SULTANLIK VE DÜNYANIN DÜZENİ ŞEYTAN İLEDİR


Denilir ki: “Cennette bir bahçe vardır. Ona kişi nasıl isterse girer ve dilerse şehristân, bedestân, bağ ve bostan olur. Alış veriş yapar. Alan ve satan Hakk’tır.” Aslında cennetten kasıt, bir kimsenin Hakk ile olmasıdır.

Yer bir gün başka bir yerle değiştirilir,” [İbrahim sûresi, 48. ] Müfessirler bu güne kıyamet günü derler. Fakat âşıklar katında kıyametin hakikati çocuğun ayakları üstünde durmasıdır. Ne zaman ki çocuk yürümek üzere ayağa kalkar, o gün kıyamet olur. Ailesinden gördüğü terbiye üzerine amel işler. Yani hangi mezhep ve millet üzere zuhûr edersen o kavmin taklidine boyanırsın. Cennetlik olmak Hakk’la mâmur olmak; cehennemlik olmak ise mevcûdâtı Hakk’tan gayrı görmektir. Esma, her ne şekilde zuhûr ederse, kişiden o amel zuhûr etse gerektir. Yukarıda bahsedilen şehristan, bağ ü bostan, bu dünyadan başka bir yer yoktur ki orada olsun. Hepsi bu dünyadadır, lâkin ne evde ve ne de ev içindedir.

Ân ki mî-bendâştem ağyar bûd ân bâr şod
Ve ân ki golhen mi-nemûd eknûn be-dîdem gülşen-est
Bağlandığım o kişi ağyar oldu, bir anda
Külhan görünen, gül bahçesine dönüverdi

 Hz. İbrahim aleyhi’s-selâm, en başta dünyayı yabancı ve düşman gördü. Sonra anladı ki hep yâr imiş. Ateşin gül bahçesi olması bundan ibarettir. Tefsirlerde geçer ki Süleyman aleyhi’s-selâm şöyle söylemiştir:

“Ey Allah’ım, Şeytan’ı niçin insanlara musallat buyurdun ki günah işlerler? Senden onu hapsetmek üzere izin isterim. Artık insanlara vesvese verip azdırmasın.” Hakk’tan izin alıp Şeytan’ı bir kumkumaya koyduktan sonra denize attırır. Herkesin basireti açılır ve görürler ki bu cihânda emlâk, erzâk ve evlâd hep oyunmuş. Nitekim Kur’ân’da buyurur: “Bilin ki dünya hayatı bir oyun, eğlence, süs, kendi aranızda övünme, mal ve evlât çoğaltma yarışıdır.”  [Hadîd sûresi, 20.]

Herkese malı ve evlâdı düşman imiş: “Ey îmân edenler, eşlerinizden ve çocuklarınızdan bazıları size düşmandır, onlardan sakının.” [ Teğâbûn sûresi, 14.]

İnsanlar ölüm düşüncesiyle dağlara çıkıp, mağaralara kapanıp ibadetle meşgûl olmuşlar. Dünyada nizam bozulmuş ve Süleyman aleyhi’s-selâm “Nübüvvet, sultanlık ve dünyanın düzeni Şeytan ileymiş.” demiş. Süleyman aleyhi’s-selâmın sanatı zembil örüp satmak olduğundan, kimse ondan almayınca Şeytan’a izin verilmesinde bir hikmet olduğunu anlamış ve Cenâb-ı Hakk’tan Şeytan’ın serbest bırakılmasını niyâz etmiş. Şeytan tekrar dışarı çıkıp, herkes yerine dönünce, yine gaflete düşmüşler. Bu arada devlet işlerinin merkezi, saltanat ve nübüvvet yeniden kuvvet bulmuş. Şimdi, Şeytan ve mahlûkat insanın maslahatı içindir. İnsan her hâli bilip kendisine, kahır veya lütuf, her ne düşerse onu işlemelidir.

Men ân nîyem ki ve hem nakâ-i dil be-her şûhî
Der hizâne-i dil mühr-i tû nişâne-est
Ben öylesi değilim ki kıymetli gönlümü her şûha vereyim
Gönül hâzinesinde senin mührün bir nişane gibi durur

Kaynak: Hazret-i Pîr Muhammed Niyâzî-i Mısrî, Vahdetnâme, Yayına Hazırlayan: Arzu Meral, 1. Baskı: Mart, 2013, İstanbul, sh: 28-09

YOKLUĞUN NİHAYETİNDE GAYET VAR OLUNUR


Var olmak, ahlaklı olmak, mistik olmak, yaşarken hayatın arka planındaki geçirebileceğimiz evrelerdir. Yokluk, ahlak ve mistisizm birbirlerine sıkı sıkıya bağlıdırlar. Bu bağlılık yoluyla birey bir bütünlüğe kavuşur ve büyük bir dinginlikle ölümle varlık yolculuğuna çıkar. Yokluğun hayata yansıdığı evrede birey ahlak yoluyla mistisizme ve mistisizm yoluyla hakiki ölümüne ulaşır ve böylece ebedi dönüş gerçekleşir.

Mistisizm ahlakın aksine bir içe dalış eylemidir. Yokluğumuzun en yoğun gerçekleşme biçimide içe dalıştır. Uçsuz bucaksız yolculuklarımızda üzüntülerimizin, umutsuzluklarımızın uçup gittiğini fark ederiz. İçimizde geniş alanların açıldığını, gözlerimizin yaşlandığını, bedenimizin kasıldığını duyumsarız. Bütün her şeyin bulanıklaştığı, derin tünellerin açıldığı, sevdiğimiz ölülerin bizimle kucaklaştığı bu esrik/sarhoş ruh halimiz bizi belki de bu sıradan hayatta ulaşabileceğimiz en yüksek tepelere çıkarır.

Yokluk hareketimiz ahlakla, mistik deneyimle, binlerce yıllık serüvenin boşluğundan duyulan hoşnutsuzlukla şiddete, paraya teslim olan insan türünün karşısına çıkar. Mistik yolculuk, hiçliğin içinde hiçliğe doğru giden bir yolculuktur. Mistik deneyim hiçlik deneyimidir. Yokluk işte bu hiçliğin içinden fışkırır.

Herkes bilinçli veya bilinçsiz olarak bu hayatın kendine yitmediğinin farkındadır. Hırçınlığının nedeni budur. Gelip geçici heyecanlar, zevkler huzursuzluk yaratır ve bu da hayat da şiddetin birikmesine yol açar. Bunun ilacı mistik yolculuktur

Ölüme doğru giderken hiçliğe karşı çıkamazsınız. Hiçliğin ne olduğunu araştırmak belki de en önemli çalışmadır. Bu çalışına bir inanç çalışmasıdır. Hiçliğe inanmak yoğun bir mistik yolculuğugerektirir. Derin karanlıkların, içinde aydınlığa kavuşmak olarak özetlenebilecek bu olağanüstü, hayat-ötesi yolculuk esrimeye yol açarak hiçliğin içindeki yokluğu açığa çıkarır.

Bu mistik, yolculuğun ön koşulu yokluğun hayattaki yansıması olan bireysel ahlaktır. Bu ahlak hiçliğin içindeki yokluğa inancın doğrudan ifadesidir.

Bu meyanda temelde varlık vardır ve yokluklar onun üzerinde hareket eder. Yokluk bir eylem olduğu içinde dengesizlik barındırır. İnsan zanneder ki varlık her şeyi kaplıyor. Varlık, yokluk hareketinin üzerinde kaydığı zemindir.

Yokluklar varlığın içinde otururlar. Varlık yokluğun dışına çıkamaz.

Ölüm varlığı değil hayatı sona erdirir. Hayattaki varlıkölümden sonraki yokluğu hiçlik olarak algılar.

Yokluk bir patlamadır. Bu patlamanın dış görünüşü cinselliktir. Şehvet tıpkı elektrik gibi kaçıcı, uçucudur. Yoklukla varlık arasındaki boşlukta nefs ortaya çıkar.

İnsan adındaki yokluk sadece bir varsayımdır. Sırf fiziksel benzerlikten yola çıkılarak yapılmış bir sınıflandırmadır. Bu sınıflandırma hareketini durdurmakta ve sanki bir amaç varmış yanılgısına neden olmaktadır.

İnsan adı ve kavramı tüm araştırmaların yanlış bir yöne sapmasına neden olmuştur. İnsan böyledir, şöyledir, tepkileri şudur şeklindeki genellemeler tam bir fiyaskoyla sonuçlanmıştır. İnsan yoktur, yokluk vardır. İnsan belirli bir sınıflandırmanın içindeki bir addır, gerçekliği yoktur

Yokluk serüveni içinde şu an bulunduğumuz aşamayı evren ve bulunduğumuz arzıda dünya olarak adlandırmışız. Yokluğun kendini birdenbire içinde bulduğu ve hiçbir zaman benimseyemediği ve çoğu zaman garipsediği dünya, sadece bir yüzeydir. Dil, duygular, hayaller, düşler bu yüzeyi delmektedir. Dünya genellikle yokluğumuz için kaçmak, kurtulmak istediğimiz bir engel olarak kalmaktadır. Hep ötesinde başka yerde olmak. Yokluğun dünyayla hiç bilmeyen bir uyumsuzluğu vardır. Burası değil, şurası da değil Böylece serüven başlar.

Hiçbir yerde olmamak diye özetlenebilecek yokluk serüveni dünyayla kaçıcı bir ilişki kurar. Ben yokum, başka yerdeyim. Bu başka yer her zaman bir olabilirliliktir. Gerçekleşemeyecek hayalle yokluk arasındaki bağlantı kaçışa zemin hazırlar. Kaçış dünyanın maddeselliğini yok eder. Dünya kaçıp giden, kaybolan görüntülerden ibarettir. Kusura bakma hemen gitmeliyim. Çabuk, daha çabuk. Düşler, hayaller kaçışla eşzamanda oluşur. Hep bulunabilecek bir şey vardır. O şey ortaya çıktığında öldürücü can sıkıntısı yokluğu dünyaya çiviler. Bu çivilemeyi her zaman bir patlama izler.

Yokluk hareketini bu dünyada kendini hayatla ortaya koymakladır ama bazı uç durumlarda yokluk hareketi hayatın sınırlarını aşar. Hayatın sınırlarını belirleyen biyolojik varlığımızın bu uç durumlarda bizi kapalı bir yere hapsettiği duygusuna kapılırız. Bu kapalı yerden birden esrimeyle/cezbeyle/vecdle çıkarız. Biyolojik varlığımızın dışında uçmaya başlarız. Bütün bedenimiz kasılır, gözlerimiz kapanır ve böylece bütün sonsuz evrenleri bir çırpıda dolaşırız.

Yokluk hayata nasıl dönüşmüştür?

Hayat kendi içindeki güçlerle hayatı yaratabilir miydi?

Hayatı aşan bir gücün varlığını gösteren en önemli belirti, zahirî hayatın sonluluğudur. Sonlu bir oluşumun mümkün olması, sonsuz bir hareketin varlığını zorunlu kılmaktadır. Yoksa her şey yokluğa mahkum olurdu.

Sonsuzluk ölümsüzlük demek değildir.

Ölümün bir son değil bir yenilenme olması, sonsuz yokluk hareketinin doğrudan bir sonucudur. Ölüm hayatın bitmesi anlamına geldiğine göre ölümsüzlük hayatın bitmemesi demektir. Hayatın bir başlangıcı ve bir de sonu vardır, o halde ölümsüzlük yoktur.

Hayatın öncesini ve sonrasını içine alan yokluk hareketi midir? Yokluk başlangıçsız ve sonsuz mudur? Ölüm yokluğun geçiş noktalarından biri midir? Hayattan yokluğa geçiş esrimeye, yokluğun hayata geçişi dehşet duygusuna neden olur. Burada dikkati çeken yokluk ile hayat arasındaki uyumsuzluktur. Hayat yokluğu içine alamamakta, bu da hayat içindeki en değişmez, belirgin duygu olan korkuya neden olmaktadır. Korku her zaman hayata neden olan temel yokluk hareketmizin hayatın biyolojik yapısının çerçevesini kırmasının sonucudur. Korkudan sonra yokluk hareketi yavaşlar ve geri çekilir, böylece biyolojik varlığımız kendini onarır.

Hayat neden fiyaskodur?

Hayatı gülünç hale getiren, güçsüz insanların oynadığı güç oyunudur. Biyolojik varlığımız yokluk hareketini içine alamadığı zaman, esrimenin içine girerek sonsuz bir hızla hayatın dışına çıkarız. Esrime, hayatın dışına çıktığımızı gösteren bir yokluk durumu olarak, hayat öncesi başlangıçsızlığınızı ve hayat sonrası sonsuzluğumuzu hissetme biçimimizdir.

Hayatımızı küçük görmemize yol açan olgu, hayatın kendi yokluk gücümüzü yansıtacak donanıma sahip olmamasıdır.

Hayat yokluk hareketini içine alamadığı zaman olumsuz tepkisini depresyonla verir. Zannedilenin aksine depresyonda hızlanmış ve biyolojik yapımızı tehdit eder hale gelmişin biyolojik yapımız ancak düşük düzeydeki yokluk hareketine dayanıklıdır.  Sınır durumlarda, hayat kendini ya esrime, ya da nefsin zevklerini öldürmenin yoluna düşer. Aşk ve nefsde, biyolojik varlığımız yokluk hareketinin hızı karşısında alt-üst olur.

Esrime/cezbe/vecd, yokluk hareketini hayatın çerçevesineyamamasının belirtisidir. Esrimede biyolojik varlığın ötesindeki hareketimizi duyumsarız. Hiçliğin bir yokluk hareketi olduğunu farkederiz. Hiçlik yokluğun değil, hayatın yokluğudur. Hiçlik, yokluğumuzun hayatın ötekisindeki hareket imidir. Hiçlik, hayat-dışı yokluktur.

Dehşet duygusu, yüksek yokluk hareketinin biyolojik varlığımızın tepe noktasını aşarak, hiçliğe dalmasının hayatsal algılamayı alt-üst etmesinden kaynaklanan bütün sıkıntı ve kaygımız, yokluğumuzun biyolojik varlığımızın dar kalıplarına sığamamasından doğmaktadır. Nefsin yüksek hareketine dayanamayan bedenin çaresiz, umutsuz çırpınışlarını, kasılmalarını göz önüne getirin.

Kadın ile erkek arasında bitmek tükenmek bilmeyen tatminsizliğin kaynağı, erkek ile kadının kurdukları ortak hayatın ikisi arasındaki yüksek hareketin için yetersiz olmasıdır. Hiç tatmin olmayan temel bir arzu vardır. İnsan neslindeki ortak hayat, arzunun neden olduğu hayalleri tatmin etmekten o kadar uzaktır ki, erkek ile kadın arasındaki arzular biyolojik varlığımızın, daha doğrusu bedenlerimizin tatmin edeceği küçük istekler karşısında her zaman hayat dışına çıkarlar. Bu çıkış iki yolla olur: esrime veya nefsi öldürmek. Nefsi öldürmek hayatı yadsıyan bir yokluk çığlığıyken, esrime arzuyu hiçliğin derinliklerinde gezdirirken hayatı erteleyerek onu korur.

Hayal veya-düş, yokluk hareketi hayat tarafından emilemeyen bölümüdür. Biyolojik varlığımızdan taşan bitmek tükenmez arzuları hayatı ve anlamım küçümsememize neden olur, evet, evet hayat fiyaskodur. Bizi avutan her zaman sevgilimizle yarattığımız hayal ülkeleridir. İşte bu hayal ülkeleri yokluğun hareket kazandığı yerlerdir.

Ebedi dönüş, sonsuzluğun kaçınılmaz bir sonucudur. Ya ebedi dönüş vardır ya da hiçbir şey yoktur. Ebedi dönüş olmasaydı, bugün var olamazdık. Yokluk ancak ebedi dönüşle anlamını buluyor. Yoksa hayatımızdaki rastlantılar bizim için gereklilik haline gelemezlerdi.

Ebedi dönüşün bu hayattaki itici gücü kadınla erkek arasındaki farklılaşmadan doğan gerilimdir. Bu gerilimin neden olduğu çekim hepimizi döndürmektedir.

Hayatın ayrıcalıklı anlar mı diğer anlardan ayıran nedir.?

Günler günlerin üzerine amaçsızca yığılırken bir an içimizi dolduran coşkunun kaymağı nedir?

Gösterilen bütün yabalar sonuçsuz kalmasına rağmen nasıl oluyor da bu çabalar bazı özel anlarda anlam kazanabiliyor?

Bu anlar ebedi dönüşün yeniden ivme kazandığı anlardır. İşte bu anlarda yenilenil ve ebedi dönüşe büyük bir güç katarız.

Umutsuzduk ve umutsuzluğumuz bizi hareketlendiriyordu. Bu berbat dünyadan hiçbir şey beklememize rağmen kendimiz ve sevdiklerimiz için çaba gösteriyoruz. Çalışmak ve her şeye rağmen Çalışmak işte yokluğumuza anlam kazandıran şey. Hiçbir şeyi olduğu yerde bırakamayız. İçimizdeki gücü her şeye yansıtmalıyız. Umutsuzluğu bir yokluk ilkesi haline getirmeliyiz. Çünkü sonsuzluğu ancak umutsuzluğumuz aracılığıyla kavrayabiliriz. En tehlikeli ve kaçınılması gereken şey umutlu olmak ve bu nedenle beklemektir. Umutlu olmak, edilgen olarak bu dünyadan size iyi bir şeyler sunmasını beklemek demektir. Böyle bir davranış kendimizi alçaltmak demektir. Bu dünyada beklemek yerine eyleme geçmeliyiz. Ebedi dönüşü hızlandırarak ve farklılaştırarak yokluk hareketinin bize yüklediği sorumluluğu yerine getirmeliyiz.

Hayat sürerken yokluğumuzun temel referanslarına kavuşuruz. Bazı yokluklar bizi sonsuz döngünün içine sokar. Dönüp dururken aynı yokluklarla temas ederiz Aynı yokluklarla olan temaslar sonsuzca yinelenirken hayatın sınırlılığından, sonluluğundan, yokluğun sınırsızlığına, sonsuzluğuna geçeriz. Bu yokluklar bizi ebedi donüşe hazırlarlar. Tek bir yokluk bu referanslar olmadan geri dönemez. Bu referanslar her zaman geri gelen tarih teki adlardır. Bu adlar herbirimizin ebedi dönüşteki geçiş noktalarıdır.

Olup biteni daha iyi görmek ve kavramak için zevk ve acının nasıl oluştuğuna bakmalıyız. Organlarımızın aldıkları darbeleri veya maruz kaldıkları mikrobik saldırıları bildirme biçimi acıdır. Zevk ise organların önceden programlanmış bir amacı gerçekleştirmesinden doğar. Zevk her zaman aynı yollardan geçer. Zevk sonsuzca yinelenen aynı hareketlerden doğar. Acı her zaman beklenmeyendir. Zevk programlıyken, acı programsızdır. Bir yokluğun ebedi dönüşünün referans noktalarındaki yokluklar onun ebedi dönüşünü sağladıklarından sürekli yinelenen zevki üretirler.

Hepimizin kendi olduğunu farkettiği sonsuz yokluklar vardır. Hepimiz bu referans noktalarını izleyerek gelecekteki sonsuz dönüşlere hazırlanırız.

Hepimizin kadınları ve erkekleri vardır. Bu kadınlardan veya erkeklerden geçerek yokluğun ebedi dönüşünü gerçekleştiririz. Nefsânî hallerin sonsuzluğa açılmasının anlamı, ebedi dönüşün erkek kadın arasındaki hareketine dönüşmesi aşamasında ortaya çıkar. Erkek kadınını, kadın erkeğini bulurken o kadını veya erkeği sonsuz dönüşün değişmez bir referansı haline getirir Ve yaşanan aşk, ebedi yokluğa, ebedi dönüş olarak yansır.

Bütün yanlışlık, hayat ile yokluğu aynı görmekten kaynaklanmaktadır. Hayat ile yokluk arasında farklılık ve gerilim vardır. Bu olguyu ebedi dönüşle aşmaya çalışırız.

Yokluk sonsuz sayıda gerçekleşen hayattan geçmektedir. Hayatlar aynı referans noktalarından geçerek yokluğu görünür hale getirirler.

**

 Not: Bir varoluşcu yazının “yokluk hareketi” üzerinden okumasıdır”.

Derleme Kaynak:
Mehmet Mukadder YAKUPOĞLU, Varoluş, Ahlak Ve Ölüm, Birinci Basım,  2001 Ankara sh:9-17



 

CE QUE MES YEUX ONT VU/ Sıfır Noktası (2007)


Yönetmen: Laurent de Bartillat              

Ülke: Fransa

Tür:Dram, Gizem, Gerilim

Vizyon Tarihi: 21 Ekim 2007 (İtalya)

Süre: 88 dakika

Dil: Fransızca

Müzik: David Moreau  

Nam-ı Diğer: The Vanishing Point | What My Eyes Have Seen

Oyuncular Sylvie Testud, Jean-Pierre Marielle, James Thiérrée, Agathe Dronne, Christiane Millet

……

Sylvie Testud                … Lucie Audibert

Jean-Pierre Marielle    …  Jean Dussart     

 James Thiérrée            … Vincent

Özet

Lucie Audibert, sanat tarihi öğrencisidir, Watteau’da araştırmacı olarak çalışır. O ikna olduğu gizli bir anlamda kimsenin pek az resmini bulabilir, deşifre edebilir. Profesör Jean Dussart belirsiz nedenlerle onu önce bu araştırmadan vazgeçirmeye çalışır. Lucie, bu girişimlerine rağmen Watteu çözmeye çalışır. Tablolarda, bir dizi gizli bir mesaj keşfeder. Lucie saklı gerçeklerin olduğuna inanır.  Herkes pes etse de o pes etmeyerek sırrı çözmeye çalışacaktır.

Profesör Jean Dussart, Lucie Audibert’in vazgeçmediğini anlayınca yardım etmeye karar verir. Fakat o da sonunda yardımdan vazgeçer. Bu arada Lucie’yi seven Vincent’in duruşu ve aşkıyla, sevginin cinsellikten soyutlanmış yüceliğini görmeniz için filmi görmenizi tavsiye ederiz.

Film, sıfır noktasına varıp zoru başarmayı, her şeyde gerçeği görmenin gerektiğini ve görünen resmin altındaki gizlenmiş resmi görmenin gerektiğine ve var olduğuna inanmamız yanında, hayat gerçeğinin sıfır noktasında başladığını anlatmaya çalışıyor.

Yine filmde kendi tarihimizin bizden nasıl uzaklaştığını/uzaklaştırıldığını görmenin acısını duyuyoruz. Öyle ki talan edilmiş tarihî mekânların, bir de bu hususun üç medeniyet görmüş İstanbul için ne manaya geldiğini anlayınca, eğer bir haykırış sesi duyarsanız bilin ki,  o eski İstanbul’un size bir ağıtıdır. Bu haykırış yapılaşma adına sürdürülen ihaneti gözler önümüze seriyor. Bu ahval milletimiz açısından tarihin gerisinde mi ilerisinde mi olduğumuz paradoksunu meydana çıkarıyor. Eğer birde bunu anlamaya çalışıyorsanız, kimlere kızılır ve kızılmaz seçiminde karar vermekte “ne denir?”, demekten kendinizi alamıyorsunuz. Bu meyanda Müslüman memleketlerdeki tarihin yok edilişi, sanki geçmişe bir düşmanlık gibi zuhur edişinin arkasındaki vahim tablo için ne söylenir. Günümüzde Mekke’nin ve Beytullâh’ın başına gelenler hakkında,  hep şeytan mı suçlu olacak?

Hayır, geçmişinden kaçan ve iğrenen bir nesiller oluşumuzda kültürümüz mü, dinimiz mi suçlu olacak?

Bu böyle olmayacaktı. Fakat..

Ne o, ne bu?

Demek artık çözüm üretmiyor.

İstanbul’u sevenlere Mücella Yapıcı, Yahya Kemal Beyatlı, Orhan Veli Kanık, Necip Fazıl Kısakürek, Ümit Yaşar Oğuzcan, Abdulhak Hamit, Cahit Külebi, Atilla İlhan, Nazım Hikmet Ran’lara ve şua an adını sayamadığımız binlerce vatansevere selam olsun.

AZİZ İSTANBUL

Sana dün bir tepeden baktım aziz İstanbul!
Görmedim gezmediğim, sevmediğim hiçbir yer.
Ömrüm oldukça gönül tahtına keyfince kurul!
Sade bir semtini sevmek bile bir ömre değer.

Nice revnaklı şehirler görünür dünyada,
Lakin efsunlu güzellikleri sensin yaratan.
Yaşamıştır derim en hoş ve uzun rüyada
Sende çok yıl yaşayan, sende ölen, sende yatan.

Yahya Kemal Beyatlı

http://www.antoloji.com/istanbul/siirleri/

http://www.nazlim.net/siir-siiri/istanbul-siirleri.html

Filmden

Watteau'nun son eseri  “Gersaint'in Alâmeti”Lucie Audibert:

Watteau’nun son eseri  “Gersaint’in Alâmeti”

 1709 ile 1712 yılları arasında elimizde Watteau ile ilgili pek bilgi yok. Watteau 27 yaşında, tanınan, neredeyse ünlü olmuş fakat garip, dengesiz… Şahsi bilgi vermeyin lütfen. Direkt olarak konuya girin. Bu süre boyunca, yaşamdan eskizler çizmiştir. Bu kadının sırtını sıklıkla görürüz. Bu kadın, birçok eserinde ona ilham kaynağı olmuştur. Kadının kim olduğu bilinmiyor. Belki bir komedyen, bir hizmetçi… Bilemiyoruz. Watteau, kadının eskizini Fransız Devlet Tiyatrosu balkonundan çizmiş sonra da çizimini bahçelere ya da ormanlara taşımıştır.

Prof: Jean Dussart-Peki ya Caylus?

 – Pardon?

 – Caylus hakkında ne diyeceksiniz?

 Caylus mü?

 Caylus Watteau’nun, Paris’te mankeninin ona poz verdiği birkaç stüdyosu olduğuna inanıyordu.

-Caylus şerefsizin tekidir! Devam edebilir miyim?

 Evet, diğer öğelerinizi sunun. Bazı resimlerinde, misal bu resim ufuk noktası, kadın üzerinde birleşir.

kadın ufuk cizgisiHer şey onun etrafına inşa edilmiştir. Bu, o kadın olabilir. Jüpiter ve Antiope. Watteau için alışılmadık bir tuval… Açık şekilde erotik bir eserdir. Tuvalin yakılmasını istemişti. Yok edilmesini isteyecek kadar canını sıkan şey neydi?

 -Eğer doğru anladıysam Watteau’nun bir sapık olduğunu söylüyorsunuz. Görkemli ressamlığın bir nevi Hannibal Lecter’ı… Beni, yoldan geçen birinin resmini kullanmaktan alıkoyan nedir?

 Watteau sokaktaki herhangi birini çiziktirebilir sonra da istediği gibi yeniden şekillendirebilirdi. Bunu teyit etmenin tek yolu da eskiz defterlerine bakmaktır ki onların da yüzde 90’ı kayıptır. Göstereceğiniz başka özgün öğeleriniz var mı?

 Yoktur.

**

Prof: Jean Dussart

Ne görüyorsun?

Lucie Audibert:

 Louvre Müzesi’ndeki “Gilles”. Daha basitçe söylemek gerekirse?

 Aktör Pierre La Thorilliere olma düşüncesindedir. Hayır. Ne görüyorsun?

 Daha sade ol. Bana doğru bakan bir pantomimci görüyorum. Başka?

 Sanki bir pantomimci gibi giyinmişe benziyor. Sana bunu söyleten nedir?

 Gözleri… Başka?

 Elleri… Ve?

 O göz. Hangi göz?

 Eşeğin gözü. Ona da kostüm giydirilmiş. Bir eşek kostümü. Peki neden?

 Çünkü gözün bakışı çok…

Çok ne?

 Çok insancıl. İnsancıl. Yavaş yavaş ulaşıyoruz. Neden bu kadar üzgün?

 Sen söyle. Onu kimse dinlemiyor. Tek başına. Yalnızca bizi gören göz kime aittir Lucie?

 Ressamın gözüdür. Eşek her şeyi görüyor ama kendisini gören yok.

ressam göz**

Watteau’nun eserlerindeki kadınlar. Elindeki en iyi 18. yüzyıl adamı o şüphesiz. Pascaline rolünde Alice Mangeot. Suzanne Dornon: Lucienne. Charlotte Desmares: Başı kuş tüylü kadın. Charlotte Desmares büyüleyici idol olmuş bir oyuncu, Parisli bir güzeldir. Kopenhag’da dünyaya gelmiş olup, vaftiz babası Danimarka Kralı’dır. Başı kuş tüylü kadının Charlotte Desmares olduğunu düşünüyorum. Bu kostüm, Dancourt’un eseri olan “3 Kuzen” oyununda giydiğinin aynısı. Aynı kostümü “Cythera Adası” adlı eserde de görürüz.

-Görmeye başlamıştın ama tekrar kör oldun.

-Watteau, Tiyatro Sahnesi -Jean Dussart anısına… Kasım 1982 O kitap 25 yıllıktır. Senin için çıkardım. Sende kalabilir.

Şunları ellerine geçir ve eskizi al. Bunlar defter dikişi izleri. Üzerinden 50 yıl geçtikten sonra kıymete binen mankenlerini çizdiği eskiz defterinden. Bunlar, Watteau’nun Charlotte’u tiyatroda resmettiğinin ve ona aşık olduğunun kanıtları olabilirdi. Bunları aramak için Avrupa’yı baştanbaşa dolaştım. Kendi paramı yatırdım. Borç para aldım… Sonuç sıfır… O kadını aklından çıkar gitsin.

**

Neyin var?

 Hasta mısın?

 Hayır, geç saatte uyudum yalnızca. Seninle konuşmam gerekiyor. Şimdi mi?

 Neden bana haber vermedin?

 Seni haftalardır görmüyorum. Bazı sorunlarım vardı. Buyur. Ne istiyorsun?

 Senin için endişelendim. Durumumun nasıl olduğunu görmeye mi geldin?

 Çok küstah birisiniz Audibert Hanım. Küstahsınız.

Acaba bir şey bulmuş muyum diye gelmişsin. Çünkü sen başarısız olmuştun! Ben başarısız olmadım!

Bu araştırmam yüzünden eşimi kaybettim. Kendine başka birini buldu. Beni beklemekten yorulmuştu. Kısa süre sonra bir kazada hayatını kaybetti. Araştırmaya devam etme.

**

Ne düşünüyorsun?

 Rahatsız edici, değil mi?

 Ne sonuca vardınız?

 Bu bir Watteau. Orijinal. Nereden anladınız?

 Watteau, Charlotte Desmares’e aşıktı. Stüdyosu, tiyatronun soyunma odasına bakıyordu. Ona iltifat etmek için sahnede resmetmeye başladı. Acı bir sonla bitmiş olmalı. Resimlerini yakmayı düşünmüş olabilir. Resimlerin üzerini kabaca boyayarak sahte isimle imzaladı. Openor. Charlotte’un yüzü kayboldu. Eskiz defterleri, aşkının izleri ile birlikte yok oldu. Charlotte, saklı bayana dönüştü. Openor’un Montmorency’de yaşamadığını fark ettim. Watteau bu isimle imza attı… Crozat’nın kemer altının kazındığını gördü. Yazıta ait referans notlarınızın arasında. Yazıt hâlâ yerinde aşkla zapt edilmiş bir aslanın altında.

***

Antoine Watteau (1684-1721)

Mübalağa edilmiş Barok formlarını daha hafif, zarif, ince ve zenginleşmiş olarak kullananların başında ‘Fétes galantes’ in yaratıcısı olan Antoine Watteau gelir. Valenciennes’de bir marangoz ve kiremitçinin oğlu olan Watteau, babasının mesleği yerine ressamlığı seçmiş; önce aynı şehirde bulunan basit bir ressamın yanında resim öğrenimi görmüş; fakat bir müddet sonra, bu öğrenimin son derece yetersiz olduğunu farkedip 1702 de Paris’e kaçmış ve dini resimlerin sayısız kopyalarını yapan Pont-Notre-Dame’da iş bulmuştur. Bu çalışmaları sırasında pek az da olsa tabiattan resim yapma fırsatını bulabiliyordu.

Sayısız ressamın üslubunu izlediği Watteau, büyük bir ihtimalle, bu ağır çalışma yıllarında verem olmuştur. Belki huzursuz tabiatının gelişmesinde ve erken ölümünde verem oluşunun etkisi de büyüktür. 1704 de Claude Gillot’ya rastladı, ve aralarında, daha sonraları, onun hayatında büyük rol oynayacak olan bir dostluk başladı. Gillot teatral sahneler ressamı idi; Watteau ondan çok şey öğrendi. Büyük dostlukları Watteau’nun başarısının ustasınınkini gölgelemeye başlaması ile bozuldu, ayrıldılar. Gillot resmi bıraktı ve kendini sadece gravüre verdi. 1707 de Watteau, Luxembourg Sarayı’nda idare memuru olan dekoratör ressam Claude Audran ile birlikte çalışmaya başladı. Audran’la bu ilişkisi ona Luxembourg Sarayı’na girip çıkma ve oradaki Rubens’in eserlerini inceleme imkanını kazandırmıştır. Sarayın güzel bahçesinde dolaşan, sohbet eden zarif insanları görmek, incelemek ona çok şey kazandırdı. Bunların süratle desenlerini çizerek defterlerini doldurdu ve daha sonra bunları yağlıboya resimlerinde istediği gibi kullandı. Bir yarışmada ikincilik kazandıktan sonra memleketini ziyaret etti ve kısa ziyareti sırasında Flaman üslubunda askeri konulu bazı resimler yaptı. Tekrar Paris’e döndükten sonra, 1712 de Akademi üyeliğine davet edildi. Buraya bir diploma eseri takdim etmesi gerekiyordu fakat bunu 1717 ye kadar ihmal etti. Cythera’ya Bir Ziyaret (1717, Louvre, Paris) adlı tablosunu Akademiye takdim edince, tam üye olarak kabul edildi.

Cythera, aşık çiftlerin hedefi olan hayali bir aşk adasıdır. Burada aşık çiftler aşk oyununun çeşitli safhalarında gösterilmişlerdir. Mahçup tereddütten mes’ud birleşmeye kadar gençler tamamen hayali ve nefis bir manzara içinde tasvir edilmişlerdir. Pahalı, süslü, güzel ve gösterişli elbiseleri onların saray mensubu olduklarını değil, içinde bulundukları tamamen güzellik ve taşan mutluluklarından oluşmuş dünyalarını ve düşüncelerini ifade etmektedir. Kazandığı başarılar Watteau’yu hiçbir zaman mutlu etmemiştir. Halbuki Watteau, yeni bir üslup getirip de Akademik şeref kazanan ilk sanatkârdır ve ona o zamana kadar mevcut olmayan bir ünvan, «‘ Fétes galantes’ ressamı» resmi ünvan olarak verilmişti. Fakat mutsuzluğu, güç tabiatı ve zor bir insan oluşu resimlerine hiç ama hiç aksetmemiştir.

Akademi’de onun eserlerinin üslubunun tesbiti, tarifi ve sınıflandırılmasında haklı olarak güçlük çekilmiştir. Çünkü onun üslubu o zamana kadar alışılmamış bir tarzda idi. O devir resimlerini dolduran büyük tanrı figürleri Watteau’nun eserlerinde ortadan kaybolmuşlardır. O, resmin manâsını açıklamak için Yunan ve Roma mitolojisinden figürler, karakterler kullanma fikrini tamamen ortadan kaldırmıştır. Eğer resimlerine bazen Venüs, satir, girmişse bunlar heykel veya büstler halindedir. Onun resimleri gerçeği cennete götüren bir dünyayı dile getirir. Her zaman resimleri açık havada, güzel bahçelerde, ormanlarda geçer. Zarif insanlar ağaçların altında, çimenlerin üzerinde buluşup konuşurlar, toplanırlar, oynarlar. Watteau, o devrin geometrik düzenli Fransız bahçelerini değil kendi kafasında yarattığı bahçeleri, ormanları, çayırları tasvir etmiştir, ve bu güzel yerlerde eserlerinde ele aldığı figürler sanki onlar için hiçbir ızdırap, sıkıntı, yoksulluk, ihtiyarlık, hastalık veya hiçbir çeşit üzüntü yokmuşçasına hayatın bir cennet gibi görünümünü sahnelemektedirler. Bunlarda aşk, Rubens’in fırtınalı ihtiras şeklindeki aşkı değil sanki insandan tabiata bir titreşim gibi geçen aşktır. Watteau’nun çok sevdiği konulardan biri de tiyatrodur. Arkadaşı Gillot’ya borçlu olduğu bilgisine dayanarak İtalyan ve Fransız komedilerinden figürleri tekrar tekrar çizmiştir. Bunlarda hayali ve geçiciliğin hissedildiği bir melankoli vardır.

http://en.wikipedia.org/wiki/Antoine_Watteau

http://www.tarihnotlari.com/jean-antoine-watteau/

İŞTE BENİM SANATTAN ANLADIĞIM


Bir sanat eseri, bazı veçheleri belirgin bir biçimde sırf kendisi için izlenen ya da salt belirlenen bir amaç için izlenmeyen bir sürecin ürünü olan ve birimleri kendi başlarına bu süreçlerde rol almaya uygun türden olan öznelerarası mevcut bir üründür.

Yani, bir sanat eseri, nihai amacı ne olursa olsun, bu amaca ulaşmanın bazı araçlarının belirgin bir oranda amaç adına olduğu kadar salt kendi adına da izlendiği bir etkinliğin sonucudur. Ve böylesi bir eser, kendi başına, başka amaçlar için olduğu kadar kendi adına da izlenen süreçlerde rol oynamaya uygun bir türdür.

Örneğin resim, kişisel tutkular, Tanrıya ya da devlete saygı, duygu ifadesi ya da boşalımı, tarihsel olayların kaydı, sağaltım, otel odalarının süslenmesi gibi nedenlerle yapılmış olabilir. Mimarinin barınak ve işyerleri sağlama amacı vardır.

Müzik, terbiye etmek, sessizliği bozmak, piyano virtüözlerine meydan okumak, dans için bir fırsat yaratmak ya da sadece can sıkmak için yapılıyor olabilir.

Heykel üç boyutlu uzayı, insan cinselliğini, mitolojiyi ya da belli bir insan başının şeklini temsil ediyor olabilir.

Ne var ki, bu şekilde üretilen şeyleri sanat eseri yapan şey şudur: Boyaların karıştırılması, faydalanılacak mekânın kavranması, notaların dizilişi, mermerin ya da çamurun yontulması ya da biçimlendirilmesi, sanatçı tarafından, bir amaca yönelik olduğu kadar, kendi başına doyurucu bir uğraş olarak da görülür. Çağdaş ressamlardan Audrey Flack şöyle der: “Neyin resmini yaptığınızın neredeyse önemi yok tur. Önemli olan resim yaparken olanlardır.”  Ve önemli olan sadece resim yaparken olanlar değil, resme bakarken olanlardır da. Duyarlılıklarımızı geliştirmek, tanıdıklarımızı etkilemek, koleksiyonumuzu zenginleştirmek için tablolarla ilgileniyor olabiliriz. Ama tablolara aynı zamanda salt bakmak için bakılır. Bu olgular arasında bağlantı kurmak da akla yatkındır; kısmen kendi adına yürütülen bir süreçte yaratılmış olması yüzünden tablo böylesi süreçler doğurmaya uygundur. İnsanı sarar, çünkü özenle yaratılmıştır.

Başka bir ifadeyle, sanatın işlevlerinden biri gündelik etkinlikleri yüceltmektir. Güneybatı Afrika’da yaşayan San halkı de ve kuşu yumurtalarını kap olarak kullanır, bu kapları güzel şekillerle süsler. Bir kap su taşıma amacıyla yapılır çölle kaplı bir çevrede son derece pratik değeri olan bir işlev ama San halkı kısmen böylesi süslemelerin bu kapların kullanılmasını kendi başına doyurucu kıldığı için kendilerini bu kapları süsleme işine verirler. Ve Batı kültüründe, kullanılan şeylerin çoğu değilse bile önemli bir kısmı kullanımlarının tatminkâr olması için çeşitli biçimlerde süslenir ya da boyanır.

Örneğin, otomobilleri düşünün. Buna benzer şeyler eğer bir sanatsal süreçten geçirilerek yaratılmışlarsa, benim tanımıma göre sanat eseridir.

Dewey’in estetiği sanatı belli bir tür insan deneyimi olarak tanımlar: ritmik, bütünlüklü, tamamlayıcı. Mevcut kuram, sanat eserlerini böylesi deneyimlerin ürünleri ve örnekleri olarak tanımlar, dahası böyle bir deneyimin nasıl olduğunu açıklamaya başlar: araçlara, sürece, kısaca hayata kendini adama. Zira bazılarımız amaçlar için yaşıyor olsalar da, hepimiz araçlarda yaşarız: Hepimiz “süreçler içindeyiz.”Bu anlamda sanat, bizatihi yaşadığımız deneyime bizi yeniden sokar ve yaşadığımız anı kutsallaştırır. Nor mal hayat süreçleriyle sanat deneyiminin sürekliliğini kavratma amacıyla kaleme alınmış olan Dewey’in sanat kuramına benim getirdiğim yorum budur. Dewey’in Experience and Nature’âdi [Yaşantı ve Doğa] dediği gibi, “birbirinin alternatifi ve karşıtı ol maktan çok eşzamanlı olarak [araçlar ve sonuçlar, süreç ve ürün, araçsal ve tamamlayıcı] yürütülen her etkinlik sanattır.”

Görsel sanatçı yalnızca her nasılsa edindiği dinsel, politik, estetik ve psikoseksüel amaçlarla donanmış bir kişi olmakla kalmaz, o aynı zamanda materyalleri ele alma ve bu ele alış yoluyla düşünme arzusu taşıyan bir kişidir de. Bazen sanılır ki, bir sanatçı birkaç araçtan biri yoluyla dışa vurulabilen, belli belirsiz tanımlanmış bir “sanatsal itkiye”(itici güç) sahiptir. Oysa genelde durum bu değildir. Sanatçı kısmen boyamayla, yani boyaları karıştırma ve oluşturmayla doyuma ulaştığı için resim yapar. Ressamın boya kullanması bir tesadüf değildir; boyanın sürülmesi ve bu sürülme esnasında ortaya çıkan çeşitli sorunların üstesinden gelme kendi başına değerli bir şey olarak görülür. Görsel sanatçı çalışırken yalnızca eserinin nihai görünümüne, uyandırmayı düşündüğü tepkilere ya da çalışmasına önayak olan nedenlere kendini kaptırmaz. Sanatçı salt alacağı paraya, meslektaşlarının, eleştirmenlerin ya da galeri sahiplerinin onayına da kapılmış değildir; o materyalleri ele almaya, elleriyle bir şeye şekil vermeye de kaptırmıştır kendini. Bence, her sanatçı, bazı bakımlardan çok zahmetli olsa da, yaratım sürecinde yatan sorunların çözümüyle ortaya çıkan, bir sanat eserinin verdiği doyumu tanıyacaktır. Ve sık sık yazarlar için yazmak, besteciler için bestelemek gerçekten bir işkenceye dönüşse bile, hiçbir sanatçı ellerinin altında bitivermiş eserlere sahip olmaya istekli olmayacaktır; seçilmiş araçtaki sorunların üstesinden gelmesi onu bir sanatçı yapan şeyin ta kendisidir.

Wollheim, Art and its Objectsit [Sanat ve Nesneleri] Bricoleur Sorunuadını verdiği şeyi tartışır  (“Bricoleur” Fransızcada “elinden her iş gelen” ya da “tamirci” anlamına gelir).

Sorun şudur: Belli bazı süreçler ve materyallere niçin sanat araçları payesi verilir? Mevcut kuram bu soruya çok doğrudan bir yanıt verir: Örneğin taş ve boya, sanat araçları payesine erişir, çünkü onlar içkin olarak çalışma ihtiyacını karşılar ve çünkü onlar, işlendiğinde, kendiliklerinden çeşitli kapasitelerde kullanma ihtiyacını karşılar. Onlar inatçıdır, yani onlar birilerinin kendilerine vermek istedikleri şekli hemen ya da kolayca almazlar. (Elbette belli oranda bir inatçılıkları olsa da, örneğin, boya ve çamur mermerden daha kolay işlenir. Ne var ki, çamur, örnek bir çömleğin şeklini hiç de kolayca almaz ve boya hiç de kolayca örnek bir freskin kılığına girmez. Yani bu materyaller öyle kolaylıkla etkinliklerin amaçlarına uygun bir şekle girmezler.)

 İyi yapılmış bir çömlek, sıvıları bir kaba dökme etkinliğini içkin olarak doyurucu bir etkinliğe dönüştürür. Materyallerin inatçılığı onları işleme fırsatı sağlar ve sanatçının onlar üzerinde çalışırken uzmanlaşmasını gerektirir. Uzmanlık zamanla geliştirilmelidir; birçok zorluklarına rağmen bu, neşe veren bir süreç olabilir, çünkü bu materyallerle çalışmak doyurucudur. Ama bu materyaller tam anlamıyla inatçı da değildir; onlarla çalışmak imkânsız ya da aşırı zor değildir; eğer kişi kendini onlara verirse şekil almaları zor değildir. İşte bu gibi materyallere sanat araçları payesi kazandıran, güdümlenişlerinin açıklanması zor doyum verme kapasitesinin yanı sıra kolay şekil alabilirlikle inatçılığın bir bileşimi (adeta, materyalin nitelikleriyle insan kapasiteleri arasındaki bir karşılaşma) olmalarıdır.

Dolayısıyla, görsel sanatçıların materyalleri işlemelerini ben sanatsal süreç paradigmaları olarak ele almak istiyorum. Ancak sanatsal süreçler hiçbir şekilde böylesi işlemelerle sınırlı değildir. Ben bitmiş sanat ürününe katkıda bulunan ve onu önceleyen; süreç ister fiziksel, duygusal isterse entelektüel olsun, o şeyi özneler arasında ulaşılabilir kılan etkinliklerin tamamına sanatsal süreç diyorum. Bu gibi süreçler genel olarak başlangıçtaki bazı duygusal dürtüleri ya da gerçeklik kazanmaya da çalışan fikirler kadar, bitmiş ürünü ya da her halükârda fiziksel sürecin bir sonraki aşamasını görüntülemeyi de kapsar. Örneğin, bir besteci herhangi bir enstrümana elini sürmeden kafasında bir ezgi yaratabilir ya da bir şair bir şiir yazabilir. Bir mimar genelde kendi elleriyle çizdiği binayı fiili olarak yapmaz; yine de kesinlikle tasarının yaratılma süreci vardır.Aynı şekilde, “ürün” nosyonunu taşınabilir yapıtlarla sınırlamaktan yana değilim. Bazı sanatsal süreçler yapıtlar ortaya çıkarırken, başkaları performanslar, planlar, etkileşimler, zaferler (satranç oyununu düşünün) ortaya çıkarır. Ben burada “ürün” nosyonunu kabaca sanatsal bir süreç sonunda ortaya çıkan, öznelerarası erişilebilir herhangi bir şey olarak alıyorum. Yine de kendi adına izlenen bir süreç, ister kısa bir anlık, isterse fiziksel olarak kesintili olsun, böylesi bir öznelerarası erişilebilir ürün vermiyorsa, kullandığımız anlamda sanat eseri üretmiyor demektir, ama biz yine de oldukça geniş bir anlamda bu şekilde sürdürülen bir etkinliğe sanat adını verebiliriz. Bir kişi sadece zihinsel süreçleri sayesinde şair olamaz; öznelerarası erişilebilir hale getirilmeden önce potansiyel ya da ön eser olsa bile, bir şiirin bir sanat eseri sayılabilmesi için dışa vurulması gerekir. Sh:28-32

ESTETİK BÜTÜNLEŞME

Şu ana kadar yazdıklarımızdan anlaşılacağı gibi, bence, Batı kültüründeki güzel sanatların en büyük sorunu gündelik hayata yabancılaşmasıdır.Benim önerdiğim sanat anlayışı hem betimsel (tasvirî) hem de normatiftir. Bu yalnızca sanat eserlerinin önemli ortak yönlerinin saptanması yönünde değil, aynı zamanda gözlerimizi şimdiye kadar sanat olarak düşünmeye alıştığımız nesne ve etkinliklerden daha geniş bir alandaki nesne ve etkinliklere çevirmeyi öğrenme yönünde bir çabadır. Bu hem bir sanat kuramı hem de estetik bütünlük denebilecek bir şeye çağrıdır: Yaşamanın sanat olduğunu, sanat içindeki hayatı ve hayat içindeki sanatı göstermenin bir yoludur.

Şimdi normatif proje üzerinde durmak istiyorum. Önce, Batılı sanatçıların giderek daha yoğun bir biçimde kendilerini sanatçı olarak görmeye başladıkları ve daha fazla dışlamayı amaçladıkları bir süreç olan estetik yabancılaşma sürecinin kısa bir tanımını yapacak ve ardından kendimizi ve kültürümüzü sanat olarak yaşamanın bazı stratejilerine geçeceğim. Etraflı bir şekilde, birincisi, çoğumuzun her gün yaşadığı şeyler olarak ve İkincisi geleneklerimizin ve ritüellerimizin meşruluğunu göstermenin ve yeniden yaşamanın yolları olarak blues ve country müziği üzerinde duracağım. Bu arada, sanatla eğitimin tam bir bütünleşmesi ihtimali üzerinde duracağım. Ve nihayet, kültürümüzdeki sanatların teknoloji sorunuyla ilişkisini tartışacağım.sh:76-77

AVANGART SANAT

Avangart (Öncü) sanat, kültür, gerçeklik tanımları içindeki kabul edilmiş normları sarsıp sınırlarını değiştirmeyi amaç edinir. Bu normlar sosyal reformdan estetik deneyimlerin değişimine kadar çeşitlilik gösterebilir.

AvangartAvangart (Fransızca: avant-garde), Fransızca askeri bir terim olan öncü birlik sözcüğünden gelir. Gerek Fransızca’da gerek diğer dillerde kültür, sanat ve politika ile bağlantılı olarak, yenilikçi veya deneysel işler veya kişiler anlamına gelir.

