BRAVE NEW WORLD /Cesur Yeni Dünya (1998)


Yapılan her şey toplumu köle etmek için mi?
Hayır!!!!
Peki ne öyle ise;
Yaratılışı değiştirmek
O mümkün değil.

Yönetmen: Leslie Libman, Larry Williams

Ülke: ABD

Tür: Bilim-Kurgu

Vizyon Tarihi: 19 Nisan 1998 (ABD)

Süre: 87 dakika

Dil: İngilizce

Müzik: Daniel Licht

Çekim Yeri: Los Angeles, California, USA

Oyuncular    Peter Gallagher , Leonard Nimoy ,   Tim Guinee ,Rya Kihlstedt  ,  Sally Kirkland

Özet

Uzak gelecekte, dünya denetçileri nihayet ideal toplumu yaratmışlardır. Tüm dünyaya yayılmış laboratuvarlarda genetik bilimi insan ırkını kusursuzluğa ulaştırmıştır. Alfa-artı mandarin sınıfından, ayak işlerini yapmak üzere tasarlanmış olan epsilon-eksi yarı moronlara kadar insanlar, önceden belirlenmiş rollerine seve seve razı olmaları için yetiştirilir ve eğitilirler. Fakat Londra kuluçka ve şartlandırma merkezinde Bernard Marx mutsuzdur. Yalnızlık için duyduğu özlem, zorunlu cinsel özgürlüğün bitmek bilmeyen hazlarından duyduğu hoşnutsuzluk, kaçma duygusunu güçlendirir. Eski, ilkel yaşama biçiminin hala sürdürüldüğü az sayıdaki vahşi ayrı bölgelerinden birine yapacağı ziyaret derdine çare olmasa da dönerken beraberinde Londra’ya getirdiği ‘Vahşi’, yeni teknik uygarlığı farklı bir gözle değerlendirir, onlara neleri kaybettirdiklerini hatırlatır. Modern klasiklerden biri olan Aldous Huxley’in distopik Cesur Yeni Dünya kitabından uyarlanarak hazırlanan bu film hem geçmişten geleceğe hem de gelecekten bugüne bir çağrı… Çağrılara açık olanlar için..

Filmden

“Bu hepimiz için hayatın başlangıcı  Erkek ve kadın DNA’sı bir dönüşüm sağlamak için bir araya geldi ve DNA olması gerektiği gibi oluştu. Yumurta döllenerek DNA’yı oluşturdu ve bebek büyümeye başladı. Savaşlardan önce erkek ve kadınlar kendi DNA’larını birleştiriyorlardı. Yani, her şeyin meydana gelme riski vardı. Bu çok tehlikeliydi. Çocuklarının onlara ait olması, tıpkı birer nesne gibi. Özgürlüğe bugünkü kadar önem verilmiyordu. Bu yüzden ona “Aile” deniyordu. O günlerden bu yana çok yol katettik.  Günümüzde hiç suç işlenmiyor, ölümler, savaşlar, yaşlanma yahut acı çekmek yok.  Hepimiz toplum içinde bir yer edinebilmemiz için özel olarak tasarlandık.  Bu yüzden hepimiz mutluyuz.  Çok akıllıca.

Anlayamıyorum. Geçmişte çocuklar nasıl üretiliyordu?

 Üretilmiyorlardı. Geçmişte çocuklar doğuyorlardı. Erkekler ve kadınlar seviştikten sonra kadınlar hamile kalıyordu ve çocuklar doğuyordu.

Hayvanlar gibi mi yani?

 İnanması zor. Bu tehlikeli, acı verici ve onur kırıcı bir tecrübeydi.

Yani siz sevişmekten korkuyor musunuz?

 Bazen. Eğer erkek ve kadın bebek sahibi olmak istiyorlarsa evlenmek zorundaydılar. Sonrasında da başka insanlarla sevişmiyorlardı. Ne kadar süre?

 Bütün yaşamları boyunca. Yani onların “Anne” ve “Baba” olduklarını mı söylüyorsun?

 Küfür kullanma lütfen. Eski sistemin daha bir çok kötü tarafı vardı: özenmek, yalan söylemek, sahiplenmek gibi. Ayrıca çocuklar çok kötü şartlarda yetişiyorlardı. Bunları yaşaması için de çocuğun suçlu olması gerekmiyordu. Savaşlardan önce yaşam oldukça güçtü. Bütün dünya birleşmeden önce  Sonrasında bilimsel, akılcı hükümet büyük bir aşama katetti. Şu anda şehvetli bir uyum ve güven içerisinde yaşıyoruz.

Yaşamak için daha iyi bir zaman olabilir mi?

Herkes soma için EMS’ye şükran duyar.  Şartlandırma Merkezi  Herkesin bir fonksiyona sahip olduğu bir yer.  Herkes mutlu.  Alfa’lar, Beta’lar, Gama’lar, Delta’lar, Epsilon‘lar

Herkes herkese ait.  Delta’lara, Gama’lara ve Beta’lara saygı duymak zorundayız.

Herkes faydalıdır.  Ben bir Alfa’yım ve bir Delta kadar aptal olmaktan nefret ederdim.  Onlar her zaman emirlere itaat etmek zorundalar ve ben bir Beta olarak öyle şeyler yapmaktan nefret ederim.  Ancak herkes yararlıdır.  Delta’lara, Gama’lara ve Beta’lara saygı duymak zorundayız.  Herkes faydalıdır.  Bir Alfa olduğum için mutluyum.  Herkesin bir fonksiyona sahip olduğu bir yer.  Herkes mutlu.  Tamamıyla mükemmeldir. Soma kullan.

Herkes herkese ait.  

Delta’lara, Gama’lara ve Beta’lara saygı duymak zorundayız.  Herkes faydalıdır.  Bir Alfa olduğum için mutluyum   .. ve bir Delta kadar aptal olmaktan nefret ederdim.  Onlar her zaman emirlere itaat etmek zorundalar ve ben bir Beta olarak öyle şeyler yapmaktan nefret ederim.  Ancak herkes faydalıdır.  Delta’lara, Gama’lara ve Beta’lara saygı duymak zorundayız.  Herkes faydalıdır.  Unutmayın:

“Herkes herkese ait ve herkes birine ait. “

**

Herkesle beraber olmak her vatandaşın görevidir.

**

Ulusal mutluluk, toplumun düzenli işleyişini muhafaza eder.Delta’ların 17 No’lu Fabrikası.

“SATIN ALMAK İÇİN ÇALIŞ”

İş eğlencelidir.  Satın almak için çalışın.  Daha fazla satın alabilmek için   Yeni metalar. Eski şeylerden nefret ederim.  Yeni şeyler isterim.  Çöpe atmak tamir etmekten iyidir.  Eğer kırılırsa tamir etmeyin.  Çöpe atmak tamir etmekten iyidir.  Elinizden geldiğince çalışın.  Toplumun işleyişini koruyun.  İşiniz bittiğinde iyi bir hayata sahip olmuş olacaksınız.  Sizin somanız var.  Herkes soma için EMS’ye şükran duyar.  Çalışmak eğlencelidir.  Satın almak için çalış.  Alabildiğiniz kadar yeni şeyler  Eski şeylerden nefret ederim.  Yeni şeyler isterim.  Çöpe atmak tamir etmekten iyidir.  Eğer kırılırsa tamir etmeyin.  Çöpe atmak tamir etmekten iyidir.  Çok çalışın ve elinizden gelenin en iyisini yapın.  Çalışmak eğlencelidir.

**

Savaşlardan sonra, toplumun yeni kurulduğu zamanlarda bazı gruplar yenidünya hükümetinin bir parçası olmayı reddettiler. Bu gruplar şu anda ayrılmış bölgede yaşıyorlar. Uygar toplumdan ayrı bir köşede yaşlarına göre çok daha fazla yıpranmış bedenleriyle. Biz ne kadar gelişmiş durumdaysak, bu vahşiler de o kadar yaşam suçlularıdırlar.

**

Nasıl bu şekilde yaşayabiliyorlar?

 Belki de medeni dünyanın dışında yaşamada bilmediğimiz bir şeyler vardır. Kaybedecek hiçbir şeyin olmadan koşulsuz yaşam mücadelesi vermek.

Shakespeare.

“Ne mücevher, ne toprak, ne de okyanus. Hangisinin gücü üzücü ölümü alt etmeye yetebilir?

 ” “Öfke güzellik ile nasıl boy ölçüşebilir?

” “Kimin gücü bir çiçek yapmaya yetebilir?

**

Niçin okuyorsun?

 Hissettiğim halde tanımlayamadığım duyguları açıklayan sözcükleri öğrenmek için.

**

Siz evli misiniz?

 Hayır. Medeniyet hakkında öğrenmen gereken pek çok şey var.

**

Cesur Yeni Dünya; tıpkı olması gerektiği gibi bir medeniyet. Ben sadece durduğumda ne olacağını görmek istedim.

Ne olacağını düşündün ki?

 Eğer bir kişi durursa, bütün şerit durur. Eğer şerit durursa, üretim durur.

Peki üretim durursa ne olur?

 Üretimi durdurmak da dağıtım tabanını durdurur ve bunun sonucunda.. Ekonomi. Bunu anlayamazsın. Sana on gün için yeniden şartlandırma yazıyorum. Tamamlandığında gayet iyi hissedeceksin. Tamam mı?

**

John bir vahşi. Marx burada neler oluyor?

 John tanıştırayım; Şartlandırma Merkezi’mizin müdürü.

John ayrılmış bölgeden geliyor. Ayrılmış bölgeden birisini buraya getiriyorsun.

Çıldırdın mı sen?

 Pek sayılmaz. Neredeyse bizden birisi. Bu tamamen saçmalık Marx.

Bu sefer gerçekten sınırı aştın.

**

Şartlandırma Merkezi

62.400 tekrarın tamamı doğrudur. Bir Delta olduğum için mutluyum. Hikayeler sıkıcıdır. Mutluluk diğer insanlara hizmet etmektedir. Bir şeyler satın almak için çalış. Bütün erkekler fiziksel ve kimyasal olarak aynıdır. Görüntüsü güzel olmayan şeyler toplumu tehdit eder. Eğlen. Zamanında alınan bir gram bizi eğlendirir. Herkes herkese ait ve herkes bir kişiye aittir  Ben bir Delta’yım. Cesur Yeni Dünya

**

 Baş Denetmen: Bay Marx.

- Buyurun efendim. Biraz özel konuşabilir miyiz?

 Tabi ki.

Sürpriz Bay Marx. Ben de bunlarda bir tür çekicilik buluyorum. Şimdi tüm bu ilkel eserler ve önyargılar tarih olmuş durumda. Büyüsünü kaybetmiş bütün bu şeytani diller; Fransızca, Rusça, Almanca  Tüm bunları kontrol etmek ve insanlara acayipliklerini ispatlamak benim görevim. Bütün nüfusu bozmalarına engel olmak. Felsefe, toplum için üzücü olabilir ve bu hiç de iyi olmaz. Sonunda tanışabildiğimize sevindim Marx. İsmin toplantılardan sonra bir dosyanın üzerinde yazılı olarak masama geliyordu. Yani merkez yöneticinin raporları benim hasta olduğumu söylüyor. Muhalif olduğunu söylüyor. Aramızda kalsın ama bence onaylanmamanı potansiyeline dair olumlu bir işaret olarak görmelisin. Şimdi; bana söylemek zorundasın: Niçin Bay Cooper’ı uygarlığımıza getirdin?

 Şartlandırmanın son zamanlarda doğurduğu sonuçlarla ilgili deney yapmak için getirdim. Hiç kimse nedenini bilmiyor. John’da araştırabilmemiz için bir çok malzeme varmış gibi görünüyor. Genetik olarak bir Alfa. Ama şartlandırma açısından bakıldığında o hiçbir işe yaramaz bir köle. İlginç. Ama riskli. Sence de halinden memnun ve gayet mutlu olan bu toplumun içerisine tamamen yeni bir elementi dahil etmek tehlikeli olmaz mı?

 Sana izin verebilmemin çok zor olduğu kuşkusuz. İlerleme katedebilmek için onların tecrübelerini de anlayabilmemiz gerekir efendim. Peki Marx. Çalışmana devam et. Ama senin için bir sakıncası yoksa raporlarının direk olarak bana ulaşmasını isterim. Hepsi bu mu?

 Tabi ki. Bu benim için bir onurdur. Teşekkürler.

**

. Ayrıca babanı da bulabiliriz. Niçin böyle bir şey isteyeyim?

 Babanı bulmak istemiyor musun?

 Sizin kültürünüzde önemli olduğunu düşünmüştüm.

Bernard, sen ‘Baba’nın ne anlama geldiğini sanıyorsun ki?

 Yaşamı başlatan spermi koyan adam. Bu sadece sperm koymaktan çok daha fazlası demek. Baba çocuğu için kendi hayatından fedakarlık yapmayı seçen ve çocuğuna adam olmayı öğreten insana denir. Ne dediğim hakkında kesinlikle en ufak bir fikrin yok haksız mıyım?

 Hayır yok. Ama bu ilginç.

Anormallik!

**

Adrenalin normal. Ses yüksekliği 84′te.  Tebrikler.  Sen özelsin.  Hiç kimse senden daha özel değil.  Sırf bu yüzden özelsin.  Nasıl göründüğünün bir önemi yok.  Hepimiz güzel görünürüz.  Sadece içsel bir hesaplaşma.  Eğer isterseniz sahip olabilirsiniz.  Ara ve bulacaksın.  Bunu kazandın. Bunu hak ettin.  Eğer hoşuna gittiyse niçin sahip olmuyorsun?

**

. Onu seviyor musun?

 Aşk, o bitti. Aşk diye bir şeyin olmadığını mı söylüyorsun?

 Herhangi bir yemeğe, giysilere ya da spora karşı bir aşk duyabilirsin ancak başka bir insana aşık olamazsın. Bu sahiplenmektir, bencilliktir.

Buna gerçekten inanıyor musun?

 Evet. Duygularını tek bir insan üzerine odaklamak sağlıksız bir şeydir.

Sen böyle düşünmüyor musun?

 Hayır. Ya iki kadın bir adama ya da iki adam bir kadına aşık olursa ne olur?

 Peki ya sana aşık olmayan birisine aşık olamaz mısın?

 Olabilir tabi. Lenina’nın birçok kişiye verebilecek kadar çok sevgisi var.

Yani, sen ilgileniyor musun?

**

Merhaba. Nasılsınız?

 Ben iyiyim teşekkürler. Vahşi için gelmiştim. Bunun uygun bir zaman olduğunu zannetmiyorum. Bekleyeceğim.

O korkunç ayrılmış bölgede sıkışıp kaldığınızda buraya, yani medeniyete geleceğinizi hiç hayal etmiş miydiniz?

 Bilmiyorum. Gerçekten hiç düşünmemiştim. Sanırım, her zaman bir kaderim olduğunu biliyordum.

Kader! Demek istediğiniz hatalı bir genetik kodlamanın eseri olduğunuz mu?

 Hayır insanların genetiklerinin kaderlerini etkilediğini düşünmüyorum. Kendi kaderinizi kendiniz biçimlendirirsiniz. Genleriniz size kim olduğunuzu söyleyemez.Büyüleyici.

Peki şu soruyu cevaplar mısın: Uygar kızlar hakkında ne düşünüyorsun?

 Kendi kaderini biçimlendir. Kimse sana nasıl olman gerektiğini söyleyemez. Bu tür anti sosyal yanlış bilgiler ile vatandaşlarımızın aklını  karıştırdığı için Vahşi’ye teşekkür ederim.

**

Müdürün muhtemel tehlikeyi biraz abarttığını düşünüyorum. İnsanlarımızın şartlanmasının, Bay Cooper’ın düşüncelerinin tamamen mantıksız olduğunu anlayabilecek kadar iyi seviyede olduğunu düşünüyorum. Bu hiçbir amca hizmet etmeksizin sosyal düzeni bozar. Gittiği her yerde toplumun dikkatini çeker.

Kesinlikle. İnsanlar heyecanlanmaktan hoşlanır ancak sizi temin ederim ki çok yakında Bay Cooper’dan sıkılacaklardır. Vahşi’yi araştırmaya başladığımızdan beri Bernard Marx’da burada bizimle birlikte.

Bernard sence toplum üzerinde bir tehdit oluşturabilir mi?

 Bir çok şeyi bizden farklı olarak görüyor ancak bunun bir tehdit oluşturacağını zannetmiyorum. Bu yüzden araştırma için çok değerli birisi.

Eğer burada bizimle birlikte kalacaksa ona uygun şartlandırmaları yapmak zorundasınız. Bunun için biraz geç değil mi?

 Yapılabilir. Yoğun ve sıkıştırılmış bir programla bu mümkün, ve bu çok değerli bir araştırma olurdu. Bu onu özel yapan her şeyi yok eder, ve sahip olduğumuz büyük ilerleme şansını batırır.

Şu an için Vahşi’nin toplumumuzla birlikte yaşamaya devam etmesinde bir zarar görmüyorum. Ciddi bir problem olup olmayacağını zaman gösterir.

**

Bu insanlar benden ne istiyor?

Lenina: Daha önce hiç senin gibi birisiyle tanışmadılar. Sen gizemlisin.

Umurumda değil. Ben onlar için bir eğlence unsuru olmak istemiyorum. Ben bir eğlence programı değilim. Beklediğim bu değildi.

Ne bekliyordun?

 Bilmiyorum. Doğru olana gösterilen saygı, güzellik, zeka  Telkin ve baskı ile yıldırılmış insanlar değil.

Ancak görüşümüz mutluluk açısından doğru ve başarılı.

Tabi. Sınıfımda konuşmanı istiyorum.

Kendinle ilgili. Seni tanıdığım kadarıyla çok heyecan verici bulacaklarını biliyorum. Peki. Şimdi eve gitmeliyim.

John. Bana aşık olmaktan korktuğunu hissediyorum.

 Hayır. Hayır. Demek istediğim  Güzel

Haydi daha sakin bir yere gidelim.

Gitmem gerekiyor.

**

SOMA BAR: Gerçeklikten bir süreliğine tatile çıkın.

Şimdi bana hayatımı nasıl yaşamam gerektiğini mi söylüyorsun?

 Şunu söylüyorum; uygar toplumda sevişmek sadece günlük aktivitelerden bir tanesidir.

John ve sen birlikte bir şeyler yapabilirsiniz?

 Yanlış mı düşünüyorum?

 Koca kız Bernard. Herkesle beraber olmaya çalışmak bir vatandaşlık görevidir.

Probleminin ne olduğunu biliyorum.

İşte neden sorun çıkardığını

Toplum için çok önemli bir şey yapmak istemez miydin?

 Topluma büyük zararlar verebilecek bir insanı engellemeyi  Evet. Güzel. Sana özel bir şartlandırma programı hazırladım.

**

Burası bir fabrika. İnsanları tıpkı makineler gibi üretmek

 Neden?

 İnsanların özelliklerini garanti altına almak için. Doğumun sancılarını ve tehlikelerini ortadan kaldırmak için. Tehlike ve acı hayatın birer parçasıdır. Onları ortadan kaldırmaya çalışmak, insan doğasının benliğinden uzaklaşmaktır.

Acı, yolunda gitmeyen bir şeyler olduğunu gösteren bir vücut sinyalidir. Bazen  Ancak bazen de bize öğreten, bizi meydana getiren şeydir.

Nasıl?

 Doğum sancısı bir kadınına anne olduğunu öğretir. Doğum sırasında bebeğin attığı çığlıklar onun ruhunun dünyada vücut bulduğunu anlatır.

Peki ya bu insanların ruhları?

 Ruhları mı?

 Ciddi olamazsın.

Bernard, niçin beni buraya getirdin?

 Tüm bu işaretler, deneyler ne için?

 Burada her şeyin mükemmel olacağını düşünmüştüm. Bizim de problemlerimiz var. Senin yardımlarınla programları, insanları daha mutlu edecek şekilde dizayn edebiliriz.Yani benim, insanların nasıl daha mutlu edilebileceğini çözmemi mi istiyorsun?

**

Sahnemizi açtığımız şu güzel Verona’da, Soylulukta birbirine denk iki aile Eski bir düşmanlıktan gelen yeni bir kavgada;

Yurttaş kanı yurttaş elini lekeler burada. İşte ölümcül döllerinden bu iki ailenin, Doğar yıldızları sönük iki talihsiz sevgili.

Hey bana baksana! Başparmağını bize mi ısırıyorsun?

 Evet, başparmağımı ısırıyorum Efendim. Dur, şu pencereden süzülen ışık da ne?

 Evet, orası doğu, Juliet de güneşi! Ah, Romeo, Romeo! Neden Romeo’sun sen?

 İnkar et babanı, adını inkâr et!

Senin kının burası. Orada paslan, Ben de öleyim. Gidip uzun uzun konuşalım bu üzücü şeyleri, Kimi bağışlanacak, cezalanacak kimi.

Daha acıklı bir öykü yoktur, bunu böyle bilin Bu öyküsünden, talihsiz Romeo ile Juliet ‘in. Bunlar gelmiş geçmiş en iyi yazar olan William Shakespeare’in Romeo ve Juliet romanından.

Neyi mükemmelmiş bu adamın?

 Ben hiç bir şey anlamadım. Bu Fransızca ya da Almanca gibi ölmüş dillerden birisi miydi?

 Tüm bunlar ne hakkındaydı?

 Romeo ve Juliet. Erkek ve kız arasında. Yaklaşık sizin yaşlarınızda, belki biraz daha büyükler. Aşık oluyorlar. Ancak aileleri birbirine düşman.

Neye aşık oluyorlar?

 Birbirlerine. Tüm kalbinizle istediğiniz ancak sahip olamadığınız bir şey olmadı mı hiç?

 Bir keresinde çok tatlı yeşil polyester bir ceketi gerçekten  çok istemiştim ancak renginden dolayı onu alabilmek için koca iki hafta boyunca beklemiştim. Korkunçtu.

Sonunda ne oluyor?

 Romeo ve Juliet bir araya gelemedikleri için intihar ediyorlar.

Bu çok aptalca. Birbirlerine sahip olamadıkları için kendilerini mi öldürüyorlar yani. Bu seksle ilgili değil, aşkla ilgili. Ne olduğunu bilmiyor musunuz?

 Hissetmek  Tutku

Uğrunda acı çekmek

Uğruna ölebilmek

**

Üzgünüm. Onları hazırlamalıydım.

Kullanılan dil oldukça ilginç ancak hikaye günümüze uymuyor.

Bu hikaye her zaman günceldir ama onların anlayabilecek kapasitesi yok. Onlara ihtiyaç duydukları her şeyi koca bir hiç olarak sunuyorsunuz.

Yani onlara insanların şiddet ile burun buruna yaşamasının daha iyi olduğunu söylememi mi istiyorsun.

Gerçek şu ki bilginin yasaklandığı bir yerde yaşıyorsunuz. Yani sen insanların ayrılmış bölgede daha iyi şartlarda yaşadığını mı düşünüyorsun?

 Hayır, hayır.

Demek istediğim sizin insanlarınız fazla sevmiyor, her şeyi çok fazla istiyor ve çok hızlı tüketiyor. Biraz sakin yaşamayı deneyin.

Anlamıyorum. Açıkla bana.

Yapamam.

 John, anlamak istiyorum. John?

Hepinize anlatabilecek kelimeler neler?

 Nasıl olduğunu sana gösterebilmek iterdim.

Ne yapıyorsun sen?

 Sorun ne?

 Hala daha beni sevmiyorsun.

Bu doğru değil. Doğru değil.

Senden hoşlanıyorum. Sen de benden hoşlanıyorsun. Hoşlanıyorsun. Doğru değil mi?

 İlk gördüğümden bu yana

Anlamak istiyorum.

Hissetmeyi  Tutkuyu anlamak istiyorum. Lenina.
Aşk bu değil.

**

Üzüntü sadece bir illüzyondur.  Sadece mutluluk gerçektir.  

**

İşleri doğru yapmaya ve daha fazla kendim gibi olmaya başlamıştım ancak şimdi bütün dünyanın bir yalan üzerine kurulu olduğunu ve yıkılmaya başladığını düşünüyorum.

Ne yalanı?

 Sahip olduğumuz tüm mutluluklar

**

Ölüm Merkezi

Merhaba nasılısınız?

 Ben iyiyim teşekkürler.

Linda Cooper. Ah evet. Bu taraftan

Sorun nedir kendinizi rahatsız mı hissediyorsunuz?

 Lütfen, çocuklar öğretmeye çalıştığımızın aksine ölümün kötü bir şey olduğunu düşünmeye başlayacaklar.

Yaşamı sona erdi ama sorun değil çünkü diğer herkes hala hayatta ve mutlu. Onun organlarını tekrar fosfor elde etmede kullanabiliriz. Pekala çocuklar, haydi bakalım

Çikolata ve şeker yemek isteyen var mı?

 Ölmüş mü?

 Bu kadın çok tuhaf. Dişlerine bak.

O benim annem. Defolun buradan.

Buna bir son ver artık. Bir insanın ölümü o kadar önemli bir şey değil, çocukları üzüyorsun.Hiç kimse olmayan bir adamla mezarlar ve kurtlar hakkında konuşmaya ne dersin?

 Yerin dibine kadar bağırabilirsin. Hey kes şunu.

**

Soma Dağıtımı

Oh Cesur Yeni Dünya sen nasıl insanlar meydana getirdin böyle.

Sana ne yaptıklarını görmüyor musun?

 Kendine ne yaptığının farkında değil misin?

 Bunlar seni mutlu edemez. Yalnızca köleleştirir.Siz mutlu değilsiniz. Sadece, kendinize inançlı olun. Kim olduğunuzu keşfedin. Hapları çöpe atın. Kurtulun artık uyuşturucularınızdan. Bırakın artık! Hapları çöpe atın! Bırakın artık! Uyanın! Uyanın! Sorununuz ne sizin?

 Uyanın artık! Çıkarın şunu.

**

Bu sabah soma dağıtım merkezlerinden birinde gerçekleşen olayla ilgili daha fazla şey öğrendik. Vahşi olarak bilinen John Cooper bu sabah  Görünüşe görü ölümü ile Vahşi’yi yıkıma uğratan ve şeyi olan kadının..  ‘Anne’ sözcüğünü kullanabilir miyim?

 Bunu neden yaptığı umurumda bile değil. Bu şunu gösteriyor ki

Sadece bir vahşi olmasına rağmen ona merhamet göstermeliyiz.

Bu asla olmamalıydı! Vahşi’nin Delta’ları bozmasını istemiyorum.

Efendim tüm saygımla söyleyebilirim ki; problem Vahşi ‘de değil. Eğer Delta’lar kontrolden çıktıysa bu tamamen bizim sorumluluğumuzdadır.

Marx, Delta’ların kontrolden çıktığı falan yok.

Problem olan Vahşi.

Katılıyorum! Yeniden yapılandırmayı öneriyorum.

Efendim buna izin veremezsiniz.

Politika, olasılıkların sanatıdır Bernard.

Daha fazla kargaşaya izin veremeyiz. Ne demek istiyorsunuz?

 Fedakarlıkta bulunmaya hazır olmalıyız. Bay Marx.

Ben de her yerde sizi arıyordum. Ne bulduğuma inanmayacaksınız. Teşekkür ederim.

Karar verme zamanı geldi. Affedersiniz millet. Karar vermeden önce son bir şey daha var. Dikkatimden kaçırdığım bir şey.

**

GERÇEK ORTAYA ÇIKTI

Herkesin dilindeki soru şu:

Bu nasıl olabildi?

 Mide bulandırıcı.

Kesinlikle çok rahatsız edici.

Onun pozisyonundaki bir adamın bebeğinin olmasına nasıl izin verilebilir?

 MÜDÜR bir BABA!

Asıl soru böyle bir şeyi niçin yaptığı?

 Bu şunu gösteriyor ki

Kesinlikle ona acıyoruz.

 Bu durumda acımak eşitliğe uygun değil.

Müdür

Bir   Vahşi’ye ne olacağı hakkında hala bir açıklama yok.

**

Seni buraya getirmemeliydim. Sürücü terk ettiği için hepimiz atlamak zorundaydık. Demek istediğim seni medeniyete getirmek bir hataydı.

Üzgünüm. Şişede doğan bir adamın yine de bir ruha sahip olabileceğini görmek güzel.

****

Baş Denetçi: Sonuç olarak medeniyetin pek de hoşunuza gitmediğini görüyorum Bay Cooper.

Hayır. Başta gözüme mükemmel görünmüştü. Temiz, zekice  Tüm o havada dolaşan müzik

Bazen kulaklarımda çalan binlerce enstrüman duyuyorum. ve bazen de sesler  Bu..

Dinliyorum. Neden herkes Shakespeare okuyamıyor?

 Herkes okuyabilir. Ancak niçin istesinler ki?

 Onlar için hiç bir anlamı yok. Dünya bir Shakespeare değil biliyorsun. Gerçek şu ki; güzel olan bütün sanatlar ve bilgiler tutku ve çatışmalara neden oluyordu. Sosyal istikrarsızlık  Artık bunların hiç birisi yok. İnsanlar şu anda mutlu.

 Bu mutluluk neye mal oldu?

 Sanat, din, felsefe, aşk, bilim

Bilim mi?

 Hepimiz en önemli şeyin bilim olduğuna inanırız.

Gerçek bilim değil Bernad. Devlet politikasının gerektirdiği, asayişe hizmet eden bir teknoloji. Kriz olması durumunda insanlara tatmin sağlaması için. Biliyorsun, ben gençken çok iyi ve kendisini araştırmaya adamış bir kimyacıydım. Ancak ayrılıp yeniden yapılandırma bölümünün Ford’u olmak zorunda kaldım. Ben de senin gibiydim Bernard:  Bir seçim yapmak zorundaydım. Bilimi seviyorum ama ben ondan feragat etmeyi, insanların mutluluğuna hizmet etmeyi seçtim ve yalnız değilim. Yani doğrular da ödediğiniz ayrı bir bedel.

Doğrular?

 Savaştan önceki doğruluk ve güzellik hatırladığım kadarıyla insanların birbirlerini yok etmek için çılgınca yollara başvurup bombalar yaptığı. Korkunçtu. Çoğu tarihi gerçek insanlara mutluluk vermez değil mi?

Peki John ne olacak efendim?

 Hiçbir şey. Hiçbir şey olmayacak. John kuralların doğruluğunu kanıtlayan bir istisna. O, bizim sistemimizin, içinde bir vahşi bulunmasına rağmen hala daha kararlı olduğunun ispatı. Eğer yeniden yapılandırmaya girişirsek insanlar şunu sormaya başlar:

“Bizim anlayamadığımız bir şeyler mi var?”. Ama, hayır.

Bu Cesur Yeni Dünya’mızda istediğimiz her şeye sahibiz. Ayrıca kişisel olarak ondan hoşlandım.

**

Her şey karıştı.

Ne istiyorsunuz?

 Benden ne istiyorsunuz?

 Size verebileceğim hiç bir şey yok.

Peki sen John  Sen ne istiyorsun?

 Ben acı istiyorum. Özgürlük istiyorum. Tanrı’yı istiyorum. Şeytan’ı istiyorum. Günahları istiyorum. Aşkı istiyorum. Öznellik istiyorum. Çünkü insanların derin bir nefes alarak gördüğü bu serabı unutmasını ve ölüm zamanları gelip çatmadan önce bu yaşadıklarını zannettikleri şeyin aslında yaşam olmadığını görmesini istiyorum. Uyanık olmak hayatta olmaktır.

**

Değişime ihtiyaç var.

**

Eski Yunanlılar ‘da davranışlarıyla fedakarlıkta bulunan birçok kahramanları vardı. Medeniyetlerinin gelişmesi ile birlikte kahramanlarına ihtiyaçları kalmadı. Şu anda o kahramanların anti sosyal oldukları tarafımızdan biliniyor. Geçmişte kahramanlara ihtiyaç da mükemmel olmayan dünyadan kaynaklanıyordu. Çünkü kahramanlar bir şeyleri değiştirir. Sözde bizim değişim yaratacak birilerine ihtiyacımız olmadığı söylenir. Kahraman, farklılık yaratan kişidir.

- Bayan Crowne?

 - Efendim Ben bunu kitapta göremiyorum. Bu kitapta yok. Yani kitabın yanlış olduğunu mu söylüyorsun?

 Aslında  Sen ne düşünüyorsun?

 Ben nasıl bilebilirim?

 Ben kitaplarda yazılan şeylerden fazlasını düşünemem. Sen de düşünemezsin. Sen sadece bir kişisin. Kim olduğunu sanıyorsun?

 Hiç kimse.

**

Ben hamileyim. – Gerçekten mi?

 - Evet. Hamile

Bunu ben yaptım John. Doğum kontrollerimi kullanmadım. Senin bebeğini taşıyorum.

Benim bebeğim

Benim bebeğim mi?

 İlk olarak bu bir kaza.

- Doğum kontrolünü almayı unutmuşsun.

- Hayır Bernard.

- Ben bu çocuğu doğurmak istiyorum

- Mümkün değil. Bu yasa dışı.

- Biliyorum.

- Hayır. O zaman beni öldürmek zorunda kalacaklar. Belki de yapabilirler. Hatta beni de öldürebilirler. Baba olacak bir müdür daha isteyeceklerini zannetmiyorum.Sana zarar vermek istememiştim.

- Bundan emin misin?

 - Evet. Evet eminim. Sana yardım edeceğim. Bu çocuğu doğurabilmen için tek yol bu.

 - Teşekkürler.

- Umarım tek başına olduğunu biliyorsundur. Asla geri dönemezsin. Anladım. Bunu yapmak zorundayım. Çok üzgünüm. Ben de üzgünüm.

**

Özgün insanların bulunduğu farklı bir medeniyetin içinden gelen perde arkasındaki bir adam tarafından cezalandırılmıştı.

**

Yaşam, Bütün dünya birleşmeden 9 yıl savaşlarından önce çok zordu. Sonrasında bilimsel, akılcı hükümet büyük bir aşama katetti. Şu anda şehvetli bir uyum ve güven içerisinde yaşıyoruz. Yaşamak için daha iyi bir zaman olabilir mi?

**

Hiç kimse senden daha özel değil.  Nasıl göründüğünün bir önemi yok.  Herkes iyi görünür.  Bu sadece iç hesaplaşmadır.  Ancak güzel görünmek önemlidir.  Ne kadar iyi görünürsen o kadar iyi hissedersin.  İyi hissetmek önemlidir.  Eğer iyi görünürsen, iyi olursun.  Eğer istersen sahip olabilirsin.  Aradığında bulacaksın.  Bunu hak ettin. Kendini kutlamalısın.  Herkes soma için EMS’ye şükran duyar.

**

Cesur Yeni Dünya, hiçbir zaman köle olduğumuz bir dünya olmamalıdır.
Kitap: Cesur Yeni Dünya
Yazar: Aldous Huxley
‘ Mideni bozan birşey mi yedin? dedi Bernard.
Vahşi başıyla doğruladı. ” Uygarlık yedim. ”

Kitapta Hangi Değerler Kurban Edilir?

1) Duygular
2) Tutku
3) Bağlılık
4) İnsani ilişkiler
5) Eşitlik
6) Gerçek
7) Sanat
8) Deneyimler

Kitap da Karakterler:

JOHN:

Thomas (Londra Merkez Kuluçka ve Şartlandırma Merkezi Direktörü) ve Linda’nın oğlu.

Kitabın başında Bernard ana karakter gibi gözükse de rezervasyon dönüşünden sonra arka plana atılır ve John ana karakter olur.

Dünya Devletinin dışında New Mexico’da Vahşi Rezervasyonunda büyümüştür. Bu ilkel toplumdan da dışlanmış ve aynı şekilde Dünya Devletine de ayak uyduramamıştır. İki toplum tarafından ret edilir, “Ultimate Outsider” dır.

Dünya görüşü ve bilgisi Shakespeare’in oyunlarına dayalıdır. Değerlerini 900 yıllık yazar William Shakespeare’den alır.

Bu kitabın önemi nedir?

– Kendi karışık duygu ve reaksiyonlarını bu kitap ile dile
getirir.
– Dünya Devletinin değerlerini kritize etmek için Shakespeare’in kitabı bir iskelet oluşturur.
– Mustapha Mond ile yüzleşmesinde onun gibi müthiş bir konuşmacı karşısında durmasına yardımcı olur.

Shakespeare, insan ve insancıl değerleri barındırıyor ki bu epey bir zaman önce Dünya Devleti tarafından terk edilmiştir.

John’un Dünya Devletindeki sığ mutluluğu reddetmesi, Lenina ile aşkını uzlaşamaması ve ona karşı şehveti ve sonucundaki intiharı aslında Shakespeare temalarını yansıtır.

Othelo (intihar eder) & Desdemona (öldürülür)
Romeo (intihar eder) & Juliet (intihar eder)
Hamlet (öldürülür) & Ophelia (boğulur)

John’un başta kullandığı “Cesur Yeni Dünya” Dünya Devletini tanıdıkça ironik ve pesimist hale gelir. John’un kendi değerleri ile Dünya Devletinin gerçeklerinin çatışmasının sonuçu delirmesine ve intihara sebep oluyor.

BERNARD MARX:

Alpha artı erkeği ancak fiziksel özelliklerinden dolayı dışlanır.

Psikiyatrist ve hipnopedya da ihtisaslaşmıştır.

Seks, spor ve toplum olaylarına karşı düşünceleri unorthodox kabul edilir.

Kendine olan güvensizliği Dünya Devletine memnuniyetsizlik olarak geri döner. Memnuniyetsizliği aslında kendi ortamına ayak uyduramayışıdır. Hoşnutsuzluğu sistematik veya felsefi yönden değildir .

Bu karakteri tanımamız biraz ironiktir. Neden? Direktör öğrencilere aşk ile ilgili tüm hayal kırıklıkları, bastırılmış duygular… kısaca insancıl duyguların elimine edildiğini anlatırken birden Bernard’ın özel düşüncelerine gidilir ve kıskançlığı ve rakiplerine karşı kızgınlığı…. Kısaca insancıl duygularını görürüz.

Bernard romanda kahraman değildir hatta roman ilerledikçe daha da düşer ama yine de okuyucuya ilginç gelir çünkü insandır. Elde edemeyeceği şeyleri ister.

Vahşi Rezervasyona gitmeden önce yalnızdır, kendine güveni yoktur ve tecrit edilmiştir. John ile birlikte popülaritesi artar ve Dünya Devletinin eleştirdiği tüm yanlarından yararlanmaya başlar. Gelişi güzel seks gibi.

Ne zamanki John, Bernard’ın oyuncağı olmadığını ve onun istediklerini yapmayacağını söyler, işte o zaman Bernard tekrar düşüşe yani eski haline geri döner.

İsmi:

Bernard Marx : 19y.y. Alman yazar. Kitabı “Das Capital” , kapitalist bir toplumu kritize eden tarihi bir başyapıttır. Fikirleri komünizm temelini atmıştır.

George Bernard Shaw: İrlandalı oyun yazarı. Pygmalion (My Fair Lady) romanı için 25 yaşında Nobel ödülü, 38 yaşında da Oscar almıştır. Her 2 ödülü de almış tek insandır. Sosyalizm & Kadın haklarının savunucusudur. Genelde sosyal problemler, eğitim, din, hükümet, sağlık sistemi gibi konularda yazmıştır.

MUSTAPHA MOND:

Alpha çift artı dır.

Dünya’yı kontrol eden 10 denetçiden biridir. Batı Avrupa’nın başındadır.

Bir zamanlar hırslı genç bir bilim adamıymış. Kanuna aykırı ve tutkulu araştırma yaparmış. Ne zaman keşif edilir kendisine iki seçenek sunulur: ya sürgün ya da dünya denetçisi olarak eğitilecek.

Bilimi kendi isteği ile bırakır ve şimdi bilimsel buluşları sansürler ve farklı düşünenleri sürgüne yollar.

Dünya Devletini savunan en güçlü ve akıllı kimsedir. Romanın başında sesi Dünya Devletinin tarihini ve felsefesini açıklar. John ile olan münakaşasında ise Dünya Devleti ve Shakespeare toplumu arasındaki temel farklılıkları ortaya koyar.

Çelişkili bir karakterdir. Neden?

Çünkü Shakespeare ve İncil gibi yasaklanmış birçok kitabı vardır. Eskiden bir bilim adamıdır ama şimdi bu fikirleri sansürler ve totaliter bir devleti kontrol eder.

Ona göre insanlığın esas hedefi istikrar ve mutluluktur.

İnsan ilişkileri, duygular, kendini ifade etmek gibi kavramlara karşıdır.

İsmi:

Mustafa Kemal Atatürk: 1. Dünya Savaşından sonra Laik Cumhuriyetin kurucusu .

Sir Alfred Mond: Sanayici ve Kraliyet Kimyasal Endüstrisinin kurucusu. Sonra Siyonist hareketine katılmıştır (Filistin’de İsrail kurmak)

HELMHOLTS WATSON:

Duygu Mühendisliği Üniversitesinde yazı bölümünde hocadır ve Alpha artı dır.

Kastının en mükemmel örneği ama o işinin boş ve anlamsız olduğunu düşünür ve yazma yeteneğini daha anlamlı şeyler için kullanmak ister.

Bernard ile arkadaştır çünkü ortak noktaları Dünya Devletinden ikisi de hoşnut değildir.

Helmholts’un eleştirileri Bernard’dan daha felsefi ve entelektüeldir. Aslında Bernard önemsiz şikâyetler yapmaktadır.

Bernard için Helmholts olamadığı her şeydir: Kuvvetli, akıllı ve çekici…

Bernard verilen sosyal statü için yeterli değildir ve Helmholts ise tam tersi haddinden fazla yeterlidir ve bundan dolayı da dışlanır ve kendini yalnız hisseder.

Jonh ile iyi arkadaştır. Ama ikisi arasında çok büyük bir fark vardır. Helmholts Shaskepear’in şiirlerini anlar ama ne zaman anne, evlilik, baba kelimelerini duyar, bunları kaba bulur ve saçmalık olarak kabul eder, hatta güler. John ile konuşmalarından çıkan Helmholts gibi akıllı biri bile yetiştiği çevre tarafından etkilenir.

İsmi:

Herman Von Helmholts: Alman fizikci ve hekim.

John B. Watson: Amerikan davranış bilimci.

LENİNA CROWNE:

Londra Merkez Kuluçka ve Şartlandırma Merkezinde aşılama görevlisi bir Beta artı.

Major ve minor karakter için arzulanan bir obje.

Bazen davranışları alışılmışın dışında olduğu için ilginç bir karakterdir. Örneğin 4 ay aynı adamla (Henry Foster) çıkması veya Bernard gibi topluma uymayan birinden hoşlanması veya John’a karşı ihtirası gibi.

Ama eninde sonunda değerleri Dünya Devletinin geleneksel değerlerleridir.

İsmi:

Vladimir llyich Lenin: Komünist devrimci ve Bolşevik Partinin lideri

FANNY CROWNE:

Merkezde Embriyo bölümünde çalışan bir Beta ve Lenina’nın arkadaşı.

Lenina ile akraba değildir. Dünya Devletinde aynı soyadı olağandır. Çünkü yalnızca 10.000 soyadı kullanılır.

Fanny’nin sesi kendi kast ve toplumdaki geleneklere uygundur.

Lenina’yı sürekli uyarır (sağduyusu gibi )

İsmi:

Fanny Kaplan: Rus politik devrimci. Lenin’e başarısız bir suikast girişimi olmuştur. Fanny ile Lenina ‘nın arkadaşlığı ironiktir.

HENRY FOSTER:

Merkezde bilim adamıdır. Geleneksel bir Alpha erkeğidir. Lenina’nın sevgililerinden biridir.

İdeal bir vatandaştır: İşinde verimli ve akıllı. Boş zamanlarını spor ve seks ile doldurur.

Önemli bir karakter değildir ama merkezin nasıl çalıştığının açıklamasında yardımcı olur.

THOMAS ‘ TOMAKİN’ :

Merkezin Alpha direktörü ve John’un babası.

Bilmiş ve kendi öneminin etkisi altındadır.

John oğludur ve bu onu savunmasız bırakır. İşini bırakmak zorunda kalır çünkü Dünya Devletinde bir çocuğun babası olmak skandal ve müstehcen bir davranıştır.

LİNDA:

Jonh’un annesi Beta eksi.

Vahşi Bölgeye, Tomakin ile ziyaretinde kaybolur ve orada bırakılır. Tomakin’den olan oğlu John’u orada doğurur ve bebek ile Dünya Devletine dönmeye utanır.

18 yıldan beri Vahşi Bölge’de yaşamaktadır.

Dünya Devletindeki şartlandırılmasından dolayı köy erkekleri ile gelişi güzel ilişkiye girer ve bundan dolayı dışlanır.

Dünya Devletine geldiğinde de dışlanır: çünkü şişmandır ve yaşlanmıştır.

POPE:

New Mexıco’daki Malpais’in yerlisi.

Linda’nın sevgili ve Linda’ya ‘ The Complete Works of Shakespeare’ verir.

Linda ile ilişkiye girerek Linda’nın köyden dışlanmasına sebep olur ve John gençken onu öldürmeye çalışır.

İsmi:

Pope: Pueblo Kızılderili kabilesinin dini lideri ve Pueblo Ayaklanmasının lideri (İspanyol kolonistlere karşı ayaklanmıştır).

Kitabın Etrafındaki Tartışmalar:

1. CYD, 1932 da İrlanda’da yasaklanmıştır.

2. 1980 de Miller, Missouri eyaleti okullarından kaldırılmıştır.

3. 1993 de Kaliforniya eyalet okullarının okuma listesinden kaldırılmaya çalışılmıştır.

4. Polonyalı eleştirmenler Huxley’in CYD yazdığında Mieczyslaw Smolarski ( The City of the Sun 1924) ve Podroz poslubna pana Hamiltona ( The Honeymonn Trip of Mr. Hamilton 1928) kopya çektiğini savunur.

************************

“GEN SAVAŞLARI” İLE “CESUR YENİ DÜNYA” YA DÖNÜŞ



THE WOLF OF WALL STREET/ Para Avcısı (2013)


Zengin olma hayalini kolay yoldan gerçekleştirenlerin pespayeliğini yüze çıkaran film. Ayrıca, kadının aşağılandığı bir film oluşu hakkında feministler ne der bilemiyoruz?
Film, faiz batağının getirisi ancak bu olur denilen hayatı gözler önüne seriyor. Son dönemlerde bu tür filmlerin gösterilmesi, kapitalist dünyanın kendini yenilemek ve doğurmak için korku salmalarını, daha ilerisi insanlara kazık atacaklarını deşifre ediyor. Bu sene Amerikan bütçesinin geç onaylanmasının ve yeni bir finansal krizin olma olabilirliğini düşündürünce, aklı biraz fazla olanların tedbir almaları için uyarı mı yapılıyor, diyebiliriz.
Rezillikleri ile filmin verdiği mesaj faiz-borsa, karapara, pamuk dolu ambarlar gibidir dedirtirken, yok olmasının kolayolduğunu, her zamanki gibi “Bankalar için sosyalizm, yoksullar için kapitalizm” esasının geçerliliğini gösteriyor. Michael Moore’nun dediği gibi filmi seyrederiz, haz alırız, sonra da unuturuz.

Yönetmen: Martin Scorsese     

Ülke: ABD

Tür: Biyografi, Komedi, Suç, Dram

Vizyon Tarihi: 07 Şubat 2014 (Türkiye)

Süre: 180 dakika

Dil: İngilizce, Fransızca

Senaryo: Terence Winter, Jordan Belfort          

Müzik: Howard Shore  

Görüntü Yönetmeni: Rodrigo Prieto    

Yapımcı: Riza Aziz, Leonardo DiCaprio, Georgia Kacandes         

Firma: Red Granite Pictures | Sikelia Productions | Appian Way

Oyuncular Leonardo DiCaprio,    Jonah Hill,    Matthew McConaughey,    Jon Bernthal, Cristin Milioti

Özet

Jordan Belfort 24 yaşında genç ve hırslı bir adamdır. Para kazanma arzusuyla Wall Street borsasında komisyoncu ve Stratton Oakmont adında bir yatırımcı firmasında zengin olmak için her şeyi yapmaya hazır bir CEO olur. 90′ları yürütmektedirler ve New York işlem salonunda her şey olabilmektedir.

Önemsiz tahviller ve birçok yatırımcıyı aldatarak, Belfort kısa zamanda bir para makinasına ve aynı zamanda bir harcama makinasına dönüşür. Bir günde hesapları milyon dolarlarla doldururken o gece hepsini aynı hızda harcayabilir. Profesyonel hayatının yanı sıra uyuşturucu, fahişeler, son derece pahalı lüks fantezilerle dolu kirli bir oyunun içindedir. Bu karakterin hayatındaki her şey abartılı bir şekilde devam etmektedir. Sonunda batar hapse girer. Çıkar.

Jordan Belfort felsefesi herşeyi satabilirsin, kendini, işini, haysiyetini, yeter ki talep oluşturmayı bil.

Bum. Sat bu kalemi bana. İzleyim. Hadi bakalım. Bu boktan kalemi mi satmamı istiyorsun?

 İşte benim oğlum. Her boku satabilir.

-Bana bir iyilik yapsana. Oradaki peçeteye adını yazsana.

-Kalemim yok. Kesinlikle. Arz – talep dostum. Demek istediğimi anladınız mı?

 Kaçınılmazlık yaratıyor. Bu hisseyi almak için seni zorluyor. İhtiyaçları olan bir şeymiş gibi gösteriyor.

- Anlıyor musun?

Eleştiri

http://www.beyazperde.com/filmler/film-127524/elestiriler-beyazperde/

Filmden

Yatırım dünyası balta girmemiş orman gibidir.  Boğalar, ayılar, ardı arkası kesilmeyen tehlike.  İşte bu yüzden Stratton Oakmont’ta en iyisi olduğumuz için gurur duyuyoruz.  İyi eğitimli profesyoneller vardır.  Finansal sahrada size rehberlik eder.

Beyler, Stratton Oakmont’a hoş geldiniz. Artık hedefiniz Amerikalıların %1′i olan en varlıklı insanlar. Balinalardan bahsediyorum. Moby Dick’lerden. Bu senaryoyla ki kendisi sizin yeni zıpkınınız olur hepinize Kaptan Ahab olmayı öğreteceğim. Anladınız mı?

 Kaptan kimmi dedin?

 Kaptan Ahab. Şeyden kitaptan. Orospu çocuğu, kitaptan. Çalıştır şu kafanı! Beni dinleyin. Yeni ismi olan yeni bir şirketiz. Müşterilerimizin inanabileceği bir şirket. Müşterilerimizin güvenebileceği bir şirket. Wall Street’e derinlemesine kök salmış bir şirket. Kurucularımız Mayflower ile gelip Stratton Oakmont ismini boktan kayaya tırnaklarıyla kazımışlardı. Anladınız mı?

 Yapacağımız şey şu. Öncelikle Disney, AT&T IBM, değerli pay senetleriyle yakından ilgileneceğiz. Bu şirketlerdeki insanlar sızlanır. Onları kandırdığımızda, ellerine ne var ne yok alırız. Borsa dışı piyasalar, angarya hisseleri. Para kazanacağımız yerler. 50% komisyon var. Böyle bir durumda para kazanmanın anahtarı yapılanma öncesi pozisyonunu almaktır. Zira konuyu Wall Street gazetesinde okuduğunda iş işten geçmiştir. Siz bekleyin. Bekleyin. İlk konuşan kaybeder.  Üzgünüm, aradığınız için teşekkürler.

Bunu gerçekten düşünmem gerek.  Eşimle konuşmalıyım.  Sizi sonra arasam olur mu?

 Bilmiyorlar değil mi?

Düşünmeleri gerekiyor. Eşleriyle ya da diş perisiyle falan konuşurlar. Asıl mesele şu ki, ne söyledikleri hiç önemli değil. İtiraz etmelerinin tek sebebi size güvenmemeleri. Hem size neden güvensinler ki?

 Yani, şu halinize bir bakın. Bir avuç ahlaksız satışçılarsınız değil mi?

Alınacak hisseler olarak Bu dünyada bildiğim bir şey varsa o da havayolu şirketleridir. (Bizdede otobüs şirketleri Kushon Havayolları geleceğin havayolu şirketidir.

Önemli olan şu ki aklınızda tutmanız gereken şey yerin kulağı vardır. İnsanlar bir araya gelirler ve dedikodusunu yaparlar. – Güzel bir noktaya değindin. – Duymak istemeyeceğimiz şey ise onların bir araya gelip “bizimle eğlendiler” demeleri.

- Stratton’ın adını lekeleyecektir.

“MOBY DİCK” Beyaz Balina ( 1956) Film
THE CORPORATİON-Şirket (2003)
BOWLİNG FOR COLUMBİNE/ Benim Cici Silahım (2002)
INSİDE JOB (2010)
KIYI BANKACILIĞI
PARA OYUNLARI ile BANKALARIN İFLASI YAKLAŞIRKEN
ÖZEL SİGORTA-YENİ PARA-EMEKLİLİK HAYALİ-BATIŞ HİKAYESİ
PETROL PARA VE GÜÇ ÇATIŞMASININ EPİK (Destansı) ÖYKÜSÜ

 

ŞEYTANIN GÖR DEDİĞİ: “ENRON”LAR


Riva ŞALHON B YÜZÜ-
29 Ocak 2014/Şalom Gazetesi

Başlık, Çetin Altan’ın köşesinin ismidir yıllardır. Meğer Barış Manço’nun da Dıral Dede’nin Düdüğü adlı şarkısında geçermiş aynı söz.

“Aç gözünü daha vakit erken gör şeytanın gör dediğini / Bir kulak ver de dinle sağır sultanın duyduğunu / Sen öyle devekuşu gibi şaşkın şaşkın bakınırsan / Bir gün elbet duyarsın Dıral Dede’nin Düdüğünü.”

Bugünkü yazı, göz önünde olduğu halde gizli olduğu sanılan bilgilerle ilgili olduğuna göre başlığı ödünç aldım. Zira şeytanın gör dediği, başkalarının göremediği, farkına varamadığı incelikleri ve gerçekleri yakalamak anlamında kullanılıyor dilimizde.

İlk önce klasik anlamdaki istihbarattan bahsedelim. İstihbarat, bilmece çözmeyi gerektirir. Yani, gizlenmekte olan ve yetersiz olan bilgilerin açığa çıkarılmasını, elde edilen ipuçları ile daha büyük bilgilere ulaşmayı hedefler. Hâlbuki günümüzde çoğu durum, fazlaca önümüze yığılmış bilgi içinden deneyim ve sezgi yeteneği ile açıklığa kavuşabiliyor. Gizliden daha çok bilgi fazlası var. Ancak bu bilgi yığınlarından anlam çıkartmak imkânsız. Bu durumda daha fazla istihbaratçıya değil daha fazla deli dahiye ihtiyaç doğuyor. Örneğin Enron Elektrik şirketinin sahibi 2001 yılında hissedarlarını ve çalışanlarını fena halde dolandırdığı gerekçesi ile yargılandı, ancak ortada tam olarak gizlenmiş bir bilgi yoktu, hatta 3000 adet yan şirketle yaptığı sözleşmelerin hepsinin binden fazla sayfadan oluşan dökümanları vardı. Finansal piyasalar Enron vakasını daha ciddiye alsaydı, belki de 2008 krizi hiç olmayacaktı.

Bir bilmece eklenen yeni bilgiyle daha basit hale gelir ancak günümüzdeki muammalar, bilgi fazlalığından içinden çıkılmaz hale geliyor. Yani eksperlerin iş alanları ile ilgili verdiği karmaşık açıklamalar bizim iyiliğimiz içindir inanışı artık geçersiz. O açıklamaların hangi yönde kullanılacağına karar verirken artık kimse sorumluluk almak istemiyor. Örneğin bankalar binlerce analiz sunuyor, ama bu durumda en doğrusu bilmem ne para birimine veya bilmem ne temalı sektörlere yönelmektir demiyor. Hâlbuki eskiden analizler bu kadar göz önünde değilken bilmeceler basitti. Aynı şekilde kanser gibi artık öntanı yapılabilen ve üremesi olası görülen hastalıklarda eskiden olduğundan daha fazla bilgiye sahipken bile muamma çözülemiyor, hastanın tedavisinde ne yol izlenmesi bilginin artması ile kesinleşmiyor.

Kısaca demek istediğim şu: Artık çarpıtma göz önünde de yapılabiliyor. İstihbarat yaparak bilgiye ulaşmaya çalışmanın devri geçti.İstihbarat servislerinin de bu konuda daha uyanık olması ve ajan sayılarını arttırmak yerine bilgileri doğru değerlendirebilen vatansever, vizyon sahibi, biraz da ortalama zekanın üzerinde yeni bir insan profiline yönlenme zamanıdır… Her sektör, gelişmelerin hızına ayak uydurmalıdır.

****************

DİE VİERTE MACHT/ Dördüncü Kuvvet (2012)
ENRON: THE SMARTEST GUYS İN THE ROOM (2005) “Piyasanın Uyanıkları”

PARANOİA / Paranoya (2013)


İnsanlığın Başbelası Olan İletişim ve Teknolojisi

Bahaneler üretmeyeceğim.  Bunların olmasını ben istedim.  Hepsini hem de.  Ve bunları yapabilmek için başka birine dönüşmem gerekti.  Daha fazlasını istedim.. 

Bizler geleceği bizden çalınan nesle aitiz.

Ailelerimizin inandıkları Refah Gelecek Rüyası, kendi zenginlikleri için,  yalan söyleyen, düzenbazlık yapan ve dolandıran kişiler tarafından yok edildi. 

Eskiden iyi notlar aldığınızda, doğru okula girebilir ve doğru işe sahip olabilirdiniz. 

15 yıllık zorlu bir çalışma hayatından sonra,  kendinize ait bir odanız olabilir.  Ama o dünya geride kaldı. 

İnsanlar istedikleriniz konusunda her zaman dikkatli olmanız gerektiğini söyler.  Onlara hiçbir zaman inanmadım. 

Bana nehrin karşısındaki ışıklar her zaman daha parlak geldi.

Yönetmen: Robert Luketic
Ülke: ABD, Fransa
Tür: Dram | Gerilim
Vizyon Tarihi: 18 Ekim 2013 (Türkiye)
Süre: 106 dakika
Dil: İngilizce
Senaryo: Jason Dean Hall, Barry L. Levy, Joseph Finder
Müzik: Junkie XL
Görüntü Yönetmeni: David Tattersall
Yapımcı: William S. Beasley, Jason Beckman, Jason Colodne
Oyuncular:    Liam Hemsworth ,Gary Oldman, Amber Heard,    Harrison Ford ,   Lucas Till

Özet

Adam Cassidy uzun zamandır bir parçası olduğu Wyatt isimli önemli bir telekomünikasyon şirketinde iyi bir kariyere sahip olmak için var gücüyle ve büyük bir hırsla çalışmaktadır. Ancak anlık bir dikkatsizliğinden kaynaklanan ufacık bir hataya sebep olması şirketin önemli miktarda para kaybetmesine neden olur. Bu nedenle de patronu Nicholas Wyatt’ı bir hayli zor bir durumda bırakır. Bu hatayı telafi etmesi ise ilginç bir görevle mümkün olacaktır. Jack Goddard’ın yönettiği rakip firmaya transfer olup, Wyatt için muhbirlik yapması gerekecektir. Varlıklı bir adam olmanın ve lüks arabalara sahip olmanın hayallerini kuran Adam, acımasız ve iki yüzlü piyasanın maşalarından biridir.

Legally Blonde ve 21 filmlerinin yönetmenliğini yapan Robert Luketic’in imzasını taşıyan filmin başrollerinde usta oyuncular Harrison Ford, Gary Oldman ve genç yıldız Liam Hemsworth bulunuyor.

Filmden

Yapabileceğimiz her şeyi yaptık. Gezegendeki en iyi teknoloji şirketlerinden biri olan, Wyatt Şirketi için çalışıyoruz. Bizi işe aldıklarında, dünyayı ele geçireceğiz sanmıştık.Altı yıl içinde, hala küçücük odalarda, girdiğimiz zamanki maaşlara sıkışıp kalmış olarak  patronlarımızın bize prim vermelerini bekliyorduk. Yeterince bekledik. Artık bizim sıramız. Kendimizi gösterme zamanımız geldi.

Şimdi, bu oyunu oynamanın iki yolu var.

Sen köpek misin yoksa at mı?

 At, korkuyla hareket eder. Kamçıdan kaçmaya çalışır. Buradaki kamçı, dolandırıcılık suçu.

- O bir köpek.

- Köpek ise açlıkla hareket eder. O sıradaki yemeğini, tavşanını kovalıyor.

Eğer onu ikna edebilirsen, onun gibisindir, onunla aynı inançları paylaşırsan, sana güvenmesini sağlar.

Küçücük bir adam sadece bir iğneyle tüm imparatorluğu ipe diziyor.

Picasso ne demiş biliyor musun?

 “İyi sanatçılar kopya çeker. Mükemmel sanatçılar ise çalarlar.”Dünyada artık orjinal bir şey kalmadı, Adam. Hepimiz birinden bir şeyler çalıyoruz.

Korkarım ki sosyal ağ olarak X Modeli için çok para kaybettiniz. Fakat askeri uygulamalar için bu cihaz biçilmiş kaftan. Hepinize bu sabah 3DPS ile kodlanmış e-mail ile bir nevi sizi tanımlayan veriler gönderdim. Bir kişi dışında, bu odadaki herkese e-mail gönderdim. Dost ateşi ile ölmek, savaşların acımasız gerçeklerinden biri. 3DPS, GPS’ten daha etkili ve kendi ekseninde çalışabiliyor. Bu ürün sivillere çok ağır gelirken, 12 parça eklemek, askerler için hiçbir şey demek. Böylelikle hangimizin telefonunun hangi katta olduğunu görebilirsiniz?

 Evet. Çünkü savaşın ortasındayken, düşmanı öldürmenizde fark yaratabilir. Veya kendi ölümünüze neden olabilir. X Modeli az önce onun hayatını kurtardı.

Facebook gibi bir yerden buldum. Özel hayat için çok fazla. Özel hayat. Tamamen efsane, öyle bir şey yok.

Bazı şeylerde başarılı olduğunda bazı şeyler üzerinde biraz kontrolün olduğunu sanırsın, fakat aksilikler herkesi bulur.

Hücresel cihazının pilini çıkarmak isteyebilirsin. Ne?

 Onların sen telefon görüşmesi yaptığında seni dinleyemeyeceklerini mi sandın?

Ben yokum. Yoksun ha?

 Sadece ben sana yoksun dediğimde yoksun, evlat. Şu anda bana aitsin. Görüyor musun?

 Herkese sahip olabilirim.

Hiçbir şeyin olmadığını düşün, sadece cep telefonun yanında. Cüzdan yok, anahtar yok. Dijital cüzdan gibi. Ehliyetin o olacak, kredi kartın o olacak, ve daha birçok şey o olacak. Çok ince. Katlanabilir, ortamdaki herhangi bir enerji kaynağından şarj olabilen bataryaya sahip olacak. Nerede olduğunu, kimlerle olduğunu bilecek. Önceliklerini belirleyecek, harcamalarını, sağlık durumunu ve günlük listeni belirleyebilecek. Kim olduğunu bilecek. Ve bunların hepsi bizim. Sizce insanlar kişisel bilgilerinin tek bir çatı altında toplanmasını isteyecekler mi?

 Önemli olan tek bir çatı altında değil, Adam. Evinin sıcaklığı hissinin altında toplamak. Bugünlerde insanlar kendinden geçmişler, kim olduklarından bihaberler. Ama biz kim olduğumuzu bileceğiz. Biz onları, kendilerinden daha iyi tanıyacağız.

Bu insanlar heryerdeler. Evinizin heryerine kamera koyuyorlar.

BİR ZAMANLAR HIRSIZ OLAN, HER ZAMAN HIRSIZDIR.

Nereden başlayacaksın?

 Başlarda bunun olmayacağını sanmıştım. Wyatt elemanlarını bana satmak yerine, öldürmeyi tercih eder. Sen de doymak bilmeyen hırsın yüzünden buraya geldin. Her şeyi kaydettik. Her konuşmayı, sen ve Wyatt arasında her cümleyi kaydettik. Nick’e şirketindeki çoğunluk hisselerini bana satmasını söyleyeceksin ya da çevirdiğiniz dolapların hepsi FBI’a gidecek. Beni kullandın. Evet. Yarın bu saatlerde Sutton Kulübü’nde olacaksınız. Sen, Nick ve ben. Başka kimse olmayacak. Ne avukat, ne yardımcı. Hiç kimse. Bırakın çıksın! Çok büyük hata yaptın.

Asıl soru şu ki biz bu konuda ne yapacağız?

 Onların bana öğrettiklerini yapacağım inşa ettiklerini ben yıkacağım.

Olabilenin en iyisini yapacağım. Sadece onun işlemcisinin çalışması gerek.

- Kimsiniz?

 - Bay Goddard?

 Kimsiniz?

 E-maillerinizi okuduktan sonra silmelisiniz.Hepinize bu sabah 3DPS ile kodlanmış e-mail ile bir nevi sizi tanımlayan veriler gönderdim.

Birileri her zaman dinliyor (Arada bir gelen mesajlar dinlemenin habercisi olduğunu anlamadın mı?)

ENRON: THE SMARTEST GUYS İN THE ROOM (2005) “Piyasanın Uyanıkları”


Enron’un batışı gibi olaylar bizde olmaz demeden,
Ülkemizde bunun benzeri olur mu diye,  unutulmuş belgeseli tekrar izleyip,
“Piyasaya göre fiyatlandırma” nın acı sonucu ve faizin karabatağını görün.
Tarih tekerrürden ibarettir.
“Tarihte her ne olmuş ise, öyle olması gerektiği için olmuştur.”
( KARL MARX )

Yönetmen: Alex Gibney            

Ülke: ABD

Tür: Belgesel

Vizyon Tarihi:22 Nisan 2005 (ABD)

Süre:110 dakika

Dil: İngilizce

Senaryo: Peter Elkind, Alex Gibney, Bethany McLean 

Müzik: Matthew Hauser            

Görüntü Yönetmeni: Maryse Alberti   

Yapımcı: Jennie Amias, Mark Cuban, Alison Ellwood   

Firma: Jigsaw Productions | 2929 Productions | HDNet Films

Oyuncular:    John Beard, Tim Belden, Barbara Boxer,  George W. Bush,    Jim Chanos

Çeviren:  thiefpliskin:  

Özet

Amerika Birleşik Devletleri’nde “11 Eylül” saldırılarından sonra finans alanında ikinci bir şok ülkenin en büyük enerji şirketlerinden Enron’un ülkeyi sarsan iflasının yarattığı sonuçlarla yaşandı. Enron’un ortaya çıkardığı etki ve sonuçlar sayesinde aslında pek çok şeyin geç de olsa farkına varılmış oldu. Yıkılmaz ve sarsılmaz zannedilen pek çok Amerikan değer ve kültürü, sadece bir şirketin, “Enron”un, ancak tarih kayıtlarına geçecek tür ve büyüklükteki iflas talebiyle sarsılmaya başladı. “11 Eylül” sonrası dönem düşünülecek olduğunda bu durum, çok yeni bir şey olmamasına karşın Amerika için alışık olan bir durum değildi.

Fortune dergisi yazarlarından Bethany Mclean ve Peter Elkind’ in aynı adlı kitabından uyarlanmış olan film Enron’ u bir insanlık trajedisi odaklı inceliyor.

Belgesel Metni

Orada ne inşa ediyorlar?

Lanet olasıca  orada ne inşa ediyorlar?

Aktiflerini 10 milyar dolardan 65 milyar dolara çıkarmak Enron’un 16 yıIını almıştı.

24 gün içerisinde iflas ettiler.

Lanet olasıca orada ne inşa ediyor?

Bu şirket o kadar çabuk çöktü ki. İflasın eşiğine birkaç haftada geldi. Olay dev bir skandalın tüm yapıtaşlarını bünyesinde barındırıyordu. Bizden bir şeyler saklıyordu.

Enron un ölümcül bir kusuru varsa o da kendini beğenmişlik, kibir, hoşgörüsüzlük ve açgözlülüktü.

Para pek çoğunun gözünü o kadar kör etmişti ki kendi filikalarını batırdıklarını Fark etmediler. Bilmeye hakkımız var. O kadar aç gözlü hale geldiler ki er ya da geç o uçurumdan aşağı saatte 120 km hızla uçmaya mahkumdular. Bu kadar uzun süre yanlarına kar kalması şaşkınlık verici.

