A HİSTORY OF GOD /Tanrı’nın Tarihçesi (2001) Belgesel


Ülke: ABD

Tür: Belgesel

Vizyon Tarihi: 04 Aralık 2012 (ABD)

Dil: İngilizce

Senaryo: Karen Armstrong        

Yapımcı: Bram Roos       

Altyazı ve çeviri: felis agnosticus

   Özet

 A History of God (Tanrı’nın Bir Tarihçesi, Tanrı’nın Tarihi), Karen Armstrong tarafından 1993 yılında yazılmış olan ve temelde 3 büyük dinin tarihsel gelişimini anlatan bir kitaptır. Aşağıda gelecek olan belgesel metni de kitabın 1,5 saatlik çok kısa bir özeti şeklindedir.

Kitapta, insanoğlunun paganizm ile başlayan tanrı arayışının çeşitli aşamaları tarihsel süzgeçten geçiriliyor; semavi dinlerin ortaya çıkışı, gelişimi ve inanç sistemlerindeki ilginç noktalar anlatılıyor. Temelde, tanrı kavramının ve dolayısıyla dinlerin, insanın değişen dünya görüşüne ve yaşam koşullarına göre nasıl değiştiğinin altı çiziliyor, 3 büyük dinin bu kavrama dair farklı bakış açıları inceleniyor. Hem felsefi, hem de metafizik boyutuyla, insanların tanrı kavramını nasıl algıladıklarını ve nasıl deneyimlediklerini, hangi tarihsel olayların ne gibi inanç akımlarına yol açtığını ve bunların günümüze kadar ne şekilde geldiğini görmemizi sağlıyor.

   Belgesel, çeşitli din adamlarının ve teologların yorumlarıyla, kutsal kitaplardan örneklerle ve animasyonlarla renklendirilmiş olup bir tarih belgeseli şeklinde izlenmesi gereken, ama aynı zamanda kendi inançlarımızı veya inançsızlığımızı sorgulamamızı tetikleyen bir belgeseldir. 2001 yılında televizyonlarda yayınlanmıştır. Bu özellikleriyle bilgilendirici olması bir yana, hem inançlı, hem de inançsız kesimden çeşitli tepkiler almıştır. Belgeselin büyük bir bölümünde hâkim olan inançsız ama tarafsız üslup, sonlara doğru yerini, inanmak ile inanmamak arasında kalmış bir insanın üslubuna bırakır; ki zaten Karen Armstrong‘ın aşağıdaki kısa biyografisini okursanız, bunun sebebini çok daha iyi anlayabilirsiniz.

   Her ne kadar tarafsız görünen ve barışçıl bir üslubu olsa da, dinlerin güzel yanları kadar tehlikeli ve sapkın yanlarının da anlatılmış olmasını dilerdim, çok daha GERÇEKÇİ bir Tanrı (ve din) kavramı sunmuş olurdu izleyicilere. Günümüz için fazlaca iyimser bir bakış açısına sahip olduğunu ve insanlığın henüz dünyayı ve dini inançlarını bu şekilde değerlendirmekten çok uzak olduklarını düşünmeme rağmen, portrelenen “gelecekteki sevgi, barış, huzur dolu dünya” dileği, şüphesiz hepimizin istediği bir şeydir. O anlamda, yobaz ve kendilerininkinden farklı düşüncelere tahammülü olmayan bazı insanların mutlaka izlemesi gereken bir belgesel olduğu kanısındayım. Ancak ateistlerin zaman zaman oldukça da sert bir şekilde eleştirdiği (ve o kadar sert olmasa da, eleştirilmeyi hakettiğini düşünülen) kusurları yok değildir.

      Karen Armstrong, pek çok ünlü ateist (Dawkins, Dennett, Jerry Coyne gibi) tarafından sert bir şekilde eleştirilmiştir. Dennett’ın konuyla ilgili eleştiriyi yaptığı (ve hatta işi daha da ileri götürerek, Armstrong’un tutarsız teolojik çarpıtmalarını tiye almak için taklidini bile yaptığı) sunumunu izlemek ve Richard Dawkins’in Armstrong’a cevaben yazmış olduğu eleştiri yazısını okumak için tıklayın.

     Jerry Coyne ve Richard Dawkins’in eleştirilerini okumak için tıklayın.

     Kitabın yazarı ve belgeselde de anlatıcı görevini üstlenmiş olan Karen Armstrong kimdir?

   Katolik bir rahibe olarak yedi yıl geçirdikten sonra,1969′da manastırdan ayrıldı ve Oxford Üniversitesi’nden edebiyat lisans diploması alıp Londra Üniversitesi’nde modern edebiyat dersleri vermeye başladı. Aynı zamanda bir kamu kız lisesinin de İngilizce bölüm başkanlığını yaptı.

   1982′de okuldan ayrılıp serbest yazarlığa ve görsel yayıncılığa başladı.1983′te orta doğuda St. Paul’ün eserleri ve hayatını konu alan altı bölümlük bir belgesel dizisi çekiminde görev aldı. Kudüs gezisi sırasında bir ateist olan Armstrong, hiçbir zaman Katolik kilisesine dönmedi ancak bağımsız bir monoteist olarak hayatına devam etti. Doğuya yaptığı seyahat ve edindiği bilgiler, kendisini çok daha mistik bir anlayışa yönlendirmiş, doğu kültürünün daha “gizemli” olan dünyasına yönelmesine sebep olmuştur. Yani özetle, Karen Armstrong Kudüs gezisinden sonra hiçbir dine mensup olmasa da tek tanrıya inanan bir kişiye dönüşmüştür ve belgeseli çektiği zaman da bu görüştedir. 

   Karşılaştırmalı dinler üzerine 12 kitap yazmıştır.

   Diğer televizyon çalışmaları Varieties of Religious Experience (Dini Tecrübenin Türleri, 1984) ve Tongues of Fire (Ateşten Diller, 1985) gibi yapıtları içermektedir ki ikinci yapıt, dini ve şiirsel ifade ile ilgili aynı isimli bir antoloji oluşturması ile sonuçlanmıştır. 1988′de (ve 1991, 2001 sonraki baskılar) yayınladığı Holy War (Kutsal Çatışma) adlı eseri, batıda sert eleştirilere hedef olmasına yol açmıştır.

   Islam: A Short History (İslam’ın Kısa Bir Tarihçesi) isimli kitabıyla, İslam’ın batıda bilindiği gibi vahşi ve karanlık bir din olmadığını savunmuş ve bu sebeple de sıkça eleştirilmiştir.Bu konuda fazlasıyla iyimser olduğunu düşünülüyor, zira yer verilen ayetler hep İslam’ın sözde aydınlık yüzüdür, karanlık kısımları hep gözardı edilmiştir. Karen Armstrong bunları bilmediği için mi, yoksa özellikle (ki bunun farklı sebepleri olabilir) gizlemek istediği için mi yaptığını bilmiyorum.  

Kaynaklar:

http://en.wikipedia.org/wiki/Karen_Armstrong

http://www.islamfortoday.com/karenarmstrong.htm

-http://www.newenglishreview.org/Hugh_Fitzgerald/Karen_Armstrong%3A_The_Coherence_of_Her_Incoherence/

   

Bu kısmın Alıntı linki:

http://www.baharkilic.org/post/2011/07/05/Tanrinin-Tarihi-A-History-of-God-%28belgesel%29.aspx

 

Belgesel Metni

İnsanlık tarihi, bir arayış olarak düşünülebilir. Bilgi arayışı, teselli arayışı, anlama arayışı. İnsanoğlunun belki de en büyük soruları inançla ilgilidir. Tanrı’yla ilgilidir. Tanrı’ya dair inançlar çok sayıda yoldan seyahat etmiştir. Bir tanesi, 3 büyük monoteist din ile sonuçlanmıştır. Musevilik, Hıristiyanlık ve İslam.Tanrı’yı bugün olduğu şekliyle algılayabilmek için. Tarih boyunca zamanla değişmiş olan bir algıdır bu. Ve hala da değişmektedir. Tarihlerinin erken dönemlerinde Museviler, Hıristiyanlar ve Müslümanlar, kendilerinden önceki pagan toplumlarınca “ateist” olarak tanımlanmıştır. Tanrı’ya inanmadıkları için değil, besbelli ki inanıyorlardı. Ama kutsal olana dair düşünceleri çok farklıydı. Evrende tek bir üstün Tanrı olması fikri, insanların bilincine öylesine hükmetmiş durumdadır ki, bunu sorgulama ihtiyacını bile bastırmıştır. Ama bu noktaya gelinceye kadarki süreç, öngörülemeyen, zor ve hatta acılı bir süreç olmuştur. Bu, o sürecin hikayesidir.

Tanrı’nın tarihi. “Ben neysem oyum”  “Başka Tanrı’ya tapmayacaksın”

TANRI’NIN TARİHİ

İnsanlığın şafağından beri, birkaç 100 bin yıl öncesinden başlayarak insanlar, öngörülemeyen ve çoğu zaman da düzensiz olan bir dünyaya  anlam vermenin yollarını aramıştır. Biz kimiz?

Neden varız?
Mevsimler neden değişir?
Hayat neden acılarla doludur?
Öldüğümüz zaman ne olur?

 Bu arayış, insanların olaylara tinsel açıdan bakmasına sebep oldu. Somut dünyanın ötesindeki olaylara.. Eski toplumlar, doğa üstü güçlerin varlığına yöneldi. “Tanrılar” diyeceğimiz güçlerden huzur ve düzen için medet umdular. Politeizm veya paganizm(putperestlik) denilen bu birden çok Tanrı inancı, insanoğluna, uzun süren tarihi boyunca hükmetti. Tek bir üstün kutsal varlığa inanmak anlamına gelen monoteizm, yaklaşık 4 bin yıl önce ortaya çıktı. Bugün ise insanlar için Tanrı; ebedi ve değişmeyen bir varlıktır. Tanrı hakkındaki düşünceler, Tanrı’nın dünyada ilk kez ortaya çıkışından beri değişim geçirmektedir. “Tanrı’nın değişmesi” fikri, bir kavram kargaşası yaratıyor gibi gelebilir. Çünkü Tanrı’nın mutlak, ebedi ve ilahi olması gerekir. Ve aslında bu temel kutsallık gerçeği değişmez,., ama insanların bunu ifade ediş tarzı değişir. Atalarımız ile aynı şekilde dindar olamayız çünkü bakış açımız tamamen değişti. Uzaydan dünyamıza baktık mesela. Dolayısıyla her neslin, geçmişine ait geleneklere bakarak, kutsal metinlere bakarak, onların kendilerine ait tuhaf ve özgün koşullarına bakarak, geçmişin geleneklerini günümüzün sorunlarına uyarlamak için, yaratıcı bir çıkış yapmak durumundadır. “Yapım aşamaları devam eden Tanrı”, ilk olarak politeizmin mini Tanrıları şeklinde ortaya çıktı. Her Tanrı’nın, güç ve sorumluluk alanları sınırlıydı. Avlanma gibi veya savaş, doğurganlık veya ölüm gibi. Eski insanlar için, bu sayıca fazla ama sınırlı tanrılar, onlara fazlasıyla ulaşılabilir ve yakın geliyordu. Paganlar, pek çok tanrıya inanan politeist insanlardı. Hem ilahi olanla hem de dünyayla çok yakın ve sıcak bir ilişkileri vardı. Bu dünyalar ile kadınlar, erkekler ve tanrılar arasında uzanan uçurumlar görmüyorlardı. Paganizmin çekiciliği, tanrıların böylesine yakın olmasıydı, onları görmek için çok fazla mücadele etmenin gerekmemesiydi. Doğrudan ve istediğiniz anda hayatınızda bulunuyor olmalarıydı. Politeizmin çekiciliğini anlamak istiyorsak, öncelikle Katarizm’e, azizleriyle birlikte göz atmamız gerekiyor bence. Hiçbir katolik politeist olduğunu söylemez, ama şu ya da bu şekilde faydalı olmuş olan azizlerin kaydını tutmayı severler. Cascia’lı Azize Rita, umutsuzların azizesidir, Azize Jude da öyledir mesela. Ben Azize Agatha gününde doğmuşum, o da göğüsleri kesilmiş bir azizedir, dolayısıyla göğüs kanseri olan kadınlar için bir destek simgesidir. Cristopher, seyyahların azizidir. Yani burada, insani bir dürtünün gölgesini görüyoruz:

“İyice derine inip eksik birşey kalmadığından emin olmalıyım.” diyen dürtüden bahsediyorum. Politeizm bu yüzden vardı. Ve böylece, eski insanlar tinsel dünyayla pek çok tanrı aracılığıyla iletişim kurdu. Her biriyle doğrudan ve de belirli bir amaç için iletişim kurulabiliyordu. Ve sonra, bildiğimiz kadarıyla 4 bin yıl önce, tek bir kutsal varlık fikrinin ortaya çıkışı için ilk kıpırdanmalar başladı. Ortaya çıkış yeri, antik Orta Doğu’nun batısında bulunan Kenan bölgesiydi. Burada Kenaniler denilen yerel halk yaşıyordu. Kenan dini, tipik bir pagan, politeist dindi. Kendilerine ait bir tapınakları vardı ve baş tanrı El idi. El karanlık bir kişilikti, yüksek bir tanrıydı. El’in oğlu Baal, fırtına ve bereket tanrısıydı. Baal’ın kızkardeşi de ekin tanrıçası Anat idi. Museviliğin geleneksel kurucuları olan İbrahim, İshak ve Yakub, hayatlarını bu tanrılarla çevrelenmiş olarak yaşadılar. Tek bir üstün tanrıya inanmayı gerektiren monoteizm inancı, işte bu pagan kültüründen doğacaktır. O zamanın din adamları, bizim anlayışımıza göre monoteist değillerdi. Yalnızca tek bir tanrıya inanmıyorlardı. Bağlılıklarını seçtikleri tek bir tanrıya sunmuş olabilirler ama başka tanrıların da varolduğuna inanıyorlardı. Ve İbrahim de tipik bir pagan gibi davrandı. Kenan’a gelirken eski tanrılarını beraberinde getirmedi çünkü o bölgede artık etkili değillerdi. Derhal El gibi yerel tanrılara tapınmaya başladı. Monoteist dinlerin geleneğinde, doğal olarak kurucusunu veya kurucularını ilk günden beri bütünüyle tamamlanmış bir dinin devrimci liderleri olarak görme isteği vardır. Ama hiç kimse, mevcut fikirlerden doğmamış olan yeni bir fikir ortaya atamaz. Dolayısıyla en azından şunu söyleyebiliriz: İbrahim’in, Yakup’un ve İshak’ın tanrıya verdikleri isim olan “El”, aynı zamanda Kenani tapınağında da kullanılan bir isimdir. Ve de neden öyle olmasın ki?

 İbrahim, geleneksel anlamda ilk monoteist insan olarak bilinir. Ama onun Tanrı’yla olan ilişkisi, komşularının pagan tanrılarıyla olan ilişkilerine çok benzer. İncil’in kendisi bile sanki bunu doğrular niteliktedir.

“Hava ısınırken çadırının girişinde oturuyordu. Yukarı baktığında yakınında duran 3 adam gördü. Onlarla selamlaşmak için koştu ve saygıyla eğilerek şöyle dedi: Efendilerim, eğer gözünde lütuf bulduysam, lütfen kulunuzun yanından ayrılmayın. Biraz su getirteyim, bırakın size yiyecek bir şeyler getireyim”- Yaratılış; 18:1

Bir korulukta veya tam karşısınızda insan olarak vücut bulmuş haliyle bir Tanrı’yı görmeniz veya Tanrı’nın suretiyle ilgili bir deneyim yaşamanız çok olasıydı. Ve bazen İbrahim, Tanrı’yla yemek bile yerdi veya tartışmaya girerdi; sanki karşısında bir eşiti varmış gibi. Bu, sonradan Musevi toplumları için şaşırtıcı bir durum olarak karşılaşacaktı. Ama o zamanlar bu, İbrahim için gayet doğal birşeydi çünkü çok daha farklı bir dünyada yaşıyordu. Hayvanların kurban edilmesi, eski paganların tanrılarıyla iletişim kurmak için kullandığı yöntemlerden biriydi. İbrahim için de durum farklı değildi. “Ve dedi ki: Ey tanrım, bu toprakları miras alacağımı nasıl bileceğim?

Ve Tanrı cevap verdi: Bana bir düve, bir keçi, bir de koç getir. Bir de kumruyla güvercin yavrusu getir. Ve İbrahim bunların hepsini getirdi, onları ortadan ikiye böldü- Yaratılış; 15:8

Eski dünyaya ait her dinde, mutlaka “kurban” eyleminin bir çeşidi vardır. Kurban etme işlemi önemliydi çünkü Tanrı’yla insanlar arasındaki karşılıklı ilişkinin önemini vurguluyordu. Öldürülen hayvanın etleri tanrılara sunuluyordu ve aşağıdaki insanlar da bu adanmış etten yiyerek bir anlamda tanrılarla bir öğün paylaşmış oluyorlardı, çünkü insanlar şöyle düşünür:

“Eğer gerçekten inancında samimiysen, bunu kanıtlamak için birşeyleri vermeli, ve hatta feda etmelisin.”

Eğer yeterince inanırsa, insanlar bu yüzden savaşlarda ölür, bir başkasının hayatını kurtarmak için kendi hayatını bu sebeple feda eder. Ancak bazı pagan kültürlerinde, hayvan kurban etmek her zaman yeterli değildi. Bazı durumlarda daha değerli kurbanlar gerekirdi. Bir insanı kurban etmek gibi.. Hatta bazen de bir çocuk. Bu da İbrahim’in hayatına girmiş olan bir başka dini gelenekti.

“Tanrı, İbrahim’i sınava tabi tuttu. Ve dedi ki: Sevdiğin biricik oğlunu al, Moriya bölgesine git. Orada sana göstereceğim bir dağda oğlunu yakmalık sunu olarak sun-Yaratılış; 22:1

İshak hikâyesi belki de Museviler için en derin, anlaşılması en zor ve tuhaf bir şekilde Musevi kültüründe en çok değer verilen hikayedir. Bunun sebebi, bize o zamanın inanç sistemlerinde, Tanrı’yla insan etkileşimi hakkında çok şey gösteriyor olmasıdır. Bir yandan İbrahim’i sadece bir çocuk katili gibi gösterir, çünkü bu hikayede oğlunu neredeyse öldürecektir. Ama birçok âlim buna daha farklı bir açıdan bakar. Çünkü çocuk kurban edilmesi o dönemde çok yaygın bir uygulamadır ve bu hikaye, Musevi metinlerinde konuyla ilgili bulunan son hikayedir. Sonradan Tanrı’nın İbrahim’e oğlu yerine bir koçu kurban etmesini emretmesiyle, bir daha inancın ve Tanrı anlayışının, bu derece ağır bir şekilde sınava tabi tutulmasını istemediğini buyurduğu ve böylece tarihte önemli bir değişiklik yaratmayı amaçladığı savunulur. Kitab-ı Mukaddes’te adı geçen son peygamber ve İbrahim’in torunu olan Yakup, Tanrı’yla atalarından çok daha yakın bir şekilde iletişim kuran kişi olacaktır. “Bir adam gün ağarıncaya kadar onunla güreşti. Yakup’u yenemeyeceğini anlayınca, dedi ki: “Bırak beni, gün ağarıyor.” Yakup cevap verdi: “Beni kutsamadıkça seni bırakmam.” Adam dedi ki: “Artık sana Yakup değil, İsrail denecek. Çünkü Tanrı’yla güreşip yendin.” Yakup: “Lütfen adını söyler misin?

” diye sordu. Adam: “Adımı sormamalısın.” dedi ve kayboldu- Yaratılış; 32:24

Benim için algılanması zor bir gizem içeriyor. Yani kimdir bu kutsal varlık?

 Bütün gece tükenme noktasına gelene kadar onunla güreşmek ne anlama gelir?

 Hikayenin sonunun, hem insanla hem de Tanrı’yla bağdaştırılabilir oluşunu da özellikle beğeniyorum. Aralarındaki ilişki, basit bir şekilde itaat veya zafer kazanma şeklinde değil, güreşme eylemiyle ifade edilmiştir. Ve bu da bence Musevi geleneklerinin en temel gerçeklerinden biridir. “Algılanması imkansız olan sonsuz Tanrı” düşüncesi  ve “Dokunulup hissedilecek kadar yakın olan Tanrı” düşüncesi arasında kendi algımızla güreşip dururuz. Güreşme faslından sonra Yakup, ziyaretçinin ismini öğrenmek ister. Ve ziyaretçi cevap vermez. Antik kültürlerde, birisinin ismini bilmek, bu bir Tanrı bile olsa, size ona hükmedebilme gücünü verirdi. Tarikat ayinlerinde, tanrıların isimlerini defalarca makamlı bir şekilde söylerlerdi, böylece bu Tanrı’yı idare edip istediklerini yapmasını sağlamaya çalışırlardı. Ama bu Tanrı “hayır” der, “Adımı bilemezsin, beni bu şekilde kontrol edemezsin” der ve ortadan kaybolur. Burada belli belirsiz bir değişim söz konusudur. Yakup’un Tanrı’sı, alışıldık pagan Tanrı inancından yavaşça uzaklaşmaya başlamıştır. Sonuç olarak Musevilik, bulunduğu toplumun dini geleneklerinden ne kadar farklı ve ne kadar radikal olursa olsun, tek bir adımda bir gecede meydana gelmemiştir. Zamanla büyümüştür. Kutsal peygamberlerle oluşmaya başlayan yeni tanrı anlayışı, kısa zamanda yeni bir şekle dönüşecekti. Bu dönüşüm, büyük devrimsel ayaklanmaların olduğu bir döneme denk gelir. Eski din adamlarının torunlarının, Tanrı ve peygamberi Hz. Musa sayesinde Mısır’daki köleliklerinden kurtulup özgür kaldıkları dönemdir. Hz. Musa’nın ve Exodus(Mısır’dan Çıkış) kutsal kitabının Tanrı’sı, artık din adamlarının “el altında bulunan ve ulaşılması kolay olan” tanrısı değildir. Tanrı artık gizem doludur ve yine aynı derecede gizemli bir de ismi vardır. Monoteizm, tanrıların ulaşılabilir olduğu bir çağda ortaya çıkmıştır. Kutsal kitaplardaki resullerin deneyimlediği Tanrı da bundan pek farklı değildir. Ama bu, değişmek üzereydi. Yaklaşık 3600 yıl önce, Kenan diyarında büyük bir kıtlık başladı. Ve son kutsal peygamber olan Yakup, ailesiyle birlikte Mısır topraklarında yiyecek aradı. Kutsal metinler, Yakup ve onun soyunun ilk başlarda Mısır’da zenginleştiğini söyler. Ama sayıları ve güçleri arttıkça, Mısır’lılar onlardan çekinmeye başladı ve onları köle olmaya zorladı. 400 yıllık esaret döneminden sonra Tanrı, Yakup’un soyu olan İsrailoğulları’nı Mısır’dan çıkarması ve önderlik etmesi için Hz. Musa’yı görevlendirdi.

“Hz. Musa baktı çalı yanıyor, ama tükenmiyor. Tanrı Hz. Musa’nın yaklaştığını görünce, çalının içinden, “Hz. Musa, Hz. Musa!” diye seslendi. Hz. Musa, “Buyur!” diye yanıtladı. Tanrı, “Fazla yaklaşma” dedi, “Çarıklarını çıkar. Çünkü bastığın yer kutsal topraktır- Mısır’dan Çıkış; 3:2

Kendinden geçen Hz. Musa, Yakup’un Tanrı’yla güreştikten sonra sorduğu sorunun aynısını sorar:

“Adın nedir? ” Ve bu sefer Tanrı cevap verir. Ama kendisini, aslında bir isim olmayan bir kelime ile tarif eder. ” Ehyeh Asher Ehyeh = Ben neysem oyum” anlamına gelen “Yahweh (Yehova)” cevabını verir. Hz. Musa’nın Tanrı’sı, İbrahim’le dostane bir şekilde yemek yiyen Tanrı’dan çok farklıdır. Tanrı, yanan çalının içinden Hz. Musa’ya ismini söyler. “Ehyeh Asher Ehyeh” ki bu da Eski Ahit’te Yahweh (Yehova) haline gelir. Ve bu gizemli bir cümledir. Aslında bu; kasıtlı bir belirsizliği ifade eden İbranice bir deyimdir. Ve Tanrı bu şekilde Hz. Musa’ya; “Kendi işine bak, benim kim olduğum seni ilgilendirmez.” demektedir.

(Ehyeh Asher Ehyeh = Ben neysem oyum” un

Arapçaya geçmiş şekli olan “Bi âhiyyen şerâhiyyen”

İsmi, Hz. Ali kerremallâhü veçheye ait olduğu rivayet edilen

Celcelutiyye Kasidesinde geçer.

Bi âhiyyen şerâhiyyen ezûnâyi sabvetin

Asbâvüsin âli şeddâye aksemtü bi taytağat

http://www.lahutiye.com/lahutiye-havas-ilmi/148-celcelutiye-duasi-tam.html

http://mutlulugunsifresi.com/celcelutiyye-duasi-ve-sirlarial.html

Burada yine, idare edilemeyen, ismi kullanılarak kontrol edilemeyen bir Tanrı görüyoruz. O herneyse, O olmaya devam edecektir. 20. yüzyılda önemli bir teolog olan Rudolf Otto buna,  “mysterium tremendom et fascinans” adını vermiştir. İki etkisi vardır: Muazzamdır, sizi sürükler. “Ayağındaki çarıkları çıkar çünkü kutsal topraklara basıyorsun” der, adeta “Defol git buradan, sen bir hiçsin” der gibi. Diğer bir etkisi büyüleyici olmasıdır. Işığa doğru uçan bir güve kelebeği gibisinizdir. İnsanı elinde tutar. Ona katlanamazsınız ama onsuz da yapamazsınız. Ve bu da, Tanrı gizemiyle başa çıkmak için kutsal kitaplarda kullanılan en yaygın yöntemlerden biridir. Kölelikten kurtarılmayı arzulayarak bekleyen İsrailoğulları için, atalarının kişisel Tanrı’sı olan El, artık yeterli değildi. Onları özgürlüğe kavuşturacak, dinamik ve gizemli bir tanrıya ihtiyaçları vardı. Yehova, böyle bir tanrıydı. Mısır’da 10 tane büyük mucizevi afet oldu. Bazıları Mısır tanrılarını özellikle hedef alan saldırılardı. Önce Nil nehri bir kan nehrine dönüştü. Ardından  bitler, çekirgeler, dolu ve şimsekler, iyileşmeyen çıbanlar ve heryere hakim olan mutlak karanlık geldi. Ve en sonunda Tanrı, her Mısır’lı ailenin ilk doğan oğlunu öldürür. Köle sahipleri onları artık alamaz. Firavun sonunda teslim olur ve İsrailoğulları’nın Mısır’ı terketmesine izin verir. Exodus(Mısır’dan Çıkış) hikâyesiyle Hz. Musa, yeni bir farkındalık oluşturur: Bu Tanrı özgürleştiricidir, insana saygısı olan, onlara değer veren ve onları seven bir Tanrı’dır. Özgürleştiren odur, mutlak diktatörlüğü, bu durumda Firavun’un diktatörlüğünü yıkan odur. Ve bir yandan da bir daha hiçbir insanın mutlak hakim olmayacağını, sadece Tanrı’nın mutlak hakim olabileceğini belirtmiş olur. Bu da bütün insan soylarını akraba yapar. Hz. Musa’nın ve İsrailoğulları’nın özgürleştirilmesini anlatan hikayeler, biz Afrika kökenli Amerikalılar’ın ilgisini çeker ve gönlümüze işler. Çünkü deneyimlerimiz buna çok benzemektedir. Köleleştirilmiş olmamız, güçlü köle sahiplerince köleleştirilmiş olmamız mantıksız beklentilerin ötesinde çalıştırılmış olmamız, yeterince malzeme olmadan çalıştırılmamız, ezilen alt tabaka halk olmak zorunda kalışımız, tıpkı İsrailoğulları’nın tarihine benzer ve bizim tarihimizle aynıdır. Tanrı’nın dualarımızı duyması ve bizi kölelikten kurtarmaya karar vermesi bir mucizedir. İsrail kavminden biri için, Mısır’dan Çıkış’ın Tanrı’sı harika ve özgürleştiriciydi, ama bir Mısır’lı için hiç de öyle değildi. Mısır’lılar bu Tanrı’nın elinden büyük acılar çekti. Tanrı’ya “Orduların Tanrı’sı” anlamına gelen Yahweh Sabaoth denir. Ve o kabileye ait bir Tanrı’dır, henüz evrensel değildir. Mısır’lıların kendi tanrıları vardır. Ve bu Tanrı, Mısır tanrılarıyla savaşmaktadır. Tutkuyla sadece kendi insanlarının tarafındadır ve gerekirse onların tüm düşmanlarını öldürmeye hazırdır. Mısır’ın elinden kurtulup özgürleşen İsrailoğulları, Sina Çölü’ne doğru ilerlediler. Tanrı’nın kendisini gösterdiği yanan çalının olduğu dağa doğru yol aldılar. Sina Dağı’nda Yehova ile yaşadıkları karşılaşma, ilişkilerini açıkça tanımlayacaktır.

 “Üçüncü günün sabahı gök gürledi, şimşekler çaktı. Dağın üzerinde koyu bir bulut vardı. İnsanlar titriyordu. Tanrı Sina Dağı’nın üzerine indi, Hz. Musa’yı dağın tepesine çağırdı. Hz. Musa tepeye çıktı- Mısır’dan Çıkış; 19:16

Yunan ortodoksları Hz. Musa’nın dağın tepesine çıkması fikrine bayıldı. Hz. Musa’nın yoğun bulutlarla çevrelenmiş bir şekilde, normalde sadece Tanrı’nın olduğu ve görülemeyen bir yerde, Tanrı’yla birlikte olma düşüncesine bayıldılar. Ve bu fikri şöyle yorumlayacak şekilde kullandılar: “Evet, Tanrı’yla beraber olabilirsin, ama sakın onu açıkça görebileceğini düşünme, onu tanımlayıp doğasını anlayabileceğini sanma.”

Kilise öncülerinden biri olan Gregory Palamas şöyle yazmıştır:

“Eğer-Tanrı vardır- diyorsak, -Biz var değiliz- dememiz gerekir.”

Bununla şunu demek istemiştir: Tanrı üstün bir varlık değildir ya da bizim algıladığmız ve olduğumuz şekilde bir “varlık” değildir. O halde ne varsa, Tanrı’dır. O varoluşun içindeki varoluştur. Tanrı’yı sınırlarsanız, kendi hayalinizde bile bunu yaparsanız, Tanrı’yı yaratıyorsunuz demektir. Çünkü hayal gücü, beş duyunun bir ürünüdür. Bilgisayar hafızası gibi, beyninizdeki anılardan yararlanarak onu oluşturursunuz. Dolayısıyla Tanrı’yı yaratmış olursunuz ve bu, Tanrı’ya yapılamaz. Tek üstün Tanrı’nın bu gizemli ve algılanamayan yapısı, Sina Dağı’nda iletilen on emrin ikincisinde açıkça ifade edilir.

“Benden başka Tanrın olmayacak. Kendine yukarıda gökyüzündeki cennette olana benzeyen herhangi put veya benzeri heykel yapmayacaksın- Mısır’dan Çıkış; 20:3

Ama belki de daha yakın ve rahatlatıcı olan, eski “ulaşılabilir Tanrı” fikrini terketmek, gerçekten de zor olmuştur. Tanrı emirlerini Sina Dağı’nda Hz. Musa’ya gönderirken bile, insanları beklemekten sıkılır. Pagan tanrısı El’in geleneksel görüntüsü olan altın bir buzağı heykeli yaparlar. Dağın eteklerinde masraflı bir ziyafet düzenleyip dans ederler. Sina Dağı’nda olağanüstü bir olay yaşanıyordu. Gökgürültüsü, şimşekler ve özgürleşme gibi harika şeyler oluyordu. Tanrı, “Tek tanrı benim ve benden üstün bir Tanrı yoktur.” demişti. Ve şimdi de dönüp baktıklarında aynı Tanrı, önünde dans edip şarkı söyleyebilecekleri ve dokunabilecekleri altın bir buzağı yaratmıştı. Yani insanların bir gecede değişmesini beklerseniz, kalbiniz kırılacaktır. İnsanların bir haftada, bir günde ve hatta bir nesilde, kutsal şeylere yönelik alışkanlıklarından kurtulamıyor olması, kimseyi şaşırtmamalıdır. Ancak acaba İsrailoğulları, altın buzağıya tapınarak Tanrı’yla insanlar arasında oluşmaya başlayan mesafeyi mi kapatmaya çalışıyordu?

 Atalarının Tanrı’ya hissettiği yakınlığın birazını da olsa hissetmeyi mi umuyorlardı?

 Sembolik nesneler, görüntüler ve putlar yaratmak, her dinde görülen güçlü bir dürtüdür. Çünkü onlara dokunabilir, onlarla konuşabilirsiniz, vesaire. Halen somut olan şeylere karşı kuvvetli hislerimiz vardır. Tüm monoteist inançların temelinde, kaçamayacağınız bir gerilim yatar. Bir yandan bu her türlü hayal gücünün ötesinde olan, evrensel ve ebedi Tanrı kavramı konusunda ısrar ederken, diğer yandan da aynı Tanrı’nın, uçsuz bucaksız evrendeki önemsiz bir nokta olan insana değer verdiği konusunda ısrar ediyoruz. Dolayısıyla burada gerçekten de bir çelişki vardır ve insanlar doğal olarak zaman zaman bu gerilimin bir tarafına odaklanır. Hastanede yatarken, hahamların bahsettiği o Tanrısal kutsallığı başucumda hissetmek isterim. Bazen de uçsuz bucaksız yıldızlı evrene, bir Van Gogh tablosuna bakar gibi bakarım, ve bu tarifsiz, evrensel ve üstün Tanrı’dan dolayı şaşkına dönerim. Sina Dağı’nda İsrailoğulları, Tanrı’ya dair yeni fikirlere alışmalarının ne kadar zor olacağını göstermişlerdi. İsrailoğulları, çölde arayış içinde geçirdikleri zor günlerden sonra kutsal topraklara yerleştiklerinde, Tanrı’ya dair yeni özellikler ortaya çıkmaya başladı. Kıskançlık ve intikam duygusu gibi. Tanrı’nın bu değişen yapısı, Eski Ahit’teki peygamberler için olağanüstü zor bir mücadeleyi de beraberinde getirmişti. Ama yine de aynı peygamberler, aynı Tanrı’yı nazik ve merhametli olarak da tanımlamışlardır. İsrailoğulları’nın, Tanrı’nın ortaya çıkan bu karmaşık yapısı konusunda anlaşmaya varmaları, Musevi inancının kalıcılığını, ve hatta belki de, bizzat monoteizmin kalıcılığını belirleyecekti. Hz. İsa’dan 1200 yıl önce, Mısır’dan Çıkış’ın yaşandığı zamanlarda, Tanrı kendisini üstü örtülü bir gizem olarak ortaya koydu ve insanlarının başka tanrılara tapmasını yasakladı. Ama İsrailoğulları Sina Dağı’nda Tanrı’nın kelamını alıp Kenan diyarına döndükleri zaman, Tanrı’nın emrini unutmuş gibiydiler. “Başka Tanrı’ya tapmayacaksınız.” emri unutulmuştu. Din tarihin en tuhaf karakterleri ortaya çıkmıştı: Peygamberler. Peygamberlerin hikâyeleri, İsrailoğulları’nın bu değişime ayak uydurma konusunda çok zorlandıklarını gösteriyor. Peygamberler bazen doğaüstü ve anlaşılması zor davranışlar sergiler. Zülkifl’e Tanrı tarafından dışkı yemesi söylenmiş mesela. Ve bir mülteci gibi ağzına kadar dolu çantalarla dolaşmak zorundadır. Yeremya, Tanrı ile olan etkileşimini vücudunun her uzvunu saran ve bir sarhoş gibi tökezleyerek yürümesine sebep olan  bir ağrı olarak ifade eder. Zülkifl, Tanrı’yı kutsal bir at arabasında gördüğü ilk ilahi deneyiminden sonra, şuursuzca kendinden geçtiğini düşünür. Ve bence bu, İsrailoğulları’nın, Orta Doğu’ya hakim olan mistik bilinçten kendilerini koparma ve ondan uzaklaşma konusunda zorlandıklarını gösteriyor. Yehova’nın en ateşli savunucularından biri de peygamber İlyas(Elijah) idi. Ki zaten bizzat bu isim bile, “Yehova benim Tanrı’mdır” anlamına gelir. İlyas, Milattan Önce 9. yüzyılda yaşamıştır. Kenan Tanrı’sı Baal’a tapmanın İsrailoğulları arasında yeniden popüler olduğu zamanlarda yani. İsrail kralı Ahab ile evlenen Lübnan’lı bir pagan olan Kraliçe Jezebel, Baal’ın baş savunucusuydu. Şimdi, ciddi bir kuraklık başlamıştır. İsrailoğulları, fırtına tanrısı Baal’dan yağmur yağdırması için medet umar. İlyas öfkeden kudurmuştur. “Daha ne kadar iki taraf arasında dalgalanacaksınız?

 Eğer Yehova Tanrı’ysa, onu izleyin; yok, eğer Baal Tanrı’ysa, onun ardından gidin- 1.Krallar; 18:21 İlyas Carmel Dağı’nda iki tapınak kurar. Biri Yehova için, diğeri de Baal için. Ve herbirine birer kurban yerleştirir. Sonra Baal’ın peygamberlerine tanrılarına başvurmalarını söyleyerek meydan okur. Bunu deneseler de, bu peygamberler yağmur yağdırmayı başaramaz. Sonra İlyas Yehova’ya başvurur. Gökyüzünden ateşler yağar ve tapınağı yok eder. İsrailoğulları şaşkın bir şekilde yüzüstü kapanırlar. “Yehova Tanrı’dır!” diye haykırırlar. Çok geçmeden şiddetli yağmurlar başlar ve toprağı tazeler. Carmel Dağı’nda hava durumunu kimin tayin ettiği belirlenmiştir. Yağmuru kim yağdırır. Baal mı yoksa İsrail’in Tanrı’sı mı?

 Yağmur için Baal’a giden halkından memnun olmayan Tanrı, kuraklık yaratmıştır. Dolayısıyla göklerden ilahi alevler gelir ve sunulan kurbanı yok eder. Sonra da bulut ortaya çıkar ve cevap verilmiş olur: “Yağmuru ben yağdırırım.” demiş olur. Kuraklığın sona ermesiyle İlyas, kazanılan zafer konusunda yücegönüllü davranmaz. Baal’ın rahiplerinin yakalanıp yakınlardaki bir vadiye götürülmesini emreder, ve 450 rahibin herbiri orada katledilir. Bazen bunun, putperestliği tamamen yok etmeyi hedefleyen bir kutsallık karmaşası olduğunu düşünürüm. Musevilikte putperestlik konusu, hiçbir hoşgörünün olmadığı, yavaş yavaş iyileştirmek yerine onu tamamen yakıp yok etmenin seçildiği, dolayısıyla kazanılan ilk avantajda Baal’ın bütün rahiplerini öldürmeyi uygun bulan klasik bir bakış açısıdır. Öldürüleceğinden korkan İlyas, Sina Çölü’ndeki dağa kaçar, ki burası şimşekler ve dumanlar arasında Tanrı’nın kendisini Hz. Musa’ya gösterdiği dağın ta kendisidir. Korkmuş ve yalnız olan İlyas, bir kaya yarığının içinde dikilir. Tanrı’nın bir sureti belirir ve İlyas, Sina Dağı’nın Tanrı’sının huzurunda bulunmanın yaratacağını düşündüğü muazaam dehşete hazır olmak için kendisini korumaya alır. Ama İlyas’ı bir süpriz beklemektedir.

“Yehova’nın önünde çok güçlü bir rüzgar dağları yarıp kayaları parçaladı. Ancak Yehova rüzgarın içinde değildi. Rüzgarın ardından bir deprem oldu, ama Yehova depremin içinde de değildi. Depremden sonra bir ateş çıktı, ancak Yehova ateşin içinde de değildi. Ateşten sonra ince, yumuşak bir esinti sesi duyuldu. İlyas bu sesi duyunca, cüppesiyle yüzünü örttü, çıkıp mağaranın girişinde durdu- 1. Krallar; 19:11

Fırtınada değil, şiddetli rüzgarda da değil, ama bir esintinin belli belirsiz sesinin içinde. Dingin ve belirsiz bir ses. Dolayısıyla artık Tanrı’nın doğal güçlerin içinde olmadığı düşüncesi vardır ve sesi zar zor duyulur. Bu da yine klasik paganizmden uzaklaşan ufak bir adımdır. İlyas, putperestliğin peygamberlerinden kaçmıştır. Tanrı’yı aramaya gider ve onu fırtınada veya şimşeklerde değil, sessizliğin sesinde bulur. Bu dinginliğin sessizliği, olgunlaşmayı gösterir. Bu ses, kalbimizden çıkarak aklımız ve ruhumuzla konuşur. Bu da, hem kavrayış hem de sadakat bakımından daha derin bir algıya işaret eder. İlyas, Tanrı’nın kıskanç ve zalim olabildiği gibi, sessiz, hatta nazik bile olabileceğini keşfetmiştir. O bunların hepsi ve daha fazlasıydı. İnsanın beklentilerinin ötesindeydi. İnsan aklından üstündü. “İnsan aklından üstün olmak”, “bizim normal deneyimlerimizin ötesinde olmak.” anlamına gelir. İnsanlık tarihi boyunca insanlar, hayatın gizli ve kutsal bir boyutunu hissetmişlerdir. Normal düşüncelerinin, fikirlerinin ve deneyimlerinin ötesinde olan bir boyut. Vecd ararız, kendimizin ötesine geçip başka bir algı boyutu olan bu durumu deneyimlemek isteriz. Ve bunu dinde bulamazsak, başka yerlerde ararız. Sanatta, sporda, sekste ve hatta yanlış bir şekilde uyuşturucularda ararız. Çünkü yapımız böyledir. İnsanoğlu olarak algımızın ötesinde olan şeyleri deneyimleme ve ulaşamadığımız şeyler hakkındaki düşünceleri kavrama yeteneğine sahibiz. Bu, insan olmanın bir gereğidir. İlyas’tan 150 yıl sonra, Tanrı ve tarihle olan karşılaşması Musevi inancını ve geleneğini bir kez daha değiştirecek olan bir başka peygamber ortaya çıkar. İsmi İşaya (Isaiah) olan bu peygamberin dönemi, M.Ö.745 yılına denk gelir. Yahudiye kraliyetinin bir mensubu olan İşaya, Yehova’ya dair şaşırtıcı bir deneyim yaşar. Kudüs tapınağında dururken, tütsüden çıkan hoş kokulu bir duman bulutu, kurbanların akan kanlarından tüten kokuya karışır. Dumanın içinde, tahtında oturmakta olan Yehova’yı görür, her iki yanında en sevdiği iki melek vardır ve bunlar birbirlerine seslenmektedir.

“Kadosh Kadosh Kadosh. Kutsal, kutsal, kutsaldır Yehova. Yüceliği bütün dünyayı dolduruyor-  İşaya; 6:3

“Kutsal” kelimesinin en derin ve eski anlamı “öteki”‘dir. Ve buna birçok başka kelime de eklenebilir: “Dehşetli”, geçmişteki anlamıyla “korkunç”, yani “iğrenç” değil de “aman!!” anlamında korkunç korku salan anlamında “berbat, dehşet verici”. “Dehşet” derken; kampın etrafında dolaşan bir hayalet olduğunu düşündüğünüzü hayal edin, tüylerinizin diken diken olmaya başladığı andaki hissin bir milyon katına eşdeğer bir dehşetten bahsediyorum. İşaya ‘nın Tanrı’yla, “ötekiyle” olan karşılaşması öylesine dehşet vericidir ki, gerçek anlamda ölüm korkusu yaşar.

“Mahvolmuş bir adamım ben! Çünkü dudakları murdar bir adamım.” diye ağladı. Seraflardan biri ona doğru uçtu, elinde sunaktan maşayla aldığı bir kor vardı; ve o korla İşaya ‘nın ağzına dokundu-  İşaya; 6:5

Değişim acı vericidir. Eski dini alışkanlıklarımızı geride bırakıp tamamen yeni birşeyi benimsemek bazen acı verir. Ve bence bu peygamber hikâyeleri de bu zorluğun altını çizmektedir. Ve şimdi, İsrailoğulları’nın Tanrı’ya bakış açılarında yepyeni bir dönüşüm gerçekleşmek üzeredir. Bu değişim, Büyük Babil İmparatorluğu, İsrailoğulları’nın topraklarını ele geçirip onları sürgüne gönderdiği zaman gerçekleşir. Bu süreçte, Tanrı algısı nihayet pagan putlarıyla mücadelenin ötesine geçecektir. İsrailoğulları Tanrı’yı kutsal ve tek olarak görmeye başlar. Bugün bildiğimiz anlamıyla monoteizm, nihayet ufukta görünmüştür. İsraioğulları Kenan diyarında neredeyse 500 yıldır yerleşik olarak yaşıyorken  İşaya peygamber, “kutsal, kutsal, kutsal” olan Tanrı’yı gördüğünü söylemişti. Eski İsrail, ikiye bölünmüştü. Kuzey İsrail Krallığı ve Güney Yahudiye Krallığı. Dünyadaki tüm dinlerin belirginleşmeye başladığı bir dönemdi. Tarihte M.Ö. 800-200 arasına denk gelen, Eksen Çağı olarak bilinen dönemdi. Eksen Çağı bütün insanlık tarihinin etrafında döndüğü bir devir olduğu için bu ismi almıştır. Dönüm noktasıdır, gelecekteki bütün ruhani ve dini gelişimin etrafında döndüğü eksendir. Bu dönemde, dünyanın 3 temel merkezinde, insanlığı beslemeye devam eden ve “büyük dünya dinleri” dediğimiz dinler gelişim göstermiştir. Çin’de Konfüçyüsçülük ve Taoizmin yükselişini görüyoruz. Orta Doğu’da monoteizmi görüyoruz. Hindistan alt kıtasında Hinduizm, Budizm, Jainizm görülüyor. Avrupa’da da Yunan Rasyonalizmi görülüyor. Bu inançlar insanlara umut ve hayatın bir anlamı olduğu düşüncesini vermeye devam etmektedir. Bunlar gerçekten de antik paganizmden sonra önemli bir kırılma noktasıdır. İnsanlık için hızlı değişimler meydana gelmekteydi. İnsanlar büyük şehirlerde toplanmaktaydı. Bir pazar ekonomisi ortaya çıkıyordu. Tüccarlar, zenginleşme çılgınlıkları ile zayıf ve korumasız kişileri eziyordu. Nesiller boyu sürmüş olan kırsal hayattan sonra insanlar bu yeni şehir hayatını tuhaf ve ürkütücü bulmuş olmalı. Eksen Çağı’ndaki bir diğer önemli değişim, şiddet olaylarındaki artıştı. Yenidünya imparatorlukları birbiriyle çarpışıyordu. Bu da, öldürülen veya yurtlarından sürülen birçok insanın ortaya çıkmasına sebep oluyordu. Hayat şartları sertleşiyordu ve bunu önlemek için de bu dinlerin hepsi, şefkati, başkalarının kutsal haklarına saygıyı, adaleti ve hatta şiddet karşıtı felsefeleri içeren öğretileri benimsedi. Bu küresel devrim, yepyeni bir Tanrı yaklaşımı gerektiriyordu. Sınırlı ve yerel olan eski pagan tanrıları, gitgide daha da uygunsuz gelmeye başlamıştı. M.Ö. 722′de Asur İmparatorluğu, Kuzey İsrail Krallığı’nın 10 kabilesini ele geçirdi ve yok etti. İşaya, kusurlarıyla yüzleşmez ve merhameti benimsemezlerse sıradaki krallığın kendilerininki olacağı konusunda Yahudiye’deki insanları uyardı.

“Yehova der ki: Kurbanlarınıza benim ne ihtiyacım var? Bana sunduklarınız beyhude. Ne kadar çok dua ederseniz edin, dinlemeyeceğim. Elleriniz kana bulanmış. Kötülükten sakının, iyiliği öğrenin. Adaleti gözetin, zorbayı yola getirin, öksüzün hakkını verin, dul kadını savunun-  İşaya; 1:15

İşaya ‘nın İsrailoğulları’na, Yehova nezdinde merhametin, hayvan kurban edilmesinden daha önemli olduğunu söylemesi, eski pagan gelenekleriyle devrimsel ve de zor bir ayrılığa işaret eder. İnsanoğlu intikam fikrine yatkındır. İnsanoğlu “göze göz, dişe diş” görüşüne yatkındır. Eğer merhamet, merhametli olmamız gereken kişiye karşı günah işlemiş olan bizler için zorsa, Tanrı’nın, bizim onun merhametine ve lütfuna duyduğumuz ihtiyacı anlaması bundan ne kadar daha zordur?

 Bir başkasının hayatına girmenin zorluğu, onların sevinçlerini ama özellikle üzüntülerini paylaşmak, yanlarında bulunmak, onlara destek olup eşlik etmek alışıldık bir durumdur. Kendimize insanların inançlı olmaya neden devam ettiklerini sorarsak, bana göre bunun sebebi Savaşçı Tanrı, veya İbrahim’e oğlunu kurban etmesini söyleyen Tanrı, veya Yakup’la güreşen Tanrı, veya Sina’ya şimşekler gönderen Tanrı değildir. İnsanlar Tanrı’ya inanmaya devam eder çünkü onlara göre bu Tanrı, onlarla birlikte acı çeken bir Tanrı’dır. Merhamet zordur çünkü kendimizi, evrenin merkezi olarak gördüğümüz tahtımızdan indirmemizi gerektirir. Bunu yapmayı sevmeyiz. Kendi arzularımızı, ihtiyaçlarımızı ve hırslarımızı tatmin etmeyi tercih ederiz. Çoğu zaman da başkalarını harcayarak yaparız bunu. Kendimizden daha önemli olan başka insanları da düşünmemiz gerektiğinin hatırlatılmasından hoşlanmayız. Dolayısıyla, yarattığı insanlarda da kendisinde olan merhamet duygusunu görmek istediğini söyleyen bu merhametli Tanrı’nın isteğine, Yahudiye’deliler tarafından aldırış edilmedi. M.Ö.586′de Babil kralı Nebukadnezar Kudüs’ü fetheder, şehri yok eder ve halkın çoğunu sürgün eder. Tarih boyunca tanrılar her zaman belirli bir bölgeye bağlı olmuştur. Sürgün edilenler, Babil ırmaklarının kenarında otururlarken dini inançlarını kutsal toprakların dışında bir yerde devam ettiremeyeceklerini düşünmüş olmalı. Sürgündeki peygamberlerin yazdıklarından biliyoruz ki, bazı İsrailoğulları Yehova’dan umudu kesmişti. Yapılacak en mantıklı şeyin, insanların her zaman yaptığı gibi yerel tanrılara tapınmak olduğuna karar vermişlerdi. Babil’den sürülen ve anavatanlarındaki tanrıdan böylesine uzak kalan Yahudiyeliler için şimdi de yeni bir peygamber ortaya çıkıyordu. Biz onu 2. İşaya olarak biliyoruz. Ve gerçekten radikal bir öğretisi vardı: Yehova’nın, sadece İsrail halkının değil, tüm halkların tanrısı olduğunu söylüyordu. Birçok İsrailoğlu, Asur tanrılarının, sonra da Babil ve Pers tanrılarının daha güçlü olduklarını düşündü. Çünkü galip gelenler onlardı. Ama bu terörün etkisiyle, silinip atılmanın ve topraklarıyla krallıklarını kaybetmenin yarattığı baskı, korku ve acıyla, peygamberler, tanrıyı varolan tek tanrı olarak görmeye başladılar. Kendi tanrılarının Asur’u, Pers Krallığı’nı ve Pers kralı Kuroş(Cyrus)’u. kendi insanları için güttüğü kendi isteklerini yerine getirmek amacıyla kontrol ettiğini söylediler. Sürgünle ve inançlarının sürekli olarak Babil’in kosmopolitan kültürü tarafından tehdit edilmesiyle karşı karşıya kalan Yahudiye’liler, ellerinde kalan, sahip oldukları tek şeye sıkı sıkı tutundular.Yehova’ya. İnançlarını, atalarını Mısır’dan kurtarmış olan tanrılarına yönelttiler. Tarihi yöneten oydu. Önemli olan tek kutsal varlık oydu. Tarihte ilk kez, pagan tanrılarının varlığına meydan okunuyordu.

