SULTANLIK VE DÜNYANIN DÜZENİ ŞEYTAN İLEDİR


Denilir ki: “Cennette bir bahçe vardır. Ona kişi nasıl isterse girer ve dilerse şehristân, bedestân, bağ ve bostan olur. Alış veriş yapar. Alan ve satan Hakk’tır.” Aslında cennetten kasıt, bir kimsenin Hakk ile olmasıdır.

Yer bir gün başka bir yerle değiştirilir,” [İbrahim sûresi, 48. ] Müfessirler bu güne kıyamet günü derler. Fakat âşıklar katında kıyametin hakikati çocuğun ayakları üstünde durmasıdır. Ne zaman ki çocuk yürümek üzere ayağa kalkar, o gün kıyamet olur. Ailesinden gördüğü terbiye üzerine amel işler. Yani hangi mezhep ve millet üzere zuhûr edersen o kavmin taklidine boyanırsın. Cennetlik olmak Hakk’la mâmur olmak; cehennemlik olmak ise mevcûdâtı Hakk’tan gayrı görmektir. Esma, her ne şekilde zuhûr ederse, kişiden o amel zuhûr etse gerektir. Yukarıda bahsedilen şehristan, bağ ü bostan, bu dünyadan başka bir yer yoktur ki orada olsun. Hepsi bu dünyadadır, lâkin ne evde ve ne de ev içindedir.

Ân ki mî-bendâştem ağyar bûd ân bâr şod
Ve ân ki golhen mi-nemûd eknûn be-dîdem gülşen-est
Bağlandığım o kişi ağyar oldu, bir anda
Külhan görünen, gül bahçesine dönüverdi

 Hz. İbrahim aleyhi’s-selâm, en başta dünyayı yabancı ve düşman gördü. Sonra anladı ki hep yâr imiş. Ateşin gül bahçesi olması bundan ibarettir. Tefsirlerde geçer ki Süleyman aleyhi’s-selâm şöyle söylemiştir:

“Ey Allah’ım, Şeytan’ı niçin insanlara musallat buyurdun ki günah işlerler? Senden onu hapsetmek üzere izin isterim. Artık insanlara vesvese verip azdırmasın.” Hakk’tan izin alıp Şeytan’ı bir kumkumaya koyduktan sonra denize attırır. Herkesin basireti açılır ve görürler ki bu cihânda emlâk, erzâk ve evlâd hep oyunmuş. Nitekim Kur’ân’da buyurur: “Bilin ki dünya hayatı bir oyun, eğlence, süs, kendi aranızda övünme, mal ve evlât çoğaltma yarışıdır.”  [Hadîd sûresi, 20.]

Herkese malı ve evlâdı düşman imiş: “Ey îmân edenler, eşlerinizden ve çocuklarınızdan bazıları size düşmandır, onlardan sakının.” [ Teğâbûn sûresi, 14.]

İnsanlar ölüm düşüncesiyle dağlara çıkıp, mağaralara kapanıp ibadetle meşgûl olmuşlar. Dünyada nizam bozulmuş ve Süleyman aleyhi’s-selâm “Nübüvvet, sultanlık ve dünyanın düzeni Şeytan ileymiş.” demiş. Süleyman aleyhi’s-selâmın sanatı zembil örüp satmak olduğundan, kimse ondan almayınca Şeytan’a izin verilmesinde bir hikmet olduğunu anlamış ve Cenâb-ı Hakk’tan Şeytan’ın serbest bırakılmasını niyâz etmiş. Şeytan tekrar dışarı çıkıp, herkes yerine dönünce, yine gaflete düşmüşler. Bu arada devlet işlerinin merkezi, saltanat ve nübüvvet yeniden kuvvet bulmuş. Şimdi, Şeytan ve mahlûkat insanın maslahatı içindir. İnsan her hâli bilip kendisine, kahır veya lütuf, her ne düşerse onu işlemelidir.

Men ân nîyem ki ve hem nakâ-i dil be-her şûhî
Der hizâne-i dil mühr-i tû nişâne-est
Ben öylesi değilim ki kıymetli gönlümü her şûha vereyim
Gönül hâzinesinde senin mührün bir nişane gibi durur

Kaynak: Hazret-i Pîr Muhammed Niyâzî-i Mısrî, Vahdetnâme, Yayına Hazırlayan: Arzu Meral, 1. Baskı: Mart, 2013, İstanbul, sh: 28-09

DÜNYADA TÜRKİYE, TÜRKİYE’DE SİVAS


Sivas şehri isminin, Romalılar döneminde “Dio-polis”yâni “Tanrı şehri”anlamındadır. Selçuklular, Sultan Alaeddin Ertana zamanında Sivas şehrinin ismi, “Yücelik Beldesi”anlamına gelen “Dâr’ül âlâ” idi. (ÖZ, Mehmet Ali, Bütün Yönleriyle Gürün İlçesi Tarihi Ve Coğrafyası, Sivas, 2002)

Bu meyanda antik dönemde Diaspolis (Tanrı Şehri) diye anılan Sivas’ın mazhariyetinin devamı için Şems ed-dîn Ebûs-Senâ Ahmed b. Mehmed Sîvâsî kaddesellâhü sırrahu’l aziz Efendi (vefat: 1009/1600) İbret-nümâ (Terceme-i İlahi-name-i Attar) manzum eserinde Sivas şehri halkı için yaptıkları duada buyurdular ki;

  • Kitabın bitmesine Sivas mekân olduğu için onu anmak gerekir.
  • Halkına dualar edeyim, yüce dergâha yakarışlarda bulunayım.
  • İlahi, aşk ehline sefalar, dertli olanlarına devalar vermeni dilerim.
  • Seni isteyenlere Seni, daha azını isteyenlere de Seni ver.
  • Perdeleri olanların perdelerini kaldırmanı,  manevi yolculuk yapanların kapılarını açmanı dilerim.
  • İlim ehline faydalı ilim, gözyaşı ve kalp hassasiyeti vermeni;
  • Yöneticilerine adalet, şefkat ve güvenilir olmalarını nasip eylemeni;
  • Şehir halkını sel ve depremden, hata ve batıla kaymaktan muhafaza kılmanı;
  • Yardımınla büyük başarılar nasip etmeni, Habibinin yoluna onları ulaştırmanı;
  • Fakir olanlarına sabır ve kanaat, zengin olanlarına cömertlik ve eli açıklık nasip etmeni dilerim.
  • İlâhi, beylerine barış ve huzur vermeni, son anlarında kurtuluşa kavuşmayı nasip etmeni;
  • Günahkâr olanlara, ey tövbeleri çok kabul eden, doğruyu göstermeni, tevbe nasip etmeni niyaz ederim
  • Duamız bu şehirde yaşayan erkek ve kadınların büyük ve küçüklerin hepsi içindir.
  • İlâhi! Onları Habibinin mesajını alanlarından eylemeni; Hepsini hak olan işi söyleyenlerden eylemeni;
  • Salih amel, zühd ve iman ile ya rabbi onları bu dünyadan göçürmeni;
  • Bizi Firdevs cennetlerinin en üst makamlarında bir araya getirmeni;  Faziletinle tecellilerine ulaşanlardan eylemeni diliyorum. Âmin.

Yine Gavs-ül Âzam İhramcızâde İsmail Hakkı Toprak Efendi buyurdular ki;

“Dünya’da Türkiye, Türkiye’de Sivas’ın kıymetini bilin.”

Kaynak: http://ismailhakkialtuntas.com/2010/03/17/gavs-ul-azam-ihramcizade-ismail-hakki-toprak-sivasi-sozlerinden/#_ftn19

 

ŞEYTAN’DAN DERSLER: SAPIKLIĞIN ve ŞÜPHENİN TEMEL İLKELERİ


Bil ki mahlûkat içinde görülen ilk şüphe, İblis’in (Allah lanet etsin) ortaya koyduğu şüphedir. Bu şüphenin kaynağı, nassa karşı kendi görüşünü ısrarla savunması, ilâhı emre karşı çıkmak için kendi arzusunun gereğini seçmesi, Âdem’in yaratıldığı madde olan çamur karşısında, kendi yaratıldığı madde olan ateşten dolayı kibir ve gurura düşmesidir.

Bu şüpheden, yaratılanlara yayılan, insanların zihinlerine bulaşan, bid’at ve dalâlet mezheplerinin oluşmasına sebep olan yedi kuşku ortaya çıkmıştır. Bu şüpheler Matta, Markos, Luka ve Yuhanna İncil’lerinin şerhlerinde yazılıdır.Tevrat’ta Âdem’e secde etmesi emredilip, bundan kaçınması sonrasında, meleklerle arasında geçen münazaralar şeklinde dağınık olarak zikredilmiştir.

Nakledildiğine göre İblis:

“Allah Teâlâ’nın benim ve bütün varlıkların yaratıcısı, âlim, kâdir olduğunu, kudret ve dilemesinden sual edilmeyeceğini, ne zaman bir şeyin olmasını isterse ona “ol” dediğinde o şeyin hemen ortaya çıktığını ve hikmet sahibi olduğunu kabul ettim. Fakat hikmetinin yönlendirilmesinde bazı sorular ortaya çıkmaktadır”deyince, melekler: Bu soruların neler ve kaç tane olduğunu sormuşlar. İblis de (Allah lanet etsin) bunların yedi tane olduğunu söylemiştir.

Bunların birincisi:

“Allah beni yaratmadan önce, benim neleri yapıp neleri yapacağımı biliyordu. O halde öncelikle beni niçin yarattı? Benim yaratılmamdaki hikmet nedir?”

İkincisi: “Hadi beni irâdesi ve dilemesi sonucu yarattı, beni niçin kendisini bilmek ve ibâdet etmekle sorumlu tuttu? Emirlerini yerine getirmekten faydalanmayıp, kendisine karşı isyan etmekten zarar görmeyince, bu tür teklifin hikmeti nedir? “

Üçüncüsü: “Hadi beni yarattı, mükellef kıldı. Ben de onun gerekli kıldığı ‘kendisini bilmek ve itaat etmek’ görevlerini yerine getirdim; bu durumda niçin benim Adem’e itaat ve secde etmemi emretti?(En’âm, 11-12) Özellikle kendisini bilip ibadet etmem konusunda bir fayda temin etmeyecek olan bu teklifin hikmeti nedir?”

Dördüncüsü: “Diyelim ki beni yarattı ve mutlak olarak mükellef kıldı, özellikle de Âdem’e secde etmemden sorumlu tuttu. Ancak ben Âdem’e secde etmediğimde, niçin beni lanetledi ve cennetten çıkardı?(En’âm, 11-13) Kötü bir şey işlemeyip, ‘sadece ben ancak sana secde ederim’,(Bakara, 34) dememden dolayı uğradığım bu durumun hikmeti nedir?”(Hicr, 28-29; İsrâ,61; Kehf, 50…)

Beşincisi: “Beni yarattı, mutlak ve özel olarak mükellef kıldı, kendisine itaat etmediğimde ise beni lanetleyip kovdu. Bu durumda niçin benim ikinci defa cennete girerek Adem’e ulaşıp onu vesveselerimle aldatmama ve dolayısıyla yasak ağacın meyvelerini yemesine vesile olmama müsaade edip, benimle birlikte onu da cennetten çıkardı? Bunun hikmeti nedir? Eğer beni cennete girmekten menetseydi, Adem benden kurtulacak ve cennette ebedî olarak kalacaktı.” (Taha, 116-117)

Altıncısı: “Beni yarattı, yapmam gereken umumî ve özel görevlerle mükellef kıldı, sonra beni lanetledi ve cennete girme fırsatı verdi, benimle Adem arasında düşmanlık vardı, fakat beni niçin, Adem oğulları üzerine musallat etti? (Sâd, 73-83) Oysaki ben onları gördüğüm halde onlar beni göremiyorlar, benim verdiğim vesvese onlar üzerinde tesirli olduğu halde, onların gücü ve kudreti bana tesir etmiyor. Bunun hikmeti nedir? Onları fıtrat üzerine yarattıktan sonra bundan saptıracak olanı ortadan kaldırıp, insanların temiz, emirleri dinler ve itaat eder olmaları onlar için daha uygun ve hikmete daha layık değil midir?”

Yedincisi: “Bütün hepsini kabul ediyorum: Beni yarattı, mutlak ve sınırlı olarak mükellef kıldı, ben itaat etmeyince beni lanetledi ve kovdu, cennete girmek istediğimde bana fırsat verdi, orada yaptıklarımdan sonra beni Âdemoğullarına musallat etti. Niçin ben mühlet istediğimde bana mühlet verdi? “Bana tekrar dirilecekleri güne kadar mühlet ver”(En’âm, 14) deyince “sen bilinen bir vakte kadar mühlet verilenlerdensin.” (Hıcr, 36-38) dedi. Bundaki hikmet nedir? O durumda beni derhal helak etseydi Adem ve diğer yaratılanlar benden kurtulur, âlemde şer denilen bir şey kalmazdı. Alemdeki düzenin hayır üzere devam etmesi şerle karışmasından daha iyi değil midir? İşte bu benim ileri sürdüğüm iddialarımın delil ve mesnedidir.

İncil’in açıklayıcısı şöyle der:Allah Teâlâ meleklere vahyederek ona, “Sen, benim senin ilâhın ve bütün mahlûkatın ilâhı olduğum şeklindeki ilk kabulünde sadık ve doğru sözlü değilsin, eğer benim bütün âlemlerin ilâhı olduğumu tasdik etseydin, bana karşı “niçin” diye itiraz etmezdin. Ben kendisinden başka ilâh olmayan Allah’ım, yaptığımdan dolayı hesap verecek değilim, sorumlu olan yaratılanlardır” demelerini istedi. Bu belirttiğim ifadeler Tevrat’ta zikredilmekte, belirttiğim şekilde İncil’de (şerhlerinde) yazılmış bulunmaktadır.

Ben (Şehristânî) bir süredir, tartışılmaz şekilde Âdemoğluna arız olan her şüphenin kovulmuş olan şeytanın saptırması, vesveseleri ve zikredilen kuşkulandırmalardan kaynaklandığını düşünüyordum. Bu şüphelerin sayısının yediye ulaşması ve büyük bid’at ve dalâlederin sayısının da yedi tane olması oldukça ilginçtir.Her ne kadar metot ve ifadeler farklı olsa da, sapkınlık, küfür ve dalâlet fırkalarının ortaya koydukları şüpheler, belirtilen şüphelerin çerçevesini aşmamaktadır. Bu şüpheler pek çok dalâlet türleri için bir tohum mesabesindedir; hepsi de hakkı itiraftan sonra ilâhı emri inkâr, nas karşısında arzulara yönelme ile ilgilidir.

İşte Nuh, Hud, Salih, İbrahim, Lut, Şuayb, Musa, İsa ve Son peygamber Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve selleme karşı çıkıp mücadele edenlerin hepsi, şüpheler ortaya atmak hususunda ilk lanetlenenin yolunu takip ettiler. Bunun gayesi kendilerine yapılan teklifi ortadan kaldırmak, din mensuplarını ve İlâhî teklifleri kabul edenleri tamamen yalanlamaktır. Onların “Bir beşer mi, bizi doğru yola ulaştıracak?”(Tegabün, 6) sözleriyle, İblis’in “Çamurdan yarattığın bir kişiye mi secde edeceğim” (En’âm, 12) sözü arasında bir fark yoktur.

“İnsanlara hidayet geldiğinde, onların buna inanmalarını sadece, Allah bir beşeri mi peygamber olarak gönderdi, demeleri engellemiştir” (İsrâ, 94) ayetindeki muhalefet ve ayrılık bu düşünceden kaynaklanmış, inanca mani olan şeyin öncekinin dediği, “Allah buyurdu: Ben sana emrettiğimde seni secde etmekten alıkoyan nedir?İblis: ben ondan daha üstünüm, çünkü beni ateşten yarattın onu da çamurdan yarattın” ( Â’raf, 12) gibi, bu anlayış olduğu belirtilmiştir. Daha sonra onun zürriyetinden gelen Firavun da “Yoksa ben zayıf ve neredeyse söz anlatamayacak şu adamdan (Musa’dan) hayırlı değil miyim?” (Zuhruf, 52) şeklinde aynı anlamda söz söylemiştir. Bunun gibi önce geçenlerin söyledikleriyle, sonrakilerin sözlerini dikkatlice izlediğimizde, her iki grubun sözlerinin birbirine mutabık olduğunu görürüz. “Bunun gibi onlardan öncekiler de, tıpkı onların dediklerini demişlerdi, kalpleri nasıl da birbirine benzedi” (Bakara, 118) “Fakat onlar daha önce yalanladıkları şeylere inanacak değillerdi.” (Yunus, 74)

Böylece ilk mel’un aklın hükmetmemesi gereken varlık hususunda aklı hâkim kıldığı için ya yaratanın hususîyetlerini mahluklara yahut da mahlukların özelliklerini yaratıcıya isnat etmiştir ki bunlardan ilki gulüv; aşırılık, İkincisi ise taksir yani eksikliktir.

İlk şüpheden hulûliyye, tenâsühiyye, müşebbihe, Şia’nın gulatı, yani aşırı grupları gibi bir kısım mezhepler ortaya çıkmıştır. Bunlar bazı şahıslar hakkında aşırılık göstererek onu İlâhî vasıflarla nitelendirmişlerdir. ikinci şüpheden ise Kaderiyye, Cebriyye, Mücessime gibi bir takım mezhepler ortaya çıkmıştır.

Bu gruplar Allah’ın özelliklerini eksiltme yoluna giderek onu sonradan yaratılanların sıfatlarıyla nitelendirmişlerdir. Buna göre Mutezile ilâhı fiiller konusunda Müşebbihe gibi hareket ederken, Müşebbihe de İlâhî sıfatlar konusunda Hulûliyye gibi düşünmektedir. Bu sebeple bunların hepsi şaşı olarak görmektedirler. Bize göre “iyi ve hasen (güzel) olan şey, Allah Teâlâ katında da iyi ve hasen, çirkin ve kabili olan nesne, Allah katında da çirkin ve kabihtir”diyen kimse yaratanı yaratılana benzetmiş olmaktadır.

“Allah Teâlâ, mahlukatın sıfatları ile nitelendirilmiş ya da mahlukat Allah’ın sıfatlarıyla nitelendirilmiştir”diyen kimse haktan ayrılmıştır, Kaderiyyenin asıl prensibi de her şeyin sebebini aramaktır. İşte ilk mel’unun istediği de bu idi. Zira önce niçin yaratıldığı konusunda sebep aradı, ikinci olarak niçin mükellef tutulduğunun hikmetini sordu, üçüncüsünde ise Adem’e secde etmesi teklifinin dayandığı maksadı öğrenmeye çalıştı. Bundan Havâric ortaya çıktı. Çünkü onların “Hüküm ancak Allah’a aittir, kişileri hakem kabul etmeyiz”sözleri ile İblis’in ancak Allah’a secde edeceğini belirttiği “ben kuru bir çamurdan şekillenmiş, kara balçıktan yarattığın bir insana secde edecek değilim” (Hicr, 33) sözleri arasında fark yoktur. Kısaca her iki tarafın maksatları da çirkin sayılmıştır. Bu duruma göre Mutezile tevhîd konusunda öylesine aşırıya yönelmiştir ki, sonunda ilâhı sıfatları olumsuzlayarak ta’tile (sıfatları yok saymak) ulaşmıştır. Müşebbihe yaratıcıyı, cisimlerin sıfadarı ile niteleyerek onun vasıflarını çoğaltmaya yani ‘taksire” yönelmiş, Râfızîler peygamberlik ve imâmet konularında gulüvve gidip aşırılık göstererek hulûlü benimsemişler, Havâric ise taksire (yetki alanını kısıtlamak) yönelerek insanların hüküm verme özelliğine karşı çıkmışlardır.

Gördüğünüz gibi bu şüpheler dikkatlice incelendiği zaman ilk mel’un yani yerilmiş olan İblis’in şüphesinden kaynaklandığı anlaşılır.Dikkatlice incelediğin zaman görürsün ki bu şüphelerin hepsi ilk mel’unun (İblis) şüphelerinden kaynaklanmıştır. Başlangıçta o şüpheler bu fırkaların kaynağı iken, sonraları bu fırkalar o şüpheleri ortaya çıkaranlar olmuşlardır. Nitekim Kur’anı Kerim’deki “Şeytanın adımlarına uymayın, o sizin için apaçık bir düşmandır”(Bakara, 168) anlamındaki ayet bunu göstermektedir.

Hz. Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem de, bu ümmetin her sapkın fırkasını, geçmiş ümmetlerin sapkın fırkalarından birine benzetmiş: “Kaderiyye bu ümmetin Mecûsîleridir”, “Müşebbihe bu ümmetin Yahudileridir, Râfıziler ise Nasrânîlerileridir” buyurmuştur. Keza Hz. Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem “Sizden önceki ümmederi inceden inceye, adım adım takip edeceksiniz, hatta onlar bir keler deliğine girse, siz de mutlaka oraya gireceksiniz”(İbn-i Hanbel, IV,125) demiştir.

Kaynak:

Muhammed eş-Şehristânî, el-Milel ve’n-Nihal, Özgün Adı: el-Milel ve’n-Nihal Çeviri: Mustafa ÖZ, Litera, 2. Basım. 2011 İstanbul, sh:29-32 ÜÇÜNCÜ MUKADDİME Yaratılanlar Arasında Ortaya Çıkan İlk Fitne, Kaynağı ve Ortaya Çıkaran

 **********************

ŞEYTANIN ÇİLESİ

 

KUZUM DEDE kaddesellâhü sırrahu’l azîz


Aişe Sayı Sezen
27 Ağustos 2011

07 Temmuz 1991 ile 07 Temmuz 2002 günlerinde Tokatlı Es-Seyyid Hacı Hafız Mehmet Nuri Efendi Hazretleri kendi  ifadeleriyle kaleme aldırmıştır.

Yüce rabbimin ismi şerifiyle sözlerime başlıyorum

Doğumum 1919 Mart 27 Perşembe sabahı güneş doğmazdan yarım saat evvel dünyaya gelmişim. Annem Tokat’ın Boyalı Köyünden Abid Saf Hasan’ın Kızı Sündüz, babam Muhammed Said El-Haşim Torunlarından Muhammed Ali Rüştü.

Çocukluğumda Anne isminde bir hanıma ablamla beraber Kuran-ı Kerim dersine gitmekteydim. Merhume hocamız Anne’nin vefatı neticesi Gaybi Mahallesinde ikamet eden Çorak Hafız Halil Efendi’ye derse devam ettim. Daha sonra Gaybi Mahallesinde komşumuz olan yemenici Hafız Ali Gülü isminde usta babama ben Muhammed Nuri’yi çok sevdim, hem okutacağım hem de yemeniciliği öğreteceğim dedi. Hafızlık eğitimime de Aksu Camii hocası Hafız Salih Efendiye gitmeye başlamıştım. O tarihlerde Seyitnecmettin mahallesinde oturuyorduk. O muhterem hocamın vefatıyla Ali Paşa camisinin Hocası Talip Efendiye ders almak üzere hafızlığa  devam ettim (1932-1933).

İlk hocam(ustam) Ali Gülü efendinin emriyle Zahba Mescidinde namaz kıldırdım. İlk defa namaz kıldırmıştım.

1934-1935 seneleri arasında hem namaz kıldırdım hem de ayakkabıcılık yaptım. Ali Paşa Camimin Hocası Talip  efendinin emriyle 1935’de Güğünlü Köyünde Ramazan Hocalığı yapmak üzere köye gittim. Ramazan Karakışa rastlamıştı.

Güğünlü  köyüne gitmeden evvel birkaç ay evvel evlenmiştim.

1935-1936 senelerinde her gece 1’er saat olmak üzere 20 gün kursa giderek Yeni Türkçeyi öğrenmiştim. Aynı senelerde Binecek köyüne talebe okutmak üzere 3-4 ay gittim. Binecek köyünde Kuran-ı Kerim dersleri verdim.  O yıllarda yağmur çok az yağardı ve talebelerimle beraber yağmur duası okuyarak  dua ederdik. Cenâb-ı Hakk masumların ricasını kabul eder yağmur yağdırırdı.

8 ile 10 defa tarihi bir rüya gördüm. Ay gövdeme indi göğsümün üzerinde doğdu. Daha sonra muhabbetim aşkım ve sevgim arttı. Yaşlılar arasına gidip onların sohbetini dinlemeye devam ettim. Emsalim çocuklardan pek fazla arkadaşım yoktu. Sadece bütün arkadaşlarımın bana karşı sevgileri vardı. Ben onların hakemi olurdum. Kavga anında onları sulh yapardım.

1939 senesinde Avlunlar Kemkez köyüne babam Hoca olarak gönderdi. Okumayı ve okutmayı çok seviyordum. Maalesef halkın kötü alışkanlıkları (kumar, zina, hırsızlık, cehalet) vardı. Onların yola gelmesi için çırpınıyordum. Bazen de ağlıyordum. Camiye de devam etmiyorlardı. Kahvelerine giderek  onlarla konuşmaya çalıştım. Ama onlar beni dinlemedi. Çok üzüldüm ve kahveden çıktım ve Cuma namazına camiye gelmişlerdi.

Cami çok kalabalıktı. Camide bir hutbe okudum son sözüm şu idi “Halimiz böyle devam ederse sizde kurtulamayacaksınız bende” dedim ve böylece hutbeyi bitirdim. 1-2 gün sonra 1939’u 1940’a bağlayan gece de büyük bir zelzele oldu. Erzincan ve Tokat’ta birçok köyler binalar yıkıldı. Benim imamlık yaptığım köyün alt tarafı tamamen yıkıldı. Daha evvel inancı zayıf olan halk 2 gün evvel söylediğim söz akıllarına geldi ne yapalım hocam diyerek karşımda ağladılar. Bende onlara cevap olarak “Size söylemiştim” dedim. Ondan sonra İslam’a ve insanlığa döndüler. Tevbe ettiler.

1942-1943 Tokat’a geri geldim ve ayakkabıcı dükkanı açtım. Kuyumcular çarşısında idi dükkanım.

O tarihlerde Pek Muhterem Sultanımız Üstadımız İhramcızâde İsmail Hakkı ile tanıştım. Bizi evlatlığa kabul etti ve çok yakınlık gösterdi.

“Gülüm kurutmam Seni”,
“Suda çürütmem Seni”,
“Çok uzak gitsemde”,
“Yine unutmam Seni”
Kuzum Dede

 Bu büyük muhterem zat ile yolculuk yaptım. Bu yolculuk çok tarihi ve feyizli bereketli günlerimdi. O mübarek zat Çaykürt köyünde köprü yaptırmak maksadıyla Tokat’a gelmiştiler. O tarihlerde yol ve araba yoktu. Bu büyük zata Tokat’taki ihvanlardan hiç biri yardımcı olamadı. Onların en küçüğü bendim.

Sözlerini dinlemiş ve üzülmüştüm durumumu edebim icabı söyleyemedim. Daha evvel sultanımızın mektep arkadaşı olan Sivaslı Mehmet Usta yanımda idi. İçimde yaşadığımı anlatmaya çalıştım. “Efendim beni kabul ederse ben atımla çilehaneye götüreyim dedim”, “efendi efendi Hafız Efendi ne diyor deyince” Merhum Mehmet Usta açık ifadeyle durumu İsmail Hakkı Efendiye anlattı.

Efendi Hazretleri bu sözü işitir işitmez çok sevindi. Büyüğümüz amcamız Mehmet Usta’dan izin isteyerek atı getirmek için gittim. Gece yola çıkmıştım.  Daylahacı’ya vardım atı babamdan istedim ve sabah namazına yetiştim.  Efendi hazretleri sabah namazında çıkmıştı. Atı görünce çok sevindi. Atın eğeri ve takımı yoktu fakat semeri vardı. Mehmet usta eğeri ve takımı verdi. Atı hazırladım Ramazan günüydü. Öğleden sonra Bizeri ye gittik. Bizeri’de bir iki saat kaldık. Efendi Hazretleri Bizeri’den pek memnun olmadı. Başka yere gitmek istedi. İkindi namazını binecekte kıldık. Kayınvalidem büyük kazanlarda yemek pişirdi. Bütün köylüyü davet etti. Fassalı Hacı Tarakçı Hamid Hoca Sivas’a gitmiş, Sivas’tan Tokat’a gelmiş, Tokat’tan Bizeri’ye oradan da Bineceğe geldi Efendi Hazretlerini orada buldu. Akşam namazını ve teravihi orda kıldık. Sahurdan sonra yola çıktılar.

Darakçı Hamid Hocamız Fatsa’ya gitmek üzere yola çıktılar ve Fatsa köprü mevzusunu anlatıyor. O günkü para ile 3 bin lira hazırlıyorlar. Bizde Binecekten sonra avlunlara geçtik merhum babam bize 200 lira para verdi. Kayınvalidem de yardım etti. O gece rüyamda Kayınbabamı gördüm, köprünün temeli o

atmıştı rüyamda. Binecek köyünden sonra daha evvel imamlık yaptığım Kemkez köyüne geldik. Kemkez Köyünde Ortaköy camide Hoca Osman Efendi vardı. Daha evvel Mustafa Haki hazretlerini tanıyormuş. Bu vesileyle Efendi Hzleri, Hacı Osman Efendinin dersini yeniledi. Bu üç köyden ihvanlarımız oldu. Daha sonra Niksar’a gittik ikindiye kadar orda kaldık. Fatlı köprüsü bekçiliğinde misafir  olduk. İftarı orda yapıp teravihi orda kıldık ve sahuru da orda yaptıktan sonra Reşadiye Çakmaklı köyüne kadar yürüdük.

Çok sıcaktı ve orda Taliba isminde bir zat bizi bırakmadı. İftar ve teravihden sonra çilehane gitmek üzere oradan ayrıldık. Yollar çok bozuktu.Öğlen namazına çilehane camisine vardık. Öğleyi orada eda ettikten sonra Hayırsever bir zata misafir olduk. İkindiyi de orada kıldık. İlk letâif dersini geçmiştim.

İkindiden akşam namazına kadar letâif derslerine ikbal ettik. Mülahazai Nakış dersine çıktık. Mülahaza-i Nakış dersini Nakışı göğüs üzerine yazılışını hayalleyecektim. Akşam namazından çıkınca Tüm Alem Tevhid oldu. Ayağımı basacak yer göremiyordum.

Zara ve Gebeli köyüne kadar gittik. Orman Memuru ile görüştük. Orman müdürlüğünden aldığı emri orman memuruna tebliğ ettikten sonra geri dönerek Çilehane’den Tokat’a gelmek üzere yola çıktık. Büyük Almus’a geldik. Mübarek Üstadımız burada kalmayı istemedi. Büyük Velilerin Feyzininden ve  buranın eksikliğinden bahsetti. Yolumuza devam ettik. Akşam namazına Tokat’ın Müftü camisine yetiştik. Atı geri Daylahacı’ya götürdüm. Teravih namazını kılmak için müftü caminde bulundum.

Sivaslı Marangoz Mehmet Usta evinde iftarı açmıştık. Ramazanın 1. Gününden 11. Gününe kadar dolaşmış olduk. ize bu vesile ile çok iltifat buyurdular. Muhterem üstadımız, sultanımızı 12. Günü Sivas’a yolcu ettik. O tarihlerde ben kuyumcular çarşısında ayakkabıcılık yapıyordum.

1944’ün 11. ayına kadar o dükkânda çalıştım. O zaman süresinde Ali Paşa Camine giderdim. Birgün ikindi namazını kılmak için Ali Paşaya gittim. Camiden çıktığımda çok muhterem bir zata rastladım. Bu zat Çorum’lu Şeyh Efendinin Mahdumu Şeyh Çorum’dan  gelmişti. Daha evvel bu Şeyh’in ismini işitmiştim. Mübarek sima kalbime girdi. Şeyh’in elini öptüm ve dükkana gelmesini istedim. Arkadaşları Gümüşhaneli İsmail Efendi ile Hasan Efendi idi. Onlar getirmek istemediler. Ben ısrar edince muhterem zat bu gencin kalbini kırmayalım bir bardak çay içelim dediler.

Dükkan da garip bir hal oldu. İki, üç tane dükkânda çalışan kalfam vardı. Kalfalara işi bırakın sohbeti dinleyin dedim. Mübarek zat bu evlatlar neden çalışmıyorlar diye sordu. Bende sizin sohbetiniz çalışmaktan daha önemlidir dedim. Yüce Velide onlar hem çalışsınlar hem de dinlesinler. “Elleri işte gönülleri eşte olsun” dedi. Yemekte teklif ettim kabul ettim etmediler. Baktım ki ayağındaki mesh çok eskimişti. O meshi çok güzel bir şekilde tamir ettim. O mübarek insan o kadar memnun oldu ki teşekkür etti ve meshi ayağına giyip buradan ayrıldı.

Tekrar ertesi günü bana bir çift daha mesh tamir etmek için getirdi. Kardeşim Hafız Efendi yaptığın mesh ten çok memnun oldum acaba şu ikinci meshi de tamir eder misin dedi.

Bize Yüce Veli pek çok kalbi zikir hakkında tavsiyelerde bulundu. Bize her geldiğinde sohbetler yaptı. O zatla dostluğumuz devam etti. Askerliğimin yaklaşması dolayısıyla efendi Hazretlerine Sivas’a gittim…

KUZUM DEDE’NİN EN BELİRGİN VASFI

Kuzumdede’nin en belirgin vasfı tatlı sözlülüğü ve tevazuu idi. Kendisi kimseye karşı kırıcı bir harekette bulunmamış kin duymamıştır. Bu vasıflarından ötürü

Tokat halkı da onu Kuzum Dede Huzur Dede olarak  nitelendirmiştir. “Allah bize toprak olmayı nasip etti. Tasavvufun özü toprak olmaktır” der, nasihatlarında sık sık bunu tekrarlardı.

Sık Kullandığı Sözleri Tokat Halkı Halâ anmaktadır

  • - Dünya tadı bal tadı, dünya bizi aldatı, Altına ağu  koymuşlar, üstü yine bal tadı
  • - İnsanlara hizmet etmeyi çok severiz, hizmet eden hizmet bulur.
  • - Sevenler kazanır, sevmeyenler kaybeder.
  • - Bilmek kadar güzel bir şey yok, bilmemek kadar da acı bir şey yok.
  • - Tokat bir dağ içinde, gülü çardağın içinde, Tokat’tan yar sevenin yüreği yağ içinde
  • - Cahil cesur gibi görünse de ahmaktır.
  • - Hizmeti çok sev sevdiğin kadar da kazancın olur.
  • - Dünya ekim yeri, ekmeye geldik. Ahirette de biçeceğiz.
  • - Yaptığın hizmetlerle menfaat değil sevinç duy.
  • - Hizmet edenlere hizmet olunur.

Erişim: http://www.kuzumdede.com/?ulke=&ulke=Fransa&ulke=ABD&ulke=Kanada&ulke=Danimarka

CE QUE MES YEUX ONT VU/ Sıfır Noktası (2007)


Yönetmen: Laurent de Bartillat              

Ülke: Fransa

Tür:Dram, Gizem, Gerilim

Vizyon Tarihi: 21 Ekim 2007 (İtalya)

Süre: 88 dakika

Dil: Fransızca

Müzik: David Moreau  

Nam-ı Diğer: The Vanishing Point | What My Eyes Have Seen

Oyuncular Sylvie Testud, Jean-Pierre Marielle, James Thiérrée, Agathe Dronne, Christiane Millet

……

Sylvie Testud                … Lucie Audibert

Jean-Pierre Marielle    …  Jean Dussart     

 James Thiérrée            … Vincent

Özet

Lucie Audibert, sanat tarihi öğrencisidir, Watteau’da araştırmacı olarak çalışır. O ikna olduğu gizli bir anlamda kimsenin pek az resmini bulabilir, deşifre edebilir. Profesör Jean Dussart belirsiz nedenlerle onu önce bu araştırmadan vazgeçirmeye çalışır. Lucie, bu girişimlerine rağmen Watteu çözmeye çalışır. Tablolarda, bir dizi gizli bir mesaj keşfeder. Lucie saklı gerçeklerin olduğuna inanır.  Herkes pes etse de o pes etmeyerek sırrı çözmeye çalışacaktır.

Profesör Jean Dussart, Lucie Audibert’in vazgeçmediğini anlayınca yardım etmeye karar verir. Fakat o da sonunda yardımdan vazgeçer. Bu arada Lucie’yi seven Vincent’in duruşu ve aşkıyla, sevginin cinsellikten soyutlanmış yüceliğini görmeniz için filmi görmenizi tavsiye ederiz.

Film, sıfır noktasına varıp zoru başarmayı, her şeyde gerçeği görmenin gerektiğini ve görünen resmin altındaki gizlenmiş resmi görmenin gerektiğine ve var olduğuna inanmamız yanında, hayat gerçeğinin sıfır noktasında başladığını anlatmaya çalışıyor.

Yine filmde kendi tarihimizin bizden nasıl uzaklaştığını/uzaklaştırıldığını görmenin acısını duyuyoruz. Öyle ki talan edilmiş tarihî mekânların, bir de bu hususun üç medeniyet görmüş İstanbul için ne manaya geldiğini anlayınca, eğer bir haykırış sesi duyarsanız bilin ki,  o eski İstanbul’un size bir ağıtıdır. Bu haykırış yapılaşma adına sürdürülen ihaneti gözler önümüze seriyor. Bu ahval milletimiz açısından tarihin gerisinde mi ilerisinde mi olduğumuz paradoksunu meydana çıkarıyor. Eğer birde bunu anlamaya çalışıyorsanız, kimlere kızılır ve kızılmaz seçiminde karar vermekte “ne denir?”, demekten kendinizi alamıyorsunuz. Bu meyanda Müslüman memleketlerdeki tarihin yok edilişi, sanki geçmişe bir düşmanlık gibi zuhur edişinin arkasındaki vahim tablo için ne söylenir. Günümüzde Mekke’nin ve Beytullâh’ın başına gelenler hakkında,  hep şeytan mı suçlu olacak?

Hayır, geçmişinden kaçan ve iğrenen bir nesiller oluşumuzda kültürümüz mü, dinimiz mi suçlu olacak?

Bu böyle olmayacaktı. Fakat..

Ne o, ne bu?

Demek artık çözüm üretmiyor.

İstanbul’u sevenlere Mücella Yapıcı, Yahya Kemal Beyatlı, Orhan Veli Kanık, Necip Fazıl Kısakürek, Ümit Yaşar Oğuzcan, Abdulhak Hamit, Cahit Külebi, Atilla İlhan, Nazım Hikmet Ran’lara ve şua an adını sayamadığımız binlerce vatansevere selam olsun.

AZİZ İSTANBUL

Sana dün bir tepeden baktım aziz İstanbul!
Görmedim gezmediğim, sevmediğim hiçbir yer.
Ömrüm oldukça gönül tahtına keyfince kurul!
Sade bir semtini sevmek bile bir ömre değer.

Nice revnaklı şehirler görünür dünyada,
Lakin efsunlu güzellikleri sensin yaratan.
Yaşamıştır derim en hoş ve uzun rüyada
Sende çok yıl yaşayan, sende ölen, sende yatan.

Yahya Kemal Beyatlı

http://www.antoloji.com/istanbul/siirleri/

http://www.nazlim.net/siir-siiri/istanbul-siirleri.html

Filmden

Watteau'nun son eseri  “Gersaint'in Alâmeti”Lucie Audibert:

Watteau’nun son eseri  “Gersaint’in Alâmeti”

 1709 ile 1712 yılları arasında elimizde Watteau ile ilgili pek bilgi yok. Watteau 27 yaşında, tanınan, neredeyse ünlü olmuş fakat garip, dengesiz… Şahsi bilgi vermeyin lütfen. Direkt olarak konuya girin. Bu süre boyunca, yaşamdan eskizler çizmiştir. Bu kadının sırtını sıklıkla görürüz. Bu kadın, birçok eserinde ona ilham kaynağı olmuştur. Kadının kim olduğu bilinmiyor. Belki bir komedyen, bir hizmetçi… Bilemiyoruz. Watteau, kadının eskizini Fransız Devlet Tiyatrosu balkonundan çizmiş sonra da çizimini bahçelere ya da ormanlara taşımıştır.

Prof: Jean Dussart-Peki ya Caylus?

 – Pardon?

 – Caylus hakkında ne diyeceksiniz?

 Caylus mü?

 Caylus Watteau’nun, Paris’te mankeninin ona poz verdiği birkaç stüdyosu olduğuna inanıyordu.

-Caylus şerefsizin tekidir! Devam edebilir miyim?

 Evet, diğer öğelerinizi sunun. Bazı resimlerinde, misal bu resim ufuk noktası, kadın üzerinde birleşir.

kadın ufuk cizgisiHer şey onun etrafına inşa edilmiştir. Bu, o kadın olabilir. Jüpiter ve Antiope. Watteau için alışılmadık bir tuval… Açık şekilde erotik bir eserdir. Tuvalin yakılmasını istemişti. Yok edilmesini isteyecek kadar canını sıkan şey neydi?

 -Eğer doğru anladıysam Watteau’nun bir sapık olduğunu söylüyorsunuz. Görkemli ressamlığın bir nevi Hannibal Lecter’ı… Beni, yoldan geçen birinin resmini kullanmaktan alıkoyan nedir?

 Watteau sokaktaki herhangi birini çiziktirebilir sonra da istediği gibi yeniden şekillendirebilirdi. Bunu teyit etmenin tek yolu da eskiz defterlerine bakmaktır ki onların da yüzde 90’ı kayıptır. Göstereceğiniz başka özgün öğeleriniz var mı?

 Yoktur.

**

Prof: Jean Dussart

Ne görüyorsun?

Lucie Audibert:

 Louvre Müzesi’ndeki “Gilles”. Daha basitçe söylemek gerekirse?

 Aktör Pierre La Thorilliere olma düşüncesindedir. Hayır. Ne görüyorsun?

 Daha sade ol. Bana doğru bakan bir pantomimci görüyorum. Başka?

 Sanki bir pantomimci gibi giyinmişe benziyor. Sana bunu söyleten nedir?

 Gözleri… Başka?

 Elleri… Ve?

 O göz. Hangi göz?

 Eşeğin gözü. Ona da kostüm giydirilmiş. Bir eşek kostümü. Peki neden?

 Çünkü gözün bakışı çok…

Çok ne?

 Çok insancıl. İnsancıl. Yavaş yavaş ulaşıyoruz. Neden bu kadar üzgün?

 Sen söyle. Onu kimse dinlemiyor. Tek başına. Yalnızca bizi gören göz kime aittir Lucie?

 Ressamın gözüdür. Eşek her şeyi görüyor ama kendisini gören yok.

ressam göz**

Watteau’nun eserlerindeki kadınlar. Elindeki en iyi 18. yüzyıl adamı o şüphesiz. Pascaline rolünde Alice Mangeot. Suzanne Dornon: Lucienne. Charlotte Desmares: Başı kuş tüylü kadın. Charlotte Desmares büyüleyici idol olmuş bir oyuncu, Parisli bir güzeldir. Kopenhag’da dünyaya gelmiş olup, vaftiz babası Danimarka Kralı’dır. Başı kuş tüylü kadının Charlotte Desmares olduğunu düşünüyorum. Bu kostüm, Dancourt’un eseri olan “3 Kuzen” oyununda giydiğinin aynısı. Aynı kostümü “Cythera Adası” adlı eserde de görürüz.

-Görmeye başlamıştın ama tekrar kör oldun.

-Watteau, Tiyatro Sahnesi -Jean Dussart anısına… Kasım 1982 O kitap 25 yıllıktır. Senin için çıkardım. Sende kalabilir.

Şunları ellerine geçir ve eskizi al. Bunlar defter dikişi izleri. Üzerinden 50 yıl geçtikten sonra kıymete binen mankenlerini çizdiği eskiz defterinden. Bunlar, Watteau’nun Charlotte’u tiyatroda resmettiğinin ve ona aşık olduğunun kanıtları olabilirdi. Bunları aramak için Avrupa’yı baştanbaşa dolaştım. Kendi paramı yatırdım. Borç para aldım… Sonuç sıfır… O kadını aklından çıkar gitsin.

**

Neyin var?

 Hasta mısın?

 Hayır, geç saatte uyudum yalnızca. Seninle konuşmam gerekiyor. Şimdi mi?

 Neden bana haber vermedin?

 Seni haftalardır görmüyorum. Bazı sorunlarım vardı. Buyur. Ne istiyorsun?

 Senin için endişelendim. Durumumun nasıl olduğunu görmeye mi geldin?

 Çok küstah birisiniz Audibert Hanım. Küstahsınız.

Acaba bir şey bulmuş muyum diye gelmişsin. Çünkü sen başarısız olmuştun! Ben başarısız olmadım!

Bu araştırmam yüzünden eşimi kaybettim. Kendine başka birini buldu. Beni beklemekten yorulmuştu. Kısa süre sonra bir kazada hayatını kaybetti. Araştırmaya devam etme.

**

Ne düşünüyorsun?

 Rahatsız edici, değil mi?

 Ne sonuca vardınız?

 Bu bir Watteau. Orijinal. Nereden anladınız?

 Watteau, Charlotte Desmares’e aşıktı. Stüdyosu, tiyatronun soyunma odasına bakıyordu. Ona iltifat etmek için sahnede resmetmeye başladı. Acı bir sonla bitmiş olmalı. Resimlerini yakmayı düşünmüş olabilir. Resimlerin üzerini kabaca boyayarak sahte isimle imzaladı. Openor. Charlotte’un yüzü kayboldu. Eskiz defterleri, aşkının izleri ile birlikte yok oldu. Charlotte, saklı bayana dönüştü. Openor’un Montmorency’de yaşamadığını fark ettim. Watteau bu isimle imza attı… Crozat’nın kemer altının kazındığını gördü. Yazıta ait referans notlarınızın arasında. Yazıt hâlâ yerinde aşkla zapt edilmiş bir aslanın altında.

***

Antoine Watteau (1684-1721)

Mübalağa edilmiş Barok formlarını daha hafif, zarif, ince ve zenginleşmiş olarak kullananların başında ‘Fétes galantes’ in yaratıcısı olan Antoine Watteau gelir. Valenciennes’de bir marangoz ve kiremitçinin oğlu olan Watteau, babasının mesleği yerine ressamlığı seçmiş; önce aynı şehirde bulunan basit bir ressamın yanında resim öğrenimi görmüş; fakat bir müddet sonra, bu öğrenimin son derece yetersiz olduğunu farkedip 1702 de Paris’e kaçmış ve dini resimlerin sayısız kopyalarını yapan Pont-Notre-Dame’da iş bulmuştur. Bu çalışmaları sırasında pek az da olsa tabiattan resim yapma fırsatını bulabiliyordu.

Sayısız ressamın üslubunu izlediği Watteau, büyük bir ihtimalle, bu ağır çalışma yıllarında verem olmuştur. Belki huzursuz tabiatının gelişmesinde ve erken ölümünde verem oluşunun etkisi de büyüktür. 1704 de Claude Gillot’ya rastladı, ve aralarında, daha sonraları, onun hayatında büyük rol oynayacak olan bir dostluk başladı. Gillot teatral sahneler ressamı idi; Watteau ondan çok şey öğrendi. Büyük dostlukları Watteau’nun başarısının ustasınınkini gölgelemeye başlaması ile bozuldu, ayrıldılar. Gillot resmi bıraktı ve kendini sadece gravüre verdi. 1707 de Watteau, Luxembourg Sarayı’nda idare memuru olan dekoratör ressam Claude Audran ile birlikte çalışmaya başladı. Audran’la bu ilişkisi ona Luxembourg Sarayı’na girip çıkma ve oradaki Rubens’in eserlerini inceleme imkanını kazandırmıştır. Sarayın güzel bahçesinde dolaşan, sohbet eden zarif insanları görmek, incelemek ona çok şey kazandırdı. Bunların süratle desenlerini çizerek defterlerini doldurdu ve daha sonra bunları yağlıboya resimlerinde istediği gibi kullandı. Bir yarışmada ikincilik kazandıktan sonra memleketini ziyaret etti ve kısa ziyareti sırasında Flaman üslubunda askeri konulu bazı resimler yaptı. Tekrar Paris’e döndükten sonra, 1712 de Akademi üyeliğine davet edildi. Buraya bir diploma eseri takdim etmesi gerekiyordu fakat bunu 1717 ye kadar ihmal etti. Cythera’ya Bir Ziyaret (1717, Louvre, Paris) adlı tablosunu Akademiye takdim edince, tam üye olarak kabul edildi.

Cythera, aşık çiftlerin hedefi olan hayali bir aşk adasıdır. Burada aşık çiftler aşk oyununun çeşitli safhalarında gösterilmişlerdir. Mahçup tereddütten mes’ud birleşmeye kadar gençler tamamen hayali ve nefis bir manzara içinde tasvir edilmişlerdir. Pahalı, süslü, güzel ve gösterişli elbiseleri onların saray mensubu olduklarını değil, içinde bulundukları tamamen güzellik ve taşan mutluluklarından oluşmuş dünyalarını ve düşüncelerini ifade etmektedir. Kazandığı başarılar Watteau’yu hiçbir zaman mutlu etmemiştir. Halbuki Watteau, yeni bir üslup getirip de Akademik şeref kazanan ilk sanatkârdır ve ona o zamana kadar mevcut olmayan bir ünvan, «‘ Fétes galantes’ ressamı» resmi ünvan olarak verilmişti. Fakat mutsuzluğu, güç tabiatı ve zor bir insan oluşu resimlerine hiç ama hiç aksetmemiştir.

Akademi’de onun eserlerinin üslubunun tesbiti, tarifi ve sınıflandırılmasında haklı olarak güçlük çekilmiştir. Çünkü onun üslubu o zamana kadar alışılmamış bir tarzda idi. O devir resimlerini dolduran büyük tanrı figürleri Watteau’nun eserlerinde ortadan kaybolmuşlardır. O, resmin manâsını açıklamak için Yunan ve Roma mitolojisinden figürler, karakterler kullanma fikrini tamamen ortadan kaldırmıştır. Eğer resimlerine bazen Venüs, satir, girmişse bunlar heykel veya büstler halindedir. Onun resimleri gerçeği cennete götüren bir dünyayı dile getirir. Her zaman resimleri açık havada, güzel bahçelerde, ormanlarda geçer. Zarif insanlar ağaçların altında, çimenlerin üzerinde buluşup konuşurlar, toplanırlar, oynarlar. Watteau, o devrin geometrik düzenli Fransız bahçelerini değil kendi kafasında yarattığı bahçeleri, ormanları, çayırları tasvir etmiştir, ve bu güzel yerlerde eserlerinde ele aldığı figürler sanki onlar için hiçbir ızdırap, sıkıntı, yoksulluk, ihtiyarlık, hastalık veya hiçbir çeşit üzüntü yokmuşçasına hayatın bir cennet gibi görünümünü sahnelemektedirler. Bunlarda aşk, Rubens’in fırtınalı ihtiras şeklindeki aşkı değil sanki insandan tabiata bir titreşim gibi geçen aşktır. Watteau’nun çok sevdiği konulardan biri de tiyatrodur. Arkadaşı Gillot’ya borçlu olduğu bilgisine dayanarak İtalyan ve Fransız komedilerinden figürleri tekrar tekrar çizmiştir. Bunlarda hayali ve geçiciliğin hissedildiği bir melankoli vardır.

http://en.wikipedia.org/wiki/Antoine_Watteau

http://www.tarihnotlari.com/jean-antoine-watteau/

İŞTE BENİM SANATTAN ANLADIĞIM


Bir sanat eseri, bazı veçheleri belirgin bir biçimde sırf kendisi için izlenen ya da salt belirlenen bir amaç için izlenmeyen bir sürecin ürünü olan ve birimleri kendi başlarına bu süreçlerde rol almaya uygun türden olan öznelerarası mevcut bir üründür.

Yani, bir sanat eseri, nihai amacı ne olursa olsun, bu amaca ulaşmanın bazı araçlarının belirgin bir oranda amaç adına olduğu kadar salt kendi adına da izlendiği bir etkinliğin sonucudur. Ve böylesi bir eser, kendi başına, başka amaçlar için olduğu kadar kendi adına da izlenen süreçlerde rol oynamaya uygun bir türdür.

Örneğin resim, kişisel tutkular, Tanrıya ya da devlete saygı, duygu ifadesi ya da boşalımı, tarihsel olayların kaydı, sağaltım, otel odalarının süslenmesi gibi nedenlerle yapılmış olabilir. Mimarinin barınak ve işyerleri sağlama amacı vardır.

Müzik, terbiye etmek, sessizliği bozmak, piyano virtüözlerine meydan okumak, dans için bir fırsat yaratmak ya da sadece can sıkmak için yapılıyor olabilir.

Heykel üç boyutlu uzayı, insan cinselliğini, mitolojiyi ya da belli bir insan başının şeklini temsil ediyor olabilir.

Ne var ki, bu şekilde üretilen şeyleri sanat eseri yapan şey şudur: Boyaların karıştırılması, faydalanılacak mekânın kavranması, notaların dizilişi, mermerin ya da çamurun yontulması ya da biçimlendirilmesi, sanatçı tarafından, bir amaca yönelik olduğu kadar, kendi başına doyurucu bir uğraş olarak da görülür. Çağdaş ressamlardan Audrey Flack şöyle der: “Neyin resmini yaptığınızın neredeyse önemi yok tur. Önemli olan resim yaparken olanlardır.”  Ve önemli olan sadece resim yaparken olanlar değil, resme bakarken olanlardır da. Duyarlılıklarımızı geliştirmek, tanıdıklarımızı etkilemek, koleksiyonumuzu zenginleştirmek için tablolarla ilgileniyor olabiliriz. Ama tablolara aynı zamanda salt bakmak için bakılır. Bu olgular arasında bağlantı kurmak da akla yatkındır; kısmen kendi adına yürütülen bir süreçte yaratılmış olması yüzünden tablo böylesi süreçler doğurmaya uygundur. İnsanı sarar, çünkü özenle yaratılmıştır.

Başka bir ifadeyle, sanatın işlevlerinden biri gündelik etkinlikleri yüceltmektir. Güneybatı Afrika’da yaşayan San halkı de ve kuşu yumurtalarını kap olarak kullanır, bu kapları güzel şekillerle süsler. Bir kap su taşıma amacıyla yapılır çölle kaplı bir çevrede son derece pratik değeri olan bir işlev ama San halkı kısmen böylesi süslemelerin bu kapların kullanılmasını kendi başına doyurucu kıldığı için kendilerini bu kapları süsleme işine verirler. Ve Batı kültüründe, kullanılan şeylerin çoğu değilse bile önemli bir kısmı kullanımlarının tatminkâr olması için çeşitli biçimlerde süslenir ya da boyanır.

Örneğin, otomobilleri düşünün. Buna benzer şeyler eğer bir sanatsal süreçten geçirilerek yaratılmışlarsa, benim tanımıma göre sanat eseridir.

Dewey’in estetiği sanatı belli bir tür insan deneyimi olarak tanımlar: ritmik, bütünlüklü, tamamlayıcı. Mevcut kuram, sanat eserlerini böylesi deneyimlerin ürünleri ve örnekleri olarak tanımlar, dahası böyle bir deneyimin nasıl olduğunu açıklamaya başlar: araçlara, sürece, kısaca hayata kendini adama. Zira bazılarımız amaçlar için yaşıyor olsalar da, hepimiz araçlarda yaşarız: Hepimiz “süreçler içindeyiz.”Bu anlamda sanat, bizatihi yaşadığımız deneyime bizi yeniden sokar ve yaşadığımız anı kutsallaştırır. Nor mal hayat süreçleriyle sanat deneyiminin sürekliliğini kavratma amacıyla kaleme alınmış olan Dewey’in sanat kuramına benim getirdiğim yorum budur. Dewey’in Experience and Nature’âdi [Yaşantı ve Doğa] dediği gibi, “birbirinin alternatifi ve karşıtı ol maktan çok eşzamanlı olarak [araçlar ve sonuçlar, süreç ve ürün, araçsal ve tamamlayıcı] yürütülen her etkinlik sanattır.”

Görsel sanatçı yalnızca her nasılsa edindiği dinsel, politik, estetik ve psikoseksüel amaçlarla donanmış bir kişi olmakla kalmaz, o aynı zamanda materyalleri ele alma ve bu ele alış yoluyla düşünme arzusu taşıyan bir kişidir de. Bazen sanılır ki, bir sanatçı birkaç araçtan biri yoluyla dışa vurulabilen, belli belirsiz tanımlanmış bir “sanatsal itkiye”(itici güç) sahiptir. Oysa genelde durum bu değildir. Sanatçı kısmen boyamayla, yani boyaları karıştırma ve oluşturmayla doyuma ulaştığı için resim yapar. Ressamın boya kullanması bir tesadüf değildir; boyanın sürülmesi ve bu sürülme esnasında ortaya çıkan çeşitli sorunların üstesinden gelme kendi başına değerli bir şey olarak görülür. Görsel sanatçı çalışırken yalnızca eserinin nihai görünümüne, uyandırmayı düşündüğü tepkilere ya da çalışmasına önayak olan nedenlere kendini kaptırmaz. Sanatçı salt alacağı paraya, meslektaşlarının, eleştirmenlerin ya da galeri sahiplerinin onayına da kapılmış değildir; o materyalleri ele almaya, elleriyle bir şeye şekil vermeye de kaptırmıştır kendini. Bence, her sanatçı, bazı bakımlardan çok zahmetli olsa da, yaratım sürecinde yatan sorunların çözümüyle ortaya çıkan, bir sanat eserinin verdiği doyumu tanıyacaktır. Ve sık sık yazarlar için yazmak, besteciler için bestelemek gerçekten bir işkenceye dönüşse bile, hiçbir sanatçı ellerinin altında bitivermiş eserlere sahip olmaya istekli olmayacaktır; seçilmiş araçtaki sorunların üstesinden gelmesi onu bir sanatçı yapan şeyin ta kendisidir.

Wollheim, Art and its Objectsit [Sanat ve Nesneleri] Bricoleur Sorunuadını verdiği şeyi tartışır  (“Bricoleur” Fransızcada “elinden her iş gelen” ya da “tamirci” anlamına gelir).

Sorun şudur: Belli bazı süreçler ve materyallere niçin sanat araçları payesi verilir? Mevcut kuram bu soruya çok doğrudan bir yanıt verir: Örneğin taş ve boya, sanat araçları payesine erişir, çünkü onlar içkin olarak çalışma ihtiyacını karşılar ve çünkü onlar, işlendiğinde, kendiliklerinden çeşitli kapasitelerde kullanma ihtiyacını karşılar. Onlar inatçıdır, yani onlar birilerinin kendilerine vermek istedikleri şekli hemen ya da kolayca almazlar. (Elbette belli oranda bir inatçılıkları olsa da, örneğin, boya ve çamur mermerden daha kolay işlenir. Ne var ki, çamur, örnek bir çömleğin şeklini hiç de kolayca almaz ve boya hiç de kolayca örnek bir freskin kılığına girmez. Yani bu materyaller öyle kolaylıkla etkinliklerin amaçlarına uygun bir şekle girmezler.)

 İyi yapılmış bir çömlek, sıvıları bir kaba dökme etkinliğini içkin olarak doyurucu bir etkinliğe dönüştürür. Materyallerin inatçılığı onları işleme fırsatı sağlar ve sanatçının onlar üzerinde çalışırken uzmanlaşmasını gerektirir. Uzmanlık zamanla geliştirilmelidir; birçok zorluklarına rağmen bu, neşe veren bir süreç olabilir, çünkü bu materyallerle çalışmak doyurucudur. Ama bu materyaller tam anlamıyla inatçı da değildir; onlarla çalışmak imkânsız ya da aşırı zor değildir; eğer kişi kendini onlara verirse şekil almaları zor değildir. İşte bu gibi materyallere sanat araçları payesi kazandıran, güdümlenişlerinin açıklanması zor doyum verme kapasitesinin yanı sıra kolay şekil alabilirlikle inatçılığın bir bileşimi (adeta, materyalin nitelikleriyle insan kapasiteleri arasındaki bir karşılaşma) olmalarıdır.

Dolayısıyla, görsel sanatçıların materyalleri işlemelerini ben sanatsal süreç paradigmaları olarak ele almak istiyorum. Ancak sanatsal süreçler hiçbir şekilde böylesi işlemelerle sınırlı değildir. Ben bitmiş sanat ürününe katkıda bulunan ve onu önceleyen; süreç ister fiziksel, duygusal isterse entelektüel olsun, o şeyi özneler arasında ulaşılabilir kılan etkinliklerin tamamına sanatsal süreç diyorum. Bu gibi süreçler genel olarak başlangıçtaki bazı duygusal dürtüleri ya da gerçeklik kazanmaya da çalışan fikirler kadar, bitmiş ürünü ya da her halükârda fiziksel sürecin bir sonraki aşamasını görüntülemeyi de kapsar. Örneğin, bir besteci herhangi bir enstrümana elini sürmeden kafasında bir ezgi yaratabilir ya da bir şair bir şiir yazabilir. Bir mimar genelde kendi elleriyle çizdiği binayı fiili olarak yapmaz; yine de kesinlikle tasarının yaratılma süreci vardır.Aynı şekilde, “ürün” nosyonunu taşınabilir yapıtlarla sınırlamaktan yana değilim. Bazı sanatsal süreçler yapıtlar ortaya çıkarırken, başkaları performanslar, planlar, etkileşimler, zaferler (satranç oyununu düşünün) ortaya çıkarır. Ben burada “ürün” nosyonunu kabaca sanatsal bir süreç sonunda ortaya çıkan, öznelerarası erişilebilir herhangi bir şey olarak alıyorum. Yine de kendi adına izlenen bir süreç, ister kısa bir anlık, isterse fiziksel olarak kesintili olsun, böylesi bir öznelerarası erişilebilir ürün vermiyorsa, kullandığımız anlamda sanat eseri üretmiyor demektir, ama biz yine de oldukça geniş bir anlamda bu şekilde sürdürülen bir etkinliğe sanat adını verebiliriz. Bir kişi sadece zihinsel süreçleri sayesinde şair olamaz; öznelerarası erişilebilir hale getirilmeden önce potansiyel ya da ön eser olsa bile, bir şiirin bir sanat eseri sayılabilmesi için dışa vurulması gerekir. Sh:28-32

ESTETİK BÜTÜNLEŞME

Şu ana kadar yazdıklarımızdan anlaşılacağı gibi, bence, Batı kültüründeki güzel sanatların en büyük sorunu gündelik hayata yabancılaşmasıdır.Benim önerdiğim sanat anlayışı hem betimsel (tasvirî) hem de normatiftir. Bu yalnızca sanat eserlerinin önemli ortak yönlerinin saptanması yönünde değil, aynı zamanda gözlerimizi şimdiye kadar sanat olarak düşünmeye alıştığımız nesne ve etkinliklerden daha geniş bir alandaki nesne ve etkinliklere çevirmeyi öğrenme yönünde bir çabadır. Bu hem bir sanat kuramı hem de estetik bütünlük denebilecek bir şeye çağrıdır: Yaşamanın sanat olduğunu, sanat içindeki hayatı ve hayat içindeki sanatı göstermenin bir yoludur.

