ANLAMLAR VE ELBİSELERİ


(Dil ve Konuşma Üzerine)

“Rahman (çok merhametli olan Allah),Kur’an’ı öğretti. İnsanı yarattı. Ona beyanı öğretti.”(Rahman suresi;l-4) “Ve Âdem’e isimlerin hepsini öğretti, sonra onları meleklere gösterip:”,Haydi davanızda sadıksanız bana şunları isimleriyle haber verin.” dedi. Dediler ki:”Yücesin sen (ya Rab!). Bizim, senin bize öğrettiğinden başka bir bilgimiz yoktur. Şüphesiz sen bilensin, hâkimsin.” (Allah): “Ey Âdem, bunlara onları isimleriyle haber verdedi. Bu emir üzerine Âdem onlara isimleriyle onları haber verince, (Allah): “Ben size, ben göklerin ve yerin gayblarını bilirim, sizin açıkladığınızı da, içinizde gizlediğinizi de bilirimdememiş miydim?” dedi” (Bakara 30-33) “En güzel isimler Allah’ındır. Onlarla Allah’a dua edin ve O’nun isimleri hakkında aykırılığa sapanları bırakın”(Araf suresi,180)

Bir an için şöyle düşünelim; dünya ve içindekiler olduğu gibi var, ancak kelime ve kavramlar yok! Acaba halimiz nice olurdu? Aileler, köyler, kentler, medeniyetler nasıl tesis edilirdi? Kuşaklar arası iletişim ve her türlü miras aktarımı nasıl sağlanırdı? Kendimizi ve meramımızı nasıl ifade edebilirdik? Mesela iki kişi veya çok sayıda insan karşı karşıya geldiler ve bir şeyler paylaşmak istiyorlar; neler yaparlardı? Belki bir noktaya kadar beden dilini veya ses tonlarını kullanıp, tabiat taklidi yapabilirdik ama bu ne kadar meramımızı anlatmaya yeterli olurdu? Ya da akıl taşıyan kişiler olarak bu durum bizi ne kadar tatmin ederdi? Eğer dil (isimler, kelime ve kavramlar) olmasaydı, zihin nasıl işler, gelişme nasıl sağlanır ve icatlar nasıl gerçekleşirdi?

Hayatımızın hemen her aşamasında, farklı dillerde ve üsluplarda konuşuruz. Hayatımızın çok büyük bir bölümü konuşarak geçer. İnsan, aynı zamanda düşünen bir varlık olduğu için dile muhtaçtır. Çünkü insan, düşüncelerini dil ile ifade eder ve düşünürken de dilini kullanır. Rüyalarını bile bir dilde görür. İşte rüyalarda konuştuğumuz dil, bizim ana dilimizdir. İnsan, dua ederken de hem kalbini hem dilini kullanır. Kısaca dil (kelime, kavram, isim, fiiller vs.) hayatımızın her döneminde ve alanında çokönemlidir.

Eskilerin ifadesiyle; “Dildir insanı muazzez eden(aziz eden). Dildir insanı muazzep eden(azaba uğratan).” Yani dil; insanı vezir etmeye de rezil etmeye de sebep olabilir. Ünlü dil bilimci N. Chomsky; “Dil, sınırlı sayıda sözcük ve kuraldan yararlanarak, türetilebilecek sınırsız sayıda cümlelerden oluşan bir bütündür” der. Dilin canlı bir organizma olduğunu söyleyebiliriz. Dil, insanın içerisinde yaşadı ğı veya içerisinde yaşattığı gezegenin ruhu gibidir. Anlaşılan o ki, dil ve dil bilgisi; kelime, kavramlar (isimler) olmasaydı, hayatımız hiç de bugünkü gibi olmazdı. Hz. Âdem’in soyundan geldiğimize göre, mucizevî şekilde bize de isimlerin öğretildiğini söyleyebiliriz. Hiç birimiz özel bir gayret göstermeden ve zorunlu olarak, doğduktan belli bir süre sonra bir lisan bilgisine sahip oluyoruz. Bu bir mucizedir. Zamanla muhteşem bir kelime ve kavram hâzinesine sahip oluyoruz. Hem dil bilgisi hem de dil mantığını kavramış oluyoruz. Mesela arı balı, böcek ipeği, inek sütü; Allah’ın onlara vahiy etmesi sayesinde imal ederler ama nasıl olduğunu izah edemezler. Biz de dil bilgisine sahip oluruz ama bir akademisyen gibi kuralları anlatamayabiliriz. Önemli olan “Parmağa değil, parmağın işaret ettiği yere bakmaktır.”

Dil veya lisan bilgisi, sesler, şekiller, renkler, görüntüler vs. Allah’ın bize bahşettiği en önemli nimetlerden sadece birkaçıdır. “Allah’ın üzerimizdeki nimetlerini gruplar halinde saymaya kalksak bile beceremeyiz..” Ama ne yazık ki buna rağmen “İnsan, Allah’a apaçık bir düşman kesilir Kelime ve kavramlarla konuşmak, insan zekâsının ayrılmaz bir parçasıdır. İnsanlar felsefi düşünce ve fikirlerini, kelime ve kavramlarla ifade ederken, duygu dünyalarını ifade için ise daha çok beden dilini kullanırlar. Bu yüzden duygularla beden dili, düşünce ve inançlarla da kelime ve kavramlar iç içe girmişlerdir. Bir anlamda dil, hem kalbin hem de beynin tercümanı durumundadır. Dilin gelişmesi düşüncenin, düşüncenin gelişmesi de dilin gelişmesini sağlar. Medeniyetlerin nesiller boyu aktarılmasında en önemli pay, kelime ve kavramlara yani Dil’e aittir.

Bir milletin medeniyetini sabote etmek isteyenler, bunu çok iyi bildikleri için ilk olarak o milletin sözlük ve imla kılavuzlarını kendi istedikleri biçimde yenilerler. Bu tür devrimler, hiç de basite alınacak devrimler değildir. Mesela bir milletin yüzlerce yıllık geçmişe sahip, içerisinde inanç ve değer yargılarını taşıyan kelime kavramlarının içini boşaltıp dilini değiştirirseniz o millet topyekûn, ertesi sabah başka bir dünyaya uyanır. Çünkü yeni bir dil ve yeni bir alfabe yeni bir yaşam tarzı demektir. Zira bir lisan, içerisinde manevi dinamiklerini de taşır. Cemil Meriç, haklı olarak; “Kamusa(sözlüğe) uzanan el, namusa uzanmıştık der. Eğer bir millet dilini ve kavramlarını yitirmeye başlamışsa, her şey ona bağlı olarak bozulacak ve değişecektir. Çünkü dil ve din, bir toplumun en önemli iki çimentosudur. İnanç, dünya görüşü ve kavramlarda birlik sağlanmadan eylemlerde birlik sağlanamayacağı gibi bir kargaşa ve anarşi ortamı da doğar.

Kelimeler, kavramlar ve dil üzerine, uzmanları tarafından birçok tanımlama yapılmıştır. Bunlardan en anlaşılır olanı şunlardır: “Dil; duygu, düşünce ve isteklerin, bir toplumda ses ve anlam yönünden ortak olan öğeler ve kurallardan yararlanılarak, başkalarına aktarılmasını sağlayan, çok yönlü, çok gelişmiş bir araçtır. Kendi kanunları içerisinde yaşayan ve gelişen canlı bir varlıktır. Milletleri birleştiren ve ortak paydaları olan sosyal bir müessese ve bir arılaşmalar sistemidir. Eşyayı sınıflandırmaya veya tanımlamaya yarayan kelime veya kelime öbekleridir…”vs.

Lisanla ilgili genel geçer kuralı şu beyit çok güzel ifade etmektedir; “Deme kalbura kallabur. Galat-ı meşhur, lügat-ı fasihten evladır? Yani; her ne kadar “kalbur” diye bildiğimiz eşyanın aslı “kallabur” olsa da sen kalbur demeye devam et, çünkü halk arasındaki yaygın anlamı, onun sözlük anlamından daha geçerlidir. Galat-ı meşhur olarak dilimizde de kullanılan o kadar çok örnek var ki, sözlük anlamları değil halkın zihnindeki anlamlan esas alınarak söylenmektedir. Mesela halk arasında; “Namahrem” kavramı, “mahrem” manasında kullanılmaktadır. “Moral” Latincede “ahlak” anlamında olduğu halde; bizde kimse “moralim bozuk” tabirini “ahlakım bozuk” olarak anlamamaktadır. Arapçadan, Farsçadan ve batı dillerinden dilimize geçen birçok kavram, bizim dilimizde sözlük anlamlarının dışında kullanılmaktadır. Doğu edebiyatının meşhur klasiklerinden Hariri’nin “Makamat” adlı eserinden birkaç örnek verecek olursak şaşkınlığımızı gizleyemeyiz. Mesela “zalim” kavramının manalarından birisi de “kaymağı alınmamış sütü içen “demekmiş. Ama hiç kimse bu manada “zalim” kavramını kullanmaz. Aynı şekilde “savm” Arapçadan dilimize oruç diye geçmiştir(ki oruç da farsça bir kavramdır) bir manası da “deve kuşunun pisliği”demekmiş. (!!!!!)

[Burada yanlış bir anlama veya bilgi farkındalığı var.
RUZE
‘Oruc’ Farsça rûze’den gelir. Rûz Pehlevi Farsçasında ‘gün, gündüz’, rûze ise ‘günlük’ anlamına gelir. Türkçe’de r ve l ile başlayan sözcükler bulunmadığından, bizler r ve l harfleriyle başlayan sözcüklerin önüne sözcüğün harekesine uygun sesli bir hemze ilave ederiz. Meselâ ‘Receb’ diye seslenmeyiz de i-Receb deriz veya ‘limon’ sözcüğünü i-limon şeklinde telâffuz ederiz.
ORUÇ
Bu sözcüklerin başına gelen, rûze’nin başına da gelmiş ve önce ‘u-rûze’ veya ‘o-rûze’ olmuş, sonra ‘uruc/oruc’ hâline dönüşmüş. Sonundaki c harfi de zamanla yumuşayınca, sözcük en nihayet oruç hâlini alıvermiş.
Farsça’da rûze giriften oruç tutmak, rûze horden oruç yemek, rûze-dar oruç tutan, rûze-hor ise oruç yiyen demek. O hâlde biz oruç tutmakla, aslında kendimizi gündüzleri tutmuş, kendimizi gündüzleyin yemekten, içmekten, cinsî ilişkiden alıkoymuş, yani perhiz yapmış oluyoruz.
PERHİZ
‘Perhiz’ de yine tutmak’la ilgili Farsça bir sözcüktür. Kısaca “ictinab etmek/kaçınmak/nefsi bir şeyden alıkoymak” anlamına gelir.

(http://yenisafak.com.tr/yazarlar/?t=13.09.2008&y=DucaneCundioglu) (hzl: İhramcızâde)

Demek ki aynı olan kelime ve kavramların, aynı olmayan zihinsel algı ve yansımaları vardır. Şöyle bir olay anlatılır; rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu, Elçibey’in davetlisi olarak Azerbaycan’a gittiğinde karşılamada biraz gecikme olmuş ve hemen apar topar binleri gelerek çok özür dilemiş; “Kusura bakmayın, birazdan Elçibey’in pezevenkleri gelip sizi alacaklar!” demişler. Oysaki bizde pezevenk çok kaba ve argo bir kavram olduğu halde, onlarda koruma görevlileri için kullanıldığı anlaşılmaktadır. Başka bir örnek de şudur; Azeri dilinde “kârhane” fabrika, “Bîkar” da işsiz demekmiş. Yani bir Türkiye Türkü orada “Bekârlar için kerhane açmalıyız” dediğinde onlar bizim anladığımızı anlamaz. O dilde ”işsizler için fabrika kurmalıyız” demektir. Oysaki bizim ülkemizde öyle söylense çok kınanırlar.

Aynı fonetiğe, aynı işaret ve ses sistemine sahip olduğu halde, aynı kelime ve kavramlar, herkese aynı çağrışımı yapmayabilir ve herkes aynı manaları anlamayabilir. Bunun yanı sıra değer yargılarının farklı olmasından dolayı da farklı anlayışlar doğabilir. Mevlana, “Sen ne söylersen söyle, ne kadar anlatırsan anlat, bütün anlattığın karşıdakinin anlayabildiği ile sınırlıdır.” demiştir. Öyleyse Bilge gibi düşünmek gerekir ama bunu halkın anlayacağı şekilde anlatmazsak en önemli fikirler bile olsa havada kalır… Kısaca âlim gibi düşünüp, en cahilin bile anlayacağı şekilde ifade etmek esastır.

Yahu Temel! Sen karını sevmediğin halde sürekli ona; “Kanaryam! Güvercinim! Tavus kuşum! Bülbülüm! deyip duruyorsun, neden? diye sormuşlar. Temel sinsice gülümseyerek; aslında ben ona ‘kuş beyinli’ demek istiyorum” demiş(!) Yani ne söylediğimiz kadar, onu hangi üslupla söylediğimiz de çok önemlidir. “Bazen kimin söylediği, önemlidir. Bazen de neyin söylendiği, önemlidir. Bazen ise ne zaman söylendiği daha çok önem arz ederken, bazen de nerede söylendiği, ön plana çıkar.

İyi/kötü, güzel/çirkin, doğru/yanlış, ödül/ceza, özgürlük, namus, adalet, eşitlik, vatan vs. gibi kavramlar izafidir (göreceIidir) ve değer yargılarına göre farklılıklar arz eder. Kelime ve kavramların, insanların zihin ve mana dünyasındaki izdüşümleri çok farklı olabilir. Kelimeler ve kavramlar, içine manalar sığdırılmış kaplardır. Manaların asıldığı askılıklar, duygu ve düşüncelerimizin ifade edilmesi için kullandığımız araçlardır. Tabiri caizse kelime ve kavram ifadeleri birer ceset, manaları da onların ruhu veya canı mesabesindedir. Kelimeler bir kabuk ve manalar bir öz mesabesindedir… Kelimeler, düşünce ve fikirlerimizin ifadesinde yararlıdır ama duyguları anlatmada yetersiz kalır hatta onları daraltır, boğarlar. Bu yüzden merhum Mehmet Akif bir şiirinde “Ağlarım ağlatamam; hissederim, söyleyemem; dili yok kalbimin, ondan ne kadar bizarım!” der. Çoğu zaman ağzımızdaki dil yetersiz kaldığı için bedenimiz konuşur; jest ve mimikler devreye girer. Yani biz sustuğumuzda bedenimiz daha çok konuşur.

Dil, bir amaç değil araçtır. Dil sayesinde görünmeyeni görünür, soyutu somut hale getiririz. Zihnimiz ve eşya arasındaki sis perdelerini onunla aydınlatırız. Ancak kullanılan kelime ve kavramlar maksadı anlatmaz ise daha da anlaşılmaz kılabilir ve fikir anarşisine neden olabilir. Öğrenci dilbilgisi hocasına sormuş; – Hocam! Kelime olarak “Bazan” mı “Bazen” mi doğrudur? Hoca biraz düşünmüş;- Evlat! Bazan “Bazen”, bazen de “Bazan” doğrudur demiş(!)

Yerinde ve zamanında, doğru üslupla kullanılmayan kelime ve kavramlar, görüntüyü netleştirmek yerine daha da bulandıran gözlük camlarına benzerler. Dil, Farsçada “gönül” anlamına gelmekle beraber bizde daha çok; duyu organı, ifade malzemesi, kelime ve kavramlar olarak anlaşılmıştır. Mevlana der ki, “Gönlü ve sözü bir olmayan kişinin yüz dili olsa bile o yine de dilsiz sayılır?’ Biz farkında olsak da olmasak da “kelime ve kavramlar”, hayatımızda o kadar önemli, etkili ve belirleyicidir ki bu konuyu ne kadar çok işlesek yeridir. Öyle ki “Dilin kemiği yoktur ama kemik kırar!” Hz. Ali’nin veciz ifadesiyle “Kişi, dilinin altında gizlidir?’

Kişilerin kavramlarını kazıdığınızda, o kişilerin manevi cevherini bulursunuz. Kelime ve kavramlar, her zaman bir şeyleri açıklamak için kullanılmaz, çoğu zaman da bazı şeyleri gizlemek, saklamak ve örtmek için kullanılır. Kavramlar, çok önemli belirleyicilerdir. Eskiler bu konuya o kadar önem yüklemişler ki; “Üslub-u beyan, ayniyle insandırf demişlerdir. Yani bir kişinin kullandığı üslup, o kişiyi tanımlamada yeterlidir. “Hayvanlar koklaşa koklaşa, insanlar da konuşa konuşa anlaşır? Yeter kiinsan, konuştuğu kelime ve kavramları bilinçli şekilde ifade etsin ve konuşmalar “fikirlerin firarı” şeklinde olmasın. Shakespeare bir eserinde şöyle der; “Kelimeler uçuyor ama düşünceler yerde. Düşüncesiz kelimeler asla gidemez cennete. Anladım artık cehalet Allah’ın lanetidir. Bilgiden kanatlar tak, uçman için cennete

Bir maksada yönelik olmadan ve düşünmeden konuşan insanlar, düzensiz ses çıkaran çalgı aletleri gibidir. Yüksek sesle bağırarak konuşmak, çoğu zaman karşıdaki kişinin seni duymasını engeller. Ama soylu bir maksada yönelik, uygun bir ses tonu ve üslupla, özenle seçilmiş kelime ve kavramlarla konuşmak; bezgin insanları hayata bağlar, ümitsize ümit bahşeder ve adeta kurumuş çorak toprakları yemyeşil bir vadiye çevirir. Hele faziletli, özü-sözü bir âlim zatın ağzından çıkan güzel kelime ve kavramlar, petekten süzülen baldan daha tatlı ve değerlidir. Karşıdakini büyüler ve ruhuna şifa olur. Ayrıca “Talebe ne kadar dikkatli dinlerse, hoca da o kadar hikmetli söyler.?’

Bir bilge, öğrencilerini hayata hazırlarken şu dersi vermiş; “Çocuklar! Bir kişinin konuşmasına ve anlattıklarına bakarak o kişi ve zekâsı hakkında fikir ve kanaat sahibi olabilirsiniz!’ demiş. Öğrenciler; “Ama hocam! Kişi hiç konuşmazsa nasıl anlayacağız?” demişler. Bilge Hoca gülümseyerek; “O kadar zeki insan yoktur!” demiş… Buradan anlıyoruz ki, “Dil, aklın ayak izidir?’ İnsanların ne söylediklerini dinlemeden ne düşündüklerini de anlayamayız. Yani dil, düşüncenin teni ve gövdesidir.

Sadi Şirazi der ki “İki şey ruhu karartır; konuşmak gerekirken susmak, susmak gerekirken konuşmak” Eskiler de der ki, “Kelamın fıdda (gümüş) ise sükûtun olsun zehep (altın)! Kemal ehli kemalatı sükût ile buldular hep!” Yani konuşman gümüş ise susman altın olsun! Sükûtun(susmanın), altın olduğu yer ve zamanlar olduğu gibi ihanet ve zulüm olduğu yer ve zamanlar da vardır… Müziği meydana getiren sadece sesler ve notalar değildir, aynı zamanda sesler ve notalar arasındaki ahenkli ve bilinçli esler/sessizliklerdir. Yani “Ses ve es” birlikte armoniyi oluştururlar.

“Söz, ilaç gibidir; gereği kadar olanı şifadır; yaşatır, fazlası hasta eder veya öldürür!’ Bir vecizede denir ki; “İnsan, sesini söze, sözünü sözcüğe, sözcükleri sözlüğe, sözlüğü yazıya, yazıyı resime, resimi müziğe, müziği notaya, notayı sanata, sanatı savaşa ve savaşı da sanata dönüştürebilir?’ Çok konuşmak demek, çok bilgili olmak ya da çok şey anlatmak demek değildir. Ehli hikmete göre “Akıl arttıkça söz azalır ve daha tasarruflu kullanılır.?’ Argoda da şöyle denir; “Etkili bir konuşma tıpkı mini etek gibidir; dikkat çekecek kadar kısa ve esası örtecek kadar da uzun olmalıdır?’ Bu yüzden konuşma metni hazırlanırken çok emek sarf edilmeli ve Platonun dediği gibi; “Her hitabe (konuşma), canlı bir varlıkmış gibi hazırlan- malıdır. Her konuşmanın bir başı, gövdesi ve ayakları olmalıdır. Ayrıca bütün parçalar, bir birine ahenkli bir şekilde bağlanmalıdır?’ Ayrıca konuşurken kişinin kendisini ve muhataplarını ciddiye alması, en önemli hususlardandır.

Ünlü bir pazarlama uzmanı ve eğitimci, çok uzaklarda bir yere konferans vermek üzere davet edilmiş. Anlatacağı konuyu gayet ciddi bir şekilde hazırlamış, söylenen yer ve zamanda konferans yerine ulaşmış. Çantasını açmış, notlarını kürsüye koymuş ve konuşmaya geçmiş. İşin ilginç yanı ise kocaman salonda dinleyici olarak sadece bir kişi varmış. Ama profesyonelliğin gereği, hiç istifini bozmadan konusunu o dinleyiciye gayet muntazam bir şekilde anlatmış. Konuşmasını bitirdiğinde, dinleyen beyefendi ayağa kalkmış, nezaketle alkışlamış. Konuşmacı, çantasını toplamış tam gidecekken, onu dinleyen beyefendi ona yönelerek demiş ki; “Efendim! Sizden sonraki konuşmacı da benim! Lütfen siz de beni dinler misiniz!?)

Konuya dair bir fıkra da bizim topraklarda anlatılır. Bir gün hoca, vaaz etmek için uzak bir köyün camisine gitmiş. Bakmış ki camide sadece bir kişi var başka kimse yok. Hocanın canı sıkılmış ve bütün anlatma şevki kaçmış. Ama yine de oturan adamın fikrini almak isteyip sormuş; -“Efendi! Sence ben hazırladığım bu vaazı anlatmalı mıyım?” Adam, toparlanmış ve demiş ki; -“Hocam! Ben bu köyün Seyis’iyim (yani at bakıcısı), senin işlerinden anlamam. Ama ben çiftliğe gitsem baksam ki bütün atlar kaçmış, sadece bir at kalmış, onu yine de beslerim!’ Hoca, bu cevabı çok bilgece bulmuş ve anlatması gerektiğini anlamış. Başlamış vaaz etmeye. Tam iki saat boyunca anlatmış. Sonunda takdir bekleyen bir eda ile Seyis’e dönüp; “Efendi! İyi oldu mu?” diye geri bildirim istemiş. Seyis, aynı bilgelikle şu cevabı vermiş; “Hocam! Başta dedim; ben bir Seyis im, bu işlerden pek anlamam, fakat ahıra gitsem baksam ki bütün atlar kaçmış sadece bir at kalmış. Onu beslerim ama yemin tümünü de ona asla yedirmem!” Tabii bizim hoca mosmor olmuş…

Konfüçyüs’e öğrencileri bir gün şu soruyu sormuşlar; “Eğer bir ülkede yönetici olsaydınız ve elinizde yeterli kudret bulunsaydı, ilk olarak işe nereden başlardınız? Konfüçyüs cevap vermiş; “Kuşkusuz ilk olarak dili düzeltirdim. Yani kavramların doğru kullanılmasını sağlamaya çalışırdım!’ Bu cevap üzerine öğrenciler şaşırmışlar ve cevabı basit bularak dudak bükmüşler; “Niçin böyle bir şey yapardınız?” demişler. Konfüçyüs şu açıklamayı yapmış; “Çünkü eğer dilde bozukluk varsa, söylenen şey söylenmek isteneni anlatmaz. Eğer söylenen, istenen anlamı yansıtmazsa yapılması istenen şey yapılmaz. Eğer istenen şey yapılmazsa ahlak ve sanat bozulmaya uğrar. Eğer ahlak ve sanat bozulursa, adalet doğru yoldan çıkar. Eğer adalet doğru yoldan çıkarsa, halk çaresiz durumlara sürüklenir. Sonunda söylenen söz hakkında doğru karar verme fırsatı kalmaz. Böyle bir durumu önlemek, her şeyden önemlidir!’

Konfüçyüs’e göre; “Bir kavmi bozmak, onların dilini (kelime ve kavramlarını) bozmakla mümkündür!’ Mefhumun muhalifinden (tam tersinden) hareket edecek olursak şöyle diyebiliriz; Bir toplumu düzeltmek, sanatı, hakkı ve adaleti ikame edebilmek için öncelikle dilin (kavramların) doğru kullanılmasını sağlayarak işe başlamalıyız. Şair Yahya Kemal’in ifadesiyle; “Türkçemiz, ağzımızda anamızın sütü gibi helal ve güzel ‘olmalıdır!’ Dil veya lisan, insanı diğer canlılardan ayıran en önemli unsurlardan biridir. Hatta bazılarına göre insanı tanımlayacak kadar değerli ve ayırt edici bir unsurdur. Onlara göre; “İnsan konuşan hayvandır!’ “İnsanlar kelime ve kavramlarla idare edilir, hayvanlar ise yularlarıyla. Kuşlar ayaklarından ve tuzaklar kurularak yakalanır, insanlar dilleriyle.” Halk deyişiyle; “Bana benden olur her ne olursa. Başım rahat olur dilim durursa.” “Ah dilim! Seni dilim dilim dileyim, başıma her ne gelirse senden bileyim.” “Bülbülün çilesi, dilinin yüzündendir!’

İnsan hem kendisini hem dış dünyasını doğru ifade edebilmek için kelime ve kavramlara muhtaç yaratılmıştır. Konuşmak ve iletişim kurmak, ekmek su gibi zaruri bir ihtiyaçtır. Rus Çar’larından birinin yeni doğan bebekler üzerinde vahşice bir deney yaptığı anlatılmaktadır. Deneyin konusu ise; ‘acaba hiç kimse konuşmazsa bebekler, nasıl bir dil konuşacaklar?’ Bu deneyde bebeklerin her türlü fiziki ihtiyacı karşılandığı halde; iletişim, sevgi, dokunma, okşanma ve konuşma ihtiyaçları karşılanmadığı için bir süre sonra vahim bir şekilde öldükleri tespit edilmiştir…

Düşünce ve dünya görüşünde birlik olmayınca dilde birliğin olması da beklenemez. Aynı şekilde inançta ve kavramlarda birlik sağlanmayınca eylemlerde de birlik düşünülemez. “Aynı dili konuşanlar değil aynı duygu, inanç ve düşünceleri paylaşanlar anlaşabilirler!’ Kelime ve kavramlar, insan hayatında öylesine önemlidir ki, attığımız her adıma nasıl dikkat etmemiz gerekiyorsa, söylediğimiz her söze de dikkat etmemiz gerekiyor. Çünkü sarf edilen sözler; memeden çıkan süt, yaydan çıkan ok ve kaynağından çıkan ırmak gibi geriye dönmez. Geride pişmanlıklar ve hasretler bırakırlar. Niçin söyledim diye pişmanlık duymamak için neleri nasıl söylemeliyim diye zaman ayırmak daha akıllıcadır.

Dil ve düşünce iç içedir. Öyle ki sonuçta dil, düşünmenin bir vasıtası olmuştur. Ana dilimizden cümleler kurarak düşünürüz. Bir lisan, aynı zamanda o milletin manevi mirasını ve dünya görüşünü de içinde saklar. “Dil bir milletin ses ve söz dünyasıdır, kelime ve kavram gezegenidir. Kendi dilini çok iyi bilmeyenler, başka dilleri zaten anlayamazlar!’

Dil ve konuşmanın önemi o kadar büyüktür ki, bazı filozoflar; “savaşların, insanlarla kader arasında değil, insanla kelimeler arasında olduğunu” savunmuştur. Bir ülkenin kanunlarının çiğnenmesinden sonra en büyük suçun, o ülkenin dilinin çiğnenmesi olduğu kabul edilmiştir. Çünkü biliyoruz ki, “İnsanın ruhu gibi toplumun ruhu da dilde kendini gösterir. Dil, insan düşünce ve zekâsının, toplum karakterinin ve ortak aklının bir parçasıdır!’ Bazıları o kadar ileri gitmişler ki, “Arşimet’in manivelası da neymiş! Bana mükemmel bir lisan verin; doğru zaman, mekân ve doğru tonda kullanılan kelime ve kavramları getirin, ben dünyayı yerinden oynatayım ve yepyeni medeniyetler kurayım…” demişlerdir.

Kelime ve kavram olarak “evet” veya “hayır”, söylenmesi çok kolay iki kelime olduğu halde nikâh masasında; “evet” diyen nice çiftlerin hayatı, yıllarca zehir olmuş veya mutlu geçmiştir. Öyleyse kelime ve kavramları kullanırken (özellikle evet veya hayır derken) azami dikkat etmek gerekir. “Sözde, sihir olduğunu” her aklı başında insan bilir ve kabul eder. Kelimeler, kavramlar ve üslup, başka bir ifadeyle dil ve söyleniş biçimi, o kadar önemli ve etkilidir ki, Anadolu’da; “Oha var öküz durdurur, oha var zelve kırdırır!” derler. Yunus ise bunu daha veciz olarak şöyle ifade etmiştir; “Söz ola kese savaşı. Söz ola kestire başı. Söz ola ağulu aşı, bal ile yağ ede bir söz.”

“Acaba dil mi insanı şekillendirir, yoksa insan mı dili şekillendirir?” Sorusu tarih boyunca insanların zihnini meşgul etmiştir. Tabiî ki bu çift taraflı bir süreçtir. “Hem insan dili şekillendirir, hem de dil insanı şekillendirir!’ Genel anlamda da ise hem insan, çevreyi hem de çevre, insanı etkiler ve şekillendirir. Bu bir döngüdür. Ermeni asıllı dilci Agop Dilaçar’a göre; dile şeklini veren biz değiliz, aksine o bizi şekillendirmektedir. Milletleri kan ve ırk bağından daha çok dilleri ve kavramları bir arada tutar. Yine şöyle der; “Dilin üzerimizdeki etkisi, hepimiz için geçerli olan düşüncelerden ve doğrulardan çok daha güçlü dür. Dili önce biz ana sütü emer gibi özümleriz, sonra da bütün hayatımız boyunca hazır bulduğumuz bir sermaye gibi tüketiriz.”

İnsan; aklı, iradesi, zekâsı, dili ve kavramları sayesinde diğer varlıklardan ayrılır. Bazı toplum mühendisleri, tarih boyunca kelime ve kavramların genleriyle oynayarak insanları yanıltmış, onlarla alay etmiş ve yaşantılarını ifsat etmişlerdir. Ziya Paşa her ne kadar; “Ayinesi iştir kişinin, lafa bakılmaz. Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde.” diyorsa da bu söz, tam olarak gerçeği ifade etmez. Zira konuşmak insan ruhunun ve içinin bir yansımasıdır. Bir kapta ne varsa sonuçta dışarıya o çıkar.

Nice güzel konuşmalar ve sözler vardır ki, en kıymetli mücevherlerden daha kıymetli, yıldızlardan daha parlaktır. İnsanın bezgin ruhunu dinlendirir, kışını bahara çevirir. Müzede sergilenen ama kullanılmayan eşyalar gibi vücudumuzda asılı duran duyguları titretir, depreştirir, tetikler ve harekete geçirir. İnsanı şenlendirir, ümitlendirir, gücüne güç katar. Ona kutsal bir yol ve amaç göstermek suretiyle dopdolu yaşamasını sağlar. Savaş açtırır veya savaştan vaz geçirir… Söylenenler sevgilinin sözleri ise; sorgulanmaz, kulaktan izin almadan doğruca kalbe gider ve oradan tüm vücuda hatta etrafa yayılır…

Evet, “Sözde sihir vardır?’ Bazen insan kendisini, yağmurlu bir güne rastlamış fukara cenazesinde gibi yalnız hissettiğinde, duyduğu birkaç samimi söz, onu gitmek istediği yere kadar götürür. O sihirli kelime ve kavramlara biner geçmişe ve geleceğe yolculuklar yaparsınız…

Ağzımız bize yalnızca yemek yememiz için verilmemiştir. Sh: 17-28

****************

HAYATTA BÜYÜK ENGELLER YOKTUR SADECE BASİT AMAÇLAR VE KÜÇÜK HEDEFLER VARDIR

(Amaç ve Hedefler Üzerine)

“İnsanın hayatını kaybetmesinden daha tehlikeli ve acı verici bir şey vardır; o da hayatın anlamını kaybetmek!” Hayatın anlamını kaybetmek demek, bir inançtan, amaçtan ve bu amaca hizmet eden hedeflerden yoksun olmak demektir. Gençlerin kutsal bir amaçtan yoksun yaşamaları, bir millet için büyük bahtsızlıktır. Zira gençlerin amaçtan yoksun olmaları demek, o milletin geleceğinin olmaması demektir. Kutsal bir amaç ışığında hayatı devam ettirmek, aklı başında her insanın en temel ihtiyacı ve görevidir. Her insanın bir yol haritası ve yön çizgisi olmalıdır. Bu yol haritasında, belli yer ve zamanlarda ulaşılması gereken hedefler ayrıca yer almalıdır.

Dünyanın en güçlü insanları, amacı olan ve önemli bir hedeflere kilitlenen insanlardır. Çünkü amacı olan insanların, yaptıklarının veya yapmadıklarının altında amacının rengi, kokusu ve tadı yani amacın gücü vardır. “İnsanın ne kadar güçlü olacağını, amaçları ve ne kadar çok şiddetle istediği belirler?’ Nasıl ki, “Dünyayı sel alsa ördeğe vız gelir!’ diye düşünüyorsak, amacı ve hedefleri olan insanların da bu amaçtan aldıkları güçle çoğu engelleri aşacağını biliriz. Çünkü amaçlar aynı zamanda kendisini gerçekleştirmek için kişiyi zorluk ve engellere karşı donanımlı kılar. Bir Çin atasözünde; “Nereye gideceğini bilen, güçlü amaçları ve hedefleri olan insanlara yol vermek için, dünya bir kenara çekilir ve ona yol verir!’ denir.

“Hayatta büyük engeller yoktur, sadece basit amaçlar ve küçük hedefler vardır!’ Konfüçyüs’ün ifadesiyle; “Derin olan kuyu değil, kısa olan iptir!’ diye düşünmek, insanı daha aktif ve azimli kılar. Bir insan engellere bakarsa hedefini göremez, hedefe kilitlenirse de engelleri göremez. Meşhur âşıklardan Mecnuna sormuşlar: “Sen kimsin, adın ne, kimlerdensin?” “Leyla!” demiş. “Nerelisin?” demişler. “Leyla!” demiş. “Nereden nereye gidiyorsun?” demişler. “Leyla!” demiş… “Yahu biz sana ne soruyoruz sen bize ne cevap veriyorsun?” demişler. Mecnun ona da “Leyla!” diye karşılık vermiş… İşte “bir hedefe kilitlenme” diye buna denir. Yani baktığı her şeyde onu görmek ve kendisini onun için yok edebilme fedakârlığına sahip olabilmek… Bu yüzden amaç ve hedeflerin, insanın hayatından daha kıymetli olması lazımdır. Bir kadın, bir mevki, bir meslek, maddi bir kazanç gibi şeyler, amaç olma yüceliğinden uzaktırlar. Bunlar dünya hayatının geçici zevkleriyle alakalıdır. Oysa kutsal bir amaçla yapılan yolculuk ahrette de devam eder…

İnsanların amaçları, hayvanların ise istek ve arzuları vardır. Ne yazık ki kaderci insanlar, amaç belirleyemezler. Amin Maalouf, kaderi ve kaderci insanları anlatırken şöyle diyor; “Bir yelkenli için rüzgâr neyse, kader de bir insan için odur. Dümen başındaki insan rüzgârın nereden ve ne şiddette eseceğine karar veremez ama kendi yelkenini yönlendirebilir. Bu da kimi zaman inanılmaz derecede fark eder. Aynı rüzgâr deneyimsiz ya da ihtiyatsız ya da yanlış karar veren bir denizciyi felakete sürüklerken bir başkasını sakin bir limana ulaştıracaktır…”(Ölümcül kimlikler, sh:84, yky, Ocak 2002, İstanbul)

Her insan, amacıyla değer kazanır veya kaybeder. Biz Müslümanlar için bu amaç;”Yeryüzünden fitne ve zulüm kalkıp; tamamen hak ve adalet, insan onuruna yakışan bir yaşam hâkim oluncaya kadar meşru ölçüler içinde mücadele edip, yalnızca Allah’ın rızasını gözeterek son nefesimizi Allah’a teslim olmuş müminler olarak vermektir!’ Bu kutsal mücadelenin diğer bir ifadesi; insan ile onurlu yaşam arasındaki engelleri kaldırma ve herkese özgür iradesini kullanma imkânı sağlama çabasıdır. Bunun İslami literatürdeki adıda cihat’tır. Cihat çoğu insanın sandığı gibi sadece “kılıç kalkan ekibiyle yapılan kan ve barut kokan bir eylem” değildir. Cihat, insan ile insani özgürlükler arasındaki engelleri kaldırıp, vahiyle insanı buluşturma gayretidir. Bu ise göz ile ışığı buluşturma çabası gibidir. Başka bir ifadeyle, Allah ile insan arasındaki engelleri, yok etme mücadelesidir cihat! “Hayat iman ve cihattan ibarettir.”

Ünlü Psikiyatrisi Victor E. Frankl, yaşamın gayesini anlatırken şöyle diyor; “Yaşamın anlamı insandan insana, günden güne, saatten saate farklılık gösterir. Bu nedenle çok önemli olan, genelde yaşamın anlamından ziyade belli bir alanda bir insanın yaşamının özet anlamıdır… Sorunu genel terimlerle ortaya koymak bir satranç şampiyonuna sorulan şu soruyla kıyaslanabilir; “Söyleyin ustam, dünyadaki en önemli hamle nedir? Bir maçtaki belli bir durumdan ve rakibin özel kişiliğinden bağımsız en iyi bir hamle diye bir şey yoktur. Aynı şey insanın varoluşu için de geçerlidir. Kişinin soyut bir yaşamın anlamı arayışına girmemesi gerekir… Herkesin yaşamında özel bir mesleği veya uğruna çaba harcanacak bir misyonu, yerine getirilmeyi bekleyen somut bir görevi vardır. Ne onun yeri değiştirilebilir ne de yaşamı tekrarlanabilir. Bu nedenle herkesin işi, bunu yürütmeye yönelik özel fırsatları kadar eşsizdir”… (V.Frankl, İnsanın Anlam Arayışı, sh. 103, mart 2000, Ank., öteki psikoloji y.)

Başka bir ifadeyle amaç; insanın yaratılış gayesi ve yaşama sebebidir. Amaçlar, dinlere ve ideolojilere göre değişiklik arz eder. Hatta ne kadar din ve dünya görüşü varsa o kadar da amaç vardır diyebiliriz. Amaç bir yol haritası veya bir yön çizgisidir. Hedef ise ölçülebilir “somut” alt amaçlardır. Hedeflerin en temel özellikleri şunlardır: Sarihtir (çok açık ve nettir), ölçülebilir niteliktedir, mantıklıdır, uygulanabilir özelliktedir, tarih ile sınırlıdır, zamanı bellidir. Mesela “doğuya gitmek” bir amacı ifade ediyorsa, bu yolculuk sürecinde; belli zamanlarda, belli yerlerde, amaca uygun bilinçli eylemlerde bulunmak ve bunu zamanla sınırlamak hedefi ifade eder. Bu süreçte “doğu” hiç bitmez, ömür boyu sürer. Yani vardığınız yerden daha ötede yine doğu devam eder.

Amaç, kesintisiz bir süreç ifadesidir. Amaç, varılması gereken bir durak değil bir yolculuk biçimidir. Kabir kapısında biter ancak. Her insana saatten önce bir pusula lazımdır. Bu pusula bir amaç ifadesidir. Eğer gitmek istediğin bir yön varsa; zamanın, mekânın ve imkânların bir anlamı ve önemi vardır. Amacı olmayan insanların çoğu pervasız şekilde “zaman öldüren insanlardır.”… Bir hemşirenin, “Ben iyi bir sağlık elemanı olacağım.” demesi bir hedef değil, bir temennidir. Ama aynı hemşirenin, “Ben falan mahallede, 50 bebeğe, bir hafta içinde, kızamık aşısı yapacağım” demesi ve uygulaması bir hedef ifadesidir. Çünkü hem açık, hem ölçülebilir, hem mantıklı hem uygulanabilir ve hem de zamanı bellidir. Amacı olmayan bir insan, akrebi olmayan bir saate benzetilebilir. Yelkovanın varlığı nasıl ki akreple anlam kazanıyorsa, insanın değeri ve varlık sebebi de onun amacıyla değer kazanmaktadır. Siz bir seyahat şirketi bürosuna gidip sadece “Bana bir bilet lütfen” der misiniz? Demezsiniz, mutlaka biryer ve zaman belirtirsiniz.