Gerçekte Enron, iskambil kağıtlarından yapıIma bir evdi.

Bizim bilmediğimiz şey bu kağıttan evin benzin havuzu üstüne inşa edilmiş olduğuydu.

Her türlü pazarlama hilesini kullandılar.

Komiteyi sessizliğe davet ediyorum. Bu dava, Amerika nın en büyük kurumsal iflasını konu alıyor. Sorunumuz şu; burada ne oldu, bundan kim sorumlu ve bir daha olmaması için neler yapabiliriz. Enron un öyküsünün ilginç tarafı, insanların bunu rakamlara ve karmaşık piyasa işlemlerine ilişkin olarak algılaması. Aslında, bu insanlar hakkındaki gerçek bir trajedinin öyküsü. John C. Baxter, saat sabah 2:23 te Sugar Land polisi John C. Baxter ı arabasının içinde, başından vurulmuş olarak buldu. Yanında bir intihar mektubu vardı.

Efendim; bunun Enron un iflası ile bir ilgisi olduğuna dair bir belirti var mı?

  Kendisinin bir Enron çalışanı, biliyoruz ama neden intihar ettiğine dair bir delil bulamadık. Bay Skilling, Cliff Baxter ın intiharı gibi üzücü bir olaya değinmeme izin verin. İIk ifadenizde onun en yakın arkadaşınız olduğundan söz etmiştiniz.

ÖIümünden önce, çok sık konuştunuz mu?

  Evet. Enron ile bir ilgisi var mıydı?

  Evet. Cliff i tanıyan kimseler, son zamanlarında, olanlardan ötürü çok üzgün olduğunu fark etmemişti. Cliff evime geldi ve “Bize çocuk istismarcısı” diyorlar dedi. Bize vurdukları damgadan asla kurtulamayacağımızı söyledi. Ama Bay Skilling siz buna inanmıyorsunuz.

Neye inanmıyorum?

  Medya ve herkesin, Cliff Baxter a, size ve yönetim kurulundaki diğer herkese, itham ettiklerinde gerçek payı olduğuna inanmıyorsunuz. Bugün, burada bize söyledikleriniz bu yönde. İnanmıyorum… Enron da çalıştığım süre boyunca hissedarların çıkarlarına aykırı hiçbir şey yapmadım.

Sonuçta Enron un çöküşünün sorumlusu kimdi?

  Daha bir kaç sene önce, Enron ülkenin piyasa değeri en büyük yedinci şirketiydi ve değeri neredeyse 70 milyar dolardı. Uzmanlar şirketi yeni iş modelinin simgesi olarak övüyorlardı. Amerika nın en iyi pazarlama uzmanlarının çalıştığı bu yer, enerji alanında geleceği şekillendiriyordu. Ken Lay ve Jeff Skilling, kendilerine herbirinin özel merdiveni olan Iüks birer kamara inşa etmişlerdi.

Onlara ” piyasanın uyanıkları “ deniyordu.
Asla batmayacak kudretli geminin kaptanlarıydılar.

Titanic, kaptanıyla beraber batmıştı. Enron da ise bana öyle geliyor ki kaptan kendine ve yakın çevresine ikramiye verip, kendisini ve üst düzey kişileri filikaya bindirip; kalanlara “Her şey düzelecek. ” demiş. Skilling gibi, Ken Lay de yanlış bir şey yapmadığını söyledi. Çok kısa yorumunuzu alabilir miyiz?

  [CNN den geliyoruz. Teşekkürler.]

Bu sabah olmaz. Mali meselelerin ötesinde, siyasal bir komplodan kuşkulananlar oldu. Enron, George W. Bush un ilk başkanlık seçimleri kampanyasındaki en büyük kurumsal katıIımcıydı.Bu siyasal bir mesele değil, iş dünyası ile alakalı. Enron, Washington daki pek çok kişiye katkıda bulundu. Eğer yönetimden yardımistemişlerse, bu yardımı alamamışlar demektir. Yardım edilmeyecek demek, Bay Lay ile aramda hiçbir siyasi ilişki yok demektir.

George W. Bush un Ken Lay den ” Kenny Boy ” diye bahsetmesine ne diyeceksiniz?

  Bu kocamın lakabı. Başkan, bir yerden duyuş olmalı. Yani Başkanın kendi bulduğu bir şey değil?

  Kesinlike değil. Yayınlanan raporlara göre, geçtiğimiz dört yıIda kocanız, Enron dan hizmetleri için hisse senedi olarak 300 milyon dolarlık tazminat almış.

Ne oldu bu paraya?

  Battı. Hepsi battı. Geriye hiçbir şey kalmadı. Bunlar, Enron dan elde ettiğimiz lime lime olmuş deliller. Önceki birkaç ay içerisinde, içeriden öğrenenlerin ticari ile 1 milyar dolarlık hisse senedini elden çıkarttıklarını belirledik.

66 milyon dolar değerindeki hisse senedini tahvile çevirttiniz mi?

  Bilmiyorum. Kayıtlar yanımda değil. Böyle bir şey yaptığınızı öğrenmek sizi şaşırtır mıydı?

  Hayır. Şaşırtmazdı. Bay Fastow un Enron da sadece 30 milyon dolarlık hissesi vardı ama yan anlaşmalardan 30 milyon daha aldı. Ne kadar kar ettikleri ve şirketin görünümünün ne kadar yapay olduğu anlaşıIdığında Lay, Skilling ve Fastow a yönelik bir öfke baş gösterdi.

Enron un belgeleri ortadan kaldırması daha fazla soru doğurdu. Yok edilen dökümanlarda ne saklıydı?
20 bin kişi işinden olmuştu.

2 milyar dolarlık emeklilik fonu buharlaşmıştı.

Enron bir kaç kötü adamın eseri mi; yoksa Amerikan rüyasının karanlık tarafı mıydı?

  Lay oldukça mütevazi bir kökenden gelerek Enron hikayesine dahil olmuştu. Babam Baptist bir Protestan rahibiydi ve bu işine ben çok küçükken, muhtemelen iki veya üç yaşımdayken atanmıştı. Ken Lay Baptist rahibin oğlu ve yoksul bir çocuktu. Ayrıca küçükken birçok işte çalıştı. İlerde her şeyin daha iyi olacağına dair inancı tamdı ve bunu yürekten istiyordu. Servet kazanma aşkıyla yanıp tutuşuyordu. Bir gün, bir traktörün üstüne oturup iş dünyasını ve her şeyin kendisi ve ailesi için ne kadar farklı olduğunu hayal ettiğini anlatmıştı.

Lay iktisat dalında doktora yaptı ve deregülasyon havarilerinden bir oldu. Bu alanda birçoklarından öndeydi. Devlet kontrolünden bağımsız hale gelmiş enerji piyasalarını ve özellikle ağır denetim altındaki doğal gaz endüstrisini düşünüyordu. Bunu değiştirmek için Washington a baskı uyguladı.

Lay; Washington da, iş adamlarını devletin kural ve düzenlemelerinden kurtaracak yeni akımın taraftarlarından oldu. Sorunumuzun çözümü devlet değil. Devlet sorunun ta kendisi. Kısa zamanda, geniş tabanlı ve çarpıcı ekonomik başarılara ulaşmış toplumlar; zengin doğal kaynaklara ve yüksek nüfusa sahip, sıkı denetimin olduğu toplumlar değil; piyasanın sihrine inanmaya istekli olanlardır.

Deregulationi: devlet denetimini kaldırma, hükümet kontrolünden çıkarma, bir şeyi devlet denetiminden çıkarma süreci

Deregülasyonun sihirli gücü, Ken Lay i 1985 yıIında Enron u kurmaya itti. Doğal gaz boru hattı şirketlerini birleştirerek, devletin gaz fiyatlarını piyasaların iniş çıkışlarına göre dalgalanmaya bırakma kararından Enron un yararlanabileceğini düşünmüştü. Ken Lay in deregülasyona bakış açısının temelinde, hayal ettiği kadar parayı kazanabileceği düşüncesi yatıyordu. Bu konuda yalnız değildi.

Birkaç Teksas Iı petrolcü, devleti enerji işinin dışına nasıI atacaklarını düşünüyordu. Sanırım birbirlerini anlıyorlardı. Bu, çıngıraklı yılanla engerek yıIanı arasındaki profesyonel nezaketti. Lay, Baba Bush a yakındı. Ama Teksas valisi iken George W. Bush da Ken Lay için seve seve telefon ederdi. Bunun bir örneği daha yoktu.Amerikan tarihinde ilk kez bir başkanın ailesi, tek bir şikete bu derece yakınlık gösteriyordu. Enron yöneticilerinden Rich Kinder şirketten ayrıIırken Lay ona görüntülü bir hoşça kal mesajı hazırladı. Rich, Enron dan ayrıIışın dolayısıyla bir çift laf etmem istendi. Sana “Teksas tan ayrıIma! ” diyeceğim. Rich, Bush ailesi için harikalar yarattın. George a senden daha fazla destek vermiş birisi olduğunu sanmıyorum. Hayatımızın bu döneminde Barbara ve benim için en önemli şey bu. Ailen ve arkadaşların.

Başından beri Baba George Bush devletin Enron Internatonal a milyarlarca dolar yardımda bulunmasını sağlamıştı ve Lay i deregülasyonun büyükelçisi ilan etmişti.

Enron herkese karşı dürüst olan bi şirkettir. İnsanların Enron ile girdikleri ilişkide kendilerine olabilecek en dürüst şekilde davranıIdığını hissetmelerini istiyoruz. Kendini daima ahlaki doğruluk kisvesi altına gizledi. Ama bu ilk dönmelerde samimiyetini sınayacak bir olay yaşandı. Valhalla Skandalı olarak da bilinen Enron un petrol skandalı.

Arthur Anderson da çalışırken, Enron Oil adındaki bir şirketteki araştırmaya dahil oldunuz mu?

  Evet. Dahil oldum. 1987 de iki alım satım işlemcisinin zimmetlerine para geçirmiş olduğu yönünde bir hadise yaşanmıştı. 1987 yıIında Enron un en iyi iki alım satım işlemcisi, petrol fiyatlarının yükselişi ve düşüşü konusunda Enron üstünden spekülasyona girişmişlerdi. Petrol ticareti kumardan farksızdır. Bazen kazanır, bazen kaybedersin. Ama Enron Oil sürekli kazanıyormuş gibi görünüyordu ve bu Ken Lay i memnun ediyordu. Ken Lay e piyasadaki bu riskleri açıklmaya çalıştım. Yatırımının on katını.. kaybedebileceğini belirttim. Deneyimli işlemci Mike Muckleroy, Enron Oilin istikrarlı yüksek karından şüphelendi. Bu petrol işinde kimsenin akıI sır erdiremediği karlar döner ve doğrusu Ken Lay in üst düzey yöneticileri bile bu durumu sorgular hale geldi. Bu kadar paranın yasal yollardan elde edilemeyeceğini söylüyorlardı.

Ortalıkta tuhaf bir şeyler dönüyor olmalıydı.

Gerçekten de ortalıkta tuhaf bir şeyler dönüyordu.

İIk işaret; isimsiz bir ihbar ile şirket başkanı Louis Borget in; şirket hesaplarından 3 milyon dolarlık fonu kişisel hesaplarına geçirdiği ile ilgili olarak geldi. Sahte defterler ve offshore hesaplardan; şirketin mali işler sorumlusu Tom Mastroeni den kimsenin kim olduğunu öğrenemediği gizemli Lübnanlı spekülatör M. Yass a uzanan bir iz ortaya çıktı.

Sizce bu kimin ismiydi?

Benim kıçım anlamındaydı aslında. M Smart ise Maxwell Smart idi. Demek istediğim bu adamlar oyun oynuyordu. Borget and Mastroeni Houston a çağrıIdı. İIk olarak üstünde oynanmış hesapları Enron a gösterdiler. Ardından şirket karını cebe indirdiklerini itiraf ettiler. Bunlar Enron yönetim kurulunun dikkatine sunuldu. Hesapları incelemek üzere denetçiler getirtildi. Yönetim kurulu toplantısında, denetçiler Lay e Borget ve işlemcilerin günlük ticari kayıtları yok ederek kazançlar üstünde manipülasyon yaptıklarını ve muhtemelen alım satım limitlerinin üstünde işlem gerçekleştirdiklerini söylediler. Ertesi gün Lay in olayların gidişatını değiştirmeme yönünde bir karar aldığını öğrendik. Gösterdiği gerekçe ise bunun şirketteki tek para kazanan bölüm olduğuydu. Altın yumurtalayan tavuğu kesmek istemedi. İşlemciler kovulmadıkları gibi kınama cezası da almadılar. Onun yerine Enron Borget a şöyle bir mesaj gönderdi: ” Bize milyonlar kazandıraya devam et. “Enron un yüklendiği risklere yönelik tedbir almak yerine; Lay işlemcileri daha da yüksek risk almaları için cesaretlendiriyordu.

Sonra talih onlardan yüzünü çevirdi. İki ay sonra, panik içinde beni aradılar ve son beş günde 90 milyon dolar içeri girmişlerdi. Yapabileceğimiz şey, kime karşı kaybettiğimizi bulmaya çalışmaktı. Muckleroy New York a kalkan ilk uçağa atladı. Mastroeni de bir hesap takımı daha olduğunu biliyordu ve onları almak için ne gerekiyorsa yapacaktı. Tom karşısına dikildim. Ona iki şey olabileceğini söyledim. Bunlardan birisi bir Alman silah tüccarı olan Borget in kazıkladığı ticari ortaklarından biri onu öldürecekti ya da ben. Nereye giderse gitsin er geç onu bulacağımı söyledim. Mastroeni ertesi gün gerçek defterlerle çıkageldi. İşlemciler Enron un tüm rezervleri karşıIığında risk üstlenmiş ve kaybetmişlerdi. Muckleroy hızlı davranarak piyasaya blöf yaptı ve şirketi kurtardı. Valhalla olayından sonra Ken Lay, işlemcilerin üstlendiği riskden dolayı şok olduğunu söyleyecekti. Oysa alınan riskleri başından beri biliyordu. İşlemcilerin faaliyetleri ile ilgili onu uyaran raporları görmüştü. Enron un çöküşünden beri Ken Lay bilmediği şeylerden ötürü sorulu tutulamayacağını söylüyor. Valhalla da söylediklerine benziyor.

Bunları bilmediğine inanıyor musunuz?

  Sadece Valhalla için konuşabilirim. Başından beri biliyordu. Çünkü ona söylemiştim. Denetçiler, Bay Ken Lay e başına buyruk iki işlemcinin işten çıkarıIması yönünde rapor verdiler. Raporu okuyan Lay, ona bu kadar para kazandıran iki adamını kovarsa ne kaybedeceğini hesapladı. Benim kararım, bu adamın kazançlarını ahlaki değerlerin önünde tuttuğu yönündedir. Mastroeni mahkum oldu ama cezası tecil edildi. Borget dolandırıcıIıktan bir yıI hapis yattı. En büyük para makinesi parmaklıkların ardına düşen Ken Lay kendine şunu sordu:

Kim Enron a en çok parayı kazandırabilir?

  Her yıI, her hafta, her gün yeni fikirler üretmek zorundasınız. Ken Lay, Jeff Skilling e baktığında gelecekte doğal gaz işletmeciliğinin nasıI olması gerektiğinin cevaplarını barındıran adamı gördü. Ken Lay vizyon sahibi bir adamdı ve büyük fikirleri olan diğer vizyonerleri severdi.

 Jeff Skilling hepsinden büyük fikirlere sahipti. Jeff Skilling ‘ in en büyük fikri enerji iletiminin yeni bir yolunu bulmaktı. Bir doğal gaz boru hattının fiziksel akışına bağIı kalmak yerine Enron, doğal gaz piyasası için bir borsaya dönüşecekti. Adeta büyülü bir fikirdi bu. Enerjiyi hisse senedi ve tahviller gibi alım satımı yapılabilir bir mali araca çevirecekti. İyi fikrimiz buydu.

1992 yıIında bu güzel fikri kullanarak Kuzey Amerika daki en büyük doğal gaz tedarikçisi haline geldik. Jeff bir peygamber gibiydi. Ortaya çıktı ve dışarıda koskoca yeni bir dünya olduğunu gösterdi. “Boru hatlarını döşemek ve onlara gaz pompalamak gibi işleri boşverin gitsin. ” dedi. ” Tüm endüstriyi baştan yaratabiliriz. ” Vinson & Elkins den gelen, Amanda Martin adlı avukat, Jeff Skilling in işe ve yakın çevresine aldığı ilk yöneticilerden oldu. Heyecanımız ortadaydı. Orada olmaktan ne kadar gurur duyduğumuzu tahmin edemezsiniz. Aklımızı kullanırsak her şeyi başarabileceğimizi telkin eden bir liderimiz vardı. Sonuçta para kazanmaya başlamıştık. Bu da bizi büyük şeylerin beklediğini onaylıyordu. Skilling endüstriyi yeniden baştan inşa etmenin ve işe yeniden başlamanın yarattığı fırsatları görmüştü. Enron a girmeden önce öne sürdüğü bir koşul vardı ki o da ” piyasa göre fiyatlandırma ” denilen bir muhasebe ilkesini kullanmasına izin verilmesiydi. Arthur Andersen imzaladı ve SEC onayladı. İçeri girip ” Burada neler oluyor?  ” dediğimi hatırlıyorum. Herkes çok heyecanlıydı ve sonra şampanya geldi. ” Piyasaya göre fiyatlandırma “kalemini kullanmamıza izin verilmişti. Bunu dünmüş gibi hatırlıyorum. Enron un sonunu hazırlayan en büyük adımlardan biri böyle atıImış oldu. ” Piyasaya göre fiyatlandırma ” ile Enron; anlaşmaların gelecekteki potansiyel karlarını, imzalandıkları gün deftere geçirebilecekti. Gerçekte şirketin kasasına giren paranın miktarı ne kadar az olursa olsun, Enron karını dış dünyaya dilediği rakamlarla açıklıyordu. Oldukça öznel ve tabii manipülasyona müsait. 10 yıI sonra bu santralden, klovatı bu kadar dolara elektrik satacağız diyorlardı. Bunu yapabileceklerini kanıtlamanın hiçbir yolu yoktu.

Selam Reg. Günaydın. NasıIsın?

  Sonunda harikayım. Sizi görmek çok güzel. Jeff. Seni görmek de. Todd otur Iütfen.

Bunun üstünde çok çalıştık ve değer düşüren kalemleri çekip çıkardık. Bulduklarımıza bir göz at. Geliştirme…

Geçen sene 20 milyon dolar kazanmışız, bence bu sene 120 milyon kazanabiliriz.

Geçen sene ticari işlemlerden 10 milyon dolar kazanmışız. Bence bu sene 64 milyon yaparız bu rakamı. İşin sırrı burada. ” Piyasaya göre fiyatlandırma ” dan benim ” Gelecekteki Kuramsal Değer ” dediğim muhasebeleştirme yöntemine geçeceğiz. Bunu yaparsak hasılata çuvalla para ekleyebiliriz. Jeff bu muhteşem! Kulağa harika geliyor. Oh Jeff. Teşekkür ederim. Kendini aştın. Çok çok yükseleceksin dostum. Günün birinde şirket başkanı bile olabilirsin. Gerçekten mi?

  Evet! Fikrin herşey olduğuna inanıyordu. Ona göre, bir fikir ürettiğinizde, bundan hemen kar elde etmeye başlamalıydınız Aksi takdirde küçük adamlar fikrinizi çalar ve onlar bu işten karlı çıkarlardı. Jeff Skilling Harvard İşletme Okulu na başvurduğunda bir profesör ona akıllı olup olmadığını sormuş.

” Bok gibi akıllıyım. “diyerek cevaplamış. En sevdiği kitaplardan birisi, insan doğasının genlerimizi aktarırken nasıI açgözlü ve rekabetçi bir yol izlediğini anlatan ” Bencillik Geni “idi. Enron da Skilling güçIünün hayatta kalmasını sağlayan temel iç güdüleri serbest bırakıyordu.Dünyanın işleyişi ile ilgili oldukça Darwinci bir bakış açısı vardı. Enron daki ilk günlerinde insanları motive decek tek şeyin para olduğunu söylemişti.

Skilling in dünya görüşü, Enron un iş yapma biçimini etkiler olmuştu.
Performans Gözden Geçirme Komitesi isimli bir sistem kurdu.
İnsanlara birden beşe kadar not veriyordu. Çalışanların % 10 u beş alıyordu ve bunların kovulması gerekiyordu.
O andan itibaren sistem “Yüksel ya da Defol “ olarak bilinmeye başlandı.

Şahsen ” PGC ” nin şirket olarak yürüttüğümüz en önemli işlem olduğuna eminim. Sırf diğer çalışanlar onları değerlendirdiklerini görüp, tatmin olsunlar diye her sene çalışanlarının % 15 ini işten atan bir şirket daha duymadım. Bu grup tarafından değerlendirildiğinizde, Ken den ve benden şirketin hedefleri hakkında bilgi Imış oluyor ve buna uyup uymadığınızı öğreniyorsunuz. Çok merhametsiz bir süreçti.

25 yaşında birisinin değerlendirmede iyi çıkmaya çalışması ve karşıIığında 5 milyon dolar ikramiye alması. Kurumsal olarak pek sık görülen bir olgu değil. Çok zorlu ve saldırgan bir kültürümüz var. Enron da kimse işlemcilerden daha saldırgan değildi. Tazminatımı konuşmak üzere patronun bürosuna gidiyordum ve alacağım parayı iki katına çıkartmak için birisini gırtlağına basmam gerektiğini söyleseler, ben iki ayağımla birden basardım. İnsanlar aynen böyleydi. Alım satım tarafında, en büyük ve en pis şirket olmak zorundaydık. Piyasada olmak için Enron ile iş yapmak, bir gereklilik arz ediyordu. Enron işlemcileri, okul müdürünün bulaşmaya çekindiği bir lise çetesi gibiydi. Açıklanan karın büyük kısmını onlar sağIıyordu.

Jeff Skilling ve Ken Lay in serbest piyasa fikrini alıp onu bir ideolojiye dönüştürdüler.

Onu yeni ekonomi dini olarak görüyorlardı. Enron on-line pek çok emtia için piyasaları değiştirecek. Mevcut olan kör sistemin yerini alacak şeffaf ve açık bir piyasa yaratacak. Gerçekten çok basit, bilgisayarınızı açtığınız an karşınızda olacak. Vizyonumuz bu. Dünyayı değiştirmeye uğraşıyoruz.

Jeff Skilling, bana göre, Enron un bir başarı öyküsü olduğuna ümitsizce inanamaya çalışıyordu. Kendisini Enron ile özdeşleştirmişti.

Bir keresinde ” Ben Enron um. “demişti.

Enron dakilerle ilgili bir başka nokta ise Jeff Skilling. dahil hepsinin eskiden inek olmasıydı. Koca gözlüklü, saçları dökülen, göbekli bir tip. Bir gün Jeff Skilling kendisini değiştirmeye karar verdi.

Ağırlık çalışmaya başladı, kilo verdi; iradesi ve kişiliği ile Kendisini baştan yarattı.

Jeff lazer ameliyatı olduğunda herkes onu izledi böylece Enron da gözlüklü kimse kalmadı.

Bence Jeff Skilling tam anlamıyla trajik bir figürdü.İnsanların parlak zekalı diye tarif edeceği birisiydi. Bazen ise gösterdiğinden oldukça farklı bir tablo çiziyordu. Riskleri takip edip, ince ince hesaplar gibi görünse de gerçekte bir kumarbazdan farksızdı. 20 yaşına basmadan piyasada çoğalınca bahisler oynayarak büyük paralar kaybetmişti.

Jeff Skilling e göre risk göz alıcıydı. Risk almaya bayıIırdı. KatıIımcıların hayatını kaybedebileceği kadar tehlikeli gezilere çıkmaktan istediğinden söz ederdi. Jeff Skilling, arkadaşları ve müşterilerinden oluşan ufak bir grupla bu gezileri gerçekleştirdi. Çekirdek grubunu Enron çalışanlarının oluşturduğu topluluklar çıIgın maceralara atıIıyordu. Bunlara Andy Fastow katıIıyordu, Ken Rice katıIıyordu. Bu geziler birer efsane haline gelmişti. Oturup, ne çeşit tuhaf zorluklara atıIdıklarını düşünürdük. Ama bu onların birer erkek olarak iyi hissetmelerini sağIıyordu.

Baja ya, Meksika nın 2000 kilometre boyunca uzanan oldukça engebeli topraklara unutulması güç geziler düzenlemişlerdi. Bu motosikletlerin parçalandığı bir yolculuktu. Ken Rice yolculuk sırasında dudağını yardı ve dudağına dikişler atıIdı. İnsanların kemikleri kırıIdı. Birisi jip devirdi ki neredeyse ölüyordu. Enron da bu tip öyküler efsane haline gelmişti. Bu öyküler şirketin maço kültürünü besliyordu.

Jeff Skilling beğendiği kişilerden bahsederken heyecan yayan adamları severim derdi. Uç yönleri olan tipleri severdi. Ken Rice bunlardan birisiydi. Gruptaki pazarlamacıydı. Cana yakın, eğlenceli, adam gibi adamdı. Enerji şirketlerine anlaşmaları satan kişiydi ayrıca. Cliff Baxter şirketin iş bitiricisiydi. Anlaşma yapmakta ütüne yoktu ama manik depresif bir insandı. Baxter çok zeki ve açık sözlü birisiydi ve Skilling e herşeyi açıkça söylerdi. Skilling e şirketteki herkesten daha yakındı.

 Sikilling in en önemli adamların olan Lou Pai, ilk dönemlerde alım satım işlerinin kurulmasına yardım etmiş, sonra ise “Enron Enerji Hizmetleri “ isimli başarısız girişimin başına geçmişti. Siz başındayken EEH nin işlevi ne idi?

  Son kullanıcı olan sanayi kuruluşlarına enerji hizmetkeri satmaktı. Lou Pai tarafından Skilling EEH işinin başına getirilmişti. Çünkü burası şrketin ve Skilling in geleceği açısından çok önemliydi.. Lou Pai a kıtalararası balistik füzem diyordu. Lou Pai düşmanlarını inanıImaz bir beceri ile alt ediyordu. Bunun anlamı arkada cesetler bırakmak ise Skilling in buna aldırış ettiği yoktu. Hiçbir şey hisetmiyorum.

Lou Pai gizemli bir tipti. Perde arkasındaki CEO gibiydi.

Bir süreliğine 7. katta büyük bir ofisi vardı. Camla panellerle çevriliydi ofis ve yanından geçtiğinizde hemen hemen her zaman boş olduğunu görürdünüz. Detaylar Lou Pai yi alakadar etmiyordu. Para ve striptizci kızlara duyduğu tuhaf ilginin dışında onu motive den bir şey yok gibiydi. Pai için her şey rakamlardan ibaretti. Her gece işten sonra oraya gider ve işlemcilerden bazılarını yanında götürürdü. Orada bayağı para da harcardı. Bu parayı Enron un harcama kalemlerinden düşerdi. Striptizcileri alım satım katına çıkardığına dair söylentiler vardı. Hemen herkes bu hikayeyi biliyordu. Adam öylesine yumuşak, sessiz sedasız, hatta hanım evladı gibiydi ki striptizciler bile CEO olduğuna inanmamıştı. Pai onları ofisine çıkardı ve sanırım kızlar orada, ona ufak bir gösteri yaptılar. Bir gece kulüpteyken, yanındakilerden biri hepimiz bekarız Lou; biz bir sorun yaşamıyoruz, ama karının striptizcilerin parfümünden işkillenmesini nasıI önlüyorsun?

  Lou şöyle dedi: ” Bir sırrım var. ” ” Eve giderken bir benzincide duruyor ve ve üzerime benzin döküyorum, böylece koku falan kalmıyor. “demiş. “Ama Lou ” demiş öteki, ” karın bu sefer de benzin istasyonundaki pompacıya çaktığını ” düşünmez mi?  ” Lou Pai hariç herkes gerilmişti. Masaya soğuk bir hava çökmüş.

Ne de olsa Lou Pai hafife alınacak birisi değildir. Şakayı yapan adam, iki gün sonra ki bu bir Enron efsanesidir; Kanada nın Calgary şehrine sürülmüş.

Lou Pai, rakamlar yükselir yükselmez EEH yi yönetmeyi bıraktı. Yaklaşık olarak 100 milyon kazanmıştım. Rakam yanlış olabilir, artı eksi 20 milyon dolar diyelim. Enron daki herkesten fazla parayla, 250 milyon dolar ile ayrıIdı çünkü tüm Enron hisselerini; karısından ayrıIıp, kendisine bir çocuk doğuran striptizci kız arkadaşı ile evlenebilmek için satmıştı. Enron dan ayrıIışı da orada bulunması kadar gizemliydi.

Günün birinde, Lou Pai nin artık EEH nin CEO su olmadığını öğrendik. Lou Pai, Enron dan 250 milyon dolar ile uçmuş olmasına rağmen arkasında bıraktığı birimlerin toplam zararı 1 milyar dolara yakındı. Ama Enron bu gerçeği saklamayı başardı.

Lou Pai, Colorado daki ikinci büyük toprak sahibi oldu. Olay hep sayılardaydı. Sayıları her zaman tutturuyordu. Bu bana göre bu bana göre lise mitolojisiydi. Wall Street teki en popüler adam olmak isteyen, orada kalıp bunu başarmak için yapmak zorunda olduğu şeyi yapacaktı. Bence Jeff bu kuralları, herkesten daha iyi kavramıştı. Amerikalılar hisse senetlerinden yığınla para kazanıyor. Borsa, dün yine seviyelere ulaştı. Borsadaki yükseliş Perşembe günü de devam etti. Dow Jones Endeksi neredeyse 61 puan artış gösterdi. Düşük gelir grubundakiler bile borsaya akın etmeye başladı çünkü kaybetmeleri mümkün değildi. Hisse fiyatları yükseldikçe yükseliyordu. Her gün, yeni bir rekor. Teknoloji hisseleri resmen coştu. Kapanışa az bir süre kala, 100 puan yükselerek bugüne kadarki en yüksek seviye olan 7895.81 puana ulaştı. Belki de dünya tarihindeki en uzun süreli boğa piyasası yaşandı. Ken Lay oradaydı ve tezahürat yapıyordu. Hisselerimizin çok iyi durumda olduğu ortada. Önümüzdeki sene ya da on sekiz ay sonra, hisse fiyatlarımızın iki katına çıktığını görmememiz için hiçbir neden yok. Enron, hisse senedi analistlerinin kalplerini ve zihinlerini kazanacak bir kampanya başlatmıştı. Enron daki doğal gaz stokları…

Hisse senetlerimizin fiyatlarını, asla yeterli görmedik ve yeterli olduklarını da düşünmek istemiyorum. Fiyatlar daha da yükselmeli. Yürüttüğü İnternet bazlı enerji alım satım işi ile Enron, ikinci çeyrekte karını % 30 arttırdı. 90 Iı yıllar süresince Wall Street teki bu oyuna devam edildi. Bir şirket, analistlerin o çeyrekteki kar tahminlerini yakaladığında senet fiyatları daha yükseliyordu.

Oyunun adı ” şişir ve elden çıkart “ idi.

Üst düzey yöneticiler, fiyatları yukarı çekmek için talebi canlandırdıktan sonra multi milyon dolarlık senet opsiyonlarında likitidasyona geçiyorlardı.

Enron daki insanlar ücretlerini genellikle hisse senedi olarak aldılar. Hisse fiyatlarının yükselmesi herkesin işine geliyordu. Senet fiyatlarının yükselişine yön veren ise her çeyrekte açıklanan kar rakamlarıydı. Skilling dahil şirketteki herkes bunun farkındaydı. Asansörde bile hisse fiyatını takip edebiliyordunuz. Etrafınız şirketin sağIığını gösteren işaretle sarsıImıştı.

Hisse fiyatı ne durumda?

  Herkes aynı geminin içindeydi. Şirket borsadaki fiyatı ile yatırım camiasını yeni, farklı, yaratıcı; kurumsal girişimciliğin yeni çağını simgeleyen şirket olduğuna ikna etmeyi amaçlayan yeni bir halkla ilişkiler kampanyasına takıIıp kalmıştı. Gelin ve bizimle çalışın. Çalışanlarımızı, yeni şeyler denemeleri için özendiriyoruz. İşe, değişim ortamında çalışmaya daha yetkin kişileri seçerek başIıyoruz.

Enron için çalışıyorsanız en yeni düşünce tarzını, ve açıIan en yeni pazarları görürsünüz. Enron on-line, göz kamaştırıcı bir başarı hikayesidir. Kurumsal Amerika yı, en zekinin kendiler olduğu yönünde rol keserek ikna etmişlerdi. Alan, kamu alanındaki üstün hizmetlerinden dolayı seni Enron ödülüne layık gördük. -Alan Greenspan- En içten teşekkürlerimizle. Şirketi, her yıI karlarını istikrarlı bir şekilde % 10 ila % 15 arası arttıracabilecekleri bir yer olarak pazarlamaya devam ettiler.

İşin aslı, Enron bu rakamları tutturabilmek için büyük risk alıyordu. Riski seviyoruz çünkü parayı risk alarak kazanırsınız. Nereden bakarsanız bakın, Enron yükselişteydi. Aslında karlar artmıyor, tam tersine düşüyordu. Dünyanın dört bir yanında büyük doğal gaz operasyonları vardı. İnşası pahalıya patlayan bu tesisler, zarar ediyordu. Dünyanın diğer yerlerinde, örneğin Hindistan da harika bir çeyrek ve harika bir yıI geçirdik. Dabhol ün birinci aşaması devreye girdi ve elektrik üretmeye başladı. İkinci aşamanın finansmanı hazır ve inşasına başlandı. Deneyimlerime göre özellikle uzak durulması gereken yerler vardır. Bunlardan birisi Hindistan dır. O zamanlar kimsenin yapmayacağı bir şey yapıp Hindistan a bir santral kurdular. Herkes Hindistan a yatırım yapmaktan kaçınırdı. Ama Enron bunu yaptı, hem de gösterişli bir şekilde. Ama En ron basit bir noktayı atlamıştı. Hindistan, Enron un ürettiği enerjiyi Şimdi Dabhol tesisi harabeden başka bir şey değil. Projede 1 milyar dolar kaybedilmesine karşın, asla gerçekleşmeyecek karlara üzerinden Enron, üst yönetime multi milyon dolarlık ikramiyeler verdi.

Peki gerçek para nereden gelecekti?

  Tabi ki baskı çok büyüktü. Çığır açacak bir sonraki fikrin bulunması gerekiyordu. Başarısızlık bir seçenek değildi. Kurumsal dünyada şirketler el değiştiriyor. En büyük haber. Enron, Portland General ı satın alacağını açıkladı. PGE ile birleşme Enron u elektrik işine soktu. PGE nin batı sahilindeki konumu dolayısıyla Enron daha yeni devlet düzenlemelerinden arındırıImış Kaliforniya piyasasına girecekti.Bu birleşme ile toptan ve perakende bazında elektrik ve doğal gazın, ülke çapındaki en büyük pazarlayıcısı olma yönünde önemli bir adım atmış olacağız. Bütün bunlar, birleşmez isek ayakta kalamayacağımızı söyledikleri deregülasyondan dolayı gerçekleşti. Bizi satın aldıkları ana kadar Enron ismini duymamıştım. PGE yi satın aldıklarında, tüm hisselerin adı Enron oldu. Onları biz damgaladık. Etrafıma baktığımda, Enron hissesi alanların paralarını ikiye katladıklarına tanık oldum. O günden beri emeklilik ve sigorta fonuma tavan prim ödemeye çalıştım. Portland General, kazanç güzel, nakit akışı iyi. Wall Street te buna ” güven bana “öyküsü diyorlar. Onlarca yıI boyunca çalışıp didinen boru hattı işçileri, paralarını güvenli ve geleneksel yatırım olarak gördükleri şirkette tutmayı yeğlemişlerdi. Bu şirketin güvenli ya da geleneksel olmakla alakası bile yoktu.

Emekilik fonumuzla Enron hissesi almalı mıyız?

Kesinlikle.

Bana katıIıyorsunuz değil mi?

  Bugünün en çok kazandıranı Enron. Beni büyüleyen şeylerden birisi, Wall Street analistlerinin Enron hisselerini ” satın al ” reytingli olarak değerlendirmeleriydi.

Şirket analistlerin gözünü nasıI boyadı?

  O an elimizdeki bilgiye bağIıydık. Şirketin onaylı bilanço raporlarına ve yönetimin sunumlarına güvendim. Analistlere karşı kesinlikle dürüst davrandık. Jeff Skilling, Enron aldatmacasının yaratıImasındaki en önemli unsurdu.

Zaman zaman satış eğilimli analizcilere, cevaplayamayacakları bir soru sorsak;

” Jeff i bir arayalım. “,
” Jeff e bir soralım. “

diyorlardı. Jeff i arayan analistlerin herhangi bir şeyi analiz ettikleri falan yoktu. Enron un onlara söylediği her şeye inanmaya hazırdılar. Analistlerin çoğu, bizim için hisse başına 100 ila 115 dolar gibi potansiyel bir fiyat belirlemiş durumdalar.

Şirketin palavralarını yutmayan anaslitler düşman ilan ediliyordu.

Enron un CFO su Andy Fastow, gözüne John Olsonisimli; Enron hikayesini yutmayan analistlerden birini kestirmişti. Enron, analistlerin alım yönündeki önerilerini seviyordu. Fastow, Merrill Lycnh i arayıp ya hisselerimize ” al ” onayı verip bizi sevecek birini işe alırsınız ya da bir daha sizinle iş yapmayız demişti. Günlerimin sayıIı olduğunu anlamıştım. Görevlerini kötüye kullanmışlardı. Merrill Lynch John Olson ı işten attı. Bunun arkasından Fastow bankayı 50 milyon dolarlık iki yatırım bankacıIığı işi ile ödüllendirmişti. Analistler, yatırım bankacıIığı bölümünden anlaşmalar büyük kotarmaları için ikramiyeler alırlardı.Böylece hiç heves kırıcı söz duymazdınız. Enron hisseleri yükselmesine rağmen işleri para kaybettiriyordu. Yükselen teknoloji hisselerine bakan Skilling, şirketi siberaleme taşımaya karar verdi. Bir geniş bant pazarı yaratıp yaratamayacağımızın fizibilitesini yapıyoruz. Enron, gaz işinde öğrendiklerini diğer enerji metalarının alım satımında da hatta geniş bant trafiğinin pazarlanmasında da kullanacak. Ken Rice 20 yıIdır Enron da çalışıyor. Enron daima bir adım önde olmayı başarmıştır.

Akşam 7 den sabah 7 ye kullanmadığımız internete para ödüyoruz.

Soruyorum size neden?

Neden?

Motiflerimizden birisi daima ” neden ” diye sorabilmektir. Bir şeyler ne için böyle yapıImak yerine şöyle yapıIıyor?

İşte bizim piyasamız.

Bant genişliğini neden diğer şirketlere satmıyoruz?

  Onu bir emtia haline getirebiliriz. Geçen haftadan beri, Wall Street te Enron un geniş bant atıIımı ve BlockBuster ile ortak olarak ” isteğe bağIı video ” girişimi konuşuldu. Dini bir ayine katıImak gibiydi. İnsanlar koltuklarından fırlayıp, ellerinde cep telefonları ve Blackberry leri ile patronlarını aramak için koşuşturuyorlardı.

Bir analist; tek kelime ile yatırımcılarına tavsiye verdi. ” Vay canına! ” Enron hisseleri iki gün içerisinde % 34 değer kazandı.

Borsanın verdiği tepkiden stratejiyi sevdikleri anlaşıIıyordu. Bu onlara mantıklı gelmişti. Teknolojiyi geliştirdiklerini ilan ettiler. YıI sonuna kadar test pazarlarına sunulacaktı. Ve bu teknoloji iş yarayor. Kalitesi yüksek ve müşteriler tarafından beğenildi. Oldukça aşama kaydettik. İşin aslı Enron, ” isteğe bağIı video ” teknolojisinde bir hayli zorlanıyordu. Teknoloji işe yaramadı ve Blockbuster ile olan anlaşma feshedildi. Enron, ” piyasaya göre fiyatlama ” sayesinde tek kuruş kazandırmayacak hayali anlaşmadan 53 milyon dolar kar ettiğini açıkladı.

2000 yıIının sonlarına doğru, Enron un geniş bant işini başarıIı gösterme çabaları tükendi.

Çalışanlarına, hayali bir işi varmış gibi göstermek için tüm numaralara başvurdukları halde insanlar giderek ümitsizliğe kapıImaya başlamışlardı. Yöneticiler, hisseleri ellerinden çıkartmaya başlamışlardı.

Enron un çöküşü sırasında Ken Rice 53 milyon dolarlık, Ken Lay 300 milyon dolarlık, Cliff Baxter 35 milyon dolarlık, Jeff Skilling 200 milyon dolarlık hisseyi elinden çıkartmıştı.

 Aldatmaca sürerken, tüm yalanlar ve sahtekarlıklar patronun kendisini de bu çarpık gerçekliğe inandırmaya başlamıştı. Bu düzenbazlık gerçekti ve bu aldatmaca gerçeğin ta kendisiydi. Kendisi de inanmaya devam ettikçe sahtekarlık sayıImazdı. Geniş bant ticaretinden bahsetmiştiniz. Ya hava durumu vadelileri?

  O piyasada işler nasıI?

  Evet bir hava durumu piyasamız da var. Enron, hava tahmini ticareti işini ortaya ilk attığında, bunun bilim mi bilimkurgu mu olduğu anlaşılamadı. Tahminler yanlış çıkarsa havadurumu uzmanlarınızı cezalandırıyor musunuz?

  Bilemiyorum, sırtında hiç kırbaç izi var mı?

  Yazık. Güzel bir eldi. Jeff, zaman geçtikçe işlerin kötüye gittiğini itiraf etmekte zorlanır oldu. Geceleri ışıklar kapandığında, neyin yaklaşmakta olduğunu bildiğine inanmak zorundayım. Bunu Titanik e benzetmek istiyorum. ” Tam yol ileri! ” diyen bir kaptan var ve buzdağına çarptıktan sonra bile son hızda yola devam ediyorlar. Enron adlı geminin kaptanı pek çok uyarı işaretini görmezden geldi. Geminin kaptanı kimdi peki?

  Kenneth Lay Wall Street tarihindeki en berbat günlerden biriydi. Hisse senetleri % 31 oranında geriledi. Teknoloji hisseleri, Cuma günü satış furyasına neden oldu. Bu, ” Artık kendinize gelin. ” demekti. Milyonlarca gergin yatırımcı, Cuma günü Down Jones Endeksi nde yaşanan büyük düşüşün ardından…

Enron, özellikle 200 yıIının sonları itibariyle büyük bir olaydı çünkü İnternet şirketlerinin çoğu düşüşe geçmişti ve Wall Street, bir sonraki büyük felaketi bekliyordu.

Enron, yeni ekonomi şirketlerinin parlayan yıIdızıydı. 2000 yıIında hisse fiyatları % 90 arttı ve ondan önceki sene de % 50 artmıştı. Wall Street teki banko hisselerden biriydi ve böyle şirketler asla yanlış bir şey yapmazdı. Yeni ekonominin yüzü haline gelmiştik. Ne kadar iyi olduğumuzu hatırlatan bir kültürümüz vardı. Ve bu kültür ortaya çıktığında, Fortune dergisi bizi Amerika nın en yaratıcı şirketi ilan etti. İşte o zaman kendimizi gerçekten iyi hissetmeye başladık. Yine başardınız. Enron, Fortune dergisinin yaptığı yıIın en çok hayranlık duyulan şirketleri anketinde, üst üste altıncı kez Amerika nın en yaratıcı şirke seçildi. Hakedilmiş bir başarı. Pazarlamacı ağzı hala iş yapıyordu. Ama Enron yatırımcılarından birisi, Enron un bilançolarında borsa analistlerinin atladığı bir şey görmüştü. Analistler genelde bunun bir ” kara kutu ” olduğunu söyler ve inanmanızı beklerler.

” Kim bilir para nereden geliyor?  ” Bir yerden geliyordu işte. Tek bildiğimiz, hep iyi durumda olduklarıydı. Kara kutu bizi aldatmak için konulduysa, bilançolar, kötü gittikleri güne kadar elbette iyi olacak diyordum. ben araştırmacı bir gazeteci değildm ve bu yüzden de Enron ile ilgilenmem için hiç bir neden yoktu. Lakin Jim Chanos, Enron un mali kayıtlarına bir göz atmamı söyledi. Kayıtlarda bir sahtekarlık olduğu anlaşıImıyordu ama kayıtlarda bir tutarsızlık vardı.

Mart 2001 de Fortune dergisi muhabiri Bethany McLean, Enron un mali durumu hakkında sorular yöneltti.
Makalesinde, kimsenin cevaplayamadığı basit bir şey sormuştu?
” Enron, parasını tam olarak nasıI kazanıyor?  “
Ona çok kızdınız öyle değil mi?

  Fortune muhabiri ile yaptığım konuşmayı çok net bir şekilde hatırlıyorum. Arayıp, muhasebe ile alakalı çok ama çok detaylı sorular sormuştu. Bir muhasebeci olmadığımdan ötürü de bu sorulara cevap verememiştim. Gerçekten çok telaşlandı. Bu tip sorular yönelten insanların şirkete taş atmaktan başka amacının olmadığını söyledi. Ve ben de mesleğimin kurallarına uygun hareket etmemiştim çünkü iyi araştırma yapmamıştım ve eğer bunları yapmış olsaydım, ne kadar yersiz sorular sorduğumun farkında olacaktım. Bay Skilling, Enron hakkında basit sorular soran birisini korkutmaya çalışmışsınız gibi görünüyor. Ben – Ben ona altı dakika sonra bir toplantım olduğunu söylemiştim. ” Detaylara giremem çünkü bir muhasebeci değilim. ” demiştim. O da bana önemli olmadığını çünkü makaleyi nasıI olsa yayınlayacaklarını söyledi. Ve ben de eğer böyle bir şey yaparlar ise bunun ahlaki bir davranış olmayacağını söyledim. Ertesi gün… İzin verirseniz söyleyeceklerim var. Muhasebe ve finansman bölüm yöneticilerimiz masrafları Enron tarafından karşılanarak New York a uçup, editörlerle değil muhabirler ile oturup; sordukları soruların cevaplarını vermeye çalıştılar. Ertesi gün; küçük, karanlık, penceresiz bir toplantı odasında yakllaşık üç saat boyunca şirketin işleri üzerine konuştuk. Şunu hiç unutmayacağım. Toplantı bittiğinde, diğer iki yönetici eşyalarını toplayıp giderken Andy Fastow bana ve editörüme dönüp şunu dedi:

” Şirket hakkında ne yazarsanız yazın umrumda değil, yeter ki beni kötü göstermeyin. “

Fastow un kötü görünmemeyi istemek için sebepleri vardı. Enron ile iş yapmakta olan, Fastow un yönettiği ortaklıklar vardı. İsimleri şirketin mali belgelerinde geçtiği halde onları öyküme dahil etmemiştim. Çünkü muhasebeciler ve yönetim kurulu bunun sorun olmayacağını söylemişlerdi. Bu işte bir yanlışIık olduğunu düşünmek için deli olmam lazımdı. Benim öyküm aslında zararsızdı. BaşIığı

” Enron aşırı değerli mi?  ” idi.

Ama sonuçta onun aşırı değerli bir senetten fazlası olduğunu kanıtlayamazdım. Bundan fazlası olduğunu düşünmeyecek kadar saftım. Makalesi eleştirel miydi?

  Evet öyleydi. Fortune deergisindeki makalenin ” Enron aşırı değerli mi?  ” diye bir başIığı vardı.

Makale Enron u bir kara kutuya benzetiyordu. Bu doğru, üzgünüm çünkü toptan satım işlerinde insanlara paranın tam olarak nerelerden geldiğini detayları ile anlatmak zordur. Fortune dergisinde bu haberin yayınlanmasının tek sebebi, bi hafta önce, Business Week te yayınlanan ve bizi öven makale idi. Her şey haberciler arası rekabetle ilgiliydi Birisi iyi bir şey söyledi diye öteki kötü bir şeyler bulmak zorundaydı. Bence temelinde bu yatıyor. Bana göre bunlar gülünç eleştiriler. Fortune dan Bethany McLean; nakit akışını analiz edip, o harika makalesinde bunu yayınlayıp; dikkatimizi birinci, ikinci, üçüncü çeyrekteki ve yıI sonundaki nakit akışına çektimişti. Enron a yatırım yapmam demesi mantıklıydı çünkü mali raporlar tutarsızdı. Ama kıralın çıplak olduğunu söylemek, kral bu kadar güçIüyken cesaret ister. Bu sabah, yeni bir kurumsal vizyonu açıklıyoruz.

Pekala. Hazır mısınız?

  Bir, iki, üç! NasıI buldunuz?

  Enron un kandırmaca ile düpedüz sahtekarlık arasındaki çizgiyi ne zaman aştığını söylemek zor. Ama onları bu noktaya getiren kişi belli. Bu kişi, Jeff Skilling in koruması altındaki Andy Fastow dan başkası değildi. Andy Fastow, Enron un finansman bölümünün yöneticisi idi. İşi, Enron un parasal hayaller diyarına döndüğü gerçeğini gizlemekti.

Enron nakit bazında her sene para kaybetse de her yıI kar beyan etmekten geri kalmıyordu. Bu, mali dünyanın gerçeklerine meydan okumaktı. Ve bunu yapmanın yolu, açık pozisyonlarla risk almaktı.

Enron da tüm orkestranın şefi Andy Fastow du. Çok gençti. Jeff Skilling tarafından işe alındığında muhtemelen otuzunda bile değildi ve Jeff i kahramanı olarak görüyordu ve kesinlikle patronu memnun etmeyi amaçIıyordu.

Patronu memnun etmek isteyen Fastow, Enron un borcu olan 30 milyar doları gizleyerek hisse senedi fiyatlarını yukarıda tutmanın bir yolunu bulmaya mecburdu. Hisse fiyatını yukarı tutmanın baskısıyla yüzyüze olanlar biraz düzenbazlık yaparlar. Ardından bir sonraki çeyrek çıkagelirdi ve ilk hilenin biraz daha üstüne çıkmanız gerekirdi. Çok geçmeden, önüne çıkamayacağınız bir devinim başlatmış olurdunuz. Fastow un yarattığı binlerce özel şirketin tek yapması gereken, Enron un borcunu gizleyerek hisse fiyatını yukarıda tutmaktı. Yatırımcılar, dışarıdan şirkete nakit girişi olduğunu sandılar. İşin aslı Enron, borçlarını onların göremeyecekleri yerlere yığıyordu. Bu kara büyü gibi bir şeydi. Şapkadan tavşan çıkartmaktı. Borçlarını ve zararlarını başka yerlere saklayabiliyorlardı.

Şirketlerin çok ilginç isimleri vardı: Jedi, Chewco Raptors. LJM, Fastow un en hırslı girişimiydi. Sihir Enron a yaradığı gibi Fastow un kendisi için 45 milyon dolar yaratmasını da sağlayacaktı. Andy, hepimizin bildiği gibi pek çok yönden ahlak pusulası şaşmış bir kimseydi. Jeff Skilling, sanki ” Zorlu zamanlardan geçiyoruz. Andy yi hazırlayalım da zararlarımızı kapatsın. ” demiş gibiydi. Andy büyük ihtimalle her işlemden kendisine pay çıkartacaktı. Bu işin ” Body Heat ” filmine benzer bir yönü vardı. Skilling, Kathleen Turner dı ve Andy ise William Hurt. Sonunda tüm yöneticilerin kazanmalarına yardımcı olmak zorundaydı. Geriye baktığımda, keşke LJM yi duymamış olsaydım diyorum. LJM yi bildiğinizi ve onayladığınızı mı söylüyorsunuz?

  Arthur Andersenn ve avukatlarımız bu oluşuma yakından baktılar ve uygun olduğunu söylediler. Fastow un Enron ormanının derinliklerinde, başına buyruk başına buyruk hareket edip kıyametin tek sorumlusu olduğuna yönelik teoriye inanmıyorum. Skilling, Lay ve Enron yöneim kurulu Fastow ‘ un LJM fonlarını onaylamışlardı. Fastow un anlaşmaları kendi başına yapmasının yararını görmüşlerdi. Bu Enron için de en iyisi çünkü Enron`un en öncelikli ihtiyacı sermaye .

İflasın ardından ortaya çıkan bir gizli kasette Fastow, LJM`yi Merrill Lynch`ten gelen bir grup bankere pazarlarken görülüyor .

Onlara Enron`dan aktif satın almaktan başka bir şey yapmayan bir fona yatırım yapmanın faydalarını anlatıyor . Unutmayın . Onları kendim satmıyorum . Aktiflerin sahibi onlar . Aktifleri  LJM2`ye satıyorlar . Fastow Enron ‘un  CFO`su olarak ne sunduğunun farkındaydı. LJM`in kar edeceğini garanti edebiliyordu . Bence bu sıradışı bir fırsat . Pişmiş kelle gibi sırıtarak onlara fonun nasıl kar getireceğini anlatıyordu . Hem Enron`un CFO`su hem de fonların başındaki adam olarak oynayacağı rolün,  bilgi açısından getireceği avantajlardan bahsediyordu .

Bir çıkar çatışması olmayacak mı ?

  İşlemin iki tarafında da yer almayacağım . Daima LJM`nin tarafında olacağım . LJM`nin ana ortağı ve Enron`un CFO`suydu . Buna çıkar çatışması demek çok hafif kalırdı . Çünkü her ticari işlemde, Enron`un mu yoksa kendi şirketinin sınırlı ortaklarının mı çıkarını gözeteceğine karar vermek zorundaydı . Çünkü bu LJM işi sadece Enron ile ortak iş yapmak maksadıyla kurulmuştu . Beklendiği üzere, Enron`un CFO`su olan Andy`nin elinin altında sağlam para var ve sonuç olarak, beş altı önemli banka bu işe girmek istediğini belirtmiş . Girdiler de .

Neden girmesinler ki ?

  Fastow, Enron`un fişleri ile kumar oynamalarına izin veriyordu . Fastow, Enron ‘un  hisselerini bunların çoğu için teminat olarak kullanıyordu . İşlemler sırasında kumar masasına çalıştığı şirketi koyuyordu . Getirisi tahminen % 2000`i  geçecek diye 96 banker LJM`ye yatırım yapmıştı . Amerika`nın en büyük bankalarından her biri 25 milyon dolar kadar yatırdı .

Wall Street`te kimin eli kimin cebinde gibiydi .

JP Morgan Chase , CS First Boston , Citibank, Merrill Lynch, DeutscheBank… Bunolar dünyanın önde gelen yatırım bankalarından bazılarıydı . Burayı atlatmamız çok zor .

İyi . Enron ve Andy Fastow`un, paralarını almak için  Wall Street`in aç gözlülüğünü kışkırtmakta bu denli yetenekli olduklarını görmek  inanılmaz . Lenin`den bir alıntı yaparsak onlar yatırım bankacılarının ” işe yarar ahmakları” ydılar. Enron`un kötü davranışı kadar rahatsız edici olan şey Amerika`nın önde gelen finans kurumlarının, Enron`un aldatıcı davranışlarına katılmakla kalmayıp , bunlardan bazılarını tasarlayıp, bunlardan kar ettikleri yönündeki artan delillerdir .

Enron sahtekarlığı, sinerjik yozlaşmanın öyküsüdür . Sistemde denge ve kontrollerin olması gerekirdi.

Avukatların, muhasebecilerin, bankerlerin hayır demesi gerekirdi . Ama kimse ağzını açıp da bir şey söylemedi . Hepsi dolandırıcılıktan gelen paradan kendilerine düşeni cebe indirmekle yetindiler . Enron danışmanlarına da iyi para ödüyordu .

2001 yılında, Arthur Andersen isimli muhasebe firması Enron`dan haftada 1 milyon dolar alıyordu . Enron`un hukuk firması  Vinson & Elkins da neredeyse bu kadar almaktaydı. Masada eli olan herkese para saçılıyordu . Enron ayakta oldukça da paralarını almaya devam ettiler . Sürecin bir parçasıydılar . Kalkıp ” Bir şey bilmiyorduk . ” demeleri zor .

Enron`un yapmakta olduklarını o zaman biliyor olsaydık Enron ile bu ticari işlemlere girişmezdik . Enron hakkında su yüzüne çıkan gerçekler o dönemde bilinmiyordu . Bu işlemlerde yer alan Citigroup çalışanlarının iyi niyetli davrandıkları inancındayım .

Citi`den gelen e-postalardan birisine bakmanızı istiyorum .İnanılmaz bir elektronik mesaj trafiği vardı . İçlerinden hatırladığım birisinde, bankerlerden biri ” Enron bu anlaşmalara bayılıyor . ” yazmıştı. ” Neredeyse para basıyorlar ama bunu hesap defterlerinde göstermek zorunda değiller . ” Bir lise öğrencisi bile bunun ne anlama geldiğini anlar .

Bankalar bu hilekarlığı bildikleri halde buna katılmışlardı .

Meryll Lynch, ödünç alınmış bir  Enron aktifini satın almış gibi yaparak şirketin hesap defterlerinde sahtecilik yapmasına yardım etmiştir . Muhasebenin dahil olduğu dolap, Nijerya bandıralı üç yük gemisindeki stokların satılması üstüne kuruluydu . Nijerya, Manhattan`dan çok uzakta olmasına rağmen bir sebepten dolayı ; 1999`da , dördüncü çeyreğin sonlarında Merrill Lynch aniden  Enron`dan üç tane Nijerya bandıralı yük gemisi satın almaya karar verdi . Nijerya gemilerinin, Merrill Lynch`in işi ile hiçbir ilgisi yoktu . Bu, düpedüz yasadışı ir işlemdi . Gemiler alınacak, Enron`un defterlerinden düşülecek, Merill Lynch onları beş ay kadar sakladıktan sonra Enron`a geri satacaktı . Bay  Martin, bugün burada bunun hiçbir garantisi olmadığını söylediniz . Yeminli ifade verdiniz . İşte bu dökümanda, bölüm şefinizin bunu onaylamak üzere olduğunu söyleyen bir belge var .

2001 yılı boyunca Skilling, giderek ümitsizliğe kapılmaya başlamıştı .Hep içine kapanık olduğu halde onu tanıyanlar artık işe traş olmadan  geldiğini ve buğulu gözlerle etrafa baktığını söylemişlerdi . Kafasında iki farklı düşünceye sarılma mücadelesi veriyor olmalıydı . Birisi Enron`un süperstar olduğuydu . Diğeri ise yıkılmaya başladığı düşüncesiydi .

Skilling`in halkın gözündeki görünümündeki ilk çatlak, 2001 yılının Nisan ayında yaptığı bir tele konferansta baş gösterdi .

 Jeff Skilling soruları yanıtlamaya geçmişti . Oturumun ortalarına doğru bir soru geldi . Aslen bir finansal hizmetler şirketi  olan  Enron`un neden çoğu mali  kuruluş gibi gelir ve giderlerini belgeleyen bir bilanço yayınlamadığı sorulmuştu . Bilanço yayınlamayan ve kazancını belgeleyecek bir nakit akım tablosu olmayan tek kuruluş sizsizin. Çok teşekkür ederim . Bunun için sana minnetarım göt herif . Sonra gayet sesli bir şekilde Skilling`in ” göt herif ” dediğini duyduk .Sonrasında ” göt herif ” dedi .

Anladığım kadarıyla ona ” göt herif ” demişsiniz . Wall Street`tekiler, bu olayı hayretler içinde karşıladı çünkü bir  Fortune 500 şirketinin Ceo`sunun  bir yatırımcıya ” göt herif ” diyerek mi her şeyini kaybedeceğini düşündüler . Geri dönüp bazı şeyleri değiştirebilseydim, o kelimeyi tekrar kullanmazdım . Enron`un halkla ilişkiler bölüm başkanı  Mark Palmer, bile Skilling`e bir not gönderip özür dilemesini söylemiş . Buna rağmen Skilling notu alıp, masasındaki kağıt yığınının arasına atmış . Adama ” göt herif ” dediğinde tezahürat yapan işlemciler , sonradan bir reklam hazırlattılar . Enron`un  “Niçin diye sor ” sloganını değiştirip, ”  Niçin diye sor, göt herif ! ”  yaptılar .

Bence Jeff rakamlara baktı ve derin bir çukurun dibini boyladığımızı gördü . Hisse fiyatlarını yukarıda tutmak için ilk kez bu kadar endişelendiğini görüyordum . Ve bana sürekli ” Ne halt yiyeceğimi şaşırdım ! ” diyordu . Geniş bant işi tam bir başarısızlıkla sonuçlanmıştı . Şirketin Ceo`su olarak Jeff Skilling`in boğuştuğu başka sorunlar da vardı .

Tüm bunların ortasında, Ken Lay Jeff Skilling`in ofisine girdi ve almayı düşündüğü yeni 45 milyon dolarlık G5 şirket jetinin döşemesi  için kumaş örnekleri getirdi . Jeff`e çok önemli bir soru yöneltti : ” Bu örneklerden hangisini beğendin Jeff ?  ” Ken Lay şirket jetinin önemini vurgularken, EEH`de piste çakılmak üzereydi .

Lou Pai`ın en kıdemli adamlarından Top White, 500 milyon dolar zarar yazıkları halde çeyreğin sonunda nasıl karda olduklarını gösterdiklerini merak ediyordu .Enron`daki en tuhaf şeylerden birisi de üç aylık bilançoların yayınlanmasından haftalar önce ; ne kadar kötü durumda olduğumuzu bilmemize rağmen mucizevi birşekilde rakamları tutturmamız hatta geçiyor olmamızdı . Tom White`a bunu nasıl yaptığımız sorulduğunda tek bir kelime ile cevap veriyordu : ” Kaliforniya ” Eron`un yeni stratejisine dair ilk ipuçları Kaliforniya`yı sarsmıştı . Öğlen başlayarak eyalete yayıldı . Sacramento, San Francisco, Beverly Hills, Long Beach, San Diego . Kaliforniya`nın dünyanın çevresini dolanmaya yetecek ölçüdeki 42 bin kilometrelik enerji nakil hatları ; üst üste iki gündür Amerika` nın en büyük eyaletine ve dünyanın altıncı en büyük ekonomisine elektrik sağlıyamıyorlar . Bu enerji krizi ile ilgili ilk duyduğumuz, yazın harcadığımızın yarısını bile harcamadığımız kış aylarının ortasında ışıkların sönecek olmasıydı . Körfez bölgesini bir değil tam iki kesinti vurdu . Aralık ayında sadece 28 bin ile 30 bin megavat enerjiye ihtiyacımız var . Kaliforniya`nın şu anki kapasitesi 45 bin megavatı kaldırabilecek durumda . Elektrik talebini fazlasıyla giderebilir . Tabii Aralık ayında kesintiler yaşandı . Kaliforniya`nın elektrik ağını kontrol edenler, eyaletin kuzey bölümünde bir kez daha yeni bir kesinti yaşanacağından endişeli . Kesintiler Kaliforniya`yı vurmaya başladığında herkes heyecanlanmıştı . Bu yeni bir şeydi . Daha önce böyle bir şeyle karşılaşılmamıştı . Bu olayın, elektrik fiyatlarını nasıl etkileyeceği merak ediliyordu . Biliyordum . Yasadışı bir şeyler döndüğünü biliyordum . Bunu hissedebiliyor, kokusunu alabiliyordum . Başka bir açıklamasın yoktu . Çünkü rakamlar doğru sonucu vermiyorlardı . Kaliforniya`nın enerji arzında bir sıkıntı yoktu . Söz konusu olan asla enerji yetersizliği değildi . 1998`de valilik için adaylığımı koyduğumda kimse bana çıkıp daelektrik mevzusunu sormadı . Bana kalırsa, işin zor kısmını atlattık . Başından beri sorunun ne olduğunu ve nasıl giderileceğini anlamaya çalışıyorum . California,  Enron tarafından devlet düzenlemelerinden arındırılmış enerji piyasası alanında deneyler yapmak üzere seçilmiş bölgeydi . Elektriğin maliyetini düşürmek, rekabetin faydalarından sadece bir tanesi .

1996 yılında, enerji şirketlerinin baskısı altında kalan Vali Pete Wilson ve Kaliforniya Yasama Meclisi, elektriğin devlet kontrolünden çıkmasına izin veren yasayı kabul etti .

1996 yılında Yasama Meclisi`nde değildim ama size devlet kontrolünden çıkmış elektrik piyasasının nasıl çalışması gerektiğini açıklayacak tek bir melis üyesi bile olmadığını söyleyebilirim . Bir tane bile yok . Kaliforniya`nın sistemi düzenlemeden arındırması , yasa yapıcılarla serbest piyasa savunucuları arasındaki bir ödünleşmeye dayanıyordu . Karmaşık ve uyulması zor kurallar vardı . Enron`un içinde Kaliforniya sistemi şakadan ibaretti . Sistem oturur oturmaz, Enron asıl şakayı Kaliforniya`ya yaptı . Ken ile yaptığım bir sohbetimizi hatırlıyorum . Sonun şöyle demişti . ” Dave, eski dostum . Bırakta sana şunu söyleyeyim . ” ” Kaliforniyalıların koyduğu saçma sapan kurallar, bizi hiç mi hiç alakadar etmiyor . ” ” Her türlü koşulda para kazanmanın yolunu bulacak akıllı adamlarım var . ” Enron`daki akıllı adamlardan biri de, Batı Sahili Ticaret Masası Şefi Tim Bell`di . Tim Belden, serbest piyasanın savunucularından birisiydi . Kaliforniya`nın enerji endüstrisini denetimden kurtaran yeni kuralları saatlerce inceledi ve Enron`un para kazanmak için sömüreceği gedikler bulmaya çalıştı . Bolca da buldu .

İflasın ardından Belden`ın Kaliforniya pazarını ele geçirmek için kullandığı stratejilerin takma isimleri ele geçirildi .

Kodaman Dışarı, Ufaklığı Kızdır, Dombili

Bir süre önce, Enron işlemcilerinin ses kayıtları ortaya çıktı . ” Bu projeye ne ad vereceksin ? ” ” Kulağa hoş gelen bir şey bulurum . ” ” Ölüm Yıldızı gibi sevimli bir isme ne dersin ?  ” Kasetler, Enron`un para kazanmak haricindeki hiçbir değerde hazzetmediğini gösterdi. Hey John . Ben Tim. Düzenleme kurulu, elektriği Kaliforniya dışına sürükleyeceğiz diye çok endişeli . Adam bir milyon doları Kaliforniya`dan tokatlıyor . Başka şekilde anlatır mısın ?

  Pekala . Arbitraj yaparak Kaliforniya pazarından günde bir iki milyon kaldırıyorlar . Bir arbitraj fırsatı yakalamak, olağanüstü kar etmek demektir ve olağanüstü kar da normalin çok ötesindeki rakamlardır . Bana iyi bir işlemcinin  yaratıcı bir işlemci, yaratıcı bir işlemcinin de arbitraj fırsatları bulan bir  işlemci olduğu söylenmişti . Bu fırsatlardan birisine ” sektirme ” denilmişti . Görüşürüz millet . Benimkini çöle götürüyorum . Elektirk kesintilerinin tam ortasında, Enron`un işlemcileri eyaletten elektrik ihracına başladılar . Fiyatlar yükselince de onu geri getirdiler . Anasını satayım o zaman dibine kadar ihraç edeceğiz .

Zengin mi olacağız ?  Olmaya çalışacağız . İşlemciler, 12 saatlik bir vardiyanın ardından mesaiye kalıp batı enerji hatları üstüne kafa yoruyordu . Batıda hangi kombinasyonlarla enerji dolaştırılabilirdi ?

  Bence Enron bunu ülkedeki tüm enerji pazarlamacılarından daha iyi biliyordu . Kaliforniya`nın toplam ithalat ihtiyacını ve santrallerinde ürettiği miktarı biliyoruz . Bu para bizi epey şımartacak . Birazcık fazla kazandığın için korktuğunu söylemiştin ki sana katılıyorum . Bu iki işlemci şöyle demiş : Bunu onlar ifade etmiş . ” Tek yaptığımız, üstünde hakkımız olan nakil hatlarına çifte rezervasyon yapmak  ve “ Hattı kullanmak istiyorsanız dökülün paraları. ” demekti . Fiyatımızı kabul ettiklerindeyse kesintiler Kaliforniya`yı çoktan vurmaya başlamıştı ve elektrik fiyatı tavan yapmıştı . Böyle bir şeyin gerçekleştiğinden haberdar mıydınız ?

