Portekizlilerin

CANKUŞU-YAŞAMINI YİTİRDİ


Hayâtın ikinci yüzü ölümdür. Eskiler ölümü uykunun kardeşi olarak kabul etmişlerdi. İslâm’a göre ölüm, bir ot gibi çürüyüp gitmek, yok olmak, yitmek-bitmek değildir. Ölüm, yeni bir dünyaya doğmaktır. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de buyruluyor ki:

“Her nefis, ölümü tadıcıdır. Sonra da ancak, Bize Allah’a döndürülürsünüz”

İslâm ulularının eserlerinde, ölüm bir kadife yumuşaklığıyla anlatılmıştır. Meselâ Hz. Mevlâna’ya göre “ölmek, şeb’i arus’tur, yâni sevgiliyle buluşmak-kavuşmak gecesidir. Sevgililer sevgilisi de Allah’tır”.

Hz. Mevlâna’nın sandukası üzerine yazılan 9 beyitlik gazelinde ölüm, tam bir İslâm inancıyla anlatılmıştır. Hz. Mevlâna diyor ki:

“Öldüğüm gün, benim tabutumu omuzlar üzerinde gördüğün zaman, bende bu cihanın derdi var sanma!

Bana ağlama!

Yazık yazık, vah vah deme!

Şeytanın tuzağına düşersen, vah vahm sırası o zamandır.

Yazık yazık o zaman denir. Cenâzemi gördüğün zaman ayrılık ayrılık deme.

Benim buluşmam, görüşmem o zamandır.

Beni mezara koyunca elvedâ, elvedâ deme.

Mezar, cennet topluluğunun perdesidir.

Batmayı gördün ya, doğmayı da seyret.

Güneş’le Ay’a, batmadan ne zarar gelir ki?

Sana batma görünür ama, o doğmadır.

Mezar hapishane gibi görünür ama, canın hapisten kurtuluşudur.

Yere hangi tohum ekildi de tekrar bitmedi?

Neden insan tohumuna gelince bitmeyecek zannına düşüyorsun?

 Hangi kova kuyuya salındı da dolu olarak çıkmadı?”

 

Mevlevîler, kat’iyyen öldü, vefât etti, yitti gitti demezler. “Hakk’a yürüdü” derler. Ne güzel, ne sıcak bir ifâde. “Hakk’a yürüdü”. Dünyada doğumu ve ölümü, aynı zamanda bir Mevlevi şeyhi olan şâir Arif Nihat Asya kadar, acaba kim yumuşak ve güzel anlatabilmiştir. Arif Nihat Asya bir mensur şiirinde diyor ki:

“Bir yanağından öptüm söyle ey Dünya, öbür yanağından da öpmek için, kaç günlük yol yürümeliyim?”

Mevlevî Arif Nihat Asya doğumu, dünyanın bir yanağından Öpmek olarak kabul ediyor. Ona göre ölüm, Dünyanın öbür yanağını öpmektir. Ne güzel, ne rahat, ne yumuşak bir söyleyiş.

Şimdi, zaman zaman alkışlarla kaldırılan cenazelerimiz için radyolarımız, televizyonlarımız, gazetelerimiz “yaşamını yitirdi” ifâdesini kullanıyorlar. “Yaşamını yitirdi” ne kadar çirkin, ne kadar zavallı, ne kadar cin çarpmış bir sarsak cümle.

Dünkü zengin Türkçemizde, ölüm gerçeğini anlatan yüzden fazla ifâde vardı. İşte onlardan bazıları. Bir kimse dünyasını değiştirince ondan sadece “öldü” veya “yaşamını yitirdi” diye bahsedilmiyordu. Şu güzel, şu zarif şu ince, şu pırıl pırıl kelimeler, deyimler kullanılıyordu. Meselâ şöyle deniliyordu:

Can kuşunu uçurdu, Cennete kavuştu, Cennetlik oldu, Canını kurban etti, Dünyasını değiştirdi, Dâr-ı bekaya irtihal etti, Ecel şerbetini içti, Ebediyete göçtü, Gerçek hayata uyandı, Hak’ka yürüdü, Hak’ka kavuştu, Kalıbını dinlendirdi, Kulağının dibi sarardı, Kuş gibi uçtu gitti, Merhum oldu, Mevlâsma kavuştu, O dünyaya gitti, Ömrünü size bağışladı, Ölüm kapısını dövdü, Ömür defteri kapandı, Rahmet-i Rahman’a kavuştu, Rahata erdi, Ruhunu teslim etti, Şehit düştü, Sizlere ömür oldu, Topraktan geldi toprağa gitti, Ukbâya irtihal eyledi, Yatağından kalkamadı, Yensiz gömlek giyindi, Vefât etti, Azrail sinesine kondu, Bir varmış bir yokmuş oldu, Gor’a gitti. Ve daha niceleri, ve daha niceleri…

Bir de istenmeyen, sevilmeyen kimselerin ölümlerini anlatan deyimler, kelimeler var ki onları burada saymak istemiyorum. Geberdi, Zıbardı,

Nalları dikti, Gorbegor oldu, Tahtalı köye gitti… gibi ifâdeler. Şu dünkü Türkçe’mizin zenginliğine, dünkü insanımızın inceliğine dikkat buyurun. Bir de bugünkü basitliği, çirkinliği, kuruluğu, yavanlığı düşünün.