Avangart sanat, kültür, gerçeklik tanımları içindeki kabul edilmiş normları sarsıp sınırlarını değiştirmeyi amaç edinir. Bu normlar sosyal reformdan estetik deneyimlerin değişimine kadar çeşitlilik gösterebilir.

Mutlak arayışındaki avangart, “soyut” ya da “nesnel olmayan” sanata erişti… Avangart şair ya da sanatçı aslında yalnızca kendi koşullarıyla geçerli olan bir şey …verili, yaratılmamış, anlamlardan bağımsız bir şey, benzerler ya da orijinaller yaratarak Tanrıyı taklit etmeye çalışır. İçerik o kadar eksiksiz olarak biçimde erir ki, sanat eseri artık… kendinden başka hiçbir şeye… indirgenemez. Sh:84

**

SANAT VE RİTÜEL

Ritüelsiz hiçbir insan kültürü yoktur; görünen o ki, ritüel, kültürün olabilirliğinin bir koşuludur. Ancak bilincine varılması en zor olan da her zaman kişinin kendi kültürünün ritüelleridir. Çünkü kişinin içinde olduğu gerçek ritüeller bir hayat tarzının doğrudan ifadeleridir. Seremoni örneğinde olduğu gibi, onlar hem mükemmel olarak hem de kendiliğinden üretilir. Sh:120

Ritüeli şöyle düşünelim:

Ritüeller bir kültürü kurmanın ve ha yata geçirmenin sanatsal yollarıdır. Yani, ritüeller kendileri için ya pılan, riayet edilmeyi talep eden bir “haklılığa” sahip prosedürler olarak yaşanır. Biz bir eylemi ritüelin gösterdiği biçimde yaparız, çünkü onu yapmanın doğru yolu budur. Bir eylemi ritüele uygun olarak yapmak (en azından yapabildiğimiz kadarıyla) dikkatimizi o eylemin amacının gerçekleşmesini sağlayan süreç üzerinde sabitleştirir. Kendimizi sürece vermemiz bizi toplumsallığın imkânlarına açar, daha doğrusu bu, toplumsallık imkânının ta kendisidir. Kendimizi sürece vermemiz kişilere açılmamızı mümkün kılar; böylece, kültür, kültürel olarak yapıcı sanatsal etkinliklerde hayat bulur. Ayrıca, sürece, eylemlerimizi doğru bir biçimde yap maya bağlılık başka bağlılıklara imkân verir. Bu bağlılık, bizi kendimizden geçmeye çağırırken, nasıl tapınacağımızı ve tapındığımız şeyi nasıl kutsayacağımızı gösterir. Dolayısıyla, ritüel doğaya ve tanrılara bağlılıktan ayrı düşünülemez. Burada, sanatsal bir süreç olan maddi şeylerde özümlenmek bizi daha geniş özümlenmelere, ailede, kültürde, dünyada, ilahi olanda özümlenmeye açar. Sh:123-124

**

BİLMENİN CİNSELLİĞİ

Aslında, belirtmek gerekir ki, organizma ile çevre arasındaki ayrım kolaylık olsun diye yapılmış bir ayrımdır ve her halükârda kaygandır. Çevrenin parçalarını özümlediğimiz gibi, kendi parçalarımızı da çevrede eritiriz. Biz çevre içinde hareket ettikçe, çevre kelimenin tam anlamıyla bizim içimizde hareket eder. Bizi oluşturan ve damgamızı vurduğumuz (örneğin, kendisinden barınak inşa ettiğimiz) maddeler dönüşüm halindeki çevredir. Ve toplumsal hayatta, kişiler çevrenin, çevre de kişilerin parçası, zaman zaman da son derece önemli parçasıdır. Bana göre, insan bilgisini mümkün kılan çevreye tamamıyla gömülü oluşumuzdur ve bu yüzden epistemolojide dünyayla özdeşliğimizi doğrulayacak yeni yönsemeyi kaleme almamız gerekiyor.

Epistemoloji, bilginin doğası, kapsamı ve kaynağı ile ilgilenen felsefe dalıdır. Bilgi felsefesi olarak da adlandırılmaktadır.

Böylesi bir yönseme [Belli bir amaca veya sonuca yönelen, etkinliğe dönüşmeyen etki gücü, temayül] bazı bakımlardan Batı’da yeni olacaktır, ama bu, Hindistan’da geleneksel bilgi anlayışıdır. İngilizce “felsefe” teriminin en yakın Sanskritçe karşılığı darsana άιτ. Darsana akıl yürütme değil gerçekleştirmedir, bir nesneyi bilmek onunla bir olmak, bir bilgisayar nasıl bir programı gerçeğe dönüştürüyorsa, onu kendi içinde öyle gerçeğe dönüştürmektir. Radhakrishnan şöyle yazar:

Gerçekliği bilmek için, onu fiili olarak yaşamak gerekir. Hint felsefesinde insan basitçe doğruyu/hakikati bilemez; onu gerçekleştirir. Görmek [drs, darsananın kökü] nesneyi içgüdüsel olarak doğrudan yaşamak ya da daha doğrusu, onunla bir olma anlamında onu gerçekleştirmektir. Bir yanda nesne öte yanda özne ve aralarında bir ilişki olduğu müddetçe tam bilgi mümkün değildir.

Aslında, King James İncili, “bilme”yi “cinsel ilişkide bulunma” anlamında kullanır ve bu kullanım bilgi hakkında derin bir şeyleri açığa vurur. Bilmek arzu duyulan bir kimse ya da bir şeyle iç içe geçmektir. Bilmek bir film seyretmekten çok sevişmeye benzer. 

Başka bir yerde, kaynaşma nosyonunu kullanarak böyle bir epistemoloji kurmaya çalıştım.  Benim kullandığım anlamda, “kaynaşma”belli ilişkileri anlatan teknik bir terimdir. Teknik yanı bir yana, merkezi anlayış şudur:

Dünyayı deneyimlemek belli bir içsel duruma girmek, örneğin dünyayı tam olarak temsil edecek belli bir zihinsel imgeyi ya da temsilciyi benimsemek değildir. Sayesinde dünyayı deneyimlediğim ve sahip olduğum dünyayı deneyimleyebilmem için zorunlu olan salt içsel bir durum yoktur. De neyim dünyayla girilen dinamik bir etkileşimdin deneyim, adeta, kendim ve çevrem arasında vuku bulur, daha doğrusu kendimle çevrem arasındaki etkileşimden doğar. Ben başka fiziksel nesnelerin arasında bir fiziksel nesneyim; görme, işitme ve öteki duyular, birbirine girmiş fiziksel nesnelerin sahip olduğu özelliklerdir. Bir ağacı görmek, bu anlamda, ağaçla kaynaşmaktır. Görmek soluk almaya benzer, çevremin bir kısmının bünyeme alındığı, kendimle nesne arasındaki ayrımın silindiği bir süreçtir.

Ve burada yine bu kitap boyunca sık sık ortaya çıkan bir düşünce yapısını takip ediyoruz. Biz zaten çevremizle kaynaşmış haldeyiz; biz zaten öteki şeyler içinde şeyleriz; bu zaten sahip olduğumuz her bilginin kaynağıdır. Bu dünyanın seyircileri olmaktan vazgeçip geçmeme meselesi değil, hiçbir zaman seyirciler olmadığımız ve hiçbir zaman olamayacağımızı fark etme meselesidir. Seyirci olmak güvende olmaktır. Bir film canavarının kimseyi yediği görülmedi daha. Dünyayı uzaktan yaşayabileceğimizi sanarak güvenlik ararız. Ama dünya bizi kuşatmakla kalmaz, içimizdedir; dünya biziz. Kaçışın, sakınmanın, durdurmanın bir yolu yoktur. Modern resim gibi modern epistemoloji de belki kısmen dünya karşısındaki korkudan ve nefretten doğuyor; tehlike ve hainlikle karşı karşıyayken bile, dünyada olmanın sevincinden yeni bir epistemoloji ve yeni bir sanat doğabilir.

Bilgi, tipik olarak, deneyimin üzerine fazladan eklenir. İnsan özneleri için, çevreyle girilen dinamik bir etkileşim bir dizi inanç doğrurur. Eğer bu inançlar doğrulanmışsa, bilgiyi oluştururlar. Burada bilimsel deneyi düşünelim. Bilimci sistematik olarak (ya da rasgele) çevrede değişiklikler yaratır ve sonuçları inceler. Bilimsel deney bilimcinin çevreyi değiştirdiği bir işlemdir ve zamanla, Dewey’in The Quest for Certainty’de [Kesinlik Arayışı]açıkça gördüğü gibi, deneyin bilgiyi etkilediği anlamında, çevre ta rafından değişikliğe uğratılır. Ve yine Dewey’in gördüğü gibi, mut lak kesinlik düşü korkudan doğan bir yanılsamadır; çevreyle etkileşim sonucu edinilen inanç yeni etkileşimlerle gözden geçirilmeye her zaman açıktır. Ama bilgi, çevreyle birlikte etkin bir kurma faaliyetinin sonucudur.

Bu, özellikle önermesel (içeriği) olmayan bilgide çok açıktır. Bisikletin nasıl kullanılacağını bilmek için, fiilen bisiklete binmeli ve onu sürmeliyim. Aslında, önce bisiklete binmek ve düşmek zorundayım; zamanla “onu hissederim”, bu ancak pratik ve riskli, ha yat deneyimiyle başarılabilecek bir şeydir. “Nasıl yapılacağını bilmek” pratik bir meseledir; bu ancak çevreyle tam bir bütünleşme sonucu ortaya çıkabilecek bir bilgidir; bisikletçi için, bisiklet be denin bir uzantısıdır. Ve ben ancak seninle etkileşime girerek, ancak etkileşimsel olarak, seni bilebilirim. Senin duygularına ilişkin, neye ihtiyacın olduğuna ve neyi reddettiğine ilişkin bir şeyler görmeliyim; sıraladığın bir sürü önermeyi duymak pek işime yaramayacaktır. Yine, benim senin hakkındaki bilgim önermesel bir şey değil, seni duymamla ilgili bir şeydir.

Aynı şekilde, modernist sanat kavrayışının yanlış ve kötü ni yetli olduğuna inanıyorum. Her şeyden önce, hiçbir insani etkinlik modernist mitin gösterdiği biçimde gerçekten pratikten uzak olamaz. Sıra insanların şeyleri yapmasına, şeylere bakmasına ya da şeyleri işitmesine gelince, normal insani arzuları yokmuş gibi davranamazlar. Ben arkadaşlarımı etkilemek ya da zorlu bir günün ardından gevşemek için müzeye gidebilirim; şu ya da bu biçimde, şayet gitmişsem, insani bir amaçla gitmişimdir. Ve bir resim, örneğin, çıplak bir insan ya da huzur verici bir manzara resmi gördüğümde salt biçime, çizgilerin ve renklerin bileşimine takılıp kalmak yerine, neyin betimlendiğine de bakarım. Ve bu tepki arzunun yokluğunu değil, tersine işin içinde olduğunu gösterir. Bir başka ifadeyle, sanat somut insan ihtiyaçlarından doğar ve onları karşılar.

Ve gördüğümüz gibi, “güzel sanatlar” kültür hayatından koparılmış olsa da, geleneksel olarak sanat d ediğimiz her şey zanaatlar, popüler sanatlar (blues ve country müziği gibi)kültür hayatına her zaman olduğu gibi temel oluşturuyor. Eğer böylesi etkinlikleri sanat olarak görmeyi istiyorsak, o zaman gündelik kültür hayatı yine sanatla dolu olacaktır. Mara Miller, The Garden as an Art [Bir Sanat Olarak Bahçe] kitabında, bahçenin Batı tarihinin büyük bölümünde bir sanat olarak görüldüğüne işaret eder; hatta bugün bile örneğin Japon kültüründe böyle görülmektedir. Ve yine Mara Miller’ın belirttiği gibi, bahçeyi sanat olarak görmek “estetik mesafe” ile bağdaşmaz:

Bir sanat eserinin aynı zamanda bir yer olması ne anlama gelir?

Bunun bir sanat eseri olarak bahçe için içerimleri nedir?

(Bahçeye gireriz. O içinde yaşadığımız dünyanın geri kalan kısmıyla mekânsal ve zamansal bir süreklilik içindedir. Bir düzlem değişmesi yoktur. Fiziksel mesafeye şiddetle meydan okunur, çünkü fiziksel mesafe kelimenin gerçek anlamında yok edilmiştir. Biz sadece bahçeye bakmayız, bahçe bizi kuşatır ve bahçeye karşı başka herhangi bir çevreye karşı edindiğimiz aynı psikolojik algılama alışkanlıklarını ediniriz. Ayrıca bahçeyi deneyimleme tempomuz gündelik hayat tempomuzla aynıdır.

Özel tempolar söz konusu olduğunda, müzik dinlerken ya da bir film veya bir oyun seyrederken olduğu gibi, dışımızda başlatılmış değişimlere tepki vermek yerine, normal çevremizde yaptığımız gibi değişimi biz kendimiz başlatırız.

Aslında, birçok insan bahçeleriyle benim sanat olarak betimlediğim türden kendini vererek ilgilenir. Ama bahçenin doğası organizmanın ve çevrenin yavaşça karşılıklı uyarlanmasını gerektirir ki bu özünde dünyadaki insani varoluş biçimidir. Bahçelerin sanatsallıklarının canlanışı, bu yüzden, sanatın modernist mit dışında canlanışı ve kendimizin dünyayla kaynaşmış olarak canlanışıdır.

Söylediğim gibi, ben sanatı bir yapma yolu olarak almaktan yanayım. Bir etkinliği görünür bir amaç için olduğu kadar salt kendi için yürüttüğümüzde sanatla uğraşıyoruz demektir. Ve böylesi etkinliklerin sonuçları, bunlar amaçları açısından kullanılmaları içkin olarak tatmin edici olan türden nesneleri ortaya çıkarıyorsa, sanat eseridirler. O halde, bir resim yapma deneyimi, ihtiyaç duyulan bir gevşeme ya da meydan okuyucu bir kavramsal egzersiz olabildiği kadar, içkin olarak tatmin edici de olabilir.

Belirttiğim gibi, temel sanat deneyimi bir özümle(n)me deneyimidir. Unutmayalım, kaynaşma ve özümle(n)me nosyonları yakından ilişkilidir: Bir şeyde özümlenmek onunla kaynaşmak demektir. Ben-Ami Scharfstein, Birds, Beasts and Other Artists [Kuşlar, Gulyabaniler ve Diğer Sanatçılar]adlı, yakınlarda yayımlanmış bildiğim en iyi estetik kitabı olan çalışmasında, “bütün sanat dediğimiz şey… bireyin kendi ötesinde yaşama ihtiyacını ifade eder” diye yazmaktadır.  Ve aynı yazara göre, “sanat, birey ötesinde olan şeyle karışır ya da kaynaşırken, birey olarak kalma gayretidir” (s. 208).

Demek ki, sanat benliğin aynı anda genişlemesi ve yoksanmasıdır ve bu iki veçhe de aynı anda heyecan verici ve tehlikelidir. Daha önce belirtildiği gibi, sanat bizi başka kaynaşma biçimlerine davet eden bir kaynaşma biçimi olarak görülebilir. Sanat maddelerle kaynaşmayı gerektirir: Çalışma sürecinde özümlenmedir. Ve sanatın getirdiği kaynaşma başka kaynaşmaların yolunu açar; sanat bizi kendimizle, birbirimizle, dünyayla, ilahi olanla kaynaşmaya çağıran kaynaşma deneyimidir. Kaynaşma çeşitlerini nesnelerine göre, bireyin kaynaştığı şeyin ne olduğuna göre ayırmak istiyorum. Ve benim iddiam, sanatın karakteristik işlevinin bütün bu boyutlarıyla kaynaşma yarattığıdır. sh:137-142

**

İŞTE SİZE TAO TE CHİNG’DEN BURADA ORTAYA ATTIĞIM DÜŞÜNCEYİ SOMUTLAYAN BİR ALINTI:

Evreni avcunun içine alıp düzeltebileceğini mi düşünüyorsun?
Bunun olabileceğini sanmıyorum.
Evren kutsaldır.
Onu düzeltemezsin.
Onu değiştirmeye kalkarsan, onu yıkmış olursun.
Onu tutmaya kalkarsan, onu kaybetmiş olursun.

**

 ÖYLE İSE SANAT NE?

İstediğimize zaten sahibiz. Eğer bir içgörü olarak iletmek istediğim bir şey varsa, o da budur. Bu demek değildir ki, değiştirilmesi gereken şeyler yoktur. Dediklerim, dünyamızı daha berrak görebileceğimiz ve onu daha derinlemesine değerlendire bileceğimiz umudunun bir ifadesidir. Ne olduğumuz ve neye sahip olduğumuzun ayırıtma varma süreci hayata açılma sürecidir. Ve bu sürece gömülmek yaşama sanatı dediğimiz şeydir. Huzur, olanın olumlanmasıyla gelir; kendimizi otomobile, heavy metale ya da silahlanmaya karşı konumlandırmak kendimize karşı konumlanmak demektir, zira bizim gibi, silahlar da gerçektir. Ve biz bu şeyleri yapan insanlarız; biz de yapılmış şeyleriz.

Belki de hepimizin kaynaşmayla yaşayabileceği en derin deneyim sevgidir/aşktır. Belki bu yüzden, sevişmenin aşkın, en azından belli bir aşkın, uygun ifadesi olduğunu düşünürüz çünkü sevişme fiziksel bir kaynaşmadır. Ve bir sevişme sanatı vardır, daha doğrusu, aşk yoksa sanat da yoktur; bir şeye duyduğumuz aşkla bir etkinliğe girmek o şeyle bir sanat olarak uğraşmaktır. İşte bu nedenle, insanlık tarihi boyunca ve bütün yeryüzünde tinsel gelenekler sanata yönelmiş, hatta sanatın kendisi olmuştur.

Sanat, gördüğümüz gibi, ritüel için zorunludur ve ritüel de hayatlar, mevsimler ve çağlar içinden geçiş yollarını işaretlemek için zorunludur.

İnsanların yol işaretlerine ihtiyaçları vardır; insanların kendi yaptıklarını düşünürken, evrensel olarak çevrelerinde sürüp giden şeylere ilişkin de düşünmeleri gerekir.

Ritüel, son olarak, dünyada var olmanın, kültür düzeninin her zaman doğa düzeni olduğunu göstermenin bir yoludur. Kültürel bağlantılarıyla sanat, doğal olanla yapıntı arasında fark olmadığını gösterir. Ve ritüel olan kaynaşmada büyük bir aşk ifadesi vardır. Dünyadaki değişimler korku, acı ve ölüm getirmiş olsa bile, bu değişikliklere duyduğumuz aşkı sanatsal yaratımla anlatırız.

Sanat, dünyayı acılarıyla ve ölümleriyle birlikte sevebileceğimizi, hatta acıyı ve ölümü bile sevebileceğimizi gösterir.

Bu, acıyı acı olarak yaşamaya son vermek, kayıplarımız için üzülmemek ya da kaybolma korkusu çekmemek anlamına gelmez. Tam tersine, biz sanat yoluyla kendimizi bunlara tamamen açarız. Sanatta biz bu şeylere maruz kalma isteğimizi ifade ederiz. Bu ifade boşunadır, çünkü istekli olalım ya da olmayalım bu şeylere maruz kalacağız. Ama dünyanın acımasızlığıyla yüz yüze geldiğimizde bile kendimizi dünyaya açma arzusu büyük bir yüce gönüllülükten gelen bir tutumdur. Hakikat karşısında dövüşmek, onu bize bahşetmiş olan kadere ve tanrılara bir yumruk sallamak, ancak dövüşmenin kendisi kadar hayranlık duyulacak bir şeydir. Olanla dövüşmek, kaçınılmazdan nefret etmek ve onu saldırmak belki de insanların çekebileceği en derin acıları verir. Süreç içinde dünyamızı olumlamak, her acı kadar bunun acısını da tatmak demektir, çünkü kabul etmek zorunda olduğumuz bir şey de her şeyi kabul edemeyeceğimizdir. 

Oysa bir sanatla uğraşmak, soyutlamaları unutmak ve kendimizi evrenin bir yuvası yapmaya girişmektir. Bir yuvayı teknolojik olarak, kendiliğinden, şu ya da bu biçimde yaparız. Bir sanatla uğraşmak bilinçli olarak kendimiz için bir yuva kurmaya başlamak, kendimizi dünyada yuvamızda hissetmektir. Bu, dünyayla fiili olarak daha açık ve daha içten ilgilenerek kim ve nerede olduğumuzun bilincini yükseltmektir. Bu, dünyevi olanın kutsallığını tatmanın, kendimizi ve şeyleri kutsamanın bir yoludur. Ve nihayet, sanat doğamızdır, gerçek oluşun, bir yuva kurmanın ve dünyayı sevmenin bir yoludur. Sh:167-169

SARTWELL NE DEMİŞTİ?

“Dünya, bencilliğin ve kabalığın karanlığında yolunu bulmaya çalışıyor Bilgi kötü bir vicdana satılmış, iyilik fayda adına yapılıyor. Doğu ve Batı, bir öfke denizinde kafalarını tokuşturan iki ejderha gibi hayat cevherini yeniden elde etmek için nafile uğraşıyor. Büyük felaketi tamir etmesi için yeniden bir Niuka’ya ihtiyacımız var; o büyük yeniden doğuş gününü bekliyoruz. Bu arada, bir yudum çay içelim…”

Monet’nin bir resmini gün ışığında görebilir misiniz, evirip çevirebilir misiniz onu?

Peki sudan yansıyan ay ışığında nasıl görünürdü acaba? Bilemiyoruz, çünkü Batılı anlamında sanat, ancak kuyrukta bekledikten sonra içine gire bildiğimiz, taş zemininde topuklarımızı tıkırdattığımız, bir ucundan öbür ucuna yürüyene dek ayaklarımıza kara suların indiği, “müze” denen binalara hapsedilmiştir. Biz bir Monet resmini, ancak, o da eğer yeterince “kültürlü” ve yeterince seçkinsek, “doğru” ışık altında ve “doğru” açıdan görebiliriz. Oysa, Crispin Sartwell, bize Batı dillerindeki “sanat” sözcüğünün antik Yunan, Çin ve Hint kültürlerindeki karşılığının, “yaptığına kendini vererek ve maharetle yapmak” nosyonuna denk düştüğünü anımsatıyor. Yani Batıdışı kültürlerde sanat, kişinin dünyayla arasına bir mesafe koyarak dünyaya bir çerçevenin ardından bakması değil, dünyayla bütünleşmesi, kendini dünya ya açarak onunla bir olması demektir. İşte bu yüzden, Japon kültüründe çay yapmak ve çay içmek bir sanattır; bu yüzden, Menomince kültüründe avlanmak bir sanattır; Navajo kültüründe sağaltım (Tedavi) bir sanattır.

Yaşamak kendini dünyaya açmak ve çevreyle bütünleşmek demek olduğu için, bütün dünya tinsel geleneklerinde, yaşamak bir sanattır.

Sartwell, Edepsizlik, Anarşi ve Gerçeklikte kendimizi olana açmayı, kendimizi gerçek olarak yaşamayı önermişti bize; acılardan kaçarak değil, kendimizi akışa bırakarak acılara katlanmayı; bedenimizi ve aklımızı aşka teslim etmeyi… Yaşama Sanatında da bir sanat olarak yaşamayı öneriyor. Konfüçyüs’ten Heidegger’e uzanan bir düşünce geleneğini izleyerek, kendimizi yaptığımız işe vermenin, yaptığımızla bir olmanın ve böylece kendimizi bil menin yollarını gösteriyor bize. Sanatı, müzelerden çıkarıp gündelik hayata iade ediyor; akılla duyguyu, teknolojiyle doğayı barıştırıyor. Sanat ve zanaat ayrımının aslında Batı düşüncesinin bir kuruntusu olduğunu gösteriyor; çay ustasını, çömlekçiyi, ressamı, blues şarkıcısını ve fırıncıyı kaynaştırıyor. Böylece, bu dünyanın bir parçası olduğumuzu, dünyadaki şeyler arasında bir şey olduğumuzu hatırlıyoruz. Yeni yetme bir heyecanla, yaşama sanatını keşfediyoruz.

Hepimiz birer sanatçıyız. Öyleyse, birer yudum çay içelim…

Kaynak:

Crispin SARTWELL, Yaşama Sanatı Dünya Tinsel Geleneklerinde Gündelik Hayatın Estetiği, Kitabın özgün adı The Art ofLiving Aesthetics ofthe Ordinary in World Spiritual Traditions, İngilizceden çeviren Abdullah Yılmaz, Ayrıntı, Birinci basım 2000, İstanbul

 

ZEN VE SÛFÎ’DE ÇAY İÇMENİN SIRRI


Zen, kökeni Hindistan‘daki Dhyana (ध्यान) okuluna kadar uzanan bir Mahāyāna Budist okulunun Japonca‘daki ismidir. Hindistan’dan Çin‘e geçen okul burada Ch’an () olarak ismini duyurmuştur. Tang Hanedanlığı döneminde Çin‘de belli başlı Budist okullar arasına giren Ch’an, Çin’den KoreVietnam ve Japonya‘ya yayılmıştır. 20. yüzyılda Batı’da tanımaya başlanan bu okul, İngilizce ve diğer Batı dillerine Zen ya da Zen Budizm ismiyle girmiştir.

 Tasavvufİslam inanışına göre, ruhu kötü huylardan temizleyip (safa), hakiki bilgiye (yakın) ulaşma yoludur. Sufizm olarak da adlandırılır.

Kavramları netleştirmek için mistisizm ile tasavvuf arasında herhangi bir ilişki olmadığını hatırlatmak gerekir. Mistisizm Hristiyanlığa mahsustur. Mistisizmin hedefi sevgidir. Tasavvufun hedefi ise akıl ile kavranamayan Allah’ın varlığını kavramak yani müşahade ve yakındır. Mistik kişi dünyada edilgendir ve kendisine verilenle yetinir. Tasavvufçu ise bir amaca yönelik olarak bir şeyh önderliğinde sürekli ilerleme amacını taşır. O nedenle mistisizmde şeyhler yoktur.

 Sufizm Sufi sözcüğünün diğer anlamları için Sufi (anlam ayrımı) sayfasına bakınız

Sufizm veya Sufilik (Arapça: صوفية), İslamiyet‘te Allah‘a ulaşmanın ezoterik yollarından biri ve felsefi bir akım. Birçok farklı tarikatı vardır. Mezhep olup olmadığı konusunda fikir birliğine ulaşılmamıştır. Bu yolun takipçilerine Sufi denir.

Sufizm’in tanımı çeşitli mutasavvıflarca farklı şekillerde yapılmıştır. Bu tanımlardan birine göre, Sufizm, insanın akıl yoluyla erişemediği ilahî hakikatleri ve gayb alemine ait hakikatleri sezgiyle arama yoludur. Hedef, insan-ı kamil olmaktır. Bir başka deyişle, Sufizm, İslam inanışına göre, kişiliği kötü huylardan temizleyip, ruhu pak edip, olgun olma (kemale erme) yoludur.

ZENDE ÇAY İÇME SEREMONİSİ

Pek azımız, örneğin, bir tekkeye kapanarak, hayatlarımızı manevi bir yola adama lüksüne ya da aynı anlamda, eğilimine sa­hibiz. Ama eğer kendimizi vererek, yaptıklarımızın kutsanabile­ceği duygusuyla bahçemizi kazabilir, çimleri biçebilir, manava gi­debilir ya da çocuklarımıza bakabilirsek, manastıra kapanıp derviş olmaya gerek yoktur.

Hayatın gündelik etkinliklerinde farkında olma ya da zihnin açık olması pratiği Zen’de merkezi bir yer tutar. Bir derviş ağaç budar, yemek pişirir, temizlik yapar vs., ama bunları yal­nızca kendisinin ve arkadaşlarının hayatlarını sürdürmeleri için değil, bir tinsel disiplin olarak da yapar. Zen ustası Thich Nhat Han bulaşık yıkama sürecini şöyle anlatır:

Bulaşıkları yıkarken kişi yalnızca bulaşıkları yıkamalıdır; bu demektir ki, kişi bulaşık yıkarken bulaşık yıkamakta olduğu gerçeğinin ta­mamen farkında olmalıdır. İlk bakışta, bu biraz aptalca gelebilir: Böyle basit bir iş için o kadar sıkıntıya ne gerek var? Ama mesele tam da budur. Burada ayakta duruyor ve şu kapları yıkıyor oluşum mu­cizevi bir gerçekliktir. Nefesimi dinleyerek, mevcudiyetimin bi­lincinde ve düşüncelerimin ve eylemlerimin ayrımında olarak, ben kendim oluyorum… Eğer bulaşık yıkarken sadece bizi bekleyen bir fincan çayı düşünür ve sanki bulaşıklar bir belaymış gibi aceleyle ba­şımızdan savmaya çalışırsak… bulaşık yıkadığımız süre içinde yaşıyor olmayız… Eğer bulaşıkları yıkayamıyorsak, çayımızı da içebilme şansımız olmayacaktır. Çayımızı içerken başka şeyler düşüneceğiz ve elimizde tuttuğumuz fincanın çok az ayrımında olacağız. Böylece sürekli gelecek tarafından yutulacak, ve gerçekte hayatımızın bir da­kikasını bile yaşayamayacağız.[1]

İnsanlar sıklıkla yoğun ritüel disiplin, egzotik yerlere geziler ya da ağır pişmanlık gösterileri yoluyla huzura kavuşmaya ya da ay­dınlanmaya çalışır. Tuhaftır belki, ama aydınlanma tam da zaten bulunduğumuz yerdedir; aydınlanma zaten içinde olduğumuz duruma açık olmak ve onu olumlamaktır. Her gün yapmak zorunda olduğum ıvır zıvır şeyler huzurumun önünde bir engelmiş gibi görünür; aslında, her gün yaptığım şeyler huzur bulmamın mümkün olduğu tek yerdir. Ve eğer kendimi zaten olduğum, zaten sahip olduğum ve zaten yaptığım şeye açacak olursam, hayatımı bir sanat olarak yaşayacaksam, o zaman bulaşıkları yıkamak gibi her gün yaptığım somut şeylerden başlamam yerinde olacaktır. Eğer huzur bulmayı amaçlarıma ulaşmaya ertelersem, oraya ulaştığımda da huzur bulamayacağım. Thich Nhat Han’ın “eğer aklım içeceğim çayda olduğu için kendimi vererek bulaşıkları yıkamaktan acizsem, kendimi vererek çayımı da içemeyeceğim” derken kastettiği budur. Demek ki, yaşama sanatı, hayatımızdaki en sıradan, mütevazı (ve dolayısıyla en hakiki) anların sanatıdır.

Dewey’in estetiği üzerine yürüttüğü mükemmel tartışmada Thomas Alexander bu estetiği Zen’le bağlantılandırır. Alexander’a göre, Dewey’in estetiği için merkezi olan “süreç olarak şimdide ya­şama” nosyonudur.[2] Alexander şöyle sürdürür:

İnsan dünyayla yaşamakta olduğu anda bağlantı kurar. Böylesine bütünlüklü olarak yaşanan anla birleşmek tam da Zen Budistlerin “ay­dınlanma” dedikleri şeydir. Bu basitçe “orada-olmak”tır; içinde özne ve nesnenin kaybolduğu, içinde kişinin o olduğu için artık Buda’yı göremediği tam farkındalık anıdır.

Demek ki, Zen’de, zihin açıklığı ve sürece kendini verme ilahi olanla bir kaynaşmayla bağlantılıdır: Kişinin süreç içindeki dünyayla ve o dünyada kişinin üzerinde çalıştığı şeylerle kay­naşması dinsel bağlanmanın içeriğini oluşturur. Sanatın temeli olan materyallerle kaynaşma (başka in­sanlarla, bir kültürle ve kültür içinde ve tanrılarla) daha geniş kay­naşmaları mümkün kılar ve fırsat yaratır.

Tantrizm ya da Vajrayana, Budizmin (ve bu anlamda Hin­duizmin) süreç içinde hayatı olumlayan başka bir biçimidir ve bizi hali-hazırda yapmakta olduğumuz şeyin ayrımında olmaya çağırır. Budist rahibe Pema Chödrön Vajrayana’yı “amacı yol olarak alma pratiği” olarak tanımlar.[3] Bu, örneğin, nirvana’ya. bu dünyada erişmek ya da mevcut cehaletimizi eksiksiz aydınlanma olarak al­mak demektir. Cehaletimiz o zaman halihazırda aydınlanmış ol­duğumuzu fark edememekten ibaret olacaktır. Pema Chödrön’ün öğretmeni Chögyam Trungpa şunları yazar:

Tantra’da, yol almakta olduğumuz için gurur duymak zorunludur; ileri mi, yoksa geri mi yol alındığı gerçekten önemli değildir. Fiilen bir yolculuk gerçekleşiyor; mesele budur… Bir yolculuktan söz ediyorsak, gayet açıktır ki mücadele etmekten ya da ihtirastan bahsetmiyoruz. Öte yandan, belki mücadele etmekten ve ihtirastan söz ediyoruz: Bu­rada oluşa, şimdiki şu ana yönelme anlamında ihtiras ve disiplin ve gayret anlamında mücadele zorunludur.[4]

Bir hayat tarzı olarak sanat, bir bakıma, gerçek gayret ve disiplini, amaçlara ulaşmak için gerçek arzuyu talep eder. Ama, her şeyden önce, yolculuğun kendisine dalmayı talep eder: Yol kendi başına amaçtır. Yolda oluşumuz hem hakkımızdaki en bariz gerçek hem de gerçekliğin ayırdına varmamızın anahtarıdır.

Sanat ve zanaat kişinin yaşamında mevcut olmasının ya da zih­nini açmasının hem merkezi metaforu hem de merkezi bir örne­ğidir; bu haliyle de benim tinsellik dediğim şey için merkezidir ve sanatsal etkinliklerin dünyanın bütün tinsel geleneklerinin kalbinde yatıyor olması pek sürpriz sayılamaz. Hayatı ve zanaatıyla ilgili Carla Needleman’m dediği gibi, Olduğum yerde olmam gerekiyor. Olmadığımda, orada bir yerde kay­bolduğumda, hayatıma, bütün düşüncelerime ve düşlerimde (bunlar is­ter güzel isterse sıkıntı verici düşler olsunlar) yer alan duygulara ya­bancılaşırım. Basitçe söyleyecek olursam, eğer hayatımın bir anlamı olacaksa, kendi derimin içinde canlı olmam gerekir. Zanaatım derimin içinde canlı olmaya çalışmanın bir yoludur.[5]

Bu en temel hakikatlerin sıradan halkasıdır. “Olduğum yerde ol­mam gerekir”: Kişinin olduğu yerde olması ihtiyacı, tatmin edilmekten başka bir şey yapılamayan bir ihtiyaçtır; ben her zaman zaten olduğum yerdeyim; bu demek değildir ki, sanki zaten ol­duğum yerde olmak için bir yer edinmem gerekir. Ancak mesele tam da budur. Sanat hakikati deneyimlemenin, zaten olunan şey ol­manın bir yoludur. Değiştirilmesi gereken, sanat yoluyla üzerinde çalışılması gereken gerçeklik değil, bizim kendi yanılsamalarımızdır.

Şimdi savunmakta olduğum sanat kuramının ve yaşama sanatının vazgeçilmez bir örneği olarak gördüğüm şey üzerinde durmak is­tiyorum: Japon çay seremonisi. Çay seremonisi, adından anlaşılacağı gibi, bir çay törenidir; çayın hazırlanması ve içilmesinin törensi bir yoludur. Düşünün, çay içme günlük hayatın bir par­çasıdır; aslında bu çoğu Japon un çoğu günler yaptığı bir şeydir. Böylesi bir etkinliği bir sanat düzeyine çıkarmanın özel bir anlamı vardır. İnsanlar çay seremonisini öğrenmek ve uygulamak için büyük zaman harcar. Ve bu, bence, sanat hakkında söylediklerimi olumlar: Bu yaptığınız ne olursa olur sa olsun onu yapmanın bir yo­ludur, bu bir tao’dur, çayın tao1su. Gerçekten de, çay seremonisine Japonca’da çayın yolu anlamında chado denir. Çay seremonisi bir günlük etkinlik üzerinde muazzam bir yoğunlaşma sağlayarak ve onu salt kendisi için yaparak hayatı sanat düzeyine yükseltir. Çay seremonisi içselleşme yoluyla aşkmlığa erişmeyi ister; o bir ya­şama sanatıdır. Ve onun Zen’le ilişkili olması şaşırtıcı değildir.

On altıncı yüzyılda yaşamış bir çay ustası olan Nambo Sokei şöyle yazar: “Sadece ateşi yakın, suyu kaynatın ve çayı için. Çay seremonisi bundan başka bir şey değildir.”[6] Ve özünde, çay se­remonisi gerçekten de her gün yapılan çay etkinliğinden başka bir şey değildir. Ne var ki, seremonideki sanatı vurgulamak, katılan kişiyi yoğun bir biçimde bu sıradan etkinlikte odaklanmaya teşvik etmek için, klasik çay seremonisi inanılmaz ayrıntılı tören ku­rallarıyla örülmüştür. Bu kurallar çay odasındaki davranışları ve düzenlemeleri, çayı hazırlama ve sunmada kullanılan şeyleri, ya­pılacak hareketlerin sırasını ve niteliğini ve seremoni sırasındaki konuşmaların içeriğini belirler. Ne var ki, tuhaftır, çay seremo­nisinin aynı zamanda son derece kendiliğinden ve hatta kuralsız ol­duğu düşünülür (bu, çay seremonisinin Zen, Taoizm ve Konfüçyüsçülükteki kaynaklarıyla ilişkilidir).

Burada biraz durup düşünelim. Törensi bir hava içinde önceden belirlenmiş eylemlerin önceden belirlenmiş biçimde yapıldığı ve bunların aynı zamanda kendiliğinden yapıldığı söyleniyor. Hemen görülecektir ki bu bütün bir hayatı özümleyebilen bir iştir. Ve as­lında birçok hayat çay yolunda geçirilir. Ritüeller öylesine titizlikle ve öylesine kendini vererek yapılmak durumundadır ki, yapılan her şey tamamen içselleştirilmiştir; kişi kendisine tam şimdi en çok ne yapmak istediğini sorduğunda, yanıt önceden belirlenmiş o özel tören eylemi, diyelim, çay fincanını yüz seksen derece döndürmek olmalıdır. Kişi eylemi özgürce, kolaylıkla ve doğallıkla, ama aynı zamanda tam olarak belirlenmiş bir biçimde yapar.

Jorge Luis Borges, Arthur Danto’nun çalışmasıyla estetik li­teratürüne giren bir hikâyesinde, yirminci yüzyıl başlarında Don Quixote un bir parçasını yazan Pierre Menard adlı bir yazarı an­latır. Bu Don Quixote‘un yeni bir versiyonu olmadığı gibi, bir Cervantes uyarlaması da değildir. Bu, sözcüğü sözcüğüne Cervantes’in Quixote’udur. Ne var ki, Cervantes’in eseriyle biçimsel özdeşliğine rağmen, Burges Menard’ın Quixote‘u orijinal eserden inanılmaz ölçüde farklıdır. Örneğin, Borges “Menard’ın arkaik üslubu … belli bir duygusallıktan kurtulamıyor. Ama zamanının gündelik İspanyolcasını kolaylıkla kullanan öncüsünde bu görülmez” diye yazar.[7] Ne olursa olsun, kitabının birkaç bölümünü tamamlaması Menard’ın ömrünün tamamını almıştır. Bunun nedeni çok ilginç bir teknik kullanmış olmasıdır. Menard bunu kendi ifadesiyle şöyle an­latır: “Benim kendi başıma oynadığım oyunumun birbirine zıt iki kuralı vardır. Birincisi [Cervantes üzerine] biçimsel ve psikolojik nitelikte çeşitlemeler yapmama imkân verir; İkincisi beni onları orijinal metne yedirmek ve bu hiçlemeyi çürütülemez bir biçimde aklileştirmekle yükümlü kılar.” (s. 51) Menard, başka bir ifadeyle, Cervantes’in her bir sözcüğünün niçin zaten olduğu yerde olmak zorunda olduğunu tespit etmek zorundaydı. Bu kabaca çay se­remonisinin de estetik yapısıdır; görünüşte mekanik bir süreç olan şeyin temelinde muazzam bir kendini olumlama ve inkâr eylemi yatmaktadır. Kişi kendini kuşkuya yer bırakmayan bir mantıkla törene feda eder.

Ama çay seremonisindeki durum Menard’ın Quixote‘undaki du­rumdan bile karmaşıktır. Zira kişi hiçbir değişikliğin bir yenilik olarak görülmesi imkânının olmadığını gördükten sonra, artık uygun eylemler kendiliğinden ortaya çıkmak zorundadır. Öyle ki, sanki Menard hiçbir zorlama olmadan kendisini Cervantes’in sözcük­lerinin tıpatıp aynısını yazma isteği içinde bulmuştur. Çay se­remonisine bütünüyle özümleyici nitelik kazandıran da budur; bu çok basit bir seremonidir -estetik bakımdan minimalisttirama aynı zamanda katılanın erişebileceği her derinliğe erişebildiği bir se­remonidir. Elbette, katılığın ve kendiliğindenliğin böylesine aynı anda var oluşu imkânsız olabilir, ama en azından izlenmeye değer bir yoldur bu. Ve çay seremonisinin bu özelliği çay ustasının bütün deneyimine yansır; çay ustası günlük sıradan bir etkinliği yürüttüğü için, sıradan etkinlikleri güzel, törensi ve kendiliğinden bir biçimde yapmayı öğrenir.

Çay odası bir anlamda gündelik hayattan yalıtılmıştır. Sakin ve sessizdir, iş kaygılarından arınmıştır ve boyutları (tipik olarak üç metrekare) belirlenmiş ve diğer odalardan ayrılmıştır. Ama bu bölmeyi gündelik hayatın minyatürü olarak açıklamak daha doğrudur. Günlük hayat önceden ritüel olarak belirlenmiş bir bi­çimde çay odasına taşınır. Çay seremonisi gündelik dünyanın mükemmelleştirilmesi değildir. Aslında, Kakuzo Okakura’nın The Book of Tea [Çay Kitabı] adlı kitabında belirttiği gibi, çay seremonisi “öz olarak ‘mükemmel olmayan’ a bir tapınmadır, çünkü o özenli bir biçimde hayat olarak bildiğimiz bu imkânsız şey içinde mümkün olan bir şeyi başarma gayretidir.”[8] Çay odasının titizlikle temizlenmesi öngörülmüştür (bu muhtemelen Shinto arınma ritlerinden gelmiş bir unsurdur). Tekrarlayacak olursak, gündelik te­mizlenme eylemini zihin açıklığıyla yerine getirmek için bir fırsat sağlıyor olsa da, bunu çay odasının gündelik hayattan ayrıl­masının bir yolu olarak düşünebilirsiniz. Ama çay ustası Rikyu’nun Okakura’nın ağzından anlatılan hikâyesini düşünelim:

Rikyu, bahçenin yolunu süpürmekte ve bahçeyi sulamakta olan oğlu Sho-an’ı seyrediyordu. Sho-an işini bitirdiğinde, Rikyu “Yeterince te­miz olmadı” dedi ve ondan yeniden yapmasını istedi. Yorucu geçen bir saatin ardından çocuk Rikyu’ya “Baba, yapacak başka bir şey kal­madı. Merdivenler üçüncü kere yıkandı, taşlar ve ağaçlara su serpildi, yosunlar ve likenler canlı bir yeşillikle parlıyor, yerde ne bir çöp ne bir yaprak bıraktım” diye seslendi. “Acemi çaylak” dedi, yumuşak bir sesle çay ustası, “bahçe yolunu süpürmenin yolu bu değil.” Bunları söyledikten sonra, Rikyu bahçeye girdi ve bir ağacı salladı. Altın renk­li, kızıla çalan yapraklar bahçeye saçıldı, sonbahar deseni yüzünü gösterdi. Rikyu’nun istediği tek başına temizlik değildi, güzel ve doğal olanı da istiyordu o. (s. 36-37)

Benzer bir biçimde, odada ve girişlerinde bütün simetri izlerinden kaçınılır; örneğin, mükemmel bir uyum gösteren tabaklar nadiren kullanılır. Aslında, malzemeler sıklıkla bir wabi yani yoksulluk, estetiği yaratacak şekilde seçilir. Yasuhiko Murai bu estetiği şöyle anlatır:

Rikyu’nun başarısı insanlarla şeyler arasındaki ilişkinin tefekkürle ay­rımına varıştan doğan wabi estetiğinin zirvesini oluşturur. Chanoyu [çay seremonisi] zorunlu olarak maddi şeylerle ilgili olsa da,… wabi i­deali yoksama ya da yokluk fikrinden kaynaklanmıştır. Sekizinci yüzyılda, Japon şiiri üzerine çıkan ilk antoloji olan Man’yo-shu da., wabi basitçe yoksulluk ya da çaresizlik anlamına geliyordu.[9]

Murai, başka örneklerle birlikte, Saigyo (1118-90) ve Shinkei’nin (1406-74) şiirlerinde nosyonun pozitif bir estetiğe evrilmesini an­latır ve Rikyu’un gözde şairlerinden biri olduğu söylenen Fujiwara Ietaka’nın (1150-1237) bir şiirini aktarır:

Göster onlara, kim Orada dağ köylerinde

 Çiçekleri bekler yalnızca:

Kardelenler uç verir Ve böylece bahar gelir.

Wabînin güzelliği istisna olanın değil, gündelik olanın güzelliğidir. Bu, tipik olanın, onlara zihin açıklığıyla yaklaşana dek dikkatimizi çekmeyen şeylerin güzelliğidir. Ve çay seremonisi özellikle, içinde bu zihin açıklığının uç verdiği, gündelik olanın gündelikliği içinde takdir edilmek üzere yalıtıldığı bir bağlamdır.

Sıklıkla, kaba ve çatlak çaydanlıklar ve fincanlar kullanılır ve bu parçaların birçoğu çömlekçinin sanatının mükemmel örnekleri olarak değil, insan yaşamındaki mükemmellikten uzaklığın mü­kemmel imgeleri olarak haklı bir ün kazanmıştır. Ueda, Rikyu’nun bir hikâyesini aktarır:

Bir gün Rikyu ve gençliğinde Rikyu’nun yanında çay eğitimi aldığı başka bir büyük onaltıncı yüzyıl çay ustası Joo, başka bir çift ta­rafından bir çay seremonisine davet edilir. Davet sahibinin evine gi­derken yolda satılık güzel bir vazo görürler. Joo vazoyu çok sevmiştir, ama yanında arkadaşı olduğundan ağzını açmaz ve ertesi sabah vazoyu almaya gider. Ne yazık ki vazo satılmıştır. Sonra kendisine yeni aldığı bir vazoyu göstermek istediğini söyleyen Rikyu’dan bir çay daveti ge­lir. Joo davete gider, artık Rikyu’nun vazo konusunda kendisini geride bıraktığını bilmektedir. Gerçekten de, vazo oradadır, üzerine incelikle iki kamelya işlenmiştir, ama o da ne, vazonun kulplarından biri kırılmıştır. Diğer konuklar merak içinde otururken, Joo Rikyu’ya döner ve şöyle der: “Garip, o vazonun bir kulağını koparmışsın. Dün o vazoyu gördüğüm anda çarpıldım ve onu çay seremonimde kul­lanırım, ama ancak bir kulpunu kopardıktan sonra diye düşündüm. Böylece, bu sabah buraya gelmeden önce kafamda bir plan kurdum. Çay seremonisi bitiminde konuyu seninle tartıştıktan sonra vazonun bir kulpunu kesmenin pek ilginç bir şey olmayacağını düşünerek, ara verdiğimizde ya da bunun gibi bir zamanda kulpu kendim kırmayı planlamıştım.” Bunları söyledikten sonra Joo cebinden bir çekiç çı­kardı. (91, 2)

Çay takımları mükemmel olmaktan uzaktır, çünkü çay seremonisi hayatın mükemmel olmayışından sanat yoluyla kaçmanın bir yolu değil, hayatı bütün kusurlarıyla olumlama çabasıdır. “Mükemmel olmayana tapınma” yoluyla insan çay odasının dışında sanatçı olarak yaşamayı öğrenir. Rikyu tarafından tasarlanmış ve kul­lanılmış olan çay takımlarının bazı parçaları bugün hâlâ dur­maktadır. Örneğin, “Büyük Siyah” ya da “Beyaz Balıkçıl” adlı meşhur çay kâselerine bakılacak olursa, tasarım açısından son de­rece basit ve kullanım açısından son derece kaba oldukları görülür. Bu parçalar doğal, işlenmemiş maddelerin karakterine sahiptir; ya­pıldıkları materyallere ne kadar yakın duruyorlarsa, dünyaya da öylesine yakındırlar. Ve bu parçalar gerçekliğin en basit yanlarında en büyük güzelliği bulmak için fırsat yarattıkları anlamında dünyanın olumlanmasıdırlar.[10]

Çay odası içinde tokonoma adı verilen bir bölmede, genellikle bir çiçek düzenlemesi bulunur (yanında üzerinde hat ya da temsili resim çizilmiş bir parşömen asılı durur). Bu çiçek düzenlemesi de hayatın idealleştirilmesi yerine kusurlarıyla olumlanmasıdır. Belli başlı çiçek düzenleme okullarından biri (bu da, çay seremonisi gi­bi, hayat boyu bağlanılabilecek bir sanat biçimidir) doğalcı okuldur. Bu görüşe göre, örneğin, mevsimi geçmiş çiçek kul­lanılmamalıdır. Kışın, sadece çıplak dallar sergilenebilir (wabi‘nin başka bir ifadesi). Ve çiçekler ve dallar doğada gerçekte büyüdükleri biçimde düzenlenmek zorundadır. Örneğin, dallar va­zonun toprak yüzeyi temsil eden üst yuvarlağından aşağı sark­mamalıdır. Çiğin serinletici etkisini verecek şekilde vazo ve to­murcuklara su serpilebilir. Ve doğa başka biçimlerde de çay seremonisine taşınır: Çay odasına genellikle doğalcı düzenlenmiş bir bahçeden geçilerek bir “bahçe yolu” ndan girilir. Ve çayın sıcaklığı ve sunulan miktar, sıcak bir günde susamış konukların su­suzluğunu gidermek ya da soğuk bir günde içlerini ısıtmak için, ha­vanın durumuna göre ayarlanır.