  Farkında olduğum tek şey, Senatör bağımsız sistem yöneticiliğinin kuralları üstüne farklı görüşlerin olduğuydu . Daha yeni kurulmuştu ve kurallar açık değildi . Burada, Enron`da çalışmış ve o zamanlar yanlış yaptıklarını söyleyen işlemcilerin ifadeleri var . Ama siz hiçbir yanlışlık görmüyorsunuz . Son bir sorum kaldı, ardından bitiriyorum .

Çok geçmeden işlemciler ; santralleri kapatarak , fiyatları daha da yükseltecek yapay enerji açıkları  yaratabileceklerini fark ettiler .

Selam, ben Enron`dan David . Şu an pek talep yok . Şimdi kapatsak üç dört saat sonra tekrar açabilir misiniz ?

  Elbette . O zaman  bir sakıncası yoksa şimdi kapatalım . Tamam . Kapasitelerinin % 30 ila % 35 `inin altında çalışan iki üç enerji şirketinin aynı gün bakım nedeniyle santrallerini kapatması sonucunda elektrik fiyatının bir anda % 300 ile % 400 lere roket gibi fırlaması ve bir hafta sonra aynısını Kuzey Kaliforniya`da başka bir şirketin yapması ; insanları başka sebepler aramaya itiyor . Biraz yaratıcı olmanızı istiyoruz . Tamam . Kapatmak için bir sebep bulun . Zorunlu bakım gibi şeyler mi ?

  Evet . Bu adamlar bir düğmeye basarak, Kaliforniya ekonomisini kayışlarından tutup istedikleri yere çektiler . Bunu defalarca yaptılar ve tomarla da para kazandılar . Edison`un dünyanın en iyi elektrik sistemini kurduğu günlerden beri dünyanın en iyi etkinlik gösteren, kullanıcılara uygun fiyatla satan , endüstrinin kalbi, güvenilir elektrik sistemi adeta bir kumarhaneye dönmüştü .

Bu stratejilerden para kazanmış olmasına rağmen Enron, asıl voleyi elektrik fiyatının artacağı beklentisi spekülasyonundan vurmuştu . Batı Sahili işlecimleri, Enron`a neredeyse 2 milyar dolar kazandırdı .

Elektriğe meyve sebze gibi davranamazsınız .

Elektrik, toplumun can damarıdır .

Depolanamaz .

Bu adamları kendi başlarına bırakıp serbest piyasaya geçemezsiniz çünkü Allah`ın belası  serbest piyasa tüketiciler için çok pahalıdır .

Doğru fiyat verildiğinde bol bol elektrik bulunabilir .

Elbette bulunur . Sadece Enron değildi . Her şirket, Kaliforniya`nın yei düzenlemelerine göre ticaret yapıyordu . Enron`un geleceği biziz . Anasını satayın, Enron`a ylda yarım milyar dolar kazandırıyoruz . İnanabiliyor musun ?

  30`umuza geldiğimizde garanti emekli oluruz . Normalde 35 ila 45 dolar arasından işlem gören bir emtiadan söz ediyoruz . Fiyat 50 dolara çıktığında fahiş fiyatlara ulaşmış olur . Ya 1000 dolara çıktıysa?

  Fiyatlar sonsuz dek 1000 dolar seviyesinde kalmayacaktır .

Piyasanın güçsüzlerini ayıklıyor .

Onlardan kurtulduğumuzda, sadece güçlü olanlar ayakta kalmış olacak .

Enron işlemcileri bir an olsun durup,

” Bu yaptığımız ahlak kurallarına uygun mu  ?  “

” Uzun vadeli çıkarlarımıza hizmet ediyor mu ?  “

” Kaliforniya`nın ırzına geçmenin bize faydası ne ?  “

” Yaptıklarımız, ülke çapında deregülasyon hareketlerini hızlandıracak mı ?  ” diye sormadı .

Onun yerine Kaliforniya`nın sefaletinden faydalanmak için her gediği buldular . Kaliforniya`da yer yer 40 dereceyi aşan sıcaklıklar, orman yangınlarına neden olurken; zorlanan enerji nakil hatları çökmenin eşiğinde .

Ne oluyor orada ?

  Ana hatların altında yangın çıktı . Değerleri 4500`den 2100`e çektik . Yan, yavrum, yan . Çok güzel bir şey bu . Enron işlem katında kendimi hiç rahat hissetmedim . Sorularım olduysa da kendime sakladım çünkü cevaplarını duymak bile istemiyordum . Kuşkularımın doğrulanmasını istemedim . İşin aslı yaptığım işin en azından ahlaki  görünmediğiydi . Belki de daha kötüydü . İşlemciler, bunu neden yaptı?

  Aldıkları multi milyon dolarlık ikramiyelerden miydi ?

  Yoksa Enron, insanların karanlık tarafını sömürmenin bir yolunu mu bulmuştu ?

  60`lı yılların başında Stanley Milgram, kötü insanların karakteristik niteliklerini belirlemeye çalışmıştı. Kötülüğü nesilden nesile atlatan bir şey mi vardı ?

  Yoksa sıradan insanlar da kötü şeyler yapabilir miydi ?

  Bir deney hazırladı . Deneklerden biri rol yapan bir aktör iken, diğeri olaydan habersiz gerçek bir denekti . İçeri girip oturun lütfen . Odaya girdikten sonra deneyi yapan ; hafif elektrik şoklarının ezbelermeye yeteneğine yardımcı olup olmadığını araştırdıklarını söylüyordu . Yanlış . Şimdi 75 voltluk bir şok yiyeceksin . Rahatla biraz . İçeriden bağırma sesi geldi . Milgram Deneyi`den insanların

Enron hakkında çok şey öğrenebileceği kanaatindeyim çünkü insanlar ahlaki değerlerini yitirmişlerdi .

Milgram gibi , insanlık dışı davranma fikrini bir kez benimsediğinizde her şeyi yapmaya muktedirdiniz . Yapılan hatalarla şokların şiddeti artıyordu . Acıya tahammül edemiyorum . Çıkarın beni buradan ! Dayanamıyormuş . Adamı öldürecek halim yok . Asıl denek, bilimadamı görünümlü aktörden durmasını istiyor . Bilimadamı ise deneye devam edilmesi gerektiğini söylüyor . Lütfen, devam edin . Tüm sorumluluğu alıyor musunuz ?

  Evet. Sorumluluğu üstleniyorum . Lütfen, devam edin.

Skilling, bir yönden ; elemanlarına şoka devam etmelerini telkin eden adamdı .

Kaliforniya Elektrik İdaresi, milyonlarca abonesini elektriksiz bırakabilir . Uzun süredir yaptığım en bomba işti bu  . Evet . Hastayım şu batı sahiline . Oh . Çarşamba günkü kesinti sırasında, itfaiye, asansörlerde mahsur kalanları kurtardı . Sizin Kaliforniya`daki gariban ninelerden çaldığınız para… Evet . Millie Nine`den aşırdıklarımız, dostum . Daha oy pusulasını bile katlamayı bilmiyordu . Şimdi kalkmış, götüne giren elektrik faturasının parasını istiyor . Devam etmelisiniz . Lütfen, devam edin . Bundan sonra ne yapacaksın ?

  Her seferinde 450 volt mu vereceksin adama ?

  Aynen öyle . Devam edelim . İzin verilmemesine rağmen yapılmaması gereken bir şey ama bunu söylemiyorsunuz . Çünkü işiniz bu . Çok doğru . OLabilecek en iyi şey bir deprem . Her şey Büyük Okyanus`a sürüklenip gider . Artık götlerine kına yakarlar . Milgram`ın bulguları rahatsız ediciydi . Deneklerin yarısı, öyle emredildiği sürece ; asıl deneklere öldürücü şok vermeye hazırdı . Bu gece, Kaliforniya`da olağanüstü hal ilan ediyor ve eldeki kıt kaynakları kullanma yetkisini ; ampullerin yanması için eyalete veriyorum . Enerji şirketlerinin taleplerine önceden boyun eğmiş olan vali, yeni tutumundan geri adım atmamalı . Validen; eyalet polisini ve Ulusal Muhafızları santrallere göndererek, kontrolü tekrardan ele almasını istedik . Her santrali ele geçirmek zorunda kalmayacağımızı, bir tanesinin yeterli olacağını düşünmüştüm . Böylece onun ne kadar ciddi olduğunu anlayacaklardı . Enron, Dynergy, Reliant`ın bizden çaldığı 9 milyar doları geri alacak ve sizlere vereceğim . Kaliforniyalılar ne düşünürse düşünsün ; Enron parasını Kaliforniya`dan değil, Kaliforniya`ya rağmen kazanıyor . Yıl boyunca süren enerji krizinin Kaliforniya`ya faturası, 30 milyar dolara patlayacaktı . Kaliforniya piyasası, bugün Kuzey Amerika`nın en sıkı denetlenen piyasasıdır . Asıl sorun da bu . kaliforniya, devlet denetiminden bağımsızlaştırılmış bir piyasa falan değildir . Bugün gidip Enron hissesi alın . Çok teşekkürler . Biz doğru olanı yapıyoruz . İyi adamlarsınız yani . Evet iyi adamlarız . Melekler bizim yanımızda . Kendimi tutamayacağım . Titanik ile Kaliforniya Eyaleti arasındaki farkı bilen var mı ?

  Bu İnternet üstünden yayınlanıyor ve sonradan pişman olacağımı biliyorum ama en azından

Titanik batarken ışıkları yanıyordu .

Jeffery Skilling, vurgun yapmak nasıl bir his ?

  Amerika`nın büyük şirketlerinden birisinin üst düzey yetkilisi, dün San Francisco`da kaba bir biçimde karşılandı . Protestors, Enron’s CEO`su Jeffery Skilling`i Commonwealth Kulübü`ndeki panelde konuşturmadılar . Protestoculardan birisi, getirdiği böğürtlenli turtayı bizzat teslim etti . Polisi çağırın !!

Elektrik idaresinin fiyatları % 50 oranında artarken o, 132 milyon dolar kazanmış .

Kaliforniya`lı tüketiciler kızgın . Öyle olmalılar da . Bu olayla bir ilgimiz varsa dünyanın en budala adamları biziz demektir . Bir kuruluş için çalışıyorum . İnsanlar her gün arayıp elektrik faturalarını ödeyemeyen insanlarla konuşuyorum . Kaliforniya`nın sırtından milyonlarca dolar kazandınız . Defol git hapise ! Öfke dalga dalga büyürken, Ken Lay buraya uçup, arkadaşları ile bir toplantı yaptı ki sanırım tahmin ettğimizden biraz daha ileriyi görüyordu . Arnold Schwarzenegger`i davet etti . Peninsula Hotel`de buluşup, öğle yemeği yediler . Toplantı notları asla gün yüzüne çıkmadı ama Ken Lay`in dereülasyonnun devam etmesini istediğini ve görünmez elin piyasadaki aksaklıkları düzelteceğini söylediğini biliyoruz . O zamanlar farkında olmadığımız gerçek, neden bu kadar endişeli olduğuydu . Lakin şimdi sebebini biliyoruz . İşin aslı Ken Lay  ; Enron`un iskambil kağıtlarından yapılma bir ev olduğunu ve deregülasyon rüyası çökerse Enron`un da ardı sıra gideceğini biliyordu . Ama Ken Lay`in sağlam bir kozu vardı .

Enerji krizinin ortasında, eski kankası George W. Bush başkan seçildi . I, George Walker Bush, do solemnly swear. Ben, George Walker Bush, şerefim üstüne ant içerim . Ken Lay, enerji bakanı olacak . Hadi oradan ! Piyasadaki oyuncular için ne kadar harika olur değil mi ?

  Harika olur . Ken Lay`in enerji bakanı olduğunu görmek için sabırsızlanıyorum . Ken Lay, Bush yönetimine kolayca ulaşabiliyordu.

17 Nisan`da, Başkan Yardımcısı Dick Cheney ile görüşüp, Kaliforniya`daki federal fiyat etiketlerine karşı görüş bildirdi . Kısa vade de Kaliforniya`ya yardımı dokunacak her şeyi yapmaya çalışıyoruz ama elimizden fazla bir şey gelmiyor . Beyaz Saray`ın Batı Kanadı`nda kilovatlarca elektrik üretemezsiniz . İki elimiz arkada bağlı dövüşüyoruz . Bunu durduracak gücümüz artık yok . Federal hükümet yardım etmez ise işimiz bitecek demektir .

Gray Davis, o zamanlar başkanlık için aday olacak isimler arasındaydı ve Ken Lay, arkadaşı George Bush`un Kaliforniya`nın federal fiyat kontrolüne muhalefet etmesi için iyi bir politik sebep olabileceğini düşünüyordu . Benim yönetimimin, fiyat kontrollerinin sorunu çözeceğine inanmadığını biliyorlar . Federal hükümetin karışmaması gerektiği görüşündeydi . Bu, Kaliforniya`nın sorunuydu . Ve ben de dedim ki : ” Saygısızlık etmek istemem, Sayın Başkan ama kanunlarımız bunu federal hükümetin düzenlediğini söylüyor . Yani bu sizin sorununuz . ” Federal Deregülasyon Komisyonu`ndan randevular aldık ve nazik ama hararetli tartışmalar yaşadık ve bana ” Bu işte size yardımcı olamayacağım  . ” dedi . Yönetimimin iş başına geldiği günden beri Kaliforniya için elimizden geleni yapacağımızı söyledim . Bunun en iyi yolu iyi birer vatandaş olmaktan geçiyor . Amerikan Federal Enerji Düzenleme Komisyonu, raya girmeyi reddetti . AFEDK ne yapıyordu ve neden harekete geçmeyi reddetti ?

  Pat Wood, AFEDK`nın yöneticisiydi ve Ken Lay tarafından o görev için bizzat tavsiye edilmişti . AFEDK için Enron`un fiyat arttırımlarını kabul etmek kolay olmuştu çünkü tüm yapmaları gereken hiçbir şey yapmamaktı ki onu da iyi becerdiler . Federal Düzenleyiciler, şimdi Demokratların kontrolünde olan senatonun baskısı altında . Senato, AFEDK`yı bölgesel fiyat etiketlerini belirlemek zorunda bıraktı . Enerji krizi bitti ama siyasi kriz sürüyordu .

Ken Lay ve George Bush`un enerji krizinde suçu Gray Davis`in üstüne yıkmak için gizli bir politik gündemleri mi vardı ?

  Oh günaydın artık . ” Sadece Kaliforniya `da ” gerçekleşir diyebileceğimiz hikayelerden birisi . Eyaletin pek de sevilmeyen valisi  Gray Davis, ekonomik koşulların kötüleşmesi ve 38 milyar dolarlık bütçe açığı ile yüzyüzeyken muhtemel bir halk oylaması ile yerinden edilebilir . Yerine geçmesi olası adaylardan birisi ise fil yıldızı Arnold Schwarzenegger . Terminatör mü ?

  Geri gelip gelmeyeceğini göreceğiz . Gray Davis fırsatları yok etti ve şimdi yokedilme sırası Gray Davis`te . Halkoylamasında HAYIR !!!

Deregülasyon sonucu sahte bir enerji krizi yaşanacağını tahmin eder miydim ?

  Evet .

Deregülasyon sonucu Arnold Schwarzenegger`in valimiz olacağını tahmin edebilir miydim ?

  Aklımdan bile geçmezdi . Tıpkı kötü bir bilimkurgu filmi gibi . Anlaşılan hepimiz yanılmışız. Buranın ismi ” Caly-forn-ya “diye telaffuz ediliyormuş . Bayanlar Baylar !! Karşınızda Kaliforniya Valisi, Arnold Schwarzenegger ! Ana caddede kulağımıza gelen homurdanmalardan Enron`da işlerin oldukça kötü durumda olduğunu duyuyorduk . Bir yıl önce bana gelen birisi, Enron`da çalıştığı için ne kadar heyecanlı olduğunu ama şimdi her gece kabus görerek uyandığını anlatmıştı . Bir hayatı kalmamış, şirket tarafından sindirilmiş gibi hissediyordu . Şirket ve CEO`sunun garip davranışları su yüzüne çıktıkça , Enron hisselerinde geri çekilme hareketleri başlamıştı . Jeff ile yaptığımız en dokunaklı görüşmelerden birisini hatırlıyorum da ; Enron`dan ayrılmıştım ve geri dönüp dönmemem konusunda konuşmaya gelmiştim . ” Jeff, çok ciddi bir sorunun var . ” dedim . ” İşlemciler ; hisseleri dipten toplayabileceklerini biseler, senin bile boğazını keserler . ” dedim . Jeff sessizdi . Camdan dışarı baktı ve geri dönğp bana şöyle dedi : ” Evet, Amanda . Sanırım haklısın . ” Sonunda işlemciler, Enron`u çiğneyip geçtiler . Delilerin akıl hastahanesini ele geçirmesi gibi . Yaz boyunca hisselerdeki düşüş devam etti . Şirketten bir açıklama geleceği yönünde söylentiler yayılmaya başlamıştı . Biz Ken Lay`in Bush yönetimine katılmak üzere Enron`dan ayrılacağı açıklamasını yapacak sanıyorduk . Ama durum böyle değildi .

Jeff Skilling`in CEO`luktan ayrıldığını açıkladı .

Gerçek bir sürpriz olmuştu . Kimse buna inanamadı . CEO`lar genellikle, güzel bir halkla ilişkiler kampanyası yürütülmeden istifa etmezler ki bir karışıklık olmasın, sorular sorulmasın, manşetleri şirketin adı süslemesin ki istifanın ardından tam da böyle oldu . Felaketin mimarının her şeyden haberdar olduğu, ve farelerin batmakta olan gemiyi terk etmeye başladığını işte o zaman anladım . İki gün sonra onunla ve Ken Lay ile buluşmuştum çünkü istifa olayı üzerine şirket hisselerini düşüreceğimi söyleyecektim . Jeff Skilling`e başka ayrılacak olup olmadığını ; en kötüsünü görüp görmediğimizi sordum . Kaliforniya`daki enerji krizi kafamı kurcalıyordu . Skilling, kişisel sebeplerden ötürü ayrıldığına beni ikna etti . O toplantıdan ayrılırken, ailesine ilgi göstermek istemesinin beni duygulandırdığını hatırlıyorum . Sinirli gibi görünüyordu . Bir yatırımcıya, ” Eğer doğruyu söylemiyorsa işi bırakacak olması iyi çünkü Hollywood`a gitmeli . ” demiştim . Enron`dan 14 Ağustos 2001`de, kişisel sebeplerden ötürü ayrıldım . Bay Skilling, Enron`dan ayrılışınızın ardından, orada devasa bir deprem yaşandı .

Nispeten kıdemsiz çalışanlar ; duvarlardaki çatlakları görebildiklerini, sarsıntıyı hissettiklerini, pencerelerin zangırdadığını duyabildiklerini söyledikleri halde siz bizden büronuzda otururken  orada neler döndüğüne dair hiç bir fikriniz olmadığına inanmamızı mı bekliyorsunuz ?

  Ayrıldığım gün olan 14 Ağustos 2001 tarihinde, şirketin mali açıdan oldukça iyi durumda olduğuna inanıyorum . Akıllı olduğuna inanıyorum ama o kadar da akıllı olmasına gerek yoktu çünkü geleceğe yönelik tahmini sonuçları veren belgeleri görmüştü .

” Şimdi ayrılsam, şirket bir yıl kadar daha ayakta kalır  hatta bir buçuk yıl bile dayanabilir ; böylece kimse beni suçlayamaz . ” şeklinde düşünmüş olabilir .

” Ben ayrılırken her şey yolundaydı millet . “Skilling`in istifasının ardından, Enron icra kurulu başkanı Ken Lay CEO pozisyonluğunu da üstlendi .

 Bunu beklemiyordum . Ama teşekkür ederim . Çok teşekkür ederim . Geri dönmek güzel . Jeff`in istifasına çok üzüldüm . CEO`luğa adım atması , şaşkınlık verici bir  olaydı . O anda bence herkes için çanlar çalmaya başladı . Önümüzde bir zorluklar var ama bunları aşacağız. En kötüsünü geride bıraktık ve şimdi işler iyi gidiyor . Bu yıl değeri düşüşe geçen tek hisse bizimki değil . Biz sadece diğerlerinden daha ağır bir darbe aldık . Kaliforniya ve Hindistan gibi bazı sorunların üstesinden gelirsek daha da iyi olacak . Bence en kötüsü geride kaldı ve yerimde duramıyorum açıkçası .

14 Ağustos 2001`de ; Jeff Skilling birden bire istifa etti .

Bu benim ve başka birçok çalışanın sinirlerini bozdu . İhanete uğramış gibi hissettik . Jim Jones bizi meşrubatla beslerken onun içmemeye karar vermesi gibiydi . Sherron Watkins, Skilling`in istifasından sonraki gün Ken Lay`e bir  mektup gönderdi . Bayan Watkins ile başlıyoruz . Ben Sherron Watkins . Avukatınızı komiteye tanıtır mısınız ?

  Elbette . Avukatım Bay Philip Hilder . Hikayeyi ilk kez duyduğunuzda insana akıl almaz bir şeymiş gibi geliyor . Sherron`ın bana anlattıkları, muhasebe usulsüzlüğünden fazlasıydı . Düpedüz koskoca bir sahtekarlıktı .

2001 Haziran`ının ikinci haftasından sonra ; Cliff Baxter`ın istifasının ardından Bay Fastow  için çalışmaya başladım . Olay, yüzyılın en büyük kurumsal suçu haline gelmişti . Elde ettiğim bilgiler beni alarma geçirmişti . Sherron Watkins`in keşfettikleri, Fastow`un karmaşık ortaklıklarını gözler önüne seriyordu . Andy beni aktifler listesinin başına geçirmişti . Bir düzine kadar aktif Andy `nn Raptors isimli şirketi tarafından hedge edilmişti . Tablo üstünde çalışıyordum ve rakamlar birbirini tutmuyordu . Bu hiç mantıklı bir durum değildi . Muhasebe bu kadar yaratıcı olamazdı . Arthur Andersen`ın bunu onayladığına inanamıyordum . Bunca insanın bunu görmezden geldiğine inanamadım . Fastow`un ortaklıklarının ardında Enron hisselerinin sağladığı muazzam garanti vardı . Fastow ; hisselerin asla düşmeyeceği beklentisi ile Enron`un geleceği ile kumar oynamıştı . İlk tepkim Ken Lay`i uyarmak oldu . Skilling gittikten sonraki gün, ona isimsiz, bir sayfalık bir mektup bıraktım . O hafta bitmeden Ken Lay ile görüşüp, derdimi ifade edebilmek için kendimi tanıttım . Enron`un bu sorunla ilgilenmesi gerekiyordu . Defterde sahtekarlık yapan şirketler genelde paçayı sıyıramazlar . Hayatta kalmaları temize çıkmalarına bağlıdır . Dışarıdaki birisi tarafından ifşa edilmelerine değil . Bayan  Watkins bunun… Bayan Watkins benimle görüşmedi, Senatör . Bayan Watkins, Clifford Baxter`ın endişelerini dile getirmek üzere sizinle defalarca görüştüğünü ifade etti. Cliff ve Andy`nin pek ortak… Birbirlerinden pek hazzetmezlerdi . Aralarındaki ilişki bir hayli gergindi ve Cliff`in olayın ticari tarafındaki uygunluk veya uygunsuzluklar la bir ilgisi yoktu . Cliff Baxter`dan notlarımda söz etmiştim . Ona, onun iyi adamlardan birisi olduğunu ve bu duruma karşı mücadele verdiğini, herşeyin iyi sonuçlanacağını düşündüğümü söylemiştim . O ise işlerin hiçbirimiz için iyiye gitmeyeceğini söylemişti . Sherron ,le defter üstünde çalışmaya başladığımda olayları ifşa edecek bir mektup yazmayı düşünüyordum . İnsanlar, Sherron`ın gösterdiği cesareti ve yaptıklarını takdir etmiyordu . Andy Fastow, ellerini Enron`un şeker kavanozuna Bay Skilling`in açık veya kapalı onayını almaksızın daldıramazdı . Bir şeyler bildiğimi neye dayanarak söyleyebildiğini anlamıyorum .

Nasıl biliyor olabilir ki ?

  İnsanların bana kasten anlatmadıkları şeyleri bilmememin çok da tutarsız olmadığını zannediyorum . Enron`un içinde, ” Berbat bir düzenbazlık gerçekleştirdik . ” diyen tek benmişim gibi hissettim ve elbette ortalık çok karıştı .

Altı hafta içerisinde Enron kontrolden çıkmıştı . Normal koşullar altında, 11 Eylül ile ilgili söyleyecek daha fazla şeyim olurdu . Tıpkı Amerika`nın terörizmin saldırısına uğradığı gibi bizim de saldırı altında olduğumuzu söylerdim . Şimdi SEC`nin resmi olmayan soruşturması altındayız . SEC ; Wall Street Journal`ın Fastow`un şüpheli anlaşmaları ile ilgili makaleler yayınlaması ile soruşturma başlattı . Enron, mali raporlarında büyük değişiklikler yaptı .

Yatırımcılar ; “piyasaya göre fiyatlama ” dan elde edilen milyar dolarlık karların aslında zarar olduğundan çekinmeye başladı .

(Ev fiyatlarını kafalarına göre artıranlara duyurulur.)

Daha önce de gördüğünüz gibi işimizin temelleri oldukça sağlam . Hatta hiç bu kadar sağlam olmamıştı . Ne yazık ki  Wall Street bununla ilgilenmiyor ve sizin de ilgilendiğinizi sanmıyorum . Bu soruşturma, muhasebecilerimizin ve avuatlarımızın çokça zamanını alacaktır . Ama sonuçta bu meseleler hallolacak . Ken Lay`in konuşma yaptığı sırada ; sadece birkaç blok uzaklıkta , Enron`un muhasebe firması Arthur Andersen Enron`un evraklarını yok etmeye başlamıştı bile .

23 Ekim günü, Andersen bir tondan fazla kağıdı lime lime etti .

Spekülasyonların ve söylentilerin aksine şirket hem mali hem de idari açıdan iyi durumda . Çalışanlara ama sadec çalışanlara değil aynı zamanda yatırımcılara  da güven verebilmek için her türlü beyanda bulundu . ” Muhasebede usulsüzlük yapılmamıştır, şirket her zamankinden iyi durumda . ” Enron hisselerini, eski seviyelerine tekrar çıkaracağız . Bunu yapacağız . Pekala,  şimdi soruları alalım .

Şuradan bir kaç tane geldi . ” Kafanız güzel mi ?  Bunu bilmek istiyorum . ” ” Çünkü eğer öyleyse bu pek çok eyi açıklıyor . ” ” Eğer değilse dumanlanmak isteyebilirsiniz çünkü size tekrar güvenebilmemiz çok uzun zaman alacak . ” Enron`dakiler ve biraz dışındakiler için neler olup bittiği ya da neler olacağı çok net değildi . Bunun çok uzun … Andy`nin bu işe karıştığı yönünde  yapılan spekülasyonlar olduğunu biliyorum . Yönetim kurulu ve ben Andy`nin mümkün olan en dürüst biçimde çalıştığından  eminiz . Ertesi gün, LJM ortaklığından 45 milyon doların üstünde para kazanmasının anlaşılması üzerine yönetim kurulu Andy`yi kovdu .

Bay Fastow,  Enron ve hissedarlarına karşı taşıdığınız yükümlülüklere rağmen eylemlerinizin ahlakla bağdaştığına nasıl inanabiliyorsunuz ?

  Buna nasıl yanıt vereceksiniz ?

  Sayın Başkan, avukatımın tavsiyesi üzerine Amerikan Anayasası`nın bana verdiği güvenceye dayanarak sorularınızı yanıtlamayı reddediyorum . Andy,  bana sorarsanız kurbanlık koyun ilan edilmişti .

Enron`un tüm yöneticileri ;

” Alın işte suçlunuz, Andy Fastow . Düzenbaz bu adam . “

” Enron`dan LJM`den çalan odur . “

” Defterleri tahrif eden odur . “

” Peşini bırakmayın . ” diyorlardı .

How will you plead, Mr. Fastow?

Tekrar tekrar düşünüp duruyorum .

Enron`da olanlar sadece birkaç yöneticinin işi olmazdı . Bu işe bulaşan bankaları bir düşünün :

JPMorganChase, Morgan Stanley, Citibank… Milyarlarca dolar kredi… Arthur Andersen…

Ya  Vincent and Elkins`a bizi temsil eden avukatlara ne demeli ?

  Yönetim kurulunun hepsi suça ortaklık etmiş olmalıydı . Çünkü her şey çok kolay olmuşu . Çok kolay . Enron`un iflası trajik bir hikayeydi .

30 binden fazla çalışanı olan bir şirkette haliyle bir sürü kıdemli yönetici vardı ve onlara büyük güven duyulurdu .

Ama içlerinden en az biri, Andy Fastow, kendisine duyulan güvene ihanet etti . Yaptıklarından habersizdim . Bunları bendn gizledi bu yüzden onun yaptıklarının sorumluluğunu alamam . Bir kere olsun ” Sorumluluğu üstleniyorum . “dediğini duymadım . ” Chicago ” adlı muhteşem filmdeki gibi. Bana kuklanın iplerini, dansçıları, topukları yere vurarak yapılan dansı ve silahı doğrultmayı hatırlattı . Herkes Johnny`ye ayak uydurmuştu . Ben ve ailem, şirketin kaybından ötürü yas tutmaya devam ediyoruz . Linda ve ben, özvarlıklarımızın birkaç yüz milyon dolardan 20 milyon dolar civarına düştüğünü gördük . Tabii, dediğiniz gibi, nakit alım gücümüz de  1 milyon doların altına geriledi . Dolandırıcı olarak mı yoksa aptal olarak mı vurulmak isterdim bilemiyorum . Beni ” Kırık Hayaller Treni”  nden başkası paklamaz .

Enron Treni mi demek istiyorsun ?

  Hadi gidelim ! Enron, ulusal bilinçte şok etkisi yarattı .

Hem de zamanın doğru çıkardığı bir ders olarak . Bir şey doğru olamayacak kadar iyi ise genellikle iyi falan değildir .

Hepimiz zengin olacağız !

Ne kar ettik ne zarar !

Enron`un başına gelen felaket, tipik bir bankaya hücumdur . Şimdi bakma ama bankada tuhaf şeyler dönüyor, George. Daha önce hiç böyle bir şey görmemiştim ama anlaşılan herkes parasını çekmeye çalışıyor .

2001 Aralık`ının ikinci gününde ;

Skilling`in istifasının üstünden dört ay geçmeden ,

Enron iflas ettiğini açıkladı .

Gerçekliğin ötesine geçmiş bir gündü . Sabah 9:30`da iflası öğrendik ve hepimize yol verilmişti . Kendimizi Titanic `teymiş gibi hissettik . Son cankurtaran botu da gitmişti ve kaderimizle başbaşa, batan gemide yapayalnızdık . Binadan ayrılmak için otuz dakikamız vardı ve işte o anda Titanik`te değil Lusitania`daymış gibi hissetmeye başladık . Torpil gemiye isabet etmişti ve kendimizi dışarı atmak için yirmi dakikamız vardı .

Kimse olanlara inanamıyordu .

Enron “ un gerçekten iflas bayrağını çekebileceği pek az kıdemli yöneticinin aklına yatardı . Sonra ortalık hayalet kasabaya döndü .

Birgün eski binanın bazı katlarına çıktığımı hatırlıyorum da ortalık korkunçtu . Her yerde uçuşan kağıtlar vardı ve ortalıkta kimsecikler yoktu .

Tüyler ürperticiydi . Bay  Skilling, açılış konuşmanız çalışanlar açısından şefkat doluydu .

Size bir kaset izletmek istiyorum . Hazırsa başlayalım .

Şunu bir dinleyin .

Emeklilik primlerimizi Enron hisselerine yatıralım mı ?

Kesinlikle . Bana katılıyorsunuz değil mi ?

Büyük miktarlarda hisseyi neden o tarihten çok önce elden çıkartmaya başladınız ve niçin çalışanlara hala hisse almaya devam etmelerini söylediniz ?

Senatör, Enron şirketinin uzun süredir büyük ortaklarından birisiyim . Bu kaseti dilediğiniz gibi yorumlayabilirsiniz . Ben Enron şirketine destek oluyordum .

Bu insanlara ne oldu, biliyor musunuz ?

  Her şeylerini yitirdiler . Çalışanlara olanlardan ötürü çok üzgünüm . Bir dönem, her şey bizim için toz pembeydi . Emeklilik fonlarımızla birikim fonlarımız vardı . Sonra bunlar düşmeye başladı . Daha da düştü, daha da düştü .

Hisse senetleri tavana vurduğunda 348 bin dolarım olmuştu . Her şey bittiğinde, elimde ne kaldıysa 1200 dolara satmak zorunda kaldım .

Enron hisseleri düşerken ; çalışanların emeklilik hesapları da donduruldu .

Hisse 32 dolarken hesaplarımızı dondurdular .

Tekrara açtıklarında, 9 dolara kadar gerilemişti . Üstelik buna da erişemiyorduk . Ardından ise daha beteri geldi .

Ken Lay, Skilling ve diğer üst düzey yöneticilerin paralarını kurtardıklarını öğrendik .

Biz bunu yapamamıştık. İçeriden öğrenenlerin ticareti ile 1 milyar dolara yakın hisse elden çıkartılmıştı . Bunu, bütün hayatı boyunca bir şirkete boru hattı işçisi olarak emek vermiş bir insanın ayın sonunda kenara attığı üç beş kuruş ile kıyaslayın . Yılardır verdiği emeğin karşılığında gösterecek neyi var ?

  Koca bir hiç . Pai, Hawaii`de bir yerlerde . Bankada 350 milyon doları var . Bu yanlış .

Bu kente hala öfke hakim . Üç yıl geçmesine rağmen hala pek çok aileye danışmanlık yapıyorum . Biraz daha derin düşünenler ülkenin kurumsal kültürünü sorgulamaya başladı . Tüm dünyayı, tüm kıymetsiz şeyleri, dünyadaki tüm ödülleri, köşe büroyu ve ek ikramiyeleri kazanabilirsiniz ama tüm bunların ortasında ruhunuzu yitirmeniz işten bile değil .

25 Ocak 2002 günü, Enron`un iflasından yedi hafta sonra, Cliff Baxter intihar etti .

Adı notlarımda geçtiği için basın onu izliyordu . Sanırım mahkemeye çıkartılacağı ve 30 milyon dolar değerinde hisse bozdurduğu için vicdan azabı çekiyordu . Bence Cliff`in intihar notu her şeyi açıklıyor .

” Bir zamanlar gururun olduğu yerde, şimdi yeller esiyor . “

Cliff hakkında konuşmak  bana zor geliyor . Yıllar boyunca çok yakındık . Mükemmek bir insandı . Ama Cliff`in kim olduğu, biraz da Enron`daki başarısına bağlıydı . Yaşam boyu emeğinize bakıp başarısız olduğunun söylenmesi kolay değil .

İnsanın kendine bakıp ” Neydim, ne oldum ?  ” demesi gerek .

Sonra yalnızca gölgenizi gördüğünüzü fark edebilirsiniz.

Andy Fastow, nüfuzunu kullanarak sahtekarlık yapmaktan suçlu bulundu . Mal varlığından 23 milyon dolar ödemeyi kabul etti

. Diğer Enron yöneticileri hakkında ifade vermesi karşılığında cezası on yıla indirildi .

Neden Enron ?  Neden Worldcom, Tyco ya da Global Crossing değil ?

Enron`un ölümcül hatası, kurnazlıkla sistemin çalışma şeklini yenebileceğini sanması oldu .

Jeff Skilling, 2004 yılında içeriden öğrenenlerin ticareti yoluyla kazanç sağlama ve yatırımcıları yanıltma suçlarından yargılandı .

Suçsuz bulundu ve avukatlarına onu savundukları için 23 milyon dolar ödedi .

Enron, tekrarlanmayacak bir istisna olarak görülmemeli . Çünkü her şey yanlış bir şey yapmadığınıza dair kendinizi kandırmanıza bağlı .

Athur Andersen, avukatlar, bankerler yaptığımız şeyi biliyorlardı ve buna dahil olmuşlardı .

Sorumluluk herkesin omuzlarındaydı. Herkes aynı eğilimdeydi. Bu tekrarlanabilir .

Enron`un muhasebe firması Arthur Andersen, adaleti engellemekten mahkum oldu .

Dürüstlük ilkesi zedelenen, Amerika`nın en eski muhasebe firması Enron ile berabar battı ve 29 bin kişi işsiz kaldı .

Enron hissedarları, Enron`u ve onunla iş yapan bankaları 20 milyar dolar tazminat talebiyle mahkemeye verdi .

Ken Lay `de sahtekarlığı azmettirme suçundan yargılandı . Avukatı Enron`un iflası ile en büyük zararı Ken Lay`in gördüğü iddiasında .

Bu sabah hepinizi görebilmek çok güzel . Bugün Ken Lay`in tutuklanması ile Enron`un tüm üst kademesi suçlarının hesabını vermek üzere adaletin karşısına çıkartılmıştır .

Bay  Lay, söyleyeceğiniz bir şey var mı, efendim ?

  Bugün ilerleyen saatlerde söyleyeceğim . Enron`a bakmak, pek çok olasılığın öteki tarafına bakmak gibi . Sonu kötü biten çoğu şey gibi bu da böyle başlamamıştı .

Pek çok insan dünyayı değiştireceklerini söyleyerek bu işe başlamıştı .

Zaman içinde kendi kibir ve açgözlülüklerinin kurbanı oldular .

Bunca sorumluluk yüklenip, vaatlerde bulunduktan sonra aynadaki yansımalarını görmek zorunda kaldılar .

Asıl büyük ders, Enron`un çalışanlarına ” Neden diye sor ?  ” deyişinde saklı .
Bunu ben kendime, yöneticilerime, çalışma arkadaşlarıma yeterince sormadım .
Yönetim Kurulu Başkanı Jeff Skiling ve şirketin  kurucusu Kenneth Lay`in yargılandığı davada jüri kararını Mayıs 2006`da açıkladı .
Lay, hakkındaki 6 iddianın hepsinde ; Skilling ise 28 iddianın 19`unda suçlu bulundu .
64 yaşındaki Kennet Lay bundan 2 ay sonra, Temmuz 2006`da kalp krizinden öldü .
Skilling, Ekim 2006`da kesinleşen kararla 24 yıl 4 ay hapis cezasına çaptırıldı . Ayrıca 45 milyon dolar ödemeye mahkum edildi .

thiefpliskin`in notu : Enron`a ait aktiflerin çoğunluğu Shell tarafından çok ucuza kapatılmıştır.

************

Bakmanız gereken diğer kaynaklar

http://arsiv.zaman.com.tr/2002/01/17/yazarlar/fikretertan.htm

http://www.riskonomi.com/wp/?p=582

http://haber.gazetevatan.com/0/903/2/ekonomi

TOPLUMLARIN ÇÖKÜŞÜNÜ BİLMEK KEHANET DEĞİLDİR

A MAN FOR ALL SEASONS / Her Devrin Adamı (1966) Film


[Thomas More,  seni rahmetle anıyoruz.
Üç kuruşluk dünyaya kendini satmadın]

Yönetmen: Fred Zinnemann

Ülke: İngiltere

Tür:Biyografi | Dram

Vizyon Tarihi:10 Kasım 1969 (Türkiye)

Süre:120 dakika

Dil:İngilizce, Latin, İspanyolca, Fransızca

Senaryo:Robert Bolt | Robert Bolt

Müzik:Georges Delerue

Görüntü Yönetmeni:Ted Moore

Yapımcılar:William N. Graf | Fred Zinnemann

Oyuncular:  Paul Scofield, Wendy Hiller, Leo McKern, Robert Shaw, Orson Welles, Susannah York, Nigel Davenport, John Hurt, Corin Redgrave, Colin Blakely, Cyril Luckham, Jack Gwillim, Thomas Heathcote, Yootha Joyce, Anthony Nicholls, John Nettleton, Eira Heath, Molly Urquhart, Paul Hardwick, Michael Latimer, Philip Brack, Martin Boddey, Eric Mason, Matt Zimmerman, Vanessa Redgrave, Raymond Adamson, Trevor Baxter, Sylvia Bidmead, Jack Bligh, Bridget Brice, Jan Carey, Gladys Dawson, Edwin Finn, Laura Graham, Raymond Graham, Gay Hamilton, Fiona Hartford, Drewe Henley, Walter Horsbrugh, Ross Hutchinson, Donald Layne-Smith, Graham Leaman, Patrick Marley, Julie Martin, Robert Mill, Robert Morris, Arnold Peters, Christine Pollon, Arnold Ridley, Iain Sinclair, Nick Tate, Michael Wade, Gina Warwick

Özet

Film 8 dalda oskara aday gösterilip bunun altısını almıştır. Çekildiği 1966 yılı ve de günümüz itibariyle tartışmasız bir başyapıttır.

Filmde İngiltere kralı 8. Henry ile Thomas More’un başta dinde reform olmak üzere bazı konularda ihtilafa düşmelere ana konuyu oluşturuyor. Şansölye wolsey’in ölümünün ardından onun yerine gelen Thomas More, zamanının en önemli düşünürlerinden biridir. Ayrıca kralı da çocukluğundan beri düşünceleriyle etkilemiştir. Kral onu çok sever ama bir konuda ihtilafa düşeceklerdir, o da kralın Katolik inancını reddetmesi ve yeni bir din ortaya çıkarmasıdır. Bildiğiniz üzere bu kral 8. Henry, karıya kıza düşkün bir adamdır. Bunun ilk evliliği Aragonlu Catherine iledir ki kendisi İspanyol sarayından gelmiş olup koyu bir katoliktir. Ama kral gönlünü bir gün Anne Boleyn’e kaptırır, bazı bahaneler uydurarak ilk evliliğini iptal etmek ister ama hem ispanya kralı hem de papa bu duruma karşı çıkar. Zaten geçmişte papa bu herif için bazı tavizler vermişti (ilk karısı, ölen abisinin hanımıydı, papa yasak olan bu evliliği onaylamıştı). Bu evliliği  Katolik kilisesi inançları yasaklıyor o zaman bende yeni bir din kurayım diyen kral Henry’ye başta Thomas More olmak üzere herkes karşı çıkar ama nafile, kral kafayı boleyn kızıyla bozmuştur.

Kral kendi kafasından uydurduğu kuralları bir din haline getirmiş ve anglikanizmi çıkarmıştır. Thomas Cranmer isimli devlet adamının da sayesinde yeni din ülkede hızlıca yayılmış ve Katolik inanışını benimseyenler krala karşı gelmek suçundan idam ettirilmiştir. Şu an dünyada angkilanizmi benimseyen ülkeler arasında birleşik krallığa ait ülkeler ve Amerika yer almaktadır (Amerika’da nüfusun neredeyse yarısının Protestan olduğu düşünülmekte). Tabi bu arada papa da İngiltere yi kutsal ittifaktan atmış ve Fransa ile İspanyayı sürekli İngiltere’ye karşı kışkırtmıştır. Gerçi baya bir sonra başka bir papa aforozu kaldırıp barışı sağlayacaktır.

Kral sadece evlenebilmek uğruna yeni bir din ortaya atmış ve bu dinde şuan en güçlülerin devletlerinde yaşanmakta. Bu İngiltere’nin dini masonlara çok uygun o yüzden onlar çıkarmış diyenler var, şimdi tamam din masonlara çok uygun niye, hiç bir ibadet yapmana gerek yok ayrıca bu dinde muhafazakar olan ile olmayan arasında da fazla bir fark yok, doğru düzgün kilise inanışları olduğu da söylenemez ama olayın masonlarla alakası olduğunu düşünmüyorum. Biraz evlenebilmek, biraz papanın himayesinden kurtulabilmek, biraz da milli bir din yapabilmek için verilen mücadelelerin sonucudur bu din.

Kralın tüm Katolik dünyasını karşısına almasına sebep olan Anne Boleyn de krala erkek çocuk veremez ve akabinde o da idam ettirilir, kralın bundan sonra 4 evliliği, yüzlerce metresi olacaktır ama asla huzura kavuşamayacaktır. Ancak bu adamın Anne Boleyn’den olan kızı 1. Elizabeth İngiltere tarihinin en başarılı hükümdarı olacaktır, onun zamanında en parlak devirlerini yaşayıp dünyanın süper gücü olacaklardır. (İspanyollara ait altın dolu gemilerin soyulması da buna katkı sağlayacaktır). Kralın ilk evliliğinden olan çocuğu Mary, her ne kadar Elizabeth’ten önce tahta geçip tüm Katolik karşıtlarını yaktırsa da bu İngiltere’nin dinini değiştirmeyecektir. Elizabethle de birlikte Anglikanizm iyice ülkeye yayılır. Hatta hanedan değiştiğinde bile din değişmez. İngiltere’yi bir 10 dan fazla hanedan sırayla yönetmiş. Bunlardan biri de Tudors hanedanı idi. Tudorslardan 8. Henry ile 1. Elizabeth İngiltere’nin en popüler iki hükümdarı olabilmişler ve getirdikleri kurallar onlar öldükten sonra bile devam ediyor.

Filmde daha çok Thomas More’un kendi mücadelesini görüyoruz. O koyu bir katoliktir ve kralın yanlış yaptığını anlatmaya çalışmaktadır ama nafile, kralın yeni sürüm adamları onu hiç sevmemektedirler. Thomas More, onurlu bir adam olduğundan şansölye görevinden istifa edip kendi izbe mekanına çekilir ama kral onun gibi sadık bir adamın kendisine (yeni dine) inanmamasını kabullenemez, ona şu teklif yapılır canın mı yoksa yeni din mi? Thomas More da inancından taviz vermez ve idam ettirilir. Kralın ölümüne en çok üzüldüğü adam bu Thomas More’dur.

Kaynak:

http://johncazale.blogspot.com/2011/08/man-for-all-seasons.html

Filmden

KANUNLAR İYİYİDE KÖTÜYÜDE KORUMAK İÇİN VARDIR.

Tutuklat onu!

-Niçin?

-O tehlikeli biri!

-İftiracı bir casus!

-Kötü bir adam!

-Buna karşı bir kanun yok.

-Tanrı’nın var!

-O halde onu Tanrı tutuklar.

-Sen konuşurken gitti! Kanunları çiğnemediği sürece Şeytan da olsa gitmekte serbest.

-Demek Şeytan da kanunların korumasında!

-Evet, sence olmamalı mı?

Şeytanı yakalamak için kanunları mı çiğneyelim? Tabii. Ben olsam bu uğurda bütün kanunları çiğnerdim. Peki son kanun da çiğnenip Şeytan peşine düşünce kanunlar ortadan kalktığına göre nereye sığınırdın Roper?

Bu ülke baştan başa kanunlarla kuruldu. İlahi değil, insani kanunlar. Bunları çiğnersen  ki sen bunu yapacak adamsın  o zaman rüzgar bizi oradan oraya savururken ayakta durabileceğini mi sanıyorsun?

Evet. Kendi güvenliğim uğruna Şeytanı da kanunların korumasına alıyorum.

 

DOĞRULUK BEDEL ÖDEMEK MİDİR?

-Sir Thomas Paget görevinden ayrılıyor. Yerine ben geçeceğim. Divan Mühürdarlığına mı?

 Siz mi?

 Çok şaşırtıcı, değil mi?

 Aslında mantıklı olan buydu. Otur Rich. Törene, nezakete gerek yok  Majestelerinin de dediği gibi. Gördüğün gibi sana çok güveniyorum. Böyle bir şeyi asla bir başkasına söylemem. Nasıl bir şeyi bir başkasına söylersin?

 Dost meclisinde konuşulanları söylemem. Buna inanıyor musun?

-Evet, tabii ki.

-Aslında hayır. İnanıyorum. Doğruyu söyle Rich. Bu, bana ne teklif edildiğine bağlı. Bana yaranmak için böyle deme. Ama bu doğru. Bana ne teklif edildiğine bağlı. Açıkta bir memuriyet var. York Bölgesi Vergi Tahsildarlığı. Bu bana hediyeniz mi?

 Kesinlikle. Karşılığında ne yapmam gerekiyor?

 Karısını değiştirmek isteyen bir adam tanıyorum. Aslında bu önemsiz bir meseledir, ama söz konusu kişi  Lord Henry, bu adı taşıyan sekizinci hükümdarımız. Bu da demek oluyor ki, karısını değiştirmek istiyorsa değiştirecektir. Memurlar olarak bizim görevimiz de  bu olayın sebep olacağı tatsızlıkları asgariye indirmek. Tatsızlıkları asgariye indirmek bizim tek görevimizdir Rich. Sana zararsız bir uğraş gibi gelebilir, ama değildir. Biz memurları kimse sevmez Rich. Bizler sevilmeyiz. Sana teklif ettiğim York’taki memuriyeti kabul edeceğini düşünerek “biz” diyorum. Evet. Talihi dönmüş insanların canının sıkkın olması kötüye işarettir.

-Canım sıkkın değil.

-Öyle görünüyorsun. Yas tutuyorum. Ne de olsa masumiyetimi yitirdim. Masumiyetini yitireli çok oluyor. Yeni mi fark ettin?

 Dostun, yani şu andaki Basmabeyincimiz, işte o masum bir adam. İşin tuhafı, gerçekten de öyle. Evet, kesinlikle öyle. Maalesef  bu meselede masumiyeti ayağımıza dolanacak. Mesele şu: Boşanmadan karını değiştiremezsin. Papa izin vermeden de boşanamazsın. Bu anlamsız durumun sonucunda da bence biraz

-Tatsızlık mı çıkacak?

 

DOĞRULUK NEDİR?

Pekala Thomas, şu işi bana açıkla. Çünkü bana bu korkaklık gibi görünüyor! Açıklayayım. Bu reform değil, Kilise’ye karşı açılan bir savaş. Kralımız Papaya karşı savaş açtı, çünkü Papa

-Kraliçenin, onun karısı olmadığını söylemiyor.

-Karısı mı peki?

 Karısı mı?

 Söyleyeceklerimin aramızda kalacağına söz verir misin?

 Veririm. Kral, konuştuklarımızı ona söylemeni emretse bile mi?

 Sana verdiğim söze sadık kalırım. Peki Krala sadakat yeminine ne olacak?

 Bana tuzak kuruyorsun! Hayır, içinde bulunduğumuz devir böyle. Papaya karşı savaş açtık. Çünkü Papa bir prens, değil mi?

 Evet. Ayrıca Aziz Petrus’un soyundan, İsa ile tek bağımız. Sen buna inanıyorsun. Peki bir inanç uğruna her şeyini  hatta ülkene duyduğun saygıyı silip atmayı mı göze aldın?

 Çünkü asıl önemlisi buna inanıyor olmam, daha doğrusu, hayır  buna inanıyor olmam değil, buna “benim” inanıyor olmam.

-Bilmece gibi konuşuyorum galiba.

-Kesinlikle. Bu hukukçu ağzıyla niye bana hakaret ediyorsun?

 Çünkü korkuyorum. Sen hastasın. Burası İspanya değil. Burası İngiltere.

İnan bana  sessiz kalmak benim hukuki güvenliğimi sağlıyor. Ayrıca sessizliğim tam olmalı, sana da bir şey söylememeliyim. Kısacası bana güvenmiyorsun. Diyelim ki ben Başhakimim, Cromwell’im, Londra Kulesi’nin gardiyanıyım. Elini aldım  İncil’e ve kutsal haça bastım ve sordum  “kadın, kocan bu meseleler hakkında sana bir şey söyledi mi?

 Doğru cevap vermezsen ruhun alevlerde yanar, cevabın nedir?

” Söylemedi. Bu durum değişmemeli. Meg’e bir şey söyledin mi?

 Sana söylemediğim şeyi Meg’e söyler miyim?

 Sen Meg’i çok seversin. Bunu iyi bilirim. Meg’e bir şey söylemediysen  demek ki bu tehlikeli bir durum. Sanmıyorum. Hayır. Sessiz kaldığımı görünce  beni sessizliğimle kendi halime bırakacaklardır.

 

SUÇ ÜRETİMİ

Sir Thomas’ın hakimlik yaparken rüşvet aldığına dair kanıtım var. Ne?

 Lanet olsun! Cato’dan bu yana rüşvet almayan tek hakim o! Sorarım size, hangi Basmabeyincinin mal varlığı üç yılın sonunda  100 sterlin ve bir altın zincirden ibaret kalmış?

 Dediğiniz gibi bu yaygın bir şey  ama bir şey hem yaygın olup hem de suç teşkil edebilir. Bu suç da adamı Londra Kulesi’ne götürebilir. Buraya gel. Bu kadının adi Averil Machin. Leicester’dan geliyor.

-Bir davası varmış

-Mülk davasıydı. Kapa çeneni. 1528 Nisanında Halk Mahkemesinde mülk davası. Yanlış karar verilmişti! O da Sir Thomas’a başvurup kararı düzelttirmiş.

-Hayır efendim, öyle olmadı!

-Beye anlat. Hani hakime bir hediye vermiştin. Ona bir kupa verdim efendim. Leicester’da 100 şiline aldığım İtalyan gümüşünden bir kupa. Sir Thomas kupayı kabul etti mi?

 Evet efendim, etti. Kupayı kabul etmiş. Bunu teyit edebiliriz. Sen gidebilirsin.

-Benim fikrimce

-Git dedim!

-Tanığınız bu mu?

 -Hayır. Tuhaf bir rastlantı sonucu o kupa sonradan Bay Rich’in eline geçmiş. Nasıl?

-Onu bana verdi efendim.

-Sana mı verdi?

 Niye?

 Hediye olarak. Evet, sen onun dostuydun, değil mi?

 Thomas onu sana ne zaman verdi?

 Tam olarak hatırlayamıyorum. Peki onu ne yaptığını hatırlıyor musun?

 -Sattım.

-Nereye?

-Bir dükkana.

-Kupa hala dükkanda mı?

 Hayır. İzini kaybetmişler. Aman ne güzel. Bay Rich’in sözlerinden şüpheniz mi var?

 Nedense evet. İşte satış makbuzu. O davanın nisan ayında görüldüğünü söylemiştiniz. Bu makbuzun tarihi mayıs. Yani Thomas kupanın bir rüşvet olduğunu anlar anlamaz onu önüne çıkan ilk lağım çukuruna atmış. Sanırım gerçekler de bu yorumu destekleyecektir. Mühürdar, bu deliller yeterli değil. Henüz işin başındayız. Daha iyilerini de buluruz.

-Bu işe bulaşmak istemem.

-Başka seçeneğiniz yok. Ne dediniz?

 Kral, Sir Thomas davasıyla ilgilenmenizi özellikle istedi. Bana öyle bir şey söylemedi. Sahi mi?

 Bana söyledi. Bakın Cromwell  bütün bunların amacı nedir?

 Beni yakaladınız. Bu bir vicdan meselesi sanırım. Kral, Sir Thomas’ın evliliğini onaylamasını istiyor. Sir Thomas düğün törenine katılsa, bizi pek çok zahmetten kurtarabilir. Törene katılmayacaktır. Yerinizde olsam, onu ikna etmeye çalışırım. Yerinizde olsam, gerçekten çaba gösteririm. Cromwell, beni tehdit mi ediyorsunuz?

 Sevgili Norfolk, burası İspanya değil. Burası İngiltere.

 

TUZAK

Artık şu suçlamaları öğrensem.

-Suçlamaları mı?

 -Sanırım bana bazı suçlamalar yöneltilmiş. Suçlamadan ziyade, açıklığa kavuşturulması gereken belirsiz davranışlar. Bunu kayda geçir, olur mu Bay Rich?

 Suçlama falan yok. Kral sizden memnun değil. Çok üzüldüm. Farkında mısınız bilmem, şimdi bile Kilise’yle, üniversitelerle  Lordlar ve Avam Kamaralarıyla fikir birliğine varsanız  Majesteleri sizden hiçbir şerefi esirgemez. Majestelerinin cömertliğini bilirim. Pekala. Kralın aleyhine kehanetlerde bulunduğu için idam edilen  sözde “Kent’li Kutsal Bakire”yi duydunuz mu?

 -Evet, onunla tanışmıştım.

-Demek tanıştınız. Ama Majestelerini bu hain hakkında uyarmadınız. Nasıl oldu bu?

 Söylediklerinde bir hainlik yoktu. Siyasi konular hakkında konuşmadık. Ama kötü bir şöhreti vardı. Buna inanmamı mı bekliyorsunuz?

-Neyse ki tanıklarımız var.

-Ona bir mektup yazmışsınız. Evet. Ona bir mektup yazarak devlet işlerine karışmamasını tavsiye ettim. Bu mektubun bir kopyası bende. Tanıklarım da var.

-Çok ihtiyatlı davranmışsınız.

-Titiz çalışmayı severim. 1521 Haziran’ında Kral bir kitap yayımladı. İlahiyatla ilgili bir eser. Eserin adı, Yedi Ayinin Savunusu idi. Bu sayede Papa Hazretleri Krala “İmanın Savunucusu” unvanını verdi. Roma Piskoposu. Yoksa “Papa” demekte ısrarlı mısınız?

 Hayır. İsterseniz “Roma Piskoposu” olsun. Bu onun yetkisini değiştirmez. Teşekkürler. Hemen konuya girdiniz. Nedir bu yetki?

 Mesela İngiltere Kilisesi üzerinde  Roma Piskoposunun yetkisi tam olarak nedir?

 Mühürdar Bey, Kralın kitabında bunun açıkça ortaya konup  savunulduğunu göreceksiniz. Kralın adıyla yayımlanan kitap demek daha doğru olur.

-O kitabi siz yazdınız.

-Kesinlikle ben yazmadım. Sizin kaleminizden çıktı demedim. Kralın bana sorduğu hukukla ilgili bazı soruları  görevim gereği elimden geldiğince cevapladım. Onu yazmaya teşvik ettiniz. Bu kitap, başından sonuna Kralın kendi tasarısıydı. Kral öyle demiyor. Kral işin aslını biliyor. Ayrıca size her ne söylemiş olursa olsun  bu suçlamayı destekleyecek bir ifade vermeyecektir. Neden?

 Çünkü yemin ederek ifade verilir, o da yalan yere yemin etmez. Bunu bilmiyorsanız, onu henüz tanımıyorsunuz demektir. Sir Thomas More. Kralın  Kraliçe Anne ile evlenmesine ne diyorsunuz?

 Bana bir daha bunun sorulmayacağını sanmıştım. O halde yanılmışsınız. Bu suçlamalar  Bunlar ancak çocukları korkutur Mühürdar Bey, beni değil! O zaman bilesiniz, Kral sizi kendi adına  nankörlükle suçlamamı buyurdu! Ayrıca sizin kadar kötü niyetli bir kulu, hain bir uyruğu olmadığını da  size söylememi istedi. Demek  sonunda bana bu layık görüldü. Layık mı görüldü?

 Bunu siz kendiniz istediniz. Gidebilirsiniz. Şimdilik.

Konuşmamı daha sonra tamamlayacağım. Avam Kamarasının bu tasarıyı hızla kanunlaştıracağından şüphem yok. Zira tasarı, hem Kralın yeni unvanıyla, hem de Kraliçe Anne’le evliliğiyle ilgili. Her iki mesele de sadık bir uyruğu yakından ilgilendiriyor. Yalnız dikkat edin efendiler. Aramızda çok ihtiyatlı davranan Bazı hainler var  ki Kral buna artık müsamaha göstermeyecek. Ve onun sadık avcıları olan bizler, artık bu kurnaz tilkileri yuvalarından çıkarmalıyız.

 

HER İNSAN YALAN YERE YEMİN EDEMEZ

Kralın evliliğini onaylamak için  yemin etme zorunluluğu getiriliyor. Yemini etmemenin cezası ne?

 -Vatana ihanet.

-Yeminin mahiyeti ne?

 Sözcüklerin ne önemi var?

 Anlamını biliyoruz. Sözcükleri söyle. Yemin, sözcüklerden oluşur. Belki bu yemini edebiliriz. Nasıl?

 Eğer mümkünse, sen de yemin etmelisin. Olmaz! Bak Meg. Tanrı, melekleri ihtişamın tezahürü olarak yarattı. Hayvanları masumiyetleri için, bitkileri de basitlikleri için yarattı. Ama insanları, akıllarını kullanarak kendisine hizmet etsinler diye yarattı. Tanrı, kaçışı olmayan bir durum yaratarak bize acı çektiriyorsa  o zaman elimizden geldiğince ilkelerimize asılabiliriz. Ve evet Meg, o zaman tükürüğümüz yeterse savaşçılar gibi bağırabiliriz. Ama kendimizi böyle bir çıkmaza sokmak bizim değil, Tanrı’nın işidir. Bizim doğal vazifemiz kaçmaktır. Bu yemini edebileceksem, ederim.

 

ŞUÇ BULMAK KOLAYDIR

Oturun. Majestelerinin Divani tarafından görevlendirilen  Yedinci Komisyon, Sir Thomas More’u sorguya çekecektir. Söylemek istediğiniz bir şey var mi?

 Yok.

-Bu belgeyi gördünüz mü?

 -Pek çok kez. Vekalet Kanunu. Bunlar da yemin edenlerin isimleri.

-Dediğim gibi önceden görmüştüm.

-Siz de yemin eder misiniz?

 Hayır. Thomas, bize cevap ver  Açıkça cevap verin, Kraliçe Anne’in çocuklarını tahtın varisi olarak  kabul ediyor musunuz?

 Kralın parlamentodan geçen kararı böyle.

-Elbette kabul ederim.

-Buna yemin eder misiniz?

-Evet.

-O zaman niye kanun için yemin etmiyor?

 Çünkü kanunda bundan fazlası var. Doğru. Kanunun önsözünde dendiğine göre, Kralın Leydi Catherine’le olan  önceki evliliği yasadışıdır  çünkü o ağabeyinin dul eşidir ve Papanın bunu tasvip etme yetkisi yoktur. Karşı çıktığınız şey bu mu?

 Kınadığınız şey bu mu?

 Şüphe ettiğiniz şey bu mu?

 Başpiskoposun şahsında Majestelerine ve Divana hakaret ediyorsunuz! Hakaret etmiyorum. Bu yemini etmeyeceğim. Bunun nedenini de size söylemeyeceğim.

-O halde nedeni hıyanetle ilgili olmalı!

-”Olmalı” değil, olabilir. Bu makul bir varsayım! Hukuk varsayımdan fazlasına ihtiyaç duyar, hukuk gerçekleri arar. Elbette bu davayla ilgili yasal dayanaklarınızı bilemem  ama itirazınızın sebebini öğrenemezsem  ruhani dayanaklarınızı da ancak tahmin edebilirim. Eğer bunu tahmin etmeye razıysanız, itirazlarımı tahmin etmek de kolay olmalı. O halde kanuna itirazınız var. Bunu zaten biliyoruz Cromwell! Hayır, bilmiyorsunuz. Bazı itirazlarım olduğunu varsayabilirsiniz, ama tek bildiğiniz yemin etmeyeceğim. Bunun için de hukuken bana daha fazla bir şey yapamazsınız. Ama itirazlarım olduğunu varsaymakta haklı olsaydınız ve yine itirazlarımın  hıyanet olduğunu varsaymakta haklı olsaydınız  kanunlara göre boynum vurulurdu. Öyle mi?

 Tebrikler Sir Thomas. Epey zamandır bunu hazretlerine anlatmaya çalışıyordum. Her neyse! Ben alim değilim. Evlilik yasal mı değil mi bilemem  ama lanet olsun Thomas, şu isimlere baksana. Sen de benim yaptığımı yapıp cemaat ruhuyla bize katılsan olmaz mi?

 Peki öldüğümüzde, sen vicdanına uyduğun için cennete gittiğinde  bense vicdanıma uymadığım için cehenneme gittiğimde, cemaat ruhuyla bana katılır mısın?

 Yani isimleri burada bulunan bizler lanetlendik mi Sir Thomas?

 Başkalarının vicdanını görebileceğim bir pencere yok. Kimseyi yargılamam.

-Demek bu mesele tartışmaya açık.

-Elbette. Ama Krala sadakat göstermek zorunda olduğunuz tartışma götürmez. Mutlak bir şey, şüpheden ağır basmalı, hadi imzalayın. Kimileri dünya yuvarlak diyor, kimileri düz diyor. Tartışmaya açık bir mesele. Ama eğer düzse, Kralın buyruğuyla yuvarlak olur mu?

 Ya da eğer yuvarlaksa, Kralın buyruğuyla düz olur mu?

 Hayır, bunu imzalamayacağım. Demek Kralın buyruğundan çok kendi şüphenize değer veriyorsunuz.

-Kendi adıma şüphem yok.

-Neden şüpheniz yok?

 Bu yemini etmeyeceğimden şüphem yok. Ama neden etmeyeceğimi ağzımdan alamazsınız Mühürdar Bey. Bunu size söyletmenin başka yolları da var. Bir sokak zorbası gibi tehdit ediyorsunuz. Nasıl tehdit edeyim?

 Bir devlet bakanı gibi, adaletle! Zaten adaletle tehdit ediliyorsunuz. O halde tehdit edilmiyorum. Beyler, yatağıma dönebilir miyim?

 Evet. Tutuklu istediği zaman çekilebilir.

-Tabii eğer siz

-Bu işi uzatmaya gerek görmüyorum. O halde iyi geceler Thomas. Bir iki kitap daha alabilir miyim?

 Kitaplarınız mı var?

 Evet. Bilmiyordum, buna izin yok. Ailemi görebilir miyim?

 Hayır.

 

KÖTÜ GÜNDE TEK DOST AİLEDİR

-Ziyarete geldiler.

-Kısa kesin Sir Thomas.

-Günaydın kocacığım.

-Günaydın. Günaydın Will. Burası berbat bir yer! Sizden uzak kalmamı saymazsak, o kadar da kötü değil. Başka yerlerden farkı yok.

-Su sızıntısı var!

-Evet. Nehre çok yakın. Ne var?

 Baba, çık buradan dışarı! Şu yemini et ve dışarı çık! Bu yüzden mi gelmenize izin verdiler?

 Evet. Meg sizi ikna etmek için yemin etti. Aptallık etmişsin Meg. Beni nasıl ikna edeceksin peki?

 Baba. “Tanrı, ağızdan çıkan kelimelerden çok düşüncelere değer verir.”

-Bana hep öyle derdin ya.

-Evet. Yeminin sözlerini telaffuz et, içten içe de öteki türlü düşün. Ama yemin dediğin Tanrı’ya söylediğimiz sözler değil midir?

 Dinle beni Meg. İnsan yemin ettiğinde kendi ruhunu bir avuç su gibi  ellerinde tutar. O sırada parmaklarını aralayacak olursa, bir daha kendini bulmayı umamaz. Kimileri bunu umursamaz, ama babanın öyle biri olduğunu düşünmeni istemem.

-Bir de şöyle düşün.

-Ah Meg. Buranın yarısı kadar iyi bir ülkede, şimdiye kadar yaptıkların için, burada değil

-çok daha yüksek bir konumda olurdun.

-Pekala. Bu devletin dörtte üçü kötüyse bu senin suçun değil. Değil. Bu yüzden acı çekmek, kahramanlık etmek olur. Çok doğru. Ama dinle. Erdemin yarar sağladığı bir ülkede yaşıyor olsaydık  sağduyulu davranarak aziz olurduk. Ama etrafımızda pintiliğin, öfkenin, gurur ve aptallığın  cömertlik, tevazu, adalet ve düşünceden çok daha fazla yarar sağladığını görüyorsak  belki biraz kendimizi zorlayıp dayanmalıyız. Hatta kahraman olmak pahasına. Ama makul ol biraz! Tanrı’nın makul oranda istediği kadarını yapmadın mı zaten?

 Bu makul olup olmama meselesi değil. Nihayetinde bu bir sevgi meselesi. Yani evde bizimle olacağın yerde burada fare ve sıçanlarla

-kapalı olmaktan memnun musun?

 -Memnun mu?

 Su genişlikte bir delik açsalardı, kuş gibi içinden geçer, Chelsea’ye dönerdim. Evin sensiz neye benzediğini anlatmadım daha. Anlatma Meg.

-Akşamları sensiz neler yaptığımızı.

-Meg, kapat bu konuyu. Kitap okumuyoruz, çünkü mumumuz yok. Konuşmuyoruz, çünkü senin için endişeleniyoruz. Kral senden çok daha insaflı. O işkence etmiyor. İki dakikanız kaldı efendim.

-Bir haber vereyim dedim.

-İki dakika mı?