Şimdi normatif proje üzerinde durmak istiyorum. Önce, Batılı sanatçıların giderek daha yoğun bir biçimde kendilerini sanatçı olarak görmeye başladıkları ve daha fazla dışlamayı amaçladıkları bir süreç olan estetik yabancılaşma sürecinin kısa bir tanımını yapacak ve ardından kendimizi ve kültürümüzü sanat olarak yaşamanın bazı stratejilerine geçeceğim. Etraflı bir şekilde, birincisi, çoğumuzun her gün yaşadığı şeyler olarak ve İkincisi geleneklerimizin ve ritüellerimizin meşruluğunu göstermenin ve yeniden yaşamanın yolları olarak blues ve country müziği üzerinde duracağım. Bu arada, sanatla eğitimin tam bir bütünleşmesi ihtimali üzerinde duracağım. Ve nihayet, kültürümüzdeki sanatların teknoloji sorunuyla ilişkisini tartışacağım.sh:76-77

AVANGART SANAT

Avangart (Öncü) sanat, kültür, gerçeklik tanımları içindeki kabul edilmiş normları sarsıp sınırlarını değiştirmeyi amaç edinir. Bu normlar sosyal reformdan estetik deneyimlerin değişimine kadar çeşitlilik gösterebilir.

AvangartAvangart (Fransızca: avant-garde), Fransızca askeri bir terim olan öncü birlik sözcüğünden gelir. Gerek Fransızca’da gerek diğer dillerde kültür, sanat ve politika ile bağlantılı olarak, yenilikçi veya deneysel işler veya kişiler anlamına gelir.

Avangart sanat, kültür, gerçeklik tanımları içindeki kabul edilmiş normları sarsıp sınırlarını değiştirmeyi amaç edinir. Bu normlar sosyal reformdan estetik deneyimlerin değişimine kadar çeşitlilik gösterebilir.

Mutlak arayışındaki avangart, “soyut” ya da “nesnel olmayan” sanata erişti… Avangart şair ya da sanatçı aslında yalnızca kendi koşullarıyla geçerli olan bir şey …verili, yaratılmamış, anlamlardan bağımsız bir şey, benzerler ya da orijinaller yaratarak Tanrıyı taklit etmeye çalışır. İçerik o kadar eksiksiz olarak biçimde erir ki, sanat eseri artık… kendinden başka hiçbir şeye… indirgenemez. Sh:84

**

SANAT VE RİTÜEL

Ritüelsiz hiçbir insan kültürü yoktur; görünen o ki, ritüel, kültürün olabilirliğinin bir koşuludur. Ancak bilincine varılması en zor olan da her zaman kişinin kendi kültürünün ritüelleridir. Çünkü kişinin içinde olduğu gerçek ritüeller bir hayat tarzının doğrudan ifadeleridir. Seremoni örneğinde olduğu gibi, onlar hem mükemmel olarak hem de kendiliğinden üretilir. Sh:120

Ritüeli şöyle düşünelim:

Ritüeller bir kültürü kurmanın ve ha yata geçirmenin sanatsal yollarıdır. Yani, ritüeller kendileri için ya pılan, riayet edilmeyi talep eden bir “haklılığa” sahip prosedürler olarak yaşanır. Biz bir eylemi ritüelin gösterdiği biçimde yaparız, çünkü onu yapmanın doğru yolu budur. Bir eylemi ritüele uygun olarak yapmak (en azından yapabildiğimiz kadarıyla) dikkatimizi o eylemin amacının gerçekleşmesini sağlayan süreç üzerinde sabitleştirir. Kendimizi sürece vermemiz bizi toplumsallığın imkânlarına açar, daha doğrusu bu, toplumsallık imkânının ta kendisidir. Kendimizi sürece vermemiz kişilere açılmamızı mümkün kılar; böylece, kültür, kültürel olarak yapıcı sanatsal etkinliklerde hayat bulur. Ayrıca, sürece, eylemlerimizi doğru bir biçimde yap maya bağlılık başka bağlılıklara imkân verir. Bu bağlılık, bizi kendimizden geçmeye çağırırken, nasıl tapınacağımızı ve tapındığımız şeyi nasıl kutsayacağımızı gösterir. Dolayısıyla, ritüel doğaya ve tanrılara bağlılıktan ayrı düşünülemez. Burada, sanatsal bir süreç olan maddi şeylerde özümlenmek bizi daha geniş özümlenmelere, ailede, kültürde, dünyada, ilahi olanda özümlenmeye açar. Sh:123-124

**

BİLMENİN CİNSELLİĞİ

Aslında, belirtmek gerekir ki, organizma ile çevre arasındaki ayrım kolaylık olsun diye yapılmış bir ayrımdır ve her halükârda kaygandır. Çevrenin parçalarını özümlediğimiz gibi, kendi parçalarımızı da çevrede eritiriz. Biz çevre içinde hareket ettikçe, çevre kelimenin tam anlamıyla bizim içimizde hareket eder. Bizi oluşturan ve damgamızı vurduğumuz (örneğin, kendisinden barınak inşa ettiğimiz) maddeler dönüşüm halindeki çevredir. Ve toplumsal hayatta, kişiler çevrenin, çevre de kişilerin parçası, zaman zaman da son derece önemli parçasıdır. Bana göre, insan bilgisini mümkün kılan çevreye tamamıyla gömülü oluşumuzdur ve bu yüzden epistemolojide dünyayla özdeşliğimizi doğrulayacak yeni yönsemeyi kaleme almamız gerekiyor.

Epistemoloji, bilginin doğası, kapsamı ve kaynağı ile ilgilenen felsefe dalıdır. Bilgi felsefesi olarak da adlandırılmaktadır.

Böylesi bir yönseme [Belli bir amaca veya sonuca yönelen, etkinliğe dönüşmeyen etki gücü, temayül] bazı bakımlardan Batı’da yeni olacaktır, ama bu, Hindistan’da geleneksel bilgi anlayışıdır. İngilizce “felsefe” teriminin en yakın Sanskritçe karşılığı darsana άιτ. Darsana akıl yürütme değil gerçekleştirmedir, bir nesneyi bilmek onunla bir olmak, bir bilgisayar nasıl bir programı gerçeğe dönüştürüyorsa, onu kendi içinde öyle gerçeğe dönüştürmektir. Radhakrishnan şöyle yazar:

Gerçekliği bilmek için, onu fiili olarak yaşamak gerekir. Hint felsefesinde insan basitçe doğruyu/hakikati bilemez; onu gerçekleştirir. Görmek [drs, darsananın kökü] nesneyi içgüdüsel olarak doğrudan yaşamak ya da daha doğrusu, onunla bir olma anlamında onu gerçekleştirmektir. Bir yanda nesne öte yanda özne ve aralarında bir ilişki olduğu müddetçe tam bilgi mümkün değildir.

Aslında, King James İncili, “bilme”yi “cinsel ilişkide bulunma” anlamında kullanır ve bu kullanım bilgi hakkında derin bir şeyleri açığa vurur. Bilmek arzu duyulan bir kimse ya da bir şeyle iç içe geçmektir. Bilmek bir film seyretmekten çok sevişmeye benzer. 

Başka bir yerde, kaynaşma nosyonunu kullanarak böyle bir epistemoloji kurmaya çalıştım.  Benim kullandığım anlamda, “kaynaşma”belli ilişkileri anlatan teknik bir terimdir. Teknik yanı bir yana, merkezi anlayış şudur:

Dünyayı deneyimlemek belli bir içsel duruma girmek, örneğin dünyayı tam olarak temsil edecek belli bir zihinsel imgeyi ya da temsilciyi benimsemek değildir. Sayesinde dünyayı deneyimlediğim ve sahip olduğum dünyayı deneyimleyebilmem için zorunlu olan salt içsel bir durum yoktur. De neyim dünyayla girilen dinamik bir etkileşimdin deneyim, adeta, kendim ve çevrem arasında vuku bulur, daha doğrusu kendimle çevrem arasındaki etkileşimden doğar. Ben başka fiziksel nesnelerin arasında bir fiziksel nesneyim; görme, işitme ve öteki duyular, birbirine girmiş fiziksel nesnelerin sahip olduğu özelliklerdir. Bir ağacı görmek, bu anlamda, ağaçla kaynaşmaktır. Görmek soluk almaya benzer, çevremin bir kısmının bünyeme alındığı, kendimle nesne arasındaki ayrımın silindiği bir süreçtir.

Ve burada yine bu kitap boyunca sık sık ortaya çıkan bir düşünce yapısını takip ediyoruz. Biz zaten çevremizle kaynaşmış haldeyiz; biz zaten öteki şeyler içinde şeyleriz; bu zaten sahip olduğumuz her bilginin kaynağıdır. Bu dünyanın seyircileri olmaktan vazgeçip geçmeme meselesi değil, hiçbir zaman seyirciler olmadığımız ve hiçbir zaman olamayacağımızı fark etme meselesidir. Seyirci olmak güvende olmaktır. Bir film canavarının kimseyi yediği görülmedi daha. Dünyayı uzaktan yaşayabileceğimizi sanarak güvenlik ararız. Ama dünya bizi kuşatmakla kalmaz, içimizdedir; dünya biziz. Kaçışın, sakınmanın, durdurmanın bir yolu yoktur. Modern resim gibi modern epistemoloji de belki kısmen dünya karşısındaki korkudan ve nefretten doğuyor; tehlike ve hainlikle karşı karşıyayken bile, dünyada olmanın sevincinden yeni bir epistemoloji ve yeni bir sanat doğabilir.

Bilgi, tipik olarak, deneyimin üzerine fazladan eklenir. İnsan özneleri için, çevreyle girilen dinamik bir etkileşim bir dizi inanç doğrurur. Eğer bu inançlar doğrulanmışsa, bilgiyi oluştururlar. Burada bilimsel deneyi düşünelim. Bilimci sistematik olarak (ya da rasgele) çevrede değişiklikler yaratır ve sonuçları inceler. Bilimsel deney bilimcinin çevreyi değiştirdiği bir işlemdir ve zamanla, Dewey’in The Quest for Certainty’de [Kesinlik Arayışı]açıkça gördüğü gibi, deneyin bilgiyi etkilediği anlamında, çevre ta rafından değişikliğe uğratılır. Ve yine Dewey’in gördüğü gibi, mut lak kesinlik düşü korkudan doğan bir yanılsamadır; çevreyle etkileşim sonucu edinilen inanç yeni etkileşimlerle gözden geçirilmeye her zaman açıktır. Ama bilgi, çevreyle birlikte etkin bir kurma faaliyetinin sonucudur.

Bu, özellikle önermesel (içeriği) olmayan bilgide çok açıktır. Bisikletin nasıl kullanılacağını bilmek için, fiilen bisiklete binmeli ve onu sürmeliyim. Aslında, önce bisiklete binmek ve düşmek zorundayım; zamanla “onu hissederim”, bu ancak pratik ve riskli, ha yat deneyimiyle başarılabilecek bir şeydir. “Nasıl yapılacağını bilmek” pratik bir meseledir; bu ancak çevreyle tam bir bütünleşme sonucu ortaya çıkabilecek bir bilgidir; bisikletçi için, bisiklet be denin bir uzantısıdır. Ve ben ancak seninle etkileşime girerek, ancak etkileşimsel olarak, seni bilebilirim. Senin duygularına ilişkin, neye ihtiyacın olduğuna ve neyi reddettiğine ilişkin bir şeyler görmeliyim; sıraladığın bir sürü önermeyi duymak pek işime yaramayacaktır. Yine, benim senin hakkındaki bilgim önermesel bir şey değil, seni duymamla ilgili bir şeydir.

Aynı şekilde, modernist sanat kavrayışının yanlış ve kötü ni yetli olduğuna inanıyorum. Her şeyden önce, hiçbir insani etkinlik modernist mitin gösterdiği biçimde gerçekten pratikten uzak olamaz. Sıra insanların şeyleri yapmasına, şeylere bakmasına ya da şeyleri işitmesine gelince, normal insani arzuları yokmuş gibi davranamazlar. Ben arkadaşlarımı etkilemek ya da zorlu bir günün ardından gevşemek için müzeye gidebilirim; şu ya da bu biçimde, şayet gitmişsem, insani bir amaçla gitmişimdir. Ve bir resim, örneğin, çıplak bir insan ya da huzur verici bir manzara resmi gördüğümde salt biçime, çizgilerin ve renklerin bileşimine takılıp kalmak yerine, neyin betimlendiğine de bakarım. Ve bu tepki arzunun yokluğunu değil, tersine işin içinde olduğunu gösterir. Bir başka ifadeyle, sanat somut insan ihtiyaçlarından doğar ve onları karşılar.

Ve gördüğümüz gibi, “güzel sanatlar” kültür hayatından koparılmış olsa da, geleneksel olarak sanat d ediğimiz her şey zanaatlar, popüler sanatlar (blues ve country müziği gibi)kültür hayatına her zaman olduğu gibi temel oluşturuyor. Eğer böylesi etkinlikleri sanat olarak görmeyi istiyorsak, o zaman gündelik kültür hayatı yine sanatla dolu olacaktır. Mara Miller, The Garden as an Art [Bir Sanat Olarak Bahçe] kitabında, bahçenin Batı tarihinin büyük bölümünde bir sanat olarak görüldüğüne işaret eder; hatta bugün bile örneğin Japon kültüründe böyle görülmektedir. Ve yine Mara Miller’ın belirttiği gibi, bahçeyi sanat olarak görmek “estetik mesafe” ile bağdaşmaz:

Bir sanat eserinin aynı zamanda bir yer olması ne anlama gelir?

Bunun bir sanat eseri olarak bahçe için içerimleri nedir?

(Bahçeye gireriz. O içinde yaşadığımız dünyanın geri kalan kısmıyla mekânsal ve zamansal bir süreklilik içindedir. Bir düzlem değişmesi yoktur. Fiziksel mesafeye şiddetle meydan okunur, çünkü fiziksel mesafe kelimenin gerçek anlamında yok edilmiştir. Biz sadece bahçeye bakmayız, bahçe bizi kuşatır ve bahçeye karşı başka herhangi bir çevreye karşı edindiğimiz aynı psikolojik algılama alışkanlıklarını ediniriz. Ayrıca bahçeyi deneyimleme tempomuz gündelik hayat tempomuzla aynıdır.

Özel tempolar söz konusu olduğunda, müzik dinlerken ya da bir film veya bir oyun seyrederken olduğu gibi, dışımızda başlatılmış değişimlere tepki vermek yerine, normal çevremizde yaptığımız gibi değişimi biz kendimiz başlatırız.

Aslında, birçok insan bahçeleriyle benim sanat olarak betimlediğim türden kendini vererek ilgilenir. Ama bahçenin doğası organizmanın ve çevrenin yavaşça karşılıklı uyarlanmasını gerektirir ki bu özünde dünyadaki insani varoluş biçimidir. Bahçelerin sanatsallıklarının canlanışı, bu yüzden, sanatın modernist mit dışında canlanışı ve kendimizin dünyayla kaynaşmış olarak canlanışıdır.

Söylediğim gibi, ben sanatı bir yapma yolu olarak almaktan yanayım. Bir etkinliği görünür bir amaç için olduğu kadar salt kendi için yürüttüğümüzde sanatla uğraşıyoruz demektir. Ve böylesi etkinliklerin sonuçları, bunlar amaçları açısından kullanılmaları içkin olarak tatmin edici olan türden nesneleri ortaya çıkarıyorsa, sanat eseridirler. O halde, bir resim yapma deneyimi, ihtiyaç duyulan bir gevşeme ya da meydan okuyucu bir kavramsal egzersiz olabildiği kadar, içkin olarak tatmin edici de olabilir.

Belirttiğim gibi, temel sanat deneyimi bir özümle(n)me deneyimidir. Unutmayalım, kaynaşma ve özümle(n)me nosyonları yakından ilişkilidir: Bir şeyde özümlenmek onunla kaynaşmak demektir. Ben-Ami Scharfstein, Birds, Beasts and Other Artists [Kuşlar, Gulyabaniler ve Diğer Sanatçılar]adlı, yakınlarda yayımlanmış bildiğim en iyi estetik kitabı olan çalışmasında, “bütün sanat dediğimiz şey… bireyin kendi ötesinde yaşama ihtiyacını ifade eder” diye yazmaktadır.  Ve aynı yazara göre, “sanat, birey ötesinde olan şeyle karışır ya da kaynaşırken, birey olarak kalma gayretidir” (s. 208).

Demek ki, sanat benliğin aynı anda genişlemesi ve yoksanmasıdır ve bu iki veçhe de aynı anda heyecan verici ve tehlikelidir. Daha önce belirtildiği gibi, sanat bizi başka kaynaşma biçimlerine davet eden bir kaynaşma biçimi olarak görülebilir. Sanat maddelerle kaynaşmayı gerektirir: Çalışma sürecinde özümlenmedir. Ve sanatın getirdiği kaynaşma başka kaynaşmaların yolunu açar; sanat bizi kendimizle, birbirimizle, dünyayla, ilahi olanla kaynaşmaya çağıran kaynaşma deneyimidir. Kaynaşma çeşitlerini nesnelerine göre, bireyin kaynaştığı şeyin ne olduğuna göre ayırmak istiyorum. Ve benim iddiam, sanatın karakteristik işlevinin bütün bu boyutlarıyla kaynaşma yarattığıdır. sh:137-142

**

İŞTE SİZE TAO TE CHİNG’DEN BURADA ORTAYA ATTIĞIM DÜŞÜNCEYİ SOMUTLAYAN BİR ALINTI:

Evreni avcunun içine alıp düzeltebileceğini mi düşünüyorsun?
Bunun olabileceğini sanmıyorum.
Evren kutsaldır.
Onu düzeltemezsin.
Onu değiştirmeye kalkarsan, onu yıkmış olursun.
Onu tutmaya kalkarsan, onu kaybetmiş olursun.

**

 ÖYLE İSE SANAT NE?

İstediğimize zaten sahibiz. Eğer bir içgörü olarak iletmek istediğim bir şey varsa, o da budur. Bu demek değildir ki, değiştirilmesi gereken şeyler yoktur. Dediklerim, dünyamızı daha berrak görebileceğimiz ve onu daha derinlemesine değerlendire bileceğimiz umudunun bir ifadesidir. Ne olduğumuz ve neye sahip olduğumuzun ayırıtma varma süreci hayata açılma sürecidir. Ve bu sürece gömülmek yaşama sanatı dediğimiz şeydir. Huzur, olanın olumlanmasıyla gelir; kendimizi otomobile, heavy metale ya da silahlanmaya karşı konumlandırmak kendimize karşı konumlanmak demektir, zira bizim gibi, silahlar da gerçektir. Ve biz bu şeyleri yapan insanlarız; biz de yapılmış şeyleriz.

Belki de hepimizin kaynaşmayla yaşayabileceği en derin deneyim sevgidir/aşktır. Belki bu yüzden, sevişmenin aşkın, en azından belli bir aşkın, uygun ifadesi olduğunu düşünürüz çünkü sevişme fiziksel bir kaynaşmadır. Ve bir sevişme sanatı vardır, daha doğrusu, aşk yoksa sanat da yoktur; bir şeye duyduğumuz aşkla bir etkinliğe girmek o şeyle bir sanat olarak uğraşmaktır. İşte bu nedenle, insanlık tarihi boyunca ve bütün yeryüzünde tinsel gelenekler sanata yönelmiş, hatta sanatın kendisi olmuştur.

Sanat, gördüğümüz gibi, ritüel için zorunludur ve ritüel de hayatlar, mevsimler ve çağlar içinden geçiş yollarını işaretlemek için zorunludur.

İnsanların yol işaretlerine ihtiyaçları vardır; insanların kendi yaptıklarını düşünürken, evrensel olarak çevrelerinde sürüp giden şeylere ilişkin de düşünmeleri gerekir.

Ritüel, son olarak, dünyada var olmanın, kültür düzeninin her zaman doğa düzeni olduğunu göstermenin bir yoludur. Kültürel bağlantılarıyla sanat, doğal olanla yapıntı arasında fark olmadığını gösterir. Ve ritüel olan kaynaşmada büyük bir aşk ifadesi vardır. Dünyadaki değişimler korku, acı ve ölüm getirmiş olsa bile, bu değişikliklere duyduğumuz aşkı sanatsal yaratımla anlatırız.

Sanat, dünyayı acılarıyla ve ölümleriyle birlikte sevebileceğimizi, hatta acıyı ve ölümü bile sevebileceğimizi gösterir.

Bu, acıyı acı olarak yaşamaya son vermek, kayıplarımız için üzülmemek ya da kaybolma korkusu çekmemek anlamına gelmez. Tam tersine, biz sanat yoluyla kendimizi bunlara tamamen açarız. Sanatta biz bu şeylere maruz kalma isteğimizi ifade ederiz. Bu ifade boşunadır, çünkü istekli olalım ya da olmayalım bu şeylere maruz kalacağız. Ama dünyanın acımasızlığıyla yüz yüze geldiğimizde bile kendimizi dünyaya açma arzusu büyük bir yüce gönüllülükten gelen bir tutumdur. Hakikat karşısında dövüşmek, onu bize bahşetmiş olan kadere ve tanrılara bir yumruk sallamak, ancak dövüşmenin kendisi kadar hayranlık duyulacak bir şeydir. Olanla dövüşmek, kaçınılmazdan nefret etmek ve onu saldırmak belki de insanların çekebileceği en derin acıları verir. Süreç içinde dünyamızı olumlamak, her acı kadar bunun acısını da tatmak demektir, çünkü kabul etmek zorunda olduğumuz bir şey de her şeyi kabul edemeyeceğimizdir. 

Oysa bir sanatla uğraşmak, soyutlamaları unutmak ve kendimizi evrenin bir yuvası yapmaya girişmektir. Bir yuvayı teknolojik olarak, kendiliğinden, şu ya da bu biçimde yaparız. Bir sanatla uğraşmak bilinçli olarak kendimiz için bir yuva kurmaya başlamak, kendimizi dünyada yuvamızda hissetmektir. Bu, dünyayla fiili olarak daha açık ve daha içten ilgilenerek kim ve nerede olduğumuzun bilincini yükseltmektir. Bu, dünyevi olanın kutsallığını tatmanın, kendimizi ve şeyleri kutsamanın bir yoludur. Ve nihayet, sanat doğamızdır, gerçek oluşun, bir yuva kurmanın ve dünyayı sevmenin bir yoludur. Sh:167-169

SARTWELL NE DEMİŞTİ?

“Dünya, bencilliğin ve kabalığın karanlığında yolunu bulmaya çalışıyor Bilgi kötü bir vicdana satılmış, iyilik fayda adına yapılıyor. Doğu ve Batı, bir öfke denizinde kafalarını tokuşturan iki ejderha gibi hayat cevherini yeniden elde etmek için nafile uğraşıyor. Büyük felaketi tamir etmesi için yeniden bir Niuka’ya ihtiyacımız var; o büyük yeniden doğuş gününü bekliyoruz. Bu arada, bir yudum çay içelim…”

Monet’nin bir resmini gün ışığında görebilir misiniz, evirip çevirebilir misiniz onu?

Peki sudan yansıyan ay ışığında nasıl görünürdü acaba? Bilemiyoruz, çünkü Batılı anlamında sanat, ancak kuyrukta bekledikten sonra içine gire bildiğimiz, taş zemininde topuklarımızı tıkırdattığımız, bir ucundan öbür ucuna yürüyene dek ayaklarımıza kara suların indiği, “müze” denen binalara hapsedilmiştir. Biz bir Monet resmini, ancak, o da eğer yeterince “kültürlü” ve yeterince seçkinsek, “doğru” ışık altında ve “doğru” açıdan görebiliriz. Oysa, Crispin Sartwell, bize Batı dillerindeki “sanat” sözcüğünün antik Yunan, Çin ve Hint kültürlerindeki karşılığının, “yaptığına kendini vererek ve maharetle yapmak” nosyonuna denk düştüğünü anımsatıyor. Yani Batıdışı kültürlerde sanat, kişinin dünyayla arasına bir mesafe koyarak dünyaya bir çerçevenin ardından bakması değil, dünyayla bütünleşmesi, kendini dünya ya açarak onunla bir olması demektir. İşte bu yüzden, Japon kültüründe çay yapmak ve çay içmek bir sanattır; bu yüzden, Menomince kültüründe avlanmak bir sanattır; Navajo kültüründe sağaltım (Tedavi) bir sanattır.

Yaşamak kendini dünyaya açmak ve çevreyle bütünleşmek demek olduğu için, bütün dünya tinsel geleneklerinde, yaşamak bir sanattır.

Sartwell, Edepsizlik, Anarşi ve Gerçeklikte kendimizi olana açmayı, kendimizi gerçek olarak yaşamayı önermişti bize; acılardan kaçarak değil, kendimizi akışa bırakarak acılara katlanmayı; bedenimizi ve aklımızı aşka teslim etmeyi… Yaşama Sanatında da bir sanat olarak yaşamayı öneriyor. Konfüçyüs’ten Heidegger’e uzanan bir düşünce geleneğini izleyerek, kendimizi yaptığımız işe vermenin, yaptığımızla bir olmanın ve böylece kendimizi bil menin yollarını gösteriyor bize. Sanatı, müzelerden çıkarıp gündelik hayata iade ediyor; akılla duyguyu, teknolojiyle doğayı barıştırıyor. Sanat ve zanaat ayrımının aslında Batı düşüncesinin bir kuruntusu olduğunu gösteriyor; çay ustasını, çömlekçiyi, ressamı, blues şarkıcısını ve fırıncıyı kaynaştırıyor. Böylece, bu dünyanın bir parçası olduğumuzu, dünyadaki şeyler arasında bir şey olduğumuzu hatırlıyoruz. Yeni yetme bir heyecanla, yaşama sanatını keşfediyoruz.

Hepimiz birer sanatçıyız. Öyleyse, birer yudum çay içelim…

Kaynak:

Crispin SARTWELL, Yaşama Sanatı Dünya Tinsel Geleneklerinde Gündelik Hayatın Estetiği, Kitabın özgün adı The Art ofLiving Aesthetics ofthe Ordinary in World Spiritual Traditions, İngilizceden çeviren Abdullah Yılmaz, Ayrıntı, Birinci basım 2000, İstanbul

 

ZEN VE SÛFÎ’DE ÇAY İÇMENİN SIRRI


Zen, kökeni Hindistan‘daki Dhyana (ध्यान) okuluna kadar uzanan bir Mahāyāna Budist okulunun Japonca‘daki ismidir. Hindistan’dan Çin‘e geçen okul burada Ch’an () olarak ismini duyurmuştur. Tang Hanedanlığı döneminde Çin‘de belli başlı Budist okullar arasına giren Ch’an, Çin’den KoreVietnam ve Japonya‘ya yayılmıştır. 20. yüzyılda Batı’da tanımaya başlanan bu okul, İngilizce ve diğer Batı dillerine Zen ya da Zen Budizm ismiyle girmiştir.

 Tasavvufİslam inanışına göre, ruhu kötü huylardan temizleyip (safa), hakiki bilgiye (yakın) ulaşma yoludur. Sufizm olarak da adlandırılır.

Kavramları netleştirmek için mistisizm ile tasavvuf arasında herhangi bir ilişki olmadığını hatırlatmak gerekir. Mistisizm Hristiyanlığa mahsustur. Mistisizmin hedefi sevgidir. Tasavvufun hedefi ise akıl ile kavranamayan Allah’ın varlığını kavramak yani müşahade ve yakındır. Mistik kişi dünyada edilgendir ve kendisine verilenle yetinir. Tasavvufçu ise bir amaca yönelik olarak bir şeyh önderliğinde sürekli ilerleme amacını taşır. O nedenle mistisizmde şeyhler yoktur.

 Sufizm Sufi sözcüğünün diğer anlamları için Sufi (anlam ayrımı) sayfasına bakınız

Sufizm veya Sufilik (Arapça: صوفية), İslamiyet‘te Allah‘a ulaşmanın ezoterik yollarından biri ve felsefi bir akım. Birçok farklı tarikatı vardır. Mezhep olup olmadığı konusunda fikir birliğine ulaşılmamıştır. Bu yolun takipçilerine Sufi denir.

Sufizm’in tanımı çeşitli mutasavvıflarca farklı şekillerde yapılmıştır. Bu tanımlardan birine göre, Sufizm, insanın akıl yoluyla erişemediği ilahî hakikatleri ve gayb alemine ait hakikatleri sezgiyle arama yoludur. Hedef, insan-ı kamil olmaktır. Bir başka deyişle, Sufizm, İslam inanışına göre, kişiliği kötü huylardan temizleyip, ruhu pak edip, olgun olma (kemale erme) yoludur.

ZENDE ÇAY İÇME SEREMONİSİ

Pek azımız, örneğin, bir tekkeye kapanarak, hayatlarımızı manevi bir yola adama lüksüne ya da aynı anlamda, eğilimine sa­hibiz. Ama eğer kendimizi vererek, yaptıklarımızın kutsanabile­ceği duygusuyla bahçemizi kazabilir, çimleri biçebilir, manava gi­debilir ya da çocuklarımıza bakabilirsek, manastıra kapanıp derviş olmaya gerek yoktur.

Hayatın gündelik etkinliklerinde farkında olma ya da zihnin açık olması pratiği Zen’de merkezi bir yer tutar. Bir derviş ağaç budar, yemek pişirir, temizlik yapar vs., ama bunları yal­nızca kendisinin ve arkadaşlarının hayatlarını sürdürmeleri için değil, bir tinsel disiplin olarak da yapar. Zen ustası Thich Nhat Han bulaşık yıkama sürecini şöyle anlatır:

Bulaşıkları yıkarken kişi yalnızca bulaşıkları yıkamalıdır; bu demektir ki, kişi bulaşık yıkarken bulaşık yıkamakta olduğu gerçeğinin ta­mamen farkında olmalıdır. İlk bakışta, bu biraz aptalca gelebilir: Böyle basit bir iş için o kadar sıkıntıya ne gerek var? Ama mesele tam da budur. Burada ayakta duruyor ve şu kapları yıkıyor oluşum mu­cizevi bir gerçekliktir. Nefesimi dinleyerek, mevcudiyetimin bi­lincinde ve düşüncelerimin ve eylemlerimin ayrımında olarak, ben kendim oluyorum… Eğer bulaşık yıkarken sadece bizi bekleyen bir fincan çayı düşünür ve sanki bulaşıklar bir belaymış gibi aceleyle ba­şımızdan savmaya çalışırsak… bulaşık yıkadığımız süre içinde yaşıyor olmayız… Eğer bulaşıkları yıkayamıyorsak, çayımızı da içebilme şansımız olmayacaktır. Çayımızı içerken başka şeyler düşüneceğiz ve elimizde tuttuğumuz fincanın çok az ayrımında olacağız. Böylece sürekli gelecek tarafından yutulacak, ve gerçekte hayatımızın bir da­kikasını bile yaşayamayacağız.[1]

İnsanlar sıklıkla yoğun ritüel disiplin, egzotik yerlere geziler ya da ağır pişmanlık gösterileri yoluyla huzura kavuşmaya ya da ay­dınlanmaya çalışır. Tuhaftır belki, ama aydınlanma tam da zaten bulunduğumuz yerdedir; aydınlanma zaten içinde olduğumuz duruma açık olmak ve onu olumlamaktır. Her gün yapmak zorunda olduğum ıvır zıvır şeyler huzurumun önünde bir engelmiş gibi görünür; aslında, her gün yaptığım şeyler huzur bulmamın mümkün olduğu tek yerdir. Ve eğer kendimi zaten olduğum, zaten sahip olduğum ve zaten yaptığım şeye açacak olursam, hayatımı bir sanat olarak yaşayacaksam, o zaman bulaşıkları yıkamak gibi her gün yaptığım somut şeylerden başlamam yerinde olacaktır. Eğer huzur bulmayı amaçlarıma ulaşmaya ertelersem, oraya ulaştığımda da huzur bulamayacağım. Thich Nhat Han’ın “eğer aklım içeceğim çayda olduğu için kendimi vererek bulaşıkları yıkamaktan acizsem, kendimi vererek çayımı da içemeyeceğim” derken kastettiği budur. Demek ki, yaşama sanatı, hayatımızdaki en sıradan, mütevazı (ve dolayısıyla en hakiki) anların sanatıdır.

Dewey’in estetiği üzerine yürüttüğü mükemmel tartışmada Thomas Alexander bu estetiği Zen’le bağlantılandırır. Alexander’a göre, Dewey’in estetiği için merkezi olan “süreç olarak şimdide ya­şama” nosyonudur.[2] Alexander şöyle sürdürür:

İnsan dünyayla yaşamakta olduğu anda bağlantı kurar. Böylesine bütünlüklü olarak yaşanan anla birleşmek tam da Zen Budistlerin “ay­dınlanma” dedikleri şeydir. Bu basitçe “orada-olmak”tır; içinde özne ve nesnenin kaybolduğu, içinde kişinin o olduğu için artık Buda’yı göremediği tam farkındalık anıdır.

Demek ki, Zen’de, zihin açıklığı ve sürece kendini verme ilahi olanla bir kaynaşmayla bağlantılıdır: Kişinin süreç içindeki dünyayla ve o dünyada kişinin üzerinde çalıştığı şeylerle kay­naşması dinsel bağlanmanın içeriğini oluşturur. Sanatın temeli olan materyallerle kaynaşma (başka in­sanlarla, bir kültürle ve kültür içinde ve tanrılarla) daha geniş kay­naşmaları mümkün kılar ve fırsat yaratır.

Tantrizm ya da Vajrayana, Budizmin (ve bu anlamda Hin­duizmin) süreç içinde hayatı olumlayan başka bir biçimidir ve bizi hali-hazırda yapmakta olduğumuz şeyin ayrımında olmaya çağırır. Budist rahibe Pema Chödrön Vajrayana’yı “amacı yol olarak alma pratiği” olarak tanımlar.[3] Bu, örneğin, nirvana’ya. bu dünyada erişmek ya da mevcut cehaletimizi eksiksiz aydınlanma olarak al­mak demektir. Cehaletimiz o zaman halihazırda aydınlanmış ol­duğumuzu fark edememekten ibaret olacaktır. Pema Chödrön’ün öğretmeni Chögyam Trungpa şunları yazar:

Tantra’da, yol almakta olduğumuz için gurur duymak zorunludur; ileri mi, yoksa geri mi yol alındığı gerçekten önemli değildir. Fiilen bir yolculuk gerçekleşiyor; mesele budur… Bir yolculuktan söz ediyorsak, gayet açıktır ki mücadele etmekten ya da ihtirastan bahsetmiyoruz. Öte yandan, belki mücadele etmekten ve ihtirastan söz ediyoruz: Bu­rada oluşa, şimdiki şu ana yönelme anlamında ihtiras ve disiplin ve gayret anlamında mücadele zorunludur.[4]

Bir hayat tarzı olarak sanat, bir bakıma, gerçek gayret ve disiplini, amaçlara ulaşmak için gerçek arzuyu talep eder. Ama, her şeyden önce, yolculuğun kendisine dalmayı talep eder: Yol kendi başına amaçtır. Yolda oluşumuz hem hakkımızdaki en bariz gerçek hem de gerçekliğin ayırdına varmamızın anahtarıdır.

Sanat ve zanaat kişinin yaşamında mevcut olmasının ya da zih­nini açmasının hem merkezi metaforu hem de merkezi bir örne­ğidir; bu haliyle de benim tinsellik dediğim şey için merkezidir ve sanatsal etkinliklerin dünyanın bütün tinsel geleneklerinin kalbinde yatıyor olması pek sürpriz sayılamaz. Hayatı ve zanaatıyla ilgili Carla Needleman’m dediği gibi, Olduğum yerde olmam gerekiyor. Olmadığımda, orada bir yerde kay­bolduğumda, hayatıma, bütün düşüncelerime ve düşlerimde (bunlar is­ter güzel isterse sıkıntı verici düşler olsunlar) yer alan duygulara ya­bancılaşırım. Basitçe söyleyecek olursam, eğer hayatımın bir anlamı olacaksa, kendi derimin içinde canlı olmam gerekir. Zanaatım derimin içinde canlı olmaya çalışmanın bir yoludur.[5]

Bu en temel hakikatlerin sıradan halkasıdır. “Olduğum yerde ol­mam gerekir”: Kişinin olduğu yerde olması ihtiyacı, tatmin edilmekten başka bir şey yapılamayan bir ihtiyaçtır; ben her zaman zaten olduğum yerdeyim; bu demek değildir ki, sanki zaten ol­duğum yerde olmak için bir yer edinmem gerekir. Ancak mesele tam da budur. Sanat hakikati deneyimlemenin, zaten olunan şey ol­manın bir yoludur. Değiştirilmesi gereken, sanat yoluyla üzerinde çalışılması gereken gerçeklik değil, bizim kendi yanılsamalarımızdır.

Şimdi savunmakta olduğum sanat kuramının ve yaşama sanatının vazgeçilmez bir örneği olarak gördüğüm şey üzerinde durmak is­tiyorum: Japon çay seremonisi. Çay seremonisi, adından anlaşılacağı gibi, bir çay törenidir; çayın hazırlanması ve içilmesinin törensi bir yoludur. Düşünün, çay içme günlük hayatın bir par­çasıdır; aslında bu çoğu Japon un çoğu günler yaptığı bir şeydir. Böylesi bir etkinliği bir sanat düzeyine çıkarmanın özel bir anlamı vardır. İnsanlar çay seremonisini öğrenmek ve uygulamak için büyük zaman harcar. Ve bu, bence, sanat hakkında söylediklerimi olumlar: Bu yaptığınız ne olursa olur sa olsun onu yapmanın bir yo­ludur, bu bir tao’dur, çayın tao1su. Gerçekten de, çay seremonisine Japonca’da çayın yolu anlamında chado denir. Çay seremonisi bir günlük etkinlik üzerinde muazzam bir yoğunlaşma sağlayarak ve onu salt kendisi için yaparak hayatı sanat düzeyine yükseltir. Çay seremonisi içselleşme yoluyla aşkmlığa erişmeyi ister; o bir ya­şama sanatıdır. Ve onun Zen’le ilişkili olması şaşırtıcı değildir.

On altıncı yüzyılda yaşamış bir çay ustası olan Nambo Sokei şöyle yazar: “Sadece ateşi yakın, suyu kaynatın ve çayı için. Çay seremonisi bundan başka bir şey değildir.”[6] Ve özünde, çay se­remonisi gerçekten de her gün yapılan çay etkinliğinden başka bir şey değildir. Ne var ki, seremonideki sanatı vurgulamak, katılan kişiyi yoğun bir biçimde bu sıradan etkinlikte odaklanmaya teşvik etmek için, klasik çay seremonisi inanılmaz ayrıntılı tören ku­rallarıyla örülmüştür. Bu kurallar çay odasındaki davranışları ve düzenlemeleri, çayı hazırlama ve sunmada kullanılan şeyleri, ya­pılacak hareketlerin sırasını ve niteliğini ve seremoni sırasındaki konuşmaların içeriğini belirler. Ne var ki, tuhaftır, çay seremo­nisinin aynı zamanda son derece kendiliğinden ve hatta kuralsız ol­duğu düşünülür (bu, çay seremonisinin Zen, Taoizm ve Konfüçyüsçülükteki kaynaklarıyla ilişkilidir).

Burada biraz durup düşünelim. Törensi bir hava içinde önceden belirlenmiş eylemlerin önceden belirlenmiş biçimde yapıldığı ve bunların aynı zamanda kendiliğinden yapıldığı söyleniyor. Hemen görülecektir ki bu bütün bir hayatı özümleyebilen bir iştir. Ve as­lında birçok hayat çay yolunda geçirilir. Ritüeller öylesine titizlikle ve öylesine kendini vererek yapılmak durumundadır ki, yapılan her şey tamamen içselleştirilmiştir; kişi kendisine tam şimdi en çok ne yapmak istediğini sorduğunda, yanıt önceden belirlenmiş o özel tören eylemi, diyelim, çay fincanını yüz seksen derece döndürmek olmalıdır. Kişi eylemi özgürce, kolaylıkla ve doğallıkla, ama aynı zamanda tam olarak belirlenmiş bir biçimde yapar.

Jorge Luis Borges, Arthur Danto’nun çalışmasıyla estetik li­teratürüne giren bir hikâyesinde, yirminci yüzyıl başlarında Don Quixote un bir parçasını yazan Pierre Menard adlı bir yazarı an­latır. Bu Don Quixote‘un yeni bir versiyonu olmadığı gibi, bir Cervantes uyarlaması da değildir. Bu, sözcüğü sözcüğüne Cervantes’in Quixote’udur. Ne var ki, Cervantes’in eseriyle biçimsel özdeşliğine rağmen, Burges Menard’ın Quixote‘u orijinal eserden inanılmaz ölçüde farklıdır. Örneğin, Borges “Menard’ın arkaik üslubu … belli bir duygusallıktan kurtulamıyor. Ama zamanının gündelik İspanyolcasını kolaylıkla kullanan öncüsünde bu görülmez” diye yazar.[7] Ne olursa olsun, kitabının birkaç bölümünü tamamlaması Menard’ın ömrünün tamamını almıştır. Bunun nedeni çok ilginç bir teknik kullanmış olmasıdır. Menard bunu kendi ifadesiyle şöyle an­latır: “Benim kendi başıma oynadığım oyunumun birbirine zıt iki kuralı vardır. Birincisi [Cervantes üzerine] biçimsel ve psikolojik nitelikte çeşitlemeler yapmama imkân verir; İkincisi beni onları orijinal metne yedirmek ve bu hiçlemeyi çürütülemez bir biçimde aklileştirmekle yükümlü kılar.” (s. 51) Menard, başka bir ifadeyle, Cervantes’in her bir sözcüğünün niçin zaten olduğu yerde olmak zorunda olduğunu tespit etmek zorundaydı. Bu kabaca çay se­remonisinin de estetik yapısıdır; görünüşte mekanik bir süreç olan şeyin temelinde muazzam bir kendini olumlama ve inkâr eylemi yatmaktadır. Kişi kendini kuşkuya yer bırakmayan bir mantıkla törene feda eder.

Ama çay seremonisindeki durum Menard’ın Quixote‘undaki du­rumdan bile karmaşıktır. Zira kişi hiçbir değişikliğin bir yenilik olarak görülmesi imkânının olmadığını gördükten sonra, artık uygun eylemler kendiliğinden ortaya çıkmak zorundadır. Öyle ki, sanki Menard hiçbir zorlama olmadan kendisini Cervantes’in sözcük­lerinin tıpatıp aynısını yazma isteği içinde bulmuştur. Çay se­remonisine bütünüyle özümleyici nitelik kazandıran da budur; bu çok basit bir seremonidir -estetik bakımdan minimalisttirama aynı zamanda katılanın erişebileceği her derinliğe erişebildiği bir se­remonidir. Elbette, katılığın ve kendiliğindenliğin böylesine aynı anda var oluşu imkânsız olabilir, ama en azından izlenmeye değer bir yoldur bu. Ve çay seremonisinin bu özelliği çay ustasının bütün deneyimine yansır; çay ustası günlük sıradan bir etkinliği yürüttüğü için, sıradan etkinlikleri güzel, törensi ve kendiliğinden bir biçimde yapmayı öğrenir.

Çay odası bir anlamda gündelik hayattan yalıtılmıştır. Sakin ve sessizdir, iş kaygılarından arınmıştır ve boyutları (tipik olarak üç metrekare) belirlenmiş ve diğer odalardan ayrılmıştır. Ama bu bölmeyi gündelik hayatın minyatürü olarak açıklamak daha doğrudur. Günlük hayat önceden ritüel olarak belirlenmiş bir bi­çimde çay odasına taşınır. Çay seremonisi gündelik dünyanın mükemmelleştirilmesi değildir. Aslında, Kakuzo Okakura’nın The Book of Tea [Çay Kitabı] adlı kitabında belirttiği gibi, çay seremonisi “öz olarak ‘mükemmel olmayan’ a bir tapınmadır, çünkü o özenli bir biçimde hayat olarak bildiğimiz bu imkânsız şey içinde mümkün olan bir şeyi başarma gayretidir.”[8] Çay odasının titizlikle temizlenmesi öngörülmüştür (bu muhtemelen Shinto arınma ritlerinden gelmiş bir unsurdur). Tekrarlayacak olursak, gündelik te­mizlenme eylemini zihin açıklığıyla yerine getirmek için bir fırsat sağlıyor olsa da, bunu çay odasının gündelik hayattan ayrıl­masının bir yolu olarak düşünebilirsiniz. Ama çay ustası Rikyu’nun Okakura’nın ağzından anlatılan hikâyesini düşünelim:

Rikyu, bahçenin yolunu süpürmekte ve bahçeyi sulamakta olan oğlu Sho-an’ı seyrediyordu. Sho-an işini bitirdiğinde, Rikyu “Yeterince te­miz olmadı” dedi ve ondan yeniden yapmasını istedi. Yorucu geçen bir saatin ardından çocuk Rikyu’ya “Baba, yapacak başka bir şey kal­madı. Merdivenler üçüncü kere yıkandı, taşlar ve ağaçlara su serpildi, yosunlar ve likenler canlı bir yeşillikle parlıyor, yerde ne bir çöp ne bir yaprak bıraktım” diye seslendi. “Acemi çaylak” dedi, yumuşak bir sesle çay ustası, “bahçe yolunu süpürmenin yolu bu değil.” Bunları söyledikten sonra, Rikyu bahçeye girdi ve bir ağacı salladı. Altın renk­li, kızıla çalan yapraklar bahçeye saçıldı, sonbahar deseni yüzünü gösterdi. Rikyu’nun istediği tek başına temizlik değildi, güzel ve doğal olanı da istiyordu o. (s. 36-37)

Benzer bir biçimde, odada ve girişlerinde bütün simetri izlerinden kaçınılır; örneğin, mükemmel bir uyum gösteren tabaklar nadiren kullanılır. Aslında, malzemeler sıklıkla bir wabi yani yoksulluk, estetiği yaratacak şekilde seçilir. Yasuhiko Murai bu estetiği şöyle anlatır:

Rikyu’nun başarısı insanlarla şeyler arasındaki ilişkinin tefekkürle ay­rımına varıştan doğan wabi estetiğinin zirvesini oluşturur. Chanoyu [çay seremonisi] zorunlu olarak maddi şeylerle ilgili olsa da,… wabi i­deali yoksama ya da yokluk fikrinden kaynaklanmıştır. Sekizinci yüzyılda, Japon şiiri üzerine çıkan ilk antoloji olan Man’yo-shu da., wabi basitçe yoksulluk ya da çaresizlik anlamına geliyordu.[9]

Murai, başka örneklerle birlikte, Saigyo (1118-90) ve Shinkei’nin (1406-74) şiirlerinde nosyonun pozitif bir estetiğe evrilmesini an­latır ve Rikyu’un gözde şairlerinden biri olduğu söylenen Fujiwara Ietaka’nın (1150-1237) bir şiirini aktarır:

Göster onlara, kim Orada dağ köylerinde

 Çiçekleri bekler yalnızca:

Kardelenler uç verir Ve böylece bahar gelir.

Wabînin güzelliği istisna olanın değil, gündelik olanın güzelliğidir. Bu, tipik olanın, onlara zihin açıklığıyla yaklaşana dek dikkatimizi çekmeyen şeylerin güzelliğidir. Ve çay seremonisi özellikle, içinde bu zihin açıklığının uç verdiği, gündelik olanın gündelikliği içinde takdir edilmek üzere yalıtıldığı bir bağlamdır.

Sıklıkla, kaba ve çatlak çaydanlıklar ve fincanlar kullanılır ve bu parçaların birçoğu çömlekçinin sanatının mükemmel örnekleri olarak değil, insan yaşamındaki mükemmellikten uzaklığın mü­kemmel imgeleri olarak haklı bir ün kazanmıştır. Ueda, Rikyu’nun bir hikâyesini aktarır:

Bir gün Rikyu ve gençliğinde Rikyu’nun yanında çay eğitimi aldığı başka bir büyük onaltıncı yüzyıl çay ustası Joo, başka bir çift ta­rafından bir çay seremonisine davet edilir. Davet sahibinin evine gi­derken yolda satılık güzel bir vazo görürler. Joo vazoyu çok sevmiştir, ama yanında arkadaşı olduğundan ağzını açmaz ve ertesi sabah vazoyu almaya gider. Ne yazık ki vazo satılmıştır. Sonra kendisine yeni aldığı bir vazoyu göstermek istediğini söyleyen Rikyu’dan bir çay daveti ge­lir. Joo davete gider, artık Rikyu’nun vazo konusunda kendisini geride bıraktığını bilmektedir. Gerçekten de, vazo oradadır, üzerine incelikle iki kamelya işlenmiştir, ama o da ne, vazonun kulplarından biri kırılmıştır. Diğer konuklar merak içinde otururken, Joo Rikyu’ya döner ve şöyle der: “Garip, o vazonun bir kulağını koparmışsın. Dün o vazoyu gördüğüm anda çarpıldım ve onu çay seremonimde kul­lanırım, ama ancak bir kulpunu kopardıktan sonra diye düşündüm. Böylece, bu sabah buraya gelmeden önce kafamda bir plan kurdum. Çay seremonisi bitiminde konuyu seninle tartıştıktan sonra vazonun bir kulpunu kesmenin pek ilginç bir şey olmayacağını düşünerek, ara verdiğimizde ya da bunun gibi bir zamanda kulpu kendim kırmayı planlamıştım.” Bunları söyledikten sonra Joo cebinden bir çekiç çı­kardı. (91, 2)

Çay takımları mükemmel olmaktan uzaktır, çünkü çay seremonisi hayatın mükemmel olmayışından sanat yoluyla kaçmanın bir yolu değil, hayatı bütün kusurlarıyla olumlama çabasıdır. “Mükemmel olmayana tapınma” yoluyla insan çay odasının dışında sanatçı olarak yaşamayı öğrenir. Rikyu tarafından tasarlanmış ve kul­lanılmış olan çay takımlarının bazı parçaları bugün hâlâ dur­maktadır. Örneğin, “Büyük Siyah” ya da “Beyaz Balıkçıl” adlı meşhur çay kâselerine bakılacak olursa, tasarım açısından son de­rece basit ve kullanım açısından son derece kaba oldukları görülür. Bu parçalar doğal, işlenmemiş maddelerin karakterine sahiptir; ya­pıldıkları materyallere ne kadar yakın duruyorlarsa, dünyaya da öylesine yakındırlar. Ve bu parçalar gerçekliğin en basit yanlarında en büyük güzelliği bulmak için fırsat yarattıkları anlamında dünyanın olumlanmasıdırlar.[10]

Çay odası içinde tokonoma adı verilen bir bölmede, genellikle bir çiçek düzenlemesi bulunur (yanında üzerinde hat ya da temsili resim çizilmiş bir parşömen asılı durur). Bu çiçek düzenlemesi de hayatın idealleştirilmesi yerine kusurlarıyla olumlanmasıdır. Belli başlı çiçek düzenleme okullarından biri (bu da, çay seremonisi gi­bi, hayat boyu bağlanılabilecek bir sanat biçimidir) doğalcı okuldur. Bu görüşe göre, örneğin, mevsimi geçmiş çiçek kul­lanılmamalıdır. Kışın, sadece çıplak dallar sergilenebilir (wabi‘nin başka bir ifadesi). Ve çiçekler ve dallar doğada gerçekte büyüdükleri biçimde düzenlenmek zorundadır. Örneğin, dallar va­zonun toprak yüzeyi temsil eden üst yuvarlağından aşağı sark­mamalıdır. Çiğin serinletici etkisini verecek şekilde vazo ve to­murcuklara su serpilebilir. Ve doğa başka biçimlerde de çay seremonisine taşınır: Çay odasına genellikle doğalcı düzenlenmiş bir bahçeden geçilerek bir “bahçe yolu” ndan girilir. Ve çayın sıcaklığı ve sunulan miktar, sıcak bir günde susamış konukların su­suzluğunu gidermek ya da soğuk bir günde içlerini ısıtmak için, ha­vanın durumuna göre ayarlanır.

Çay seremonisinde hemen göze çarpan bir özellik seremoninin birçok sanat dalıyla bütünlük oluşturmasıdır. Çay odasına titizlikle düzenlenmiş bir bahçeden girilir. Çay odasının kendisi sıklıkla sa­de biri mimari şaheseridir ve bu odaları yapan ustalar genellikle saygın kişilerdir. Çay odası çepeçevre genellikle oyma işlemelerle süslenmiş ya da sırlı seramiklerle kaplıdır. Çaydanlığın içine tıngırtı müziği yapması için demir parçaları atılır. Bunları sıklıkla çiçek düzenlemeleri, resimler ve el yazmaları bütünler. Ritüel olarak belirlenmiş hareketler bir dans özelliği gösterir ve ritüel olarak belirlenmiş konuşmalar (örneğin, çay takımlarının orijinleri üzerine sorular) bir drama özelliği gösterir. Bu bütünleşme estetik deneyimi pekiştirir: Tamamıyla özümleyici olmayı amaçlayan bütünlüklü bir çevre yaratmaktır bu. Koşullar mesafe koyma ya da ilgisizliğin değil, iç içe geçmenin estetik bir durumunu yaratacak şekilde düşünülmüştür. (Arnold Berleant bunun en hakiki sanat de­neyiminin bir özelliği olduğunu çarpıcı bir biçimde sa­vunmuştur.)[11] Bir çay odasında yapılan her şey kendisi için ve gündelik hayata estetik bir nitelik kazandırmak için yapılır.

Sık sık çay seremonisini dinsel bir tören olarak mı, toplumsal bir olay olarak mı, yoksa bir sanat eseri olarak mı düşüneceğimiz sorulur. Bu seremoni gerçekten de Zen manastırlarında yapılan se­remonilerden türemiştir ve söylediğim gibi, Taoist, Shinto ve Konfüçyüsçu unsurlar da barındırır. (İçinden geldiği gelenek için gösterilen saygı Konfüçyüsçu bir özelliktir ve atalara tapınmaya benzer.) Ve çay seremonisi hiç kuşkusuz toplumsal bir olaydır. Başka şeyler bir yana, hiyerarşik bir toplumda çay seremonisi sos­yal engelleri yıkar. Bütün konuklar tipik olarak alçak bir kapıdan içeri girer ve böylelikle hepsi girerken başını eğer. Kimseden po­litikadan bahsetmesi beklenmez. Onun yerine, insanlar özgürce ve kendiliğinden (ritüel olarak belirlenmiş tarzda!) kap kacaktan, ha­vadan sudan konuşur. Konuklar eşit muamele görür ve bir konuk tipik olarak onur konuğu muamelesi görse bile bu konuk her za­man en yüksek sosyal tabakadan biri olmaz ve yüksek sosyal ta­bakadan gelenler de saygıda kusur etmemelidir. Ve çay se­remonisi, gördüğümüz gibi, ne kadar minimalist olursa olsun, çok yönlü bir sanatsal şölendir. Peki, ama çay seremonisi bunlardan hangisidir?

Ne mutlu ki, bizim sanat kuramımız bu soruya hiçbir yanıt ver­mememize imkân tanıyor. Halbuki, geleneksel birçok Batılı kuram bizi buna zorlayabilirdi. Çay seremonisinin toplumsal ve dinsel amaçları, toplumsal ve dinsel içeriği vardır. Ama bu onun açıkça bir sanat eseri olmasıyla bağdaşmaz değildir. Çay seremonisinin ya­pılma amaçlan ne olursa olsun, o salt kendisi için de yapılır; o içkin olarak özümleyici olması için inceden inceye tasarlanır; bütün unsurları bu etkiye göre düşünülmüştür. Dolayısıyla, bana göre, bu bir sanat paradigmasıdır. Ve tam da bir yaşama sanatı, bir yeme, içme, konuşma, doğayı ve başka insanları sevme sanatı ol­duğundan, bu kitaptaki temel fikri özetler: Hayatla sanat arasında seçim yapmak zorunlu değildir; sanatımızı yaşayabiliriz; hayat ve sanat yakından bağlantılıdır ve çoğu anlarda özdeştir.

Kabaca, bu zamana kadar okuduğum en derinlikli metin olan Okakura dan bir pasaj aktararak bu bölümü bitirmek istiyorum:

Taoist der ki, Olmayışın büyük oluşu, Tin ve Madde ölümcül bir kav­gaya tutuşur. Sonunda Sarı İmparator, Göklerin Oğlu, karanlığın ve yeryüzünün şeytanı Shuhyung’u yener. Ölüm acısı içinde kıvranan Titan başını güneş kemerine vurur ve yeşim taşından mavi kubbeyi paramparça eder. Yıldızları yuvalarını kaybeder, ay gecenin vahşi boşlukları arasında amaçsızca dolanır. Çaresizlik için Yeşil İmparator elinin erdiği, gözünün yettiği her yerde Gökleri tamir edecek birini arar. Arayışı nafile olmamıştır. Doğu denizinden bir prenses, boynuz taçlı, ejderha kuyruklu, ateş saçan silahıyla muhteşem ilahe Niuka çıkar gelir. Sihirli kazanında beş renkli gökkuşağını kaynaştırır ve Çin’in gökyüzünü yeniden yapar. Ama yine söylenir ki, Niuka mavi gökyüzünde iki küçük çatlağı doldurmayı unutmuştur. Böylelikle, sev­gide ikilik başlar; iki ruh uzayda yuvarlanır, evreni tamamlamak üzere birleşene kadar asla huzura ermez. Herkes kendi umut ve huzur gökyüzünü yeni baştan kurmak zorundadır.

Modem insanlığın gökyüzü gerçekten de servet ve gücün canavarca mücadeleleriyle parçalanmıştır. Dünya bencilliğin ve kabalığın ka­ranlığında yolunu bulmaya çabalıyor. Bilgi kötü bir vicdana satılmış, iyilik fayda adına yapılıyor. Doğu ve Batı, bir öfke denizinde kafalarını tokuşturan iki ejderha gibi, hayat cevherini yeniden elde etmek için na­file uğraşıyor. Büyük felaketi tamir etmesi için yeniden bir Niuka’ya ihtiyacımız var; o büyük yeniden doğuş gününü bekliyoruz. Bu arada, bir yudum çay içelim. (8, 9)

Evet, içelim. Sanat beraberinde sosyal ve kozmolojik dönüşüm po­tansiyelini getirir. Ama bu, dönüşüm için çaba harcamayı kabul et­meyen bir dönüşümdür; bu burada ve şimdi, dönüşümün bir aracı olarak değil ya da genelde bir araç olarak değil, ama aynı zamanda salt kendi için, şu an yapmakta olduğum şey üzerinde yoğunlaşarak yaratılacak bir dönüşümdür. Kierkegaard bir keresinde en zoru işin “zaten olunan şey olmak için uğraşmak” olduğunu söylemiş ve sor­muştu: “Kim düşünülebilir en büyük tevekkülü gerektiren böyle bir işin altına girerek acı çekmeyi? Gayet tabii. Ama tek başına bu ne­denle bu çok zor bir görevdir, aslında bütün görevlerin en zorudur çünkü her insanın içinde daha fazla ve farklı bir şey olma yönünde doğal bir eğilim ve tutku yatıyor.”[12] Sanat zaten olduğumuz şeye odaklanmanın ve böylelikle kendimizi dönüştürmenin bir yoludur. Sanat zaten sahip olduğumuz şeyi takdir etmenin, zaten orada olan şeyde özümlenmenin bir yoludur.sh:44-57

Kaynak:
Crispin SARTWELL, Yaşama Sanatı Dünya Tinsel Geleneklerinde Gündelik Hayatın Estetiği, Kitabın özgün adı The Art ofLiving Aesthetics ofthe Ordinary in World Spiritual Traditions, İngilizceden çeviren Abdullah Yılmaz, Ayrıntı, Birinci basım 2000, İstanbul

**

SÛFÎ’DE ÇAY SOHBETİ

Yurdumuzda yetişmiş ehli tasavvufunda, Zen/Budist ehli gibi, çayı sohbetinin baş ritüeli  olarak bulundurmasının temelinde, nefis terbiyesinin kemâlat izlerinde aynı ruhu taşımasındandır.  Farklı da olsa usullerin  izdüşümleri, terbiye yolların aynı okyanusta nihayet bulacağını göstermektedir. Yollar nefisler kadardır. Ancak Allah Teâlâ’nın hangisini kabul edeceğini bilmek şuurunda, insanlar ayrıma düşmüşlerdir. Bunu bilen bildiği kısım ile mücâzat bulur.

İşte bu meyanda, Sivaslı İhramcızâde İsmail Hakkı Toprak Efendide çayın sırrından kendi gibi ihvanlarını feyzdâr eylemiştir. Daha önceden hazırladığımız eserden çaya ait manaları aktarıp Hz. Mevlâna Celâleddin Rûmî kaddesellâhü sırrahu’l azîzin buyurduğu gibi “derviş insan dokuzyüz katı”nının sırlarından birine yol bulmuş olacağız..

***

ÇAY İÇMESİNİ BİLENLER

 “Pirimizin elinden bir bardak çay içtik, biz ondan alacağımızı aldık. Almasını bilen, vermesini de bilir.”

İhramcızâde İsmail Hakkı
kaddesellâhü sırrahu’l azîz Efendi

Tekke, Örtülüpınar Mahallesi’nde Taşlı Sokakla Hasanlı Sokağı’nı kavuşturan bir parselin orta yerinde iki katlı, kocaman bir evdi. Bahçesinde elma ağaçları vardı. Üç-beş gün saltanat süren leylâk ağacı vardı ve leylâk, “İhramcızâde İsmail Hakkı Efendi Hazretleri”nin odasının penceresine bakardı. Ben çocuktum; tekke, bahçesinden çatı arasına, odunluğun­dan “Efendi Hazretleri”nin yatak odasına kadar benim oyum sahamdı ve evimiz tekkenin tam karşısındaydı.