Çay seremonisinde hemen göze çarpan bir özellik seremoninin birçok sanat dalıyla bütünlük oluşturmasıdır. Çay odasına titizlikle düzenlenmiş bir bahçeden girilir. Çay odasının kendisi sıklıkla sa­de biri mimari şaheseridir ve bu odaları yapan ustalar genellikle saygın kişilerdir. Çay odası çepeçevre genellikle oyma işlemelerle süslenmiş ya da sırlı seramiklerle kaplıdır. Çaydanlığın içine tıngırtı müziği yapması için demir parçaları atılır. Bunları sıklıkla çiçek düzenlemeleri, resimler ve el yazmaları bütünler. Ritüel olarak belirlenmiş hareketler bir dans özelliği gösterir ve ritüel olarak belirlenmiş konuşmalar (örneğin, çay takımlarının orijinleri üzerine sorular) bir drama özelliği gösterir. Bu bütünleşme estetik deneyimi pekiştirir: Tamamıyla özümleyici olmayı amaçlayan bütünlüklü bir çevre yaratmaktır bu. Koşullar mesafe koyma ya da ilgisizliğin değil, iç içe geçmenin estetik bir durumunu yaratacak şekilde düşünülmüştür. (Arnold Berleant bunun en hakiki sanat de­neyiminin bir özelliği olduğunu çarpıcı bir biçimde sa­vunmuştur.)[11] Bir çay odasında yapılan her şey kendisi için ve gündelik hayata estetik bir nitelik kazandırmak için yapılır.

Sık sık çay seremonisini dinsel bir tören olarak mı, toplumsal bir olay olarak mı, yoksa bir sanat eseri olarak mı düşüneceğimiz sorulur. Bu seremoni gerçekten de Zen manastırlarında yapılan se­remonilerden türemiştir ve söylediğim gibi, Taoist, Shinto ve Konfüçyüsçu unsurlar da barındırır. (İçinden geldiği gelenek için gösterilen saygı Konfüçyüsçu bir özelliktir ve atalara tapınmaya benzer.) Ve çay seremonisi hiç kuşkusuz toplumsal bir olaydır. Başka şeyler bir yana, hiyerarşik bir toplumda çay seremonisi sos­yal engelleri yıkar. Bütün konuklar tipik olarak alçak bir kapıdan içeri girer ve böylelikle hepsi girerken başını eğer. Kimseden po­litikadan bahsetmesi beklenmez. Onun yerine, insanlar özgürce ve kendiliğinden (ritüel olarak belirlenmiş tarzda!) kap kacaktan, ha­vadan sudan konuşur. Konuklar eşit muamele görür ve bir konuk tipik olarak onur konuğu muamelesi görse bile bu konuk her za­man en yüksek sosyal tabakadan biri olmaz ve yüksek sosyal ta­bakadan gelenler de saygıda kusur etmemelidir. Ve çay se­remonisi, gördüğümüz gibi, ne kadar minimalist olursa olsun, çok yönlü bir sanatsal şölendir. Peki, ama çay seremonisi bunlardan hangisidir?

Ne mutlu ki, bizim sanat kuramımız bu soruya hiçbir yanıt ver­mememize imkân tanıyor. Halbuki, geleneksel birçok Batılı kuram bizi buna zorlayabilirdi. Çay seremonisinin toplumsal ve dinsel amaçları, toplumsal ve dinsel içeriği vardır. Ama bu onun açıkça bir sanat eseri olmasıyla bağdaşmaz değildir. Çay seremonisinin ya­pılma amaçlan ne olursa olsun, o salt kendisi için de yapılır; o içkin olarak özümleyici olması için inceden inceye tasarlanır; bütün unsurları bu etkiye göre düşünülmüştür. Dolayısıyla, bana göre, bu bir sanat paradigmasıdır. Ve tam da bir yaşama sanatı, bir yeme, içme, konuşma, doğayı ve başka insanları sevme sanatı ol­duğundan, bu kitaptaki temel fikri özetler: Hayatla sanat arasında seçim yapmak zorunlu değildir; sanatımızı yaşayabiliriz; hayat ve sanat yakından bağlantılıdır ve çoğu anlarda özdeştir.

Kabaca, bu zamana kadar okuduğum en derinlikli metin olan Okakura dan bir pasaj aktararak bu bölümü bitirmek istiyorum:

Taoist der ki, Olmayışın büyük oluşu, Tin ve Madde ölümcül bir kav­gaya tutuşur. Sonunda Sarı İmparator, Göklerin Oğlu, karanlığın ve yeryüzünün şeytanı Shuhyung’u yener. Ölüm acısı içinde kıvranan Titan başını güneş kemerine vurur ve yeşim taşından mavi kubbeyi paramparça eder. Yıldızları yuvalarını kaybeder, ay gecenin vahşi boşlukları arasında amaçsızca dolanır. Çaresizlik için Yeşil İmparator elinin erdiği, gözünün yettiği her yerde Gökleri tamir edecek birini arar. Arayışı nafile olmamıştır. Doğu denizinden bir prenses, boynuz taçlı, ejderha kuyruklu, ateş saçan silahıyla muhteşem ilahe Niuka çıkar gelir. Sihirli kazanında beş renkli gökkuşağını kaynaştırır ve Çin’in gökyüzünü yeniden yapar. Ama yine söylenir ki, Niuka mavi gökyüzünde iki küçük çatlağı doldurmayı unutmuştur. Böylelikle, sev­gide ikilik başlar; iki ruh uzayda yuvarlanır, evreni tamamlamak üzere birleşene kadar asla huzura ermez. Herkes kendi umut ve huzur gökyüzünü yeni baştan kurmak zorundadır.

Modem insanlığın gökyüzü gerçekten de servet ve gücün canavarca mücadeleleriyle parçalanmıştır. Dünya bencilliğin ve kabalığın ka­ranlığında yolunu bulmaya çabalıyor. Bilgi kötü bir vicdana satılmış, iyilik fayda adına yapılıyor. Doğu ve Batı, bir öfke denizinde kafalarını tokuşturan iki ejderha gibi, hayat cevherini yeniden elde etmek için na­file uğraşıyor. Büyük felaketi tamir etmesi için yeniden bir Niuka’ya ihtiyacımız var; o büyük yeniden doğuş gününü bekliyoruz. Bu arada, bir yudum çay içelim. (8, 9)

Evet, içelim. Sanat beraberinde sosyal ve kozmolojik dönüşüm po­tansiyelini getirir. Ama bu, dönüşüm için çaba harcamayı kabul et­meyen bir dönüşümdür; bu burada ve şimdi, dönüşümün bir aracı olarak değil ya da genelde bir araç olarak değil, ama aynı zamanda salt kendi için, şu an yapmakta olduğum şey üzerinde yoğunlaşarak yaratılacak bir dönüşümdür. Kierkegaard bir keresinde en zoru işin “zaten olunan şey olmak için uğraşmak” olduğunu söylemiş ve sor­muştu: “Kim düşünülebilir en büyük tevekkülü gerektiren böyle bir işin altına girerek acı çekmeyi? Gayet tabii. Ama tek başına bu ne­denle bu çok zor bir görevdir, aslında bütün görevlerin en zorudur çünkü her insanın içinde daha fazla ve farklı bir şey olma yönünde doğal bir eğilim ve tutku yatıyor.”[12] Sanat zaten olduğumuz şeye odaklanmanın ve böylelikle kendimizi dönüştürmenin bir yoludur. Sanat zaten sahip olduğumuz şeyi takdir etmenin, zaten orada olan şeyde özümlenmenin bir yoludur.sh:44-57

Kaynak:
Crispin SARTWELL, Yaşama Sanatı Dünya Tinsel Geleneklerinde Gündelik Hayatın Estetiği, Kitabın özgün adı The Art ofLiving Aesthetics ofthe Ordinary in World Spiritual Traditions, İngilizceden çeviren Abdullah Yılmaz, Ayrıntı, Birinci basım 2000, İstanbul

**

SÛFÎ’DE ÇAY SOHBETİ

Yurdumuzda yetişmiş ehli tasavvufunda, Zen/Budist ehli gibi, çayı sohbetinin baş ritüeli  olarak bulundurmasının temelinde, nefis terbiyesinin kemâlat izlerinde aynı ruhu taşımasındandır.  Farklı da olsa usullerin  izdüşümleri, terbiye yolların aynı okyanusta nihayet bulacağını göstermektedir. Yollar nefisler kadardır. Ancak Allah Teâlâ’nın hangisini kabul edeceğini bilmek şuurunda, insanlar ayrıma düşmüşlerdir. Bunu bilen bildiği kısım ile mücâzat bulur.

İşte bu meyanda, Sivaslı İhramcızâde İsmail Hakkı Toprak Efendide çayın sırrından kendi gibi ihvanlarını feyzdâr eylemiştir. Daha önceden hazırladığımız eserden çaya ait manaları aktarıp Hz. Mevlâna Celâleddin Rûmî kaddesellâhü sırrahu’l azîzin buyurduğu gibi “derviş insan dokuzyüz katı”nının sırlarından birine yol bulmuş olacağız..

***

ÇAY İÇMESİNİ BİLENLER

 “Pirimizin elinden bir bardak çay içtik, biz ondan alacağımızı aldık. Almasını bilen, vermesini de bilir.”

İhramcızâde İsmail Hakkı
kaddesellâhü sırrahu’l azîz Efendi

Tekke, Örtülüpınar Mahallesi’nde Taşlı Sokakla Hasanlı Sokağı’nı kavuşturan bir parselin orta yerinde iki katlı, kocaman bir evdi. Bahçesinde elma ağaçları vardı. Üç-beş gün saltanat süren leylâk ağacı vardı ve leylâk, “İhramcızâde İsmail Hakkı Efendi Hazretleri”nin odasının penceresine bakardı. Ben çocuktum; tekke, bahçesinden çatı arasına, odunluğun­dan “Efendi Hazretleri”nin yatak odasına kadar benim oyum sahamdı ve evimiz tekkenin tam karşısındaydı.

İkinci katla “büyük oda” vardı. Büyüktü, bazı geceler ihvanlar orada toplanır, tek kelime etmeden, çıt çıkarmadan Efendilerinin etrafında oturur zikir ederlerdi. Nakşî idiler, sükuti dervişler idiler. Büyük odanın duvarında bir eski zaman ressamının elinden çıkma “Mekke-i Mükerreme ve Medine-i Münevvere” resmi asılıydı. Kapının he­men sağında büyük camekânlı bir kitaplık vardı. Kitap­lıkta o zaman bilmediğim, anlamadığım, okuyamadığım eski yazılı meşin ciltli kitaplar vardı, “Efendi”nin kitaplığı idi. O okurdu. Sadece ehl-i gönül değil, ehl-i kâlem idi. Bu hükme 15 Rebiülevvel 1347 tarihinde şeyhine hitaben kâleme aldığı şu satırlar şahittir:

İşte bu tesirin icrâ-yı ahkâmından olmalıdır ki, sizi hiç unutamam; aks-i timsâlinizi gözlerimden ve sûr-i hayâli­nizi gönlümden çıkaramam. Her nerede bir çesm-i siyahın füsunkâr bakısını görsem yüreğim çarpar ve dîde-i kalbim size bakar. Bu zevk ile geçirdiğim günleri feleğe değişmem (…) Ey nâme! Git, mazhar-ı füyûzat-ı âlem olan bir paye, yed-i kemâl-i tazim ve muhabbetle hâl-i pürmelâlimi Hazret-i Ba­ha’ya huzûren arz et. De ki; Sizin nazarınızdan şâh-ı râha yol gider..”

Şeyh ile ihvan arasındaki gönül alâkaları, çocukluk muhayyilemin kavrayışından çok uzaklardaydı, ama bu alâkanın hâsılını çocuk da olsanız elle tutabilir, gözle gö­rebilirdiniz: Muhabbetti! Tekkenin kireç sıvalı duvarla­rında, bahçe içindeki ince beton yolun en başında, mey­vesini ancak eylüllerde teslim eden taş armutta, ihvanla­rın çehresinde ve “Efendi Hazretleri”nin her haletinde titreşen, ince bir buğu gibi tebahhur ederek atmosfere yayı­lan, tekkeyi (uzaktan ya da yakından) istintak eden “siya­sî memurları” son derece Efendi ve hürmetkâr davranma­ğa mecbur eden muhabbetti. Muhabbetin sıklet merkezi, iri gözlerinin maviliğinde gri bulutlar gezindiren “Efendi Hazretleri” ydi. Onun bilgisi tahtında duran kimya, sıra­dan insanları; berberleri, kundura tamircilerini, çiftçileri, ümmî ev hanımlarını, memurları gözbebeklerinde “muhabbeti” büyüten olgun insanlar haline getiriyordu. Yıkıldı, tükendi diyeceğiniz insanları bu güzelleştiriyor, ayakta tutuyor ve her şeyle barıştırıyordu. Onun çevresinde kavga yoktu. Çocuktum, ama anlıyordum.

Bir gönül neş’esiyle “Efendi” yi şiirin mücerret gökyü­zünde gezindiren de, o “muhabbet” dedikleri şey olmalıy­dı.    

 “Gönül dilberdedir elhamdülillah
Leb-i kevserdedir elhamdülillah
Ne ferzend ü zen ister ne tertîb
Ne sîm-ü zerdedir elhamdülillah.”

Belki çayı çok sevdiğinden olsa gerek, bütün nakşî dervişânı çaya âşıktı. Sıcak yaz günlerinde ara sıra Efendi Hazretleri ihvanı toplar. Yukarı Tekke dibindeki mesire yerine “sahra’ya gidilir, bir at arabasına kilimler, secca­deler, halı, yastık ve minderler yüklenirdi. Böyle günler­de pirinçten mamul devâsâ bir Rus semâveri mutlaka yü­kün başını çekerdi. Efendi Hazretleri, çayı açık ve şark ta­raflarında “kıtlama” tâbir edilen tarzda içerdi. Kelle şeke­ri denilen topak kesme şeker bir çay tabağına kırılır, do­yuncaya kadar üzerine limon sıkılır ve çaya şeker atma­dan, bir ondan bir bundan çayın lezzetine varılırdı. Ben, aynı çay muhabbetini hanım meclislerinde de gördüm. Cennetmekân halamın yanık sesiyle orta yerde etrafa nefis çay râyhâsı salan semavere karşı okuduğu “ilâhî” hâlâ kulaklarımdadır:

 

“Semâverin rengi aldan
Getir sağdan, götür soldan

Derviş çıkmaz böyle yoldan
Yan semâver, dön semâver

Limon, şeker, çay semâver
Semaveri alıştırın

Maşa ile tutuşturun
Küsenleri kavuşturun

Yan semâver, dön semâver
Semâverim iniliyor

Anlamıyor mu ne diyor?
Daim Hakk’ı zikrediyor

Yan semâver, dön semâver
Limon, şeker, çay semâver”

 Sonraları öğrendim ki, ihvanlar çay içip “demlenirler” ve çaya “küçük derviş” derlermiş. Bugün zihnimde bir bardak limonlu çay ve üzerinde buğusu tüten, bağrı ateş­le yanan her semâver, o güzel insanların meşreplerinden tedai olunmuş sevimli bir rumuzdur.

60’lı yılların Sivas’ını inşâ eden beşerî çizgilerden belki de en mühimi, İhramcızâde Şeyh İsmail Efendi’nin etrafında dönüp duran bir mânevî iklimdi. “Efendi”nin Hakk’a yürüdüğü gün o âlem de göçüverdi. O gün ilk de­fa “ihvân”ın çehresinde ye’s gördüm; onlara dünya ve ukbâ’yı yorumlayıp anlatan mihveri kaybetmişlerdi. İmame­si kaybolmuş, ipi kırılmış bir tesbih gibi dağılıverdiler. İnhitat, az zaman geçmeden tekkenin duvarlarında bile de­rin izler bıraktı: Bahçe târ-ü mâr oldu, sıvalar çatlayıp döküldü, ihvanların müeddep ayak sesleri hafifledi ve birkaç yıl sonra tekke işbilir müteahhit esnafının dar ha­yalhanelerinde dört katlı bir apartman blokuna dönüşü­verdi.

Şeyh Hakk’a yürüdü, tekke yıkıldı, ihvan dağıldı.

Ve ben hâlâ çocuktum.

(ALKAN, Ahmet Turan, Altıncı Şehir, 1992, İstanbul)

Sohbetin Amacı

Allah Teâlâ’nın rızası ve terbiye için gereklidir.

Efendi Hazretleri buyurur ki;

“Gardaşlarım! İki ihvanımız bir araya geldiklerinde üçüncüsü pirândır” [13]
“Sohbette edebinize muhabbetini­ze sahip olun.[14] 
Her sohbette vuslat vardır.  Hiç vuslatsız sohbet olmaz.  Hiçbir şöhret afatsız olmaz.  Öyleyse şöhretten kaçının” 

Sohbette ne zuhur ederse,  ona kanaat edilmesi tavsiye olunur. Sohbet,  tecrübeli kimse ile yapıldıkta ihvana yardımcı olur.

 Efendi Hazretleri sohbetine “Gardaşlarım” diyerek başlardı. Önemli bir kelâmı üç defa tekrar ederdi,

Sohbetlerden sonra (son senelerinde) “Anlayana sivrisinek saz, anlamayana davul zurna az.”Atasözünü hatırlatırlardı.

Efendi Hazretleri sohbette oturur iken çaylar gelir.  Bir süre rabıta eder. Sonra başını kaldırır.

“Gardaşlarım! Bu dünya bir âlem. Allah Teâlâ’dan geldik. Allah Teâlâ’ya gideceğiz.” Sonra biraz murakabe eder, sonra “Gardaşlarım, çay içerken, kulağımız bir ses ister” der, güzel okuyuşlu bir ihvan ilahi okuturdu.

Erenlerin sohbeti ele giresi değil
İkrâr ile gelenler mahrum kalası değil
İkrâr gerek bir ere göz açıb dîdâr göre
Sarraf gerek gevhere nâdân bilesi değil
Bir pınarın başına bir destiyi koysalar
Kırk yıl anda durursa kendi dolası değil
Ümmî Sinan yol ayan oluptur belli beyân
Dervişlik yolu hemân tac ü hırkası değil
Hz. Pir Ümmî Sinân-ı Halveti kuddise sırruhu’l-azîz

Sohbette çay içmek sohbetin ana özelliklerindendir.

Çay için semaver kurulur. Sohbette içilmiş çayın tortusu tuvalet gibi, mekanlara dökülmez.[15]

Çayı sâki adı verilen kişi hazırlar ve çayları dağıtmada yardımcı kişiler bulunur.  Çaylar kıtlama usulü ile içilir. Bu usulün tercihi ortanın kaşık sesleri huzuru bozmaması içindir. Çay içilirken sesiz fokurdatmadan,  bardak tabağına korkan sessiz bir şekilde konulmasına dikkat edilir.  Eğer Efendi Hazretleri veya her hangi bir büyük varken o içmeden çaya başlanılmaz.

İhvanlar sair zamanlarda sigara içmek men edildiği gibi,  soh­bet mekânında ihvan olmayanın içmesi hoş karşılanmaz.

Sohbet halkasında ayrılmak sessizce olur,  giderken,  “ben gidi­yorum” gibi kelamlar söylenmez. Ayrıca saate bakmak gibi bıkkınlık ifade eden hareketlerden kaçınılır.[16] Sohbette edebe çok önem verilir. Cezbeli hali olanlar uyarılır veya büyükler o halden geçmesi için gerekli manevi terbiyenin usulleri ile ihvandaki bu hali terk ettirir. Çünkü bağırmak ve nara atmak yol başında görülen zayıf hallerdendir.

İhramcızâde M. Kâzım Toprak Efendi anlatmıştır.

“Sene 1945 yılından evvel idi. Bir Cuma günü, cuma namazından sonra eve gittik. Evde­kiler de hamama gitmişlerdi. Efendim Hazretleri,

“Gardaşım! Semaveri yak ta, bir çay içelim” buyur­maları üzerine, bir kova (20 litre) su alan semaveri doldurup yaktım. Çayı demledim. Kömürün mor alevi geçtikten sonra semaveri büyük odada Efendimin minderine yakın bir yere koy­dum. Efendim dolaptan bir kitap işaret etti, kitabı da getirip rahlesine koydum. Sonradan an­ladım ki, bu kitap Hafız Divanı imiş. Efendim kitaptan okuyup anlatırken bende boşalan bar­dağımızı dolduruyordum. Semaverden çaydanlığa su almak için musluğunu çevirdiğimde bir iki damla su aktıktan sonra kesildi. Musluğun önüne kireç geldiğini zannettim. Semaverin üst kapağını açtığımda su kalmadığını gördüm. Bu hali gören Efendim cebinden saati çıkarıp bakarak,

“Gardaşım! Kerahet vakti gelmiş. Biz ikindi namazını da kılamadık”dedikten sonra buyur­dular ki,

“Gardaşım! Namazın kazası olur, lakin sohbetin kazası olmaz.”

**

İhramcızâde İsmail Hakkı kaddesellâhü sırrahu’l azîz Efendi buyurdu ki:

“Pirimizin elinden bir bardak çay içtik, biz ondan alacağımızı aldık. Almasını bilen, vermesini de bilir.”

**

Kaynak: İsmail Hakkı ALTUNTAŞ, Gavs-ül Âzam İhramcızâde İsmail Hakkı Toprak Sivasî Nakşi Haki Tarikati İlm-i Ledün Sırları – İstanbul : Gözde Matbaa, 2007.


[1]  Thich Nhat Han, The Miracle of Mindfulness (Boston: Beacon Press, 1987), 3-5.
[2]  Thomas Alexander, John Dewey’s Theory of Art, Experience, and Nature: The Horizons of Feeling (Albany: State University of New York Press, 1987), 195.
[3]  Pema Chödrön, The WisdorAof No Escape (Boston: Shambhala, 1991), 9.[4]   Chögyam Trungpa, Journey Without Goal (Boston, Shambhala, 1985), 119,120.
[5]  The Work of Craft, 32, 33.
[6]  Aktaran Makato Ueda, Literary and Art Theories in Japan (Cleveland: The Press of Western Reserve University, 1967), 95.
[7] Jorge Luis Borges, “Pierre Menard, Author of the Quixoteçev. Anthony Bon- ner, Ficciones, der. Anthony Kerrigan (New York: Grove Press, 1962),53.
[8]  Kakuzo Okakura, The Book of Tea (New York: Dover, 1964), 1.

[9]  Yasuhiko Murai, “A Brief History of Tea in Japan,” Chanoyu: The Urasenke Traditiorı of Tea, der. Soshitsu Sen, çev. Alfred Birnbaurn (Tokyo: John We- atherhill Inc., 1988), 22.

[10]  Bu kaselerin illüstrasyonları için bkz., Hayashiya Seizo, Chanoyu: Ja- panese Tea Ceremony(Tokyo: Japan Society, 1979), 162,163.

[11]  Arnold Berleant, Art and Engagement (Philadelphia: Temple University Press, 1991).

[12] Soren Kierkegaard, Concluding Unscientific PostScript, çev. David F. Swen- son ve Walter Lowrie (Princeton: Princeton University Press, 1974), 116.

[13]—Nuri Atasoy isimli ihvandan dinledim.

“1962 yılları idi. Genç ihvanım. Taşköprü’de Gizlice Köyü Caminde imamlık yapıyorum. İhvanlığı yaşarken heyecan ve coşkum son derece fazla olduğundan sohbetlerden kendimi alamıyordum. Her fırsatta bir ihvan kardeşimizi buldum mu, semaveri kurup sohbet yapmak istiyordum. Yine bir gün yatsı namazını kıldım. Evime giderken yolda nalbant arkadaşımı gördüm. Çok yorgun olduğu halinden belli oluyordu. Fakat ‘gel sohbet edelim’ ısrarımı kıramadı ve onu eve götürdüm. Sohbet uzadıkça uzadı. Feyzimin muhabbetimizin coşkunluğu her yanımızı sarmıştı. Her zaman sohbet mekânında Efendi Hazretleri için bir makam hazırlardım. Yine bu sohbette köşe minderi hazırlamıştım. Bu minderin önüne nasıl kendimize çay bardağı hazırlıyorsak Efendi Hazretleri içinde bir bardak çay hazırlayıp bıraktım. Bir yandan çay içiyoruz, ilâhiler söylüyoruz. Birden gözüm Efendi Hazretleri için hazırladığım bardağa takıldı. Çayın yarısı içilmişti. Birden her şey suspus oldu. Kendimde konuşacak, ilâhî söyleyecek takat kalmadı. Sonra Efendi Hazretlerinin

“İki ihvan bir araya geldiklerinde üçüncüsü biz oluruz” kelâmı şerifleri kalbime âyan olup, yolumuzun bir hakikatini müşahede eylediğimi anladım.”

[14]—Edep, ancak kendisine yol gösterecek, kusurlarını, düşük yönlerini, ayak sürçmelerini kendisine anlatacak bir mürşidin önderliğiyle öğ­renilir. Çünkü nefsini mücahede de öldüren, vakitlerini zühd içinde yok eden kimse, nefsinin yanında olur. O haline kibr eder, ondaki kusu­runu bilemez. Mutlaka makamları yürüyüp geçmiş, halleri yaşamış mürşidlerinden kendisine kutluluklar hâsıl olmuş, onlardaki şefkat nurlarına ermiş birinin kendisine yol göstermesi lâzımdır. Bu zat, müri­de yolunu gösterir; ona vakitlerinin düzgün ve bozuk olanlarını açıklar; hayrını, şerrini bildirir; böylece mürid, eğer nasibi varsa rüşd yoluna ulaşır. Eğer bu salik, yaşadığı makamlarda ve hallerde yanılırsa ilmiyle amel eden, dünyadan yüz çeviren öğüt verici bir bilgine müracaat eder, ona halini söyler, onun öğüdünü ve işaretini kabul eder, bu suretle doğru yolunu kaybetmez. Eğer müridin iradesi doğru olursa Allah Teâlâ ona, ileri gitmiş bir salik, ya da öğüt veren bir bilgin nasib eder. Zira tamamen Allah Teâlâ’ya yönelen kimsenin, Allah Teâlâ bütün muradını kendi üzerine alır ve hiçbir zaman onu ihmal etmez. Eğer öğüt veren bir âlim ve yolu yürümüş bir velî bulamazsa tamamen Rabbine müracaat eder. Ona yüz tutar ki, Allah bu kulundan sağlam irade ve karar gördüğü takdirde onun terbiye ve öğretimini bizzat kendisi yapsın. (Ebu Abdurrahman Sülemî, Risâleler, trc. Süleyman ATEŞ, Ankara, 1981, s. 75)

[15]—Şen Mehmet isimli ihvan Efendimizden evine gittiğim bizzat gözlerimle görüp ve şaşırıp sorunca, kalan içilmiş çay tortularını ayrı bir kapta toplayıp toprağa defin ettiğini söylemiştir. (Yazan)

Aslında temiz olan veya bu yolda kullanılan bütün eşya hürmete layık olduğu gibi, eşyanın hakikî mânevîsi pisiliğin zilletini çekmeye müsait değildir.

“Şeyh Ebü’l-Abbas bir gün yanında arkadaşları olduğu halde gi­derken, icâbında çocuğuna abdest bozdurmak için bir şişe satın almış. Fakat yolda su ve şerbet içmek isteyenler olunca yanlarında başka kap olmadığı için onu kullanmak mecburiyetinde kalmış. O zaman şişe, hal veya kal lisânı ile sizin gibi

“Allah Teâlâ’nın sevgililerine hizmet ettikten sonra ben idrar kabı olamam,” demiş ve çatlamış. Ebü’l-Abbas, hâdiseyi Hazret-i Muhyiddin kuddise sırruhu’l azize anlatmış. Hazret de buyurmuş ki;

“O, öyle demek istememiş. Demek istemiş ki; İçine Cenâb-ı Hakk’ın marifeti dolan bir kalbe artık ondan gayri bir şey giremez ve o kalp Allah Teâlâ’nın yasakladığı şeyleri taşıyamaz. Kırılmasıyla de, Cenâb-ı Hakk’ın heybeti huzurunda insanın böyle acizden kırılması lâzım geldi­ğini göstermek istemiş,” buyurmuş.” (Ken’an Rifâî, Sohbetler. s. 340)

[16]—Efendi Hazretleri bir sohbetinde bir zaman sonra, ilim sahibi bir ihvanın cebinden saatini çıkarıp baktığını görence,“Sohbette saate bakmak edep haricidir, kuşlar kaçtı” diyerek sohbeti orada kesip, kalkmıştır.

İNCİLER

  • “Allah bizi kaybetmiş; O bizi aramakta

O; bizim gibi muhtaç, bizim gibi arzuya öyle yakalanmış ki…

Lale yaprağına bazen bir yazıp öylece bize haberler yollar.

Kuşların sinesinde bazen çığlık koparır.

Nergis göz önünden bazen cemalimizi bizim, hayran hayran seyreder.

Öyle işlevlidir ki, gözleriyle konuşur.

Bizim firakımızla seher vakti ettiği o ah;

Dışta ve içte, altta ve üstte her yerde, dört köşemizde çağlar.

Topraktan yaratılan fani’yi görmek için neler neler yarattı;

Renkleri, kokuları temaşa için güya bunlar yaratılmıştır.

Asıl maksat, bizleri temaşa eylemektir; bunlar birer bahanedir.

Her zerrede gizlidir; hala bilinemiyor.

Mehtap bir meydanda, her yerde parıldıyor.

Bizim toprağımızda hayat cevheri gaip

Bu gaip olan cevher, biz miyiz yoksa o mu?

Muhammed İkbal

  • “Cebrâil aleyhisselâm gelip‘Ey Allah’ın Resûlü! Ümmetinin fakirleri, zenginlerinden (öbür dünya hesabıyla) yarım gün olan beş yüz yıl daha önce cennete girecekler”dediği esnada biz de oradaydık. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buna sevindi ve“içinizde şiir okuyan kimse var mı?” diye sorunca, orada bulunan bir bedevî,“Evet Ya Rasûlüllah” karşılığını verdi. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem;

    “Hadi (oku)” diye emretti ve bedevî, şu şiiri okudu:

  • *****Hevâ yılanı ciğerimi ısırdı,Ne bir tabibi ne de efsun yapanı var,Âşık olduğum sevgiliden gayrı.Hem efsunum hem de panzehirim ondadır.

    *****

  • Bunun üzerine Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ve oradaki sahabeler vecde geldiler. Öyle ki Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin ridâsı omuzlarından düştü. Bu halden kurtulunca herkes kendi yerine geçti. Muâviye b. Ebü Sufyân“Ey Allah’ın Resûlü! ne kadar güzel oynuyorsunuz!” dedi. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem“Bırak bunu ey Muâviye! Sevgilinin zikredildiğini işittiğinde titremeye kapılmayan kerem sahibi hiçbir kimse yoktur.” dedi ve sonra ridâsını dört yüz parçaya bölüp yanındakilere dağıttı.”

 Kaynak:

Muhammed İkbal, Şarktan Haber

(Zebur-i Acem-Peyam-i Maşrık),

Haz:Ali Nihat Tarlan, Sufi Kitap, İstanbul, 2006. , s.213

 (Avârifü’l Maarif)

  • Bir nokta ise eğer bu semavata göre arz,
    Binnisbe etmeliyim kendimi yok farz!

Şinasi

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdu ki;

“Bela (ağızdan çıkan)söze bağlıdır, eğer bir kimse başkasını köpek sütü emdi diye ayıplarsa, o kimse de, o köpekten süt emer. Yani bir kimse, bir başkasını kötü bir iş yapmakla ayıplarsa, ayıpladığı o kötü iş, onun kendi başına mutlaka gelir.”

(Alauddin Ali b. Abdülmelik b. Kadı Han Muttaki el-Hintçe, Kenzü’l-ummâl fi süneni’l-akval ve’lef’al,

III, 315)

  • “İnsan istese de istemese de tarihini sırtında taşır.”

 

  • Gavs’ül-Azam İhramcızâde İsmail Hakkı Toprak Efendi kaddese’llâhü sırrah’ül Azize sordular.-Edison bütün insanlığı aydınlattı, cennete girecek mi? -“Gardaşım! Cennet usta Yeri Aliyormusun, iman yeridir.”

 

  • “Hey Yolcu, yapılmaz.Yollar Yollar yürüyerek oluşturulur”

İspanyol Atasözü

  • “Üç hâkimin hükmünde isabet aranmaz: kalbin, kaderin, ölümün.”

Nurettin Topçu, Var Olmak, İstanbul, 1965, s. 93.

  • Ey İnsanlar!
    Görüyorum ki evleriniz Rum Kayserleri evineLüks hayranlığınız, Kisra’nın tutumuna
    Servet peşinde koşmanız Karun anlayışına
    Saltanatınız firavunun saltanatına
    Nefisleriniz Ebu Cehil’in nefsine
    Gururunuz Ebrehe’nin gururuna
    Yaşayışınız sefihlerin yaşayışına benziyor.
    Allah için söyleyin,
    Muhammedî olanlar nerede?

Yahya bin Muaz radiyallahu anh

 “Batıl fikirler bu âlemde hiç bir vakit eksik olmadı.

Galiba bun­dan böyle de eksik olmayacaktır.”

Hacı Hasan Akyol Efendi kaddese’llâhü sırrahu’l Aziz

  • Bir şey bilmediğini bilmeyene cahil, bir şey bilmediğini bilene âlim denir.

 

  • “Hep Sandim ki ben yapıyorum.Nerede …. Yapandao yaptırda o. Öyle ise üzülmeme gerek kalmadı “

 

  • “Yitik bulununca emek aranmaz.”

 

  • “Bir şeye baktığın Zaman o, şu şekilde seslenir. Sakın bize aldanma, Bizim müstakil vücudumuzun var olduğunu sanma, Bizim hakikatimiz olan Allah’a Teâlâ’ya bak. Biz fitneyiz, seni aldatırız.”

 

  • “Dersini akıldan alıyormusun, alma.Allah Teâlâ al.O Zaman ilmin sana olsun delil.”

 

  • “Hakk’ın ve, melek de olsan faydası yoktur, yine yaprağın siyahtır inayeti olmayınca kulların var!”

Hazret-i Mevlânâ kuddise sırruhu’l Aziz

  • Bütün dilleri bilen bir Süleyman gelmedikçe, ikilik ortadan kalkmaz. Her vaktin bir Süleyman’ı vardır. Gönülleri birleştirir, berraklaştırır. Kalplerde hiçbir toz ve pas bırakmaz. Gönülleri anne gönlü gibi şefkatle doldurur. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin,”Müslümanlar tek bir can gibidir” sözünü gerçekleştirir. Dini bütün müslümanın gözleri, devamlı vaktin Süleyman’ını arar.

HZ. MEVLÂNA kaddese’llâhü sırrahu’l azîz

  • Ne ararsın tanrı ile aramda,
    Sen kimsin ki orucumu sorarsın?
    Hakikaten gözün yoksa haramda,
    Başı açığa neden türban sorarsın?
    Rakı, şarap içiyorsam sana ne,
    Yoksa sana bir zararı içerim
    İkimizde gelsek kıldan köprüye
    Ben dürüstsem sarhoşken de geçerim.
    Esir iken mümkün müdür ibadet
    Yatıp kalkıp Atatürk`e dua et…
    Senin gibi dürzülerin yüzünden
    Dininden de soğuyacak bu millet.
    İşgaldeki hali sakın unutma
    Atatürk`e dil uzatma sebepsiz
    Sen anandan yine çıkardın amma
    Baban kimdi bilemezdin şerefsiz

Neyzen Tevfik kaddesellahu sırrahül aziz

  • Şeytanın kandırması çoktur.Hayır yolu ile kandırdıkları ise daha fazladır.Bu şekilde kurban ettikleri sayısı ise hergün daha fazla olmaktadır.Onun için hayırlı bir iş yapıyorum derken daha çok düşünmek gerekir.Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem istişare edin derken hayırlı işler için söylemiştir.
    Şer işin istişaresi zaten yoktur.
    Akıllı geçinen istişare edendir.
    İstihare de zayıf kimseler içindir. Ancak ne oldu ise bu Müslümanlara, istihare ederler ve istişarelerinide şeytan yaranları ile yaparlar.

Sonumuz hayırlı olsun, diyelim. “

“HİSLERİN DANSI” ile NEFS MÜCADELESİ


’Hansoyu Kitabı’nda   “İstekli bir zihin için hiç bir şey imkânsız değildir.” denilir. Bu nedenle “savunma sanatı”nın nefis mücadelesinde uygulanabileceğini düşündüğümüzden sizin için tadımlık bir bilgiyi aktarıyorum.

ZİHNİN HAZIRLANMA AŞAMASI

Zihnin Boşaltılması

Bu konuda bir Çin savunma sanatlarından, zayıfın kuvvetliye karşı şansı olarak tanımlanabilen, his ve reflekslere dayalı özel öğretileri olan bir sistem olan Wing Tsun Sisteminin en büyük ustası ve Bruce Lee’ nin de hocalığını yapmış büyük usta Yip Man’ dan bir hikayeyi Bruce Lee’ nin ağzından dinleyelim.

“Hikaye, zen konusunda bilgi edinmek isteyen bir üniversite profesörünü konuk olarak kabul eden bir zen ustasını anlatıyor.

Usta daha konuşmasının başında profesörün zen hakkında bir şey öğrenmekle ilgilenmediğini, yalnızca bu konudaki bilgisi ve düşünceleriyle kendisini etkilemeye çalıştığını anlamış. Ancak, buna karşın konuğunu sabırla dinleyip, ardından onu çay içmeye davet etmiş. Önce konuğunun fincanına çay doldurmaya başlamış. Konuğunun fincanı dolmasına karşın, usta halen çay dökmeye devam ediyormuş.

Çayın fincandan taşacağını gören profesör dayanamayıp “fincan dolu, daha fazla almayacak.” demiş.

“Bu fincan gibi senin zihnin de yılların yargıları ve bilgileriyle dolu” demiş usta. “Zihnini boşaltmadıkça sana zen’in ne olduğunu nasıl gösterebilirim?”

(Hyams, Joe. (çeviri)., Şen, Cem. Zen ve Savaş Sanatları, s: 17)

Asya insanının gizemli kültüründe ‘gel ve kendin için kendin öğren’ anlayışı vardır. Alan Watts’ a göre, batılıların bilimsel eğitim tarzı ile hareket etme anlayışları oldukça gelişmiş olduğundan, eleştirel bakış açısı ile olayları değerlendirmektedirler. Bununla birlikte, eleştirel bakışını kapının önüne koyup öylece içeri girilmesi gerektiği durumlarda, zihnin insanı nasıl aldatabileceğinin farkındadırlar. Watts bu tarz insanları ‘objektif gözlemciler’ olarak tanımlıyor. Watts’ın gözlemlerine göre, Objektif gözlemciler istisnasız hedefi ıskalamakta ve akşam yemeği yerine önlerine menüyü koymakta, öte yandan geleneksel hiyerarşi ile yetişenler ise akşam yemeği olarak yedikleri şeyin ne olduğunu bilmemekteler. (Watts, Alan, (çeviri)., Uğur, Sena. Zen Yolu, s:14)  Öyleyse bu iki fikir arasındaki ideal çizgiyi yakalamak en doğrusu olsa gerektir.

Yeni bilgiler için zihnimizi boşaltıp, hazır hale getirmeliyiz ki yeni şeyler öğrenebilelim ve yeni ufuklara açılabilelim. Zihnimizde yeni bilgiler için yer açılmalı ki yeni şeyleri algılayabilelim. İşte öğrenmenin ilk şartı budur. “Öğrenme ev değil, kapıdır. Kapıyı gördüğünüz zaman, onun bir ev olduğunu düşünmeyin, eve ulaşmak için -ki kapının arkasındadır- kapıdan geçmek zorundasınız.”( Cleary, Thomas. (çeviri)., Kaya, Şen Süer. Japon Savaş Sanatı, s:60)

Yeni bilgiler öğrenebilmek için zihnimizi boşaltmamız, yalnızca bilgi için yer sağlamamız demek değildir. Aslında insan hafızası öyle hemen dolacak ve artık başka bilgilere yer kalmayacak bir kutu da değildir. Tam tersine insan hafızası, bilgiler çoğaltıldıkça kapasitesi artan esnek bir yapıya sahiptir. Ancak, zihnimizin boşaltılması beynimizin veya hafızamızın boşaltılması anlamına gelmez. Zihnin boşaltılması, yeni bir konuyu öğrenebilmek için zihinde yeni bir sayfa açılması ve öğrenme için hazır hale getirilmesi demektir. Zihnimizin hazır olması bir konu hakkında daha önceki bilgilerimiz dâhil hiç bir şeyle ilgilenmeden yalnızca o anki kaynakla kontak kurması ve açık olması demektir. Böylece yeni öğrenilecek bilgilerin, hafızamızdaki ön yargılardan veya bilginin başka versiyonlarından ve başka yorumlarından olumsuz yönde etkilenmeyeceği bir ortamın yaratılması sağlanmış olacaktır.

Uzakdoğu kültüründe, öğrenmede zihnin boşaltılmasına çok önem verilmektedir. Taoistik düşüncede hakikatin ancak boşaltılmış bir zihne ulaşabileceğine inanılır. (Özbudun, Sibel. (Çeviri)., Bilgenin Kanatlı Sözleri. s:33)

Öğrenmede zihnin boşaltılması, tıpkı çocuklarda olduğu gibi, zihnin ön yargısız, meraklı ve boş bir teyp kaseti gibi her şeyi kaydetmeye hazır, bilgiye ve öğrenmeye susamış bir kıvama getirilmiş olması demektir. Ancak, bu durumu ‘şartsız ve kritik yapmadan kabullenme’ ile karıştırmamak gerekir. Zihnin boşaltılması, öğrenmede, öğreten kişiyi anlayabilmek için ‘önyargılardan arınma’anlamında kullanılmaktadır. Öğrenme talebinde bulunan bireyin, öğretici durumundaki eğitmeninin vereceği bilgileri kavrayabilmesi, duyumsayabilmesi ve bilginin özünü anlayabilmesi için eğitmen ile aynı frekansı paylaşmaları gerekmektedir. Zihnin boşaltılması, eğiticinin frekansının yakalanması için elzem olan bir haldir. Aynı frekansı paylaşmayan kişilerin birbirleri ile iletişim kurmaları olası değildir. İletişim kuramayan bireylerin anlaşması mümkün olamayacağı gibi, karşılıklı bilgi alış verişi ve eğitim sürecinin başlatılması da mümkün olmayacaktır.

Açı Sadakatini Yok Etme

İnsanlar arasındaki iletişim bozukluğu karşılıklı ilişkileri olumsuz yönde etkilemekte, dargınlıklara ve ilişkilerde soğukluklara sebep olmaktadır. Dolayısıyla iletişim bozukluğu, insanlar arasındaki soğukluk, dargınlık ve fikir ayrılığı gibi kanaatlerin en önemli sebeplerinden birini oluşturmaktadır. Belki de çoğu zaman tartışan insanlar arasında belirgin bir fikir ayrılığı da yoktur. Genellikle iletişim eksikliği sebebiyle birçok insan aynı şeyi iddia ettikleri halde saatlerce tartışırlar. İnsanlar günlük yaşantılarında genelde etrafındaki olup bitenleri ve sorunları kendi açısından değerlendirmekte ve bunun neticesinde insan hafızasında zaman içerisinde oluşmuş olan fikirlerin kriteri ile olaylar hakkında doğru veya yanlış kanaati oluşmaktadır. İnsanların doğru veya yanlış kanaatleri kendi bakış açılarına göredir. Bundan dolayıdır ki insanlar arasında fikir ayrılıkları oluşmakta ve birçok konularda doğrular sürekli tartışılmaktadır.

Karşımızdaki kişinin fikirlerini anlayabilmemiz için dış dünyayı onun penceresinden görmemiz gerekmektedir. Aksi taktirde karşımızdakini anlamaya çalışmak yerine, bizim gibi fikirleri olan birisini bulmaya çalışmış veya insanları bizim gibi düşünmeye zorlamış oluruz. Neticede, yaptığımız şey ile, dinlediğimiz kişinin bizim fikirlerimize ne kadar uyup uymadığını test etme işleminden öteye gidememiş oluruz. Bu açıdan iletişimde Empati çok önem kazanmaktadır. Bireyin sabit fikirli olması, olaylara adeta at gözlüğü ile bakması ve yalnızca kendi penceresinden olayları gözlemleyebilmesi veya diğer bir ifadeyle, ısrarla kendi frekansını muhafaza etmesi ve karşısındaki şahsın frekansına girmeyi denememesi ‘açı sadakati’ olarak adlandırılmaktadır. “Empatik bir anlayışla dinleme, bireyin kendi objektifliğini yitirmeden, olayları, karşısındaki bireyin içinde bulunduğu durumu ve onun görüş açısını dikkate alarak dinlemesidir.”

‘Açı sadakati’ ve ‘ben bilirimcilik’ alışkanlıklarının en belirgin özellikleri, anlamaktan çok görüşlerinin anlaşılması ve kabul edilmesi için mücadele vermeleridir. İnsanlar ‘ben bilirimcilik’ yarışına tutuşunca körü körüne savunuculuk başlar ve devamında ne konuşulduğu değil, kimin konuştuğu önem kazanır. Bir an önce karşımdaki nefes alsın da sözü ben alayım düşüncesi ağır basınca, dinleme ve anlama işlevinin yerini tahammül etme gayreti alır. Bu durum ise alevli kısırdöngü tartışmaların kaynağını oluşturmaktadır.

Önyargının kaynağını oluşturan nedenlerin, kişinin kendi zihninde var ettiği ya da ulaştığı yargı değil, nedenlerin daha çok bireyin zihninin dışında oluştuğu kabul edilmektedir. Zaman zaman kişi başkalarına ait yargıların sahibi olabilir. İletişim ve etkileşimin kaçınılmaz sonucu olarak düşünceler zihinden zihine geçer, benimsenir ve özümsenir. Ancak, bununla birlikte kendine ait olmayan bazı düşünceler bireyin zihnine sahip olup, zihne yerleşip, onu esareti altına alarak kanı, yargı, tutku ve inanç durumuna dönüşebilmektedir. Zihnin verimli kullanılabilmesi ve gerçeklere ulaşılabilmesi için ön yargıların tutsaklığından arınarak yaşamayı keşfetmemiz gerekmektedir.

George Hebert Mead’a göre, iletişimde insan kendi içinden çıkıp, sanki başkalarının gözüyle kendine bakabilmektedir. Bu sayede sadece kendine değil, başkalarına da başkalarının gözüyle bakabilmeyi öğrenir.

Yeni konular veya yeni anlayışlar öğrenildikten sonra, hafızamızdaki diğer bilgilerin veya aynı bilginin başka yorum ve versiyonlarının yargılamasından geçirilerek sentez çıkarılır.

Etkilenme devam ederse araştırma ve öğrenme de devam eder ve hafızamızdaki yeni bilginin veya kanaatin yoğunluğu giderek artarak, zamanla o konuda hakimiyet sağlar ve fikirlerimizde değişikliğe sebep olur. Böylece zaman içerisinde fikir ve kanaatlerimizde gelişme ve değişmeler yaşanır.

Zihnin boşaltılması, şartsız ve önyargısız bir zihinle yeni bilgilere açılmak suretiyle gerçekleri olduğu gibi kabullenmenin yoludur. Diğer insanları anlama, olaylara onların gözüyle bakmakla mümkün olur. Bu sayede, yalnızca doğru olanı kavramaya çalışarak doğruya ulaşabilmenin yolunda mesafe kat etmiş ve daha önceden doğru olduğunu zannettiğimiz bir çok yanlış, önyargı ve kanaatlerden de zamanla arınma imkânına kavuşmuş oluruz. Bilge kişi her şeyden önce insanı kurumlaşmış yargı ve düşüncelerin tutsaklığından kurtarmayı ve içsel bir özgürlük kazandırmayı amaçlar. Bu özgürlük sadece toplumsal önyargı ve kalıplara karşı kazanılan bağımsızlık değil, aynı zamanda ve daha da önemlisi, kişinin kendi ön yargılarının, kendi şartlanmışlıklarının ve saplantılarının tutsaklığından arınarak içsel ve dışsal tabulara karşı özgürleşmesidir. Aslında kişinin tam olarak objektif olmasının imkansızlığının yanında ön yargılardan arınması bu hususta alınabilecek en büyük mesafe olsa gerektir.

Bu prensip normal yaşantıda da uygulanabilir. Fikirlerinden istifade etmek istediğiniz bir bilim adamını, bir üstadı veya bir arkadaşınızı dinlerken zihninizi boşaltmayı deneyin. Zihninizi o konu hakkında bilgiye susamış bir kıvama getirin. Böylece onun fikirlerini kavramaya çalışın. Bu konuda hiç bilginiz yokmuş gibi pür dikkat onu dinleyin. Göreceksiniz ki çok daha fazla bilgi sahibi olacaksınız, aynı konuda daha önce fark etmediğiniz bir çok nüansları keşfedecek ve sohbetinizden her ikiniz de memnun kalacaksınız. Bırakın sizin de o konuda çok bilginiz olduğunu anlatmaya çalışmayın. Yalnızca dinleyin ve kafanıza takılanları sorun. Sonunda yeri ve zamanı gelirse kendi fikirlerinizi söylersiniz. Ama önce bilgisinden istifade etmek istediğiniz arkadaşınızın fikirlerini öğrenin. İşte bu metoda Savunma Sanatında sanatında yeni bir bilgi öğrenmek için “Zihnin boşaltması” denir.

Savunma sanatları alanında çok kıymeti ve önemi bulunan ‘Aile gelenekleri kitabı’nda Yanyu, Zen ustası Takuan’ın öğretisi üzerinde yoğunlaşırken, öğretiyi genişleterek, sanatçının zihninin duruluğu ile olması gereken kıvamını şöyle izah etmektedir.

