Mete TUNÇAY, “BİLİNECEĞİ BİLMEK” Yazılarından


OKUMAK YAZMAKLA İLGİLİ DÜŞÜNCELER

DÜŞÜNCE VE ANLATIM ÖZGÜRLÜĞÜ

BÜYÜYEN ÖZGÜRLÜK

BİLİNECEĞİ BİLMEK, İNANILACAĞA İNANMAK

***

Yalnız başkalarına öykünerek, onların düşüncelerini papağan gibi tekrarlayarak, kendisi bir yeni düşünce ortaya koyamadan yaşayan bir kimseye ‘kişi’ demek bile güçtür — o daha çok  bir robottur.”

“Bir insana özgürlüğü, ancak başka özgür insanlar öğretebilir.”

“Özgürlük büyüyor. Bu gidişi durdurmaya hiç kimsenin gücü yetmemiş tarihte. Ne despotlar ne kurnaz siyasetçiler gelmiş geçmiş. Hiçbiri gelişmeyi göğüsleyememiş.

Kaynak:
Mete TUNÇAY, BİLİNECEĞİ BİLMEK, Alan Yayıncılık Birinci Baskı: Kasım 1983,İstanbul

BÜYÜYEN ÖZGÜRLÜK-BİLİNECEĞİ BİLMEK, İNANILACAĞA İNANMAK


 

BÜYÜYEN ÖZGÜRLÜK

İnsanlık tarihinin akışı iyiye mi gidiyor, köyüye mi?Bilimsel olmaktan çok, felsefî bir soru. Çünkü, iyi ya da kötü gibi değer yargılarının bilimde yeri yok. Ama bu sorunun karşısında takındıkları tutumlara göre, insanlar ikiye ayrılıyor: Genel olarak gidişin iyi yönde olduğuna inanan ilericiler ve işlerin hiç de öyle içaçıcı olmadığını düşünen tutucular. Gerçekten, çeşitli siyasal teorilerin temelinde, böyle bir iyimserlik – karamsarlık ayrımı yatar. Ama karma görüşler de var. Kimi, tarihin bir sarkaca benzediğini savunuyor: bir iyiye, bir kötüye giden ve gelen. Duvar saatinin sarkacı bu turu bir saniyede atıyorsa, insanlık tarihinde binlerle, onbinlerle yıl sürüyor bu gidiş geliş. Diyalektik bakış da, aslında bu fantastik tasarıma hayli yakın. Ancak bir karanlık dönemi bir aydınlık dönem, bir aydınlık dönemi bir karanlık dönem izlerken, bakıyorsunuz ilerleyivermişsiniz. Bugün dünden iyi, ama yarın bugünden kötü olabilir; ne var ki, öbür günün iyisi bugünün iyisinden daha iyi olacaktır.

Hegel, «Tarih, özgürlüğün tarihidir» demişti.Birçok konularda karışık düşünmeyi pek seven diyalektikçi Alman filozofunun bu sözüyle de, geçmişte varolmayan, ama tarihin gelecekte varetmeye çalıştığı bir özgürlük kavramını mı, yoksa özgürlük kavramının bütün tarihin akışını açıklamaya yeteceğini mi anlatmak istediği pek açık değil. Galiba, gerçekte herzaman adına özgürlük denen bir şeyler vardı. Ama, bunlar neydi ve kimlere tanınıyordu? İşte tarih, özgürlük kavramının zamanla hem kapsamının genişlediğini hem de sahiplerinin çoğaldığını gösteriyor. Dün hiç kimse için «caiz» sayılmayan bir şey, bugün canı isteyen için pekâlâ «olabilir» kabul edilmekte. Dün birkaç kişinin ayrıcalığı olan bir şey, bugün bütün insanların hakkı sayılmakta. Yarın, bunlar soyut birer imkân olmaktan da çıkacak, herkes için gerçekleşecek.

Güncel sıkıntılarla zorlandıkça, böyle geniş düşüncelere sığınmak insanı rahatlatıyor. O zaman zorbalarınıza kızmıyor, acıyorsunuz. Eski Taş Çağını iki milyon yıl önce yaşamıştık. Endüstri Devrimi başlayalı daha ikiyüz yıl bile olmadı. Bugün doğanın düzeninin bir parçası gibi gördüğümüz basit şeyler için, az bir zaman önce ne kanlar akıtılmış. Bugün uğrunda acılar çekilen nice şeyler de, yarınki kuşaklara basit gelecek!

Özgürlük büyüyor.Bu gidişi durdurmaya hiç kimsenin gücü yetmemiş tarihte. Ne despotlar, ne kurnaz siyasetçiler gelmiş geçmiş. Hiçbiri gelişmeyi göğüsleyememiş. Zengin-fakir ayrımı yapmadan herkese seçmenlik hakkı tanınması, sekiz saatlik işgücünün kabul edilmesi, insanların derileri kara diye hayvan gibi alınıp satılmaması için ne savaşlar verilmiş. Sonunda bunlar hep benimsenmiş. Bugün yeni özgürlük isteklerini boğmaya çalışanlar da, dün karşı koydukları genel oy hakkını tanımışlar, çalışma saatlerini kısaltmışlar, köleliği kaldırmışlar. Yarın onların çocukları, hiç şüphesiz, şimdi babalarınca yadsınan haklara bir bir sahip çıkacaklar.

Özgürlüğün gelişmesinde önemli bir nokta var. Zorbalık, kişisel başına buyrukluk yerine, çoğunluklara da dayanabilir. Biz bugün halâ, ilkel azınlık zorbalarından çekiyoruz, çektiklerimizi. Ama zorbalık çoğunluklara da dayansa, yine özgürlükleri boğucu olur. Kendileri azınlıktayken zorbalıkların her türlüsünü eleştirenler, çoğunluk oldukları zaman da özgürlükçü kalabilmeli. Çünkü büyüyen özgürlüğün sonu yoktur. Bugünün en ileri özgürlükçüsü, yarın mutlaka aşılacaktır. Gerçekten özgürlüğe inanmak, bunu bilmekle olur. Sh:32-33

Kaynak:
Mete TUNÇAY, BİLİNECEĞİ BİLMEK, Alan Yayıncılık Birinci Baskı: Kasım 1983,İstanbul; Yeni Halkçı, 23 Haziran 1973’de yayınlanmıştır.

**

BİLİNECEĞİ BİLMEK, İNANILACAĞA İNANMAK

Sağcılar, Marksizme öteden beri iki ayrı düzeyde saldırırlar — dinlerine bağlı aşağı sınıfların karşısına geçince, «Marksizm din düşmanıdır» derler; dinleri hor görmeyi öğrenmiş «aydın»ların karşısında ise, Marksizmin bir din olduğunu söylerler.Maksut bir (yani, bu öğretiye kara çalmak) olduktan sonra, rivayatın muhtelif olmasında (hatta çelişik olmasında) ne beis var, değil mi?

Bu yorumlar, elbette, yarı-doğrulardır; tümüyle alındıklarında, içlerinde doğru-olmayanı taşıyan bütün önermeler gibi, bunlar da yanlıştır. Marksizm bir ideolojidir, toplumcu ideolojilerden biri ve en önemlisidir, ideolojiler, içlerinde bilgi ve inanç öğeleri taşırlar. Salt bilgi (ve bir takım varsayımlarla) bir teori oluşturabilirsiniz; ama size yön gösterecek bir hareket rehberi, bir toplumsal program yapamazsınız. İnandığınız bir değer – sistemi olmadan eylemi düşünemezsiniz. (Bütün dinler, belki birer ideolojidir; ama bütün ideolojiler birer din değildir. Bu konuyu burada uzun uzadıya tartışmak istemiyorum. Yalnız, kurulan sözde özdeşliğin tek yanlı olarak savunulabileceğini, yoksa bu ilişkinin tersine çevrilebilir nitelikte olmadığını belirtmekle yetineyim.)

