmaz, zira herhangi bir kişi için doğru olan bir diğeri için doğru olmayabilir. Ancak unutulmaması gereken bir nokta var ki, bu da Kabballah öğretisinin asla para ya da herhangi bir menfaat karşılığı öğretilemeyeceği gerçeğidir. Yine Geleneğin söylemine göre, eğer öğrenci almaya gerçekten hazırsa, öğretmeni mutlaka karşısına çıkacaktır.

Sh: 11-19

 

ABRAHAM ABULAFİA ESRİK KABBALLAH ve HARF İLMİ

Abraham Abulafia ve Esrik Kabballah

Geleneğe göre İbrani alfabesindeki harflerin kendiliklerinden bir titreşim yaymadıkları bilinir, bundan dolayı Tanrı doğaya harfleri seslendirme kuvvetini vermiştir. Akılla uyumlu olarak doğaya (bir başka deyişle insana) yerleştirilen bu kuvvet, tüm ağıza (dudaklar, dil, dişler, gırtlak, vb.) harfleri varoluştaki biçimlerine uygun şekilde seslendirme yeteneğini kazandırmıştır. Tanrı sesli harfleri ise harflerin içine kitaptan ağıza çevrilirkenki seslendirilişin titreşimini göstermek için koymuştur. Böylece titreşimler özsel olarak ağızın harfleri, tesadüfen ise kitabın harfleridir. Gerektiği için titreşimlerin mekanı olmuşlardır, zira zaman ve mekan olmadan hiçbir şey titreşemez. Uzayın (boşluğun) öğeleri boyutlardır, zamanın öğeleri ise yıllar, aylar, günler gibi bölümlere ayrılarak ölçülen, algılanan devirlerdir (dalgalanmalardır). Kişi boyutları yoluyla her bir harfin seslendirilmesinin nasıl olacağını, seslerin ne kadar uzatılacağını bilir. Bunun yanında Gelenekte her harfin sayısal bir değeri vardır.

Tanrısal adları seslendirmek için kendinizi hazırlayın ve sesinizi sizden başka hiç kimsenin duyamayacağı bir mekanda oturarak, kalbinizi ve ruhunuzu bu dünyanın düşüncelerinden arındırın. Daha sonra bu anda ruhunuzun bedeninizden ayrıldığını hayal edin; bu dünyayı ortadan kaldırın; yaşayan her şeyde bulunan ve var olan yaşamın kaynağı olan dünyada yaşayın. Bu tüm hikmetin kaynağı ve Kralların Kralının anlayışı ve bilgisi olan Akıldır. Karşısında duyulan korku Tanrının sevgisinden ve yükselişten dolayı duyulan korkudur. Düşünceniz (Daat) Tanrısal Düşünceye (Daat) yapışırsa, İrfan (Daat) içinize akar. Zihniniz kendinden vazgeçip Tanrının dehşetli ve onurlandırılmış Adına karışmalıdır. İşte bundan dolayı onun seslendirilme biçimini bilmeniz gerekir, bu da onun biçimidir, e.d. görünüşüdür.

“Adlar Kabalası ya da Vecit Kabalası [Esrik Kabballah], Tora [Torah] metninin gizlediği Tann adlan zikredilerek, İbrani alfabesinin harflerinin çeşitli kombinezonlan üzerinde oynanarak uygulanır. Teosofik Kabala, akrostiş ya da anagram yoluyla nümerolojik okuma uygulamalarına kalkışmakla birlikte, sonuçta kutsal metne gene de saygılıydı. Oysa Adlar Kabalası, sürekli bir dilsel yeniden yaratma süreci içinde, metnin yüzeyini, metnin kendine özgü dizimsel yapısını değiştirir, parçalar, onu alfabenin tek tek harfleri olan dilsel atomlarına dek bileşenlerine ayırır, bunları yeniden birleştirir. Teosofik Kabalada Tanrı ile yorumcu arasında henüz metin var iken, Vecit Kabalasında yorumcu Tanrı ile metnin arasında durur.

Bunun olanaklı olmasının nedeni, Abulafia için metnin atomsal öğelerinin, harflerin ortaya çıktıkları dizimlerden bağımsız olarak kendi içlerinde anlamlarının bulunmasıdır. Her harf, Tanrısal bir isimdir zaten: “Adın harflerinde, her harf kendi başına bir Ad olduğundan, şunu bil ki, Yod bir ad olduğu gibi YH de bir addır” (Rabbi Akiba).

Değiştiri yoluyla okuma uygulaması vecit etkileri uyandırmaya uygundur:

Ve bu adı, YHVH’yi, önce tek başına katıştırmaya başla, onun olası bütün kombinezonlarını incele, onu hareket ettir ve bir çark gibi döndür, ileriye ve geriye, bir rulo gibi, durmasına izin verme; ancak onun maddesinin, büyük hareket sayesinde, hayal gücünün karışacağı korkusuyla ve düşüncelerinin iç içe geçmesi nedeniyle güç kazandığını gördüğünde ve durmasına izin verdiğinde, ona dön ve ondan bir bilgelik sözü elde edinceye dek onu bırakma. Sonra ikinci ada (Adonai) geç ve ona onun temelinin ne olduğunu sor ve o sana gizini açıklayacaktır i…J. Sonra her iki adı katıştır, onları incele, sorgula; sana bilginin gizlerini açıklayacaklardır […] ve sonra Elohim’i katıştır, o da sana kesin olarak bilgiyi sağlayacaktır (Hayye ha Ne/eş).

Sonra, adların hecelenmesine eşlik etmesi gereken soluk alıp verme teknikleri eklendiğinde, hecelemeden vecde ve oradan büyülü güçler elde edilmesine geçildiği anlaşılır, çünkü mistiğin katıştırdığı harfler, Tanrı’nın dünyayı yarattığı seslerin aynısıdır…

Vecit Kabalasında dil kendi içinde bir evrendir, dilin yapısı da asıl olanın yapısını temsil eder. Daha İskenderiyeli Philon’un yazılarında, Tora’mn derin özü Logos ile fikirler dünyası karşılaştırılmaya çalışılmış ve Platoncu kavramlar, Tora’yı Tanrı ’nm dünyayı yaratırken kullanmış olduğu şema olarak gören Haggadah-Midraş literatürüne de girmişti. Dolayısıyla, ebedi Tora bilgelikle ve çoğu zaman bir biçimler dünyasıyla özdeşleştiriliyordu…

… Batı felsefe geleneği (Aristoteles’ten Stoiklere ve Ortaçağ düşüncesine) ile Arap ve Yahudi felsefesindekinden farklı olarak Kabalada dil gösterenin anlamı ya da göndergeyi temsil ettiği anlamda dünyayı temsil etmez. Tanrı dünyayı dilsel seslerin ya da alfabe harflerinin aracılığıyla yarattıysa, bu göstergesel öğeler daha önce var olan bir şeyin temsilleri değil dünyayı oluşturan öğelerin örnek aldığı biçimlerdir…

Bununla birlikte, bütün dillerin kaynağı olan bu anadil (zorunlu olarak yazılı Tora’yla özdeş olmamakla birlikte, ebedi Tora’yla özdeştir) henüz İbranice’ye eşdeğer değildir. Öyle görünüyor ki, Abulafia köken anadil olarak yirmi iki harf (ve ebedi Tora) ile insan soyunun anadili olarak İbranice arasında bir aynm yapmaktadır. İbrani alfabesinin yirmi iki harfi, varolan öteki yetmiş dilin her birinin yaratılışına yön vermesi gereken ideal sesleri temsil etmektedir…

Abulafia için 22 harf, ses organlarının doğal olarak ürettiği bütün sesleri göstermektedir: Farklı dillere hayat veren şey, harfleri katıştırma tarzıdır. Zenıf (kombinezon) sözcüğü ile laşon (dil) sözcüğünün sayısal değeri aynıdır (386): Kombinezon sanatının yasalarını bilmek, her dilin oluşumunun anahtarını bilmek demektir. Abulafia, bu sesleri belli grafik göstergeler aracılığıyla gösterme seçiminin, bir uzlaşımdan kaynaklandığını kabul eder, ancak Tanrı ile peygamberler arasında belirlenen bir uzlaşımdır bu. Bazı şeyler ya da kavramlar için seslerin uzlaşımsal olduğunu öne süren o dönemin dil kuramlarını çok iyi bilmektedir (Abulafia bu Aristotelesçi-Stoik fikri, Maimonides gibi yazarlarda buluyordu), ancak bu güç durumu son derece modern bir çözümle, örtük olarak uzlaşımsallık ile nedensizliği birbirinden ayırarak çözmüş görünmektedir. İbranice bütün diller gibi uzlaşımdan doğmuştur (Abulafia, Hristiyan çevreden bazılarının da savunduğu, doğduktan sonra kendi başına bırakılan bir çocuğun otomatik olarak İbranice konuşacağı şeklindeki fikri kabul etmez), ancak kutsaldır ve anadildir, çünkü Âdem’in verdiği adla doğayla uyum içinde olup nedensiz olarak seçilmemiştir. Bu anlamda İbranice protodil olmuş ve bu niteliğiyle öteki bütün dillerin yaratılması için gerekli olmuştur, çünkü “bu ilk dil olmasa bir nesneye daha önce sahip olduğu anlamdan farklı bir anlam vermek için ortak bir uzlaşma olmazdı, çünkü ikinci kişi özgün adı bilmese ikinci adı anlamaz, böylece değişiklik üzerinde anlaşma sağlanamazdı (Sefer or hatsekhel, krş. Idel 1989: 13-14).

Abulafia, halkının sürgün sırasında, kendi özgün dilini unuttuğundan yakınır ve doğal olarak Kabalistin, yetmiş dilin gerçek kaynağının yeniden bulunması için çalışan kimse olduğunu öne sürer. Kabalanın gizlerini kesin olarak açığa çıkaracak olan Mesih’tir ve zamanların sonunda, var olan her dil yeniden kutsal dilin içinde eridiğinde, diller arasındaki farklılık sona erecektir. ” [Umberto Eco, Avrupa’da Kusursuz Dit Arayışı, Afa Yayınları, İstanbul 1995.]

HARF İLMİ

Kabballah, Torah,yani Kutsal Kitabın ilk beş kitabının yorum geleneğiyle Talmudun temsil ettiği hahamlık yorum geleneğinin içinden çıkar ve kendisini öncelikle kutsal metnin okunması ve yorumlanmasıyla ilgili bir teknik olarak sunar. Ancak Kabballistin üzerinde çalıştığı yazılı Torah tomarı yalnızca bir çıkış noktasını temsil eder: Yazılı Torah’ ın okunması altında söz konusu olansa, yaradılıştan önce var olan ve Tanrılar (Elohim) tarafından meleklere emanet edilen ebedi Torah‘ı yeniden bulmaktır.

Bazı Kabbalistlere göre, başlangıçta ak ateş üzerine kara ateş biçiminde yazılmış olan Torah, yaradılış anında, Tanrının huzurunda, henüz sözcükler halinde birleştirilmemiş bir dizi harf olarak bulunuyordu. Adem’in günahı olmasa, belki de harfler bir başka öyküye biçim vermek üzere birleşeceklerdi. Bu yüzden Torah tomarı hiçbir sesli harf, hiçbir noktalama ve vurgu işareti içermez, çünkü Torah başlangıçta sıraya konmamış bir dizi harften oluşur. Geleneğe göre, Mesih’in gelişinden sonra, Tanrı halihazırdaki harf bileşimini ortadan kaldıracak ya da bize halihazırdaki metni bir başka sıralamaya göre okumayı öğretecektir.

Kabballah’da harfler sayılarla eşleştirilmiş ve Tanrı isimlerinin harflerinin yerleri belli matematiksel kurallara göre değiştirilerek yeni anlam türetmelerine gidilmiştir.

Kabballah’da üç temel kavram vardır: 1- Sefar, 2- Sipur, 3- Sefer.

  1. Sefar: Sayı (Nicelik) demektir. Var olanların birbirleriyle ilişkisinde, birinci durumda sefar (nicelik) rol oynar, bu da sayıyla belirtilir. Ondan sonra var olanın hareketi gelir ki, bunlar da sayıyla belirtilir.
  2. Sipur: Söz (Kelam; Logos) anlamındadır. Her harf bir kuvveti işaret eder ve varlıklar harflerden oluşan “sözcükler” gibidirler. Dolayısıyla, tüm var olanlar Tanrının sözleri niteliğindedir. Öyleyse, Tanrı kelamı olan Torah(Tevrat) var olanların simgesel bilgisidir.
  3. Sefer-. Yazı demektir. Tanrının yazısından evrendeki var olanların tümünü anlamak gerekir. Tanrının düşüncesi bu var olanların anlamıdır.

Kabballah’da varlığın en genel ve bütünsel biçimleri olan Sefiraların sayısı 10’dur ve ilk niceliklere temel sayılan 10 sayısına uygun olarak toplamı Sefirot(On Sefira) diye adlandırılır. Yaradılış kitabı da denen Oluşumun Kitabı Sefer Yezirah’da: “Sefirot on ’dur, dokuz değil; on ’dur on bir değil; Akıl ve Hikmetini onları anlamakta yoğunlaştır; inceleme ve araştırmalarını, irfan ve vicdanını onlara ada; var olan her şeyde Sefirot’u temel bil; Tanrıyı onlarla kavramaya çalış, denir.

Zobar (Nur) Kitabında ise şöyle yazar: “Tanrı hiçbir biçimde betimlenemez ve tanımlanamaz olandır. Bunun için Onu işaret edecek herhangi bir şey ya da söz olamaz. Her şey ondan çıkar, ama O, hiçbir şeyle nitelendirilemez. Tanrı, sözleriyle evreni yaptı ve Adam Kadmon ile sözünü tamamladı. Bu nedenle, insan kendini bilmekle nura kavuşur. ’’

Zohar’-d göre, Melekler (Moleke)“doğa kuvvetlerinden başka bir şey değildir. İnsana gelince; O, yaratıkların hem özeti, hem de en yetkin olanıdır. Kendini arınma ve bilgilenme ile yetkinliğe ulaştırmak ve gerçeğin bilgisine erişmek insanın kendi elindedir ve insan bütün edimlerinde özgürdür, ancak bu özgürlük açıklanamaz bir gizdir.

Kabballist akımlarda, Torahokuma üç temel teknik—Themuria, Gematriave Notaria—aracılığıyla yapılır. Aynı anlatımın değişik boyutlardaki farklı anlamları irdelenir, tefekkür edilir.

Themuria

Kutsal sayılan sözcüklerin dizilişlerindeki (sentaks) harflerin yerlerinin değiştirilerek yeni sözcükler elde etme yöntemi, yani anagramdır.

Örneğin; “çünkü benim meleğim senin önünden gidecek…” (Çıkış 23:23) ayetindeki “Melek” sözcüğü, bu yöntemle “Mikail” olarak hesaplanmıştır.

Ünlülerin yazılmadığı bir dilde anagram, öteki dillere oranla daha çok değiştirim (permütasyon) olanağı sunar. Örneğin; Moses Cordovero, Tesniye’de neden yün-keten karışımı giysiler giymenin yasaklandığım sorar ve bundan şu sonucu çıkarır: Özgün metinde, aynı harfler bir başka anlama gelecek şekilde dizildiğinde, Adam’ı, başlangıçtaki nurdan giysisini, şeytanın gücünü temsil eden yılanın deriden giysisiyle değiştirmemesi için uyaran bir ifade ortaya çıkar.

Abulafia da, dört harfin olası her biçimde ünlüleşmesi sayesinde, YHVH tetragramının her harfi için 50 kombinezonlu dört çizelge üretmiştir.

Kabballist, Tbemuria’nın sonsuz kaynaklarından yararlanabilir, çünkü Temuria yalnızca bir okuma tekniği değil, Tanrının dünyayı yaratma sürecinin kendisidir. Bu ilke, Sefer Yezirah ya da Oluşum Kitabı’nda açıkça ortaya konmuştur. Bu kitapta sözü edilen malzemeler ya da bir başka deyişle Yehovd nın dünyayı yaratmasının otuz iki bilge yolu, on Sefirot ile alfabenin yirmi iki harfidir.

Sefer Yezirah’ta şöyle der:

“Temel yirmi iki harfi kesti, biçimlendirdi, ölçüp biçti, yerlerini değiştirdi, onlarla tüm yaratılanlara ve gelecekte oluşturulacak her şeye biçim verdi. […] Yirmi iki temel harfi sanki bir surmuş gibi bir çarka koydu. […] Onları nasıl katıştırıp harflerin yerini nasıl değiştirdi? Alef i bütün Aleflerle, Bet’i bütün

Betlerle […] sonuçta, her yaratık ve her söz tek bir İsimden türedi. İki taş iki ev inşa eder, üç taş altı ev inşa eder, beş taş yüz yirmi ev inşa eder, altı taş yedi yüz yirmi ev inşa eder, yedi taş beş bin kırk ev inşa eder. Buradan yola çık ve ağzın söyleyemediğini, kulağın işitemediğini düşün. ”

Gematria

Sözcükleri oluşturan harflerin sayısal değerlerinin toplamının hesaplanmasıdır. Gematria olanaklıdır, çünkü İbranice’de her harf bir sayı değerine sahiptir. Gematria, harflerin, sözcüklerin veya deyimlerin sayısal eşdeğerliliğinin hesaplanmasıdır ve bunun temelinde farklı kavramların karşılıklı ilişkisi içinde bir anlayışa gelme ve sözcüklerle düşünceler arasındaki karşılıklı ilişkiyi keşfetme vardır. Bu sayısal değerlere sahip olan harfler, sözcükler, takı ve edatlar, ve giderek kavramlar ve idealar arasındaki karşılıklı ilişkinin açığa çıkması; farklı kavramlar arasındaki içsel ilişkinin içgörüye dayalı olarak algılanması ve anlaşılması temelinde bir hesaplama işlemidir.

İbranice’de sayılar alfabe harfleriyle gösterilir. Şu halde, her sözcüğün, tek tek harflerin gösterdiği toplamdan kaynaklanan bir sayısal değeri vardır. Aynı sayısal değere sahip farklı anlamlı sözcükleri bulmak, böylece nesnelerle gösterilen fikirler arasında analojiler kurmak söz konusudur.

Örneğin, YHVH’nin değeri toplandığında 72 elde edilir ve Kabballist çalışmalarda Tanrının 72 isminin tefekkürü ve bu 72 ismin arayışı önemli yer tutar.

Musa’nın yılanı da, bir anlamda Mesih’in önceden bildirilmesidir; çünkü her iki sözcüğün değeri de 358’dir. Adam yılana inanması nedeniyle cennetten kovulmuştur, yani bu dünyaya bedenlenmiştir, kurtuluşu ise Mesih aracılığıyla olacaktır, onun aracılığıyla Tanrıya geri dönecektir. Bu iki sözcük arasındaki ilişki ikisinin de sayı değerinin aynı olmasıyla tanımlanır.

En temel tanımlamasına girersek, Gematria kendi içinde farklı dizgeler içerir. Bu farklı dizgeler her bireysel harfin sayısal eşlemede tanımlanması ve bu harflerin isimlerinin kavram değerinde nasıl hesaplandıkları üzerinedir.

Bu tekniğin arkasında sayısal eşlemelerin aynılık göstermediği Kelam vardır. Kelam’da her şey birlik içindedir. Kelam, ismi söylenemez Tanrı (YHVH) tarafından yaratılmıştır; Onun sözüdür ve ondaki her harf değişik bir yaratıcı gücü, ilkeyi temsil eder. Bu bağlamda iki kavramın sayısal değerleri göz önüne alındığında, her birinin yarâtıcı potansiyellikleri ikisi arasında içsel bir bağ olarak ortaya çıkar.

Harfleri hesaplamada dört işlem vardır: 1- Mutlak değer, 2- Sıradan değer, 3- Azaltılmış değer, 4- Entegral değer.

Buna göre, tanrının ismini oluşturan dört harf (YHVH), her harfin ilişkide olduğu dört dünyadır. Bu dörtlü düzey Gemat- ria‘nın dört hesaplama dizgesi ile ilişki içindedir.

Harfler

İşlemler

Dünyalar

Yod:“Y”

Mutlak Değer

Azilut

He: “H”

Sıradan Değer

Beriyah

Vav: “V”

Azaltılmış Değer

Yezirah

He: “H”

Entegral Değer

Asiyah

 

Notaria

Notaria bir metnin şifrelenmesinde ve kod çözümünde kullanılan akrostiş tekniğidir. Örneğin; bir dizi sözcüğün ilk harfleri bir başka sözcüğü oluşturur. Bunun yanısıra, Notaria tüm geç Antikçağ ve Ortaçağ edebiyatında bir şiir tekniği olarak da yaygındı; Ortaçağ’dan başlayarak Ar s Notaria (Notaria Sanatı) adı altında büyü pratikleri de yaygınlık kazanmıştı. Kabballistler için ise akrostiş, Kutsal Kitaptaki gizemli akrabalıkları açığa vurmalıydı.

Örneğin; Leon’lu Moşe (Moses de Leon), kutsal metnin dört anlamının baş harflerini alıp (Peşat, Remez, Deraşve Sod) bundan PRDS’yi, yani (İbrani alfabesinde ünlüler olmadığından) Pardesya da Cennet’i çıkarır. Torah’ıokurken, Musa’nın “Kim bizim için göklere çıkacak?”sorusunu (Tesniye 30:12) oluşturan sözcüklerin baş harflerinin MYLH’yi, yani Moleb, Sünnet sözcüğünü verdiği bulunur; buna karşılık son harfler YHVH’yi vermektedir: Şu halde yanıt, “Sünnetli kimse Tanrıya ulaşacaktır” olur.

Kabballistler, harflerin dünyasına girmeyi ve onlardan Hakikatin izlerini bulmayı isteyenlerin, eğer ellerinde “Ariadne’nin İpi” olmazsa, kendilerini karmaşık ve sonu gelmez bir labirentin içinde bulacaklarını ve güçlü fırtınalara yenileceklerini söylerler. “Ariadne’nin İpi”, Yunan mitolojisinin en gizemli sembolizmasını oluşturan ve batı Simyacılığı ile Kabballah içindeki eğitimin ayrılmaz bir öğesi olmuştur. Ariadne, Kral Minos’un (Tanrısal bellek) kızıdır. Kutsal taşı (simyacıların felsefe taşını) bulmak için bir mağaraya girer; orada Labirentuscanavarını ve zorlu sınavları geçmesi ve taşı bulduktan sonra yeniden oradan çıkması gerekmektedir. Bunun için yanma bir yumak ip alır ve mağaraya girdikten sonra ipi geçtiği yerlerde açarak ilerler. Sonunda aynı ipi gerisin geriye toplayarak çıkar. Mistik Kabballistlere göre bu ip her şeyin özünde bulunan ve Yaşam Ağacı’ndan oluşan sarmal özdür. Bu sarmal harfler ve onlara denk düşen sayıların eşleşmelerinden oluşan evrendir. İbrani Rabbilerine göre harfler aynı zamanda gök kürede bulunan yıldızları ve onların oluşturduğu takımadaları sembolize ederler, ve her harf aynı zamanda bir sayı değerine sahip olduğundan, evren adeta yıldızlardan oluşan bir kitap gibidir. Kabballistler bu sayı değerlerini ve harfleri Yaşam Ağacı modeli temelinde çözümlerler. Zohat1a göre, “Kutsal Mühür” budur. Her şeyin özüne basılan bu içsel yazıdır.

Hassidut Düşüncesine göre İbrani Alfabesindeki harflerin anlamlandırıldığı on temel kategori aşağıdaki gibidir:

kabballah harfler

Her harf bu on ilkede tanımlanır ve her ilke birbiriyle zorunlu bir ilişki içindedir.

Kavram                        —Zamansal değer

Anlam                         —Dirimsellik ilişkisi

Biçim                                  Belirlenim / Nitelik

Sayı değeri                  —Arketip

Uzaysal değer                 Kanal / Yol

 

Tanımlar:

Kavram: İbranice’de her harfin ilişkili olduğu kavramsal bir ilke vardır.

Anlam: Her harfin yazınsal gelenek içinde bir anlamı vardır; çünkü İbranice her harf aynı zamanda bir sözcüktür ve başka harflerin yan yana gelmesiyle yazılır ve okunur.

Biçim: Her harfin yazılırken özgün bir biçimi vardır. Bu biçim başka harflerle olan ilişkisine göre belirlenir.

Sayı değeri: Her harfe karşılık gelen sayısal değerdir. Uzaysal değer: Fiziksel öğeler, kozmik bedenler ve astral işaretlerdir.

Zamansal değer: Mevsimler, haftanın günleri ve aylardır. Dirimsellik ilişkisi: Kendinin deneyimlenmesine aracılık etmekten sorumlu insan bedeninin parçaları ve organlardır. Belirlenim (Nitelik): Yaşanan deneyimin doğuştan ya da sonradan elde edilen ifadeleridir, yukarıda adı geçen beden parçaları ve organlar tarafından kontrol edilir.

Arketip: Tevrat’ta yazılı olan İsrail tarihi arketipal figürlerden oluşmuştur. Harfler bu arketipal figürlerle karşılıklı ilişki içindedir.

Yol (Kanal): On Sefira arasında onları yatay, dikey ve çapraz olarak birbirlferine bağlayan kanallar (yollar) vardır.

Şimdi sırasıyla bütün harflerin bu kategoriler bağlamında tanımlarına geçelim.

Sh: 175-186

 

Kaynak: Kabballah, Yahudi Gizemi, Arzu CENGİL, Ayna Yayınevi, 3. Basım, 2004, İstanbul,
 

ANLATMASAM OLMAZDI-GENİŞ TOPLUMDA YAHUDİ OLMAK


Türk Musevi Cemaati Onursal Başkanı Bensiyon Pinto

Bir insanı tanımak bir hayata dokunmakmış. Bensiyon Pinto’yu tanımanın hayatımdaki en önemli deneyim olduğunu düşünüyorum. Engin tecrübesi, bilgi birikimi, sevgi dolu kocaman kalbi, babacan kişiliği, iyi niyeti, işine olan profesyonel tavrı, inancı, toleransı, yenilikçiliği ve hayatı boyunca üstlendiği tüm rollerle bana örnek bir insan modeli çizdi, çok kısa bir zaman içinde, kaybettiğim babamın boşluğunu doldurdu.

Birlikte hayatı nasıl tanımlayabileceğimizi düşündük. Soma anladık ki, hayatın tanımı yok; ayrıntısı çok… Hayat, Tanrı tarafından hepimiz için ayrı ayrı takdir edilerek yazılmış… Bu yazıyı doğru zamanda doğru noktalama işaretleriyle yazmaksa bizim elimizde… Bensiyon Pinto’nun sevdiklerini, korkularını, endişelerini, sevinçlerini, tecrübelerini, hayallerini, hayal kırıklıklarını, acılarını, şaşkınlıklarını, memnuniyetini ve anlatmak istediklerini tek tek düşündük, konuştuk, sıraladık, eledik ve yazdık.

Bensiyon Pinto’nun düzyazısında doğru yerlere, doğru noktalama işaretleri koyduk.

Her yaşam, bir hikâye…

Bu hikâyenin ana kahramanı, dizlerinde kapanmayan yaralarla bir çocuk, âşık bir eş, sevgi dolu bir baba, yüreği torunları için çarpan bir dede, sıkı bir dost, kendini cemaatine ve memleketine adamış bir başkan; Türk Musevi Cemaati Onursal Başkanı Bensiyon Pinto.

 Derleyen: Tülay Gürler.

KİTAPTAN

ALFONSO X DEL SABİO NİŞANI

Hayatta bizi şaşırtan, yıkan, altüst eden olayların yanında, ünlemle sonlanacak onurlandırmalar, sevinçler, mutluluklar da olabiliyor. İyi ki de oluyor. Yoksa hayat yaşanmaz bir hal alırdı. İspanyolca bildiğim için hem İspanya büyükelçisi hem de konsolosla her zaman çok iyi diyalogum oldu. Köklerimiz oradan geldiğinden, kültürde de ortak noktalar olduğundan konuşacak konu bulmakta hiç zorlanmadık. İspanyollar da bizim gibi Akdeniz insanı olduğu için oldukça sıcakkanlı ve neşelidir. Dostluklarına her zaman değer vermişimdir.

Bir gün İspanya’nın bazı bakanları Türkiye’yi ziyarete geldi. Bir bakan yardımcısıyla bir sohbete daldık. Konuşmanın sonunda, İspanya’nın Türkiye’ye nasıl bakması gerektiğini, Türkiye’nin nasıl geliştiğini, insanlarının nasıl sıcak olduğunu, iki ülke halkının nasıl birbirine benzediğini anlattım. “Biz de Akdenizli olarak aynı suya bakan bir halkız” dedim. Benim böyle muhabbetlerde Türklüğüm daha da kabarır.“Bizi sınır dışı ettiğinizde Osmanlı kapılarını bize ardına kadar açtı. Şimdi Türkiye Türküyüz ve çok mutluyuz. Ülkemizi çok seviyoruz. Artık kim kârlı kim zararlı siz düşünün. Sizden herhangi bir hak talep edersem, beni yüzyıllar öncesinde bağrına basan, bana kucağını açan Türkiyeme, her şeyden önce de kendi kişiliğime haksızlık etmiş olurum. Bu sebeple Türk Yahudilerinin İspanya’dan hak talep etme gibi bir düşüncesi olamaz” dedim. “Doğrusu budur. İspanya, zamanında tüm Yahudilerin kaderini değiştirmiştir. Bugün bir Türk Yahudi’si kavramı varsa, o zamanki göçten dolayıdır. Atalarımız zamanında bunun çok acısını çekti. İspanya onların vatanıydı. Bizim vatanımızsa burası. Tarih böyle yazar. O zamanlar Yahudileri gemilere doldurup yollara döken zihniyet, onların asırlar boyu bu topraklarda huzur ve mutluluk içinde yaşamalarını da sağladı. Gelenekleri görenekleri geniş toplumunkilerle harmanlandı, bir kilim dokur ya da bir şarkıyı beraber söyler gibi, bayramlarda, ramazanlarda, düğünlerde, ölümlerde beraber yaşamanın keyfine vardık ve öylesine bir olduk ki, başka bir ülkenin vatandaşlığı benim için hiçbir şey ifade etmez oldu. İsrail’de bulunan yüz yirmi bin Türk de aynı duygu içinde. Hepsi Türk olmakla gurur duyuyor. Üç kuşaktır Türkçe konuşuyorlar” diye de ekledim. İspanyollar yaptığım konuşmadan çok duygulandı. “Sizin İspanya’nın Türkiye’deki temsilcileriyle çok iyi anlaştığınızı ve onlara karşı çok iyi davrandığınızı duyduk. Bundan dolayı da çok mutlu olduk” dediler. Aradan altı ay geçtikten sonra bir yazı geldi. Yazıya göre elçili bana İspanya kralının ‘Alfonso X Del Sabio Nişanı’nı vermek istiyor ve rezidansa davet ediyordu. Törene istediklerimi davet edebilecektim. Bu, kendi adıma ve ülkem adına büyük bir onurdu. Dış ilişkileri sıcak tutmak her zaman iyidir. Kimin, ne zaman, nerede ve hangi konuda faydalı olacağını önceden bilmek zordur. Dostluklar elbette yatırım amaçlı kurulmaz ancak kurulu dostlukların hayatı daha yaşanır hale getirdiği de bir gerçektir.

O gece çok heyecanlıydım. Tıraşımı oldum, giyimime çok dikkat ettim. Lacivert bir takım elbise giydim. Hoş bir kravat taktım. Evden adeta ayaklarım havada çıktım. (Eşim) Eti’yle arabaya bindik. Davetli olduğumuz büyükelçilik rezidansına gittik. Muhteşem bir yapıydı. Büyükelçi, eşi, başkonsolos ve sekreteri bizi kapıda karşıladı. Törenden önce bir kokteyl düzenlenmişti. Yeşillikler içinde bir bahçeye çıktık. İnsanlar masalara dağılmış, ayaküstü sohbet ediyordu. Benimse içimde bir tedirginlik ve heyecan vardı. Bir konuşma hazırlamıştım. Konusu, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne alınma nedenleriydi. Tam yeriydi. O gece davetlim olarak hahambaşı, Gazeteci Sami Kohen, Mario Frayman, Niso Albuher, Rıfat-Eli Duvenyas kardeşler eşleriyle katıldı. Yakın dostum Orgeneral Necdet Timur Paşa da davete eşiyle katıldı. Adalar belediye başkam ve o zamanki İstanbul Büyükşehir Belediyesi başkan vekili de törende hazır bulundu. Daha pek çok dostumuz vardı. Tabii oğullarım, gelinlerim ve torunlarım Yoni ve İris de yanımdaydı. 22 Eylül 2003 pazartesi, İstanbul’da Büyükelçi Manuel De La Camara’nın rezidansında bana Alfonso X Del Sabio Nişanı verildi. Aynı gece İspanyol edebiyatına çok katkısı olan Şalom gazetesi yazan Salamon Biçerano’ya da bir ödül verildi. Fakat kendisi rahmetli olduğu için ödülü ailesi aldı. Bütün Şalom gazetesi ailesi de oradaydı. Ödülü vermek için çağırdıklarında, eşimi ve her şeyden önemlisi torunlarım İris ve Yoni’yi de yanıma aldım. Nil, Megi, Benjamen ve Hayim de çok yakınımdaydı. Çok duygulu bir atmosferdi. Büyükelçi de çok duygulandı. Güzel mesajlar vermek amacıyla hazırladığım konuşmada “Ben bu ülkede doğmuş büyümüş bir Yahudi olarak, memleketim için çok şey yaptığıma inanıyorum. Bütün yaptıklarım kişisel girişimler gibi görünse de öyle değildir. Ülkemin dış ülkelerle daha iyi ilişkiler kurması için bir sebeptir sadece” diyerek düşüncelerimi belirttim. İspanya, yıllar önce sınır dışı ettiği Yahudilerin torunu olduğum için bana hoş bir davranışta bulunarak böyle bir ödül veriyordu. Kuşkusuz bu ödül benim için çok anlamlı ve değerliydi. Tarihin yaşanan her şeyi kaydettiğini, ama asıl önemli olanın dünya barışı ve kardeşliğinin arakasında durabilmek olduğunu söyledim. Benim için en az ödül almak kadar önemli olan bir başka nokta da Türkiye ile İspanya arasındaki benzerliği ortaya koyarak, hiç olmazsa belli konularda ülkeme bir katkı sağlamaktı. Son olarak da Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girmesinin şart olduğunu, bütün Avrupa’nın da aslında bunun bilicinde olduğunu sözlerime ekledim.

Büyükelçi bana “Mi gueido amigo” yani, “Benim canım arkadaşım” diye hitap eder. O da konuşmasına öyle başladı. Benim İspanya’nın görevli elçi ve konsoloslarına gösterdiğim yakınlığın altını özellikle çizerek, “Ülkeler arasındaki dostluklar, aslında en güzel bu şekilde gelişir” dedi. Sonra beni kutlayarak ucunda nişan asılı olan bordo kadife bir kurdeleyi boynuma taktı. Fotoğraflar çekildi. Bu güzel gün belgelendi. Tören sonrasında ailecek yemeğe gittik. Eve geldiğimde heyecanımın hâlâ dinmediğini hatırlıyorum, içki içen bir adam da olmadığım için, heyecanımı dindirmem zorlaşmıştı, ilk defa o gece, içki sayesinde rahatlayanları gıptayla andım.

Ülkemde canımı sıkan bir tek şey var. O da “Bizden adam olmaz” söylemi. Nedense kendimizi hiç sevmiyoruz. “Bizden adam olmaz” ne demek? Bizden daha adam gibi adam var mı? Vefa bizde, sadakat bizde, dostluk bizde, iman, inanç, bağlılık bizde. Daha ne olsun? Türkiye, çok yeni bir cumhuriyet. Atatürk bunu bize hediye etti. Allah ondan razı olsun. Yaptığı her şey için minnettarız… Bu genç cumhuriyet eski bir tarihin içinden sıyrılıp kendine yepyeni bir yol çizdi. Geçmişini unutmadan, ona sahip çıkarak ama yeniliklerin arkasından Atatürk’le yürüyerek…

Sh. 157-159

…………………

Zaman zaman AB insan Hakları Komisyonu’ndan temsilciler gelir. Başkanlığımın son döneminde de Markus Jaeger ile Alvaro Gil Robles gelmişti. Onlara konuştuklarımızın aramızda kalacağını, ne isterlerse sorabileceklerini, Türkiye’nin bütün gerçeklerini anlatacağımı söyledim. Türkiye’de inanç özgürlüğü olmadığı konusuna kafayı takmış durumdaydılar. Onlara özetle şunu söyledim:“Ülkenizde din ve vicdan özgürlüğü yok da ne demek? Gelin bir kafede oturalım. Fransızca, İspanyolca, Ibranice, Ermenice, Rumca konuşalım. Bize dönüp bakan olmaz. Hatta buna sempati duyanlar olur. “Siz Yunanistan’dan mı geldiniz komşu?” derler. Bizimle yarenlik etmeye bakarlar. Türk insanını yanlış tanıyorsunuz. Belki de yanlış tanıtmak isteyenlere inanmayı tercih ediyorsunuz.” Yarım saat için gelmişlerdi, bir buçuk saat kaldılar. Bu konuşmaların Avrupalının bizi hakiki anlamda tanıması bakımından çok önemli olduğunu düşünüyorum. Bu konuda herkes elinden geleni yapmalı. Zaman zaman insanlar, kendi dindaşlarıyla sohbet etmeyi tercih eder. Bunu da görmek ve ona göre davranmak gerektiğini düşünüyorum. Mademki işi yapmanın kolay yolu iletişimden geçiyor, o yol da denenmelidir.

Bir dergide bir röportajım yayınlandıktan sonra, bazı basın mensupları bana geldi:

“Bu röportajı siz mi verdiniz?”

“Evet.”

“Avrupa’daki cemaat başkanları bile böylesine özeleştiri yapan röportajlar veremiyor. Siz nasıl verdiniz?”

“Doğruları söylerseniz mesele kalmaz.”

Her zaman her konuda açık konuştum. Mesela bugüne kadar hiçbir zaman bir başbakanın çıkıp “Yahudi düşmanlığı yaparak bu ülkede prim kazanamazsınız” dediğini duymadım. Bu çok önemli bir nokta. Bunun bütün dini azınlıklara bir mesaj olduğunu düşünüyorum. Bu konuda Recep Tayyip Erdoğan’ın da fikri aynı; bunu AKP’nin yaptığı Kızılcahamam toplantılarında da, parti grup toplantısında da, İslam ülkelerinden gelen konuklar olduğu zaman da söyledi. Bu, dini azınlıklar için gerçekten önemli bir yorum ve bakış açısı. Abdullah Gül bana devlete verdiğim destek konusunda teşekkür ettiğinde şöyle dedim:

“Sayın Bakanım, ben de size teşekkür ederim. Hiç aklımıza gelmeyen yerlerde çıkıp antisemitizm aleyhinde açıklamalar yapıyorsunuz.” “Sayın Pinto, bir lider antisemitzmi yeren bir konuşmayı Avrupa’da yapabilir ama aynı konuşmayı Endonezya’da, Suudi Arabistan’da, İran’da yaparsa çok önemlidir. Biz bunun farkındayız. Tabii medya bunu görmüştür, görmemiştir, bilemem.”

Yeri gelmişken medya konusuna temas etmekte yarar var. Medya insanları döver de sever de. Bununla yaşamayı bilmek lazım. Sanatçı ve politikacılar durmadan medyadan şikâyet eder, fakat onları bulundukları noktaya taşıyan da medyadır. Medya AK Partiye destek vermese durum böyle olur muydu? Hiç zannetmiyorum. Her görüşten medyaya saygılıyım. Aşırı sağ medyayı da anlayabiliyorum. Yalnız bir şeye karşıyım; din konusunda kimseye belden aşağı vurulmamalı. Bu doğru değil. Din hepimiz için, dünyaya geldiğimiz andan itibaren ailelerimizde gördüğümüz değerleri kapsar. Bunun nedeni, daha iyisi, daha doğrusu yoktur. İnanç, inançtır. Bu konuda kalkıp da kimseye laf edilmemelidir. Kimse kimseyi sevmek ve beğenmek zorunda değil. Biri Amerika’yı, diğeri Fransa’yı, bir başkası İsrail’i sevmeyebilir. Ancak din ve imana dokunmamak gerekir.

Prodi buraya gediği zaman verilen bir yemekte Abdurrahman Dilipak’ı gördüm, yanma gittim:

“Merhaba Hocam.”

“Merhaba, buyurun…”

“Ben, Bensiyon Pinto.”

“Ooo! Nasılsınız?”

“Sizin bütün yazılarınızı okurum. Bazı yorumlarınızı da hayranlıkla izlerim. Sizinle her konuda aynı görüşleri taşıdığımızı söyleyemem ama önemli olan bunları diyalogla çözmek. Cemaatimizin değerli araştırmacılarından Yusuf Altıntaş’la olan yakınlığınızı biliyorum. İnsanların inançları ne olursa olsun, bazı düşünceleri bir yana bırakarak dostluklar kurması gerektiğine inanıyorum. Sizin bunu başarmış biri olduğunuzu bildiğim için gelip elinizi sıkmak istedim.”

Bunları yapmak lazım. Kavganın, savaşın insanlara faydası yok. Biz, 59. Hükümeti uluslararası platformlarda destekledik. Yurtdışında, AK Parti’ye sempati duymayan kişilere “Türkiye’de yetmiş iki milyon insan var. Türkiye sadece o parti, bu parti değil. Bugün sandıktan bu parti çıktı. İyi işler de yapmakta ama bu ülkede genç bir nesil var. Sivil toplum örgütleri var. Başka partiler, üniversiteler, yüksek düzeyde akademisyenler var. Siz Türkiye’nin bir partisini beğenmiyor olabilirsiniz, ama unutmayın ki bu ülke her şeyiyle bir bütün” dedim. Şimdi biri çıkıp bana, “Kendinizde bu cesareti nereden buluyorsunuz?” diyebilir. Cemaat başkanıyken daha dikkatliydim ama artık daha rahat konuşuyorum. Bunlar benim kişisel görüşlerim. O zamanlar, cemaat adına yaptığım açıklamalar olarak düşünülebilirdi. Şimdi böyle bir kaygım yok, çünkü tamamen kendi adıma konuşuyorum.

17 Aralık 2004’te Avrupa Birliği’nde çekilen sıkıntı çok büyüktü. 17 Aralıkta saat on buçukta Belçika’dan gelen telefonlarla Türkiye’ye AB yolunda yeşil ışık yakıldığını anladım. O sırada ne yazık ki kimseyle irtibat kuramıyordum. Başbakan, Dışişleri bakam, Murat Mercan, Egemen Bağış, özel kalemler… Hepsini tek tek aradım, bu hemen verilmesi gereken bir ipucuydu ama onlara ulaşmam mümkün olmadı. Belçika’dan gelen mesaj aynen şuydu: “Sayın Başbakanınıza söyleyin, tedirgin olmasın. Bu iş bitti. Belki biraz köşeye sıkıştıracaklar ama aslında bu iş bitti.” Bu mesajı başbakana ancak saat biri yirmi geçe ulaştırabildim. AB konusunda Türk Silahlı Kuvvetleri’nin, TÜSİAD’ın, sivil toplum örgütlerinin ve diğer dini azınlıkların çok büyük emeği geçti. Herkes kendi boyuna göre bu işe katkıda bulundu. Gençler onlara şükran borçlu. Ben yaşım başım almış bir adamım. Avrupa Birliği’ne girmiş bir Türkiye görsem ne olur, görmesem ne olur? Ama ya gençlerimiz, torunlarımız, onların çocukları? Kendi adıma bu işte desteği olan herkese teşekkür ederim.

Her şey yolunda giderse 3 Ekim 2005 tarihi Türkiye için AB sürecinin başlangıcı olacaktı. O günkü paniği hep birlikte yaşadık. Tahminlerime kimse inanmak istemedi ama ben sonuçtan emindim. 2 ekimde saat dördü on geçe, Avrupa’daki dostlarımdan aldığım bilgiyle, 3 ekimin kimse tarafından bozulamayacağı bilgisini aldım. Saat 16:30’da Sayın Başbakan’ın korumasına bir kısa mesaj gönderip üstü kapalı bir ipucu vermek istedim: “Sayın Başbakanım, konuşmanız beni ve cemaatimi çok duygulandırdı. Bu sözler ses getirecektir. AB işinde sorun olacağına milyonda bir ihtimal vermiyorum. Hiç merak etmeyin. Yahudi dünyasının yılbaşıyla İslam âleminin ramazanı beraber kutlanacak. Hayırlara vesile olmasını dilerim.” Bu mesajın içindeki, “hiç merak etmeyin” ifadesinin Sayın Erdoğan’a bir şeyler anlatacağından emindim. Bugün ABD, Türkiye’nin Avrupa’da çok sağlam bir yerinin olmasını ve kendisine çok yakın durmasını istemekte. Türkiye’nin değerinin farkında. ABD, Türkiye’yi Avrupa normlarına doğru götürebilirse, bu her iki taraf için de büyük bir başarı olacak. Bugün dünyada büyük abi o. ABD’yi beğeniriz beğenmeyiz, severiz sevmeyiz ama işin doğrusu bu. Güçlü olanın sözü her zaman geçer. Bir davette ABD başkonsolosuna, “Türkiye’nin AB’ye girmesi konusunda ABD’nin girişimde bulunması lazım” demiştim. O da bana çok manalı bakmıştı. Bakışları “Bu adam bir şeyler biliyor olabilir mi?” diyordu. O gece, ABD’nin bir şeyler yapmak üzere olduğunu başkonsolosun konu üzerinde yorum yapmamasından anladım. Ne de olsa ilk sözü söylemek ona düşmezdi. AB yolunda başbakan ve Dışişleri bakanına çok büyük iş düştü. Herkes canla başla çalıştı ama bu konuda iki kişinin çok büyük emeği oldu: Egemen Bağış ve Murat Mercan. Benimle her zaman ayrı ayrı temas halinde oldular ve görüşmeler konusunda beni motive ettiler.