“Kafanızda hiç bir şey olmadığı zaman her şeyi yapmak daha kolay bir hale gelir. Bu nedenle bütün zen ustalarının incelemesi, kafanızda olanları temizleme amacıyla yapılır. Başlangıçta hiçbir şey bilmezseniz, kafanızda soru bile oluşmaz. Sonra incelemenin içine girdiğiniz zaman kafanızda bir şeyler oluşur ve bunlarla engellenirsiniz. Bu her şeyi zorlaştırır. İnceledikleriniz kafanızdan tamamen çıktığı ve pratikte yok olduğu zaman, ilgilendiğiniz sanat hangisi olursa olsun, teknikleri kolayca, yaptıklarınız hakkında kaygı duymaksızın ve yaptıklarınızdan sapmaksızın başarırsınız. Bu, böyle yaptığınızın farkında olmaksızın kendiliğinden olur.”

“Merak, heves, ilgi, konsantrasyon, problem çözmek, bellek ve hayal gücü öğrenmenin gerekli unsurlarıdır. Marş motoru meraklı olmaktır. İlgi ve heves alçak vitestir; konsantrasyon ve bellek ise yüksek vitesler olup, başarı, sabit hızda rahat bir sürüş için gerekli olan orta vitestir.” Merak, heves, ilgi, konsantrasyon olmadan öğrenmenin gerçekleşmesi mümkün olamayacağı veya zoraki yapılan öğrenme faaliyeti neticesinde başarının imkansız olacağı aşikardır. Bu unsurların otomatik olarak sağlanması da ancak zihnimizde yeni bir sayfa açarak, öğrenmeye hazır ve bilgiye susamış hale getirilmesi ile mümkün olacaktır. Aslında gerçeklere ulaşabilmenin yolunda şartlanmalardan ve ön yargılardan arınarak özgür bir zihin ile bilgilere ulaşmak öğrenmenin en etkin metodudur.

Wu-Hsin (Zihnin Yokluğu)

İnsanlar karşılaştıkları karmaşık sorunlarını çözümlerken tıpkı bedensel hareketlerde olduğu gibi zihinsel hareketlerde de refleks tepkiler verebildiğinde ve böylece içinden geldiğince, riyasız eylemlerde bulunulduğunda daha başarılı ve mutlu olduğu ve böylece sezgi yeteneği (prajna) ön plana çıktığı kabul edilmektedir. Zihinsel işlerlikte, zihnin yalnız bırakılarak, kendi kendine, duru bir şekilde çalışması sağlandığında önsezinin ortaya çıktığı, daha isabetli ve hızlı hareket edildiği, ona güvenildiğinde sezgi yeteneğinin keşfedildiğine inanılmaktadır. Bu sayede zihin doğal olarak hareket etmekte ve daha iyi çalışarak karmaşık sorunlar karşısında bile doğru hareket edebilmektedir.

Zihnin boşaltılması veya diğer bir ifadeyle bilinçli zihnin yok edilmesi kavramlarından kasıt zihnin tamamının alıcı durumuna getirilerek, yine tamamına işlerlik kazandırılmasıdır. Yoksa anlatılmak istenen şey hafıza kaybına uğramak değil, zihnin akıcılığını sürekli kılmak, bilinçli zihnin olumsuz etkisini yok etmektir. “Wu-hsin sözleriyle anlatılmaya çalışılan kuşkusuz bir koma durumu değildir. Amaç zihni daha alıcı duruma getirmek, zihnin tümünün birden daha doğal, daha uyumlu biçimde çalışmasını sağlamak, bilinçli zihnin olumsuz etkisini yok etmektir.”

Zihnin yokluğu deyimiyle aslında anlatılmak istenen şey, refleks zihin durumu, yani zihnin yalnızca bir kısmının değil, tamamının devreye sokulması ve maksimum işlerlik kazandırılmasıdır. Bu sayede zihin daha üstün bir işlerlik kazanıp, dar kalıplardan kurtularak, daha geniş alanlarda, daha verimli faaliyet gösterebilmektedir. Bununla anlatılmak istenen şey, zihinsel devinimin arttırılması ile maksimum kabiliyetin kazanılmasıdır. Böylece tüm olaylara’ hakim olan ve bütünlük içerisinde işleyen bir zihinsel yetenek kazanılmış olunur.

Etrafımızdaki olayları eksiksiz ve fazlasız olarak olduğu gibi, ön yargısız bir şekilde algılama ve daha önce kazanılmış yetenekler sayesinde refleks tepkiler gösterme savunma sanatındaki en önemli esaslardan biridir. Muhtemel bir saldırı karşısında etkili bir savunma ve karşı hamle gerçekleştirebilmek için en etkili ve en doğru savunma tekniği binlerce kere tekrar edilmek suretiyle bilinçaltına yerleştirilerek etki karşısında iyi bir savunma refleksi kazanılması amaçlanır. Düşünerek karar vermeye zaman ve imkân olmayan durumlarda refleksler vücudun savunma mekanizmasını oluşturur. Saldırıya uğrayan birey daha önce çalışarak kazandığı savunma refleksleri sayesinde etkin savunmasını gerçekleştirme şansını yakalar.

Wu-hsin bilinçli zihnin olumsuz etkisinin yok edilmesi anlamına gelmektedir ve amacı da bilinçli zihnin olumsuz etkisini ortadan kaldırarak önseziyi ön plana çıkarmaktır. Böylece kazanılmış reflekslerin daha verimli ve etkin kullanılması söz konusu olmaktadır. Bu sağlandığında zihnin bütünleşmesi ve doğal çalışması başarılmış olur. Bu durum zihnin devreden çıkarılması anlamına gelmez, tam tersine asıl amaç zihnin bir kısmının değil de tamamının devreye sokulup, yine zihnin tamamına işlerlik kazandırılmasıdır. Buna zihnin duruluğu, daima akıcı hale getirilmesi veya zihnin boşaltılması da denilmektedir. Aslında bu durumda zihin tüm olayları ve şeyleri kapsamakta ve onlara hükmetmektedir. Bundan dolayı bomboş, istenmeyen gürültülü düşüncelerden ve şartlanmış yoz bilgilerden arıtılmış, sürekli akıcı ve berrak bir zihin savunma sanatçısının başlıca hayalidir.

Wu-hsin ifadesiyle doğal ve yapmacıklıktan uzak, içten geldiği gibi olma ve böylece önsezi ile davranarak refleks tepkilerle hareketleri gerçekleştirme anlatılmaktadır.

İçsel Özgürlük Kazanma

Psikolog Virginia Satirinsanların doğuştan beş temel özgürlüğe sahip olduklarını iddia etmektedir. Satir, bu özgürlükleri kısaca şu şekilde sıralamaktadır:

1-           Şimdi ve burada olanı duyma ve görme (algılama) özgürlüğü,
2-           Kendi düşündüğünü olduğu gibi ifade edebilme özgürlüğü,
3-           Kendi duygularını olduğu gibi ifade edebilme özgürlüğü,
4-           Bir şeyi kendi isteklerine göre isteme ya da reddetme özgürlüğü,
5-       Olmak  istediği yönde geliştirerek, kendi özünü gerçekleştirme özgürlüğü, şeklinde sıralandıktan sonra, sağlıksız aile, okul ve çevre vs. ortamları bu özgürlüklerin kaybedilmesine neden oldukları belirtilmektedir.

( Cüceloğlu, Doğan. İçimizdeki Çocuk., s:63; Bilim ve teknik. Bilim Dergisi. Sayı:347., s:56)

Savunma sanatında, öğrenmede zihnin boşaltılması ve usta ile aynı frekansın paylaşılmasının yanında, insanların doğuştan var olduğu iddia edilen bu özgürlüklerinin keşfedilmesi veya muhafaza edilebilmesi ch’an sanatının en önemli amacını oluşturur. Bilgenin en büyük amacı insana içsel özgürlük kazandırmaktır.

Zihnimizin şartlanmalardan kurtulması ve devinimini arttırması ile maksimum işlerlik kazanması sayesinde zihnimiz tam tarafsız olarak bilgilere erişme yeteneğine ve imkanına sahip olmakta, hafızamızdaki diğer bilgilerin veya aynı konunun diğer yorumlarının olumsuz etkisinden kurtulmuş olmaktadır. Aslında bu durum bir nevi içsel özgürlük kazanmaktır. Başkalarının bizleri fikren veya bedenen tutsak edebilmesinin yanında, insan kendi önyargılarının da esiri olabilmekte ve olaylar karşısında önyargılarının tutsaklığı dolayısıyla objektif hareket edememektedir. Bu önyargıların tutsaklığından kurtulma faaliyetine “içsel özgürlük kazanma” denir. Yani, hafızamızdaki bilgilerin ve yılların birikiminin tutsaklığından kurtulup, kendi içimize karşı bile fikren hür hale gelmektir. Böylece yeni bir konu veya eski bir konunun yeni bir yorumu katıksız ve ön yargısız olarak kavrandıktan sonra hafızamız ve zihnimiz, aklımızın, mantığımızın süzgeci ile kazanılmış tüm bilgilerin sentezini yaparak kendi bağımsız, hür yargısını oluşturabilecektir.

“Zihnimizi bütün bağımlılıklardan kurtarmadıkça işin özünü, esasını kavramamız pek olası değildir. Bütün sorun zihnimizi bağımlılıkların da nedeni olan koşullanmalardan, alışkanlıklardan kurtarabilecek dönüşümü nasıl oluşturabileceğimiz, zihnimizin tümünü nasıl devreye sokabileceğimiz noktalarında düğümleniyor.”

 ‘Zihnini boşaltma’ hadisesi zen sanatında zihni devreden çıkarma, zihindeki bilgileri silme veya hafıza kaybına uğrama şeklinde algılanmamalıdır. Zihni boşaltma, zihnin bir kısmını kullanma yerine tamamını devreye sokma, daha önceki bilgi birikimimizin olumsuz etkilerinden ve ön yargılardan sıyrılarak, şartlanmışlıklardan arınarak yeniden doğmak gibi ön yargısız ve tarafsız bir zihinle hareket etmektir. Zihni belli bir noktada durdurmak yerine sürekli akan bir zihne sahip olmaktır. Birçok konu ve bilgi ile abur cubur ve gereksiz yoğrulmak ve kafamızdaki gizli düşüncelerin vızıltılarını dinlemek yerine duru bir zihne sahip olmak, çer çöpten arınarak duru olarak akmaktır. Olayları olduğu gibi, katıksız bir şekilde, dış etkilerden ve şartlanmış yoz bilgilerden arınmış haliyle görebilmek ve olduğu gibi algılayabilmek için zihni olumsuzluklardan, şartlanmalardan ve takıntılardan arındırarak zihni otomatiğe takmak ve yeni bilgiler için hazırlamaktır.

Zihnini boşaltma hadisesi zihne yeni bilgiler için yeni bir sayfa açmak olduğunu belirtmiştik. Aksi taktirde dolu sayfa üzerine işlenen bilgiler önceki bilgilerle karışacak, sayfa karalanacak ve zihindeki önceki yargıların olumsuz etkileri yeni bilgilerin kavranmasını engelleyecektir. Böylece kafamız karışacak ve her yeni bilgi eski bilgilerin eleştiri yağmuruyla karşı karşıya kalacak, yeni bilgi daha palazlanmadan pasifize edilecek ve zihnimiz her defasında meşgul olacaktır. Bu durumda kalan yeni bilgi, toplumdaki ön yargılardan dolayı aralarına kabul edilmeyen yeni komşu gibi, kendini anlatma ve haklılığını dile getirme şansından mahrum bırakılmaktadır. Bu da zihnin duruluğunu bozar ve birey yeni bir bilgiden mahrum kalır. Oysa zihnin duruluğu Zen sanatında olduğu gibi savunma sanatlarında da çok önemlidir. Zira zihnin duruluğu hislerin ve reflekslerin çalışmasında ve refleksleri uyaran duyu organlarımızın duyarlılığına önemli derecede etki ettiği kabul edilmektedir. Çünkü, zihnin duru ve akıcılığı dikkatin yoğunlaştırılması ve her şeye hazır olma durumudur.

Savunma sanatlarında eğitim almak isteyen bir öğrenci ustasının yanına gittiğinde ustasından aldığı ilk ders ‘daha önceki bildiklerini unut ve zihnini boşalt’şeklindedir. Aslında usta öğrencisinden bunu isterken başka sanatları etkisiz ve saçma gördüğünden değil, öğrenme için zihnin boşaltılmasını öğütlemektedir. Önceki bildiklerini unut öğüdünün altında yatan gerçek işte budur. Zira dünyada sayısı bile kesin tespit edilememiş yüzlerce savunma sanatı ve bu savunma sanatlarının da ayrıca pek çok versiyonları veya sistemleri vardır. Bu sistemlerin hepsinin de birbirinden farklı duruş ve teknikleri mevcuttur. Rakipten gelecek sınırlamasız tüm ataklara karşı en etkili savunma ve karşı atak geliştirmeye yönelik her birisinin ayrı-ayrı anlayış ve dolayısıyla da teknikleri bulunmaktadır. Hal böyle iken savunma sanatı çalışmak isteyen kişi karmaşıklığa düşmemek ve ustasından tam istifade edebilmek için şartlanmalardan kurtulmalı ve dolayısıyla da zihnini boşaltmalıdır. Aksi taktirde verimsiz bir kısırdöngüye kapılınacaktır. Savunma sanatlarında sistemler arasında teknikler açısından büyük farklılıklar varken zihinsel öğretiler savunma sanatının değişmez ortak felsefesini oluşturur.

Zihnin ideal durumu, bir dere kenarında oturup dereye bakmak gibi bir şeydir. Derenin akışını ve gürültüsünü duyumsa, ama ona dalıp, takılıp kalma. Dalıp, takılıp kalmak demek zihnimizin akıcılığının durdurulması demektir. Bu da olanları etraflıca görmemizi engeller ve kendimizi savunabilmek için rakibimizin yapacağı hamleyi tahmin etmeye bizi zorlar. Tahmin, düşünerek hareket etme çabasıdır. Böylece, rakibin yapacağı hamle üzerine kumar oynanmış olunur. Eğer isabet ettirilirse tasarlanmış bir savunma hareketi gerçekleştirilebilir. Ancak, tahminimizin dışında bir atakla karşılaştığımızda ise, ki genellikle böyle olur, şaşalayarak savunmasız ve aldatılmış duruma düşeriz. Aldatıldığımız durumda ise savunma yapmamız adeta imkansızlaşır. Çünkü, iki pozisyonu yaşamamız gerekir. Bunlardan biri, yanlışımızı fark etmek, diğeri ise, zihnimizi toparlayıp yanlışımızı telafi ederek savunma yapmaktır. Böylece zaman kaybına uğrayacak ve savunmada oldukça gecikilmiş olunacaktır.

Dereyi seyrederken her şeyi olduğu gibi görmeye çalış, her şeyi hakkınca ve büyüklüğünce görmek için deredeki çöplere dikkatini verme, onlara dalıp, takılma.

Deredeki çer çöpün akıp gitmesine izin ver ve sen onları takip etme, zihnini işgal etmelerine izin verme. Çalılara, çöplere takılıp kalma durumu, zihnin işgal altında olması halidir. Zihnin işgal altında olması demek, zihnin yapa geldiğimiz işin haricinde bir düşünce veya işle ilgilenmesi demektir. İşgal altındaki bir zihnin akıcılık kazanması, dikkat göstermesi ve olaylar karşısında refleks tepkilerde bulunması mümkün değildir.

Zihnin akıcılık kazanması için, hep baktığın kesite konsantre ol ve o kesitteki her şeyi görüp fark etmenin yolunu keşfet. Bu yol, bir kitabı hızlı okumanın tekniği gibi, sayfayı ya da paragrafı olduğu gibi, tüm olarak görmeye benzer. Eğer harf harf, hece hece okumaya çalışırsanız hem yavaşlar ve hem de dikkatiniz dağılır. İşte zihnimiz de bir şey üzerine takılıp kalmamalı ve sürekli akıcılığını devam ettirmelidir. Zihin akıcılığını sürdürür ve devinimini hızlandırırsa dikkat tüm alternatifler üzerinde yoğunlaşır ve maksimum işlerlik kazanır. Zihnin akıcılığı zihinsel refleksleri daima diri tutar ve bu da savunma sanatı açısından tüm saldırılara konsantre olmanın ve refleksleri çalıştırmanın yöntemidir.

Anını Yaşa

Dünün bugünü fazlaca tüketmesine izin vermeyin

“Geçmişteki hatalar üzerinde çok fazla üzülüp tasalanarak zaman kaybetmeyin. Bir kez karar vermişseniz, unutun gitsin. Hep tap taze olarak başlayın.”

 Geçmişle ya da gelecekle değil yalnızca ve yalnızca anınla ilgilenmeli ve o anı en iyi değerlendirmelisin. Dövüşçü bulunduğu o an yaşadığı hamlesine konsantre olmalıdır. Günlük hayatındaki sorunlar ve planlar geçmişte kalmıştır. Antrenman halinde iken ve müsabaka anında sanatçı dış dünyanın sorunlarından sıyrılmalıdır.

Kendimi savunmak zorunda kaldığımda rakibin gücü ve tekniği beni ilgilendirmez. Rakibimin ünü ve ne kadar büyük bir dövüşçü olduğu benim için hiç önem taşımaz. Ben o anımı yaşarım O an karşımda rakibim vardır ve o bir insandır. Yalnızca bir insan. Ve o insanı asla küçümsemem, basite almam. Ve ondan asla korkmam. O an rakibim bana bir saldırı yapar. Benim ise reflekslerim uyarılınca saldırıyı savuştururum. Hamlenin kuvvetini ve etkisini o an kollarım algılar ve gereğini yapınca zihnim dupduru kesilir ve her şeyi düşünüp, tüm ataklara hazır olabilmek için hiç bir şey düşünmem. Az sonra rakibimden gelecek karşı konulamaz bir atak endişesi veya az önce yediğim bir darbe benim ilgi alanımın tamamen dışındadır. Geçmiş geçti ve gelecek de gelmedi. Geçenler için yapılacak hiç bir şey yok ve gelecek geldiğinde de gereğini yapacağım. Bütün dikkatimi, konsantremi o an için kullanırım. Geçmişe veya geleceğe harcanacak atıl kuvvetim yoktur. Savunma  sanatı bizlere, yaşamın sadece yaşadığımız bu anında yaşanması gerektiğini öğütler. Bu anda yaşayarak hem çevrenle, hem de kendinle tam olarak bağlantıya girersin, geçmişin yorumu veya diğer bizi meşgul eden olumsuz etkisi ile geleceğin endişesi dikkat ve enerjimizi bölmemelidir. Böylece gücünü boşa harcamamış olursun.

“Geçmişi ve geleceği düşünmek, şu an ile olan bağlantılarımızı bozmaktan başka hiç bir işe yaramaz. Oysa zaman, sadece şu anda yaşanır. Sen ve yaptığın her şey bir bütünsünüz ve işte Zen de budur. Bir şeyi yaparken onu en iyi şekilde yapmalısın.”

Diğer bir ifadeyle: İyi bir savaşçı zihnini daima tek bir şey üzerine, tahmin içerisinde olmamak kaydıyla, rakibinin yapabileceği tüm saldırı ve hareketlere yöneltir. Ancak, bu bir düşünme ve rakibin yapacağı hamleyi tahmin etmeye çabalama değildir. Zihin dupduru, berrak ve oldukça akıcı bir hale gelmelidir Zihin her şeyi olduğu gibi alır, tıpkı eller ve kollar gibi adeta zihin de refleksleri ile hareket eder, onu bitirir ve diğerine geçer Savunma sanatçısı da bir Ch’an ustası gibi geçmiş veya gelecek ile değil, yalnızca şu an ile ve yaptığı şey ile ilgilenir. Çünkü, onun zihni güçlü ve dinamiktir, gücünü hep aynı seviyede ve maksimum işlerlikte tutabilir.37 Bu durumu sağlayabilmek için asla kendini sıkma, zihnini akıcı, diri ve duru tut ve yalnızca bulunduğun ana konsantre ol. Zihnine akıcılık kazandır ve bir noktaya takılıp durmasına asla müsaade etme. Çünkü bu zihnin işgali durumudur.

“Başkalarını anlamak bilgeliktir, kendini anlamaksa aydınlanmaktır.”
(Lao Tzu)

Aydınlanmak

Başkalarını anlamak bilgelik, insanın kendini anlayabilmesi ise aydınlanmaktır. Nedir bilgelik ve nedir aydınlanmak? Bunlardan hangisinde sırlı cevher saklıdır? Bilgelikle aydınlanma arasında nasıl bir ilişki ve nasıl bir fark vardır? İşte bu birbiri içerisine girmiş kavramlar Lao Tzu’ nun sözlerinde aydınlanıyor ve çizgileri netleşiyor.

Dünya bilimlerini anlama ve bilgilerle donanarak alanında hatırı sayılır olabilme ve bu sayede insanları anlayabilme başarısını göstermek işte bunda bilgelik vardır ve bu bilgeliktir. Bilgelik, sahip olduğu üstün bilgilerle gerçeği keşfedebilme yeteneğini sağlar. Yaptığı çalışmalar neticesinde bilgilerini zenginleştiren insanlar zaman içerisinde bilgeliğe ulaşabilseler de aydınlanmak daha farklı birşeydir. Aydınlanmak, daha çok bireyin kendisini tanıması, kendisini anlaması, dünyayı tahlil ederek kendisinin mutluluğuna malzeme haline getirmesi ve daha doğrusu dünyada insanlarla barışık olarak, mutluluğu elden bırakmadan yaşamanın yollarını keşfetme olayıdır. Kısacası aydınlanmak, bir yaşama sanatının keşfedilerek uygulanmasıdır. Dünyada karşısına gelen kişilerin dertlerini keşfeden ve sorunlarına çareler üreten sayısız bilgeler vardır. Ancak kendisini keşfedebilen, kendini bilen ve anlayabilen az sayıda insan yetişmiştir.

Aydınlanmanın Uzakdoğu kültüründe çok önemli bir yeri vardır. Eski Çin bilginleri ve Zen ustaları hayatlarını hep aydınlanma yolunda mesafe alabilmek için sarf etmişler. M. Ö. 6. yy. da yaşamış olan Çin’in ünlü filozofu Lao Tzu bu konuyu Tao Te Ching’ isimli eserinde izah etmektedir. Lao Tzu, aydınlanma yolunda giden bireyin hırslanmadan, sabırla eksikliklerini tamamlaması gerektiğini kabul etmektedir.

Eksik olan tümleşir
Eğri olan düzleşir
Boş olan doldurulur
Eski olan yenilenir
Az olana verilir
Çok olandan alınır
Kutlu kişi de öyle
Bir’i kucaklar, örnek olur dünyaya
Çevresine ışık saçmaz ve aydınlanır
Kendisine değer vermez ve yüceltilir
Kendini öne koymaz ve kalıcılaşır
Çünkü, savaşmayanla
kim savaşabilir dünyada
eskilerin sözüdür- eksikliğini eksilt
boş laf değil, yetkinlik var bu sözde
İyi yönetmeyi bilen savaşkan olmaz
İyi savaşmayı bilen öfkeli olmaz.
(Lao Tzu)

( Tulgan, Ömer. Yol ve Erdem Kitabı, (çeviri)., s:41,78)

İnsan olarak hepimiz kendimizi ihmal ederek, başkalarına endeksli olarak yaşıyoruz. Hep başkalarının eksiklerini arar, hep başkalarının en uygun hareket tarzlarını araştırır ve herkese öğüt dağıtan, her derde deva gösteren bir tavır takınırız da kendimizi unuturuz. Herkesin elinde bir fener, bir projektör etrafındakileri aydınlatmaya çalışıyor da kendileri karanlıktalar ve kendi sorunlarına çare üretemiyorlar. Oysa, aydınlanmış olanlar kendilerini aydınlatır ve diğer insanlar da onları örnek alarak istifade ederler.

Bilge kişi başkalarını aydınlatan kişi iken, aydınlanmış kişi ise kendisini anlayan, kendini bilebilen, daha doğrusu kendisini aydınlatan kişidir. Aydınlatan kendisi aydınlanmaz, bunun içindir ki projektörlerin dibi karanlık olur, mum dibini aydınlatmaz. Aydınlanma yolunda mücadele veren Zen öğrencisi kendini aydınlatmaya çalışır. Onun için başkalarını aydınlatmak gibi bir amaç yoktur. Ancak, kendisini aydınlatan kişiye bakarak, onun yolundan giderek aydınlanan başkaları da vardır ve bu anlamda o bir rehberdir.

Yaradılışından insanlar bir kısım yetenek ve eğilimlerle hayata gözlerini açar ve yaşadıkça bu yeteneklerini geliştirirler. İnsanlar gözlerini dünyaya açtıkları ilk günden itibaren kendisini değil de başkalarını, kendisinden başka kişi ve nesneleri, daha doğrusu görülebilir her şeyi görme yeteneğine haiz gözlere sahip olurlar ve sürekli olarak başkalarını gözlemektedirler. İnsanların en az gözlemlediği ve en az araştırdığı şey ise kendisidir.

Başkalarını görebilmek için hiç bir işleme ihtiyacı olmamasına rağmen, insanın kendisini görebilmesi için aynaya bakması gerekmektedir. Tarihte insanoğlu, maddi olarak kendi simasını görebilmek için aynanın icat edilmesine kadar sabretmek ve su birikintileri ile idare etmek zorunda kalmıştır. Ayna icat edildiğinde ise insanoğlu sağını solda ve solunu da sağda görme imkanına kavuşmuştur. Yani, kişinin kendisini görebilmesi için ekstradan bir işlem yapılması gerekmektedir. Aslında insan aynaya baktığında bile kendisinin yansımasını görmekte ve sağını solda, solunu da sağda görmektedir. İşin gerçeği insanın kendisini aynıyla, canlı olarak görmesi fiziksel olarak adeta imkânsızdır. Kendisini video kameralardan seyrettiğinde, geçmişteki kendisini, naklen yayında ise yansımasını görmektedir. Bu durum sosyolojik ve psikolojik olarak ta aynıdır. İnsanlar hep karşısındaki kişilerin hatalarını görebilmekte ve hep onları kolayca keşfedebilmektedir.

Kişinin kendini anlayabilmesi, kendi eksikliğini fark edebilmesi, eksiklikleri ve sorunları karşısında en uygun ve en isabetli davranışı sergileyebilmesi oldukça zor olmaktadır. Oysa aynı şahıs, kendisiyle benzer bir sorunu yaşayan arkadaşına çok mantıklı ve makul önerilerde bulunabilmektedir. Başkalarının olaylar karşısındaki davranışlarını sağlıklı değerlendirebilen insanoğlu, kendi davranışlarını aynı kolaylıkla analiz edememektedir. İşte bu durum, kişinin kendisine ayırdığı zamanın azlığı ve kendisini bilme ve anlamasının, kendi hatalarını görebilmesinin zorluğundan kaynaklanmaktadır.

Tüm kurbanların en büyüğü zamanın kurban edilmesidir.
(Plutark)

Kendine Zaman Tanımak

Savunma sanatlarını öğrenirken, sanatında usta bir eğitmenin antrenörlüğünde çalışmak, doğru ve etkili tekniğin öğrenilmesinin en önemli şartıdır. Ancak, yalnızca iyi bir antrenör (si-fu, sensei vs.) eğitim için yeterli değildir. Bununla birlikte öğrencinin istekli ve yetenekli olması ve en az bunlar kadar önemli olan ise, öğrencinin sabırlı olması ve kendine zaman tanımasıdır. Sabırlı olmak ve kendisine zaman tanımak derken birbirinden farklı iki kavramdan bahsedilmektedir. Bu husus, Cem Şen’in Zen ve Savaş Sanatları isimli tercümesinde bir ustanın dilinden çok güzel bir örnekle izah edilmiştir.

“Bong Soo Han orta boylu, kır saçlı, Koreli bir ustadır. Söylediği her sözde ve yaptığı her şeyde büyük bir ciddiyet vardır Hiç bir sözü ya da hareketi gereksiz değildir.” Han usta kendine zaman tanımak hususunda görüşlerini şöyle anlatır.

“Kendine zaman tanımaya istekli olmadıkça nasıl başarılı olabileceğinizi asla öğrenemezsiniz. Sabırlı olmak dingin ve dayanım gücüne sahip olmak demektir. Kendine zaman tanıman ise, başarıya ulaşmak için herhangi bir zaman sınırlaması koymadan, amacına giden yolda büyük bir hevesle ilerlemen demektir.”

Sabır ve kendine zaman tanıma kavramları birbirinden ayrı iki kavramlardır. Bu kavramlar her ne kadar zaman-zaman iç içe var olsa da savunma sanatında daha doğrusu zen sanatında farklı anlamlarda kullanılırlar. Bilgi örenme yolunda, hiçbir zaman sınırlaması yapmaksızın, o yolda çalışmayı kabullenme ‘kendine zaman tanıma’ iken, tekniklerin öğrenilmesi süresince tüm zorluklara katlanma ve göğüs germe ise sabırla alakalıdır. Kendine zaman tanıma kavramını, tekniklerin öğrenilmesi aşamasında tam olarak pozisyonların kavranabilmesi için öğrenmede sebat gösterme olarak tanımlayabiliriz.

Aslında Ch’an sanatında ileriye yönelik özellikle uzun vadeli planlamalara yer verilmez. Ch’an, ‘an’ ı yaşamayı ve o ‘an’ dan maksimum verim almayı ve hayatı geçmiş ve geleceğin endişesi olmaksızın doya daya yaşamayı, sorunlar karşısında refleks hareketlerle en doğru ve en etkili tepkiyi vermeyi amaçlar.40 Bundan dolayıdır ki Ch’an amaca giden yolda bir zaman sınırı koymayı asla kabul etmez. Ch’an ustası aynı zamanda bir yaşama sanatçısıdır ve yalnızca elinden geleni yapar. O becerememenin, hedefe ulaşamamanın veya gelecekteki engellerin endişesini asla yaşamaz, bulunduğu anda elinden gelen maksimum gayreti gösterir ve işi oluruna bırakır. Bu konuyu Yusuf Has Hacip ne güzel ifade etmiş ve ‘kendine zaman tanıma’ gerçeğini yüzyıllar önce aşağıdaki mısralarla dile getirmiştir;

Küçük çocuğa da akıl ulaşır,
Zaman gelmeyince kalem dolaşır.

“‘Silahdaroğlu, Fikri. Günümüz Türkçesi ile Kutadgu Bilig Uyarlaması, s:35

Her konunun öğrenme süresi ve her kişinin öğrenme yeteneği farklı farklıdır.Hatta aynı şahıs bir kısım konuları çok erken öğrenirken, bir başka konuyu öğrenmede zorluk çekebilir. Savunma sanatında da her teknik aynı kolaylıkta kavranamaz. Bu kavrama hızı kişilere ve konulara göre değişkenlik arz eder. Hatta bazı insanlar tekniğin ilk aşamasını oldukça zor kavrarken, öğrenilen tekniğe değişik versiyonlar kazandırma ve geliştirmede üstün başarı gösterebilirler. Bunun için öğrenme yolunda kendimize herhangi bir zaman sınırlaması koymadan, sürekli çalışarak amaca giden yolda ilerlememiz gerekmektedir. Aksi taktirde kısa bir çalışmadan sonra bıkkınlık ve yılgınlık baş gösterebilir.

Savunma sanatçısı hedefine giden yolda kendine zaman tanıyarak amaca ulaşmada zaman sınırlamasını ortadan kaldırmalı ve aynı zamanda da zamanını boşa harcamayarak, en etkili bir şekilde çalışmalarını sabırla devam ettirmelidir.

Mükemmele ulaşabilmenin yolu sürekli olarak başarıya giden yolun izlenmesidir. Başarı için hedeflerin tespit edilmesi, hedefe giden yolların ve araçların belirlenmesi, hiç zaman kaybetmeden aksiyona geçilerek mesafe alınması ve esas hedefe ulaşıncaya kadar çalışmaların devam ettirilmesi gerekmektedir. Başaracağına inanmış müteşebbisler için başarısızlık diye bir kavram yoktur. Birşeyleri başarabileceğine inandıkça başarıya da o kadar yatırım yapmış olunur. Başaramama korkusu aynı zamanda başarısızlığın alt yapısını ve nedenlerini üreten bir bataklık gibi aleyhte çalışır.

Ancak çok başarılı insanlar başarısız olduklarında öğretici bir deneyim kazandıklarını düşünen insanlardır.”

Bu anlamda başarısızlık zannedilen şey sadece bir geri besleme durumudur ve ihtimaller arasından doğru neticeyi veremeyen birinin daha keşfedilmiş olması durumudur. Bu da başarıya yalnızca bir adım daha yaklaşmak demektir.

Thomas Edison hakkında bir hikaye anlatılır.

“Edison 9999 kere denedikten sonra kusursuz ampulü keşfedemeyince biri sorar: ‘Onbininci başarısızlığı da göze alabilecek misiniz?’ O da cevap verir.

‘Başarısız olmadım, yalnızca ampulü keşfetmeyen bir yol daha buldum.’’

(Robbins, Anthony., (çeviri), Değirmenci, Mehmet., a.g.e., s.79.)

Abesle Uğraşma

Savunma sanatı çalışılırken, hatta herhangi bir iş yaparken yeteneklerimizi keşfetmemiz ve tanımamız gerekmektedir. Yapabileceğimiz ve geliştirebileceğimiz hareketler olduğu gibi, asla başarmamız mümkün olmayacak hareketler de olabilir. Her dövüşçü aynı teknikleri kullanarak kendini savunmada mükemmellik kazanmaz. Kişiye göre, kişinin vücut yapısı ve yeteneklerine göre mükemmel teknik anlayışı değişir. Sizin için en iyi teknik bünyenize en uygun ve en kolay yapabildiğiniz etkili tekniktir.

Gerçek bir savunma ortamında, kendini savunmak durumunda kaldığında basit, kolay ve etkili teknikler tercih edilmelidir. Bunun için birçok gerekçeler mevcuttur.

Uygulanmadan önce iyi bir ısınmayı gerektiren tekniklerin ısınmadan yapılması sağlığımız açısından sakıncalıdır. Gerçek bir saldırı ortamında kendimizi savunabilmemiz için vücudumuzu ısındırma imkanına sahip olamayız. Bunun yanında, yeterince antrenman yapmış ve doğuştan esnek vücuda sahip bazı dövüşçüler hiç ısınma ihtiyacı hissetmeden bile üst seviye tekmeler atabilirler.

Ancak, tekmelerin üst seviyeye atılmasının bir diğer sakıncası da tekmelerin yükseldikçe izdüşümünün kısalması, yani daha yakına atılabilmeleri, rakibe ulaşabilmesi için ona yaklaşma ihtiyacının doğmasıdır. Bu durumda düz ve karın seviyesinde bir tekme atan rakip daha uzağa ulaşabileceğinden bize karşı rahatlıkla üstünlük sağlayabilir.

Üst seviye tekmelerin kullanılmasında, yere basan diğer ayak, diz, kasık ve karın bölgelerinde boşlukların oluşması diğer çok önemli bir dezavantajdır.

Akrobatik teknikler, hem gerçek bir savunma ortamında uygulanması zor, etkinliği az ve hem de, eğitim aşamasında daha zor öğrenilebilen hareketlerden oluşmaktadırlar. Bu gerekçelerden dolayı savunma sanatları savunma sporlarından ayrılırlar. Çünkü gerçek bir savunma durumu, sınırlaması olmayan, kuralsız ve yasaksız bir ortamı konu alır.

İlla da ayağınızı rakibinizin kafasına kadar kaldırmanız gerekmez. Yeteneklerinizi iyi keşfetmeniz ve neyi yapabilip, neyi yapamayacağınızı tespit ettikten sonra bu çerçevede çalışmalarınıza devam etmeniz gerekmektedir. Yeteneklerinizi etkileyen birçok faktörler vardır. Bunlar doğuştan gelen faktörler olabileceği gibi, sonradan kazanılmış bilgi birikiminiz (teknik), yaş, kilo vs. gibi daha birçok faktörler sayılabilir. Örneğin, kırkbeş yaşında, doksan kiloluk bir kişinin zor bir jimnastik hareketini yapmada ısrarlı olması veya illa da 180 derece bacaklarını açmaya uğraşması abestir. İmkansızı başarmak uğrunda harcanacak zamanı yeteneklerimizi geliştirme yolunda akıllıca ve verimli bir şekilde kullanarak imkansızmış zannettiğimiz başarılara imza atabiliriz.

Bazı insanlar doğuştan, genetik olarak daha şanslı ve daha yeteneklidir. Savunma sanatı insanda var olan ve geliştirilmeye elverişli bulunan yeteneklerin gelişmesini sağlar. Bunlar bedensel yetenekler olabileceği gibi, savunma sanatında kişinin, zihinsel yetenekler ve cesaret gibi psikolojik alanlarda da gelişim sağlaması mümkündür. Sonuç olarak, savunma sanatları yetenekleri geliştiren ve yeni konularda yetenek kazandıran bir etkiye sahiptir.

İmkansızla zaman kaybetmeyin, yeteneklerinizi keşfedip, onları benimseyin ve geliştirin. Yetenek sınırlarınızı bilin ve yeteneklerinizle barışık olun. Kendinize güvenin ve kendinize haksızlık etmeyin. Basit fakat etkili teknikler kullanaıak savunma sanatınızı mükemmelleştirebilirsiniz. Mükemmel bir savunma sanatı akrobatik ve zor hareketlerde değil, basit görünen temel tekniklerin kusursuz yapılmasında gizlidir. Ustaların acemilerden farkı, acemiler yeni öğrendikleri ve akrobatik teknikleri yapmayı tercih edip fazlaca kuvvet harcarken, ustaların ise basit fakat etkili olan temel teknikleri mükemmelce uygulamalarıdır.

Bruce Lee bu konuda özel öğrencisi Joe Hyams’a bakın nasıl ders veriyor:
“Kendini bütün sınırlarınla birlikte kabullenmeye hazır olmadıkça asla yeni bir şey öğrenemezsin. Yalnızca bazı şeyleri yapabilecek yeteneğinin olduğunu, diğerlerinin senin yetenek sınırlarını aştığı gerçeğini kabul etmeli ve yetenekli olduğun alanlarda kendini geliştirmelisin. Benim sağ bacağım sol bacağımdan üç santimetre kadar kısadır. Bunu ilk fark ettiğimde kabullenmek benim için oldukça zor oldu. Fakat sonuçta yapılabilecek bir şey yoktu. Bunun üzerine kısa olan bacağımdan yararlanmanın yollarını aradım. Sonunda bu durumun bazı tekmeleri atmamda bana avantaj sağladığını gördüm. Ayrıca, zorunlu olarak yaptığım düzensiz devinimler bana oldukça hız kazandırıyordu.”
ve Bruce devam ediyor:
“Bunun yanında kontak lens kullanıyordum. Çocukluğumdan beri yakını iyi göremiyorum. Gözlük takmadığım zamanlar hasmıma iyice yaklaşmadan onu görebilmem imkansızlaşıyor. Wing Chun’a başlamamın en büyük nedeni göğüs göğüse çarpışmalar için çok uygun bir yöntem olmasıydı. Her şeyi yapmaya çali|mak yerine, yetenekli olduğun alanlarda mükemmelleşmeye çalış.”

Önemli olan şey sizin kendi yeteneğinizdir, yetenekli olduğunuz alanlardır, yeteneksiz olduğunuz konular değil. Sizin zihinsel davranışlarınız ve yetenekleriniz fiziksel eksikliğinizden daha önemlidir. İkincisi için bir şey yapamayabilirsiniz ama birincisi için çok şey yapabilirsiniz ve de yapmalısınız. Tedavi edilemeyecek olan, tedavisi imkânsız olan şeye tahammül edilmelidir. Bu konuda bir hikâye anlatılır.

“Bahçıvanın biri tarım bakanlığına bir yazı yazmış, adam şöyle diyordu: ‘Ayrık otlarından kurtulmak için, kitapçıklarınızda ne varsa hepsini uyguladım, ama onlar hala duruyor’ Adam bir sonraki postadan şu akıllıca tavsiyeyi aldı: ‘Sayın Bay, size söylediğimiz her şeyi yapmışsanız ve zararlı otlar hala duruyorsa, o zaman yapılacak bir tek şey kaldı onları sevmeyi öğrenin!

Savunma sanatının eğitimi imkânsızı değil, geliştirilebilecek yetenekleri konu alır. Ayrıca, hiçbir gerçek ve etkili savunma tekniği gizemli ve olağan hareketlerin dışında bir kısım olağan üstü gösteri tekniklerinden oluşmaz. Dünyada hem Uzakdoğu’da hem de batıda birçok kimse gösteri amaçlı olağanüstü teknikler sergileyebilmektedirler. Ancak, bu türden olağanüstü tekniklerin hiç birisi gerçek bir savunma ortamında etkili ve faydalı olamamaktadır. Bunlar, yalnızca gösterilere has, belirli konsantrasyon ile, vücudun belirli yerlerine, yine belirli dozajda uygulanan bir baskı veya vuruş sayesinde elde edilebilen tekniklerden ibaret olmakta ve bu şartların gerçek bir saldırı ortamında uygulanabilirliğinin imkansızlığı kabul edilmektedir.

Yeteneklerinizi Arttırın

‘Günümüz Türkçesi ile Kutadgu Bilig Uyarlaması’ isimli eserinde, ünlü eserin günümüz Türkçesine uyarlamasını yapan Fikri Silahdaroğlu, Yusuf Has Hacip’ in fikirlerini etkileyici üslubuyla Türk insanının bilgisine sunarken biz de 11. Yüzyılın büyük Türk bilgesi ve fikirleri hakkında bilgi sahibi olma imkânına sahip olduk. Yusuf Has Hacip mütevazi üslubuyla bilgeliğini konuşturarak bilgiyi anlatırken şu mısraları kullanıyor:

Bütün iyilikler, bilgiden olur,
Bilgi ile insan, göğe yol bulur.
Bilgiyi vermezse, bilgin dilinden,
Işık yaratamaz, bu bildiğinden.

 üstün bir teknikle gereksiz kuvvet harcamadan onu etkisiz hale getirmeye çalışmalısın. Aksi takdirde yaptığın yalnızca yerinde acizce kısır bir çırpınış olacaktır.

Rakibinize karşı üstünlük sağlamanız için tercih edeceğiniz yol mevcut yeteneklerinizi geliştirmeniz ve onları en verimli bir şekilde kullanmanız olmalıdır. Bu en onurlu hareket yoludur. Hileye başvurmak rakibinizin üstünlüğünü ve ondan korktuğunuzu kabullenmenin belirtisidir. Bu da yenilginin başlangıcıdır. Kendisini yükseltebilmek için başkalarını aşağıya çekme ihtiyacı hisseden alçaktadır. Bu prensibi asla unutma ve mertlikten ayrılma. Ancak kazanmak için kaybedecek binlerine ihtiyacı olmayan ve kendi kendisine de kazanmayı bilen insanlar gerçek başarılı olan insanlardır. Kendilerine karşı zafer kazananların başkalarına karşı savaş açmaya ihtiyaçları yoktur.

Başkalarını aşağıya çekme ihtiyacı hissetmemek için yeteneklerini iyi tanı ve onları geliştirmenin yoluna bak ve unutma ki var olan yeteneklerinizi geliştirerek, eksikliklerinizi tamamlayarak ve bu yeteneklerinizi en verimli şekilde kullanmak suretiyle üstesinden kalkamayacağınız sorun yoktur. İşin püf noktası yeteneklerinizi bilmeniz ve kendinizle barışık olmanızdadır. Bunun için asla imkânsızla vakit harcamayın. Çünkü, imkansız için artık kabullenmekten ve barışık olmaktan başka yapacak hiç bir şey yoktur. Bundan öte her şey kendinize eziyet ve psikolojik yıkıntıdır.

Haklı ya da haksız olayım seni bedensel olarak yenebilirim, ancak, seni düşünsel olarak yenebilmem için haklı bir nedenim olmalıdır. (Jim Lau)

Hyams, Joe. (çeviri), Şen, Cem. Zen ve Savaş Sanatları, s:67.

Su tepelerden derinlere akar ve derinlik yükseklikten daha büyük bir duygudur. (Lao Tzu)

Wu-Wei (düşüncenin yokluğu-eylemsiz etkinlik)

Wu wei, gizli seslerin abur cubur vızıltısı, fısıltısı ve gevezeliğinden zihnimizi kurtarıp duru olma yolunda sessizliğe düşmeyi anlatır. Wu wei Tao (Do) dan sonra en önemli prensip olarak kabul edilir. Kişinin zihnini yalnız başına bırakabildiği ve kendi başına iş görmesi hususunda ona güvenildiği taktirde çok daha etkili bir işleve sahip olacaktır. Wu-wei bir ‘eylemsizlik öğretisi’, bir nevi ‘oluruna bırakmak’ veya ‘eylemsiz etkinlik’ olarak tanımlanabilir. Ancak wu-wei aldırmazlığın sakıncasını da kabul eder.

Zihnimiz sürekli bizimle olan, olukça fazla konuşkan bir arkadaş gibidir. Uğraştığımız her işte bizi sürekli meşgul eder. Hatta zaman zaman kafamızda istenmeyen fikir ve konular adeta kümesteki tavuklar gibi gak-gaklayarak kavga ederler de biz onlara bir türlü engel olamayız. İşte bütün bunların hepsi wu weı nin konusuna giren gürültülü düşüncelerdir ve wu wei bunları yok ederek sessiz, duru, berrak ve akıcı bir zihnin kazanılmasını amaçlar. Neyi nasıl yaptım, başka ne yapabilirim, ne yapsaydım daha iyi olurdu, arkasından ne gelebilir? vs. gibi bir sürü gereksiz abur cubur düşünceler adeta zihnimizi işgal eder. Bir iş ile meşgul iken, irademiz dışında uğraştığımız o işten başka bir sürü konu hakkında abur cubur düşüncelere dalarız ve bu durum dünyada olup bitenleri doğal haliyle, katıksız olarak izleme ve keşfetmemizi imkânsızlaştırır.

Zihninizin abur cubur vızıltılarından kurtulabilmek için kafanıza takılanları önemsemeyin ve onların zihninizden akıp gitmesini sağlayın. Veya Alan Watts’ın dediği gibi, düşüncelerin zihindeki akışını sıkmak kullanışlı bir yöntem değildir. Yani, hemen hemen tüm yetişkin kimselerin kafasında bu her zaman vardır. İstemsiz düşünceler durmuyor ve zihninizi işgal ediyorsa, onların akıp gitmesine izin verin. Onları dinlemeyin. Onu bir trafik gürültüsü veya tavukların gak-gaklaması gibi farz edin. Böylece onlardan kurtulabilirsiniz.

Zihin su gibi olmalıdır. O okyanusa akan bir nehir gibi sürekli akmalıdır. Öyle ise zihnin duru ve dingin kalabilmesi için şu hususlara dikkat edilmesi gerekmektedir:

İstenmeyen bir düşünce zihne takılınca kurtulmak için zihin asla onunla boğuşmamalıdır, yalnızca o akmaya devam etmelidir. Çünkü akan su pislik tutmaz. Dövüşçü dövüş anında su gibi olmalıdır. Su dövüşçü için en büyük öğretmendir. Bu öğreti aynı zamanda Taoizmin de temelidir.

Su yumuşaktır, dövüşçü yumuşaklığın gücünü kullanmalıdır.

Su hareket etmek için ihtiyaç duyduğu kuvveti rakibinden alır. Dövüşçü de öyledir ve savunma sanatı ‘Rakibinin kuvvetiyle hareket etme’ sanatıdır.

Eyim varsa su akar, boşluk oluşmuşsa su boşluğa dolar.

Su akmak ile akmamak arasında asla tereddüde düşmez, asla zaman kaybetmez.

Su tüm hareketlerini ansızın ve istemsiz olarak yapar. Savunma sanatçısı refleksleriyle hareket eder.

Su asla bayır yukarı akmaya çalışmaz, . imkansızı zorlamaz, abesle uğraşmaz.

Su akarken asla duralamaz ve sürekli akmayı devam ettirir.

Suyun önüne bir engel çıktığında onunla uğraşmaz, engeli devirebilirse tereddüt etmeden yıkar, eğer deviremeyecekse etrafından dolaşarak en kısa boşluktan akmaya devam eder.

Suyun önüne bir set kurulduğunda buna aldırmaz ve akmaya devam eder, su aktıkça set dolar, suyun potansiyeli artar. Set biriken suyun basıncına dayanamayarak yıkılır, aksi taktirde yıkılmazsa, su çağlayan olup üstünden akar.

Su bulunduğu kabın şeklini alır, en zayıf yerini zorlar, ilk boşluktan sızar ve kuvvetli ile çatışmaz

İçinizden geçenler sürekli zihninizi meşgul ediyor ve artık onlardan kurtulmak istiyorsanız onlara savaş açmayın ve bu olayı kafanıza takmayın. Çünkü zihnin gevezeliği beynimizin ilgisiyle beslenir. Dolayısıyla onlarla ilgilenmeyin. Böylece önemsemeyerek onlardan kurtulabilirsiniz. Unutmayın ki akan su pislik tutmaz ve çöp barındırmaz. Zihninizin sürekli akmasını sağlayın ve onu akışına bırakın. Gereksiz şeylerle meşguliyeti önlemek için size gerekli olan şeylerle meşgul olun.

Tao anlatılırken, daha doğrusu anlatılmaya çalışılırken, ‘Tao akıl aşılmadan anlaşılmaz’ denilmektedir. Sanatçının en büyük emeli bilinçli zihnin olumsuz etkisinin yok edilmesi, zihnin yalnız başına olarak hadiseler karşısında riyasız, içinden geldiği gibi, özü ve sözü bir, refleks tepkiler gösterebilmesidir. Bunun başarılabilmesi için zihnimizde var olan abur cubur vızıltılardan, istenmeyen düşünce ve gürültülerden kurtulmamız gerekmektedir. Zira zihnimiz, sürekli bu istenmeyen düşünce ve vızıldayan gürültülerden rahatsız olmakta, bu durum dikkatimizi dağıtmakta ve adeta beynimizi işgal etmektedir. Zihnimizin istenmeyen abur cubur vızıltılardan kurtulması wu wei kavramıyla ifade edilmektedir. Zihni refleks tepkilerle, adeta ışık hızında hareket ettirerek etrafımızda olup bitenleri anında eksiksiz olarak algılama yeteneğinin kazandırılması olan Wu Wei öğrenilmedikçe Tao kavranamaz.

