TÜRKİ DİLLER: HİNDUSTANİ’NİN GELİŞİMİNE KATKILARI


K. GAJENDRA SİNGH

K Gajendra Singh, 1992-1996 yılları arasında Hindistan’ın Türkiye ve Azerbaycan nezdinde büyükelçiliğini yapmıştır. Bundan önce ise, 1990-91 Körfez savaşı sırasında Ürdün nezdinde, ardından Romanya ve Senegal nezdinde büyükelçilik yapmıştır. Kendisi, hâlihazırda, Hint Türk Araştırmaları Vakfı’nın başkanlığını yürütmektedir.

 

18.yüzyıl sonundan 20.yüzyılın ilk yarısına dek, Hindustan halkları ile Orta Asya halkları arasında sürekli bir etkileşim ve alışveriş oldu. Hindistan’ın bağımsızlığının ardından, eski Sovyetler Birliği’ndeki Türki halklarla kültürel ve diğer temasların sürdürülmesi mümkün oldu. Şimdiyse, Sovyetler Birliği’nin dağılmasını takiben, Orta Asya’daki ülkeler bağımsız oldular ve dolayısıyla çok daha fazla temas ve kültürel-yazınsal etkileşim mümkün olabilir. Yeni dönem, sadece, Hindustan halkları ile Türki Cumhuriyetlerinin halkları arasındaki eski tarihsel ve kültürel ilişkileri keşfetmek için bir fırsat sunmakla kalmıyor; aynı zamanda bu ilişkiler üzerinden daha büyük şeyler inşa etmenin de yolunu açıyor.

“Hindoostanee” şeklinde yazılan Hindustani Ingiliz J. B. Gilchrist (1759-1841) tarafından ortaya atılmıştır. Kendisi, Kalküta’daki Fort Hıristiyan Koleji ’nin ilk başkanıdır ve Hindistan’da bulunan İngiliz kamu görevlilerini eğitti

Hindustan” terimi, Pakistan’ı içine katmak için bilinçli olarak kullanıldı. 1947 yılında ikiye bölünmeden önce Alt-Kıta bu şekilde tanınıyordu. Bu çalışma, kitleler tarafından konuşulan dillere, bu dillerin doğal varyasyonlarına odaklanmaktadır. İki büyük dili Hindi ve Urdu dilini ele alacağız. Bunlar Hindustan’da yaygın bir şekilde konuşuluyorlar (her ne kadar Urdu dilinin Hindi dilinden doğduğu ve Hindi dilinin sadece Devanagari alfabesinde yazılan Urduca olduğunu iddia etse de). Ancak, hem Urdu hem de Gindi dilinin Hindustan’da aynı günlük konuşma dilinden türediği ve dağıldığı güne kadar Hindustan’ın geçerli dili olduğu da bir gerçek. Tanınmış akademisyen ve samimi tarihçi Khushwant Singh’in söylediği gibi, o dönemden beri Hintliler Hindi dilini daha çok Sanskritleştirdiler; Pakistanlılar da Urdu dilini daha çok Farslaştırdılar. Bunun sonucunda da, sokaktaki bir insanın hem Hindi dilini hem de Urdu dilini aynı anda anlaması (özellikle de TV ve radyo yayınlarında) zorlaştı.

Bununla birlikte, iktidardaki yeni elit kesimin resmi dilin genel görünümünü (dili değil) değiştirmek için aldıkları siyasi güdümlü ve düzeltici tedbirlere rağmen (Hindistan ve Pakistan’da olduğu gibi), Hindustan’da sokaktaki insanın konuştuğu ortak dil (özellikle de okuma yazma bilmeyen veya yarı bilenlerin), 1947’den beri çok fazla değişmedi. Bunun en iyi kanıtı ise, Bombay’da (Hindistan) çekilen Hindustabi filmlerinde kullanılan dildir. Söz konusu dil, Hindistan’ın büyük kısmında kitlelerin konuştuğu dildir ve Pakistan’da da eşit derecede popüler olmaya devam etmektedir. Film dili Sanskritleştirildiği zamanlarda filmler çok popüler olma özelliklerini yitirmektedirler. Aynı şekilde, “Razia” (Delhi’deki Türk bir kraliçe) hakkındaki bir filmde çok fazla Farslaştırılmış Urdu dili kullanıldığında, popülerlik noksanlığı, kitlelerin bunu anlamada yaşadığı zorluklara atfedilebilir. Hindustani, devasa kelime dağarcığı, şekli ve edebi çeşitliliği ile yazara, kendini ifade etmede tüm zenginlik, zarafet ve farklılıkları sağlar. Britannica ansiklopedisinin 1990 yılı baskısına göre, 35 milyondan fazla Hintli, Urdu dilini kendi anadilleri olarak beyan ederken, Pakistan’da bu sayı beşte birinden azdır: (güncellenmemiş verilere göre) 6,7 milyon. Hindustani’nin farklı şekilleri, Hint nüfusunun %70’inden fazlası tarafından konuşulmakta veya anlaşılmaktadır. Bombay filmleri, Hindustani dilinin Hindi/Urdu dili konuşulmayan Güney Hindistan ve Kuzeydoğu’da yaygınlaşmasında önemli bir rol oynamıştır.

“Hindoostanee” şeklinde yazılan Hindustani kelimesi, İngiliz Bay J. B. Gilchrist (1759-1841) tarafından ortaya atılmıştır. Kendisi, Kalküta’daki Fort Hıristiyan Koleji’nin ilk başkanıdır ve Hindistan’da hizmette bulunan İngiliz kamu görevlilerini eğitmiştir. Bay Gilchrist, aynı zamanda, Hindustani sözlüğü ve gramerini de yazmıştır. Daha önceleri belirtildiği gibi, Hindustani iki yazınsal dilden (Devanagari alfabesinde yazılan ve Sanskrit alfabesinden edebi özellikler ve kelimeler ödünç almış olan Hindi dili ve Farsça’dan kelimeler almış olan ve değiştirilmiş Arap harfleriyle yazılan Urdu dili) doğmuştur. Hindistani, Hindi veya Urdu dillerinden çok daha eskidir ve birçok kez, ırk veya dinden ziyade bölgeyi tanımlamak için kullanılmıştır. Müslümanların ve diğer kesimlerin Hindistan’a gelmelerinden önce, Hindustan’da konuşulan diller, farklı Bhashalar veya Bahkalar olarak bilinirdi. Hindustani, kendi arasında bağlantılı diyalektlerden türemiştir.

Bu diyalekt ve dillerin bazıları; Hindi, Khariboli, Brij Bhasha, Awadhi, Bagheli, Chhatisgari, Bundeli, Kanauji, Bhojpuri, Maithili, Gujari, Rajsthani ve güneyde konuşulduğunda Deccani olarak bilinen dillerdir. Bu dillerin bazılarının iddia ettiği gibi Hindi dilinin diyalektleri olduğu hiçbir şekilde doğru değildir. Brij Bhasha, 15 ila 17.yüzyıllar arasında önemli bir edebi araçtı. Hem Brij Bhasha hem de diğer birçok diyalekt, Khariboli ile kıyaslandığında genetik olarak farklı bir Prakritik kökene sahiptir. Hindi literatürüne dair tüm erken dönem eserler, Khariboli’den farklı diyalektlerde yazılmış ve 17.yüzyıl sonu itibariyle standart ve popüler bir hal almıştır. Sadece 19.yüzyılda edebiyat dili haline gelmiştir. Brij Bhasha, 19.yüzyıl sonuna kadar şiir aracı olmaya devam etmiştir. Dolayısıyla, net bir şekilde söylemek gerekirse, modem Hindi edebiyatının dili, daha erken dönemde konuşulandan farklıdır. Aynı şey, hâlihazırdaki yazım biçimini 19.yüzyılda kazanmış olan Urdu dili hakkında da söylenebilir (her ne kadar Urdu şiiri, çok daha önce ortaya çıkmış olsa da). Hindustani’nin erken dönem yazarlarından biri, Amir Khusarao’dur (1253-1325). Kendisi, Türk kökenli olup, Farsça ve Arapça bilen önemli bir akademisyendir. Farsça, Arapça ve Hindi dilinde yazdığı dizeler, Farsça ve Arapça kelimelerin yaygınlaşmasını ve Hindustani’nin gelişmesini sağlamıştır. Son dönemlerde, Premchand gibi yazarları hem Urdu sözcüler hem de Hindi önderler sahiplenmeye başladılar. Tek fark; aynı yazarın bazen değiştirilmiş Arapça (Farsça) alfabeyle, bazen de Devanagari alfabesiyle yazmasıdır. Bu makalede, Hindustani kelimesini, Hindi, Urdu ve Khariboli, Hindi gibi diğer şekilleri içerecek şekilde kullanacağız.

Genel algı; Hindustani ve erken dönem biçimlerinin, M.S. 11.yüzyılda Müslüman işgalciler, yöneticiler, tacirler, din adamları ve kuzeybatıdan gelip Hindistan’a yerleşen diğer kesimler ile yerel Hint halkı arasındaki etkileşimden doğduğu yönündedir. Farsça, o dönemde sofistike Müslüman yönetici elit tarafından dışarıdan getirilmiş olup; yönetim birimlerinde, nazik diyaloglarda kullanılmaktaydı. Dolayısıyla, temel etkileşim, Farsça ile Kuzey ve Batı Hindistan’da Prakrit’in Apbhramsa varyasyonu (özellikle de Delhi dolaylarında konuşulan Suraseni lehçesi ve daha sonraları Deccan’daki Dravidian dilleri) arasında olmuştur. Hindustani dili buradan ortaya çıkmış ve yavaş bir şekilde gelişmiştir. Hindustani’nin gelişimi üzerine yazılmış olan birçok kitap, İngilizler tarafından 18 ve 19.yüzyıllarda kaleme alınmıştır ve Doğu Hindistan Şirketi’ne mensup memurlar ve Britanya İmparatorluğu için yönetim alanında kullanılmış ve öğrenilmiştir.

İçlerinden herhangi birinin, bölgeye gelir gelmez Türkçe öğrenmiş olması pek olası değildir. Keza, Mughal imparatorluğunun son dönemlerinde Farsça’nın egemenliği oldukça fazaydı (her ne kadar bazı medreselerde ve hanelerde bir nebze Türkçe öğretiliyor olsa da). Dolayısıyla, birkaç kelime dağarcığı dışında,

Urdu, Hindi veya Hindustani’nin gelişim tarihinde Türk dillerine herhangi bir önem atfedil memiştir. Elbette, Urdu kelimesinin (Türkçe’de Ordu), Türkçe kökenli olduğu ve tarihçiler aracılığıyla Farsça’ya geçtiği ve Ordusu ve hanedanlık tarafından kullanılması için Seyid yönetici Hızır Han tarafından Timurların etkisi altında Hindistan’da kabul gördüğü de bilinmeli. 17.yüzyılda, Mughal yönetimi sırasında, Urdu kelimesi genellikle imparatorluk için kullanıldı.

Urdu/Lashkar Bhasha/Hindustani belki de 12.yüzyıl sonundan itibaren yeni gelen Müslüman yöneticiler, askerler ve tüccarlar ile yerel halk arasında, yönetim amacıyla, yerli esnafın ticareti için, haremde kadınlar ve hizmetkarların büyük oranda Hindustani kökenli olması sebebiyle ciddi olarak bir iletişim aracı şeklinde gelişmeye başladı. Türkler yönetim, şiir ve siyasi sohbetlerde Farsça kelimeler kullanırken, askeri unvanlar, silahlar, askeri kumandanlıklar ve örgütler için birçok Türkçe kelimeye başvurmuşlardır. Avlanırken, ilişkileri ifade ederken ve yönetici sınıf arasında saraydaki iletişimde Türkçe kaynaklı kelimeler kullanıldı. Sufılerin İslam’ı yeni gelişen Hindustani’yi kullanarak kitleler arasında yaymadaki rollerini de gözardı etmemek gerekiyor. Bugün bile, Sufı dervişlerin mezarları, Hindular arasında eşit bir saygı konusudur. Bu çalışmanın amacı; Türki dillerin bilindiğinden daha fazla bir şekilde Hindustani dillerinin gelişimi ve temel yapısına katkıda bulunduğu görüşünü ileri sürmektir.

Orta Asya, İran, Afganistan, kuzeybatı Hindustan, Anadolu, Kuzey Irak gibi ülke ve bölgeleri kapsayan bu geniş alan, birçok farklı ırk, kültür ve dilin tarih boyunca içiçe geçmesidir. En azından Hindistan’da Mauryan İmparatorluğu günlerinden beri (İ.Ö. 4.yüz yıl), birçok yönetici başkentlerini Hindustan yapmış, Afganistan ve Orta Asya’yı da kendi topraklarına katmıştır. Dolayısıyla, bu yöneticilerin dilleri ve dinleri, Afganistan, Orta Asya ve Doğu İran’a yayılmıştır. Mauryan İmparatoru Ashoka ve diğerleri, Budist rahipleri Orta Asya’ya gönderince, buradaki aşiretlerin çoğu Budist olmuşlardır. Türkler ve Hint-Aryan aşiretler (örneğin Sakaslar, Kushanaslar), Hindistan sınırlarına yerleştiklerinde Hindustan’ın dil ve dinlerini benimsemişlerdir. Aynı zamanda, Hindistan’ın sınırları ve iç bölgelerinde de Hindustan dilleri ve dinleri benimsendi. Ayrıca, Orta Asya’ya (özellikle de Doğu Türkistan’a) transfer edilen Hint alfabelerini de benimsediler. Kabil nehri, Peshawar, Jalalabad ve Tarim havzasına giden meşhur güzergahlar üzerinden ticaret yapılırdı. Çin bir yandan Hindistan, Orta Asya ve Batı Asya diğer yandan yapılan siyasi alışverişlerde farklı kültürler, ırklar, etnisiteler, dinlerden insanlar arasında etkileşim sağlanıyordu.

Bu bölgede, Budist tapınakları, Prak rit’teki birçok Budist yazını ve Sanskritçe ve Orta Asya’nın yerel dillerindeki yazılar, Brahmi ve Devanagari gibi Hint alfabesinde yazılanlar ortaya çıkarıldı. Bunun yanı sıra, ahşap tabletler, deri, kağıt ve ipek üzerine yazılmış birçok seküler belge de vardı. Ayrıca, Kharosti alfabesinde Sanskritçe’den yapılan çevirilere de rastlamak mümkündü. Bu çeviriler arasında astronomi ve tıpla ilgili konular yer alıyordu. Turfan bölgesinde 10 ve 11.yüzyıllarda ortaya çıkarılan belgeler (ki bunları Berlin’de görmek mümkün), tıp ve takvim gibi konular yer almaktadır. Elbette, bu belgelerdeki Türkçe, bugün Doğu Türkistan’da (yani, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan ve Çin’in Sincan bölgesinde) konuşulan Türki dillerden

(Uygur ve Çağatay grubu) oldukça farklıdır. Budizm ve hatta Hinduizm’e dair birçok felsefi, ruhani ve dini kelimeler bulunmadığı için, Pali & Sanskritçe’den Türkçe’ye geçmiştir. Dolayısıyla, Türkçe, Pali ve Sanskrit kökenli birçok sözcük benimsemiştir ve bu sözcüklerin bazıları diğer dillere de geçmiştir: örneğin, Ratan, Ardhani olmuştur. Sözcüklerin nasıl değiştiğine dair bir örnek de, Budist kelimesi Dhyan’ın (meditasyon) Çin’de Jhan, Japonca Zen haline gelmesidir.

Her ne kadar Türki dillerin Hint dilleri üzerindeki etkisi, M.S. 11.yüzyılda ciddi bir şekilde hissedilmeye başlasa da, birçok Türki kabile, Hindustan ile olan etkileşimlerini çok daha önceden başlatmışlardır. İ.Ö. 3.yüzyılda Mauryan İmparatorluğu’nun çökmesinden sonra, Hindistan’da Sakalar, Batı’da ise İskitler olarak bilinen Orta Asya’daki bir dizi Türki aşiret, Hindustan’a gelip buraya yerleştiler. Sakalar, Orta Asya’daki Yuegchih olarak bilinen ve kendileri de daha sonra Hindustan’a giren aşiretler yüzünden Hindustan’a gitmeye mecbur bırakıldılar. Sakalar, Mathura’dan (Delhi’nin güneydoğusu) ülkeyi yönettiler ve İ.Ö. 1.yüzyıldaki meşhur kralları Rajuvala ve Sodasa idi. Ardından, yönlerini Batı’ya, Rajasthan’a ve Malwa’ya çevirdiler. Yuehchich’in reisi Kujulakara I Kadphises, İ.Ö. 1.yüzyılda Kuzey Hindistan’ı işgal etti. Ondan sonra başa oğlu Vima geçti. Vima’dan I sonra ise meşhur Kanishka. Kanishka’nın aşireti, Hint I tarihinde Khushanas olarak bilinir. Krallıklarının merkezi Peshawar idi ve başkentleri Orta Hindistan’da Sanchi’ye, Doğu’da ise Vatanasi’ye dek uzandı; Orta I Asya’nın büyük kısmını içine aldı. Hiç şaşırtıcı olmasa gerek, kuzey ve batı Hindistan’ın idari ve siyasi koşulları, Orta Asya’daki benzer koşulları etkiledi. Kushanalar Budist oldu ve Kanishka, bu dini Orta Asya ve diğer yerlere yaydı. Daha sonraları (M.S. 6.yüz yıl) bölgeye gelen diğer bir büyük aşiret de, Hunlardı ve ilk kralları 6.yüzyılda Toramana olarak bilinir. Oğlu ise, Hinduizm’in bir kolu olan Şavizm’in lideri olan Mihirakula idi. Söylenene göre; daha erken dönemlerde gelen bu ve diğer diğer aşiretler ise, özellikle de Gupta imparatorluğunun dağılmasından sonra Batı ve Orta Hindistan’a (yani Rajasthan’a, Gujarat’a ve Batı Madhya Pradesh’e) ilerlediler.

Birçok tarihçinin iddiasına göre, bu aşiretler, değerleri ve diğer nitelikleri itibariyle, kendilerini Hindu kast sistemi hiyerarşisine entegre edebildiler ve Rajputlar (Kralların oğulları) olarak tanınmaya başladı I 1ar. Şurası kuşkusuz ki, Moğollar ve Türkçe konuşan diğer halklar, Rajputlarla oldukça kolay ilişki kurabiliyorlardı. Bazı Türkçe kelimelerin Rajasthan, Gujara ve Orta Hindistan’da konuşulan dillere entegre edilmiş olması da oldukça kuvvetli bir olasılık. Türkçe “kara” kelimesi, Batı Hindistan’da aynı renk için kullanılırken, ülkenin geri kalanında “kala” olarak telaffuz ediliyor. Türkçe “bacı” olarak yazılan sözcük de “baji” olarak kullanılıp bugün halen aynı anlamı (kız kardeş veya yaşlı hanım) ifade etmektedir. Ancak, Hindustani dillerinin gelişim tohumlarının atıldığı yerler Rajasthan ve yakın bölgeleridir (Delhi’ye yakın bölgeler).

 

İslam’ın İran’a yaygınlaşmasından sonra, bu din, kısa süre içerisinde Orta Asya’ya doğru yaygınlaştı. Türkler, İran ve Afganistan üzerinden Anadolu ve Hindustan’a doğru ilerlerken, o sırada İslâmlaştılar. Hayat şartlarının çetin ve gösterişsiz olduğu Avrasya steplerinin basit ancak cesur insanları olan Türkler, krallıkları ele geçirmelerinin hemen ardından, bölgedeki kültür ve medeniyet simgeleri ve biçimlerini de benimsediler: fethettikleri toprakların halklarının dili olan Farsça’nın (ve Arapçanın) daha sofistike biçimi de buna dahil. (Emevilerle başlamak gerekirse; Şam’daki Bizans sisteminin tümünü baştan sona benimsemişlerdir.) Orta Asya haricinde iktidarlarını kurdukları yerlerin çoğunda Türkler, yönetilenlerin dillerini benimsediler  ancak bir yandan da kendi kelime dağarcıklarını ekleyip, tebaalarının dil gramerlerini etkilediler.

Hindustan’ın Orta Çağ tarihinde, Türki aşiretler, Müslüman fatihler ve gelip Hindistan’ı anayurtları yapan yöneticiler nezdinde büyük bir rol oynadılar. Türklerin işgalleri, 11.yüzyılın ilk yarısında, Sabuktegin ile başladı ve krallıklarını Hindustan’ın Kuzey ve batısında kurma süreçleri, 12.yüzyıl sonundan itibaren başladı. Her ne kadar Sindh, Araplar tarafından işgal edilmiş olsa da, Abbasi halifeliğinin M.S. 8.yüz yılda kurulmasının hemen ardından, bu durum, Hindustan’ın kültürü ve medeniyetini etkilemede doğrudan marjinal bir rol oynadı. Şurası ilginç ki, Kerala’nın dili olan Malayalam’da, Hindustani, Tuluk Bhasha olarak bilinmektedir ve Tulukan kelimesi Müslüman erkekler, Tulukachi ise Müslüman kadınlar için kullanılmaktadır. Türkiye halklarının konuştuğu diller, Tulu Bhasha olarak bilinir. Bu ilginçtir çünkü Kerala kıyısı ile Arap dünyası arasındaki ilişkiler İslam’dan öncesine dayanır ve Kerala’nın Malabar kıyısı ile Arap dünyası arasındaki sürekli etkileşim söz konusu olmuştur. Ancak yine de Müslüman erkeğe ilişkin sözcük “Tulukan”dır.