“Ne benden evvel bir Tanrı oldu, ne de benden sonra olacak. Ben Yehova’yım. Benden başka kurtarıcı yok-  İşaya; 45:21

Kudüs’te yaşayan ve tapınağın hemen yanıbaşında, Tanrı’ya dokunma mesafesinde yaşayan Museviler için Tanrı öylesine somut birşeydi ki,., sanki İsrail’i terketmeleri halinde artık varolmayacakmış gibiydi. Ama sürgünde olduğu için bu teması kaybeden Museviler için bu düşünce mucize gibiydi, “Tanrı gerçekten de varmış” demelerine sebep oluyordu. Bu evrensel bir Tanrı’ydı, nasıl Babil’de ve Kudüs’te varsa, bütün dünyada da vardı. Nasıl Musevi anlayışının merkezinde de varsa.. 2. İşaya ‘nın, tek ve biricik Tanrı’yı ifade eden bu net Yehova tasviriyle eski İsrailoğlu inançlarından doğan Musevilik adı verilen din, artık tam olarak ortaya çıkmıştır. Eksen Çağı, tam anlamıyla monoteist bir inancı getirmiştir. Kutsal topraklarda yeni bir Tanrı inancının ortaya çıkması için 500 yıl geçecektir. Celile’de, gezgin bir vaizin ayak izi ve öğretileriyle gelecektir. İşaya ‘nın evrensel Tanrı öğretisinden beri 600 yıl geçmiştir. Museviler, Babil sürgününden dönerek anavatanlarına yerleşmişlerdir. Ve o zamana kadar dünyanın gördüğü en güçlü imparatorluk olan Roma’nın hükmü altındadırlar. Musevilere tam bir dini özgürlük verilmesine rağmen, Roma İmparatorluğu halen despot bir şekilde hükmetmektedir. Bu aynı zamanda dini karışıklık zamanıdır, pek çok Musevi, yasalarını yorumlamanın farklı yollarını aramaktadır. Aynı zamanda Tanrı tarafından meshedilen bir mesihin yakında gelip, Tanrı’nın dünyadaki krallığının yerini göstereceğine inanan Museviler de vardır. İnsanlığın Tanrı’ya bakışı, bir kez daha değişmek üzeredir. Hz. İsa’nın doğumuna denk gelen dönemde, Yahudiye dünyasında büyük bir kargaşa vardı. Çünkü bu ülkeye Roma’nın orduları ve Roma İmparatoru’nun himayesindeki sulh yargıçları hükmetmekteydi. Bazıları, bu sorunu güç kullanarak çözmeye çalıştı. Roma ordularını, kurdukları gerilla orduları ile askeri olarak defetmeye çalıştılar. Bazıları da herşeyin o kadar kötü olduğuna inanıyordu ki, sonunda Tanrı’nın gelip dünyayı yok edip değiştireceğine inanıyordu. İsa da böyle düşünmüş olmalı. İsa çarmıha gerildikten sonra, bazı Museviler ve Kudüs’lüler onun mesih olduğunu iddia etti. Hz. İsa’nın ölümden dirilip İsrail’in kurtarcısı olmak için geldiğini söylediler. Bu yeni inancın müritlerine Hıristiyan(Christian) adı verildi çünkü bunlar, Hz. İsa’nın Yunanca “mesih” anlamına gelen “Khristós” olduğuna inandılar. İlk başlarda Hıristiyanlık, otantik ve tuhaf bir Musevi mezhebi olarak kabul edildi. Hıristiyanlar, Yeni Ahit hikayelerinde çok garip birşey yapar. Bir bakıma, Kenan diyarını ve başka bir dinin onaylanmış kitaplarını sahiplenip kendilerine mal ederler. Aynı Tanrı’ya tapabilirler, aynı sözleşmeye sahip olabilirler; ama pencereden bakıp mesihin geleceğini söylemekle, mesihin zaten geldiğini söylemek arasında çok büyük fark vardır. Kurtarıcı olacak olan zaten gelip kurtarıcı olmuştur. Hz. İsa’nın mesajının ne olduğunu anlamamızın zor olma sebebi, birinci elden çıkma bir belge olmamasıdır. Hiçbirşey yazmamıştır. Elimizde olan tek şey, birkaç nesil sonra yazılmış olan aktarma bilgilerdir, Yeni Ahit’in İncil dediğimiz kısımlarıdır. Ve herbiri oldukça farklı şeyler söyler. En eskisi olan Markos, Hz. İsa’nın tanrının krallığının gelişini müjdelediğini söyler. Ama diğerleri, “Bu krallık ile kastettiği nedir?” diye sorar. Bahsedilen bir kral mıdır?

 Yeni bir siyasi rejim midir?

 Romalılar’dan kurtulunacağını mı kastetmiştir?

 Yoksa Luka İncili’nin iddia ettiği gibi kastedilen, ruhani bir durum mudur?

 İsa hiçbir zaman kendisine “Tanrı”, hatta “Tanrı’nın oğlu” demez. Ama sıklıkla Tanrı’ya “Baba” anlamına gelen “aba” der. Çünkü kendisini Tanrı’ya yakın hisseder, Tanrı’nın hayatında babacan bir yeri vardır. Saint Paul Hz. İsa’ya “Tanrı’nın oğlu” der  ama bu, Musevi anlayışında olduğu gibi “Tanrı’nın oğlu”, “Tanrı’nın çocuğu” anlamındadır. Yani özel bir görevi olan, Tanrı’ya özellikle yakın olan ve mesih gibi gayet normal bir insan anlamındadır. Hıristiyanlar, henüz Hz. İsa’nın kutsal olduğunu iddia etmiyorlardı, sadece Tanrı’yla özel bir ilişkisi olduğuna inanıyorlardı. Bu yakın ilişki, Hz. İsa’nın Tabor Dağı’ndaki başkalaşım hikayesinde görülebilir.

“İsa, yanına yalnız Petrus, Yakup ve Yakup’un kardeşi Yuhanna’yı alarak yüksek bir dağa çıktı. Orada, gözlerinin önünde Hz. İsa’nın görünümü değişti. Yüzü güneş gibi parladı, giysileri ışık gibi bembeyaz oldu. O anda Hz. Musa’yla İlyas öğrencilere göründü. Parlak bir bulut birden onları gölgeledi. Buluttan gelen bir ses, «Sevgili Oğlum budur, O’ndan hoşnudum. O’nu dinleyin!» dedi- Matta; 17:1

Musevilerin çoğu, Hz. İsa’yı dirilen mesih olarak kabul etmeyi reddetti. Dinini yeni değiştirmiş olan Paul, bu yeni dini alır ve çoğunluğu pagan inanca sahip olan Roma İmparatorluğu’na tanıtır. Hıristiyanlığı yayma amacında olan Paul, birçok yere sehayat eder. Gördüğü herkese, Hz. İsa’nın sadece Musevilerin değil, bütün dünyanın kurtarıcısı olduğunu anlatır. Tanrı’nın tarihinde bir dönüm noktası daha yaşanmaktadır. Monoteizm artık, Yahudiye’nin sınırlarından taşıp Roma ve Yunan uygarlıklarına ulaşmıştır. Eski Hıristiyan inancı, pagan bir dünyada doğmuştur. Bu da, o dönemde muazzam bir din çeşitliliği olması anlamına gelir. Bu Hıristiyan akımında, dini törenlerde etinin yenip kanının içilebildiği söylenen bir adam vardı. Bu söylenenler, Güneş tanrısının Pers versiyonu olan tanrı Mithra için söylenenlerle aynıydı. O da mucizevi bir şekilde doğmuştu ve doğarken çobanlar gelmişti. Hiç kimse Hz. İsa’nın gerçekten ne zaman doğduğunu bilmiyor. Ama Hz. İsa’nın doğum tarihi; Hıristiyanlar tarafından 4. yüzyıldan itibaren, Mithra’nın doğum günü olan 25 Aralık olarak belirlenmişti. Roma tanrılarının neye benzediklerini düşünürsek, Yunan ve Roma tanrılarının, imparatora ve saray erbabına benzediklerini görürüz. Ama burada, okuma yazma bilmeyen, fakir bir aileden gelen, hiçbir gösterişli yanı olmayan ve bir kölenin ya da hainin öldürüleceği şekilde öldürülmüş olan bir adamın önderlik ettiği bir akım söz konusudur. Ve buna rağmen Tanrı’nın varlığının hissedildiği bir insandı bu. Bu, Roma dünyasında ihmal edilip aşağılanan birçok insan için ki zaten bu insanların da birçoğu köle veya cahildir, böyle bir insanda bile Tanrı’nın varlığının mümkün olabildiği düşüncesini doğurmuştur. Bu temel umut mesajı, hızla Roma İmpartorluğu’nda yayıldı. Hıristiyanlığa inananlar çeşitlendikçe, Hz. İsa’yı ve Tanrı’yla olan ilişkilerini algılama şekilleri de çeşitlendi. İncillerden önce yazılmış olan Paul’un mektuplarını okursanız, ondan sonra İncilleri okursanız, ondan sonra da Yeni Ahit’te sonradan yazılan mektupları okursanız, birbirinden çok farklı özelliklerde olan farklı yerlerdeki kiliselerle karşılaşırsınız. Korint, Efes, Roma, Kudüs ve Antakya kiliselerindeki anlayış nasıl birbirlerinden farklıysa, bugünkü metodist, presbiteryen, katolik ve doğu ortodoks kiliselerindeki de aynı şekilde farklıdır. Bazen İsa “logos”tur, yani Hz. İsa’nın dirilişinden önce de var olmuş olan “Tanrı’nın sözü”dür. Bazen İsa, evlat edinilmiş bir evlattır. Hıristiyanlığın ilk üç yüzyılında, taraftarlarına, dinsel yeniliklere tahammülü olmayan Roma tarafından işkence edildi. Ancak Hıristiyanlık, imparatorluğun içinde güçlü bir akım haline gelince, Hz. İsa’nın Tanrı’yla olan ilişkisinin yapısı, din konusundaki derin düşüncelerde ve tartışmalarda önemli bir güç haline geldi. Herşey sonunda iki soruya gelip dayanıyordu:

İsa, Tanrı ile aynı biçimde ilahi miydi? Ve eğer İsa gerçekten de ilahiyse, ona insan denilebilir miydi?

 4. yüzyılda, Mısır’da bulunan İskenderiye şehrinde ateşli bir tartışma başladı. Psikoposlukta bulunan Arius isimli güzel konuşan, karizmatik ve genç bir rahip, Hz. İsa’nın babayla aynı şekilde ilahi olmadığını ve Tanrı’ya mükemmel şekilde itaat ettiği için ilahi statüye yükseltilmiş olan normal bir insan olduğunu söylemeye başladı. Bu söyledikleri, Psikoposun genç ve parlak asistanı olan Athanasius’un hoşuna gitmedi. Ve bütün büyük kiliselerde kraliyeti de alakadar eden büyük bir tartışma başladı. Bu soruyla, kiliseler ikiye bölündü. Ve imparator Konstantin, birgün kilise devleti yapmayı planladığı yeni kilisesinin bu şekilde ikiye bölünmesine göz yumamazdı. Bu kilisenin, imparatorluğu ayırması değil, birleştirmesi gerekiyordu. Dolayısıyla 325 yılında Nicaea’da(İznik), bu sorunu kesin olarak çözmek için konsili topladı. İznik Konsili’nde, İsa tam anlamıyla “ilahi” ilan edildi. Her ne kadar toplantıda açıkça ortaya konmamış olsa da, İznik Amentüsü (Nicene creed) adı verilen bildirge, sonraki yüzyılda neredeyse tüm Hıristiyan kiliselerince benimsendi. Bildirge, artık resmi bir Hıristiyan öğretisi olan “Kurtarıcı İsa ile yaratıcı Tanrı’nın aynı öze sahip olduğu” inancını resmileştirmiş oldu. “Tek Tanrı’ya, bütün güçlere egemen olan Baba’ya, yerin ve göğün, görünen ve görünmeyen her şeyin Yaratıcısı’na inanıyoruz. Tek bir Tanrı’ya, İsa Mesih’e, Tanrı’nın biricik Oğluna inanıyoruz. Kendisi Işıktan Işık, gerçek Tanrı’dan gerçek Tanrı olmuş, sebep olunmuş ancak yaratılmamıştır. Baba ile aynı öze sahiptir-  İznik Konsili Buna rağmen, doğu kiliseleri konuyu tartışmaya devam etti. Tamamen herşeyin ötesinde olan bir Tanrı’nın, bir insan haline gelmesi ne anlama geliyordu?

 Herşeye gücü yeten Tanrı, gerçekten de bir zamanlar savunmasız bir bebek mi olmuştu?

 Ebedi olan, çarmıhta mı ölmüştü?

 Tanrı bütün bunları neden yapmıştı ki?

 Doğu ve Batı kiliseleri bu sorulara çok farklı cevaplar geliştirdi. Batı kiliselerine göre Tanrı, Adem’in cennet bahçesinde işlediği ilk günahtan insanoğlunu kurtarmak için insan bedeninde İsa olarak dünyaya gelmişti. Tanrı ete kemiğe bürünmeliydi. Çünkü bir zamanlar insanoğluna; “Bana itaatsizlik edip bu meyveden yerseniz, kesin olarak ölürsünüz.” demişti. Ve yediler. Onların soyları da ebediyete kadar onların işlediği günahla lekelendi. Bana ve size kadar gelen bir kan hattı boyunca süregelen bir günah. Tüm zamanlarda yaşamış tüm insanları, kurtarmak için bir plan yapılmalıydı. Tanrı bu planı sağlamıştı. Aşağı inip kendimi insanlara Tanrı’nın oğlu olarak sunup onların arasında yaşayabilirim. Onların arasında yaşamalıyım, onlar gibi baştan çıkarıldığı gibi ben de baştan çıkarılabilir olmalıyım. Gerçek anlamda işkence görüp ölümle cezalandırılabilirim. Ve hepsine vekaleten ölebilirim. Diğer yandan doğu kilisesi, Adem günah işlememiş olsaydı da Tanrı’nın insan suretiyle gelmiş olacağına inanıyordu. İsa, ilahi surete bürünmüş olan ilk insandı ve bütün Hıristiyanlar da, onun yolundan giderek bu münevver duruma gelmek için çabalayabilirdi. Tanrı’nın varolduğunu ve bir şekilde “davrandığını” düşünen bir insana göre, bu Tanrı kendisini bize nasıl ifşa etmelidir?

 İnsan suretinde olmayacaksa, bu nasıl olabilir?

 Tanrı’yı nerede aramalıyız?

 Tanrı’yı en başta, insan olan Nasıralı Hz. İsa’da ararız. Ve buna bağlı olarak da, Hz. İsa’nın varlığını bulunduran insanlarda ararız. Nasıralı İsa bizim için kimdir?

 Bana göre, Tanrı’nın ihtişamıdır, onun görkeminin bedensel halidir. Hıristiyanlar, Hz. İsa’nın ilahi olduğuna karar verdikten sonra, bir başka sorunla karşı karşıya kaldılar. Şimdi bu durumda iki Tanrı mı vardı?

 Bir baba, bir de oğul?

 Hz. İsa’yı ve onun Tanrı ve tüm insanlıkla olan ilişkisini tanımlama çabaları, sonunda tek bir güçlü düşünceye yol açacaktı: Bu, Tanrı’nın kendisini dünyaya 3 şekilde gösterdiği düşüncesiydi. 1-Baba olarak  2- Oğul olarak  3-Kutsal ruh olarak Bu düşünce, daha sonra Teslis adını almıştır.

M.S. 4. yüzyıldayız. Yeni Hıristiyan kilisesi, can alıcı bir soruyla karşı karşıyadır. Eğer İsa, Tanrı ile aynı şekilde ilahi idiyse, Hıristiyanlar nasıl monoteist olabilir?

 Hz. İsa’nın, Tanrı(baba) ile aynı şekilde ilahi olduğuna karar verilince, Hıristiyanlar’ın doğal olarak kafası karıştı. Yani şimdi iki Tanrı mı vardı?

 Bir de kutsal ruh sorunu vardı ki bu da dünyadaki ilahi varlıkla ilgili Musevilerin söyleceği türde birşeydi. O halde 3 tanrı varsa, nasıl monoteist olabilirdiniz?

 Monoteizm olmadığı kesin. Tanrı’nın farklı şekillerde bulunması ya da Tanrı’nın 3 farklı varlıkta bulunması elbette ki monoteizmle bağdaştırılması zor birşey. Ama bu tür dini inançlar zaten hiçbir zaman mantıklı olma kaygısı taşımamıştır. Bu bilmeceye açıklık getirmek için, üç piskopos bir araya gelerek sorunu ele almaya karar verdi. Kayseri piskoposu Basil, abisi Nyssa piskoposu Gregory ve dostları olan Nazianzus piskoposu Gregory. Ortaya çıkardıkları öğretiye Teslis ismi verildi. Tanrı’nın kendisini insanlığa 3 farklı biçimde gösterdiğini söyleyen öğretidir bu. Baba, söz ve kutsal ruh olarak. Bu üç kilise babasının üçü de, manevi ve ruhani yönleri yüksek kişilerdi. Sıradan insanlara, ilahi gizemlerin derin gerçeklerini onların da anlayabileceği şekilde anlatmaya çalışıyorlardı. Nasıl bir rahip, törenin en başında kutsal mabedden ayrılıp insanları kutsamak için onların arasında yürüyorsa, kendi insan kullarının arasına katılmak için, Tanrı da aynı bu şekilde, biricik gizemli nurunu bırakıp gelmişti. Tanrı’nın özünün, yani Tanrı’nın tanrısal haliyle tanrısal varlığının, bizim algılama seviyemizin daima ötesinde olduğuna karar verdiler. “Hiçbir zaman O’nu bilemeyiz ama Tanrı dünyada etkindir.” dediler. Tanrı’nın enerjisinden, faaliyetlerinden, dünyadaki deviniminden bahsettiler. Ve bunları bizim 3 şekilde deneyimlediğimiz sonucuna vardılar. Onu baba olarak, pederane bir şekilde, bir baba gibi varlığımızın kaynağı olarak tanımladılar. Tanrı’yı söz olarak da deneyimledik. Tanrı bizimle yaradılış sırasında, sonra da İsa ve kutsal kitap aracılığıyla konuşmuştur. Bunlara ek olarak, Tanrı’yı kendi bilinçlerinin derinliklerinde deneyimlediler. Yani bir ruh olarak. Onlara göre, tamamen tarifsiz ve tanımlanamaz olan Tanrı’yı bu 3 şekilde hissedebiliyordu. Üç Yunan piskoposu, Tanrı’nın, insanların hiçbir zaman anlayamayacağı içsel varlığıyla ilahi gizemin insansı deneyimi arasında belirgin bir ayrım yaptı. “İnsanlar kendilerini birbirlerine nasıl gösteriyorsa, Tanrı da insanlara kendisini o şekilde gösterir.” dediler. İnsanlar iletişim kurarken, kelimeleri, vücut dilini ve mimikleri kullanır. Bu hareketler, söylenmek istenen şeyin bir kısmını anlaşılır hale getirir ama hiçbir zaman iletişim kurmaya çalışan kişinin içsel varlığını ifade edemez. Nasıl insanlar bazen kendilerini ifade ederken kelimelerin yetersiz olduğunu düşünürse, Tanrı’nın davranışları da bize karşı bu şekildedir. Çünkü bunlar, insanoğlunun anlayabilecekleri ile sınırlıdır. Teslis paradoksu Hıristiyanlara, Tanrı’nın her zaman bir gizem olarak kalacağını hatırlatır. İnsan düşüncesinin ötesinde  Teslis doğal bir düşünce değildir. Vladimir Lossky isimli bir Rus teoloğun güzel bir sözü vardır: Teslis, insanların düşünme biçiminin haçıdır. Bu sözle; “Teslisi adamakıllı tasavvur etmeye başlamanız için bile, o şekilde ölmeniz gerekir” demek istemiştir. Hiçbir şekilde mantıksal bir yapısı yoktur. Teslis, mantıkla açıklanamayacak kadar belirsiz olan birşeyi anlatma yolu olan “şiir”e benzetilebilir. Naziansos’lu Gregory, teslisle ilgili derin düşüncelere dalmışken buna benzer şairane hisler yaşamış olabilir. “O’nu tasavvur ettiğim anda, üçlünün ihtişamıyla aydınlanıyorum; onları ayırdettiğim anda, yeniden O’na dönüyorum. Üçünden herhangi birini düşündüğümde, O’nu bir bütün olarak algılıyorum, ve gözlerim doluyor, ve düşündüğüm şeylerin büyük bir kısmı aklımdan uçup gidiyor- Naziansos’lu Gregory Teslisin Yunan ortodoks öğretisi, sezgisel olarak anlaşılmaya müsaittir. Batıda ise bu gizemli ve şairane boyut, genellikle göz ardı edilmiştir. Batı dünyasındaki teologlar, Yunan terminolojisini ve teslis öğretisini zaman zaman anlayamamıştır. Soyut metafizik fikirlerle de, Yunanlıların ilgilendiği şekilde ilgilenmiyorlardı. 5. yüzyılın başlarında Kuzey Afrika’da etkili olan Aziz Augustin, batı için çok daha uygun olan yeni bir teslis fikri geliştirdi, bu daha psikolojik bir düşünceydi. Aziz Augustin’in kendisi de psikolojiyle ve aklın çalışma yöntemleriyle çok ilgiliydi. Beyninde, Tanrı’nın üç farklı suretini gördüğünü ifade etti. Kendi insan beynimizde üç farklı güç olduğunu belirtti: Hafıza, algı ve de davranmamıza ve sevmemize sebep olan irade. Ve aynı şekilde Tanrı’yı algılarken de bu üç gücü kullanırız dedi. Baba, Oğul ve Ruh kavramlarının da bu üç beyinsel aktiviteye karşılık geldiğini söyledi. Bu, Yunanlıların hoşuna gitmedi ama Aziz Augustin’e çok saygı duyuyorlardı. Bu düşüncenin, Tanrı’yı yeniden fazlaca insana benzettiğini söylediler. Ve o asla insan sözü veya gücüyle anlaşılamaz dediler. “Çözümü olmayan gizem” özelliği söz konusuyken kilise, tamamen ilahi, üstün ve tanımsız olan bir Tanrı’yla onun yaratımı olan kırılgan bir dünya arasında nasıl bir köprü oluşturabilirdi?

 Bilinemeyen bir Tanrı, kendisini insanlara karşı nasıl “bilinir” hale getirebilirdi?

 Tesliste olduğu gibi diğer dinler de, bilinemeyen bir Tanrı’nın farklı suretlerinden bahseder. Bu tarz bir maneviyatın başka örnekleri de vardır. Mesela Musevi tasavvufu olan Kabala’da, buna çok benzeyen bir Tanrı kavramı vardır: Ain Sof, sonu olmayan Tanrı anlamına gelir. Asla insanlar tarafından bilinemez, ulaşılamaz ama zerafetle kendini bize gösterir. Üç değil, on ilahi uzantıyla kendisini bize belli eder ki bunlara sefirot denilir. Hinduizmde de bir Tanrı üçlemesi vardır: Brahma, Vişnu ve Şiva. Bunların herbiri, Brahma’nın farklı suretlerini temsil ederler. Tamamen tarifsiz, tamamen gizem dolu ve ilahi olan Brahma.. Belki de, bütün dinlerde bulunan gizemli Tanrı kavramı, Tanrı’nın düzenli bir düşünce sistemiyle veya teorilerle kalıp içine sokularak anlaşılamayacağını insanlara hatırlatmaya yarıyordu. Bu arada, Hz. İsa’dan sonraki ilk bin yılın ortalarına doğru, Teslis ile ilgili teolojik tartışmalar yayılırken, doğuda, Arabistan’da önemli bir değişim daha gerçekleşmekteydi. Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve selleme vahiy gelmek üzereydi. Tanrı ona “Tanrı’nın dünyadaki son peygamberi” diyecekdi. Kuran vahiylerinin gelmesiyle, Arap dünyası da İslam diniyle birlikte monoteizme doğru, kendi yolculuğuna başlayacaktır. Teslis’in Türkiye’de resmiyete dökülmesinden 300 yıl sonra, Ortadoğunun diğer ucundaki bir tüccarın Tanrı’dan vahiy aldığını söylemesiyle, yine bir çöl halkının dünyasında köklü bir değişiklik olacaktır. Bu peygamberin öne sürdüğü Tanrı görüsüyle, üçüncü büyük monoteist din olan İslam doğacaktır. Biz tarihi Tanrı’nın yarattığına inanırız. Tarihin akan bir nehir gibi olduğunu ve belli bir aşamada Tanrı’nın tanıtıldığını söyleyen düşünceyi kabul etmiyoruz. Dolayısıyla Tanrı’nın ortaya çıkan ihtiyaçlara göre gelişmiş olması fikrini onaylamıyoruz. Sanki bu bizim yarattığımız bir Tanrı’ymış gibi.. Hayır, İslam dininde Tanrı tüm gerçekliklerin gerçeğidir. O evveliyatsız başlangıçların başlangıcı, bütün sonlardan sonra da var olacak ebediyettir. Vahiylerden meydana gelen İslam’ın kutsal kitabı Kuran, Arapların ticaretin geniş dünyasına giriş yaptığı zamanlarda ortaya çıktı. 7. yüzyılın başlarına denk gelen bu dönemde pek çok Arap, Musevi ve Hıristiyanların inandığı Tanrı’nın, Allah’la aynı Tanrı olduğuna inanıyordu. Allah (El-ilah), inandıkları pagan tanrılarının en üstün olanıydı. Ama birçok Arap, bu iki eski dini de benimsemek istemiyordu. Arapların, onları yüzyıllardır tatmin eden kendi pagan dinleri vardı. Bütün tanrıların başı Allah’tı, ki Arapça’da “tanrı” anlamına gelir. Ve yaklaşık Hz. Muhammed ‘in geldiği zamanlarda, Arap yarımadasındaki pek çok Arap için Allah; Musevi ve Hıristiyanların inandıkları tanrıyla aynı tanrıydı. Yine de, Tanrı henüz Araplar’a kendi peygamberlerini göndermemişti. Arapça bir kutsal metin yoktu. Bütün bunlar, 610 yılında bir gece değişecekti. İşte o zaman, Hz. Muhammed bin Abdullah isimli 40 yaşındaki bir tüccar ansızın uykusundan uyandı. Nefes bile alamayacağı şekilde onu saran ilahi bir güçle sarmalandığını hissetti. Melek Hz. Muhammed’e buyurdu: Oku! Ama Hz. Muhammed  konuşamadı. Dehşet verici varlığıyla korkunç baskı bir kez daha geldi ve aynı emir ikinci kez geldi. Üçüncü tekrarda, yepyeni bir kutsal metnin ilk kelimeleri döküldü:

“Yaratan Rabbinin adıyla oku! O, insanı alakdan yarattı- Kuran; 96:1

Hz. Muhammed , “ezbere okumak” anlamına gelen Kuran’ın ilk sözlerini söylemişti. Müslümanlar, Kuran’ın okunduğunu duyduklarında, Tanrı’nın huzurunda olduklarını hissettiklerini söylerler. Tanrı’nın bu kutsal kitap aracılığıyla onlarla konuştuğuna inanırlar. Hz. Muhammed ‘in, bütün hayatını Tanrı’ya adamış olduğu için bu Tanrı sözünü alabildiğine inanılır. İslam kelimesinin anlamı “teslimiyet”tir. Tüm varlığıyla Allah’a teslim olan kadın veya erkeklere Müslüman denir. İslam, kendi dünyanızı Allah’ın dünyasına teslim ettiğinizde gelen barıştır. Tanrı’ya kendini adamanın verdiği korkudan sonra gelen sıcak bir histir. Hz. Muhammed ‘in taraftarlarından yapmalarını istediği ilk şeylerden biri, günde defalarca dua ederek secdeye varmalarıydı. Vücutlarının duruşunun dış görünümü, onlara kelimelerden fazlasını öğretti. Benliklerini terketmeleri ve Allah’a, yaradana tamamen boyun eğerek kendilerini adamalarını simgeliyordu. Malcolm-X  bunu şu şekilde ifade etmiştir. İslam’da en zor yaptığı şeylerden birisinin secdeye varmak olduğunu söyler. Çünkü hiç kimsenin önünde eğilmeyeceği düşüncesini benimsemişti. Ama bu, herhangi bir insanın önünde değil, görülemeyenin önünde eğilme kavramıdır. Hıristiyanlar, Teslis şeklinde bir Tanrı görüşü benimsemişken, Müslümanlar, Musevilerin daha eski inancı olan “Tanrı’nın tekliği” düşüncesine döndüler. İslam dininin temelinde yatan düşünce budur. Bir Müslüman hayatını doğru bir şekilde düzenlediğinde, Allah her zaman ilk sırada, diğer değerler ve arzular her zaman ikinci sırada olacaktır. İslamiyette buna, “Allah’ı birlemek” anlamına gelen “tevhit” denir. Tevhit, Tanrı’nın hem tek hem de benzersiz olduğuna inanmak demektir. Yani bu sadece nicelik içeren bir kavram değildir, aynı zamanda nitelik de içerir. Tek Tanrı O’dur, hiç bir şey ona benzemez ve diğer herşey ondan gelmiştir. Bu çok merkezi bir düşüncedir çünkü çok da özgürleştiricidir. Hayatımda, bu üstün ve yüce Tanrı dışında kendimi adamaya değecek, ya da önünde eğileceğim, ya da emrine itaat edeceğim başka hiç bir güç yok demektir. Bu da İslam’da, Allah’tan başka Tanrı yoktur anlamına gelen şehadet, “La İlahe illallah” cümlesiyle ifade edilir. İslam’da Tevhit düşüncesini yansıtan ibadetlerden biri, Mekke’ye hacca gitmektir. Bu kutsal şehirdeki haccın merkezinde, inananlar hep beraber Kâbe’nin antik mihrabının etrafında dönerek yürürler. Bir mihrabın etrafında dönüp durmak, dinine bağlılığını göstermenin tuhaf bir yolu gibi görünebilir. Ama bu aslında oldukça iyi bir meditasyon yoludur. Çünkü Allah’ı simgeleyen Kâbe’nin etrafında döndükçe, Allah’ı herşeyin merkezine yerleştirmeyi de öğrenirsiniz. Kendinizi yönlendirirsiniz, yerinizi kutsal olana göre belirlemiş olursunuz. Kabe’nin etrafında dönerken bütün hayatınızın da Allah’ın etrafında döndüğünü algılarsınız. Dönerek Müslümanlar şunu demek istiyor: “İşte buradayız Allah’ım, çağrına kulak veriyoruz, işte geliyoruz.” Dolayısıyla bu aslında, Tevhit inancının, yani monoteizmin çok güçlü bir dışavurumudur. Ve bu görüntüyü görmek de çok etkileyicidir. İran’lı filozof Ali Şeriati’nin yazdığı gibi: “Kabe etrafında merkeze doğru dönerek ona yaklaştıkça, kendinizi büyük nehirle birleşmeye başlayan ufak bir dere gibi hissedersiniz. Merkeze doğru yaklaştıkça, kalabalığın baskısı sizi öylesine ezer ki, yeni bir hayata kavuşursunuz, artık insanların bir parçasısınızdır, artık Allah’ın atrafında dönen canlı ve ebedi bir insansınızdır. Bunu yaparken, kısa bir süre sonra kendinizi unutursunuz.”Sadece Müslüman ülkelerden değil, dünyanın her yerinden gelen insanlar bir araya gelip ilk kez birbirleriyle tanışır. Dünyanın büyük kısmı oldukça homojendir, ve bu ibadet, dünyada aynı geleneğe inanan insanlar arasındaki harikulade çeşitliliği görmek için bir fırsattır. Siyah, beyaz veya sarı ırktan olmanızın bir önemi yoktur. Kimin zengin kimin fakir olduğunu bilemezsiniz çünkü herkes iki kumaştan oluşan aynı sade giysiyi giyer. Hava atmak için bir yer yoktur. Bütün bu insanlar birbirine karışır tek bir nehir halinde sembolik yapının etrafında döner. Tam ve mutlak bir eşitlik içinde ve yine tam ve mutlak bir kardeşlik duygusu içinde. İslam’da bu kardeşliğe ümmet veya cemaat denir. Cemaat deneyimi, üç monoteist dinde de, insanların Tanrı’yı algılamak için başvurduğu temel yöntemlerden biridir. İncil, insanın yalnız olup bu şekilde yaşamasının iyi olmadığını söyler. Bu, insanlığımın bütünlüğünün, ancak topluluk içinde, daha büyük birşeyin parçası olduğumda ortaya çıkacağını belirtmektedir. Ufak bir cemaatte dua etmek, bir şekilde bu duanın daha güçlü olduğunu ve Tanrı tarafından daha çok kabul edileceğini hissettiriyor. Tanrı’ya her yerde, her zaman veya tek başımayken dua edebileceğim gibi, bir toplulukla beraber dua ettiğimde Tanrı’yı daha yakınımda hissediyorum. Dua, daha uzağa gidiyor gibidir. Cemaatin gücü, dua etmenin de ötesine geçmektedir. Müslümanlara göre Kuran, adil ve eşit bir topluluk kurmalarını, bu toplumda zayıf olanların saygıyla karşılanmasını, siyasetin de kutsal bir görev olarak ele alınmasını emreder. Siyasetin İslam dinindeki rolünün, Amerika’da ya da batıda ele alınan halinden daha derinlikli bir şekilde düşünülmesi gerekmektedir. Kuran, ezilenin yanında ezenin karşısında durulması gerektiğini söyler. Tüm toplumu kapsamalıdır. Kuran, Adem’in soyuna değer verildiğini söyler. Bu, ırk, renk ve mezhepleri önemsiz hale getirir. Çeşitlilik, Allah’ın rızasıdır. Allah’a duyduğumuz saygı arttıkça, çeşitliliğe saygımız da o derece artmalıdır. Bunu yapıyor muyuz?  Büyük ihtimalle yapmıyoruz. En azından Tanrı’ya inananlardan beklendiği ölçüde değil. Hz. Muhammed ‘in kendisi de, İslam’ın hükmettiği yerlerdeki Musevilerin veya Hıristiyanların dinlerini değiştirerek Müslüman olmasını şart koşmamıştır. Kuran gerçekten de tüm semavi dinlerin Tanrı’dan geldiğini söyler. İslam İbrahim’i, Hz. Musa’yı, İlyas’ı, İşaya’yı, ve Hz. İsa’yı peygamber olarak kabul eder. Kuran, Musevileri ve Hıristiyanları, Kitap Ehli olarak adlandırır. Hatırlayın ki tüm insanlar Adem’den gelmiştir, ve Adem de topraktan gelmiştir. Ve sonra Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem Kuran’dan şöyle alıntı yaptı:

“Ey insanlar! Birbirinizle tanışmanız için sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık- Kuran; Hucurât Suresi ; 49:13

Bu çok büyük bir bildirimdir çünkü göreviniz kendi cemaatiniz ile bitmez. Kendi topluluğunuzdaki insanlarla uyum içinde yaşama deneyiminiz, farklı cemaatlarda bulunan farklı insanları anlamanız için bir sıçrama tahtası görevi görmelidir. Üç büyük batı dininin kurulmasına sebep olan büyük esinlenmelerin sonuncusu olan Hz. Muhammed ‘in vahiylerinin üzerinden pek çok asır geçti. Ve ilahi arayış halen evrilmeye devam ediyor. İnsanlığa karşı işlenen suçlar, Tanrı’nın artık anlamlı olmadığının, ve hatta ölmüş olduğunun söylenmesine sebep oldu. Ve dolayısıyla, yeni bir bin yıla yaklaşılırken, geriye sıkıntılı bir soru kalıyor. Tanrı’nın insan bilincindeki tarihi, gelişimine ne şekilde devam edecek?

 İnancı olanlar için Tanrı, evrensel ve değişmezdir. Zaman içinde değişen şey, insanların Tanrı’yı algılama şeklinin hikayesidir. Ve hala da değişmeye devam etmektedir. Hıristiyanlığın erken dönemlerdeki tarihine ilgi duymama sebep olan şey, günümüzle benzer olan yönleriydi. O kadar çok olasılık ve birbiriyle rekabet halinde olan o kadar çok bakış açısı vardı ki.. Farklı kültürler, bir araya gelip kaynaşıyordu. Yeni bir dini akımın başlangıç aşamalarında, hem kafa karışıklığı hem de heyecan yaşandığını görüyoruz. Ve ne anlama geldiği veya gelmediğiyle ilgili çok sayıda anlaşmazlık görüyoruz. Tıpkı günümüzde olduğu gibi, insanlar farklı açılardan bu akımlara saldırıyordu. Ya “Bu akım artık tamamen sona erdi.” ya da “Henüz yeni başlıyor.” deniliyordu.

-Hz. İsa’nın onları değiştirmesine ihtiyacım var.. Bugün sanki Tanrı, dondurulmuş bir karede sabitlenmiş bir görüntü gibidir. Tutuculuk ile ateizm, veya bilim ve teknoloji ile materyalizm arasındaki bir karede.. Nasıl ibadet ediyoruz?

 Bir yandan, dünyanın teslimiyeti ve itaati fikrinin anlamına bağlı kalıyor muyuz, diğer yandan da merhametli ve vicdanlı davranıyor muyuz?

 Doğru olanı savunuyor muyuz?

 Ve yanlış olanı yasaklıyor muyuz?

 Bunun kişiyi tutucu yapıp yapmadığı, bakan kişiye göre değişir. Uzun süre batıda yaşamış olanlar için, doğru olanı savunmak ve yanlış olanı yasaklamak zordur. Çünkü batı, gücünü kanıtlamıştır ama bir yanda da “Ama en güçlü benim.” diyen Kuran vardır. Dolayısıyla, iki taraf arasında bir gerginlik söz konusudur. Çevremize duvarlar öreriz, başkalarıyla aramıza sınırlar koyarız. Tanrı’ya karşı Şeytan, Hz. İsa’ya karşı Deccal, Bize karşı Onlar gibi birbirine zıt kutuplar yaratırız. Buna sebep olan psikolojiyi anlayabiliyorum çünkü İncil ve Hıristiyanlık, çelişkilerle doludur. Tanrı insanı yarattı..dehşetin tanrısı-sevginin tanrısı, vahiylerin tanrısı-gizemlerin tanrısı, kaybolan ve gizlenen tanrı-görünen ve aşikar olan tanrı. İnsanlar, tanrıyı kurguladıklarında, geleneğin sahibi olduklarını düşünüp, sadece kendi kafalarındaki gibi olup başka türlü olamayacağına inandıklarında; Tanrı’yı evcilleştirip onu bir put haline getirirler. Bunun üzerine ateizm gelir ve bu küstahlığı, kibiri ve mutlak kesinliği yerle bir eder. Ve dini süreçte çok yaratıcı bir etkisi olur. Tanrı’yı, kendi sınırlarımızın ötesinde ve çok daha derinlerde görmeye çalışmamız için bize meydan okur. Ben, bilim ve teknolojinin gelişmesiyle bu dini soruların yok olup gideceğine inanarak yetiştirildim. Ama tam tersine, ,bilimsel veriler sayesinde öğrenebileceklerimizin sınırlı olacağının farkına vardık. Ki bu bilimsel veriler muazzam ve harikadır, ben şahsen bu bilgileri çok seviyorum. Ama hayatın nihai anlamı ile ilgili sorulara cevap vermezler. Bence sahte ilahları Tanrı’ya şirk koşmak yani onunla eş tutmaya çalışmak, mutlak materyalizmde ortaya çıkmaktadır. Bence Amerika’daki en önemli Tanrı, dolardır. Her yanlışı doğru, her doğruyu yanlış gibi gösterebilir. Kendini dolara adamışsan herşey yolundadır. Modern Amerika’da, kendimizi mutlak olanla karşılaşmaktan sayısız şekilde koruyabiliriz. Mesela ölüme bakış açımızı ele alalım. Bunu her şekilde saklamaya ve ondan saklanmaya çalışırız. Ölülerimizi kozmetiklerle kaplarız, tabut kapağının kapalı olmasını tercih ederiz, ve onları mümkün olduğunca hızlı bir şekilde ortadan kaldırırız. Ama ölmek üzere olan veya ölmüş olan kişinin yüzüne bakmayız. Bir Rus manastırındaki ölü kemiklerinin konduğu yerde bulunan bir kafatasına baktığım zamanı hatırlıyorum. Ve kafatasına boyayla işlenmiş bir yazı vardı: “Ey yolcu, bana iyi bak. Çünkü bir zamanlar ben de senin gibiydim ve sen de benim gibi olacaksın.” Tanrı’nın tarihine bakılarak, yarın için ne söylenebilir?

 İnsanlığın Tanrı arayışı, yeni bir şekle bürünerek yine bilinmez olarak mı kalacak?

 Sanırım biz de, insanların Tanrı ve gerçeklik anlayışlarında çok büyük değişimlerin meydana geldiği bir başka Eksen Çağı’nda yaşıyoruz. İnsan gücünün çağındayız. Bu dünyayı daha ilginç hale getiren muazzam teknolojik gelişmeler oluyor, dolayısıyla daha dünyevi(maddesel) bir çağda yaşıyoruz. Bu durum, birçok insan tarafından laikliğin gelmesiyle açıklanıyor. Tanrı artık önemsizdir, ona ihtiyacımız kalmamıştır, onu görmeyiz veya onu deneyimlemeyiz. Bence bu çağ, Tanrı’nın hep hayal ettiği, insan gücünün ve özgürlüğünün çağıdır. Tanrı’nın kendisine, duyulan korku veya acizlikten dolayı değil, herşeyi yeterli kılan yüce bir varlığa duyulan saygı hissiyle tapınılmasını istediğini düşünüyorum. Eşsiz ve  değerli gördüğü için.. Tanrı sadece bugün değil, tarih boyunca eylem halinde olmuştur. Dün, bugün ve yarın da olmuştur, olacaktır. Tanrı, geçici olarak belirip yok olan bir unsur değildir. Ara vermez. Tanrı’nın merhametiyle yaşıyoruz. Sorunlar ne kadar zor görünürse görünsün, Tanrı’ya inanan biri olarak, her zaman ilahi bir müdahalenin bulunduğuna inanıyorum. Bunu doğaüstü bir şekilde değil de, kendi yarattığı doğal iyiliği geliştirmek suretiyle yaptığına inanıyorum. Ve böylece terazi yeniden iyilik tarafı ağır basacak şekilde değişir ve umuyorum ki bizler de o yöne doğru gidiyoruzdur. Genellikle Tanrı hakkında konuşulduğunu ilk kez 5 yaşlarındayken duyarız. İncil’deki hikayeler anlatılır. Ama birçok insan, bu gelenekleri gözden geçirme fırsatı bulamaz. Bence bu önemli birşeydir çünkü Tanrı hakkındaki düşüncelerimiz, zamanla gelişir ve değişir. Yıllarca, Tanrı ile işimin bittiğini düşündüm. Ama sonra, diğer dini gelenekleri incelemeye başladım. Monoteizmin, hayal ettiğimden çok daha fazla zenginlik içerdiğini farkettim. Bizler sadece insanız, ilahi olguları ancak insani bağlamda algılayabiliriz. Erkek ve kadın olarak. Dolayısıyla Tanrı, bir anlamda insan doğamızın ayrılmaz bir parçasıdır. Ama Tanrı’sız bir insan doğası da düşünemeyiz. Tanrı, insanlığımızın bir parçasıdır. İlahi varlığa dair algımız, tümüyle ve apaçık bir şekilde ortadaymışcasına alenen görebileceğimiz  birşey değildir. Bir ağaç veya otobüs hatta bir atom gibi değildir. Bir Tanrı algısı üretip onun üzerinde çalışmamız ve hayal gücümüzü kullanarak, somut şeylerin kabuğunun altında yatan şeylere bakmayı öğrenmemiz gerekir. Gizlenmiş olan kutsal gerçekliği görmek için bunları yapmamız gerekir. Eski bir öğretiye göre; her insan davranışı ilahi olanın bir yansıması olarak düşünülebilir. Kutsal bir yüzleşme gibi. Varolan dinlerin bir yerlerinde, inancın geleceğe ait yeni bir tanımına dair ipuçları olabilir. Tanrı’nın tarihinde yeni bir bölüm olabilir.

tanrının tarihi

TANRI’NIN TARİHİ

Karen Armstrong

 (d.Kasım 1944, Worcestershire)

İngiliz dinler tarihçisi, yazar. 1962-1969 yılları arasında bir Katolik rahibesi olan Armstrong, 1969′da rahibeliği bırakarak edebiyat öğrenimi için Oxford Üniversitesi’ne gitti. Edebiyat lisans diploması aldı ve Londra Üniversitesinde modern edebiyat dersleri vermeye başladı. 1982′de serbest yazarlığa ve görsel yayıncılığa adım atan Armstrong bugün ise büyük dinler ve kurucuları hakkında yazdığı kitapların liste başı olduğu en ünlü isimlerden biri haline geldi. Kendisi aynı zamanda eski BM Genel Sekreteri Kofi Annan’ın girişimiyle radikalizmle mücadele etmek ve Batı ile İslam dünyası arasında daha geniş bir diyalog kurmak için oluşturulan Medeniyetler ittifakı’nın 18 üyesinden biridir.

İÇİNDEKİLER

A HİSTORY OF GOD /Tanrı’nın Tarihçesi (2001)

Giriş

1 Başlangıçta

2 Tek Tanrı

3 Putperestlere* Bir Işık

4 Teslis: Hıristiyan Tanrısı

5 Birlik: İslam’ın Tanrısı

6 Filozofların Tanrısı

7 Mistiklerin Tanrısı

8 Reformculara Göre Bir Tanrı

9 Aydınlanma

10 Tanrı Öldü mü?

11 Tanrının Geleceği Var mı?

Not: Kâfirûn Suresi ne güzel cevap veriyor…

Giriş

Ateizm genellikle geçici bir aşamadır: Yahudiler, Hıristiyanlar, Müslümanlar pagan çağdaşlarınca ‘ateist’ olarak nitelendirilmişlerdir, çünkü tanrısallık ve aşkınlığın devrimci bir kavranışını benimsemişlerdir.

1 Başlangıçta

Dolayısıyla, başlangıçta Tek Tanrı vardı. Bu doğruysa, tektanrıcılık insanoğlunca yaşamın sırrı ve trajedisini açıklamak için geliştirilmiş en eski düşünsel tasarımlardan birisiydi.

Tanrılar yaratmak insanoğlunun oldum olası yaptığı bir şeydir. Bir dinsel tasarım, kendileri için artık anlamsız hale geldiğinde, onu bir başkasıyla değiştirmişlerdir. Bazılarınca ne kadar ilgisiz gibi görünse de, o, bizim tarihimizde çok önemli bir rol oynamıştır ve insanoğlunun yarattığı gelmiş geçmiş en büyük düşünsel tasarımlardan birisidir.

Güney Denizi Adaları’nda bu gizemli güç mana olarak adlandırılır; diğerleri bunu bir varoluş ya da ruh olarak duyumsar; bazen de radyoaktivite veya elektrik türünden cisimsiz bir güç olarak hissedilir. Latinler numina nın, yani ruhların kutsal korularda barındıklarını düşünmüşler, Araplar bütün yeryüzünün cinlerle dolu olduğuna inanmışlardır.

Yeryüzündeki her şeyin tanrıların dünyasındaki bir şeyin örneği olduğuna inanılmıştır; bu, antik kültürlerin birçoğunun mitoloji, rit ve toplumsal düzenleri hakkında çok şey söyleyen bir anlayışın ve günümüzün daha geleneksel toplumlarını etkilemeye devam etmektedir.

Öykü Yahudi ve İslam mistisizminde oldukça önemli yer tutan tanrıların kendilerinin yaratılışıyla başlar. Enuma Eliş, başlangıçta, tanrıların; kendisi de kutsal olan şekilsiz balçıktan çifter çifter oluştuklarını söyler. Babil efsanesinde, sonradan Kitabı Mukaddes’te de olduğu gibi, eski dünyanın yabancısı olduğu yoktan varoluş düşüncesine rastlanmaz. Söz konusu kutsal balçık, gerek tanrılar gerekse insanoğlundan da önce, ta ezelden beri mevcuttu.

Tanrısal evrim ilerledikçe her biri bir öncekinden daha belirgin bir kimlikle çifter çifter yeni tanrılar ortaya çıktılar.

Pagan görüş bütüncü bir nitelik taşıyordu. Tanrılar, insan soyundan farklı bir ontolojik düzlemde, onlardan kesin olarak ayrı bir kategori oluşturmuyorlardı: Tanrısallık temelde insanlıktan farklı değildi. Bu yüzden, tanrıların yukarıdan aşağıya indirdiği özel bir vahye ya da tanrısal bir yasaya gerek yoktu. Tanrılar ve insanoğlu aynı kaygıyı taşıyorlardı; tek fark, tanrıların daha güçlü ve ölümsüz olmalarıydı.

Dinin çok eski aşamasında yaratıcılık tanrısal bir eylem olarak görülür; bugün bile gerçeğe yeni bir biçim veren ve dünyaya yeni bir anlam kazandıran yaratıcı ‘ilham’ dan söz ederken dinsel bir dil kullanıyoruz.

BirTanrının ölümü, tanrıçanın arayışı ve sonunda tanrısal dünyaya yeniden dönüş, birçok kültürde sıkça gözlenen temalardır.

İbrahim hakkında hiçbir çağdaş belge mevcut değildir, ancak bilim adamları onun, İ.Ö. üçüncü binin sonlarında halkını Mezopotamya’dan Akdeniz’e doğru yönelten gezgin kabile şeflerinden birisi olabileceği üzerinde durmaktadırlar.

İsrail’in üç büyük atasının -İbrahim, oğlu ishak ve torunu Yakup- yalnızca tek bir Tanrıya inanan tek tanrıcılar olduğunu düşünürüz. Bunun hiç de böyle olmadığı görülüyor. Gerçekten de, bu ilk dönem ibranilerini Filistin’deki komşularının birçok dinsel inanışını paylaşan paganlar olarak adlandırmak belki daha doğru olur.

Pagan dini çoğu zaman yerel bir nitelik gösterir. Bir tanrının hükmü ancak belli bir bölgede geçerdi; bu bölgenin dışına çıkıldığında ise, bir önlem olarak, her zaman o bölgelerin yerel tanrılarına tapılırdı.

Sonunda bir çocuk sahibi olduklarında, ona, ‘kahkaha’ anlamına gelen ishak adını koydular.

Tanrılara insan kurban etmek pagan dünyasında yaygın bir uygulamaydı, ilk çocuğun, genellikle, anneyi bir çeşit senyörlük hakkının   gereği olarak gebe bırakan bir tanrının çocuğu olduğuna inanılırdı. Çocuğu dünyaya getirirken tanrının enerjisi azalırdı, dolayısıyla, bunu yememek ve bütün olası manaların dolaşımını sağlamak için ilk çocuk kutsal babasına geri gönderilirdi.

Günümüz insanı için bu oldukça ürkütücü bir öyküdür. Tanrıyı despotik ve kaprisli sadist bir varlık olarak tasvir eder. Tanrının Hz. Musa ve İsrâiloğullarını özgürlüklerini kazanmaları için harekete geçirdiğinde yaşanan Mısır’dan kitle halinde göçleri de çağımız duyarlılığı karşısında aynı derecede rahatsız edicidir. Firavun, İsrail halkının gitmesini istememektedir; bunun üzerine Tanrı, Mısır halkı üzerine on kez korkunç veba salgını salar. Nil nehri kan akmaya başlar; toprakları çekirge ve kurbağa sürüleri istila eder. İbrani kölelerin oğulları dışında bütün Mısırlıların en büyük erkek çocuklarını öldürmek üzere Ölüm Meleği’ni yollar.

Bu son derece zalim tarafgir ve katil bir tanrıdır, iflah olmaz derecede partizan bir tanrıdır bu; kendi gözdeleri dışında hiç kimseye küçücük bir merhamet kırıntısı taşımayan, basit bir kabile tanrısıdır.

Tarihteki bu ilk köylü ayaklanmasına ilham kaynağı olan Tanrı devrimci bir tanrıdır. Her üç inançta da toplumsal adalet ülküsüne kaynaklık etmiştir.

Pagan antik çağda tanrılar sık sık birbirine karıştırılır ve birleştirilir ya da bir bölgenin tanrıları bir başka halkın tanrısıyla özdeş kabul edilirdi. Hz. Musa İsrâiloğullarını, onun, İbrahim, İshak ve Yakub’un inandıkları tanrı olan Elile bir ve aynı olduğuna ikna etmeyi başarmıştır.

Pagan dünyanın düzen, ahenk ve adalet ilkelerini bizzat şeylerin doğasında gören anlayışı yerine, burada Kanun yukarıdan indiriliyordu.

Çıkış’ın İ.Ö. beşinci yüzyılda düzenlenmiş son metninde Tanrının Sina Dağı’nda Hz. Musa ile 1200 civarında gerçekleştiği düşünülen bir anlaşma yaptığı söylenir. Bu iddia bilimsel bir tartışmaya yol açmıştır. Bazı eleştirmenler İsrâiloğullarının İ.Ö. yedinci yüzyıla kadar bu anlaşmaya fazlaca önem vermediklerini ileri sürerler. Ama, tarihi ne olursa olsun, böylesi bir anlaşma düşüncesi bizlere İsraillilerin o tarihlerde henüz tek tanrıcı olmadıklarını gösterir, çünkü bu ancak çok tanrıcı bir ortamda bir anlam ifade etmektedir, İsrâiloğulları Sina Tanrısı Yehova’nın biricik tanrı olmadığına inanıyorlar, ama bu anlaşma ile diğer bütün tanrıları görmezden gelerek yalnızca ona tapacaklarına söz veriyorlardı. Tek bir, Tanrıya tapınma, hemen hemen daha önce örneği olmayan bir adımdı: Mısır firavunu Akhenaton, Mısır’ın diğer geleneksel tanrılarını bir kenara iterek Güneş Tanrısına tapmaya kalkışmışsa da, halefleri onun bu politikasını hemen terk etmişlerdi. Potansiyel bir mana kaynağını görmezden gelmek açıkça bir ahmaklık olarak görülmüştür ve İsrâiloğullarının müteakip tarihi onların diğer tanrılardan oluşan kültlerini bir kalemde silmeye pek yanaşmadıklarını göstermektedir. Yehova savaş konusundaki ustalığını göstermişti, ama o bir bereket tanrısı değildi. Kitabı Mukaddes bize, Hz. Musa’nın Sina Dağının tepesinde bulunduğu sırada geride kalanların hepsinin Filistin’in eski pagan dinine geri döndüklerini söyler. El‘in simgesi olarak altından bir öküz yapıp, önünde eski ritleri icra ederler.