Dogmatiklik, çağımızda, adı kötüye çıkmış bir tutum. Sağda solda, «dogmatiklik bilime aykırıdır, dine özgüdür» diye konuşup duruyoruz. Fakat işin gerçeği şu ki, inançlar, değerler konusunda «dogmatik» olmaktan başka bir yol da yoktur. İnandığımız değerler, «aklî» (rasyonel) temellere dayanmaz. Günlük dilde, gevşekçe, «doğru» şeylere inandığımızı söylüyoruz; oysa «doğrıı»lar bilgimizin konusudur, inandıklarımızsa ancak bize «haklı» görünenlerdir. Örneğin «eşitlik» gibi çok temel bir kavramı ele alalım. Buna inanmak, insanların eşitliğini kendimize ülkü edinmek için, doğrusunu isterseniz, elimizde hiçbir makul neden yoktur. Bilim, insanların eşit olduklarım değil, olmadıklarını gösterir. Oysa, biz insanlara eşit davranılması gerektiğine inanıyoruz. Kendimizi türlü rasyonalizasyonlarla boş yere aldatmaya kalkmazsak, bu inancımızı dogmatikçe savunmaktan, bir toplumsal ahlâk ülküsü olarak başkalarına yaymaktan, hatta sırası gelince onun uğruna döğüşmekten başka çaremiz yoktur. İnsanların eşitliğine inanmayan birini, tutarlı kaldıkça, hiç bir akıl yürütme bundan caydıramaz.

Bazı ideolojik akımların dogmatikliğinden yakınanlar, aslında bir başka şey söylemek istiyorlar. Çünkü ideoloji olunca değer, değer olunca inanç, inanç olunca da (ama yumuşak, ama katı) bir dogmatik tutum zorunludur.Fakat hiç de iman işi olmayan bir sorunda bilginin yerine inancı koymaya kalkışırsak, böylesi vahim bir hata olur. Hele bu yanlış yerdeki inanç, katı bir dogmatiklikle savunulursa, ona pek akıllılık demezler, akılsızlığı örtmeye ise en haklı bir ideolojinin, en parlak sloganların bile gücü yetmez. Şimdiye kadar öyle bir öğreti icat edilmemiştir. Diyelim, Tito’nun sağ olup olmadığı gibi olgusal bir sorun, elbette inanç konusu değil, bilgi konusudur. Şimdi biri kalkıp da «Ben Tito’nun öldüğüne inanıyorum» derse ve amacı, bir çeşit edebiyat yapmak değilse, onun zırvaladığına kolayca hükmederiz. Çünkü, böyle bir şeyi bilmenin bir takım yolları vardır

-Tito ölseydi, bunu hemen gazeteler yazar, radyolar söylerdi. Ne var ki, bu gibi bilgi-inanç karıştırmaları, her zaman bir bakışta farkedilecek kadar açık olmaz.

Soylu değerlere, ileri inançlara ve bilimsel çözümlemelere dayanan toplumcu ideolojileri benimseyen kişilerin, bilinecek şeyleri bilmek, inanılacak şeylere inanmak ve düşüncesizlikleriyle düşmanlarına fırsat vermemek boyunlarına borçtur.Sh:34-35

***

Yalnız başkalarına öykünerek, onların düşüncelerini papağan gibi tekrarlayarak, kendisi bir yeni düşünce ortaya koyamadan yaşayan bir kimseye ‘kişi’ demek bile güçtür — o daha çok  bir robottur.”

“Bir insana özgürlüğü, ancak başka özgür insanlar öğretebilir.”

“Özgürlük büyüyor. Bu gidişi durdurmaya hiç kimsenin gücü yetmemiş tarihte. Ne despotlar ne kurnaz siyasetçiler gelmiş geçmiş. Hiçbiri gelişmeyi göğüsleyememiş.

Kaynak:
Mete TUNÇAY, BİLİNECEĞİ BİLMEK, Alan Yayıncılık Birinci Baskı: Kasım 1983,İstanbul; Yeni Halkçı, 25 Mart 1974’te yayınlanmıştır.

**

 

DÜŞÜNCE VE ANLATIM ÖZGÜRLÜĞÜ


 

….

Düşünce ve anlatım özgürlüklerinden farklı olarak, düşünme özgürlüğünün kayıtlanamayacağını sık sık işitiriz. Kendi içimizde istediğimizi düşünebilirmişiz. Oysa, bu söz bir yarım-doğruya benziyor. Gerçekte, doğadan ve ortamdan gelen belirleyici etkiler, düşünme yetisinin bağımsızca yahut özerkçe kullanılmasına elvermez.Ortam etkileriyse, dolaylı olarak pekâlâ manipüle edilebilir, edilmektedir de. Düşünme yetisinin, tepki yoluyla bile olsa, belirli bir takım ekonomik, toplumsal ve siyasal koşullandırmalardan bağımsız olarak işleyebileceğini düşünemiyorum. Oysa, tam bir bağımsızlık sağlânamasa bile, düşünmenin özellikle belirleyici ve sınırlayıcı ortam koşullarından, olabildiği kadar özgür kılınmasında, kişi ve toplum açısından yararlar vardır. Hemen söyleyeyim ki, düşünme, düşünce ve dolayısıyla anlatım özgürlüklerinin kişisel ve toplumsal yararları olduğunu ileri sürerken, bunun katkısız bir «iyilik» olduğunu vehmetmiyorum. Elbette, bu özgürlüklerin de sakıncaları ve tehlikeleri de vardır; bilinçle ve sorumlulukla kullanılmazlarsa, «kötülük»lere yol açabilirler. Ancak, düşünme ve düşünce özgürlüklerinin birazdan göstermeye çalışacağım yararları, «insan» olmayla, «insanca» yaşamayla o denli yakından ilişkilidir ki, bu tür rizikoları göze almak zorunludur.

***

Düşünme ve düşünce özgürlüklerinin, kişi ve toplum açısından işlevlerini ayrı ayrı düşünebiliriz. Önce, kişi açısından bakalım. Düşünmek, yani düşünce üretmek, kişinin özünü, benliğini tanımlaması, oluşturması, gerçekleştirmesi —adına ne derseniz deyin,— kendi olması sürecinin önem-li bir parçasıdır. Yalnız başkalarına öykünerek, onların düşüncelerini papağan gibi tekrarlayarak, kendisi herhangi bir yeni düşünce ortaya koyamadan yaşayan bir kimseye «kişi» demek bile güçtür —o, daha çok, bir robottur. İzninizle, «yeni» yani «başka» ya da «ayrı» düşünmeye, iyi-kötü- nün, hatta doğru-yanlışın ötesinde bir değer verdiğimi belirtmek ‘isterim. Bu, belki, «yeni »ye kendi başına bir önem tanımak oluyor. Aslında, ille de yenilikçilik sevdasında değilim. Her eskinin kötü ya da yanlış, her yeninin iyi ya da doğru olması, elbette gerekmez. (Yaşlandıkça, bunun tersine inanasım bile geliyor!) Ama, kişiliğin gelişmesi açısından, bir kimsenin kendi yanlışının dahi başkalarından apart- tığı doğrulara yeğ olduğu yadsınamaz.