İslam’ın ve İslam ve Türk kültürünün Hindustan üzerindeki etkisi, 12.yüzyıl sonundan 16.yüzyıl başına dek olan dönemde Hindistan tarihindeki Türk-Afgan dönemi sırasında gerçekleşmiş ve Mughal döneminde devam etmiştir. Sultanların ve yöneticilerin bazılarının Arap veya Afgan kökenleri olduğu iddia edilse de, elit kesimin önemli bir kısmı, Türki ve Turan kökenlerden oluşan halklardan ibarettir. Ayrıca, kabilelerin ve bireylerin bir kısmı da Rumi Selçuk veya Osmanlı topraklarından gelmiştir. Birçoğunun yolu buraya basit askerler veya dönemsel liderler olarak düşmüştür. İslam tarihinin ilk dönemlerinden beri (Abbasi döneminin ikinci yansı), Türk olmayan birçok kral ve Sultan, Orta Asya’dan aldıkları esirlerin Türk hane halklarını korumuş, böylelikle kendilerine bağlı askerler ve askeri liderlere sahip olmuşlardır. İçlerinden çoğu, zorlu görevlerden alınlarının hakkıyla yükselmişler ve yönetici elit ile kralların sağ kolu gibi üst düzeylere ulaşmışlardır. İçlerinden bazıları Sultan bile olmuştur.

 muhammed ghoriMuhammad Ghori

Hindustan’da en ünlü Türk yöneticilerden bazıları; Ghazni’li Mahmud, Muhammad Gori, Kutubuddin Aybak, Iltutmish, Balban, ve elbette Khiljis (Halaç olarak da bilinir) ile Tughlaklar’dır. Bazı tahminlere göre, Türkler, Hint tarihinin orta çağ döneminde iktidardaki elitin %60’ına kadar olan kısma karşılık geliyorlardı. Şunu da not etmek gerekir ki; Timuridlerin Kralı olan Babar,(Babür)  aynı zamanda Mughal hanedanlığının kurucusu olarak bir Çağatay Türküydü ve Babarname’sini Farsça değil Çağatay dilinde yazdı. Aynı şekilde oğulları Hümayun ve Kamran da Türkçe şiir yazdılar. Ancak Akbar’ın iktidarı döneminde yönetici elit içinde Türk aşiret reislerinin oranı dörtte bire düştü. Bu bilinçli bir siyasi karardı; keza yaşam biçimleri açısından göçebe olan Moğollar ve Türkler, doğaları gereği daha bağımsızlar ve eşitlik ile özgürlüğe inanırlar. Hükümdarlığın Turan/Moğol kavramı, bireye değil aileye devredilir. Humayun ve Akbar, Turan/Moğol kökenli asilleri denetim altına alıp disipline etmede oldukça fazla sıkıntı çektiler. Öncelik Farslara, Afganlara ve din değiştirenlere verildi. Güney Hindistan’daki birçok akademisyen, haklı olarak, Deccan’da ciddi bir kalkınma süreci ve Hindustan’ı koruma gayreti olduğunu iddia ettiler. Kuzey Hindistan Müslüman fatihler tarafından ele geçirildiğinde, Türk Halac yöneticileri, ardından da yine Türk olan Tughlak yöneticileri ile birlikte, dilin doğuşunun tohumlan ise atıldı. Hatta Muhammed Tughlak, başkentini bir süreliğine Güney’e taşıdı. Daha sonraları, Türk aşiretlerinin kurduğu bir dizi krallık ki elit kesimin oldukça önemli bir kısmım oluşturdular Güney Hindistan’da (yani Bijapur’da, Golcunda’da, vs) kuruldu.

Allaudin Khilji Deccan’ı fethettiğinde, her bir kentin başına yönetici olarak seçilen Türkler, güvenlik ve idareyi sağlamakla görevlendirildiler. İçlerinden çoğu, yardımcı olarak akrabalarını işe aldılar. Dolayısıyla, hem Kuzey’de Hindustani’nin gelişiminin başlangıcı, hem de daha sonraları Deccan’daki gelişimi sırasında, elitin önemli bir kısmı Türk kökenliydi ve yönetim işlerinde Farsça kullanıp, kişiler arası ilişkilerinde Türkçeye başvuruyorlardı. Bu da, Hindustani’nin birçok şekilde gelişiminin devamına yardımcı oldu. Deccani döneminde, aynı zamanda, Hindustan’a Dravadian kelimelerinin sızmasının yanı sıra, gramer ve cümle kurma biçimleri üzerinde karşılıklı bir etkileşim oldu. Hatta şunu da söylemek mümkün: Deccani dönemi, muhtemelen, Hindustani’nin Kuzey Hindistan’ın birçok noktasında yaşanmış olabileceği gibi tamamen Farslaşmasını önledi.

Tahminlere göre, Hindustani ve Türkçenin ortak binlerce kelimesi var ve bunların büyük kısmı Farsça ve Arapça’dan geliyor. Bazı tahminler, bu sayının üç ila dört bin arasında olduğunu söylerken, Hindustani’de Türkçe kökenli beş ila altı yüz arasında sözcük var. Bu kıyaslama, temel olarak, Türkiye Cumhuriyeti’nin Oğuz ailesine bağlı Türkçesi ile yapılıyor; keza 1930’lu yıllardan beri bu dilden birçok Arapça ve Farsça kelime uzaklaştırıldı. Belki de Doğu’da (Özbekistan ve Doğu’da Uygur ve Çağatay, kelime aileleri) konuşulduğu şekliyle Türkçe ve Hindustani arasındaki ortak sözcük sayısı, çok daha fazla olabilir. Hindustani’deki Türkçe kelimelere bazı örnekler vermek gerekirse: Top, Tamancha, Barood, Nishan, Chaku, Bahadur, Begüm, Bulak, Chadar, Chhatri, Chakachak, chikin (nakış), Chamcha, Chechek, Dag, Surma, Ba vârchi, Khazanchi, Bakshi (bekçi), Coolie, Kanat, Kiyma, Kulcha, Korma, Kotwal, Daroga, Koka, Kenchi, Naukar, vb. Açıkça görülüyor ki, Hindustani’deki Türkçe sözcüklerin sayısı, Farsça ve Arapça kadar fazla olabilir; çünkü beriki, Kuran’ın dilidir (her ne kadar Asya Minör ve İran’daki Selçuklu Türk yöneticiler, dini gerekçeler haricinde Arapça’nın kullanımını caydırmak isteseler de) ve bu durum tüm inananlar üzerinde etki doğurmaktadır. Ötekisi ise, yönetim ve aristokrasi dilidir. Türkçenin Farsça ve Arapça üzerindeki etkisine dair araştırmaların gerçekleştirilmiş olduğunu düşünüyorum.

Hindustani, şaşırtıcı bir şekilde, Türkçe’ye gramer ve cümle dizilimi açısından benzemektedir (her ne kadar iki dilin kökenleri oldukça farklı dil ailelerinden gelmiş olsa da). Örneğin, normal koşullar altında hem Hindustani’de hem de Türkçe’de, ilk başta özne gelir, ardından nesne, en sonunda da yüklem. Türkçe ve Hindustani dilinde fiil çekimi konusunda da ciddi benzerlikler vardır. Ancak Türkçe’de sadece tek bir cins varken Hindustani’de iki tane vardır. Biraz Arapça bildiğim için şunu söyleyebilirim ki, Hindustani ile Arapça cümle yapısı ve gramer arasında herhangi bir benzerlik bulamazsınız. Biraz Sanskritçe veya Farsça gramer de bilirim; ancak her iki dil de Hint İran dil ailesine bağlıdır ve bence cümle yapılan da Hindustani’ye yakındır. Farsça’da, Türkçe’de olduğu gibi, tek bir cins varken, Sanskritçe’de üç tane bulunur: kadın, erkek, nötr. Sanskritçe, aynı zamanda, nesne ve öznenin cümle içine yerleştirilmesinde daha esneklik sağlar. Öte yandan, Sanskritçe/Farsça cümle yapısı, belli ölçüde Türkçe’ye benzer ve bu durum tuhaf bir rastlantıdır. Beriki, UralAltay dil ailesine bağlıdır. Hindustani ile birlikte benzerlik daha da vurgulanmaktadır. Şunu da not etmek gerekir ki, Türk ve Hindu-Avrupa dillerinin Orta Asya’da ortaya çıktığı bölgeler, birbirinden çok uzak değildir. Sanskritçeyle bazı benzerlikler şu şekildedir: dvihyrdaya.(iki can taşıyan, hamile), Türkçe’de de aynı şekilde kullanılır. Hindi/Sanskrit dilinde, Chitrakar (ressam), Murtikar varken; Türkçe’de “Sanatkar” ve Cüretkar kelimeleri kullanılır. Sarhskrit/Hindi dilinde Türkçedeki güneş kelimesinin karşılığı Dinesha’dır. “Din” ve “silah” kelimelerinin ilk kısmı, “gün” anlamına gelir belki de soğuk iklimde güneşin doğuşuyla bağlantılıdır. Şunu da not etmek gerekir ki, Cermanik dillerin cümle kurma biçimi de Sanskritçe ve Farsça’dan oldukça farklıdır ve aynı Hint-Avrupa dil ailesine ait oldukları düşünülür. Şimdi de, Hindustani ile Türkçe arasında daha fazla benzerlik olup olmadığına bakacağız. (Şunu özellikle not ediniz ki; Türkçe’deki C, J olarak telaffuz edilir; Ç ise C ise Ch şeklinde. G, sesli harfler arasına konduğunda sessiz olur ve vurgu sağlar. H, Hindustani, T ise Türkçe’nin kısaltması olacaktır.)

Türkçe’de de Hindustani’de de tanım lık veya isim çekimi yoktur; sözcükler arasındaki ilişki, “durum takıları” ve edatlarla ifade edilmektedir. Sonsuz sayıdaki isimler, yalın durum veya belirsiz durum işlevi görür. İsmin i halinin iki şekli vardır: belirli (i haliyle biten) ve belirsiz (yalın durumla aynı). Dolayısıyla, T: “bir kız çağır”  H: “ek larki bu lao”; H: “mere naukar ko bulao” T: “Benim hizmetçiyi çağır”. Türkçe ve Hindustani’deki sözcük sırası aynıdır. Tamlayan hali, yapıcıdan önce gelir. Örneğin, T: ‘ustanın oğlu1 H: ‘ustad ka beta’. Tamlayan, aynı zamanda aidiyet de ifade eder: T. “Bu ev kimindir?”, H: ‘Woh ghar kiska hai?’. Eğer bir isim şimdiki zamandaysa, tamlayan durumuna dönüşür. Dolayısıyla, T: “Adamın bir evi var”, H: “Adami ka ek ghar hai”. Öte yandan, tesadüfi bir sahiplik anlamındaki “sahip olmak” da benzer şekilde ifade edilir: T: ‘Ben de bir kitap var’, H: ‘mere pas ek ki tab hai’. İsmin den hali de, kıyaslama amacıyla kullanılır: T: ‘Fil attan büyüktür’, H: ‘Hathi ghore se bara hai’. Vurgu yapmak adına, her iki dil de, Arapça belirteç olan “ziada”yı, daha çok anlamında kullanır: T: daha, H: bhi. Sıfat, aktif veya pasif sesten öncedir ve H’de a ile biten sıfatlar haricinde değişmez. T: “iyi kiz”, H: Achhi lardki”. Sıfat, her iki dilde de, sade bir tekrarla güçlendirilir veya T:pekçok, H: bahut belirteci eklenir. H:’ Ahista ahista’ (yavaşça), T:’ yavaş yavaş’. Hızlı hızlı için ise, T: “çabuk çabuk”. H: ‘Jaldi Jaldi'(belki de Arapça ve Sanskritçe’de kullanılmaz). Bazen ses yinelemesi de kullanılıyor. Örneğin, H: ‘ulta multa’ karışık anlamındadır. Ses yinelemelerine, özellikle pasif veya aktif seslerde rastlanıyor: H: “kitab mitab”  kitap ve benzerleri, “bartan wartan” yemekler ve benzerleri, “Hara bhara”(yeşil), “Chota mota”(küçük). Türkçe’de ise, ‘kötü mötü’, ‘çocuk mo cuk’, ‘tabak mabak’. Her iki dilde de çift isimler yaygındır: T: “dizi dizi” ve H: ‘bari bari’.

Üleştirme sıfatları da şu şekilde ifade edilir: T: “bir bir (veya tek tek) adam,” H: “ek ek adami”. Soru zamirleri de sonsuzluk anlamı içeriyor: T: “kim kim”, H: “jo jo”. Sayıyla ifade edersek; T: “iki defa” H: “do dafa”; H: “Chalis danvaza”, T: kırk kapı. Her iki dilde de sayılar tercihen ve/veya olmaksızın ifade ediliyor. Yani, H: panch das, T: beş on. Edatlar, her iki dilin de özelliği: H: ‘kütte ke vaste’, T: ‘köpek için'; H: ‘ghar ke taraf, T: ‘evin tarafına’. Daha önce sözü edildiği gibi, fiil her zaman cümlenin sonunda bulunuyor. Normal cümle biçimi (özne nesne yüklem) şu şekilde ifade ediliyor: T: Ben sevinçle, o iyi çocuğa bu kalın kitabi veriyorum, H: ‘main khushi se us ache bacche ko yeh moti kitab det? hun’. Türkçe’de yüklemler genellikle bir isim veya eylemle kullanılıyor. Örneğin, T: ‘etmek’ ve ‘olmak’, H: ‘kama’ ve ‘hona’. T: ‘telaş etmek’, H: ‘talaş kama’. T: ‘dahil olmak’ H: ‘dakhil hona’. Olgusal fiiller de basit bir şekilde inşa edilirler. H: ‘bana’ (yapılmak:T), ‘banana’ (yapmak:T), ‘banwana’ (yaptırmak^); H: ‘Badalna’ (değişmek:T), ‘badlana’ (değiştirmek), badalwana (değiştirtmek:T).

Dolaylı anlatımda ise; H: ‘Idhar ao usko bolo’, T: ‘buraya gelsin diye ona söyleyin’. Kök fiil Türkçe’de ip ile bitiyor ve Hindustani’deki basit yüklem kökü, ana yükleme bağlanıyor. Bu da, olayın varoluş düzenini gösteriyor. Örneğin; H: ‘chor ko dekh umon ne usko pakra’, T: ‘Hırsızı görüp yakaladılar’. İnşa edilmiş yüklem biçimi (Türkçe’de arak, Hindustani’de  kar, arke), aynı zamanda bağlı tümleçlere sebep oluyor. Örneğin, H: ‘bartan lekar kuan par gaya, T: ‘Çanak alarak kuyuya gitti’. Zarf biçimindeki ifadeler de çok yaygındır: T: ‘Koşarak geldi’, H: ‘daurkar aya’. Türkçe’de olduğu gibi iki kez yinelenen fiil kökü’ne “e” eklendiğinde, devam eden veya yinelenmiş bir eylem ifade ediliyor; tıpkı yüklemin iki kez şimdiki zamanda yinelenmesi gibi: H: ‘main tairte tairte thak gaya’. T: ‘Yüze yüze yoruldum’. Her iki dilin de bir dizi sesli harf kompozisyonları bulunur: T: ‘konuşabilmek’, H: ‘bol sakna’, H: ‘woh bolne laga’, T: ‘Söylemeye başladı’. Deyimsel ifadelerde de benzerlikler bulunur; örneğin “yemek” ifadesi üzerinden acıyı göstermek gibi: H: ’lakri or mar khana'; T: ‘Sopa yemek’. Devam eden acı ise, T: “gam yemek”, H: ‘gham khana’. (Not: Yukarıda sıralanan örneklerin çoğu, Otto Spies’ın bu konuda 1955 yılında yayımladığı bir makaleden alıntılandırılmıştır. Bu; 1 Haziran 1994 tarihinde ilk makalemi yayımladığımdan beri karşıma bu konuda çıkan tek çalışmadır.)

Cümle biçimi, sözcük dağarcığı gibi konularda yukarıda bir takım örnekler üzerinden benzerlikler aktarılmıştır. Türkçe ve Hindustani arasında, Osmanlı ve bugün TC’de konuşulan Türkçe ile (Oğuz dil ailesi) bir kıyaslama yapılabilir. Türkçe’nin cümle kurma biçimi, Doğu Türkçesi’ne (yani Uygur koluna) oldukça benzemektedir  her ne kadar bazı varyasyonlar olsa da. Ancak, Doğu Türkçesi, mutlaka, Hindustani’ye daha yakındır; keza Türk aşiretlerinden Hindustan’a gelen çoğu, bu alana aittir. Şunu da not etmekte yarar var; Türkçe ve Hindustani’deki ortak sözcükler, kökenleri Türkçe de olsa, başka bir dil de olsa, Hindustani’de kullanıldığında %20 oranında farklı anlam ve nüansa sahip olmaktadır. Bu, elbette, farklı bölgelerde gelişen diller için bile geçerlidir; ve bulundukları ortam—ile diğer etmenlerden etkilenmişler, orijinalden oldukça farklı olmuşlardır. Türki ülkelerde bile aynı kelimelerin farklı anlamları olur. Örneğin, Türkiye ile Sincan, Kazakistan veya Kırgızistan arasında. İşte bu sebepten ötürüdür ki Türki hükümetler, Orta Asya’nın Türkçe konuşan ülkeleri, Türkiye ve Azerbaycan’dan gelen akademisyenlerin oluşturduğu komisyonlar kurmuş, kıyaslamalı sözlük ve gramer hazırlamışlardır. Bu tür çabaların sonuncusu ise, M.S. 11.yüzyılda Mahmud Al Kaşgari tarafından gerçekleştirilmiştir. Orta Asya’nın yeni bağımsızlığına kavuşmuş ülkeleri, kendi dillerindeki cümle biçimi, gramer ve kelime dağarcığını uyumlaştırmalan gerektiğini hissettiler. Bu, Türki halkların, akademisyenlerin, öğrencilerin şimdiden biraz başlayan “bir araya gelme hedefı”nin bir yansımasıdır. Belki de Sanskrit, Hindustani ve Farsça konuşan akademisyenler de bu ortama katılıp Türkçe ile Hindustani dilleri arasındaki benzerlikleri ortaya çıkarabilirler.

Hindustani dillerinin nasıl dönüştüğünü inceleme konusunu dil bilimcilere bırakacağız; ancak şurası net ki, insanlar yöneticilerinin veya baskın gücün dilini öğreniyorlar veya öğrenmeye çalışıyorlar. İşte bu sebepten ötürü, eski sömürgelerde Fransızca ve İngilizce’nin hakimiyetini görüyoruz. Ve işte bu sebepten ötürüdür ki İngilizce, uluslararası iletişim üzerinde baskın olmaya devam ediyor. Bunun sebebi, eskiden İngiliz etkisiyken, şimdilerde Amerikan etkisidir. Bence diller empoze edildiğinde bile, güçlü elitlerin, askeri, siyasi veya ekonomik anlamdaki hareketliliği belirleyici olur. Kuzey Afrika’ya Araplar geldiğinde Kiptiler ve Berberler vardı. Türkler Asya Minör’e girdiğinde ise Bizanslı Hıristiyanlar vardı. Türkiye, 11 milyonun üzerindeki nüfusun içinden, 1920’li yıllarda Yunanistan’a 1,5 milyonun üzerinde Hıristiyan gönderdi; karşılığında da Müslüman Türkleri aldı. Bu, altı yüzyıl süren İslâmlaştırma ve Türkleştirmenin sonucuydu. Ne tuhaftır ki, Asya Minör’e Müslüman Türklerden önce gelen ve Hıristiyan olan binlerce Hıristiyan Türk vardır. Moldovalı Türkler (Gagavuzlar da denir) Hıristiyan’dır. Dolayısıyla, yöneticinin dilleri ve dinleri, hızla değişmez ve birbirini etkileyip etkileşimde bulunmaya devam eder. Hindustan’da ve diğer yerlerde durum bu şekilde cereyan etmiştir.

İslam’ın İran’a yaygınlaşmasından sonra, bu din, kısa süre içerisinde Orta Asya’ya doğru yaygınlaştı. Türkler, Iran ve Afganistan üzerinden Anadolu ve Hindustan’a doğru ilerlerken, o sırada İslâmlaştılar.

Dil bilimcilere göre, Hindustani veya diğer dillerin dönüşümü, ikiden fazla dilin, yöneticiye ve yönetilene ait olma temelinde etkileşimde bulunduğu bir etkileşim halinin sonucudur. Sosyo-dilsel güçler, yöneticinin dillerine güç ve prestij verirken; bunun sonucunda yönetilenin dili üzerinde dilsel bir nüfuz uygulanmış olur. Öncelikle, kelime dağarcığı, ardından da cümle kurulumunun bazı kırılgan bölgelerinde. Ancak, dilsel benzerlik, ortak kökenden gelmeyi bir yana bırakırsak, coğrafi ve fiziksel yakınlığı temel alabilir. Özünde farklı ancak coğrafi ve fiziksel olarak benzer diller, genellikle ortak dilsel özellikler sergilerler.

Bu durum, büyük olasılıkla Sanskritçe ve Türkçe’deki benzerlikleri açıklar; keza bu diller, Oıta Asya’dan kökenlerini almışlardır. Bu durum, ayrıca, Hint-Aryan ve Dravidian dilleri veya Farsça ile Türkçe ve Hindustani arasındaki benzerlikleri de açıklamaktadır. Bu unsur, ayrıntılı olarak Bay Emeneau tarafından incelendi ve kendisi bu şekilde “dilsel alanlar” kavramını geliştirdi. Belki de Orta Asya, Anadolu, İran, Afganistan ve Kuzey Hindustan, birbiriyle örtüşen dil alanlarına ait olabilir; burada farklı ailelere ait diller, etkileşim sonucunda ortak nitelikler benimsemişlerdir. Bunun sonucunda da, geniş bir alanda ortak dil unsurları sergilenir: kelime düzeni, ikileme, olumsuzlama, bileşik sözcükler gibi. Bu durum, bazı cümle alanlarında Deccani Hindi ile Telgu arasındaki benzerlikleri de açıklar.

Şunu belirtmek gerekir ki, Orhon nehrinin yanındaki bazı yazıtlar haricinde (ki bunlar Semitik dillerinin temel alfabesi olan Aramiceden türetilmiş olan Türkçe Rhunic alfabesinde yazılmışlardır) Türkçe, büyük oranda, yönetilen halkların alfabesinde yazılmıştır. Brahmi, Kharoshti ve Devanagri alfabeleri, her ne kadar yönetilene ait olmasalar da, Doğu Türkistan’da Uygur Türklerinin konuştuğu şekliyle Türkçe’yi yazmak için kullanılan en erken dönem alfabedir. Hindustani dillerinde var olmayan Türkçe sesli harfleri ifade etmekte yaşanan zorluklara rağmen kullanılmışlardır. Brahmi alfabesi de, Hint kökenlidir; muhtemelen Aramice’den ilham almıştır ancak onunla bağlantılı değildir ve Budist döneminden bile önce Hindustan’da yaygın olarak kullanılmış, Hindistan’daki yazılarında Mauryan Kralı Ashoka tarafından da kullanılmıştır. Ardından, Orta Asya ve diğer komşu ülkelere götürülmüştür.