İsrâiloğulları Yehova’yı Çıkış’tan sonra kendilerinin tek tanrısı yapma sözü vermişler, peygamberler yıllar sonra onlara bu sözleşmeyi hatırlatmışlardır. Kendilerinin elohim‘i olarak yalnızca Yehova’ya tapacakları sözünü vermişler, karşılığında o da İsrâiloğullarının kendisinin seçilmiş halkı olacağım ve onları etkin şekilde koruması altına almayı vaad etmişti. Kitab-ı Mukaddes bize, İsrâiloğullarının Filistin’e varıp, oradaki akrabalarına kavuştukları zaman bütün İbrahim soyunun Yehova ile bir sözleşme yaptıklarını bildirmektedir. Tören Yehova’yı temsilen Hz. Musa’nın halefi Yeşu tarafından icra edilir.

Yeşu onları uyardı: Yehova çok kıskanç bir tanrıydı. Eğer sözleşme hükümlerini yerine getirmeyecek olurlarsa kendilerini yok edecekti.

Bununla beraber, Kitabı Mukaddes İsraillilerin sözleşmeye sadık kalmadıklarını söylemektedir. Yehova’yı yalnızca savaş zamanlarında, onun askeri korumasına ihtiyaç duyduklarında hatırlamışlar, her şeyin yolunda gittiği zamanlarda ise yine Baal, Anat ve Aşera’ya eski tarzda tapmayı sürdürmüşlerdir.

Pagan tanrılarının aksine, Yehova herhangi bir doğa gücü içinde değil, uzak bir ülkedeydi. O paradoksal biçimde dile gelen bir sessizlik içinde, neredeyse zor fark edilen ince bir esinti olarak hissediliyordu.

Değişme bütün uygarlık boyunca devam etmiştir. İ.Ö. 800-200 dönemi Eksen çağı (Axial Age)olarak isimlendirilmiştir. Bu dönemde uygar dünyanın bütün ana bölgelerinde insanlar son derece önemli ve biçim verici özelliklerini koruyan ve devam ettiren yeni ideolojiler yarattılar. Yeni dinsel sistemler, değişen toplumsal ve ekonomik koşulları yansıttılar. Tam olarak anlayamadığımız nedenlerle, daha henüz ticari ilişkilerin bile kurulmadığı bir dönemde (Çin ve Avrupa arasında olduğu gibi) önde gelen bütün uygarlıklar paralel çizgilerde gelişme gösterdiler. Tüccar sınıfının doğmasına yol açan yeni bir refah söz konusuydu, iktidar, krallar ve din adamlarından, tapınak ve saraylardan pazar yerine kaymaktaydı. Yeni zenginlik entelektüel ve kültürel gelişmenin yanı sıra bireysel bilincin gelişmesine de yol açtı. Değişme hızının kentlerde artması ve insanların kendi eylemlerinin gelecek kuşakların kaderini etkileyebileceğim fark etmelerine paralel olarak eşitsizlik ve sömürü daha da belirginleşti. Her bölge bu sorunlar ve kaygılarla baş etmek için kendi farklı ideolojisini geliştirdi: Çin’de Taoculuk ve Konfüçyüs’çülük, Hindistan’da Hindu dini ve Budacılık, Avrupa’da felsefi akılcılık. Ortadoğu tek tip bir çözüm üretmediyse de İran ve İsrail’de sırasıyla Zerdüşt ve İbrani peygamberler tektanrıcılığın değişik versiyonlarını geliştirdiler, ilginç görünmekle birlikte, dönemin diğer büyük dinsel anlayışları gibi, ‘Tanrı’ düşüncesi de saldırgan bir kapitalist ruhun başat olduğu pazar ekonomisi içinde gelişti.

Platon ve Aristoteles’in akılcılığı da önemlidir, çünkü Yahudi, Hıristiyan ve Müslümanlar hep onların düşüncelerine dayanmış, Yunan Tanrısı kendilerininkinden çok farklı olmasına karşın, onları kendi dinsel yaşamlarına uydurmaya çalışmışlardır.

İ.Ö. yedinci yüzyılda bugünkü İran’da yaşayan Ariler indus vadisini istila etmişler ve yerli halka boyun eğdirmişlerdir. Rig-Veda olarak bilinen uzun manzum şiir derlemelerinde ortaya konduğunu gördüğümüz kendi dinsel düşüncelerini onlara dayatmışlardı.

Vedaların dini ne yaşamın başlangıcını açıklamaya ne de felsefi sorulara dört başı mamur yanıtlar vermeye çaba göstermiştir. Bunun yerine, o, insanların varoluşun ihtişamı ve dehşetiyle başa çıkma çabalarına yardımcı olmak üzere tasarlanmıştır.

Ari istilasını takip eden yüzyıllarda baskı altında tutulan yerli halkın düşünce ve inançları tekrar gün yüzüne çıktı ve bir dinsel açlığa yol açtı. Kişinin yazgısı kendi eylemlerinin belirlediği anlayışını ifade eden karma’ya yönelik bu canlı ilgi, insanların, kendilerinin sorumsuz davranışları için tanrıları suçlamalarına soğuk bakmalarına yol açtı. Tanrılar, giderek tek bir aşkın Gerçeğin simgeleri olarak görülmeye başlandı. Veda dini fazlasıyla kurban ritüellerine odaklaşmıştı. Oysa, eski bir Hint uygulaması olan yoganın (özel bir konsantrasyon disipliniyle zihnin güçlerini ‘kontrol

altına alma’) tekrar canlı bir ilgi odağı haline gelmesi, dışsal olgular, üzerinde yoğunlaşmış bir dinin artık insanları tatmin etmemeye başladığı anlamına geliyordu. Hindistan’da tanrılar artık kendi inananlarınca dışsal birer varlık olarak görülmüyorlardı; bunun yerine insanlar gerçeği içsel olarak kavramanın peşindeydiler.

Tanrıların Hindistan’da artık fazlaca bir önemi yoktu. Bu yüzden, onlar, kendilerinden daha yüksek bir konuma sahip olduğuna inanılan din vaizi karşısında ikinci plana düştüler. Hindu ve Budacılar tanrıları aşmanın, onların da ötesine geçmenin yollarını aramışlardır. Sekizinci yüzyılda bilge kişiler Aranyaka ve Upanişadlaradlı risalelerde bu konuları işlemeye başladılar. Bu risaleler topluca Vedanta olarak bilinir: Vedaların sonu. Upanişadlar İ.Ö. beşinci yüzyılın sonuna kadar gittikçe yaygınlaştı ve sayıları bu tarihte 200 civarına ulaştı. Upanişadlar tanrıları aşan ama var olan her şeyde mevcut kendine özgü bir tanrısallık kavramı geliştirmiştir.

Veda dininde insanlar kurban ritüelinde Tanrısal bir güçle karşı karşıya gelmekteydiler. Bu kutsal gücü Brahman olarak adlandırmışlardı.

Yoga teknikleri insanların bir iç dünyayı fark etmelerini sağlamaktaydı. Bu, duruş, nefes alış, yiyecek ve zihinsel konsantrasyon disiplinleri, ileride görüleceği gibi, bağımsız bir şekilde diğer kültürlerde de geliştirilmiş ve farklı şekillerde yorumlanan, ancak insan için doğal sayılan bir aydınlanma tecrübesine yol açtığı görülmüştür. Her bir bireyin içindeki ebedi ilke Atman olarak adlandırılmıştır.

Brahman, “sözcüklerle dile getirilemeyen, ancak orada sözcüklerin dile geldiği zihinle düşünülemeyen, ancak orada zihnin düşünebildiği”dir. Ne bunun gibi her yerde hazır ve nazır Tanrı ile konuşmak ne de onun hakkında düşünmek, onu düşüncenin somut bir nesnesi haline getirmek mümkündür. O ancak gerçek anlamda nefsin ötesinde, vecd içinde algılanabilecek bir Gerçekliktir.

İ.Ö. 538 sıralarında Siddharta Gautama isimli genç bir adam da Benares’in 100 mil kadar kuzeyinde Kapilavaştu’daki şahane evini, güzel karısı ve oğlunu terk etti ve dilenci keşişliğe başladı. Etrafındaki ıstırabın boyutları karşısında dehşete düşmüş bir halde çevresinde her şeyde gördüğü varoluş(un) ıstırabım sona erdirecek gizi keşfetmek istedi. Altı yıl boyunca değişik Hindu gurularının kapılarında dolaştı, kendine korkunç işkenceler yaptı, ama bir sonuca ulaşamadı. Bilgelerin öğretileri onu etkilemedi; çektiği acılar onu daha da umutsuzluğa itti. Bu yöntemleri tamamen terk edip vecd haline geçtiği bir gece aydınlanmaya ulaştı. Artık ıstıraptan kurtulmak ve nirvanaya, acının sonuna ulaşmak için yeni bir umut doğmuştu. Gautama, Buda yani Aydınlanmış Kişi oldu.

Buda, kendi kültürel donanımının bir parçası olması hasebiyle zımnen de olsa tanrıların varlığına inanmaktaydı, ama onların insanlara pek bir faydası olduğuna inanmıyordu. Onlar da acı ve ıstırap içinde çırpınıyorlardı. Onlar da diğer bütün varlıklar gibi yeniden doğuş döngüsü içindeydiler ve eninde sonunda kendileri de yok olacaklardı. Buda, tanrıları reddetmemekte, ama ebedi Gerçek nirvananın tanrılardan daha yüksekte olduğuna inanmaktaydı. Budacılar meditasyon esnasında mutluluk veya aşkınlık duygusunun hiç de doğaüstü bir varlıkla kurdukları bir ilişkiden kaynaklandığına inanmıyorlardı. Bu gibi durumlar insan için doğaldı; doğru yönde bir yaşam süren ve yoga tekniklerini öğrenen herkesçe tecrübe edilebilirdi.

Din bir şeylerin yanlış olduğu düşüncesiyle başlar. Bir elinin başarısının esas ölçüsü onun felsefi ya ,da tarihsel açıdan kanıtlanmasından ziyade, onun etkinliği olagelmiştir.

Karma insanları sonsuz bir döngüyle acı yaşamlar dizgesine yeniden doğmaya mahkum eder. Ama eğer ateş sönmüşse, ıstırap döngüsü sona erecek ve nirvanaya ulaşılacaktır. Nirvana’nın sözcük anlamı ‘sükunete erme’ ya da ‘sönmek’tir. Budacılar çoğu zaman nihai gerçek nirvanayı tanımlamak için teistlerin aynısı imgeler kullandılar.

Nirvanaya ulaşmak, Hıristiyanların çoğu zaman ondan anladıkları ‘cennete gidiş’ gibi bir şey değildir.

Platon   ruhun, tıpkı bir mezar gibi, beden içine hapsolmuş çökmüş, kirlenmiş ve aralıksız yeniden doğuş döngüsüne mahkum bir tanrı olduğuna inanmaktaydı. Pythagoras ruhun ritüel arınma yoluyla özgürleştirilebileceğini, böylece ruhun evrenin düzenliliğiyle bir uyum oluşturabileceğini, ileri sürmekteydi. Platon da, algılar dünyasının ötesinde tanrısal, değişmeyen bir gerçekliğin olduğuna, inanmaktaydı; ruh “aslından uzaklaşmış, bedene hapsolmuş, çökmüş bir tanrısallıktı.

Sevgi, Adalet ve Güzellik gibi sahip olduğumuz her bir genel kavrama karşılık gelen bir idea vardır. Bununla birlikte, iyi ideası hepsinin üstündedir.

Biz modern insanlar düşünmeyi bir etkinlik, yaptığımız bir şey olarak görürüz. Platon ise onu zihinle ilgili bir şey olarak tasavvur etmiştir. Sokrates gibi, düşünceyi bir anımsama süreci, hep sahip olup da unutmuş olduğumuz bir şeyin idraki olarak görmüştür. Çünkü insanoğlu bozulmuş tanrısallıktı, tanrısal dünyanın formları onun içindeydi ve onunla, basit bir rasyonel ya da tanrısal etkinlikten ibaret olmayan, içimizdeki ebedi gerçeğin sezgisel algısına akıl yoluyla ‘temas edilebilir’di. Bu anlayış tarihsel tektanrıcılığın her üç dinini de büyük ölçüde etkilemiştir.

Hiyerarşinin tepesinde, Aristoteles’in tanrı olarak tanımladığı, ilk Hareket Ettirici vardı. Bu tanrı, ezeli, hareketsiz ve tinsel olan saf bir varlıktı. Saf düşünce, aynı anda hem düşünendi hem de düşüncenin kendisiydi; o, bilginin en yüksek nesnesi olan kendisi hakkında sonsuz bir düşünme halinde idi. Bu Tanrı ya da en yüce varlıkta maddesel bir yan yoktur, çünkü madde eksik ve ölümlüdür.

insanın ayrıcalıklı bir konumu vardır; onun ruhu, kendisini Tanrıya akraba kılan ye tanrısal doğanın bir parçası haline getiren tanrı vergisi bir anlağa sahiptir. Bu tanrısal özellikli akıl onu bitki ve hayvanlardan üstün kılar. Aklını arındırarak kendini ölümsüz ve tanrısal kılmak onun görevidir. Bilgelik (sophia) insani erdemlerin en yükseğiydi; bu, Platon’ da olduğu gibi, bizleri bizzat tanrının eylemlerini taklit yoluyla tanrısallaştıran felsefi hakikatin tefekkürü (theoria) şeklinde gerçekleşir. Theoria’ya yalnızca mantık yoluyla ulaşılamaz; o, aynı zamanda, kendini aşmayla sonuçlanan disiplinli bir sezgidir. Bununla birlikte çok az insan bu noktaya ulaşabilir ve çoğunluk sadece phronesis’le, yani gündelik yaşamda öngörü ve ahlakla yetinmek durumundadır.

Önemli konuma rağmen, Aristoteles’in Tanrısının dinsel bir boyutu neredeyse yoktur. Dünyayı o yaratmamıştır, çünkü bu ona hiç yakışmayan değişmeyi, dünyevi bir eylemi içermektedir. Her şeyde ona yönelen bir sevgi eğilimi bulunmasına karşın, bu Tanrı evrenin varlığına karşı oldukça kayıtsızdır, çünkü o kendinden daha aşağı olan hiçbir şeyi düşünemez. O kesinlikle bu dünyayı yönetmemekte, ona yol göstermemekte ve yaşamımıza hiçbir şekilde müdahale etmemektedir. Eksen çağının insanları olarak Aristotales ve Platon’un her ikisi de birey vicdanı, iyi yaşam ve toplumsal adalet sorunları üzerinde durmuşlardır. Öte yandan, onların düşünceleri seçkinciydi. Platon’un saf formlar dünyası ve Aristoteles’in uzaktaki tanrısı sıradan ölümlülerin yaşamları üzerinde çok önemsiz bir etki gösterebilirdi; bu, sonraki dönemlerde kendilerine çok değer veren Yahudi ve Müslüman düşünürlerce de kabul edilmiştir.

2 Tek Tanrı

Tanrı, bütün peygamberlerin ilk örneği olan Hz. Musa’nın adını yanmakta olan bir çalılıktan çağırıp, ona, kendisinin Firavun ve İsrâiloğulları için görevlendirdiği peygamberi olmasını emrettiğinde, Hz. Musa, “iyi bir hatip olmadığı” gerekçesiyle buna pek yanaşmamıştı. Tanrı, onun bu eksikliğini anlayışla karşılayarak, Hz. Musa’nın yerine kardeşi Aron’un tebliğ etmesine izin vermişti.

Hindular Brahman’ı bir büyük kral olarak tanımlamamışlardır, çünkü, onların tanrısı bu gibi insani terimlerle tanımlanamazdı.

Peygamberler, her şeyden önce, Tanrının huzuruna çıkan kişidir, ama bu aşkın tecrübe Buda dinindekinin aksine, bilginin aktarılmasıyla değil eylemle sonuçlanır. Peygamber mistik bir aydınlanmayla değil itaat ile tanımlanır. Yehova işaya’dan halkın kabul etmeyeceği bir şeyi yapmasını ister: Tanrının kelamını reddetmeleri durumunda hiddete kapılmamalıydı: “Git ve onlara de ki; ‘Anlamasanız da tekrar tekrar dinleyin; algılayamasanız da tekrar tekrar görün.”. Yedi yüzyıl sonra, kendisinin aynı sertlikteki mesajını halkın reddetmesi üzerine, İsa bu sözleri tekrarlayacaktır.

İsrâiloğullarını sürgüne gönderen ve ülkelerini mahveden II. Sargon ve Sanherib değildi. “Halkı yerinden yurdundan eden bizzat Yehova’ydı.”

Bu, Eksen çağı peygamberlerinin mesajlarında sürekli tekrarlanan bir temaydı. İsrail’in Tanrısı, başından beri, yalnızca mitoloji ve liturjide değil, bizzat somut olayların içinde görünerek, kendini pagan tanrılarından ayırmaktaydı.

Ortadoğu’da bu kültlere dayalı kutlamalar dinin temelini oluşturmaktaydı. Pagan Tanrılar, azalan enerjilerini yenilemek için bu törenlere muhtaçtılar; prestijleri de, bir bakıma, kendileri için yapılan tapınakların haşmetiyle ölçülmekteydi. Yehova, şimdi bütün bunların anlamsız olduğunu söylüyordu. Uygar dünyanın diğer bilge ve filozofları gibi, işaya biçimsel dindarlığın yetersiz olduğunu düşünmekteydi. İsrailliler kendi dinlerinin batini anlamını keşfetmek zorundaydılar. Yehova kurban değil merhamet istemekteydi.

Peygamberler, Eksen Çağı’nda ortaya çıkan bütün büyük dinlerin ayırıcı özelliği haline gelecek olan merhametli olmanın, kendilerinin en önemli görevleri olduğunu keşfetmişlerdi. Çıkış öyküsü tanrının zayıf ve ezilenin yanında olduğunu vurguluyordu.

Amos,   toplumsal adalet ve merhametin önemini vurgulayan ilk peygamberdi.

Beklenildiği gibi, İsraillilerin çoğu peygamberin, onları Yehova ile diyaloga çağıran davetine kulak asmadı. Kendilerinden daha az şey talep eden, Kudüs’teki Tapınakta ya da Filistin’in eski bereket kültlerinde icra edilen kült ibadetine dayalı bir dini tercih ettiler. Onuncu yüzyılda iki yüzyıl sonra İsrailliler, hala bereket ayinleri düzenleyip, kutsal seks icra ediyorlardı. Kimi İsraillilerin, diğer Tanrılar gibi, Yehova’nın da bir karısı olduğunu düşündükleri görülüyor. Bütün yeni peygamberler gibi, o da, dinin derin anlamıyla ilgiliydi. Onun Yehova’ya söylettiği gibi: “Kurban değil sevgi, felaket değil Tanrıyı bilmenizi istiyorum.” Burada o, teolojik bilgiyi kastetmiyordu; daath sözcüğü ibranice’de cinsellik çağrışımlı ‘bilmek’ anlamına gelen yada’dan türemiştir. Bu yüzdendir ki, J, Adem’in karısı Havva’yı ‘bildiğini’ söyler.

Peygamberler kendi insani duygu ve tecrübelerini Yehova’ya atfettiklerinde, bir anlamda, kendi suretlerinde bir tanrı yaratmaktaydılar. Bütün dinler mutlaka bir miktar insanbiçimcilik ile başlar. Yahudiler, eski dünyada, pagan komşularının hayran kaldığı müreffeh bir sistem kuran ilk halk olmuştur.

Bütün diğer peygamberler gibi, Hoşea da putperestlik karşısında dehşete düşmüştü.

Filistin ve Babil halkı hiçbir zaman yaptıkları tanrı heykellerinin bizzat kendilerinin kutsal olduklarına inanmadılar; hiçbir zaman bir heykel karşısında, sırf bir heykel olduğu için eğilmediler. Heykel tanrının bir simgesiydi. Tıpkı, tasavvur edilemeyen ilk olaylar hakkında yarattıkları mitoslar gibi, bu da, ibadet eden kişinin dikkatini kendi ötesine yöneltmesi için geliştirilmiş bir araçtı. Öte yandan, peygamberler sık sık pagan komşularının tanrılarına akla gelmedik saygısızlıklarla gülüp geçmekteydiler.

Yazık ki, tektanrıcılığın bir özelliği olarak ortaya çıkan hoşgörüsüzlüğü bugün öylesine kanıksamış bulunuyoruz ki, diğer tanrılara karşı düşmanlığın yeni bir dinsel tavır olduğunu göremeyebiliriz. Paganizm temelde hoşgörülü bir inançtı. Yeni bir tanrının gelişi eski kültler için bir tehdit oluşturmadıkça, mevcut panteonda her zaman başka bir tanrıya yer vardı. Eksen çağının yeni ideolojileri eski tanrılara yönelik inançların yerini aldığında bile, eski tanrılar böylesine şiddetle reddedilmemişlerdi. Gördük ki, Hindu dininde ve Budacılıkta insanlar, tanrıları gönülsüzce kabul etmek bir yana, tanrıların da ötesine geçmeleri için teşvik edilmişlerdir. Peygamberler, kendi dinsel tutumlarına yönelik gizli bir kaygı mı beslemekteydiler? Yoksa, pek kolay olmasa da, kendi Yehova anlayışlarının paganların putperestliğinden pek de farklı bir şey olmadığının farkında mıydılar? Çünkü, ne de olsa, onlarda tanrılarını kendi suretlerinde yaratmaktaydılar. Tektanrıcılar, tanrılarının bildik kadın-erkek cinselliğinin ötesinde olduğunu ileri sürmelerine karşın, ileride göreceğimiz gibi, her ne kadar, kimileri bu dengesizliği gidermeye çalıştıysa da o, temelde erkek bir tanrı olarak kalmıştır. Yehova’nın, Filistin’in ve Ortadoğu’nun diğer Tanrı ve tanrıçalarını başarılı bir şekilde ortadan kaldırıp, tek Tanrı konumuna gel meşinden sonra, onun dini neredeyse tamamen erkeklerce sürdürülmüştür.

Yehova’nınki zor kazanılmış bir zaferdi. Yehova’nın eski tanrıları barışçıl bir yolla doğal bir şekilde aşmayı başaramadığı görülmektedir; bunun için savaşmak zorunda kalmıştır.

Hilkiya’nın bulduğu ‘Kanun Kitabı’nın bizim bugün Tesniye olarak bildiğimiz metnin temelini oluşturduğu hemen hemen kesindir. Bu kitabın reformcu kesim tarafından tam zamanında ‘bulunmuş’ olması, bu konu üzerinde değişik kuramların ileri sürülmesine yol açmıştır. Söz konusu Kanun Kitabı kesin olarak yedinci yüzyıl bakış açısını yansıtan yepyeni bir ihtilafı dile getirmektedir. Yehova’nın İsrail halkını diğer bütün uluslardan ayrı tutması, İsraillilerin özel bir niteliğinden değil, Yehova’nın büyük sevgisinden kaynaklanmaktaydı. Buna karşılık, kendisine tam sadakat ve diğer bütün tanrıların şiddetle reddedilmesini istiyordu.

Yerli halkla hiç bir anlaşma yapmayacaklar, onlara en ufak bir merhamet göstermeyecekler”di. Asla kız alıp verme, toplumsal karışma olmayacaktı.

Yahudiler bugün şema‘yı okuduklarında, ona tektanrıcı bir yorum getirmektedirler: Bizim Tanrımız Yehova Tek ve biriciktir. Tesniye yazarının henüz böyle bir bakış açısı yoktu. ‘Yehova ehad’Tek olan Tanrıyı değil, kendisine tapılmasına izin verilen tek tanrıyı ifade etmekteydi.

Tesniye yazarının dile getirdikleri bu aşırı tehlikeli ortamda büyük bir etki yarattı. Yoşiya hemen şiddetli bir reforma girişti. Tapınakta bulunan bütün heykeller, idoller ve bereket simgeleri yerlerinden kaldırılarak yakıldı. Ülkede paganizmin faaliyet gösterdiği bütün eski dinsel mekanlar yıkıldı.

Bu topyekün yıkım, derinlerde gizlenmiş olan endişe ve korkunun yarattığı bir nefretten kaynaklanmaktaydı.

Her üç tek-tanrıcı inanç da kendi tarihlerinde, farklı zamanlarda benzer seçim teolojileri geliştirmişler, hatta bazen Yeşu’nun kitabında hayal edilenden daha da korkunç sonuçlar ortaya çıkmıştır. Batı Hıristiyanları, kendilerinin tanrının gözdeleri olduğunu düşünmeye özel bir eğilim göstermişlerdir. On bir ve on ikinci yüzyıllarda haçlılar, Yahudi ve Müslümanlara karşı giriştikleri kutsal savaşı, kendilerinin, Yahudilerin çoktandır kaybettiği Tanrısal misyonu devralmış yeni Seçilmiş Halk oldukları iddiasıyla meşrulaştırmışlardır.

Yehova kültü içinde henüz Atman’la karşılaştırılabilecek, her yerde hazır ve nazır, içsel bir tanrısal ilke yoktu. Yehova dışsal, aşkın bir gerçek olarak algılanmıştır. Ve onun yabancı görünümünden biraz kurtarılabilmesi için bazı yönlerden insanileştirilmesi gerekiyordu. Siyasi durum kötüye gitmekteydi. Babilliler Yahuda’yı istila etmişler, kralla birlikte bir grup İsrailli sürgüne gönderilmişti. Son olarak da bizzat Kudüs düşmüştü. Koşullar kötüleştikçe, Yeremya Yehova’ya insani duygular atfetme adetini sürdürdü.

Tanrı önündeyken hep halkı adına konuşan Yeremya, düşmanın kapıya dayandığı zaman halkına olan öfkesini Tanrının ağzından dile getirmekteydi. Kudüs’ün düşmesi ve Tapınağın yıkılışından sonradır ki, o, elinin böylesi dışsal tuzaklarının aslında içsel, öznel bir ruh halinin simgelerinden başka bir şey olmadığını anlamıştır, İsrail kavmiyle yapılan anlaşma ileride oldukça farklı bir şekil alacaktı: “Onların ta derinliklerine kendi kanunumu yerleştirecek, onu kalplerine nakşedeceğimTel-Aviv : Bahar Tepesi – Filadelfiya (Amman)

Tanrının tarihinde oldukça önemli bir yer tutacak olan bir düşünce ileri sürmüştü. Buna göre, insanlar, tanrısal varlığın ancak, batan güneşin son ışınları gibi, ardında bıraktığı etkisini görebilirler.

Tapınak inşa etmek insanoğlunun, bizatihi tanrıların yaratıcılığında kendine bir yer bulmasını sağlayan bir imitatio dei, tanrının taklit edilmesi eylemiydi.

Sinagog, eski dinlerin dünyasındaki hiçbir şeye benzemiyordu. Herhangi bir ritüel ya da kurban töreni olmadığı için, sinagog büyük ihtimalle onlara bir çeşit felsefe okulu gibi görünmekteydi. Birçoğu, tanınmış bir Yahudi vaiz geldiğinde, tıpkı kendi filozoflarını dinlemek için kuyruğa girdikleri gibi, sinagogu doldurmaktaydı.

Kadim dünyada din kişisel bir sorun değildi. Tanrılar bir kent için oldukça önemliydi ve ihmal edildikleri takdirde, koruyuculuklarından vazgeçeceklerine inanılmaktaydı. Bu tanrıların varlığına inanmayan Yahudiler ‘ateist’ ve toplum düşmanı olarak görülmekteydiler. Yahudiler, kısa zamanda, bilgeliğin Yunan zekasının değil, Yehova korkusunun bir eseri olduğunu ileri süren kendi literatürlerini yaratmaya başladılar.

Aristoteles’in, kendi yarattığı dünyayla nadiren ilgilenen Tanrısıyla, Kitabı Mukaddes’in, ısrarla ve tutkuyla insan yaşamına müdahale eden Tanrısı arasında önemli, belki de uzlaştırılamaz bir fark vardı. Yunan tanrısı insan aklının bir eseriyken, Kitabı Mukaddes’in Tanrısı kendisini ancak vahiy aracılığıyla tanıtmaktadır. Tektanrıcılar ne zaman Yunan felsefesinin cazibesine kapıldılarsa, hep onun Tanrısını kendilerininkine uydurmaya çalışmışlardır. Bu işe girişen ilk insanlardan biri büyük Yahudi Filozofu İskenderiyeli Philon’du (İ.Ö. 30?-İ.S. 45). Kendi Tanrısı ile Yunanlıların Tanrısı arasında hiçbir uyumsuzluk görmemekteydi. Bununla birlikte, burada, Philon’un Tanrısının Yehova’dan çok farklı olduğunu belirtmek gerekir. Aristoteles tarihi felsefi olmayan bir şey olarak görmüştü. Onun Tanrısı insani özellikler taşımıyordu. Örneğin, onun ‘kızgın’ olduğunu söylemek oldukça yanlış olurdu.

Yahudiler, Yunan dünyasıyla böylesi bir sentezi oluşturabilmelerinin imkansız olduğunu kısa sürede anladılar. İ.Ö. birinci yüzyılda Romalılar imparatorluklarını Kuzey Afrika ve Ortadoğu’ya iyice genişlettiklerinde, bizzat kendileri, atalarının tanrılarını Yunan panteonuna sokup, Yunan felsefesini heyecanla benimseyerek Yunan kültürünün üstünlüğünü kabul etmişlerdi. Bununla birlikte, Yunanlıların Yahudi düşmanlığından uzak durdular. Miladi birinci yüzyıla gelindiğinde, Yahudiliğin Roma imparatorluğu’nda oldukça güçlü bir konumu vardı. Bütün imparatorluğun onda biri Yahudi idi. Romalılar kendilerini Yahudiliğin yüksek ahlaki niteliğine kaptırmışlardı. Sünnet edilmekten çekinen ve Tevrat’ın ilkelerine bütünüyle uymakta zorlananlar sinagogların onur üyesi oluyorlar ve ‘tanrı korkusu taşıyanlar’ şeklinde adlandırılıyorlardı.

Ferisiler, saplantı derecesinde ruhani Yahudilerdi. Yalnızca evlerindeki mabetlerde gerçekleştirilen özel arınma kurallarını yerine getiren resmi bir ruhban kastı gibi yaşamaya başladılar. Yemeklerini tam bir ritüel saflık ortamında yemeye bilhassa özen gösterdiler, çünkü her bir Yahudi’nin masası Tanrının Tapınaktaki sunağı gibi olmalıydı. Gündelik yaşamlarının en küçük ayrıntısında bile Tanrının mevcudiyeti düşüncesini yerleştirdiler. Yahudiler ancak bu şekilde Tanrıya hiçbir ruhban sınıfı ve ince ritüellere gerek kalmadan doğrudan ulaşabilirlerdi. Bir gün Hillel’e yaklaşan bir pagan, ona, tek ayak üstünde bütün Tevrat’ı kendisine ezberden okuması durumunda Yahudiliği kabul edeceğini söyler. Hillel karşılık verir: “Kendine yapılmasını istemediğini başkasına yapmayacaksın. Tevrat’ın özü işte budur; git ve bunu öğren.”

Kudüs’ün işgalinden sonra, Haham Yuhannan’ın alevler içindeki kentten bir tabut içinde dışarıya kaçırıldığı söylenir. O Yahudi ayaklanmasına karşıydı ve Yahudilerin devlet olmadan daha müreffeh bir yaşam süreceklerine inanıyordu. Romalılar onun, Kudüs’ün batısındaki Yabne’de kendi kendini yöneten bir Ferisi topluluğu oluşturmasına izin verdiler. Onları takiben, amoraim diye bilinen yeni bir bilginler kümesi Mişna üzerine yorumlara başladılar ve bir bütün olarak

Talmud ismiyle anılan risaleleri kaleme aldılar. Gerçekte iki ayrı Talmud derlenmiştir: ilki, dördüncü yüzyıl sonuna kadar bitirilen Kudüs Talmudu, diğeri ise, daha yetkin olduğu söylenen ve ancak beşinci yüzyıl sonlarına doğru bitirilen Babil Talmudu’dur.

Yehova her zaman, insanları yukarıdan ve uzaktan yönlendiren bir tanrıydı. Hahamlar onu, insanoğlunun içinde, yaşamın en küçük ayrıntısında daha yakın bir şekilde var olan bir Tanrıya dönüştürdüler.

Her tür resmi öğreti Tanrının esas gizemini sınırlamak anlamına gelirdi. Hahamlara göre o, tam anlamıyla kavranılamaz, tasavvur edilemezdi. Hz. Musa bile Tanrının gizini aralamayı başaramamıştı. Hatta, onu dile getirmeye yönelik her girişimin kaçınılmaz bir şekilde eksik kalmaya mahkum olduğunun hatırlatılması olarak, Yahudilerin onun adını dahi ağızlarına almaları yasaklanmıştı. Tanrının ismi YHWH şeklinde yazılmıştı ve hiçbir metinde tam olarak telaffuz edilmemiştir.

Onların Tanrı için sıkça kullandıkları isimlerden birisi, ibranice’de ikamet etmek ya da çadır kurmak anlamına gelen şakan’dan türemiş olan Şekina idi. Tapınağın artık mevcut olmadığı bir zamanda, çölde oradan oraya savruluşları sırasında İsraillilere eşlik eden Tanrı imgesi, Tanrının ulaşılabilir olduğu anlamına gelmekteydi.

Şekina imgesi, sürgünlerin, kendileri neredeyse orada hazır ve nazır bir Tanrı anlayışı geliştirmelerine yardımcı oldu. Şemayı, “kendilerini vererek, tek bir sesle, tek fikir ve tek tonda”, tam bir birlik halinde söylemek için sinagoga adımlarını attıklarında, Tanrı orada, onlarla birlikteydi. Ancak o, topluluk içindeki uyumsuzluktan nefret eder, bu durumda, meleklerin “tek ses ve tek nefesle” ilahi okudukları gökyüzüne geri dönerdi.

Bu tür bir ruhaniyet yalnızca erkeklere mahsustu; kadınların Haham olması, Tevrat üzerinde çalışması yada sinagogda ibadet etmesi gerekmiyordu, çünkü buna izin verilmemişti. Kadının görevi, evdeki ritüel saflığın sürmesini sağlamaktı. Kadınlar, tıpkı mutfaklarında sütü etten ayırdıkları gibi, erkeklerden farklı, daha düşük bir kategoriye itilmişlerdi. Erkeklerden, sabah dualarında, Pagan, köle ya da kadın olarak yaratılmamaları için Tanrıya teşekkür etmeleri istenmekteydi. Öte yandan; evlilik kutsal bir görev addediliyordu ve aile yaşamı kutsaldı. Kadınların aybaşı döneminde cinsel ilişkiye girmek yasaklanmıştı, ama bunun nedeni, kadının o anda pis ve iğrenç olarak görülmesi değildi, Aybaşının gerekçesi aslında, erkeğin, karısını ‘elde var bir’ olarak görmesini önlemekti. “Çünkü bir erkek, karısını fazlasıyla kanıksar duruma gelebilir ve karısı da onu arzulamaz; bu yüzden Tevrat der ki, kadın aybaşından sonra yedi gün boyunca niddah [cinsel ilişkiye kapalı] olmalı, böylece, sonunda, kocası gözünde evlendikleri günkü kadar sevgili bir konuma gelecektir.” Bir tören gününde sinagoga gitmeden evvel erkeğin ritüel bir banyo yapması emredilmiştir; bununda nedeni, onun herhangi bir şekilde temiz olmaması değil, kendini bir hizmet için daha kutsal kılmak istemesidir, işte bu anlayış içinde kadının, aybaşından sonra ritüel banyo yapması ve kendini, onu bekleyen şeyin, yani kocasıyla cinsel ilişkinin, kutsallığına hazırlaması emredilmişti. Cinselliğin bu şekilde kutsanması, bazen seks ile Tanrıyı karşılıklı birbirini dışlayan şeyler olarak gören Hıristiyanlık için yabancı bir olgudur.

İyi ve mutlu bir yaşam sürmenin Yahudiler için bir yükümlülük olduğunu vurgulamışlardı. Hatta şarap ve seks gibi zevklerden uzak durmak günah bile sayılırdı, çünkü, Tanrı bunları insanın mutluluğu için yaratmıştı. Tanrıya, ıstırap ve inzivayla ulaşılamazdı. Hahamlar bizzat Tevrat’ın kendilerinde vücut bulduğu insanlar olarak saygı görmekteydiler; hukuk konusundaki uzmanlıkları yüzünden, diğer herkesten daha fazla “Tanrıya benziyorlardı.

Bir insana hakaret etmek, insanları kendi suretinde yaratmış olan Tanrıyı inkar etmek anlamına geliyordu. Bu, ateizmle eş bir tutumdu ve tanrıya küfretmek demekti. Bu yüzden cinayet en büyük suç ve günahtı. “Kitabı Mukaddes, her ne sebeple olursa olsun, insan kanı dökmenin tanrısal imgeyi küçültmek anlamına geldiğini söyler.”  Yahudilere karşı girişilen bir katliam bile, tek bir imam öldürmenin gerekçesi olamazdı. Bir kimseyi, hatta bir goy [Yahudi olmayan] ya da bir köleyi aşağılamak en büyük hakaretlerden biri sayılırdı, çünkü bu, cinayetle, Tanrının imgesinin saygısızca reddedilmesiyle eşit bir suçtu. Yahudiler Tanrıyı, kendilerinin her hareketlerini yukarıdan izleyen bir Büyük Birader olarak düşünmemekte, bunun yerine her insanın içine bir Tanrı düşüncesi yerleştirmeye çalışmaktaydılar; diğer insanlarla olan ilişkimiz ancak bu yolla kutsal bir hale gelirdi.

3 Putperestlere* Bir Işık

* Orijinal başlıkta ‘Gentiles’ kullanılmıştır. Bu sözcük, Kitabı Mukaddes geleneğinde genel olarak Yahudi olmayanlar, pagan Romalılar için kullanılmıştır. Daha sonra Hıristiyanlarca Hıristiyan olmayan anlamında da kullanılmıştır. Hepsindeki ortak nokta, dönemlerinin çok tanrılı, pagan, putperestlerine atıfla kullanılmış olmasıdır.

ilki olması açısından en güvenilir İncil olarak kabul edilmiş olan Markos’un İncili, Hz. İsa’yı, erkek ve kız kardeşleri olan, oldukça sıradan bir adam olarak sunar. Öyle anlaşılıyor ki, İsa başlangıçta, Esseni olma ihtimali yüksek bir gezgin derviş olan Vaftizci Yahya’nın bir şakirdi idi. Vaftizci Yahya, hemen, Hz. İsa’yı Mesih olarak, tanıdı.

Onun gerçekte söylediği sözlerden çok azının İncillerde yazıldığı ve onların sunduğu bilginin büyük bir kısmının, Hz. İsa’nın ölümünden sonra Aziz Pavlus tarafından kurulan kiliselerin sonraki gelişimlerinin etkisi altında şekillendiği anlaşılmaktadır. Bazıları Hz. İsa’nın, tıpkı Hıristiyanlığa geçmeden önce bir Ferisi olup Haham Gamaliel’e müritlik eden Pavlus gibi, Hillel’in okuluna bağlı bir Ferisi olduğunu ileri sürer. Matta’nın İncilindeki anti semitik hava, 80′li yıllarda Yahudilerle Hıristiyanlar arasındaki gerilimi yansıtmaktadır.

Ölümünden sonra, takipçileri Hz. İsa’nın tanrısal bir kişiliği olduğuna karar verdiler. Bu hemen gerçekleşmedi; göreceğimiz gibi, Hz. İsa’nın insan şekline girmiş Tanrı olduğu öğretisi, dördüncü yüzyıla kadar nihai şeklini almadı. Hz. İsa, kesinlikle hiçbir zaman kendisinin Tanrı olduğunu ileri sürmemiştir. Vaftizi sırasında gökten gelen bir ses tarafından Tanrının Oğlu olarak çağrılmıştır, fakat bu, büyük ihtimalle onun sevgili Mesih olduğunun tasdikinden ibaretti.

Daha çok bir Yahudi mezhebi olarak kalmak isteyen ilk havarilerden oluşan bir grup, bundan rahatsız oldu ve çok şiddetli bir tartışmadan sonra Pavlus ile yollanın ayırdılar. Pavlus Hz. İsa’yı hiç bir zaman ‘Tanrı’ olarak anmamış; onu, Yahudilere özgü anlamıyla ‘Tanrının Oğlu’ olarak çağırmıştır.O, Hz. İsa’nın bizatihi Tanrının enkarnasyonu olduğuna kesinlikle inanmamaktaydı. Tanrının Hz. İsa’nın vücudunda tecelli ettiği öğretisi, Yahudilerce her zaman bir kepazelik olarak görülmüş, daha sonra Müslümanlar da bunu küfür saymışlardır. Bazı tehlikeli yanlar içeren bu açıklaması zor öğretiyi, Hıristiyanlar her zaman çok kabaca yorumlamışlardır. Öte yandan, bu tür bir enkarnasyon inancı din tarihinde hep var olagelmiş bir temadır; hatta Yahudiler ve Müslümanlar bile, bu konuda şaşırtıcı benzerlikler gösteren kendi teolojilerini geliştirmişlerdir.

Hz. İsa’nın şaşırtıcı bir şekilde tanrısallaştırılmasının arkasındaki dinsel dürtüyü görebilmek için, aynı dönemde Hindistan’da yaşanan bazı gelişmelere kısaca bakmak gerekir. Hem Budacılıkta hem de Hindu dininde, bizzat Buda veya insan şeklinde görünen Hindu tanrıları gibi yüceltilmiş varlıklara aşırı bir düşkünlük vardı. Bakti olarak bilinen bu tür kişisel bağlılık, insanın, bir bakıma, insanileştirilmiş bir dine duyduğu sürekli özlemi dile getirmekteydi.

İ.Ö. birinci yüzyıla gelindiğinde, kendi adlarına nirvanaya ulaşmak için manastırlara kapanan Budacı rahiplerinin bu anlayışı artık kaybettikleri anlaşılmaktaydı. Manastır hayatı kolayca göze alınamayacak bir idealdi ve bu, birçokları için altından kalkılamayacak bir şeydi. İ.S. birinci yüzyılda, yeni tip bir Budacı ilah ortaya çıktı: Buda örneğini takip ederek kendini insanlara adayan, bu yüzden kendi nirvanasından vazgeçen bodhisattva.

İ.S. ikinci yüzyılın başlarında, Boşluk Okulu’nun kurucusu olan filozof Nagarcuna, sıradan kavramlarla çalışan dilin yetersizliğini göstermek için paradoksu kullanmış ve diyalektik bir yöntem devreye sokmuştur. Nihai gerçeklerin, yalnızca, meditasyonun zihinsel disiplini içinde sezgisel olarak kavranabileceğini iddia etmiştir. Bu felsefeye inanan Budacılar, yaşadığımız her şeyin bir yanılsama olduğu yolunda bir inanç geliştirmişlerdir: Batıda biz bunları idealistler olarak adlandırıyoruz. Her şeyin derindeki özü olan Mutlak bir boşluk, bildiğimiz anlamda mevcut olmayan bir hiçliktir.

Budalar ve bodhisattvalara yönelik bu bakti’nin (bağlılığın), Hıristiyanların Hz. İsa’ya bağlılığıyla benzeştiğini söylemek mümkündür. Bu, ayın zamanda, bir inancın daha fazla insana ulaşmasını da sağlamıştır; tıpkı Pavlus’un, Yahudiliğin goyim’e de açık olmasını istemesi gibi. Gerçekte, Hindular bir Teslis(Üçleme) geliştirmişlerdi: Brahman, Şiva ve Vişnu; bunlar biricik, tanımlanamaz gerçeğin üç simgesini ya da boyutunu temsil ediyorlardı.

Bugün Hıristiyanlık olarak bildiğimiz dini yaratan ilk Hıristiyan metin yazan olan Aziz Pavlus, Tanrının dünyaya kendini Tevrat yerine, esas olarak, Hz. İsa’da gösterdiğine inanmaktaydı. O, Hz. İsa’nın Mesih olduğuna kesinlikle inanıyordu. ‘Christ’ sözcüğü Yahudilerin Massiach’ının çevirişiydi ve Kutsanmış Kişi anlamına geliyordu. Pavlus, ayrıca, Hz. İsa’dan bir insan olarak da bahsetmekte, ama yine onun sıradan bir insandan daha fazla bir şey olduğunu söylemekteydi. Bununla birlikte, bir Yahudi olarak Pavlus, onun insan şekline girmiş Tanrı olduğuna inanmamaktaydı.

ilk Hıristiyanlar Hz. İsa’nın, gizemli bir şekilde de olsa, yaşadığına ve onun sahip olduğu ‘güçler’ e söz verdiği üzere, şimdi kendilerinin sahip olduğuna inanmaktaydılar. Pavlus’un mektuplarından, ilk Hıristiyanların, yeni tür bir insanlığın başladığını işaret edebilecek bin bir çeşit alışılmadık yaşantıları olduğunu anlıyoruz: Kimileri okuyup üfleyerek şifa dağıtmaya, kimileri tanrısal bir dille konuşmaya başlamıştı; kimileri de, ilhamını Tanrıdan aldıkları kehanetleri etrafa yaymaktaydılar.

Bununla birlikte, Hz. İsa’nın çarmıha gerilişini, bir çeşit Adem’in ‘ilk günahı’nın kefareti olarak gören ayrıntılı kuramlar yoktu. Böyle bir teolojinin dördüncü yüzyıla kadar gündeme gelmediğini ve bunun yalnızca Batıda bir önem taşıdığını ileride göreceğiz. İsa Mesih’in kurban edilircesine ölümü olayı, bu sıralarda Hindistan’ da gelişmekte olan bodhisattva idealiyle benzerlik göstermekteydi. Pavlus, Hz. İsa’nın kurban edilişinin biricikliğinde ısrar etmekteydi. Burada potansiyel bir tehlikeyle karşı karşıyayız. Hıristiyanlığın, tüketilemez Tanrı gerçeğinin tamamının tek bir insanda tezahür etmiş olduğunu ileri süren tek enkarnasyonu, tam olgunlaşmamış bir putperestliğe yol açabilirdi.

İsa, Tanrısal güçlerin (duanis) yalnızca kendisi için söz konusu olmadığını ısrarla vurgulamıştır. Pavlus Hz. İsa’nın yeni tür bir insanlığın ilk örneği olduğunu ileri sürerek bu anlayışı geliştirmiştir. Bu, bütün Budalar Mutlak ile aynileştikleri için, insanlık idealinin Budalığa intisap edeceğini ileri süren Budacı inançtan çok farklı değildi.

Bu dua, Hz. İsa’nın, bir bodhisattva gibi, insanlığın çektiği acıyı paylaşmaya karar verip, kendi ‘nefsinden arınmak’ (kenosis) suretiyle insan haline gelmeden önce ‘Tanrı katında’ sürdürülmüş bir yaşamı olduğuna dair ilk Hıristiyanlar arasında yaşayan bir inancı yansıtmaktadır. Pavlus, Mesih’in ezelden beri YHWH‘nın yanı başında ikinci bir tanrısal varlık olarak mevcut olduğu düşüncesini kabul edemeyecek kadar inançlı bir Yahudi idi. Dua, Hz. İsa’nın, yüceltilişinden sonra bile, kendisini yükseltip, ona kyrios unvanını bahşeden Tanrıdan farklı ve daha düşük bir konumda olduğunu dile getirmektedir.

Yaklaşık kırk yıl sonra, 100 yılı civarında kaleme alınmış olan Aziz Yuhanna İncilinin yazarı benzer bir öneride bulunur. “Her şey onun aracılığıyla var oldu, hiçbir şey onsuz var olmadı.”   İncil yazarının Helenleşmiş Yahudilikten daha çok Filistin Yahudiliğine yakın bir dil kullandığı anlaşılmaktadır.

Petrus, Nasıralı Hz. İsa’nın Tanrı olduğunu iddia etmemişti. O “Tanrının sizlere mucizeler, deliller ve işaretlerle gönderdiği bir insandı ve bizimle birlikte olduğu müddetçe Tanrı eylemlerini onun aracılığıyla gerçekleştirmiştir.” Feci bir şekilde ölmesinden sonra Tanrı onu yeniden yaşama döndürmüş ve Tanrının sağ kolu olarak özel bir konuma yükseltmişti.

Pavlus’un yeni bir şekil kazanmış Yahudiliğinin, bu insanların içine düştükleri birçok ikilemi de ortaya serdiği anlaşılmaktadır. Kimi bölge Yahudileri, Tapınağın yıkılmasından sonra Hahamlar tarafından geliştirilen Talmud Yahudiliğini benimsemişti; kimileri ise, Tevrat’ın konumu ve Yahudiliğin evrenselliği gibi diğer konulardaki sorularına Hıristiyanlıkta cevap bulmuşlardır.

Birinci yüzyılda Hıristiyanlar da Tanrıyı düşünüp, ona Yahudiler gibi ibadet etmeyi sürdürdüler; Hahamlar gibi tartıştılar, üstelik kiliseleri de sinagogları andırmaktaydı. Hıristiyanlar, Tevrat’ı dikkate almadıkları için İ.S. 80′li yıllarda sinagoglardan resmen kovuldular. Önceden Yahudiliğe geçmiş olan paganlar, şimdi yüzlerini Hıristiyanlığa dönmekteydiler. Ancak bunlar daha çok kölelerle alt sınıflara mensup insanlardı, iyi eğitim görmüş paganlar, ancak ikinci yüzyılın sonlarında Hıristiyanlığı seçtiler ve kararsız pagan dünyaya bu yeni dini açıklayabildiler.

Hiç kimse dini, büyük bir meydan okuma olarak görmüyor, onun, yaşamın anlamı hakkında dört başı mamur bir cevap sunmasını beklemiyordu. Son dönem antik çağın Roma imparatorluğunda imanlar, Tanrılara, zor zamanda kendilerine yardım etmeleri, devletlerini takdis etmesi ve geçmişle ferahlatıcı bir süreklilik duygusu yaşamak için tapıyorlardı. Din bir fikirler manzumesi olmaktan ziyade bir kilit ve ritüel meselesiydi; bir ideoloji ya da bilinçli olarak kabul edilmiş bir kuram değil, duygu temelinde yaşanan bir olguydu. Bu, günümüz için yabancı olmayan bir şeydir: kendi toplumumuzda dinsel törenlere katılan insanların birçoğu teolojiyle ilgilenmemekte, çok egzotik bir şey peşinde koşmamakta ve değişim fikrinden hoşlanmamaktadırlar. Ritüellerin, gelenekle bir bağ kurmaları sağladığını ve kendilerine bir güven duygusu verdiğini görmektedirler. Aynı şekilde, antik çağın son döneminde paganların birçoğu, kendilerinden önceki kuşakların yaptığı gibi, atalarının tanrılarına tapınmaktan haz duymaktaydı. Eski ritüeller onlara kimlik duygusu vermekte, yerel gelenekleri ayakta tutmakta ve her şeyin olageldiği gibi devam edeceği konusunda sanki bir güvence teşkil etmekteydi. Babalarının inancını bertaraf etmek amacıyla yola çıkan her bir kült karşısında belli belirsiz kendilerine yöneltilmiş bir tehdit duygusu hissetmekteydiler. Bu yüzden Hıristiyanlık her iki dünyanın da en kötü taraflarını içeriyordu. Yahudiliğin sahip olduğu köklülüğün verdiği saygıdan yoksun olduğu gibi, paganizmin, herkesin görüp tatbik edebileceği o çekici ritüellerinin hiçbirine sahip değildi. Ayrıca, potansiyel bir tehdit kaynağıydı, çünkü; Hıristiyanlık, kendi Tanrısının tek Tanrı, diğer bütün tanrıların ise birer kuruntudan ibaret olduğunu iddia ediyordu. Romalı biyografi yazarı Gaius Suetonius’a (70-1 60) göre, Hıristiyanlık, sadece ‘yeni’ olduğu için ‘soysuz’   akıl dışı ve eksantrik bir hareketti.

Eğitim görmüş paganlar aydınlanmak için dine değil felsefeye bakmaktaydılar. Hatta onları ‘Tanrının oğulları’ olarak görmekteydiler. Örneğin Platon’un, Apollo’nun oğlu olduğuna inanılmaktaydı. Sokrates ve Platon’un her ikisi de kendi felsefeleri konusunda ‘dinsel’ birer tutum içindeydiler; bilimsel ve metafizik araştırmaları, onlara evrenin ihtişamını gösteren bir görüş kazandırmıştı. Bu yüzden, miladi birinci yüzyıla gelindiğinde, zeki ve düşünen insanlar yaşamın anlamının açıklanması, kendilerine ilham kaynağı olabilecek bir ideoloji ve etik motivasyon için yüzlerini onlara dönmüştü. Hıristiyanlık barbarca bir itikat olarak görünmekteydi.

Platonculuk antikçağın son döneminin en popüler felsefelerinden biriydi. Birinci ve ikinci yüzyılın Yeni Platoncuları Platon’a, bir ahlakçı ve siyasi düşünür olarak değil bir mistik olarak ilgi duymaktaydılar.

Gnostikoi, yani Bilenler, kendilerinin tanrısal alemden ayrılışlarının tam anlamını açıklamak amacıyla yüzlerini felsefeden mitolojiye çevirdiler.

Gnostikler, Mabud diye adlandırdıkları bütünüyle kavranılması imkansız gerçekle işe başlamışlardır, çünkü o, Tanrı dediğimiz daha düşük konumdaki varlığın da kaynağını oluşturmaktaydı. Sınırlı aklımızın algılama kapasitesinin tamamen dışında olduğu için, onun hakkında söyleyebileceğimiz hiçbir şey yoktur.

Ne ‘iyi’ ne ‘kötü’ olan, hatta mevcudiyetinden bile bahsedilemeyen bu Mabut’u tanımlamak imkansızdır. Basilides, başlangıçta Tanrının değil yalnızca Mabut’un var olduğunu ileri sürmüştür; bu, kesin bir ifadeyle Hiçbir şeydir, çünkü o bizim anlayabileceğimiz hiçbir anlamda mevcut değildir.