Toplum açısından ise, özgürce yeni düşünce üretimi ve bu düşüncelerin yayılma olanağı bulması daha bile önemlidir. John Stuart Mill, Özgürlük Üstünedenemesinde bunu özetle şöyle savunur: Belirli bir toplum düzeni toptan ya da yer yer yanlış olabilir, der. O düzeni eleştiren ve yanlışların yerine konabilecek doğruları gösteren düşüncelerin ileri sürülebilmesi, bu bakımdan gereklidir. Hatta, tümüyle doğru kurulmuş bir toplum düzeninin bile dogmatikleşerek, kalıplaşarak yozlaşma eğilimine karşı, sürekli olarak başka seçeneklerin önerilmesi, o düzene sağlıklı bir canlılık getirecektir.

Doğru bir düşüncenin de dogmalaştırılarak değersiz hale getirilebileceği görüşüne katılıyor ve bunun haklı bir yargı olduğunu onaylıyorum. Ancak, toplum düzeninin toptan ya da yer yer doğruluğundan yanlışlığından böyle uluorta söz edilmesi, zevkimi pek okşamıyor. Doğru-yanlış kavramlarının bu bağlamda kullanılmasını uygun bulmuyorum. İnsan toplumu, ilk kuruluşundan bu yana, çeşitli yerlerde türlü çizgiler boyunca evrilegelmiştir. Ben, bu ana çizgilerde bir gereklilik izi göremiyorum. Her ne, nasıl olmuşsa, zaten onun öyle olması gerekiyordu demek, bana totolojik görünüyor. Gerekircilik (determinizm), tarihsel rastlantılarla tutulan yolların yönünde ya da tümünde değil, her bir yolun içinde, ekonomik ve toplumsal öğelerin kendi aralarındaki ilişkilerinde geçerlidir, sanıyorum. Doğru-yanlışlık da, bir toplumun insanlarının benimsedikleri amaçlarla o amaçlara hizmet edeceğini umdukları araçların uygunluğunda ya da uygunsuzluğunda söz konusu olabilir. İşte, bir toplumda varolanı eleştirmek ve olmayanı önermek özgürlüğü, hem o topluma yeni yönelişler getirmeye hem de amaçlarla araçlar arasında işlemsel tutarlılık sağlamaya yarar.

***

Düşünme, düşünce ve anlatım özgürlüklerinin kişisel ve toplumsal yararları böylesine büyük olmakla birlikte, gerçekleştirilmeleri ve tanınmaları çok güçtür. Psikolojiden hiç anlamam, ama Hobbes’un insan doğası üstüne karamsar görüşleri insanların büyük çoğunluğu için bana haklı görünüyor: İnsanlar, sürekli bir güvensizlik duygusu içinde yaşayan, çıkarlarına bağlı, üstelik de tembel yaratıklardır. Tutucu olmalarının, yeniden korkmalarının temelinde bu özellikleri yatar.

İnsan kişiliğinin, kendinin özgürce düşünüp davranmasına da, başkasının özgürlüğünü yüreğinin kaldırmasına da pek elverişli olmayan bu özellikleri, bir takım toplumsal kuramların zaman içinde evrile devrile gelişmesine yol açmıştır. Öyle ki, bir de kurumsallaşmış bu olumsuz koşullara karşın, insanın düşünce özgürlüğünü koruyabilmesi, nerede var bir mucizedir. Demek, insanın doğasında yalnız Hobbes’un vurguladığı korkaklık, çıkarcılık, tembellik değil, bunlarla çelişen hatta yer yer bunların üstesinden gelen, kişiliğini bağımsız olarak kurma eğilimleri de bulunmakta. Elbette, bu eğilimler, kimi insanlarda başkalarından daha güçlüdür.

***

Tarih boyunca, düşünce özgürlüğünün en büyük düşmanı olan toplumsal kurama, yani dine dokunmadan geçemeyeceğim. Hemen belirteyim ki, özgürlüğe aykırılık, yalnızca dinin örgütünden, din örgütünün bağnazca uygulamalarından ileri gelmemektedir. (Ben deistler gibi düşünmüyorum.) Tanrı fikri, kendi başına, özgürlüğü olanaksız kılan bir tasarımdır. Teslim etmek gerekir ki, insan toplumu dinsiz herhalde zor kurulurdu.Fakat dinler, insan toplumuna bir düzen verebilmek için insanları en zayıf yanlarından yakalamışlardır. Din denilen ortaklaşa aldatmaca/hile-i şeriyye, ilk başlangıcından beri her zaman bir takım ayrıcalıklı sınıfların işine gelmiştir. Rahiplerin kendi çıkarları için dinleri uydurdukları söylemek, belki yalnızca tarihsel bir varsayım olarak kalmaya mahkûm, dar bir görüş olurdu; ama, ne gibi aşkın esinlenmelerle kurulmuş olursa olsunlar, dinlerin hep bir takım kişileri pek dünyevî bir anlamda yararlandırdıkları, sanırım, yadsınamayacak bir tarihsel gözlemdir. Dinin içeriğinin geniş ölçüde boşaldığı, ancak bir kuru kabuk gibi göreneklerle yaşadığı günümüzde de, bütün toplum düzenlerinde böyle gelmişlerin böyle sürüp gitmelerinde çıkarı olanların, din benzeri koşullandırmaları hazırladıklarım ve kışkırttıklarım, görüyoruz.

Kanımca, eskisinin yerine bir yenisini koymaya kalkmadan, dinin özgürlükleri boğucu etkilerine karşı savaşmak, Aydınlanma Çağından bugüne önemini korumakta. Ne yazık ki, insanlar kötü alışkanlıklarından da kolay kolay vazgeçemiyorlar.

Sözü, günümüz Türkiye’sine, düşünme, düşünce ve anlatım özgürlüklerinin içinde yaşadığımız bu toplumda karşı karşıya olduğu sıkıntılara getirmek istiyorum. Bence, çağdaş Türkiye toplumunda, çeşitli özgürlük engellerinin ana kaynağı, kapitalist özel mülkiyet kurumudur. Benim bu yargıma karşılık, sağdan hemen itirazlar yükselecek ve örneğin denilecektir ki, kapitalist özel mülkiyet düzeninin geçerli olduğu Batı Avrupa toplumlarıyla bunun kaldırıldığı Sovyet Rusya’yı, Çin’i bir karşılaştır bakalım, hangisinde düşünce daha özgür?Buradaki konuşmamda, başka ülkelerden söz etmeyi gerekli görmüyorum. Dilerlerse, bir işbölümü yapalım: sağcılar Komünist ülkeleri özgürlüklerine kavuşturmakla uğraşsınlar. Ben bugünkü Türkiye’nin özgürlük sorunuyla ilgileniyorum. Kanımca, ülkemizde gitgide daha etkili ve gelişkin teknolojik araçlara sahip olan tekelci özel mülkiyet, düşünme, düşünce ve anlatım özgürlüklerinin başlıca sınırlayıcısıdır. Hele, türlü reklâm ve propaganda teknikleri, aykırı yani özgür düşünen kişiyi gitgide ender bulunur ve daha az önemli bir hale getiriyor.

***

Basın gibi kitle haberleşme araçlarına bir göz atalım.

Bunlar, düşünme, düşünce ve anlatım özgürlükleriyle, bir verdikleri, bir de vermedikleri yönünden ikili bir ilişki içindedirler. Tarih nasıl, olan değil, yazılansa; düşünce de —korkarım— düşünülen değil, yaygın anlatım olanağı bulandır. Peki, Türkiye’de hangi düşüncenin bu olanağı bulmasına kim karar veriyor?

Kamuoyu mu?