Brahmi dışında daha birçok başka Kuzey Hint alfabesi de gelişmiştir: Devanagari, Bengali, Gujarat, vb. Değiştirilmiş Arapça alfabe dışında, Türkçe yazmak için başka alfabeler de kullanılmıştır: Ruslar tarafından şu anda Orta Asya Cumhuriyetleri olarak bilinen bölgede ortaya atılan Kiril alfabesi bunlardan biridir. Kiril alfabesinden vazgeçişin sebebi, belki de, Türkiye Cumhuriyeti’nin bunu İ930’lu yılların başında ve devlet kurma sebepleriyle benimsemiş olmasıdır: yani, alfabede tutarlılık sağlama.

Ruslar, Orta Asya’daki vatandaşlarının eğeme Rus diliyle aynı alfabeyi kullanmalarını istediler ki, kolay bir şekilde geçiş yapabilsinler. İddia edilene göre, Sovyet döneminde, Türkçe kelimelerin farklı cumhuriyetlerde anlam farklılıklarına sahip olmaları teşvik edildi. Dolayısıyla, Türki diller, Doğu Türkistan’da (yani Özbekistan, Kırgızistan; Kazakistan, vs) farklı bir gelişim sergilediler. Sincan Türkçesi, daha az temas halinde olmasına rağmen, kendine has en gelişmiş özelliklere sahip olandır. Durumu telafi etmek isteyen Türkiye Cumhuriyeti, Türki Cumhuriyetlerden gelen öğretmen ve öğrencilere on binlerce burs sağladı. Çok fazla sayıdaki Türk öğretmen, bu ülkelerdeki okul ve üniversitelerde ders verdiler. Özbekistan, Kazakistan, Kırgızistan ve benzeri ülkelerden gelen öğrenciler, Türkiye Cumhuriyeti’nde konuşulan Türkçe’ye tam hâkim olabilmek için birkaç ay geçirdiler.

Türki Cumhuriyetler, Kiril’den Latin alfabesine geçiş meselesini göz önünde bulundurmaya başladılar. Azerbaycan bunu çoktan gerçekleştirmiş; Türkiye’nin kullandığı alfabeye üç alfabe daha eklemişti. Türkmenistan ise, 1 Ocak 1995 itibariyle, bazı değişiklikler eşliğinde Latin alfabesine geçmeye karar verdi. Diğerleri bu konuda henüz bir karar vermediler. Tercihte bulunmak aslında pek de kolay değil; keza Latin alfabesine geçiş, bir yandan Türkiye’ye pencere aralarken, bir yandan da Kiril alfabesinin egemen olduğu yatan geçmişle bu Cumhuriyetlerin bağım koparacaktır. Arap alfabesine geçiş, siyasi bir karar olacaktır; keza böylelikle Fars-Arap İslam dünyasına erişim kolaylaşacaktır. Bu değişiklik kararından sorumlu olanlar, bunun siyasi, kültürel, dini, ekonomik ve diğer olası sonuçlarını göz önünde bulundurmalıdırlar.

Görünen o ki, yönettikleriyle etkileşim kurarken Türki yöneticiler daha ziyade devlet adamı gibi ve liberal şekilde davrandılar. Kendi dillerinin yeni taba aya empoze edilmesini istemediler (buna karşın, bazı yönetilenlerin dilleri, Türkçe’den daha gelişmişti). Örneğin, güzel, sevmek, aşık olmak gibi kelimelerde Türkçe’de oldukça az eşanlam vardır; Farsça, Sanskritçe ve Arapça gibi dillerde ise çok fazla…

Öte yandan, iddia edilene göre, birçok Türk yönetici, siyasi ve devlet sebeplerinden dolayı Müslümanlaştılar. Böylelikle Sultan ile Halife’nin yetkileri otomatik olarak tek bir elde toplandı; toprakların yönetimi kolaylaştı. Elbette, Türklerin Osmanlı İmparatorluğu altındaki yayılması ve Hindustan içlerine doğru ilerlemesi sırasında, bir Gazi olmak büyük bir ayrıcalık ve teşvik sağlamaktaydı. Kimileri, Osmanlı hanedanlığını Asya Minör’de (Anadolu) kurmuş olan Ertuğrul’un doğuştan Müslüman olup olmadığına dair kuşkularını dillendiriyorlar. İddia edilene göre, kendisi güçlü bir İslam şeyhinin kızıyla konumunu güçlendirmek için evlendiğinde İslam’a geçmiş. Ancak bunun somut bir kanıtı yok. Özellikle de Gagavuzlar gibi birçok Türk’ün Hıristiyan olarak kaldığı düşünülürse…

Son dönemlerde ortaya atılan bazı iddialara göre (örneğin bu konuda Oxford’dan Prof. Julian Raby bu konuda bir doktora tezi yazdı), Konstantinopolis’i fetheden Fatih, 1450’li yıllarda ciddi ciddi Ortodoks Hıristiyanlığını benimsemeyi düşünmüş; keza batıdaki nüfusun çoğunluğu Hristiyan’mış ve Asya Minör’de bile toplumun oldukça geniş bir kısmı halen Hıristiyan olabilirdi. 1920’li yıllarda nüfusun neredeyse %15’ine karşılık geliyordu. Türk yöneticilerin cömertliği ve siyasi öngörüsü sonucunda, farklı dinlere mensup insanlar (Hıristiyanlar, Yahudiler, Ermeniler) kendi milletlerine sahip olabiliyorlardı. Vergilerini ödedikleri müddetçe, kendi iç meselelerini kendileri idare ediyorlar ve hatta devletin ekonomik refahına bile katkı sağlıyorlardı. Türkiye yani o zamanki haliyle Asya Minör konusunda ise; burası Bizans imparatorluğunun parçasıydı ve bugünkü Türkiye’de yaşayanlar arasında Türk kanı (eğer ölçülebilir bir şeyse?) %20’den fazla olamaz. Osmanlı yöneticilerinin, devşirme sistemi kullandıkları ve yüz yıllarca genç gayrimüslim Hıristiyan oğlanları büyük ölçüde Balkanlardan toplayıp asker yaptıkları da anımsanmalı. Bunlardan yeniçeri birlikleri ve üst düzey askeri-sivil liderler, hatta başvezirler çıktı. Başvezirlerin sadece üçte biri, Türk olduklarını iddia edebilirler. Birkaç tanesini hariç tutarsak, Osmanlı Sultanlarının büyük kısmının annesi Türk değildi; önemli bir kısmı da Hıristiyan’dı. Bu kadınlara kendi dini çevrelerini devam ettirmelerine izin verildi ve birçok Osmanlı şehzadesi neredeyse birer Hıristiyan olarak yetiştirildi. Bu örnekler verilerek şöyle bir iddiada bulunmak mümkün: İmparatorluklar dillerini, etnik veya dilsel özelliklerini bir anda değiştirmediler. Farklı dinler, diller, ırklar ve kültürler arasında uzun dönemli etkileşimler oldu; biri diğerini etkiledi. İstanbul, Ankara ve Türkiye’nin diğer kesimlerinde birçok kişi Balkan halklarına ve Osmanlı elitinin hüküm sürdüğü Yugoslavya halkına benzer. Aslında, antropologlara göre, Türkiye’de 20’den fazla etnik grup bulunmaktadır.

Brij Bhasha, Awadhi, Bagheli, Chhatisgari, Bundeli, Kanauji, Bhojpuri, Maithili, Gujari, Rajsthani ve güneyde konuşulduğunda Deccani olarak bilinen dillerdir. Bu dillerin Hindi dilinin diyalektleri olduğu doğru değildir.

Benzer şekilde Hindistan’da Türkler yerleşme kararı aldıktan sonra, halka kaynaşmaya ve karma evlilikler yapmaya başladılar. Allaudin Khilji ve oğulları, Hindu Krallarının kızlarıyla evlendiler ve en erken dönemlerden beri bir örnek teşkil ettiler. Hindular, sarayda önemli mevkilere geldiler. Hindu kralların aileleriyle evlilik uygulaması (özellikle de Rajast han’da), Mughal İmparatoru Akbar’ın ardından oldukça aşina bir durum haline geldi. Akbar ve kendisinden sonra gelenler, üvey çocuklarına tam yetki ve hak verdiler, içlerinden çoğu, Mughal başkumandanları ve üst düzey görevliler oldu. Saymanlar ve Birbal gibi birçok Vezir, Hindu kökenliydi. Fatih Sultan Mehmet, Hıristiyanlığı benimsemeyi düşünürken, Akbar (Ekber Şah) da, farklı dinlerden gelen bilgelerle sürekli görüşmekteydi. Bu esnada, “Din-e-Elahi”  (Dini ilâhi) isimli yeni bir din bile türedi. Buna karşın, fanatik politikaların izinden giden Aurangzeb, kendi atalarının kurduğu imparatorluğu neredeyse yok etti. Diğerlerinin dil, din ve kültürlerinin kaynaşması ve birbirine saygı ortamının doğması, belli bir düzeyde eşitlik haliyle devam etti ve birbirlerini etkileyebilmeleri mümkün oldu.

Bu makalenin hedefi; Türki dillerin Hindustani dilleri üzerindeki (özellikle Hindi ve Urdu dilleri ile onların farklı biçimleri) etkileri üzerinde tartışma başlatmak ve daha fazla araştırma yapılmasını teşvik etmektir. 18.yüzyıl sonundan 20.yüzyılın ilk yansına dek, Hindustan halkları ile Orta Asya halkları arasında sürekli bir etkileşim ve alışveriş oldu. Hindistan’ın bağımsızlığının ardından, eski Sovyetler Birliği’ndeki Türki halklarla kültürel ve diğer temasların sürdürülmesi mümkün oldu. Şimdiyse, Sovyetler Birliği’nin dağılmasını takiben, Orta Asya’daki ülkeler (Özbekistan, Türkmenistan, Kırgızistan ve Kazakistan) bağımsız oldular ve dolayısıyla çok daha fazla temas ve kültürel-yazınsal etkileşim mümkün olabilir. Yeni dönem, sadece, Hindustan halkları ile Türki Cumhuriyetlerinin halkları arasındaki eski tarihsel ve kültürel ilişkileri keşfetmek için bir fırsat sunmakla kalmıyor; aynı zamanda bu ilişkiler üzerinden daha büyük şeyler inşa etmenin de yolunu açıyor.

Orijinal Metin Kaynak: http://www.boloji.com/index.cfm?md=Content&sd=Articles&ArticleID=762#sthash.KOeC010y.dpuf

Tercüme Kaynak: Turqie Diplomatigue- Ağustos/2014

 

 

 

KÖTÜLÜĞÜN ŞEFFAFLIĞI- AŞIRI FENOMENLER ÜZERİNE BİR DENEME JEAN BAUDRİLLARD


İRADE SAPMASI

Ötekinin sırrı, kendim olma imkânının bana asla verilmemiş olmasıdır ve ancak dışarıdan gelenin kaçınılmaz saptırmasıyla var olurum. Schnitzler’in kısa öyküsünde insan, yakasını bırakmayan ve kendisini yok edecek olan o mikrop türünün hayatının içinde yaşar: Birbirlerine yabancıdırlar, ama yazgıları aynıdır. Venedik Takibi’nde S. kendisinin ne kim olduğunu ne nereye gittiğini bilir: Dolayısıyla, varoluş daima bir anlam ya da anlamsızlık sapmasıyla, başka şeyin saptırmasıyla biçimlenir. Kendi irademiz yoktur ve öteki, kendi irademiz uyarınca yüz yüze geldiğimiz şey asla değildir. Öteki, dışarıdan gelenin zorla girişidir, dışarıdan gelenin öncelliğidir, yabancılığın çekiciliği ve yabancılığın aktarımıdır.

Dolayısıyla, felsefenin sırrı, belki de kendini tanımak veya nereye gittiğini bilmek değil, ötekinin gittiği yere gitmektir; kendi kendine düşlemek değil, ötekilerin düşlediğini düşlemektir; kendi başına inanmak değil, inananlara inanmaktır: Dıştan gelen tüm belirlemelere öncelik tanımaktır. Bunlar okunamaz, deşifre edilemez olsalar da fark etmez; önemli olan herhangi bir olayın, herhangi bir nesnenin, herhangi bir beklenmedik varlığın yabancı biçimiyle birleşmektir; çünkü asla kim olduğunuzu bilemezsiniz. İnsanların gölgelerini yitirdikleri günümüzde, biri tarafından izleniyor olmak son derece gereklidir; her birimizin kendi izlerini yitirdiği günümüzde birinin izlerinizin içine girmesi son derece acildir; böyle yaparak bu izleri silip sizi yok etse de yok olmayla suç ortağı olan bir yoldur bu; burada simgesel bir zorunluluk biçimi, bağlanmanın ve kopmanın bulmacamsı bir biçimi söz konusudur.

Her birimize kendi yaşam sorumluluğunu üstlendirmeyi amaçlayan bir kültür içinde yaşıyoruz. Dinî gelenekten miras alınmış ahlâki sorumluluk, her birimize kendi yaşam koşullarının tümünü üstlendirmek için tüm modem haberleşme ve iletişim aygıtından destek görür. Her şeyin bireysel hücrenin kendine yeterli olmasına katkıda bulunduğuna bakılırsa bu, varoluşun programlı yönetimi içinde tamamen gereksiz hale gelen ötekinin dışlanması anlamına gelir.

Oysa saçmalıktır bu. Kimse kendi yaşamının sorumluluğuna katlanacak diye bir şey yoktur. Dinî ve modern bu düşünce, boş ve kibirli bir düşüncedir. Dahası temelsiz bir ütopyadır. Kişinin kendi kimliğinin, iradesinin, sorumluluğunun ve isteğinin kölesi olmasını gerektirir. İnsanın tüm devrelerini; genlerinde, sinirlerinde, düşüncelerinde kesişen dünyanın tüm devrelerini denetlemeye koyulmasını gerektirir. Görülmemiş bir kölelik!

Kişinin kendi bahtını, isteğini, iradesini başka birinin ellerine bırakmak çok daha insancadır. Sonuç nedir?

Sorumluluk dolaşımı, iradelerin sapması ve biçimlerin sürekli aktarımı.

Yaşamım, başka bir yaşamda etkili olduğu için kendine sır haline gelir. İradem, ötekine aktarıldığı için kendine sır haline gelir.

Aldığımız hazzın gerçekliği konusunda, irademizin gücü konusunda hep kuşku duyarız. Garip bir biçimde, bundan hiçbir zaman emin değilizdir; diğerinin aldığı haz sanki daha belirgindir. Kendi aldığımız hazza daha yakın olduğumuzdan bu hazdan kuşku duymak için daha uygun bir konumdayızdır. Herkesin kendi görüşlerine daha gönülden güvenmesini isteyen önerme, (karşısındakinin hazzını garanti etmek ve bundan derinleşmiş bir bilgi ve enerji çıkarmak için insanın kendi aldığı hazzın ertelendiği Çin erotizminde olduğu gibi) kendilerine ait bir görüş sahibi olmak için daha uygun bir durumda bulunan diğer kişilerin görüşüne bel bağlama eğilimini küçümser. Öteki varsayımı, belki de yalnızca aldığımız haz konusundaki bu kökten kuşkunun sonucudur.

Baştan çıkarma, ötekinin kendisi için ebediyen sır olarak kalan bir şeyin sezgisiyle, asla bilemeyecek olsam da giziyle beni çeken şeyle ilgilidir; oysa bugün ötekinin kendisi için gizli kapaklı bir şeyi kalmadığından baştan çıkarmaya açık pek fazla alan da kalmamıştır. Herkes kendinin ve kendi isteğinin hınzırca farkındadır. Her şey öylesine basit ki maskeli kişi bile gülünçlüğe sığmıyor. Baştan çıkarma kumarı nerede o halde?

Psikanalizdeki kuramsal yanılsama ile devrimlerdeki politik yanılsama bir yana, arzudaki yanılsama nerede?

Artık inanamıyoruz; ama inanana inanıyoruz. Artık sevemiyoruz; yalnızca seveni seviyoruz. Artık ne istediğimizi bilmiyoruz, ama bir başkasının istediğini isteyebiliyoruz.

İstemek, yapabilmek ve bilmek eylemleri terk edilmedi, ama ikinci bir merciye devredilerek, genel olarak ilga edildiler. Zaten her halükârda ekranlar, videolar, röportajlar arasında artık yalnızca başkaları tarafından görülmüş olanı görüyoruz. Artık yalnızca görülmüş olanı görmeye muktediriz. Karar verme sorumluluğunu yakında bilgisayarlara bırakacağımız gibi bizim için görme sorumluluğunu da makinelere devrediyoruz. Organik ve hatta duyumsal işlevlerimiz bile uydular tarafından devralındı. Hazzın zihinsel bölünmesiyle benzerlik kurulabilir: Arzu nasıl gereksinim değilse, haz da doyum değildir. Her ikisi de gereksinime ve doyuma dayanır; bunlar yukarıda belirtilen ikinci dereceden stratejilerdir.

Her halükârda, insanın kendini denetlemesindense, başka biri tarafından denetleniyor olması daha iyidir. İnsanın kendi tarafından ezilmesi, sömürülmesi, hırpalanması ve kullanılmasındansa başka biri tarafından ezilmesi, sömürülmesi, hırpalanması ve kullanılması daha iyidir.

Bu anlamda, daha büyük bir özerkliği, yani tüm denetim ve baskı biçimlerinin özgürlük ortamında derinleşmiş içselliğini hedefleyen özgürleşme ve bağımsızlık hareketinin tümü bir gerileme biçimidir. Bize dışarıdan gelen ne olursa olsun, en beter sömürü de olsa, dışarıdan geliyor olması olumlu bir niteliktir. Bu yüzden, yabancılaşma, kendine ait olamama olarak yakınma konusu olsa bile yararlıdır; yabancılaşmış yanımızı elinde bulundurduğu için öteki kalıtımsal bir düşman haline gelmiş olsa da yabancılaşma yararlıdır. Öznenin kendi irade ve isteğini yeniden ele geçirmesi olarak buradan türetilecek bir yabancılaşmanın giderilmesi kuramı da basite indirgeyicidir. Bu perspektifte, özneye kendisinden ve kendisi aracılığıyla gelen her şey, özgün olduğundan iyidir; dışarıdan gelen her şeyin adı ise sahteye çıkmıştır; çünkü öznenin özgürlük alanına ait değildir.

Tamamen tersi olan durumda ısrar etmek ve paradoksu genişletmek gerekir. Nasıl ki başka biri tarafından denetleniyor olmak daha iyiyse, kendinden başka biri tarafından mutlu ya da mutsuz edilmek de her zaman daha iyidir. Yaşamımızda bize bağlı olmayan bir şeye bağlı olmak her zaman daha iyidir. Bu varsayım beni her tür kölelikten kurtarır. Kendi varoluşum da dahil, bana bağlı olmayan bir şeye boyun eğmek zorunda değilim. Doğduğum andan itibaren bağımsızım, aynı anlamda, ölümümde de bağımsız olabilirim. Bundan daha gerçek hiçbir özgürlük asla olmamıştır. Tüm oyun, tüm koz, tüm tutku, tüm çekicilik burdan doğar: Bize tamamen yabancı olmakla birlikte üstümüzde gücü olan şeyden; ötekisi olup da baştan çıkarmamız gereken kimseden doğar.

Yabancılık aktarımına dayalı ahlâk, bir kurnazlık felsefesi içerir. Kurnazlık temel yapaylıktır; kendi enerjimizle, kendi irademizle değil de başkalarından, dünyadan, sevdiklerimizden, nefret ettiklerimizden aşırdığımız enerji ile, irade ile yaşıyor olmamızdır. Kaçamak bir enerjiyle, çalıntı bir enerjiyle, baştan çıkarılmış bir enerjiyle yaşıyoruz. Ve öteki, yalnızca bu dolaylı ve kurnaz kapma, baştan çıkarma ve aktarma edimiyle var olur. İstemenin, inanmanın, sevmenin ve karar vermenin bir başkasına devredilmesi; bu bir vazgeçme değil, bir stratejidir. Ötekini kendi yazgınız yaparak ondan en incelikli enerjiyi çekip alırsınız. Yaşamınızın sorumluluğunu bir olay ya da göstergeye aktararak yaşamınızın biçimini aşırırsınız.

Bu strateji masum değildir. Çocukların benimsediği stratejidir. Yetişkinler çocukları kendilerinin yetişkin olduklarına inandırıyorlarsa, çocuklar da büyüklerin, kendilerinin çocuk olduklarına inanmalarına izin verirler. Bu iki stratejiden İkincisi en incelikli olanıdır; çünkü yetişkinler yetişkin olduklarına inansalar da çocuklar, çocuk olduklarına inanmıyorlar. Çocukturlar, ama buna inanmıyorlar. Çocukluk bayrağı altında, bir gönül alır gibi dolaşıp dururlar. Kurnazlıkları (ve çekicilikleri) eksiksizdir. Schnitzler’in tarif ettiği mikrop türüne uzak da değiller zaten: Canlılık ve gelişimlerinin, onları çevreleyen üst dünyanın (yetişkinler dünyasının) yıkımına bağlı olduğu farklı bir cins gibiler. Çocukluk, yetişkin evrenin içinde incelikli ve canice bir var olma hali gibi hareket eder. Çocuk bu anlamda yetişkinin ötekisidir: Onun yazgısıdır, doğuştan gelen en kurnaz halidir ve hiçbir özel iradesi olmayanlara özgü hoşlukla hareket ederken yetişkini acımasız biçimde yadsıyan biçimidir.