İkinci katla “büyük oda” vardı. Büyüktü, bazı geceler ihvanlar orada toplanır, tek kelime etmeden, çıt çıkarmadan Efendilerinin etrafında oturur zikir ederlerdi. Nakşî idiler, sükuti dervişler idiler. Büyük odanın duvarında bir eski zaman ressamının elinden çıkma “Mekke-i Mükerreme ve Medine-i Münevvere” resmi asılıydı. Kapının he­men sağında büyük camekânlı bir kitaplık vardı. Kitap­lıkta o zaman bilmediğim, anlamadığım, okuyamadığım eski yazılı meşin ciltli kitaplar vardı, “Efendi”nin kitaplığı idi. O okurdu. Sadece ehl-i gönül değil, ehl-i kâlem idi. Bu hükme 15 Rebiülevvel 1347 tarihinde şeyhine hitaben kâleme aldığı şu satırlar şahittir:

İşte bu tesirin icrâ-yı ahkâmından olmalıdır ki, sizi hiç unutamam; aks-i timsâlinizi gözlerimden ve sûr-i hayâli­nizi gönlümden çıkaramam. Her nerede bir çesm-i siyahın füsunkâr bakısını görsem yüreğim çarpar ve dîde-i kalbim size bakar. Bu zevk ile geçirdiğim günleri feleğe değişmem (…) Ey nâme! Git, mazhar-ı füyûzat-ı âlem olan bir paye, yed-i kemâl-i tazim ve muhabbetle hâl-i pürmelâlimi Hazret-i Ba­ha’ya huzûren arz et. De ki; Sizin nazarınızdan şâh-ı râha yol gider..”

Şeyh ile ihvan arasındaki gönül alâkaları, çocukluk muhayyilemin kavrayışından çok uzaklardaydı, ama bu alâkanın hâsılını çocuk da olsanız elle tutabilir, gözle gö­rebilirdiniz: Muhabbetti! Tekkenin kireç sıvalı duvarla­rında, bahçe içindeki ince beton yolun en başında, mey­vesini ancak eylüllerde teslim eden taş armutta, ihvanla­rın çehresinde ve “Efendi Hazretleri”nin her haletinde titreşen, ince bir buğu gibi tebahhur ederek atmosfere yayı­lan, tekkeyi (uzaktan ya da yakından) istintak eden “siya­sî memurları” son derece Efendi ve hürmetkâr davranma­ğa mecbur eden muhabbetti. Muhabbetin sıklet merkezi, iri gözlerinin maviliğinde gri bulutlar gezindiren “Efendi Hazretleri” ydi. Onun bilgisi tahtında duran kimya, sıra­dan insanları; berberleri, kundura tamircilerini, çiftçileri, ümmî ev hanımlarını, memurları gözbebeklerinde “muhabbeti” büyüten olgun insanlar haline getiriyordu. Yıkıldı, tükendi diyeceğiniz insanları bu güzelleştiriyor, ayakta tutuyor ve her şeyle barıştırıyordu. Onun çevresinde kavga yoktu. Çocuktum, ama anlıyordum.

Bir gönül neş’esiyle “Efendi” yi şiirin mücerret gökyü­zünde gezindiren de, o “muhabbet” dedikleri şey olmalıy­dı.    

 “Gönül dilberdedir elhamdülillah
Leb-i kevserdedir elhamdülillah
Ne ferzend ü zen ister ne tertîb
Ne sîm-ü zerdedir elhamdülillah.”

Belki çayı çok sevdiğinden olsa gerek, bütün nakşî dervişânı çaya âşıktı. Sıcak yaz günlerinde ara sıra Efendi Hazretleri ihvanı toplar. Yukarı Tekke dibindeki mesire yerine “sahra’ya gidilir, bir at arabasına kilimler, secca­deler, halı, yastık ve minderler yüklenirdi. Böyle günler­de pirinçten mamul devâsâ bir Rus semâveri mutlaka yü­kün başını çekerdi. Efendi Hazretleri, çayı açık ve şark ta­raflarında “kıtlama” tâbir edilen tarzda içerdi. Kelle şeke­ri denilen topak kesme şeker bir çay tabağına kırılır, do­yuncaya kadar üzerine limon sıkılır ve çaya şeker atma­dan, bir ondan bir bundan çayın lezzetine varılırdı. Ben, aynı çay muhabbetini hanım meclislerinde de gördüm. Cennetmekân halamın yanık sesiyle orta yerde etrafa nefis çay râyhâsı salan semavere karşı okuduğu “ilâhî” hâlâ kulaklarımdadır:

 

“Semâverin rengi aldan
Getir sağdan, götür soldan

Derviş çıkmaz böyle yoldan
Yan semâver, dön semâver

Limon, şeker, çay semâver
Semaveri alıştırın

Maşa ile tutuşturun
Küsenleri kavuşturun

Yan semâver, dön semâver
Semâverim iniliyor

Anlamıyor mu ne diyor?
Daim Hakk’ı zikrediyor

Yan semâver, dön semâver
Limon, şeker, çay semâver”

 Sonraları öğrendim ki, ihvanlar çay içip “demlenirler” ve çaya “küçük derviş” derlermiş. Bugün zihnimde bir bardak limonlu çay ve üzerinde buğusu tüten, bağrı ateş­le yanan her semâver, o güzel insanların meşreplerinden tedai olunmuş sevimli bir rumuzdur.

60’lı yılların Sivas’ını inşâ eden beşerî çizgilerden belki de en mühimi, İhramcızâde Şeyh İsmail Efendi’nin etrafında dönüp duran bir mânevî iklimdi. “Efendi”nin Hakk’a yürüdüğü gün o âlem de göçüverdi. O gün ilk de­fa “ihvân”ın çehresinde ye’s gördüm; onlara dünya ve ukbâ’yı yorumlayıp anlatan mihveri kaybetmişlerdi. İmame­si kaybolmuş, ipi kırılmış bir tesbih gibi dağılıverdiler. İnhitat, az zaman geçmeden tekkenin duvarlarında bile de­rin izler bıraktı: Bahçe târ-ü mâr oldu, sıvalar çatlayıp döküldü, ihvanların müeddep ayak sesleri hafifledi ve birkaç yıl sonra tekke işbilir müteahhit esnafının dar ha­yalhanelerinde dört katlı bir apartman blokuna dönüşü­verdi.

Şeyh Hakk’a yürüdü, tekke yıkıldı, ihvan dağıldı.

Ve ben hâlâ çocuktum.

(ALKAN, Ahmet Turan, Altıncı Şehir, 1992, İstanbul)

Sohbetin Amacı

Allah Teâlâ’nın rızası ve terbiye için gereklidir.

Efendi Hazretleri buyurur ki;

“Gardaşlarım! İki ihvanımız bir araya geldiklerinde üçüncüsü pirândır” [13]
“Sohbette edebinize muhabbetini­ze sahip olun.[14] 
Her sohbette vuslat vardır.  Hiç vuslatsız sohbet olmaz.  Hiçbir şöhret afatsız olmaz.  Öyleyse şöhretten kaçının” 

Sohbette ne zuhur ederse,  ona kanaat edilmesi tavsiye olunur. Sohbet,  tecrübeli kimse ile yapıldıkta ihvana yardımcı olur.

 Efendi Hazretleri sohbetine “Gardaşlarım” diyerek başlardı. Önemli bir kelâmı üç defa tekrar ederdi,

Sohbetlerden sonra (son senelerinde) “Anlayana sivrisinek saz, anlamayana davul zurna az.”Atasözünü hatırlatırlardı.

Efendi Hazretleri sohbette oturur iken çaylar gelir.  Bir süre rabıta eder. Sonra başını kaldırır.

“Gardaşlarım! Bu dünya bir âlem. Allah Teâlâ’dan geldik. Allah Teâlâ’ya gideceğiz.” Sonra biraz murakabe eder, sonra “Gardaşlarım, çay içerken, kulağımız bir ses ister” der, güzel okuyuşlu bir ihvan ilahi okuturdu.

Erenlerin sohbeti ele giresi değil
İkrâr ile gelenler mahrum kalası değil
İkrâr gerek bir ere göz açıb dîdâr göre
Sarraf gerek gevhere nâdân bilesi değil
Bir pınarın başına bir destiyi koysalar
Kırk yıl anda durursa kendi dolası değil
Ümmî Sinan yol ayan oluptur belli beyân
Dervişlik yolu hemân tac ü hırkası değil
Hz. Pir Ümmî Sinân-ı Halveti kuddise sırruhu’l-azîz

Sohbette çay içmek sohbetin ana özelliklerindendir.

Çay için semaver kurulur. Sohbette içilmiş çayın tortusu tuvalet gibi, mekanlara dökülmez.[15]

Çayı sâki adı verilen kişi hazırlar ve çayları dağıtmada yardımcı kişiler bulunur.  Çaylar kıtlama usulü ile içilir. Bu usulün tercihi ortanın kaşık sesleri huzuru bozmaması içindir. Çay içilirken sesiz fokurdatmadan,  bardak tabağına korkan sessiz bir şekilde konulmasına dikkat edilir.  Eğer Efendi Hazretleri veya her hangi bir büyük varken o içmeden çaya başlanılmaz.

İhvanlar sair zamanlarda sigara içmek men edildiği gibi,  soh­bet mekânında ihvan olmayanın içmesi hoş karşılanmaz.

Sohbet halkasında ayrılmak sessizce olur,  giderken,  “ben gidi­yorum” gibi kelamlar söylenmez. Ayrıca saate bakmak gibi bıkkınlık ifade eden hareketlerden kaçınılır.[16] Sohbette edebe çok önem verilir. Cezbeli hali olanlar uyarılır veya büyükler o halden geçmesi için gerekli manevi terbiyenin usulleri ile ihvandaki bu hali terk ettirir. Çünkü bağırmak ve nara atmak yol başında görülen zayıf hallerdendir.

İhramcızâde M. Kâzım Toprak Efendi anlatmıştır.

“Sene 1945 yılından evvel idi. Bir Cuma günü, cuma namazından sonra eve gittik. Evde­kiler de hamama gitmişlerdi. Efendim Hazretleri,

“Gardaşım! Semaveri yak ta, bir çay içelim” buyur­maları üzerine, bir kova (20 litre) su alan semaveri doldurup yaktım. Çayı demledim. Kömürün mor alevi geçtikten sonra semaveri büyük odada Efendimin minderine yakın bir yere koy­dum. Efendim dolaptan bir kitap işaret etti, kitabı da getirip rahlesine koydum. Sonradan an­ladım ki, bu kitap Hafız Divanı imiş. Efendim kitaptan okuyup anlatırken bende boşalan bar­dağımızı dolduruyordum. Semaverden çaydanlığa su almak için musluğunu çevirdiğimde bir iki damla su aktıktan sonra kesildi. Musluğun önüne kireç geldiğini zannettim. Semaverin üst kapağını açtığımda su kalmadığını gördüm. Bu hali gören Efendim cebinden saati çıkarıp bakarak,

“Gardaşım! Kerahet vakti gelmiş. Biz ikindi namazını da kılamadık”dedikten sonra buyur­dular ki,

“Gardaşım! Namazın kazası olur, lakin sohbetin kazası olmaz.”

**

İhramcızâde İsmail Hakkı kaddesellâhü sırrahu’l azîz Efendi buyurdu ki:

“Pirimizin elinden bir bardak çay içtik, biz ondan alacağımızı aldık. Almasını bilen, vermesini de bilir.”

**

Kaynak: İsmail Hakkı ALTUNTAŞ, Gavs-ül Âzam İhramcızâde İsmail Hakkı Toprak Sivasî Nakşi Haki Tarikati İlm-i Ledün Sırları – İstanbul : Gözde Matbaa, 2007.


[1]  Thich Nhat Han, The Miracle of Mindfulness (Boston: Beacon Press, 1987), 3-5.
[2]  Thomas Alexander, John Dewey’s Theory of Art, Experience, and Nature: The Horizons of Feeling (Albany: State University of New York Press, 1987), 195.
[3]  Pema Chödrön, The WisdorAof No Escape (Boston: Shambhala, 1991), 9.[4]   Chögyam Trungpa, Journey Without Goal (Boston, Shambhala, 1985), 119,120.
[5]  The Work of Craft, 32, 33.
[6]  Aktaran Makato Ueda, Literary and Art Theories in Japan (Cleveland: The Press of Western Reserve University, 1967), 95.
[7] Jorge Luis Borges, “Pierre Menard, Author of the Quixoteçev. Anthony Bon- ner, Ficciones, der. Anthony Kerrigan (New York: Grove Press, 1962),53.
[8]  Kakuzo Okakura, The Book of Tea (New York: Dover, 1964), 1.

[9]  Yasuhiko Murai, “A Brief History of Tea in Japan,” Chanoyu: The Urasenke Traditiorı of Tea, der. Soshitsu Sen, çev. Alfred Birnbaurn (Tokyo: John We- atherhill Inc., 1988), 22.

[10]  Bu kaselerin illüstrasyonları için bkz., Hayashiya Seizo, Chanoyu: Ja- panese Tea Ceremony(Tokyo: Japan Society, 1979), 162,163.

[11]  Arnold Berleant, Art and Engagement (Philadelphia: Temple University Press, 1991).

[12] Soren Kierkegaard, Concluding Unscientific PostScript, çev. David F. Swen- son ve Walter Lowrie (Princeton: Princeton University Press, 1974), 116.

[13]—Nuri Atasoy isimli ihvandan dinledim.

“1962 yılları idi. Genç ihvanım. Taşköprü’de Gizlice Köyü Caminde imamlık yapıyorum. İhvanlığı yaşarken heyecan ve coşkum son derece fazla olduğundan sohbetlerden kendimi alamıyordum. Her fırsatta bir ihvan kardeşimizi buldum mu, semaveri kurup sohbet yapmak istiyordum. Yine bir gün yatsı namazını kıldım. Evime giderken yolda nalbant arkadaşımı gördüm. Çok yorgun olduğu halinden belli oluyordu. Fakat ‘gel sohbet edelim’ ısrarımı kıramadı ve onu eve götürdüm. Sohbet uzadıkça uzadı. Feyzimin muhabbetimizin coşkunluğu her yanımızı sarmıştı. Her zaman sohbet mekânında Efendi Hazretleri için bir makam hazırlardım. Yine bu sohbette köşe minderi hazırlamıştım. Bu minderin önüne nasıl kendimize çay bardağı hazırlıyorsak Efendi Hazretleri içinde bir bardak çay hazırlayıp bıraktım. Bir yandan çay içiyoruz, ilâhiler söylüyoruz. Birden gözüm Efendi Hazretleri için hazırladığım bardağa takıldı. Çayın yarısı içilmişti. Birden her şey suspus oldu. Kendimde konuşacak, ilâhî söyleyecek takat kalmadı. Sonra Efendi Hazretlerinin

“İki ihvan bir araya geldiklerinde üçüncüsü biz oluruz” kelâmı şerifleri kalbime âyan olup, yolumuzun bir hakikatini müşahede eylediğimi anladım.”

[14]—Edep, ancak kendisine yol gösterecek, kusurlarını, düşük yönlerini, ayak sürçmelerini kendisine anlatacak bir mürşidin önderliğiyle öğ­renilir. Çünkü nefsini mücahede de öldüren, vakitlerini zühd içinde yok eden kimse, nefsinin yanında olur. O haline kibr eder, ondaki kusu­runu bilemez. Mutlaka makamları yürüyüp geçmiş, halleri yaşamış mürşidlerinden kendisine kutluluklar hâsıl olmuş, onlardaki şefkat nurlarına ermiş birinin kendisine yol göstermesi lâzımdır. Bu zat, müri­de yolunu gösterir; ona vakitlerinin düzgün ve bozuk olanlarını açıklar; hayrını, şerrini bildirir; böylece mürid, eğer nasibi varsa rüşd yoluna ulaşır. Eğer bu salik, yaşadığı makamlarda ve hallerde yanılırsa ilmiyle amel eden, dünyadan yüz çeviren öğüt verici bir bilgine müracaat eder, ona halini söyler, onun öğüdünü ve işaretini kabul eder, bu suretle doğru yolunu kaybetmez. Eğer müridin iradesi doğru olursa Allah Teâlâ ona, ileri gitmiş bir salik, ya da öğüt veren bir bilgin nasib eder. Zira tamamen Allah Teâlâ’ya yönelen kimsenin, Allah Teâlâ bütün muradını kendi üzerine alır ve hiçbir zaman onu ihmal etmez. Eğer öğüt veren bir âlim ve yolu yürümüş bir velî bulamazsa tamamen Rabbine müracaat eder. Ona yüz tutar ki, Allah bu kulundan sağlam irade ve karar gördüğü takdirde onun terbiye ve öğretimini bizzat kendisi yapsın. (Ebu Abdurrahman Sülemî, Risâleler, trc. Süleyman ATEŞ, Ankara, 1981, s. 75)

[15]—Şen Mehmet isimli ihvan Efendimizden evine gittiğim bizzat gözlerimle görüp ve şaşırıp sorunca, kalan içilmiş çay tortularını ayrı bir kapta toplayıp toprağa defin ettiğini söylemiştir. (Yazan)

Aslında temiz olan veya bu yolda kullanılan bütün eşya hürmete layık olduğu gibi, eşyanın hakikî mânevîsi pisiliğin zilletini çekmeye müsait değildir.

“Şeyh Ebü’l-Abbas bir gün yanında arkadaşları olduğu halde gi­derken, icâbında çocuğuna abdest bozdurmak için bir şişe satın almış. Fakat yolda su ve şerbet içmek isteyenler olunca yanlarında başka kap olmadığı için onu kullanmak mecburiyetinde kalmış. O zaman şişe, hal veya kal lisânı ile sizin gibi

“Allah Teâlâ’nın sevgililerine hizmet ettikten sonra ben idrar kabı olamam,” demiş ve çatlamış. Ebü’l-Abbas, hâdiseyi Hazret-i Muhyiddin kuddise sırruhu’l azize anlatmış. Hazret de buyurmuş ki;

“O, öyle demek istememiş. Demek istemiş ki; İçine Cenâb-ı Hakk’ın marifeti dolan bir kalbe artık ondan gayri bir şey giremez ve o kalp Allah Teâlâ’nın yasakladığı şeyleri taşıyamaz. Kırılmasıyla de, Cenâb-ı Hakk’ın heybeti huzurunda insanın böyle acizden kırılması lâzım geldi­ğini göstermek istemiş,” buyurmuş.” (Ken’an Rifâî, Sohbetler. s. 340)

[16]—Efendi Hazretleri bir sohbetinde bir zaman sonra, ilim sahibi bir ihvanın cebinden saatini çıkarıp baktığını görence,“Sohbette saate bakmak edep haricidir, kuşlar kaçtı” diyerek sohbeti orada kesip, kalkmıştır.

İNCİLER

  • “Allah bizi kaybetmiş; O bizi aramakta

O; bizim gibi muhtaç, bizim gibi arzuya öyle yakalanmış ki…

Lale yaprağına bazen bir yazıp öylece bize haberler yollar.

Kuşların sinesinde bazen çığlık koparır.

Nergis göz önünden bazen cemalimizi bizim, hayran hayran seyreder.

Öyle işlevlidir ki, gözleriyle konuşur.

Bizim firakımızla seher vakti ettiği o ah;

Dışta ve içte, altta ve üstte her yerde, dört köşemizde çağlar.

Topraktan yaratılan fani’yi görmek için neler neler yarattı;

Renkleri, kokuları temaşa için güya bunlar yaratılmıştır.

Asıl maksat, bizleri temaşa eylemektir; bunlar birer bahanedir.

Her zerrede gizlidir; hala bilinemiyor.

Mehtap bir meydanda, her yerde parıldıyor.

Bizim toprağımızda hayat cevheri gaip

Bu gaip olan cevher, biz miyiz yoksa o mu?

Muhammed İkbal

  • “Cebrâil aleyhisselâm gelip‘Ey Allah’ın Resûlü! Ümmetinin fakirleri, zenginlerinden (öbür dünya hesabıyla) yarım gün olan beş yüz yıl daha önce cennete girecekler”dediği esnada biz de oradaydık. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buna sevindi ve“içinizde şiir okuyan kimse var mı?” diye sorunca, orada bulunan bir bedevî,“Evet Ya Rasûlüllah” karşılığını verdi. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem;

    “Hadi (oku)” diye emretti ve bedevî, şu şiiri okudu:

  • *****Hevâ yılanı ciğerimi ısırdı,Ne bir tabibi ne de efsun yapanı var,Âşık olduğum sevgiliden gayrı.Hem efsunum hem de panzehirim ondadır.

    *****

  • Bunun üzerine Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ve oradaki sahabeler vecde geldiler. Öyle ki Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin ridâsı omuzlarından düştü. Bu halden kurtulunca herkes kendi yerine geçti. Muâviye b. Ebü Sufyân“Ey Allah’ın Resûlü! ne kadar güzel oynuyorsunuz!” dedi. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem“Bırak bunu ey Muâviye! Sevgilinin zikredildiğini işittiğinde titremeye kapılmayan kerem sahibi hiçbir kimse yoktur.” dedi ve sonra ridâsını dört yüz parçaya bölüp yanındakilere dağıttı.”

 Kaynak:

Muhammed İkbal, Şarktan Haber

(Zebur-i Acem-Peyam-i Maşrık),

Haz:Ali Nihat Tarlan, Sufi Kitap, İstanbul, 2006. , s.213

 (Avârifü’l Maarif)

  • Bir nokta ise eğer bu semavata göre arz,
    Binnisbe etmeliyim kendimi yok farz!

Şinasi

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdu ki;

“Bela (ağızdan çıkan)söze bağlıdır, eğer bir kimse başkasını köpek sütü emdi diye ayıplarsa, o kimse de, o köpekten süt emer. Yani bir kimse, bir başkasını kötü bir iş yapmakla ayıplarsa, ayıpladığı o kötü iş, onun kendi başına mutlaka gelir.”

(Alauddin Ali b. Abdülmelik b. Kadı Han Muttaki el-Hintçe, Kenzü’l-ummâl fi süneni’l-akval ve’lef’al,

III, 315)

  • “İnsan istese de istemese de tarihini sırtında taşır.”

 

  • Gavs’ül-Azam İhramcızâde İsmail Hakkı Toprak Efendi kaddese’llâhü sırrah’ül Azize sordular.-Edison bütün insanlığı aydınlattı, cennete girecek mi? -“Gardaşım! Cennet usta Yeri Aliyormusun, iman yeridir.”

 

  • “Hey Yolcu, yapılmaz.Yollar Yollar yürüyerek oluşturulur”

İspanyol Atasözü

  • “Üç hâkimin hükmünde isabet aranmaz: kalbin, kaderin, ölümün.”

Nurettin Topçu, Var Olmak, İstanbul, 1965, s. 93.

  • Ey İnsanlar!
    Görüyorum ki evleriniz Rum Kayserleri evineLüks hayranlığınız, Kisra’nın tutumuna
    Servet peşinde koşmanız Karun anlayışına
    Saltanatınız firavunun saltanatına
    Nefisleriniz Ebu Cehil’in nefsine
    Gururunuz Ebrehe’nin gururuna
    Yaşayışınız sefihlerin yaşayışına benziyor.
    Allah için söyleyin,
    Muhammedî olanlar nerede?

Yahya bin Muaz radiyallahu anh

 “Batıl fikirler bu âlemde hiç bir vakit eksik olmadı.

Galiba bun­dan böyle de eksik olmayacaktır.”

Hacı Hasan Akyol Efendi kaddese’llâhü sırrahu’l Aziz

  • Bir şey bilmediğini bilmeyene cahil, bir şey bilmediğini bilene âlim denir.

 

  • “Hep Sandim ki ben yapıyorum.Nerede …. Yapandao yaptırda o. Öyle ise üzülmeme gerek kalmadı “

 

  • “Yitik bulununca emek aranmaz.”

 

  • “Bir şeye baktığın Zaman o, şu şekilde seslenir. Sakın bize aldanma, Bizim müstakil vücudumuzun var olduğunu sanma, Bizim hakikatimiz olan Allah’a Teâlâ’ya bak. Biz fitneyiz, seni aldatırız.”

 

  • “Dersini akıldan alıyormusun, alma.Allah Teâlâ al.O Zaman ilmin sana olsun delil.”

 

  • “Hakk’ın ve, melek de olsan faydası yoktur, yine yaprağın siyahtır inayeti olmayınca kulların var!”

Hazret-i Mevlânâ kuddise sırruhu’l Aziz

  • Bütün dilleri bilen bir Süleyman gelmedikçe, ikilik ortadan kalkmaz. Her vaktin bir Süleyman’ı vardır. Gönülleri birleştirir, berraklaştırır. Kalplerde hiçbir toz ve pas bırakmaz. Gönülleri anne gönlü gibi şefkatle doldurur. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin,”Müslümanlar tek bir can gibidir” sözünü gerçekleştirir. Dini bütün müslümanın gözleri, devamlı vaktin Süleyman’ını arar.

HZ. MEVLÂNA kaddese’llâhü sırrahu’l azîz

  • Ne ararsın tanrı ile aramda,
    Sen kimsin ki orucumu sorarsın?
    Hakikaten gözün yoksa haramda,
    Başı açığa neden türban sorarsın?
    Rakı, şarap içiyorsam sana ne,
    Yoksa sana bir zararı içerim
    İkimizde gelsek kıldan köprüye
    Ben dürüstsem sarhoşken de geçerim.
    Esir iken mümkün müdür ibadet
    Yatıp kalkıp Atatürk`e dua et…
    Senin gibi dürzülerin yüzünden
    Dininden de soğuyacak bu millet.
    İşgaldeki hali sakın unutma
    Atatürk`e dil uzatma sebepsiz
    Sen anandan yine çıkardın amma
    Baban kimdi bilemezdin şerefsiz

Neyzen Tevfik kaddesellahu sırrahül aziz

  • Şeytanın kandırması çoktur.Hayır yolu ile kandırdıkları ise daha fazladır.Bu şekilde kurban ettikleri sayısı ise hergün daha fazla olmaktadır.Onun için hayırlı bir iş yapıyorum derken daha çok düşünmek gerekir.Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem istişare edin derken hayırlı işler için söylemiştir.
    Şer işin istişaresi zaten yoktur.
    Akıllı geçinen istişare edendir.
    İstihare de zayıf kimseler içindir. Ancak ne oldu ise bu Müslümanlara, istihare ederler ve istişarelerinide şeytan yaranları ile yaparlar.

Sonumuz hayırlı olsun, diyelim. “

EXTREME MEASURES/ Uç Noktalar (1996)


Yönetmen: Michael Apted

Ülke: ABD

Tür: Suç | Dram | Gizem

Vizyon Tarihi: 10 Ocak 1997 (Türkiye)

Süre: 118 dakika

Dil: İngilizce

Senaryo: Michael Palmer, Tony Gilroy

Müzik: Danny Elfman

Görüntü Yönetmeni: John Bailey

Yapımcı: Chris Brigham, Elizabeth Hurley, Jeanney Kim

Nam-ı Diğer: Body Bunk

Oyuncular: Hugh Grant, Gene Hackman, Sarah Jessica Parker  ,  David Morse, Bill Nunn

Özet

New York Gramercy Hastanesi’nde Doktor Guy Luthan’IN (Hugh Grant) sorumluluğundaki bir hasta esrarengiz bir şekilde ölür ve Luthan bunun nedenini öğrenmek istemektedir. Nitekim, ölüm sonrası detaylarını incelerken, ne cesedi bulabilir, ne de ilgili notları…

Film bittikten sonra bile uzun süre sizi düşündürecek olan, tıp ahlakı konusunda bir ikilem sunan bu esrarengiz gerilimde, Gene Hackman ve Sarah Jessica Parker da diğer başrolleri üsteniyor. Luthan, yanlışlıkla adım attığı tuhaf komployu çözmek konusunda kararlıdır. Ama, uçlara gitmeye cesareti olan tek kişi o değildir.

Filmden

İki yaralı geldi. Biri polis diğeri zanlı.  Müdahale için bir ameliyathane verirlerse doktor nasıl karar vermelidir?

 Zanlı olanın durumu ağırken polisi mi tutmalı?

Doktor:  Evet, biliyorum. Ama öbür adamın durumunun çok daha kötü olduğunu biliyordun.

- İkisi de yaşayacak.

 – Bunu bilmiyordun. Biliyordum.

Sen tıbbi değil ahlaki bir seçim yaptın.
Ahlaki seçim doğru mudur?

Dr. Myrick, gayrı meşru yollardan yaptığı araştırmalarını savunurken dedi ki;

Dr Guy,  68 yaşındayım. Fazla zamanım kalmadı. Üç yılımı bir fareyle mi harcayayım?

 Beş yıl sonra, eğer şanslıysam bir şempanzeyle deney yapabilirim belki. Bundan daha hızlı hareket etmemiz lazım. Tıpta kimsenin hayal etmediğini yapıyorum. Sinir oluşumunun temeli bu. İnsanları öldürüyorsun. İnsanlar her gün ölüyor. Ne uğruna?

 Hiç. Uçak kazası. Tren çarpışması. Bosna. İstediğini seç. Lokantaya dalan biri 15 kişiyi vuruyor. Haberlerde seyrediyoruz. Ne yapıyoruz?

 Sen ne yapıyorsun?

 Kanalı değiştiriyorsun. Bir sonraki hastaya bakıyorsun. Kurtarabileceğini düşündüklerinle ilgileniyorsun. İyi doktorlar gerekeni yapar. Büyük doktorlarınsa doğru olanı yapacak cesaretleri vardır. Babanda bu cesaret vardı. Sende de var. İki hasta var. Biri altın madalyalı bir polis öbürü belediye otobüsüne ateş açan bir manyak. Önce hangisine bakarsın?

 Biliyordun. Biliyordun. Eğer bir kişiyi öldürünce kansere çare bulacağını bilsen yapmaz mıydın?

 Bu cesur bir davranış olmaz mıydı?

 Bir kişi ölecek ve yarın kanser diye bir şey kalmayacak. Felç olduğunu sandığında tekrar yürüyebilmek için ne yapardın?

 “Her şeyi.” Bunu kendin söyledin. Her şeyi. Sen sadece 24 saat o halde kaldın. Helen 12 yıldır yürüyemiyor. Onu iyileştirebilirim. Ve onun gibi herkesi. Kapı açık. Buradan çıkıp gidebilirsin ve her şeye bir son verebilirsin. Ya da yukarı çıkıp tıbbı ebediyen değiştirebiliriz. Karar senin.

Dr. Guy:

Belki de haklısın. Belki yukarıda yatan o adamların hayatlarının fazla bir anlamı yok. Belki de dünya için büyük bir şey yapıyorlar. Belki hepsi birer kahraman. Ama bunu kendileri seçmedi. Onların yerine sen karar verdin. Karını ya da torununu seçmedin. Gönüllü var mı diye araştırmadın. Onları sen kendin seçtin. Ve bunu yapmaya hakkın yok. Çünkü sen bir doktorsun. Ve bir yemin ettin. Ve sen Tanrı değilsin. Söylediğin şeyi yapıp yapamayacağın beni ilgilendirmiyor. Ya da bu gezegendeki bütün hastalıkları iyileştirip iyileştiremeyeceğin. Yukarıdaki o adamları öldürüp onlara işkence ettin. Mesleğinin yüz karasısın. Umarım hayatının geri kalanını hapiste geçirirsin.

—————

Kim ne olursa olsun başkasının özlük hakkında kendi doğrusunu kabul ettirme ve icbar etme hakkı yoktur. Hakikat birdir. Doğruyu  insanlar bulabilir. Hep ben doğruyum ve doğru olmak benim tarafımda demenin sonucu yalnızca kaostur.

İnsan örnek olur. Örneğin doğruluğu ve eğriliği söz götürebilir. Fakat diğer insanlar o örneğin iyi olanına yönelme eğilimini kendi içinde hissedebilir. Çünkü insanın yaratılışında temiz ve doğruluk esastır.

ALLAH TEÂLÂ MAZLUMLARIN HAKKINI MUHAKKAK TAHSİL EDER


Birçok hususta mazlumların sayısının artması hayra alâmet değildir.

Allah Teâlâ buyurdu ki:

“İnkâr edenler, kendilerine vermiş olduğumuz mühletin, sakın kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar. Biz, onlara ancak günahları artsın diye mühlet veriyoruz. Onlar için alçaltıcı bir azap vardır.” [Kur'ân-ı Kerim, Âli İmrân, 178]

“Baskı zulüm ve işkence ile temel hak ve hürriyetleri, Allah yolunu ve Allah yolundaki faaliyetleri engellerlerken, kendilerine mühlet verdiğim nice memleketi, sonunda cezalandırdım. Sonuçta hepiniz benim huzuruma gelip bir daha hesap vereceksiniz.” [Kur’ân-ı Kerim, Hac, 48]

HİKÂYE

Zalim bir padişah kendisine her tarafı güzel döşenmiş, çok gösterişli bir köşk yaptır­dı. İhtiyar bir kadın da o köşkün yakınlarına bir kulübe yaptı. Maksadı Allah Teâlâ’yı orada çokça anmak idi. Kadıncağız bir gün ihtiyacını gidermek için dışarı çıktı.

Zalim padişah da o sıra çevrede gezintiye çıkmıştı. Bu kadının kulübesini görünce köşkün güzelliğini bozuyor diye­rek kulübenin yıktırılmasını emreder.

Kadın döndüğüne kulübesinin yıkıldığını görür. İhti­yar, öfkelenir başını göklere kaldırarak:

“Yarabbi! evim yıkılırken hadi ben yoktum. Ya sen neredeydin. Onlara neden mani olmadın? “

diyerek Allah Teâlâ’ya niyaz eder. Allah Teâlâ bu niyazı üzerine Cibril-i Emin’e emrederek o köşkü içindekilerle birlikte helak eder.

Şair bak ne demiş:

Gücün varken sakın zulüm etmekten
Zulmün sonu nedamettir gerçekten.
Sen uyurken mazlum asla uyumaz
Ettiği bedduayı Hakk yerde koymaz.

….

Zulmeden adamlar gece körü olup da akşam karanlığında yola çıkanlara benzerler. Hak­ka getirmek istesen sinirlenirler. Çünkü kanaatına göre kendisi ehlinin efendisidir. Halbuki kârını ve zararını görmekten acizdir. Davranışlarıyla müslümanların arasına ayrılığı sokarlar. Allah Teâlâ’nın emrine muhalefet eder, günahkar olurlar. Doğru ve kolay yolu bırakarak cehaletinin peşinden giderler.

Zamanımızda fesat ve fitne çoğalmıştır. Sel, en yüksek tepeye ulaşmıştır. Kimse fitneden kurtulamamaktadır. Dini muhafaza etmek ateşi elde tutmak gibi zor olmuştur.  Allah Teâlâ’ya yaklaştıracak bir ışığa rast gelirsen onu sımsıkı tut ve muhafaza et. Kimselerin sözle­rine kulak asma. Aşk ve muhabbet şarabı nasib olursa, onunla yaşa. Başka şeylerle aldan­ma. Zira Cenâb-ı Allah kalbini temizlemek istediği kulunun kalbini çirkinliklerden yıkar. Hayrı irade ettiklerine bal yedirir. Kulluk dairesine gir. Oradan hiç ayrılma. Kulluktan ayrılan kemale eremez. Kullukta doğru olanın zorluğu kolaylaşır. Rütbesi ve derecesi yükselir.

Allah Teâlâ’m, velimiz sensin, acizliğimizden sana sığınıyoruz.

Kaynak:

Mektubat-ı Mevlâna Halid, Müellif: Esad Sahib, Hazırlayanlar: Dr. Dilaver Selvi-Kemal Yıldız, Sey Tac Yayınları, 2008, İstanbul, sh:111-112

RASÛLÜLLAH SALLALLÂHÜ ALEYHİ VE SELLEMİN MERHAMETİ
ZALİMLİK VE MERHAMET VE SEVİLMENİN Mi YOKSA
KORKULMANIN MI DAHA İYİ OLDUĞU HAKKINDA
SÖMÜRÜNÜN KORKUTUCU CEPHESİ
HÜMORSUZ SİYASETÇİLER
“MOBY DİCK” BEYAZ BALİNA ( 1956) FİLM

İHRAMCIZÂDE İSMAİL HAKKI TOPRAK EFENDİNİN SOHBETİ


SOHBET Mp3 İNDİR

 Gavs’ül-âzam İhramcızâde Hacı İsmail Hakkı Toprak Sivasî kaddese’llâhü sırrahu’l-azizin (1967-1968 yıllarında olabilir) Ankara’da Hamamcı Şaban Aydın Efendinin evine teşrif buyurduklarında o zamanın şartlarına göre çekilmiş ses kasetini dinleyenler açısından daha iyi anlaşılabilmesi için bazı kısımlarını imkânımız miktarınca yazıya aktarmaya çalıştık. Allah Teâlâ büyüklerimizden razı olsun.

Amin.

1

Tedbîrini terk eyle, takdir Hudâ’nındır.
Sen yoksun o benlikler hep vehm-ü gümânındır.
Birden bire bul aşkı bu tühfe bulanındır
Devrân olalı devrân Erbâb-ı safânındır.
Âşıkta keder neyler gam halk-ı cihânındır
Koyma kadehi elden söz Pir-i Mugân’ındır.

 2

Meyhâneyi seyrettim uşşâka mutâf olmuş
Teklîfü tekellüften sükkân-ı muâf olmuş
Pür neş-e olup meclis bî-havf-ı hilâf olmuş
Gam sohbeti yâd olmaz, meşrepleri sâf olmuş
Âşıkta keder neyler gam halk-ı cihânındır
Koyma kadehi elden söz Pir-i Mugân’ındır.

3

Ey dil sen o dildâre layık mı değilsin ya
Dâvâyı muhabbette sadık mı değilsin ya
Özr-ü nedir Azrâ’nın Vamık mı değilsin ya
Bu gâm ne gezer sende âşık mı değilsin ya
Âşıkta keder neyler gam halk-ı cihânındır
Koyma kadehi elden söz Pir-i Mugân’ındır.

 4

Mahzun idi bir gün dil meyhâne-i mânâ’da
İnkâra döşenmiştim efkâr düşüp yâda
Bir pir gelip nâgâh pend etti alel-âde
Al destine bir bâde derdi gamı ver yâde
Âşıkta keder neyler gam halk-ı cihânındır
Koyma kadehi elden söz Pir-i Mugân’ındır.

 5

Bir bâde çek, efzûn kalıp mecliste zeber-dest ol
Atma ayağın taşra meyhânede pâ-best ol
Alçağa akarsular, pay-i hümâ düş mest ol
Pür çûş olayım dersen GÂLİB gibi ser-mest ol
Âşıkta keder neyler gam halk-ı cihânındır
Koyma kadehi elden söz Pir-i Mugân’ındır.
[1]   

Bismillahirrahmanirrahim

—…..

—Birbirinizde mahvolun. Gardaşlarım!

—Birbirinizde mahvolun.

—Yok olun.

—Yok

—Yok olan var olur.

—Lailahe illallah.

—Nihayet,  Lamevcude illallah

—Hiçbir mevcud yok Allah var

—Yok olunca Allah var olur.

—Hacı Şaban Efendi

—Doktor Ahmet Köksal’ı Sivas’a almanın kolayı

Hamamcı Şaban Aydın “İnşallah Efendim”

—Doktor Ahmet Köksal’ı Sivas’a almanın kolayı.

—Kiminen görüşeceksen görüş.

— Doktor Ahmet Köksal Sivas’taydı, görüşürdük.

—Bir hanımla geldi.

—Bu hanım kim, dedim

—“Ailem” dedi.

—Bende dedim ki

—Oruç tutar mı dedim.

—“Yok ne oruç ne namaz bir şey yok” dedi

—Orda ne olduysa o kadına oa dakikada  orucada başladı, namaza da başladı.

—Şimdi Albistan’dalar, Albistanda

—Ne bileyim işte hayali hal

—O Hayali hal

—Bu ne

Hacı Berber Bekir “Şey Konuştuğunu alıyor, Efendim”

—Biz de adamakıllı konuşamıyoruz ki.

Bende sanırdım ayrıyem dost gayrıdır ben gayriyem
Benden görüp işiteni bildim ki ol canan imiş.

—Ben yoğmuşum o varmış.
—Ben yoğmuşum.

—..

Derman arardım derdime derdim bana derman imiş
Burhan arardım aslıma aslım bana burhan imiş

 Sağım solum gözler idim dost yüzünü görsem deyu
Ben taşrada arar idim ol can içinde canan imiş

 Öyle sanurdum ayrıyam dost gayridir ben gayriyam
Benden görüp işiteni bildim ki, ol canan imiş

Savm-u salât u hac ile sanma biter zâhid işin
İnsan-ı kâmil olmağa lâzım olan irfan imiş

Kanden gelir yolun senin ya kande varır menzilin
Nerden gelip gittiğini anlamayan hayvan imiş

Mürşid gerektir bildire Hakk’ı sana hakke’l-yakîn
Mürşidi olmayanların bildikleri güman imiş

Her mürşide dil verme kim, yolunu sarpa uğradır
Mürşidi kâmil olanın gayet yolu âsân imiş

 Anla heman bir söz dürür yokuş değildir düzdürür
Âlem kamu bir yüzdürür gören anı hayran imiş

 İşit Niyâzi’nin sözün bir nesne örtmez Hak yüzün
Hakk’tan ayan bir nesne yok gözsüzlere pünhan imiş[2]

 —…….

İhramcızâde  İsmail Hakkı Efendi ile Mehmet Şen Veli aralarında konuşuyorlar. Ve ziyaretine gelen misafirlere

—Maşallah süphanallah, maşallah maşallah

—Çok memnun olduk,

—Çok yaşa, berhudar olun, berhudar olun.

Elini öpenlere;

—Berhudar olun, berhudar olun

—….

—Bunlarda Nevşehirliler!

—Nevzad değil mi?

—Çok memnun olduk, çok müşerref olduk.

—Eden eyleyen Allah. Vela havle vela kuvvete illa billlah.

—Eden eyleyen Allah.

Bir kişi yola çıkacaklarını söylüyor.

—Hı..

—      

Hakkın kullarını bazı kul eyler
Anı kul eylemez yine ol eyler
Alan veren odur eyler içinde
Kimin bay-u kimini yoksul eyler [3]

—Bizde yarın burda kalmayı, artık borç ettik. İnşaallah!

—Yarın kalacağız.

—….. Bunlarla böyle bir geldik gece. Bunlarda Sivas’a geldiler, bizi Sivas’tan getirdiler….

—….

—Gardaşlarım!

—Şimdi,

—Hava iyi olursa, Sivas’a gelen misafirleri sahraya götürüyoruz. Hava iyi olmazsa evde, vekalemiz var, odamız var… evde…

—Pazar perşembe akşamları muhakkak evde hatim okuyoruz.

—Bugün günlerden ne Cuma değil mi?

Hacı Berber Bekir:

 “Cuma”

—Yarın cumartesi, Pazar günü muhakkak yine hatmimiz var  orda, orda  bulunmamız lazım

—Ahh…

—Himmetin var olsun.

—Hadi Şemsi’den bir şey oku da, dinleyek.

(İlahiyi okuyan  Hacı Berber Bekir’dir.)

Cânân ilinin güllerinin bağı göründü
Dost ikliminin lâlesinin dağı göründü

Envâr-ı Muhammed doğuben tuttu cihanı
Şakka’l kamerin mu’cize parmağı göründü

 Kaygu gecesi gitti kamu kalmadı korku
Vuslat  gülünün gül yüzünün hâli göründü

Yakub’a bugün Yusuf’unun kokusu geldi
Eyyûb’a dahi sıhhatinin çağı göründü

 (Mecnun gibi sahraları ağlayı gezerken
Leylâ gülünün gülyüzünün âlı göründü.) [4]

Aşkınla bugün Şemsi yine vecde erişti
Var ise bugün dostunun otağı göründü

 —Gardaşlarım!

— Cenab-ı Hakk kendini de verir bize,

— Kendini de verir.

—Nihayet şöyle söyleyim.

—Mecnun, Leyla vardır.

—Âşık, âşık

—Nihayet, Leylanın derdinden yanıyor Mecnun.

—Leyla gelmiş, Mecnunun yanına

—Mecnun; “Sen kimsin? demiş”

—Şöyle bir yoluna düş git demiş haber al…..

—Leylayım, demiş.

—Öyle deyince Mecnun

—Ya ben neyim? demiş.

—Mecnun kendi Leyla olmuş.

—Gardaşlarım!

—Allah istediğini verir insana, hadi, kendini de verir.

—Allah kendini de verir.

—Gardaşlarım.

—Hadi ..

—Çayları için, çayları için bakıyım.

—Allah’ın hikmetinden sual olunmaz ki;

—….fevkalade bir iş oldu.

Çay getirene

—Ben yorgunum.

—Daha içmeyim.. Gardaşım…

—Getirmesin.

—Bir damla ağzıma alakta,

—Bismillah.

Hakkın kullarını bazı kul eyler
Anı kul eylemez yine ol eyler

—Eden eyleyen Allah. Vela havle vela kuvvete illa billlah.

—Gardaşlarım!

—Nevzad büyüdü mü?

“Büyüdü Efendim”

—Hı,hı

—O..maşallah maşallah, berhudar olun, berhudar olun

—Berhudar olun, berhudar olun

— Gardaşlarım!

—Ooo maşallah maşallah

—Elhamdulillah, görüştük.

—Ooo..Elhamdulillah, görüştük

—Fî emânillah, Fî emânillah,…

—Fî emânillah, Fî emânillah,…

—Yani Allah’ın emanetinde olun.

 —Fî emânillah, Fî emânillah,…

……………

—Aleykümselam

—… Sen geldin bizde geldik

—Fî emânillah, Fî emânillah,…

—Allah’ın emanetinde olun.

—Nihayet (Allah) bilmek istedi

……..

—Himmet dediğin gönüle yazmak imiş.

—Ruha yazdık.

—Alem bir hayal

—Hayali hal

—Bir hayal

—Artık çayı kaldırın Gardaşlarım

—Çayı Kaldırın

—İzin verdik

—Yarın buradayız görüşürüz inşallah

—Hepinize izin veriyorum hadi

—Hadi görüştük ya,

—De hadi,

—Fî emânillah, Fî emânillah,…

—….

—Herkese izin verdim.

—izin veriyorum hadi

Mehmet Şen Veli “yerimiz var Efendim, rahat edersiniz.”

— Gardaşlarım!

—İzin size,

—De hadin Nevşehirliler, izin verdim size

Hacı Berber Bekir “Hulusi (Ateş) Efendi”

—Ooo, ……Haber aldık, Hulusi Efendi

 —Geldin mi?…..

—inşallah iyisin

—Gelin nasıl iyi inşallah

“Evet”

—…..İyi mi

—Elhamdulillah. Yarın görüşürüz İnşallah, yarın orda görerik İnşallah.[5]

—..

—Bende hatim yerini onu arıyorum. Hacı Hasan Efendi var orda. Darende’de. Bu da (Hulusi Efendi) daha çocuk. …Bende Hacı Hasan Efendi’yi arıyorum diyince, bu dedi ki “ben gösteririm” dedi. Gönlünden demiş ki “Bana para verirse almayım, himmet isteyim.”

 —Himmet gönüle yazmak imiş.

—Elhamdulillah.

Mehmet Şen Veli “Sırrı Bey, Sırrı Bey geldi.”

—Haber aldık.

—Epey gezdin, dolaştın mı?

—Epey gezdirdin mi, Sırrı Efendiyi?

 —Berhudar olun, berhudar olun

—(öpenlere) Etme..Canım…

—Cümleten merhaba hoş geldiniz sefa geldiniz.

—Biz yorgunuk, bize izin verin istirahat edeceğiz. Bende size izin veriyim. Hadi bakıyım

Hacı Berber Bekir “Yarın burdayık Allah nasip ederse, inşallah burdayız”

—Yarın burdayız İnşallah

“Çok konuştu.”

—De hadi, gidin.

—Burda mı?

“Kerimesi var, herhalde şey gilde (Orhan Zarifoğlu evinde”

—Hacı Ayşe mi? (Torunu)

Eşi Orhan Zarifoğlu: “Hilmi ile görüşmek istedi.”

“Gidek te Sırrı Efendi Oğlu Hilmi (Torunu Reyhan’ın eşi) ile görüşmek istiyor. Sırrı Efendi ile görüşsünler. Burda kalmasın.”

—Sırrı Efendiyi mi götürecek

—Götürsün hadi.

—Hadi …..hepiniz gidin

—Şurayı buna verseniz.

“Hanımlar da seni  gözlüyorlar, ecuk onlarda görsün”

Şen Veli “Efendim buyrun, istirahat yeriniz hazır.”

—Yeni gördük

—Hanımlarıda göreyim, geliyim.

—Hacı Bekir

—Beraber

Hacı Bekir; “Berber yatacık, herhalde.

—De hadi.

—Allah Allah

“Görsün”

—Her şeyde bir hikmetin var.

—Gelin kızlar mı

—Maşallah.

—Hikmet Hanım mı? Hikmet Hanım mı

—İnşallah iyisiniz..

—Allah sayini meşkûr etsin.

—Maşallah

Hakkın kullarını bazı kul eyler
Anı kul eylemez yine ol eyler

—…..

—….. geldik.

—Bir Hasan var. Oraya geldi. Bir araba getirdi. ….Gezdik  dolaştırdı. . Bugün buraya geldik Elhamdulillah. ….Çok kişiyle görüştük.

—Memnun olduk. Sizi gördük, muşereref olduk.

—Buyur canım.

—Yarın burdayız görüşürüz, yine görüşürüz İnşallah.

—Validem hacca gitmiş. Her makama “Dua edermiş”

—“Ya rabbi bana evlat ver” diye.

—Demişler ki; bir çocuk elbisesi yap. Çocuk istiyor ya. Peygamberim ala-s’salavatı görmüş. Onu görmüş.[6] Elbise..yi yapmını da bilirmiş, söylüyorlar Valideme. O şeyi Şeyhimin hanımına söylemiş. Validem.

—Şeyhim benden sordu. Tokada gittim.

— “Nerelisin” dedi?

—Sıvaslıyım

—Kimlerdensin

—…….., dedim

—Hacı hanımın oğlu musun? diyin

—Evet dedim.

—Bana tuhaf bir şey oldu.

—Şeyhim beni sevmiş. Elbisenin kavlinden

—Musa aleyhisselâm Turu Sina’da Allah’la konuşurdu.

—“Ya Musa benim için amel ettin?” Diye Cenab-ı Hakk sormuş.

—Ya Rabbi namaz kıldım, hacca gittim oruç tuttum, zekât verdim, sadaka verdim”

—Ya Musa, bunların ahirette karşılığı var, demiş

—Benim için ne amel ettin? diyence

 —Ya Rabbî sen bilin, deyince

—Ya Musa,  benim için bir kul sevdin mi? demiş

—Bizde hepinizi Allah için seviyoruz. Karıncayı da Allah için seviyoruz. Her şeyi  Allah için seviyoruz.

—Şimdi Bakıyorum dışarı çıkıyorum. Neyi görürsem Allah görüyorum. Nereye baksam Allah görüyorum. Ne görürsem Allah görüyorum.

—Bugünde böyle Allah çağırdı, geldik.

Sizleri de  de gördük, yine Allah’ı gördük.

—De hadi yiyin hadi,

—Yiyin, yiyin

—Hadi canım hadi,

—De hadi, buyur

—Hikmet hanım lütfen buyur hadi,

—Yiyin, yiyin

—Ben yoğum  O varmış.

—Ben yoğum o vardır.

—Aşık maşuk O’dur.

—….

—Aferin çok yaşa berhudar ol, berhudar ol,

—Yiyin hadi,

—….

—Canım

—……

“Hikmet Hanım kalsın mı?”

—…….

—Canım

—…….[7]


[1]— Şeyh Galip kaddese’llâhü sırrahu’l azizin ilahisini Hacı Berber Bekir okurken karışık vezinler ile okuyor.  Ancak biz buraya orijinal şekli ile yazdık.

Açıklaması

PÎR-İ MUGAN: Mürşid-i kâmil

1-Tedbirini terk et; takdir Allah Teâlâ’nındır. Sen yoksun; o benlikler, hep vehmindir; zannındır. Birden bire aşkı bul, bu armağan, bulanındır. Devran, devran olalı, temiz kişilerin, ilâhî zevk sahiplerinindir.

Âşıkta keder neyler? Gam, dünya halkınındır; feyiz ve neşe kadehini elinden bırakma, söz pîr-i mugânındır.

2-Meyhaneyi seyrettim; âşıkların, çevresinde dönüp durdukları yer olmuş; orada oturanlar tekliften de affedilmişler, tekellüften de. Bir neşe gelmiş; mecliste ne korku kalmış, ne aykırılık; gama dâir sohbet yapılmıyor, gamın bulanıklığı anılmıyor; hepsinin de meşrebi tertemiz bir hâle gelmiş.

Âşıkta keder neyler? Gam, dünya halkınındır; kadehi elden bırakma; söz pîr-i mugânındır.

3-Ey gönül, sen o gönül alana lâyık mı değilsin; yoksa sevgi dâvasında gerçek mi değilsin? Azrâ’nın özrü nedir; sen Vâmık mı değilsin. Sende bu gam ne gezer; yoksa âşık mı değilsin.

Âşıkta keder neyler? Gam, dünya halkınındır; kadehi elden bırakma; söz pîr-i mugânındır.

4-Bir gün gönül, mânâ meyhanesinde mahzundu; hatıra fikirler düşmüştü de inkâra döşenmiştim. Bir pîr, ansızın geldi de alelade Öğüt verdi; eline bir şarap kadehi al, derdi de yele ver gitsin, gamı da dedi.

Âşıkta keder neyler? Gam, dünya halkınındır; kadehi elden bırakma; söz pîr-i mugânındır.

5-Bir kadeh şarap çek, içtikçe iç; mecliste yücel; sözün üstün olsun, yürüsün. Ayağını dışarıya atma; meyhanede ayak dire. Sular alçağa akar; sen de küpün ayakucuna düş; alçal. Coşup köpüreyim dersen Galib gibi sarhoş ol.

Âşıkta keder neyler? Gam, dünya halkınındır; kadehi elden bırakma; söz pîr-i mugaanındır.

[2] Niyâzi Mısrî  kaddese’llâhü sırrahu’l azîz

[3]

Hakkın kullarını bazı kul eyler
Anı kul eylemez yine ol eyler

Alan veren odur bâzâr içinde
Kimin bay-u kimini yoksul eyler

Kiminin bakırını eder altın
Kiminin altununu kara pul eyler

Kimini güldürür daim cihanda
Kiminin ah-u efganın bol eyler

Kiminin sevdiğin alır elinden
Kiminin erini alır dul eyler

Kimine istemezken verir evlât
Kimi ister ana yâd oğul eyler

Kimi bulmaz giye çuldan abayı
Kiminin atına atlas çul eyler

Kiminin tatlı balın eder acı
Kiminin acısın tatlı bal eyler

Kimin bülbül ider güle kılur zâr
Kimin pervaneveş yakıp kül eyler

Eder ak güneşi geh kara balçık
Kara balçığı açar gâh gül eyler

Kimi İsa nefestir eder ihya
Kimi deccal olup sağa öl eyler

Çürüğü sağ edip sağı çürük hem
Solu sağ sağı gâhi sol eyler

Ayağı baş eder gâh ayak
Dili kulak kulağı hem dil eyler

Fili gâhi karınca kursağına
Koyup karıncayı gâhi fil eyler

Çıkarır gâhi yoldan nice yolcu
Gehi yolcuyu göstermez yol eyler

Gehi ıssız harabı şenlik edip
Gehi şenliği dağıtıp çöl eyler

Anasır ipliğin tab iğnesinden
Geçirip onu bu bunu ol eyler

Yeli gâhi letafetle eder od
Odu gâhi kesafetle yel eyler

Suyu dondurup eder taş ve toprak
Taşı toprağı akıtıp sel eyler

Huruf-ı carre gibi cümle eşya
Birbirine uzanıp el eyler

Eder âkilleri çok işte âciz
Eder öyle bir iş san âkil eyler

Bu sözün Yunusu Mısrî değildir
Lûgaz bunda muammasın ol eyler

Niyâzi Mısrî  kaddese’llâhü sırrahu’l azîz

[4] Okuyuşta Niyâzi Misri kaddese’llâhü sırrahu’l azîze ait kısım ile karışık vezin kullanılmış.

Dost illerin menzili ki, âli göründü
Derd-i dile derman olan Elmalı göründü.

Tûtilere sükker bağının zevki erişti
Bülbüllere cânân gülünün dalı göründü.

Mecnun gibi sahralara ağlayı gezerken
Leylâ dağının lâlesinin âlı göründü.

Ten Yakub’unun gözleri açılsa aceb mi?
Can Yusuf’unun gül yüzünün hâli göründü.

Kal ehlinin akvalini terk eyle Niyâzi
Şimdiden geru hâl ehlinin ahvali göründü.

Niyâzi Misri kuddise sırruhu’l-azîz

[5] Seyyid Osman Hulusi Efendinin eşi Naciye Hanım rahatsız olarak Ankara’ya geliyor. İhramcızâde İsmail Hakkı Efendi kaddese’llâhü sırrahu’l azîz onun hakkında himmetini âli eylemiş şifa bulmasını sağlamıştır.

[6] Hacı Aişe Hanım, Efendi Hazretlerine hamil iken hac görevlerinden olan Safâ ve Merve’yi say ederken ilham olan aşağıdaki beyitleri çok tekrar etmiş.

 İsmail’im Âzam sensin
Gül yüzlü tazem sensin
Dört kitabın hakkı için
Gönlümde gezen sensin.

Validesi Aişe Hanıma rüyasında Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin “BİZ İSMAİL’İ KENDİ TOPRAĞIMIZDAN YOĞURDUK, EKŞİTMEDİK VE SANA DA HEDİYE ETTİK” müjdesine mazhar olduğunu hatırlatırdı.

Bir başka sohbetlerinde

“Gardaşlarım! Anamın zürriyeti olmamış anam Hacca gitmiş Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin Ravzasında dua etmiş demiş ki, Ya Rabbî kapına geldim, bu Habibin hürmetine bir evlat ver demiş. Zaman gelmiş karnımda, hamile olduğunu can bulduğunu fark etmiş, iki rekât namaz kılmış, yatmış denilmiş ki, “İsmail’i kendi mayamızdan yoğurduk, ekşitmedik ve sana da hediye ettik” sesini Anam duymuş. İki rekât Hacet namazı kılmış. Bir gün evimizin önünde yılan yüzüme uzandı, yalamaya başladı. Anam gördü İsmail’i yılan yiyor dedi yılanı kovdu. Gardaşlarım! Şimdi anladık ki, yılan sevgisinden yüzümü yalarmış.

Gardaşlarım (ta ezelden intisabım âlemin seyyidine, düştüm aşkına bu anasır bendine, çok aradım ağladım yüz tutup Hakk’ın kendine, âlemi ervah içinde hubbu Mevlâ olmuşuz.)” (İsmail Hakkı ALTUNTAŞ Gavs-ül Âzam İhramcızâde İsmail Hakkı Toprak Sivasî Nakşi Haki Tarikati İlm-i Ledün Sırları [Kitap]. – İstanbul : Gözde Matbaa, 2007.)

[7] Not: Sesleri metne aktaran İsmail Hakkı ALTUNTAŞ

SOHBET Mp3 İNDİR

Hattat Cafer Kelkit

AYRILIK ÇEŞMESİ


Tarih bana hep insan yaşamının olduğu kadar, kurduğu uy­garlıkların, imparatorlukların, geleneklerin, değerlerin de gelip geçici olduğunu öğreten bir ders gibi geldi.

Doğumla ölüm, nasıl insan için kaçınılmaz gerçeklerse, insanların ürettiği her şey de sanki bir gün yok olmaya mahkûm. Yine de insanlar tarih boyunca kendilerinden da­ha uzun yaşayacağına inandıkları eserleriyle sonsuzluğu ya­kalamaya çalışmışlar.

O olmadan ne yaparım dedikleri yakınları yitip gittiğinde hayat nasıl devam ediyorsa, vazgeçilmez sandıkları değerler çözüldüğünde veya kurdukları devletler yıkıldığında da, başta bocalasalar bile, yeni dengelere alışabilmişlerdir.

Çağımızda değişimler, geçmişe nazaran, insana bocalaya­cak zaman bile bırakmayacak kadar hızlı. Bu ise günümüz insanını bir tür hafıza kaybına uğratmakta.

Aktüalite dediğimiz günlük fırtınalar, insanların yalnızca dünyada yaşanan siyasal, sosyal ve kültürel değişimlerle il­gili anılarını değil, birkaç gün öncesine ait kişisel tecrübele­rini bile, bir yaprak gibi sürükleyip götürmekte.

Endüstri devriminden günümüze kadar yaşanan gelişme­lere Batı insanı bile uyum sağlamakta güçlük çekerken, bu gelişmeleri daha sonra yaşayan üçüncü dünya insanı, yeni değerlere alışamadan, kendini maddeci bir dünyanın acı­masız ortamında buldu. Bu durumdan Türkiye de nasibini aldı. Ülke, neyin karşılığında ne satıldığının, neyin kaybe­dilip ne bulunduğunun pek anlaşılmadığı, kâr ve zararın birbirine karıştığı bir pazar yerine dönüşüverdi.

Önce vaad edilen geleceğin hevesiyle geçmişini satıp, sonra da kandırıldığını anlayınca, değerli anılara gömü­len nostalji meraklıları gittikçe arttı. Nostalji kavramı, geç­mişin bugüne tercih edilmesi anlamına da geldiğinden, ön­celeri bazı siyasal çevreleri endişelendirdiyse de, yad edilen geçmişin sadece beş-on yıl öncesine ait olduğu anlaşılınca, moda bile oldu.

Bugün, özellikle İstanbul gibi büyük kentlerde yaşayanla­rın hafızalarını biraz zorlayıp çocukluk ve gençlik anılarını anlatmaları, dinleyenlere zaman tüneline girmişler duygu­sunu veriyor. Günümüzün insanlarına, “Benim çocuklu­ğumda bu beton binanın yerinde koca bir çınar vardı ve ben o ağacın gölgesinde oynardım” dediğimde sanki uzak bir geçmişten söz eder gibiyim. Oysa bir İstanbullu olarak, tam yarım asır tutan şu kısacık ömrümde, insanları yıllarca gölgesinde serinleten yüzyıllık çınarların, canım meyve ağaçlarının yıkılıp gittiklerini çok gördüm.