Ne olmuş ne olmuş?

-Yaşamını yitirmiş!

-Haydi oradan zavallı adaml Yiten-biten bir şey yok yitirilmek bitirilmek istenen Türkçemizin zenginliği ve güzelliğidir.

“Yaşamını yitirmiş”miş! Yitirilen, kaybedeline bir şeyi bulmak ihtimali varolduğuna göre, ‘‘yaşamını yitirenlerin” yakınları, yitirdikleri yaşamları arasınlar biraz. Şurada-burada bulabilirler (!) belki.

(sh:51-53)

Kaynak:

Yavuz Bülent BÂKİLER, Sözün Doğrusu,
Türk Edebiyatı Vakfı Yayınları, 17.Baskı, 2011, İstanbul

TÜRKÜLERDEN DESTANLARA!


Türküsüz millet olmaz. Oyunsuz, efsânesiz, masalsız, destansız, şiirsiz, şâirsiz, müziksiz bir millet olmaz. Olur diyenler, millet gerçeğini hiç bilmeyenlerdir. Olur diyenler susuz, tuzsuz, yağsız, baharatsız, malzemesiz yemek yapılacağını sananlardır.

Biz çocuklarımızı ninnilerle, laylalarla büyüten, onları türkülerle evlendiren, türkülerle askere gönderen, gurbette kalanlara türküler yakan, türkülerle sevinen, hüzünlenen, Rahmet-i Rahman’a kavuşanların arkasından türküler, ağıtlar söyleyen bir milletiz. Türkülerimiz, Türkçemizin elvan-elvan açıldığı, güzelleştiği çiçek bahçelerimizdir. Efsânelerimiz, masallarımız, destanlarımız da öyle. Millet hayatımızda onların güzelliğini ve büyük önemini anlatmak için saatler lâzım.

Yalnız şu hususu bilhassa dikkatinize sunmak istiyorum. Dünyada kültürün ne demek olduğunu, ne kadar büyük önem taşıdığını en iyi anlayan devlet adamları arasında Sosyalist Rus idarecileri de var. Türk Cumhuriyetlerine -Türkî Cumhuriyetlere değil 9-10 defa gidip gelen, oralarda yapılanları gören, duyan, okuyan bir kimse olarak söylüyorum. Sosyalist Rus idarecileri, kültürün bir millet hayatındaki büyük önemini çok iyi bildikleri için çok ciddî, çok sistemli, çok cazip uygulamalarla Türkçe’yi unutturup yerine Rusça’yı hâkim kılmaya çalıştılar. Ve bizim binlerce yıllık destanlarımızı yasakladılar. Meselâ siz biliyor musunuz ki Türkistan’da Dede Korkut destanları yasaklanmıştır. Biliyor musunuz ki; Türkmenistan’da üç ilim adamı, üniversitede, Dede Korkut destanları üzerinde çalıştıkları için, hem çok ağır hapis cezalarına çarptırılmışlar, hem de üniversiteden atılmışlardı. Ve siz biliyor musunuz ki; Türkmenistan bağımsızlığına kavuşur kavuşmaz, Türkmenistan Cumhurbaşkanı Sapar Murat Niyazov, hem Dede Korkut Destanları üzerindeki yasağı kaldırmış, hem de o ilim adamlarının itibarlarını derhal iâde etmişti. Bırakınız camileri, destanları, efsâneleri… Sosyalist Rus idârecileri, Türkmenlere millî bir şahsiyet verdiği için, Türkmen yaşayışının ayrılmaz bir parçası olduğu için, dünyaca meşhur o güzelim Ahalteke atlarını bile, her gün koyun keser gibi, tavuk keser gibi, üçer beşer, üçer beşer keserek ortadan kaldırmak, o mübarek atların bile köklerini kazımak istediler.Ve siz biliyor musunuz ki; 1917 Sosyalist ihtilâlinde birkaç milyon olan güzelim Ahalteke atları, 1990 yılında Sovyet Rusya İmparatorluğu kendiliğinden yıkıldığında, sadece 5-6 yüz civarında kalmıştı. Ve Cumhurbaşkanı Sapar Murat Niyazov,yok edilmek istenen o çok zarif o çok mahir, o çok iyi koşan, o dünyanın en pahalı atları olan Ahalteke Türkmen atlarını yeniden çoğaltabilmek koruyabilmek için, bir Atçılık Bakanlığı kurdurdu. Şimdi dünyada Atçılık Bakanlığı olan ve atı ülkesinin sembolü haline getiren tek ülke kardeş Türkmenistan’dır. Bunları niçin anlatıyorum? Bizim pek farkında olmadığımız bazı kültür hâzinelerimizi, birileri çok iyi tespit ettikleri ve milletimizi yavaş yavaş törpüleyip bitirmek istedikleri için, o hayat damarlarımızı birer birer koparmaya çalışıyorlar.