Kitleler de böyledir. Kitle adlandırması altında onlar da bir gönülsüzce hoşnut etme yazgısı altındaymış gibi dolaşıp dururlar. Onlar da politikanın karanlığı içinde garip, düşman, anlaşılmaz bir cins, ani zehirliliği her tür politik düzenin yıkıcısı olan, neredeyse biyolojik bir cins gibi büyüdüler. Onlar da iktidarın ötekisidir; politika labirentine dadanmış, iktidarın tanıyamadığı, adlandıramadığı, gösteremediği kör bir taraftır. Bu incelikli bozma gücünü uy gülüyorlarsa, bu aynı bilinçdışı “bırakın istesinler, bırakın inansınlar” stratejisini kullandıklarındandır. Kendi kitle niteliklerine inanma tehlikesine düşmezler: Öznellik ve söz onlara yasak olduğundan, politik ayna evresinden hiçbir zaman geçmemişlerdir. Bu onları, kendi yüceliklerine inanan ya da inandığını belirten tüm politikacılardan ayırır. Politikacıların kinizmi,* kitlelerin (var olmayan) özleri konusundaki nesnel kinizme asla erişemez.

*Kinizm (sinizm), Sofist Gorgias’ın ve daha sonra da Sokrates’in öğrencisi olan Antisthenes’in öğretisidir. Antisthenes, Kynosarges Gymnasion´da okulunu kurmuştur. Kinik okulun, kyon kelimesinden türediği söylenmektedir; kyon ise köpek ya da köpeksi anlamındadır.

Bu, kitleye yarışta iyi bir avantaj; çünkü ötekiler onun yabancılaşmış olduğuna inanırlar, kitle de ötekilerin buna inanmasına izin verir. Dişilik de bu “şehvetli” ironiye katılır. Kadınlar erkeklerin kendilerini erkek sanmasına izin verirler, oysa kadınlar, gizliden gizliye, kendilerinin kadın olduklarına inanmazlar (Çocukların, çocuk olduklarına inanmamaları gibi). İnanmaya izin veren, inanandan ve inandırandan her zaman üstündür. Kadının cinsel ve politik özgürleşmesindeki tuzak, tam da kadınları kadın olduklarına inandırmak oldu: O zaman da kadınlık ideolojisi baskın geldi ve kadın hakları, mevki, düşünce gibi şeyler kadınların kendi özlerine olan inançla birlikte baskın geldi. Bundan böyle “özgürleşen” kadınlar kendilerinin kadın olduğunu öne sürüyorlar, artık cemaatin üst perdeden alaycılığı da kayboldu. Herkesin payına düşeni aldığı bir talihsizliktir bu; böylelikle kendilerini özgür insanlar olarak gören erkekler de gönüllü kölelik içine düştüler.

“…Önerdiğim insan dışarıdan yaratılmıştır, hiçbir zaman kendi olmayıp insanlar arasında doğan bir biçim tarafından tanımlanmış olduğundan kendi özünde bile sahtedir. Ebedi ve ezeli oyuncudur kuşkusuz, ama doğal oyuncudur; çünkü yapaylığı doğuştandır, hatta bu onun insanlık durumunun özelliklerinden biridir… İnsan olmak oyuncu olmak demektir, insan olmak insan taklidi yapmaktır, özünde insan olunmadığı halde bir insan gibi davranmaktır, insanlığı papağan gibi tekrarlamaktır… İnsana maskesini çıkarmasını öğütlemiyorum (bu maskenin ardında yüz yok), ondan istenebilecek şey, durumundaki yapaylığın bilincine varması ve bunu itiraf etmesidir. Yapaylığa mahkûmsam…

Eğer kendim olmama hiç izin verilmediyse…”

Gombrowicz

İnsan olma taklidinde, insanın kendisi olmamasında büyük bir yapmacıklık vardır. Tüm doğruluk ve dürüstlük kültürümüz insanın kendi yazgısını incelikli dış göstergelerle, yapmacık ve “özgün olmayan” göstergelerle düzenleme biçimini mahkûm eder. Yapmacıklık, Gombrowicz’in dediği gibi insanın kendi durumundaki yapaylığının bilincine tam olarak vardığı ve kendine bir tür yapay ikiz yaratmak, ikizinin yapay gölgesinin altına girmek, kendi özünden yapay bir robot üretmek, yani göstergelerin yardımı sayesinde kendini öteki olarak dışsallaştırmak anlamına gelen o şaşırtıcı ruh halidir. Tüm robotlarımız, yapay makinelerimiz ve tekniklerimiz aslında büyük bir yapmacık değil mi?

Andy Warhol, “Bir makine olmak istiyorum,” dediğinde zirvedeki züppeliğin formülünü açıklar. Kendi tekil makinesini, birazcık daha fazla simülasyon ve sunilik ile, makineler ve hileli nesneler sistemine ekleyerek makineleşmenin hilelerini ortaya serer. Sıradan makinenin nesne ürettiği yerde Warhol, nesnenin çoğaltılması anlamına gelen gizli erekliliğini üretir. Aşırı-erekliliği içinde, nesnelik sürecinden doğan gizli anlamsızlık içinde nesneyi yeniden üretir (çoğaltır). Diğerlerinin ilave bir ruh aradıkları yerde o ilave bir makine arar; ilave bir anlam aradıkları yerde o ilave bir yapaylık arar. Giderek daha az kendi ve giderek daha yapmacık olarak, dünyanın sıradan kesinliğinin yeniden üretilmesi yoluyla makinenin büyücülüğüne erişir. Giderek daha az arzu öznesi olarak, nesnenin hiçliğine daha da yakınlaşır.

Sh: 169-176

DİĞER YAZILAR

Enerjinin Yazgısı
Terörizmin Aynası
Fotokopi Ve Sonsuz
Uzlaşmazlık
Kendi Cehennemimizi Yaratırken
İşlemsel Temizlik
İrade Sapması
Viral Konukseverlik
Venedik Takibi
Farklılık Melodramı
Ölüler Sergisi
Tuhaf Cazibe Olarak Nesne
Kökten Egzotizm
Trans-Estetik
Hepimiz Sanal Olarak Bağışıklık Sistemi Özürlüleriyiz
Orji Bitti, Şimdi Ne Yapacağız?

Kaynak: Kötülüğün Şeffaflığı- Aşırı Fenomenler Üzerine Bir Deneme Jean Baudrillard, Fransızcadan çeviren Işık Ergüden, Birinci basım: Ağustos 1995 İkinci basım: Ocak Ayrıntı Yayınları İstanbul

AŞIRI-İLETKEN OLAYLAR


Trans-politik biçim olarak terörizmin, patolojik biçim olarak AIDS ve kanserin, genel anlamda cinsellik ve estetik biçimi olarak Trans-seksüelliğin ve travestiliğin aynı zamanda ortaya çıktığını görüyoruz. Günümüzde sadece bu biçimler büyüleyicidir. Cinsel özgürleşme, politik tartışma, organik hastalıklar ve hatta konvansiyonel savaş artık kimsenin ilgisini çekmiyor (savaş konusunda sevindirici bu: Kimseyi ilgilendirmeyeceği için birçok savaş da gerçekleşmiş olmayacak). Hakiki fanteziler başka yerde. Bunlar, temeldeki bir işleyiş bozukluğundan ve bu bozukluğun sonucundan kaynaklanan üç biçimin içindeler: Terörizm, kanser, travestilik.Bunların her biri politik, cinsel ya da genetik oyundaki bir şiddetlenmeye, aynı zamanda da sırasıyla politika, cinsellik ve gen kodlarındaki bir yetersizlik ve çöküntüye denk düşmektedir.

Bunların hepsi viral, büyüleyici, farksız ve görüntülerin zehirleyici gücüyle çoğalmış biçimlerdir; çünkü günümüzde medyanın viral bir gücü vardır ve zehirleyicilikleri de bulaşıcıdır. Bedenlerin ve zihinlerin sinyal ve görüntülerle yayıldığı bir kültürün içindeyiz; ve bu kültürün en güzel sonuçları yaratmış olması gibi en öldürücü virüsleri de yaratmasına niçin şaşıralım? Bedenlerin nükleerleştirilmesi Hiroşima’da başladı, ama kitle iletişim araçlarının, görüntülerin, göstergelerin, programların ve iletişim ağlarının yayılmasıyla belli bir çevrede bedenler sürekli ve ardı arkası kesilmez biçimde nükleerleştirilmektedir.

Bu tür vakitsiz ve kıtalararası “aşırı-iletken” olaylar bombardımanının artık devletleri, bireyleri ve kurumlan değil; cinsellik, para, haberleşme ve iletişim gibi bütünlüklü çapraz (geçişli) yapıları ilgilendirmesi açısından şanslıyız aslında.

AIDS, iflas, elektronik virüsler ve terörizm birbirlerinin yerine geçebilir şeyler değildir; ama bir tür aile oluştururlar. AIDS, bir anlamda cinsel değerlerin iflasıdır, tıpkı Wall Street iflasında bilgisayarların “zehirleyici” bir rol oynaması gibi. Ama bilgisayarlara da virüs bulaştığından bilgi işlemsel değerlerin iflasının da eli kulağındadır. Salgın yalnızca her bir sistemin içinde etkin olmakla kalmayıp bir sistemden diğerine de etkili olur. Bütün bu eğilimler, bir felaket senaryosu etrafında dönmektedir. Bu düzensizleşmenin işaretleri uzun zamandır ortadaydı elbette: Salgın hale gelmeden önce var olan AIDS, bir öncül oluşturmuş 1929 örneğiyle ve hep mevcut tehlikesiyle iflas, şimdiden yirmi yıllık tarihe sahip elektronik korsanlıklar ve kazalar. Ama belli bir çevrede sürekli var olan tüm bu biçimlerin birbirine bağlanması ve çok hızla gelişen bir anomali haline neredeyse eşsüremli geçişleri, ilginç bir durum yaratıyor. Ama halkın bilinci üzerindeki etkilerinin kaçınılmaz biçimde aynı olduğu söylenemez: AIDS gerçek bir felaket olarak yaşanabiliyor, oysa iflas daha çok bir felaket oyunu gibi görünüyor; elektronik virüse gelince, bunun feci sonuçları olabilir; ama gülünüp geçilen ironik bir hali de yok değil ve bilgisayarların üstüne çullanan ani salgın, haklı bir neşeyle (profesyoneller hariç) karşılanabiliyor.

Diğer etkenler de aynı sonuca katkıda bulunuyor. Sanat, her yerde sahteye, kopyaya, simülasyona ve aynı anda da paranın radyasyonuna maruz kalan bir bedenin hakiki metastazı olan sanat pazarındaki çılgın açık artırmaya tutsak oluyor. Terörizmi ele alalım. İçinde bulunduğumuz, radyasyona maruz kalmış (Tam olarak neye? Mutluluğun, güvenliğin, enformasyon ve iletişimin aşırı ışımasına mı? Simgesel çekirdeklerin, temel kuralların, toplumsal sözleşmelerin parçalanmasına mı? Who knows? Metinde İngilizce: “kim bilir?”) toplumlarda terörizmin zincirleme tepkisine AIDS’in, mali yağmacıların, bilgisayar korsanlarının zincirleme tepkisinden daha fazla benzeyen hiçbir şey yoktur artık. Terörizmin bulaşıcılığı ve büyüleyiciliği de tüm bu olaylarınki kadar anlaşılmazdır. Bir bilgisayar program yapımcısı programa bir “soft bomba” yerleştirerek programı yok etmeyi baskı aracı olarak kullandığında, yaptığı şey, programı ve programın tüm işlemlerini rehin almaktan başka nedir? Yağmacılar, şirketlerin borsada batmaları ya da çıkmaları üzerine spekülasyon yaparlarken, şirketleri rehin almaktan başka ne yapmaktadırlar? Bütün bu uygulamalar terörizm modeline göre faaliyet göstermektedir (hisse senetleri ve tablolar gibi rehinlerin de rayici belirlenmiş bir değeri vardır); ancak terörizmi pekâlâ AIDS, elektronik virüs ya da borsadaki halka açık satın alma teklifleri modeline göre de yorumlayabilirdik: Birinin diğeri üzerinde bir ayrıcalığı yoktur, hepsi aynı türden olaylardır (Kısa süre önce yapılan bir açıklama: AIDS hakkında bilgiler içeren bir disket piyasaya sürülür ve disket de bilgisayarları tahrip eden bir virüs taşımaktadır).

Bu bir bilimkurgu mu?

Neredeyse öyle. Enformasyon ve iletişimde iletinin değeri, ileti görüntüden görüntüye ve ekrandan ekrana geçtiğinden, aynı zamanda katıksız dolaşımın değeridir de. Bu yeni merkezkaç değerden (borsa, sanat pazarı, yağmacılar) sanki bir gösteriymiş gibi hepimiz zevk alıyoruz. Sanki bu, sermayenin bir an için güzelleşmesiymiş, sermayenin estetik çılgınlığıymış gibi zevk alıyoruz hepimiz. Bu sistemin gizli patolojisinden, o güzelim makinelere girip bunları bozan virüslerden de zevk alıyoruz. Oysa gerçekte virüsler sistemlerimizdeki aşırı mantık tutarlılığının bir parçasıdır; bu mantığın tüm yollarından geçiyor ve hatta yeni yollar açıyorlar (elektronik virüsler, elektronik ağların bile öngörmediği köşe bucakları keşfediyorlar).

Elektronik virüsler dünya çapında enformasyonun ölümcül şeffaflığının ifadesidir.

AIDS bütün insan grupları ölçeğinde cinselliğin ölümcül şeffaflığının ifadesidir.

Borsa iflasları üretimin ve değişimin özgürleşmesinin de temeli olan değerlerin başdöndürücü dolaşımının ifadesidir.

Bir kez “özgürleşen” tüm süreçler, bu süreçlerin prototipi olan nükleer aşırı-kaynaşma benzeri bir aşırı-kaynaşmaya girerler. Olaylar zincirinin bu aşırı-kaynaşması, çağımızın tek çekici yanı değildir.

Bunların öngörülemeyen olaylar olması da bundan daha az çekici değildir. Her halükârda, herhangi bir öngörü insana yalanlama isteği verir. Olaylar, bazen bu yalanlama işini üstlenir. Örneğin, fazlasıyla öngörülmüş kimi olaylar vardır ki bunlar olmayabilir; bu olaylar habersiz ortaya çıkanların tersidir. Beklenmedik gelişmeler üzerine, konjonktürel sürprizler üzerine bahse girmek gerekir, olayların bu dil sürçmesi (witz) üzerine… Kaybetseniz bile en azından bu nesnel olasılıklar budalalığına meydan okumuş olma zevkini tatmış olursunuz. Ortak kalıtımsal mirasın parçası olan yaşamsal işlevdir bu. Hem zaten yegâne gerçek zihinsel işlevdir; çelişki, alay, tersini söyleme, eksikliğin keşfi ve tersine çevrilebilirlikle ilgili olan, yasaya ve gerçekliğe her zaman karşı çıkacak işlevdir bu. Bugün entelektüellerin söyleyecek hiçbir sözü olmaması da bu ironik işlevi ellerinden kaçırdıkları içindir; çünkü entelektüeller kendilerini ahlâki, politik ya da felsefi bilinç alanıyla sınırlı tutuyorlar, oysa ki oyunun kuralı değişti ve tüm ironi, tüm kökten eleştiri rastlantısalın, zehirliliğin, felaketin, kazara ya da sistemli ani dönüşün tarafına geçti; oyunun yeni kuralı, bugün her şeye egemen olan ve yoğun bir entelektüel zevkin (kuşkusuz manevi bir zevkin de) kaynağı olan kesinlikten yoksunluk ilkesidir. Örneğin bilgisayarlardaki virüs etkisi: Bu tür bir olay karşısında içimizin sevinçten titremesi felaketten alınan sapkın zevk ya da kötülüğe olan eğilimimiz yüzünden değildir; ortaya çıkışı insanda daima bir coşku uyandıran yazgısal olan burada yüzeye çıktığı için sevinç duyarız.

Mukadderat, bir şeyin ortaya çıkışının ve yok oluşunun gerisinde aynı belirtinin var olmasıdır, bir yıldızın (astre) felaketin (désastre) peşine takıldığı andır veya bilgisayar virüsleri örneğinde olduğu gibi bir sistemin genişleme mantığının o sistemin tahrip edilmesini buyurmasıdır. Mukadderat, kazanın tersidir. Kaza sistemin kenarındadır, mukadderat ise sistemin can damarındadır (ama mukadderat her zaman felaket değildir, öngörülemeyen şeyden coşku duyulabilir de). Demek, bu şeytanca ilkeyi istatistiki evrenimizi değiştiren küçük anormalliklerde ve hatta küçük düzensizliklerde, çok küçük dozlarda bile olsa buluyor olmamız gözardı edilmemelidir.

Olayların bu sürçmesini [dil sürçmesi gibi] her defasında tahmin edebilir miyiz? Tabii ki hayır. Ama, tam da zaten, apaçıklık asla kesin değildir. Karşı çıkılamaz olayım diye direttikçe hakikat bile inanılırlığını yitirir, bilim dayanaksız kalır. Yani istatistiksel hakikatin her zaman yalanlanabilir olduğunu ileri sürmek akademik bir varsayım değildir. Toplumun kurnaz dehasının en nadide kısmından kaynaklanan bir umuttur bu.

Eskiden kitlelerin sessizliğinden söz ediliyordu. Bu sessizlik, geçmiş kuşakların uğraştıkları olaydı. Günümüzde kitleleri harekete geçiren şey, kopma değil, bulaşmadır. Kitleler karmakarışık fantezileriyle kamuoyu yoklamalarına ve tahminlere mikrop bulaştırıyor. Belirleyici olan artık çekimserlikleri ya da sessizlikleri değil (bu henüz nihilist bir görüştü); şimdi önemli olan, belirsizlik çarklarını kullanmalarıdır. Geçmişte kitlelerin gönüllü köleliklerinden mükemmel biçimde yararlanılırken, bundan böyle gönülsüz belirsizliklerinden yararlanılıyor. Bu şu demektir; kitlelerle ilgilenen uzmanların ve onları etkilediklerini sanan hilebazların haberi olmadan, kitleler politikanın sanal olarak öldüğünü, ama oynasınlar diye kendilerine verilen yeni oyunun, borsa dalgalanmaları kadar heyecan verici olduğunu biliyorlar. Bu oyunda kitleler izleyicilerle, karizma ve saygınlık oranlarıyla, görüntülerin rayiciyle dama taşıyla oynar gibi katlanılmaz bir hafiflikle oynarlar. Kitleleri olasılıklar hesabına canlı canlı kurban etmek için kasıtlı olarak moralleri bozuldu, ideolojisizleştirildiler; ama günümüzde tüm görüntüleri istikrarsızlaştıranlar ve politikanın hakikatiyle alay edenler kitlelerdir. Kendilerine ne öğretildiyse ona oynuyorlar; istatistik ve görüntü borsasına spekülasyon yaparak tıpkı bir spekülasyoncu ahlâksızlığıyla oyun oynuyorlar. Aptalca kesinlik ve rakamların acımasız bayağılığı karşısında, kitleler, sosyoloji alanındaki belirsizlik ilkesini sınırlarda canlandırıyorlar. İktidar sistemi, istatistiki düzeni elinden geldiğince örgütlerken (ve günümüzde toplumsal düzen istatistiki bir düzendir), kitleler gizliden gizliye istatistik! düzensizliği gözetiyorlar.

Bu viral, şeytani, ironik ve tersine çevrilebilir düzenlemeden beklenmedik bir sonuç, dil sürçmesine benzer bir olay umulabilir.

Bu toplum bundan böyle yalnızca kesin olmayan, aydınlatılması mümkün olmayan olaylar yaratmaktadır. Eskiden bir olay gerçekleşmek için vardı, günümüzde ise gerçekleştirilmesi tasarlanan şeydir. Yani olay artık medyatik biçimlerin travestisi gibi sanal bir yapay ürün olarak ortaya çıkıyor.

Amerika’nın bütün bilimsel ve askeri bilgisiyar ağını beş saat boyu kırıp geçiren bilgisayar virüsü belki de yalnızca bir sınamaydı (Virilio), bizzat Amerikan gizli askeri servislerinin bir deneyiydi. Üretilmiş ve simüle edilmiş bir olay. Yani ya virüslerin yadsınamaz zehirliliğini kanıtlayan gerçek bir kazadır, ya da günümüzde en iyi stratejinin hesaplı istikrarsızlık ve aldatmaca olduğunu kanıtlayan tam bir simülasyon.

Meselenin özü ne?

Deneysel bir simülasyon varsayımı doğru olsa bile, bu durum, sürecin denetim altında olduğunu asla garanti etmez. Test-virüsü yıkıcı bir virüse dönüşebilir. Zincirleme tepkileri kimse denetleyemiyor. Bu durumda, simüle edilmiş bir kazayla değil de bir simülasyon kazasıyla karşı karşıyayız. Ayrıca herhangi bir kaza ya da doğal felaket terörist eylem olarak üstlenilebileceği gibi, böyle bir eylem de kaza ya da doğal felaket olarak kabul edilebilir. Varsayımların sonu yok.

Bu nedenle tüm sistem toptan teröristtir. Çünkü asıl terör, şiddet ya da kaza terörü değil, belirsizlik ve caydırma terörüdür. Vaktiyle bir soygun simülasyonu yapmış olan bir grup, gerçek silahlı soygun yapandan daha ağır bir cezaya çarptırılmıştı: Gerçeklik ilkesinin ihlali gerçek saldırıdan daha ciddi bir saldırıdır.

Buradan ortaya çıkan şey dev bir belirsizliktir; işlemsel canlılığın merkezindeki dev bir belirsizliktir. Bu tür bir panik durumunu önceden gören yine bilim oldu: Deneysel arayüzey içinde öznenin ve nesnenin karşılıklı konumlarını yitirmeleri, nesnenin ve bilginin nesnel gerçekliği karşısındaki bu kesin belirsizlik durumunu yaratır. Bilimin kendisi de garip çekim güçlerinin etkisi altına girmişe benziyor. Ama ekonominin durumu da böyledir; ekonominin canlanışı bu alanda hüküm süren mutlak öngörülemezliğe bağlıdır. Enformasyon tekniklerinin ani gelişmesi de böyledir; bu gelişme, burada dolaşan bilginin karar verilemezliğine bağlıdır.

Tüm bu tekniklerin gerçek dünyanın aktif bir parçası olup olmadığı son derece kuşkuludur. Tekniğin ve bilimin amacı, bizi her tür hakikat ve gerçeklik ilkesinin ötesindeki, mutlak olarak gerçekdışı bir dünyayla yüz yüze getirmektir daha çok. Çağdaş devrim, belirsizliğin devrimidir.