O dediğimiz, geniş ölçüde beş-altı kişinin çıkarı ve keyfiyle belirlenmiyor mu? Karacan’ın (Milliyet), Simavî Kardeşlerin (Hürriyet ve Günaydın), Ilıcaklı’nın (Tercüman), Nadir Nadi’nin (Cumhuriyet) günlük tirajları yüzbinlerle ölçülen gazetelerinde ne verilirse, kamuoyu odur; bunlarda ne uygun görülmez, ketmedilirse, kolay kolay kamuoyuna mal olmaz. (1983 yılı baz alınarak)

Günlük gazetelerin dışında kalan basın türleri, yani dergi gibi süreli yayınlarla kitaplar konusunda da, özel mülkiyet düzeninin sınırlayıcı etkisi kendisini göstermektedir. Bunların basılmasından dağıtılmasına dek, okuyucu için hazırlanma sürecinin çeşitli aşamaları hep büyük para işidir. Yayıncılık alanında oluşan tekellerin dışında kalan küçük işletmelerin yapabildikleri iş hacmi, devede kulak kalıyor.

Plâk, bant, film gibi konservelerinin yine geniş ölçüde özel kesimce yapılıp işletilmesine karşılık, canlı ses ve görüntü yayımı, bilindiği gibi, Türkiye’de devlet tekeli altında, TRT’nin zaman zaman özel kesimin gündelik basınını aratacak kadar kötüleşmesi, beni esas savımdan caydırmaya yeterli değil.Bence, düşünce özgürlüğünü geliştirmenin en doğru yolu, bütün kitle anlatım ve sunu araçlarının özerk kamu kuruluşlarının eline verilmesidir. Son yıllardaki uygulama bozuklukları, olsa olsa, kapitalist özel mülkiyet düzeninin egemen olduğu bir devlet mekanizması karşısında, bu tür kamu kuruluşlarının özerkliğinin daha sağlam kurulması gerektiği sonucuna götürür. Yarın burada, kurumlar yoluyla özgürlüklerin korunması konusunun üstünde durulurken, özerklik sorununun da uzun boylu tartışılacağını sanıyorum. Onun için, bu konuda fazla bir şey söylemeyeceğim. Yalnız şu düşüncemi belirtmekle yetineyim ki, özerklik siyasal iktidarın keyfî karışmalarına karşı bir savunma sağlarken, bu gibi kuruluşların ülkemiz halkına karşı sorumluluklarının bilincini taşımasının da mutlaka bir yolu bulunmalıdır.

«Halka karşı sorumluluk»metafizik bir söze benziyor.Ama, bunun yerine, örneğin «hukuka uygunluk» demek istemiyorum. Çünkü bu formülün de ya eşit ölçüde belirsiz bir hedef olarak kalma ya da —daha sık gördüğümüz üzere— biçimci bir anlamda yorumlanarak kuru bir kuralcılığa dönme tehlikesi var.

***

Bence, bir insana özgürlüğü ancak başka özgür insanlar öğretebilir.Onun için, bildirimin bu son bölümünde, yarın tartışacağımız «özgürlük için eğitim» sorununa da belki bir çeşit «girizgâh» olarak, insanları özgür kılmanın yasal ve toplumsal koşullarından kısaca söz edeceğim.

Düşünme, düşünce ve anlatım özgürlüklerinin ya da olanaklarının erişebilecekleri en geniş ölçülere kavuşturulması, salt siyasal önlemlerle sağlanamaz. Çünkü bu tür özgürlüklerin önündeki engeller yalnız hukukî-yasal nitelikte değildir. Ama özgürlük savaşımının ilk olarak yönelmesi gereken hedefler, bunlar. Aslında, ceza yaptırımlı bir yasal kural bile, görüyoruz ki, esen rüzgârlara göre anlam değiştiriyor. Marx’la Engels’in Komünist Manifesti, 12 Marttan önce bir iki yıl serbestti – çevirmen ve yayıncıları mahkemede aklandılar, beraat kararları yargıtayca onaylandı.

12 Martla birlikte, tekrar yasaklandı – sorumluları hapse tıkıldı. Yine, bir iki yıldır, anlaşılan serbest. Bu arada, 142. madde hep aynı kaldı. Eski barometrelerin «mütehavvil» yazan yeri gibi, böyle oynak bir durumda, düşünce özgürlüğü elbette güvenli sayılamaz. Burada, insanlarımızı özgürlük kahramanı ya da kurbanı olmaya zorlayan faşist kökenli yasa maddelerinin en kısa zamanda kaldırılması istemini bir kez daha dile getirirken, sanırım, yalnız kişisel bir görüşümü dile getirmekle kalmıyor, Felsefe Kurumu’nun bütün üye ve konuklarının duygularım da söylemiş oluyorum.

Özgürlüğün toplumsal engellerinin gevşetilmesi, yasal çerçevenin genişletilmesiyle pek ilgisiz değildir. Ama, ondan çok daha güç ve uzun süreli bir iştir. Bir yaygın kültür işidir. Düşünce özgürlüğünün, seçkin bir mutlu azınlığın lüks işlevlerinden olduğu kanısında değilim. Başka yerlerde de söylediğim gibi, öteki insanlardan daha akıllı, daha bilgili, daha yürekli kişiler varsa —ki, bu çoğucası daha elverişli ortamlarda doğup büyümüş olmaktan ileri gelir—, ben bu ayrıcalıklı durumlarının, onlara —mânen— öteki insanların üstünde bir takım haklar sağlamadığına, olsa olsa onları öteki insanlara karşı borçlu kıldığına inanıyorum. Oysa bizim sözde seçkinlerimiz, en başta ekonomik çıkarları nedeniyle, bu ahlâk yükümlülüklerine ihanet halindeler. Toplumun yeni ve değişik düşüncelere karşı direnmesinde, seçkinlerinin olumsuz tutumlarının, hatta iki-yüzlü kışkırtıcılarının sorumluluk payı azımsanamaz, sanırım. Ne var ki, tam özgür olmayan bir toplumda, seçkinlerin de yaşayabilecekleri ancak sahte bir özgürlüktür, bunalımlardan baş alamayacak bir kendi kendilerini aldatmadır.

Özgür olmak, özgür düşünmeyle başlar; özgür düşün- meyse, ancak eşitlikçi bir özgür toplumda olanaklıdır. Sh:27-31

Kaynak:

Mete TUNÇAY, BİLİNECEĞİ BİLMEK, Alan Yayıncılık Birinci Baskı: Kasım 1983,İstanbul; 25 Ekim 1977’de, Felsefe Kurumu’nca düzenlenen, «Özgürlük Sorunu ve Türkiye» seminerine sunulan bu bildiri şimdiye değin yayınlanmamıştır.

 

OKUMAK YAZMAKLA İLGİLİ DÜŞÜNCELER


Kimi bilimsel araştırmalarda verilen kaynakçaların (bibliyografya listelerinin) uzunluğu, beni önce gıpta ve hayranlığa, sonra da kuşkuya sürüklüyor. Bir insan, bu kadar çok kitap okumuş olabilir mi, diye düşünüyorum. Ama türlü türlü kaynakçalar arasında ayrım yapmak gerekir. Bir kere, yazarın tümünü okumuş, hatta görmüş olmak iddiasında bulunmadan, «bu konuda şu şu kaynaklar varmış, ilgilenirseniz bulmaya çalışın» dercesine düzenlediği listeler olabilir.