“Nereye gideceğini bilmeyen gemiye, hiçbir rüzgâr fayda vermez… Nereye gideceğini bilmiyorsan, gittiğin yerin de bir önemi yoktur… Ne aradığını bilmeyenler, bulduklarının ne olduğunu anlayamazlar… Her arayan bulamaz, ama bulanlar, mutlaka arayanlardır… Amaçlar, yıldızlar gibidir, onlara hiçbir zaman ulaşamayız, ama bize daima yol gösterirler. Nerde bulunduğumuzu ve buradan sonra hangi yere gideceğimizi onlara bakarak anlayabiliriz…’’ Eğer bir amacın varsa ve bu amaç uğruna mücadele edebiliyorsan varsın. Ömür devam ettiği sürece amaç da devam eder. Ama insanın amacı yoksa hükmen ömrü bitmiş, fakat uzatmaları yaşıyor demektir. Yani amaç biter ama ömür bitmezse bu yaşam artık bir eziyete dönüşür… Ancak amacı olan insanlar riskleri göze alma cesaretini gösterirler. “Kaplumbağa bile kafasını kabuğundan çıkartıp risk almadıkça ilerleyemez” Ayrıca bizler mütevazı olalım, ama amaç ve hedeflerimiz asla mütevazı olmamalıdır. Yüce amaç ve hedefler, kişiyi hep ileri ve yukarı götürür. Bu yüzden sık sık amaç ve hedeflerimizi gözden geçirmeli ve onları güncellemeliyiz.

Her insanın bir kahramanı vardır. Siz de en azından çocuklarınızın doğal kahramanlarısınız. Çocuklarınız ve aileniz sizi örnek alır ve sizden etkilenir. Zira “Keçinin geçtiği yerden oğlak da geçer.” Bu açıdan bakıldığında hepimiz her an bir vitrindeyiz. Hem ayıplarımız hem de maharet ve faziletlerimiz etrafça gözlemlenir. Sarımsak veya portakal gibi kokarız. Yani demem o ki, biz amacımıza hizmet edersek, bizim dışımızdakiler de ona hizmet eder… Ne yazık ki, inançsız, anlamsız ve amaçsız bir hayat tercihi yüzünden beşikle gelen nice muhteşem özellik ve güzellikler hiç kullanılmadan, jelatini açılmadan tekrar tabutla geri sahibine iade edilmektedir. Bu bir kaynak israfıdır, vebaldir.

Nasıl ki taş ve topraktan yapılmış evleri; sevgi, paylaşmak, fedakârlık ve aile bağları, bir yuva haline getiriyorsa… Nasıl ki selüloz ve kâğıtları; manalı yazılar, kitap haline getiriyorsa… Ruh ve beden-den olan adamı da; inanç, amaç ve anlamlı yaşantı, insan haline getirir… “Atımızı elimizden alabilirler ama yolumuzu asla alamazlar.”Bu yol, bizim gayemizi ifade eder. ‘Atı zorla suya götürebilirsiniz ama zorla su içiremezsiniz” Yani maddi araçlara belki hükmedilebilir ama senin amaç ve inançlarına asla hükmedemezler. Onları ancak sen, değiştirebilirsin… Bazı şeyler vardır ki alınamaz, onlar sadece verilebilir. Onlardan siz vazgeçmezseniz, onlar asla sizden vazgeçmez. Tıpkı inançlarınız, amaçlarınız ve hedefleriniz gibi…

“Hayatımızın kalitesini amacımız ve tercihlerimiz belirler. Bugün nasıl bir hayat yaşadığımızı, çoğunlukla dünkü tercihlerimiz belirledi. Yarın nasıl bir hayat yaşayacağımızı da bu günkü tercihlerimiz belirleyecektir…” Bir amaçtan yoksun insanlar, hayatta avare kasnaklar gibi hiçbir işe yaramadan döner ve nereye gideceği belli olmayan kedi-köpek yavruları gibi menzilsiz bir şekilde dolaşır dururlar. Yada ormandaki filler gibi yer, içer, semirir, ürer ve bir ağaca yaslanır ölürler… Ne hazin ve acıklı bir son! “Kim ki yaşam gayesini bilmedi – Sanki dünyaya gelmedi!”

“Amaçların kudreti inkâr edilemez. Bir damla suda bulunan kudreti gözle göremeyiz ama bir damla su bir taşın kovuğuna girer ve orada donarsa taşı çatlatır. Yine böyle bir su buhar olursa en kuvvetli motorların pistonlarını işletir… Bütün mesele onların içindeki gizli kuvveti ve kudreti harekete geçirerek olayı tetikleyebilmektir!’ Varlık nedenimizi, amacımızı, hedeflerimizi, planlarımızı, projelerimizi ve doğru-yanlış cetvelimizi, bir çırpıda yazacak kadar net bilmiyorsak boşluktayız demektir. Kişinin kendi amaç, hedef, ilke ve planları olmazsa; planı ve amacı olanların piyonu olurlar. Onların hedeflerine ulaşmalarında, atlama taşı durumuna düşerler. Kural şudur;”Organizeli, planlı, amaçlı ve çalışkan azınlıklar, böyle olmayan çoğunluklara her zaman hükmederler!’ Doğru düşünen tembel çoğunluklar, yanlış düşünen ama çalışkan azınlıkların her zaman hizmetinde olmuşlardır. “Pasif iyiler, aktif kötülerin maskarasıdırlar!’

İdealleri ve güçlü hedefleri olan insanlar, mıknatıs gibidir; doğal bir çekim güçleri ve manyetik alanları vardır… İnsanlar, her zaman nereye gittiğini bilen, kararlı ve amaçlı insanları takip etme eğilimi gösterirler. Aslan için diş, kuş için kanat, balık için yüzgeç ne ise insan için de inanç ve amaç odur, hatta daha da önemlidir. Bir Çin atasözünde der ki; Sadece ölü balıklar, akıntı istikametinde yüzerler!’Amaçsız insanlar, rüzgârın önünde savrulan yapraklara veya suyun üstündeki saman çöplerine benzerler.

Arkadaşlarla ana caddelerde gezerken, eğer muzipliğim üstümdeyse, trafik lambalarına rastladığımızda ve yeşil ışık yanıyorsa, onlara bir espri yapıyorum; “Arkadaşlar! Yeşil ışık yanıyor, zayi olmasın; haydi karşıya geçelim!’1 diyorum. Hem neşelenip gülüyoruz. Aslında bu espriden hareketle; “hayatın amacı ve kalitesi” konusunda ciddi bir sohbet imkânı buluyoruz. “Hayat amacı”, o kadar önemlidir ki, bu amaç insanın iç ve dış dünyasına rengini, kokusunu ve tadını verir. Dışardan dikte edilemez. Mutlaka insanın kendi iç benliğinde, kalbiyle ve kafasıyla kabullenmesi gerekir. “Hayat amacımızı ‘Google’dan öğrenemeyiz.”

Amaç ve insan ilişkisi; balıkla su ilişkisi gibidir diyebiliriz. Nasıl ki, balık suyun dışında yaşama şansına sahip değilse insan da hayat amacından bağımsız yaşama lüksüne sahip değildir. Amaç, insan olmanın kaçınılmaz gereği ve sonucudur. Amaçsız bir hayat nebati ve behimi (bitkisel ve hayvani) dir. Kaldı ki bitki ve hayvanlar da amaçsız yaratılmamışlardır. Yaratılan her şeyin, mutlaka bir görevi, fonksiyonu ve yaratılış amacı vardır. İnsanı ve hayatını anlamlı veya anlamsız hale getireceği için “amaç” çok önemlidir. Çünkü amaç, insana yaşamı boyunca rehberlik eder ve yol gösterir. “Amaç; manevi bir navigasyon cihazıdır.”

Kabirden ötede ibadet değil hesap ve ceza dönemi olacaktır. Artık orada perdeler kalkacağı için cennet ve cehennem, kendini gösterecektir. Halk arasında çok kullanılan “Dünyada mekân, ahirette iman” sözünü doğru okumak lazımdır. Burada kastedilen; ahirette iman ve ibadet, fayda verecektir manasındaysa bu söz doğrudur. Yoksa orada insanların iman edip etmeyeceği bahis mevzuu değildir. Orada zaten iman etmekten başka çare yoktur. Belki bu sözün doğrusu “Dünyada iman, ahirette mekân”olmalıdır.

Hayatın kalitesi; inanç, amaç, güven ve ümitle doğrudan alakalıdır… “Kuraklığın hüküm sürdüğü bir zamanda köy sakinleri, yağmur duasına çıkmaya karar vermişler. İçlerinden sadece bir tanesi yanına şemsiye almış. İşte bu İnanç’tır… Babalar bebeklerini havaya hoplatır, çocuklar buna gülmekten bayılırlar. Yere düşeceklerini akıllarına bile getirmezler. Çünkü babaları onları tutacaktır. İşte bu güven’dir… Hiçbirimizin yatağımıza girerken, ertesi gün uyanacağımıza dair bir garantisi yoktur. Aynı zamanda bir yola çıkarken, oraya varabileceğimize dair bir teminatımız da yoktur. Ama yine de ertesi gün ve varacağımız yer için planlar yapmaktan geri kalmayız. İşte bu Ümit’tir…” Eğer bir insanda inanç, amaç, güven ve ümit varsa yaşamı kaliteli olma yolundadır…”

Yaklaşık 300 milyon spermin arasından birinci seçilip de amaçsız bir hayat sürmek bize hiç mi hiç yakışmaz. “Hayatın amacı, amaçlı bir hayat yaşamaktır.” Müslümanın hayat amacı; “Sadece Rabbimizin rızasını kazanmak için ona ibadet etmek, dolayısıyla da kul hayatı sürerek, diğer insanlara da faydalı olmaktır. Yani yeryüzünden fitne kalkıp, adalet hâkim oluncaya kadar mücadele etmektir’.’Zna Yüce Allah bizi surat koleksiyonu olarak yaratmadı.

“De ki: “Benim namazım, ibadetim, hayatım ve ölümüm hep âlemlerin Rabbi Allah içindir.” (Enam 162)

Sh: 109-116

 

Kaynak: Mustafa Sevinç, Karanlıkta Renkler Yoktur (Mumyalanmış Manalar) Asitan-2013, Sivas

KENDİSİ OLAMAYAN İNSAN Berberi İçin Yalnızca Bir Kelledir


İnsan insanın kurdu mudur?

Çobana gereksinim duyan kuzu mudur?

İnsan doğuştan saldırgan mıdır yoksa doğası sevgi midir?

Sevgi dolu bir insan bazı şartlar altında katil bile olabiliyorsa (örneğin, çocuğunu öldürmeye çalışan birini öldüren anne).

Bu, insan gerçeğini uç noktalardaki tariflerde ve deneyimlerde bulamayız, demek oluyor.

İnsan, hümanistik psikolojinin babası Amerikan Psikoloji Derneği Başkanı Abraham Maslow‘un dediği gibi, “kendini gerçekleştirmek”isteyen bir varlıktır. Kendini gerçekleştirmek ancak özgürlük içinde olabilir. Kişinin özgürlüğü ise her durumda kendisini olduğu gibi ifade edebilmesiyle mümkündür.

Kendini olduğu gibi ifade etmekten korkan insan ise uçlara yönelir. Ya aşırı katı ve saldırgan olur ya aşırı yumuşak ve pasif. Ya suçlu hep başkalarıdır ya da hep kendisidir. Seçimlerinde insan kendisini de başkalarını da nesneleştirir. Nesneler kullanılmak içindir. O zaman Manipülasyon, insanları kendi ihtiyaçlarımız doğrultusunda kullanma yöntemlerinin adıdır, diyoruz.

Kendini gerçekleştiren kişi insanları sever, nesneleri kullanır ama aynı zamanda nesnelere saygı da duyar. Manipülatör, nesneleri sever, insanları kullanır ve onları nesneleştirir.

Kendini gerçekleştiren kişi yeri geldiğinde kızar, sever, etkin olur, yumuşak olur, “kötü insan” olur, “iyi insan” olur; ama hep kendisi olur. Manipülatör ise, her insanın doğasında bulunan duygulardan ya da davranış biçimlerinden bazılarını ağırlıklı olarak kullanır. Kendini ifade etmek yerine bu duygular ve davranışlar onun için yöntem haline gelmiştir.

Yani; modern insan bir manipülatördür!

Satın almayı düşünmediğimiz bir arabayı bize satmaya çalışan oto galerisi sahibi veya oğlunun kariyerini düşünerek onun gideceği okulu dikkatli bir şekilde seçmeye çalışan sorumluluk sahibi baba bir manipülatördür.

Kendisine ait hiçbir görüşü katmadan, yalnızca başkalarından öğrendiklerini öğrencilerine aktaran bir eğitimci, büyükbabasının kendisiyle oynamasını sağlamak için çeşitli cilveler yapan çocuk, kötü diksiyonunun dikkat çekmemesi için patronuna cinsel çekiciliğini kullanan sekreter, sıkıcı olduğunu düşündüğü bir partinin sonunda basitçe davet edildiği için teşekkür etmek yerine “Mükemmel bir partiydi!” diyen konuk bir manipülatördür.

Hoşuna giden pahalı bir giysiyi ailesine aldırtmak için çeşitli yolları deneyen genç, başkalarının zamanını ve yeteneğini parayla satın alarak yalnızca kendi başına başarıya ulaşmaya çalışan “başarılı” iş adamı/kadını, bir işe başvurduğunda işin gerektirdiği özellikleri öğrenmekten önce kendisine getireceği avantajları öğrenmek isteyen kişi, çalışarak altmış beş dolar kazanabileceği yerde devletin verdiği altmış iki dolarlık işsizlik tazminatından faydalanan kişi bir manipülatördür.

Gerçek maaşını karısından gizleyerek kendi zevklerinde harcamak üzere kendisine bir bütçe oluşturan kişi, kocasına onun maddi durumunu göz önüne almadan istediği elbiseyi aldırmak için çeşitli davranışlara başvuran kadın, önemli din adamlarının incinmesini önlemek için dini vecibeleri tümüyle yerine getiriyormuş gibi görünmeye çalışan politikacı, kendiişleriyle meşgul olan oğullarının ve kızlarının dikkatlerini kendi üzerine çekmek için hastalıklarını kullanan ebeveyn, iktidara geldiğinde yeni vergiler koymak dışında her türlü sözü rahatça veren parti lideri bir manipülatördür.

Hepimiz birer manipülatörüz.İster bilinçlice, ister bilinçsizce olsun beşikten mezara kadar kullandığımız bu manipülasyonlar doğal özelliklerimizi yitirmemize neden oluyor. Bizi nesnelere indirgeyerek kontrol edilmeye açık hale getiriyor.

Elbette kullandığımız tüm bu manipülatif davranış biçimleri kötü niyetli değildir. Ancak büyük çoğunluğu zararlıdır. Manipülasyonlar yaşamınızı, kariyerimizi mahvedebilir. Hümanistik psikoloji ile uğraşan biri için modem insanın bu manipülatif yaşam tarzı ile tüm kendiliğindenliğini yitirdiğini, kendisini direkt ve yaratıcı bir şekilde ifade edebilme özelliğini yitirerek kaygılı bir robot haline getirdiğini, tüm uğraşısının geçmişte kaybettiklerini geri getirmek ve geleceğini garantilemek olduğunu, duygularından bahsetse bile onları canlı olarak yaşamadığını görmek çok üzücü. Sorunlarından bahsetme konusunda oldukça yetenekli olmasına karşın bu sorunlarla başa çıkabilme konusunda oldukça zayıf olduğunu görmek ve yaşamını entellektüel duruma indirgeyerek kelimelerin içinde boğulduğunu görmek de çok üzücü. Manipülatör, gardrobunda gizlediği birçok maskesi olmasına karşın, yalnızca yaşıyor olmanın gerçek zenginliğinin bile farkında değildir.

Manipülatörleri tanımlayalım:

1-Diktatör:Diktatör gücünü abartır. Hükmeder, emir verir, otoriter davranır ve kurbanlarını kontrol etmek için her yönteme başvurur. Diktatörler karşımıza Otoriter Anne, Otoriter Baba, Despot Yönetici, “Otorite” Uzman ve küçük “Tanrı” olarak çıkabilir.

2-Zayıf:Genellikle diktatörün kurbanı rolündedir. Diktatörle başa çıkabilme konusunda oldukça yeteneklidir. Duyarlılığını abartır. Unutur, işitmez, pasif ve sessizdir. Karşımıza Evhamlı, “Tilki gibi Aptal”, Kolay Vazgeçen, Şaşkın, Utangaç olarak çıkabilir.

3-Hesapçı: Kontrolünü abartarak uygular. Aldatır, yalan söyler, sürekli üste çıkar ve başkalarını kontrol eder. Karşımıza Baskıcı Satıcı, Baştan Çıkana Zampara, Poker Oyuncusu, Dolandırıcı, Şantajcı, Akılcı olarak çıkabilir.

4-Arsız:Hesapçının tam karşıtında yer alır. O da bağımlılığını abartarak ifade eder. Yönetilmek, kandırılmak ve bakım ister. Başkalarının kendi sorumluluğunu üstlenmesini ister. Günlük yaşamda karşımıza Parazit, Sulu Göz, Ebedi Çocuk, Hastalık Hastası (hipokondriyak), Önemsenme Hastası, Aciz olarak çıkabilir.

5-Kabadayı:Saldırgandır, zalim, acımasız ve kabadır. Tehditlerde bulunarak kontrol etmeye çalışır. Aşağılayan, Nefret Eden, Maço, Tehditçi olarak karşımıza çıkabilir. Kadın olanları Fahişe veya Dırdırcı Ev Kadını olarak karşımıza çıkabilir.

6-İyi insan:Bakım üstlenme, sevme gibi özelliklerini abartarak ifade eder ve kibarlığıyla öldürür. Onunla başa çıkmak kabadayıyla başa çıkmaktan daha zordur. İyi insanla kavga edemezsiniz. Kabadayı ile iyi insan arasındaki bir çatışmada iyi insan daima kazanır. Karşımıza Memnun Edici, Yumuşak Başlı, Kokmaz Bulaşmaz, Erdemli Kişi, Fedakar Kişi, Organizatör Kişi olarak çıkabilir.

7-Yargıç:Eleştirici özelliklerini abartarak ifade eder. Kimseye güvenmez, suçlayıcıdır, reddedicidir, kolay affetmez. Karşımıza Her Şeyi Bilen, Suçlayan, Utandırıcı, Öfkeli, Kı- yaslayıcı, İntikamcı, Kesinlikçi, Koşullayıcı olarak çıkabilir.

8-Koruyucu:Yargıcın karşı kutbunda yer alır. Verdiği destek sözleri sonsuzdur. Başkalarını şımartır. Aşırı ilgi gösterir. Bireylerin kendi ayakları üzerinde durmasına ve büyümesine izin vermez. Kendi ihtiyaçlarından çok başkalarının arzu ve ihtiyaçlarıyla ilgilenir. Karşımıza, Anaç Tavuk, Savunucu, Başkaları jVdma Utanan, Kollayıcı, Fedakar, Kurtarıcı, Yardımcı, Bencil Olmayan olarak çıkabilir.

Manipülatör yukarıdaki özelliklerden birini veya birkaç tipin özelliklerini abartılı bir biçimde taşır.Genellikle bu tiplerden biri bizde güçlüyse, çevremizdeki bireylere zıttını yansıtırız, onları hedef tahtası haline getiririz. Örneğin; Zavallı Kadın kendisine Diktatör bir eş seçer. Onu edilgen yollarla kontrol eder.

Kendini gerçekleştiren birey, duygularına güvenir, isteklerini ve tercihlerini serbestçe ifade eder. Başkalarının isteklerine ve kötü davranışlarına duyarlıdır ve isteyene yardım elini uzatır. Saldırganlığı etkili ve yapıcıdır. Öte yandan manipülatör ise gerçek duygularını saldırganlıktan dalkavukluğa kadar varabilen davranışlar arkasında gizleme alışkanlığı edinmiştir. Yalnızca kendi arzularını gerçekleştirmeye çalışır. Hiç değilse bile kendini gerçekleştirme potansiyelinin farkında olmayan kişi de kısmen bir manipülatör olarak değerlendirilebilir.

Her birimiz tüm manipülatif potansiyellerimizle bir grup oluşturuyoruz. Herhangi bir grubu, hepimizin içinin dışarıya çıkmış halidir..

MANİPÜLATÖR OLUŞUN NEDENLERİ

1-Güvensizlik:

“Manipülasyonun temel nedeni, öz destek ile çevresel destek arasında yatan ebedi çelişkidir.”

Örneğin işveren, işçisinin müşteriye yaklaşımında özgün tavrını ve yapısını dikkate almaz, onun müşteriyle nasıl ilişki kuracağını gösteren kuralları belirler. Her bir işçinin müşteriyle ilişkisinde, kendine özgü tarzına güvenmez. İşçinin doğal yetenekleri yerine, şirketin el kitabında belirtilen kurallara uyması şart koşulur. Bu hem işçinin bireysel onuruna hem de müşteriye bir hakarettir.

Modern toplumda çalışan da havadan kazanmaya eğilimlidir. Yeteneğini ve performansını sergilemeden haklar ve ayrıcalık talep eder. Kendi öz desteğine güvenmeyen insan kurtuluşu başkalarına güvenmekte arar. Ama başkalarına da tam anlamıyla güvenemediği için kendisine destek sağlamak amacıyla başkalarını manipüle eder. Hem de birisinin kuyruğuna takılıp onu yönlendirmek ister: Araba kullanmak istemeyen kişinin yan koltukta oturup sürücüye nasıl araba kullanılacağını öğretmeye kalkması gibi. Bu tür manipülasyonu tanımlayan tek bir sözcük vardır: Güvensizlik. Her birimizde var olan doğal dengeye güvenemiyoruz. İçimizdeki denge sade ve hissederek yaşamamızı sağlar. Kendimize olan güvensizliğin nedeni büyük ölçüde çocukluğumuza dayanır. Çocukluğumuzda bize isteklerimizi ifade etmek yerine onları kontrol altına almamız gerektiği söylendi.

2-Sevgisizlik:

Erich Fromm modern insanda ortaya çıkan manipülasyonun ikinci nedeninin sevgi açlığı olduğunu söyler. İki insan arasındaki doruk ilişkinin adı sevgidir. Sevgi, insanı olduğu gibi bilmek ve kabul etmektir. Tüm dinler, komşuları da kendimizi sevdiğimiz gibi sevmemizi söyler. Ama kaç kişi kendisini sevmeyi biliyor. Çoğumuz, kendimizi sevmeden komşumuzu sevemeyeceğimizin bile farkında değiliz.

Ne kadar mükemmel ve hatasız görünürsek o kadar sevilebileceğimizi sanırız. Genellikle bunun tam tersi olur. İnsani zayıflıklarımızı içtenlikle ne kadar çok itiraf edersek, o kadar seviliriz.Sevgi, elde edilmesi kolay bir şey değildir. Bu yüzden manipülatör umutsuzca bir alternatif arar. Başkasının üzerinde tam bir hâkimiyet kurmak ister. Gücünü, kişinin kendisi gibi düşünmesini, kendisi gibi hissetmesini, kendi istediğini istemesini sağlayarak oluşturmaya çalışır, onu bir nesneye, kendi nesnesine dönüştürmek ister.

3-Güçsüzlük:

Varoluşçular her birimizin risklerle ve yaptırımlarla kuşatıldığını söyler. James Bugental her davranışımızın suya atılmış bir taş gibi etrafımızda halka halka etki yarattığını dile getirir. Her an, bizim bilgimiz dışında, başımıza gelebileceklerin sayısı ve potansiyeli sınırsızdır. Modern insan varoluşun bu gerçeği karşısında kendisini güçsüz hisseder. Bugental’e göre pasif manipülatör şöyle düşünür: “Başıma gelecekleri kontrol etme gücüne sahip olmadığıma göre, kontrol tümüyle benim dışımda.”Yaşamındaki bu belirsizlik pasif manipülatörü çaresiz ve güçsüz hissettirir. Kendisini tümüyle bir nesne haline getirir. Bu çaresizliğiyle otomatikman aktif manipülatörün bir kurbanı gibi görünür. Ama hiç de böyle değildir. Bu pasif manipülatörün sinsi bir tuzağıdır. Perls’in işaret ettiği gibi, etken ve edilgen arasındaki çatışmada çoğunlukla kazanan edilgen olur. Örneğin, çocuklarıyla baş edemeyen anne hastalanır. Hastalığından gelen acizliği, bir ölçüde çocuklarını kontrol etmesini sağlar.

Diğer taraftan aktif manipülatör kurbanlarının güçsüzlüklerinden yararlanır, onları kontrol ederek tatmin yaşar. Kendi güçsüzlüklerini itiraf etmekten korkan ebeveynler sıklıkla çocuklarını kendilerine aşırı derecede bağımlı kılarlar ve çocuklarının her türlü bağımsızlık çabalarını engellerler. Genellikle ebeveyn etken, çocuk edilgendir. Ve “eğer” tekniğinin sıkça kullanıldığını görürüz. “Eğer yemeğini bitirirsen televizyon seyredebilirsin.”, “Eğer ev ödevini bitirirsen arabayı alabilirsin.”Doğal olarak modern çocuk da kısa zamanda bu tekniği öğrenir. “Eğer çimleri biçersem ne kadar para alırım?”, “Eğer bugün kardeşime bakarsam hafta sonunu arkadaşımda geçirebilir miyim?”

Gerçek aktif bir manipülatör kükremeyi seçebilir: “Söylediğimi yap ve soru sorma!”Bunu işte de görüyoruz: “Şirketin yüzde elli biri benim. Bu üniformayı giyecekler! Çünkü ben öyle istiyorum.”Eğitimde de görüyoruz. Bir zamanlar ders verdiğim kolejin kurucusu şöyle derdi: “Binalar mavi olduğu sürece hangi renk oldukları beni ilgilendirmez!”

4-Yakınlaşma korkusu:

Manipülasyonun bu dördüncü nedenine Jay Haley, Eric Berne ve william Glasseı’in yazılarında sık sık rastlıyoruz. Haley şizofrenlerle ilgili çalışmalarda şizofrenlerin yakın insan ilişkilerinden had safhada korktuklarıNI ve bu tür ilişkilerden kaçtıklarım tespit etti. Berne, insanların duygularını kontrol etmek amacıyla oyunlar oynadıklarını ve bu yolla yakınlaşmadan kaçındıklarını söylüyor. Glasseı’e göre bağlanma korkusu insanların temel korkularından biridir. Manipülatör, yakınlaşma ve bağlanma korkusuyla insanlarla yüzeysel ilişkiler kurar.

5-Onaylanmama korkusu:

Albert Ellis, her birimizin yetişme sürecinde yaşam hakkında bazı mantıksız varsayımları öğrendiğimizi söyler. Bunlardan biri, herkes tarafından onaylanma gerekliliğidir. Pasif manipülatör, insanlarla açık ve dürüst bir ilişki kurmak yerine herkesi memnun etmeye çalışır, çünkü yaşamını bu aptalca varsayım üzerine kurmuştur.

 

KENDİMİZİ GERÇEKLEŞTİRMEK İÇİN NE YAPMALIYIZ?

Birkaç yıl önce elime “Bir İnek Los Angeles’da Yaşayamaz” adlı bir makale geçti. Makale’de akrabalarını kaçak olarak Amerika’ya sokan bir Meksikalıdan bahsetmekteydi. Onlara dedi ki: “Bakın bu Amerikalılar oldukça nazik insanlardır, ancak çok hassas oldukları bir nokta vardır: onların birer ceset olduklarını hiçbir zaman hissettirmemelisiniz!”Bence bu cümle günümüz insanının “hastalığını” oldukça iyi tarif ediyor. Modern insan ölüdür, o adeta iplerini başkasının eline vermiş bir kukladır. “Temkinli” hareket eden ama duygularını yitirmiş bir canlıdır. “Güvenilir” biridir, ancak canlı amaçlarını, arzularını, anlamını kaybetmiştir. Bu yüzden de yaşamı oldukça sıkıcıdır, boş ve anlamsızdır. Yaşamının anlamını başkalarını kontrol ve manipüle ederek kazanmaya çalışır. Ama uyguladığı manipülasyonlar yansıyarak kendisine geri döner.

Modern insan “ölmüş”, yapmacık ve insanlıktan uzak olduğunu kabul etmek istemez. İçindeki boşluğun farkına varan bazıları ise değişimin nasıl yapılacağını bilemez. Değişim risk almayı gerektirir. “Ölü bir canlı”olduğunun farkına varan ve insanlığını yeniden kazanmak isteyen kişi, kendini gerçekleştirmek istiyor demektir.

Bahsedilen ölülükten canlılığa (ya da manipülasyondan kendini gerçekleştirmeye)geçiş süreci psikiyatri ve psikolojinin amacı olan hastalıktan sağlığa geçiş süreci ile aynı anlama geliyor. Bu geçiş sürecinde insanın manipülasyonlarını farkına varması birinci basamaktır. Bu noktada değişim zaten başlar. Değişimin sürmesi ise insanın umutlu olmasına bağlıdır. Bu manipülasyonların her birinden kendini gerçekleştiren davranışların doğabileceğini umut etmelidir. Umut olmazsa değişiklik de olmaz. Erik Erickson’un dediği gibi: “Derin ruhsal rahatsızlıklarla umutsuzluk duygusu arasında oldukça yakın ilişkiler bulunur.” İnsanın kendisi bir yana, çağdaş psikiyatri ve psikoloji bile uzun süre umuttan yoksun kalmıştır, ancak Freud sonrası gelişmeler hızla bu umudu yapılandırmaktadır.

Tıbbi anlamda kabul edilen sağlık ve hastalık kavramları da artık değişmektedir. Artık hastaların önemli bir kısmı psikoz ya da nevroz grubuna kolayca sokulamıyor. Gerçekte hasta, yaşamla ilgili problemleri olan ve kendisine zarar verebilecek manipülasyon paternleri geliştirmiş bir insandır.

Daha da önemlisi “Ruh hastalığı” terimi bu insanları tarif etmekte başarısızdır.Thomas Szaszyazılarında bu insanlar için bir tıbbi tanı modeli geliştirmenin ve hastaya bir etiket yapıştırmanın anlamsız olduğunu belirtir. Çünkü bu yapıldığında esas olarak uyumsuz davranış problemi arka plana itilir. Ruhsal problem, sanki bir bedensel hastalıkmış gibi ele alınmaya başlar. Böyle bir durum hastanın problemli yaşamaya devam etmesi için bir bahane haline de gelebilir. “Ben hastayım, yapamam.”; “Beni suçlama, ben nevrotiğim”; “Takıntılarım bunlara neden oluyor üzgünüm”gibi.

Manipülatör dediğimizde, başkalarını ve kendisini nesneler olarak algılayan ve bu nesneleri sömürerek, kullanarak ve kontrol ederek kendisine zarar veren kişiyi kastediyoruz. Her insan bir dereceye kadar bir manipülatör olmasına karşın (ben de bu özelliğimi kabul ediyorum), modern hümanistik psikoloji insanın bu manipülasyonlardan kurtularak kendini gerçekleştirmesine yardımcı olabilir.

Kendini gerçekleştiren insan, kendisini ve başkalarını kendisine özgü potansiyelleri olan bireyler olarak kabul eden ve böylece kendi kişiliğini iyi ifade edebilmiş insandır.

Her birimizde hem manipülatör hem de kendini gerçekleştiren insan özellikleri beraberce yer alır. Ama biz çaba göstererek kendimizi daha çok gerçekleştirebiliriz.

Eğer modern insan “ruh hastası” değilse, problem nedir?

William Glasseı’e göre o sorumsuz biridir. İlk önce kendi sorumluluklarını üstlenmelidir. Eric Berne’e göre o bir oyuncu, Albert Ellis’e göre o mantıksız varsayımlara göre davranan biri, Everett Shostrom’a göre ise o öncelikle bir manipülatördür ve işe, bu manipülatif davranışlarının farkına varmakla başlamalıdır. İkinci olarak ona anlaşılır amaçlar sunulmalıdır. Bu amaçlar onu yaşamını tam anlamıyla geliştirecek şekilde motive etmelidir.

Problemli insanı Shostrom basitçe manipülatör olarak tanımlıyor. Bu insan hem kendisini hem de başkalarını yalnızca “nesneler” olarak algılamakta ve bu “nesneleri” sömürerek, kullanarak ve kontrol ederek kendisine zarar vermektedir.O halde amaç manipülasyonlardan kurtularak kendini gerçekleştirmektir: Kendini gerçekleştiren kişi kendisini ve başkalarını “nesneler” olarak değil onları “özne” olarak gerçek değerleriyle algılar. Kendisine zarar veren manipülasyonlarını kendisini gerçekleştirici davranışlara dönüştürmeyi başarmıştır.

Shostrom “hasta” ya da nevrotik değil herkesin kendisinde keşfettiği manipülasyon davranışlarından bir şeylere sahip olduğu varsayımından hareketle “etken” ve “edilgen” bireyleri ele alan oldukça kullanışlı bir “Manipülatif Tanısal Sistem”geliştirmiştir.

Geleneksel tıbbın amacı bir tanı koymak ve bu tanıya göre uygun tedaviyi uygulamaktır. Ancak bu psikiyatri için geçerli değildir. Çünkü sonuçta tanı ne olursa olsun uygulanan ana tedavi psikoterapidir! Glasser’in de dediği gibi “Kızıl hastalığı, sıtma ya da frengide uygulanan hastalığa özgü tedavi yöntemleri psikiyatride yoktur. Uygulanan psikoterapi çoğu psikiyatrik durumlarda birbirine çok benzemektedir.” Bu sisteme göre kişinin uyguladığı değişik manipülasyonlar ortaya çıkarılmakta ve hastada değişim gerçekleşmektedir.

Klasik psikiyatrik tanı ise (hastaların şizofrenik, kompulsif vs. olarak damgalanması) konan tanıdan haberi olan hastada huzursuzluk ve güvensizlik yaratarak problemi daha karmaşık hale getirmekte ve tanıdan haberdar edilmeyen hastada ise korku ve kendisinden şüphe gibi olumsuz duygular uyandırmaktadır.

Profesyonel terapist, bu manipülatif tanı sisteminin nispeten basit olduğuna bakarak bu yöntemi küçümsememelidir; zira deneyim bu sistemin etkili bir şekilde değişime götürdüğünü gösteriyor. Hastada kendini gerçekleştirme yönünde köklü değişiklikler ortaya çıkıyor. Bu iyileşme, yıllarca psikiyatrik yöntemlerle elde edilebilen vasat iyileşmelerden çok daha fazlasını sunmaktadır.

Sonuç olarak bu bilgiler ile nispeten olgun yaşta olan erişkinlerin de kullandıkları manipülasyonların farkına varmalarını ve alternatif olarak kendini gerçekleştirme yöntemlerini görmelerini sağlayacağını umuyoruz. Kendilerini bunalmış hisseden manipülatörler belki de profesyonel yardımdan daha çok fayda görebilirler. İleride profesyonel bireylerin liderliğinde sürdürülen kendini gerçekleştirme yönelimlerini geliştirme amaçlı fikirlerin yaygınlaşacağı düşünülebilir. Eğer insan böyle bir toplulukta kendisini ifade etmeyi öğrenebilirse belki de manipülasyonlarının farkına varacak ve bunları değiştirerek daha zengin bir yaşam sürmenin kapılarını açmış olacaktır.

“Kendiniz olmayı” veya Kierkegaard’ın dediği gibi “gerçekte olduğunuz kişi olmayı” tavsiye ediyoruz (bunun tam olarak anlamını bilen kaç kişi var acaba?). Buna şunu ekleyebiliriz:
“Ne kadar aptalca, saçma veya gülünç olursa olsun, kendim olabilirim ve kendimi sevmeliyim.”

 

Derleme yapılan Kaynak:
Everett L. SHOSTROM, Kendisi Olamayan İnsan Berberi İçin Yalnızca Bir Kelledir
Türkçesi: Dr. Kağan KOCATEPE, Kuraldışı, 1997,İstanbul

 

THE WOLF OF WALL STREET/ Para Avcısı (2013)


Zengin olma hayalini kolay yoldan gerçekleştirenlerin pespayeliğini yüze çıkaran film. Ayrıca, kadının aşağılandığı bir film oluşu hakkında feministler ne der bilemiyoruz?
Film, faiz batağının getirisi ancak bu olur denilen hayatı gözler önüne seriyor. Son dönemlerde bu tür filmlerin gösterilmesi, kapitalist dünyanın kendini yenilemek ve doğurmak için korku salmalarını, daha ilerisi insanlara kazık atacaklarını deşifre ediyor. Bu sene Amerikan bütçesinin geç onaylanmasının ve yeni bir finansal krizin olma olabilirliğini düşündürünce, aklı biraz fazla olanların tedbir almaları için uyarı mı yapılıyor, diyebiliriz.
Rezillikleri ile filmin verdiği mesaj faiz-borsa, karapara, pamuk dolu ambarlar gibidir dedirtirken, yok olmasının kolayolduğunu, her zamanki gibi “Bankalar için sosyalizm, yoksullar için kapitalizm” esasının geçerliliğini gösteriyor. Michael Moore’nun dediği gibi filmi seyrederiz, haz alırız, sonra da unuturuz.

Yönetmen: Martin Scorsese     

Ülke: ABD

Tür: Biyografi, Komedi, Suç, Dram

Vizyon Tarihi: 07 Şubat 2014 (Türkiye)

Süre: 180 dakika

Dil: İngilizce, Fransızca

Senaryo: Terence Winter, Jordan Belfort          

Müzik: Howard Shore  

Görüntü Yönetmeni: Rodrigo Prieto    

Yapımcı: Riza Aziz, Leonardo DiCaprio, Georgia Kacandes         

Firma: Red Granite Pictures | Sikelia Productions | Appian Way

Oyuncular Leonardo DiCaprio,    Jonah Hill,    Matthew McConaughey,    Jon Bernthal, Cristin Milioti

Özet

Jordan Belfort 24 yaşında genç ve hırslı bir adamdır. Para kazanma arzusuyla Wall Street borsasında komisyoncu ve Stratton Oakmont adında bir yatırımcı firmasında zengin olmak için her şeyi yapmaya hazır bir CEO olur. 90’ları yürütmektedirler ve New York işlem salonunda her şey olabilmektedir.

Önemsiz tahviller ve birçok yatırımcıyı aldatarak, Belfort kısa zamanda bir para makinasına ve aynı zamanda bir harcama makinasına dönüşür. Bir günde hesapları milyon dolarlarla doldururken o gece hepsini aynı hızda harcayabilir. Profesyonel hayatının yanı sıra uyuşturucu, fahişeler, son derece pahalı lüks fantezilerle dolu kirli bir oyunun içindedir. Bu karakterin hayatındaki her şey abartılı bir şekilde devam etmektedir. Sonunda batar hapse girer. Çıkar.

Jordan Belfort felsefesi herşeyi satabilirsin, kendini, işini, haysiyetini, yeter ki talep oluşturmayı bil.

Bum. Sat bu kalemi bana. İzleyim. Hadi bakalım. Bu boktan kalemi mi satmamı istiyorsun?

 İşte benim oğlum. Her boku satabilir.

-Bana bir iyilik yapsana. Oradaki peçeteye adını yazsana.

-Kalemim yok. Kesinlikle. Arz – talep dostum. Demek istediğimi anladınız mı?

 Kaçınılmazlık yaratıyor. Bu hisseyi almak için seni zorluyor. İhtiyaçları olan bir şeymiş gibi gösteriyor.

- Anlıyor musun?

Eleştiri

http://www.beyazperde.com/filmler/film-127524/elestiriler-beyazperde/

Filmden

Yatırım dünyası balta girmemiş orman gibidir.  Boğalar, ayılar, ardı arkası kesilmeyen tehlike.  İşte bu yüzden Stratton Oakmont’ta en iyisi olduğumuz için gurur duyuyoruz.  İyi eğitimli profesyoneller vardır.  Finansal sahrada size rehberlik eder.

Beyler, Stratton Oakmont’a hoş geldiniz. Artık hedefiniz Amerikalıların %1’i olan en varlıklı insanlar. Balinalardan bahsediyorum. Moby Dick’lerden. Bu senaryoyla ki kendisi sizin yeni zıpkınınız olur hepinize Kaptan Ahab olmayı öğreteceğim. Anladınız mı?

 Kaptan kimmi dedin?

 Kaptan Ahab. Şeyden kitaptan. Orospu çocuğu, kitaptan. Çalıştır şu kafanı! Beni dinleyin. Yeni ismi olan yeni bir şirketiz. Müşterilerimizin inanabileceği bir şirket. Müşterilerimizin güvenebileceği bir şirket. Wall Street’e derinlemesine kök salmış bir şirket. Kurucularımız Mayflower ile gelip Stratton Oakmont ismini boktan kayaya tırnaklarıyla kazımışlardı. Anladınız mı?