ABD’ye yaptığımız bir seyahat sırasında bir konferansta konuşma yapmam istenmişti. İsrailli komutan Uzi Narkiz de şeref konuğuydu. Konuşmamı İspanyolca yaptım. Konuşmam bitince herkes alkışlamaya başladı. Bu adam da ayağa kalktı ve herkese ayakta alkışlamaları için yerlerinden kalkmalarım işaret etti. Onun bir sözü, oradakiler için adeta emirdi. Hepsi kalktı. Fikirlerimiz pek çok konuda uyuşmasa da Sayın Yılmaz Benadrete’nin de bu konuda hakkını vermem gerekir. Orada konuşmamı isteyen ve bu işi destekleyen oydu. Hem kendi adıma, hem de Türkiye adına ona teşekkür borçluyum. Bu gerçekten önemli bir konuşmaydı. Ardından çok enteresan gelişmeler oldu. Yahudi lobisinin ileri gelenleri benimle görüşmek istedi. Hepsi benimle temasa geçti ve toplantılar yaptık. Bu görüşmeler için resmi bir onay olmadığından biraz tedirgindim. Nerede ne zaman durmak gerektiğine kendim karar veriyordum. Bu zor bir iş. Herkes size güvenecek, siz de kendinize güveneceksiniz. Asla yanlış yapmayacaksınız. Temaslarım devam etti. 1990-1994 arasında görevde olmadığım zamanlarda da buluşurduk; cemaat yetkilileriyle onları bir araya getirirdim. 1995 yılında amatör bir ruh ve profesyonel bir bakış açısıyla Türkiye’nin menfaatleri ve insanlık adına bu işe başladım. İnsanlık adına ne demek diye düşünenler olabilir. Bu devlet Osmanlı’dan gelen kültür birikimiyle bilinçli, vakur ve egemen bir devlettir. Ortadoğu’ya çok kısa bir süre sonra ağırlığım koyabilecek ve Ortadoğu’da dökülen kanların, ağlayan anaların, bacıların, eşlerin, gençlerin gözyaşlarını silecek tek güçtür. Buna bütün kalbimle inanıyorum. Bu konuda yanılmadığımı 2005’te daha iyi anlattım. Bugün Ortadoğu’daki tüm ülkelerde Türkiye’nin rüzgârı hissediliyor. Ortadoğu’dakilerle de sıcak temaslarda bulundum. Türkiye’ye davet ettim, onlara yemekler verdim. Bu tam anlamıyla profesyonel yaklaşımdır. İnsanlar bir araya gelmeli ve meseleleri pratik yöntemlerle çözmelidir. Lobicilik, karşı tarafa neyi, niçin yapmak istediğinizi doğru ve açık bir dille anlatmak demektir. Bir meseleyi, doğruları yanlışları açığa çıkararak anlatılmalı ve bunun onlara nasıl bir menfaat sağlayacağı da mutlaka söylenmelidir. Bu dünya maalesef menfaat dünyasıdır ve herkes bu çeşit işlerde kendi menfaatini her şeyin üstünde tutar. ABD’de senatör ve temsilcilerin kendi ofisleri vardır. Hepsi bağış alır. Bu da gayet normal bir işleyiştir. Burada sözünü ettiğim bağış asla rüşvetle karıştırılmamalı. Bunun resmiyeti ve içeriği bellidir. Yolsuz bir yanı yoktur. Bu halka yapılan hizmet karşılığı önceden verilmiş bir paradır. Neye ihtiyaç olursa ona harcanır ve kasada her zaman para vardır. İlişkilerin sürmesi, araya mesafe girmemesi de uzun vadeli işlerin çözümü için şarttır. Bunun dersini bana yıllar önce Bülent Akarcalı vermişti. Onu çok sever ve sayarım. Jak Kamhi’nin yaptırdığı meslek lisesinin açılışında tanıştık ve The Marmara Oteli’nde bir kahve içtik. Bana “Türkiye’deki insanlar, bir işleri olduğu zaman o iş bitinceye kadar işini yapan kişilerle gayet yakın temas halindedir. İş bitince yüzüne bile bakmaz” dedi.

“Sayın Bakanım, neden böyle söylüyorsunuz?”

“Kardeşim, ben İstanbul milletvekiliyim. Yerim yurdum belli, aldığım maaş belli. Kimse çıkıp da ‘Şu işte seni destekleyelim’ demiyor. Bunu anlatsan adam rüşvet istiyor derler. Biz para pul istemiyoruz. Bir projede bize destek olsunlar, o işe sponsor olsunlar istiyoruz. O zaman halka daha kolay ulaşırız. Bu işi de ben üstleniyorum deseler mesele hallolacak. Her şeyi devletten bekliyorlar.”

Doğru söylüyordu. Sponsorluk, bizde bu konuşmadan çok sonra ve çok yavaş gelişmiş bir iştir. ABD’de bu işi değişik bir şekilde halletmişlerdir; bu işleri takip eden ofisler vardır. Kişi size bir iş için yarımda ekibiyle gelir ve “Şu işinize sponsor olmak istiyoruz” der. Ekip de mühimdir. Bir yere tek kişi gitmek ile ekip olarak gitmek arasında dağlar kadar fark vardır. Başkanın basın danışmanı vardır, yardımcısı vardır… Bu etkileyici bir imajdır. Ben bile hiçbir gün bir yere yalnız gitmedim. Bunu bana öğreten Sayın Bülent Akarcalı’dır. Bir gün beni bir lokantada gördü. “Bana soracak yeni bir sorun yok mu?” diye şaka yaptı. “Yeter Sayın Bakanım bu taşlar çok sert geliyor” diye gülerek karşılık verdim. “Hayır” dedi ciddileşerek. “Ben herkese bir şeyler anlatmak istiyorum.”

Bize dış politikada destek verecek bazı isimler de İsrail’de. Bunlardan biri Aron Liel. Ankara’daki maslahatgüzarlık görevi sırasında Türkiye’yi çok sevdi, ülkesine döndü ve kısa bir süre sonra dışişlerinde müsteşar oldu. Israil-Türk İş Konseyi başkanlığı da yaptı. Daha sonra da başbakan adayı oldu. Hangi işi yaparsa yapsın Türkiye’yi dilinden düşürmedi ve bir yardımı varsa bunu mutlaka yapacağını çeşitli vesilelerle bildirdi. Neden? Ben Aron Liel’i hiçbir zaman ihmal etmedim. Bu adamın çevresi genişti. Amerika’da üst düzey çok yakın dostları vardı. Yarın öbür gün, Türkiye’nin menfaatine bir işte bize seve seve yardım ederdi. Yaşanmışlıklarımız vardı, sohbetimiz vardı. Bu ilişkilerin Avrupa Birliği konusunda bize faydası olacaktı. Bu yaklaşımın faydasını her yerde gördük. Bundan istifade ettik ama kimseyi istismar etmedik. İnsan, istismar ederse başkalarına zarar verebilir. Burada sadece doğru zamanda doğru kişilerle yakınlık kurma, gerektiğinde onların yardımına başvurma amacı var. Bu da sizin en doğal hakkınız, çünkü karşınızdaki yakınınız, dostunuz. Sadece yardım istemek için kapı çalmak yerine, çevrenizi geniş tutmaya özen göstermelisiniz. Ülkemizde çalışan yabancılara Türkiye’yi sevdirmek lazım. Ülkelerine gittikleri zaman Türkiye’nin yanında olurlar. Bu ülkemiz adına çok önemli bir konudur.

İsrail’den bu kadar çok söz ediyor olmamın önemli bir nedeni var. Unutulmamalı ki, İsrail’den gelen konukları biz cemaat olarak da ağırlıyoruz. Bu sırada da aramızda dostluklar oluşuyor. Zamanı gelince de onların yardımını almak ve fikrini sormak kadar doğal bir şey de yok. Uri Bar-Ner Ankara’da İsrail büyükelçiliği yapmıştı. Onu, 2005 Haziranında Ceylan Intercontinental Otel’de Amerikalı bir senatörle yemek yerken gördüm. Başkanlığım süresince halkla ilişkilerde görev yapan on iki bayan arkadaşım beni yemeğe götürmüştü. On iki bayanla birlikte yemek yerken ve dışardan bunun nasıl göründüğüyle ilgili şakalaşırken baktım arka masamda yemek yiyor, yanındakine de, “Bakın, önümüzdeki masada oturan bey Türk Musevi cemaatinin başkanı” diyordu. O sırada Türk-Amerikan ilişkileri çok iyi değildi. Zor günler yaşıyorduk. Kızlardan izin aldım, yanına gittim.

“Uri, bak. Sen bu ülkenin insanını bilirsin. Gerçekten bu ülkeyi seviyorsan, bu konuda bir şeyler yapman lazım. Çalıştığın gazetede nasıl uygun görüyorsan öyle bir yazı yaz.”

“Türkiye’yi övmemi mi istiyorsun?”

“Hayır. Yalnızca Türkiye’ye hak ettiği değeri ver. Sakın aleyhinde bir şey yazma.”

Bir yazı yazdı. Gazetelerde böyle bir yazı çıksın diye birçok ülke lobilere büyük paralar öder.

Bir başka önemli isim de Michael Rubin. Gazetecinin kalemine kimse dur diyemez. Bu kalem çok kutsaldır. Michael Rubin bir gün gazetesinde, AK Parti, Recep Tayyip Erdoğan ve Türkiye’yi hedef alan bir yazı yazdı. Ben de görüşmek istedim. Bir müddet sonra bizi görüştürdüler. İstanbul’da Ritz Carlton Oteli’nde akşam yemeğinde bir araya geldik. AKP Merkez Yönetimi’nin bir üyesi de o yemekte bizimle oldu. Michael Rubin yazdıklarından asla dönmek istemiyordu.

“Sen Türkiye’nin aleyhine yazdığında hem Türkiye’ye, hem İsrail’e, hem de Ortadoğu’ya zarar veriyorsun. Türkiye’nin göreceği her türlü zarardan bu ülkeler de nasibini alacak. Farkındasın, değil mi? Türkiye’nin Ortadoğu’daki rolünü ben çoktan keşfettim. Bu konuda bir düşün istersen, ister inana ister inanma, ben sana bildiğimi anlatayım. Sen de ne yazacağını düşün.”

Amerikan Yahudi Komitesi icra Direktörü Shula Bahat ve Genel Başkan Richard D. Heideman’ı 2004 ilkbaharında Türkiye’ye davet ettik, geldiler. Gelmelerini neden istedik? O günlerde ülkenin her tarafında büyük bir Amerikan karşıtlığı vardı. Irak’a asker göndermemiz için ABD bizden talepte bulunmuş, Meclis de ret cevabı vermişti. Amerika da Türkiye’ye oldukça tepkiliydi. Şans Restoran’da cemaat olarak bir yemek verdik. Mehmet Ali Bayar, o zaman Washington maslahatgüzarıydı. Gelenleri o yemekte kendisiyle görüştürdüm. Bu görüşmede ben Türkiye’nin demokratik bir ülke olduğunu, parlamentonun da bu anlayışla hür bir şekilde çalıştığım, başkanlarını, otoriteleri bir yere kadar dinlediğini; ama parlamentonun kendi özgür iradesiyle karar verip hareket ettiğini söyledim. Bu minvalde konuşurken, insanların değişen yüz ifadelerinden ve beden dillerinden bana karşı bir tepki oluşmaya başladığım anlıyordum. Sanki ben Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne kendimi sevdirmek, onlara hoş görünmek için bu konuşmayı yapıyormuşum gibi bir tavır talandılar. Berry Jacobs üstüme geldi, Shula Bahat üstüme geldi, baktım iş büyüyecek, konuşmayı yanda kestim ve konuşmaya başladım:

“Bakın, ben Türkiye’nin avukatı değilim. Burada sizin bir numarada tuttuğunuz İsrail’in lehine, her yerde ve her koşulda antisemitzmi yeren, Yahudilere dininden dolayı düşmanlık yapılmamasını isteyen bir hükümetten söz ediyorum. Bu hükümet kimsenin özel isteğiyle gelmedi, halkın isteğiyle geldi. Türkiye yalnız AK Parti’nin değildir. Herkesi itham edemezsiniz. Ayrıca ben de sizin davranışınızı tasvip etmiyorum. Şımarık bir çocuk gibi istediğinizden vazgeçmiyor ve direniyorsunuz. Olacak şey var, olmayacak şey var. Evet, Sayın Başbakan gitti, ‘Bu askeri yardımı alabilirim’ dedi. Döndü meclise sundu ve meclis bunu ülke menfaatlerine uymadığını düşündüğü için reddetti. Ne yapabilirdi? Demokrasinin çarkları böyle döner. Dönmese ‘Türkiye’de demokrasi yok’ diyorsunuz. Bir olayda Türkiye’yi idama mahkûm ediyorsanız, bizim sizinle işimiz bitmiştir. Belki hatalıyız ama asıl hata sizin. Başbakan ve ekibi gidince halıları serdiniz. Şimdi işler istediğiniz gibi gitmiyor diye o halıyı ayaklarının altından çekiyorsunuz. Adam size elimden geleni yaparım dedi; yaptı da. Sonuç istediğiniz gibi olunca her şey iyi ve doğru, olmayınca yanlış demek mertliğe sığmaz. Bunlar yanlış işler. Sizden rica ediyorum. Ben bu konuda konuşma yapmak için para alan bir adam değilim. Sizden kişisel hiçbir beklentim de yok. Görevimi de üç ay sonra devrediyorum. Sizden sadece yanlış yapmamanızı rica ediyorum. Bu ülkeyi tanıyorsunuz. Ne olacak şimdi? Her şeyi sil baştan mı düşüneceksiniz? Bugün Sayın Gül her yerde antisemitizmi yeren konuşmalar yapıyor. Bunu Müslüman ülkelerde yapmak bir cesaret işi. ‘Ben bunu Amerika’da, Avrupa’da yapsam ne olur? Ben bunu Arap ülkelerinde, Endonezya’da, Katar’da yapıyorum, bu iş cesaret ister. Bunları da görmezden gelmemek lazım’ diyor. Bana göre de sonuna kadar haklı.”

Hava birden yumuşadı. Richard Heideman bana dönerek, “Haklısın, seni çok iyi anladım. Söylediklerin doğru ve bunları unutmamak lazım” dedi. Bu adamlar bugün Amerika’da Türkiye’nin menfaatlerini koruyor. Halbuki buraya ipleri tamamen koparmaya gelmişlerdi, işte buna lobicilik denir. Lobicilik, gereğine inanılarak yapılan iştir, inanarak yaptığınız bir işte de başarılı olursunuz.

Bir de Natan Sharansky’yle yaptığımız sohbete değinmek isterim. Natan Sharansky, İsrail’in sembolüdür. Rus asıllıdır. Rusya’da hapse mahkûm olmuş, İbraniceyi tam bilmese de bakanlık yapan bir adamdır. Bir gün Türkiye’ye geldi. Geldiği zaman dönemin Sanayi ve Ticaret bakam ile Swissotel’de tanışma fırsatımız oldu. Aramızda o kadar güzel ve içten bir yakınlık oldu ki, burada iki gün kaldı ve bizden kopamadı. “Sinagogları görmek istiyorum” dedi. Ona bir tur ayarladım ve öyle bir sinagog programı yaptım ki, buradan ayrılmak istemedi. Giderken şunları söyledi: “Bundan sonra Türkiye’nin avukatıyım. Türkiye’nin yaptığı her doğrunun yanındayım.” Bu işte herkes görevli olmalıdır, sokaktaki simitçi de, tuvaletçi de, doktor da, öğretmen de, bakan da…

Ve Isaac Herzog… Başbakanla 1 Mayıs 2005’te İsrail’e gittik. Uçağın kapılan açıldı. Yirmi yedi kişilik bir ekiptik. Uçağı hemen tahliye ettik. Çantamı aldım, arkalarından iniyordum. Baktım bir adam kapının önünde durmuş, inenlere “Siz Bensiyon Pinto musunuz?” diye soruyor. Merdivenlerin sonuna geldiğimde bana da sordu.

“Evet.”

“Sizi bekliyordum, efendim. Hayim Herzog’un oğluyum. Bayındırlık Bakanı Isaac Herzog.

Hayim Herzog İsrail’in eski cumhurbaşkanlarındandır. 1992’de de ülkemizi ziyaret etmişti. Benim de yakın dostumdur. 1992’de Dolmabahçe’de yapılan 500. yıl kutlamaları balosuna da katılmış, Cumhurbaşkanı Turgut Özal ve Başbakan Mesut Yılmaz’la uzun uzun sohbet etmişti. Sarıldım, iki yanağından öptüm.

“Annem, ‘Bensiyon Pinto’yu bul, kim olduğunu söyle, o da sana sarılıp seni öpecek’ demişti. Doğruymuş.”

Başka bir İsrail gezimde Isaac Herzog bir konuşma yapıyordu. Onu dinlemek için davet almış, eşimle birlikte gitmiştim. Konuşmanın sonunda, ona anne babasının Türkiye ziyaretlerinde çekilmiş fotoğraflardan düzenlenmiş bir albüm armağan etim. Eline alınca gözleri doldu. Annesi de arayıp teşekkür etti. Bu adam şimdilerde sosyal demokratların başına geçmek için çalışıyor. Sahip olduğumuz dostlukların yarın bize getireceği olumlu sonuçlar tartışılmaz. Yakınlıkların en güzel tarafı, onlardan bir şey istediğinizde hemen yerine getireceklerini bilmenizdir. Bu çok önemlidir ve parayla pulla halledilecek iş değildir.

JOINT Doğu Avrupa ve Türkiye Genel Müdürü Ami Bergman bir mektubunda bana şöyle demişti: “Sen çok önemli bir adamsın.” Diasporadaki bir cemaat başkanının en önemli görevi, milletini ve ülkesindeki dindaşlarını korumak, haklılıklarım daima savunmaktır. Bu sadece Türkiye’de olan bir durum değil. Tüm diaspora için böyledir. Fransa’da, Yunanistan’da, Belçika’da yaşayan Yahudilerin de çok problemleri var. Herkes bunun üstünü örtmeye çalışıyor. Bir başkan önce kendi ülkesindeki dindaşlarım çok iyi bir şekilde temsil edecek. Ülkesinin, Tevrat’ta yazılı olduğu gibi, menfaatlerini her şeyin üstünde tutacak. Ayrıca ülkesinin İsrail ile ilişkilerini iyi bir yere getirmesi lazım ki, dünyada antisemitist hareketler için çalışılabilsin. Ami Bergman belki de bunu anlatmak istiyordu.

2004’te başkanlığı bırakmadan evvel Budapeşte’de Avrupa ve Dünya Yahudi Kongresi’ne gittim. Bin beş yüz delege vardı. Bir konuşma yaptım. Bu konuşma öncesinde Fransa, Belçika, İsveç ve Türkiye cemaat başkanları bir masaya oturduk ve sorunlarımızı konuştuk. Fransız “Biz kipa takıp sokağa çıkamıyoruz” dedi. Belçikalı da, “Sinagoga giderken korkuyoruz. Hatta bazen Yahudi olduğumu da söylemiyorum” dedi. Düşündüm ve şöyle dedim:

“Gelin bizim ülkeye. Kipayla çıkın, Davud’un yıldızını takın. Gidin bir yerde dua edin. Kimse size bir şey demeyecek. Duanızın sonunda da “Allah kabul etsin, bize de bir dua et amcacığım” diyecek. Hani bize barbar diyordunuz ya, alın size cevap. Bu nasıl barbarlık? Siz Avrupa’nın göbeğinde bu kadar sıkılır ve zorluk çekerken, Avrupalının barbar dediği Türklerdeki anlayış ve cana yakınlık kimsede yok. Bu nasıl bir çelişki? Türkiye Avrupa Birliği’ne girecektir, girmelidir.”

Genel başkana da şöyle dedim:

“İslamiyet’i yanlış değerlendiriyorlar. Terörle yan yana anıyorlar. Yarın öbür gün dinlerarası diyalog yapmaya kalksanız bunu kimseye unutturamazsınız. Hiçbir din, terörle yan yana anılamaz. Her dine mensup insanların doğrulan yanlışları olmuştur. Bundan dolayı bütün bir dini karalamak tarihsel açıdan da, insanlık açısından da yanlış olur. Bizim işimiz İslam dünyasıyla değil, terörizmle olmalı. O teröristler hangi millettense ona bakmalı ve o milleti de bir kalemde silip atmamalı. Hiçbir millet tam olarak iyi ya da olarak kötü olamaz. Bu insan doğasına aykırı bir düşüncedir. Siz kalkıp da terörist birine Yahudi’yse ‘Yahudi terörist’ Müslüman’sa ‘Müslüman terörist’ diyemezsiniz. Terörist teröristtir. Dünya bu çeşit söylemleri reddetmelidir. Globalleşirken birbirimizi daha çok yıpratmamalıyız. Tüm dini bir suçun altında gölgelemek günahtır da. Bu kongrenin iştirakiyle dinlerarası diyalogu biz yapalım.”

Başbakan daha soma İspanyollarla dinlerarası diyalog konusunda bir zirve yapmayı tercih etti. Bu çok önemli bir adımdı. Hangi milletin insanı olursa olsun, hangi dinin insanı olursa olsun, akıldan, bilimden, insanlıktan yana olan herkesin elini sıkmak lazım. Avrupa Konseyi üyelerinin her biri Türk dostu oldu. Bunun için gerçekten büyük çabalar harcandı. Dinlerarası diyalog konusunu ortaya atan kişi olmama rağmen, bu zirvenin yalnızca iki dinle sınırlı kalmış olması beni çok üzdü. Bunu o zaman başbakana ilettim. “Haklısın, düşünemedik” dedi.

İsrail’in Türkiyeliler Birliği Başkanı Moreno Margunato’nun da Türkiye’ye özel bir yakınlığı var. Bu demek, orada yüz yirmi bin Türk Yahudi’sine -ki İsrail’in nüfusu altı buçuk milyondur-Türkiye’den bilgi, haber aktarır, insanın doğup büyüdüğü ülke çok mühimdir. Bir Amerikalı Türkiye’de doğup büyüdüyse bir daha asla burayı unutmaz. Bu dünyanın neresinde olursa olsun böyledir; hele bu insan Türkiye’deyse, insanlara yaşadıkların ülkeyi unutturmamaya çalışıyoruz. Türkiye’den İsrail’e devlet memurları gider, bakan gider, bürokrat gider. Demek onların İsrail’de en iyi şekilde ağırlanmasını sağlar. Türkiye’nin zaten var olan itibarını daha da artırmayı amaçlar. Giden kişinin yanma rehber verir, tercüman verir, aradaki ilişkileri sağlamlaştırır, kültürel çalışmalarda yardımcı olur. Oradan Türkiye’ye turist gelmesini sağlar. Gidenlere Türk gecesi yaparlar; Türk yemekleri yapılır, Türk müziği dinlenir. İsrail’de Batyam’da bir taksiye binin, sizi İbrahim Tatlıses, Zeki Müren, Tarkan karşılar. Batyam küçük bir İstanbul gibidir. İstanbul’dan göç etmiş ve memleket hasreti çeken Yahudilerle doludur. Bu müziği dinlediklerinde, bir sevda şarkısında hepsinin gözleri dolar. Çünkü onlar Türk’tür. Süleyman Demirel’in İsrail ziyaretinde engellerden atlamıştı insanlar, “baba” diyerek. Bu insanlar zamanında Süleyman Bey’in iktidarında yaşamış, onun vatan sevgisini, köylü aşkını, insana olan bağlılığını, baba ruhunu unutmamışlardı. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Başbakanı Tansu Çiller’i dakikalarca ayakta alkışlamışlardı. Onlar kendi başbakanlarını böyle alkışlamaz. Alkışlar Sayın Çiller’in başbakanlığından ziyade Türk olduğu, onu kendilerinden saydıkları içindi…

Bir insanın her şeyini değiştirebilirsiniz. Evini, adını, kimliğini; ama yüreğini değiştirmenizin imkânı yoktur. Onlar Türk Yahudi’sidir ve öyle kalacaklardır. Evlerinde imam-bayıldı, biber dolması, börek pişecektir. Lokum yiyecek ve Türk kahvesi içeceklerdir.

Sh:273-283

ABD İLİŞKİLERİ

Şansımıza mıdır, düşünerek mi yapılmıştır bilmem ama, ABD Türkiye’ye her zaman çok iyi başkonsoloslar atadı. Deborah Jones, Dr. David Arnett gibi düşünce gücü yüksek insanlar geldi. Bunların en önemlilerinden biri de Frank Urbancic’ti. O kadar yakın olduk ki, mutlaka ayda bir kere bir yemek yer ve fikir alışverişinde bulunurduk. İkiz kulelere saldırının yapıldığı 11 Eylül, Yahudi takvimine göre yılbaşına çok yakındı. Bu olaydan sonra Bush bir konuşma yaptı ve İslam dinine yönelik bazı sevimsiz atıflarda bulundu. Bu konuşmanın ardından bir randevu istedim ve Urbancic’e gittim.

“Ben Yahudi’yim. Ama öyle bir Yahudi’yim ki bütün dinlere aynı şekilde saygılıyım. Her yerde ibadet ederim. Bütün ibadethaneler benim için birdir. Sayın Bush bir konuşma yaptı. Söylenmemesi gereken şeyler söyledi, inanıyorum ki dünyada bütün savaşlar dinler arasındaki diyalog eksikliğinden, çatışmalardan, kavgalardan doğar. Bu konuşmadan soma elbette savaş olmayacak ama ABD için hoş olmayan sözler söylenecek ve milletler arasında bir soğukluk oluşacak. Diliyorum ki on gün sonra Bush, dünyadaki Yahudi toplumunun yeni yılını kutlarken mümkün olduğu kadar İslam dininin Yahudilik ve Hıristiyanlık kadar değerli olduğundan, bu üç semavi dine gereken saygının gösterilmesinin öneminden de söz etsin. Tüm dünyaya ‘11 Eylül hadisesini İslam toplumuna mal edip onları küçük düşürme hakkına kimse sahip değil. Tüm dinler bizim dinimizle aynı değerdedir’ desin.”

“Bu söylediklerinizi Sayın Bush’a ileteceğim.”

On gün sonra, Bush, Roş Aşana Bayramı’nda böyle bir konuşma yaptı. Başkonsolos aramızdaki konuşmayı ona iletmiş midir bilmiyorum, ama aklın yolu birdir. Burada önemli olan benim kişisel görüşlerimin ABD’li bir üst düzey tarafından bilinmesiydi. Nitekim Bush’un konuşması çok daha ılımlı ve aynı mesajı içeren bir konuşmaydı. En azından doğru bir iş yapmış ve içimden gelenleri bir yetkiliyle paylaşmıştım. Bu benim için çok önemli bir adımdı.

Sh:283

Kaynak: Anlatmasam Olmazdı-Geniş Toplumda Yahudi Olmak, Türk Musevi Cemaati Onursal Başkanı Bensiyon Pinto, Derleyen: Tülay Gürler. Doğan Yay.8. baskı / Eylül 2008, İstanbul

DÜNYANIN EN ÜNLÜ YAHUDİSİ-Sör Moses Montefiore 3.BÖLÜM


Untitled Document

 

ON İKİNCİ BÖLÜM

Güney ve Kuzey

Başarısından hoşnut bir halde Sör Moses, Konstantinopol’e denize açıldı. Malta Adası’nda yine birkaç gün kaldı.

Onun görevi hakkında gazeteler uzun haberler yayımlamışlardı. Bu bakımdan şimdi her mezhepten insanların onu Malta’da ve her yerde asil bir insan sever olarak kutlamasında şaşılacak bir taraf yoktu. Fakat o bütün iltifatları reddediyor ve her çeşit övgüyü, “Ben görevimi yaptım sadece, o kadar” diyerek önlüyordu. İnsanda yüce duygular uyandıran böylesi bir bilinçle yurduna dönmek üzereydi ki, Malta’da kendisine ulaşan bir haber bu dönüşünü engellediği gibi, derhal harekete geçmesini de zorunlu kıldı.

Şam’daki o uğursuz olay yeniden canlanmıştı.

Burada bir lağım çukurunda, süprüntü ve çamurun içinde kemikler bulunmuştu. Bunlar elbette zavallı Peder Thomas’ın kemikleriydi. Başka kimin olabilirdi? Şam kentinin saygın hekimleri bunların hayvan kemikleri olduğunu bildirmeleri, Kapüsenlerin ([26]) bu kemikleri, sevgili yoldaşları Thomas’ın dünyasal bedeninin kalıntısı olarak manastırlarının kilisesine defnetmelerini önlemedi. Üstelik bir kimse de çıkıp, “Yaptığınız bu işle çok gülünç duruma düşüyorsunuz” demedi. Fakat mezar taşına “Padre Tommaso… assassinato dagli Ebrei Peder Thomas… Yahudiler tarafından öldürülmüştür” diye yazılmak herkeste bir öfke uyandırmıştı.

Montefiore hemen Roma’ya koştu; mezartaşındaki bu doğruluğu asla kanıtlanmamış, gerçek dışı yazıtın derhal kaldırılması için Papa nezdinde girişimde bulunacaktı. Papanın huzuruna kabul edilmesi için aracı olmasını istediği ilk kişi, İngiliz hükümetinin görevlisi Bay Aubin, bu konuda Sör Moses’in hiçbir başarı kazanamayacağından korkuyordu; çünkü papa ile yakın çevresi, Peder Thomas’ın öldürülmesinin Yahudilerin suçu olduğundan kesinlikle emindiler. Bu önyargıdan onları kimse döndüremezdi; hatta dünyada bütün tanıklar bunun aksini söylese bile.

Yine de Montefiore bunu bir kere denemek istedi.

Papaya hitaben bir dilekçe hazırlayıp bunu papalık mabeyincisi Monsignor Bruti’ye verdi. Bu kardinal, şayet Sör Moses, Kapüsen tarikatının yönetici kişilerine “tarikatın hayrına” bir miktar para bağışlamak lütfunda bulunursa yardımcı olacağını söyledi.

Bu uygunsuz teklifi Montefiore öfkeyle reddetti:

“Doğu’da amacına ulaşmam için tek kuruş vermem gerekmemişti. Bunu burada Roma’da da yapmam. Gönlümde gerçekleşmesi arzusu yatan şeyleri bu yüzden gerçekleştiremeyeceksem, varsın gerçekleşmesinler. Burada Roma’da, para mı ödemem gerekecek. Asla! Görüşmeyi sürdürmekten vazgeçerim daha iyi!”

Bunun üzerine Kardinal Hazretleri derhal soğuk bir tavır takındı ve çarçabuk veda etti. Sör Moses de bu konuda atılacak her adımın başarısız olacağını anlamış bulunuyordu.

Ne var ki bir yalan anıtı olan bu mezar yazıtı, yirmi yıl sonra Müslümanların Suriyeli Hıristiyanlara öfkelenmesi üzerine çıkan olaylarda, Şam’daki Kapüsen Manastırı yerle bir edilince ortadan kaybolmuştur. ([27])

Şam trajedisi hiçbir zaman açıklanamadı. Montefiore ile onun çağdaşlarından çoğu, Peder Thomas’ın asla öldürülmediği, Şam’dan gizlice uzaklaşmak zorunda kaldığı, sonra da Doğu ülkelerindeki Katolik manastırlarından birine kabul edildiği kanısındaydılar.

Bu tahmin doğru mudur, değil midir; Peder Thomas öldürülmüş müdür, yoksa doğal ölümle mi ölmüştür; bütün bunlar bizi hiç mi hiç ilgilendirmeyebilirdi. Bizim için yeterli olan, onun bu dünyadan ayrılmasında Yahudilerin hiçbir suçunun bulunmadığının saptanmasıdır.

Doğu’ya yaptığı yolculuğun mutlu bir başarıyla sonuçlanması Montefiore’yi ünlü bir adam yapmıştı. Dindaşları ona, halkının haklı davasını zafere ulaştırmak için firavunun karşısına çıkan yeni bir Musa gözüyle bakmaktaydı. Bu nedenle de onun yurduna mutlu biçimde dönmesi, bütün sinagoglarda yapılan Tanrı’ya şükran ayinleriyle kutlandı. Cemaatlerden hem Yahudiler hem Hıristiyanlar tarafından imzalanmış yüzlerce teşekkürnameler gönderildi. İngiltere’de düzenlenen bir bağış toplama kampanyasının geliriyle yaptırılan, 3.5 ayak boyunda, 1319 ons ([28]) ağırlığında, gümüş bir sanat eseri ona sunuldu. Bu eser, Davut’un aslanı yenerek kuzuyu kurtarışını gösteriyordu. (1. Samuel 17, 34-35) Eserin altlığının dört köşesinde Musa’nın, Esra’nın ve Şamlı iki Yahudinin heykelleri yer alıyordu. İki Yahudiden biri, zincire vurulmuş ve üzgündü, öne doğru eğilmişti; öbürü ellerini havaya kaldırmış teşekkür ediyordu. Bu dört heykelin arasındaki düz yüzeylerin üstüne yapılmış kabartmalar ise şu olayları ebedileştirmekteydi: Sör Moses ile yanındakilerin İskenderiye’de karaya çıkışı, sultanın huzuruna çıkılması ve fermanın verilmesi, suçsuz tutukluların kurtuluşu ve son olarak da Londra büyük Sinagogu’nda Sör Moses ile Lady Juditlı Montefiore’nin dönüşü dolayısıyla yapılan bayram ayini.

Kraliçe onu huzuruna kabul edip kendisine, “Doğu’da baskıya ve kovuşturmaya uğramış kardeşlerinin yararına gösterdiği eşsiz çabalarının” takdiri belirtisi olarak asma tutamacı ([29]) dolaştırma hakkı verdi; sadece kral hanedanından prenslere, en yüksek dereceli şövalyelere ve krallığın en eski kansoylularına tanınan bir ayrıcalıktı bu.

Montefiore’nin civanmertçe etkinlikleri, Almanya’da da minnettarlıkla takdir edildi.

Haham Dr. Philipplıon, Magdeburg’da bir bağış kampanyası düzenledi; bağışçılardan on gümüş groştan (*) fazla para alınmadı. 1500 taler (**) toplandı. Bu parayla çok görkemli bir albüm hazırlandı; parşömen üstünde bir teşekkürnameyle bağışçıların tümünün adları vardı içinde. Bağışçılar içinde birçok Hıristiyan, hatta kansoylular, subaylar ve papazlar da bulunuyordu. Albümün paha biçilmez değerdeki kapağında iki yağlıboya tablo yer almaktaydı. Ön kapaktaki “Babil’de Yaslı Yahudiler” tablosuydu ve Berlin Güzel Sanatlar Akademisi’nin ünlü direktörü Sclıadow tarafından yapılmıştı. Arka kapakta ise “Eski Yahudi Aile Yaşayışından Resimler”in yaratıcısı Profesör Oppenheim’in “Yuşa’nın Musa Tarafından Atanması” tablosu vardı.

Şam olayından birkaç yıl sonra Sör Moses, dindaşlarını haksızlık ve baskıdan korumak için yine bir yolculuğa çıktı.

Bu sefer Rusya’ya gitti.

Burada I. Çar Nikolaus (***) zaten baskıcı olan Yahudiler yasasını daha da ağırlaştırmış, Yahudilerin düzlük arazide oturmalarını yasaklamış, sınırın 50 (****) kadar uzağında bulunan arazi şeridinde oturan Yahudilerin ülkenin iç kesimlerine yerleştirilmesini emretmişti. Bu emir uygulanacak olursa, yüzlerce Yahudi ailesi ekonomik bakımdan mahvolacaktı.

(*) 1 groş, 10 peniklik madeni para.

(**) 1 taler, 3 mark değerinde para.

(***) I. Nikolaus ya da I. Nikolay (1796-1855) 1825’te tahta geçti. Sosyal reformlara, toprak köleliğinin kaldırılmasına karşı çıktı. Ülkede katı bir sansür uygulattı ve aşırı baskıcı yöntemler kullandı. Avrupa’da da kurulu düzeni kurmayı amaçladığından 1849’da, Macar devriminin bastırılması için Avusturya’ya yardım etti. 1853-1856 Kırım Savaşı’nda Osmanlı, İngiltere ve Fransa’ya karşı savaştı. Bozgunla biten bu savaş sürerken öldü. Onun döneminde tüm engellemelere rağmen Rus edebiyatı altın çağını yaşamıştır.

(****) 1 werst 1,067 km.’ye eşit uzunluk ölçüsü.

İngiliz hükümeti yine dostumuzu, çarın ve en yüksek dereceli görevlilerin huzuruna kolayca girebilmesi için tavsiye mektuplarıyla donatmıştı. St. Petersburg’da ilk ziyaretini İçişleri Bakanı Kont Nesselrode’ye yaparak şunları söyledi:

 “Benim buraya gelişimin iki amacı var: Birincisi, Yahudi okulları kurmaktır; İkincisi de, Çar Hazretleri’ne Yahudileri köylerden ve sınır kentlerinden uzaklaştıran emirnamesini geri çekmesi ricasında bulunmaktır.”

Bakan, Montefiore’nin okullar kurarak kardeşlerinin manevi yoksulluğunu gidermeye yönelik niyetini onayladı ve bu konuda gereken her türlü yardımı yapacağına da söz verdi.

Sör Moses, bu sefer de Rus Yahudilerinin bir kısmını tarıma yöneltmeyi amaçlayan planını açıkladı.

“Bunlarsa eğer niyetiniz” diye kont büyük bir sevinçle bağırdı, “hükümetimizin amaçlarıyla tam bir uyum içinde hareket ediyorsunuz demektir; çünkü biz de Yahudileri insan toplumunun yararlı üyeleri yapmak ve onları aşağılık kaçak öteberi ticaretinden uzaklaştırmak istiyoruz.”

Sör Moses sesini biraz yükselterek: “Sayıları birkaç milyonu bulan Rusya ve Polonya (Polonya, o tarihte Rusya’nın bir iliydi.) Yahudilerinin hepsi de mi kaçakçılık yapıyor?” diye sordu; çünkü Kont Nesselrode gibi yüksek rütbeli, aydın bir adamın, tek tek bazı Yahudilerin kötü eylemlerinden tüm camiayı sorumlu kılmasına içerlemişti.

Bakan bu soruya cevap veremedi. Bunun yerine görüşmeyi sona erdirdi; vedalaşırken de Montefiore’ye amacına ulaşması için her yardımı yapacağına bir defa daha söz verdi.

Kont Nesselrode’nin iltiması sayesinde çar, dostumuzun huzura çıkma isteğini kabul etti. Bu kabul yirmi dakika sürdü ve çok içtenlikli bir havası oldu. Sör Moses, Rusya’daki kardeşlerinin acı yazgısını hafifletmeyi amaçlayan ricasını söyleyince çar, “Şu anda Rusya Yahudilerinin durumunu iyileştirmekten başka bir konuya hiçbir istek duymadığı” karşılığını verdi.

“Fakat majesteleri bir ukasınız (Rus çarlarının fermanına Ukas adı verilir.) var; bu ukas, Yahudileri sınır kentlerinden uzaklaştırmıyor mu?”

“Evet. İllerimin birkaçından, özellikle de sınır boyu illerinden; buralarda Yahudi nüfusu çok yoğun. Onun için de ben, Yahudileri kendi iyilikleri için birbirlerinden biraz ayırmak istedim.”

Sör Moses, bu sefer de Yahudi nüfusunun özellikle yoğun olduğu kentleri ziyaret etmek, buralardaki kardeşlerinin istek ve ihtiyaçlarını bizzat öğrenmek için izin rica etti. Çar bu konuda onu yüreklendirdi ve bir de ona, Rusya’daki dindaşlarının “acayip alışkanlıklarını” bırakmaları konusunda etkilenmesi öğüdünde bulundu.

Bu öğüdüyle çarın ne demek istediğini dostumuz ilkin anlamadı. Bir an düşündükten sonra kaşlarını çattı ve çara adeta:

“Majeste, benim Rusya’daki dindaşlarımın kültür düzeyinin bu kadar düşük olmasından siz ve sizin hükümetiniz doğrudan sorumludur!” diyormuş gibi baktı. Sonra da cevap vermek yerine hiç istifini bozmadan, “Onlar sakin, sadık, çalışkan ve şerefli yurttaşlardır” dedi.

“Evet, eğer sizin gibi olabilirlerse!” diye bağırdı çar.

Çarın Montefiore’yi pek dostça kabul etmiş olması, Rusya Yalıudilerinde kendilerine uygulanan bunaltıcı özel yasaların baskısından kurtulacakları, barış içinde ve rahatsız edilmeden işleriyle uğraşabilecekleri zamanın artık geldiği umudunu doğurmuştu.

Ne büyük yanılgı! Yıllar geçtikçe durumlarının daha da berbatlaşacağından henüz habersizlerdi.

O günlerde Rusya Yahudileri, Sör Moses Montefiore’yi kendilerini yoksulluktan kurtaracak kişi olarak selamladılar. Onun önce St. Petersburg’dan Vilna’ya, oradan da Varşova’ya yaptığı yolculuğu bir zafer alayına dönüştürdüler. Ülkenin töresi gereği, ne kadar Yahudi birliği ve derneği varsa, tek tek hepsi, ona en kaliteli çeşidinden şaraplar -bunlar yüzlerce şişe olmuştuve hoş geldin selamı niyetine de çok nefis çörekler, kurabiyeler gönderdi. Sör Moses, bu hediyeleri hastanelere verdi.

Bütün bu bağlılık belirtileri, kahramanlarımızı derinlemesine duygulandırmıştı. Ah, ne olurdu, din kardeşlerinin nice umutlarla ondan beklediği şeylerin hepsini gerçekleştirebilseydi!

Fakat pek parlak biçimde kabul görmesine, hükümet yetkililerinin kesin sözler vermesine, Sör Moses’in kendi araştırmalarına dayanarak hazırladığı, Rus Yahudilerinin korkunç sefaletini gösteren, geniş kapsamlı raporları çara ve bakanlarına sunmasına rağmen her şey büyük ölçüde eskisi gibi kaldı.

Moses Montefiore’nin yolculuğu, bu sefer anılmaya değer bir başarı elde edememişti.

Ne var ki bu düşkırıklığı onun cesaretini kırmadı. Hayır, aksine şimdi kimi uzaklarda kimi yakında yaşayan tüm kardeşlerini, eskisinden çok daha içtenlikle seviyordu. Bu sevgisini, Vilna’da dindaşlarına veda ederken şu sözlerle dile getirmişti:

“Kalbim her zaman sizinledir. İsrail çocukları acı çekerse, üzüntüler doldurur içimi; bir neden onları ağlatacak olursa, benim gözlerim de yaşlarla ıslanır.”

ON ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

Sör Moses Montefiore Baronet

Montefiore’nin dindaşlarının maddi ve manevi düzeylerini yükseltmek için harcadığı yorulmak bilmez çabalara İngiliz hükümeti de değer vermekteydi. Bu konuda yardım ve tavsiye gerektiğinde, devletin en yüksek dereceli yetkilileri, her zaman onun lehinde konuşuyorlardı. Keza insanların yararına yeni bir iş başardığında, bu soylu hayırsevere teşekkür edip onu öven ilk kurum da hep hükümet oluyordu.

Nitekim Rusya’dan döndükten sonra sevindirici bir haberle onu şaşırtan da Başbakan Sör Robert Peel oldu. Kraliçe, Sör Moses’i Baronet payesine yükseltmişti.

“Kraliyet teveccühünün bu işaretiyle” diye yazıyor başbakan, “Kraliçe, Britanya tebaasının sizinle aynı inancı paylaşan, krallığa sadık ve saygıdeğer bir sınıfın içindeki seçkin yerinizi ve de âlicenaplığınızı kabul edip bunu onaylamaktadır.”

Bu arada hemşehrilerinin güveni, Sör Moses’i, fahri hizmet görmek üzere, devletin yüksek makamlarına getirmiş bulunuyordu. Londra ve Middlesex şerifi olduğunu biliyoruz. Daha sonra da Kent Kontluğu’nun başşerifi, Londra valilik komisyonu üyesi, Middlesex sulh yargıcı, Kent Konluğu vali vekili ve beş liman kentinin (Hastings, Sandwich, Dover, Romney, Hytlıe) sulh yargıcı oldu.

Fakat İngiliz parlamentosu üyesi olmadı; olmak isteseydi de olamazdı zaten. Çünkü yeni seçilen her üye görev yemini yaparken, “Doğru olan Hıristiyan inancı” sözünü de söylemek zorundaydı ve belirli bir mezhebe dayanan bu yemin şekli henüz ne değiştirilmiş ne de kaldırılmıştı.

Gerçi Sör Moses kendi şahsı için milletvekili olmaya hiç hevesli değildi; ama İngiliz Yalıudilerini, Hıristiyan kardeşlerinden hâlâ ayırmakta olan bu son engelin kaldırılması için azimle mücadeleye koyuldu. Bu amaçla hükümete telkinde bulunarak, söz konusu yemin biçiminin kaldırılması için bir yasa tasarısının parlamentoya sunulmasını sağladı. İngiliz Yahudilerinin herkesçe kabul edilen vatansever tutumları, Sör Moses Montefiore ve Sör David Salomun’un yüksek makamlardayken toplum hizmetinde gösterdikleri dürüstlük, bu tasarının kabulüne elverişli bir ortam hazırlamıştı. Fakat ancak 1858’de Londra kentinden milletvekili seçilen Baron Lionel Rothschild, İngiliz parlamentosuna giren ilk Yahudi oldu.

Yurdunun hizmetinde, her zaman, seve seve tüm gücüyle çalışmış bulunan Sör Moses, kendisine yapılan parlamento üyeliği teklifini, bu işi özenle yapabilmesi için gerekli zamanı olmadığını ileri sürerek reddetti. Unutmayalım ki o bir işadamıydı. Onlarca yıldan beri “Allianz” hayat sigortasını ve “Imperial” Kıta Avrupası gaz şirketini yönetiyordu. Bundan başka devlet kent hizmetinde, Yahudi cemaatlerinde birçok fahri görevi vardı; 1835’ten beri de İngiliz-İsrail Cemaatleri Birliği’nin başkanıydı. (“Board of Deputies”)

Yahudilerin parlamentoya alınması konusunun, tam da tüm canlılığıyla tartışıldığı sırada, soylu dostumuz zor bir sorunla uğraşmaktaydı.

Şam’dan yine bir imdat seslenişi duyulmuştu.

Burada, 1847 Nisanı’nda, bir Hıristiyan çocuk kaybolmuştu -bunun üzerine tabii Yahudiler suçlanmıştı hemen. Yine dinsel tören amacıyla çocuk kaçırıp öldürme suçlamasıydı bu. Osmanlı hükümetine, Yahudilere karşı sert önlemler alması telkininde bulunan da yine Fransız konsolosuydu. Onun kışkırtmasıyla Türk Vali Sefata Paşa, Yahudi mahallesinde aramalar yaptırmış, kuşku uyandıracak hiçbir şey bulunmamasına rağmen birçok Yahudi tutuklanmıştı. Bu sırada kaybolmuş erkek çocuk, sağ salim ailesinin yanına döndüğü halde, Yahudiler yine de hapishanede kalmışlardı.

Doğu’da yaşayan din kardeşlerini, Fransız diplomatlarının keyfi eylemlerine karşı sürekli güvence altına almak için Sör Moses, Fransa Kralı Lovis-Philippe’in ([30]) huzuruna çıkarak ondan yardım rica etti. Kral, bu konuda üzüntüsünü bildirmekle birlikte Fransa’nın Avrupa’da Yahudilere yurttaşlık haklarını bahşeden ilk ülke olduğunu da belirtti ve Sör Moses’e dileğinin yerine getirileceğine dair güvence verdi.

Gerçekten de kısa süre sonra, Doğu’da görev yapan Fransız konsolosluk memurları, çok sert biçimde azarlandılar. Ayrıca Şam konsolosunun davranışından dolayı Başbakan Guizet de, Fransız hükümetinin yapılan bu kan suçlamasını “uydurma ve iftira” olarak nitelendirdiğini belirterek üzüntülerini bildirdi.