Sonra, belirli bir takım olguların öğrenildiği kitapların gösterilmesi sorunu geliyor. Diyelim, bir kaynakta, başka bir yerde bulunmayan bir belgenin sureti verilmiştir. Belki o kitabın bütünü okunmadan bundan yararlanılabilir. (Aslı başka bir kaynakta verilen belgeler konusunda ise, şöyle bir kötü uygulamaya sık sık rastlandığını sanıyorum. Gönderme yapılan ana kaynağa gitmeden, ara kaynağa dayanılarak, gidilmiş gibi yapılıyor. Bu kesinlikle yanlıştır. Hele, ara kaynakta bir aktarma bozukluğu varsa, insan kolayca yakayı ele verebilir. Ana kaynağa da gidilmesi durumunda ise, araştırıcının ilk dikkatinin çekildiği ara kaynak, birçok durumlarda -akademik nezaket- daha doğrusu namus gereği anılmalıdır. Ancak, pek harcıâlem bir olgusal bilgi söz konusuysa, böyle yapılmayabilir.) Bir de, özgül bir yorumundan, düşüncesinden yararlanılan bir yapıtın, tümü okunmadan, yazarın o yorum ya da düşünceyi nasıl bir genel kurgu içinde, ne gibi bir bağlamda geliştirdiği kavranılmadan, bir başka kitabın göndermesiyle öğrenilip kaynakçada gösterilmesi var ki, asıl bu türden akademik ahlâksızlıkların yaygın olduğu gözlemlenebilir.

Üçbeş kitap alıp, onlardaki göndermeleri de apartarak, bir yenisini yazmak, çağımızın yaygın bir hastalığı, galiba. Kaynakçaların geometrik diziyle uzamasına, bu yöntem (!) yol açıyor.

Geçenlerde bir öğrenci benden yakın Türk tarihi konusunda bilgi edinmek için neler okuması gerektiğim sordu. Hangi kitaplara, nasıl bir sırayla başvurmasını salık verirdim. İsteğini cevaplandırmaya çalışırken, ona «kitaplardan ancak bildiklerini öğrenebilirsin»diye paradoksal bir söz de söyledim. Meramım şuydu:Bir şey okurken, kafamızdaki sorunsal yaklaşımın gelişmesi ya da değişmesi çok yavaş oluyor. Dolayısıyla, daha önce kurulmuş olan ilişki çerçevemizin dışında kalan noktaları algılayamıyoruz göremiyoruz. Bir kitabı, aradan bir süre geçince kafamızdaki sorunsal geliştikten ya da değiştikten sonra-bir daha okuyunca, ilk okuyuşumuzda dikkatimizi çekmeyen birçok şey buluyoruz onda. Bu dediğim, edebiyat yapıtlarının değerlendirilmesinde de geçerlidir; fakat bilgisel araştırmada, bunun önemli sonuçları olduğunu unutmamalıyız.

Bilmediklerimizden değil, bildiklerimizden (yani bildiğimizi sandığımız şeylerden) şüphe edelim. Bilmediklerimizi -gerekliyse- nasıl olsa inceleyip öğrenmeye çalışırız. Anlatmak istediğime, kendimden bir örnek vereyim. Ben, eski harfleri okumayı üstünkörü öğrendim. Yazmam hiç yok; okumam, yalnız kitap harflerinden; elyazısını (rık’ayı) hâlâ sökemiyorum. Arap harflerindeki sessizlerin bolluğu yüzünden, hele anlamını bilmediğim bir sözcükle karşılaşınca, «olsa olsa» yöntemim işe yaramıyor: ya sözlüğe bakıyor ya da bir bilene soruyorum. Ama bazan okuduğumu sandığım yerler çıkıyor; asıl tehlike oralarda. Türkiye’de Sol Akımlar’ın tarihi üstünde çalışırken, Berlin Kurtuluş’unda (1919) Lem’i Nihat’ın bir öyküsünü görmüştüm.O sayının içinde neler olduğunu bir dipnotta anlatırken, bu öykünün başlığını da -doğru okuduğumdan kuşkulanmadan-, yazıverdim: Hür Talâk. Belki, evlenme boşanma kolaylığının sağlanması, sosyalistlerin istediği bir şeydir, diye de düşünmüşümdür, o sıra. Meğer, öykünün adı, Hortlak’mış.Bilenler, pek gülmüşler. Sh:13-14

Kaynak:

Mete TUNÇAY, BİLİNECEĞİ BİLMEK, Alan Yayıncılık  Birinci Baskı: Kasım 1983,İstanbul;  Türkiye Yazıları, sayı 2 (Mayıs 1977)’de yayınlanmıştır.

OKUMAK VEYA OKUMAMAK; TARİHE KAYIT DÜŞMEK VEYA TARİHİN ÇÖPLÜĞÜNE ATILMAK


Metin Murat ARSLAN
Sosyolog

Yine Şahin Alpay’ın üniversiteler Araştırmasına göre “Ders kitabı dışında kitap okuyor musunuz ?” sorusuna olumsuz yanıt verenler % 12 boş zamanlarında kitap okumadıklarını söyleyenler ise ne yazık ki % 35 i bulmaktadır.

Demirtaş Ceyhun “Ah Biz Şu Kara Bıyıklı Türkler” yazısında bu konuyla ilgili

“ %77.6 sı hiç spor yapmamış,  

% 82 si sinema. tiyatro ve konsere gitmek gibi bir alışkanlığı olmayan,  

% 93.8 i kesinlikle dergi ve kitap okumayan; tüm bunların yanısıra futbol maçları üzerinde konuşmayı kültür sayan, sakal traşı olmayı sevmeyen,  sık sık “param olsa çalışmam”

diyen özgürlüğe meraklı ama eşitlikten de pek hoşlanmayan, sorumluluklarını genelde unutan ama verilen buyrukları derhal yerine getiren; kendi karısına ve eşcinsellere karşı hoşgörüsüz, kadın erkek televizyona düşkün, ama % 60 ının kırk yıldır içinde bulunduğumuz NATO’dan bile haberi olmayın, % 65.5 İBM’in adını bile duymamış ve yediden yetmişe sabah akşam fosur fosur sigara içen, son yıllarda da otomobile aşırı düşkün bir toplum olduğumuzdan da doğrusu kuşku duymamak gerekir”

 demektedir. Bu ifadeler 1992 yılına ait ama adeta günümüzü rahatça tarif etmektedir. Bazen bana hangi takımı tutuyorsun diyorlar; fakat benim böyle bir alışkanlığım olmadığı için “hiç birini tutmuyorum ki rahat oynasınlar” ifadesini kullanıyorum. Küçükken oynayacak top bulamamanın;  dolayısıyla oynayacakta yeteneğim olmadığından olacak ki hiç takım tutmadım,  takımlarla ilgili eleştiriler ve tartışmalara katılmadım ve en önemlisi de hafıza dağarcığımı bu konuya tahsis etmeyerek başka alanlarda kullanma fırsatım oldu. Belki bu yönüm bazılarınca eleştirilebilir ve belki zevksiz bir yaşam gibi algılanabilir. Ama şu bilinmelidir ki,  benim en zevk aldığım kitap okumak ve öğrendiklerimi kıskançlık duymadan mutlaka başkalarıyla paylaşma duygusudur. Takım tutanları, takım tuttukları için eleştirmiyorum;  ama takıma ayırdıkları zaman ve hafıza dağarcığı kadar şayet kitaba,  bilgiye ve paylaşıma da ayırırsalar. Elbette ki,  o dalda zevk almaları kendilerinin en tabi hakkıdır;  dengeler çok iyi gözetilmelidir.

