SİVAS’IN TARİHİNDEN GÖRÜNTÜLER


ulu cami

ulu cami2

sivas umum gorunus

sivas harita

SİVAS ÇİFTE MİNARE MEDRESESİ (670 H/M 1272)


Vezir Şemsedin Medresesi de denilen ve halk arasında (Darü’l-Hadis) veya (Çifte Minare) diye maruf olan bu medrese, Sivas’ın Hükümet Konağı civarında ve Şifaiye Medresesi karşısındadır.

Binanın şarka yani sokak tarafına tesadüf eden en güzel kısmı yanlarının tamirine mebni muhafaza edilememiştir. Dâhili akşamı ise bakımsızlıktan dolayı yarım asır evvel yıkılmıştır.

Medresenin cümle kapısı insanı hayrette bırakacak derecede müzeyyendir. Bu kapı kısmının üstünde ve iki tarafında birer şerefeli ve külahları düşmüş, tuğladan yapılmış iki minare vardır. Minarenin duvarları müruruzamanla aşınmış ve çinileri düşmüştür. Minarenin birisinin şerefeden yukarı kısmı yıkılmıştır. Zeminden, minare kapısına kadar yirmi iki ve oradan da şerefeye kadar yetmiş üç cem’an doksan beş kadem irtifa vardır.

Medresenin cephe duvarları hem mürtefı’ ve hem de pek güzeldir. Rivayete nazaran şimdi mevcut olmayan medrese binası müstatil şeklinde imiş. Burası 1300 H / M 1882 senesine kadar mevcut olup sonradan harap olmasına binaen Sırrı Paşa zamanında yıktırılmış ve şimdiki bina, hastane olarak yaptırılmış ise de sonradan mektep olmuştur.[1]Daha sonra burası bir askerî müfrezeye verilmiş ve bunu müteakip 1317 H / M 1899 senesinde Sivas Askerî Rüştiyesi bu binaya nakledilmiş ve 1332 H / M 1914senesinden beri de ilk mektep olarak istimal edilmekte bulunmuştur. Mektebin şimdiki ismi İsmet Paşa İlk Mektebi’dir. ( İsmet İnönü bu okulda okuduğu için)

Binanın cephe kısmı sonradan istinat duvarlarıyla takviye edilmek suretiyle uzun müddet yıkılmak tehlikesinden kurtarılmıştır[2]

Bu bina bakayası, Sivas’taki eserlerin en güzel ve en ince bir numunesidir.

Medrese kapısının sağ ve solunda ve binanın cephe duvarlarında müzeyyen hücreler görülür.

Binanın kitabesi celî hatladır. Kitabe, kapının sağ tarafındaki hücrenin üstünden başlar, oradan ortaya yani asıl kapının üstüne, oradan da sol taraftaki hücrenin üstüne geçerek nihayet bulur.

Bu medrese 670 H / M 1272 senesinde yapılmıştır. Bu da Buruciye ve Sahibiye Medreseleri gibi 111. Gıyaseddin Keyhusrev zamanına aittir.

Medrese sahibi kitabede kendisini sâhib-i a’zam yani başvekil ve yine aynı manada sâhibü’d-dîvân olarak zikrettiriyor

Bundan başka kitabedeki (şemsü’d-dünyâ ve’d-dîn) ve (halledallahu devletehu) tabirlerinin kullanılması Buruciye, Sahibiye Medreselerinde olduğu gibi hükümdar isminin zikredilmemesi nazar-ı dikkati caliptir.

Malûm olduğu üzere hükümdarlar (ed-dünyâ ve’d-dîn) terkibini istimal ederler: izzü’d-dünyâ ve’d-dîn gibi. Veziriazam vesair nafiz zevat (ed-devletü ve’d-dîn) tabirini kullanırlar: sahibü’d-devleti ve’d- dîn gibi.

Bir de şimdiye kadar gördüğümüz kitabelerde (halledallahu devletehu) duası ancak hükümdarlar için müstameldir. Medrese banisinin hükümdarlara mahsus elkabı istimali kendisini Selçukî hükümdarlarıyla hem-mertebe addettiğini gösterir.

Gıyaseddin Keyhusrev zamanının en nafiz bir racül-i hükümeti olan Sahib Ata Fahıeddin Ali bile bütün asarında (fahru’d-devleti ve’d-dîn) terkibini kullanmıştır.

*

*            *

Acaba bu binanın sahibi, sâhib-i divan Şemseddin Mehmed b. Mehmed b. Mehmed kimdir?

Evvela şunu söyleyelim ki bu devirde Anadolu Selçukî devleti ismen mevcuttu. Memleketin hakiki idaresi Moğolların ellerinde idi. Gerek hükümdar gerekse en nafiz veziri Fahreddin Ali İlhanî hükümdarlarının muti bir memuru vaziyetinde bulunuyorlardı.

Medresenin banisi Şemseddin Mehmed takriben 658 H / M 1260’da IV. Kılıç Arslan’ın zamanından itibaren 683 H / M 1284 tarihine kadar bilâ-fâsıla sâhib-i dîvân olan Şemseddin Mehmed Cüveynî’dir. Bu devirde bu isimde başka bir zat yoktur.

Gıyaseddin Keyhusrev zamanında Sahib Ata Fahreddin Ali veziriazam idi.

Şemseddin Mehmed Cüveynî ise Selçukî ricalinden olduğu hâlde İlhanîler tarafından sâhib-i dîvân vazîfe-i mühimmesiyle tavzif edilmişti. Yani bütün Selçukî devleti umuru ancak bu zatın rey ve muvafakatiyle cereyan ediyordu. İbn Bîbî Selçuknamesinde de Şemseddin Mehmed Muinüddin Süleyman Pervane’nin katli esnasında sâhib-i dîvân olarak gösteriliyordu. Hatta tabîat-ı şi’riyesi olan Şemseddin Mehmed, katlinden müteessir olduğu Pervane Süleyman hakkında iki beyit ile ızhâr-ı teessür etmiştir.[3]

Sahib Şemseddin Mehmed’in III. Gıyaseddin Keyhusrev zamanında vukua gelen Cimri Vakası’ın müteakip İlhanî hükümdarı tarafından askerle Anadolu’ya gönderilerek Selçukîlerin Îlhanîlere vermekte olduğu vergilerin müterakim kısmının tasfiyesine ve Anadolu asayişini teskine memur edildiği İbn Bîbi’ide muharrerdir.[ İbn Bîbî Selçuknamesi,  Avrupa Baskısı, s. 322.]

Şemseddin Mehmed Anadolu ahvalini mehmâ-emken tanzim ile bazı ufak tefek ıslahat yapıp asileri itaat altına almıştır.

Yine bu zat, bütün Selçukî devletinin muâmelât-ı mâliyyesini tetkik ile İlhanîlere verilmeyerek biriken borçlara mukabil Erzincan ve tevabiini mübâyaa-i şer’iyye ile!! İlhanî ülkesine ilhak ettirdi. Şu hâle göre Selçukîler borçlarını yani İlhanîlere vermekte oldukları vergilerini verememek yüzünden Erzincan ve havalisini borçlarına mukabil satmış oldular.

Sâhib-i Dîvân bu işleri gördükten sonra Tebriz’e gitti ve Şerefeddin’in oğlu Hoca Harun’u Anadolu’ya gönderdi.

Şemseddin Mehmed Cüveynî, İlhanîler tarafından her cülusta ibkâ edilmek suretiyle otuz seneye yakın mevkiini muhafaza etmişti.

Argun Han’dan evvel biraderi, İlhanî hükümdarı idi. Argun biraderine karşı Horasan’da kıyam etti. Sâhib-i Dîvân Şemseddin Mehmed, Ahmed Han’a sadık kalarak onu Argun üzerine harekete teşvik etti. Argun Han saltanatı elde edince Şemseddin Mehmed’i, kardeşine müzaheretle itham etti. Şemseddin korkusundan Gilâıı’a kaçmak istediyse de yakalandı ve Azerbaycan’da Ehr denilen mahaldeki nehir kenarında 683 H / M 1284 senesi Şabanının dördüncü pazartesi günü katlolundu.[4]

Şemseddin Mehmed’in vefatına şu tarihler söylenmiştir: [5]

Sâhib-i Dîvân Mehmed’in vefatıyla beraber idare ettiği işlerin bozulduğunu Aksarayî Tezkiresi yazar.