O zamandan beri Fransa, başka ülkelerde Yahudilere karşı önyargılar beslemeye ya da telkin etmeye bir daha asla kalkışmamıştır. Şam’da yeniden huzur geri geldi ve bura Yahudileri, bir daha dinsel tören amacıyla cinayet işlemek gibi kötü niyetli bir suçla asla itham edilmediler.

Şam’daki bu yeni olay, hoşa gidecek şekilde henüz yeni sona ermişti ki, yine Doğu’dan üzücü bir haber Montefiore’nin kulağına geldi. Filistin’de açlık tehlikesi başgöstermişti.

Filistin Yahudilerinin büyük ölçüde Batı’daki dindaşlarının bağışlarıyla yaşadıklarını daha önce öğrenmiştik. Bu destek yardımının yaklaşık dörtte üçü, Rusya ve Polonya’dan geliyordu; çünkü tüm yeryüzünde on iki milyon tahmin edilen Yahudi nüfusun yarısı bu ülkelerde yaşamaktaydı. Ellili yıllarda Rusya, Fransa ve İngiltere’ye karşı korkunç bir savaşa girişince, Rusya, Yahudileri paralarını, savaşın (*) kendilerine ve yurtlarına verdiği acıları azaltmak için kullanmak zorunda kaldılar. Bundan dolayı da Kutsal Topraklar’daki din kardeşlerine gönderilen bağışlar, büyük ölçüde kısıldı. Bu destek yardımın azaltılması, eğer Filistin’de bir kolera salgını başlamasaydı ve burada koloniler oluşturmuş bulunan çalışkan çiftçilerin yüzlercesi, verimsiz bir ürün alınmasından ötürü nice zorluklarla işledikleri tarlalarından umdukları kazançtan yoksun kalmasalardı, herhalde bu kadar hızla bir kıtlık ortamına sürüklenilmezdi.

(*) Söz konusu savaş, Kırım Savaşı’dır. Osmanlı, İngiliz, Fransız ve Piemonte devletleri ile Rusya arasında Kırım’da yapılmış, Rusların yenilmesiyle son bulmuştur.

“İsrail ülkesi”nden imdat çağrısı bu yüzden yapılmıştı.

Moses Montefiore derhal çok etkili bir yardım hareketi başlattı. Bu işte yardımcısı olan Britanya İmparatorluğu’nun Başhahamı Dr. M. Adler, tüm Yahudi cemaatlerine yolladığı bildiri niteliğindeki bir mektupla Filistin Yahudilerine çok ivedi yardım yapılmasını istedi. Böylece de kısa sürede 400.000 mark toplanıverdi. Bu meblağın oluşmasında birçok âlicenap Hıristiyanın bağışlarının da katkısı olmuştu; bunda da kuşkusuz Sör Moses’in, Hıristiyanlık ya da vatan adına düzenlenen bağış kampanyalarına, her zaman katılmaya hazır olmasının, minnettarlıkla takdir edilmesinin katkısı vardı. Örneğin, savaşta can vermiş donanma ve ordu askerlerinin dul ve yetimlerini korumak için kurulmuş “vatansever fon”a, kendi cebinden 200 lira (4000 mark) bağışta bulunduğu gibi, “Allianz” ve “Imperial” şirketlerinden de 600 lira verdirmişti.

Sör Moses, bu kadar çok yardım parasının harcanmaya hazır olduğunun anlaşıldığı yönetim kurulu toplantısını, başarıyı karısına haber vermek için etrafına sevinç gülücükleri saçarak terk ettiğinde, Amerika’dan gelmiş resmi bir mektubun kendisine verilmesi, çok daha büyük bir sevinç duymasına neden oldu: Yuda Tuda Toura adında New Orleanslı hayırsever, zengin bir Yahudi, şahsen tanımadığı halde Sör Moses Montefiore’ye vasiyetnamesiyle 50.000 dolar miras bırakmıştı; Sör Moses bu parayı, Filistin Yahudilerinin yararına olmak koşuluyla dilediği gibi harcayabilecekti.

Şimdi miktarı 200.000 marka yükselmiş bulunan bu yardımla Sör Moses, uzun zamandır planladığı fakat yeterli parasal olanağı bulamadığı için hep ertelediği bir eseri artık gerçekleştirebilecekti: Kudüs’te bir hastane.

Bu yüzden Sör Moses ile Lady Judith Montefiore’yi bir defa daha Doğu ülkelerine doğru yola çıkmış görüyoruz.

Her yerde cemaatler tarafından candan sevgiyle karşılanıp bazı kentlerde özel bayram ayinleriyle onurlandırılan dostlarımız, bu sefer Köln, Dresden, Prag, Adelsberg (burada onların şerefine ünlü mağara mumla aydınlatılmıştı), Laibach üzerinden Trieste’ye geldiler; buradan da vapurlar Konstantinopol’e gittiler.

Sör Moses, bir defa daha sultanın huzuruna törenle kabul edildi (Sultan Abdülmecit) ve bu defa amacına ulaştı: Bir ferman ona, Kudüs’te bir Yahudi hastanesi inşa etmek ve tarım yapmak payesiyle topraklar satın almak yetkisini verdi.

Kudüs’te Sör Moses, kente gelişi şerefine düzenlenen bütün davetleri, bütün törenleri ve diğer eğlenceli toplantıları reddederek bu sefer sadece hedefine erişmeye çalıştı. Hastanenin temelini attı, bu yoksullar yurdunun inşası için hazırlıkları tamamladı, Yahudi kızları için bir sanat okulunun açılışını yaptı. Bu okula, bir hafta içinde hem ilkokul eğitimi görecek, hem de terzilik, çamaşır dikimi ve nakış öğrenecek 400 kız öğrenci alındı. Sör Moses asıl çabasını, Kutsal Topraklar’ın kolonileştirilmesi için harcadı. Ülkenin başlıca cemaatlerinin temsilcileriyle yaptığı bir görüşme üzerine Sör Moses en nüfuzlu etkin çiftçileri bir kurul halinde bir araya getirdi; bu kurul satın alınacak toprakların ve iskân edilecek köylülerin seçiminde ona yardımcı olacaktı.

Böylece kutsal denilen toprakların üstünde ilk Montefiore kolonileri sevinçle kuruldu. Kudüs’ün batısında Yafa ve Zion yakınlarında 35, Safed dolayında Bekea’da 15, Tiberias’ta 30 aile tarım yapmak üzere iskân edildi.

Montefiore bugün hâlâ yaşasaydı, uçsuz bucaksız yer yuvarlığına dağılmış, sıcakkanlılıkları inkâr edilmez büyük bir Yahudi kitlesi tarafından din kardeşi olarak, özellikle de Filistin’de bir Yahudi devletini yeniden kurmayı düşleyen erkekler ve kadınlar tarafından siyasal bakımdan coşkuyla kutlanırdı.

Gerçekten de Montefiore’nin yedi defa ziyaret ettiği -son gelişinde doksan bir yaşındaydıFilistin’e duyduğu sevgide, sonsuzlukla sınırlı bu coşkuda hemen göze çarpan olağanüstü bir şeyler vardır. Eğer dini bütün bir Hıristiyanın, peygamberlerin ve kilise babalarının dolaştığı bu kutsal ülkeyi “tüm ruhuyla arzu ettiğini” ve kutsal mahallere yapılacak bir hac ziyaretine hayatının en yüce ereği olarak göreceğini düşünürsek, o zaman dini bütün bir Yahudi’yi de, burada tarihinin büyük anılarından kıvanç ve sevinç duyuyor, Mezmurlar şairinin adağına uygun davranıyor, diye kınayamayız. Mezmur şöyle diyor çünkü: “Eğer senin Küdüs’ünü anmazsam, eğer Kudüs’ü en yüce sevincim kılmazsam, dilim damağıma yapışsın.” (Mezmurlar 137, 6)

Ne var ki kutsal ülke, Montefiore’nin yalnızca “en yüce sevinci” değildi, özlemlerle dolu umudunun da konusuydu…

ON DÖRDÜNCÜ BÖLÜM

Edgar Mortara

Yarım yüzyıl önce, kulağa hoş gelen Edgar Mortara adı dillerde dolaştı. İmparatorlar ve krallar ondan söz ettiler; hükümetler onun için uzun uzun yazılar hazırladılar. Edgar Mortara ne politika alanında sivrilmiş bir kişi, ne hayranlıklar uyandıran bir mucit, ne de tehlikeli bir anarşistti; sadece anası da babası da Yahudi olan altı yaşında bir çocuktu.

24 Haziran 1858 akşamı, o zamanlar Kilise Devleti’nin ([31]) bir kenti olan Bologna’da, tüccar Salomon Mortara’nın evine papalık polisinin bir subayı ile iki jandarma geldi. Gelenler, “Kutsal Offizium” adına küçük Edgar’ın derhal kendilerine teslim edilmesini istediler. ([32]). Çocuğun annesiyle babası kulaklarına inanamadılar.

“Edgar’ı, bizim sevgili yavrumuzu teslim etmek mi? Kime peki?” “Az önce işittiniz ya: Kutsal Offizium’a!”

“Kutsal Offizium Katolikler içindir. Fakat biz Yahudiyiz.” “Özellikle de bundan dolayı. Sizin oğlumuz Katoliktir ve biz de onu kilise için almak üzere geldik.”

“Baylar yanılıyor. Oğlumuz bizim dinimizdendir, yani Yahudi dinindendir.”

Subay konuya ilişkin başka bir bilgi veremiyordu. Fakat yüksek yerden verilmiş görevi yapması gerekiyordu; bu nedenle, isteğinde direndi ve dehşete kapılmış anneyle baba çocuklarını kendi istekleriyle vermeyince de, jandarmalara çocuğu onlardan zorla almalarını emretmek zorunda kaldı.

O zamanki kilise iktidarı göz önüne alınırsa, çocuğun anne ve babasından bir daha geri dönmeyecek şekilde ayrıldığı kesinlikle söylenebilir. Kovmak, alay etmek, kovuşturmak gibi yöntemler Yahudiliği ortadan kaldırmaya yetmediği için kilise, arada sırada İsraili en güçlü kökünden hırpalamak amacıyla kutsal aile bağını zorla koparmayı denemekte, yani Yahudi çocuklarını baba evinden zorla çıkararak onları kendi vereceği eğitimle yetiştirmek istemekteydi. Bu bakımdan çocuğun geriye verilmesini istemek doğrultusunda atılacak her adım boşuna olacaktı.

“Kutsal Offizium’un zavallı babanın başvurusuna verdiği cevapta, Edgar’ın -bir yaşındayken-o zaman bakıcısı olan on dört yaşındaki Mina Morisi tarafından gizlice vaftiz edildiği bildiriliyordu. Kız, bebeği vaftiz ettirerek -babanın kesinlikle ifade ettiğine göre, hiçbir tehlikesi bulunmayan bir hastalıktan kurtarmak istemiş. Beş yıl süreyle de kız ve vaftizi güya kimseye söylememiş; ancak şimdi Engizisyon Mahkemesi’nin ([33]) günah çıkarma hücresinde olayı itiraf etmiş.

Papa XIV. Benedikt’ini reşit olmayan İsrail çocuklarının ebeveynlerinin rızası olmadan vaftiz edilmesini kesinlikle yasaklayan 28 Şubat 1747 tarihli fermanına dayanarak Salomon Mortara, Papa IX. Pius’a başvurdu. Lâkin papa yalnızca Engizisyon Mahkemesi’nin emrini uygun görmekle kalmadı, adeta alay edercesine babaya ailesiyle birlikte Katolikliğe geçmesi, o zaman oğlunu kesinlikle geri alacağı öğüdünü verdi.

Ailenin kutsal haklarına yapılmış bu çirkin saldırının haberi tüm İtalya’ya yayılmış, oradan da Avrupa’nın diğer ülkelerine geçmiş, hatta Kuzey Amerika’ya bile ulaşmıştı. Haber Yahudiler arasında olduğu kadar Hıristiyanlar arasında da haklı bir öfke uyandırmıştı.

“Evangelist Birliği”nin Londra’daki yıllık toplantısında, papalık kilisesinin bu keyfi davranışına karşı sert itirazlar yapıldı ve Yahudilerden yana saygılı sempatinin vurgulanacağı bir bildirinin yayınlanmasına oybirliğiyle karar verildi. Buna ilişkin karar, Yahudiliğin cesur öncü savaşçısı Sör Moses Montefiore’ye de gönderildi. “Protestan Birliği” ile “İskoç Reformasyon Derneği”, İngiliz hükümetinden Mortara’nın ailesine geri verilmesini sağlamak amacıyla girişimde bulunmasını istediler. Bu istek, Londra, New-York, Philadelphia’da ve daha birçok şehirde düzenlenen protesto toplantılarında da dile getirildi.

Çocuğun ailesinden zorla alınmasını, modern kültür açısından bir cürüm olarak nitelendirenlerin hepsi, bir konuda aynı kanıdaydı: Gücü çok büyük kilise kurumuna karşı yapılacak mücadelede, bir şeyler başarabilecek sadece bir kişi vardı; o da altın yürekli, korkusuz ve sözü geçer bir aristokrat olan Sör Moses Montefiore idi.

Bu zorbaca harekete tüm Avrupa’nın gösterdiği canlı ilgi karşısında Sör Moses, İngiliz-İsrail Cemaatleri Birliği’nin ricası üzerine, bu örgüt adına papaya başvurmaya hazır olduğunu açıkladı.

İngiliz hükümeti tarafından verilmiş resini tavsiye mektuplarıyla donatılmış olarak Sör Moses ile Lady Judith, din kardeşlerinin duaları eşliğinde, 1859 Şubatı’nda Roma’ya doğru yola çıktılar. Fakat sürüp giden hastalıklar yüzünden bu kente ancak 5 Nisan’da varabildiler.

Papalık nezdinde İngiliz işgüderi -Sör Moses’in Konstantinopol’e gidişinde tanışmış olduğuBay Oda Russell, Sör Moses’in papanın huzuruna çıkmasını sağlamak amacıyla derhal harekete geçti. Ne var ki bu işi uygun biçimde başarabileceğinden pek emin değildi.

İlkin Devlet Sekreteri Kardinal Antonelli’ye başvurdu. Lâkin bu kardinal papanın bu olayı “kapanmış” olarak görmesi nedeniyle reddetti. Fakat kendisinin Sör Moses’i kabule ve Birlikler Konfederasyonu’nun dilekçesini papaya sunmak üzere teslim almaya hazır olduğunu bildirdi.

Sör Moses üstlendiği görevi başarıyla sonuçlandırmak için her çareye başvurmaktan elbette kaçınmayacaktı.

Devlet Sekreteri-Kardinal onu dostça karşılayıp dilekçeyi aldı. Sör Moses şöyle konuştu:

“Kardinal Hazretleri, ben sekiz gün daha Roma’da kalacağım. Umarım bu süre içinde bir cevap elimize ulaşır.”

“Cevap mı?” dedi kardinal omuzlarını silkerek. “Verilmesi olası bir cevabın size pek yaran dokunmayacaktır, çünkü Mortara konusunda bir şeyler yapmak olanaksızdır.”

“Ya çocuğun ağlaşan annesiyle babası?..”

“Onlara acıyorum. İleride de bu çeşit nahoş olayların cereyan etmesini önlemek için gerekli önlemler alınacaktı.”

“Kardinal Hazretleri, bir çocuğun gaspedilmesi söz konusu bu olayda!” diye bağırdı Montefiore sinirlenerek: Bunlara karşın kardinal çok sakin bir tavırla şöyle cevap verdi:

“Edgar Montara Hıristiyandır ve Hıristiyan kalacaktır. Belki on yedi ya da on sekiz yaşına geldiğinde kendi serbest iradesiyle dilediği gibi hareket edebileceğine göre…”

“Ya o zamana kadar?” diye, Sör Moses onun sözünü kesti.

“O zamana kadar Roma’da San Pietro Manastırı’nda çok iyi bir eğitim alacaktır. Ebeveyni ile kardeşleri, ne zaman isterlerse onu ziyaret edebilir. Ailesinin yanına dönebilir mi? Hayır, hiçbir zaman!”

Bu durumda Sör Moses görevin başarıya ulaşamayacağını anlamıştı. Derin üzüntüler duyarak yüreğinden kopan bir iç çekişle ayağa kalkarak:

“Hepimiz tek bir yüce babanın evlatları olduğumuz halde, bir arada barış içinde yaşayamayışımız ne acı!” dedi.

Kardinal, yine omuzlarını silkerek cevap olsun diye şunları söyledi:

“Mortara olayı bizim için kesinlikle kapanmıştır.”

“Ben yine de İngiliz-İsrail Birlikleri Konfederasyonu’nun bu dilekçesine verilecek cevabı, burada Roma’da bekleyeceğim” dedi Montefiore.

“Cevap yok, Sör Moses! Fransa, Hollanda ve Avusturya’nın dilekçeleri gibi, sizin de Mortara ile ilgili dilekçenize cevap verilmeyecektir.”

Umutları kırılmış bir halde Sör Moses, “Bu acıklı olay için son sözünüz bu mu?” diye sordu.

Son sözüm bu! Bir şey daha var: Size kesinlikle güvence veririm ki -herhalde bu saptamanın sizce değeri olacaktır-papalık, kilise devleti sınırları içinde yaşayan Yahudilere karşı çok hayırlı, çok iyicil düşünceler beslemektedir.”

“Hayırlı düşüncelerini sevsinler!” diye düşündü Sör Moses. Ne var ki çok kibar yetiştirilmiş bir adamdı. Kardinale, bir sistemin sadece maşası olan bu adama sert cevap vermeyi ve Hıristiyanca insan sevgisi ile bu sevginin insanlara, özellikle de Yahudilere karşı gerçekte uygulanışı arasındaki haşin çelişkiyi onun gözleri önüne sermeyi içinden geçirdi bir an.

Montefiore olağanüstü bir şevkle uğraş verdiği bu konuda yenilgiyi şimdilik kabul etmek zorunda kalmıştı. Fakat çocuk Mortara’nın geri verilmesi amacıyla çabalarını yıllarca sürdürdü. Bunun için Roma’daki Fransız Elçisi Dük Grammont’un yardımını sağlayarak III. Napolyon’a ([34]) “Montefiore’nin çalışmalarında olanakların elverdiği ölçüde korunmasını” isteyen emirler verdirdi. Daha sonraları o sırada yeni kurulan “Alliance Israelite Üniversellerin yardımını sağladı. Sonunda, hatta yeni Kral Viktor Emanuel’e (*) şahsen başvurdu. Bütün bu çabalar sonuçsuz kaldı. Çocuk Mortara, manastırda kaldı.

(*) VII. Eduard (1841-1910), 1901 ’de İngiltere kralı oldu.

Onunla ilgili hiçbir haber kamuoyuna sızmadı.

Kamuoyunun bir defa daha ondan haberi olması, yıllarca sonraya rastlar. Yeniyetme bir delikanlı olarak, başka gençlerle birlikte papaya takdim edildikleri zaman, Papa IX. Pius’un, Edgar Mortara’ya hitaben yaptığı konuşmayla kamuoyu onu yeniden hatırladı. Papa şunları söylemişti:

“Benim için özellikle sen, çok aziz ve çok değerlisin, oğlum; çünkü ben seni çok yüksek bir bedel ödeyerek Hıristiyanlık için kazandım. Senin için çok yüklü bir fidye ödedim; çünkü senin yüzünden bana ve kutsal papalık makamına karşı tam anlamıyla bir savaş kışkırtıldı. Hükümetler ve halklar, bu dünyada iktidar sahipleri ve günümüzde gerçekten bir gücü temsil eden basından insanlar savaş açtılar. Hatta krallar bu saldırının en önünde yer alıp bakanlarına, senin için bana diplomatik notalar verilmesini emrettiler. Krallardan yakınmak istemiyorum. Ben sadece tek tek pek çok kişinin bana yönelttiği hakaretlere, iftiralar ve lanetlere dikkat çekmek istiyorum. Bu insanların kızdıkları anlaşılıyor; onlar, sevgili Tanrı’nın, sana doğru inanca sahip olmayı bahşetmesine ve seni ölüm karanlığından kurtarmasına kızıyorlar. Ne yazık ki ailen hâlâ bu karanlığın içinde bocalayıp durmaktadırlar. En çok da senin vaftiz edilerek yeniden doğmandan ve Tanrı’nın yüce lütfuyla sana bahşettiği bilgileri öğrenmiş olmandan yakınıyorlar.”

Bu söylevden kısa bir süre sonra Mortara törenle rahip oldu. Bugün hâlâ Roma’da Vatikan Sarayı’nda rahat ve sıkıntısız bir hayat sürmektedir.

1859’da, Hamursuz Bayramı sırasında Montefiore, Roma’da haklı bir davanın zafer kazanmasına yardımcı olmak için, yüksek rütbeli papazların birinden öbürüne seferler yaparken, kaderin ne garip cilvesidir ki olaylar, papalığın dünyasal egemenliğinin sonunu, buna karşın İtalya Krallığı’nın da birliğini ve bağımsızlığını hazırlıyordu. Bugünkü İtalya’da, bütün inançlara kısıtsız eşit haklar tanıyan bu gerçek hoşgörü (tolerans) ülkesinde ise, küçük Mortara’nın başına gelen gibi bir çocuk çalınması olayı hayal bile edilemezdi.

Ne var ki o zamanlar papalık devletlerinde hâlâ ortaçağ koşulları egemendi. Yahudiler hâlâ gettolarda yaşamak zorunda bırakılıyor ve haysiyet kırıcı özel yasalara boyun eğiyorlardı. Montefiore, Roma gettosunu o kadar sık ziyaret etti ki, ayak takımı tarafından rahatsız edilmesi tehlikesi belirdi. Üstelik papalık subayları burada da bir “dinsel tören amacıyla insan öldürmek” oyunu sahnelemek istediler; ama bereket versin tam zamanında foyaları meydana çıktı.

Montefiore Roma’dan ayrılabildiği zaman sevindi. Yurduna ancak tek bir hoş anı götürebilmişti: O sırada Roma’da bulunan Gal prensinin -şimdiki Kral VII. Eduard -(*) başka saygın İngiliz ve İtalyanlarla birlikte onu da öğle yemeğine davet etmesiydi bu. Lady Montefiore, sağlığının elverişsizliği nedeniyle gelemeyeceğini bildirmek zorunda kalmıştı.

Aslında Montefiore’nin de sağlığı pek yerinde değilmiş gibiydi. Buna da şaşmamak gerekir; zira o sırada yetmiş beş yaşındaydı. Onu muayene eden seçkin bir hekim, kalbini ve akciğerlerini zayıf bulmuş, sindirim organlarında birçok aksaklık saptamış, kanında da bir kan zehirlenmesinin belirtilerini görmüştü.

Bedensel çöküntünün, korku veren bu işaretleri, bizim iyi yürekli Montefioremizin benzersiz bir vücut ve zihin tazeliği içinde, yüz yaşına kadar yaşamasını engelleyememiştir.

ON BEŞİNCİ BÖLÜM

Sevgi Ağı

Mortara olayındaki başarısızlık dostumuzun şevkini kırmışa benziyordu. Nitekim “Board of Deputies” başkanlığına yeniden seçilmeyi, bu sefer koşullar ileri sürerek kabul etti ve ileri yaşının dikkate alınmasını, bu nedenle de yerini alabilecek birinin bulunması ricasında bulundu.

Ne var ki çalışma arkadaşları bu “ileri yaş”ın, onun dindaşları hayrına sürekli aktif çalışmasını engellediğini fark edememişlerdi. Çünkü hâlâ iş başarıcıydı ve hâlâ hiç azalmayan enerjisiyle etkili oluyordu. Çünkü onun için söz konusu olan, yalnız dış ülkelerin acı çeken Yahudileri için değil, kendi yurdunun Yahudileri için de daha çok iş başarmaktı.

Onun eseri olan hayır işleri saymakla bitmez; başkalarına yaptığı teşvikler de öyle. Gücünü ve zamanını harcayarak ilgilendiği kuruluşların hepsi, onun tavsiyeleri sayesinde çalışmalarında hep verimli oldular. Ama o, başkalarının düşüncelerine ve tavsiyelerine de açıktı; yapılan bir öneri, amaca kendi önerisinde daha uygunsa, onu benimsemekten kaçınmazdı.

Sör Moses bir noktada saplanıp kalmayı ve orada direnmeyi bilmezdi.

Montefiore’nin geleneksel Yahudiliğin kurallarına uymakta katı davrandığını biliyoruz. Şabbat ve dinsel bayram günlerini, binlerce yıldan beri yapılageldiği şekilleri içinde kutlardı.

Kendisine karşı da böyle katıydı, başkalarına karşı ise pek hoşgörülüydü. Fakat Yahudiliğe kayıtsız davrananlara, ayinlerde reform isteyenlere karşı hiç hoşgörüsü yoktu. Böyle bir reformun uygulanması halinde herhalde ayinlere asla ayak basmazdı.

Ona göre ne Ortodoks Yahudi vardı, ne de liberal Yahudi. İsrail’in Tanrısına coşkuyla tapan bir cemaatin bulunduğu her yerde ibadetini yapabilirdi. O yerde insanların bağrından tüm sıcaklığıyla çıkan ilahilerin söylenip söylenmemesi, ya da -zamanın estetik duyguya uygun hale getirdiği-saygıya değer o eski tapınak nağmelerinin, orgun ses dalgalarıyla göklere yükselip yükselmemesi de umurunda olmazdı.

Sör Moses’in reformdan yana eğilim göstermemesinin diğer bir nedeni de, kendine özgü bir yüceliği bulunan güzelim Şabbat için ve de İbranice ibadet dili için korkmasıydı. Bu ikisini savunmada çok büyük bir kararlılık göstermiştir; çünkü bunları, şu geniş yer yuvarlağı üstündeki tüm Yahudileri -tıpkı çeşitli ülkelerde Latince kilise dilinin tüm Katolikleri birleştirmesi gibi-birleştiren bir bağ olarak görüyordu. Özellikle de Yahudi inancındaki dinsel içtenliğin, yerini Yahudiliğin sırf akla dayanan, duygudan yana yoksul bir anlayışa bırakmasından korkuyordu; böyle bir anlayış tarzı tam bir çöküntüye değilse bile, dine karşı bir umursamazlığa götürebilirdi. Bunun için de kahramanımız inançtan zevk alan bir kuşağın gelişmesine; onların felsefe yapan Tanrı-tanımazlar, durmadan kusur bulan eliştiriciler kibirli ukalalar olarak değil de, Tanrı’yı benliğinin derinliklerinde duyabilen, inancıyla coşan, ibadet eden Yahudiler olarak yetişmesine dikkat etti.

Görüyoruz ki ona göre, Yahudiliğin özünde Tanrı öğretisi ve Tanrı’ya ibaretin yanı sıra hayır işleri yapmak bulunmaktadır. Bu hayır işleri ise ona hayatı boyunca en büyük mutluluğu vermişti.

Romanya’da -Roma İmparatorluğu’nun bir zamanlar suç işleyenleri sürmüş olduğu bu ülkede-Yahudilere karşı zorbalıklar yapılınca Montefiore, dışişleri devlet sekreteri Lord John Russell’e başvurarak Bükreş’te dava açtırtmıştı. Keza Yunan Denizi’ndeki İyoniyen Adaları Yüksek Komiseri Gladson’a başvurarak orada yürürlükte bulunan, Yahudilere özgü baskıcı yasalarda esaslı bir değişikliğe gidilmesini ve Yahudilerin insan haklarından yararlandırılmasını istemişti. Sonuç ne oldu? Hemen ertesi yıl (1861 ’de) Korfu metropoliti, bir emirname yayınladı; bu emirde Yahudilere haksız davranışlarda bulunulmasını, Hıristiyanlığın komşularını sevme ilkesi bakımından çok 96 sert biçimde kınıyor ve onlara hoşgörü gösterilmesi uyarısında bulunuyordu. Bu sayede Yahudilerle Yunanlılar arasındaki ilişkiler yıldan yıla hep daha iyiye doğru gitti ve kardeşçe bir uzlaşma mertebesine yükseldi. Böyle bir olumlu ortamın oluşması için yolu açan kimdi? Bizim cesur öncü savaşçımız Sör Moses Montefiore!

Hıristiyanlar ve Yahudiller kardeşlik birliği; Montefiore’nin ideali buydu. Bunu gerçekleştirmek yolunda hiçbir fırsatı kaçırmamıştı.

1860 Haziran’ında bir akşam Montefiore eve geç gelmişti. Hayli yorgun olmasına rağmen “Times” gazetesini okumaya koyuldu. Gazete üzücü haberler veriyordu: Suriye’de Hıristiyanlar, Lübnan Dağı Dürzilerinin saldırısına uğramıştı. 20.000 Hıristiyan sürekli tehlike tehdidi altında dağlarda şaşkın bir halde dolaşmaktaydı. Dayanılmaz bir sefalet içindeydiler. ([35])

Aynı gece Montefiore hemen bir para bağışı kampanyası planladı. Kendisi 4000 mark vererek ilk bağışı yaptı. Yine o gece saat birde “Times” yazı işlerine, olabildiğince çabuk basılması uyarısıyla bir çağrı yazısı gönderdi. Bu çağrıda şunları söylüyordu:

“Bu ülkenin (Suriye’nin) doğasını ve halkın durumunu çok iyi bildiğim için -bunu söylemek zorunda kalmam yeterince acı veriyor banabu bedbaht insanların katlanmaya mecbur oldukları sefaleti ben, yüreğim parçalanarak benliğimde aynen hissediyorum. Hemşehrilerimin ve ülkemin insanlarının ne kadar iyiliksever olduklarını deneyimlerimden biliyorum. Bu nedenle de onların, büyük yıkımlara uğramış bu saldırı kurbanlarının imdadına koşmak amacıyla, kalplerinin sesine uyarak, çok çabuk bir fon kuracaklarını umuyorum.”

Bu Yahudi hayırseverin düzenlediği bağış kampanyasında 22.500 sterling toplandı.

İşte bir başarı daha!

Montefiore bir kez daha bütün ülkelerde saygı ve takdirle anıldı. Sanki krallık ailesinin ya da yüksek aristokrasinin birer üyeleriymiş gibi, günlük İngiliz gazeteleri, onun ve eşinin yaptıklarını ve sağlık durumlarını haber yapıyordu.

Ne var ki Lady Judith hakkında verdikleri haberler gerçekten üzücüydü. Onun ömrünün günleri, doğanın saptadığı bitim çizgisine doğru hızla yaklaşıyordu.

Lâkin giderek azalan bedensel gücüne ve buna bağlı olarak artan acılarına aldırış etmeksizin, bu cesur kadın, kocasının yardıma muhtaç kardeşlerinin hayrına yürüttüğü çalışmalara şevkle katılıyordu. Hiçbir “Board of Deputies” toplantısı yoktu ki, yapılan görüşmeler hakkında kocası ona bilgi vermesin ve yine hiçbir mektup yoktu ki, kocası ona göstermesin.

Sör Moses çok yönlü etkinliklerinin bunca zahmetine katlanır, sevgili hayat arkadaşı için tasalanıp korkarken, yaşlı çiftin benzersiz mutluluktaki evliliklerinin ellinci yılını geride bırakacakları gün de yaklaşıyordu.

O günü, 10 Haziran 1862 gününü Sör Moses nasıl da iple çekmişti! Gelgelelim evlenmenin bu altın kutlama yıldönümü, bir üzüntü günü olmuştu; dayanılmaz acılar içinde, ölümle pençeleşen hayat arkadaşı için üzülme günü olmuştu. Yumuşak yaz mevsimi, parıldıyan güneşi ve çiçek kokularıyla ona geçici bir iyileşme getirmişti. Fakat yapraklar sararıp da doğanan canlanmış hayatı, sıcak güneş ışınlarının son bir öpüşüyle bitiverince, bu soylu kadının hayat güneşi de battı.

Montefiore ailesinin yakın dostu Dr. Löwe’nin anlattığına göre, Lady Judith’in acılar içinde yattığı karyolanın etrafında duranların kederden sıkılmış yüreklerinden kimi zaman bir inilti çıkmaktaydı. Bazılarının gözleri yaşlarla ıslanmıştı; fakat can çekişen Lady sakindi. Semavi bir gülümsemeyle dostlarını selamlıyordu. Hatta selamlamak amacıyla başını eğmek için bile kendini zorluyordu. Akrabaları ve dostları serbest kalabildikleri her anı ona adamaktaydılar. Lâkin Lady Judith onlara dinsel görevlerini hatırlatıyordu hep; çünkü Yahudi yılbaşı bayramının arifesindeydiler; bu da herkese on gün sonra, sözle anlatılmaz görkemli töreni ve çok katı ciddiyetiyle en kutsal bayram olan Yom Kippur’un (*) geleceğini müjdeliyordu.

(*) Yom Kippor: Yahudilerin perhiz günü. İbranice “tövbe günü” demektir.

Üstelik Şabbat günüydü de. Bu nedenle yedi kollu Şabbat lambası yakılmıştı. Bu lamba daha önceleri de kim bilir kaç defa yakılmış, tatlı ışıklarıyla iki mutlu insanı aydınlatmıştı.

Yan odada, evin küçük orkestrası, kutsal bayramın çok eski çağlardan günümüze kadar gelmiş nağmelerinin, tüm yumuşaklığı ve törenselliğiyle çalmaktaydı.

Ayinden sonra Sör Moses, her Şabbat akşamı yaptığı gibi, ellerini karısının başı üstüne koydu ve göklerin rahmetini en bol şekilde lütfetmesini diledi. Bu sırada konuklar yemek salonunda sofraya yeni oturmuşlardı. Montefiore onların yanına gelip yemeğe başlama duasını henüz bitinnişti ki, hastanın yanında nöbet tutan Dr. Hodgkin koşarak salona girdi ve dostumuza eşinin beklenmekte olan vefatını bildirdi. Salonda bulunan herkes, SörMoses’in peşinden ölünün odasına giderek onunla birlikte matem ayini yaptılar. Orada -göğsünün derinliklerinden gelen hafif bir iç çekişle-Juditlı Montefiore, bu soylu, iyi ve gerçek anlamda dindar kadın dünyadaki hayatından ayrılmıştı. (24 Eylül 1862)

Montefiore’nin Judith’iyle neler yitirdiğini bir hayranına verdiği cevaptan öğreniyoruz:

“Ben büyük bir adam değilim. Yaptığım, ya da daha çok yapmaya niyetlendiğim birazcık iyilik için, her şeyden önce unutulmaz bir kadın olan eşime minnet borçluyum. Onun yüceliği bulunan her şeye gösterdiği coşkulu ilgi ile dindar tutumu, bütün eylemlerimde bana cesaret ve güç vermiştir.”

Şam’dan döndüğünde verdiği söylevde de hayat arkadaşına teşekkür etmişti:

“Dinimiz için gösterdiği çabalarda ve kardeşlerimize olan sevgisinde olağanüstüydü. Zorluklarla mücadele etmem için beni yüreklendirir, düş kırıklıkları yaşadığım zaman da beni teselli ederdi.”

Sör Moses hayatının en mutlu saatlerinden birinde -Ramsgate’de sinagog ayininde-eşine göstermiş olduğu yerde onun için bir anıtmezar yaptırdı; bunun için de Kudüs’ten Bethlehem’e (Beytülrahim’e) giden yolda bulunan Rahel’in (*) mezarı model alınmıştı.

(*) Rahel, Peygamber Yakup’un ünlü sevgilisidir. Yakup bu kıza âşık olmuş, onunla evlenebilmek için babasına yedi yıl hizmetkârlık yapmış. Sonunda evlenebildiği bu kadından “Yusuf” ile “Bünyamin” doğmuş.

Ölenin anısını yaşatmak amacıyla Sör Moses, Ramsgate’de “Lady Judith Montefiore Teoloji Koleji”ni ([36]) kurdu; İngiliz İmparatorluğu’ndaki bütün sinagoglara ve Londra Yahudi Yetimler Evi’ne zengin bağışlarda bulunduğu gibi çeşitli okullardaki muhtaç çocuklar için de burslar ve ödüller verdi.

Böylece, seven koca, Lady Montefiore’nin öbür dünyadayken de unutulmamasını sağladı. Bütün kuşakların topluluklarında onun adı hep anılacak ve en uzak gelecekte dahi övülecektir:

“Erdemli davranan kızlar çoktur;

Fakat sen hepsinden üstün oldun.”

(Süleyman’ın Meselleri 31, 29)

ON ALTINCI BÖLÜM

Fas’ta

Tanrı’nın iradesine tevekkülle boyun eğen dini bütün Yahudi, en büyük acılar nedeniyle dahi cesaretini yitirmez: “Bırak feryat etmeyi ve ağlamayı ve gözyaşı dökmeyi; çünkü senin işin çok iyi ödüllendirilecektir” diyor Rab. (Yeramya 31, 16)

Demek ki iş görmek, yası hafifletiyor, teselli veriyor. İşte bunun bilinciyle şimdi artık yapayalnız kalmış bulunan ihtiyar adam, dindaşları için etkinliklerini bir kat daha artırdı. Üstelik Kutsal Topraklardan gelen yazılı ve sözlü raporlar, Filistin kırsalında kendisinin kurduğu tarım kolonilerinin ve öteki hayır kurumlarının, söz verildiği gibi, verimli gelişmeler gösteremediği yolunda onda kuşkular uyandırmıştı. Bu da onu, haberlerin doğruluk derecesinden şahsen emin olmaya zorladı.

Montefiore, Kudüs’e yeni bir hac yolculuğu için çarçabuk bir plan tasarladı.

Lâkin bu sefer sadece Konstantinopol’e kadar gitti. Burada uzunca bir süre kalması gerekmişti.

Sultan Abdülmecit ölmüştü ve Türk İmparatorluğumda yaşayan Yahudiler, yeni hükümdar Abdülaziz’in kendilerine karşı selefi kadar iyicil bir tavır takınmayacağından korkmaktaydılar.

Bu nedenlerdir ki Sör Moses, Abdülaziz’den huzura kabulünü istedi. Yeni Sultan, Türkiye Yahudilerinin koruması altında olduğuna dair güvence verdiği gibi 1840 tarihli fermanı da onayladı; ayrıca Montefiore’nin Filistin’de satın aldığı ve satın almaya niyetlendiği topraklara ilişkin olarak selefinin bahşetmiş bulunduğu tüm hakları da kabul etti.

Moses Montefiore İngiltere’ye yeni dönmüştü. Niyeti, şimdi nurlar içinde yatan sevgili eşinin anılarına dalarak sakin bir hayat sürmekti; lâkin üzücü olaylar onu yine bir başka ülkede, Fas’ta girişimlerde bulunmaya zorladı.

Fas, bugün olduğu gibi, yarım yüzyıl önce de genel ilginin odak noktasında bulunuyordu. O zaman da oradaki dindaşların yasal haklarından yoksunluk şikâyetleri, tüm ülkelerde yankılanmaktaydı. Ne var ki bu şikâyetler, fedakâr bir Yahudinin ruhuna ulaşıp da onun çabasıyla daha iyi ilişkiler kurulunca, ortaya çıkan sevinç de o derecede büyük oldu.

Olay aşağıdaki gibi cereyan etti:

Fas’ın liman kenti Safi’de bir İspanyol gümrük tahsildarı, elli gün süren bir hastalıktan sonra ölüyor. Tutulduğu hastalığın ne olduğunu kimse bilmiyor. Bir zehirlenmeden söz ediliyor; en azından İspanya konsolosu bu zehirlenme olasılığını iyice benimsiyor. Katilin de olsa olsa ölen adamın on dört yaşındaki uşağı olabileceği düşünülüyor. Neden özellikle onu düşünüyorlar? Çünkü o bir Yahudidir. Çocuk, hemen hemen her türlü haktan yoksun bir halk sınıfından olduğu için de konsolos, Fas makamlarını kolayca harekete geçirebiliyor. Yahudi çocuk tutuklanıyor, sorguya çekiliyor ve suçsuzluğunu söyleyip durunca da işkence uygulanıyor. İşkence sırasında bir itirafta bulunursa acı çekmekten kurtulacağına dair kendisine söz veriliyor. Bunun üzerine de çocuk “itiraf’ ediyor: İspanyol gerçekten zehirlenmiştir. On bir kişi tutuklanıyor; bunlardan özellikle şüphe edilen üçü Tanca’ya götürülüyor. Orada bunlardan biri ile küçük uşak başkaca hiçbir işlem yapılmaksızın idam ediliyor. Öteki ikisi de, suçsuz olduklarına inanan Fas’ın yerli halkının idam edilmelerine karşı çıkmalarına rağmen, yine de aynı yazgıyı paylaşmanın eşiğinde bulunmaktadır.

Tanca Yahudi cemaati, durumu anlatan bir telgrafı Cebelitarık’taki dindaşlarına çekiyor. Onlar da olayı Londra’ya, hayatını acı çeken kardeşleri için uğraş vermeye adamış, yorulmak bilmez, saygın savaşçı Sör Moses Montefiore’ye telgrafla bildiriyorlar. Birkaç saat sonra da aşağıdaki telgraf Londa’ya geliyor:

“İspanya, bakanlığının başkanı, az önce Tanca’daki İspanya elçisine, tam bir soruşturma tamamlanıncaya kadar başka idamlar yapılmasına engel olunmak için telgrafla emir vermiştir.”

Böyle bir sonuca ulaşılmasıyla olay, Sör Moses için asla çözümlenmiş sayılmazdı. Tanca ve Cebelitarık cemaatlerinden İngiliz-İsrail Cemaatler Birliği’ne gelen haberler, Fas Yahudilerinin durumunun son derece endişe verici olduğunu gösteriyordu.

Suçsuz oldukları halde tutuklu bulunan dindaşları kurtarmak için şimdi yapılması gereken çok iş varsa da, Fas Yahudilerinin ilerideki keyfi hareketlere ve daha başka zorbalıklara karşı güvencelerini sağlamak çok daha önemli bir görev halinde ortaya çıkmaktaydı.

Böyle bir görev de ancak şahsen etkilemek yoluyla başarılabilirdi.

Fakat henüz uygarlaşmamış bir ülkeye gitmek riskini kim üstlenecekti?

Şam felaketinde, Rusya’da dindaşların uğradığı baskıda ve küçük Mortara’nın kaçırılmasında olduğu gibi, bu sefer de tüm Yahudilerin bakışı yine Sör Moses’e çevrilmişti. O sırada tam seksen yaşındaydı ve buna rağmen yola koyuldu. Ne deniz yolculuğunun sıkıntıları ürkütüyordu onu, ne kum çölleri, ne de güneş çarpması.

Cadix’te hastalandı ve birkaç gün yatmak zorunda kaldı. Buradan Tanca’ya giderken de kendini pek iyi hissetmiyordu. Bu yüzden de kendisine eşlik eden hekimi Dr. Hodgkin’in Tanca’da onu karaya çıkabilmek için bazı önlemler alması gerekti. Bunu Dr. Hodgkin mizahı bir dille şöyle anlatır:

“Sevgili kaptanımızla subayları bazı halatları ve bir şilteyi kullanarak özene bezene bir çeşit tahtırevan yapmışlardı. Karaya çıkmak için uygun bir yer olmadığından Sör Moses bu tahtırevanla gemiden kıyıya taşındı. Taşıyıcıları ve onu görmeye gelmiş, en alt sınıftan, hırpani kılıklı bir yığın Yahudi, sığ suyun içinde kıyıya doğru bata çıka yürüyordu. Bizim Sör Moses, kurbağaları çağrıştıran pejmürde giyimli insanların ortasında, suyun üzerinde öylesine yüksekte götürülüyordu ki bana Tritonların omuzlarında Neptün’müş (*) gibi göründü.”

(*) Tritonlar, eski Yunan mitolojisinde deniz Tanrılarıdır. Büyük deniz Tanrısı Poseidon ile eşi Amphitrite’nin çocuklarıdır. Ellerinde zıpkın, deniz kabukların dan borularını üfleyerek Poseidon’a ya da eşine eşlik ederler. Alt kısmı balık kuyruğu şeklinde ve sakallı kişiler olarak temsil edilirler. Neptün ise Poseidon’un Roma çoktanrılı dinindeki adıdır. Denizlerin ve suların Tanrısı, denizcilerle balıkçıların koruyucusudur.

Tanca’da Sör Moses, dışişleri bakanı nezdinde yaptığı girişimle burada hapiste bulunan iki Yahudinin derhal serbest bırakılmasını sağladı. Öteki Yahudiler de usulüne uygun biçimde mahkemeye çıkarıldılar. Duruşmalar bir süre sonra suçlananların beraat etmesiyle sonuçlandı. Kazanılan başarının sevinciyle Sör Moses, Tanca’da bir Yahudi kız okulu kurulmasına önayak olmak için 600 mark bağışta bulundu.

Ne var ki asıl hedefine henüz ulaşabilmiş değildi.

Faslı kardeşlerinin katı yazgısını biraz yumuşatmayı, ancak sultanla (*) şahsen görüşürse sağlayabilirdi. Sultan ise Fas kentinde oturuyordu. Yaşlı hayırsever insanın önünde şimdi, bir kısmı hiç açılmamış yollarda yapılacak hayli zorlu bir yolculuk vardı.

(*). O tarihte Fas sultanı, Muhammed ibn-i Abdurrahman idi ve Fas henüz Fransızların denetimi altına girmemişti.

Montefiore iki katırın sırtına yerleştirilmiş bir mahfe içinde yola koyuldu. Kalabalık bir katırcılar ekibi, bu ağır taşıma aracına, inişli çıkışlı yerlerde ve dar geçitlerde devrilmemesi için destek vermek zorunda kalıyordu. Taşıyıcıların gösterdiği bunca özen ve gayrete rağmen, bu mahfenin içinde gerçekten çok rahatsız bir yolculuk yapılmaktaydı; çünkü sürekli sallanma yolcuda bir çeşit deniz tutmasına yol açıyordu.

Bereket versin mahfe içinde yolculuk sadece sabah ve öğle öncesi saatlerinde yapılmaktaydı. Öğleden sonra ise çadırlar kuruluyor ve dinlenmeye geçiliyordu. O zaman da civardaki aşiretlerin şeyhleri çıkageliyor, yolculara “muna” ikram ediyorlardı. Muna, koyun eti, tavuk eti, yumurta, kavun ve daha başka yiyecek maddelerinden oluşan bir hoş geldiniz ikramıydı.

Sekiz günlük yolculuktan sonra Sör Moses ile maiyeti, sultan tarafından görevlendirilmiş bir şeref kıtasının eşliğinde Fas kentine girdi ve kendisi için özel olarak hazırlanmış küçük saraya konuk edildi. Fas töresi uyarınca Montefiore, sultan kendisini kabul edinceye kadar bu saraydan çıkamazdı. Böylece altı gün geçti.

 Böyle kabullere sultan bir ata binmiş olarak geliyordu. Eğer keyfi yerindeyse kır bir ata, keyifsizce boz bir ata, küskünse siyah bir ata biniyordu.

Kabulün yapılacağı gün Sör Moses ile maiyeti, çok geniş bir avluya götürüldü. Burada sultanın askerleri, tören üniformaları içinde selam töreni için beklemedeydi, bir bandonun çaldığı müzik avluyu inletiyordu. Bütün gözler sultanın biraz sonra içeriye gireceği kapıya çevrilmişti.