“Kitaplar, ömür boyu yanı başımda elimin altındadır. Yalnızlığımda ve yaşlılığımda avuturlar beni. Sıkıntılı bir avareliğin baskısından kurtarır, hoşlanmadığım kişilerin havasından dilediğim zaman ayırırlar beni. Fazla ağır basmadıkları, gücümü aşmadıkları zaman acılarımı törpülerler. Rahatımı kaçıran bir saplantıyı başımdan atmak için  kitaplara başvurmaktan iyisi yoktur;  hemen beni kendilerine çeker, içimdekinden uzaklaştırırlar… İnsan hayatı denen bu yolculukta benim bulduğum en iyi nevale kitaplardır ve onlardan yoksun anlayışta ki insanlara çok acırım.” (Montaigne)

 Peki, tarihe kayıt düşen isimli kahramanlar nasıl kahraman oldular ve onlar kitaplarla ne kadar haşir neşirdi diye baktığımızda:

Sosyolog Prof. Dr. Gündüz Tüfekçi’nin tespitine göre Atatürk 1800 kitap okumuştur. Ömrünün yarısı savaşlarda geçmiş bir kişinin bu kadar kitap okuması olağanüstüdür. Okuduğu kitaplardan tam 200.000 satırın altını da çizmiştir. (Özen, 2001) İşte büyüğümüzü büyük yapan temel nedenlerden biri. O zamanlarda ki çıkan kitap sayısı ve Atatürk’ün aşırı meşguliyetine rağmen bu kadar okuyabilmesi bizleri düşünmeye sevk etmesi gerekmez mi? Hala kim diyebilir ki “ben unumu eledim, eleğimi astım” diye.

İbni Sina 18 yaşındayken devrinin tüm ilimlerini tahsil etmişti. Öyle ki,  genç yaşında Buhara saray kütüphanesi müdürü olmuştu. 100 den fazla dev esere imzasını atmıştır. Doğu ve Batı da 600 yıl boyunca tıp ilmine ışık tutmuştur.

İbnül Cevzi isimli bir alimin okuduğu kitap sayısının 20.000 i geçtiği, neredeyse eser vermediği hiçbir ilim dalı bırakmadığı bazısı 20 cildi bulan 340 tan fazla eser yazdığı; günde 4 defter doldurarak bir yılda yazdıklarının 50-60 cilt bulduğu; yazarlık sırasında kullandığı kalemlerin yontulmasından ortaya çıkan talaşları biriktirerek vefat ettiğinde suyunun ısıtılmasını tavsiye ettiği ve tavsiyesinin yapıldığı tesbit edilmiştir.

Yine ismini çoğumuzun duyduğu Fahreddini Razi’nin yemek yerken bile bir şeyler okumak istediği çare bulamadığı için de üzüldüğü yazdığı kitapları üst üste konulduğunda boyumuzu bile aşacağı yalnızca Tefsir-i Kebir’inin 20.000 sayfa olduğu düşünüldüğünde günde 15-20 sayfa eser yazdığı anlaşılmaktadır.

Yavuz Sultan Selim’in günde 8 saat okuduğu seferlere giderken bile en az 3 katır yükü kitap taşıttırarak okumakta olduğu, günde bir defa yediği bilinmektedir.

Yine İbrahim Hakkı Bursevi (1652-1715) mum ışığında 161 eser yazmış ve Avrupalılar onun için  “bu eserler bir değil beş ömre sığmaz” diyorlardı.

Ahmet Mithat Efendi (1844-1912) ekmek parasını kitaba verir ve çok okurdu; 226 adet kitap yazmıştı.

Lenin,  Karl Marks’ın kitabını 1000 defa okuduğu bilinmektedir.

Hume, İngiltere tarihini yazarken günde 13 saat yazı yazardı.

“Kesin İnançlılar” kitabının yazarı Eric Hoffer okuma alışkanlığı sayesinde hamallıktan üniversite hocalığına terfi etmiştir.

Amerikan Yüksek Mahkemesi emekli üyesi Oliver Wendel Holmes 94 yaşında ölmüştü. 90 yaşında iken kendisini ziyarete giden Başkan Roosvelt Eflatunu okurken görünce “Hâkim Bey, Eflatunu neden okuyorsunuz? “ diye sorduğunda “Kafamı geliştirmek için okuyorum başkanım.” demiştir. (Akgündüz, 2002)

Evet, işte tüm bu bilgiler ve daha nice zikretmediğimiz bilgiler ışığında hala okumamakta ve tarihe isimli veya isimsiz kayıt düşmeyeceksek; kafamızı geliştirmekten kaçınacaksak bu gidişle tarihin çöplüğüne atılmamız söz konusu ise ne yapmalıyız işte bunu hayati olarak incelememiz gerekiyor.

Nurullah Ataç bir yazısında “İlim bize dışı öğretir, onun öğrettikleri bizim dışımızda kalır. Sanat, edebiyat ise öğretmez sezdirir, kavratır, ahlakın istediği de asıl bu sezme,  kavrama gücüdür. Edebiyattan geçmemiş insanın hayali işlemez ki kendisinden başkasının acılarına, dertlerine ortak olabilsin, onlarla hemhal olabilsin. Çocuklara, gençlere şiirler, hikâyeler, romanlar okutun; onları tiyatrolara sinemalara gönderin. O hikâyelerin, romanların, oyunların insanlarıyla tanışsınlar; onların hayatlarını, hayallerinde yaşasınlar. Öğretmenler öğrensinler onların içlerini; böylece gerçekte ki insanları da daha iyi anlarlar. Çocuğumuz büyüyünce ne olacaksa olsun; küçükken siz ona edebiyatı sevdirmeye bakın. İlim bilgi sonradan gelecektir. Önce insanlığı kurma hayalini işletmek gerekir” demektedir.

Prof. Dr. A. Bican Ercilasun “Dünyanın her yanında öğrenciye tatillerde kitap okuması için destek verildiğini” söylüyor ve devam ediyor “Geçen yıl Kosova’daki eğitim yetkilileriyle karşılaştığımda bana, yarıyıl tatillerinde öğrencilerini en az 15 kitap okumaya şartlandırdıklarını söylediler. Biz de ise sadece ödev veriliyor.”

Talat Halman “Uygar toplumlarda, bireyin kendi uğraş alanında ilerlemesi, önemli görevlere yükselmesi, gelişmiş bir okuma yetisi aracılığıyla kazandığı bilgi birikiminin sonucudur. Herhangi bir bilgi alanında okumayı bir alışkanlık, kendi gündelik yaşantısının bir parçası yapmış kimse, basılı sözcüklerin taşıdığı bilgiyi hiçbir zaman olduğu gibi benimseyemez. Okuduğuna kimi yönden katılır, kimi yönden katılmaz; kitaplarda, dergilerde karşılaştığı her yeni görüşle bir kez hesaplaşır, böylece kendi özgün, bağımsız düşüncesini oluşturur. Kulaktan dolma bilgiyle yetinmez. Bu tür bilgilerinde geçerliliğini/geçersizliliğini yazılı kaynakların tanıklığına başvurarak denetler.” demektedir.(Özen, 2001)

“Kitap okuma alışkanlığımız yok, gençler kitap okumuyor, kitap okumayı sevmiyoruz.” Kitap konusu gündeme geldiğinde ilk kullandığımız cümleler bunlar. Ancak “Neden okumuyoruz, neden okuma alışkanlığımız yok ?” sorularının üzerinde yeterince durmuyoruz. Kampanyalar düzenleyip insanlara “kitap oku” demenin, ucuz kitap satmanın, kütüphaneleri kitapla doldurmanın bu alışkanlığı kazandırmada pekte etkili olduğunu söyleyemeyiz. Öyle olsaydı maliyetinin altında fiyatlarla satılan bakanlık yayınları yok satar, kütüphaneler okurla dolar taşardı diyor Yayıncılar Birliği Başkanı Aygören Dirim. Evet, hakikaten dediği gibi olsaydı kültür bakanlığı yayını olan ve % 50 indirimle 1.450.000 TL olan harika bir kitap olan Türkiye’de Neden Okumuyoruz isimli Ferhat Özen’in kitabı yok satardı. Okuma sevgisi ve alışkanlığı okulda kazanılır. Ancak hiç kitap okumayan öğretmenin öğrencisi, yine hiç kitap okumayan ailenin çocuğu bu alışkanlığı nasıl kazanacak derseniz Türkiye’nin bu konuda acınacak tablosu yanıtı vermektedir. O halde iş başa düşüyor ya okuyacağız, ya da okuyacağız istenmeyen bir şıkta tarihin çöplüğüne atılmak.