Wu- wei nin kelime anlamına gelince: (Wu) Yok yani olumsuzluk, Wei ise, işlem yapma, iş uğraş gibianlamlara gelir. Bu, ısrarla didinmenin yokluğunu, eylemin pasifliğini savunur. Kısacası Wu-Wei zihni otomatiğe takmak olarak izah edilmektedir. Tıpkı suyun akarken düşünmemesi gibi, boşluk oluşunca, eğim oluşunca suyun akması gibi bir şeydir. Tıpkı gözün görmek için istemle değil de var olan görülebilir nesneleri gözün görme alanına girmesi ile istemsiz olarak kendiliğinden görmesi, odak noktasına göre kendiliğinden, doğal olarak kendi kendini ayarlaması gibi, zihnimiz de otomatik olarak tüm olayları anında takip edebilmektedir.

Lao-Tzu’. (Lao Çe)nin ardılı Chuang Tzu’nin sözleriyle Tam adam zihnini bir ayna gibi kullanır, her şey ona yansır. O hiç bir şeyi kavramaz. Hiç bir şey de kalmaz orada.”  Bu da zihnin akıcılığıdır. Zihin su gibi sürekli akmalıdır. Su boşluğa doğru akar, akarken asla tereddüt etmez ve akan su pislik tutmaz, çer çöp barındırmaz. Zihin aktığı sürece otomatiği yakalamıştır

‘‘Hep sokaklarda çevresiyle ilgilenen, sağını solunu gören bir kimseye rastlayacak mıyım, diye bakınır dururum. Çocuklar dışında böyle bir kimseye rastlamadım. Uyurgezerler dolaşıyor sokaklarda Genellikle karşılarındakilere çarpmadan, otomobil altında kalmadan, ayakları kaldırıma takılmadan yürüyorlar ama gene de görmüyorlar.  Gözlerine, düşüncelerine bir perde indirmişler, ne göğün mavisinden, ne yaprağın yeşilinden, ne gelip geçen insanların yüzlerinden haberleri var. Çevremizi, tüm dikkatimizi üzerinde yoğunlaştıracak kadar önemli ve detaylı bulmuyoruz. Bunun için de değer ve önem sıralamalarımızla, önyargılarımızla, inançlarımızla çevremizden seçtiğimiz ayrıntılardan kendimize göre bir dünya yaratıyoruz. Gerçek dünyada değil de zihnimizin kurgusu düşsel bir dünyada yaşayıp gidiyoruz.”

Tzu-Jan (zorlamasızca yaklaşım yeteneği)

Zen konusunda ciddi çalışmaları olan İlhan Güngören’e göre, çocuklarda var olan içten geldiği gibi, doğal olarak hareket etme ve her şeye kendiliğinden, zorlamasızca yaklaşım yeteneği Konfiçyüsçuluğun gelenekleri ve katı kalıpları sayesinde yok edilmekte, ancak taoculuk ise tekrar bu doğallığı, içtenliği, içinden geldiği gibi, zihnin olumsuz engellenmeleri olmadan davranma gücünü yeniden kazandırmak, geliştirmek yollarını öğretmeye çalışmaktadır. Bu doğal, içten geldiği gibi olmak (spontaneity) Çin’ce (tzu-jan) Taoculukta en çok değer verilen bir yetenek olarak kabul edilmektedir.

Harry Lorayne ise çocukların büyüklere kıyasla çok daha kolay, çabuk ve iyi öğrendiklerine dikkat çekerek, bunun nedenini de çocukların kafalarında bilgiyi depolayacak boş alanların daha fazla olmasına bağlamaktadır. Bazı kimselerin çocukların hızlı öğrenmesini gerçek bir öğrenme değil de taklit etme olarak nitelendirdiğini belirten Lorayne, bazılarının ise bunu hem çocukların kafalarında bilgi depolayacak boş alanların çok olmasına ve hem de onların meraklı, dinç ve dingin bir yapıya sahip olmalarına bağladıklarını savunmaktadır.

ilhan Güngören ise, zihnin işine karışılmadığı, onun kendi başına bırakıldığı ve ona güvenildiği taktirde sezgi yeteneği (prajna) nın ortaya çıktığını savunmaktadır. Güngören, böylece zihin doğal olarak (Tzu-jan) daha iyi ve verimli çalışıp, karmaşık sorunları bile daha doğru olarak kavrayabildiğin’! savunmaktadır.

Boşluk ve Te

Uzakdoğu düşünce sisteminde yin ve yang’ın kaynağını ‘boşluk’ kavramının oluşturduğuna inanılır. Buna göre yin ve yang’ın kaynağı boşluk ve hiçliktir. Boşluk, her türlü olasılığı içeren ayırımsız birlik, kaos, wu ji- hiç kaynak olarak tanımlanmaktadır. Kaos-ayırımsız birlik-wu ji kavramlarının ise hiçlikten kaynaklandığına inanılmaktadır.

Taoculukta, boşluğa çok önem verilmektedir. Boşlukta, var olanda değil de, olmayanda büyük bir erdem Te’ olduğu düşünülmektedir. Tao düşüncesinin en tanınmış ve en büyük düşünürü Lao Tzu bu kavramı mısralarında dile getirmektedir. O olanı değil, olmayanı anlatmaya çalışmaktadır. Tao’da herşey boşlukta kıymet kazanır. “Lao-Tzu boşluğu, olmayanı ‘Tao-Te- Ching’ de şöylece övüyor.

Tekerleğin göbeğini
Otuz çubuk bölüşür.
Ortadaki boşluktur,
Onu yaralı kılan…
Bir testi yaparsın Çamurdan,
İçindeki boşluktur Onu yararlı kılan…
Pencereler, kapılar Oyarsın odaya,
Oyuklardır Onu yararlı kılan.

Kısacası Te’doğal olarak kendiliğinden, zorlamasız beceri, yaratıcılık yeteneğidir.” Te, kişinin doğal olarak davranması ve yaratıcı gücünü ortaya çıkarması becerisidir. Su boşluğa dolar ve suyu hedefine ulaştıran boşluktur. Nehirler okyanusa boşluklardan akarlar ve boşluklara dolarlar.

Savunma sanatında usta boşluklardan rakibine ulaşır. Rakibinde boşluk olmazsa veya sanatçı oluşan boşluğu dolduramazsa rakibini yenemez. Boşluğu olmayan yenilmezdir.

Savunma ortamında zihin duru ve boş iken kıymetlidir. Zihin boşaltılmaya çalışılır.

Nehir boşluğa akar, su boşluğa dolar. Teknikler rakipte oluşturduğu boşluklarla kıymetlidir, eller rakipteki boşluklara akabildikçe kıymetlenir. İşte bundan dolayı savunma sanatı eğitiminde müsabaka sırasında oluşması kaçınılmaz boşluklar kapatılmaya çalışılır.

Savunma sanatı boşluk oluşturmadan savunma ve atak yapma sanatıdır. Bununla birlikte, rakibimizde oluşacak tüm boşlukları ansızın ve istemsiz olarak bulma ve karşı atak geliştirerek rakibe aman vermeden saldırıda bulunma savunma sanatlarının diğer bir yönüdür.

Boşluk o kadar kıymetlidir ki aslında yaşamımız boyu önümüze çıkan boşlukları değerlendirerek başarıya ulaşırız. Boşluk aslında bir fırsattır. Fırsat zamanında değerlendirilmelidir. Zamanında değerlendirilmeyen fırsatlar elden kaçtığı gibi, zamanında doldurulmayan boşluklar da elden kaçmakta ve rakibimize peşkeş çekilmektedir.

“Sıradan insanlar, görünüşlere dikkatlerini yoğunlaştırma yoluyla önyargılı davranışlar yaratarak, böylece öfke, kızgınlık ve yanlış anlama düşünceleriyle yola çıkarak gerçekler konusunda aldatıcı düşüncelere kapılırlar. Her tür psikolojik üzüntüyü üreten ve özgün aklı yitiren bu insanlar, akıllarının şaşırdığını ve bir noktada odaklandığını, hangi düşünce ortaya çıkarsa çıksın ona yenildiklerini görürler.”

******************

“Yüz savaşın yüzünde de zaferler kazanmak öyle büyük bir başarı değildir. Gerçek başarı, düşmanını onunla savaşmadan yenebilmektir.” (Sun Tzu)

“Eğer kalıplardan özgürleşebilirsen, bu olağanüstü bir şeydir; ama eğer kasten alışılmadığa değer veriyorsan, bu olağanüstü değil, gariptir. Kirlenmişlere katılmıyorsan, o zaman arısın demektir; ama eğer arılığı ararken toplumu reddediyorsan, bu arılık değil, fanatikliktir.”

(Huanchu Daoren) (çeviri), Özbudun, Sibel. Bilgenin Kanatlı Sözleri. s:67

Kaynak

Mustafa GEDİKLİ, (Hislerin Dansı) Savunma sanatı-Zihinsel öğretileri, Ankara 2000, sh:21-56

***********************

YOKLUK BİLGİSİ ve SAKLI SIRLAR
FAKİR SÖZLERİ (İtlâk Tasavvufundan latifeler)
ALLAH’IN ZÂTI NEREDEDİR
İBN-İ ATÂULLÂH EL -İSKENDERΠ  الحكم العطائية  ابن عطاء الله السكندري  
BRUCE LEE İLE YAPILAN RÖPORTAJ – I AM BRUCE LEE (2011)
I AM BRUCE LEE (2011) Film
SUN TZU’YA GÖRE YAŞAM STRATEJİSİ
VAROLUŞÇU PSİKOTERAPİ
ARILAR MASALI

“Pİ” NİN “HAKİKAT ŞEHRİN”E YOLCULUĞU


Tasavvufun Hind Mistisizmden etkilendiği konusu bazı çevrelerce kabul edildiğini bilenimiz çoktur. Aslında tasavvuf, nefsin terbiyesi ile ilgili olunca, bu konunun Hz. Âdem aleyhisselâm ile başladığını var saymak daha müspettir. Bu meyanda aşağıda bilgileri verilecek “Pi’nin Yaşamı” filmi, nefis terbiyesi ile ilgili olan dinlerin veya mistik hayatların ortak paydaları üzerinde çevrilmiş harika bir görseldir. Mahiyet itibarıyla Pi Patel (Piscine Molitor Patel)’in, hayatının bir bölümü ile tasavvuf konusunda seviyeli bir bilgisi olanlar için, çok şeyler ifade edeceğini düşünüyoruz. Bu filmden seçtiğimiz bazı kesitlere, kısa kısa çözümleme yaparak sizleri az da olsa bilgilendirmek istiyorum. (Filmi seyrettikten sonra açıklamaları tekrar bir daha okumanızı tavsiye ederim.)

Mesela:

Nefsi terbiye etmek yalnız başına zor olduğu için bir yol göstericiye ihtiyaç vardır. Bu nedenle ilk eğitim genellikle “baba” sıfatını verebileceğimiz kişilerden alınır. Bu nedenle “Mürşidler” baba makamındadır.

“Hayvanat bahçesi” insanların bulunduğu ortamın gerçek yüzünü göstermektedir. Yani, terbiye edilmemiş nefislerde hayvânî özellikler bulunduğuna işarettir.

Bu iki vasıf birleştirilerek filmde Pi Patel bir hayvan bakıcısının oğlu olarak görmekteyiz.

Pi sayısı, bir dairenin çevresinin çapına bölümü ile elde edilen matematik sabiti. İsmini, Yunanca περίμετρον (çevre) sözcüğünün ilk harfi olan π den alır. Pi sayısı, Arşimet sabiti ve Ludolph sayısı olarak da bilinir.

Fabrice Bellard, 2010 yılında Chudnovsky algoritması kullanarak sayının ilk 2.699.999.990.000 basamağını bulmuştur. Arşimet, 3 tam 1/7 ile 3 tam 10/71 arasında bir sayı olarak hesapladı. Mısırlılar 3,1605, Babilliler 3.1/8, Batlamyus 3,14166 olarak kullandı. İtalyan Lazzarini 3,1415926, Fibonacci ise 3.141818 ile işlem yapıyordu.

Pi Patel’in ismi olarak seçilen “Pi” sayısı evrenin yaratılış mahiyetindeki küresel dizaynı ve insanın küçüklüğünü işaret etmekte olduğu gibi eskimişliğin bir işaretidir.

Pi Patel’e “Pis Sidikli” denilmesi insanın beşeri yaratılışını temsil etmektedir.

Pi Patel, “Din’in karanlık ve sırlı” yüzünü aralamak için arayışa girmekle şüphelere düşmesi ve  tanrıyı ve yaratılışı sorgulamaya başlaması yaşadığı ortam gereğidir. Çevre insanı etkiler.

Dini arayış  ilk önce Tanrı’nın “ne” “nerede olduğu”nu merak etmeye başlatır. Ancak Pi Patel gibi diğer insanlarda, beşeri duygularla tanrıyı algılamada zorlanıyor. İşte Pi Patel’in kafasını yoran;

“Eğer Tanrı bu kadar mükemmelse ve bizler değilsek, neden bütün bunları ve bizi  yaratmak istedi ki? Neden bize zerre kadar ihtiyaç duysun ki?”

Bu soru onu arayışa düşürdü. Bu nedenle Hinduizm’in 33 milyon Tanrı’sı ile tanışmak istedi ve ilk önce Krishna ile tanıştı. Fakat bu onu tatmin etmeyince Hristiyanları tanıdı. O’da yetmeyince Müslümanları tanıdı. Musevilik le ilgilendi ve neticede doyumsuzluk onun bir yapısı oldu. Kaosa düştü. Bu durum tasavvuf litaratüründe nefsin ruhâni mertebeleri seyrederken insanın geçirdiği merhalelere işaret eder.  Ancak babası yani mürşidi;

“Aynı anda üç farklı dine mensup olamazsın Piscine. Çünkü her şeye aynı anda inanmak hiçbir şeye inanmamakla aynı şeydir.”

“Eğer kendi yolunu bulmakta tabi olmayacaksan veya bir yol  seçmeyeceksen, bir dinden diğerine atlamaktansa muhakeme etmelisin” Diyerek uyarıda bulundu.

Mürşidler manevî yolculuğun ön bilgilerini sunarken gereksiz olanları vermedikleri gibi ileride yararlı olacak bilgileri de vaktinden önce bildiriler. Çünkü hakikate varan yol birdir ve insanların hepsi bu yol üzerine gittikleri için temel bilgiler genellemede birdir.  Yolun başındakilerin geçirdiği acemi duyguları hisseden Pi Patel, birgün kendinde bir aşamanın varlığını hissedince “nefis” yerine koyacağımız kaplan (Richard Parker) ile yakın ilişkiye geçmek için ona tedbirsiz bir şekilde et vermek istiyor. Ancak terbiyecisi olan babasının tepkisiyle karşılaşıyor. O zaman için kızsa da ileride hatalı olduğunu çok iyi anlayacaktır. Babası;

“O bir hayvan, bir oyun arkadaşı değil! Hayvanların ruhları vardır. Onların gözlerinde görmüştüm. Hayvanlar bizim düşündüğümüz gibi düşünmezler. Bunu unutan insanlar, kendilerini öldürtürler. O kaplan senin arkadaşın değil. Onun gözlerine baktığında, kendi duygularının sana yansımasını görüyorsun. Başka bir şey değil..”

Diyerek nefsine karşı tedbirli olma uyarısında bulundu.

Hayat insanlar nezdinde her zaman düz gitmediği için Kanada’ya göçmeye karar veren ailesi deniz kazasında kaybediyor. Pi Patel’in Hindistan’daki egzotik bir hayvanat bahçesinden Pasifik Okyanusunda bir sandalda bir sırtlan, kırık bacaklı bir zebra, bir orangutan ve üç yüz kiloluk bir Bengal kaplanı ile hayatta tek insan olarak kalıyor. Pi, uçsuz bucaksız okyanusta bir sandalda nefsi ve kötü huyları ile hakikat şehrine varmak ve bu şekilde Tanrıya ulaşmaya ve kurtuluşa doğru savaş vermeye ciddi olarak başlaması gerekecektir. Yani “imtihan edilme mertebesi”.

 Birçok merhaleden sonra  (Nefsi) Kaplan Richar Parker ile baş başa kalır. Çaresizlik ve umutsuz yolculuk,   kaplana karşı olan korku Pi’yi hem uyanık tutuyor ve hem de yaşama sarılmasına sebep olmaktadır. Çünkü önceden almış olduğu terbiye nefsini öldürmeye engeldir. Karar veriyor. vahşi kaplanı terbiye edip yolculuğu tamamlaması gerekmektedir. Öyleki kaplanın ihtiyaçlarına yönelmek için ideallerini terk edecektir. Ancak nefsi yaşama odaklanmasını sağlayan bir binektir.

Nefis terbiyesinde yarım kurtuluş olan kerametlere kavuşmanın benzeri olarak bir adaya düşerler. Ancak bu hileli bir adadır. Bu hilenin tesirinden kendisini ancak Allah Teâlâ’nın yardımı olduğunu hissedecek ve inancı kuvvetlenecektir. Çünkü bu ada “et oburu” idi. İnsana benzeyen Güney Afrika Mongoları çokça bulunduğu bu adadan kurtulmak için yine çok korktuğu kaplanı yani nefsini yanına alarak yoluna devam etmesi gerektiğini anlar. Sonuç umudun ve her şeyin bittiği yerde Meksika kıyılarına baygın olarak kavuşur. Hakikat şehrine ulaşmıştır. Nefsinin gerçeği olarak gördüğü (Nefsi) Kaplan Richar Parker ona sırtını dönerek terk eder. Bu olay yıllar önce babasının nasihatını hatırlatır.

İkiside aynı usta tarafından bir hayvanat bahçesinde yetiştirilmişlerdi. Öksüz kaldıklarında mecburi yanaşıklıkta kalsalar da, vuslatta nefis insanı terk etmektedir. İşte Pi’yi ayakta tutan dehşetli, vahşi refakatçisi Richard Parker yaşadıkları onca şeyden sonra arkasına bile geri dönüp bakmadan hayatından temelli çıkmıştı. Bu zor bir durumdur. Richard Parker’la “Bitti, kurtulduk…” sözünü bile  paylaşamayacağı bir arkadaşı olduğunu görmek Pi’ye bir çok manalar ifade etsede artık herşey bitmişti.

Bu hikâye gibi gelen olayların gerçeğini veya istiâresine insanları inandırmak mümkün olmasa da her şey bir macera olarak Pi’nin özünde sır olarak kalacaktır. Bu konunun bir hakikat damlasından süzüldüğünü kabul etmeliyiz. Büyüklerimizden Niyâzî-i Mısrî kaddese’llâhü sırrahu’l azîz Hakikat Şehrine gidilirken geçirilen bu macerayı bir ilâhisinde şu dizelerle haber vermiştir.

Bir şehre erişti yolum dört yanı düz meydan kamû

Ana giren görmez ölüm içer âb-ı hayvan kamû. 

Bir hoş güzel yapısı var otuz iki kapısı var,

Cümle şehirlerden ulu her yanı bağ bostan kamû. 

Âb u havâsı mu’tedil giren çıkamaz ay u yıl,

Dağları lâle ak kızıl bağlar gül-i handan kamû. 

Bülbülleri nalân eder cân-u dili hayrân eder,

Bahçeleri seyrân eder her köşede hûbân kamû.

Eşçârda sazlar çalınır dallarda meyve salınır,

Sen sunmadan ol bulunur her emrine fermân kamû

Kim Selsebil’den nûş eder rahik anı bi-hûş eder,

Tesnîm ebed sarhoş eder olur içen mestân kamû. 

 Bu dediğim Cennet değil anlara ol minnet değil,

Bunun safâsı zevkine ehl-i cinân hayrân kamû. 

Şehr-i hakîkattır adı,  Hakk sırrını bunda kodu,

Ol sırra vâkıf olanı,  Hak eyledi mihman kamû. 

Olmaz anlarada hiç fesad buğz u hased kibr ü inad,

Cümle biliş yok asla yâd birbirine ihvân kamû. 

Özleri canlardan aziz sözleri ballardan leziz,

Yok anda sen,  ben,  siz ü biz birlik ile yeksân kamû. 

Ol şehre Mürsel gelmedi,  anları dâvet kılmadı,

Anlar yolu yanılmadı evsafları Kur’ân kamû. 

Hak mezhebi mezhebleri,  deryâ-yı zât meşrebleri,

Hâsıl kamû matlableri,  kadr içredir her an kamû. 

Yoktur onlardan ihtilâf günden ayân Hakk bî hilâf,

Her işleri Hakk’a muzâf ruh eylemiş Yezdân kamû

Terk eylemişler kâl u kil lâl olmuş anlarda bu dil,

Her halleri Hakk’a delil hep mazhar-ı Rahmân kamû. 

Gerçi sana bakıp gözü,  sohbet eder söyler sözü,

Lâkin Hakk’ı bulmuş özü,  söyleştiği Furkân kamû. 

Dünyâya anlar gelmedi,  geldiyse de eğlenmedi,

Şeytân oları görmedi, anda olar pinhân kamû

Ana girerse bir kişi gider gönülden teşvişi,

Başına bu devlet kuşu konan olur Sultan kamû. 

Hemen ki ol şehre gelir her korkudan azâd olur,

Yollarda bellerde kahr div u peri şeytân kamû. 

Dâr-ül emândır ol şehir lâkin girer yüzbinde bir,

Sanma ana dâhil olur hûri melek rıdvân kamû. 

Kim ki o şehri özledi erenler izin izledi,

Adâb-ı Hakk’ı gözledi irşâd eder Pîran kamû. 

Her semt o şehrin yoludur, lâkin girenler velidir

Anın için dopdoludur Türk ü Arab Süryan kamû

Ehlini bul ol illerin sarpın geçersin bellerin,

Yırtar yalnız gideni kurd u peleng arslan kamû. 

Ehline anlar bellidir, zirâ bilir bir illidir,

Her birisi ahsen sıfat her müşküle bürhân kamû. 

Gir Enbiyânın silkine bin bu vücûdun fülküne,

Kahreyle nefsin askerin gark eylesün tûfan kamû. 

Var “Semme vechu’llâh” ı bul tâ görüne sana ol il,

Senden sana eyle sefer kim idesin seyrân kamû. 

Candan riyâzat-ı taab çeksin anı edip taleb,

Olur riyâzat sonu derdlerine dermân kamû. 

Çek sinene dağ üzre dağ şol hasta gönlün ola sağ,

Şayet ola dağ üstü bâğ yâdlar ola yârân kamû. 

Can ermeyince aslına bülbül gibi gül faslına

Hep cenneti arz eylesen olur ana niran kamû

Can ilidir vasfettiğim derd ile ta’rif ettiğim,

Bundan inip döküldüler bu tenlere her cân kamû. 

Gel tende koma cânını a’lâya çık bul kânını,

Lâyık mıdır insâna kim yeri ola zındân kamû. 

Tut bu Niyâzî’nin sözün bunda aça gör gözün,

Bir gün gidersin ansızın görmez seni karbân kamû. 

Var ol hakîkat şehrine er anda Hakk’ın sırrına,

Dolsun senin de gönlüne deryâ olup irfân kamû. 

Hulasa Hakikat Şehrinin yoluna düşenlere ve yolunda olanlara Allah Teâlâ yardım eylesin. Bu yolculuk gerçekten çok zordur. İllâki Allah Teâlâ’nın yardımı da gereklidir. Birçokları yollarda “etobur” adasında kalanlar gibidir.

Not: Filmi izlediğinizde konuyla ilgili diğer mesajları da görebilirsiniz.

LİFE OF Pİ/ Pi’nin Yaşamı (2012)

Yönetmen: Ang Lee

Ülke: ABD,  Çin

Tür:Macera , Dram

Vizyon Tarihi:28 Aralık 2012 (Türkiye)

Süre:127 dakika

Dil:İngilizce, Tamilce, Fransızca

Senaryo:David Magee , Yann Martel

Müzik:Mychael Danna

Görüntü Yönetmeni:Claudio Miranda

Yapımcılar:Kevin Richard Buxbaum , William M. Connor , Dean Georgaris

Çekim Yeri:Montreal, Quebec, Canada

Oyuncular:     Suraj Sharma, Irrfan Khan,    Ayush Tandon ,   Gautam Belur,    Adil Hussain

Özet

Yann Martel’in en çok satan, aynı adlı romanından uyarlanan film, bir hayvan bakıcısı ve genç oğlunu merkezine alan sihirli bir macera öyküsü.

Pi’nin Yaşamı; inanç, umut ve hayatta kalma mücadelesini işleyen bir masal kıvamında. İzleyiciye farklı bir deneyim yaratacak olan “Pİ’NİN YAŞAMI”, bizleri genç bir çocuğun inanılmaz macerasına sürüklüyor – heyecan verici, spiritüel, keyifli, tüyler ürpertici, espirili ve aynı zamanda trajik bir hikaye. Pi Patel’in Hindistan’daki egzotik bir hayvanat bahçesinden Pasifik’e uzanan yolculuğunda yaşadığı gemi kazası sonucu bir sandalda bir sırtlan, kırık bacaklı bir zebra, bir orangutan ve üç yüz kiloluk bir Bengal kaplanı ile hayatta kalan tek insan olarak yaşadığı akıl almaz hikayesini sunuyor. Pi, uçsuz bucaksız okyanusta bir sandalda başbaşa kalan bu enteresan dörtlünün arasında hayatta kalma savaşı verirken, zekâsı sonucu besin zincirine kurban gitmemeyi başarır ve sonunda Kaplan Richar Parker ile başbaşa kalır. Pi hayatta kalmak için bu devasa kaplana büyük bir anlayışla yanaşmak zorundadır ve inanılmaz masalları böylece devam eder.

Eleştiri

Ege Kozak Oktay

Pi’nin Yaşamı (Life of Pi)‘in görsel bakımdan yılın en güzel filmi olduğunu tartışacak fazla seyirci olacağını sanmıyorum. Fakat hikâyenin kendisinden alacağınız haz, mitoloji, din ve ruhsallık ile olan kişisel bağınız sayesinde oluşacaktır. Ang Lee harikülade ve görkemli, göz yaşartan güzellikte bir film ortaya koyuyor. “Görsel ziyafet” terimi eleştirmenler tarafından fazla kullanılan bir klişe olsa bile kanımca konu bu film olunca gayet yerinde bir gözlem. Binlerce balığın sakin sular üzerinde gerçek anlamda uçtuğu, sihirli bir biçimde gökyüzünde yıldızların oluşturduğu insan suratını, firavunfareleri ile dolu cennetimsi gizemli adayı uygun bir biçimde betimlemenin en iyi yolu bu.

Yann Martel‘in çok satan kitabından uyarlanan Life of Pi, dünyanın bütün dinlerini öğrenmeyi kendine görev edinmiş Pi isimli Hintli bir gencin (Suraj Sharma), hazin bir gemi kazasından sonra haşin bir Bengal Kaplanı ile minnacık bir kayıkta hayatta kalma mücadelesini anlatıyor. Aslında bu hikayeyi ilham yoksunluğundan yakınan bir yazara (Rafe Spall) anlatan kişi yetişkin yaştaki Pi’nin kendisi (Her zamanki gibi derin ve ruhsal performansıyla Irrfan Khan).

Filmin aktardığı roman üç kitaba ayrılmış ve senaryosu kitabı yakından takip ediyor.

İlk kitap Pi’nin önüne gelen her din hakkında bilgi edinmeye çalıştığı çocukluğunu anlatıyor.

İkinci kitap ise komik sebeplerden adı Richard Parker olan kaplan ile kayıkta hayatta kalma savaşını betimliyor.

Üçüncü kitaba gelince, sürpriz bozmadan söyleyebilirim ki apayrı bir yöne gidiyoruz.

İşte bu noktada üçüncü kitabın anlattığı, filmde biraz fazla aceleye getirilmiş tek bir monolog ile aktarılan hikâyeye olan kişisel tepkiniz, Life of Pi’in ilgi çekici hikaye teklifini ne kadar inanacağınızı belirleyecektir.

Bir agnostik (bilinmezcilik) olarak Pi’nin hikâyesinin ve bu hikayenin barındırdığı sürprizlerin amaçlarını tamamen anlıyorum ve bir bakıma takdir ediyorum. Fakat yine de bu sonun gerekliliğinden, bu yüzden belki de bütün hikayenin gerekliliğinden tamamen tatmin olmuş değilim ve üçüncü perdenin sürprizlerine filmin benden beklediği gibi duygusal bir tepki veremediğim kesin.

En azından Ang Lee’nin filmin ilk perdesinde neden Pi’nin dinlerle olan bağlantısına bu kadar zaman ayırdığı anlaşılıyor, her ne kadar kaplan ile olan hikayede pek de önemi olmasa da.

Pi’nin Yaşamı’nın sonu beni biraz soğuk ve ilgisiz çıkardı salondan. Biliyorum, şunu söylemek kitabın haylanlarına günah gibi gelecektir ama açıkçası o sürpriz son olmadan, Lee’nin yarattığı muazzam sihirli realizmin içinde kaybolmayı ve bu hikâyeyi gerçek kabul etmeyi tercih ederdim.

Fakat buna rağmen kendini biraz daha ruhsal ve dindar kabul eden seyircinin filmin muhteşem görsellikleri kadar hikâyesinin tamamından da haz alacağını tahmin ediyorum. Din hakkında kendi görüşlerimin dışarısında Pi’nin Yaşamı, mükemmel ve gerçek bir çocuk filmi klasiği olacaktır.

Sıra filmin üç boyutuna gelmişken, bu teknolojiyi çoğunlukla bir gereksizlik olarak görmüşümdür. Fakat Pi’nin Yaşamı’nın üç boyutlu versiyonu seyircinin dikkatini dağıtmaktansa görüntüleri sadece ziyadeleştirmek için kullanılmış. İlla da üç boyutlu film izleyecekseniz, Pi’nin Yaşamı’nı seçin derim.

Twitter: egekozak

oktayegekozak@hotmail.com

 —————————-

İSTİARE: Edb: Bir kelimenin manasını muvakkaten başka mânada kullanmak; veya herhangi bir varlığa, ya da mefhuma asıl adını değil de, benzediği başka bir varlığın adını verme san’atına istiare denir. Cesur ve kuvvetli bir insana “arslan, kurnaz bir kimseye “tilki” demekle istiare yapmış oluruz.

  Agnostisizm, bilinmezcilik olarak tanımlanan Tanrı’nın varlığının ya da yokluğunun şu an için bilinemeyeceğini öngören felsefe akımı.

Kökeni eski Yunan’daki Sofistlere kadar uzanan Agnostisizm kelime olarak eski Yunanca’daki agnostos, yani “bilinemez olan” kelimesinden gelir. Gerçekte, bir dinden ya da öğretiler bütününden ziyade bir konsepttir. “Bilinmezcilik” olarak tanımlanması, aslında dinlerin öne sürdüğü Tanrı anlayışının gerçekliğinin bilinemezliği değildir. Bu akım, insanın bilme yetisinin sınırlı olduğunu ve bu nedenle, görülebilenin ardındaki hakikati yakalayamayacağını savunur. Thomas Henry Huxley, agnostisizm’i tanımlarken insanların ölüm sonrası ve tanrının varlığı konularında akıl yürütmekten kaçınmaları gerektiğini söylemekle kalmamış, bu bakış açısından değerlendirildiğinde değillenemeyecek hiçbir önerme ya da yanlışlanamayacak hiçbir bilgi olmadığını da eklemiştir.

NUSRET ÖZCAN (rahmetullâh-ı aleyh)


25 Kasım 1958’de İstanbul-Eyüp’te doğdu. Gümüşsuyu İlkokulu’nu bitirdikten sonra (1965-70) Gaziosmanpaşa İmam-Hatip Lisesi’ne kaydoldu. 1972’de İstanbul İmam-Hatip Lisesi’ne geçti. “Uyumsuz ve aykırı öğrenci” olarak 1977’de Tekirdağ İmam-Hatip Lisesi’ne “sürgün” edildi. Bu kısa maceradan sonra “yuvaya” dönerek 1978 yılında İstanbul İmam-Hatip Lisesi’nden mezun oldu.

Bu dönemde anarşi olayları ve siyasi istikrarsızlık sebebiyle ne­redeyse kangrene dönmüş olan üniversite eğitim ortamı dolayısıyla üniversite hedefini erteleyerek öncelikle askerlik görevini aradan çı­karmak istedi. Bu arada nişanlandı (Şubat 1979).

Mart 1979’da başladığı askerlik görevini, Antalya’daki acemi bir­liği dönemini müteakiben Mayıs 1979’da gittiği Ardahan’da, 12 Eylül darbesinin sert rüzgârları altındaki 1980 sonbaharında tamamladı (Kasım 1980).

1981’de Millî Gazete’de çalışma hayatına başladı.

3 Aralık 1981’de evlendi. Eylül 1982’de ilk oğlu Abdullah Ümit dünyaya geldi.

12 Eylül cuntasının baskıcı yönetiminin hüküm sürdüğü bir ta­rihte, 25 Mayıs 1983’te vefat eden büyük şair ve mütefekkir Necip Fazıl‘ın cenazesinde gözaltına alınan gençler arasındaydı. 15 gün gö­zaltında kaldıktan sonra serbest bırakıldı.

1982 yılında girdiği Marmara Üniversitesi ilahiyat Fakültesi’ni bı­rakıp yine aynı üniversitenin Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Ede­biyatı bölümünü bitirdi (1983-1987).

Öğretmen olarak ilk atama yeri olan Bingöl-Kiğı’ya gitmedi. 1990 yılında ikinci atama yeri olan Nevşehir-Hacıbektaş ilçesinde öğ­retmenliğe başladı ancak ikinci oğlu Ahmet Bilal’in doğumu ve İstan­bul hasreti dolayısıyla 15 gün sonra istifa ederek İstanbul’a döndü.

Birkaç arkadaşıyla kurdukları Nüans Ajans’ta dizgi, baskı, mizan­paj ve reklam işleri yaptı. Ağustos 1992’de üçüncü oğlu Mehmet Yu­suf dünyaya geldi. Nüve Ajans’ı kurdu, daha sonra adını değiştirerek Ümit Ajans yaptı (1993).

Bir süre TGRT ve MÜSİAD’da çalıştı. Kuruluş çalışmalarına katıldı­ğı Yeni Şafak gazetesine geçti. Başta kültür-sanat sayfası olmak üzere muhtelif birimlerde editör olarak görev yaptı ve bu görevini ölümü­ne kadar sürdürdü. Ayrıca Radyo Onbeş’te “Her Mevsim İstanbul” adlı bir program hazırladı ve sundu.

Lise yıllarında tiyatro ile ilgilenen Nusret Özcan, MTTB (Millî Türk Talebe Birliği) bünyesinde de oyuncu ve yönetmen olarak tiyatro faa­liyetlerine katıldı. Büyük bir yetenek olarak görüldüğü hâlde 1980’lerin ortalarında çeşitli sebeplerle tiyatroyu bıraktı.

Edebî çalışmaları ve yazıları izlenim, Kayıtlar, Dergibi, Kafdağı, Kitle, Cemre, Semerkand Aile ve Bizim Market gibi dergilerde ve Yeni Şafak gazetesinde yayınlandı. Şiir, hikâye, roman ve deneme türünde eserler verdi. Çok önem verdiği, titizlendiği ve bir kısmını da “olmaya” bıraktığı şiir çalışmalarını kitaplaştırmaya fırsat bulamadı.

Sağ ayağındaki damar tıkanıklığı sebebiyle son yılları tedavi so­runlarıyla geçen Nusret Özcan 22 Haziran 2007 Cuma günü sabaha doğru kalp krizi geçirerek önce Vakıf Guraba Hastanesine, oradan da Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Hastanesine kaldırıldı. Aynı gün saat 11:15 sularında vefat etti. 23 Haziran 2007 Cumartesi günü Eyüp Sultan Camii’nde öğle namazını müteakip kılınan cenaze namazından son­ra Eyüp mezarlığında Necip Fazıl Kısakürek ve Hilmi Oflaz’ın yakının­da toprağa verildi.

Yayınlanmış Eserleri:
Birkaç düzel Gün (çocuk romanı, 1998; 2002 baskısında adı Bizim Mahalle olarak değiştirilmiştir)
Mustafa Kutlu Kitabı (Kemal Aykut’la birlikte, 2001)
Sokak Sesleri (belge-anı, 2003)
Beşir Ayvazoğlu Kitabı (Kemal Aykut’la birlikte, 2004)
Leyla ile Mecnun (roman, 2005)
Kar Kelebekleri (uzun hikâye, 2006)
Bir Hüzün Yolcusu (hikâye, 2007, vefatından sonra yayınlanmıştır.)

KENDİ DİLİNDEN

 “İBADETİ DE ARKADAŞLIĞI DA ‘AŞK’LA YAPMAK LAZIM’

Söyleşi: Ebubekir KURBAN

Doğunun en büyük aşk hikâyesi Leyla ile Mecnun’u yazdın. Neden?

Bu bir aşk hikâyesi olduğu kadar aşk hikâyeleri içerisin­de de aşkın murâdına uygun olan bir hikâye. Zira çok te­miz. İnsanın murâdı iyi, güzel ve doğruya ilişkin değerlerle yaşamak. Onlarla birlikte hemhâl olmak. Leyla ile Mecnun hikâyesindeki neredeyse hiçbir unsur kötülüğü murâd et­mez. Ama yine de, bu hikâyede dahi trajedi dediğimiz bir açmaz vardır. Aşkı güzelleştiren de aslında odur. Dolayısıy­la hem aşkı duyma adına, hem aşkın murâdı adına çok uy­gun bir hikâyedir Leyla ile Mecnun. O yüzden işte Leyla ile Mecnun’u ele aldım. İyi ki de yazmışım diyorum.

Yeniden gündeme getirmen bir aşk ‘yoksunluğu’ndan mı?

Şimdi bir aşksızlık olduğu gerçek. Aslında modern dünya pek çok kıymetimiz gibi aşkı da alıp götürdü bizden. “Kimsenin uykusunun fesleğen koktuğu yok, kimseler âşık değil bu şehirde” diyor şairlerimizden İsmet Özel. Gerçekten ciddi bir aşksızlık var ve insan bazı şeyleri aşk zannediyor. Ama bu, aşkın olmayışından dolayı değil. Belki de modern dünyanın insan hayatını imhâya yönelik dayatmalarından kaynaklanıyor. İşte o yüzden aşkı tekrar gündeme getirmek, insanlarla aşkı yeniden buluşturmak, “Aşk diye bir şey vardı hayatımızda; farkında mısınız?” diyebilmek için yazdım. İn­sanlar aşka kayıtsız maalesef.

Evet, İsmet Özel, kayıtsızlık bağlamında, “İnsanlar hangi dünyaya kulak kesilmişse öbürüne sağır” diyor…

Evet aşk çok ulvi, çok manevi bir şeydir. Ama maddileşen dünyada yeterince duyamıyoruz ister istemez. Aşka kapatı­yoruz yüreğimizi.

Leyla ile Mecnun da bizim çok dışımızda, ötede bir yerde duruyor adeta. Aşk’ı hayatımıza katamıyoruz. Ne dersin?

Ama işte hayatımıza getiremeyişimizin sebepleri aşkı yanlış anlamaktan kaynaklanıyor. Ve hayatımızda aşk olmaz­mış gibi geliyor. Oysa…

Oysa olmaması mümkün değil…

Kesinlikle! İnsanoğlunun olduğu her yerde aşk vardır. Mesela hatırlayın, Love Story diye bir film çekildi ve bayağı bir sükse yaptı. Batılı bir aşkı anlatıyordu. Fakat o zamanlar dedim ki “Bırakın Allah aşkına bu çok ciddi bir film değil”; bizim konfeksiyoncu kızımızla kunduracı çocuğumuz daha trajik bir aşk yaşıyordu. Bizde daha sahici aşklar var, Doğuda daha sahici aşklar var, ama biz farkında değiliz bunun.

Sahici aşklar artık çok geride kaldı diyorlar…

Şimdi şöyle bir şey söyleyeyim ben size, hayat Allah’ın sanatıdır. Aşk ise o sanatın şiir bölümünde bence. Aşk yer­yüzünde cennet duygusudur. Hepimiz, erkekler biraz Hz. Âdem’den parça taşıyoruz, hanımlar da Hz. Havva’dan… Ve ilk aşk cennette başladı. Yeryüzünde hayat sürdükçe aşk her zaman var olacaktır. Günümüzde eğer gençler âşık olamıyor­sa bu onların bir eksikliğidir ve tabii ki burada dış etkenler, modern dünyanın getirdiği dayatmalar söz konusudur. Ama “aşk eskide kaldı” gibi bir sözü kabul etmem mümkün değil, hayat sürdüğü sürece aşk sürecektir. Bir yerlerde birileri bin­lerine âşıktır ve biz de onlara karışacağız.

Günümüz insanı aşkın neresinde duruyor?

Ne yazık ki çok uzağında duruyor. İşte biraz önce de ko­nuştuk, aşkların hep geride kaldığını zannettiğimiz sürece âşık olamıyoruz. Oysa aşk ısmarlama olmaz. Aşk, Allah’ın vermiş olduğu bir şeydir, nasıl insan kendi kendine var ola­mazsa, kendi kendine de âşık olamaz. Bu, Allah vergisidir. Günümüzde aşktan bahsederken hep bir netice bekleniyor. Oysa aşk bir netice beklemez. Yani bir şeyler öğrenmeye, iç âleminin büyümesine sebep olur aşk. Hiçbir zaman kö­tülüğü istemez. Hep iyiliği ister. İnsanımız değer karmaşası yaşadığı için iyi ve kötü de birbirinden ayırt edilemez oldu. Aşk da bu değer karmaşasının kurbanı oldu. Oysa buna lâyık değil bizim insanımız. Gerçekten çok iyi şeylere layık. Aşk toplumuyuz aslında biz, bunu fark etmiyoruz. Aşk toplumu olduğumuz unutturulmak isteniyor.

Modern hayat bunları düşünmemize izin vermiyor. Mesela gençlerimiz ünlü olmak, meşhur olmak, kariyer yapmak istiyor. Ne diyorsunuz gençlere ?

Modern hayat eleştirisi yapıyoruz ama, bir insanın hem kariyer yapması hem âşık olması birbirini yok eden, birbirine tezat teşkil eden şeyler değil ki. Hem âşık olsun hem okusun hem iyi bir noktaya gelsin. Çok sıkı âşık olsunlar, sırılsıklam âşık olsunlar, o kariyerlerine de çok büyük katkı sağlayacak­tır. Zira yapılan kariyerde ruh dediğimiz şeyin etkisi çok bü­yüktür. Aslında insan aşkta kendi ruhunu da duyar. İşte bu yüzden zevksiz, keyifsiz bir hayat sürüyoruz. Aşkı tekrar bul­mamız lazım.

Ne kayboldu ki aşk gitti hayatımızdan?

Aşkı biz sanki olsa da olur olmasa da olur diye telakki ediyoruz ve sadece bazıları yaşar diye düşünüyoruz. Halbuki öyle değil, mutlaka ve mutlaka Allah her insana bir gün dahi olsa, bir an dahi olsa hissettirmiştir. Bunu devam ettirip ettir­memek belki kişinin elindedir.

Nasıl olacak bu?

İşte sebat gösterecek. Âşıkân-ı sâdık dediğimiz şey bu. Aşkı takip etmek lazım.

Konuşurken, çay içerken…

Elbette. Ne güzel söylüyorsun, konuşmayı da aşkla yap­mak lazım. İbadet yaparken de aşk olacak, arkadaşlık yapar­ken de.

Fethi Gemuhluoğlu yeni tanıştığı her gence “Hiç âşık oldun mu?” diye sorarmış. Ardından da “Git âşık ol, öyle gel!” dermiş…

Fethi Bey Ağabeyimiz bir geleneğin temsilcisi, çok da güzel bir geleneğin temsilcisi. Aslında Fethi Bey’in devam ettirdiği şey tasavvufta bazı mürşid-i kâmillerin de çok sık başvurduğu bir şey. Müridini kabul ederken mürşit onun is­tidadını ölçme noktasında, Allah’ı sevdirme noktasında, bir şeyi sevip sevmediğini yoklama açısından, “Hiç âşık oldun mu, herhangi bir şeyi sevdin mi ?” dermiş. Fethi Bey Ağabeyi­miz de aşkı hayatın içinde arayan birisiydi. “Kalplerinizi aşka açın; âşık anneler, babalar olun” derdi.

Peki âşık kalpler, âşık anneler, nereye götürür bizi?

Kanatlandırılmış bir hayata götürür. Çok güzel bir ha­yata götürür. Bütün insanlar kanatlanmış bir şekilde yaşardı.

Başımızı döndürür müydü?

Başımızı döndürmek ne demek? Sarhoşlar olarak do­laşırdık. Hayat o kadar güzel olurdu ki kanatlanıp uçmak isterdik. Zaten bakın cennet duygusu derken, yani huzur içerisinde olmak; Hz. Âdem ve Havva annemiz cennette huzurdaydı. Aşkın “yeryüzündeki cennet duygusu” oluşu da burada başlıyor. Yüksek, ulvi bir duygu. Ancak yeryüzüne inen bir şey; dolayısıyla gündelik hayatın içinde olması ge­reken bir şey. Seninle benim, benimle onun arasında olması gereken bir şey. Aşkı bulutların üzerinde değil, hayatın için­de, inceliklerde, detaylarda, yeryüzünde aramamız gerekir. Hayatımızın merkezine yerleştirmemiz gerekir.

Yani bakışlarımızı dış dünyaya ve imajlara çevirmeye­lim, kendi içimize dönelim, orada derinleşelim diyorsun. Burada nasıl yoğunlaşabiliriz? Bu detaylarda…

Ne yazık ki inceliklerimiz kaybettirilmek isteniyor. İnce­likleri fark etme hassasiyetimiz… Bize dayatılan maddi hayat o kadar bizi kuşattı ki. Biz hayatın içerisinde çok küçük ama küçük olduğu kadar da insanı kanatlandıracak olan şeyleri ıskalamaya, görmemeye başladık. Oysa bunlar lazımdı. Me­sela âşık insanı düşünelim; binlerce güzel vardır ama hiçbir tanesinin gözünü süzüşü veya saçını yana atışı kendi sevdi­ği gibi değildir. Zira aslında karşı cinste gördüğü, Allah’ın bir sanatıdır. Bunu bilse de bilmese de Allah’ın sanatıdır. Aslında ona tutunuyordun Elbetteki suretlerin, manaların tecelligâhı olması bâbında… Biz işte yeniden o incelikleri görmek zorundayız. Mesela, bu incelikleri fark edenlerden ve hayatına bunu aktaranlardan bir büyüğümüz var, belki siz de tanırsınız, Yusuf Abi; karınca besleyen birisi o. Karıncaları gerçekten besliyor. Bu çok büyük bir incelik.

Genç âşıklara bir şey söylüyor musun?

Kesinlikle ama günümüzde gençler aşktan bir neti­ce bekliyorlar. Aşktan illa bir netice beklenmemesi lazım. Gençler gerçekten sevmeli; aşkı zaten severek öğrenecekler. Siz bunların önüne geçtiğiniz sürece aşksız kalacaksınız. Do­layısıyla gençlere sevmeyi de öğretmek gerekiyor. Sevmenin, aşkın bir incelik olduğunu anlatmak gerekiyor. Bunu en baş­ta Allah’tan istemeli gençlerimiz. Aşık olan gençleri de hiç kimse örselememeli, zira aşk Allah’ın o insana, gönüllere bir lütfudur. Ben hem yaşıtlarıma hem diğer yaştakilere genç âşıkları örseleyici, incitici sözler söylemeyin diyorum. Aşk­larını köreltici sözler söylemeyin diyorum. Alabildiğine, çıl­gınca, çığlık çığlığa sevmelerini istiyorum.

Çocuklarına da söylüyor musun aynı şeyi?

Elbette çocuklarıma da söylüyorum. Uç oğlum var, üçü­ne de söylüyorum. Zira biz bir aşk ailesiyiz.

Ustad, bir tanımı var mı aşkın?

Aşkın tanımı yok. Niye yok? Çok ferdî, çok kişisel bir şey olduğu için yok. İnsan adedince aşk vardır. Bu, aslında aşkın içinde olan biricikliği duymakla alakalıdır. Sadece biricikliği duymak değil, aslında yaratış ve yaratılış sırrını an­lamakla da alakalı. İşte bu yüzden ağır. Biricikliği düşünme, yaratış ve yaratılışı anlama çok rabıtalı bir şeydir. İşte bunu duyamıyor insanlar, çünkü öğretilmiyor. Bu öğretilseydi yani biz bu geleneği kopartmamış olsaydık emin olun insanlar daha güzel olacaktı, daha güzele âşık olacaktı ve daha mutlu olacaktı. Hayatlarını daha çok seveceklerdi.

Hiç âşık oldun mu?

Elbette. Çok büyük bir aşk yaşadım. Elhamdülillah şu anda eşim. Hadi çekinmeden söyleyelim, dünyaya bir kere daha gelsem yine onu isterim.

Gerçek Hayat, Şubat 2007

KENDİ KALEMİNDEN

 EFENDİM!