Israrla hatıralarımı yazmam istendiğinde, kişisel anıları­mın ötesinde, öncelikle ailem dolayısıyla içinde büyüdü­ğüm geleneksel müzik ve tasavvuf geleneğinin son yıllarını anlatmayı amaçladım.

Allah Teâlâ’nın “Settar”, yani insanların ayıbını örten olduğuna inanan bir kimse olmama rağmen, özellikle Türkiye’de açı­lan büyük boşluk sonucu tekke ve tarikatlara ilgi duyanları uyarmak istiyorum. Zira tasavvuf, değerli insanlar aracılığıyla onları değerli yapanı görmeyi öğretir. Yani insan aynasından türlü güzel­likler görülebilir, ama bunun sahibi ayna değildir. OYSA HER DEVİRDE OLDUĞU GİBİ, GÜNÜMÜZDE DE KİMİ ŞAHISLAR, TARİKAT ŞEYHLİĞİ ADI ALTINDA, İNSANLARI KENDİLERİNE TAPTIRMAKTADIR.

Toplumumuzun terk ettiği çoğu değere, aslında şu gün­lerde daha da çok ihtiyacı olduğuna inanarak, edeb ve irfan yuvası tasavvuf geleneğinin, ülkemizde yaşanan kültür de­ğişimi fırtınalarından nasıl etkilendiğini, bizzat yaşadıkla­rımla anlatmayı denedim.

Bugünün ölçüleriyle bakıldığında, ya içi boş, kuru dinî topluluklar gibi görünen ya da tersine kendine özel inanç­ları ve gelenekleriyle din dışı, felsefi topluluklar olarak algı­lanan son devir tekkelerini ve oralarda toplanan insanları, anılarımla daha yakından tanıtmaya çalıştım.

Kısacası bu kitabımda, tüketim toplumunun geçici hırslarıyla ruhları betonlaşmış insanlara, “Sizin yerinizde, çınar gibi insanlar vardı ve ben onların gölgesinde büyüdüm…” demek istedim.

Geleneklere saygılı olsam da muhafazakâr değilim, çün­kü tanıdığım muhafazakârların, koruduklarını iddia ettikle­ri geleneklerin yaşamasından rahatsız olduklarına hayretle tanık oldum.

Aslında toplumumuzun epey aceleye getirilen gelişim ve çağdaşlık arayışı, yalnızca “Yeni eskiden iyidir” ilkesi ile “Doğu-Batı” ikilemine indirgenmiştir. Batı, her şeyde kesin­likle daha üstündür, yeniliğin ta kendisidir. Doğu ise eski olarak algılanır.

Hâlbuki bir şeyin değerini veren onun eski veya yeniliği değildir. Elmas da değerini eski veya yeni oluşundan değil, sadece elmas oluşundan alır. Oysa bugünün insanı, eski di­ye nice elması çöpe atmakta.

Toplumumuz, Avrupalı’nın somut çözümlerle soyut me­selelerden kurtulduğuna; bilimle metafizik safsatadan arın­dığına; endüstriyle zaman kaybından kurtulduğuna; düşün­ceyle Tanrı’dan azad olduğuna; üstün edebiyatı ve kültü­rüyle, insanların tabiatlarındaki vahşeti yendiğine inandırılmıştır. Oysa dün Avrupalılık-çağdaşlık, bugün ise globalizm adı altında dünyaya yayılan uygarlığın doğrularının yanı sı­ra yanlışlarının da olduğu, başta Avrupalı aydınlar ve filozoflarca ortaya konmuştur.

Endüstri devriminin yol açtığı yıkım üzerinde yaşadığı­mız küreyi tehdit etmekte; modern yaşam yalnız çevreyi değil, insanların özünü de kirletmekte; bilimsel deneyler ahlâk sınırlarını zorlamaktadır. Çağdaş medeniyetin yol aç­tığı endişe verici zararlar, artık yalnız bilim adamlarının de­ğil, geniş kitlelerin de güncel konusudur.

1975 yılından bugüne, sayısı bini geçen konserlerim, ka­tıldığım Mevlevi ayinleri, yayımladığım plaklar ve kitaplar, bana tasavvuf edebiyatının kaynak eserlerini okumuş Avru­palıları yakından tanıma imkânı verdi. Onları tanıdıkça, sa­dece bizim kültürümüz sandığımız çoğu şeyin aslında evren­sel olabileceğine, zaman ve coğrafi sınırlarla kısıtlanamayacağına dair inancım da arttı.

Kısacası, Batı’yı hayal eden doğulularla Doğu’yu hayal eden batılıları tanıdıkça, her iki tarafın da gerçeklerden ne kadar uzak olduğunu yakından gördüm.

Batı ve Doğu kelimeleri, benim için iki ayrı dünya değil, yalnızca güneşin doğduğu doğu ile güneşin battığı batı ola­rak anlam kazandı. İnsan dünyanın neresinde olursa olsun, güneş doğup batacağına göre, her yerde bir doğu ve bir batı olacak. Ben de Ayrılık Çeşmesi’nde yolculuğumu doğmakta olan yeni bir güne doğru yapmaya çalıştım.

Mevlevi geleneğinde, İslâm inancına uygun olarak, insan­ların bedene bürünüp dünyaya gelmelerinden önce, Allah Teâlâ’nın ruhlara “Elestü bi Rabbiküm” yani “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” diye sorduğuna ve cevap olarak ruhların “Beli” yani evet cevabını verdiğine inanılınır.

İnsan, sırası gelip de beden ve tabiat sınırları ile bu dün­yaya indiğinde, çeşitli dünya zevkine dalarak ruhlar âle­minde verdiği sözü unutur gider. İç dünyamızda devamlı bizleri kemiren gizli hasret ve gariplik hissi, ruhlarımızın Allah’ın hitabından ve verilen sözden duyduğu lezzeti bu dünyada bulamamasına bağlanır. Müzikten, şiirden, hik­metli sözden, her türlü güzellikten duyulan neşenin kayna­ğı da işte anımsanan o ruh halidir.

Dolayısıyla, dünya hayatının unutulan bir güzellik, tutu­lamayan bir söz, lüzumsuz kavgalar gürültüler, heyecanlar, sevinç ve üzüntülerle dolu kısa bir yolculuk olduğunu dü­şünmekteyim.

Kudsî ERGÜNER
Paris, 10 Eylül 2001
(Ayrılık Çeşmesi Kitabı Girişi-İletişim Yayınları-2010)

TAHMİS-İ DERVİŞ AZBÎ DİVAN-I MISRÎ 6. Bölüm 116-142


116

Zâhid sana şerh eyleyem guş [1] eyle bir destân kamû

Doğru haberler söyleyim fehmeylesin yâran kamû

Hiç bilmezem ki neyleyim kılam ıyan beyan kamû

Bir şehre erişti yolum dört yanı düz meydan kamû
Ona giren görmez ölüm içer âb-ı hayvan kamû.

Gaflettedir uykusu var Hakk’tan katî korkusu var

Yirmi dokuz bârusu [2]var otuz iki incisi var

Itır gibi kokusu var her yanı kaplarûsu [3]var

Bir hoş güzel yapısı var otuz iki kapısı var,
Cümle şehirlerden ulu her yanı bağ bostan kamû.

Âşk ehli ol eyledin kesil âb-ı revân ol selsebil

Dağları sünbül zencebil çağlar akar Ceyhun Nil

Onda döğülmüş misli gül altın cevâhir fî sebil

Âb u havâsı mu’tedil giren çıkamaz ay u yıl,
Dağları lâle ak kızıl bağlar gül-i handan kamû.

Dertlilere dermân eder âşıklara ihsan eder

Her sırrı sır-cünban [4]eder âb[5] u revân efgân eder

Âşk ehlini mestân eder hâlin perişân şân eder

Bülbülleri nalân eder cân-u dili hayrân eder,
Bahçeleri seyrân eder her köşede hûbân kamû.

Her emrine fermân olur her ne ararsın bulunur

Bilmediğin hep bilinir görmediğin hep görünür

Dostlar başına derilir [6]canla sohbet olunur

Eşçârda sazlar çalınır dallarda meyve salınır,
Sen sunmadan ol bulunur her emrine fermân kamû

Deryâ misali çuş eder her ne dilersen hoş eder

Cananı sana eş eder huriler dem-keş[7] eder

Düşman kaddin ham-keş[8] eder şeytanla yâdaş[9] eder

Kim Selsebil’den nûş eder rahik anı bi-hûş eder,
Tesnîm ebed sarhoş eder olur içen mestân kamû.

İllet bana hüccet değil gösterdiğim illet değil

İşret ve hem sohbet değil hem işret ve sohbet değil

Hakk’tan bize rahmet değil sanma ki bu kudret değil

Bu dediğim Cennet değil anlara ol minnet değil,
Bunun safâsı zevkine ehl-i cinân hayrân kamû.

Baldan şekerden hoş tadı can bülbülü olmuş tûtî

Oldu beyân sırrı-ebî[10] Hakk’tan gelen âdem gibi

Cismi hakikatten idi Hakk âdeme dostum dedi

Şehr-i hakîkattır adı,  Hakk sırrını bunda kodu,
Ol sırra vâkıf olanı,  Hak eyledi mihman kamû.

Bu sözlerim gel levha yaz bu şehre gelmez yaz güz [11]

Bunlardır ehli temiz Hakk’tan ıyan bunlarda yüz

Hakk’tır bularda[12] Hakk’tan öz yokuş değil her yanı düz

Özleri canlardan aziz sözleri ballardan leziz,

Yok anda sen,  ben,  siz ü biz birlik ile yeksân kamû.

Bu dediğim ehli necat bulmaz bulur kesb kesad [13]

Ateş değil sudan nebât bunlar değil hâk ile bâd[14]

Haktır hakikat iş bu âd işit onu bâd şâd

Olmaz anlarada hiç fesad buğz u hased kibr ü inad,

Cümle biliş yok asla yâd birbirine ihvân kamû.

Bağışladımdı almadı bu sırrı bâtıl bilmedi

Âşkımdan âgah olmadı teşvişe kendin salmadı

Nefsî yüzüne gülmedi bunlar hakikat olmadı

Ol şehre Mürsel gelmedi,  anları dâvet kılmadı,
Anlar yolu yanılmadı evsafları Kur’ân kamû.

Epsemlik [15]olmuş dilleri iki cihan merkebleri [16]

Yok bunların ucbları [17] iman olur edepleri

Hakk bunların mucipleri Hakk’tan mühürlü lebleri [18]

Hak mezhebi mezhebleri,  deryâ-yı zât meşrebleri,
Hâsıl kamû matlableri,  kadr içredir her an kamû.

Bilmez bular lâfügüzaf [19] Hakk bunları kılmış muâf

Bunlar kamuya sine-sâf olmuş bular Ankâ-i Gâf

Hayr ile şer bunlarda lâf her sözleri nûn ile kâf

Yoktur onlardan ihtilâf günden ayân Hakk bî hilâf,
Her işleri Hakk’a muzâf ruh eylemiş Yezdân kamû

Makbuli Hakk olmaz rezil olmuş bulur ayn-ı Halil

Hakk iledir bunlara eyle makbul edüprabb’ül celil

Bundan müberra vekil canlar verirler fî sebil

Terk eylemişler kâl u kil lâl olmuş anlarda bu dil,

Her halleri Hakka delil hep mazharı Rahmân kamû.

Bî-din görür mezhepsiz Hakk’tan ıyandır Hakk yüzü

Bulmuş seâdet yıldızı piri izi Hakk’ın izi

Kehli uyun payi tozu birdir [20]geçile gündüzü

Gerçi sana bakıp gözü,  sohbet eder söyler sözü,
Lâkin Hakk’ı bulmuş özü,  söyleştiği Furkân kamû.

Sarhoş olup bayılmadı içenleri ayılmadı

Esrârları yayılmadı hep dilleri duyulmadı

Kimseye gönül vermedi çalışmadı yorulmadı

Dünyâya anlar gelmedi,  geldiyse de eğlenmedi,
Şeytân oları görmedi, anda olar pinhân kamû

Cândır Hüdâ’ya peşkeşi onun için yeter işi

Zâhirdedir âdem kişi doğmuş hakikat kuşu

Erkek değildir hem dişi hem hakkıyla Hakk cünbüşü

Ana girerse bir kişi gider gönülden teşvişi,
Başına bu devlet kuşu konan olur Sultan kamû.

Olmazdan evvel çün olur maksudu candan alır

Fânide ol bakî kalır istediği zâhir olur

Cânın verir canan alur nefsin bilir rahman olur

Hemen ki ol şehre gelir her korkudan azâd olur,
Yollarda bellerde kahr div u peri şeytân kamû.

Ölmezden evvel ey püser[21] can iline kılmış sefer

Bunlara yok arzı hüner her işleri cümle biter

Mahv bulur her derdi sırrı Hakk’tan gelir ona haber

Dâr-ül emândır ol şehir lâkin girer yüzbinde bir,
Sanma ana dâhil olur hûri melek rıdvân kamü.

Aklını kurban eyledi ol neylediyse eyledi

Bu tahmîsim [22]kim değildi esrar Hakk’ı anladı

Dostun izin kim izledi Hakk’ın cemâlin gözledi

Kim ki o şehri özledi erenler izin izledi,
Adâb-ı Hakk’ı gözledi irşâd eder Pîran kamû.

Âlemler onun kuludur onlar velinin âlidir[23]

Bî-mağrifet kim dilidir kiminki bu söze belî dir[24]

Can bülbülünün gülüdür âşk şâdînin bülbülüdür

Her semt o şehrin yoludur, lâkin girenler velidir

Anın için dopdoludur Türk ü Arab Süryan kamû

Seyr eyledim sünbüllerin mest eylemiş bülbüllerin

Hay oldu verdi dillerin Hû koktu cümle güllerin

Oynamaz kâküllerin kâfir inanmaz kulların

Ehlini bul ol illerin sarpın geçersin bellerin,
Yırtar yalnız gideni kurd u peleng arslan kamû.

Bu şehrin aslı bülbüldür kâmil olan bî-dillidir

Aşıkları kanlıdır erkânı böyle yolludur

Sünbülleri hoş tellidir bülbülleri hoş güllüdür

Ehline anlar bellidir, zirâ bilir bir illidir,
Her birisi ahsen sıfat her müşküle bürhân
kamû.

Etme muhabbet mülküne her mâl her emlâkine

Eyle nazar eflâkına katma siva imsâkine

Sa’yeyle nefsin terkine sultan olasın mülküne

Gir Enbiyânın silkine bin bu vücûdun fülküne,
Kahreyle nefsin askerin gark eylesün tûfan kamû.

Gel sen özüne bende ol tâ Hakk yoluna çıka yol

Bahri hakikat içre dal ferdâ gamın ferdâya sal

Kalmaya sende kıl u kâlî dâhi taşa çal

Var “Semme vechu’llâh” ı bul tâ görüne sana ol il,
Senden sana eyle sefer kim idesin seyrân kamû.

Sa’y eyle ol ehli ede sana misilin acep

Etme sakın arzı nesep cehlin ıyan etme ki hep

Cümle acem ile arab emrinde ola rûz şeb

Candan riyâzat-ı taab çeksin anı edip taleb,
Olur riyâzat sonu derdlerine dermân kamû.

Yok onda hem bülbüle zağ [25]yok anda matem hem ferağ

Yok onda kara yüzü ağ yok onda lâle bağ u dağ

Yok onda hem yakın irağ var anda hem nurdan çırağ

Çek sinene dağ üzre dağ şol hasta gönlün ola sağ,
Şayet ola dağ üstü bâğ yâdlar ola yârân kamû.

Bakma kişinin fiiline onun nazar kıl nesline

Dünyayı koymuş meyline mağrur olanlar ilmine

Cahilin olanın fazlına düşmüş bu zulmet cehline

Can ermeyince aslına bülbül gibi gül faslına

Hep cenneti arz eylesen olur ana niran kamû

Cân u dil nûr  ettiğim ben kendimi çürüttüğüm

Derdimi tefsir ettiğim hâlimi tabir ettiğim

Takdirce tedbir ettiğim uşşâka tebşir ettiğim

Can ilidir vasfettiğim derd ile ta’rif ettiğim,
Bundan inip döküldüler bu tenlere her cân kamû.

İhlâs edip imânını fehm eyle gel izânını

Nefsin bilip düşmanını hor eyle gel şeytanını

Tâ bulasın rahmanını dilde tutup mihmânını

Gel tende koma cânını a’lâya çık bul kânını,
Lâyık mıdır insâna kim yeri ola zındân kamû.

Ben Azbî’nin koyma izin tâ göresin Hakk’ın yüzün

Candan işit cânım sözün payine vâr hem sür yüzün

Pendini tutma söz sözün hemdemi olma göz sözün

Tut bu Niyâzî’nin sözün bunda aça gör gözün,
Bir gün gidersin ansızın görmez seni karbân kamû.

Yuyan imânın küfrüne bağlan Hüdâ’nın emrine

Sabr eyle yârin cevrine kâil olup her kahrine

Tâ kim eresin zevkine aldanma nefsin mekrine

Var ol hakîkat şehrine er anda Hakk’ın sırrına,
Dolsun senin de gönlüne deryâ olup irfân kamû.

 
 

117

 

Hakikat şemsi çün doğdu zemin u esmâ içre

Güman[26] gitti ıyan içre ıyan oldu beyan içre

Ne yüzden âdem oldum ben gülünce cismim ve cân içre

Ezelden nârına aşkın ben yâne geldim cihân içre,
Akıttım nîce dem yaşlar gözümden dolu kan içre.

Gedâ sûret iyan oldum âtâya feyz kân iken

Libâsım rehberim oldu anâsır bî-nişân iken

Noktâ-i kevn u mekân içre zemin u asumân iken

Hak ile bî-nişân iken kamû canlara cân iken,
Düşürdü bî-mekân iken beni kevn ü mekân içre.

Nice düştüm nice kaldım nice dem ağladım güldüm

Nice kâmil nice sâlik nice nâdan olup kaldım

Çü benden ben cüdâ düştüm onun için derdmend oldum

Nice geldim,  nice gittim nice doğdum, nice öldüm,
Nice açtım,  nice soldum,  şol gül gibi cihân içre.

Nice dem serseri gezdim nice dem oturup kaldım

Nice dem malik oldum ben çariğ u şeb çerağ [27]oldum

Gelince bu fena dehre nice oldum nice doğdum

Bulut olup göğe ağdım,  matar olup yere yağdım,
Güneş olup gehi doğdum zemîn u âsumân içre.

Benimle bâkidir bâki benimle fânidir devrân

Benimdir sikke-i [28]efdâl benimdir kisve-i insan

Benimle devr eder devran benimle seyr eder seyranım

Nebat olup nice devrân nice demde olup hayvân
Geyürdü sûret-i insân bana devr-i zamân içre.

Nice doğdum nice oldum işit seyranımı buldum

Nice makbul merğubum[29] ne yüzden mağrifet buldum

Hakikat şehrine sultan olup hayli hüner aldım

Çü insân sûretin buldum Hakk’a hamd-ü senâ kıldım,
Fenâ ender fenâ
oldum bekâ-yi câvidân içre.

Vücudum sidresin [30]bildi bilenler Beyt-İ Ma’mur’u[31]

Bilenler istiva nur Hüdâ’dan ittiler fahri

Hakikat şehrine sultan ben Azbî’dir Hüdâ emri

Erişti ma’rifet nûru gönül oldu Hakk’ın Tûru,
Niyâzi duydu çün sırrı gümân etti ayân içre.

 

118

Sen gayri yüze bakma yalvar güzel Allâh’a

Hem nefsine aldanma yalvar güzel Allâh’a

İzinden izin ayırma yalvar güzel Allâh’a

Uyan gözün aç durma yalvar güzel Allâh’a,
Yolundan izin ayırma yalvar güzel Allâh’a.

Gel hılye-i [32] âlem ol hem ruhuna hâdim[33] ol

Gel vakıf-ı hâlim ol maksudu maalim[34] ol

Her demde hayalim ol lutf ile kemâl ol

Her geceyi kâim ol her gündüzün sâim ol,
Hem zikr ile dâim ol yalvar güzel Allâh’a.

Şüphe ile iş bitmez Hakk ehli yolu gütmez

Sırrını öyle vermez cahille yola gitmez

Maksuduna kim eremez evvel Hakk’ı meğer bilmez

Bir gün bu gözün görmez hem kulağın işitmez,
Bu fırsat ele girmez yalvar güzel Allâh’a.

Sen zilleti devlet bil bu devleti sıhhat bil

Her zerre-i kudret bil her kudreti hikmet bil

Yen nefsini izzet bil bu izzeti rahmet bil

Sağlığı ganîmet bil her saatı ni’met bil,
Gizlice ibâdet kıl yalvar güzel Allâh’a.

Nefsinden özün kurtar kendi özün âzade et

Ma’mur ediben kalbin gel kendini âbâd et

Şehr-i dili ma’mur et nefs ilini berbâd et

Allâh’ın adın yâd et can ile dili şâd et,
Bülbül gibi feryâd et yalvar güzel Allâh’a.

Gel Azbî niyâz eyle niyazı dırâz [35] eyle

Gel hâcetin Allah’a sen dol dırâz eyle

Kimdir sana Allah’a niyazını az eyle

Gel imdi Niyâzi’yle Allâh’a niyaz et,
Hâcâtı dırâz eyle yalvar güzel Allâh’a.

 

119

 

Hemen durma gece gündüz Hakk’a yalvar seherlerde

Bu cümle masivadan geç Hakk’a yalvar seherlerde

Tâ mevlâya erişince Hakk’a yalvar seherlerde

Uyan gafletten ey nâim Hakk’a yalvar seherlerde,
Döküp acı yaşı dâim Hakk’a yalvar seherlerde.

Unutup cümle efkârı kerem eyle meded ey yâr

Eğer dildârı bildinse senin yârin olur ağyar

Ola tâ hemdemin ey dost hakikat dilberi hünkâr

Kapusında durup her bâr yüzün dergâhına tut var,
Yürekten kıl demâdem zâr Hakk’a yalvar seherlerde

Eğer sen cânı bunda verirsin fî-sebil[36] ey dil

Hakikat ehli olmaksa muradın var Hüdâyî[37] bil

Eğer zâhir eğer bâtın muradın hâsıl olsun gel

Seherlerde açılır gül anın için zâr eder bülbül,
Uyanıp derd ile ey dil Hakk’a yalvar seherlerde.

Seher kalkıp yatğında Meded ey zâr biçâre

Yapışıp dâmeni pirin yakin ol lutf dildâre

Alınma nefsi gaddare uyma sen ağyare

Gel ey miskin bi-çâre dolaşma gezme âvâre,
Dilersen derdine çâre Hakk’a yalvar seherlerde.

Eğer ki rûhu sultânî ederse sana ihsanî

Alırsan âşkta meydânı eğer bildinse cânânı

Bilirsen hükmü yezdânı müdam kıl âh u efgânı

Açılır bâb-ı Sübhânî çekilür hân-i sultânî,
Dökülür feyz-i Rabbâni Hakk’a yalvar seherlerde

Gel Azbî âşkla her ân edegör canla efgânı

Ede ihsan sana sultan edersen sıdk ile vicdan

Namazda hazır ol ey cân girerse kalbine irfân

Seherde uykudan uyan Niyâzî durma derde yan,
Ola kim erişe dermân Hakk’a yalvar seherlerde.

 
 

120

 

İlişkin kalmaya alında ve turanda [38]

Ortaklığın bulunur  görmez öyle görende

Akılla hilm u edep hem bendedir hem sende

Deme kim Hakk’ı sende mevcûd ola ya bende,
Ne sendedir ne bende sığmaz ol bir mekânda.

Cân belâda canândır canân mihmâna cândır

Her mekândır nişânı her nişânı mekândır

Dinsiz imânsız nedir hem evvel bana imandır

Mekânı bi-mekândır nişânı bi-nişândır,
Yine zuhûr eden ol mekânda ol zamanda

Miskin ona ey kişi yer eyle gök ten olur

Ruyu Hakk’ı seyr eden ağlamadan şen olur

Hakk’ı ıyan anlamak fen içinde fen[39] olur

Hem cân u hem ten oldur hem sen ve hem ben oldur,
Cümle görünen oldur uzakta vü yakında.

Âhu [40]dediğin budur [41] budur dediğin âhudur

Lü’lü-yi inci sanan incü değil lü’lü-üdür

Aşikâre sandığın âşikâre saklıdır

Sanır mısın kim oldur istediğin ya budur,
O bu kamû bir Hû dur gidende vü duranda.

İbretle baktığın Allah olsun ona bâkî

Yak sinene âteşini seninle oda sen yak

Azbî irağ sandığın yakındır olmaz ırak

Niyâzî gözün aç bak her şey olup durur Hakk,
Sanma ânı kim ola nihanda ve ayanda.

 
 

121

 

Eder def’i keder Elhamdü-li’llâh

Kılar arz-ı hüner Elhamdü-li’llâh

Budur doğru haber Elhamdü-li’llâh

Hüdâ davet eder Elhamdü-li’llâh,
Bu can Hakk’a gider Elhamdü-li’llâh.

Bugün yek zerre hikmet oldu

Bu hikmet dediğin hoş kudret oldu

Bize Hakk’tan devlet oldu

Hakikat şehrine çün rihlet oldu,
Gönül durmaz uyar Elhamdü-li’llâh.

Aramaz taşradan derde tabîbi

Özüne yâr edenler bin rakîbî

Bilür ayin erkânı adâbî

Tuyaldan cân-ü dil vasl-ı Habîbi,
Hem okur,  hem yazar Elhamdü-li’llâh.

Dilersen olasın hayr ile merhum

Bir öze kim edesin hırz-ı[42] ma’sum

Hüdâ’nın rahmetinden olma mahrum

Yakın geldi tulûa şems-i rûhum,
Bugün kevnim doğar Elhamdü-li’llâh.

Bulundu kesret içre vahdeti yâr

Bulundu yâr ağyar celvetî yâr

Bu cennet dediğimiz sohbeti yâr

Ölüm dedikleridir halveti yâr,
Kamû ağyâr gider Elhamdülillâh.

Veliler zümresine ola mensup

Ona hazır ola her yerde matlup

Görüne sana düşmanın olup hûb[43]

Şehâdet mansıbıdır âli mansıb,
Bize veriliser Elhamdü-li’llâh.

Edenler aşka arz-ı kemal

Yezid ile yezid olmak fiâl[44]

Budur kârı velinin Hak zevâli

Göründü manâ yüzünden cemâli,
Bozuldu hep suver Elhamdü-li’llâh.

Nice dertlilere dermanlar etti

Bu biz âşıklara fermânları etti

Bize ta’lim vaslı canlar etti

Biliştik bunda hem ihsanlar etti,
Nasîbimiz kadar Elhamdü-li’llâh.

Kavme Azbî niyâzi sen dırâzı

Cefâsıyla habibin anla nazı

Budur âşıkların sözü güzârı[45]

Ne gam giderse dünyâdan Niyâzî,
Visâline erer Elhamdü-li’llâh.

 
 

122

 

Aklımı hayran eylesem bu halvetin şerbetine

Fikrim postunu beklesem bu halvetin şerbetine

Kavlimi metin eylesem bu halvetin şerbetine

Bilmem n’etsem n’eylesem bu halvetin şerbetine,
Bu cânı teslim eylesem bu halvetin şerbetine,

Ağlar iken güldürseler çeşmim yaşın sildirseler

Ayıklığım bildirseler mey küpüne daldırsalar

Muradıma erdirseler sakiler kadeh verseler

Hep bu gökleri indirseler şerbet ile doldursalar,
Biricik bizi kandırsalar bu halvetin şerbetine.

Tulum tulum olsa arak[46] sarhoş olsam yalın ayak

Dağlar taşlar olsa çanak meze olsa tabak tabak

Afitabı etse sancak hem bulutlar olsa yaprak

Şerbeti gönderdikte Hakk öğünce gün olsa çerak,
Yıldızlar olsa hep çanak bu halvetin şerbetine,

Sır sözümden haber alan vahdette meskenet bulan

Münkirlere olsa yalan bilir bunu ehli iman

Hamdülillâh olmuş nihan[47] bu nihan sır değil ıyan

Duysa bunu halk-ı cihân katresine verirdi can,
Olmaz bahâ kevn ü mekân bu halvetin şerbetine.

Derûnda lezzeti kalır tadın unutulmaz anılır

Bu şerbetten kanan bilir kanmayan ahmaktan olur

Aklın olur canın verir âşk ehlinin aklın alır

Bu bir aceb ilden gelir ancak bunu içen bilir,
Kim tatsa hayrette kalır bu halvetin şerbetine,

Bu içen görmez azap vasıl olur ol bî-nikâp[48]

Bülbüllerle bir mi gurab [49]münkirlere hoş ızdırap

Bu bir şarabdır bir şarab her katresi yüzbin savab

Her kime olsa feth-i bâb içer anı görmez azab,
Cism ü cânı eyler kebâb bu halvetin şerbetine.

Azbî hâli anlamadı hiç gafletten uyanmadı

Yar neki günü saymadı emri Hüdâ saymadı

Aşk rengine boyanmadı âşıklara inanmadı

Şerbetimiz tükenmedi içenleri usanmadı,
Niyâzî hergiz kanmadı bu halvetin şerbetine.

123

 

Kâmu mevcud olanın â’zamısın yâ Resûlallâh

Dilberi biçârenin sen merhemisin yâ Resûlallâh

Kâmunun â’zamısın ekremisin yâ Resûlallâh

Zuhûr-u kâinâtın ma’denîsin yâ Resûlallâh,
Rumûz-u Künt-ü kenz’in mahzenîsin yâ Resûlallâh.

Atâ bahşâyişi [50]âlem olan ihsân feyzindir

Muhibbi nûru yezdânısın çevsayık [51]nûru mahzındır[52]

Sana her vechile bende olan kes abdi hâsındır

Beşer denen bu âlemde senin sûretle şahsındır,
Hakîkatta hüviyette değilsin yâ Resûlallâh.

Senin şanında levlâk [53]nidâsın Hakk kıldıysa

Senin zâtı şerifinden o kim bir lem’a olduysa

İki âlemde lâ-şüphe[54] veli olada geldiyse

Vücûdun cümle mevcûdâtı nice câmi olduysa,
Dahî ilmin muhît oldu kamûsun yâ Resûlallâh.

Hakikat yok eden her varı ilm-i ledündür

Kaşın mihrabı sözün her bar ilmi “min ledün”dür

Cemâlin mazharı esrârı ilm-i “min ledün” dür

Dehânın menba-i esrâr ilm-i “min ledünnâ”dır,
Hakâyık ilminin sen mahremîsin yâ Resûlallâh.

Senin kadrin bilen kadrin özün ağlaya biliserdir

İki âlemde teşbihin cemâlin pâkin oluserdir

“Ve yabkâ vechike” [55]remzin bugün zâtın biliserdir

Ne kim geldi cihâna hem dahî her kim geliserdir,
İçinde cümlenin ser-askerîsin yâ Resûlallâh.

Şeriattan elin her kim çekerse kaldı çırılçıplak

Kapında bende-i kemter gedâdır nice bin ishâk[56]

Hakikat âleme senden açıldı alem ile sancak

Cihân bağında insân bir şecerdir gayriler yaprak,
Nebîler meyvedir,  sen zübdesisin yâ Resûlallâh.

Nice dem sırrını Azbî dahî ahdini gördü

Gamınla âşıkın oldum beni âşkınla yedirdi

Cefânı kessen ey dilber ölümden bana beterdi

Şefâat kılmasan varlık Niyâzî’yi yok ederdi,
Vücûdu zahmının sen merhemîsin yâ Resûlallâh.

 
 

124

 

Kıl ile kâlı[57] gizlidir âşıka hâl içinde

Lutfunu gördüm ıyan [58]saklı zevâl içinde

Cehlini seyr eyledim gizli kemâl içinde

Ey bî-misâl vâhid-i hüsnün misâl içinde,
Âyînenin göründü bir hub cemâl içinde.

Serviyle topu [59]senin kaddine [60] olmuş melil [61]

Kimki seni görmedi cehliyle oldu zelil

Yoluna her kim verir can u dili fî-sebil

Düştü kamû heyâkil kâmetine mukâbil,
Cünbüşü gösteren sen şekl ü hayâl içinde.

Ârif olur er kişi bu sohbeti kim görür

Sohbetiyle cân olur bu sohbeti kim görür

Vuslatına tez erer bu farkı kim görür

Bu san’atı kim bilür,  bu kudreti kim görür,
Bu vuslatı kim bulur ceng ü cidâl içinde.

Cennet olur tâlibe sırrın eyle külhânın

Düzâh olur münkire müşkül eyle gülşenin

Aşkınla âşıkın cennet eder meskenin

Kande bulur isteyen lütfunu ey dost senin,
Çünkim anı gizledin kahr ü celâl içinde.

Ehl-i gamın pendini canla çün geldim

Hayli zamandır senin vuslatını bekledim

Tâ bilicek sırrını nice zaman eğledim

Mushaf-ı hüsnüne çün tefe’ül eyledim ben,
Burc-u belâda gördüm kendimi fâl içinde.

Derdinle serseri sarhoş iken eyledim

Nice nice ben sana arzı mâil eyledim

Nice zaman âşkınla derde düşüp eğledim

Taliimi yokladım mihnet evinde buldum,
Anın için yürürüm herdem melâl içinde.

Cevr u cefâsın çekip umma vefâ güzelin

Yâri kadîmim [62] olmaya hiç ecilden

Olmaya herkez nasip kurtuluş bu keselden[63]

Bizim de mihnet imiş kısmetimiz ezelde,
Kaldı başım anın çün fitne vü âl içinde.

Ehl-i dilin içinde kim ki olur hemdemi

Anlar Elest emrini fehm ediben bu demi

Sırrı Hakk’ın sen onu sanma sakın mahremi

Gamsız olan adamı sanma anı âdemi,
Hayvandan ol edaldir kaldı dalâl içinde.

Hayr ile şer haktır âdemi sanma deli

Cismi şeriât olur dili hakikat ili

Dîli olandır veli kimine velidir beli

Şadlık ehl-i aşka,  aşkın gamıdır veli,
Şol ayrılık güzeldir ola visal içinde.

Hayli zamandır senin âşkınla giryanım

Senden olur derdime lutfunla dermanım

Meded müddam eyle bana meded sultanım

Haddin tecellîsine müştak olur bu cânım,
Görmedi çoktan anı şol zülf ü hâl içinde.

Hakk’a giden râhı ger bana soraydı zâhid

Hubbu sivâ eğer Hakk’a vereydi zâhid

Baktığına Hakk deyü doğru göreydi zahid

Mescide varmak ile zevke ereydi zâhid,
Kılmazdı da’vâyı ol bu kîl ü kâl içinde.

Çünkü Hakk’ı bilmişim yahşi yaman yermezem

Hakk’ı ıyan görmüşem kimseye yol sormazam

Kendi özümü kimseden çünkü gani görmezem

Meyhânede bir kadeh nûş etmeği vermezem,
Bin şuğluna sofinin tekyede şâl içinde.

Cennet oluptur bana kûşe-i fakr u rıza

Hayr şerri bu dem Hakk’tan okudum şehâ

Kande ki baksa gözüm Hakk’ı görüp bî-riya

Mescidi meyhâneyi fark eylemem zâhidâ,
Göründüm ise ne var hâ ile dâl içinde.

Ver serini Niyâzî sırrını verme yâda
Nadâna sırrın veren kalur vebâl içinde

 

125

 

Devre-i ârşı oku bu halka-i tevhid ile

Tâ cihâna şâh olasın kise-i[64] tevhid ile

Gel budem tevhidi Hakk’a kisve-i[65] tevhid ile

Kalbini bâğ-ı cinân et ravza-i tevhid ile
Can dimâğın kıl muattar nefha-i tevhid ile.

Âşıkı kurbu Hüdâ’ya çekti zillet yolları

Kasrı işret gâhiçıktı anla gurbet yolları

Oldu bin birden ziyâde yâre vuslat yolları

Kâbe-i nûr-i siyâhın bî-nihâyet yolları,
Kat’eder erbâb-ı aşk
bir lemha-i tevhid ile.

Ger kıla Mührü Süleymânı ahd ü peymânın seni

Ola canından azizin sana cânânın seni

İrgörür[66] dermâna âhir derde dermânın seni

Her ne denlü rû siyâh ettiyse isyânın seni,
Ağarır bî-şek yüzün bu garra-i tevhid ile.

Vuslatın sırrın bilir ilmi ledünden hoş habâr[67]

Sırrını fâş eylemez munis olur ona yâr

Evliya ve enbiyanın kadrini okuryazar

Mâ-verâ-i ins ü cinni seyredip arşa çıkar,
Kim ki mi’râç eylediyse cezbe-i tevhid ile.

Azbî’yi mıknatıs âşkı feyz Hakk’ı cezb eder

Sanma Hakk’tan söyleyen kudretin sözünü kizb [68] eder

Masivâyı terk eder hubbu Hüdâ’yı kesb eder

Ey Niyâzî Ârif-i billâh gönülden selb eder,
Onsekizbin perdeyi bir lem’a i tevhid ile.

 

126

 

Ehl-i âşk mesti mey olmaz âşk şarabı olmasa

Gülemezdi sırrı Hakk’ı dilde tâbi olmasa

Ger bu zülmetten bezerdi ızdırâbı olmasa

Zerreler zâhir mi olurdu afitâbı olmasa,
Katreler kande yağardı hiç sehâbı olmasa.

Dertden özüne hangi derttir derdi var dermanı yok

Yârine âşık yakîn olsa dîni imânı yok

Her kimin ısyanı çok kadr bil onun gufranı yok

Bahr-ı zâtın mevcinin hiç haddi vü payânı yok,
Zâhir olmazdı cihân anın habâbı olmasa.

Ten kulağıyla işittim sözünü ey dost senin

Koymaz elden ölünce izini ey dost senin

Kim koyup gitmiş ayağı tozunu ey dost senin

Herkes anlar hem görürdü yüzünü ey dost senin,
Kibriyâ-yı “len terâni”den nikâbı olmasa.

Lâ ile ilâ’nın idrâk eyleyen aksâsını[69]

Ehli iman oldu bildi hazreti mevlâsını

Kim bilirdi lâm- elif ten âşıkın esmâsını

Kim bilürdü zülfün ile kaşların ma’nâsını,
İki âlem gibi şerh eyler kitâbı olmasa.

Âb u hayvandan ne fark var bu âb’dan zülfünün

Yok rehâyab [70] olmağa baisi mekandan zülfünün

Bir teli yektir keserse bin tuvandan[71] zülfünün

Ukdesin kim halledeydi ol kitâbdan zülfünün,
Anın insan denilen âhirki bâbı olmasa.

Ehrimen sırrı nebiye haşâ mahrem mi olur

Âdemi inkâr eden şeytandır âdem mi olur

Cahile kâmil bu yüzden oldum  ekrem mi olur

Haşri inkâr eyleyen mülhidler ilzam mı olur,
Sâl-be-sâl evrâk-ı eşcâr inkılâbı olmasa.

Mûnisi yâri refikî Azbî’nin Allah idi

Âşıkın hâli mükedder münkirin gümrâh idi

Bu fenâ dünyada olmak Hakk’a doğru râh idi

Kabri vahdet kûşesi haşri temâşâgâh idi,
Ey Niyâzi kimde kim cehlin azâbı olmasa.

 
 

127

Cevrine âşık Habibin bende-i ferman ola

Tâ ezel âdet oluptur kâmile pünhân ola

Kimine bu söz gümandır[72] kimine imân ola

Devredüp geldim cihâna yine bir devrân ola,
Ben gidem bu ten sarâyı yıkıla virân ola.

Ötmeye cân bülbülü bu ten gülü bir gün sola

Yine haldâşım gelip bu sırrıma vakıf ola

Yıkulup bu dert deyü vârım bir kuru âdem kala

Cûş edüp ummân-ı can cismim gemisin dağıda,
Yerler altında tenim toprak ile yeksân ola.

Olmadı bu sırra mahrem hamdülillâh ecnebi

Kandedir sırrı ilâhî kandedir sırrı nebi

Çünkü bir zıllı hayaldir bende bu sırrı ebî

Bu vücudum dağı kalka atıla yünler gibi,
Şeş cihâtım açıla bir haddi yok meydân ola.

Mebde-i sırrı maadı fehmeder ehli hüner

Dört kitabın remzini bir noktadan ezber eder

Er kişi maksudun ister eyleyüp azmi sefer

Yevm-i Tüblâ’dır o gün her mânâ bir sûret giyer,
Kimi nebat ve kimi hayvan,  kimisi insân ola.

Bir imiş savm u zekât hac sücüd ile kıyam

Böyle bir hâli vücudum olmaya rûşen zalâm [73]

Harf u savtım kalmaya tekmil ola külli kelâm

Dağıla terkibim otuziki harf ola tamâm,
Nokta
-i sırrım kamûnun cevherine kân ola.

Edeler yağma olmadan cümle kîl u kâli

Cübbe ve destâr[74] ile zâhir görenler şâlımı

Ben bile fark etmez olam hâli mâ fî’l bâlimi

Kabrime dostlar gelip fikredeler ahvâlimi,
Her biri bilmekte halim vâlih ü hayrân ola.

Derviş Azbî bir olur hâl ehline ıssı ziyan[75]

Ehli hâl olan kişiye sığmıya şek ve güman

Tâ gire bir şehire salik olmaya gerçek yalan

Her kim ister bu Niyâzi derdimendi ol zaman,
Sözlerini okusun kim sırrına mihmân ola.

128

 

Bildim nice gezdim bu hikmete erince

Cân ile sülûk ettim ben hizmete erince

Kaldım nice hizmet tâ rahata erince

Ahvâl-i serencâmım bu saate erince,
Demem sana icmâlin tâ gâyete erince.

Bu âleme yol bulduk hep vârımız yüzdük

Ser seddini bir kesdin maksudumuza erdin

Suret yine bir oldu zulmet evi nur oldu

Biz beş er idik çıktık bir demde yola girdik,
Kırk yılda Pîr’e erdik bu sohbete erince.

Çün Hakk ile Hakk’landık yayan iken atlandık

Birlik ile bağlandık bir fend ile avlandık

Sanma bize aldandık ikrar ile sağlandık

Her yanına çalındık çok adları takındık,
Dört tekbiri bir kıldık ta kâmete erince.

Çar ile şeşe baktık ol nur ile uyandık

İmam Hakk’a erdik esrârı duyduk

Akıl ile dil verdik maksudumuza erdik

Çün kâmet alıp durduk divânına el bağlı,

Veçhini ayân gördük bu hayrete erince.

Hikmet bu imiş ancak kudret bu imiş ancak

Rahmet bu imiş ancak hüccet bu imiş ancak

Şefkat bu imiş ancak zillet bu imiş ancak

Tâat bu imiş ancak, râhat bu imiş ancak,
İzzet bu imiş ancak bu hizmete erince.

Münkir gözü kör oldu ikrar eden er oldu

Pirim bana pir oldu sâlik bana mûr [76] oldu

Sûret yine bir oldu zulmet evi nûr oldu

Kesret idi bir oldu,  sûret idi sır oldu,
Zulmet idi nûr oldu bu âyete erince.

Esrârı Hakk’ı açtım derya dil olup taştım

Hep berzahımı eştim aklım ile barıştım

Yârim ile buluştum hasretime kavuştum

Bindörtyüz kanat açtım altıyüz dani koştum,
Tâ onbeşe dek uçtum bu hâlete erince.

Mestâne idik gamdan âşkın ile ayıldık

Birden bine dek yüzbin tâ bire değin sayıldık

Çün mahvi vücud ettin hem ferd ile yayıldık

Çün cân ile bir idik ebdân ile dağıldık,
Âhirki deme erdik bu vahdete erince.

Lutfî ile çün halk Azbî ola uyanık

Derdinle olup hâzık dermâna ola layık

Nefsim yolu karanlık ruhum yolu aydınlık

Dünyâyı n’ider âşık,  ukbâyı n’ider sâdık,
Mısrî ola gör ayık, sen vuslata erince.

 
 

129

 

Eyle eziyet nefsine rûhun dilek bilmez ola

Âşık olan vuslat için kaydı gerek bilmez ola

Hakk’al yakîn îzan bula âşk ehli şek bilmez ola

Devrân odur kim devrini devr-i felek bilmez ola,
İnsân odur kim sırrını ins ü melek bilmez ola.

Yârin cefâsın çekmedin âşık gerek usanmasın

Mevlâdan özüne kimse yok hiç kimseye dayanmasın

Ârif o derdimin göre ferdâ safâsın ekmesin

Merkep izinde su görüp deryâyı gördüm sanmasın,
Deryâ odur kim ka’rını aslâ semek bilmez ola.

Ehli sulukun şartıdır bâkî ten ile cân ola

Her ne gelir dostundan gelir cân ile bir fermân ola

Sahn-ı rıza içre girip hem hâk ile yeksan ola

Âdem odur kim nârı ola hem mâ u hem zemân ola,
Hayvandan ol adal durur nân ü nemek bilmez ola.

Dâim ede mestânelik âşk meyini içmiş ola

Dehrin bu ak ve karasın atıp kamu geçmiş ola

Tâ kim vâra ılliyyine Hakk’tan kanad açmış ola

Kâmil odur kim aç susuz çok çok emek çekmiş ola,
Nâkıs o çiğdür bunda kim hergiz emek bilmez ola.

Âşkın elinden Azbî’ya mesken kafesdir bülbüle

Duymaz cefâ senden onun cânın verir bülbül güle

Bu remzi kâmil gerek zâhir ile batın bile

Herbir Nebî,  herbir velî zilletle erdi menzile,
Mısrî’ye söğsün şol ağız Allâh demek bilmez ola

 

130

 

Şerha şerha yareler bu sinemde hicrânımdır

Başka başka kan mıdır bu damlayan mercân mıdır?

Katre katre dökülenler dürr müdür bârân mıdır?

Zerre zerre görünenler hat mıdur reyhan mıdır?

Karâr etmez bu cânım kalmadı hîç dermanım

Cemâlimi göresim geldi dîvânında durasım geldi

Kana kana kan mı içmek hâlin senin

Yare yare bu vücudum oldu çün derman mıdır?

Taze taze açılan gül mü cemâlin mi senin

Yane yane inleyen bülbül mü yahud cân mıdır?

Karâr etmez bu cânım kalmadı hîç dermanım

Cemâlimi göresim geldi dîvânında durasım geldi

Sîğe sîğe yâre varmak yâr olmak hemnişin[77]

Sîne sine girmek ister koynuna yaşan mıdır?

Halka halka salınan kâkül mü yâ hablü’l-metîn

Sûre sûre yazılanlar hat mıdur Kur’ân mıdır?

Karâr etmez bu cânım kalmadı hîç dermanım

Cemâlimi göresim geldi dîvânında durasım geldi

Çeke çeke cevrini kadîmi gümân eyledin

Sala sala bendeni ferdâya bu ihsan mıdır?

Pare pare eyleyüp bağrum kızıl kan edeli

Kana kana içdigim sahbâ mıdır yâ kan mıdır?

Karâr etmez bu cânım kalmadı hîç dermanım

Cemâlimi göresim geldi dîvânında durasım geldi

Ura ura [78] taşlara şişe-i nâmusu

Güle güle hâlime hâz eyleyen insan mıdır?

Dâne dâne görünen hâl mi yâ vahdet sırrı mı?

Lâle lâle kızaran haddün mi yâ mercan mıdır?

Karâr etmez bu cânım kalmadı hîç dermanım

Cemâlimi göresim geldi dîvânında durasım geldi

Geze geze buldum bir yâr mahrem sırrıma

Dolu dolu içtiğim sır bâdesi ya can mıdır?

Döne döne yanmadan derman umardım derdime

Gûne gûne mihnetin derd mi yâ derman mıdır?

Karâr etmez bu cânım kalmadı hîç dermanım

Cemâlimi göresim geldi dîvânında durasım geldi

Dile dile bağrını çün Azbî’ya giryan[79] senin

Yâne yâne bâliş[80] mihnet bana denmi ya pister [81]midir?

Ata ata kirpik okun bu Niyâzînin dilin

Şerha şerha eyleyen cânum mı yâ cânan mıdır?

Karâr etmez bu cânım kalmadı hîç dermanım

Cemâlimi göresim geldi dîvânında durasım geldi
 

131

 

Bihamdillâh vel’minne[82] ki dermandan haber geldi

Bu derdin çaresin buldum çü Lokman’dan haber geldi

Bugün mısrı dile [83]adl işi sultandan haber geldi

Bugün Ya’kûb-ı kalbe Yûsuf-ı cândan geldi,
Kâmîsi pur- nesîm ile o cânândan haber geldi.

Göründü çün ıyan bize hüner arz-ı kemâlinden

Özümdür vuslatın dilde hakikat hâli hayalinden

Dîli bîçare zâr eder temenâyı visâlinden

Açıl ey gözlerim envâr-ı vech-i zül-celâlîden,
Dilâ bedr ol kim mehr-i dırahşândan haber geldi.

Özümü eyledim tasdik hayal ehlini gördükçe

Ona hemdem olur gönlüm visal ehlini gördükçe

Temâşayı cemal eyler cemâl ehlini gördükçe

Yerinme nâkısım deyu kemâl ehlini gördükte,
Kamû noksânı tekmil eden insanlardan haber geldi.

Bugün oldum emîn-i’llah emânettir bana esrâr

Eriştim ilmi Yezdân’a inâyet eyledi settâr

Çü feyzin eyledi ihsan cenâbı Hazret-i Gaffâr

Ne kim yağma olundu çekme gam şimden geru sen var,
Dil-i vîrandaki ol kenz-i vîrândan haber geldi.

Bu hasret iştiyâkından sana sanma ziyân ede

Sana ihsan ere Hakk’tan vücudun ayn-ı can ede

Kâmu derdi dile dermân ola bâkîde fânîde

Edip dilhâneyi tamir otur bu beyt-ül ahzanda,
Bu şeb bana seher vaktinde mihmândan haber geldi.

Müsemma ola ta esma bırakma dilden Allah’ı

Yorulup kalma gel yolda gece gündüz edüp ahı

Ben Azbî’nin vücudundan eser kalmadı vallâhi

Bu Mısrî’nin vücûdu Mısrî’nin oldur şehinşâhı,
Ezelden tâ ebed hükm-i Süleyman’dan haber geldi.

 

132

Bir menzilde kalındı arzı hüner kalındı

Bahri ilme dalındı sana haber olundu

Nusret kösü çalındı aşikâre kılındı

Zevâle gün salındı,  kal’a-i Vân alındı,
Bâtıl vücûd dolandı,  vücûd-ı Hakk bulundu.

Lütfu Hüdâ’ya tapan gafleti ko gel uyan

Sana rivayet beyan eyleyeyim dâsitan[84]

Bu sözüme gel ıyan sanma bunu sen yalan

Vücûd-ı insâna cân,  muhakkak oldu Sultân,
Şeytânı sürdü Rahman,  levhinden ol silindi.

Hem demi hünkâr idi her sözü inkâr idi

Münkiri inkâr idi zalim gaddâr idi

İbkis ile yâr idi çün inâdı var idi

Bir mahfî sahhâr idi,  kattâl u cebbâr idi,
Câdü-yı mekkâr idi,  caduluğu bilindi.

Güneşi sorma köre haberi eğri verir

Bin yıl olursa ömrü dayanıp etme garre[85]

Tanrı cezasın vere sanma murada ere

Tevbe ederdi hayre,  niyet ederdi şerre,
Küp olmuş idi hamre hamrin küpü delindi.

Batıl idi hüneri mala idi seferi

Yok idi hiç hazeri sevmez idi geri

Girmiş ona dipdiri oluru cehennem yeri

Sevmezdi ol beşeri, eâm idi hep zararı,
Ehl-i Hakk’ın ciğeri, dilim dilim dilindi.

Sordum onun halinden geçmez idi malından

Zahid kıl u kâlinden bülbül cüda gülünden

Bezmiş idi kavlinden âlem onun dilinden

Ol zâlimin elinden, çıktı çoğu yolundan,
Cüdâ düşüp ilinden,  defterleri çalındı.

Kendin bednam eyledi san eyi nâm eyledi

Arzı meram eyledi azmi zülam eyledi

Azbî kelam eyledi ona düşnâm [86]eyledi

Yezîd-i bed-nâm idi,  ilimde haham idi,
İt idi Bel’am idi taşra dili salındı.

133

Böyle idrâk eylemiş Hakk’tan bunu can bülbülü

Fî’lmisli hârdır müzeyyen eyleyen nâzın gülü

Kim hakikatle şeriat emrine etmez beli [87]

Kıldan ince ve kılıçtan keskin ol şâhın yolu,
Her kemâl ehli,  kapusunda anın ednâ kulu.

İki âlem rağbeti yanında ednâ yolu olur

Âleme sultan olan bir zereye bin kul olur

Yine kendi emrine hâkim meğer ol olur

Okları kavs-i kazânın kuvvetince yol alır,
Putesine kalb-i sultandan geçer okun yolu.

Sahibi genç nübüvvet şâh sultanı’r-rusûl

Padişâhî ba’si kevn ve mekâni’r-rasûl

Büsbütün âlemlere sultân şâhi’r-rasûl

Çün mukaddem “Fakr-i fahri” dedi sultânı’r- rusûl,
Yâ aceb mi “fahr-i züllî” dese bu âhir veli.

Gel rumuzun eyle idrâk hâb-ı gafletten uyan

Acı tatlı yanındadır oldu bir sûr[88] îkân[89]

Kim bu dem iksire sa’ edenlere olmaz yalan

Ferha terha iki deryâ “Mecmail Bahreyn” olan,
Taht-ı akdâm-ı erâzil Arş-ı Rahmân menzili.

Kâmilin bir nutku pâki oldu vechi intizâm

Ger hakikat ger şeriat bî-sebeb olmaz kelâm

Hakk teâla ılmini çün kim tamam etmiş

Ârifin bir himmeti var ana arş olmaz makâm,
Sidre vü Tûbâ gözetmez kâmilin cân u dili.

Nice bin gördüm cihânda hâle hâldaş olmadı

Kimsenin ahvâline hiç kimse âgah olmadı

Bir kimsenin hiç kimseden hiç ricâsı kalmadı

Âkilin mizân-ı aklın mâverâsın almadı
Âşıkın âkiller içre adı mülhid ya deli.

Şerha şerha olsa sinen dön yüzün Hakk’tan yana

Lem’a lem’a zât-ı pâktir Hüdâ’ya rûşena[90]

Yâne yâne âşıkın olmuş bu kemter Azbi’ya

Zerre zerre kıldı Mısrî’nin vücûdunu kaza,
Katre katre kıldı zâtını anın aşkın yeli.

134

Zâhid yola ben kâilim ya sen beni, ya ben seni

Kurban için gelmiştim ya sen beni, ya ben seni

Sanma beni hâinim ya sen beni, ya ben seni

Kasab elinde koynum, ya sen beni, ya ben seni,[91]
Cellâd önüde boynum, ya sen beni, ya ben seni

Sırrımı hâs eyle âmm[92] çünkü geliptir cümlesi

Merdi târikât olduğum zâhid biliptir cümlesi

Cânile bâşım cümle bâkî kalıptır cümlesi

Irz u vakâr mal menâl yağma olundu cümlesi,
Soyunmuşum bu yolda ben, ya sen beni, ya ben seni

Seyrângâhımdır bu zemin dönmem yemin ettim yemin

Halvette oldum hemnişin zât-ı Hakk’a oldum yâkin

Anlar sözüm illâ leîn [93]kurbanı Hakk oldum hemin

Habsüm bugün kırk erbâîn oldu tamam Deccâl laîn,
Kıldı beni Rabbim emîn,  ya sen beni, ya ben seni

Münkirlere görünmezem meydandayım bilinmezem

Hakk’tan olup ayrılmazam nâdana sırrım vermezem

Tallı hayalim olmazam billâh sözümden dönmezem

Vallâhi senden korkmazam dâ’vâyı bâtıl kılmazam,
Hak-tır yolum yanılmazam ya sen beni, ya ben seni

Âşık gerek kalbe gire âşk ehli kalmam sırra

Filden büyük oldu pire üçyüzyirmiden göre

İniş yokuş düpdüz ova sırrımı açım münkire

Vardı çıkalı göklere Binaltıyüzdoksanbir’e,
İndim senin için ben yere ya sen beni, ya ben seni

Tığ u teber [94] hılmimdir hem çûşunam[95] ilmimdürür

Isyan benim kâlemdir yer gök benim zulmüm dürür

Hakkı Mustafa teslim dürür hem Murtaza aslım dürür

Mehdî benim adlim durur,  İsâ benim fazlım dürür,
Âhir amel katlim durur,  ya sen beni, ya ben seni

Azbî sana Hakk’tan atâ olmuş bu ilm-i verâ

Kaydı beka kaydı fenâ gelmez bana bir zerre mâ

Merdâne geldim ben sana varsa hüner göster bana

Meydâna çık gel ey kaba avret gibi giyme kaba,
Ben Mısrî’yem geydim abâ,  ya sen beni, ya ben seni

 
 

135

 

Zâhid talebi Hakk’ta iken mal göründü

Şimden geri bu söylemeğe lâl [96]göründü

Pirimle olan ahdi diyemem dâl [97]göründü

Dost illerinden menzili key âli göründü,
Derd-i dile dermân olan Elmalı göründü.

Bir yerde gönül kanmadı dünyayı gezerken

İdrâk ile bu Lâ ile İllâ yı gezerken

Bin derd ile bu zât tecellâyı gezerken

Mecnûn gibi sahralara ağlayı gezerken,
Leylâ dağının lâlesinin alı göründü.

Derd ile gezip yâri bulup gelse aceb mi?

Cân ile dil şâd u ferah olsa aceb mi?

Dil hal dili derde nihân kalsa aceb mi?

Ten Yakûbunun gözleri açılsa aceb mi?
Can Yûsuf’unun gül yüzünün hâli göründü.

Gel sevdiğine Azbî Meded eyleme nazı

Yoklukta özün var ediben anla bu râzı

Nâz etme sakın yârin terk etme niyâzı

Kâl ehlinin ahvâlini terk eyle Niyâzî,
Şimden gerû hâl ehlinin ahvâli göründü

 
 

136

 

Ten gemisin süremezliğin atsın yokluğu

Taşradan pâk görürsün içi murdar kabağı

Poyraz ile doldurmuş meze için tabağı

Ey kefere o ığrıb avlar mı bu balığı
Yanlış haber söylemiş size viren salıgı

Çünkü karnın aç imiş rüzgarla doyar mı

Tarhanesiz gemide deniz suyu yanar mı

Kıla binse karınca karınca kıl duyar mı

Yer ile göğe sığmayan bir iğrıbe sıgar mı
Karnı içiyken anun deryâların yatağı

Serendipten [98] bin arşın tufan gibi aşırdı

Kuvvetinden yer çekip gök silkinip düşerdi

Yerde gökte her ne var gölgesine üşürdü

Ver ile gök arası dolar dahi taşardı
Eğer zahir olaydı cihâna bir tırnağı

Cennet ile cehennem bir zeredir işinde

Bad-ı sarsar[99] kim eser senin kovar başında

Yüzyirmibin ay güneş ıyandır bir kaşında

Yer götüren sarı öküz ondörtyüzbin yaşında

Ondan dahi büyüktür bu balığın kulağı

Bundan artık söyleme âşık yeri değildir

Eğer Hakk’ın kuluysan adın diri değil

Kimse onun vasfının mehdi eri değil

Ne denlü vasf edersem binde biri degildir
Zîra bunun alnıdır levh u kalem durağı

Âşıka lazım olan emr olan bir nefhadır

Münkir sanma bu emri puhte[100] olmuş lokma

Men u selva kudret Hakk’tan bize nüshâdır

Merkezi de belirsiz zahir küçük noktadır
Arş ile kürsî anın gıdâsının çanağı

Âleme eyler atâ bunu Hakk cânın gülü

Medhini onun dilâ Hakk’tan okur Hakk’ı veli

Azbî dolu her cihan kudret feyzi Ali

Bu Mısrî’nin sureti aldar bu halkı velî
Manîde her bir kılı bu dünyânın kâf dağı

137

 

Küfr-ü zülfü yâr ile hayran olan anlar bizi

Zahidâ yek din olup imân olan anlar bizi

Vâkia dürr-ü yetime kân olan anlar bizi

Zât-ı Hakk’da mahrem-i irfân olan anlar bizi,
İlm-i sırda bahr-ı bî-pâyân olan anlar bizi.

İlm-i sırrın hâlini zahir bilenler anlamaz

Feyzi Hakk’ı davâ-i ırfan olanlar gelemez

Mâsiva sultanını ten-bin[101] olanlar anlamaz

Bu fenâ gülzârına bülbül olanlar anlamaz,
Vech-i bâkî hüsnüne hayrân olan anlar bizi.

Hamdülillâh dahme-i [102] İsfendiyâr’i [103]açmaz

Ol sebebten âleme dürlü cevâhir saçmaz

Âlemin ak ve karasından onun için kaçmaz

Dünyâ vü ukbâyı ta’mir eylemekten geçmişiz,
Her taraftan yıkılıp vîrân olan anlar bizi.

Hamdülillâh kimseye ma’lum değil ahvalimiz

Kalmadı elde iradet dilde kıl u kâlimiz

Oldu bir dostla bir post dü-cihanda [104]malımız

Biz şol abdalız bıraktık eğnimizden şâlımız,
Varlığından soyunup üryân olan anlar bizi.

Arife geldi emirden bu hitap müstetâb[105]

Katresin nûş eylemektir feyzi Hakk’ın bin sevap

Her işi Hakk’tan bilen cân şüphesiz görmez ıtab[106]

Kahr u lûtfü şey’i vâhid bilmeyen çekti azab,
Ol azabdan kurtulup sultân olan anlar bizi.

Hakk’ın yüzü pîrin yüzü pîrin sözü Hakk’ın sözü

“İnnâ fetehnâ” [107]ayetin yârin okur kaşı gözü

Bu remzi idrâke gel Hakk’tır yine Hakk’ın yüzü

Zâhidâ ayık dururken anlamazsın sen bizi,
Cür’ayı sâfî içüp mestân olan anlar bizi.