 Yapacağımız şey şu. Öncelikle Disney, AT&T IBM, değerli pay senetleriyle yakından ilgileneceğiz. Bu şirketlerdeki insanlar sızlanır. Onları kandırdığımızda, ellerine ne var ne yok alırız. Borsa dışı piyasalar, angarya hisseleri. Para kazanacağımız yerler. 50% komisyon var. Böyle bir durumda para kazanmanın anahtarı yapılanma öncesi pozisyonunu almaktır. Zira konuyu Wall Street gazetesinde okuduğunda iş işten geçmiştir. Siz bekleyin. Bekleyin. İlk konuşan kaybeder.  Üzgünüm, aradığınız için teşekkürler.

Bunu gerçekten düşünmem gerek.  Eşimle konuşmalıyım.  Sizi sonra arasam olur mu?

 Bilmiyorlar değil mi?

Düşünmeleri gerekiyor. Eşleriyle ya da diş perisiyle falan konuşurlar. Asıl mesele şu ki, ne söyledikleri hiç önemli değil. İtiraz etmelerinin tek sebebi size güvenmemeleri. Hem size neden güvensinler ki?

 Yani, şu halinize bir bakın. Bir avuç ahlaksız satışçılarsınız değil mi?

Alınacak hisseler olarak Bu dünyada bildiğim bir şey varsa o da havayolu şirketleridir. (Bizdede otobüs şirketleri Kushon Havayolları geleceğin havayolu şirketidir.

Önemli olan şu ki aklınızda tutmanız gereken şey yerin kulağı vardır. İnsanlar bir araya gelirler ve dedikodusunu yaparlar. – Güzel bir noktaya değindin. – Duymak istemeyeceğimiz şey ise onların bir araya gelip “bizimle eğlendiler” demeleri.

- Stratton’ın adını lekeleyecektir.

“MOBY DİCK” Beyaz Balina ( 1956) Film
THE CORPORATİON-Şirket (2003)
BOWLİNG FOR COLUMBİNE/ Benim Cici Silahım (2002)
INSİDE JOB (2010)
KIYI BANKACILIĞI
PARA OYUNLARI ile BANKALARIN İFLASI YAKLAŞIRKEN
ÖZEL SİGORTA-YENİ PARA-EMEKLİLİK HAYALİ-BATIŞ HİKAYESİ
PETROL PARA VE GÜÇ ÇATIŞMASININ EPİK (Destansı) ÖYKÜSÜ

 

ŞEYTANIN GÖR DEDİĞİ: “ENRON”LAR


Riva ŞALHON B YÜZÜ-
29 Ocak 2014/Şalom Gazetesi

Başlık, Çetin Altan’ın köşesinin ismidir yıllardır. Meğer Barış Manço’nun da Dıral Dede’nin Düdüğü adlı şarkısında geçermiş aynı söz.

“Aç gözünü daha vakit erken gör şeytanın gör dediğini / Bir kulak ver de dinle sağır sultanın duyduğunu / Sen öyle devekuşu gibi şaşkın şaşkın bakınırsan / Bir gün elbet duyarsın Dıral Dede’nin Düdüğünü.”

Bugünkü yazı, göz önünde olduğu halde gizli olduğu sanılan bilgilerle ilgili olduğuna göre başlığı ödünç aldım. Zira şeytanın gör dediği, başkalarının göremediği, farkına varamadığı incelikleri ve gerçekleri yakalamak anlamında kullanılıyor dilimizde.

İlk önce klasik anlamdaki istihbarattan bahsedelim. İstihbarat, bilmece çözmeyi gerektirir. Yani, gizlenmekte olan ve yetersiz olan bilgilerin açığa çıkarılmasını, elde edilen ipuçları ile daha büyük bilgilere ulaşmayı hedefler. Hâlbuki günümüzde çoğu durum, fazlaca önümüze yığılmış bilgi içinden deneyim ve sezgi yeteneği ile açıklığa kavuşabiliyor. Gizliden daha çok bilgi fazlası var. Ancak bu bilgi yığınlarından anlam çıkartmak imkânsız. Bu durumda daha fazla istihbaratçıya değil daha fazla deli dahiye ihtiyaç doğuyor. Örneğin Enron Elektrik şirketinin sahibi 2001 yılında hissedarlarını ve çalışanlarını fena halde dolandırdığı gerekçesi ile yargılandı, ancak ortada tam olarak gizlenmiş bir bilgi yoktu, hatta 3000 adet yan şirketle yaptığı sözleşmelerin hepsinin binden fazla sayfadan oluşan dökümanları vardı. Finansal piyasalar Enron vakasını daha ciddiye alsaydı, belki de 2008 krizi hiç olmayacaktı.

Bir bilmece eklenen yeni bilgiyle daha basit hale gelir ancak günümüzdeki muammalar, bilgi fazlalığından içinden çıkılmaz hale geliyor. Yani eksperlerin iş alanları ile ilgili verdiği karmaşık açıklamalar bizim iyiliğimiz içindir inanışı artık geçersiz. O açıklamaların hangi yönde kullanılacağına karar verirken artık kimse sorumluluk almak istemiyor. Örneğin bankalar binlerce analiz sunuyor, ama bu durumda en doğrusu bilmem ne para birimine veya bilmem ne temalı sektörlere yönelmektir demiyor. Hâlbuki eskiden analizler bu kadar göz önünde değilken bilmeceler basitti. Aynı şekilde kanser gibi artık öntanı yapılabilen ve üremesi olası görülen hastalıklarda eskiden olduğundan daha fazla bilgiye sahipken bile muamma çözülemiyor, hastanın tedavisinde ne yol izlenmesi bilginin artması ile kesinleşmiyor.

Kısaca demek istediğim şu: Artık çarpıtma göz önünde de yapılabiliyor. İstihbarat yaparak bilgiye ulaşmaya çalışmanın devri geçti.İstihbarat servislerinin de bu konuda daha uyanık olması ve ajan sayılarını arttırmak yerine bilgileri doğru değerlendirebilen vatansever, vizyon sahibi, biraz da ortalama zekanın üzerinde yeni bir insan profiline yönlenme zamanıdır… Her sektör, gelişmelerin hızına ayak uydurmalıdır.

****************

DİE VİERTE MACHT/ Dördüncü Kuvvet (2012)
ENRON: THE SMARTEST GUYS İN THE ROOM (2005) “Piyasanın Uyanıkları”

ŞİZOFRENİDE DÜŞÜNCE VE KONUŞMA BOZUKLUKLARI


DİL PATOLOJİSİ

Şizofreni, mücerred düşünce kabiliyetini haleldar eden, kişiliğin iptidaî seviyelere gerilemesine sebep olan ve hasta insanın diğer fertlerle, içinde yaşadığı toplumla haberleşmesini, bilgi alışverişinde bulunmasını, komünikasyon kabiliyetini ileri derecede sakatlayan bir akıl hastalığıdır. Konuşma, düşüncenin bir taraftan mahsulü, diğer taraftan da mimarı olduğu için şizofren düşüncesi özel konuşma bozuklukları tarzında dışa akseder. Düşünce konuşma ilişkilerini ve konuşma bozukluklarını anlayabilmek için şizofreni denen akıl hastalığındaki özel düşünce ve konuşma patolojisini incelemekte büyük fayda vardır.

Hastalığa “Şizofreni” ismini 1911 de İsviçreli psikiyatr Eugen Bleuler vermiştir. Daha önceleri bir isimlendirilme hatası olarak bu klinik tablo “erken bunama” (dementia praecox) adı ile tanınıyordu. Bleuler, bu hastalarda gerçek manasıyla bir bunama olmadığını, yani hafıza yıkılmasının bulunmadığını, hastalık belirtilerinin ruhî melekeler arasındaki bir yarıklığın sonucu olarak ortaya çıktığını, şahsın çevresi ile alâkalarının kaybolduğunu ve komünikasyon, haberleşme kabiliyetinin bozulduğunu göstermiştir.

Şizofrenideki düşünce bozuklukları şöyle sıralanabilir:

1.      Formel (şeklî) düşünce bozuklukları

2.      Düşünce akımındaki bozukluklar

3.      Düşünceyi kontrol etmede bozukluklar

4.      Düşünce muhtevası bozuklukları.

Formel (şeklî) düşünce   bozuklukları mefhum teşkilindeki aksama ile kendini gösterir, şizofrende düşünce içe dönüktür. Çeşitli fikirler arasında birleştirme olamamakta, mefhum teşkil edilememektedir. Tedailer (çağrışım) gevşemiş ve bozulmuştur. Bir fikir diğer bir fikri, delâlet ettiği mana bakımından ilgisi ile tedai ettirirken, şizofrenide ses tedaileri bunun yerini almıştır. Bir örnek vermek istersek, normal bir kimsede “masa” kelimesi, fonksiyon ve anlam bakımından onunla alâkalı “iskemle” yi tedaî ettirirken şizofren hastada bu tedaî, tıpkı kafiye yapar gibi, ses yolu ile olmakta, meselâ “masa”, “tasa” yı çağrıştırmaktadır.    Tedaîlerdeki bu bozulma, düşüncenin cümleler halinde dışa aksetmesi esnasında cümlelerin kopukluğu ile kendini gösterir. Buna “dikişsiz konuşma” diyoruz. Bir cümleyi teşkil eden ibareler birbiriyle alâkasız hale gelmiş, cümle elemanları yer yer kopukluğa uğramıştır.    Düşünceye    temel teşkil eden semboller yanlış kullanılmakta ve bu semboller eşyadan tecrid edilememektedir.

Şizofren hasta, düşünce ve davranış bakımından içe dönük karakter gösterir. Peşin hükümler, önceden belirlenmiş kalıplar dış dünyayı değerlendirmede başlıca saiki (sebep) teşkil ederler. Bu peşin hükümler ve düşünce örnekleri, değer hükümleri de iptidaî, sapık mantıklı ve birtakım sihir ve büyülere inanır şekilde, psikolojik deyimiyle otistik (içe dönük), paleolojik (iptidaî, ilkel zamanlara ait), paralojik (sapık mantıklı) ve majik (büyü ve sihirlere bağlı) karakterdedir.

Normal mantık sistemi içinde insan iki kaziye (öneri) arasında benzerlik kurarken bu kaziyelerin konuları, süjeleri arasında uygunluk arar. Meselâ,

—     Bütün insanlar fanidir,

—     Hasan da bir insandır,

—     O halde Hasan fanidir.

gibi mantıklı (lojik) bir hüküm verebilmek için her üç kaziyenin de süjelerinin aynı (insan) olması gereklidir. Şizofren, bir hükme varabilmek için süjeler arasındaki bu ayniyeti aramamakta, onların bir tek vasıflarından, süjeye yüklenen fiil veya sıfatların (attribut’lerin) bir tekinden hareket ederek aralarında benzerlik kurmaktadır:

—     Kuş uçar,

—     Uçak uçar,

—     Kuş bir uçaktır.

veya

—     Babamın sakalı var,

—     Ahmet Beyin de sakalı var,

—     Öyle ise Ahmet Bey babamdır.

gibi sapık mantıklı, paralojik, hezeyan mahiyetindeki hükümler bu hastalığın eseridir. İlerde pek çok misâlini vereceğimiz gibi, zamanımızda Türkçe diye uydurularak kabul ettirilmek istenen birçok kelimenin böyle bir paralojik mantık mahsûlü olduğuna sırası gelmişken işaret edelim. Meselâ “etmek” fiili “tesir etme” nin “attribut” sü iken ve sadece “tesir etmek” değil, meselâ “ateş etmek, aptes etmek, hasıl etmek” gibi birçok başka mürekkep fiillerde de “attribut”  (atribü) olarak kullanılırken paralojik bir genelleme ile “tesir” yerine ikame edilmesi, bu suretle “etki” gibi bir “fiilden yapma isim” imâl edilmesi hem gramer ve hem de mantık bakımından hatalıdır. Bu konuya kitabımızın sonunda tekrar döneceğiz.

Bir şizofren hastamız kendisini hem “Hazreti Meryem”, hem “mum” ve hem de “bizzat kendisi” kabul ediyordu. Paralojik mantık şu şekilde işlemekte idi:

—Mum alevinin etrafında bir hâle vardır.

— Hazreti Meryem tasvirlerinin başının etrafında da ayni hâle bulunur.

—Herkes bana düşmandır, ben de bir düşmanlık hâlesi ile çevriliyim.

Netice. O halde ben hem mum, hem Hazreti Meryem ve hem de kendim’im.

Hezeyan dediğimiz belirtiler bu şekilde sapık mantıkla verilen hükümler sonucu ortaya çıkmaktadır. Hasta, sakat mantığı ile yaptığı genellemeler sonunda meselâ kendisi ile hiç ilgisiz ve tanımadığı bir kimsenin gülümsemesini kendi üstüne alınmakta, alay etmek için güldüklerini zannedip o adamı öldürebilmektedir.

Şizofren düşüncesi ile ilkel insanların düşünceleri arasında aşikâr benzerlikler tespit edilmiştir. İlkel insanların düşüncelerinde eşya, canlılar ve hadiseler ayni zamanda hem kendileri, hem de başka bir şey olarak kabul edilebilmektedir. İlkel insan dış olayların tesiri altında kalabildiği gibi, kendisini de o olayın içinde farz edebilmekte, olaya katılabilmektedir.

Düşünce akımındaki bozukluk, düşünce akımının durması ve bambaşka bir düşünce akımının başlaması ile kendisini gösterir (düşüncenin blokajı ve parçalanması, fragmentation). Bazı şizofrenlerde düşünce baskısı görülür. Birbiri ile ilgisiz birçok fikir birden hastanın zihnine hücum eder.

Şizofrenlerde kişilik, “ben” (ego) parçalandığı için hasta kendi düşüncesine sahip olabilme duygusunu kaybeder. Çevresine olduğu gibi, bizzat kendi düşüncesine karşı da yabancılaşmıştır. Kafasındaki düşüncelerin başka birisi tarafından gönderildiği, başka kuvvetlerin tesiri altında bulunduğu, düşüncesinin çalındığı, ne düşündüğünün gözlerinden anlaşılıp ona göre cevaplar verildiği gibi hezeyanlı fikirler gelişir. Kendi düşüncesine yabancılaşma sonucu,bizzat düşündükleri, dışardan duyulan sesler veya görülen hayâller halini alır. Artık kulağına konan bir cihazdan kendisine mesajlar gönderilmektedir. Onlarla konuşur, duyduğu seslere cevaplar verir ve hattâ böylelikle aldığı emirleri tereddütsüz ifa eder.

Biraz önce kısaca bahsettiğimiz “hezeyan” tarzındaki düşünce kusurları, şizofren düşüncesinin muhteva bozukluğunu sergiler. Hezeyan, hastalıktan doğan, paralojik mantık ve hükümlerin sonucu ortaya çıkan, hastanın sosyokültürel temelinin dışında, yanlış ve sarsılmaz bir inanç olarak tarif edilebilir. Hekimlik tahsili yapmış, belli bir sosyokültürel seviyeye erişmiş bir hastamızın uçakların kendisi tarafından icad edildiğini sarsılmaz bir inanç tarzında iddia etmesi, bir başka hastamızın Vatikan kilisesini ziyareti sırasında papazın âyin esnasında yaptığı dinî işaretleri üstüne alarak kendisinin İtalya Kralı olduğunu iddia edip polise başvurması tipik hezeyan örnekleri olarak gösterilebilir.

ŞİZOFREN KONUŞMASI

 Şizofreninin ana belirtilerinden biri olan şizofrenik konuşma kusuru, düşüncede mevcut patolojinin konuşma şeklinde dışarıya yansımasından ibarettir. Bunlar,

1— Gramer ve sentaks bozuklukları,

2— Mana ve muhteva bozuklukları,

3— Ritm, ton, artikülâsyon ve üslûp kusurları,

4— Karşılıklı mükâleme bozuklukları olarak tasnif edilebilirler.

Gramer ve sentaks bozuklukları:

Şizofren konuşması umumiyetle gramer kaidelerinden mahrum, birbiri ardına sıralanmış, tutarsız kelime dizileri halindedir. Devrik cümleler, zamir, fiil ve şahısların yer değiştirmesi, fiil çekimlerinin bozulması ve bazen mastar halinde fiillerin kullanılması, cümlelerin zamir, edat ve zarf gibi bağlardan fakir olması çok görülür. Telgraf yazılarında olduğu gibi kısa cümleler, başı sonu belli olmayan ve bir türlü bitirilemeyen uzun cümleler görülür.

Sentaks yokluğu (asyntaxie) halinde gramer kaidelerinin tamamen ortadan kalktığı dikkati çeker. Cümle kopuk kopuk bir hal alır. Buna “dikişsiz konuşma” diyoruz. Gittikçe bu bozukluk, birbiri ile alâkası bulunmayan kelimelerin ard arda sıralanması halinde “kelime salatasına” dönüşür. Bazen sinonim, eş manâlı kelimelerin arka arkaya sıralandığı dikkati çeker (stereotipi). Böylece şizofren konuşması bilgiyi aktarma gücünü, informatif (bilgi verici)değerini tamamen kaybeder. Artık hasta ile muhatabının anlaşabilmesi imkânsızdır.

Cümlelerin başlangıç ve bitiş noktaları konuşan hasta ve onu dinleyen muhatabı için başka başka yerlerdir. Bu da konuşmanın anlaşılmasını imkânsız hale getirir. Bir şizofren hastanın aşağıya naklettiğimiz yazıları dikişsiz cümleler, kelime salatası ve gramer bozuklukları bakımından tipik bir örnek teşkil etmektedir:

“Efkârı umumiyeye maruzatım şudur?

Türkiye Cumhuriyetinin başlıca vazifesi şudur; birinci vazifesi Türk milletine aklıselim yolu ile muamele edilmesidir, bunun içindir ki muhtelif sınıflardaki insanlar imtiyaz ve sınıf yoktur, bunun sebebi şudur; insanlar toplu olarak çalışırlarsa derece ve sınıflara münkasem (bölünmüş) olması zarurîdir, buna binaen hükümet buna dikkat ve teemmülle (düşünüp taşınma) çalışması lâzımdır…”

Görüldüğü gibi, birtakım kelimeler “stereotipi” (aynısıyla çoğaltma) dediğimiz tarzda ve gereksiz yere tekrarlanmakta, cümlelerde yerli yerince fail, fiil ve mef’ul bulunmamakta, noktalama işaretleri ise tamamen ortadan kalkmış durumdadır. Böyle bir konuşma bilgi değeri taşımadığı için muhatabına bir manâ ifade etmez.

Yüksek tahsil yapmış ve bir lisede yabancı dil öğretmeni iken hastalanmış diğer bir hastamızın yazıp yayınladığı kitaptan bir pasaj alalım:

“Irgalıya ırgalıya…

Grandük oğlanlar Rusyayı yıktı, lâkin Ophelia söğüdünde ve Lucy Gray tepelerinde yerleşen oğlanlar Lord’u yiyip yerine oturdular…

Hukuk… vicdan… ve ahlâk ölçüleri… insanlığın başı…”

Herhalde komünist ihtilâlini anlatıyor, fakat bir fikri belli bir kalıp içine döküp ifade edebilmek kabiliyetini kaybettiğinden yazısından bir mana çıkarmak mümkün değildir.

Mana ve muhteva bozuklukları.

Şizofrenik konuşmada rastlanan mana ve muhteva bozukluklarının başında kelime uydurma (neologisme) gelir. Başkaları için tamamen manasız ve yeniden uydurulmuş birtakım kelimeler hasta şahıslar tarafından kullanılmaktadır. Bu kelimelerden bir kısmı hasta için belli bir anlam ifade eder, bir kısmı ise bizzat hasta için dahî manâ taşımamaktadır.. Böylece yepyeni bir dil uydurulduğu, bunun kendine göre gramer kaidelerinin bile hasta tarafından icad edildiği görülmüştür. Bir hastamız, bütün aile efradını kendi uydurduğu yeni dille konuşmaya mecbur tutuyor, bu dille konuşmayanları ağır şekilde dövüyordu.

Yeni uydurulmuş kelimeleri sıklıkla kullanarak konuşmaya “glossolali” adını veriyoruz. Şizofren akıl hastalarında, geri zekâlılarda ve uydurmaca konuşma illetine musab (isabet etmiş) kimselerde sıklıkla bu belirtiye rastlanmaktadır.

Bazen şizofren hastalar birkaç farklı manayı ifade edebilen kelimeler imâl ederler veya birkaç kelimeyi birleştirerek bir kelime haline getirirler. “Çanta kelime” (mot valise) adı verilen bu çeşit kelimelerin de ya hiçbir manası yoktur veya farklı mefhumlara ayni zamanda karşılık teşkil edebilecek mahiyettedirler. Şizofren hastalarda “ambivalence” (ikili duygu) denilen bir çeşit duyarlılık bozukluğu dikkati çeker. İstemek ve istememek, sevmek ve nefret etmek, bilmek ve bilmemek, harekete geçmek ve geçmemek gibi zıt duyum ve haller ayni zamanda ve beraberce bulunur. Bu, hastayı bir teşebbüse geçmekten alıkoyacak ve irâdesini ortadan kaldıracak bir durumdur. “Ambivalence” halindeki hastada düşünce de iki zıt kutup arasında dalgalanır. Bir türlü doğru bir düşünce akımı başlatılamaz. Bu hallerde ambivalansı ifade eden ve zıt anlamlı kelimeler birleştirilerek kullanılır.

Normal şahısların düşünce akımını çeşitli fikirler arasındaki tedai bağlantıları yönlendirir.

Şizofrenlerde bu tedâî (çağrışım) kelimelerin ve mefhumların manalarına göre değil, seslerine göre yapılmakta, bu sebeple düşünce ve onun aksi olan konuşma parçalanmakta, bütünlüğünü kaybetmektedir. Klangassociation (ses tedaisi) dediğimiz bu durumdan şizofren düşüncesinin özelliklerini anlatırken   bahsettik. Gerek glossolalie ve gerekse Klangassociation bakımından bir hususa daha dikkat etmek gerekir. Şiirde de kafiye yapılırken bir çeşit ses tedaisinden, Klangassociation’dan faydalanılır. Gene, birçok yazarların yeni yeni kelimeler icad edip kullandıkları görülür. Her ne kadar şiirde bir mana bütünlüğü varsa da, sırf fonetiği tutturmak ve kafiye yapmak için cümlelerin ifade bakımından fakirleştirildiği, lüzumsuz devrik cümlelere yer verildiği, netice olarak da gramer hatalarına düşüldüğü, mısraların ifade gücünün fakirleştiği çok rastlanan hallerdendir. Şiirdeki fonetik tahdit, dili iyi kullanamayan kimselerde aşikâr kelime salatası örneklerine, şizofrenik konuşmaya benzer    mısralara ve ses tedailerine sebep olabilmektedir. Böyle bir şiir kitabından birkaç misâl verelim:

Dün akşam içtik bir fâlifullik

Lakır lukur luk Iık

Kafada fes

Karşıda tuval

Bu ne festuval

Dedem demirden deveyle doğrudan doğruya denize dönüyordu

Dedem dalgalarla dolu dizgin dalıyor, deve denizi dört dönüyordu.

Dam üstünde hamam

Orta katta bir vapur

En aşağıda kuyruklu şeytanlar

Zile bastım kırmızı

Padişah uyanmasın

Kelime uydurmayı, “neolojizm”i dört grupta sınıflandırarak incelemek mümkündür:

(1) sembolik varlıklar ve kişiler için kullanılan kelimeler,

(2) yalancı ilmî (pseudoscientifique) kelimeler (hastanın hezeyanlarına tekabül eden keşiflerini, icatlarını isimlendirmek için kullanılır),

(3) ruhî ve fizik durumlar, arzular ve cinsî duygular için kullanılan kelimeler,

(4) manasız ve herhangi bir sisteme uymayan, bizzat hastanın kendisi için dahî mana taşımayan kelimeler.

Ritm, ton, mafsallanma (artikülâsyon) ve üslûp bozuklukları:

Şizofrenide konuşmanın ritmi bozulmuştur. Hasta sür’atli konuşurken birdenbire yavaş yavaş konuşmaya başlayabilir. Arada sırada sebepsiz duraklamalara rastlanır. Konuşmanın tonu da bozuktur. Yavaş, fısıltı halinde konuşma, dişlerinin arasından konuşma, genizden konuşma gibi kusurlar görülür. Kelimelerin telâffuzundaki ahenk kaybolmuştur. Uzamış ve incelmiş hecelere riayet edilmez. Bugün yazımızda uzatma işaretlerinin uzun zamandan beri kullanılmaması bu çeşit konuşmalara sebebiyet vermektedir. Bundan ilerde, sırası geldiğinde tekrar söz edeceğiz.

Mafsallanma (artikülâsyon) bozuklukları, kekeleme, peltek konuşma, harfleri yanlış söyleme tarzında ortaya çıkar.

Mükâleme (konuşma) bozuklukları:

Şizofreni hastalığı şahıslar arasındaki karşılıklı konuşmayı, mükâlemeyi adetâ imkânsız hâle getirir ve şahsın toplum içindeki yerini almasını engeller. Bu bakımdan şizofreni bir çeşit “sosyal yabancılaşma” (alienation sociale)’ dır. Hasta bazen hayâlleri ile, bazen de monolog tarzında kendi kendine konuşur. Bazen konuşma tamamen bir homurtu, diş gıcırdatması halindedir. Konuşmada sık sık müstehcen kelimelere, küfürlere raslanır (koprolali). Hastanın hiç edep, haya duygusuna kapılmadan meselâ anası, babası yanında, birtakım cinsî ihtiyaçlarını en müstehcen kelimelerle anlatmaya başladığı görülür.

Bazı şizofrenler duyduğu kelime ve cümleleri papağan gibi tekrarlarlar. Buna “ekolali” adını veriyoruz. Zaman zaman sorulan sualle ilgili olmayan cevaplar alınır (yandan konuşma). Bir misâl verelim:

Sual:               — Bugün günlerden nedir?

Cevap:           — Üç kişinin ellerinde parmakları vardır. Hadi hadi, sen daha iyi bilirsin…

Sual:               — Beni tanıdınız mı?

Cevap.           — İşte o kadar, şimdi kalkıyorum, nasihatim bitti…

Son, olarak şunu belirtelim ki, şizofreni denen akıl hastalığının temel vasfı, gerek düşünce, gerek konuşma ve gerekse bütün davranışlarındaki saçmalık (absurdite) ‘tir. Hasta, içinde bulunduğu toplum ile sözlü, yazılı veya diğer vasıtalarla, jestlerle, mimiklerle, hareketlerle, sağlam ve sıhhatli bir münâsebet kuramayan, o topluma yabancılaşmış ve hareketleri o toplumca saçma kabul edilen bir kimsedir.

Kaynak:

Prof. Dr. Ayhan SONGAR; Dil ve Düşünce, Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Psikiyatri Kliniği Vakfı Yayınları. No: 7, Şubat 1986,Gür-Ay Matbaası İstanbul

CLEAN, SHAVEN [(Temiz Tıraşlanmış) (Aklı Silen Düşünceler)] (1993) Film

 

Yönetmen: Lodge Kerrigan       

Ülke: ABD

Tür: Suç | Dram

Vizyon Tarihi: 01 Eylül 1993 (ABD)

Süre: 79 dakika

Dil: İngilizce

Senaryo: Lodge Kerrigan            

Müzik: Hahn Rowe       

Görüntü Yönetmeni: Teodoro Maniaci               

Yapımcı: J. Dixon Byrne, Lodge Kerrigan, Melissa Painter         

Oyuncular: Peter Greene  ,  Alice Levitt,    Megan Owen ,   Jennifer MacDonald, Molly Castelloe

Özet

Yazar yönetmen Lodge H. Kerrigan bu ilk filmini 94’de çekmiştir. Sanıldığı üzere bir porno değil, neo-noir bir filmdir midesi sağlam olmayanların kaldıramayacağı çalışmanın konusu ise şöyledir:

Peter Winter paranoid şizofrendir. Çok sevdiği karısı bir biçimde öldükten sonra, küçük kızı Nicole başka bir kadına evlatlık verilmiştir. Peter hastaneden çıkar ve kızını bulmak üzere yollara düşer, olaylar gelişir…

Gerçekle hayal âlemini birbirine karıştıran bir şizofrenin dünyayı algılamaya çalışması üzerine ölesiye karanlık olan film, insan bu filme kötü diyemediği gibi, iyi de diyemez, ortada kalır. Amerikan küçük kasaba yaşantısını gayet acımasızca ortaya serisi ise, kasvetli ve gerçekçidir, insanın içini daraltır.

Paranoid: paranoya ile ilgili
 Halk arasında, paranoya deyimi, genellikle bir şahsın, çevresindekiler hakkında aşırı şüpheciliğini tanımlamak için kullanılır. Böyle bir kişiye yapılan tavsiyeler, iyi niyetli bile olsa, o kişi tarafından kötü niyetle yapılmış olarak algılanır. Başkalarının kendisi hakkında komplo yaptığı kuruntusuna kapılabilir, kendilerine veya mülklerine karşı bir tehdit olduğu endişesi içine düşer. Bu düşünceler, o şahısa büyük rahatsızlık verir. Çevresindekiler de, bu durumdan rahatsız olur.
Şizofreni, davranışı, düşünmeyi ve duyguyu çeşitli şekilde etkileyen, sıklıkla kronik, kalıcı bir ruhsal hastalığı gösteren psikiyatrik bir tanıdır. Şizofreni kelimesi, Yunanca ayrık veya bölünmüş anlamına gelen ‘şizo’ ve akıl anlamına gelen ‘frenos’ kelimelerinin birleşiminden gelir.
Temel düşünce yapısının ve akıl işlevlerinin dağılması şizofreninin başlıca işareti olarak düşünülür.

Filmden

Peter’in annesi hastalanışını anlatıyor.

Bütün gün beşiğinde uyurdu. Bu Miscou’ya gitmemizden hemen sonra. Köpek beslemesine izin verilmiyordu, bizde Mr. Miller’ınkine giderdik. Köpekle oynuyor. Sanırım ismi Dash’ti. Bütün gününü o köpekle geçirirdi. Sonra köpek öldü. Sonra herhangi bir hayvan besleyebileceğini söyledik ama ilgilenmedi. Sınıfında ilk beşteydi. Sonra kolej için Bathurst’a gitti. Fen çalışmak istedi. Ancak daha başta bıraktı. Anlayamadık. Bizimle birlikte olmak istemedi. Sonra botla Gaspé’ye geçti. Sanırım zorluk çekiyordu. İşte burada çok kilo aldığını düşünmüştü   ve diyete başladı. Bir aydan daha az bir sürede 20 kilo verdi ve sonra bu halden buna dönüştü. Sağlıklı bir görünüşü kalmadı. Sonra biraz kilo aldı ama yeterli değildi. Kendisi gibi olamadı. Bütün bu fotoğrafları kocam çekti. O iyi bir adamdı. Ailesine bakabiliyordu. Oğlum kız kardeşini görmeye geldi ve göremeyince gitti. Nicole’u evlatlık verdik.

 Oğlumun kötüye gidişini görmek nasıl bir şey biliyor musun?

 İlk zamanlarında sessiz bir çocuktu ama mutluydu. Sonra aniden değişti. Aynı şeyin ona da olmasına izin veremezdim.

(Peter’in kafayı ütüleyen/silen iç konuşmaları/vehimleri )

Kafandan atmak istediğin bir şey mi var?   Çünkü kafanı bir daha oynatacak olursan, onun için endişelenmene gerek kalmayacak.  Çünkü onu kafandan atacağım.  Anladın mı?

 Pek bir şeyden hoşlandığım söylenemez ve senden de hoşlanmıyorum.  Sabahları uyandığında ,   bugün birini öldürmeliyim diye düşünür müsün?

  Paranoya mı bu?

 Senin için paranoya. Benim için gerçeklik.

Ve şu andan itibaren  “Şu andan” ne demek kim biliyor?

 “Şu andan itibaren.” Biri söyledi bana. Sonsuza kadar, öleceğim güne kadar. Tek bir hata yaparsan işin biter. Anladın mı?

 Bir sürü başağrıtıcı zil duyuyorum. Çalmadıkları zaman bile duyuyorum onları. Ben konuşurken suratıma bak, onun bunun çocuğu. Sıkı çocuk. Anladın mı?

 Ve sonra ne olacağını düşünüyorsun?

 Bunu aklında tut. Çünkü orada hepimizin birer ailesi var.

Bununla ilgili bir şey mi yapmak istiyorsun?

 Neden?

 Hadi, bir şeyler yap. Yapman gereken tek şey beni geçip onu yakalaman.

Hadi, hadi, seni görüyorum. Hadi. Sikeyim! Hadi. Hadi. Yolu yok. Bana asla vuramazsın, adamım. Asla, asla. Hadi, hadi. Asla. Yolu yok. Ben çok iyiyim. Hadi! Hadi! Hadi. Görüyorum seni. Hadi, gel buraya. Dön etrafında. Hadi. Seni görüyorum. Dön etrafında. Dön etrafında! Görüyorum seni! Hadi! Yapamazsın. Dön etrafında. Hadi. Görüyorum seni. Dön etrafında. Hadi. Sadece dön. Benden saklanamazsın. Hadi. Benden saklanamazsın. Sadece dön etrafında. Sadece dön. Benden saklanamazsın. Sadece dön. Sadece dön. Duydun mu beni?

 Benden saklanamazsın.

Onu evlatlık vermiştiniz. Onu evlatlık vermiştiniz. Yardım edemem.

Pekala, hadi bir şeyler yap. Tek yapacağın beni geçerek onu yakalaman. Burada geçirdiğim her gün için pişmanlık duyuyorum. Bunu almamakla gerçekten aptallık ediyorsun.

- Burada olmamalıydım.

- Bu çocuk oyunu değil! Burada ihtiyaçlar için oynarız. Ve ben seni öldüreceğim.

Nicole Sen büyürken ben bir hastane yatağındaydım ve üzerimde operasyon yapılıyordu. Kafamın arkasına küçük bir alıcı,   parmağıma da bir verici yerleştirdiler. Ne olduklarını biliyor musun?

 – Radyo mu?

 – Evet. Radyo. Herneyse vericiyi almak için   tırnağımı çıkarmak zorunda kaldım. Nasıl yaptın bunu?

 Nasıl mı çıkardım?

 Ben  Daha iyi hissediyorum. Daha sağlıklı düşünebilirim. Ama hala alıcı kafamın arkasında. Eğer biraz daha yavaş olabilirsem   biliyorum bir çözüm bulabilirim.

Lütfen. Beni yalnız bırak! Seni dinlemeyeceğim! Ben temizim. Kafamdan attım.

ENRON: THE SMARTEST GUYS İN THE ROOM (2005) “Piyasanın Uyanıkları”


Enron’un batışı gibi olaylar bizde olmaz demeden,
Ülkemizde bunun benzeri olur mu diye,  unutulmuş belgeseli tekrar izleyip,
“Piyasaya göre fiyatlandırma” nın acı sonucu ve faizin karabatağını görün.
Tarih tekerrürden ibarettir.
“Tarihte her ne olmuş ise, öyle olması gerektiği için olmuştur.”
( KARL MARX )

Yönetmen: Alex Gibney            

Ülke: ABD

Tür: Belgesel

Vizyon Tarihi:22 Nisan 2005 (ABD)

Süre:110 dakika

Dil: İngilizce

Senaryo: Peter Elkind, Alex Gibney, Bethany McLean 

Müzik: Matthew Hauser            

Görüntü Yönetmeni: Maryse Alberti   

Yapımcı: Jennie Amias, Mark Cuban, Alison Ellwood   

Firma: Jigsaw Productions | 2929 Productions | HDNet Films

Oyuncular:    John Beard, Tim Belden, Barbara Boxer,  George W. Bush,    Jim Chanos

Çeviren:  thiefpliskin:  

Özet

Amerika Birleşik Devletleri’nde “11 Eylül” saldırılarından sonra finans alanında ikinci bir şok ülkenin en büyük enerji şirketlerinden Enron’un ülkeyi sarsan iflasının yarattığı sonuçlarla yaşandı. Enron’un ortaya çıkardığı etki ve sonuçlar sayesinde aslında pek çok şeyin geç de olsa farkına varılmış oldu. Yıkılmaz ve sarsılmaz zannedilen pek çok Amerikan değer ve kültürü, sadece bir şirketin, “Enron”un, ancak tarih kayıtlarına geçecek tür ve büyüklükteki iflas talebiyle sarsılmaya başladı. “11 Eylül” sonrası dönem düşünülecek olduğunda bu durum, çok yeni bir şey olmamasına karşın Amerika için alışık olan bir durum değildi.

Fortune dergisi yazarlarından Bethany Mclean ve Peter Elkind’ in aynı adlı kitabından uyarlanmış olan film Enron’ u bir insanlık trajedisi odaklı inceliyor.

Belgesel Metni

Orada ne inşa ediyorlar?

Lanet olasıca  orada ne inşa ediyorlar?

Aktiflerini 10 milyar dolardan 65 milyar dolara çıkarmak Enron’un 16 yıIını almıştı.

24 gün içerisinde iflas ettiler.

Lanet olasıca orada ne inşa ediyor?

Bu şirket o kadar çabuk çöktü ki. İflasın eşiğine birkaç haftada geldi. Olay dev bir skandalın tüm yapıtaşlarını bünyesinde barındırıyordu. Bizden bir şeyler saklıyordu.

Enron un ölümcül bir kusuru varsa o da kendini beğenmişlik, kibir, hoşgörüsüzlük ve açgözlülüktü.

Para pek çoğunun gözünü o kadar kör etmişti ki kendi filikalarını batırdıklarını Fark etmediler. Bilmeye hakkımız var. O kadar aç gözlü hale geldiler ki er ya da geç o uçurumdan aşağı saatte 120 km hızla uçmaya mahkumdular. Bu kadar uzun süre yanlarına kar kalması şaşkınlık verici.

Gerçekte Enron, iskambil kağıtlarından yapıIma bir evdi.

Bizim bilmediğimiz şey bu kağıttan evin benzin havuzu üstüne inşa edilmiş olduğuydu.

Her türlü pazarlama hilesini kullandılar.

Komiteyi sessizliğe davet ediyorum. Bu dava, Amerika nın en büyük kurumsal iflasını konu alıyor. Sorunumuz şu; burada ne oldu, bundan kim sorumlu ve bir daha olmaması için neler yapabiliriz. Enron un öyküsünün ilginç tarafı, insanların bunu rakamlara ve karmaşık piyasa işlemlerine ilişkin olarak algılaması. Aslında, bu insanlar hakkındaki gerçek bir trajedinin öyküsü. John C. Baxter, saat sabah 2:23 te Sugar Land polisi John C. Baxter ı arabasının içinde, başından vurulmuş olarak buldu. Yanında bir intihar mektubu vardı.

Efendim; bunun Enron un iflası ile bir ilgisi olduğuna dair bir belirti var mı?

  Kendisinin bir Enron çalışanı, biliyoruz ama neden intihar ettiğine dair bir delil bulamadık. Bay Skilling, Cliff Baxter ın intiharı gibi üzücü bir olaya değinmeme izin verin. İIk ifadenizde onun en yakın arkadaşınız olduğundan söz etmiştiniz.

ÖIümünden önce, çok sık konuştunuz mu?

  Evet. Enron ile bir ilgisi var mıydı?

  Evet. Cliff i tanıyan kimseler, son zamanlarında, olanlardan ötürü çok üzgün olduğunu fark etmemişti. Cliff evime geldi ve “Bize çocuk istismarcısı” diyorlar dedi. Bize vurdukları damgadan asla kurtulamayacağımızı söyledi. Ama Bay Skilling siz buna inanmıyorsunuz.

Neye inanmıyorum?

  Medya ve herkesin, Cliff Baxter a, size ve yönetim kurulundaki diğer herkese, itham ettiklerinde gerçek payı olduğuna inanmıyorsunuz. Bugün, burada bize söyledikleriniz bu yönde. İnanmıyorum… Enron da çalıştığım süre boyunca hissedarların çıkarlarına aykırı hiçbir şey yapmadım.

Sonuçta Enron un çöküşünün sorumlusu kimdi?

  Daha bir kaç sene önce, Enron ülkenin piyasa değeri en büyük yedinci şirketiydi ve değeri neredeyse 70 milyar dolardı. Uzmanlar şirketi yeni iş modelinin simgesi olarak övüyorlardı. Amerika nın en iyi pazarlama uzmanlarının çalıştığı bu yer, enerji alanında geleceği şekillendiriyordu. Ken Lay ve Jeff Skilling, kendilerine herbirinin özel merdiveni olan Iüks birer kamara inşa etmişlerdi.