Sultan acaba kır ata mı binmiş olacaktı?

Birden büyük kapı açılıverdi ve sultan göründü, kar beyazı bir eşkin ata binmişti. Pek neşeli görünüyordu, atını dört nala kaldırarak konuklarının yanı başına kadar geldi.

Ayakta bekleyen baylar üç adım kalıncaya kadar ona yaklaşıp önünde eğildiler. Sultan yabancıları selamladı. İngiliz Konsolosu Mr. Reade, önce Sör Moses Montefiore’yi, ardından maiyetini ve İngiliz konsolosluğu görevlilerini sultana takdim etti. Sultan da Britanya İmparatorluğu’na duyduğu saygıdan söz etti ve bu arada İngiliz üniformalarının görünüşünden çok hoşlandığını da belirtti. Sonra da şerif üniformasını giymiş, göğsüne de Türklerin verdiği mecidiye nişanını takmış bulunan Montefiore’ye yöneldi.

Sultan onu da selamladı. “Siz benim yabancım değilsiniz” dedi. “Halkınızın iyiliği için dünyanın çeşitli ülkelerine yapmış olduğunuz yolculukları bilmiyor değiliz. Yardımseverliğinizin ve insan sevginizin sadece kendi dininizden cemaatlerle sınırlı olmadığını, tüm acı çekenlerin ve tüm muhtaçların yararına olduğunu da biliyoruz. Sizin için ne yapabilirim?”

Sör Moses Montefiore şu cevabı verdi:

“Majesteleri lütfedip bir emirname yayınlarlarsa, imparatorluğunuzun dört bir yanında yaşayan Yahudiler ve Hıristiyanların korunmaları sağlanabilir; güvenlikleri ve huzurlarıyla ilgili durumlarda hakarete uğramaları önlenebilir ve bu insanlar majestelerinin öteki tebaalarıyla aynı haklardan yararlanabilir. Bu nitelikle haklar, bendenizin telkini, rahmetli Türk Sultanı Majesteleri Abdülmecit tarafından 9 Kasım 1840 tarihli fermanla bahsedilmiş ve geçen yılın Mayısı’nda şimdiki hükümdar Majesteleri Sultan Abdülaziz tarafından da onaylanmıştır.”

Bunları söyledikten sonra da Sör Moses, Fas Yahudilerinin arzularını içeren bir dilekçeyi sultana sundu; sultan da kısa bir süre sonra şu fermanı yayınladı:

“Esirgeyen ve bağışlayan Allah’ın adıyla!
Kudreti sonsuz yüce Allah’tan başka buyuran yoktur. İşbu imparatorluğumuz fermanıyla birdiririz ki -Allah bildirdiklerimizin hayırlısıyla uygulanmasını nasip etsin. İmparatorluğumuz topraklarında oturan bütün Yahudiler için -Yüce Allah dilediğini dilediği yere koyar-buyruğumuz odur ki valiler, tüm görevliler ve bütün öteki tebaamız eşit haklara sahip olsunlar, böylece en küçük bir adaletsizlik dahi onlardan birine yapılmasın ve de zorlayıcı önlemler alınmasın. Ne resmi makamlar, ne de tek tek kişiler bundan böyle Yahudilerin şahıslarına da mülklerine de zarar vermesin. Bizim gözümüzde bütün insanlar eşit hak ve hukuka sahiptir. Bu nedenle bir kimse bir Yahudiyi incitir ya da yaralarsa, biz onu şiddetle cezalandıracağız!”

Bu fermanla Fas Yahudilerinin, halkın diğer kesimiyle hukuk açısından eşit duruma geldiğini sanmak hata olur. Ne var ki uzun bir süreden beri Fas hükümeti, Yahudilere karşı haksız davranışlardan ve keyfi eylemlerden dikkatle kaçınmaktadır.

Fas Yahudileri artık oldukça iyi bir güvenlik içindeydiler ve kanaatkârlıkları ile çalışkanlıkları sayesinde de yüksek bir kültür düzeyine erişmişlerdi. Bu da türlü zorluklar ve sıkıntılarla bir Fas yolculuğu yapan, unutulmaz hayırsever Sör Moses Montefiore’nin bir başarısıydı.

ON YEDİNCİ BÖLÜM

“Kralların Huzurunda Konuşmak İstiyorum!”

İspanya hükümeti Safi kenti olayına karıştığı ve olayın daha başka acılara yol açmasını önlediği için Montefiore, Fas’tan dönüş yolculuğu sırasında Madrid’e uğramayı yararlı gördü. Yabancı ülkelerde yaşayan Yahudilere ileride yapılabilecek keyfi eylemlere engel olmak amacıyla Safi olaylarını Kraliçe İsabella’ya (*) bizzat anlatıp ona Fas sultanının koruyucu fermanının bir kopyasıyla İspanyolca çevirisini sundu.

(*) İspanya hükümdarı II. İsabella (1830-1904), babası VII. Fernando’nun kadınların tahta çıkmasını engelleyen yasayı kaldırması sayesinde, babasının varisi olarak 1833’te tahta çıktı. Kimi zaman sert, kimi zaman yumuşak bir yönetim tarzı gösterdi; birkaç defa anayasa değiştirildi; birkaç defa ayaklanma oldu. Son bir ayaklanmada Paris’e kaçmak zorunda kaldı. (1868) Oğlu XII. Alfonso lehine tahttan çekildi.

Keza Paris’e de gidip İmparator III. Napolyon’a fermanın Fransızca bir çevirisini verdi; imparator bu belgeyi büyük bir memnuniyet göstererek aldı. Gerçi Fas Yahudileri olayına Fransa doğrudan karışmamıştı; ama yine de III. Napolyon, Yahudiler karşısında zedelenmiş bulunan adaletin zafer kazanması için gösterilen bütün çabaları onaylanmış ve desteklemişti.

Londra’ya döndüğünde dostumuz coşkuyla karşılandı ve kendisine büyük saygı gösterildi.

Guildhall’de Lord-Mayer, onu Londra kenti adına selamladı. Windsor’da Kraliçe Viktoria, onu özel törenle kabul etti. Yahudi cemaati ona bir minnettarlık belgesi verdi. Ülkenin çeşitli yerlerinden gönderilen iki bin mektup, bu saygın ihtiyarın yaptığı yolculuğun Yahudiler ve Hıristiyanlarca genel bir takdire değer görüldüğünü kanıtlıyordu. Bu arada siyasal ve dinsel hiçbir etkinliği bulunmayan bir örgüt, Londra Balık Tacirleri Derneği de, Baron Montefiore’yi kutlayıp ona şeref üyeliği diploması verdi.

Fakat çok sürmedi; hayırseverlik hizmetinde yorulmak bilmez azmi, onu bir defa daha yeni bir yolculuğa çıkardı.

Romanya’da Yahudilerin durumu, 1856’daki ilk zorbaca saldırıdan bu yana düzelmediği gibi giderek daha da kötüleşmişti. Ne var ki bunun nedeni dinsel olmayıp sadece ekonomikti. Yüzlerce yıldan beri Yahudiler, bu ülkede ticaret ve el sanatlarıyla uğraşmaktaydı. Bu zamana kadar sadece çiftçilik yapmış bulunan Romenler, şimdi ticarete ve el sanatlarına yönelince Yahudi rekabeti onların ağırına gitmişti. Carmen Sylva adıyla şiirler yazan Kraliçe Elisabeth ([37]), Romanya’da Yahudilerden nefret edilmesinin nedenleri hakkında şunları yazıyor:

“Yahudilere yapılan baskılar dinle değil, ırkla ilgilidir. Halklar, içlerindeki başka bir halkın kendisinden çok daha güçlü olduğunu görmekten hoşlanmıyor. Ülkede (Romanya’da) nüfus yoğun değildir, el sanatları tümüyle yabancıların (Yahudiler kasdediliyor) elindedir…. Ne gariptir ki biz hepimiz Kutsal Kitap’la yaşıyor ve besleniyor olmamıza karşın, kitapların kitabını ortaya koymuş bu halkın aşağılanmasına izin veriyoruz. Yaptığımız herhalde onları hor görmek değil, aksine daha çok korkmak; çünkü bu halkın gücünü seziyor, bu güç tarafından istilaya ve baskılara uğramak korkusuyla kendimizi savunmak istiyoruz. Fakat Hıristiyanlar niçin onlardan bir şey öğrenmiyor? Bizler Yahudilikten ortaya çıktık; neden şimdi yüz çeviriyor ve kökenimizi inkâr ediyoruz? En azından manevi kökümüz orada bizim, başka hiçbir yerde değil: Doğrudan doğruya Filistin’de!”

O zamanlar, yani 1867’de, bu “aşağılama”, Yahudilere yönelik korkunç bir programda öfkesinin derecesini göstermiş, ayak takımı bir halk kalabalığı diğerleriyle birlikte görkemli bir mimari anıt olan Bükreş Sinagogu’nu yıkmıştır. Ama asıl bundan sonra cereyan eden bir olay, Romanya’da o zamanki Yahudi düşmanı zorbalıkların hepsinin üstüne tüy dikmiştir.

Kalas kentinde on Yahudi, güya yersiz yurtsuz Türk serserisi diye sınır dışı ediliyor. Bir manga asker, onları Kalas’tan çıkarıp Tuna üzerindeki bataklık bir adaya götürüyor ve yiyeceksiz, barınaksız olarak oraya bırakıyor. Bu bedbahtlardan biri yürüyüş sırasında bataklıkta can veriyor, ötekiler ise Türkler tarafından kurtarılıp Kalas’a geri götürülüyor. Fakat kente girecekleri sırada Romen askerlerinin süngüleriyle Tuna’nın içine itiliyorlar; sonsuz huzura bu zavallılar orada kavuşuyor.

Bu barbarlık eylemi, tüm Yahudilerin yüreğini acıyla sızlatmıştı. Bir kez daha “Board of Deputies”, çok ağır zulme uğratılmış Romanyalı dindaşlar için yardım çağrısı yaptı ve bu sefer de Montefiore, Romen hükümetiyle bizzat görüşmeye hazır olduğunu açıkladı:

“Kralların huzurunda konuşmak istiyorum.” (Mezmurlar 119, 46)

Avrupa büyük devletlerinin Bükreş’teki diplomatik temsilcileri, İngiliz Yahudilerinin Romen hükümeti nezdinde yapacağı girişimin en enerjik biçimde desteklenmesi yolunda direktifler almışlardı. İmparator III. Napolyon, kahramanımızın isteği üzerine kendisini kabul etti ve insanlık adına yapılan bu girişimi alkışladığı gibi yardım edeceğine dair de söz verdi.

Sör Moses Bükreş’e gelir gelmez o zamanki Prens (şimdiki kral) I. Karol (*) tarafından kabul edildi ve bu kabulü tamamlarcasına da öğle yemeğine alıkonuldu.

(*) I Karol (Carol) (1839-1914) Avrupa devletlerinin baskısıyla Romanya prenslik olarak kurulunca, bu Alman prens 1866’da özellik III. Napolyon’un desteğiyle tahta çıktı. 1877 Osmanlı-Rus Savaşı’nda Rusların yanında savaşa girdi. Bu sayede 1877’de Romanya’nın bağımsızlığını, 1881 ’de de krallığını ilan etti.

 

Prens pek güleryüzlü ve konuşkandı. Yemekten sonra konuğunu parkta gezintiye götürdü, bu sırada bir alay bandosu çalmaktaydı. Sonra da bahçede birlikte kahve içtiler ve prens konuğuna purolar ve soğuk içecekler ikram etti. Lâkin Montefiore’nin gelişinin asıl amacına ilişkin tek söz edilmedi.

Sör Moses’in elde etmek istediği sadece Yahudilerin bundan böyle zorbaca saldırılardan ve mallarının zarara uğratılmasından korunmalarını güvence altına almaktı; ne bir eksik ne bir fazla. Şahsen

konuşmak olanağı bulamayışı üzerine Sör Moses, Romanyalı kardeşlerinin sorunlarını ayrıntılı biçimde anlatan bir muhtırayı prense sundu. Üç gün sonra da prensin kendi elyazısıyla yazılmış şu mektubu aldı:

“Sayın Baronum,

27 Ağustos tarihli mektubunuzu aldım ve derin bir ilgiyle okudum. Yahudilere ilişkin kaygılar beni ve hükümetimi sürekli uğraştırmaktadır. Sizin Romanya’ya gelişinize sevindim. Bir konuda kesinlikle emin olmalısınız ki, kötü niyetlilerin bu kadar çok büyüttüğü şekilde bir dinsel baskı burada asla söz konusu değildir. Yahudileri huzursuz eden olaylar ise, hep tek tek olaylardır; bu nitelikteki olaylar da, hükümetimin sorumlu tutulması için bir gerekçe oluşturmazlar. Din özgürlüğüne gereken saygıyı sağlamayı her zaman bir şeref görevi sayacak ve Yahudilerin öteki Romenler gibi gerek şahıslarını, gerekse mülklerini koruyan yasaların yürürlükte kalmasına sürekli dikkat edeceğim.

Bir kez daha, Sayın Baron, en derin saygılarımın kabulünü rica ederim.”

Ne yazık ki bu mektupta inkâr edilen dinsel baskının aslında var olduğunu Sör Moses anlamakta gecikmedi.

Ülkeye ayak bastığı zaman “Natiunea” gazetesi kışkırtıcı bir makale yayınlamıştı; şu sözlerle başlıyordu:

“On dört gün önce okurlarımıza Londralı zengin bir Yahudinin, Sör Moses Montefiore’nin geleceğini bildirmiştik. Avrupa kabinelerinin tümünün anahtarına sahip bu adam gerçekten başkentimize geldi. Duyduğumuza göre -şu sırada henüz ortaya çıkmamışsa da-bu adamın peşinden Bay Gremieux’nün de gelmesi bekleniyormuş. Romanyalı kardeşlerimize ilkin şunu söylememiz gerekir: Bu insanlar bizim güzel ülkemizden ne istiyorlar? Uyanın Romenler! Yoksa Romanya ikinci bir Filistin mi olsun ve özgür Hıristiyan Romenler, İbranilere kölelik mi yapsın istiyorsunuz?”

Yazı bu havada sürüp gidiyordu.

Etkisi de hemen görüldü.

Akşamüzeri bin kişilik bir kalabalık, baronun kaldığı Ottetelechano otelinin önünde toplandı. Tehdit edercesine bir tutum içindeydiler; öyle ki otel personeli telaşlanıp saygın müşterisini uyardı:

“Canınıza kasdedecekler, Sayın Baron!”

Sör Moses istifini hiç bozmadan hemen açık bir pencerenin önünde durup kalabalığa hitap etti:

“İsterseniz haydi vurun beni! Ben buraya sadece adalet ve insanlık adına geldim; suçsuz yere zulüm görmüş olanların vekili olarak geldim!”

Ortalığı birkaç saniye tam bir sessizlik kapladı. Bu kibar ihtiyarın vakur görünüşü, en ham ruhta bile derin bir saygı uyandırmış olmalıydı. Fakat daha sonra gürültüler, bağırıp çağırmalar giderek daha da arttı.

Bu sırada “Alliance”ın Bükreş’teki yerel grubunun başkanı Halfon, gözyaşları içinde Sör Moses’in yanına gelerek, “Hepimizi birden öldürecekler!” dedi.

“Korkuyor musunuz?” diye sordu Sör Moses. “Ben hiç korkmuyorum.”

“Kalabalığın saldırgan halini görmüyor musunuz?”

“Ben şimdi üstü açık bir arabayı otelin önüne getirtecek, kentin ana caddelerinde, trafiğin yoğun olduğu yollarda, hatta kentin dışında gezeceğim. Herkes görmeli beni. Kötü niyetlerle gelmedim ki ben buraya; aksine adalet ve insanlık adına geldim. Ben Tanrı’ya güvenirim, beni koruyacaktır!”

Dediğini de yaptı.

Araba otelin önünden hareket etti; Sör Moses yanına sadece Dr. Löwe’yi almıştı. Arabayla dolaşmak iki saat sürdü ve kimse de ona bir kötülük yapmayı göze alamadı.

Fakat tuhaf bir durum da vardı: Bir araba, arada belirli bir açıklığı koruyarak peşlerinden hiç ayrılmamıştı. Caddelerden geçerken, şoselere sapılırken tek atlı, fakir görünümlü bir araba hep arkalarındaydı. Bir saldırı mıydı acaba niyeti?

Sör Moses arabasını durdurdu.

Ortalık zifiri karanlıktı. Sadece Montefiore’nin faytonunun iki fenerinden çıkan soluk ışıklar vardı. Arkalarındaki araba şimdi yanlarına yaklaşmıştı.

“Ne istiyorsunuz?” diye sordu Dr. Löwe Sprache.

O zaman arabadaki adam aşağıya inip Sör Moses’in yanına geldi ve onunla Almanca konuştu:

“Kusura bakmayınız Sayın Baron, ben sadece sizden benim için Prens Hazretleri’ne ricada bulunmanızı isteyecektim. Ne olur bana, sokaklardaki gaz lambalarını, yine eskisi gibi yakmama izin verilsin.”

Adam, Yahudi bir gece bekçisiydi; Yahudi düşmanı hareket sonucu lamba yakıcılığı olan işini kaybetmekten korkuyordu.

Montefiore’nin çabaları sayesinde Romanya Yahudileri ayak takımının tecavüzlerinden kurtuldular. Zaman zaman parlamento olağanüstü durum yasaları çıkardı; 1878 Berlin Kongesi’nde Lord Beaconsfields’in önerisiyle bu yasalara itiraz edilmiştir.

Bununla birlikte Romanya, bugün hâlâ Rusya’yla, iki ülkeden hangisinin Yahudilerine eziyet etmek konusunda daha üstün durumda olduğunu tartışmaktadır. Her iki ülkede de bugün hâlâ zorbaca önlemler birbirini izlemektedir ve Romanya Yahudilerinin de Rusya Yahudilerinin de acıklı yazgısının günün birinde iyileşeceğini gösteren hiçbir işaret de yoktur.

Fakat Rus Yahudilerinin oldukça iyi durumda yaşadıkları bir zaman da olmadı değil; yumuşak ve adaletli bir çar olan II. Alexander’in (1855-1881) hükümdarlık dönemidir bu. O nedenledir ki tüm ülkelerin Yahudileri, bu aydın çarı minnettarlık dolu derin bir saygıyla anarlar.

Rusya 1872’de, Büyük Petro’nun doğumunun 200. yılını kutlamaya başlarken Sör Moses Montefiore de St. Petersburg’a doğru yola çıktı; İngiliz Yahudilerinin bir kutlama belgesini Çar Alexander’e sunacak ve Rus Yahudilerini koruyup kolladığı için ona teşekkür edecekti.

Çar, “Yüksek konuk” diye nitelendirdiği seksen sekiz yaşındaki Sör Moses’in yorgunluğunu ve çabasını bir parça olsun azaltmak amacıyla, sırf dostumuzu kabul edebilmek için ordunun manevralarını bırakıp St. Petersburg’a geldi.

“Kış sarayından çıkarken” diye yazıyor Sör Moses, “kalbim minnettarlıkla dolup taşmıştı. Çarın ve hükümet üyelerinin bana karşı gösterdikleri lütufkâr yakınlığı ifade edebilecek sözler bulamıyorum. 112

Otelime geldiğimde saraydan dönüşümü büyük bir sevinç içinde bekleyen yüzlerce kardeşim tarafından selamlandım.”

Fakat onu asıl çok sevindiren olgu, St. Petersburg’a ilk gelişinden bu yana Rus kardeşlerinin ekonomik ve kültürel ilişkilerini çok önemli oranda iyileştirmiş olduklarını görmesiydi. İnsanın yarattığı bütün iş alanlarında Yahudiler başarıyla çalışmaktaydılar; öte yandan ibadetlerini de -Rusça veya Almanca-koro ilahileri ve vaazlarla daha yüksek düzeyde bir ayin törenine yükseltme, bilimsel eğitimde de çarlık ülkesinin öteki haklarının düzeyiyle eşit duruma gelme çabası içindeydiler. Büyük bir sevinçle Sör Moses şunları yazıyor: “Rus Yahudileri yirmi altı yıl önceki durumlarına dönüp bakacak ve onu bugünle karşılaştıracak olurlarsa, o zaman neden çara teşekkür etmeleri gerektiğini anlayacaklardır; çünkü sosyal yardımları büyük ölçüde ona borçludurlar. Eğer onlara hâlâ birkaç kısıtlama uygulanıyorsa, giderek artan aydınlanmayla bu son olağanüstü hal yasalarının da yakında yürürlükten kalkacağını umut edebiliriz.”

Ne ham hayal!

O birkaç dediği “kısıtlamalar” dokuz yıl sonra III. Alexander’in ünü kötü “Mayıs Yasaları” oluverdi; binlerce Yahudi varını yoğunu kaybederek dilenecek hale geldi ve bunca emekle geliştirilmiş kültürleri de yok oldu. O zamandan bu yana Rusya’da, dünya tarihinde şimdiye kadar benzeri görülmemiş nitelikte tüyler ürpertirici Yahudi Programları (en son 1905 ve 1906’da) yapıldı.

Şu koca yer yuvarlağı üstünde bütün Yahudilerin, Rusya’daki kardeşleri için gösterdikleri bağlılık ve dayanışma hayranlığa değer nitelikledir; ama daha da büyük bir hayranlığa değer olan, bu altı milyon Yahudinin gösterdiği sarsılmaz metanet ve sadakatle Kutsal Kitap’ın şu sözünün uygulanmasıdır:

“Sen güçlü ol ve yürekli ol!” (Yeşu 1, 18)

ON SEKİZİNCİ BÖLÜM

“Kudüs Aklınıza Gelsin!”

Seksen iki yaşındayken Sör Moses günlüğüne şunları yazıyor:

“Gücümün yavaş yavaş azaldığının farkındayım. Şimdiye kadar zengin lütfuyla beni sevindirmiş olduğu için Rabbime şükrediyorum.”

Gücünün günden güne azaldığının bilincinde bulunması, onun aynı yıl (1866’da) bir kez daha (altıncı kez) kutsal ülkeye yolculuğa çıkmasına engel olmadı. Orada bir çekirge saldırısı büyük zarara yol açmış, ardından da bir kolera salgını kısa sürede Kudüs halkının yüzde on beşini kırmıştı. Bu felaketin duyulması üzerine Sör Moses “Board of Deputies” ile birlikte hemen bir “Kutsal Ülkeye Yardım Fonu” kurarak acele ihtiyaçların karşılanması için altmış bin markın çok çabuk Filistin’e gönderilmesini sağladı. Daha sonraki bağışları ise bizzat dağıtmayı düşünmüştü.

Montefiore’nin Doğu’ya gelişinde, daha önceki ziyaretlerinde olduğu gibi yine aynı gösterişli törenler yapıldı: Askeri birliklerin tantanasının eşliğinde vali onu karşılamaya geldi; Kudüs’e de, sevinçli halk kalabalığı, eski Yahudi hoş geldin selamını “Barulı haba” (gelişin hayırlı olsun) bağrışırken bir tören alayıyla girdi. Yaşlı Sör Moses’i özellikle de bir yazar ve hayırsever olan Ludwig August Frankl’ tarafından kurulmuş okuldan kırk erkek çocuğun saygılarını sunmak üzere gelmesi pek sevindirdi. Keza valinin kutsal kentte kaldığı sürece oturduğu evin önüne, sanki bir prens ya da çok yüksek rütbeli bir kumandan orada kalıyormuş gibi çifte nöbetçi koydurması da gururunu çok okşamıştı.

Bu sefer de Sör Moses törenlere, davetlere katılmak için gelmiş değildi; hayır, çalışmak istiyordu; kardeşlerinin iyiliği için çalışmak.

Gelir gelmez de bütün cemaatlere soru formları gönderdi; bu sorularla nüfus ve iş durumlarını; ibadet, okul ve hayır kurumlarının çalışma koşullarını öğrenmek, böylece de etkili bir yardım uygulaması için güvenilir bir dayanak elde etmek istedi.

Kendisinin kurmuş olduğu hastane ve yoksullar evini ziyaretinde, her iki kurumun da amaçlanan hizmeti verdiği kanısına varınca sevincine diyecek yoktu. Hele tarlalarda gayretli ellerin hevesle çalıştığını gördüğünde, iki bin yıl sonra Filistinli kardeşlerinin yeniden tarımla uğraşmaya başlamalarını sağlayan kendisi olduğu için pek mutlu oldu. İsrail ülkesinde tarım yapmak amacıyla yine geniş araziler almak isterdi; fakat bu sefer yanındaki para bu isteği gerçekleştirmeye yetecek miktarda değildi.

Sör Moses ayrıca cüzzamlılar için çok zorunlu olan bir yurdun kurulması ve valinin de onayıyla -çok eski zamanlardaki gibi-içme suyunu Süleyman’ın gölünden kutsal kente getirecek yeni bir su şebekesinin yapımı için de temel sermayeyi oluşturacak miktarda bir bağışta bulundu.

“Kudüs aklınıza gelsin.” (Yeremya 51, 50)

Kutsal Kitap’ın bu sözü onun için, peygamberlerin öğütlerini verdiği ve de bir Tanrı adını ilk kez bildirdiği bu yerlerden kendisini dağlar ve denizler ayırsa da, her eylem ve düşüncesini hep kutsal ülkenin hayrına yöneltmesinde rehberi olmuştur. Günün birinde doksan bir yaşındaykendindaşları için yararlı olacak, adını da sonsuza dek yaşatacak bir işler yapmak dürtüsünü içinde hissedince, sihirli bir güç onu bir defa daha kutsal ülkeye çekti.

Yedinci kez yaptığı bu Filistin seferi hakkında, şaşılacak derecede bir zihinsel kıvraklıkla kaleme aldığı bir günlüğü vardı; bu günlük, “Kutsal Topraklarda Kırk Gün” adıyla basılmıştır.

Bu günlükte yolculuklarının çağında bir koruyucu melek gibi yanı başında yer almış, tüm planlarına ve girişimlerine sevgi dolu katkılarda bulunmuş olanın anıtmezarında, ona veda edişinin hüzünlü öyküsünü anlatır.

Bu sefer yolculuğunu Venedik üzerinden yapar. Burada onun şerefine Portekizliler Sinagogu’nda bir bayram ayini yapılır. İki sıralı dizilmiş okul çocukları ilahiler söyler ve onların sesi ortalıkta yankılanırken onun gondolü büyük kanala doğru ilerler. 1705 yılından kalma bir belge onu pek sevindirir. Bu belge Londra’daki Portekizli Yahudiler cemaati haznedarının, Venedik’te “Yahudi esirlerin fidye karşılığında kurtarılması kasasına” bir Malta gemisiyle Venedik’e getirilmiş bulunan üç Yahudi kulenin kurtarılması için altmış duka altını gönderdiğini gösteriyordu. Sör Moses bu konuda şöyle yazar: “Yahudi cemaatlerinin acı çeken kardeşlerine karşı her çağda gösterdiği duygu ortaklığı ve dayanışma artık atasözü haline gelmiştir. İsrail karakterinde en soylu çizgilerden biridir bu; gelecekte de bu çizginin hep böyle kalacağını güvenle umabiliriz.”

Açık denizde de Sör Moses dinsel görevlerini eksiksiz yerine getirdi. İskenderiye’den Yafa’ya gidilirken Şabbatını, sanki Londra’da ya da East’Cliff Lodge’daymış gibi kutladı. Yedi kollu Şabbat lambası yine yakıldı. Montefiore ailesinin sadık manevi danışmanı Haham Dr. Löwe, saygıya layık çok eski dualar okudu ve kitabın Tora veya Peygamberler bölümlerine ilişkin yorumlara dayanarak kutsal metin açıklamaları yaptı.

Bu güzel Şabbat gecesinde gemi, kutsal ülkeye doğru yol almaktaydı. “Yolcuların pek azı uyuyordu. Çoğu güvertede derin düşüncelere dalmıştı. Çevremizde tam bir sessizlik vardı; öylesine bir sessizlikti ki bu, insan başkalarının neredeyse kalp atışlarını duyabilecekti. Sanki bir soru, herkesin dilinin uçundaydı: Acaba gözlerimiz ne zaman Kutsal Topraklar’ın ilk görüntüsüyle sevinecek. Büyük şairimiz Yelıuda Halevi’nin, Kudüs’ün büyük kapısından içeri girerken söylediği sözler geldi aklıma: ‘Putatapar devletler değişiyor ve sona eriyor. Yalnızca senin şanın, ey Siyon ([38]), sonsuza kadar sürecektir; çünkü Tanrı, ev için seni seçti. Ne mutlu o insana ki senin ışığının parıltılar saçarak doğduğu yerde, tam bir inançla bu anı beklemiştir.” Çok yaşlanmış olan kahramanımız için bu sefer de coşkulu bir karşılama töreni hazırlandığını söylememize gerek yok. Ne var ki insan hayatı ölçülerine göre Sör Moses, bu sefer özlemlerinin ülkesine herhalde son kez ayak basmaktaydı.

Çok ileri yaşından dolayı Montefiore, daha önceki gelişlerinde olduğu gibi gümbürtülü müzik eşliğinde, bağrışan halk kalabalığının arasından, hoş geldin söylevleri dinleyerek Kudüs’e girmek istemedi. Onun için de hiçbir karşılama töreni yapılmaması uyarısında bulundu ve geliş tarihini de gizli tuttu. Her çeşit heyecandan kaçınmak amacıyla yolculuğunu birkaç defa gece yaptı.

Ay ışığında yapılmış böyle bir yolculuğu şöyle anlatır:

“Mehtap çıkıncaya kadar bekledik, sonra da saat biri yirmi geçe Bab-el-Vad’dan hareket ettik. Vadilere inip dağlara tırmanırken ay, kayaların ardından kaybolup da kumların üstüne uzun siyah gölgeler düşürünce, zaman zaman kaygılandığımız oluyordu? Daha önceleri yolcular, Bedeviler ya da atlı haydutlar tarafından tehdit edildiği için tehlikeleri de düşünmek zorundaydık. Ne var ki şimdi, çok şükür, Türk hükümeti sıkı önlemler aldığı için, kendi halinde hacılara karşı böyle saldırılar artık hiç duyulmaz oldu. Tam da bunları zihnimden geçiriyordum ki ansızın iki Bedevi, bir kayanın ardından ortaya çıkıp hızlı bir tırısla atlarını doğruca bizim arabaya sürdüler.

Aman Tanrım, diye geçirdim içimden, az önce Türk polisini övmem yoksa biraz erken mi olmuştu? Bu iki adam bizden ne istiyordu acaba?”

Dr. Löwe arabadan aşağıya atladı. Fakat iki Bedeviye bakar bakmaz onları hemen tanıdı; bunlar Kudüs’ten iki hahamdı. Dr. Löwe ikisini de Yahudi selamıyla ‘Şalom alehem’ (Barış sizinle olsun Arapçası: Selamün aleyküm) diye selamladı. Kudüs’te Şabbat günü biter bitmez bu hahamlar, Montefiore’nin hac kervanının varış zaman ve saatini kervan henüz Yafa-Kudüs yolundayken öğrenmek için atla yola çıkmışlar. Fakat Sör Moses törensel bir karşılamanın her çeşit dağdağasından kesinlikle uzak durmak istediği için hahamlar tersyüz Kudüs’e dönmek zorunda kaldılar.

Gelgelelim Sör Moses, yine de caddelerde sevinçle bağrışan yoğun bir kalabalık buldu karşısında. Bu sefer eksik olan sadece iki geçeli dizilmiş askerler ile selamlamaya gelememiş olan valiydi. Buna karşın cemaatlerin dünyasal ve dinsel bütün yöneticileri, hayır kurumlarının ve tarım kolenilerinin başkanları tam kadro oradaydı; Montefiore daha önceki ziyaretlerinde yaptığı gibi onlarla yine görüştü.

Bu defaki Filistin seferinde bir konu üzerinde dikkatini yoğunlaştırmıştı: Kutsal ülkede yaşayan din kardeşleri yardıma muhtaç ve layık mıydılar? “Board of Deputies” Filistin Komisyonu’nda, Filistin Yahudilerinin çalışma heveslerinden kuşku duyulmakta ve kutsal metin bilginlerinin Batılı dindaşlarınca himaye görmesine itiraz edilmekteydi. İsrail ülkesi halkını yeniden tarımla uğraşmaya yöneltmek isteği şimdi bütün Filistinlileri kapsamakta, sofuluk ve teolojik bilginlik yoluyla çiftçilikten başka bir alanda yetenekli olduklarını gösterenleri de içine almaktaydı.

Montefiore, Filistin Yahudilerinin çalışma hevesi ve çalışma yetenekleri ile kutsal metin bilginlerinin hizmet açısından amaca yatkınlık dereceleri hakkında bilgi edindikten sonra “Kırk Gün”de şunları yazar:

“Onlar yardıma muhtaç ve de layık mıdırlar? Kesinlikle.

Çalışmaya istekli ve yetenekli midirler? Hiç şüphesiz.

Onlara yardım etmeli miyiz? Kendi kutsal metinlerimiz bize yetmiyorsa, hayatlarını Tanrı’ya ibadete adayan kimselerin yardımdan ne ölçüde pay almaya hakkı bulunduğunu Yahudi olmayanlardan öğrenebiliriz. Hayır amaçlı kurumlar, vakıflar ve görkemli dinsel tesisler (manastırlar) ele almış, sonra da buraların yaşatılması için dünyanın her tarafından, üstelik hem kendi halinde sıradan yurttaştan, hem de yeryüzünün hemen bütün iktidar sahiplerinden alınmış bağışların yıllık payına bakılır. Biz İsrailoğulları, başka dinlerden olanların biraz gerisinde durmalı ve şöyle demeliyiz: Bizler pratik hayatın insanlarıyız; her Kudüslü çalışmak ister; bizim kitaplar üstünde habire kuluçkaya yatan, sonra da bu şekilde hayatın kendisine yükümlü kıldığı görevi yaptığını söyleyen, ama gerçekte bize gönderilen yardımları kapmak için pusuda bekleyen insanların ortaklığına ihtiyacımız yoktur.

Kudüs Yahudileri olsun, kutsal ülkenin diğer kesimlerindekiler olsun, hepsi de gerçekten çalışıyor; hatta Avrupa’daki çoğu insandan daha da gayretlidirler. Öyle olmasalardı, yaşamayı başaramazlardı zaten.

Fakat eğer onların bu çalışmaları yeterince para kazandırtmazsa, ülkenin ürünleri kolayca satılmazsa, halk hastalık, kıtlık veya başka felaketlere uğrarsa, o zaman harekete geçip onlara yardım etmemiz gerekir.”

Montefiore herhalde kutsal ülkeye yapılmış bağışların kullanımında hiçbir yakışıksız durumun bulunmadığı kanısına varmış olmalıydı.

Filistin’de bu sefer gördüğü ve işittiği şeyler, içini sevinç ve kıvanç dolu bir hoşnutluk duygusuyla doldurmuştur. Üç inşaat şirketi Kudüs’ün büyük kapıları önünde sağlıklı konutlar yapıyordu. Eskiden bomboş olan topraklarda şimdi güzel evler ve gelişen bir tarım vardı. Kutsal kentin Yahudi nüfusu 11.000 (1908’de 40.000) olmuştu; 28 sinagogda ders veriliyor ve halk aydınlatılıyordu. Sör Moses’in bundan önceki gelişinde yaptırdığı yel değirmeni, öylesine zorunlu bir ihtiyacı ortaya çıkarmıştı ki onun yanında iki değirmen daha çakıldamaya başlamıştı.

Sör Moses bakışını ne yöne çevirse, ister tarlada zeytin ağacının gölgesinde, ister bir okul binasının içinde ya da sessiz örgü odalarında gıcırdayan çıkrığın veya zahmetli düğümlerin atıldığı halı tezgâhının yanında olsun, ister gelen gidenin kaynaştığı pazar meydanında veya Tanrı’nın yüce sözlerini derin derin düşünen ak sakallı bilginlerin inceleme odasında olsun, her yerde hep çalışma ve çalışma sevinci görülüyordu.

Montefiore’nin teşvikiyle pek çok şey yapılmıştı; birçok şey de yarım kalmış, tamamlanmayı bekliyordu. Montefiore’nin başlattıklarını, Baron Edmund Rothschild candan ilgi göstererek ve zengin olanaklarla devam ettirdi.

Yalnızca -çoğu Rusya’dan gelmiş-göçmenler değil, Yafa ve Kudüs’ten de birçok kentli insan tarımla uğraşmaktaydı; öyle ki ülkenin refah düzeyi -dolayısıyla da kültürü-yıldan yıla yükseldi. Örneğin Yafa liman kentinin ihracatı son yirmi yıl içinde dört kat artmıştı ve “Bu ihracat hemen hemen tümüyle tarım ürünlerinden oluşuyordu; bu da, Filistin’in genel tarımsal gelişmesinde nereye ulaştığını göstermektedir”.

Bugün 38.000 hektarlık bir alanı kaplayan otuz kolonide Yahudi çiftçi sapanının başındadır. Kuşkusuz bu çalışma, buralara yerleşmiş insanları zenginliğe götürmeyecektir; tutumlulukları ve sürekli çabaları onlara sadece mütevazı bir geçim garantisi sağlamaktadır. Fakat hepsinin de yüzüne hoşnutluğun nurlu parıltısı yayılmaktadır. Onlar kaygı nedir bilmiyorlar; çünkü:

“Toprağını işleyen ekmeğe doyar.”

(Süleyman’ın Meselleri 12, 11)



ON DOKUZUNCU BÖLÜM

“Yüz Yaşına Kadar!”

Sevdiğimiz bir akraba, dost ya da tanışımızın sevinçli bir gününde duygularımızı onunla paylaşmak istediğimizde, kutlamamızı, “Yüz yaşına kadar yaşayasın!” sözüyle pekiştirmeyi severiz.

Lâkin günümüz iş hayatının insanın gücünü çoğu kez zamanından çok önce tüketen zorlukları karşısında, yüz yaşına kadar yaşama dileğinin bir insanda gerçekleşebileceğini de pek sanmayız.

Bizim vefalı Tanrı savaşçısı Montefiore için de yüz yıllık bir ömür dileği yeterince sıklıkta söylenmiştir; herhalde kendisinin de böyle bir dilekte bulunduğu olmuştur. Hem niye dilemesin ki bunu? Tanrı’nın rahmeti göze çarpan biçimde onun üzerindeydi; çünkü “çok ileri yaşında gözü zayıflamadı ve gücü de eksilmedi”. (5, B, 34, 7)

Bununla birlikte hayatının son on yılında kamusal hizmetten giderek iyice çekildi. “Board of Deputies” kurumunun başkanlığından istifa etti. Buranın yöneticisi olarak kırk yıla yakın bir süre yaptığı başarılı hizmeti maddeten de ödüllendirmek amacıyla çalışma arkadaşları, bir para bağışlama kampanyası düzenlediler; 240.000 mark tutarında bir para toplandı. Bu armağan para, dilediği gibi harcasın diye dostumuza verildi. Ne amaçla kullandı bunu acaba? Nereye akıtıldı dersiniz bunca para? Hemen tahmin edebiliriz: Filistin’e elbette; hem de ev inşaatı ile tarım işlerinde gereken krediyi verecek bir bankanın kurulması için.

Görevlerinden ayrılmasına rağmen Sör Moses, gerek Yahudi cemaatlerinin, gerekse yurdunun sevincine ve acısına katılmayı sürdürdü. Bir yerden yardım çağrısı ulaşınca kendisine, eskiden yaptığı gibi oraya hemen elini uzatıyor; hayır işleri konusunda masasına konulan her mektuptaki sorun, mutlaka çözüme ulaştırılıyordu. Tıpkı girişim şevkinin en canlı olduğu günlerdeki gibi -çok ileri yaşına aldırmadan-din kardeşlerine derman olmaktaydı. Birliğini daha yeni kurmuş Alman İmparatorluğu’nda Yahudi düşmanı hareketin yaygınlaşması, Rusya’da Yahudilere korkunç zulümlerin uygulanması, Macaristan’da ortaçağdan kalma bir suçlamanın, dinsel tören amacıyla insan öldürme suçlamasının yapılması, onun ruhunda acı yankılara yol açıyordu.

Düzenli biçimde okuduğu günlük iki gazeteden İngiltere ve Rusya’daki siyasal hayatın gelişimini izlemekteydi.

Galler Prensi -şimdiki Kral VII. Eduardhasta olup yatağa düşünce, Sör Moses sanki ailesinden en değerli bir yakını hastalanmış gibi çok büyük kaygılara kapılmıştı. Derin bir üzüntü içinde Kudüs baş hahamına telgraf çekerek Filistin’in bütün sinagoglarında, İngiltere veliahtının bir an önce şifa bulması için ayinler düzenlenmesini istemişti. Prens iyileşince de Sör Moses, duyduğu sevinçle günlüğüne şunları yazmış:

“Yüce Tanrı, majestelerinin milyonlarca sadık tebaasının, çok geniş imparatorluğun her tarafından yükselen dualarını kabul etti. Galler Prensi’nin çok değerli hayatı kurtuldu.”

Montefiore’nin dostlarından biri de Canterbury Başpiskoposu Bay Tait idi. Yüksek makam sahibi bu kilise görevlisi ölüm döşeğinde yatarken Sör Moses, onun sağlık durumunu her gün telgrafla sormuştu. Fakat ah, haberler gittikçe kötüleşiyordu. Sonunda ölüm, piskoposun acılar çektiren hastalığına son verince, Yahudi arkadaşı üzüntüsünü şöyle haykırmıştı:

“Bana bir hançer batırıldı sanki!”

1881 Martı’nda tüm dünya, Çar II. Alexander’e yapılan bombalı suikastle derinden sarsılarken Montefiore, çok parlak bir kabul töreniyle kendisini onurlandırmış olan bu hükümdarın ölümünden dolayı yas tuttu. Bu yaşına, Rusya’daki kardeşlerinin durumunun şimdi yeniden kötüleşebileceği kaygısı da eklenmişti. Bu nedenle de yeni çar III. Alexander’e taç giymesi vesilesiyle bir kutlama yazısı gönderdiği bu yazıda hükümdardan egemenliği altında yaşayan İsrail çocuklarına çarlık himayesini esirgememesini de rica ediyordu. Çar, Montefiore’nin bu yazısını bizzat okudu ve bakanı aracılığıyla cevap da verdi.

Yurtiçindeki ve dışındaki hayata hiç eksilmeyen bir ilgi gösterirken tam bir beden ve zihin zindeliği içindeydi.

Tanrı’nın inayetini lütfederek “yüz yıla kadar” ömür ve sağlık bahşetmesi, bu “İsrail Prensi”nin hayırlı işlerini ne kadar yüksek derecede ödüllendirdiğini gösterir.

Montefiore’de, hiç kuşkusuz, Kutsal Kitap’ın şu sözü gerçekleşmişti. (Mezmurlar 92, 13-15):

“Doğru adam bir hurma ağacı gibi yeşerecek; Lübnan’daki sedirağacı gibi büyüyecektir. Rabbin evinde dikilmişlerdir; Tanrımızın avlularında çiçeklenecekler ve yaşlandıkları zaman da yine çiçek açacak, meyve verecek ve taze kalacaklardır.”

Onu hep böyle taze kılan neydi? Düzenli, basit yaşayış tarzı ile açık havada -İngilizlere özgübedeni hareket ettirmek ve çalıştırmak merakı. Yüz yaşındaki adam da her gün gezintisini yapıyordu. Bir de neşeli yarenliklerin meraklısıydı ve “Gotik Kütüphanesinde konuklarıyla bir bardakçık şarap eşliğinde, bir saat kadar sohbet etmekten pek hoşlanıldı.

Kamış bayramının kutlandığı hafta boyunca gelenleri Sör Moses, kamış kulübesine götürür, orada sekiz gün yemekler yenirdi. Kamışlarla örtülmüş, içi yedi kollu gümüş avizeyle aydınlatılmış bu çardakta, bayram şerefine çiçeklerle süslenmiş masanın etrafında Hıristiyan konukların da sık sık toplandığı olmuştur.

Oksford’dan büyük bilgin Max Müller (•), bir defasında bu sevimli bayramda, akrabası iki bayanla birlikte Sör Moses’in konuğu olmuştu. “Kamış kulübede oturmak” diye tanımlanabilecek bu çok anlamlı Yahudi geleneğinin, Profesör Müller üzerinde nasıl derinlemesine bir etki yaptığını onun şu teşekkür sözlerinden anlıyoruz: “Sarayda Alman İmparatoru I. Wilhelm’in sofrasında otururken, içimde sanki İmparator Büyük Karl’ın ([39]) meclisinde bulunuyormuşum düşüncesi, belirmişti. Burada, Sör Moses Montefiore’nin kamış kulübesinde ise sanki İbrahim Peygamber’in yanında, onun meleği konukseverlikle karşıladığı ve bütün ziyaretçilerin gönlünü hoş ettiği çadırının içinde oturuyormuşum gibi bir duyguya kapıldım.”

8 Kasım 1883’te, Sör Moses’in yüzüncü yaşına bastığı gün Ramsgate kenti, şimdiye kadar surları içinde hiç görmediği sayıda insanı bir araya gelmiş olarak gördü.

Kent bayrammış gibi süslenmiş, caddelere taklar kurulmuş, bu taklara Montefiore’ye saygıyı ve övgüleri dile getiren yazılar yazılmış, pencerelerden pencerelere hevenkler uzatılmıştı. Limandaki gemilerin direkleri flamalarla donatılmıştı.

Müzik başladı. Tören alayı hareket etti. Alayın yürüyüşü üç çeyrek saat sürdü. Uzak ve yakın yerlerden yöneticiler, işçi birlikleri, posta ve polis memurları, hayır kurumlan, itfaiye, okul çocukları, bütün mezheplerden din adamları, Yahudi cemaatlerinin temsilcileri herkes selam verip sevinçle haykırarak yurttaşları hayırseverin önünden geçerken; o da balkonda durmuş, başlığını çıkarmış, elini sallıyor, sürekli teşekkür ederek bu saygı gösterisine karşılık veriyordu. Yaşlı dedemiz en çok da kraliçenin gönderdiği telgrafa sevinmişti. Telgrafı okur okumaz da, balkonun önünde ona seranat yapan şarkıcılardan ulusal marşı söylemelerini rica etti. Marş söylenince de ülkenin iyi kalpli anası için kalabalığın haykırdığı coşkulu yaşa sesleri ortalığı inletti.

Öğleden sonra Londra Başlıahamlık temsilcisinin yüz yaşına basan insan için yaptığı bir duayla başlayan bir bayram ayini gerçekleştirildi. Kutlamak amacıyla gelen heyetler birbirini izledi; akşamın geç saatine kadar villa ziyaretçilerin akınına uğradı. Karanlık bastırınca da Ramsgate kenti peri masallarındaki gibi bir ışık seliyle donandı; bu sırada otellerde, kent yönetimi ile kilise hesabına, tüm yoksullara ve hastalara ziyafet çekildi.