Mezkûr tezkire, bu zatın âlim, fazıl, kâmil bir vezir olduğunu, yazdığı muharreratm emsalini meydana getirmek mümkün olmadığını, idâre-i umur için bütün fezaili nefsinde cem’ eden, hatip, beliğ bir devlet racülü bulunduğunu, otuz senelik memuriyetinde daima hayr- hâhâne bir meslek takip ettiğini ve verdiği emirlerin bütün Selçukî memalikinde nafiz ve cari olduğunu, ulema ve şuaranın hakkında medh ü sitayişte bulunduklarını zikreder.[6]

Aşağıdaki rubai de Şemseddin Mehmed hakkında söylenmiştir:

Sen tahtta oturdukça halkın zulüm elini bağladın.
Ben suna İlyas dediysem sen ondan da öndesin.

Sana Hızır dediysem Hızırsın.

 

Sh: 172-177-(orijinal: 113-117)

Kaynak: Ord. Prof. Dr. İsmail Hakkı UZUNÇARŞILI -Rıdvan Nafiz EDGÜER, SİVAS ŞEHRİ, Baskı:. 1928 /1346) Hazırlayan: Prof. Dr. Recep TOPARLI, Atatürk Kültür, Dil Ve Tarih Yüksek Kurumu Türk Tarih Kurumu Yayınları Ankara-2014

 

 


[1]     Asıl cephenin mukabilindeki kısım 1270 H’de mâil-i inhidam olduğundan yıktırılarak enkazı Hacı İzzet Paşa Camii’nde kullanılmıştır.

[2]     Medresenin pek güzel olan cephe kısmı Müzeler müdürü bulunan Halil Beyefendi’nin şâyân-ı şükran himmetleriyle kurtarılmış ve istinat duvarları yapılmak suretiyle bu kısım tahkim edilmiştir. Eğer bu himmet sarf edilmemiş olsa idi biz bu millî abideyi bugün görmeyecek idik.

Binayı gören herhangi bir zair, muhterem üstadın gösterdikleri alakaya karşı şükran hissiyle meşbu olarak avdet eder.

  [3] Şemseddin Mehmed’in Pervane hakkındaki mersiyesi (İbn Bîbî, s. 321)

Manası: “Türklerin Sebe mülkünden gayr-i şuûrî olarak huruçlarını görünce evvelce söylenmiş olan ‘Süleyman öldü, şeytanlar çözüldü’ mısraını müteessirane inşad ettim. Süleyman Pervane Türkleri idare altında tutuyormuş, o ölünce serbest kalan Türkler serkeşliğe başlamışlar!”   İbn Bîbî Selçuknamesi, Avrupa Baskısı, s. 322.

 

[4] Şemseddin Mehmed’in biraderi olup Selçuklu devleti ricalinden olan Alâeddin Atâ Melik 681 H senesinde vefat etmiştir. Atâ Melik’in Anadolu’da bir hayli asarı olduğunu Aksarayî Tezkiresi yazar. (Millet Kütüphanesi’ndeki nüsha, C 2, s. 23).

[5] 41′ Şehitlik şerefi ulaştı. Başı göklere değen vezir Sâhib-i Dîvân Mehmed otuz yıl cihanı afetten korudu. 683 H Şabanının dördüncü pazartesi günü ikindi vakti cihanı gör ki öyle bir adamı bırakmadı, feleği gör ki öyle bir nefsi incitmedi. Dünyanın düzeni, zamanının biricik incisi Sâhib-i Dîvân Mehmed b. Mehmed 683 H yılı Şabanının dördüncü pazartesi günü ikindi vakti felek ırmağında tam bir teslimiyetle denizin arzusu üzerine kılıç kadehi ile kahır şerbetini dopdolu olarak içti.

[6] Sâhib-i Dîvân tabiriyle beni an ki sen bundan daha büyük isim ve nesep sahibisin. Mülkün seçkin kimseleri Süleyman ’m yüzüğüne sahiptirler. Memleket senin elindedir, inci ve cevhere sahipsin. Şimdi eziyet yok oldu, adaleti istediğin kadar yapacaksın. Halkın ihtiyacı kalmadı, lütuftun sen neyi alacaksın?

 

SİVAS’IN KADERİNİ DEĞİŞTİRENLER


İKİNCİ GIYASEDDİN KEYHUSREV ZAMANI VE SİVAS

Alâeddin Keykubad’m oğlu II. Gıyaseddin Keyhusrev zamanında (634-644 H / M 1237-1247) Moğol kumandanı Baycu Noyan Erzurum’u zapt ile katliam yapmıştı.

Bu vakayı haber alan Gıyaseddin etraftaki devletlerden yardım istedi. Gıyaseddin’in ordusunda Frenk ve Ermeni askerleri de vardı.

Tecrübe görmüş emirler ordunun Sivas’ta kalarak Moğolların burada karşılanmasını ve Sivas gibi mühim bir noktayı müdafaa eylemeyi tavsiye ettiler ise de Gıyaseddin buna ehemmiyet vermeyerek Sivas’ın tahminen 60 kilometre kadar şarkında bulunan Kösedağ’a *doğru yürüdü..

* Kösedağ; Zara kasabasının şimâl-i şarkîsine vc Suşehri’nin cenup taraflarına tedadüf eder. Bu dağa evvelleri Alakuh derlerdi.

641 H / M 1243 senesi Muharreminin 6. günü vukua gelen Kösedağ Muharebesi’nde Selçukî ordusu dağıldı ve Gıyaseddin güç hâl ile kaçabildi. Bu galibiyet üzerine Moğollar, müstahkem olan Sivas üzerine yürüdüler. Sivas kadısı Necmeddin Kırşehrî, evvelce Harezm hükümdarı Mehmed Han’ın memleketinde iken Moğollara mukavemet eden şehirlerin bi’l-muhârebe zaptını müteakip hak ile yeksan ve ahalisinin katledildiklerini görmüş ve zaten ortada kendilerinin yardımına gelecek bir kuvvet de kalmamış olduğundan Sivas’ın tahrip ve katliamdan sıyaneti için Moğollara karşı çıkarak ahalinin mutavaatını bildirdi.

Moğol kumandanı Baycu Noyan katliam ve tahripten sarf-ı nazarla şehrin üç gün yağma edilmesini emretti. Bu hususa dair verdiği emir mucibince Sivas’ın bütün kapıları kapanarak yalnız Erzincan Kapısı açık kalacaktı. [Bu kapı sonradan Erzurum Kapısı ismini almıştır.]

Kumandanın verdiği emir üzerine hareket edildi. Sivas üç gün yağma, levâzımât-ı harbiyye ihrak ve suru hedmedildi.*

*(… Sivas’a yöneldiler. Sivas kadısı İmam Rabhani Necmeddin-i Kırşehrî Moğolların Harezm’i istilası ve Mehmed’in sıkıntısı sırasında oradaydı. Ona hizmet edip ferman vermişlerdi. Hediye ve armağanlarla karşıladı. Baycu onu tanıdı. Fermanı gösterince onu öperek başına koydu. Şehri ona bağışladı. Erzincan Kapısı’nı açık tutup diğerlerini kapattılar. Ordudan bazıları şehre müdahale ettiler ve üç gün süreyle yağmaladılar. Dördüncü gün o kapıyı da kapatmalarını emretti. Artık zahmet vermediler ve Kayseri’ye gittiler [(İbn Bibî, Houtsma baskısı, s. 241.)]

Dördüncü gün kumandanın emriyle kapı kapandığından169 Moğollar da buradan hareketle Kayseri yolunu tuttular (641 H / M 1243).**

** Nüveyri’ye atfen Döson (C 3, s. 82) Moğolların bu esnada pek çok insan kati ve şehir surlarını hedmettiklerini yazıyor. İbnü’l-Îrî Târîh-i Muhtasara ’d-Düvel’inde şu malûmatı veriyor: (… işi gerçekleştirince Rum ülkesine yayıldılar. Önce Sivas şehrine inip aman dileterek oraya sahip oldular. Halkın mallarını canlarına karşılık aldılar, harp aleti olarak ne varsa hepsini yaktılar ve şehrin surunu da yıktılar…) (s. 440 Beyrut tab’ı) Encümen’in Osmanlı Tarihi de aynı malûmatı verir, (s. 445)

Sh: 79-80 (orijinal. 51-52)

OSMANLILAR İDARESİNDE SİVAS VE DEMİRLENG

Bundan evvelki kısmın sonlarında yazıldığı veçhile Kadı Burhaneddin Ahmed’in katlinden sonra onun nüfuz ve kudretini idame edecek evladı olmadığından dolayı kuvvetli bir hükümetin idaresine geçmek isteyen Sivaslılar 801 H / M 1398 senesinde memleketi Yıldırım Bayezid Han’a teslim eylemişler ve o da büyük oğlu Emîr Süleyman’ı Sivas’a hâkim nasbetmişti.*

* Sivas’ın Yıldırım’a geçmesini ( Tevârîh-i Âl-i Osman, Heşt Bihişt) 797 H ve  Tâcu’l-Tevârîh798 H, İbn  Hacer Askalânî 799 II / M 1397 olarak göstermişlerse de hakiki olan tarih 801 H / M 1399 senesidir. Tarihlerin buna muhalif olarak beyân-ı mütalaa etmeleri, Burhaneddin’in bu tarihten daha evvel vefatını zannettiklerinden ve bir dc Burhaneddin’in Yıldırım Bayezid’le vaki ilk muharebesini müteakip Sivas’ın alındığı zehabına kapılmalarından ileri gelmiştir.