Ne uzun bir bekleyişti Efendim!..
Ne uzun… ve ne hazin bir bekleyiş!…
Zaman ve mekân
Efendimi bekledi,
Âlemler Efendimi…
Dünya Efendimi bekledi…
Her doğan gün “Belki bugün…” diye tarifsiz bir umutla sürdürdü bekleyişini…
Haberciniz olan Resûller geldikçe bir bir daha da art­tı bekleyişin azabı…
Resûller Efendimi bekledi,
ümmetler Efendimi…
Gece ve gündüz; güneş ve ay ve yıldız Efendimi özledi…
Yeryüzü, gökyüzü ve deniz Efendimi…
Dağ-ağaç, göl-ırmak ve kara toprak Efendime hasretti… Taş, kuş-ağaç, göl-ırmak ve kara toprak
Efendime hasretti…
Onlar yalnız Efendimi bekledi.
Efendimi bekledi dünya ve insan yalnız Efendimi istedi…
Keremli Mekke asırlarca sürdürdü bu hasret ateşini…
Safa ve Merve ile birlik Kâbe, Efendimi bekledi…
Putlardan kur­tulmak ve Efendime kavuşmak için, Efendimi… Onulmaz hasretiyle Me­dine yollarınızı
gözledi her gün, her saat…
Her gül mevsimi Efendimin geleceğinizi umut ederek gül açtı Medine…
Başınızda cezbelenip cezbelenip aç Medine’nin gülleri…
Başınızda cezbelenip cezbelenip dolaşan bulut ve Bahira, Efendimi bekledi..
-Abdullah’ın pâk zevcesi, annelerin annesi Âmine, O Sevgili Annemiz Efendimi bekledi… Ve
Annelerimiz Halime,
Hatice, Fâtıma ve Âişe Efendimi… Dört gözle gözbebeğiniz Ebu Bekir ve Ömer ve Osman ve Ali… ve
Sahabe ordusu, Efendimi, Efendim’de Efendimi..
Kur’ân’ı indirmek için Cebrail dahi Efendimi… Kusvâ da hep Efendime hazırladı kendini. Burak ve muhteşem İsrâ gecesi ve Ku­düs Efendimi bekledi… Fethedilmeye can atarak Diyâr-ı Rûm, Konstantiniyye, İran ve Tûran, Endülüs Efendimi Efendim Efendimi… Küfrü karanlığında boğmak için
Efendimi bekledi Bedir, Uhud ve Hendek…
Ay muazzam bir istiğrakla tâ orta yerinden büyük bir vecdle yarılmak için parmak işaretinizi… Hira önce ağırla­mak ve bir ömür boyu saklamak için en aziz hatıralarını… Sevr bir kerecik sımsıkı basmak ve kıyamete kadar bu saadet­le mest olmak için yüzyıllarca açık tuttu bağrını… Arafat gaşy olmak için saadetli kademlerinizin altında, Uhud dertleşmek için … Ensar ve Muhacir öğrenmek ve bütün insanlığa öğret­mek için kardeşliği…
Gonca gülleriniz Haşan ve Hüseyin Efendilerimiz… Yü­zünüzün hasretiyle yanan fakat “Gül
Yüzünüz’ü göremeyen ama “Kardeşlerim!…” dediğiniz Efendimden sonraki ümmetiniz…Ve bütün
âlemler şereflenmek için Efendimin teşrif etmenizi… Boğulmak için rahmete… Efendimi bekledi.
Yâ Rasûlallah!
Hep bekledik
Efendim!
Bütün ruhumuzla Efendime kulak kesildik. Dedik ki: Gel! Ey En Sevgili Resûl! Başımızın Tâcı, Gönüller Sultanı Efendimiz! Gel ki gönlümüzün toprağı ayaklarınızın altını öpmekle şereflensin… Kararmış ufukla­rımız eşsiz ışığınıza garkolsun. Paslanmış kalplerimiz Yed-i Beyzâ’mzın nûruyla cilâlanıp ışısın…
Ey Allahım, başlasın bahar ve gül mevsimi!
Ve geldiniz Efendim!…
Ne muhteşem, ne şanlı bir gelişti o Yâ Rabbî!
Kitap gibi geldiniz, yıkıldı Kisrâ’ların saraylarındaki burçlar…
Sûre gibi geldiniz, ey Allah’ın Sevgilisi…
Âyet gibi geldiniz, söndü ateş gecelerdeki nâr…
Geldiniz ve ashab dedi: Kalbimizde taht kurdun ey Yürüyen Kuran… Bütün benliğimiz emrindedir
Ey Resûl-i Zîşân !
Anamız babamız hepsi Efendime kurban olsun,
Bu canı­mız Efendime kurban!
Geldin, kavurucu sıcaklardan bunalmış, dudakları çatla­mış çöllerden berrak ırmaklar çağıldadı çavlan çavlan.. Gel­din ki bir aşk deminden bir aşk demine ve aşktan söz ettiğin­de… Saf aşk kesti kalpler…
Canım Efendim! Varlığın Nûr’u Efendim! Bizler dahi beklemedeyiz… Yüzünü dünya gözüyle bir
kerecik göreme­menin azabıyla yanan bizler, yani ümmetin, biz dahi bekle­medeyiz
Efendim!…
Ne kahredici, ne yakıcı, ne kavurucu bir bek­leyiştir.
Efendim!..
İslâm coğrafyası her ne kadar şerha şerha kanasa da bu­gün, Somali’de açlıktan kırılırken Müslümanlar, bir köşede yine de Efendimi ve emanetlerinizi düşünüyor bir yandan, direni­yor açlığa ve zorbalara Efendim!… Daha dün “Allah Allah!” nidâlarıyla yedi iklim dört bucak koştururken i’lâ-yı kelime-tullah uğruna Efendimin müjdelerinizi bekliyorduk ve gürbüz coğrafyalar açılıyordu omuzda…
Nasıl dün Efendimin emaneti­nizi yaymak için dünyaya canla başla uğraştıysak bugün de Afganistan’da Efendimin kutlu nefesinizin rüzgârıyla darma­dağın oldu düşmanlar… Bosna’da Efendimin ümmetinizin kanı aktı ve Kosova’da sizin ümmetinizin kanı akıyor oluk oluk… Cezayir’de, Eritre’de, Doğu Türkistan’da, Çad’da Efendimin üm­metiniz direniyor bütün zorluklara, Efendimin ümmetiniz olma onuruyla ve aşkla…
Efendim,
Ah Efendim!..
Efendimin Livanız altında buluşma­yı bekliyor ümmetiniz…
Ne uzun sürmekte Efendim!..
Ne uzun anlı ve ne kutlu bir bekleyiştir…
Ne şanlı ve ne kutlu bir bekleyiştir…
Savaşta ve barışta Efendimin aşkınızdır gönülleri yakan Efen­dim! Sürüyor eşsiz sevginiz ve getirdiğiniz aşk…
Cânım Efendim!
Cânımın cânı Efendim!…
Şairler yürek yakıcı ateşten kelimelerle seni anlatıp duruyorlar bir hayli za­mandır; güzelliğinizi bitiremiyorlar.
Efendim!…
Kelimeler tükendikçe daha da artıyor güzel­liğiniz.
Rabbim! Yüce Rabbim!
Bütün ümmetin beklentisini boş çevirme adı görklü Yüce Rabbim!
Kavuştur bizi!..
Boğsun bizi de Allahım bu nûr tufanı… bu aşk… bu… bu… bu…

Kafdağı

(Not: Nusret Abi, metinde geçen Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem için yazdığı  “Siz’i” ve “Siz’e” kelimelerini  hassaten bana “Efendim” olarak değiştirerek yazmamı istediğinden bu şekilde kayda geçirdim.)

ZAMANA VE HAYATA DAİR

Bu gözleri zekâ pırıltılarıyla dolu çocuk daha geçenler­de, kundağının içinde sevinç çığlıkları atan o ak pak bebek midir?

Bu delikanlı ne zaman düştü ekmek tuz derdine ?

Taşlığında dizi dizi hüsnüyusuf, fesleğen, menekşe saksı­ları olan evi hatırlıyor musunuz?

Gazi madalyalı dede demek artık rahmetlik.

Bu bahçe nasıl bozuldu? Daha düne kadar her tarafı pıtrak gibi goncalarla doluydu yediverenin. Hanımeli yağ­murdan sonra ak zambakla bir olup akıştan bir bahis açardı. Daha dün gibi diye başlayan cümlelerle dolu hayatımız, daha dün gibi… Zamana karşı direnmek ne mümkün! Ne varsa alıp götürüyor kendi hâzinesine. Silik fotoğraflar olarak alı­yoruz yerimizi bu macerada.

Hep ucunda yaşıyoruz zamanın. Geçmiş, bütün haşme­tiyle o kısacık anda saklı; bizi biz lalan ne varsa, hayatımızı idare eden ne varsa o kısacık anda bir bütün olarak duruyor. Kimbilir hangi kırıklıklarımızla hangi mahzunluklarımızla o kısacık anda sürdürüyoruz varlığımızı. Unutmak istediğimiz hatıralar yaralıyor.

Geçmişi onaramamanın acısıyla kanıyor içimiz. Güzel günleri yâd edince mutlu bir tebessüm dudaklarımızda. Ge­leceğe açık, meçhullerle dolu bir serüven bizimkisi, işimiz zor. Tedirginliğimiz bundan. Kader bir muamma. Tehlikeli ve girift. Üstelik, boynumuzu büken bu acziyet.. Ve günümü­zün cinneti…

Hayat müthiş olağanüstü ama göremiyoruz. Bir çocuk gözümüzün önünde büyüyor, bir çiçek gözümüzün önünde patlatıyor tomurcuğunu. Yaratışın kesiksiz sürdüğünü anla­mıyoruz nedense. Gözümüzün önünde yalan söyleniyor ve hayret, inanılıyor o yalana bile bile. Şaşırtıcı bir kuşatılmışlık daraltıyor bizi. Her şeyi tüketiyor ve eritiyor zaman.

Günübirlik telaşlar bizi dağıtıyor, hayatı ve zamanı du­yamıyoruz. Bu keşmekeş içinde hayatı iyiliklerle, güzellikler­le donatmamız gerektiğini unutuyoruz. Tökezlediğimizin, sürçtüğümüzün farkında değiliz çoğu kere.

Hayatı kaçırıyoruz. Kendimize ayırdığımız vakit yok. Kendimize ait olmayan şeyler alıyor zamanımızı. Kendimize aitmiş gibi gelen nice şeyler. Hayatımızın merkezine bir sürü araz musallat. Günler yeni bir şey getirmiyor. Yüzümüz asık, kırık dökük oradan oraya sürükleniyoruz biteviye. Yine de bir şeyler var; sözleri aşan, ifadelere sığmayan, hareketleri­mizden ayrı, bakışlarımızdan başka.

Çıkıp kurtulmak istiyoruz bu cenderenin içinden. Za­manı ve hayatı duymak istiyoruz. Başka bir hayatı. Daha arı duru, daha dingin ve huzurlu. Ama takatimiz yok, yorgunuz. Bir yığın fuzuli şeyle meşgul ve baş döndürücü değişimlerle allak bullak. Ama ya ruhumuz? Göklere ağmak, bütün bu kayıtlardan uzaklaşmak istiyor. Sonsuzluğu duyuyor çün­kü. O biliyor bize lazım olanı ve direniyor. Günümüzün bu amansız cinnetine sabırla direniyor. O hep bir adım ileride, hayatı arındırmak istiyor. Vazgeçin boş uğraşlardan, bana kulak kabartın, diyor gülerek. Güzel bir şarkıyı bizim için istiyor, içimizin şarkısını istiyor. Hür ve uzun bir şarkı için hazır mıyız?

Yeni Şafak, 07.09.1996

VIRGINIA WOOLF’A DAİR İKİ YENİ KİTAP

Nasıl da zor bir hayattı Virginia Woolf’unkisi… Bu dün­yanın kirliliği erken bulaşmıştı ona… Bu kirliliğin o büyük ve amansız boşluğuna düşmekti onun nasibi… Bu halin biçim­lenmesi kalıyordu ona yaşamak ve yazmak için… O da öyle yaptı ömür boyu… Izdırap çekti ve yazdı… Çocukluğunda başlayan -kimbilir belki de dehasını ve dolayısıyla sanatını besleyen bu acı, onu kuralsız ve kutsalsız bir yaşama hazır­lıyordu. Kuralsızlık ve kutsalsızlık; her anarşist için nasılsa öyle… Kuralı ve kutsalı kendisinin koyması yani… Hayatın­dan çok sanatında görülen bu içsel kargaşa, bu bir türlü yu­vasını bulamama, bu huzursuzluk ve bunalım -hem de ne bunalım!- hayatına mal olacak, ama edebiyata çok şey kazan­dıracaktır… Fakat hayat da bir eser değil midir sanki?…

Üç yaşına kadar konuşamamış, ebeveynini bu yüzden telaşlandırmış bu çılgın, aykırı ve uyumsuz kız, daha sonra­ları bütün kardeşleriyle birlikte uyuduğu odalarında gece­ler boyu anlattığı hikâyeleriyle hazırlanıyordu geleceğine… Dilin imkânları ve hayal gücünün muhteşemliği hikâyeleri dinleyen kardeşlerinden çok kim-bilir belki de onu büyülüyordu… Dilin ve hayalin ona fark ettirdiği şey şuurunu ay­dınlatıyor ve o gerçekten de zamanından önce büyüyordu… Önemli bir dönemdi o devir: Dostoyevski öldükten bir sene sonra doğmuştu Virginia… Marcel Proust ile aynı yıllarda yaşayacaktı… Oscar Wilde fırtınası henüz dinmemişti. Sac­her-Masoch hayattaydı. Rimbaud’nun anısı tazeydi. Gide ve Zweig gibi devlerin mevsimiydi… Nietzsche öleli de çok olmamıştı… Avrupa’nın zihin serüvenindeki hareketlilik sü­rüyor ve tıpkı Virginia Woolf gibi, cinnet karanlığı ile deha parıltılarının arasında gelgit yapıyordu koca kıta. Ne garip?.. James Joyce ile yaşıttı Virginia, her ikisi de aynı rüzgârlı, dik ve tehlikeli bir dağa tırmanıyordu… Bilinç ve zihin bulanıklı­ğı, yoğunlaşan ve genişleyen anlarla uğulduyordu her ikisinin de duyduğu gerçek… İşin tuhafı bu isimler gerçekten sıra-dışı ve hepsi tam bir günahkârdı…

Virginia daha henüz küçük bir kızken üvey ağabeyinin tasallutunu hatırlar ölmeden bir yıl kadar önce ve kayda ge­çer… Çocukluğu mudur kirletilen, yoksa cinsiyeti mi? Aslın­da bütün bir ömrü tarazlanmıştır Virginia’nın… Daha sonraki yıllarda yaşayacağı şeyler bu hasarlı mizacı daha da hassaslaş­tıracak hayata karşı, olağanın dışına çıkmaya zorlayacaktır… Mevcut olandan kaçış, içe kapanış, üst oluş Dostoyevski’nin aksine, hayatın değil, zihnî olanın daha gerçeküstü olduğu­na, dolayısıyla asıl olanın, kıymetli olanın bu olduğuna ina­nır Woolfonun hayatının idaresini ele alır… Dalgalar’da, bu “nesirden fazla şiirden eksik” metinde, o zihin aydınlığını, o iç âlem zenginliğinin ferahlatıcılığım yakalamaya ve göster­meye çalışır… Becerir bunu… Zira o dış hayattan kaçarken, bir korkuyu, güvensizliği, tedirginliği de ardında bırakmak ister ve bilincin enginliğine sığınır… Nasıl sığınmasın ki?

Dış dünyada yaşadığı birçok olumsuzluk vardır. Nişan­lanmıştır ama bunun doğru olup olmadığını bilmiyordun.. Ayrılır… Kocasına karşı kadınca hemen hemen hiçbir şey hissetmiyordur, ama saygı duyuyordun.. Erkek veya kadın eş­cinsellerin olduğu çeşitli derneklere gidip geldiği için ruhu, günah duygusu ile kıvranır… İntihar girişimlerinin ikisi iste­diği gibi neticelenmemiştir ve hayat ona ağır gelmektedir… Kendini hem kıymetli hem değersiz görüyor, Kirilov gibi olmasa da varlığının ispatı olarak ölmek istiyordur. Eserleri için yapılan sert eleştirilere tahammül edemiyordun 40 ya­şında, kendinden 10 yaş küçük, kendini kadından ziyade erkek gören Vita Sackville-West ile tanışır ve tuhaf bir ilişki başlar… İki ünlü kadın yazar birbirlerine hem hayrandır hem de iktidar savaşına girişir.. Aslında her ikisi de birbirlerinde olmayanı seviyordun. Fakat kirli ve yanlış bir sevgidir bu, yer yer de çirkin ve kötü… Zihnî temellendirmelerinde haklılık­larını ve doğruluklarını göstermeye çalışsalar da aslında ikisi de biliyordur bu ilişkinin günah dolu olduğunu ve o yüzden de beyhude yere haklılıklarını söyleyip dururlar.. Ama ruh intikamını alır… Her ikisi de hakaretlere varan ifadeler kul­lanmaya başlamışlardır.. Evet Virginia daha kibar ve nazik davranır ama zehir zehirdir…

Garip bir çekicilikle bu ilişki Virginia’nın son ve kesin in­tiharına kadar sürer… Yaklaşık yirmi yıl… Vita da tıpkı Virgi­nia gibi çocukluğundan itibaren haksızlığa, belki de tasalluta uğramış bir kadındır… Onun hayatı da zordur ve sıradışı ol­mayı istiyordur… Virginia ve Vita’yı birbirine ruhlarında bes­ledikleri bu sıradışı olma ihtirası kaynaştırmıştır dersek hak­sızlık etmiş olmayız… Birbirlerine yazdıkları mektuplarda bu tuhaf ikili ruh hali yani hem sevme hem aşağılama görüldüğü için, aynı zamanda iki kadından ziyade iki sanatçının iktidar kavgasını da okumuş oluruz… Hem bedensel hem zihinsel tuhaf bir hazdır onlarınkisi… Anlaşılmaz bir şekilde birbir­lerine sığınırlar zaman zaman… Sonra ne olursa olur, haka­retler başlar yine… Virginia kocasını da seviyordun Vita’yı da ama bu her ne olursa olsun sağlıklı değildir, Virginia bir gün bunu anlar.. Virginia için hakikatin perdesi aralanmış ve o saadeti yok olmakta bulmuştur… Hayata katlanamıyordur ar­tık.. Sıradışı yaşayan ve yazan Woolf hayatın dışına da sıradışı bir şekilde mesut bir cinayet/intiharla çıkar…

Virginia Woolf’un yeğeni Quentin Bell bu sıradışı ya­şam öyküsünü “Yaşam Bir Rüyadır, Uyanmak Öldürür” adıyla kaleme almış. Çok emek verilmiş güzel bir çalışma… Mütercim Zehra Savana ve Everest Yayınlarına Woolf için gösterdiği gözükaralık için tebrikler…

Vita Voolf mektuplaşmaları da Louise DeSalvo ve Mitchell Leaska tarafından derlenmiş. Vita’nın hırçın ve küs­tah ifadeleri, Woolf’un o asil mukabeleleri ile nasıl yumuşa­mış ve zaman zaman zavallılaşmış doğrusu okunmaya değer… Mefkure Bayatlı Türkçeye kazandırmış bu çalışmayı… Agora Kitaplığı’ndan Virginia hayranlarına mükemmel bir jest…

Léonard Woolf’a, İS Mart 1941

Sevgilim, yine çıldırmak üzere olduğumu hissediyorum… Ve ben bu kez iyileşemeyeceğim. Sesler duymaya başladım. Odaklanamıyorum. Bu yüzden yapılacak en iyi şey olarak gördüğüm şeyi yapıyorum. Sen bana olabilecek en büyük mut­luluğu verdin. Benim için her şey oldun. Bu korkunç hastalık beni bulmadan önce birlikte bizim kadar mutlu olabilecek iki insan daha düşünemezdim. Artık savaşacak gücüm kalmadı. Hayatını mahvettiğimin farkındayım ve ben olmazsam ra­hatça çalışabileceğini de biliyorum. Bunu sen de göreceksin. Görüyorsun ya, bunu düzgün yazmayı bile beceremiyorum… Söylemek istediğim şey şu ki yaşadığım tüm mutluluğu sana borçluyum. Bana karşı daima sabırlı ve çok iyiydin. Demek is­tediğim, bunları herkes biliyor. Eğer biri beni kurtarabilseydi, o kişi sen olurdun. Artık benim için her şey bitti. Sadece sana bir iyilik yapabilirim. Hayatını daha fazla mahvedemem. Bi­zim kadar mutlu olabilecek iki insan daha düşünemiyorum.

[Virginia Woolf Vita Sackville Mektuplaşmaları, Mitchell Leaska, Agora Kitaplığı, 425 sayfa, Yaşam Bir Rüyadır, Uyanmak Öldürür, Quentin Bell, Everest Yayınları, 698 sayfa]

Kafdağı, 02.05.2007

SESİN

Sesin karlı buzlu kış geceleri
Keskin ayazlar sesin
Dağların doruğunda uğuldayan bir rüzgâr
Buz tutmuş aynasında yapayalnız göllerin
Titreyen ayışığı
Yüzyıllar ötesinden elenir gelir sesin
Ve karanlıklar kadar derin
Öyle meçhul, öyle kimsesiz
Bildik bir hikâyeyi fısıldar
Öleceğiz… öleceğiz

Dergâh Mayıs 1996

AĞRILAR

Vefakâr göğüslerde boğuluruz bir zaman
Artık kendimizi ne yapsak tanıyamayız
Birden kanar rüyalar
Ve günden güne büyür büyük boşluklarımız.
Kan revan güneşlerle her gün terk ediliriz
Ağlayarak bir çocuk bu kuytu akşamlarda
Rüzgârlı sokaklarda, sırılsıklam yağmurda
Gezdirir yalnızlığı O korkunç ıssızlığı
Her gece kuyusuna inilen mağarada
Kıpkızıl bir köpeğin ağzında sürünürüz
Ve nedense bu tuzlu, bu kekre uykulardan
Yeşil bir ejderhanın zehri kalır yalınız
Ve bir türlü bilmeyiz, bilemeyiz nedendir
Durmadan ağrır durur, sızlar hep bir yanımız.

KENDİ NOTLARINDAN

Kötü davranışlardan istemediğiniz için kaçının, becere­mediğiniz için değil.

***

İçimizdeki şarkılar gibisi var mı?

***

Bilmek ihtiyacı, yabancı olunan âlemdeki ifade arayışla­rıyla orantılıdır.

***

“Ben şuuru” hakkında bir yazı hazırlamam gerekti. Gördüm ki kafamdakileri kağıda geçiremiyorum. Ne oldu Allah’ım… Yazamamak ne kötü. Oysa konuya hakim oldu­ğumu sanıyorum. Okul hiç mi hiç çekmiyor. Sırada bekleyen roman, hikâye, piyes gibi bir sürü taslak var fakat içimden hiç kalemi elime almak gelmiyor… beni boğan bir takım şeyler var… Yeni bir dil kurmanın zorluğu. Bilinen kelime dağar­cığıyla yeni, yepyeni şeyler anlatmak… Ben ben değilim, bu değilim.

10.04.1986

***

Allah’ım! Bu yalnız kulunu affet.

Sanatçı: Dış dünyada olup bitenlerle kendi iç aleminin karşılıklı yankılanmaları arasında tarassut kulesini kurmuş ve bunu bilinçli bilinçsiz yapan kişidir.

***

Kişinin yabancılaşması problemiyle ilgili Marxist felsefe­ye bakın: Adam Schaff, Marxizm ve Varoluşçuluk, De Yayın­ları, Kasım 1966, sahife: 8, 9, 10

***

Her işte bir sanat yönü vardır. Sanat da fikirsiz olmaz.

O halde Necip Fazıl’ın sanatı ile mütefekkir yönünü bir­birinden ayırmak kabil değil.

***

Birbirimizin zindanı olmak!

***

Şiirde duygu; bildirim cümlelerine hayır.

***

Günün bütün hengâmesini ardınızda bırakıp şöyle bir uzandığınızda, dalların arasında bir yıldız yağmuru.

***

Merhametle bakmak her şeye. Çepeçevre kuşatıldığımız ama farkında olamadığımız merhametle bakmak.

İKTİBASLARINDAN

Ne söylediğine ve hangi zamanda söylediğine dikkat et.”

Hz. Ebubekir radiyallâhü anh

“Şu topluluk senin kullarındır. Dinlerine olan bağlılıkla­rı yüzünden ve sana yaklaşmak ümidiyle beni öldürmek için toplanmışlar. Onları affet. İyi biliyorum ki bana açtığın sırla­rı onlara açsan yahut onlardan gizlediğin şeyleri benden de gizleseydin bu hâl başıma gelmezdi.”

Hallâc-ı Mansûr

Gazel

Zât-ı Hakk’ta mahrem-i irfan olan anlar bizi,
İlm-i sırda bahr-ı bî-pâyân olan anlar bizi.
Bu fenâ gülzârına bülbül olanlar anlamaz,
Vech-i bâkî hüsnüne hayrân olan anlar bizi.
Dünyâ vü ukbâyı tamir eylemekten geçmişiz,
Her taraftan yıkılıp vîrân olan anlar bizi.
Biz şol abdalız bıraktık eğnimizden şâlımız,
Varlığından soyunup üryân olan anlar bizi.
Kahr-u lûtfu şey-i vâhid bilmeyen çekti azâb,
Ol   azabdan kurtulup sultân olan anlar bizi.
Zâhidâ ayık dururken anlamazsın sen bizi,
Cür’a-yı sâfî içüp mestân olan anlar bizi.
Arifin her bir sözünü duymaya inşân gerek,
Bu cihânda sanmanız hayvân olan anlar bizi.
Ey Niyâzî katremiz deryâya saldık biz bugün,
Katre nice anlasın ummân olan anlar bizi.
Halkı koyup lâ-mekân ilinde menzil tutalı,
Mısrîyâ şol canlara cânân olan anlar bizi.

Niyazî-i Mısrî kaddesellâhü sırrahu’l azîz

 “Mescide komadılar meykededen şiirdiler âh
Ne helâle yarar olduk ne harâma nidelüm”

Necâtî Bey

“Sanıyorum, ruhsal kuvvetini ve şiirsel duygularını mu­hafaza etmek isteyen her kişi hayvansal gıda maddelerinden ve çok yemekten çekinir”

“Kim yüce bir varlığın her yerde hazır ve nazır olduğuna samimiyetle inanırsa, gıda olarak her şeyden yararlanabilir.”

Henry Thoreau

“Söyle evladım diye teselli ederdi annem beni. Söyle de hicran olmasın. Hicran oldu anne.”

Oğuz Atay
Tehlikeli Oyunlar

 “Kötü adam kendinden ürküp kaçar; dışarıya atılarak neşelenir; endişeli gözlerle etrafına bakınarak kendisini eğ­lendirecek bir mevzu arar; acı hiciv, saldırıcı alay imdadına yetişmese hüzün ve kederden kurtulamazdı; alaycı gülüş tek zevkidir. Bunun tam tersine, doğru adamın huzuru kendi içindedir; onun gülüşü sinsi değildir, duyduğu saadettendir: o bu saadetin kaynağını kendinde taşır.”

Rousseau

 “Fichte’nin sisteminin egemen düşüncesi, yaratıcı insan düşüncesidir; insanın yaptığından ibaret olduğu düşüncesi­dir. Kuşkusuz ki bu noktada varoluşçuluğun temel ilkesiyle karşılaşıyoruz: insanda varlık özden önce gelir. Fichteci Le Guier’in bu ana teması, varoluşçular tarafından sık sık yeni­den ele alınmaktadır: Yapmak, yaparken kendini yaratmak ve yapılandan başka bir şey olmamak. Fakat bu noktada Marxizm, Fichte’nin öğrettiklerini daha yakından izlemektedir. Çünkü Fichte için öz ile varlık arasındaki ilişki diyalektiktir.”

Garaudy

“Yalnızlığına kaç dostum! Seni büyük adamların gürül­tüsünden sersemlemiş, küçüklerin iğneleriyle de delik deşik olmuş görüyorum.

Seninle nasıl susulacağım pek iyi bilir orman ve kaya. O sevdiğin ağaca benze yine sen, o geniş dallıya; sessiz ve dinlercesine sarkar o denizin üstüne.

Yalnızlığın bittiği yerde, pazar yeri başlar; pazar yerinin başladığı yerdeyse büyük oyuncuların gürültüsü ve ağılı si­neklerin vızıltısı başlar.

Dünyada en iyi şeyler dahi, göstereni olmazsa değersiz­dirler: halk bu göstericilere büyük adam der.”

“Her insan, benliğinde entelektüel yüksekliğin ve ahlak­sal temizliğin çifte özlemini taşır. Her düşüncede açılmak eğiliminde olan iki kanat vardır: deha ile kutsallık.”

Nietzsche

“Tanrı ufkunuzu her gün daha genişletsin! Kendilerini sistemlere bağlayan kişiler, tüm gerçeği algılayamayanlar ve onu ancak kuyruğundan yakalayanlardır; bir sistem, gerçeğin kuyruğundan başka bir nesne değildir ve gerçekte kertenke­leye benzer; onu yakaladığınızda kuyruğunu elinizde bırakıp kısa sürede bir yenisini üreteceğinin bilinci içinde kaçıverir.”

Turgenyev’den Tolstoy’a

“Büyük fikirler, büyük zekâlardan daha çok büyük ruh­lardan doğar.”

“Ben ancak önemsiz konularda uysal ve küçük insanlara özgü bir yumuşakbaşlılık gösteririm. Önemli konularda hiç­bir zaman boyun eğmem.” (Delikanlı’dan)

Dostoyevski

“Günümüzde şiiri, şiirden çok da felsefeyi birer ölü sanat haline getiren şey nedir biliyor musunuz ? Hayattan kopmuş olmaları. ”

Andre Gide
Ayrı Yol

“Ve ben ancak inleyerek arayanları beğenirim.”

Pascal

“Tanrıya şiddetle ihtiyacım var, diyor; çünkü daima se­vebileceğimiz biricik varlık odur.”

S. Zweig Dostoyevski

“Felsefe bir romanda sindirilmemişse, bir cümlenin al­tını çiziyor, verilen bir öğüdü makasla kesip çıkarabiliyor, parçaları birleştirip bir düzen oluşturabiliyorsak, o zaman bu felsefede, romanda ya da her ikisinde birden bir yanlışlık var diyebiliriz.”

The Common Reader
V. Woolf-J. Bennet

“Trajik duygu aslında iki yöne bakan bir yüzdür, dehşete doğru ve acımaya doğru bakar.”

“Sanırım Eflatun güzelliğin, doğrunun görkemi olduğu­nu söylemişti. Bunun bir anlamı olduğunu sanmıyorum ama güzelle doğru akrabadır.”

“Güzellik için üç şey gereklidir: bütünlük, uyum ve ay­dınlık…”

James Joyce
Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi

“Bizzat kendi kendilerinin hakemleri olsunlar. En hür, en içten gelen arzularının kendilerini nereye sürüklediğini görsünler, bilmeksizin ne yaptıklarını ve yapmaksızın ne bil­diklerini öğrensinler.”

Blondel

“Şiirin orta hallisi veya kötüsü için kurallar, ustalıklar bir ölçü olabilir. Ama iyisi, yükseği, harikuladesi aklın kuralları­nı aşar… Büyük şiir, muhakememizi tatmin etmez, allak bul­lak eder.”

Montaigne

“Bir eserin içinde bir fikir, bir soyut düşünce bulamayın­ca o eserden hemen ümidinizi kesmeyin. Ben Faust’ta hangi fikri ortaya koymak istediğimi biliyor muyum sanki!”

Goethe

“Şiirle resim başka başka yollardan aynı kanunlara uyar­lar; bir resmin ana şartı resim olmak, bir şiirin ana şartı şiir olmaktır!”

Chabaud

“Şiir, konuşma ile susmayı bir araya getirmektir.”

Cariyle

“Zevk sahibi bir genç tanırım, her resim yapmaya başlar­ken diz çöker, dua ederdi: Yarabbi beni modelden kurtar!”

Diderot

“Yazmak, insanların davranışlarını yazarak kurcalamak hayatı formüle edip çözülebilir bir problem haline soktu­ğunda, insan ilişkilerinin duygusal paylaşım yanı absürd bir görüntü kazanmakta.”

İhsan Durdu

Kaynak:
Hayy’dan Hû’ya-Nusret ÖZCAN,
Editör: Ekrem AYYILDIZ, İstanbul, 2012

KADER DEĞİŞSE DE NETİCE DEĞİŞMİYOR


Kader ve kazanın girift noktasında akıl ancak ahmaklığı ile baş başa kalır. Bunu anlamak hem kolay hem de zordur. Günümüzün olayları hergün daha acaibat tarzında tezahür ettiğinden Ahmed Amîş kaddesellâhü sırrahu’l azîz Efendimizin kaderi ifşaatların tekrar hatırlamak uygundur.

Ahmed Amîş Efendi kaddesellâhü sırrahu’l azizin müridânından biri Yunan Harbi sırasında gelmiş, demiş ki;

-“Efendi hazretleri bir rüya gördüm, ama korkuyorum anlatamıyorum.”

Ahmed Amîş Efendi;

-“Oğlum rüya hayata benzemez anlat.”

Mürid;

-“Efendim, çok feci anlatılacak gibi değil.”

-“Oğlum sen anlat, karışma,

-Efendim, gördüm ki, Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem ile İsâ aleyhisselâm güreşe tutuşmuş.”

Ahmed Amîş Efendi;

-“İsâ aleyhisselâm yendi değil mi?” demiş.

-“Evet Efendim, yoksa Yunan galip mi gelecek?”

Ahmed Amîş Efendi;

-“Sus”

-“Yunan galip gelecekti. Allah Teâlâ’nın takdiri buydu. Lakin Yunan evliya kabirlerine saldırdı, çoluk çocuk kadın ihtiyar katletti, gayretullaha dokundu. Anadolu evliyası niyaz ettiler.  “Ya Rabbi bu belayı başımızdan al.”  Onun için yunan mağlup olacak, ama Yunan’ın galebesi ile hasıl olan netice bizimkiler eliyle olacak. (Hatta fazlası oldu.) Allah Teâlâ’nın kaderine razı olmadığı için Anadolu velileri tasarruftan düştüler. Allah Teâlâ’nın kahır sıfatının tecellilerine razı olamadılar. Ya Rabbî bunları def et diye yalvardılar.  ”

Kader değişti fakat netice değişmedi. Allah Teâlâ’nın kahır sıfatına razı olmamanın sonucu olarak Yunanın galebesinin olacak netice hâsıl oldu. Türkiye laik devlet oldu.[1]

Tarih tekerrürden ibarettir. Günümüzde İsrail’in Gazze halkına, Suriye’nin kendi halkına yaptıkları saldırılar ve yurdumuzda PKK’nın milletimize yaptığı hain saldırıları kaderin yönünü değiştirmeyip sürekli neticelerini kaosa götürmekten başka hiçbir şeye yaramamaktadır.

Zulüm kavi olana karşı yapılamaz. Zulüm mazluma ve zayıf olana cari olur. Mazlumun dini olmaz. Allah Teâlâ mazlumun ahını duyar. Aciz olanların sahibi de Allah Teâlâ olduğundan kahır sıfatının tecelliyatını hak etmiş olduğu farz ettiği mazlumdan, “azîzün züntikâm” tecellisine  dönerek zalimden feci şekilde intikamını alır. Bu alınmanın şekli beklenilmeyen bir şekildedir. Bu nedenle huzurlu yaşamak varken geçici dünya hayatında hırslara ve emellere mağlup olmamalıyız. Ancak görünen şu ki, zulümler arttıkça dünyanın yaşı daha uzamaktadır. Yanlış bir düşünce vardır. Mazlumun hakkı ahirette tahsil edilir diye. Böyle bir şey yoktur Allah Teâlâ hakkı yenenin hakkını hem dünyada hem ahirette talep ve tahsil eder. Biz yaparız olur, mantığının geçerli bir dayanağı yoktur.

Ahmed Amîş kaddesellâhü sırrahu’l azîz Efendi gaybî haberlerden bahsederken buyurdular ki;

  • Şam, Bağdat, Mısır, birisi sudan, biri saikadan (yıldırım) biri de hareketi arzdan (deprem) harab olacaktır.
  • Türk devleti ( bir defasında da: Türk Milleti) ilâ yevmi’l-kıyâme baki kalır, payidar olur. Fakat şekl-i idaresi şekilden şekile tahavvül eder. [2]
  • Türkler tenassur edecek. (Türkler hıristiyanlaşacak) (1920 de söylendiğini hatırlayalım)
  • Benî Kureyşden biri ( bir defasında: Evlâd-ı Rasulden birisi  yani Hz. Hüseyin aleyhisselâm) zulüm ve îtisafa (haksızlık) mâruz kalınca (İslam liderliği) Kayı Aşireti’ne iltica etti. Mürûr-i eyyam ve zaman ile onlara baş oldu. Fakat kendileri de (sebebini) bilmez.
  • Hazreti Âdem’e bütün diller teklif edildi, ama Türk lisanını seçti. [3] Onun için Türk devleti ilelebet payidâr olur.
  • Türk kavmi ebabil kuşu [4] ile helak olacaktır.
  • Yerde gökte büyük değişiklikler olacak.
  • Semâvatta büyük değişiklikler olacak bir yıldız peyda olacak.
  • Paris şehri semavî bir hâdise ile mahvolacak.
  • Üçüncü Dünya Harbi çıkacak, “Rusya mahvolacak, küçük bir devlet haline gelecek.” Anadolu ahalisine dua ettim, bu badirede onlara ziyan gelmeyecek. Bu esnada avucunu sıkar gibi yaparak “Rusyayı küçülttüm, küçülttüm.” “Rusya darmadağan olacak! O Kremlin sokaklarında köpekler uluyacak!..”
  • İngiltere ve Yunanistan mahva mahkûmdur. İngilizler o zaman Türk donanmasına bakıp gıpta edecekler, hayıflanacaklar. [5]
  • Yine Ahmed Amîş Efendi’nin İngiltere için şu rivayeti vardır.  “O zâlim imparatorluk balıkçılıkla geçinen küçük bir ada devleti haline gelecek!.” [6]

İhramcızâde İsmail Hakkı


[1] Mehmet Akif Ersoy Üstad Kadir Mısıroğlu 2012 İstiklal Marşı hakkındaki konuşmada geçen bir fıkradır.  http://www.youtube.com/watch?v=BtNlEwJLhEI&feature=related (uzun bir videodur. 2 saat kısımdan sonra anlatılmaktadır.)
[2] Ahmed Amîş Efendi, hzl: İhramcizade, Gözde Matbaa, İstanbul, 2012 (Gaybî haberler)
[3] Ahmed Âmiş Efendi bu sözü, kuvvetle muhtemel, Osmanlı Devleti’nin kesin dağılma sürecine girdiği 30. Ekim 1918’in hemen ertesinde söylemiştir. Türklüğün bekasına dair Ahmed Amîş Efendi’nin bu sözü kendisinden önceki mutasavvıflarda da vardı. Mesela Ruhul Beyan Tefsirinin Müfessiri İsmail Hakkı BURSEVİ (doğumu miladi 1652) Hazretleri, İstanbul Kütüphanesi’nde kayıtlı “HADİS-İ ERBAİN“ adlı eserde Bakara Suresi 31. ayetin tefsirini yaparken şöyle diyor:

“Âdem’in cennetten çıkma vakti gelince Cenab-ı Allah bunu haber vermesi için CEBRAİL’İ gönderir. Cebrail durumu Âdem’e bildirir. “Âdem tınmadı“ yani emri duymazlıktan geldi. Cebrail durumu Allah’a bildirince Allah Teâlâ Cebrail’e: “Git ÂDEM’E LİSAN-İ TÜRKİ ile SÖYLE“ der. Cebrail gelir ve Türkçe olarak cennetten çıkma emrini tebliğ eder. “Âdem cennetten lisan-i Türki ile ‘kalk‘ dimekle kıyam idip çıkmıştır. Zira ahir zamanda tasarruf Türk’ündür.“(İstanbul Küt. 1317 nolu kitap, s.26 )

Cenâb-ı Allah, Bakara Suresi 31,32 ve 33. ayetlerden öğrendiğimize göre: ”Âdem’e İlim vermiş, bütün isimleri ve eşyanın adını öğretmiştir.” Yani Âdeme kendi zürriyetinden gelen bütün milletlerin ve bu milletleri oluşturan bütün insanların adları ve dilleri öğretilmişti. (SAYAR, 1994), s.555

[4] Hava harekâtları ile
[5] Evliyanın tasarrufuna bir misal daha verebiliriz.

17 MART 1694’TEN 18 MART 1915’E VEYA MONDROS’TA ATILAN İMZA

Bu başlığı şöyle de atabiliriz: 17 Mart 1694’ten 18 Mart 1915’e veya ayağı bukağılı bir erenin 30 Ekim 1918’ de Mondros’ta attırdığı imza.

XVII. asrın sonlarındayız. Devir İkinci Ahmed devridir. Hazret-i Niyazi’nin iş başında bulunan hainleri Padişaha tek tek bildireceği şayiası, devlet adamları arasında, özellikle de Kâdızâdelilerden Vânî-i Cânî lakaplı Mehmed Efendi’de telaş uyandırır. Sadrazam Bozoklu Mus­tafa Paşa, Mısrî Efendinin duasını almak isteyen ve sonra sefere çıkılma­sını münâsip gören Sultân II. Ahmed’i, bu zât geldiği takdirde büyük bir fitne zuhur edeceği yolundaki telkinleriyle fikrinden vazgeçirir.

Hazret-i Pîr, 30 Haziran 1693 Salı günü Edirne’ye gelip va’z etmek üzere Selimiye Camiine indiği zaman, halk caminin etrafını doldurmuş kalabalık­tan içeriye girilemez olmuştur. Bu durumu gören Sadrazam, Niyâzî-i Mısrî’nin eğer derhâl tutuklanıp sürgün edilmezse büyük bir karışıklık çıkacağını padişaha telkin eder; Mısrî’nin Limni’ye sürgünü hususunda bir ferman alır. Bunun üzerine Hazret-i Mısrî tekrar Limni’ye sürülür (1693). Hazret-i Pîr bu sefer incinmiştir ve giderken:

“OSMANLI’NIN İNKIRAZI (ÇÖKÜŞÜ) İÇİN DÖRDÜNCÜ KAT SEMÂYA BİR KAZIK ÇAKTIM. BU KAZIĞI BENDEN BAŞKA KİMSE ÇIKARAMAZ.” der ve ayağındaki bukağı ile bir koçu arabaya bindirilip palas pandıras yola çıkarılır. Ve bir müddet sonra adada (17 Mart 1694) vefat eder.

Yıl 18 Mart 1915 İngiliz Agamemnon zırhlısı Çanakkale Boğazına girer ve Mecidiye tabyasına ölüm kusar; ancak Çanakkale’yi geçemez. İsabet alıp geri çekilir. Birinci Dünyâ Savaşı sonunda ateşkes isteyen Os­manlı Devleti ile İtilaf Devletleri arasında 30 Ekim 1918 yılında Limni Adasında Niyâzî-i Mısrî’nin gömüldüğü yere bakan Mondros Limanında Agamemnon zırhlısında yapılan antlaşma ile Osmanlı’nın inkırazı (çö­küşü) tescil edilir.

İmdi, sadede gelelim ve ricâl-i devlete dönüp soralım:

Biz şimdi Hazret-i Mısrî’den özür dileyip Mondros’ta ayağımıza ge­çirilen bukağıdan kurtulalım mı, kurtulmayalım mı?

Bu zat, zamanının büyük velîlerinden olup kerametleri zahir ve bahirdir, ne buyurmuşsa hepsi ayniyle vuku bulmuştur.] (TATÇI Mustafa Niyâzî-i Mısrî [Kitap]. – İstanbul  : H Yayınları, 2010, s.92)

[6] Günümüzde çıkan “Arap Baharı Olayları” İngiltere ve diğer Avrupa ülkelerinin ekonomik durumunun düzeltilmesi için yapıldığını görünce bu yıkımın yaklaştığını düşünebiliriz.

*****************

TÜRK KELİMESİNDEN NİYE RAHATSIZ OLUYORLAR?

HİLAFET ORDUSUNUN MENKIBELERİ
VE TÜRKLERİN FAZİLETLERİ-CÂHİZ

 

 

YUNUS EMRE kuddise sırruhu’l-azîzin MUAMMALI ŞİİRİ


Çıktım erik dalına anda yedim üzümü
Bostan ıssı kakıdı der ne yersin kozumu.

Kerpiç koydum kazana, poyraz ile kaynattım
Nedir diye sorana, bandım verdim üzümü.

İplik verdim çulhaya sarıp yumak etmemiş
Becit becit ısmarlar gelsin alsın bezini.

Bir serçenin kanadın kırk katıra yüklettim
Kırk çift dahi çekmedi kaldı şöyle yazılı.

Bir sinek bir kartalı kaldırdı urdu yere
Yalan değil gerçektir ben de gördüm tozunu.

 Bir küt ile güreştim elsiz ayağım aldı
Anı da basamadım göyündürdü özümü.

Kaf Dağından bir taşı şöyle attılar bana
Öğlelik yola düştü bozayazdı yüzümü.

Balık kavağa çıkmış zift turşusun yemeye
Leylek koduk doğurmuş baka şunun sözünü.

Uğruluk yaptım ana, bühtan eyledi bana[2]
Bir çerçi geldi eydür kâni aldığın kürkü.

 Anlardan kurtulmadın ne ettiğimi bilmedin
Öküz ıssı geldi, eydür boğazladın kazımı.

 Bir bâğiye uğradım gözsüz yılan yoldaşı
Haber sordum vermedi Kaysere durur azmi

Yunus bir söz söyledi hiçbir söze benzemez
Cahillerin içinde örter mânâ yüzünü

Şerh-i Nutk-ı Yunus: Yunus’a atfedilen “Çıkdım erik dalına “ diye başlayan şathiyyenin yorumudur. Çok okunmuş ve tutulmuştur.[1]

Niyâzî-i Mısrî kaddese’llâhü sırrahu’l azîz, Yunus Emre kuddise sırruhu’l-azîz Efendi’nin ilahisinin sırlar dolu dokuz beyitlik kısmını açıklamıştır. [3]

 

ŞERH-İ NUTK-I YUNUS

BİSMİLLÂHİRRAHMANİRRAHİM

 Çıktım erik dalına, anda yedim üzümü

Bostan ıssı kakıdı, der ne yersin kozumu

Bu beytten murat odur ki, her amel ağacının bir türlü meyvesi ve yemişi olur.  Zahirde her meyvenin bir mah­sus ağacı olduğu gibi her ilmin bir mahsus âleti vardır. Onun ile hâsıl olur.

Meselâ ilm-i zahirin tahsiline lazım olan ilimler lügat ve sarf ve nahiv ve âdâb ve mantık ve meani ve hikmet ve hey’et ve kelâm ve hadîs ve usul ve fıkıh ve tefsirdir. İlm-i bâtının tahsiline lazım olan ilimler ise hulûs-i daim (samimi teslimiyetle devam) ve olgun mürşid nefesi ile fasılasız zikir ve az yemek ve az konuşmak ve az uyumak ve yalnız kalmaktır. İlm-i hakikatin tahsiline lazım olan ilimler terk-i dünya ve terk-i ukba ve terk-i terk etmektir.

Yunus Emre kuddise sırruhu’l-azîz erik, üzüm ve ceviz ile şeriat ve tarikat ve hakikate işaret ederler.

Zira eriğin dışı yenir içi yenmez. Erik gibi olan meyvelerin cümlesi amelin za­hirine misaldir. Üzüm gibi meyveler amelin bâtınına misaldir. Zira üzüm hem yenir ve hem nice türlü nimetler ondan yapılır. Sucuk ve köfte ve pekmez ve turşu ve sirke vb. nice türlü nimetler hâsıl olur.  Fakat içinde bir miktar riya ve tezkiye çekirdeği olmak­la amel-i bâtın denilir, hakikat denilmez. Ceviz sırf hakikate misaldir ki içinde asla yabana atacak bir şey yoktur. Hem yenir ve hem nice marazlara ve illetlere şifa hâsıl olur. Bu manalara göre bir kimse erik talep ederse erik ağacından ister,  üzüm talep ederse bağından talep eder ve ceviz talep ederse ceviz ağacından talep eder.

Şimdi her kim üzümü erik ağacından talep ederse ol kişi ahmak ve cahildir. Kuru yere zahmet çeker, bütün emeği zayi olur, sonucu ve mahsulü ancak zahmettir.

 Bir kimse zahir amelinin doğru olup olmadığını bilmek isterse anı şeriattan ve erbabından talep eder.  Fıkıh kitaplarına müracaat eder. Ondan bilip öğrenip amel eder. Eğer bâtın amelinin salâhını ve fesadını ve tenezzülünü ve terakkisini bilmek isterse mürşidin telkini ile ve usul-i esma (zikir)ile gönül kitabına ve ilm-î tâbire müracaat eder. Her gün rüyada ne gö­rürse mürşidine arz eyler. Anlar da ona ahvali beyan eder. Ondan sorunları hallolur. Sülûk edip bir yetişkin olgun insan olur.

 Bir kişinin ilm-i hakikati, kendini bilmekle Rabbi’ni bilmesidir. Bunun zevkine ve haline ermek isterse mürşid-i kâmil terbiyesi ve büyük perhiz ateşi ile nefsin bütün vasıflarını ve beşeriyetini ve benliğini yakıp masivâyı (Allah Teâlâ’dan başka şeyleri)redde­derek tamamıyla mahv-i vücud-i zıllî (bedenin uzantılarını isteklerini yok ve terbiye) kıldıktan sonra aynı vücud-i hakikî (Allah Teâlâ) olup fenası aynı beka olmak ile olur.

Bu üç ilmin başka başka yolu vardır. Yolu ile talep olunursa ümittir ki az müddetle maksut niyet hâsıl olur. Nitekim erik ve üzümün ve cevizin başka semereleri olup her biri kendi ağacından talep olunduğu gibi.

Bir kişi zahir amelini işlerken ben bâtın il­mini ve ilm-i hakikati zahir ameli ile ele getirip tahsil ede­rim dese ve birçok zahmetler çekse, meselâ kendiliğinden esmâ’ullaha devam etse ve oruçlar tutup halvetler çekse, kişinin bu hali erik ağacından üzüm talep etmeğe benzer.

Bostan ıssından murat mürşid-i kâmildir. “Niçin ko­zumu yersin” deye çekişip kakıdığıtembihtir ki “Niçin ol­maz yere riyazât ve mücahede eder yorulursun. Üç ilmi bir amel ile ele geçirecek mi sanırsın? Her birinin başka ameli ve muallimi ve mürşidi vardır” diye ehl-i kemal olanlar bunların gibi kendi başına sülûk edenleri gördükte na­zar edip

“Niçin böyle edersin. Sana önce gereken, her bir meyve ne ağacından bittiğini bil, ona göre amel işle. Senin misalin buna benzer ki bir kişinin bahçesinde gizlice erik ve üzüm yemek için ağaca çıkıp, ceviz taşlayan gibidir. Bostan ıssı onu gördükçe niçin yersin kozumu (cevizi) dediği gibidir.” Zira hakikat mürşid-i kâmilin ilmi ve mülküdür.  Onun tahsiline lazım olan ilimleri bilmeğe meleke ve istidat hâsıl etmek ve mürşid-i kâmil izni ile terbiyesiyle ağır perhizler ve ona tam teslim ve kendi renginden çı­kıp mürşidin rengi ile hemrenkolmaktır.