 “Rabbin yarattığı gün budur.” (Mezmurlar 118, 24)

O güne kadar resmi sıfatı olmayan sıradan bir adama hiç böylesine büyük saygı gösterilmemişti. Hiçbir ölümlü de böylesine büyük saygıyı Sör Moses Montefiore kadar hak etmemişti.

Bu sevgi ve şükran gösterileri ertesi yıl da tekrarlandı. O yıl (1884’te) Sör Moses, gönlünde Kutsal Topraklar’da Yahudi koloniler kurmak arzusunu yaşatan pek çok Avrupalı Yahudinin “Siyon Dostları” adlı bir örgütte bir araya geldiklerini görmek mutluluğunu yaşadı. Filistin sevgisini bu kadar çok kalpte uyandırmış olmasının bilinci, belirgin bir gururla doldurdu içini.

“Otuz yıl önce çok kimse Vaat Edilmiş Ülke’nin ([40]) sadece sözü edildiğinde dahi gülüyordu. Bugün ise o gülenlerin bazıları, onun en cömert bağışçıları arasında sayılıyor.”

Sör Moses yüz yaşını tamamlarken ilk kez hasta olduğundan söz edildi. Zaman zaman başgösteren şiddetli öksürük nöbetlerinden acı çekmekteydi. Bir hekim çağrılmasını ise kesinlikle istemiyordu. Güçlü beden yapısı sayesinde, hâkim yardımı olmaksızın da bütün nöbetleri atlatmıştı. Sadece tapınağa artık gidemediği için üzülüyordu. Bu yüzden Şabbat günü vaaz vermesi için hahamı eve getirtti ve ondan kolejde verdiği dinsel konferansların bir kopyasını istedi.

Sör Moses’in yüz yaşında bir ihtiyar olarak artık dünyadan elini eteğini çektiğini ve “sobanın arkasında yumuşak şiltesinde oturarak” yavaş yavaş kuruduğu sanılmasın -büyük bir yanılgı olur bu! Şimdi o, yanında konuklar görmekten daha da çok hoşlanıyor; onlarla benzersiz mutlulukta ve yığınla hayır işleyerek geçmiş, yüce Tanrı’nın da açıkça rahmetini göstermiş olduğu hayatı hakkında sohbetler ediyordu:

“Gittiğin her yerde seninle birlikte oldum ve sana dünyadaki büyüklerin adı gibi bir ad yaptım.” (1. Tarihler 17, 8)

İyilikseverliği de hiç değişmemişti. Sanatına düşkün bir ressam gibi, tablosu üzerinde çalışmasını tek bir gün dahi aksatmamış, gerçekten de -Şabbat ve bayram günleri dışındabir Yahudi veya Hıristiyan kurumu, okulu veya hayır derneği yararına ya da sıkıntıya düşmüş bir kişi için çek yazmadığı tek bir günü olmamıştır. Her gün sadık sekreteri Dr. Löwe’ye şöyle sormuştur:

“Yapılacak başka bir şey var mı? Varsa yapalım. Bir çek daha yazmam gerekiyorsa, gücüm yettiği sürece yazmak isterim.”

“Şimdilik yok bir şey, Sör Moses. Gerekirse size hatırlatırım.” “Şükürler olsun Rabbime, bunca zamandır bana iyilikler yapma olanağı verdiği için.”

Bu eşsiz adamın birçok dostu ve hayranı, mutlaka şu arzuyu içlerinden geçirmişlerdir: “Ah, ne olur, sonsuza dek yaşayabilse!” Gelgeldim insanoğlunun en iyisi ve en soylusu, Tanrı’nın en sevgili kulu da doğanın değişmez, ebedi yasasına uymak zorundaydı. Montefiore de.

Yüzüncü doğum gününü izleyen kışı oldukça sağlıklı geçirdi. Fakat 1885 Nisanı’nda gazeteler, onun gittikçe artan dermansızlığına ilişkin haberler vermeye başladı. Mayısta yeniden toparladı kendini, kraliçenin doğum gününde dostlarına bir yemek verdi ve Ramsgate’deki yoksullar ile Londra’da Yahudi çocuk yuvalarında bulunan öksüzleri de birer ziyafetle ağırladı. Haziranda da durumu iyiydi. Fakat temmuzun sonlarında halsizlik başladı; hem öylesine kaygı uyandıracak ölçüdeydi ki, en kötü ihtimale hazırlıklı olunmasını haber veriyor gibiydi.

Dr. Löwe hep onun yanındaydı ve dış dünyada olup biten her şeyi ona bildiriyordu. Sör Moses’in zihni tam bir berraklık içindeydi. İkide bir de, “Yapılacak başka bir şey var mı?” diye soruyor ve bu sırada eliyle de sanki bir çek imzalamak istiyormuş gibi bir hareket yapıyordu. Akrabaları, dostları, hahamlar, sinagog görevlileri, sadık hizmetkârları… hepsi de gözyaşları içindeydi ve sonsuz yolculuğuna hazırlanan iyi yürekli efendileriyle vedalaşmak için gelmişlerdi.

Sabah duası zamanıydı.

Bu soylu dedenin hasta yatağı etrafında durmakta olan herkes, yarı yüksek bir sesle dua etti:

“Tanrım! Bana vermiş olduğun ruh temizdir. Onu sen yarattın; onu benim içime sen üfledin ve içimdeyken de sen korudun. Günün birinde onu benden alacak ve sonsuz rahmetinin parçası yapacaksın…”

Birden sustular:

Sör Moses Montefiore artık yoktu!

Tanrı’nın bu sadık kulu kavgasız, tüm uysallığıyla ve huzur içinde tanrı evine dönmüştü. (28 Temmuz 1885)

Ama İsrail bu en iyi oğlunun tabutu başında yas tutuyordu.

 

***********

Moses Morıtefiore’de yürek

Sevgiyle sevecenlikle çarptı hep,

Acı çekenler için, çaresizler için

Tasalanmaktan bıkmadı hiç.

Onun adı, övülerek kahramanlığı

Taştan da topraktan da

Çok daha uzun süre yaşayacak!

Bu adı yüzyıllar yüzyıllara

Vefalı Yahudi yüreğinde saklayarak

Aktaracak.

Eugen Wolbe

******************

Binlerce yıldır dolaşır

Minik bir söz dudaklarında,

Kâh alaylı kâh saygıyla…

Ama oldu hep dayanağı halkımızın!

Horlanırken, vurulmuşken zincirlere!

Ve de perişanken insanlarımız

Türlü çilelerin pençesinde…

Hep yaşadı, ölmedi asla:

Vefalı Yahudi yüreğiydi bu.

**

Kâh ürkek ve çekingen

Bir güvercin gibi;

Kâh dişi bir aslan kadar

Atak ve kudretli,

Yavrularının yanındaydı hep

En gaddar yağmalarda bile.

El ayağı tutmasa da

Engin bir ruh doldururdu içini.

İnce bir kamıştır, eğilir rüzgârda;

Köklü bir ağaçtır, yükselir bulutlara…

Böylesine benzersiz, hem sert hem yumuşak,

Bu sensin işte, ey vefalı Yahudi yüreği!

**

Eğer överse başkaları atalarını,

Karanlık zamanlarda yaptıklarını,

Gururla kalkan parmakları gösterirse

Kimi savaşların kanlı planlarını,

O zaman vuruşturma sözlerle bizi,

Ne şakası gerek bize lafın ne ciddisi,

Bırak sadece tek bir şey

Arasın sessizce hakkını

Yaralı Yahudi yüreği!

**

Benim halkım kim öğretti sana

Ağlamayı çaresizlerin acılarına?

Felaket çökünce kardeşinin ocağına

Bir bayrak altında toplaşmayı kim?

Kim öğretti teselli etmeyi,

Hastalara bakmayı,

Başkalarının tasalarına

Gönülden katılmayı?

Cömertçe bağışlarda bulunmayı kim?

Hep o senin vefalı

Yahudi yüreğin değil mi?

**

Kim öğretti sana dalgalandırmayı

Dört bir yanda korkmadan bayrağını?

Kutsal güçlerle yoğrulmuş sözleri,

Sözlerin en kudretlisini “Dinle İsrail!” demeyi kim?

Ya böyle coşkuyla haykırırken

Gözlerini de gökyüzüne dikmeyi?

Her şeyin en harikası

Anaların dindar Yahudi yüreği

Değil mi?

Leopold Kompert

Moses Montefiore’de yürek

Sevgiyle sevecenlikle çarptı hep,

Acı çekenler için, çaresizler için

Tasalanmaktan bıkmadı hiç.

Onun adı, övülerek kahramanlığı

Taştan da topraktan da

Çok daha uzun süre yaşayacak!

Bu adı yüzyıllar yüzyıllara

Vefalı Yahudi yüreğinde saklayarak

Aktaracak.

Eugen Wolbe

Kaynak: Dünyanın En Ünlü Yahudisi-Sör Moses MontefioreBir Yaşamöyküsü, Yazan: Dr. Eugen Wolbe Çeviren: Esat Nermi Erendor, Temmuz 2000, İstanbul

 


[1] Tanrıların habercisi, eski Yunan mitolojisinde Hermes adlı Tanrı ’dır. Hırsızların ve tüccarların da koruyucusudur. Romalılar ona Merkür derler.

[2] Yahudiler İspanya ve Portekiz’den, son İslam devleti Beni Ahmer devletinin Î492’de yıkılması üzerine kovuldular. 711’de İspanya ve Portekiz’de başlayan İslam egemenliği sırasında Yahudiler, bu ülkede baskıya uğramadan yaşamıştı. Kovulan Yahudilerin bir kısmı Kuzey Afrika’ya ve İtalya’ya gitti; bir kısmını da Osmanlı Sultanı II. Beyazıt özel gemiler göndererek ülkesine getirtti.

[3] Mediciler, 16. yüzyıldan 18. yüzyıla kadar Floransa ’da saltanat sürmüş bir banker ve tüccar ailesidir. Adlarını 13. yüzyıldan itibaren duyurmuşlar, ticaret yoluyla büyük servet edinmişlerdi. Egemenlikler sırasında Livorno Limanı’nı kurdular. Bu aileden papa, Fransa kraliçesi, düka olan kişiler de vardı.

[4] Mezmuh kutsal şiirdir. Çoğulu Mezamir’dir. Makamla okundukları için bunlara ilahi de denir. Bu şarkılar eski İbranilerin Zebur adı verilen kutsal kitabından yer almıştır. Zebur, Tanrı tarafından Peygamber Davut’a gönderildiğine inanılan kitaptır. Müslüman inancı da bu doğrultudadır.

[5] Şabat (Şabbat) günü, Tanrı’nın Musa’ya bildirdiği on buyruktan birine göre, Yahudilerin dinlenme zorunda oldukları haftanın yedinci günü, Cumartesi günüdür. Sofu Yahudiler evlerinde bile iş görmezler, dua ve ibadetle vakit geçirirler.

[6] Kudüs Tapınağı’nın Yahudi Peygamber-kralı Süleyman tarafından yaptırıldığına inanıldığından bir adı da Süleyman tapmağıdır. MÖ 10. yüzyılda yapıldığı sanılıyor. MÖ 586’da Yahudi Krallığı çöktü, on binlerce Yahudi Babil’e sürüldü Kudüs Tapınağı da yıkıldı. 538’de Yahudilerin yurtlarına dönmelerine i- zin verilince Kudüs’te ikinci bir tapınak inşa edildi. Bu tapınak MS 70’te Romalılar tarafından yakıldı. Bugün sadece temel duvarlarından bir parçası bulunmaktadır ve Ağlama Duvarı diye adlandırılır.

[7]  “Diaries of Sör Moses and Lady Montefiore”, by Dr. L. Love, Londra 1890. Bu eser Montefiore’nin Hayat Öyküsü için ana kaynak olmuştur.

[8] Getto, eskiden özellikle Doğu Avrupa kentlerinde Yahudilerin oturduğu mahallenin adıdır. Yahudiler dinsel varlıklarını korumak için, belirli bir yerde topluca yaşamayı gelenek haline getirmişlerdi. Hıristiyanlıkla birlikte bu durum bir çeşit dışlamaya dönüştürüldü. İkinci Dünya Savaşı’nda Nazi/er gettoların çevresini yüksek duvarlarla kapatarak buraları hapishaneye çevirdiler.

[9] Birçok ülkede Yahudiler, özel işaretler taşımak zorunda bırakılmıştır. Bu işaret günümüzde İsrail bayrağında bulunmaktadır. Hitler Almanyası’nda her Yahudi bu işareti bir pazubant üzerinde taşımakla yükümlüydü. Benzeri uygulamalar Avrupa’da ortaçağdan bu yana yapılagelmiştir.

[10] Rothschild ailesi, Avrupa’nın ünlü banker ailesidir. 18. ve 19. yüzyıllarda Avrupa’nın ekonomik ve politik tarihi üzerinde etkili oldular. Avrupa’nın başlıca kentlerinde bankalar kurdular.

[11] Kutsal Kitap: Kitab-ı Mukaddes de denilen kitap, Ahd-i Atik (eski antlaşma) ve Ahd-i Cedid (yeni antlaşma) diye iki bölümden oluşur. Yahudiler Ahd-i Atik’i, Hıristiyanlar her iki bölümü kutsal sayarlar. Ahd-i Atik, İbranice yazılmıştır ve üç bölümdür. Birinci bölüm beş kitaptan oluşur, “Tevratadını taşır. Yahudilerin asıl kutsal kitabı olan bu bölümeMusa’nın Beş Kitabı” da denir.

[12] İngiltere Kralı III. George, 1760-1820 arasında 60I tahtta kalmıştır.

[13] Konukka (Hanuka) Bayramı: Kudüs Tapınağının yeniden ibadete açılışını anma bayramıdır.

[14] Nauarino Savaşı: Osmanlı Devleti’ne karşı Mora’da ayaklanan Yunanlılar 1822’de bağımsızlıklarını ilan ettiler. İsyanı bastırmak isteyen Osmanlı-Mısır ordusu 1827’de Atina’ya girdi. Bunun üzerine İngiltere, Fransa ve Rusya, Londra’da bir antlaşma imzaladılar. Bu antlaşma Yunanistan’ın bağımsızlığını kabul ediyor ve bunu tanımadığı takdirde Osmanlı Devleti’ne baskı uygulanmasını öngörüyordu. Osmanlı Devleti bu öneriyi kabul etmedi. Bunun üzerine üç devlet, Osmanlıları kabule zorlamak amacıyla Amiral Codringten komutasındaki donanmalarını Doğu Akdeniz’e yolladı. Aslında bir gövde gösterisi amacını taşıyan bu hareket, Yunanistan’ın güneyinde Navarino limanında demirli duran Osmanlı-Mısır donanmasına ateş açılmasıyla savaşa dönüştü. Gafil avlanan Osmanlı-Mısır donanmasından 57 gemi yandı ve 6000 denizci şehit oldu. Müttefik donanması hiç kayıp vermedi. Bu olayın ardından Rusya Osmanlı Devleri’ne savaş açtı. Osmanlı 14 Eylül 1829’da Edirne Antlaşması’nı imzalamak zorunda kaldılar; diğer koşulların yanı sıra Yunanistan’ın bağımsızlığını da kabul ettiler.

[15] Şerif (Sheriff) İngiltere’de her kontlukta kralı temsil eden yöneticidir. Bir çeşit validir; hem idari hem adli yetkileri vardır.

[16] Tora, İbranice yasa anlamındadır. Tora sözcüğünün Arapçalaşmış şekli Tevrat’tır. Yahudilerin kutsal kitabı Ahd-i Atik’in birinci bölümüdür. Musa’nın beş kitabından oluşur. Bu kitaplar “Tekvin, Çıkış, Levililer, Sayılar ve Tesniye” adlarını taşır. İkinci bölüm “Peygamberler” ile üçüncü bölüm “Ketubim”, asıl Tora’nın geliştirilmesidir. İlk beş kitaptan oluşan Tora, Yahudi vaizler tarafından büyük bir özenle ve elyazısıyla parşömenlere yazılmıştır. Bu parşömenler, birer tomar halinde, kutsal emanet olarak sinagoglarda saklanır ve ayinlerde kullanılır.

[17] Bir morgen, 25-36 ar arası bir arazi ölçüsüdür.

[18] Lord-Kanzler, İngiltere’nin en yüksek dereceli yargıcıydı.

[19] Lord-Mayor: Londra Belediye Başkanı

[20] Guildhall: 1411-31 yıllarında inşa edilmiş Londra Belediye Sarayı.

[21] Forum, eski Roma’da halkın kamusal ve özel işlerini görüşmek için toplandığı, aynı zamanda pazar yeri olan alandır. Zamanla pazar yeri özelliğini yitirdiler. Forumların en ünlüsü Roma Forumu’dur. (Forum Romanum) MÖ 6. yüzyılda kuruldu; MÖ 2. yüzyıldan başlayarak heykeller, anıtlar, tapınaklar, devlet daireleri ile çevrilerek Roma kent yaşamının merkezi oldu.

[22] Dürziler, Suriye ve Lübnan’da yaşayan, Müslümanlığın Fatımi-Alevi kolundan ayrılma bir inanca bağlı topluluktur. 11. yüzyılda Suriye’de ortaya çıkan bu inanç, kurucusu “Anustğin Derezi”nin adını taşımaktadır. Fatımi Halifesi Hakim Biemrillah’ın kişiliğinde Tanrı’nın yeryüzüne indiğine inanırlar. 1516’da Osmanlı egemenliğine girmişler ve sık sık ayaklanmışlardır. Bu ayaklanmaların hepsi Osmanlılarca bastırılmıştır. 1918’de Fransız mandasına girdiler. 1936 yılına kadar süren Cebel-i Dürüz Emirliği bu tarihte kaldırıldı, Suriye ve Lübnan’a bağlandı.

[23] Kavalalı Mehmet Ali Paşa (1769-1898), bir birliğin komutan yardımcısı olarak Mısır’a 1797’de gitti, Fransız saldırısının sona ermesi üzerine yönetime el koydu ve 1805’te Mısır valiliğine atandı. Mısır’da nüfuzları büyük Kölemen beylerini öldürterek durumunu güçlendirdi (1811). Hicaz’ı ve Sudan’ı ele geçirdi. Oğlu için Suriye valiliğini istedi. Bu isteği kabul edilmeyince Suriye’ye saldırdı, Akka’yı aldı (1831). Üzerine gönderilen Osmanlı ordularından Şam, Halep ve Adana’yı yenerek Kütahya’ya kadar ilerledi (1833). Nizir Savaşı’nda Osman/j ordusunu tekrar yendi (1839). Fakat büyük devletlerin de desteğiyle Osmanlı yönetimi Mehmet Ali’yi sıkıştırdı. Burada söz konusu edilen savaş sonunda Padişah Abdülmecit, Mehmet Ali Paşa’nın Mısır valisi olarak egemenliğini ve bu egemenliğin daha sonra oğullarına geçmesini kabul etti. Mehmet Ali Paşa da Suriye’den çekilmeyi, her yıl vergi vermeyi ve Osmanlı egemenliğine bağlı kalmayı kabul etti (1841).

[24] Mısır ile Osmanlı Devleti’nin arasındaki son savaş. Mısır, Suriye ve Filistin’den çekildi. Sultan Abdülmecit de, Mehmet Ali Paşa ve hanedanının Mısır’daki egemenliğini onayladı.

[25] Frankfurt, a.M.’de bulunan “Montefiore Birliği”, bu birlikler içinde en önemli olanıydı; 1300 üyesi vardı.

[26] Kapüsen, 13. yüzyılda Asisli Francesco tarafından kurulmuş ve Hıristiyanlığın dilenci gibi yoksulluğu gerektirdiğini ileri süren Fransisken tarikatının bir koludur. Bu tarikatın keşişleri dilenerek dolaşırlar.

[27] 27 Mayıs 1860’ta Hıristiyan Maruniler, bir Dürzi köyünü basınca, karşı baskınlar yapıldı. Çatışmalar Lübnan ve Suriye’de şiddetlendi. 300 köy, 40 manastır, 30 okul yakıldı, on binden fazla insan öldü. Beyrut’ta Hıristiyanların Müslümanlara saldırması ve soykırıma kalkışması, Şam’da çoğunluğu Müslüman olan halkın Hıristiyanlara saldırmasına yol açtı. İçlerinde Amerika ve Hollanda konsoloslarının da bulunduğu binlerce Hıristiyan öldürüldü, olay uluslararası bir krize dönüştü. Dışişleri Bakanı Fuat Paşa, Suriye’ye geldi. İngiltere ve Fransa’nın müdahalesini önerdi. Yapılan anlaşmayla Lübnan özerlik kazandı.

[28] 1 ons, 28.35 gram ağırlığa eşittir.

[29] Bu armadan ve arma tutamacı yedinci bölümün sonlarında anlatılmıştır.

[30] Louis-Philippe (1755-1824) Fransız Devrimi’nde kafası kesilen XVI. Louis’nin kardeşidir. 1814’te Napolyon, Elbe Adası’na sürülünce Paris’e gelerek XVIII. Louis adıyla tahta geçti. Napolyon, Elbe’den dönünce yine Fransa’dan kaçtı. 1815’te kesin olarak Fransa tahtına oturdu ve 1824’e kadar krallık yaptı. Onun döneminde papazlar ve kansoylular eski ayrıcalıklarına yeniden kavuşmak istedilerse de başarılı olamadılar. Tersine kral, burjuva sınıfının çıkarlarını gözeten bir anayasayı yürürlüğe koydu. Bu nedenle de “Burjuva Kral” diye anılır.-

[31] Kilise Devleti: Katolik mezhebinin en büyük rahibi papanın dünyasal egemenliğindeki devlettir. 754 yılında Frank Kralı Pippi’nin fethettiği topraklardan Roma kenti ile civarını Papa II. Stephan’a bağışlamasıyla kuruldu. Napolyon, İtalya’yı istila edince bu devlete son verdi. Fakat 1815’te devlet aynı topraklar üzerinde yeniden kuruldu. 1870’te birliğini sağlayan İtalya’da Roma, yeni krallığın başkenti oluncu papanın Vatikan Sarayı’nda hükümdar olması kabul edildi ve el konan topraklarına karşılık papaya maaş bağlandı. 1929’da İtalya hükümetiyle yapılan antlaşmayla papalık, Vatikan Kilise Devleti adıyla bağımsız oldu. Bu devletin egemenliği Vatikan Sarayı’yla sınırlıydı.

[32] Kutsal Offizium: Kilise Devleti’nin polis örgütü.

[33] Engizisyon Mahkemesi: Katolik ülkelerde din sapkınlarını bulmak ve cezalandırmak amacıyla kurulmuş mahkemedir. Bir adı da Kutsal Kurul’dur. Din inançlarına ve ilkelerine karşı gelenler, yalnızca kilisenin değil, devletin de düşmanı sayıldı. İlk mahkeme 1184’te kuruldu ve her piskoposluk bölgesinde bir Engizisyon Mahkemesi’nin bulunması töre oldu. Engizisyon Mahkemesi, halkın içinde kırbaçlanma, müebbet hapis, mallara el koyma, yakılarak öldürme cezaları verirdi. Duruşmalarda suçlanan kimsenin avukatı ya da kendisini savunacak bir sözcüsü olmazdı. Bu mahkemeler kimi zaman önemini yitirerek, kimi zaman ise dehşet saçarak 19. yüzyıl başlarına kadar varlığını sürdürdü.

[34] III. Napolyon (1808-1873): Ünlü Napolyon’un kardeşi Louis Bonaparte’ın oğludur. 1848’de Fransa’ya dönebildi. Amcasının ününden yararlanarak Cumhurbaşkanı seçildi; fakat 1852’de bir darbeyle imparator oldu. Onun döneminde Fransa’da kapitalizm ve sömürgecilik çok gelişti. 1870’te Almanlara Sedan Savaşı’nda yenilince imparatorluğu sona erdi. Fransa’da cumhuriyet ilan edildi. III. Napolyon, İngiltere’de öldü.

[35] Olay hakkında on iki bölümdeki açıklamaya bakınız.

[36] Teoloji Koleji üniversite değildir. Museviliğin dinsel belgelerinin incelenmesiyle uğraşan ve hayatın birtakım sıkıntılarından arınmış, kitab-ı mukaddesi (Kutsal Kitap) inceleyen on bilim adamının bulunduğu bir öğretim yeridir.

[37] Kraliçe Elisabeth (1843-1916), 1881’de Romanya kralı olan Hohenzollerin hanedanından Prens Kari ile 1869’da evlendi. “Bir Kraliçenin Düşünceleri” ve “Romen Şiirleri” adlı eserleri vardır.

[38] Siyon: Kudüs’te bir zamanlar üstünde Süleyman Tapınağı’nın bulunduğu dağın adıdır. Daha sonraları Kudüs’te eşanlamlı olmuştur. Yahudilerce kutsal sayıldığı için Filistin’de bağımsız bir Yahudi devleti kurmayı amaçlayan hareket de Siyonizm adını almakla bu kutsal dağa bağlılığını göstermiştir. Siyonizm u- zun yıllar süren bir uğraştan sonra 1948’de İsrael devletini kurarak amaçladığı hedefe varmayı başarmıştır.

[39] Büyük Kari (742-814). Bizim tarihimizde Şarlman diye anılır. 768’de Frankların kralı oldu. Üst üste zaferler kazanarak bugünkü Fransa, İtalya ve Almanya topraklarını içine alan büyük bir devlet kurdu. 800 yılında imparatorluk tacını giydi. Ispanya’yı fethe kalkıştıysa da Müslümanlar karşısında ağır yenilgiye uğradı. Avarlara Hıristiyanlığı kabul ettirdi. İmparatorluk sınırları içinde bir devlet düzeni kurmaya çalışması “Büyük” diye anılmasında etken olmuştur.-

[40] Vaat Edilmiş Ülke, Filistin’dir. Kutsal Kitap’a göre Tanrı, önce İbrahim’e, “Bütün Kenan diyarını sonsuz mülk olarak soyuna vereceğim” buyurmuş, aynı sözü İbrahim’in oğlu İshak’a da vermiştir. Sonra Musa’ya göründüğünde de, “Sizleri Mısır’ın sıkıntısından kurtaracak, Kenanlı ve Hitti ve Amori ve Perizzi ve Yebusilerin diyarına, süt ve bal akan diyara çıkaracağım.” buyurmuştu.

Musa halkını oraya götürdü. Orada kurulan devlet yıkıldı. Yahudiler yeryüzünün her yanına dağıldılar; ama kendilerine vaat edilmiş topraklara günün birinde dönebilmek ülküsünü de hep içlerinde taşıdılar. Sör Moses Montefiore’nin çabası Siyonizmle gelişti ve sonunda İsrail Devleti’nin kurulmasıyla bu ülkü gerçek oldu.

 

DÜNYANIN EN ÜNLÜ YAHUDİSİ-Sör Moses Montefiore 2.BÖLÜM


SEKİZİNCİ BÖLÜM

Yine Yolculuklar

“Eski zamanların günlerini hatırına getir ve geçmiş kuşakların yılları üzerinde düşün.” (5. B. M. 32, 7)

Dudaklarında bu sözlerle Sör Moses ve Lady Judith, sekreterleri ve din danışmanları Haham Dr. Löwe’yle birlikte, 1839 yılının güneşli bir Şubat gününde Roma’da, Forum Romanum ([21]) harabelerinde dolaşıyorlardı.

Sezarların sarayının mermer basamakları, üzerleri bezekli sütunların kalıntıları, bir zamanların Roma’sının mutluluğunun ve yıkılışının dileriz tanıkları olarak konuşmaktaydılar; onlar zaferle dönen komutanların tören alaylarını görmüşlerdi.

Roma’nın görkemi neredeydi şimdi, Roma’nın dünyayı titreten gücü neredeydi, Roma’nın Tanrıları nerede kalmıştı?

Gezginlerimiz bunları düşünerek Roma senatosunun, İmparator Titus’un (*) Yahudiler karşısında kazandığı zaferin anısına yaptırdığı, kemer biçimindeki anıta yaklaştılar. Kalpleri hızla çarpmaktaydı. Çünkü bu anıt, İsrail için bir zilletti. Ne var ki bir zamanlar lejyonların önünde savaşlara ve zaferlere yürümüş Roma tozlara gömülmüş, gür sesiyle yeri göğü inletmiş borazanlar susmuştu. Tutsak edilmiş Yahudilerin taşımak zorunda kaldığı yedi kollu şamdanın kabartmasına da aynı derin acıyla baktılar. Fakat bu şamdanın verdiği ışık, parlaklığını hiç azaltmadan bugün hâlâ yanıyordu; onun için de bu şamdan bir inanca sadakatle bağlanmanın ve bunu sürdürmeye cesaret etmenin simgesi olmuştu:

“Gençliğimden beri bana çok sık sıkıntılar verdiler; fakat beni yenemediler.” (Mezmurlar 129, 2)

Yürümelerini sürdürerek Vesta (*) tapınağının süslerle bezeli yuvarlak yapısının önünden geçip miskince akan Tiber ırmağı boyunca gettoya doğru gittiler. Orada gözleri, bir Tanrı evinin İbranice yazısına takıldı: “İyi olmayan yolda, kendi düşünceleri peşinde yürüyen asi bir halka bütün gün ellerimi uzattım; sürekli bende öfke uyandırmış bir halk bunlar.” (İşaya 65, 2-3)

(*) Vesta, eski Roma’da aile ocağı tanrıçasıdır. Adına yuvarlak tapınaklar yapılmıştır. Vestales denilen rahibe kızlar, bu tapınaklarda törenler düzenlerdi. Eşek bu tanrıçaya adandığından bayramlarda süslenmiş eşekler dolaştırılırdı.

Bir sinagog muydu burası? Hayır, bir Katolik kilisesi: La chies della divina pieta. Burada Yahudiler, fanatik papazların suçlayıcı vaazlarını dinlemek zorunda kalmışlardı. Bir zillet anıtı daha! Bugün ise büyük giriş kapısına çaprazlama konulmuş ağır bir demir kazık, kilisenin artık kullanılmadığını bildirmektedir. Bir varmış bir yokmuş…

Fakat bazen karanlık ortaçağdan kalma aşağılayıcı törelerin, zamanı şaşırmışçasına 19. yüzyılda karşımıza çıktığı da oluyor.

Montefiore’ler böyle bir olayın tanığıdırlar.

Karnaval, başıboş taşkınlıklar şenliği kutlanıyordu. Roma’nın ayak takımı, çılgınca satışmalarını kimlere yapmaktan en çok hoşlanır? Elbette Yahudilere.

Karnaval alayının geçeceği, baştanbaşa süslenmiş caddede, bağırıp çağrışan bir kalabalık beklemektedir. Bu sırada Yahudi cemaatinin başkanları, başları öne eğik bir halde, tasarımı Michelangelo’nun usta ellerinden çıkmış merdivenlerden, bir yıl daha Roma’da oturabilmeleri için burada konservatorlardan izin isteyeceklerdir.

Konservatorlar, erguvan renkli kaftanları ve eskiçağdan kalma başlıklarıyla yüksek koltuklarında yerlerini almışlardır. Verilen bir işaretle Yahudilerin yaşlıları içeri girer. Kısa bir söylevden sonra en kıdemli konservator, cemaatin istediği himayenin bahsedildiğini; ancak bunun için karnavalın giderlerinin cemaatçe karşılanması gerektiğini bildirir.

Yahudiler bu koşulu yerine getirmeye hazır olduklarını açıklayıp şükranlarını göstermek için de bir buket çiçek sunarlar. Para haracı ile at koşularını kazananların armağanları, kent yöneticilerinin huzurunda verilir.

Bir oranda yumuşak sayılacak şekline rağmen bu davranış, Roma Yahudileri için yine de haysiyet kırıcıydı. Ne var ki o sırada Yahudiler, günün birinde bu ebedi kentin yönetiminin bir Yahudi belediye başkanına (Ernesto Nathan, 1907’den beri) bırakılacağını elbette bilemezlerdi.

Kısıtsız eşit haklara kavuşulacak bir gelecek, o sırada henüz alaca karanlık bir seher gibi belli belirsizdi. Bu hakları eksiksiz sağlamak, Montefiore nin ayak bastığı her ülkede başlıca amacı oldu.

İlkin Filistin’de işe koyuldu. Burada hükümetin uyguladığı baskılar, sözle anlatılmaz bir ekonomik sefalete yol açmıştı.

Onun için de dostlarımız, adımlarını Roma’dan ikinci kez kutsal topraklara çevirdiler.

Malta’da onları vali törenle karşıladı. Moses, bütün nişanlarını takarak gala üniformasını giymişti. Lâkin belli belirsiz sıkıntılı bir kara karşılama töreni içtenliğe gölge düşürdü.

Ne olmuştu?

Net olmayan haberler geliyordu; Türkiye ile Mısır arasında bir savaş kaçınılmaz görünüyordu; Kudüs’te veba vardı. Günde elli kişi ölmekteydi. Kente giriş kesinlikle yasaklanmıştı; Filistin’den gelen İngiliz yolcular, Beyrut limanında on sekiz günlük bir karantinaya alınmışlardı.

Bizim gezginler için biraz cesaret kırıcı bir görünümdü bu.

Sör Moses, ilk hac ziyaretlerinde çektikleri sıkıntıları düşündü. Karısını kargaşanın ve hastalıkların kol gezdiği bir bölgenin tehlikeleriyle bir defa daha karşılaştırmak ister miydi?

Hayır, buna izin verilemezdi!

Bunun tam tersi ise ne hoş olurdu; fakat bu da yapılamazdı, görev çağırıyordu onu:

İngiltere’de Filistin’in yoksul Yahudileri için hayli yüksek miktarda para toplamıştı. Şimdi ise niyeti, bu parayı kendi eliyle onlara dağıtmaktı. Her geçen gün sefalet biraz daha artmaktaydı. Acele yardım gerekiyordu.

Tam bu sırada Bay ve Bayan Freemantle, Malta’dan İngiltere’ye dönmek üzereydiler. Lady Montefiore’nin kendilerine katılmasının bir şeref olduğunu düşünmüşlerdi. Sör Moses söyleyince, karısı kendisini incitilmiş hissederek şöyle bağırdı:

“Sen tehlikeyle karşılaşırsan, benim seni terk mi etmem gerekir? Asla! Senin gittiğin yere, ben gitmeyecek miyim? Asla! Sen nereye gidersen, ben de oraya giderim ve sen nerede yaşarsan, ben de orada yaşarım!”

Böylece 1839 Mayısı’nın başlarında, “Mağara” gemisiyle İskenderiye’ye, oradan da Beyrut’a gittiler.

Yanlarında çok para vardı; fakat bunlar şıngırdayan madeni para değildi. Varacakları yerde banknotlarını verip madeni paralar almayı düşünmüşlerdi. Fakat o zamanlar Kudüs’te henüz hiçbir banka yoktu; “Thos Cook & Son ” firması da açılmamıştı. Bu yüzden para değişimini Beyrut’ta yapmak zorunda kaldılar; çil çil paraların taşınması için on bir deri torbayı doldurmaları gerekti.

Bir kervan hazırlandı. Kervan, üç at (Sör Moses, Lady Judith ve Dr. Löwe için) ile uşakların bindiği ve aralarında keten bezinden birkaç çadırın da bulunduğu eşyaların yüklendiği on dört katırdan oluşuyordu.

Kervandakiler iyi silahlanmıştı ve bu nedenle de güneşin parıldadığı bir bahar günü keyifle yola koyuldular. Sidon’a, oradan da Safed’e giden yol Galile Denizi ile Lübnan Dağları arasında, çok iyi işlenmiş, pek verimli, arpa, buğday tarlaları, incir ve dut ağaçlarıyla kaplı bir bölgeden geçiyordu.

Doğanın görkemli görünümü, yolcularımıza kişisel güvenliklerine ilişkin bütün kaygıları unutturmuştu.

Güneş topu, kan kırmızısı rengiyle denizde batıp da dağların doruklarını altın kızılı pırıltılar sarınca, yolcularımız herhangi bir tehlikeyi umursamadan çadırlarını kurdular: “Tanrı benimledir ve ben hiç korkmam. İnsan bana ne yapabilir?” (Mezmurlar 118, 6)

Kervan yönetimini üstlenmiş bulunan Dr. Löwe, iki dostumuzun güvenliği için kendini sorumlu hissediyordu. Bu nedenle gece boyunca, onların çadırı önünde, elinde tabancayla nöbet bekledi. Moses ile Judith silahlarını, ateşe hazır halde, yastıklarının altına koymuşlardı -hiç de rahat olmayan bir dinlenme şekliydi bu! Fakat yine de deliksiz bir uyku çekmişlerdi ve ertesi sabah Safed’e doğru yola koyuldular.

Burada ilk ziyaret, Alman-Yahudi cemaatinin saygıdeğer başkanı Haham Abraham Dob’a yapılacaktı. Bu zat, önceki yıl, cemaati uğruna kendini feda etmenin yürek paralayıcı bir örneğini vermişti.

Bunlar, bir Suriye halkı olan Dürziler ([22]), Yahudilere saldırıp her yeri talan etmişler. Ayrıca Yahudileri tehdit ederek 2.500 lira (50.000 mark) ödemelerini istemişler. Fakat bu kadar çok parayı Yahudiler bulamayınca, hahamın ellerini, ayaklarını bağlayıp çok keskin bir kılıcı başının üstünde tutmuşlar. “Parayı bulmazsan, seni derhal öldüreceğiz” diye tehdit etmişler. Haham ise gözünü bile kırpmadan şu cevabı vermiş: “Beni rahatça öldürebilirsiniz. Sadece bana birazcık su verin de ellerimi yıkayayım. Tanrıma bir defa daha dua etmek istiyorum: ‘Ey benim Rabbim kayam ve sığınağım! Senin her işin hatasızdır, senin yolların haktır!” (5. B. 32, 4)

Onun böylesine feragat göstermesi vahşi Bedevileri bile ürpertmiş. Utanarak silahlarını indirip yaşlı hahamı serbest bırakmışlar.

Montefiore bu hahamla ve cemaatin öteki ileri gelenleriyle Yahudi halka sürekli yardım yapabilmenin yol ve yöntemini konuştu. Belirli miktarda dağıtılacak altın paralar çok geçmeden harcanıp tükenecekti -peki, sonrası? Yoksullara, ancak onlar devamlı gelir getirecek bir etkinlikte bulunurlarsa, sürekli bir yardım yapılabilirdi. Bu etkinlik tanındı; üstelik zeytinlikleri, pınarları ve geniş çayırlarıyla parlak önkoşullar sunan verimli bir arazi vardı.

Sör Montefiore, Suriye’nin o zamanki hükümdarı Mısır Paşası Mehmed Ali’den ([23]) yüz ya da iki yüz köyü kapsayacak bir arazi şeridini tarım yapmak amacıyla istemeyi kafasına koydu. Arazi elli yıl süreyle işlenecek ve her yıl ürünün yüzde onu ile yirmisi tutarında vergisi ödenecekti. Buna karşılık büyük araziler ve çiftlikler diğer vergilerden muaf tutulacak ve topraktan elde edilen bütün ürünler, herhangi bir kısıtlamaya uğratılmadan her yere ihraç edilebilecekti. Kurulacak bir “Filistin Tarım Ürünlerini Taşıma Şirketi”, bu dev boyutlu girişime gerekli parasal desteği sağlayacaktı.

Sör Moses’in ortaya çıkması, yaptığı cömertçe bağışlar ve insanları kayırmayı amaçlayan planlarına ilişkin haberler tüm ülkeye yayıldı ve kentlerin hepsi bu dindar hacıları davet için elçiler gönderdi.

Dostlarımızın bir sonraki hedefi Tiberias’tı.

Yol, nar ve incir ağaçlarının yoğun yeşiliyle kaplı, yumuşak eğimli tepelerin arasından yılankavi uzanıyordu. Aşağıdaki vadide ise, pek umutsuz bir görünüm vardı: Burada sadece küçük arazi parçaları ekiliydi, geride kalan geniş topraklarda yabanotları beş-altı ayak yüksekliğe kadar boy atmışlardı.

Çalışkan eller buralarda neler yapmazdı ki…

Tiberias’ta Montefiore, Kutsal Topraklar’daki Yahudilerin durumu hakkında istatistik bilgiler derletti; bu yola da önce yoksulların en düşkünlerine para dağıtabilmek için başvurmuştu. Bağışın verilmesi saatlerce sürdü; yardım alanlar sadece Yahudiler değildi, zor durumdaki Hıristiyanlar ile Müslümanlar da bundan yararlandı.

Tiberias’tan Kudüs’e gidildi.

Kutsal kente yaklaşırlarken dostlarımızın kalpleri daha hızlı çarpmaktaydı. Fakat ah! Karşılarına vebadan dolayı kentlerinden kaçmış, kapıldıkları dehşetten benizlerinde renk kalmamış binlerce Kudüslü çıkmıştı.

Bu koşullarda kente girmek düşünülemezdi. O nedenle de dostlarımız, “Çocuklarına ağlayan yaşlı dulun” karşısında bir tepeye çadırlarını kurdular.

Vali, hoş geldiniz demeye yanlarına gelerek tanışmalarını hâlâ zevkle hatırladığı hacılara, kente birlikte bir tören alayıyla girmeleri önerisinde bulundu.

Ve Kudüs’e törenle girildi.

Sör Moses, parıltılı şerif üniformasını giymiş, boynuna da altın görev zincirini takmış ve valinin hizmetine tahsis ettiği safkan bir Arap aygırına binmişti. Bir yanında seçkin bir atın üstünde karısı, öbür yanında vali ve arkalarında gösterişli giysileri içinde kalabalık maiyeti at sürüyordu. Bu alay, tören üniformalarını giymiş askerlerin karşılıklı iki sıra halinde dizili durduğu caddelerden geçti. Sevinç coşkusu içinde bir halk kalabalığı, bu saygın yolculara “Yaşa” ve “Hoş geldin” diye bağırıyordu.

Montefiore, Kudüs için Safed ve Tiberias’takilerden daha büyük ölçüde bir bağış ayırmıştı. İnsanlara böyle aşağılayıcı biçimde sadakalar dağıtmak yerine, onların şerefli ve soylu çalışmalara yönelmesini amaçlayan planını açıklayınca, burada da din kardeşlerinin şükranıyla karşılaştı.

Montefiore çifti, bu sefer Kudüs’te ilk seferkinden biraz daha uzun süre kaldılar. Bu sefer kutsal yerlerin hepsini ziyaret ettiler. Buraları görmeleri, derin din duygusuyla çarpan kalplerini, yeniden asla değişmeyecek Tanrı sevgisiyle doldurdu. Burada, adakları olan, tüm hayatlarını Tanrı’nın şerefine ve İsrail’in iyiliğine hizmete adama kararlarını güçlendirdiler.

Kafasını tasarısına takmış bulunan Sör Moses, İskenderiye’de Mısır Paşası Mehmed Ali’nin huzuruna kabul edilmek için başvurdu; Filistin’i kolonileştirme planını paşaya benimsetmeyi düşünüyordu.

İnsan sevgisinden kaynaklanan bu amacın uygulanması, Mısır ile Türkiye arasında çıkan savaş yüzünden ertesi yıla ertelendi. Savaş, Mısırlıların Beyrut’ta yenilgiye uğraması ve St. Jean d’Acre’nın (Akka) bombardıman edilmesiyle son buldu.

Metin Kutusu: JLSuriye de bir Türk ili oldu.

DOKUZUNCU BÖLÜM

Ondokuzuncu Yüzyılda Ortaçağ

1840 yılının bir Nisan sabahında Baron Rothschild, çalışma odasında kırmızı maroken kaplı koltuğuna rahatça oturmuş, az önce getirilen mektuplara göz gezdiriyor, bir yandan da sigarasından bir nefes çekip dumanını havaya savuruyordu.

Üstünde birçok damga ve mühür bulunan kalın bir zarf gözüne çarptı.

“Yardım dileyen biri olacak, hemen anladım” diye mırıldanarak zarfı, sekreterinin inceleyeceği mektuplar yığınının üstüne fırlattı.

Ama zarfın arkasındaki gönderici adı dikkatini çekmişti. Bu ad, baronun gözüne, başka bir mektubu daha on beş dakika bile dolmadan oluşmuş zarf yığınının üstüne koyarken çarpmıştı.

“Samuel de Treves!” diye okudu adı hayretle “Konstantinopol’de sultanın saray bankeri bu. Ne isteyebilir ki?” diye düşündü.

Baron Rothschild zarfı çarçabuk yırtarak açtı. İçinden Konstantinopol’deki Yahudi cemaatinin gönderdiği ve Rodos ile Şam’da baskılara uğratılmış Yahudilere yardım edilmesini isteyen bir mektup çıktı; ayrıca orada yaşayan Yahudilerin yürek paralayıcı bir dilekçesi de mektuba eklenmişti:

Ne olmuştu?

Bunu Şam’dan gelen mektup anlatıyor.

Bu kentte, 1840 Şubatı’nda, Thomas adlı bir Katolik rahip, uşağıyla birlikte ansızın ortadan kayboluyor. Peder Thomas kırk yıldan fazla bir zamandan beri Şam’da oturmakta ve tıpla ilgili işler yapmaktadır; bu nedenle “Aşıcı” lakabıyla tanınır ve her mezhepten insanın evine girerdi.

Kaybolan bu iki kişinin en son Yahudi mahallesinde görüldüğü ve orada öldürüldüğü söylentisi hızla yayılıyor. Bu da cinayet işleme şüphesinin Yahudilere yönelmesine yetiyor. İşin en kolayı da budur; çünkü böylece resmi makamlar başka yönlerde araştırma-soruşturma yapmak külfetinden kurtulmuş olurlar.

Fransa konsolosu konuya el atıyor; Fransa’nın Doğu’daki Hıristiyanların hamisi olarak iyice azalmış bulunan saygınlığını yeniden yükseltmek istemektedir.

Bunun için de Şam valisinden herhangi bir engellemeyle karşılaşmadan dilediği gibi araştırma yapabilme yetkisini alıyor. İlk kurbanı da bir Yahudi berber oluyor; ifadesinde itirazlarda bulunması onu şüpheli kişi yapmıştır. Rahip öldürülmüş müydü? Berber bilmiyordu bunu. Ama gerçeği söylemesi için yüz kırbaç vurulacağı gözdağının verilmesi üzerine berber, daha fazla işkence görmekten kurtulmak amacıyla kentin ileri gelen Yahudilerinden yedi kişinin, Peder Thomas’ı öldürmesi karşılığında kendisine üç yüz kuruş teklif ettiklerini; çünkü Yahudilerin Hamursuz Bayramı ekmeği için Hıristiyan kanına ihtiyaçları olduğunu söylüyor. Berber bu teklifi öfkeyle reddetmiştir.

Suçlanmış Yahudiler, cinayete azmettirmekten derhal tutuklandılar. Adamlar suçsuz olduklarını tekrar tekrar ileri sürdüler. Yapılan işkencelere çok acı çektikleri halde direndiler. İnsan kanı şöyle dursun, kanın her çeşidinin kullanımını yasaklayan Kutsal Kitap’ı tanık gösterdiler. Bütün bunlar hiçbir işe yaramadı. Tutuklu kaldılar.