Bunu kabullenmeye yanaşmıyoruz. İşin paradoksal yanı, ilaha fazla enformasyon ve daha fazla iletişimle bu belirsizlikten kurtulacağımızı umuyoruz, oysa böyle yapmakla belirsizlik ilkesini daha vahim hale getiriyoruz. Heyecan vericidir ileri kaçış: Tekniklerin ve sapkın etkilerinin, insanın ve klonlarının Möbius şeridi üzerindeki koşusu daha yeni başlıyor.

Sh: 42-49

Kaynak: Kötülüğün Şeffaflığı- Aşırı Fenomenler Üzerine Bir Deneme Jean Baudrillard, Fransızcadan çeviren Işık Ergüden, Birinci basım: Ağustos 1995 İkinci basım: Ocak Ayrıntı Yayınları İstanbul

ENERJİNİN YAZGISI


Betimlenen tüm olaylar ikili fizik ve matematik bir tanıya bağlıdır. Fiziksel açıdan, dengesizlik halindeki bir insanlık sistemi içinde bir çeşit devasa geçiş aşamasıyla uğraşmaktayız. Bu geçiş aşaması, fiziksel sistemler için olduğu kadar bizim için de büyük ölçüde gizemli olmayı sürdürüyor; ama bu felaketli evrim kendi başına ne yararlı ne de zararlıdır, sözcüğün gerçek anlamında felaketlidir yalnızca.

Bu kaotik sapmanın, başlangıçtaki veriler karşısındaki bu hiper-duyarlılığın prototipi olan şey, enerjinin yazgısıdır. Kültürümüz tersinmez bir enerji özgürleşmesi sürecinin geliştiğini gördü. Önceki bütün kültürler dünyayla tersine çevrilebilir bir anlaşmaya, enerji bileşenlerinin de katıldığı dengeli bir düzenlemeye bağlıydı, asla bir enerji özgürleşmesi ilkesine değil. Enerji “serbestleştirilecek” ilk şeydir ve sonraki tüm özgürlükler bu modele göre düzenlenecektir. İnsan da enerji kaynağı olarak serbest bırakılmıştır ve böylelikle de tarihin ve tarihin hızlanışının devindirici gücü haline gelmiştir.

Enerji modernliğin tüm sanayi ve teknik düşlerini besleyen, fantastik bir yansıtma türüdür; insan anlayışını da bir irade dinamiğine indirgeyen odur. Bununla birlikte, hortum, kaos ve felaket olaylarına ilişkin en yeni modern fizik buluşları sayesinde herhangi bir akışın, herhangi bir doğrusal sürecin, hızlandırıldığında felaket eğrisine benzer tuhaf bir eğrilik edindiğini biliyoruz.

Yolumuzu gözleyen felaket, kaynakların tükenmesi felaketi değildir. Tüm biçimleriyle enerji giderek artacaktır, en azından sonrasında bizi artık insan olarak ilgilendirmeyecek bir zaman vadesi çerçevesinde artacaktır. Nükleer enerji tükenmez denir; Güneş enerjisi, gelgitlerin, büyük doğal akışların, hatta doğal felaketlerin, depremlerin ya da volkanların enerjisi tükenmeyecektir (teknik imgeleme güvenebiliriz). Buna karşılık dramatik olan şey, dengesizliğin dinamiğidir; enerji sisteminin çok kısa vadede öldürücü bir düzensizleşme yaratabilecek şekilde zıvanadan çıkmasıdır. Nükleer enerjinin serbest bırakılmasının birkaç parlak örneği şimdiden var elimizde (Hiroşima ve Çemobil); ama viral ya da radyoaktif, her zincirleme tepki potansiyel olarak felakettir. Tam bir salgından bizi hiçbir şey korumuyor; atom santrallarını çevreleyen şeyler bile. Enerji aracılığıyla dünyayı dönüştürme sistemi, bütün olarak, enerjinin; özüne denk düşen viral ve salgınlı bir evreye girebilir; önce olumlu sonuçlar doğuran bir harcama, bir düşüş, bir diferansiyel, bir dengesizlik, minyatür bir felaket halindeyken, kendi devinimi tarafından aşıldığında global bir felaket boyutu alabilir.

Enerji sonuçlar doğuran bir neden gibi düşünülebilir; ama kendini üreten, böylelikle de her tür nedenselliğe boyun eğmeye son vermiş bir sonuç gibi de düşünülebilir. Enerjinin paradoksu, birbirlerinden neredeyse bağımsız biçimde hem nedenlere ilişkin hem de sonuçlara ilişkin bir devrim olması ve yalnızca nedenlerin birbirine bağlandığı bir yere değil, sonuçların da zincirinden boşaldığı bir yere dönüşmesidir.

Enerji aşırı-ışıma evresine giriyor. Dünyayı dönüştürme sistemi bütünüyle aşırı-ışıma evresine giriyor. Enerji, maddesel ve üretici değişken iken, kendiyle beslenen baş döndürücü bir süreç haline geliyor (onu yitirme tehlikesinin olmamasının nedeni de zaten bu).

New York kentini ele alalım. Bir gün önce öyle enerji harcanmıştır ki her şeyin ertesi gün yeniden başlaması bir mucizedir. Bu, akılcı bir enerji yitimi ilkesi olmadığının, New York gibi bir megapolün işleyişinin termodinamiğin ikinci yasasına ters düştüğünün, kendi gürültüsünden, kendi artıklarından, kendi karbon gazından beslendiğinin düşünülmesi dışında açıklanamaz; bu bir tür ikame mucizesi yoluyla, enerji harcamasından doğan enerjidir. Bir enerji sisteminin yalnızca niceliksel verilerini ölçen uzmanlar enerjinin, kendi tüketiminden doğan benzersiz enerji kaynağını azımsıyorlar. New York’ta bu harcama tamamen bir gösteriye dönüşmüştür, kendi görüntüsüyle voltajı artırılmıştır. Jarry’nin cinsel etkinlikle ilgili olarak betimlediği (Le Surmâle / Aşırı Erkek) enerjinin bu aşırı-ışıması, zihinsel ya da mekanik enerji için de geçerlidir: Trans-Sibirya’nın ardından Sibirya’yı da geçen deküpletin üzerinde kimi bisikletçiler ölür, ama pedal çevirmeye devam ederler. Kadavralara özgü sertlik kadavralara özgü devingenliğe dönüşür, ölü durmadan pedal çevirir, hatta cansızlaştıkça hızlanır. Ölümün cansızlığı enerjiyi son derece artırır.

Bu, Mandeville’in Arılar Masalı’na benzer: Bir topluluğun enerjisi, zenginliği ve parıltısı kusurlarından, kötülüklerinden, aşırılık ve zayıflıklarından gelir. Ekonomi postulatının ters anlamı: Eğer bir şey harcanmış ise önce onun üretilmiş olması gerekir. Bu doğru değildir. Enerji ve zenginlik ne kadar harcanırsa o kadar artar. Felaketin enerjisidir bu ve hiçbir ekonomik ölçüm bunun hesabını tutamaz. Zihinsel süreçlere ait belli bir kendinden geçme biçimi bugün maddi süreçlerde yeniden görülüyor. Tüm bunlar eşdeğerlik terimleriyle anlaşılmaz; ancak tersine çevrilebilirlik ve aşırılık terimleriyle anlaşılabilir.

Böylece New Yorklular enerjiyi insanlık açısından düşünülemez bir çevreden, kokuşmuş havadan, hızdan, panikten, soluk alınamayan koşullardan alıyorlar. Uyuşturucu ve bunun yol açtığı tüm çılgınca etkinliklerin bile şehrin canlılık ve gayrisafi metabolizma oranına dâhil olması muhtemeldir. Her şey bu orana dâhil; en pis işler de, en saygın işler de. Tam bir zincirleme tepki. Her tür normal işleyiş düşüncesi yok oldu. XVIII. yüzyılda söylendiği gibi, bütün varlıklar fesat içindeler; yaşama gerekliliğinin iyiden iyiye uzağına düşen ve daha çok gerçekdışı bir hayatta kalma saplantısına, herkesi ele geçiren ve kendi öfkesinden beslenen o soğuk hayatta kalma tutkusuna bağlı olan aynı taşkınlık ve aynı dramatik aşın uyarılmaya el birliğiyle katılıyorlar.

New Yorkluları bu saçıp savurmadan, bu savurganlıktan, bu insanlık-dışı ritimden vazgeçirmek ikili bir yanlışlık olur. Birincisi, normal bir insan için tüketici olabilecek faaliyetlerini tüketici bulmuyorlar; tersine bu anormal enerjiden besleniyorlar. İkincisi, eğer hızlarını keserler veya enerjilerinden tasarruf ederlerse aşağılanırlar. Bilinçli ya da bilinçsiz oyuncuları oldukları, dünyada eşi benzeri olmayan kentsel bir ölçüsüzlüğü ve devingenliği sağlayan kolektif yüksek yaşam düzeylerinde bir zayıflama olur bu.

İnsan türünün maruz kaldığı tehlikeler, eksiklikten kaynaklanan tehlikeler (doğal kaynakların tükenmesi, çevrenin tahrip olması, vs.) olmaktan çok aşırılıktan kaynaklanan tehlikelerdir: Enerjinin zıvanadan çıkması, denetlenemeyen zincirleme tepki, çılgın özerkleşme. Bu ayrım başattır; çünkü eksiklikten kaynaklanan tehlikelere, ancak günümüzde kabul edilmiş olan Yeni Ekoloji Politik’le (Uluslararası insan soyu haklarının parçasıdır bu) cevap verilebilir; ama bu diğer içkin mantığa, doğayla kumar oynayan bu hızlanmaya kesinlikle hiçbir şey karşı koyamaz. Bir yandan ekolojik çevremizdeki dengenin yeniden sağlanması ve enerjinin yeniden dengelenmesi mümkünken, öte yandan kesinlikle “denge-dışı” bir devinimle karşı karşıyayız. İlk durumda etik ilkeler, yani yalnızca hayatta kalma biçiminde de olsa, maddi süreci aşan bir ereklilik işin içine giriyor olabilir, ama öte yanda tek erekliliği sınırsız bir hızla çoğalma olan süreç her aşkınlığı emer ve bütün failleri yutar. Böylelikle gezegene özgü tam bir şizofreni içinde, bir yanda her tür ekolojik önlemin, dünyayı iyi kullanma ve dünyayla ideal etkileşim stratejisinin geliştiği görülürken aynı zamanda da yıkım ve dizginsiz performans girişimlerinin hızla çoğaldığı görülür. Zaten çoğunlukla aynı insanlar aynı anda her ikisine de katılırlar.

Hem zaten ilk devinimin yönü (Ekolojik ortak yaşam yoluyla türün kurtarılması) görece olarak daha açık gözüküyor, ama diğerinin gizli yönelimi hakkında ne biliyoruz?

Bu hızlanmanın, bu dış-merkezli devinimin bir sonu olmalı, insan türünün bir yazgısı olmalı, dünyayla denge ve etkileşim ilişkisinden çok daha karmaşık ve muğlak başka bir simgesel ilişki olmalı. Yine yaşamsal, ama bütünlüklü bir tehlike içeren bir yönelim yok mu?

Varacağımız yer buysa, kuralını bilmediğimiz bir tür Büyük Oyun içinde tekniğin ve enerjilerin öngörülemeyen bir sona doğru bu acele gidişine karşı ekolojinin akılcı tanrısallıklarının hiçbir şey yapamayacakları apaçık ortadadır.

Güvenlik, denetim, suç veya hastalık önleme tedbirlerinin içerdiği sapkın etkilerden bile korunamıyoruz. Toplumsal, tıbbi, ekonomik ve politik tüm alanlardaki korunmanın hangi tehlikeli aşırılıklara yol açabileceği biliniliyor: En yüksek güvenlik adına âtıl (endémique) bir terörün, bir denetim saplantısının yerleşmesi çoğunlukla felaketin salgın tehdidi kadar tehlikelidir. Bir şey kesin: İlk verilerin karmaşıklığı, tüm sonuçların potansiyel olarak tersine çevrilebilirlikleri hiçbir akılcı müdahale biçimine ilişkin olarak kendimizi aldatmamamızı sağlıyor. Oyuncuların bireysel ve kolektif iradesinin böylesine uzağından geçen bir süreç karşısında kabul edilebilecek tek şey, her tür iyi ve kötü ayrımının (dolayısıyla bu durumda teknolojik gelişmenin doğru ölçüsünü bulma olanağının) akılcı modelimizin yalnızca çok sınırlı bir çerçevede değer taşıdığıdır. Etik bir düşünce ve pratik bir karar bu sınırlar içinde olanaklıdır; bu sınırın ötesinde kendi başlattığımız ve bundan böyle doğal bir felaketin acımasızlığıyla bizsiz gelişen bütün süreç düzeyinde -neyse ki ya da ne yazık ki- iyilikle kötülüğün ayrılmazlığı, yani biri olmadan diğerini uygulamanın olanaksızlığı hüküm sürer. Bu, tam olarak lanetli pay teoremidir;ve bu olmalı mı diye sormak yersizdir, bu böyledir, bunu tanımazlıktan gelmek de en büyük yanılgıya düşmek olur. Bu durum, yaşamımızın etik, ekolojik ve ekonomik alanında yapılabilecek olanları bozmaz; ancak yapılabileceklerin etkisini, yazgı alanı olan simgesel düzeyde tamamen göreceli kılar.

Sh: 106-111

LANETLİ PAY TEOREMİ

Kesintisiz olumluluk üretiminin korkunç bir sonucu vardır. Çünkü olumsuzluk kriz ve eleştiriye gebeyse, abartılı olumluluk da homeopatik dozlarda kriz ve eleştiriyi süzme yeteneksizliğiyle felakete gebedir. Tohumlarını, basillerini, parazitlerini, biyolojik düşmanlarını kovalayan ve eleyen her biyolojik bedenin metastaz ve kanser tehlikesiyle, yani kendi hücrelerini yutan bir olumluluk ya da bundan böyle işsiz kalan kendi antikorlarınca yutulma tehlikesiyle karşı karşıya olması gibi, kendi olumsuz öğelerini kovalayan, kovan, defeden her yapı da tam bir tersinmenin getireceği felaket tehlikesine maruz kalır.

Kendi lanetli yanını temizleyen her şey kendi ölümünü imzalar. Lanetli pay teoremi böyledir.

Lanetli payın enerjisi ile lanetli payın şiddeti, kötülük ilkesinin ifadesidir. Uzlaşmanın şeffaflığı koşullarında kötülüğün geçirimsizliği vardır. Kötülüğün direngenliği, saplantısı, indirgenemezliği ve ters enerjisi her yerde iş başındadır: Şeylerin düzensizliğinde, viral saldırıda, süreçlerin hızlanmasında, kaotik sonuçlarında, nedenlerin ötesine geçilmesinde, aşırılıkta ve paradoksta, kökten yabancılıkta, tuhaf cazibelerde, olayların eklemlenmemiş bağlantılarında.

Kötülük ilkesi ahlâki değildir; bir dengesizlik ve baş dönmesi ilkesi, bir karmaşıklık ve acayiplik ilkesi, bir baştan çıkarma ilkesi, bir aykırılık, uyuşmazlık ve indirgenemezlik ilkesidir. Bir ölüm ilkesi değildir, tam tersine, yaşamsal bir kopma ilkesidir. Kötülük ilkesi bizi cennetten mahrum bıraktığından bu yana, kötülük bir bilme ilkesidir. Madem cennetten bilme suçuyla kovulduk, hiç olmazsa bundan tam yararlanalım. Lanetli payı geri almaya yönelik her tür girişim, kötülük ilkesini geri almak için her girişim olsa olsa sahte cennetler kurabilir, uzlaşmanın sahte cennetlerini; gerçek birer ölüm ilkesidir bunlar.

Çağdaş sistemleri felaketlerinde, başarısızlıklarında, çözümsüzlüklerinde olduğu kadar, çok başarılı olma ve kendi işleyişlerinin esrikliğinde kendilerini kaybetme biçimlerinde de çözümlemek, lanetli pay teorem ve denklemini her yerde tekrar ortaya çıkarmak, yok edilemez simgesel gücünü her yerde doğrulamaktır.

Kötülük ilkesinden yana olmak her şeyde yalnızca eleştirel olmak değil, suçla ilgili bir yargıda bulunmaktır. Bu yargı liberal (bizimki gibi!) de olsa, her toplumda hâlâ kamusal alanda telaffuz edilemez bir yargı olmayı sürdürüyor. İnsanlık-dışı olandan ya da kötülük ilkesinden yana olan her tavır, bütün değer sistemlerince reddedilmiştir (kötülük ilkesi derken değerler, hak, iktidar, gerçeklik vb. üzerine birkaç acımasız gerçekliğin yalın önermesini anlıyorum yalnızca). Bu açıdan Doğu, Batı, Güney ya da Kuzey arasında hiçbir fark yoktur. Camdan bir duvar kadar geçirimsiz ve billursu olan ve çağdaş ahlâk ya da ahlâksızlıktaki hiçbir ilerlemenin bir şey değiştiremediği bu hoşgörüsüzlüğün sona erdiğini görme şansı da hiç yoktur.

Dünya olumlu duygular, saf duygusallıklar, kuralcı kibirlilikler ve dalkavukluklarla öyle dolu ki burada ironi, karamizah ve kötülüğün öznel enerjisi her zaman daha zayıf kalıyor. Ruhun biraz olumsuz her tür devinimi olayların akışı içinde yeniden yasa-dışına düşecektir. En ufak zihinsel ima şimdiden anlaşılmaz hale geliyor. Yakında hangisi olursa olsun, herhangi bir çekinceyi dile getirmek olanaksız hale gelecektir.

Ne mutlu ki muzip deha nesnelere geçti: Kötülüğün nesnel enerjisidir bu. Kendi yolunu açan şeye ne denirse densin, lanetli pay ya da tuhaf cazibeler, yazgı ya da başlangıçtaki verilere duyusal bağlılık bu fiili tırmanmadan, bu kat sayılı yörüngeden, ölçüsüz sonuçların bu gerçek patafiziğinden kaçamayacağız. Sistemlerimizdeki dış-merkezlilik engellenemez. Hegel’in dediği gibi, “ölmüş olanın kendi kendine hareket eden yaşamı içinde”, dolu dolu yaşıyoruz. Bazı sınırların ötesinde neden-sonuç ilişkisi kalmadı; artık yalnızca sonuçtan sonuca giden viral ilişkiler var, sistem de bütünüyle durgunluk içinde deviniyor. Bu fiili tırmanışın, ölümün bu yırtıcılığının ve çevikliğinin oluşumu, lanetli payın modem öyküsüdür. Söz konusu olan bunu açıklamak değil, bu oluşumun gerçek zamandaki aynası olma gerekliliğidir. Özgürleşmenin hızını çoktan aşmış olan olayların hızını aşmak gerekiyor. Uyumsuzluğun, anomalinin, felaketin söylenmesi gerekiyor, soykırımla ve eş-süremli olarak kimi gizemli kurallarla ilişkide olan tüm bu aşırı olayların yaşamsallığının dile getirilmesi gerekiyor.

Kötülük lanetli pay gibidir; kendini harcayarak yeniden üretir. İyilikle kötülüğün ayrılmazlığının metafizik açıdan ahlâkdışı olabilmesi gibi bu da ekonomi açısından ahlâkdışıdır.

Akla zor kullanmadır bu; ama şeyleri kendi hedeflerinin ötesine, başka nihai koşullara hangileri? Aşırı bir bağımlılık içinde gönderen bu şiddetin, bu öngörülemez artışın yaşamsallığını kabul etmek gerekiyor.

Her özgürleşme iyilikle kötülüğü eşit olarak etkiler, gelenekleri ve zihinleri özgürleştirir, ama cinayetleri ve felaketleri de serbest bırakır. Hukukun ve zevkin özgürleşmesi kaçınılmaz olarak cinayetin özgürleşmesini getirir (Marquis de Sade bunu iyi anlamıştı, bu yüzden de hiç bağışlanmadı).

SSCB ’de Perestroika politikasına etnik ve politik taleplerin yanı sıra kaza ve doğal felaketlerdeki artış da eşlik etmektedir (önceki cinayet ve kazaların yeniden keşfedilmesi de buna dahil). İnsan haklarının yayılması ve liberalleşme bir tür kendiliğinden terörizm doğuruyor. Tüm bunlar sözde eskiden de varmış, ama sansürlüymüş (Stalinci düzene yönelik en derin yakınmalardan biri bunca kanlı, sansür edilmiş, böylelikle de gelecek nesillerin politik bilinçdışı olmaları dışında yararlanılamayan olaylardan bizi yoksun bırakmış olmasıdır. İşledikleri suçların ağız sulandıran kanlı biçimlerini dondurmuş, buzlandırmış olmalarıdır. Bu, yine neredeyse kusursuz bir cinayet olan Nazilerin katliamı gibi, evrensel haberleşme yasasına karşı gelmektir).

Ama burada sansürün kalkmasından daha fazla bir şey vardır: Cinayetler, suçluluk, felaketler yapay ışığa üşüşen sinekler gibi (neden asla doğal bir ışığa üşüşmezler?) Glastnost’un ekranına üşüşüyorlar. Bu felaketli artıkdeğer, bir hayranlığın, doğanın gerçek neşesinin sonucu olduğu gibi politik koşullar uygun olur olmaz tekniğin içinden gelen bir huzursuzluk çıkarma eğiliminin de sonucudur. Uzun süre buzdolabında saklanan cinayetler ve felaketler neşe içinde ve resmi olarak sahneye çıkıyorlar. Bunlar sonuçta özgürlüğün ve dünyanın doğal düzensizliğinin öylesine hakiki göstergeleri ki olmasalardı icat edilmeleri gerekirdi.

İyilik ve kötülüğün bu bütünlüğü bizi aşıyor, ama bu bütünlüğü kabullenmeliyiz. Nesneleri kavramanın bu temel kural dışında hiçbir yolu yok. İyiliği ya da kötülüğü yüceltmek içki bu ikisini birbirinden ayırmak saçmadır (Bu, kötülüğe kötülükle cevap verme yanlılarını da suçlu çıkarır; çünkü sonunda onlar da iyilik yapacaklardır).