Sosyalist Rus idarecileri, Türkistan’da ve Azerbaycan’da iki çok önemli kaynağı kurutmak istedi.Bunlardan biri Türk ismidir, ötekisi İslâm kelimesi.

Mâlum idâreciler, Türkiye ile Türkistan ve Azerbaycan arasındaki bütün kültür köprülerini atabilmek için, “Türk” kelimesini bile yok etmeye koyuldular.

Onlara göre, Türkistan’da Türk yoktu. Azerbaycanlı, Türkmen, Özbek, Kırgız, Kazak ve Tatar vardı. Dünkü resmî iddiâya göre Türkçe yoktu. Azerbaycanca, Türkmence, Özbekçe, Kırgızca, Kazakça, Tatarca vardı. Sosyalist rejime göre, Sovyetler’deki tek Türk topluluğu, sayıları 400 000 civarında olan Ahıskalı Türklerdir, Garabete bakınız ki devrimci rejim, bir Ahıska ailesinin yansını Türk, yarısını Azerbaycanlı diye tescil etmişti. Eğer Rusya’da Sosyalist rejim uygulanmasaydı ve o iptidaîlik yüzünden rejim çökmeseydi 50 yıl sonra, atayurdumuzda Türk’ten, Türk kültüründen İslâm’dan hiç bir eser kalmayacaktı.

Şimdi Azerbaycan ve Türkistan Türkçesi’yle Türkiye Türkçesi’ndeki ortak kelimeleri dilimizden çıkarıp atmakla, dildeki farklılıkları artırmakla çoğaltmakla biz kime ve neye hizmet ediyoruz acaba? Güya bu yazıda size Türkistan’daki Köroğlu destanlarından bahsedecektim. Söz başka bir mecraya doğru uzadı. Türkistan’ı ve Azerbaycan’ı neden çok iyi bilmeli ve çok sevmeliyiz? Bunun cevâbını gecikmeden vermeye çalışacağım.

(sh:267-269)

Kaynak:

Yavuz Bülent BÂKİLER, Sözün Doğrusu,
Türk Edebiyatı Vakfı Yayınları, 17.Baskı, 2011, İstanbul

KRALIN SOYTARILARI TÜRKÇE SEVDÂLILARI


“Yapılan her yanlışlığa, kurulan her tuzağa şapka çıkaran, alkış tutan Copito’larımız sürüler halinde. Ama bizim, yanlışlıklara dur diyecek yiğit Marcellus’larımız ne kadar az!
Neredesiniz ey Türkçe sevdalıları!
Sesinizi neden yükseltmiyorsunuz?”

Ordinaryüs Prof. Dr. Reşit Rahmeti Arat diyor ki:

“Bir milletin dili» birinin yerine diğeri konulacak şekilde, bir kelime ve tâbir yığını değildir. Dil, asırlar içinde ve nesillerin hafızalarında dövüle, yoğrula yerleşmiş bir mânâ, his ve hayâldir. Kelime ve tâbir, konuşmanın bir vâsıtasıdır. Asıl konuşulan, mânâ ve maksattır, his ve hayâldir. Fakat kelime ile bu mânâ, his ve hayal, asırların sinesinde, o derece birbiriyle kaynaşmıştır ki, kelimeyi atınca, mânâ ve maksat da, his ve hayâl de berâber gider. Bundan da nesiller arasında anlaşmazlık doğar. Millet birliği parçalanır. Dilin her kelimesi ve tâbiri arkasında bir târih yaşar. Millet ise târihin yapıp yoğurduğu bir birliktir. Mîsal olarak, “Büyük Millet Meclisi” tâbirini alacağım. Bu tâbirin arkasında bütün bir Millî Mücâdele târihimiz ve İstiklâl Harbi sahneleri vardır. Vatan ve millet sevgisi de bundan doğar!” Ord. Prof. Rahmetî Arat, Dünya çapında bir ilim adamımız. Tespitleri, asırlardan beri hiç değişmeyen ilmî gerçekler. Elbette bir milletin dili yaz-boz tahtası değildir. Dilin canlı bir varlık olduğunu hiç kimse inkâr etmiyor. Dile zamanla birtakım kelimeler girebilir, dilden birtakım kelimeler düşebilir. Ama bunun büyük gerekçeleri vardır. Bu gelişmeleri millet yapar. Edipler yapar. Bir milletin diliyle, birtakım kimseler, birtakım heveskârlar, hatta birtakım idareciler oynayamaz. Bir milletin dili şunun-bunun hevesine, keyfine kurban edilemez. Ordinaryüs Prof. Reşit Rahmetî Arat’ın da dediği gibi “Dil, asırlar içinde ve nesillerin hafızalarında dövüle -yoğrula meydana gelir. Dilin her kelimesinin arkasında bir târih yaşar. ”Hal böyle iken, Türkiye’de birtakım kimseler çıkıyor, sâdece 70 milyonluk Türlüye Türklüğü’nün değil, 200 milyonluk Dünya Türklüğü’nün dilindeki ortak kelimeleri atıyor, yerine uyduruk kelimeler koyuyor. Meselâ bütün Dünya Türklüğü’niin bin yıldan beri kullandığı “hayat” kelimesini dilimizden atıyor, yerine “yaşam ” ucubesini koyuyor. “Şehir” kelimesini unutturmaya çalışıyor; yerine Türkçe olmayan Soğdça’dan çarpılan “Kent” kelimesini sokuşturuyor. Tamam en Türkçe olan o güzelim “bütün” kelimesini çiğniyor, tepeliyor, yerine Farsça olan “tüm ” kelimesini baş tâcı ediyor.