Cemaat adına bir Yahudi hekim, valiye kan yalanının hiçbir esasa dayanmadığını, dünyevi ve uhrevi otoritelerin beyanlarını kanıt göstererek açıklıyor. Sonunda da, “Bu biçare rahip kentten gizlice çekip gitmiş ya da Yahudi olmayan birileri tarafından öldürülmüş olabilir” diyor.

“Öyle mi? Başka birileri mi öldürmüş onu? Kim tarafından peki? Haydi çıkar baklayı ağzından!”

Doktor kimsenin adını veremeyince de zindana atılıyor.

Bundan sonra da vali, beş-altı yüz kadar ayak takımı kalabalığın başında, Yahudi mahallesinde kaybolan pederin cesedini arıyor. Hiçbir yerde ceset bulunamıyor. Bu sefer de vali, tutuklananların hapishane koşullarını iyice ağırlaştırarak onları itirafa zorlamayı deniyor. Ne var ki zavallı tutuklular, yapılan işkencelerin son bulması için sadece bir an önce ölmek istemektedir.

“Artık itiraf edecek misiniz?”

Bakın şu işe: Onlar kendilerinden istenilen her şeyi “itiraf’ ediyorlar.

“Kanı nereye bıraktınız?”

Kan, Moses Abulafia’dadır. (Yedi tutukludan biri).

Abulafia sorguya çekiliyor; ama hiçbir şey bilmemektedir. Kırbaçlanması da onu konuşturamıyor. Ancak işkenceye uğratılınca, kanı küçük bir şişenin içinde, komodinine koyduğunu söylüyor. Vali, adamın evinde arama yapıyor; komodini açınca içinde bir miktar paradan başka bir şey bulamıyor ve parayı cebine atıyor.

“Kan nerede?”

Abulafia kanın yerini gösteremiyor. Fakat yeniden işkenceye uğratılmaktan korktuğu için Müslüman oluyor.

Öteki altı Yahudi, araştırmalar ve keşiflerde bir adım olsun ileri gidilemediği halde sürekli işkenceye uğratılıyor.

Şam halkında yavaş yavaş zavallı tutukluların suçsuz olabileceği düşüncesi belirginleşiyor; aynı zamanda Peder Thomas’ın öldürülüşünden birkaç gün önce sokak ortasında katırcı bir Türkle sille tokat dövüştüğü de öğrenilince, bu düşünce daha bir ağırlık kazanıyor.

Fransa konsolosu suçlamasında yapayalnız kalıyor; ama suçladığı insanlar bu yüzden hapishanede aylarca acı çekiyor.

Buna benzer akıl almaz bir suçlama da, o zamanlar Türklerin egemenliğinde bulunan Rodos Adası’nda Yahudilere karşı yapılıyor.

Burada on yaşlarında bir erkek çocuk kayboluyor. Hemen suçlama yapılıyor: Çocuğu Yahudiler öldürmüştür. Burada da Avrupa devletlerinin konsolosları -yalnızca Fransa’nınki değil-nüfuzlarını kullanıp paşadan gerekli araştırmaları yapma iznini alıyorlar. İki Rum kadın da, birkaç Yahudiyi kırsaldan şehre giderken gördüğü, bunlardan birinin oğlan çocuğunu elinden tutarak götürdüğü yolunda ifade veriyor.

Şüphe edilen Yahudi bulunuyor. Adam, söz konusu olan gün şehre hiç gelmemiş olduğunu kanıtlayabiliyor. Fakat bir işe yaramıyor bu; onu zincire vurup işkenceye uğratıyorlar.

“Sen çocuğu çaldın ve onu hahama götürdün. Canını seviyorsan, itiraf et!”

Konsolosların kendilerini hiç ilgilendirmeyen bir olaya karışmalarındaki amaç, Yahudileri Rodos Adası’ndan kovmak ya da onları derhal Hıristiyanlığa geçmeye zorlamaktı. Ayrıca birçok hükümetin ve hükümdarın himayesinde çalışan “Yahudiler Arasında İncil’i Yayma Birliği”nin amaçladığı utanç verici çirkin başarıları göz önünde bulundurarak bütün bir Yahudi cemaatini Hıristiyanlığa “döndürmüş” olmakla övünebilmek ayrıca söz konusuydu.

İşkence uygulanınca suçlanan kişi hemen bir itirafta bulundu. Gelgelelim çocuğu teslim etmek istediğini söylediği insanlar o sırada odada bulunmuyorlardı. Bundan da adamcağızın işkenceden kurtulabilmek için böyle ifade verdiği anlaşılmıştı. Bu sefer de adam başka Yahudilerin adlarını verdi; bu Yahudiler suçlamaları kesinlikle yadsıdılar. Çocuğu da itirafçıyı da tanımadıklarına yemin ettiler. Bütün bunlar bir işe yaramadı: Zindana atıldılar. Acıları bu kadarla da kalmadı: Yahudi mahallesi kuşatıldı ve etrafına nöbetçiler konuldu; böylece tutuklananların yazgısı hakkında kimse bir şey öğrenmesin istendi. Paşaya sunulmak istenen bir dilekçe kabul edilmedi.

Derinlemesine sarsılmış bir halde Baron Rothschild mektubun sayfalarını topladı, onları cebine koyup ofisinden çıktı. Az önce öğrendiği olağanüstü acıklı olguların etkisi altında sağlıklı düşünebilecek durumda değildi: Kalbi bahtsız din kardeşlerinin yanındaydı artık, onların acı feryatları tüm huzurunu kaçırmıştı.

Ayaklarının elverdiği en son hızla dostu Montefiore’ye koştu. Postacı ona da Doğu’dan mektuplar getirmişti. Korkunç olaylar hakkında bir görüşme yapmanın hiç gereği yoktu. Sözle anlatılmaz acılarla iki arkadaş birbirlerine kardeşlik elini uzattılar.

Daha sakin olan Montefiore, çok geçmeden kendini toparladı. Kan ve gözyaşından bir denize batmış Yahudi tarihi kalp gözünün önünden şöyle bir geçit resmi yaptı. Ne kadar da sık, pınarları zehirlemek, papazların kutsal ekmeğini pisletmek, Hıristiyan çocuklarını öldürmek bahaneleri sürülmüş ve bütün bu suçlamalar İsrail’in tüm cemaatlerini yeryüzünden silip süpürmek için yapılmıştı.

Ortaçağa özgü kan suçlaması şimdi, 19. yüzyılda, “aydınlanma çağı”nda yeniden ortaya atılıyordu.

İmparatorların ve papaların, üniversitelerin ve bilginlerin, Hıristiyanların ve Yahudilerin saçmalık ve yalan diye nitelendirmiş olduğu şey, yeniden gerçek diye açıklanıyor, buna inanılıyor ve bütün cemaatlerin varlığını koruması açısından bir defa daha sorun oluyordu!

“Bunlar her kuşakta ve her çağda karşımıza dikiliyor.”

Montefiore gelip çatan bir felaket karşısında boşu boşuna yakınacak bir adam değildi. Ona göre, bu olayın öteki acılı olaylardan bir farkı yoktu; en hızlı biçimde müdahaleyi gerektiriyordu. Sadece tek bir düşüncesi vardı:

“Ben ne yapabilirim?”

Bu düşünceyi genişletmek ve Rothschild’le görüşmek istediği anda, göksel bir vahiy gelmiş gibi zihninde bir şimşek çaktı ve tam bir güvenle peygamberin sözlerini söyledi:

Rabbin, Tanrımın ruhu içimdedir. O gönderdi beni, yoksullara teselli vereyim ve kırık kalpleri yüreklendireyim, tutsaklara özgürlüğü, bağlı olanlara kapıların açıldığını bildireyim diye.” (İşaya 61, 1)

ONUNCU BÖLÜM

Kurtarıcı Zorda

Şam’daki tüyler ürperten olaylar tüm uygar dünyada haklı bir öfke fırtınası estirmişti.

Bütün önyargılara ve köhneleşmiş kurumlara savaş açılan, siyasal açıdan coşkulu bu zamanda Yahudilik, hemen bütün ülkelerde artık daha insaflı, daha adil bir anlayışla nitelendiriliyor; ifadesini yasalar önünde Yahudileri, diğer dinlerden insanlarla eşit sayan eğilimlerde bulan, eskiye oranla çok daha ileri bir değerlendirmeye mazhar oluyordu.

Bu eşitlik ilkesinin ise, hiçbir ülkede İngiltere’deki kadar etkili uygulanmadığını da biliyoruz. O nedenledir ki Yahudiler, haysiyetleri için yaptıkları mücadelede kendilerine, hiçbir yerde bu özgür ülkedeki gibi mert kavga arkadaşları bulamamışlardır.

Londra’nın ileri gelen Hıristiyanları bir protesto bildirisi hazırlayıp aşağıdaki yazıyla Lord-Mayor’a sundular:

“Biz Londra’nın aşağıda imzaları bulunan büyük tüccar, banker ve işadamları sizden bir toplantı düzenlemenizi rica ediyoruz; bu toplantıda Şam’da Yahudilerin uğradığı korkunç baskılardan dolayı duygularımızı ve içten üzüntülerimizi, ayrıca gerçek canilerin mahkeme huzuruna çıkarılması umudunu dile getirmek istiyoruz.”

Bu satırları 210 imza izliyordu.

Önerilmiş bulunan toplantı Londra belediye başkanının yönetiminde yapıldı. Ekmeğe kan konulması suçlaması hezeyan olarak nitelendirilerek reddedildi ve İngiltere hükümetinin, suçlanan Yahudiler lehine derhal girişimde bulunması istendi.

Bu amaçla da Montefiore’nin önderliğinde bir heyet, Dışişleri Devlet Sekreteri Lord Palmerston’a başvurdu. Ne gariptir ki bakan, öteden beri hep söylene gelen atlatma sözlerinin arkasına saklanıp,  “Üzgünüm; fakat biz yabancı bir devletin içişlerine karışamayız” demedi. Hayır, Lord Palmerston, insanlık adına diplomatik görüşmelere hazır olduğunu şu sözlerle açıkladı:

“Sizlere haklı istediğinizde yardımcı olabilirsem, hiçbir şey bana bunun kadar gönül rahatlığı vermeyecektir.”

Günümüzün çok gelişmiş bilgi ve eğitim ortamına rağmen dünyada hâlâ böylesine cahilliğin, avanaklığın ve barbarlığın var oluşunun karşısında hayret ediyor, aynı zamanda insan olarak, Hıristiyan olarak da utanıyorum. Fakat olgular şüpheye yer bırakmıyor; onun için de bu zulme son vermek amacıyla güçlerinin yettiğince her şeyi yapmak artık uygar halkların görevi olmuştur.

Bu zulüm ve adaletsizliğin devam etmesine karşı harekete geçmeleri için, ellerinden gelen her şeyi yapabilmelerini sağlayacak tam yetkiler, derhal Konstantinopol’de İngiliz Elçisi Lord Ponsonby ile İskenderiye’deki İngiliz işgüderine verilecektir.”

İngiliz hükümetinin böyle olumlu davranması, Yahudi halkın tüm zümrelerinde heyecanlı bir hoşnutluk yaşatmıştı. Londra’daki çeşitli cemaatlerin, Şam Yahudilerini savunma çarelerini görüşmek üzere, ana sinagogta yaptığı büyük toplantıda hükümete teşekkür ve takdirin bildirilmesi yolunda bir karar oybirliğiyle alındı.

Paris’te İsrail Merkez Komitesi’nin Adolphe Cremieux adlı bir avukatın, Şam’da suçlanmış Yahudileri yerinde savunmak üzere görevlendirilmesinden sonra, Londra’da da İngiliz Yahudilerinin saygın bir temsilcisinin bu avukatla birlikte ortaklaşa etkinlikte bulunması arzusu yoğunluk kazandı.

Kovuşturmaya uğramış kardeşleri savunmak için kim gönüllü olacaktı?

İnsan sevgisinin ve adaletin hizmetinde hiçbir fedakârlık kendisine ağır gelmeyen adam elbette: Sör Moses Montefiore.

Ona öngörülen görevi, hangi sözlerle kabul ettiğini dinleyelim: “Baylar! Şu anda komplimanlar yapmak ya da dinlemek için hiçbir neden yok. Ne derece onur duyduğum konusunda ise en kestirme, en açık cevabım şu olacak: Beni görevi üstlenebilecek yetenekte gördün, ben de her çeşidinden başka hesapları bir yana bırakıyor ve de ‘Gidiyorum!’ diyorum.

Üzerime aldığım sorumluluğun ağırlığı eziyor beni. Atacağım adımların dinsel topluluğumuz için ne kadar önemli olduğunu da derinlemesine hissediyorum. Ama kaygılarımı hafifleten bir şey var:

O da, parlak beceri ve bilgilerle donanmış Bay Cremieux’nün, kapsam genişliğinin bilincinde olduğum bu görevi benimle paylaşmış bulunmasıdır. Onunla birlikte gidiyoruz!

Gidiyoruz; zulüm ve acı gören kardeşlerimizin şahsında hakarete uğramış insanlık davasını savunmak için gidiyoruz. Eğer başarabilirsek şeytanca eylemlerin karanlık labirentini aydınlatmak, komployu meydana çıkarmak, komplocuları da utandırmak için gidiyoruz. Doğu’daki kardeşlerimizi şaibelerden temizlemek; dinimizin üstüne atılmaya yeltenilmiş riyakârlık ve bağnazlık suçlamalarından arındırmak için gidiyorum. Öncelikle de Doğu’nun hükümetlerine, yasa koyuculuğun ve mahkemede insan yargılamanın batıl inançlardan ayıklanmış temel ilkelerini teskin etmek; ayrıca bu hükümetleri işkenceyi kaldırmaya ve ebedi hukuku, taraf tutan zorbalığın çok üzerinde bir yere oturtmaya yöneltmek istiyoruz. İnşallah çabalarımız başarıyla sonuçlanır. İnşallah kardeşlerimizi dinsel tören amaçlı cinayet gibi saçma bir iftiradan aklar ve Doğu’nun hükümetlerinin kafasına, İngiltere’de hiçbir yüreğin kardeşlerimizin acılarına kayıtsız kalmadığını, İngiltere’de konumuzu adaletsizlik ve zorbalık saymayan tek bir sesin, tek bir görüşün bulunmadığını da sokarız.

Hoşça kalın, baylar!

Atalarımızın Tanrısına dua ediyorum, adımlarımızı yönlendirsin diye. Güvenliğimi onun eline bırakıyor, onun her şeye kadir himayesine güveniyorum. Onun içindir ki, dönüşümü şimdiden görüyorum; o zaman ‘Evrenlerin yargıcının davamıza zafer nasip etti, krallar ve hükümdarlar onun iradesi önünde eğildi’ diyebileceğimi, tam bir güvenle görüyorum. İsrail zamanın fırtınalarından yeniden güçlenmiş olarak sıyrılacaktır: Rab senin halkına kudret bahşedecek, Rab senin halkını barışla kutsayacaktır.” (Mezmurlar 29, 11)

Bu iyimser sözleri coşkulu eylemler izledi.

Yanında eşi, sekreteri Dr. Löwe ve iki Hıristiyan arkadaşı Dr. Madden ile Bay Wire olduğu halde Montefiore, 1840 Temmuzu’nda Doğu yolculuğuna başladı. Dover’den Boulogna’ya geçişlerinde

Kraliçe Viktoria, bir kraliyet istimbotunu, Malta’dan İskenderiye’ye gidişlerinde de bir hükümet vapurunu onların emrine verdi; bu olanaklardan Adolf Cremieux ile ona refakat eden Bilgin Salomon Munk da yararlandılar.

Montefiore ve Cremieux!

Bu iki isim dillerde dolaşıyordu. Alışılmadık bir sertlikle bir zamanlar bütün cemaatlerde, Yahudi ibadetinde çağa uygun bir reformun yapılması için mücadele edilmişti. Şimdi ise “savaşın fırtınaları susmak zorunda”ydi: Çünkü tehlikede olan, dinsel amaçlı cinayet suçlamasıyla çok ağır biçimde hakarete uğratılmış Yahudilik şerefiydi. Kötülük yılanının başını ezmek için yola koyulmuş adamlar için dindaşları, Avrupa’nın bütün sinegoglarında dua etmekteydi.

Bu arada İngiliz hükümetinin diplomatik girişimleri bir başarı elde etmişti: Sultan (*), Rodos Valisi Yusuf Paşa’yı görevden almıştı; çünkü o, gerçeği bir mahkeme yoluyla ortaya çıkarmaktan kaçınmış, bunun yerine tutuklanan bir Yahudinin düpedüz zorla alınmış ifadesine dayanarak birçok suçsuz insanı hapishaneye koyarak onlara işkence yaptırmıştı. Yeni Vali Hacı Ali Paşa, usulüne uygun biçimde bir dava açtırdı. Buna dayanarak yüksek mahkeme de, çocuk çalmak ve çocuk öldürmekten sanık Yahudilerin suçsuz olduklarına karar verdi.

(*) Sultan Abdülmecit (1823-1861). Babası II. Mahmut’un ölümü üzerine 1839’da padişah oldu.

 Şam Yahudilerinin suçsuzluğunu meydana çıkarmak hiç de bu kadar çabuk olmadı.

İskenderiye’ye vardığı gün (4 Ağustos’tu) Montefiore, İngiliz, Konsolosu Albay Hodges tarafından paşanın huzuruna çıkarıldı. Mehmed Ali onu eski bir dost gibi selamladı. Sör Moses buna, dost olarak selamlanılışına sevindiğini, dost olarak da davranılacağını umduğunu söyleyerek karşılık verdi.

“Bu sefer sizi buralara getiren ne?”

“Paşam! Arkadaşım ve ben buraya, suçsuz oldukları halde, Şam’da kovuşturmaya uğratılmış kardeşlerimize yardım etmek için geldik; çünkü onları koruyan yoktur. Bu nedenle de sizden bir ferman hazırlatmanızı rica ediyoruz; bu ferman, Şam’da bize bu acıklı konuya ilişkin bilgi verebilecek herkesi, uygun göreceğimiz yer ve zamanda sorguya çekebilmek hakkını, herhangi bir yanlış anlamaya yer bırakmadan vermeli.

Bu fermanın Şam’a vardığımızda sokaklara ve meydanlara asılmasını da rica ediyoruz.”

Heyete ilkin belirli bir cevap verilmedi. Davanın yeniden ele alınması ve temyizi girişiminde bulunuldu. Daha önce bunlar hiç yapılmamıştı. Fakat girişim İskenderiye’deki Fransız konsolosu tarafından engellendi; çünkü mahkemenin Yahudiler için elverişli biçimde sonuçlanması, konsolosun Şam’daki meslektaşını çok küçük düşürecekti.

Montefiore ile Cremieux görevlerinin başarısından umut kesmişlerdi. Bu sırada Cremieux Yahudilerin tahliye edilmelerini isteyen bir dilekçe yazarak bunu -Fransız konsolosu dışında-dokuz konsolosa da imzalattı. Paşa bunu, haber aldı. Görünüşü kurtarmak için yabancı devletlerin temsilcilerinden etkilenmiş gibi, dilekçe kendisine getirilmeden, tutukluların serbest bırakılmasını emretti.

İki dostumuz genel valinin bu konudaki fermanında, “Montefiore ve Cremieux adlı baylar, benden tutuklu Yahudilerin bağışlanmasını ve serbest bırakılmasını rica ettiler” sözlerini görünce pek şaşırdılar. “Bağışlamak” sözcüğü onları büyük bir telaşa düşürmüştü.

Bu sefer Muhammed Ali’nin huzuruna çıkmayı Cremieux üstlendi.

“Paşa Hazretleri, bendenizin nasıl derin bir acıyla dolu olduğumu görüyorlardır, bundan beni ancak siz kurtarabilirsiniz.”

“Nedir arzunuz?”

“Hayırlı bir iş, başka bir hayırlı işi zorunlu kılarmış. Paşa Hazretleri’nin gerçekleştirdiği adalet eylemi, ölçülemez yücelikte hayırlı bir iştir; fakat buna ikinci bir eylem eklemezseniz kesinlikle başarısız olacaktır.”

“Açıklayınız.”

“Paşa Hazretleri’nin fermanında, Şam valisine hitap eden bir cümlede, ‘Montefiore ve Cremieux adlı baylar benden tutukluların bağışlanmasını rica ettiler’ buyruluyor.

Bizde, Avrupa’da bağışlanma sözünden suçlulara bahşedilmiş bir af anlaşılır. Oysa yüksek malumunuzdur ki, gerek Sör Moses, gerekse bendeniz Şam’daki bahtsız kardeşlerimizin suçlu olduklarını asla söylemiş değiliz.”

“Benim fermanımda da onlara suçlu denmiyor ki.”

“Özür dilerim, Paşa Hazretleri! Fakat cümlede, sizden onların bağışlanmasını dilediğimiz söyleniyor. Böyle bir dilekte bulunmamız için onları önce suçlu kabul etmemiz gerekirdi. Fakat onlar benim gözümde de, Sör Moses’in gözünde de suçsuzdurlar. Paşa Hazretleri bizleri daha acı üzüntülere uğramaktan kurtarıp sevinçlere gark edecek bir işlemde bulunmayı istemeyecek değillerdir herhalde.” “Hayır, elbette istemem böyle bir şey. Fermanımda neyin değiştirilmesini istiyorsunuz?”

“Hiçbir şeyin Paşa Hazretleri; sadece tek bir sözcük, bağışlanmak sözcüğü…”

“Kaldırılabilir.”

“Bir çeşit özür dileme olan bu düzeltmenin etkisi, iki elçimizi tutuklu kardeşlerinin serbest bırakılmasından duydukları sevinçten çok daha büyük sevinçlerle doldurmuştu.

Onların suçsuz olduklarını Mısır hükümeti çoktan anlamıştı; yoksa “katilleri” asla serbest bırakmaz, davayı da durdurmazdı.

Montefiore ile Cremieux, gerçek katilin bulunması için Şam’a giderek mahkemeye başvurmak arzusundaydılar. Fakat Mısır ile Türkiye arasında savaş çıktığından oraya gitmekten vazgeçmek zorunda kaldılar. ([24]) Görevlerinin bu bölümünü tamamlayamamışlardı; bu eksikliği, altı aylık bir ayrılıktan sonra, evli kadınları kocalarına, çocukları babalarına kavuşturmanın; her şeyden önce de İsrail adını kan cinayeti iftirası utancından arındırmanın keyfini yaşamakla giderdiler.

ON BİRİNCİ BÖLÜM

Kötü Tohumdan İyi Ürün

Montefiore, Şam’daki tutuldular zindanın büyük kapısından dışarı çıkınca, görevini artık sona ermiş olarak mı gördü?

Asla! Suçsuz dindaşlarının bu şekilde kurtuluşu, Montefiore için kardeşlerinin hayrına yeni eylemlere girişmesi için bir çıkış noktası oldu.

Bu amaçla da yurduna dönmeyip Konstantinopol’e gitti. Lord Palmerston’un tavsiyesi, orada Türk Dışişleri Bakanı Reşit Paşa’nın onu Sultan’ın huzuruna çıkarmasını sağlayacak kadar etkili oldu.

Büyük İngiliz İmparatorluğu’na duyulan saygıdan dolayı huzura kabul töreni, Doğu ülkelerine özgü bir debdebe gösterisiyle yapıldı; bu gösteride askeri müzik de eksik değildi.

Sör Moses, usulüne uygun duruşma yaptırarak Rodoslu Yahudilerin suçsuzluğunu kanıtlama ve böylece bir hukuk cinayetini önleme olanağını sağlayan Türk hükümetinin takdire değer bu davranışından ötürü sultana teşekkürlerini söyledi.

Sultan cevap verdi:

“Şam’daki olayları büyük üzüntüyle haber aldım; bundan dolayı da Rodos konusunda usulüne uygun işlemler yapılmasını emrettim, böylece Yahudilik camiasına bir tarziye vermeye çalıştım. İsrail dininden cemaatler, her zaman İmparatorluğumun öteki tebaaları gibi aynı himaye ve aynı avantajdan yararlanacaktır. Heyetinizin benden istediklerini kabul edeceğim; çünkü sizi bu başkente getirten insan sever düşünceleri takdir etmeyi biliyorum.”

Sör Moses’in başkanı olduğu heyet, sultanda ne istemiş olabilirdi? Yahudilerin, Türkiye’de yaşayan öteki insanlarla eşit haklara sahip olmasından başka ne daha fazla, ne daha az bir şey istiyor değillerdi.

Pervasızca bir istek! Yabancı bir devletin işlerine görülmemiş biçimde karışmaktı bu -hem de bunu resmi görevi olmayan biri yapıyordu.

Ne var ki, adaletin ve insanlığın sesi, her türlü politik kavgayı bastırmaktaydı. Onun içindir ki sultan şu fermanı yayınladı:

“Yahudiler aleyhinde öteden beri söylenen bir önyargı vardır. Cahil kimseler, Yahudilerde bir insanı kurban etmek ve kurbanın kanını Hamursuz Bayramı’nda sofrada kullanmak geleneğinin bulunduğuna inanmaktadırlar. Bu önyargı yüzünden Şam ve Rodos’ta -İmparatorluğumuzun tebaası olan- Yahudiler, başka dinden kimseler tarafından baskılara uğratılmıştır. Onlara karşı yaygınlaştırılan iftiralar ile yapılan kovuşturmalardan haberdar olduk. Bunun üzerine hayal ürünü bu uydurma cürümden dolayı Rodos’ta suçlanmış birçok Yahudi, kısa süre önce, adı geçen adadan Konstantinopol’e getirildi, burada yeni yasalara göre yargılandılar ve tamamının suçsuz oldukları anlaşıldı.

Ayrıca, Yahudilerin din kitapları da bilgin ilahiyatçılarca gözden geçirildi. Bu inceleme sonunda, Yahudilerde, insan kanı şöyle dursun, hayvan kanının kullanımının dahi yasak olduğu meydana çıktı. Bu da, onlara ve onların inançlarına karşı yapılan suçlamaların saçma iftiralar olduğunu açıkça kanıtlamaktadır.

Bu nedenle ve de tüm tebaamıza beslediğimiz sevgiden ötürü, suçsuzluğu anlaşılmış Yahudi halkının bundan böyle herhangi bir asılsız suçlamayla rahatsız edilmesini yasaklıyoruz. Yahudi dininden olanlar, egemenliğimiz altında bulunan diğer halklarla eşit biçimde, aynı haklardan yararlanacaklardır. Ve yine kesin emirler verdik ki, Yahudiler, İmparatorluğumuzun her yerinde, Babıâli’nin diğer tebaaları gibi korunsunlar; ibadetlerini serbestçe yapmalarına hiçbir şekilde karışılmasın; güvenlikleri ve huzurları asılsız nedenlerle bozulmasın.”

O   zamandan beri Türkiye’de artık hiç kimse, Yahudilere karşı dinsel amaçlı cinayet suçlaması yapmaya cesaret edememektedir. 1847 yılında Kudüs’te Yahudilerin bir Hıristiyanı dinsel tören amacıyla öldürdüğü söylentisi yayılınca, Rum-Ortodoks rahipleri kan suçlamasının gerçekliğini ispata kalkışmışlarsa da, Montefiore’nin ricasıyla yayınlanmış bulunan ferman, tüm kuşkuları susturmuş, herhangi bir adli kovuşturmayı da önlemiştir.

Şam’da nefretin ve iftira hırsının saçmış olduğu kötü tohumlar, Yahudilere sultanın öbür tebaasıyla tam bir hukuksal eşitlik sağlamasının dışında başka güzel olanaklar da vermiştir.

Batı Avrupa Yahudilerinin acıma ve üzülmeleriyle Doğu ülkelerindeki kardeşleriyle kurdukları bağlantı, Montefiore’nin yurduna dönmesinden sonra da devam etti. Bu bağlantı daha can ve gönülden oldukça, Montefiore ile Cremieux de Doğu’daki dindaşlarının ekonomik ve kültürel düzeylerini yükseltmek için geniş çevreleri daha çok heveslendirmeyi başardılar.

Cremieux, bu yoksulluğu gidermenin en kestirme yolunun okullar kurmak olduğunun bilincindeydi; çünkü nerede okul varsa, orada eğitim oluyor; nerede eğitim varsa, orada da iş ve kazanç oluyordu. Bu nedenle Cremieux, İskenderiye ve Kahire’de birer Yahudi ilkokulu kurulmasını sağlamadan Mısır’dan ayrılmadı; bu okulların bakım ve giderlerini karşılamak için kendisine çok zengin bağışlar yapılmıştır.

Cremieux’nün burada hiçbir şefaati bulunmayan bir kişi olarak, mütevazı bir çerçevede gerçekleştirdiği işi, daha sonraları tüm dünyada örgütlenen bir dernek, çok daha büyük ölçeklerde sürdürmüştür. Her yerde Yahudilerin hukuksal eşitliği ve moral yükselişi için çalışan; sırf Yahudi olduğu için acı çekmiş herkese etkili yardımlar yapan bu dernek, 1860’ta kurulmuş “Alliance Israelite Üniverselle”dir.

Yarım yüzyıldan beri Allianz, “Sevgi, adalet ve özgürlük adına yeryüzündeki tüm İsrailoğullarını birleştirmeyi” amaçlayan bu örgüt, Avrupa, Asya ve Kuzey Afrika’nın henüz uygarlaşmamış ülkelerinde İsrailli yaşlı ninelere reva görülmüş barbarlık ve zulüm hırsının yaralarını sarmak için milyonları ve yeniden milyonları toplamıştır. Binlerce parasız yatılı öğrenci, Allianz okullarında aldıkları dersler sayesinde ekmeklerini namuslarıyla kazanmak olanağını elde etmiş, böylece de insan toplumunun yararlı üyeleri olmuştur.

Cremieux’ten esinlenerek Allianz’ın açtığı okulların sayısı 1909’da 144’e ulaşmıştır. Bunlardan Fas’ta 22, Bulgaristan’da 10, Türkiye’nin

Avrupa kesiminde 35, Küçükasya’da 16, Suriye’de 19, Mezopotamya’da 6, Trablusgarp’ta 2, Mısır’da 8, Tunus’ta 6, İran’da 16, Cezayir’de 4 okul bulunuyordu. Ayrıca Allianz, Paris yakınında Auteuil’de zaman zaman bir öğretmen kursu açmakta; Djedeida’da bir tarım okulunun, çeşitli kentlerde erkek çocuklar için 32 çırak okulunun sürekli hizmet vermesini sağlamaktadır. Çırak okullarında yüzlerce çocuğa değişik elsanatları dallarında çok iyi eğitim verilmiştir. Bu okullar Yahudilerin ahlakının, beden yapılarının ve ekonomik güçlerinin olağanüstü derecede bir iyileşme göstermesine yol açmıştır. Dünyanın üç kıtası üzerinde yayılmış Allianz okullarında toplam 45.000 çocuğun eğitimi, giyimi-kuşamı ve beslenmesi sağlanmıştır.

Allianz’ın ana kucağından yetmişli yılların başlarında iki kuruluş çıktı. (Tam bir ayrılış değildi bu, her iki kuruluş da Allianz’la olan gönül bağını hep sürdürmüştür.) Bu kuruluşlardan biri, “Avusturya İsraeli Allianz”, diğeri “Anglo-Jetuish Colorıization Association “dur. Sonunda Allianz 1902 yılında en başarılı yardımcısı “Alman Yahudileri Yardımlaşma Birliği”nde yeniden dirildi. Bu birlik, tıpkı “Alliance İsraelite Üniverselle” gibi, Doğu ülkelerinde Yahudilerin eğitim düzeyinin yükselmesini ve ekonomik bakımdan gelişmesini kolaylaştırmak için okullar kurmaya önem verdi.

Bu yardım birliği, 1908 yılında, Doğu ülkelerinde şu enstitüleri; ya kendi olanaklarıyla, ya da kısmen katkıda bulunarak yaşatmaktaydı:

12 çocuk yuvası, 13 kız ve erkek okulu,

1 ticaret Lisesi, 1 ev idaresi okulu,

2 kız yurdu, 1 tatbiki sanat okulu,

1 öğretmen kursu. Toplam 31 eğitim kurumu ve bunlardan yararlanan 5000 bakıma muhtaç çocuk. Bu okulların giderlerinin karşılanması, keza çeşitli ülkelerde dindaşlarımızın arasında hüküm süren yoksulluğun azaltılması için Yardım Birliği, 1907/1908 yılında bir buçuk milyon mark harcamıştır.

Şam’daki olaylar ve bu olaylar nedeniyle gerçekleştirilen yardım kampanyası -İngiltere dışındahiçbir ülkede, inanç ve vicdan özgürlüğünün klasik ülkesi Kuzey Amerika’daki kadar canlı bir yankı bulmamıştır.

Burada -Lord Palmerston gibi düşünen-Amerika Birleşik Devletleri Başkanı (*), Şam’da insanlığa karşı işlenmiş suçu protesto etmiş ve devletin Doğu’daki diplomatik temsilcilerine durumun derhal düzeltilmesi için aracı olunması direktifini vermiştir.

(*) 1837-1841 yıllarında ABD Başkanı Van Buren’di.

Böylesine aydın ve adil bir hükümetin tutumundan cesaret alan Amerikan Yahudileri, dinsel tören amaçlı cinayet yalanını şiddetle reddettiler ve hoşgörüsü kıt ülkelerde yaşayan kardeşlerinin ileride uğramaları olası kovuşturmalara karşı etkili biçimde harekete geçilmesini sağlamak amacıyla bir birlik kurdular. Bu birlik aynı zamanda kendi yurdunda muhtaç duruma düşmüş olanlara, dünyanın neresinde olursa olsun yardım etmeyi de amaçlıyor, insana yardım işlerini kolaylaştırmayı zorunlu görüyordu; çünkü: Charity begirıs at home. Bu birliğin kurucusu, kendisi için haklı olarak kötü tohumun asil meyvesi diyebileceğimiz Henry Jones, Amerika’ya göç etmiş bir Alman makine imalatçısıdır. Birliğin kuruluş günü de 13 Ekim 1843’tür. “Hayırseverlik, Kardeş Sevgisi, Uyum” sloganları altında “Birliğin Çocukları” -B’nei B’riss- bağımsız bir tarikatta bir araya geldiler; amaçladıkları yüce görevleri şunlardı: İsrailoğullarını insanlığın en yüksek çıkarlarına ulaştırmak için birleştirmek; soyumuzun ruhsal ve töresel karakterini daha da geliştirmek ve yükseltmek; insan sevgisi, şeref ve vatanseverliğin en temiz ilkelerini zihinlere nakşetmek; sanat ve bilimi korumak; yoksulların ve muhtaçların sıkıntısını azaltmak; hastaları ziyaret etmek ve onlara bakmak; kovuşturma kurbanlarının yardımına koşmak; dulları ve yetimleri gözetmek, onlara olanca güç ve şefkatle yardım etmek.”

Her ne kadar “B’nei B’riss” tarikatına, sadace erdemli yaşayış tarzıyla başkalarına örnek oluşturabilecek, aynı zamanda da hayır işleri amacına büyük miktarda para harcayabilecek ve harcamayı isteyecek durumda olan dindaşlar alınmışsa da, tarikat ideali öylesine coşkulu bir rağbet gördü ki, 1881 yılına kadar 25.000 saygın Amerikan Yahudisi “B’nei B’riss” bayrağı altında toplanıp 300 loca (şantiye) oluşturdu. O yıl (1881) tarikatın önderleri, Almanya Yahudilerinin ileri gelenleriyle tarikatın bu ülkede örgütlenmesi amacıyla görüşmelere başladılar.

Almanya’da etkinliklerine yeni başlayan Yahudi düşmanı bir haraket, acıda ve inançta yoldaş olanları birbirine yaklaştırdı. Bu da kardeş sevgisine dayanan bir birliğin kurulması için çok elverişli bir ortam oluşturdu. Böylece 20 Mart 1882’de “Bağımsız B’nei B’riss Tarikatının (UOBB) ilk locası, “Alman İmparatorluğu Locası” adıyla Almanya’da, Berlin’de tarikat yönetiminin gönderdiği bir temsilcinin yaptığı törenle açıldı. Bir yıl dolmadan Alman İmparatorluğu Locası’na yüzden fazla kardeş katılmış bulunuyordu. Bu durumda Berlin’de, 1883’te, ikinci bir loca, “Berthold Auerbach (*) Locası”nı açmak zorunlu oldu. Bunu ertesi yıl, yine Berlin’de, “Montefiore Locasının” açılması izledi. Bu locanın kurulması, kitapçığımızın kahramanı için -belki de son kezbüyük bir sevinç kaynağı olmuştur.

(*) Berthold Auerbach (1812-1882), sağlam g özlem e dayanan, eğlenceli öyküleriyle büyük bir ün kazanmış bir yazardır.

Bu arada tarikat düşüncesi Almanya’nın öteki kentlerinde de kök salmış ve Halle, Beuthen, Stettin, Breslau localarının kurulmasına yol açmıştır. 1909 yılında “B’nei B’riss” tarikatının Almanya’da 70 locası ve bu locaların toplam 7000 üyesi bulunuyordu. Alman bölgesel localarının yönetimi Berlin’deki büyük loca tarafından yapılıyor, bu locanın başında da “Büyük Başkan” (Hukuk Danışmanı Timendorfer) bulunuyordu.

“B’nei B’riss” tarikatı neler başardı; üyeleri üzerinde nasıl eğitici ve yüceltici etkiler yaptı; sevecen değerli çalışmaları nasıl sonuçlara ulaşıp nelere yararı dokundu; kardeşlik düşüncesi ve candan dostluk tarikatın tüm üyelerini nasıl uzlaştırıcı bir bağla sardı, bütün bunları, bu tarikata katılanlar, çalışıp hizmet ederek öğrendiler.

Yahudi kardeşlik sevgisinin Montefiore’nin ideali doğrultusunda gerçekleşmesi için bu birlikler etkili oldular. “Büyük Birlik”inde sinesinde doğan;

“Montefiore Birlikleri” de ([25]) Montefiore’nin mirasçısı olarak sessiz, ciddi çalışmalarla gençlere kutsal metinlerin bilgilerini ulaştırmak, böylece onlarda geleneksel inanca yönelik sevgi uyandırmak amacına hizmet ettiler.

Kaynak: Dünyanın En Ünlü Yahudisi-Sör Moses Montefiore, Bir Yaşam öyküsü, Yazan: Dr. Eugen Wolbe Çeviren: Esat Nermi Erendor, Temmuz 2000, İstanbul

DÜNYANIN EN ÜNLÜ YAHUDİSİ-Sör Moses Montefiore 1.BÖLÜM


 

Sir Moses Montefiore

Sör Moses Montefiore, 24 Ekim 1784’te Livorno’da doğdu. Zengin bir ailenin çocuğu değildi. Parayla satın alınamayacak manevi zenginliğe sahip bir ailede büyüdü. Goethe’nin söylediği, “Babalarından sana miras kalana sahip olmak için onu kazanmalısın!” cümlesindeki “öz”e ulaşmak için çalıştı, çalıştı… Sonunda, bir Yahudi aydını olarak dünyaya ölmez bir isim bıraktı…
Kazandıklarını kendisi için saklamadı. Her şeyini paylaştı… Yaşamını iyilik yapmaya adadı. Yoksullara ve ihtiyacı olanlara yardımları servetiyle aynı oranda arttı. Yardım elini dünyanın pek çok yerine uzattı: Güney Amerika. Filistin, Suriye, Fas, Bulgaristan, Rusya, Türkiye’de yaşayan Yahudilerle ilgilendi. Bu tutkusundan son nefesini verene kadar vazgeçmedi. Çünkü huzuru ve yaşama sevincinin kaynağı “yardım”dı…
İlk kez bir Yahudi Londra belediye başkanı oldu: Bu Sör Moses Montefiore’ydi… Kral ve Kraliçe Viktorya tarafından onurlandırılarak “Sör” unvanı verilen ilk Yahudi de oydu. Günümüzde de kendi alanında ilk sıralarda yer alan ve dünyanın en eski sigorta şirketi olan Allianz‘ı kurdu. Okullar açtı…
Sıradan bir Yahudi olarak geldiği dünyadan; yardımseverliği, cömertliği, insanlığı, çalışkanlığı, adilliği, dürüstlüğü ve “iyilik tutkusu”yla saygıyla anılan” bir isim bırakarak ayrıldı…
Sör Moses Montefiore 1885’te dünyaya gözlerini yumduğunda bile son sözleri şunlar oldu: “Yapılacak başka bir şey var mı? Varsa yapahm. Bir çek daha yazmam gerekiyorsa, gücüm yettiği sürece yazmak isterim. Şükürler olsun Allah’ıma, bana bunca zamandır iyilikler yapma olanağı verdiği için…”
Yahudi tarihi onun ölmez adını saygıyla ve gururla anar. Onun yaşamöyküsü “derslerle” doludur…
Eugen Wolbe



 

BİRİNCİ BÖLÜM

“Babalarından Sana Miras Kalan…”

Çam ağaçlarının karanlıklaştırdığı bir ormandan geçerken ortalık yavaş yavaş aydınlandı ve uzakta, güneş altında parıldayarak göğe doğru yükselen bir doruk göründü. O zaman yolcunun -antikçağ Tanrılarının habercisi ([1]) gibi-sanki ayaklarına kanatlar takıldı, gözleri sevinçle parladı. Haydi ileri, “kızılımsı ışınlar saçan doruğa doğru!” Böyle bir dağ her insanın gözleri önünde yükselir. Herkes olabildiğince en az çabayla ona tırmanmak, sonra da zafer kazanmış olmanın gururuyla tepesinden aşağılara bakmak ister: Evet, güneşli bir yaşta kim erişmek istemez buna?

İsrail’in inancı hem çok yaşlı, hem çok dinç harika bir armağan, bununla adil olanlara ve dindarlara sonsuzluk ihsan edildi. Ve fakat bir sınır da çekildi: “Hayatımız yetmiş yıl sürecek ve eğer daha da uzarsa seksen yıl olacak.”

O halde bir faniye göklerin teveccühü ne kadar büyük olmalı ki, onun bu sınırı aşmasına, gerek bedence gerekse zihince zindeliğini koruyarak doksan yaşına, sonra da hatta yüz yaşına kadar yaşamasına olanak vermiştir.

Yüce yaradanın seçtiği bu kişi, “Sör Moses Montefiore”dir; İsrail’in bir kralı, bir kahramanıdır. Sadece yumruğu demirden bir kahraman, sadece yaratıcı deha sahibi bir kahraman değildi o, “Yahudi yüreğinin” bir kahramanıdır.

Yahudi tarihi onun ölmez adını saygıyla ve gururla anar.

Bu bakımdan onun yaşamöyküsünün sonraki kuşaklara anlatılması, hiç kuşkusuz bir zorunluluk olmuştur.

Montefiore (Türkçesi: Çiçekdağı) ailesi, bu adı İtalya’da Asedi-Piceno ilindeki Montefiore kasabasından almıştır. Aile, Yahudilerin İspanya ve Portekiz’den kovulmasından ([2]) sonra bu kasabaya 16. yüzyılda gelip yerleşmiştir. Aristokratik şövalyeliğin belirleyici bir karakter özelliği olması ve İspanya Yahudilerinde yaygın biçimde görülen Tanrı’ya ibadetin İspanyolca yapılmasına kesinlikle bağlı kalınması, Montefiore ailesinin kökenini gösteren işaretlerdir.

17. ve 18. yüzyıllarda aileyi, Adriyatik Denizi kıyısında Pesaro ve Ancona kentlerinde buluyoruz, daha sonra da o zamanlar Akdeniz’de zengin ticaret kenti olan Livorno’da. Burada Yahudiler, Medici hükümdar ([3]) hanedanınca özel koruma altına alınmıştı; Mediciler Yahudileri aşağılamayı amaçlayan olağanüstü yasalara en olumlu anlamda karşı çıkmışlardır. Bu ünlü hükümdar ailesi, hoşgörülü tutumundan hiçbir zaman pişmanlık da göstermemiştir. Liverno’nun 17. yüzyılın sonlarında sayıları on bine ulaşmış bulunan çalışkan Yahudilerinin de, bu kentin İtalya’nın en büyük ticaret merkezlerinden biri haline gelmesinde katkıları hiç de az olmamıştır.

Monte Piore’ler de tüccardı. Floransa’nın ünlü hasır eşyalarının, özellikle de şapkalarının ithalat ve ihracatını yapıyorlardı. İngiltere tacirleriyle sürdürülen çok canlı ticaret ilişkileri, 18. yüzyılın ortalarında Moses Vita Montefiore ile eşi Esther’in Londra’ya göç etmelerine yol açtı. Fakat onların güneşli İtalya’dan ayrılmaları sadece bir yer değiştirmeden ibaretti; Liverno’daki akraba ve dostlarla eski samimi ilişkiler, mektuplaşmalar ve karşılıklı tekrarlanan ziyaretlerle hep canlı tutuldu.

Moses Vita’nın büyük oğlu Joseph, Londralı bir kıza, hem güzel hem dindar Rahel Mocatta’ya evlilik bağı için elini uzatınca, genç evliler ilk gezilerini de, üzerinde masmavi bir gökyüzünün sürekli gülümsediği ülkeye yaptılar.

Joseph, karısını ailenin Livorno’daki büyük evine götürebildiği için kim bilir ne kadar derin bir heyecan duymuştur? Hele Montefiore ailesinin en yaşlı başkanı elini Livorno’da 24 Ekim 1784’te, bir pazar günü dünyaya gelen erkek evladın başına koyduğu zaman bu olay tümüyle nasıl da mutluluk habercisi sayılmıştı?

Bu çocuk Moses Montefiore idi.

Bir insanın doğduğu ülkenin onun kişiliği üzerinde özellikle etkisi olduğu söylenir. Nitekim Montefiore’de de güney ülkelerinin sıcakkanlı-neşeli meşrebiyle İngilizlerin pratik zekâsı ve kibar çekingenliği birleşmiştir. Bu özelliklerin oluşmasında hiç kuşkusuz babasının etkisi vardı; zira babası hayatı olabilecek haliyle değil de, olduğu haliyle kabul ederdi.

Joseph Montefiore zengin bir adam değildi. Aksine hayatı boyunca hep çok çalışmak zorunda kalmıştır. Hele evliliği, yıllar geçtikçe iki oğul ve beş kız evlatla donanınca, çabalarını daha da artırması gerekmiştir.

Montefiore ailesinin uzun yıllar boyunca oturduğu, Dauxlıall semtinde, Kennington Terasse 5 numaradaki mütevazı evin kapısını zaman zaman tasaların, hatta üzüntülerin bile çaldığı olmuştur. Fakat asla içeri girmek olanağını bulamamıştır. Çünkü ailenin hayatı dinin ateşiyle ısınıyordu; çünkü nerede inanç varsa, orada güven olur ve nerede güven varsa, orada neşeyle dolu cesaret olur.

“Ben ve benim evimin halkı, biz Tanrı’ya hizmet etmek istiyoruz” (Yuşa 24, 15). (*) Josehp Montefiore’nın yaşayış tarzını tümüyle yönlendiren işte bu sözdü.