Buradaki hiçbir olayı öngöremeyiz. Olaylar çoktan meydana gelmiştir ya da görüş alanımıza yeni girmektedir. Yapabildiğimiz tek şey, bu olaylardan bazılarının oyuna getirilmek inceliğine sahip olacaklarını umarak, bir biçimde bir projektör yöneltmek ve bu sanal dünyanın üzerindeki teleskobik açılımı korumaktır. Kuram yalnızca şu olabilir: Gerçekliğin oyuna gelecek denli saf olacağı umuduyla kurulmuş bir tuzak.

Önemli olan, projektörü doğru yöne çevirmektir. Ama doğru yönün nerede olduğunu bilmiyoruz. Gökyüzünü araştırmak gerekiyor. Çoğu zaman, öyle uzak, metafizik açısından öyle uzak olaylar söz konusu ki ekranlarda yalnızca hafif bir ışıma etkisi uyandırıyorlar. Bunları bir fotoğraf gibi tabetmek ve büyütmek gerekiyor. Olaylara bir anlam bulmak için değil; çünkü bunlar logogram [sözcük ifade eden işaret ] değil hologramlardır. * Bu olaylar bir yıldızın sabit tayfından ya da kırmızının değişkenlerinden fazla açıklanamaz.

* Mercek kullanmaksızın oluşturulan üçboyutlu görüntü,

Bu acayip olayları yakalamak için kuramın kendisini yeniden tuhaf bir şey haline getirmek gerekir: Kuram, ya kusursuz bir cinayet ya da tuhaf bir cazibe olmalıdır.

Sh: 112-116

 

Kaynak: Kötülüğün Şeffaflığı- Aşırı Fenomenler Üzerine Bir Deneme Jean Baudrillard, Fransızcadan çeviren Işık Ergüden, Birinci basım: Ağustos 1995 İkinci basım: Ocak Ayrıntı Yayınları İstanbul

TERÖRİZMİN AYNASI


Peki, niçin var terörizm? Toplumsal alanda şiddetli bir ani tepki değil mi terörizm?

1985’te Brüksel’de Heysel Stadyumu’ndaki olayda düşündürücü olan şey, yalnızca şiddet değildir; şiddetin, televizyon tarafından dünya çapında bir hal almasının sağlanması ve böylelikle de kılık değiştirmesidir.

“XX. yüzyılın sonunda böyle bir barbarlık nasıl mümkündür?” sorusu yanlıştır. Geçmişten gelen bir şiddetin dirilmesi değildir bu. İlkel şiddet hem daha vecd hali içindedir hem de daha çok kurban etmeyle ilgilidir. Bizim şiddetimiz, aşırı modernliğimizin ürettiği şiddet, terördür. Simülakr bir şiddettir bu: Tutkudan çok ekrandan doğar, görüntülerin doğasıyla aynı yapıdadır. Şiddet, ekranın zihinsel evrende açtığı oyuk aracılığıyla, kuvve halinde ekranın boşluğundadır. Öyle ki televizyonun varlığından kaynaklanacak şiddetli bir eylemin yüksek olasılığı göz önüne alınarak, televizyonun çekim yaptığı halka açık bir yerde bulunmamak yeğdir. Medya her zaman terörist şiddetin ön saflarındadır. Terörist şiddeti özellikle modern bir biçim haline getiren budur; bu şiddete yüklenmek istenen politik, sosyolojik, psikolojik “nesnel” nedenlerden çok daha modern bir biçime dönüştüren de budur; bu nedenlerden hiçbiri terörist şiddete denk değildir.

Böyle bir olayda dikkat çeken şey, bir anlamda olayın bekleniyor olmasıdır. Olay gerçekleştiğinde duygulansak ya da alt üst olsak da kaçınılmaz bir senaryo bekleyişinde hepimiz suç ortağıyız. Şiddet patlamasını önlemek için polisin hiçbir şey yapmadığı söyleniyor; ama hiçbir polis, bu çeşit bir baş dönmesi ve terörist modeli bu toplu kışkırtma tarzı karşısında önlem alamaz.

Bu tür bir olay, örtük şiddetin aniden açık seçik bir hal almasına bağlıdır. Bu, düşman güçlerin bir çatışması ya da karşıt coşkuların vuruşması değildir; (atıl durumdaki televizyon seyircilerinin de parçası olduğu) işsiz güçsüz ve ayrışmamış güçlerin ürünüdür. Hooliganların,*  yalnızca farksızlığın öldürücü bir açık seçiklik kazanmasına dayandığı için böylesine yankı bulan şiddeti, farksızlığın doruk noktasındaki bir biçimidir.

* Hooliganlar: Başlangıçta İngiltere’de görülen, sonra birçok ülkeye yayılan futbol maçları sırasındaki şiddet olaylarını yaratan çetelere verilen ad.

Bu şiddet bir olay olmaktan çok, aslında terörizm gibi olay yokluğunun aldığı patlayıcı biçimdir. Ya da daha çok içte patlayan bir biçimdir: (Şu ya da bu grubun hıncından çok) politik boşluktur bu, tarihin suskunluğudur (bireylerin psikolojik bastırılmışlıkları değil). Bu olayda içte patlayan şey herkesin farksızlığı ve suskunluğudur. Öyleyse toplumsal yaşamımızın akıl almaz bir olayı değildir bu: Yaşamın boşlukta hızlanış mantığına tamamen uygundur.

Bu olay, rolleri tersyüz etme girişimi olan başka bir mantığa da bağlıdır: Seyirciler (İngiliz taraftarlar) oyuncu olurlar. Kahramanların (futbolcuların) yerine geçip medyanın gözü önünde kendi gösterilerini (itiraf edelim ki bu öbüründen daha büyüleyicidir) yaratırlar. Modern seyirciden beklenen de bu değil midir?

Ondan oyuncu olması, seyirci durağanlığını bırakması ve gösteriye müdahale etmesi istenmiyor mu?

Tüm katılım kültürünün nakaratı bu değil mi? Paradoksal bir biçimde, katılımcı tipteki modern hiper-toplumsallık, kendine rağmen de olsa, bu tür olaylar içinde somutlanmış bulunuyor. Ne kadar üzülüyormuş gibi yapılsa da bir rock konserinde kırılan iki yüz koltuk başarı işaretidir. Katılım nerede bitiyor, katılım aşırılığı nerede başlıyor?

Gerçekte, katılım söyleminde itiraf edilmemiş olan şey, iyi katılımın katılım göstergelerinin başladığı yerde durmasıdır. Ama olaylar her zaman böyle gelişmiyor.

Romalılar, hayvanlar ve gladyatörlerle, doğrudan sahne üzerinde bu tür gösteriler sunma açıkyürekliliğine sahiplerdi; biz bu tür olayları kendimize yalnızca kulislerde, kazara, yasadışı şekilde, bir yandan da ahlâk adına kınayarak sunuyoruz (ama televizyonda bunları bütün dünyaya yem olarak gösteriyoruz: Heysel Stadyumu’ndan yapılan birkaç dakikalık televizyon yayını yılın en iyi görüntüleri arasında yer aldı.) 1984 Los Angeles Olimpiyatları bile, 1936’da Berlin’de olduğu gibi, üzerinde kuvve halinde bir terörist gösterinin estiği dev boyutlu bir törene, dünya çapında bir şova dönüştürüldü; dünya çapındaki spor gösterisinin soğuk savaş stratejisi haline getirilmesi, olimpiyat ilkesinin tam bir kötüye kullanımı. Spor, ilkesinden bir kez saptırıldı mı, her tür amaçla kullanılabilir: Prestij gösterisi ya da şiddet gösterisi. (Caillois’nın sınıflandırmalarına başvurursak) yarışma ve temsil oyunundan sirk ve baş dönmesi gösterisine geçer. Temsil sistemlerinden simülasyon ve baş dönmesi sistemlerine geçiş: Toplumumuzun genel eğilimidir bu. Politika da bu eğilimden kaçamaz.

Heysel trajedisinin ardında devlet terörizminin bir biçimi var zaten. Devlet terörizmi kendini yalnızca programlı eylemlerde (CIA, İsrail, İran) açığa vurmakla kalmaz. Kimi modern devletlerin izlediği politikanın parçası olan daha kötü bir politika, kendi yurttaşlarını provoke etme politikasını sürdürmenin, nüfusun bütün kategorilerini neredeyse intiharın eşiğindeki bir duruma itecek kadar umutsuzluğa düşürmenin bir yolu vardır. Örneğin, Bayan Thatcher “daha kötü”nün stratejisiyle, madencileri tasfiye etmeyi başardı: Grevciler sonunda toplumun gözünde saygınlıklarını yitirdiler. İşsiz hooliganlara karşı da aynı strateji uygulanır. Sanki onlar, Thatcher’ın yurt dışma gönderdiği komandolardır; elbette onları kınamaktadır, ama hooligonların sergilediği kabalık Thatcher’ın iktidar uygularken sergilediğinin aynısıdır. Kriz kandırmacasının ardına sığınarak tüm modern devletler tarafından az ya da çok sert biçimde sürdürülen bu tasfiye stratejisi, ancak bu tür aşırılıklara yol açabilir ki bu aşırılıklar devletin hiç de düşman olmadığı bir terörizmin dolaylı sonuçlarıdır.

Devletler, birbirlerine saldıramadıkları ya da birbirlerini yok edemedikleri anda, devletin kendi doğal göndermesine karşı savaşı olan bir tür sivil savaş, iç savaş içinde, neredeyse otomatik olarak kendi halklarına ya da kendi topraklarına yönelirler (Anlam taşıyan ve temsil eden her göstergenin, her makamın yazgısı kendi doğal göndermesini ortadan kaldırmak değil midir?)

Bu, her halükârda politikanın iç yazgısıdır; ve temsil edenler gibi temsil edilenler de bunu, örtük biçimde olsa da çok iyi bilirler. Hepimiz farkında olmadan Makyavelciyiz; çünkü temsiliyetin diyalektik bir kurmaca olduğuna dair belirsiz bir bilince sahibiz; ve bu diyalektik kurmaca, muhtemel ifadesini insanın gönüllü kölelik içinde kendini yitirmesinde bulan Öteki’nin kaybı istenci ile güç istenci arasındaki bir ölüm kalım düellosunu gizler: Her iktidar, Prens’in Hâkimiyeti ve Halkın Kurban Edilişi’ne dayanır.

Dolayısıyla artık ne temsil edilen halk vardır ne de yasal hükümran. Bu politik görünüm yerini bundan böyle toplumsal sözleşmenin söz konusu olmadığı bir düelloya, totaliter biçimde kendine göndermede bulunmayı amaçlayan bir makam ile ironik ya da boyun eğmeyen, bilinemezci ve çocuksu (artık konuşmuyor, ama gevezelik ediyor) bir kitle arasındaki trans politik bir düelloya bırakıyor. Kendi organlarını yutan bedenin hastalık hastası durumudur bu. İktidarların, devletlerin kendi kentlerini, kendi manzaralarını yok etmeye, kendi özlerini hatta kendi kendilerini yok etmeye harcadıkları öfke, eskiden düşmana ait olan şeyleri yok etmeye harcadıkları öfkeyle kıyaslanır ancak.

Özgün bir politik strateji yokluğunda (belki artık mümkün değil bu), akılcı bir toplum yönetiminin olanaksızlığı karsısında, devlet toplumsallığı ortadan kaldırıyor. Artık politik iradeye göre değil; şantaja, caydırmaya, simülasyona, kışkırtmaya ya da göstermelik özen göstermeye göre işliyor devlet. Devlet, bir sevgisizlik ve umursamazlık politikası keşfediyor. Her tür resmi politikanın arkasındaki transpolitikanın gerçekliği budur; toplumsallığın yok olması karşısındaki hayasız taraftarlık. Hooliganların yaptığı, bu transpolitik durumu uç noktaya taşımaktır: Katılımı trajik sınırına dek itiyor ve aynı zamanda da şiddet ve tasfiyeyle şantaj yapıyorlar. Teröristlerin tüm yaptığı budur. Her tür ahlâki tepkiye karşın bu işlemde bizi büyüleyen de bu modelin son derece güncel olmasıdır; bu olayların, politik toplum olarak yok oluşumuzun aynası oldukları gerçeğidir; sözde “politik” olaylar bu yok oluşu umutsuzca kamufle etmeye çalışırlar.

Bir başka vaka Heysel’deki olayın devamıdır: Eylül 1987’de Madrid’de Real Madrid-Napoli Avrupa kupası maçı, uluslararası federasyonun önceki bir maç sırasında Madrid halkının aşırılıklarına karşı aldığı bir disiplin önlemi uyarınca, gece, hiçbir seyircinin olmadığı boş bir statta yapılır. Binlerce taraftar stadyumu kuşatır, ama içeri giremez. Maç baştan sona televizyondan yayımlanmıştır.

Bu tür bir yasaklama şoven futbol tutkusunu hiçbir zaman yok etmeyecektir; ama buna karşın bu yasaklama, bağlamından koparılmış “gerçek” olayın boşlukta gerçekleştiği ve yalnızca uzaktan, televizyon görüntüsü olarak görülür olduğu dünyamızın terörist hiper-gerçekçiliğini çok iyi gösteriyor. Gelecekteki olaylarımızı cerrahi olarak önceden bildirme türü: Hiç çıkmayabilecek denli küçük bir olayın ekran üzerinde azami büyütülmesi. Olayın küçük ayrıntılarını kimse yaşamış olmayacak, ama herkes görüntüsünü elde etmiş olacak. Bu, katıksız bir olay haline gelmiştir; her tür doğal göndermenin dışındadır ve ancak sentez görüntüler buna denk görülebilir.

Bu hayalet maç, Heysel maçına elbette bağlanabilir; orada da gerçek futbol olayı dramatik bir şiddet biçimiyle gölgelenmiştir. Seyircinin kurban ya da cani olmak için seyirci olmayı bıraktığı, sporun terörist eyleme dönüşmek için spor olmayı bıraktığı bu her zaman olası anlam kaymasından kurtulmak için, bundan böyle televizyon görüntüsündeki bir olaydan başka şeyle uğraşılmayacağından emin olmak için, işi fazla uzatmadan seyirci ortadan kaldırılır. Olayın televizyonun zihinsel ekranı üzerinde kabul edilebilir olması için her tür gönderme ortadan kaybolmalıdır.

Politika işleri de bir anlamda boş bir stadyumda (temsiliyetin boş biçimi) cereyan eder, gerçek seyirci bu stadyumdan kovulmuştur; çünkü aşırı coşkulara kapılmaya elverişlidir. Bundan böyle buradan yalnızca televizyon görüntülerinin bir kopyası (imajlar, istatistikler, kamuoyu yoklamaları) yayılır. Politika hâlâ faaliyette, hatta bizi kendine tutsak etmeyi de sürdürüyor, ama incelikli bir şekilde; sanki bir Uluslararası Politika Federasyonu belirsiz bir süre için halkı askıya almış ve maçın nesnel akışını garanti etmek için bu seyirciyi bütün stadyumlardan kovmuş gibidir. Trans-politika sahnemiz budur: Oyuncuların geri çekilmiş olduğu kamusal alanın o şeffaf biçimi, coşkuların geri çekilmiş olduğu bir olayın o katıksız biçimi.

Sh: 81-87

 

PEKİ, O HALDE KÖTÜLÜK NEREYE GİTTİ?

Bütün biçimleriyle terörizm, kötülüğün trans-politik aynasıdır. Çünkü asıl sorun, tek sorun şudur: O halde kötülük nereye gitti?

Cevap: Her yere; çünkü çağdaş kötülük biçimlerinin ana-morfozu* sonsuzdur.

*  Görsel sanatlarda bir perspektif tekniği. Bu teknikle yapılmış resimlere alışılmış görüş açısından bakıldığında, figürler çarpıtılmış olarak görülür. Ancak özel bir açıdan bakılırsa ya da resim eğik yüzeyli bir aynaya tutulursa çarpıklık ortadan kalkar ve normal görüntü elde edilir. Bir başka deyişle, figürler kuvve halinden fiili hale geçerler de diyebiliriz,

Korunma sayesinde, doğal göndermeleri öldürme sayesinde, şiddetin temizlenmesi sayesinde, tohumları ve tüm lanetli payları yok etme sayesinde ve olumsuza estetik cerrahi yaparak bundan böyle yalnızca hesaplı yönetim ve iyilik söylemiyle uğraşmak isteyen bir toplumda, kötülükten söz etme olanağının kalmadığı bir toplumda, kötülük yakamızı bırakmayan bütün viral ve terörist biçimlere bürünür (méta-morphose).

Aforoz etme gücünü, kötülükten söz etme gücünü yitirdik. Ancak bu güç başka bir yerde yeniden doğuyor. Örneğin Rushdie (Selman Rüşdi) olayında Humeyni -rehini bizzat Batı’ya muhafaza ettirmesi ve bir anlamda Batı’nın kendisini toptan rehin durumuna düşürme numarasının ötesinde- hitabetin simgesel gücü aracılığıyla tüm güç ilişkilerini tersine çevirme olanağını şaşırtıcı biçimde kanıtlamıştır.

Tamamen olumsuz politik, askeri ve ekonomik koşullar içinde, Ayetullah’ın bütün dünyaya karşı maddi gerçekliği olmayan, ama mutlak silah olmaya aday tek bir silahı vardır: Kötülük ilkesi. İlerleme, akılcılık, politik ahlâk, demokrasi vs. gibi Batılı değerleri yadsıma. Bütün bu “iyi şeyler” üzerindeki evrensel uzlaşmayı yadsımak Humeyni’ye kötülüğün enerjisini, dışlanmış olanın şeytani enerjisini, lanetli payın görkemini veriyor. Bugün tek o söz sahibi, çünkü herkese karşı Maniheizme*  özgü kötülük ilkesini tek o üstleniyor, kötülükten söz etmeyi ve defetmeyi tek o üstleniyor, terör yoluyla kötülüğü temsil etmeyi tek o kabul ediyor. Onu azmettiren şeyi biz anlayamayız.

* Mani’cilik ya da Maniheizm: M.S. III. yy.’da İran’da ortaya çıkan, iyilik ve kötülüğün kesin karşıtlığına dayanan, sonradan bir din halini alan akım,

 Buna karşın hiçbir yerde kötülükten söz etme olanağının bulunmadığı, en ufak olumsuzluğun sanal uzlaşma tarafından boğulmuş olduğu Batı karşısında bunun Humeyni’ye verdiği üstünlüğü gözlemleyebiliriz. Politik iktidarlarımız bile, işlevlerinin gölgesinden başka bir şey değil artık. Çünkü iktidar ötekini, düşmanı, kozu, tehdidi, kötülüğü belirtmenin simgesel gücüyle var olur yalnızca. Bugün artık iktidar buna sahip değil ve karşısında iktidarı kötülük olarak belirtebilecek ya da belirtmek isteyen bir muhalefet de yok artık. Şeytani, ironik, kavgacı ve çatışmacı enerji açısından çok güçsüz hale geldik; bağnazca cansız ya da cansızca bağnaz topluluklara dönüştük. Lanetli payı kendimizde arayıp yalnızca olumlu değerlerin yayılmasına izin vere vere en ufak virüs saldırısı karşısında ve kuşku yok ki bağışıklık yetersizliği durumunda olmayan Humeyni’nin saldırısı karşısında acınacak biçimde dayanıksız hale geldik. Humeyni’ye karşı ileri sürmek üzere elimizde yalnızca, zayıf bir çare olan ve her halükârda politik bağışıklık yetersizliğinin parçası olan İnsan Hakları var. Üstelik de İnsan Hakları adına Humeyni’ye “Mutlak Kötü” muamelesi yapmakla (Mittenand) işin içinden çıktık; yani aydınlanmış bir söylemin kurallarıyla çelişerek kendimizi Humeyni’nin bedduasına uyarlamakla işin içinden çıktık (bugün bir deliye “deli” muamelesi yapılıyor mu? Artık bir özürlüye bile “özürlü” muamelesi yapılmıyor; Kötülükten böylesine korkuyoruz, Öteki’ni, uğursuzu, indirgenemezi belirtmekten kaçınmak için böylesine örtmecelere boğuyoruz kendimizi). Kötülüğün dilini tam anlamıyla, zafer edasıyla konuşabilen birinin, aydınların dilekçelerine rağmen, zayıf Batı kültürlerinde böyle bir gedik açmasına şaşırmayalım.Bu, yasallığın, vicdani rahatlığın, hatta aklın bile bedduayla suç ortaklığı etmesindendir. Bu kavramlar, tüm aforoz kaynaklarını seferber etmekten başka bir şey yapamazlar ve özünde bulaşıcı olan kötülük ilkesinin tuzağına düşerler.

Kim kazandı?

Humeyni tabii ki. Onu yok etme gücüne hâlâ sahibiz kuşkusuz, ama simgesel olarak kazanan odur ve simgesel güç silahların ve paranın gücünden daima üstündür. Bir anlamda, “Öteki Dünya”nın öcüdür bu. Üçüncü Dünya, Batı’ya asla gerçekten meydan okuyamamıştı. On yıllar boyunca Batı’ya göre kötülük ilkesinin temsilcisi olmuş SSCB de yavaş yavaş iyiliğin, olayları ılımlı biçimde yönetmenin tarafına belirgin biçimde geçmiştir (şaşırtıcı ironi; kimse farkına varmadan beş yıl süresince Afganistan’da Batılı değerleri savunduktan sonra, Batı ile Tahran Şeytanı arasında aracı olarak kendini ileri süren de SSCB ’dir.)