Bazı Gnostikler, Tanrının dünyayı yaratmadığını, çünkü onun böylesi bayağı bir işle hiçbir alakası olamayacağını ileri sürmüşlerdir, Bu demiourgos ya da Yaratıcı olarak adlandırdıkları çağlardan birinin işiydi.

Tanrıyı, yaradılışı ve benzer diğer şeyleri aramaktan vazgeç. Onu aramaya kendinden başla, içinde her şeyi kendisi yapan ve, Tanrım, zihnim, düşüncem, ruhum, vücudum diyenin kim olduğunu öğren. Üzüntünün, sevincin, sevginin, nefretin kaynağını öğren. Birinin nasıl iradesi dışında seyrettiğini, iradesi dışında sevdiğini öğren. Bütün bunları dikkatlice araştırırsan, onu kendi içinde bulacaksın.

Gnostikler, Hıristiyanlığa yeni geçen insanların Yahudilikten devraldıkları geleneksel Tanrı tasarımından pek memnun olmadıklarını göstermişlerdir. İsa ancak sağlam bir ağacın iyi meyve vereceğini söylemişti: baştan aşağı kötülük ve acıyla dolu bir dünya nasıl olur da iyi bir

Tanrı tarafından yaratılmış olabilirdi? Markion’un aklı, adalet hırsı içinde bütün bir nüfusu yok eden zalim ve acımasız bir Tanrı sunan Yahudi metinlerini de bir türlü almıyordu.

Geleneksel tanrılara prim vermediklerini gören halk, Hıristiyanların devlet için bir tehlike oluşturup, hassas düzeni alt üst edeceklerinden korkmaktaydılar. Hıristiyanlık uygarlığın başarılarını görmezden gelen barbarca bir itikat olarak görülmekteydi.

Clemens Hz. İsa’nın bir Tanrı, “acı çeken ve kendisine tapılan yaşayan bir Tanrı”olduğuna inanmaktaydı. Eğer Hıristiyanlar Hz. İsa’yı taklit etmiş olsalar, onlar da tanrılaşırlardı: ilahi, bozulmaz ve duygusuz. Gerçekten de, İsa insan suretine girmiş tanrısal Logos’tu, dolayısıyla, “nasıl Tanrı olunabileceğini bir insandan öğrenebilirsin.”

260-272 yılları arasında Antakya Piskoposu olan Samosatalı Paulos, Hz. İsa’nın, tıpkı bir tapınakta olduğu gibi, içinde Tanrının Söz ve Bilgeliğinin barındığı sıradan bir insan olduğunu ileri sürmüştür. Bu da aynı ölçüde ortodoks dışında bir yaklaşım olarak değerlendirilmiştir.

Origenes, bir Platoncu olarak, Tanrı ile insan arasında bir akrabalığın var olduğundan emindi: tanrısalın bilgisi insanlığın doğal bir boyutuydu. Hz. İsa’nın bakire Meryem’in rahminden dünyaya gelişi sözcük anlamıyla, gerçekmiş gibi değil, tanrısal bilgeliğin ruh içindeki doğuşu olarak anlaşılmalıydı. Tanrı derin bir gizemdi ve hiçbir insani sözcük veya kavram onu doğru olarak tanımlayamazdı; ancak ruh, onunla aynı tanrısal doğayı paylaştığı için, Tanrıyı tanıma kapasitesine sahipti.

Dokuzuncu yüzyılda Kilise Origenes’in bazı fikirlerini sapkınca bularak lanetlemiştir. Ne Origenes ne de Clemens, sonradan ortodoks Hıristiyan öğretisi haline gelen, Tanrının dünyayı yoktan (ex nihilo) yarattığına inanmaktaydılar. Burada önemli nokta, Origenes ve Clemens’in Hıristiyan Platonculuğu çizgisindeki düşüncelerini kaleme alıp öğrettikleri dönemde henüz resmi bir öğretinin olmamasıydı. Hiç kimse, Tanrının dünyayı yarattığından ya da insanın nasıl tanrısal bir varlık olduğundan kesin olarak emin değildi. Ortodoks inancın belirgin bir tanımı, ancak dört ve beşinci yüzyılların çalkantılı olayları esnasında yaşanan acı bir mücadele sonunda yapılabilmiştir.

Origenes belki de en iyi kendini kısırlaştırmasıyla bilinir. İncillerde İsa bazı insanların Tanrı Krallığı aşkına kendilerini hadım ettiklerinden bahsetmekteydi; Origenes işte bu sözlerden yola çıkarak kendini hadım etmişti. Filozofların, bilgeliklerinin bir simgesi olarak uzun sakallarla tanımlandığı bir çağda, Origenes’in temiz yanakları ve tiz sesi şaşırtıcı bir görünüm arz etmekteydi.

Plotinos, Platon’un fikirlerine dayanarak özü anlamaya yönelik bir sistem geliştirmiştir. O, ne evrenin bilimsel açıklamasını yapmaya yeltenmiş ne de yaşamın maddi kökenlerini açıklamaya girişmiştir. Plotinos, nesnel bir açıklama için dünyanın dışında bir yere bakmak yerine, şakirtlerinden, kendi içlerine çekilmelerini ve soruşturmaya insan ruhunun derinliklerinden başlamalarını istemiştir.

Gerçeklikteki ayırt edici doğruyu bulmak için ruh kendini yeniden tasarlamalı, bir arınma süreci katharsis yaşamalı ve Platon’un önerdiği gibi, tefekküre (theoria) başlamalıydı. Gerçeğin tam kalbine ulaşmak için evrenin, algıların dünyasının ve hatta anlağın sınırlarının ötesine yöneltmeliydi. Bununla birlikte bu, kendi dışımızdaki bir gerçekliğe yükselme değil, zihnimizin en derin girintilerine bir inişti. Bu bir anlamda içsel tırmanmadır.

Nihai gerçek Plotinos’un Bir olarak isimlendirdiği ezeli birlikti. Bir’in kendisi bizzat sadelikti, hakkında söyleyecek hiçbir şey yoktu: onun, özünden farklı nitelikleri yoktu, dolayısıyla da sıradan bir tanımlaması yapılamazdı. “Sessizlikte daha fazla hakikat buluruz. Kendisi olarak var olduğu, “bir şey olmadığı ve fakat her şeyden farklı olduğu”için, onun var olduğunu bile söyleyemeyiz. Plotinos’a göre “o Herşey ve Hiçbir şeydir; mevcut şeylerin hiçbiri olamaz, ama, bununla birlikte, o hepsidir. Bu anlayış Tanrının tarihinde sürekli bir tema olarak kalacaktır.

Plotinos’un en çok sevdiği benzetmelerinden biri, Bir’i bir çemberin merkezindeki nokta ile karşılaştırmasıdır; bu, bundan ileride daha fazla çemberin doğması olasılığını içermekteydi. Tıpkı bir taşı havuza attığınızda meydana gelen dalgalanma etkisine benzemekteydi. Gnostik mitoslarda olduğu gibi, bir varlık, Bir’deki kaynağından ne kadar uzaklaşırsa o kadar zayıflamaktaydı.

Plotinos’un modelinde ilk ortaya çıkan Zihin (nous), Platon’un idealar alemine karşılık gelmekteydi; Bir’in sadeliğini anlaşılır kılan buydu. Zihnin Bir’den meydana gelmesi gibi Zihinden ortaya çıkan Ruh (psyche), mükemmellikten birazcık daha uzaktır ve bu alemde bilgi, ancak çıkarımsal bir yolla elde edilebilir, dolayısıyla mutlak sadelik ve tutarlılıktan yoksundur. Plotinos, Bir, Zihin ve Ruh’tan oluşan üçlemeyi ‘uzakta, orada’ olan bir tanrı gibi algılamamıştır.

Bir, kesinlikle fiziksel bir varlığa sahip değildir; cinsiyeti yoktur ve bizlere karşı ilgisizdir. Benzer şekilde, Zihin (nous) gramer olarak eril, Ruh (psyche) ise dişildir; bu Plotinos’un, cinsel denge ve ahenk üzerine kurulu eski pagan anlayışı koruma arzusunu ortaya koymaktaydı. Kitabı Mukaddes’in Tanrısının aksine, Bir, bizimle buluşmaz, bize yol göstermez. Bizlere karşı arzu, sevgi beslemez ya da kendini bize göstermez. Kendisi dışında hiçbir şeyi bilmez. Bununla birlikte, insan ruhu zaman zaman vecd halinde Bir’i düşünür ve kendinden geçer. Plotinos’un felsefesi mantıksal bir süreç olmaktan çok tinsel bir soruşturmadır.

Bu Tanrı bir yabancı nesne değil, kendimizin en iyi özüdür.

İleride Hıristiyan düşünürler kendi dinsel deneyimlerini açıklamaya çalıştıklarında, doğal olarak yüzlerini Plotinos’un ve onun pagan ardıllarının Yeni Platoncu anlayışına dönmüşlerdir. Maddi olmayan, insani kategorilerin dışında ve fakat insanlığa özgü bir aydınlanma, aynı zamanda, Plotinos’un çalışmayı çok arzu ettiği Hindistan’daki Hindu ve Budacı ideale çok yakındı. Dolayısıyla, bazı yüzeysel farklılıklara karşın, gerçeğin tek tanrıcı ve diğer görümleri arasında derin benzerlikler vardı: Öyle anlaşılıyor ki, insanlar mutlak üzerinde düşündüklerinde, çok benzer fikir ve deneyimlere ulaşmışlardır. Nirvana, Bir, Brahman veya Tanrı olarak adlandırılan bir gerçeğin varlığı karşısında, varoluş, vecd ve korku duygusunun bir zihinsel duanın, insanoğlunca durmaksızın peşinde koşulmuş doğal bir anlayış olduğu anlaşılıyor.

Doğuda Clemens ve Origenes Tanrıya dönmenin barışçı ve insana haz veren yollarını vaaz ederlerken, Batı Kilisesinde daha korkunç bir Tanrı kurtuluşun baş koşulu olarak feci bir şekilde ölümü talep etmekteydi.

Ortodoks teologlar Gnostiklerin, Markionist ve Montanistlerin kötümser anlayışlarını yasaklamışlar ve orta bir yolda karar kılmışlardı. Hıristiyanlık, gizem kültlerinin karmaşıklığından ve kati münzevilikten uzak duran bir kent inancı haline gelmekteydi. Yeni din, ayrıca kadınlara da seslenmekteydi: Kutsal metinleri Mesih’in ne erkek ne de dişi olduğunu vaaz ediyor ve Onun kiliseyi yücelttiği gibi erkeklerin de kanlarını yücelttiklerinde ısrar ediyordu. Hıristiyanlık, bir zamanlar Yahudiliği cazip kılan bütün avantajlara sahipti, üstelik Yahudilikteki sünnet ve yabancı bir Kanun gibi dezavantajları da yoktu. Paganlarda, kiliselerin sağladığı refah sistemi ve Hıristiyanların birbirlerine karşı merhametli davranışlarından özellikle etkilenmişlerdi, içeriden bir ayrılma yaşamadan, kendilerine yönelik katliam girişimlerine karşı giriştiği uzun mücadele sırasında kilise, neredeyse imparatorluğun bir küçük evreni gibi çalışan yetkin bir örgütlenme haline geldi: çok-ırklı, Katolik, uluslararası, evrensel bir yapıydı ve yetkin bürokratlarca yönetilmekteydi.

Hıristiyanlar artık mülk edinebiliyorlar, özgürce ibadet ediyor, kamu yaşamına özgün katkılarda bulunabiliyorlardı. Paganizmin iki yüzyıl daha canlılığını sürdürmesine rağmen, Hıristiyanlık imparatorluğun resmi dini olmuş, maddi imkanlarını geliştirmek için Kiliseye katılmak isteyen insanları din değiştirmeye teşvike başlamıştı. Zulme uğrayan ve hoşgörü isteyen bir mezhebin temsilcisi olarak doğan Kilise, çok geçmeden, insanlardan, kendi kanunları ve itikatlarına uymalarını talep etmeye başladı. Bu başarıda Roma imparatorluğunun desteğinin kesinlikle önemli bir rolü olmuştur.

4 Teslis: Hıristiyan Tanrısı

insanlar, bugün futbolun konuşulduğu aynı şevkle bu soyut konuları tartışıyorlardı. İsa, Baba ile aynı biçimde nasıl Tanrı olabilmişti?

Tartışma o kadar canlandı ki imparator Konstantin müdahale edip Nicaea’da (İznik’te) konuyu görüşmek için bir konsül topladı. Tanrının dünyayı hiçlikten (ex nihilo) yarattığını düşünüyorlardı ve düşüncelerini kutsal metinlere dayandırıyorlardı. Gerçekte Tekvin’de böyle bir iddia yoktu. Yazar Tanrının dünyayı ilk kaostan yarattığını yazmıştı ve Tanrının bütün evreni mutlak boşluktan yarattığı kavramı tamamıyla yeniydi. Ama dördüncü yüzyıla gelindiğinde Hıristiyanları Gnostiklerin dünyanın Tanrıdan engin bir boşlukla ayrılan kırılgan ve mükemmellikten uzak olduğu görüşünü paylaşmaya başlamışlardı. Yeni ex nihilo yaradılış öğretisi evrenin özünde bozuk, varoluşu ve yaşamını tamamıyla Tanrıya borçlu olduğunu vurguluyordu.

Stoacılar, örneğin, erdemli bir insanın tanrısallaşmasını olanaklı görmüşlerdir; Platoncu görüşte de böyledir. Arius Hıristiyanların kurtarılıp kutsandığına, Tanrının yapısını paylaştığına tutkuyla inanır. Bu ancak Hz. İsa’nın bize açtığı yolla olanaklı olmuştur. O mükemmel bir insan yaşamı sürmüş, çarmıhta ölene kadar Tanrıya itaat etmiş, Aziz Pavlus’un dediği gibi, ölene kadar Tanrıya itaati onu özel, yüce konuma çıkarmış ve ona kutsal Efendi (kyrios) adını verdirmiştir. Eğer İsa insan olmasaydı bizim için hiçbir umut kalmazdı. Yapı olarak Tanrı olsaydı yaşamında övgüye değer ve bizim için örnek alınacak bir yön olmazdı. Hz. İsa’nın mükemmel itaat gösterdiği oğul yaşamını tefekkür etmekle Hıristiyanların kendileri de tanrısallaşabilir.

İnsan ancak Logos aracılığıyla Tanrıya katılarak yok olmaktan kurtulabilir, çünkü tek mükemmel varlık yalnızca Tanrıdır. Logos’un kendisi zarar görebilir bir yaratık olsaydı, insan soyunu yok olmaktan kurtaramazdı. Logos bize yaşam verebilmek için ete kemiğe bürünmüştür. Tanrının sarsılmazlık ve ölümsüzlüğünden payımızı almamız için ölümlü ve çürümüş dünyaya inmiştir. Ama bu kurtuluş Logos’un kendisi zayıf, yokluğa dönecek bir yaratık olsa, olanaksız olabilirdi. Ancak

dünyayı yaratmış olan onu kurtarabilir ve bu da ete kemiğe bürünen Logos, Hz. İsa’nın, Baba ile aynı özden yapılmış olmasını gerektirir. Athanasius’un dediği gibi Söz, bizim tanrısallaşmamız için insan olmuştur.

20 Mayıs 325′te piskoposlar bunalımı çözmek için İznik’te toplandığında, çok az kişi Athanasius’un İsa hakkındaki görüşünü paylaştı. Pek çoğu Athanasius ile Arius arası bir tutum benimsiyordu. Gene de Athanasius teolojisini delegelere kabul ettirmeyi becerdi. Bu belge ex nihilo yaratılışı ilk kez resmi Hıristiyan öğretisi yaptı ve Hz. İsa’nın alelade bir mahluk veya sonsuzluk olmadığı kabul edildi. Yaratıcı ve Kurtarıcı tekti.

Bir anlaşmaya varılması, teolojik konularda hiç bilgisi olmayan Constantinus’u memnun etti, oysa gerçekte İznik’te fikir birliği yoktu. Arius’la izleyicileri mücadeleyi sürdürerek imparatorun yakınlığını yeniden kazandılar. Athanasius en az beş kez sürgüne yollandı.

Ankara piskoposu Marcellus, Logos’un ezeli tanrısal varlık olamayacağını ileri sürdü. O yalnızca Tanrı içindeki bir nitelik veya olanaktı; bu durumuyla İznik formülü üç tanrıcılıkla, yani üç tanrı – Baba, Oğul, Kutsal Ruh- olduğu inancı demeye gelmekle suçlanabilirdi.

İsa yaradılış sırasında Tanrıdan çıkmış, İsa biçiminde vücut bulmuş ve kurtuluş tamamlanınca, tanrısal yapı içinde erimiştir ve hepsi Tek Tanrıdır.

Öncelik Arius’a muhalefet etmekte olmalıydı; o, Oğul’un Baba’dan farklı ve temelde başka bir özden olduğunu iddia ediyordu. Hıristiyanlığa sonunda ‘doğru’ veya Ortodoks simgenin önemini ve zorunluluğunu kabul edecek olan dogmatik bir hoşgörüsüzlük girmeye başlamıştı. Kilise İznik’te, tektanrıcılıkla açıkça uyuşmamasına karşın, Diriliş paradoksunu yeğlemiştir.

Basileios dogma ile kerygma arasında ayrım yaparken, aynı görüşü Hıristiyan gözüyle ifade eder, iki tür Hıristiyanlık bilgisi de din için önemlidir. Kerygma Kilisenin kutsal metinlere dayanan açık öğretisidir. Dogma ise, Kitabı Mukaddes’teki hakikatin daha derin anlamını temsil eder ve ancak dinsel deneyim ile elde edilip simgesel biçimde ifade edilebilir.

Hz. İsa’nın liturjik simgeleri ve açık öğretileri yanında, inancın daha gelişkin anlamını taşıyan gizli bir dogma vardır.

Esoterik ve eksoterik hakikat arasındaki ayrım Tanrının tarihinde çok önem taşıyacaktır. Bu yalnız Yunanlı Hıristiyanlarla sınırlı değildir; Yahudi ve Müslümanlar da esoterik bir gelenek geliştirmişlerdir. ‘Gizli öğreti’ düşüncesi insanları dışarıda tutmak değildir. Basileios masonluğun ilk dönem biçimlenişinden söz etmiyordu. Yalnızca bütün dinsel hakikatin mantıkla ve açıkça ifade edilemeyeceğine dikkati çekiyordu. Din, olağan kavram ve kategorilerin ötesinde dile gelmez bir gerçekliğe yöneldiğine göre, konuşma sınırlayıcı ve karıştırıcıydı. Eğer bu hakikatleri ruhun gözüyle ‘görmüyorlarsa’, fazla deneyimi olmayan insanlar yanlış düşünceler edinebilirlerdi. Sözlük anlamları yanında, kutsal metinlerin her zaman iletilmesi mümkün olmayan özel anlamları da vardı.

Kapadokyalılar Athanasius’un Arius’la tartışmasında kullandığı formüle başvururlar: Tanrının bizim için kavranılamaz kalan özü (ousia) tektir fakat onu bildiren üç ifadesi (hypostases) vardır.

Teslis bize “Tanrıdan yaradılışa giden her işlemde”ki örüntü hakkında fikir verir. Kutsal metinlerin gösterdiği gibi, kökeni Baha’dadır, Oğul’un temsilciliğine doğru ilerler ve içkin Kutsal Ruh aracılığı ile bu dünyada etkin olur. Eğer Oğul’da tezahür etmeseydi Baba’yı, Oğul’da bulunan Kutsal Ruh olmaksızın da Oğul’u bilemeyecektik.. Kutsal Ruh Baba’nın Tanrısal Sözüne eşlik eder; aynı soluğun (Yunanca pneuma, Latince spiritus) insanın konuşmasına eşlik etmesi gibi.

Yunan ve Rus Ortodoks kiliseleri Teslis’in tefekküründe esinleyici bir dinsel deneyim bulmayı sürdürüyor. Çoğu Batılı Hıristiyan içinse Teslis sadece şaşırtmadan ibaret.

‘Teori’ sözcüğünün Yunan ve Batılı kullanımları arasındaki fark öğreticidir. Doğu Hıristiyanlığımda theoria daima tefekkür anlamına gelir. Batıda ‘teori’ mantıkla kanıtlanacak, akılcı varsayım anlamına gelir. Tanrı hakkında ‘teori’ geliştirmek ‘O’ nun insani düşünce sistemi içinde yer alabileceğini de içerir. Her kültür kendi Tanrı düşüncesini yaratmak durumundadır.

Teslisi Latin Kilisesi için tanımlayan Latin teolog Augustinus’du. O da ateşli bir Platoncuydu ve Plotinos’a bağlıydı.

Yunanlı Hıristiyanlar Augustinus’u Kilisenin en büyük Babalarından biri kabul edip saygı gösterdiler; ama onun Teslis teolojisini güvenilmez buldular, çünkü Tanrıyı çok akılcı ve insan biçimi bir kılığa soktuğunu düşündüler. Augustinus’un yaklaşımı Yunanlıların yaklaşımı gibi metafizik değil, psikolojik ve fazlasıyla kişiseldi.

Augustinus’a Batı ruhunun kurucusu denebilir. Aziz Pavlus dışında başka hiçbir teolog Batıda bu kadar etkili olamamıştır.

Eğer kendisini seven zihni düşünerek yola çıkarsak, teslis değil ikilik buluruz: sevgi ve zihin. Ama zihin kendini bilmeden, yani bilincine ulaşmadan, kendisini sevemez. Descartes’a öncülük ederek, Augustinus kendini bilmenin bütün öteki bilgilerin başı olduğunu ileri sürüyor. Kuşku deneyimimiz bile bizi kendimiz hakkında bilinçlendirir.

Ruhta üç özellik vardır: bellek, anlama ve istek. Bunlar bilgi, kendini bilme ve sevgiye tekabül eder. Üç tanrısal kişilik gibi, bu zihinsel etkinlikler özünde tektir çünkü üç ayrı zihin oluşturmazlar fakat her biri zihnin bütününü işgal eder ve öteki ikisiyle örtüşür. Kapadokyalıların tanımladığı Tanrısal Teslis gibi, üç özellik de “tek yaşam, tek zihin, tek öz oluşturur”.

Zihnin işleyişine ilişkin bu anlayış, ancak yalnızca ilk adımdır: içimizde bulduğumuz Teslis Tanrının kendisi değildir, bizi yaratan Tanrının izidir. Augustinus zihindeki teslisin aynı zamanda Tanrının varlığının bir yansısı olduğuna ve Ona yöneldiğine de inanıyordu. Ama cama yansıyan karanlık imgenin ötesine geçip Tanrıya nasıl ulaşacağız? Tanrı ile insan arasındaki koca mesafe yalnızca insan çabası ile aşılamaz. Kendimizi bizi üç türlü disiplinle dönüştürecek tanrısal etkinliğe açıyoruz. Augustinus bunlara inanç üçlüsü adını verir: refineo (diriliş hakikatini akılda tutmak), confemplafio (bunların tefekkürü) ve dilecfo (bunlarla hoşnut olmak). Bu bilgi yalnızca öğrenilerin beyne aktarılması değildir bizi kendi derinliklerimizdeki tanrısal boyutu anlayarak dönüştürecek yaratıcı bir disiplindir de.

Bu günler Batının karanlık ve korkunç zamanlarıdır. Barbar kabileler Avrupa’ya akmakta ve Roma imparatorluğu’nu çökertmektedir. Batıda uygarlığın çöküşü kaçınılmaz olarak oradaki Hıristiyan tinselliğini etkilemiştir. Roma’nın düşüşü onun ilk Günah görüşünü etkilemişti. Bu görüş Batı insanının dünyaya bakış biçiminde ana açıyı oluşturacaktı. Augustinus Tanrının insanlığı ezeli lanete mahkum ettiğine inanıyordu; sırf Adem’in, o biricik günahından ötürü. Kalıtımsal günah, Augustinus’un ‘şehvet’ adını verdiği duyguyla kirlenmiş olan cinsel eylemle onun bütün soyuna geçmişti. Şehvet, Tanrı yerine yaratıklardan zevk almaya yol açan akıl dışı arzuydu; özellikle aklımızın tutku ve duyguyla başımızdan gittiği, Tanrının tamamıyla unutulduğu ve yaratıkların utanmazca birbirlerine açıldıkları cinsel eylem sırasında hissediliyordu. Bu etkiyle Augustinus’un katı öğretisi amansız Tanrının korkunç bir resmini çiziyordu:

Ne Yahudiler ne de Yunanlı Hıristiyanlar Adem’in kovuluşunu böyle felakete dönüştürdüler ne de daha sonra Müslümanlar bu karanlık ilk Günah teolojisini benimsediler.

Augustinus bize zorlu bir miras bırakmıştır, insanlara insanlığın tarihsel olarak kusurlu olduğunu öğreten bir öğreti onları kendilerine yabancılaştırabilir. Genelde cinselliğin ve özelde kadınlığın lekelendiği bu yabancılaşma hiçbir yerde bu kadar açık değildir. Hıristiyanlık özgün haliyle kadınlar hakkında oldukça olumlu olmasına rağmen, Batıda Augustinus zamanında çoktan kadın düşmanı bir eğilim içine girmişti.

Kadınların tek işlevi cinsel bir hastalık gibi ilk Günahın etkisini sonraki kuşaklara aktaran çocukları yetiştirmektir, insan soyunun yarısına beğenmeyerek ayrıca da zihnin, yüreğin ve gövdenin her türlü irade dışı hareketini ölümcül bir şehvetin belirtisi olarak görerek bir din ancak erkek ve kadınları kendi konumlarına yabancılaştırır. Batı Hıristiyanlığı bu nevrotik kadın düşmanlığından hiçbir zaman tam anlamıyla kurtulamadı ve hala kadınların papaz olarak atanmasına gösterilen dengesiz tepkiyle gündemdedir. Doğulu kadınlar o zamanki bütün Uygar Dünyanın kadınlarının yaşadığı aşağılanmanın yükünü paylaşırlarken, Batılı kız kardeşleri fazladan, onları toplum dışı bırakan korku ve nefrete yol açan günahkar ve iğrendirici cinselliğin lekesini de taşıdılar.

529′da imparator Justinianos Atina’daki eski felsefe okulunu, entelektüel paganlığın son kalesini kapattı.

Dionysios burada Tanrıyı durağan ve uzak olarak kavrayan, insan çabasına karşı tamamıyla ilgisiz görünen Yeni Platonculuktan ayrılır. Yunanlı filozofların Tanrısı Onunla vecd içinde birlik oluşturan mistiklerden habersizdi;oysa Kitabı Mukaddes’in Tanrısı insanlığa dönüktür.

Plotinos’a göre vecd hali çok nadir bir kendinden geçiştir: yaşamında ancak iki üç kez bunu yaşayabilmiştir. Dionysios vecdi her Hıristiyan’ ın daimi hali olarak görür. Yahudilikte olduğu gibi, Dionysios’un Tanrısının da iki yönü vardır: biri bize dönüktür ve kendisini dünyada gösterir; öteki Tanrının kendindeki uzak yönüdür, tamamıyla kavranılmaz kalır. Bazıları ‘Tanrı’ dediklerinde tanrısal gerçekliğin gerçekten kendi zihinlerindeki idea ile çakışacağını sanır. Bazıları kendi düşünce ve idealarını Tanrıya atfeder. Tanrının şunu istediğini, bunu yasakladığını, ötekini planladığını söyler; bu da tehlikeli biçimde putperestlik içerir. Yunan Ortodoksluğunun Tanrısı ise gizemini sürdürür ve Teslis Doğu Hıristiyan lığı’ nda, öğretilerin eğreti bir yönünü oluşturmaya devam eder. Sonunda Yunanlılar özgün teolojinin Dionysios’un iki ölçütüne uyum göstermesi gerektiğine karar vermişlerdir: Sessiz ve paradoks dolu olmalıdır.

Yunanlılar ve Latinler Hz. İsa’nın tanrısallığı konusunda çok farklı iki görüş geliştirdiler. Yunanlıların diriliş kavramı, Bizans teolojisinin babası olarak bilinen itirafçı Maksimos (580-662) tarafından geliştirildi.

Bu Batılı görüşten çok Budacı ülküsüne yakındır. Maksimos insanların ancak Tanrıyla birleştiklerinde kendilerini tam anlamıyla gerçekleştirebileceklerine inandı, tıpkı Budacıların insanın kaderinin gerçekte aydınlanma olması gerektiğine inanmaları gibi. Logos, Âdem’in günahını tekrarlamak için insan olmamıştır; gerçekte Adem günah işlememiş olsa da diriliş olabilirdi. Hıristiyanlar Tanrı insan Hz. İsa’ya, Budacıların aydınlanmış Gautama’ya gösterdikleri saygı gibi saygı duymalıdır. Gerçekten yücelen ve insanlığı tamamlayan ilk örnek o olmuştur.

Yunanlıların diriliş görüşü Hıristiyanlığı Doğu geleneğine yaklaştırırken, Batılı İsa görüşü daha kendine özgü bir yol izledi. Söz bizim adımıza onarımın sağlanması için ete kemiğe büründürülmüştür. Tanrının adaleti borcun hem insan hem Tanrı biri tarafından ödenmesini gerektirmiştir. Bu, Tanrının düşünüşünü, yargısını ve insanmış gibi olanları tartışını gösteren küçük, kurallara uygun bir tasarımdı. Ayrıca Batının, ancak bir tür insan kurban gibi sunulan kendi Oğlunun çirkin ölümüyle tatmin olan katı bir Tanrı imgesini de güçlendirdi.

Teslis öğretisi Batı dünyasında genellikle yanlış anlaşılır, insanlar ya üç ayrı kişilik hayal ederler veya bütün öğretiyi görmezden gelip Tanrıyı Baba ile özdeşleştirir ve Hz. İsa’yı pek de aynı düzeyde olmayan tanrısal bir dost yaparlar. Müslüman ve Yahudiler de bu öğretiyi kafa karıştırıcı, hatta zındıklık görmüşlerdir. Ama Yahudi ve Müslüman mistiklerin de çok benzer tanrısallık kavramları geliştirdiklerini göreceğiz. Kenosis düşüncesi, Tanrının kendisini boşaltan vecdi, örneğin, Kabbala ve Sufizmin ikisinde de önemlidir.

Diriliş öğretisi putperestlik tehlikesini etkisiz kılma yolunda bir başka çaba olarak da görülebilir, ‘Tanrı’ bir kez “dışarıda”ki öteki bütün gerçeklik olarak görüldü mü, kolayca basit bir put veya insanların kendi önyargı ve arzularını dışlaştırıp taptıkları yansıtmaları olabilir. Öteki dinsel gelenekler bu anlayışı Mutlak’ın bir biçimde insan koşullarına bağlantısı olduğunda ısrar ederek önlemişlerdir, tıpkı brahman-atman paradigmasında olduğu gibi. Arius ve daha sonra Nestorius ve Eutykhes’in Hz. İsa’yı Tanrı veya insan yapmak istemelerinin bütün amacı, insanlıkla tanrısallık alanlarını birbirinden ayırma eğilimine direnme isteklerinden de kaynaklanmaktaydı. Diriliş öğretisi, Athanasius ve Maksimos tarafından beceriksizce ifade edildiği gibi, ‘Tanrı’ ve insanın ayrı olmaları gerektiği görüşünü evrensel olarak beyan etme girişimidir. Dirilişin bu biçimde dile getirilmediği Batıda, Tanrının insan dışında kalması ve bildiğimiz dünyanın alternatifi bir gerçeklik olması eğilimi olmuştur. Sonuç olarak, bu ‘Tanrı’ kavramını, son zamanlarda inanılırlığını yitirmiş, bu kavramı bir yansıtmaya dönüştürmek de çok kolay olmuştur.

İsa, Tanrının, gelecekteki kurtuluşunu zorunlu olmaktan çıkaracak insanlığa ilk ve son Sözüydü. Sonuçta, Yahudiler gibi, yedinci yüzyılda Arabistan’da bir peygamber çıkıp Tanrıdan vahiy aldığını ve halkına yeni bir kitap indirdiğini iddia ettiğinde şaşırıp kızdılar.

5 Birlik: İslam’ın Tanrısı

610 yıllarında Hicaz’daki işlek Mekke kentinde Mekkeli Kureyş ailesinden Hz. Muhammed bin Abdullah sallallâhü aleyhi ve sellem, her yıl Ramazan ayında, ruhsal inziva amacıyla ailesini şehrin hemen dışındaki Hira dağına götürüyordu. Daha iki kuşak önce Kureyş Arap çölünde, öteki Bedevi aşiretler gibi katı bir göçebe yaşamı sürüyordu: Her gün yaşamda kalmak için acımasız bir mücadele gerekmekteydi. Altıncı yüzyılın son yıllarında ise ticarette büyük başarı göstermişler, Mekke’yi Arabistan’daki en önemli yerleşim yeri haline getirmişlerdi. Şimdi rüyalarında göremedikleri kadar zengindiler. Fakat önemli biçimde değişiklik göstermiş olan yaşam biçimleri eski aşiret değerlerinin, azgın ve acımasız kapitalizmin egemenliği altına girmesi anlamına geliyordu, insanlar kökenlerinden uzaklaşmıştı ve yitiklik duygusu içindeydi.

Bu sırada herhangi bir siyasal çözüm, dinsel nitelikte olmak durumundaydı. Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem Kureyş’in parayı din edindiğini biliyordu. Ama Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem bu yeni kendine yeterlik kültünün aşiretinin dağılması anlamına da gelebileceğini biliyordu. Eski göçebelik günlerinde aşiretin önce bireyin sonra gelmesi gerekirdi: Aşiretin her üyesi her birinin yaşamda kalmasının ötekine bağlı olduğunu bilirdi. Sonuç olarak etnik gruplarının fakirlerini ve ihtiyaç içindeki üyelerine bakmakla yükümlüydüler. Şimdi bireycilik toplumsal yaşamın yerini almıştı ve kural haline gelen rekabetti, insanlar kişisel servet biriktiriyor ve Kureyş’in ihtiyaç içindeki üyelerine aldırmıyorlardı. Her kabile veya daha küçük aile grubu, Mekke’nin zenginliğinden pay almak için birbiriyle rekabet içindeydi ve en başarısız kabilelerin bazılarının (Hz. Muhammed’in kendi kabilesi Haşimiler gibi) varlıklarının tehlikede olduğunu hissediyorlardı. Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem, Kureyş’in yaşamının merkezine bir başka aşkın değer koymayı, bencillik ve hırsını yenmeyi öğrenmedikçe, aşiretinin ahlaki açıdan parçalanacağına ve siyasal olarak birbiriyle mücadele eder duruma düşeceğine emindi.

Arabistan’ın geri kalan kesiminde de durum pek iç açıcı değildi. Yaşamın sürebilmesi için zorunlu olan toplumsal ruhun halk arasında gelişmesine yardımcı olmaya yönelik olarak Araplar mürüvvet adıyla anılan bir ideoloji geliştirmişlerdi ve bu ideoloji ilinin işlevlerinden birçoğunu yerine getiriyordu. Arapların geleneksel anlamıyla dinle uyuşacak durumları yoktu. Pagan ilahlar panteonu vardı ve Araplar bunların putlarına taparlardı; fakat Araplar bu tanrıların ve kutsal yerlerin ruhsal yaşamdaki yerlerini açıklayan bir mitoloji geliştirmiş değillerdi.Ölümden sonra yaşam inancı da yoktu ve bunun yerme, zaman veya kader olarak çevrilebilecek olan dehr’in üstünlüğüne inanıyorlardı; ölüm oranının çok yüksek olduğu bir toplumda bunun önemini anlamak zor değildi. Batılı bilim adamları mürüvveti genellikle ‘erkeklik’ olarak çevirirler, ama bundan daha geniş bir anlam vardır: Bu terim savaşta cesareti, acıda sabır ve metaneti ve aşirete mutlak bağlılığı ifade eder. Mürüvvet erdemlerine göre bir Arap, kendi yaşam güvenliği ne olursa olsun seyyid şeyhine anında itaat etmeli, kendisini aşiretine karşı işlenen suçların öcünü almak için şövalyece görevlere adamalı ve aşiretin zayıf üyelerini korumalıdır. Aşiretin yaşamını sürdürebilmesi için seyyid zenginlik ve mülkünü halkıyla paylaşır ve halkından bir kişinin ölümünün öcünü bile, katil aşiretten bir kişiyi öldürerek alır. Komün etiğini burada daha da net biçimde görüyoruz: Katilin kendisini cezalandırmak gibi bir görev yoktur, çünkü İslam öncesi Arap toplumunda bir kişinin iz bırakmadan ortadan yok olması çok kolaydır. Bunun yerine düşman aşiretten bir kişinin cezalandırılması bu tür amaçlar için yeterlidir. Merkezi iktidarın bulunmadığı, her aşiretin kendi yasasını koyduğu ve çağdaş kolluk kuvvetine benzer bir örgütlenmenin bulunmadığı bir yörede, vendetta veya kan davası bir nebze toplumsal güvenlik sağlamının tek yoludur. Böylece kan davası, hiçbir aşiretin öteki üstünde egemenlik kurmaya kalkışamayacağı kaba, ama geçerli bir adalet biçimi olur. Ayrıca çeşitli aşiretlerin kolayca durdurulamaz bir şiddet çevrimine dahil olmaları anlamına da gelir, çünkü bir kan davası, insanlar alınan öcün, işlenen suça göre yerinde olmadığına inanmaları durumunda başka kan davasına yol açacaktır.

Mürüvvet, kuşkusuz acımasız olmakla birlikte, birçok güçlü niteliğe sahiptir. Derin ve kuvvetli bir eşitlik duygusunu yeşertmişi, dolaşımda olan maddi eşyanın fazla olmadığı bir yörede can alıcı öneme sahip bu eşyaya karşı umursamaz bir tavır geliştirilmesini teşvik etmiştir. İhsan ve merhamet kültü önemli erdemlerdendir ve Araplara ertesi günü dert edinmemeyi öğretmiştir. Bu nitelikler, göreceğimiz gibi, İslam’da da çok önem taşıyacaktır. İslam öncesi dönemin, Müslümanların cahiliyye adını verdiği son aşamasında, yaygın tatminsizlik ve ruhsal huzursuzluk bulunduğu anlaşılmaktadır. Araplar, iki güçlü imparatorluk, Sasanilerin İran’ı ve Bizans tarafından kuşatılmışlardır. Arabistan’a yerleşik toplumların yaşadığı ülkelerin çağdaş düşünceler girmeye başlamakta, Suriye ve Irak’a giden tüccarlar yurtlarına uygarlığın harikalarını anlatan öykülerle dönmektedirler. Ama Araplar daimi barbarlığa mahkum görünüyorlardı. Aşiretler sürekli savaş halindeydiler ve bu durum onların yetersiz kaynaklarını birleştirmelerini olanaksız kıldığı gibi pek bilincinde olmadıkları anlaşılan birleşik Arap halkını oluşturmalarını da engelliyordu. Büyük güçlerin sömürüsü altındaydılar; gerçekten de Güney Arabistan’ın daha verimli ve gelişmiş bölgesi olan (muson yağmurlarının yararını gören) şimdinin Yemen’i açıkça İran’ın eyaleti durumuna getirilmişti. Aynı zamanda, bölgeye giren yeni düşünceler, eski komün eliğini zayıflatan bireycilik duygularını getirmişti. Örnekse, ölümden sonraki yaşama dair Hıristiyan öğretisi, her bireyin ebedi kaderine kutsal bir değer katıyordu: Bu durum, bireyi gruba bağlı kılan ve her erkek ve kadının ölümsüzlüğünün aşiretin sürekliliğiyle olanaklı olduğunu öğreten aşiret ülküsüyle nasıl uyuşabilirdi?

Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem olağanüstü zeka sahibi biriydi. 632′de vefat ettiğinde, Arabistan’ın neredeyse bütün aşiretlerini yeni bir birlik, ummah (ümmet) içinde toplamıştı.Araplara kendi geleneklerine özgün bir maneviyat getirmiş ve yüz yıl içinde, Himalayalar’dan Pireneler’e uzanan kendi imparatorluklarını ve özgün bir kültürü kuracak biçimde güç kaynaklarını harekete geçirmişti. Ama gene de Hz. Muhammed 610 yılının ramazanında inzivaya çekilip Hira Dağı’ndaki küçük mağarada ibadet ederken bunları öngörmüş olamazdı. Arapların birçoğu gibi, Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellemde, antik Arap panteonundaki, adı sadece ‘Tanrı’ anlamına gelen al-Lah’ın, Yahudi ve Hıristiyanların Tanrısıyla aynı olduğuna inanmıştı. Gerçekten de Araplar, al-Lah’ın, anımsanmayan bir zamandan beri putu aralarında bulunmakla birlikte, kendilerine hiçbir peygamber veya vahiy göndermemiş olduğunun, üzüntüyle, farkındaydılar. Yedinci yüzyıla gelindiğinde, Arapların çoğunluğu, çok eski olduğu ortada olan Kabe’nin, o sırada orada Nebatiyeli ilah Hübel’in egemenliği söz konusu olsa da, gerçekte al-Lah adına yapıldığına inanmaktaydılar. Bütün Mekkeliler, Arabistan’ın en önemli kutsal yeri olan Kabe’yle övünüyorlardı. Her yıl yarımadanın her yerinden Araplar hac için Mekke’ye geliyor, birkaç gün boyunca geleneksel ritüelleri uyguluyorlardı. Kutsal yerin çevresinde bütün şiddet eylemleri yasaklanmıştı ve Araplar Mekke’de, eski aşiret düşmanlıklarının askıya alındığını bilerek, barış içinde ticaret yapabiliyorlardı. Fakat al-Lah, Kureyş’i özel olarak kendisi için seçmiş olmasına karşın, onlara hiçbir zaman İbrahim, Hz. Musa, veya İsa gibi peygamber göndermemişti ve Arapların kendi dillerinde kutsal kitapları yoktu.

Bu nedenle yaygın bir ruhsal aşağılık duygusu vardı. Arapların temasa geçtikleri Yahudi ve Hıristiyanlar, onlara Tanrıdan vahiy almamış barbar bir halk diye meydan okuyorlardı. Bedeviler gene de şiddetli bağımsızlık yanlısıydı ve Yemen’deki kardeşleri gibi büyük güçlerin iktidarı altına girmek istemiyorlardı; İran ve Bizans’ın Yahudilik ve Hıristiyanlığı bölgedeki emperyal tasarılarını uygulamak için kullanıldıklarının tamamıyla farkındaydılar.

Bazı Araplar tek tanrıcılığın, emperyal bağlantılar dışında, daha yansız bir biçimini keşfetme girişiminde bulunmuş görünüyorlar. Daha beşinci yüzyılda Filistinli Hıristiyan tarihçi Sozomenu; bize Suriye’deki bazı Arapların, İbrahim’in özgül dini adını verdikleri dini yeniden keşfettiklerini bildirir. İbrahim, Tanrı daha Tevrat’ı, incil’i göndermeden yaşamıştı ve dolayısıyla ne Yahudi ne de Hıristiyan’dı, ilk biyograficisi Muhammed bin ishak’ın (öl. 767) bildirdiğine göre, Hz. Muhammed’e ilk vahyin gelmesinden kısa süre önce, Mekke’de Kureyş’ten dört kişi, İbrahim’in doğru dini Hanifilik’i (.Hanifiyya) benimsemişti. Dört Haniften üçü ilk Müslümanlarca gayet iyi tanınmaktadır:

Ubeydullah bin Cahş, Hz. Muhammed’in kuzenidir; sonunda Hıristiyan olan Varaka bin Nevfel Onun ilk ruhsal hocalarından ve Zeyd bin Amr, Ömer bin el Hattab’ın, Hz. Muhammed’in en yakın arkadaşı ve İslam Devleti’nin ikinci halifesinin amcasıdır.

Zeyd’in tanrısal vahiy özlemi Hira Dağı’nda 610 yılının ramazanının on yedisi gecesi gerçek oldu. Hz. Muhammed uykudan uyandı ve kendisini ilahi bir varlığın şiddetiyle sarılmış hissetti. Kendisine bir meleğin göründüğünü ve kısa bir emir verdiğini anlatmaktadır: “Oku!” (ıkra). Sonunda, üçüncü korkunç sıkmadan sonra, Hz. Muhammed ağzından yeni bir kitabın ilk sözlerinin döküldüğünü duymuştur: “Yaradan, insanı pıhtılaşmış kandan yaratan Rabbinin adıyla oku! Oku! Kalemle öğreten, insana bilmediğini bildiren Rabbin, en büyük kerem Sahibidir.”   Tanrı sözü Arapça’da ilk kez dile gelmektedir ve bu kitap sonunda Kur’an (kıraat, okumak kökünden) adıyla bilinecektir.

Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellemin bildiği tek esin biçimi budur ve mecnun, cinlere bulaşmış bir kişi olduğunu düşünmektedir; öyle umutsuzdur ki, artık yaşam isteği kalmamıştır. Şimdi, mağaradan dışarı fırlayarak, kendisini zirveden aşağı atmaya karar verir. Ama yamaçta gördüğü başka bir görümdür; bunun daha sonra melek Cebrail olduğunu anlayacaktır.

İslam’da Cebrail genellikle vahiy getiren Kutsal Ruh olarak tanımlanır; Tanrının insanlarla iletişim kurma aracıdır.

El ve ayakları üstünde sürünerek, korkunç titremeler içinde, Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem kendisini karısının kucağına attı. “Beni örtün! Beni örtün!” diye bağırıyor, kendisini bu ilahi varlıktan koruması için yalvarıyordu. Korkusu biraz yatışınca, Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem karısına mecnun olup olmadığını sordu ve Hatice onu teskin etti: “Sen nazik ve akrabalarına karşı duyarlı birisin. Fakirlere yardım eder, onların acılarına katılıp ortak olursun. Halkının yitirdiği yüce ahlakı diriltmeye çalışıyorsun. Konukları ağırlar, muhtaç durumda olanlara yardım edersin. Mecnun olamazsın” dedi. Tanrı böyle nedensiz iş yapmazdı. Hatice, kuzeni Varaka ibn Nevfel’e danışmalarını önerdi; Varaka, kutsal kitapları bilirdi ve artık Hıristiyan olmuştu. Varaka hiç kuşku duymadı: Hz. Muhammed’e Hz. Musa’nın ve peygamberlerin tanrısından vahiy gelmişti ve O Arapların tanrısal elçisi olmuştu. Sonuçta, birkaç gün sonra, Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem durumun böyle olduğuna ikna olmuştu ve Kureyş’e vaaz etmeye başlayarak, onlara kendi dillerinde inen kitabı aktarmaya başladı.

Kitabı Mukaddes’te anlatıldığına göre, Tevrat’ın Sina Dağı’nda Hz. Musa’ya bir defada aktarılmış olmasına karşılık, Kur’an, Hz. Muhammed’e parça parça; satır satır indirildi, yirmi üç yıllık bir sürede tamamlandı. Tanrısal sözleri dikkatle dinlemek, görümü anlamaya çalışmak zorundaydı ve vahiyler ona her zaman açık sözlü biçimde gelmiyordu.

Hz. Muhammed hakkında, bütün öteki büyük dinlerin kurucuları hakkında bildiğimizden fazla şey biliyoruz ve çeşitli sure ve ayetlerinin tam tarihleri bilinen Kuran’da, görüşünün nasıl evrilip geliştiğini, evrensel bir açı kazandığını görebiliyoruz. Kuran’da, dinler tarihinde tekil olmak üzere, İslam’ın başlangıcı hakkında anı anına yorumlar buluruz. Bu kutsal kitapta, Tanrı, gelinen durum hakkında görüşler bildiriyor gibidir. Kuran Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve selleme bugün bizim okuduğumuz sıra içinde inmemiştir; olayların gereğine ve içsel anlamlarına göre, ara ara inmiştir. Her yeni bölüm indiğinde, okuryazar olmayan Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem, bunları yüksek sesle tekrarlamış ve Müslümanlar bunları ezberlemiş ve okuryazar olan bir azınlık da kaleme almıştır. Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellemin ölümünden yirmi yıl kadar sonra, vahiyler ilk kez resmi olarak bir araya getirilmiştir. Hazırlayıcılar uzun sureleri başa kısaları sona koymuşlardır. Bu düzenleme görüldüğü kadar keyfi değildir, çünkü Kuran ardışık sıra izleyen bir nesir veya açıklama, tartışma değildir. Çeşitli temalar üstüne görüşlerdir.

Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem Mekke’de vaaza başladığında, rolü konusunda çok kapsamlı bir düşüncesi yoldu. Yeni evrensel bir dinin kurucusu olduğuna inanmıyor, Kureyş’e eski tek Tanrı dinini getirdiğini düşünüyordu. Başlangıçta öteki Arap aşiretlerine vaaz edeceğini bile düşünmemişti, yalnızca Mekke ve çevresindeki halka hitap edeceğini düşünüyordu. Teokrasi kurucusu olacağı veya teokrasinin ne olduğu hakkında bir fikri de bulunmuyordu. Şehirde kendisinin siyasal bir etkinliği yoktu. O yalnızca nezir, öğüt verendi. Allah onu, Kureyş’e, durumlarının içerdiği tehlikeler konusunda uyarmak için göndermişti. Fakat ilk mesajları da hüküm dolu değildi. Daha çok umut dolu, iyimser mesajlardı bunlar. Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem Kureyş’e Tanrının varlığını kanıtlamak zorunda değildi. Hepsi, zımnen yerlerin ve göklerin yaratıcısı Allah’a inanıyordu ve büyük çoğunluğu onun Yahudi ve Hıristiyanların inandığı Tanrı olduğunu biliyordu.

Kur’an, Kureyş’e yeni bir şey öğretmemektedir. Gerçekten de o, bilinmekte olanların “anımsatıcısı”dır:, bu bilgilere kolay anlaşılır bir açıklık getirmektedir. Kuran sık sık “Görmediniz mi  ?” veya “Düşünmediniz mi  ?” cümlesiyle bir konuyu ele alır. Tanrı sözü yüksekten gelen keyfi emirler vermemekte, Kureyş’le diyaloga girmektedir. Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem yeni inanca soktuklarına günde iki kez ibadet etme (salat = namaz) koşulunu getirmiştir. Bu dışsal hareket, Müslümanlara içsel tutumlarını geliştirme ve yaşamlarını yeniden konuşlandırma olanağı verecektir. Sonuçta Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem’in dini İslam, her kabul edenin Allah’a varoluşunu teslim etmesi olarak bilinecektir: Müslüman, bütün varlığını Yaratıcıya teslim eden kişi demektir. Kureyş, ilk Müslümanların namaz (salat) kıldığını gördüğünde korkuya kapılmıştır: Kureyş klanının yüce üyelerinin yüzyıllarca süren onurlu Bedevi bağımsızlığından sonra, köle gibi yere kapanması kabul edilebilir iş değildir ve Müslümanlar ibadetlerini gizlice yapmak için şehir çevresindeki vadilere çekilmek zorunda kalmışlardır.

Pratik anlamıyla İslam, Müslümanların, yoksul ve yoksunların iyi davranış gördükleri adil, eşitlikçi bir toplum yaratması anlamına gelir. Kuran’ın ilk ahlaki mesajı basittir: Zenginlik, biriktirmek ve kişisel servet yığmak yanlıştır, insanın zenginliğinden belirli bir oranı fakirlere vererek toplumun refahını paylaşması iyidir. İbrani peygamberleri gibi, Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem de, tek Tanrıya tapınmanın sonucu olarak sosyalist diyebileceğimiz bir etik vaaz etmiştir. Tanrı konusunda zorlayıcı öğretiler yoktur: Gerçekten de Kuran teolojik kurgular konusunda fazlasıyla kuşkucudur; kimsenin gerçeğini bilemeyeceği ve kanıtlayamayacağı konularda kendi başına ve aklından tahmini akıl yürütmelerde bulunması zann olarak reddedilir. Hıristiyan Diriliş ve Teslis öğretileri zarın örnekleri olarak görülür ve Müslümanların bu kavramları zındıklık sayması şaşırtıcı değildir.

Kuran’da ise, Allah, YHWH’den daha fazla kişisellikten uzaktır.Kitabı Mukaddes Tanrısındaki merhamet ve tutku onda yoktur. Tanrı hakkında ancak doğadaki işaretlerinden bir şeyler sezebiliriz ve O, o kadar aşkındır ki onun hakkında ancak “mesel’lerle konuşabiliriz.

Kuran, sürekli olarak Tanrının “mesajlarının ve “işaretlerinin anlaşılması için akıl gerektiğini vurgular.

Kuran’ın cümlelerine ayet denir. Adının da ortaya koyduğu gibi, Kuran, yüksek sesle ezberden okumak üzere indirilmiştir ve sesin kullanımı, yarattığı etkinin önemli öğelerinden biridir. Kuran, yalnızca bilgi edinmek için okunacak bir kitap değildir. O, ilahiyat duygusunu tatmak için okunur ve aceleyle okunup geçilecek bir kitap değildir.

Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem’in sıkı muhalifi, genç Kureyşli Ömer bin el-Hattab eski paganizmine bağlı ve Peygamberi öldürmeye hazır biriydi. Birincisinde Ömer gizlice Müslüman olmuş olan kız kardeşini yeni bir surenin okunuşunu dinlerken yakalar. “Bu saçmalık nedir?” diye öfkeyle eve dalar ve zavallı Fatma’yı yere serer. Eve konuk gelen ezbercinin kargaşada düşürdüğü yazmaları kaldırır ve okuma yazması olan birkaç Kureyşliden biri olarak okumaya başlar. Sözlerin güzelliği onun nefret duygularını ve önyargılarını aşmış ve bilincinde olmadığı olumlama özüne ulaşmıştır.