(*) Yuşa veya Yeşu, Yahudi peygamberidir. Dört büyük Yahudi peygamberinden biri sayılır. Tevrat’ta Musa’ya bağlanan ilk beş kitaptan sonra en önemli kitap onun kitabıdır. Birçok mucizeleri vardır.

Onun için Yahudi inancı, sadece bir ahlak öğretisi değildi, onu daha çok kusursuz, tertemiz bir hayatın ilk şartı olarak görüyordu. Öte yandan bir Yahudi-dinsel dünya görüşünün tüm içeriği de değildi bu. Ona göre ahlak tek başına, “Rabbin avlularına özlem çeken, bu özlemle yanan bir ruha” (Mezmur 84, 3) ([4]) yeterli huzuru veremezdi.

Böylece dinin emirlerini bozmadan, asıl değerli özünü hiç eksiltmeden çocuklarına aktararak Joseph, onlarda çok küçük yaşlardan itibaren Yahudiliğin dinsel göreneklerine, yani dinin soylu kılıfına karşı sevgi uyandırırdı. Eğer bunlar olmasaydı dinin değerli özü, binlerce yıl boyunca varlığını koruyamazdı. Dinin dış kılıfına ilişkin çok anlamlı bu geleneklerin uygulanması, inançlı Yahudiye bir iç huzuru sağlıyor, o zaman Tanrı’nın hoşuna gidecek bir iş yaptığını düşünüyor, özellikle de baskılara ve kovuşturmalara uğrayanlar, çektikleri acıların, gördükleri hakaretlerin tesellisini bunda buluyordu.

Cuma akşamları Şabat günü ([5]) başlarken, babanın çocuklarını teker teker kutsaması, insanı nasıl etkileyen yüce bir andır; sonra da bembeyaz örtüler serili masanın üzerinde Şabat mumları tatlı ışıklar saçarken ekmek ve şaraba ilişkin hayır duasını etmesi de öyledir; ya da Pesah Bayramı (••*) akşamlarında babanın çocuklarıyla birlikte Mısır’dan göçü anlatırken gecenin geç saatlerine kadar Tanrı’ya şükrediş ilahileri söylenmesi de öyledir.

Kutsal günlerdeki ibadetlerde, bir zamanlar Kudüs Tapınağı’nda ([6]) hahamların söylemiş oldukları duayı tören korosu halinde söylemek ve bu sırada -İspanya-Portekiz Yahudileri töresine göreher aile reisinin oğullarını ve torunlarını etrafına toplayıp onların sevimli başları üzerine, bir yandan kutsayarak “talet” denilen dua kaftanını yayması, gençlerin kalplerini bir daha asla unutamayacakları derinlikte etkilemez mi?

Böylesine duygulandırıcı anlarda Moses’in de kalbi mutlulukla coşarak çarpmış, bir bayram bitince öbür bayramı heyecanla beklemiştir.

Çocuğun kalbinde din ateşini alevlendirmek için babası, yapabileceklerini en iyi şekilde yapmıştır. Oğulun sorusunu da İsrail’in, yüce öğretisine derinlemesine nüfuz etmek, aynı zamanda buradan dinsel göreneklerin önemini kavramaya ulaşmak, bu ısıtıcı ateşi canlı olarak sürdürmek, onu umursamazlığın ve hoş görmenin zehirli soluğundan korumaktı.

“Babalarından sana miras kalana sahip olmak için onu kazanmalısın!” (Goethe)

İKİNCİ BÖLÜM

Taşlı Yollardan Zengin Refaha

Moses Montefiore’nin aldığı dinsel eğitim, genel eğitimin çeşitli dallarındaki öğrenimiyle yan yana yürütüldü.

Okul ona geniş kapsamlı bilgiler verebilmiş değildi. Zaten İngilizce okul öğretiminin de böyle bir hedefi ve amacı yoktu. Bununla birlikte öğrenciler, ilgi duydukları ya da gelecekteki meslekleri için gerekli gördükleri dallarda özel eğitimle kendilerini yetiştirme ve geliştirme olanağına da sahiptiler. Örneğin, okulda, yaşayan yabancı diller öğretilmiyordu; ama Montefiore böyle bilgileri özel yoldan edinmeye başlamıştı.

İngiliz şairleri de okulda öğretilmiyordu. Ne var ki onlar, dostlarımız sayesinde meçhul kalmadılar. Defterlere kaydedilmiş geniş kapsamlı şiir derlemeleri bunun somut tanığıdır. Bu defterler içerik zenginliği ve hayatı içtenlikle yansıtması bakımından özellikle ilgisini çekmiş pek çok şairden alıntılarla doludur. Bu tür defterleri, daha sonra günü gününe tutulmuş notların yer aldığı defterleriyle birleştirir. Günlüklerinde, yaptıkları ve düşündükleriyle ilgili olarak hesap verircesine bir tutum göze çarpar. Sayıları kırk sekiz olan günlük defterleri 70 yıllık bir zaman dilimini kapsar. Montefiore ailesinin bir dostu tarafından özet halinde yayınlanmıştır. ([7])

Moses, ilköğrenimini bitirdikten sonra, kendisini mesleğine hazırlayacak yüksekokula girmiştir.

Yükseköğrenimini hevesle yapar. Fakat o zamanlar ülkede, bugün olduğu gibi, her inançtan insanlara eşit haklar tanınmış değildi; daha çok da Yahudilere birçok kısıtlamalar uygulanıyordu. Gerçi İngiltere Yahudileri gettolarda ([8]) yaşamak zilletine asla uğratılmamış ve hiçbir zaman da aşağılayıcı özel işaretler ([9]) taşımak zorunda bırakılmamıştır. Fakat 19. yüzyıla kadar subaylık, öğretmenlik, yargıçlık ve avukatlık gibi meslekleri yapmaları yasaklanmıştı. Tıp öğrenimine de ancak büyük zorluklar çıkarılarak izin veriliyordu. Buna rağmen Hıristiyanlığa geçen Yahudiler çok enderdi; bir görev, bir makam elde etmek uğruna hemen hiç kimse kutsal inancından dönmüyordu.

Böylece Moses Montefiore tüccar oldu ve çalışma alanı olarak da bankacılığı seçti.

“Çıraklık yılları beylik yılları olmaz” diyen atasözünün doğruluğunu Moses de öğrenmiştir. Daha sonraları ulaştığı refaha şükrettiğinde, bunun kökeninde kötü aydınlatılmış, daracık odalarda, ağır çalışma koşulları içinde yetişmiş olması bulunduğunu hep hatırlamıştır. Bu çalışmalar, onu gayretli, enerjik ve titiz olmaya alıştırmış, unutulmaz mareşalimiz Moltke (*) gibi Moses de, çok ileri yaştayken, kendisine bu kadar uzun süre yaşamış olmasının nedeni sorulduğunda aynı cevabı vermiştir: “Öncelikle çok zor geçmiş olan gençlik yıllarımdır” demiştir.

Çok geçmeden Moses sessiz yazı odasını gürültülü borsayla değiştirdi ve burada devlet tahvilleriyle diğer değerli kâğıtların simsarlığını yapmaya başladı. O zamanlar Londra Borsası’nda yalnızca on iki Yahudiye simsarlık izni verilmekteydi. Güvenirlik öngören bu işin göstergesi sayılan madalyonları belediye başkanının elinden almak için de ona, kuşkusuz hayli yüklüce bir para ödemek zorunda kalmışlardı.

Moses, ticari işlerini yoğun tempoda yürütürken, öte yandan bilgisini genişletmek ve iç dünyasını yönlendirmek için yeterince zaman da bulabilmiştir. Yakın ilgi duyduğu alan botanik (bitkibilim) oldu. Bu konuya ilgisi çocuk yaşlarındayken babasının teşvikiyle başlamıştı. Ayrıca “Tartışmacı Gençlik Kulübü” adlı bir derneğe de girmişti; bu kulübün üyeleri, daha sonra üzerinde düşünce değiş tokuşu yapacakları bir konuda sırayla konuşmak zorundaydılar. Montefiore burada mizacından kaynaklanan çekingenliğini aşmayı, bir dinleyici kalabalığı karşısında, önceden hazırlık yapmadan ve herhangi bir yazılı taslak olmadan akıcı ve duru konuşmayı öğrendi.

Böyle toplantılardan, özellikle de siyasal bir konu genç insanların yüreklerini ateşlemişse, Moses’in nasıl heyecan içinde eve gelmiş olabileceğini gözümüzün önünde canlandırabiliriz. Ne var ki baba evinde kendisini bekleyen sevgi bolluğu karşısında herhalde bütün heyecanlarından ve sıkıntılarından silkinmiş olmalıdır; hele gün bir Şabat günüyse, bunlardan tümüyle arınmıştır.

Sevinçle selamlanan barış ve huzur meleği, günün birinde ailenin küçük evi bir yangın felaketine uğrayınca, kim bilir ne kadar çok kaygılanmış, ne kadar çok gözyaşı dökmüştür. Nice değerli eşya, güzel anıların nice yadigârı alevlerin kurbanı olmuştu. O an için acı bir yaşantıydı bu! Fakat aile, dumanları hâlâ tüten yıkıntının önünde yeniden bir araya gelince, çok daha büyük, telafisi mümkün olmayan bir kayba uğradıklarını saptadılar: On beş yaşındaki kızları Esther alevlerin içinde hayatını kaybetmişti. Anneyle babanın ve kardeşlerin acısını kim sözlerle anlatabilir?

“Babam,” diye anlatıyor Moses, “her zaman neşeli ve her zaman hayatından memnun bir insandı; fakat Esther’in yangında ölmesinden sonra onu asla gülümserken gören olmadı.”

Joseph Montefiore evladını kaybettikten sonra uzun süre yaşamadı. İşten elini eteğini çekti; üstelik işte onun yönetimi mutlaka gerekirken bunu yaptı. O sırada Moses gurur duyduğu oğlukendi 14 işinin başındaydı. Bir banka kunnuştu; bir süre sonra kardeşi Abraham da bu bankaya ortak oldu.

Sahiplerinin titiz dürüstlüğü, işbirliği ve akıllıca davranışları, “Montefiore Kardeşler” bankasına yoğun bir rağbete yol açtı. Yahudi cemaatinden saygın kişiler, onlarla iş ilişkileri kurdular. Bunlar arasında Rothschild ailesi de ([10]) vardı. Rothschild’lerin bu ilişkisi zamanla dostluğa dönüştü.

Nathaniel Mener Rothschild, Moses’i kayınpederi Levi Berent Cohen’in ailesiyle tanıştırdı; Amsterdam’dan göç etmiş varlıklı bir aileydi bu. Böyle bir tanışma Moses için hayatının dönüm noktalarından biri oldu; çünkü burada ailenin genç kızı Judith’i gördü ve ona âşık oldu; bunda kızın göz kamaştıran güzelliğinden çok dindar tutumu etkili olmuştur.

Kız, Tanrı’nın bir sevgilisiydi. Montefiore gibi Judith’in kendisi de bunu, “Ben Tanrı’nın özellikle koruması altındayım!” diye dile getirirdi.

Juditlı çok küçük bir kızken iki kat yukarıdan evin koridoruna düşüyor. Böylesi bir düşüş mutlaka ölümle sonuçlanacağı için evin içinde feryatlar kopuyor. Her yandan korku dolu, “Neredesin Juditlı!” diye seslenişler yükseliyordu.

Aynı soruyu Juditlı de, sanki hiçbir şey olmamış gibi taşbebeğine sormaktadır. Zira küçük kızın hiçbir yeri acımamıştır.

Juditlı olağanüstü denilecek bir eğitim görmüştü.

Anne-babası, kızlarının çok küçük yaştan itibaren anadili İngilizceden başka Almanca, Fransızca ve İtalyanca öğrenmesi, resim ve müzik eğitimi görmesine önem vermişlerdi. Fakat en az bunlar kadar değerli gördükleri bir dil de İbraniceydi. Kızları bunu da öğrendi; hem de anasıyla babasını memnun etmek için değil, hayır aksine, duaları ve Kutsal Kitabı ([11]) anlamayı bir an önce öğrenmek, dinsel ayinlere dindar yüreğini ibadet coşkusuyla doldurmuş olarak katılabilmek için büyük bir hevesle girişti bu işe.

Cohen ailesinde Yahudilik sadece öğrenilmiyor, aynı zamanda yaşanıyordu. Burada uyulmak istenen dinsel buyruklar arzuya göre seçilmiyordu; başkaları eskimiştir diye bunları bir kenara bırakırken, burada hepsine uyuluyordu; çünkü onlar binlerce yıllık kullanımlarıyla kutsallaşmışlardı. Böylece Cohen’in çocukları, örneğin yalnızca Yom Kiput’u (*) kutlamakla yetinmiyor, Kudüs’un yıkılışını anma gününü de perhiz, dua ve dinsel murakabeyle kutluyorlardı.

Böyle bir anma gününde genç kızlar yas kılıkları içinde alçak taburelere oturmuş “Yeremya’nın Ağıtları”nı (**) okuyorlardı. Tam bu sırada sokakta yaklaşan bir arabanın sesi duyuldu. Araba Cohen’lerin evinin kapısı önünde durdu. Sırma şeritli bir muhafız arabacı yerinden aşağıya atlayıp arabanın kapısını açtı. Başka zaman genç bayanlar merakla pencereye koşardı; fakat bu sefer ibadet duruşlarını değiştirmediler. Uşak geleni haber verdi: “Ekselans Amiral Sör Sidney Smith!” Ardından da -ailenin bir dostu olan-amiral yanında birkaç deniz subayı olduğu halde odadan içeri girdi.

(*) Yom Kiput: Yahudilerin Perhiz günüdür. İbranice “tövbe günü” demektir. Ekim ayı sonuna rastlayan Yahudi takviminin Tişri ayının onuncu günüdür.

(**) Yeremya: Yahudilerin dört büyük peygamberinden biridir. Jeremia ve Ermiya biçimlerinde de yazılıp söylenir. Kutsal Kitap’taki iki kitap onundur. Bu kitaplardan biri “Yeremya”, diğeri “Yeremya’nın Ağıtları” adını taşır. Onun zamanında Kudüs, iki kez Kalddeliler tarafından alınmış ve İsrailliler de tutsak edilerek Babil’e gönderilmiştir. Ağıtlar bu felaket için söylenmiştir.

Kız kardeşleri ayağa kalktıkları halde Miss Judith yerinden kımıldamadı, sakince oturmasını sürdürdü ve şaşırmış bulunan çok önemli konuktan şöyle özür diledi:

“Ekselansları, ayağa kalkmadığım ve her zamanki gibi kendilerini selamlamadığım için beni bağışlasınlar; fakat bugün Kudüs’ün yıkı-

İkinci bölüm, “Peygamberler” adını taşır ve Musa’dan sonra gelen Yahudi peygamberlerin kitaplarını kapsar. Üçüncü bölüm, “Ketubim” adıyla anılır, “Davut’un Şiirleri”, “Süleyman’ın Özdeyişleri”, “Eyyub’un Öyküsü” gibi metinlerden meydana gelmişti.

lış gününü anma ayini yapıyorduk ve biz Yahudiler için bir yaş günüdür bu…”

“Anlıyorum bunu ve geçmiş zamanların acıklı anılarına gösterilen bağlılığa da saygı duyuyorum; ama sizin şimdi yeni bir yurdunuz yok mu?”

Judith Cohen şu cevabı veriyor: “Bugünkü anma töreninden çıkardığımız bir ders var, ekselans: Atalarımız bir zamanlar Kutsal Topraklarda, en kutsal değerleri uğruna yaptıkları kavgada, bu değerlerine sadık kalmakta son nefeslerine kadar nasıl direnmişlerse, bizim de onların izinden giderek doğup büyüdüğümüz ve bizleri koruyup kollamış olan sevgili yurdumuza da aynı Tanrı korkusuyla aynı sadakati göstermemiz gerekir.”

Amiral bu açıklamadan memnun olmuşa benziyordu. Evet, Judith’le Yahudi inancı üzerine yaptığı söyleşinin sıcaklığı, onu daha da rahatlatmış ve Cohen ailesine duyduğu saygıyı biraz daha artırmıştı.

İşte bu erdemli, duygulu kızla Moses Montefiore, 10 Haziran 1812’de törenle evlendi.

Erdemli Kadının Şarkısı

“Süleyman’ın Özdeyişlerine göre”

Erdemli kadının bağlandığı er kişi,

Bulmuş demektir en değerli mücevheri.

Kocası yürekten güvenebilir ona,

Hiç eksilmeyecektir artık evin bereketi.

Erkeğine göstermeyecek sıkıntının yüzünü,

Hep sevgiyle dolu geçiştirecektir ona günleri.

Neşe dolu coşkuyla yönelir işlere,

İşler yün ve keteni hevesle elleri.

Tüccar gemisi gibidir tıpkı,

Çok uzaktan getirir ekmekleri.

Gün doğmadan kalkar döşekten,

Hizmetçilerle ev için hazırlar yiyecekleri.

Çabasının gelişiyle tarla alır kendine,

Şaraba dönüşür bağında alın terleri.

Zaferler özlerce beline dolar kuşağını,

Neler başarır asla yorulmayan elleri.

Zenginlik, başarısıyla güçlenir yeniden,

Geceleyin hiç sönmeden yanar kandilleri.

Çarçabuk kavrar elleriyle örekeyi,

Ustaca bir çeviklikle döndürür iğleri.

Rahatlatır darda kalanı dostça bağışlarla,

Malından artanı vererek sevindirir fakirleri.

Ev halkı için hiç korkmaz kardan

Vardır herkesin kırmızı kumaştan giysileri.

İnce ketendendir kaftanı, erguvandır rengi;

Tanır herkes kocasını, hem de sayar,

Akıl danışır ona kentin yaşlı erkekleri.

Keteni işler, değerli giysiler yapar;

Satar tüccarlara pahalı kemerleri.

Güzellik ve gücüyle öne çıkar hep,

Gönlü rahattır beklerken gelecekleri.

Bildirir sevgi öğretisini herkese,

Söyler insanlara anlayışla bilgelikleri.

Evin gelişsin diye uğraşır tüm dikkatiyle,

Kınar her çeşidinden tembellikleri.

Çocukları minnetle baştacı eder kadını,

Övgü şarkısıdır mutlu kocasının söyledikleri:

“Pek çok kadın erdemiyle göstermiştir kendini;

Ama sen hepsinin üstünde aşmışsın.”

Boştur naz ve işve, soluverir güzellik,

Dindar bir ruhtur sadece kadının süsleri.

Yararlandırın onu çalışmasının ürününden,

Adını dillerde dolaştırsın hayırlı eylemleri!

Eduard Baneth



ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

Çeşitli Başarılar

Genç evlilerin taşındığı Neuhof 4 numaradaki ev, inanç ve sevgi üstüne kurulmuş en saf bir mutluluğun yuvası oldu. Bu yuvanın mükemmelliğini yalnızca çocukların eksikliği gölgeliyordu. Bu eksikliği de onlar, elli yıl süren ortak hayatlarını ateşleyen yüce bir sevgiyle giderdiler.

Birleşmelerinin dinsel törenle kutsandığı günü, her yıl yüce bir bayrammış gibi kutlamışlardır. Moses ne zaman önemli bir girişime başlasa ya da ibadete veya insan sevgisine hizmet verecek bir binanın temelini atsa, tören için çoğu kez 10 Haziran gününü saptardı. Batı inanç kökenli bir davranış değildi bu; hayatındaki sevinilecek her olayı birbirine bağlamayı, kendi değişiyle, “Dünyadaki hayatına göksel bir cennet biçimi vermeyi” amaçlıyordu.

Evlenmelerinin 42. yıldönümünde Montefiore günlüğüne şöyle yazar: “Yeryüzünün hiçbir yerinde benim Judith’imden daha iyi, daha sevecen bir kadın yoktur; onun tek bir gayesi vardır: Kocasını mutlu ve memnun etmek. Tanrı ona tüm mutlulukları ihsan etsin!”

Judith kocasının gerçekten bir yardımcısıydı; onun akıllıca tavsiyelerini, Moses bütün girişimlerinde hep dikkate almak gereğini duymuştur. Evliliklerinin ilk yılında Moses, her yıl altı hafta sürecek bir askeri eğitime katılmak zorunluluğuyla karşılaştı. Ona her sabah kılıcıyla eşarbını taktırtan, sonra onun göreve gitmesini pencereden mutluluk dağıtan bakışlarıyla seyreden yine karısıydı.

Montefiore ve askerlik? Nasıl olmuştu bu?

Moses’in Judith’le nişanlandığı sırada I. Napolyon kudretinin doruğundaydı, birçok devleti ve ülkeyi egemenliği altına almıştı. Fransız-İspanyol donanmasının 1805’te, Trafalgar deniz savaşında İngilizlere yenilmesi üzerine Napolyon, İngiltere’ye karşı bir kıta ambargosu uygulattı; böylece de adamın Avrupa ülkeleriyle tüm ticaretini ve ilişkisini kesti. Napolyon’un İngiltere’ye saldırması tehlikesine karşı İngiltere kralı ([12]) bir milis ordusu kurdurdu, eli silah tutan bütün yurttaşlar bu orduya seve seve katıldı. Moses’in birliği, üçüncü yurt savunma alayıydı, burada dört yıl süren hizmetinin sonunda rütbesi yüzbaşılığa yükseltildi.

Bu askerlik hizmetinin, Moses’in mesleki çalışmalarına pek bir zararı dokunmuştur. Rothschild ailesiyle akrabalık ilişkisi kurduktan sonra, bunların bankasında para ticaretine katılmak olanağını bulmuştu. Bu iş, Napolyon savaşlarının etkisiyle çok büyük bir genişliğe ulaşmış bulunuyordu; çünkü her yerde olduğu gibi İngiltere’de de para darlığı vardı. Bankaların problemi, şimdi devlete borçlarını ödeyebilmesi, giderlerini karşılayabilmesi ve memurlarına ücretlerini verebilmesi için olanaklar sağlamaktı. N. M. Rothschild bu doğrultuda kolları sıvayanlardan biri oldu, kıta Avrupası’ndaki akrabalarının da güçlü parasal desteğine sahipti. Henüz telgraf icat edilmemişti; ama o akrabalarıyla bir çeşit telgraf aracılığıyla haberleşiyor ve hatta posta güvercinleri kullanıyordu. Bu sayede de öteki İngilizlerden önce bazı bilgiler ona ulaşıyordu; örneğin Napolyon’un Elbe Adası’na kaçtığını ve Waterloo savaşını müşterilerine herkesten önce bildirebilmişti.

Savaş tehlikesi giderilip de ekonomik kriz atlatılınca, Montefiore yorucu borsacılık işinden çekildi.

Başka planlarla uğraşmaya koyuldu.

Gemiler ve mallar eskiçağdan beri sigorta ettiriliyordu. 1666 yılında 13.000 ev ve 89 kiliseyi küle çeviren büyük Londra yangınından sonra bir yangın sigortası şirketi de kurulmuştu. Lâkin sigorta yaptıranlar yıllarca taksitlerini ödedikleri halde onlara, ödül niteliğinde, herhangi bir prim verilmesi gereği duyulmuyordu. Bu durum Montefiore’de, sigorta olacaklara ya da onların varislerine mutlaka çıkar sağlayacak bir sigorta modeli düşünmesine yol açtı ve bir “hayat sigortası” şirketi kurmaya karar verdi.

Rothschild de planı onayladı; böylece 1824 yılında ilk büyük İngiliz hayat sigortası kurumu “Allianz” çalışmalarına başladı.

Pek çok Yahudi, Allianz’ın listelerine kaydoldu. O dönemin Yahudileri törelere çok katı biçimde bağlı ve ölçülü davranmaları sonucu özellikle çok ileri yaşlara ulaştıkları, sigorta olanlara da paraları hayatlarının sonunda ödendiği için, Allianz’ın önemli kazançlar elde etmesini ve Allianz’la birlikte ölünceye kadar genel müdürlüğünü yapan kurucusu Montefiore’nin bu kazançtan pay almasını doğal karşılamak gerekir.

Dünya çapında geniş kapsamlı başka bir girişim de doğuşunu ve gelişmesini Moses’e borçludur.

Her ne kadar daha 18. yüzyılın başlarında taşkömürünün kurulu borular döşenmek suretiyle dağıtım şebekesi kurulmuş ve aydınlatmada kullanılmaya başlanılmışsa da yüzyıl sonra dahi, bu yeni ışıktan sokakların aydınlatılmasında yararlanmaya hâlâ karşı çıkılmaktaydı. Ancak 1808’de Avusturyalı Winz’ler, Londra sokaklarını gazla aydınlatma iznini alabildi. Fazla aydınlatılma 1814’e kadar İngiltere’nin bütün kentlerinde gerçekleşince, kıta Avrupası da bu tür sokak aydınlatmasını öğrendi; bunu sağlayan da “Imperial” adında bir gaz şirketi oldu.

Kurucusu kimdi bu şirketin, yöneticisi kimdi?

Dostumuz Moses Montefiore!

Ne var ki kıta Avrupası da gaz ışığını başlangıçta İngiltere’de olduğu gibi kuşkuyla karşıladığı için yeni şirket “Imperial” yıllarca zararına çalıştı. Böyle bir girişim çok paraya mal olduğu ve kendisine defalarca şirketi feshetmesi söylendiği halde Montefiore bunu yapmadı. Eserinin eninde sonunda başarıya ulaşacağı inanandaydı. Olaylar onu haklı çıkardı: 1826’da Berlin ve Hannover olumlu karara vardı. Havagazıyla aydınlatılmayı benimseyen kıta Avrupası’nın ilk kentleri oldular. Onları başka kentler izledi; her yerde “Imperial” gaz tesisleri kuruldu. Şirket şimdi, az bir çabayla binlerle para kazanmaktaydı artık.

Avrupa’nın her tarafında şirketin hizmetinde çalışan binlerce görevli vardı. Montefiore bu kentlere gidince, şirket hesap defterleri çok sıkı denetimden geçiyordu. Fakat akşam olunca şirkette çalışanların hepsini, neşeli bir ziyafette etrafına topluyordu; çünkü teker teker herkesle tanışmaya ve tüm personeli birbirleriyle çok iyi anlaşmış halde görmeye büyük önem vermekteydi.

İngiliz Yahudileri, Moses Montefiore’nin iş hayatındaki başarılarını gururlu bir sevinçle izliyorlardı. Moses koyu dindarlığı, dürüst hakseverliği, güven veren kibar davranışıyla onlara, İngiliz Yahudilerinin haklarını koruma etkinliklerinde temsilcileri olmaya layık kişi gibi göründü. Böylece de -henüz genç olmasına rağmen-dindaşları arasında önemli bir rol oynamaya başladı: Londra’daki İspanya-Portekiz Yahudileri cemaatinin başkanlığına seçildi. Bu sıfatıyla da giderlerinin çoğunu kendisi karşılayarak bir cemaat hastanesi kurdu. Keza, yoksul gelinlere çeyiz sağlayan bir derneği de hayata geçirdi.

Ama onun asıl önemli katkısı, cemaatin okullarına kendisini adamasında görülür. Okullara yakın ilgi göstermekten hoşlanıyordu. Bu ilgi, Konukka Bayramı ([13]) kutlanırken okullarda görünmek, sınavlarında hazır bulunarak dönem sonunda öğrencilere yararlı armağanlar vermekle sınırlı kalmıyordu.

Her yıl Purim Bayramı’nda (*) “Gate of Hope” (Umut Kapısı) adlı okulu ziyaret ediyordu; buranın yatılı öğrencileri genellikle fakir insanların çocuklarıydı. Burada her çocuk Purim bahşişi olarak en az bir mark alırdı; -bu bahşiş çocuğun ailesinin yoksulluk derecesine göre belirleniyordu-böylece bazı çocuklar dört veya beş mark da alabiliyordu. Çocukların, içinde para bulunan küçük zarfları, okulun önünde bekleyen annelerine sevinçle vermelerini seyretmek, keyif veren bir manzaraydı gerçekten.

Ama Montefiore sadece, yolunu yüzleri sevinçle parlayarak gözleyenlerin bulunduğu yerlerin konuğu değildi; hayır, cemaatinin evlerinin birinde, ölüm ailenin değerli bir bireyini alıp götürmüşse oraya da hemen koşardı. O zamanlar büyük kentlerde cemaatler henüz çok küçüktü; bu bakımdan ölen biri için son saygı hizmetinin yönetimi, para karşılığında bu işi gören yardımcı elemanlara bırakılmıyordu. Cemaat üyeleri, cenazeyi defnetmek için gerekli hazırlıklara yardım etmeyi boyunlarının borcu bir görev sayıyorlardı; böylece de erkekler basit tabutlar yapıyor, kadınlar kefen dikiyordu. Montefiore de, bir aristokrat, bir zengin, bir cemaat başkanı olduğu halde, Yahudi kardeşlik sevgisinin bu görevlerinden kaçınmamış; keza karısı da, Moses’in planladığı ve yarattığı her işe olduğu gibi bu etkinliğe de anlayış göstererek katılmıştır.

Öte yandan o, kocasının gerek iş hayatında, gerekse fahri hizmetlerinde çok yoğun bir çalışma temposu içinde bulunmasına rağmen, yine de asla savsaklamadığı bilgilenme çabalarına da katılmıştır. Akşamları, şöminedeki ateş tatlı tatlı çıtırdarken mutlu çift, Fransızca, İtalyanca, İbranice çalışır ya da coğrafya ve etnoloji kitapları okurdu. Harita üzerinde şu ya da bu ünlü bir yeri arayıp da buldukları zaman ise, uzun bir gezinin önsezisiyle dolarak bir süre suskun kalırlardı. Ne var ki, henüz Londra ile yakın çevresinden daha öteye gidebilmiş değildiler. Fakat çok yakında Moses ve Juditlı Montefiore, yolculuk keyfiyle dolu Alman şairinin şu sözünü gerçekleştireceklerdi:

“Tanrı birini gerçekten kayırmak isterse, onu uzak dünyalara gönderir.”

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM

Birinci Filistin Yolculuğu

Günümüzde Kutsal Topraklar’a gitmek isteyen kimse, hızlı bir vapur ve ekspres trenle -her türlü rahatı da sağlanmış olarak-en geç sekiz günde hedefine ulaşmaktadır.

Moses ve Juditlı Montefiore, 1827 yılında, Filistin’e ilk seyahatlerini yaptıklarında, yolculukları hiç de böyle hızlı olmadı; birkaç ay uğraşmak zorunda kaldılar.

Montefiore, Paris’te, 4072 franka bir seyahat arabası yaptırttı. Bu araba Dover’de gemiye yüklendi, Kalais’te karaya çıkartıldı. Fransa bu arabayla geçildi ve Mont Tenis üzerinden İtalya’ya gelindi.

Montefiore çifti Napoli’de, Malta Adası’na gitmek üzere tekrar gemiye bindi.

Malta’ya gelişleri Montefiore’ler için hem ziyaret hem ticaretti. Burada İngiliz ipek şirketinin ipek çiftlikleri vardı; şirketin başkanı da Moses Montefiore idi. Şirkette çalışanlarla şirket için çalışanları toplam yüz kırk kişiyibir şölene davet etti; burada herkes canının istediği gibi yemek ve içmek olanağını buldu.

Dostlarımızın Malta’da az daha hiç arzu etmeyecekleri kadar uzun bir süre kalmaları zorunlu olacaktı; çünkü her an bir Türk-Yunan savaşının çıkmasından korkuluyordu. Bunun sonucu olarak da hiçbir kaptan, Montefiore çiftini İskenderiye ve Yafa’ya götürmeye yanaşmıyordu. Sonunda bir kaptan bulundu; ama yolculuk ücreti olarak da 400 sterling ödemek zorunda kaldılar. Bindikleri “Leonides” adlı yata, “Gamett” savaş gemisiyle dört gemi daha eşlik ediyordu.

İskenderiye’de Montefiore çifti dostça karşılandı. İskenderiye limanında yatan İngiltere’nin Akdeniz filosu komutanı Amiral Codringten ile İngiliz konsolosuna verilen tavsiye mektupları seyyahlarımıza büyük-küçük bütün kapıları açtırmıştı. Kahire’ye kadar da gittiler ve amiralin aracılığıyla Muhammet Ali Paşa’nın huzuruna kabul edildiler; paşa, daha sonra konuklarını birer fincan kahve içmek ve rahatça sohbet etmek için yanında bir süre alıyordu.

Montefiore’ler Moses’ın liman kentinde yılbaşını ve tövbe gününü geçirdiler. Filistin’e gitmek üzere yola çıkmak istediklerinde, hiç hesapta olmayan bir yığın zorluk karşılarına dikildi.

Akka’da veba ortalığı kavuruyordu; Suriye’de iç savaş vardı, buranın Hıristiyanları güvenliklerini sağlamak için dağlara çekilmek zorunda kalmışlardı. Sivrisinek musibeti bu yıl her zamankinden çok daha fazla rahatsız ediciydi. Yunan korsanlar denizi güvensiz bir hale sokmuşlardı. Bayan Judith ateşlenip hastalandı, Moses de kendini pekiyi hissetmiyordu.

Bütün bu olumsuzluklar, çok iyi tasarlanmış seyahat programının üzerine kalın bir çizgi çekmişti.

“Atalarımızınkinden çok daha büyük bir hevesle Moses’dan çıkmak istiyorduk; Tanrı’nın yardımıyla tekrar yurdumuza dönünce, Fesah Bayramı’nda, Mısır’dan çıkış için hiç kimse bizim kadar coşkulu bir kalple Tanrı’ya şükredemeyecektir” diye yazar Montefiore günlüğüne.

Sonunda Yafa’ya gitmeyi göze aldılar. Güvenli olsun diye yolcularımız Türkler gibi giyinmişti; bu sayede yolculuk boyunca hiç rahatsız edilmediler. Uzun uzadıya görüşmelerden sonra Filistin’in kutsal toprağına girme iznini aldılar.

17 Ekim günü, öğleden sonra saat 5’te Moses ile Judith, Davut kapısından Kudüs’e girdiler.

Kutsal kenti gördüklerinde atlarından inmişlerdi. Çünkü atalarının bir zamanlar kanlarıyla suladıkları ve İsrail’den dünyanın dört bir yanına dağılırken üzerinde yürümüş oldukları patikalardan, at sırtında yüksekte değil -yas tutanlar gibi-yayan geçmek istemişlerdi.

Bu yüce kentin bir zamanki görkeminin hazin anıları yüreklerini doldururken, öte yandan şu anda, yer yuvarlağı üstünde milyonlarca Hıristiyanın ve Yahudinin gönüllerinde sımsıcak özlemini duyduğu bu kentte bulunmanın bilinciyle de mutlu oldular. Bundan dolayı da kalpleri minnettarlıkla dolu olarak dua ettiler:

 “Sana şükürler olsun ey ebedi olan, ey Rabbimiz, evrenin hükümdarı; bize hayat ve sağlık bahşettin, bize buralara kadar gelmeyi nasip ettin!”

Ne var ki hayal kırıklığına uğradılar.

Kral Davut’un “rahiplerden bir devlete” egemen olduğu bu yerde, Bilge Süleyman’ın türlü görkemlerdeki sarayının bulunduğu bu yerde şimdi “yanmış, yıkılmış, viraneye dönmüş bir kent” bulmuşlardı. Bunda şaşılacak bir taraf yoktu: Kudüs on altı defa fethedilmiş, yedi defa yerle bir edilmişti. Kutsal Topraklar’ın 19. yüzyılın sonlarında, iki bin yıllık uykusundan uyanmaya başlayacağını o günlerde kimse sezinleyemezdi.

Kentin durumu ne kadar umutsuzsa, halkı da o kadar yoksuldu. Genellikle başka ülkelerdeki dindaşlarının bağışlarıyla yaşamaktaydılar. Bu yolla elde edebildikleri birazcık geliri de, düşük ücret olan Türk memurlar onlardan alıyorlardı.

Montefiore, şubat günü İspanyol Yahudileri Sinagogu’na gelince, cemaatine yüklüce bir para bağışında bulunmak istedi. Cemaat başkanı hemen böyle bir şey yapmamasını tavsiye etti: “Şayet kent yöneticilerimiz bunu öğrenirlerse, vergilerimizi artırırlar!”

“Ağlama Duvarı”na yakın evlerin sahibi Yahudiler yılda 300 lisa -6000 mark-ödemek zorundaydılar; bu parayı da sırf bir zamanların tapınağının bu son kalıntısı önünde Kudüs’ün düşmesine duydukları acıyla ağlamak hakkı için veriyorlardı.

Duvarın önünde dua eden dindaşlarının görüntüsü, iki dostumuzu derinlemesine sarsmıştı. Fakat yine de Tanrı’nın yüce takdirine şükrettiler; Yahudilerin başka halkların arasında kaybolup gitmesine izin vermediği, aksine sadık kulları olarak onların bunca acı ve baskı altında dahi varlıklarını en harika şekilde korumalarını sağladığı içindi şükranları.

Filistin Yahudilerinin acı yazgısını biraz yumuşatmak istemek, Kudüs’te Türk validen Montefiore’lerin tek ricası oldu. Valinin kendilerini kabul etmesi sırasında Doğu ülkelerinde konaklama ilişkileri söz konusu oldu.

“Burada kalmakta olduğunuz yerden memnun musunuz?” diye sordu vali:

“Çok memnunum.”

“Sahi mi? Peki, nerede kalıyorsunuz?”

“Bay Amzalak’ın evinde.”

“Nasıl? Bir Yahudinin yanında mı?” diye bağırdı Doğulu yönetici öfkeyle. “Rum manastırında kalmak istemediyseniz, size kentin içinde bir ev tahsis ederdim; ama bir Yahudinin yanında kalmak, bir Yahudi’nin!..”

“Ekselans!” diye karşılık verdi Montefiore çok sakin bir tavırla. “Yahudi din kardeşlerimden başka hiç kimsenin yanında yaşamak ve ölmek istemem!”

Vali biraz sıkıntılı bir duruma düşmüştü. Gösterdiği apaçık bağnazlıktan dolayı utanmıştı. Hemen, İsrail cemaatine karşı önyargılı davranmayı veya nefret duymayı asla düşünmediğini belirtti. Aksine kendisi, İslami inancından her kişi gibi, Yahudileri, dost ve kardeş olarak görmekteydi. Sonra da, “İslamın on iki yüzyıllık tarihi boyunca Yahudilere uygulanmış herhangi bir baskı gösterebilir misiniz?” dedi.

Montefiore böyle bir baskıyı hatırlamıyordu.

Bu kadarı yeterdi; valinin makamındaki sohbet çok samimi bir mecraya dökülüvermişti.

Sonunda vali -dostum diye hitap ettiği-Moses’e çok saygılı sözcüklerle yazılmış bir izin mektubu verdi; bu mektup kutsal yerleri ziyaretini kolaylaştıracak, hatta bazı yerlere ancak bu sayede girebilecekti.

Kutsal Topraklar’daki Yahudilerin ekonomik sefaletini azaltmak, valinin iktidarında olan bir iş değildi. Burada mutlaka tüm dünya Yahudilerinin katkıda bulunacağı bir yardım yönetimi kurulmalıydı. Bunun için de iki seyyahımız, yoksul Filistinli dindaşlarının yararına tesisler kurmak olanağını düşündüler. Bu amaçla da Kudüs cemaatinin ileri gelenleriyle birçok görüşme yaptılar.

Bazı işler planlandı; iki dostumuzun Kutsal Topraklar’da kalışı birdenbire tehlikeye girmeseydi, bu işleri gerçekleştireceklerdi de. Gelgelelim bazı söylentiler ortalığı kaplamıştı, gelen haberler eskisine oranla çok daha inandırıcı ve huzur bozucuydu; bunlara göre Yunanistan ile Türkiye arasında düşmanca girişimler şimdi gerçekten başlamak üzereydi.

Dostlarımız bu yüzden kutsal kenti alelacele terk edip Yafa’da bir İngiliz gemisine binerek denize açıldılar. Fakat ansızın etraflarının yedi Türk savaş gemisiyle kuşatıldığını görünce, kapıldıkları dehşeti kimse sözle anlatamaz. Silahlar patladı, imdat çığlıkları yankılandı -İngiliz gemisi beyaz bayrak çekmişti; fakat ancak uzun görüşmelerden sonra, sabah şafak sökerken, bir yanlış anlama olduğu açıklandı: Türkler iki direkli İngiliz yelkenlisini, Yunan savaş gemisi sanmışlardı.

Ne var ki iki dostumuzun dert küpü, bu sıkıntıyla henüz dolmuş değildi.

İskenderiye limanına girdiklerinde burası Türk savaş gemileriyle dolmuş bulunuyordu. Birdenbire parlak bir yangın alevi akşam göğünü kızıla boyayıverdi ve gök gürültüsünü andıran sesler havayı titretti.

Ne olmuştu?

Bir Türk kaptan korvetini iki yüz tayfasıyla birlikte havaya uçurmuştu, bunu da çıkartılmak istendiği askeri mahkemeye çıkmamak için yapmıştı.

İngiliz gemisi bu patlamadan hiçbir zarar görmemişti. Fakat yeni tehlikelerin tehdidi altındaydılar. İskenderiye’de dostlarımız karaya ayak basınca, halkın çok büyük bir heyecan içinde olduğunu gördüler: Kısa süre önce Navarino savaşının haberi gelmişti.

Bir savaş ilanı söz konusu olmadığı için kimse böyle bir çatışmayı beklemiyordu. Hayli zamandır korkusu çekilen şey böylece gerçekleşmiş oluyordu.

Savaşın nedeni, Yunanistan’ın Türk egemenliğinden kurtulmak için yıllardan beri yürüttüğü zorlu çabalardı. İngiltere, Fransa ve Rusya bu çabaları destekliyordu; fakat bunu Yunanistan’ın Türk egemenliğini tanıması ve sultanın da her yıl haraç ödemesi koşuluyla yapmaktaydılar. Lâkin Türkiye bundan hoşnut değildi. Müttefik devletler ise Balkan Yarımadası’nda yeniden barış ortamının kurulmasına büyük önem veriyorlardı. Bu amaçla da derhal bir ateşkes yapılmasını isteyerek filolarını Akdeniz’in doğusuna gönderdiler; niyetleri Türk filosunun müttefiki olan Moses filosuyla birleşmesini önlemekti. Fakat bu birleşme olmuştu. Bu sırada bir top atışı oldu. Topu kimin ateşlediği bugüne kadar anlaşılamadı. Bunu herhalde Türkler yapmış olacaktı. Birden gemilerin hepsinde alarm verildi. Bir saatten kısa bir zaman için savaş tüm şiddetiyle başladı. Akşam karanlığı çökmeden önce Navarino’da hilalli bayrağın altında birleşmiş donanmanın tamamı yok edilmiş bulunuyordu. (20 Ekim 1827) ([14])

Her an yeni bir çatışma olabilirdi; buna rağmen Montefiore çifti bir Fransız guletine binerek dönüş yolculuğunu göze aldılar.

Bir tehlikeyle karşılaşmadan hayli yol aldılar. Derken Malta göründü. Kıyıdaki ışıklar çok net görülmekteydi; en geç iki saat içinde limana varılabilirdi. Fakat vakit geçti; karanlıkta kıyıya yanaşmak ise tehlikesiz bir iş değildi. “Ne zararı var? Geceyi gemide geçirelim. Sabah ola hayır ola!”

Birden rüzgâr döndü. Fırtına halini aldı; hayır, fırtına denmezdi buna, bir kadırgaydı; küçük gemiyi çalkalanan denizin üstünde oradan oraya savuruyordu. Her an tekneyi batırabilirdi.

Şiddetli fırtına bir türlü dinmek bilmiyordu. Tehlike her geçen dakika biraz daha artmaktaydı. Tan yeri ağarırken gemi Malta’dan beş İngiliz mili açığa sürüklenmiş bulunuyordu.

Kabaran dalgalar yavaş yavaş düzleşti, gulet doğru rotasını yeniden buldu ve kıyıya yanaşmak hiçbir zorlukla karşılaşılmadan gerçekleşti. Yurda dönüş yolculuğunun bundan sonraki kısmı güzel geçti. Fakat açık denizde Bayan Judith’in deniz tutmasından ötürü, çektikleri sözle anlatılır gibi değildi.

Bizim Moses’in ise, çok sıkıntılı deniz yolculuğundan gözü hiç de yılmış değildi. Aksine yeni yolculuklar için planlar yapmaya başlamıştı bile. Viyana’ya gitmek istiyordu; Berlin, Rotterdam, Cenevre’yi ve gaz şirketinin öteki şubelerini ziyaret edecekti.

Buna karşın Bayan Judith bir yolcuğun, en azından bir deniz yolculuğunun lafını bile artık ettirmedi. Daha sonraları evinin balkonundan, fırtınanın kamçıladığı denize baktığı zamanlar, tüyleri ürpererek hep o korkunç geceyi hatırlar ve yurttaşlarının şu sözleriyle dua ederdi:

“Oh, hear us, when we cry to Thee

For those in perils on the sea.”

Biz de bunu şöyle söyleyebiliriz:

“Tanrım, kurtar, ölümden ve tehlikeden

Vahşi dalgalar içinde çırpınanı!”

BEŞİNCİ BÖLÜM

Özgürlük ve İnsanlık İçin

Moses’in hayalini kurduğu yeni yolculukların hiçbiri gerçekleştirilemedi. Avrupa başkentlerini ziyaretten çok daha önemli işler, Montefiore’nin Londra’da bulunmasını zorunlu kılmıştı.

Etkileyici, saygın durumu, zenginliği, özellikle de güven verici centilmen kişiliği, ona kentte ve devlet katında makam sahibi birçok kimsenin dostluğunu kazandırmıştı. Hatta, Amiral SörEdward Codrington’un tavsiye mektubu üzerine Dük Clarence ile tanışması sayesinde saraya da girmeyi başarmıştı. Bir süre sonra kralın da (*) huzuruna kabul edildi. Bu kabul biraz da Dük Norfolk sayesinde gerçekleşti; bu zat eylemlerinden dolayı dostumuzu takdir ediyordu ve tıpkı Yahudiler gibi hukuksal eşitlik için uğraş veren İngiliz Katoliklerinin önderiydi.

Fakat Moses’in, bütün bu ilişkilerden yararlanarak rütbeler ve makamlar elde etmeye çalışmasının, sadece kendi çıkarı için olduğunu sanmak bir yanılgıdır. Kral saraylarının odalarına ayak basmak olanağını elde ettiği ilk günden itibaren ulaşmak istediği tek bir ereği vardı: Tüm nüfuzunu dindarlarının yararına kullanmaktı bu.

Ne var ki, İngiliz Yahudileri hâlâ çeşitli kısıtlamaların baskısı altındaydı. Gerçi bunlar tüm keskinliğiyle uygulanmıyordu; ama yine de gerek Yahudiler, gerekse ön yargısız Hıristiyanlarca özgür bir ülkeye yasaklamalar olarak nitelendirilmekteydiler. Örneğin, hiçbir Yahudi toprak sahibi olamazdı; alt ya da üst meclise (**) girmesinden geçtik parlamento seçimlerine bile katılamazdı.