(Selman ) Rushdie’ye ilişkin ölüm hükmüyle başlayan dünya çapındaki büyülenme, etkilenme ve antipati, uçağın iskeletindeki bir gedik ya da çatlaktan dolayı uçak kabinindeki basınç dengesinin ani bozulmasına benziyor (Bu tür bir olay kazara da olsa, daima terörist bir eylemi andırır). İki mekân arasındaki basınç farkı uyarınca her şey şiddetle dışarıya, boşluğa doğru çekilir. Bunun için iki dünyayı aynan aşırı ince zarda bir gedik ya da oyuk açmak yeter. Yapay olan ve yapay olarak korunan bir dünyada (bizimkinde), terörizm ve rehin alma, bu tür bir gedik açma eylemin âlâsıdır. Kesinlikle ortaçağdaki gibi olmayan ve ahlâksal ya da dinsel değil de stratejik terimlerle değerlendirilmesi gereken bugünkü İslam, bütün İslam, (Doğu Bloku ülkeleri de dahil olmak üzere) Batı sistemini yalnız bırakmaktadır ve zaman zaman tek bir eylem ya da tek bir sözle bu sistemde gedikler açmakta ve tüm değerlerimiz bu gedikten boşluğa düşmektedir. İslam Batı dünyası üzerinde devrimci baskı uygulamıyor, Batı’yı İslam’a kazandırma ya da fethetme riskine girmiyor: Karşısına hiçbir şey çıkaramadığımız bu kötülük ilkesi kapsamında; bu viral saldırıyla ve soluduğumuz havanın (değerlerin) ani basınç dengesi bozulmasının (bizim) korunaklı dünyamız için oluşturduğu sürekli tehlike olan, iki ortam arasındaki basınç farkının oluşturduğu bu sanal felaket temelinde, Batı’yı istikrarsızlaştırmakla yetiniyor. Batı dünyamızdaki her tür yarık ve aralıktan şimdiye dek bir hayli oksijenin dışarı sızmış olduğu doğrudur. Oksijen maskelerimizi çıkarmamamız yararımıza olur.

Tüm söylenmek istenenlerin tersine, Humeyni’nin stratejisi şaşırtıcı biçimde moderndir. Bizimkinden çok daha moderndir, çünkü modern bir bağlamın içine arkaik öğelerin bir fetva, bir ölüm fermanı, bir beddua gibi şeylerin kurnazca şırıngalanmasına dayanır. Batılı dünyamız dayanıklı olsaydı, bunun anlamı bile olmazdı. Tersine, bütün sistemimiz boğazına kadar bu strateji içindedir ve onun yankı bulmasına hizmet eder: Aşırı iletken olarak bu virüse hizmet etmektedir. Bunun anlamı nedir? Yine Öteki Dünya’nın öcü söz konusudur: Dünyanın geri kalanına yeterince tohum, hastalık, salgın ve ideoloji taşıdık, bunların karşısında onlar savunmasızdı, olayların ironik tersyüz oluşuyla bugün alçak ve küçük bir arkaik mikrop karşısında savunmasız olan sanki biziz.

Rehinin kendisi mikroplu hale geliyor. Alain Bosquet son kitabında (Le Métier d’otage/ Rehinlik Mesleği) Batı dünyasının o yolu boşluğa döndürülmüş kesiminin, kuşkusuz kendi gözünde küçük düştüğünden, ama özellikle de sahip olduğu her şey ülkesi ve hemşerileri, zorlama edilgenlikleri, her zamanki korkaklıkları özünde alçaltıcı ve sapma kadar gereksiz olan pazarlık yüzünden toptan küçük düşmüş olduğundan, nasıl artık kendi evine geri dönemediğini, dönmek de istemediğini gösteriyor. Pazarlığın ötesinde, her rehin alma olayı bütün olarak toplulukların, en ufak üyesinin karşısında bile inkâr edilemeyecek korkaklığının kanıtı haline gelir. Topluluğun bu umursamazlığının karşılığı her bireyin topluluğa karşı umursamazlığıdır: Batı’da böyle (kötü) işgörüyoruz ve rehin stratejisinin acımasızca açığa çıkardığı şey de politik sefalettir. Tek bir bireyi istikrarsızlaştırarak bütün bir sistem istikrarsızlaştırılır. Bu yüzden rehin, taraftarlarının kendisini iki arada bir derede kahraman yapıvermiş ve üstüne üstlük hemencecik de yok edivermiş olmalarını bağışlayamaz.

Biz ne Humeyni’nin aklından geçenleri ne de Müslümanların yüreğini okuyabiliriz. Yapabileceğimiz şey, her şeyi dinsel bağnazlığa yükleyen zayıf düşünceden kurtulmaktır. Ancak, aynen uzlaşma gibi, şişirmece bir yapının tüm özelliklerini alan bir anma töreni için, Fransız Devrimi’nin anısından tam da Terör’ü silmeye çalıştığımız anda, bu simgesel şiddetin meydan okumasına karşılık vermek için gerekli donanıma sahip olmamamızdan endişe duyuyorum. Kendi tarihimizden şiddeti silmeyi tercih ediyorsak, bu yeni şiddet karşısında ne yapabiliriz?

Kötülüğü dile getirmeyi bilmiyoruz artık.

Bildiğimiz tek şey, insan Hakları söylemini bağıra bağıra tekrarlamak; dindar, zayıf, gereksiz, ikiyüzlü, iyiliğin doğal çekimine olan aydınlıkçı inanca ve insan ilişkilerinin idealliğine dayanan bir söylem (oysa kötülüğe kötülükle karşılık vermekten başka çıkar yol yoktur).

Üstelik bu İyilik, bu ideal değer her zaman koruyucu, zavallılaştıran, olumsuz ve tepkisel biçimde kavranmıştır. Bu, kötülüğün en aza indirgenişi, şiddetten korunma ve güvenliktir. İyi niyetin alçakgönüllülük gösteren ve çökertici gücüdür bu; ve bu güç dünyada olsa olsa doğruluk hayal eder ve kötülük eğrisini, kötülüğün akıllılığını göz önünde bulundurmaya yanaşmaz.

Söz, bir bireyin “özgür” ifadesi olarak anlaşılıyorsa, “söz hakkı” vardır. Söz düello, suç ortağı, çatışan, baştan çıkarıcı biçim olarak anlaşılıyorsa, o zaman hak kavramının artık hiçbir anlamı yoktur.

Arzulama hakkı, bilinçdışı hakkı, haz hakkı diye bir şey var mı?

Saçma. Hak terimleriyle konuşulduğunda cinsel özgürleşme de gülünç olur. İnsan Hakları anıldığında devrimimizi “kutlamak” da gülünç olur.

“Yaşama hakkı” tüm dindar ruhları titretir, öyle ki sonunda ölme hakkı olmaya varır ve tüm bunların saçmalığı da burada açığa çıkar. Çünkü sonuçta ölmek ya da yaşamak (mutlu ya da mutsuz) bir yazgı, bir kaçınılmazlıktır, yoksa bir hak değildir.

Neden erkek ya da kadın olma “hakkı” istenmesin? Neden Aslan ya da Kova ya da Yengeç olma hakkı istenmesin?

Peki böyle bir hak varsa, erkek ya da kadın olmak ne demektir?

Heyecan verici olan şey, yaşamın sizi erkek ya da kadın yapmış olması ve sizin de kabullenmenizdir. Bu simgesel bir oyunun kuralıdır ve bu kuralı ihlal etmenin hiçbir anlamı yoktur. Satranç atını düz çizgi üzerinde ilerletme hakkı isteyebilirim, ama bunun ne anlamı olabilir?

Bu tür işlerde hak aptalca bir şeydir.

Çalışma hakkı: Acımasız bir ironiyle işler bu noktaya vardı.

İşsizlik hakkı!

Grev hakkı!

Bu şeylerdeki gerçeküstücü mizahı kimse fark bile etmiyor artık. Bununla birlikte bu karamizahın açığa çıktığı vesileler de var; örneğin, kendisini bağışlatmak için çırpman bütün o insan hakları birliklerine karşı infaz hakkı isteyen ölüm mahkûmunun durumu gibi. Burada mesele ilginçleşiyor. Böylelikle haklar üstesinde beklenmedik değişkenler ortaya çıkıyor; Her zaman kurban olmanın ardından İsrailliler kendi halkları karşısında katil olmayı bir tür hak olarak istiyorlar. Sonunda kendine yasal suçluluk lüksünü sunabilmeli insan!

Çemobil, Ermenistan’daki deprem ve atom denizaltısının batması ile birlikte SSCB’nin insan hakları yolunda dev (Helsinki ya da başka bir yerdekinden hayli daha büyük) bir adım attığına kuşku yok: Felaket hakkı. Esas temel hak; kaza hakkı, suç hakkı, yanlışlık yapabilme hakkı, kötülük hakkı ve en kötü olma hakkıdır, yoksa yalnızca en iyi olma hakkı değil: Mutluluk hakkından çok daha fazla, sizi adına yaraşır bir insan yapan budur işte.

Hak, karşı konulmaz biçimde bu uğursuz eğimi izler ve böylece bir şey kendiliğinden iyi gittiğinde her tür hak gereksiz hale gelir; ve eğer hak talebi dayatılıyorsa, istenen şey kaybedilmiş demektir: Su, hava, yer hakkı tüm bu öğelerin adım adım yok olduğunun teyit edilmesidir. Cevap hakkı diyalog yokluğunu gösterir, vs.

Sömürü ve kıtlık topluluklarında görüldüğü gibi, bireyin yabancılaşmış, kendi varlığından yoksun bırakılmış, kendine yabancı bir varlık değil de, postmodern formülüyle, göndermesi kendisi olan ve kendi kendisiyle rekabet eden bir varlık olduğu andan itibaren, birey haklarının anlamı kalmaz. Böyle bir bağlamda insan hakları tamamen yetersiz ve yanıltıcı hale gelir; esnek, hareketli, değişken geometrili birey artık bir hak sahibi, bir özne değil, bir taktik uzmanı ve kendi varoluşunun reklamcısıdır; artık herhangi bir hukuksal makama değil, yalnızca kendi işinin ya da performansının niteliğine başvurur.

Buna karşın İnsan Hakları’nın dünya çapında güncellik kazanması da günümüzde oluyor. Bugünlerde kullanılabilecek tek ideoloji bu. İdeolojinin sıfır noktası, tüm tarihin indirimli satışı âdeta. İnsan hakları ile ekoloji, uzlaşmanın iki kolay beslenme kaynağıdır. Gezegenimizin güncel anayasası Yeni Politik Ekoloji’dir.

Tehlike altında olmakla birlikte, bu yüzyılın sonunu uzlaşmanın bütün fenerleriyle aydınlatmayı vaat eden başyapıt olan İnsan Hakları’nın kutsanmasında, budalalığın önlenemeyen tırmanışını mı görmek gerekiyor?

Sh:88-95

 

Kaynak: Kötülüğün Şeffaflığı- Aşırı Fenomenler Üzerine Bir Deneme Jean Baudrillard, Fransızcadan çeviren Işık Ergüden, Birinci basım: Ağustos 1995 İkinci basım: Ocak Ayrıntı Yayınları İstanbul

FOTOKOPİ VE SONSUZ


İnsanlar akıllı makineler yaratıyor ya da düşlüyorlarsa gizliden gizliye kendi akıllarından umut kestiklerinden ya da dehşet verici ve gereksiz bir aklın ağırlığı altında ezildiklerindendir: O zaman bu akılla oynayabilmek ve onunla eğlenebilmek için aklı makinelere hapsederler. İktidarı politikacılara bırakmanın bize her tür iktidar isteğine gülme olanağı tanıması gibi bu aklı makinelere emanet etmek de bizi her tür bilme iddiasından kurtarır.

İnsanlar özgün ve dâhi makineler düşlüyorlarsa, kendi özgünlüklerinden umut kestikleri ya da bundan vazgeçip üçüncü şahıs olan makineler aracılığıyla bu özgünlükten yararlanmayı yeğledikleri içindir. Çünkü bu makinelerin sunduğu şey düşüncenin gösterisidir; insanlar da makineleri kullanarak kendilerini düşüncenin kendisinden çok düşüncenin gösterisine verirler.

Makinelere sanal denmesi boşuna değildir; düşünceyi eksiksiz bir bilginin ortaya çıkmasına bağlı belirsiz bir kararsızlık içinde tutarlar. Burada düşünce eylemi, sürekli olarak ertelenir. Hatta artık düşüncenin lafı bile geçmez; tıpkı gelecek nesiller için özgürlük lafının geçmeyeceği gibi: Bu nesiller, boşluktalarmış gibi kendilerini koltuklarına bağlayarak yaşayıp gideceklerdir. Aynı şekilde Yapay Akıl İnsanları da kendi zihin alanlarından, bilgisayarları karşısında oturarak geçeceklerdir. Bilgisayarı önünde kımıldamadan duran Sanal İnsan, ekran aracılığıyla sevişir, derslerini de tele-konferansla yapar. O bir hareket özürlüsü haline gelmiştir; kuşkusuz zihinsel olarak da özürlüdür. İnsanın işlemsel hale gelmesinin bedeli budur. Gözlüklerin ve kontakt lenslerin, görmeyen bir türün ayrılmaz protezine dönüşeceğini ileri sürebiliriz; tıpkı bunun gibi, yapay aklın ve bu akim teknik dayanaklarının da artık düşünceye sahip olmayan bir türün protezi olmasından endişe duyabiliriz.

Yapay akıl akılsızdır, çünkü yapaylığı yoktur. Hakiki yapaylık tutkudaki acının, baştan çıkarmadaki göstergenin, jestlerdeki anlam belirsizliğinin, dil sürçmesinin, yüzdeki maskenin, anlamı başkalaştıran çizginin yapaylığıdır; böyle olması nedeniyle de bu yapaylığa zihin belirtisi denir. Bu akıllı makineler, en acınacak yapaylıktadır; dil, cinsellik ve bilgi işlemlerini en yalın öğelerine ayrıştırmak, modeller uyarınca yeni bir sentez haline getirmek için dijitalleştirmek zorunda olduklarından yapaydırlar. Bir programın ya da potansiyel bir nesnenin tüm olasılıklarını kuvve halinde üretebilirler. Oysa yapaylığın, gerçekliği üreten şeyle hiçbir ilgisi yoktur; gerçekliği başkalaştıran şeyle ilgisi vardır. Yapaylık, yanılsamanın gücüdür. Bu makinelerde hesabın basitliği vardır ve sundukları oyunlar ise yer değiştirme ve olasılıklar sunma oyunlarıdır yalnızca. Bu nedenle sanal (virtuel) olarak var olmakla kalmazlar, erdemlidirler (vertueux)de. Çünkü kendi konulan bile onları yenemez, kendi bilgileri bile onları baştan çıkaramaz. Erdemlerini meydana getiren şey, şeffaflıkları, işlevsellikleri, tutku ve yapaylıktan yoksun olmalarıdır. Yapay akıl, bekâr bir makinedir.

İnsanın işleyişini makinelerinkinden, en akıllı makinelerin k inden bile her zaman ayıracak olan şey iş görme sarhoşluğudur, zevktir. Zevk sahibi makineler üretmek; neyse ki bu hâlâ insan gücünün ötesinde olan bir şey! Her tür protez insanın zevk almasına yardımcı olabilir; ama insan, kendi yerine zevk alacak bir protez icat edemez. İnsan kendinden daha iyi çalışan, “düşünen” ya da yer değiştiren protezler icat edebilse ile insanın aldığı zevkin, insan olma zevkinin teknik ya da medyatik bir protezi yoktur. Böyle bir şeyin olması için makinelerin insan hakkında bir fikirleri olması, insanı icat edebilmeleri gerekirdi; ama makinelerin artık yapabileceği bir şey yok, onları icat eden insandır. Bu yüzden, makineler makineliklerini hiçbir zaman aşamayacakken insan mevcut durumunu aşabilir. Makinelerin her zaman karanlık bir arzusu olduğunu düşündürtebilecek kaza ya da yok olma durumu hariç, en akıllı makineler makineden başka bir şey değildir. İnsanları kendi tanımlarından uzaklaştırarak sonlarına yakınlaştıran zevki ya da acıyı meydana getiren işleyişteki o ironik fazlalık, o aşırı işleyiş makinelerde yoktur. Ne yazık ki bir makine asla kendi işlemini aşamaz; bilgisayarların derin hüznünü açıklayan budur belki… Tüm makineler bekârdır!

(Bununla birlikte bu yakınlarda görülen elektronik virüs akını dikkate değer bir anormallik arzediyor: Makineler sapkın etkiler, ironik ve heyecan verici türden beklenmedik olaylar yaratmaktan muzip bir zevk alıyorlar sanki. Yapay akıl bu viral patoloji içinde kendisiyle dalga geçiyor ve böylece de bir tür hakiki aklın ilk adımını atıyor olabilir.)

Makinenin bekârlığı, Tele-kompüter İnsan’ın bekârlığını da beraberinde getirir. İnsanın, bilgisayarın ya da wordprocessor’ inin önünde beyninin ve aklının gösterisini kendi kendine sunması gibi pembe Miniteli * önünde de kendine fantezilerinin ve potansiyel bir hazzm gösterisini sunar.

* Minitel: Fransa’da telefon şebekesi aracılığıyla evlere kadar uzanan mini bilgisayarlardan oluşan iletişim ağı. “Pembe Minitel” ise bu ağın “cinsel hizmetler” veren parçası

Haz ya da akıl; her iki durumda da Tele-kompüter İnsan bunları makinesiyle ara yüzeye kovar [exorciser: “Cinleri kovma” gibi]. Öteki, muhatap asla gerçekten hedeflenen şey değildir: Ekrandan geçiş aynadan geçişi anımsatır; hedeflenen şey, arayüzey olarak ekranın kendisidir. İnteraktif ekran ilişki sürecini aynı olanlar arasındaki yer değiştirme sürecine dönüştürür. Arayüzey’in sırrı Öteki’nin potansiyel olarak aynı olmasıdır; ötekiliğe makine tarafından gizlice el konulmuştur. Böylelikle, gerçeğe en yakın iletişim senaryosu, Minitel kullanıcılarının ekran karşısından telefon konuşmasına geçmeleri ve sonra da yüz yüze gelmeleridir; peki soma ne yapılır? Eh, “telefonlaşılır” tabii ve ardından tekrar Minitel’in başına geçilir; nihayetinde Minitel çok daha erotiktir, çünkü hem gizemli hem şeffaftır; yaşamın önünde duran ekranın ve elektronik bir metnin yakınlığı dışında başka bir yakınlık olmadığından katıksız bir iletişim biçimidir bu, tensel zevk gölgelerinin gezindiğini görebileceğimiz yeni Platon mağarasıdır. İletişim kurmak bu kadar kolayken biriyle konuşmak niye?

Eskiden aynanın, ikiye bölünmenin ve sahnenin, ötekiliğin ve yabancılaşmanın düşselliğinde yaşıyorduk. Bugün ekranın, ara yüzeyin ve iki katma çıkmanın, benzerliğin ve bir iletişim ağı oluşturmanın düşselliğinde yaşıyoruz. Tüm makinelerimiz ekran haline geldi ve insanların interaktivitesi de ekranların interaktivitesi haline geldi. Ekranda yazılan şeylerin hiçbiri derinlemesine çözülmek için değildir; anlam aniden tepki gösterdiğinde, temsil kutupları kısa devre yaptığında, anında keşfedilmek içindir bunlar.

Bir ekranı okumak bakışla söz konusu olan şeyden tamamen farklıdır. Gözün bitmek bilmeyen bir kırık çizgi uyarınca dolaştığı dijital [dokunsal, sayısal] bir keşiftir bu. İletişimde muhatap olunan kişiyle, enformasyonda bilgiyle kurulan ilişki aynı niteliktedir: Dokunsal (tactile) ve keşfettirici. Yeni bilgisayarlardaki ya da hatta telefondaki ses, dokunsal, boş ve işlevsel bir sestir. Bu tam olarak bir ses değildir artık; tıpkı ekran için bakışın söz konusu olmaması gibi. Tüm duyarlılık paradigması değişti. Bu dokunsallık, dokunmanın organik anlamı değildir; gözle görüntünün yüzeydeki bitişikliğini, bakıştaki estetik mesafenin sonunu belirtir yalnızca. Ekranın yüzeyine sonsuzca yaklaşıyoruz, gözlerimiz görüntülerin içine serpiştirilmiş gibi. Seyirciyle sahne arasında mesafe kalmadı, bütün teatral uzlaşmalar yok oldu. Bu düşsel ekran komasına böyle kolay giriyorsak eğer, ekran, doldurmamız istenen sürekli bir boşluk halinde belirdiğindendir: Görüntülerin yakınlığı, görüntülerin izdihamı, görüntülerin dokunsal pornografisi. Buna karşın bu görüntü hep ışık yılı uzaktadır. Hep bir tele-görüntüdür. Çok özel bir mesafeye yerleştirilmiştir; bu yüzden bedenin aşamayacağı mesafe olarak tanımlanabilir ancak. Dilin, sahnenin ve aynanın mesafesi beden tarafından aşılabilir niteliktedir; böyle olduğundan bu mesafe insani kalır ve değişime [mübadeleye] olanak tanır. Ekran ise sanaldır; yani aşılamaz. Yalnızca bu soyut, kesinlikle soyut bir biçim olan iletişime olanak tanımasının nedeni budur.

İletişim alanı içinde sözcükler, jestler ve bakışlar sürekli yan yana olmalarına karşın birbirlerine asla değmezler. Çünkü ne bu mesafe ne de bu yakınlık, bedenin etrafını çevreleyen şeye olan mesafe ve yakınlığın aynısıdır. Görüntülerimizin ekranı, interaktif ekran ve telematik ekran hem çok yakın hem çok uzaktır: Hakiki olmak için (bir sahnenin heyecan verici yoğunluğuna sahip olmak için) çok yakın, sahte olmak için (yapayın suç ortağı olacak bir mesafeye sahip olmak için) çok uzaktır. Bu ekranlar, bu biçimde, artık tam anlamıyla insani olmayan bir boyut, uzanım kutupsuzlaşmasına ve beden şekillerinin birbirinden farksızlaşmasına uygun düşen dışmerkezli bir boyut yaratırlar.

Bilgisayarlarımızın ekranıyla beynimizin zihinsel ekranının iç içe geçtiği, yakınla uzağın, içle dışın, nesneyle öznenin aynı sarmal içindeki bu bitişikliğini belirtmek için Möbius topolojisinden daha iyisi yoktur. Enformasyon ve iletişim de en sestvari bir halkalanma içinde; özneyle nesnenin, içle dışın, soruyla yanıtın, olayla görüntünün vb. yüzeysel ayrımsızlığı içinde, bu Möbius modeline göre, birbirleri etrafında sürekli dönerler. Bu biçim, matematikteki sonsuz işaretinin döngüsel taklididir.