 -Gardiyan!

-Afedersiniz. İki dakika kaldı. Bakın, ülkeden ayrılmalısınız. Hep birlikte ülkeden ayrılın.

-Sizi terk mi edelim?

 -Hiç fark etmez. Bir daha görüşemeyeceğiz zaten. Hepiniz ayni gün gitmelisiniz, ama ayni gemiyle gitmeyin.

-Farklı limanlardan farklı gemilere binin.

-Mahkemeden sonra. Mahkeme olmayacak, ortada bir dava yok. Yalvarırım size, bunu benim için yapın.

-Will?

 -Peki efendim.

-Margaret?

 -Peki. Alice?

 -Alice, sana emrediyorum!

-Peki. Bu harika.

-Bunu kimin paketlediğini anladım.

-Ben paketledim. Evet. Yaptığın çörekler hala enfes Alice. Sahi mi?

 Üstündeki elbise de çok güzel. En azından rengi çok hoş. Tanrım, beni küçümsüyorsun! Belki aptalım. Ama elbiselerimin haline üzülüp  çöreklerimin methedilmesine sevinecek kadar değil. Ağzımın payını aldım.

-Alice

-Hayır! Bana yapabilecekleri en kötü şeyleri düşündüğümde korkuyla titriyorum. Ama bundan da kötüsü, neden böyle yaptığımı senin anlamaman olur. Anlamıyorum ki. Beni anladığını söyleyebilirsen, gerekince içim rahat ölebilirim.

-Senin ölmenin bana ne yararı var?

 -Bana anladığını söylemelisin. Anlamıyorum ki! Böyle olması gerektiğine inanmıyorum! Sen böyle dersen, ölümü nasıl göğüslerim?

 Ama gerçek bu!

-Çok dürüst bir kadınsın.

-Bana hiçbir yararı olmadı. Ben neden korkuyorum biliyor musun?

 Ölüp gittiğinde bu yüzden senden nefret edeceğim. Etmemelisin Alice. Etmemelisin. Anlama meselesine gelince, karşima çıkan en iyi adam olduğunu anlıyorum. Ve eğer öleceksen, Tanrı bunun nedenini biliyordur herhalde, ama inan olsun  Tanrı bu konuda çok sessiz kaldı. Ayrıca Kral ve Divanı hakkındaki fikrimi merak eden varsa da  bana sorması yeter! Bir aslanla evlenmişim meğer. Bir aslan. Tam bir aslan. Güzel. Çok güzel. Özür dilerim Sir Thomas!

-Tanrı aşkına!

-Zamanınız doldu efendim.

-Bir dakikacık daha.

-Çok şey istiyorsunuz.

-Bizimle gelin bayan.

-Tanrı aşkına. Yapmayın efendim. Madam, sorun çıkarmayın. Lütfen bizimle gelin Leydi Alice. Çek şu pis ellerini üstümden! Pis, lağımcı kılıklı gardiyan! Bunun cezasını çekeceksin! Hoşçakal.

 

MAHKEME

Sir Thomas More, Kral Hazretlerine ağır hakarette bulunmuş olsanız da  şimdi bile hala tekrar düşünüp inatçı fikirlerinizden döneceğinizi umuyoruz. Böylece Majesteleri sizi bağışlayabilir. Lordlarım, size teşekkür ederim. Bana yöneltebileceğiniz suçlamalara gelince  maalesef çok zayıf düştüğüm için, ne zihnim  ne de hafızam  gerekli cevabı verecek durumda değil. Mümkünse oturmak istiyorum. Tutukluya bir sandalye getirin. Mühürdar Cromwell, ilam yanınızda mı?

 -Yanımda lordum.

-O halde suçlamayı okuyun. “Hükümdarımız Lord Henry’nin şüphesiz ve mutlak unvanını  “İngiltere Kilisesi’nin Başı olmasını  kasten ve kötü niyetle inkar ettiniz.” Ama ben bu unvanı asla inkar etmedim ki. Westminster Manastırı’nda, Lambeth’te ve sonra Richmond’da  yemin etmeyi inatla reddettiniz. Bu inkar değil midir?

 Hayır, bu sessiz kalmaktır. Sessizliğim için de hapse atılarak cezalandırıldım.

-Tekrar çağrılmamın sebebi nedir?

 -Vatana ihanet suçlaması Sir Thomas. Bunun cezası da hapis değildir. Ölüm  hepimizin kapısını çalacak lordlarım. Evet, krallar bile ölür. Söz konusu olan kralların ölümü değil Sir Thomas. Suçlu olduğum kanıtlanana kadar benimki de değil. Hayatın ta başından beri senin ellerinde Thomas! Öyle mi lordum?

 O halde onu sıkı sıkı tutayım. Demek Sir Thomas  sessiz kalmakta ısrar ediyorsunuz. Evet. Ama sayın jüri  sessizliğin pek çok türü vardır. Öncelikle ölmüs bir adamın sessizliğini düşünün. Diyelim ki onun yattığı odaya girdik ve kulak kabarttık. Ne duyarız?

 Sessizlik. Bu sessizlik neyi gösterir?

 Hiçbir şeyi. Bu saf ve sade sessizliktir. Ama bir başka örneği ele alalım. Diyelim ki belimden bir hançer çıkardım  ve tutukluyu öldürmek üzere yaklaştım. Buradaki lordlar da beni durdurmak için bağıracakları yerde, sessizliklerini korudular. Bu bir şeyi gösterir işte! Bu işi yapmamı istediklerini gösterir. Kanunlara göre benim kadar onlar da suçludur. Demek ki bazı durumlarda sessizlik  konuşabilir. Şimdi tutuklunun sessizliğini ele alalım. Ülkenin her yanındaki sadık uyruklar bu yemini etti. Hepsi Majestelerinin unvanını hakli buldu. Ama sıra tutukluya gelince, o reddetti! O buna “sessizlik” diyor. Fakat bu mahkemede  bu koca ülkede bir kişi var mi ki  Sir Thomas More’un bu unvan hakkındaki fikrini bilmesin?

 Ama bu nasıl olabilir?

 Çünkü bu sessizlik bir şeyler anlatıyordu. Hayır, bu sessizlik falan değil, düpedüz inkardır! Hayır. Bu doğru değil Mühürdar Bey. Hukukta bir düstur vardır. Yani, “sessizlik, kabul etmek demektir.” Sessizliğimin anlamını yorumlamak istiyorsanız  inkar ettiğim değil, kabul ettiğim sonucuna varmalısınız. İnsanların bundan çıkardığı sonuç bu mu gerçekten?

 İnsanların varmasını istediğiniz sonuç bu muydu?

 İnsanlar akıllarını kullanıp bir sonuca varmalı. Bu mahkeme de kanunlara göre bir sonuca varmalı. Lordlarım, tanık olarak Sir Richard Rich’i çağıracağım! Richard Rich, mahkemeye buyurun. “Mahkemede vereceğim ifadede gerçekleri ve doğruyu  yalnızca doğruyu söyleyeceğime yemin ederim.” “Tanrı yardımcım olsun” deyin. Tanrı yardımcım olsun. Pekala Rich, 12 Mayıs’ta Londra Kulesi’ne gittiniz mi?

 -Evet.

-Ne amaçla?

 Tutuklunun kitaplarını almak için gitmiştim.

-Tutukluyla konuştunuz mu?

-Evet. Kralın Kilise’den üstünlüğü hakkında da konuştunuz mu?

 Evet. Ne söylediniz?

 Ona şöyle dedim: “Diyelim ki parlamentodan bir kanun geçti. Buna göre ben, Richard Rich, Kralım. O zaman beni kral olarak kabul etmez miydiniz Bay More?

” “Ederdim” dedi. “Çünkü o zaman kral olurdun.” Evet?

 Sonra şöyle dedi: “Ama sana daha zor bir örnek vereyim. “Tanrı’nın Tanrı olmadığını belirten bir parlamento kararı çıksaydı ne olurdu?”

-Bu doğru, sen de dedin ki

-Susun! Devam edin. Ben de şöyle dedim: “Size ikisinin arasında bir örnek vereyim. “Parlamento Kralımızı Kilise’nin başı yaptı. “Neden bunu kabul etmiyorsunuz?

” Evet?

 O da şöyle dedi: “Parlamentonun bunu yapmaya gücü yoktu.” Tutuklunun sözlerini birebir söyleyin. Dedi ki  “Parlamentonun buna yetkisi yoktu.” Ya da bu anlama gelecek bir şeyler. Unvanı reddetmiş! Evet. İnan bana Rich, başıma geleceklerden çok senin yalan yere yemin etmen üzdü beni.

-Bunu inkar mi ediyorsunuz?

 -Evet! Biliyorsunuz ki yeminleri ciddiye almayan bir adam olsaydım  burada olmazdım. Şimdi bir yemin edeceğim. Bay Rich’in söyledikleri doğruysa eğer  Tanrı’nın yüzünü asla görmeyeyim. Durum gerektirmeseydi, böyle bir yemini hiçbir şey için etmezdim!

-Bu bir kanıt değil.

-Bu mümkün mü?

 Bir düşünün, beni bu kadar zorladıkları halde  bu konuda bunca zaman sustuktan sonra  düşüncelerimi böyle bir adama açmam mümkün mü?

 Sir Richard, ifadenizi değiştirmek istiyor musunuz?

 Hayır lordum. Geri almak istediğiniz bir söz var mı?

 Yok lordum. Ekleyeceğiniz bir şey var mı?

 Yok lordum.

-Ya sizin Sir Thomas?

-Ne gerek var ki?

 Ben artık ölü bir adamım. Sizin istediğiniz oldu. O halde tanık çekilebilir. Tanığa sormak istediğim bir şey var. Şu boynunuzdaki bir memuriyet nişanı. Bakabilir miyim?

 Kızıl Ejder. Nedir bu?

 Sir Richard, Galler Adalet Vekilliğine atandı. Galler demek. Ah Richard, insanın ruhunu satması kar getirmez, koca dünyayı verseler bile. Hele Galler için. Lordlarım! Sorgulamamı tamamladım. Jüri çekilip kanıtları değerlendirecek. Kanıtlar ortada olduğuna göre, çekilmelerine lüzum olmasa gerek. Lüzum var mı?

 O halde tutuklu suçlu mu, suçsuz mu?

 Suçlu lordum! Sir Thomas More, vatana ihanetten suçlu bulundunuz.

-Mahkemenin kararı

-Lordlarım! Ben hukukla uğraşırken, kararı açıklamadan önce tutukluya  söyleyeceği bir şey olup olmadığını sormak mahkeme adabındandı. Söyleyeceğiniz bir şey var mı?

 Evet. Mahkeme beni cezalandırmaya karar verdiğine göre  Nasıl olduğunu da Tanrı bilir  ben de şimdi suç ilamı  ve Kralın unvanı hakkında düşüncelerimi açıklamaya karar verdim. Suç ilamı, bir parlamento kararına dayandırılmış  ki bu karar, Tanrı’nın kanunlarına  ve Kutsal Kilise’sine tamamen aykırı. Çünkü Yüce Kilise’nin idaresini, fani bir insan  bir yasa çikarıp kendi üstüne alamaz. Bu yetki  bizzat  kurtarıcımız Isa tarafından  henüz kendisi yaşarken, dünyada şahsen varolduğu sırada  Aziz Petrus’a ve Roma piskoposlarına  verilmişti. O halde bir Hıristiyan’ı buna riayet ettiği için  suçlamak kanuna sığmaz. Üstüne üstlük  Kilise’nin dokunulmazlığı, hem Magna Carta’da  hem de Kralın kendi taç giyme yemininde güvenceye alınır. Şimdi gerçekten kötü niyetli olduğunuzu görüyoruz! Kesinlikle hayır. Ben Kralın sadık bir uyruğuyum  ve onun için, ülkem için dua ediyorum. Bir kötülük yapmadım. Kötü bir şey söylemedim. Kötü bir şey düşünmedim. Eğer bunlar bir adamı yaşatmaya yetmiyorsa  o zaman inanın, artık yasamak istemiyorum. Fakat  başımı istemenizin nedeni Kralın Kilise’den üstünlüğü meselesi değil  aslında ikinci evliliğine rıza göstermemem! Vatana ihanetten suçlu bulundunuz. Mahkemenin kararına göre  Londra Kulesi’ne götürülecek  ve günü geldiği zaman  infaz edileceksiniz!

İDAM İYİLER İÇİN KURTULUŞTUR

Kral bana lafı uzatmamamı emretti. Ben de Kralın sadık uyruğu olduğum için  lafımı uzatmayacağım. Majestelerinin sadık bir kulu olarak ölüyorum. Ama önce Tanrı’nın kuluyum. Seni şimdiden bağışlıyorum. Görevin seni korkutmasın. Beni Tanrı katına yolluyorsun. Bundan emin misiniz Sir Thomas?

 Böyle güle oynaya ona koşan birini Tanrı reddetmez. Thomas More’un başı, Hainler Kapısı’nda bir ay asılı kaldı. Sonra kızı Margaret onu oradan aldı ve ölene kadar sakladı.

More’un infazından beş yıl sonra, vatana ihanetten Cromwell’in boynu vuruldu. Başpiskopos kazıkta yakıldı. Norfolk Dükü de vatana ihanet suçundan idam edilecekti  ama infazdan bir gece önce Kral frengiden öldü. Richard Rich, İngiltere Basmabeyincisi oldu ve yatağında öldü.

**************

ÜTOPYA

İngilizleri hiç sevmem, sokakta görsem selam vermem belki de döverim ama bu Thomas More beni çok etkilemiştir. Özellikle ütopya isimli eseri yazıldığı tarih itibariyle bir başyapıt bir zekâ abidesi. İlk ütopyayı kendisi yazmamıştır, yunan düşünürlerin eserlerinde ütopya görülmüştür, özellikle Platon’un devleti buna en uygunudur ama ütopya isminden ilk defa bahseden(kitap ismi olarak) kendisidir. Ütopya isimli kitapta ; More, Antwerp’te elçilik görevindedir. Peter Giles adında bir arkadaş edinir, bu adamda onu Raphael Hythladay adlı yenidünyada ütopya adası diye bilinen bir yerde yaşayan ve oradan yeni dönmüş yanık tenli bir denizci ile tanıştırır. More, Giles ve Hythladay; More’un evindeki bahçede bulunan bir yeşilliğe otururlar ve Hythladay’ın yolculuğundan bahsederler. Kitaptaki bu hayali konuşmalarda ütopyadan şu şekilde bahsedilir;

“Ütopyada kimse özel mülk nedir bilmemektedir. Herkes aynı kıyafetleri giymektedir, yaşadıkları şehirler ve evler birbirine benzemektedir. Öyle bir düzen var ki çalışma ve dinlenme saatleri bile programlanmıştır. Hiçbir zaman aylaklık yapmazlar, boş vakitlerinde bile kendilerini geliştirirler. Kumar oynamazlar sadece iki çeşit oyun bilirler. Birinde sayılarla kavga ederler ki; bu kapitalizmin kritiği gibidir. İkinci oyunda ise iyilikle, kötülük savaşır. Her iki oyunda eğiticidir. Ütopyalılar zamanlarını olabildiğince toplum içinde hep birlikte geçirirler. Yemekler büyük halk evlerinde beraber yenir. Devlet politikası hakkında uluorta, yerli yersiz konuşmak yasaktır, cezası idamdır; zira kimsenin kimseyi galeyana getirmesine müsaade edilmez. Hastalıklı fikirlerin ne kadar çabuk yayılabileceğinin farkındadırlar. Genelde saat sekizde yatıp, sabah gün doğmadan kalkarlar. Her yurttaş çeşitli görevlerle uğraşır. Kimisi bilim dersleri alırken, kimisi çeşitli zanaatler ile uğraşırlar, ancak halkın çoğu tarımla ilgilenir.

Ütopyalılar pasif insanlardır, sadece savaşmak zorunda olduklarında savaşırlar. Kendi yurttaşlarından ziyade paralı asker kullanırlar, bazen de özel yetişmiş katiller tutarak düşman liderlerine suikast düzenlerler. Bu bütün orduyu yok etmektense ki çoğunun hiçbir günahı yoktur; belanın kökü olan lideri yok etmek daha mantıklıdır. İlk bakışta ütopya gibi bir yerde kölelik insana barbarca gelebilir ama onlar köleliği disiplin altına almış ve yararlı işlerle uğraşan; bir gün özgür olabilecek insanlardan oluşan bir kurum haline getirmişlerdir. Ütopyalıların zevk anlayışları Avrupalılar ile bağdaşmaz. Ütopyalıların zevkleri daha basit ve tatmin edicidir. Onlar Avrupa’da zevk diye bilinen şeylerin insanların ruhlarını öldürdüğüne inanırlar.”

More, ütopyayı öylesine ironik yazmıştır ki, sonunda ütopyayı güzel bulmaktan ziyade Avrupa ve İngiltere’yi kötü bir yer olarak görürsünüz. Okurlar yaklaşık 400 yıldır ütopyayı nükteli bulmuşlardır; ayrıca More’un da kitabı yazarken oldukça eğlendiği şüphesizdir; zira isimler yunancadan gelmektedir. Hythladay’ın anlamı yunanca saçmalama ustasıdır. Ütopya, Yunancada hem hiçbir yer hem de güzel bir yer manasına gelmektedir.

Kitabı iyi okumuş bir okuyucu için belirgin not: “Hıristiyan Avrupa’sı için iyilikler” şeklinde olacaktır. More, bu manayı verirken her zaman ütopyada mükemmel işleyen bir sistemden bahsetmiştir. More’un niyeti Avrupa’da komünizmi falan görmek değildir; fakat Hıristiyan Avrupa’sının daha iyi noktalara geldiğini görmektir. Kitabın sonunda More, Hythladay’ın anlattıklarını kritize eder. Bu, Rönesans zamanında bütün yazarlarca kullanılan iyi bir taktiktir. Amacı bütün kitap boyunca doğru şeyleri anlatıp sonunda bunlar yanlış ve saçma şeylerdir diyerek kilisenin hışmından korunmaktır. Filmin bir başyapıt olduğunu söyledik ama bu 8. Henry, Thomas More ve Tudors hanedanlığıyla ilgili daha fazla bilgiye ulaşmak isterseniz  “The Tudors” dizisini izleyebilirsiniz.

Kaynak:

http://johncazale.blogspot.com/2011/08/man-for-all-seasons.html

“GEN SAVAŞLARI” İLE “CESUR YENİ DÜNYA” YA DÖNÜŞ


DOLLY KUZU

Cesur yeni dünyaya hoş geldin Dolly!

Geçen yılın günde­mine yerleşiveren kuzucuk bir dizi etik tartışmayı da be­raberinde getirdi. Son on yılın en önemli gelişmesi ola­rak selamlanan bu ‘laboratuvar imali’ kuzu, Kopernik ve Galile ile birlikte bilim tarihindeki yerini aldı. Gerçi bu deneyin bilim tarihinde bu kadar mümtaz bir konuma yerleştirilmesine itiraz edenler de vardı ve genetik kanunlarını bulan Mendel ve DNA’yı keşfeden Watson ve Crick’e haksızlık edildiği söylendi. Ama kuzucuk yine de önemli bir ‘icat’tı ve kamuoyunda yankı uyandırdı. Yetişkin bir canlıdan insan eliyle türetilen ilk kopya olan Dolly, laboratuvarlarda bir dizi teknik işlemle gerçekleşti­rildi. Bir koyunun genetik materyali, içindeki genetik bilgi silin­miş bir yumurta hücresiyle birleştirildi, elektrik akımıyla rahim duvarına tutunacak bir embriyo haline getirildi ve bir kiralık an­nenin rahminde büyütüldü. Burada tüyleri ürperten nokta bu iş­lemin binyıllardır canlıların üremesini sağlayan biçimlerde değil de, eşeysiz olarak, insan marifetiyle gerçekleşiyor olmasıdır. Ki­mileri ‘zaten bütün koyunlar birbirine benzemiyor muydu’ diye dalga geçse de, Dolly üretme tekniğinin insanlara uygulanma ih­timali, bir karabasan gibi önümüzde duruyor. Bütün bu olup bi­tenler haklı olarak insanlara Aldous Huxley’in Cesur Yeni Dün­yaadlı romanını çağrıştırıyor.

İnsanların kuluçka merkezlerinde üretildiği bir dünyanın resmini çizen Huxley’in öngörüleri, ger­çekleşecek mi dersiniz?

Biyolog George Williams eşeysiz üreme­nin piyango biletinizi fotokopi ettirmekle aynı şey olduğunu söylüyor, kazanan numaraya da sahip olsanız, o numara her se­ferinde aynı olmadığı sürece bu yöntem işe yaramaz. Bu yöntem­le değil insan, bir kurbağa bile üretmek şu an için mümkün gö­zükmüyor ancak varsayalım ki bu mümkün oldu, bu insanın da­ha çabuk yaşlanacağı, yaşlılık hastalıklarından yaygın biçimde ölebileceği, cinsel açıdan kısır olabileceği sanılıyor. Öte yanda bu deney insanlara uygulandığında pek çok hücre telef olacak­tır, bir insanın kopyası yapılmaya çalışılırken ortaya ‘laboratuvar garibesi’ mahlûklar çıkarsa bunun hesabını kim verebilecektir?

 Sağduyu sahibi kimi bilim adamları tek bir olgudan büyük ge­nellemelere ulaşmanın yanıltıcı olabileceğini söylüyorlar. Araş­tırmacılar varolan yumurtanın bütün orijinal genetik materyali­ni silememiş olabilirler ve yeni çekirdeği yerleştirme işlemi bir ‘yalancı pozitiften ibaret olabilir. Üstelik Dolly, DNA’sını he­nüz olgunlaşmamış bir kök hücreden de almış olabilir. Yönte­min insanlara uygulanmasını önerenler bunun organ nakli hu­susunda büyük avantajlar söyleyeceğini iddia ediyorlar. Beyin ölümüne uğramış insanların kopyeleri çıkarılarak organ naklin­de kullanılabileceği söyleniyor. Bu kuşkusuz ‘insan olma’nın ne anlama geldiğine dair yeni bir tanımlama yapılmasını gerektire­cek.

Bir kişinin ‘fotokopisi’ insandan sayılmayacak mı?

Onun hak ve hukuku olmayacak mı?

Bilgi, tek başına bir hedef olarak, manevi ve etik değerleri önceleyecek ve suiistimallere açık araş­tırmalara salt ‘bilgi adına’ izin mi verilecek?

Bu gibi sorular Dolly’nin hukuk alanında da fırtınalar estireceğini gösteriyor. Bir Einstein ki onun orijinalinin dehasını göstermesi gerekmi­yor, hayat hikayelerimiz biyolojilerimizden daha önemli, yine de bu önümüze pek çok sorular koyuyor:

Bir klon kendisini nasıl al­gılayacak?

Hür iradesi olan, sorumlu bir birey olarak mı, yoksa ipleri başkalarının eline verilmiş bir robot olarak mı?

Genetik, insanı yeniden tanımlamak istiyor: O sorumlu bir varlık değil, genler havuzundan rasgele bir seçmeyle oluşmuş ve doğuşta te­mel özellikleri programlanmış bir yaratıktır. İnsanı biyolojinin zindanına mahkûm eden bu anlayış, insanlığın kadim birikimi­ne ve dine bir meydan okumadır. Genetik çalışmalarının yakın zamanlarda ulaştığı sonuçlardan birisi ‘geleceğin savaşları genler üzerinden mi yapılacak? ’ sorusunu giderek daha anlamlı kılan bir gelişmeyi göstermektedir. Geçtiğimiz aylarda Japonya’dan bir bilim adamları grubu bir fareye insanın kromozomlarını yani binlerce geni nakletmeyi başardılar. The lndependent gazetesinin verdiği habere göre hâlihazırda Amerikan Biocyte firması ile Avrupalı bazı firmalar arasında bir hukuk savaşı sürüyor. Biocyte Avrupa Birliği sınırları içinde doğan bebeklerin göbek kordo­nundaki alyuvarları kullanma hakkını elinde tutuyor. Avrupalı doktor ve kan uzmanları ise Avrupa Patent Bürosu’nun geçtiği­miz yıl verdiği bu hakka şiddetle karşı çıkıyorlar.

Japonya’daki nakil olayında bilim adamları insanın bağışık­lık sistemi için antikor üreten bir dizi geni fareye yerleştirdiler. Daha önceki çalışmalarda ‘transjenik’ organizmalar üretilmişti: yani birkaç geni özgün organizmadan diğerlerini nakledilenden alan organizmalar. Japon çalışmasıyla ilk kez bir hayvana insa­nın tüm kromozomu nakledilmiş oluyor. İleride her türlü hasta­lığa karşı bu tür hayvanların antikor üretiminde kullanılması düşünülüyor. Elbette bu da gen pazarını mültimilyar dolarlık bir işkolu haline dönüştürüyor. Sözgelimi inekler insan antikoru üretmeye başlarlarsa inek sütü anne sütünün yerini alabilir.

İş­te dananın kuyruğu burada kopuyor: Bir buluş yapan grup bu­nun patentini alarak insan sağlığını bir ticaret metaına dönüş­türdüğünde tartışma başlıyor. Mesela Biocyte firması göbek kor­donu hücrelerinin biricikliğini keşfeden ilk firma oldu: Bu hüc­reler ‘Kök hücresi’ işlevi görüyor ve şırınga edildikleri hastalık­lı dokuda taze alyuvarlar üretebiliyorlardı. Kanserler ve kalıtsal kan bozukluklarında kemik iliği naklinin yerini almaya başla­yan bu yöntemden bugüne kadar 5000 kişi yararlandı. Büyük firmalar biyoteknolojiye büyük yatırım yapıyorlar ve bunun kendilerine geri dönmesini istiyorlar. Ama bu iş çoğu zaman bir kumara da benzeyebiliyor:

Sözgelimi Dupont firması kanser ge­liştirmeye genetik yatkınlığı olan bir fare üretmek için 10 mil­yon dolar harcadı ve bu ürününü satamadığı için harcadıklarıy­la kaldı. Anlaşılan o ki geleceğin sektörü biyoloji pazarında. Bu kıran kırana rekabetin, yoksul insanların bazı tedavilerden mahrum kalacakları bir vahşi kapitalizme dönüşmesi tehlikesi mevcuttur. Düşünsenize, artık güç sahipleri gelişmiş silahlara değil ileri gen teknolojilerine sahip olmakla övünebilecekler­dir. Gen manipülasyonlarıyla insan katliamı da mümkün olabi­lecektir. Dolly kuzu ile zirve noktasına varan bilim prometeciliği, dur durak tanımadan, insan hayatının kudsiyetini ve biri­cikliğini ayaklar altına alarak yolculuğuna devam ediyor.

Can­lılar dünyasına ilişkin deneylere ciddi ahlâki ilkeler getiren bir bioetik devrime ihtiyacımız var.

İnsan, kendi soyunu bir talan ye­rine çevirmeden önce, sorumluluk sahibi insanlar bu devrimin fitilini ateşlemelidirler.

GEN SAVAŞLARI

Türkiye iç siyasetin sıkıcı atmosferinde nefes almaya uğraşadursun dünya genetik ve biyoteknolojideki gelişme­lerle çalkalanıyor. Bu alanlardaki bilimsel tecessüs safiyane bir heves de değil, şifresi çözülen gen parçacıklarının pa­tentlerinin alınmasıyla dev bir pazar yürürlüğe girmiş oluyor. Artık kistik fibroz hastalığı için mahallenin gen bakkalından iki kutu DNA isteyebileceğiz.

[Kistik Fibrozis kalıtsal (ailevi geçiş gösteren) bir hastalıktır. Doğumdan itibaren birden çok organımızı etkileyerek bu organlarda fonksiyon (işlev) bozukluklarına yol açar. Kistik fibroziste esas olarak etkilenen organlarımız dış salgı bezlerinin bulunduğu organlarımızdır. Akciğer, pankreas, barsak, ter bezleri dış salgı bezlerinin en çok yer aldığı organlardır. Normalde dış salgı bezlerinin ince ve akışkan salgısı vardır. Bu salgılar ile akciğerlerin temiz ve sağlam kalması sağlanır; toz ve yabancı cisimler, mikroplar bu akıcı salgı ile atılabilirler. Kistik fibrozisli hastalarda ise bu salgıların kıvamı artmış olup, akcı özelliğini kaybederler.]

http://engelliler.gen.tr/f74/kistik-fibrozis-nedir-ve-tedavisi-nasildir-2803/

http://ismailhakkialtuntas.com/2012/10/12/sick-the-life-death-of-bob-flanagan-supermasochist-1997/

İşin daha vahim tarafı, bir hastalığın genetik kodunu önce hangi laboratuvar çözerse patente de o sa­hip olacağından koydukları ücreti tartışma şansımız olmayacak. Economist dergisinden öğrendiğimize göre biyoteknoloji firmala­rı henüz bu sektörden umduklarını bulamamışlar ama gelecek onyıllarda harcamalarının karşılığını alacaklarına inanıyor ol­malılar ki keşif faaliyetleri tam gaz sürüyor. Bugünlerde gen pro­jesi ABD ile Avrupa arasındaki soğuk savaşın gizli bir yüzünü oluşturuyor.ABD ulusal sağlık kurumu insan kromozomlarında­ki DNA şifrelerinin çözümü işlemine yılda 180 milyon dolar har­cıyor, aynı işlem Avrupa’da da hükümetlerin ve çeşitli vakıfla­rın desteğiyle benzer meblağlar harcanarak sürdürülüyor. Bir çe­kişme de ‘hayatın patenti’konusunda yaşanıyor. Fransa kimi hastalıkların çözülen genetik şifrelerinin kamu malı sayılması ve bunun üzerinden ticaret yapılmamasını savunurken, ABD ek­senli çalışmacılar bu bilgileri sızdırmamak için çaba harcıyorlar. Ne olursa olsun dünya üzerinde genetik araştırmaların faturası 3 milyar doları bulmuş durumda ve bu ancak uzay yolculuklarına harcanan parayla kıyaslanabilir. İnsanın genetik şifresinin büs­bütün çözülmesi yolundaki bu gayretkeşlik felsefe ve bilim çev­relerinde şüpheyle karşılanıyor: İlkin genetiğe yapılan bu vurgu insanların aklına Nazi bilimini ve âri ırk projelerini getiriyor is­ter istemez. Kusurlu genlerin yerine ıslah edilmiş olanları koya­rak bir genetik temizliğe doğru mu gidiyoruz? Burada biraz durup genetik tarama testlerinden bahsedebiliriz.

Huntington hastalığı insanlarda erken bunamaya yol açan bir durum ve anne yada babadan tevarüs edilebilecek bir genle ortaya çıkabiliyor. Ebeveynlerinden birisi bu hastalığa yakalan­mış birisi, yakın zamana kadar, yüzde ellilik hastalık ihtimali ta­şıyordu.Geliştirilen yeni bir test kişide sözkonusu kusurlu genin olup olmadığını söyleyebiliyor. Fenilketonuri de kusurlu bir gen vasıtasıyla geçen ve zihinsel özür bırakabilen bir hastalık. Bu hastalık da testlerle tanınabiliyor ve andığımız ilk hastalığın ak­sine, durdurulabiliyor. Çocuğun gıdalarından bir aminoasiti kal­dırmak yeterli oluyor.Ancak testler burada durmuyorlar. Yalnız­ca doğmamış çocuk için değil anne-baba adayları için de yürür­lüğe giriyorlar. Mesela anne ve baba adayının kistik fibroz geni taşıyıp taşımadıkları kontrol edilebiliyor ve her ikisinin de bul­gu vermeyen(sessiz) taşıyıcı olması durumunda, çocukta aynı hastalığın dörtte bir ihtimalle ortaya çıkabileceği öğreniliyor:

Ya sonra?

Ayrılırken ‘ biz seninle aynı genlerin ve bu yüzden ayrı dünyaların insanıyız’ demenin zamanıdır. Siyahlarda sık görülen bir kansızlık durumu, orak hücreli anemi, sıtmaya karşı bağışıklık sağlar. Afrika’da bu takdir edersiniz ki çok önemli ancak 1970’lerde iyiliksever Amerikan yönetimi ‘zenci’leri bu hasta­lıktan korumak için bir tarama başlatmış. Sonuçta olanlar gen­lerinde bu hastalığı taşıyan ama aslında hasta olmayan kişilere olmuş. Bu insanlar hasta olmadıkları halde ‘iyilikseverler’ tara­fından ayrıma tabi tutulmuş ve hasta muamelesi görmüşler. Bu türden tarama testleri hastalık ile sağlık arasındaki sınırları muğlaklaştırmakta ve insanı bir köşede sessiz sedasız bekleyen genle­ri yüzünden mahkum etmektedir. Aslında genetik elçabukluğu farklı olgularda farklı kimliklerle karşımıza çıkıyor: Andığım ör­nekte zavallı aşağılık ırkı ıslah etmek için ve yakın zamanlarda, homoseksüalitede genlerin oynadığı rolden bahsederken ahlâki bir konuyu tıbbın hükümranlık alanına çekmek için.

Genetik araştırmaların en ilginç ve o ölçüde korkutucu ola­nı ise klonlama tekniğinin keşfi. Temmuz 93’te ABD’den Hail ve Stillman laboratuvar ortamında döllenmiş bir hücrenin ço­ğalmasından türeyen ve biastomer adı verilen iki hücreyi ayır­mayı başardılar. Daha sonra bu hücreleri yapay zarlar içinde bir­birinden ayırabildiler ve 32 kez daha bölünmelerini sağladılar. Bu yeni bir embriyonun rahimde yerleşip büyümesi için gerekli asgari özelleşmiş hücre sayısı demekti. Yani laboratuvar koşulla­rında bir insan rüşeymi oluşturulmuş oluyordu. Bir an için bu de­neyin dışarıdaki dünyada da çoğaltılabilir olduğunu düşünelim. Gardırobumuzda organlarımızdan bir koleksiyona da yer verebil liriz artık, eskiyen organların yerine yenilerini koyabilir veya da­ha geniş imkânları haiz bir gen bankasından önümüzdeki bir kaç ay için bir sanat geni rica edebiliriz. Dilerseniz kendi kopyanız­dan beş on tane de edinebilirsiniz. Tıpkı bir bilimkurgu romanı gibi. Ama görünen o ki geleceğin bilimkurguları da uzay mace­ralarını değil gen savaşlarını anlatacak.

BİYOLOJİNİN KRALLIĞI

Biyolojinin krallığı hayatlarımıza beşikten mezara kadar el koymuş durumda. Gelişen gen teknolojisi, sınırları daha bir silikleştiriyor ve müdahale sürecini beşiğin de önce­sine, ana rahmine taşıyor. Modern bilimin ‘tabiat üzerinde ta­hakküm’ fikri, biyoloji ve gen mühendisliğinde, doğrudan haya­tın binlerce yıllık akışına bir müdahele şeklinde karşımıza çıkı­yor. Doğanın nesnel olduğunu söyleyen ve gerçek bilginin yegâ­ne kaynağı olarak mantıkla tecrübenin evliliğini gösteren basit fikir, yeni biyolojiye geniş bir iktidar sahası açarken ruhu krize itiyor. Bu ikonoklazm bugüne kadar şüphesiz kabul ettiğimiz şey­lerin gerçekliğine dair zihinlerimizde sorular uyandırmakla kal­mıyor, kendimizi ve dünyayı bilme biçimimizi de kökten dönüş­türmek istiyor.

Sözgelimi insanların bir anne ve bir babadan gel­diklerini hepimiz bilir ve kabul ederiz. Yeni biyoloji, üre(t)me mekanını laboratuvarlara taşıyarak bir anne ve babayı yalnızca sperm ve yumurta vericisi olarak görmemizi sağlamaktadır. Bir çocuk gerekli materyal olduğu sürece, suni ortamlarda ve cinsel edim gerçekleşmeksizin de doğabilir. Hatta klonlama tekniği ileride elverirse bir anne babaya ‘malzemeci’ olarak duyulan ih­tiyaç da ortadan kalkacak ve fotokopiye hayli benzeş bir yön­temle, bir insanın genetik malzemesinden sonsuz sayıda yeni nüsha üretilebilecektir.

Bütün bunlar, biyolojiyle politika ve ti­caretin içiçe geçtiği bir zeminde olup bitmektedir. Gen haritala­rının keşfedilen bölgeleri için patentler alınmakta ve çokuluslu ilaç şirketleri gen teknolojisine büyük yatırımlar yapmaktadır. Genetik ıslah projeleri de tam bu sırada devreye girmekte ve bi­yolojinin “krallığından yararlanarak insan ırkını ‘tashih etmek’ istemektedir. Genetik rahatsızlıklar anne karnında tesbit edil­meli ve sakat çocukların doğumu önlenmelidir. Sözgelimi bazı çevreler yaygın bir genetik hastalık olan kistik fibrozun tüm ge­belikleri tarayarak ve hastalıktan etkilenmese bile onun tek bir genini bile taşıyan rüşeymleri alarak, gelecek kırk yıl içinde ta­mamen ortadan kaldırılabileceğini söylemişlerdir. Bu filmi daha önce nerede görmüştük?

ÖJENİ TECRÜBESİ

19. yüzyılın sonlarında ortaya çıkan ÖJENİ AKIMI mükemmel ne­siller yetiştirmeyi arzuluyordu. Olumlu ojeni toplumun üstün kesimlerini daha çok çocuk sahibi olmaya zorlarken, olumsuz öjeni ‘aşağı’ tabakadaki insanların evlenmesini önlemek ya da onları kısırlaştırmak gibi bir amaç güdüyordu. Aşağı tabakayı ise özürlüler, akıl hastaları veya çingeneler, siyahlar, Yahudiler gibi belirli ırklar oluşturuyordu. Öjeni fikri asıl yurdunu Almanya’da buldu ve 20. yüzyıl başlarında adına bilimsel enstitüler kuruldu, ojenik fikirler ders kitaplarında yer aldı ve nihayet ‘doğuştan hasta nesilleri önleme yasası’ çıkarıldı. Bu yasa ‘doğuştan akıl hastalan ve saralılar, şizofrenler, manik-depresif psikozlular ve ağır alkolikler’i kısırlaştırmayı hedefliyordu. Öjenist idealler Na­zi Almanya’sında ‘ari ırk’ projesiyle birlikte zirveye ulaştı ve ‘aşa­ğı tabaka’nın soykırımıyla nihayet buldu.

20. yüzyılın son çeyre­ğinde genetik bilimindeki sıçramayla birlikte ‘sağlık adına’ yeni öjenik eğilimler de ortaya çıkmakta gecikmedi.Genetik tara­mayla bazı hastalıkların anne karnında tesbit edilebilmesi, bu hastalığı taşıyan çocukların alınması yolunda bir tıbbi müdaheleye yol açtı. Hatta nesillerin bu hastalıklardan kurtulması için, hastalığın genlerini taşıyan ancak hasta olmayan bebeklerin de alınması gerektiğini söyleyen çevreler oldu.

Öjenik eğilimler bir yana, sakat çocukların doğumuna izin verilmemesi önemli bir ahlaki soruyu çıkarıyor karşımıza: herkesin, her ceninin eşit bir biçimde doğmaya hakkı yok mudur?

Daha zayıf insanları hayat hakkından mahrum bırakarak ortalama insan ömrünü uzatmak mı istiyoruz?

Yalnız ‘mükemmel’ bebeklerin yaşamasına mı izin verilecektir?

Ve en önemlisi acaba ıslah projeleri peşinde koşan­lar yanlış genleri mi izliyorlar?

Vietnam savaşını çıkaranlar her­halde Down sendromlu kişiler değildi. Yeryüzü kaynaklarını tü­keten ve onu kirleten kişiler de herhalde zekâ özürlü insanların bulunduğu bir kurumdan çıkmamışlardı. Dünya genetik kusur­lardan değil ahlaki ve manevi kusurlardan muzdariptir.

CENNETE GERİ DÖNÜŞ

Biyomedikal teknolojilerin ye belki de tabiatı ele geçirip ona ta­hakküm etme yolundaki projenin örtük amacı, bir anlamda yer­yüzüne düşüşü tersine çevirmektir, başka bir deyişle cennete ge­ri dönmektir. Ancak geri dönülen cennette harika bahçeler as­faltların altında kaybolmuş olacaktır ve dahası, yeni ‘‘cennet’in sakinlerinin bir öncesi, bir anne babası olmayacaktır, tıpkı Hz. Âdem gibi masumdurlar ancak aynı zamanda ‘Cennet’in işleme­sini sağlayan teknolojik büyücülerdir onlar. Diğer teknolojiler insanın kullandığı alet edevatı değiştirirlerken biyomedikal tek­noloji kullanıcının kendisini, insanı değiştirmek arzusundadır.

Otomobil, televizyon, çamaşır makinası insanların yaşadığı ko­şulları değiştirmişlerdir ancak insanın biyolojik varlığı aynı kal­mıştır. İnsanlar bu teknolojileri kabul veya red edebilir, onların arasında bir seçim yapabilirler. Biyomedikal teknoloji ise seçim yapma yeteneğinin kendisini değiştirme imkânı sunmaktadır. Bu teknolojiler insana kendini yeniden yaratma yanılsamasını vermektedirler.

Babil’in meşhur kulesi gibi, genetik mühendisli­ği de cennete tırmanmak, Tanrı’yla boy ölçüşmek sevdasındadır.

BİYOMEDİKAL TEKNOLOJİNİN RUHU

Bilim ve teknolojinin nasıl kullanılacağına dair sorular yalnızca teknik sorular değildir, onlar belki daha çok, ahlaki ve politik sorulardır. Biyomedikal teknolojinin kullanılıp kullanılmaması­na dair şahsi veya ortak kararlar kaçınılmaz olarak iyi ve kötü yargılarımızdan, bilinen anlamıyla ‘değerlerimizden beslenir. Biyomedikal bilim bize iyinin ve kötünün standartlarını sağlaya­maz, onun yaptığı önü açılmış bir yolda ilerlemekten ibarettir. Yolun açık olması giiç ve iktidar arzusuyla yakından alakalıdır, nitekim insanın gen haritaları üzerinde at koşturan güçler bizi her ne kadar ‘insanlık adına’ çalıştıklarına ikna etseler de, yolun sonunda, harcadıkları milyon dolarların iktidar ve para olarak onlara geri döneceğini hesaplamaktadırlar. Öte yanda az bulu­nur kaynakların nasıl dağıtılacağı sorusu vardır.

Eğer talep arzı aşarsa hangi insanlar bir-böbrek nakli veya suni kalpten yararla­nacaktır?

Gen tedavisinin sunduğu imkanları kimler kullanabi­lecektir?

‘Erken Gelen Oturur’ ilkesini mi benimseyeceğiz yoksa kimi insanları bu hizmetlerden yararlanma konusunda daha de­ğerli mi sayacağız?

Bu sorulara verilecek ahlaki cevaplarımız yoksa, elimizdeki teknolojiler zenginler ve fakirler arasında za­ten var olan uçurumu büyütmekten başka işe yaramaz ve ‘bazı insanların diğerlerinden daha eşit olduğu’ yolundaki totaliter soya kapı aralanmış olur. Biyoloji ve tıp teknolojisiyle ilgili çalış­malara ayrılan kaynaklar eğer yoksulluğu, sefaleti, kirlenmeyi, ayrımcılığı ve kötü eğitimi ortadan kaldırmak için harcanan kaynaklardan fazlaysa ciddi bir politik ahlaksızlıktan söz edebili­riz. Toplumsal dertler acil çözüm beklerken nadir görülen gene­tik hastalıklar için para ve beyin gücünü seferber etmek en ki­bar deyimle haksızlıktır. Öncelikler ihtiyaçlara göre belirlenme­lidir. Aslında az önceki soruyu yani ‘biyoteknolojinin sağlayaca­ğı imkânları adil biçimde nasıl dağıtabiliriz’ sorusunu başka bir soruya tercüme etmek cevaba ulaşmamızı kolaylaştırabilir:

Bu imkanları nasıl dağıtacağımıza kim karar verecektir?

Soruyu bi­raz daha ileriye taşıyalım: klonlama tekniğinin insanlara uygula­nabildiğini varsayarsak hangi bireyi çoğaltılmaya değer üstün in­san olarak sayacağımıza kim karar verecektir?

İnsanların üreme­sine ve bu üremenin hangi yöntemle olması gerektiğine karar verme yetkesi kimin elinde olacaktır?

Bu sorular bilimin hiç de öyle masum bir zeminde işlemediğini, aksine bilimin işleyişine dair pek çok sorunun ancak politik alanın içinden verilebilecek cevaplarla anlam kazanacağını gösteriyor sanırız.

AİLENİN ÇÖZÜLMESİ

Bebeklerin laboratuvarlarda yapılması ebeveynliğin bir tenzil-i rütbeye uğratılması demektir. Programlı üremenin gayrı insani sonuçları sadece yeni bir hayat ortaya koymakla sınırlı tutula­maz. İlkahın ve dolayısıyla hayatın laboratuvarlara kayması ev­lilik ve ailenin dayandığı meşru temelleri sarsmaktadır. Cinsel­lik için artık evliliğe ihtiyaç duyulmaz, çocuk büyütme giderek devlete, okullara, kreşlere bırakılan bir etkinlik olur, insanlığın kadim bir sığmağı olan aile çözülmeye terkedilir. Oysa aile in­sanların giderek yalnızlığa itildiği bir dünyada, kişilerin şöyle ve- ya böyle oldukları, şunu veya bunu yaptıkları için değil yalnızca kendileri oldukları için sevildikleri neredeyse yegâne kurum ola­rak karşımıza çıkmaktadır. Aile aynı zamanda bize geçmişe iliş­kin bir devamlılık ve geleceğe ilişkin bir taahhüt duygusu veren yerdir. Ailenin çözülmesi işte bu yüzden bizi geçmişten ve gele­cekten koparır, yaşamakta olduğumuz anda bizi ıssız ve yalnız bı­rakır. İnsanı moleküllerin bir toplamı veya evrim sürecinde bir kaza olarak değerlendiren yaklaşımlar evin mahremiyetini laboratuvarların aleniyetiyle kolayca değişebilmektedirler. Ana rah­minin karanlığı ile laboratuvarların parlak ışıkları yer değiştirir­ken, insanın cinsel edimi çoğalma ve ailenin sürdürülmesi anla­mından sıyırılır ve genetikçi-doktor tanrılığa soyunur. Bu insa­na bakışımızda köklü bir değişikliği beraberinde getirmektedir, artık insan üzerine kadim uygarlıklardan bugüne süzülerek gelen bilgiler işe yaramaz. Artık kökleriyle birlikte anılan, ebeveyn ve akrabalarıyla bağı olan bir insan değildir sözkonusu olan ; Aldous Huxley’in Cesur Yeni Dünya adlı romanında anlattığı Bokanovskileştirilmiş bireyler yahut yumurtalardır.

[Bunun nedeni ise otomobillerin montaj hattında kitlesel olarak üretilmesi gibi  Cesur Yeni Dünya romanında da bireyler, Londra Merkez Kuluçka ve Şartlandırma  Merkezi’nde, Bokanovski Yöntemi ile in vitro (vücut dışı) döllenme sistemiyle  kuluçkalama makinelerinde klonlanmaktadırlar. Bu noktada Huxley iki unsuru ortaya  koymaktadır: O’na göre bilimsel-endüstriyel toplum en insani olmayan eğilimleri içinde  barındıran temel ideoloji ve pratiktir. Günümüze kadar bu temelde en fazla yol kat etmiş olan ülkenin ise, Fordizm en sistematik uyarlayıcısıolarak Amerika olduğunu açıkça  belirtmektedir.]

CESUR YENİ DÜNYA

Huxley’in Cesur Yeni Dünya adlı romanında tekdüzelik ve istik­rara adanmış bir toplumla karşılaşırız. Bu toplumu oluşturan bi­reyler anında memnun edilerek idare edilirler, insan şeklindedirler ancak insanlıkları körelmiştir. Tüketir, evlililik dışı ilişki­de bulunur, makineleri idare eder ve ‘soma’ alırlar. Okumazlar, yazmazlar, düşünmezler, sevmezler, hür iradeleri yoktur. Üret­kenlik ve merak, akıl ve tutku ancak köreltilmiş olarak içlerin­de vardır. Bildiğimiz anlamıyla insan değillerdir ancak bundan yakınmazlar da. Aslında onlar mutlu kölelerdirler ve köle olduk­larını görmezler, görseler de umursayacak değillerdir.

İnsanlar toplumun ihtiyaçlarına göre beyin veya kol gücü olarak kuluç­kalıklarda üretilirler.

Huxley insanlık durumunu iyileştirmeye çalışan müşfik bir yaklaşımın berisinde gizlediği despotizme dik­katimizi çekmektedir. Biyomedikal teknolojinin ‘insanlık adı­na’, ‘sağlık adına’ giriştiği hamiyetperverlik bir kez de Huxley’in olağanüstü sezgilerini dikkate alarak okunabilir. Teknoloji bi­limsel araştırmanın temel meşruiyetini aldığı yer olarak karşımı­za çıkmaktadır, amaç tek başına bilgi değil iktidardır. Üstelik ik­tidar yegâne amaç da değildir, o aynı zamanda bilginin geçerlenmesidir. Ancak yapabildiğimiz şeyleri biliriz demektir bu. Ay­dınlanma bilimi laboratuvarlarda insan üretme konusunda hay­li mesafe aldı ancak hayatın veya insanın ne olduğu sorusuna verebileceği cevapları yitirdi. İnsan tabiatına ilişkin sınırların si­linmesi biyolojinin krallığını getirdi beraberinde, dahası bu kral­lığın elindeki yetkeyi nasıl kullanacağına dair bir ölçü yok.

Her şey müdahaleye açıktır, hiçbir şey tabii değildir, ilke olarak hiç­bir şey daha iyi ve daha kötü sayılamaz.

işte yeni biyolojinin de­rin tehlikesi burada yatmaktadır: sahip olduğu sınırsız güçte. Ne onu kullanırken başvurabileceğimiz ölçüler vardır ne de gücüne bir sınır çekilebilmektedir. Biyomedikal teknolojiler topluma tıbbın şefkatli kollarında girdiği için, bu tehlike gözden kaçırıl­maktadır. Cesur Yeni Dünya’da olduğu gibi.

Kaynak:

KEMAL SAYAR, OLMAK CESARETİ, Denemeler, Değiniler, İz- 1997-İstanbul

 *******************************************************************************************

Kitap: Cesur Yeni Dünya
Yazar: Aldous Huxley
‘ Mideni bozan birşey mi yedin? dedi Bernard.
Vahşi başıyla doğruladı. ” Uygarlık yedim. ”

Aldous Huxley
(1894 – 1963)

* 26 Temmuz 1984 de Surrey – İngiltere’de doğdu.
* Ailesinin gelir seviyesi orta üst sınıftır.
* Annesi Julia Arnold okul müdürüdür.
* Babası Leonard Huxley yazar ve öğretmendir.
* Ailesi İngiltere’nin bilim ve edebiyat camiasında tanınır.
* Dedesi Thomas Henry ünlü bir zoologdur. Darwin’in fikirlerinin koyu savunucusu olduğu için lakabı “Darwin’s Bulldog” dur.
* Anne tarafından akrabası Matthew Arnold, tanınmış bir şair ve eleştirel deneme yazarıdır.
[-- Matthew Arnold Fransa’da Grande Chartreuse manastırında kalırken yazdığı en ünlü şiirinden bir mısra:
Stanzas (Şiir kıtaları) from the Grande Chartreuse
Wandering (gezinmek) between two worlds, one dead
The other powerless (güçsüz) to be born,
With nowhere yet to rest (dinlendirme) my head
Like these, on earth I wait forlorn (umutsuzca).

-- Manastırdaki sakin, sükunetli ve dindar hayat ile dış dünyadaki acımasız makineleşme çağın tezatlığı. Manastırdaki sakinlik onun için ölen bir dünyayı temsil eder.]
* Huxley, ilk eğitimini evde alır. Annesi öldükten sonra Eton’a (1903-1913) gider.
* 16 yaşında lepröz keratit hastalığı geçirir ve bir kaç yıl neredeyse kör kalır. Tedavi ve özel gözlük ile bir gözü olabildiğince iyileşir.
* Eğitimine Balliol College, Oxford’da devam eder ve 1916 yılında İngilizce bölümünden mezun olur.
* Gözlerinden dolayı aile geleneği olan bilim adamı olamaz. Her ne kadar 1. Dünya Savaşına katılmak istediyse de reddedilir ve kendini yazmaya verir.
* Hayatı boyunca İngilizce kullanımı alanında master yapar ve en ileri bilimsel buluşlardan haberdar olur.
* Bilimsel anlayışı yüzelsel olsa da zaman içinde bilimi, romanlarında başarı ile işler.
* İngiliz üst tabakasını hicveden yazıları ile kendine isim yapar.

* Romanlarını yazmaya başlamadan önce 4 ciltlik şiir kitabı çıkarır. (1916–1920)
In Uncertainty To A Lady
I am not one of those who sip (içmek),
Like a quotidian (günlük) bock (alman birası),
Cheap (ucuz) idylls (kırsal yaşamı tasvir eden şiir) from a languid (isteksiz) lip (ağızdan)
Prepared (hazır) to yawn (esnemek) or mock (alay etmek).
I wait the indubitable (kesin) word,
The great Unconscious (şuursuz) Cue (fikir).
Has it been spoken (söylendi de) and unheard (duyulmadı mı)?
Spoken, perhaps, by you … ?
* 1919 da ilk karısı Belçikalı mülteci Maria Nys ile evlenir ve bir oğulları olur (Matthew Huxley).
* 1920 de yakın arkadaşı D.H. Lawrence ile İtalya ve Fransa’ya yolculuk yapar.

[D.H. Lawrence roman yazarı, şair, eleştirmen , öykücü ve ressam. Gençlik yıllarının çoğu fakir geçmiştir. D. H. Lawrence en önemli şiirinden:

How Beastly (Hayvanca) The Bourgeois (Burjuva) Is

How beastly the bourgeois is
Especially (özelliklede) the male of the species (türü) –

Nicely groomed (bakımlı), like a mushroom
Standing there so sleek (düzgün) and erect (dimdik) and eyeable –
And like a fungus (mantar), living on the remains of a bygone (geçmiş) life
Sucking his life out of the dead leaves of greater life
Than his own.]

* Huxley’in ilk romanı 1921 basılır ve arka arkaya romanları yayımlanır:

1921 – Crome Yellow
1923 – Antic Hay
1925 – Those Barren Leaves
1928 – Point Counter Point

* Bu romanlar savaş sonrası geçiş dönemindeki İngiltere toplumunu anlatır. Huxley, 1. Dünya Savaşı sonrası dünyası ters yüz olan İngiliz üst tabakasının düş kırıklığı ve çöküşünü hiciv eder.

* 1930′da Fransa’da uzun ömürlü çalışması Cesur Yeni Dünya ortaya çıkar ve 1932 de kitabı basılır.

* 1930′larda Pasifizmi savunur. Savaşları yalnızca bankacıların ve sanayicilerin kazandığına inanır. Savaşın kökünün rekabet ve zafer olduğuna ve barışın ancak bu iki değeri reddederek gerçekleşeceğine inanır.

* Huxley yakın arkadaşı Gerald Heard’in düşüncelerinden epey etkileniyordu. Heard bireylerin dünya barışı için meditasyon yapmaları ve ilk önce kendi içlerindeki mücadeleyi çözmeleri gerektiğini savunuyordu.

[Gerald Heard bir tarihçi, bilim adamı, eğitmen ve filozoftur. Birçok tanınmış Amerikalı için kılavuzluk ve danışmanlık yapar. 1950 ve 1960'larda Alcoholics Anonymous'un (A.A.) kurucusudur.]

* Etrafındaki gelişmeler (Hitlerin güçlenmesi, İspanyadaki İç Savaş) pasifist ve nötr davranması hemşerilerini kızdırır.

* 1937 de Avrupa savaşa hazırlanırken Huxley, ailesi ve arkadaşı Gerald Heard ile konferans vermek için Kaliforniya, USA’ya gider.

* Huxley, Neden USA’ya Gider?

Çünkü Huxley bir Pasifist (Barışsever) olarak Avrupa’daki silahlanma onu rahatsız eder ve savaş ihtimalinden kendini uzaklaştırmak ister.

* USA’de şansını senaryo yazarak kazanmak ister ve MGM stüdyosu Huxley soyadının değerini bildikleri için hemen işe alır.

* 1940 tarihli Pride & Prejudice romanının filme uyarlanmasını yapar. Huxley “Jane Austen için insan yapabildiğinin en iyisini yapmalıdır’’ der.

* 1944′te Jane Eyre filminin senaristliğini yapar. Başrolde Huxley’in hayranı olan Orson Welles oynar. Gotik hikâye Huxley’in elinde Protestan İngiltere’sine soğuk ve sert bir bakış açısıyla bakar.

* 1950 başlarında LSD ve Mescaline, Hipnotizma ve Mistisizm’e merak salar.

* Huxley 1954 ‘te “The Doors of Perception” kitabı ile Mescaline kullanırken deneyimlerini anlatan bir araştırma yayınlar. Kaliforniya’lı hippilerin gurusu haline gelir.

* Jim Morrison bu kitaptan çok etkilenir ve grubunun ismini
“THE DOORS” koyar.

["The Doors of Perception" kitabı William Blake'in şiiri "The Marriage of Heaven and Hell" den gelir.

If the doors of perception (algılama) were cleansed every thing would appear to man as it is, infinite (sınırsız).
For man has closed himself up, till he sees all things thro’ narrow chinks(yarık) of his cavern (mağara).—

İnsanın aklının sınırlarla çevrili olduğu ve sınırların veya kapıları kırarak aslında aklın her şeyi veya herhangi bir şeyi aynı zamanda algılayabileceği. Algıdaki sınırları kaldırarak gerçeği görmek.]

* 1955 yılında karısı Maria ölür. 1956 yılında İtalyan asıllı kemanist ve terapist ikinci karısı Laura ile evlenir.

* 1961 yılında evi ve birçok eseri de yanar. 1962 yılında son kitabı Island basılır ve 22 Kasım 1962 yılında kanserden ölür.

CESUR YENİ DÜNYA

Modern Library’nin yazı işleri kurulu (Modern Library: Random House’a bağlı bir yayınevidir ve Random House: Dünyanın en büyük İngilizce dili kitap yayınevidir.) tarafından 20y.y. en iyi 100 İngilizce Romanları arasında 5 inci sırada yerini almıştır.

1. Ulysses – James Joyce
2. The Great Gatsby – F. Scott Fitzgerald
3. A Potrait of the Artist as a Young Man – James Joyce
4. Lolita – Vladimir Nabokov
5. Brave New World – Aldous Huxley
6. The Sound on the Fury – William Faulkner
7. Catch 22 – Joseph Heller
8. Darkness at Noon – Arthur Koestler
9. Sons and Lovers – D.H. Lawrence
10. The Grapes of Wrath – John Steinbeck

Kitabın Tarzı: DYSTOPIA

ÜTOPYA – Hayali bir ortamda insanlar için ideal bir yer yaratmak. Nefret, acı ve dünyadaki tüm kötülüklerin ortandan kaldırılması.

ÜTOPYA NEREDEN GELİYOR?

* Bu kelime ilk defa 1516 da Sir Thomas More’un romanı “Vtopiae Insvlae Figvra – Ütopya Adında Yeni Bir Ada” da kullanılmıştır. Köken olarak Yunanca, anlamı ise “İyi Yer” veya “Hiçbir Yer” dir.

* More’un amacı ideal toplumu veya yeri yazmaktan ziyade yarattığı hayal ürünü adanın olağandışı politik düşüncelerini dönemin düzensiz Avrupa politikalarını eleştirmek için sosyal bir zemin oluşturmuştur.

* Bu tarz toplumları anlatan yazılar Plato’nun “Republic” adlı eserine kadar uzanır.

[Republic; Socrates, çeşitli Yunanlı ve yabancıların Şehir-Devlet üzerine diyaloglardır. Örneğin: Adaletin anlamını konuşmak. Haklı birey daha mı mutludur haksız bireyden? Toplum filozof krallar tarafından yönetilse nasıl olur?]

DYSTOPIA – Bazen tanımlanan toplumlar en iyi toplumu tanımlar ama bazen ütopyalar mevcut toplumu hicvetmek için yaratılır.

Kitabın İsmi : Cesur Yeni Dünya ( Brave New World)

NİÇİN?

The Tempest (Fırtına)

O wonder (şaşırmak)!..
How many goodly (güzel) creatures (mahluk) are there here!
How beauteous (güzel) mankind (insanoğlu) is!
O brave new world !..
That has such people in’t!..

(Miranda’nın konuşması Act V, Scene I – William Shakespeare)
(Cesur Yeni Dünya – sf. 187 – 188)

* Miranda’nın 3 yaşından beri dış dünya ile bir teması olmadığından karşısında birden fazla erkek gördüğünde bu sözleri söyler.

* Vahşi John, Lenina’yı ilk gördüğünde birebir bu dizeleri söyler.

* “THE TEMPEST (Fırtına)” William Shakespeare:

Shakespeare (1564 – 1616), Elizabethan Döneminde yaşadı. Bu dönemde İngiltere sınırlarının dışına çıkmış ve başka kültürleri kolonize etmeye başlamıştı.

İngiltere’nin gücü farklı boyutları yükselmişti. Shakespeare bu oyununda Emperyalist İngiltere’nin bu yeni gücünü sorgular.

The Tempest, Shakespeare’in Amerikan oyunu olarakda kabul edilir. Neden? Çünkü İngiltere’nin başka ülkeleri kolonize etme hakkını sorgular aynen Amerika’ya giden kolonilerin, 200 yıl sonra Amerika’yı kolonize ettikleri gibi.

Shakespeare hayatı boyunca Kraliçeyi hoşnut etmek için oyunlar yazmıştır ancak bu son oyununda Kraliçenin ve ülkesinin değer yargılarını sorgular.

Milan Dükü Büyücü Prospero’nun hakları zorla kardeşi Antonio ve Napoli Krali Alonso tarafından gasp edilir. Prospero ve 3 yaşındaki kızı Miranda ile birlikte küçük bir kayığa bindirilip insanlıktan uzak 12 yıl bir adada yaşarlar.

Adaya geldiklerinde Prospero, Cezayirli bir büyücü olan Sycorax tarafından ağaca hapis olmuş Peri Ariel’i kurtarır. Oyun boyunca Prospero Ariel’e göstermiş olduğu iyiliği ona karşı şantaj olarak kullanır.

Prospero gelmeden Sycorax ölmüştür ve Prospero Sycorax’ın oğlu Caliban (sakat canavar) sahiplenir ve büyütür. Caliban Prospero’ya adada nasıl hayatta kalınacağını, Prospero & Miranda’da Calibana dini ve kendi dillerini öğretir. Caliban, Miranda’ya tecavüze kalkışır ve bu olaydan sonra Prospero’nun kölesi olur. Kötü koşullarda çalıştırılır.

Oyun bir adada geçer. Bu ada ve adada yaşayan yerel halk (Ariel ve Caliban) Prospero’nun kontrolü altındadır.
Prospero Peri Ariel aracılığıyla kardeşi Antonio gemisinin adanın yakınından geçeceğini öğrenir. Geminin içinde Napoli krali Alonso, Alonso’nun erkek kardesi Sebastian ve oğlu Ferdinand vardır. Prospero büyü yaparak Fırtına çıkarır ve gemileri karaya oturur.

Bundan sonra 3 olay olur:

1) Caliban mürettebattan bir kaç kişi ile Prospero’ya karşı ayaklanır ama ayaklanma bastırılır.
2) Miranda ve Ferdinand birbirlerine âşık olur.
3) Antonio ve Sebastian işbirliği yaparak Napoli kralı Alanso’ya suikast düzenler ama planlarını Ariel engeller.

Sonuç:
Prospero, Alanso’yu bağışlar.
Prospero, Antonio ve Sebastian’ı uyarır
Prospero, Ariel ve Caliben özgür bırakır.
Miranda ve Ferdinand evlenir.
Prospero büyü gücünü bırakacağını ilan eder.
Hepsi beraber ülkelerine geri dönerler.

Tüm seyircileri alkışlamaya davet eder Ada’dan azat edilmesi için!..

Kimlerden & Hangi Kitaplardan Etkilendi ?

H. G. Wells

Men Like Gods

Liberal gazetesinde çalışan depresif gazeteci Mr. Barnstaple ve birkaç arkadaşı yanlışlıkla paralel dünya Ütopya gönderilir.

Ütopya gelişmiş bir dünyadır. Sosyalist dünya devleti, ilerlemiş bilim, hastalıklar elimine edilmiş… Mr. Barnstaple ve arkadaşlarının kafası karışır.

Mr. Barnstaple sorar: “Sizin Hükümetiniz Nerede?”
Cevap : “Bizim Hükümetimiz Egitimimizde!..”

Mr. Barnstaple sorar: “Neden bahçıvan çalıştırmıyorsun da kendin çalısıyorsun?”
Cevap: “Çünkü yıllar önce işçi sınıfı yok oldu. Eğer gülü seviyorsan ona hizmet edebilmelisin.”

Mr. Barnstaple’in zaman içinde fikirleri değişir, bu yeni dünyayı takdir eder.

Ancak bir süre sonra Ütopyalılar hastalanmaya başlar ve bağışıklık sistemleri zayıflar. Sebep olarak dünyalılar gösterilir ve çözüm Dünyalıların kendi Dünyasına göndererek sağlanır.

The Sleeper Awakes

* Graham 230 yıl uyur ve uyanışında tamamen değişmiş bir Londra’ya gözlerini açar.

* Bu arada dünyanın en zengin adamı olur. Neden? Uyurken adına beyaz konsey bankadaki parasını bileşik faizde çalıştırır. Banka parasını dünya politika ve ekonomisini yönlendirmek için kullanır.

* Uyanınca kültür şoku yaşar. Beyaz Konsey durumdan rahatsız olur çünkü Graham sorular sormaya başlamıştır. Graham göz- altında tutulur ve sonunda aslında Beyaz Konsey’in Graham adına dünya’yı yönettiğini öğrenir.

* Ostrog gibi konseye karşı ajanlarla tanışır ve onlarla birlikte Beyaz Konsey’e karşı ayaklanır. Beyaz Konsey yönetimden el çeker. Şimdide Graham adına Ostrog yönetmeye başlar. Graham’da bu arada yeni dünyayı keşfetmeye başlar.

* Ancak Ostrog da Beyaz konseyden farklı değildir. Hiçbirsey değişmemiştir. Sonuçta Graham işleri eline alır ve şimdide halk kendilerinden olan Ostrog karşı ayaklanır

Yevgeniy İvanoviç Zamyatin

WE/ BİZ

George Orwell’e göre, Cesur Yeni Dünya, Yevgeni Zamyatin’in 1921 yazılan “We/Biz” romanından türetilmiştir. Huxley 1962 mektubunda Cesur Yeni Dünya’yı yazdığı yıllarda “We” romanı hakkında hiçbir bilgisi olmadığını yazar.

26y.y. da baş kahramanımız D-503’ın tuttuğu detaylı günlüğü: matematikçi olarak çalışmaları, INTEGRAL uzay gemisinin inşa çalışmaları, Mephi (Mephistopheles – cehennemin 7 prenslerinden biri) direnişçileri ile yaşadıkları…

D-503’ün yaşadığı ortam: bir devletin var olduğu tamamen camdan inşa edilmiş ve sürekli gizli polis tarafından denetlenen kentsel bir halk.

İnsanların hayatı Maximum Üretgenlik ve Verimlilik üzerine kurulmuştur.

İnsanlar aynı elbise giyer. İsim yerine erkelere tek sayı ve sessiz harf, kadınlara ise çift sayı ve sesli harf verilir.

Hükümetin yaptırdığı kan testleri insanların seks hormon düzeylerini tespit eder ve bu sonuca göre hükümet bir sayının herhangi bir sayı ile hangi sıklıkta seks yapacağına karar verir.

Herhangi bir birey pink kupon sistemi ile istediği bir numara ile seks talep edebilir.

Adam olmaz ve suçlular, özel bir ışına tutularak su haline getirilirler yani idam edilirler. Yemekleri petrol bazlı bir içecektir.

D-503 zamanın çoğunu kız arkadaşı O-90 ve Hükümet şairi R-13 ile geçirir. Rejimin koyu bir destekçisidir ve tek devletin keşfettiği mutluluğu yaymak için vasiyet niyetinde bir günlük tutmaya başlar. VE bu mutluluğu uzaylı medeniyetlere INTEGRAL ile ihraç etmeyi planlar.