Bu ve benzeri davranışlar, nesiller arasında anlaşmazlıklar meydana getirmek ve millet birliğimizi parçalamak içindir.

Şu müthiş hâdiseye dikkatinizi çekmek istiyorum.

Bundan iki bin yıl kadar önce, Roma İmparatorluğumda, öfkesiyle hatta zulmüyle meşhur olan Kral Tiberius, otoritesini daha da arttırmak için, seçilmişler meclisinde kürsüye çıkarak, yüksek sesle konuşmaya başlar. Bu arada uydurma bir kelime de kullanır. O uydurma kelimeyi orada senatörleri daha çok korkutmak için birkaç defa tekrarlar. Mecliste bulunan Marcellus isimli yürekli bir senatör ayağa kalkarak bağırır:

“Haşmetmaab!” der. “Lütfen milletimizin diline hürmet edin ve uydurma bir kelime kullanmayın!”

Senato üyelerinden ve kralın dalkavuklarından biri olan Copito ayağa fırlar:

“Ey Marcellus!” der. “İtiraz ettiğin o uydurma kelime memleket dilinden olmayabilir. Fakat, Roma İmparatorluğu’nun şanlı sahibi olan aziz kralımızın ağzından çıkmıışsa, o kelimeyi büyük kralımız kullanmışsa, bilesin ki artık o kelime bizim dilimizin bir kelimesi olmuştur. Çünkü kralımız her şeyin üstündedir ve her şeye kadirdir”

Bu dalkavukluğa, yiğit Marcellus daha fazla dayanamaz. Kalkar ve senato salonunu dolduran bir sesle, doğrudan doğruya krala hitab eder. Der ki:

“Copito yalan söylüyor Sezar! Sen dilediğin insanlara Roma vatandaşlığı sıfatını verir, onları mevki ve makam sahibi yapabilirsin. Fakat uydurma bir kelimeye Romalı olma hakkı kazandıramazsın!”

Türkiye’de kralın soytarıları bile dilimizi keyiflerince bozup duruyorlar. Mikrofon başına geçenler, kamera karşısına oturanlar, eline kalem alanlar arasında o eski Roma Kralına benzer pek çok adam var. Yapılan her yanlışlığa, kurulan her tuzağa şapka çıkaran, alkış tutan Copito’larımız sürüler halinde. Ama bizim, yanlışlıklara dur diyecek yiğit Marcellus’larımız ne kadar az!

Neredesiniz ey Türkçe sevdalıları!
Sesinizi neden yükseltmiyorsunuz?
(sh:157-159) 

Kaynak:

Yavuz Bülent BÂKİLER, Sözün Doğrusu,
Türk Edebiyatı Vakfı Yayınları, 17.Baskı, 2011, İstanbul

İRAN TÜRKLERİ


Bu gün İran’da otuz milyon civarında Türk yaşıyor. Onlar bizim can kardeşlerimizdir, kan kardeşlerimizdir, sultan kardeşlerimizdir.

İran devletiyle elbette dostuz. Dost kalmalıyız. İran’da yaşamakta olan otuz milyon Türk, bu dostluğun sağlam temellerinden ve gerekçelerinden biri sayılmalıdır.

Bildiğiniz gibi Selçuklu orduları, Anadolu’nun büyük kapısını, bize Malazgirt’te 1071 yılında açtılar. Daha önce, Sultan Alpaslan’ın 1064 yılında Kars’ın Ani bölgesini fethettiğini düşünsek bile, diyebiliriz ki Selçuklular, Anadolu’ya girmeden 22 yıl önce, İran topraklarında hâkimiyet kurdular. Bu hâkimiyet tam 883 yıl devam etti. Yâni İran toprakları önce 1042 yılında Selçukluların eline geçti. Sonra bir başka Türk boyu olan Harzemşahlar’m, arkasından İlhanlılar’ın, sonra Calayırlar’ın sonra Karakoyunlular’ın, Timur’un, Akkoyunlular’ın, Safevîler’in, Afşarların, Kaçarların hâkimiyetinde kaldı. İran’da 1042 yılında başlayan Türk idaresi 1925 yılma kadar uzadı. Tam 883 yıl. Alparslan’ın oğlu Sultan Melikşah zamanında, İran ve Türkiye tek devlet halinde birlikte yaşıyorlardı. Yavuz Sultan Selim Şah İsmail kavgasında, Yavuz Sultan Selim’in ordusunda, onbin devşirme yeniçeri vardı. Şah İsmail’in orduları ise yüzde yüz Türkmenlerden ibâretti.