Zâhirin Kur’ân ma’na sırrına mihman gerek

Bâtının esrârı hikmet sahnına meydan gerek

Hem tarikattir şeriat sıdk ile merdân gerek

Ârifin her bir sözünü duymaya insân gerek,
Bu cihânda sanmanız hayvân olan anlar bizi.

Başımız bir olmadık sevdâya saldık biz bugün

Aklımız haddi yok sahraya saldık biz bugün

Varımız Azbi’ya yağmaya saldık biz bugün

Ey Niyâzî katremiz deryâya saldık biz bugün,
Katre nice anlasın ummân olan anlar bizi.

Var idim âlemden evvel âlem âdem olalı

Bî-nişandır sohbetin zâtın tecellî kılalı

Aklı ile fikri hayali bahri ferde salalı

Halkı koyup lâ mekân ilinde menzil tutalı,
Mısrıyâ şol canlara canân olan anlar bizi.

 
 

138

 

Vârı idrâk eyledinse orda vâr kalmadı

Yoğu vâr eyledinse gayrı efkâr kalmadı

Bir kişi sultan olunca onda deyyâr[108] kalmadı

Ben sanırdım âlem içre bana hiç yâr kalmadı,
Ben beni terk eylerim bildim ki ağyâr kalmadı.

Zâhida çünkü ezelden aslıla efkârı yok

Hem Hakk’a birdir dedin hem misline uyar yok

Bilmedin inkâr ile ikrârı sende yâd yok

Cümle eşyâda görürdüm hâr var gülzâr yok,
Hep gülistân oldu âlem şimdi hiç hâr kalmadı.

Kûşei kuyu ceybî[109] subhdem beklerdi dil

Hasreti ruyun gummetinden[110]âh edip ağlardı dil

Sırrını bizim ezelden cân gibi saklardı dil

Gece gündüz zâr u efgân eyleyüb inlerdi dil,
Bilmezem n’oldu kesildi âh ile zâr kalmadı.

Çünkü yâr oldu ezelden bana zillet dost ile

Rahatım zevkim çü bildim cümle mihnet dost ile

Ara yerde kalmadı nefsimle ülfet dost ile

Gitti kesret,  geldi vahdet oldu halvet dost ile
Hep Hakk oldu cümle âlem çarşı pâzar kalmadı.

Kaşların gözlerin Azbî’ye verdi galgale [111]

Vechini gülden görenler oydu aşkı bülbüle

Geldi çün yârin hayali sırrı Hakk’tan Hakk güle

Dîn diyânet âdet ü şöhret kamu vardı yele,
Ey Niyâzî n’oldu sende kayd-ı dindâr kalmadı.

 

139

 

Kıl u kâli zâhidin hâl ehline hâl oldu

Âşk hâlini ne bilsin zâhide hâl kâl oldu

Bir âlemden ayrıldım yüzyetmiş bin sâl [112]oldu

Can yine bülbül oldu hâr açılıp gül oldu,
Göz kulak oldu hep bir her ne ki vâr ol oldu.

Akl u fikri cânla kapladı her vâr âşk

İkrâr ile inkârdan çekti ilk yâri âşk

Kimde nümâyan olur feyz ile esrârı aşk

Uyandı çün nâr-ı aşk kaynadı ebhâr-ı aşk,
Her yanaya çağlayup aktı gözüm sel oldu.

Firakından dilbera benzim hazâna döndü

Kaşlarının derdinden belim kat kat büküldü

Cemâlinmiş bülendi mağzı kur’ân bulundu

Gönül ol bahre daldı dilim tutuldu kaldı,
Girdim anın zikrine azâlarım dil oldu.

Bana muhabbet eden gönül içre bulundum

Kendimi onda görüp zâtım için kılındım

Zâtla sıfatla gizli iken bilindim

Ferhâd bugün ben oldum varlık dağını deldim,
Şirin’ime varmaya her cânibim yol oldu.

Kânde imiş bilmedin seni beni yaratan

Ata ana hakkı kimdir Azbî vâr eden

Hakk’ı bilen geçmedi münkire müdâradan

Geç ak ile karadan halkı bırak aradan,
Niyâzî dön buradan durma sana gel oldu.

 

140

Hasretin ben derdmendi zârı giryân eyledi

Başıma uçtan uca dünyayı zindan eyledi

Hâlimi illeti perişân kârım efgân eyledi

Dilberâ gamzen oku içim dolu kan eyledi,
Şol siyah zülfün teli aklım perişân eyledi.

Ebcedi hevvez[113] bilirsen ahdine gelmez zarar

Dört kitabın remzini bir noktadan okuryazar

Gel bugün dâr’üş-şifâdan[114] anlasın doğru haber

Türlü türlü fitneler saçından oldu âşikâr,
Halk-ı âlem sandılar kim anı şeytân eyledi.

Gel bir ibret gözle seyret kâribânın[115] halkını

Sanma mahrem-i Hakk’tan bu zamanın halkını

Anla sen Hakk ehlidir sûd [116] ziyânın halkını

Hatt-ü hâlin iki bölmüş bu cihânın halkını,
Birini kâfir, birini ehl-i îmân eyledi.

Mahrem-i esrârı Ahmedî’ya velidir Yâ Ali

Çün Ali’dir sırrı Hakk’ın yâ velidir Yâ Ali

Rûhu sultânı enel Hakk sırrına dedi beli

Gizli sırrından haber verdikçe uşşâkın dili,
Âbid ve zâhidlerin aklını hayrân eyledi.

Dilberin vechinden nûrun ayeti seyr etmeye

Kaşlarında Hakk Teâla sanatı seyretmeye

Vahdet-i aşkında yârin kesreti seyr etmeye

Gör ne gayrettir ki sırr-ı vahdeti seyretmeğe,
Cem u tafsîli o gayret kul u sultân eyledi.

Hayr şerde Hakk’tan özüne cümlede hiç ayrı yok

Yani bu âlemde eğri görmedim hiç doğru yok

Ilm-i zâtından habîbin hem gamından ağrı yok

Cümle esmâ ve sıfâtındır görünen gayri yok,
Her biri bir vechile hûb zâtın ilân eyledi.

Gel imân getir o mâhin cünbüş pür tâbana

Kalma kesret âleminde aldanıp lezzâtına

Çün bedel olmaz cihanda zâtının mir’âtına[117]

Kudretin insanı mazhar kıldığı için zâtına,
Yüzünün nakşını hep âyât-ı Kur’ân eyledi.

Aldanır mı zıllı [118]dünyaya beni ve Hakk veli

Mâ sivallâhı ıyan bil böyledir Hakk’ın yolu

Sırrı Hakk’ın mahreminin lâl olur aklı dili

Örttü bu bâzâr-ı kesret gözlerin halkın veli,
Ârif olan cümle yüzden seni seyrân eyledi.

Münkire inkâr âdem ulu illettir görün

Hizmeti irfana ârif veche sohbettir görün

Bu ne izzet bu ne ülfet bu ne hüccettir görün

Bu ne hikmet bu ne kudret,  bu ne san’atır görün,
Zerreyi kevn,  katreyi deryâyı ummân eyledi.

Âdemi inkâr eden kes ehl-i hâcetinden olur

Evliyâullahı sanma sırrı kâşifden olur

Ahmed u Mahmud bende çünkü ma’nîden olur

Kim ki bu sırdan haberdâr oldu âriften olur,
Kurtulup hayvân adından kendin insân eyledi.

Âyine erkân-ı Hakk’tan sana ihsandır dinin

Çü mutaf kudsiyândır ehl-i âşka mektebin

Ehl-i imân mezhebidir Azbî’ya hak mezhebin

La’l-i cânân olalıdan ey Niyâzî meşrebin,
Sözlerin uşşâk içinde âb-ı hayvân eyledi.

141

 

Onun için başıma bu kavga düştü

Zahidâ başıma hem sevdâ düştü

Vefâ sana cefâ bana düştü

Çün sana gönlüm mübtelâ düştü,
Derd ü gam bana âşinâ düştü.

Cehdinle sevdiğim nâr idim evvel

Hem senin âşkınla zâr idim evvel

Cümleden akdem vâr idim evvel

Zühd ü takvâya yâr idim evvel,
Aşkla benden hep cüdâ düştü.

Ârif isen âşık gel doğru söyle

Âşık isen âşık bunda değil

Subhdem âşkla âşık ol inle

Vâiz eder gel aşkı terk eyle,
Nideyim sabrım bî-vefâ düştü.

Her kim bu yolda olduysa sadık

Ol olur lutfuyla ihsana layık

Bî ihtiyar olur âşk ehl-i Vâmık[119]

Nice terk etsin aşkı şol âşık,
Ana karşı sen meh-likâ düştü.

Yerlere göklere yayılır aklım

Âlemden büyük sayılır aklım

Âşkını rehber bulunur aklım

Vechini görsem dağılır aklım,
Zülfün ona çün muktedâ düştü.

Kim gaib oldu ol seni buldu

Dünyâyı terk eden âşkınla doldu

Derdinle âşık divâne oldu

Kim seni buldu kendi yok oldu,
Vaslına ey dost can bahâ düştü.

Dilber vechin hüccet etmişsin

Tâlibe arz-ı âyet etmişsin

Âşk için âdeme izzet etmişsin

Aşka,  uşşâkın dâvet etmişsin,
Can kulağına ol sadâ düştü.

Pirinle olan ahdini güde

Doğru yol bilmem kim Hakk’a gide

Azbî derdmend [120]bilmezem kim bende

Bu Niyâzî’nin hiç vücûdunda,
Zerre komadı hep bekâ düştü.

142

Ol dilberin nâzın tenin mecnun olur divânesi

Her kim yüzün seyrân eder asrın olur hayrânesi

Düzâh ise cennet olur âşk ehlinin kâşânesi

Bir yüze dûş oldu gözüm yüzbin gezer divânesi,
Olmuş cemâli şem’nin ayı ile gün pervânesi.

Söyler enel-hakk sözünü âşık olan lâyıklara

Etme sakın mestânelik mestânesin ayıklara

Her kim olursa cânıyla hemdem bugün sâdıklara

Kendi sunar dolu dolu peymâneler âşıklara,
Bir kez elinden nûş eden olur ebed mestânesi.

Her kim hakikat anladı aşk hakikat lem’asın

Nuru hakikat ondır seyr eyledim Hakk şu’lesin

İstek eyle kim ki giyer Hakk’tan melâmet hırkasın

Şunlar ki tatmadı ezel bezminde anın cür’asın,
Tatmaya dahi bunda ol aşk
ehlinin bigânesi.

Çünkü Süleyman hükmünü etmiş ıyan ol padişâh

Sırrı hakikat resmini ihfâ eden ol padişâh

Geçtinse nefsin eyledin dü-cihân ol padişâh

Bir mülke mâlik eylemiş uşşâkını ol pâdişâh,
Mülk-i Süleymân onların yanında bir virânesi.

Azbî cemâli yâr sana Hakk’tan olur hüccet yeter

Ruhsar ile bu kaşları hem kavline âyet yeter

Vulat içinde râhatım düzah bana cennet yeter

İki cihanda Mısrî’ye devlet dahi izzet yeter,
Geldikçe yâr’in sunduğu gevherlerin her dânesi.

Her kimin sırrında vardır sırrı Ahmed mayesi

Mahv olur cismi olur nûr nûrun olmaz sâyesi[121]

Çünkü levlâk dedi Hakk Cebrâil’dir dâyesi

Tâlib-i Hakkın devâsızdır olur sermâyesi

Onun için âh u zâr olur hemîn hemsâyesi


İçindekiler

AZBÎ BABA kaddese’llâhü sırrahu’l azîz 2

Oldu nokta bâ-i bismillahda kenzi Hûda. 9

Duyunca sırrı ednâ ona hünkâr olur peyda. 11

Zihi kenz-i hafî ki ondan gelür her var olur peydâ,  Gâhi zulmet zuhur eder,  gâhi envar olur peydâ. 11

Ey din ve imân isteyen besdir demi insan sana. 16

Vechin oldu dostum “İnnâ hedeyna” “ kul kefâ”. 19

Peykânın oldu âşina şekvâ idim senden sana. 21

Gel evi akl-ı maada geç maaş gafletinden dâna. 23

“La tahâfû” “irciî” çün oldu mevlâdan nida. 25

Hû deyü feryâd edersin mâsivâdan şöyle bil 27

Aşk meyinden hayranım hayr ender hayran bana. 29

Essalâ hûbân gönülden bâd-ı aşkâ essalâ. 31

Hem ebu’l vakit olmadan ibn-i vakit ol bî-nikab. 32

Sure-i seb’ul mesânî çünkü oldu dört kitap. 35

Hayli talep kıldım menzilgehim savm-u salât 37

Onsekiz bin âlem içre devr eder zât sıfat 40

Zerre iken şemsi cihan hünkârıdır varidât 42

Hakikat âlemin idrak edüp arzuyu Tevhid et 44

Kamu derdin devâsıdır şerîat 46

Bülbül olup gülzar çağırıram dost dost 52

Kakül müşkînin eyler buy’i reyhâniyle bahs. 55

Fehm edip tahkik ilmin şanı bulmazsa ne güç. 57

Ey! deyin kimdir ki derde çünkü olmaz ilaç. 59

Geçe gör  kibri riyadan bul ferah. 61

Özünü nefsinden eyle gel ırah. 64

Zahidin savmı hevası kıldı Hakk’tan anı yâd. 66

Dil u cân sırrını bekler Muhammed. 69

Ben sanırdım yârim ağyar olmuşum Yâ Rab  72

El-amân ey bendegân dil-nüvâz 74

Kimisi güle bülbül olup zâre gelirler. 76

Eğer zahir eğer batın gönül hak haseb halindir. 78

Kime ki sırrın gele yoktan ona var olur. 80

Yine bildim yemâne  kasdın var. 83

Bahr-i nefesinde senâverlik  eden can bî-haber. 85

Ebcedde olan noktai ba’dan haberim var. 88

Bu sözümü cana yaz ehli dilin perveri 92

Aşk haberin cahile söyleme küfr eyleme. 93

Kimi hiç gelmeyip mekri âl eyler. 94

Sure-i seb-ul mesânî vechinin şanındadır. 98

Kal ile kıl ehlinin hali perişan olur. 101

Hakk ile Hak olmak için ayn-ı vefa halvettedir. 103

Dersi onun “leyse fî-‘d-diyâr”i olur. 105

Yezid mezid doğar bir vasi’ yerdir. 108

Olanlar âşkla fâni olur elbette meydanı 110

Rasülün şerini gütmek ne güzeldir,  ne güzeldir, 112

Celâli kibriyayı vârına cebbâr olandan sor. 113

Her ahdine sadıkların eğlencesi tevhid olur. 114

Âh dil düz çeker sanma ki kalakana değer. 116

İhsânı feravan et cennet yolunu göster. 118

Ânın kim yoksa salâhı kuru meydânı neylerler. 120

Kimi İsâ der kimi Mûsa acep cahil nedir. 122

Nice bir yahşi yaman söyleye bu il nice bir. 123

Âşıkım eyler isem iftihar. 124

Ey gönül namusu arın kandedir. 126

Ey garib bülbül diyârın kândedir,  126

Kimi inkâr eder beni kimi Yezdân görür. 128

Gönlümde benim nefsle hayli kederim var. 130

Senden benim umduğum sanma bu gün vefâdır. 132

Âkil isen ey gönül bir teftiş eyle. 134

Bu “ene’l hakk” davasıdır bunda oynar başlar. 136

Cânımız kurbandır illâ tendedir cânânımız. 138

Geçmişiz Mecnunluğu sirette Leylâ olmuşuz. 141

Hakk bir imandır her nadan bilmez. 144

Esrar sözü cahile kâmil gibi dinlemez. 145

Olmaz ankâ ile yek-dil mekes. 147

Buldum aradım geldim mürşid bana Kur’an imiş. 149

Her biri bir yüzde tayran eylemiş. 152

Ne sa’nat gösterir üstad onu haddin rahim etmiş. 155

Kendini aşk ehline zahid niçin eyler çün has. 157

Sûre-i seb’ul mesâni Hakk’tır ayetten garaz. 158

Çün şerîattır hakikât ehline hâza  sırat 159

Bize ta’n eylese gam-ı özün bilmez meğer vâiz. 161

Gel tevekkül abdi ol bî irtifâ. 163

Âşk-ı Hakk’a dûş olup kıl iki âlemde ferağ. 165

Oldun ise âşk ile gerisine  saf 167

Şirin tek isbat-ı Hakk’tır kâf-ı sâf 169

Vech-i âşk-ı kıl temaşa suret-i insana bak. 170

Cennet deminin demi bin ömre imiş ancak. 172

Âkıl isen batılı koy Hakk’a bak. 174

Paslı dilin envârı nefsi dürur  Kâmilin. 176

Ey dil yine sen âşkla meydana mı geldin. 178

Sen nefsine galip ol ihsana erem dersen. 180

Pîr-i âşk olup bu yolda “küllü men aleyhâ fân”. 182

Sıdk ı pâk ile davran ahd ile peymân gerek. 186

Ya Nasara’dır ya mülhid ya firenk. 188

Bu yolda canından geçen âşık yolunda Vâmık. 190

Gel hakikat şehrine gir şâhı bul 191

Sevdâ ise yeter oldu gel Allâh’a dönelim gel 193

Âşıka ta’n adüvden yok karar eksik değil 195

Bâkî ateşle fenâda yâne gel 197

Âşk-ı yolunda bende ki merdâne kıl 199

Hâne-i dilde gam yâr oldu mihmânım benim.. 201

Dinle bu künhe sarâyıda nice mihman olur. 204

Bu bendene eyle nigah lûtfeyle açıver yolum, 207

Mukaddem pâkine secde eyledi beyt-ül haram.. 209

Cemâlin ayni Yezdandır sözündür derde dermân. 211

Kaydı müstakbelle mazi mihnette bi gamım ben. 212

Yapılmak kasdım virâne geldim.. 214

Ol şehî âlemlerin emrine kurban olayım.. 216

Mükerrem oldu çün Ahmed mukaddem.. 218

N’ola birkaç gün ey gafil yüzüne gülsün bu düny. 221

Dilde zikri fikri Kur’ânımdır Allâh hû diyen, 223

Bu dildeki efkârım yağmadır alan alsın. 225

Ne ma’niden seçer zâhid ki bilsem lâ’yı illâ’dan. 227

Teşebbühe behre mend olmaz rızadan almayın. 229

Fenâ dünyaya mayil n’idersin. 231

Ey nice nâçâre el-hak feyzini ızhâr eden. 234

Ormanlıktan çıkmadın bostanı arzularsın. 236

Bildiğinden geçmedin irfânı arzularsın. 238

Cânımdır bu arzuyu vaslı cânan eyleyen. 240

Kâmil-i fi’llâha cahil cehlile yâr olmasın. 243

Bî tarikat bî hakikat olana eş neylesin. 245

Âdem’den alup nüsha-i kübrâ haberin sen. 246

Sıfâtu’llâhı seyr etsen kimin dürdanesiyim ben. 249

Sırrı “sübhânellezi esrâ”da dil mihmân eden. 251

Cân u dilden âşkla gel yâne yâne Hû deyu. 253

Aşkıyla mest efkâr olayım şimdengerû. 254

Zâhid sana şerh eyleyem guş  eyle bir destân. 256

Hakikat şemsi çün doğdu zemin u esmâ içre. 264

Sen gayri yüze bakma yalvar güzel Allâh’a. 266

Hemen durma gece gündüz Hakk’a yalvar seher. 268

İlişkin kalmaya alında ve turanda 270

Eder def’i keder Elhamdü-li’llâh. 272

Aklımı hayran eylesem bu halvetin şerbetine. 274

Kâmu mevcud olanın â’zamısın yâ Resûlallâh. 276

Kıl ile kâlı gizlidir âşıka hâl içinde. 278

Devre-i ârşı oku bu halka-i tevhid ile. 281

Ehl-i âşk mesti mey olmaz âşk şarabı olmasa. 283

Cevrine âşık Habibin bende-i ferman ola. 285

Bildim nice gezdim bu hikmete erince. 287

Eyle eziyet nefsine rûhun dilek bilmez ola. 289

Şerha şerha yareler bu sinemde hicrânımdır. 290

Bihamdillâh vel’minne ki dermandan haber geldi 292

Bir menzilde kalındı arzı hüner kalındı 294

Böyle idrâk eylemiş Hakk’tan bunu can bülbülü. 296

Zâhid yola ben kâilim ya sen beni, ya ben seni 298

Zâhid talebi Hakk’ta iken mal göründü. 300

Ten gemisin süremezliğin atsın yokluğu. 301

Küfr-ü zülfü yâr ile hayran olan anlar bizi 303

Vârı idrâk eyledinse orda vâr kalmadı 305

Kıl u kâli zâhidin hâl ehline hâl oldu. 307

Hasretin ben derdmendi zârı giryân eyledi 308

Onun için başıma bu kavga düştü. 310

Ol dilberin nâzın tenin mecnun olur divânesi 312


[1] Guş: f. Kulak.   Mc: İşitmek.

[2] Bar: i. 1. çubuk, sirik. 2. engel. 3. bar (içki içilen yer). 4. huk. baro. 5. su içindeki kum seti. 6. müz. ölçü çizgisi. f. (–red, –ring) 1. sürgülemek. 2. engel olmak. 3. sokmamak, almamak. edat -den baska, hariç

[3] Kaplayan

[4] Cünbân: f. “kımıldanan, kımıldatan, sallanan, oynayan, oynatan, hareket eden” mânâlarına gelir ve sıfatlar yapar.

[5] Ab: f. Su.   Mc : Yağmur.   Letâfet, güzellik.   İtibar.   Irz, nâmus.   Vakar.   Cilâ.  Keskinlik.

[6] Toplanır

[7] Dem-keş: f. Nefes çeken, soluk çeken.   Devamlı öten bir güvercin cinsi.   Kaval, ney gibi çalgıları devamlı üfürenler.   Bazı kuşların, kübbül gibi uzun uzun ötenleri.   Şarap içen

[8] Ham-keş: f. Bükülmüş, kıvrılmış, eğrilmiş.

[9] Anılırsın

[10] Sırr-ı ebî: Babalık sırrı

[11] Güz: Sonbahar

[12] ESKİ ANADOLU TÜRKÇESİ

Xlll. yy’ın  sonlarına kadar tek bir koldon devam eden Tük yazı dili, aynı yy’ın sonlarında dallanmalara uğramıştır. Doğuda Doğu Tükçesi (çağatayca), Kuzeyde Kuzey Batı Tükçesi (Kıpçakça), Batıda ise Güney-Batı Tükçesi (Oğuzca) adlarıyla anılan Tük yazı dilinde bugün kullandığımız yazı dilinin temelini Batı Oğuzcası (Anadolu’ya göç eden Tükler tarafından işlenerek yazı dili haline getirilen ) teşklil etmektedir.

Batı Oğuzca’sını gösterdiği değisimler göre devrelere ayırdığımızda Xlll-XV. Yy’lar arasında kullanılmış olan, içine Selçuklu dönemi Tükçesi’ni de alan Eski Anadolu Tükçesi devrinin ilk sırayı aldığını görüüz. Değişik kaynaklarda bu devrenin “Eski Osmanlıca”, Eski Tükiye Tükçesi “ adlarını da aldığı görülmektedir.

XV, asrın ll, yarısı bir geçiş devresidir. Bununla birlikte EAT’si devri özellikleri XVl. Yy boyunca devam etmiş ve XVll. Asırda da etkisin sürdümüştü.

Bu dil kullanımı özellikleri ile “bunun, anın, bularnın, onlarnın, bunun, şunun, onun, bularun (bunların), şularun (şunların), olarun onlarun) şeklinde yuvarlar ünlülü kullanılmıştır.

[13] Kesb: Kazanç. Çalışmak. Sa’y ve amel ile kazanmak. Elde etmek. Edinmek. Kazanç yolu. Kesad: Alış veriş durgunluğu. Kıtlık. Eksiklik. Verimsizlik.

[14] Hâk: Toprak Bâd: f. Yel. Rüzgâr. Soluk. Nefes

[15] Epsem/epsera:Suskunç

[16] Merkeb: (Rekb. den) Binilen vâsıta. Binilen şey.   Eşek.

[17] Ucb: kibir, gurur, kendini beğenme, ameline, yaptıkları işe güvenme.

[18] Leb: f. Dudak. Şefe.   Kenar.   Sahil. Kıyı.

[19] Lâfügüzaf: Boş söz

[20] Ayağının tozu göz sürmesi ile birdir

[21] Püser: (C.: Püserân) f. Erkek çocuk, oğul

[22] Tahmis: (Hums. dan) Bir şeyi beş kat veya beş köşe haline getirmek.   Edb: Bir şiirin her beytine üçer mısra ilâve ederek beşe çıkarmak

[23] Âl: Sülâle, soy, hânedan. Akrabâ ve taallukat.

[24] Beli: f. Evet.

[25] Zag: (C.: Ziygan) f. Karga ve kuzgun.   Fitneci, gammaz

[26] Güman: f. Zan. Tahmin. Sanmak. şüphe.

[27] Çerağ: f. Işık. kandil. Lâmba. Mum.   Kutlu, mutlu.   Otlak. Mer’a.   Otlama.   Tekaüd.   Talebe.

[28] Sikke: Damga. Nereye ve kime ait olduğunun bilinmesi için konulan işaret, mühür. Umumi damga.   Dirhem.   Para üstüne vurulan damga.   Düz, doğru yol.   Mevlevilerin keçe külâhlarının ismi.   Basılmış madeni para

[29] Mergub(E): Rağbet edilmiş. Beğenilmiş. Çok kıymet verilen. Çokları tarafından istenen.

[30] Sidre: ağaca teşbih ile benzetilen, yedinci kat gökte bir makam ismi.

[31] Beyt-i Ma’mûr: İ’mar edilmiş ev.   Melekler Kâbe’sinin bir ismi.

[32] Hilye: Güzel sıfatlar. Süs. Zinet. Cevher. Güzel yüz.   Kılıcın sapındaki veya kınındaki zinet.   Suret. Hey’et. Görünüş.

[33] Hâdim: hizmet eden, hizmetkâr.

[34] Maalim: (Ma’lem. C.) Dinî inançlara, itikadlara dair mes’eleler.   İzler. Nişanlar. Eserler.

[35] Dıraz: f. Uzun

[36] Yoluna

[37] Hudayî: f. Hudâlık, uluhiyyet. Allah’lık.   Allah Teâlâ’ya mensub.

[38] Turra: (Tuğra) Alındaki saç. Tura. Mühür. Pâdişah damgası. Pâdişahın imzası.   Kumaşın etrafındaki nişan ve işaret. Kumaşta ipekten çevrilen kenar.   Herşeyin ucu ve kenarı.

[39] Fenn: Hüner. Mârifet.   San’at.   Tecrübe.   İlim.   Nevi, sınıf, çeşit, tabaka.

[40] Ahu: f. Ceylân.   Gözleri çok güzel olan. Çok güzel göz.   Gazâl.   Mc: Dilber. Mahbub.

[41] Bu(y): f. Koku, râyiha.

[42] Hırz: Melce’. Sığınılacak yer.   Tılsım. Cenab-ı Hakk’ın muhafaza etmesine dair yazılı duâ.   Fık: Bir malın âdet üzere muhafazasına mahsus yer.   Muhafaza etmek.

[43] Hubb: (Hibâb – Hibb – Mehabbet) Sevgi, muhabbet, bağlılık, dostluk. Bir şeyi birisine sevdirmek.   Hulus, lüzum ve sübut.   Muhafaza ve imsâk.

[44] Fial: (Fiil. C.) Fiiller, yapılan şeyler

[45] Güzar: f. Geçiş, geçme.   Beceren, halleden, yapan.   Geçiren, geçirici mânâlarına gelir ve birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: Dem-güzar  : Zaman geçiren, vakit öldüren.

[46] Arak: rakı

[47] Nihan: f. Gizli, saklı. Bulunmayan. Mevcut olmayan.   Sır.

[48] Nikap: yüz örtüsü, peçe, perde, örtünme.

[49] Gurab: (C: Garbân-Egribe) Karga.

[50] Bahşayiş: f. Bağışlayış. İhsan. İhsan etmek. Afv. Atiyye

[51] Cevsak: Kasr, köşk, konak.

[52] Mahz: Safi ve hâlis. Katıksız. Sırf. Hâs. Hulus ile muhabbet.   Tâ kendisi.   Sadece.   Su katılmamış hâlis süt

[53] “Sen olmasaydın” nidası

[54] şübhesiz

[55] وَيَبْقَى وَجْهُ رَبِّكَ ذُو الْجَلالِ وَالاِكْرَامِ “Ancak azamet ve ikram sahibi Rabbinin zâtı bâki kalacak.” (Rahmân, 27)

 

[56] İshak: nebi, resul; bilhassa Allah Teâlâ için söz söyleyen kimse, kâhin, kehanet sahibi.

[57] Dedikodu

[58] Ayan: (İyân) Aşikâr. Belli. Herkesin bilebileceği ve görebileceği.

[59] Serviyle topu: Baştan ayağa. toplam, tüm, bütün, toptan, hepten

[60] Kadd: Boy, bos.

[61] Melîl (Melile): Kül içinde pişirilen ekmek.   Hararet, sıcaklık.   Üzgün, kederli. Melul.

[62] Kadîm: Eski zaman.   Başlangıcı olmayan. Uzun zamandan beri var olan.   Evveli bilinmeyen hâl ve keyfiyet

[63] Kesel: Tembellik. Uyuşukluk.   Yorgunluk.   Ağırlık.

[64] Kise: (Kis-Kese) f. Küçük-büyük torba kab.   Para kesesi. Kumaştan çanta biçiminde torba kab.   Yoğurt kesesi.   Para. Para hesabı. Öz para.   Kestirme yol.

[65] Kisve: Elbise. Kılık. Hususi kıyafet. Küsve. Kisbet

[66] İrgörür: Ulaştırmak, götürmek

[67] Habar: (C.: Habârât) İmzâ. Mühür, damga.

[68] Kizb: yalan; yalan söyleme.

[69] Aksa: En uzak. En son. Kusvâ. Nihayet. Irak

[70] Rehayab: f. Kurtulan.   Yolcu olan.

[71] Tuvan: f. Güç, kuvvet.

[72] Güman: f. Zan. Tahmin. Sanmak. şüphe

[73] Zalâm: Karanlık. Zulmet.

[74] Destar: f. Sarık, imâme, başa sarılan tülbent.

[75] Azbî Baba’nın divanında burası “ümmi zebân” geçiyor

[76] Mûr: olgun

 

[77] Nişin: f. “Oturan, oturmuş” gibi mânâya gelir ve başka kelimelerle birleşir

[78] Vura vura

[79] Giryan: f. Gözyaşı döken. Ağlayan.

[80] Baliş: f. Yastık.   Altın.   Nakit.

[81] Pister: f. Yatak, döşek.

[82] Allah Teâlâ şükür minnetle beraber

[83] mısrı dile: Gönül Şehri

[84] Dâsitân: (Dâstân) f. Destan, sergüzeşt. Geçmiş hâdiseleri anlatan nesir veya nazım halinde yazı.   Şöhret.

[85] Garre: Gafil kişi, gaflette bulunan kimse.

[86] Düşnam: f. Sövme, sövüp sayma, ta’n.

[87] Beli: f. Evet.

[88] Sûr: emin, güvenli

[89] İkan: İyi ve yakînen bilmek.   Sağlam bir iş.   Yakin hasıl etmek ve edilmek suretiyle bilmek.

[90] Rûşen: f. Parlak, aydın. Belli, âşikâr.

[91] Azbî Baba “ya o beni,  ya ben onu” yerine “ya sen beni ya ben seni olarak tahmiste kullanmıştır.

[92] Âmm: herkese âit, umuma âit, umumi.

[93] Lein: Vallahi eğer

[94] Tîg: f. Kılıç, seyf. Teber: f. Balta

[95] Cuş: f. Coşmak, kaynamak. Taşmak. Deprenmek

[96] Lâl: f. Dilsiz. Söz söyleyemiyen

[97] Dal: Ağacın ilk verdiği kol.   Kur’ân hattiyle yazılan () harfinin okunuşu (Ebcedi değeri dörttür.) Noktasız olduğundan “dâl-i mühmele” de denir.

[98] Serendib: (Hintçe) Hindistan’ın güneyindeki Seylân adasının ismi.

[99] Sarsar: Gürültü ile gelen pek soğuk rüzgâr, yel. Kasırga.

[100] Puhte: (C.: Puhtegân) f. Pişmiş, pişkin. Olgun, kâmil insan.

[101] Bîn: f. Kelime sonuna ilâve ile “gören, görücü” mânalarına gelir.

[102] Dahme: f. Mezar, kabir. Türbe.   Donanma geceleri atılan hava fişeği.

[103] İsfendiyâr: Efsânevi İran Hükümdârı, Gustaps’ın Oğlu. Firdevsi’nin Şahnâmesinde macerâları anlatılır.

[104] İki cihanda

[105] Müstetab: İyi, güzel, âlâ.   Devâ.

[106] İtab: paylama azarlama

[107] Fetih, 1

[108] Deyyar: Bir kimse. Ehad.   Yurt sahibi birisi.   Manastır sahibi.

[109] Ceyb: (C.: Cüyûb) Cep. Gömleğin (yarığı) açıklığı.   Yaka.   Kalb.  Geo: Sinüs.

[110] Gumme: Tasa, keder.   Kırba, tuluk gibi şeylerin derinliği.   Belirsiz mühim nesne.

[111] Galgale: Sür’atle gitmek.   Gecenin gitmesi.   Haber vermek.

[112] Sal: f. Sene, yıl.

[113] Ebced tekerlemesi

[114] Şifa yurdu

[115] Kâriban: f. Kervan.

[116] Sud: (Sevda. C.) Rengi kara olan şeyler. * Sevdalar. Ziya: parlak ak şeyler

 

[117] Mir’at. Ayine. Ayna. * Meşhur bir cins lâle.

[118] Zıllî: Gölge ile alâkalı.

[119] Vamık: Seven. Âşık, sevdalı. * Meşhur bir hikâyede Azra’nın âşığının ismi.

[120] Derdmend: f. Tasalı, kaygılı, dertli.

[121] Saye: f. Gölge. Dâye: çocuk hizmetçisi,

TAHMİS-İ DERVİŞ AZBÎ DİVAN-I MISRÎ 5. Bölüm 90-115


90

 

Hâne-i dilde gam yâr oldu mihmânım benim

Gece gündüz ağladırdı bana hicranım benim

Gözlerimden kanlı yaşlar akmada canım benim

Evvelimde dinmez idi âh-u efgânım benim,
Gece gündüz bitmez idi zâr-ı giryânım benim.

Nefsini fehmeyle cân ol ayn-ı ruh etsin seni

Kıl ferâğat eyle zahid çeke gel kayduyetini

Dinle hâlimden hikayet eyleyim kuş et et beni

Düştü aşk odu bu cânâ yaktı kül etti beni,
Kül olunca yanmaz oldu nâr-ı sûzanım benim.

Mazi-i müstakbeli oldum hayali âşk ile

Su gibi didare karşı ben akalı âşk ile

Varlığım eşyası sıdkım yıkalı aşk ile

Hâr-u hâşâk-i enâniyet yanalı aşk ile
Arş-ü kürsîden geniş açıldı meydânım benim.

Dilbera ahdin gamıyla yaralıyım yâralı

Kaydı medh u zemmi ettim sana gönül vereli

Olmuşum mânend mecnun veche sırrım göreli

Âr-u nâmus şîşesin yerlere çalıp kırmadan,
Vech-i Hakk’ı olmadı her yüzde seyrânım benim.

Herkesin halin bilir hakka iltica bulmaz dua

Eylemez her âşık dil hastaya lutfun ata

Her vefâ vaktinde hazırdır sana yüzbin cefa

Râhat ile istedim vaslını kahretti bana,
Derde düşüp ağlayınca güldü cânânım benim.

Bilmeyenler bilmedi her ânın ân luftf ile

Bilmedim elesti eğer şeytan lutf ile

Hâne-i tahkike hakk oldu mihman lutf ile

Top ile çevkânı sundu bana canan lutf ile
Bendedir amma görünmez top ile çevkânım benim.

Feyz-i Hakk geldi dile haddin aşırdı beni kim

Kaldırıp bisyar [1] sefer gam ile pişirdi beni kim

Cümle karımdan geçip şöyle şaşırdı beni kim

Hayret ender hayrete şöyle düşürdü gönlümü,
Şerh olunmaz bu dil ile şimdi hayrânım benim.

Sana ben sen dediğim için yine sendendir bana

Tabi’ emr u safa  vechi tendendir bana

Fânî ve bâkî bir oldu iki meskendir bana

Âlem ol vech-i âmâ’dır hayret andandır bana,
Bu vücûdum gamı örttü mihr-i rahşânım benim.

Âlemi gaybiden gelince ben ayan[2] iklimine

Çün dolaştım tâ gelince bu zaman iklimine

Olmuşum şâh-ı muazzam ben iman iklimine

İbtidâ azmeyleyince bu cihân iklimine,
Bir libâsım yok idi kim örte uryânım benim.

Sırrımı pinhân edip şerh eylesem bir hoş edâ

Fi’l-misli bir tığ-ı uryana[3] gılâf [4]olur şehâ

Arsa-i cisme gelince ruha cism oldu gıda

Hep birer kaftan verildi dostlarıma hem bana,
Anların dahi durur eskidi kaftânım benim.

Çünkü nur doğdu bu zulmeti illetin kaldırdılar

Nûru nâra nârı nûra arz edip bildirdiler

Cahili ağlattılar kâmilleri güldürdüler

Suya vardık anlar ile kapların doldurdular,
Ben de vardım testimi mahvetti ummânım benim.

Hakk benim halim bilir çün bilmeyen bilmez niçin

Der bana n’oldu görenler bâtının gülmez niçin

Zâhir ederdim gören der bu acep olmaz niçin

Derler imiş halka-i zikre girip dönmez niçin,
Ben dönerdim lîk gözden mahfî devrânım benim.

Sûretim derviş edip kendime bühtan eyledim

Kendi esrarımı fâş ettim ben âh kân eyledim

Kesret içre vahdet ettim nice seyran eyledim

Halka bir gez dönmeden ben nice devreyledim,
Bilmediler devrimi yanımda yârânım benim.

Hâlime haldaş olur yanımda yâri muharrem

Günde bir türlü libas nâzeninin bulup kim

Kim ki bu esrârı bildi bidi sırrına diyem

Yâr ile ahdeyledim gâh dağılıp gâh cem olam,
Tâ ezel budur anınla ahd-ü peymânım benim.

Gam-ı giryânım efendi gâh hayran tâ ebed

Gâhi ağlar inlerim gâh-i zâr u efgân tâ ebed

Gâh vahdet gâh kesret özüne seyrân tâ ebed

Anın için gâhı cem’im gâh perîşân tâ ebed,
Döndü kaldı üstüme cem’ü perîşânım benim.

Bir sözümden bin haber her kim arar oldu ise

Ehl-i sır olur yâri yâr-i gâr [5]oldu ise

Azbî’ya her kim benimle yâr-i gâr oldu ise

Devre-i Arşiyye’den her kim haberdâr olduysa,
Ol duyar ancak Niyâzî ilm-ü irfânım benim.

 

 

91

 

Dinle bu künhe sarâyıda nice mihman olur

Nice geldim nice gittim özüne seyran olurum

Gâh olurum âbad olurum gâhi virân olurum

Âdetim budur ezelden kevnde bir ş’en olurum,
Dirilip gâh cem olup gâhi perîşân olurum.

Zahidâ cân kuşu ile dinle ahvâlim benim

Nice oldu bendenin şehri hakikat meskenim

Çok temâşalar geçirdi cân olunca bu tenim

Bu cihânın halkına bir bir yolum uğrar benim,
Cem edip bunca kumaşı bir bedestân olurum.

Gâh dağ u gâh taş ve gâh mahzen gâh gâr[6]

Gâh âb u gâh hâk ve gâh ateş rüzgâr

Gâh vuslat gâh firkat gâh ağyâr gâh yâr

Gâh sehâb u gâh matar gâhî doluyum gâhi kar,
Gâh nebat u gâhi hayvân gâhi insân olurum.

Gâh rûşen gâhi zulmet gâh duman gâh pûs

Gâh Fransız gâh Maltız [7] gâh Hırvat Negrus[8]

Gâh Mikril gâh Gürcü gâh İsveç gâh Rus

Gâh Nasârâ gâh Yahûdî gâhî Tersân gâh Mecûs,
Gâhi Şia gâh olur Sünnî Müselmân olurum.

Gâh ağlar gâh güler men gâh şevka düşerim

Gâh yârim gâh ağyar gâh aşka düşerim

Gâh kasavet gâh kesâfet gâh zevka düşerim

Gâhî âbid gâhi zâhid gâhi fiska düşerim,
Gâhi ârif gâhi ma’ruf gâhi irfân olurum.

Gâh satılmış gâh kudurmuş gâh devirmiş gâh mûş[9]

Gâh koyun gâh keçi gâh öküz gâh kuş

Gâh buğday gâh başak gâh ısırgân gâh yemiş

Gâh olur bakır,  kalay u gâh olur altun gümüş,
Gâh olur âlemde her ma’denlere kân olurum.

Gâh kapristen dolaştım tez[10] bulundum çînede[11]

Gâh Tatar tohması oldum göründüm oyunda

Gâh bağdad ki Basra ki bulundum Konya’da

Gâh olur,  benden hakîr hiç kimse olmaz dünyada,
Gâhî Kâftan Kâf’a hükmeden Süleymân olurum.

Gâh kâmil gâh batıl gâh olur divâneyim

Gâh güle bülbül olurum şem’aya pervâneyim

Gâhi sarhoş ki ayık gâhi mestâneyim

Gâh olur bu harmân-ı âlemde ben bir dâneyim,
Gâh kamûyu câmî olmuş ulu harmân olurum.

Büsbütün bu âleme gâhi özüm Hünkâr olur

Gâhi bürdinada[12] her ne var ise bende var olur

Gâh kârım Hakk’a ikrar gâhice inkâr olur

Nâ’l tırnak arasından yerim gâh dar olur,
Gâhı Arş’u Kürsî’den yek âlî meydân olurum.

Gâhi şâdem gâh Hürrem gâh mâtem gâh gam

Gâh işret gâh cilve gâh sohbet gâh elem

Gâh a’raf gâh berzâh gâhi bir bâğ-ı irem

Gâh olur mevcûd mâ’dum gâh vücûdi ile âdem,
Gâh tecelliyle ayân u gâhı pinhân olurum.

Gâh sağ u gâh hasta ki abus [13]ve gâh neşat

Geh misafir geh mücavir gâh sahib geh sımad [14]

Gâh bâliş[15] gâh bister [16]gâh câme geh bisat [17]

Gâhî Dünya gâhî ukbâ gâhî mahşer gâh sırât,
Gâhî berzah gâhî cennet gâhî nirân olurum.

Geh hayvan gâh u pir ve gâh masum olurum

Gâh mevcud gâh mezkûr[18] gâh merhum[19] olurum

Gâh taş u gâh toprak gâh bir kum olurum

Gâhî Mâlik gâhî âteş gâhî zakkum gâh cahîm,
Gâhî hûrî gâhî gılmân gâhî rıdvân olurum.

Gâh ateş gâh çakmak gah kiprit gâh mum

Gâh ördek gâh turna geh köpütür gâh bum

Gâh hayr u gâh şerrim gâh uğurlu gâh şûm

Gâhî zerre gâh güneş gâhî kamer gâhî nucûm,
Gâhî arz u gâh semâ gâh Arş-ı Rahmân olurum.

İki âlem cilvegâhım gâh gelir gâh giderim

Gâh bâki gâh fâni gâh beter gâh yiterim

Gâh bir dilber olurum gâh dilber severim

Bunca sûretler libâsın gâh birbir giyerim,
Gâh soyunup cümlesinden şöyle üryân olurum.

Laklakıyla Azbî’ya benzer ki gönlün eğlenir

Sözlerimin her birine nice hikmet gizlenir

Sözlerinden sahn-ı irfan içre çok söz anlanır

Şimdi kesrette olan Âdem Niyâzî söylenir,
Âlem-i vahdet içinde sırr-ı Yezdân olurum.

92

 

Bu bendene eyle nigah lûtfeyle açıver yolum,

Verdim benim âh oldu âh lûtfeyle açıver yolum,
Eyle inâyet ya ilâhi lûtfeyle açıver yolum,

Ey kudret ıssı,  padişâh lûtfeyle açıver yolum,
Bağlandı her yânım şehâ lûtfeyle açıver yolum.

Ol nuru pâkin[20] hakkıçün ol abdi âlin[21] hakkıçün

Bu binbir adın hakkıçün hem şemsi cihan hakkıçün

Sırrı hakikat hakkıçün hem kainâtın hakkıçün

Şol ism-i zâtın hakkıçün cümle sıfâtın hakkıçün,
İzz-ü şânın hakkıçün lûtfeyle açıver yolum.

Beyt-i Muazzam hakkıçün hem arşı âzam hakkıçün

Havva âdem hakkıçün feyz-i mukaddem hakkıçün

İbrahim Ethem hakkıçün hem âb-ı zemzem hakkıçün

Ol ism-i azâm hakkıçün ol nûr-i ekrem hakkıçün,
Ol Fahr-i âlem hakkıçün lûtfeyle açıver yolum.

İrsâli [22]Kur’ân eyledin isâli imân eyledin

Taatı fermân eyledin yolunu âsan eyledin

Dertliye derman eyledin lûtfu firâvan[23] eyledin

Lütfûnla ihsân eyledin vaslınla handân eyledin,
Hicrinle hayrân eyledin lûtfeyle açıver yolum.

Fânide tutma meskeni bakide iste gülşeni

Savruldu ömrüm harmanı biçâre kaldım gör beni

Koymam elimden dâmeni[24] maksudumu ver bağını

Saldın şikâre hod Benî Âdem olup bulam seni,
Bağladı Dünya-yı denî lûtfeyle açıver yolum.

Verdim ehad ferd samed Azbî sana Hkk’tan pesend

Yok bende kibr u kin hased ey bî-zevâl bî-ebed

Çün lütfuna yoktur aded senden kerem dahi meded

N’etsin Niyâzî derd-mend etmiş anâsır kaydu bend,
Bilmem ilâhî gayr-i fend lûtfeyle açıver yolum.

93

 

Mukaddem pâkine secde eyledi beyt-ül haram

Lât Uzza yüzü üzere yerlere düştü o dem

Şanına levlâk Hakk’tan merhaba çağrıldı hem

Doğdu ol sadr-ı Risâlet bastı arş üzre kadem,
Saldı ol nûr-i Nübüvvet pertevin fevkal–ümem.

Âleme doldu sadâyı merhaba sad [25]merhaba

Âleme geldin mübârek mükaddeminle dilberâ

Sana ümmet oldu cümle enbiya ve evliyâ

Çalınıp tabl-ı beşâret geldi şâh-ı Enbiyâ,
Gulgule doldu cihâna kondu ol sâhib âlem.

Kıldı isbat-ı nübüvvet zatını isbât-ı hacer[26]

Vech-i nûru pakine haksın diye söyler şecer[27]

Pâkine yüz sürmeye müştâk idi cümle semer[28]

Nûr-i vechinden alındı encüm ü şems ü kamer,
Bahr-ı ilminden bilindi hikmet-i levh u kalem.

Çün senin mehdin ede ferdi[29] Cenâb-ı Kibriya[30]

Zât-ı pâkinçün dedi Dostum, Habibim Mustafa

Ârşla ferş melâik [31] mukaddeminden pür safâ

“Merhabâ yâ Mustafâ ey nûr-i ayn-i asfiyâ,
Merhabâ ey Sâhibü’l-mi’râc-ı fi-daci’z-zulem”

Zât-ı pâkinçün beyâna geldi kaf nun ayan

Sana şahım cümle ervâh mukaddes bendegân

El-amân ben derdimende kıl şefaat el-aman

Gelmeseydin âleme sen halk olunmazdı cihân,
Dostluğuna yaratıldı ey Nebiyy-i muhterem.

Seni idrâk etmede zâhid ki ihmal eyledi

Onu nefsi azdırıp yolunda idlâl [32]eyledi

Seni inkâr etmedi ol mâsiva âl eyledi

Biz günahkâr ümmete sen Şâhı irsâl eyledi,
Hamdü-li’llâh sana ümmet eylemiş ol Zî-kerem.

“yevme tüblâ”da[33] benimçün ümmetim değil deme

Ey tabibim sen sezâvar [34] ile merhem yarama

Azbî’yem biçâreyim sen çâre eyle derdime

Yâ Rasûlallâh şefâat kıl Niyâzî mücrime,
Şol zaman kim baş açık yâlın ayak kan ağlıyam.

 

 

 

94

 

Cemâlin ayni Yezdandır sözündür derde dermânım

Kaşın mihrabı ümmettir benim hem dinim imanım

Esirge bendeni lutfer Meded ey şâh-ı hubânım

Ayağı tozunu sürme çekelden gözüme cânım
Görünür oldu her gâhı gözüme vech-i cânânım.

Yeter ağlattın ey dilber bu ben biçâre hayranı

Yeter ey cefâ ettin yeter ey cismin cânı

Çün zâtın sırrı a’zâmdır ayan fehmeyledim onu

Niçin sevmeye cân anı ki anda buldu cânânı,
Yıkıldı kal’a-i fikrim yapıldı dinim îmânım.

Kapunda bendedir şehler veyâ âlemlerin şâhı

Cemalin pür ziya eyler hakikat şemsle mâhı

Ayan olsun bize Yâ Rabb hidayet şehrinin râhı

Çü bildim vech-i cânânı kamûda sezdim Allâhı,
Fenâyım Hakk-ta Vallâhi ne bilim kaldı ne dânım.

Yüzündür “Vedduhâ” “Tâ-sîn” dudağın “Kâf vel Kur’ân

Özündür aynı beytullah sözündür camii kur’ân

Çü cismin sure-i nur’dur kaşın hem âyeti sübhan

Buluştu bir ten ü bir cân bu mülkü ettiler seyrân,
Niyâzî’den görünen ol ben ancak ad ile sânım.

 

 

 

95

 

Kaydı müstakbelle mazi mihnette bi gamım benim

Lâ ve illâ remzini fehm edeliden ekremim

Bir meleki simadan ayrıldım onun için sersemim

Ol menem kim vâkıf-ı esrâr-ı ilm-i Âdemim,
Kâşif-i genc-i hakikat hem hayât-ı âlemim.

Eğer uysun isteyen zât-ı sıfâta hem nişin

Benden öğrendi bugün ebcedi hem ehli yakîn

Bendedir harfin sukûnu hâtemi oldu emin

Bende mahfî oldu gaybül-gaybın esrârı hemîn,
Bendedir sır-ı emânet ana kenz-i mübhemim.

Âşıkım bahri tevekkül içre kendim salmışım

Râh-ı aşkta o mâhin cümle vârım vermişim

Fakr-ı tamme sabr ile mânend[35] mecnun olmuşum

Ben cemâl-i Hakk’ı cümle şeyde zâhir görmüşem,
Bu merâyâya anın için baktığımca hurremim.

Maksadı ukbaya herkes fâniden ermiştir

Ayn-ı fânidir cihanda kefti[36] nefs olmuş durur

Olmadan evvel nice âşıklarınolmuş durur

Her sözüm miftâh-ı kufl-i “küntü kenz” olmuş durur,
Hem dem-i İsâ ile herbir nefiste mahremim.

Olmadan vâkıf benim hâl-i dil pürdür deme

Sözlerim gûş eyleyip halt kelâm etmiş deme

Her sözüm bin hüccet oldu sırrı Hakk’tan mahreme

Cümle mevcûdâtı verdim ben vücûd-ü vâhide,
Zât u esmâ ve sıfâtın ile hâlâ yek demim.

Sanma bir bigâne var benden bana hep âşina

Onsekiz âleme âyineyim ben zâhidâ

Hem adât hem tasavvuf Hakk bana kıldı ata

Yerde gökte her ne kim var bağludur bâşı bana,
Âşikâre vü nihâne ben tılsım-ı â’zâmım.

Tâlibi râhı Hüdâyım Hakk’a hem râh olmuşum

Men ârefnâ sırrına sırrımla âgah olmuşum

Azbî vechim âleme verdi ziyâ mâh olmuşum

Ben o Mısrî’yem vücûdum Mısrına şâh olmuşam,
Hâdisim gerçi velî ma’nîde sırr-ı akdemim.

 

 

96

 

Yapılmak kasdım virâne geldim

Bilmeğe seni seyrâne geldim

Ezel âleme mestâne geldim

Aşkın meyine ben kana geldim,
Şevkin oduna hoş yana geldim.

Varların ve yoklarını atmışlar

Su gibi didâra karşı kılmışlar

Âşıklar meydana aşka çıkmışlar

Şem’i tevhidi gördüm yakmışlar,
Gitti kararım pervâne geldim.

Visâlî sırrına layık layıklar

Arz eder sıdkın sadık sadıklar

Girmiş meydana bağrı yanıklar

Halka-i zikri kurmuş âşıklar,
Ben de sahnında cevlâna geldim.

Yummuşum destim[37] ferdâ[38] derdinden

Şikâyet etmem cefâ derdinden

Ben beni bilmem mevlâ derdinden

Mecnûnum bugün Leylâ derdinden,
Neylerim aklı dîvâne geldim

Bir yere gelmiş hep biçâreler

Haddin işitti  geldi ol âvâreler

Arzuhal etmeğe yâre vâreler

Derdi cânânın açtı yâreler,
Bağrım üstünde dermâne geldim.

Müntazırım bir dilberin emrine

Bel bağladım onun cümle re’yine

Gece gündüz kul yalvarır Rabbine

Ümmî Sinân’ın hâk-i pâyine,
Sürmeğe yüzüm sultâna geldim.

Yâr lutfu bana var neden imiş

Mihnetim rahatım kârımdan imiş

Azbî’nin dermânı zârından imiş

Yâremi bildim Yârimden imiş,
Bunda Niyâzî Lokmân’a geldim

 

 

97

 

Ol şehî âlemlerin emrine kurban olayım

Lûtfuna can vereyim kâhrına kurban olayım

Her gülü nûr saçanın hârına kurban olayım

Kapısında bende-i mûruna [39]kurban olayım

Ol cihânın fahrinin sırrına kurbân olayım,
Hutbe-i levlâke inen şânına kurbân olayım,

“Kâb-ı kavseyni ev ednâ”sına kurbân olayım,
Ben anın ilmiyle irfânına kurbân olayım,
Ben anın esrâr-ı mi’râcına kurbân olayım.

Alî nurdur Muhammed nur Ebübekr ü Ömer Osmân

Bular bir cism-i vâhiddir hakikat perdesi ihfâ

Bu bir sırdır beyân olmaz beyân olsa ayân olmaz

Dış ilde söyleyen bilmez iç ildedir bilen[40]

Ol Ebûbekr u Ömer Osman Ali dört yâridir,
Ol Risâlet bağının anlar gül-i gülzârıdır,
Cümle Ashâb hidâyet râhının envârıdır,
Ben anın Âline Ashâbına kurbân olayım,
Ben anın Ashâb-ü ahbâbına kurbân olayım.

Nâsı gâfilden bunlar çekti nice cerü cefa

Hem İmâm Ali Hâdî hem o şâhı evliya

Rehberi râhı tarikat oldu çün Musâ Rıza

Ol Hasen Askeri der nesli pâki Mürtezâ

Ol Hasan hazretlerine zehr içirdi eşkiyâ,
Hem Hüseyn oldu susuzluktan şehîd-i Kerbelâ,
İkisidir asl-ü nesl-i Âl-i Mustafâ,
Ben anın Âline evlâdına kurbân olayım,
Ben anın evlad u ensâbına kurbân olayım,

Devleti uzma bilenler bu fenâda zilleti

Tâ kıyamet bellidir elhamdülillâh kıymeti

İki âlemde helâldır Hakkın ona hücceti

Ehli imânın yanında “fedhulû”[41] dur cenneti

Cümle ümmetten hayırlıdır o şâhın ümmeti,
Ümmetine cümleden artık eder Hakk rahmeti,
Enbiyâ anınla buldu bunca lûtf u izzeti,
Ben anın lûtfuna ihsânına kurbân olayım,
Ben anın envâ-i eltâfına kurbân olayım,

Hakkı ikrâr eylyenler yüce devlet buldular

Sırrı illâ’llâhla onlar paslı kalbi sildiler

Vechi pâkin mazharı zât  ilâhî bildiler

Müjde vaslı Hüdâ’dan Azbî cümle geldiler

Her ne denlü Enbiyâ vü mürselîn kim geldiler,
Ümmeti olmaklığı Hakk’dan temennî kıldılar,
Evliyâ ana Niyâzî kul u kurbân oldular,
Ben anın ayağının tozuna kurbân olayım,
Yoluna gidenlerin izine kurbân olayım.

 

 

 

98

Mükerrem oldu çün Ahmed mukaddem

Müahhirdir mükaddemdir mükerrem

Sıfât-ı zâtla Hakk’tır muazzam

Hüdânın sun-ına âyîne âlem,
Düşüptür sâni’in mir’âtı Âdem
.

Ona Levlâke Levlâk[42] demiştir

Onun şânını muazzam eylemiştir

Özün fehmet kime ne cân demiştir

Odur Âdem ki nefsin tanımıştır,
Oluptur Hızr-ü İlyâs ile hemdem.

Basiret ehlidir sahibi temâşa

Görür birlikte eşya müheyya

Onun dersi budur “nahnü kasemna”

Ne görürse iyi kem zîr ü bâlâ,
Görür öz nefsini her baktığı dem.

Bu remzi fem eder mi ayni bizzat

Seni idrâk içindir cümle âyat

Gelir özü varlığından küllü zerrât

Eğer râî eğer mer’î vü mir’ât,
Kamunun aslıdır Âdemdeki dem.

Velilerdir edenler nefsi islah

Eder bir noktadan cevalan ervâh

Bulur ıslah olanlara iflâh

Göründü bahr-ı kândan bunca emvâc,
Olur zâhir gider yine kalır yem.

Özünü bilmeyen özdür zevâyid[43]

Özünü bilmeyen bulamaz fevâid [44]

Ezelden böyle kılmış Hakk vâid [45]

Bu âlem de bahirdir hem mevâlid,
Eder emsâlini tecdid demâdem.

Gece gündüz yatıp içmek yemeği

Tuz etmek[46] hakkını bilmemeği

Acep Mevlayı isbat eylememeği

Aceb misli demek gayri demek mi
Yahut aynî mi,  yâ cem’imi desem.

İki âlemde kârı let [47] yemektir

Özünü bilmemek kuru emektir

Bunu idrâke çok emek gerektir

Bilen ayn-ü bilmeyen gayr demek,
Budur şâfî cevap “allâh-ü â’lem”

Veli vahdette ve kesrettedir gayr

Dahi kesrette ve işrettedir gayr

Görür mevlâyı ve sohbettedir gayr

Özü evvelkidir sûretle dürür gayr,
Ki yani can odur terkib o demem.

Nedir bir veche bunca lutf u izzet

Bu muayyenden bulandı bunca kudret

Bize “irciî” haktan geldi hücceti

Ki zirâ can bir oldu çok sûret,
Budur kavl-i muhakkik hem müsellem.

Nedir bu yerde olur hâli ûla

Niçin illet olur yâ kâlî ûlâ

Nedir arz ederler kâlî ûlâ

Desen niçün bilinmez hâlî ûlâ,
Çün oldur sonra niçin der ki bilmem.

Niçin cebbâr olur ismi gayuru[48]

Neden cânın bu cism oldu kubûru

Bu yüzden oldu çün sâni’[49] umuru

Tegayyürden bilinmezlik zuhûru,
Birlikten dürür dediği bilsem.

Mükerrem eyledi rûh âb keblî [50]

Nitekim bülbül ister buyu gülü

Niçin diri ölür ya ölü diri

Niceyse neş’e-i ulâda gönlü
O zevki arzular Sânî de bî-kem

Ezelden bize fermân çünkü candır

Diri olmak ölüden pes ayandır

Bu âşk ehline maşuktan nişândır

Taleb evvelki zevkî hükm-i candır,
Cehl terkibinin hükmü ol epsem.

Gelen mest giden mest duran mest

Hüdânın varlığıdır niyetle dest

Vahdet u kesrettedir bizim elest

Kamû bir noktadır ilm ancak ey dost,
Çoğaldıkça dolar kalbe hemm u gam.

Gönülle Azbî hayret içre kaldı

Gönülden kuru tecelliden ferdi buldu

Halas-ı gam olup şâd oldu güldü

Niyâzî taht-ı “bâ”da nokta oldu,
Ali’nin sırrına olalı mâhrem
.

99

N’ola birkaç gün ey gafil yüzüne gülsün bu dünya

Pişmanlık mukarrerdir sonunda hasretâ veylâ[51]

Elinde fırsatın var iken gel ömrün eyleme fenâ

Gözün aç perdeyi kaldır duracak yer mi gör Dünya,
Kati mecnun durur buna gönül verip duran insan.

Sana âşık olan insan niçin canın nisâr [52]etmez

Alınmış[53] lezzeti nefse özünü Hakk’a yâr etmez

Sana hâl ehlinin bendi niçin bilmemeğe kâr etmez

Kafeste tutiye sükker verirler hiç karar etmez,
Aceb niçün karar eder bu zindâna giren insan.

Fenâ dünyaya aldanmış demi nez’înin[54] eğmezsin

Hevâyı nefsine uyup sen Allah’tan utanmazsın

Uyarsın nefse şeytâna mekri haşra inanmazsın

Ne müşkül hâl olur gaflette yatup hiç uyanmayıp,
Ölüm vaktinde Azrâil gelince uyanan insan.

Hüdâ’dan yüz çevirmiş sen seni bende eylemiş sevda

Ne zikrin vârına fikrin var, hanî ahdin sen uya

Sana matlup yeter dünyana lazımdır sana ukba

Kararmış kalbin ey gâfil nasihat neylesin sana,
Hacerden katıdır kalbi öğüt kâr etmeyen insan.

Olur, hep dediğim bir bir görürsen akıbet elbet

Ne özrünü tutar Mevlâ olurmu hiç Hakk’a illet

Halas et kendini gamdan bekaya etmeden rihlet

Bu derdin çâresin bul sen elinde var iken fırsat,
Ne ıssı sonra âh u zâr edüp hayfâ diyen insan.