Başın acımasız bir diktatör olduğunu kabul eder ama başın dürüst ve ehil olduğunu ve bu acımasızlığın daha iyi için kullanıldığını düşünür.

Gizemli ve cinsel açıdan çekici I-330 ile tanışır ve kayıtsızlıktan kurtulur. I-330 Mephi adında bir direniş grubundadır. D-503’ın I-330 tutku ile bağlanması hayatını zehir eder. I-330’a olan yıkıcı tutkusu, tek devlete olan sadakatini yener.

Sonunda D-503 yakalanır ve X-ray ile hayal gücü alınır öyle ki I-330’un idamını sakin bir şekilde izler. Bu sırada direnişçiler güç toplar, sosyal isyanlar başlar…

Hikâye güvensizlikle biter çünkü roman tekrarlanan bir tuzaktır oda aslında hiçbir devrim olmamasıdır.

Kitabın Fonu:

1) Billingham, İngiltere’de yeni açılan ve ileri seviyede teknolojik açıdan gelişmiş Brunner & Mond tesislerini gezer. Bu tesis Imperial Chemical Industries bağlıdır. Dünyanın en büyük kimyasal üreticisidir. Şu anda AkzoNobel’e bağlıdır. Tesisin işleyiş yönteminden etkilenir.

ÖNEMLI NOT: Kitabın başında karakterlerden önce Londra Merkez Kuluçka ve Şartlandırma Merkezi’nin detaylı işleyişi hakkında bilgi verilir.

2) Roman her nekadar gelecekte geçse de 20y.y. yani güncel öğeler içerir.

– Seri Üretim, gelişmiş ülkelerde araba, radyo ve telefon gibi endüstriyel ürünleri ucuz ve erişilebilinir hale getirmiştir.

– 1917 Rus Devrimi

– 1914 – 1918 I. Dünya Savaşı

ÖNEMLI NOT: Kitaptaki karakter isimleri dönemin önemli şahıslarıdır. Bu karakterleri kullanmasının sebebi; çoğunluğun fikirlerini ifade etmek yani hızlı gelişen dünyada bireyselliğin kayboluşudur…

Benito Hoover: Benito Mussolini ( İtalyan diktatör) & Herbert Hoover (USA Başkanı)

Herbert Bakunin: Herbert Spencer ( İngliliz filozof ve Sosyal Darwinci) & Mikahil Bakunin ( Rus filozof ve anarşist )

Darwin Bonaparte: Napoleon Bonaparte (Fransız imparatorluğunun lideri) & Charles Darwin (Türlerin Kökeni yazarı)

Polly Trotsy: Leon Trotsky (Rus devrim lideri)

Prime Mellon: Miguel Primo de Rivera (1923-1930 İspanya Başbakan ve diktatörü) & Andrew Mellon (Amerikan Bankacı)

Sarojini Engels: Friedrich Engels (Karl Marx’la birlikte Komünist Manifesto yazarı) & Sarojini Naidu (Özgürlük savaşçısı Hintli politikacı)

Morgana Rothschild: J P Morgan (Çok zengin bir işadamı ve bankacı) & Rothchild Ailesi (Avrupa’da banka operasyonları ile meşhur).

Fifi Bradlaugh: Charles Bradlaugh (İngiliz politik eylemci ve ateist).

Joanna Diesel: Rudolf Diesel (Disel motoru icat eden Alman bilimci)

Clara Deterding: Henri Deterding (Hollanda Kraliyet Petrol Şirketinin kurucularından)

Tom Kawaguchi: Ekai Kawaguchi (Japon budist rahip ve ilk Tibet & Nepal giden Japon)

Jean-Jacques Habibullah: Jean-Jacques Rousseau (Fransız politik filozof) & Habibullah Khan (Afganistan’ın Emiri, ülkesini modernizasyona, Batı tıbbına ulaştırmış ve ülkesinde ilerici değişimler yapmıştır)

Miss Keate: John Keate (19y.y. okul müdürü, okulda disiplini çok sert önlemlerle sağladı. Örneğin: kamçı veya sopa ile öğrencilerin dövülmesi. Halkın önünde bir günde 80 öğrenciyi kamçılamasıyla bilinir.

Arch-Community Songster (Catenbury Büyük Cemaat İlahievi Baş Şarkıcısı) : Archbishop of Cantenbury (1930 kilisenin limitli olarak doğum kontrol yöntemlerinin kullanılmasın onay vermiştir)

3) Amerika’ya seyahatlerinde gördükleriyle dehşete düşmüştür:

– gençlik
– ticari reklamlar
– rastgele cinsel ilişki

Döneminde Avrupalılar, Amerikanlaşmaktan korkuyordu. Kendisinin Amerika’yı görmesi, fikirlerini okuması ve deneyimleri kitabı için önemli bir zemin hazırladı.

a.) Konuşan Sinemalar ( Talkie Motion Pictures): Cesur Yeni Dünya’da bu Duygusal Film ve kokulu Org dönüşüyor (feelies).

b.) Hormonly Sakız (Sex-Hormone Chewing Gum) : Sakız Amerika’nın sembolü idi.

c.) Henry Ford: Gemi ile Amerika’ya giderken Henry Ford’u anlatan bir kitap keşfeder.

Kitabın Zaman Çizgisi:

F.S. (A.F.) 632: Ford Sonrası (After Ford) 632 yıl.

Ford, Motor Company kurucusu ve seri üretimde kullanılan montaj hattının babası olarak kabuledilir.

Üretken bir mucittir. Amerika’da 161 tane patenti vardır.

Piyasalara 1908 yılında Model T arabasını çıkararak ulaşım ve Amerikan Sanayisi’nde devrim yapmıştır. Başta fiyatı $825 olan Model T 4 yıl sonra $575 kadar düşürülmüştür

FORDİSM diye bir kavram vardır. O da montaj hattını kullanarak seri üretim yöntemi ile yüksek miktarlarda ucuz araba üretmektir.

Çalışanlarına yüksek ücret öderdi. Muhasebecilere inanmazdı ve
şirket kendi yönetimi altında iken bir defa audit yapılmamıştır. Maliyeti düşürme çabaları teknik ve ticari yeniliklere yol açmıştır. En önemlisi Kuzey Amerika’da her eyalete Franchise sistemi yani bayilik sisteminin kurulması gibi.

SONUÇ: Orta sınıf çalışan bir Amerika’lı için kullanımı basit, güvenilir ve bütçesine uygun bir araba. Model T ve Seri Üretim Amerika’da çok büyük bir devrim yaptı ve şu anda yaşadığımız dünyayı da biçimlendirdi.

Gregoryen – Miladi Takvim: Papa XIII Gregory tarafından yaptırılmıştır. Miladı tarih başlangıcı ve Dünya’nın Güneş etrafındaki dönüş süreci olan 365 gün 6 saatlik zamanı 1 yıl olarak kabul eder. Milad İsa’nın doğduğu gün olarak kabul edilir yani sıfır noktası. Bu tarihten önceki tarihlere Milattan Önce (M.Ö) ve bu tarihten sonraki tarihlere Milattan Sonra (M.S.) olarak tanımlanır.

BİLGİ: A.D. (Anno Domini( In the year of (the/Our) Lord)– M.S.) ve B.C. (Before Christ – M.Ö)

Kitap Hangi Tarihte geçiyor? F.S. 632 , Ford’un Model T’yi piyasaya sürdükten 632 sonra .

Kısaca: 1908 + 632 = M.S. (A.D.) 2540

 Kısaca Kitabın Konusu:

Kurgusal gelecekte, özgür irade ve bireysellik feda edilir.

NİÇİN?
Sosyal Denge İçin

Huxley bu kitapta, hiciv hüneri ile bilim büyülenmesini birleştirerek bir anti ütopya (dystopian) yaratır. İçinde yaşayan toplum totaliter bir hükümet tarafından teknoloji ve bilim ile üretilir & yönetilir.

Toplumdaki bireyler Fordist seri hattı gibi üretilir ve sınıflara ayrılır.

BİLİM, TEKNOLOJİ & POLİTİKA

Bu 3 halka bireyselliğin azalmasına sebep olur!..

Cesur Yeni Dünya’nın basımından 1 yıl sonra Hitler başa geçer.

6 yıl sonra 2. Dünya Savaşı başlar. Totaliter devletin tehlikesi ve trajik sonuçları yaşanır.

13 yıl sonra Atom Bombası atılır bu da soğuk savaşı tetikler. Modern dünyada silahların yarışı başlar ve bu da TEKNOLOJİNİN altını çizmiştir.

Huxley’in kitabı sanki geleceğin kehaneti gibidir. Cesur Yeni Dünya’da bunları tahmin etmiş ve öyle bir ütopya yaratmıştır ki aslında yaşananlar bir ütopyadan çok bir anti ütopyadır.

Kitabın Temaları:

A) Teknoloji kullanarak bir toplumu kontrol altına almak:

CYD, bir uyarı niteliğindedir. Bir hükümete güçlü bir teknolojinin kontrolünü verilmesinin ne kadar tehlikeli olduğunu göstermeye çalışmıştır.

1. Üremenin teknolojik ve tıbbi yöntemlerle kontrol altına alınması:
* Bokanovski İşlemi
* Hipnopedya
2. Duyusal Filmler (Feelies)
3. Soma

Hükümet her ne kadar bilim ve gelişim konuşsa da aslında daha çok bilim keşfi ve deney demek istemiyor. Yanlıca mevcut kullanılan teknoloji daha nasıl verimli hale getirilir ki bireyler daha KUSURSUZ, MUTLU & YÜZEYSEL olsun!..

Hükümet Bilim’e limit koyuyor.

NEDEN?
ÇÜNKÜ Bilim gerçeği bulmaktır. Bu da hükümetin kontrolüne darbe demektir.

B) Tüketim Toplumu:

Bireyin mutluluğu ihtiyaçlarını tatmin etmesi olarak değerlendirilir. Bir toplumun başarısı ekonomik büyüme olarak kabul görür. Aslında Huxley yaşadığı toplumu da taşlar.

C) Mutluluk & Gerçek Uyuşmazlığı:

* CYD da karakterlerin çoğu durumlarının gerçekliğini görmemek için kaçar. Soma buna bir örnek. Soma gerçeklere bir bulut çekiyor ve mutlu halüsinasyon görüyorlar. SOMA SOSYAL İSTİKRAR İÇİN ÇOK ÖNEMLİ BİR ARAÇTIR.

* John bunu kendi yolu ile denemeye çalışır. O YOL NEDİR? Shakespear’in Dünyası’dır. Örneğin: Lenina’yı ilk olarak Juliet gibi görmek ister ama sonra hüsrana uğrar ve ona “küstah bir fahişe” der.

* Mond, mutluluğa öncelik veriyor ama burada gerçeği feda ediyor. İnsanların mutlulukla daha iyi olacağına inanıyor.

MOND GÖRE:

Mutluluk: Tüm bireylerin anında tatmini. Ne için? Yemek, seks, esrar, güzel elbiseler ve diğer tüketim elemanları…

Gerçeklik/Hakikat: Mond’un John ile konuşmalarından anlaşılan Mond 2 çeşit gerçeği ELİMİNE etmek ister:

1. Bilimsel ve Deneysel gerçeğe hiçbir vatandaşın ulaşamaması. Sürekli kontrol ediyor ve sakıncalı buluşları örtmesi.
2. “İnsani” gerçeklerin yok edilmesi: Aşk, arkadaşlık, kişisel ilişkiler…

BU 2 GERÇEK ÇOK FARLIDIR.

1) Objective Gerçek: Bir gerçeğin veya olayın kesin sonucu.
2) İnsancıl Gerçek: Bu yalnızca keşfedilir tanımlanamaz.

AMA BU 2 GERÇEKTE BİR ŞEY ORTAKTIR:

TUTKU / IHTIRAS

Mond’un gençken yeni keşiflerle kendinden geçmesi
John’un Shakespeare dilinde ve duygu yoğunluğunda kaybolması gibi.

Gerçeği bulmak bireylerde gayret gerektiriyor ve bu da yanında terslikler getiriyor. Gerçeği bulmak bireysel bir istek veya emeldir ve bununla toplum birleşmez!..

Tam Yetki Devletin Tehlikeleri: Devlet kendi gücünü ve istikrarını sağlamak için bireylerin davranış ve faaliyetlerini kontrol ediyor.

George Orwell’ın 1984 ünde devlet gözetimi gizli polis ve işkence ile sağlanıyor.
CYD ise teknolojik müdahale ile doğumdan ölüme kadar.
1984 de gücü kaba kuvvet ve korkutma ile
CYD ise gerçek dışı bir mutluluk sağlayarak insanlar özgür olup olmadıklarını bile umursamıyor.

1984 & CYD Hükümet Kontrolünün Sonuçu

İtibarın kayboluşu
Ahlakın yok oluşu
Değer Yargılarının yok oluşu
Duyguların yok oluşu

KISACA İNSANLIĞIN YOK OLUŞU!……………

Kitabın Motifleri:

A) Pneumatic (İçi hava dolu) :

1) Lenina’nın vücudu: Henry Foster ve Benito Hoover Lenina ile seks yapmanın açıklamasını bu kelime ile yapıyor. Lenina’nın kendisi de sevgililerinin onu içi hava dolu bulduğunu söyleyip bacaklarına vurur. Balon gibi bir vücut özellikle sinesi/göğsü

2) Sandalye: Duyusal Film ve Mond ofisindeki sandalyeler.

Bu kelime ile fiziksel bir özelliği tanımlamak bir kadını mobilyaya benzetmektir. Aslında Lenina’nın cinselliği bir emtea yani mala benzetiliyor.

B) “Ford Aşkına (My Ford):

Normal hayatta Aman Allahım (Oh my Lord) yerine Aman Fordum gibi terimlerin kullanılması

Ford = İsa

Bu dinsel söylem bir alışkanlıktır. Bu dinsel söylem saygı göstermek için teknoloji ile yer değiştirmiştir.

C) Yabancılaşma (Dışlanma):

Dünya devletinde uygun görülen davranışların ve görüntünün dışına çıkıldığında karakterler dışlanıyor.

Neden Uygunsuz Kabul ediliyorlar?

*Bernard Marx: Pozisyonu Alfa artı için Küçük ve Güçsüz
*Helmholtz Watson: Alfa artı rolü için çok akıllı
*John: Kızılderiler diğer dünyadan geldiği için kabul etmiyor. Johh’da CYD’nın bir parçası olmak istemiyor.

D) Seks:

Kitabın her yerinde bolca bulunuyor. Nüfus sıkı kurallarla kontrol altına alınıyor.

*Kadınların üreme hakkı yok. Kadınların 2/3 kısırlaştırılıyor geri kalanı doğum kontrolü yöntemi ile korunuyor. Hayata yeni bir insan gelmesi gerektiğinde ise kadınların yumurtalıkları alınıyor.
*Sosyal ödül olarak kullanılıyor. Gelişi güzel seks ve birbirine bağlanmama destekleniyor.

İki toplum arasındaki FARK:

John, Lenina olan ŞEHVETLİ AŞKINDAN acı çekiyor Lenina ise SEKS ŞEHVETİNDEN acı çekiyor.

E) Shakespeare:

CYD da, Ford öncesi dünyada mevcut olan duygusal yoğunluk , trajedi yok ediliyor. Shakespeare ise John’un anladığı ve kendini ifade edebildiği bir dünya. Burada sert bir zıtlık ortaya çıkıyor.

Kitabın Sembolü:

Soma:

Toplumu kontrol altına almak için kullanılan teknolojik bilimin aracı. Toplum üzerinde dinsel ayin niteliğinde…

CEMAAT, ÖZDEŞLİK & İSTİKRAR İÇİN HANGİ YÖNTEMLER KULLANILIYOR?

1) Bokanovski Yöntemi (İnsan Kolonlama):

Bir yumurtanın 8 – 96 tomurcuklanarak çoğalması. Her tomurcuk 1 embriyo ve her 1 embriyo ise bir yetişkin demek. Önceden 1 insan yetiştirirken şimdi 96 insan yetiştirmek hedefleniyor.

Yalnızca Gamma, Delta ve Epsilonlar bu yöntemden geçer. Çünkü bu yöntem embriyoyu zayıflatıyor. Alfa ve Betalar bu yönteme tabi tutulmazlar. Bu yöntem istikrarın sağlanması için en önemli araçlardan biridir. Tek tip gruplarda standard erkek ve kadınlar. 96 tek tip makinede çalışan 96 tek yumurta ikizi.

2) Podsnap’s Tekniği (Hızlı Olgunlaşma):

1 yumurtanın olgunlaşmasını hızlandırmak. 2 yıl boyunca bir yumurta ve spermden binlerce kardeş bireyler üretmek.

3) Sosyal Belirleme Odası (Doğum Öncesi Şartlandırılma):

Niteliklerin bireylere dağıtılması. Yazgıları belirlenip şartlanmış olarak gözlerini açıyor. Hangi kastta iseler ona göre şartlandırılıyorlar. Örneğin: Kimya çalışanları toksik maddelere karşı direnci artırılıyor veya tropik hava şartlarında çalışacak olan işçilerin ısıya dayanıklı şartlandırılması gibi. Yapmak zorunda olduğu şeyi sevmek. Tüm şartlandırmaların amacı budur.

İNSANLARA KAÇINILMAZ TOPLUMSAL YAZGILARINI SEVDİRMEK!..

* Bu 3 teknik bireylerin genetik, fiziki ve psikolojik olarak kaçınılmaz sosyal kaderlerini hazırlıyor. Kast sistemindeki istikrar, köleliklerini sevip kabullenmelerinden geçiyor

* Seri üretim (Fordism) prensibi sonunda biyolojiye de uygulanır.

4) Neo-Pavlov Şartlandırma Odaları:

Kastlara neyi sevdirmek veya sevdirmemek isteniyorsa uygulanan yöntem. Örneğin: Delta bebeklerine Kitap & Çiçek veriliyor sonrasında çok yüksek zil sesleri ve elektrik şoku. Birkaç defadan sonra bebekler kitap ve çiçek gördüklerinde otomatik olarak kaçıyor.

5) Hipnopedya:

Uykuda öğrenme yöntemi entelektüel bilgilendirme için değil ama ahlaki değer yargılarının oluşumu için kullanılır. Örneğin. Bir Beta ya sürekli uykusunda Beta olmanın gururu ve mutluluğu, Gama, Delta & Epsilonlardan daha akıllı oldukları, Betaların Alfalar kadar çok çalışması gerekmediği….

6) Malthusin Kemeri:

Thomas Robert Malthus (1766-1834) İngiliz nüfus bilimci, ekonomik ve politik teorisyendir. Nüfus artışının yoksulluğa ve ölümlere yol açacağını savunmuştur. Teorisi yiyeceklerin aritmetik arttığı (1,2,3,4…) ama nüfusun ise geometrik arttığı ( 2, 4, 8, 32…..)

7) Seks

8) Soma

9) Günü Yaşamak:

Tarih öğretilmiyor ve “Tarih saçmalıktır” der Mond ( History is bunk -Henry Ford’un sözü-). Eğitimleri tarihi gereksiz ve yalnızca günün yaşanması gerektiği kısaca alternatif yaşamları hayal edemiyorlar.

10) Fordson Cemaat İlahi Evinde Dayanışma Günleri:

12 bireyin tek vücut olmaya, bir araya gelmeye, kaynaşıp 12 ayrı kimliği daha yüce bir varlıkta yitirmeye…

Benliğimin silinişine içiyorum.
Yüce varlığa içiyorum.
Yüce varlığın gelmek üzere oluşuna içiyorum.

Kitapta Shakespeare:

1.)

Nay, but to live
In the rank sweat of an enseamed bed,
Stew’d in corruption, honeying and making love
Over the nasty sty …
(Hamlet)

Hayır, fakat yaşamak
Dağınık bir yatağın ekşimiş ter kokusunda,
Çürüme, dalkavukluk ve sevişmeyle ağır ağır pişerek
Leş kokan domuz ahırının üst katında…
(CYD syf. 178)

Hamlet burada annesinin yeni kocası olan amcasıyla sevişmesinden duyduğu tiksintiyi dile getiriyor.

John gelişi güzel sekse şartlandırılmayan bir kişi olarak doğru zamanı bekliyor. Sevişeceği kişiyi umursamak istiyor. Gelişi güzel seksin problem olduğunu ve annesinin köyde gelişi güzel erkeklerle yatması köyden dışlanmalarına sebep olmuştur.

2.)

When he is drunk asleep, or in his rage
Or in the incestuous pleasure of his bed …
(Hamlet)

Sarhoş sızmışken, ya da öfkeli
Veya yatağında ensestten keyifli……
(CYD, sfy. 180)

Hamlet Claudius(amcası) kızgındır ve onu nasıl öldüreceğini söylemektedir.

Annesi ile yatan Pope’u uykudayken bıçaklama esnasında bu dizeleri söyler. Bu alıntı bir sav olarak davranışına kılavuz oluyor.

3.)

O wonder!
How many goodly creatures are there here!
How beauteous mankind is
O brave new world
(The Tempest)

Mucize
Ne kadar çok iyi yürekli varlık var burada!
Ne kadar güzel insanoğlu!
Hey cesur yeni dünya
(CYD, sfy. 187-188)

4.)

“Her eyes, her hair, her cheek, her gait, her voice;
Handlest in thy discourse O! that her hand,
In whose comparison all whites are ink
Writing their own reproach; to whose soft seizure
The cygnet’s down is harsh …”
(Troilus & Cressida)

Onun gözleri, saçları, yanağı, yürüyüşü, sesi:
Sözlerinle can bulur, Ah! Güzel elleri,
Tüm beyaz mürekkeptir yanında
Yazarlar kendi utançlarını: yumuşak dokunuşuna kıyasla
Yavru kuğunun tüyü sert kalırı…
(CYD, syf. 193)

Troilus bu dizelerle Cressida’ya olan duygularını tabir ediyor. Cressida’ya deli gibi âşıktır ve odada olmamasına rağmen iltifat üstüne iltifat ediyor.

Rezervasyondan dönmeden önce Lenina uyurken Jonh bu dizeleri kullanarak Lenina’yı tarif eder. John’da Lenina’ya âşıktır.

5.)

“On the white wonder of dear Juliet’s hand, may seize
And steal immortal blessing from her lips,
Who, even in pure and vestal modesty,
Still blush, as thinking their own kisses sin.”
(Romeo & Juliet)

Konabilir sevgili Juliet’in mucizevî beyaz eline
Ölümsüz saadeti çalabilirler dudaklarından,
O dudaklar ki saf ve bakir iffetlerinde bile
Kızarırlar hala, kendi öpüşlerini günah sayar gibi.
(CYD, syf.193)

John burada Lenina’yı uyurken gördüğünde büyülenir. Aynen Romeo’nun Juliet ile tanıştığında büyülendiği gibi.

John burada aşkı saf ve kutsal kabul ediyor. Kafasına giren şehvetli düşüncelerden utanıyor.

6.)

Eternity was in our eyes and lips.
(Antony & Cleopatra)

Dudaklarımız ve gözlerimizdeydi sonsuzluk
(CYD, syf. 205)

Linda’nın soma tatili ömrünü kısaltır. Soma zamanın birkaç yılını yitirilmesine neden oluyor ama zamandan bağımsız tanıdığı ölçülemez süreler veriyor yani İnsanların uyuşturucu alıp sonsuzluğa uçması.

7.)

“Oh! She doth teach the torches to burn bright.
It seems she hangs upon the cheek of night,
Like a rich jewel in an Ethiop’s ear;
Beauty too rich for use, for earth too dear…”
(Romeo & Juliet)

Ah, o sevgili ki meşalelere ışıldayarak yanmayı öğretir!
Bir Etyopyalı’nın kulağındaki şık küpe misali
Asılı durur yanağına gecenin: öyle bir güzellik ki,
Kıyamazsın dokunmaya, yeryüzünde yok eşi….
(CYD, syf. 234)

Romeo, Juliet’i gördüğünde nasıl mükemmel ve güzel olduğunu söyler.

John da burada yine Lenina ve onun güzelliğini tasvir etmek için bu dizeleri kulanır.

8.)

“Let the bird of loudest lay
On the sole Arabian tree,
Herald sad and trumpet be…”
(The Phoenix and The Turtle)

Uzansın tek Arap ağacına,
Kuşların en çığırtkanı,
Müjdelesin kötü haberi trompet olsun…
(CYD, syf. 240)

Burada iki mükemmel sevgilinin doğuşu ve ölümü anlatılıyor.

John burada Helmholtz’u rahatlatmak için bu şiiri okur. Helmholtz öğrencilerine yalnızlık ve tutkunun eksikliği hakkındadır bu şiiri(syf. 237-238) okuduktan sonra şikayet edilir. John burada her mücadelenin bedeli vardır demek istiyor.

9.)

Is there no pity sitting in the clouds,
That sees into the bottom of my grief?
O sweet my mother, cast me not away:
Delay this marriage for a month, a week;
Or, if you do not, make the bridal bed
In that dim monument where Tybalt lies …”
(Romeo & Juliet)

Hiç mi acıma yok bulutlarda,
Izdırabımın derinliğini anlayacak?
Ah, canım annem, verme beni ellere!
Bir ay ertele bu evliliği, bir hafta:
Veya ertelemezsen, gelinlik yatağımı
O loş kabre kur Tybalt’un yattığı….
(CYD, syf. 241 – 242)

Lady Capulet, Juliet’i Paris ile evlenmesi için zorlar ve bu dizeler Juliet’in haykırmasıdır.

Juliet’in üzüntüsünü hissedeceğine Helmholtz güler bu da John’un sinirlenmesine sebep olur. Çünkü John kendini Romeo ve Lenina’yı Juliet’in yerine koyar ve aşklarının hiçbir zaman Kendi hayal dünyasında gerçekleşmeyeceğine inanır.

10.)

The murkiest den, the most opportune place” ,
the strongest suggestion our worser genius can,
shall never melt mine honour into lust.
Never, never!” .
(The Tempest)

Mağaraların en karanlığı, mekânların en elverişlisi,
En kötü dâhilerimizin dil dökmesi dahi,
Şehvete dönüştüremez şerefimi. Asla, asla!..
(CYD, syf. 251)

The Tempest’de Prospero, Ferdinand’ı kızı Miranda evlendikten sonra seks yapmasına ikna etmeye çalışması. Ferdinand kabul eder.
John’da, ilişkide beklemenin daha iyi olacağını Lenina’ya kabul ettirmeye çalışır.

11.)

O thou weed, who are so lovely fair and smell’st
so sweet that the sense aches at thee.
Was this most goodly book made to write ‘whore’ upon?
Heaven stops the nose at it …”
(Othello)

Ah yabani ot, öyle mükemmelsin,
Kokun öyle güzel ki, Duyularım can atar kavuşmaya.
Bu güzelim kitap, üzerine, orusupu, yazılsın diye mi yaratıldı?
Tanrı durur bu kelimede, okumaz….
(CYD, syf. 255 – 256)

Othello karısını burada orospu olarak adlandırır. Her ne kadar sevse de ondan nefret eder.

John’da Lenina’nın orospu olduğunu düşünür. Lenina’nın bakire olmasını ister.

12.)

Sometimes a thousand twangling instruments will hum
About my ears and sometimes voices.
(The Tempest)

Bazen bin tane telli çalgı mırıldanır kulaklarıma,
Bazen de insan sesleri.
(CYN, syf. 282)

Mond sorar : “Uygarlıktan hiç mi hoşlanmadınız?” John:” bazı güzel yanları var mesela bütün o müzikler.” Mond Shakespeare’in bu dizelerini söyler.

Kitapta Hangi Değerler Kurban Edilir?

1) Duygular
2) Tutku
3) Bağlılık
4) İnsani ilişkiler
5) Eşitlik
6) Gerçek
7) Sanat
8) Deneyimler

Kitap da Karakterler:

JOHN:

Thomas (Londra Merkez Kuluçka ve Şartlandırma Merkezi Direktörü) ve Linda’nın oğlu.

Kitabın başında Bernard ana karakter gibi gözükse de rezervasyon dönüşünden sonra arka plana atılır ve John ana karakter olur.

Dünya Devletinin dışında New Mexico’da Vahşi Rezervasyonunda büyümüştür. Bu ilkel toplumdan da dışlanmış ve aynı şekilde Dünya Devletine de ayak uyduramamıştır. İki toplum tarafından ret edilir, “Ultimate Outsider” dır.

Dünya görüşü ve bilgisi Shakespeare’in oyunlarına dayalıdır. Değerlerini 900 yıllık yazar William Shakespeare’den alır.

Bu kitabın önemi nedir?

– Kendi karışık duygu ve reaksiyonlarını bu kitap ile dile
getirir.
– Dünya Devletinin değerlerini kritize etmek için Shakespeare’in kitabı bir iskelet oluşturur.
– Mustapha Mond ile yüzleşmesinde onun gibi müthiş bir konuşmacı karşısında durmasına yardımcı olur.

Shakespeare, insan ve insancıl değerleri barındırıyor ki bu epey bir zaman önce Dünya Devleti tarafından terk edilmiştir.

John’un Dünya Devletindeki sığ mutluluğu reddetmesi, Lenina ile aşkını uzlaşamaması ve ona karşı şehveti ve sonucundaki intiharı aslında Shakespeare temalarını yansıtır.

Othelo (intihar eder) & Desdemona (öldürülür)
Romeo (intihar eder) & Juliet (intihar eder)
Hamlet (öldürülür) & Ophelia (boğulur)

John’un başta kullandığı “Cesur Yeni Dünya” Dünya Devletini tanıdıkça ironik ve pesimist hale gelir. John’un kendi değerleri ile Dünya Devletinin gerçeklerinin çatışmasının sonuçu delirmesine ve intihara sebep oluyor.

BERNARD MARX:

Alpha artı erkeği ancak fiziksel özelliklerinden dolayı dışlanır.

Psikiyatrist ve hipnopedya da ihtisaslaşmıştır.

Seks, spor ve toplum olaylarına karşı düşünceleri unorthodox kabul edilir.

Kendine olan güvensizliği Dünya Devletine memnuniyetsizlik olarak geri döner. Memnuniyetsizliği aslında kendi ortamına ayak uyduramayışıdır. Hoşnutsuzluğu sistematik veya felsefi yönden değildir .

Bu karakteri tanımamız biraz ironiktir. Neden? Direktör öğrencilere aşk ile ilgili tüm hayal kırıklıkları, bastırılmış duygular… kısaca insancıl duyguların elimine edildiğini anlatırken birden Bernard’ın özel düşüncelerine gidilir ve kıskançlığı ve rakiplerine karşı kızgınlığı…. Kısaca insancıl duygularını görürüz.

Bernard romanda kahraman değildir hatta roman ilerledikçe daha da düşer ama yine de okuyucuya ilginç gelir çünkü insandır. Elde edemeyeceği şeyleri ister.

Vahşi Rezervasyona gitmeden önce yalnızdır, kendine güveni yoktur ve tecrit edilmiştir. John ile birlikte popülaritesi artar ve Dünya Devletinin eleştirdiği tüm yanlarından yararlanmaya başlar. Gelişi güzel seks gibi.

Ne zamanki John, Bernard’ın oyuncağı olmadığını ve onun istediklerini yapmayacağını söyler, işte o zaman Bernard tekrar düşüşe yani eski haline geri döner.

İsmi:

Bernard Marx : 19y.y. Alman yazar. Kitabı “Das Capital” , kapitalist bir toplumu kritize eden tarihi bir başyapıttır. Fikirleri komünizm temelini atmıştır.

George Bernard Shaw: İrlandalı oyun yazarı. Pygmalion (My Fair Lady) romanı için 25 yaşında Nobel ödülü, 38 yaşında da Oscar almıştır. Her 2 ödülü de almış tek insandır. Sosyalizm & Kadın haklarının savunucusudur. Genelde sosyal problemler, eğitim, din, hükümet, sağlık sistemi gibi konularda yazmıştır.

MUSTAPHA MOND:

Alpha çift artı dır.

Dünya’yı kontrol eden 10 denetçiden biridir. Batı Avrupa’nın başındadır.

Bir zamanlar hırslı genç bir bilim adamıymış. Kanuna aykırı ve tutkulu araştırma yaparmış. Ne zaman keşif edilir kendisine iki seçenek sunulur: ya sürgün ya da dünya denetçisi olarak eğitilecek.

Bilimi kendi isteği ile bırakır ve şimdi bilimsel buluşları sansürler ve farklı düşünenleri sürgüne yollar.

Dünya Devletini savunan en güçlü ve akıllı kimsedir. Romanın başında sesi Dünya Devletinin tarihini ve felsefesini açıklar. John ile olan münakaşasında ise Dünya Devleti ve Shakespeare toplumu arasındaki temel farklılıkları ortaya koyar.

Çelişkili bir karakterdir. Neden?

Çünkü Shakespeare ve İncil gibi yasaklanmış birçok kitabı vardır. Eskiden bir bilim adamıdır ama şimdi bu fikirleri sansürler ve totaliter bir devleti kontrol eder.

Ona göre insanlığın esas hedefi istikrar ve mutluluktur.

İnsan ilişkileri, duygular, kendini ifade etmek gibi kavramlara karşıdır.

İsmi:

Mustafa Kemal Atatürk: 1. Dünya Savaşından sonra Laik Cumhuriyetin kurucusu .

Sir Alfred Mond: Sanayici ve Kraliyet Kimyasal Endüstrisinin kurucusu. Sonra Siyonist hareketine katılmıştır (Filistin’de İsrail kurmak)

HELMHOLTS WATSON:

Duygu Mühendisliği Üniversitesinde yazı bölümünde hocadır ve Alpha artı dır.

Kastının en mükemmel örneği ama o işinin boş ve anlamsız olduğunu düşünür ve yazma yeteneğini daha anlamlı şeyler için kullanmak ister.

Bernard ile arkadaştır çünkü ortak noktaları Dünya Devletinden ikisi de hoşnut değildir.

Helmholts’un eleştirileri Bernard’dan daha felsefi ve entelektüeldir. Aslında Bernard önemsiz şikâyetler yapmaktadır.

Bernard için Helmholts olamadığı her şeydir: Kuvvetli, akıllı ve çekici…

Bernard verilen sosyal statü için yeterli değildir ve Helmholts ise tam tersi haddinden fazla yeterlidir ve bundan dolayı da dışlanır ve kendini yalnız hisseder.

Jonh ile iyi arkadaştır. Ama ikisi arasında çok büyük bir fark vardır. Helmholts Shaskepear’in şiirlerini anlar ama ne zaman anne, evlilik, baba kelimelerini duyar, bunları kaba bulur ve saçmalık olarak kabul eder, hatta güler. John ile konuşmalarından çıkan Helmholts gibi akıllı biri bile yetiştiği çevre tarafından etkilenir.

İsmi:

Herman Von Helmholts: Alman fizikci ve hekim.

John B. Watson: Amerikan davranış bilimci.

LENİNA CROWNE:

Londra Merkez Kuluçka ve Şartlandırma Merkezinde aşılama görevlisi bir Beta artı.

Major ve minor karakter için arzulanan bir obje.

Bazen davranışları alışılmışın dışında olduğu için ilginç bir karakterdir. Örneğin 4 ay aynı adamla (Henry Foster) çıkması veya Bernard gibi topluma uymayan birinden hoşlanması veya John’a karşı ihtirası gibi.

Ama eninde sonunda değerleri Dünya Devletinin geleneksel değerlerleridir.

İsmi:

Vladimir llyich Lenin: Komünist devrimci ve Bolşevik Partinin lideri

FANNY CROWNE:

Merkezde Embriyo bölümünde çalışan bir Beta ve Lenina’nın arkadaşı.

Lenina ile akraba değildir. Dünya Devletinde aynı soyadı olağandır. Çünkü yalnızca 10.000 soyadı kullanılır.

Fanny’nin sesi kendi kast ve toplumdaki geleneklere uygundur.

Lenina’yı sürekli uyarır (sağduyusu gibi )

İsmi:

Fanny Kaplan: Rus politik devrimci. Lenin’e başarısız bir suikast girişimi olmuştur. Fanny ile Lenina ‘nın arkadaşlığı ironiktir.

HENRY FOSTER:

Merkezde bilim adamıdır. Geleneksel bir Alpha erkeğidir. Lenina’nın sevgililerinden biridir.

İdeal bir vatandaştır: İşinde verimli ve akıllı. Boş zamanlarını spor ve seks ile doldurur.

Önemli bir karakter değildir ama merkezin nasıl çalıştığının açıklamasında yardımcı olur.

THOMAS ‘ TOMAKİN’ :

Merkezin Alpha direktörü ve John’un babası.

Bilmiş ve kendi öneminin etkisi altındadır.

John oğludur ve bu onu savunmasız bırakır. İşini bırakmak zorunda kalır çünkü Dünya Devletinde bir çocuğun babası olmak skandal ve müstehcen bir davranıştır.

LİNDA:

Jonh’un annesi Beta eksi.

Vahşi Bölgeye, Tomakin ile ziyaretinde kaybolur ve orada bırakılır. Tomakin’den olan oğlu John’u orada doğurur ve bebek ile Dünya Devletine dönmeye utanır.

18 yıldan beri Vahşi Bölge’de yaşamaktadır.

Dünya Devletindeki şartlandırılmasından dolayı köy erkekleri ile gelişi güzel ilişkiye girer ve bundan dolayı dışlanır.

Dünya Devletine geldiğinde de dışlanır: çünkü şişmandır ve yaşlanmıştır.

POPE:

New Mexıco’daki Malpais’in yerlisi.

Linda’nın sevgili ve Linda’ya ‘ The Complete Works of Shakespeare’ verir.

Linda ile ilişkiye girerek Linda’nın köyden dışlanmasına sebep olur ve John gençken onu öldürmeye çalışır.

İsmi:

Pope: Pueblo Kızılderili kabilesinin dini lideri ve Pueblo Ayaklanmasının lideri (İspanyol kolonistlere karşı ayaklanmıştır).

Kitabın Etrafındaki Tartışmalar:

1. CYD, 1932 da İrlanda’da yasaklanmıştır.

2. 1980 de Miller, Missouri eyaleti okullarından kaldırılmıştır.

3. 1993 de Kaliforniya eyalet okullarının okuma listesinden kaldırılmaya çalışılmıştır.

4. Polonyalı eleştirmenler Huxley’in CYD yazdığında Mieczyslaw Smolarski ( The City of the Sun 1924) ve Podroz poslubna pana Hamiltona ( The Honeymonn Trip of Mr. Hamilton 1928) kopya çektiğini savunur.

ALDOUS HUXLEY – CESUR YENİ DÜNYA & GEORGE ORWELL- 1984

– Orwell’in korkusu kitapların yasaklanması idi. Huxley ise kitapları yasaklamaya gerek kalmamasın zaten kimse okumak istemeyeceğini anlatır.

– Orwell bilgi akışının engelleneceğinden korktu. Huxley ise tam tersinden korktu. Çünkü her şeyin fazlası insanları pasif yapmaktadır.

– Orwell gerçeğin gizleneceğinden korktu. Huxley ise gerçeğin ilgisizlikten yok olacağından.

– Orwell toplumun esir olmasından korktu. Huxley ise önemsiz bir toplum olmamızdan (duyusal filmler, gelişi güzel seks…..)

– Orwell insanların şiddet ile kontrol edildiklerini, Huxley ise zevk enjekte edilerek kontrol edilebildiklerini yazdı.

– Orwell, KORKTUKLARIMIZ bizim sonumuzu getireceğini ama Huxley ise ARZULARIMIZIN sonumuzu getireceğini savundu.

BRAVE NEW WORLD REVISITED (1958)

– BNWR, roman değildir. İlk romanındaki hikâye veyahut karakterlere geri dönüş mevcut değildir. Bu kitap neredeyse 30 yıl sonra, o gün yaşadığı dünyanın Cesur Yeni Dünya’ya ne kadar yakınlaştığıdır.

– Hayal dünyası çok hızlı gerçeğe dönüşmektedir.

– Dünya çok değişmiştir. II Dünya savaşı sonrasında Soğuk Savaş ve Dünyanın teknolojik silahlarla donatıldığı insanların ise totaliter devletler tarafından yönetildiği.

– İnsanların rahatlıkları ve zevkleri için özgürlüklerini feda etmeye hazır olduklarını görebiliyordu.

–Televizyonlardaki sayısız reklam bombardımanları, insanların kullandıkları mutluluk hapları….

– Propaganda yaygınlaşmış ve Hitler gibi diktatörler propagandanın kuvvetini dünya’ya göstermişti.

‘’ Give me liberty or give me death ‘’

çok kolaylıkla

‘’ Give me television and hamburgers, but dont bother me with the responsibilities of liberty’’

değiştirilebilineceğini görmüştür.

Kaynak

AYŞE’NİN KİTAP KULÜBÜ

**************

Erich Fromm, George Orwel’in meşhur kitabına yazdığı sonsözde şunları belirtir (Orwell, 1962, s. 260- 261):

“1984” ve “Biz” “Cesur Yeni Dünya”dan daha fazla ortak noktaya sahiptir. Her iki eserde insanın kişiliğinden uzaklaştırıldığı tamamen bürokratikleşmiş bir toplum ele alınmaktadır. Bu toplumlarda yer yer fiziki baskıya da varan ideolojik ve psikolojik bir yönlendirme söz konusudur. Huxley’in çalışmasında ise insanın bir tür makineye dönüştürülmeye çalışılması ele alınır. Genel kabule göre, Zamyatinve Orvell’in örnekleri daha ziyade Stalinist ve Nazist diktatörlükleri, Huxley’in Cesur Yeni Dünyası ise sanayileşen Batı dünyasındaki gelişmelerin sonucunu temsil etmektedir.”

Nitekim Cesur Yeni Dünya’da tarihler Ford’a endekslenmiştir. Ünlü otomotiv üreticisi Ford, kitapta yeni dünyanın Tanrısı olarak görülmektedir. İnsanlar T işareti yapmakta, ilahiler söylemektedirler. Mesela dayanışma ilahisinin sözleri şöyledir

“Fordum, on ikiyiz biz, bizi bir eyle,

Sosyal Nehir’deki damlalar misali,

Ah, güç ver bize koşalım birlikte,

Parlak Dört tekerin gibi çevikçe” (Huxley, 2000, s. 117).

Cesur Yeni Dünya, kitaba bir son- söz yazan David Bradshaw’ın da belirttiği gibi “şirket-devletin doğasındaki totaliter tehlikelerin bir geleceğe yansıtımı olarak okunabileceği gibi Amerikan öcüsüne dair bir hiciv olarak da alınabilir” (Huxley, 2000, s. 117).

1984 ile Cesur Yeni Dünyacı kıyaslayan Huxley’e (2001, s. 12 vd.) göre, 1984 Stalinizm’i kapsayan bir şimdi ile Nazizm’in gelişmesine tanık olan bir yakın geçmişin büyütülmüş bir gelecek yansıtımıdır: “Cesur Yeni Dünya, Hitler Almanya’da iktidarın en üst basamağına çıkmadan, Rus zorbası yürüyüşüne başlamadan önce yazılmıştı. 1931′de sistemli terörizm 1948′de dönüştüğü çağdaş saplantısal olgu değildi henüz; benim hayali dünyamın gelecekteki diktatörlüğü de Orweli’in çok başarılı bir şekilde betimlediği gelecekteki diktatörlükten çok daha az acımasızdı. 1948 bağlamında 1984 korkutucu derecede inandırıcıydı. Fakat en nihayetinde zorbalar ölümlüdür ve koşullar değişir. Rusya’daki son gelişmeler, bilim ve teknolojideki son gelişmeler Orvell’in kitabını gerçeğe olan korkunç benzerliğinin bir kısmından mahrum etti. Elbette ki bir nükleer savaş herkesin tahminlerini altüst edecektir, fakat bir an için Büyük Güçlerin bizi bir şekilde yok etmekten kaçınacaklarını kabul edersek diyebiliriz ki zarlar şu anda 1984 gibi bir şeyden çok Cesur Yeni Dünya gibi bir şeyin lehindedir”.

Nitekim, son senelerde sıkça söz edildiğini işittiğimiz Genom Projesi ve gen teknolojileriyle ilgili araştırmaların şimdilik elde edilen sonuçlan bile inanılması güç sonuçlar ortaya koymaktadır. Toplumu kontrol eğilimlerinin ya m sıra bu tür teknolojilerin de gelişmesi gözetim ve özel hayat açısından çok daha zorlu bir dönemin bizi beklenildiğine işaret.

Kaynak:

Bilim ve Gelecek, Aylık Bilim, Kültür,
Politika Dergisi, Kasım 2004, s.21

***************

BRAVE NEW WORLD /Cesur Yeni Dünya) (1998) Film

Yönetmen: Leslie Libman | Larry Williams

Ülke: ABD

Tür: Bilim-Kurgu

Vizyon Tarihi: 19 Nisan 1998 (ABD)

Süre: 87 dakika

Dil: İngilizce

Senaryo: Aldous Huxley | Dan Mazur | David Tausik |

Müzik: Daniel Licht

Görüntü Yönetmeni: Ronald Víctor García

Yapımcılar: Michael R. Joyce | Todd Sharp | Dan Wigutow |

Özet

Uzak gelecekte, dünya denetçileri nihayet ideal toplumu yaratmışlardır. Tüm dünyaya yayılmış laboratuvarlarda genetik bilimi insan ırkını kusursuzluğa ulaştırmıştır. Alfa-artı mandarin sınıfından, ayak işlerini yapmak üzere tasarlanmış olan epsilon-eksi yarı moronlara kadar insanlar, önceden belirlenmiş rollerine seve seve razı olmaları için yetiştirilir ve eğitilirler. Fakat Londra kuluçka ve şartlandırma merkezinde Bernard Marx mutsuzdur. Yalnızlık için duyduğu özlem, zorunlu cinsel özgürlüğün bitmek bilmeyen hazlarından duyduğu hoşnutsuzluk, kaçma duygusunu güçlendirir. Eski, ilkel yaşama biçiminin hala sürdürüldüğü az sayıdaki vahşi ayrı bölgelerinden birine yapacağı ziyaret derdine çare olmasa da dönerken beraberinde Londra’ya getirdiği ‘Vahşi’, yeni teknik uygarlığı farklı bir gözle değerlendirir, onlara neleri kaybettirdiklerini hatırlatır. Modern klasiklerden biri olan Aldous Huxley’in distopik Cesur Yeni Dünya kitabından uyarlanarak hazırlanan bu film hem geçmişten geleceğe hem de gelecekten bugüne bir çağrı… Çağrılara açık olanlar için..

ALDOUS HUXLEY SÖZLERİNDEN SEÇMELER

  • Belki de insan sevilmediğinden değil, sevgisine layık biri olmadığından yalnızdır.
  • Bir kadının içindeki masum meleği erkek keşfeder; ama o meleğin tüm masumluğunu da yok edecek olan yine erkektir.
  • Kadınları en çok küçümseyen erkekler, kadınlara en fazla düşkün olan erkeklerdir.
  • Hayatın bu çirkin oyunlarına rağmen hala gülmeyi başarabilen insan; hayatın felsefesini çözmüş demektir: [Umursamamak]
  • Dertlerini gözyaşlarında boğmak isteyenlere, dertlerin yüzme bildiğini söyle.
  • Bir arkadaşta sevmediğim şey, dikkat çekmek için yanındaki insanı sürekli küçük düşürmeye çalışmasıdır.
  • Hayatta ya tozu dumana katarsın, ya da tozu dumanı yutarsın.
  • Aşkta mantık aramak mantıksızların işi. Aşkta mantık olsa; sonunda kırılacağını bildiği bir kalbin sevmesine izin vermezdi.
  • Tanımadan nefret edebileceğiniz tek kişi; Sevdiğiniz kişinin, sevdiği kişidir .
  • Deneyim, bir insanın başından geçenler değil, başından geçenlerin bıraktığı izlerdir.
  • Her gidiş bir dönüşü terkeder. Gitmeden önce düşün; Çünkü döndüğünde bulduğun aynı olmayacak giderken bıraktığınla.
  • Başkalarının zekasıyla cümle kuramazsınız; ama başkalarının cümleleriyle zeki görünebilirsiniz.
  • Yapabileceğin kadar söz ver, sonra söz verdiğinden daha fazlasını yap.
  • Başlamak için en uygun zamanı beklersen hiç başlamayabilirsin; Şimdi başla, şu anda bulunduğun yerden, elindekilerle başla.
  • İnsan düşmekten değil, düşerse hadi kalk diyebilecek bir dost sesi duyamamaktan korkar.
  • Bütün dünyayı bir erkek yönetir. O erkeği de bir kadın.
  • kendimizi bir mal sandığımız için, insan yaşamının önemini büyütüyoruz gözümüzde. birey bir hiçtir; doğa ancak insan türüne değer verir ve buna benzer şeyler.
  • Bundan 20 yıl sonra yaptıkların değil, yapamadıkların için üzüleceksin; dolayısıyla halatları çöz, güvenli limandan uzaklara yelken aç, rüzgarı yakala, araştır, düşle, keşfet.
  • Zamanlarının büyük bir kısmını para kazanmak ve saklamakla geçiren insanlar, sonunda en çok istediklerinin satın alınamayacak şeyler olduğunu anlarlar.
  • Dünyada düzeltebileceğimiz, daha iyi yapmayı başarabileceğimiz, ilk ve en mühim kimse kendimizdir.
  • İnsan ne zamanki hayata anlam katmaya çalışır, hayat o zaman anlamsızlaşır. Dertten kim ölmüş sanki Bırak herşey dağınık kalsın.
  • Bir defa yaşanır aşk. Eğer ikinci kez yaşayacağına inanıyosan; “Ya kendini kandırıyorsun yada önceden kandırılmışsın demektir.
  • Hiç kimse yalanı sürekli sürdürecek kadar zeki değildir. Ve hiç kimse bu yalanlara sonsuza kadar inanacak kadar aptal değildir.
  • Büyük adam büyüklüğünü küçük adama davranışıyla gösterir.
  • Temiz Kalpli İnsanlar Hiçbir Zaman Rahat Bir Hayat Yaşayamazlar, Çünkü Kendilerini Başkalarının Mutluluğu İçin Feda Ederler.
  • Bir kadının elinden hayallerini almak, bir kaplanın yanından yavrusunu almak kadar tehlikelidir.
  • Günün sonunda kendini bir sokak köpeği kadar yorgun hissediyorsan, bu belki bütün gün hırladığın içindir.
  • Aslında tüm kadınlar tek bir koşulla sever: “Bekledikleri tek koşul ise, Sevdiklerinin onları koşulsuzca sevmeleridir.
  • Dünyanın en zevkli işi; Bir şeyin nasıl yapılacağını bilirken, başka birinin nasıl yapamadığını ses çıkarmadan seyretmektir.
  • Bilginin karşısına küçük bir çocuk gibi oturun, önceden düşünülmüş tüm düşüncelerden vazgeçmeye hazırlıklı olun, doğanın sizi götürdüğü her yere ve tüm çukurlara girin. Yoksa asla bir şey öğrenemezsiniz.
  • Başkalarının acılarına katılırım ama mutluluklarına değil, çünkü başkalarının mutluluğunda garip bir sıkıcılık vardır.
  • Evrende değiştirebileceğinizden emin olabileceğiniz tek nokta vardır: kendiniz.
  • birbirlerine sarılmış aşıklar bireysel coşkularını umutsuzca tek bir yüce benlik halinde kaynaştırmaya çalışırlar, ama boşunadır. doğası gereği her vücut bulmuş ruh tek başına acı çekmeye ve zevk almaya mahkumdur.
  • İyi çalışan, sık gülen ve çok seven başarıyı elde eder.
  • Bu dünya, belki de bir başka gezegenin cehennemidir.
  • Bilginin azı tehlikeli ise tehlikeden uzak duracak kadar çok şey bilen kişi nerede?
  • Eğer mutluluğunuz, bir başkasının yaptıklarına bağlıysa, çok ciddi bir sorununuz var demektir.
  • Gerçekler sürtükdür, her şakanın altında yatar.
  • Cehennem boş, Çünkü tüm şeytanlar burada.
  • Doğa bilgisindeki her büyük gelişme, otoritenin tam anlamıyla reddedilmesiyle mümkün oldu.
  • Gülümsediğinde güzelleşmeyen bir yüz hiç görmedim.
  • Siz görmezden gelseniz de gerçekler varolmayı sürdürürler.
  • Şans bukalemun gibidir; biraz zaman tanı, mutlaka değişecektir.
  • Tecrübe, bir insanın başından geçenler değil, başından geçenlerin bıraktığı İzlerdir.
  • Tecrübe insanın başına gelen şey değildir; o insanın o başına gelenle ne yaptığıdır.
  • Doğuştan duyarlı kişiler, savaşın ortadan kalkmasına ilişkin duygularla doludur.
  • Kimi zaman içindeki o sessiz sese, uzmanlardan daha fazla güven.
  • Belki de bir çok insan, mutlu olduğunu bilmediği için mutsuzdur.
  • İyilikten zarar gelmeyeceğini öğretirler; fakat arkanızdan enayi denileceğini öğretmezler .
  • Şeytan ona uymamız için yalvarıyor, peki biz çok iyi insanlar olduğumuz için mi onu kıramıyoruz.
  • Hepimizin aynı fikirde olması iyi bir şey değildir. Yaratıcılığı ortaya çıkaran fikir ayrılıklarıdır.
  • Kadınların 100 sırrı varsa eğer, Bunun 99′unu erkekler bilir; ama 100.sünü şeytan bile bilemez.
  • Başka gezengenlerde de hayat var mı diye merak ederiz, Sanki bu gezegende yaşamayı becerebilmişisiz gibi .
  • İnsanların aynası kitaplardır.
  • Savaş kesinlikle bir doğa yasası değildir.
  • Oturarak başarıya ulasan tek yaratık bir tavuktur.
  • Kavgacı hayvan anlamında savaşan bir hayvandır insanoğlu.
  • Dalın ucuna gitmekten korkma, meyve oradadır.
  • İnsan, yürümeyi öğrenmiş maymundur.
  • Bilimin büyük trajedisi, güzelim hipotezleri çirkin bir gerçek yüzünden katletmek.
  • Bilgisizlik yok edilebilir, çünkü bilmek istemediğimizden bilmeyiz.
  • Düşün onları seyredecek birileri olmasaydı, kaç kişi mercedes otomobil alırdı.
  • Aerodinamik yasalarına göre o tombul ve tüylü arının hiç uçmaması gerekiyordu; herhalde bunu ona hiç kimse söylemedi ki, uçuyor.
  • Bilimde ve güzel sanatlarda en üstün başarılar tek başlarına çalışan kişiler tarafından elde edilmiştir. Hiçbir parkta bir kurul için dikilmiş bir anıt yoktur.
  • Yapabileceğin kadar söz ver. Sonra söz verdiğinden daha fazlasını yap.
  • Oturarak başarıya ulaşan tek yaratık bir tavuktur.
  • Şans bukelamun gibidir. Biraz zaman tanı mutlaka değişecektir.
  • “Tarihte en etkili 100 kişi” adlı kitabı okudum. Onların hepsiyle ortak olduğumuz tek şeyin zaman olduğunu hayretle gördüm.
  • Kimi zaman içindeki o sessiz sese uzmanlardan daha fazla güven.
  • Öteki insanlardan daha akıllı ol. Yalnız bunu onlara söyleme!
  • Mutlu olmanın en garantili yolu bir başkasını mutlu etmektir.

RAY KURZWEİL’DEN TEKNOLOJİ BİZİ NASIL ETKİLİYECEK (Kasım 2006)


Buluşları girişimciliği ve vizyonuyla tanınan Ray Kurzweil 2020 yılından sonra insan beyninin çalışma seklinin nasıl çözüleceğini ve micro robotların benliğimizi nasıl idare edebileceğinin mantığını ayrıntılarıyla anlatıyor.

Teknolojinin neler vadettiğini ve tehlikelerini çok duyduk. Her ikisi de benim çok ilgimi çekiyor. Dünya üzerine düşen güneş ışığının yüzde 0.03′ünü enerjiye çevirebilirsek 2030′a kadar olan ihtiyacımızı karşılayabiliriz. Bunu şimdi yapamayız çünkü güneş panelleri ağır, pahalı ve verimli değil. En azından teoride analiz edilmiş nano dizaynlar mevcut bunlar çok hafif, ucuz ve verimli olma potansiyelini gösteriyor üstelik ilerde bu yenilenebilir yol ile bütün enerji ihtiyacımızı karşılayabileceğiz. Nano teknolojiye sahip yakıt hücreleri gereken yerde enerjiyi sağlayabilir. merkezi nükleer enerji santralleri ve sıvı doğal gaz tankerlerinden daha çevreci, verimli, kapasitesi fazla ve bozulma riski az olan kaynaklara doğru yapılacak trend anahtar görevi görüyor.

Bono çok anlamlı bir şekilde konuştu, dedi ki tarihte ilk defa hastalık ve fakirlik gibi problemlere karşı araçlarımız var. Dünyanın çoğu bölgesi bu yönde ilerliyor.

1990da doğu Asya ve Pasifik bölgesinde, yoksulluk içinde yaşayan 500 milyon insan vardı şu anda ise bu sayı 200 milyonun altında. Dünya Bankasına göre 2011de bu sayı 20 milyonun altına inecek, bu da yüzde 95 lik bir azalma demek.

Bono’nun Haight Ashbury ile Silikon Vadisi’ni birleştiren yorumundan çok keyif aldım. Massachusetts yüksek teknoloji çevresinden gelme biri olarak, biz de 1960larda hippilerdik, Harvard meydanında takılırdık. Ama hastalık ve yoksulluğu aşabilecek potansiyele sahibiz ve de bu meseleler hakkında konuşacağım.

Kevin Kelly teknolojinin ivmelenmesi hakkında konuştu. Bu benim için çok güçlü bir ilgi alanı ve 30 yıldır üzerinde ilerlemeler kaydettiğim bir tema. Anladım ki projelerimi bitirdiğim zaman teknolojilerim anlam ifade etmek zorunda. Değişmez bir biçimde, yeni bir teknolojiyi sürdüğüm zaman dünya değişik bir yer oldu. Ve fark ettim ki çoğu buluşlar başarısız oldu, Ar-ge departmanının işi başaramaması ile ilgili değildi bu, çoğu iş planına bakarsanız, insanlara yapacaklarını söyledikleri şeyler için fırsat sağladığınızda başaracaklardır bunu yapabilirler, ama bu projelerin yüzde 90ından fazlası başarısız olacak, çünkü zamanlama yanlış. İhtiyaç olunduğunda işleri kolaylaştıracak faktörler ortada olmayacak.

Bende teknoloji trenleri konusunda hevesli bir öğrenci oldum, zamanında daha farklı olabilecek teknolojilerin izini sürüp onların matematiksel modellerini oluşturmaya başladım. Bu biraz bir hayatı kendisi ile almaya benziyor, teknolojinin ana sınırlarında farklı alanlarda bilgi toplamak için benimle beraber çalışan 10 kişi var ve biz modeller inşa ediyoruz ve insanların dediklerini duyarsınız, yani geleceği tahmin edemeyiz. ve eğer bana soracak olursanız, bundan üç sene sonra Google’ın fiyatı şu anki değerinden az mı fazla mı olacak, buna cevap vermek oldukça zor.  WiMax CDMA G3 bundan üç sene sonrasının kablosuz bağlantı standardı olacak mı? Bunu söylemek de zor. ama eğer bana sorarsanız, 2010 da saniyede bir milyon işlem, ya da baz bir DNA çiftini 2012 yılında sıralama, ya da kablosuz olarak bir megabayt veriyi 2014de iletmenin fiyatı ne kadar olacak diye? Gözüküyor ki bu oldukça tahmin edilebilir.

Bunlar oldukça düzenli bir biçimde giden üstel eğrilerdir performans, kapasite, bant genişliği bilgilerini sağlar. ve bunun bir örneğini sizinle paylaşacağım şimdi, teknolijinin neden üstel bir düzende geliştiğini açıklayan teorik bir sebep var. Ve de birçok insan, gelecek ile ilgili düşünürken, doğrusal düşünür. Bir probleme ya da bir probleme gidecek bir konuya bugünün araçları ile yaklaşacaklarını düşünürler, bugünün ilerlemesi gidişatı ile, ve üstel olarak gelişmeyi hesaba katmada başarısız olurlar.

1990da genom projesi tartışmalıydı. En iyi doktora öğrencilerine sahiptik, dünya çapında en gelişmiş ekipmanlar vardı ve projenin 10binde birini başardık, bunu 15 sene içerisinde nasıl bitireceğiz? Ve projede geçen 10 senede, şüpheci insanlar hala yanlıştaydı diyorlardı ki ”Projeyi bitirmek için gereken sürenin üç bölü ikisindesiniz ama tüm genomun yalnızca çok küçük bir yüzdesini tamamladınız.” ama bu üstel ilerlemenin doğasında vardır eğrinin ortasına yaklaşınca artık durdurulamaz bir hal alır. Projenin çoğu son bir kaç senede bitti. HIV [1]dizilimi yapmak 15 sene aldı SARS (Schwere Akute Atemwegssyndrome) ise 31 günde başarıldı. Yani bu tür sorunların üstesinden gelme potansiyeli kazanıyoruz.

Bu fenomenin nasıl yayıldığını size bir kaç örnekle anlatacağım. gerçek paradigma kayması oranı, yeni fikirleri oluşturmanın oranı, her on yılda ikiye katlanıyor, bizim modellerimize göre. bunların hepsi logaritmik grafikler, yani gözüken değerlerde ilerledikçe 10 veya 100 gibi bir çarpanla da çarpmak lazım.

Telefonu icat etmek yarım yüzyıl aldı, ilk görsel gerçeklik teknolojisi. Cep telefonları 8 senede oluşturuldu.

Eğer bu logaritmik grafiğe değişik iletişim teknolojileri koyarsanız, televizyon, radyo, telefon on yıllar boyunca kabul edildiler. yeni teknojiler –Kişisel bilgisayar, İnternet, cep telefonlar– 10 senenin altında bir sürede kabul edildi. Şimdi bu ilginç bir grafik, ve de neden evrimsel bir sürecin ivmelendiğinin –biyoloji ve teknoloji evrimsel süreçlerdir– temel nedenini gösteriyor. Etkileşim yoluyla çalışıyorlar, kullanılabilirlik yaratıyorlar ve sonra bu kapasiteyi bir sonraki safha için kullanıyorlar.

Yani biyolojik evrimin ilk safhası, DNAnın evrimi –aslında ilk başta RNA gelir– milyarlarca yıl alır, ama sonra evrim veri işleme belkemiğini bir sonraki safhaya taşır. Kambriyal Patlamada, hayvanların bütün vücut planlarının evrildiği safha, sadece 10 milyon yıl sürdü. 200 kat daha hızlı. Homo sapienler,[2] ilk teknolojiyi oluşturan türler, karşısına gelebilen uzantı ile bilişsel fonksiyonu kombine eden tür, ve bu arada, şempanzelerin karşısına gelebilen başparmakları yoktur, yani çevremizi bir tutuşla ve motor koordinesi ile manipüle edebiliriz ve de beyinsel modellerimizi kullanarak dünyayı değiştirip teknolojiyi açığa çıkarabiliriz.

Şimdi bu arada, buna lineer bir grafik olarak bakarsanız, her şey henüz oluşmuş gibi gözükür, ama gözlemciler der ki, ”Kurzweil grafiği düz çizginin üzerine noktalar atarak yapmış.” Bende düşürlerden derlenen 15 farklı liste aldım, Britanika ansiklopedisi, tarih müzesi, Carl Sagan’ın kozmik takvimi, ve bu insanlar benim anlatmak istediğim şey için çalışmadılar, bunlar kendi çalışmaları için referans işleriydi. ve bunlar o insanların gözünden önemli olan olayların listesi biyolojik ve teknolojik evrim konusunda. ve yine, aynı düz çizgi var. çizgi biraz değişiyor bir kısım yerlerde çünkü insanlar fikir ayrılıklarını düşmüş olabiliyor, tarımın ne zaman başladığı ile ilgili fikir ayrılıkları var, ya da Kambrian patlamanın ne zaman olduğu ile ilgili. ama yine de çok temiz bir gidişat açıkça belli oluyor. evrim sürecinin basit ve derin bir ivmelenmesi var. bilgi teknolojileri her sene kapasitesini, ücrete karşılık performansı ve bant genişliğini iki kat artırıyor. ve de üstel gelişimin çok belli bir patlaması söz konusu. Kişisel bir deneyim, MIT’deyken bilgisayar bu oda kadar yer kaplardı, cep telefonunuzdaki işlemciden daha güçsüzdü. ama Moore yasası, [3]ki genelde bu üstel gelişim ile ilişkilendirilir, çoğundan sadece birinin örneği çünkü temelde teknoloji evriminin sürecinin oranı –bu grafiğe 49 ünlü bilgisayar koydum– bu arada, –logaritmik grafikte düz çizgi üstelliği ifade eder– bu da üstel. 1900 da işlem yapmanın ücret performansını iki katına çıkarmak üç senemizi aldı, ortada iki sene, ve şu an da her sene iki katına çıkarıyoruz. ve bu da beş farklı paradigmadaki üstel grafik. Moore yasası sadece bunun son parçası, enterge devre üzerinde, küçültülmüş transistörler varken, ama elektro-mekanik hesaplayıcılarımız vardı, Alman Enigma kodunu kıran röle-bazlı bilgisayarlar, Eisenhower’ın 1950deki seçimini tahmin eden vakumlu tüpler, ilk uzay uçuşlarında kullanılan transistörler ve sonra Moore yasası. bir paradigma miyadını doldurduğunda her seferinde yeni birisi üstel büyümeyi devam ettirir. küçültülmüş vakum tüpleri vardı, küçülttükçe küçülltüler. Bir yerde tıkandılar daha da küçültüp vakumlayamadılar. bambaşka bir paradigma yer buldu kendine. transistörler tahtadan olmamaya başladı. aslında, belli bir paradigmanın çizgisinin sonunu gördüğümüzde, yeni bir paradigma oluşturmak için araştırma yapılması gerektiği konusunda baskı oluştuğunu anlarız. Çünkü çok uzun bir süredir Moore yasasının sonuna gelindiğini tahmin ediyorduk ilk tahmin 2002ydi şu anda ise 2022. ama ilk başlarda transistörlerin özellikleri ende bir kaç atom genişliğinde olacak ve daha da fazla küçültemeyeceğiz. bu Moore yasasının sonu olacak ama işlem yapmanın üstel gelişmesinin sonu olmayacak çünkü çipler düzdür. 3 boyutlu bir dünyada yaşıyoruz, üçüncü boyutu tabi ki kullanabiliriz. üçüncü boyuta gideceğiz ve bu çok muazzam bir süreç, son bir kaç yılda, üç boyuta geçiş, kendinden organik moleküler devrelerin yürürlüğe girişini getirdi. Moore yasası geçerliliğini yitirmeden önce bunlara sahip olacağız. süperbilgisayarlar – aynı şey. Intel çiplerindeki işlemci performansı, transistörün ortalama fiyatı- 1968de bir transistörü bir dolara alabilirdiniz. 2002 de 10 milyon tane alabilirsiniz.

bu üstel gelişimin ne kadar düzgün bir trendi olduğunu görmek çok muhteşem. yani bunu masa üstünde yapılan bir deney sonucu olarak görebilirsiniz, ama bu dünya çapındaki kaotik davranışın bir sonucu, ülkeler birbirlerini ürünlerin fiyatını kırmakla suçluyor, halka arzlar, iflaslar, pazarlama programları. çok değişken bir süreç olacağını düşünebilirsiniz, ve yine de bu kaotik sürecin sonunda elinizde düzgün bir sonuç olur. tıpkı gazın içindeki bir gaz molekülünün ne yapacağını tahmin edememize rağmen -tek bir molekülün ne yapacağını tahmin etmek mümkün değildir- yine de tüm gazın özelliklerini termodinamik bilgilerini kullanarak çok doğru olarak bulabiliriz. burada da aynı şey var.Tek bir projeyi tahmin edemeyiz, ama bunun sonucu dünya çapında, kaotik, mücadelenin tahmin edilemez aktivitesi ve teknolojinin evrim süreci oldukça tahmin edilebilirdir. ve uzak gelecek içinde bunları tahmin edebiliriz. Gertrude Stein’ın güllerindekinin aksine, bir transistör, transistördür asıl mesele değil. Onları küçültüp ucuz hale getirdikçe, elektronların kat etmesi gereken mesafe azalacak. daha hızlı olacaklar, yani transistor hızında üstel bir büyüme olacak, bir transistörün döngüsünün maliyeti yılda 1.1 oranında azalıyor. eğer diğer formlarda innovasyon ve işlemci tasarımlar geliştirirseniz, her sene işlemci hızını iki katına çıkarırsınız.