1925 yılında, Pehlevî hânedânı, bir hükümet darbesiyle İran’da Türk Kaçar hâkimiyetine son verince, Türkler için zor bir dönem başladı.

Iran topraklarında bugün Türkçe düşünen Türk olan; Azerbaycan Türkleri, Kaşgaylar, Afşarlar, Kaçarlar, Şahsevenler ve Türkmenler yaşıyorlar. Onlar bizim can kardeşimizdirler.

İran Türkleri, Şah Rıza Pehlevı zamanında, çok zor şartlar altında kaldılar. Amansız bir polis baskısıyla ezildiler. Türkçe eğitim yasaktı. Türkçe neşriyat yoktu. Ancak 1978 yılında Türkçe neşriyat yasağı kalktı. Şimdi İran Türklerinin yayınladıkları “Varlık” isimli bir sanat edebiyat dergileri var. “Varlık” Tahran’da basılan bir dergi. Ancak bu derginin Kuzey Azerbaycan’da ve Türkiye’de okunması imkânsız gibi. Çünkü “Varlık”, Arap alfabesiyle çıkıyor. İran, Arap alfabesini kullanıyor.

Kuzey Azerbaycan Türkleri’ne ise Ruslar 1926 yılında Lâtin Alfabesini uyguladılar. 1928 yılında biz de Lâtin Alfabesine geçtik. Ruslar bu defa kuzey Azerbaycan’da Kiril alfabesini ileri sürdüler. Kuzey Azerbaycan’da ve bütün Türkistan’da İran Türkleri, iki büyük Türk topluluğu arasında çaresiz kaldılar.Doğularındaki Azerbaycan ve Türkistan Türkleri Kiril alfabesiyle, Batılarındaki Türkiye Türkleri Lâtin alfabesiyle okuyup yazıyorlardı. Kendileri ise, Arap alfabesinde tutulmuşlardı. Böylece ne Türkiye’de basılan kitaplar, dergiler İran’da, Azerbaycan’da, Türkistan’da okunuyordu ne de Türkistan’da ve Azerbaycan’da basılan eserler İran’da ve Türkiye’de okuyucu buluyordu.

Zamanımızdan 500 yıl önce yaşayan Şah İsmail Hatayı, anadiliyle Türkçe şiirler yazıyordu. Türkçe ve aruzla. Şah İsmail’in peygamber sevgisine bakınız:

Âsiyim! Yüzim karasın sil Muhammed Mustafa

Dertliyim! Derdim çaresin kıl Muhammed Mustafa.

Yerde görmez, gökte görmez kör münafıklar seni.

Yerde sensin gökte sensin Ya Muhammed Mustafa.

Rûz-i mahşerde gelüben şefaat it sen bize

Vardığın Mîraç hakiyçün ya Muhammed Mustafa

Hatay’îm isyan içinde yüz tutup hazretine

Aybımızı gelme yüze ya Muhammed Mustafa

İran Türkleri’nin önemli şairleri ve yazarları var. Bunlardan bazılarının isimleri şöyle:

Seyid Eşrefeddin Gilanî, Mehemmed Ali Seffet, Mahmud Kenizâde, Cabbar Eskerzâde Bağçaban, Ali Fitret, Seyid Cafer Pişeveri, Mir Mehdi Etimad Heddat, Penâhi Abbas Makulî, Hebib Sahir, Şehriyar, Genceli Sebahî, Hüseyin Sehhaf, Mir Mehdi Çavuşî, Abas Bariz, Coşgun, Gehreman Gehremanzâde, Bulud Garaçorlu Sehend, Balaş Azeroğlu, Alav, Medine Gülgün, Sönmez, Hesârl, Mirze Hüseyin Kerimî, İmran Selahî, Mehemmed Biriya, Mir Tağı Milânı, Hamid Nutgî, Dr. Cevat Heyat, Sevalan, Barışmaz, Eziz Selâmî, Daşgın, Hadi Karaçaylı.

 (sh:140-142)

GAFİL AVCININ SONU

(Eğitimin gerçek Yüzü)

Hikâyeyi bilenler elbette çoktur. Ama ben, duymayanlar için bir daha anlatmak istiyorum:

Avcının biri, bir gün, avlanırken, dağda bir ayı yavrusu bulmuş. Hayvanı kucaklayıp evine getirmiş. Bahçesinde onun için küçücük bir kulübe yapmış. Avcı her gün o ayı yavrusuyla meşgul olmaya başlamış. Onunla oturup konuşuyor, şakalaşıyor, bazen de alt alta, üst üste boğuşuyormuş. Ayı yavrusu da sahibini çok seviyormuş. Aradan birkaç yıl geçmiş. Ayı yavrusu büyüyerek, kocaman bir ayı olmuş. Bu arada sahibinden 15-20 kelime de öğrenmiş. Sahibi “gel” deyince geliyor; “dur” deyince duruyor”; “kalk” deyince kalkıyormuş. Kocaman ayı, artık sahibiyle birlikte ava gidiyor, çok sevdiği efendisinin peşinden ayrılmıyormuş.