Hüdâ’dan olmagıl hâli nazr kıl ayn-i resmine

Sakın aldanma nefsine terahhüm eyle cismine

Sözündür tatlı sükkerden dediler Azbî ismine

Niyâzî bu öğüdü sen ver evvel kendi nefsine,
Değil gayriye andan kim tuta her işiten insân.

 

 

100

 

Dilde zikri fikri Kur’ânımdır Allâh hû diyen,

Bâtınımda dinim imânımdır Allâh hû diyen,

Bana Hakk’tan lutfu ihsanımdır Allâh hû diyen,

Tende cânım canda cânânımdır Allâh hû diyen,
Dilde sırrım sırda sübhânımdır Allâh hû diyen.

Cümlede eşyada görünmüş zahida isbatı Hakk

Her sıfatıyla göründü âşıka bu zâtı Hakk

Zahidâ çün zat-ı haktır ârife mirât Hakk

Dest-i kudretle yazılmış yüzüne âyât-ı Hakk,
Gönlümün tahtında sultânımdır Allâh hû diyen.

Onsekiz bin âlemin oldu zâtı Hakk’ın zerresi

Her sıfat içre göründü nuru zatın şu’lesi

Her yanından bakarsın şem’i vahid çehresi

Cümle â’zâdan gelir zikr-i “Enel Hak” nârası,
Cism içinde zâr u efgânımdır Allâh hû diyen.

Âşk ile cennet olur düzah[55] olursa meskeni

Herkesin bir derdi var yoktur meni illa seni

Âşkıyla hâk can etsem sezâdır bu teni

Geceler tâ subh olunca inledir bu dert beni,
Derdimin içinde dermânımdır Allâh hû diyen.

Mâye-i sırrı Muhammed âdemin sülbündedir

Ol veledi sırrı ebî fehm eden aslındadır

Her kesin matlubu yine herkesin kurbundedir[56]

Yere göğe sığmayan bir mü’minin kalbindedir,
Katremin içinde ummânımdır Allâh hû diyen.

Kim ki “mazağa’l- basar”[57] dır seyr eder bu sırları

Ehli âşkın lâ ve illâ dan geçti mühtedi

Gel düşe postun hû hû makamın ola eri

Kisve-i tenden muarrâ seyreder bu gökleri,
Çark uran abdâl-ı uryânımdır Allâh hû diyen.

Müminin mümin olanlara Azbî’ya mir’âtıdır

Herkese kim yahşi yaman çün Hüdâ sıfatıdır

Her ne söz kim söyledimse bil Hakk’ın ayatıdır

Her kişiye kendiden akreb olan dost zâtıdır,
Ey Niyâzî dilde mihmânımdır Allâh hû diyen

101

Bu dildeki efkârım yağmadır alan alsın

Hem yâr ile ağyar yağmadır alan alsın

İmân eyle ikrar yağmadır alan alsın

Sevdim seni hep vârım yağmadır alan alsın,
Gördüm seni efkârım yağmadır alan alsın.

Âzadeyim efgende kayd-u gam medfeninden

Düzah eyle cennetten külhan eyle gülşenden

Hep minnetimi kesdim elinden ve yerinden

Aldı çü beni benden geçtim bu cân u tenden,
Aklım dahi her vârım yağmadır alan alsın.

Bu künhüne yalancının zehriyle balın yuttum

Dünya ile ukbayı bir pula alıp sattım

Çün dostu ayan gördüm efkârımı dağıttım

Ben varlığımı attım dost varlığına yettim,
Her usluya bazârım yağmadır alan alsın.

Sen canla cânâna geçtim sır ile candan

Hem nâmla nişandan hem küfrü ile imandan

Abâdile[58] ve yâranım bu ahd ile peymânından

Geçtim ben âd u sandan çıktım ben o dükkândan,
Hep ırz ile vakârım yağmadır alan alsın.

Çün ahd ile ikrârım bir oldu kamu varım

Nur ile budem nârım yârim eyle ağyarım

Ben kuşdilin anlarım dil Attar’ım

Geldi dile dildârım buldum gül-i gülzârım,
Şimden gerû hep vârım yağmadır alan alsın.

Her kande ki ey dilber baktım ise hazırsın

Çünkü Hakk’ı özün duydu her vechile zahirsin

Ey dil nice bir bilmem bülbül gibi şakırsın

Sen gâib u hâzırsın her hâlime nâzırsın,
Ahvâl ile etvârım yağmadır alan alsın.

Hakk oldu benim benim varım hiç kalmadı inkârım

Mahv oldu kamu karım şâd oldu dil zârım

Hem bir gülü bir hârım hem şeş ile hem çârım[59]

Çün buldu gönül yârim terk eyledim ağyârım,
İmân ile zünnârım yağmadır alan alsın.

Azbî ederim efgan hicrinle olam nâlan

Kalmadı gam niran yâr oldu bana canan

Kalmaz bana isyan bu nefs ile hem şeytan

Mısrî’ye vücûb imkân bir oldu kamû a’yan,
Tâat ile ezkârım yağmadır alan alsın
.

 

 

 

102

 

Ne ma’niden seçer zâhid ki bilsem lâ’yı illâ’dan

Sıfat-ı zâtla Hakk’tır göründü sırrı müsemmâdan

Ne ma’niden göründü Hakk bilindi vechi leylâ’dan

Elâ, ey Mürşid-i âlem haber ver ilm-i Mevlâ’dan,
Elâ, ey mânâ-i Âdem
haber ver remz-i esmâdan.

Ne sırdır Kevseri sahbana [60]sırdır cennet-ül me’vâ

Ne sırdır mihnet dünyana sırdır âlemi ukba

Ne sırdır sırrı ev-ednâna sırdır nüshâ-i kübra

Ne sırdır Âdem ü Havvâ,  ne sırdır “allem-el esmâ”
Ne sırdır Sidre vü Tûbâ haber ver arş-ı âlâdan.

Ne sırdır ya şebi [61] isneynene[62] sırdır Seyyid-ül Kevneyn[63]

Ne sırdır kurret’ül ayn[64] ne ma’na nedir harfeyn [65]

Ne sırdır kuvvet-i dâreyn ne sırdır mâtem-i şadeyn

Nedir dillerdeki ilmeyn,  nedir ya remz-i Zülkarneyn,
Ne yerdir Mecmau’l-bahreyn haber Hızr u Mûsâ’dan.

Ne sırdır bende-i ednâna sırdır şah ile dânâ [66]

Ne sırdır dağla sahrana sırdır Nil ile derya

Ne sırdır Künbed-i Hadra [67] ne sırdır Mescid-i Aksa

Ne yerdir merkez-i ednâ nedir tâ halka-i vustâ,

Bilinmez Devr-i Kübrâ haber ver sen bu suğradan

Ne sırdır matla’i ulya[68] ne sırdır makta’i efnâ[69]

Ne sırdır bu mehyi Garâna ne sırdır künbedi Mina

Ne sırdır nefsle man’nana sırdır tende rûh ayâ [70]

Kimindir feyz-ü hem ihyâ ne sırdır hem dem-i İsâ,
Nedir Meryem
’deki deryâ haber ver dürr-i yektâdan.

Nedir mü’minin ikrârı nedir münkirin inkârı

Nedir âşkın asârı [71] nedir sırrın küfrün izhârı

Ne sırdır âşıkın yâri ne sırdır yârin ağyârı

Nedir Kur’ânın esrârı,  nedir esrârın envârı
Nedir Mehdî
’nin etvârı haber ver sırr-ı esrâdan.

Nedir nefs ve nedir şeytan ve nedir adl ve nedir güfran

Nedir din ve nedir iman nedir ısyanla tuğyan

Nedir Azbî  nedir insan nedir insandaki bu ân

Nedir Mısrî,  nedir Ken’ân, selîm kimdir ya kimdir ân,
Haber verdi bunu Kur’an haber ver seb’i kurrâdan.

 

 

103

 

Teşebbühe[72] behre[73] mend[74] olmaz rızadan almayın izin

Dönen mürşid izinden ol kimin mürşid bilir izin

Gözüne sürme kim çeker pirinin ayağı tozun

Şeha yüz döndüren senden kime dönse gerek yüzün,
Gözün yuman cemâlinden kime açsa gerek gözün.

Recasını kesen senden bulur mu derdine derman

Olanlar ehli imandır cemâlin seyrine hayran

Sana meftun olan miskin olur hem zar u sergerdân [75]

Seni terk eyleyen insan bulur mu cismine ol can,
Yüzünde âyeti Rahmân okur her kim siler tozun.

İzini izleyin kimse himâre [76]kurtarır başın

Münevver eyler ol izden hemişe[77] bu için taşın

Şehâ her kim ki medh eyler gözünden akıtır yaşın

Saçınla kirpiğin kâşın heme evsâf-ı nakkâşın,
Şehüm yoktur ayakdâşın kim ileri süre ferzin.

Ebu Cehl etmedi gitti Rasülü Ekrem’e secde

Yüzün döndürmedi Hakk’a edenler âleme secde

Bilenler vechi rahmânî ederler âleme secde

Buyurdu Hakk ki Kur’ânda edeler Âdem’e secde,
Div-ü şeytân o kim bunda kabul etmez Hakk’ın sözün.

Bugün bir zerreden Hakk’ın göründü bi-hisab fendi

Bu fendi fehm eden ârif bilir esrâr-ı mânendi [78]

Çün Azbî bendeyim şimdi muhakkik kuluyum kendi

Kaşın mihrâbını şimdi Niyâzî kıble edindi,
Kati çalıştı süründü yöneldince sana özün.

 

 

104

 

Fenâ dünyaya mayil n’idersin

Sonunda göç olan fâlı n’idersin

Pişman olduğun hâli n’idersin

Gönülden zikre eyle iştiğâli
Zikirden gayrı iştiğâli n’idersin.

Eğer tekmil edeyim dersen kemâli

Görüne sana yârin sırrı hâli

Sana yüz göstere nûru visâli

Yöneldigör Hakk’a akl ü hayâli,
Bu halden gayri ahvâli n’idersin.

Hakikat bi-şeriât oldu kâfir

Hakikatle eğer olmazsa mâhir

Ne lazım sana ahvâli tefâhür[79]

İbâdet acısın bu nefse tattır,
Amelden olmağıl hâli n’idersin.

Olanlar katil nefs oldu çün hâs

Cedel kıl düşmanına misli kısâs

Kâtî sa’yet tâ bula canın halâs

Amel oldur ki anda ola ihlâs,
Hulûs olmayan â’mâli n’idersin.

Metânet hâsıl ettinse bu fende

Göründü ise muhabbet her dininde

Gözün aydın ola dâim öğünde

İç ol zehri ki bal olsun sonunda,
Sonunda zehr olan balı n’idersin.

Mal için dünyaya olma efgende[80]

Olanlar olamaz çün Hakk’a bende

Karıdâşın var ise keriminde

Derüp Dünyayı cem etme önünde,
Seninle kalmayan malı n’idersin.

Unutma kahrı Hakk’ı lutfu Hakk’ı

Vech-i yâre âyeti İhlâs oku

Sahn-ı âşka bülbül-asa[81] gel şakı

Ko mekri aldatıp gezme bu halkı,
Bu mekr ü fitne vü âli n’idersin.

Hilâfın eyle nefsin ola makhûr[82]

Ola cisminde ruhun ola ma’mur

Lisanında ola esrâr-ı Mansur[83]

Gönül ikbâli halka olma mağrur,
Gönülsüz olan ikbâli n’idersin.

Sözü çün söyleme sohbet-i uzatma

Sakın bir söze yüz bin dâhi katma

Sakın bir kimseye sen bir dil uzatma

Riyâ ile bu halkı gel azıtma,
Ko tâc-ü hırka vü şâlı n’idersin.

Kuru irfan ile matlup bulunmaz

Yorulmadan beğim menzil alınmaz

Bugün ağlamayan kes erte gülmez[84]

Kuru lâf ile maksûd ele girmez,
Yürü hâl ehli ol kâli n’idersin.

Hüdâ yoluna doğru gittinse

Elest ikrârını gözettin ise

Bu âlem varlığından yettin ise

Fenâ ender fenâya erdin ise,
Ferâgat ehli ol hâli n’idersin.

Bu cümle aklı milâh [85] eyle evvel

Ruhun ismini fettâh eyle evvel

Dilin zabt eyle islâh eyle evvel

Ko halkı nefsin islâh eyle evvel,
Salâh ehli ol ıdlâli n’idersin.

Bu Azbî’yi sa’yle Hakk’ı bulurmuş

Bilirmiş tâlibin matlup görürmüş

Hüdâ herkese maksudun verirmiş

Niyâzî isteyen Hakk’ı bulurmuş,
Gel imdi iste ihmâli n’idersin.

 

 

 

105

 

Ey nice nâçâre el-hak feyzini ızhâr eden

Ey nice uşşâkı zârî zâr sergerdân [86]eden

Nokta-i esrârı zâtım günde bin devrân eden

Ey bu cümle kâinâtın aslını bir cân eden
Âdemi kudretle ol cana sevip cânân eden.

Oldular ayni müsemmâ “allem-el esmâ” ile

Erdiler zât-ı Hüdâya her sıfatından Lâ ile

Kadrimiz idrâke geldin sırrı “mâ-evhâ” ile

“Allem-el esmâ” ile hem tâc-ı “kerremnâ” ile
Arş-ı âlâda melekler cem’ine,  Sultân eden.

Dest-i kudretle bu vechi Âdemi tasavvur eden

Zâtına secde emrin Âdeme takdir eden

Her sıfatı Âdemin vechinde Hakk’ı ta’mir eden

Vechi Âdemle cihân fânûsunu tenvir edip,
Künhü zâtına o vechi hüccet ü burhân eden.

Rûyuna âyine kıldı ruyuna Hakk’ı Âdemin

Olmaya harf u nidâsı bil bu ismi a’zamın

Çün Elest bezmi bu demdir ettin akdemin

Evveli Âdem,  sonun hâtem kılup bu âlemin,
Hâtemi Mahmûd-u Âdemi zübde-i insan eden.

Bâisi[87] ihyayı âlemi Ahmed’in zâtın kılıp

Hem sıfat ilmine muharrem Ahmed’in zâtın kılıp

Hem muahhir hem mukadem Ahmed’in zâtın kılıp

Nokta-i pergâr-ı âlem Ahmed’in Zâtın kılup,
Sırrını kutb-ı hakîkat mazhar-ı Rahmân eden.

Görünür her kande baksam çeşmime didâr-ı Hakk’ın

Şüphesiz hakk-al yakîndir eyleyen ikrâr-ı Hakk’ı

Oldu şeytan vechi Âdemden eden inkâr-ı Hakk’ı

Enbiya vü Evliyâ hep mazhar-ı envâr-ı Hakk,
Mustafa’da her şuûnun cem edüp bir şe’n eden.

Çünkü cân sultânı oldu nefs-i bed mekkârenin [88]

Yani esmâsı bir oldu seb’âi seyyarenin [89]

Mısrîdır sultan Azbî kemteri âvârenin

İsmi resmi mahv iken bu âciz ü bî-çârenin,
Nâmını Mısrî verüp dillerde âd u sân eden.

 

 

 

106

 

Ormanlıktan çıkmadın bostanı arzularsın

Cehlinden kurtulmadan maanî arzularsın

Cehennemde yanımdan cananı arzularsın

Nâdanı terk etmedin yârânı arzularsın,
Hayvânı sen geçmedin insânı arzularsın.

Bir bakar körsün heman zahir Hakk’ı seçmedin

Pir-i muğani [90] bulup bari yüze içinden

Ruhunu sen bilmedin gizli sırrı açmadın

Sen bu evin kapusın henüz bulup açmadın,
İçindeki kenz-i bî-pâyânı arzularsın.

Sen bir oda yapmadın kapın vârına bucak

Geldin odun kesmeğe ne baltan var ne nacak

İçmeğe geldin gibi oldu şaraba yasak

Taşra üfürmek ile yalunlanır mı ocak,
Yönün Hakk’a dönmedin ihsânı arzularsın.

Zülmete dûş eylemiş bu nuru siyah seni

Aldadı bu âlemin ızzî ile câh senî

İblise yâr eyledi yâr vesveseli râh-ı seni

Dağlar gibi kuşatmış benlik günâhı seni,
Günâhın bilmeden gufrânı arzularsın.

Nefsle bizim Hakk’a kimse yakîn olamaz

Ettiğin ki kimsenin tevbe ile bakılmaz

Zahire olup bilmedin batın ile alınmaz

Cevizin yeşil kabını yemekle dad bulunmaz,
Zâhir ile ey fakîh Kur’ânı arzularsın.

Aferin olsun sana arz-ı hüner kılmadın

Yar sana rahmetti ağlamadın gülmedin

Tütüne mekrûh dedin çünkü şarab bulmadın

Şarâbı sen içmedin sarhoş u mest olmadın,
Nice Hakk emrine fermânı arzularsın.

Mayalanıp taşmadın ocağını aşmadın

Bahri gama düşmedin öz-dil için koşmadın

Dağ ve beli eşmedin dertli olup şaşmadın

Gurbetliğe düşmedin mihnete sataşmadın,
Kebab olup pişmedin büryânı arzularsın.

Yatup kalkacağın yok evin yok bucağın

Bucakta nacağın[91] yok bir ulanmış[92] evin yok

Dilde gam ve dağın yok kurbana bıçağın yok

Yabandasın evin yok bir yanmış ocağın yok.
Issız dağın başında mihmânı arzularsın.

Hâli sanup meydânı arz u hüner kılmadı

Yeri göğü doluştum kendi özümü bilmedim

Subh u mesa[93] Zâhid ağlamadın gülmedim

Ben bağı ile bostanı gezdim hıyâr bulmadım,
Sen söğüt ağacından rummânı arzularsın.

Varile var-ı ayn olur pire çıkan iziyle

Özünü Hakk’tan görür hemdem olan öz ile

Azbî bugün er görür bu göz ile

Başsız kabak gibi bir tekerleme söz ile
(Yunus) leyin Niyâzi irfânı arzularsın.

107

 

Bildiğinden geçmedin irfânı arzularsın

Bir pirden el almadın rahmânı arzularsın

Derdi Hakk’ı çekmedin dermânı arzularsın

Cânını sen terk etmedin cânânı arzularsın,
Zünnârını kesmedin imânı arzularsın.

Bir sözünden bin kere deli gibi dönersin

Bir bî-ziya fersizsin san za’mınca [94] yenersin

Telsiz çöğür[95] çalarsın ezgisizce uyanırsın

Şol uşacıklar gibi binersin ağaç ata,
Çevkânı ile topun yok meydânı arzularsın.

Sen Ermeni kişisin nefsine kul olurken

Nefsine oldun nedim[96] dar-ı Hkk’a gelirken

Bilmeyesin kendini gayriye pend[97] verirken

Karıncalar gibi sen ufak ufak yürürsün,
Meleklerden ileri seyrânı arzularsın.

Âşkla çün yelersen Hakk suyuna kanarsın

Her ne ki görürsen ona elin salırsın

Sân cennete dalarsın bulduğunu çalarsın

Topuğuna çıkmayan suyu deniz sanırsın

Sen katreyi geçmedin ummanı arzularsın

Kendini görme ölü cehlile kalma geri

Yer ile bugün kamu Hakk ile olmuş dolu

Etme özün gaygulu Azbî gedalık eyi

Var sen Niyâzi yürü atma okun ileri,
Derdiyle kul olmadan sultânı arzularsın.

108

Cânımdır bu arzuyu vaslı cânan eyleyen

Dil midir dilber midir bu aklı hayrayan eyleyen

Nefsimdir ya canımdır bu tende cevlan eyleyen

Gül müdür bülbül müdür şol zâr u efgân eyleyen,
Ten midir yâ can mıdır hem arş-ı seyrân eyleyen

Eyleyen bir noktadır bu çâr [98] kitâbın naklini

Soyud harf içre zâhir koydu bâtın ilmini

Ruh ile herkim değişti aldı sultan aklını

Nâr-u bâd u âb-ü hâk’in gel haber ver aslını,
Kim bulârın her birini emre fermân eyleyen.

Dört kitabı vechi aşktan okudun ezber bize

Âşk yolunda feyzi Hakk’ı eyledi rehber bize

Vaktımız şita[99] eyyâmı [100]hep birdir bize

Âteşin keremiyetinin sırrını tuygur bize
Geh hilâf üzre anı kimdir gülistân eyleyen.

Sohbeti Hakk’tan bize lutfı atâ zevkin veren

Sâlike mürşid değil mi bu safâ  zevkin veren

Nutku Hakk’tan gülşene neşvünema [101]zevkin veren

Yelde kimdir geh nesîm ü geh sabâ zevkin veren
Gâhî hışmiyle nice büldânı vîrân eyleyen.

Zâhidâ sen kaldın ağma vech-i nûru görmeyip

Süreta hayvana döndün zât-ı aslın sormayıp

Her sıfatın sırrına sa’yinle mahrem olmayıp

Kimdir anı bana göster şol sularda durmayıp,
Rûz u şeb yüz üstüne aşk
ile cevlân eyleyen.

Sen özün fehmeyledinse oldu mümkün müşkilât

Bu dürrü yektâ ve nuru sırrı çünkü mümkünât

Bir iki ma’den bir oldu ayn-i vücûdu iltifât

Hâk ne ma’dendir biter andan maâdin geh nebat,
Kimdir anı gâhı hayvân gâhı insan eyleyen.

Ne sebepten devr eder bu âleme şems u kamer

Hemdem nehr ehl-i didar oldu miskin[102] nilüfer[103]

Yelde bir sun’u Hüdâ’dan arz eder kaddin semer[104]

Ay u gün yıldızları kim döndürür ver gel haber,
Hem ne seyr için dönerler bunca devrân eyleyen.

Bindin artık müjde vaz’ı görünüyor insanda bir

Bir yana nefsin hücümu bir yana şeytanda bir

Ne bilâ bu nefs ve şeytan can yeter cananda bir

Bâde birdir sâkî bir meclisteki yârân da bir.
Bâdenin keyfiyyetini kimdir elvân eyleyen

Kimisini ehli aşkın tâlibi tevhid eden

Kiminin taatı makbul kimini fasık fasık eden

Kimini takva yolunda serseri Zâhid eden

Kiminin mescidde boynun eğdirip zâhid kılan,
Kiminin meyhânede serhoş u sekrân eyleyen.

Mâverâ aklı fehm et bu âdemi âlem nedir?

Kimisini nutku Hüdâ’dan söylemez ebkem[105] nedir?

Zikru İllâ’llâhı tekrar eyleyen herdem nedir?

Zâhidin benzin sarartıp ağlatan kim hem nedir?
Kâfirin küfrü dahi fâsıkta isyân eyleyen.

Ayrı bilme mürşidinden salikâ Hakk izini

Gözlerine tutya-veş[106] sürme çek pir tozunu

Kimine seyran eyledi bi-perde yârin yüzünü

Halktan ayırmış gözünü pinhâna çekmiş özünü
Ne arar kendini halktan böyle pinhân eyleyen.

Kaşların “İnna hedeyna”[107]okuyan kâmil olur

Vechini seb’ul mesânî [108]anlayan fâdıl olur.

Sanma bir mahbubi sevse bir kişi cahil olur

Görse mahbubu gönül bî-ihtiyâr nâil olur,
Ehl-i derd uşşâkı kimdir zâr u giryân eyleyen

Kimini feyzi Hüdânın sırrına nail eden

Kimine verip hayayı ilmile âkil eden

Kimine esmâ-i talim eyleyip fâdıl eyleyen

Kim bu sırdan kimini mahrum edüp câhil eden
Kimini mahrem edinüp ehl-i irfân eyleyen.

Arzuyu vaslı yâri dilde mihman ettidiler

Özlerini ol sebepten ehli vicdan ettiler

Sırrı yâri fâş edenleri ehli isyan ettiler

Vahdet ehli cümlede bir yüzü seyrân ettiler,
Lik görmez ol yüzü kesrette tuğyân eyleyen.

Pir âşk-ı ben Azbî’ya âşk-ı Hüdâ’yı bildirir

Bunda kendin ağlatanlar anda yârin güldürür

Ruhunu ihyâ eder her kim ki nefsin öldürür

Ey Niyâzî kim vücûdun terk ederse ol durur
Cümle yüzler içre ol bir yüzü seyrân eyleyen.

109

 

Kâmil-i fi’llâha cahil cehlile yâr olmasın

Yok yere âşk ehline Zâhid sitemkâr olmasın

Bi âbes vaslı Hâbibe ol talepkâr olmasın

Kim ki candan geçmez ise deyin bize yâr olmasın,
Âr u ırz ile gelüp âşıklara bâr olmasın.

Ol hakikat bahrine feleği teni salmıştır

Âşk yolunda can verip cânânı almıştır

Kîl u kâli terk edip ol ehli hâl olmuştur

Gam yükün âşık olan dâim çeke gelmiş durur,
Duymayın dost derdine aşka giriftâr olmasın.

Bilmek istersen sözünden eyle idrâkı sâdıkı

Arz-ı sözünden bilirsen vaslı yâre lâyıkı

Bile bu derdin devasın buldum bir hazıkı

Derd uyutmaz rahat etmez gece gündüz âşıkı,
Şol ki bülbüldür güle karşı nice zâr olmasın.

Âbidunda hâibîn [109] ahvâli aşkı anlamaz

Kîl u kâli geçmeden efâli âşk-ı anlamaz

Çekmeyen yârin cefâsın âli âşk-ı anlamaz

Zevk-i tâatle kimesne hâl-i aşkı anlamaz,
Tâlib-i sâdık isen belinde zünnâr olmasın.

Zâhida aşk-ı mecâzî sanma Hakk vârı değil

Ger mecâzî ger hakikat her kesin kârı değil

Yâr-i ağyârı bildin yâr ağyârî değil

Remz-i Hakk’a mahrem olmak değmenin kârı değil,
Kim dilerse aşk
ile yâr olsun,  ağyâr olmasın.

Lâ’yı iskât eyleyen cân zâhir atmacıd [110] ile

Gecesi Kadri Berat gündüzü hem iyd[111] ile

Bildiğinden geçte gel sen kul olup tevhid ile

Cümle efkârın hurûfun cem edüp tevhid ile
Nokta
-i vahdette haşr ol gayri efkâr olmasın.

Kendini Azbî sakın nâdana yoldaş eyleme

Hem sana yâr olmayanı hâle haldâş eyleme

Aklı bir güzele görüp herkesi gardaş eyleme

Ey Niyâzî hâl-i aşkı herkese fâş eyleme,
Sırr-ı Hakk’dır ana bigâne haberdâr olmasın.

110

Bî tarikat bî hakikat olana eş neylesin

Sâhibi kibr u kîne düzahda ateş neylesin

Talib-i altun olan bimâre peşkeş[112] neylesün

Teşne-i bahr-ı mûhît olan dile reş neylesin,
Tûti-i sükker-feşân uftâdeye keş neylesin.

Eğledim hakikat oldu sâhib-i nüktedân

Balı zehri bir bilip semmî [113] helâhil [114] irfân

Baktığı âyinedir eyler sıfatın hoş ıyadır

Cür’a-i sahbâ-i zât-ı nûş edip temkin bulan,
Afitâb olan gönül telvîn-i meh veş neylesin.

Etti tekmil tarikat mâlikî sırrı edep

Serbeser[115] sırrı hakikat ona zâhir oldu hep

Gel bugün sen ayn-ı cem ol derviş eyle talep

Arifin esrârı settâr olduğun etme aceb,
Tâ’n eder zâhid denilen div-i serkeş neylesin.

Buğzla kibri haseddir halka la’net çün hemin

Böyle idrâk eylemiştir ârif hakk-al yakîn

Kendi nurundan vücûda geldi âdemdir hemin

Âdemin vechinde Hakk’ı görmedi iblîs-i lâin,
Sûretâ gördüğü bir şekl-i munakkaş neylesin.

Oldu hep ârifler içre bu haber Hakk’ı mu’teber

Tabi’ nefsi olan kes râhına yanlış gider

Dinle bu mağzı hakikat Azbî’den ma’na haber

Can Niyâzî ehl-i aşka nazikâne va’z eder,
Ehl-i nefs olan işitmez dil-i müşevveş neylesin.

111

 

Âdem’den alup nüsha-i kübrâ haberin sen

Fehmeyledin Mescid-i Aksâ haberin sen

Vechimden oku sırrıyla mevlâ haberin sen

Aldın mı gönül hüsn ile yektâ haberin sen,
Duydun mu hem ol Yûsuf-ı zibâ haberin sen,

Fikri Hakk’ı kendini tâ bilmez olunca

Nefsin sana iblisi sözün vermez olunca

Ferda gâmına can u dil salmaz olunca

Ya’kub veş ol,  dîdelerin görmez olunca,
Ağladı mı ta sorsan o bina haberin sen.

Hakk’tan sana bir zerre eğer olmaya mahbub

Sen olmaya sen sırrı Hüdâ vechine mensub

Hem  mihnet Cercis [116] oluben sabr eyle Eyyüb

Yûsuf yoluna ağlayan ancak deme Ya’kub,
İşittin anın oldu Züleyhâ haberin sen.

Hakk âşkî gibi olmaya âbid dahî bir zevk

Bir dilde ki hâsıl ola hem âşkla bin şevk

Güyâ ki eğer lutfla lutf ile ol hak

Kays’ı nice yıl ağlatıp inletmedi mi aşk,
Alsan n’ola bir doğruca Leylâ haberin sen.

Ağlatma beni hicrinle ey gözümü âhu

Gül bir yüzüme hânde gün ey dişleri ancak

Ger bana tecelli ede ol dilberi hûbru[117]

Dağlar dahi dayanmaz anın yüzüne karşı,
Âlimlere sor Tûr ile Mûsâ haberin sen.

Çıkma hata ile hazer güzele dilekden

Kimseye sakın verme haber gonca gülünden

Sabr eyle gönül her ne gelir yârin elinden

Sular gibi yüzün yere sür kalma yolundan,
Alçakta alursun yürü deryâ haberin sen.

Her âşıka vuslat sırrını etme sezâvar[118]

Hem âşka haberin eyleme câh ile izhâr

Pişmân olup sonra dil eyleme pür-zâr

Âlemde nice yüzbin olur aşka giriftâr.
Gel sorma o mecnunlara dânâ haberin sen.

Divâneye sor derdiyle bu hayret âşkî

Herkes çekmez cevr ile bu gayret âşkî

Bir zerrede gör suret ile seyret aşkî

Bülbüllere sorma yürü var hâlet-i aşkı,
Pervâneden al gizlice tenhâ haberin sen.

Bir lâm elif içre ayan anla şuhûdu

Hem anla otuz iki huruf ile vedudî

Tevhid ile imâna eriş anla vücudû

Tevhid sanır “lâ” ile isbat-ı vücûdu,
Sorma güzelim anlara “illâ” haberin sen.

Dil olmaz ol derdi derdiyle bin pâre delinmez

Bu çâr şeşi [119] çünkü Hakk’ın mazharı bilmez

Maksudu eğer ka’be ise ondada bulmaz

Her kim bu yola sıdk ile girmezse yok olmaz,
Yok olmayacak Yûsuf’un umma haberin sen.

Azbî sözünü fehm ediben anladın ise

Lakayd oluben Hakk sesini bekledin ise

Âdem’de Hakk’ı seyre gelip dağladın ise

Lâhût ile nâsûtu gönül anladı ise,
Mısrî ana sor “Kâf” ile “Ankâ
“ haberin sen.


112

 

Sıfâtu’llâhı seyr etsen kimin dürdanesiyim ben

Gedâ suret gözettimse hakkın bir şanesiyim ben

Eğer fehmeylesen sofi ne cân cânânesiyim ben

İlm-i bahrî vücûd asdâfının dürdânesiyim ben,
Maarif kenz-i dil vassâfının virânesiyim ben.

Vârımı sırrıma âgâh olanlar hisse aldılar

Dîl-i lâl aklı mât olup benim sırrımda kaldılar

Hakk’a teslim olan canlar yolu erkânı buldular

Benim ilmim katında müctehidler âciz oldular,
Veli İlm-i İlâhî’nin deli divânesiyim ben.

Kimisi râz sergerdân olup hayrette kalmışlar

Kimisi dârı mihnette özün kavgaya salmışlar

Kimi yoklukta mahvolmuş kimi bu vâre gelmişler

Birer hâle cihânın halkı bir bir râzı oldular,
Benim bir hâle meylim yok Hakk’ın bilmem nesiyim ben.

Ne izhâr eylesem mümkün ne pünhâneylesem ey yâr

Ne bir derdimle ortak var ne bir mislim gibi nâçâr

Er satveleri [120] olur aciz ne merhemle olur tımar [121]

Bi-küllî âlemin halkı bilirler bende bir dert var,
Bilinmez sevdiğim kimdir nenin mestânesiyim ben.

Hakikat bahridir aklım reis oldum teni feleğe

Özüm evvelden evveldir kadem basmadan eflâke

Gözüme Hakk olur perde bakarsam mâli emlâke

Eğerki sûreta âhirde geldim âlem-i mülke,
Ne mâziyem,  ne müstakbel her ânın ânesiyim ben.

Çün insânım ve mekânım bu mir’ât tenliğimdendir

Ziyâ bahşâyışı bizim bu ziynet şenliğimdendir

Bakâda fânide benlik benimle senliğimdendir

Yitürdüm benliği,  benlik bana hak benliğindendir,
Tekellümde hitâb-ı gıybetin kârhânesiyim ben.

Ezelden sâkiya câm bekâdan mestü hayrânem

Perişan turresin yârin körelden dil perişânım

Ne Azbî’yem ne şârkıyem ne gârbiyem ki ben cânım

Ne Mısrîyim,  ne Mehdîyim,  ne İsâ’yım,  ne insânem,
Bu yanan dâimî şem’in veli pervânesiyim ben.

113

 

Sırrı “sübhânellezi esrâ”[122]da dil mihmân eden

İstivâ sırrın vücudun şehrine sultân eden

Vay benim aklım perişân gönlümü hayran eden

Ey bu gönlüm şehrini bin kahr ile vîrân eden,
Bî-dühân odlar yakup bu sînemi külhân eden.

Herkes cins maal cins [123] hem demi sohbet olur

Ehl-i Hakk’ın devleti Hakk’tan gelen zillet olur

Çâre kıldıkça tabibler derdine mihnet olur

Ehl-i âlem derdinin mislin görür rahat bulur,
Cins u misli olmayan derde beni dükkân eden.

Nefsle ruhun varasın fehmeden ehli zamir [124]

Tekye-i fakr-i fenâya can u dil eyler esir

Ger hakikatten haber almak dilersen âşka gir

Bir bahirdir sâhili yok mevci olmaz münkesir,
Leylinin fecrin getürmez gökteki devrân eden.

Çıktı “mâzâgal basar”dan [125] çeşmime kehli uyun[126]

Tıflı dil derdinden oldu seni derdim tâze nur

Çünkü ben biçare oldum sine püryan [127]dîde-hûn[128]

Akl-ı fikrim zevrâkı yollarda kaldı ser-nigün,
Belki cümle akl-u fikri bende sergerdân eden.

Azbî’ya fakri rızâdır âşıka âşkı pîşesi[129]

Gel iki âlem rahatımdan çekme vakt endişesi

Talib-i fakr u fenâ ol kır bu vârın şişesi

Kimine meydân eden bu âlemin her köşesi,
Mısrî’ye uçtan uca her köşeyi zindân eden

 

 

 

114

 

Cân u dilden âşkla gel yâne yâne Hû deyu

Nefsine aldanma zinhâr yâne yâne Hû deyu

Kendini kâl ile hâl ol yâne yâne Hû deyu

Gir semâ’a zikr ile gel yâne yâne Hû deyu,
Er safâyı aşkı- Hakk’a yâne yâne Hû deyu.

Bilmeyen imânı bulmaz küfrü imân perdesin

Âdem olmaz geçmeyen ilmiyle hayvân perdesin

Çâk eder âşık olan elbette isyan perdesin

Hep erenler Hû ile kaldırırlar can perdesin,
Açtılar gözlerin anda yane yane Hû deyu.

Hû ile irşad olanlar oldu Hû nun hemdemi

Var ise Hû yok ise Hû iş bu sırrın mahremi

Evvel Hû âhiri Hû kıl temâşa âdemi

Gördüler Hû kaplamış hep On sekizbin âlemi,
Feyz alırlar cümle Hû’dan yane yane Hû deyu.

Mübtelâlar sırrına kavuştular bu Hû ile

Evliyânın bezmine [130] oluştular bu Hû ile

Dostla alıştılar buluştular bu Hû ile

Zât-ı Hakk’ı buldular,  buluştular Hû ile,
Dost göründü her taraftan yane yane Hû deyu.

Kalbine yâ Hû diyen âşıkların rahmet yağar

İki âlem mihnetten kurtulup cennet arar

Âzbi’ya feyzi Hüdâ’dan Hû deyu doğar

Ey Niyâzî gönlüne âşıkların hikmet dolar,
“Künt-ü kenz” in haznesinden yâne yâne Hû deyu.

 

 

 

115

 

Aşkıyla mest efkâr olayım şimdengerû

Cevri hicri güle sitemkâr olayım şimdengerû

Yâre hem ağyâra hoş yar olayım şimdengerû

Nevbahar erişti bi-dâr olayım şimdengerû,
Andelip-i bağ-ı gülzâr olayım şimdengerû.

Lutfu kahrından vefâsından geçip abdâl-veş

Âlemin şahı gedâsından geçip abdâl-veş

Bu ribat hünhünden uryân olup  abdâl-veş

“Dünya vü ukba hevâsından geçüp abdâl-veş,
Kâşif-i cilbend-i esrâr olayım şimdengerû”.

Bulmasın bir kimse bende bulmasın nâm u nişân

Kalayım yokluk içinde bî-nişân ve bî-mekân

Cümle âlem âşık olsun görmeğe vechim ıyan

Dolanayım Hızır-veş âlem gözünden bir zamân,
Mutlak olup sırr-ı settâr olayım şimdengerû.

“küllü şeyin yerciu” [131] nun ma’deninde kân olam

Çün bana elzem özümden özümü özden bulam

Eyleyim İsâ’ya ta’lim sırda eşratı[132] kıyam

Nice bir bu ten zemininde karar edüp kalam,
Çıkayım göklere devvâr olayım şimden gerû.

Âlemin ak ve karasından çıkar âli cenâb

Bilmedi münker suâlin çektiler onlar azâb

Hakk’a teslim olmadan özünü bekâda yok sevab

Bu izâfât u kuyûdât illerin edüp harâb,
Lâmekân ilinde seyyâr olayım şimdengerû.

Nice birdir doğmanla subhdem feryâd edem

Kûh sırrı âşkına ben kendimi ferhâd edem

Kayıttan kurtulup ruhum eyle âbad edem

Mürg-i cânı bu kafesten uçurup şâd edeyim,
Ol âdem şehrine tayyâr olayım şimdengerû.

Hâkle yeksân[133] olan ârş üzre eyler hoş mekân

Geldi çün benden bana benlik nişânından ziyân

Geçtim ondan dahî mânendî [134]bir olur pehlivân

Bir beden kaldı bana mensûb olan bunda hemân,
Yok edip anı dahî var olayım şimden gerû.

Her kimin kalbinde olsa Hakk şuhudu zerrece

Gelir elbet ona Hakk’ı lutf cudî [135]zerrece

Azbî’nin zâhir u bâtın yok vücûdu zerrece

Kalmasın varlıkta Mısrî’nin vücûdu zerrece,
Kurtulayım vasl-ı dildâr olayım şimde gerû.

 

 

 


[1] Bisyar: f. Ziyade, çok, fazla.

[2] Ayan: (İyân) Aşikâr. Belli. Herkesin bilebileceği ve görebileceği.

[3] Kınından çıkmış kılınç gibi

[4] Gılâf: kılıf, mahfaza, örtü.

[5] Yâr-ı gâr: Hazret-i Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin en sâdık sahabesi Hazret-i Ebubekir radiyallâhü anhın ünvanı. Hicret esnasında en tehlikeli bir zamanda mağaraya girdiklerinde Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellema sadakatla hizmet ettiğinden bu nam ile anılır.

 

[6] Gar: Mağara.

[7] Maltiz: Maltalı. 1. (a) Maltese. 2. Maltese, of Malta

[8] Negros: İslandalı, İsland in the central Philippines

[9] Muş: f. Fare.

[10] Seri şekilde

[11] Çine: f. Kuş yemi.

[12] Bürdî: Hurmanın iyisi.

[13] Abus: Çatık çehreli. asık yüzlü. Yüzü ekşi

[14] Sımad: Şişe tıpası.

[15] Baliş: f. Yastık.   Altın.   Nakit.

[16] Bister: f. Yatak, döşek.

[17] Bisat: (C.: Büsüt) Döşek.   Döşeme, kilim, minder.

[18] Mezkûr: Zikri geçen. Zikredilmiş. Evvelce bahsi geçmiş olan.

[19] Merhum: (Rahm. den) Kendine rahmet edilmiş.   Rahmete kavuşmuş. Dünyanın sıkıcı ahvâlinden kurtulup rahmet-i İlâhiyeye kavuşmuş olan.

[20] Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem

[21] abdi âlin: Hz. Hasan ve Hüseyin aleyhimesselâm

[22] İrsal: (Resul. den) Göndermek, gönderilmek, yollamak.   Havale kılma.   Salıvermek. Kendi haline koymak.   Sürü sahibi olmak.   Elçi gönderme.

[23] Firavan: f. Bol, çok, ziyade, aşırı, fazla

[24] Dâmen: f. Etek. Kenar. Taraf. Zeyl. Elbise veya dağ eteği

[25] Sad: yüz: 100

[26] Hacer: Taş, kaya

[27] Şecer(E): Ağaç. Kütük.

[28] Semer(E): Meyve, yemiş mahsul. Verim. Netice.

[29] Bir olan

[30] Kibriya. Azamet. Cenab-ı Allah Teâlâ’nın azameti ve kudreti, her cihetle büyüklüğü.

[31] Gök yer melekleri

[32] İdlâl. saptırmak, azdırmak.

[33] يَوْمَ تُبْلَى السَّرَائِرُ “Sırların orta yere çıkarılacağı gün” (Târik, 9)

[34] sezavar: f. Münâsib, uygun, lâyık, şâyân.

[35] Mânend: benzer, eş, denk.

[36] Keft: Cem’etmek, toplamak.   Sarfetmek, harcamak.   Evmek.   Katı katı sürmek.

[37] Dest: f. El, yed.   Mc: Kudret, fayda, nusret, galebe.   Düstur.

[38] Ferda: (far.) ka. 1. yarın. 2. gelecek zaman, ati. 3. ahiret, öbür dünya.

[39] Mûr: olgun, kemâle ermiş, ergin, tamam,

[40] Bu kısım divanından tamamlandı.

[41] “Kullarımın arasına gir.” (Fecr, 29)

[42] Sen olmasaydın, Sen olmasaydın,

[43] zevaid: (Zâide. C.) Fazlalıklar, fazla şeyler. Faydasız şeyler

[44] fevâid: (Fayda. C.) Faydalar. Faydalı şeyler.

[45] Vaid: vaad ve tehdit kapısı.

[46] Tuz ekmek hakkı: İyilik görülen kimseye karşı minnettarlık

[47] let: f. Dayak, kötek.   Dövme, vurma.   şiddetle çarpma

[48] Gayur: Hamiyetli. Çok çalışkan. Dayanıklı. Çok gayretli.   Kıskanç. (“Gayyur” diye yazılması yanlıştır.)

[49] Sâni: san’atla yaratan.

[50] Kebl: Bağlamak.   Kovanın ağzını iki kat edip dikmek.

[51] Vaveyla: Çığlık, yaygara, feryat.   Eyvah, yazık gibi üzüntü ifadeleri

[52] Nisar: Saçmak, dağıtmak.   İ’ta etmek. Vermek

[53] Alışmış

[54] Nez’ (A.) 1.can çekişme. 2.sökme, koparma, zorla alma. nez’ eylemek ayırmak, çekip atmak, sökmek, koparmak.

[55] Duzah: f. Cehennem. Tamu.   Mc: Keder. Külfet

[56] Kurb: Yakınlık. Yakında oluş. Yakın olmak. Yakınlık kazanmak.

[57] “Gözü oradan ne kaydı ve ne de onu aştı.” (Necm, 17)

[58] Abâdile: Abdullah isimliler

[59] Şeş: Altı, Çar: dört

[60] Sahbâ: şarap içki

[61] Şeb: f. Gece, karanlık. İsneyn: İki. (2)   Pazartesi günü.

[62] Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin doğduğu gece

[63] seyyid-ül kevneyn: İki âlemin efendisi, seyyidi. Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin bir nâmı

[64] Kurre: Parlaklık. Tâzelik. Gözün parlak ve nurlu olması Ayn: Göz

[65] İki Harfin Sırrı: Yâ-sin

[66] Dânâ: f. Bilgili, bilen, malûmatlı, âlim

[67] Künbed: f. Kubbe. Hadra: (Müennestir) Yeşillik.   Sebze. En yeşil. Pek yeşil.

[68] Matlâ: güneş veya yıldızların doğdukları yer, ufuktan çıktıkları yer; yıldız veya güneşin zuhur etmesi. Ulya: (Müe.) Pek büyük, pek yüce, daha yüksek. Çok yüksek olan.

[69] Maktâ: kesilen yer, kat’edilen yer, kesinti yeri. Efn: Noksan etmek. İçmek.   Sağmak.   Davarın sütü az olmak

[70] Âyâ: “acaba, nasıl oluyor, hayret’ gibi mânâlara. Gelen şaşkınlık bildiren bir edattır.

[71] Âsâr: Öç almalar. İntikamlar.   Eserler.   İzler. Nişanlar. Abideler.   Âdetler

[72] teşebbüh: Benzemek, müşâbehet etmek. Zorla benzemeğe çalışmak.

[73] Behre: f. Nasib, pay, hisse.   Tez tez solumak.   Vasat, orta.

[74] mend: f. Kelimelerin sonuna getirilerek “sahip” mânasına edattır.

[75] Sergerdan: başı dönmüş, şaşkın, hayran.

[76] Hımare: (C.: Hamâyir) Ayak üstü.   Havuzun etrafına koydukları taş.   Avcıların av vurmak için çevrelerine ev gibi dizdikleri taşlar.

[77] Hemîşe: f. Dâima. Her zaman.

[78] Manend: f. Benzer. Denk. Eş. Gibi.

[79] Tefahur: Fahirlenmek. İftihar etmek. Kendini iyi görüp, kusurdan gaflet etmek.

[80] Efgende: f. Yere atılmış, düşürülmüş. Yıkılmış, yıkık. Bozulmuş, tahrib edilmiş.   Biçare, zavallı, düşkün.

[81] Asa: f. (Gibi) manasına gelerek birleşik kelimeler yapılır.

[82] Makhur: (Kahır. dan) Kahredilmiş. Mahvedilmiş. Bozguna uğratılmış. Mağlub. Mahkum. Allah’ın (C.C.) gazabına uğramış. Yenilmiş. Hakaret görmüş.

[83] Hallâc-ı Mansur

[84] Bugün ağlamayan kimse kıyamette gülmez. Erte: yarın

[85] Milah: (Milh. C.) Milhler, tuzlar.  Tatlandır.

[86] Sergerdan: f. Başı dönmüş, şaşkın. Hayran.

[87] Bâis: Gönderen. Sebeb olan. İcab ettiren. “Gönderen, yeniden yaratan” mânâsında Allah Teâlâ’nın bir ismi.

[88] mekkâr: Hilekâr. Düzenbaz. Çok aldatıcı. Mekir yapan.

[89] seb’âi seyyare: Yedi gezegen

[90] Şeyh

[91] Nacak: Bir ağaç sapa geçirilen, ağzı keskin, genişçe demir âlet. Balta.

[92] Ulanmış: Eklenmiş- bitişmiş

[93] Sabah akşam

[94] Za’m: Kelâm, söz

[95] Çöğür: Bir çalgı türü. Günümüzde “kısa sap” olarak anılan, 36 ilâ 42 tekne ölçüleri arasında değişen ve yukarıdan aşağıya la-sol-re düzeni ile çalınan bağlamanın, bağlama ailesi içindeki adı. Çöğürün tanımı ile ilgili süregelen tartışmalar vardır. Bir tanıma göre çöğür, bağlama ailesinin en kıdemli çalgılarından sayılır. Divan sazı’na yakın büyüklükte, 9 ya da 6 tellidir. Çöğürle seslendirilen dinsel eserler, âyin havaları, semai, nefes gibi tasavvuf müziği eserleri, etkileyici bir hava yaratır. Bir diğer yaklaşıma göre ise, çöğür belli bir sazın adı değildir. Türkiye’nin çeşitli yerlerinde, çeşitli sazlara çöğür denildiği öne sürülmektedir.Güneyde(Adana, Mersin, Gaziantep, Urfa, Diyarbakır) bozuk’a, on iki telli aşık sazlarına çöğür denilmektedir.

[96] Nedim: (C.: Nedmân – Nüdemâ) Sohbet arkadaşı, meclis arkadaşı.

[97] Pend: f. Nasihat, vaaz, öğüt

 

[98] Çâr: dört

[99] Şita: kış mevsimi.

[100] Günler

[101] Neşv ü nema: Büyümek ve gelişmek.

 

[102] Misk: Bir cins güzel koku ismi.

[103] Nilüfer: f. Beyaz, mavi ve sarı çiçekler açan bir cins su bitkisi.   Bursa yakınlarında akan bir akarsu

[104] kadd: Boy, bos. Semer: Geceleyin kıssa söylemek, hikâye anlatmak

[105] Ebkem: (Bükm. den) Dilsiz. Konuşamıyan.

[106] Tutya: Çinko. Sürme.  Veş: Gibi (mânâsına teşbih edatı.) Mah-veş Ay gibi.

[107] اِنَّا هَدَيْنَاهُ السَّبِيلَ اِمَّا شَاكِرًا وَاِمَّا كَفُورًا “Şüphesiz biz ona (doğru) yolu gösterdik. İster şükredici olsun ister nankör.” (İnsan,3)

 

[108] Fatiha-i şerif

[109] Abid(un): İbadet eden. Zâhid. Çok ibadet eden.   Köle Haib: Mahrum. Ümidsiz. Kederli. Me’yus. Bi-behre olan.

[110] Yalandan atma ile

[111] Iyd: bayram. Bayram günü.

[112] Peşkeş: karşılıksız vermek. Haksız yere birşeyi vermek.

[113] Semmî: (Semmiye) Zehirle alâkalı. Zehirli.

[114] Helahil: (Hülhül. C.) Tesiri pek kuvvetli ve öldürücü zehir. Panzehiri olmayan ağu

[115] Serbeser: f. Baştan başa.

[116] Cercis: (Circis) Taberi tarihine göre: İsâ Aleyhisselâmdan sonra gelmiş ve Filistinde yaşamış ve onun şeriatı ile amel etmiş olan bir peygamberdir. Yedi sene içersinde tebliğde bulunarak çok işkencelere maruz kalmış, müteaddid defalar öldürülmüş ve mu’cize ile dirilerek tekrar tebliğ vazifesine devam etmiştir. Kendisine düşmanlık eden kavim ateşle helâk edilmiştir. En sonunda yine Cercis Aleyhisselâm şehid edilmiştir.

[117] Hubru(y): (C.: Hubruyân) Yüzü güzel olan. Güzel yüz.

[118] Sezavar: f. Münâsib, uygun, lâyık, şâyân.

[119] Dördü altı gören şaşı

[120] Satvet: Ezici kuvvet. Hışım ve şiddetle kavrayıp almak. Birisinin üzerine şiddetle sıçramak ve hamle etmek.   Zorluluk

[121] Timar: f. Bir şeyin devam ve inkişafı için yapılan hizmet. Tedavi

 

[122] İsrâ Suresi

[123] Cins maal cins: cins cinsi ile beraber

[124] Zamir: Bir şeyi gizlemek.   İç.   Huk: Bir şeyin iç yüzü.   Niyet.   Vicdan. Kalb.

[125] “Gözü oradan ne kaydı ve ne de onu aştı.” (Necm, 17)

[126] Kehli uyun: Gözlere çekilen sürme.

[127] Biryan: Püryân. f. Kebabın bir nev’i. Piran.

[128] Dîde-hûn: Gözler kanlı

[129] Pişe: f. İş, kâr. Meşguliyet.   Alışkanlık, huy, âdet.   Meslek, san’at.   “Huy edinmiş, alışmış” anlamlarına gelir ve birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: Hasenât-pişe  : İyi şeyleri âdet edinmiş olan

[130] Bezm: f. Sohbet meclisi. Muhabbet yeri. Yiyip içme, îş u nûş. Meclis.

[131] وَاِلَيْهِ يُرْجَعُ الاَمْرُ كُلُّهُ Bütün işler O’na döndürülür.” Hud, 123

[132] Eşrat: Nişanlar. Alâmetler. Şartlar.

[133] Yerle bir toprak olan

[134] Manend: f. Benzer. Denk. Eş. Gibi.

[135] Cûd: cömertlik bol verme.

TAHMİS-İ DERVİŞ AZBÎ DİVAN-I MISRÎ 4. Bölüm 65-89


65

 

Her biri bir yüzde tayran [1]eylemiş

Hâl-i âşkı perişân eylemiş

Bülbülün kârını efgân eylemiş

Her yeri hüsnün gülistân eylemiş,
Her tarafta bağ-u bostân eylemiş.

Bağlamış her harfi nun kâf ile

Âlemi bir eylemiş eltâf ile

Herkese eyle nazar insaf ile

Ziynet etmiş zîr-ü pes evsâf ile
Her sıfattan zâtın ilân eylemiş.

Münkirin kârı oluptur ihtimal

Zahidin kârı imiş bâri hayal

Âşıka her dem olur zevk u visal

Bunca evsaftan görünen bir cemâl,
Bir cemâli bunca elvân eylemiş.

Sırrı esmâ-i müsemma sandığın

Masivadır hubbu Mevla sandığın

Sureti eşyayı mana sandığın

Hep kitâb-ı Hakk’dır eşyâ sandığın,
Ol okur kim seyr-i evtân eylemiş.

Varı batındır selamet aynı zat

Sûret-i zâhirde çoktur müşkülât

Keşf olur bir zerre içre mümkünat

Hüsnünü izhâr eder cümle sıfât,
Zâtına insânı bürhân
eylemiş.

Gördüğün dervişe bakma câna bak

Onu idrak bahşeden sultana bak

Mürşidi kâmil görüp sübhâna bak

Hakk’ı istersen yürü insâna bak,
Şems-i zât yüzünde rahşân eylemiş.

Hakk’a vuslat pir yüzünden görünür

Ehl-i hâl hal izinden görünür

Ârife mevlâ sözünden görünür

Hakk yüzü insân yüzünden görünür,
Zât-ı Rahmân şeklin insân eylemiş.

Kıldı efkârı çeşmini pür-hun[2] onun

Âb-ı zemzemle vücudun yuğ onun

Aklı fikri aldı dehrî [3] dûn[4] onun

Nice görsün şems-i vechin çün onun,
Zâhidi a’mâ ki tuğyân eylemiş.

Cinsine arz etme takvayı şeha

İblis merdude [5] dönmüş kuyuya

Bilmez eyvallâh sözün cahil dilâ

İçini almış onun zerk ü riyâ,
Gönlünü şeytân perişân eylemiş.

Künhüne vasıl olucak arifin

Arif isen vechine bak ârifin

Hakk özüdür gördüğü yok arifin

Her nazarda gördüğü Hakk ârifin,
Her görüşte nice ihsân eylemiş.

Her kime pirden atâ ihsan ola

Feyzi Hakk ondan gelip mihman ola

Kendi rabbi nefs olup sultan ola

Hakk’ı anlamak değil âsân ola,
Adetâ Hakk böyle erkân eylemiş.

Hakk’a ulaş hile-i nefsden kesil

Ola eşki çeşmi misli aynı sebil

Yana âşk tennuru[6] içre akl u dil

Sâlik erince kemâle şöyle bil,
Yüreğin baş bağrını kan eylemiş.

Azbî’nin hâli yamandır zevk ile

Merd u meydan hünerdir şevk ile

Geldi bu meydan âşka aşkı ile

Anlayınca Zât-ı Hakk’ı zevk ile

Bu Niyâzî nice seyrân eylemiş.

 

 

66

Ne sa’nat gösterir üstad onu haddin rahim etmiş

Tekebbür câmesin her kim gir onu racim etmiş

Kimin cebbâr u bed efâl [7] kimin tab-ı selim[8] etmiş

Gözet sun-i kadîmi kim kimin halkın azîm etmiş,
Tamam halka olan,  fiilin,  dilin,  gönlün kerîm etmiş.

Kimisin habbeye muhtaç kimin sahib-i serir[9] etmiş

Kimin pür akl-ı eflatun  kimin dehre emir etmiş

Kimini nefs-i gaddare eli bağlı esir etmiş

Kimin bed nefsi bed ef’âl-u bed hûyu zamîr etmiş,
Kahr evsâfına mazhar kılup anı leîm etmiş.

Veli ki hûr [10] sultandır bir âşık olsa ger şair

Mutahhar âşık ol epsem [11] tekellümden olur zahir

Hakikat arsası içre olan kahir olur kâfir

Ne kim takdir edüptür Hakk olur elbette ol zâhir,
Ne tedbir edevüz ana ki takdîrin hakîm etmiş.

Severler can ile yâri ederse cevr incinmez

Eder bin can ile hizmet ne olsa emre incinmez

Hakikat ehli cahil görürsün köre incinmez

Velî ârif olan lutfa sevinmez kahre incinmez,
Eyü kim cümleten halka âtâsın ol amim etmiş.

Nümâyan [12]oldu her yerde şeriâtle görür kim Hakk

Önünde rehnümâ [13]olmuş tarikatle görür kim Hakk

Cihânı pür ziya eden hidayetle görür kim Hakk

İkisin bir bilüp doğru hakîkatle görür kim Hak,
Anınçün birini kahhar edip birini halîm etmiş.

Sana Hakk’tan sual olsa cevâb-ı şâfii [14]bilmezsin

Rumuzu mâ-arafnâ’yı[15] özün tahtında görmezsin

Sen Azbî “lahmüke lahmî” [16]sözün remzini bilmezsin

Ne hâsıl ey Niyâzî Cennet-i irfâna girmezsen,
Tutalım Hakk yerin anda senin dâr-ı-naîm etmiş.

 

 

67

Kendini aşk ehline zahid niçin eyler çün has

Münkire derki ikrar ederken maazallah ne has

Razi olmuştur bu kavle cümleten nâs u havâs

Bu tabiat zulmetinden bulmak istersen halâs,
Gel riyâzetle arıt bu cism u cânı çün rasâs

Seni lâyık mı ede mağlup dilâ her bâr nefs

Fark eder senden diriğa [17]yâr ile ağyar nefs

Fil-hakikât çünkü birdir “leyse fi’d-diyâr-ı nefs”[18]

Nice mecruh eylediyse rûhunu emmâre nefs,
Sen de gürz-i zikrile dön başına eyle kısâs.

Hükmüne her kimin kâil oldu hakka hâlimin

Bende-i ednâsı oldu hamdülillâh âlemin

Kimse mahrum olmadı hayfa benim ahvâlimin

Her ne vaktin gâlip olsa kes gıdâsın zâlimin,
Gece gündüz cünne-i tevhidi kıl sana menâs.

Âteşi aşk ile âşka sen yâne gel ey gönül

Bâde-i feyz ezelden iç kanâ kıl ey gönül

Düşman ile dostuna iyi sana gel ey gönül

Uzlet-i halk ihtiyâr et sen sana gel ey gönül,
Tâ bulasın uzletiyle Hakk katında ihtisâs.

Zerre kadar kalmaya kalbin içinde hem keder

Çün budur âlem içinde zahir u batın haber

Hem duyar sırrı Hüdâ’dan Azbî bir mânendedir[19]

Ey Niyâzî bu riyâzât yoluna kim gittiyse,

Buldular şol zevki kim buldu anı ancak havâs

 

 

68

 

Sûre-i seb’ul mesâni Hakk’tır ayetten garaz

Mebde-i sırrı maaddir kat’ı mihnetten garaz

Küfrüle iman oluptur Hakk’a illetten garaz

Sen seni bilmektir ancak Pîr’e ülfetten garaz,
Noktayı fehm eylemektir ilm-ü irfândan garaz.

Mekteb-i ilm-i ezelden arz-ı hikmet eyledi

Küfr-ü zülmet içre kaldı ola ki illet ede

Hayr ile şerre veli Hakk’a şehâdet eyledi

Halkı bunca Enbiyâ kim geldi dâvet eyledi,
Vahdedin sırrı bilinmektir o dâvetten garaz.

Lutf u Hakk’tan her nebi bürhanı hüccet gösterir

Sanma arz-ı nefs edip edip halka kerâmet göster

Her ne gösterse senâ kıl onu kudret göster

Sâni-i gör,  günde yüzbin türlü sanat gösterir,
Kendini göstermek içindir o san’attan garaz.

Zâhid bir nokta oldu bunca elvândan [20] murad

Hakkı bilmektir netice cümle irfandan murad

Sen seni bilmektir ancak emr-i Kur’andan murad

Hep celâlin perdesidir küfr-ü isyândan murad,
Bahr-ı vücûdun katresidir fazl u rahmetten garaz.

Azbî’ya hicran ile yandın firâkı mihnete

Çünkü dostundan cüdâ düştün diyarı gurbete

Hakk’ı ikrar eyleyen eyler bakar mı hüccete

Nefsini bilen erermiş bir tükenmez devlete,
“Fakru fahrî” dir Niyâzî bil o devletten garaz.

 

 

69

 

Çün şerîattır hakikât ehline hâza [21] sırat

Emr u nehyi münkeri ârif gibi kıl irtibat

Sırrını fâş etmeye özün sırrını eyle sımat [22]

Her denînin sözüne aldanıp etme ihtilât,
Her leîmi sırra mahrem sanma eyle ihtiyât.

Bilme şeytandan günahı olma nefse âşina

Sonra yüzbin pişman oldunsa yok atâ

Hâb-ı gafletten uyar canın nasihattir sana

Şol ki söz kadrin bilir cânın nisâr eyle ana
Ayağının altına döşe yüzünü çün bisât.

Bu vücudu Hakk’a ikrar etmeğe bir senin bilir

Ehl-i la’bin[23] halini çün yine ehli din bilir

Ehl-i aşk mahbubunu bir çift bilir bir tekbilir

Arifin kadrin yine ol ârif olanlar bilir,
Ehl-i ulûvvun rütbesini bilmez ehl-i inhitât.