Esbabı tarihlerde malûm olan vaziyetler dolayısıyla Demirleng ile Yıldırım Bayezid’in araları açılmıştı. Demirleng 802 H / M 1399 senesi sonunda Sivas üzerine yürüdü. Sivas Emîri Süleyman, babası Bayezid’den istimdat etti. Bayezid, o sırada İstanbul muhasarasıyla meşgul olduğundan oğluna bizzat yardım edemedi. Mamafih diğer oğlu Çelebi Mehmed ve Demirtaş vasıtasıyla muavin kuvvetler irsal eyledi.**

**Şerefeddin Ali Yezdî’nin  Timurname’siyle,  Ravzatu’s-Safada Yıldırım ’ın oğlu Güreşçi’yi Demirtaş’la beraber Sivas’a muavenete gönderdiği muharrerdir. Bazı Arap tarihleri Çelebi Mehmed’e (Güreşçi) yani pehlivan derler. Bu ihtimale ve Çelebi Mehmed’in o sırada Sivas’a yakın olan Amasya’da bulunmasına binaen biz, Mehmed Çelebi’nin muavenete geldiğini kabul ile metinde onun ismini yazdık. Güreşçi lakabı  hakkında Hayrullah Efendi’de şu kayıt vardır: (C 7, s. 75) “Çelebi Mehmed’e Güreşçi Çelebi dahi derler. Zira memâlik-i Şarkiyye ahalisi katında güreş tutmak kahramanlığa delalet eder bir alâmettir.”

Vaziyetin tehlikeli olduğunu gören Emîr Süleyman, şehri müdafaa için icap eden tahkimatı yapmaya başladı, ümera ve rüesayı kale bedenlerine dağıttı.

Emîr Süleyman, bizzat müdafaadan korktuğu için yerine ümeradan Mustafa Bey’i vali bıraktı, mühimmat ihzar edip gelinceye kadar kaleyi müdafaa etmelerini maiyyetine tavsiye ederek kaçtı, ümera çarnaçar müdafaaya karar verdiler.

Sivas’a yaklaşan Demirleng etrafa gönderdiği casuslar vasıtasıyla Emîr Süleyman’ın kaçmakta olduğunu öğrendi. Derhâl emirlerinden Emîr Süleyman Şah, Emîr Cihanşah, Emîr Şeyh Nureddin ve Seyyid Hoca Şeyh Ali Bahadır vesair ümerayı mühim bir kuvvetle Emîr Süleyman’ın takibine gönderdi.

Takip kuvvetleri Kayseri’yi geçerek firarilere yetiştiler ve bunları dağıttıktan sonra aldıkları ganaimle Sivas önüne gelmiş olan Demirleng ordusuna iltihak ettiler.

Demirleng 802 H / M 1401 senesi Zilhiccesinin on yedisinde büyük bir kuvvetle * Sivas’a gelmişti.** Sivas kalesini görünce müteaddit tecrübelerine binaen buranın az zamanda zapt olunacağını söyledi.***

*İnbâu’l-Gumr’da Sivas muhasarasının 803 H senesi Muharreminin ilk günü başladığı muharrerdir.

** Demirleng, Sivas hududuna geldikte orada yerli Mehmed Paşa’yı buldu. Bu zat toplayabildiği askerle ordu kurmuştu. Fakat vukua gelen müsademede mahv u perişan edildi (Minyö’nün  Osmanlı Tarihi,s. 52).  Bu mütalaayı başka yerde görmedik. Acaba bu Mehmcd Paşa gerçekten yerli midir- Yoksa Çelebi Mehmed midir?

*** Acaibü ‘l-Makdûr’a göre on sekiz günde fethederim, demişmiş.

Üç dört bin kadar süvari ve okçudan ibaret olan mahsurlar* kalenin metin ve müstahkem olmasına güveniyorlardı. Kale, daha evvel Demirleng’in muhasara etmesi ihtimaline binaen Kadı Burhaneddin Ahmed tarafından tahkim edilmiş ve üç tarafından yani garp, şimal ve cenuptan içi su dolu hendekle çevrilmişti.

* Kale muhafızlarını  Acâibü’l-Makdûrve  en-Nücûmü’z-Zâhireüç bin,   abîbii’s-Siyer, Fezleke, Ravzatu ’s-Safâ, Tâcu ‘t-Tevârîh, Ravzatu ’l-Ebrâr, Timurnâme-i Yezdîdört bin gösteriyorlar.

Kale, temelinden burçlarına kadar Alâeddin Keykubad tarafından yonma taştan yaptırılmıştı. Her taşı iki üç arşın tülünde idi. Kalenin irtifası burçlarına kadar yirmi arşın idi. [  Ravzatu s-Safâ,cüz: 6, 1891 tab’ı.] Kale duvarının temelinin genişliği on ve en üst kısmının genişliği de altı arşın idi. [Timurname: Şerefeddin Yezdî.]

Kale kumandanı Mustafa Bey kuvvetini icap eden mahallere yerleştirmiş ve müdafaa vaziyeti almıştı. Kalenin yedi kapısı vardı.

Kalenin şark tarafında yani Demirhan’ın karargâhının bulunduğu cihette hendek yoktu. Lağım kazarak, setler yaparak kaleye bu cihetten taarruz edildi. Sekiz bin lağımcı istihkâmlar altına girdi. Toprağın akmasını men için açılan lağımlara büyük kazıklar diktiler, kuvvetli tahtalar döşediler. Lağımlar vüs’at-i matlûbeyi bulunca lağımcılar, kazıklara ateş vererek geri çekiliyorlar ve istihkâmatın büyük parçaları müthiş gürültülerle yıkılıyordu.”[ Hammer Tarihi, Atabeg Tercümesi (C 2, s. 43).]

İçeriden ve dışarıdan mancınık ve arrade’. [Arrade, mancınıktan daha küçük bir harp aleti olup taşları uzak yerlere kadar atardı. Râ’nm teşdidiyledir. Koşmak ve seğirtmek manasına olan (Ta’rîd)’den alınmıştır. Çoğulu arrâdât’tır. (Muhîtü'l-Muhît ve Tâcu ’l-Arûs)] ile taşlar ve mevâdd-ı müşte’ile istimal ediliyordu.

Demirhan, bütün şehre hâkim, yüksek bir mevki bina ederek üzerine ateş saçan makinelerini, mancınıklarını yerleştirmişti. Bunlarla suru tahrip ediyordu.

Her iki tarafta da fevkalade faaliyet ve gayret görülüyordu. On yedi gün muharebeden sonra Demirleng ordusu tarafından mütemadiyen atılan taş ve mevâdd-ı müşte’ile tesiriyle kale burçları yıkılmaya başladı. Kalede delikler açıldı. Burçlara iskele kurdular. Surun destek hizmetini gören kazıklarına ateş verildi. Çıkan duman, mahsurîne dehşet ve hayret verdi. Kalenin bir hücum ile elde edilmesine bir şey kalmadı. Kale muhafızı Mustafa Bey ümitsiz bir hâlde, ahali dc heyecan içinde idi. Kaleyi teslim etmekten başka bir çare kalmadığı anlaşıldı.

Sivas’ın âyân, eşraf ve uleması Mustafa Bey’le birlikte Demirleng’in katına çıkarak ayaklarına kapandılar ve kendisinden merhamet istediler. Demirhan, istirhamlarını kabul etti.