Bir gün, yine birlikte ava gitmişler. Dere-tepe aşmışlar. Avcı, akşama doğru çok yorulmuş. Bir ağaç gölgesine uzanıp biraz uyumak istemiş. Ayısına dönerek emir vermiş:

“Sen burada başucumda beni bekle. Sakın bir yere ayrılma!” demiş.

Ayı, söylenenleri anlamış. Sevgili sahibinin başucuna çöküp kalmış. Bir süre sonra, avcıya bir kara sinek musallat olmuş. Vızıldayarak gelip avcının terli suratına konmuş. Avcı, yarı uyanık, yarı uykuda sineği, elinin tersiyle kovmuş. Sinek dönmüş, dolaşmış tekrar avcının yüzüne yapışmış. Avcı sineği bir daha kovalamış. Sinek bir daha, bir daha gelmiş. Ayı, sevgili sahibini rahatsız eden sineğe çok kızmış. Gidip kocaman bir kaya parçası alıp gelmiş. Kara sinek, bilmem kaçıncı defa avcının suratına konunca, ayı havaya kaldırdığı o kocaman kaya parçasını bütün öfkesiyle kara sineğin üstüne yapıştırmak istemiş. Taşın rüzgârından ürken karasinek, vızıldayarak aradan uçup gitmiş. Tabiî, olan, zavallı avcıya olmuş; uzandığı yerden bir daha doğrulup kalkamamış. Kocaman kaya parçasını zorlukla kaldıranlar, câhil avcının pul gibi ezilen, paramparça dağılan yüzünü tanıyamamışlar. Bu hikâyeyi anlatışımın elbet bir sebebi var. Nâmık Kemâl merhum, bir yazısında diyor ki:

“Bir insanın zekâsıyla bildiği kelimeler arasında ciddî bir bağ vardır. Yani bir insan, ne kadar çok kelime biliyorsa, aldım da o nispette kullanmış olur. Az kelime bilen az zeki olur. Söylenenleri-yazılanları az anlar, az anlatır. Çok kelime bilenler ise okuduklarını çok daha iyi anlar, merâmını çok daha rahat anlatırlar.”

Yâni, kelime dünyası çok zengin olanlar, aydınlıkta kitap okuyan kimselere benzerler. Harfleri, kelimeleri rahatlıkla seçip okurlar, okuduklarını rahatlıkla anlarlar. Kelime dünyaları zayıf olanlar ise, alacakaranlıkta kitap okumaya çalışanlar gibidirler. Okuduklarını kolay kolay anlayamazlar. Bilim adamları diyorlar ki; “Aklımızın çalışması, zekâmızın artması kitap okumamıza, araştırmamıza bağlıdır”.

Bakın şimdi!

Resmî rakamlara göre, ABD’de ilk eğitimden geçen çocuklar 70 bin kelimeyle okuyup yazıyorlar, Türkiye’de ise ilk eğitim kitaplarımızda 5-6 bin civarında kelime var. Çocuklarımız da bu 5-6 bin kelimenin ancak birkaç yüzüyle konuşup düşünüyorlar. Birkaç yüz kelimeyle düşünüp yazanlar, konuşanlar Cumhuriyet Devri Edebiyatımızı bile katiyyen anlayamazlar. Ne şiir zevkleri olur, ne hikâye, ne roman… Ders kitapları dışında bir şey okuyamazlar. Okuduklarını kolay kolay kavrayamarlar. Bu bakımdan doğru dürüst bir dilekçe bile yazamazlar.

Bin yıldan beri konuşa konuşa Türkçeleştirdiğimiz güzelim kelimelerimizi dilimizden çıkanp atmak isteyenler var. Bunlara tasfiyeciler diyoruz. Dilde tasfiyeciler, yâni eciş bücüş “sözcükler” uydurarak dilimizi kısırlaştıranlar, ayıyla dostluk kurmaya çalışan o zavallı avcıya benziyorlar. Dilde tasfiyeciler, sâdece kendilerini değil, milletimizi de felâkete doğru sürükleyen gafillerdir. Çünkü dil varlık sebebimizdir. Türkçe’nin kısırlaşması, kuruması, bozulması» bir kişinin değil, bir milletin özünden, kökünden kopmaya, kurumaya başlaması demektir. Dilde tasfiyecilere dikkat etmeliyiz ve katiyyen, dili kısırlaştıranlardan, kurutanlardan olmamalıyız.

(sh:117-119)

 

Kaynak:

Yavuz Bülent BÂKİLER, Sözün Doğrusu,
Türk Edebiyatı Vakfı Yayınları, 17.Baskı, 2011, İstanbul

NEDEN İKİNCİ BİR DİL?