Şimdi mürşit görse ki bir bir kişi kendiliğinden esma­ya ve perhize devam eder. Ona der ki: “Sahibinden izinsiz bahçeye hırsızlığa niçin girersin?

 Şimdi tarikat ve hakikat ilmi mürşid-i kâmilin bahçesi ve mülküdür.  Allah Teâlâ’yı zikretmek ve perhiz, o bahçenin kapısıdır. Her kim ki kendiliğinden sülûk eyler bir gayri kimsenin bağına hırsızlığa girmiş gibi olur.

Bunun hariçte bir misali de ona benzer ki bir kişi marangoz aletlerini pazardan alsa ve kendiliğinden marangozluk yapmak istese ol bir kişi ol sanatı işlemeğe başladıktan her murat ettiği işte hangi alete yapışacağın bilmez. Bir usta onu gördükçe: “Bre sanat hırsızı, küstah, acemi, bizim sanatımızı çalmak mı istiyorsun? Bu bizim aletimizi sen niçin aldın” der. Aslında ol kimse ol aletleri pazardan parası ile almıştır.

Yunus Emre kuddise sırruhu’l-azîzin bu beyitten muradı mürşitsiz ben tarikata ve hakikate kendi bildiğim ile amel etmekle kavuşurum diye çalışanların durumlarını temsil yolu ile açıklamıştır. Yani meselâ böyle olan ve mürşitsiz yola giden kimse­nin hali her meyve hangi ağaçta bittiğini bilmeyen ve gönlü üzüm istediğinde erikte biter sanan ve erik ağacı diye ceviz ağacına çıkan kimse ve cümle renkleri siyah sa­nan kör gibi olur. Yunus Emre kuddise sırruhu’l-azîz kendi bir zaman böyle mürşitsiz çalışıp bir şey hâsıl edemeyip sonra mürşide varmış veya başkalarını tembih ve uyarmak için söylemiştir.

 Kerpiç koydum kazana poyraz ile kaynattım

Nedir deyip sorana bandım verdim özünü

Yunus Emre kuddise sırruhu’l-azîz Hazretlerinin bu beyitten muradı kendiliğinden riyazet edenlerin riyazetinin sonucunu temsilyoluile beyandır. Yani bu gibilerin hali hemen poyraz ile çamur kaynatıp yemeğe ve yedirmeğe benzer. Zira bir kimse kendi her ne yerse isteyene de on­dan verir.  Şimdi, poyraz yemeği pişirmek değil belki dondurur. Sözün gelişi pişirir olduğu takdirde çamur yenmeğe yaramadığı gibi perhizden ruha gıda hâsıl olmaz. Ruhun gıdası olmayacak marifetullâh, Allah Teâlâ’nın ilhamı ve ilâhi varidat hâsıl olmaz. Belki çamur yiyenlerin bedeninde hastalık hâsıl olduğu gibi, böyle bir riyazattan da kötü adetler, şeytani vesveseler, bozuk fikirler ve kalb rahatsızlığı hâsıl olur ki, bunlar kalbi ve ruhu helak ederler.

Poyraz ile denilende Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellemin mayası ve mürşidin telkini olmadığına işaret vardır.

Şimdi mürşidin nefes ateşinden, telkin çakmağı ile talibin kalbin kavına bir kıvılcım yetişmezse veya büyüklerin billur nazarına talip kendini tam teslim ile gelmezse emeği hebadır. Her ne kadar çalışsa da boştur. Ol ateşi bulup ciğerini pişiremez. Nitekim yönün ocağa dönmeyen her ne kadar üfürse ocağı yakamaz ve yemek pişirmez. Lâzım gelir ki çamur yiye.  Şimdi bunun benzeri kimseler daima çamur yerler.  Sonuçta küfre düşer­ler.  Kendilerine muhtaç olanlara da daima çamur yedirirler. Allah Teâlâ cümlemizi muhafaza buyursun.

Genellikle küfre düşenler bu kişilerden olmaktadır. Bir sülûk ehl-i bunlardan birisine takılırsa kar gibi soğutup buz gibi dondurur. Sülûk ehline her bunun gibi soğuk ne­feslilerden kaçınması lâzımdır.

Yunus Emre kuddise sırruhu’l-azîzin bu beyitten muradı talibi kendi başına mücahededen men ve bunun benzeri kimseler ile yakınlaşmasını önlemek­tir.

 İplik verdim çulhaya sarıp yumak etmemiş

Becit becit ısmarlar gelsin alsın bezini

Bu beyt olgunlaşmamış mürşit hallerini beyan eder. Şimdi Hakk’ı isteyene olgun mürşit lâzım olduğunu bildir­dikten sonra her mürşide gönül vermeyip bir Üstad-ı âkilve mürşid-i kâmil bulmağa çalışmak lâzım olduğunu be­yan buyururlar. Yani perişan kalbimi bir mürşide teslim ettim kalb selâmeti bulmak için henüz dertlerimin birine derman ve ilâç bulmadan bana “Hilâfet makamına erdin, işin tamam oldu” der. Bildim ki nakıstır.

Zira iplik tefrika-i ulâya (büyük ayrılık)işarettir. Yumak cem’e işarettir. Bez olmak fark bâ’d-el cem’e (fark sonrası cem) işarettir ki kemal bundadır.

Bu beyt şeyhe teslim olmaktan maksut nedir onu bil­dirir ki tâ ki arayan bilip maksut ne ettiğin bile, bir mür­şide vardığı zaman kâmil mi değil mi bilinmiş olur. Zira dert bilinmeyince derman bulunmaz. Önce talibe bilmek gere­kir ki mürşide varmaktan maksat kendi vücudunda konulan insanî kemâlatın kuvveti her ne ise fiile gelmesine çalışmaktır.

Meselâ bir çekirdek kendisini bir bahçıvana teslim eder, hal dili ile der ki “Ey bahçıvan, lütfeyle, bana bir hoş terbiye eyle, benim içimde konulan kemâlâtımın kuvveti dışarı çıka, birim bin ola ve sen dahî kemal ile yâd olasın.” Şimdi bahçıvanın iyisi terbiyesinden bellidir.

Yunus Emre kuddise sırruhu’l-azîzin iplik verdim çulhaya diye temsili gayet lâtiftir. Zira her ne kadar insanî olgunlukta tavırlar ve menziller çoksa da, usulü üçtür.

Biri fark ve biri cem ve biri cem-ül-cem’dir ki ona şeyhler fark bâ’d el cem derler.

İplik farka işarettir. Yumak cem’e işarettir. Bez cem-ül cem’e işarettir. Asıl maksut ise iplik yumak olmak değil ahadühüma (Hakk-Halk)ile diğerinden örtülü olmamaktır.

Hakk’ı anlamak kolaydır. Zira şahitler ve delil­ler çoktur.

Hakk’a vardıktan sonra dönüp halkı bulmak güçtür. Zira müstakil vücudu yoktur. Kemal ise gene dönüp halka gelip Hakk’ı halka ve halkı Hakk’a âyine bulup ahadühüma (ikisinden biri)ile diğerinden örtülü olmamaktır.

Şimdi benim henüz kalbimin perişanlığı dururken ve işimden dahi bir iş bitmeden “Sen kâmil oldun” diye beni saçma sapan söz ile halife edip kendi gibi şöhret sahibi edeyim der.

Becit becit ısmarlar diye gaip sığasıyla beyan ettiği mürşidin muradı ile talibin niyetinin arası uzak olup ve mürşidin hali Talib tarafından bilinir iken, talibin maksudu mürşid tarafından bilinmediğine işarettir. Çünkü talip yumak olmadığını bildi, mürşit talibin bildiğini bilmedi veya mürşid talibi imtihan için bakalım nefsi olgunlaştım diye aldatıyor mu?[4]

Bir serçenin kanadın kırk kanlıya yüklettim

Kırk çift dahi çekmedi kaldı şöyle yazılı.

Bu beyt tarikat ilminin şerefi ve lüzumu ve sülûk eh­lini sülûke teşvik beyanındadır.  Dış tarafın düzeltilmesinden önce için daha önce düzeltilmesi gerektiğini beyan eder. Zira amelin zahiri kolay, batını ziyade güç olduğundandır.

Kağnı ile yürümekzahir (dışın) ameline misaldir. Kanat ile uçmak bâtın ameline misaldir. Şimdi bâtın ehlinin ameli dışı gören riya ehline ziyade ağır gelir. Çünkü riyalı amel kolaydır.  Her ne kadar saman gibi çok olsa değeri azdır, Ama hulûs ile olan amel güçtür ve ağırdır. Lâkin her ne kadar altın gibi az da olsa değeri fazladır. “Bir saat tefekkür, bir sene ibadetten hayırlıdır”[5] “Allah Teâlâ’nın kuluna olan cezbesi, ins ve cinnin amellerine denktir.”[6]

Batın amellerinde terk vardır, kağnı ile gitmek gibi değildir. Çünkü tarikat ehlinin ilk ameli terk-i dünyadır. Terk melekût âlemine doğru uçmak için kanattır. Murat yakın ile olan iba­dettir.

“Ehl’ullah’ın kanatları var, tüyü yoktur. Zira nur­dandır. Melekût âlemine doğru uçarlar.” kanatlar olarda terkleri sebebiyledir.  Şeyhlerin telkini, Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellemin mayası ve esma zikri usulüne devam ve ağır perhizler ile biter.

Tarikat ehlinin en alt makamında olanın ihlâsını, sıdkını, yakininive güzel itikadını kırk âbidin gönlü çekemez. Çünkü bunlarda terk vardır.

“Dünya sevgisi her çeşit hatalı davranışların başıdır. Bir şeye olan sevgin seni kör ve sağır yapar.”(Kütüb-i Sitte)

Bir kimse nohut kadar cevheri kırk kağnıya yük­lettim çekemedi demiş olsa murat onun kıymetidir ki hadd-i zatında yüz altın eder. Bu surette bir cevheri kırk elli kağnıya yükletmek uygundur.

Bu temsil hal ehlinin en düşük mertebesinde olanlara gö­redir. Zira serçe kuşların zayıfıdır. Uzak sefer edemez. Yük­sek mertebede olanlar doğanlar ve şahinler gibidirler. Onların birinin ameli ve yakini ve zevki yüz bin âbidin amellerinden ve yakinlerinden ve zevklerinden fazladır. Onların kanadını kağnı değil belki yer, gök, arş, kürsi çe­kemez.

Bir sinek bir kartalı kaldırdı urdu yere [7]

Yalan değil gerçektir ben de gördüm tozunu

Bu beyt ilimde kâmil geçinen riyaset, mevki ve dava sahibi dünya peşinde koşan tarikat ehlini inkâr edenlerin halleri ile göze hor, hakir, fakir ve miskin gezen ariflerin kemallerini beyan eder.

Yani bun­ların zahirlerinin fakr-ü fenasını ve zayıflıklarını acizliklerinigörüp alay yolu ile onlara bazı sual eyleyip onlar­dan birisi bu gözüne sinek kadar görünmeyen ariflerle şa­hin gibi kartalı kaldırıp yere vurduğunu beyan eder. Yani gözde hor olan derviş azamet ve şöhret sahibi olan fi­lân efendiye galip olup onu sindirdi.

“Ben de gördüm tozunu” söyleyen Yunus Emre kuddise sırruhu’l-azîz kendileri de ümmi ve fakir-ül-hâl olup nice zahitler ve âlimler ona küçük düşürmek niyeti ile bazı suallere başladıklarında suallerine cevaptan sonra kendileri de onlara bazı şey sorup cevabında on­ları aciz ettiğini beyan eder, yani ol hal bana da vâki oldu, onlar gibi kartallara ben de rast geldim demektedir:

İbn-u Abbâs radiyallâhü anh anlatıyor: Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdular ki:

“Kim kırk sabah Allah’a ihlâslı olursa, kalbinden lisanına hikmet çeşmeleri akmaya başlar.”(Kütüb-i Sitte)

 Aslında bir kimse kırk gün ihlâs ile sabaha kavuşsa, yani kırk gün ihlâs üzerine olursa ilim pınarları onun kalbinden lisanı üzere akar. Bunların bazısı kırk hafta ve kırk yıl ihlâs ile sabaha kavuşmuşlardır. Ömründe kırk gün ihlâsı görmeyen gönüle galip olmaya şaşılmamalıdır?

Şimdi kartalın, kuzgunun, arı ile ne münasebeti var­dır? Kartal her ne kadar gözde, büyük ise de yediği leştir ve kendinden çıkan dahi cifedir. Ama arı her ne kadar gözde küçük ise de yediği güzel kokulu çiçeklerdir, ken­dinden çıkan dahi güzel lezzetli baldır. Doğan ve şahin gibiler ile münasebeti olmadığı besbellidir.

Bir küt ile güreştim elsiz ayağım aldı

Anı da basamadım göyündürdü özümü

Bu beyt yukarıdaki beytte bir miktar acayiplik anlaşıldığından yine taliplere nefsi kırma yolunu talim edip buyu­rurlar ki: “Bir küt ile güreştim”

Buradaki kütten murat nefistir ki gözü şehvetleri savma ile süslenmiştir.

Elsizden murat şeytandır ki ateşten yaratılmıştır. İnsanda gazap sıfatı ateşin mayasındadır.

Nefs çocuk gibidir. Gıdasını vermez isen kesilir ve lâ­kin açlıktan hararet ve kuruluk hâsıl olur. Bu hararet galip olunca soğukluk ve rutubet yani nefsin isteği olan yemek ve içmek ister. Onun için yine nefsin muradını vermeğemecbur olup verir idim. Yani murat üzere nefsimi yenemezdim demektir.

Bu beyt yukarıdaki beytin zıddıdır: Yani der ki sureta her ne kadar zayıfsam da her düşmanıma Hakk’ın yardımı ile galip oldum. Fakat nefs ile şeytana tamamıyla galip olup ellerinden halâs olamadım. “Özümü göyündürdü (İçten içe yakıp dağladı) der.

 Bu beytte bir ikaz var ki salih kişi her ne kadar nefs ve şeytana galip olursa da yine kendisi nefsinin mağ­lûbudur. Bu nedenle dâvası olmayan ehli fena, zillet ve alçak gönüllü olmalıdır. Kendin daima âciz ve zelil göstererek ve nefsini “kötü ihtiraslara” düşürmekten sakınmalıdır. Çünkü kim nefsini beğendi ve onunla dost oldu, cümleye düşman olduğu gibi her düşmana da yenik düştü.

Daima nefse muhalefetten ayrı olmayan nefsine düşman olup her şeyle dost olur.  Her ne kadar kendi aciz ise de her düş­mana da galip olur.

Kütten murat şehvet sıfatıdır ki, çekicidir.

Eli var ayağı yoktan, murat nefstir.  

Elsizden murat gazap sıfatıdır ki dafiâdır. (kovan, savuşturan).

Ayağı var eli yok, murat şeytandır.

Yani Allah Teâlâ’nın mu­radına muvafakat ve şeytana muhalefet üzere oldum. Nefse galip olmak vaktinde şeytan nefse yardım edip gazap sıfatıyla nefsime yardımcı olup, ikisi bir olup bana galip oldular. İbadetlere istekli oldukça şeytan beni menedip defederdi. Uzak durdukça daşeytana yardım edip üzerime yorgunluk bırakıp ibadeti terk etmeyi sevdirir ve lezzet verirdi. Daima bu savaş ile onlara gâh galip ve gâh mağlup olurdum. Bütün gücümle ellerinden kurtulup şerle­rinden emin olamadım diye sülûk ehlini bu ikisi ile daima muhalefet üzere olmağa kandırır.

Derviş ne acâip bir sinektir ki, devler ve periler ile kahraman Süleyman aleyhisselâm gibi savaş eder.  nefs ve şey­tan ne yaman düşmanlardır ki, bu ikisinin elinden enbiya ve evliya ağlayıp inlemekten bir türlü kurtulamamışlardır. Çünkü bu ikisinin elinden kimse ayrı olamaz, ancak kendiliğinden tamamen fâni olan kurtulur.

 Kaf dağından bir taşı şöyle attılar bana

Öğlelik yola düştü bozayazdı yüzümü

Kaf dağından murat şeriattır. Bütün mahlûkatı sarıp dairesine almıştır.  Büyük âlimler (Allah Teâlâ onları çoğaltsın, onları kuvvetlen­dirsin, şanlarını yüceltsin) o dağ üzerinde her tarafından halkın durumlarına nazar edip dururlar ki her ne yönden bir halmeydana gelecek olursa etraftan ona taş atıp katil mi icap eder veya had mi veya tâzir mi veya tedip mi icap eder, fi’l hal emri icra edip ol tarafın yıkılan yerini tamir ederler. Zira âlemin düzeni onların vü­cutları sebebi iledir. Her ne yüzden İslam Dini’ne ve şeriata muhalif bir kimseyi görseler veya işitseler Allah Teâlâ tarafındanbunlara bir dini gayret düşer ve onu önlemeğe çalışırlar.

Büyük şeyhlerin sözleri ise ekseriye mutlak olmakla anlaşılması gayet zor olup ulema bunların mutlak kelam­larını şeriata muhalif zannedip ekseriya lanet taşını bunla­rın üzerlerine atarlar. Fakat o sözlerden meşâyihin muradı ulemanın anlayışına doğan mâna olmamakla on­ların lanet taşları meşâyihedokunmaz. Zira üzerlerine hücum ederlerse o sözün şeriata muvafık yüzünü açıklayıp o lanetten kurtulurlar.

Yunus Emre kuddise sırruhu’l-azîz Hazretleri buyururlar ki, ulema benim mutlak kelâmımı anlamamakla bana lanet taşını attılar. Benim muradım onların anladıkları gibi olmamakla taş yol orta­sında kaldı.

“Öğlelik yol” demekten murat: Öğle günün ortasıdır; zahir ilmi de yarım ilimdir. Zira ilmin akidelere ve amel­lere müteallik olanı ilm-i kelâm ve ilm-i fıkıhtır ki, za­hir ilmidir.  Ahlâka ve içi temizlemeye ait olanı ahlâk ilmi ve hakikat ilmidir ki, o bâtın ilmidir.

Zahir ulemasından en çok iyi bilenin ilmi yol or­tasına dektir. Öğlelik yol dediği ona işarettir.

“Bozayazdı yüzümü” dediği yani az kaldı ki mura­dımı anlayalar ve saklaması üzerime farz olan ilmi onlara keşfettirmiş olurum diye korktum. Zira rubûbiyet sırrını keşfetmek (açmak) küfürdür. Kadi Beydavî Tefsiri’nde يَا اَيُّهَا الرَّسُولُ بَلِّـغْ مَا اُنْزِلَ اِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ وَاِنْ لَمْ تَفْعَلْ فَمَا بَلَّغْتَ رِسَالَتَهُ   [8] âyetinin tefsirinde der ki: “Esrar-ı ilâhiden bazı sır vardır ki ifşası haramdır.”  İhyâ-î ulûm’da Zeynel Abidin radiyallahü anhdan nakledip buyurur ki:

“Bazı ilim cevherleri vardır ki ben onlarıifşa etmiş ol­saydım bana ‘Sen puta tapanlardansın’ denilirdi.”

Bu beytin manasını açıklamak bu kadar yeterlidir, ehli bunu bilir.

Balık kavağa çıkmış zift turşusun yemeğe

Leylek koduk doğurmuş bak a şunun sözünü

“Balık” vahdet denizinde gönüle doğan ilham yolu ile Allah Teâlâ’yı bil­mektir O derya dahi arifin gönül fezasında olur. Bazen arif kişi deryasından dalgalanan balık gibi sahilinde dışardan gelenlere uzanır. Lezzetinden can ve dil ruhanileri gıda bulur.

“Kavak” bir meyvesiz boyu güzel ağaçtır. Murat, baş çekmek niyeti olan bilgiçlik davası edensoftadır Büyük ve­lilerin düşünce ve sohbetlerinden bazı kelimeler ezber­leyip yanına gelen gözü bağlılara ol hakikatleri kendi ha­li olmak üzere satar, niyeti dünyayı yemek ve yut­maktır.

“Zift turşusu” ise ne kendi hazzeder, nede dinleyenlere haz verir. Kendi hazzetmez, çünkü bilir ki ken­di hali değildir.  Dinleyenler dahi hazzetmezler, zira candan gelmeyen marifet lezzetsizdir.

Bunun benzerlerini kâmillerden birisi şöyle beyan etmiştir:

“Çadırlar aynı bildik çadırlar,

Fakat obanın kadınları başka kadınlar” [9]

Yani cahil dünyayı ye­mek için marifet sözünü diline alır. Arif onu görür, bilmemezlikten gelir, maarif sözlerini kor, turşu sözlere başlar ki saklandığını kâmiller bilirler. Zira leylek koduk doğurmuş gibi olur.

“Leylek”ten murat Allah Teâlâ’nın büyük kullarıdır. Zira ley­lek zahirde yemek, içmek ve tenasül yüzünden olan halini halka gösterir. Ama bir seferi vardır, onu kimse bilmez ki o seferi neredir. Arif billâh olan kâmilin de dış görünüşü halkladır. Ama iç dünyasını kimse bilmez ki ne­dir?  Arifin gönlü ne makamda ve ne haldedir? Yedi kat gökleri, Arş’ı ve Kürsî’yi arasalar arif billâh nerede ittiğin bilmezler.

“Leylek koduk doğurmuş”  denilmesi genellikle Allah Teâlâ’nın büyük velileri hallerini gizlilikle ile bağlarlar. Bu husus ile balı­ğın kavağa çıktığını gördükçe ziyade gizlilik ile belki gayb kubbelerinin altında gizlenirler. Hallerini gizlemek için cahilane sözler söylerler. Nitekim cahil kavak gibi daima yüksekte olmak ve itibar görmek için, arifane sözler söyler. Ley­lek ise halk bana iltifat etmesin seferimden geri kalmayım cahilane hareket edip kendini öyle gösterir. Halk ise kavağın sözüne inanırlar, leyleğin sözüne ta’n edip “Bak a şunun sözünü” diye ayıplarlar. Fakat ehil olanlar ikisinin de sözüne itimat etmeyip “Bak a şunun sözüne” diye taaccüp ederler.

Uğruluk yaptım ana, bühtan eyledi bana

Bir çerçi geldi eydür kâni aldığın kürkü.

Anlardan kurtulmadın ne ettiğimi bilmedin

Öküz ıssı geldi, eydür boğazladın kazımı.

Bir bâğiye uğradım gözsüz yılan yoldaşı

Haber sordum vermedi Kaysere durur azmi

 Yunus bir söz söyledi hiçbir söze benzemez

Cahillerin içinde örter mânâ yüzünü

Aslında Yunus Emre kuddise sırruhu’l-azîzin bu sözü gibi bir söz gelmiş geçmiş şeyhler tarafından söylenmemiştir. Gö­rünüşte sözler alay ve istihzaya ve çocuk eğlencelerine benzer. Fakat bâtınen Allah Teâlâ mahremleri olan ilâhî sırlar ve hakikat manası vakıf olan dostlarının yüzlerine namahremden saklamak için çekilmiş duvak ve nikap gibidir. Ta ki nâ-mahremin gözü gör­meye ve eli ermeye:

Yunus Emre kuddise sırruhu’l-azîz ye bu beyt sahih olur:

Her bir âşık bu yolda bir türlü nişan vermiş

Biri nişan vermedi nişanımdan ileri

Bu kasidenin bir misali de şuna benzer ki, buzağının burnuna kirpi derisinden burunsalık bağlarlar, tâ ki anası depsin emzirmesin diye. Şimdi nâ-mahrem olanlar her beytin sütünü emmek istedikçe her beyt hakikî sütün vermez reddeder.

Bu kaside ağreb’u-ül garâibdendir. Misli gelmediğinden Yunus Emre’ye mahsustur. Kuddise sırruhu’l-azîz


[1] Nîyazî-i Mısrî, Şerh-i Ebyât-ı Yûnus Emre, Süleymaniye Kütüphanesi (H. Mahmud Efendi), no: 1099/2;  ARİF, Hüseyin, Yunus Emre, İstanbul, 1977, s.49–62

[2] Altı çizili beyitler Niyazi Misri kuddise sırruhu Efendi bu kısımlara açıklama yapmamış. Bunun sebebi nüsha farklılığı veya sonradan başkaları tarafından yapılan ilave beyitler olabilir. Bu gazelde ve tarihsiz Osmanlıca Yunus Emre kaddese’llâhü sırrahu’l-aziz Divanında bazı fazla beytler vardır. Osmanlıca olan eserdeki gazel esas alınmıştır.

[3] Metin günümüz Türkçesi’ne ve cümle kuruluşuna çevirtilerek verilmiştir.

[4] “Bu fakir biçare Mısrî’den Yunus Emre kuddise sırruhu’l-azîz Hazretlerinin bu do­kuz beytini şerh ve beyan etmeyi bazı ihvan iltimas et­mekle yazılıp sekiz ay miktarı evrak arasında şöyle perişan kalmıştı. Sebep ol idi ki acaba -azîz’in muradı üzere oldu mu veya olmadı mı? Düşünüyordum.

Bir gece rüyada Yunus Emre kuddise sırruhu’l-azîz Hazretlerini gördüm. Bu fa­kire büyük bir müjdeile iltifat gösterip buyurdular ki: “Benim sözlerime yazdığın şerhi çıkar, insanlar menfeatlensin” dedi.  “İplik verdim çulhaya beytine yazdığın sözü yaz­ma, işte şu mânayı yaz!” diye bu yazılan mânayı beyan buyurdular. Bu beyte bir başka mana yazılmış idi, onu terk edip bumâna yazıldı.”

[5] Suyutî Cami’inde “Bir saat fikir, altmış sene ibadetten hayırlıdır” lâfzıyla zikretti.

[6]  Keşfu’l-hafâ, I, 352, hadis: 1069

[7] Orta Türkistan’da, Aral gölü civarındaki Harezm bölgesinde doğan Necmüddin Kübra (d.1145- hyt.1221) menakıbında bu olayın gerçekleştiği anlatılmaktadır.

Rivayete göre bir gün dostları ile zikir halkasında otururlarken bir kartalın bir serçeyi pençesine almakta olduğunu gördüler. Hazret-i Şeyh’in nazarı ilişen serçe kartalı kanadından tutarak yere çaldı.

[8] Mâide, 67

[9] Açıklaması: Kalıp o kalıp, ruhu başkadır.

ANKÂ-İ MUĞRİB İBN’ÜL ÂRABİ VE MECMU’A-İ KELİMAT-I KUDSİYYE-İ HAZRET-İ MISRÎ


İbn’ül Arabî Kaddesellâhü sırrahu’l azîzin Ankâ-i Muğrib’i ve Niyâzî-i Mısrî kaddesellâhü sırrahu’l azîzin hatıratı  ile ilgili birkaç tane tespit ettiğimiz bilgileri araştırmacılara yardım etmek için hatırlatmak uygun oldu.

 a-Niyâzî-i Mısrî’nin sürgün hatıralarını ihtiva eden günlüğe “Mecmu’a-i Kelimat-ı Kudsiyye-i Hazret-i Mısrî k.s.1223 Cemâdel-ûlâ” ismi sonradan konulmuştur.

b-  Satır sayısı muhtelif, bazı sayfalar karmakarışık, hesap ve yazılarla kaplıdır.

c-  Yazılan her güne ait hatırata bir numara verilmiştir. Bazı günler atlandığında numaralar büyüyerek gitmektedir. Ancak, numaraların kesin olarak neye göre konduğu, kullanıldığı, düzensizliğinden dolayı tespit edilemese de, sürgün günleri ile muvafık olduğu anlaşılmaktadır.

d- Niyâzî-i Mısrî’nin hatıratında İbn’ül Arabî’nin Ankâ-i Muğrib Kitabına değer verdiği ve ondan istihraçlarda bulunduğu ve birçok alıntılar sayfalar içerisinde görülmektedir.  Konu üzerinde araştırma yaparken Süleymaniye Kütüphânesinde bulunan Ankâ-i Muğrib nüshası [1] Limni’de kendi elinde bulundurduğu anlaşılmaktadır. Hatırattaki yazı ile Ankâ-i Muğrib kenarlarında Niyâzî-i Mısrî el yazıları kitabın  sonuna kadar devam etmektedir.

e-  Süleymaniye Kütüphânesinde bulunan Ankâ-i Muğrib nüshasında görüleceği üzere kapağın ilk sayfasında Muhammed Mısrî El-Malatî, El-Halvetî, El-Uşşâkî (H: 1071- M: 1660) kayıt düşülmüştür.

f-  İç sayfalarda hemen hemen hepsinde sırrı açılmış ayetlerin, günlerin vukua gelen olayların kitabın gösterdiği işaretler ile uygunluğu ile kenar notları ile belirtilmiştir.

Mesela: 12a da “Yusuf’un hapse girişi 1087”

               16a da “1086 da hapisten çıktığım gün” Bu türlü birçok kayıt bulunmaktadır.

g-Halil ÇEÇEN Beyefendinin hazırladığı “Hatıralar” kitabı ve tezi ile Ankâ-i Muğrib tekraren birlikte incelendiğinde uyuşma ve benzerlik ve daha başka bilgiler ulaşılacağı görülecektir.

h-Niyâzî-i Mısrî’nin bu hatıratında eksiklikler olduğu verilen numaralardaki düzensizliğin ciltleme hatasına bağlı olduğunu hesap ederek tekrar gözden geçirilmesi gerektiği önemli husustur.

i- Hatıratta geçen psikolojik sıkıntılı dönemlerin Karabaşı Velî (Şeyh Ali Alâeddin Atvel) kaddesellâhü sırrahu’l-aziz (h.y.t. 1097/1686)’nin Limni’ye sürgün döneminde daha fazla artış göstermesi, devletin Niyâzî-i Mısrî hakkında bir baskı oluşturma niyeti ve “iki veli”yi de bertaraf etme planına uygun düşmektedir. Çünkü Karabaş Veli kaddesellâhü sırrahu’l azizde sürgünden kısa bir dönem sonra Hakk’a yürümüştür.[2]

j- Hatırattaki argo ifadeler, çekilen sıkıntılardaki vehametin aşırıya ulaştığını devlet idaresi tarafından yapılan zulmün aşırılığını göstermek ve “meczup” bir görüntü ile şiddetin azaltılmasını sağlamak için olduğu görülmektedir. Bu tespitimize misal olarak Niyâzî-i Mısrî kaddese’llâhü sırrahu’l azîz bir zaman oğlu Ali Çelebi hakkında cami kürsüsünden söylediği sözlerdir.

[Rakım Efendi, Şeyhi Muhammed Mevlevi Efendi'den dinlediği hadiseyi şöyle anlatıyor? “Hazret-i şeyh Mısrî Efendi, daha önce oğlu Ali Efendi hakkında herhangi bir olumsuz şey söylemediği halde bir gün hankahda kürside va'z ederken birden

“Bu ana dek benim akvâlimi hilafa hami etmeyüp tasdik ve tahkik eyliyen dostlarım ve dervişlerim bi rayb u riya ve bi-şek ü murâ malumunuz olsun ki bu vakte dek benim oğlum i'tikad eylediğiniz Ali benim oğlum değildir. Benden değildir. Her kimse ki beni ister ve sever böylece bilsin bu güne dek ayan u beyan itmemiş idim lakin vaki'ul hal bu idüginde iştibah itmeyesiz” anlamında sözler söylemişler. Bu konuşmayı duyanlar acaba bu da önceleri gelen cezbeli konuşmalardan birini 'Havadis-i rüzgârdan bir kaziyyeye mebni midir' şeklinde düşünürler. Daha sonra Mehmed dede Mısrî ile yalnız kaldığında bu konuşmanın anlamını sorduğunda Mısrî'nin verdiği cevap çok farklıdır.

“Benim oğlum Şeyh Ali şer'ü 'akl ve nefsü'lemr hükmü üzre sahih-ü salim kurretül-aynım sulbi oğlumdur. Lakin senin dahi malumundur, taraf-ı hilafımızda çok eyyamdır ki zorba zevi hile vü keydilerine ittika vü 'avna ve mürdelerine i'tina idüp her zaman teşmiri said husumet ve sahte zeyl-i 'advet ü buğz ve kin ü kasd-ı intikâm-ı şeytanî iden mungaşıbân-ı müdebbirân bi-keremillah-i teala biz labis-i libâs hayat oldukça ne bana ne evlad u 'ıyalimize zarar-ı beyyin ve keder zahirasına kadir olur değillerdir lakin... Fakat benim vefatımdan sonra onlara zarar vermelerinden korktuğum için böyle bir şey yapıp onlara gelebilecek tehlikeyi önlemek istedim” diye ifade ediyor.][3]

k-  Hatıratın eksik kısımları olduğu ve birileri tarafından bu kısımların tahrip edildiği ve saklanıldığını düşünmekteyiz. Bu noksan kısımlar ile hatırat birçok önemli bilgiye ulaşmamıza yardım edecektir.

İhramcızâde İsmail Hakkı

Konu ile ilgili nüshaları buradan inceleyebilirsiniz.

Sırr-ı Mektûm-u Mahtûm- (Üzeri Mühürlenmiş Gizli Sırlar) İbn Arabî

http://archive.org/details/NiyaziMisriHatiralar-halilCecen

http://ismailhakkialtuntas.files.wordpress.com/2012/09/anka-i-mugrib-_pertevpac59fa_314.pdf

http://ismailhakkialtuntas.files.wordpress.com/2012/09/anka-i-mugrib-_hatm.pdf

http://ismailhakkialtuntas.files.wordpress.com/2012/09/anka-yeni-c59ferh.pdf

 


[2] Karabaş-ı Velî’nin dört yıl kadar süren Limni’deki sürgün hayatı l683’de sona erer. Şeyh yeniden Üsküdar’a döner. 1685 yılında deniz yoluyla hacca gider. Karabaş-ı Velî, hac görevinden sonra Medine‘de Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin ravza-i pâkini ziyaret etmiş, onun huzurunda son halifesi Edirne’de metfun Mustafa Efendi’ye hilâfet vermiş, Mısır kafilesiyle Mısır’a dönmüştür.

Karabaş-ı Velî, Mısır’a üç konak mesafede kırk bin hacının konakladıkları yerde hava gayet açık olduğu hâlde bir sel geleceğini keşfederek durumu hacı­lara bildirmiş ve selden kurtarmıştır. Bu olaydan kısa süre sonra hicrî tarihe gö­re yetmiş yedi yaşındayken, 8 Safer 1097/5 Ocak 1686 cuma günü saat sekizde Hakk’a yürümüştür.

[3] Kerim KARA, Vâkıât-ı Niyâzî-i Mısrî, Ankara, 1997, Yüksek Lisans Tezi, s.XXV

YOKLUK BİLGİSİ ve SAKLI SIRLAR


بِسْـــمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

الحمد لله رب العالمين والصلاة والسلام على رسولنا محمد وعلى اله وصحبه وسلم اجمعين

“Ey insanlar eğer öldükten sonra dirilmekten kuşkuda iseniz (bilin ki) biz sizi (önce) topraktan, sonra nutfe(sperm)den, sonra alaka (embriyo) dan, sonra biçimlenen ve biçimlenmeyen bir çiğnem et parçasından yarattık ki, size (kudretimizi) açıkça gösterelim. Dilediğimizi belirtilmiş bir süreye kadar rahimlerde tutarız, sonra sizi bir bebek olarak çıkarırız. Sonra güç (ve kabiliyetler) inize ermeniz için (sizi büyütürüz). İçinizden kimi (henüz çocukken) öldürülür, kimi de ömrün en kötü çağına(ihtiyarlığa) itilir ki, bilirken bir şey bilmez hale gelsin (çocukluğundaki gibi bedence ve akılca güçsüz bir duruma düşsün). Yeri de kurumuş, ölmüş görürsün. Fakat biz onun üzerine suyu indirdiğimiz zaman titreşir, kabarır ve her güzel çifti bitirir.”   (Hac, 5)

VARLIK VE YOKLUK

“Varlık” kelimesinin en zengin ve en derin anlamına Arapçada rastlamaktayız (ve-ce-de) fiilinden gelmektedir, Vücûd, vicdan, vecd ve vücd mastarlarını üreten (ve-ce-de)’nin anlamı, “bulmak”tır.

Vücûd kavramının diğer manası da, beş duyu ile idrâk edilen, bulu­nan ve belirlenen şey demektir. Bu anlamda beş duyu vasıtasıyla algılanan şeyler vardır, diyebiliriz. Hâlbuki beş duyu ile bilemediğimiz, ama akla göre var olan varlıklar da vardır.[1]

Mutlak varlık, Allah Teâlâ’dır. Allah Teâlâ, her şeyi yaratan ve yok edendir.

Var oluşun sebebi ve dayanağı Allah Teâlâ’dır. Yaratma, Allah Teâlâ’nın kendini göstermesi, kendini gerçekleştirmesidir. Yaratma, onun için güç değildir. Allah Teâlâ, bu varlık dünyasını yaratmadan önce başka varlık dünyaları yaratmıştır; bu içinde yaşadığımız varlık dünyasının yok olmasından sonra da, yeni yaratmalarına devam edecektir.

Allah Teâlâ, diğer varlıkları yaratmış ve zamanın içine atmış ve onun içindeki varlıkları da “varlık” ve “yokluk” ile karıştırmıştır. Buna göre varlık meselesinde cevaplandırılması gereken ilk sorulardan biri, Allah Teâlâ dışındaki varlığın gerçekten var olup olmadığıdır.

Varlık, var’mı dır; yoksa algıladığımız varlıklar yok mudur?

 Üzüme bakıyor, şarabı görüyorum yok’a bakıyorum açıkça var’ı görüyorum.[2]

Yokluk’u düşünmek çok zor bir konudur. Aslında yokluk, var olmanın yeni bir şeklidir. Başka varlığa dönüşmek çoğu kez yok olma olsa da, yeni oluşum da, yokluktan var olma gibi bir şeydir.

“Ayniyyet nedir?

Ayniyyet yokluk ile bilinir. Seni bu Dünya meşgul etmesin. Kesreti (bu dünya ve on­daki her şeyi) perde görüp kendini perdelenmiş sanmayasın. Her işi Hakk’la hak edesin. Memur ettiğimiz işi, Allah Teâlâ’ya kul olma meselesi bilip, kendini mânevî yük­selmeden halî saymayasın.” [3]

Bu yokluk ve varlığın arasında mutlak varlığın Allah Teâlâ olduğunu bilen insan nefsine pay çıkarmayıp, Allah Teâlâ’ya varlığı kendine yokluğu tercih etmelidir. Bu şekilde huzuru ve hakikâtin yüksek mertebelerine erer.

Ey padişah, ben senin ulu kapında sığınak bulmuşum,

Senin katına yüzüm kara gelmişim,

Dört nesne getirdim ki, bunlar senin ihsan hazinende yoktur:

Yokluk, isyan, güçsüzlük ve günah getirmişim.[4]

Bir adam yokluğa erişir, kendisine yokluğu ziynet edinirse, o adamın, Hz. Muhammed Mustafa sallallâhü aleyhi ve sellem gibi gölgesi olmaz. “Yokluk benim iftiharımdır” sırrına ziynet yokluktur. Bu çeşit adam, mumun alevi gibi gölgesizdir. Mum, baştan aşağı alevden ibarettir. Gölge onun çevresine uğrayamaz. Mum kendisinden de kaçtı, gölgeden de. Mumu dökenin isteğine uydu, ışığına sığındı.

Mumu döken muma der ki; Seni yok olman için döktüm. O da, ben yokluğa kaçtım diye cevap verir. Bu var olan ışık, lazım bir ışıktır, geçici ve arızi ışık gibi değil.

Mum ateşe tamamı ile yok oldu mu artık ondan ne bir eser görürsün ne bir ışık! Suret ateşi karanlığı gidermek için mum suretinde durur. Beden mumu şu görünen mumun aksinedir; yok oldukça can nuru artar. Bu ebedi ışıktır, mumsa geçici. Can mumunun alevi, Allah Teâlâ’ya aittir. Ateşten meydana gelen şu ateş, nur olduğundan geçici gölge, ondan uzaklaşmıştır. [5]

Yokluk haline kavuşmak için, istekleri terk edip ve arzularından ayrılmak gerekir. Böylece yokluğun içine düşen varlığın yokluk olduğunu Allah Teâlâ’dan başkası olmadığı ve O’na muhtaç olduğunu görür.[6] Yokluk haliyle bütün şeylerde Allah Teâlâ’nın varlığı açığa çıkar.[7]

Yokluğun zevkini suda görürüz. Tad ve renkten kendini arî kıldığı için hiç bıkılmadan devamlı içilmek istenir. [8]

Hızır, gemiyi kötü kişilerin ellerinden kurtarabilmek için deldi, kırdı. Mâdemki kırık gemi kurtuluyor, sen de kırıl! Emniyet yoksulluktadır, yürü yoksul ol. Madeni olan ve madenden birkaç parası bulunan dağ, külünk, kazma yaraları ile paramparça oldu.[9]

Bâtın’ın, Hakk’ın bir yüzü.

Zâhir’in ise, Hakk’ın aletidir.[10]

İhramcızâde İsmail Hakkı Toprak Efendi Hazretleri bu konuda buyurur ki;

“Yok olunur, var olunur.”

 “Yok olun. Yok olursanız, Allah Teâlâ var olur.”

“Gardaşlarım! Nâci denilen fırka sizlersiniz. Bakarsınız bazı kişiler tarîkata giriyorlar. Çok geçmeden acayipten garaipten bahsetmeye kalkışıyorlar. Kendilerinin bir adam olduklarını zannediyorlar. Fakat büyük kim, küçük kim, o sonra belli olur.  Bizim tarîkatımıza gelen kimse uzun yıllar çalışır. Ancak kendi küçüklüğünü (yokluğunu) fark eder. Yetmez mi bu fark. Çünkü keramet (varlık) kulu Allah Teâlâ’dan uzaklaştırmaya yarar.[11]  İnsan, Ahlak-ı Muhammedi ile ahlaklanmalı kuldan istenen budur.  İnsan ile ebedi âleme gidecek kazanç da budur.[12]

“Bir gün bize iki kimse geldi.

“İsmail Efendi, sen bu şeyhliği buldun mu?  Çaldın mı?  Aldın mı? Dediler.

 “Bende onlara; ne buldum, ne çaldım, ne de aldım. Hini sabavetimden beri, kendimi bir yokluk içinde ve yok bilirim;  dedim.”  Onlar;

“Haydi, İsmail Efendi, imtihanı kazandın dediler.”

—-

Eskiden tarîkata intisap için gelenlere, şeyhler ilkönce şunu telkin ederlerdi.

“Gardaşım, yüz sene önce sen var mı idin? Yüz sene sonra var mı olacaksın?”

Sorulara hayır cevabını veren ihvana;

“Gardaşım, iki yokluğun arasında olan da ne varlık olursa sen O’sun. Buna göre hareket et.”

Yokluk tevhit mertebesinin başlangıcı ve sonudur. Tarîkat yok’tan, var’a giden bir yolculuktur.

Hz. MEVLÂNA’NIN GÖRÜŞLERİ

Hz. Mevlânâ kaddesellâhü sırrahu’l azîz, varlık ve yokluk meselesini şöyle kurmaktadır: Yokluk, insanda bir ihtiyaç olarak ortaya çıkar. Bu ihtiyaç çok yönlüdür. Bir yönü de, insanın ham kabiliyetlerle dünyaya gelmiş olması sebebiyle olan ihtiyacıdır. İnsan, imkânlar yani sonradan olabilecek ârizi sıfatları taşıyabilecek varlıkdır. İçinde var olan tohum hakkındaki kabiliyetsizleri geliştirebilecek bir imkâna sahiptir. İşte, insan im­kânlarını kullanıp, varlığını geliştirir ve zenginleştirir.

“Bizi yokluktan ciğeri yanmış, susamış bir halde sen var ettin de gözümüzü şu devlet çeşmesine diktin” diyen Hz. Mevlânâ’ya göre, insandaki susamışlık denen ihtiyacı, “tüm varlık” dediği İlâhî aşk yaratmak­tadır. İnsanı halden hale koyan, değiştiren ve geliştiren varlığın en büyük noktası olan ilâhî aşktır.

Mevlâna kaddesellâhü sırrahu’l azîz mesela; armut ağacını, benlik için bir motif olarak kullanır. Armuttan, yani benlikten inmesini tavsiye eder. Varlığından, benliğinden inmedikçe doğru göremezsin, şaşarsınız. Benliğinden indin mi, düşüncen de düzelir, gözün de doğru görür; sözün de doğrudur. İşte o zaman terk ettiğin o benlik ağacının dalları, yedinci gökte bir baht ağacı olur. Ondan indin mi, Allah Teâlâ rahmetiyle o ağacı değiştirir. Görüldüğü gibi, Mevlâna insan varlığını yok saymakla, varlık âle­minde yer edineceğine işaret ediyor, halden hale geçirir ve daha da zenginleşirir. Varlık âleminin ötesine geçebilmek için, “Buna benim gözümle bak!” diyen Mevlâna’ya göre, aşk içinde aşkı seyretmek, varlıktan kurtulmayı, addan ve sandan vazgeçmeyi gerektirir.

Geçici, arık ve kararsız varlığın, ebedî Rabbin varlığından geldiğini hatırlatan Mevlâna, geçici varlık kendini ona ısmarladığı zaman ölümsüz­lüğe erişir, görüşünü beyân etmekle, hedef göstermektedir. “Kendine gel, varlığını bu yüceliğe feda et. İlâhî denizin avucuna gir, yok olmaktan kurtul. Varlığını sat, damladan vazgeç de inci­lerle dolu denizi satın al!” öğüdünü vermektedir.

Diğer taraftan Hz. Mevlânâ, yoklukla varlık arasında çok ilginç bir ilişki kurmaktadır. Ona göre, Mi’râc edenlerle beraber olursa, onların safında durursa, yokluk bir Burak gibi onu alıp yücelere ağdırır.

Hz. Mevlânâ kaddesellâhü sırrahu’l azîzin anlayışında Mi’râc, mekân olarak göklere ağmak değildir. Kamışı şekere ulaştıracak şey Mi’râc’tır. Bu Mi’râc, buğunun göğe ağması değildir; ana karnındaki çocuğun bilgi ve duygu derecesine ağmasıdır. Böylece onun anlayışında, insan bilgilendikçe yücelir, o bilgi onun Mi’râc’ı olur. Mutlak Varlık, yani Allah Teâlâ, yoklukta iş görür. Yoğu var edenin iş yurdu yokluktur. Bu tıpkı şuna benzer. Hiç kimse yazılmış kâğıda yazı yazmaz. Fidanlığa yeniden fidan dikmez. Bir şey ekilmemiş yere tohum ekilir. Sen de bir şey ekilmemiş yer ol, yazı yazılmamış bir kâğıt kesil de, İlâhî öğretiyle şereflen ve o sana tohum eksin, diyerek insanın ben­lik ve parça-buçuk bilgilerden arınmasını istiyor. Mevlâna, dervişçesine varlığının başını kesmesini ve varlığından ge­çip yok olmayı isterken, “Sen atmadın, attığın va­kit” (Enfâl, 17) âyetinin sırrını hedef almaktadır.

Hz. Mevlânâ’ya göre, dünyâ yokluktan korktuğundan yolunu sapıtmıştır.  Aslında yokluk sığınılacak yerdir.

Bilgiyi nerede arayalım?

Varlığı bırakışta.

Elmayı nerede arayalım?

Elden vazgeçişte.

Böylece Hz. Mevlânâ’nın yokluk anlayışında hiçlik değil, yeni bir var­lığa kavuşma, bir yücelme ve tazelenme vardır. Yokluktan korkma psiko­lojisi insanı yoldan çıkarır. Onun için bu korkuyu, dünya insanlı­ğından gidermelidir. Hz. Mevlânâ, benliğine ancak geçici benliğinden sıyrılınca kavuşacağını, hakîkî benliğe, düşünce ve akılla varılamayacağını, ancak yok olmakla varılacağı öğüdünü vermektedir. Hz. Mevlânâ, insanın noksan­lıklarını, yokluklarını, olgunluğu, bütün sanatların ve hünerlerin aynası olarak görmektedir. Elbise biçilip dikilmişse, terzi sanatını nasıl gösterir?

Zayıf hasta bulunmazsa, hekîm sanatını nasıl icra eder?

Bakırların horluğu, bayağılığı meydanda olmazsa, kimya nasıl görünür?

Diye sorular sormak­tadır. Yokluk ve noksanlıklar, insanı araştırmaya itiyor. Tüm sanatlar, noksanlıkların giderilmesiyle ortaya çıkıyor. İnsanlardaki noksanlık, hamlık ve yokluklardan doğuyor. Öyle ise, yokluk, varlığa, ol­gunluğa ve yücelişe gebedir.

Hz. Mevlânâ’ya göre, zıddı meydana çıkaran şey onun zıddıdır. Bal sirke ile belirir. Kendi noksanını, yokluğunu gören kişi, olgunluğa on atla ko­şar. Kendini olgun sanan, bu zannı onu engelleyeceğinden Allah Teâlâ’ya koşamaz. İnsanın canında olgunluk vehminden daha kötü bir şey olmadığını söyleyen Hz. Mevlânâ, kendini görme gidinceye kadar gönül ve gözünden çok kanlar akacağını, İblis’in de “Ben ondan hayırlıyım” ifade­siyle değerini kaybettiğini öğütlemektedir.

Ona göre Allah Teâlâ’ya yakınlık, ne yücelere ağmaktır, ne aşağılara inmektir; varlık hapishanesinden kurtulmaktır. Yok olan için ne yukarı, ne aşağı, ne çabukluk, ne uzaklık ve ne de geç kalış vardır. Allah Teâlâ’nın sanat tezgâhı yokluktadır. Sen aldanmışsın, ne bileceksin yokluk nedir? Bir devlete, bir şerefe ulaşınca neşelenmenin tam tersi, onları kaybedince duyulan yokluktur. Bu tip adamın bütün varlığı yokluktur. Yoksulluk, horluk onun övüncüdür, yüceliğidir diyen Mevlâna, varlıkla yokluğu tamamen psi­kolojik bir boyutta aramaktadır.