Pür ferah olma sana geldikçe dünya ta’nesi [24]

Özünü aldatmasın fânide sevdâ ta’nesi

Dilberin lutfu sana hoştur ki halva [25] ta’nesi

Güç getirme kendine geldikçe a’dâ tâ’nesi,
Sükkeri halvâdır andan hâsıl olur inbisât.

Sana irfan ile düzah tâ ola bağ-ı irem

Yok yere çekme kasavet her işi bil muhterem

Hâtır-ı naşad-ı ki Azbî edersen pür-elem

Ey Niyâzî fâriğ-u âzâde ol var çekme gam,
Kahr u lütfu bir bilirsen gam olur sana neşât.

 

 

70

 

Bize ta’n eylese gam-ı özün bilmez meğer vâiz

Bu atıp tutmasın gördüm dedim bende nedir vâiz

Sana ehli dilin cümle duası hep budur vâiz

Bugün bir meclise vardım oturmuş pend eder vâiz,
Okur açmış kitâbını bu halkı ağladır vâiz.

Kimini âh ile derde kimini devlete salmış

Kimini semt-i fetvâya kimini hüccete salmış

Kiminin rahatın almış belâ ve mihnete salmış

İki bölmüş cihân halkın birini cennete salmış,
Eliyle kürsüden birin Tamû’ya sarkıdır vâiz.

Okudursun hakikatçe nice nâdan mağbunu [26]

Meded ağlatma şadânı ferahnâke [27] etme mahzunu

Yeter sattın yeter vallâh bize bu tarafa macunu

Saçar ağzından ateşler yakar şeytân-ı mel’ûnu,
Sanasın yedi Tamûnun azâbı kendidir vâiz.

Satar bir pula cennet zevkini ol muteber yer yer

Temennâ [28]duâ etsin tutturduğun semadan ber[29]

Haberi ma’ni-i[30] Kur’andan bilen câna heber söyler

Tamûya şöyle doldurmuş içinde yok duracak yer,
Ana yerleştirir halkı acep hizmettedir vâiz.

Gâhi havf-i Hüdâ Azbî ediptir çeşmimi pür-nem

Gâhi va’di visaliyle oluptur hâtıra hürrem [31]

Demeyin yâr olur yârin edep üzre oluvar benem

Yaraşur va’z ana hakkâ ki yanar yakılur her dem,
Niyâzî’nin hemen ancak cihanda adıdır vâiz.

 

 

71

 

Gel tevekkül abdi ol bî irtifâ

Kimse senden görmeye ruy-i fera’[32]

Hak sana ihsan ede ruzu ceza’ [33]

Sıdk ile girdünse yola ey şücâ
Bir kati gerekli söz var kıl sima

Olmadan evvel olup bul izz u can

Sendedir can u cihan-ı canan u can

Zahir u batından el çek pehlivan

Cümleden evvel sana lâzım olan
Cümle yârânına eyle gel veda

Hakk yanında olmak istersen ulu

Özünü fehmetmede ol kaygılı

Sana yokluk illerinden gele bu[34]

Mâl u mülk ü kavm ü ihvanım dahi
Terk et anları sana virir sudâ

Mâlik ilmi ledün sultan ede

Tende kalmışken seni Hakk can ede

Cümle varlıktan geçip uryan ede

Bir gönül kalur arada anı da
Şeyhe tapşur ana eyle ittibâ

Göz kulakla gel şeriât sırrına

Eyle hizmet gel tarikat sırrına

Malik olunca vilâyet sırrına

Böyle etsen bil hakikat sırrına
Az zamanda hâsıl olur ıttıla

Cahili görme cihanda cahili

Kâmil görme bekâda kâmili

Dû cihanda [35]budur Azbî fâdılı

Sırr-ı tevhidün Niyâzî hâsılı
Hakk ile ortada kalmaya niza

 

 

72

 

Âşk-ı Hakk’a dûş olup kıl iki âlemde ferağ

Cilvegâhi cismidir onun muhakkak dâğ u dâğ

Çıkmadan fırsat elden geçti bu senden çağ

Her kimin kim derd-i Hakk-dan yüreğinde olsa dâğ,
Âkibet dermânına erip can gönlü ola sâğ.

Büsbütün dünya içinde ben gibi âvere yok

Bir yüzü kara günahkâr mücrim biçâre yok

Derdi gamla bağrı hun olmuş dîli bimâre[36] yok

Lik derdi olmayanın derdine hiç çâre yok,
Gönlü olmuştur anın yanından ol dâim ırağ.

Ol sırat-ı müstekimi doğru eğri anlar ol

Padişah mâsivadır nâsa[37] hizmet eyler ol

Bend-i zâhirde mukayyed seyri bâtın neyler ol

Habsedip şehbâz-ı rûhu zâğ-ı nefsin besler ol,
Cifeden gayri ne sayd eder havâya ağsa zâğ.

Olmaya çün kaydı iman din mezhep tâmuda

Fâide vermez pişman olduğun hep Tâmuda

Akl ile dostluk eden kaldı mertebe-i Tâmuda

Şol esir-i nefs olan dâim muazzeb Tamûda,
Nefs elinden kurtulana cennet olmuştur durağ.

Dembedem ehl-i yakîn gönlünde yoklar gönlünü

Vasılı dil eylemiştir dîle çoklar gönlünü

Ehl-i nefsin lâcerem[38] nefsinden otlar gönlünü

Nefs odur kim cehli karanûsu kaplar gönlünü,
Rûh odur kim ilm nûru gönlüne yakar çerağ.

Dost isen gel dost ile dosta yetiştir özünü

Mantık-ı tayr’dan rumûzun noktadan gör yüzünü

Ayn-ı zât olmak için zât-ından ayırma izini

Tûtiyâ-yi ma’rifetle rûşen et cânın gözünü,
Göresin cânını her yüzden ola dâğ üzre dâğ.

Bir melek sîmâ habîbe Azbî ya üftâde[39] ol

Bâ-i bismillâh ki sensin ayn-i nokta bâ’da ol

Kendini birlikte fehmet cism ile eşyada ol

Cân-ü gönlün şâd olup her gussâdan âzâd ol,
Bir ola dâim Niyâzî gözüne yakın irağ.


73

Oldun ise âşk ile gerisine [40] saf

Eremez maksuduna ehl-i hilâf

Miskinin Ankâ’sı ise der Kuh-i Kâf [41]

Gel ey sofî çıkar sofu kıl insâf,
Ko sûret düzmeği kıl içini sâf.

Uzaktır görmeyen sırrı emini

Tutalım zabt ede ruy u zemini

Der ağuş[42] edesin bir mehcebîni [43]

Riyâ ile bu ömr-ü nâzenini,
Nice bir sarf edip edersin isrâf.

Yüzünden zerre denli verme kini

Nice yâd edesin kalbi selimi

Kazandınsa eğer lutfu hilmi

Kuru davâ mı sandın sen bu ilmi,
Bu yola böylemi gittiler eşraf.

Okur mevlâsına karşı yalanı

Kemal ehlinde görme imtihânı

Mürüvvetsiz olan bilmez imanı

Dahî kâmilliğin bu mu nişânı,
Sana derviş ola etrâf ü eknâf.

Görünen pertevi Hakk’dır bu çeşme

Kusuru zinet cândır bu cisme

Barışma nefisle canana küsme

Değil vallâhi mürşidlik bu resme,
Kemâl ehline yakışmaz bu evsâf.

O kim ikrah eder cevr u cefâdan

Huzuru vechin görür sanma gedadan

Nişan bulmaz efendi ol vefâdan

Arıt pâk eyle kalbin eyle hâlis,
Beğenmez böyle kalbi anla sarrâf.

Tecelliden vücudun gel yuyagör

Vücudun ismi yüzbindir san gör

Özünden bil haber birdir duyagör

Hakîkat kârbânına uyagör,
Kati rûşen yola gider ol esnâf.

Oku Hakk’tan çü âşık dilleri hep

Yerine bağlıdır Hakk yolları hep

Açılmıştır şeriat gülleri hep

Fenâ Kâf’ından aşır yolları hep,
Bekâ Ankâsı’na olurlar ezyâf.

Bu sırrı cümleden zîba tutarlar

Vücudu Kâbe-i ulyâ tutarlar

Bu râhî gâf-ı dil ankâ tutarlar

Bu yolu cümleden âlâ tutarlar,
Sarây-ı vahdete erişen eslâf.

Kelâm-ı Hakk’a koşun tâ ola sâk[44]

Vücudun ile fânî aşkla yak

Ne yüzden zâhir olmuş san’at-ı Hakk

Hurûfa bakma andan içeru bak,
Nefestir can değildir nûn ile kâf.

Takılmış boynuna ikrar kimindi

Bilir haktır pirinden cümle fendi [45]

Yeter epsem [46]yeter epsem gel Azbî

Nefs bahrında lâl olmuş Niyâzi,
Sada vü harf içinde olan urur lâf.

74

 

Şirin tek isbat-ı Hakk’tır kâf-ı sâf

Bir elif bir lam elif olmuş muzâf

Aynı Hakkı zahidâ sanma güzâf

Bulan cemiyyet-i kübrâ olur sâf,
Vücûdu olur anın “ha” ile “kâf”.

Hakk insana kemâli hisse verdi

Bilir kâmil olan hallak [47] merdi [48]

Cihanda fark eder cem ile ferdi

Diliyle eylemez da’vâyı merdî,
Gönülde himmetidir “nûn” ile “kâf”.

Habibin vechine olan nigâhban

Olur, bizzât yanında din u iman

İrâde mahv olur ilmiyle irfan

Olur, zâtı bu mevcûdâtın ol insan,
Oluptur kevn ana âzâ vü evsâf.

Düşelden zülfü dildârı kiminde

Olurmuş şâh-ı âşka ayn-ı bende

Nice sandın bu âşk-ı sırrı sende

Nitekim can olur mahfî bedende,
Gerektir ola mahfî kutb-ı etrâf.

Meded ey Azbî bir doğru haber ver

Ki ibn-i vakt olur merdi hüner ver

Ki sahn-ı[49] âşk-ı yarda oynadır ser

Fenâ meydânının merdi olan er,
Niyâzi gibi etmez ol kuru lâf.

75

 

Vech-i âşk-ı kıl temaşa suret-i insana bak

Küfr-i zülfünde habibin gizlenen imana bak

Mevr[50] ise hem sohbetin ey dil ona mirâta bak

Zâhidâ sûret gözetme içeri gel câna bak,
Vechi üzre gör ne yazmış defter-i Rahmâna bak.

Münkire illet gelir arz olsa âdem hücceti

Âdem ol İbrâhim’in aşkında bul bir milleti

Âdeme imhâ ile bahş oldu izzet hil’ati

Mushaf-ı hüsnünde yazmış “Kul hüvellâh” âyeti,
Gel inanmazsan geri var mekteb-i irfâna bak.

Sırrı âşk âşık olanın hân [51] ile mânın[52] alır

Ehl-i âşk zevkin verir feryadı hicranın alır

Hubbu dünyadan sabırsız din-i imânın alır

Çeşmini gösterdiğince âşıkın cânın alır,
Leblerin açtıkça can nefh eyleyen cânânâ bak.

Dilberâ ihsan senindir ben gözü pür-hûnu[53] gör

Mâcerâyı âşkı fehmet kâse-i gerdûni[54] gör

Ben gamı hicrana nide hatır mahzunu gör

Zülfünün herbir telinde bağlı bin mecnûnu gör,
Hattının leylindeki yüzbin meh-i tâbâna bak.

Şerh i mümkün olmaya yüz bin desem bir şemmesi [55]

Nice âlemler beyan eyler hakikat şem’ası [56]

Âleme pertev salınca mihr-i âşkın şu’lesi

Âteş-i ruhsar ile yanmış kararmış çehresi,
Harf libâsından soyunan nokta
-i uryâna bak.

Zerre denli ma’nidendir ehl-i isyan şehleri [57]

Kapısında bendedir zâhir bu devrân şehleri

Bir harabat ehli miskindir fenânın şehleri

Hep mülâzim kulluğunda bu cihânın şehleri,
Kapusında pâdişahlar kul olan sultâna bak.

Şerhi âşk-ı yâd eder anlar isen bu çâr[58] kitâp

Her nedenli eylesin dildâre farzdır intisâp

Azbî âşık ol heman vallah a’lem bi’s-sevab[59]

Âlem onun hüsnünün şerhinde olmuş bir kitâp,
Metnin istersen Niyâzî sûret-i insâna bak.


76

Cennet deminin demi bin ömre[60] imiş ancak

Sohbet demine tahrik bir gamze [61] imiş ancak

Bu cümle ulûm-i Hakk’a bir zerre imiş ancak

Hakk ilmine bu âlem bir nüsha imiş ancak,
Ol nüshada bu Âdem
bir nokta imiş ancak.

Emrinde olur kâim bu yerde olan eşya

Vâr ile yoğu ârif olan bilmez mi gâmi ferdâ

Bu kenzi hafî sırrın buldunsa eğer câna

Ol noktanın içinde gizli nice bin deryâ,
Bu âlem o deryâdan bir katre imiş ancak.

Hâl ehline bir demdir çün âhiriyle akdem[62]

Birlikte özün her kim var ile kılır hemdem

Her Ehrimen’i [63]âdem sanma görüben Hürrem’i[64]

Âdemliğini her kim bulduysa odur Âdem,
Yoksa görünen sûret bir gölge imiş ancak.

Âyât-ı hüdâ remzin bilmez veli her nâkes

Ârifler ile hemdem olmaz veli her nâkes

Cehlile kemâl içre gelmez veli her nâkes

Bu zevki yeler herkes bulmaz veli her nâkes
Eren anâ Âdemde bir fırka imiş ancak.

Eyler Azbî’ye bu şeş cihetten sağ u sol

Ger rûhu sultandan hemdemi olmakla buldu kese [65] yol

Gencine-i zât-ına çıktıysa eğer Hakk yol

Kim ol deme buldu yol vasl oldu Niyâzî ol,
Nâcî denilen fırka bu zümre imiş ancak.

Mevlâyı bilen zâhid ger fehmeylese fiilin

Cân eder idi sûret içre görünen meylin

Mizânı Hüdâ aklın kıldıysa Hüdâ aklın

Mef’ûlü Mefâ’îlün Mef’ûlü Mefâ’îlün,

Âdemde olan esrâr bu demde imiş ancak.

 

 

77

 

Âkıl isen batılı koy Hakk’a bak

Rûz u şeb [66] kıl yâre iştiyâk [67]

Seni derdi elemde oda yak

Ey gönül gel olmağıl Hakk’dan ırâk,
Tende cânın vâr iken eyle yarâk.

Bir kemâl ehli bize verdi haber

Kendi özün gören olur iblis haber

Aklına aldanma sofi el-hazer[68]

Dünyada ölmezden evvel kıl sefer,
Hiç edinme bir makâmda sen durâk.

Cürmünü fehm eyleyen şâfî değil

Vechi yârin kimine müştâki değil

Âşık-ı mest eyleyen sâkî [69] değil

Yoksa bu fırsat bize bâkî değil,
Menzil al düşmezden ortaya firâk.

Yâre yâr olmak için ol yâre yâr

Pây-i mâl-i[70] âşk isen kıl iftihâr

Yâr-i ağyarı bilen vâr oldu vâr

Gel bu ırz u nâmûsu kıl târ-ü mâr,
Ger yola girdinse var ârın bırâk.

Çün âhiri vâr olur cevri cefâna

Çün insana bir ola şâhı gedâna

Çün âşık bilmedi cevr-i fâna

Halkın uslu demesinden sana ne,
Âkil isen âdını Mecnûna tak.

Subhdem ağla cihanda gülme hiç

Kimseye arz-ı şikâyet kılma hiç

Kendini teşvişi halta[71] salma hiç

İlmine mağrur olursan olma hiç,
Issı vermez sana ne kara ne âk.

Gözünü ayırma gözünden mürşidin

Sözünü seçme sözünden mürşidin

Ey bilen Hakk’ı yüzünden mürşidin

Gir sakın çıkma izinden mürşidin,
Her ne emrederse sana olma âk.

Her yanında derd ü gam hazır ola

Hem sana hem dem gerek dâim feza

Âşıka zecr-u sitem aynı safâ

Bir eline gözyaşından al asâ,
Bir eline dert odundan yak çerâk.

Anladın Kur’ân içinde andımı[72]

Vech-i âdemde görünce fendimi[73]

Azbî’ya bilmek dilersen kendimi

Ey Niyâzî tutar isen pendimi,
Diye sana istediğin işte bâk.

 

 

78

 

Paslı dilin envârı nefsi dürur [74] Kâmilin

Evliyânın Hakk sırrı nefsi dürur Kâmilin

İki cihân dilberi nefsi dürur Kâmilin

Hak yolunun rehberi nefsi dürur [75] Kâmilin,
Dil tahtının serveri nefsi dürur Kâmilin.

Arzı niyâz oldu çün kalbî küşad eyleyen

Müşkünü hal eder nefsi necât eyleyen

Sözü mezâd[76] eyleyen sırrı kesâd [77]eyleyen

Nefsini mat eyleyen def-i memat eyleyen,
Nefh-i hayat eyleyen nefsi dürur Kâmilin.

Bana lebin[78] zemzemi sonuna bulam hoş demi

Bildin ise âlemi eyle müdâm [79]âlemi

Canla fehmet demi âşıkın ol mahremi

İsteyü git Âdemi Âdemde bul Âdemi,
Sırr-ı “nefahtü” dem-i nefsi dürur kâmilin.

Âşık isen âşk ile fehm ede gör mutlakı

Secdeye yüz verde sen kara ile at akı

Bülbül isen gel şakı sûre-i Necm-i oku

Sûre-i Necm-i oku gel anla vahy-i Hakk’ı,
Bilesin sen ol mantıkı nefsi dürur Kâmilin.

Görmiyemmi ben beni öldüre bu âr beni

Külhân edem meskeni tâ ki bulam gülşeni

Hakk vere anda seni mahv ola mâ-i meni [80]

Rûhu’l-kudüs demini Âdemde iste anı,
Ol imiş gönlün cânı nefsi dürur Kâmilin.

Ayn-ı cihât eyleyen işte bu zât eyleyen

Ayn-ı sıfat eyleyen sonra memat eyleyen

Nefsini at[81] eyleyen cismini âyat eyleyen

Mâye-i zât denilen feyz-i necât denilen,
Âb-ı hayât denilen nefsi dürur Kâmilin.

Sıdk ile gelenleri hizmeti olanları

Dilberi bulanları aşk ile dolanları

Unuta hep kinleri göstere Hakk fenleri

Diri kılan tenleri zinde eden canları,
Kaldıran ölenleri nefsi dürur Kâmilin.

Derdlere derman eden Azbî’ye ihsan eden

Derd ile hayran eden âşk ile devrân eden

Âleme sultan olur cehlini irfân eden

Niyâzî’yi cân eden zerresini kân eden,
Katresîn ummân eden nefsi dürur Kâmilin.

 

 

79

Ey dil yine sen âşkla meydana mı geldin

Terk eyleyüben cehlini irfâna mı geldin

Vechini görüp sıdk ile imâna mı geldin

Ey bülbül-ü şeydâ yine efgâna mı geldin,
Azm-i gül edip zârıyla giryâna mı geldin.

Medh eylemedin kendini hep halka satarsın

Sen kendi özünü cehlile ârif mi tutarsın

Derde ehline derman diye sen dert mi katarsın

Pervâne gibi âteşe dâim cân atarsın,
Evvelde bu aşk
oduna sen yâna mı geldin.

Sen kendini ankâ sanuben yüksek uçarsın

Bî-ma’na[82] yere gördün ki doğru tutarsın

Ta böyle acep teslim olup söyle n’dersin

Yağmur gibi yağarsa belâ sen baş açarsın,
Can vermeğe dost yoluna kurbâna mı geldin.

Demidir denirse nola âşk hevâ sazına tanbur

Bir zerre ki mirâtı Hakk’a oldu ayan nûr

Bu sırrı sana remzle çün keşf ede santur [83]

Her şey çalışır bir sıfatı eyleye mâ’mur,
Sen cümle sıfat ilini virâna mı geldin

Her ahsen edâ suret leylâ’da görünmüş

Çün âşk-ı Hüdâ lücce-i [84]deryâda görünmüş

Aksi güzelin ayine-veş mâ’da[85] görünmüş

Vech-i ahadiyyet ki şu eşyada görünmüş,
Bu kesrette ancak anı seyrâna mı geldin.

Bir yüzde nakşı görüne bu âlem ve âdem

Ebkem olur ashâb-ı edep fehmiyle her dem

Dildarı seven epsem [86]olur sırr ıle ebkem[87]

Bir kimse senin olmadı hiç râzına mahrem,
Bilmem bu cihân için yekdâne mi geldin.

Layık mı sana Hakk’a niza’ remzin edersin

Bakaydı Hakk’a çünkü fenâ remzin edersin

Azbî kuluna küllî vefâ remzin edersin

Bu hasta Niyâzî’ye şifâ remzin edersin,
Derde düşenin derdine dermâne mi geldin.

 

 

80

 

Sen nefsine galip ol ihsana erem dersen

Kimdir sana kezzâb[88] ol imana erem dersen

Her haline kâtip ol yazana erem dersen

Derd-i Hakk’a talib ol dermâne erem dersen,
Mihnetlere râgıb ol âsâna erem dersen.

Ma’nide zehirdir âşk amma ki şifalıdır

Sultanı budur onun meşrepde gedâlıdır

Yâri cefâkar satma billâh vefâlıdır

Aşk yolu belâlıdır her kârı cefâlıdır,
Canından ümidin kes cânâna erem dersen.

Âşk yoluna girdinse hizmetini çalâk[89] et

Geç lezzeti nefisden Hakk’ı sana tiryak[90] et

Çek elini dünyadan ârif gibi imsâk[91] et

Od yak sineni çâk et su gibi özün pâk et,
Yüzün yere sür hâk et ummâna erem dersen.

Akla karayı terk et fark eyle özünü bil

Her gördüğün esrârı can u dil matlap kıl

Bilmediğin ahvâla dil urma sakın hem el

Bu yolu bil andan gel deryâyı bul andan dal,
Ka’rına erüp el sal dürr-i kâna erem dersen.

Talip isen ey talip sohbette nasihat tut

Ya söyleme yâhut sen ikrarını gayet güt[92]

Nâ-hak [93] ile gel Hakk’tan hem cismini uryan et

Pîrinle olan ahdi güt nen var ise ko git,
Bildiklerini terk et irfâna erem dersen.

Gel ehli bulup sayd et kâmillere mensup ol

Hem sohbetini fark et gayet eyle mergup ol

Etme talebi zihâr [94] sen kendine matlup ol

Sabretmede Eyyûb ol,  gam çekmede Yâ’kûb ol,
Yûsuf gibi mahbub Ken’âna erem dersen.

Âşkıyla müdâm yâr ol her dem gezip ağlayı

Mecnun zaman oldun sevdin ise Leylânı

Azbî deme ki hoş görmeğe gamı ferdâyı

Terk et kuru dâvâyı hem ucb ile riyâyı,
Mısrî ko o sevdâyı Sübhân’a erem dersen.

 

 

81

 

Pîr-i âşk olup bu yolda “küllü men aleyhâ fân” [95] gerek

Vâlihi hayran gerek sinesi püryan gerek

Sahib vain[96] dem bu dem iman olanda an gerek

Ârifin mutlak kelâmın duymaya irfân gerek,
Sırr-ı muğlâktır gönülde zevk ile vicdân gerek.

Karadan alır nasîbin olsa bir kes ger hasîs

Ruz u şeb kendine lanet seyri gör eyler hasîs

Evliya gurbunda olmazız bir yalancı bir hasîs

Bir hazînedir tasavvuf mâlik olmaz her hasîs,
Bulmağa anı dü âlemde beğim sultan gerek.

Vuslat-ı dildarı kim mâtemde bulmak isteyen

Evliyanın sırrını her demde bulmak isteyen

Pîri Allah olduğun âdemde bulmak isteyen

Dürr-i yektâ kânını âlemde bulmak isteyen,
Bulmaz anı nehr içinde bahr-i bî-payân gerek.

Âlem ü âdem içinde epsem ol olmaz mı kim

Bunca yıl arzu tekellüm eyleyen duymaz mı kim

Hakk’a karşı ma’rifet ızhâr eden sanmaz mı kim

Ma’rifet dâ’vâsın eden müddeî bilmez mi kim,
Dildeki dâ’vâya elde hüccet ü bürhân
gerek.

Hakk’a teslim rıza olanı bilirsen ağlamaz

Sabreder cevri belâya halka sırrın söylemez

Bende-i Hakk kimsenin pendin efendi dinlemez

Ârif oldur başına halkı dirüp cem eylemez
Gönlü cümle halk içinde hâk ile yeksân gerek.

Görür aşkı er gerek meydanı aşkta salmağa

Kendiyi terk eyler ol ferdâ gamına salmağa

Zâhir u batın haber dil Hakk cemâlin bulmağa

Kibr-ü ucbun illetinden kurtulup sağ olmağa,
Bil tabîbin mâ’nâda Şeyhin senin Lokmân gerek.

Ol ki halinden haberdâr oldu etmez kıl u kâl

Gel bu pendimden gözün aç merd isen bir hisse al

Ey bu gün arzı rezalet eyleyen sahibi kemal

Şöhret ıssı ma’rifet kenzini bulmaktır muhal,
Varlığın şehri senin baştan başa virân gerek.

Kendi halin fikr edip hayret içinde ol kâle[97]

Kaydı ukbâ ve fenâyı er gibi zevka sala

Haşr-ı neşrin gerdeşinden [98]gönlünü âsayiş bula

Ölmeden evvel ölüp kabre girip haşre çıkıp,
“Mâlik-ül mülk”-ün şuhûdunda gönül hayran gerek.

Cay-i [99] âsayiş bula ancak ona hizmet geçüp

Yetmiş iki millet içre kendini alçak seçip

Sohbeti irfan içinde hem meyi Kevser içip

Nefsi tamûsun sırât-ı şer’i ile bunda geçip,
Kalp evi hep hûr-û gilmân cennet-i rıdvân gerek.

Bu sebepdir ehl-i irfan her sözü bikr [100]ettiği

Cevri yâri zevk bilip her hâline şükrettiği

Âşıkın dinlemesini rûz u şep fikrim ettiği

Söyleyip işittiği dahî görüp zikrettiği,
Üstüvâ-i arş-ı sırda Hazret-i Rahmân gerek.

Âlemî tufân eder eşki revân ettikte ol

Cennet-i irfan eder sözün ayan ettikte ol

Mürdeler [101]ihya edermiş bahşu can ettikte ol

Her kaçan tûtîlere feth-i dehân ettik ol,
Lezzetinden tûtîler sözlerine nedmân gerek.

Gâhice dil hasta miskin gâhice âlicenap [102]

Gâh ol ruyi cihâna aktab [103] şu’le-i tâb[104]

Gâh ol ilmi ledünden eyleye çok fethi bâb

Gâh hamûş olup dilinden kimse almaya cevab,
Gâh açılıp şâd olup güller gibi handân gerek.

Gâh helal ola haramı gâh haram ola haram

Gâh ola aklı mükemmel gâh ede arz u celal

Gâh mümin gâh batıl gâh kâfir u gâh dalâl [105]

Gâhi üns,  gâh heybet gâh rü’yet gâh cemal,
Gâh sahv-ü gâhi mahv gâh vücûd gâh cân gerek.

Kimseye fâni cihânda satmaya hiç takvayı ol

Tıfl içinde hân-ı âlem ol mektebi harfe ol

İlmi irfan ile yani ere şeyhi sırfa [106] ol

Terk edip cümle kuyûdâtı erişe sırfa ol,
Sırfa erse bir gönül içi anın ummân gerek.

Ârif-i billâh olan elbet ola hakk’al yakîn

Ola seyran gâhî onun arş-ı kürsi kemterin

Bir olup arz-u semâvat bir ola huld u berin [107]

Aradan iskât edip cümle izâfâtı hemân,
Hakk vücûdu âşikâre gayrisi pinhân gerek.

Kadrini fehm eyledi hâver [108] ziya hâverin

Senin hâr[109] ile yeksân görme kadrin gevherin

Batının idrâk edersen nîru Hakk’tır yerin

Çünkü ârîdir izâfattan vücûdu dilberin,
Zevk-i küllî isteyen âşık dahi üryân gerek.

Hükmü nahvî sırfı icra etmede ehl-i güman[110]

Bilmedi şirki hafidir ilticâyı âşiyan

Azbî’ye kaydı vücûdü kaydı duhândan yemân

Mısrıyâ terk-i izâfât etmeğe lâyık olan,
Kümmel-i insân içinde bindebir insân gerek.

 

 

82

Sıdk ı pâk ile davran ahd ile peymân gerek

Hakk’ı yekdâne bilip hem özü bir-dâne [111]gerek

Cân ile hizmet edip kalmaya bir cân gerek

Sâlikin Mürşîdine hizmeti şâhâne gerek,
Eşiğine koya bâşın diye şâhâ ne gerek.

Gördüğünü bildiği onun ola ancak diyâr

Rengi [112] dildâr ile yâri kıla rengi ızhar

Ne çeke kaydı adviyi[113] ne bile çünbüşü yâr

Geçe Dünya ile ukbâyı dahî etmeye âr,
Bu yolun mihnetine ol katı merdâne gerek.

Elem ve gam deyü gamdan geçelim müşkil odur

Ola pervane gibi beste[114] lisan bülbül odur

Lâ ve illâ yı bilen cahil ise fazıl odur

Nâ-murad olmağa tâlip ola kim menzil ala,
Dahî halk içre adı âkil-ü dîvâne gerek.

Ona bu ilmi ledün sırrını çün bildire ol

Kimini ağladıben kimisini güldüre ol

Kimini vahyede ondan kimini öldüre ol

Dahî Mûsâ gibi Hızr’a gemisin deldire ol,
Eski dıvârı yıkıp hem katl-i oğlana gerek.

Çün yolundan şaşıra nice bin avere nefs

Ede biçâre nicedir dile biçâre nefs

Kendine hem dem ede iblis mekkâre[115] nefs

Gemi sağ olsa anı gasbeder emmâre-i nefs,
Yeni dıvar beğim eski vîrâne gerek.

Sanma her gördüğünü sıdk ile ol âşık ol

Zahir u batını idrak edici hâzık [116]olur

Sanma bu ilmi ledün her kişiye layık olur

Eğer öldürmese oğlanı sonu fâsıd olur,
Bu bağın bülbülü aşk
oduna pervâne gerek.

Azbî’ya feyzi hüdâdır sana ahd u eman

Kimine her vechile Hakkı ede Hakk’tan iz’an

Cümle ikbal kanadın ola ancak uryan

Ey Niyâzî bu yola kim gire kurbân ede can,
Îyd-i ekberdir ana vuslat-ı cânâne gerek.

 

 

83

Ya Nasara’dır ya mülhid ya firenk

Ya kedidir ya köpektir ya şebek[117]

Çünkü Hakk’ı bilmedi ha bir eşek

Köstebektir köstebektir köstebek,
Ol münâfıklar vezîr olsun ya bek.

Dili zabt etmeyen bulmaz yolu

Er kişiye çün licam [118]oldu dili

İkiyüzlüden köpek yektir [119] veli

Kâfirin yeri cehennemdir veli,
Derk-i esfelde münâfık oldu sek.

Bâb-ı firdevsi açan müminleri

Nefsi elinden kaçan müminleri

Âb-ı kevserden içen müminleri

Hem sırât üzre geçen mü’minleri,
Şaşırandan dağdaki hınzır da yek.

Kendi bildiği yola gidenlere

Davayı merdânelik edenlere

Mâli hülya fazlasın yiyenlere

Nushuna çi fâide diyenlere,
Ger nasihat eylesen tâ haşre dek.

Seni idrâk etmeyen Hakk’ı anlamaz

Ben diyen kimseye evvallâh diyemez

Kendi bildiğin bilen bend eğilemez

Eylemez Deccâl’a tesir eylemez,
Kıl ferâgat anlara çekme emek..

Hak sözü nâhak olan kes dinlemez

Karnı tokken dergâhı Allah’ı bilemez

Dönme bir nâdana tenezzül [120]eylemez

Menn ü selvâyı Yahûdî istemez,
İstediği ya basal,  ya mercimek.

Mâsiva ehl-i Hüdâyı neylesin

Âşık-ı kâzip cefâyı neylesin

Sıdkıle âşık vefâyı neylesin

Sükkeri olan gıdâyı neylesin,
Aklı fikri cezb eder tuzlu semek.

Ol gıdadan doğru emri istemez

Sanmaki mal ile ömrü istemez

Âlem-i ehl cevri zecri [121]istemez

Üstüvâyı arş-ı şer’i istemez,
Çingene çuldan kara çadır gerek,

Mâsivâcı ona rahman yeter

Şehveti bahr ona umman yeter

Hemdemi olmuş ona şeytan yeter

Çenginin çengi ona Kur’ân yeter,
Cânına kelb urduğu nân u nemek..

Kıla mâsiva kalbini hubbu siva

Çünkü tahkiktir olur haşra siva

Dembe dem Hakk’ı talep kıl Azbî’ya

Doğru yoldan taşra gitme Mısrîyâ,
Enbiyâ çekti bu derdi sen de çek.

Oldu seyrangâhi ben rûyu zemin

Benden özüne görmedim bir kemterin

Böyle idrâk eyledim Hakk’al yakîn

Çün Kitâb-ullâh durur “hablü’l-metin”,
Pek yapış bu urvet-ül vüskâ’ya pek.

84

Bu yolda canından geçen âşık yolunda Vâmık gerek

Kâmil mürşid olan insan cümle derde hazık gerek

Her kârından fariğ [122] olup derdi Hakk’a layık gerek

Derviş olan âşık gerek yolunda hem sâdık gerek,
Bağrı anın yanık gerek can gözleri açık gerek.

Fehm eylemezmiş ruhunu rağbet edenler dürriye[123]

Layıkmıdır insana kim kala koyundan geriye

Sen sırrını bilmez iken sırrın cihânı bürüye

Alçaktan alçak yürüye toprak içinde çürüye
Aşk
âteşinde eriye altın gibi sızmak gerek.

Kâmil derler veli herkes melul [124]bilmez ola

Cahil ona derler imiş her kârında fuzul[125] ola

Hubbu siva koymaz seni canın Hakk’a vasıl ola

Zikr-i Hakk’a meşgul ola yana yana tâ kül ola,
Her kim diler makbul ola tevhide boyanmak gerek.

Bu fânide mihnet için ağlamayın çün gülemez

Bir pire teslim olmayan Hüdâ’yı bilemez

Bir noktayı fehmetmeyen bin noktaya dil olamaz

Eyün kişi yol alamaz maksûdunu tiz bulamaz,
Yoğ olmayan vâr olamaz vârını dağıtmak gerek.

Azbî fakiri derdmend[126] kuşandı gayret kuşağı

Bir eyledi kahri gamı fehmeyledi balı yağı

Her birinin bir derdi var göster bana sağdan sağı

Dervişlerin en alçağı buğday içinde burçağı,
Bu Mısrî gibi balçığı her bir ayak basmak gerek.

85

 

Gel hakikat şehrine gir şâhı bul

Âşk yolunda ârif-i billâh’ı bul

Sırr-ı âşka lemyezel [127]âgahı bul

Kalbin içre ayn-ı beytullâh-ı bul

Ey gönül gel Hakk’a giden râhı bul,
Ehl-i derd olup derûnî âhı bul,

Cânın ilindeki şems ü mâhı bul,

Âdem isen “semme vechu’llâh”ı bul,
Kande baksan ol güzel Allâhı bul.

Ehl-i vecde hoş halâvette güzel

Gerçi zikirde tilâvetete güzel

Terki dünyada ferâgatta güzel

Ehl-i âşka hoş harârette güzel

Gerçi Allah’a ibadette güzel

Zâhid u takva kanââtta güzel

Halvet ehline kerâmette güzel

Âdem isen “semme vechu’llâh”ı bul.
Kande baksan ol güzel Allâhı bul.

Can kulağı işide Hakk’ın sözünü

Aşinadır Hak söze çünkü özün

Sırrını fâş eyleme yoktur özün

Sana söyler çağırır oldu gözün

Ol sana açmış durur dâim gözün,
Sen yetirmişsin ha ararsın özün,
Bi-cihet göstermiş eşyâda yüzün,

Âdem isen “semme vechu’llâh”ı bul,
Kande baksan ol güzel Allâhı bul.

Ziyneti dehr ile mamur olma sen

Etme benlik şâha ma’mur olma sen

Kurbu Hakk’tan köz göre devr olma sen

Nefsine mağlup makhur [128] olma sen

Devlet-i Dünyaya mağrur olma sen,
Lezzet-i câhına mesrur olma sen,
Anları izzet sanıp hor olma sen,

Âdem isen “semme vechu’llâh”ı bul,
Kande baksan ol güzel Allâhı bul.

Azbî’ye yâri müheyya [129]görünür

Sûreti fânide ukbâ görünür

Gör bu şiirimden temâşa görünür

Kande baksa remzi illa görünür

Ârife eşyâda esmâ görünür,
Cümle esmâda müsemmâ görünür,
Bu Niyâzi’den de Mevlâ görünür,

Âdem isen “semme vechu’llâh”ı bul,
Kande baksan ol güzel Allâhı gör.

 

 

86

 

Sevdâ ise yeter oldu gel Allâh’a dönelim gel

Dünya yeter oldu gel Allâh’a dönelim gel

Takvâ ise yeter uldu gel Allâh’a dönelim gel

Hevâ ise yeter gönül gel Allâh’a dönelim gel,
Sivâ ise yeter ey dil gel Allâh’a dönelim gel.

Unutalım derd-i fikri edelim subuhdem şükrü

Nice gezelim uğru[130] birlikte olalım doğru

Özümüzde bulup yâri bir haber alalım bari

Nice bir sevelim gayri,  nice bir olalım ayrı,
Analım vuslat-ı yârı gel Allâh’a dönelim gel

Medet kıyamet kopmadan İsrâfil sur urmadan

Ömür geçip devr olmadan râh-ı aşkta yorulmadan

Hakk’ı bulalım ölmeden gel bu tenden ayrılmadan

Bize Hakk-dan gel olmadan ecel kösü çalınmadan,
Cânın Azrâil almadan gel Allâh’a dönelim gel.

Gelmedin Zâhid ikrara aldandın kaldın inkâra

Yüzün yoktur hey biçâre nice baksın Hünkâra

Âşık olsun dildâra onmadık miskin biçâre

Özenmez misin ol yâre ki aldanmışsın sen ağyâre,
Seni azdırmış emmâre gel Allâh’a dönelim gel.

Hakikat şehrinin şahı değiş bu nefs-i gümrâhı[131]

Bulup bir merd fi’lllâhı olasın sırrın âgahı

Göresin ol yüzü mâhı sür âşıkların gâhı

Talep kıl her sehergâhî yürekten eyle gel âhı,
Sevenler buldu Allâhı gel Allâh’a dönelim gel.

Sâhib kadem olanlara âşk bahrine dalanlara

Hakk’tan haber alanlara dostan nişan bulanlara

Erkân ile gelenlere okut farzın bilenlere

Soralım gel bilenlere gülü bûyun direnlere,
Visâline irenlere gel Allâh’a dönelim gel.

Er ol nefsin ile savaş nâdana sır eyleme fâş

Sağ edüp gel câha ulaş sabr eyle bağrına taş

Bulup bir hâline haldaş Azbî sana söyler gardaş

Niyâzî’ye olup haldâş olursun yoluna yoldâş,
Döküp gözlerimizden yâş gel Allâh’a dönelim gel.

 

 

87

 

Âşıka ta’n adüvden yok karar eksik değil

Âşk elinden her zaman ağlar yanar eksik değil

Gülşeni âlemde zağ[132] u dil hezâr[133] eksik değil

Âşinâ-i aşk olandan âh u zâr eksik değil,
Keşti-i bahre demâdem rûzigâr eksik değil,

Âşık biçâre âh u zar eder dolu ve dıraz[134]

Her zaman bir derdmenddir eyleyen söz ü güzâr[135]

Sevdiğimden müptelaya dembedem arttıkta naz

Ol cemâl-i mutlakın aşkında arttıkça niyâz,
Ol kadar nâz arttırır bir gülizâr eksik değil,

Ruz u şeb fikri visâli yâr olursa âşıkın

Veche karşı gele cismi nâr olursa âşıkın

Hem demi hem sohbeti ol yâr olursa âşıkın

Yeri cennet baktığı didâr olursa âşıkın,
Vechi nûrundan anı yakmağa nâr eksik değil.

Fi’l-misli [136]âlemde kalmış câm ile cem denilir

Âşık-ı dilber eder her yerde her dem denilir

Yârsız cennette neyler zevki âdem denilir

Bu nişânı âşıkın rahat olur gam dirilir,
Hayret ender hayreti leyl-ü nehâr eksik değil.

Cân bağışlar âşıka yâr sunsa câm-ı lâlefam[137]

Olmasa cennette dilber bulmaya cennette nizam

Azbî’nin sözü budur vallah a’lem bi’s-sevab [138]

Şem-i aşka Mısrîyâ yandır özün yoğ ol müdâm,
Âşıka her yokluğun üstünde var eksik değil.

 

 

88

Bâkî ateşle fenâda yâne gel

Bâde-i âşk-ı Hüdâd’dan kâne gel

Gel enel-Hakk sırrına boyane gel

Varlığın mahveyleyip meydâna gel,
Lâ vü illâdan geçip merdâne gel.

Gel şeriât hükmünü sende oku

Hem tarîkat semtini sende oku

Marifet noktasını sende oku

Gel hakîkat ilmini sen de oku,
Bir kadem bas mekteb-i irfâna gel.

Bulmasın bir kimse senden inkisâr[139]

Ta’nı a’dâdan [140]gücenme etme âr

Yokmudur cisminde cânın yâne vâr

Zulmete Hızr ile gir gevher çıkar,
Âb-ı hayvandan içip hem kane gel.

Âyin hilm u hayaya server ol

Mâ’nide şâh suretâ kim kemter ol

İki âlem içre ruy-u envâr ol

Şer-i başa tâç edip İskender ol,
Geç otur taht-ı dile şahane gel.

Gevheri fehmeyleyip ehl-i eder

Senin hârâyı zümrüdü[141] dûn[142] eder

Sırrını fâş eyleme sen bi-haber

“Küntü kenzen” sırrını duydunsa ger,
Sakla sırrı deme her nâdâna gel.

Vuslat-ı pervânenin hem nâr iken

Yâre ağyar olma yâre yâr iken

Meskeni bülbüllerin gülzâr iken

Vahdetin meydânı sırrı var iken,
Kesret içre girme sen zindâne gel.

Âlem içre meğer bir dânesin

Çâr harf sana sadef dürdânesin

Azbî’ya benzer katı mestânesin

Ey Niyâzi baş açık divânesin,
Nice bir divânesin uslâne gel.

89

Âşk-ı yolunda bende ki merdâne kıl

Bahr-i vahdette beni yekdâne kıl

Sırrın ile sırrımı hem hâne kıl

Pâdişâha aşkını hem-hâne kıl,
Mâsivâ-yı aşkını bigâne kıl.

Gel bana göster yüzün mesrur edip

Genci günahımdan beni mağfur edip

Bendeki feyzinle aynı nur edip

Zikr u fikrinle beni pür nûr edüp,
Mest-i medhûş eyleyip dîvâne kıl.

Ey soran derdine derman soran

Merhamet ummak gibidir uğradığın

Hakk’a ulaş fiilin kes gayriden

Mürg-i ruhum meylini kes gayriden,
Şol cemâlin şem’ine pervâne kıl,

Ki çeşmim fehmettin bendesini

Hayf diriga [143]yıktı senlik meskeni

Mani-i vuslat kılan bendirini[144]

Benliğimdir senden ayıran beni,
Varlığım şehrini yık virâne kıl.

Ey hakikat derdine olan tabib

Senlik ve benlik hevasından geçip

Kalbimi ferman biri hükmün kılıp

Gönlümü mir’ât-ı vech-i zât edüp,
Ol tecellîyle beni mestâne kıl.

Kalbi Azbî’den sivâyı kaldırıp

Hâb-ı gafletten dili uyandırıp

Lâ ve illâ şerbetinden kandırıp

Cezb-i feyzin şarâbın doldurup,
Bu Niyâzî bendeni meyhane kıl.


[1] Tayeran: (Tayrân) Uçuş. Uçma.

[2] Pür-hun: Kan içinde. Kan dolu

[3] Dehri: zamana bağlı olarak devre âit, zamanla ilgili

[4] Dûn: Aşağı, alçak. Kolay. Zayıf. Gölgeli. Aşağılık. Altta, aşağıda.

[5] Merdud: Reddolunmuş. Kabul edilmemiş. Geri döndürülmüş. Kovulmuş.

[6] Tennur: (C.: Tenânir) Tandır.   Fırın

[7] Bed efâl: Kötü fiil

[8] Tab-ı selim: Salim tabiatlı

[9] Serir: Tahta karyola.   Üzerinde oturulan yüksekçe yer.   Taht

[10] Hur: f. Güneş, şems

[11] Epsem/epsera:Suskunç

[12] Nümayan: f. Görünen, aşikâr olan, gözükücü olan. Parlayan.

[13] Rehnüma: f. Yol gösteren. Kılavuz.

[14] cevâb-ı şâfi: Yeterli, ikna eden cevab

[15] Seni hakkıyla bilemedik

[16] Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Hz. Ali kerremallâhü veche hakkında “Etin etimdir” buyurduğu hadise işaret edilmektedir.

[17] Diriga: f. Yazık, eyvahlar olsun!

[18] (Bu diyarda nefs yok)

[19] Manende: Benzeyen, mümâsil

[20] Elvan: (Levn. C.) Renkler. Muhtelif görünüşler

[21] Haza: Bu. Şu. O.   Gr: İşaret zamiri.

[22] Samt: Susma, sükût

[23] La’b: oyun ehli

[24] Ta’n: Hoş görmemek. Kötülemek. Birisinin ayıp ve kusurlarını beyan etmek.   Küfretmek.   Muhalifin iddialarını çürütmek.   Vurmak.   Duhul etmek, dâhil olmak, girmek

[25] HULV: (Halva)Tatlı.   Hoş ve güzel. İyi.

[26] Mağbun: (Gabn. dan) Alışverişte aldanmış olan.   Şaşkın. Şaşırmı

[27] Sevindirmek

[28] Temenna: Eli alnına götürerek selâmlama işareti yapma.   Minnettar olma

[29] Berr: toprak, yeryüzü, yer.

[30] Ma’ni: mana

[31] Hurrem: f. Sevinçli. Mesrur. Şen. Ferahlık veren. Taze ve hoş. Güler yüzlü.

[32] Ferağ: Vaz geçmek. Hiç bir şeyle meşgul olmayıp dinlenmek.   Boşaltma.

[33] Ruz: Gün; Ceza: Karşılık, mukabil, ivaz. Cürüm veya günâh işleyenlere verilen azab. hüzünle, ümitsizlikle ağlayıp sızlanmak. Ahiret

[34] Buy: f. Koku.   Ümit, umma.   Sevgi, muhabbet.   Tamah.  Huy. Tabiat.   Kısmet, pay, nasib

[35] İki cihanda

[36] Bimare: f. Hasta, alil.   Muharebeler veya akınlar esnasında ele geçirilen kadın esirlerin ayrıldıkları sınıflardan birinin adı.

[37] Nas: f. İnsanlar.

[38] Lacerem: şüphesiz, elbette, besbelli.   Nâçar, zaruri.

[39] Üftade: f. Düşmüş. Fakir, biçare.   Âşık, tutkun.

[40] Arkasına

[41] Kûh: f. Dağ.

[42] Ağuş: f. Kucak.   Sığınılan yer.

[43] Mehcebin: f. Ay alınlı. Alnı ay gibi parlak olan.

[44] Sak: Bir şeyin aslı.   Topuktan baldıra doğru bacağın incik yeri

[45] Fend: f. kendini korumak, karşı koymak

[46] Epsem/epsera:Suskunç

[47] Hallak: Yaratan, her şeyi halkeden, Kadir-i Zülcelal, Allah Teala Hazretleri

[48] Merdî: f. Erlik, erkeklik.   Merdlik, cesurluk, yiğitlik.   İnsanlık, hamiyet.

[49] Sahn: Sıcaklık, harâret

[50] Mevr: Başka te’sirle bir şeyin dalga gibi gidip gelmesi. Çalkanmak.   Suyun yeryüzüne yayılması.   Hayvanlardan yün almak.   Yol, tarik.   Toz, gubar.   Rücu etmek, döndürmek.

[51] Han: zenginliğini

[52] Mâ: f. Biz mânasınadır. (Bak: Şahıs zamiri)   Mim ile elif harfinden ibâret “Mâ”. Arabçada muhtelif isimleri vardır. Ve çeşitli mânalara gelir. Cansız şeylere işaret eder. “Şu nesne, o şey ki…” mânâlarına gelerek kelimelerle birleşir.

[53] Pür-hun: Kan içinde. Kan dolu.

[54] Gerdun: f. Dünyâ, felek.   Dönen, dönücü, devreden, çevrilen.

[55] Şemme: Bir defa koklamak.   En küçük mikdar.

[56] Şem’a: Işık, çıra. Nur.   Muma batmış fitil. Şu’le: Alev, ateş alevi.

[57] Şeh: Şah

[58] Çâr: f. Dört. Cihâr

[59] Allah Teâlâ bilir, doğrusu budur.

[60] Bin yıl

[61] Gamze: Süzgün bakış.

[62] Akdem: Daha önce. Daha ileri. Daha mühim.

[63] Ehriman: (Ehrimen, Ehremen) f. Ateşperestlerin şer ilâhının ismi. Bâtıl bir ilâh ismi. Ehramen: f. şeytan, iblis.   Dev

[64] Hurrem: f. Sevinçli. Mesrur. Şen. Ferahlık veren. Taze ve hoş. Güler yüzlü

[65] Kese: Kısa yol, kestirme yol

[66] Ruz u şeb: Gece ve gündüz.

[67] İştiyak: aşırı ihtiyaç duyma, aşırı istek, özleme, arzu duyma.

[68] El-hazer: Sakın! Sakınınız!

[69] Saki: (Saky. dan) Sulayan, içecek su veren, sucu.   Kadeh sunan. İçki sunan.SAKİ’ : Kırağı, şebnem, çiğ

[70] Paymal: (Pâyimal) f. Ayak altında kalmış, mahvolmuş, telef olmuş, sürünmüş

[71] Halt: f. durdurmak, durmak, duraksamak, tereddüd etmek, topallamak, aksamak, bocalamak, tökezlemek, sendelemek

[72] And: 1. yemin, ant. 2. küfür, lanet.

[73] Fend: hile yalan dolan; (f.), (eski.) esirgemek, muhafaza etmek, korumak.

[74] Dürur: İnmek.   Akmak, seyelân

[75] Azbî Baba kaddese’llâhü sırrahu’l azîz “nefesidir” yerine “nefsi dürür” kulamıştır.

[76] Mezad: Artırma ile yapılan satış.   Tuluk, dağarcık.

[77] Kesad: Alış veriş durgunluğu. Kıtlık. Eksiklik. Verimsizlik.

[78] Leb: f. Dudak. Şefe.   Kenar.   Sahil. Kıyı.

[79] Müdam: Devam eden. Sürekli. Dâim ve bâki olan

[80] Mâ-i Meni: Erkek veya dişinin bel suyu. Döl suyu. Nutfe. Sperma

[81] Hayvan

[82] Manasız

[83] Santur: şarkıcı, tilâvetle okuyan kimse; kilise korosunda baş okuyucu. Kanuna benzeyen telli çalgı

[84] Lücc(e): Engin sular.   Gümüş.   Ayna.   Kalabalık cemaat.

[85] Suda

[86] Epsem/epsera:Suskunç

 

[87] Ebkem: (Bükm. den) Dilsiz. Konuşamıyan.

 

[88] Kezzab: Yalancı. Çok yalan söyleyen.

[89] Çalak. f. Yerinde durmayan, çabuk, oynak. Dâima çalışan. Her bir hareketi çabuk olan.   Akıl ve ferâseti açık.

[90] Tiryâk: panzehir, zehirlenmeden veya bir hastalıktan hemen şifâ bulmaya yarayan ilâç.

[91] İmsak: Kendini tutmak. Bir şeyden el çekme

[92] gütmek

[93] Na-hak: f. Haksız, beyhude, boş.

[94] Zıhar: İki şey arasında münasebet ve mutabakat meydana getirmek. İki şeyi birbirine mutabık eylemek. Arka arkaya, mukabil kılmak.   Karşılıklı yardımlaşmak

[95] “Yeryüzünde bulunan her şey fanidir.” (Rahman, 26)

[96] Vain: boş, faydasız, gururlu, nafile, abes, anlamsız, beyhude, kendini beğenmiş, kibirli

 

[97] Söze

[98] Kerd: Sürmek.   Def’etmek, kovmak.   Boyun

[99] Cây: f. Yer, makam, mevki.

[100] Bikr: (Bikir) Bozulmamış. Temiz.Bekâr.El sürülmemiş.

[101] Mürd: (Emrüd. C.) Sakalı belirmemiş genç yiğitler.

[102] Âlicenap: yüksek ahlâklı, cömert.

[103] Aktab: kutublar, hak tarîkatlerin reisleri, şahları; bir çok Müslümanların kendisine bağlandıkları büyük velilerden zamanın en büyük mürşidi olan kimseler.

[104] Tab: f. “Parıldayan, parlayan, parlatan, aydınlatan” anlamlarına gelir ve birleşik kelimeler yapılır.

[105] Dalâl: sapıklık; doğrudan, îman ve İslâmiyet yolundan sapmak.

[106] Sırf(e): Sadece, yalnızca.   Sâfi ve hâlis şey. Karışık olmayan

[107] Huld: Ebedilik. Sonu olmayan. Sonu olmamak Berin: f. Pek yüksek, en yüce (cennet)

[108] Haver: güneşin doğduğu gün. erkek ve kadın adı olarak kullanılır. levent, şark, doğu.

[109] Hâr : Mermer

[110] Güman: f. Zan. Tahmin. Sanmak. şüphe.

 

[111] Eşsiz

[112] Renk

[113] Adüvv: Düşman, hasım

[114] Beste: f. Bağlanmış, bitiştirilmiş, bağlı.   Kapalı.

[115] Mekkâr: Hilekâr. Düzenbaz. Çok aldatıcı. Mekir yapan.

[116] Hâzık: Mehâretli, işinin ehli, mütehassıs.

[117] Şebek: 1 . Daha çok Afrika’nın dağlık bölgelerinde yaşayan, uzun veya kısa kuyruklu türleri olan maymunlara verilen ad. 2 .  sıfat, mecaz  Çirkin ve arsız

[118] Licam: (Ligâm) f. Dizgin. Gem.

[119] Yek: f. Bir, münferid.   Bir oluş, birlik

[120] Tenezzül:(C.: Tenezzülât) İnme, düşme. Aşağılama.   Gönül alçaklığı.

[121] Zecrî: Cebren, zorlayıcı olarak.

[122] Farig: İşini bitirmiş, boş kalmış, alâkasını kesmiş, rahat, vazgeçmiş, çekilmiş.

[123] Dürr: inci. İnci tanesi.

[124] Melul: Usanmış. Bıkmış. Bezmiş.   Mahzun.

[125] Fuzul: (Fazl. C.) Fazla şey. Lüzumsuz söz.

[126] Derdmend: f. Tasalı, kaygılı, dertli.

[127] Lemyezel: zâil olmaz, bâkî, dâimî olan.

[128] Makhur: (Kahır. dan) Kahredilmiş. Mahvedilmiş. Bozguna uğratılmış. Mağlub. Mahkum. Allah’ın (C.C.) gazabına uğramış. Yenilmiş. Hakaret görmüş.

[129] Müheyya: (Hey’e. den) Hazırlanmış olan. Hey’et-i mecmuası tertib ve tesviye olunmuş olan.

[130] Uğru:1 .    Hırsız: 2 .  halk ağzında  Ön veya yan:

[131] Gümrahî: f. Sapıtma, doğru yoldan çıkmış olma

[132] Zağ: Karga

[133] Hezâr: Bülbül

[134] Dıraz: f. Uzun.

[135] Güzar: Geçiş, geçme.   Beceren, halleden, yapan.   Geçiren, geçirici mânâlarına gelir ve birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: Dem-güzar  : Zaman geçiren, vakit öldüren.

[136] Benzeri

[137] Lalefam: f. Lâle renginde. Rengi lâlenin rengine benzeyen.

[138] Allah Teâlâ bilir, doğrusu budur.

[139] İnkisar: Kırılma. Gücenme.   Beddua ve lânet okuma.   Şikeste olma

[140] A’da:(Adüv. C.) Düşmanlar.

 

[141] Hâra: Mermer

[142] Dûn: Aşağı, alçak. Kolay. Zayıf. Gölgeli. Aşağılık. Altta, aşağıda.

[143] Diriga: f. Yazık, eyvahlar olsun!

[144] Bendir: teften büyük, zilsiz, darplı Türk musiki sazı

TAHMİS-İ DERVİŞ AZBÎ DİVAN-I MISRÎ 3. Bölüm 39-64


39

 

Kal ile kıl [1]ehlinin hali perişan olur

Derdi hicre sabr eden malik derman olur

Pirine teslim olan kabil-i erkân olur

Derviş olan kişinin sözleri ümrân olur,
Sâlik
-i Hakk olanın râhına bürhân olur.

Nefsine uyan kişi özünü şeytan eder

Yüzünü görsem diyen subhdem[2] efgan eder

Yokluğu her kim duyar özünü sultan eder

Her seher efgân edüp bülbülü hayrân eder,
Dideyi giryân edüp sinesi büryân olur.

Çünkü tecelli eder dostunu anar iken

Onun işi  ah olur hem demi hicri figan

Kande bakar yârini anda görür ol ıyan[3]

Şem-i cemâle döner pervânedir âşıkûn,
Zanneder ol câhilün devriyle isyân olur.

Hırs iline şah olan nefse uyan kişiler

Valih[4] hayran olur âşkı tuğyan kişiler

Yok ile varlık eder sırra dolan kişiler

İlm-i ledün dersini ârif olan kişiler,
Hasta dil olanların derdine Lokman olur.

Kâmil olur şüphesiz ahd ile kulu güden

Kendi özün bir eder pirin yoluna giden

Dilber imiş fark eden hayr ile şerri eden

Beyt-i dili pâk olur zikr-i Hakk’ı işiten,
Sabr-u karârı gider işleri devrân olur.

Azbî yüzün isteyen kande bulupdur senin

Kendi özün bilmeze kande kaluptur senin

İçi ile taşını[5] aşkın oluptur senin

Sanma Niyâzî özün derviş oluptur senin,
Derviş
olan kişiler şöylece sultân olur.

 

 

40

 

Hakk ile Hak olmak için ayn-ı vefa halvettedir

Pes bil anâsır habbesi rengin kıba [6]halvettedir

Gel geç bu ak karadan terk-i siva halvettedir

Bu halvete bakma güzâf zevk-u safâ halvettedir,
Halvetle kıl içini sâf nûr-i ziyâ halvettedir.

Kaydı fenâ ve bâki çün aradan evvel kaldırır

Sana hakikat sazını teslim eder Hakk çaldırır

Evvel seni çok ağladır ammaki sonra ki güldürür

Nefsini sana bildirir ölmezden evvel öldürür,
Yokluk yolunu duygurur fakr-u fenâ halvettedir.

Ak ve karayı önünden alır mekânsız bî-eser

Bin yıl çağırsın bak divanda sana olmaz nazar

Bu manayı her kim duyar verir hakikatten haber

Deryâ olup durmaz coşar talazlanup baştan aşar,
Kendisini bilmez şaşar aşk
-ü hevâ halvettedir.

Bu âb u ateş hâk-i bad [7]verilip vaslın arar

Hem dağ ve sahra içre Nil ü Fırat eder leyl ü Nehar

Bu ne felek ins ü melek aşkınla buldu karar

Encüm ile şems-ü kamer âteşlere düşmüş yanar,
Yer oturup gökler döner arz-u semâ halvettedir.

Nâm-u nişânın kalmasın bildiklerin cümle bırak

Gel giy fenânın câmesin[8] ola fenâ sana durak

Âşk ehlisin gel ey gönül meydana gel yalın ayak

Aç gözünü ibretle bak birdir kamu yakın ırak,
Deprenmez olur dil dudak vasl u likâ halvettedir.

Kâr eylesin derd u elem âlemde devlet isteyen

Canın verip vuslat alır hikmetle himmet isteyen

Meydana gel zilletle izzetle rif’ât isteyen

Firkâtte vuslat isteyen mihnette rahat isteyen,
Vuslatta işret isteyen ayş-ü bekâ halvettedir.

Gülşen bilirsen Azbi’ya âlemde zecr[9] külhanî[10]

Kulhanda kesret vahdetten eyle safây-ı gülşenî

Gafil yabanda gezme gel senden iste sen seni

Terket Niyâzî sen seni bir eyle gel cân-u teni,
Duysam diyen Hakk sırrını sırr-ı Hüdâ halvettedir.

 

 

41

 

Dersi onun “leyse fî-‘d-diyâr”i[11] olur

Hemdemi  yâri onun dildâr olur

Kesret içre yârana ağyar olur

Kim ki aşkın dârına ber-dâr olur,
Cümle uşşâk içre ol serdâr olur.

Olmasa ehli şeriat ahret

Merhamet Hakk’tan yeter Hakk merhamet

Ehl-i  aşk eyler rivayet sende et

Bunda uşşâkı yakan od âkibet,
Nâr-ı İbrahim gibi gülzâr olur.

Arife bu söz iyandır ârifan

Ben tevekkül bendesiyim Hakk beyan

İbn-i vaktim bilmezem ıssı ziyanı

Bunda ağyâr kesretinden kurtulan,
Vahdet illerinde vâsl-ı yâr olur.

Derdine em [12]bilmedin hazık isen

Ehl-i derd olmakla layık isen

Dinle dersim aşık-ı sâdık isen

Korkma Tâmudan eğer âşık isen,

Bülbül olanın yeri gülzâr olur.