Ve bu basit olarak fiyatlarda azalma demektir yüzde 50 azalma. ve sadece bilgisayarlarda değil. bu DNA dizilimi içinde doğru, beyin taraması içinde doğru, internet içinde doğru. yani ölçebildiğimiz her şey, yüzlerce farklı ölçüm yapılacak şey var farklı bilgi destekli ölçümler kapasite, kabul edilme oranları ve basit olarak her 12, 13, 15 ayda bir ikiye katlanırlar, neye baktığınıza bağlı olarak. ücret performansı olarak, yüzde 40 ila 50 arası bir ücret indirimi anlamına gelir. Ve ekonomistler bunun hakkında endişelenmeye başladılar. ekonomik durgunluk durumunda da ücret indirimi vardı, ama bu para desteğinin çöküşüydü, tüketici güveninin çöküşüydü, tamamen farklı bir fenomen. Bu daha iyi üretkenlik sonucu oluyor, ama ekonomistler diyor ki, ”ama bu halde devam etmenin bir yolu tok. eğer yüzde 50 indirim olursa, insanlar harcamalarını yüzde 30,40 artırabilir, ama bu devam edemez. ama bizim gerçekte gördüğümüz böyle devam etmesinden daha da ileri gidileceği. Son 50 yılda bilgi teknolojilerinde dolarda yılda yüzde 28 oranında bileşik artış yaşadık yani, insanlar 10 sene önce ipodları 10 bin dolara üretmedi. ücret performansı yeni uygulamaları fizible hale getirdikçe, yeni uygulamalar piyasaya geliyor. ve bu çok yaygın bir fenomen. manyetik veri depolaması- bu Moore yasası ile ilgili değil, bu manyetik noktaları küçültmek, farklı mühendisler, farklı şirketler, aynı üstel süreç.

Bu bilgi terimleri içerisinde kendi biyolojimizi anlıyoruz ve bu bir anahtar noktadır. Kendi vücudumuzu çalıştıran yazılım programlarını anlıyoruz. Bunlar çok farklı zamanlarda evrildi bu programları gerçekten değiştirmek istiyoruz. bir küçük yazılım programı ,ismi yağ insülin algılayan gen, basitçe diyor ki, ”her kaloriyi sakla, çünkü önümüzdeki av sezonu çok iyi geçmeyebilir.” bu, türlerin 10binlerce yıl önceki ilgi alanlarıydı. bu programı kapatmayı istiyoruz. Bunu hayvanlarda denediler, ve fareler aç kurtlar gibi yediler ve ince kaldılar ve ince kalmanın faydalarından istifade ettiler. Şeker hastalığına yakalanmadılar, kalp krizi geçirmediler, yüzde 20 daha uzun yaşadılar, kalori sınırlamasının faydalarından istifade ettiler sınırlama yapmadan. 4 veya 5 ilaç firması bunun farkına vardı, insanlar için ilginç bir ilaç olacağını hissettiler ve bu biyokimyamızı etkileyen 30 bin genden sadece biri.

Biz öyle bir çağda büyüdük ki insanların, bu konferanstaki çoğu insanın yaşında olduğu gibi, tıpkı benim gibi, daha uzun yaşama isteği yoktu çünkü en kıymetli kaynakları kullanıyorduk ki bunlar çocuklarımıza daha iyi aktarılacak onlara daha iyi bakılacak. yani, yaşam–uzun yaşam süreleri– yani, söylemek gerekirse 30dan fazla– onlar için seçilmedi, ama aslında bu yazılım programlarını manipüle etmeyi ve değiştirmeyi öğreniyoruz biyoteknoloji devrimi sayesinde. örnek olarak, RNA müdahelesi ile genleri kısıtlayabiliyoruz. Genetik malzemeyi kromozomda doğru yere yerleştirme sorununun üstesinden gelen yeni ve heyecan veren gen terapisi formları var. aslında ilk defa şimdi, insanlar üzerinde denenen, akciğer hipertansiyonuna çözüm olan -ölümcül bir hastalık- ve gen terapisini kullanan bir gelişme var. yani sadece bebekleri tasarlamayacağız, bebekleri yapanları da tasarlayacağız. ve bu teknoloji de ivmeleniyor. bir baz çift için 1990da 10 dolardı, 2000de bir peni. Şu an ise bir sentin onda birinden az. Genetik veri miktarı -basitçe bu- düzgün üstel gelişimi gösteriyor her sene iki katına çıkıyor, genom projesinin tamamlanmasına imkân tanıyor.

bir başka büyük devrim, iletişim devrimi. ücret performansı, bant genişliği, bir çok farklı kablolu kablosuz iletişim ölçümü kapasitesi, üstel bir biçimde büyüyor. İnternet gücünü ikiye katlıyor ve birçok farklı yoldan ölçülebilen bir biçimde devam ediyor. bu sunucuların sayısı baz alınarak yapılmış.

Minyatürleştirme – teknolojinin boyutunu küçültüyoruz üstel bir biçimde, kablolu ve kablosuz olarak. Bunlar Eric Drexler’in kitabından bazı tasarımlar şu anda süper işlemcili simülasyonlarda gösterebildiğimiz üzere yapılabilir, aslında bilim adamları molekül ölçeğinde robotlar inşa ediyorlar. bir tanesi şaşırtıcı insan benzeri koşma tarzıyla yürüyor, moleküllerden inşa edilmiş.

Deneysel olarak bunları yapan küçük makineler var. En heyecan verici fırsat ise gerçekten insan vücudunun içine girip şifa verici ve teşhise dayalı fonksiyonlar gerçekleştirmesi. ve bu kulağa geldiğinden daha da futuristik. bu şeyler hayvanlarda denendi bile.

Tip 1 diyabet hastalığını iyileştiren bir nano mühendislik ürünü var. kan hücresi boyutunda. Bunlardan 10binlercesini kan hücrelerine koyuyorlar -bunu farelerde denediler- içerideki insülini kontrollü bir biçimde dışarıya bırakıyor, ve tip 1 diyabeti iyileştiriyor. İzlediğiniz şey ise robotik bir kırmızı kan hücresi, ve biyolojimizin gerçekte çok yetersiz olduğunu gösteriyor, ve hatta kendi içerisindeki karmaşıklığı da. çalışma prensibini bir kez anladığımızda, ve yürüttüğümüzde ki bu konudaki ters mühendislik ivmelenmekte, bu tür şeyleri binlerce kat daha fazla kapasitede tasarlayabiliriz. bu yapay nano hücrenin analizi, Rob Freitas tarafından tasarlanmış, eğer kırmızı kan hücrelerinizin yüzde 10unu bu hücrelerle değiştirirseniz, bir nefesle olimpik bir koşuyu 15 dakikada yapabilirsiniz. Havuzunuzda dipte 4 saat boyunca oturabilirdiniz -”Hayatım, havuzdayım,” demek tamamen yeni bir anlam kazanır. olimpik denemelerde neler yapabileceğimizi görmek ilginç olacak. büyük ihtimalle onları yasaklarız, ama sonra liselerinin salonlarında rutin olarak olimpik atletlerin performansını gösteren gençler olurdu. Freitas robotik beyaz kan hücresi tasarımına sahip.

Bunlar 2020 civarında olacak senaryolar, ama kulağa geldiği kadar futuristik değil. kan hücresi boyutunda aletlerin yapımı ile ilgilenilen 4 tane büyük konferans var hayvanlar üzerinde bir çok deney yapılıyor. Aslında bir tanesi insanlar üzerinde deneniyor, yani bu yapılabilir bir teknoloji.

Eğer üstel işlemci büyümesine dönersek, 1000 dolarlık bir işlem bir böceğin ve farenin beyni arasında bir yerlerde. İnsan zekası ile kapasite olarak 2020lerde kesişecek, ama bu denklemin donanım tarafı. Yazılımı nereden elde edeceğiz?

Aslında, insan beyninin içini görebileceğimiz ortaya çıkıyor ve şaşırtıcı olmayan bir biçimde, beyin taramasının uzaysal ve zamansal çözünürlüğü her sene iki kat artıyor. ve yeni nesil tarama aletleri ile, ilk defa gerçek olarak ayrı ayrı nöronlar arasındaki fiberleri ve işlem yapmalarını ve sinyal vermeleri gerçek zamanlı olarak görebiliyoruz ve -ama sonra soru tamam, bu veriyi elde ediyoruz, ama anlayabiliyor muyuz? Doug Hofstadter merak ediyor, aslında, belki zekamız zekamızı anlayacak kadar iyi değildir, ve eğer daha zeki olsaydık, beyinlerimiz daha fazla karışmış olacaktı, ve hiç bir zaman yakalama şansımız olmayacaktı. anlayabileceğimiz ortaya çıktı.

bu bir model ve insan işitsel korteksinin bir simülasyonu ve blok diyagramı aslında gayet iyi çalışıyor psikoakustik testler ile insan işitsel algısınınkine çok yakın sonuçlar alınıyor beyinciğin başka bir simülasyonu –beyindeki nöronların yarıdan fazlası orada– yine, insan formasyonuna oldukça yakın olarak çalışıyor. şu anda erken aşamada, ama beyin hakkındaki bilgilerin üstel artışının ve beyin taramasındaki üstel artışın gösterilmesi ile 2020lerde insan beyninin ters mühendisliğinde başarılı olacağız. şu an da bir kaç yüz bölgeden 15inde çok iyi modeller simülasyonları elde ettik.

bütün bunlar üstel olarak büyüyen ekonomik süreç. son 50 senede işçilerin üretkenliği saatte 30 dolardan 150 dolara çıktı. E-ticaret üstel olarak büyüyor. Şu anda trilyon dolarlarda. merak edebilirsiniz, hiç mi patlama ve başarısızlık olmadı? tam anlamıyla kapital pazarlama fenomeni bu. Wall Street farkına vardı ki bu devrimsel bir teknolojiydi, ki öyleydi de, ama 10 ay sonra, bütün iş modelleri devrimleşmediğinde, fark ettiler ki bu yanlış, ve sonra başarısızlık oldu.

Tamam, bu içerisinde olduğumuz teknolojilerin bir araya gelmesi ile oluşan bir teknoloji. bu cep telefonunda rutin bir özellik. bir dilden diğerine çeviri mümkün olacak.

o zaman birkaç senaryo ile bitireyim. 2010da bilgisayarlar ortadan kaybolacak. Çok küçük olacaklar, giysilerimize monte halde, çevremizde olacaklar. görüntüler retinamıza direkt olarak yazılacak, tam monte edilmiş sanal gerçeklik sağlayan, artırılmış gerçek gerçeklik. sanal kişilikler ile iletişime geçeceğiz.

ama eğer 2029 a gidersek, bu trendlerin tam olgunluğuna ulaşacağız, sürekli gelişen ve hızlanan teknoloji takdir edilesi olacak. yani bu teknolojilerin 2 üzeri 25. kuvveti kadar daha fazla ücret performansı, kapasite ve bantgenişliği elde edeceğiz ki bu çok şaşırtıcı. şu ankinden milyonlarca kat daha güçlü olacak.

İnsan beyninin ters mühendisliğini bitirmiş olacağız, 1000 dolarlık bir işlem insan beyninin ham kapasitesinden çok daha fazla kuvvetli olacak.

Bilgisayarlar analitik düşünmeyi kullanarak insan zekası ile zaten makinelerin iyi yaptığı şeyleri bir araya getirecek, milyarca gerçeği doğru bir biçimde hatırlayarak. Makineler bilgilerini çok çabuk olarak paylaşabilirler. ama bu sadece zeki makinelerin istilası olmayacak. kendi teknolojimiz ile bahsettiğim nano bot teknolojisini bir araya getiriyoruz önce sağlık alanında kullanılacak: çevreyi temizlemek, yakıt sağlamak– güçlü yakıt hücreleri ve yaygın olarak dağıtılmış güneş panelleri ve bunun gibi doğada bulunan şeyler ile. Ama bunlar aynı zamanda beynimizin içine de girecek, biyolojik nöronlarımız ile iletişime geçerek. Bunu yapmanın ana prensiplerinden bahsettik. yani örnek olarak, nöron sistemi ile tam entegre sanal gerçeklik, nano botlar gerçek hislerinizden gelen sinyalleri keserek, beyninizin eğer o sanal çevrede olsaydınız algılayacağı sinyaller ile yerlerini değiştirecek, ve siz de kendinizi o çevrede hissedeceksiniz. oraya diğer insanlar ile beraber gidebilirsiniz, bu duygulara dahil olan herhangi biri ile herhangi bir çeşit duyguyu tadabilirsiniz. ”deneyim göstericileri” adını veriyorum, bunlar bütün algılayıcı deneyim akışlarını nörolojik bir bağ ile duygulara internet üzerinden birleştirecek. başka birisi olmanın deneyimini bunu takıp deneyerek anlayabilirsiniz. ama en önemlisi, kendi teknolojimiz ile insan beyninin birleşmesi muazzam bir genişleme olacak, bazı şekillerde zaten yaptığımız gibi. rutin olarak zekice marifetler yaparız teknolojimiz olmadan imkansız olacak şeyleri. insan ömrü beklentisi artıyor.1800 de 37ydi, bu tür bir biyoteknoloji ile, nano teknoloji devrimleri ile, bu çok hızlı bir biçimde artıyor önümüzdeki yıllarda.

ANA MESAJIM TEKNOLOJİDEKİ İLERLEMENİN ÜSTEL OLDUĞU, LİNEER[4] DEĞİL. birçokları -bilim adamları dahil- lineer bir model farz ediyor, diyorlar ki, ”yapay zekanın nano teknolojideki kopyalamasını yapmamız yüzlerce yıl alacak.” üstel gelişmenin gücüne bakarsanız, göreceksiniz ki bu tüt şeyler çok yakında olacak. ve bilgi teknolojileri hayatımız artarak kuşatıyor müziğimiz, üretimimiz biyolojimiz, enerjimiz, malzemelerimiz.

İhtiyacımız olan neredeyse herşeyi 2020lerde üretecek hale geleceğiz, nano teknoloji kullanarak çok pahalı ham maddelerin dönüşümü ile. Bunlar çok güçlü teknolojiler. Umudumuzu ve tehlikeyi artırıyorlar. Doğru işler için bu teknolojileri kullanma isteğine sahip olmamız lazım.

http://www.ted.com/talks/ray_kurzweil_on_how_technology_will_transform_us.html

RAY KURZWEİL: ÖNÜMÜZDEKİ TEKİLLİK İÇİN ÜNİVERSİTE (Haziran 2009)

Bilişim teknolojisi eksponansiyel olarak ilerler. Lineer değildir. Fakat bizim sezgimiz ise lineerdir. Binlerce yıl önce bir ovada dolaşırken o hayvanın nerede olacağı hakkında lineer tahminler yürütüyorduk. Ve bu işe yarıyordu. Bu yaradılıştan beynimize işlenmiş. Fakat eksponansiyel (genişlik, geniş alan, açılma, yayılma) büyümenin hızı esasen bilişim teknolojilerini tanımlayan şeydir. Ve bu sadece bilgi-işlem değil. Lineer ile eksponansiyel büyüme arasında büyük fark vardır. Eğer ben lineer bir şekilde 30 adım atarsam, bir, iki, üç, dort, beş, 30′a varırım. 30 adımı eksponansiyel şekilde atarsam, iki, dört, sekiz, 16, bir milyar’a varırım. Arada muazzam bir fark var. Ve işte bu aslında bilişim teknolojisini anlatıyor.

Ben MIT ‘de öğrenciyken hepimiz, bütün binayı kaplayan tek bir bilgisayarı paylaşırdık. Cep telefonunuzdaki bilgisayar bugün milyon kat daha ucuz, milyon kat daha küçük bin kat daha güçlüdür. Benim öğrenciliğimden bu yana gözlemlediğimiz gerçekten dolar başına kapasitenin bir milyar kat artışıdır. Ve bunu önümüzdeki 25 yıl içinde tekrar yapacağız. Bilişim teknolojisi S-eğrileri boyunca ilerler ve bunların her biri farklı birer paradigmadır (örnektir). Bazı kişiler der ki, “Moore Yasası sona erdiğinde ne olacak?” ki bu 2020 yılı civarında olacak. O zaman da bir sonraki paradigmaya geçeceğiz. Ve Moore Yasası, bilgisayarlara eksponansiyel büyümeği getiren ilk paradigma değildir. Eksponansiyel büyüme Gordon Moore daha doğmadan onlarca yıl önce başlamıştı. Ve bu sadece bilgisayarlara mahsus değil. Esasen bu temelindeki bilginin özelliklerini ölçebileceğimiz her teknoloji için geçerli.

Burada 49 ünlü bilgisayar var. Onları logaritmik bir grafiğe koydum. Logaritmik ölçek, artışın derecesini saklıyor. Çünkü bu 1890 nüfus sayımından beri trilyon kat bir artışı temsil ediyor. 1950′lerde vakum lambalarını küçültüyorlardı, ufalttıkça ufalttılar. Sonunda bir duvara çarptılar. Lambaları daha da küçültüp aynı anda vakumu muhafaza edemiyorlardı. Bu vakum lambalarını küçültmenin sonu oldu. Ama bu bilgisayarlaraki eksponansiyel gelişimin sonu olmadı. Dördüncü paradigmaya geçtik, transistörler, ve son olarak entegre devreler. Bunun sonuna gelindiğinde, altıncı paradigmaya geçeceğiz, üç boyutlu kendi kendini düzenleyen moleküler devreler.

Ama, gerçekten, gelişimin bu inanılmaz boyutundan daha şaşırtıcı olan ise bunun ne kadar ön görülebilir olduğudur. Yani bu zor ve kolay zamanlardan geçti, savaş ve barış’tan, gelişme ve gerileme dönemlerinden. Büyük Ekonomi Bunalımı bu eksponansiyel gelişime ufak bir çentik bile atamamış. Aynı şeyi şu anda yaşadığımız ekonomik gerilemede göreceğiz. En azından bilişim teknolojisinin eksponansiyel artış kabiliyeti azalmadan devam edecektir.

Bu grafikleri daha yeni güncelledim. Çünkü “Tekillik Yakın” kitabımda 2002′ye kadar varlar. Bu yüzden onları güncelledik ki burada 2007′ye kadar sunabileyim. Bana soruldu, “Peki endişeli değil misin? Belki eksponansiyel artış çizgisinde devam etmemiştir”. Biraz kaygılıydım, çünkü belki de bilgiler doğru olmayabilirdi, fakat ben bunu 30 yıldır yapıyorum, ve bilgiler hep eksponansiyel ilerleme çizgisi üzerinde kaldılar.

Şu grafiğe bakın. 1968 ‘de bir dolar’a bir adet transistör alabiliyordunuz. Bugün yarım milyar tane alabiliyorsunuz. Ve bunlar aslında daha iyiler, çünkü daha hızlılar. Bunun ne kadar öngörülebilir olduğuna bakın. Diyebilirim ki, bu bilgiler önceki bilgilerle tamtamına uyuşuyor. Bu ileriye yönelik tahminleri 30 küsür yıldır yapıyorum. Bir transistörün fiyatı elektroniğin fiyat performansının ölçüsüdür, ve her sene düşer. Bu yüzde 50 lik deflasyondur. Ve bu diğer örneklerde de geçerli DNA bilgisi veya beyin bilgisi mesela. Fakat bunu fazlasıyla telafi ediyoruz. Esasında her türlü bilişim teknolojisinin iki katından daha fazlasını sevk ediyoruz. Son yarım asrın içerisinde bilişim teknolojisinin her çeşidinde sabit dolar bazında yüzde 18 lik büyüme kaydettik. Her yıl iki katı kadar edinebildiğiniz gerçeğine rağmen.

Bu tamamen farklı bir örnek. Bu Moore’un yasası değil. Analiz ettiğimiz DNA miktarı her yıl iki katına çıkıyordu. Masrafı her yıl yarıya düşüyordu. Ve bu pürüzsüz bir ilerleme genom projesinin başlangıcından beri. Projenin yarısına gelindiğinde, şüpheciler dedi ki “Bu yürümüyor. Genom projesinin yarısına geldiniz ve projenin yüzde birini bitirdiniz.” Ama bu aslında plana uygundu. Çünkü yüzde biri 7 defa daha ikiye katlarsanız, ki olan şey aynen budur, %100 elde edersiniz. Ve proje planlanan zamanda bitti.

Haberleşme teknolojisi: bunu ölçmenin 50 farklı yolu var. Etrafta hareket eden bit sayısı, internetin boyutu. Ama bu eksponansiyel bir hızla ilerledi. Bu son derece demokratlaştırıcı. 20′yi aşkın yıl önce, “Akıllı Makinelerin Çağı” kitabımda, henüz Sovyetler Birliği kuvvetliyken, onların dağınık haberleşmenin büyümesi yüzünden ortadan kalkacağını yazmıştım.

21. yüzyılda ilerlerken, insan beyninin belli bölgelerini simule etmek gibi birçok işi yapmak için yeterli hesap gücümüz olacak. Ama yazılımı nerden alacağız? Bazı eleştiriler diyor ki, “Ah, yazılım çamura saplanıp kaldı.” Fakat insan beyni hakkında gittikçe daha çok şey öğreniyoruz. Beyin taramalarının bölgesel çözünürlüğü her yıl ikiye katlanıyor. Beyin hakkında elde ettiğimiz bilginin miktarı her yıl ikiye katlanıyor. Ve bu bilgileri beyin bölgelerinin çalışır modellerine ve simulasyonlarına dönüştürebildiğimizi gosteriyoruz.

Beynin modellenmiş 20′ye yakın bölgesi var, simule ve test edilmiş: işitsel korkteks, görsel korteksin bölgeleri, yeteneklerimizi şekillendirdiğimiz serebellum, rasyonel düşünme işlemini gerçekleştirdiğimiz serebral korteksten dilimler. Ve bütün bunlar, üretkenliğin düzgün ve öngörülebilir şekilde artışını körükledi. Insan gücünün saatinin ortalama değeri sabit dolar bazında 30′dan 130 dolara çıktı, bu bilişim teknolojisi tarafından körüklenerek.

Ve hepimiz enerji ve çevre konusunda endişeliyiz. Pekâlâ, bu logaritmik bir grafik. Ürettimiz güneş enerjisi miktarının her iki yılda bir düzenli bir şekilde ikiye katlandığını gösteriyor. Özellikle şimdi güneş panellerine nanoteknolojiyi, bir çeşit bilişim teknolojisini, uyguluyorken. Ve enerji ihtiyacımızın %100′ünü karşılaması için sadece 8 kere daha ikiye katlanması gerek. Ve ihtiyacımız olanın onbin katı daha fazla güneş ışığı var.

En sonunda bu teknoloji ile birleşeceğiz. Bize şimdiden çok yakın. Ben öğrenci iken bir kampüs genişliğindeydi. Şimdi ceplerimize sığıyor. Bir binayı dolduran şeyler, şimdi ceplerimize sığıyor. Şimdi ceplerimize sığan, 25 yıl sonra bir kan hücresine sığacak. Ve bu teknolojiye yaklaştıkça sağlığımızı ve zekâmızı derinden etkilemeye başlayacağız.

Buna dayanarak burada, TED’de, gerçek TED geleneğinde, Tekillik Üniversitesini duyuruyoruz. Bu, burada seyircilerin arasında bulunan Peter Diamandis ve benim tarafımdan kurulan bir Üniversite. NASA, Google ve yüksek teknoloji ve bilim camiasının başka liderleri tarafından destekleniyor, Amacımız bütün liderleri biraraya toplamaktı, öğretmenleri ve öğrencileri, eksponansiyel olarak büyüyen bu bilişim teknolojisinin ve uygulamalarının içersinde. Fakat Larry Page kurum toplantımızda ateşli bir konuşma yaptı, dedi ki, bu çalışmayı, insanlığın yüzyüze olduğu başlıca problemleri ele almaya tahsis edelim. Bunu yaptığımız takdirde Google bizi destekleyecekti. Ve yaptığımız şey bu oldu.

9 haftalık yoğun yaz sezonunun son üçte birlik bölümü insanlığın belli başlı problemlerine adanmış olacak. Örneğin, artık her yerde olan internetin Çin ve Afrika’nın kırsal kesimlerine ulaştırmak, sağlık bilgisini dünyanın gelişmekte olan bölgelerine ulaştırmak. Bu projeler, ortak etkileşimli haberleşme kullanılarak, bu sezonların ötesinde devam edecek. Üretilmekte ve öğretilmekte olan fikri mülkiyetlerin tümü online olarak kullanıma açık olacak, ve online olarak ortaklaşa geliştirilecek.

Burada kuruluş toplantımız görülüyor. Fakat duyurusu bugün yapılıyor. Merkezi kalıcı olarak Silicon Valley’de, NASA Ames merkezinde olacak. Üniversite mezunu olan öğrenciler için, çeşitli firmalarda yönetici olarak çeşitli programlar var. İlk altı bölüm burada, yapay zeka, ileri bilgi-işlem teknolojileri, biyoteknoloji, nanoteknoloji bilişim teknolojisinin değişik ana sahaları. Sonra bunları başka sahalara uygulayacağız. Enerji, ekoloji, siyasi hukuk ve ahlak, girişimcilik gibi, öyle ki insanlar bu yeni teknolojileri dünyaya kazandırabilsinler.

Bize düşünür ve yüksek teknoloji liderleri tarafından verilen desteğe minnettarız, özellikle Google ve NASA’ya. Bu çok heyecan verici bir girişim. Sizi iştirak etmeye teşvik ediyoruz.

 http://www.ted.com/talks/ray_kurzweil_announces_singularity_university.html


[1] AIDS :AIDS, tedavi alınmadığı takdirde ‘HIV’ virüsünün bağışıklık sistemini zayıflatarak yol açtığı bir sendromdur. AIDS tablosuna gelen kişiler; cilt kanseri ve bunun gibi ciddi enfeksiyonlara yakalanırlar. Açılımı “Edinilmiş Bağışıklık Yetmezliği Sendromu”dur.

HIV virüsü taşıyan kişiye HIV pozitif denir. HIV pozitif olmak ile AIDS olmak aynı şey olmadığı gibi, her HIV pozitif olan kişi AIDS tablosuna gelecektir diye bir durum yoktur. Günümüzde uygulanan ART ilaç tedavisi ile HIV pozitif olan kişiler AIDS tablosuna gelmeden yaşamlarını sürdürebilmektedirler. Yani yaygın olarak bilinenin aksine, HIV pozitif olan kişiler artık ölümü beklemiyorlar. Günümdeki tedavi olanakları ile HIV/AIDS artık kronik bir hastalıktır.

[2] İnsan, dik duruşa, görece gelişmiş bir beyine, soyut düşünme yeteneğine, konuşma (dil kullanma) kabiliyetine, alet kullanma ve üretme becerisine sahip primat türü. Biominal ismi `Homo sapiens`tir. Homo sapiens Latince “akıllı adam” veya “bilen adam” anlamına gelir. İnsan, hominoidea (insansılar) üst ailesinin hominidae (büyük insansılar) ailesine dahildir.

[3] Moore Yasası: Intel şirketinin kurucularından Gordon Moore’un 19 Nisan 1965 yılında Electronics Magazine dergisinde yayınlanan makalesi ile teknoloji tarihine kendi adıyla geçen yasa.

Her 18 ayda bir tümleşik devre üzerine yerleştirilebilecek bileşen sayısının iki katına çıkaracağını, bunun bilgisayarların işlem kapasitelerinde büyük artışlar yaratacağını, üretim maliyetlerinin ise aynı kalacağını, hatta düşme eğilimi göstereceğini öngören deneysel (ampirik) gözlem.

1965 yılında, “mikroişlemciler içindeki transistör sayısı her yıl iki katına çıkacaktır” diyen Moore, daha sonraları 1975 yılında bu öngörüsünü güncellemiş ve her iki yılda bir iki katına çıkacak şekilde düzeltmiştir. Moore “18 ayda bir” ifadesinin de kendisi tarafından söylenmediği konusunda da ısrar etmiştir. Kendisi tarafından hiçbir zaman yasa olarak tanımlanmayan ifadesi, Kaliforniya Teknoloji Üniversitesi profesörü ve yüksek ölçekli indirgeme konusunun öncülerinden biri olan Carver Mead tarafından bu şekilde adlandırılmıştır. Sözün ilk söylendiği 1965 yılından bu yana bu yasa çoğunlukla geçerli olmuştur. Yasa temel olarak bir tümleşik devrenin fiziki boyutunun devreyi oluşturan transistör sayısının karesiyle değiştiği anlamına gelir. Örneğin tümleşik devre bünyesindeki transistör sayısı iki katına çıkarsa devrenin boyutu dört katına çıkar.

[4] Lineer : Matematik  değişmesi bir doğru ile gösterilebilen.

COLLAPSE (ÇÖKÜŞ) (II) (2009)


COLLAPSE (ÇÖKÜŞ) (II) (2009)

pdf İNDİR

Yönetmen: Chris Smith

Senaryo: Michael Ruppert (book)

Oyuncu: Michael Ruppert

82 Dakika

(Bu yılın başlarında, CIA’in 1980′lerdeki uyuşturucu kaçakçılığıyla olan bağlantısı hakkında bir araştırma yaparken, polis memuru Michael C. Ruppert adında bir muhbirle görüşme ayarladık. Ruppert’ın uyuşturucu kaçakçılığı hakkında konuşmak istemediğini ve kafasında başka şeyler olduğu anlaşılınca bu belgesel çekilmiştir.

Michael Ruppert şu anda Culver City, California’da yaşıyor. Michael çöküş hakkında yazmayı ve araştırmayı bıraktı. Son kitabı Mayıs ayında yayınlandı ve genel olarak dikkate alınmadı. Artık zamanının çoğunu şarkı sözleri yazarak ve müzik yaparak geçiriyor. Şu anda kira ödemesini geciktirmiş durumda ve evinden atılmamaya çalışıyor. )

GİRİŞ

Bildiğiniz gibi Abraham Lincoln hakkında birçok şey söylenmiştir. Ama bugün ihtiyacımız olan başkan Abraham Lincoln değil, Bugün ihtiyacımın olan başkan Thomas Jefferson‘dır. Jefferson, her kuşağın bir devrime ihtiyacı var der. Thomas Jefferson, özgürlüğünüzü ve hürriyetinizi koruyabilmek için devirmeniz gereken şeyin sadece, kafanızda taşıyıp durduğunuz artık geçerliliğini yitirmiş düşünceler olduğunu söyler. Birçok konuda tembelleştik. Düşünce sistemimizde bir devrim yapmak için birkaç kuşak geriden geliyoruz. Ben şiddetten, kan dökmekten bahsetmiyorum ki korkarım bu çoktan olmaya başladı. Ben bir devrimden bahsediyorum. Belki bu devrim en zor olanı, bu öyle bir devrim ki insan ruhunun içinde olan bir devrim, her şeyi baştan sona yıkabilmek, her şeyi atabilmek ve beyaz bir sayfa açıp diyebilmeyi gerektiren türde bir devrim.

ÇÖKÜŞ

Kimsin sen (Michael Ruppert)?

Bak, bu Tanrı’dan başka kimseye anlam ifade edemeyecek bir plan. Yani ben çok uzun süre önce anlamaya çalışmayı bıraktım. Ben Amerikan Haberalma çevresiyle çok içli dışlı bir ailede yetiştim

Annem 2. Dünya savaşı sırasında Ordu Güvenlik Birimi ve Ulusal Güvenlik Ajansında şifre çözücü olarak çalışmıştı. Annemin yaptığı çalışmalar Başkan Roosevelt, Savaş Dairesi ve Cordell Hull’a kadar gitti.

Babam Hava Kuvetlerinde pilottu. Titan IIIC adıyla bilinen Martin Marietta’da CIA ve Hava kuvvetleri için ajan uyduları üreten firmada havacı pilot olarak çalıştı.

19 yaşında Los Angeles polisi için stajyerlik yaparken bir anda beni Bölüm Şefliğine aldılar. Anlaşılan birileri benim Q tipi geçiş iznim [çok gizli bölgelere giriş izni] olduğunu fark etmişti. Ben o zamanlar bunu hakkında hiçbir şey bilmiyordum. Eve gidip babama bunu sordum,

“Evet, benim oğlum olduğun için bunu yapmak zorundalar” demişti

“Çünkü dosyam açık kalmış olabilir”

Q yetkisi çok gizli klasman bir yetkiydi, çok gizli klasmanının da üstünde Bir cumhuriyetçi olarak UCLA’den mezun oldum. Vietnam savaşı hakkında hiçbir şeyi sevmiyordum hükümet hakkında hiçbir şeyi sevmiyordum, Sistemin içine girebilirsen, onu içerden değiştirebilirsin diyen o naif düşünceye inanıyordum. Los Angles’da polis oldum, Güney bölgesinde, Los Angeles cehenneminde çalıştım.

Bir gün CIA resmi olmayan bir şekilde beni bir operasyon için istedi. CIA’in ülkeye uyuşturucu soktuğu 1976, 77 yıllarıydı. Ben bunun bir parçası olmak istemedim. Düşündüm ki

“Yani, bu sadece ufak, münferit bir bozukluk, Bunu anlattığımda kim duysa mutlaka düzeltmek için anında harekete geçecektir. Tanrım Ve tabii bu bir hataydı Sonuçta hayatım alt üst oldu..

CIA’de çalışan nişanlım tarafından ihanete uğradım. “Uyuşturucuya bulaşmam” dediğim zaman nişanlım ortadan kayboldu ve bana ateş etmeye başladılar. O noktadan sonra artık bu bir ölüm kalım savaşına dönmüştü.

O ZAMAN HAYATIMI KURTARMAK İÇİN KULLANDIĞIM ARAÇLAR, PARLAMENTERLERE MEKTUPLAR YAZMAK, İFADE VERMEK, GAZETELERE ÇIKMAYA ÇALIŞMAKTI. BUNLAR BENİM İÇİN HAYATTA KALMA ARAÇLARIYDI. Ama aynı zamanda işlerin nasıl yürüdüğünü anlamama yardımcı oldu. Ben bir haritacı gibiydim, etrafta dolanıp işlerin bize anlatıldığı gibi değil gerçekten nasıl yürüdüğünü çizmeye çalışıyordum. Oluşturduğum harita 10 yıl içinde o kadar ürkütücü bir şekilde doğru çıkmaya başladı ki.. Altın fiyatlarında veya ekonomik olaylarla bağlantılı jeopolitik gelişmelerde… Şu anda beni hayrete düşüren tek şey, her şeyin nasıl müthiş bir hızla çözüldüğünü görmek. Ve artık bu mesaj hayatımdaki tek önemli şey haline geldi. Bu hayatımdaki yegâne şey. Tabi rock and roll müziği, iyi müzik, köpeğimle oynamak ve plajdaki uzun yürüyüşler dışında.

İlk olarak enerji meseleleriyle 2001 yılında ilgilenmeye başladım. 11 Eylül’ün üzerinden bir iki ay geçmişti sanırım, Dale Allen Pfeifer adında çok zeki bir jeolog benimle irtibat kurdu. Bana enerji hakkında temel bilgiler verdi ve petrol tavanı kavramıyla tanıştırdı. Bir de 2001 yılında “petrol tavanı” kavramının kesinlikle gerçek olduğu ve bunu kanıtlayan çok büyük deliller bulunduğunu ve hükümetin de bu konuda ciddi çalışmaları olduğunu anlamamı sağladı.

Plastik petrolden meydana gelir. Neredeyse tüm boyalar, böcek ilaçları, petrolden yapılır. Diş macunundan diş fırçasına kadar her şey petrolden yapılmıştır. Her araba lastiğinde 7 galon petrol vardır. DÜNYA ÜZERİNDE HİÇBİR ŞEY HİÇBİR KOMBİNASYONLA FOSİL YAKITLARDAN OLUŞAN BU DEV YAPININ YERİNE GEÇEMEZ. Hiçbir şey.

PETROL

Petrol tavanını açıklamak artık çok kolay hale geldi. Eskiden olduğundan çok daha kolay. Artık insanlar petrolün varilinin 147$ olması nasıl bir şey biliyorlar. Aslında petrol tavanı çan eğrisine benzer. Yukarı çıkar, aşağı iner. Petrol tavanı çan eğrisinin petrol üretiminindeki tepe noktasıdır. Ve özünde kaynaklarınızın yarısını tükettiğiniz anlamına gelir. Petrol veya buna benzeyen diğer madenlerde üstüne ne kadar para harcarsanız harcayın üretim tepe noktasına bir kere ulaştıktan sonra bundan daha fazla arttırmanız mümkün değildir.

2008 YILINDA ULUSLARARASI ENERJİ AJANSI PETROL ÜRETİMİNDE, %9′LUK BİR DÜŞÜŞ OLDUĞUNU İTİRAF ETTİ. Bu oran günde 8 milyon varile denk geliyor. Alt dallardaki bütün meyvaları topladıktan, ve bütün büyük rezervleri bulduktan sonra bu %9′luk düşüşü telafi etmemiz mümkün değil. Bir polis dedektifinin bakış açısından bakarak tüm boyutlarıyla bir davayı bir araya getirmeye çalışırsın amaçlar, motivasyon, fırsatlar gibi.. ve arkasında ne tip güçlerin ve dürtülerin olduğuna bakarsın. Petrol tavanı kavramı bir elmas keskisinin tek bir kesme hareketiyle yaptığı gibi benim için tüm taşları yerine oturtan ve her şeyin bir araya gelmesini sağlayan şeydi. Günde 20 milyon varil petrol ile petrol üzerine kurulu bir ekonomi.

Ocak 2001 yılında Bush yönetimi başa geçtiği zaman (NEPGD)Ulusal Enerji Politikası Geliştirme Grubu oluşturuldu. Özel ayrıcalıklı bir şekilde Başkan Yardımcısı Dick Cheney’nin ve kesin kontrolü altına verildi. Kayıtları gizli tutuluyordu. Zabıtları gizli tutuluyordu. Açılan iki dava sonucunda yedi sayfa yayınlandı. Bu sayfalarda bu kurumun neyi araştırdığı belli oluyordu:

“Ne kadar petrol var?”

“Bu petrol nerede?

Kim bu petrolün sahibi?

Bunun eninde sonunda başlarına geleceğini biliyorlardı. Bu olayın, iflasın, çöküşün, yaklaştığını görebiliyorlardı. Kimdi bu insanlar? Hiçbir şey öğrenemedik. Kim bu işin içindeydi ve ne yapıyorlardı?

İlk olarak, eğer bir yerde petrol olduğuna inanıyorsunuz. İlk yaptığınız gidip bir deneme kuyusu açmaktır. Ardından yapacağınız şey, merkezdeki bu kuyunun çevresine tahmine dayalı bir şekilde petrol arazisinin gidebileceği yöne göre yeni kuyuları arka arkaya açarsınız. Ne kadar petrol elde edeceğinizi, Kuyunun derinliğini, kuyudan ne tip bir petrol elde edeceğinizi bilmezsiniz. Çok değişik tipte petrol vardır, birçoğunu rafine etmek çok masraflıdır. Bu nedenle bütün olay, petrolü çıkarmanın ne kadar sürdüğüne, ne kadar enerji harcadığınıza ve sonuçta ne kadar enerji elde ettiğinize bağlıdır.

Pennsylvania’da yerden sızan petrolden tahmini 1′e 200 getiri alırsın. Açık denizlere gidip, 15,000 feetde derin sularda sondaj yaparsan daha ilk kuyunun maliyeti 150 milyon $ civarında olacaktır. bütün o enerji, enerji elde etmek için harcanan enerji, bir varil petrolü çıkarmak için o petrolün değerinden daha fazla kaynak harcamaya başlamışsan o işi unut gitsin. Son 120 yılda Dünya’nın her köşesi en kuytu köşesine kadar araştırıldı. Geriye büyük petrol sahası kalmadı. HATTA BUGÜNE KADAR SUUDİ ARABİSTAN’DAKİ GHAWAR PETROL SAHASINDAN DAHA BÜYÜK BİR SAHA BULUNAMADI. SUUDİ ARABİSTAN DÜNYADAKİ BİLİNEN TÜM PETROL REZERVİNİN YÜZDE 25′İNE SAHİP.

EĞER HAKİKATEN ARABİSTAN’DA HENÜZ AÇILMAMIŞ KUYULAR VARSA NEDEN YOĞUN BİR ŞEKİLDE AÇIK DENİZ SONDAJI YAPILIYOR? Eğer denizde kuyu açmak karada kuyu açmaktan 5, 10, 50 kat daha pahalıysa bu artık Suudi Arabistan’ın elinde bulunacak yeni petrol kalmadığını göstermez mi? (Dikkat)

Eğer Suudi Arabistan tepe noktasını geçmişse ve artık üretim düşüşteyse, Arabistan’daki rezervin oranına bakarak bütün gezegendeki durumun aynı olduğunu görebiliriz. Irak’taki petrol sadece erişilebilir değil aynı zamanda İran Körfezine çok yakındır, bu da gemilere kısa mesafe demektir. Boru hatlarını döşerler. Geriye kalan herşey tükenirken bu petrolü küresel tedarik sistemine ekleyebilirler.

İŞTE IRAK’TAKİ HERŞEY PETROL İÇİNDİ. (Libya’da da aynı senaryo)

Bir çok insan bunu sonuçta “e heralde yani tabi ki” diye itiraf etti. 11 Eylül’den 11 gün sonra Saddam Hüseyin’in saldırıyla ilgili olduğuna dair daha ortada hiçbir kesin delil yokken, tabi ki saldırıyla bir ilgisi yoktu… Irak’ı işgal etme planları yapılmaya başlanmıştı bile. Amaç buydu, petrolü ele geçirmek. Çünkü Saddam Hüseyin elindeki petrolün ücretini dolardan euroya geçirmekten bahsediyordu. Oraya girdik. Her şeyi baştan kurduk. AMERİKAN DOLARI KULLANAN YANDAŞ BİR HÜKÜMET KURDUK. Petrol firmalarını Irak petrolüne adil erişim ve paya sahip olacakları konusunda güvence verdik. Uluslararası petrol firmaları Irak petrol alanlarına. IRAK’I TERK ETMEK GİBİ BİR NİYETİMİZ YOK. ASLA IRAK’I TERK ETMEYECEĞİZ.

2004 yılına dönersek, dünyanın en büyük, en kalıcı üç askeri üssünü yapmaya başladık. Ayrıca dünyanın en büyük konsolosluk yapı grubunu kurduk. Vatikan Şehri’nden daha büyük, bir yapı kurduk. Bu öyle geçici bir anlaşma değil. O petrolü kimse alamaz, üzerinde oturuyoruz. AMA IRAK’TAKİ PETROL HİÇBİR ŞEYİ DEĞİŞTİRMEYE YETMEZ. Irak’ta tahminen kullanılabilir 90 milyar varil petrol var. Bu çok fazlaymış gibi görünüyor. Ama 2008′de dünyadaki petrol harcamasının günde 85 milyon varil olduğunu düşündüğünüz zaman – ki bu 1 milyar varil petrolün sadece 111 buçuk günde bittiği anlamına geliyor – bu sayı o kadar da büyük gelmiyor. Petrol sağ olsun, bu daha Irak’a gelecek olan iyi şeylerin başlangıcı. (Libya hikâyesini anlayın demektir.) Neyin yaklaştığını tam olarak biliyorlardı.

Ulusal Enerji Politikası’ndaki şey buydu. Eğer o gizli dereceli Gelişme Raporu, açıklanmış olsaydı, biz yarın Dick Cheney’i ve o yönetimdeki diğerlerini asmak için darağcı dikiyor olurduk. Hadi diyelim kuzey kutbunda 600 milyar varil petrol olsun. Her şeyden önce bu petrol buz kütlesi altında. Bu bir problem. Bu buzul 10 bin, 15bin feet derinliğindeki suyun üzerinde duruyor. Buzul kütlelerindeki sorun şu ki; hareket ederler. Yani Salı günü deldiğiniz kuyuyu Perşembe günü geldiğinizde aynı yerde bulamazsınız. BU YÜZDEN BİR SÜRÜ DÜŞÜNCE GRUBU VE PETROL ŞİRKETİ BUZULLAR ERİYOR DİYE BAYRAM YAPIYOR. ANWR’ın bu küçük bölgesini geliştirmek 1 milyona kadar çıkan… Eğer ANWR’ [Arktik Ulusal Yaban Hayatı Sığınma Evi]da petrol varsa bütün Birleşik Devletler’in sadece 6 aylık ihtiyacını karşılayabilir. 1000 mil boyunca hiçbir boru hattı yok. Global ısınmadan eriyen bir tundradan bahsediyoruz, yani borulara destek dikemezsin. Çamura dönen bir tundrada boru hattı. Daha ortada tanker güzergâhları yok kuyular sondajlanmamış, ama biz geleceğimizi harcıyoruz sanki petrolümüz oradaymış gibi… Bütün bu yalanları artık bırakmamız lazım.

Ne kadar petrol kaldığıyla ilgili kamunun aydınlatılması gerekiyor. Çünkü bilmiyoruz. PETROL BİR EMTİADIR, DEĞERDİR. Toprağın altındaki şeye göre borçlanırsın, bu yüzden bütün o muhasebe terimleri vardır, olası kaynaklar, sabit kaynaklar, nihayetinde alınabilir kaynaklar, sınanmış kaynaklar, tahmini kaynaklar… Ama tam rezervin tahmini değerleri devlet sırrıdır.

SUUDİLER PETROL ÜRETİMİNDEKİ TAVAN ORANINI GEÇTİKLERİNİ AÇIKLAMAYA CESARET EDEMEZLER. NEDEN?

Suudi Arabistan’daki toplum, hayat standartlarının gittikçe iyileşeceğine dair bir beklenti içinde yaşayan, kaynayan bir toplum. Suudi halkı eğer tavan noktasının geçildiğini anlarsa, bu pekâlâ bir devrime dönüşebilir. (2011 haccından sonra bu tehlike düşünülebilir. Diğer Arap ülkelerindeki olaylara bakınca hac ibadetinden sonra rahatlama dönemine girildiği için bu sene dikkatli olunması gereklidir.)

DÜNYA PETROL REZERVİNİN YÜZDE 25′İNİN BULUNDUĞU SUUDİ ARABİSTAN’DA DEVRİM OLURSA NE OLUR?

BU KADAR PETROL BAŞKA NEREDEN BULUNUR?

Bulunamaz. Çok karmaşık bir problem. Çok kompleks bir durum. Şimdi çalışmaya başlayın yoksa zamanımız kalmayacak.

Birkaç sene içinde petrolümüz bitecek. Bu film için arşiv taraması yaparken 70′lerin sonunda en az 10 kişinin petrolün bitmek üzere olduğundan bahsettiğini gördüm. Bu da belirli bir yaşam tarzının bitişi gibi, Yeni bir döneme giriyoruz. Bu durum bu şekilde devam edecek gibi görünüyor 30-35 yıl daha yaşam tarzımızı devam ettirdiğimizi düşününce 70′lerde çekilmiş bu görüntüleri izleyen insanlar o dönemdeki konuşmaları aşırı evhamlı bulacaklardır diye düşünüyorum. Bugünle o dönem arasında bir paralellik görüyor musunuz? 70′ler gerçekten de kritik bir dönemdi. 70′li yıllarda petrol tavanı konusunu ilk gündeme getiren Marion King Hubbard 1970 yılında petrol üretiminin tavan yapacağını 1949 yılının sonlarında hesaplamıştı. Bu Nostradamus tarzı bir kâhinlik değil. Bu matematik, bilim, çok açık. Ama 1970′lerde M.King Hubbard kongede ifade verdi. 1974 yılında. 1976 yılında başkan Jimmy Carter dedi ki; “Şu anda tükettiğimizden daha fazla enerji tüketmemiz mümkün değil” Enerjiyi daha verimli kullanmak için. Tam o dönemde güneş panelleri çıktı O zamandan başlamıştı ve biliyordu. Washington’da biliyorlardı. Ben de websitemde 1976 yılındaki gizliliği kalkmış CIA belgelerini açıkladım. Başkaları da açıkladı.

BELGELERDE CIA’İN PETROL TAVANINDAN HABERDAR OLDUĞU GÖZÜKÜYORDU. Tabi o günlerde, Durum son derece normal gözüküyordu, insanların işleri vardı, tatilleri vardı, kredi kartları, aldıkları krediler, herkes büyümekten bahsediyordu, büyümek, büyümek, büyümek al, al, al harca, tüket, tüket. Her şey yolunda gibi gözüküyordu. Tabi o zamanlar bizlere yaygaracı dendi. Artık öyle bir dünyada yaşamıyoruz. NAKLİYE Amerikalılar bir milyon arabaya sahip olmaya doğru gidiyorlar.

Gezegenimizde 800 milyon içten yanmalı motorlu araç var. Bunların hepsi petrol ile çalışıyor. Daha bu araçları üretirken sayısız varil petrol tüketiliyor. Ve bu içten yanmalı motorlara gidip de yeni bir teknolojiyi takamazsınız. Her lastikte 7 galon petrolle kimse bundan sonra gidip de Bir 800 milyon içten yanmalı araç daha yapamaz. Çünkü petrol buna yetmez.

ETİL ALKOL

Etil alkol tam bir komedi. Öncelikle çok zeki bir bilim adamı, David Pimentel, net enerji kavramını ele aldı. Ne kadar enerji harcayıp, ne kadar enerji ürettiğini hesapladı ve sonuç olarak 10 yıl önce sanıyorum, Etil alkol üretmek etil alkol yakmaktan çok daha enerji tükettiği sonucuna ulaştı ki, bu aptallık demek. Çünkü petrolle çalışan makineler falan kullanıyorsun. İşte tarım yapıyorsun, gübre kullanıyorsun, Daha o enerjiyi üretirken tüketmiş oluyorsun. Ondan sonra buhar yapıyorsun ki bu da daha çok hidrokarbon enerjisi demek, daha çok kimyasal ekliyorsun ve sonunda ethanol üretiyorsun, bunu da arabana koyuyorsun.

Şimdi Bush yönetimi bir hedef açıkladı, dediler ki; ABD’de yakıtların yüzde 15′i 2015 yılında etil alkolden meydana gelecek. SİZE SÖYLEMEYİ UNUTTUKLARI ŞEY ŞU Kİ; BU TÜM EKİLİ ALANLARI MISIR İÇİN KULLANILMASI DEMEK. (GDO luları da yanında yemek de cabası)

KANADA KATRAN KUMU

Kanada katran kumu bir çeşit petroldür. Çok çok kalın, yapışkan iğrenç bir maddedir. Kumla karışmış durumda, 60, 90, 120, 150 metrelik katmanlar halinde yerin altında bulunur. Bu şimdi Alberta’da. Binlerce ton madeni her gün çıkarıyorlar. Bunları dev, petrolle çalışan kamyonlara yüklüyorlar, götürüp kumunu temizliyorlar. Bunu yapmak için milyonlarca galon su kullanılıyor ki, zaten her yerde su sıkıntısı çekiliyor. (Denizleri üçüncü dünya ülkeleri kirletmiyor. (Greenpeace=İngilizce: Yeşil Barış’çıların ağzından bunları hiç duydunuz mu?) Bunu kaynatmak için doğal gaz kullanıyorlar. Dünya’da hiçbir ihtimal yok ki, Kanada katran kumu üretimi günde 3 milyon, 3 buçuk milyon varilin üstüne çıksın. Bu konuları pek bilmeyenlerin inkâr etmek için ilk söyledikleri, “Tamam da, hidrojen ne olacak”dır. “Elektrikli arabalar yapamaz mıyız?” O zaman onlara şunu hatırlatmam gerekir: Her araba lastiğinde 7 galon petrol bulunur. Her arabanın malzemesinde binlerce galon petrol vardır plastiğinde, boyasında, cilasında, her şeyinde. Tüm bunlar petrolden üretilir. Arabayı üretirken, nakliyesini yaparken metalini ısıtırken vesaire petrol kullanılır. 800 milyon elektrikli araç asla olmaz ve elektrik bir enerji kaynağı değildir. Elektrik başka bir enerji yakılarak veya başka bir enerji kullanılarak üretilir. Bugün özgürlük ve güç içiçe geçmiştir. Elektrik gücünün görünmez neferleri…

ELEKTRİK

Elektiğin endüstriyel uygarlıklar için çok önemli olduğu aşikârdır. Buzdolaplarımızı çalıştırır, Her gün kanalizasyonunun suyu dışarı iten pompasını çalıştırır. Elektronik haberleşmeyi sağlar, cep telefonlarımızın pillerini şarj eder, yemekleri taze tutar, ameliyathaneleri çalıştırır, vesaire… Alternatif enerjiler konusu.

TEMİZ KÖMÜR

Temiz kömür diye bir şey yoktur. Ve asla olmayacaktır.

Neden?

Karbon ayrımı son derece pahalıdır. Özündeki mantık şudur, yanan kömürdeki karbondioksiti ve diğer sera gazlarını tutup çok büyük enerji sarf ederek sıkıştırırsınız. Sonra bunu büyük mesafeleri aşırtarak yerin altında hava geçirmez bir odaya pompalarsınız. Bu odadaki de sera gazlarıyla önümüzdeki 10,000 veya 15,000 yıl içinde bu gazlarla ne yapılabileceğini anlamaya çalışır. Nükleer işlem 10-13 yıllık kuluçka dönemi gibi bir süreç gerektirir. Bütün izinleri almak, bütün kontrolleri yapmak nükleer gün santrallerinin yapımı dünya üzerindeki en fazla enerji harcatan işlemlerden biridir. ÇELİK, KURŞUN KORUMA, URANYUMUN ZENGİNLEŞTİRİLMESİ KORKUNÇ DERECEDE AĞIR BİR İŞTİR. Ortaya bir uranyum taşı atıp nükleer enerji yapamazsın. Bu şekilde olmaz.

DENİZ DALGASI

Dalgadan elde edilen enerjideki problem şudur; Üretim sadece deniz kenarında yapılabilir. Deniz suyu son derece çürütücüdür. Bu tip makineleri üretmek çok enerji alan bir iştir. Bu durumda derhal etki yaratacak ve gerçekten etkili olabilecek iki alternatif enerji var.

GÜNEŞ VE RÜZGÂR ENERJİSİ

Örneğin Texas, Oklahoma ve Colorado gibi dev rüzgâr santrallerindeki ilk problem şudur:

Elektriğin temel kanuna göre elektrik ilk kullanılan yerde boşalır. Evet, elektriği uzun mesafelere gönderebilirsiniz ama insanların aklına gelmeyen şey, transformerlere giden güç hatlarında kullanılan bakırın ne oranda olduğu ve hatların ne kadar bakıma ihtiyaç duyduğudur. Bu durumda ne zaman “Çölde 150 km boyunca dizili güneş panellerimiz olabilir” diyen saçma reklamlar gördüğünüz zaman düşünemedikleri şey oradaki elektriğin başka bir yere gönderilmeden önce öncelikli olarak California’da kullanılacak olmasıdır. Hani diyelim bu filmi izleyen biri kim bu adam diye sorabilir, yani tam bir fikir edinmek ve bu bunları nereden bildiğini tam olarak anlamak isteyebilir.

1973 yılında UCLA siyaset bilimi bölümünden, derece ile mezun oldum. 1173 sınıfı Los Angeles Polis Akademisinden mezun oldum, ardından LAPD tarafından DEA Narkotik okuluna gönderildim. 30 yıldır araştırmacı gazetecilik yapıyorum. Tüm ulusta büyük ses getiren skandalları ortaya çıkardım. Tabii bu arada kongrenin birçok üyesiyle tanıştım. Uzun süredir kongrede ifade vermeye çalışıyorum. gerçekten de hiç kongrede ifade veremedim. Aslında bir keresinde Haberalma Komitesi’nin isteğiyle yazılı ifade verdim. Ama vermek istediğim ifadem okunduktan sonra, tanıklık etmeye çağrılmadım. Biri Harvard İşletme Kütüphanesi’ne girmiş iki tane kitap yazdım. ABD’de ve ve birçok ülkenin üniversitelerinde dersler verdim. Zaten insanlar merak ediyor, UCLA’dan mezun bu adam nasıl oluyor da tüm bu şeyleri bilebiliyor diye. Bu genel medyayı 30 yıl boyunca okumak ve taramayı öğrenmekle oldu. NEYİN GERÇEKTE OLUP BİTTİĞİNİ MANŞETLERDEN DEĞİL, DÜNYADAN GELEN DEĞİŞİK HABERLERDEN BULMAYI BİLMEKLE Ama bunlar öyle haberler ki, asıl karar merciilerinin bakmayı bildiği, ve alakasız noktaları birbirine yaklaştırıp birbiriyle nasıl bağlayacağını bildikleri tipte haberler.

BESİN

Toprak bitkilere tüm ihtiyacı olan besinleri veren şeydir. Eğer topraktan besinleri çekip alırsan toprak işe yaramaz hale gelir. Tüm tarih boyunca toprak kendini yenileme yoluyla besinleri bir şekilde geri alıyordu. Bitkilerin çürümeye bırakılması toprağı gübreler, eksikliğini tamamlar, Bu yüzden ürün rotasyonu çok önemlidir. Bir kereviz ekininiz varsa, bu topraktan belli kimyasalları çekecektir. Buğday veya başka bir ekin, o eksik olan kimyasalları tekrar toprağa geri verebilir. Yani toprak kendi dengesini sağlar. Üzücü olan, bizim insan ırkı olarak yeryüzünden çok kopuk bir hale geldik. Yeryüzüyle gerçek bir bağlantımız yok. Yeryüzünün fonksiyonlarını anlamıyoruz, verdiği hissi, mevsimlerini, zamanlamasını… En başta besinlerin yetiştiği üst toprağı üstüne petrolden ve doğalgazdan elde ettiğimiz kimyasalları boşalttığımız bir süngere çevirdik. Bu kimyasallar olmadanARTIK TOPRAK BİR UYUŞTURUCU BAĞIMLISI GİBİ, TOPRAK DEĞERSİZLEŞTİ. İşte bundan dolayı şimdi toprağa bir ekin ektiğinizde, petrolle çalışan bir makine sürüyorsunuz. Üzerinde gidersin, toprak sürülür. Sonra başka bir petrolle çalışan makine sürersin, ekin yaparsın. Ardından sularsın.

E nasıl sularsın?

Su, elekrikle çalışan su pompası ile basılır. O elektrik nereden gelir? ABD’de ya kömürden ya da doğalgazdan. Bir sonraki aşama da toprağı gübrelemektir. BÜTÜN PİYASADAKİ GÜBRELER, AMONYAKDAN YAPILIR VE AMONYAKIN KAYNAĞI DA DOĞALGAZDIR. Yani amonyum nitrat gübreler başka petrolle çalışan bir makine tarafından sıkılır. Ardından bir başka petrole dayalı makine, ekin ilaçlayıcılar tamamıyla petrolden yapılmış olan böcek ilacını sıkarlar.

Hasat zamanı geldiğine ne yapılır?

Bir başka petrolle çalışan makine sürülür ve ekinler hasat edilir. Gene bir başka petrolle çalışan makine kullanılarak ürün, işlenecek olan yere taşınır. Ürün bir başka petrolden yapılmış maddeye, plastik ambalaja sarılır, bir başka petrolle çalışan makineye yüklenir ve bilmem kaç kilometre uzağa yemek dağıtım deposuna taşınır. Buradan da başka petrolle çalışan bir araç ile süpermarketinize taşınır. Bu yiyeceğin günümüzde yetiştirilmesi, üretilmesi ve dünya üzerindeki nakliyesi anlamsız bir şekilde yapılan müthiş bir hidrokarbon israfından başka bir şey değildir.

Neden çileğimiz Şili’den geliyor?
Neden ıspanak Çin’den geliyor?

Veya neden ançüezi (hamsi) dünyanın öte yanından metal konservelere koymak için taşıyoruz Endüstriyel dünyada her tüketilen yiyecekte on kalori kadar hidrokarbon enerjisi var. Hayatımda 3 kere gördüğüm şeyleri, unutmaya uzaklaşmaya çalıştım. Gördüğüm şeyler o kadar delice, o kadar zıvanadan çıkmış, o kadar yanlıştı ki. Ve bir de etrafımdaki insanlar da uzaklaşmamı istiyordu. Ama ne zaman bu yürüdüğüm yoldan uzaklaşmaya çalışsam, kaçınılmaz bir şekilde hayatımdaki diğer herşey elimden alınıverdi ve gene bu yol geriye kalan tek şey oldu. Başka bir seçeneğim yoktu. Eh tabi, öfke, kırgınlık birikiyor insanda, özellikle tam tersi şekilde davrananlardan bu kadar sahtekârlığı, bu kadar kanunsuzluğu, cinayeti, ihaneti ve çürümüşlüğü görüp belgelemişsen. Sonunda bardak taştı…

1993 yılında Denizci Albay Jim Sabow’un El Toro Hava Üssünde öldürüldüğünü duyunca kendimi ilk defa bu işin içinde buldum. Albay Hava Operasyon şefiydi, CIA’in C130’larla 2000, 3000 kilo kokaini hava üssünden geçirdiğini anladı ve ölümüne intihar süsü verildi.

O olay üzerine ben köprüleri yaktım. Ondan sonra bu yolun nereye gideceğini biliyordum ve nereye giderse gitsin, bu yolu takip etmem gerekecekti.

VAHŞİ DOĞADAN

Biraz yazarlık yeteneğim olduğundan, 1980’lerde serbest olarak yazarlık yapmaya başladım. Birkaç işim yayınlandı. Bir yazar olabileceğimi fark ettim. Çok kısa süre içinde A.B.D ordusunda yaşanan 109 gizemli ölüm veya intihar hakkında yazdım. Ve bunların çoğunun gizli operasyonlarla şu veya bu şekilde birbiriyle bağlantılı olduğunu buldum. Bir sonraki asıl ilerleme 1996 yılında, CIA şefi Deutch, John Deutch ile Locke lisesinde karşı karşıya gelmemden sonra oldu. Orada kalkıp şöyle bir şey dediğimi hatırlıyorum:

“Ben bir eski Los Angeles polis detektifiyim”

“Los Angeles’ın güneyinde görev aldım”

“Ve şef Deutch size lafı evelemeden”

“size şunu söyleyebilirim:”

“CIA uzun süredir bu ülkede”

“uyuşturucu satıyor” ve odaya bomba düşmüş gibi oldu. Ben zaten 18 yıldır CIA’in uyuşturucu sattığını söylüyordum. Yani bunun yüzünden bana ateş bile ettiler. Polis teşkilatından zorla çıkarıldım. Hakkımda karalama başlattılar. Bana deli dediler. Eğer IG’nin soruşturmasında ve Fred Hinson’ın çalışmasında, ağır şuç işlendiğine dair bulgu oluşursa, Amerikan halkına bunu açıklayacak mısınız? Bu insanları adaletin huzuruna getireceğiz ve hesap vermelerini sağlayacağız. Çok sık olduğu gibi, adalet yerini bulacak dedikleri zaman, adalet yerini bulmaz. Yolunmuştur ve aşınmıştır. İşin içinde çok gizemli ölümler vardı. O görüşmede bulunan parlamenter Julian Dixon’ın ani bir kalp krizi geçirmesi, beni haber bültenimin ilk sayısını yazmaya itti Mayıs 1988 Vahşi Doğadan. Oturdum ve birkaç sayfa yazdım, 8 sayfa kadar sanırım. Bunu 68 kişiye postaladım. Ve bundan sonraki 8 buçuk yılda, Vahşi Doğadan, 60 kongre üyesinin ve dünyanın değişik yerlerindeki üniversite profesörlerinin ve hükümet yetkililierinin abonelikleriyle hızla büyüdü. CIA ve uyuşturucu konusundan sonra ilk ifşaatim CNN’in tamamıyla yalan söylediğini kanıtladığım 1988 Tailwind skandalı denilen bir olaydı. Bu CNN’in doğru şekilde verdiği, yapımcıları April Oliver’ın bildirdiği, CIA’in Vietnam savaşı sırasında Laos’da sinir gazı kullandığı ve buna Henry Kissinger’ın onay vermesi haberiydi. Pentagon’un söylediğinin aksine gazı bırakan dört farklı A-1 pilotuydu. CNN tabi ki kıvırdı. Henry Kissinger aradı. Oliver işten atıldı. Haber bültenimde yazdığım Pat Tillman serisi. Tüm yedi bölüm, Pat Tillman olayını meydana çıkardı. dokuz memur işinden oldu veya disiplin cezası aldı. Hükümet en temel görevini ihmal etti. Ama benim o zamanki ekonomik öngörülerim, çok yerinde çıktı. Yaklaşmakta olan ekonomik çöküşün arkasındaki problemler çok katmanlı ve bundan önce gördüğümüz hiçbir şeye benzemeyecek.

2006 yılında dedik ki;
“İPOTEĞİNİZİ İYİ KONTROL EDİN”
“ÖZELLİKLE DEĞİŞKEN ORANLI İPOTEK ALMIŞSANIZ”
“ALTINA YATIRIM YAPIN”
“BORCUNUZU OLABİLDİĞİNCE DÜŞÜRÜN”
“FİNANS ARAÇLARINDAN VE AĞIR KREDİ KARTI BORCUNDAN UZAK DURUN”

O zaman biz bu şekilde uyarılar serisi yayınladık. Kaç kişinin ipotek senetleri üzerinden yapılan spekülasyondan haberi oldu? Yatırım fonları gibi, ama bu durumda hepsi ipotek senetleri. Bunlarda da usulsüzlük yapıldı, Enron’daki gibi. Ama biz bu ekonomik uyarıları yayınladıktan 11, 12 sonra, tam Tillman serisini yazıyorduk, işyerlerimiz soyuldu. Yedi bilgisayarımız parçalandı ve bundan sonra olaylar zinciri başladı. Sonuçta hayırlısı oldu, çünkü benim gelişmem gerekiyordu, geliştim de. Bu olanlardan sonra bir dönem yaşandı, yani benim işlerimi sabote etmek için kasıtlı girişimler oldu. Bunların dört tanesi bize göre FBI ile bağlantılıydı. Ben emekli olduğumu yazdım. Resmi olarak dedim ki ben emekli oldum. O zaman baktığımda gerçekten de dediğim şeyde oldukça samimiydim. Tekrar ayağa kalkabileceğimi bilmiyordum. Veya tekrar içimde üçüncü, dördüncü kez devam edebilme gücü bulabileceğimi, ama bir yandan bunun böyle gözükmesini istedim, üstümden o baskının kalkması için. EN AZINDAN BUSH VE CHENEY BEYAZ SARAY’DAN GİDENE KADAR, ÇÜNKÜ BASKI ORADAN GELİYORDU. DİREKT ONLARDAN MI?

Yani o yönetimden demek istiyorum. Yoksa CIA’yi, ve FBI’yı yönetenlerden mi? Baskı kimden geliyordu?

Richard Cheney ve Donald Rumsfeld’in benimle özel olarak ilgilendiklerinden hiç şüphem yok. Ve Bush yönetimi süresince haber bültenimde yazılanlardan. Zaten bundan fazlasını da bilmeme gerek yok. Von Clasuewitz denilen bir adam vardı, diyordu ki:

“Savaş politikanın farklı yollardan devam etmesidir.” Politika ekonominin farklı yollardan sürmesidir. Bütün bu karmaşayı çözmek için bir tek terimi anlamak gerekir. Bu anlaması çok basit, büyük finansal bir terim. Bu terim türev. Türev somut bir şeyin, kendi değerinin üzerinden başka bir değer türetilerek oluşturulan finansal araçtır. Başka bir deyişle, bir mısır başağının değeri vardır. Bir varil petrolün değeri vardır. Bir eviniz ve bir ipoteğiniz varsa bunda sorun yoktur. Paketleyip, gruplayıp ipotek tabanlı hisseler üretmeye başladığınızda buna türev denir.

Çöküş başlarken, Eylül 2008 diyelim, Soyut değeri olan türevler vardı. Yani tüm kağıtları bir araya getirince bunun değeri 700 trilyon dolardı. Başka bir deyişle bunların hepsi aynı anda bozdurulsa 700 trilyon dolar nakitin olması gerekirdi, tabi ortada bu kadar bir para yoktu. Bütün bu önlemler ve türevler, vermeler, geri çağırmalar bunların hepsi türevdir. Ve diğer tüm yaptıkları şeylerde, tek düşündükleri, kredi kartı faturasındaki aylık minumum ödemeyi yapmaktı. Başka bir deyişle, soyut değerli türevlerdeki 700 trilyon doları karşılayabilmek için, her ay belli bir nakit ödeme yapmaları gerekiyordu. Ve Allah muhafaza ya hepsini aynı anda ödemek gerekse?