Eski İsraillilerin ilk dinsel bağlantılarını terk etmelerinin ve tek tanrıcılığı kabul etmelerinin yedi yüzyıl aldığını görmüştük, oysa Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem’in Araplara bu zorlu dönüşümü yaşatması yirmi üç kısa yıl içinde olmuştur. Şair ve peygamber olarak Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem ile bir metin ve ilahi tecelli olarak Kuran elbette dinle sanat arasında var olan derin yakınlığın fazlasıyla çarpıcı bir örneğidir.

Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem, Müslümanlara pagan Tanrılara inanmayı yasaklayana kadar önde gelen Kureyşlilerin açık bir karşı koyuşu da yoktu. Görevinin ilk üç yılında Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem’in mesajının tek tanrıcı yönünü fazla ön plana çıkarmadığı ve insanların her zaman yaptıkları gibi, Yüce Tanrı Allah yanında Arapların öteki geleneksel ilahlarına da tapınmayı sürdürebileceklerini sandıkları anlaşılıyor. Ama eski kültler ve putları mahkûm edince bir gecede birçok izleyicisini yitirdi ve Müslümanlar horlanan ve sorgulanan bir azınlık haline geldi. ilk Hıristiyanlar gibi ilk Müslümanlar da toplumu derinden tehdit eden “ateizm” ile suçlanıyorlardı. Batılı bilim adamları Kureyş’in bu kopma noktasına gelişini, genellikle olasılıkla sahte olan ve Salman Rüştü olayından beri talihsiz bir ün kazanmış olan Şeytan Ayetleri olayına bağlarlar.Üç Arap ilahı Hicaz Arapları için özellikle önemliydi: el-Lat (ki adı yalnızca ‘tanrıça’ demektir), Mekke’nin güney doğusunda Taif ve Nahla’da tapınakları olan el-Uzza (‘güçlü olan’) ve Kızıldeniz kıyısında Kudayd’da tapınağı olan Manat (‘kader çizen’). Bu ilahlar Juno veya Pallas Athena gibi tamamıyla kişileştirilmiş değildi. Bunlara genellikle Tanrının kızları anlamında benat’ullah denirdi. Bu ilahlar tapınak yerlerinde gerçeğe uygun heykellerle değil, fakat koca dikili taşlarla temsil ediliyorlardı, tıpkı eski Kenanilerin yaptıkları gibi. Araplar bunlara kaba, basit biçimde tapınıyorlar; fakat bunları ilahiliğin odak noktası olarak kabul ediyorlardı.

Şeytan Ayetleri öyküsü ne Kuran’da ne de herhangi eski sözlü veya yazılı kaynakta yer alır.Ancak onuncu yüzyılın tarihçisi Ebu Cafer üt-Taberi’nin (öl. 923) eserinde sözü edilir. Taberi, Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem’in, tanrıçaların kültünü reddettikten sonra kendisiyle aşiretinin çoğunluğu arasında gelişen gerginlikten rahatsız olduğunu ve ‘Şeytan’ dan aldığı ilhamla, benat’ullah’a, melekler gibi şefaatçiler olarak saygı göstermeye izin veren bazı sahte ayetler sarf ettiğini anlatır. “Şeytan” ayetleri adı verilen bu cümlelerde üç tanrıça al-Lah’la eşit değil; fakat insanlar adına ona aracılık yapabilecek daha küçük ruhsal varlıklardır. Taberi’ye göre daha sonra Cebrail Peygambere bu ayetlerin şeytan kaynaklı olduğunu ve Kuran’dan çıkartılmaları gerektiğini, onların yerine benat’ullah‘ın yansıtım ve hayal ürünü olduğunu bildiren şu ayetlerin konmasını söylemiştir:  Kuran’ın ataların pagan tanrılarına yönelttiği en köktenci mahkumiyet buydu ve bu ayetler Kuran’a dahil edildikten sonra Kureyş’le uzlaşma olanağı kalmamıştı. Bu noktadan sonra, Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem ısrarlı bir tektanrıcı oldu ve şirk (puta taparlık, sözlük anlamıyla Allah’la başka varlıkları ilişkilendirmek) İslam’da en büyük günah oldu.

İslam’da Şeytan, Hıristiyanlıkta olduğundan çok daha fazla tahammül kaldırır bir kimliktir. Kuran, Şeytan’ın Kıyamet gününde affedileceğini söyler ve Araplar Şeytan sözcüğünü bir insanın huylarına benzetme yoluyla veya doğal bir baştan çıkma için sık sık kullanırlar. Kaynaklar Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem’in putperestlik konusunda Kureyş’le uzlaşmayı kesinlikle reddettiğini ortaya koyuyor. O, pragmatik biriydi ve can alıcı önemde görmediği bir konuda uzlaşmaya girebilirdi, ama Kureyş ona çok tanrı arasından birinin en büyük olduğu bir çözümle, kendisi ve Müslümanları Allah’a taparken, kendilerinin ata tanrılarına tapmalarına izin vereceği bir uzlaşmayla geldiğinde, Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem bu öneriyi şiddetle reddetmişti.

Tanrının birliğini kavramak Kuran ahlakının temeliydi. Maddi varlıklara ver vermek veya daha önemsiz varlıklara güvenmek şirk (putperestlik) ve İslam’da en büyük günahtı.

Athanasius gibi Hıristiyanlar da yalnızca Yaratıcının Varlığın Kaynağı’nın kurtarıcı iktidara sahip olduğunda ısrar etmişlerdir. Bu görüşlerini Teslis ve Diriliş öğretilerinde de ifade etmişlerdir. Kuran Semitik ilahi teklik görüşüne döner ve Tanrının oğul sahibi olacağı görüşünü reddeder. Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem tektanrıcılığın, aşiretçiliğin düşmanı olduğunu biliyordu: Bütün ibadetlerin yöneldiği tek ilah, bireyin olduğu kadar toplumun da birliğini sağlardı.

Fakat basitleştirilmiş bir Tanrı kavramı da yoktur. Bu tek ilah bizim bilip anlayabileceğimiz türden, bizler gibi bir varlık değildir. Müslümanları salat yani namaza davet eden Allahu Ekber! seslenişi, Tanrı ile geri kalan gerçeklik arasındaki farkla birlikte, Tanrıyla, hakkında hiçbir şey söyleyemeyeceğimiz kendisi (ez-Zat) arasındaki farkı da vurgular. Eski bir geleneğe göre (hadis), Tanrı, Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem’e “Ben gizli bir hâzineydim ve bilinmek istedim. Ve bilineyim diye dünyayı yarattım” demiştir. Önceki iki dinde olduğu gibi, İslam da Tanrıyı ancak eylemleri ile görebildiğimizi ortaya koyar; Tanrı böylelikle söze gelmez varlığını insanların sınırlı anlayışına sunmaktadır. Hıristiyan Babaları gibi, Kuran da Tanrıyı mutlak olarak görür, sahici varlığa sahip olan yalnızca odur. Kuran’da Tanrının doksan dokuz adı veya sıfatı vardır. Bu adlar onun büyüklüğüne evrende bulabildiğimiz bütün olumlu niteliklerin kaynağı olduğuna vurgu yapar. Tanrının adları Müslüman imanında merkezi bir rol oynar: Ezbere söylenir, teşbihle zikr edilir ve mantra olarak söylenirler. Bütün bunlar Müslümanlara tapındıkları Tanrının insani kategoriler içine girmediğini ve basit tanımlara sığmayacağını anımsatır.

İslam’ın ilk şartı Kelime-i Şahadet, Müslüman inancının ifade edilişidir: Tanıklık ederim ki, Allah’tan başka tanrı yoktur ve Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem onun peygamberidir. Bu ifadenin varlığı Müslümanların Tanrıyı odak noktası ve tek öncelik konusu yaparak yaşamalarını gerektirir. Hıristiyan Varaka bin Nevfel, Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem’i hakiki peygamber olarak tanıdığında, o ne kendisi ne de Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem için İslam’a dönmüştü. Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem, Yahudi ve Hıristiyanlardan kendi Allah dinine dönmelerini, kendileri özellikle istemedikçe,hiçbir zaman talep etmemişti, çünkü onların kendi otantik vahiylerine sahip oldukları düşünülüyordu. Kuran, daha önceki peygamberlerin mesaj ve görüşlerini ortadan kaldıran bir vahiy değildi, tersine insanlığın dinsel deneyiminin sürekliliği üstünde ısrarla duruyordu. Bugün birçoklarının İslam’ı mahkum ettikleri hoşgörüsüzlük rakip bir Tanrı görüşünden değil, fakat oldukça farklı bir kaynaktan çıkmaktadır. Müslümanlar,  adaletsizlik karşısında hoşgörüsüzdürler. Kuran öteki dinsel gelenekleri, yanlış veya eksik diye mahkum etmez, fakat her yeni peygamberin kendinden öncekilerin görüşlerini doğruladığını ve sürdürdüğünü gösterir. Kuran Tanrının yeryüzünün her halkına bir haberci gönderdiğini öğretir: İslam geleneğine göre böyle 124.000 peygamber olmuştur. Bu, sonsuzluğu simgeleyen bir rakamdır. Böylece Kuran özünde yeni bir mesaj getirmediğini ve Müslümanların eski dinlerle yakınlıklarını ortaya koymaları gerektiğini sürekli yineler.

Kureyş ile yaşanan kopmadan sonra Müslümanlar için Mekke’de yaşamak dayanılmaz bir hale geldi Aşiret korumasına sahip olmayan köleler ve azatlılar o kadar şiddetli sorgulamalara uğradılar ki, bazıları işkencede öldü ve Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem’in kendi Haşimi klanına, açlıktan teslim olmaları amacıyla boykot uygulandı: Bu yoksunluk olasılıkla sevgili karısı Hatice’nin ölümüne yol açtı. Sonunda Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem’in kendi yaşamı da tehlikeye girdi. Kuzeydeki yerleşim yeri olan Yesrib’in pagan Arapları, Müslümanları kendi klanlarını terk edip oraya yerleşmeye davet ettiler. Yesrib çeşitli aşiretler arasındaki onulmaz savaşla bölünmüştü ve paganların çoğu vahanın ruhsal ve siyasal sorunlarını İslam’ı kabul ederek çözmeye hazırdı. Burada üç büyük Yahudi aşiret vardı ve paganların zihnini tektanrıcılığa alıştırmalardı. Yani Arap ilahların reddedilmesinden Kureyş kadar etkilenmiyorlardı. Böylece 622 yazında yetmiş kadar Müslüman aileleriyle birlikte Yesrib’ e gitti.

Yesrib’e (veya Müslümanların verdiği adla Medine’ye) Hicretten önceki yılda Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem dinini kendi anladığı biçimiyle Yahudiliğe daha yakınlaştırmıştı. Böylece Yahudilerin Kefaret Günü’nde Müslümanların oruç tutmaları ve o zamana kadar iki kez iken, artık Yahudiler gibi günde üç kez namaz kılınması düzenini getirdi. Müslümanlar Yahudi kadınlarla evlenebilir ve bazı yemek kurallarına uyabilirlerdi. Artık Müslümanlar Yahudi ve Hıristiyanlar gibi Kudüs’e yönelerek ibadet edeceklerdi. Yahudiler onu reddetmek için geçerli dinsel nedenlere sahiptiler: Onlar peygamberlik çağının bittiğine inanıyorlardı. Bir Mesih bekliyorlardı, ama bu aşamada hiçbir Yahudi veya Hıristiyan peygamber geleceğine inanılamazdı. Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem ise bu aşiretleri yeni İslam ümmeti, Yahudilerin de üyesi oldukları bir üst aşiret bağı altında Kureyş’le birleştirmişti. Medine’deki konumlarının gerilediğini görünce, Yahudiler düşman oldular. Camide toplanıp “Müslümanların anlattıkları öyküleri dinleyerek gülüp, dinleriyle alay etmeye başladılar. Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem’in iddialarıyla da alay ediyor, kaybolduğunda devesini bulamayan bir adamın peygamber olduğunu iddia etmesinin çok tuhaf olduğunu söylüyorlardı.

Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem’in Yahudiler tarafından reddedilmesi herhalde yaşamındaki en büyük hayal kırıklıklarından biriydi ve bütün dinsel konumunu sorgular bir duruma düşürmüştü. Ama bazı Yahudilerin tutumu dostçaydı ve Müslümanlara manevi açıdan destek oldukları anlaşılıyordu. Onunla Kitab-ı Mukaddesi tartışıyor, ona Yahudilerin eleştirilerini karşılama yollarını anlatıyor ve bu yeni bilgiler Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem’e kendi görüşlerini geliştirmekte yardımcı oluyordu. Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem ilk kez, daha önce belirsiz kalan, peygamberlerin kesin kronolojisini öğreniyordu. Şimdi İbrahim’in, Hz. Musa ve Hz. İsa’dan önce yaşamış olmasının çok önemli olduğunu anlıyordu. O zamana kadar Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem, Yahudi ve Hıristiyanların aynı dinden olduklarını düşünmüştü belki de, ama artık aralarında ciddi anlaşmazlıklar olduğunu görüyordu.

Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem, Medine’nin dost Yahudilerinden, ayrıca Hz. İbrahim’in oğlu İsmail’in öyküsünü de öğrendi. Kitabı Mukaddes’e göre İbrahim, cariyesi Hacer’den bir oğul sahibi olmuştu; fakat Sara, İshak’ı doğurunca Hacer ve İsmail’i kıskandı ve onlardan kurtulmak istedi. İbrahim’i rahatlatmak için Tanrı İsmail’in de büyük bir ulusun atası olacağına söz verdi. Arap Yahudileri bazı yerel efsaneleri de katarak, İbrahim’in Hacer ve İsmail’i Mekke’de terk ettiğini ve Tanrının burada onları gözettiğini, çocuk susuzluktan ölecekken kutsal Zemzem suyunu akıttığını da eklemişlerdi. Daha sonra İbrahim, İsmail’i ziyaret etti ve baba oğul birlikte Kabe’yi, Tanrının ilk tapınağını inşa ettiler. İsmail Arapların atası oldu, yani onlar da İbrahim’in çocuklarıydılar. Bu öykü Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem’in kulağını okşamış olmalı: Araplara kendi kitaplarını getiriyordu ve şimdi inançlarını atalarının inançlarıyla temellendirebilirdi. Ocak 624′de, Medine Yahudilerinin düşmanlığının kalıcı olduğu anlaşıldığında, Allah’ın yeni dini bağımsızlığını ilan etti. Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem Müslümanlara Kudüs yerine Mekke’ye dönük ibadet etmelerini emretti, ibadet yönündeki (kıble) bu değişiklik Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem’in en yaratıcı dinsel hareketi olarak görülür, Müslümanlar iki eski vahiyden bağımsız olarak Kabe’ye dönmekle, hiçbir kurumlaşmış dinle bağlarının olmadığı, fakat yalnızca Tanrıya teslim olduklarını ilan ediyorlardı. Tek Tanrının dinini dinsizce savaşan gruplara bölen mezheplere katılmıyorlardı. Onlar İbrahim’in esas dinine dönüyorlardı; İbrahim Tanrıya teslim olan ve onun evini inşa eden ilk m üslim’ di.

Müslümanlar, tarihi, Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem’in doğumuyla veya ilk vahiyleri almasıyla değil -bunlarda zaten yeni bir taraf da yoktu- İslam’ı siyasal bir gerçekliğe dönüştürmeye başlayarak tarihteki ilahi planı uygulamaya başladıkları Hicret’le başlatırlar. Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem başlangıçta siyasal bir önder olmak için yola çıkmamıştı, ama öngörülmeyen olaylar onu Arapların tamamıyla yeni bir siyasal çözüme doğru itmişti. Hicret ile 632′de ölümü arasındaki on yılda Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem ve ilk Müslümanlar, Medine’deki muhalifleri, Mekke’deki Kureyş ve ümmeti yok etmek isteyen herkese karşı umutsuz bir yaşam savaşına girdiler. Batıda Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem genellikle isteksiz bir dünyada zorla İslam’ı kabul ettiren bir savaş önderi olarak tanıtılır. Gerçeklik oldukça farklıdır. Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem yaşamı için savaşıyordu ve Kuran’da birçok Hıristiyan’ın kabul edeceği bir adil savaş teolojisi gelişirken, hiçbir zaman kimseyi dinini değiştirmeye zorlamamıştı. 630′ da Mekke, kapılarını kan dökmeden onu almayı beceren Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem’e açtı. 632′de vefatından kısa süre önce, Veda Haccı olarak bilinen ziyaretini yaptı ve eski pagan Arap riti haccı İslâmlaştırarak Araplar için çok kıymetli olan hacılığı dininin beşinci şartı yaptı.

Yahudi ve Hıristiyanlar da cemaat ruhunu vurgulamışlardır. Hac her Müslüman bireye merkezinde Tanrı olmak üzere ümmet bağlamında kişisel birleşme deneyimi sunar.

Ne yazık ki, Hıristiyanlıkta olduğu gibi, din daha soma, metinleri Müslüman kadınlar hakkında olumsuz biçimde yorumlayan erkekler tarafından zorla ele geçirildi. Kuran bütün kadınlar için peçe zorunluluğu gerektirmez, yalnızca toplumsal konumlarının işareti olarak Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem’in eşleri için bunu getirir. Abbasi halifeliği zamanına (750-1253) gelindiğinde Müslüman kadınların durumu da Yahudi ve Hıristiyan toplumlardaki kardeşlerininki kadar kötüydü.

Hz. Ali’nin kendisi-Ebu Bekir’in önderliğini kabul etmişti, fakat sonraki birkaç yıl içinde ilk üç halife Ebu Bekir, Ömer bin el-Hattab ve Osman bin Affan’ın siyasalarını kabul etmeyen siyasal muhaliflerin bağlılık odağı oldu. Sonunda Hz. Ali, 656′da dördüncü halife oldu. Şia ona ilk imam ve ümmetin önderi adını verecekti. Önderlikle ilgili olarak Sünni ve Şiilerin arasındaki ayrılık öğretiye ilişkin olmaktan çok siyasaldı ve bu İslam dininde Tanrı kavramı kadar siyasetin taşıdığı önemi de gösterir. Şia-i Ali (Ali taraftarları) azınlık olarak kaldılar ve babası Ali’nin ölümünden sonra halifeliği zorla ele geçiren Emevileri kabul etmeyi reddettiği için, 680 yılında küçük bir toplulukla birlikte Emevi halifesi Yezid’in adamlarınca Kerbela’da, bugünkü Irak’ta Kufe yakınındaki vahada, Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem’in torunu Hüseyin bin Ali’nin trajik biçimde öldürülmesiyle tipik ifadesini bulan bir protesto inancı geliştirdiler.

Müslümanlar İslam’ın Yahudiliğin Yakup’un oğulları için olduğu gibi, Araplara ait olduğuna inanıyorlardı. Ehl-i Kitap olarak Yahudi ve Hıristiyanlar da zımmi olarak, koruma altındaki azınlık gruplar olarak din özgürlüğüne sahiplerdi. Müslümanlar kendilerini Tanrının isteği

doğrultusunda adil bir toplum işleyişini sağlamakla yükümlü görürler. Ümmetin kutsal bir önemi vardır; Tanrı, insanlığı baskı ve zulümden kurtarmak için bu girişimi kutsamıştır.

En sofu Müslümanlar kurulu düzeni Kuran’ın sosyalist mesajı ile tehdit ettiler ve İslam’ı yeni koşullara uydurmaya çalıştılar. Farklı çözümler ve mezhepler ortaya çıktı.

En çok taraftar bulan çözüm Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem ve Raşidin in ülkülerine dönmeye çalışan hukuku ve gelenekçilerin çözümüydü. Bu durum Şeri hukukun oluşması sonucunu verdi. Şeri hukuk, Tevrat’a benzer biçimde, Kuran ile Peygamberin yaşamı ve sözleri üstüne kurulmuştu. Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem’in sözleri (hadis) ve yaptıkları (sünnet) ile arkadaşları hakkında şaşırtıcı sayıda sözlü gelenek oluşmuştu ve bunlar sekiz ve dokuzuncu yüzyıllarda bazı derleyiciler tarafından toplanmıştı. Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem’in Tanrıya mükemmel biçimde teslim olduğuna inanıldığından, Müslümanların günlük yaşamlarında onu taklit etmeleri gerekiyor. Müslümanlar sünneti izleyerek birbirlerini onun yaptığı gibi “Selamun aleykum” (Esenlik üstünüze olsun) diye selamladıklarında, hayvanlara, ve yetimlere, fakirlere, onun gibi iyilikle davrandıklarında ve başkalarıyla ilişkilerinde cömert ve güvenilir olduklarında Tanrıyı anımsarlar. Tanrı bilinci anlamındaki takva Tanrının sürekli anılmasını [zikr] içerir.

Hadis veya Peygamberin toplanmış sözleri genellikle günlük sorunlarla ama aynı zamanda metafizik, kozmoloji ve ilahiyatla da ilgilidir.

Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem’in taklit edilmesine dayalı bu tür bir sofuluk peşinde olan Müslümanlar; genel olarak ehl-i hadis, gelenekçiler olarak anılırlar. Ruhban kastına veya aracılara gerek yoktu. Her Müslüman, Tanrı karşısında kendi kaderiyle sorumluydu.

Şia ise Hıristiyan diriliş görüşüne daha da yakın düşünceler geliştirdi. Hüseyin’in trajik ölümünden sonra Şiiler ancak babası Ali bin Ebu Talib’in soyundan gelenlerin ümmete yönetici olabileceğini benimsediler ve İslam içinde ayrı bir mezhep oldular. Şiiler bu kavramı genişlettiler ve ancak Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem’in Ali kolundan gelen aile üyelerinin doğru Tanrı bilgisine (ilm) sahip olduğuna inanmaya başladılar. Ümmeti ancak onlar tanrısal kılavuzlukla yönetebilirlerdi.

Ali’nin kişiliğine duyulan sevgi şaşırtıcı biçimlerde gelişti. Daha köktenci Şii grupları Ali ve soyunu Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem’den de yukarıda bir konuma yerleştirdi ve onlara Tanrısala yakın bir nitelik atfetti. Müslümanlar ümmetin gerçek imamı’nı (önder) ancak Tanrı tarafından belirlenmiş bu aileden gelen kişiler arasında bulabilirlerdi, iktidarda olsun olmasın, onun kılavuzluğu mutlak zorunluluktu ve her Müslüman onu bulmak ve önderliğini kabul etmek zorundaydı. Bu imamlar hükümete karşı gelmenin odağı olarak görüldüğünden halifeler bunları devletin düşmanı olarak gördüler. Her imam ölürken, akrabalarından birini ilm’i miras bırakmak üzere seçiyordu. Zamanla imamlar tanrısallığın avatar’ları olarak görülmeye başlandı: her biri Tanrının dünyadaki varlığının kanıtı (hüccet) idi ve gizemli bir biçimde tanrısallığı insanda diriltiyordu. Onun sözleri, kararları ve emirleri Tanrınındı. Hıristiyanların Hz. İsa’yı insanları Tanrıya götüren Yol, Hakikat ve Işık olarak görmeleri gibi, Şiiler de imamlara Tanrının kapısı (bab), yol (sebil) ve her kuşağın kılavuzu olarak saygı gösterdiler.

On iki imam Şiileri Ali’nin Hüseyin kolundan on iki torununu kabul etti ve 939′da son torun imam saklanarak ortadan kayboldu; soyundan gelen kimse olmadığından kol böylece sona erdi. Yedililer olarak bilinen İsmailliler, bu imamların yedincisinin sonuncu olduğuna inandılar. On iki imamcılar arasında mesihçi bir çizgi doğdu; On ikinci veya Kayıp imamın Altın Çağ’ı başlatmak üzere döneceğine inandılar. İran devriminden beri Batıda Şiiliği İslam’ın kalıtımsal olarak köktenci bir mezhebi olarak görme eğilimi var, ama bu doğru bir değerlendirme değil. Şiilik sofistike bir gelenek olmuştur. Gerçekten de Şiiler, Kuran’a akılcı yorumlar getirmeye çalışan Müslümanlarla birçok ortak yana sahiptirler. Mutezile olarak bilinen bu akım kendi ayrı gruplarını oluşturmuştu, ayrıca katı bir siyasi görüşleri de vardı: Şiiler gibi, Mutezile de sarayın lüksüne karşı fazlasıyla eleştireldi ve kurulu düzene karşı sık sık siyasal hareketlere girişiyorlardı.

insanın kendi kaderinin yazarı ve yaratıcısı olduğunu savunan Mutezile bu noktada Tanrının kadir-i mutlak olduğu düşüncesi ile çelişerek Gelenekçilerle ters düşüyorlardı. Gelenekçiler, Mutezilenin Tanrıyı aşırı akılcı ve fazlasıyla insan biçimli gördüklerinden şikayetçiydiler. Eğer onu anladığımızı iddia edersek, O Tanrı olmaktan çıkar, basit bir insan yansıtması olurdu. Tanrı insanların basit, doğru, yanlış kavramlarından aşkındı ve bizim ölçülerimiz ve beklentilerimizle tanımlanamazdı. Mutezile tamamıyla insani bir ülkü olan adaletin, Tanrının özü olduğunu söylerken yanılıyordu. Tanrıyı kişisel görüşlerimize göre bir Tory veya Sosyaliste, ırkçı veya devrimciye dönüştürebiliriz. Bu tehlike bazılarını kişilik sahibi Tanrıyı dindışı bir görüş olarak görmeye itmiştir, çünkü böyle bir görüş bizi kendi önyargılarımıza hapseder ve bizim insani düşüncelerimize mutlaklık kazandırır.

Yahudilerin Tanrının Bilgeliği veya Tevrat’ın zamanın başlamasından önce Tanrıyla birlikte var olduğunu düşünmeleri gibi, Müslümanlar da şimdi Tanrının kişiliğini açıklama konusunda, onun tamamıyla insan aklıyla kavranamayacağına yönelik benzer bir görüş geliştiriyorlardı.

Eşari genellikle ilahiyat olarak çevrilen Kelam (sözlük anlamıyla söz veya söylem) geleneğinin kurucusu olmuştu.

Hem Mutezile hem de Eşariciler farklı yollardan dinsel Tanrı deneyimiyle sıradan akılcı düşünce arasında ilişki kurma çabasında bulunmuşlardı.

6 Filozofların Tanrısı

Dokuzuncu yüzyıl boyunca Araplar, Yunan bilimiyle ve felsefesiyle ilgilendiler ve sonuç, Avrupa terimleriyle, Rönesans’la Aydınlanma arasında bir geçiş olarak adlandırılabilecek kültürel verimlilik oldu. Yunan filozoflarının Tanrısının Allah’la aynı olduğuna inanıyorlardı.

Bugün bilim ve felsefenin dinle uzlaşmaz olduğunu düşünürüz, oysa feylezoflar genellikle inançlı kişilerdi ve kendilerini Peygamberin sadık çocukları olarak görüyorlardı, iyi Müslümanlar olarak siyasal açıdan uyanıktılar, sarayın lüksünü reddediyorlardı ve aklın gösterdiği yollarla toplumlarını düzeltmek istiyorlardı. Feylezofların elini ortadan kaldırmak gibi bir niyetleri yoktu; fakat onu ilkel ve dar görüşlülük olarak gördükleri öğelerden arındırmak istiyorlardı.

Tanrıyı gizem olarak görmek yerine, feylezoflar onun aklın kendisi olduğuna inanmaktaydılar. Vahiyle bilim arasında, akılcılıkla inanç arasında temel bir çelişki görmüyorlardı.

Felsefe ex nihilo yaratılışı reddetme yolunu tuttuğundan el-Kindi gerçek bir feylezof olarak tanımlanamaz. Ama İslam dünyasında dinsel hakikatle sistematik metafiziği birbirine uydurmaya çalışan ilk kişi odur.

Felsefenin İslam dünyasında azınlık mezhebi olarak kalmasının nedenlerinden biri seçkinciliğidir. Ancak belirli zeka derecesindekilere hitap etmiş ve böylece Müslüman toplumu biçimlendirmeye başlayan eşitlikçi ruhun dışında kalmıştır.

Türk feylezof Ebu Nasr el-Farabi (öl. 950),felsefi akılcılığa yeteneği olmayan eğitimsiz kitleler konusuna eğilmiştir    Farabi, Rönesans insanı diyebileceğimiz biridir: Hekim olması bir yana aynı zamanda müzisyen ve mistiktir. Devlet’de Platon iyi toplumun, filozof tarafından, sıradan insanlara kabul ettireceği akılcı ilkelerle yönetilmesi gerektiğini ileri sürüyordu. Farabi Peygamber Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem’in tam da Platon’un öngördüğü türden yönetici olduğunu kabul eder. Farabi Aristoteles’e yakındı. Tanrının dünyayı ‘aniden’ yaratmaya karar verdiğine inanmıyordu. Bu uygunsuz değişimler içinde ezeli ve durağan bir Tanrı anlamına gelirdi.

Kuran’ın gerçeklik anlayışına göre açık farklılıklar varsa da Farabi felsefeyi, halka yakın gelmesi için peygamberlerin şiirsel, benzetme yoluyla ifade ettikleri hakikatleri anlamanın üstün yolu olarak görüyordu. Felsefe herkes için değildi.

Farabi’nin yayılma öğretisi, feylezoflar arasında genel kabul gördü. Felsefe ve aklı dine muhalif görmekten uzak olan Müslüman Sufiler ve Yahudi Kabalacılar genellikle feylezofların öngörülerini kendi daha imgelemci anlayışları için esinleyici buldular. İsmaililer on İkililerden altıncı imam Caferü’s-Sadık’ın ölümünden sonra 765′de ayrıldılar. Cafer, oğlu İsmail’i halefi olarak atamıştı, fakat o genç yaşta ölünce on İkililer kardeşi Hz. Musa’nın yetkesini tanıdılar, İsmailliler ise İsmail’e bağlandılar ve soyun onunla sona erdiğine inandılar.

Şiiler imamlarının gizemli biçimde Tanrının dünyada vücut bulması olduğuna inanmaya başlamışlardı, Kuran’ın simgesel yorumuna dayanan kendilerine has bir batini inanç geliştirmişlerdi. Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem’in, kuzeni ve damadı Ali bin Talib’e gizli bir bilgi aktardığına ve bu ilm’in onun soyundan gelen belirli imamlar yoluyla taşındığına inanıyorlardı. Ne Peygamber ne de imamlar tanrısaldılar, fakat Tanrıya karşı o kadar açıklardı ki, Onun sıradan bir ölümlüde olduğundan çok daha eksiksiz biçimde onlarda mevcut olduğu söylenebilirdi. Nasturiler de İsa için aynısını düşünüyorlardı. Nasturiler gibi Şiiler de imamları tanrısallığın ‘tapınak’ veya ‘hazine’si, ağzına kadar aydınlatıcı tanrısal bilgiyle dolu olarak görüyorlardı.

Farabi Tanrı ile Ptolemaios’un kürelerinin ilki olan maddi dünya arasında on yayılım öngörmüştü, İsmaililer de peygamber ve imamları bu gök şemasının ‘ruh’tan olarak gördüler, ilk gök katının en yüksek ‘peygamberlik küresinde Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem vardı, ikinci katta Ali ve ardından gelen yedi imam, sonraki kürelerde sıra ile yer alıyorlardı. Son, maddi dünyaya en yakın kürede bu kutsal soyu olanaklı kılan Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem’in kızı, Ali’nin karısı Fatma bulunuyordu. Dolayısıyla o, İslam’ın Annesiydi ve tanrısal Bilgelik Sofia’ya karşılık geliyordu.

Dinin gizli (batini) boyutunu arayan ismaili Batıniler oldukça farklı bir sorunla uğraşıyorlardı. Şair veya ressamlar gibi, mantıkla pek ilgisi olmayan bir simgesellik kullanıyorlardı, ama bunun duygularla veya akılcı kavramlarla ifade edilenden çok daha derin bir gerçekliği açıkladığını hissetmekteydiler. Dolayısıyla tevil (sözlük anlamıyla geri taşıma) adı verilen bir Kur’an anlama yöntemi geliştirdiler. Henri Corbin, İran Şiiliğinin son dönem tarihçisi, tevil disiplinini müzikteki armoni ile kıyaslar. Tıpkı kutsal OUM hecesini saran kavranılmaz sessizliği dinleyen bir Hindu gibi.Bu, önde gelen bir İsmaili düşünür olan Ebu Yakub es-Sicistani’nin (öl. 971) açıklamasına göre, Müslümanların Tanrıyı hak ettiği gibi anlamalarına yardım eden bir disiplindir. Müslümanlar Tanrıdan genellikle insan biçimli terimlerle söz ederler. Onu dünyevi boyutlardan daha büyük bir insan getirirler. Başkaları ise bütün dinsel anlamlarından sıyırarak Onu bir kavrama indirgemiştir. Oysa O, çifte olumsuzluk kullanımını savunmuştur. Tanrı hakkında konuşmaya olumsuzlukla, örneğin Onun ‘varlık’ olmasından çok ‘varlık dışı’ oluşu ile, ‘bilge’ oluşundan önce ‘cahil olmayışı’ ile vb. başlayarak konuşmalıyız. O insan sözlerinin hiçbirine tekabül etmez. Bu dil disiplinini kullanarak batini, Tanrının gizemini açıklamaya çalıştığında dilin yetersizliğinin farkına varır.

Tevil Tanrı hakkında bilgi edinmek için tasarlanmamıştır, batini akıldan daha derin bir düzeyde aydınlanmak için hayranlık duygusu yaratmanın aracıdır. Bu bir tür kaçamak da değildir, İsmaililer siyasal eylemcilerdi. Gerçekten de Caferü’s-Sadık, Altıncı imam, inancı eylem olarak tanımlar. Peygamber ve imamlar gibi, mümin Tanrı görümünü dünyada etkin kılmalıdır.

St.Agustinus’un kendini tanımayı Tanrı bilgisinin ayrılmaz yönü olarak kabul etmesi gibi, kendini anlamak İslam mistisizminin önde gelen öğesi olmuştur. Sufilerin, İsmaililerin yakınlık duydukları Sünni mistiklerin de, bir sözü vardı: “Kendisini bilen, Tanrısını bilir”. Bu söz Kardeşlerin ilk risalesinde de anılmıştı. Ruhun rakamlarını sayarken, ilkTek’e, ruhun yüreğinde insanın kendisi olduğu ilkesine varmışlardı. Kardeşler feylezoflara da yakındı. Müslüman akılcılar gibi, onlar her yerde aranması gereken hakikatin birliğin vurguluyorlardı. Hakikatin peşinde olan kişi “hiçbir bilimden kaçınmamalı, hiçbir kitabı küçümsememeli, tek birinanca da fanatik biçimde bağlanma malıydı. Kardeşler Yeni Platoncu bir Tanrı kavramı geliştirdiler; Tanrı, Plotinos’un kavranılamaz, ifade edilemez Tek’iydi. Feylezoflar gibi onlarda Kuran’daki ex nihilo öğretisinden çok Platoncu yayılma öğretisini benimsemişlerdi.

Felsefe doruk noktasına, Batıda Avicenna olarak tanınan Ebu Ali İbni Sina (980-1037) ile ulaştı. Parlak, berrak bu entelektüeldi, hiç kuru bir bilgiç olmadı. Aynı zamanda güzellik tutkunuydu ve elli sekizinde genç bir yaşta şarap ve sekse aşırı düşkünlüğü nedeni ile öldüğü söylenir.

Vahyedilen dini, Felsefenin daha aşağı bir değişkesi olarak görmek yerine, İbni Sina, Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem gibi bir peygamberin bütün filozoflardan üstün, olduğunu çünkü insan aklına dayanmayıp doğrudan ve içgüdüsel Tanrı bilgisine sahip olduğunu savundu. İbni Sina Tanrının varlığı konusunda, orta çağın daha sonraki Yahudi ve Müslüman filozoflarınca standart haline gelen Aristoteles’in kanıtlarına dayalı akılcı bir kanıtlama geliştirdi. Ne o ne de feylezoflar Tanrının varlığından en küçük kuşku duyuyorlardı. Yardımsız insan aklının Üstün Varlığın varoluşunun bilgisine ereceğinden asla kuşkulanmadılar. Akıl insanın en yüce eylemiydi. İbni Sina entelektüel yeteneği olanların bu yolla Tanrıyı keşfettiklerini dinsel bir görev olarak görüyordu; çünkü akıl, Tanrı kavramını geliştirebilir, onu boş inanç ve insan biçimlilikten kurtarabilirdi.

Gerçekliğin mantıksal olarak uyumlu bir bütün oluşturduğu Felsefenin ilk savıdır, yani bizim sonsuz yalınlık arayışımız şeyleri daha geniş ölçekte yansıtmalıdır. Bütün Platoncular gibi İbni Sina da çevremizdeki çokluğun birincil bir tekliğe dayandığını düşünmektedir. Zihinlerimiz bileşik varlıkları ikincil ve türev olarak değerlendirdiğinden, bu eğilim onların dışındaki yalın, daha yüce bir gerçeklikten kaynaklanıyor olmalıdır. İbni Sina gibi bir feylezof evrenin akılcı oluşunu evrende Koşulsuz bir Varlığın, varoluş hiyerarşisinin tepesinde ilk Hareket Ettirici’nin bulunması gerektiğini veri olarak kabul eder. Bir şey, neden sonuç ilişkisi zincirini başlatmış olmalıdır. Böyle üstün bir varlığın yokluğu bizim zihinlerimizin bütün olarak gerçeklikle uyum içinde olmadığını gösterecektir. Bu (işeyin en üstünde olduğu için, mutlak olarak mükemmel, saygıya ve ibadete değer olmalıdır. Fakat varlığı her şeyden farklı olduğu için, varlık zincirinde o da bir başka varlıktan ibarettir.

Filozoflar ve Kur’an, Tanrının yalın olduğu düşüncesinde uyuşurlar: O Tek’tir. Buradan çıkan sonuç da, Onun çözümlenemez olduğu veya bileşenlerine veya kendisini oluşturan öğelere ayrılamaz olduğudur. Bu varlık mutlak yalınlık olduğundan, nedeni, niteliği, zamana bağlı boyutu yoktur ve hakkında söyleyebileceğimiz kesinlikle hiçbir şey yoktur. Tanrı mantıkla sonuçlar çıkaran düşüncenin konusu olamaz, çünkü bizim beyinlerimiz Onu başka her şeyi konu ediniş biçimiyle konu edinemez. Tanrı esas olarak tek olduğu için olağan, uyumlu anlamda var olan hiçbir şeyle kıyaslanamaz. Sonuç olarak Tanrıdan söz ettiğimizde, olumsuzları kullanmak ve hakkında konuştuğumuz başka her şeyden Onu ayrı tutmak daha iyidir. Fakat Tanrı her şeyin kaynağı olduğu için Onun hakkında bazı önerilere sahip olabiliriz, iyiliğin varolduğunu bildiğimize göre, Tanrı özünde veya zorunlu olarak ‘iyilik’ olmalıdır; yaşam, iktidar ve bilginin varlığını bildiğimize göre, Tanrı en gerçek ve bütünlüklü anlamda canlı, güçlü ve bilgili olmalıdır. Aristoteles, Tanrı saf Akıl, akıl yürütme eylemi olduğu kadar, düşüncenin öznesi ve nesnesi olduğuna göre, yalnızca kendisini düşünebilir ve olumsal bir gerçekliği bilemez sonucuna varmıştı. Bu vahiyde tanımlanan Tanrı portresine uymamaktadır, ona göre Tam her şeyi bilir, yaratılmış düzen içinde vardır ve eylemlidir, İbni Sina bu iki görüşü uzlaştırmaya çalışmıştır: Tanrı, insan ve eylemleri söz konusu olduğunda görmezlikten gelinebilir, özel varlıkların bilgisine inmeyecek kadar yücedir. Ama Tanrı bizi ve bizim dünyamızı ancak genel olarak ve evrensel terimlerle bilir; özel olanlarla uğraşmaz.

Fakat İbni Sina bu soyut Tanrı açıklaması ile gene de tatmin olmuş değildir. Platoncu yayılma şemasını peygamberlik deneyimini açıklamak için kullanır. Bir’den aşağıya doğru yayılımın aşamasının her birinde, İbni Sina on saf Aklın, hareket eden on Ptolemaioscu küreyi oluşturan ruh veya meleklerle birlikte, insan ve Tanrı arasında bir ara alan oluşturduğunu ileri sürer. Kendi küremizdeki son akıl onuncu Cebrail, ışık ve bilgi kaynağı olarak bilinen Kutsal Vahiy Ruhudur, insan ruhu, bu dünya ile ilişkili pratik akılla ve Cebrail ile yakınlık içinde yaşamamıza olanak sağlayan düşünen akılla donatılmıştır. Böylece peygamberler için Tanrının sezgisel, imgeci bilgisine ulaşmak olanağı doğar; bu bilgi pratik, mantıki aklı aşan Akılla aynı türdendir. Sufiler kıyas yolunu kullanmak yerine simgeciliğin imgeci ve hayalci araçlarını kullanırlar.

İbni Sina yaşamının sonlarında mistisizmi benimsemiş gibidir. ‘Doğu Felsefesi’ (el-Hikmetü’l maşrikiyye) adını verdiği görüşe yaklaşır. Bu coğrafi olarak doğuyu değil, fakat ışığın kaynağını belirtir.

Kelam ve Felsefe disiplinleri İslam imparatorluğundaki Yahudiler arasında da benzer bir entelektüel harekete esin kaynağı olmuştur. Müslüman feylezofların tersine Yahudi filozoflar felsefi alanın bütünü ile uğraşmamış, hemen hemen tamamıyla dinsel konularla ilgilenmişlerdir. İslam’ın meydan okuyuşuna İslam’ın terimleri ile karşılık verme gereğini hissetmişlerdir, bu da Kitabı Mukaddes’in kişilik sahibi Tanrısı ile Feylezofların Tanrısı ile uyumlulaştırmayı içermiştir. Saadya bin Yusuf (882-942), böylece, Yahudiliğin felsefi yorumunu ilk gerçekleştiren kişi olmuştur ve hem Talmudçu hem de Mutezile okulundandır. Aklın kendi gücüyle Tanrı bilgisine ulaşabileceğini savunmuştur. Bir feylezof gibi, Tanrının akılcı kavranışını mitzvah, dinsel bir görev olarak görmüştür. Saadya da Müslüman akılcılar gibi Tanrının yarlığı konusunda hiç kuşku duymamaktaydı. Yaratıcı Tanrının gerçekliği Saadya’ya göre o kadar ortadadır ki,   kanıtlanmasını gerekli bulduğu dinsel inanç değil, dinsel kuşkudur.

Saadya ex nihilo yaradılış düşüncesinin felsefi zorluklar içerdiğini ve akılcı terimlerle açıklanmasının olanaksız olduğunu ortaya koymuştur, çünkü felsefenin Tanrısı ani bir karar alma ve bir değişikliği başlatma gücünden yoksundur. Maddi dünyanın kökeni nasıl tamamıyla tinsel bir Tanrı olabilir? Burada aklın sınırlarına ulaşım ve Platoncular gibi, sadece dünyanın ezeli olmadığını, zaman içinde bir başlangıcı olduğunu kabul etmemiz gerekir. Kutsal Yazılarla ve sağduyuyla uyumlu tek olanaklı açıklama budur. Bir kez bunu kabul edince, Tanrı hakkında başka olgular da çıkartabiliriz. Yaratılmış düzen akılla planlanmıştır; yaşam ve enerji sahibidir: dolayısıyla onu yaratan Tanrı da Bilgelik, Yaşam ve Güç sahibi olmalıdır.

Bahya ibn Pakuda (öl. yk. 1080)   Dünya elbette kazayla varolmuş değildir: Bu, mürekkep döküldüğünde kağıdın üstünde mükemmel yazılmış bir paragraf belirdiğini iddia etmek kadar saçma bir düşüncedir.

Bahya, Tanrıya doğru dürüst ibadet eden insanların yalnızca peygamber ve filozoflar olduğuna inanıyordu. Peygamber doğrudan, sezgisel Tanrı bilgisine sahipti, filozofunsa akılcı bilgisi vardı. Başka herkes sadece kendi yansımasına tapmaktaydı, kendi hayallerindeki Tanrıya.

Eğer akıl bize Tanrı hakkında hiçbir şey anlatmıyorsa ilahiyat konularında akılcı tartışmalara girişmenin yararı neydi? Bu soru, din felsefesi tarihinin önemli Müslüman düşünürü Ebu Hamid el- Gazali’yi (1058-1111) uğraştırmıştı. Gazali’nin davası İsmaililerin Şiiliğine karşı Sünni öğretiyi savunmaktı. Gazali “şeyler kendi içlerinde nedir?” sorusunun karşılığını bulmak için bütün bu disiplinlerle uğraşmış görünüyor. Gazali’nin araştırdığı İslam’ın bu dört ana yolunun izleyicileri tatmin olmuş gibi, ama o bu iddianın nesnel olarak nasıl kanıtlanabileceğin soruyordu.

Kelam ilahiyatçıları kutsal kitaplarda bulunan önermelerle yola çıkıyorlardı, ama bunlar akılcı kuşku dışında doğrulanabilmiş değildi. Gazali polemiğinin önemli bölümünü Farabi ve İbni Sina’ya karşı çıkmaya ayırmıştı. İnsan herhangi bir yoldan yayılma öğretisini nasıl kanıtlayabilir? Feylezoflar hangi yetkeyle Tanrının özel değil yalnız genel, evrensel şeyleri bildiğini ileri sürebilmişlerdir? Bunu kanıtlayabilirler mi? Tanrının basit gerçeklikleri bilmeyecek kadar yüce olduğu görüşleri çok yetersizdir: Ne zamandan beri bir konuda cahillik mükemmellik sayılmaktadır?

Sorusunun gerilimi Gazali’yi o kadar bunalttı ki, kişisel olarak yıkıma uğradı. Yeme içmeden kesildi, hüzün ve umutsuzluk omuzlarına çöktü. Sonunda 1094′lerde konuşamayacak ve ders veremeyecek halde olduğunu gördü, inancını yeniden kazanmazsa cehennem ateşinin tehdidi altında olduğundan korkarak Gazali prestijli akademik görevinden istifa etti ve sufilere katılmaya gitti.

Aradığını orada buldu. Mistik disiplinlerin ‘Tanrı’ adı verilen bir şeye doğrudan, fakat sezgisel bir duyuyla ulaştığını keşfetti. Bowker, Arapça varoluş sözcüğünün (vücud) vecede: buldu kökünden türediğini gösterir. Dolayısıyla vücut sözlük anlamıyla ‘bulunabilir olan’ demektir. Sufiler açıkça Tanrının vücuduyla böyle bir deneyim yaşadıklarını iddia etmektedirler, fakat vecd sözcüğü Sufilere, onun hayal değil gerçek olduğunu tam bir kesinlikle (yakin) anlatan Tanrıya vecd halinde ulaşmaya ilişkin teknik bir terimdir. On yıl sufi olarak yaşayan Gazali, onların dinsel deneyiminin insan aklının ve beyin işleyişinin ötesine varabilen gerçekliği doğrulayan tek yol olduğunu gördü. Sufilerin Tanrı bilgisi akıcı ve metafizik bilgi değildi, ama eski peygamberlerin sezgisel deneyimine çok yakındı: Sufiler onun ana deneyimini yaşayarak İslam’ın esas gerçeklerini buluyorlardı.

Gazali böylelikle,   İslam mistiklerine genellikle iyi gözle bakmayan Kurulu Müslüman düzen için kabul edilebilir mistik bir inanç dizgesi oluşturdu. insan iki gerçeklik dünyasında da dolaşıyordu: O fiziksel dünyaya olduğu kadar ruhun yüce dünyasına da aitti, çünkü Tanrı ona Tanrısal imgeyi nakşetmişti. Bu konuları ancak benzetme diliyle tartışabiliriz, yaratıcı imgelemi korumanın yolu budur.

Bazı insanlar akıldan daha güçlü yeteneklere sahip olabilirler, Gazali buna ‘peygamberce ruh’adını verir. Bu yeteneğe sahip olmayan insanlar bunun varlığını inkar edebilirler, çünkü böyle bir deneyimleri yoktur. Bu sağır birinin, yalnızca kendisi tadını almadığı için müziğin hayal olduğunu ileri sürmesi kadar saçmadır. Tanrı hakkında akıl yürütme ve imgelem gücümüzle bazı bilgilere ulaşabiliriz ama bilginin en yüksek derecesi ancak bu özel Tanrı vergisi yeteneğe sahip peygamber veya mistiklerce elde edilebilir. Bu seçkinci bir tutum olarak görülebilir, ama başka geleneklerdeki mistikler de, Zen veya Budacı türü tefekkürün, şiir yazma yeteneği gibi özel bir yetenek gerektiren sezgisel, algısal nitelikler gerektirdiğini ifade etmişlerdir. Herkesin mistik bir yapısı yoktur. Gazali bu mistik bilgiyi yalnızca Yaratıcının varlığı veya var olduğu bilgisinin bilincinde olmak diye tanımlamıştır. Bu bilinç nefsin yokluğunu ve Tanrıda erimesini getirir. Mistikler, ancak daha az yeteneği olan ölümlüleri tatmin edecek olan benzerlikler dünyasının üstüne çıkma yeteneğine sahiptirler, onlar Tanrı, dışsal, nesnelleşmiş ve varlığı akılla kanıtlanabilir bir Varlık olmak yerine, her şeyi kapsayan bir gerçeklik ve O’na bağlı varlığını O’nun zorunlu varlığından alan varlıkları algıladığımız gibi algılanmayacak nihai varlıktır; özel bir görme biçimi geliştirmemiz gerekir.

Gazali sonunda Bağdat’taki eğitim görevine döndü, ama Tanrının varlığını mantık ve akılcı kanıtlamayla göstermenin olanaksız olduğu inancını hiçbir zaman yitirmedi. ‘Tanrı’ adını verdiğimiz gerçeklik duyguyla ve mantıklı düşünce ile algılanan dünyanın ötesindeydi, dolayısıyla bilim ve metafizik Allah’ın vücudunu ne kanıtlayabilir ne de reddedebilirdi. Ondan sonra Müslümanlar, Tanrının bütün varlıklar gibi bir varlık olduğu veya varlığının bilimsel veya felsefi olarak kanıtlanabileceği yolunda kolayca varsayımlarda bulunamadılar.

Gazali Yahudiler üstünde de etkili oldu. İspanyol filozof Josef ibn Saddık (öl. 1143). Tanrıyı anladığımız iddiasında bulunursak bu, O’nun sınırlı olduğu ve mükemmel olmadığı anlamına gelirdi. Toledo’lu doktor Juda Halevi (1085-1141) Gazali’yi yakından izledi. Tanrı akılla kanıtlanamazdı; bunun anlamı Tanrı inancının akıldışı olduğu değildi, yalnızca varlığının mantıkla gösterilmesinin dinsel bir değeri olmadığıydı.

Halevi, felsefede Gazali kadar usta değildi; fakat Tanrı hakkında tek güvenilir bilginin dinsel deneyimle elde edilebileceğim katılıyordu. Gazali gibi o da özel dinsel yeteneğin varlığını ileri sürüyordu, ama bunun yalnızca Yahudilerin ayrıcalığı olduğunu iddia etmekteydi.  el-Hazari‘nin amacı öteki uluslar arasında Yahudilerin tekil konumunu kanıtlamaktı.

Fakat Felsefe Gazali’nin polemiği sonucu tamamıyla ölmedi. Avrupa’da Averroes olarak tanınan Ebu’l-Velid ibn Ahmed ibni Rüşd (1126-1198) Batıda hem Yahudi hem Hıristiyanlar arasında yetke olarak kabul edildi. On dokuzuncu yüzyılda Ernest Renan onu özgür bir ruh, kör inanç karşısında akılcılığın şampiyonu olarak selamladı. İslam dünyasında ise ibni Rüşd marjinal bir kişilik olarak kaldı. ibni Rüşd Gazali’nin Felsefeyi mahkum etmesine ve esoterik konuları açıkça tartışma biçimine tutkuyla karşı çıktı. Farabi ve İbni Sina gibi seleflerinin tersine ibni Rüşd filozof olduğu gibi bir kadı, şeri hukuk uygulayıcısıydı. Ulema, felsefeye ve onun temelden farklı Tanrı kavramına kuşkuyla bakıyordu, ama ibni Rüşd Aristotales ile daha geleneksel İslam inancını birleştirmeyi becerdi. Dinle akıl arasında hiçbir çelişki olmadığına inanıyordu, ikisi de aynı hakikati farklı yollarla ifade ediyordu; ikisi de aynı Tanrıya yöneliyordu. Ama herkesin felsefi düşünce yeteneği yoktu ve Felsefe ancak entelektüel seçkinler içindi.

ibni Rüşd, belirli hakikatlerin kabul edilmesinin kurtuluşun özü olduğuna inanıyordu. Bu İslam dünyasında yeni bir görüştür.

Kuran kuşkuya yer bırakmayacak biçimde dünyayı Tanrının yaratmış olduğunu söylemesine karşın, bunu nasıl yaptığını veya dünyanın zaman içinde belirli bir anda yaratılmış olup olmadığını açıklamış değildir. Bu durum feylezofları akılcıların inançlarını benimsemekte özgür bırakmıştır.