(*) Kral Hannovar hanedanından IV. William’dır. (1830-1837)

(**) Alt meclis, İngiltere halkının seçtiği milletvekilleri meclisidir. Ülkemizde Avam Kamarası diye tanınır. Yasama organıdır. Kuruluşu 13. yüzyıla kadar uzanır. Önem kazanması 17. ve 18. yüzyılda olmuştur. 1642-1648 iç savaşı, parlamentonun kralın yetkilerini sınırlandırması için yapıldı ve sonunda kralın kafası kesildi. Avam kamarasının hayatına canlılık getiren partiler kuruldu ve 1688 devrimi patlak verdi. Hannover hanedanından krallar avam kamarasının önem kazanmasına katkıda bulundular. 1832 reformu seçme-seçilme haklarını genişletti. Fakat kadınlara oy hakkı ancak 1928 de tanındı.

Üst meclis, kentsoyluların meclisidir. Ülkemizde lordlar kamarası diye tanınır. Avam kamarasıyla birlikte 13. yüzyılda kuruldu. 18. yüzyıldan itibaren avam karamasının yanında önemi ikinci plana düştü. Viktoria çağında, ülkenin sanayileşmesi karşısında zamanı geçmiş bir toprak aristokrasisinin temsilcisi olan lordlar kamarasının gerilemesi daha da belirginleşti. 1911’de çıkarılan yasayla lordlar kamarasının yasama yetkisi elinden alındı. O tarihten beri kamaranın sadece yasa tasarılarını erteleyici bir veto hakkı vardır. Bir şeref kurulu haline gelmişti. Montefiore’nin zamanında henüz yasama yetkisine sahip bulunuyordu.

 

Bu nedenle Montefiore ile Rothschild hukuksal eşitlik adına bütün kısıtlayıcı yasaların yürürlükten derhal kaldırılmasını öngören bir dilekçeyi parlamentoya sundular. Norfolk ve St. Alban dükleri, Lord Bexley, ülkenin piskoposları, özellikle de büyük tarihçi Macaulay (***) en sıcak şekilde Yahudileri desteklediler. Buna karşın Dük Wellington bu desteği göstermedi. (Napolyon’un yenilgiye uğratıldığı Waterloo Savaşı’nda komutayı Mareşal Blücher’le paylaşmış bulunan) Bu dük, Yahudilerin haklı isteklerinin aleyhinde de konuşmadı; kendisi Yahudilere parlamentoya seçilme hakkı verilmesinden yana değildi.

(***) Sör Thomas Macaulay (1800-1859) İngiliz siyaset adamı ve tarihçisidir. 15 ciltlik “İngiltere Tarihi’ en önemli eseridir. İngiliz dilinin ustalarından biri sayılır.

Yahudilerin dilekçesi başarı elde etti. Yahudi yasalarının kaldırılmasına ilişkin tasarı, alt mecliste hiçbir itirazla karşılaşmadan kabul edildi. Böylece hakkaniyet ilkesi, kökleşmiş önyargılar karşısında bir zafer kazanmış oluyordu. Bu zaferin kazanılmasında Macaulay’in aralıksız sürdürdüğü çabaların etkisi hiç de az değildir. “Yahudilerin yurttaşlığının yetersizliği üzerine” adlı bir yazısında, Yahudilere reva görülen haksızlıkları, çok etkileyici bir dille tüm İngilizlerin gözleri önüne sermişti.

Tasarı, yasa olarak kesinlik kazanabilmesi için, görüşülmek üzere, üst meclise gönderileceği sırada, bakanlık aykırı bir tavır takına-

rak bundan vazgeçildiğini bildirdi. Bu yüzden Montefiore bir defa daha dilekçe verdi.

Bu defa da alt meclis söz konusu tasarıyı 137 çoğunluk oyuyla kabul etti. Fakat Dük Saffex, bu tasarıyı Westminster semtinden aynı görüşteki 7000 kişinin imzaladığı bir dilekçeyle birlikte üst meclise verince, dilekçe reddedildi.

Ne var ki Montefiore ile dindaşları, eşit haklar için yürüttükleri mücadeleden vazgeçmediler. Bu arada kısıtlamalar öngören maddeler şeklen kaldırılmamış olduğu halde, 1835 yılında David Salomon adında bir Yahudi Londra ve Middlesex Şerifi ([15]) seçildi.

Kraliçe Viktoria’nın (*) 1837’de tahta çıkmasıyla İngiltere için umulmadık bir gelişme çağı, İngiliz Yahudileri için de baskılar ve geriye itilmeler çemberinden kurtulma dönemi başladı.

(*) Viktoria (1819-1901), İngiltere Kraliçesi ve Hindistan İmparatoriçesi. 1837’de amcası IV. William ’dan sonra tahta çıktı. Belçika Kralı’nın oğlu Prens Albert’le evlendi. 64 yıl süren yönetimi boyunca, güçlenen burjuva sınıfı karşısında monarşiye yeniden değer kazandırdı ve yıkılmaktan korudu. Radikal, liberal ve muhafazakâr siyasal akımlara karşı tarafsız tutumuyla örnek bir devlet başkanı oldu. Onun zamanında İngiltere, dünyanın en önemli devleti oldu.

Onun yönetimi altında, insanlığın iş yaratma alanlarının tümünde Yahudilerin serbestçe etkinliğini sınırlayıcı son kısıtlamalar da kalktı. O zamandan beri İngiltere’nin Yahudileri, özgür büyük vatanlarının refahını sağlamak ve artırmak yolunda, Hıristiyan kardeşleriyle birlikte yoğun bir yarışma coşkusu içindedir. Devlet ve kent yönetimi hizmetinde, orduda ve donanmada, sanatta ve bilimde, ticaret ve sanayide -kısacası her alanda-Yahudiler en yüksek mevkilerde üstün başarılar gösterdiler ve fakat -çok acı olan da budur-yazılı olmayan yasalar onların yeteneklerini değerlendirmelerini, güçlerini geliştirmelerini engellemişti.

Yahudilerin Hıristiyan hemşehrileriyle eşit haklara sahip yurttaşlar haline gelmesi uğraşında Montefiore’nin hizmetleri tartışılmaz sayılıyordu. Çevresinde büyük takdir görüyordu. Köleliğin kaldırılması şimdiye kadar gerçekleştirilememişti; çünkü köleleri çalıştıranlara, köleleri satın alırken ödedikleri paralan vermek olanağı bulunamıyordu.

Bu zararları karşılama parası toplam on beş milyon Sterlingden (üç yüz milyon mark) fazla tutuyordu.

Devlete kim avans verdi?

Montefiore ile Rothschild. Bunlar borcu üstlendiler ve böylece de yalnız vatandaşlarına değil, tüm insanlığa büyük bir hizmette bulundular.

Montefiore’nin saygınlığı her geçen gün biraz daha artmaktaydı. Ne var ki o, bütün bu siyasal etkinliklerinde, cemaatine yararlı olma ilkesini bir an bile gözardı etmiyordu.

İngiliz Yahudileri kendilerini inançları başka yurttaşlarından ayıran kısıtlamaların kalktığını görünce, İngiliz halkıyla kaynaşmaları yolunda karşılarında duran -dilde ve töredeki-yüzeysel engelleri de ortadan kaldırdılar.

Londra’da İspanyol Yahudileri cemaatinde vaazlar hâlâ İspanyolca veriliyordu. Cemaat makamlarının yazışmaları bir dilde yapıldığı gibi, alınan kararlar üyelere yine bu dilde bildiriliyordu. 1492 yılında İspanya’dan kovulan Yahudiler, gittikleri her yerde İspanyolca konuşarak eskiden yurtları olmuş olan İspanya’ya bağlılıklarını sürdürmüşler, böylece de tarihte benzeri bulunmayan bir sadakat örneği göstermişlerdir. Sonraki kuşaklar, özellikle de Balkan Yarımadası ülkelerinde yaşayanlar, günümüzde dahi, İspanyolcayı ana dilleri olarak konuşmaktadırlar.

Buna karşın 19. yüzyılın başlarında, Londra İspanyol Yahudileri çevresinde yetişen kuşaklar, İspanyolcayı yadırgadılar. İngilizcenin cemaatin dili olması doğrultusunda çok güçlü bir hareket başladı. Bu hareketin öncüsü Montefiore idi. Dinsel buyrukların yerine getirilmesinde gösterdiği ateşli çabayı, İspanyolca vaazların tümünün İngilizceye çevrilmesi girişiminde de gösterdi. Sözleri çok değerli olduğundan zaferi güç olmadı. İspanyol Yahudileri cemaati bu değişime rağmen varlığını korudu ve bugün hâlâ gelişmesini sürdürmektedir.

Bildiğimiz gibi Montefiore bu cemaatin başkanıydı. Görevini öylesine ciddiye almıştı ki yoksullar komisyonunun verdiği raporlara güvenmez, şahsen emin olmak ister, acıları dindirmek, gözyaşlarını kurutmak konularıyla doğrudan ilgilenirdi. Nitekim bir gün, sabah saat 10’dan öğleden sonra beşe kadar, merdivenleri sürekli çıkıp inerek tam 112 yoksul Yahudi ailesini evlerinde ziyaret etmiş, verilen raporların doğruluğundan emin olmak istemişti.

Buralarda gördüğü manzara sefaletti.

Eve döndüğünde cebinde bir kuruş bile kalmamıştı; bütün parasını yoksulların yoksulu olanlara dağıtmıştı.

İnsanları seven bu Yahudi, yüce ruhluluğunu başka mezhepten yardıma muhtaç kişilere de göstermişti.

Montefiore günün birinde kendisinden yardım dileyen bir mektup aldı. Bu mektupta bahtsız biri, içinde bulunduğu çok sıkıntılı durumu anlatıyor ve hayatına son vermeye kararlı olduğunu bildiriyordu. “Bir yabancıya, üstelik başka dinden biri olan size, bir ricayla başvurduğum içim bağışlayınız. Fakat sizin iyi kalpliliğinize ilişkin o kadar çok şey dinledim ki, benim şu son arzumu gözardı etmeyeceğinizi ummak cüretini gösterdim: Benim zavallı karım ile çocuğumu koruyunuz!”

Montefiore durumu hemen soruşturdu ve mektubu yazanın sözlerinin doğru olduğu anlaşılınca, dul kadını derhal himayesine aldı ve erkek olan çocuğunun da bir yetimhaneye yerleştirilmesini sağladı. Bu kadarla da yetinmedi; 1200 İngiliz lirası ödeyerek yetimhanenin yönetim meclisinde üye ve oy sahibi oldu; bunu da çocuğa iyi bakılıp bakılmadığını daha etkili biçimde denetleyebilmek için yapmıştı.

Yoksulun biri işyeri açmak için Montefiore’den 500 İngiliz lirası borç aldı. Girişiminde de başarı sağladı; birkaç yıl sonra da borcunu ödemek üzere sevinçle Montefiore’ye geldi. Fakat onun şu cevabıyla karşılaştı:

“Bu parayı gönül rahatlığıyla geri götürebilirsiniz, sevgili dostum. Bir kuruluşun ortaya çıkarılmasında size yardımcı olabildiğimi bilmek benim için yeterli bir geri ödemedir!”

Altın kalpli bu tutumunu Montefiore bütün insanlara göstermiş, yardımını dilemek için yanına gelen ile onun korumasına hiç ihtiyaç duymayan arasında ayrım yapmamıştır.

Bir gün akşamın geç saatinde kapısı çalındı. Kimdir gelen? Bankada çalışan bir stajyerdi ve kendisine verilen bir görevi yerine getirmek istemekteydi.

“Sabaha kadar vakti yok mu bunun?” diye sordu Montefiore biraz isteksizce.

“Hayır, inayetli efendim. Bana verilen herhangi bir görevi hâlâ yapmamışsam, günlük işimi tamamlamamış olurum. Ertesi güne iş bırakmak yoktur benim çalışmamda.”

“Teşekkür ederim size; gerçekten güvenebileceğim bir gençsiniz!”

Montefiore bu gençle birkaç dakika daha görüşmüş ve gencin tiyatroya meraklı olduğunu öğrenince, Shakespeare’in eserlerinden oluşan lüks baskılı bir takımı ona hediye etmiştir.

Montefiore tanıdığına ve tanımadığına her zaman hep nazik ve yardımseverce davranmıştır.

Londra ile Ramsgate arasında özel bir salon vagonla gidip geliyordu. Öteki vagonların çok dolu olduğunu gördüğü zaman, yolcuların kendi salonundan yararlanmalarına gönüllü olarak izin verirdi. İstasyonda onu özel faytonu beklerdi. İstasyondan ayrılacağı sırada yaşlı, sakat kimseler görürse, arabasına onları bindirir; kendisi ya bir fayton tutar ya da yaya gitmeyi yeğlerdi.

Bu tür yardımseverce davranışları, onu çok geçmeden tüm Londra’da en popüler kişilerden biri yapmıştır.

ALTINCI BÖLÜM

“Kırların Sessizliğinde”

Büyük kentte yaz kış sürekli oturup aynı işi, aynı sıkıcı çalışma koşullarının boyunduruğunda yapan, bir yandan da trafik keşmekeşi içinde bunalan kimse, kasabalarda yaşayanlara gıpta ederek kırsal kesimde -çok küçük de olsa-bir ev sahibi olmayı arzular.

*

“Ne mutlu ona, övmeliyim sevinçle onu,

Kırların sessizliğinde yaşayanı;

Karmaşık çevrelerin hayatından uzaktadır,

Doğanın koynunda çocuklar gibi yatmaktadır;

Dürtücü tutkularını ünlerin ve şanın

Fırlatıp atmıştın üstünden artık;

Geçici hevesler ile hep istenen arzular,

Uyutulmuştur huzur dolu göğsünde.!”

*

diyor Schiller, “Messinalı Nişanlı” adlı eserinde.

Moses ve Juditlı Montefiore, 1822 yılında Londra’nın batısındaki Ramsgate kasabasında, deniz kıyısında, ormanın hışırtılarıyla çevrili yazlık evlerine ayak bastıkları gün, gözlerine ilk çarpan, iki yanında süslü iki küçük kulenin yükseldiği, her yanını yeşillikler kuşatmış beyaz bir bina oldu. Tek katlı ana binanın cephesinde pek az pencere vardı; buna karşın zemin katındaki geniş bir veranda ile bunun üzerinde yer almış kemerli üç camlı kapıyla çıkılan bir balkon, onları adeta davet eder gibiydi.

“East Cliff Lodge”ydi burası!

Küçüktü; ama birbirlerine sevgiyle bağlı bulunduklarının bilincindeki iki insan yeterince büyüktü.

Bu harikulade görünümlü kır evini, yazlık olarak birkaç defa kiraladıktan sonra, 1832 yılında satın aldılar ve evliliklerinin yirminci yıldönümünde de buraya taşındılar.

Canayakın bu çift, son nefeslerine kadar burada yaşadı. Montefiore insan sevgisinin hizmetinde elde ettiği ve yarattığı ne varsa, hepsini burada tasarlamış ve burdan yönetmiştir. Ticari etkinlikleri ve resmi görevleri bir süre Londra’da oturmasını gerektirince, “hayatın depdebeli muhitlerinden” yeniden “kırların huzur dolu ortamına” dönebildiği günü, her seferinde bir bayrammış gibi kutlamıştır.

Ramsgate’de ne eğlence vardı, ne tiyatro, ne de konser. Montefiore çiftine bunlar gerekli de değildi; çünkü günlük yaşayışları, birbirlerini sevgiyle kollamaları, himayeleri altına aldıkları kimselerle ilgilenmeleri, araştırma çalışmaları, akrabalarının sık sık kendilerini ziyaret etmesi onlara yeterince gönül şenliği sağlıyordu.

Ramsgate’de eksikliğini duydukları şey bir sinagogtu.

Bu nedenle daha villanın satışıyla ilgili görüşmeleri yaparlarken, bir tapınağın inşasına elverişli bir araziyi de aramışlardı. 9 Ağustos 1832’de de sinagogun temelini attılar. Ertesi yıl tapınak bitmişti; dışarıdan pek gösterişsiz, üstelik penceresiz bir yapıydı. -Işığını yukarıdan alıyordu. Montefiore’nin günlüğünde belirttiğine göre, içeriden ise “bir cennet”ti.

Bu güzel ibadet yerinin açılış töreni ne zaman yapılmış olabilir?

Bunu hemen kestirebiliriz: Kurucu çiftin evlilik yıldönümünde elbette!

Tören, “Tora tomarı”nın ([16]) villadan sinagogun büyük kapısı önüne taşınmasıyla başladı. Burada Londra’dan gelmiş bulunan Haham Dr. Hirschel tören alayının önünde dua etti:

“Bana adalet kapılarını açın ki içeri gireyim ve Rabbe şükredeyim. Rabbin kapısıdır bu; adil olanlar girecektir içeri.” (Mezmur 118,19 ve 20)

Sinagogun büyük kapısı açıldı. Tören alayı, içerisi parlak ışıklarla aydınlanmış Tanrı evinin eşiğine varınca haham, her Yahudi ayini başlarken söylenen duayı okudu:

“Çadırın ne güzel senin, Yakup; senin evlerin İsrail…” (4. B.M. 24, 5) sonra da Kora tomarı yedi defa dolaştırıldı; bu sırada iyi eğitilmiş bir koro da 84. mezmuru söylüyordu:

“Konutların ne kadar sevimli senin, ey Rabbim! Canım, Rabbin avlularını özlüyor, ona kavuşmak istiyor; yüreğim ve ruhum Rabbime sevinçle sesleniyor. Ne mutlu onlara ki hep senin evinde kalırlar. Ne mutlu onlara ki dayanaklarını sende bulur, hayat yolları sana ulaşır!”

Tora tomarı, kutsal mahfazasına konulduktan ve perdesi kapatıldıktan sonra Montefiore mimbere çıkıp çok içtenlikli, uzun bir açılış duası yaptı. Koronun tekrar ilahiler söylemesinin ardından haham, kral ailesi için, vatan için ve tüm İsrail için dualar etti.

Tapınağın açılışı şerefine Moses ve Judith Montefiore, ertesi akşam villanın bahçesinde bir parti verdiler. Bahçedeki ağaçlara ve çalılara 4000 renkli lamba asılmıştı; çok zengin bir şölen sofrası kurulmuştu. Şenlik bir konser ve baloyla tamamlandı.

Şenlikler neşe içinde kutlanırken ciddi mizaçlı kimseler, hemen her zaman hayatın faniliğini ve türlü güçlüklerini düşünmeye yönelirler; Moses Montefiore de, bahçede eğlenceler sürüp giderken, artık yaşayanlar arasında bulunmayacağı zamanı düşündü. Orkestra neşeli bir marş çalar ve konuklar keyifle kadehlerini tokuştururken Moses, karısını yanına alarak parkın içinde dolaşmaya çıktı ve burada hayat arkadaşına, günü geldiğinde gömülmek istediği yeri gösterdi.

Aslında sadece Yahudiler tarafından kutlanmış olan açılış şenliğinden kısa bir süre sonra Kent Düşesi ile kızı Prenses Viktoria’nın gelişi ise tüm Ramsgate halkı için büyük bir sevince vesile oldu.

Düşes ile prensesin karşılanmasında Montefiore de hazır bulundu ve burjuva sınıfının diğer temsilcileri gibi o da saray balosuna  davet edildi. Burada Saray Nazırı Sör John Conroy ile yapılan bir görüşmeden, hanedandan hanımefendilerin Ramsgate’den hoşlandıklarını, fakat gezintiye çıktıklarında meraklı gözlerden rahatsız olmayacakları bir parkın eksikliğinden yakındıklarını öğrendi. East Cliff Lodge parkının anahtarını derhal saray nazırına verdi. Ertesi gün düşes ile prensesin Montefiore’nin arazisinde dolaştıkları görüldü; daha sonraki günlerde de bu gezintiler sürüp gitti.

Genç prenses kordelası renkli hazır şapkası kolunda, neşeli bir tasasızlıkla düşes annesinin yanı sıra yürürken, iki yıl bile geçmeden erguvan renkli krallık harmaniyesini narin vücuduna dolayacağından habersizdi.

Montefiore çifti, incelik göstererek hanedandan bu yüksek kişilerle parkta karşılaşmaktan kaçındılar. Onların bu çekingen davranışı, düşesi pek memnun etti ve Montefiore’ler kendisine yaklaşmadığı için de, bu yaklaşmayı kendisi yapmak istedi, bu amaçla da ilkin Moses’i yemeğe davet etti.

Montefiore bu olayla ilgili olarak günlüğünde şunları yazmıştır: “Daha önceki hiçbir davette, o gün hanedandan hanımefendilerin yanındaki kadar kendimi rahat hissettiğimi hatırlamıyorum. Düşes hazretleri olağanüstü denilecek nitelikte alçak gönüllüydü; masada oturanların hepsi son derecede güleryüzlü ve konuşkandı. Özellikle de ‘Altes Hazretleri’nin bana göstermek lutfunda bulunduğu’ iltifatlarla dolu davranıştan çok duygulandım.”

Ramsgate sakin bir yerdi -belki de özellikle bundan dolayı- iki dostumuz orada kendilerini pek mutlu hissediyorlardı. Yüz ölçümü 24 morgen ([17]) olan çok geniş parkta harikulade gezintiler yapıyor, bunun için de çiy damlacıklarının otların ve çanak yaprakların üstünde pırlantalar gibi parıldadığı, kuşların neşeli şarkılarının göklere yükseldiği sabahın erken saatlerini seçiyorlardı. Balkondan bakılınca, güneydoğuda bir kalenin gururuyla nöbet tutarcasına yükselen “İngiltere’nin beyaz kayalıklarına” kadar uzanan yeşil bir bitki örtüsü görülüyordu. Bayan Judith denizi seviyordu; ama deniz yolculuğunu asla. Bir düşünelim niçin acaba? Gelgelelim Moses kendini hep güçlü hissediyor; bu yüzden de deniz kokulu bir esinti, keskin soluğunu onun alnına sık sık üfleyip durmaktaydı. Bunun sonucu olarak Bayan Judith kocasının hatırına bir özveride bulundu ve onunla birlikte bir defa daha denizde bir gezinti yolculuğuna çıktı.

Bu eğlence gezisi, onlar için yine büyük bir üzüntü kaynağı oldu.

Sakin bir denizde Margate sahil kasabasına kadar gittiler. Fakat ertesi sabah eve dönerlerken, koyu gri sis yığınları denizi kaplamış bulunuyordu. Sis öğleye doğru açılır umuduyla bekledilerse de umutları boşa çıktı. Aksine sis daha da yoğunlaştı. Bu yüzden de gemi -adı Magnet idi-bir kum bankına bindirdi ve ancak iki saatlik bir uğraştan sonra yeniden yüzdürülebildi. Yanlarından sık sık vapurlar geçmekteydi; bu siste, bunlardan biriyle çarpışmak tehlikesi çok yakındı; o nedenle de sis düdüğünün boğuk sesi havada sürekli yankılanıyordu. Birden bir gümleme, bir çatırdı duyuldu. “Magnet”, “Kızıl Korsan” adlı gemiye bindirmişti. Bu gemi, Magnet yolcularının dehşetle açılmış gözleri önünde, birkaç dakika içinde sulara gömüldü. İçindekiler tam zamanında “Magnet”e alınarak kurtarılmıştı. Lâkin “Magnet” de toslamadan dolayı hayli zarar görmüştü. Pompalarını saatlerce çalıştırmak zorunda kalındı. Bereket versin yakınlarda balıkçı tekneleri vardı; bunlar sayesinde yolcular ve tayfalar esenliğe kavuşturuldu.

“Hayatımızda bundan daha büyük bir ölüm tehlikesiyle hiç karşılaşmadık” diye yazıyor Moses, “ve zavallı karımın yürekliliğine hiç bu kadar hayran olmamıştım”.

Deniz kazasından sağ salim kurtulmaları, dostlarımız için 600 liralık bir bağışa vesile oldu. Bu paradan İspanyol ve Alman cemaatlerinin yoksulları ellişer lira, Filistin’deki fakir Yahudiler ise 500 lira aldı.

Moses’in seyahat hevesi, bu olaydan sonra uzunca bir süre küllenmiştir sanılabilir. Hayır, hiç de öyle olmadı. Şimdi eskisine oranla daha da hırsla yürüttükleri dil öğrenme çalışmaları, eğer dışarıda kış fırtınaları uğulduyorsa, onlarda daha çok yeniden seyahat planları tasarlamak isteği uyandırıyordu.

Bu sefer İtalyanca öğreniyorlardı; ama hemen söyleyeyim: Bu

öğrenimde Judith kocasından daha hızlıydı. Fakat Moses de, İtalya’da doğmuş biri olarak onun kendisini geçmesine izin vermek istemiyordu.

“Benimle bahse var mısın?” diye sordu Judith.

“İtalyanca bir sınavı başarırsan yüz lira alırsın.”

“Sınavı sen mi yapacaksın?”

“Elbette! Başka kim olabilir?”

“Pekâlâ, ben hazırım!”

Sınav yapıldı. Judith soruların hepsini cevapladı ve ödülü kazandı.



YEDİNCİ BÖLÜM

Payeler ve Payeler

20 Haziran 1837 günü, sabah saat altıda Prenses Viktoria’ya, geçen gece kralın dünyamızdan ayrıldığı ve artık kendisinin kraliçe olduğu bildirildi. Kraliçe günlüğüne şunları yazmıştır:

“Henüz çok gencim ve her alanda değilse bile, birçok konuda hiç deneyimim yok. Ama doğru olanı yapmak iradesi gösterebilmekte, eminim, ancak pek az kişi benden daha fazla iyiniyet ve daha fazla ciddiyet gösterebilecektir.”

Evet, o gençti -18 yaşına daha yeni basmıştı-fakat “doğru olanın” ancak “adalet” bulunan toprakta çiçek açtığını, bu adaletin ülkenin bütün evlatlarına inanç ve sınıf farkı gözetilmeksizin gösterilmesi gerektiğinin bilincindeydi.

Devletin başındaki kişinin böyle bir zihniyette olmasının hayırlı sonuçlarından İngiltere Yahudileri de yararlandı.

Daha önceki yıllarda düşünülmesi bile olanaksız bir durum şimdi gündemdeydi: Şeriflik gibi yüksek düzeyde bir göreve Yahudilerin seçilmesiydi bu.

Hemşehrilerinin güvenini kazanarak şerif seçilen kimse, bir yıl için, bir kontluğun bu en yüksek sivil makamına atanır. Hükümet başkanı payesinde olur ve bir kontluk bölgesinin adliye ve polisle ilgili bütün işlerini yönetir. Jürilerde yer alacakların listelerini yapar, duruşma günlerini saptar, celp belgelerini düzenler ve verilen cezaların uygulanmasını sağlar. Geliri şeriflik dairesiyle bağlantılı değildir; buna karşın giderleri hayli fazladır. Çünkü şerif, çevrede iyi izlenimler bırakmak zorundadır; yani davetler verecek, davetlere gidecektir. Bundan da açıkça anlaşılır ki, ancak para keseleri tıkabasa dolu, saygın yurttaşlar şerif seçilebilirler.

1837 güzünden 1838 güzüne kadar bizim Montefiore, Londra ile Middlesex Kontluğu’nun şerifi oldu.

Bu fahri görevi Moses, Şabbat ve bayram günlerinde hiçbir iş yapmamak koşuluyla kabul etmişti. Her yıl için işleri aralarında bölüşecek ve gerektiğinde birbirinin yerine bakacak iki şerifin seçilmesi, Moses’e ileri sürdüğü koşullara göre hizmet görebilmesi olanağını vermiştir. Şan ve şöhret basamaklarını böyle yukarıya doğru çıkarken, atalarının dininin buyruklarına uymayı asla ihmal etmedi ve dostları, ona kendisi gibi yüksek mevkilere geçmiş bazı dindaşlarının, Şabbat ve perhiz yasalarına uymakta pek titiz davranmadığını söz konusu edince, Moses hep şu cevabı vermiştir:

“Başkalarının ne yaptığı, beni ilgilendirmez; ama ben hep hoşuma giden şeylerin bana yaptırılmasını isterim: Tanrı’ya karşı görevlerim ve kutsal dinimize olan saygım, bütün öteki görevlerin üstündedir.” Yahudi şerifin dinine gösterdiği bu tutkulu bağlılık, her zaman dindar olan Hıristiyan İngilizlerde büyük bir saygı uyandırmıştı.

Onun Yahudiliğe yüksekten bağlılığını, yüksek düzeydeki görevini yapmasına bir engel olarak görmediler. Bu olgu, iki yeni şerifin takdim töreninde başsavcının yaptığı konuşmada açıkça görülür: “Her ne kadar Bay Montefiore, hemşehrilerinin çoğunluğunun bağlı bulunduğundan başka bir dine bağlıysa da, bizler onun üstlendiği görevleri dürüstçe ve toplumun yararına yerine getireceğinden, bir an için bile kuşkuyla düşmedik.”

Moses, bu güveni hak etmiş midir? Bu soruya gönül rahatlığıyla evet cevabı verebiliriz; görevinde yeterince gayretli olmuş ve hayli büyük bir iş yükünü omuzlamıştır.

Bu döneme ait günlük notlarına bir göz atacak olursak, onun göreviyle ilgili işlerin kapsamı hakkında bir fikir edinebiliriz:

“8.30’da evden hareket, 9’da ağır ceza mahkemesi; orada kahvaltı. Ceza yargısıyla birlikte duruşma. Sonra cezaevi, burada ‘Beyaz Haç’ raporunu inceleme. Belediye başkanını ziyaret; ivedi şikâyetler için toplantı. Saat yarımda tekrar ağır ceza mahkemesi; burada ikinci kahvaltı (Lunclı). Saat 5’e kadar duruşmalar. 6.30’da Judith’le birlikte belediye sarayına gidiş, belediye başkanının daveti. Saat l’de eve dönüş.”

Bütün günleri, bazı ufak değişikliklerle hep böyle geçmiştir. Cezaevi yerine bazen bir hayırseverler kurumunu veya cemaatin başkanlık oturumunu ya da “Allianz” ve “Imperial” şirketlerine gitmiştir. Zaman zaman bir cezaevinin denetlenmesi o kadar çok uzun sürmüştür ki, adliyede duruşmalara katılamamıştır. Böyle denetlemelerde kasvetli binaları bodrumundan tavanarasına kadar dolaşır, tutuklularla teker teker konuşur -bir seferinde bunların sayısı 428 idi-, onların şikâyetlerini ve isteklerini öğrenirdi. Üstelik hapishanelerden ayrılırken müdürlerine, hükümlülerin biraz daha rahat yaşaması için bir miktar para bırakmayı da unutmazdı. Hapiste yatanların olduğu kadar, cezasını çekerek dışarı çıkmış olanların da korunmasını, hayatı boyunca büyük bir şevkle kendisine iş edinmiştir.

Bir mahkûm, bizim iyi kalpli Moses’in bir süre başını ağrıttı: Rickie adında bir katildi bu; içkiliyken subayını öldürmüş bir askerdi ve bundan dolayı da idam cezasına çarptırılmıştı. Bu zavallı günahkâra acıyan Montefiore, idam cezasının ömür boyu sürgüne dönüştürülmesi için her çareye başvurdu. Onun isteğini, İçişleri Bakanı da uygun görerek özel bir at tavsiyesinde bulundu; fakat krallık konseyi bu isteği kesinlikle reddetti ve her iki şerife görevlerini yapmaları uyarısında bulundu; bu da idam gününün saptanması demekti.

Montefiore gerçekten çok üzülmüştü; herhalde bu üzüntü, onun tatlı canını kurtarmak için birisinin böylesine zorlu bir uğraş verdiğinden haberi olmayan katilin üzüntüsünden daha fazlaydı. Bu caninin affı için dostumuz, niçin böylesine kararlı bir tutum izliyordu? Öncelikle insan sevgisinden kaynaklanıyordu bu; fakat öte yandan şeriflik döneminin, bir yıllık görev süresi sırasında tek olay olacak bir idamla anılmasından duyduğu korkunun da etkisi vardı. Bunun için son bir çare olarak kraliçenin nedimelerinden Lady Harriet de Blanquiere’e başvurdu, onun katili hücresinde ziyaretini sağladı ve ondan konuyu kraliçeye arz edeceğine dair söz aldı.

Sözü uzatmayalım: İdam cezası uygulanmadı.

Koruduğu kişi için Montefiore’nin kraliçeye de bizzat ricada bulunduğu kesin; bu amaçla -görev süresi boyunca birkaç defa yaptığı gibi- kraliçenin huzuruna çıkmıştır.

Böyle törensel vesilelerde resmi giysisini giyerdi: Siyah kadifeden ceket, dizde bağlanan pantolon, tokalı iskarpin, tüylü başlık, kılıç ve görev simgesi madalyonlu zincir.

Bu kılığı içinde, belediye başkanının seçilmesi şerefine düzenlenen tören alayına at üstünde katıldığı ya da ülkenin yüksek dereceli görevlileriyle örneğin Lord-Kanzler ([18]), bakanlar, arada bir Londra’da toplanan piskoposlar ve yabancı devletlerin elçileriyle birlikte sofraya oturmak olanağını bulduğu zaman kendini yücelmiş gibi hissederdi.

Böyle fırsatlarda Montefiore, birileriyle yakın ilişkiler kurmaktan hoşlanırdı; bu çeşit yakınlıkların, daha sonraları yapacağı yardım etkinliklerinde, baskıya uğramış dindaşlarının lehine büyük yararını görecekti.

Öte yandan iki dostumuz, Londra’da Park Caddesi’ndeki görkemli konaklarında yüksek aristokrasiden beyefendilerle hanımefendileri ve ülkenin en saygın kişiliklerini karşılamak ve ağırlamak şerefine de defalarca ulaşmışlardır.

Montefiore’nin göğsü, eşinin cana yakın görünüşü ve gerçekten çok zarif tavırlarıyla herkesin kalbini kazandığını gördükçe gururlu bir sevinçle kabarırdı. İnce zekâsıyla eşi, konuklarının her biri karşısında söylenecek en uygun sözü bulmasını biliyor; ne doğuştan kentsoylu birinin önünde aşırı saygıyla divan duruyor, ne para aristokrasisine, ne de ruhban sınıfından soylulara ayrıcalık tanıyordu.

Londra sosyetesinin böyle davetlerinde hayır yapmak amacıyla sık sık para da toplanırdı. Montefiore’nin bunlara seve seve ve yüklüce bağışlarla katıldığını söylemeye gerek görmüyoruz. Bağış yapması için tek söz yeterli oluyor ve Montefiore soruyordu: “Ne maran genemişon?” Sonra da hayli yüksek bir meblağı bağış toplayanlara veriyordu.

Baronin Hannalı von Rothschild’in -Judith’in kız kardeşievindeki partide o sırada Napoli’de başgöstermiş kolera salgını konuşuluyordu. İngiliz hekimlerinden oluşan bir kafile, yardım amacıyla Napoli’ye gitmeye hazır bekliyordu.

“Peki, bu baylar niye yola çıkmıyorlar?” diye sordu Montefiore.

“Paraları yokmuş!”

“Yolculuk için ne kadar gerekiyor?”

“İki yüz lira!”

“Bu parayı ben veriyorum onlara!”

Topluma yararlı bu nitelikteki etkinliklerin, krallığın takdirini kazanması gecikmedi.

Bir akşam Montefiore bir başsağlığı ziyaretinden eve dönmüştü ki sokak kapısının zili çaldı. Hiç de uygun olmayan böyle bir saatte gelen kimdi acaba? Önemli bir nedeni olmalıydı.

Gelen Mr. George Carrol’du. Montefiore ile şerifliğini paylaşan kişiydi. Önemli bir haber getirmişti: Lord, Kanzler, kraliçeye LordMayor’a ([19]) baronluk, her iki şerife de şövalyelik payesi verilmesini önermek niyetindeydi.

Bu sevindirici haber gerçekleşti.

Lord-Mayor’un göreve başlaması töreninde payelerin yükseltilişi ilan edildi. Montefiore bugünü, “Gurur verici bir gün” diye adlandırır ve şunları yazar: “Bugün, Ramsgate’de tapınağımızı açtığımız günü saymazsak en çok gurur duyduğum gün oldu. Umarım, inayeti sonsuz kraliçemizin tevcih buyurdukları bu şeref bizler için ve tüm İsrail için mutluluk müjdesi olur.”

Tören alayında Lord-Mayor, şerifler, belediye meclisi üyeleri -hepsi de gala üniformaları içinde-belediye binasından Guildhall’e ([20]) yürüdü. Burada kraliçe, paye verilecek olanları beklemekteydi. Yapılan bir selamlama konuşmasından sonra kraliçe, Lord-Mayor’un payesinin yükseltilişini duyurdu. Ardından her iki şerif salona götürüldü. Törende hazır bulunanlar hep birlikte ayağa kalktılar. Salonda tam bir sessizlik vardı. George Carrol diz çöktü ve kraliçenin ona kılıçla dokunmasıyla şövalye oldu. Ondan sonra Montefiore diz çöktü. Kraliçe kılıçla onun sol koluna hafifçe dokundu ve yüksek sesle:

“Ayağa kalkın, Sör Moses!” dedi.

Moses, gözlerini yukarıya doğru çevirip bakınca, kendisinin seçmiş olduğu süsün bulunduğu şövalyelik sancağının başının üzerinde dalgalandığını gördü.

Tanrı’nın sözlerinin tüm dünyaya yayıldığı ülkeyi düşünerek Montefiore, şövalyelik arması olarak Lübnan’ın sedir ağacını seçmişti; ağaç, iki çiçek dağının (Monti di Fiori) arasından yükselmekteydi. Arma levhasında bir yüz siperi, devekuşu tüyleri ve taç yer alıyor; levhayı da bir yanından bir aslan, öbür yanından bir geyik tutuyordu. Bu arma hayvanları, üstünde İbranice harfleriyle “jerrusalem” yazan birer bayrak taşıyorlardı. Arma levhasının alt kısmına üstünde Montefiore’nin sloganı bulunan bir bant dolanmıştı. Slogan şöyleydi: “Think and Thank” (Düşün ve Şükret).

Arma levhasının böyle anlamlı biçimde düzenlenmesinin kaynağında Kutsal Kitap’tan sözler vardı:

“Dürüst adam hurma ağacı gibi yeşil olacak, Lübnan’daki sedir ağacı gibi boy atacaktır.” (Mezmurlar 92, 13)

“Gözlerimi dağlara kaldırıyorum. Bana yardım nereden gelecek?” (Mezmurlar 121, 1)

“Bir aslan gibi güçlü ol, göksel babanın isteklerini yerine getirmek için.” (Babaların Sözleri V, 23)

“Bir geyiğin suyu özlemesi gibi, benim ruhum da seni öyle özlüyor, ey sonsuz olan!” (Mezmurlar 42, 2)

Montefiore mutluydu. Mutluluğu, kazandığı bu yüksek şerefin gururunu okşamasından ileri gelmiyordu; hayır, bundan hoşlanmayacak kadar alçak gönüllüydü-mutluydu; çünkü karısının gözlerinde içten bir sevincin parıldadığını görmüştü ve mutluydu; çünkü heyecanla çarpan kalbinde birden, “Benim yaşlı anacığım buna nasıl sevinecektir!” düşüncesi canlanmıştı.

Bu, aynı zamanda onun ilk ziyareti olacaktı.

Kaynak: Dünyanın En Ünlü Yahudisi-Sör Moses Montefiore, Bir Yaşam öyküsü, Yazan: Dr. Eugen Wolbe Çeviren: Esat Nermi Erendor, Temmuz 2000, İstanbul

BİR RÜYANIN İZİNDE- İFHAMU’L-YEHUD- Samuel b. Yahya El Mağribî


Hzl: Doç. Dr. Osman CİLACI

Allah Teâlâ şöyle buyurur:

“De ki, Ey ehl-i kitap! Sizinle bizim aramızda anlamı eşit bir kelime’ye geliniz: Allah’tan başkasına tapmayalım, ona hiçbir şeyi eş tutmayalım ve Allah’ı bırakıp da kimimiz kimimizi ilâhlaştırmasın. Eğer onlar yine yüz çevirirlerse işte o zaman, “Bizim Müslüman olduğumuza şahitler olun” deyiniz. (Al-i İmran, 64).

Bu kitap, İbranca adı el-Hıbr Şamûil b. Yahûza b. Abvân olan ve Yahudi iken İslâm’ı seçen Samuel b. Yahya el-Mağribî’nindir.

Tıp, felsefe ve matematik ilimlerinde, yaşadığı VI.(h.) yüzyılın önde gelen âlimlerinden ve aslen Faslı olan Samuel, bir müddet Bağdat’ta kalmış, buradan İran’a geçmiş, Meraga (Azerbaycan)’da ölmüştür (570/117).

Samuel’in, elinizdeki İfhâmu’l-Yehûd ve Kıssatu İslâmu’s-Samuel ve Rü’yâhû’n-Nebr adındaki bu eserini Dr. Muhammed Abdullah eşŞarkâvî inceleme ve dipnotlarıyla yayına hazırlanmıştır.

Bu eserinde Samuel, bilinmeyen yönleri, karakterleri ve diğer milletlere karşı tutumları açısından Yahudileri ele almakta, kendi kutsal kitapları Tevrat’tan getirdiği delillerle onları susturmayı amaçlamaktadır.

Tercümede eş-Şarkâvî’nin düzenlemelerine, imlâ işaretlerine, dipnotlarındaki gereksiz uzun tekrarlarına, paragrafları tertip tarzına, plân başlıklarına ve edisyon kritiğine aynen uyularak herhangi bir müdahalede bulunulmamış, bunlardan ayrı olarak onun göstermediği Kur’an ayetleri, Kitab-ı Mukaddes metinleri ve Batılı ilim adamlarının isimleri tarafımızdan tesbit edilmiştir.

Samuel’in bir diğer önemli eseri Bezlu’l-mechûd fî ifhâmî’l-Yehûd da yine tarafımızdan (Yahudiliği Anlamak, İstanbul, 1995, İnsan Yayınları) Türk okuyucusuna sunulmuştu.

Bu kitabın önemini arttıran bir diğer nokta, onun, bir Cuma gecesi, (9 Zilhicce 558) rüyasında Hz. Peygamber Efendimizi görerek hidayete erişmesi, kendi ifadesiyle, İlâhî ilhama kavuşmasıdır. Samuel, ilerleyen sahifelerde heyecan verici rüya anını bizimle paylaşacaktır.

Diğer kitabı gibi Samuel’in bu eserinin de, özellikle Dinler Tarihine ilgi duyan her kesimden insanımıza faydalı olacağı ümidini taşımaktayım. Bu vesile ile Samuel’in iki önemli eserini irfan kütüphanemize kazandırmaktan mutluluk duyduğumu belirtmek isterim.

Yardım ve hidayet niyazım her zaman olduğu gibi yalnız Cenab-ı Hak’tandır.

İsparta, Ocak 2003

Osman CİLÂCI

BİRİNCİ KİTAP

SAMUEL B. YAHYA EL-MAĞRİBÎ’NİN İSLÂM’A GİRİŞİ VE RÜYASINI HZ. RASÛLÜLLÂH SALLALLÂHÜ ALEYHİ VE SELLEME ANLATMASI

Yarabbi kolaylaştır, Allah’ım yardım et. (Bu cümle (M) nüshasında yoktur.)

Samuel diyor ki:

Allah’a hamd, Rasulü Muhammed’e ve ailesine salâttan sonra…

Gerçekte ilâhı yardım, hidayet ulaşan kişide tecelli edinceye kadar onu sevkeder. Hidayet Allah’ın ezelî İlmînde belirlediği zamanda kişide görünür; böylece ihtida gerçekleşir.  Onun varlığı O’ndandır.

Ben bunun sebebini,  Allah’ın beni hidayetiyle başarıya ulaştırdığı ölçüde açıklayacağım. Yahudilik’ten doğru yolu buluncaya kadar hidayetin beni bu duruma nasıl getirdiğini insanlara ibret ve nasihat olması için anlatacağım.

Düşünen kişi bilsin ki İlâhî lütfün mahiyeti çok gizlidir. Şüphesiz Allah, lütfü ile dilediği kişiyi bağışlar, hikmeti de dilediğine verir ve ona dosdoğru yolu gösterir.

Fas’ın en uç şehri olan Fas beldesindeki babama er-Raâb Yahûza b. Abvân denir. “er-Raâb” kelimesi ünvandır, isim değil. Bunun açıklaması “hibr”  demektir. Samuel, Tevrat konusunda zamanının en bilgini, onu kaleme almak, özlü şekilde anlatmak, onun üzerinde hazırlık yapmadan konuşmak Tevrat’ı İbranca yazarak geniş şekilde açıklamakta onların en güçlüsü idi.

Samuel Araplar arasında Ebe’l-Bakâ Yahya b. Abbas el-Mağribi ismiyle bilinir. Uzmanların çoğuna göre bu böyledir. Artık onun, Araplar’ın yaptığı gibi, İbranca’dan ayrı olarak bir de Arapça’dan türetilmiş ismi vardır.

Samuel’in annesi aslen Basra’lıdır ve Bağdat’ta oturmaktadır. Annesi Tevrat ilimleri ve yazı konusunda İbranca’yı kullanan üç kız kardeşten biridir. Bu kızların babası Levi’nin torunu İshak b. İbrahim el-Basri’dir. O, soy itibariyle sağlam bir Yahudi torunudur; çünkü Hz. Musa onun soyundandır. Âlim olan bu İshak Bağdat’ta öğretmenlik yapmıştı. Annesi meşhur liderlerden Ebu Nasr ed-Dâvûdî’nin kızı Nefise idi. Sülâlesi hâlen Mısır’da yaşamaktadır.

Samuel’in anne adı peygamber Şemuil’in annesinin aynısı idi. Bu Peygamber annesinin çocuğu olmamış, Allah yolunda kurban etmek üzere bir çocuk vermesi için yıllarca Rabbına yalvarmıştı. Yörenin ileri gelenlerinden Aylî adında salih bir kişi onu çağırdı.

Peygamber Şamûil’e çocuk verilmişti; bütün bunlar, Peygamber Samuel Kitabı’nın baş tarafında açıkça yazılıdır.

Annem -babamın yanında-bir müddet bekledi, çocuğu  olmadı, o kadar ki, bu bekleyiş çocuk olmayacak zamana kadar sürdü. Şamûil’in annesi (Hanne) rüyasında Rabbına yalvarmış, eğer bir erkek çocuk verirse adayacağına, ona Şamuîl adını kayacağına söz vermişti; çünkü onun ismi, Şamûil’in annesiyle aynı idi.

Daha sonra annem bana hamile kalmış, ben doğduğum zaman bana Şamuel adını vermiş. Şamuel kelimesi Arapça olduğu zaman Samuel şeklini alır. Babamın künyesi “Ebu Nasr” idi. Bu benim dedemin de künyesi idi. Babam beni İbranca alfabesiyle yazmaya, Tevrat bilgi ve tefsirlerine, onun hakkında hüküm verecek hâle gelinceye kad