Şimdi 11 trilyon dolar civarında olan, mali kurtarmalarda olup biten şey şu: Bütün A.B.D mali kurtarma paketleriyle, o 700 trilyon dolarlık türev balonunu indirmeye çalışıyorlar. Para ilk icat edildiğinden beri para paradigmasını ekonomik paradigmayı yönetenler, bunu gizemli kılmak istediler. Para dünyası ile ilgili teferruatı ancak bir uzmanın çözebileceğine insanları inandırmak istediler.

BUGÜN DÜNYADA PARA İŞLERİNİN NASIL YÜRÜDÜĞÜNÜ ANLAYABİLMEK İÇİN BİLİNMESİ GEREKEN SADECE 3 ŞEY VAR.

Bir: Kağıt Para

Para nedir? Eğer cüzdanımdan bir para çıkarmam gerekse cüzdanıma erişip bu parayı çıkarırım. Bu 20$. Wow. Tamam. Bunu yiyebilir miyim? Bunu dürüp yiyebilir miyim? Bundan kalori ve vitamin alabilir miyim? Hayır, alamam. Bunu buruşturup benzin depoma koyabilir miyim? Araba bunla yürür mü? Hayır, belki benzin enjektörünü tıkayabilir. Bu sadece bir semboldür. Bu paranın hiçbir anlamı yoktur. Bu bir kağıt. Biri baskı makinesinde bunu hiçten var etmiş. Bundan ibaret. Petrolün gelişmesiyle oluşan o dev nüfus patlamasından önce para sisteminde de bir devrim yaşandı. Bir zamanlar bir pound sterlin gerçekten de bir pound gümüş sterline anlamına geliyordu. Topraktan ancak o kadar gümüş çıkarılabiliyordu. Somut bir karşılığı vardı. Gümüşü basamazdınız. Gerçek bir şeydi. Ona karşılık gelecek enerji olmadan daha fazla para basamazdınız. Bu kadar basittir. Bu yüzden kâğıt para var. Sonra kısmi rezerv bankacılığı denilen şey çıktı. Bana 10 dolarlık bir teminat yatırdığınız zaman, ben bu çekmeceki 10 dolarla 90 dolarlık borç alabilirim. Çünkü tüm öncül hesaplamaya göre herkesin aynı anda parasını geri istemesi söz konusu değildir. Buna bankadan çalışma denir. Yani olasılıkları hesaplarlar, bu Vegas’daki bahisçiler gibi. Ve derler ki: “Evet, yani bildiğiniz gibi normal koşullarda çok ufak bir olasılık var”

Ben şimdi o 10 dolarlık depozitoya toplamda 100 dolar borç veriyorsam bu yoktan var ettiğim daha fazla para demek. Eh bu durumda o parayı alan kimse, bunu ödeyebilmek için hala daha fazla para yapması lazım. En altta duran bankaya bu borcunu ödeyecek ki, banka daha da fazla para yaratabilirsin. Yani bu noktada artık şunu rahatlıkla söyleyebiliriz, A.B.D ekonomisinin zaman içinde çöküşüyle artık hemen hemen herkes bileşik faiz’in nasıl işlediğini biliyor. Kredi kartınızdaki faiz oranı yükseldikçe, kredi kartı yüzde 20, yüzde 25 olanlar için, bu demek oluyor ki eğer her ay nakit ödemezlerse bir o kadar daha para üretiyorlar. Bu benim anlattığım şey bir SAADET ZİNCİRİ. Biz sonsuz büyüme paradigması içinde yaşıyoruz. Ki bu sonsuz büyüme gerektiriyor. Bu sadece Bernie Madoff veya Stanford bir çeşit saadet zinciriydi demek değil. Bütün ekonomi bir çeşit saadet zinciri. Bütün global ekonomi sürdürülemez. Sonsuz bir büyüme gerektiriyor. Ama sonsuz büyüme sınırlı kaynaklarla örtüşmez.

Termodinamiğin ilk yasası, “enerji yaratılamaz veya yok edilemez” der.

İkinci yasa, “enerji sadece tek bir yönde dönüşebilir, kullanılabilirden kullanılamaza doğru”

Buna entropi yasası denir. Nesneler dağılır. Ve tüm enerji aktarımlarında, bir kısım enerji her zaman israf olur. Yani sınırlı enerjiniz ve sınırsız büyüme gerektiren bir finans paradigmanız var. Ve artık insanlık tarihinde sınırsız büyüme paradigmasının paradan daha güçlü bir şeyle çakıştığı noktaya geldik. 2006 YILINDA ÇÖKÜŞÜN, A.B.D EKONOMİSİNİN KENDİ İÇİNE ÇÖKMESİNİN AN MESELESİ OLACAĞINI BİLİYORDUM. Ama aslında bunu bir yıl veya biraz daha fazla fark ile kaçırdım. Ben daha önce olacağını düşünüyordum, ama sonuçta oldu. Ve şimdi bütün bunlar oluyor, parçalar tam yerine oturuyor, bizim bütün söylediklerimiz, yazdıklarımız, yaptıklarımız tüm petrol tavanı eylemcilerinin, tüm sürdürebilirlik savunucularının… Çizdiğimiz harita tam olarak doğru çıkıyor. Nesneler biraraya gelmez, dağılırlar.

BİR HÜKÜMET ÇÖKERSE NE OLUR?

Posta dağıtılmaz. Hava trafik kontrolcüleri maaş alamaz o zaman işe gitmezler, bu da uçaklar uçamaz anlamına gelir. Köprü ve yol denetimleri yapılmaz. Tarım Bakanlığı denetimleri yapılmaz. Hizmetliler tasfiye edilir. Kolluk kuvvetleri çalışmaz. Yani bu artık bir sır değil. Her gün manşetleri görüyorsunuz. California iflas etti, Michigan iflas etti, Ohio öyle. Sağda solda hizmetleri kapatıyorlar.

Ülkenin her tarafında çadır kentler yükselmeye başladı.

Evsiz, yerinden olmuş insanlar var.

Çok büyük milyarderler, elit diyeceğimiz insanlar, sürüyle çok ama çok zengin insanlar eziliyor, yanıyor, canlı canlı yeniyor.

DUYULMAYAN ŞEY ŞU, TÜM DÜNYADAKİ EKONOMİLER A.B.D EKONOMİSİNDEN ÇOK DAHA HIZLI ÇÖKÜYOR. İNGİLTERE’NİN ÇARESİZ DURUMDA UMUTSUZLUK PERDESİ BÜTÜN DOĞU AVRUPA’NIN ÜZERİNE BİNİYOR.

Yunanistan’da devrim yolda. Ayaklanmalar değil. Bu bir halk hareketi değil, bu bir devrim.

Meksika sınırında uyuşturucu kartellerinin şiddeti, TÜM BUNLAR ÇÖKÜŞÜN PARÇASI.

Pakistan’da, Afganistan’da çok fazla şiddet var. Dünyayı bugün geldiği noktaya kadar yönetmiş olanlar ve yönetenler artık kontrolü yitiriyor. Bana komplo teorisyeni dendi mi? Tabii ki dendi. Ama ben komplo teorileriyle uğraşmıyorum. Ben komplo gerçekleriyle uğraşıyorum. Bana uzun süre önce biri, sanırım 1984′de demişti ki: “Çarmıhtan aşağı in, dallama, oduna ihtiyacımız var” Ben bir mesih değilim. Ben kimseyi kurtarmakla yükümlü değilim. Benim kurtarmakla yükümlü olduğum tek kişi kendimim. Benim gördüğüm şey bir paradigmanın (değerlerin) sonu. Bu dünya üzerindeki tüm yaşamı neredeyse öldüren ve kesin olarak dinozorları bitiren meteor olayı gibi bir afet. O zamanlar dinozorlar paradigmalarının kralıydılar. Ve bir paradigma daha bir şey düşünmeden önce düşündüğünüz şeydir.

Biri paradan bahseder, ve siz otomatik olarak kabul edersiniz ki, bileşik faiz, kısmi rezerv bankacılığı, kağıt para iyidir, ve bunları korumamız gerekir, çünkü korumazsak bu bizim için, kötü bir şekilde sonuçlanır. Darwinism‘i biliyorsanız, söylediği şey şudur: evrimleşmiş veya çevrelerindeki koşullara uyum sağlamış türler, hayatta kamış türlerdi, ve bu koşullara ayak uyduracak donamıma sahip olmayan veya sahip olamayanların, evrimsel çıkmaza girenlerin kaderleri ölümdü.

“Mike dikkatli olsan iyi olur”

“Sosyal Darwinismi savunuyorsun”

Ben sosyal Darwiismi savunmuyorum. Ben gerçek Darwinisim’e şahitlik ediyorum. Eğer bir kampta diğer kampçılar ile birlikte kalırken, bir ayı saldırırsa, ayıdan daha hızlı olmanız gerekmez. Sadece en ağır kampçıdan daha hızlı olmanız gerekir. Benim kullandığım sadece tek bir grafik var, sekiz ülkede verdiğim 60-70 derste sanıyorum ve bu insan nüfusunun grafiği. Bu grafiğe baktığınız zaman, gördüğünüz şey insan nüfusunun, Hz. İsa zamanında yaklaşık kabaca bir milyar insan civarında olması. Hıyarcıklı veba dönemine kadar bu sayı istikrarlı seyrediyor sonra ilkel teknolojilerle birlikte yükselmeye başlıyor, sonra hıyarcıklı veba dönemi geliyor. Biraz düşüş var.

Veba’dan sonra Rönesans dediğimiz dönemin başlangıcını görüyoruz Endüstriyel devrimin ilk aşamalarını, buharın keşfedilişi. Nüfus bu şekilde gitmeye başlıyor. Kömürün kullanımıyla, nüfus bu şekilde gidiyor. Ama 1900′lü yıllarda, 20. yüzyıla girerken petrolün hazır ve nazır olması ile birlikte nüfus bu şekilde gidiyor ve 6,5 milyar insana ulaşıyor. Nüfusumuz 7 milyar insan civarında olabilir. Ve tüm bu insanlar sadece petrol sayesinde gezegende yaşayabiliyorlar. Bu kadar. O zaman petrolü ortadan kaldırırsanız, nüfusunda da ortadan kalkacağı aşikâr. Bütün bilimlerde, biyolojide, ister bakteri olsun, ister petri kabı olsun, ister arktik geyik, arka arkaya elverişli koşullarla karşılaşıp öyle bir TEPE NOKTASINA GELDİKTEN SONRA ANİ BİR ÇÖKÜŞÜ YAŞAMAYAN TEK BİR VAKA YOKTUR. Bu bir yasadır. Bu yerçekimi kadar temel bir yasadır. Bu termodinamik kadar temel bir yasadır. Ve bunu düşündüğünüz zaman, bu ayrıca borsa veya para piyasasının bir gerçeği olarak düşünülebilir, bu şekilde gider ve böyle gider, ve otomatik olarak böyle gider, Bu tüm balonların hikayesidir. Bence bunu “insanlar anlayacak mı” ve sanki tüm insanlar tek bir kişiymiş gibi sormak da yanlış. Bütün insanların anlayıp anlamaması umrumda değil. Ne zaman karşı konulmaz hayatı tehdit eden bir krizle karşılaşsan, buzdağına çarpan Titanik örneğindeki gibi ve diğer insanlardan önce bunu fark ettiysen, geminin batacağını, yeteri kadar cankurtaran botu olmadığını ve sen cankurtaran botu yapmayı biliyorsan ve bununla daha önce de başa çıkmışsan. Gene de Titanic batmaya başlamadan çok önce gemide üç tip insanla karşılaşman muhtemeldir.

İlk olarak far ışığındaki geyik diyebileceğimiz tip çıkar karşına. “Gemi darbe mi aldı? Bu ne demek” “Ne yapacağım Ne yapacağımı bilmiyorum” “Nereye gideceğimi bilmiyorum. Bunu mu yapmalıyım? Bilmiyorum” Bu ilk grup.
İkinci grup der ki; “Geminin batacağını anladık. Eğer cankurtaran botu yapmazsak ve bunu hemen yapmazsak hepimiz öleceğiz” “Bize bunu nasıl yapacağımızı göster”
Bir de üçüncü grup var. Bunlar da: “Bu titanik” “Bu gemi batmaz” “Ba-ta-maz” “O zaman biz gidip birşeyler içeceğiz ve kıyamet günü habercileri siz de ne haliniz varsa görün” Eğer siz cankurtaran botu yapmayı bilen kişiyseniz bunlardan hangisine yardım edersiniz? (Kendine güvenen siyasetçiler)

Bazı şeyler artık kaçınılmaz. Ben size söyleyeyim, FEDERAL MEVDUAT SİGORTA FONU (FDIC) ÖDEME ACZİ YOLDA. FEDERAL REZERVİN ÖDEME ACZİ YOLDA. FEDERAL REZERV İFLAS EDEBİLİR. Hazine bonosu sıfırlanıyor. Dev bir iflasın eşiğindeyiz, açlık, göç. Tüm bunlar yolda. Her şey farklı yerlerde ve farklı şekillerde dağılacak. Benim şu anda yapabileceğim en iyi şey size bazı bazı işaretler hakkında fikirler vermek olabilir.

Yıllardır araştırmacılar ve aktivistler tarafından tarif edilmiş olan “engebeli plato” gerçekten olmaya başladı. Basitçe ifade edilirse, petrol fiyatlarındaki artış eğrisini alırsın ve petrol fiyatlarındaki artış petrol bitene kadar devam eder. Ardından olan şey şudur, petrole olan talebi yok etmen gerekir ki bu çöküşle birlikte olan şey budur. (Günümüzde petrolün Türkiyede ucuzlatılmayıp pahalı tutulmasındaki neden bu olabilir. Ancak insanlar bu bilmiyorlar. Bu da ayrı bir hatadır.)

ENGEBELİ PLATO: Petrole olan talep yok olur, petrol fiyatları düşer. Tekrar toparlanmaya başladığın zaman, eğrin gene yükselir ve tekrar sınırlı petrolle çakışırsın ve enerji fiyatlarındaki artış, her şeyi devre dışı bırakır.

Bence endüstriyel insan uygarlığına vurulacak asıl ağır darbe petrol fiyatlarının tekrar yükselişiyle olacağı kesin. HİÇ KİMSENİN GÜCÜ O PETROLÜ ALMAYA YETMEYİNCE, HER ŞEY KAPANIP DEVRE DIŞI KALACAK. BU ÇÖKÜŞÜN HIZLI OLMASI GEREKİYOR Kİ, ALTYAPI AYAKTA KALSIN. HEPİMİZ BU ALTYAPI HİKÂYESİNİ DUYMUŞUZDUR.

İşte lağımlar, köprüler, yollar falan. İşte olay şu ki, ekonomik çöküş devam ettikçe veya hızlandıkça, bütün bu yapılar daha çok bakımsızlığa düşecek. Bunları tamir etmek için, para veya gelen bir kaynak olmayacak. O nedenle yapmak isteyeceğiniz şey yeni bir paradigmaya geçmek hala ortada altyapı kalmışken, yeni birşeyler yapabilmeye başlamak için eski olanı ayak altından çekmek olacak.

İNSAN UYGARLIĞININ GEÇİŞ EVRESİNDE HAYATTA KALABİLMELİYİZ. OTURMUŞ BİR UYGARLIĞIN ORTAYA ÇIKMA SÜRESİNİN, 20 YIL İLE VE ALLAH MUHAFAZA, BÖYLESİ AĞIR VE SERT OLACAKTIR YANİ 50 VEYA 100 YILA KADAR. SÜREBİLECEĞİNİ TAHMİN EDİYORUM. GEÇİŞ EVRESİNDE HAYATTA KALABİLMENİZ GEREKİYOR. O YÜZDEN PANİK YAPMAYIN. KENDİNİZİ DAĞITMAYIN. KAFANIZI KULLANIN.

Lokal durumunuzu, nerede olduğunuzu analiz edin tekrar kanalizasyon yapmayı dert etmeyin. Birkaç yıl boyunca su alabilecek durumda olacaksınız. İnsanlar petrol ya vardır ya yoktur diyecekler. Yiyecek vardır veya yoktur. Ve insanlar diyecek ki,

“SALI GÜNÜ MARKETE ERZAK GELECEK, VE BU ERZAĞI BİR DAHA GÖREMEYECEĞİZ.” Bu şekilde olmayacak. Her şey dağılmaya başlayınca, belli bölgelerde birkaç gün süren kıtlıklar olacak. Hiçbir şeyin kalmadığı noktaya varana kadar. Bu nedenle kendinizi hazırlamanız gereken şey bu en son aşama, ama bu geçiş sırasında hayatta kalabilmek için hazırlanmanız gerekecek. Bazı insanlar

“Tamam, ben o zaman dağlara kaçacağım” “Bir tane kulübe inşa edeceğim” “10 milyon teneke hazır fasulye alacağım “ diyorlar. Eh, bunu söyleyenler belki en başta ölecek. İlk olarak, artık çok geç. Eğer şimdi kırsalda nasıl yaşayacağınızı bilmiyorsanız ve şu anda kırsalda değilseniz, boşuna gitmeye çalışmayın. Çünkü acı şekilde başarısız olacaksınız ve oraya sizden önce gitmiş olanlar tarafından vurulabilirsiniz. Bu konularda eklemediğin şu faktör var, insanın problem çözmekteki müthiş yeteneğini göz ardı ediyor gibiyiz.

Babam Hava Kuvvetleri’nde kıdemli bir havacı olduğu için çok iyi asker bir eğitimden geliyordu. Karar verme ve analiz gerektiren ölüm-kalım durumlarında eleştirel düşünmek ve acil durumlara gereken tepkiyi vermek için eğitilmişti. Bu nedenle ben de çok genç yaşta, kritik düşünme yetenekleri konusunda eğitim aldım. Ve belki doğuştan gelen de bir yeteneğim var. Ben bazı insanların eleştirel düşünme yeteneğine sahip olduklarını düşünüyorum. Benim durumumda Los Angeles’da güney merkezde polislik yaparken almam gereken bazı hızlı kararlar oldu. Bazen insanların hayatlarını değiştiren bazen de insanların hayatını sonlandırabilecek kararlar bana doğru düşünmek ve tepkiyi vermek akla karayı ayırd edebilme yeteneği verdi. Belki de kritik düşünebilmek için ortadan kaldırdığım en büyük engel şuydu:

HÂKİM MEDYANIN YAYINLARINI CİDDİYE ALMAYI UZUN ZAMAN ÖNCE BIRAKTIM. (Bence de hepsi yalan söylüyor.)

İnsanların problem çözme yeteneğini konuşuyorduk. Sonsuz oranda teknoloji, sonsuz oranda insan dehası bunlar bu dünyanın üzerine kurulduğu fizik yasalarını ters yüz edemez. Bunlar sabit, değişmez, gerçek yasalardır. Ve bilim bunu hiç gerçekleştiremedi. Bence insanoğlunun küstahlığı, ki bence bunun bedelini ödüyor, gerçekten Tanrı olabileceğine ve kainatın kurallarını değiştirebileceğine inanmasıdır. Ben gerçek, somut altın almayı ve biriktirmeyi güçlü şekilde savunuyorum, kâğıt üzerindeki altını değil. Altını alırsın ve sahibi sen olursun. DEFLASYONUN ARKASINDAN OLUŞAN HİPERENFLASYON VE ARDINDAN BÜTÜN O TRİLYONLARCA DOLAR GERİ GELİNCE, BİR PARÇA EKMEK ALMAK İÇİN BİNLERCE DOLARI EL ARABALARIYLA TAŞIYOR OLACAĞIZ VE O ZAMAN İNSANLARIN MAL KARŞILIĞI KABUL EDECEĞİ TEK DEĞER ALTIN OLACAK. Yapabileceğiniz her şeyi yapın. Gerekiyorsa evinizi tecrit edin. Bir eviniz, toprağınız varsa derhal petrol-kimyasallardan arındırın. Ve onu tekrar restore etmeyi öğrenmeye başlayın. Kiraladığım yerde yaptığım şey şu; Barbekü ve odun külünü birleştiriyorum sonra dışarı çıkıp her şeyin üzerine işiyorum, çünkü bu sayede amonyum-nitratın kök elementleri toprağı geri getirmeye başlıyor. Eğer cep telefonuna bağlıysanız, gidip normal bir hat alın Tüm bu telekomünikasyon şirketleri uyduları, cep telefonu antenlerini, fiber optik kablolarını ve harika telefonunuzu çalıştıran tüm o şeyleri borsa çökünce, bakım masrafları kısılacak. Ve cep telefonu servislerinde kopmalar yaşayacağız. Sabit bir hat size yardımcı olabilecek bir ekstra olabilir. İlk yardım ve bütüncül tedavi hakkında kitaplar alın. Orta kararda temiz su depolayın ve makul oranda yiyecek depolayın. Bütün ömrünüz boyunca yetecek kadar depolayamazsınız. Sizin ihtiyacınız olan şey tohumlardır. MONTANTO VEYA FRANKENSEEDS TARAFINDAN ÜRETİLMEMİŞ, SADECE EKTİĞİNİZ ZAMANA MAHSUS OLARAK BİR KERE ÇALIŞAN VE SONRA GİDİP TEKRAR ALMANIZ GEREKEN TOHUMLAR. (İsrail tohumlarını terk edin) GİDİP ORGANİK DOYGUN TOHUMLAR ALIN VE DEPOLAYIN. Bu gelecekte müthiş bir yatırım olabilir. Büyük Bunalım’ın aksine, bu oldukça farklı bir senaryo. Açılacak sonsuz kaynaklarımız yok. Elimizde sürüyle toprak yok, herşeyin tepesindeyiz bütüm emtialarda, herşeyde. Dede ve ninemden dinlediğim, 1930′lu yıllarda yaşadıkları yerde yiyecek yetiştirebildikleri ve mahallî yiyecek üretimi belki de endüstriyel uygarlık çökerken insanların hayatta kalabilmeleri için en temel unsur olmuştu. Petrol ortadan kalktığında neler olabileceğine, uygarlığın nasıl tepki vereceğine ve neyin işleyip neyin işlemeyeceğine dair örnekler gördük.

1991 yılında Sovyet Rusya çöktüğü zaman, kesinlikle ve tamamıyla kendilerinde hiç olmadığı için kesinlikle ve tamamıyla Rus petrolüne bağlı olarak yaşayan iki devlet vardı: Küba ve Kuzey Kore. Bu iki ülkenin olanlara tepkisi tamamıyla zıttı, sonuçta bir şeyi başına gelince anlarsın. Kuzey Kore katı, hiyerarşik, tepeden inmeci, Sovyet tarzı, bürokratik bir rejimdi. Her şey merkezi hükümetten geliyordu. Her şeyi onlar kontrol ediyordu ve Kuzey Kore açlıktan kırıldı. Yani, olanlar… insani açıdan çekilen sıkıntı inanılmaz boyuttaydı.

Bir anda petrol yok oldu.

Doğal gaz yok.

Gübre yok.

Arabalar çalışmıyor.

Trenler çalışmıyor. Öyle bir noktaya gelmişti ki, bazı günler trenler çalışıyor veya diğer günlerde elektrik verilir, ama bu ikisi aynı zamanda olmazdı. Ama Küba hükümeti kapitalizmin en saf hallerinden birine döndü. Dediler ki,

Herkes toprağı tekrar işlesin ve besin yetiştirsin.”

“Nerede yaşıyorsanız, orada besin yetiştirin ”

“Kullanılmayan tarıma elverişli bir toprak parçası”

“bulduğunuz anda onu işgal edin”

“ve o toprağı işlemeye başlayın”

“ve o toprakta derhal besin yetiştirin.”

Küba hükümeti yerel çiftçiliği özgürleştirebilmek için ellerinden geleni yaptı. Ve zorlu geçen bir dönemin ardından, olan şey şuydu: Küba halkı o güne kadar olandan çok daha iyi beslenmeye başladı. Çünkü şu tarım şirketlerinden kurtulmuşlardı, Frankenfood kâbusundan. Her şey organikti. Ve Havana‘nın toprak olan her metrekaresinde, çatılarda, saksılarda besin yetiştiriliyordu. Ve sürdürülebilirlik vardı. Her şey organik oldu. Ve tek yaptıkları, halkı, paranın işleyişinden ve tepeden inmeci kontrolden ayırıp, onlara yaşadıkları yerde besin yetiştirirlerse kurtulacaklarını anlatmaları oldu. Küba kurtuldu ve gelişti. Ve yeni insanî değereler dizisinde olacak olan şeyin özü bu. Her şey yerel olacak. En sevdiğim yazarlardan biri, Jack London, hayvanlar hakkında birçok şey yazdı. HAYVANLAR HAKKINDA BİLİNEN BİR ŞEY VARDIR:

Ölümün yakında olduğunu hissettiklerinde hepsi yuvalarına dönmek isterler. Kendi topluluklarında veya sürülerine vs dönmek isterler. Tanıdık bir yerde olmak isterler. Bu doğal bir içgüdüdür. Dubai’de o kadar ağır bir ekonomik çöküş oldu ki Dubai’de çalışan ve yaşayan Hintliler işlerini kaybettiler ve Dubai Havaalanına arabalarıyla gidip, orada arabalarını terk ettiler. Arabalarını terk eden Hintliler’in, evlerine tek yön bilet alanlar olduğu söylendi. Bu İngiltere’de de oluyor. BİRÇOK POLONYALI VE DOĞU AVRUPALI, AVRUPA BİRLİĞİ’NE SONRADAN GİRENLER, İNGİLTERE’Yİ TERK EDİP EVLERİNE DÖNÜYORLAR. Şimdi bazı bölgelerde, özellikle Güney Kaliforniya havzasında, oradaki 13,14 milyon insanın, 4 günlük yiyecek stoğu olan bu bölgeden ayrılacakları kesin çünkü bu sürdürülebilir değil. Suyumuzun büyük kısmını Kuzey Kaliforniya’dan alıyoruz. Bu bir problem. Elektriğimizin büyük kısmını Las Vegas’daki Hoover Barajı’ndan alıyoruz.

Phoeniz (ABD’’nin en büyük 6. Şehri), aman Allah, Las Vegas, oradaki insanların nereye gideceklerini düşünmeleri gerekiyor. Ve bizi kurtaracak olan şey cemaattir. Bunu aileniz ve komşularınız ve çevrenizdekilerle birlik olarak yapmanız gerekiyor. Yabani bir birey olarak başarısız olursunuz. Bir ailenin veya kabilenin ferdi olarak hayatta kalırsınız. Bu konu beni duygulandırıyor. Dağılıyorum. Biz bekledik… çok uzun zamandır birilerinin bizi duymasını bekledik. Hâkim medya ve hükümet bunu kimse tahmin edemezdi dedikleri zaman, ağızlarından yalan akıyor. Hepimiz neler olacağını, nasıl olacağını ve ilginçtir, ne zaman olacağını tam olarak gördük. Hiçbirimiz, çöküşün şu anda olduğu kadar sert ve şu anda olduğu kadar süratle olabileceğini tahmin etmedik. Ama yıllardır bağırdık durduk ve söylediğimiz her şeyin, bir bir çıktığını gördükçe, çok öfkelendik. Bununla duygusal bağlantımı yitirmiş değilim. Hayatım boyunca öğrendiğim şeylerden biri denge kurmak… Yani korkuyu sevgiyle dengelemek, oyunla, insanları gülümseterek dengelemek. Köpeğimi yürüyüşe çıkardığım zaman yürüyüş sırasında kaç insanı gülümsetebildiğimizi sayarız. Culver City‘de şehir merkezinde yürüdükten sonra eve gelince, işte derim ki, “Bugün 23 tane gülümseme yarattık” Bir şekilde bu anlar, benim için bir değerli bir şey, bir zevk.

Bir psikolog.. pskiyatr vardı. ELİZABETH KÜBLER ROSS, İnsanın başına başa çıkılması zor, hayatı alt üst eden acı bir olay gelince ıstırabın BEŞ AŞAMASI var dedi.

İlki İNKÂR etmektir. “Böyle bir şey olamaz” “Bu doğru değil, bu olmaz” Ve inkâr etmeye devam edilir, inkâr etmekte diretilir.

Sonra ÖFKE aşaması gelir. Şuna gerçekten inanıyorum; insanlık bu aşamaya ancak şimdi giriyor. Öfkenin eşiğinden zar zor geçildi. Şimdi öfke aşamasını atlatmamız gerekiyor. Ve bu aşamayı nasıl atlattığımız çok belirleyici olacak. Şu andaki mevcut hükümetin ve para piyasasının yönetimi altında, oluşabilecek olan öfke türü, yok edici tür olacaktır. Bize çözüm diye satılan hiçbir şeyin, çözüm olmaması ve bizi daha iyi hissettirmediği için oluşan hüsran ve ümitsizlikten doğan öfke.

Ve tabi ondan sonra işte, PAZARLIK aşaması gelecek. Aslında şimdi de bir yandan pazarlık devam ediyor. “Belki bazı şeyleri daha farklı yapabilirdim.” “Belki bunu önceden düşünebilirdim. Belki şimdi bunu yaparsam daha farklı olmaz”

Pazarlık aşamasından geçince, sonunda DEPRESYONA girilir. Artık yavaş yavaş olayın farkına varılır. İster bireysel, ister bir kültüre veya uygarlığa ait olsun, tüm bunlar atlatılması gereken duygusal aşamalardır.

Ve sonunda KABULLENME aşaması gelir. İşte ancak bu aşamada, kabullenme noktasına ulaşmış ve Titanik örneğindeki gibi, “Tamam, bize nasıl bot yapabileceğimizi göster” diyen insanları bulabilirsin. Buna farklı açılardan bakılabilir…

Yani senin oluşturmak istediğin argümanları destekleyecek olaylar bulunabilir, farklı farklı yazarlar var, senin dünya görüşünü paylaşan ve bazı paylaşmayan yazarlar da var. Senin dünya görüşünü destekleyen belirli olayları seçerek bu realiteyi yaratmak mümkün değil mi?

Artık tartışmalara girmiyorum. Bu tartışmalara girmememin nedeni şu; çünkü girmek zorunda değilim. Bir noktada şunu kabul etmeniz gerekiyor, Benim yazıp durduğum, söyleyip durduğum şeyler, etrafımızda gerçekten de oluyor. O zaman neyi tartışayım?

Neden petrol tavanı hareketi, sürdürülebilirlik hareketi bir şeyi tartışma gereği duysun?

Olacak dediğimiz her şey şu anda gerçekleşiyor. İnsanlık tüm yönleriyle masaya yatırıldı. Siyasi partilere gelince, onlar tarihsel bir yanılgı. Hepsi geçip gitmiş olan bir yüzyılın ürünleri. Artık insan ırkı ideolojilerle değil, sadece kendisini hayatta tutacak şeyle ilgilenecek. KAPİTALİZM, SOSYALİZM, KOMUNİZM BUNLARIN HEPSİ ARTIK DERHAL ÇÖPE ATILMASI GEREKEN TERİMLER. Çünkü bunların hepsi sonsuz kaynaklar varmış gibi yaratıldı. Şimdi artık tarih öncesi fosillere, ölü dinozorlara dönüşmüş bu ideolojilerin bir tanesi bile hayatımızla ilgili değil. Bu ideolojilerin hiçbiri büyüme oranı ve gezegenin kaynakları arasındaki dengeyi tanımıyor. Bu yüzden, her şeyden istediğiniz kadar alabileceğiniz fikrini unutun. Çünkü insanoğlu sonu olan bir gezegende, yaşadığı gerçeğini kabul edip, bu gezegenin sınırlı kaynakları, bitki hayatı, hayvan hayatı ve tüm diğer canlıları ile uyum içinde yaşaması gerektiğini idrak etmeden hiçbir yerde, hiçbir şey için mutluluk olamaz. Hiçbir şey için. Her şey dengeyi geri kazanmakla ilgili. Kim bana benim kaderimin büyümek olduğu fikrini sattı?

HİÇBİR ŞEY SONSUZA KADAR BÜYEYEMEZ. Sonsuz büyüme diye bir şey yoktur. Bu mümkün değil. Etrafınızdaki her şeye bir bakın, her şey canlıdır. Bu bir döngüdür, DOĞUM, BÜYÜME, OLGUNLAŞMA VE ÖLÜM. Şu anda insanoğlunun karşı karşıya kaldığı şey ya evrimleş ya da yok ol durumudur. Ya geliş ya da öl. Tanrı uğraşmaz. Tanrı başımızda durup, bakıcılık yapmaz. Ya kendiniz gelişip olgunlaşırsınız ve düşünme biçiminizi değiştirirsiniz ya da yok olursunuz. Artık her şey ortada. Tanrı da ortada. DÜNYADAKİ TÜM DİNLER DE ORTADA. Bunların hepsi “Bu gerçek, bu da dinin söylediği gerçek şeklinde sınanacak” Ve dünyadaki her din, dev bir mikroskop altında incelenecek. Bu insan düşünüşündeki evrimin ev muhteşem çağı olacak. Korkunuzun üzerine gidin. O korkuyu kucaklayın. Ona karşı engeller koymayın. Gerçekten bir insan olarak yaşamanın, spiritüel bir insan olarak yaşamanın yolu korkunuzu ve sevginizi kucaklamaktan ve şefkat duymaktan geçer. Hiçbir şeyden kaçmayın, çünkü bu hayatın deneyimi içinde, bu zenginliğin içine en güzel sanat eserini, en güzel müziği bulduğumuzu düşünüyorum. Orada insan ruhunun sunabileceği zenginliği buluruz, ve bu zenginlik bütün bu yalanların altında gömülü duruyor. Kendi maneviyatınızdan bahsedebilir misiniz? Birçok farklı din hakkında konuşuyorsunuz. Kendi maneviyatınızı nasıl tanımlarsınız? Ben bir AZİZ TİMOTHY‘den alıntı yaparım, onun söylediği şey bana doğru geliyor;

Para sevgisi bütün kötülüklerin kaynağıdır. Benim manevi fikri arayışımın sonunda ulaştığım nokta budur. Bu sondur. İnsan varoluşu ve neden bu şekilde davrandığımız konusundaki bazı temel soruların cevabını bulmak için otuz yıllık boyunca yaptığım gözlem, araştırma, hukuki ve akademik inceleme sonucunda doğruladığım gerçek şu:

Neden bu şekilde düşünüyoruz. Neden bu şekilde davranıyoruz. PARA SEVGİSİ bütün kötülüklerin kaynağıdır. Ve insanlığın sonunu getirebilecek, soyunu tüketebilecek potansiyele sahip olan şey para sevgisidir. Tamam, bu durumda elimizde şu var… Bu Beyaz Saray’daki, sempatik, samimi adam da, aynen bizim gibi çaresiz. Burada durmam lazım. Durmam lazım, burada durmam lazım. Şu anda çok yoğun bir duygu seli hissediyorum. Çünkü söylemekte olduğum şey hakkında içimde yeni bir tasavvur oluşuyor. Bu hakikaten çok ciddi bir şey. O nedenle kafamı bir toparlamalıyım. Tamam, hazırım.

Bu adam hükümetin esiri.

Politikanın esiri.

Ekonominin esiri.

Bu adam New York Federal Bankası’nın esiri.

Federal Rezerv’in esiri.

Bu adam ilkel ve hantal hükümet yapısının esiri.

O nedenle insanlığın başarı veya başarısızlığını bu adamın omuzlarına yıkmamalıyız. Bu dünya üzerinde sizin veya benim değiştirebileceğim tek şey, kendimize ve çocuklarımıza hayatta kalma şansı vermek olacaktır. Modern insan uygarlığı bir şekilde kafamızdadır. İnanmalısınız, dilemek, ummak, dua etmek, yalvarmak değil. Bir çıkış yolu olduğuna inanmalısınız. Ve bu yolu bulacaksınız. Belki de bu Amerikan karakterinin, en önemli özelliği budur; bir şeye kızarsak, bir işi aklımıza koyarsak, ve tam olarak ne yapılması gerektiğini anlayıp, buna inanırsak, olayları gerçekten değiştirebiliriz. Ben hayatımın bundan sonraki bölümünde özgür bir adam olarak yaşayacağım. Lanet. Nasıl bir umut yok diyebilirsin? Sadece zihnini değiştir ve gördüğümüz şeyi gör. Dinozorlar gibi düşünmeyi bırak. O zaman bu yaptığınız işi, yapmaya devam edeceksiniz. Sonuçları ne olursa olsun. Çekip gitmek çok daha kolay olurdu. Eğer 1932,1933 yıllarında bir Alman Üçüncü Reich’in kaçınılmaz sonunu görebilecek, ileriye dönük öngörüsü olsaydı ve yaklaşmakta olan şeyi görseydi, gerçekten de vicdanı rahat bir şekilde hiçbir şey yokmuş gibi arkasını dönüp gidebileceğini düşünüyor musun? Her geçen gün, Adolf Hitler‘in 1933 yılında şansölye olarak seçildiği ilk günden itibaren Kristallnacht’dan, Uzun Kılıçların Gecesi’ne Anschluss’dan, Avusturya’nın işgaline, Sudetenland, Polonya’ya kadar olacak olanlar birebir haritada olsaydı, sence bunu gören insan nasıl hissederdi?

Sence arkasını dönüp gidebilir miydi?

Hepimiz insan türü olarak, Dünya Gezegeni’nde yaşanabilecek en büyük engellenebilir soykırımdan bir bütün olarak sorumluyuz. Kendi intiharımız. Buna nasıl arkanı dönüp gidebilirsin?

Geceleri nasıl uyursun?

Kim gerçekte nasıldır?

Sen bana nasıl olur da arkanı dönüp gitmek daha kolay olurdu diyebilirsin?

Sen ben değilsin. Benim için asla dönüp gitmek kolay olmadı. Çünkü arkamı dönüp gitmek taviz vermek olurdu. Gitmek davayı satmak olurdu. İşte, ben hala 30 yıl önce, bir vatandaş olarak hükümete gidip, mağduriyetimi şikâyet etmiş bir insanım. CIA’yı uyuşturucu ticareti yaparken yakaladım. Bu yanlış birşey. Bunun hakkında birilerinin konuşması gerekiyor. Ve ben hala o adamım. Ben hala 27 yaşında, terfi almak üzere olan, mükemmel sicilli, mükemmel değerlendirme raporlu, LAPD… kendini adamış tertemiz LAPD polisiyim. O hala benim içimde canlı. Ve bazı cevaplar istiyor.

(Mike Ruppert’ın hikâyesi, öngörüleri hepimizin içine yerleşmiş kollektif paranoyaya çok cazip geliyor. Gerçekten her yerdeler. Bu kadarını kabul edebiliyorsak, Rupper’ın kişisel takıntısının, bizim kendi sorumluluğumuzun, üstlenmede başarısız kaldığımız bir veçhesi olabileceğini kabul etmeliyiz.) Bana çok hitap eden bir hikâye, fabl var.

100. MAYMUN HAKKINDA.

Uzun zaman önce 1940′lı, 50′li yıllarda atom bombası ve Hidrojen bombası yer üstü testleriyle gündemdeyken, Pasifikte’ki bir mercan adasında atom bombası patlattık ve birkaç yıl bekledik. Çünkü “Acaba bir yerde atom patlattıktan “bir süre sonra yeniden hayat başlaması muhtemel midir” gibi sorulara cevap aranıyordu. O adaya yeniden gitmişler ve adayı maymunlarla doldurmaya karar vermişler ve maymunlar da hindistan cevizi yer. Her şey oldukça sağlıklıydı, sadece hindistan cevizlerinin kabuklarında biraz radyoaktif madde vardı. Bu nedenle bilim adamları, maymunları alıp onlara hindistan cevizlerini, yemeden önce adadaki bir akarsuda yıkamayı öğretirler. Ve neler olacağını görmek için maymunları serbest bırakırlar.

Kısa süre içinde, belki 10,000 maymundan 12’si cevizlerini yıkamaya başladı, sonra 20 ve derken 47. Ama ilginç birşey oldu. 100. maymun cevizin kabuğunu yıkamaya başladığı anda, adadaki 10,000 maymun cevizini aynı anda yıkamaya başladı.

Sanırım hayatıma hep bu şekilde baktım, özellikle 2001′in sonunda meselenin gerçekte ne olduğunu tam olarak anladım. Mesele, benim 100. maymunu arayışımmış.

YORUM:

Siyasilerin, kişilerin sözlerinden çok cebinizdeki kudretin durumunu kontrol edip, büyük hayallerden kaçınıp küçülmeye, birbirimize saygı ve sevgi ile yanaşmaya başlamadıkça ileride olacak olan felaket için birkaç yıl beklemeye gerek kalmayacak. Etrafımızda ülkelerin bir bir yıkıma uğradığını görünce bu sözler pek hayali olmadığını görebilirsiniz.

İki veya üç sene kredi ödemesi olanlar biran önce borçlarını kapatmaya çalışmalı, on yıl gibi vade ile ipotekli eşya alımından kaçınmalıyız.

Siyasilerden “PARA YARDIMI” yerine sosyal refahı yükseltecek sözler duymalıyız.

Bir an tarım ürünleri, tohumları ve et ithalatının durdurulmasının gerekmektedir. Eğer durdurulmayacaksa ve bu konuda birilerinin “yalancı olabileceklerine” inanın.

Çocuklarımızın yurt dışı eğitimlerden geri çağrılmalı, yurt içinde eğitimlerini sağlamalıyız.

Yurt dışına yardım yapılacak diye bahsedilen yardım kampanyaları durdurmak acilen gerekmektedir.

Devlet bazında harcamalarda kısıtlamalara gidilmeli, fazla para harcayan kişilerin nasıl kazanıp nasıl harcadıkları teftiş edilmelidir.

Başıboş şekilde ilerleyen inşaat sektörünün kontrole alınması ve durdurulması gerekmektedir.

Bankaların kredi ödemelerde uzun vadeli borçları daha kısa ve düşük faizlere çekmeleri için devlet acil planlar geliştirmelidir.

Televizyonlardaki lüks hayat görüntüleri, dizilere kısıtlama getirilmelidir.

Hacca giden kişilerin içinden tekrar tekrar gidenleri engellemeli, umre programlarına kısıtlama getirilmelidir. Tatil beldelerine de yapılan seyahatler içinde aynı durum söz konusudur. Bu şekilde yurt dışına gereksiz döviz çıkışı engellenmelidir.

Bahis oyunları engellenmelidir.

……..

Kısacası “İSRAF”a hayırlı işler namına da olsa “DUR” demelidir.

Yoksa görünen köyün ışıkları sönük olacağını söyleyebiliriz.

BİZE BİZDEN OLUR, NE OLURSA.

İhramcızâde İsmail Hakkı

pdf İNDİR

 

****************

EVVELİ ŞAM- AHİRİ ŞAM

ŞEYTANİ RESİMLER

İLÂHÎ TAKDİRİN VARLIĞINA KARŞIN NEDEN İYİ KİMSELERİN BAŞINA KÖTÜLÜKLER GELİYOR?

MUHALİF HAYALLER

“DERİN DÜNYA DEVLETİ” KİTABINDAN


“Ey insanlar! Doğrusu Biz sizleri bir erkekle bir dişiden yarattık.
Sizi milletler ve kabileler haline koyduk ki birbirinizi kolayca tanıyasınız.
Şüphesiz, Allah katında en değerliniz, O’na karşı gelmekten en çok sakınanızdır.
Allah bilendir, haberdardır.
(Hucurat, 13)

*****

Genç Kız : Vietnam Savaşı’nı neden durdurmuyorsunuz ?

Nixon : Kaç yaşındasın sen?

Genç Kız : On dokuz… Evet neden? Gücünüz mü yok?

Nixon : Hayır gücüm var. Kullanıyorum da. Ben de bitirmek istiyorum ayrıca…

Genç Kız : Sistem mi engelliyor gücünüzü kullanmanızı?

Nixon : Sistemi A evet… Sistem var tabii. Onu anlamaya, kontrol etmeye, onunla birlikte olmaya çalışıyorum…

Genç Kız : Sistemden vahşi bir hayvandan söz eder gibi konuşuyorsunuz…

-Nixon filminden.Oliver Stone. (1995)ABD Başkanı Richard Nixon’ın radikal bir öğrenciyle konuşma sahnesi-

“Politikada hiçbir şey tesadüfi değildir. Bir şey vuku buluyorsa, o hadisenin, bu şekilde zuhur edeceğinin önceden planlandığına emin olabilirsiniz.”

-F D. Rosewelt / Eski ABD Başkanı-

PEK ÇOK KİŞİ, ülkelerini kendi hükümetlerinin yönettiğini sanır. Böyle sanmaları da normaldir. Onlar gündelik hayatın hırgürü içinde daha ötesiyle pek ilgilenmezler. Dört-beş yıl­da bir sandığa gider ve kendi temsilcileri olduğuna inandıkları par­tilere ya da onların adaylarına oy verirler. Onların politikayla ilgi­leri, bir dahaki seçime kadar ara sıra kahve sohbetlerinde ya da fi­yat artışlarına kızdıkları zaman yaptıkları birkaç homurdanmadan ibarettir. Onun Ötesini sezseler bile neler döndüğünün farkına var­mazlar. Taksitlerini ödeyebildikleri, kuaförde saçlarını yaptırabil­dikleri, son model bir elbise, araba ya da en yeni mutfak robotunu alabildikleri sürece sorun yoktur. Tuttukları takımın o sezonki başa­rısı ya da yaptığı transferler hayatlarında daha çok yer işgal eder.

Aslında birçok ‘aydın’ın durumu da ‘sıradan insanlar’dan pek farklı değildir. Onlar kendilerini ‘herhangi biri’ gibi hissetmezler fa­kat öyledirler. Onlar her konuda mangalda kül bırakmazlar fakat ‘Küresel Dünya Hükümeti Komplosu’ndan söz ettiğinizde irkilerek bir “Yok canım, o kadar da olmaz!” çekerler. Kafaları basmadığından değil, sadece öyle düşünmeye alıştıkları ya da bazı durumlarda öyle düşünmek işlerine çok daha uygun geldiği için. Daha da komiği, onlar fevkalade ‘Globalist’tirler; her konuda ‘global düşünürler’ ama “global komplo” söz konusu olduğunda nedense ufukları bir anda da­ralmaktadır!

Oysa ulusal hükümetler, henüz tam tasfiye olmasalar bile gidi­şatın o yönde olduğuna dair kuvvetli belirtiler var. Durum öyle gös­teriyor ki ‘bir güç odağı’, adım adım dünyada merkezi iktidarın or­ganlarını oluşturmaktadır. DAHASI, KİMİ YORUMLARA GÖRE 1000 YILDIR, KİMİ YORUMLARA GÖRE DE GEÇEN YÜZYILIN BAŞINDAN İTİBAREN BELLİ BİR YAPININ BU YÖNDE ADIM ADIM UYGULAYA GELDİĞİ BİR PLANLA KARŞI KARŞIYAYIZ. Dünyada estirilen ‘küreselleşme rüzgârı’na baktığımızda bu­nun sadece sürecin getirdiği ekonomik-teknolojik bir zorlama ol­mayıp, aslında belli mihrakların siyasal tercihinin bir ürünü olduğu­nu görmek mümkündür. Emperyalizm geçen yüzyılın başlarında sis­temin ekonomik altyapısını hazırlarken günümüzde ise ‘globalizm’ makyajıyla siyasi üstyapısını tamamlamaya çalışmaktadır.

Çoğu aydın için küreselleşme, tarihin kaçınılmaz bit evresi, sü­recin doğal bir sonucu olarak algılanmaktadır. Onlara göre küresel­leşme; ekonominin sınırları aştığı, iletişimin küresel çapta yaygın­laştığı bir dünyanın gitmekte olduğu yöndür. Bu anlamda, onlar için küreselleşme; arkasında hiçbir siyasi tercihin olmadığı, tama­men kendiliğinden, ekonomik bir olaydır. Onların göremediği, söz konusu sürecin bir irade tarafından zorlanması, planlı ve adım adım güncelleştirilmesidir. Böyle düşünenlere göre sürece karşı koyanlar adeta ilkel bir ulusçuluk duygusuyla hareket etmekte, modası geç­miş ulus devletleri savunmaktadırlar. Oysa bu düşüncedekiler, ne olduğunu bile bilmedikleri içi boş bir evrenselcilik çığırtkanlığı ya­pıyorlar ancak veremedikleri bir cevap vardır:

Peki bütün bunlar güzel de küreselleşmenin arkasındaki siyasi irade nedir?

Dünya tari­hinde bugüne kadar arkasında bir ‘irade’nin olmadığı en küçük ola­ya dahi rastlayamayacağımıza göre buradaki irade kimdir?

İş buraya gelince kıvırtmalar, kaçak güreşmeler başlamaktadır. Çünkü bu so­ruyu sormak bile cevabı kendi içinde taşıyacaktır.

Daha da açık konuşursak; insanlık, başlangıçta çok çekirdek halde olan ama giderek tüm dünyayı saran organize bir elitler gru­bunun komplosuyla karşı karşıyadır. Tüm dünya hükümetleri ve ulusları, kendilerine karşı tertiplenmiş son derece hesaplı, uzun va­deye yayılmış bir darbe girişiminin tehdidi altındadır. Kendisini le­gal kabuklar altında gizleyen finansal-siyasi-teknolojik-askeri elit­lerden oluşan bir çekirdek yapı, tüm dünyayı hedeflediği bir ‘birlik’ çatısı altına sürüklemeye devam etmektedir. Dünyanın tüm devlet­lerinin, yasal hükümet ve yapılarının, örgütlenilmesi düşünüldü­ğünde bir tür ‘Küresel Susurluk Çetesi’ olgusuyla karşı karşıya bu­lunduklarını sezeriz.

Peki, bu çekirdek yapının ‘küresel darbe girişiminin ardında kim ya da hangi güçler var?

Yoksa bütün bunlar bizim ‘paranoyak’ zihin­lerimizin yarattığı vehimler mi?

Olayların ve olguların gelişimine baktığımızda bunun ‘vehim’ ürünü değil tam tersine çok ciddi, so­mut işaretleri olan bir durum olduğunu görebiliriz. Söz konusu çe­kirdek güç; uzun süredir kendi kadrolaşmasını yaygınlaştırıp, ulusla-rüştü bir irade oluşturarak ‘milli hükümetler’e nüfuz ediyor, onların hâkimiyetlerini felç ederek, teslim almaya veya kendilerine katıl­maya zorluyor. Üstelik bunu, milyonlarca insanın fiziki, ekonomik, kültürel yıkımı üzerine kuruyor. Kendilerini ‘dünyanın seçilmiş efendileri’ sayan ‘gizli doktrin’ sahibi, ellerinde büyük bir mali güç bulunan kesimler, dünyanın geleceğinde ‘küresel imparatorluk’larının bayrağının dalgalandığını daha şimdiden görüyorlar!

Bazıları olaya bizim gibi bakanları küçümseyip, dudak büküyor. En ilgilisi bile “İlginç bir fantezi ama o kadar”da kalıyor. Bunları şu şekilde sınıflamak mümkün: Birinci sırayı; konuya karşı bilgisiz ve ilgisiz ama siyaset teorilerini gelişigüzel bilen, kalıplaşmış yaklaşım­ları tekrarlayıp duranlar oluşturuyor.

Onlar, tarihte ve politikada komploların yeri olduğunu kabul et­seler bile, bu derece büyük ve küresel bir komplonun olabileceğine akılları basmıyor. Onlar bu konudaki yetersizliklerini, kafalarının basmamasını hayli basmakalıp bir sözle ifade etmeye bayılıyorlar:

Komplo teorilerine pek itibar etmem.“Bu konuda doğru düzgün fikrim yok” deme cesaretine sahip olmadıkları için komplo yorumlarını küçümseyerek kendi cahilliklerini örtmektedirler.

İkinci grubu ise ‘derin dünyanın ideolojik ajanları’ diyebileceği­miz, azınlık ama etkili bir aydınlar grubu oluşturuyor. Bunlar çıkar­ları ya da bağları gereği ‘anti-komplocu’ düşüncelerin bayraktarlığı­nı üstlenmiş bulunuyorlar. Bunların bir kısmı, küresel düzeyde derin dünya devletinin uzantısı ‘think-tank’ kuruluşu üyelerinden ya da işbirlikçi aydın kadrolardan oluşuyor. Onlar, kurulan tezgâhı unutturabilmek için neredeyse “komplo” sözcüğünü bile sözlüklerden sil­mek istiyorlar.

Bu gruplardan başka bir de üçüncü grup var. Bu gruptakiler, or­tada tuhaf bir durumun olduğunu sezdikleri halde alıştıkları düşün­ce kalıplarını kırmakta zorlanıyorlar. Bu gruptakilerin açmazı, teorik-ideolojik değil, sadece yerleşik yargılarıyla hesaplaşma cesare­tinden yoksunluktur. Olaylar karşısında bir tür tutucu kimlik sergi­lemektedirler. Konuya böyle yaklaşanların en büyük korkusu, çev­relerince “komplocu düşünmekle” suçlanma ihtimalidir. Sürüye uya­rak sürü dışında kalmanın tehlikelerinden kurtulmaktadırlar!

Bazıları da söz konusu küresel derin devlet faaliyetlerini normal sivil lobi faaliyetleri gibi görmektedir. Onlara göre bu örgütlenmeler gizli yapılar değil, sadece kapalı kapılar ardında dünyanın gidişatı üzerine fikir üreten ‘önemli kimseler’dir. Bunların oluşturdukları ör­gütler ise son derece normaldir. Bunlar olup bitenlere kesinlikle si­yasi bir faaliyet gözüyle bakamıyorlar. Yine onlara göre bazı ‘yetkili ve etkili kişiler’ bir araya gelmiş, kapalı kapılar ardında sadece nor­mal sorunları konuşuyorlar. Başka bir art niyet aramak ise ‘komplo fobisi’ üretmek oluyor. Bu gibilere karşı ABD’li muhalif aydın Mic­hael Parenti‘nin verdiği nefis cevabı hatırlatmakla yetineceğim:

“Komplo fobisinden yakınanlar, ‘Gerçekten birtakım insanların bir odaya kapanıp gizli planlar yaptığını mı düşünüyorsunuz’ deme­ye pek meraklıdırlar. Bazı nedenlerle görünüm, komplo iddiasında olanları iddialarından vazgeçirecek kadar saçma farz edilebilir. İyi ama iktidar sahipleri de başka nerede bir araya gelir ki?

Park kanepe­lerinde ya da atlıkarıncılarda mı?

Hayır! Onlar da odalarda buluşur.

Şirket yönetim kurulu odalarında, Pentagon komuta odalarında, Bohemian Grova’da, en iyi restoranların, eğlence-dinlence merkez­lerinin, otellerin, malikânelerin seçkin yemek salonlarında, Beyaz Saray’ın, NASA’nın, CIA’nm konferans salonlarında-

Ve evet… Adını ‘planlama’, strateji oluşturma’ koysalar da komplo kurarlar, entrikalar hazırlarlar. Bunu da kamuoyunun bilmemesi için her tür­lü çabayı göstererek büyük bir gizlilik içinde yaparlar. Hiç kimse, siyaset-şirket elitleri ve onların kiralık uzmanları gibi baş başa verip ustaca plan yapamaz.”

Komploların hayal ürünü olmayıp çoktandır görmemezlikten geldiğimiz bir gerçeklik olduğunun ipuçlarını sergile­meye çalışmalıyız. Böyle düşünmemiz için yeterince kanıtın ortada olduğunu söylüyoruz. Tarihe dönüp baktığımızda somut emarelerin yeterince ortaya serili olduğunu biliyoruz. Aslında dünya olaylarına baktığımızda ‘küresel çete’nin işlediği suçların parmak izleri her yer­de mevcut ama bunu bolca teorik-entelektüel laf arasında görmez­den geliyor, bir anlamda onların değirmenine su taşıyoruz.

Komplocu yapıyı görebilmek günümüzde daha da artan bir önem arz ediyor. ‘Kıyamet Komplosu’ adlı daha önceki çalışmamda bu yapıların 11 Eylül olayı ile bağını yeterince ortaya koyduğumu zannediyorum. 11 Eylül, sadece dünya için değil bu tarz örgütlen­meler için de hayati bir kavşak noktası olmuştur. 11 Eylül’le birlik­te söz konusu yapının faaliyetine daha da hız verdiğini söyleyebili­riz. 11 Eylül, sadece dünya için değil komplocu yapı için de bir ‘mi­lat’ olmuştur. 11 Eylül, planlarını gerçekleştirebilmek için artık iyi­ce sabırsızlaştıklarının, bu uğurda gözlerinin iyice döndüğünün bir göstergesidir. Aynı yapının bir eseri olan 11 Eylül, aynı zamanda komploların bundan sonra şiddet ve çapının artarak süreceğinin de bir ifadesidir. Nitekim gelişmeler bunu doğrulamaktadır.

Türk okuyucusunun ‘Derin Dünya Devletinden halen bihaber ya da içi doldurulmamış şekilde haberdar olduğunu biliyoruz. Bu anlamda söz konusu çalışma, türünün belki ilk değil ama derli toplu bir bilgi kaynağı da olacaktır. Gerçi Türkiye’de son dönemde bu ko­nudaki yayınlarda olağanüstü bir patlama yaşanmakta, Türk okuru da Batı’da çoktan tartışma gündemine gelmiş ‘küresel komplo’dan ve onun organizasyonlarından haberdar olmaktadır.

Türk okuru da artık bu gibi yapıların somut ifadesi olan oluşum­ları daha yakından tanıma imkânına kavuşacak. ‘Küresel Olim­pos un Tanrılar Meclisi’nde kimlerin oturduğu, çok sözü edilen ‘Ye­ni Dünya Düzeni’nin kimlerin ürünü olduğu, küreselleşmenin arka­sındaki güç odakları, Amerikan 1 dolarının üzerinde simgelenen pramit ve gözün gerçekte ne anlama geldiği daha net ortaya çıka­caktır. Bütün bu yapıları yerli yerine oturtmadan bugün dünyayı kimlerin, nerelere sürüklemek istediği anlaşılamaz. Bu tip yapıların sadece kökenlerini, inanışları­nı, üyelerini anlatmıyor; aynı zamanda bu güçlerin hedeflerinin ne olduğunu da tartışma alanına getiriyor. Ortada ‘Para Tanrısı’na ta­pan, ‘Güç Oyununun Sezarları’ vardı. Stratejileri ise ‘KAOSTAN DÜ­ZEN’ yaratmaktı. Bunlar, ‘Yeni Dünya Düzeni’ hedefi altında ‘Çağla­rın Küresel Führeri’ni yaratmak için harekete geçmişlerdi. Nihai hedefleri arasında demokrasinin -ki, onu da kendileri yaratmıştı-sonu vardı. Süreç, tüm halkların, konsantre ‘seçkinler oligarşisi’ne tabi olduğu, bir tür ‘küresel tiranlık’ ya da ‘küresel post-modern fa­şizm’ olarak tanımlayabileceğimiz bir yapıya doğru evrilmekteydi. Global kuşatma tehdidinin asıl ekseni buydu!

Bu yapıların en tepe noktasında bulunan kişilerin sadece siyasi/ekonomik değil, aynı zamanda kültürel, ırkçı, dini he­defler vardır. Bu yüzden onları doymak bilmez ‘sömü­rücüler’ ya da sadece ekonomik güç peşinde koşan tipik kapitalist-emperyalistler olarak gören yaklaşımlar fena halde yanılmaktadır. Öyle görünüyor ki onlar, bütün bunların ötesinde ve daha fazla bir şey istemektedirler. Ekonomik güçleri bile nihai amaçlarını gerçek­leştirme yolunda sadece bir araçtır. Yoksa bütün dünyanın zengin­liklerini ellerine geçirseler bile hayatın bir sonu olduğunu ve ‘kefe­nin cebi olmadığını’ onlar da biliyorlar. Eğer olay bu kadarla sınırlı kalsaydı devasa malikânelerinde tatlı bir hayat sürmeyi tercih eder­lerdi. Bu yüzden onların ‘idealleri’bütün rakamlardan, kâr-zarar eğ­rilerinden daha ötede görünüyor. Bu kesimler ‘İlahi bir plan’ın mu­hafızları, ‘seçilmiş vazifelileri’ olduklarına inanıyorlar.

Kendilerini, dünyaya çekidüzen verecek ve bir tür ‘yeni çağ’ı ya­ratacak misyonerler olarak görüyorlar. Bu yüzden bütün varlıklarını bu ideale adamış ve bu uğurda her şeyi yapmaya hazır hissediyorlar. Aynı nedenle bu İnsanlara sadece ekonomik ya da siyasi güce susa­mış bir avuç dev kapitalist olarak bakılamaz. Bu kişileri ‘hiçbir ide­ali olmayan çılgınlar’ olarak görmek; onları tanımamak, böylesi bir oluşuma niçin destek verdiklerini anlamamıza yarayacak ruhsal mo­tivasyonu bilmemek demektir. Onlar, kendilerini, belki ancak eski pagan kültürlerde bulabileceğimiz ‘İyinin ve kötünün ötesinde’ bir yerde görüyorlar. Onlara göre sadece yapılması gerekenler ve görev­ler var. Buna kalben inandıklarından hiç kuşkum yok ve bütün so­run da burada başlıyor zaten!

AYNI NEDENLE SADECE EMEĞİMİZİ, MALLARIMIZI, SAHİP OLDUĞUMUZ KAYNAKLARI DEĞİL, DAHA ÜRKÜTÜCÜ BİR ŞEY İSTİYORLAR:

RUHUMUZU!

Yoksa ‘seçkin’ olmak, kendini ‘aptaldan, ‘sıradan’dan ayıran bir bakış pe­kâlâ bana da cazip gelebilirdi ama onlar bunu, kutsal kitaplardaki ‘Lucifer’e (Şeytanın diğer adı) atfedilen bir şekilde kavrıyorlar. Yine teolojik kavramlardan hareket edersek ‘Işık ve karanlığın savaşı’nda karanlık tarafa düşüyorlar. Onlar, klasik aristokrasinin yıkımı üzeri­ne kurulmuş modern dünyanın ‘Karanlıklar Prensi’dirler. Onlar, kendi yeni-aristokrasilerine bir global tiranlık yaratmak İçin uğraşan bir şebekenin, güç histerisine kapılmış ‘Modern Sezarları’dır.

Bu yüzden, dünyadaki derin yapıların tarihinden başlamak gerekir. Bu anlamda bütün ezoterizm türlerinin as­lında siyasal örgütlenmeler olduğunu ortaya koyduk. Tarihin hiçbir döneminde siyasetten bağımsız bir ezoterizm olmamıştır; siyasetle hep iç içe ve kendi dönemlerinin ‘partileri gibi davranmışlardır. Bu yapı­ların ‘Templiyerler’den -hatta daha Öncesinden- başlayarak günümü­ze uzanan bağlantılarını, ideolojik arka planlarını ve hâkim ritüellerini bulmak lazımdır.

Bu yüzden ezoterik-hermetik yapıları inceleyince, anlaşılacaktır ki insanoğlu, aslında binlerce yıldır bir giz­li örgütler savaşının tam ortasında kalmıştır. DÜNYADA BİNLERCE YILDIR SÖZ SAHİBİ OLMAYA ÇALIŞAN ÖRGÜTLER VAR. Ancak o günlerde dar bölgesel ya da en fazla kıtasal coğrafyalara sıkışan komplo çabası, bugün ken­dine küresel bir zemin yaratmıştır. Bugün artık komplolar ve bu yön­deki siyasi oluşumlar çok daha büyük bir amacı hedeflemektedir:

DÜNYA HÂKİMİYETİ!

….

Bilim üzerine birçok tarif yapılabilir. Ama bence en kısa ve en doğru tarifi ‘olguların ötesinde yatanı görebilmek’ şeklinde olanıdır. O yüzden asıl dürtünün hep bu ‘görü­nenin ötesini görebilmek’ duygusu olduğunu söyleyebilirim. Ancak burada hemen bir parantez açıp şunu belirtmeliyim: Eğer 11 Eylül olayları olmasaydı, kişisel olarak bu konuya hiç bu kadar derinleme­sine eğilmeyecek, belki de haberdar bile olmayacaktım. Günde­mimde çok başka konular vardı. ‘Derin dünya komplosu’na ilişkin bir şeyler sezmiş olsam bile, perde arkasında nelerin dönmüş olabi­leceğine dair çok fazla fikir sahibi değildim. Bu anlamda, 11 Eylül bendeki ‘jetonu düşürdü’ ve araştırmaya başladım. Bu sonuçlara, bir yıllık hızlı okuma sonucu ulaştım. Aynı nedenle bu çalışmaya ilk ki­tabın bir devamı olarak da bakılabilir. Hiç şüphesiz milyonlarca in­san, görünenle yetinmenin rahatlığı ve güveni içinde yaşayabilir. Ben hiçbir zaman böyle biri olmadım ve olamam da. O halde dün­yanın geldiği noktada “GÖRÜNENİN ÖTESİNDE NE VAR” sorusunu sor­mam ve bu soruya bir cevap bulmam gerekiyordu. Elinizdeki kitap sayesinde cevapların bir kısmını bulduğumu zannediyorum. Buna rağmen kitapta bilim yaptığımı iddia edecek değilim. Hatta alışa­geldiğimiz ‘pozitif bilim’ kalıplarının dışında birçok yorum, yargı ve sübjektif gözlemin bulunduğunu da söylemek durumundayım ama adına ‘gerçek’ dediğimiz şey, bir o kadar bizim ‘bakma biçimimizle ilgili bir şey değil mi zaten?

Ben kendi baktığım noktadan bunları görüyorum. Dahası hepi­miz bize dayatılmış bir bakma biçiminin yanılsamalarını şu veya bu biçimde yaşıyoruz. Bunun zor olduğunu bilmekle birlikte, herkesin kendi ‘bakma biçimini’ geliştirmesi gerektiğini düşünüyorum. Aksi takdirde tek tek her birey, yönlendirmeli, sanal, çarpıtmak bakma biçimlerinin ağına takılmış olacaktır. Dünyadaki ajansların, yayın organlarının, kısaca medyanın da önemli ölçüde bu ağın bir parça­sı olduğunu düşünüyorum. Bu eksende asıl savaş ne kıtalar arası ba­listik füzelerle ne dev uçak gemileriyle ne modern tanklarla ne de diğer askeri araçlarla yürüyor. Asıl savaş; beyinlerimizin teslim alın­ması, beyinlerimizin her gün yeniden belirli bir görme biçimine uy­gun olarak yeniden kurgulanması esnasında veriliyor.

Tam bu noktada, hemen herkes, soyut bir ‘sistem’ kavramı tutturmuş gidiyor. Elbette bir ‘sistem’ var ve onu her gün iliklerimize kadar hissediyoruz ama sistemin arkasında kimler var, onun kurumlan, iş­leyiş sürecindeki yapıları nasıl?

Nedense bu sorunun cevabı biraz ha­vada kalıyor gibi. Oysa her sistem gibi bu sistemin de arkasında be­lirli güçler var ve bunlar ete-kemiğe büründürülmeye muhtaç görünüyorlar. Bu anlamda sistemin de sistemi var. Önemli olan, görünen ‘sistem’in arkasında hangi görünmeyen ‘sistem’in var olduğu sorusu­dur. Elinizdeki kitap, bu soruya verilmiş kısmi bir cevaptır sadece…(sh:13-22)

* * *

Atilla AKAR Ekim 2002
atillaakar@yahoo.com

ONBİRİNCİ BÖLÜM

KÜRESEL KOMPLONUN NİHAİ HEDEFİ NEDİR? (BİR ÖNGÖRÜ – ANALİZ DENEMESİ)

NİÇİN GLOBAL KOMPLO?

Bunca zamandır insanlığa çektirilen acılar, katlanılan zorluklar, milyonlarca ölü, yıkılan yuvalar, insanı çatlatırcasına süren sabır, harcanamayacak kadar paraya sahip olma açgözlülüğü, kendini her­kesten üstün görme kibri, ölçüsüz bir güç hırsı, bu uğurda gizli ka­paklı süren hayatlar ve saklanan kimlikler niçindir?

Neden bir avuç insan, tüm dünyayı ele geçirmek için yüzyıllardır süren bir planı, kuşaktan kuşağa aktarmaktadır?

Tüm dünyayı ele geçirmeye çalışan bir komplo neye dayanarak tertiplenmektedir? Hepimiz adım adım nereye sürüklenmek isteniyoruz?

Küresel komplocuların ‘gizli gün­demi’ nelerden oluşuyor?