Onlara ” piyasanın uyanıkları “ deniyordu.
Asla batmayacak kudretli geminin kaptanlarıydılar.

Titanic, kaptanıyla beraber batmıştı. Enron da ise bana öyle geliyor ki kaptan kendine ve yakın çevresine ikramiye verip, kendisini ve üst düzey kişileri filikaya bindirip; kalanlara “Her şey düzelecek. ” demiş. Skilling gibi, Ken Lay de yanlış bir şey yapmadığını söyledi. Çok kısa yorumunuzu alabilir miyiz?

  [CNN den geliyoruz. Teşekkürler.]

Bu sabah olmaz. Mali meselelerin ötesinde, siyasal bir komplodan kuşkulananlar oldu. Enron, George W. Bush un ilk başkanlık seçimleri kampanyasındaki en büyük kurumsal katıIımcıydı.Bu siyasal bir mesele değil, iş dünyası ile alakalı. Enron, Washington daki pek çok kişiye katkıda bulundu. Eğer yönetimden yardımistemişlerse, bu yardımı alamamışlar demektir. Yardım edilmeyecek demek, Bay Lay ile aramda hiçbir siyasi ilişki yok demektir.

George W. Bush un Ken Lay den ” Kenny Boy ” diye bahsetmesine ne diyeceksiniz?

  Bu kocamın lakabı. Başkan, bir yerden duyuş olmalı. Yani Başkanın kendi bulduğu bir şey değil?

  Kesinlike değil. Yayınlanan raporlara göre, geçtiğimiz dört yıIda kocanız, Enron dan hizmetleri için hisse senedi olarak 300 milyon dolarlık tazminat almış.

Ne oldu bu paraya?

  Battı. Hepsi battı. Geriye hiçbir şey kalmadı. Bunlar, Enron dan elde ettiğimiz lime lime olmuş deliller. Önceki birkaç ay içerisinde, içeriden öğrenenlerin ticari ile 1 milyar dolarlık hisse senedini elden çıkarttıklarını belirledik.

66 milyon dolar değerindeki hisse senedini tahvile çevirttiniz mi?

  Bilmiyorum. Kayıtlar yanımda değil. Böyle bir şey yaptığınızı öğrenmek sizi şaşırtır mıydı?

  Hayır. Şaşırtmazdı. Bay Fastow un Enron da sadece 30 milyon dolarlık hissesi vardı ama yan anlaşmalardan 30 milyon daha aldı. Ne kadar kar ettikleri ve şirketin görünümünün ne kadar yapay olduğu anlaşıIdığında Lay, Skilling ve Fastow a yönelik bir öfke baş gösterdi.

Enron un belgeleri ortadan kaldırması daha fazla soru doğurdu. Yok edilen dökümanlarda ne saklıydı?
20 bin kişi işinden olmuştu.

2 milyar dolarlık emeklilik fonu buharlaşmıştı.

Enron bir kaç kötü adamın eseri mi; yoksa Amerikan rüyasının karanlık tarafı mıydı?

  Lay oldukça mütevazi bir kökenden gelerek Enron hikayesine dahil olmuştu. Babam Baptist bir Protestan rahibiydi ve bu işine ben çok küçükken, muhtemelen iki veya üç yaşımdayken atanmıştı. Ken Lay Baptist rahibin oğlu ve yoksul bir çocuktu. Ayrıca küçükken birçok işte çalıştı. İlerde her şeyin daha iyi olacağına dair inancı tamdı ve bunu yürekten istiyordu. Servet kazanma aşkıyla yanıp tutuşuyordu. Bir gün, bir traktörün üstüne oturup iş dünyasını ve her şeyin kendisi ve ailesi için ne kadar farklı olduğunu hayal ettiğini anlatmıştı.

Lay iktisat dalında doktora yaptı ve deregülasyon havarilerinden bir oldu. Bu alanda birçoklarından öndeydi. Devlet kontrolünden bağımsız hale gelmiş enerji piyasalarını ve özellikle ağır denetim altındaki doğal gaz endüstrisini düşünüyordu. Bunu değiştirmek için Washington a baskı uyguladı.

Lay; Washington da, iş adamlarını devletin kural ve düzenlemelerinden kurtaracak yeni akımın taraftarlarından oldu. Sorunumuzun çözümü devlet değil. Devlet sorunun ta kendisi. Kısa zamanda, geniş tabanlı ve çarpıcı ekonomik başarılara ulaşmış toplumlar; zengin doğal kaynaklara ve yüksek nüfusa sahip, sıkı denetimin olduğu toplumlar değil; piyasanın sihrine inanmaya istekli olanlardır.

Deregulationi: devlet denetimini kaldırma, hükümet kontrolünden çıkarma, bir şeyi devlet denetiminden çıkarma süreci

Deregülasyonun sihirli gücü, Ken Lay i 1985 yıIında Enron u kurmaya itti. Doğal gaz boru hattı şirketlerini birleştirerek, devletin gaz fiyatlarını piyasaların iniş çıkışlarına göre dalgalanmaya bırakma kararından Enron un yararlanabileceğini düşünmüştü. Ken Lay in deregülasyona bakış açısının temelinde, hayal ettiği kadar parayı kazanabileceği düşüncesi yatıyordu. Bu konuda yalnız değildi.

Birkaç Teksas Iı petrolcü, devleti enerji işinin dışına nasıI atacaklarını düşünüyordu. Sanırım birbirlerini anlıyorlardı. Bu, çıngıraklı yılanla engerek yıIanı arasındaki profesyonel nezaketti. Lay, Baba Bush a yakındı. Ama Teksas valisi iken George W. Bush da Ken Lay için seve seve telefon ederdi. Bunun bir örneği daha yoktu.Amerikan tarihinde ilk kez bir başkanın ailesi, tek bir şikete bu derece yakınlık gösteriyordu. Enron yöneticilerinden Rich Kinder şirketten ayrıIırken Lay ona görüntülü bir hoşça kal mesajı hazırladı. Rich, Enron dan ayrıIışın dolayısıyla bir çift laf etmem istendi. Sana “Teksas tan ayrıIma! ” diyeceğim. Rich, Bush ailesi için harikalar yarattın. George a senden daha fazla destek vermiş birisi olduğunu sanmıyorum. Hayatımızın bu döneminde Barbara ve benim için en önemli şey bu. Ailen ve arkadaşların.

Başından beri Baba George Bush devletin Enron Internatonal a milyarlarca dolar yardımda bulunmasını sağlamıştı ve Lay i deregülasyonun büyükelçisi ilan etmişti.

Enron herkese karşı dürüst olan bi şirkettir. İnsanların Enron ile girdikleri ilişkide kendilerine olabilecek en dürüst şekilde davranıIdığını hissetmelerini istiyoruz. Kendini daima ahlaki doğruluk kisvesi altına gizledi. Ama bu ilk dönmelerde samimiyetini sınayacak bir olay yaşandı. Valhalla Skandalı olarak da bilinen Enron un petrol skandalı.

Arthur Anderson da çalışırken, Enron Oil adındaki bir şirketteki araştırmaya dahil oldunuz mu?

  Evet. Dahil oldum. 1987 de iki alım satım işlemcisinin zimmetlerine para geçirmiş olduğu yönünde bir hadise yaşanmıştı. 1987 yıIında Enron un en iyi iki alım satım işlemcisi, petrol fiyatlarının yükselişi ve düşüşü konusunda Enron üstünden spekülasyona girişmişlerdi. Petrol ticareti kumardan farksızdır. Bazen kazanır, bazen kaybedersin. Ama Enron Oil sürekli kazanıyormuş gibi görünüyordu ve bu Ken Lay i memnun ediyordu. Ken Lay e piyasadaki bu riskleri açıklmaya çalıştım. Yatırımının on katını.. kaybedebileceğini belirttim. Deneyimli işlemci Mike Muckleroy, Enron Oilin istikrarlı yüksek karından şüphelendi. Bu petrol işinde kimsenin akıI sır erdiremediği karlar döner ve doğrusu Ken Lay in üst düzey yöneticileri bile bu durumu sorgular hale geldi. Bu kadar paranın yasal yollardan elde edilemeyeceğini söylüyorlardı.

Ortalıkta tuhaf bir şeyler dönüyor olmalıydı.

Gerçekten de ortalıkta tuhaf bir şeyler dönüyordu.

İIk işaret; isimsiz bir ihbar ile şirket başkanı Louis Borget in; şirket hesaplarından 3 milyon dolarlık fonu kişisel hesaplarına geçirdiği ile ilgili olarak geldi. Sahte defterler ve offshore hesaplardan; şirketin mali işler sorumlusu Tom Mastroeni den kimsenin kim olduğunu öğrenemediği gizemli Lübnanlı spekülatör M. Yass a uzanan bir iz ortaya çıktı.

Sizce bu kimin ismiydi?

Benim kıçım anlamındaydı aslında. M Smart ise Maxwell Smart idi. Demek istediğim bu adamlar oyun oynuyordu. Borget and Mastroeni Houston a çağrıIdı. İIk olarak üstünde oynanmış hesapları Enron a gösterdiler. Ardından şirket karını cebe indirdiklerini itiraf ettiler. Bunlar Enron yönetim kurulunun dikkatine sunuldu. Hesapları incelemek üzere denetçiler getirtildi. Yönetim kurulu toplantısında, denetçiler Lay e Borget ve işlemcilerin günlük ticari kayıtları yok ederek kazançlar üstünde manipülasyon yaptıklarını ve muhtemelen alım satım limitlerinin üstünde işlem gerçekleştirdiklerini söylediler. Ertesi gün Lay in olayların gidişatını değiştirmeme yönünde bir karar aldığını öğrendik. Gösterdiği gerekçe ise bunun şirketteki tek para kazanan bölüm olduğuydu. Altın yumurtalayan tavuğu kesmek istemedi. İşlemciler kovulmadıkları gibi kınama cezası da almadılar. Onun yerine Enron Borget a şöyle bir mesaj gönderdi: ” Bize milyonlar kazandıraya devam et. “Enron un yüklendiği risklere yönelik tedbir almak yerine; Lay işlemcileri daha da yüksek risk almaları için cesaretlendiriyordu.

Sonra talih onlardan yüzünü çevirdi. İki ay sonra, panik içinde beni aradılar ve son beş günde 90 milyon dolar içeri girmişlerdi. Yapabileceğimiz şey, kime karşı kaybettiğimizi bulmaya çalışmaktı. Muckleroy New York a kalkan ilk uçağa atladı. Mastroeni de bir hesap takımı daha olduğunu biliyordu ve onları almak için ne gerekiyorsa yapacaktı. Tom karşısına dikildim. Ona iki şey olabileceğini söyledim. Bunlardan birisi bir Alman silah tüccarı olan Borget in kazıkladığı ticari ortaklarından biri onu öldürecekti ya da ben. Nereye giderse gitsin er geç onu bulacağımı söyledim. Mastroeni ertesi gün gerçek defterlerle çıkageldi. İşlemciler Enron un tüm rezervleri karşıIığında risk üstlenmiş ve kaybetmişlerdi. Muckleroy hızlı davranarak piyasaya blöf yaptı ve şirketi kurtardı. Valhalla olayından sonra Ken Lay, işlemcilerin üstlendiği riskden dolayı şok olduğunu söyleyecekti. Oysa alınan riskleri başından beri biliyordu. İşlemcilerin faaliyetleri ile ilgili onu uyaran raporları görmüştü. Enron un çöküşünden beri Ken Lay bilmediği şeylerden ötürü sorulu tutulamayacağını söylüyor. Valhalla da söylediklerine benziyor.

Bunları bilmediğine inanıyor musunuz?

  Sadece Valhalla için konuşabilirim. Başından beri biliyordu. Çünkü ona söylemiştim. Denetçiler, Bay Ken Lay e başına buyruk iki işlemcinin işten çıkarıIması yönünde rapor verdiler. Raporu okuyan Lay, ona bu kadar para kazandıran iki adamını kovarsa ne kaybedeceğini hesapladı. Benim kararım, bu adamın kazançlarını ahlaki değerlerin önünde tuttuğu yönündedir. Mastroeni mahkum oldu ama cezası tecil edildi. Borget dolandırıcıIıktan bir yıI hapis yattı. En büyük para makinesi parmaklıkların ardına düşen Ken Lay kendine şunu sordu:

Kim Enron a en çok parayı kazandırabilir?

  Her yıI, her hafta, her gün yeni fikirler üretmek zorundasınız. Ken Lay, Jeff Skilling e baktığında gelecekte doğal gaz işletmeciliğinin nasıI olması gerektiğinin cevaplarını barındıran adamı gördü. Ken Lay vizyon sahibi bir adamdı ve büyük fikirleri olan diğer vizyonerleri severdi.

 Jeff Skilling hepsinden büyük fikirlere sahipti. Jeff Skilling ‘ in en büyük fikri enerji iletiminin yeni bir yolunu bulmaktı. Bir doğal gaz boru hattının fiziksel akışına bağIı kalmak yerine Enron, doğal gaz piyasası için bir borsaya dönüşecekti. Adeta büyülü bir fikirdi bu. Enerjiyi hisse senedi ve tahviller gibi alım satımı yapılabilir bir mali araca çevirecekti. İyi fikrimiz buydu.

1992 yıIında bu güzel fikri kullanarak Kuzey Amerika daki en büyük doğal gaz tedarikçisi haline geldik. Jeff bir peygamber gibiydi. Ortaya çıktı ve dışarıda koskoca yeni bir dünya olduğunu gösterdi. “Boru hatlarını döşemek ve onlara gaz pompalamak gibi işleri boşverin gitsin. ” dedi. ” Tüm endüstriyi baştan yaratabiliriz. ” Vinson & Elkins den gelen, Amanda Martin adlı avukat, Jeff Skilling in işe ve yakın çevresine aldığı ilk yöneticilerden oldu. Heyecanımız ortadaydı. Orada olmaktan ne kadar gurur duyduğumuzu tahmin edemezsiniz. Aklımızı kullanırsak her şeyi başarabileceğimizi telkin eden bir liderimiz vardı. Sonuçta para kazanmaya başlamıştık. Bu da bizi büyük şeylerin beklediğini onaylıyordu. Skilling endüstriyi yeniden baştan inşa etmenin ve işe yeniden başlamanın yarattığı fırsatları görmüştü. Enron a girmeden önce öne sürdüğü bir koşul vardı ki o da ” piyasa göre fiyatlandırma ” denilen bir muhasebe ilkesini kullanmasına izin verilmesiydi. Arthur Andersen imzaladı ve SEC onayladı. İçeri girip ” Burada neler oluyor?  ” dediğimi hatırlıyorum. Herkes çok heyecanlıydı ve sonra şampanya geldi. ” Piyasaya göre fiyatlandırma “kalemini kullanmamıza izin verilmişti. Bunu dünmüş gibi hatırlıyorum. Enron un sonunu hazırlayan en büyük adımlardan biri böyle atıImış oldu. ” Piyasaya göre fiyatlandırma ” ile Enron; anlaşmaların gelecekteki potansiyel karlarını, imzalandıkları gün deftere geçirebilecekti. Gerçekte şirketin kasasına giren paranın miktarı ne kadar az olursa olsun, Enron karını dış dünyaya dilediği rakamlarla açıklıyordu. Oldukça öznel ve tabii manipülasyona müsait. 10 yıI sonra bu santralden, klovatı bu kadar dolara elektrik satacağız diyorlardı. Bunu yapabileceklerini kanıtlamanın hiçbir yolu yoktu.

Selam Reg. Günaydın. NasıIsın?

  Sonunda harikayım. Sizi görmek çok güzel. Jeff. Seni görmek de. Todd otur Iütfen.

Bunun üstünde çok çalıştık ve değer düşüren kalemleri çekip çıkardık. Bulduklarımıza bir göz at. Geliştirme…

Geçen sene 20 milyon dolar kazanmışız, bence bu sene 120 milyon kazanabiliriz.

Geçen sene ticari işlemlerden 10 milyon dolar kazanmışız. Bence bu sene 64 milyon yaparız bu rakamı. İşin sırrı burada. ” Piyasaya göre fiyatlandırma ” dan benim ” Gelecekteki Kuramsal Değer ” dediğim muhasebeleştirme yöntemine geçeceğiz. Bunu yaparsak hasılata çuvalla para ekleyebiliriz. Jeff bu muhteşem! Kulağa harika geliyor. Oh Jeff. Teşekkür ederim. Kendini aştın. Çok çok yükseleceksin dostum. Günün birinde şirket başkanı bile olabilirsin. Gerçekten mi?

  Evet! Fikrin herşey olduğuna inanıyordu. Ona göre, bir fikir ürettiğinizde, bundan hemen kar elde etmeye başlamalıydınız Aksi takdirde küçük adamlar fikrinizi çalar ve onlar bu işten karlı çıkarlardı. Jeff Skilling Harvard İşletme Okulu na başvurduğunda bir profesör ona akıllı olup olmadığını sormuş.

” Bok gibi akıllıyım. “diyerek cevaplamış. En sevdiği kitaplardan birisi, insan doğasının genlerimizi aktarırken nasıI açgözlü ve rekabetçi bir yol izlediğini anlatan ” Bencillik Geni “idi. Enron da Skilling güçIünün hayatta kalmasını sağlayan temel iç güdüleri serbest bırakıyordu.Dünyanın işleyişi ile ilgili oldukça Darwinci bir bakış açısı vardı. Enron daki ilk günlerinde insanları motive decek tek şeyin para olduğunu söylemişti.

Skilling in dünya görüşü, Enron un iş yapma biçimini etkiler olmuştu.
Performans Gözden Geçirme Komitesi isimli bir sistem kurdu.
İnsanlara birden beşe kadar not veriyordu. Çalışanların % 10 u beş alıyordu ve bunların kovulması gerekiyordu.
O andan itibaren sistem “Yüksel ya da Defol “ olarak bilinmeye başlandı.

Şahsen ” PGC ” nin şirket olarak yürüttüğümüz en önemli işlem olduğuna eminim. Sırf diğer çalışanlar onları değerlendirdiklerini görüp, tatmin olsunlar diye her sene çalışanlarının % 15 ini işten atan bir şirket daha duymadım. Bu grup tarafından değerlendirildiğinizde, Ken den ve benden şirketin hedefleri hakkında bilgi Imış oluyor ve buna uyup uymadığınızı öğreniyorsunuz. Çok merhametsiz bir süreçti.

25 yaşında birisinin değerlendirmede iyi çıkmaya çalışması ve karşıIığında 5 milyon dolar ikramiye alması. Kurumsal olarak pek sık görülen bir olgu değil. Çok zorlu ve saldırgan bir kültürümüz var. Enron da kimse işlemcilerden daha saldırgan değildi. Tazminatımı konuşmak üzere patronun bürosuna gidiyordum ve alacağım parayı iki katına çıkartmak için birisini gırtlağına basmam gerektiğini söyleseler, ben iki ayağımla birden basardım. İnsanlar aynen böyleydi. Alım satım tarafında, en büyük ve en pis şirket olmak zorundaydık. Piyasada olmak için Enron ile iş yapmak, bir gereklilik arz ediyordu. Enron işlemcileri, okul müdürünün bulaşmaya çekindiği bir lise çetesi gibiydi. Açıklanan karın büyük kısmını onlar sağIıyordu.

Jeff Skilling ve Ken Lay in serbest piyasa fikrini alıp onu bir ideolojiye dönüştürdüler.

Onu yeni ekonomi dini olarak görüyorlardı. Enron on-line pek çok emtia için piyasaları değiştirecek. Mevcut olan kör sistemin yerini alacak şeffaf ve açık bir piyasa yaratacak. Gerçekten çok basit, bilgisayarınızı açtığınız an karşınızda olacak. Vizyonumuz bu. Dünyayı değiştirmeye uğraşıyoruz.

Jeff Skilling, bana göre, Enron un bir başarı öyküsü olduğuna ümitsizce inanamaya çalışıyordu. Kendisini Enron ile özdeşleştirmişti.

Bir keresinde ” Ben Enron um. “demişti.

Enron dakilerle ilgili bir başka nokta ise Jeff Skilling. dahil hepsinin eskiden inek olmasıydı. Koca gözlüklü, saçları dökülen, göbekli bir tip. Bir gün Jeff Skilling kendisini değiştirmeye karar verdi.

Ağırlık çalışmaya başladı, kilo verdi; iradesi ve kişiliği ile Kendisini baştan yarattı.

Jeff lazer ameliyatı olduğunda herkes onu izledi böylece Enron da gözlüklü kimse kalmadı.

Bence Jeff Skilling tam anlamıyla trajik bir figürdü.İnsanların parlak zekalı diye tarif edeceği birisiydi. Bazen ise gösterdiğinden oldukça farklı bir tablo çiziyordu. Riskleri takip edip, ince ince hesaplar gibi görünse de gerçekte bir kumarbazdan farksızdı. 20 yaşına basmadan piyasada çoğalınca bahisler oynayarak büyük paralar kaybetmişti.

Jeff Skilling e göre risk göz alıcıydı. Risk almaya bayıIırdı. KatıIımcıların hayatını kaybedebileceği kadar tehlikeli gezilere çıkmaktan istediğinden söz ederdi. Jeff Skilling, arkadaşları ve müşterilerinden oluşan ufak bir grupla bu gezileri gerçekleştirdi. Çekirdek grubunu Enron çalışanlarının oluşturduğu topluluklar çıIgın maceralara atıIıyordu. Bunlara Andy Fastow katıIıyordu, Ken Rice katıIıyordu. Bu geziler birer efsane haline gelmişti. Oturup, ne çeşit tuhaf zorluklara atıIdıklarını düşünürdük. Ama bu onların birer erkek olarak iyi hissetmelerini sağIıyordu.

Baja ya, Meksika nın 2000 kilometre boyunca uzanan oldukça engebeli topraklara unutulması güç geziler düzenlemişlerdi. Bu motosikletlerin parçalandığı bir yolculuktu. Ken Rice yolculuk sırasında dudağını yardı ve dudağına dikişler atıIdı. İnsanların kemikleri kırıIdı. Birisi jip devirdi ki neredeyse ölüyordu. Enron da bu tip öyküler efsane haline gelmişti. Bu öyküler şirketin maço kültürünü besliyordu.

Jeff Skilling beğendiği kişilerden bahsederken heyecan yayan adamları severim derdi. Uç yönleri olan tipleri severdi. Ken Rice bunlardan birisiydi. Gruptaki pazarlamacıydı. Cana yakın, eğlenceli, adam gibi adamdı. Enerji şirketlerine anlaşmaları satan kişiydi ayrıca. Cliff Baxter şirketin iş bitiricisiydi. Anlaşma yapmakta ütüne yoktu ama manik depresif bir insandı. Baxter çok zeki ve açık sözlü birisiydi ve Skilling e herşeyi açıkça söylerdi. Skilling e şirketteki herkesten daha yakındı.

 Sikilling in en önemli adamların olan Lou Pai, ilk dönemlerde alım satım işlerinin kurulmasına yardım etmiş, sonra ise “Enron Enerji Hizmetleri “ isimli başarısız girişimin başına geçmişti. Siz başındayken EEH nin işlevi ne idi?

  Son kullanıcı olan sanayi kuruluşlarına enerji hizmetkeri satmaktı. Lou Pai tarafından Skilling EEH işinin başına getirilmişti. Çünkü burası şrketin ve Skilling in geleceği açısından çok önemliydi.. Lou Pai a kıtalararası balistik füzem diyordu. Lou Pai düşmanlarını inanıImaz bir beceri ile alt ediyordu. Bunun anlamı arkada cesetler bırakmak ise Skilling in buna aldırış ettiği yoktu. Hiçbir şey hisetmiyorum.

Lou Pai gizemli bir tipti. Perde arkasındaki CEO gibiydi.

Bir süreliğine 7. katta büyük bir ofisi vardı. Camla panellerle çevriliydi ofis ve yanından geçtiğinizde hemen hemen her zaman boş olduğunu görürdünüz. Detaylar Lou Pai yi alakadar etmiyordu. Para ve striptizci kızlara duyduğu tuhaf ilginin dışında onu motive den bir şey yok gibiydi. Pai için her şey rakamlardan ibaretti. Her gece işten sonra oraya gider ve işlemcilerden bazılarını yanında götürürdü. Orada bayağı para da harcardı. Bu parayı Enron un harcama kalemlerinden düşerdi. Striptizcileri alım satım katına çıkardığına dair söylentiler vardı. Hemen herkes bu hikayeyi biliyordu. Adam öylesine yumuşak, sessiz sedasız, hatta hanım evladı gibiydi ki striptizciler bile CEO olduğuna inanmamıştı. Pai onları ofisine çıkardı ve sanırım kızlar orada, ona ufak bir gösteri yaptılar. Bir gece kulüpteyken, yanındakilerden biri hepimiz bekarız Lou; biz bir sorun yaşamıyoruz, ama karının striptizcilerin parfümünden işkillenmesini nasıI önlüyorsun?

  Lou şöyle dedi: ” Bir sırrım var. ” ” Eve giderken bir benzincide duruyor ve ve üzerime benzin döküyorum, böylece koku falan kalmıyor. “demiş. “Ama Lou ” demiş öteki, ” karın bu sefer de benzin istasyonundaki pompacıya çaktığını ” düşünmez mi?  ” Lou Pai hariç herkes gerilmişti. Masaya soğuk bir hava çökmüş.

Ne de olsa Lou Pai hafife alınacak birisi değildir. Şakayı yapan adam, iki gün sonra ki bu bir Enron efsanesidir; Kanada nın Calgary şehrine sürülmüş.

Lou Pai, rakamlar yükselir yükselmez EEH yi yönetmeyi bıraktı. Yaklaşık olarak 100 milyon kazanmıştım. Rakam yanlış olabilir, artı eksi 20 milyon dolar diyelim. Enron daki herkesten fazla parayla, 250 milyon dolar ile ayrıIdı çünkü tüm Enron hisselerini; karısından ayrıIıp, kendisine bir çocuk doğuran striptizci kız arkadaşı ile evlenebilmek için satmıştı. Enron dan ayrıIışı da orada bulunması kadar gizemliydi.

Günün birinde, Lou Pai nin artık EEH nin CEO su olmadığını öğrendik. Lou Pai, Enron dan 250 milyon dolar ile uçmuş olmasına rağmen arkasında bıraktığı birimlerin toplam zararı 1 milyar dolara yakındı. Ama Enron bu gerçeği saklamayı başardı.

Lou Pai, Colorado daki ikinci büyük toprak sahibi oldu. Olay hep sayılardaydı. Sayıları her zaman tutturuyordu. Bu bana göre bu bana göre lise mitolojisiydi. Wall Street teki en popüler adam olmak isteyen, orada kalıp bunu başarmak için yapmak zorunda olduğu şeyi yapacaktı. Bence Jeff bu kuralları, herkesten daha iyi kavramıştı. Amerikalılar hisse senetlerinden yığınla para kazanıyor. Borsa, dün yine seviyelere ulaştı. Borsadaki yükseliş Perşembe günü de devam etti. Dow Jones Endeksi neredeyse 61 puan artış gösterdi. Düşük gelir grubundakiler bile borsaya akın etmeye başladı çünkü kaybetmeleri mümkün değildi. Hisse fiyatları yükseldikçe yükseliyordu. Her gün, yeni bir rekor. Teknoloji hisseleri resmen coştu. Kapanışa az bir süre kala, 100 puan yükselerek bugüne kadarki en yüksek seviye olan 7895.81 puana ulaştı. Belki de dünya tarihindeki en uzun süreli boğa piyasası yaşandı. Ken Lay oradaydı ve tezahürat yapıyordu. Hisselerimizin çok iyi durumda olduğu ortada. Önümüzdeki sene ya da on sekiz ay sonra, hisse fiyatlarımızın iki katına çıktığını görmememiz için hiçbir neden yok. Enron, hisse senedi analistlerinin kalplerini ve zihinlerini kazanacak bir kampanya başlatmıştı. Enron daki doğal gaz stokları…

Hisse senetlerimizin fiyatlarını, asla yeterli görmedik ve yeterli olduklarını da düşünmek istemiyorum. Fiyatlar daha da yükselmeli. Yürüttüğü İnternet bazlı enerji alım satım işi ile Enron, ikinci çeyrekte karını % 30 arttırdı. 90 Iı yıllar süresince Wall Street teki bu oyuna devam edildi. Bir şirket, analistlerin o çeyrekteki kar tahminlerini yakaladığında senet fiyatları daha yükseliyordu.

Oyunun adı ” şişir ve elden çıkart “ idi.

Üst düzey yöneticiler, fiyatları yukarı çekmek için talebi canlandırdıktan sonra multi milyon dolarlık senet opsiyonlarında likitidasyona geçiyorlardı.

Enron daki insanlar ücretlerini genellikle hisse senedi olarak aldılar. Hisse fiyatlarının yükselmesi herkesin işine geliyordu. Senet fiyatlarının yükselişine yön veren ise her çeyrekte açıklanan kar rakamlarıydı. Skilling dahil şirketteki herkes bunun farkındaydı. Asansörde bile hisse fiyatını takip edebiliyordunuz. Etrafınız şirketin sağIığını gösteren işaretle sarsıImıştı.

Hisse fiyatı ne durumda?

  Herkes aynı geminin içindeydi. Şirket borsadaki fiyatı ile yatırım camiasını yeni, farklı, yaratıcı; kurumsal girişimciliğin yeni çağını simgeleyen şirket olduğuna ikna etmeyi amaçlayan yeni bir halkla ilişkiler kampanyasına takıIıp kalmıştı. Gelin ve bizimle çalışın. Çalışanlarımızı, yeni şeyler denemeleri için özendiriyoruz. İşe, değişim ortamında çalışmaya daha yetkin kişileri seçerek başIıyoruz.

Enron için çalışıyorsanız en yeni düşünce tarzını, ve açıIan en yeni pazarları görürsünüz. Enron on-line, göz kamaştırıcı bir başarı hikayesidir. Kurumsal Amerika yı, en zekinin kendiler olduğu yönünde rol keserek ikna etmişlerdi. Alan, kamu alanındaki üstün hizmetlerinden dolayı seni Enron ödülüne layık gördük. -Alan Greenspan- En içten teşekkürlerimizle. Şirketi, her yıI karlarını istikrarlı bir şekilde % 10 ila % 15 arası arttıracabilecekleri bir yer olarak pazarlamaya devam ettiler.

İşin aslı, Enron bu rakamları tutturabilmek için büyük risk alıyordu. Riski seviyoruz çünkü parayı risk alarak kazanırsınız. Nereden bakarsanız bakın, Enron yükselişteydi. Aslında karlar artmıyor, tam tersine düşüyordu. Dünyanın dört bir yanında büyük doğal gaz operasyonları vardı. İnşası pahalıya patlayan bu tesisler, zarar ediyordu. Dünyanın diğer yerlerinde, örneğin Hindistan da harika bir çeyrek ve harika bir yıI geçirdik. Dabhol ün birinci aşaması devreye girdi ve elektrik üretmeye başladı. İkinci aşamanın finansmanı hazır ve inşasına başlandı. Deneyimlerime göre özellikle uzak durulması gereken yerler vardır. Bunlardan birisi Hindistan dır. O zamanlar kimsenin yapmayacağı bir şey yapıp Hindistan a bir santral kurdular. Herkes Hindistan a yatırım yapmaktan kaçınırdı. Ama Enron bunu yaptı, hem de gösterişli bir şekilde. Ama En ron basit bir noktayı atlamıştı. Hindistan, Enron un ürettiği enerjiyi Şimdi Dabhol tesisi harabeden başka bir şey değil. Projede 1 milyar dolar kaybedilmesine karşın, asla gerçekleşmeyecek karlara üzerinden Enron, üst yönetime multi milyon dolarlık ikramiyeler verdi.

Peki gerçek para nereden gelecekti?

  Tabi ki baskı çok büyüktü. Çığır açacak bir sonraki fikrin bulunması gerekiyordu. Başarısızlık bir seçenek değildi. Kurumsal dünyada şirketler el değiştiriyor. En büyük haber. Enron, Portland General ı satın alacağını açıkladı. PGE ile birleşme Enron u elektrik işine soktu. PGE nin batı sahilindeki konumu dolayısıyla Enron daha yeni devlet düzenlemelerinden arındırıImış Kaliforniya piyasasına girecekti.Bu birleşme ile toptan ve perakende bazında elektrik ve doğal gazın, ülke çapındaki en büyük pazarlayıcısı olma yönünde önemli bir adım atmış olacağız. Bütün bunlar, birleşmez isek ayakta kalamayacağımızı söyledikleri deregülasyondan dolayı gerçekleşti. Bizi satın aldıkları ana kadar Enron ismini duymamıştım. PGE yi satın aldıklarında, tüm hisselerin adı Enron oldu. Onları biz damgaladık. Etrafıma baktığımda, Enron hissesi alanların paralarını ikiye katladıklarına tanık oldum. O günden beri emeklilik ve sigorta fonuma tavan prim ödemeye çalıştım. Portland General, kazanç güzel, nakit akışı iyi. Wall Street te buna ” güven bana “öyküsü diyorlar. Onlarca yıI boyunca çalışıp didinen boru hattı işçileri, paralarını güvenli ve geleneksel yatırım olarak gördükleri şirkette tutmayı yeğlemişlerdi. Bu şirketin güvenli ya da geleneksel olmakla alakası bile yoktu.

Emekilik fonumuzla Enron hissesi almalı mıyız?

Kesinlikle.

Bana katıIıyorsunuz değil mi?

  Bugünün en çok kazandıranı Enron. Beni büyüleyen şeylerden birisi, Wall Street analistlerinin Enron hisselerini ” satın al ” reytingli olarak değerlendirmeleriydi.

Şirket analistlerin gözünü nasıI boyadı?

  O an elimizdeki bilgiye bağIıydık. Şirketin onaylı bilanço raporlarına ve yönetimin sunumlarına güvendim. Analistlere karşı kesinlikle dürüst davrandık. Jeff Skilling, Enron aldatmacasının yaratıImasındaki en önemli unsurdu.

Zaman zaman satış eğilimli analizcilere, cevaplayamayacakları bir soru sorsak;

” Jeff i bir arayalım. “,
” Jeff e bir soralım. “

diyorlardı. Jeff i arayan analistlerin herhangi bir şeyi analiz ettikleri falan yoktu. Enron un onlara söylediği her şeye inanmaya hazırdılar. Analistlerin çoğu, bizim için hisse başına 100 ila 115 dolar gibi potansiyel bir fiyat belirlemiş durumdalar.

Şirketin palavralarını yutmayan anaslitler düşman ilan ediliyordu.

Enron un CFO su Andy Fastow, gözüne John Olsonisimli; Enron hikayesini yutmayan analistlerden birini kestirmişti. Enron, analistlerin alım yönündeki önerilerini seviyordu. Fastow, Merrill Lycnh i arayıp ya hisselerimize ” al ” onayı verip bizi sevecek birini işe alırsınız ya da bir daha sizinle iş yapmayız demişti. Günlerimin sayıIı olduğunu anlamıştım. Görevlerini kötüye kullanmışlardı. Merrill Lynch John Olson ı işten attı. Bunun arkasından Fastow bankayı 50 milyon dolarlık iki yatırım bankacıIığı işi ile ödüllendirmişti. Analistler, yatırım bankacıIığı bölümünden anlaşmalar büyük kotarmaları için ikramiyeler alırlardı.Böylece hiç heves kırıcı söz duymazdınız. Enron hisseleri yükselmesine rağmen işleri para kaybettiriyordu. Yükselen teknoloji hisselerine bakan Skilling, şirketi siberaleme taşımaya karar verdi. Bir geniş bant pazarı yaratıp yaratamayacağımızın fizibilitesini yapıyoruz. Enron, gaz işinde öğrendiklerini diğer enerji metalarının alım satımında da hatta geniş bant trafiğinin pazarlanmasında da kullanacak. Ken Rice 20 yıIdır Enron da çalışıyor. Enron daima bir adım önde olmayı başarmıştır.

Akşam 7 den sabah 7 ye kullanmadığımız internete para ödüyoruz.

Soruyorum size neden?

Neden?

Motiflerimizden birisi daima ” neden ” diye sorabilmektir. Bir şeyler ne için böyle yapıImak yerine şöyle yapıIıyor?

İşte bizim piyasamız.

Bant genişliğini neden diğer şirketlere satmıyoruz?

  Onu bir emtia haline getirebiliriz. Geçen haftadan beri, Wall Street te Enron un geniş bant atıIımı ve BlockBuster ile ortak olarak ” isteğe bağIı video ” girişimi konuşuldu. Dini bir ayine katıImak gibiydi. İnsanlar koltuklarından fırlayıp, ellerinde cep telefonları ve Blackberry leri ile patronlarını aramak için koşuşturuyorlardı.

Bir analist; tek kelime ile yatırımcılarına tavsiye verdi. ” Vay canına! ” Enron hisseleri iki gün içerisinde % 34 değer kazandı.

Borsanın verdiği tepkiden stratejiyi sevdikleri anlaşıIıyordu. Bu onlara mantıklı gelmişti. Teknolojiyi geliştirdiklerini ilan ettiler. YıI sonuna kadar test pazarlarına sunulacaktı. Ve bu teknoloji iş yarayor. Kalitesi yüksek ve müşteriler tarafından beğenildi. Oldukça aşama kaydettik. İşin aslı Enron, ” isteğe bağIı video ” teknolojisinde bir hayli zorlanıyordu. Teknoloji işe yaramadı ve Blockbuster ile olan anlaşma feshedildi. Enron, ” piyasaya göre fiyatlama ” sayesinde tek kuruş kazandırmayacak hayali anlaşmadan 53 milyon dolar kar ettiğini açıkladı.

2000 yıIının sonlarına doğru, Enron un geniş bant işini başarıIı gösterme çabaları tükendi.

Çalışanlarına, hayali bir işi varmış gibi göstermek için tüm numaralara başvurdukları halde insanlar giderek ümitsizliğe kapıImaya başlamışlardı. Yöneticiler, hisseleri ellerinden çıkartmaya başlamışlardı.

Enron un çöküşü sırasında Ken Rice 53 milyon dolarlık, Ken Lay 300 milyon dolarlık, Cliff Baxter 35 milyon dolarlık, Jeff Skilling 200 milyon dolarlık hisseyi elinden çıkartmıştı.

 Aldatmaca sürerken, tüm yalanlar ve sahtekarlıklar patronun kendisini de bu çarpık gerçekliğe inandırmaya başlamıştı. Bu düzenbazlık gerçekti ve bu aldatmaca gerçeğin ta kendisiydi. Kendisi de inanmaya devam ettikçe sahtekarlık sayıImazdı. Geniş bant ticaretinden bahsetmiştiniz. Ya hava durumu vadelileri?

  O piyasada işler nasıI?

  Evet bir hava durumu piyasamız da var. Enron, hava tahmini ticareti işini ortaya ilk attığında, bunun bilim mi bilimkurgu mu olduğu anlaşılamadı. Tahminler yanlış çıkarsa havadurumu uzmanlarınızı cezalandırıyor musunuz?

  Bilemiyorum, sırtında hiç kırbaç izi var mı?

  Yazık. Güzel bir eldi. Jeff, zaman geçtikçe işlerin kötüye gittiğini itiraf etmekte zorlanır oldu. Geceleri ışıklar kapandığında, neyin yaklaşmakta olduğunu bildiğine inanmak zorundayım. Bunu Titanik e benzetmek istiyorum. ” Tam yol ileri! ” diyen bir kaptan var ve buzdağına çarptıktan sonra bile son hızda yola devam ediyorlar. Enron adlı geminin kaptanı pek çok uyarı işaretini görmezden geldi. Geminin kaptanı kimdi peki?

  Kenneth Lay Wall Street tarihindeki en berbat günlerden biriydi. Hisse senetleri % 31 oranında geriledi. Teknoloji hisseleri, Cuma günü satış furyasına neden oldu. Bu, ” Artık kendinize gelin. ” demekti. Milyonlarca gergin yatırımcı, Cuma günü Down Jones Endeksi nde yaşanan büyük düşüşün ardından…

Enron, özellikle 200 yıIının sonları itibariyle büyük bir olaydı çünkü İnternet şirketlerinin çoğu düşüşe geçmişti ve Wall Street, bir sonraki büyük felaketi bekliyordu.