“Sanal” makinelerimizle ilişkimiz için de aynı şey geçerlidir. Nasıl ki aygıt Tele-kompüter İnsan’a tahsis edilmişse, insan da aygıta tahsis edilmiştir; her ikisi de birbirine dolanır ve birbiri tarafından kırılmaya uğratılır. Makine, insan ne istiyorsa onu yapar; ama buna karşılık insan, makinenin yapmaya programlandığı şeyi gerçekleştirir yalnızca. İnsan sanallık işlemcisidir ve izlediği yol da görünürde bilgilenme ya da iletmedir; nasıl ki oyuncu oyunun tüm imkânlarını tüketmeyi hedefler ise insan da gerçekte bir programın tüm imkânlarını araştırır. Örneğin fotoğraf makinesi kullanımında bu imkânlar, dünyayı kendi görüşüne göre “düşünen” öznenin imkânları değil, objektifin imkânlarını kullanan nesnenin imkânlarıdır. Bu açıdan fotoğraf makinesi her isteği başkalaştıran, her niyeti silen ve yalnızca fotoğraf çekmeye ilişkin katıksız refleksin hafifçe belli olmasına olanak veren bir makinedir. Bakışın kendisi bile ortadan kaybolmuştur; çünkü nesnenin ve dolayısıyla görüşteki ani değişmenin suç ortağı olan objektif, bakışın yerine geçmiştir. Büyülü olan şey, öznenin kara kutuya kapanması ve öznenin bakışının yerine makinenin kişisiz bakışının geçmesidir. Aynada kendi düşselliğiyle oynayan öznedir. Objektifte ve genel olarak ekranlarda ise tüm medyatik ve tele-kompüter tekniklerin lehine kendini “kuvve olarak” teslim eden şey nesnedir.

Günümüzde tüm görüntülerin olanaklı olmasının nedeni budur. Her bireyin genetik formülü uyarınca değişebilmesi gibi (tek hedef bu genetik kodun tüm sanallıklarının tüketilmesine yöneliktir; bu da yapay aklın temel özelliklerinden biri olacaktır) her şeyin bilgiişlem haline getirilebilmesinin, dijital işlem içinde yer değiştirebilir olmasının nedeni budur. Daha somut olarak bu, bundan böyle teknik bir görüntü içinde ya da bir ekran üzerinde yansıyıp kırılmayan hiçbir eylem ve olay; fotoğraflanmış, filme alınmış, kaydedilmiş olmayı arzular olmayan, bu bellekte toplanmayı ve burada sonsuza dek çoğaltılabilir olmayı istemeyen hiçbir eylem olmadığı anlamına gelir. Ölümden sonraki kalıcı sonsuzlukta değil; yapay belleklerde dal budak salmanın geçici sonsuzluğunda, sanal bir sonsuzlukta kendini aşmayı istemeyen bir hareket yoktur artık. Sanal atılım, tüm ekranlarda ve tüm programların göbeğinde kuvve olarak var olma atılımıdır ve bu, büyülü bir talebe dönüşmektedir. Kara kutu sarhoşluğu budur.

Tüm bunların içinde özgürlük nerede?

Özgürlük hiçbir yerdedir. Seçim yok, nihai karar yok. Bilgisayar ağları, ekran, enformasyon ve iletişim alanındaki her karar seri, kısmi, parçalı ve fraktaldır. Fotoğrafçının, Tele-kompüter İnsan’ın ya da en sıradan televizyon seyirciliğimizin tarzını meydana getiren şey, yalnızca kısmi kararların art arda gelişi, kısmi nesnelerin ve sekansların oluşturduğu mikroskobik seridir. Tüm bu davranışların yapısı nicelikseldir; tek tek kararlardan oluşan rastlantısal bir bütündür. Tüm bunların yarattığı hayranlık da o kara kutunun verdiği sarhoşluktan, özgürlüğümüze son veren o belirsizlikten gelir.

İnsan mıyım, makine mi?

Bu antropolojik sorunun yanıtı yok artık. Bu bir anlamda, en yeni teknolojilerin ve makinelerin gizlice ele geçirdiği antropolojinin sonudur. Makine ağlarının kusursuzluğundan doğmuş olan belirsizlik; tıpkı cinsel belirsizliğin (Erkek miyim, kadın mı, cinsiyet ayrımı nerede?) bilinçdışı ve beden tekniklerinin çok karmaşıklaşmasından doğmuş olması gibi; tıpkı nesnenin durumu konusundaki bilimsel belirsizliğin, mikrobilimlerdeki analizin çok karmaşıklaşmasından doğmuş olması gibi.

İnsan mıyım, makine mi?

Geleneksel makinelerle ilişkide anlaşılmaz bir şey yoktur. İşçi bir biçimde makineye hep yabancıdır, yani makine tarafından yabancılaştırılmıştır. Yabancılaşmış insan olmanın getirdiği önemli niteliğini korur. Oysa ki yeni teknolojiler, yeni makineler, yeni görüntüler, interaktif ekranlar beni hiç yabancılaştırmıyor. Bunlar benimle birlikte entegre bir devre oluşturuyor. Video, televizyon, kompüter, Minitel; bunlar kontakt lensler gibi, bedene, âdeta genetik parçası olacak kadar entegre olmuş şeffaf protezlerdir; P. K. Dick’in, bedene doğuştan yerleştirilen ve biyolojik alarm sinyali olarak işgören küçük bir reklam aleti olan ünlü “papula”sı ya da kalp pilleri gibidir bunlar. Bilgisayar ağı ve ekranlarla, gönüllü olsun olmasın, tüm ilişkilerimiz aynı niteliktedir: Köleleştirilmiş (yabancılaştırılmış değil) bir yapmın, entegre bir devrenin ilişkisidir. Burada insan ya da makine olma niteliğine ilişkin karar verilemez.

Yapay aklın olağanüstü başarısı bizi gerçek akıldan kurtarıyor olmasından, düşüncenin işlemsel sürecini aşırı büyüterek bizi düşüncenin belirsizliğinden ve dünyayla arasındaki çözümsüz bilmeceden kurtarıyor olmasından gelmiyor mu?

Tüm bu teknolojilerin başarısı, kurtarıcı işlevlerinden ve ezeli özgürlük sorununun artık ortaya bile atılamaz olmasından kaynaklanmıyor mu? Ne rahatlık! Sanal makineler geldi, sorun bitti! Artık siz ne öznesiniz ne nesne, ne özgürsünüz ne yabancılaşmış, ne o ne bu: Birbirinizin yerine geçmenin verdiği hayranlık içinde aynısınız. Ötekiliğin cehenneminden aynılığın esrikliğine, ötekiliğin arafından özdeşliğin yapay cennetine geçildi. Kimileri bunun daha beter bir kölelik olduğunu söyleyecek, ama Tele-kompüter İnsan kendi iradesi olmadığından köle olmayı bilmeyecek. İnsanın insanı yabancılaştırması yok artık, insanın makine tarafından homeostazı * var bundan böyle.  Sh: 57-65

* Homeostaz: Biyolojik sistemlerin, yaşam için en uygun koşullara uyum sağlarken dengelerini korumalarını sağlayan kendi kendini düzenleme süreci,

Kaynak: Kötülüğün Şeffaflığı- Aşırı Fenomenler Üzerine Bir Deneme Jean Baudrillard, Fransızcadan çeviren Işık Ergüden, Birinci basım: Ağustos 1995 İkinci basım: Ocak Ayrıntı Yayınları İstanbul

UZLAŞMAZLIK


Bağlantı ve uzlaşma ilkesinin karşıtı kopma ve uzlaşmazlık ilkesidir. Bu çatışmada galip gelen taraf, tanımı gereği birinciyi ebediyen mat ettiğinden, her zaman için uzlaşmazlıktır.

Bu, iyilik ve kötülük sorunu ile aynıdır. İyilik, iyilik ve kötülük diyalektiğine dayanır. Kötülük, bu diyalektiğin yadsınmasına, iyilik ile kötülüğün kökten ayrılığına, bunun sonucu olarak da kötülük ilkesinin özerkliğine dayanır. İyilik, kötülüğün diyalektik suç ortaklığını varsayarken, kötülük, bağdaşmazlık içinde, kendi kendisinde temellenir. Dolayısıyla oyunun hâkimi odur ve sonsuz çatışkının hükümranı olan kötülük ilkesi galip gelir.

Varlıklar, cinsiyetler ve kültürler arasındaki kökten ötekilik sorununda, kötülükle aynı çatışkı, aynı kesin anlayışsızlık mantığı, tuhaflıktan yana ayni taraf tutmayla karşılaşırız. Peki tuhaf olanın tarafını tutabilir miyiz?

Cevap, hayırdır; çünkü gök cisimlerinin hareketi teoremini örnek alarak bedenlerin ve zihinlerin mesafesinin giderek daha fazla arttığı varsayımında bulunabiliriz. Çözümsüz bir laneti taşıyan bu ebedi ezeli aforoz varsayımı kötülüğün şeffaflığı varsayımıdır; bu varsayım evrensel iletişim ütopyasıyla karşıtlık oluşturur. Dolayısıyla bu varsayım her yerde gerçeklik tarafından yalanlanmıştır. Ama yalnızca görünürde; çünkü nesneler evrensel bir anlayış ve homojenleşmeye doğru yöneldikçe, ele geçirilemeyen mevcudiyetini çözümlemekten çok tahmin edebileceğimiz ebedi indirgenemezlik teması da kendini o ölçüde dayatır.

Bu mevcudiyet kendini, yazgısal bir biçimleniş olarak, diyalektik farklılık düşüncesinin olanaksızlığından gelen kaba, karşı konulamaz, duyumlarüsstü ve doğaüstü bir olgu olarak dayatır. Evrensel çekimin yasat oluşturan gücüne karşı gelen bir tür evrensel tepkime gücüdür bu.

Bu uzlaşmaz güç tüm kültürlerde ve günümüzde Üçüncü Dünya’nın Batı ile, Japonya’nın Batı ile, Avrupa’nın Amerika ile ilişkilerinde, hatta her kültürün kendi içinde sonunda baskın çıkan tekilliklerde bile hâlâ rol almaktadır. Fas, Japonya ve İslam asla Batılı olmayacaklardır. Avrupa kendisini Amerika’dan ayıran modernlik çukurunu asla dolduramayacaktır. Kozmopolit evrimcilik bir yanılsamadır ve her yerde de yanılsama olarak parçalanır.

Tuhaflığın (yabancılığın) çözümü yoktur. Ebedi ve köktendir. Böyle olmasını istemek bile söz konusu değildir. Böyledir.

Kökten egzotizm budur. Bu, dünyanın kuralıdır. Bir yasa değildir. Yasa, tam olarak evrensel anlayış ilkesi, farklılıkların kurala bağlı oyunu, ahlâksal, politik ve ekonomik akılcılıktır.

Bu bir kuraldır ve her kural gibi keyfi bir önceden belirleme içerir. Birbirlerine indirgenemeyen dillere bakın. Dillerin her biri kendi kuralına, keyfiliğine, acımasız mantığına göre önceden belirlenmiştir. Her biri iletişim ve mübadele ilkesine boyun eğer, ama eşsüremli olarak yok edilemez bir iç tutarlılığa da boyun eğerler; dil olarak birbirlerine tercüme edilemezler ve sonsuza değin böyle kalırlar. Hepsinin de böylesine “güzel” olması bu nedenledir, çünkü birbirlerine yabancıdırlar.

Bir yasa hiçbir zaman kaçınılamaz değildir: Yasa bir kavramdır ve bir anlaşma üzerine kurulur. Kural ise kaçınılmazdır; çünkü bir kavram değil, oyunu düzenleyen bir biçimdir. Baştan çıkarma için de bu böyledir. Eros aşktır, çekimin, kaynaşmanın, bağlantının gücüdür. Baştan çıkarma, bir hayli daha kökten olan kopma, dağılma, yanılsama ve saptırmanın, öz ve anlam başkalaşmasının, kimliğin ve öznelerin başkalaşmasının figürüdür. Ve sanılanın tersine entropi evrensel kopmanın tarafında değil; bağlantı ve kaynaşmanın tarafında, aşkın ve anlayışın tarafında, farklılıkların doğru kullanımının tarafındadır. Baştan çıkarma ve egzotizm ötekinin ve ötekiliğin fazlalığıdır, farklıdan da farklı olanın verdiği başdönmesidir; yok edilemez olan budur, gerçek enerji kaynağı da budur.

Öteki’nin önbelirlemesi (prédestination) olan bu dünyada, yararlı ya da zararlı olaylar, hastalıklar, düşünceler, her şey başka yerden gelir. Tüm emirler insanlık-dışı olandan, tanrılardan, hayvanlardan, ruhlardan ve büyüden gelir. Psikolojik olana karşıt olan kaçınılmazlığın evreni budur. Kristeva’ya göre ötekini içselleştirerek kendimize yabancı hale geliyorsak, kendimize olan bu yabancılığımız başka şeylerin yanı sıra bilinçdışının biçimini de alıyorsa, o zaman yazgısallığın dünyasında bilinçdışının olmadığı doğrudur. Psikanalizin ileri sürdüğü gibi bilinçdışının evrensel bir biçimi yoktur ve bu anlamda bilinçdışı bastırmanın tek alternatifi yazgısal olandır, her şeyin suçunun tamamen insanlıkdışı, insanın dışında ve bizi bu suçtan kurtaran bir merciye yüklenmesidir.

Bu kaçınılmazlık evreninde öteki sorunu konukseverlik sorunudur.

İkili (düellomsu), törensel, dramatik boyut. Kimi kabul etmeli, nasıl kabul etmeli, hangi kurallar uyarınca? Çünkü yalnızca kabul edilerek ve kabul ederek var olunur (bilinmiş ve tanınmış olmakla değil). Mesajın yalnızca şifresinin çözüldüğü, ancak verilip kabul edilmediği iletişimde eksik olan şey, bu simgesel boyuttur. Yalnızca mesaj geçer, kişiler alışverişte bulunmaz. İkili boyutu devre dışı bırakan anlamın soyut boyutu aktarılır yalnızca.

Öteki, konuktur. Eşit haklara sahip ama farklı olan biri değil, yabancıdır, extraneus,tur. Ve o kendi tuhaflığı içinde cinlerinden kurtarılmalıdır. Ama kuralları öğrenmeye başladığı andan itibaren onun yaşamı benimkinden daha değerli olur. Bu simgesel evrende hiçbir şey farklı ötekilik konumunda değildir. Ne hayvanlar ne tanrılar ne de ölüler ötekiler değildir. Onları aynı döngü içine alır. Bunun dışında var olamazsınız bile.

Tüm diğer kültürler olağanüstü konukseverdir, harikulade bir emme olanağına sahiptirler. Biz, av olan öteki ile gölge olan öteki arasında, katıksız asalaklık ile ideal minnettarlık arasında gidip gelirken diğer kültürler, kendi oyun kuralları içinde, bizim Batılı evrenimizden gelen de dahil, kendilerine dışarıdan gelen her şeyi yeniden kullanma olanağını koruyorlar. Dışarıdan geleni anında ya da uzun vadede, kendi kodları ya da temel düzenleri tehdit edilmeden yeniden kullanıyorlar. Elbette, çünkü evrensel bir yasa yanılsaması içinde yaşamıyorlar; her zaman yasayı içselleştirme, kendimizin ve davranışlarımızın, beğenilerimizin ve zevklerimizin odağında olmak zorunda olan bizim kadar kırılgan değiller. Yabanıl kültürler bu tür bir kibri başlarına bela etmiyor. Kendi olmanın anlamı yoktur: Her şey Öteki’nden gelir. Hiçbir şey kendi değildir, kendi de olamaz.

Bu açıdan Japonya ile Brezilya arasında ya da bunlarla Jean Rouch’un “Deli Efendileri”ndeki batılılaşmış ilkeller arasında fark yoktur: Hepsi de kendilerinin olmayan ve hiçbir zaman olmayacak değerlere öldürücü bir konukseverlik sunan yamyamlardır.

Japonya’nın gücü, (vaktiyle dine ve yazıya olduğu gibi) tekniğe ve modernliğin tüm biçimlerine gösterilen; ama ruhsal olarak içselleştirilmeyen, derinliksiz ve kodun mesafesini koruyan bu konukseverlik biçiminden gelir. Bu, uzlaşma ve saygı değil; meydan okuma biçiminde bir konukseverliktir. Tamamen bir nüfuz edilemezlik hâkimdir. Bu, bir şeyi (bir gösterge, bir teknik, bir nesneyi) özünden saptırmaya ve başka bir kod içinde işletmeye, ya da dahası yasa alanından (sermaye, değer, ekonomi, anlam) kural alanına (oyun, ayin, tören, döngü, yineleme) geçirmeye dayanan kelimenin tam anlamıyla bir baştan çıkarma işlemidir.

Japon dinamizmi, ne Batı’nın proje erekliliklerine ne de değerler sistemine boyun eğer. Batı’da sermayenin ve tekniğin tarihine hız vermiş olan ideoloji ve inançlarla kafasını meşgul etmeyen bir tür mesafe ve işlemsel bir bulaşmamışlıkla uygulamada bulunur. Japonlar teknolojinin büyük oyuncuları olduklarından, teknolojik etkenin (acteur) paradoksunu farkında olmadan desteklerler, tıpkı Diderot’nun oyuncunun paradoksunu desteklemesi gibi: En etkili olmak için mesafe gerekir, bir oyun kuralı gerekir; kendi dehanızın size başka yerden, rolden ya da teknik nesneden gelmesi gerekir (Japon sanayiciler her teknik nesnenin içinde ona özerklik ve özgün bir deha veren gizli bir tanrı olduğunu düşünürler). Teknikle, göstergelerle olduğu gibi özneyi tümden silerek, anlamı tümden eksilterek, dolayısıyla tam bir yapmacıklık içinde oynamak gerekir.

Simgesel ayinler, kapitalizmin organsız bedeni de dahil, her şeyi yutabilir. Yersiz yurtsuzlaşma yok, tekniğin köken ve varlıkla ilişkileri üzerine Heideggerci spekülasyon yok, ruhsal içselleştirme yok. Bu, Batı’ya Batı’nın mevzilerinde meydan okumadır; ama ilerleme ya da diğer akılcı biçimlerle hiç ilgisi olmayan, kendine tekniğin lüksünü sunan bir değerler sisteminin, katıksız yapaylık olarak teknik bir pratiğin stratejisi olan son derece daha etkili bir stratejiyle yapılan bir meydan okumadır. Batı’nın bayağı modernliğinden böylesine farklı bu katıksız strateji, bu soğuk ve özenli performans bizim için bilmecemsi ve anlaşılmaz bir tarzdır. Bu anlamda, Segalen’in söz ettiği kökten egzotizm biçimlerinden biridir bu. Ancak ilkel toplulukların bütün ay insi gücünü kendinde barındırarak, aşırı gelişmiş bir toplumu “etkilediği” ölçüde de şaşırtıcı bir kökten egzotizm.

Bu yamyamca bir biçimdir: Kendine katar, emer, taklit eder, yiyip yutar. Ama Afrika-Brezilya kültürü de yamyamlığın, beyaz ve modem kültürün yenilip yutulmasının ve baştan çıkarıcı biçimin oldukça iyi bir örneğidir. Yamyamlık, aşk da dahil, ötekiyle olan ilişkinin aşın bir biçiminden, kökten bir konukseverlik biçiminden başka bir şey asla değildir.

Bu, ırk sorununun Brezilya’da başka yerlerde olduğundan daha fazla çözümlenmiş olduğu anlamına gelmez; ama burada ırkların karışması ve melezliğin çoğalmasıyla ideolojik ırkçılık güçleşmiştir. Irk çizgileri el çizgileri gibi birbirine girdikçe ırk ayrımı yok olup gitmiştir. Irkçılığın, nesnesinin dağılmasıyla safdışı edilme biçimi, anlam belirsizliği ile her seferinde nesnesini tekrar dirilten ideolojik mücadeleden çok daha incelikli ve etkilidir. Cepheden, akılcı bir yadsıma yoluyla savaşıldığı sürece ırkçılık hiç bitmeyecektir. Irkçılık ancak ırklarla oynayarak ve ırklar arasındaki ironik farklar ile alt edilebilir. Hukuk göstergesi yoluyla farklılıkların yasallaşmasıyla kesinlikle alt edilemez ırkçılık; ama muhtemelen zorlu bir baştan çıkarma ve yiyip yutma oyunuyla alt edilebilir. Bu, Pernambouc Piskoposu’nun öyküsü olduğu kadar, “Benim küçük Fransızım ne kadar da iyiydi”nin öyküsüdür: Onu çok yakışıklı bulurlar, kutsarlar ve yiyip yutarlar. Ona var olma hakkından fazlası, ölme prestiji verilir. Irkçılık, Öteki’nin (farkından çok) çekiciliğine şiddetli ve ani bir tepki ise ancak güçlü bir baştan çıkarma oyunuyla çözümlenebilir.

Birçok başka kültür bizimkinden daha özgün bir durumdadır. Bizim için her şey önceden deşifre edilebilir niteliktedir, olağanüstü çözümleme yollarına sahibiz, ama çözümlenecek durum yok. Kuramsal olarak kendi olaylarımızın hayli ötesinde yaşıyoruz. Bu yüzden, derin bir melankoli içindeyiz. Ötekiler için yazgı parıltısı hâlâ var: Bir şeyler yaşıyorlar, ama kendileri ölü ya da diri olsunlar, bu yazgı onlar için tümüyle çözümlenemez olarak kalıyor. Biz “başka yeri” tükettik. Öteki, daha yabancı kültürler (yıldızların önünde, yazgının önünde) secdeye kapanarak yaşıyorlar, biz (yazgı yokluğundan dolayı) yeis içinde yaşıyoruz. Bize, bizden başka kimseden bir şey gelemez. Bu da bir anlamda mutlak uğursuzluktur.

Sh: 143-149

Kaynak: Kötülüğün Şeffaflığı- Aşırı Fenomenler Üzerine Bir Deneme Jean Baudrillard, Fransızcadan çeviren Işık Ergüden, Birinci basım: Ağustos 1995 İkinci basım: Ocak Ayrıntı Yayınları İstanbul