Sivas, muhasaranın on sekizinci günü yani 803 H / M 1401 senesi Muharreminin iptidasında zapt ve kalesi tahrip edilmiştir.[ Acâibii 'l-Makdûr ile en-Nücûmü ’z-Zâhire Muharremin beşinci günü zapt edildiğini yazarlar.]

Şehirdeki Müslümanlara aman verildi ve ona mukabil kendilerinden fıdye-i necât olarak bir miktar para alındı. Şehirdeki Hristiyanların malları yağma olundu, şehri müdafaa eden ve ekserisi Türk’ün gayrı olan Yıldırım’ın askerleri’ [Dögini, bu askerlerin kısm-ı a’zamının Ermenilerden mürekkep olduğunu yazar (C 7, s. 104).]  kıtale sebep olduklarından dolayı diri diri çukurlara atılıp üzerlerine toprak örtülmek ” [Timurname, Ravzatu ’s-Safâ.] suretiyle itlaf edildiler. [Timürleng, güya kan dökmeyeceğine dair söz vermiş ve yemin içmiş olduğundan muhafızları, diğer muhariplere ibret olmak üzere çukura gömmek suretiyle kan dökmeden telef edilmelerini muvafık gölmüş ve "Ben kan dökmedim, yeminimde sabitim" demiş. en-Nücûmü 'z-Zâhire, Avrupa tab’ı, s. 50.]

Demirleng, muhafız Mustafa Bey’i evvela esir addetti ve bilahare serbest bıraktı.*

  * Lütfi Paşa Tarihi(s.53,54) Mustafa isminin yerine Malkoç Bey diyor. “Sivas’ta Malkoç adlı bir bey vardı, onu öldürmedi ve eyitti: Git, var Yıldırım Han’a vaziyetimizi de, dedi.”

Hayrullah Efendi Tarihi(C 5, s. 17) Mustafa Malkoç Bey diyor ve o da Lütfi Paşa’nm mütalaasını  tekrar ediyor

“ İbn Arabşah, Acâibü’l-Makdûr’unda şöyle diyor:

“Muharebe bitip muharipleri derdest edince bunların hepsini bağlattı ve kazdırdığı hendeklere diri diri attırdı.*  Müdafıler üç bin kişi idiler. Sonra yağmaya koyuldu. Ahalinin kısm-ı küllisini kati ve bir kısmını esir eyledi.**Bu şehir, en güzel bir iklimde şehirlerin en medeni ve en güzeli idi. Müstahkem ve mamur ebniyesi ve âsâr-ı kadîmesi ve meâbid ve hayratıyla meşhurdu.”

Hammer Tarihi, Sivas’ın müstahkem şehirlerden olup Timur istilası zamanında yüz binden fazla nüfusu olduğunu yazar. [Hammer Tercümesi,C 2, s.43.]

Sivas’ın zapt u tahribine müteaddit tarihler söylenmiştir. (Harap) kelimesi Sivas’ın zaptına tarih düşmüştür:

Şam ülkesine kadar uzanan Sivas ve Halep bayındırlık hususunda peçesiz gelin gibidir. (Harab)tarihinin gösterdiği sene ve aylarda Timiir ordusunun ateşiyle harap oldu.

Fatih’in veziri Mahmud Paşa namına yazılmış Düstûrnâme ismindeki manzum tarihte şu beyitler görülmektedir:

Çün sekiz yüz üç yıla hicret irer
Geldi Sivas ’a Timür leşker direr
Ol  la’in eyledi Sivas ’ı har âb
Döndü yine şahdan edip icünâb

Bu manzum eser yirmi bab üzerine tertip edilmiştir. Bir nüshası Ankara Maarif Kütüphanesi’ndedir. Demirleng Sivas’ı zapt ve tahrip ettikten sonra Malatya üzerine yürüdü.  Âlî Tarihi, Demirleng’in Sivas’ı Kara Yülük Osman Bey’e verdiğini beyan ediyor (c. 3, s. 27).

* Dört bin Ermeni süvarisi teslim mukavelenamesi mucibince esir ediliyordu. Demir bu esirleri askerine teslim etti, Hristiyanlar başları iplerle bacaklarının arasına sıkıştırılmış olduğu hâlde onar onar geniş hendeklere dolduruldular. Çukurlar tahta ile örtülerek üzerine toprak konuldu. Bu suretle bunlar eziyetle geç ölecek idiler (Hammer Tercümesi, C 2, s. 43).

** İbn Arabşah’ın bu mütalaasıyla Habîbü ’s-Siyer, Timurnameve  Kavzattı ’s-Safâ’nın mütalaaları birbirini tutmaz. Bu eserler Demirleng’in yalnız muhafızları itlaf ettiğini ve Hristiyanların mallarının yağma edilmesiyle iktifa olunduğunu ve Müslümanların fidye-i necât ile selamete erdiklerini yazarlar. Diğer bazı müverrihlerin mütalaaları da şöyledir:

en-Nücûmü ’z-Zâhire, Demirleng’in Sivas’ı alarak halkının kısm-ı a’zamını katlettiğini yazar (Ayasofya Kütüphanesi, C 6, s. 29).İbn Ayas  (Bedâyiü ’z-Zuhûr)ismindeki tarihinde (C 1, s. 326)

Demirleng’in Sivas’a girerek ahalisini öldürdüğü ve bazı insanları diri diri toprağa gömerek bazılarını da ateşe atarak yaktığı haberinin şayi olduğunu beyan eder. Tevârîh-i Âl-i Osmân,”Sivas şehrini alıp harap edip halkını helak edip hisarını yıkıp (s. 32)

Hammer Tarihi”Sivas’ın eli silah tutan ahalisinin ve hastalıklarının diğerlerine sirayet etmemesi için cüzzam illetiyle ma’lul olanların katledildiğini yazar (C 2, s. 45).

Hayrullah Efendi de şöyle der: (C 5, s.6 4) “Derûn-ı hisârda bulunan sekene ve ahali bu hâlden gafil olarak başlarında Kur’an, ellerinde toprak zükûr ve inastan altı bin kadar etfali önlerine katıp kale kapısından taşra çıkıp huzûr-ı Timur’a vararak inayet ve merhamet istidasında bulundular. Demirleng bunları atların ayağı altında telef ettirip birtakımını dahi çukurlar ve kuyular kazdırıp içine

Sh: 143-147(orjinal 93-96)

Kaynak: Ord. Prof. Dr. İsmail Hakkı UZUNÇARŞILI -Rıdvan Nafiz EDGÜER, SİVAS ŞEHRİ, Baskı:. 1928 /1346) Hazırlayan: Prof. Dr. Recep TOPARLI, Atatürk Kültür, Dil Ve Tarih Yüksek Kurumu, Türk Tarih Kurumu Yayınları Ankara-2014

SULTANLIK VE DÜNYANIN DÜZENİ ŞEYTAN İLEDİR


Denilir ki: “Cennette bir bahçe vardır. Ona kişi nasıl isterse girer ve dilerse şehristân, bedestân, bağ ve bostan olur. Alış veriş yapar. Alan ve satan Hakk’tır.” Aslında cennetten kasıt, bir kimsenin Hakk ile olmasıdır.

Yer bir gün başka bir yerle değiştirilir,” [İbrahim sûresi, 48. ] Müfessirler bu güne kıyamet günü derler. Fakat âşıklar katında kıyametin hakikati çocuğun ayakları üstünde durmasıdır. Ne zaman ki çocuk yürümek üzere ayağa kalkar, o gün kıyamet olur. Ailesinden gördüğü terbiye üzerine amel işler. Yani hangi mezhep ve millet üzere zuhûr edersen o kavmin taklidine boyanırsın. Cennetlik olmak Hakk’la mâmur olmak; cehennemlik olmak ise mevcûdâtı Hakk’tan gayrı görmektir. Esma, her ne şekilde zuhûr ederse, kişiden o amel zuhûr etse gerektir. Yukarıda bahsedilen şehristan, bağ ü bostan, bu dünyadan başka bir yer yoktur ki orada olsun. Hepsi bu dünyadadır, lâkin ne evde ve ne de ev içindedir.