Enron, yeni ekonomi şirketlerinin parlayan yıIdızıydı. 2000 yıIında hisse fiyatları % 90 arttı ve ondan önceki sene de % 50 artmıştı. Wall Street teki banko hisselerden biriydi ve böyle şirketler asla yanlış bir şey yapmazdı. Yeni ekonominin yüzü haline gelmiştik. Ne kadar iyi olduğumuzu hatırlatan bir kültürümüz vardı. Ve bu kültür ortaya çıktığında, Fortune dergisi bizi Amerika nın en yaratıcı şirketi ilan etti. İşte o zaman kendimizi gerçekten iyi hissetmeye başladık. Yine başardınız. Enron, Fortune dergisinin yaptığı yıIın en çok hayranlık duyulan şirketleri anketinde, üst üste altıncı kez Amerika nın en yaratıcı şirke seçildi. Hakedilmiş bir başarı. Pazarlamacı ağzı hala iş yapıyordu. Ama Enron yatırımcılarından birisi, Enron un bilançolarında borsa analistlerinin atladığı bir şey görmüştü. Analistler genelde bunun bir ” kara kutu ” olduğunu söyler ve inanmanızı beklerler.

” Kim bilir para nereden geliyor?  ” Bir yerden geliyordu işte. Tek bildiğimiz, hep iyi durumda olduklarıydı. Kara kutu bizi aldatmak için konulduysa, bilançolar, kötü gittikleri güne kadar elbette iyi olacak diyordum. ben araştırmacı bir gazeteci değildm ve bu yüzden de Enron ile ilgilenmem için hiç bir neden yoktu. Lakin Jim Chanos, Enron un mali kayıtlarına bir göz atmamı söyledi. Kayıtlarda bir sahtekarlık olduğu anlaşıImıyordu ama kayıtlarda bir tutarsızlık vardı.

Mart 2001 de Fortune dergisi muhabiri Bethany McLean, Enron un mali durumu hakkında sorular yöneltti.
Makalesinde, kimsenin cevaplayamadığı basit bir şey sormuştu?
” Enron, parasını tam olarak nasıI kazanıyor?  “
Ona çok kızdınız öyle değil mi?

  Fortune muhabiri ile yaptığım konuşmayı çok net bir şekilde hatırlıyorum. Arayıp, muhasebe ile alakalı çok ama çok detaylı sorular sormuştu. Bir muhasebeci olmadığımdan ötürü de bu sorulara cevap verememiştim. Gerçekten çok telaşlandı. Bu tip sorular yönelten insanların şirkete taş atmaktan başka amacının olmadığını söyledi. Ve ben de mesleğimin kurallarına uygun hareket etmemiştim çünkü iyi araştırma yapmamıştım ve eğer bunları yapmış olsaydım, ne kadar yersiz sorular sorduğumun farkında olacaktım. Bay Skilling, Enron hakkında basit sorular soran birisini korkutmaya çalışmışsınız gibi görünüyor. Ben – Ben ona altı dakika sonra bir toplantım olduğunu söylemiştim. ” Detaylara giremem çünkü bir muhasebeci değilim. ” demiştim. O da bana önemli olmadığını çünkü makaleyi nasıI olsa yayınlayacaklarını söyledi. Ve ben de eğer böyle bir şey yaparlar ise bunun ahlaki bir davranış olmayacağını söyledim. Ertesi gün… İzin verirseniz söyleyeceklerim var. Muhasebe ve finansman bölüm yöneticilerimiz masrafları Enron tarafından karşılanarak New York a uçup, editörlerle değil muhabirler ile oturup; sordukları soruların cevaplarını vermeye çalıştılar. Ertesi gün; küçük, karanlık, penceresiz bir toplantı odasında yakllaşık üç saat boyunca şirketin işleri üzerine konuştuk. Şunu hiç unutmayacağım. Toplantı bittiğinde, diğer iki yönetici eşyalarını toplayıp giderken Andy Fastow bana ve editörüme dönüp şunu dedi:

” Şirket hakkında ne yazarsanız yazın umrumda değil, yeter ki beni kötü göstermeyin. “

Fastow un kötü görünmemeyi istemek için sebepleri vardı. Enron ile iş yapmakta olan, Fastow un yönettiği ortaklıklar vardı. İsimleri şirketin mali belgelerinde geçtiği halde onları öyküme dahil etmemiştim. Çünkü muhasebeciler ve yönetim kurulu bunun sorun olmayacağını söylemişlerdi. Bu işte bir yanlışIık olduğunu düşünmek için deli olmam lazımdı. Benim öyküm aslında zararsızdı. BaşIığı

” Enron aşırı değerli mi?  ” idi.

Ama sonuçta onun aşırı değerli bir senetten fazlası olduğunu kanıtlayamazdım. Bundan fazlası olduğunu düşünmeyecek kadar saftım. Makalesi eleştirel miydi?

  Evet öyleydi. Fortune deergisindeki makalenin ” Enron aşırı değerli mi?  ” diye bir başIığı vardı.

Makale Enron u bir kara kutuya benzetiyordu. Bu doğru, üzgünüm çünkü toptan satım işlerinde insanlara paranın tam olarak nerelerden geldiğini detayları ile anlatmak zordur. Fortune dergisinde bu haberin yayınlanmasının tek sebebi, bi hafta önce, Business Week te yayınlanan ve bizi öven makale idi. Her şey haberciler arası rekabetle ilgiliydi Birisi iyi bir şey söyledi diye öteki kötü bir şeyler bulmak zorundaydı. Bence temelinde bu yatıyor. Bana göre bunlar gülünç eleştiriler. Fortune dan Bethany McLean; nakit akışını analiz edip, o harika makalesinde bunu yayınlayıp; dikkatimizi birinci, ikinci, üçüncü çeyrekteki ve yıI sonundaki nakit akışına çektimişti. Enron a yatırım yapmam demesi mantıklıydı çünkü mali raporlar tutarsızdı. Ama kıralın çıplak olduğunu söylemek, kral bu kadar güçIüyken cesaret ister. Bu sabah, yeni bir kurumsal vizyonu açıklıyoruz.

Pekala. Hazır mısınız?

  Bir, iki, üç! NasıI buldunuz?

  Enron un kandırmaca ile düpedüz sahtekarlık arasındaki çizgiyi ne zaman aştığını söylemek zor. Ama onları bu noktaya getiren kişi belli. Bu kişi, Jeff Skilling in koruması altındaki Andy Fastow dan başkası değildi. Andy Fastow, Enron un finansman bölümünün yöneticisi idi. İşi, Enron un parasal hayaller diyarına döndüğü gerçeğini gizlemekti.

Enron nakit bazında her sene para kaybetse de her yıI kar beyan etmekten geri kalmıyordu. Bu, mali dünyanın gerçeklerine meydan okumaktı. Ve bunu yapmanın yolu, açık pozisyonlarla risk almaktı.

Enron da tüm orkestranın şefi Andy Fastow du. Çok gençti. Jeff Skilling tarafından işe alındığında muhtemelen otuzunda bile değildi ve Jeff i kahramanı olarak görüyordu ve kesinlikle patronu memnun etmeyi amaçIıyordu.

Patronu memnun etmek isteyen Fastow, Enron un borcu olan 30 milyar doları gizleyerek hisse senedi fiyatlarını yukarıda tutmanın bir yolunu bulmaya mecburdu. Hisse fiyatını yukarı tutmanın baskısıyla yüzyüze olanlar biraz düzenbazlık yaparlar. Ardından bir sonraki çeyrek çıkagelirdi ve ilk hilenin biraz daha üstüne çıkmanız gerekirdi. Çok geçmeden, önüne çıkamayacağınız bir devinim başlatmış olurdunuz. Fastow un yarattığı binlerce özel şirketin tek yapması gereken, Enron un borcunu gizleyerek hisse fiyatını yukarıda tutmaktı. Yatırımcılar, dışarıdan şirkete nakit girişi olduğunu sandılar. İşin aslı Enron, borçlarını onların göremeyecekleri yerlere yığıyordu. Bu kara büyü gibi bir şeydi. Şapkadan tavşan çıkartmaktı. Borçlarını ve zararlarını başka yerlere saklayabiliyorlardı.

Şirketlerin çok ilginç isimleri vardı: Jedi, Chewco Raptors. LJM, Fastow un en hırslı girişimiydi. Sihir Enron a yaradığı gibi Fastow un kendisi için 45 milyon dolar yaratmasını da sağlayacaktı. Andy, hepimizin bildiği gibi pek çok yönden ahlak pusulası şaşmış bir kimseydi. Jeff Skilling, sanki ” Zorlu zamanlardan geçiyoruz. Andy yi hazırlayalım da zararlarımızı kapatsın. ” demiş gibiydi. Andy büyük ihtimalle her işlemden kendisine pay çıkartacaktı. Bu işin ” Body Heat ” filmine benzer bir yönü vardı. Skilling, Kathleen Turner dı ve Andy ise William Hurt. Sonunda tüm yöneticilerin kazanmalarına yardımcı olmak zorundaydı. Geriye baktığımda, keşke LJM yi duymamış olsaydım diyorum. LJM yi bildiğinizi ve onayladığınızı mı söylüyorsunuz?

  Arthur Andersenn ve avukatlarımız bu oluşuma yakından baktılar ve uygun olduğunu söylediler. Fastow un Enron ormanının derinliklerinde, başına buyruk başına buyruk hareket edip kıyametin tek sorumlusu olduğuna yönelik teoriye inanmıyorum. Skilling, Lay ve Enron yöneim kurulu Fastow ‘ un LJM fonlarını onaylamışlardı. Fastow un anlaşmaları kendi başına yapmasının yararını görmüşlerdi. Bu Enron için de en iyisi çünkü Enron`un en öncelikli ihtiyacı sermaye .

İflasın ardından ortaya çıkan bir gizli kasette Fastow, LJM`yi Merrill Lynch`ten gelen bir grup bankere pazarlarken görülüyor .

Onlara Enron`dan aktif satın almaktan başka bir şey yapmayan bir fona yatırım yapmanın faydalarını anlatıyor . Unutmayın . Onları kendim satmıyorum . Aktiflerin sahibi onlar . Aktifleri  LJM2`ye satıyorlar . Fastow Enron ‘un  CFO`su olarak ne sunduğunun farkındaydı. LJM`in kar edeceğini garanti edebiliyordu . Bence bu sıradışı bir fırsat . Pişmiş kelle gibi sırıtarak onlara fonun nasıl kar getireceğini anlatıyordu . Hem Enron`un CFO`su hem de fonların başındaki adam olarak oynayacağı rolün,  bilgi açısından getireceği avantajlardan bahsediyordu .

Bir çıkar çatışması olmayacak mı ?

  İşlemin iki tarafında da yer almayacağım . Daima LJM`nin tarafında olacağım . LJM`nin ana ortağı ve Enron`un CFO`suydu . Buna çıkar çatışması demek çok hafif kalırdı . Çünkü her ticari işlemde, Enron`un mu yoksa kendi şirketinin sınırlı ortaklarının mı çıkarını gözeteceğine karar vermek zorundaydı . Çünkü bu LJM işi sadece Enron ile ortak iş yapmak maksadıyla kurulmuştu . Beklendiği üzere, Enron`un CFO`su olan Andy`nin elinin altında sağlam para var ve sonuç olarak, beş altı önemli banka bu işe girmek istediğini belirtmiş . Girdiler de .

Neden girmesinler ki ?

  Fastow, Enron`un fişleri ile kumar oynamalarına izin veriyordu . Fastow, Enron ‘un  hisselerini bunların çoğu için teminat olarak kullanıyordu . İşlemler sırasında kumar masasına çalıştığı şirketi koyuyordu . Getirisi tahminen % 2000`i  geçecek diye 96 banker LJM`ye yatırım yapmıştı . Amerika`nın en büyük bankalarından her biri 25 milyon dolar kadar yatırdı .

Wall Street`te kimin eli kimin cebinde gibiydi .

JP Morgan Chase , CS First Boston , Citibank, Merrill Lynch, DeutscheBank… Bunolar dünyanın önde gelen yatırım bankalarından bazılarıydı . Burayı atlatmamız çok zor .

İyi . Enron ve Andy Fastow`un, paralarını almak için  Wall Street`in aç gözlülüğünü kışkırtmakta bu denli yetenekli olduklarını görmek  inanılmaz . Lenin`den bir alıntı yaparsak onlar yatırım bankacılarının ” işe yarar ahmakları” ydılar. Enron`un kötü davranışı kadar rahatsız edici olan şey Amerika`nın önde gelen finans kurumlarının, Enron`un aldatıcı davranışlarına katılmakla kalmayıp , bunlardan bazılarını tasarlayıp, bunlardan kar ettikleri yönündeki artan delillerdir .

Enron sahtekarlığı, sinerjik yozlaşmanın öyküsüdür . Sistemde denge ve kontrollerin olması gerekirdi.

Avukatların, muhasebecilerin, bankerlerin hayır demesi gerekirdi . Ama kimse ağzını açıp da bir şey söylemedi . Hepsi dolandırıcılıktan gelen paradan kendilerine düşeni cebe indirmekle yetindiler . Enron danışmanlarına da iyi para ödüyordu .

2001 yılında, Arthur Andersen isimli muhasebe firması Enron`dan haftada 1 milyon dolar alıyordu . Enron`un hukuk firması  Vinson & Elkins da neredeyse bu kadar almaktaydı. Masada eli olan herkese para saçılıyordu . Enron ayakta oldukça da paralarını almaya devam ettiler . Sürecin bir parçasıydılar . Kalkıp ” Bir şey bilmiyorduk . ” demeleri zor .

Enron`un yapmakta olduklarını o zaman biliyor olsaydık Enron ile bu ticari işlemlere girişmezdik . Enron hakkında su yüzüne çıkan gerçekler o dönemde bilinmiyordu . Bu işlemlerde yer alan Citigroup çalışanlarının iyi niyetli davrandıkları inancındayım .

Citi`den gelen e-postalardan birisine bakmanızı istiyorum .İnanılmaz bir elektronik mesaj trafiği vardı . İçlerinden hatırladığım birisinde, bankerlerden biri ” Enron bu anlaşmalara bayılıyor . ” yazmıştı. ” Neredeyse para basıyorlar ama bunu hesap defterlerinde göstermek zorunda değiller . ” Bir lise öğrencisi bile bunun ne anlama geldiğini anlar .

Bankalar bu hilekarlığı bildikleri halde buna katılmışlardı .

Meryll Lynch, ödünç alınmış bir  Enron aktifini satın almış gibi yaparak şirketin hesap defterlerinde sahtecilik yapmasına yardım etmiştir . Muhasebenin dahil olduğu dolap, Nijerya bandıralı üç yük gemisindeki stokların satılması üstüne kuruluydu . Nijerya, Manhattan`dan çok uzakta olmasına rağmen bir sebepten dolayı ; 1999`da , dördüncü çeyreğin sonlarında Merrill Lynch aniden  Enron`dan üç tane Nijerya bandıralı yük gemisi satın almaya karar verdi . Nijerya gemilerinin, Merrill Lynch`in işi ile hiçbir ilgisi yoktu . Bu, düpedüz yasadışı ir işlemdi . Gemiler alınacak, Enron`un defterlerinden düşülecek, Merill Lynch onları beş ay kadar sakladıktan sonra Enron`a geri satacaktı . Bay  Martin, bugün burada bunun hiçbir garantisi olmadığını söylediniz . Yeminli ifade verdiniz . İşte bu dökümanda, bölüm şefinizin bunu onaylamak üzere olduğunu söyleyen bir belge var .

2001 yılı boyunca Skilling, giderek ümitsizliğe kapılmaya başlamıştı .Hep içine kapanık olduğu halde onu tanıyanlar artık işe traş olmadan  geldiğini ve buğulu gözlerle etrafa baktığını söylemişlerdi . Kafasında iki farklı düşünceye sarılma mücadelesi veriyor olmalıydı . Birisi Enron`un süperstar olduğuydu . Diğeri ise yıkılmaya başladığı düşüncesiydi .

Skilling`in halkın gözündeki görünümündeki ilk çatlak, 2001 yılının Nisan ayında yaptığı bir tele konferansta baş gösterdi .

 Jeff Skilling soruları yanıtlamaya geçmişti . Oturumun ortalarına doğru bir soru geldi . Aslen bir finansal hizmetler şirketi  olan  Enron`un neden çoğu mali  kuruluş gibi gelir ve giderlerini belgeleyen bir bilanço yayınlamadığı sorulmuştu . Bilanço yayınlamayan ve kazancını belgeleyecek bir nakit akım tablosu olmayan tek kuruluş sizsizin. Çok teşekkür ederim . Bunun için sana minnetarım göt herif . Sonra gayet sesli bir şekilde Skilling`in ” göt herif ” dediğini duyduk .Sonrasında ” göt herif ” dedi .

Anladığım kadarıyla ona ” göt herif ” demişsiniz . Wall Street`tekiler, bu olayı hayretler içinde karşıladı çünkü bir  Fortune 500 şirketinin Ceo`sunun  bir yatırımcıya ” göt herif ” diyerek mi her şeyini kaybedeceğini düşündüler . Geri dönüp bazı şeyleri değiştirebilseydim, o kelimeyi tekrar kullanmazdım . Enron`un halkla ilişkiler bölüm başkanı  Mark Palmer, bile Skilling`e bir not gönderip özür dilemesini söylemiş . Buna rağmen Skilling notu alıp, masasındaki kağıt yığınının arasına atmış . Adama ” göt herif ” dediğinde tezahürat yapan işlemciler , sonradan bir reklam hazırlattılar . Enron`un  “Niçin diye sor ” sloganını değiştirip, ”  Niçin diye sor, göt herif ! ”  yaptılar .

Bence Jeff rakamlara baktı ve derin bir çukurun dibini boyladığımızı gördü . Hisse fiyatlarını yukarıda tutmak için ilk kez bu kadar endişelendiğini görüyordum . Ve bana sürekli ” Ne halt yiyeceğimi şaşırdım ! ” diyordu . Geniş bant işi tam bir başarısızlıkla sonuçlanmıştı . Şirketin Ceo`su olarak Jeff Skilling`in boğuştuğu başka sorunlar da vardı .

Tüm bunların ortasında, Ken Lay Jeff Skilling`in ofisine girdi ve almayı düşündüğü yeni 45 milyon dolarlık G5 şirket jetinin döşemesi  için kumaş örnekleri getirdi . Jeff`e çok önemli bir soru yöneltti : ” Bu örneklerden hangisini beğendin Jeff ?  ” Ken Lay şirket jetinin önemini vurgularken, EEH`de piste çakılmak üzereydi .

Lou Pai`ın en kıdemli adamlarından Top White, 500 milyon dolar zarar yazıkları halde çeyreğin sonunda nasıl karda olduklarını gösterdiklerini merak ediyordu .Enron`daki en tuhaf şeylerden birisi de üç aylık bilançoların yayınlanmasından haftalar önce ; ne kadar kötü durumda olduğumuzu bilmemize rağmen mucizevi birşekilde rakamları tutturmamız hatta geçiyor olmamızdı . Tom White`a bunu nasıl yaptığımız sorulduğunda tek bir kelime ile cevap veriyordu : ” Kaliforniya ” Eron`un yeni stratejisine dair ilk ipuçları Kaliforniya`yı sarsmıştı . Öğlen başlayarak eyalete yayıldı . Sacramento, San Francisco, Beverly Hills, Long Beach, San Diego . Kaliforniya`nın dünyanın çevresini dolanmaya yetecek ölçüdeki 42 bin kilometrelik enerji nakil hatları ; üst üste iki gündür Amerika` nın en büyük eyaletine ve dünyanın altıncı en büyük ekonomisine elektrik sağlıyamıyorlar . Bu enerji krizi ile ilgili ilk duyduğumuz, yazın harcadığımızın yarısını bile harcamadığımız kış aylarının ortasında ışıkların sönecek olmasıydı . Körfez bölgesini bir değil tam iki kesinti vurdu . Aralık ayında sadece 28 bin ile 30 bin megavat enerjiye ihtiyacımız var . Kaliforniya`nın şu anki kapasitesi 45 bin megavatı kaldırabilecek durumda . Elektrik talebini fazlasıyla giderebilir . Tabii Aralık ayında kesintiler yaşandı . Kaliforniya`nın elektrik ağını kontrol edenler, eyaletin kuzey bölümünde bir kez daha yeni bir kesinti yaşanacağından endişeli . Kesintiler Kaliforniya`yı vurmaya başladığında herkes heyecanlanmıştı . Bu yeni bir şeydi . Daha önce böyle bir şeyle karşılaşılmamıştı . Bu olayın, elektrik fiyatlarını nasıl etkileyeceği merak ediliyordu . Biliyordum . Yasadışı bir şeyler döndüğünü biliyordum . Bunu hissedebiliyor, kokusunu alabiliyordum . Başka bir açıklamasın yoktu . Çünkü rakamlar doğru sonucu vermiyorlardı . Kaliforniya`nın enerji arzında bir sıkıntı yoktu . Söz konusu olan asla enerji yetersizliği değildi . 1998`de valilik için adaylığımı koyduğumda kimse bana çıkıp daelektrik mevzusunu sormadı . Bana kalırsa, işin zor kısmını atlattık . Başından beri sorunun ne olduğunu ve nasıl giderileceğini anlamaya çalışıyorum . California,  Enron tarafından devlet düzenlemelerinden arındırılmış enerji piyasası alanında deneyler yapmak üzere seçilmiş bölgeydi . Elektriğin maliyetini düşürmek, rekabetin faydalarından sadece bir tanesi .

1996 yılında, enerji şirketlerinin baskısı altında kalan Vali Pete Wilson ve Kaliforniya Yasama Meclisi, elektriğin devlet kontrolünden çıkmasına izin veren yasayı kabul etti .

1996 yılında Yasama Meclisi`nde değildim ama size devlet kontrolünden çıkmış elektrik piyasasının nasıl çalışması gerektiğini açıklayacak tek bir melis üyesi bile olmadığını söyleyebilirim . Bir tane bile yok . Kaliforniya`nın sistemi düzenlemeden arındırması , yasa yapıcılarla serbest piyasa savunucuları arasındaki bir ödünleşmeye dayanıyordu . Karmaşık ve uyulması zor kurallar vardı . Enron`un içinde Kaliforniya sistemi şakadan ibaretti . Sistem oturur oturmaz, Enron asıl şakayı Kaliforniya`ya yaptı . Ken ile yaptığım bir sohbetimizi hatırlıyorum . Sonun şöyle demişti . ” Dave, eski dostum . Bırakta sana şunu söyleyeyim . ” ” Kaliforniyalıların koyduğu saçma sapan kurallar, bizi hiç mi hiç alakadar etmiyor . ” ” Her türlü koşulda para kazanmanın yolunu bulacak akıllı adamlarım var . ” Enron`daki akıllı adamlardan biri de, Batı Sahili Ticaret Masası Şefi Tim Bell`di . Tim Belden, serbest piyasanın savunucularından birisiydi . Kaliforniya`nın enerji endüstrisini denetimden kurtaran yeni kuralları saatlerce inceledi ve Enron`un para kazanmak için sömüreceği gedikler bulmaya çalıştı . Bolca da buldu .

İflasın ardından Belden`ın Kaliforniya pazarını ele geçirmek için kullandığı stratejilerin takma isimleri ele geçirildi .

Kodaman Dışarı, Ufaklığı Kızdır, Dombili

Bir süre önce, Enron işlemcilerinin ses kayıtları ortaya çıktı . ” Bu projeye ne ad vereceksin ? ” ” Kulağa hoş gelen bir şey bulurum . ” ” Ölüm Yıldızı gibi sevimli bir isme ne dersin ?  ” Kasetler, Enron`un para kazanmak haricindeki hiçbir değerde hazzetmediğini gösterdi. Hey John . Ben Tim. Düzenleme kurulu, elektriği Kaliforniya dışına sürükleyeceğiz diye çok endişeli . Adam bir milyon doları Kaliforniya`dan tokatlıyor . Başka şekilde anlatır mısın ?

  Pekala . Arbitraj yaparak Kaliforniya pazarından günde bir iki milyon kaldırıyorlar . Bir arbitraj fırsatı yakalamak, olağanüstü kar etmek demektir ve olağanüstü kar da normalin çok ötesindeki rakamlardır . Bana iyi bir işlemcinin  yaratıcı bir işlemci, yaratıcı bir işlemcinin de arbitraj fırsatları bulan bir  işlemci olduğu söylenmişti . Bu fırsatlardan birisine ” sektirme ” denilmişti . Görüşürüz millet . Benimkini çöle götürüyorum . Elektirk kesintilerinin tam ortasında, Enron`un işlemcileri eyaletten elektrik ihracına başladılar . Fiyatlar yükselince de onu geri getirdiler . Anasını satayım o zaman dibine kadar ihraç edeceğiz .

Zengin mi olacağız ?  Olmaya çalışacağız . İşlemciler, 12 saatlik bir vardiyanın ardından mesaiye kalıp batı enerji hatları üstüne kafa yoruyordu . Batıda hangi kombinasyonlarla enerji dolaştırılabilirdi ?

  Bence Enron bunu ülkedeki tüm enerji pazarlamacılarından daha iyi biliyordu . Kaliforniya`nın toplam ithalat ihtiyacını ve santrallerinde ürettiği miktarı biliyoruz . Bu para bizi epey şımartacak . Birazcık fazla kazandığın için korktuğunu söylemiştin ki sana katılıyorum . Bu iki işlemci şöyle demiş : Bunu onlar ifade etmiş . ” Tek yaptığımız, üstünde hakkımız olan nakil hatlarına çifte rezervasyon yapmak  ve “ Hattı kullanmak istiyorsanız dökülün paraları. ” demekti . Fiyatımızı kabul ettiklerindeyse kesintiler Kaliforniya`yı çoktan vurmaya başlamıştı ve elektrik fiyatı tavan yapmıştı . Böyle bir şeyin gerçekleştiğinden haberdar mıydınız ?

  Farkında olduğum tek şey, Senatör bağımsız sistem yöneticiliğinin kuralları üstüne farklı görüşlerin olduğuydu . Daha yeni kurulmuştu ve kurallar açık değildi . Burada, Enron`da çalışmış ve o zamanlar yanlış yaptıklarını söyleyen işlemcilerin ifadeleri var . Ama siz hiçbir yanlışlık görmüyorsunuz . Son bir sorum kaldı, ardından bitiriyorum .

Çok geçmeden işlemciler ; santralleri kapatarak , fiyatları daha da yükseltecek yapay enerji açıkları  yaratabileceklerini fark ettiler .

Selam, ben Enron`dan David . Şu an pek talep yok . Şimdi kapatsak üç dört saat sonra tekrar açabilir misiniz ?

  Elbette . O zaman  bir sakıncası yoksa şimdi kapatalım . Tamam . Kapasitelerinin % 30 ila % 35 `inin altında çalışan iki üç enerji şirketinin aynı gün bakım nedeniyle santrallerini kapatması sonucunda elektrik fiyatının bir anda % 300 ile % 400 lere roket gibi fırlaması ve bir hafta sonra aynısını Kuzey Kaliforniya`da başka bir şirketin yapması ; insanları başka sebepler aramaya itiyor . Biraz yaratıcı olmanızı istiyoruz . Tamam . Kapatmak için bir sebep bulun . Zorunlu bakım gibi şeyler mi ?

  Evet . Bu adamlar bir düğmeye basarak, Kaliforniya ekonomisini kayışlarından tutup istedikleri yere çektiler . Bunu defalarca yaptılar ve tomarla da para kazandılar . Edison`un dünyanın en iyi elektrik sistemini kurduğu günlerden beri dünyanın en iyi etkinlik gösteren, kullanıcılara uygun fiyatla satan , endüstrinin kalbi, güvenilir elektrik sistemi adeta bir kumarhaneye dönmüştü .

Bu stratejilerden para kazanmış olmasına rağmen Enron, asıl voleyi elektrik fiyatının artacağı beklentisi spekülasyonundan vurmuştu . Batı Sahili işlecimleri, Enron`a neredeyse 2 milyar dolar kazandırdı .

Elektriğe meyve sebze gibi davranamazsınız .

Elektrik, toplumun can damarıdır .

Depolanamaz .

Bu adamları kendi başlarına bırakıp serbest piyasaya geçemezsiniz çünkü Allah`ın belası  serbest piyasa tüketiciler için çok pahalıdır .

Doğru fiyat verildiğinde bol bol elektrik bulunabilir .

Elbette bulunur . Sadece Enron değildi . Her şirket, Kaliforniya`nın yei düzenlemelerine göre ticaret yapıyordu . Enron`un geleceği biziz . Anasını satayın, Enron`a ylda yarım milyar dolar kazandırıyoruz . İnanabiliyor musun ?

  30`umuza geldiğimizde garanti emekli oluruz . Normalde 35 ila 45 dolar arasından işlem gören bir emtiadan söz ediyoruz . Fiyat 50 dolara çıktığında fahiş fiyatlara ulaşmış olur . Ya 1000 dolara çıktıysa?

  Fiyatlar sonsuz dek 1000 dolar seviyesinde kalmayacaktır .

Piyasanın güçsüzlerini ayıklıyor .

Onlardan kurtulduğumuzda, sadece güçlü olanlar ayakta kalmış olacak .

Enron işlemcileri bir an olsun durup,

” Bu yaptığımız ahlak kurallarına uygun mu  ?  “

” Uzun vadeli çıkarlarımıza hizmet ediyor mu ?  “

” Kaliforniya`nın ırzına geçmenin bize faydası ne ?  “

” Yaptıklarımız, ülke çapında deregülasyon hareketlerini hızlandıracak mı ?  ” diye sormadı .

Onun yerine Kaliforniya`nın sefaletinden faydalanmak için her gediği buldular . Kaliforniya`da yer yer 40 dereceyi aşan sıcaklıklar, orman yangınlarına neden olurken; zorlanan enerji nakil hatları çökmenin eşiğinde .

Ne oluyor orada ?

  Ana hatların altında yangın çıktı . Değerleri 4500`den 2100`e çektik . Yan, yavrum, yan . Çok güzel bir şey bu . Enron işlem katında kendimi hiç rahat hissetmedim . Sorularım olduysa da kendime sakladım çünkü cevaplarını duymak bile istemiyordum . Kuşkularımın doğrulanmasını istemedim . İşin aslı yaptığım işin en azından ahlaki  görünmediğiydi . Belki de daha kötüydü . İşlemciler, bunu neden yaptı?

  Aldıkları multi milyon dolarlık ikramiyelerden miydi ?

  Yoksa Enron, insanların karanlık tarafını sömürmenin bir yolunu mu bulmuştu ?

  60`lı yılların başında Stanley Milgram, kötü insanların karakteristik niteliklerini belirlemeye çalışmıştı. Kötülüğü nesilden nesile atlatan bir şey mi vardı ?

  Yoksa sıradan insanlar da kötü şeyler yapabilir miydi ?

  Bir deney hazırladı . Deneklerden biri rol yapan bir aktör iken, diğeri olaydan habersiz gerçek bir denekti . İçeri girip oturun lütfen . Odaya girdikten sonra deneyi yapan ; hafif elektrik şoklarının ezbelermeye yeteneğine yardımcı olup olmadığını araştırdıklarını söylüyordu . Yanlış . Şimdi 75 voltluk bir şok yiyeceksin . Rahatla biraz . İçeriden bağırma sesi geldi . Milgram Deneyi`den insanların

Enron hakkında çok şey öğrenebileceği kanaatindeyim çünkü insanlar ahlaki değerlerini yitirmişlerdi .

Milgram gibi , insanlık dışı davranma fikrini bir kez benimsediğinizde her şeyi yapmaya muktedirdiniz . Yapılan hatalarla şokların şiddeti artıyordu . Acıya tahammül edemiyorum . Çıkarın beni buradan ! Dayanamıyormuş . Adamı öldürecek halim yok . Asıl denek, bilimadamı görünümlü aktörden durmasını istiyor . Bilimadamı ise deneye devam edilmesi gerektiğini söylüyor . Lütfen, devam edin . Tüm sorumluluğu alıyor musunuz ?

  Evet. Sorumluluğu üstleniyorum . Lütfen, devam edin.

Skilling, bir yönden ; elemanlarına şoka devam etmelerini telkin eden adamdı .

Kaliforniya Elektrik İdaresi, milyonlarca abonesini elektriksiz bırakabilir . Uzun süredir yaptığım en bomba işti bu  . Evet . Hastayım şu batı sahiline . Oh . Çarşamba günkü kesinti sırasında, itfaiye, asansörlerde mahsur kalanları kurtardı . Sizin Kaliforniya`daki gariban ninelerden çaldığınız para… Evet . Millie Nine`den aşırdıklarımız, dostum . Daha oy pusulasını bile katlamayı bilmiyordu . Şimdi kalkmış, götüne giren elektrik faturasının parasını istiyor . Devam etmelisiniz . Lütfen, devam edin . Bundan sonra ne yapacaksın ?

  Her seferinde 450 volt mu vereceksin adama ?

  Aynen öyle . Devam edelim . İzin verilmemesine rağmen yapılmaması gereken bir şey ama bunu söylemiyorsunuz . Çünkü işiniz bu . Çok doğru . OLabilecek en iyi şey bir deprem . Her şey Büyük Okyanus`a sürüklenip gider . Artık götlerine kına yakarlar . Milgram`ın bulguları rahatsız ediciydi . Deneklerin yarısı, öyle emredildiği sürece ; asıl deneklere öldürücü şok vermeye hazırdı . Bu gece, Kaliforniya`da olağanüstü hal ilan ediyor ve eldeki kıt kaynakları kullanma yetkisini ; ampullerin yanması için eyalete veriyorum . Enerji şirketlerinin taleplerine önceden boyun eğmiş olan vali, yeni tutumundan geri adım atmamalı . Validen; eyalet polisini ve Ulusal Muhafızları santrallere göndererek, kontrolü tekrardan ele almasını istedik . Her santrali ele geçirmek zorunda kalmayacağımızı, bir tanesinin yeterli olacağını düşünmüştüm . Böylece onun ne kadar ciddi olduğunu anlayacaklardı . Enron, Dynergy, Reliant`ın bizden çaldığı 9 milyar doları geri alacak ve sizlere vereceğim . Kaliforniyalılar ne düşünürse düşünsün ; Enron parasını Kaliforniya`dan değil, Kaliforniya`ya rağmen kazanıyor . Yıl boyunca süren enerji krizinin Kaliforniya`ya faturası, 30 milyar dolara patlayacaktı . Kaliforniya piyasası, bugün Kuzey Amerika`nın en sıkı denetlenen piyasasıdır . Asıl sorun da bu . kaliforniya, devlet denetiminden bağımsızlaştırılmış bir piyasa falan değildir . Bugün gidip Enron hissesi alın . Çok teşekkürler . Biz doğru olanı yapıyoruz . İyi adamlarsınız yani . Evet iyi adamlarız . Melekler bizim yanımızda . Kendimi tutamayacağım . Titanik ile Kaliforniya Eyaleti arasındaki farkı bilen var mı ?

  Bu İnternet üstünden yayınlanıyor ve sonradan pişman olacağımı biliyorum ama en azından

Titanik batarken ışıkları yanıyordu .

Jeffery Skilling, vurgun yapmak nasıl bir his ?

  Amerika`nın büyük şirketlerinden birisinin üst düzey yetkilisi, dün San Francisco`da kaba bir biçimde karşılandı . Protestors, Enron’s CEO`su Jeffery Skilling`i Commonwealth Kulübü`ndeki panelde konuşturmadılar . Protestoculardan birisi, getirdiği böğürtlenli turtayı bizzat teslim etti . Polisi çağırın !!

Elektrik idaresinin fiyatları % 50 oranında artarken o, 132 milyon dolar kazanmış .

Kaliforniya`lı tüketiciler kızgın . Öyle olmalılar da . Bu olayla bir ilgimiz varsa dünyanın en budala adamları biziz demektir . Bir kuruluş için çalışıyorum . İnsanlar her gün arayıp elektrik faturalarını ödeyemeyen insanlarla konuşuyorum . Kaliforniya`nın sırtından milyonlarca dolar kazandınız . Defol git hapise ! Öfke dalga dalga büyürken, Ken Lay buraya uçup, arkadaşları ile bir toplantı yaptı ki sanırım tahmin ettğimizden biraz daha ileriyi görüyordu . Arnold Schwarzenegger`i davet etti . Peninsula Hotel`de buluşup, öğle yemeği yediler . Toplantı notları asla gün yüzüne çıkmadı ama Ken Lay`in dereülasyonnun devam etmesini istediğini ve görünmez elin piyasadaki aksaklıkları düzelteceğini söylediğini biliyoruz . O zamanlar farkında olmadığımız gerçek, neden bu kadar endişeli olduğuydu . Lakin şimdi sebebini biliyoruz . İşin aslı Ken Lay  ; Enron`un iskambil kağıtlarından yapılma bir ev olduğunu ve deregülasyon rüyası çökerse Enron`un da ardı sıra gideceğini biliyordu . Ama Ken Lay`in sağlam bir kozu vardı .

Enerji krizinin ortasında, eski kankası George W. Bush başkan seçildi . I, George Walker Bush, do solemnly swear. Ben, George Walker Bush, şerefim üstüne ant içerim . Ken Lay, enerji bakanı olacak . Hadi oradan ! Piyasadaki oyuncular için ne kadar harika olur değil mi ?

  Harika olur . Ken Lay`in enerji bakanı olduğunu görmek için sabırsızlanıyorum . Ken Lay, Bush yönetimine kolayca ulaşabiliyordu.

17 Nisan`da, Başkan Yardımcısı Dick Cheney ile görüşüp, Kaliforniya`daki federal fiyat etiketlerine karşı görüş bildirdi . Kısa vade de Kaliforniya`ya yardımı dokunacak her şeyi yapmaya çalışıyoruz ama elimizden fazla bir şey gelmiyor . Beyaz Saray`ın Batı Kanadı`nda kilovatlarca elektrik üretemezsiniz . İki elimiz arkada bağlı dövüşüyoruz . Bunu durduracak gücümüz artık yok . Federal hükümet yardım etmez ise işimiz bitecek demektir .

Gray Davis, o zamanlar başkanlık için aday olacak isimler arasındaydı ve Ken Lay, arkadaşı George Bush`un Kaliforniya`nın federal fiyat kontrolüne muhalefet etmesi için iyi bir politik sebep olabileceğini düşünüyordu . Benim yönetimimin, fiyat kontrollerinin sorunu çözeceğine inanmadığını biliyorlar . Federal hükümetin karışmaması gerektiği görüşündeydi . Bu, Kaliforniya`nın sorunuydu . Ve ben de dedim ki : ” Saygısızlık etmek istemem, Sayın Başkan ama kanunlarımız bunu federal hükümetin düzenlediğini söylüyor . Yani bu sizin sorununuz . ” Federal Deregülasyon Komisyonu`ndan randevular aldık ve nazik ama hararetli tartışmalar yaşadık ve bana ” Bu işte size yardımcı olamayacağım  . ” dedi . Yönetimimin iş başına geldiği günden beri Kaliforniya için elimizden geleni yapacağımızı söyledim . Bunun en iyi yolu iyi birer vatandaş olmaktan geçiyor . Amerikan Federal Enerji Düzenleme Komisyonu, raya girmeyi reddetti . AFEDK ne yapıyordu ve neden harekete geçmeyi reddetti ?

  Pat Wood, AFEDK`nın yöneticisiydi ve Ken Lay tarafından o görev için bizzat tavsiye edilmişti . AFEDK için Enron`un fiyat arttırımlarını kabul etmek kolay olmuştu çünkü tüm yapmaları gereken hiçbir şey yapmamaktı ki onu da iyi becerdiler . Federal Düzenleyiciler, şimdi Demokratların kontrolünde olan senatonun baskısı altında . Senato, AFEDK`yı bölgesel fiyat etiketlerini belirlemek zorunda bıraktı . Enerji krizi bitti ama siyasi kriz sürüyordu .

Ken Lay ve George Bush`un enerji krizinde suçu Gray Davis`in üstüne yıkmak için gizli bir politik gündemleri mi vardı ?

  Oh günaydın artık . ” Sadece Kaliforniya `da ” gerçekleşir diyebileceğimiz hikayelerden birisi . Eyaletin pek de sevilmeyen valisi  Gray Davis, ekonomik koşulların kötüleşmesi ve 38 milyar dolarlık bütçe açığı ile yüzyüzeyken muhtemel bir halk oylaması ile yerinden edilebilir . Yerine geçmesi olası adaylardan birisi ise fil yıldızı Arnold Schwarzenegger . Terminatör mü ?

  Geri gelip gelmeyeceğini göreceğiz . Gray Davis fırsatları yok etti ve şimdi yokedilme sırası Gray Davis`te . Halkoylamasında HAYIR !!!

Deregülasyon sonucu sahte bir enerji krizi yaşanacağını tahmin eder miydim ?

  Evet .

Deregülasyon sonucu Arnold Schwarzenegger`in valimiz olacağını tahmin edebilir miydim ?