İslam dünyasında mistisizm o kadar önemliydi ki, ibni Rüşd’ün Tanrı kavramı katı akılcı ilahiyata dayanmasına karşın, hiç de etkili olamamıştı, ibni Rüşd saygı gören, fakat ikinci derecede kalan bir kişilikti; oysa Batıda gerçekten de çok önemliydi ve Batı Aristoteles’i onun aracılığıyla keşfetmiş ve daha akılcı bir Tanrı kavramı geliştirmişti. Yahya Suhreverdi ve Muhiddin el-Arabi ibni Rüşd’den çok İbni Sina’nın izinden gitmekte ve felsefe ile mistik dinselliği kaynaştırmaya çalışmaktaydılar.

ibni Rüşd’ün Yahudi dünyasındaki en büyük öğrencisi büyük Talmudçu ve filozof, genellikle Maimonides olarak bilinen Haham Moses ibn Maimon’du (Musa bin Meymun) (1135-1204). Maimonides’de ibni Rüşd gibi, felsefenin Tanrıya giden en soylu yol olduğuna inanıyordu, fakat bunun kitlelere açık edilmemesi gerektiğini, felsefi seçkinlere ait olarak kalması gerektiğini savunuyordu. Ama ibni Rüşd’ün tersine sıradan insanlara da kutsal metinlerin simgesel yorumunun öğretilebileceğine, böylece onların da Tanrı hakkında insan biçimli görüşlerden kurtulacağına inanmaktaydı. O da ibni Rüşd’ünkine çok benzer on üç maddelik bir inanç sıralaması yapmıştı. Bu Yahudilikte bir yenilikti ve hiçbir zaman geniş kabul görmedi.

Maimonides gene de Tanrının özünde insan aklınca kavranılmaz ve ulaşılmaz olduğu düşüncesini özenle savunmuştu. Tanrının varlığını Aristoteles ve İbni Sina’nın akıl yürütmeleri ile kanıtlamaktaydı, fakat mutlak yalınlığı nedeniyle Tanrının tanımlanamaz ve söze gelmez kaldığında da ısrar ediyordu.

Maimonides akılcılığa yaptığı vurguya karşın, Tanrı hakkında en yüce bilginin, tek başına akıldan elde edilenden çok imgelemden elde edildiğini savunmaktaydı.

On üç ve on dördüncü yüzyıllarda Hıristiyan yeniden fetih savaşları İslam’ın İspanya’daki, sınırlarını geri itiyordu ve Batı Avrupa’nın anti-semitizmini ispanya’ya sokmuştu. Bu gelişme kaçınılmaz olarak ispanya Yahudiliğinin yıkımına varacak ve on altıncı yüzyılda Yahudiler felsefeden uzaklaşarak bilimsel mantıktan çok mitolojiden esinlenen tamamıyla yeni bir Tanrı kavramı geliştireceklerdi.

İlk haçlı seferine katılanlar, Yakın Doğuya yaptıkları seferlerini Kutsal Topraklara hacca gitmek olarak görmüşlerdi ve Tanı ile din hakkında halen çok ilkel görüşlere sahiptiler. Yolculuklarına başladıklarında haçlılardan bazıları Ren Vadisindeki Yahudi topluluklarını Hz. İsa’nın öcünü almak için katlettiler. Sonunda 1099 yazında Kudüs’ü fethettiklerinde, şehrin Yahudi ve Müslüman sakinlerine Yeşu’nun hırsıyla saldırdılar ve çağdaşlarını bile şok eden bir vahşilikle onları katlettiler.

Bundan sonra Avrupa Hıristiyanları, Yahudi ve Müslümanları Tanrının düşmanları olarak gördüler; uzun süre, kendilerini barbar ve aşağı hissetmelerine yol açan Bizans’ın Yunan Ortodoks Kilisesine karşı derin bir düşmanlık beslediler.

Paradoks sonuca varmak için bizi Tanrı hakkında konuşma konusundaki Dionysos’un üçüncü yoluna zorlar: ‘Tanrı bilgeden daha fazla bir şeydir’. Bu Yunanlıların apofatik cümle dedikleri şeydi, çünkü ‘bilgeden daha fazla’nın ne anlama gelebileceğini bilmiyoruz. Ama bu basit bir söz oyunu değil, iki birbirini dışlayan cümleyi yan yana getiren ve insani bir kavrama sığdırılamayan bizim ‘Tanrı’ sözcüğümüzün bizde gizem duygusu yaratmasına yardımcı olan bir disiplindi.

Bu yöntemi “Tanrı vardır”cümlesine uyguladığında Erigena, doğal olarak “Tanrı var olmaktan daha fazla bir şeydir”sentezine yatıyordu. Ve gene, bu anlaşılamaz bir cümleydi çünkü Erigena’nın da açıkladığı gibi, “var olmaktan daha fazla bir şeyin” ne olduğunu ortaya koymuyordu. Çünkü öteki varlıklar türünden olmadığını bildiriyor, onlardan fazla bir şey olduğunu söylüyor ama bu ‘şey’in ne olduğunu tanımlamıyordu. Gerçekte Tanrı “Hiçbirşey”di. Ama eğer Tanrı “Hiçbirşey” ise “Herşey” demekti, çünkü bu ‘üstün varlık’ın anlamı Tanrının tek başına sahici varlık olması, her şeyin parçası olduğu öz olması demekti.

796′da Batılı piskoposlardan oluşan bir kilise meclisi güney Fransa’daki Frejus’de toplandı ve İznik kararına fazladan bir cümle ekledi. Buna göre Kutsal Ruh yalnız Baba’dan değil fakat Oğul’dan da (filiogue) türemişti. Latin piskoposlar Baba ile Oğul’un eşitliğini vurgulamak istiyorlardı çünkü cemaatlerinin bir bölümü Ariusçu görüşlere katılmışlardı. Kısa bir süre sonra Batının imparatoru olacak olan Charlemagne, teolojik konularda elbette hiç anlayış sahibi olmamasına karşın, yeni cümleyi benimsedi. Yunanlılar ise onu mahkum ettiler. St. Augustinus Kutsal Ruh’u Teslis’teki, Baba ile Oğul arasındaki sevgiyi sağlayan birlik ilkesi olarak görmüştü. Dolayısıyla Ruh’un ikisinden de çıktığını söylemek doğruydu ve yeni cümle üç kişiliğin özdeki birliğini vurguluyordu.

Yunanlılar daima Augustinus’un Teslis kuramına kuşkuyla yaklaşmışlardı, çünkü çok insan biçimliydi. Gerçekte Yunan apofatik tinselliğiyle uyuşmasa da, Latin bildirisinde sapkın bir yön yoktu. Çelişki barış için istek duyuluyor olsa kapatılmayacak kadar değildi, ama Batı ile Doğu arasındaki gerilim haçlı seferleri sırasında arttı – özellikle dördüncü haçlı seferinde 1204′te Konstantinopolis yağmalanıp Bizans ciddi bir yara alınca tırmandı. ilerdeki bölümlerde Batılı Hıristiyanların sık sık Teslis kuramından huzursuzluk duyduklarını ve on sekizinci yüzyılda Aydınlanma çağında, birçoğunun bundan vazgeçtiğini göreceğiz.

Ünlü duasında Anselmus işaya’nın sözlerinden esinleniyordu: “inancınız olmadıkça anlamayacaksiniz”:Yüreğimin inandığı ve sevdiği gerçeğini bir nebze anlamak istiyorum, inanayım diye anlamak istemiyorum, anlayayım diye inanıyorum (credo ut intellegam). Çünkü şuna inanıyorum: inancım olmadıkça anlamayacağım.

O zaman credo sözcüğü henüz bugünkü ‘inanmak’ sözcüğünün entelektüel yanlılığı yoktu, güven ve sadakat içinde olmayı anlatıyordu. Batı akılcılığının ilk parlayışında bile dinsel Tanrı deneyiminin temel konu olarak kaldığını, tartışma veya mantıklı anlayıştan önce geldiğini görmek önemlidir.

Anselmus Tanrıyı “daha yüce hiçbir şeyin düşünülemeyeceği bir şey” olarak tanımlıyordu. Bu tanım Tanrının düşüncenin nesnesi olabileceğini içerdiğinden, O’nun insan zihni tarafından kavranılabileceği ve anlaşılabileceği düşüncesini de taşıyordu. Varoluş, var olmamaktan daha ‘mükemmel’ olduğundan, düşündüğümüz mükemmel varlık var olmalıydı yoksa mükemmel olmazdı.

Augustinus’un Teslis’inde yürek ve akıl ayrılamazdı, İbni Sina ve Gazali gibi Müslüman feylezoflar, Tanrıyı tek başına aklın bulamayacağını ileri sürmüş olabilirlerdi, ama ikisi de sonuç olarak sevgi ülküsü ve mistisizm disiplini ile aydınlanmış bir felsefe öngörüyorlardı. Batı Hıristiyanlığına Thomas Aquinas (1225-74) kadar kalıcı katkıda bulunan düşünür pek azdır. Aquinas, Augustinus ile Batıda yeni ulaşılır olan Yunan felsefesinin sentezini yapmaya çalışmıştı. On ikinci yüzyılda Avrupalı bilim adamları İspanya’ya doluşmuştu. Burada Müslüman bilimi ile karşılaşıyorlardı. Müslüman ve Yahudi entelektüellerin yardımıyla bu engin entelektüel hâzineyi Batıya taşımak için büyük bir çeviri tasarısını gerçekleştirmeye koyuldular. Platon, Aristotales ve antik dünyanın öteki filozoflarının Arapça çevirileri şimdi Latince’ye çevriliyor ve Kuzey Avrupa halklarının kullanımına ilk kez giriyordu. Aquinas özellikle ibni Rüşd’ün Aristoteles yorumundan etkilenmişti. Fakat Anselmus ve Abelardus’un tersine, o, Teslis türünden gizemlerin akılla kanıtlanabileceğine inanmıyordu ve Tanrının dile sığmaz gerçekliği ile O’nun hakkındaki insani öğretileri özenle birbirinden ayırıyordu. “Önünde sonunda insanın Tanrı hakkında bütün bildiği, O’nu bilmediğini bilmek olduğuna göre, insan, Tanrının O’nun hakkında bütün anlayabileceklerimizden üstün olduğunu da bilir.”

Tanrının varlığını kanıtlamak için, Katolik dünyada çok önem taşıyan ve Protestanlarca da kullanılan beş ‘kanıt’ sıralıyor:

  1. Aristoteles’in ilk Hareket Ettirici savı.
  2. Sonsuz etkiler dizisi olamayacağı, bir başlangıç olması gerektiğini savunan benzer bir ‘kanıt’.
  3. İbni Sina tarafından savunulan, bir Zorunlu Varlık’ın olmasını gerektiren tesadüfi olaydan kaynaklanan sav.
  4. Aristoteles’in Felsefe’de ileri sürdüğü, bu dünyadaki mükemmellik hiyerarşisinin hepsinin en mükemmeli olan bir Mükemmel gerektirdiği savı.
  5. Evrende gözlemlediğimiz düzenin yalnızca tesadüfün eseri olamayacağını savunan, düzenden çıkartılan sav.

7 Mistiklerin Tanrısı

Yahudilik, Hıristiyanlık, bunlar kadar olmasa da Müslümanlık, kişileştirilmiş bir Tanrı düşüncesi geliştirmişlerdir. Kişileştirilmiş Tanrı, tektanrıcıların, bireyin kutsal ve elinden alınamaz haklarına değer vermesine ve insan sorumluluğuna kıymet vermeyi geliştirmesine yardımcı olmuştur.

Üç tektanrıcı dinde, Tanrılarını kişisellik kategorisi dışına çıkaran, Nirvana ve Brahman Atman’a çok daha yakın kişisellik dışı gerçekliklere benzeten mistik bir gelenek geliştirmişlerdir.

Tarihsel tektanrıcılık köken olarak mistik değildir. Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslam özünde etkin dinlerdir. Tanrının iradesinin gökte olduğu kadar yerde de geçerli olmasına bağlılık gösterirler.

Peygamberler mitolojiye savaş açmışlardır: onların Tanrısı, mitosların zaman öncesi, saygın devirlerinden çok, tarihte ve günlük siyasal olaylarda etkindir. ‘Mitos’, ‘mistisizm’ ve gizem [mystery] sözcükleri arasında dilsel bir bağlantı vardır. Hepsi Yunanca musteion sözcüğünden türemiştir: Gözü veya ağzı kapamak. Dolayısıyla üç sözcük de sessizlik ve karanlık deneyiminden kaynaklanır.

Mitoloji genellikle ruhun iç dünyasının açıklanmasına yönelik bir girişim olmuştur ve hem Freud hem Jung yeni bilimlerini açıklamak için sezgisel olarak, Yunan öyküsü Oidipus gibi antik mitoslara başvurmuşlardır. Batıdaki insanların dünyanın saf bilimle algılanmasına seçenek olacak bir şeye ihtiyaç duymaları söz konusu olabilir.

Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem Tanrının kendisini değil, tanrısal gerçekliğe işaret eden simgeleri görmüştür. Göğe yükselme, insan ruhunun en uç noktaya kadar ulaşmasının simgesidir ve nihai anlamın eşiğini gösterir.

Bu hayali yükseliş çok yaygındır. Şamanların “Sibirya’dan Tierra del Fuego’ya kadar”ki vecd deneyimlerinde aynı uçuş imgesinin bulunduğu görülmüştür.

Tektanrıcılar zirvedeki bu iç görüyü ‘Tanrının görümü’ olarak adlandırmışlardır. Plotinos bunun Tek olanın deneyimi olduğunu kabul etmiş, Budacılar buna nirvanaya ulaşma demişlerdir. Mistik Tanrı deneyiminin bütün inançlarda bazı ortak özellikleri vardır. Bu içsel yolculuk gerektiren öznel bir deneyimdir, insan özünün dışındaki nesnel bir olgunun algılanması değildir. Mistiğin kendi içinde isteyerek yarattığı bir şeydir, sonuca belirli fiziki ve zihinsel uygulamalar ulaştırır, habersizce değil.

Tanrıya ancak ‘zihnin büyük çabası’ ile ulaşılabilir.

“Soyut olana soyut bir biçimde” yaklaşmalıydılar. Euagrios bir tür Hıristiyan Yoga’sı öneriyordu. Bu düşünme süreci değildi, gerçekten de “ibadet düşüncelerin dökülmesi” demekti. Bu Tanrının biraz sezgisel idrakiydi. Her şeyle birlik duygusu yaratacak, şaşkınlık ve çokluktan kurtuluşu ve benin yokluğunu getirecek, Budacılık gibi tanrısız dinlerde bilgelerin yaşadığına benzer bir deneyim yaratacaktı. Zihinleri sistematik olarak gurur, hırs, üzüntü veya kızgınlık gibi onları bene bağlayan tutkulardan arındırmakla hesychasflar, kendilerini tanrısal etkinlikler yoluyla dönüştürüp aşarak Tabor Dağı’nda tanrısallaşan İsa gibi olabilirlerdi.

Nefes almayı da içeren bir yoğunlaşma yöntemi öğretiyordu: Soluk aldıkça hesychasflar “İsa, Tanrının oğlu” diye zikretmeliydiler, soluk verdikçe “bize merhamet et” demeliydiler. Daha sonra bu uygulama geliştirildi: Bilgeler baş ve omuzlarını eğip oturarak yürek veya göbeklerinden bakmalıydılar. Dikkatlerini içeri yöneltmek, yürek gibi psikolojik odak noktalarında yoğunlaştırmak için yavaş nefes almalıydılar. Yavaş yavaş, Budacı bir keşiş gibi, hesychast akılcı düşünceleri bir tarafa bıraktığını, zihni işgal eden hayallerin söndüğünü görecek ve tamamıyla zikirleri ile birleştiğini hissedecekti.

ikonlar, Bizans’ın Tanrı deneyiminde o kadar merkezi bir rol oynamışlardı ki, sekizinci yüzyılda Yunan Kilisesi’nde tutkulu bir öğreti çekişmesinin odağı oldular. ikonoklastlar ikonları tamamıyla yasaklamak istiyorlardı.

Yunanlıların inancı ikonlara o kadar bağımlı duruma gelmişti ki, 820′de ikonoklastlar halk direnci ile yenilgiye uğratıldı. Bu dinsel resimlerin etkisini tanımlarken, Nikephoros bu etkili ancak müzikle, sanatların en söze gelmezi ve halde en dolaysızı ile karşılaştırmaktaydı. Müzikle ifade edilen duygu ve deneyim bir anlamda sözcük ve kavramları aşar. Dokuzuncu yüzyıl Bizans’ında Yunanlı Hıristiyanlar teolojiyi ikonografinin düzeyine göz dikmiş görüyorlardı. Tanrının akılcı bir söylemden çok, sanat eserinde daha iyi ifade edildiğini düşünmekteydiler.

Tanrı hakkında konuşmak bir bakıma ‘kavranılamaz olanı kavradığım’ söylemek demeye geliyordu.

Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem peygamberin ana kaygısı adil bir toplum yaratmak olmakla birlikte, hem kendisi hem de bazı arkadaşları mistik eğilimler taşıyorlardı ve Müslümanlar kısa sürede kendi farklı mistik geleneklerini geliştirmişlerdi. Sekiz ve dokuzuncu yüzyıllarda öteki mezheplerle birlikte zahit bir İslam içimi de gelişti. Medine’deki ilk Müslümanların basit yaşamına dönme çabasıyla, peygamberin sevdiği söylenen kaba ünlü elbiseler giyiyorlardı. Sonuçta sufi olarak bilindiler. Fransız bilim adamı Louis Massignon’un dediği gibi: Mistik çağrı kural olarak bilincin toplumsal adaletsizliklere karşı, yalnız başkalarının değil fakat özellikle ve öncelikle insanın kendi hatalarına karşı, ne pahasına olursa olsun Tanrıyı bulmak için içsel arınma ile yoğunlaştırılmış bir arzuyla, iç isyanının sonucudur.

Ulema, İslam’ı, tek doğru din olarak başka dinlerden katı biçimde ayırt etmeye başlıyordu, fakat sufiler genel olarak Kuran’ın doğru yönlenmiş bütün dinlerin birliği görüşüne bağlı kalmışlardı.

Tanrı sevgisi sufizmin ayırt edici yanı olmuştur. Sufiler Yakın Doğunun Hıristiyan zahitlerinden etkilenmiş olabilirler, fakat Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem’in etkisi başat kalmıştır.

Ebu Yezid Bistami’dir (öl. 874). Bistami, Rabia gibi, Tanrıya sevgili olarak yaklaşır.

Böylece yok olma aşaması (fena) sufi ülküsünün odağı oldu. Bistami Kelime-i şahadet’i, başka birçok Müslümanca Kuran’da emredilen özgün İslam deneyimi olarak bilinmeyeydi, zındıklık olarak anlaşılacak biçimde tamamıyla yeniden yorumlamıştı.

Bağdatlı El Cüneyd (öl. 910), Bistami’nin aşırılığının tehlikeli olabileceğine inanıyordu. Fena, yok olmanın ardından, beka (canlanış), nefsin zenginleştirilmesine bir dönüşün gelmesi gerektiğini savundu. Tanrı ile birleşme bizim doğal yeteneklerimizi yok etmemeli onları tam kullanmamızı sağlamalıydı. Bir sufi, kendi varlığının yüreğindeki Tanrısal varlığı keşfetmek için engelleyici benliğinden sıyrıldıktan sonra, daha yüce biçimde kendi gerçekliğini ve kendini denetleme gücünü bulmalıydı. Daha insan olmalıydı. Yani, fena ve beka’yı yaşadıklarında, sufiler, Yunanlı Hıristiyanları Tanrısallaşma dedikleri aşamaya gelmiş olacaklardı. Ayrılma ve yabancılaşma deneyimi sufiler için Platoncu ve Gnostik deneyim kadar önemliydi. Belki de bu, psikanalistler bunu ilahi olmayan bir kaynağa atfetseler de, Freudcu ve Kleincilerin bugün sözünü ettiği ‘ayrılma’dan fazla farklı değildi. Tanrı ayrı, dışsal bir gerçeklik ve yargıç değildi, ama herkesin varlığının temelindeki varlıktı. Birlik hakkındaki vurgu, Kuran’daki tevhid ülküsüne bağlanır: Kendi dağılımı benliğini toparlayarak mistik, kişisel bütünl eşmesinde tanrısal varlığın deneyimini yaşayacaktır.

Cüneyd’in ünlü öğrencisi, Hallac-ı Mansur olarak tanınan Hüseyin bin Mansur uyarıları dinlemedi ve mistik inancın şehidi oldu. Irak’ta dolaşarak halifeliğin devrilmesini ve yeni bir düzen kurulmasını vaaz eden Hallaç, yetkililerce hapsedildi ve kahramanı İsa gibi çarmıha gerildi. Vecd halindeki Hallaç yüksek sesle “Ben Hakikatim!” [ene'l Hakk]diye bağırmıştı. İncil’e göre İsa da, kendisinin Yol, Hakikat ve Yaşam olduğunu söylediğinde, aynı iddiada bulunmuştu. Kur’an sürekli olarak Hıristiyanların Tanrının İsa olarak dirilişi inançlarını kafirlik olarak mahkum etmişti, dolayısıyla Müslümanlar Hallac’ın vecd halindeki bağırışından dehşete kapılmışlardı. El-Hakk (Hakikat) Tanrının adlarından biriydi ve basit bir ölümlünün bu adı kendisine alması kafirlikti. Hallaç kafirlikle suçlandığında sözünü geri almayı reddetti ve bir aziz gibi öldü. Hallac’ın ene’l Hakk! (Ben Hakikatim!) bağırışı mistiklerin Tanrısının nesnel bir gerçeklik olmayıp, fazlasıyla öznel oluşunu gösterir. Kelime-i Şahadet’in belirttiği gibi, Allah’tan başka gerçeklik yoktu, bütün insanlar özünde tanrısaldı. Sufilere göre Hıristiyanların yanlışı, tanrısalın bütün yaradılışının tek insanda toplandığını sanmalarıydı. Hallac’ın öyküsü mistiklerle kurulu düzen arasındaki Tanrı ve vahiyleri konusundaki kavramlarda bulunan derin uyuşmazlığı gösterir. Mistik için vahiy kendi ruhunda olan bir olayken, ulema gibi daha gelenekçi insanlar için bu tamamıyla geçmişte kalan bir olaydı. Gazali sufizmi kurulu düzene kabul ettirmiş ve onun Müslüman tinselliğinin üzgün biçimi olduğunu göstermiştir. On ikinci yüzyılda iranlı filozof Yahya Suhreverdi ve ispanya’ da doğan Muhiddin Arabi İslam Felsefesi ile mistisizmi ayrılmaz biçimde birbirleriyle ilişkilendirdiler ve sufilerce bilinen Tanrıyı İslam imparatorluğunun çoğu yerin de normatif hale getirdiler. Fakat Suhreverdi de, Hallaç gibi, tam olarak bilinmeyen nedenlerle, ulema tarafından 1191 ‘de Hal ep’te öldürtüldü.

Mezhep çekişmelerinin yaşandığı dogmatik dinlerin tersine,’ mistisizm genel likle Tanrıya giden yolun insan sayısı kadar çok olabileceğini savunur. Sufizm özellikle başkalarının inancı konusunda dikkate değer bir saygı içindedir.

Arapça’da ışrak doğudan yükselen, şafağın ilk ışıkları kadar aydınlanmaya da verilen addır. Doğu, dolayısıyla, coğrafi bir yön değil, ışık ve enerjinin kaynağıdır.

Hakikat nerede bulunursa orada aranmalıydı. Ona kalırsa sahici bilge felsefe ve mistisizmin ikisinin de ilerisindeydi. Dünyada daima böyle bilgeler olmuştu. Şii imamlığına bu kadar yakın bir kuramla, Suhreverdi, bu ruhsal önderin, bilinmezlikte ile olsa var olmaması durumunda dünyanın varlığının devam edemeyeceği gerçek bir kub’a inanıyordu.Suhreverdi’nin işraki mistisizmi İran’da halen yaşamaktadır.

Adından anlaşıldığı gibi işraki felsefesinin çekirdeğini, Tanrının mükemmel eşanlamlısı olarak görülen ışık simgesi oluşturuyordu. En azından on ikinci yüzyılda ışık dünyadaki yaşamın en somut ve tanımlanamaz fakat en açık olgusuydu: tamamıyla kendine dayanan, hiçbir tanım gerektirmeyen, fakat herkes tarafından algılanan yaşamı olanaklı kılan öğe oydu.

Tanrıya giden yol, dolayısıyla, feylezofların düşündüğü, gibi yalnızca akla bağlı değildir, mistiklerin diyarı olan yaratıcı imgeleme de bağlıdır.

Bugün Batıdaki birçok insan, önde gelen bir teolog Tanrının büyük oranda imgelemin ürünü olduğunu söylese hayal kırıklığına uğrar. Ama bu imgelemin başlıca dinsel yetenek-olduğu da açıktır. Jean Paul Sartre bunu, ne olmadığını düşünme yeteneği olarak tanımlamıştır, insan bulunmayan veya henüz mevcut olmayan, ama yalnızca olası olanı öngörme yeteneğine sahip olan tek hayvandır.Dolayısıyla imgelem sanat ve dinde olduğu kadar bilim ve teknolojide de bizim ana kazanımlarımızın nedeni olmuştur. Tanrı düşüncesi, nasıl tanımlanırsa tanımlansın, belki de görünmeyen gerçekliğin birincil örneğidir; bütün içsel sorunlarına karşın, binlerce yıldır insanlığa esin vermeye devam etmektedir. Duygu ve mantıklı kanıtlarla algılanamaz kalan Tanrıyı kavramamızın tek yolu, imgelemci zihnin ana işlevinin yorumlanmaları olan simgelerin aracılığıyladır. Simge, bizim duyularımızla algıladığımız veya zihnimizle yakaladığımız, fakat onda kendinden fazlasını gördüğümüz bir nesne veya kavram olarak tanımlanabilir.

Suhreverdi’den daha da fazla etkili olan ve yaşamı, belki de, Doğu ile Batının ayrılık noktası diye görülebilecek olan kişi Muhiddin Arabi’dir (1165-1240). Malatya’ya yerleşti. Genellikle Şeyhü’l Ekber olarak tanındı ve Müslümanların Tanrı kavramını fazlasıyla etkiledi.

Bu tecelli, eğer felsefenin akılcı tartışmalarıyla sınırlı kalırsak bizim Tanrıyı sevmemize olanak olmadığını anlamasına yaradı. Felsefe Allah’ın aşkınlığını vurguluyor ve bize hiçbir şeyin O’na benzemediğini anımsatıyordu. Böyle yabancı bir Varlığı nasıl sevebilirdik?

Onu, Tanrının dünyasına işaret eden bir simge, avatar olarak görmesi gerekir.

Muhiddin Arabi de imgelemin Tanrı tarafından verilen bir yetenek olduğuna emindi.

Muhiddin Arabi Sünni olmasına karşın, öğretileri İsmaililiğe çok yakındı ve sonuçta onların teolojisi ile eklemlendi – mistik dinin mezhep ayrılıklarını aşabildiğinin bir-başka örneği.

Ancak kendi Tanrımızı bilebiliriz, çünkü O’nun nesnel deneyimine sahip olamayız; O’nu başka insanlarla aynı biçimde bilmemiz olanaksızdır. Muhiddin Arabi’nin dediği gibi: “Herkes kendi Tanrısı olarak kendi özel Rab’bine sahiptir; herhalde hepsine sahip olamaz”.Şu hadisi alıntılamaktan hoşlanır: “Tanrının kutsadıkları üstüne düşünün ama özü (Zat) üstüne düşünmeyin”.

Herkes Tanrının tekil deneyimine sahip olduğuna göre, hiçbir dinin tek başına bütün tanrısal gizemi ifade edemeyeceği ortaya çıkıyordu. Tanrı hakkında herkesin onaylaması gereken nesnel bir hakikat yoktu; bu Tanrı kişilik kategorisinden aşkın olduğuna göre, O’nun davranışları ve eğilimleri hakkında öngörüler olanaksızdı. Başka insanlar aleyhine ,bir kimsenin inancında şovenist olması, açıkça kabul edilir bir iş değildi, çünkü hiçbir din Tanrı hakkında; bütün hakikati içeremezdi. Muhiddin Arabi, Kur’an’da da bulunabilen, başka dinlere karşı olumlu bir yaklaşım geliştirdi ve bunu yeni bir uç hoşgörüye vardırdı:

Benim yüreğim her biçime girebilir.
Keşişler için bir manastır, putlar için mabet,
Gazeller için çayır, kendini adamışlar için Kabe Tevrat ve Kur’an için rahle.
Benim inancım sevgidir: nereye çevirse Delilerini, gene de tek doğru inanç benimkidir.

 

Muhiddin Arabi şunu öğütler:
Kendini hiçbir özel itikada aşırı bağlama yoksa başkalarına inanmazsın; böyle yaparsan birçok iyiliği kaçırır ve maddenin doğru gerçekliğini tanımayı başaramazsın. Her yerde hazır ve nazır olan Tanrı, hiçbir inançla sınırlı değildir çünkü O, ‘Nereye dönersen Allah’ın yüzünü görürsün’ (Kur’an 2:109) demektedir. Herkes inandığını över; onun Tanrısı onun kendi yaratığıdır ve onu överken kendini över. Sonuçta başkalarının inancını suçlar, oysa adil olsa bunu yapmazdı ama onun sevgisizliği cahilliğinden gelir.

Ama mistik (arif) bu bizim Tanrımızın, sadece bir ‘melek’ veya tanrısalın özel bir simgesi olduğunu On iki ve on üçüncü yüzyıllarda sufizm azınlık hareketi olmaktan çıkmış ve İslam imparatorluğunun bir çok bölgesinde başat İslamcı anlayış haline gelmiştir. Sufi şeyhin halk üstünde geniş etkisi vardır ve genellikle Şii imamlara benzer biçimde bir aziz gibi saygı görür. Bu dönem siyasal ayaklanmaların da zamanıdır: Bağdat halifeliği dağılmakta, Moğol akınlarıyla birbiri ardından Müslüman şehirlerini yağmalanmaktadır. Halk, feylezofların uzak ve ulemanın kuralcı Tanrısından ziyade, daha somut ve sevgi dolu bir Tanrı aramaktadır. Sufi zikr ibadeti, vecde ulaşmak için mantra olarak Tanrısal Adların tekrarlanması, tarikatların dışında da yayılmıştır. Özenle belirlenmiş nefes alıp verme teknikleriyle sufi yoğunlaşma disiplinleri, insanların içlerindeki aşkın varlığı hissetmelerine yardımcı olmaktadır. Daha yüksek mistik aşamalara herkesin yeteneği yoktur, ama bu ruhsal uygulamalar, insanların basit insan biçimli Tanrı kavramlarını terk etmelerine ve O’nu kendi nefslerinde bir varlık olarak hissetmelerine katkıda bulunmuştur. Bazı tarikatlar yoğunlaşmayı artırmak için müzik ve dansı da kullanmışlar ve onların pirleri halkın kahramanı olmuştur.

Bu sufi tarikatlar içinde en ünlüsü, Batıda ‘dönen dervişler’ olarak bilinen Mevleviliktir. Mevlana’nın düşünceleri çağdaşı Muhiddin Arabi ile benzerlik gösterir, ama onun sufilerin kutsal kitabı olarak tanınan şiiri Mesnevi halk arasında daha fazla ilgi görmüş ve mistiklerin Tanrısının sufi olmayan sıradan insanlar arasında da yayılmasına yardımcı olmuştur. 1244′de Mevlana Şemseddin (Şems-i Tebrizi) adlı gezgin bir dervişin etkisi altına girmiş ve onu kuşağının Kamil insanı alarak bilmiştir.Kuşkulu bir ünü vardı ve kendisinin bu tür önemsiz şeylerin üstünde olduğunu düşünerek şeriata uymamakla tanınıyordu.

Mesnevi Müslümanı insan yaşamındaki aşkın boyutu bulmaya ve görüntüler arasından içerdeki saklı gerçekliği görmeye çağırıyordu. Mevlana da Tanrının ancak öznel deneyim olduğunda ısrarlıydı.

Başlangıçta bu mistikler ancak küçük bir azınlık oluşturuyordu. Onlarınki ustadan öğrenciye aktarılan esoterik bir disiplindi: Buna Kabbala veya devralınmış gelenek adını verdiler. Sonunda, Kabbala Tanrısı Yahudilerin çoğunluğuna çekici geldi ve filozofların Tanrısının hiçbir zaman elde edemediği biçimde Yahudi imgelemini biçimlendirdi. Felsefe Tanrıyı uzak bir soyutluğa dönüştürme tehdidi taşıyordu, oysa mistiklerin Tanrısı akıldan daha derinlerde yatan korku ve endişelere dokunabiliyordu.

Sufiler gibi Kabbalacılar da Tanrının özü ile vahiy ve yaradılışta kendisini gösteren Tanrı arasında Gnostik ve Yeni Platoncu ayırımı kullandılar. Tanrının kendisi öz olarak bilinemezdir, kavranılamazdır ve kişilik sahibi değildir. Saklı Tanrıya En Sof (‘sonu olmayan’ demeye gelir) adını verdiler. YHWH’nin tersine, En Sofun belgelenmiş bir adı yoktur; ‘O’ bir kişilik değildir. Gerçekten de bu Tanrıdan ‘O’ diye söz etmek daha doğrudur. Bu, Kitabı Mukaddes ve Talmud’un fazlasıyla kişilik sahibi Tanrısından köktenci bir kopuştur. Suflier gibi, onlar da saklı Tanrının kendisini insanlığa bildirdiği bir süreç tasarladılar.

Sefirot bazen, kökleri En Sofun kavranılamaz derinliklerine uzanan, tepesinde Sekina bulunan, baş aşağı büyüyen bir ağaç olarak gösteriler.

Kabbalacılar Felsefeye karşı düşmanca tavır içinde değillerdir, birçoğu Saadya Gaon ve Maimonides gibi kişilere saygı duyarlar, fakat Tanrının gizemine ulaşmak için imgecilik ve mitolojik metafizikten daha tatmin edici bulmuşlardır.

Tanrısallığın, insan zihninin kavrayabileceği en yüce biçimi yoklukla eşitlenmiştir, çünkü var olan başka hiçbir şeyle benzerliği yoktur.

Etik tektanrıcılığın sorunlarından biri kötülüğü yalıtmasıdır. Tanrımızda kötülük bulunduğu düşüncesini kabul edemediğimiz için, ona kendi içimizde tahammül edememek tehlikesi vardır. O zaman uzağa itilip, canavar ve insanlık dışı yapılabilir. Batı Hıristiyanlığındaki şeytanın korkutucu imgesi böyle çarpıtılmış bir yansıtmadır. İspanya Yahudiliğini on beşinci yüzyılda yıkım ve trajedi sardığında, acılarına anlam vermekte onlara yardımcı olan Kabbalacı Tanrı olmuştur.

Abulafia Tanrıyı bulmak için ruhu çözmeyi, “onu bağlayan düğümleri açmayı”zorunlu görür. “Düğümleri çözme”kalıbı Tibet Budacılığında da vardır; mistiklerin dünya çapında kökten uyuşum içinde olduğunun bir başka göstergesi. Tanımlanan süreç belki de hastanın zihni sağlığını bozan karmaşanın çözülmesi yolundaki psiko analitik çabalarla karşılaştırabilir. Yogacı disiplinler aracılığıyla Abulafia öğrencilerine bütünüyle yeni bir dünyayı algılamaları için olağan bilincin ötesine geçmelerini öğretiyordu.

Psiko analitik hastanın terapistin kılavuzluğuna gereksinimi olmasına benzer biçimde, Abulafia da zihne mistik yolculuğun bir Kabbala ustasının gözetiminde yapılmasında ısrar eder.

Yahudi mistikler Tanrıyla birlik iddiasında bulunmakta daima isteksiz olmuşlardır. Abulafia ve öğrencileri ancak, tinsel yönlendirici ile birliğin veya kişisel özgürleşmenin Kabbalacıyı Tanrıyla dolaysız temasa getirdiğini söyleyebilirler.

Eckhart Usta, Tauler ve Suso’yu derinden etkilemişti; kendisi de Areopagites Dionysos’dan ve Maimonides’den etkilenmişti. Dominiken keşiş olan Eckhart parlak bir entelektüeldi ve Paris Üniversitesi’nde Aristoteles felsefesi okutuyordu. 1325′de mistik öğretileri nedeniyle, Köln piskoposu ile arası açıldı ve piskopos onu sapkınlıkla suçladı. Tanrının iyiliği inkâr ettiği, Tanrının kendisinin ruhta doğduğunu iddia ettiği ve dünyanın ezeli olduğunu vaaz ettiği için suçlanıyordu. Tanrıya inanmanın akılcı olduğuna inanırken, aklın tek başına tanrısallık kav ramını biçimlendirmekte yeterli olacağını reddetmekteydi: “Bilinen bir şeyin kanıtlanması ya duyular ya da akılla yapılır”, diyordu, “ama Tanrı bilgisine gelindiğinde, ne duyusal algıların gösterilmesi olanaklıdır, çünkü O kişilik sahibi değildir, ne de akıl yürütülebilir çünkü O’nun bizce bilinen bir biçimi yoktur.”

Tanrı, Eckhart’ın iddiasına göre Yokluktu. Mevlana da Hz. İsa’nın Bakire Meryem’den doğuşunu, ruhun mistiğin kalbinde doğuşunun simgesi olarak görmüştü.

Tanrı ancak mistik deneyimle bilinebilirdi. O’nun hakkında, Maimonides’in önerdiği gibi olumsuz terimlerle konuşmak daha doğruydu. Eckhart “insanın son ve en yüce ayrılığı, Tanrı aşkına, Tanrıdan ayrılmasıdır” derken bunu anlatıyordu. Bu acılı bir işlem olabilir. Tanrı Yokluk olduğu için, biz de onunla birlik olmak için yokluk olmaya hazır olmalıyız. Sufilerin tanımladığı fena sürecine benzer biçimde Eckhart da ‘kopmak’ veya daha çok ‘ayrılmak’tan söz eder. Bir Müslümanın Tanrıdan başkasına saygı gösterilmesini kendisi için putperestlik (şirk) sayması gibi, Eckhart da mistiğin tanrısal hakkında sınırlı düşüncelerin kölesi olmasını reddediyordu.

Batıdaki mistisizm hiçbir zaman öteki geleneklerdeki kadar yaygınlaşmadı. önde gelen mistikler sık sık Reform karşıtı Engizisyon tarafından tehdit edildiler. Reformasyonun sonucu olarak Batı, Tanrıyı daha da akılcı terimler içinde düşünmeye başladı.

8 Reformculara Göre Bir Tanrı

On beş ve on altıcı yüzyıllar Tanrının bütün kulları için çok belirleyiciydi. On altıncı yüzyılın sonuna gelindiğinde Batı bütünüyle farklı bir kültür yaratmak üzereydi. Dinin, yeni cesur dünyanın gereksinimlerine karşılık vermeyen ortaçağ yorumu özellikle laikleri tatmin etmiyordu. Büyük reformcular Tanrı ve kurtuluş düşüncesine ilişkin bu huzursuz ve yeni keşfedilen yolların sesi oldular. Bu gelişim Avrupa’yı, çatışan ve biri birlerine ilişkin nefret ve kuşkularını hiçbir zaman tamamıyla yitirmeyen iki kampa böldü: Katolikler ve Protestanlar.

Bu yüzyıllar Yunanlılar, Yahudiler ve Müslümanlar içinde bunalım dönemiydi. 1453′te Osmanlı Türkleri Hıristiyan başkent Konstantinopolis’i fethettiler ve Bizans imparatorluğu’nu yıktılar. Ocak 1492′de Christopher Columbus’un Amerika’yı keşfettiği yılda, Ferdinand ve İsabella ispanya’da, Avrupa’daki son Müslüman kalesi Granada’yı fethetti: daha sonra Müslümanlar 800 yıldır evleri olan iber yarımadasından sürüldüler. Müslüman ispanya’nın yok edilmesi Yahudiler için de ölümcül bir durumdu. Mart 1492′de, Granada’nın fethinden birkaç hafta sonra, ispanya’nın Hıristiyan monarkları Yahudilere vaftiz veya çıkarılma arasında seçim yapmalarım bildirmişlerdir, ispanya Yahudilerinin çoğu yurtlarına bağlılıkları nedeniyle Hıristiyan oldu, bazıları da dinlerini gizlice sürdürdü. İslam’dan dönen Moriskolar gibi bu Yahudiler de daha sonra sapkınlık kuşkusu ile Engizisyonca izlendiler. 150.000 kadar Yahudi vaftiz olmayı reddetti ve ispanya’dan zorla çıkarıldılar; Türkiye, Balkanlar ve Kuzey Afrika’ya iltica ettiler.

Bu dönem, dünyanın başka yerlerinde Müslümanlar içinde karışıklık yıllarıydı. Moğol işgalini izleyen yüzyıllarda, belki de kaçınılmaz olarak insanlar yitirdiklerini korumaya çalıştıklarından, yeni bir tutuculuk başladı. On beşinci yüzyılda Sünni ulema “içtihat kapısının kapandığını” açıkladı. Bundan sonra Müslümanlar, özellikle Şeriat çalışmalarında geçmişin büyük ustalarını ‘taklit’ edeceklerdi.

Tutuculuk eğilimi, şeriat bayraktarları Şamlı Ahmed ibni Teymiye (öl. 1327) ve öğrencisi ibn Kayyim el-Cevziya ile on dördüncü yüzyılda su yüzüne çıktı. şeriat heyecanı ile ibni Teymiye Kelam, Felsefe ve Eşariliğe saldırdı. Bütün reformcular gibi, kaynaklara şeriatın dayandığı Kur’an ve Hadise dönmek ve öteki bütün eklemeleri atmak istiyordu.

Öğrencisi el-Cevziya kutsal metinlerin harfi harfine değerlendirilmesinin savunmasını yaparak bu listeye Sufizmi destekledi ve Sufi ermiş kültünü daha sonraki Avrupalı Protestan Reformculara benzer bir ruhla mahkum etti. Batılı bilim adamları on beş ve on altıncı yüzyılların Müslümanlarına İtalyan Rönesansını izleyemedikleri için çoğunlukla kusur bulmuşlardır.

İslam gerçekte bu dönemin en büyük dünya gücü olmayı-sürdürmüştür ve Batı onun şimdi Avrupa’nın tam eşiğinde olduğunun çok iyi farkındadır. On beş ve on altıncı yüzyıllarda üç yeni Müslüman imparatorluğu kurulmuştur: Küçük Asya ve Doğu Avrupa’da Osmanlı Türkleri, İran’da Safeviler-ve Hindistan’da Moğollar. Bu yeni oluşumlar İslam ruhunun hiçbir biçimde can çekişmekte olmadığını, ama Müslümanlara hala felaket ve dağılma sonrasında yeni başarılar esini verme gücünü koruduğunu gösterir. İran ve Orta Asya’daki Safevi rönesansı İtalyan Rönesansıyla ilginç biçimde benzeşmektedir: ikisi de kendilerini öncelikle resimde ifade etmişler ve yaratıcı biçimde kültürlerinin pagan köklerine döndüklerini hissetmişlerdir.

Yeni bir tür On iki imam Şiiliği İran’da Safevi yönetiminde devlet dini olmuştur ve bu durum Şiiler ile Sünniler arasında daha önce görülmemiş düşmanlığın başlangıcı olmuştur: O zamana kadar Şiiler daha entelektüeldi veya mistik Sünnilerle çok fazla şeyi paylaşıyorlardı. Safevi hanedanının kurucusu Şah İsmail 1503′de Azerbaycan’da iktidara geçmiş ve iktidarını Batı İran ve Irak’a yaymıştır. Sünniliği sürüp çıkarmaya kararlıdır ve Şiileri daha önce pek kalkışılmamış bir insafsızlıkla amaçları için zorlamıştır. Kendisini kuşağının imamı olarak görmüştür. Bu hareket Avrupa’daki Protestan Reformasyon ile benzerlikler gösterir: ikisi de karşı çıkma geleneğinde köklerini bulur, ikisi de aristokrasiye karşıdır ve hanedan hükümetleri ile birlik oluşturmuştur. Reformcu Şiiler kendi topraklarında sufi tarikatları Protestanların manastırları kapatmasına benzer biçimde yasakladılar. Osmanlı imparatorluğu’nun Sünnileri arasında benzer bir düşmanlık uyandırmaları ve onların da kendi topraklarında Şiilere baskı yapmaları şaşırtıcı değildir. Sünni ulema tersine ‘içtihat kapısının kapanması’nı reddetmiş, Şahlardan bağımsız olarak İslam’ı yorumlama hakkında ısrar etmiştir.

İran Şiileri, Suhreverdi’nin mistik geleneğini izleyen kendi felsefesini da geliştirmişlerdir. Bu İran okulunun en güçlü üyesi Molla Sadra olarak tanınan Sadreddin Şirazi‘dir (1571 -1640). Bugün de birçok Müslüman onu İslam düşünürlerinin en engini olarak görür ve onun eserlerinin, İslam felsefesine özelliğini veren metafizik ve tinselliğin kaynaşmasını özetlediğini iddia eder.

Molla Sadra da, Suhreverdi gibi, bilginin yalnızca öğreni edinme süreci olmadığına, fakat dönüşüm süreci olduğuna inanmaktaydı. İran Şiiliği, mistisizmi, saf bilim ve metafizik yerine Tanrıya giden en geçerli yol olarak görmeyi sürdürüyordu. Molla Sadra panteist değildi. Yalnızca, Tanrıyı var olan her şeyin kaynağı olarak görmekteydi.

Tanrı ile birlik öteki dünyaya kalmış bir konu değildi. Molla Sadra da bunun bu dünyada bilgi ile elde edilebileceğine inanıyordu.

Çok saygı duyduğu Muhiddin Arabi gibi Molla Sadra da Tanrının oturduğu, dışsal, nesnel, bütün inananların ölümden sonra dirileceği başka bir göksel dünya öngörmez. Cennet ve tanrısal küre insanın içinde keşfedilmelidir, kişisel alem-i misal’de: bu her insanın ayrılmaz mülküdür, iki kişinin bile tamamıyla aynı cenneti ve aynı Tanrısı yoktur.

Moğol Hindistan’ında İslam kültürel olarak egemen olmuşsa da Hindu dini canlılık ve yaratıcılığını sürdürmüştür. Bazı Müslüman ve Hindular inançlar arası topluluklar oluşturmuştur; bunlardan en önemlisi Gürü Namak tarafından on beşinci yüzyılda kurulmuş olan Sihlik’tir. Bu yeni biçimli tektanrıcılık Allah’ın Hindu dininin Tanrısı ile özdeş olduğuna inanmaktadır.

Üçüncü Hint Moğol imparatoru, 1560-1605 yılları arasında hüküm sürmüş olan Ekber’in hoşgörü ve işbirliği ruhu ve bütün inançlara gösterdiği saygı çok çarpıcıdır. Hindulara gösterdiği duyarlılıkla vejetaryen olmuş, çok sevdiği avcılığı bırakmış ve doğum gününde veya kutsal Hindu mekânlarında kurban kesilmesini yasaklamıştır. 1575′te bütün dinlerden bilim adamlarının buluşup Tanrı üstüne tartışabilecekleri bir ‘ibadethane’ kurmuştur. Ekber, kendisini doğru yönlendirilmiş bütün dinlere gösterecek bir Tanrıya olan köktenci inancı ilan eden ‘Tanrısal tektanrıcılığa’ (tevhid-i ilahi) dayanan bit Sufi tarikat kurmuştur.

Özgün anlamıyla Tanrıya ‘teslim’ olmak olan İslam’a her inançla varılabilir: Onun ‘Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem’in dini’ dediği, Tanrı tekelini elinde tutmaz. imparator Evrengzib (1618-1707) birliğin Müslüman kampta daha büyük disiplin sağlanmasıyla korunacağına inanmıştır: Şarap içmek gibi çeşitli gevşekliklere son veren bir karar kabul etmiş, Hindularla işbirliğine olanak tanımamış, Hindu bayramlarının sayısını azaltmış ve Hindu tüccarların vergilerini iki katına çıkarmıştır. Onun cemaatçi anlayışının en özellikli ifadesi Hindu tapınaklarının yaygın olarak yıkılmasında görülür. Ekber’in hoşgörü yaklaşımını tamamıyla tersine çeviren bu siyasa Evrengzib’in ölümünden sonra terkedilmiştir, fakat Moğol imparatorluğu onun Tanrı adına kapısını açtığı ve kutsallaştırdığı yıkıcı bağnazlıktan bir daha kurtulamamıştır.

Ekber’in yaşarkenki en ateşli muhaliflerinden biri önemli bir bilim adamı olan Şeyh Ahmed Sirhindi’ydi (1563-1625). Molla Sadra, gördüğümüz gibi, bu Varlığın Tekliği (vahdet el-vücud) anlayışını savunuyordu. Sirhindi ise, bu anlayışı öznel bularak reddetmişti. Sirhindi, Muhiddin Arabi gibi, bilincin daha yüce ve daha uyanık aşamalarına kendisinin de mistiklerin vecd durumunu yaşayarak geçtiğini iddia etmektedir.

On beşinci yüzyılda bütün Avrupa’da anti-semitizm güçlendi ve Yahudiler peş peşe şehirlerden sürüldüler.

Yeni Kabbalacı görüş olasılıkla Sefardim Yahudilerin çoğunluğunun yerleşmiş olduğu Osmanlı imparatorluğunun Balkan eyaletlerinde geliştirilmiştir. O zamana kadar Kabbala ancak seçkinlere hitap etmiştir, ama felaketten sonra bütün dünya Yahudileri daha mistik bir ruhsal yaşama dönmüşlerdir.

Bu, nerdeyse bütün Yahudiler için kabul edilen son Yahudi hareketi olmuştur ve dünya Yahudiliğinin dinsel bilincinde büyük değişiklikler yaratmıştır.

“Var olan her şeyin diyordu, “özü sefirot da mevcuttur ve O Kendisi her şeydir ve O’nun dışında hiçbir şey yoktur.” Muhiddin Arabi ve Molla Sadra tektantıcılığına çok yaklaşmıştı.

Luria yüzyıllardır tektanrıcıları meşgul eden sorunu ele alıyordu:

Mükemmel ve ezeli Tanrı, sonu olan ve kötülük dolu dünyayı nasıl yaratmıştı?
Kötülük nerden geliyordu?

Dünyaya olanak sağlamak için, diye düşünmüştü Luria, En Sof kendi içinde bir boşluk yaratmıştı. Bu ‘büzülme’ veya ‘çekilme’ (tsimtsum) eylemiyle Tanrı kendisinin bulunmadığı bir yer yaratmıştı; aynı anda kendisinin tezahürüyle ve yaratılışla dolan bir boş alan. On altıncı yüzyıl Kabbalacıları için, tsimtsum öncelikle sürgün simgesiydi,

Tanrının çekilmesiyle doğan ‘boş alan’, çevresini En Sorun sardığı bir daire olarak algılanıyordu.

1484′de Papa VIII. Innocentius Summa Desiderantes kararını yayımlamış ve on altı ve on yedinci yüzyıllarda bütün Avrupa’da zaman zaman çılgınlık nöbetlerine yol açan bunalımı başlatarak, hem Katolikleri hem Protestanları aynı derecede etkilemişti. Bu karar Batı ruhunun karanlık yönünü açığa vuruyordu. Bu iğrenç sorgulamalar sırasında binlerce erkek ve kadına şaşırtıcı suçlarını itiraf edene kadar vahşice işkence yapıldı. Bu hayal anti-semitizmle ve derin cinsel korkularla bağlantılıydı. Şeytan güçlü ve iyi olması olanaksız Tanrının gölgesi olarak ortaya çıkmıştı. Batıda ise Şeytan baş edilemez kötülük kişisi haline gelmiştir. Gitgide, sürekli cinsel hazza hazır ve koca cinsel organlarla kocaman bir hayvan olarak resmedilmeye başlamıştır. Cadı çılgınlığı bilinçaltında, fakat baskıcı din ve amansız Tanrıya karşı zorunlu bir başkaldırıyı da temsil etmektedir.

Martin Luther (1483-1546) büyücülüğe katı biçimde inanmaktaydı ve Hıristiyan dünyasını Şeytan’la savaş içinde görüyordu. Ulusçuluğun yükselmesi ile Alman ve İsviçre şehirlerinin güçlenmesi on altıncı yüzyılda laiklerin yeni bir dinsel anlayış ve teolojik bilinç geliştirmelerine katkıda bulunmuştu. Ayrıca Avrupa’da gelişen bireycilik anlayışı vardı ve bu anlayış daima geçerli dinsel tutumlarda köktenci bir değişim içeriyordu, inançlarını dışsal, ortaklaşa biçimlerde ifade etmek yerine, Avrupalılar dinlerinin içsel sonuçlarını daha fazla keşfetmeye başlıyorlardı. Bütün bu etkenler Batıyı modernliğe taşıyan acılı ve genellikle şiddetli değişime katkıda bulunmuştu.

“İnancın bilgiye, bilime ve kesinliğe gereksinimi yoktur” diye vaaz ediyordu ayinlerinden birinde: “O’nun hissedilmeyen, denenmeyen ve bilinmeyen iyiliğine serbestçe ve neşeyle teslimiyet yeter”.

Buda’nın dediği gibi, aydınlanmadan sonra insan “pazar yerine dönebilmeli” ve bütün canlılara sevgi gösterebilmelidir. Huzur, sükunet ve merhamet duyguları gerçek dinsel anlayışın göstergeleridir. Luther ise kudurmuş bir anti-semitist, kadın düşmanıdır, cinselliğe karşı korku ve nefret doludur ve asi bütün köylülerin öldürülmesi gerektiğine inanmaktadır.