İsimlerinin sıralanması bile 5-10 dakikaya sığmayacak kadar pek çok kimse bize soruyorlar:

Sözüm ona Batılı devletler, Türkiye’de neden ikinci bir dil istiyorlar? Bugün bize, ikinci bir dil daha tavsiye eden Batılı Devletlerin yarın başka başka diller için baskılarda bulunmayacaklarına dair elimizde bir teminat var mı ?” diyorlar.

Soru çok mühimdir. Konu, Türkiye’de yaşayan herkesin hatta bir kara karıncanın bile uykularını kaçıracak kadar çok önemlidir. Tarihimiz bilinmeden bu sorunun cevabı verilemez.

Değerli tarihçilerimizden Prof. Dr. Halil İnalcık, Balıkesir’de bir açıklamada bulundu. Dedi ki “Milletimiz, tarihte eşi görülmemiş bir Haçlı taassubu ve düşmanlığıyla karşı karşıya bulunuyor”

Bu çok doğru bir tespit. Hocanın konuşmasını birazcık açarsak, şunları söylemek mecburiyetinde kalırız:

Selçuklu orduları, yani Oğuzların Kınık boyu, Anadolu’ya 1064 yılında, Kars’ın Ani bölgesinden girdiler. 1071 tarihinde, Malazgirt Zaferinden sonra bize büyük Anadolu kapısı açıldı. Türk orduları 5 yıl sonra İznik önlerine geldiler. İznik bütün Hristiyanlık Dünyasının en mukaddes şehirlerinden birisiydi. Selçuklu orduları, İznik’i fethettiler ve onu, Anadolu Selçuklu devletinin başkenti yaptılar. Bütün Hristiyan Dünyası ayağa kalktı. Üzerimize 8 Haçlı seferi düzenlendi. İlk Haçlı seferlerini papazlar düzenlediler. Bize bazen 100.000, bazen 500.000 kişilik ordularla saldırdılar. İstediler ki, Anadolu’yu fetheden Türk ordularını bir tek kişi kalmamak üzere tekrar Türkistan bozkırlarına sürsünler ve Anadolu’yu yeniden Doğu Roma imparatorluğuna katsınlar. Batılı Devletler, bu gayelerine “Şark Meselesi” dediler. Şark bildiğiniz gibi doğu karşılığında bir kelime. Biz Avrupa’nın şarkında, yani doğusunda olduğumuz için, bizi yok etme dâvasına böyle bir isim koydular.

Haçlı ordularının bizi Anadolu’dan kazıyıp atmak hülyâları kursaklarında kaldı. Avrupa içlerine kadar uzanmamıza da engel olamadılar. 1595 yılında Osmanlı Devleti, 23.334.600 kilometrekare üzerine yayılan muhteşem bir devletti. 1683 Viyana muhasarasında biz hezimete uğrayınca bu defa Batı devletleri taarruza geçtiler. Biz savunmaya çekildik.

Haçlı orduları bizi önce Avrupa içlerinden Balkan topraklarına sürüp attılar. Balkanlardan Anadolu’ya iteklediler. Birinci Dünya Savaşında İngiltere Başbakanı, bizi Asya’nın ve Balkanların Kızılderilileri olarak görüyor, en son ferdimize kadar yok edilmemiz gerektiğini söylüyordu.

Eğer biz Mustafa Kemal Paşa başkanlığındaki Millî Mücadele’den muzaffer çıkmasaydık bu gün belki de 100.000 200.000 kilometrekarelik bir toprak üzerinde sıkışıp kalacaktık.

1595 yılını dikkate alırsak, kaybettiğimiz toprak parçası bugünkü Türkiye’nin 25 katı kadardır ve Osmanlı’nın kaybettiği topraklarda bu gün onlarca ayrı devlet bulunmaktadır.

Romen devlet adamlarından T.G. DJUVARA, Avrupa devletlerinin, Osmanlı’yı yıkmada için nasıl 100 plân hazırladıklarını 650 sayfalık bir çalışmayla ortaya koydu. DJUVARA bu ciddi çalışmasıyla, Paris’te Sorbon üniversitesinde doktor unvanını aldı. 1907 yılında Milletlerarası Hukuk dalında Nobel Barış ödülü kazanan Prof. Dr. Louis Renauld, DJZJVARA’nın bu çok önemli çalışmasını göldere çıkaran bir makale yazdı.

Eski Isparta milletvekillerinden Yakup Üstün, DJUVARA’nın “Türkiye’yi Parçalamak îçin 100 Plân” isimli eserini 1/3 nispetinde kısaltarak Türkçe’ye çevirdi. “Türkiye’yi Parçalama Plânları” ismiyle basılan kitap, Türkiye Diyânet Vakfı Yayınları arasında çıktı. Batı Dünyası, dünkü Şark Meselesinden, günümüzde vazgeçmiş değillerdir. Batının Şark Meselesini bilmeden, birtakım devletlerin bize neden ikinci bir dil teklif ettiklerini anlayamayız. Tarih bilenler kabul edeceklerdir ki, en büyük acıyı, en büyük felâketi belirli bir zaman sonra, ikinci bir dille eğitim yapanlar çekeceklerdir.