  Aklımdan bile geçmezdi . Tıpkı kötü bir bilimkurgu filmi gibi . Anlaşılan hepimiz yanılmışız. Buranın ismi ” Caly-forn-ya “diye telaffuz ediliyormuş . Bayanlar Baylar !! Karşınızda Kaliforniya Valisi, Arnold Schwarzenegger ! Ana caddede kulağımıza gelen homurdanmalardan Enron`da işlerin oldukça kötü durumda olduğunu duyuyorduk . Bir yıl önce bana gelen birisi, Enron`da çalıştığı için ne kadar heyecanlı olduğunu ama şimdi her gece kabus görerek uyandığını anlatmıştı . Bir hayatı kalmamış, şirket tarafından sindirilmiş gibi hissediyordu . Şirket ve CEO`sunun garip davranışları su yüzüne çıktıkça , Enron hisselerinde geri çekilme hareketleri başlamıştı . Jeff ile yaptığımız en dokunaklı görüşmelerden birisini hatırlıyorum da ; Enron`dan ayrılmıştım ve geri dönüp dönmemem konusunda konuşmaya gelmiştim . ” Jeff, çok ciddi bir sorunun var . ” dedim . ” İşlemciler ; hisseleri dipten toplayabileceklerini biseler, senin bile boğazını keserler . ” dedim . Jeff sessizdi . Camdan dışarı baktı ve geri dönğp bana şöyle dedi : ” Evet, Amanda . Sanırım haklısın . ” Sonunda işlemciler, Enron`u çiğneyip geçtiler . Delilerin akıl hastahanesini ele geçirmesi gibi . Yaz boyunca hisselerdeki düşüş devam etti . Şirketten bir açıklama geleceği yönünde söylentiler yayılmaya başlamıştı . Biz Ken Lay`in Bush yönetimine katılmak üzere Enron`dan ayrılacağı açıklamasını yapacak sanıyorduk . Ama durum böyle değildi .

Jeff Skilling`in CEO`luktan ayrıldığını açıkladı .

Gerçek bir sürpriz olmuştu . Kimse buna inanamadı . CEO`lar genellikle, güzel bir halkla ilişkiler kampanyası yürütülmeden istifa etmezler ki bir karışıklık olmasın, sorular sorulmasın, manşetleri şirketin adı süslemesin ki istifanın ardından tam da böyle oldu . Felaketin mimarının her şeyden haberdar olduğu, ve farelerin batmakta olan gemiyi terk etmeye başladığını işte o zaman anladım . İki gün sonra onunla ve Ken Lay ile buluşmuştum çünkü istifa olayı üzerine şirket hisselerini düşüreceğimi söyleyecektim . Jeff Skilling`e başka ayrılacak olup olmadığını ; en kötüsünü görüp görmediğimizi sordum . Kaliforniya`daki enerji krizi kafamı kurcalıyordu . Skilling, kişisel sebeplerden ötürü ayrıldığına beni ikna etti . O toplantıdan ayrılırken, ailesine ilgi göstermek istemesinin beni duygulandırdığını hatırlıyorum . Sinirli gibi görünüyordu . Bir yatırımcıya, ” Eğer doğruyu söylemiyorsa işi bırakacak olması iyi çünkü Hollywood`a gitmeli . ” demiştim . Enron`dan 14 Ağustos 2001`de, kişisel sebeplerden ötürü ayrıldım . Bay Skilling, Enron`dan ayrılışınızın ardından, orada devasa bir deprem yaşandı .

Nispeten kıdemsiz çalışanlar ; duvarlardaki çatlakları görebildiklerini, sarsıntıyı hissettiklerini, pencerelerin zangırdadığını duyabildiklerini söyledikleri halde siz bizden büronuzda otururken  orada neler döndüğüne dair hiç bir fikriniz olmadığına inanmamızı mı bekliyorsunuz ?

  Ayrıldığım gün olan 14 Ağustos 2001 tarihinde, şirketin mali açıdan oldukça iyi durumda olduğuna inanıyorum . Akıllı olduğuna inanıyorum ama o kadar da akıllı olmasına gerek yoktu çünkü geleceğe yönelik tahmini sonuçları veren belgeleri görmüştü .

” Şimdi ayrılsam, şirket bir yıl kadar daha ayakta kalır  hatta bir buçuk yıl bile dayanabilir ; böylece kimse beni suçlayamaz . ” şeklinde düşünmüş olabilir .

” Ben ayrılırken her şey yolundaydı millet . “Skilling`in istifasının ardından, Enron icra kurulu başkanı Ken Lay CEO pozisyonluğunu da üstlendi .

 Bunu beklemiyordum . Ama teşekkür ederim . Çok teşekkür ederim . Geri dönmek güzel . Jeff`in istifasına çok üzüldüm . CEO`luğa adım atması , şaşkınlık verici bir  olaydı . O anda bence herkes için çanlar çalmaya başladı . Önümüzde bir zorluklar var ama bunları aşacağız. En kötüsünü geride bıraktık ve şimdi işler iyi gidiyor . Bu yıl değeri düşüşe geçen tek hisse bizimki değil . Biz sadece diğerlerinden daha ağır bir darbe aldık . Kaliforniya ve Hindistan gibi bazı sorunların üstesinden gelirsek daha da iyi olacak . Bence en kötüsü geride kaldı ve yerimde duramıyorum açıkçası .

14 Ağustos 2001`de ; Jeff Skilling birden bire istifa etti .

Bu benim ve başka birçok çalışanın sinirlerini bozdu . İhanete uğramış gibi hissettik . Jim Jones bizi meşrubatla beslerken onun içmemeye karar vermesi gibiydi . Sherron Watkins, Skilling`in istifasından sonraki gün Ken Lay`e bir  mektup gönderdi . Bayan Watkins ile başlıyoruz . Ben Sherron Watkins . Avukatınızı komiteye tanıtır mısınız ?

  Elbette . Avukatım Bay Philip Hilder . Hikayeyi ilk kez duyduğunuzda insana akıl almaz bir şeymiş gibi geliyor . Sherron`ın bana anlattıkları, muhasebe usulsüzlüğünden fazlasıydı . Düpedüz koskoca bir sahtekarlıktı .

2001 Haziran`ının ikinci haftasından sonra ; Cliff Baxter`ın istifasının ardından Bay Fastow  için çalışmaya başladım . Olay, yüzyılın en büyük kurumsal suçu haline gelmişti . Elde ettiğim bilgiler beni alarma geçirmişti . Sherron Watkins`in keşfettikleri, Fastow`un karmaşık ortaklıklarını gözler önüne seriyordu . Andy beni aktifler listesinin başına geçirmişti . Bir düzine kadar aktif Andy `nn Raptors isimli şirketi tarafından hedge edilmişti . Tablo üstünde çalışıyordum ve rakamlar birbirini tutmuyordu . Bu hiç mantıklı bir durum değildi . Muhasebe bu kadar yaratıcı olamazdı . Arthur Andersen`ın bunu onayladığına inanamıyordum . Bunca insanın bunu görmezden geldiğine inanamadım . Fastow`un ortaklıklarının ardında Enron hisselerinin sağladığı muazzam garanti vardı . Fastow ; hisselerin asla düşmeyeceği beklentisi ile Enron`un geleceği ile kumar oynamıştı . İlk tepkim Ken Lay`i uyarmak oldu . Skilling gittikten sonraki gün, ona isimsiz, bir sayfalık bir mektup bıraktım . O hafta bitmeden Ken Lay ile görüşüp, derdimi ifade edebilmek için kendimi tanıttım . Enron`un bu sorunla ilgilenmesi gerekiyordu . Defterde sahtekarlık yapan şirketler genelde paçayı sıyıramazlar . Hayatta kalmaları temize çıkmalarına bağlıdır . Dışarıdaki birisi tarafından ifşa edilmelerine değil . Bayan  Watkins bunun… Bayan Watkins benimle görüşmedi, Senatör . Bayan Watkins, Clifford Baxter`ın endişelerini dile getirmek üzere sizinle defalarca görüştüğünü ifade etti. Cliff ve Andy`nin pek ortak… Birbirlerinden pek hazzetmezlerdi . Aralarındaki ilişki bir hayli gergindi ve Cliff`in olayın ticari tarafındaki uygunluk veya uygunsuzluklar la bir ilgisi yoktu . Cliff Baxter`dan notlarımda söz etmiştim . Ona, onun iyi adamlardan birisi olduğunu ve bu duruma karşı mücadele verdiğini, herşeyin iyi sonuçlanacağını düşündüğümü söylemiştim . O ise işlerin hiçbirimiz için iyiye gitmeyeceğini söylemişti . Sherron ,le defter üstünde çalışmaya başladığımda olayları ifşa edecek bir mektup yazmayı düşünüyordum . İnsanlar, Sherron`ın gösterdiği cesareti ve yaptıklarını takdir etmiyordu . Andy Fastow, ellerini Enron`un şeker kavanozuna Bay Skilling`in açık veya kapalı onayını almaksızın daldıramazdı . Bir şeyler bildiğimi neye dayanarak söyleyebildiğini anlamıyorum .

Nasıl biliyor olabilir ki ?

  İnsanların bana kasten anlatmadıkları şeyleri bilmememin çok da tutarsız olmadığını zannediyorum . Enron`un içinde, ” Berbat bir düzenbazlık gerçekleştirdik . ” diyen tek benmişim gibi hissettim ve elbette ortalık çok karıştı .

Altı hafta içerisinde Enron kontrolden çıkmıştı . Normal koşullar altında, 11 Eylül ile ilgili söyleyecek daha fazla şeyim olurdu . Tıpkı Amerika`nın terörizmin saldırısına uğradığı gibi bizim de saldırı altında olduğumuzu söylerdim . Şimdi SEC`nin resmi olmayan soruşturması altındayız . SEC ; Wall Street Journal`ın Fastow`un şüpheli anlaşmaları ile ilgili makaleler yayınlaması ile soruşturma başlattı . Enron, mali raporlarında büyük değişiklikler yaptı .

Yatırımcılar ; “piyasaya göre fiyatlama ” dan elde edilen milyar dolarlık karların aslında zarar olduğundan çekinmeye başladı .

(Ev fiyatlarını kafalarına göre artıranlara duyurulur.)

Daha önce de gördüğünüz gibi işimizin temelleri oldukça sağlam . Hatta hiç bu kadar sağlam olmamıştı . Ne yazık ki  Wall Street bununla ilgilenmiyor ve sizin de ilgilendiğinizi sanmıyorum . Bu soruşturma, muhasebecilerimizin ve avuatlarımızın çokça zamanını alacaktır . Ama sonuçta bu meseleler hallolacak . Ken Lay`in konuşma yaptığı sırada ; sadece birkaç blok uzaklıkta , Enron`un muhasebe firması Arthur Andersen Enron`un evraklarını yok etmeye başlamıştı bile .

23 Ekim günü, Andersen bir tondan fazla kağıdı lime lime etti .

Spekülasyonların ve söylentilerin aksine şirket hem mali hem de idari açıdan iyi durumda . Çalışanlara ama sadec çalışanlara değil aynı zamanda yatırımcılara  da güven verebilmek için her türlü beyanda bulundu . ” Muhasebede usulsüzlük yapılmamıştır, şirket her zamankinden iyi durumda . ” Enron hisselerini, eski seviyelerine tekrar çıkaracağız . Bunu yapacağız . Pekala,  şimdi soruları alalım .

Şuradan bir kaç tane geldi . ” Kafanız güzel mi ?  Bunu bilmek istiyorum . ” ” Çünkü eğer öyleyse bu pek çok eyi açıklıyor . ” ” Eğer değilse dumanlanmak isteyebilirsiniz çünkü size tekrar güvenebilmemiz çok uzun zaman alacak . ” Enron`dakiler ve biraz dışındakiler için neler olup bittiği ya da neler olacağı çok net değildi . Bunun çok uzun … Andy`nin bu işe karıştığı yönünde  yapılan spekülasyonlar olduğunu biliyorum . Yönetim kurulu ve ben Andy`nin mümkün olan en dürüst biçimde çalıştığından  eminiz . Ertesi gün, LJM ortaklığından 45 milyon doların üstünde para kazanmasının anlaşılması üzerine yönetim kurulu Andy`yi kovdu .

Bay Fastow,  Enron ve hissedarlarına karşı taşıdığınız yükümlülüklere rağmen eylemlerinizin ahlakla bağdaştığına nasıl inanabiliyorsunuz ?

  Buna nasıl yanıt vereceksiniz ?

  Sayın Başkan, avukatımın tavsiyesi üzerine Amerikan Anayasası`nın bana verdiği güvenceye dayanarak sorularınızı yanıtlamayı reddediyorum . Andy,  bana sorarsanız kurbanlık koyun ilan edilmişti .

Enron`un tüm yöneticileri ;

” Alın işte suçlunuz, Andy Fastow . Düzenbaz bu adam . “

” Enron`dan LJM`den çalan odur . “

” Defterleri tahrif eden odur . “

” Peşini bırakmayın . ” diyorlardı .

How will you plead, Mr. Fastow?

Tekrar tekrar düşünüp duruyorum .

Enron`da olanlar sadece birkaç yöneticinin işi olmazdı . Bu işe bulaşan bankaları bir düşünün :

JPMorganChase, Morgan Stanley, Citibank… Milyarlarca dolar kredi… Arthur Andersen…

Ya  Vincent and Elkins`a bizi temsil eden avukatlara ne demeli ?

  Yönetim kurulunun hepsi suça ortaklık etmiş olmalıydı . Çünkü her şey çok kolay olmuşu . Çok kolay . Enron`un iflası trajik bir hikayeydi .

30 binden fazla çalışanı olan bir şirkette haliyle bir sürü kıdemli yönetici vardı ve onlara büyük güven duyulurdu .

Ama içlerinden en az biri, Andy Fastow, kendisine duyulan güvene ihanet etti . Yaptıklarından habersizdim . Bunları bendn gizledi bu yüzden onun yaptıklarının sorumluluğunu alamam . Bir kere olsun ” Sorumluluğu üstleniyorum . “dediğini duymadım . ” Chicago ” adlı muhteşem filmdeki gibi. Bana kuklanın iplerini, dansçıları, topukları yere vurarak yapılan dansı ve silahı doğrultmayı hatırlattı . Herkes Johnny`ye ayak uydurmuştu . Ben ve ailem, şirketin kaybından ötürü yas tutmaya devam ediyoruz . Linda ve ben, özvarlıklarımızın birkaç yüz milyon dolardan 20 milyon dolar civarına düştüğünü gördük . Tabii, dediğiniz gibi, nakit alım gücümüz de  1 milyon doların altına geriledi . Dolandırıcı olarak mı yoksa aptal olarak mı vurulmak isterdim bilemiyorum . Beni ” Kırık Hayaller Treni”  nden başkası paklamaz .

Enron Treni mi demek istiyorsun ?

  Hadi gidelim ! Enron, ulusal bilinçte şok etkisi yarattı .

Hem de zamanın doğru çıkardığı bir ders olarak . Bir şey doğru olamayacak kadar iyi ise genellikle iyi falan değildir .

Hepimiz zengin olacağız !

Ne kar ettik ne zarar !

Enron`un başına gelen felaket, tipik bir bankaya hücumdur . Şimdi bakma ama bankada tuhaf şeyler dönüyor, George. Daha önce hiç böyle bir şey görmemiştim ama anlaşılan herkes parasını çekmeye çalışıyor .

2001 Aralık`ının ikinci gününde ;

Skilling`in istifasının üstünden dört ay geçmeden ,

Enron iflas ettiğini açıkladı .

Gerçekliğin ötesine geçmiş bir gündü . Sabah 9:30`da iflası öğrendik ve hepimize yol verilmişti . Kendimizi Titanic `teymiş gibi hissettik . Son cankurtaran botu da gitmişti ve kaderimizle başbaşa, batan gemide yapayalnızdık . Binadan ayrılmak için otuz dakikamız vardı ve işte o anda Titanik`te değil Lusitania`daymış gibi hissetmeye başladık . Torpil gemiye isabet etmişti ve kendimizi dışarı atmak için yirmi dakikamız vardı .

Kimse olanlara inanamıyordu .

Enron “ un gerçekten iflas bayrağını çekebileceği pek az kıdemli yöneticinin aklına yatardı . Sonra ortalık hayalet kasabaya döndü .

Birgün eski binanın bazı katlarına çıktığımı hatırlıyorum da ortalık korkunçtu . Her yerde uçuşan kağıtlar vardı ve ortalıkta kimsecikler yoktu .

Tüyler ürperticiydi . Bay  Skilling, açılış konuşmanız çalışanlar açısından şefkat doluydu .

Size bir kaset izletmek istiyorum . Hazırsa başlayalım .

Şunu bir dinleyin .

Emeklilik primlerimizi Enron hisselerine yatıralım mı ?

Kesinlikle . Bana katılıyorsunuz değil mi ?

Büyük miktarlarda hisseyi neden o tarihten çok önce elden çıkartmaya başladınız ve niçin çalışanlara hala hisse almaya devam etmelerini söylediniz ?

Senatör, Enron şirketinin uzun süredir büyük ortaklarından birisiyim . Bu kaseti dilediğiniz gibi yorumlayabilirsiniz . Ben Enron şirketine destek oluyordum .

Bu insanlara ne oldu, biliyor musunuz ?

  Her şeylerini yitirdiler . Çalışanlara olanlardan ötürü çok üzgünüm . Bir dönem, her şey bizim için toz pembeydi . Emeklilik fonlarımızla birikim fonlarımız vardı . Sonra bunlar düşmeye başladı . Daha da düştü, daha da düştü .

Hisse senetleri tavana vurduğunda 348 bin dolarım olmuştu . Her şey bittiğinde, elimde ne kaldıysa 1200 dolara satmak zorunda kaldım .

Enron hisseleri düşerken ; çalışanların emeklilik hesapları da donduruldu .

Hisse 32 dolarken hesaplarımızı dondurdular .

Tekrara açtıklarında, 9 dolara kadar gerilemişti . Üstelik buna da erişemiyorduk . Ardından ise daha beteri geldi .

Ken Lay, Skilling ve diğer üst düzey yöneticilerin paralarını kurtardıklarını öğrendik .

Biz bunu yapamamıştık. İçeriden öğrenenlerin ticareti ile 1 milyar dolara yakın hisse elden çıkartılmıştı . Bunu, bütün hayatı boyunca bir şirkete boru hattı işçisi olarak emek vermiş bir insanın ayın sonunda kenara attığı üç beş kuruş ile kıyaslayın . Yılardır verdiği emeğin karşılığında gösterecek neyi var ?

  Koca bir hiç . Pai, Hawaii`de bir yerlerde . Bankada 350 milyon doları var . Bu yanlış .

Bu kente hala öfke hakim . Üç yıl geçmesine rağmen hala pek çok aileye danışmanlık yapıyorum . Biraz daha derin düşünenler ülkenin kurumsal kültürünü sorgulamaya başladı . Tüm dünyayı, tüm kıymetsiz şeyleri, dünyadaki tüm ödülleri, köşe büroyu ve ek ikramiyeleri kazanabilirsiniz ama tüm bunların ortasında ruhunuzu yitirmeniz işten bile değil .

25 Ocak 2002 günü, Enron`un iflasından yedi hafta sonra, Cliff Baxter intihar etti .

Adı notlarımda geçtiği için basın onu izliyordu . Sanırım mahkemeye çıkartılacağı ve 30 milyon dolar değerinde hisse bozdurduğu için vicdan azabı çekiyordu . Bence Cliff`in intihar notu her şeyi açıklıyor .

” Bir zamanlar gururun olduğu yerde, şimdi yeller esiyor . “

Cliff hakkında konuşmak  bana zor geliyor . Yıllar boyunca çok yakındık . Mükemmek bir insandı . Ama Cliff`in kim olduğu, biraz da Enron`daki başarısına bağlıydı . Yaşam boyu emeğinize bakıp başarısız olduğunun söylenmesi kolay değil .

İnsanın kendine bakıp ” Neydim, ne oldum ?  ” demesi gerek .

Sonra yalnızca gölgenizi gördüğünüzü fark edebilirsiniz.

Andy Fastow, nüfuzunu kullanarak sahtekarlık yapmaktan suçlu bulundu . Mal varlığından 23 milyon dolar ödemeyi kabul etti

. Diğer Enron yöneticileri hakkında ifade vermesi karşılığında cezası on yıla indirildi .

Neden Enron ?  Neden Worldcom, Tyco ya da Global Crossing değil ?

Enron`un ölümcül hatası, kurnazlıkla sistemin çalışma şeklini yenebileceğini sanması oldu .

Jeff Skilling, 2004 yılında içeriden öğrenenlerin ticareti yoluyla kazanç sağlama ve yatırımcıları yanıltma suçlarından yargılandı .

Suçsuz bulundu ve avukatlarına onu savundukları için 23 milyon dolar ödedi .

Enron, tekrarlanmayacak bir istisna olarak görülmemeli . Çünkü her şey yanlış bir şey yapmadığınıza dair kendinizi kandırmanıza bağlı .

Athur Andersen, avukatlar, bankerler yaptığımız şeyi biliyorlardı ve buna dahil olmuşlardı .

Sorumluluk herkesin omuzlarındaydı. Herkes aynı eğilimdeydi. Bu tekrarlanabilir .

Enron`un muhasebe firması Arthur Andersen, adaleti engellemekten mahkum oldu .

Dürüstlük ilkesi zedelenen, Amerika`nın en eski muhasebe firması Enron ile berabar battı ve 29 bin kişi işsiz kaldı .

Enron hissedarları, Enron`u ve onunla iş yapan bankaları 20 milyar dolar tazminat talebiyle mahkemeye verdi .

Ken Lay `de sahtekarlığı azmettirme suçundan yargılandı . Avukatı Enron`un iflası ile en büyük zararı Ken Lay`in gördüğü iddiasında .

Bu sabah hepinizi görebilmek çok güzel . Bugün Ken Lay`in tutuklanması ile Enron`un tüm üst kademesi suçlarının hesabını vermek üzere adaletin karşısına çıkartılmıştır .

Bay  Lay, söyleyeceğiniz bir şey var mı, efendim ?

  Bugün ilerleyen saatlerde söyleyeceğim . Enron`a bakmak, pek çok olasılığın öteki tarafına bakmak gibi . Sonu kötü biten çoğu şey gibi bu da böyle başlamamıştı .

Pek çok insan dünyayı değiştireceklerini söyleyerek bu işe başlamıştı .

Zaman içinde kendi kibir ve açgözlülüklerinin kurbanı oldular .

Bunca sorumluluk yüklenip, vaatlerde bulunduktan sonra aynadaki yansımalarını görmek zorunda kaldılar .

Asıl büyük ders, Enron`un çalışanlarına ” Neden diye sor ?  ” deyişinde saklı .
Bunu ben kendime, yöneticilerime, çalışma arkadaşlarıma yeterince sormadım .
Yönetim Kurulu Başkanı Jeff Skiling ve şirketin  kurucusu Kenneth Lay`in yargılandığı davada jüri kararını Mayıs 2006`da açıkladı .
Lay, hakkındaki 6 iddianın hepsinde ; Skilling ise 28 iddianın 19`unda suçlu bulundu .
64 yaşındaki Kennet Lay bundan 2 ay sonra, Temmuz 2006`da kalp krizinden öldü .
Skilling, Ekim 2006`da kesinleşen kararla 24 yıl 4 ay hapis cezasına çaptırıldı . Ayrıca 45 milyon dolar ödemeye mahkum edildi .

thiefpliskin`in notu : Enron`a ait aktiflerin çoğunluğu Shell tarafından çok ucuza kapatılmıştır.

************

Bakmanız gereken diğer kaynaklar

http://arsiv.zaman.com.tr/2002/01/17/yazarlar/fikretertan.htm

http://www.riskonomi.com/wp/?p=582

http://haber.gazetevatan.com/0/903/2/ekonomi

TOPLUMLARIN ÇÖKÜŞÜNÜ BİLMEK KEHANET DEĞİLDİR

GELECEĞİN DÜNYASINDA VAR OLACAK DİL: TÜRKÇE


TÜRKÇE’NİN FELSEFE YOLLARI

(Aşağıdaki yazı Türkçe Dilinin gizli sırlarını anlatmaktadır. Yazıyı okuyunca geleceğin ütopik dünyasında, bilgisayar ve üniversal kullanılacak dilin Türkçe olduğunu göreceksiniz. Günümüzdeki Kürt kardeşlerimizin anadil eğitiminde ısrarlı olmalarını isteyen bazı kesimlerin onlar hakkındaki art düşünceleri yüzyıllar sonra gerekecek olan robotik insan gücünü temini ve  onları kullanmak istiyor olmalarıdır. Bu nedenle anadilde eğitim bir yönden Kürtlere hazırlanmış bir komplonun ön aşamasıdır.
Ayrıca fark edeceksiniz ve anlayacaksınız ki; Medeniyet sponsorlarının diğer dillerin yanında kıtalar arasında Türkçe’nin yayılmasına niçin izin veriyorlar. Bu ise birçok kişinin ilk etepta anlayamayacağı bir husustur.
Fantastik gelecek bu önsözün sizlerin hafızanızda bulunması ve duyarlı olmanızı düşünüyorum. İhramcızâde İsmail Hakkı)

Herkesçe kabul edilebilir olduğuna inandığım ve mantıksal bağlarla birbirini izleyen şu ön-dayanaklar olmasaydı, bu bildiri hazırlanamazdı:

1.            Biricik bir felsefe (felsefe tarzı: felsefe yolu) yok, felsefe’ler var.

2.            Her felsefenin kendisiyle yapıldığı herhangi bir doğal dil debile biricik bir felsefe yok, felsefe’ler vardır.

3.            Bir doğal dil, başka doğal dillerden ayrı olmakla, bu ayrı oluşlardan devşirdikleriyle oluşturduğu bir kendine-özgülük alanı elde eder.

4.            Böyle bir dille ortaya konan her felsefe, söz konusu bu kendine özgülük’ten pay alabilir.

5.            Türkçe de “böyle bir dil”dir.

6.            Demek ki, Türkçe’nin kendine özgülük alanından pay alabilen en az bir felsefe yolu olabilir.

7.            Buna göre;

a)            bu bildirinin aşağıdaki ana metninde başarıya ulaşılmışsa, Türkçe’ye özgü bir felsefe yolu açılmıştır;

b)           bu bildiri sonunda başarıya ulaşılmamışsa; bj: başarısızlık bildiri sahibine aittir; b2 : bj doğruysa bile aynı varsayımlara dayanan başka bir bildiri ana metni ile başarıya ulaşabilir.

Her doğal dil gibi Türkçe’nin de, birbiriyle sıkı sıkıya bağlanmakla birlikte, yine de iki ayrı yapısal özellik taşıyan sözdizimsel ve anlambilimsel yapıları vardır.Burada Türkçe’nin yalnızca sözdizimsel yapısı ele alınarak öne sürülecek düşünceler, bu temel üzerinde geliştirilecektir. Bu nedenle, ilkin Türkçe’nin sözdizimsel yapısı, amaç açısından, dilbilimsel bilgilere dayanılarak açıklanacak, sonra bu açıklama ve saptamalardan felsefe için ne gibi sonuçların çıkartılabileceği araştırılacaktır.

 Türkçe son ekli eklemeli bir dildir. Türkçe’de ön ek yoktur.“Yemyeşil”, “sapsarı” vb. ön ekli gibi görünenler, ön ekli değil, sözcük yinelemesine uğramış sözcüklerdir. Her sözcüğün, kendisinde olduğu gibi korunan, kimi adlar bir yana tek hece’li bir kök ü vardır. Adlar birden çok heceli olabilirler. Ancak bunlar kök değil, gövde’dirler ve tıpkı kök gibi bölünemezdirler. Sözcük türetmelerinde kök’e getirilen ekler, yapım ve çekim ekleri olup, ekleme bu sırayı izler. Bunun çok az kural dışı örnekleri vardır ve kural dışı olan bu kullanışlar sınırlı ve belirlidir. Sınırlı ve belirli olmaları nedeniyle de kurallılığı bozmazlar.

Sözcüğün türetilerek çeşitlenmesinde kök, hep aynı kaldığı, tek heceli olup bölünemediği için, kök’e ve aynı şekilde gövdeye sözcüğün bölünemiyeni anlamında “atom” adını veriyoruz. Burada, bu “atom” iğretilemesini açıklayıcı bir örnek olarak kullanacağız. Sözcüklerin’ birleşerek bileşik sözcük ya da tamlamalar biçiminde kullanılmalarına, iğretilememize uyarak “moleküler” söz cükbirimleri ya da aynı anlama gelmek üzere yalnızca “sözcük birimleri” diyeceğiz. Molekül diye adlandırdığınız sözcük birimlerinin cümle içinde atomsal bir niteliği vardır. Örneğin, “ev” ve “kapı” atomsal sözcüklerinden oluşan “evin kapısı” moleküler sözcük birimi, “Evin kapısı bütün gece açıktı.” cümlesinde bir ‘atom’dur. Bunun anlamı şudur: Bu cümle, kendi başına birer molekül olan, ama cümle içindeki dizilişi bakımından her bir molekülün bir atom olduğu üç birimden oluşur. Bu üç birimin cümledeki yeri istenildiği gibi değiştirilebilir ve cümle hiçbir anlam değişikliğine uğramaz. Bu durum, Türkçe cümlenin matematiksel bir sözdizim yapısında olduğunun açık bir kanıtıdır. Cümle ne denli uzun olsa da, birden çok cümlelere ayrıştırılmak yoluyla, onun her zaman böyle bir yapıyı koruduğu kolayca görülebilir.

Şimdi yukardaki örnek cümleyi ele alalım ve onun sözcük birimlerinin cümledeki ard arda gelişini, tüm olası sıralanış düzenine göre alt alta yazalım :

cümle yapısı

Böylece, cümlemizin ilk yazılış biçiminde ayırdığımız üç sözcük birimini kutular içerisine almış ve her kutuya sırasıyla a, b, c, harflerini vermiş olduk. Kutuların yerlerini istediğimiz gibi değiştirebiliyor ve altı olasılık elde ediyoruz. Böylelikle her defasında elde ettiğimiz cümle, diğerleriyle aynı anlama gelebiliyor. Bu da cümlenin ‘modül’sel bir yapısının olduğunu gösterir. Her modül, her bir kutu, kendi başına bir bütün olduğundan, cümledeki yeri is tenilidiği gibi değiştirilebiliyor. Türkçe cümle, tıpkı son zamanlarda piyasada yaygınlaşan ve çok kullanışlı olan “modül mobilya” tarzında bir yapıyı andırmaktadır. Bu tarz mobilyalarda mobilya bütününü, örneğin bir büfeyi oluşturan her modülün her bir yüzeyi kaplanmıştır. Modüller, hem birbirleriyle yan yana gelebilecek biçimde, hem de bu yan yana gelişin sırası, yeni modüllerin komşulukları istenildiği gibi değiştirilebilir biçimde yapılmıştır. Türkçe cümlenin bu benzer özelliğinden dolayı, Türkçe’ye ‘modülsel’ bir dil diyebiliriz.

Şimdi, yalnızca kutulara verdiğimiz harfleri alıp, onları matematiksel bir cümlenin öğeleriymiş gibi yazalım :

1) a+b+c=
2) a+c+b=
3) b+a+c=
4) b+c+a=
5) c+a+b=
6) c+b+a=

Görüldüğü gibi, üç öğeli bir cümle altı ayrı sıralanış gösterir; hepsi de bir birine eşittir. Bunun matematiksel formülü şudur:

C={ 1,2,3 }=>3!=1.2.3=6

Bunu n sayıda eleman için şöyle söyleyebiliriz:

A bir cümle ise s(A), A nın öğe sayısı s(A)=n

n’e vereceğimiz değer 2 ise, yani cümlemiz iki öğeden, bizim deyimimizle iki moleküler sözcük biriminden oluşuyorsa, n=l,2 ise, cümlenin sıralanış olasılıkları : 2!=1.2=2‘dir. Bu iki örnekten de anlaşılacağı gibi n’in değerine göre, formül uyarınca tüm olasılıklar bilinebilmektedir.

Bu durum, Türkçe cümlenin tıpkı cebirsel cümlede olduğu gibi, hiçbir sözdizimi kuralı olmadığını ya da aynı anlama gelmek üzere, yetkin bir söz dizimine, bir sentaksa sahip olduğunu gösterir.

Sorunumuz açısından, Türkçe’nin önemli bir ikinci özelliği de varlıklara ad vermede, sayılabilir ve sayılabilir olmayan ayrımı yapmamasıdır.Bu sayede Türkçe’de “denizler”, “sular”, “havalar”, “sevgiler” vb. denebilmektedir. Böylece Türkçe’de her varlık, her durum sayılabilir olarak adlandırılabilir. Anadili Türkçe olan biri, söz konusu ayrımın yapıldığı dillerden birini öğrenirken, önceleri belki zorlukla karşılaşabilir, ama bu dilde ilerledikçe, bu ayrımı gerçekten doğru bulur. Öyle ya, şu nasıl sayılacak ki, ona çokluk atfedilebilecek! Aynı şekilde, bu dillerden biri anadili olan bir kimse, Türkçe’yi öğrendiğinde, Türkçe’nin bu durumu ona saçma gelecektir. Varlık adlarında ‘sayılabilir, sayılabilir olmayan’ ayrımını gözeten bu anlayışta şöyle bir varsayım gizlidir: Özelde; ad sözcükleriyle, onların adı olduğu şeyler arasında; genelde: dil ile dünya arasında bir upuygunluk vardır. Batı düşüncesi, bu varsayımı Platondan beri kimi örtük, kimi açık olarak kendisinde bulundurmuştur. Oysa Türkçe böyle bir varsayıma izin vermez. (Kuşkusuz, Batı dillerinin böyle bir varsayımı taşımasının zorunlu olduğunu söylüyor değiliz.) “Sayılabilir olmayan” diye nitelenen şeyleri, Türkçe’nin sayılabilir olarak ifade edebilmesinin temelinde böyle bir uygunluğun zorunlu bir uygunluk, yani upuygunluk olmadığı kabulü yatar. Batı düşüncesinin bu dil-gerçeklik, dil dünya uygunluğunun zorunlu olmadığını görebilmesi yüzyıllar almıştır ve ancak zamanımızda, özellikle dilbilim, göstergebilim ve yapısalcı antropoloji tarafından açık bir biçimde ortaya konmuştur. (Bunun nasıl ortaya konulduğuna ilişkin açıklayıcı bilgiler ve bunlara dayalı kendi yorumumuz, aşağıda sunulacaktır.)

Türkiye’de yapısalcı göstergebilimin ve dilbilimin önemli yandaşlar (Tahsin Yücel, Berke Vardar vd.) edinmesinde Türkçe’nin bu yapısının bir rolü olduğu söylenebilir. Bu yandaşların, bu durumu bilip bilmemesinin ya da kabul edip etmemesinin savımız açısından bir değeri yoktur.

Dil-dünya zorunlu uygunluğu varsayımı, Batı felsefesinin başına içinden çıkılmaz ‘bela lar açmış, filozoflar yüzyıllar boyu bu varsayımın doğurduğu sorunlarla didişip durmuştur.(Ne ki, bu ‘didişip durma’yı olumsuz değerlendirmiyoruz. Bunun tartışılması ayrı bir konudur.)

Yine yukardaki saptamamıza dönelim ve onu kaldığımız yerden sürdürelim. Türkçe’de nasıl varlıklar, şeyler için sayılabilir-sayılamaz ayrımı yoksa, hepsi de sayılabilirse, ‘yokluklar için de bir sayı labilir-sayılamaz ayrımı yoktur. Yokluklar da bu ‘yokluklar’ sözcüğünde olduğu gibi çoğul yapılabilir. Bir başka örnek: Şair Nâbi, kendi adından söz ederken “iki yoktan ne çıkar/ fikr edelim bir kerre” diyebilmişti. Örnekleri daha da çeşitleyebiliriz: “Ahmet evde yoktu.” cümlesinde özne tekil iken, özneyi çoklaştırdığımızda cümleyi şöyle söyleyebiliyoruz: “Ahmet’ler evde yoktular.” Kısacası, Türkçe’de varlardan söz edildiği gibi yoklardan da söz edilebilir. Ya da: Türkçe’de ifadeyi onama ve onamama anlamındaki varlık yükleme ve yokluk yükleme, öznenin tekil veya çoğul olmasına göre, tekil ya da çoğul olabilir. Özne’deki ‘sayılabilirlik’ yüklem’de de ifade edilebilir. Yokluk yüklenmesinde yüklem’deki çokluk, herhangi bir şeyi göstermez. Bu bakımdan, yoklara varların matematiksel anlamda olumsuzlanması denebilir. Türkçe, her söylenenin bir varolan! dile getirmesinin zorunlu olmadığını bize açıkça gösterebiliyor. Yoklardan söz edilmesi, yokların birer şey olmasını gerektirmez. Bunun tersine inanılması durumunda ortaya çıkan şu fıkrayı (saçma’yı: komik’i) anımsayalım:

Her şeyi bildiği öne sürülen bir bilgisayara bir Türk, “Ne var, ne yok.” demiş, bilgisayar var’larla yok’ları saymaya kalkmış, infilâk etmiş.

Yok’lar dile getirildi diye, bunun tasarımlanması gerekmez. Çünkü yukarıda belirttiğimiz gibi, Türkçe, dil ile dilin gösterdiği şey arasında zorunlu bir uygunluk olduğunu varsaymadığını açık açık ortaya koyar. Kuşkusuz, arada hiçbir uygunluk olmadığı gibi anlamsız bir savı öne sürüyor değiliz. Ancak bu uygunluğun zorunlu olmadığını, her zaman aranmayacağını belirtmek istiyoruz. Bu durumda, “öyleyse algısal, tasarlanabilir bir içeriği olmayan bir sözün anlamı nerede aranacaktır” sorusuyla karşılaştığımızda, bunun yanıtını Wittgenstein’ın “sözün anlamı, onun kullanımıdır” (1) biçimindeki ifadesinde bulacağız. Bir sözcüğün algısal bir içerik taşıması, onun kullanıldığı yerin algılanabilir bir yer olmasına bağlıdır. Ama dildeki her sözcüğün algılanabilir bir yeri olması gerekmez. Bu gerekmezliği, Türkçe sahip olduğu ve bir bölümünden biraz önce söz ettiğimiz bol örneklerle bize sık sık anımsatıyor.

Türkçe’nin bir başka ayırıcı özelliği de şudur:

Öncelikle söyleyelim ki, bu şimdi sözünü edeceğimiz özellik, bilebildiğimiz kadarıyla en azından Batı kültür dillerinden İngilizce ve Almanca’nın hiçbirinde yoktur. Türkçe’nin bu özelliğini açıklamak için Heidegger’in temel sözlerinden biri olan “Nichts selbst nichtet.” (Hiçlik kendi hiçler.) cümlesini ele almak istiyorum. Bu Almanca cümlede açık bir dil yanlışı vardır. Bu cümle, en azından Alman dilinin sözdizimine sentaksına uymaz. Belki Heidegger, “Nichts selbst nichtet” yerine “es nichtet” deseydi, hiç değilse bu söz-dizimsel sentaktik yanlıştan kurtulurdu. Nitekim bunu Heidegger, “das Wesen” ad sözcüğünden kendi uydurduğu “wesen” fiiliyle başka bir yerde (2) yapmış “es west”demişti. Heidegger, “Nichts selbst nichtet”le yaptığı aynı yanlışı başka sözcüklerle de yapmıştı. Örneğin, “Die Sprache spricht.” (Dil diller) yde (3) olduğu gibi. Almanca’da olsun, İngilizce’de olsun, aynı sözcük başka yardımcı bir sözcük kullanılmaksızın hem özne hem yüklem olarak birlikte kullanılamaz. Buna aykırı örnekler Almanca’da ancak felsefi metinlerde görülür. Oysa bu, Türkçe’de çok sayıda sözcükle yapılabilir. Türkçe’de fiilden yapılan adlarla olsun, adlardan yapılan fiilerle olsun aynı sözcük, bir özne, bir yüklem olarak kullanılarak, bundan bir cümle yapılabilir. Bunun örnekleri boldur: “Yağmur yağar.”, “Göz gözler.”, “El eller.”, “Türedi türer.”gibi. Burada Heidegger’le ilgili bir başka saptamamız da şudur: Heidegger “Dil varlığın evidir.” demişti. (4) Çünkü o, bir Platon’cu olarak dil ile varlık arasında tam bir uygunluk kabul eder. Ama böyle bir varsayımı olan biri “Hiç hiçliyor.” diyemez. Çünkü bu cümlede varlık değil, “hiçlik” ifade ediliyor. Bir başka deyimle, bu cümle varlığın değil, “hiçliğin evi” dir. “Hiç hiçler” diyebilmesi için Heidegger, sözünü “dil varlığın ve hiçliğin evidir” biçiminde genişletmesi gerekirdi. Fakat o zaman da “dil=varlık” ilkesinden vazgeçecekti. “Hiç kendi hiçler.” demekle Heidegger, Türkçe”‘deki “Yağmur (kendi) yağar.”ın yalnızca biçimsel benzerini “hiç”le yapmış olur. Fakat ‘hiç’ dile gelmişse  ki bu, yalnızca Türkçe’de değil, kuşkusuz başka dillerde de, bu dillerin yapısına uygun biçimde söylenebilir, dil de varlığın evi ise, o zaman “hiç vardır” gibi kabulü olanaksız bir sonuca ulaşılır. Demek ki, “Dilvarlığın evidir.” ya da “Dilvarlık” kabulü yanlıştır.