Ân ki mî-bendâştem ağyar bûd ân bâr şod
Ve ân ki golhen mi-nemûd eknûn be-dîdem gülşen-est
Bağlandığım o kişi ağyar oldu, bir anda
Külhan görünen, gül bahçesine dönüverdi

 Hz. İbrahim aleyhi’s-selâm, en başta dünyayı yabancı ve düşman gördü. Sonra anladı ki hep yâr imiş. Ateşin gül bahçesi olması bundan ibarettir. Tefsirlerde geçer ki Süleyman aleyhi’s-selâm şöyle söylemiştir:

“Ey Allah’ım, Şeytan’ı niçin insanlara musallat buyurdun ki günah işlerler? Senden onu hapsetmek üzere izin isterim. Artık insanlara vesvese verip azdırmasın.” Hakk’tan izin alıp Şeytan’ı bir kumkumaya koyduktan sonra denize attırır. Herkesin basireti açılır ve görürler ki bu cihânda emlâk, erzâk ve evlâd hep oyunmuş. Nitekim Kur’ân’da buyurur: “Bilin ki dünya hayatı bir oyun, eğlence, süs, kendi aranızda övünme, mal ve evlât çoğaltma yarışıdır.”  [Hadîd sûresi, 20.]

Herkese malı ve evlâdı düşman imiş: “Ey îmân edenler, eşlerinizden ve çocuklarınızdan bazıları size düşmandır, onlardan sakının.” [ Teğâbûn sûresi, 14.]

İnsanlar ölüm düşüncesiyle dağlara çıkıp, mağaralara kapanıp ibadetle meşgûl olmuşlar. Dünyada nizam bozulmuş ve Süleyman aleyhi’s-selâm “Nübüvvet, sultanlık ve dünyanın düzeni Şeytan ileymiş.” demiş. Süleyman aleyhi’s-selâmın sanatı zembil örüp satmak olduğundan, kimse ondan almayınca Şeytan’a izin verilmesinde bir hikmet olduğunu anlamış ve Cenâb-ı Hakk’tan Şeytan’ın serbest bırakılmasını niyâz etmiş. Şeytan tekrar dışarı çıkıp, herkes yerine dönünce, yine gaflete düşmüşler. Bu arada devlet işlerinin merkezi, saltanat ve nübüvvet yeniden kuvvet bulmuş. Şimdi, Şeytan ve mahlûkat insanın maslahatı içindir. İnsan her hâli bilip kendisine, kahır veya lütuf, her ne düşerse onu işlemelidir.

Men ân nîyem ki ve hem nakâ-i dil be-her şûhî
Der hizâne-i dil mühr-i tû nişâne-est
Ben öylesi değilim ki kıymetli gönlümü her şûha vereyim
Gönül hâzinesinde senin mührün bir nişane gibi durur

Kaynak: Hazret-i Pîr Muhammed Niyâzî-i Mısrî, Vahdetnâme, Yayına Hazırlayan: Arzu Meral, 1. Baskı: Mart, 2013, İstanbul, sh: 28-09

DÜNYADA TÜRKİYE, TÜRKİYE’DE SİVAS


Sivas şehri isminin, Romalılar döneminde “Dio-polis”yâni “Tanrı şehri”anlamındadır. Selçuklular, Sultan Alaeddin Ertana zamanında Sivas şehrinin ismi, “Yücelik Beldesi”anlamına gelen “Dâr’ül âlâ” idi. (ÖZ, Mehmet Ali, Bütün Yönleriyle Gürün İlçesi Tarihi Ve Coğrafyası, Sivas, 2002)

Bu meyanda antik dönemde Diaspolis (Tanrı Şehri) diye anılan Sivas’ın mazhariyetinin devamı için Şems ed-dîn Ebûs-Senâ Ahmed b. Mehmed Sîvâsî kaddesellâhü sırrahu’l aziz Efendi (vefat: 1009/1600) İbret-nümâ (Terceme-i İlahi-name-i Attar) manzum eserinde Sivas şehri halkı için yaptıkları duada buyurdular ki;

  • Kitabın bitmesine Sivas mekân olduğu için onu anmak gerekir.
  • Halkına dualar edeyim, yüce dergâha yakarışlarda bulunayım.
  • İlahi, aşk ehline sefalar, dertli olanlarına devalar vermeni dilerim.
  • Seni isteyenlere Seni, daha azını isteyenlere de Seni ver.
  • Perdeleri olanların perdelerini kaldırmanı,  manevi yolculuk yapanların kapılarını açmanı dilerim.
  • İlim ehline faydalı ilim, gözyaşı ve kalp hassasiyeti vermeni;
  • Yöneticilerine adalet, şefkat ve güvenilir olmalarını nasip eylemeni;
  • Şehir halkını sel ve depremden, hata ve batıla kaymaktan muhafaza kılmanı;
  • Yardımınla büyük başarılar nasip etmeni, Habibinin yoluna onları ulaştırmanı;
  • Fakir olanlarına sabır ve kanaat, zengin olanlarına cömertlik ve eli açıklık nasip etmeni dilerim.
  • İlâhi, beylerine barış ve huzur vermeni, son anlarında kurtuluşa kavuşmayı nasip etmeni;
  • Günahkâr olanlara, ey tövbeleri çok kabul eden, doğruyu göstermeni, tevbe nasip etmeni niyaz ederim
  • Duamız bu şehirde yaşayan erkek ve kadınların büyük ve küçüklerin hepsi içindir.
  • İlâhi! Onları Habibinin mesajını alanlarından eylemeni; Hepsini hak olan işi söyleyenlerden eylemeni;
  • Salih amel, zühd ve iman ile ya rabbi onları bu dünyadan göçürmeni;
  • Bizi Firdevs cennetlerinin en üst makamlarında bir araya getirmeni;  Faziletinle tecellilerine ulaşanlardan eylemeni diliyorum. Âmin.

Yine Gavs-ül Âzam İhramcızâde İsmail Hakkı Toprak Efendi buyurdular ki;

“Dünya’da Türkiye, Türkiye’de Sivas’ın kıymetini bilin.”

Kaynak: http://ismailhakkialtuntas.com/2010/03/17/gavs-ul-azam-ihramcizade-ismail-hakki-toprak-sivasi-sozlerinden/#_ftn19

 

ŞEYTAN’DAN DERSLER: SAPIKLIĞIN ve ŞÜPHENİN TEMEL İLKELERİ


Bil ki mahlûkat içinde görülen ilk şüphe, İblis’in (Allah lanet etsin) ortaya koyduğu şüphedir. Bu şüphenin kaynağı, nassa karşı kendi görüşünü ısrarla savunması, ilâhı emre karşı çıkmak için kendi arzusunun gereğini seçmesi, Âdem’in yaratıldığı madde olan çamur karşısında, kendi yaratıldığı madde olan ateşten dolayı kibir ve gurura düşmesidir.

Bu şüpheden, yaratılanlara yayılan, insanların zihinlerine bulaşan, bid’at ve dalâlet mezheplerinin oluşmasına sebep olan yedi kuşku ortaya çıkmıştır. Bu şüpheler Matta, Markos, Luka ve Yuhanna İncil’lerinin şerhlerinde yazılıdır.Tevrat’ta Âdem’e secde etmesi emredilip, bundan kaçınması sonrasında, meleklerle arasında geçen münazaralar şeklinde dağınık olarak zikredilmiştir.

Nakledildiğine göre İblis:

“Allah Teâlâ’nın benim ve bütün varlıkların yaratıcısı, âlim, kâdir olduğunu, kudret ve dilemesinden sual edilmeyeceğini, ne zaman bir şeyin olmasını isterse ona “ol” dediğinde o şeyin hemen ortaya çıktığını ve hikmet sahibi olduğunu kabul ettim. Fakat hikmetinin yönlendirilmesinde bazı sorular ortaya çıkmaktadır”deyince, melekler: Bu soruların neler ve kaç tane olduğunu sormuşlar. İblis de (Allah lanet etsin) bunların yedi tane olduğunu söylemiştir.

Bunların birincisi:

“Allah beni yaratmadan önce, benim neleri yapıp neleri yapacağımı biliyordu. O halde öncelikle beni niçin yarattı? Benim yaratılmamdaki hikmet nedir?”

İkincisi: “Hadi beni irâdesi ve dilemesi sonucu yarattı, beni niçin kendisini bilmek ve ibâdet etmekle sorumlu tuttu? Emirlerini yerine getirmekten faydalanmayıp, kendisine karşı isyan etmekten zarar görmeyince, bu tür teklifin hikmeti nedir? “

Üçüncüsü: “Hadi beni yarattı, mükellef kıldı. Ben de onun gerekli kıldığı ‘kendisini bilmek ve itaat etmek’ görevlerini yerine getirdim; bu durumda niçin benim Adem’e itaat ve secde etmemi emretti?(En’âm, 11-12) Özellikle kendisini bilip ibadet etmem konusunda bir fayda temin etmeyecek olan bu teklifin hikmeti nedir?”