Bu soruların cevabına geçmeden önce bir konuyu hatırlatmakta yarar var: Komplolar her zaman vardılar ve insanlık tarihi kadar es­kidirler. İlkel kabilelerden tutun, ilkçağların basit site devletlerine ve günümüzün daha karmaşık devlet yapılarına kadar komplolar, hep politik iktidarın bir parçası ve yöntemi olmuştur. Aynı şekilde komplolar, ülkeler arası savaşlarda da etkin bir yöntem olarak kul­lanılmıştır. Devletler bu amaçla özel birimler kurarak özel eleman­lar istihdam etmişlerdir. Böylelikle kendi içlerinde veya dışa karşı darbeler, suikastlar tertiplemişler, muhtelif askeri, siyasi, ekonomik ve psikolojik entrikaları, operasyonları gündeme getirmişlerdir. Bu anlamda tarih, özellikle de siyasi tarih aynı zamanda komplolar ta­rihidir. Kimileri yok saymaya çalışsa da adına tarih dediğimiz şey ay­nı zamanda irili ufaklı bir dizi komplonun yan ürünüdür.

Ne var ki günümüz komplolarını ve komplocularını klasik ben­zerlerinden ayıran çok temel bir özellik vardır: Artık komplolar bir ülke ya da devletle sınırlı olmayıp küresel satrancın bir parçasıdır. Kendilerine ABD gibi ülkeleri bir tür ‘merkez üs’ ya da ‘koza ülke’ olarak seçseler bile gerçekte oraya karşı da bir aidiyet hisleri yoktur ve kelimenin tam anlamıyla ABD’yi de kullanmaktadırlar. Son tah­lilde ABD’yi de tasfiye etmeyi planladıklarım söyleyebiliriz. ABD, onlar için şu an sadece bir karargâh, bir uçak gemisi gibidir. Global komplo hızarı harekete geçmiştir ve dişlileri arasına aldığı her ülke­yi yıkıma uğratarak ilerlemektedir.

Düne kadar bölgesel ya da en fazla kıtasal coğrafyalara sıkışan komplo çabası, bugün kendine küresel bir zemin yaratmıştır. Bunu onlara sağlayan, dünyanın geldiği aşamadır. Artık dünyamız ulaşım ve iletişim teknolojileri sayesinde küçülmüştür. Aynı şekilde geçen yüzyılın başından beri ekonomik faaliyetler ve şirketler, çokuluslu bir aşamaya gelmişlerdir. Ayrıca birçok alanda yine aynı güçlerin denetlediği uluslararası örgütler doğmuştur. Bütün bunlar, global komplo için maddi altyapı oluşturmaktadır. Bu yüzden günümüzde komplolar ve komplocular çok daha büyük bir amacı hedeflemek­tedir: Dünya hâkimiyeti! Aynı nedenle dünya komplocuları kendi­lerini hedeflerine hiç bu kadar yakın hissetmemişlerdir. Amaçlarını realize edebilmek için az bir mesafe kaldığını onlar da bilmektedir.

Nitekim söz konusu ‘derin yapı’, bu amaçla dünya çapında ör­gütlenmiş, uluslarüstü bir tavır sergilemektedir. Kendi nihai hedef­lerine uygun ekonomik, sosyal, siyasi, dinsel ve kültürel altyapıları oluşturmaktadır. Bunu yavaş yavaş, gizli ve planlı bir şekilde günde­me getirmektedirler. Bir ‘dünya partisi’ şeklinde örgütlenmişlerdir ve siyasi bir programları vardır.

Peki o halde bu programın karakte­ristik özellikleri nedir?

DEMOKRASİ KARŞITLIĞI

Söz konusu yapı, demokrasinin ömrünü doldurduğuna, artık in­san toplumlarının demokrasiyle yönetilemeyeceğine inanmaktadır. İşin garibi tarihsel bir kategori olan demokrasiyi de yine kendileri geliştirmişler, bir dönem savunmuşlar ve şimdi işlerine gelmediği noktada onu reddetmektedirler. Onlara göre toplumlar demokrasiyle yönetilmenin erdemine kavuşamamıştır. Bir tür neoPlatoncu yö­netim arzulamaktadırlar. Sıradan insan, demokrasinin gerektirdiği katılım özelliklerinden yoksundur. Cahildir ve doğru düzgün karar veremez. Kitleler, dünyanın sorunlarının çözülmesine ayak bağı olmakta ve yaptıkları yanlış tercihlerle insanlığın ilerlemesinin önü­nü tıkamaktadırlar. Demokrasi, ancak sınırlı sayıda eğitimli insan arasında uygulanabilir. Bunun için insanlık, kaderini, yeni bir seç­kinler sınıfının ellerine terk etmelidir. Demokrasi, yozlaşmış ve öm­rünü doldurmuştur. Zaaflı bir rejimdir. Dünyanın gelişmesine ayak bağı olmaktadır. Bu nedenle insanlığın geleceğinde yeri olmamalı­dır. Onun yerine bir grup ‘bilge adam’ın (Bir tür Nietzsche’ari ‘Üst insan’) karar vericiliğinde yeni bir sistem oluşturulmalıdır. Üstelik bu sistem artık ‘global ölçekte’ tasarlanmalıdır. Tabii ki bu yeni re­jime yön verecek olanlar da uzun süredir kendini buna hazırlayan dünya elitleridir. O dünya elitleri ki bir ‘Mesih/Kral’ın öncülüğün­de yeni bir ‘küresel kraliyet’ projesini hayata geçirmek istemektedir.

SEÇKİNCİLİK

Birinci anlayışa bağlı olarak ‘derin dünya komplosu’nun mimar­ları en katı manada elitisttir. Onlara göre yönetim ancak elitlerin elinde olursa başarılı bir sonuç alınabilir. Eski aristokrasinin yıkımı üzerine kurulmuş yenidünyaya bu kez kendilerinden oluşacak ‘yeni bir aristokrasi’ önermektedirler. Bu aristokrasinin üyeleri; dev sana­yi ve mali şirketlerinin üst düzey yöneticilerinden, askeri ve istih­barat örgütünün ileri gelenlerinden oluşacaktır. Tabii en tepede, kontrol noktasında bir avuç ‘seçilmiş’ ailenin fertlerinin bulunması kaydıyla! Bu ailelerin bir kısmı zaten ortaklıklar, karşılıklı kız alıp-vermeler ve ırki-dini bağlarla birbirine bağlıdır. Bunlar eliyle yeni bir tür ‘kandaşlık aristokrasisi’ yaratılmıştır. Aynı zamanda bütün ‘derin dünya’ yapılarının başlatıcısı organizatörü olma konumun­dadırlar. Onlar kendilerini ‘saklı seçilmişler’ olarak görmekte ve dünyanın kaderini ellerinde tuttuklarına inanmaktadırlar. Bunun tanrısal bir lütufla kendilerine verilmiş ‘ilahi bir görev’ olduğu veh­mine kapılmaktadırlar.

Ancak sözü geçen elitizm, tıpkı diğer konularda olduğu gibi ‘glo­bal’ bir elitizm türüdür. Bu elitler belli ülkelerin pasaportunu taşısalar da aslında ‘uluslarüstü’ bir yapıdadırlar. Onlar, dünün derebeyle­ri gibi sınırlı bir alanda hâkimiyetle yetinmemektedirler. Kendileri­ne tüm dünyayı hedef olarak seçmişlerdir. Diğer dünya elitleriyle iş­birliği ve ortak organizasyonlar içindedirler. Uzun vadeli hedefleri arasında tüm dünyanın elitler eliyle tek merkezden yönetildiği yeni bir global siyasi düzen vardır. Bu elitler son derece gizli global örgüt­lerin üyeleri olup, birbirleriyle özel bir iletişim ağına da sahiptirler. Özellikle son yüzyıl içinde gösterdikleri çabalarla dünya çapında önemli mevziler elde etmişlerdir.

ÇAĞLARIN YENİ SEZAR’I!

Hiç şüphesiz, tasarlanan böyle bir ‘Yeni Dünya Düzeni’nin bir de ‘lider’e ihtiyacı olacaktır. O ‘lider’ veya onun soy zincirinden birile­ri, şu anda güvenlik içinde bir yerlerde bekletilmektedir. ‘Vakti gel­diğinde’ piyasaya ‘dünyanın kurtarıcısı’ olarak sürülecektir. Bu lider, bir tür ‘çağların yeni Sezar’ı veya ‘Mesih Deccal’ı olarak gündeme getirilecektir. Muhtemelen yaratılan bir dünya kaosu sonrası insan­lığa ‘kurtarıcı’ olarak sunulacaktır. TASARIMIN MANEVİ ALTYAPISI ESKİ MİTOLOJİLERE, ESKİ DİNİ METİNLERE VE BAZI EZOTERİK ŞİFRELEME SİSTEMLE­RİNE DAYANDIRILMAKTADIR.

‘Yeni Mesih Projesi’, alabildiğine seküler ama bir o kadar da din­sel olacaktır. Dünyevi ve ruhani otoriteyi şahsında birleştiren yeni ‘global kral’ olarak işlev görecektir. Bu sistemde diğer bütün halklar birer ‘köle’ ve ‘parya’ düzeyine inecek, yenidünya çarkının dişlileri olarak sınırlanacaklardır.

POST-MODERN FAŞİZM!

Söz konusu ‘GLOBAL FÜHRER’in insanlığa önereceği sistem bir tür ‘post-modern faşizm’ olacaktır. Dünkü faşizm türleri sadece belli bir ırkı ya da milleti üstün, diğerlerini aşağı görürken onların yeni post-modern faşizmlerinde kendi kastlarına mensup olmayan tüm insanlar milliyetlerine bakılmaksızın otomatik olarak ‘aşağı ırk’ statüsüne gi­receklerdir.

Tüm dünyanın tek elden, merkezi olarak yönetilmesinin planlan­dığı bu sistemde belki göstermelik bir parlamento da bulunabilir. Eski Roma Parlamentosu gibi buraya sadece asiller/seçkinler üye olabilir ve bir ‘Sezar’ın mahiyetinde faaliyet icra edebilir. Böylesi bir durumda dünyanın ‘başkenti’ de değişecektir. Artık ne ruhani merkez Roma ka­lacak ne de dünyevi merkezler New York. Londra, Paris, (İstanbul) ve Tokyo. Projenin asli hedefine uygun olarak ruhani ve dünyevi Otoriteyi bünyesinde birleştirmiş olarak dünyanın başkenti, Kudüs‘e taşınacaktır. (İstanbul’danda bahsedenler var) (Tabii bunun için yeni bir dinler savaşı ve yeni soykırımlar yapılması gerekecektir.) Öyle görünüyor ki kutsal metinlerde Armagedon’ diye geçen savaş yaşanmadan ‘kötülüğün örgütleyicileri’ amaçlarını başaramayacaklardır.[1] Buna ciddi olarak inanan ve kehanetleri hızlandır­mak için elinden geleni yapmaya hazır bir zümre mevcuttur.

GLOBAL TOPLUM MÜHENDİSLERİ

‘Yeni Dünya Düzeni’, onu yaratacak toplum mühendislerine ihti­yaç duyacaktır. Bunlar dünyadaki tüm üretimi, nüfus artışını, sağlık politikalarını, çevre kaynaklarını tek elden global bir planlamayla halletmeyi tasarlamaktadırlar. Bu ise şu anlama gelmektedir:

Kimin üretimden ne kadar pay alacağına, kimin sağlık hizmetinden ya­rarlanacağına, bir başka deyişle kimin ölüp kimin kalacağına,[2] ki­min doğal kaynaklardan ne kadar yararlanıp yararlanmayacağına, kimin çevresinin ne kadar kirlenip kirlenmeyeceğine,[3] kimin cahil kalıp kalmayacağına vb ‘dünyanın iyiliğini isteyen’ globalist elitler karar verecektir.

Onlar insanlığı çoktan sınıfamışlardır bile.Darwin’in ‘doğal ayıklanma’sını insan topluluklarına uygulayıp tembel, kafası çalış­mayan, üretmeyen, ‘uygarlaşmamış’ ulusları, uzun vadede yeryüzün­den silmeyi planlamaktadırlar. Ne var ki bunu klasik faşizmde oldu­ğu gibi insanları bir seferde gaz odalarına, toplama kamplarına tıka­rak ya da kitle imhası ve katliam yoluyla değil, sürece yayarak ‘da­ha uygun ve insancıl’ yöntemlerle yapacaklardır! Onlar ‘dünyanın ihtiyaçları’nı (Siz kendi ihtiyaçlarını anlayın!) şimdiden milyonlar­ca dolarlık araştırma bütçeleri ve vakıfları aracılığıyla saptamışlar­dır bile. Hatta bazı ırkları muhtelif tıbbi yöntemler ya da nüfus planlamasıyla tedricen yok etmeyi veya iyice azınlığa düşürmeyi bi­le planlayabilirler. Küresel ölçekte bazı kısırlaştırma projeleri uygu­layabilirler. Global bir jenosit (soykırım) yaşanabilir. Zaten hali ha­zırdaki dünya kaynaklarının mevcut dünya nüfusuna yetmeyeceği­ni düşünmektedirler. Onların idealindeki dünyanın nüfusu 1.5-2 milyar sınırında dondurulmalıdır.

Ama ‘global düzenleyiciler’in asıl rolleri, siyasette hissedilecek­tir. Oluşturdukları ve oluşturacakları yeni global kurumlar vasıtasıy­la önce ulus devlet yapılarını kıracaklar, sonra sözümona ‘gönüllü katılım’ masalıyla ulusal iradeleri daha üst ‘uluslarüstü iradelere devrettirip kontrolü adım adım ele geçireceklerdir.[4] Aynı zamanda yarattıkları işbirlikçi yerel kadrolarla oluşturacakları yeni siyasi ze­minlerde iradesi kalmamış ‘ulusal’ yönetimlerin başına kendi ‘me­murlarını atayacaklar ve olası tepkileri de ‘İnsanlığın arkaik çağla­rından kalan geri, ilkel, milliyetçi, şoven tepkiler’ olarak bastıracak­lardır. Bu yapıya direniş gösteren her kişi, grup ya da muhalefeti, muhtelif komplolarla suikastlarla yok edecekler veya akıl almaz yöntemlerle sindireceklerdir.[5]

Aynı zamanda süreç içinde hukuku uluslararası hale getirip, uluslarüstü mahkemeler kurarak kendi işlerine gelmeyen yönetim, kişi ve muhalifleri çeşitli gerekçelerle yargılayacaklar ve cezalara çarptıracaklardır. Daha şimdiden bunun tartışmaları yapılmakta­dır.[6] Muhalifler, sisteme uygunluk göstermeyenler, ‘anarşistler’, ra­dikaller, teknolojinin getirdiği modern imkânlardan yararlanıp izle­meye alınacak, deri altlarına yerleştirilecek ‘chip’lerle sürekli takip edilecek, geliştirilmiş kamera sistemleriyle gözetim altında olacak­lar ve dünya, bir ‘global hapishane’ye dönecektir. Gidişatın bu yön­de olduğunu fütürologlar da söylemektedir. Böylelikle dünya, George Onvell’ın “1984” tahayyülünden çok daha vahim bir dünya hali­ne gelecektir.

TERSİNDEN KOMÜNİST ÜTOPYA!

Aslında ‘yeni dünya düzeni’ komplocularını komünist ütopyacılara benzetebiliriz. ‘Yeni dünya düzenciler’in birçok amacı, Karl Marks’ın komünist fikirleriyle uyuşuyor gibidir. Örneğin, YDD’ciler de sınırların kalktığı bir dünya istemektedirler, komünistler de. YDD’ciler de komünistler de ulusal devletlere karşıdır. YDD’ciler de insanların ulusal kimliklerini terk ettiği bir dünya tasarlamaktadır­lar komünistler de. Bu anlamda her ikisi de ‘enternasyonalist’tir. Her iki akım da ‘insanlığın evrensel kardeşliğinden bahsetmekte­dir. YDD’ciler de komünistler de var olan dinsel inanışları dışla­maktadırlar. Bu akımların gelecek tasarımında mevcut dinlere yer yoktur.

Ne var ki bu benzerlikler zahiri ve aldatıcıdır. Komünist ütopya­nın nihai amacı içinde sınırların kalktığı bir dünya istediği doğru­dur ancak buna paralel olarak bu dünya ‘devletsiz ve sınıfsız’ olacak­tır. Komünistlerin gelecek tasarımı herkesin dünya nimetlerinden ‘ihtiyacına göre’ yararlandığı bir tasarımdır. Komünistler ulusal dev­letlere son kertede karşıdırlar. Onlar devleti tarihsel sürecin bir aşa­ması olarak görürler. Sonuçta hepsi ‘burjuvazinin devleti’ ve belli bir sınıfın proletarya üzerindeki yönetsel aygıtıdırlar. Aynı şekilde milliyetçilikten hoşlanmazlar; bunu insanlığı ve sınıf dayanışmasını zaafa uğratan bir unsur olarak görürler. Onlara göre milliyetçilik burjuvazinin ideolojisidir. Ayrıca dinden hoşlanmazlar, çünkü ‘hal­kın afyonu’dur ve insanları dünya gerçeklerinden uzaklaştıran bir uyuşturucu işlevi görür. Kabaca komünizmin bu konulardaki ilkesel yaklaşımları budur.[7]

Oysa YDD’ciler sınırların ortadan kalkmasından; daha devasa, daha global bir devlet yapısını anlamaktadırlar, insanlığın bugüne kadar görmediği ‘uluslarüstü’ bit devlet olacaktır bu. Tüm devlet yetkilerinin dünya çapında merkezi bir organizasyona (hükümete) bağlanacağı bir yapıdır söz konusu olan. Dolayısıyla komünistle­rin tersine, bekledikleri, ‘devletsiz bir dünya’ değil, tam tersine olağanüstü, global ölçekte, ‘tek dünya devleti’dir; bu devlete yön veren güçler de dünyada 500 kadar büyük şirketin başkanı, bir avuç ‘saklı seçilmiş’ ve derin yapıların diğer sadık adamları olacaktır. Hepsini toplasanız dünya çapında 10.000 kişiyi geçmezler. Karşıla­rında ise milyarlar vardır. İnanılmaz ölçekte, global, konsantre bir elitler hükümetidir bu.

Oysa Marksistler devlet istemedikleri gibi, eğer böylesi bir orga­nizasyon olacaksa bile bunun çalışan sınıfların lehine olmasını ön­görür. Hemen beraberinde komünistlerin ulusal devletlere karşı çıkma gerekçeleri ile YDD’cilerin karşı çıkma gerekçeleri aynı de­ğildir. Komünistler devlete, ‘sınıf diktatörlüğü’nün bir aracı olarak gördükleri için karşı çıkarlar. Oysa YDD’cilerin karşı oluşu, ulusal devletlerin projelerine engel olduğu içindir. Dolayısıyla onlarınki ulusal devletleri tasfiye etme ve kendi projelerine bağlama hareke­tidir. Marksistlerin böyle bir hedefi en azından teorik planda yok­tur. YDD’cilerin ‘ulus’, ‘ulusçuluk’ gibi kavramlara karşı çıkması, ulusların asimile olmasını isteme gerekçeleri de komünistlerden farklıdır. Karşılarında hiçbir ulusal direnç odağı’ istememektedirler. Ulusal kimlikleri yok ederek yerine kendi kozmopolit kimliklerini yerleştireceklerdir. Oysa komünistler, milliyetçiliği, halkları birbiri­ne düşüren ve proletaryanın sınıf bilincini zayıflatan bir faktör ola­rak görürler. Komünistler dine temelden karşıyken YDD’ciler var olan dinlere karşıdırlar. YDD’ciler, biraz eski mitolojilerden biraz da Eski ve Yeni Ahit’in yeniden yorumlanmasına dayalı ‘evrensel bir insanlık dini’ önermektedirler. Dine karşı oluşları dine yönelik cid­di bir eleştiriden çok, tıpkı ulusal kimlik olayında olduğu gibi mev­cut dinlerin yerine yeni bir ‘din’ ikame etme projesindendir.[8]

Sonuç olarak YDD projesi tersinden bir komünist ütopyadır. YDD’cilerin hedefi; komünistlerin aksine sınıfsal ve ulusal eşitsizlikIerin kalkması değil bu eşitsizliklerin daha da pekişmesi ve meşru­iyet kazanması yönündedir. Dünya çapında hiper-komplocu bir sı­nıfın, dünyasal iktidar peşindeki global devletinin projesidir. Söz konusu yapı dünya tarihinde şu ana kadar görülmedik bir yapı oldu­ğu için kimilerine ‘hayal ürünü’ bir komplo teorisi gibi gelebilir. Ama dünyadaki gelişmeleri basitçe takip edenler, bu yönde ciddi ar­zu gösteren bir kesimin bulunduğunu göreceklerdir. Komünist ütop­yanın tersine ‘sınıfsız bir dünya’ değil, tam tersine konsantre global bir sınıfın tüm dünya üzerindeki hâkimiyeti hedeflenmiştir. ‘Tek dünya devleti’ ise bunun baskı aracından başka bir şey değildir.

TEMEL HEDEF: TEKLEŞTİRME VE ASİMİLASYON

Mevcut komplocu yapının temel hedefi, “tek devlet, tek bayrak, tek millet”tir. Buna alt başlıklar olarak ‘Tek dil, tek kültür, tek ordu, tek pa­ra, tek hukuk, tek tarih, tek din’i de ekleyebiliriz. Sürecin adım adım bu yönde zorlandığı açıktır.

Tek devlet ten kasıt tüm dünya çapında merkezi bir hükümettir. Yasa­ma, yürütme ve yargı yetkilerinin dünya çapında tek elde toplandığı bu global yapıyla dünya, merkezi olarak yönetilecektir. Bu merkezi yapının verdiği tüm kararlar dünya çapında bağlayıcı olacaktır. Global seçkinler böylelikle hiçbir ulusal direniş odağıyla karşılaşmadan dünya çapında at oynatabileceklerdir.

Ulusal devletler ve ulusal iradeler ortadan kalkacağı için ulusal bay­raklar da olmayacaktır. Onların gerine muhtemelen üzerinde kökeni ezoterik-okült örgütlere dayanan simgeler olan bir bayrak dünyanın resmi bayrağı olarak kabul edilecektir. Bu bayrak ‘gizli kardeşliğin’ simgelerini barındıracaktır. Zaten Birleşmiş Milletler’i de gelecekte hükümetlerin ye­rini alacak bir dünya parlamentosu şeklinde tasarlamışlardı ama şimdi o da nihai amaca göre reorganize edilecektir.

Böylesi bir dünyada uluslar da yavaş yavaş ortadan kalkacaktır. Ulus ve ulusçuluk gibi kavramlar da küçümsenen, insanlığın geçmiş çağlarına ait birer anı düzeyine indirgenecektir. Ulusların asimilasyonuna hız verilecek, hele de kendi kültür ve yönetimleri olmasına asla izin verilmeyecektir. Tüm dünya ‘evrensel kardeşlik’ adı alanda yekpare hale getirilecektir.

Bütün bu sürecin kaçınılmaz alt başlıkları ise şunlar olacaktır:

TEK DİL:

Dil, sadece konuşma ve anlaşma aracımız değildir. Aynı zaman­da kendi orijinal kimliğimizin bir parçası, kendimizi ifade ermenin ve düşünme biçimimizin bir dışavurumudur. Eğer siz uluslara başka bir dili empoze ederseniz aynı zamanda onun zihniyetini de değiştirmeye başlarsınız. Böylelikle o ulusun mensupları istese de istemese de sizin gibi düşünmeye başlar. Ulusal kimlik ve dirençlerin parçalanması için öncelikle konuştuğu dili yok etmelisiniz. Bu yüzden YDD’cilerin uzak hedefleri arasında bu konu da vardır.

TEK KÜLTÜR:

Bugün dünyada pek çok ulus, bir kültürel kaos içine girmiş­tir. Daha ziyade ABD’nin belirlediği kültür ve yaşama tarzı her topluma şu veya bu ölçüde sinmiştir. Yeme-içme kültürümüzden gün­delik alışkanlıklarımıza, aile hayatımıza vb varıncaya kadar her şey adeta kopyalanma suretiyle var oluş tarzımıza hükmetmektedir. Böy­lelikle ister istemez her ulus ‘başkaları’ gibi yaşamaya özendirilmekte ya da zorlanmaktadır. Dahası bu kalıplara uymayan her kültür YDD’ciler tarafından ‘geri’ ve ‘ilkel olarak tanımlanmaktadır. İleri­de planladıkları global dünya iktidarlarını gerçekleştirirlerse dünya ça­pında yaygın, stabilize edilmiş ‘tek kültürle yaşayacağız demektir. Bu kültürün temel öğeleri şimdiden belli olmuştur: Çıkarcılık, başkasının hakkını gözetmeme, maddi değerlerin yüceltilmesi, yoz bir bireyciliğin pompalanması… Aslında bunun adı, ‘kültürsüzleştirilme’dir. Öyle görünüyor ki yeni bir tür modem cehalet kapımızı çalmaktadır. Uluslararası medya ise bu sürecin en önemli ayağını oluşturmaktadır.

TEK ORDU:

Böylesi global bir devlet için global bir ordu gerekecektir. An­cak ortada savaşılacak rakip devletler kalmayacağı için bu kez sözkonusu ordu, (Eğer uzaylı düşmanlarla karşılaşılmazsa!) halen kala­bilmiş yerel kıpırdanışlara, mevcut yapıya karşı öfke duyan her ulus­tan isyancı ve muhalif harekete karşı kullanılacaktır. Veya son kalan ve durumun farkına varan devletlerin ordularına yönelik bir işlev gö­recektir. Bunun altyapısı NATO örgütlenmesi olarak zaten 50′li yıl­larda atılmıştır. O dönem komünizme (‘kızıl kuvvetler’e) karşı örgüt­lenen NATO, Sovyet Bloku’nun dağılmasından sonra şimdi de İs­lam’a (‘yeşil kuvvetler’e) ve ulusal direnç gösteren devletlere karşı sa­vaş ordusuna dönüşecektir. Bu ordunun tek işlevi, tam bir baskı ay­gıtı olmasıdır. Belki polis-ordu karışımı bir güce doğru evrimleşecek ve olağanüstü teknik imkânlarla donatılmış bu ordu, muhalif unsurları yok etmenin kolluk kuvvetlerine dönülecektir. Dünyayı yönetmek için global bir ordu-polis gücü gerekecektir, ve tüm dünya halkları bu yeni konsept doğrultusunda ‘potansiyel düşman kabul edileceklerdir.

TEK PARA:

I900′lü yıllardan itibaren mevcut yapı, dünyayı küresel bir ekonomiye geçirmek için olağanüstü gayret göstermektedir. Adına ‘emperyalizm’ denen şey, aslında tümüyle mevcut derin organizasyo­nun bilinçli bir çabasından başka bir şey değildir. Ancak geçen süre içinde görmüşlerdir ki bu süreci tamamlayabilmeleri için sadece eko­nomik entegrasyon ve çabalar yetmemektedir. Bu anlamda gelenek­sel, ekonomik bazlı emperyalizm teorileri yeni durumu kavramaya ve açıklamaya yetmemektedir.

Asıl sorun siyasidir ve en büyük handikapları; ulusal pazarlar, koru­macı gümrük duvarları, yasalar, sermayenin serbest dolaşımının önünde engel yaratabilecek her türlü uygulama, alışkanlık ve tabii ki ulusal para sistemi ve ulusal merkez bankalarıdır. Gene kendi dene­timlerinde oluşturdukları IMF ve Dünya Bankası gibi kuruluşlar da ulusal ekonomileri çökertmede bir yere kadar yetmektedir. Bu yüzden asıl hedef, ülkeleri önce belli birlikler sonra da federasyonlar çatısı al­tında toplayıp, ekonomik idareyi de dünya çapında tek elden yönet­mektir. Söz konusu olanı gerçekleştirebilmek için de dünyadaki bütün para arzı ve denetimini tek elden yönetmeye ihtiyaç vardır. Ancak bu sayede kesin olarak dünya ekonomisini tam olarak denetimleri altına alabileceklerini bilmektedirler. Bu nedenle uzak olmayan bir gelecekte dünyayı tek para ve tek merkez bankasına geçmeye zorlayacaklardır. (Avrupa Topluluğu çoktan Euro’ya geçü bile.) Böylelikle hem ulusal ekonomileri yok etme operasyonunun son halkası da tamamlanacak hem de bugüne kadar egemenlik simgesi olan ulusal paralar tarihe ka­rışacaktır. Böylelikle dünya çapında nereye ne kadar para arz edecek­lerini, nerede ekonomik kriz yaratabileceklerini tam olarak kontrol al­tına alabileceklerdir. Bütün bunlar ise bir avuç bankerin denetiminde olacaktır. (Bugün bile Amerikan federal rezerv sistemi birkaç banke­rin elindedir. ABD hükümetinin fiilen para basma yetkisi yoktur. Söz konusu yetki, birkaç bankerlik kuruluşuna devredilmiştir. Aynı şekil­de dünyadaki para akışına bugün de birkaç ‘uluslararası banker yön vermektedir.) Tek para birimi aynı zamanda kendi hâkimiyetlerinin bir simgesi de olacaktır. İhtimal ki bu paranın da üzerinde ‘ulu göz ve ‘piramit’ gibi asıl ideolojilerini simgeleyen birtakım ezoterik sembol­ler olacaktır.

TEK HUKUK:

Böylesi bir yapı, dünya çapında geçerli tek hukuk yaratma­dan hedefine ulaşamaz- Onun için yasama ve yürütme yetkisini al­ma hedefinin yanı sıra ‘evrensel hukuk normları’ adı altında yargı yetkisini de eline almaya çalışacaktır. İkinci Dünya Savaşı’nın çok özel koşullarından doğan ‘Nümberg Mahkemeleri’nden bu yana gi­derek gelişen süreç, bütün ulusları bağlayacak uluslarüstü bir ‘dünya mahkemesi ne kalmıştır. Ayrıca yine kurallarını kendilerinin belirle­yeceği ve dünya üzerinde yaşayan herkesi bağlayıcı yasalar gündeme gelecektir. Böylelikle kendileriyle çelişen liderleri ve ‘istenmeyen’, ‘te­rörist’, ‘savaş suçlusu gibi kişileri, (Örnekse: Mahkemenin hiçbir hukuki altyapısı olmadığı halde Miloşeviç, yargılanmakta ya da Saddam Hüseyin, Üsame bin Ladin gibi isimler gıyaben ‘yargısız infaza kurban gitmektedirler.) mahkeme huzurunda yargılayıp cezalandıra­bileceklerdir.

Böylesi ‘global bir idarenin hedefi, tüm dünyada dizginleri ek almak olduğuna göre yargı yetkisini sürecin dışında tutamazlar. O yüzden bunu, önce ‘insan hakları’nın evrenselliği üzerine oturtulmuş bir söyleme yedirip ardından yine ‘global tehdit’ değerlendirmeleri çerçeve­sinde bu ‘hakları’ budayarak sonunda zamana yayılmış olarak evren­sel diktatörlüğün tüm üstyapısını tamamlayacaklardır.

TEK TARİH:

Tüm devletler zaten kendi resmi tarihlerini yazıyorlar. Mev­cut tarih üzerinde işlerine geldiği gibi oynama yapabiliyorlar; kahra­manlar korkak, korkaklar kahraman, hainler vatansever, vatansever­ler hain olabiliyor! Ancak global yönetim, tüm dünyanın tarihini ye­niden yazacaktır. Çünkü böylesi bir yönetimin insan hafızasını da ye­niden düzenlemesi gerekiyor. Tarihte kendilerinin aleyhine olabilecek tüm verileri ayıklanacaklardır. Bu, yeni bir uydurma tarih yazımı ola­caktır. Üstelik artık bağımsız araştırma ve araştırmacı imkanları da kalmayacağı için (Birçok bilgi ancak arşivlerde ve özel izinle ‘güveni­lir’ kişilerce girilebilir bilgiler statüsünde olacaktır.) marjinal düzeyde bile kalsa alternatif tarih yazımı imkânı kalmayacaktır. Dünyanın ta­rihi; sıfırdan efsanelere, mitolojilere (Atlantis gibi) göre tümüyle ye­niden kurgulanacaktır. Bu tarihte seçkinler ön plana alınırken ‘Spartaküs’lere, isyanlara, ulusunu savunmuş önderlere, vb yer olmaya­caktır. Olsa bile onlar, sadece ayrıntıya girmeden, kötülenmek için anılacaktır. Gerçekte olanları hatırlayan son kuşak dakaybolduğu an artık yazılanlara itiraz edebilecek kimse kalmayacaktır.

Sonuçta ortaya tümüyle sanal, uydurma bir tarih yazımı çıkacaktır. Böylelikle insanlık, tarihe dönüp baktığında bütün olan bitenlere kar­şı koyabileceği hiçbir dayanak, hiçbir esin kaynağı ve moral neden bu­lamayacaktır. Onların istediği de budur.

TEK DİN:

Yeni global düzen, yeni bir inanç sistemi gerektirmektedir. Bu­nun için var olan dinlerin yerine yeni bir din ikame edilmeye çalışıla­caktır. [9]Bu dinin ana bileşenleri; teolojik olarak Eski ve Yeni Ahit’in bir ‘sentezi’ne dayandırılmakla birlikte, pagan esintiler de taşıyacak­tır. Bu din, tıpkı ortaçağdaki reform çabası ve ardından doğan Pro­testanlığın kapitalizme ideolojik zemin yaratması gibi ‘Yeni Dünya Düzenine inanç planında destek sağlayacak şekilde formatlanacaktır. Şurası muhakkak ki eğer geniş kitlelerin inanç biçimleri, yasama alış­kanlıkları ve ‘zihniyet’leri bir sistemle uyuşmuyorsa o sistemin ku­rumlaşması mümkün değildir. (Örneğin inancınız faizi onaylamıyor­sa kapitalizmi geliştiremezsiniz.) Bu nedenle yeni inanış; adı ne olursa olsun ‘ Alan Çağ İnanışı’, ‘Kova Çağı Bilgeliği’, ‘Evrensel Kardeş­lik Dini’, ‘Moonculuk’ vb gibi sonuçta bu projeyi gerçekleştirmek is­teyen güçlerin dünya projeleriyle uyumlu olacaktır.

DERİN DÜNYACILAR;

bütün bu bileşenler yani ‘Yeni Dünya Düzeninin sacayakları oluşmadan nihai amaçlarına varamazlar. Bunu kendileri de biliyorlar ve ellerindeki tüm imkânı seferber edip, sürece bu yönde yükleniyorlar. Dünya artık kritik bir dönemeçte görünüyor. Ya bu gü­cün sinsi planlarına teslim olup yeryüzünün özgür halkları ve birey­leri olarak gönül ve akıl rızamızla insanlık ailesinin bir unsuru olma­ya devam edeceğiz ya da kendi irademiz dışında, ruhi ve fiziki olarak teslim alınmış, eski dünyanın köleleri gibi bir durumuna düşeceğiz.

ÖZEL BİR YORUM

Burada tamamen şahsi bir kanaatimi hatta yaşadığım bir çelişki­yi belirtmek durumundayım, itiraf etmeliyim ki YDDcilerin ‘ev­rensel kardeşlik’ gibi birçok söylemi, benim gibi sol gelenekten ge­len aydınlara çekici gelmektedir. (Zaten pek çok sol kökenli aydı­nın bugün kraldan fazla kralcı bir biçimde bu globalist söyleme ka­pılması bu yüzdendir. Adı geçen kesim söz konusu yapının evrenselci söyleminin cazibesine kapılarak onların değirmenine ideolojik planda su taşıyıp duruyor.)

Peki, nedir bu ‘cazip’ gelen şeyler?

Öncelikle şunu belirteyim: Aydınlar ve özellikle de sol aydınlar, edindikleri kültür gereği, hümanist ve enternasyonalistirler. Dolayısıyla ‘evrensel’ söylemler kulağa hoş gelmektedir. Konu evrenselcilik olunca vazgeçemeyecekleri şey yoktur! Bunu son derece iyi ni­yetle, ‘hümanist’ duygularla yapsalar da bugünkü konjonktürde ne­lerle çakıştıklarının farkında bile değillerdir. Madalyonun diğer yü­zü ‘milliyetçilik’ten hoşlanılmamasıdır. Kabul etmek gerekir ki bu konuda hassasiyet çoğu kez haklı ve yerindedir. Çünkü dünya tari­hinde fanatik ‘milliyetçi’ yaklaşımların kör düşmanlıklara, savaşla­ra, manasız kinlere, önyargılara meydan verdiği aşikârdır. Ancak bugün “Aman milliyetçi olmayalım” fobisiyle bütün ‘anti-emperyalist’ duyarlılıklar neredeyse tümüyle terk edilmiştir. Her tür eleme mekanizması adeta iptal olmuştur. Burada istenen, YDD karşısında­ki bütün ulusal reflekslerin köre itilmesidir.

Tam bu nokrada kişisel olarak hiçbir ulusa, ırka karşı önyargımın ve düşmanlığımın olmadığını belirtmek durumundayım. Her birini insanlık ailesinin eşit ve renklendirici unsurları olarak görüyorum.[10]Gündelik bakışımı şovenist yaklaşımlar belirlemiyor. O manada kendimi ‘evrenselci’ görüşlere yakın bulabilirim. Ancak bunu safiyane bir şekilde, kendi ait olduğum ulusun, ülkemin çıkarlarına aykırı olarak da yorumlayamam. Anti-emperyalist duyarlılıklarımı terk edemem. Oysa bizden tam bir gözbağcılıkla istenen budur.

Aynı şekilde ‘demokrasi’ konusunda idealist beklentileri olan bi­ri de değilim. Demokrasinin de bir ‘güç oyunu’ olduğunun, demok­rasinin ve özgürlüğün güçle sınırlı olduğunun bilincindeyim. Kısa­ca demokrasiye bir kutsiyet atfetmiyorum. Dahası, demokrasinin ‘zaaflı’ bir rejim olduğunu söyleyebilirim. Demokrasinin de tıpkı kendinden önceki rejimler gibi tarihin belirli bir aşamasının ürünü olduğunun farkındayım. Yerleşip, kurumlaşabildiği gibi, bir gün or­tadan kalkabileceğini de söyleyebilirim. Aksini düşünmek demok­rasiyi mutlakiyetçi ve tanrısal bir rejim olarak görmek olur ki bu da kavramın kendisiyle çelişir. Ancak demokratik hak ve özgürlükle­rin de korunması, geliştirilmesi ve tarihsel olarak savunulması gere­ken bir şey olduğunu düşünüyorum. Bu noktadan atılacak her geri adımın bugün ‘derin dünyacılar’ın programıyla çakışacağını görebi­liyorum. Yoksa ‘demokrasi oyunu’na kimlerin, hangi amaçlarla yön verdiğini, demokrasinin de kendi içinde aşındığını ve başlangıç ide­allerinin hiçbirini gerçekleştiremediğini ben de görüyorum.

Hemen buna paralel bir diğer yaklaşım ise soyut bir ‘halk’ feti­şizmine sahip olmayışımdır. “Halk ne yaparsa, doğru yapar; halk ne­yi seçerse doğru seçer” gibi ancak saflara özgü olabilecek bir görü­şüm de yok. Bu tip bir yaklaşım, ancak halkın sırtını sıvazlayıp, pohpohlayıp ondan oy koparmak isteyen politika bezirganlarına öz­gü bir yaklaşım olabilir. İsteyen buna tav olabilir! Kaldı ki bugünkü demokrasilerde bile ‘halk iradesi’ denen şey aslında tam bir safsata­dan, bir oyundan ibarettir. Tam ve özgür seçimlerin garanti olduğu ülkelerde bile (!) seçme-seçilme mekanizmalarının ardında hangi güçlerin var olduğunu artık çocuklar bile biliyor. Gerçek kararlar, perde gerisinde bir avuç oligarşik mali-sermaye ve onların emrinde­ki bürokrasi tarafından yönlendiriliyor. YDD’ciler, şimdi aynı şeyi, ülkeler bazından dünya bazına taşımak istiyorlar.

Ayrıca seçkinlere de karşı değilim. Hatta seçkinlere, seçkinci eğilimlere bir sempatim olduğunu bile söyleyebilirim. Dünyayı an­cak lider karakterli, sürüden kopmuş, kendi ruhunu ve kanını orta­ya koyabilen, uzak görüşlü insanların bir yerlere getirebileceğini bi­liyorum. Sıradan insanın; aptal önyargılar içinde boğulan, her tür telkine açık, düşünme ve yargılama yetilerinin sınırlı bir varlık ol­duğu da ayrı bir gerçektir. Kendimi sıradandan ayrı hissediyorum. Hatta daha da ileri gidersem aristokrasinin, tarihin yarattığı en onurlu, en kültürlü sınıf olduğunu bile söyleyebilirim. Dünyayı ancak ‘sıradan’dan ayrılanların bir yerlere taşıyabileceğini biliyorum. Fa­kat bütün bunların; bir ‘üstünlük’, ‘ayrıcalık’ hele de ‘öteki’leri yok etme gerekçesi olduğunu söyleyemem. Oysa derin dünyacılar bütün bunları, bırakın bir bireysel ruh hali olmayı, bir komplonun gerek­çesi haline getiriyorlar. ‘Seçkin’ olmanın kendilerine her şeyi yap­ma hakkını otomatik olarak verdiğine inanıyorlar.

Pek ‘dindar’ biri de sayılmam. “Allah’ın sevgili kulları” katego­risine girdiğimi ise hiç söyleyemem. Diğer hareketlerimin faturasını da ancak ‘hesap günü’ verebileceğimi düşünüyorum. Ve bu, sadece beni ilgilendiriyor. Ancak tarih boyunca dinlerin sebep olduğu sa­vaşların, yıkımların insanlığa nelere mal olduğunu biliyorum. Din­lerin ortalama vecibelerini yerine getirmenin insanı ‘kâmil’ yapma­ya yetmediğini de görüyorum; aksi olsaydı bu kadar ibadet yeri do­lu bir ortamda herkesin ‘melek’ gibi dolaşması gerekirdi! Oysa ne­redeyse tam tersi gerçekleşiyor. Bu anlamda şu veya bu din adına özel kaygılar taşımıyorum. Ama din kurumuna, kimin, hangi amaç­larla yon vereceği hepimizi doğrudan ilgilendiriyor. Dinin gelecek­te alacağı şekil bu anlamda bizim var oluşumuza ilişkin bir sorun olarak karşımızda duruyor. Tam bu noktada ‘derin dünya’nın dinsel hazırlıklarından kuşku duymamız için pek çok neden olduğunu gö­rüyorum.

Dahası mistik, ezoterik, hermetik geleneğin tümüyle yadsınamayacağına inanıyorum. Bu geleneğin insanın evriminde son derece önemli ruhsal katkıları olmuştur. Aynı geleneğin bir uzantısı olan simya gibi alanların bilimin gelişmesine katkısı görmezden geline­mez. Aynı uğraşıya gönül veren kadrolar, çağlar boyunca insanlığın felsefi ve kültürel gelişimine imza atmışlardır. Ancak bu Öylesine bir durumdur ki hermetik-ezoterik oluşumları olumlu da kullanabilirdi­niz olumsuz da. İnsanlığın yararına da kullanabilirdiniz aleyhine de. Bence YDD’ciler, bu damarı bir dünya komplosunun basamağı ha­line getirerek insanlığın binlerce yıllık geleneğini insanlık aleyhine kullanıyorlar. Onlar gizemli kültlerinin zırhı altında, küresel hırsla­rının savaşını veriyorlar…

İşte bütün bunlardan dolayı hem ‘derin dünyacılar’ı daha iyi an­ladığımı sanıyorum hem de onların planladıkları şeye karşı uyanık olunması gerektiğine inanıyorum. Çünkü insanlığın yarattığı bütün seçkin birikimleri, imkânları negatif yönde kullanıyorlar. Bu yüzden onların projelerinin bu köhnemiş dünyacı yeni bir soluk getireme­yeceğini rahatlıkla söyleyebilirim. Zaten 11 Eylül’den bu yana ‘de­rin dünya’ kaynaklı ‘küresel kontr-gerilla’nın yaptıkları da bunu is­patlıyor…(sh:275-298)

Kaynak:

Atilla AKAR, Derin Dünya Devleti [Kitap]. - İstanbul : Timaş, 2003.


[1] Armagedon, Tel Aviv’in 55 mil kuzeyindeki bir bölgedir. ‘Mediggo’ diye geçer, inanışa göre ‘Son Savaş’ burada olacaktır. İlginçtir; bu kavram, Müs­lüman ülkelerde yaşayan insanlara uzak bir kavram olsa da Yahudi-Hıristi­yan kültürü içindeki ülkelere hiç yabancı değildir. Hatta kilit bir kavram niteliğindedir. Bugün başta ABD olmak üzere birçok tarikat, Armegedon’un gerçekleşmesi beklentisi içindedir. Hatta daha da ötesi bu kehane­tin gerçekleşmesini hızlandırmak için bazı çılgınca eylemleri göze alan ta­rikatlar bile vardır. ABD’de Protestan-Evanjelikler bu inanışta başı çek­mektedirler. Onlara göre “Tanrının kıyameti gerçekleştirmesine yardımcı olmak” gerekmektedir! Onlar Tevrat ve İncil’de geçen bazı kehanetleri gerçekleştirmek için çaba sarf etmektedirler. Daha ayrıntılı bilgi için bakı­nız: ‘Tanrıyı Kıyamete Zorlamak’. Grace Halles; Kim Yayınları, Çev: Mus­tafa Acar-Hüsnü özmen; Ank., 2002.

Belki de bu konudaki en dikkat çekici iddialardan birisi, Amerika’nın 2004′teki başkan adaylarından Lyndon LaRouche tarafından yakın zaman­larda dile getirildi. 11 Eylül’ün hemen ertesinde “11 Eylül’ün içeriden ya­pıldığını söyleyen LaRouche, şimdilerde de olayın arkasında ‘Hıristiyan Siyonistler’in (Kastettiği doğrudan Yahudiler olmayıp, Hıristiyanlığın Armagedoncu yorumuna sahip kesimler olduğunu belirtelim.) olduğunu söy­lemekteydi: “Bugünlerde ‘Hıristiyan Siyonistler’ diye anılan ekip para­doksal olarak ırkçı bir gelenekten, atuv-Semmk biı duruştan ve faşist bir temelden beslenen konfederasyon geleneğinin içinde bir damardır… Bu ABD’ye özgü Kabbal organizasyonun iktidara oynayan parti ile Adalet Ba­kanlığı, Hazine Bakanlığı ve Beyaz Saray’la ciddi bağlan vardır. Bu gizli gücün kendisini vakfettiği ana dava, dünyayı küresel olarak özgür ulusların, kendi kaderlerini belirlediği bir düzenden Roma İmparatorluğunun taklidi kendi icadı bir modem parodiye çevirmektir. Bu modern parodi ise ulus devlet sonrası sürecini oluşturacak devletlerin küçük parçalara bölünmesi ve adeta Romalı lejyonlar gibi dünyanın uluslararası bir askeri güç tarafın­dan yönetilmesidir. Ruhsatlan ise İngilizce-konuşan finansör oligarşiler tarafından Venedik tarzında – tıpkı Venedik’in emperyal deniz gücünün MS. 800′den siyasi gücünün safdışı kaldığı 17′nci yüzyılın sonlarına kadar tüm dünyayı sürüklediği gibi – verilmektedir. Bu meseleye ‘Hıristiyan Siyonistler’ noktasından başlamak lazım. Bu ‘Hıristiyan Siyonistler’ İngil­tere’nin ”Britanya lsraelitleri’ mezhebindendir, temelde Ariel Şaron ve Netanyahu’nun fanatik taraftarlarıdır. Bu grubun bugüne kadar ABD tarihinde anlatılamaz derecede zehirli ve yobaz bir anti-Semitizm hikâyesi vardır. Bu tehlikeli dinci fanatikler ‘Armagedon savaşı’nın nihai olarak ‘Hıristiyan Siyonistlere’ vaat edilmiş topraklan hediye edeceğine inanmak­tadırlar”. Lyndon Larouche; ’11 Eylül Amerikan hükümet darbesidir.’ Söy­leşi: Taha Özkan. Çeviri: A. Altan Ünaltay. http://www.yarin.org

Aynı şekilde İsrail ve dünyanın dört bir yanındaki bazı fanatik Yahudiler de buna inanmaktadır. Onlara göre de Armagedon Savaşı, lsrailoğulları’na vaat edilen ‘Dünya Krallığı’ için yapılan son savaş olacaktır. İstailoğulları bu savaştan zaferle çıkacaklardır. Daha da ilginci kimi yorumculara göre bu son savaş biz Türklerle yapılacaktır. Mine G. Kırıkkanat, bir yazısında bu ilginç psikolojiyi şöyle anlatıyor:

“Taksi şoförümüz, halim selim, aklı başında bir adama benziyordu. Arkadaşım indikten sonra sordu: ‘Hangi dili konuşuyor­dunuz?’ Türkçe yanıtını alınca:

‘Ah’ dedi.

‘Dünyanın sonunu hazırlayan millettensiniz!’

Dünyada deli çok. İçimden sessiz bir lahavle çektim. Laf ol­sun torba dolsun diye otomatik bir:

‘Öyle mi?’ hayreti ünledim.

‘Nasıl hazırlıyormuşuz dünyanın sonunu. ‘ Adam tatlı bir masal anlatıyormuşçasına:

Türkiye içten içe çürüyecek ve parçalanma tehlikesiyle kar­şılaşacak. Ordularımız, Ortadoğu’da savaşmak zorunda kalacak. Tüm dünya orduları ARMAGEDON’da toplanacak ve başlayan büyük savaş dünyanın sonu olacak!

Daniel’in kehanetinden haberiniz yok mu?

Dolayısıyla bu inanış sadece birkaç kaçığın varsayımı değil yaygın bir inanıştır.

27 Eylül 2002, Radikal, Mine G- Kırıkkanat; “Daniel’in Kehaneti”

[2] Örneğin bugün Dünya Sağlık Ögütü’nün (WHO) raporlarına göre özellik­le Afrika kıtasının güneyindeki bazı ülkelerde AİDS hastalığının nüfusa oranı yüzde 25′i bulmuştur. Böyle giderse Önümüzdeki 25 yıl içinde kıtanın nüfusu yarı yarıya azalacaktır.

[3] Zaten daha şimdiden ‘derin dünya’nın çokuluslu şirketleri, 3. Dünya Ül­kelerinin topraklarını ve denizlerini atık deposu olarak kullanmaktadır.

[4] Avrupa Birliği projesi, bu güçlerin bir eseridir. Uzun vadede dünyayı 3 fed­eral bölgeye bölmeyi planlamaktadırlar. Böylelikle tüm dünyada tek elden bir yönetimin organları mümkün hale gelecektir

[5] Şu anda bile bazı ülkeleri ‘terörizm’ ya da ‘kimyasal silah bulundurma’ bahanesiyle işgal hazırlığı içinde bulunmaktalar; bombalama ve liderlerine Suikast hazırlığı içindedirler. Irak, bunun en son örneğidir.

[6] Hatta bilimkurgu bir fantezi gibi gelebilir ama ileride oluşturacakları Mars kolonisine bu tip ‘suçlu’ ve ‘uyumsuzlar’ı gönderecekleri söylenmektedir.

[7] Muhakkak ki Marksizm içinde bunları farklı yorumlayan akımlar olmuştur, vardır. (Leninizm, Stalinizm gibi) Ama Marksizmin saf ilkeleri açısından yaklaştığımızda durum budur.

[8] Muhtemelen bu yeni dinin esasları, Eski ve Yeni Ahit’in bir karışımı olacak­tır.

[9] Daha şimdiden ‘reform’, ‘dinler arası diyalog’, ‘dinlerin özüne dönme’, ‘din­lerin aşkın birliği’ vb gibi çeşitli adlarla bu çaba başlamış görünüyor. Sözüm ona dinler arasında var olan anlaşmazlıkları gidermek, dinler arasın­da barış ve hoşgörü havasını hâkim kılmak adı altında söz konusu arayışa daha şimdiden zemin yaratılmaktadır- Öyle görünüyor ki alttan alta körük­lenen bu çaban m sonucu süreç içinde daha itikadi noktalara çekilecektir. Burada söz konusu olan, kadim dinlerin önyargı, bağnazlık, cehalet dolu yaklaşımlarının temizlenmesi değildir. Dinlere karşı böylesi bir yeniden ele alış, içine sızmış yanlışların ayıklanması yararlı bile olabilirdi. Ancak bura­da kastedilen, YDD’ye yeni bir din giydirilmesi çabasıdır.

[10] Bu durum, ulusal kültürler içindeki gayri medeni, kaba, vahşete varan, bas­kıcı geleneklere, kesimlere tepki duymamı, onlardan hoşlanmama gerek­çemi değiştirmiyor. Aynı şekilde evrensel kültürün hoş, yaratıcı, estetik ve insanlığı geliştirici öğelerine saygı duymaktan vazgeçirmiyor.

Okumanız Gereken Diğer Yazılar

SACCO İLE VANZETTİ / GÜNAY GÖNENÇ

AMERİKAN ADALETİ VE SACCO İLE VANZETTI (NICOLA VE BART)

ROMANZO Dİ UNA STRAGE/ BİR KATLİAM ROMANI (2012) Film

TERÖRİST TERÖRİSTİ SEVMEZ-Nezih UZEL

KOPMA

SİMONE WEİL

Die Welle: DALGA (Tehlikeli Oyun) Film

ECİNNİLER, The Possessed, Les Possedes, Possédés, Les (1988) Film

MEDYANIN DEĞİŞMEZLİĞİ HAKKINDA ENGİN KÖKLÜÇINAR’IN YAZILARI 

BATI VE TERÖR

GİORDANO BRUNO

MEPHİSTO [şeytan, iblis, kötü ruh, ecinni] (1981) Film

“SATILMIŞ BİR RUHUN HİKÂYESİ” DORİAN GRAY’İN PORTRESİ

ROSENBERGLER HAKKINDA

BURHAN ÖZFATURA’DAN ÇARPICI GDO AÇIKLAMASI


Başbakan, CHP Lideri Kılıçdaroğlu ve Tarım Bakanı Eker’e mektup gönderen Panko Birlik’in Danışmanı, eski İzmir Büyükşehir Belediyesi Başkanı Özfatura, “Nişasta Bazlı Şekerler ve Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar’la Türklere biyo-soykırım uyguluyorlar” dedi.

Son 10 yıldır Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar (GDO) ve şeker bazlı nişastalar konularında araştırmaları derleyen, Pancar Üreticileri Kooperatifi’ne (PANKO Birlik) danışmanlık yapan eski İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Burhan Özfatura, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ve Tarım Bakanı Mehdi Eker’e

“BİZE BİYOLOJİK SAVAŞ AÇTILAR. TÜRKLERE SOYKIRIM YAPILIYOR”

diye mektup gönderdi. GDO’lu ürünler, kısır tohumlar ve Nişasta Bazlı Şekerlerle (NBŞ) Türkiye’ye yönelik tam bir soykırım uygulandığını ileri süren Özfatura 1975’te yüzde 2 olan kısırlık oranının 2009’da yüzde 25’e yükseldiğine dikkat çekerek “Türkiye bir biyolojik savaşla, bir biyo-soykırımla karşı karşıya.

Türkiye’nin bir numaralı gündemi ne Ergenekon ne başka bir şey. İktidar muhalefet demeden bu konuda el ele verilmeli” dedi. Türkiye’nin gelecek nesillerinin tehdit altında olduğunu ifade eden Özfatura gönderdiği mektupta, Başbakan Erdoğan’ın mektubunda yer verdiği bazı gıdaları tetkik ettirmesini istedi. Türkiye’nin bir numaralı gündem maddesinin bu olması gerektiğini kaydeden Özfatura, şunları söyledi: “35 yıl önce yüzde 2 olan kısırlık oranı bugün yüzde 25’e çıktı. Bu gıdaları tüketenlerin DNA’ları bozuluyor. Cinsi sapıklar türüyor. Türkiye biyolojik bir savaşla, bir soykırımla karşı karşıya. Geceleri uykularım kaçıyor. Hepimizin geleceği tehlike altında. Neticede Sayın Başbakan’ın da çocukları, torunları tehlike altında. Çünkü yediğimiz hemen her gıdada bunlar var.”

TERMİNATÖR TOHUM

Dünyanın en zengin isimlerinin oluşturduğu “Dünya Nüfus Konseyi” adlı örgütün dünya nüfusunun 8.3 milyarı aşmaması için çaba gösterdiğini, bu amaçla bir soykırımı uyguladıklarını da iddia eden Özfatura, “Bill Gates, David Rockefeller, Ted Turner, George Soros gibi zenginler dünyaya hükmediyor. Dünya Nüfus Konseyi adıyla örgütlüler. Hitler’e de destek veren bu gruptu” sözleriyle dikkat çekti. Özfatura GDO’lu ürünleri terminatör tohumlara benzetti.

HOMOSEKSÜEL DOMUZ!

Bu gıdalar aracılığıyla Türkiye’ye uygulanan soykırımın Asya ve Afrika ülkelerine de uygulandığını savunan Özfatura “GDO’lu ürünlere ithalat yasağı getirilmeli” diye konuştu.

En çok soya, mısır, nişasta bazlı şekerler ve suni tatlandırıcıların tehlikeli olduğunu kaydeden Özfatura, “Bunlar insan DNA’sında tahribe yol açıyor, genetik bozukluklar ve cinsi sapıklıklar meydana getiriyor. İsviçre’de yapılan araştırmada GDO’lu soya ve mısırı yiyen domuzlar homoseksüel oldu” dedi.

http://www.byturco.com/haber/Burhan-Ozfatura-dan-Carpici-GDO-Aciklamasi/352387

 

AVATAR FİLMİNİN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ


İleri teknoloji; nanoteknoloji, bilişim, robotlar, yapay akıl vb. hayatın tüm alanlarına girerek insanüstü bir hayata geçilmesidir. Daha ileri seviyede hemen hemen tüm konularda yüksek düzeyde yapay akıl içeren bilgisayarların karar vermesi ile insanların bağımsızlığı ve kendi kendilerine karar alma mekanizmalarını kaybetmesidir de denilebilir.

 [Her zaman, “Değişmeyen tek şey değişimdir” denilmiştir. İnsanların gözden kaçırdıkları sorun, değişecek şeylerin sadece nesneler olmaması gerekliliğidir. Bizlerin de, aynı şekilde değişime açık olmamız gerekmektedir. Asıl sorun, değişimin hızının sabit olmamasıdır. Değişim artık hızlanmakta ve teknolojik gelişmeler yatay olarak değil, dikey olarak hareket etmektedir.

Teknoloji ve onun kaynağını oluşturan bilim, doğrudan bir üretici güç haline gelmiştir ve bu, çağımızın ayırt edici, özelliğidir. Fakat teknolojinin hızlı seyri ve değişimi, sorunlar meydana getirmektedir. Ülkelerin politikaları da, bu değişime paralel olarak bilim veya teknoloji politikaları haline gelmiş ve bu politikalar bütünüyle maneviyattan uzaklaşarak, ekonomiye ve içtimâi hayata ilişkin kavramlarla örülmeye başlanmıştır.

Teknolojinin ilerlemesine misal olarak nanoteknolojiyi ele alalım. Bu teknoloji ile gelecek, geçmişteki hayallere kavuşulacağı anlatmaktadır. Yani bugün bilmediğimiz başka teknolojilerde insanlar tarafından bulunacak ve insanlık akıl almaz sınırlara erişecek, demektedir.

Maddenin atomik katmanda işlenebilme ihtimalini ilk kez dile getiren Richard Fenyman, nanoteknoloji için şunları söylemiştir:

“Nanoteknoloji, öyle zannediyorum ki, kaçınılmaz bir gelişme olacaktır”. Kaçınılmaz olsa da, nanoteknolojinin mevcut düzeni kökten değiştirecek doğasını önceden tahmin edilebilmekteyiz. Bu şekilde teknolojideki gelişmelerin tarihine bakıldığında, belirli aralıklarla tarih sahnesine çıkan bazı teknolojilerin neredeyse bütün ekonomik ve içtimâi faaliyet alanlarında inanılmaz değişikliklere yol açtıkları görmek kaderimiz olacaktır. ][1]

Kur’ân-ı Kerim’de Hz. Süleyman aleyhisselâmın yanında bulunan kişi hakkında gelen ayet teknolojin ulaşacağı seviyeyi haber vermektedir.

“(Süleyman dedi ki:) Rabbim, beni bağışla ve benden sonra hiç kimseye nasip olmayan bir mülkü bana armağan et. Şüphesiz Sen, karşılıksız armağan edensin.”[2]

Bu ayette haber verilen Hz. Süleyman aleyhisselâmın duasına Allah Teâlâ, icabet etmiş ve onu kendi katından çok büyük nimetlerle ve üstün ilimlerle desteklemiş, ona hiç kimsenin ulaşamayacağı bir mülk, görkemli bir saltanat, eşi ve benzeri bulunmayan bir hâkimiyet vermiştir. Hz. Süleyman aleyhisselâmın hayatından bazı bölümlerin aktarıldığı ayetlerde bu zenginlikten, güç ve iktidardan, sahip olduğu ilimleri kullanış şeklinden pek çok detay verilir.

 Allah Teâlâ Hz. Süleyman aleyhisselâma kuşların konuşma dilini öğretmiş ve bu üstün ilim sayesinde ordusunda kuşlardan oluşan bir bölük kurmasını sağlamıştır. Hz. Süleyman aleyhisselâm bu vesileyle kuşlarla bağlantı kurmuş, onlara dilediği şekilde hükmedebilmiştir.

“Ey insanlar, bize kuşların konuşma-dili öğretildi ve bize herşeyden (bol bir nimet) verildi. Gerçekten bu, apaçık bir üstünlüktür.” [3]

 Hakikatte bu ayet, ahir zamanda benzeri kullanılacak olan üstün bir teknolojinin varlığına dikkat çekiliyor da olabilir. Bu kıssada geçen kuşlarla, bildiğimiz kuşlara değil, bugün kullanılmakta olan pilotsuz uçaklara da işaret ediliyor olabilir.

 Hz. Süleyman aleyhisselâmın cinler ve şeytanlar üzerinde büyük bir hâkimiyeti olduğu bilinmektedir.

 “… Onun eli altında Rabbinin izniyle iş gören bir kısım cinler vardı…”[4]

“… Onun için denizde dalgıçlık yapan ve bundan başka iş(ler) de gören şeytanlardan kimseleri de (emrine verdik)…” [5]

Yine Allah Teâlâ, rüzgârı, Hz. Süleyman aleyhisselâmın emrine vermiş ve çeşitli işlerinde bir araç olarak kullanmasına imkân sağlamıştır. Bu ifadeyle Hz. Süleyman aleyhisselâm döneminde ve aynı şekilde ahir zamanda rüzgâr enerjisinin, teknolojide kullanılacağına;

 “Süleyman için de, fırtına biçiminde esen rüzgâra (boyun eğdirdik) ki, kendi emriyle, içinde bereketler kıldığımız yere akıp giderdi. Biz her şeyi bilenleriz.” [6]

 Hz. Süleyman aleyhisselâmın emrine “fırtına biçimindeki rüzgârın” verildiğinin belirtilmesiyle, ahir zamanda gelişecek yüksek uçak teknolojisine;

“Süleyman için de, sabah gidişi bir ay, akşam dönüşü bir ay (mesafe) olan rüzgâra (boyun eğdirdik)…” [7]

Ayette yer alan “… sabah gidişi bir ay, akşam dönüşü bir ay (mesafe) olan rüzgara (boyun eğdirdik)…” ifadesi ile Hz. Süleyman aleyhisselâmın çeşitli bölgeler arasında hızlı bir şekilde hareket ettiğine dikkat çekiliyor olabilir.

 Hz. Süleyman emrindeki şeytan ve cinleri kullanarak erimiş bakırdan hem dekorasyon, hem de kullanım amaçlı geniş çanaklar, kazanlar ve heykeller yaptırmıştır. Nitekim bu çanak, kazan ve heykellerden ayetlerde söz edilmektedir.[8]

 Sebe Melikesinin tahtının getirilmesi de ışınlama teknolojinin habercisidir.

“Kitabın bilgisine sahip olan biri: “Gözünü açıp kapamadan ben onu sana getiririm” dedi. Süleyman, tahtı yanına yerleşivermiş görünce: “Bu, şükür mü edeceğim yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni sınayan Rabbimin lütfundandır. Şükreden ancak kendisi için şükretmiş olur; fakat nankörlük eden bilsin ki Rabbim müstağnidir, kerem sahibidir” dedi. [9]

Burada asıl bahsedeceğimiz konu Allah Teâlâ Hz. Süleyman aleyhisselâmı İsrailoğullarına bir uyarıcı ve korkutucu olarak göndermiştir. Bugünde teknolojide Yahudilerin ileri gitmesi de ayrı bu ayetlerin işaretidir. Bu nedenle teknolojide Yahudi egemenliği hiçbir zaman geçilemeyecek olması da insanlığın acı bir kaderidir.

“(Süleyman dedi ki:) Rabbim, beni bağışla ve benden sonra hiç kimseye nasib olmayan bir mülkü bana armağan et. Şüphesiz Sen, karşılıksız armağan edensin.” [10]

Yahudilerin sonsuz hırsları ile arayışları halen devam etmektedir. Hz. Süleyman aleyhisselâm ile günümüz teknolojisinden daha ileri bir seviye ile anlatılması İsrailoğullarındaki bu ilerleyişin işareti olacağıdır. Bu nedenle İsrail Mescid-i Aksa ve çevresindeki kazılar yapması bu ilerlemiş teknolojinin kalıntılarına bilgilerine ulaşmak istemesinden başka bir şey değildir.

Bugün Küdüs’te ağlama duvarı ve Mescid-i Aksa’yı çevirerek, arkeolojik kazı yaptıklarını söyleyen İsrail, kazının niçin, mescidin altına yöneldiği sorusunu açıklayamamaktadır. Bugünkü Mescidi Aksa’nın yerinde daha önce, Süleyman Heykeli diğer adıyla Siyon Mabedi adını verdikleri bir mabedin bulunduğunu ve bu mabedden bugün geriye kalan tek şeyin Ağlama Duvarı adını verdikleri duvar olduğunu ileri sürmektedirler. Bu yüzden Yahudiler Mescidi Aksa’nın mevcut şeklini yıkarak daha önce yerinde bulunduğunu ileri sürdükleri Siyon Mabedi’ni (Matrix Filmi, Zion’u hatırlayınız) inşa etmeyi amaçlamaktadırlar diye düşünülürse de asıl hedefin bulmak istedikleri ileri teknolojinin sırları ile insanlığa hükmetmektir.

Irk olarak hırslı olan Yahudilerin bu işlere girişmesi de yapıları ve kişilikleri açısından yapması olağan işlerdir. Ancak Allah Teâlâ onların dünyaya hükmetme istekleriyle teknolojideki gayretlerini insanlığa hizmete çevirmesi de cilve-i rahmanisidir. Kadın çocuğu için doğum sancılarına katlanırken sonuçta neslinin devamını düşünür. Toprak kazma ve kürekle hırpalanmasından dolayı üzülmez. İçine atılacak her tohum ancak kazma ve küreğin darbeleri ile ürün verme kabiliyetini bulur. Her sıkıntı bir rahatlamanın habercisidir.

Avatar Filmi’de bahsettiğimiz konu ile ilgili olarak uygarlığın ve teknolojinin insan topluluklarına, maddi güç ve zenginlik için yaşattığı acıları ve geleceği anlatan bir filmdir.  Ancak uygarlığın her şey olmadığı, az gelişmiş olmak ve insanların güçlü dinleri ile de mutlu olup başarıya ulaşabileceklerini, gururlu teknolojiyi mağlup edebileceklerini görüyoruz.

Allah Teâlâ buyurdu ki;

“De ki: Hak geldi; bâtıl yıkılıp gitti. Zaten bâtıl yıkılmaya mahkûmdur.” [11]

İhramcızâde İsmail Hakkı

 


[1](TANYOLAÇ, 2007)s. 93-98
[2] Sad, 35
[3] Neml, 16
[4] Sebe, 12
[5] Enbiya, 82
[6] Enbiya, 81
[7] Sebe, 12
[8] Sebe, 13
[9] Neml, 40
[10] Sad, 35
[11] İsra; 81

 Kaynakça
TANYOLAÇ Bahadır Nanoteknolojiye Ülkesel Stratejik Yaklasım Nasıl Olmalıdır? [Kitap]. - Gebze : Gebze Yüksek Teknoloji Enstitüsü Sosyal Bilimler Enstitüsü Strateji Bilimi Anabilim Dalı Yüksek Lisans Tezi 210694, 2007 .