Şimdi yine Heidegger’den başka bir örnek alalım: Heidegger, derslerinden oluşan ve “Der Satz vom Grund” (Neden İlkesi) adıyla yayınlanan kitabının her dersinde Leibniz’in en yüksek ilke olarak gördüğü “Nihil est sine ratione” ilkesini her defasında yeniden ele alır. Kitap bu ilke ile uğraşmakla geçer. Heidegger, diğer yazılarında olduğu gibi, bu cümleyi de sanki her sözcüğü bir matematiksel simge olarak kabul edilen bir cümle diye görür. Ancak, yukarda belirttiğimiz nedenden, yani “dil varlığın evidir” kabulünden ötürü, tüm çabalarına karşın, Heidegger’in uğraşı boşa gider. Oysa biz, Leibniz’in bu ilkesini Heidegger’in adı geçen kabulü olmaksızın, ama sözcükleri tıpkı yine onun gördüğü gibi matematiksel birer simge olarak görerek açıklamak istiyoruz. Önce ilkeyi yazalım:

Nıhil est sine ratione.

(Türkçesi: Hiçlik-yokluk-nedenin olmamasıdır. Şimdi bu Türkçe ifadeyi Lâtince şekle göre yazalım, yani cümleyi sözcük sözcük çevirmiş olalım:

Hiçlik (yokluk) dir yok-neden.

Bu cümle bir eşitlik olduğuna göre, eşitliğin her iki yanını olumsuzlarsak (“olumsuzlama” yerine “tersine çevirme” ya da daha uygun başka bir deyim kullanılabilir.), eşitlik bozulmaz. Elde edeceğimiz ikinci cümle birincisinin tersine çevrilmişi olacak:

Varlık dır var-neden. Bunu da düzgün Türkçeyle ifade edelim:

Varlık, nedenin var olmasıdır. Görüldüğü gibi ortada hiçbir sorun yoktur. Çünkü biz, Heidegger’in “dil varlığın evidir” kabulünü kabul etmiyoruz. Hiçliğin, yokluğun ya da var olmayan’ın hiçbir gösterileni olmayan sözcükler olduklarını kabul etmek için Heidegger’in kabulünü reddetmek yeterlidir. Aynı nedenden, Parmenides’in “Var olan vardır, var olmayan var değildir.” biçimindeki ünlü sözünde de hiçbir sorun arta kalmaz. Böylece bu söz, hiçbir karşı soruya meydan vermeyecek biçimde anlaşılabilir. Çünkü birçok kaz belirttiğimiz gibi Türkçe’nin “dile getirdiğinin” (söylediğinin) illâ da bir gerçekliği ifade etmediğini, bir şeyi göstermesi gerekmediğini Türkçe bize açık bir biçimde gösterir. Türkçe’de “var olmayan” denildiği zaman, bunun dünya ile ilgili bir içerik taşıdığının anlaşılmayacağı açıktır. Bu o kadar açıktır ki, bunu niçin tekrar tekrar söylediğimizi felsefe tarihi bilmeyen, ama iyi eğitimli ve akıllı bir insanın anlaması bile olanaksızdır. Dilde söylenemeyen hiçbir şey yoktur; “var!” diyen söylesin de görelim! Bundan dolayı, Wittgenstein’ın ünlü “paradoksu” (!) da kendiliğinden “çözülür”. “Paradoks” şudur: Wittgenstein, “nereden söz edilemiyorsa, orada susmalı.” diyordu. (5) Ama bununla o, söylenemeyenin söylenemeyeceğini söylemiş oluyordu. Wittgenstein kendi koyduğu yasağı kendi bozuyor. Öyleyse bu yasağa ne gerek var! Türkçe, “hiç”i, “yok”u, “söylenemeyen”i söylerken (ifade ederken) geriye hiçbir artığı bırakmadığını açıkça gösteriyor. Daha doğru bir deyişle, Türkçe, böyle bir yasağı tanımıyor.

Şimdi, yukarıda, dil-gerçeklik uygunluğunun zorunlu, tam bir uygunluk olmadığını ayrımladığını belirttiğimiz çağdaş dilbilim ve antropolojinin konuyla ilgili görüşlerine birer örnek vermeyi ve buradan hareketle çıkaracağımız sonuçları ifade etmeyi denemek istiyoruz. Gösteren’i gösterilen’le birleştiren bağın nedensizliği ilkesinin tüm dilbilimine egemen6 bir ilke olduğunu belirleyen modern dilbilimin kurucusu Ferdinand de Saussure, bununla neyi demek istediğini şu sözleriyle açıkça ifade eder: “Biz yalnız, gösterenin bir nedene bağlanamayacağını, bir başka deyişle, dış gerçek düzleminde hiçbir doğal ilişki kurmadığı gösterilene göre nedensiz olduğunu söylemek istiyoruz.” (7) Ancak yine aynı Saussure, önce tüm genelliğiyle koyduğu bu ilkeyi daha sonra sınırlamak gereğini duyar ve bu amaçla “salt nedensizlik”le “görece nedensizlik” ayrımını yapar: “Göstergenin nedensizliğine ilişkin temel ilke her dilde kökten nedensiz göstergelerle görece nedensizliği olan göstergeleri birbirinden ayırmamızı önlemez. Göstergelerin ancak bir bölümü kökten nedensizdir; öbür göstergelerde, nedensizliği ortadan kaldırmakla birlikte, onda birtakım dereceler ayırt etmemizi sağlayan bir olgu işe karışır: Gösterge görece bir nedenlilik taşıyabilir. Örneğin, yirmi nedensizdir, ama ondokuz aynı oranda nedensiz değildir (…) Ayrı ayrı ele alındıklarında, on ve dokuz ile yirmi aynı durumdadır. Ama ondokuz görece bir nedenlilik sunar.”(8) “Hiçbir öğenin nedenli olmadığı dil yoktur. Her öğenin nedenli olduğu bir dil düşünebilmek de dilin tanımı gereği olanaksızdır. İki aşırı sınır arasında olabildiğince az oranda düzenlilik ve olabildiğince az oranda nedensizlik her türlü duruma rastlanır. Çeşitli diller her zaman iki türden kökten nedensiz ve görece nedenli öğe kapsar. Ama bunların oranı dilden dile büyük değişiklikler gösterir. Bu da önemli bir özelliktir ve diller sınıflandırılırken göz önünde bulundurulabilir.

Bir bakıma, nedensizliğin en yüksek orana ulaştığı dillerde sözlüğün daha egemen olduğu, en düşük oranda kaldığı dillerde ise dilbilgisinin daha ağır bastığı söylenebilir. (…)

Sorun bu açıdan ele alınınca, örneğin İngilizcenin nedensizliğe Almanca’dan çok daha büyük bir yer verdiği görülür. Ama aşırı sözlüksellik örneği Çince’dir.” (9)  Saussure’ün Türkçe hakkında Çince kadar olsun bilgisi olsaydı, o, aşırı sözlüksellik örneği olarak, yani gösteren ile gösterilen arasındaki nedensizliğin en yüksek orana ulaştığı bir dil olarak Türkçe’yi en azından Çince’nin yanına koyacaktı. (Türkçe’de her sözcüğün kendi ayrı kökü ya da gövdesi oluşu, bu kök ve gövdelerin hep aynı kalışı, ayrıca sözcüklerin ön ek alamaması Türkçe’nin aşırı sözlüksel bir dil oluşunun başlıca nedenleridir.)Saussure’un Almanca’ya ilişkin yaptığı saptama da ilginçtir. Nedenliliğin yüksek oranda olduğu bir dil olarak Almanca, bu sayede Heidegger’e, yukarda verdiğimiz örneklerde ve Heidegger’in hemen her yazısında daha pek çok rastlayabileceğimiz örneklerde görülebileceği gibi yalnızca dilsel çözümlemeler yaparak buradan bir ontolojiye varma olanağını sunmuştur. Buna bir de dil=dünya ilkesini ekleyince artık Heidegger’in ontoloji yapmak için ontik olan’a, dünyaya bakmasına hiç gerek kalmamıştır. (Yalnızca kavramsaldilsel çözümlemelerle kendisini sınırlayarak ‘sözde ontoloji’ yapmak isteyen her tür çabanın alınyazısı budur.) Heidegger’e ilişkin bu savımızı kanıtlayan en çarpıcı örneklerden biri de onun Almanca “gerçeklik” demek olan “Wirklichkeit” üzerine yaptığı çözümlemedir. O, “Wirklichkeit”i “etkilemek” demek olan “wirken”den, bunun Lâtince karşılığı “actualitas”tan yola çıkarak anlar. (10) Aynı şekilde Heidegger’in Yunanca “Aletheia” karşılığı önerdiği (11) “Unverborgenheit”le yaptığında da aynı dilsel-metafizikontolojik görüş bulunur.

Şimdi bizim için ayrıca önemli olan, bu durumun Türkçe için neyi ifade ettiğidir.

Yukarıda Türkçe hakkında yaptığımız saptamalardan çıkardığımız ve ayrıca Türkçe’nin Çince ile bilinen benzeşmesinin desteği ile vardığımız sonuç, Türkçe’nin aşırı “nedensiz” bir dil örneği oluşudur. Buna göre Türkçe, kuşkusuz Heidegger türü bir dilsel-metafızikontoloji yapmaya, özellikle İngilizce’den daha fazla olarak hemen hemen hiç olanak vermez. Bu da Türkçe’nin bu anlamda metafizikten esirgeyici bir dil olduğunu gösterir. Bu noktayı belirledikten sonra, bu savı destekleyen bir kanıtı daha öne sürmek istiyoruz. Bu amaçla Saussure’ün yaptığı “nedensizlik” saptamasını ancak sınırlı bir alanda, daha da ileri götürmek istiyoruz. Bu sınırlı alan “hiç”, “yok”, “var olmayan” vb. sözcüklerin kullanıldığı alandır. Burada gösteren ile gösterilen arasında bir nedensizliğin olmadığı bir yana, hiçbir gösteren-gösterilen ilgisinin olmadığını söyleyebilecek durumdayız. “Yok”, bir şeyi göstermediği için, kendisi de bir “gösteren” sayılamaz. Dolayısıyla, bu alanda bir gösterge’den söz edilemez. Bu sözcükler, tıpkı matematiksel işaretler (semboller, sözceler) gibi hiçbir şeyi işaret etmeyen ‘işaretler’dir. Daha uygun bir deyimle bu sözcükler birer kurgu konstruksiyon elemanıdırlar. Onların bir anlamı (gösterilen’i) yoktur. Ancak gösterilen’i olan başka sözcüklerle birlikte kullanılmalarıyla yapılan konstruksiyonların (cümlelerin) bir anlamı olabilir.

Yapısalcı antropolojinin en ünlü temsilcisi Claude LeviStrauss‘un çalışmaları da, dil-dünya uygunluğunun bozulabileceğini, dolayısıyla dil ile dünya arasında tam bir uygunluğun olmadığı konusunda bize açık kanıtlar vermektedir. Strauss, yakın akrabaların evlenme yasağını (insest tabu) tüm insan toplumları için geçerli sayar: “Bu yasak bir kural oluşturuyor, bu tüm toplumsal kurallar içinde evrensel olma niteliğini taşıyan tek kural”.12 Bu “evrensel kural”ın sorunumuz (dil-dünya uygunluğunun tam olmadığı) açısından önemi şuradadır: İnsest tabunun bozulması halinde akrabalık sistemi de bozulmaktadır. Akrabalık sistemi, üyelerinin birbirini çağırma sözcüklerinden oluşan bir dil sistemidir. Varsayalım ki, insest tabu’ya uymayan bir toplum bulunsun. Böyle bir toplumun var olması her zaman olanaklıdır. Ancak böyle bir toplumun bireylerinin birbirlerini akrabalık terimleriyle çağırması olanaklı değildir. Hiçbir dil buna olanak vermez. Bu savımızın yanlışlanması için insest tabu’nun bozulduğu evlenmelerden oluşan çok değil, bir kuşak bile yeter akraba bireyler topluluğunun bireylerinin birbirini, hangi dille olursa olsun buna yapma diller de dahildir nasıl çağırabileceğinin bize söylenmesi gerekir. Doğrusu bu, dil-dünya arasında tam bir uygunluk olmadığına çarpıcı bir örnektir.

Türkçe’nin sentaksının matematiksel yapısına bir başka örnek olarak, Türkçe’nin ondalık sayı sistemini vermek istiyorum.Bu noktanın başka yazarlarca da ifade edildiğini duymuş olmakla birlikte, bu metinleri henüz elde etmiş değilim. O yüzden kaynak veremiyorum. Şuncasını söylemekle yetinelim: Türkçe’nin ondalık sayı sisteminin başka dillerde olduğunun tersine, hiçbir kural dışı örneği yoktur. İstediğiniz kadar sayın, hep aynı sıralanış birbirini izler.

sentaksisim, gramer Fransızca syntaxe : Cümle bilgisi, söz dizimi. Sözdizim bilimi; Sözdizim cümle yapısı araştırmasıdır. Geniş anlamda gramerin bir bölümüdür.

Baştan beri verdiğim, bıktırıcı sayılabilecek kadar bol örneklerle göstermeye çalıştığım Türkçe’nin matematiksel, yetkin sentaktik yapısının, bu dile olağan üstü bir güç verdiğini de ayrıca eklemeliyim.Bunun en güzel kanıtı Osmanlıca örneğidir.

Bilindiği gibi, Osmanlıca, yüzde sekseni, hatta bazen daha da çoğu yabancı sözcüklerden oluşan yapma bir dildir. Her şeyden önce, böyle bir yapma dilin yapılabilmiş olması ‘hayreti mucip’ (!)ti: Bu bir yana, bu yapma dili yalnızca Türkçe bilenler anlayabilir.

Bunun için ellerinde bir sözlük bulundurmaları yeterlidir. Çünkü Osmanlıca’nın sentaksı Türkçe’dir. Ne kadar çok yabancı sözcük almış olursa olsun Türkçe, onları kendi sentaksına göre kullanmakla, yüzyıllar boyu kendi varlığını korumayı başarabilmiş ve yine aynı nedenle sadeleşebilerek bugünkü yazı diline varabilmiştir. Şimdi burada bulunanların (bu yazıyı okuyanların) belki ancak pek azının anlayabileceği, Naîma Tarihinden aldığım bir cümle’ yi izninizle aktarmak istiyorum:

“Malûm ola ki âdreti İlâhiye ve iradeti aliye bu veçhile olagelmiştir ki, her devlet ve cemiyetin hali daima bir karar üzere müstakir ve vetirei vahide üzre müste mir olmayıp her bâr etverı muhtelife ve hâlâtı müteceddideye müntakıl olmaktadır.”

Osmanlıca bilenlerin dışında hiç kimsenin bu cümleyi anlayamayacağı açık olmasına karşılık, Osmanlıca bir sözlüğe başvurmaları ve biraz sabırlı olmaları koşuluyla, eğitim görmüş tüm Türkçe bilenler bu cümleyi sökebilir. Ama Türkçe bilmeyen hiçbir Arap ya da Acem istediği kadar elinin altında sözlükler bulundursun, bu cümleyi yine de anlayamaz. Bu örnekten esinlenerek, biraz de şaka olsun diye, Naîma’nın yaptığının küçük bir benzerini ben de Almanca sözcüklerle yapmayı denemek istiyorum:

“Zum Beispiel um zehn Uhr buluşalım in Kordon.”

Kuşkusuz Türkçe bilmeyen hiçbir Alman bu cümleyi anlayamaz. Ama yalnızca AlmancaTürkçe bir sözlüğe bakabilen Almanca bilmeyen bir Türk, bunun “Meselâ saat onda buluşalım Kordon’da” demek olduğunu ayırd edebilecektir.

Tüm bu söylenenlerden şu sonuca varmama izin verilsin: Türkçe, matematiksel yapısıyla, yetkin sentaksıyla ya da aynı anlama gelmek üzere hiç olmayan sentaksıyla, ister Türkçe olsun, ister olmasın kullandığı sözcüklerle konstruksiyonlar yapabiliyor. Bu nedenle, Türkçe’nin konstruktif bir dil olduğunu söyleyebiliyoruz. Birkaç kez, “yetkin sentaks”ı “hiç sentaksı olmama” anlamında kullandım. Bununla şunu demek istiyorum: Bir cümlenin sentaksı, yani söz dizimi, sözlerin cümledeki sıralanış kurallılığı demektir. Bu dizilişin yetkin olması, hiç bozulamaması, matematik cümlelerinde olduğu gibi söz birimlerinin bizim deyimimizle, moleküler sözcük birimlerinin cümledeki yerlerinin istenildiği gibi değiştirilebilir olması demektir. Bu da, bu dizilişin hiçbir kuralı olmaması anlamına gelir. (Türkçe hakkındaki bu “yetkin sentaks” saptaması, bu bildirinin en önemli savıdır. Buna aykırı örnekler karşımıza çıkarılınca, bu karşı gibi görünen örneklerin elimine edilmesine, hiç değilse, onları savımızı olabildiğince az sakatlayacak bir kılıkta göstermeye ihtiyaç olabilir. Hangi teori bunu yapmak zorunda kalmaz ki!)

Tüm bu kendine özgü özellikleriyle Türkçe, bilim ve felsefede yaygın bir kullanım kazanabilir. Türkçe’nin yanlış kullanılmaya elverişli olmayan ya da sık sık yapılabildiği gibi yanlış kullanıldığında saçmalığı hemen gösteren, komik’i hemen ortaya çıkaran bu yapısı (yukarıda anlattığımız fıkra anımsansın), başka dillerde görülen kapalı, muğlak ifadelere hem olanak tanımıyor, hem de “Heidegger örneği”nde göstermeye çalıştığmız gibi, Almanca’da söylendiğinde “metafizik” diye nitelenen, bazen derin anlamlı bulunan, bazan horlanan ifadeleri, yine aynı nedenle, aynı sentaktik yapısından dolayı meşrulaştırabiliyor.

Bu bildiri, tam olarak ancak Türkçe’de yazılabilirdi. Onu bana yazdıran Türkçe’nin yakın bir gelecekte evrensel bir kültür dili olmasını dileyerek, yazının ana metnini burada bitiriyorum. (sh: 99-112)

Yukardaki ana metnin tümüne birden söylenebilecek bir karşı sav şudur:

“Bu metinden anlaşıldığına göre, Türkçe’nin kendine özgülüklerinden kaynaklanacak bir Türkçe felsefe yolu’ felsefe alanında ‘arındırcı bir tarz’ olarak görülüyor. Peki, o, neyi felsefe alanından arındıracak?

O, o şeyi felsefe alanından arındırmakla, bu alanı ‘temizlemekle’, eğer bunu başarırsa, öncelikle, öteki felsefe yollarını, sonunda da (şimdiye dek yapılmış ‘kirletmeleri’ temizleme görevi bitince) kendini ortadan kaldırmış olmayacak mı?

Felsefeyi ortadan kaldırmayı amaçlayan bir felsefe yolu! Bunun yol oluşu nerede kaldı?” Bu karşı sava şu yanıt verilebilir:

“Birkincisi; bu söylenenler, yukardaki ana metnin içinde söylenenleri ele alan, onları eleştiren sözler değil. Üstelik, ana metnin bir bütün olarak görülmesiyle (Karşı sav, ana metni başı sonu bağlı ve başı ile sonu arasındakileri birbirine bağlı görmekle böyle olmasaydı, ona nasıl ‘bütün’ olarak karşı çıkacaktı ana metnin asıl istediğini ona vermiştir bile.), ana metnin dışına çıkılmasıyla, bu karşı sav, ana metni toptan yargılamayı amaçlayan bir ‘meta-sav’ olmuş olur. İkincisi; diyelim ki, ana metinden çıkartılan ‘felsefenin temizlenmesi’ günün birinde gerçekleşti. Peki, bu ‘gerçekleştirme’ felsefe değil de nedir? Gerçekleştirme etkinliğinin sona ermesinin ise, bu etkinlik için nasıl bir vebali olabilir?”

Dipnotları

1)            ATALAY, Besim; Türk Dilinde Ekler ve Kökler Üzerine Bir Deneme, T.D.K., İstanbul, 1942

2)            ERGİN, Muharrem; Türk Dil Bilgisi, Boğaziçi Yay., İstanbul, 1983

3)            HEİDEGGER, Martin; Metafizik nedir?; Felsefe Semineri Dergisi, s. 187, Türkiye Basımevi, İstanbul, 1939

4)            HEİDEGGER, Martin; Der Satz vom Grund, Günther Neske Pfullingen, Zweite unveraenderte Auflage 1958

5)            HEİDEGGER, Martin; Untervvegs zur Sprache, Neske, 6. Auflage 1979

6)            HEİDEGGER, Martin; Holzwege, Vittorio Klostermann, Frankfurt am Main 1980

7)            LEVISTRAUSS, Claude; Yaban Düşünce, Hürriyet Vakfı Yay. İst., 1984

8)            LEVISTRAUSS, Claude; Irk ve Tarih, Metis Yay., İst., 1985

9)            de SAUSSURE, Ferdinand; Genel Dilbilim Dersleri, T.D.K. yay.,Ankara, 1976

10)         V/ITTGENSTEIN, Ludvvig; Tractatus logicophilosophicus,

Schriften 1, Suhrkanıp Verlag, Frankfurt am Main, 1969

11)         WITTGENSTEIN, Ludvvig; Philosophische Untersuchungen, Schriften 1, Suhrkamp Verlag, Frankfurt am Main, 1969

TÜRKÇE’NİN YAPISINA İLİŞKİN BAZI BELİRLEMELER SONUÇLAR VE ÖNERİLER

I. Sentaktik Yapı

1.            Sözcük kök ve gövdelerinin değişmemesi, bölünmemesi özelliğinden ötürü Türkçe’nin ‘atomsal’ bir yapıda olması.

2.            Yapım ve çekim eklerinin sözcüğe eklenişlerinin kurallı oluşu.

3.            Düz cümlede yüklemsel öğenin sonda olması.

4.            Sözcük birimlerinin, tamlamaların bozulmaksızın cümle içinde istenilen yere getirilebilmesi. Cümlenin modülsel yapısı.

5.            Her adın çoğul eki alabilmesi.

6.            Sayı adlarının hiçbir kural dışı örneği olmaksızın sıralanabilmesi.

7.            “Yağmur yağar”, “Göz gözler” cümlelerinde olduğu gibi, aynı sözcüğün bir kez özne, bir kez de yüklem olarak aynı cümlede kullanılabildiği çok sayıda örneğin bulunuşu.

II.           Dil-Dünya Bağı

Türkçe düz cümlelerde yüklemsel öğenin sonda oluşu ve sözcük birimlerinin cümle içindeki yerlerinin istenildiği gibi değiştirilebilirliği nedeniyle, olay tasvirinde sözcük birimleri, parça olayların oluş sırasını her zaman rahatlıkla izleyebilir. Esasen bu sıra, düz cümlenin kendisinde, çoğunlukla vardır. Ayrıca bir yer değiştirmeye bile gerek yoktur. Demek ki, zamansal sıra ile söz dizimsel sıra arasında tam bir karşılıklılık bulunur. Örneğin, “Kızılay’a gidip kitapçıdan bir kitap aldım.” cümlesinin öğelerinin ard arda gelişi, tasvir edilen bu olayların oluş sırasına tamı tamına uymaktadır. Türkçe sentaktik esnekliğinden dolayı, herhangi bir olay ya da nesne-durumu karşısında, o olay ve durumun oluş ve yapı tarzına kendini rahatça uydurur. Türkçe’nin sentaktik yapısının bu özelliği, bilebildiğimiz kadarıyla İngilizce ve Almanca gibi hiçbir Batı dilinde bu dillerde yüklemsel öğenin cümle sonunda olamamasından, buna bağlı olarak öteki sözcük birimlerinin belirli yerlerde bulunması zorunluluğundan dolayı yoktur.

III.         Sonuçlar ve Öneriler

1.  Yukarıda belirtilen özellikleri ve matematiksel yapısıyla Türkçe, bir bilgisayar programında kullanılmaya çok elverişlidir.Türkçe düz cümlenin sentaksı örnek alınarak sembollerle yapılacak bir cümle dizgesinin istenen her dilde deşifre edilerek yorumlanması olanaklıdır. Böyle bir cümleyi (dizgeyi) Türkçe bilmeyen, ama yalnızca bu şifreleri çözebilen (Bilgisayara yüklenecek bu şifreler o kişinin daima elinin altında olacaktır.) biri, Türkçe’nin dil-dünya karşılıklılığının tam olabilmesinden ötürü, kolaylıkla kendi diline çevirebilir, dizgeyi yorumlayabilir.

2.  Böyle bir programlama, uluslar ve diller arası iletişimde yararlı olabilir. Şu an için hayal gibi görülse bile Türkçe, gelecekte diller arası bu tür bir iletişimde odak dil konumuna sahip olabilir.TÜRKÇE

3.  Bu tür bir iletişim ağının her şeyden önce Türk lehçeleri arasında kurulabilmesi olanaklarının araştırılması gerekir. (sh:143-144)

(Daha fazla bilgi edinmek isteyenler için  bu kitabı gözden geçirmeleri tavsiye olunur.)

Kaynak:
Ömer Naci SOYKAN, ARAYIŞLAR, Felsefe Konuşmaları– 1,
Küyerel Yayınları, Nisan, 1998, İstanbul

***********************************

KONUŞMA VE YAZI DİLİ
DİLİMİZE NİÇİN İHANET EDİYORUZ?
“BEYİN”İN “DİL VE YABANCI DİL” ÖĞRENME DÖNEMİ
“BAŞKA DİL VAR DİYENİN BAŞKA BİR EMELİ VAR”
NEDEN İKİNCİ BİR DİL?
DİL DÜNYAMIZ

CANKUŞU-YAŞAMINI YİTİRDİ


Hayâtın ikinci yüzü ölümdür. Eskiler ölümü uykunun kardeşi olarak kabul etmişlerdi. İslâm’a göre ölüm, bir ot gibi çürüyüp gitmek, yok olmak, yitmek-bitmek değildir. Ölüm, yeni bir dünyaya doğmaktır. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de buyruluyor ki:

“Her nefis, ölümü tadıcıdır. Sonra da ancak, Bize Allah’a döndürülürsünüz”

İslâm ulularının eserlerinde, ölüm bir kadife yumuşaklığıyla anlatılmıştır. Meselâ Hz. Mevlâna’ya göre “ölmek, şeb’i arus’tur, yâni sevgiliyle buluşmak-kavuşmak gecesidir. Sevgililer sevgilisi de Allah’tır”.

Hz. Mevlâna’nın sandukası üzerine yazılan 9 beyitlik gazelinde ölüm, tam bir İslâm inancıyla anlatılmıştır. Hz. Mevlâna diyor ki:

“Öldüğüm gün, benim tabutumu omuzlar üzerinde gördüğün zaman, bende bu cihanın derdi var sanma!

Bana ağlama!

Yazık yazık, vah vah deme!

Şeytanın tuzağına düşersen, vah vahm sırası o zamandır.

Yazık yazık o zaman denir. Cenâzemi gördüğün zaman ayrılık ayrılık deme.

Benim buluşmam, görüşmem o zamandır.

Beni mezara koyunca elvedâ, elvedâ deme.

Mezar, cennet topluluğunun perdesidir.

Batmayı gördün ya, doğmayı da seyret.

Güneş’le Ay’a, batmadan ne zarar gelir ki?

Sana batma görünür ama, o doğmadır.

Mezar hapishane gibi görünür ama, canın hapisten kurtuluşudur.

Yere hangi tohum ekildi de tekrar bitmedi?

Neden insan tohumuna gelince bitmeyecek zannına düşüyorsun?

 Hangi kova kuyuya salındı da dolu olarak çıkmadı?”

 

Mevlevîler, kat’iyyen öldü, vefât etti, yitti gitti demezler. “Hakk’a yürüdü” derler. Ne güzel, ne sıcak bir ifâde. “Hakk’a yürüdü”. Dünyada doğumu ve ölümü, aynı zamanda bir Mevlevi şeyhi olan şâir Arif Nihat Asya kadar, acaba kim yumuşak ve güzel anlatabilmiştir. Arif Nihat Asya bir mensur şiirinde diyor ki:

“Bir yanağından öptüm söyle ey Dünya, öbür yanağından da öpmek için, kaç günlük yol yürümeliyim?”

Mevlevî Arif Nihat Asya doğumu, dünyanın bir yanağından Öpmek olarak kabul ediyor. Ona göre ölüm, Dünyanın öbür yanağını öpmektir. Ne güzel, ne rahat, ne yumuşak bir söyleyiş.

Şimdi, zaman zaman alkışlarla kaldırılan cenazelerimiz için radyolarımız, televizyonlarımız, gazetelerimiz “yaşamını yitirdi” ifâdesini kullanıyorlar. “Yaşamını yitirdi” ne kadar çirkin, ne kadar zavallı, ne kadar cin çarpmış bir sarsak cümle.

Dünkü zengin Türkçemizde, ölüm gerçeğini anlatan yüzden fazla ifâde vardı. İşte onlardan bazıları. Bir kimse dünyasını değiştirince ondan sadece “öldü” veya “yaşamını yitirdi” diye bahsedilmiyordu. Şu güzel, şu zarif şu ince, şu pırıl pırıl kelimeler, deyimler kullanılıyordu. Meselâ şöyle deniliyordu:

Can kuşunu uçurdu, Cennete kavuştu, Cennetlik oldu, Canını kurban etti, Dünyasını değiştirdi, Dâr-ı bekaya irtihal etti, Ecel şerbetini içti, Ebediyete göçtü, Gerçek hayata uyandı, Hak’ka yürüdü, Hak’ka kavuştu, Kalıbını dinlendirdi, Kulağının dibi sarardı, Kuş gibi uçtu gitti, Merhum oldu, Mevlâsma kavuştu, O dünyaya gitti, Ömrünü size bağışladı, Ölüm kapısını dövdü, Ömür defteri kapandı, Rahmet-i Rahman’a kavuştu, Rahata erdi, Ruhunu teslim etti, Şehit düştü, Sizlere ömür oldu, Topraktan geldi toprağa gitti, Ukbâya irtihal eyledi, Yatağından kalkamadı, Yensiz gömlek giyindi, Vefât etti, Azrail sinesine kondu, Bir varmış bir yokmuş oldu, Gor’a gitti. Ve daha niceleri, ve daha niceleri…

Bir de istenmeyen, sevilmeyen kimselerin ölümlerini anlatan deyimler, kelimeler var ki onları burada saymak istemiyorum. Geberdi, Zıbardı,

Nalları dikti, Gorbegor oldu, Tahtalı köye gitti… gibi ifâdeler. Şu dünkü Türkçe’mizin zenginliğine, dünkü insanımızın inceliğine dikkat buyurun. Bir de bugünkü basitliği, çirkinliği, kuruluğu, yavanlığı düşünün.

Ne olmuş ne olmuş?

-Yaşamını yitirmiş!

-Haydi oradan zavallı adaml Yiten-biten bir şey yok yitirilmek bitirilmek istenen Türkçemizin zenginliği ve güzelliğidir.

“Yaşamını yitirmiş”miş! Yitirilen, kaybedeline bir şeyi bulmak ihtimali varolduğuna göre, ‘‘yaşamını yitirenlerin” yakınları, yitirdikleri yaşamları arasınlar biraz. Şurada-burada bulabilirler (!) belki.

(sh:51-53)

Kaynak:

Yavuz Bülent BÂKİLER, Sözün Doğrusu,
Türk Edebiyatı Vakfı Yayınları, 17.Baskı, 2011, İstanbul

TÜRKÜLERDEN DESTANLARA!


Türküsüz millet olmaz. Oyunsuz, efsânesiz, masalsız, destansız, şiirsiz, şâirsiz, müziksiz bir millet olmaz. Olur diyenler, millet gerçeğini hiç bilmeyenlerdir. Olur diyenler susuz, tuzsuz, yağsız, baharatsız, malzemesiz yemek yapılacağını sananlardır.

Biz çocuklarımızı ninnilerle, laylalarla büyüten, onları türkülerle evlendiren, türkülerle askere gönderen, gurbette kalanlara türküler yakan, türkülerle sevinen, hüzünlenen, Rahmet-i Rahman’a kavuşanların arkasından türküler, ağıtlar söyleyen bir milletiz. Türkülerimiz, Türkçemizin elvan-elvan açıldığı, güzelleştiği çiçek bahçelerimizdir. Efsânelerimiz, masallarımız, destanlarımız da öyle. Millet hayatımızda onların güzelliğini ve büyük önemini anlatmak için saatler lâzım.

Yalnız şu hususu bilhassa dikkatinize sunmak istiyorum. Dünyada kültürün ne demek olduğunu, ne kadar büyük önem taşıdığını en iyi anlayan devlet adamları arasında Sosyalist Rus idarecileri de var. Türk Cumhuriyetlerine -Türkî Cumhuriyetlere değil 9-10 defa gidip gelen, oralarda yapılanları gören, duyan, okuyan bir kimse olarak söylüyorum. Sosyalist Rus idarecileri, kültürün bir millet hayatındaki büyük önemini çok iyi bildikleri için çok ciddî, çok sistemli, çok cazip uygulamalarla Türkçe’yi unutturup yerine Rusça’yı hâkim kılmaya çalıştılar. Ve bizim binlerce yıllık destanlarımızı yasakladılar. Meselâ siz biliyor musunuz ki Türkistan’da Dede Korkut destanları yasaklanmıştır. Biliyor musunuz ki; Türkmenistan’da üç ilim adamı, üniversitede, Dede Korkut destanları üzerinde çalıştıkları için, hem çok ağır hapis cezalarına çarptırılmışlar, hem de üniversiteden atılmışlardı. Ve siz biliyor musunuz ki; Türkmenistan bağımsızlığına kavuşur kavuşmaz, Türkmenistan Cumhurbaşkanı Sapar Murat Niyazov, hem Dede Korkut Destanları üzerindeki yasağı kaldırmış, hem de o ilim adamlarının itibarlarını derhal iâde etmişti. Bırakınız camileri, destanları, efsâneleri… Sosyalist Rus idârecileri, Türkmenlere millî bir şahsiyet verdiği için, Türkmen yaşayışının ayrılmaz bir parçası olduğu için, dünyaca meşhur o güzelim Ahalteke atlarını bile, her gün koyun keser gibi, tavuk keser gibi, üçer beşer, üçer beşer keserek ortadan kaldırmak, o mübarek atların bile köklerini kazımak istediler.Ve siz biliyor musunuz ki; 1917 Sosyalist ihtilâlinde birkaç milyon olan güzelim Ahalteke atları, 1990 yılında Sovyet Rusya İmparatorluğu kendiliğinden yıkıldığında, sadece 5-6 yüz civarında kalmıştı. Ve Cumhurbaşkanı Sapar Murat Niyazov,yok edilmek istenen o çok zarif o çok mahir, o çok iyi koşan, o dünyanın en pahalı atları olan Ahalteke Türkmen atlarını yeniden çoğaltabilmek koruyabilmek için, bir Atçılık Bakanlığı kurdurdu. Şimdi dünyada Atçılık Bakanlığı olan ve atı ülkesinin sembolü haline getiren tek ülke kardeş Türkmenistan’dır. Bunları niçin anlatıyorum? Bizim pek farkında olmadığımız bazı kültür hâzinelerimizi, birileri çok iyi tespit ettikleri ve milletimizi yavaş yavaş törpüleyip bitirmek istedikleri için, o hayat damarlarımızı birer birer koparmaya çalışıyorlar.

Sosyalist Rus idarecileri, Türkistan’da ve Azerbaycan’da iki çok önemli kaynağı kurutmak istedi.Bunlardan biri Türk ismidir, ötekisi İslâm kelimesi.

Mâlum idâreciler, Türkiye ile Türkistan ve Azerbaycan arasındaki bütün kültür köprülerini atabilmek için, “Türk” kelimesini bile yok etmeye koyuldular.

Onlara göre, Türkistan’da Türk yoktu. Azerbaycanlı, Türkmen, Özbek, Kırgız, Kazak ve Tatar vardı. Dünkü resmî iddiâya göre Türkçe yoktu. Azerbaycanca, Türkmence, Özbekçe, Kırgızca, Kazakça, Tatarca vardı. Sosyalist rejime göre, Sovyetler’deki tek Türk topluluğu, sayıları 400 000 civarında olan Ahıskalı Türklerdir, Garabete bakınız ki devrimci rejim, bir Ahıska ailesinin yansını Türk, yarısını Azerbaycanlı diye tescil etmişti. Eğer Rusya’da Sosyalist rejim uygulanmasaydı ve o iptidaîlik yüzünden rejim çökmeseydi 50 yıl sonra, atayurdumuzda Türk’ten, Türk kültüründen İslâm’dan hiç bir eser kalmayacaktı.

Şimdi Azerbaycan ve Türkistan Türkçesi’yle Türkiye Türkçesi’ndeki ortak kelimeleri dilimizden çıkarıp atmakla, dildeki farklılıkları artırmakla çoğaltmakla biz kime ve neye hizmet ediyoruz acaba? Güya bu yazıda size Türkistan’daki Köroğlu destanlarından bahsedecektim. Söz başka bir mecraya doğru uzadı. Türkistan’ı ve Azerbaycan’ı neden çok iyi bilmeli ve çok sevmeliyiz? Bunun cevâbını gecikmeden vermeye çalışacağım.

(sh:267-269)

Kaynak:

Yavuz Bülent BÂKİLER, Sözün Doğrusu,
Türk Edebiyatı Vakfı Yayınları, 17.Baskı, 2011, İstanbul

KRALIN SOYTARILARI TÜRKÇE SEVDÂLILARI


“Yapılan her yanlışlığa, kurulan her tuzağa şapka çıkaran, alkış tutan Copito’larımız sürüler halinde. Ama bizim, yanlışlıklara dur diyecek yiğit Marcellus’larımız ne kadar az!
Neredesiniz ey Türkçe sevdalıları!
Sesinizi neden yükseltmiyorsunuz?”

Ordinaryüs Prof. Dr. Reşit Rahmeti Arat diyor ki:

“Bir milletin dili» birinin yerine diğeri konulacak şekilde, bir kelime ve tâbir yığını değildir. Dil, asırlar içinde ve nesillerin hafızalarında dövüle, yoğrula yerleşmiş bir mânâ, his ve hayâldir. Kelime ve tâbir, konuşmanın bir vâsıtasıdır. Asıl konuşulan, mânâ ve maksattır, his ve hayâldir. Fakat kelime ile bu mânâ, his ve hayal, asırların sinesinde, o derece birbiriyle kaynaşmıştır ki, kelimeyi atınca, mânâ ve maksat da, his ve hayâl de berâber gider. Bundan da nesiller arasında anlaşmazlık doğar. Millet birliği parçalanır. Dilin her kelimesi ve tâbiri arkasında bir târih yaşar. Millet ise târihin yapıp yoğurduğu bir birliktir. Mîsal olarak, “Büyük Millet Meclisi” tâbirini alacağım. Bu tâbirin arkasında bütün bir Millî Mücâdele târihimiz ve İstiklâl Harbi sahneleri vardır. Vatan ve millet sevgisi de bundan doğar!” Ord. Prof. Rahmetî Arat, Dünya çapında bir ilim adamımız. Tespitleri, asırlardan beri hiç değişmeyen ilmî gerçekler. Elbette bir milletin dili yaz-boz tahtası değildir. Dilin canlı bir varlık olduğunu hiç kimse inkâr etmiyor. Dile zamanla birtakım kelimeler girebilir, dilden birtakım kelimeler düşebilir. Ama bunun büyük gerekçeleri vardır. Bu gelişmeleri millet yapar. Edipler yapar. Bir milletin diliyle, birtakım kimseler, birtakım heveskârlar, hatta birtakım idareciler oynayamaz. Bir milletin dili şunun-bunun hevesine, keyfine kurban edilemez. Ordinaryüs Prof. Reşit Rahmetî Arat’ın da dediği gibi “Dil, asırlar içinde ve nesillerin hafızalarında dövüle -yoğrula meydana gelir. Dilin her kelimesinin arkasında bir târih yaşar. ”Hal böyle iken, Türkiye’de birtakım kimseler çıkıyor, sâdece 70 milyonluk Türlüye Türklüğü’nün değil, 200 milyonluk Dünya Türklüğü’nün dilindeki ortak kelimeleri atıyor, yerine uyduruk kelimeler koyuyor. Meselâ bütün Dünya Türklüğü’niin bin yıldan beri kullandığı “hayat” kelimesini dilimizden atıyor, yerine “yaşam ” ucubesini koyuyor. “Şehir” kelimesini unutturmaya çalışıyor; yerine Türkçe olmayan Soğdça’dan çarpılan “Kent” kelimesini sokuşturuyor. Tamam en Türkçe olan o güzelim “bütün” kelimesini çiğniyor, tepeliyor, yerine Farsça olan “tüm ” kelimesini baş tâcı ediyor.