Dördüncüsü: “Diyelim ki beni yarattı ve mutlak olarak mükellef kıldı, özellikle de Âdem’e secde etmemden sorumlu tuttu. Ancak ben Âdem’e secde etmediğimde, niçin beni lanetledi ve cennetten çıkardı?(En’âm, 11-13) Kötü bir şey işlemeyip, ‘sadece ben ancak sana secde ederim’,(Bakara, 34) dememden dolayı uğradığım bu durumun hikmeti nedir?”(Hicr, 28-29; İsrâ,61; Kehf, 50…)

Beşincisi: “Beni yarattı, mutlak ve özel olarak mükellef kıldı, kendisine itaat etmediğimde ise beni lanetleyip kovdu. Bu durumda niçin benim ikinci defa cennete girerek Adem’e ulaşıp onu vesveselerimle aldatmama ve dolayısıyla yasak ağacın meyvelerini yemesine vesile olmama müsaade edip, benimle birlikte onu da cennetten çıkardı? Bunun hikmeti nedir? Eğer beni cennete girmekten menetseydi, Adem benden kurtulacak ve cennette ebedî olarak kalacaktı.” (Taha, 116-117)

Altıncısı: “Beni yarattı, yapmam gereken umumî ve özel görevlerle mükellef kıldı, sonra beni lanetledi ve cennete girme fırsatı verdi, benimle Adem arasında düşmanlık vardı, fakat beni niçin, Adem oğulları üzerine musallat etti? (Sâd, 73-83) Oysaki ben onları gördüğüm halde onlar beni göremiyorlar, benim verdiğim vesvese onlar üzerinde tesirli olduğu halde, onların gücü ve kudreti bana tesir etmiyor. Bunun hikmeti nedir? Onları fıtrat üzerine yarattıktan sonra bundan saptıracak olanı ortadan kaldırıp, insanların temiz, emirleri dinler ve itaat eder olmaları onlar için daha uygun ve hikmete daha layık değil midir?”

Yedincisi: “Bütün hepsini kabul ediyorum: Beni yarattı, mutlak ve sınırlı olarak mükellef kıldı, ben itaat etmeyince beni lanetledi ve kovdu, cennete girmek istediğimde bana fırsat verdi, orada yaptıklarımdan sonra beni Âdemoğullarına musallat etti. Niçin ben mühlet istediğimde bana mühlet verdi? “Bana tekrar dirilecekleri güne kadar mühlet ver”(En’âm, 14) deyince “sen bilinen bir vakte kadar mühlet verilenlerdensin.” (Hıcr, 36-38) dedi. Bundaki hikmet nedir? O durumda beni derhal helak etseydi Adem ve diğer yaratılanlar benden kurtulur, âlemde şer denilen bir şey kalmazdı. Alemdeki düzenin hayır üzere devam etmesi şerle karışmasından daha iyi değil midir? İşte bu benim ileri sürdüğüm iddialarımın delil ve mesnedidir.

İncil’in açıklayıcısı şöyle der:Allah Teâlâ meleklere vahyederek ona, “Sen, benim senin ilâhın ve bütün mahlûkatın ilâhı olduğum şeklindeki ilk kabulünde sadık ve doğru sözlü değilsin, eğer benim bütün âlemlerin ilâhı olduğumu tasdik etseydin, bana karşı “niçin” diye itiraz etmezdin. Ben kendisinden başka ilâh olmayan Allah’ım, yaptığımdan dolayı hesap verecek değilim, sorumlu olan yaratılanlardır” demelerini istedi. Bu belirttiğim ifadeler Tevrat’ta zikredilmekte, belirttiğim şekilde İncil’de (şerhlerinde) yazılmış bulunmaktadır.

Ben (Şehristânî) bir süredir, tartışılmaz şekilde Âdemoğluna arız olan her şüphenin kovulmuş olan şeytanın saptırması, vesveseleri ve zikredilen kuşkulandırmalardan kaynaklandığını düşünüyordum. Bu şüphelerin sayısının yediye ulaşması ve büyük bid’at ve dalâlederin sayısının da yedi tane olması oldukça ilginçtir.Her ne kadar metot ve ifadeler farklı olsa da, sapkınlık, küfür ve dalâlet fırkalarının ortaya koydukları şüpheler, belirtilen şüphelerin çerçevesini aşmamaktadır. Bu şüpheler pek çok dalâlet türleri için bir tohum mesabesindedir; hepsi de hakkı itiraftan sonra ilâhı emri inkâr, nas karşısında arzulara yönelme ile ilgilidir.

İşte Nuh, Hud, Salih, İbrahim, Lut, Şuayb, Musa, İsa ve Son peygamber Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve selleme karşı çıkıp mücadele edenlerin hepsi, şüpheler ortaya atmak hususunda ilk lanetlenenin yolunu takip ettiler. Bunun gayesi kendilerine yapılan teklifi ortadan kaldırmak, din mensuplarını ve İlâhî teklifleri kabul edenleri tamamen yalanlamaktır. Onların “Bir beşer mi, bizi doğru yola ulaştıracak?”(Tegabün, 6) sözleriyle, İblis’in “Çamurdan yarattığın bir kişiye mi secde edeceğim” (En’âm, 12) sözü arasında bir fark yoktur.

“İnsanlara hidayet geldiğinde, onların buna inanmalarını sadece, Allah bir beşeri mi peygamber olarak gönderdi, demeleri engellemiştir” (İsrâ, 94) ayetindeki muhalefet ve ayrılık bu düşünceden kaynaklanmış, inanca mani olan şeyin öncekinin dediği, “Allah buyurdu: Ben sana emrettiğimde seni secde etmekten alıkoyan nedir?İblis: ben ondan daha üstünüm, çünkü beni ateşten yarattın onu da çamurdan yarattın” ( Â’raf, 12) gibi, bu anlayış olduğu belirtilmiştir. Daha sonra onun zürriyetinden gelen Firavun da “Yoksa ben zayıf ve neredeyse söz anlatamayacak şu adamdan (Musa’dan) hayırlı değil miyim?” (Zuhruf, 52) şeklinde aynı anlamda söz söylemiştir. Bunun gibi önce geçenlerin söyledikleriyle, sonrakilerin sözlerini dikkatlice izlediğimizde, her iki grubun sözlerinin birbirine mutabık olduğunu görürüz. “Bunun gibi onlardan öncekiler de, tıpkı onların dediklerini demişlerdi, kalpleri nasıl da birbirine benzedi” (Bakara, 118) “Fakat onlar daha önce yalanladıkları şeylere inanacak değillerdi.” (Yunus, 74)

Böylece ilk mel’un aklın hükmetmemesi gereken varlık hususunda aklı hâkim kıldığı için ya yaratanın hususîyetlerini mahluklara yahut da mahlukların özelliklerini yaratıcıya isnat etmiştir ki bunlardan ilki gulüv; aşırılık, İkincisi ise taksir yani eksikliktir.

İlk şüpheden hulûliyye, tenâsühiyye, müşebbihe, Şia’nın gulatı, yani aşırı grupları gibi bir kısım mezhepler ortaya çıkmıştır. Bunlar bazı şahıslar hakkında aşırılık göstererek onu İlâhî vasıflarla nitelendirmişlerdir. ikinci şüpheden ise Kaderiyye, Cebriyye, Mücessime gibi bir takım mezhepler ortaya çıkmıştır.

Bu gruplar Allah’ın özelliklerini eksiltme yoluna giderek onu sonradan yaratılanların sıfatlarıyla nitelendirmişlerdir. Buna göre Mutezile ilâhı fiiller konusunda Müşebbihe gibi hareket ederken, Müşebbihe de İlâhî sıfatlar konusunda Hulûliyye gibi düşünmektedir. Bu sebeple bunların hepsi şaşı olarak görmektedirler. Bize göre “iyi ve hasen (güzel) olan şey, Allah Teâlâ katında da iyi ve hasen, çirkin ve kabili olan nesne, Allah katında da çirkin ve kabihtir”diyen kimse yaratanı yaratılana benzetmiş olmaktadır.