Yapılan bir araştırmada;  kitap okumayan, eğitim düzeyi düşük insanlar beyinlerinin ancak % 0.5 ini kullanabiliyor. Kitap okuyanlar ise % 2 sini kullanabiliyor. Beyninin % 3 ünü kullanabilenlere de dahi diyoruz. IQ su yüksek, akademik zekâya sahip kişiler eğer ders dışı kitaplar, romanlar, öyküler,  şiirler okumuyorlarsa, duygusal zekâları gelişmemektedir.

Psikiyatrist Nusret Kaya’nın ifadesine göre: ”Gelişmiş alt beyinlere sahip olmayan ve çocuk alt beyinli kalan toplumumuzun beyinsel gelişim yaşının 12 olduğu” dur. “ 12 yaşında bir çocuğu veya toplumu yönetmek daha kolay olduğu için,  iktidar sahipleri toplumun yaşını büyütmek istememektedir. Gelişmiş alt beyinlere sahip olmasa da okuyarak üst beynini geliştirmiş kişilere, bu günkü TV programlarının basit, sığ ve çekilmez gelmesi bundandır.”

Her gün 15 dakika okumanın, gün aşırı 30 dakika okumaktan daha iyi olduğu ve bunu kural haline getirilmesi gerektiği; bunun düzenli uygulama ve alışkanlık oluşturmak için ön şart olduğu belirtilmektedir.(Özen, 2001)

Okuma alışkanlığı kişiye getireceği yararlarda en başta kişinin kendisini yetiştirmesine aracı olmakta bunun yanı sıra sorunlara çözüm bulabilme yeteneğini kazanmasına,  kendine güven duymasına, kendini ve çevresini daha iyi tanımasına, insanlara daha faydalı insan olma isteğinin artmasına ve bu isteğin aksiyona dönüşebilmesi için araştırma yaparak, uygulamasına, bireysel ve toplumsal hataların yapılışının azalmasına, kör dövüşünün terk edilmesine neden olmaktadır. Bu gün Türkiye Cumhuriyeti tarihinde kuruluşundan günümüze devam eden toplumsal sorunlar varise, bir çok sorun üç aşağı beş yukarı aynı devam ediyor ve kör dövüşüne devam ediyorsak bunun en önemli nedenini yukarıdaki rakamlarda görüldüğü gibi okumamaktan kaynaklanıyor. Yunus’un ifadesiyle “Yaradılanı severim Yaradan dan ötürü” diyebilmek için okumak ve okuduğunu aksiyona, icraata dönüştürmekle olabilir. Yoksa ‘…Sormaz ki bilsin,  sorsa bilir. Bilmez ki sorsun,  bilse sorar…’ demeye devam ederiz.

Dünyada bu kadar gelişime rağmen Türk gençliği hala neden tutucu, dünyanın gittiği noktayı ıskalama, toptancı bakış, ideolojik saplantılar gibi dar kalıplardan kurtulamıyor sorusuna bakınız Taha Akyol nasıl cevaplandırıyor.  ‘Bunun çok derin sebepleri var. Biz okuma yazmaya geç intikal etmiş bir milletiz. Okuma yazmayı sindirmedende seyirci olmuşuz. Yazılı kültürümüz, olması gerekenin gerisinde. Tek parti döneminde yaşadığımız kültür devrimi, çağdaşlaşma açısından yeni ufuklar açma yanında kültürel derinlik bilincinin kaybolmasına da sebep olmuştur. Biz bu sebepleri derinliğine düşünme yeteneği elde edemedik. Diğer zaaf eğitim sisteminin çok ezberci olmasıdır. Medrese dönemindeki ezbercilik, Osmanlı modernleşmesi ve Cumhuriyeti de etkiledi. Düşünce biçim değişmedi; ama yönü değişti. Sorgulama, analiz etme, katkıda bulunma gibi noktalarda zihni melekelerimiz yeterince gelişmedi. Okumaktan sıkılan bir insan kitlesi var. Okuması gerektiğini biliyorlar ama sıkılıyorlar. Bir İsrailli bir Türk’ten 6 kat, bir Yunanlı bir Türk’ten 4 kat fazla okuyor. Buradan da açık toplum ve bireysel özgürlükler ortaya çıkmıyor. Yaratıcı düşünce gelişmiyor.“  İşte size bu konuda derin ve isabetli sosyolojik bir tahlil.

Kitap okumanın bu denli milletimizde az oluşu nedeniyledir ki Milli Güç ve Milletleşme Gerçeği isimli makalemizde de ifade ettiğimiz gibi bireysel gelişim tamamlanamadığı; dolayısıyla toplamsal gelişme sağlanamadığı ve bu nedenle toplumsal karışıklıkların oluşmasına, kitle kültürünün hakim olmasına ve milletleşmenin tamamlanamadığına dair dikkatleri çekmiştik.

 Kitle kültürü; gençlik kültürü, yoksulluk kültürü ve zenginlik kültürü gibi problem alanları oluşturmaktadır. Kitle kültürü bir karşıt kültür alanıdır. Bu yüzden, öteki karşıt kültür alanları gibi hâkim kültürü (milli kültürü) tehdit etmektedir. Zevklerde bayağılaşma; demokrasi, gazete ve kitle dergileriyle halkın zihni yaşantısında kitap okuma alışkanlığının atılması; basın-kitle eğitimi ve kitle propagandası yoluyla fertlerin giderek daha az düşünmesi vebasının (TV, radyo ve telekominikasyonun ) sunduğunu giderek daha çabuk kabul etmesi; stadyumlarda ayağın zaferinin aklın zaferinin yerine geçmesi, kitle-toplumun özelliklerini oluşturur. Günümüzde kültürün bir tüketim maddesi  haline geldiğini, çağın insanlarının kullandıkları hayat tarzlarının,  ideolojilerin,  değerlerin ve karizmaların da boş kavramalardan ibaret olduğunu  görülmektedir. Bloom ”Ne suçluluk duygusu, ne haya. Cinsellik konusunda çocuklara daha erginleşmeden her şey ayrıntılı olarak öğretiliyor. Üniversite öğrencileri kızlı erkekli birer şirket oluşturmuşlar. Evlenmiyorlar, ama evliymiş gibi yaşıyorlar.” demektedir. Yaratıcı olan halk kültürü, kitle kültürü tarafından öldürülmüştür.(Arslan, 2002)

 Bu nedenledir ki, BBG (biri bizi gözetliyor) TV programı diye bir program yapılıyor; kitle kültürüne alıştırılan ve hatta emekli öğretmen olduğunu ifade eden kişileri dahi bu programı izlemeye sevk eden bir görüntüyle karşılaşabiliyoruz.

ÖSS 2001 de yayınlanan araştırma sonuçlarına göre104.000 e yakın aday matematikten eksiye düşmüş, 2000 yılı ÖSS sınavında 9322 aday sıfırın altında puan alırken, 1581 lise birincisi üniversiteyi kazanamıyor. Marmara Üniversitesi Atatürk Eğitim Fakültesine devam eden 458 öğrenci üzerinde yapılan kopya çekme araştırmasına göre % 46.5 inin birkaç kez, % 33.8 inin ara sıra, % 5.5 inin sık sık kopya çektiklerini ifade etmişlerdir. Bunun nedenleri olarak öğretmenin sınavlarda kitaptaki bilgiyi noktası virgülüne kadar aynen istemesi, yüksek not alma isteği, hatırlamak için olduğu anlaşılmıştır. İşte ezberci, mantığa vurmadan şabloncu, okumaktansa dinlemeyi ve izlemeyi tercih edici yönlerimizin bizi millet olarak nerelere götürdüğünü rakamlar yardımıyla varın siz düşünün !.