Atatürk’ün bir tesbitiyle dikkatlerinizi çekmek istiyorum:

“Biz, Balkanları niçin kaybettik biliyor musunuz? Bunun tek bir sebebi vardır. Bu da İslâv Araştırma Cemiyetlerinin kurduğu Dil Kurumlandır. Bizim içimizdeki insanların millî tarihlerini yazıp, millî şuurlarını uyandırdığı zaman, Biz, Balkanlarda, Trakya hudutlarına çekildik”

Batı devletleri, bizden niçin ikinci bir dil istiyor? Ermeniler: “Doğu ve Güneydoğu Anadolu işgal edilmiş Ermeni topraklarıdır!” diyorlar. İsrail: “Fırat’tan Niie kadar uzayan topraklar bize vaat edilmiştir” iddiasında.

Ermenilerin ve Yahudilerin Anadolu üzerindeki iddialarını bilmeyenler, ikinci dil tuzağını fark edemezler.

(sh:184-186)

**

Batının Şark Meselesi yüzünden, Türkiye’den 25 misli büyük toprak kaybettik. Yâni 23 milyon 334 bin 600 km kareden 780 bin lan kareye düştük. Hristiyan Batı bu gün de Şark Meselesini den katiyyen vazgeçmiş değil. Anadolu toprakları üzerinde Yunanistan’ın, Ermenistan’ın, Suriye’nin, İtalya’nın, İsrail’in, Rusya’nın büyük plânları var. Ermenistan, Doğu ve Güneydoğu Anadolu topraklarının kendilerine ait olduğunu iddia ediyor. Anadolu’da bin yıl birlikte yaşadığımız, kendimizden ayırmadığımız, Ermeni asıllı vatandaşlarımıza sadrazamlık yâni Başbakanlık makamı verdiğimiz, çeşitli bakanlıklara Ermenileri oturttuğumuz halde 1915 yılında, Birinci Cihan Savaşı’nda müthiş bir ihanetle karşı karşıya kaldık. Ermeni çeteleri Doğu Anadolu’da ordumuzu ve halkımızı arkadan vurdular. Yüzlerce köyümüzü yakıp yıktılar. Karşılıklı bir savaş başladı. İstemediğimiz hadiseler oldu. Bu hadiselere katiyyen biz sebebiyet vermedik. Ermenistan, hâlâ eski hayalleri peşinde. 22 Kasım 2000 tarihli Hürriyet Gazetesinin 30. sayfasında, yeni bir haritayla yeni bir haber yayınlandı.

Rusya’da, Nezavisimaya Gazetesine bir ilân veren Ermeniler, sürgünde bir parlamento hükümeti kurarak, Doğu ve Güneydoğu Anadolu topraklarına el koyma plânlarını açıkladılar. Bir de harita yayınladılar. Ermeniler şu şehirlerimizi gelecekteki Ermenistan’a katacaklarını bütün Dünya’ya duyurdular: “Kars İğdır Ardahan Ağrı-Artvin Trabzon Rize Gümüşhane Bayburt Erzurum Erzincan Van Bitlis Muş Siirt Batman Şırnak ve Hakkari Ermenistan’ın olacak dediler.”

Aç tavuk kendisini buğday ambarında görürmüş. Bunlar zavallı hayâllerdir. Batı Dünyası, Ermeni Dâvasının arkasında. Hristiyan Batı, Türkiye’yi bölmek için Kürtçe eğitim ve TV yayınını istiyor. Hesapları şudur: Önce Doğu Anadolu’yu Türkiye’den ayırmak sonra orada kalan vatandaşlarımızın başına binerek müstakbel Ermenistan’ı kurmak. Türkiye yeni bir Haçlı oyunuyla karşı karşıya. Çok dikkatli olmalıyız.

Batının bu Şark Meselesi yanında bir de İsrail’in Arz-ı Mev’ûd dâvası var. İsrail devlet adamları da Fırat’tan Nil’e kadar olan toprakların Tevrat’la kendilerine vaad edildiğini iddia ediyorlar. Doğu ve Güneydoğu Anadolu, Türkiye’nin şah damarlarıdır.

Türkiye, kendi kültür değerlerine bağlı kalarak güçlü, vurucu, caydırıcı ve müreffeh bir devlet hâline gelmedikçe, Şark Meselesi’nden ve Arz-ı Mev’ûd kıskacından kurtulamayacaktır.

(sh:214-216)

Kaynak:

Yavuz Bülent BÂKİLER, Sözün Doğrusu,
Türk Edebiyatı Vakfı Yayınları, 17.Baskı, 2011, İstanbul

***********************************

KONUŞMA VE YAZI DİLİ
DİLİMİZE NİÇİN İHANET EDİYORUZ?
“BEYİN”İN “DİL VE YABANCI DİL” ÖĞRENME DÖNEMİ
“BAŞKA DİL VAR DİYENİN BAŞKA BİR EMELİ VAR”
GELECEĞİN DÜNYASINDA VAR OLACAK DİL: TÜRKÇE