“Allah Teâlâ, mahlukatın sıfatları ile nitelendirilmiş ya da mahlukat Allah’ın sıfatlarıyla nitelendirilmiştir”diyen kimse haktan ayrılmıştır, Kaderiyyenin asıl prensibi de her şeyin sebebini aramaktır. İşte ilk mel’unun istediği de bu idi. Zira önce niçin yaratıldığı konusunda sebep aradı, ikinci olarak niçin mükellef tutulduğunun hikmetini sordu, üçüncüsünde ise Adem’e secde etmesi teklifinin dayandığı maksadı öğrenmeye çalıştı. Bundan Havâric ortaya çıktı. Çünkü onların “Hüküm ancak Allah’a aittir, kişileri hakem kabul etmeyiz”sözleri ile İblis’in ancak Allah’a secde edeceğini belirttiği “ben kuru bir çamurdan şekillenmiş, kara balçıktan yarattığın bir insana secde edecek değilim” (Hicr, 33) sözleri arasında fark yoktur. Kısaca her iki tarafın maksatları da çirkin sayılmıştır. Bu duruma göre Mutezile tevhîd konusunda öylesine aşırıya yönelmiştir ki, sonunda ilâhı sıfatları olumsuzlayarak ta’tile (sıfatları yok saymak) ulaşmıştır. Müşebbihe yaratıcıyı, cisimlerin sıfadarı ile niteleyerek onun vasıflarını çoğaltmaya yani ‘taksire” yönelmiş, Râfızîler peygamberlik ve imâmet konularında gulüvve gidip aşırılık göstererek hulûlü benimsemişler, Havâric ise taksire (yetki alanını kısıtlamak) yönelerek insanların hüküm verme özelliğine karşı çıkmışlardır.

Gördüğünüz gibi bu şüpheler dikkatlice incelendiği zaman ilk mel’un yani yerilmiş olan İblis’in şüphesinden kaynaklandığı anlaşılır.Dikkatlice incelediğin zaman görürsün ki bu şüphelerin hepsi ilk mel’unun (İblis) şüphelerinden kaynaklanmıştır. Başlangıçta o şüpheler bu fırkaların kaynağı iken, sonraları bu fırkalar o şüpheleri ortaya çıkaranlar olmuşlardır. Nitekim Kur’anı Kerim’deki “Şeytanın adımlarına uymayın, o sizin için apaçık bir düşmandır”(Bakara, 168) anlamındaki ayet bunu göstermektedir.

Hz. Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem de, bu ümmetin her sapkın fırkasını, geçmiş ümmetlerin sapkın fırkalarından birine benzetmiş: “Kaderiyye bu ümmetin Mecûsîleridir”, “Müşebbihe bu ümmetin Yahudileridir, Râfıziler ise Nasrânîlerileridir” buyurmuştur. Keza Hz. Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem “Sizden önceki ümmederi inceden inceye, adım adım takip edeceksiniz, hatta onlar bir keler deliğine girse, siz de mutlaka oraya gireceksiniz”(İbn-i Hanbel, IV,125) demiştir.

Kaynak:

Muhammed eş-Şehristânî, el-Milel ve’n-Nihal, Özgün Adı: el-Milel ve’n-Nihal Çeviri: Mustafa ÖZ, Litera, 2. Basım. 2011 İstanbul, sh:29-32 ÜÇÜNCÜ MUKADDİME Yaratılanlar Arasında Ortaya Çıkan İlk Fitne, Kaynağı ve Ortaya Çıkaran

 **********************

ŞEYTANIN ÇİLESİ

 

KUZUM DEDE kaddesellâhü sırrahu’l azîz


Aişe Sayı Sezen
27 Ağustos 2011

07 Temmuz 1991 ile 07 Temmuz 2002 günlerinde Tokatlı Es-Seyyid Hacı Hafız Mehmet Nuri Efendi Hazretleri kendi  ifadeleriyle kaleme aldırmıştır.

Yüce rabbimin ismi şerifiyle sözlerime başlıyorum

Doğumum 1919 Mart 27 Perşembe sabahı güneş doğmazdan yarım saat evvel dünyaya gelmişim. Annem Tokat’ın Boyalı Köyünden Abid Saf Hasan’ın Kızı Sündüz, babam Muhammed Said El-Haşim Torunlarından Muhammed Ali Rüştü.

Çocukluğumda Anne isminde bir hanıma ablamla beraber Kuran-ı Kerim dersine gitmekteydim. Merhume hocamız Anne’nin vefatı neticesi Gaybi Mahallesinde ikamet eden Çorak Hafız Halil Efendi’ye derse devam ettim. Daha sonra Gaybi Mahallesinde komşumuz olan yemenici Hafız Ali Gülü isminde usta babama ben Muhammed Nuri’yi çok sevdim, hem okutacağım hem de yemeniciliği öğreteceğim dedi. Hafızlık eğitimime de Aksu Camii hocası Hafız Salih Efendiye gitmeye başlamıştım. O tarihlerde Seyitnecmettin mahallesinde oturuyorduk. O muhterem hocamın vefatıyla Ali Paşa camisinin Hocası Talip Efendiye ders almak üzere hafızlığa  devam ettim (1932-1933).

İlk hocam(ustam) Ali Gülü efendinin emriyle Zahba Mescidinde namaz kıldırdım. İlk defa namaz kıldırmıştım.

1934-1935 seneleri arasında hem namaz kıldırdım hem de ayakkabıcılık yaptım. Ali Paşa Camimin Hocası Talip  efendinin emriyle 1935’de Güğünlü Köyünde Ramazan Hocalığı yapmak üzere köye gittim. Ramazan Karakışa rastlamıştı.

Güğünlü  köyüne gitmeden evvel birkaç ay evvel evlenmiştim.

1935-1936 senelerinde her gece 1’er saat olmak üzere 20 gün kursa giderek Yeni Türkçeyi öğrenmiştim. Aynı senelerde Binecek köyüne talebe okutmak üzere 3-4 ay gittim. Binecek köyünde Kuran-ı Kerim dersleri verdim.  O yıllarda yağmur çok az yağardı ve talebelerimle beraber yağmur duası okuyarak  dua ederdik. Cenâb-ı Hakk masumların ricasını kabul eder yağmur yağdırırdı.

8 ile 10 defa tarihi bir rüya gördüm. Ay gövdeme indi göğsümün üzerinde doğdu. Daha sonra muhabbetim aşkım ve sevgim arttı. Yaşlılar arasına gidip onların sohbetini dinlemeye devam ettim. Emsalim çocuklardan pek fazla arkadaşım yoktu. Sadece bütün arkadaşlarımın bana karşı sevgileri vardı. Ben onların hakemi olurdum. Kavga anında onları sulh yapardım.

1939 senesinde Avlunlar Kemkez köyüne babam Hoca olarak gönderdi. Okumayı ve okutmayı çok seviyordum. Maalesef halkın kötü alışkanlıkları (kumar, zina, hırsızlık, cehalet) vardı. Onların yola gelmesi için çırpınıyordum. Bazen de ağlıyordum. Camiye de devam etmiyorlardı. Kahvelerine giderek  onlarla konuşmaya çalıştım. Ama onlar beni dinlemedi. Çok üzüldüm ve kahveden çıktım ve Cuma namazına camiye gelmişlerdi.

Cami çok kalabalıktı. Camide bir hutbe okudum son sözüm şu idi “Halimiz böyle devam ederse sizde kurtulamayacaksınız bende” dedim ve böylece hutbeyi bitirdim. 1-2 gün sonra 1939’u 1940’a bağlayan gece de büyük bir zelzele oldu. Erzincan ve Tokat’ta birçok köyler binalar yıkıldı. Benim imamlık yaptığım köyün alt tarafı tamamen yıkıldı. Daha evvel inancı zayıf olan halk 2 gün evvel söylediğim söz akıllarına geldi ne yapalım hocam diyerek karşımda ağladılar. Bende onlara cevap olarak “Size söylemiştim” dedim. Ondan sonra İslam’a ve insanlığa döndüler. Tevbe ettiler.

1942-1943 Tokat’a geri geldim ve ayakkabıcı dükkanı açtım. Kuyumcular çarşısında idi dükkanım.

O tarihlerde Pek Muhterem Sultanımız Üstadımız İhramcızâde İsmail Hakkı ile tanıştım. Bizi evlatlığa kabul etti ve çok yakınlık gösterdi.

“Gülüm kurutmam Seni”,
“Suda çürütmem Seni”,
“Çok uzak gitsemde”,
“Yine unutmam Seni”
Kuzum Dede

 Bu büyük muhterem zat ile yolculuk yaptım. Bu yolculuk çok tarihi ve feyizli bereketli günlerimdi. O mübarek zat Çaykürt köyünde köprü yaptırmak maksadıyla Tokat’a gelmiştiler. O tarihlerde yol ve araba yoktu. Bu büyük zata Tokat’taki ihvanlardan hiç biri yardımcı olamadı. Onların en küçüğü bendim.