Okumak neye yarayacak, acaba kullanacağımız kadar okumak yeterlimi,  bu dünyayı benim kurtarmam mümkün mü” gibi sorular benim dahi aklıma gelmezi değil. Fakat sonsuz ilim karşısında biz,  öğrendiklerimizin yeterliliğini tartamıyoruz, çünkü hızla bilgi çoğalması ve değişimi karşısında çağın gerisinde kalmamız söz konusu;  bunun yanı sıra bu hayatta bir kez yaşayacak olan bizler Cüceloğlu’nun ifadesiyle sorumluluk bilinci ile her olay ve durumdan sorumluluk duyarak yaşamamızın gerekliliği bizleri okumaya itmektedir. Kütahya Merkeze bağlı Bölcek beldesinde çiftçilik yapan 46 yaşındaki Mehmet Dilek’in felsefe ve sosyoloji alanında okuduğu 1000 den fazla kitapla,  çevresinde filozof olarak tanınıyor. Filozof çiftçi kendisine “bu kitapları sat, yerine iki inek satın al. Kitap karın doyurmuyor, ama inek karın doyurur.” diyenlere ne de güzel cevap veriyor.

Hayatları iki inek ve bir parça toprak parçası üzerine kurulu onların. Ama benim için bu yeterli değil. 110 kiloluk bir yeğenim var. Ona sadece traktör, inek, yemekten bahset yeter. Bazen Nurettin Topçu’yu anlatayım diyorum ama uyuyup kalıyor. İnek alıp satsın yeter. Düşüncesi bu. Kimine inek, kimine felsefe. “ (Zaman, 2002)

Atatürk’ün öğrenememe hastalığına yakalanmış bireylerden oluşan milletlere seslenişi çok manidardır. “Çalışmadan, yorulmadan, öğrenmeden rahat yaşama yollarını itiyat (alışkanlık) haline getirmiş milletler; evvela haysiyetlerini, sonra hürriyetlerini ve daha sonra istiklallerini kaybetmeye mahkumdur.”  (Varol, 2002) Çalışabilmek için bilmek lazım; bilmek için öğrenmek lazım; öğrenmek için okumak lazım;  okumak için azim,  irade,  sorumluluk duymak lazım. Yemek yerken bile bir irade, bilgi ve enerji gerektiriyor. Elbette ki, okumak içinde bu ve bunlardan ötesi gerekecektir. Armut piş ağzıma düş diye beklenilirse;  hep dinlemek veya izlemekle yetinilirse insanlar koyunlaştırılmış olur. Margo Kaufman “Bir gün babama, diğer insanlar gibi yapamadığım için üzüldüğümü söyledim.” der ve babasının “Margo, koyun olma, insanlar koyunları sevmezler. İnsanlar koyunları yerler.” Şeklinde nasihatte bulunduğunu söyler. Yine Önder Aytaç’ın anlatımıyla “Okuyun ki,  koyunlaşmayasınız. Koyunlaşırsanız adamı meletirler. Onlar yalnız melerler ve yenilmekten de kurtulamazlar. Yapma bebek kendisini tekmelemem, yerlere atmam halinde hala gülümser ve ses çıkarmaz. Çünkü canlı değil ve aklı yok. Siz de yapma bebek olmak istemiyor ve meletilmek istemiyorsanız bol bol okuyun. “ diyerek yerinde tesbiti ile yol göstermektedir.

Bu gün Türk milleti olarak tarihte olmamız gereken yerde değil de hem içerden hem de dışardan darbeler alıyor ve karıştırılabiliyorsak bunun en temel nedeni milletçe aydın kimliğine sahip olacak konuma ulaşamadığımızdandır. Bu çerçevede Ahmet Altan’ın ifadesi bizleri düşünmeye sevk etmektedir. Siz 60 milyon haşlanmış kurbağa gördünüz mü? Ben gördüm. Bakarsanız siz de görürsünüz. İçine her gün biraz saha sıcak su eklenen bir kapta ölüyorsunuz. Hiçbir şey ilginizi çekmiyor. Kendi hayatınızla,  kendi geleceğinizle bile ilgilenmiyorsunuz. Sizi yavaş yavaş öldürüyorlar. Düşünceler ulaşmıyor size. Duygularınız gevşedi. Sizi bir hamur gibi yoğuruyorlar,  hangi şekli almanızı istiyorlarsa o şekli alıyorsunuz,  baskılara karşı hiçbir direnciniz yok,  ağır ağır haşlanan kurbağalar gibi umursamasızca kendi yok oluşunuza doğru kayıyorsunuz. Bu uyuşmayı kırabilirse etiniz ve azgınlığınızla siz kıracaksınız…’ haklı değerlendirmesinde bulunarak,  önemli mesajlar verir. Bu mesaj yüklü değerlendirmelerden sonra açıklama yapmaktansa ‘…anlayana iğne iplik saz … ister çal ister oyna…’ demek kanımızca daha doğru olacaktır. (Aytaç, 1999)

Sonuç olarak ya okuyarak aydınlanacak; tüm haksızlıklara, yolsuzluklara içte ve dışarıda dur diyeceğiz, ya da halimizden şikâyet etmeye hakkımız olmadan mağdur ve mazlum yaşamaya devam edeceğiz. Tabi ki buna da yaşam denilebilirse! Tarihe kayıt düşmek isimli veya isimsiz kahraman olmak elimizde ya aydın sıfatıyla tarihte yer alırız ya da tarihin çöplüğüne atılırız. Ümidimiz hep güzelliklerden yana.

KAYNAKÇA

Alvin ve Heidi TOFFLER,  Yeni Bir Uygarlık Yaratmak Üçüncü Dalganın Politikası,  Çev. Zülfü Dicleli,  Türk Henkel Dergisi Yayınları: 3,  İstanbul.

Arslan Metin Murat. Milli Güç ve Milletleşme Gerçeği. Türk Dünyası Araştırmaları Der. Sayı:138. İstanbul 2002.

Akgündüz Abdülkadir. En Etkili Formüllerle Mutlaka Başarılı Olma Sanatı. Genç Beyin Yay. İstanbul 2002.

Akyol Taha. Bağımsız Bir Kişiliğim; Vida Olmadım !..Zaman Gaz. 26.01.2003.

Aytac Önder. Yirmibirinci Yüzyıl Bilgi Çağında Polisin Vizyonu. 21.Yüzyılda Polis. EGM Yay. Ankara 1999.

Cüceloğlu Doğan. Anlamlı ve Coşkulu Bir Yaşam İçin Savaşçı. Remzi Kit. İstanbul 2001

Okçabol Rıfat. Öğretmen Profili Araştırma Raporu. Eğt.Sen.Yay.

Özdemir Emin. Okuma Sanatı, Nasıl Okumalı, Neler Okumalı. İnkılap Yay.İstanbul 1995

Özen Ferhat. Türkiye’de Okuma alışkanlığı. Kültür Bak.Yay.Ankara 2001.

Varol Metin. Zerdüşt “Yaşamak İstiyorum” dedi. Academyplus Kit. Ankara 2002.

Zaman gazetesi. Annelerimizden Daha Büyük Filozof mu Var ?. 08.09.2002,

Kaynak:

http://www.caginpolisi.com.tr/22/26-27-28-29.htm