Pirinin sözü ile amil olanın

Devlet-i irfana nail olanın

Sırrı yezdân ile kâmil olan

Cennet-i irfâna dâhil olanın,
Kande baksa gördüğü didâr olur.

Bilmeyen Hakk’tan cevabı veremez

Gitmeyen maksuda asla eremez

Ol hakikat güllerini deremez

Gözsüz olanlar o yüzü göremez,
Anı gören hep “ulül-ebsâr
“ olur.

Bed- endiş [13]kimse ile hâllenme kim

Aklın ile kavlini[14] kullanma kim

Tellili dibalar[15] giyip sallanma kim

Dünyânın lezzâtına aldanma kim,
Bir gün ola cümle zehr-i mâr olur.

Çün nasihat dinlemezmiş ru-siyah[16]

Hem demi yâri olur hicriyle âh

Akibet bu saltanat ola tabah [17]

Sen gerekse ol cihânda pâdişâh,
Bir beş on günde o târümâr olur.

Hızır ola daim refikin hem rehin

Subhdem[18] bekledim habibin dergehin

Yüzünü görmek dilersen o mehin[19]

Tâc-ü tahtı kulluğuna ol şehin,
Verir isen devletin tekrâr olur.

Masiva bendine olma kayd u bend

Gel necasetten taharet kıl Meded

Kim ola adın senin ferd ü vahid

Ger kabul oldunsa şâh oldun ebed,
Kande böyle assılı bazâr olur.

Bu sözümü arif olan okuryazar

Ehl-i hal yoklukta olmuş şehriyar

Cümle varlığın sen ile târumar [20]

İllâ tâc-u taht’a olmaz vasl-ı yâr,
Âdet oldur ona cân işâr olur.

Hayr ile şerri bilirsin mameza[21]

Ki tecelliden teselliden ola

Mısrî’den sana nasihat Azbî’ya

Kim ki kendin yoğ ederse, Mısriyâ,
Yokluğun tâ gâyetinde vâr olur.

 

 

 

42

 

Yezid [22]mezid[23] doğar bir vasi’ yerdir

Bu dünya dedikleri zeyb[24] bî ferdir[25]

Münkir ezelden köreltmiş kördür

Erimiz erdir Pîrimiz Pîrdir,
Karamız nûrdur yerimiz Tûr’dur.

Her yerde zahir görmeyin piri

Zan eder başkadır şeytan piri

Kimine özünden yoksa haberi

İsteyen yâri izlesun Pîri,
Pîrden ayrılan Hakk’dan ayrıdır.

Mest u hayranım eğlenmez kârım

Sırsız bilmez zahid esrârım

Hakk’tan söylerim Hakk’tır güftarım[26]

Pîrdir envârım Hakk’dır etvârım,
Düşmanım bî-şek Hakk’dan ol dûrdur.

Taşradan ister dilde mihmânı

Kâmil geçinir gör şu seyranı

Kaplamış anı küfrün ısyanı

Şol ki Süfyânî arttı tuğyânî,
Oldur şeytânî bir gözü kördür.

Yerde gökte yok gözedir Hakk’ı

Zi-ruh bî-ruhsuz[27] durur Hakk’ı

Şeytana dönmüş ere, der Hakkı[28]

Azdırır halkı bezdirir Hakk’ı,
Kizbi çok sıdkı bindebir yokdur.

Hubbu sivâyı at er ol sende

Olma sa’[29] et yek-dil [30] efgende[31]

Azbî meyli koy dehri[32] ferzende[33]

Mısrî’nin dinde izzeti zinde,
Cümle millette Hamzavî hordur.

43

Olanlar âşkla fâni olur elbette meydanı

Bu rahın mest u hayranı verir esrarı vicdanı

Kimin kim vardır irfanı ol kadri insanı

O yolların mugeylânı âşıkların gülistânı,
Hicâzın yolu karbânı ne güzeldir, ne güzeldir.

Ayağı tozunu görmek ne güzeldir, ne güzeldir,

Habibini can ile sevmek ne güzeldir, ne güzeldir,

Onun vaslına ermek ne güzeldir, ne güzeldir,

Çıkıp hüccâc ile gitmek ne güzeldir, ne güzeldir,
Yolunda cânı terketmek ne güzeldir, ne güzeldir.

Eden arz-ı kemâlatı bulur gönlünde ol zatı

Bulanlar aşkta halâtı bilir fenni [34] kerâmatı[35]

Bilen sırrı Makâlat’ı[36] talep eyler cehâlatı

O yolların riyâzâtı eritir hep hatî’âtı,
Visâlin haccı lezzâtı ne güzeldir, ne güzeldir.

N’ola kim âşıkım dersem sivanın[37] leşkerin[38] kırsam

Cemâlin bağına girsem açılmış güllerin dersem

Hakikat menzile ersem yoluna can u baş versem

Medine şehrine varsam Habîbin ravzasın görsem

Eşiğine yüz sürsem ne güzeldir, ne güzeldir.

Cefâsı yaktı dilleri bana güldürdü elleri

Kokar hakikat gülleri ağlar bu can bülbülleri

Hüdâ’nın bazı kulları gelir mahlûka yalvarı[39]

Geçip ol yüce belleri çıkarsak başa yolları

Görünse Kâ’be illeri ne güzeldir, ne güzeldir.

Görenler nur-i siyah’ı olur aşıkların mâhı

Bulanlar doğruca râh-ı vücudunun olur şâhı

Figân u zâr edip gâhi nice ben etmem ahı

Nebilerin nazargâhı,  Velîlerin karargâhı,
Görürsem Kâbetullahı ne güzeldir, ne güzeldir.

Gözüm ağlarken gülse her işi Azbî’nin bilse

Sivânın cündünü[40] kırsa sinemde yâreler olsa

Niyazî’ye nasip olsa varıp maksudunu bulsa

Bana yârim merhamet kılsa salınsa yanıma gelse

Safâ u zevk ile dolsa ne güzeldir, ne güzeldir.


44

Rasülün şerini gütmek ne güzeldir,  ne güzeldir,

Netice ahdin gözetmek ne güzeldir,  ne güzeldir,

Fenâ ve bekâyı terk etmek ne güzeldir,  ne güzeldir,

Ey Allâhım seni sevmek ne güzeldir,  ne güzeldir,
Yolunda baş ve cân vermek ne güzeldir ne güzeldir.

Dilî maksuda ermek gönülden ağlar iken gülmek

Ayağı izini görmek tozuna yüzünü sürmek

Visali dilbere ermek yoluna vârını vermek

Şol ism-i zâtını sürmek visâlin gülün dirmek,
Cemâl-i pâkini görmek ne güzeldir ne güzeldir.

Beyan olsa kamu sırlar bilinse cümle sözler

Eğer kışlar ve ger yazlar gönülse vaslını özler

Aradan kalksa bu nazlar murada erse dilbazlar [41]

Sürüp dergâhına yüzler döküp yaşı yere gözler,
Bir olsa gice gündüzler ne güzeldir,  ne güzeldir.

Bu dehrin varına düşmek yoğu var ile değişmek

Dahî yar ile barışmak varıp menzile erişmek

Senin derdine sataşmak firakın narına düşmek

Visâlin derdine düşmek yanup aşk oduna pişmek,
Sonunda sana erişmek ne güzeldir,  ne güzeldir.

Bu Azbî’ye cefa kılmak varıp bir gayrısın bulmak

Gözüm yaşını çağlatmak sinemi nâz ile dağlatmak

Var mı beni ağlatmak dahi ferdalara salmak

Niyâzî yârini bulmak yanında eğlenüp kalmak,
Varup bir ile bir olmak ne güzeldir ne güzeldir.

45

 

Celâli kibriyayı vârına cebbâr olandan sor

Hüdânın ism-i settârın dahi settar olandan sor

Dil-i biçâre ki derdi dili bimar [42] olandan sor

Rumuz-u Enbiyâ-yı vâkıf esrâr olandan sor,
Enel-Hakk sırrını candan geçüp ber-dâr olandan sor.

Hazne-i hâceti doldur hedeften gözünü ayırma

Erince vaslı dildâre gece gündüz hemân[43] durma

Yapış dâmeni maksuda meded bi-ma’na[44] yorulma

Yürü var ehl-i tecridi alâik ehline sorma,
Anı cân u cihânı terk edüp deyyâr olandan sor.

Tariki aşkta ey çengi düdüğünü çalmak istersen

Heman bir özüne oyna dürüst kul salmak istersen

Vücudun kaydını çekme eğer var olmak istersen

Gâhi kahr-ü gâhi lutfun kemâlin bilmek istersen,
Fenâ ender fenâ
da yoğ olup hem var olandan sor.

Bu vechu’llâhı âdemden ihanet ehli anlamaz

Evi olsa sekiz cennet kasavet ehli anlamaz

Hakikat sırrını zâhit kabahat ehli anlamaz

Dilâ bu Mantık’ut-tayrı fesâhat ehli anlamaz,
Bunu ancak ya Attâr
veyahut Tayyâr olandan sor.

Eşeklik etme yüklenme riyayı zahid u takvayı

Feragat eyle kavgadan veli buldun müsemmayı

Çü gördün Azbî mevlâyı müsemma sorma esmayı

Anadan doğma gözsüzler kemâhi görmez eşyâyı
Niyâzî vech-i dildârı ulül-ebsâr
olandan sor.

 

 

46

Her ahdine sadıkların eğlencesi tevhid olur

Vaslına dil yanıkların eğlencesi tevhid olur

İhsanına layıkların eğlencesi tevhid olur

Hakk’ı seven âşıkların eğlencesi tevhid olur,
Aşk
oduna yanıkların eğlencesi tevhid olur.

Zâr etmede can bülbülü arz olmakta Hakk’ın gülü

Eser onun için aşk yeli akar gözümden gam seli

Şeyhin görür Hakk’tan veli candan olur onun kulu

Durmaz isim sürer dili sorar müdâm doğru yolu.
Gerçek ere diyen belî eğlencesi tevhid olur.

Bilen hakikat sözünü yârinden dönmez yüzünü

Bulan gönül yıldızını bayram eder gündüzünü

Hakk eyler onun yüzünü bulur yolun düzünü

İzinden ayırmaz gözünü canla tutar sözünü,
Görmeğe iver yüzünü eğlencesi tevhid olur.

Meydanı aşkta şehri yâr cân ile hem başı kıyar

Çevkanla topu kapar “enel hakk” dava kılar

Doğru yolu daim sorar yarasına merhem arar

Halkın arasından çıkar tevhidi görmeye can atar,
Bülbül gibi daim öter eğlencesi tevhid olur.

Mâh ile sâlı [45]terk eder hayr u bali[46] terk eder

Berr [47] ile bahri terk eder ehli iyalı terk eder

Mal ü menâlin terk eder ehl ü iyâlin terk eder,
Eldeki kali terk eder eğninde şalı terk eder

Hâl ile kâlin terk eder eğlencesi tevhid olur.

Veli kapısın beklesin Allah gülünden koklasın

Kalbinde yâri yoklasın sırrı gönülden saklasın

Derdin kime ya söylesin bilmez ne edip hem neylesin

Dünya u ukbâ perdesin ardına atar cümlesin,
Ko mâsivâ eğlencesin,  eğlencesi tevhid olur.

Kulu olur yoldaşının hiç yâri olmaz nâşının

Kaydı gerekmez başının din ü iman teşvişinin

Azbî gibi dilrişinin[48] canla Hakk dervişinin

Mısrî’ye uyan kişinin gider çürüğü işinin,
İçindeki can kuşunun eğlencesi tevhid olur.

47

 

Âh dil düz çeker sanma ki kalakana[49] değer

Böyle karşı komadın aşıka ah yânedir

Çünkü can almaz vermez ya niçin kâne değer

Esecek bâd-ı sabâ aklıma san şâne değer,
Zirâ ol esrâr-ı dil zülf-ü perîşâne değer.

Hali ahvali beyan her kişinin er kişinin

Çünkü averesi oldu görünen cünbüşünün

Rehi aşkında senin derdinle dervişinin

Leb-ü dendânı hevâsiyle akan gözyaşının,
Birisi mâ’nâda bin lü’lü ü mercâna değer.

Rehi aşkında senin olmayı dava kılanın

Bellidir her kişinin gerçi varmı yalanın

Aşık hasta dilin derdli canın alanın

Gam-ı hicrî ile âhı ona âşık olanın,
Çıkar eflâke iner tâ yedi nîrâna değer.

Tâc ile tahtı dağladı nice peyk [50] gurrelerinin[51]

Ola mı cahil ile farkı bu dem terrelerin[52]

Arkası çün yere gelmez bilirem harrelerin[53]

Yüzünün mihrine karşu dolaşan dürlerinin,
Birinin nûru nice mihr-i dirâhşâne değer.

Yüce gör kadrini sen aşkla etmek basanın

Birliğe postu döşer adettir pek basanın

Yüzünü görmeğe gel aşkla sen basanın

Eşiğinde baş urup sıdk ayağın berk basanın,
Başı arşa ayağı kürsî-i Rahmâna değer.

İşidir her ne desen fehm ile hayvan kulağı

Vardır âşıkta dilâ din ile iman kulağı

Kimde gem olsa şehâ hubbeli[54] irfan kulağı

“Limen-il mülk“ nidâsın işiten can kulağı,
Anı cânından işitir yine cânâne değer.

Sırrı esrarı ilâhî bu dem dilde bulan

Eremez Kâbe’ye ol Şam’ı bulup yolda kalan

Bir olur aşıka çün hayr ile şer küfr ü iman

Ol nidâyı işitir “men arefe“ vâkıf olan,
Lîk ol mâ’rifeti sanma her insâna değer.

Görüp ol yârini yârin göre yârin bilişe

Göre ol yârini ân dem ona yaran alışa

Azbî yarınden erer yârini yarın görüşe

Sana bir cezbe Niyâzî ki o dosttan yetişe
Dükeli ins ile cinne olan ihsana değer.

 

 

48

 

İhsânı feravan et cennet yolunu göster

Hem sohbetim irfan et zillet yolunu göster

Gel derd ile derman et rahat yolunu göster

Yâ Rab bize ihsân et vuslat yolunu göster,
Sûrette koma cân et uzlet yolunu göster.

Ey Mâliki kudret sen kıl bendene kim şefkat

Feth ola bana hikmet ihsanına yok gayet

Lutfunla edip himmet halime ola rahmet

Eyledi hevâ gâret oldu işimiz âdet,
Dergâhın ulu gâyet kudret yolunu göster.

Meylimi safâdan kes yârimi cefâdan kes

Gönlümü nizadan kes hırsımı beladan kes

Kalbimi devadan kes zevk ile sefadan kes

Nefsimi hevâdan kes,  kalbimi riyâdan kes,
Meylimi sivâdan kes halvet yolunu göster.

Lutfunla münasip kıl yolunda mücazip[55] kıl

Nâili merâtib[56] kıl sırrına sahip kıl

İhsanına vacip kıl aşkım dahi galip kıl

Candan sana tâlip kıl her tâate râğıp kıl
Bir Pîre musâhib kıl hizmet yolunu göster.

Bahşet dem-i İsâ’yı der görmeğe mevtayı[57]

Arzet bana câyı[58] göster tene Mûsâ’yı

Arz ile müsemmâyı geldim sana ağlayı

Tâ’lim edip esmâyı bildir bize eşyâyı,
Duymaya “Ev ednâ” yı hikmet yolunu göster.

Kimde görüne deyyâr[59] derviş olur ahir-kâr

Zevk olur ona efkâr yâr olur ona ağyar

Göründü ona her var kim oldu ülü’l ebsar[60]

Hâr içre biter gülzâr,  zâr içre doğar envâr,
Her şeyde tecellîn var rü’yet yolunu göster.

Yârin bula gurbette sahip-kadem ülfette

Âlim ede sohbette arif olan elbette

Azbî gam mihnette rahat bula zillette

Şu kim ola vuslatta,  halvet bula celvette,
Bu Mısrî’ye kesrette vahdet yolunu göster.

 

 

49

 

Ânın kim yoksa salâhı kuru meydânı neylerler

Acep nefsinden acizler gam-ı şeytanı neylerler

Selâmet menzili çün kim fenâdır şânı neylerler

Bilenler vech-i cânânı bu cism ü cânı neylerler,
Görünse şemsin envârı meh-i tâbânı neylerler.

Niçin gizlenmedi belli sıfatından münafıklar

Görür heer yerde şerrin ehli Habibinden cüdalıklar[61]

Sülûk arsa-i aşkta vücudu gamla yanıklar

Bugünkü cennet-i irfâna dâhil olsalar uşşâk,
Yarınki va’d olan hûri veya gılmanı neylerler.

Ne sırdandır ki cinsi ile kişi eyler acep sohbet

Garibi vaslı dilberden beyandır âteşi garib

Kamu zerrat ile zâtın sıfatından ulu hikmet

Bugün âmâ olan yarın dahi âmâ olur elbet,
Aça gör cân gözün kim bî-basar nâdânı neylerler.

Neden içinde derc oldu ulûm-u hikmeti Mahmud

Niçin esma müsemmadır müsemma hücceti mevcûd

Niçin her yerde zahirdir hakikat cismi nâ-mevcud[62]

Sülûk ehline insan sohbetin bulmak durur maksud,
O sohbet kim bulunsa sohbet-i hayvânı neylerler.

Bulanlar merdi meydandır veli postun tarikçe

Veli der kim göründü ise hakikatten şeriatçe

Bulan ey dil tarikatte kemali sa’yi hizmette

Gönül duymazsa vicdân ile Allah’ı hakîkatçe,
Mücerred dildeki ilmi veya irfânı neylerler.

Elin çek böyle himmetten riya ve ucb ola onda

Kemal gösterse sohbetten riya ve ucb ola onda

N’olur bu arzı hikmetten riya ve ucb ola onda

Ne hâsıl şol ibâdetten riyâ ve ucb ola anda,
Gider şirki gönülden Hakk’a kim tuğyânı neylerler.

Özündür Mescid-i Aksa sözündür “Gul kefa bi’llâh”[63]

Eğer hemrenk oldunsa hakikat hoş rasülüllâh

Görünür sana her yüzden okursun “fî emâni’llâh”[64]

Salât-ı ehl-irfân kıblesidir “semme vech-ullâh”
O veche kul olanlar tâat-ı noksânı neylerler.

Eğer ahının mevlâyı duyup hem-sâza[65] uydunsa

Sivâyi cismi hakkanî edip düşmanı duydunsa

O rûyun sırrına Azbî sen mahrem oldunsa

Niyâzî “küntü kenzen” sırrını kendinde buldunsa,
Süleymen tahtını,  ya hikmet-i Lokmân’ı neylerler
.

 

 

50

Kimi İsâ der kimi Mûsa acep cahil nedir

Cümlemiz Allah bir der arada batıl nedir

Ehli hikmetten sual et alemle gafil nedir

Ey gönül Mecnûn kimdir zahiren âkil nedir
Gâhi habs u gâh ıtlak olmadan hâsıl nedir

Kim ki Hakk’ı tanıdı Hak olmadı ehl-i acep

Kimdir Allah’ın rızasın etmeyen eya talep

Kimdedir Hakk’ın umuru kimdedir emri celp

Bunca kavgalar ki oldu geldi geçdi gitdi hep
Bâ’is-i kavga nedür bildün mi hiç asıl nedir

Terk edip cahilliğini irfana fetva verdiler

Ehli aşkı başka hâlet içre çünkü gördüler

Her biri kulu bulup bir yere dirildiler

Zülfi sevdasıyla âlem birbirine girdiler
Vade-i bezm-i visale kim erer vâsıl nedir

Çünkü ol ruhu revanım[66] kıldı isbatı makam

Kıldı kendi ehli vecde eyledi arz-ı kelam

Kondular bir gayrı devre eyleyüp birbir kıyam

Etdi binyüz birde bin bir hikmetin cümle tamâm
Oldı tekmîl-i fazilet seyr edün kâmil nedir

Ömrü Nuh ve sabrı Eyyüp ve şehidi Yahya gibi

Hükmü Yusuf zâr-ı Yakup muciz Musa gibi

Azbî her yüzden göründü çün yed-i beyza[67] gibi

Meryem ü İsâ vü Mehdî Âdem ü Havva gibi
On iki yaşındadır Mısrî aceb hâmil nedir

51

 

Nice bir yahşi yaman söyleye bu il nice bir

Nice bir olmaya sen bendeliği al nice bir

Nice bir eyleyesin hayr işe ihmal nice bir

Nice bir mekr-ü hiyel nikbet-i Deccâl nice bir,
Nice bir ey dini yok mezhebi yok dâl nice bir.

Nice bir putun ola dinde bu hal ile nice bir

Nice bir şayi’[68] ola halka bu ahval nice bir

Nice bir kârın n’ola haltla [69] ef’âl nice bir

Nice bir adlü katl fitne-i ihyâ edesin,
Beni öldür sunayım boynumu gel çâl nice bir.

Âlemin halkına kalk nevale doldur dense

Köhne-i dünyayı alıp dinini öldür dense

Zülümle ahireti cenneti kaldır dense

Hükmü şer-i dahi kendine uydurdun ise,
Hâkimin hükmü yeter fitne ile âl nice bir.

Terk edip fıskı bugün taatıyla alışalım

Gel şeriatla seninle biricik buluşalım

Arsa-i Hakk’ta salât gürzünü gel salışalım

Hâzırım ben hünerin var ise gel görüşelim,
İlm-i Ledün okunu gürzünü gel sâl nice bir.

Zahida oldu cihanın şerefi gündüz ile

Görmüşem Hakk’ı bugün Hakk gözüyüm Hakk gözüyle

Azbî ya hemdem ola kimki netice öz ile

Şerr-i Deccâli def-i mümkün ola mı söz ile
Mısrıyâ var ise hâlin o yeter kâl nice bir.


52

Âşıkım eyler isem iftihar

Gördü gözüm çünkü yüzün âşikâr

Etme kerem eyle beni Şir [70] mesar[71]

Oldu yüzün subh-i senin ey nigâr,
اِنْـفَجَـر  يَـنْفَجِرُ  اِنْـفِجَارٌ

Oldu gönül şerha gibi yareli

Ben sır ile sır evine gireli

San [72] ölüyüm sana gönül vereli

Kalmadı bu dilde seni göreli,
اِصْطَـبَـرَ  يَصْـطَبِرُ  اِصْطـِبَارٌ

Sana yakın oldu iman küfr ile

Seni arar her biri bir emr ile

Yakar tenim hicr ü gamı kahr ile

Lutfedüp etme beni bin cevr ile
اِخْـتَبـَرَ  يَخـْتَـبِرُ  اِخْتِـبَارٌ

Kimse senin karışamaz vermene

Mâil imiş can ile dil handene [73]

Kılma cefâ bend u efgendene

Sana atâlar yaraşur bendene,
اِفْتَـخَرَ  يَفْـتَخِرُ  اِفْــتِـخَارٌ

Bab-ı tevekkülde durup bekledin

Gerçi gönül hayli zaman inledin

Bunca zaman oldu nedip neyledin

Yetmişe vardı yaş eyledin,
اِخْتَـيَرَ  يَخْتَـيِرُ  اِخْتِـيـَارٌ

Ferd ü ehad Azbî’ye birdir ehad

Zahir u batında ehad hem ebed

Lutfuna çün olmaya hadd ü ehad

İtme Niyâzî gedâyî meded,
اِنْـتَظَــرَ يَنْـتَظِـرُ  اِنْـتِـظَارٌ

53

Ey gönül namusu arın kandedir

Şadumansın[74] âh u zarın kandedir

Vaslı yarsın elde varın kandedir

Ey garib bülbül diyârın kândedir,
Bir haber ver gülizârın kândedir,

Çünkü sen âşk ile berdâr [75] olmadın

Yok iline varuben vâr olmadın

Mâil yâri vefâdar olmadın

Sen bu ilde kimseye yâr olmadın,
Var senin elbette yârin kândedir.

Bilmedi hiç kimse hoş adın senin

Arttı günden güne feryadın senin

Âh u efgânın oldu mu’tadın senin

Aşk içinde kimdir üstâdın senin,
Bu senin sabr-u karârın kândedir.

Vahdet-i fehm eyleyip halvettesin

Bir enisin yok aceb hasrettesin,
Rahatı terk eyledin mihnettesin,
Gece gündüz bilmeyüp hayrettesin,
Yâ senin leyl-ü nehârın kândedir.

Cümle âlem mâil olmuş sözüne

Ne göründü güle karşı gözüne,
Ne büründü baktığınca özüne,
Kimse mahrem olmadı hiç râzına,
Bilmediler şeh-süvârın kândedir.

Azbî’i ağlar iken güldür diler

Gökte uçarken seni indirdiler,
Çâr-ı unsur bendlerine urdular,
Nûr iken adın Niyâzî dediler,
Şol ezelki itibârın kândedir.

 

 

54

 

Kimi inkâr eder beni kimi Yezdân görür

Kimi puthâne der beni kimi zıllı [76] rahman görür

Münkerlere put kendiyim ârif olan kur’ân görür

Halk içre bir âyineyim herkes bakar bir an görür,
Her ne görür kendi yüzün ger yahşi ger yaman görür.

Bu dilberi kân u kerem bu san’atı her bâr [77] eder

Hiç suçu yok bir kimsenin sorsak ona deyyar [78] eder

Görse beni bir ehli hal Hakk’tır bana ikrar eyler

Şol câhil-ü nâdânı gör örter Hakk’ı inkâr eder,
Kâmil olanlar kâmilin herbir sözü bürhân
görür.

Nefsimledir cenkim gönül münkirlerle cidal [79]değil

Her ne ceza kılsın bana kimdir bana mahal değil

Ne zem olsam zarar değil ne medh olsam efdal değil

Medh ile zemmi âlemin kıymette bir hardal değil,
Hâr o durur harmanda ol buğdayı kor saman görür.

Umura [80] nazar eylersen Hakk’tan onu anla dolu

Can u gönülden zerrenin bekle kapısın ol kulu

Bir pirin tut dâmenini hizmet eyle anla yolu

Tuttu rikâbın ârifin nice salâtin-i ulu
Kâmil olan sultânı gör dervişi ol sultân görür.

Hayvanı görse bu gözün hayvanı ko insana bak

Olmak dilersen ehl-i aşk âşk ehline bir tane bak

Her gördüğün kemter kula arif isen merdane bak

Dervişi Hakk yakmış iken anı yakan sultâna bak,
Hamam içinde dilberi görmez gözü külhân görür.

Kuş dilini fehm eyledi ki âşık kitabın okudu

Çünkü eminim âdemim Mevla sırrı bende

Azbî cevlân ederdin sen kevn u mekân hiç yoktu

Ol dilberin Mehdî adı sükker durur halka tadı,
Mısrî çeker bu mihneti ol râhatı Rahmân görür.


55

 

Gönlümde benim nefsle hayli kederim var

Dünyada dahi hırsla [81]yer yer eserim var

Bidim feleğin devrini ondan haberim var

Esmâ-i ilâhiyyede bî-had hünerim var,
Her demde semâvat-ı hurûfa seferim var.

Mevlâyı o kim bilmedi dini ebedi yok

Bir duzaha[82] düşmüş ki halasa mededi yok

Her kim ki Hakk’ı bilmedi onun ahadi [83] yok

Gönlüm göğünün yıldızıdır hiç adedi yok,
Her burçta benim bin güneş bin kamerim var.

Âşık olana hak nazarın vermese iz’an [84]

Devri feleği anlamayan devr ile hayvan

Derc oldu kamu âleme bu ilmile irfan

Âlimler ebced hacesi olmak olur âr,
Alçak görünen ebced’e âlî nazarım var.

Âdem yüzüne can gözünü açtı gelip bak

Hep bildiğini ârif isen cümle bırak yak

Mestane olan elbet eder keşfi “enel hakk”

Arş u semâvatı ulûmun budur el-hak,
Hem dahi zemininde tükenmez güherim var.

Fehm eyleyemez âşık olan zülümle kesri

Taş yağsa ne eder fehm edemez mucib zecri [85]

Her can bu dili anlayamaz epsem[86] ol Azbî

Bununla bir oldu dem-i Îsâ ile Mısrî,
Gönlüme dahi ne gelirim ne giderim var.

 

 

56

Senden benim umduğum sanma bu gün vefâdır

Senden kim vefânla bana ayni cefadır

Senin bekâ sandığın vallâhî hep fenâdır

Vallâhi Deccâl senin emeklerin hebâdır,
Çalıştığın sihirler ha bir kuru kavgâdır.

Âyine-i kalbini etme paslı pür keder

Kaydı fenâyı unut bil bu iş muteber

Zevk-i fenadan bugün çek elini ey püser[87]

Muhittir Allâh seni her işin ol halk eder,
Mekr-i Hüdâ’dan sakın bal sandığın belâdır.

Olma ölü kişi hâk [88] gibi özün toz et

Bul bir kâmil ehli hal ikrar u iman kıl söz et

Nefsin ile rezil ruhunu gider bezet [89]

Müstedricün keydini keydin içinde gözet,
Kazma derin kuyuyu boyunca var kazadır.

Hırsla nefsin unut gele Hüda’nın cezbesi

Ruhu besle meded[90] arşa çıka rutbesi

Dokunmasın pek sakın sana siva güllesi

Hasmını da bir gözet var mı sana hilesi,
Bî-hod olandan sakın kim sâhibi Hüdâdır.

Lemâyı Hakk’tan sana çünkü eser çok ise

Âyine-i kalbi sil dilde keder çok ise

Sende eğer ey kişi ilm-i haber çok ise

Dud-ı kazzın askeri her ne kadar çok ise,
Beyzâya girince ol asker ona gıdadır.

Gel bu sivan eridir nara özün yakma kim

Âşık u mâşuk birdir anı iki sanma kim

Azbî biçâre-i Hakk’dan ayrı sanma kim

Çamurda sen Mısrî’yi çok gördükçe basma kim,
Mazlûma sen kıyarsın Allâh sana kıyâdır.

 

 

57

Âkil isen ey gönül bir teftiş eyle

Evvelince pirin dergahını bekle

Nefs haklar isen bendimi dinle

İnile ey derdli gönül inile,
Ehl-i derdin inleyecek çağıdır.

Döne yaşınla değirmen aşkla

Sana külhan ola Gülşen aşkla

Bulmaya çünkü fenâ ten aşkla

Gel timâr et yareni sen aşk ile
Yarelerin onulacak çağıdır.

Kim şeriat içre ol bilmez edep

Şol ki gafletle yatup etmez talep,
Gövdesinde yok mu ola canı aceb.

İşte vahdet gülleri açıldı hep,
Bülbülün efgân edecek çağıdır.

Gel edin bülbül idin sen bülbüle

Sen nedîm idin ezel ol şâh ile
İmtihân için gelip sen bu il’e.

İnlemek sana yaraşur derd ile
Hem gözün kan ağlayacak çağıdır.

Vaslı yari subhdem[91] ister bu ten

Yok kararı gönlümün bilmem neden,
Kasd eder bin pâre ola bu beden,

Var ise gitmek gerek bu areden,
Aslına azmeyleyecek çağıdır.

Oku azbî “ve hussile mâ fî’s-sudur”[92]

Ey Niyâzî dünyâda etmez huzûr,
Şol kişi kim olmaya ehl-i gurûr,

Hakk’ı anla etmeden bundan ubûr,
Mevtin elçisi gelecek çağıdır.

 

 

58

 

Bu “ene’l hakk” davasıdır bunda oynar başlar

Onun için göremez hurşid [93] yüzün huffaşlar [94]

Hak sözü etmez kabul münkir olan kallaşlar [95]

Âteş-i hicrinle can durmaz figâna başlar,
Kaynayup akar ol âteşle gözümden yaşlar.

Aslı fer’i kandedir gel sor beni yakan odun

Yerde gökte meskeni yok gör beni yakan odun

Âlemi ihrak [96] ederdi bil beni yakan odun

Zerresi zâhir olaydı ger beni yakan odun,
Âlemi uçtan uca yakaydı hep âteşler.

Herkesin halini beyan haktır kemâlin rütbesi

Yanında fânusu hayal içre hakikat şem’ası[97]

Âlemi kıldı ihata zât-ı Hakk’ın lem’âsi[98]

Harfe savte dokunaydı bu iniltim şemmesi,
İnler idi yer ü gök dağlar ile hep taşlar.

Âşıkın bir kârı var meydân içinde gizlidir

Hırka-i şalım gibi erkân içinde gizlidir

Küfrünle dinim benim iman içinde gizlidir

Âteşim yâşım iniltim cân içinde gizlidir,
Zâhirimde yok içimde hâsıl oldu yaşlar.

Nârıyım Nemrûd’un illâ Halîl’e zemzem

Bendedir sırrı Âdem Safî’den Ekrem

Yine sırrımdır benimle her demde hemdem

Bî-kesem bu âlem içre sırrıma yok mahrem,
Bilmedi derdim benim ne kavm u ne gardaşlar.

Fani dünyanın diriğa[99] handesine[100] aldanan

Âlem-i süflide kaldı devletine aldanan

Kimi ender fenâdır buldu ulvîde mekân

Hâlime haldâş olan hem sırrıma sırdâş olan,
Cümle dağıldı başımdan kalmadı haldaşlar.

Lâ ve illâ dan gönül geç bundadır sırrı aceb

Ne kaçâr zahm-ı[101] habibden ne arar zahma[102] tabib [103]

Herkes bir güzele baksa yâr ayn-ı rakîb

Mahv-ı sırra düştü çün dil bunda ben oldum garib,
Yalnız kaldım tükendi kalmadı koldâşlar.

Nuru esrâr-ı hakikat zerreden yüz gösterir

Hak Süleymanı ararsın katreden yüz gösterir

Afitab-ı [104] tab-ı âlem [105] şem’adan yüz gösterir

Vech-i mutlak günde yüzbin çehreden yüz gösterir,
Yerde gökte anı yazar cümleten nakkaşlar.

Azbî’yi nefsinden alır lanet senin deyü racim

Bir elifle birbirine girdi cânâ ayn ve mim

Nâs-ı hâsın maksudu çün oldu lâm mim cim

Nicesi tâkat getürsün ona karşı Mısrî kim,
Adın işitmekle düştü halka bu savaşlar.

59

 

Cânımız kurbandır illâ tendedir cânânımız

Çünkü mihmân oldu dilde dilberi dermânımız

Bu sebepten fark olunmaz vâlih[106] ü hayranımız

Sırf içirdi bize vahdet câmını cânânımız,
Onun için bir nefes ayrılmadı mestânımız.

Düzahi [107]cennet kim anlar zevk gülzardan bugün

Dilber-i rana [108] edenler nefs emmâreden bugün

Yok ile ol kes değişti eldeki vârın bugün

Küfr-ü imân gussasından kurtulup Yâr’in bugün,
Şol ruh-i zülfünde bulduk küfr ile imânımız.

Sanmaki senden ve ondan yok gönül var şey umar

Ki çeşmim hayr ile şerden eyleyip yokta karar

Hamdülillah oldu tekmil u figan ve âh u zar

Lutf ile dün gice geldi bize teşrif etti Yâr,
Adın işitirken il oldu şükür mihmânımız.

Canıma minnet bilüben gelmişim nâdanlığa[109]

İtibar kalmadı zahid fenâ sultanlığına

Hânemizi hâli [110] buldu yâr mihmânlığına

Nice geldi cânı teslim eyledik kurbanlığa,
Hamd-ü lillâh kabul oldu bugün kurbânımız.

Râdeti [111] cüzî ise var elde zahid müşrik

“tü’tî’l-mülke men teşâ” [112] dersi olmuş malik

Belenli [113] âlidir hakikât menzili çün salik

Halk-ı âlem her dem okur “Küllü şey’in halikün“,
Kendi okur dâimâ “İllâ vechehu
“ Subhânımız.

Sanma kim sohbet eder gönlüm seninle anlanır

Bu sözüm deme cihanda koş tenle anlanır

Hakk derim Hakk’ı söylerim gönlüm benimle anlanır

Bir aceb hatlar dürur gâh yazılur,  gâh silinir,
Vech-i bâkî levhi üzre dâimâ â’yânımız.

Olmaya hemdem fenâda âşık dil mest ile

Gönlümüz hoştur cihanda nist’le[114] ve hesti ’ le[115]

Azbî hoştur gönlümüz bir dostla bir post ile

Aşinâlık arttığınca ey Niyâzî dost ile
Arttı bezm-i vahdet içre günbegün seyranımız

 

 

60

 

Geçmişiz Mecnunluğu sirette Leylâ olmuşuz

Vasılı esrâr-ı yâriz ayn-ı eşya olmuşuz

Okuyan esma okur bizler muamma olmuşuz

Tâ ezelden biz bu aşk içinde rüsvâ olmuşuz,
İsmimizdir söylenen mâ’nada Ankâ
olmuşuz.

Kalmışız kesrette kavga içre cana sandılar

Sohbet-i hâsımdır [116] ol meh zahid el-leylü ve Nehar

Kande baksam sevgili yârim görünüyor âşikar

Şol izâfât-u taayyün sofların giysek ne var,
Çünkü ondan soyunup ma’nen muarrâ olmuşuz.

Genc-i istiğnaya saldık postumuz sır bekleriz

Vasl-ı hakk’al yakîniz vârı yoğu neyleriz

Hamdülillâh kande baksa yâri seyran eyleriz

Mantık-at-tayr’ın lûgâtı muğlâkından söyleriz,
Herkes anlamaz bizi,  bizler muammâ olmuşuz

Çün sırat-ül müstekimdir salike şeyhin izi

Nola hizmet arz ederse şeyhine salik yüzü

Şüphesiz onda hakikat açılır Ruşen gözü

Lafz u sûret cism ile anlamak isterler bizi,
Biz ne elfâzız ne sûret,  cümle mâ’nâ olmuşuz.

Aynı erkânı bilmez olmatıp satir [117] uyup

Emr u nehyi münkeri fark etmeyen paslı kalıp

Kendi kaynar kendi oynar çıktığı yerde kalır

Katreler ırmağa, ırmak erdi bahre, cem olup,
Karışup birbirine hâlâ o deryâ olmuşuz.

Yaraşır âşıkların feryad ederse şânına

Âşıkın çünkü bakılmaz küfrüne imanına

Her kimin kim pertevi [118] canânı saldı cânına

Zerreler şemse,  güneş erişti vahdet kânına,
Kalmadı aslâ taaddüd ferd-ü yektâ olmuşuz.

Sureti sırrı tarîki bellidir âyinede

Sûziş [119] cezbe Dilara hoş sâf sinede

Bellidir künhü[120] kanaat çünkü hatta handede

Her kesâfet kim izâfet gösterir âyînede,
Ol kudûret tozunu silüp mücellâ olmuşuz.

Herkesin iblis yüzünün vardır isi nefsidir

Çün elifden yaya dek Tahir habibin ismidir

Zât-ı esmâda tecelli hem müsemma cismidir

Zâhidin zikrettiği şol harf-i savtın resmidir,
Zâkir-u mezkûr zikre biz müsemmâ olmuşuz.

Mazi-i müstakbeli geçti vücuda kalmazız

Ehl-i hale kurbanız biz münkere râm olmazız

Biz tecelli kendiyiz zahid teselli bilmeziz

Sofunun şol hûy-u hâyi narâsından almazız,
Vasl-ı deryâyız biz,  ol sesden müberrâ olmuşuz.

Âlem-i muayyende bir bil padişah kemteri

Yine yek[121] sözdür hakikat ayn-i irşadın sırrı

Âlem surettedir yârin cemâli pertevi

“Alleme’l esmâ”ya mazhar istersen gel berû,
Âdem
u hem ona ta’lim olan esmâ olmuşuz.

Azbî’nin katline fetva bende versem deme kim

Gel muhibbi hânedân ol âşkı bulsam deme kim

Küfre erme vuslat-ı dildâra ersem deme kim

Ten gözüyle Mısrî’yi sûrette görsem deme kim,
Zirâ biz ol Kâf-ı sûret içre Ankâ
olmuşuz.


61

 

Hakk bir imandır her nadan bilmez

Lutfunu gören ağlar gülemez

Bî-nişan olur zât ve sıfattan

Bulan özünü,  gören yüzünü,
Bir yüzü dahi görmek dilemez.

Hayr ile şerden haberdâr olan

Fâş etmez sırrı gerçektir yalan

Kesrette gezer vahdette duran

Vuslatta olan,  hayrette kalan,
Aklın diremez,  kendin bulamaz.

Biçâre gönül bir çâre umar

Âh eyler iniler dermânın arar

Dâima ağlar derdi olanlar

Her şâm u seher odlara yanar,
Hem benzi solar ağlar gülemez.

Hakk ilmin öğren hâzık[122] olagör

Mestane gözün ayık olagör

Künhü esrâra layık olagör

Âşık olagör,  sâdık olagör,
Cehd eylemeyen menzil alamaz.

Azbî özünde Hakk’ı bulalı

Özünde özün sakla bul onu

Çeşmin yaşı akar bulalı

Meftûn olalı,  mecnûn olalı,
Bu Mısrî dahi akla gelemez.

 

 

62

 

Esrar sözü cahile kâmil gibi dinlemez

Hakikatin aslına masivadan ayrılmaz

Marifetin hak yüzü tarikatsiz görünmez

Şeriatin sözleri hakîkatsiz bilinmez,
Hakîkatin sözleri tarîkatsiz bulunmaz.

Oku gönül dersini ola veli muteber

Uyma sakın aklına gelmeye ruhuna hatar [123]

“Nahnü kasemna”[124] dır aldın ise Hakk haberi

Savm u salâtu zekât,  günâh kirin mahveder,
Darb-ı zikir olmasa gönül pası silinmez.

Mürşide bel bağlayan izledi Hakk’tan izi

Tuttu cihan yüzünü zâhir gönül yıldızı

Bendesiyim veche var kim ki anlar bu sözü

Sil gözünü dön ondan bak göresin kendi özünü,
Hakîkatin güneşi doğmuş durur dolanmaz.

Gözle muvafık hevâ gamda kalır kimiler

Menzili cehd eyle gitse bulur kimiler

Zahir icadı halas niyete bulur kimiler

“Kavseyn“e erişince varır gelir gemiler,
“Ev-ednâ
“nın bahrına hergiz gemi salınmaz.

Sermayesi sâlikin sa’ ile bin emektir

Ona kitâb-ı kadim ıbretle felektir

Sensin seni götüren sanmaki ol semektir[125]

O deryâya dalmağa can terkin urmak gerek,
Cânına kıymayınca o deryâya dalınmaz.

Âşıka dilber ne gam eylese ger bu nâzı

Nakş-ı hayal eyleyen dilde görür hicâzı

Hakikatin piridir Azbî edem mecâzi

Bu sûretin libâsın ver gayriye Niyâzî,
Ol bahre dalar isen şâyet geri gelinmez.


63

Olmaz ankâ ile yek-dil mekes[126]

Cümlenin pâyinde âşık oldu pes

Subhdem Hakk’tan çağır Hakk ile ses

Vasl-ı Hakk olmağa eylersen heves,
Aşka ulaş gayriden gönlünü kes.

Âşkla çağlar idi derya dilâ

Âşkla yer gök durur kâim şehâ

Âşkla devran eder arz u semâ

Gayri nesne sanma aşkı zâhidâ,
Kendi cennetten oluptur muktebes.

Âşk yolunda varlığı ağyara ver

Cânını terk eyleyip cânane er

Kuşe-i hayrette sana kalma der

Cism-ü cânın ko yükün yükledi-ver,
Râh-ı aşka gidemez merkeb feres.

Ol ki âşktan gördü Hakk’ın zerresin

Tekye-i irfanda yaktı şem’asın

Kim ki bulduysa vücudun lem’asın

Tarfet-ül-ayn içre yakar cümlesin,
Ger dokunsa nâr-ı aşktan bir kubes.

Aşkla yansın dahi subh u mesâ [127]

Çün san âşkı Hüdâ’dır rehnümâ[128]

Zikr u fikrin ola Hakk’tan masiva

Kârıbândır bu halâik dâimâ,
Ehl-i aşk
içinde olmuşlar ceres.

Hâbı gafletten gözün aç gel uyan

Tabiî ki sevdâ-i hâme[129] yok uran

Nokta-i sırrı ilâhide ıyan[130]

Onsekizbin âlemi tutup duran,
Kâf-u nûnun terkibiyle yek nefes.

Doldu Azbî’ye Hakk’tan iştiyak

Hakk yakîn oldubana sensin ırak

Mâsivadan yum gözün Mevlâya bak

Bağ-ı cennetde olursa oda yak,
Ey Niyâzî koma dilde hâr u has

64

 

Buldum aradım geldim mürşid bana Kur’an imiş

Dostum diye çağırdığım benden yana seyranmış

Bu remzi ârif fehm eder puşide-i [131] nâdanmış[132]

Dermân arardım derdime derdim bana dermân imiş,
Bürhân sorardım aslıma aslım bana bürhân
imiş.

Bir mürşide muhtaç idim yârdan haber sorsam deyü

Aklı hayal fikrimi dildârıma versem deyü

Sa’yi beliğ eyler idim ya vaslına ersem deyü

Sağ u solum gözler idim dost yüzünü görsem deyü,
Ben taşrada arar idim ol cân içinde cân imiş.

Hayli zamandır sevdiğim hicr u gamınla sayruyem[133]

Merğubiyem[134] özcanımın halkın yanında horiyem[135]

Zâhir u batında elhak Hakk özüme doğruyem

Öyle sanırdım ayriyem dost gayrıdır ben gayriyem,
Benden görüp işiteni bildim ki ol cânân imiş.

Oldu tevekkül hem rıza tesbihi âşık dervişin

Mahvi vücud etmen gerek batında zâhir teşvişin[136]

Hakk yoluna talip isen Hakk’tan ola her cünbüşün

Savm u sâlât u hac ile sanma biter zâhid işin,
İnsân-ı Kâmil olmaya lâzım olan irfân imiş

Her ne tâlip eyler isen olur senin Hakk ilmin

Acep riyayı terk edip at bu fenâda emelin

Gelmez ise idrâke hayf [137] zâtınla aslın senin

Kande gelir yolun senin ya kande varır menzilin,

Nerden gelip gittiğini anlamayan hayvân imiş.

Sanma olur vechi Hüdâ irfanla Hakk’al-yakîn

Bildi sülûk ile bilen nûru Hakk’ı ilm’el-yakîn

Kenz-i fenâ ola özün ola Hüdâ’ya hem nişîn[138]

Mürşid gerektir bildire Hakk’ı sana Hakk’al-yakîn,

Mürşidi olmayanların bildikleri gümân imiş.

Vaslı Habibe ermek ariflere devran budur

Cennette dîdâr isteyen zemzem bilir sohbet budur

İmâna gelmekliğin üzre Allah-ü a’lem [139]söz budur

Her mürşide dil verme kim yolun sarpa uğratır,

Mürşidi Kâmil olanın gâyet yolu âsân imiş

Herkes görüp işittiğini söyler sana bir bir durur

“hubbul vatan” [140]manzumunun şerh beyân-ı bu durur

Batın gözü görür onu sanma bu göz yüzü görür

Anla hemen bir söz durur yokuş değildir düz durur,

Âlem kamû bir yüz dürur gören anı hayrân imiş.

Terk etme irfân sohbetin göster bize gel Hakk yüzün

İki cihanda bil özün ârif ola hem ak yüzün

Azbî vücudun Mısrî’dir gördün ise gör bak yüzün

İşit Niyâzî’nin sözün bir nesne örtmez Hakk yüzün,
Hakk’dan ayân bir nesne yok gözsüzlere pinhân imiş



[1] Kal u kîl: “Dedi denildi” şeklindeki nakiller. Dedikodu, boş konuşmalar

[2] Subhdem: f. Sabah vakti.

[3] Ayan: (İyân) Aşikâr. Belli. Herkesin bilebileceği ve görebileceği.

[4] Vâlih: Keder ve hüzünle aklı gitmiş, şaşırmış, hayrette kalmış.

[5] Taşı: Dışı

[6] Kiba: Süprüntü.

[7] Âb u ateş hâk-i bad: Su, ateş, toprak ve hava

[8] Came: f. Evde giyilen bol elbise. Elbise, çamaşır. Sevb, libas

[9] Zecr: Menetme, engel olma. Nehyetme.   Zorlama, zorla yaptırma.   Önleme. Sıkma.   Kovma. Eziyet etme.   Angarya olarak çalıştırma.   Köpek balığı.   Çağırma.   Sürme

[10] Külhani: f. Serseri, çapkın, âvâre Külhan: f. Hamam ocağı. Hamamda su ısıtmak için ateş yakılan yer.

[11] Dünyada (şey) yok.

[12] Em:İlâç, merhem.

[13] Bed-endiş: f. Kötü fikir sahibi, fena düşünen.

[14] Kavl: Anlaşma. Sözleşme.   Konuşulan söz. Söz cümlesi.   İtikad, delâlet.   Tarif.   İlham

[15] Dîbâ: f: ipekli kumaş.

[16] Ru-siyah: f. Kara yüzlü. Ayıbı olan

[17] Tabah: Kuvvet

[18] Subhdem: f. Sabah vakti.

[19] Mah: (Meh) f. Senenin onikide birisi. Yirmisekiz, yirmidokuz, otuz veya otuzbir günlük zaman.   Gökteki ay. Kamer. sevgili

[20] Târümâr: dağınık, karmakarışık, perişan

[21] Mameza: Geçen veya geçmiş şey. Geçmiş zaman. Mazi

[22] YEZİD: (H: 26-64) Hz. Muaviye radiyallâhü anhın oğlu ve Emeviye Devletinin ikinci halifesi. Şam’da doğdu. Zamanında Kerbelâ hâdise-i elîmesin meydana gelmesine sebeb olandır.

[23] Mezid: yezidin tekrarıdır.

İlâveli tekrarlar, bir kelimenin başına ilâve ses veya bir hece getirilerek yapılır: adam madam, ev mev; apaçık, büsbütün, dümdüz, kapkara, mosmor, yemyeşil vb.

[24] Zeyb: ( Zîb):  Zinet, süs. Düzgün, iyi elbise.

[25] Fer: f. Işık, parlaklık, zinet, süs.   Fazl ve vakar.   İktidar; şevket, kuvvet. bir aslın neticesi, uzantısı.

[26] Güftar: f. Sözler, lâkırdılar

[27] Zi-ruh, bî-ruh: ruh sahibi, ruhsuz

[28] Hakkı: Hakk’a mensup kişi

[29] Sa (-Sây) f. Sürücü, süren. f. Benzetme edâtı olan “âsâ” nın hafifletilmişidir. Meselâ: Anber-sâ Anber gibi.

[30] Yek-dil:f. Bir, münferid gönül

[31] Efgende: f. Yere atılmış, düşürülmüş. Yıkılmış, yıkık. Bozulmuş, tahrib edilmiş.   Biçare, zavallı, düşkün.

[32] Dehri: zamana bağlı olarak devre âit, zamanla ilgili

[33] Ferzend: (C.: Ferzendân) f. Yavru. Çocuk. Veled

[34] Fenn: Hüner. Mârifet.   San’at.   Tecrübe.   İlim.   Nevi, sınıf, çeşit, tabaka.

[35] Keramat: (Keramet. C.) Kerametler.

[36] Makalat: (Makale. C.) Makaleler. Söz ve yazılar. Bahisler. Burada bahsedilen belki Hacı Bektaş’ın Makalatı olabilir.

[37] Siva: Başka, gayrı, diğer.

[38] Leşker: f. Asker.

[39] Yalvarmak

[40] Cünd: Er, asker. Ordu.   Bir kimsenin yardımcıları.   Şehir.

[41] Baz: f. Yeniden, tekrar oynatan, oynayan, geri ve arka tarafa doğru… gibi manalara gelir. Kelimenin sonuna veya baş tarafına getirilerek kullanılan bir “ek” dir. Meselâ: Ateşbâz : Ateşle oynayan

Dilbaz: Gönül ehli; 1. etkili ve güzel söz söyleyen. 2. etkili ve güzel (sözler, konusma tarzı)

[42] Bimar: (C.: Bimârân) f. Mariz, hasta, alil.

[43] Heman: f. Derhâl, hemen, acele olarak, çarçabuk, o anda

[44] Bi-ma’na: Manasız

[45]Mâh: ay. Sal: Yıl, içinde bulunulan yıl.

[46] Bali: Eski, köhne.

[47] Berr: toprak, yeryüzü, yer

[48] Dil-riş: f. Dertli, kalbi yaralı, gönlü yaralı.

[49] Kalak: Can sıkıntısı. Gönül darlığı. Kararsızlık.   Zahmet. Meşakkat

[50] Peyk: f. Bir şeyin etrafında, ona tabi olarak dönen. Seyyare.   Haber ve mektup getirip götüren

[51] Gurre: Parlaklık. Her şeyin başlangıcı.

[52] terre (f) :yeryüzü, toprak, kara, yer, dünya

[53] Harre: (C.: Hırâr-Hırârât-Harrun) Kara taşlı yer.

[54] Hubbe: Dostluk.

[55] Cezbeli

[56] Meratib: Mertebeler. Basamaklar. Kademeler. Dereceler

[57] Mevta: Ölüler. Ölmüşler. Cenâzeler

[58] Cây: f. Yer, makam, mevki.

[59] Deyyar: Bir kimse. Ehad.   Yurt sahibi birisi.   Manastır sahibi.

[60] Basiret sahipleri

[61] Cüda: f. Ayrılık. Ayrılmış.

[62] Na: Farsçada nefy edatıdır. Müsbet mânâyı menfi yapar. Kelimenin başına getirilir. Meselâ: Nâ-ehil

[63] Allah Teâlâ sana kafidir.

[64] Allah Teâlâ’ya emanet olun

[65] Hem-saz: f. Uyan, uygun, muvafık, münâsib.   Arkadaş, refik, arkadaşlık.

[66] Revan: f. Giden, akıcı.   Derhal.   Ruh, can. Nefs-i nâtıka.   Edb: Su gibi akıp giden güzel söz

[67] Yed-i beyzâ: Musa Aleyhisselâmın mu’cize olarak gösterdiği beyaz ve parlak eli. Bu tabir mecaz olarak keramet ve hârikulâde haller ve meziyetler hakkında kullanılır

[68] Şayi’: (Şüyu’. dan) Duyulmuş, işitilmiş, şüyu’ bulmuş, herkesçe bilinmiş.

[69] Halt: Karıştırmak. Münasebetsiz söz söylemek. Bir şeyi bir şeye karıştırmak. Hatâ etmek

[70] Şir: f. Aslan.   Süt.

[71] Mesarr: (Meserret. C.) Sevinçler, meserretler. Sürurlar. Zevkler

[72] San: f. “Benzer, andırır” mânâlarına gelerek birleşik kelimeler yapılır.

[73] Hande: f. Gülme, gül

[74] Şadüman: (şâd-mân) f. Mesruriyet, sevinçlilik.   Mesrur, bahtiyar.

[75] Berdar: f. Asılmış, yukarı kaldırılmış.  Tutucu. İtaat edici ve ettirici.   Meyveli. Meyve verici olan.

[76] Zıllî: Gölge ile alâkalı.

[77] Her-bar: f. Her defa, her kere

[78] Deyyar: Bir kimse. Ehad.   Yurt sahibi birisi.   Manastır sahibi.

[79] Cidâl: sözle mücâdele, ateşli konuşma; muhârebe; cenk; kavga, mücadele, çarpışma, çekişme.

[80] Umura: (Emir. C.) Emirler. İşler. Hususlar. Maddeler.

[81] Hırs: Saklamak, Aç gözlülük. Tamahkârlık.   Kızgınlık.   Şiddetli istek, arzu.   Azgınlık

[82] Duzah: f. Cehennem. Tamu.   Mc: Keder. Külfet.

[83] Ahadî: Tek, yalnız. Birlere âid, birlere mensub.

[84] İz’an: Basiret. Anlayış.   Teslim olup itaat etmek.   Akıl. Zekâ. İnanç. İdrak. Bilmek

[85] Zecrî: Cebren, zorlayıcı olarak.

[86] Epsem/epsera:Suskunç

[87] Püser: (C.: Püserân) f. Erkek çocuk, oğul.

[88] Hâk: f. Toprak. Turab.

[89]Bezemek(t):Süslemek,tezyin etmek. Bezenmek(t) Süslenmek.

[90] Meded: İnayet, yardım, imdad, eman. Eyvah.

[91] Subhdem: f. Sabah vakti.

[92] وَحُصِّلَ مَا فِى الصُّدُورِ : Kalplerde olanlar ortaya konulduğu zaman.” (Adiyat, 10)

[93] Hurşîd: f. Güneş. Afitab. Hur. Mihr. şems.

[94] Huffaş: Yarasa. Gece kuşu.

[95] Kallaş: Kalleş. Hileci, dönek.

[96] İhrak: yakmak, yandırmak, ateşe atmak

[97] Şem’a: Işık, çıra. Nur.   Muma batmış fitil.

[98] lem’a: ışık, parıltı, parlama, parıldama.

[99] Diriga: f. Yazık, eyvahlar olsun!

[100] Hande: f. Gülme, gül

[101]Zahm: ehli ehlileşmiş, evcil 2. alışkın, munis 3. halim, mülayim, uysal, muti, yumuşak; boyun, eğmek

[102] Zahm: Yara, ceriha

[103] TABİB: (C.: Tabibân-Etibbâ) Doktor, hekim.

[104] Afitab: f. Güneş.   Mc: Pek güzel.   Çok güzel yüz.

[105] Tab: f. “Parıldayan, parlayan, parlatan, aydınlatan” anlamlarına gelir ve birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: Âlem-tab  : Dünyayı aydınlatan, âlemi ışıklandıran.

[106] Vâlih: Keder ve hüzünle aklı gitmiş, şaşırmış, hayrette kalmış.

[107] Duzahî: f. Cehennem’e mahsus, cehennemî, zebani.

[108] Rânâ: iyi, güzel, hoş, lâtif; pür ve revnak olan.

[109] Nâdan: câhil, haddini bilmez.

[110] Hâli: Tenhâ. Boş. Sahipsiz. Issız. İçinde bir şey olmama

[111] Râde: Faide, menfaat.

[112] قُــلِ ٱلـلـّٰـهُمَّ مَالِكَ الْـمُلْكِ تُـؤْتــِي الْـمُلْـكَ مَنْ تَشـۤاءُ وَ تَــنْزِعُ الْــمُلْكَ مِمَّنْ تَشـۤاءُ وَ تُــعِــزُّ مَنْ تَـشۤـاءُ  وَ تُــذِلُّ مَنْ تَـشـۤاءُ بِيَــدِكَ الْـخَــيْرُ اِنَّـكَ عَلَى كُــلِّ شَىْءٍ  قَــد©يرٌ  تُولِـــجُ ٱلَّــيْلَ في© ٱلــنَّــهَارِ وَ تُولِـــجُ ٱلــنَّهَارَ في© ٱلَّــيْلِ وَ تُخْرِجُ الْحَيَّ مِنَ الْمَـيِّتِ وَ تُخْرِجُ الْمَـيِّتَ مِنَ الْحَـيِّ وَ تَــرْزُقُ مَنْ تَـشـۤاءُ بِــغَــيْرِ حِسَابٍ

“De ki: Ey mülkün sahibi olan Allah Teâlâ´m!

Sen mülkü dilediğine verirsin ve mülkü dilediğinden çeker alırsın ve dilediğini aziz edersin, dilediğini de zelil kılarsın.

Hayır, senin kudret elindedir. Şüphe yok ki, sen her şeye fazlasıyla kadirsin.

Geceyi gündüz içine tıkarsın, gündüzü de gece içine tıkarsın, diriyi ölüden, ölüyü de diriden çıkarırsın. Dilediğine hesapsız olarak rızık verirsin.” (Âl-i İmran 26,27)

[113] Belen: iki tepe arasında geçit veren kısım, bel

[114] Nist: f. Değildir, yoktur.

[115] Hestî: f. Varlık. Var olma. Mevcudiyet.

[116] Has: özel, hususi, mahsus.

[117] Satir: Setreden, örten, kapatan.   Günahları, kusurları örten.

[118] Pertev: (Pertav) f. Ziya, ışık.   Atılma, sıçrama, hız.

[119] Suziş: f. Yakma. Yanma.   Dokunma, te’sir etme, etki yapma.   Büyük acı. Yürek yanması

[120] Künh: Bir şeyin aslı, cevheri, mikdarı. Dip. Kök. Özü, nihâyeti, vechi.   Vakit, zaman.

[121] Yek: f. Bir, münferid.   Bir oluş, birlik.

[122] Hâzık: Mehâretli, işinin ehli, mütehassıs.

[123] Hatar: Tehlike. Uçurum, Emniyetsizlik. Korku.

[124] نَحْنُ قَسَمْنَا  “Biz taksim ettik.” (Zuhruf, 32)

[125] Semek: Balık.

[126] Meks: Durma, eğlenme, bekleme.

[127] Subh u mesa: Sabah-akşam

[128] Rehnüma: f. Yol gösteren. Kılavuz

[129] Hâme: f. Yontulmuş kalem.

[130] Ayan: (İyân) Aşikâr. Belli. Herkesin bilebileceği ve görebileceği

[131] Puşide: (Puşe) f. Örtülmüş.   Örtü.   Örtülü, gizli.

[132] Nâdan: câhil, haddini bilmez.

[133] Sayruret: (Sayr. dan) Bir hâlden diğer hâle intikal etmek. Bir şeyin bir şeye dönmesi.   Olmak, edilmek.   Vücud, kevn.

[134] Mergub: rağbet edilen, istenen, aranan, arzu edilen; bütün mahlukatın kendisinin rızâsını istediği Allah.

[135] Hor: f. Kıymetsiz, ehemmiyetsiz. Adi.

[136] Teşviş: Karıştırma. Karma karışık etme. Bulandırma.

[137] Hayf: (Hayfâ) Emansızlık. Haksızlık. Zulüm. Cevr. (Vah vah, yazık, eyvah, yazıklar olsun meâlinde söylenir.)

[138] Nişin: f. “Oturan, oturmuş” gibi mânâya gelir ve başka kelimelerle birleşir

[139] Allah-ü a’lem: Allah Teâlâ bilir ki:

[140] “Vatan sevgisi imandandır.” Sehavî, Makasıd: s.183; Semhudî,  Gammaz: s. 60; İbnü’d-Deyba\   Temyiz: s.77; Aliyyü’1-Karî,  Kübra:  s.189; Ac­lûnî, üTesf 1/413. Hadis hafızlarına göre bunun aslı yoktur.