Mevlâna, Allah Teâlâ’ya yalvarırken, varlık ile yokluk arasındaki farkı insa­nın mânevî yapısında arar.

“Allah Teâlâ’m! Sözün, harfin bittiği durağı cana göster. Göster de tertemiz can, başını ayak yaparak o çok geniş yokluk alanına gitsin. O kadar geniştir ki, o yokluk alanı, bütün bu hayâl ve varlıklar hep oradan azık alırlar. Hayâller, yokluğa karşı pek dardır, ondan dolayı hayâl, gam sebeplerindendir. Varlık ise, hayâlden de dardır. Duygu ve renk âlemi ise, hayâl ve varlıktan da dardır, dapdaracık bir zindandır,”

Düşüncesini ileri süren Hz. Mevlânâ, varlığın yokluktan dolayı feryat etmediğini, tam tersine yokluğun varlığı kendinden uzaklaştırdığını, onun için sen;

“Yokluktan kaçıyorum deme; asıl senden kaçan odur. Görünüşte gel der, seni kendisine çağırır, ama iç yüzden kovuş sopasıyla seni sürer, kendinden uzaklaştırır. Varoluş, yoklukta gizlidir. Yokluk en yüce mertebedir. Onun için yok-yoksul kişiler yarışı kazanmışlardır; ödülü almışlardır. Önemli olan beden yokluğudur, dilencilik değil.”

Mevlâna, yokluk âlemi ile varlık âlemi arasında bir yol ve sıkı bir ilişkinin olduğuna dikkat çekmektedir. Bu ilişki yeniden yaratmayı, sü­rekli oluşumu ve kâinattaki yenileşmeyi meydana getirmektedir. İnsanın beden ve psikolojik yapısında da aynı yenileşmeler, bu ilişkinin neticesinde olmaktadır. Mevlâna, bunu şöyle dile getirir:  “O yokluk çölünden, şu görünen âleme özlemler çeke-çeke, bölük-bölük kervanlar gelmede. Bu çölden her akşam, her sabah kervan üstüne kervan geliyor. Geliyor; biz geldik, nöbet bizim, artık sen git diye yerimizi-yurdumuzu alıyor. Çocuk, akıl gözünü açtı mı, baba tezce pılısını-pırtısını kağnıya yüklüyor. Oradan bu yana, bir ana cadde var; oradan buraya geliyorlar, buradan oraya gidiyorlar. İyice bak da gör, oturmuşuz da otururken gidiyoruz biz; yeni bir yere gidiyoruz biz; ama sen görmüyorsun. Sermâyeni bugün için değil, ileride bir şey yapmak için biriktirir, hazırlarsın. A yola tapan! Yolcu ona derler ki, yol alışı, gidişi ileriyedir. Gönül perdesi ardından da bıkmadan, usanmadan, soluktan soluğa hayâl sürüleri gelmededir. O düşünceler, hep bir fidanlıktan gelmeseydi, nasıl olurdu da hepsi de bölük bölük, gönül kaynağına koşmada. Testilerini doldurup giderler, boyuna belirirler, meydana çı­karlar; gizlenirler, izleri belirmez. Düşünceleri, gökyüzünün yıldızları bil! Bir başka göğün çevresinde döner onlar.”

Yokluk âleminden gönül aynasına her zaman hayâl ve düşünceler gelip-gitmekte olduğunu ileri süren Hz. Mevlânâ, bu geliş ve gidişlerin bir ilişkinin ifâdesi olduğunu vurgulamaktadır. Bu beyitlerde âlemin her an yokluktan var olduğunu, tasavvuf terimiyle “gayb” âleminden “ayn” âlemine geldiğini ve gene o anda “ayn” âleminden “gayb” âlemine gittiğini, âlemin her an yeniden yeniye yaratıldığını, iç âlemde de bunun böyle olduğunu, yeni düşüncelerin, yeni hayallerin belirdiğini, adetâ oturduğumuz halde her an yeni bir yerde, yeni bir yaratık olarak gittiğimizi anlatıyor. Kâf Sûresi’nin 15. âyetinde “İlk yaratılışta âciz mi kaldık? Hayır, ama onlar, yeni bir yaratılıştan şüphe içindeler” ifadesini, sûfîler hem ölümden sonra dirilişe, yani âhiret âlemine delil olarak kabul ederler; hem de bunu her an yaratılışa işaret sayarlar ve bu tarzda yorum­larlar. Yenilik konusunda varlık ve yokluğu, Hz. Mevlânâ kadar derinlemesine inceleyen ve o düşünceyi düşüncesine yerleştiren birini bulmak çok zordur. O, yeniyi takip etmesini, eskiyi; kokmuş ve çürümüş şeyleri atmasını, yok etmesini şöyle tavsiye eder:

“Yeniyi al, ver eskiyi; çünkü her yılın geçen yıldan üç kere daha üstündür, daha fazla. Hurma fidanı gibi vergili, bağışlı olmazsan, var, eskiyi eskiye kat, yığ ambara. Eski, kokmuş, çürümüş şeyi, görmedik kişiye armağan götür.”

Mevlâna, yokluğun varlıktan önce geldiğini, başka bir ifâde ile yokluğun cevher, varlığın da araz oldu­ğunu savunmaktadır.

“O kavuşma, ölümsüzlük içinde ölümsüzlük, varlık içinde varlık; fakat önceden o varlık, yokluk içindedir.”

Bu görüşüyle, Mevlâna Mülk Sûresi’nin 2. âyeti ile Bakara Sûresi’nin 28. âyetine işaret etmektedir. Mülk Sûresi’nde Yüce Allah Teâlâ önce yokluğu, sonra varlığı yarattığını ifâde etmektedir. Orada geçen “Mevt,” varlıkların ölümünü değil yokluğu; “Hayat” kavramı da varlığı ifâde etmektedir. Bunun böyle olduğunu Bakara Sûresi’nin 28. âyetinden öğre­niyoruz.

“Siz yokken sizi var eden Allah’ı nasıl inkâr edersiniz? Sonra sizi O öldürecek, tekrar sizi O diriltecek.”

Ayette geçen birinci “Mevt,” yokluğu; birinci “Hayy” ise, varlığı; ikinci “Mevt,” ölümü; ikinci “Hayy” kavramı da âhirette yeniden yaratı­lışı ifâde etmektedir. Bundan anlıyoruz ki, yokluk da yaratılmıştır. Mevlâna, yeniden doğmak için yok olmak gerektiğini söylerken, her yok oluşun ardından bir yeniliğin doğacağını işaret etmek­teydi.

“Kendine gel, tereddüt etme, önce yok ol, yokluğa daldıktan sonra, doğudan baş göster ve aydınlat.”

Mevlâna, neden yokluğa dalmasını istediğini açıklar. Birincisi beytin sonundaki “yeniden doğma” faaliyetidir, ikincisi de benliğin açığa çıkarılmasıdır. Çünkü ona göre benlik, düşünceyle açığa çıkmaz, yokluktan sonra açılır ve ortaya çıkar. 

“Bu ben, düşünceyle nasıl açığa çıkar?

O ben, (fena) yokluktan sonra açılır, meydana çıkar.”[13]

YOKLUK BİLGİSİ’NE GİRİŞ

Küçüklere, “Büyükler ne yaptıklarını bilirler” diye öğretilmiştir. Büyükler, hep “Yokluk Bilgilerin arttıkça ilerleyip yükseleceksin” derlerdi. Müridde, sulûkünü bitirene kadar bu öğretilen gö­rüşlerle, bitirip icâzetini almaya çalışır.

İrşadının daha ilk yılında şeyhler, halifeler ve müridler, çokta far­kında olmadıkları, yokluk bilgisini görüp şaşırıp kalmaktadırlar. Daha sonra bu durumun, normal olduğunu düşünebilirler. Aslında yokluk bilgisinde tetkikler derin­leştikçe, her makamda anlamayan bir­takım kişiler olduğu fark olunur.

 “Mürşid-i Kâmil”miş gibi, gerçekten de güvenilir dayanak” rolü oynayarak, kuruntularını ve “seyr sorumluğu” yüklenen pek çok müteşeyyih vardır. Tembel ve kaba, yüksekten atılmış sözlerini korkak davranışlarıyla yalanlayanlar, yaradılışlarındaki boyun eğme eğilimleri nede­niyle vazifesini beceremeyen şeyhler sa­yılamayacak kadar çoktur. Bizler büyük bir aldır­mazlık içinde maneviyat taliplerine, ne dediği anlaşılmaz eser verenlere, doğruyu dahi konuşamayan dil şeyhleri­ne söz söyletmeyi değer bulmuyoruz. Tekkelerde veya kendi zaviyelerinde dahi düzen kuramamış şeyhlerin, düzenleme usûllerini görüyor; sesi duyul­maz, sözü anlaşılmaz vaaz derslerini dinlemiştiriz.

Nefis Terbiyesinin her türlüsünde ve her düzeyinde yokluğa doğruliği gördükten sonra, bunun nedeninin, taliplerin seviyelerine göre yöneten, bilinmeyen kimi kurallardan kaynaklanabilece­ğini düşünülebilir.

İşte bir seyrdeki düzen için­deki taliplerin nasıl yükseldiklerine, yüksel­dikten sonra da ne olduklarına ilişkin araştırma yapmak gerekmektedir. Şimdi;

Zamanla nefis terbiyesinde her mürid, kendi yokluk bilgisi düzeyine doğru yükselme eğilimindedir.

Usûlü böyle ortaya koyduktan sonra, seyr makamları inceleyen, “Nefis Terbiye Sistemini”ni anlayabilir.

Makam, belli rütbe sırala­rı olan hususlar için kul­lanılır. Terbiyedeki usûl, tüm seyr makamları, dolayısıyla insan yapısının tümünü an­layabilmenin anahtarıdır. Farklı olma özentisi içindeki birkaç kişi, Nefis Terbiyesinin dışında kalma­ya çabalayabilirler, ama ticaret, siyasa, devlet memurluğu, askerlik, din ve eğitim alanlarındaki herkes terbiyedeki makamlarla ilgi­lidir; hepsi de “Yokluk Bilgisi”nin etkisinden kurtulamamıştır.

Demek ki yeterince süre olduğu varsayıldığında her mürid, kendi yokluk bilgisi düzeyine ulaşır ve orada kalır. “Seyrin Tamamlayıcı Usûlü”ne göre:

Zaman içinde her seyr, onu yapmakta olan mürid tarafından Yokluk Bilgisi’ne vuslat eğilimindedir.

Tabidir ki tüm taliplerin yokluk bilgisi düzeyine eriştiği pek az gö­rülür. Çoğu durumlarda seyr makamının amaçlarına ulaşması için birtakım çaba­lar gösterilir. İşte bu çalışmalar, çok zaman daha kendisinin bir sonraki yokluk bilgisi düzeylerine bile erişmemiş halifelerce yürütülmektedir.

USÛLÜ UYGULAMA

Konuya nefis terbiyesinin en düşük seviyesinde bulu­nan müridler, halifeler ve şeyhlerden başlayalım. Bu yönden onları “Varlık”ta, “Yokluk Yolunda” Ve “Yokluk Bilgisi’ne Ulaşmış” diye üç gruba ayırabiliriz. Bu dağılım teorisinde gösterdiği, deneyimlerin de doğrula­dığı gibi, bu grupların üçüne de eşit sayıda insan düşmez;

Çoğunluk “Yokluk Yolunda”,

Daha az sayıdaki insanlarda de “Varlık”ta ve “Yokluk Bilgisi’ne Ulaşmış” gruplarına girerler.

Yokluk Bilgisi’ne her mürid yükselmeyi tam olarak hak edemez. Halife icâzetini alabilir. Eğer şeyh de olursa kendisine ne nasıl öğretildiyse, müridlerine de aynı şey­leri, aynı biçimde öğretmeye çalışır. Fakat dayanılacak bir kuralın, ya da bir misalin bulunamadığı durumlar dışında müridin terbiyesi hiç de kolay olmaz. İşte Şeyhin, ödün vermeyen biçimselliği karşısında imdadına yetişecek bilgiyi verecek birine muhtaçtır.

Demek ki hiçbir kurala, hiçbir emre uymamazlık etmediği halde şeyhlerin çoğu bile sık sık kötü duruma düşebilir. “Yokluk Yolunda” olsalarda hiçbir za­man “İleri Yokluk Bilgisi”ne yükselemeyecektir.

Burada hatırlatacak olursak insan herhangi bir seyr makamında veya yokluk bilgisilerinin düzeyine erişmiş kişileri tespit edebilir. Fakat birçok kimselerin seyr makamlarında, zeytinya­ğının üste çıkıp orada “donduğunu” görülebilir. Bu ise yaratılış gereğidir.

 

ÖZEL YARDIMLAR

Rüyalar

Rüyalar yalancı bir yükselmelerdir. Mürid gördüğü rüyalar ile hakikâte bir uruç yaptıkları­nı sanır; şeyh ise işin doğrusunu görür. Şu da var ki bu yalancı yükselmenin asıl amacı, nefis terbiyesinin dışındakilerin ve zayıf olanların gözünü boyamaktır. Genelde rüyalarla birçok manevra başarıya ulaşmış sayı­lır. Ama denetimli bir terbiye sisteminde, böyle şey­lere değer verilmez. Terbiye Sistemini yönünden gerçek yükselme diye kabul edebileceğimiz tek yük­selme, yokluk düzeyinden yapılacak yüksel­medir.

Rüyaların etkileri neler ola­bilir?

Şeyh müridin seyrinde üç yarar birden sağlar:

1)    Kendi başarısız­lığını örtbas etmiş olduğu gibi başarısının haklılığını ispatlar.

2)    Müridin moralini yükseltir. Müridler “Eğer şeyhim gibi, ben haydi haydi yetişebilirim” di­ye düşünür. Böylece rüyalar, pek çok mavi boncuk dağıtmanın yerine geçer.

3)    Şeyh seyrde kendi makamını korumuş olur. Müridde oyalayıcı bu rüyalarla “Yokluk  Bilgisi” yolunda olduğunu bilince düşer, tatmin olur, şeyhinden ayrılmaz. İlâh seviyesinde bir ilişkiye giriftâr olur.

Terbiye Sisteminde her ge­lişmiş bir sonraki makam, vuslat düzeyinde “varlık kalıntısı” özelliği gösterir. Bu sebeple talip olanlara hem sezgiler ve rüya adayları bulunur. (istihareciler) Bu nedenle rüyalar, müridleri yetiştirmede pekâlâ işe yaramaktadır.

Görev Verme

Görev verme, başka bir yalancı yüksel­me yöntemidir. Yokluk Bilgisi’ne ulaşmaya çalışan müride, makamı yükseltilmeden iltifaten bir unvan verilir ve tekkeden veya zaviyeden uzak bir yere gönderilir.

Seyr makamı ne denli büyük­se ve eski mürid ise, görev verme yöntemi o denli kolay uy­gulanabilir. Bu kişiler şeyhin etrafında piramidinin tepe taşı, tek başına, bir temele dayanamadan boşlukta asılı durmaktadır! Bu ilginç duruma “yüzen kilit taşı” adını verilir. Diğer müridler zarar görmesin diye bu tür bir uygulamaya gidilir.

Mürşid Desteği

Bazı tarikat şeyhleri, ken­di çocuklarını ve sevdikleri ile öteki müridleri arasında ayrım yapmazlar. Hepsi, Nefis Terbiyesinin en alt düze­yinden işe başlayıp, “Yokluk Bilgisi”ne ulaşabilecek şekilde yetişirler.

Ne var ki birçok tarikatlerde, şeyhler, çocuklarını doğrudan doğruya üst bir düzeye getirirler; çocuklarının bir süre sonra bir basamaktan diğerine yükselmelerine gerek kalmadan, en üst düzeye ulaşacak yete­neği elde edebileceklerini düşünürler, böylece oğul babaya “hayr-ül halef” olur, derler. İşte bu ikinci tip durumlara, Mürşid Desteği denir.

Başlıca iki usûl ile uygulanır:

1-    Bu usûlde, makamdaki müridlerden birisi­nin yeri görev verme, ya da başka sebeplerden biriyle değiştirilir; Mürşidden destek alana böylece yol açılır. Bu usûl ikinciye göre da­ha az kullanılır; çünkü yeni şeyhe karşı cep­he alınmasına yol açar.

2-    Mürşid desteği görecek olan için, adı etkile­yici yeni bir yer yaratılır.  Yani sınıflara ayrılmış topluluklarda kay­rılan kişiler, makama alttan değil, doğrudan doğruya sınıf sınırının üstünden girerler.

Ancak mürşid desteği gören kişi seyr makamının öteki üyelerinin direnmesiyle karşılaşır. Müridler, kendilerinin daha önce yükselmelerini sağlayan, ileride de sağlayacak olan asıl usûle karşı duygusal bir yakınlıkduyarlarsada üzüntüleri eksik olmaz.

Günümüzde “şeyhin yerine geçme” du­rumlarını hükümetler yaratmaktadır. Tabii olarak yine bu kadroları, “doldurmasalar da” buralara, “oturmaları için” birtakım kişiler görevlendirilmektedir. Bu atamalar, “Yokluk Bilgisi”ne aykırıdır, denebilir.

Bu atamalarda varlık, ya da yokluk bilgisi aranmaz. Makamlar varlıklılarla bile doldurulmuş­ olsada, bunlar, zaman içinde “yokluk bilgisi” düzey­lerine erişinceye dek bir basamaktan diğerine yükselirler. Zamanla bu durumlar unutulur gider. (Osmanlılarda Meşihat Meclisi)

Görülüyor ki görünüşteki ayrıcalıklar, ger­çek ayrıcalıklar değildir; “Yokluk Bilgisi” tüm seyr makamlardaki tüm insanlara uygulanabi­lir.

Himmet

Himmet, nefis terbiyesinde bir müridin üstün olan mürşidinden talih ile kazandığı ayrıcalıklı yardımdır.

Himmet ile yükselmeyi —kendimizde değil de başkalarında olursa— hiçbirimiz sev­meyiz. Aynı seyr makamda çalışanlar, himmet ile yükseleni tutmazlar, bu tutumlarını da onun yanlış olduğundan söz ederek, belirtirler. Bilindiği gibi “kıskançlıkta mantık yoktur!”

Bir makamdaki müridler, himmet almışın seyr doğrusuna karşı çıkamazlar. Çünkü onla­rın himmet almış biri hakkında susmaları, ona karşı duydukları kıskançlığı örtmek içindir.

TEHLİKELİ ENGELLER

Yol İhtiyarı Olanlar

Özellikle bilgi mahrumudurlar. Ancak zahiren görünen usullere uyulmada aşrılıkları vardır. Bu konular onlarda büyük bir tutku görülür. Hedeflere bakmaz, ama alışılagelen yöntemlerden en küçük bir sapmaya bile izin verilme taraftarı değildirler.

Bunlar “kalık müridler”dir. Buna göre “Bu kalık müridler “Yokluk Bilgisi”ne nasıl oluyor da ulaşabilir? Yoksa kalık müridler nefis terbiyesi dışında mıdırlar?” diye sorabilirsiniz. Bu bir ölçü sorunudur.

Hakikatte bir müridin değeri, seyr makamının dışındakiler tarafından değil, kendi şeyhlerince değerlendirilir. Şeyh, emri al­tındakileri gayretlerine göre değerlen­dirir.

Yol Düşkünü

Bu durum, henüz yetişmemiş müridleri en çok yanıltan durum­dur. İyi çalışan bir müridin yükselmemesi bir yana, telef olduğuna şahit olunur. Bu belirttiğimiz gibi, seyr makamların çoğunda varlık, “Yokluk Bilgisi” de kötü hal olarak görülür.

Yani, olağan durumlar yokluk yolundaseyrden çıkarılmaya neden olmaz, yalnız­ca yükselmeyi engeller. Oysa varlık, çoğu durumlarda yol düşkünü olmayı gerektirir; çünkü varlık sahibi olmak seyr makamının den­gesini bozar ve seyr makamlarının birinci maddesine aykırı düşer:

“Terbiye, her şeye karşın korunmalıdır!”

Daha önce belirttiğimiz gibi insanlar; “Varlık”ta, “Yokluk Yolunda” ve “Yokluk  Bilgisi’ne Ulaşmış” diye üç ayırdığımızı hatırlayayacaksınız. Bunlara ilaveten her iki uçta ileri derecede “ileri derece “Varlık”ta “İleri derece Yokluk  Bilgisi’ne Ulaşmış” olanlar vardır. Bu kişiler insanlar için hedef olarak görülsede insanların nefis terbiyesindeki şevklerini seyr makamlarının dengesini bozarlar. Eğer bu duruma dikkat edilmezse şeyhin müridlerinde yol düşkünü sayısı artar.

İleri derecede olan taliplerin başlarına akla hayale gelmeyen durumlar ve tehlikeler çok fazla gelmektedir. Bu kimseler içinde meczuplar, deliler, ifrat ve tefrit ehli kimseler vardır.

İleri derecede olanlarda iki önemli özellikleri vardır:

1)    Mürşidlik yapamazlar.  Dengelerini sürekli kaybetme riski içindedirler. “Fark”a ermede yolda kalmışlardır.

2)    Nefis terbiyesi birliğini de bozarlar: Şatahat ehlinden sayılırlar.

Görülüyor ki, tipik bir seyr makamında, “ileri derece “Varlık”ta “İleri derece Yokluk Bilgisi’ne Ulaşmış”  istenilmez.

Cezbe

Cezbe etkisi, öteden beri yanlış an­laşılmıştır. Bunun başlıca nedeni, müridlerin cezbeye abartılı bir önem vermiş ol­masıdır.

Aslında himmet cezbeden daha etkin olduğudur.

Tek başına cezbe kişiyi, “Seyrin Dar Kapısı”ndan kurtaramaz; “Seyrin Yandolaşımı”nın uygulanmasına da yardımcı olamaz. Himmet olmadan “Yan dolaşıma yönelme”, halifelerin, “Hiçbir dalda durmuyor..” gibi söylenmeleri­ne yol açar.

Cezbenin, “Seyrin Son Durak” üzerine de etkisi yoktur: Çünkü müridler, ister girişken, ister çekin­gen olsunlar “Yokluk Bilgisi”ne bağlıdırlar ve er geç kendi “Yokluk Bilgisi” düzeylerine gelip dururlar.

Cezbeyi sağlamanın yolları arasında zikre ve ibadete aşırı düşkünlük gösterme, sohbetlere gitmeye başlama vardır (Özellik­le yeni müridlerde görüldüğü gibi, böy­le kendi kendini yetiştirme “varlıklı”lığını arttırır ve yükselme hafifler. Ama, kıdem’in et­kenliğinin, fazla olduğu makamlarda bu durum sezilemeyecek kadar zayıftır).

Çalışma ve kendini yetiştirmenin olumsuz etkileri bile olabilir. Şöyle ki bu çabalar sonu­cu, müridin kendi “Yokluk Bilgisi” düzeyine ulaş­ması için, gerekli basamak sayısı artarsa bu du­rum görülür.

Henüz yetişmemiş müride cezbenin gerçekte olduğundan daha etkin görünmesinin bir başka nedeni, kendinde “Yalancı Vuslat” ın bulunmasıdır.

Böyle kişilerde sinir bozukluğu, mide hastalıkları ve uykusuzluk gibi durumlar görülür. Ama müridde başarının simgesi olan hastalıklar, gerçek­te başarının değil, cezbenin zorlanmanın ürünü de olabilir.

Durumu bütünüyle kavrayamayanlar “Vuslat”a eriştiklerini sanabilirler. Oy­sa bunların önlerinde Yokluk Bilgisi’ne ulaşmaları için, daha pek çok zaman ve düzey vardır.

“Yalancı Vuslat” ile “Vuslat” arasındaki ince ayrıma, “Yol Ayrımı” denir. Bu ayrımı yapabilmeniz için, sormanız gereken soru, “Söz konusu kişinin niyetinin yararlı bir iş yapmakta olup olmadığı”dır. Cevap eğer,

a)    “EVET” ise, demek ki kişi, henüz yokluk bilgisi düzeyine erişmemiştir, öyleyse duru­mu, Yalancı Vuslat’a girer.

b)    “HAYIR” ise, demek ki kişi, yokluk bilgisi düzeyine erişmiştir, öyleyse durumu “Yokluk Bilgisi yolunda”dır.

c)     “BİLMİYORUM” ise, siz kendi “Yokluk bilgisi” düzeyinize erişmiş demektir.

Şeyhin icazetini almadan her söz bir yerde yalana dâhil olur.

ŞEYH OLABİLME SIRLARI?

Taliplerin durumla­rı incelenip, bunlar, aynı beceri düzeyindeki öte­ki müridlerle karşılaştırılabilirler. Ancak ŞEYH olmak isteyen şu hususlara dikkat etmelidir.

1)     Bir şeyh olmalı

Şeyh, makamda sizin üstünüzde olup yükselmenize yardım edebilecek kişidir. Ki­mi durumlarda bu güce sahip olanları bulmak için, oldukça derin ve geniş kapsamlı araştır­malar gerekebilir. Bu konuyla ilgili olarak yük­selmenin, bir üst halifenin verdiği değere bağlı olduğu da unutulmamalıdır. Ne var ki, Nefis Terbiyesinin mürşidleri, kişinin yokluk bilgisi düze­yine eriştiğinin bilincinde iseler, onun olumlu ya da olumsuz yargılarına aldırmayabilirler.

2)     Şeyhi ikna etme

Şeyh yükselmenize yardım ederse bir şey kazana­cağına, ya da yardım etmezse bir şeyden yoksun kalacağına inandırmak için “gayret kapıları”nı açmalıdır. “Seyrin Köprüsü” diye adlandırılan bu sıkıntılı ve tehlikeli evreyi, kendi gücü­nüzle geçemeyeceğiniz için yokluk bilgisine ulaşana kadar hizmette devam etmelidir.

3)     Engellere mani olmak.

Bir makamda eğer bir üstünüzdeki yer, kendi yokluk bilgisi düzeyine erişmiş biri tarafından tıkan­mışsa, şeyhin size karşı himmet yolunu tıkayan bu kişile­r “şeyhin halefleri” olmuştur. Bu tatsız duruma, “Yolun Dar Kapısı adını verebilir.

Seyr makamlarında halifelerin tıkadığı yoldan ayrılıp, tıka­nık olmayan bir yükselme yolu bulunmalıdır. Bu engel düzeltmesine de “Seyrin Kaydırılması” denir.

Seyrin Kaydırılmasına karar vermeden önce, Yolun Dar Kapısı önünde olup olmadı­ğınızı, üstünüzdeki halifenin gerçek bir “icazetli” olup olmadığını iyice araştırmalıdır. Eğer o yük­selebilecekse, dolaşmaya gerek yoktur denilebilir. Bu durumda biraz sabır, bir süre bekleme ile onun yükseldiğine şahit olunur.

4)     Yeni durum ve şartlara uyunuz

Bir müridin yapabileceği şey sınırlıdır. Ama eğer intisap ettiği şeyhin yetersiz kaldığını hissederse yeni bir şeyh bulma­sı gerekir. Bu demektir ki zamanı gelince, daha üst düzeyde yeni bir şeyhle ilişki kurmaya ha­zır olun, demektir.

5)     Birden çok halife ile ilişkiye girmelidir. Burada halifelerin kendi ara­larındaki konuşmalarından, biribirlerinin sizin hakkınızdaki olumlu görüşlerini desteklemelerin­den ve sizin için bir şeyler yapmaya birlikte ka­rar vermelerinden doğar. Tek bir halife ile bu güçlendirici etkiyi hiçbir zaman sağlanamaz.

“YOKLUK BİLGİSİ” SIRLARINDAN

“Yokluk Bilgisi” düzeyine erişmeye çalışan müridi aldatan birçok durumun olması yolun kolay aşılamadığını da gösterir. Bu konuda insanların herbiri için ayrı ayrı hususlar olduğu kesindir. Misal olarak verceğimiz birkaç sır vardır. Bunlar bilinmeli fakat üzerinde durmakta, faydadan çok zarara sebep olduğu için geçilip gidilmelidir. Seyrin hakikatinde ve “yokluk Bilgisi”nde dinin emirleri ve Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin inceliğini bulmaya çalışmalıdır.

Niyâzî-i Mısrî kaddesellâhü sırrahu’l azîzkullardaki durumu şu şekilde açıklıyor.

“Bin altmış yedi senesi Rebiu’l-ahir sonlarında bir gün kulların çokluğunu, fakat abidlerin azlığını, zahidlerin nadir olduğunu, ariflerin de yani ariflerden Allah Teâlâ’ya yaklaştırılmış olanların azdan az olduğunu; çoğunluğu fasıkların, asilerin ve kâfirlerin teşkil ettiğini ve bana göre bunların Allah Teâlâ’nın rahmetinden uzak bulunduğunu düşünüyor ve kendi kendime diyordum ki:

“Acaba bu çoğunluğun hali ne olacak? Biz iyi biliyoruz ki Yüce Allah Erhamürrahimin’dir.”   Bunun sırrının, Allah Teâlâ tarafından açılması için kalbimin burçlarında dolaşıyordum. Birden bana iki kanatlı büyük bir kapı açıldı. Kanatlarından birine şöyle yazılmıştı:

“Bu, dünyanın sırrıdır.”   ötekine de: “Bu, ahiretin sırrıdır.”   yazılı idi. Kapının hemen ardında güzel yüzlü, mütenasip endamlı, yüzünün nurundan Güneşin utandığı bir genç gördüm. Bana dedi ki:

“Sana dünya ve ahiretin sırrı açıldı. Üzerindeki beşeri elbiseyi ve izafi varlığı (vücudu) at, kapıdan içeri gir. Tuhaf bir şey göreceksin ve sana ledünni ilimler açılacak, Yüce Allah’a yakın ve uzak olanı bilecek ve dertlerden kurtulacaksın.”   Çıkardım ve kapıdan içeri girdim. Bana nurani bir elbise giydirdi. Bir de baktım ki ilmim ve anlayışım, kulağım, gözüm bütün iç ve dış duyularım başka bir ilme, başka bir anlayışa, başka bir kulağa, göze ve yeteneklere değişti. Günüm,  “Arzın başka bir arza, göklerin başka göklere değişip herkesin tek kahredici Allah Teâlâ’nın huzurunda duracağı gün” oldu. Ve: “O’nun vechinden başka her şey helak olacaktır.”   ayetinin manası meydana çıktı. Bildim ki Rabbımın bana giydirdiği elbise, Hakkani varlıktır. Sonra o halimle yaratılmışlara baktım. Gördüm ki benim zannımda abid, zahid, veliyyullah olanların çoğu Allah Teâlâ’dan ve O’nun rahmetinden uzaktır. Onunla Allah Teâlâ arasında gösterişten, işittirmeden, kendini beğendirmeden, nefsini temize çıkarmadan, böbürlenmeden, kendi nefsi yahut insanlar hakkında Allah Teâlâ’ya kötü zan taşımaktan, ya da zahiren kendinden aşağı olana hakaret gözüyle bakmaktan meydana gelen bir perde vardır. Hâlbuki kendisi iyi yaptığını sanıyor. Ve zannımda fasık, asi, riyakâr, sapkın, bid’atçi, mülhid, zındık olanların çoğunu da Allah Teâlâ’ya yakın, Allah Teâlâ’nın dostu, O’nun sevgilisi gördüm. Bunlar, kalblerinde bulunan üzüntü, zillet, hulus, Allah Teâlâ’yı bilme kendi nefsi ve diğer kullar hakkında Allah Teâlâ’ya iyi zan besleme, herkese tevazu gösterme gibi sebeplerden bir sebeple Allah Teâlâ’ya yaklaşmışlardı. Ve gördüm ki uzaklaştırıcı sebeplerin en kuvvetlisi kibir ve şöhret; Allah Teâlâ’ya yaklaştırıcı sebeplerin en kuvvetlisi de tevazu ve mahviyettir. Aslında yakınlık ve uzaklık varlığı olmayan mevhum şeylerdir ya. Sonra bana:

“Benim velilerim, benim kubbelerim altındadır, onları benden başka kimse bilmez.”   Kudsi Hadisinin sırrı açıldı. Allah Teâlâ’nın örtüsüyle ayıp kubbelerinin altında gizli olan velileri kimse bilmez. Bunları, izafi varlığı atanlar bilirler. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz buyurmuştur:

“Varlığın öyle bir günahtır ki onunla hiçbir günah mukayese edilmez.” 

Sonra Hakkani vücudu giydim ve öylece ikinci defa halka baktım. Bu defa bütün mahlûkatı Yüce Allah Teâlâ’ya yakın gördüm. Gözüm önceki bakışında aldanmış olduğundan üzüntü içerisinde bana döndü. İmam Şatıbi bu görüş makamında bir beyit söylemiş:

Bütün insanlar mevla sayılır; Çünkü Allah Teâlâ’nın kazasına göre bir iş yapıyorlar.”  Sonra bana daha başka sırlar ve bilgiler de açıldı ki onları ifşa etmek helal değildir. İşte o vakitten beri o görüş ve o varlık benden hiç gitmedi. Evvel ve ahir Allah Teâlâ’ya hamdolsun. [14]

Aziz Mahmud Hüdâî kaddesellâhü sırrahu’l azîz, 948/1552-1038/1628  de bir gece, rüyasında, cennetlik olduklarını zannettiği birçok kimseyi Cehennem’de, Cehennem’lik zannettiklerini Cennet’te görüyor. Bunun üzerine ertesi sabah derhal Üftâde’ye gidip teslim oluyor.

Bahsedilen bu durumlar “Yokluk Bilgisi” tahsilinde müridin uğradığı sırlı yerlerdir. Bunlar hakikâtte müridi, şek ve şüpheye düşürmek değildir. Belki bütün insanların şek ve şüphesinden çıkarmaktır. Fakat tehlikelidir.

ZAHİRDEKİ YOKLUK BİLGİSİ ve SONUÇ

İnsan bahsedilen bilgiye kavuşur. Fakat kitapta üzerinde durmadığımız fakat erzel-i ömür sınıfına giren bir bahis vardır ki, o da “Yokluk Bilgisi”nin zahirî yönüdür. Batınî yukarıda anlattığımız gibi olur. Zahiriden nasıl olur diye düşünenlere bu söz ilk açıdan anlaşılmaz olabilir. Kur’ân-ı Kerim’de Allah Teâlâ bize bunu bildirmiştir. Yokluk bilgisine ulaşmak için çok çalışmış fakat yolda kalmış olanlara, (ölenlere) Allah Teâlâ bu bilgiyi bazılarında erzeli ömür-e [15] kavuşturarak verir.

 “Allah Teâlâ sizi yaratmıştır, sonra sizi öldürür ve içinizden kimileri de bilirken bilmez olacakları ömürlerinin en güçsüz durumuna ulaşırlar.”  [16]

Allah Teâlâ’nın rahmet sıfatıyla insanın ömrünü inkıtaya uğratmasıdır. Bu Rabbi olarak insana yokluğu öğretmesidir. Allah Teâlâ’nın ister zahiren ister batınen bu bilgiye ulaştırıcı olması ne büyük lütuftur. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdular ki:

“Allah Teâlâ mahlukâtın olmasına hükmettiği zaman -Müslim’in rivâyetinde: “Allah mahlûkatı yarattığı zaman”- yanında bulunan, Arş’ın gerisindeki bir kitaba şunu yazdı: “Muhakkak ki rahmetim gazabıma galebe çalmıştır.”  [17]

Yine, Allah Teâlâ “Elçi göndermedikçe azap edecek değiliz.”  [18] buyurdu. Bu âyette geçen “elçi” kelimesini Eş’arî nebi olarak almış, Mu’tezile ve Mâturîdi akıl olarak almıştır. Ayrıca şu ayet de aynı anlamdadır: “Rabbin, kendilerine âyetlerimizi okuyan bir rasülü memleketlerin merkezine göndermedikçe, o memleketleri helâk edici değildir. Zaten biz ancak halkı zalim olan memleketleri helâk etmişizdir.”  [19] Bu ayetteki ‘elçi’ (rasül) kelimesinin nebi anlamında olduğu açıktır. [20]

Burada anlatmak istediğimiz, elçisi gelecek vasfı kalmayan bir kul “Yokluk Bilgisi” demine uğramıştır, denilir.

Kur’an-ı Kerim’de de Allah Teâlâ da vermediğini veya verdiğini aldığından dolayı kimseyi sorumlu tutmayacağına dair va’di olduğundan bu durum açığa çıkmış olur..

 “Bir kimseye ancak gücünün yeteceğine göre yükümlülük veririz.”  [21]

“Allah kimseye verdiğini aşan bir yük yüklemez.”  [22]

“Herkes ancak gücü kadar sorumlu tutulur.” [23]

Niyâzî-i Mısrî kaddese’llâhü sırrahu’l azîz, hayatın son dönemlerinde büyük velilerin sıkıntı bunalım çektiğini haber vermektedir.[24]

“Kişi, aklı zeval bulmadıkça kendisi zeval bulmaz.”  Yani kişi akil ve baliğ oldukça mükellef olma durumu devam eder. Aklı zeval bulup gidince mükellefîyyet de ondan kalkar. Bundan dolayı mecnunlar mükellefiyyet sınırından çıkmışlardır. Öyle ki o katil olsa kısas edilmez, çocuk gibidir. Bazı Allah Teâlâ adamları için vaki olduğu gibi ölümlerinden bir gün veya iki gün önce beşer olma özellikleri alınmış olsa da meczuplar da böyledir. Veya günlerce senelerce beşer olma, onlarda yiyen, içen, dokunan, gülen, surat asan gibi çeşitli sınıflardır. Bunların hepsi yaşamanın gerektirdiği zahir bir durumdur. Bunda aklın şerefinin beyanı vardır. Şüphesiz onun ölüme yakın zamanlarda geçmesi temkinin emaretlerindendir. Temkin ise iki akıldan birinin ötekine bitişmesidir. İki akıl:

Akl-ı maâş (yaşamla ilgili akıl) ve Akl-ı meâd (ölümden sonra varacağımız hayatla ilgili akıl) dır. Onlardan birisi ötekine, ecelin gelmesine kadar karışmaz. Bu durum, ecelin gelmesi, zamanında birincisi gider. İkincisi kalır. [25]

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin şu hadisin sırrıda birkez aşikâr oldu.

“Sizden birinin yaratılışı, annesinin karnında kırk günde cem olur. Sonra bu kadar müddetle “alaka” olur. Sonra bu kadar müddette “mudga” olur. Sonra Allah bir meleği dört kelimeyle gönderir: (Bu melek) rızkını, ecelini, amelini, şaki veya said olacağını yazar, sonra ona ruh üflenir. Kendinden başka ilah olmayan zâta yemin olsun, sizden biri, (hayatı boyunca) cennet ehlinin ameliyle amel eder. Öyle ki, kendisiyle cennet arasında bir zirâlık mesafe kaldığı zaman ona yazısı galebe çalar ve cehennem ehlinin ameliyle amel ederek cehenneme girer. Aynı şekilde sizden biri (hayatı boyunca) cehennem ehlinin amelini işler. Kendisiyle cehennem arasında bir ziralık mesafe kalınca yazısı ona galebe çalar ve cennet ehlinin amelini işleyerek cennete girer.”[26]

Hayrete mucip olsada, zahiren olana misal verecek olursak; “Yokluk Bilgisi” zamanımızda birçok iyi kişinin Alzheimer hastalığı[27] veya Parkinson hastalığı[28] na uğramasıdır, diyebiliriz. Bu kişiler kundakdaki çocuklar gibidir. Onlar bahsedilen bilgiye mânen olmasada zahirende ulaşmıştır. Görünüşte durumları acı olsa da onların cennet kuşları olduğunu bilmeliyiz.

Bu meyanda bu kişilerin bakımını üstlenenler onların Allah Teâlâ’nın rahmetine mazhar olduklarını bilerek velâyetin bu penceresindeki kullara hizmet etmekte kusur etmemelidir.

Bu meselede zahir ve batın farkındalığı zahirden ulaşanların, mürid yetiştirmeye kudretleri olmadığıdır.

Ya Rabbî, bilmediğimiz ve aciz kaldığımız kazançlarla ölüme hergün yaklaşırken bizi mahcubiyet perdesinden korumanı niyaz ediyoruz.

“Onlar fena bir şey yaptıklarında veya nefslerine zulmettiklerinde Allah Teâlâ’yı anarlar, günahlarının bağışlanmasını dilerler…”  [29]

“Allah Teâlâ onlara zulmetmiyordu. Fakat onlar nefislerine zulmediyorlardı.”  [30]

 

“Ah min el- aşkı ve hâlatihi

Ahraka kalbî bi hararatihi

Ma-nazara aynî ilâ gayrikum

Uskimu billahi ve ayatihi” [31] 

Ve´s-selamü ala men ittebeal Hüda

اَللَّهُمَّ صَلِّ عَلىَ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَ عَلىَ آلِهِ وَصَحْبِهِ أَجْمَعِينَ وَ الْحَمْدُ للهِ رَبِّ الْعاَلَمِينَ

09.03.2012/Esenler

İhramcızâde İsmail Hakkı


Kaynakça

Dr Laurence J Peter- Dr. Laurence J Peter Raymond [Kitap]. – Ankara : [s.n.], Peter İlkesi-1993.

AKIN Ali HZ. Ebû Tâlib ve Tarihte Gizli Kalmış Gerçekler” [Kitap]. – İstanbul : Sakaleyn, Ağustos 2007.

ALTUNTAŞ İsmail Hakkı Gavs-ül Âzam İhramcızâde İsmail Hakkı Toprak Sivasî Nakşi Haki Tarikati İlm-i Ledün Sırları [Kitap]. – İstanbul : Gözde Matbaa, 2007.

ATEŞ Süleyman [Kitap]. – Ankara : [s.n.], İrfan Sofraları Niyazî-i Mısrî- 1971.

BAYRAKLI Bayraktar Mukayeseli Eğitim Felsefesi Sistemleri [Kitap]. – İstanbul : Sidre, 2002.

BURSEVİ İsmail Hakkı [Kitap]. – Bursa : [s.n.], Vâridat-ı Kübra.

Çeltik Mustafa Tatcı-Halil Selim Divane, Ariflerin Delili Müşkillerinin Anahtarı [Kitap]. – 2004.

ÇETİN Taner Vâridat-ı Kübra [Kitap]. – Bursa : [s.n.], Uludağ Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü-Y.Lisans Tezi, 87344-1999.

ERGİN O. Nuri Balıkesirli Abdülazîz Mecdî Tolun Hayatı ve Şahsiyeti [Kitap]. – İstanbul : [s.n.], 1942.

KARABULUT Ali Rıza Kayseri’deMeşhur Mutasavvıflar [Kitap]. – Kayseri : [s.n.], 1984.

Niyazî-i MISRÎ [Kitap]. – [s.l.] : Bursa Sultan Orhan Kütüphanesi 690, Mecmua-i Kelimât-i Kudsiye-i Hazreti Mısri- 1223.

YARAR Cezair Mektubât-ı Hasan Sezâî [Kitap]. – İstanbul : [s.n.], 2001.


[1] Bayraktar Bayraklı, Mukayeseli Eğitim Felsefesi Sistemleri, İst.2002, s. 92

[2] Mesnevi c.III, b.4541

[3] YARAR, Cezair, Mektubât-ı Hasan Sezâî, İstanbul, 2001, s.77, 37. mektup

[4] Kâtip Çelebi, Mizânü’l Hakk fî İhtiyâri’l Ahakk, hzl. Orhan Şaik GÖKYAY, İst,1980, s. 39

[5] Mesnevi c.V, b.673–683

[6]  Abdülhakîm-i Arvâsî kaddesellâhü sırrahu’l azîzin görüşü;

“Varlık ile yokluğun sürekli birbirini takip ettiği yâni, bir var imiş bir yok imiş mealindeki bu âlemde, her şey Allah Teâlâ’nın varlığının bir alâmeti olduğudur.”

[7]   “Ben kendi görüşümle yapmadım” (Kehf 82)

[8]  Su hakkında, Hattat Azız Efendi buyurdu ki;

“Bak Azîz’im, Allah Teâlâ işte bunu renksiz yaratmış. Eğer rengi olsay­dı bıkılabilirdi. Hâlbuki renk ve tad vermeden yaratmış, onun için hiç bıkılmıyor, hiç kanılmıyor.” (Ken’an Rifâî, Sohbetler, s. 59)

[9] Mesnevi c.IV, b.2756–2758

[10] Selim Divane, Sadıkların Müşkillerinin Anahtarı, s.94

[11]  Ebû Saîdi’l-Kurâşî’den rivayet edildiğine göre, şöyle demiştir:

“Nebilerin uğradıkları musibet, vahyin ke­silmesi; Evliyaların uğradıkları musibet, kendilerinden keramet zuhur etmesi; müminlerin musibetleri ise, ibadetlerinde kusur etmeleridir.” (KARABULUT, Ali Rıza, Kayseri’de Meşhur Mutasavvıflar, Kayseri, 1984, s.61)

[12] Yokluk, Ahmet Âmiş kaddesellâhü sırrahu’l azîz Efendinin buyurduğu gibi;

“Şeriatı tut (mak),   hakikati yut (mak) tır.

Üstat Abdülâziz Mecdi Efendi derdi ki; Bir gün mürşidim Ahmet Amiş kaddesellâhü sırrahu’l azîz Efendi:

“Mecdi, sakın sırrı fâş (açığa vurma) etme!” dedi.

‘Acaba bir şey mi yaptım?’   Diye korktum. Benim korkumu gidermek ve bir hakikati bildirmiş olmak için buyurdular ki;

Edemezsin ki, edilemez ki! Ruhunu ortaya at, fâş et,   anlat ba­kalım.  Edemezsin.   İşte O da öyledir.”

Bununla ilgili olarak Abdülâziz Mecdi Efendi demiştir ki;

“Cenabı Hak sırr-ı vahdetin gizlenmesini ister ve bu işi sayısı sınırlı kullarıyla idare eder. İrşat (hidayet)ve idlâl (dalâlet) hep kendisindendir.” (ERGİN,  a.g.e. s. 238–239)

Allah Teâlâ yolunun taliplerinden biri, bir velîye yalvarır:

“Ne olur, bana tasavvufu öğret! Ne olur, bana marifetullahı anlat!” Rabbin velîsi tebessüm eder:

“Peki, ama önce sen bir aksır!” der. Adam şaşkınlıkla cevap verir:

“Aksırmam gelmedi ki, nasıl aksırayım?..”Velî sükûnetle cevap verir:

“İşte nasıl aksırman gelmeden aksıramazsan, Marifetullah da Hakk tarafından kula verilmedikçe anlaşılamaz, sözle Öğrenilemez. Bunun için “şeriatı tut hakikati yut” demişler.” (BURGAY, Hasan, Hazreti Muhammed (s.a.v.)’in Varisleri, Ankara, 1994, s.5)

[13] Bayraktar Bayraklı, Mukayeseli Eğitim Felsefesi Sistemleri, İst. 2002, s. 92–114 (özet olarak alındı)

[14] (ATEŞ, İrfan Sofraları Niyazî-i Mısrî- 1971) On birinci sofra

[15] Hac, 5

[16] Nahl, 70

[17] Buhâri, Tevhid 15, 22, 28, 55, Bedi’ül’-Halk 1; Müslim, Tevbe 14, (2751); Tirmizi, Daavat 109, (3537).) Buhâri nin bir diğer rivâyetinde: “Rahmetim gazabıma galebe çaldı” denmiştir.

Buhâri ve Müslim’in bir rivâyetlerinde: (Rahmetim) gazabımı geçti” denmiştir.

[18] İsra, 15

[19] Kasas, 59

[20] (ATAY, 1 : 2 2003), s. 18

[21] En’âm, 152; Ârâf, 42; Mu’minûn, 62.

[22] Talak, 7.

[23] Bakara, 233.

[24] (Niyazî-i MISRÎ, Mecmua-i Kelimât-i Kudsiye-i Hazreti Mısri- 1223)

[25] (ÇETİN, Uludağ Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü-Y.Lisans Tezi, 87344-1999), s.72; (BURSEVİ, Vâridat-ı Kübra), v.21a, 17. Varidat

[26] Buhari, Kader 1, Bed’ü’l-Halk 6, Enbiya 1, Tevhid 28; Müslim, Kader 1, (2643); Ebu Davud, Sünnet 17, (4708); Tirmizi, Kader 4, (2138).

[27] Alzheimer hastalığı, günlük yaşamsal aktivitelerde azalma ve bilişsel yeteneklerde bozulma ile karakterize, nöropsikiyatrik semptomların ve davranış değişikliklerinin eşlik ettiği nörodejenaratif bir hastalıktır. En sık görülen tipi demanstır.

Çok dikkat çekici, erken semptomlardan biri hafıza kaybıdır. Bu hafıza kaybı, geçmiş hafızanın korunduğu, hastalığın ilerlemesi ile birlikte sıklıkla telaffuz edilmeye başlanan küçük unutkanlıkların başlaması şeklindedir. Bozukluğun ilerlemesi ile bilişsel (kognitif) yeteneklerdeki kayıp, frontal ve temporal lob işlevleri ile ilişkili, dil alanlarında (afazi), beceri gerektiren hareketlerde (apraksi) ve tanıma fonksiyonlarında bozulmaya doğru uzanım göstermeye başlar. Altta yatan patolojik sürecin yansıması olarak limbik sistem ile frontal ve temporal loblar arasındaki bağlantılarda kopmalar olur. Patolojik süreç temporoparietal korteksin yoğun bir şekilde tutulduğu fakat frontal lobuda etkileyen amiloid plak ve nörofibriler yumaklarla karakterize inflamatuvar cevabın birlikteliğinde nöron kaybı ve atrofisini içerir.

[28] Parkinson hastalığı, beynin alt kısımlarındaki gri cevher çekirdeklerinin bozukluğuna bağlı bir sinir sistemi hastalığı. Genellikle orta yaş hastalığıdır. Adını hastalığı ilk defa 1917’de titremeli felç olarak tarifleyen James Parkinson’dan almıştır. Binde bir sıklıkla görülen, müzmin, ilerleyici, tedavisiz iyileşmeyen bir hastalıktır.

[29] ÂI-i İmran,134

[30] Ankebut, 40