Luther, uzun vadeli bakıldığında, John Calvin (1509-64) kadar önemli değildi. On altıncı yüzyılın sonuna gelindiğinde, ‘Calvinizm’ uluslararası bir din olarak meydana çıkmıştı ve iyi veya kötü yöne, toplumu dönüştürüp insanlara istediklerini elde edebileceklerine inanma esini vermişti. Luther’in görüşleri kendisi öldükten sonra temelde Almanya’yla sınırlı kaldı, oysa Calvin’in görüşleri daha da geliştirildi. Öğrencileri geliştirdikleri düşüncelerle ikinci bir Reformasyon dalgası yarattılar. Kalvincilikten, Roma katolikliğinden daha kolay vazgeçilmektedir: “bir kez Katolik olan hep Katolik kalır” sözünde olduğu gibi. Fakat Calvinizm kendi etkisini yaratmaktadır: Terk edildiğinde laik biçimlerde ifade edilebilmektedir. Artık Tanrıya inanmayan birçok Amerikalı Püriten çalışma etiğine ve kendilerini bayrak ve ülküleri yan tanrısal ‘seçilmiş ulus’ görerek Kalvinci seçim kavramına bağlanmaktadır. Calvin’in Hıristiyanlık anlayışı özellikle Avrupa’nın yeni gelişen şehirlerinde baskıcı hiyerarşinin prangalarını kırmak isteyen burjuvaziye çekici gelmiştir.

Yahudi ve Müslümanların kıyaslanabilecek aşamalarında olduğu gibi, Batılı Hıristiyanlar artık aracılar istemiyorlar, Tanrı önündeki ayrılmaz sorumluluklarının bilincine varmaya başlıyorlardı.

İngiliz Hümanist Thomas More aziz tapımının ‘putperestliği’ne karşı tartışmaların birçoğunda kişisel bir nefret yakalıyordu. Bu durum heykel yıkıcılığın şiddetinde ortaya çıkıyordu. Birçok Protestan ve Püriten Eski Ahir gravürlerinin mahkum edilmesini o kadar ciddiye aldı ki azizlerin ve Bakire Meryem’in heykellerini yıkıp katedral ve kiliselerde fresklerin üstüne alçı attı. Bu çılgın fanatiklik, onların, bu huzursuz ve kıskanç Tanrıyı kızdırmaktan, dua edip aracılıklarını istedikleri azizler kadar korktuklarını gösterir.

Katolik ve Protestanların Tanrı kavram ve deneyimleri birbirlerininkine çok fazla benzemekte ama, artık birbirlerini düşman olarak görmektedirler.

Püritenler gibi Cizvitler de Tanrıyı dinamik bir kuvvet olarak: yaşıyorlardı ve bu kuvvet onları güven ve enerjiyle dolduruyordu, Püritenler Yeni İngiltere’ye yerleşmek için Atlas Okyanusunu aşmışken, Cizvit misyonerler dünyayı dolaştılar: Gene Püritenler gibi, Cizvitler genellikle bilim adamlarıydı ve ilk bilimsel derneğin Londra Kraliyet Derneği veya Accademia del Çimento değil Cizvit Derneği olduğu ileri sürülmüştür.

Avrupa’daki bu yaygın korku ve umutsuzluğu nasıl açıklayabiliriz? Bu dönem aşırı endişe zamanıydı: Bilim ve teknolojiye dayalı yeni bir toplum yapısı ortaya çıkmaya başlamıştı ve kısa süre içinde dünyayı fethedecekti. Batı Hıristiyanları Tanrıyı daima zorlayıcı bulmuşlardı ve bu dinsel endişeleri hafifletmeyi amaçlayan Reformcularda anlatılan işleri daha da kötüye vardırmışlardı. Batının milyonlarca insanı ezeli lanete mahkum etmiş görünen Tanrısı, Tertullianus veya Augustinus’un daha karanlık dönemlerde öngördüğü katı ilahtan daha da korkunç olmuştu.

Gerçekten de on altına yüzyıl sonuna gelindiğinde Avrupa’da çoğu insan dinin ciddi biçimde inanılırlığını yitirmeye başladığını hissediyordu. Katoliklerin Protestanlar ve Protestanların Katolikler tarafından öldürülmesinden iğrenmeye başlamışlardı. Yüzlerce insan bir biçimde kanıtlanması olanaksız görüşleri nedeniyle şehit edilmişti. Dinsel yorum çeşitliliğinden çoğu insan felç olmuş ve huzursuzlanmıştı. inancın elde edilmesinin her zamankinden zor olduğu hissedilmiş olmalı. Dolayısıyla Batılı Tanrının tarihinde insanların, Tanrının eski düşmanı ve şeytanın bağlaşığı ‘büyücüler kadar çok sayıda ‘ateist’ görmeye başlaması önemli bir dönüm noktası olmalı. Tanrının varlığını tamamıyla inkâr etmek için kavramsal zorluklar o zaman üstesinden gelinemeyecek kadar büyüktü. Doğum ve vaftizden ölüme ve kilise bahçesine gömülmeye kadar din herkesin yaşamına egemendi. Günlük her etkinliğin zamanlaması, inananları ibadete çağıran kilise çanları ile yapılıyordu ve dinsel inanç ve kurumlarla iç içe geçmişti: meslek ve kamu yaşamı üstünde egemendi. Lonca ve üniversiteler bile dinsel kurumlardı. Her biri bilimsel doğrulamalara dayalı uyumlu nedenler toplamı söz konusu olana kadar, kimse dinin biçimlendirdiği ve Avrupa’nın ahlaki, duygusal, estetik ve siyasal yaşamına egemen olan Tanrının varlığını inkâr edemezdi. Avrupa’da on sekizinci yüzyılın sonuna gelene kadar Tanrının varlığını inkâr edecek birkaç kişinin çıkması söz konusu değildi.

Öyleyse insanların birbirlerini ‘ateizmle suçlamakla anlatmak istedikleri neydi? Fransız bilim adamı ve aynı zamanda katı bir Fransisken olan Martin Mersenne (1588-1648)yalnız Paris’te 50,000 ateist olduğunu, fakat bu ‘ateistlerin’ çoğunluğunun Tanrıya inandığını ilan ediyordu. inançsız olduğunu ilan ettiği bir başkası İtalyan akılcı Giordano Bruno’ydu (1558-1600). Bruno evrenin ruhu, kaynağı ve hedefi olan bir tür stoacı Tanrıya inanıyordu. Mersenne bu iki kişiye de ‘ateist’ diyordu, bunun nedeni onların Üstün Varlığın mevcudiyetini inkar etmeleri değil, onlarla Tanrı konusunda uyuşmamasıydı. Aynı biçimde pagan Roma imparatorluğu Yahudi ve Hıristiyanları ateist saymıştı, çünkü onların tanrısallık düşüncesi kendilerinin tanrısallık düşüncesinden farklıydı. Gerçekten de, on dokuzuncu yüzyıl sonu ve yirminci yüzyıl başında insanların ‘anarşist’ veya ‘komünist’ diye nitelendirilmeleri gibi, düşmanlarınıza ‘ateist’ demeniz mümkündü.

Anglikan teolog Richard Hooker (1554-1600)   iki tür ateist olduğunu iddia ediyordu: Tanrıya inanmayan küçük bir gaip ve Tanrı yokmuş gibi yaşayan çok daha fazla sayıda insan. John Wİngfield (1634) “Riyakar ateisttir; başıboş kötü adam açık ateisttir; korkusuz, cüretkar ve gururlu bozguncu ateisttir: öğretim veya düzeltilmeyi kabul etmeyen ateisttir”diyordu. Thomas Nashe (1567-1 601) hırslı, arzulu, obur, mağrur kişilerle fahişeleri ateist ilan etmiştir.

‘Ateist’ sözcüğü hakarettir. Tanrının mutlak egemenliğine inandıkları için, Luther ve Calvin, Aristoteles’in kendi başına güçleri olan doğa anlayışını reddetmişlerdi. Doğanın, kurtuluşu yalnızca Tanrıdan armağan olarak bekleyip kendisi için hiçbir şey yapamayan Hıristiyan kadar edilgen olduğuna inanıyorlardı. Calvin, görülmez Tanrının kendisini bilinir kıldığı doğal dünyanın üstüne araştırmalar yapılmasını açıkça emretmişti. Bilimle kutsal metinler arasında hiçbir çelişki olamazdı. Tanrı Kitabı Mukaddes’te kendisini bizim insani sınırlarımız içine uyarlamıştı; yetenekli bir konuşmacının dinleyicilerinin düşünce ve yeteneklerine göre kendisini ayarlaması gibi. Yaradılışın açıklanması, Calvin’e göre, karmaşık ve gizemli süreçleri, herkesin Tanrıya inanması için sıradan insanın zihnine uydurmaya çalışan bebek konuşması örneğiydi. Üstünde sözcük anlamıyla durulacak konu değildi.

Roma Katolik Kilisesi her zaman bu kadar açık fikirli olmamıştı. 1530′da PolonyalI astronom Niholaus Copernicus güneşin evrenin merkezinde olduğunu iddia etti. Ölümünden kısa süre önce 1543′te yayımlanan kitap, Kilisenin Yasak Kitaplar listesine alındı. 1613′te Piza’lı matematikçi Galileo Galilei, icat ettiği teleskopun Copernicus’un sisteminin doğruluğunu kanıtladığını iddia etti. Roma Katolik Kilisesi güneş merkezli kuramı Yaratıcı Tanrı inancını tehlikeye düşürdüğü için mahkûm etmedi, nedeni Kutsal Metinlerdeki Tanrı sözüyle çelişmesiydi.

Galileo’nun ve Copernicus’un bilimsel buluşları İsmailileri, Sufileri, Kabbalacıları   rahatsız etmeyebilirdi, ama bu yeni sözcük anlamına bağlı Katolikler ve Protestanlara sorun çıkardı. Dünyanın, güneşin çevresinde döndüğü kuramı Kitabı Mukaddes’teki “Dünya da pekişmiştir, sarsılmaz”, “Güneş doğar da ve batar da ve doğduğu yere gider1‘, “Belli vakitler için ayı yarattı, güneş de batacağı yeri bilir” satırlarıyla nasıl uzlaştırılacaktı?

Molla Sadri’nin Müslümanlara gök ve yerin her bireyin imgelemindeki dünyada bulunduğunu öğrettiği bir zamanda, Bellarmine gibi kılı kırk yaran kilise adamları bunların coğrafi yerleri bulunduğunu gayretle ileri sürüyorlardı. Bu tutum geleneksel dinsel mitolojiyi yeni bilim karşısında zayıflatacak ve sonunda birçok insanın Tanrıya inanmasını zorlaştıracaktı. Filozoflar ve bilim adamları gibi, Reformasyon sonrası Hıristiyanları da mistiklerin imgelemci Tanrısını etkin biçimde terk ettiler ve aklın Tanrısıyla aydınlanmaya çalıştılar.

9 Aydınlanma

On altıncı yüzyılın sona erişiyle, Batı, bütünüyle farklı tip bir toplum ve yeni bir insanlık ülküsü doğuracak bir teknoloji üretme sürecine girdi. Bu süreç, Tanrının rolü ve yapısının algılanışını da kaçınılmaz olarak etkiledi. On sekizinci yüzyılın kapanmasıyla, Avrupa dünya hakimi olmaya başladı ve onun başardıklarının doğası, dünyanın geri kalanının onu yakalamasının olanaksız olduğu anlamına geliyordu. Batılılaşma süreci ve onunla birlikte Tanrının bağımsızlığını savlayan laiklik kültü başladı.

Modern teknik toplum ne içeriyordu?

Bütün eski uygarlıklar tarıma bağlıydı. Adından da anlaşıldığı gibi, uygarlık, seçkinler sınıfının köylülerce üretilen tarımsal artığın üzerinde yaşadığı ve yeni kültürler yaratmak için boş zaman ve olanaklarının olduğu kentler oluşturmaktı. Bu tür tarıma dayalı bütün uygarlıkların karınları yumuşaktı. Ürün, hasat, iklim ve toprak kayması gibi değişkenlere bağlıydılar. Her imparatorluk genişleyip bağlantı ve sorumluluklarının sayısı arttıkça, eninde sonunda sınırlı kaynaklarını aştı. Gücünün doruğuna ulaştıktan sonra, kaçınılmaz olarak çöküş ve düşüşü başladı. Ama, yeni Batı, tarıma dayanmıyordu. Modernleşme süreci Batıyı bir dizi köklü değişikliğe zorladı: sanayileşmeyi ve bunun bir sonucu olarak tarımda dönüşümü, entelektüel bir ’aydınlanma’yı, ayrıca siyasi ve toplumsal devrimleri başlattı. Bu büyük değişiklikler doğal olarak insanların kendilerini algılayış biçimlerini doğallıkla etkiledi ve geleneksel olarak ‘Tanrı’ adını verdikleri nihai gerçekle ilişkilerini yeniden gözden geçirmelerini gerektirdi.

Uygarlık ve kültürel başarı artık küçücük bir seçkinler sınıfına değil, fabrika işçilerine, kömür madencilerine, matbaacılara ve tezgahtarlara dayanıyordu; ama yalnızca emekçiler olarak değil, hiç olmadığı kadar genişleyen pazarda alıcılar olarak da. Verimlilikteki büyük artış, sermaye birikimi ve açık pazarların yayılması, bilimdeki yeni entelektüel ilerlemelerle birlikte toplumsal devrimi başlattı: Toprak sahibi sınıfın gücü azaldı ve yerini burjuvazinin paralı adaleleri

Yerkürenin yeni bölümlerine girmiş denizciler gibi, bir kaşifti aydın. Toplumu uğruna şimdiye dek bilinmeyen diyarlara atılmaya cüret ediyordu, imgeleminde böyle bir çabası olan yenilikçi, yeni alana giren ve süreç içinde, eski kutsal kabulleri deviren, kültürel bir kahraman oldu. insanlar, daha iyi eğitimin ve düzeltilmiş yasaların insan ruhuna ışığı getirebileceğine inanmaya başladılar. Hakikati bulmak için, miras aldıkları geleneğe, bir kuruma ya da bir seçkine ya da Tanrıdan gelen bir vahiye bile gereksinimleri olmadığını hissediyorlardı artık.

Ateistlik hala nefret duygusu uyandırıyordu. Bununla birlikte birkaç kişi Tanrınn varlığına bile verili gözüyle bakılamayacağını anlamaya başlamıştı. Bunun ayırdına varan ve ateistliği ciddi olarak ele alan ilk insanlardan biri de Fransız fizikçi, matematikçi ve teolog Blaise Pascal’dı (1623-­62) herhalde. Tanrıya inanmanın yalnızca kişisel bir seçim konusu olabileceğini, bu yeni cesur dünyada, dillendiren ilk kişi Pascal’dı. Bu konuda, ilk modern kişi oydu.

Descartes ünlü özdeyişini buldu: Cogito, ergo sum; düşünüyorum, öyleyse varım. Bir ‘kusursuzluk’ kavramımız olmamışsa, ‘kusur’ düşüncesine de ulaşamayız. Anselmus gibi, Descartes da, var olmayan bir kusursuzluğun çelişme olacağı kararına vardı. Bu nedenle kuşku duymamız, bize yüce ve kusursuz bir varlığın -Tanrının- varolması gerektiğini söyler.

Din, en başından beri, insanların dünyayla ilişki kurmalarına ve dünyada kök salmalarına yardımcı oldu. Kutsal yer kültü dünyadaki bütün öteki düşüncelerin önünde geldi ve korkunç evrende insanların bir odak bulmalarına yardım etti. Doğal güçleri tanrılaştırma, her zaman insanın dünyaya verdiği yanıtın bir parçası olmuş korku ve hayranlığı tanımladı. Descartes’in, hayranlık duymaya hiç zamanı olmadı. Gizem duygusundan ne pahasına olursa olsun uzak durulmalıydı; çünkü bu, uygar insanın zamanla bıraktığı, zihnin ilkel bir durumunu gösteriyordu. Descartes’in Tanrısı, dünyevi olaylara karışmayan filozofların Tanrısıydı.

Tanrıyı kendi mekanik sistemine indirgemiş olan İngiliz fizikçi Isaac Newton (1642-1727) da, Hıristiyanlığı gizemden kurtarma konusunda aynı derecede endişeliydi.Sırasıyla kendinin, Tanrının ve doğal dünyanın varlığını kanıtlamış Descartes’in tersine, Newton fiziksel evreni açıklama girişimiyle, sistemin gerekli bir parçası olarak Tanrıyla başladı. Newton’un fiziğinde doğa tamamıyla edilgendi: Tanrı eylemin tek kaynağıydı. Böylece, Aristoteles’te olduğu gibi, Tanrı, doğal, fiziksel düzenin bir devamıydı yalnızca.

Pascal ve Descartes’in tersine, Newton evren üstüne düşündüğü zaman Tanrının varlığının kanıtını bulduğundan emindi. Göksel cisimlerin içinde bulunan yerçekimi niye onları bir araya çekip kocaman tek bir kütlesel cisim meydana getirmiyordu? Çünkü bunu önlemek için araları yeterli uzaklıkta olmak üzere sonsuz uzayın her yerine dikkatli bir biçimde dağıtılmışlardı.

Bugün insanlar Tanrının varlığını yadsıdıkları zaman çoğunlukla reddettikleri Newton’un Tanrısıdır; bilim adamlarının artık uyum içinde açıklayamadıkları evrenin kökeni ve ayakta tutucusu olan Tanrı.

Tanrı sonsuz olduğuna göre, her yerde var olmalıdır. Uzay Tanrının varlığının sonucudur, ezeli olarak kutsal kudretten çıkar.

Descartes gibi, cahillik ve boş inanla bir tuttuğu gizeme hiç zaman ayırmadı Newton. Hıristiyanlığı metafizikten temizlemeyi çok istiyordu; bu onu Hz. İsa’nın tanrısallığı gibi çok önemli öğretilerle karşı karşıya getirse de. 1670′lerde Teslis öğretisi üstüne çok ciddi teolojik bir incelemeye başladı ve putperest dönmeler için aldatıcı sözleriyle Athanasius tarafından Kiliseye sokulduğu sonucuna vardı. Arius haklıydı: İsa Mesih, kesinlikle Tanrı değildi; Teslis ve Diriliş öğretilerine ‘kanıt’ olarak gösterilen Yeni Ahit’in bu bölümleri düzmeceydi. Athanasius ve meslektaşları bunları uydurmuşlar ve kutsal metinlere, böylece tabana seslenerek, halk kütlesinin ilkel fantezilerini eklemişlerdi: “insanoğlunun boş inanlara düşkün ateşli yönü, din konularında her zaman gizemleri sevmek ve o        yüzden en az anladığından en çok hoşlanmak olmuştur.” Hıristiyan inancından bu ıvır zıvırı çıkarmak Newton için bir tür sabit fikir haline gelmişti. 1680′nin başlarında, Newton Putperest Teolojinin Felsefi Kökenleri adını verdiği bir inceleme üstüne çalışmaya başladı. Bu inceleme, metafizikten kurtulmuş ve tek Tanrıya tapınmanın akılcı savunuculuğunu yapmış Nuh’un ilk dinin temelini, Putperest bir teolojinin oluşturduğunu öne sürüyordu. Emirler yalnızca Tanrı sevgisi ve komşu sevgisiydi, insanlara Doğayı, yüce Tanrının tek tapınağını düşünmeleri emredilmişti. Sonraki kuşaklar bu saf dini mucize ve keramet masallarıyla kirletti. Kimileri putperestlik ve doğaüstüne döndü. Gene de Tanrı onları yola getirmek için bir dizi peygamber yolladı. Pythagoras bu dini öğrendi ve onu Batıya getirdi, insanlığı doğruya dönmeye davet için gönderilen peygamberlerden biri Hz. İsa’ydı, ancak Athanasius ve işbirlikçilerince onun saf dini kirletildi.

Newton, dinsel yaşamda gizemin rolünü açıkça anlamıyordu. Din, sanat gibi, bugünün görünümüne ilişkin bir bakış açısı kazanmak için geçmişle bir diyalogdan oluşur çoğu kez. insanlara yaşamın nihai anlamı üstüne kalıcı sorularla uğraşma olanağını veren, onlara sıçrama noktası sağlayan gelenektir. Din ve sanat, bu nedenle, bilim gibi işlemez. Tindal, Newton gibi, başlangıçtaki dini yeniden canlandırmayı ve sonraki eklemelerden temizlemeyi denedi. Akılcılık tüm sahici dinin denektaşıydı: “Her birimizin yüreğinde, yaratılış anından beri bir akıl ve doğa dini vardır; bütün insanlık kurumlaşmış herhangi dinin doğruluğunu bununla yargılamalıdır.”Bu nedenle vahiy gereksizdi, çünkü hakikat kendi akılcı sorgulamalarımızla bulunabilirdi.

Hermann Samuel Reimaats (1694-1768) gerçekten de İsa’nın eleştirel bir biyografisine girişti.Reimaats, Hz. İsa’nın yalnızca ilahi bir devlet kurmak istediğini ve kurtarıcılık görevi başarısızlığa uğrayınca ümitsizlik içinde öldüğünü öne sürdü. Hz. İsa’nın Dört incil’inde, insanlığın günahlarının bağışlanması için geldiği iddiasının asla bulunmadığını belirtti. Batı Hıristiyan dünyasının temelini oluşturan bu düşünce, yalnızca Hıristiyanlığın sahici kurucusu olan Aziz Pavlus’a bağlanabilirdi. Bundan dolayı, Hz. İsa’ya Tanrı olarak değil, ama ‘olağanüstü, yalın, yüce ve uygulanabilir bir dinin öğretmeni olarak saygı göstermeliydik.

Bu nesnel çalışmalar kutsal metinlerin sözcük anlamıyla kavranışı ve inancın simgesel ya da mecazi yapısına önem vermeme üstüne kurulmuştu.

Tanrıyı bu yolla bizden biri gibi düşünmeye ve konuşmaya zorlamak ilahın bu tür insanbiçimci ve kişileştirici kavramının yetersizliklerini gösterir. Böyle bir Tanrı uyumluya da saygıdeğer alamayacak kadar çok çelişki içerir.

Sonradan Aydınlanma olarak bilinen hareketin temsilcisi François Marie de Voltaire, Felsefe Sözlüğü’nde (1764) bu üstün dini tanımladı; bu din her şeyden önce, olabildiği kadar yalın olmalıydı.

İnsanları saçma kılmadan adil olmayan yönelten çok daha fazla ahlak ve çok daha az dogma öğretemez mi?

İnsana olanaksız, çelişkili, kutsallığa zarar getirmeyen, insan soyu için tehlikeli olmadan ve sağduyu sahibi kimseyi ezeli ceza ile tehdit etmeden?

 Akıl dışı bilgecilik adına yeryüzünü kana bulayan cellatları olmadan inancını onaya koyamaz mı yalnızca tek tanrı, adalet, hoşgörü ve insanlığa tapmayı öğreterek?

Aydınlanmanın filozofları Tanrı düşüncesini yadsımadılar yine de. Onlar, insanı sonsuz cehennemle korkutan Ortodoksluğun zalim Tanrısını reddettiler. Ona ilişkin aklın karşısında olan gizem öğretilerini reddettiler. Ama bir Yüce Varlık’a olan inançları bozulmadan kaldı. Voltaire “Tanrı yoksa onu uydurmak gereklidir”, diyecek kadar ileri gitti. Felsefe Sözlüğü’nde, insan için tek Tanrıya inanmanın sayısız tanrıya inanmaktan daha akılcı ve doğal olduğunu tartıştı. Aslında yalıtılmış küçük köylerde ve topluluklarda yaşayan insanlar tek tanrının yazgılarına egemen olduğunu kabul etmişlerdi: Çok tanrıcılık daha sonraki bir gelişmeydi.

Voltaire ateizmi, filozofların yok etmeye can attıkları boş inan ve tutuculukla bir tuttu.

Avrupa Yahudileri de yeni düşüncelerden etkilenmişlerdi. İspanyol Yahudisi soyundan gelme bir Felemenk, Baruch Spinoza (1632-77)   Geliştirdiği düşünceler geleneksel Musevilikten tamamen farklıydı ve Descartes gibi kimi bilimsel düşünürler ve Hıristiyan skolastiklerden etkilenmişti. 1656′ da, yirmi dört yaşında, Amsterdam sinagogundan resmen aforoz edildi.

Spinoza ateist olarak kabul edilmişti, ancak incil’in Tanrısı olmamakla birlikte, bir Tanrıya inanmıştı. Kitabı Mukaddes tarihine eleştirel gözle baktı. İsrailliler anlamadıkları her görüngüye ‘Tanrı’ adını vermişlerdi. Peygamberlerin, örneğin, Tanrının Ruhu’ndan esin aldıkları söylenmişti, çünkü onlar üstün zekalı ve kutsal adamlar olarak kabul edilmişti. Ancak bu tür ‘esin’ seçkin bir sınıfa özgü olmayıp, doğal akla sahip herkes için geçerliydi: inanç ritleri ve simgelerinin yalnızca bilimsel, akılcı düşüncede yetersiz kalan halk kütlelerine yararı olabilirdi.

Tanrı maddi bir varlıktır, evreni yöneten düzenle özdeş ve ona eşittir. Nevvton gibi, Spinoza da eski felsefi yayılma düşüncesine döner, Çünkü Tanrı her şeyin aslında vardır ve her yerde bulunur, maddi ve ruhsal olarak onların varoluşlarını düzenleyen yasa olarak tanımlanabilir.

Var olan bütün yasaların toplamı olarak, Tanrı her şeyi birlik ve uyum içinde kaynaştırmış en yüksek kusursuzluktu. Gerçekten, Spinoza ‘Tanrı’ sözcüğünü yalnızca tarihsel nedenlerle kullanmıştı: Gerçekliğin bir bölümünün ‘Tanrı’ ve bir bölümünün ‘Tanrı olmayan’ olarak ayrılamayacağını savunan ateistlere katılıyordu. Kimileri bildiğimiz dünyadan ayrı ‘Hiçbir şey’ olmadığını söylemişlerdi. Aşkın En Sofun yokluğu olmadığına göre, Spinoza’nın panteizmi Kabbala’yı andırır ve kökten mistisizmle yakınlarda çıkan ateistlik arasında bir yakınlık olduğunu kavrayabiliriz.

Mendelssohn Tanrısız yaşamı anlamsız buluyordu, ama bu tutkulu bir inanç değildi: Akıl yoluyla erişilebilir Tanrı bilgisiyle oldukça hoşnuttu.

isviçreli genç bir papaz, Johann Caspar Lavater,   Diğer teistler gibi, vahyin yalnızca doğruluğu akıl yoluyla kanıtlanabilirse kabul edilebileceğini ileri sürdü. Teslis öğretisi onun ölçütleriyle bağdaşmadı. Yahudilik bildirilmiş bir din değil ama bildirilmiş bir yasaydı. Yahudi Tanrı kavramı, insanlığın bütününe ait olan ve yardım görmemiş akıl yoluyla kanıtlanabilen doğa diniyle özdeşti aslında.

Yahudiler Mendelssohn’un felsefesinden çok Immanuel Kant’ın felsefesinden etkilendiler. Kant, Aydınlanmayı, “insanın kendi kabullendiği vesayetten çıkışı” veya dış otoriteye güvenme olarak tanımlamıştı. Tanrıya giden tek yol, onun ‘pratik akıl’ dediği, ahlaki vicdanın özerk bölgesinden geçiyordu. Dinin, kiliselerin katı kurallı otoritesi, insanların kendi güçlerine güvenmelerini ve Öteki’ne bağlanma cesaretlerini engelleyen dua ve ayin gibi çoğu tuzağını Kant bir kenara attı. Ama Tanrı düşüncesinin per se(özünde) karşısında değildi. Yüzyıllar önce Gazali’nin yaptığı gibi, Tanrının varlığına ilişkin geleneksel tartışmaların yararsız olduklarını savundu, çünkü zihinlerimiz yalnızca uzay ve zamanda varolan şeyleri anlayabilirdi ve bu kategorinin ötesinde yatan gerçekleri düşünmeye elverişli değillerdi. Mantığa göre Tanrının varlığını kanıtlamak olanaksızdı, ama aksini kanıtlamak da olanaksızdı. Tanrı düşüncesi bizim için gerekliydi: kapsamlı bir dünya düşüncesi oluşturabilmemiz için ideal sınırı bize o gösteriyordu.

Bundan dolayı, Kant’a göre, Tanrı yalnızca, kötüye kullanılabilen bir kolaylıktı. Kant ateist olduğunu yalanladı. Çağdaşları onu, insanoğlunun kötülük kapasitesinin tamamen farkında olan, dindar bir adam olarak tanımladılar. Kant, ahlaki bir yaşam sürmek için insanların doğruluğu sevinçle ödüllendirecek bir idareciye gereksinimleri olduğunu öne sürdü. Bu görüş açısında, Tanrı sadece ikincil bir düşünce olarak ahlak sistemine eklenmişti. Dinin merkezi artık Tanrı gizemi değil, ama imanın kendisiydi. Tanrının, artık her varlığın temeli olmayan ve bize daha yetkin ve ahlaklı olabilme işlevi veren bir stratejisi olmuştu. Bu, insanın bir adım ötedeki özerklik ülküsünü ele geçirme ve bununla bir bakıma yüzeysel olan Tanrıdan hepten vazgeçmesi çok sürmeyecekti. Kant, geleneksel kanıtların doğruluğundan kuşku duyan, aslında bunların hiçbir şeyi kanıtlamadığını gösteren Batıdaki ilk insanlardan biri olmuştu.

Aydınlanma akılcılığının yanında, ‘yürek dini’ olarak adlandırılan yeni tür bir dindarlık gelişti. İnsanları, dıştan gelen kanıt ve otoriteleri tamamıyla bırakmaya ve herkesi kapasitesinde ve yüreğinde bulunan Tanrıyı keşfe itiyordu.

Püritenizmde olduğu gibi, duygusal bir din deneyimi doğru inancın ve dolayısıyla kurtuluşun tek kanıtıydı.

Yürek dininde, Tanrıya ilişkin öğretiler içteki duygusal anlatımlarla yer değiştirmişti. Kont von Zinzendorf, VVesley’in düşüncelerine benzer düşünceler ileri sürdü: “inanç düşüncelerde ya da kafanın içinde değil yürektedir, yürekte yanmış bir ışıktır.” Akademisyenler “Teslis’in gizemi’ hakkında gevezelik etmeye devam edebilirlerdi, ancak öğretinin anlamı üç Kişinin birbiriyle olan ilişkisi değil, onların bizim için ne olduklarıydı.

Özellikle 1649′da Kralı. Charles’ın idamından sonra, Oliver CromvveH’in Püriten hükümetinin idaresi altındaki İngiltere’de vahiy heyecanı baş göstermişti. 1 649′da Gerard Wistanley, Surrey’de Cobham yakınlarında ‘Digger’ cemaatini kurdu, insanoğlunu Adem’in Cennet Bahçesi’ni işlediği özgün durumuna getirmeye karar vermişti: Bu yeni toplumda, özel mülkiyet, sınıf farkı ve insan otoritesi son bulacaktı, ilk Quakerlar -George Fox, James Naylor ve müritleri- tüm erkek ve kadınların Tanrıya doğrudan yaklaşabileceklerini vaaz ettiler.

Spinoza gibi, Ranterlar da ateistlikle suçlanmışlardı. Özgürlükçü inançlarında Hıristiyan tabularını bilerek yıkmışlar ve kafirce, Tanrı ve insan arasında hiçbir fark olmadığım savunmuşlardı.

Ranterların birkaçı, yeni Krallık’ı kuracak olan, Tanrının yeniden dirilişi, Mesih olduklarını öne sürüyorlardı. VVİlliam Franklin, saygıdeğer bir aile reisi, 1646’da ailesi vebayla savrulunca aklını yitirdi. Kendini Tanrı ve İsa olarak ilan edip Hıristiyan yoldaşlarına korku saldı. Mary Gadbury, tüm sınıf farklarını ortadan kaldıracak yeni bir toplumsal düzen kehanetinde bulunarak, hayaller görmeye ve sesler duymaya başladı. Franklin’i Tanrısı ve Mesih’i olarak kabul etti. Sayısız taraftar buldukları anlaşılıyor, ama I650′de tutuklandılar, kırbaçlandılar ve Bridevvell’e hapsedildiler. Aynı sıralarda, John Robbins adında biri de Tanrı sayılmıştı: Tanrı Baba olduğunu iddia etmiş ve yakında karısının dünyanın Kurtarıcısını doğuracağına inanmıştı.

Bauthumely Tanrıdan, ona dönen insanın Gözü, Kulağı ve Eli olduğuna inanan Sufi inancını anımsatan terimlerle söz eder. Akılcılar gibi, Bauthumely de Teslis öğretisini reddeder ve yine bir Sufi gibi, tanrı iken demekle Tanrının kendini tek insanda göstermiş olamayacağını söyleyerek Hz. İsa’nın tanrılık niteliğine inancını sınırlar.

Kalvinciler  kelimenin tam anlamıyla dünyada etkin bir Tanrıyı yeğliyorlardı: Takdiri ilahi öğretileri onların Tanrıya bakış açılarını gösteriyordu; buna göre Tanrı yeryüzünde olan her şeyden, iyi ya da kötü, gerçekten sorumluydu. Bu şu anlama geliyordu; bilim, yarattıklarının her eyleminde – doğal, bireysel, fiziksel ve ruhsal- rastlantı gibi görünen eylemlerinde bile görülebilen Tanrıyı açığa çıkarabilirdi yalnızca.

Kıyamet yılı 1666′da, bir Yahudi Mesih Kurtuluşun yakın olduğunu bildirdi ve tüm dünya Yahudilerince coşkun kabul gördü. Sabetay Sevi,Tapınağın Yıkılışının yıldönümü olan 1626’da Küçük Asya’daki İzmir’de varlıklı bir Sefardik ailede dünyaya geldi. Büyürken, bugün belki de manik depresif tanısı koyabileceğimiz garip eğilimler geliştirdi. Ailesinden ayrılıp inzivaya çekildiğinde, derin keder dönemleri geçirir oldu. Bunları esrikliğe yakın bir sevinç izliyordu. Bu ‘manik’ dönemler sırasında, bilerek ve hayret verici bir biçimde Hz. Musa Yasası’nı çiğnedi: Herkesin önünde yasak yiyeceklerden yedi, kutsal Tanrı Adı’nı ağzına aldı ve özel bir vahiyle böyle

yapmasının bildirildiğini iddia etti. Kendisinin çoktandır beklenen Mesih olduğuna inanmıştı. Sonunda hahamlar buna daha fazla dayanamadılar ve 1656′da Sabetay’ı kentten sürdüler. Osmanlı imparatorluğu’nun Yahudi toplulukları arasında gezer oldu. İstanbul’daki manik bir konuşması sırasında, Tevrat’ın kaldırıldığını bildirdi, yüksek sesle ağlayarak şöyle dedi: “Yasakları kaldıran, Kutsanmış Tanrımız Efendimiz Sensin!” 1648′de Polonya’daki kanlı Yahudi kıyımından kaçmış şimdi fahişe olarak yaşamını sürdüren bir kadınla Kahire’de evlenmesi skandala neden oldu. 1662′de Sabetay Kudüs’e gitmek için yola koyuldu: Bu sıralarda kasvetli bir hali vardı ve cinlerin kendisini ele geçirmiş olduklarına inanıyordu. Filistin’de Natan adında bilgili, cinleri kovmakta usta genç bir haham olduğunu duydu ve Gaza’daki evini bulmak üzere yola çıktı.

Sabetay gibi, Natan da Yitshak Luria’nın Kabbala’sını incelemişti. İzmir’li kederli Yahudiyle karşılaştığı zaman, ona çılgın olmadığını söyledi: Karanlık kederi onun gerçekten Mesih olduğunun kanıtıydı. 31 Mayıs 1665′te, aniden manik bir hazza tutuldu ve Natan’ın cesaretlendirmesiyle, Mesihlik görevini bildirdi. Natan, Osmanlı imparatorluğu’nun kentlerine olduğu gibi, İtalya, Hollanda, Almanya ve Polonya’daki Yahudi cemaatlerine de iyi haberleri mektupla bildirdi ve Mesih’e ilişkin heyecan tüm Yahudi dünyasında söndürülmesi olanaksız bir yangın gibi yayıldı. Sefardimler, ispanya’ya sürülmüş Yahudilerin torunları, Luriancı Kabbala’dan etkilenmişlerdi ve çoğu Dünyanın Sonunun yakın olduğuna inanır olmuştu. Yahudilik tarihi boyunca, birçok Mesihlik iddiası olmuş ama hiçbiri böylesine yoğun destek görmemişti. Sabetay hakkında kuşkuları olan Yahudilerin bunları açıkça söylemeleri tehlikeli hale gelmişti. Bütün işler durdu; Türkiye Yahudileri uğursuzca sebt günü dualarından Sultan’ın adını çıkarıp yerine Sabetay’ı koydular. Sonunda, Sabetay 1666′nın ocak ayında İstanbul’a vardığında, asi olarak tutuklandı ve Gelibolu’da hapsedildi.

Kurtuluş yaklaşmıştı! Bu ani tersine dönüş silinmez bir etki yarattı. Tüm Yahudi dünyasının gözleri, Sabetay’ın kendisini esir edenlerin üzerinde bile bir etki yarattığı, Gelibolu’ya kenetlenmişti. Türk vezir onu oldukça rahat bir eve yerleştirdi. Sabetay mektuplarına: “Ben Tanrınızın peygamberiyim, Sabetay Sevi” diye imza atmaya başladı. Ancak yargılama için İstanbul’a geri getirildiğinde, bir kere daha buhran devresine girdi. Sultan ona ya İslam dinine girmesi ya da ölüm seçeneklerini verdi: Sabetay, İslam’ı seçti ve hemen salıverildi, imparatorluktan aylık bağlandı ve görünüşte sadık bir Müslüman olarak 1 7 Eylül 1676′da öldü.

Kuşkusuz korkunç haber, çoğu hemen inancını yitiren taraflılarını mahvetti. Hahamlar yeryüzünden anısını silmeye giriştiler: Sabetay hakkında bulabildikleri bütün mektupları, kitapçıkları ve risaleleri yok ettiler. Bugün de, bu Mesih’e ilişkin kötü yenilgi birçok Yahudiyi utandırır ve sözünü etmek ağırlarına gider. Şaşırtıcı bir biçimde, din değiştirmiş olması rezaletine karşın, birçok Yahudi Mesihlerine sadık kaldı. Gazzeli Natanömrünün kalanını Sabetay’ın gizemini vaaz etmeye adadı: o İslam dinine girmekle, kötülük güçleriyle ömür boyu sürdürdüğü savaşı devam ettirmişti. Türkiye ve Yunanistan’da yaklaşık iki yüz aile Sabetay’a sadık kaldı: Onun ölümünden sonra kötülükle savaşını sürdürmek için onun örneğini izlemeye karar verdiler ve 1683′te en masse (toptan, hepsi birden, kitle halinde) İslam dinine girdiler. Birbirlerinin evlerindeki gizli sinagoglarda toplanarak ve Hahamlarla yakın ilişkilerini sürdürerek, gizliden gizliye Yahudiliğe bağlı kaldılar.

Diğer Sabetaycılar bu çarelere başvurmadılar, yalnız Mesihlerine ve sinagoglarına sadık kaldılar. Bu gizli Sabetaycılar bir zamanlar inananlardan daha fazla gibi görünüyor. Ancak on dokuzuncu yüzyılın önde gelen çoğu Haham Sabetay’ın Mesih olduğuna inanmış görünür.

Bir Marrano olarak doğmuş ve Hıristiyan teolojisi çalışmaya başlamış olan Abraham Cardazo (öl. 1706), günahları yüzünden tüm Yahudilerin din değiştirmeye mahkum olduklarına inandı. Bu onların cezasıydı.

Cardazo ılımlı bir Sabetaycıydı. Din değiştirme görevinin olduğuna inanmıyordu, çünkü, Sabetay Sevi bu acı verici işi onun adına yapmıştı. Ama bir Teslis öğretisi çıkarmakla, bir tabuyu yıktı. Yüzyıllar boyunca, Yahudiler, putperestlik ve kafirlik saydıkları Tesliscilikten nefret edegelmişlerdi. Ancak şaşırtıcı sayıda Yahudi bu yasak görüşe ilgi duydu.

Din değiştiren aşırılar, Diriliş teolojisini benimseyerek, böylece bir başka Yahudi tabusunu daha yıktılar Sabetay Sevi’nin Mesih olmakla kalmayıp Tanrının Dirilişi de olduğuna inanamaya başlamışlardı. Çok geçmeden Dönmeler, İslam’a girmiş olanlar, bu düşünceyi bir adım ileri götürdüler ve İsrail’in Tanrısının aşağı indiğine ve Sabetay’da can bulduğuna karar verdiler.

İslam dinine giren Dönmelerin çoğu yirminci yüzyılın başlarındaki etkin Jön Türklerden oldular ve çoğunluk Kemal Atatürk’ün laik Türkiye’sinde tamamıyla özümsendi. Dıştan gelen adetlere karşı tüm Sabetaycıların duyduğu düşmanlık bir anlamda ‘getto’ koşullarına karşı bir isyandı. Görünüşte Yahudiliğe sadık kalmış olanlar, ılımlı Sabetaycılar, çoğu kere Yahudi Aydınlanması’na (Haskalah) öncülük ettiler; ayrıca on dokuzuncu yüzyılda Reformcu Yahudiliğin yaratılmasında etkin oldular.

Ukrayna’lı bazı Yahudiler, Rus Ortodoks Kilisesi’nde de yayılmış olan, Hıristiyan Pietist hareketlerinden etkilenmişlerdi. Yahudiler karizmatik dinin benzer bir türünü oluşturmaya başladılar. Vecd içinde düşen, akıllarına estiği gibi şarkı söyleyen ve dua sırasında ellerini çırpan Yahudilerin hikayeleri anlatılıyordu. 1 730′larda bu vecdle kendilerinden geçenlerin birisi, bu yürek dini Yahudilerinin tartışmasız önderi olarak ortaya çıktı ve Hasidizm diye bilinen okulu kurdu.

Mistisizm ve akılcılık arasında düşündüğümüz kadar büyük bir uçurum yoktur. Zihinlerimiz alma eğiliminde ve rahatken, düşünceler zihnin en derin diyarlarından gelir. Bu, ünlü ilke’sini hamamda keşfeden Arşimed gibi bilim adamlarının da başına gelmiştir. Mantık ve kavramlarla uğraştıklarına göre, ister istemez, henüz oluşturmuş oldukları düşüncenin ideaları veya biçimleri içine hapsolurlar. Çoğu kere buluşları dışarıdan ‘verilmiş’ gibi görünür. Esin ve önseziye dayanarak konuşurlar. Albert Einstein ayrıca mistikliğin “tüm sahici sanat ve bilimin en yaygını” olduğunu Öne sürmüştür: Bizim için ulaşılmaz olan gerçekliğin gerçekten varolduğunu, kendisini bize en yüce bilgelikte ve en ışınlı güzellikte gösterdiğini, bizim kaba yeteneklerimizle bunun ancak en ilkel biçimleriyle anlayabildiğimiz bilmek, bu bilgi, bu duygu bütün sahici dindarlığın özüdür. Bu anlamda ve yalnızca bu anlamda, ben de dindar insanlar arasında yerimi alıyorum.

Delhi’li Sufi Şah Veliullah (1703-62)yeni ruhu anlayan ilk kişiydi belki de. Kültürel evrensellikten kuşku duyan ama Müslümanların miraslarını korumak için birleşeceklerine inanan etkili bir düşünürdü, Şiilerden hoşlanmamakla birlikte Sünnilerin ve Şiilerin ortak bir zemin bulmaları gerektiğine inanıyordu.

On altıncı yüzyılın Hıristiyan reformcuları gibi, Arap yarımadasında Necd’li bir hukukçu olan Muhammed bin Abdülvehhab (öl. 1784), İslam’ı başlangıcındaki saflığına getirmeyi ve sonradan yapılmış tüm eklemelerden kurtarmayı istedi. Mistisizme özellikle düşmandı. Sufi erenlerine ve Şii imamlarına bağlılık da içinde, diriliş teolojisinin tüm önerileri mahkum edildi. Medine’deki Peygamber’in mezarı kültüne bile karşıydı: Hiçbir insan, ne denli parıltılı olursa olsun, Tanrı sevgisini kendisine yöneltmemeliydi.’ El Vehhab, Orta Arabistan’da küçük bir prensliğin hükümdarı olan Muhammed bin Suud’u inancına döndürdü ve ikisi birlikte Peygamber ve arkadaşlarının ümmetini yeniden oluşturma girişimi olan bir düzenleme başlattılar: ‘Yoksulluk, dul ve yetimlerin kötü durumlarıyla ilgilenmeden, ahlaksızlık ve putperestliğe zulmetmeyle işe koyuldular. Türklerin değil, Arapların Müslüman insanları yönetmesi gerektiği inancıyla büyük efendileri Osmanlılara karşı bir cihad sürdürdüler. Hicaz’ın büyük bir bölümünü Osmanlı idaresinden zorla aldılar; Türkler bu bölgeyi ancak 1818′de geri alabildi, ama yeni mezhep İslam dünyasındaki birçok insanın imgelemini zaptetmişti. On dokuzuncu yüzyıl boyunca, Vehhabilik İslam ruhuna hakim oldu ve Sufizm giderek sıra dışı ve sonuç olarak, daha da garip ve boş inan haline geldi. Yahudiler ve Hıristiyanlar gibi, Müslümanlar da mistik ülküden geri adım atmaya başladılar ve dindarlığın daha akılcı bir türünü benimsediler.

Yüzyılın sonunda, küçücük bir azınlık olarak kalmalarına karşın, yine de, kendilerine ateist demekten gurur duyan bir kaç filozof vardı. Bu tamamıyla yeni bir gelişmeydi. O zamana dek ‘ateist’, özellikle düşmanlarımıza savurduğumuz iğrenç bir hakaret, bir küfür terimi olagelmişti. İskoç filozof David Hume (1711-1776) yeni deneyciliği mantıklı sonuçlarına kadar götürdü. Doğal dünyada ayırdına vardığımız düzenin zeki bir idareciyi gösterdiği tartışılabilir, ama bu durumda, kötülük ve açığa çıkan düzensizliğin nedenini nasıl açıklarız?   Fransız filozof Deniş Diderot (1713-84), halka ateizmi bütünüyle açıkladığı Görenlerin Yararına Körler Hakkında Mektupla aynı soruyu sorduğu için hapsedilmişti.

Diderot kendisinin ateist olduğunu yadsımıştı. Yalnızca Tanrı varmış veya yokmuş onu ilgilendirmediğini söyledi.

‘Tanrı olsun ya da olmasın, O en yüce ve yararsız doğrular arasında sıralamaya girer.”   Diderot, Pascal’ın dinsel deneyimini fazla kişisel diye reddetti: O ve Cizvitler Tanrıyla hararetle ilgileniyorlardı, ama ona ilişkin çok farklı düşünceleri vardı. Aralarında nasıl seçim yapılır? Böyle bir Tanrı temperamonftan (huy, mizaç) başka bir şey değildi. Diderot bilimin -yalnızca bilimin- ateizmi çürütebildiğine inanıyordu. Diderot, aklın tanrının varlığının kanıtı olduğuna hala inanıyordu. Nevvton ilinin bütün boş inan ve boş laflarından kurtulmuştu: Mucizelerle uğraşan bir Tanrının çocuklarımızı korkuttuğumuz gulyabanilerden bir farkı yoktu.

Buna karşın, Diderot üç yıl sonra Newton’un kuşkusuna ulaştı ve dış dünyanın Tanrı için bir kanıt oluşturduğundan artık emin değildi. Yeni bilimle Tanrının hiçbir alışverişi olmadığını açıkça görüyordu.

Nevvton’un Tanrı’sı ve gerçekten çoğu geleneklere bağlı Hıristiyan’ın da Tanrısı, olan her şeyden tamamıyla sorumlu tutulan, yalnızca bir delilik değil dehşet verici bir düşünceydi. Şimdi de açıklayamadığımız şeylerin, açıklamak için Tanrıyı ortaya çıkarmak boyun eğmenin bir başarısızlığıydı.

Diderot’un görüşüne göre bir Yaradan’a gerek yoktu. Madde, Nevvton ve Protestanların zannettikleri edilgen, değersiz bir şey değildi; kendi kurallarına uyan dinamiği vardı. Gördüğümüzü düşündüğümüz görünüşteki taslaktan sorumlu olan -ilahi bir Mekanizma değil- bu madde yasasıdır. Maddeden başka bir şey yoktu. Diderot Spinoza’dan bir adım ileri gitmişti. Tanrı değil doğa olduğunu söylemek yerine, Diderot Tanrının zaten olmadığını yalnızca doğa olduğunu savladı. Ateist materyalizmin İncili olarak bilinen Holbach’ın kitabı Doğa Sistemi: Ya da Ahlaki ve Fiziksel Dünyanın Yasalarıçıktı (1770). Doğaya doğaüstü bir seçenek yoktu, Holbach’ın öne sürdüğüne göre, “Ama durmadan birinden ötekine geçen sınırsız bir nedenler ve sonuçlar zinciri var”. Bir Tanrıya inanmak onursuzluk ve gerçek deneyimimizi yadsımaktı. Ayrıca umutsuzluk nedeniydi, insanlar bu dünyadaki yaşam trajedisine başkaca bir avunç bulamadıkları için din tanrıları yaratmıştı. Dehşet ve felaketi savuşturmak için perdenin arkasında gizlendiğini hayal ettikleri bir ‘aracı’nın beğenisini kazanmaya çalışarak, yanıltıcı kontrol duygusunu oluşturmak adına felsefe ve dinin düş ürünü tesellilerine dönmüşlerdi insanlar. Aristoteles yanılmıştı: Felsefe bilgiye duyulan soylu bir arzunun sonucu değil, acıdan kaçınmak için duyulan korkak bir özlemin sonucuydu. Din eşiği, bu nedenle, olgun, aydın insanın aşması gereken cahillik ve korkuydu.

Holbach kendi Tanrı tarihini yazmayı denedi, ilk insanlar: tapınmışlardı. Bu ilkel animizm, bu dünyanın ötesine geçmeye çalışmadığı için kabul edilebilir olmuştu, insanlar güneşi, rüzgarı ve denizi kişileştirmeye ve kendi imge ve suretlerinde tanrılar yaratmaya başladıkları zaman çürüme de başladı. Sonunda, tüm bu tanrıcıkları bir aykırılıklar yığını ve izdüşümünden başka bir şey olmayan tek bir ilahta birleştirdiler.

Tarih, Tanrının her şeye gücünün yetmesiyle sözde iyiliğinin uzlaştırmasının olanaksız olduğunu gösterir.

Eğer doğa hakkındaki cahillik Tanrıları doğurduysa, doğa bilgisinin onları yok etmesi beklenir.” Ne yüce hakikatler ya da belirleyici örüntüler ne de büyük tasarım yoktur. Yalnızca doğanın kendisi vardır;

Doğa yapılmış iş değildir; daima kendi başına var olmuştur; her şey onun bağrında olur; o malzemeyle dolu büyük bir laboratuardır ve kendisine hareket olanağı sağlayan araçları yapar. Onun bütün yaptıkları kendi enerjisinin ve gene kendisinin içerdiği ve eyleme soktuğu yarattığı etmen veya nedenlerin sonucudur.

Tanrı yalnızca yararsız değil kesinlikle zararlıydı. Yüzyılın sonunda, Paul Simon de Laplace (1749­1827) Tanrıyı fizikten çıkardı.

Diderot, Holbach ve Laplace bu girişimi baş aşağı ettiler ve aşırı mistiklerle aynı sonuca vardılar: Dışarıda bir şey yoktu.

10 Tanrı Öldü mü?

On dokuzuncu yüzyılın başlarında, ateizm kesin olarak gündemdeydi. Bu, Ludvvig Feuerbach, Karl Marx, Charles Darvvin, Friedrich Nietzsche ve Sigmund Freud‘un, içinde Tanrının olmadığı gerçekliğin felsefi ve bilimsel yorumlarını geliştirdikleri yüzyıldı. Gerçekten, yüzyılın sonunda, çok sayıda insan, Tanrı henüz ölmediyse, akılcı ve özgür insanların görevinin onu öldürmek olduğunu hissetmeye başlamışlardı. Tanrı düşüncesini reddeden ideolojilerin çoğu akla yakın geliyordu. Batı Hıristiyan dünyasının insan biçimci ve kişilik sahibi Tanrısının karnı yumuşaktı. Korkunç suçlar onun adına işleniyordu. Kimi insanlar, deneysel düşüncenin bağlayıcı sistemlerinden çıkarmak için yeni bir teoloji geliştirerek Tanrıyı kurtarmaya çalıştılar, ama ateizm yerleşmeye başlamıştı.

Ayrıca akıl kültüne karşı da tepki vardı. Romantik hareketin şairleri, yazarları ve filozofları her şeyi kapsayan bir akılcılığın indirgemeci olduğunu belirttiler, çünkü böylesi insan ruhunun yaratıcı ve sezgisel işlerini dışarıda bırakıyordu.

On dokuzuncu yüzyılda, büyük filozoflar birbiri ardına geleneksel Tanrı görüşüne, en azından Batıda etkin olan Tanrıya meydan okumaya başladılar. Özellikle ‘dışarıda’ nesnel bir varlığı olan, doğaüstü bir ilah fikri onları kızdırıyordu. Yüce Varlık olarak Tanrı düşüncesi Batıda üstünlük kazanmış olsa da, diğer tektanrıcı geleneklerin bu tür teolojiden yollarını ayırdıklarını görürüz. Yahudiler, Müslümanlar ve Ortodoks Hıristiyanlar, bizim insani Tanrı düşüncemizin yalnızca bir simge olan söylenemez gerçekliği karşılamadığında, kendi farklı yollarında ısrar ettiler. Hepsi, şu ya da bu zaman, ‘o’nun varlığını zaten kavrayamadığımıza göre, Tanrıyı Yüce varlık yerine ‘Hiçbir şey’ olarak tanımlamanın daha doğru olduğunu öne sürdüler, Yüzyıllar boyunca Batı, Tanrı anlayışının bu daha yaratıcı görünüşünü giderek yitirdi. Katolikler ve Protestanlar ‘onu’, göksel bir Diktatör gibi eylemlerimizi seyreden, bildiğimiz dünyaya eklenmiş bir diğer gerçeklik olan bir Varlık gibi kabul etmeye başladılar. Devrim sonrası dünyada çoğu insan için bu Tanrı fikrinin kabul edilemez dünyada çoğu insan için bu Tanrı fikrinin kabul edilemez insan değerine zıt, uygunsuz bir bağlılığa mahkum eder gibiydi.