Sözlerini dinlemiş ve üzülmüştüm durumumu edebim icabı söyleyemedim. Daha evvel sultanımızın mektep arkadaşı olan Sivaslı Mehmet Usta yanımda idi. İçimde yaşadığımı anlatmaya çalıştım. “Efendim beni kabul ederse ben atımla çilehaneye götüreyim dedim”, “efendi efendi Hafız Efendi ne diyor deyince” Merhum Mehmet Usta açık ifadeyle durumu İsmail Hakkı Efendiye anlattı.

Efendi Hazretleri bu sözü işitir işitmez çok sevindi. Büyüğümüz amcamız Mehmet Usta’dan izin isteyerek atı getirmek için gittim. Gece yola çıkmıştım.  Daylahacı’ya vardım atı babamdan istedim ve sabah namazına yetiştim.  Efendi hazretleri sabah namazında çıkmıştı. Atı görünce çok sevindi. Atın eğeri ve takımı yoktu fakat semeri vardı. Mehmet usta eğeri ve takımı verdi. Atı hazırladım Ramazan günüydü. Öğleden sonra Bizeri ye gittik. Bizeri’de bir iki saat kaldık. Efendi Hazretleri Bizeri’den pek memnun olmadı. Başka yere gitmek istedi. İkindi namazını binecekte kıldık. Kayınvalidem büyük kazanlarda yemek pişirdi. Bütün köylüyü davet etti. Fassalı Hacı Tarakçı Hamid Hoca Sivas’a gitmiş, Sivas’tan Tokat’a gelmiş, Tokat’tan Bizeri’ye oradan da Bineceğe geldi Efendi Hazretlerini orada buldu. Akşam namazını ve teravihi orda kıldık. Sahurdan sonra yola çıktılar.

Darakçı Hamid Hocamız Fatsa’ya gitmek üzere yola çıktılar ve Fatsa köprü mevzusunu anlatıyor. O günkü para ile 3 bin lira hazırlıyorlar. Bizde Binecekten sonra avlunlara geçtik merhum babam bize 200 lira para verdi. Kayınvalidem de yardım etti. O gece rüyamda Kayınbabamı gördüm, köprünün temeli o

atmıştı rüyamda. Binecek köyünden sonra daha evvel imamlık yaptığım Kemkez köyüne geldik. Kemkez Köyünde Ortaköy camide Hoca Osman Efendi vardı. Daha evvel Mustafa Haki hazretlerini tanıyormuş. Bu vesileyle Efendi Hzleri, Hacı Osman Efendinin dersini yeniledi. Bu üç köyden ihvanlarımız oldu. Daha sonra Niksar’a gittik ikindiye kadar orda kaldık. Fatlı köprüsü bekçiliğinde misafir  olduk. İftarı orda yapıp teravihi orda kıldık ve sahuru da orda yaptıktan sonra Reşadiye Çakmaklı köyüne kadar yürüdük.

Çok sıcaktı ve orda Taliba isminde bir zat bizi bırakmadı. İftar ve teravihden sonra çilehane gitmek üzere oradan ayrıldık. Yollar çok bozuktu.Öğlen namazına çilehane camisine vardık. Öğleyi orada eda ettikten sonra Hayırsever bir zata misafir olduk. İkindiyi de orada kıldık. İlk letâif dersini geçmiştim.

İkindiden akşam namazına kadar letâif derslerine ikbal ettik. Mülahazai Nakış dersine çıktık. Mülahaza-i Nakış dersini Nakışı göğüs üzerine yazılışını hayalleyecektim. Akşam namazından çıkınca Tüm Alem Tevhid oldu. Ayağımı basacak yer göremiyordum.

Zara ve Gebeli köyüne kadar gittik. Orman Memuru ile görüştük. Orman müdürlüğünden aldığı emri orman memuruna tebliğ ettikten sonra geri dönerek Çilehane’den Tokat’a gelmek üzere yola çıktık. Büyük Almus’a geldik. Mübarek Üstadımız burada kalmayı istemedi. Büyük Velilerin Feyzininden ve  buranın eksikliğinden bahsetti. Yolumuza devam ettik. Akşam namazına Tokat’ın Müftü camisine yetiştik. Atı geri Daylahacı’ya götürdüm. Teravih namazını kılmak için müftü caminde bulundum.

Sivaslı Marangoz Mehmet Usta evinde iftarı açmıştık. Ramazanın 1. Gününden 11. Gününe kadar dolaşmış olduk. ize bu vesile ile çok iltifat buyurdular. Muhterem üstadımız, sultanımızı 12. Günü Sivas’a yolcu ettik. O tarihlerde ben kuyumcular çarşısında ayakkabıcılık yapıyordum.

1944’ün 11. ayına kadar o dükkânda çalıştım. O zaman süresinde Ali Paşa Camine giderdim. Birgün ikindi namazını kılmak için Ali Paşaya gittim. Camiden çıktığımda çok muhterem bir zata rastladım. Bu zat Çorum’lu Şeyh Efendinin Mahdumu Şeyh Çorum’dan  gelmişti. Daha evvel bu Şeyh’in ismini işitmiştim. Mübarek sima kalbime girdi. Şeyh’in elini öptüm ve dükkana gelmesini istedim. Arkadaşları Gümüşhaneli İsmail Efendi ile Hasan Efendi idi. Onlar getirmek istemediler. Ben ısrar edince muhterem zat bu gencin kalbini kırmayalım bir bardak çay içelim dediler.

Dükkan da garip bir hal oldu. İki, üç tane dükkânda çalışan kalfam vardı. Kalfalara işi bırakın sohbeti dinleyin dedim. Mübarek zat bu evlatlar neden çalışmıyorlar diye sordu. Bende sizin sohbetiniz çalışmaktan daha önemlidir dedim. Yüce Velide onlar hem çalışsınlar hem de dinlesinler. “Elleri işte gönülleri eşte olsun” dedi. Yemekte teklif ettim kabul ettim etmediler. Baktım ki ayağındaki mesh çok eskimişti. O meshi çok güzel bir şekilde tamir ettim. O mübarek insan o kadar memnun oldu ki teşekkür etti ve meshi ayağına giyip buradan ayrıldı.

Tekrar ertesi günü bana bir çift daha mesh tamir etmek için getirdi. Kardeşim Hafız Efendi yaptığın mesh ten çok memnun oldum acaba şu ikinci meshi de tamir eder misin dedi.

Bize Yüce Veli pek çok kalbi zikir hakkında tavsiyelerde bulundu. Bize her geldiğinde sohbetler yaptı. O zatla dostluğumuz devam etti. Askerliğimin yaklaşması dolayısıyla efendi Hazretlerine Sivas’a gittim…

KUZUM DEDE’NİN EN BELİRGİN VASFI

Kuzumdede’nin en belirgin vasfı tatlı sözlülüğü ve tevazuu idi. Kendisi kimseye karşı kırıcı bir harekette bulunmamış kin duymamıştır. Bu vasıflarından ötürü

Tokat halkı da onu Kuzum Dede Huzur Dede olarak  nitelendirmiştir. “Allah bize toprak olmayı nasip etti. Tasavvufun özü toprak olmaktır” der, nasihatlarında sık sık bunu tekrarlardı.

Sık Kullandığı Sözleri Tokat Halkı Halâ anmaktadır

  • - Dünya tadı bal tadı, dünya bizi aldatı, Altına ağu  koymuşlar, üstü yine bal tadı
  • - İnsanlara hizmet etmeyi çok severiz, hizmet eden hizmet bulur.
  • - Sevenler kazanır, sevmeyenler kaybeder.
  • - Bilmek kadar güzel bir şey yok, bilmemek kadar da acı bir şey yok.
  • - Tokat bir dağ içinde, gülü çardağın içinde, Tokat’tan yar sevenin yüreği yağ içinde
  • - Cahil cesur gibi görünse de ahmaktır.
  • - Hizmeti çok sev sevdiğin kadar da kazancın olur.
  • - Dünya ekim yeri, ekmeye geldik. Ahirette de biçeceğiz.
  • - Yaptığın hizmetlerle menfaat değil sevinç duy.
  • - Hizmet edenlere hizmet olunur.

Erişim: http://www.kuzumdede.com/?ulke=&ulke=Fransa&ulke=ABD&ulke=Kanada&ulke=Danimarka