Georg VVİlhelm Hegel (1770-1831) kimi bakımlardan Kabbala’ya dikkat çekecek biçimde benzeyen bir felsefe geliştirdi. Hegel’e göre Yahudi Tanrısı dayanılmaz bir Yasa’ya sorgusuz boyun eğilmesini isteyen bir tirandı. İsa insanları bu aşağılık kulluktan kurtarmaya uğraşmış, ancak Yahudiler gibi Hıristiyanlar da aynı tuzağa düşmüş ve ilahi bir Despot düşüncesini yüceltmişlerdi. Kant gibi, Hegel’de Yahudiliği dinle ilgili bütün yanlışlıkların örneği olarak görmüştü. Tinin Görüngübilimi’nde (1817), dünyanın yaşam gücü olan bir Tin düşüncesini geleneksel Tanrının yerine geçirdi. Ancak Kabbala’da olduğu gibi, Tin sahici tinselliği ve kendi bilincini yaşamak için sınırlanma acısına ve sürgüne hazırdı. Yine Kabbala’da olduğu gibi, Tin kendi enerjisi için dünyaya ve insanlara bağımlıydı. Böylelikle Hegel eski tektanrıcı -Hıristiyanlık ve İslamiyet’inde özelliği olan- anlayışı savunuyordu; buna göre ‘Tanrı’ günlük gerçeklikten ayrı, kendi başına bir dünyada zorunlu olmayan bir fazlalık değildi, ama insanlıkla çözülemez biçimde düğümlenmişti. Blake gibi, o da, insanlık ve Tini, sınırlı ve sonsuz olanı, aynı kendini gerçekleştirme sürecinde karşılıklı olarak birbirine bağlı ve kolayca anlaşılamayan tek bir gerçeğin iki yarısı olarak görüp bu anlayışı diyalektik biçimde açıkladı. Yabancı, istenilmeyen Yasaya uyarak uzak bir ilahı yatıştırmaya çalışmak yerine, Hegel ilahın aslında insanlığımızın bir boyutu olduğunu söyledi. Gerçekten, Hegel’in Tinin, dünyada vücut bulmak ve her yerde hazır ve nazır olmak için kendisini kenosis’e boşaltması görüşü, üç inançta geliştirilmiş olan vücut bulmaya ilişkin teolojilerle fazlasıyla ortaktır.

Hegel farkında olmadan geçmişin anlayışlarını yansıtıyordu. Feylezoflar gibi, akıl ve felsefeyi düşüncenin simgesel biçimlerine saplanmış dinden üstün görüyordu.

Arthur Schopenhauer’a Hegel’in felsefesi gülünç biçimde iyimser geldi. Schopenhauer, dünyanın işleyişinde ne Mutlak ne Akıl ne Tanrı ne de Tin olduğuna inanıyordu: içgüdüsel hayvanı yaşama iradesinden başka bir şey yoktu. Tüm din anlayışlarına sırt çevirmiyordu, yine de. Schopenhauer Hindu dini ve Budacılık (ve her şeyin boş olduğunu savunan Hıristiyanların) dünyadaki her şeyin bir yanılsama olduğunu iddia ettikleri zaman tam bir gerçeklik kavramına ulaştıklarına inanıyordu. Bizi kurtaracak Tanrı olmadığına göre, yalnızca sanat, müzik, bir vazgeçiş öğretisi ve sevgi bize bir huzur ölçüsü verebilirdi.

Schopenhauer’un kurtuluş görüşü Yahudi ve Müslümanların, bireylerin kendileri için nihai bir anlam duygusu yaratmaları anlayışlarına yakındı, insanların kendi kurtuluşları yolunda hiçbir katılımları olamadığı ama kendilerinin dışlarında bir ilaha tamamıyla bağlı oldukları anlamına gelen, Tanrının mutlak egemen liğine dayanan Protestan düşüncesiyle de hiçbir ortak yanı yoktu.

Danimarkalı filozof Soren Kierkegaard (1813-55) eski inanç ve öğretilerin put haline geldiklerinde ısrar etti, bunlar kendileri için amaç olup Tanrının kutsal gerçekliğinin yerine geçiyorlardı. Alman filozof Ludvvig Andreas Feuerbach (1804-72)  Tanrının yalnızca insan yansıması olduğunu tartıştı. Tanrı düşüncesi, insani düşkünlüklerimizin karşısına olanaksız bir mükemmel koyarak bizi kendi doğamızdan vazgeçirmişti. Bu nedenle Tanrı sonsuz, insan geçiciydi; Tanrı her şeye kadir, insan zayıftı; Tanrı kutsal, insan günahkardı. Tanrıyı insanın koşullarından dışarı süren bir yansıtma türü bir put yaratılmasıyla sonuçlanabilir.

Ateizm daima geçerli tanrısallık kavramının inkârı olmuştur. Yahudiler ve Hıristiyanlar, bir Tanrıya inanmış olmalarına karşın, pagan tanrısallık kavramlarını yadsıdıklarından ‘ateist’ olarak adlandırıldılar. Karl Marx (1818-1885) dini “baskı gören yaratığın iç çekişi  bu acıyı dayanılabilir kılan, halkların afyonu” olarak gördü. Tarihsel süreç dışında anlam, değer veya amaç olmadığına göre, Tanrı düşüncesinin insanlığa yararı olamazdı. Ateizm, Tanrının reddi de zamanın boşa harcanmasıydı.

İslam’da dünyanın Allah tarafından yaratıldığı mutlak diye kabul edilmiştir, ama bunun nasıl gerçekleştiğinin ayrıntılı tartışması yoktur. Kuran’daki Tanrıya ilişkin bütün diğer sözler gibi, yaratılış öğretisi de yalnızca bir ‘mesel’, bir belirti veya bir simgedir. Üç dinin tektanrıcıları, sözcüğün en olumlu anlamıyla, yaratılışı bir mitos olarak kabul etmişlerdi: insanlara belirli bir dinsel tavır kazanmalarında yardımcı olan simgesel bir açıklamaydı bu.

Tarih boyunca insanlar onlar için işlerliğini yitirdiğinde Tanrı düşüncesini kovmuşlardır.

Tam anlamıyla bir olanaksızlık yaratma gibi bilgiler ortaya çıkaran yalnızca bilimimiz değil, bizim büyük egemenlik ve gücümüz de bir idare eden tanrı düşüncesini kabul edilemez kıldı.

Hıristiyan Tanrının, acınacak halde, gülünç ve “hayata karşı bir suç” olduğunu öğretti Nietzsche. Bu Tanrı insanları gövdelerinden, tutkularından ve cinselliklerinden korkmaya özendirmişti ve bizi zayıf kılan mızmız bir acıma ahlakçılığının değerini artırmıştı. En yüksek anlam veya değer yoktu ve insanların Tanrıya hoşgörülü bir seçenek sunmasının gereği yoktu.

Sigmund Freud (1856-1939) Tanrı inancını olgun insanların bir yana bırakacakları bir aldatmaca saydı kuşkusuz. Tanrı düşüncesi bir yalan değildi, ama psikolojiyle çözülmesi gereken bilinçaltının bir oyunuydu. Kişisel tanrı yüceltilmiş baba figüründen başkaca bir şey değildi: Böyle bir tanrı isteği, adalet, doğruluk ve yaşamın böylece sürüp gitmesi için güçlü, koruyucu bir babaya duyulan çocukça bir özlemden çıkmıştı. Çaresizliğe dayanma duygusuyla insanlarca korkulan ve tapınılan Tanrı bu isteklerin bir yansımasıydı yalnızca. Din insan ırkının çocukluk dönemine aitti; çocukluktan olgunluğa geçişte gerekli bir aşamaydı. Toplum için gerekli olan etik değerleri yaşama geçirmişti. “Hayır, bilimimiz bir yanılsama değildir! Bilimin bize veremediğini bir başka yerden alabileceğimizi zannetmek yanılsamadır.”

Alfred Adler (1870-1937) Tanrının bir yansıma olduğunu ancak ona inanmanın insanlığa yararlı olduğunu kabul etmişti. C.G. Jung’un (1875-1961) Tanrısı mistiklerin Tanrısını çağrıştırıyordu; her bir bireyce tanımlanmış, psikolojik bir hakikat. “inanmak zorunda değilim. Biliyorum!”

İnsanlar kendi verimli dönemlerinde Tanrıyı bırakmalıydılar: Onları, hazır olmadan ateizme veya laikliğe zorlamak sağlıksız bir inkâr ve bastırmaya yol açabilirdi.

Hegel’in kuramları gibi, Nietzsche’nin kuramları da bir sonraki Alman kuşakça, ateist bir ideolojinin ‘Tanrı’ düşüncesi kadar zalim bir savaş etiğine önderlik edebileceğini hatırlatacak biçimde, Nasyonal Sosyalizm politikalarını doğrulamak için kullanıldı.

Fyodor Dostoyevsky,iman ve inanç arasındaki kendi çekişmelerini, Mart 1854 tarihli bir mektubunda bir arkadaşına açıkça yazmıştı. Romanı da benzer biçimde kararsızdır. Diğer karakterlerce ateist olarak tanımlanan Ivan (şimdi ünlü olan şu özdeyişi ona söyletir: “Eğer Tanrı yoksa, her şey yapılabilir”‘) kuşkuya yer bırakmayacak biçimde Tanrıya inandığını söyler. Gerçi, yaşam trajedisine nihai anlamını yüklemeyi beceremediğinden, bu Tanrıyı kabul edilebilir bulmaz. Ivan evrim kuramından değil tarihte insanlığın çektiği acılardan yana sıkıntıdadır: tek bir çocuğun ölümü, her şeyin sonuçta iyiye bağlanacağı dinsel bakış açısı için ödenen çok yüksek bir bedeldir.

Teknik donanıma kavuşmuş Avrupa, öncü güç haline gelmiş ve dünyayı yönetir olmuştu. Türkiye ve Orta Doğu’da pazar yerleri ve konsolosluklar kuruldu; Batı yönetiminin gerçekten kurulmasından uzun zaman önce de bu toplumların geleneksel yapısının altını boşaltan bunlar oldu. Bu sömürgeleştirmenin tamamıyla yeni bir türüydü. Moğollar Hindistan’ı fethettikleri zaman, Hint nüfus çoğu Müslüman öğesini kendi kültürü içinde özümsemişti ama sonunda yerli kültür esaslı bir dönüş yaşadı. Yeni sömürge düzeni bağımlılık siyaseti uygulayarak uyruğu yaptığı insanların yaşamlarını kalıcı biçimde dönüştürdü.

Sir Alfred Lyall bir keresinde bana şöyle dedi: “Kesinlik Doğulu zihniyetine zıttır. Her Anglo-indian bu deyişi daima hatırlamalıdır.’’ Kesinlik isteği, ki doğru olmamada kolayca yozlaşır, aslında Doğulu zihniyetin başlıca niteliğidir.

Müslümanların geleneksel yolda Tanrı anlayışlarını geliştirmeleri için halleri veya güçleri kalmadı. Batıyı yakalamak için bir mücadeleye girişmişlerdi. Kimileri Batı laikliğini yanıt olarak gördüler; ancak, İslamiyet’te kendi zamanında kendi geleneğinden doğal bir biçimde gelişmediğinden Avrupa’da olumlu ve canlandırıcı olan İslam dünyasında yalnızca yabancı ve ilişkisiz kalabiliyordu. Kültür köklerinin kesilmesi, insanlarda zihin karışıklığı ve yitmiştik duygusu yarattı. Kimi Müslüman yenilikçiler, İslamiyet’e zorunlu olarak küçük bir rol biçerek ilerleme davasını hızlandırmaya uğraştılar. Sonuçları hiç de umdukları gibi olmadı. Osmanlı imparatorluğu’nun 1917′de yenilmesinden sonra ortaya çıkan Türkiye’nin yeni ulus devletinde, daha sonra Kemal Atatürk denilen Mustafa Kemal (1881-1938), ülkesini Batılı bir ulus haline getirmeye çalıştı: Dini yalnızca kişisel bir konu haline getirip, İslamiyet’in devletle olan ilişkisini kesti. Sufi tarikatlar dağıtıldı ve yeraltına kaydılar; medreseler kapatıldı ve ulemanın resmi eğitimine son verildi. Bu laikleşme politikası, dinsel sınıfların ortada görünmelerini azaltan ve ayrıca halkı Batılı bir üniforma içine girmeye zorlamak için psikolojik bir girişim olan fesin yasaklanmasında simgesini buldu.

Freud, herhangi, bir dinsel baskı uygulamasının yalnızca zararlı olabileceğini ustalıkla görmüştü. Cinsellik gibi, din de yaşamı her düzlemde etkileyen bir insan gereksinimidir. Baskı altına alınmışsa, sonuçları herhangi sert cinsel baskı kadar patlayıcı ve zarar verici olabilir. Dinsel baskı aşırı tutuculuğu doğurabilir, aynı, teizmin yetersiz biçimlerinin Tanrıyı reddedişe yol açabileceği gibi. Türkiye’de, medreselerin kapatılması kaçınılmaz biçimde ulemanın otoritesinin çökmesine neden oldu. Bu, İslam’daki en eğitimli, ılımlı ve sağduyulu unsur çökerken, yeraltı Sufizminin en aşırı biçimi din adına kalan tek anlayış oldu.

Diğer yenilikçiler zora dayanan baskının yanıt olmadığından emindiler. İslam öteki uygarlıklarla ilişki kurmakta her zaman başarılı olmuştu ve toplumlarında derinlemesine ve kalıcı yenilik için elinin gerekli olduğuna inanıyorlardı. Yirminci yüzyılın başında neredeyse her Müslüman aydını ateşli bir Batı hayranıydı.

Yenilikçilerin hepsinin entelektüel eğilimleri vardı ve bunun yanında İslami mistisizmin bazı biçimleriyle hemen hepsi ilişki içindeydi. Sufizm ve işrakıyyenin daha yaratıcı ve imgelemci biçimleri önceki buhran dönemlerinde Müslümanlara yardım etmişlerdi ve yeniden buna yöneldiler. Tanrı deneyimi bir engel olarak değil, çağdaşlığa geçişi hızlandıracak, derinlemesine dönüşüm için bir güç olarak görüldü. Böylelikle iranlı yenilikçi Cemaleddin el-Afgani (1839-89) çağdaşlığın tutkulu bir savunucusuyken, ayın zamanda Suhreverdi’nin işraki mistisizminin de ustasıydı. Yenilik gerekli olmakla birlikte, esas olan dindi. Afgani, mümin, tutkulu bir teist bile olsa, tek kitabı Maddecilerin Çürütümü’nde Tanrıdan çok az söz edilir. Batının akla değer verdiğini ve İslam ve Doğuluları mantıksız kabul ettiğini bildiğinden, Afgani İslam’ı insafsız akıl kültüyle tanınmış bir inanç olarak tanımlamaya çalıştı. İslam tanımını Batılı ülkü olarak algılanana uygun biçimde yapmak, kısa süre sonra fazlasıyla yıkıcı olacak olan Müslüman dünyasında yeni bir güven eksikliğini gösterir.

Afgani’nin Mısırlı müridi Muhammed Abduh’un (1894-1905) yaklaşımı farklıydı. Günümüz Müslümanlarından Şiiliğin en radikal mistik mezheplerinden bazıları, Dürzi ya da Aleviler, modern bilimle özellikle ilgilenirler, İslam dünyasında batı politikalarına ilişkin ciddi kuşkular vardır ama çok azı Batı bilimiyle kendi Tanrı inançlarını uzlaştırmayı bir sorun olarak görür.

Her yenilikçi gibi, Abduh inancının köklerine dönmeyi istiyordu. Bunun için Peygamberin ruhuna ve ilk Doğru yolu göstermiş dört Halifeye (raşidun) dönmeyi savundu. Bu çağdaşlığın aşırı tutucu bir reddini gerektiriyordu yine de. Abduh Müslümanların çağdaş dünyada yerlerini almaları için bilim, teknoloji ve laik felsefe çalışmaları gerektiğinde ısrar ediyordu. Şer’i Hukuk Müslümanların gerek duydukları entelektüel özgürlüğü kazanabilmeleri için yenilenmeliydi. İnsanlık tarihinde ilk kez Kuran’da akıl ve dinin yan yana yürüdüğünü kanıt göstererek, Afgani gibi, İslam’ı akılcı bir din olarak göstermeye çalıştı. Hadisi aktardı: “Tanrının yarattıklarını düşün, ama zatını değil, yoksa mahvolursun.” Gizle örtülü olan Tanrının asıl varlığım akıl kavrayamaz. Kabul edebileceğimizin hepsi Tanrının başka hiçbir varlığa benzemediğidir. Teologların uğraştığı bütün öteki sorular önemsizdir ve Kur’an tarafından zann diye saf dışı edilmişlerdir.

Hindistan’da öncü yenilikçi Sir Muhammed İkbal’di (1876-1938):Hindular için Gandi ne ise Hindistan’ın Müslümanları için ikbal oydu. Aslında bir mütefekkirdi -Sufi ve Urdu şairi- ancak Batılı bir eğitim almış ve felsefe doktorası da yapmıştı. İkbal, şiir ve felsefe aracılığıyla İslami ilkelerin yaratıcı yapılanması yoluyla halkının sıkıntısını gidermeye girişti.

Nietzsche gibi Batılı filozoflardan, ikbal bireyciliğin önemini özümsemişti. Tüm evren bireyin en yüce biçimi olan ve insanların ‘Tanrı’ dediği bir Mutlak’ın temsiliydi. Kendi tekil yapılarını anlamak için, her insan daha fazla Tanrı gibi olmalıydı. Bunun anlamı, herkesin daha bireysel, daha yaratıcı olması ve bu yaratıcılığını eyleme dökmesi demekti. Müslüman içtihad ilkesi onları yeni düşünceleri kabul etme yolunda cesaretlendirmeliydi: Kuran’ın kendisi sürekli gözden geçirmeyi ve kendi kendini incelemeyi emrediyordu. Afgani ve Abduh gibi, ikbal de, ilerlemenin anahtarı olan bu deneysel tutumun İslam’da ortaya çıktığını ve ortaçağ sırasında Müslüman bilim ve matematiği yoluyla Batıya geçtiğini göstermeye çalıştı.

Ne yazık ki bireycilik, kendi başına bir amaç haline geldiğinden, Batıda putperestliğin yeni bir biçimi olmuştu, insanlar bütün hakiki bireyselliğin Tanrıdan çıktığım unutmuşlardı. Bireyin dehası dizginleri hepten bırakılırsa tehlikeli işlerde kullanılabilirdi: Kendilerinin Tanrılar gibi olduklarını sanan bir Üstinsan soyu, Nietzsche’nin tasarladığı gibi, korkutucu bir manzaraydı: insanların zamana bağlı kaprislerini ve kavramlarını aşan bir normun çerçevesine gereksinimleri vardı. Ülkünün Batılı çürümesine karşı gerçek bireycilik yapısını desteklemek İslam’ın göreviydi. Onların, yaradılışın sonu ve kendi kendinin varoluş amacı olan Sufi ülküleri Kamil-insan vardı. Kendisini en yüce olarak gören ve ayaktakımından nefret eden Üst-insan‘dan farklı olarak, Kamil-insan Mutlak’ı tam olarak anlaması ve halk kitlesini kendisiyle beraber sürüklemesiyle tanımlanmıştı. Herkes sonunda Tanrıdaki kusursuz bireyselliğe kavuşacaktı.

Batının bakış açısı umutsuzca önem kazanmıştır. Hüseyin gibi insanlar dini ve Tanrı merkeziyetini anlamışlar ancak çağdaş dünyayla ilişkilerini yitirmişlerdi. Çağcıllıkla ilişkide olan insanlar Tanrı duygularını yitirmişlerdi. Bu kararsızlıktan, modern tutuculuk olarak tanımlanan, Tanrıdan el çekme olan, siyasi eylemcilik çıkar.

Avrupa Yahudileri de inançlarına yapılan saldırgan eleştiriden etkilenmişlerdi. Almanya’da, Yahudi filozoflar ‘Yahudilik Bilimi’ adım verdikleri, Yahudiliğe yüklenen kölece, yabancılaştırıcı bir inanç olduğu suçlamalarına karşı Hegelci terimlerle yeniden yazılmış bir Yahudi tarihi geliştirdiler. İsrail tarihinin bu yeniden yorumu girişiminde bulunanların ilki Solomon Formstecher’di (1808-89). Tin Dini (1841) adlı kitabında, Tanrıyı bütün şeylerde bulunan bir Tin dünyası olarak tanımladı. Yahudilik geliştirilmiş bir Tanrısal kavramına erişen ilk din oldu ve kısa sürede gerçekten tinsel bir dinin neye benzediğini tüm dün yaya .gösterdi.

ilkel, pagan dinin Tanrıyla doğayı özdeşleştirdiğini ileri sürdü Formstecher. Bu kendiliğinden, düşünce ürünü olmayan dönem insan soyunun çocukluğunu anlatıyordu, insanlar kendi bilinçlerine daha fazla erdikleri zaman, tanrı kavramının daha incelikli aşamalarına varmaya hazır oluyorlardı. Bu ‘Tanrı’ veya ‘Tin’in doğa sınırları içinde değil, onun üstünde ve ötesinde varolduğunun farkına varmaya başladılar. Bu yeni tanrı kavramına erişen peygamberler bir ahlak dinini vaaz ettiler. Başlangıçta vahiylerinin kendileri dışında bir güçten geldiğine inanıyorlardı, ancak büsbütün dıştan gelen bir Tanrıya bağlı değil, kendi Tinle dolu doğalarından esinlendiklerini giderek anladılar. Yahudiler bu ahlaki Tanrı kavramına ulaşan ilk insanlardı. Sürgünde geçen uzun yılları ve Tapınaklarını yitirmeleri onları dıştan gelen destek ve idarelerden soğutmuştu. Böylelikle, Tanrıya serbestçe yaklaşmalarını sağlayan daha yüksek bir dinsel bilinç türüne eriştiler. Hegel ya da Kant’ın ileri sürdüğü gibi, ne tefekküre dalan papazlara bağlıydılar ne de yabancı bir Yasayla korkutulmuşlardı. Bunların yerine Tanrıyı kendi zihinleri ve bireysellikleri aracılığıyla bulmayı öğrenmişlerdi.

Müslüman yenilikçiler gibi, Yahudilik Bilimi temsilcileri de tam bir akılcı inanç olarak dinletinin şimdiki halinden endişe duyuyorlardı. Sabetay Sevi fiyaskosundan ve Hasidizmin yükselişinden sonra bir utanç haline gelen Kabbala’dan kurtulmakta özellikle istekliydiler. Sonuç olarak, 1842′de Yahudilerin Dinsel Felsefesi’ ni yayımlayan Samuel Hirsch, Yahudiliğin mistik boyutunu görmezlikten gelen ve özgürlük düşüncesine odaklanan ahlaki ve akılcı bir Tanrı tarihi sunan bir İsrail tarihi yazdı, insan ‘ben’ diyebilme yeteneğiyle tanımlanırdı. Bu kendini bilme ayrılamaz kişisel özgürlüğü gösteriyordu. Pagan dini bu özerkliği yeşertemezdi, çünkü insanlık gelişiminin ilk aşamalarından bu yana kendini bilme armağanı yukarıdan verilir gibiydi. Paganlar kişisel özgürlüklerinin kaynağını doğada bulmuşlardı ve kimi kusurlarının kaçınılmaz olduğuna inanıyorlardı. Tanrı, Evrenin Efendisi, bu içsel özgürlüğe varmanıza yardım etmek için dünyayı düzenledi ve her birey bu amaca ulaşmak için başka hiç kimse tarafından değil, fakat Tanrı tarafından eğitilir. Yahudilik, Yahudi olmayanların sandıkları gibi kölece bir inanç değildi.

Nachman Krochmal (1785-1840), Yahudilerin başarılarının Tanrıya körü körüne bir bağlılığın değil, fakat ortak bilinç çalışmalarının sonucu olduğunu ileri sürdü. Din ve felsefe arasındaki tek fark, Hegel’in belirtmiş olduğu gibi, dinin temsili bir dil kullanırken ötekinin kendini kavramlarla açıklamasıydı.

Özgürleşmeyle gelen yeni güven, 1881′de Çar II. Nicholas’ın idaresi altındaki Doğu Avrupa ve Rusya’da zalimce bir anti-semitizmin baş göstermesiyle ağır bir darbe yedi.

Hermann Cohen (1842-1918) hali Kant ve Hegel’in metafizik anti-semitizmiyle uğraşır görünüyordu. Yahudiliğin kölece bir inanç olduğu suçlamalarıyla uğraştı Cohen, Tanrının gökten, boyun eğilmesini emreden bir dış gerçeklik olduğunu reddetti. Tanrı yalnızca insan zihninde biçimlendirilmiş bir düşünce, ahlaksal ülkünün bir simgesiydi.

Bunlar, onu çağdaşlarından ayıran büsbütün farklı bir Musevilik anlayışı geliştirmiş Franz Rosenzweig’in (1886 1929) onaylamadığı düşüncelerdi. Zalim bir Tanrıya bir köleye yakışır, aşağılık bir bağımlılığı özendiren Tevrat geleneğini tutkuyla reddetti Rosenzweig. Engin iman kalabalığında korkmuş, yitik ve yalnızız her birimiz. Bu bilinmezlik ve korkudan tek kurtuluşumuz, Tanrının bize dönmesidir. Tanrı bizim bireyselliğimizi azaltmaz, bu nedenle, tam kendi bilincine erişmemizi sağlar.

insanbiçimci herhangi bir yolla Tanrıyla buluşmak bizler için olanaksızdır. Tanrı varlığın Temelidir, kendi varlığımıza bağlı olduğundan bize benzer bir başka kişiymiş gibi onunla konuşamayız. Tanrıyı tanımlayan bir sözcük veya düşünce yoktur.

1882′ de, Rusya’daki ilk Yahudi kıyımından sonraki yıl, bir grup Yahudi Filistin’e yerleşmek üzere Doğu Avrupa’dan ayrıldı. Kendi ülkeleri olana değin Yahudilerin eksik ve yabancılaşmış insanlar olarak kalacaklarına inanmışlardı. Tarihteki olaylar Siyonistleri kendi dinlerinin ve Tanrılarının işe yaramadığına inandırdığından cüretli laik bir hareket olarak Sion’a (Kudüs’ün antik adı) dönüş özlemi başladı. Rusya ve Doğu Avrupa’da, Siyonizm, Karl Marx’ın kuramlarını uygulamaya koyan devrimci sosyalizmin bir yan çalışmasıydı. Yahudi devrimciler yoldaşlarının Çar kadar anti-semitik olduklarını fark etmişlerdi ve komünist bir rejimde yazgılarının düzelmeyeceğinden korkuyorlardı: Olaylar yanılmadıklarım gösterdi. David Ben Gurion (1886-1973) gibi ateşli genç sosyalistler bavullarını toplayıp Filistin’e yelken açtılar; Yahudi olmayanlar için ışık olabilecek örnek bir toplum yaratmaya ve sosyalist mutluluk döneminin habercisi olmaya kararlıydılar. Diğerlerinin bu Marksist düşlere zamanları yoktu. Karizmatik AvusturyalI Theodor Herzl (1860-1904)yeni Yahudi macerasını bir sömürge girişimi olarak gördü: Avrupa emperyal güçlerinin birinin kanatları altındaki Yahudi devleti İslam çölündeki ilerlemenin öncü kolu olacaktı.

Kabul edilmiş laikliğine karşın, Siyonizm kendini içgüdüsel olarak geleneksel dinsel terminoloji içinde açıkladı; aslında Tanrısız bir dindi. Eski kurtuluş, hac ve yeniden doğuş temalarından ilham alıyordu, geleceğe ilişkin olarak vecd ve mistik umurlarla doluydu. Siyonistler kurtulan özün bir belirtisi olarak kendilerine yeni adlar verme uygulamasını bile benimsemişlerdi. Siyonistler eski dinsel yönetmelerini tersine çevirmişlerdi. Aşkın bir Tanrıya yönelmek yerine, Yahudiler kendilerini yeryüzünde gerçekleştirmenin arayışı içindeydiler, ibranice hagshamah terimi (sözlük anlamı, somutlaştırmak) Tanrıya fiziksel veya insani özellikler atfetme huyu anlamı yüklenerek ortaçağ Yahudi felsefesinde olumsuz bir terim haline gelmişti. Siyonizmde, hagshamah yerine getirme, günlük dünya içinde İsrail’in umutlarını gerçekleştirme anlamına geldi. Kutsallık artık cennette bulunmuyordu: Filistin kelimenin tam anlamıyla ‘kutsal’ bir topraktı.

Siyonistlerin Araplarca ihmal edildiğini iddia ettikleri toprağı işlemekle, Yahudiler onu kendileri için kazanacaklar ve aynı zamanda, kendilerini sürgünün yabancılığından kurtaracaklardı.

Sosyalist Siyonistler çığır açan hareketlerine Emeğin Zaferi adını verdiler: kibbutizm’leri, ortaklaşa yaşadıkları ve kendi kurtuluşları için çalıştıkları laik manastırlar haline geldi. Çalışmaları laik bir ibadetti. Artık Siyonistin Tanrıya gereksinimleri yoktur; kendisi yaratıcıdır.

Kutsal Topraklara bağlılık günümüz Yahudi köktencilik putperestliğini doğurdu. Tarihsel İslam’a bağlılık Müslüman dünyasında benzer bir tutuculuğa yardım etti. Hem Yahudiler hem Müslümanlar karanlık bir dünyada anlam bulmaya çabaladırlar. Tarihin Tanrısı onları başarısızlığa uğratmış gibidir. Siyonistler insanlarının sonunda yok edeceği korkularında haklı çıktılar. Çoğu Yahudi için, Nazilerin yaptığı Yahudi katliamından sonra geleneksel Tanrı düşüncesi olanaksız hale geldi.

Dostoyevski, tek bir çocuğun ölümü Tanrıyı kabul edilemez kılabilir demişti, ancak insanlık dışı hareketlere yabancı olmayan o bile, böyle koşullar içinde bir çocuğun ölümünü düşünmemişti. Çoğu Yahudi, kendini tarihte gösteren Kitabı Mukaddes Tanrısına ilişkin, VVeisel’le aynı şeyi söylerler, o Auschvvitz’de ölmüştür. Kişilik sahibi, bizden biri gibi bir tanrı düşüncesi, güçlüklerle doludur. Bu Tanrının gücü her şeye yetiyorsa, Nazilerin yaptığı Yahudi katliamını engelleyebilirdi. Bunu durduramamışsa, kudretsiz ve yararsızdır; bunu durdurabilecekken yapmamayı yeğlediyse, bir canavardır. Nazilerin yaptığı Yahudi katliamının geleneksel teolojiye son verdiğine inanan tek halk Yahudiler değildir.

11 Tanrının Geleceği Var mı?

Ateistlik, artık birkaç entelektüel öncünün zahmet çekerek kazandığı bir ideoloji değil, yaygın bir durum. Geçmişte ateizm her zaman belirli bir Tanrı düşüncesinden çıkardı ama şimdi tektanrıcılıkla temelsiz ilişkisini yitirmiş ve laikleştirilmiş bir toplumda yaşama deneyimine otomatik bir karşılık haline gelmiş gibidir.

Jean Paul Sartre (1905-80) insan bilincinde Tanrının her zaman bulunduğu, tanrı biçimli boşluktan söz etti. Bununla birlikte, Tanrı varsa bile, Tanrı düşüncesi özgürlüğümüzü reddettiğine göre, onu reddetmek gerektiğinde ısrar etti. Geleneksel din bize tam insan olmak için insanlığın Tanrı düşüncesine boyun eğmesi gerektiğini söyler. Oysa, biz insanlığı özgürlüğün bulduğu beden olarak görmeliyiz. Maurice Merleau Ponty (1908-61), merak duyumuzu artırmak yerine Tanrının aslında onu reddettiğini ileri sürdü. Çünkü Tanrı tam bir kusursuzluğu simgeler, bizim yapabileceğimiz ya da kazanacağımız bir şey kalmamıştır. Albert Camus (1913-60) kahramanca bir ateistliği önerdi, insanlar, insanlığa duydukları arzuyu dışarı boşaltabilmek için cüretle Tanrıyı reddetmeliydiler. Tutkulu ve bağlayıcı bir ateistlik usandırıcı ve yetersiz bir tektanrıcılıktan daha dinsel olabilir.

1950′lerde, A. J. Ayer (1910-91)   Tanrının olup olmadığını değil, Tanrı düşüncesinin bir anlamı olup olmadığını sormuştu. Nasıl doğrulanabildiğini veya yanlış olduğunun gösterilebildiğini göremezsek bir ifadenin anlamsız olduğunu ileri sürdü. Ayer’in dediği gibi: “Teizm çok karmaşıktır ve içinde ‘Tanrı’ geçen cümleler öyle tutarsız ve yanlışlanabilirlikten veya doğrulanabilirlikten öyle uzak görünüyor ki, inanç veya inançsızlıktan, güven veya güvensizlikten söz etmek mantıksal olarak olanaksızdır”‘. Ateizm, teizm kadar anlaşılmaz ve anlamsızdır. ‘Tanrı’ kavramında reddedilecek veya kuşkuya düşülecek bir şey yoktur.

Teolojinin yenilen doğmasından önce, tanrısal olana ilişkin tüm eski kavramlarımız ölmeliydi.

Kudretsiz bir Tanrı yararsızdır ve insan varoluşunun anlamı olamaz. Tanrı kavranılmaz olabilir, ama insanlar bu tanımlanamaz Tanrıya güvenme ve anlamsızlığın ortasında bile, bile, bir anlam yükleme hakkına sahiptirler.

İsviçreli teolog Kari Barth (1886-1968) dinsel deneyim üzerindeki vurgusuyla Schliermacher’in Liberal Protestanlığına karşı çıktı. Tanrıya ilişkin biçimlendirdiğimiz her doğal düşünce hatayla kuşatılmıştır, bu nedenle, böyle bir Tanrıya tapınmak putperestlikti.

Paul Tillich (1868-1965) geleneksel Batı tektanrıcılığının kişilik sahibi Tanrısının gitmesinin gerektiğinden emindi ancak insanoğlu için dinin gerekli olduğuna da inanıyordu. Derinde kök salmış bir endişe insanlık durumunun parçasıdır: bu nevrotik değildir çünkü kökü çıkarılamaz ve hiçbir terapi onu söküp atamaz. Gövdelerimizin yavaş yavaş ama kaçınılmaz biçimde çürüyüşlerini izlerken, yok olma dehşetinden ve yitmekten korkarız sürekli.

Evreni tamir edip duran bir Tanrı saçmaydı; insan özgürlüğü ve yaratıcılığıyla çatışan bir Tanrı zorbaydı. Eğer Tanrı kendi dünyasında bir kişilik, şenle ilgili bir ben, sonucundan ayrı bir neden olarak görülmüşse ‘o’ kendinde Varlık değil bir varlık olur. Her şeye gücü yeten, her şeyi bilen bir zorba, her şeyi ve herkesi idare ettikleri makinenin önemsiz dişlileri haline getiren dünyadaki diktatörlerden çok da farklı değildir. Böyle bir Tanrıyı reddeden bir ateistlik fazlasıyla haklıdır.

Bunun yerine biz bu kişilik sahibi Tanrının üzerinde bir Tanrı aramalıyız. Bu konuda yeni bir şey yok. Kitabı Mukaddes günlerinden beri, tektanrıcılar dua ettikleri Tanrının yapısındaki mantığa aykırılığın ayırdına varmışlardı, kişileştirilmiş Tanrının aslında kişisellik dışı kutsallıkla dengelendiğinin ayırdındaydılar. Her dua, söz söylemesi olanaksız biriyle konuşma girişimi olduğundan, bir çelişkiydi; istemeden önce onlara ihsanda bulunan ya da bulunmayan birinden ricada bulunmaktı; kendi benimizden başka ‘ben’ e daha yakın olan bir Tanrıya, kendinde Varlık olarak, ‘sen’ diyordu. Yüzyıllarca Tanrı simgeleri, ‘ilahi takdir’ veya ‘ölümsüzlük’insanların yaşamın dehşetine ve ölüm korkusuna dayanmalarını kolaylaştırmıştır, ama bu simgeler güçlerini yitirdikleri zaman korku ve kuşku kalmıştır. Bu korku ve endişeyi yaşayan insanlar, simgesel gücünü yitirmiş bir tektanrıcılığın gözden düşmüş Tanrısının üzerindeki Tanrıyı aramalıdırlar.

Diğerleri Tanrıyı zamanın siyasi meydan okuyuşuna uygun ve insanlar için daha kolay bulunur hale getirdiler. İran devrimiyle sonuçlanan yıllarda, genç laik felsefeci Dr. Ali Şeriati,eğitimli, orta sınıfın arasından çok büyük kalabalıkları peşinde sürükledi. Şeriati, Batılılaştırmanın Müslümanları kendi kültürel köklerine yabancılaştırdığına inanıyordu ve bu düzensizliği ortadan kaldırmak için Müslümanlar inançlarının eski simgelerini yeniden yorumlamalıydılar. Kendi kitabı Hac’da Şeriati, okurlarını Mekke’ye hacı olmaya götürüyordu, giderek, her bir hacının kendi imgelemine dayanarak dinamik bir Tanrı yaratması gerektiğini söylüyordu açıkça. Şeriati’nin eylemci inancı tehlikeliydi: Şah’ın gizli polisi kendisine işkence edip sınır dışı etti ve hatta 1977′ de Londra’da ölümünden onlar sorumlu olabilirler.

Martin Buber (1878-1965) tinsel süreç ve temel birlik için mücadele anlamında aynı derecede dinamik bir Musevilik görüşüne sahipti. Tanrı ne yapmamızı istediğini asla söylemediğinden, özgürlüğümüzü veya yaratıcılığımızı tehlikeye atmayan, Tanrıyla sonsuz bir konuşmaydı yaşam. Bir Kantçı olarak, Buber’in, yabancılaştırıcı bulduğu Tevrat’a ayıracak zamanı yoktu: Tanrı kanun yapıcısı değildi!

Tanrının varlığını mantıksal olarak kanıtlamaya çalışmanın gereği yoktu. Akılcılık ve kavramlarla yapılacak bir şeyin olmadığı hazır bir korkudan ötürü Tanrıya inanç doğmuştu. Kitabı Mukaddes kutsallık duygusuna boyun eğecekse, şiir gibi mecazen okunmalıdır.

Yirminci yüzyılın ikinci yarısında ateist filozoflar da Tanrı düşüncesinden etkilenmişlerdir. Varlık ve Zaman’da (1927) Martin Heidegger (1899-1976) Varlık’ı O’nun Hıristiyan anlayışındaki ‘Tanrı’ olduğunu yalanlamasına karşın, Tillich’le oldukça benzer bir biçimde algıladı: o belirli varlıklardan farklıydı ve düşüncenin normal kategorilerinden ayrılıyordu. Ahlaki değeri Nazi rejimiyle bağlantısından dolayı yalan çıkmışsa da Heidegger’in çalışması kimi Hıristiyanlara esin kaynağı olmuştur.

Marksist filozof Ernst Bloch (1884-1977) Tanrı düşüncesini insanlık için doğal buldu, insan yaşamının bütünü geleceğe yönelmişti: Yaşamlarımızı eksik ve tamamlanmamış olarak yaşarız. Hayvanların tersine, asla yetinmeyip hep daha çok isteriz. Bu, yaşamımızın her noktasında kendimizi aşmak ve bir sonraki aşamaya geçmek zorunda olduğumuzdan bizi düşünmeye ve gelişmeye iter: bebek emeklemek zorundadır, yeni yürüyen yetersizliklerinin üstesinden gelmek ve çocuk olmak zorundadır ve benzeri. Tüm düşlerimiz ve isteklerimiz ileriye, sonra gelene yönelir. Felsefe bile, henüz olmayanın, bilinmeyenin deneyimi olan, merakla başlar. Sosyalizm de bir ütopya için ileriye bakar ancak, inancın Marksist reddine karşın, umudun olduğu yerde din de vardır. Feurbach gibi, Bloch da Tanrıyı henüz gerçekleşmemiş insan ülküsü olarak gördü, ama bunu yabancılaşma olarak görmek yerine insanlık durumu için elzem buldu.

Max Horkheimer’de (1895-1973), Frankfurt Okulu’nun Alman toplum kuramcısı, Tanrıyı bir bakıma peygamberleri anımsatan önemli bir ülkü olarak gördü. O’nun varolup olmadığı ya da ona inanıp inanamamak gereksizdir. Din esas olarak bir Tanrı var diye içte duymaktır. En baş düşlerimizden biri adalet özlemidir. Hepimiz dünyanın haksızlığının son sözcük olmayacağını umuyoruz.

Geleneklere uygun dinsel inançları olmayan insanların, Tanrı tarihinde keşfettiğimiz merkezi temalara dönüp onlara sarılmaları, bu düşüncenin çoğumuzun varsaydığı kadar yabancı olmadığını gösterir. Bununla birlikte yirminci yüzyılın ikinci yarısında, bizim daha büyük bir uyarlamamız gibi davranan kişilik sahibi Tanrı düşüncesinden uzaklaşma hareketi yaşandı. Kuran Allah’ı, en başından Yahudi-Hıristiyan geleneğinden daha az kişisel terimlerle ifade eder. Teslis ve mitoloji ve mistik dizgelerin simgeciliği gibi öğretiler, hepsi, Tanrının kişiliğin ötesinde olduğunu söylemeye çalışmışlardı. Cambridge, Emmanuel College’in dekanı Don Cupitt de ‘ateist papaz’ diye adlandırılmıştı: O, teizmin geleneğe uygun Tanrısını kabul edilemez bulur ve dinsel deneyimi teolojinin önüne koyan, Hıristiyan Budacılığının bir biçimini önerir. Yine de Tanrı gerçekten var olmamıştır ve ‘dışarıda’ Hiçlik vardır düşüncesi yeni değildir.

1970′lerden ben yeni gelişmelerin en belirgin niteliklerinden bir tanesi, Tanrının üç dinini de içeren, en büyük dünya dinlerinde genellikle ‘kökten dincilik’ dediğimiz bir sofuluk türünün ortaya çıkmasıdır. Oldukça politik bir ruhanilikle yaklaşımı sözlü anlamlara dayalı ve hoşgörüsüzdür. Maurice Cerullo gibi diğer Evangelistler, Hz. İsa’nın söylediklerini sözcüğü sözcüğüne alan sahici inancın önemli bir belirtisinin mucizeler olduğuna inanıyorlardı. Müslüman dünyasında da, Batıda fazlaca dillendirilmiş, benzer gelişmeler olmuştur. Sütün biçimleriyle kökten dincilik şiddete dayalı bir inançtır.

Hıristiyan ‘Aile Değerleri’, İslam’ veya ‘Kutsal Toprak’ gibi insani, tarihsel olguları dinsel bağlılık odakları yapmak putperestliğin yeni bir biçimidir.

On sekizinci yüzyıl boyunca, teistler geleneksel Batı Hıristiyanlığını büyük oranda reddettiler çünkü açık bir biçimde zalim ve hoşgörüsüz bir hale gelmişti. Aynısı bugün için de geçerlidir. Kökten dinci olmayan, geleneksel müminler çoğunlukla onların saldırgan dürüstlüklerini paylaşırlar. Tanrıyı, Tanrının kendisine yükledikleri kendi sevgi ve nefretlerini dayandırmak için kullanırlar. Bununla kutsal ibadetlere titizlikle katılan Yahudi, Hıristiyan ve Müslümanlar farklı etnik ve ideolojik topluluklara iftira ederek, dinlerinin temel doğrularından birini inkar etmiş olurlar.

Tanrı ayrıca değersiz bir her derde deva, sıradan yaşama bir seçenek ve hoşgörülü fantezi nesnesi olarak kullanılabilir. Tanrı düşüncesi sıkça, halkın afyonu olarak kullanılmıştır. Aslında, ‘Tanrı’ insanların bu dünya üzerinde yoğunlaşmalarına ve hoş olmayan gerçeklikle karşılaşmalarına yardımcı olmak için kullanıldı.

Hem Musevilikte hem de İslam’da can alıcı önemi olan tektanrıcılığın, İsraillilerin kişisel sorumluluğu da geliştirmiş oldukları Babil’e sürgün sırasında kök salmış olması rastlantı değildir. Hahamların her yede hazır bir Tanrı düşüncesini insan kişiliğinin dokunulmaz hakları anlayışını geliştirmekte Yahudilere yardım etmesi için kullandıklarını gördük.

Kölece boyun eğiş isteyen bir Tanrıdan kurtulmayı öğütleyen ateistler, Tanrının yetersiz ama ne yazık ki bildik imgesine karşı çıkmışlardı. Yine, bu fazlasıyla kişilik sahibi olan bir tanrı kavramına dayanıyordu. Tehditle, yurttaşlık itaati içinde halkı yıldırmak artık kabul edilebilir, hatta uygulanabilir değildir. Kanun yapıcı ve Yönetici olarak insanbiçimci Tanrı düşüncesi post modernliğin yapısına uygun değildir. insanlar, insan yaşamında bir yüce anlam ve değer bulmaya çalıştıklarında, zihinleri belli bir yönde işler gibi görünür. Bu biçimde davranmaya zorlanmazlar; bu insan doğası için doğal bir şey gibidir.

Felsefe deneyimi, Müslümanlar, Yahudiler ve daha sonra Batı Hıristiyanları arasındaki akılcılığın yeni kültüyle Tanrı inancı arasında bağlantı kurma girişimidir. Sonunda Müslümanlar ve Yahudiler felsefeden uzaklaşmışlardır. Onlar, akılcılığın, özellikle bilim, tıp ve matematik gibi deneysel çalışmalarda yararlı olduğunu, ancak kavramların ötesinde yer alan bir Tanrı tartışması için hiç uygun olmadığına karar verdiler.

Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem tek bir topluluğa özgü, yeni bir din kurduğuna inanmadı ve doğru yolu gösteren tüm inançların tek Tanrıdan geldiğini düşündü. Buna karşın dokuzuncu yüzyılda, ulema bunu göz ardı etmeye ve İslam kültünü tek sahici din olarak göstermeye başladı. Feylezoflar, başka bir yol aracılığıyla varmalarına karşın, daha eski evrenselci yaklaşıma döndüler.

1921′de İngiltere’yi ziyareti sırasında, Canterbury Başpiskoposu Einstein’a, göreliliğin teolojideki yansımalarının neler olduğunu sordu. Einstein şöyle karşılık verdi:“Hiçbir şey. Görelilik tamamen bilimsel bir konudur ve dinle hiçbir ilişkisi yoktur. Yaratıcı olarak Yehova’ya ilgi duyulması Babil’e sürgüne dek Yahudilikte görülmedi. Bu Yunan dünyasına yabancı bir kavramdı: ex nihilo yaratılış 341′deki İznik konsiline dek Hıristiyanlığın resmi öğretisi değildi. Ne ki, yaratılış Kuran’ın ana öğretisidir, Tanrıya ilişkin bütün söylemlerinde olduğu gibi, bu anlatılamaz bir hakikatin ‘mesel’i ya da bir ‘belirti’si (ayat) demektir. Yahudi ve Müslüman akılcılar bunu zorlu ve kuşkulu bir öğreti olarak gördüler ve çoğu reddetti. Sufiler ve Kabbalacılar Yunan yayılma benzetmesini yeğlediler.

Kişilik sahibi bir Tanrı düşüncesi günümüzde ahlaksal, entelektüel, bilimsel ve tinsel nedenlerden dolayı giderek daha kabul edilemez görünmektedir. Kabile, pagan günlerinden beri erkek olmuş, kişilik sahibi bir ilahla, cinsiyetinden dolayı, feministler de bağdaşamamışlardır. Filozofların Tanrısı şimdi geçersiz hale gelmiş bir akılcılığın sonucudur, bu nedenle onun varlığının geleneksel kanıtları artık işlevsizdir. Filozofların Tanrısının Aydınlanmanın teistleri tarafından geniş kabul görmesi, şimdiki ateizme atılan ilk adım olarak alınabilir.

Mistiklerin Tanrısı günümüz için olası bir seçenek gibi görünebilirdi. Mistikler Tanrının bir Diğer Varlık olmadığında uzun zaman ısrar etmişlerdir; Onun gerçekte hiç varolmadığını ve ona Hiçlik demenin daha doğru olduğunu iddia ederler. Bu Tanrı laik toplumumuzun ateist ruh durumuyla ve onun, Mutlak’ın yetersiz imgelerine duyduğu kuşkuyla uyumludur. Tanrıyı, bilimsel kanıt aracılığıyla gösterilebilen, nesnel bir Olgu olarak görmek yerine, mistikler onun varlık temelinde yaşanan öznel bir deneyim olduğunda ısrar ederler. Bu Tanrıya imgelem aracılığıyla yaklaşılabilir ve anlatılamaz gizem, güzellik ve yaşamın değerini açıklayan diğer büyük sanatsal simgelere benzer bir sanat biçemi türü olarak görülebilir. Mistikler kavramları aşan bu Gerçekliği açıklamak için müzik, dans, şiir, roman, öykü, resim, heykel ve mimariden yararlanırlar. Bütün sanatlar gibi, mistisizm de göz yumucu duygusallık ve yansıtmaya karşı bir koruma olmak üzere, zeki, disiplin ve özeleştiri gerektirir. Hem Sufiler hem de Kabbalacılar uzun zaman tanrının içinde dişi bir unsur ortaya çıkarmaya çalıştıklarından, mistiklerin Tanrısı feministleri bile memnun edebilmiştir.

Geri adım atmalar vardır yine de. Sabetay Sevi bozgunu ve günümüz Sufiliğinin gerileyişinden sonra mistisizm çoğu Yahudi ve Müslüman tarafından kuşkuyla karşılanmıştır. Batıda mistisizm hiçbir zaman ana dinsel akımın görüşü olmamıştır. Protestan ve Katolik yenilikçiler mistisizmi ya yasakladılar ya da dışladılar ve bilimsel Akıl çağı bu anlayış tarzını cesaretlendirmedi. 1960′lardan beri, mistisizme karşı, Yoga, meditasyon ve Budacılık hevesiyle açığa çıkmış yeni bir ilgi vardır ama bizim nesnel, deneyci düşünüşümüzle kolayca uyum sağlayacak bir yakınlaşma değildir bu. Mistiklerin Tanrısını kavramak kolay değildir. Bir ustayla uzun bir eğitimi ve çokça zaman harcamayı gerektirir. Mistik Tanrı olarak bilinen (çoğu adını anmayı reddeder) bu gerçeklik duygusunu kazanmak için çok sıkı çalışmak zorundadır. Hızlı zevklere, ayaküstü yemeğe ve anında iletişime alışmış toplumlar için çekiciliği yoktur. Mistiklerin Tanrısı hazır ve önceden paketlenmiş olarak gelmez. Bütün bir cemaate ellerini çırptıran ve dilleriyle konuşturan, halkı dinsel uyanışa teşvik eden bir vaiz tarafından yaratılmış hazır vecd kadar çabuk hissedilemez o.

Mistisizmin çoğunlukla anlaşılması güç bir öğreti olarak algılandığını gördük, bunun nedeni mistiklerin halk kitlelerini dışarıda bırakmak istemeleri değil, fakat bu doğruların yalnızca özel eğitimden sonra zihnin sezgisel bölümünce algılanabilmesidir.

İsrail peygamberleri kendi duygularını ve deneyimlerini Tanrıya yüklemeye başladıklarından beri, tektanrıcılar bir anlamda kendileri için bir Tanrı yaratmışlardır. Dinsel düşünceler geçerliliğini yitirdiklerinde, genellikle acı vermeden yok olurlar: Deneycilik çağında insanın Tanrı tasarımı artık işimize yaramıyorsa, atılacaktır. Yine de geçmişte insanlar, cinsellik için bir odak olacak yeni simgeleri her zaman yarattılar, insanlar merak duygularını ve yaşamın kutsal anlamını beslemek için kendi kendilerine her zaman bir inanç yaratmışlardır. Tam da çağdaş yaşamın nitelikleri olan amaçsızlık, yabancılaşma, anomie ve şiddet, onların ‘Tanrı’ veya herhangi bir şeyi -ne olduğu çok önemli değil- düşünerek bir inanç yaratamadıkları şu anı işaret eder gibidir; çoğu insan ümitsizliğe düşmüştür.

İNSANLAR BOŞLUĞA VE YALNIZLIĞA DAYANAMAZLAR; YENİ BİR ANLAM ODAĞI YARATMAKLA BOŞLUĞU DOLDURACAKLARDIR.

****************************************************

Not: Kâfirûn Suresi ne güzel cevap veriyor.
İhramcızâde İsmail Hakkı

Bismillahirrahmanirrahim.
Kul yâ eyyühelkâfirûn. Lâ abüdü mâ tabüdûn. Ve lâ entüm âbidûne mâ abüd. Ve lâ ene âbidün mâ abedtüm. Ve lâ entüm âbidûne mâ abüd. Leküm dînüküm veliye dîn.
Anlamı
Rahman ve Rahim Olan Allah’ın Adı ile.
De ki: Ey kâfirler, Sizin taptıklarınıza ben tapmam. Siz de benim taptığıma tapıcılar değilsiniz. Ben asla sizin taptıklarınıza tapacak değilim. Siz de benim taptığıma tapacak değilsiniz. Sizin dininiz size, benim dinim banadır.

****************************

THE HİSTORY OF THE DEVİL/ Şeytanın Tarihi (2009)