Bu ve benzeri davranışlar, nesiller arasında anlaşmazlıklar meydana getirmek ve millet birliğimizi parçalamak içindir.

Şu müthiş hâdiseye dikkatinizi çekmek istiyorum.

Bundan iki bin yıl kadar önce, Roma İmparatorluğumda, öfkesiyle hatta zulmüyle meşhur olan Kral Tiberius, otoritesini daha da arttırmak için, seçilmişler meclisinde kürsüye çıkarak, yüksek sesle konuşmaya başlar. Bu arada uydurma bir kelime de kullanır. O uydurma kelimeyi orada senatörleri daha çok korkutmak için birkaç defa tekrarlar. Mecliste bulunan Marcellus isimli yürekli bir senatör ayağa kalkarak bağırır:

“Haşmetmaab!” der. “Lütfen milletimizin diline hürmet edin ve uydurma bir kelime kullanmayın!”

Senato üyelerinden ve kralın dalkavuklarından biri olan Copito ayağa fırlar:

“Ey Marcellus!” der. “İtiraz ettiğin o uydurma kelime memleket dilinden olmayabilir. Fakat, Roma İmparatorluğu’nun şanlı sahibi olan aziz kralımızın ağzından çıkmıışsa, o kelimeyi büyük kralımız kullanmışsa, bilesin ki artık o kelime bizim dilimizin bir kelimesi olmuştur. Çünkü kralımız her şeyin üstündedir ve her şeye kadirdir”

Bu dalkavukluğa, yiğit Marcellus daha fazla dayanamaz. Kalkar ve senato salonunu dolduran bir sesle, doğrudan doğruya krala hitab eder. Der ki:

“Copito yalan söylüyor Sezar! Sen dilediğin insanlara Roma vatandaşlığı sıfatını verir, onları mevki ve makam sahibi yapabilirsin. Fakat uydurma bir kelimeye Romalı olma hakkı kazandıramazsın!”

Türkiye’de kralın soytarıları bile dilimizi keyiflerince bozup duruyorlar. Mikrofon başına geçenler, kamera karşısına oturanlar, eline kalem alanlar arasında o eski Roma Kralına benzer pek çok adam var. Yapılan her yanlışlığa, kurulan her tuzağa şapka çıkaran, alkış tutan Copito’larımız sürüler halinde. Ama bizim, yanlışlıklara dur diyecek yiğit Marcellus’larımız ne kadar az!

Neredesiniz ey Türkçe sevdalıları!
Sesinizi neden yükseltmiyorsunuz?
(sh:157-159) 

Kaynak:

Yavuz Bülent BÂKİLER, Sözün Doğrusu,
Türk Edebiyatı Vakfı Yayınları, 17.Baskı, 2011, İstanbul

İRAN TÜRKLERİ


Bu gün İran’da otuz milyon civarında Türk yaşıyor. Onlar bizim can kardeşlerimizdir, kan kardeşlerimizdir, sultan kardeşlerimizdir.

İran devletiyle elbette dostuz. Dost kalmalıyız. İran’da yaşamakta olan otuz milyon Türk, bu dostluğun sağlam temellerinden ve gerekçelerinden biri sayılmalıdır.

Bildiğiniz gibi Selçuklu orduları, Anadolu’nun büyük kapısını, bize Malazgirt’te 1071 yılında açtılar. Daha önce, Sultan Alpaslan’ın 1064 yılında Kars’ın Ani bölgesini fethettiğini düşünsek bile, diyebiliriz ki Selçuklular, Anadolu’ya girmeden 22 yıl önce, İran topraklarında hâkimiyet kurdular. Bu hâkimiyet tam 883 yıl devam etti. Yâni İran toprakları önce 1042 yılında Selçukluların eline geçti. Sonra bir başka Türk boyu olan Harzemşahlar’m, arkasından İlhanlılar’ın, sonra Calayırlar’ın sonra Karakoyunlular’ın, Timur’un, Akkoyunlular’ın, Safevîler’in, Afşarların, Kaçarların hâkimiyetinde kaldı. İran’da 1042 yılında başlayan Türk idaresi 1925 yılma kadar uzadı. Tam 883 yıl. Alparslan’ın oğlu Sultan Melikşah zamanında, İran ve Türkiye tek devlet halinde birlikte yaşıyorlardı. Yavuz Sultan Selim Şah İsmail kavgasında, Yavuz Sultan Selim’in ordusunda, onbin devşirme yeniçeri vardı. Şah İsmail’in orduları ise yüzde yüz Türkmenlerden ibâretti.

1925 yılında, Pehlevî hânedânı, bir hükümet darbesiyle İran’da Türk Kaçar hâkimiyetine son verince, Türkler için zor bir dönem başladı.

Iran topraklarında bugün Türkçe düşünen Türk olan; Azerbaycan Türkleri, Kaşgaylar, Afşarlar, Kaçarlar, Şahsevenler ve Türkmenler yaşıyorlar. Onlar bizim can kardeşimizdirler.

İran Türkleri, Şah Rıza Pehlevı zamanında, çok zor şartlar altında kaldılar. Amansız bir polis baskısıyla ezildiler. Türkçe eğitim yasaktı. Türkçe neşriyat yoktu. Ancak 1978 yılında Türkçe neşriyat yasağı kalktı. Şimdi İran Türklerinin yayınladıkları “Varlık” isimli bir sanat edebiyat dergileri var. “Varlık” Tahran’da basılan bir dergi. Ancak bu derginin Kuzey Azerbaycan’da ve Türkiye’de okunması imkânsız gibi. Çünkü “Varlık”, Arap alfabesiyle çıkıyor. İran, Arap alfabesini kullanıyor.

Kuzey Azerbaycan Türkleri’ne ise Ruslar 1926 yılında Lâtin Alfabesini uyguladılar. 1928 yılında biz de Lâtin Alfabesine geçtik. Ruslar bu defa kuzey Azerbaycan’da Kiril alfabesini ileri sürdüler. Kuzey Azerbaycan’da ve bütün Türkistan’da İran Türkleri, iki büyük Türk topluluğu arasında çaresiz kaldılar.Doğularındaki Azerbaycan ve Türkistan Türkleri Kiril alfabesiyle, Batılarındaki Türkiye Türkleri Lâtin alfabesiyle okuyup yazıyorlardı. Kendileri ise, Arap alfabesinde tutulmuşlardı. Böylece ne Türkiye’de basılan kitaplar, dergiler İran’da, Azerbaycan’da, Türkistan’da okunuyordu ne de Türkistan’da ve Azerbaycan’da basılan eserler İran’da ve Türkiye’de okuyucu buluyordu.

Zamanımızdan 500 yıl önce yaşayan Şah İsmail Hatayı, anadiliyle Türkçe şiirler yazıyordu. Türkçe ve aruzla. Şah İsmail’in peygamber sevgisine bakınız:

Âsiyim! Yüzim karasın sil Muhammed Mustafa

Dertliyim! Derdim çaresin kıl Muhammed Mustafa.

Yerde görmez, gökte görmez kör münafıklar seni.

Yerde sensin gökte sensin Ya Muhammed Mustafa.

Rûz-i mahşerde gelüben şefaat it sen bize

Vardığın Mîraç hakiyçün ya Muhammed Mustafa

Hatay’îm isyan içinde yüz tutup hazretine

Aybımızı gelme yüze ya Muhammed Mustafa

İran Türkleri’nin önemli şairleri ve yazarları var. Bunlardan bazılarının isimleri şöyle:

Seyid Eşrefeddin Gilanî, Mehemmed Ali Seffet, Mahmud Kenizâde, Cabbar Eskerzâde Bağçaban, Ali Fitret, Seyid Cafer Pişeveri, Mir Mehdi Etimad Heddat, Penâhi Abbas Makulî, Hebib Sahir, Şehriyar, Genceli Sebahî, Hüseyin Sehhaf, Mir Mehdi Çavuşî, Abas Bariz, Coşgun, Gehreman Gehremanzâde, Bulud Garaçorlu Sehend, Balaş Azeroğlu, Alav, Medine Gülgün, Sönmez, Hesârl, Mirze Hüseyin Kerimî, İmran Selahî, Mehemmed Biriya, Mir Tağı Milânı, Hamid Nutgî, Dr. Cevat Heyat, Sevalan, Barışmaz, Eziz Selâmî, Daşgın, Hadi Karaçaylı.

 (sh:140-142)

GAFİL AVCININ SONU

(Eğitimin gerçek Yüzü)

Hikâyeyi bilenler elbette çoktur. Ama ben, duymayanlar için bir daha anlatmak istiyorum:

Avcının biri, bir gün, avlanırken, dağda bir ayı yavrusu bulmuş. Hayvanı kucaklayıp evine getirmiş. Bahçesinde onun için küçücük bir kulübe yapmış. Avcı her gün o ayı yavrusuyla meşgul olmaya başlamış. Onunla oturup konuşuyor, şakalaşıyor, bazen de alt alta, üst üste boğuşuyormuş. Ayı yavrusu da sahibini çok seviyormuş. Aradan birkaç yıl geçmiş. Ayı yavrusu büyüyerek, kocaman bir ayı olmuş. Bu arada sahibinden 15-20 kelime de öğrenmiş. Sahibi “gel” deyince geliyor; “dur” deyince duruyor”; “kalk” deyince kalkıyormuş. Kocaman ayı, artık sahibiyle birlikte ava gidiyor, çok sevdiği efendisinin peşinden ayrılmıyormuş.

Bir gün, yine birlikte ava gitmişler. Dere-tepe aşmışlar. Avcı, akşama doğru çok yorulmuş. Bir ağaç gölgesine uzanıp biraz uyumak istemiş. Ayısına dönerek emir vermiş:

“Sen burada başucumda beni bekle. Sakın bir yere ayrılma!” demiş.

Ayı, söylenenleri anlamış. Sevgili sahibinin başucuna çöküp kalmış. Bir süre sonra, avcıya bir kara sinek musallat olmuş. Vızıldayarak gelip avcının terli suratına konmuş. Avcı, yarı uyanık, yarı uykuda sineği, elinin tersiyle kovmuş. Sinek dönmüş, dolaşmış tekrar avcının yüzüne yapışmış. Avcı sineği bir daha kovalamış. Sinek bir daha, bir daha gelmiş. Ayı, sevgili sahibini rahatsız eden sineğe çok kızmış. Gidip kocaman bir kaya parçası alıp gelmiş. Kara sinek, bilmem kaçıncı defa avcının suratına konunca, ayı havaya kaldırdığı o kocaman kaya parçasını bütün öfkesiyle kara sineğin üstüne yapıştırmak istemiş. Taşın rüzgârından ürken karasinek, vızıldayarak aradan uçup gitmiş. Tabiî, olan, zavallı avcıya olmuş; uzandığı yerden bir daha doğrulup kalkamamış. Kocaman kaya parçasını zorlukla kaldıranlar, câhil avcının pul gibi ezilen, paramparça dağılan yüzünü tanıyamamışlar. Bu hikâyeyi anlatışımın elbet bir sebebi var. Nâmık Kemâl merhum, bir yazısında diyor ki:

“Bir insanın zekâsıyla bildiği kelimeler arasında ciddî bir bağ vardır. Yani bir insan, ne kadar çok kelime biliyorsa, aldım da o nispette kullanmış olur. Az kelime bilen az zeki olur. Söylenenleri-yazılanları az anlar, az anlatır. Çok kelime bilenler ise okuduklarını çok daha iyi anlar, merâmını çok daha rahat anlatırlar.”

Yâni, kelime dünyası çok zengin olanlar, aydınlıkta kitap okuyan kimselere benzerler. Harfleri, kelimeleri rahatlıkla seçip okurlar, okuduklarını rahatlıkla anlarlar. Kelime dünyaları zayıf olanlar ise, alacakaranlıkta kitap okumaya çalışanlar gibidirler. Okuduklarını kolay kolay anlayamazlar. Bilim adamları diyorlar ki; “Aklımızın çalışması, zekâmızın artması kitap okumamıza, araştırmamıza bağlıdır”.

Bakın şimdi!

Resmî rakamlara göre, ABD’de ilk eğitimden geçen çocuklar 70 bin kelimeyle okuyup yazıyorlar, Türkiye’de ise ilk eğitim kitaplarımızda 5-6 bin civarında kelime var. Çocuklarımız da bu 5-6 bin kelimenin ancak birkaç yüzüyle konuşup düşünüyorlar. Birkaç yüz kelimeyle düşünüp yazanlar, konuşanlar Cumhuriyet Devri Edebiyatımızı bile katiyyen anlayamazlar. Ne şiir zevkleri olur, ne hikâye, ne roman… Ders kitapları dışında bir şey okuyamazlar. Okuduklarını kolay kolay kavrayamarlar. Bu bakımdan doğru dürüst bir dilekçe bile yazamazlar.

Bin yıldan beri konuşa konuşa Türkçeleştirdiğimiz güzelim kelimelerimizi dilimizden çıkanp atmak isteyenler var. Bunlara tasfiyeciler diyoruz. Dilde tasfiyeciler, yâni eciş bücüş “sözcükler” uydurarak dilimizi kısırlaştıranlar, ayıyla dostluk kurmaya çalışan o zavallı avcıya benziyorlar. Dilde tasfiyeciler, sâdece kendilerini değil, milletimizi de felâkete doğru sürükleyen gafillerdir. Çünkü dil varlık sebebimizdir. Türkçe’nin kısırlaşması, kuruması, bozulması» bir kişinin değil, bir milletin özünden, kökünden kopmaya, kurumaya başlaması demektir. Dilde tasfiyecilere dikkat etmeliyiz ve katiyyen, dili kısırlaştıranlardan, kurutanlardan olmamalıyız.

(sh:117-119)

 

Kaynak:

Yavuz Bülent BÂKİLER, Sözün Doğrusu,
Türk Edebiyatı Vakfı Yayınları, 17.Baskı, 2011, İstanbul

NEDEN İKİNCİ BİR DİL?


İsimlerinin sıralanması bile 5-10 dakikaya sığmayacak kadar pek çok kimse bize soruyorlar:

Sözüm ona Batılı devletler, Türkiye’de neden ikinci bir dil istiyorlar? Bugün bize, ikinci bir dil daha tavsiye eden Batılı Devletlerin yarın başka başka diller için baskılarda bulunmayacaklarına dair elimizde bir teminat var mı ?” diyorlar.

Soru çok mühimdir. Konu, Türkiye’de yaşayan herkesin hatta bir kara karıncanın bile uykularını kaçıracak kadar çok önemlidir. Tarihimiz bilinmeden bu sorunun cevabı verilemez.

Değerli tarihçilerimizden Prof. Dr. Halil İnalcık, Balıkesir’de bir açıklamada bulundu. Dedi ki “Milletimiz, tarihte eşi görülmemiş bir Haçlı taassubu ve düşmanlığıyla karşı karşıya bulunuyor”

Bu çok doğru bir tespit. Hocanın konuşmasını birazcık açarsak, şunları söylemek mecburiyetinde kalırız:

Selçuklu orduları, yani Oğuzların Kınık boyu, Anadolu’ya 1064 yılında, Kars’ın Ani bölgesinden girdiler. 1071 tarihinde, Malazgirt Zaferinden sonra bize büyük Anadolu kapısı açıldı. Türk orduları 5 yıl sonra İznik önlerine geldiler. İznik bütün Hristiyanlık Dünyasının en mukaddes şehirlerinden birisiydi. Selçuklu orduları, İznik’i fethettiler ve onu, Anadolu Selçuklu devletinin başkenti yaptılar. Bütün Hristiyan Dünyası ayağa kalktı. Üzerimize 8 Haçlı seferi düzenlendi. İlk Haçlı seferlerini papazlar düzenlediler. Bize bazen 100.000, bazen 500.000 kişilik ordularla saldırdılar. İstediler ki, Anadolu’yu fetheden Türk ordularını bir tek kişi kalmamak üzere tekrar Türkistan bozkırlarına sürsünler ve Anadolu’yu yeniden Doğu Roma imparatorluğuna katsınlar. Batılı Devletler, bu gayelerine “Şark Meselesi” dediler. Şark bildiğiniz gibi doğu karşılığında bir kelime. Biz Avrupa’nın şarkında, yani doğusunda olduğumuz için, bizi yok etme dâvasına böyle bir isim koydular.

Haçlı ordularının bizi Anadolu’dan kazıyıp atmak hülyâları kursaklarında kaldı. Avrupa içlerine kadar uzanmamıza da engel olamadılar. 1595 yılında Osmanlı Devleti, 23.334.600 kilometrekare üzerine yayılan muhteşem bir devletti. 1683 Viyana muhasarasında biz hezimete uğrayınca bu defa Batı devletleri taarruza geçtiler. Biz savunmaya çekildik.

Haçlı orduları bizi önce Avrupa içlerinden Balkan topraklarına sürüp attılar. Balkanlardan Anadolu’ya iteklediler. Birinci Dünya Savaşında İngiltere Başbakanı, bizi Asya’nın ve Balkanların Kızılderilileri olarak görüyor, en son ferdimize kadar yok edilmemiz gerektiğini söylüyordu.

Eğer biz Mustafa Kemal Paşa başkanlığındaki Millî Mücadele’den muzaffer çıkmasaydık bu gün belki de 100.000 200.000 kilometrekarelik bir toprak üzerinde sıkışıp kalacaktık.

1595 yılını dikkate alırsak, kaybettiğimiz toprak parçası bugünkü Türkiye’nin 25 katı kadardır ve Osmanlı’nın kaybettiği topraklarda bu gün onlarca ayrı devlet bulunmaktadır.

Romen devlet adamlarından T.G. DJUVARA, Avrupa devletlerinin, Osmanlı’yı yıkmada için nasıl 100 plân hazırladıklarını 650 sayfalık bir çalışmayla ortaya koydu. DJUVARA bu ciddi çalışmasıyla, Paris’te Sorbon üniversitesinde doktor unvanını aldı. 1907 yılında Milletlerarası Hukuk dalında Nobel Barış ödülü kazanan Prof. Dr. Louis Renauld, DJZJVARA’nın bu çok önemli çalışmasını göldere çıkaran bir makale yazdı.

Eski Isparta milletvekillerinden Yakup Üstün, DJUVARA’nın “Türkiye’yi Parçalamak îçin 100 Plân” isimli eserini 1/3 nispetinde kısaltarak Türkçe’ye çevirdi. “Türkiye’yi Parçalama Plânları” ismiyle basılan kitap, Türkiye Diyânet Vakfı Yayınları arasında çıktı. Batı Dünyası, dünkü Şark Meselesinden, günümüzde vazgeçmiş değillerdir. Batının Şark Meselesini bilmeden, birtakım devletlerin bize neden ikinci bir dil teklif ettiklerini anlayamayız. Tarih bilenler kabul edeceklerdir ki, en büyük acıyı, en büyük felâketi belirli bir zaman sonra, ikinci bir dille eğitim yapanlar çekeceklerdir.

Atatürk’ün bir tesbitiyle dikkatlerinizi çekmek istiyorum:

“Biz, Balkanları niçin kaybettik biliyor musunuz? Bunun tek bir sebebi vardır. Bu da İslâv Araştırma Cemiyetlerinin kurduğu Dil Kurumlandır. Bizim içimizdeki insanların millî tarihlerini yazıp, millî şuurlarını uyandırdığı zaman, Biz, Balkanlarda, Trakya hudutlarına çekildik”

Batı devletleri, bizden niçin ikinci bir dil istiyor? Ermeniler: “Doğu ve Güneydoğu Anadolu işgal edilmiş Ermeni topraklarıdır!” diyorlar. İsrail: “Fırat’tan Niie kadar uzayan topraklar bize vaat edilmiştir” iddiasında.

Ermenilerin ve Yahudilerin Anadolu üzerindeki iddialarını bilmeyenler, ikinci dil tuzağını fark edemezler.

(sh:184-186)

**

Batının Şark Meselesi yüzünden, Türkiye’den 25 misli büyük toprak kaybettik. Yâni 23 milyon 334 bin 600 km kareden 780 bin lan kareye düştük. Hristiyan Batı bu gün de Şark Meselesini den katiyyen vazgeçmiş değil. Anadolu toprakları üzerinde Yunanistan’ın, Ermenistan’ın, Suriye’nin, İtalya’nın, İsrail’in, Rusya’nın büyük plânları var. Ermenistan, Doğu ve Güneydoğu Anadolu topraklarının kendilerine ait olduğunu iddia ediyor. Anadolu’da bin yıl birlikte yaşadığımız, kendimizden ayırmadığımız, Ermeni asıllı vatandaşlarımıza sadrazamlık yâni Başbakanlık makamı verdiğimiz, çeşitli bakanlıklara Ermenileri oturttuğumuz halde 1915 yılında, Birinci Cihan Savaşı’nda müthiş bir ihanetle karşı karşıya kaldık. Ermeni çeteleri Doğu Anadolu’da ordumuzu ve halkımızı arkadan vurdular. Yüzlerce köyümüzü yakıp yıktılar. Karşılıklı bir savaş başladı. İstemediğimiz hadiseler oldu. Bu hadiselere katiyyen biz sebebiyet vermedik. Ermenistan, hâlâ eski hayalleri peşinde. 22 Kasım 2000 tarihli Hürriyet Gazetesinin 30. sayfasında, yeni bir haritayla yeni bir haber yayınlandı.

Rusya’da, Nezavisimaya Gazetesine bir ilân veren Ermeniler, sürgünde bir parlamento hükümeti kurarak, Doğu ve Güneydoğu Anadolu topraklarına el koyma plânlarını açıkladılar. Bir de harita yayınladılar. Ermeniler şu şehirlerimizi gelecekteki Ermenistan’a katacaklarını bütün Dünya’ya duyurdular: “Kars İğdır Ardahan Ağrı-Artvin Trabzon Rize Gümüşhane Bayburt Erzurum Erzincan Van Bitlis Muş Siirt Batman Şırnak ve Hakkari Ermenistan’ın olacak dediler.”

Aç tavuk kendisini buğday ambarında görürmüş. Bunlar zavallı hayâllerdir. Batı Dünyası, Ermeni Dâvasının arkasında. Hristiyan Batı, Türkiye’yi bölmek için Kürtçe eğitim ve TV yayınını istiyor. Hesapları şudur: Önce Doğu Anadolu’yu Türkiye’den ayırmak sonra orada kalan vatandaşlarımızın başına binerek müstakbel Ermenistan’ı kurmak. Türkiye yeni bir Haçlı oyunuyla karşı karşıya. Çok dikkatli olmalıyız.

Batının bu Şark Meselesi yanında bir de İsrail’in Arz-ı Mev’ûd dâvası var. İsrail devlet adamları da Fırat’tan Nil’e kadar olan toprakların Tevrat’la kendilerine vaad edildiğini iddia ediyorlar. Doğu ve Güneydoğu Anadolu, Türkiye’nin şah damarlarıdır.

Türkiye, kendi kültür değerlerine bağlı kalarak güçlü, vurucu, caydırıcı ve müreffeh bir devlet hâline gelmedikçe, Şark Meselesi’nden ve Arz-ı Mev’ûd kıskacından kurtulamayacaktır.

(sh:214-216)

Kaynak:

Yavuz Bülent BÂKİLER, Sözün Doğrusu,
Türk Edebiyatı Vakfı Yayınları, 17.Baskı, 2011, İstanbul

***********************************

KONUŞMA VE YAZI DİLİ
DİLİMİZE NİÇİN İHANET EDİYORUZ?
“BEYİN”İN “DİL VE YABANCI DİL” ÖĞRENME DÖNEMİ
“BAŞKA DİL VAR DİYENİN BAŞKA BİR EMELİ VAR”
GELECEĞİN DÜNYASINDA VAR OLACAK DİL: TÜRKÇE

“BAŞKA DİL VAR DİYENİN BAŞKA BİR EMELİ VAR”


Anayasamızın 3. maddesi aynen şöyle:

“Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir.”

Anayasamızın 48. maddesiyse “Eğitim ve öğretim hakkıyla” ilgili. Bu maddede de deniliyor ki:

“Türkçe’den başka hiçbir dil, eğitim ve öğretim kurumlarında Türk vatandaşlarına ana dilleri olarak okutulamaz ve öğretilemez.”

Anayasamızdaki bu açık ve kesin hükümlere rağmen, sözüm ona bazı dost devletler, daha doğrusu dost kılıklı ve 72 dilli devletler, Türkiye’de Türkçe’den başka dillerin de resmî dil olmasını istiyorlar. Niçin?

Sözüm ona insan hak ve hürriyetleri için! Türkiye’de de “İnsan haklarından” bahseden bazı kimselerin, Atatürk’ün ifâdesiyle nasıl gaflet, dalâlet ve ihânet içinde olduklarını çok iyi biliyoruz.

 Türkiye dışından da bize insan haklan edebiyatı yapan devletleri çok iyi tanıyoruz. Gerçek niyetlerinin farkındayız. Şimdi “insan hakları” şamatası altındaki yalancılığa, iki yüzlülüğe, başımıza örülmek istenen çoraplara veya üzerimizde oynanan büyük oyunlara lütfen dikkat buyurun! Değerli tarihçimiz Yılmaz Öztuna, “Şark Meselesi” isimli kitabında, “Birleşik Amerikanın Anatomisi” başlıklı yazısında diyor ki:

“Birleşik Amerika, bir azınlıklar ülkesidir. Şu andaki nüfusu 255 milyona erişmiştir. Bu nüfusun anadillerine göre tasnifi şöyledir:

9.7 milyon Alman, 8 milyon İtalyan, milyon İspanyol, 2.8 milyon Fransız, 1.2 milyon Rus, 4.8 milyon Leh (Polonyalı), 1.6 milyon İsveçli, 1.3 milyon Norveçli, 2 milyon Çekoslovak, 31 milyon zenci, bir kısmı Hristiyan olmuş 15 milyon Yahudi.

Değerli tarihçimiz Yılmaz Öztuna bugün Amerika Birleşik Devtetleri’nde yaşayan Macarların, Yunanların, Finlerin, Flamanların, Portekizlilerin, Litvanların, Danların, Slovenlerin, Rusların, Romenlerin, İrlandalıların, Bulgarların, Estonlarm, Letonlarm, Basklarm, İzlandalıların, Ermenilerin, Çinlilerin, Korelilerin, Arapların, Türklerin, Çerkezlerin, İranlıların, Hindistanlıların, Kızılderililerin, Eskimoların da nüfuslarını ayrı ayrı bildiriyor. Amerika Birleşik Devletlerinde 50’den fazla millet yaşamakta!

Peki ABD’nin tek resmi dili ne? İngilizce.

Yılmaz Öztuna diyor ki:

Amerika, Ankara’ya kabile şivelerini himaye etmesini öğütlüyor da, kendisi, ülkesinde en az İngilizce kadar anlı şanlı diller olan Fransızca, İtalyanca, Almanca, İspanyolca gibi dillere en küçük bir müsamaha göstermiyor. Hele Birleşik Amerika’nın, en küçük bir resmî makamında bu dillerle meramınızı anlatmaya çalışın, bakın başınıza ne haller gelir! Zaten her Amerikan vatandaşının İngilizce bilmesi ve Amerikan târihini öğrenmesi şarttır. Bu sınavlardan geçmeyen hiç kimseye vatandaşlık hakkı ve kimliği verilemez”

Yılmaz Öztuna devam ediyor;

“Ya Fransa! Paris’te Kürdoloji enstitülerini, hem de antitürk politikaya dönük olarak (yani Türk’e, Türklüğe karşı olan politikaları destekleyerek) kuruyor, besliyor. Ama ülkesinde kendi dili dışında hiçbir dilin kullanılmasına müsamaha etmiyor. Böyle bir şeyi ilkellik sayıyor. Alzas’ın dilinin Almanca, Korsika’nın İtalyanca, Brötanya’nın Brötanca, Beam’ın Baskça, Rousillon’un Katalanca, Flandre’nin Flamanca olduğunu kulakları duymuyor.”

Başka devletlerden örnekler veremiyorum. Ama bilmeliyiz ki Rusya’da da resmi dil Rusça, Almanya’da da resmi dil Almancadır.

Türkiye’de, Türkçe’den başka dillerde yayın, öğretim yapılmasını isteyenlerin esas maksatları Türkiye’yi parçalamaktır. Türkiye’nin parçalanması dmek, Türkiye’de yaşayan bütün toplulukların büyük felâketlerle yok olup gitmesi demektir. Batı dünyası, Anadolu’da, bizim varlığımıza tahammül edemiyor. Üzerimizde büyük ve kanlı oyunlar oynanıyor. İçerideki ve dışarıdaki gaflet ve ihânet ocaklarına bir eski türkümüzü kırk defa dinletmeliyiz:

Ey millî dost, millî dost
Yetmişiki dilli dost
Yüze güler oynarsın
Kalbi düşman, yüzü dost

Bize yetmiş iki dilli ve düşman yürekli milletlerin dostluğundan fayda gelmez, gelmiyor.

Ziya Gökalp’in şiirini hatırlayacaksınız:

Turan ‘m bir ili var

Ve yalnız bir dili var.

Başka dil var diyenin

Başka bir emeli var.

(sh. 36-38)

Kaynak:

Yavuz Bülent BÂKİLER, Sözün Doğrusu,
Türk Edebiyatı Vakfı Yayınları, 17.Baskı, 2011, İstanbul

***********************************

KONUŞMA VE YAZI DİLİ
DİLİMİZE NİÇİN İHANET EDİYORUZ?
“BEYİN”İN “DİL VE YABANCI DİL” ÖĞRENME DÖNEMİ
NEDEN İKİNCİ BİR DİL?
GELECEĞİN DÜNYASINDA VAR OLACAK DİL: TÜRKÇE

BUKALEMUN, THE CAT’S PYJAMAS, ZELİG (1983)


Günümüzü anlamak isteyenlerin seyretmesi gereken filmlerden

Yönetmeni: Woody Allen

Türü: Komedi, Fantastik

Yapım Yılı: 1983

Ülke: ABD

Yayınlanan Tarih: 15 Haziran 1983

Senaryo yazarı: Woody Allen

Oyuncular: Woody Allen, Mia Farrow, John Buckwalter, Patrick Horgan , Marvin Chatinover, Stanley Swerdlow, Paul Nevens, Howard Erskine, Ralph Bell, Richard Whiting, Will Hussong, Robert Iglesia, Eli Resnick, Edward McPhillips, Gale Hansen, Michael Jeter, Peter McRobbie, Sol Lomita, Mary Louise Wilson, Alice Beardsley, Paula Trueman, Ed Lane, Marianne Tatum, Charles Denny, Michael Kell, Garrett M. Brown, Sharon Ferrol-Young, Richard Litt, Dimitri Vassilopoulos, John Rothman, Stephanie Farrow, Francis Beggins, Jean Trowbridge, Ken Chapin, Gerald Klein, Vincent Jerosa, Deborah Rush, Stanley Simmonds, Robert Berger, Jeanine Jackson

Özet:

1920′lerde, sansasyonel bir karakter olan Leonard Zelig, yirmili yılların fenomeniydi. Lindbergh kadar ünlü olduğunu düşünürseniz gerçekten son derece ilginçtir. Onun öyküsü medeniyetimizin tabiatını zamanımızın özelliklerini yansıtır. Her ne kadar sadece bir insanın hikayesi olsa da kültürümüzün bütün temalarını içeriyordu– kahramanlık, arzu, bu tür şeyler– ama dönüp tekrar baktığınızda, gerçekten çok gariptir. Yarattığı ilgi düşünüldüğünde hafızalardan bu kadar çabuk silinip gittiğini görmek çok ironik. O, elbette ki çok eğlenceli biriydi ama aynı zamanda insanların bir damarına basıyordu belki de hiç basılmasını istemeyecekleri bir damarlarına. Şüphesiz ki bu çok sıradışı bir öykü. (Filmden)

Leonard Zelig, kimle tanışırsa onun karakteristik özelliklerini taklit eden bukalemunvari bir adamdır. Huzuru ise sadece psikologunun kollarında bulmaktadır.

Amerika’nın şöhret ve ün düşkünlüğüyle dalga geçen filmde, tıpkı Yurttaş Kane’de olduğu gibi sahte haber görüntüleri montajlanarak Zelig’in sanki dönemin ünlüleriyle bir arada olduğu sahneler yaratılmış…

Hakkında İki yazı

ZELİG OLMAK

“Her ne kadar bir insan hikâyesi olsa da kültürümüzün bütün kahramanlık, arzu gibi bütün temalarını içeriyordu.”

Filmdeki röportajında böyle söylüyor Zelig hakkında Irving Howe. 1983 yapımı bir Woody Allen filmi olan Zelig’in bana kalırsa en iyi mottosu bu sözlerden oluşuyor. Kimdir bu Zelig, nedir hikâyesi, merak edenler için biraz bundan bahsedelim.

20li yıllarda Amerika’da yaşayan efsane bir adam olan Leonard Zelig’in belgeseli, kendisi hakkında görüşlerin alındığı röportajlarla başlıyor. 20’li yıllarda Zelig (Woody Allen) efsanesine şahit olmuş insanların, 80’lerdeki röportajlarıyla… Ardından, hızlıca akan siyah beyaz sahnelerle, savaş sonrası kendini eğlenceye, kutlamalara, çeşitli partilere ve içkiye vermiş Amerikan halkının görüntülerini görüyoruz ve Zelig’in hikâyesine başlıyoruz. Henüz onu tanımadan, efsanelerini duyuyor ve gittikçe de gizemini merak ediyoruz.

BUKALEMUN İNSAN

Leonard Zelig hakkındaki ilk kayıt yazar Scott Fitzgerald’dan geliyor. Fitzgerald defterine, bir ev partisinde aristokrat, cumhuriyetçi ve üst düzeyden intibası veren bir zatla tanıştığını; ama kendisini şaşkınlığı uğratan şeyin, aynı adamı bir saat sonra mutfakta gördüğünde demokrat tavırlar sergileyişi olduğunu yazıyor. “Hem de bu adam, halk tabasının aksanıyla, gırtlaktan konuşuyordu”. Ardından dizi dizi, Zelig’in henüz kim olduğunu bilmeden, “garip bir adam”olarak anlatılan hikâyeler geliyor. Calvin Turner da kendisiyle yapılan röportajda şöyle anlatıyor: kulübe birçok ganster gelirdi, hepsini tanırdık; fakat o gece gelen adamı daha önce hiç görmemiştim. Onun kim olduğunu öğrenmeye çalışırken adam bir anda ortadan kayboldu ve sonra müzik başladığında, orkestradaki adamı o ganstere çok benzettiğimi hatırlıyorum. Ama gangster beyazdı ve bu müzisyen ise siyah! Bu ve bunun gibi birçok örnekle anlatılıyor “garip adam Zelig”

Nasıl bir garipliği var peki Zelig’in? Onu nev-i şahsına münhasır yapan, yanında olduğu insanın özelliklerine bürünüyor olması, şeklen onun aynısı olması. Bir gün bir Asyalı, bir gün siyah, bir gün şişman göbekli, bir gün bir başka biri, bir bukalemun insan… Derken iyice farkedilmeye başlanılan Zelig yavaş yavaş incelenmeye, takip edilmeye başlanıyor. O artık tıp için bir vak’a, toplum içinse yeni bir merak ve eğlence kaynağı olma yolunda ilerliyor. Genç psikiyatrist olan Dr. Eudora Fletcher (Mia Farrow) Zelig’i başkalarının hayatlarına imrenmeyen, sağlıklı bir vatandaş yapacağına inanıyor. Zelig’le gönüllü olarak ilgilenmeye başlıyor, onunla hipnoz seansları yapıyor, bu seanslar kameraya çekiliyor. Hatta seansların birinde Zelig’ten başka insanlar gibi olmaya başladığı ilk ânı hatırlamasını isteyince Zelig şöyle diyor: “küçükken bir arkadaşım bana Moby Dick’i okuyup okumadığımı sormuştu ben de okumadığımı söylemeye utanarak okumuş gibi davranmıştım.”

TOPLUMUN YARATTIĞI KAHRAMAN

Zelig’in durumu tıp dünyasında çeşitli görüş farklılıklarına yol açıyor, gazeteler çarşaf çarşaf Zelig’i yazıyor, radyolar onun “hastalığı” ndaki gelişmeleri anbean halka aktarmaya uğraşıyor. Tüm bunlar kartopu etkisiyle büyüyor ve Zelig kısa bir süre sonra bir halk kahramanı haline geliyor. Küçük topluluklara yaptığı gösterilerde, onların isteği üzerine yanına getirilen kişinin şekline bürünüyor. Zelig maskotları, kol saatleri, oyuncakları yapılıyor ve hatta 1935 Warner Bros. yapımı “The Changing Man” filmi de onun hayatına dayandırılıyor. Bir de tüm bu süreç içerisinde Zelig ile doktoru arasında bir aşk da doğuyor. Zaman ilerledikçe Zelig “hastalığı”nda ilerleme kaydediyor ve artık kimsenin şekline bürünmüyor. Bu başarının ardından doktoru da gazetelerde, radyolarda haber oluyor; başarısı konuşuluyor.

Elbette bir süre sonra bu şan şöhretten nasiplenmek isteyenler de çıkıyor. Kendisinden çocuk sahibi olduğunu, hala Zelig’le evli olduğunu söyleyen kadınlardan, sahte doktorluk yaptığına dair iddalarla gelen hastalara, eski mahallesindeki komşularına kadar birçok insan, yüzlerce davayla çıkıyor Zelig’in karşına. Bundan sonra manşetler yine değişmeye başlıyor: “Zelig kötü bir ahlâki etki yaratıyor”. Tüm bunların etkisiyle Zelig eski sorunlarıyla tekrar buluşuyor ve bir yunan lokantasında bir anda bıyıklı, şapkalı bir yunana dönüşüveriyor. Ardından Zelig ortadan kayboluyor. Uzunca bir süre sonra, Eudora Fletcher’in farketmesiyle Hitler’in bir konuşmasında kürsünün arkasındaki subaylardan biri olarak göze çarpıyor. (Saul Bellow’un yorumuyla, faşizm Zelig’e topluluk içinde yok olmayı ve anonimleşmeyi sunuyor.) Zelig ve artık eşi olandır. Eudora Fletcher, Nazilerden bir uçakla kaçmaya çalışırken, bukalemun Zelig pilot oluyor ve atlantiki hiç mola vermeden geçmeyi başaran ilk pilot olmasının yanında bir de kendilerini takip eden tüm alman uçaklarını da atlatmayı başarıyor.

Amerika’ya dönüşlerindeyse yeniden bir kahraman olarak karşılanıyor Zelig ve eşi. Zelig’in hikâyesi burada bitiyor ama amerikan halkı yirmilerinde neyse, yine o olmaya devam ediyor.

MOCKUMENTARY FİLM

Kısaca bu şekilde özetleyebileceğim, 1983 yapımı Woody Allen filmi Zelig, türünün harika bir örneği, bir mockumentary film: yani sahte belgesel. Elbette Zelig adında biri hiç yok ve bu yazdıklarımın hepsi de tamamen bir Woody Allen yaratıcığılı ve kurgusundan ibaret. Mockumentary, hiç olmayan bir olayı, bir kişiyi ya da bir dönemi, tamamen kurmaca mantığıyla fakat teknik olarak belgesel anlayışıyla anlatan bir film türü.. Zelig’de türe dair teknik, çok titiz uygulanıyor ve böyle olunca da izleyici “bu adam galiba gerçekten yaşamış” hissine kapılıyor. Hızlandırılmış siyah beyaz resimler, kostümler, gazete küpürleri, basın açıklamaları ve o dönemi anlatan “günümüz” röportajları son derece gerçekçi. Woody Allen’ın şekilden şekile girmiş halleri, montajlanmış fotoğraflar ve diyaloglar da dört dörtlük.

Son zamanlarda örneklerine sıkça rastladığımız mockumentary film örneğini, Allen’ın yıllar öncesinde yapmış olması da kendisinin dehasına bir kanıt sayılabilir. Bir Woody Allen hayranı ya da takipçisi olmadım hiç fakat hakkını teslim etmeli.

Filmin mizah anlayışı, bunun dozu, sadece döneminin değil, tüm dönemlerin toplumlarına eleştiri ve evrensel insani duygular… “öteki” olmayı isteme arzusu, dışlanma korkuları, faşizm, kimlik bunalımları derken varolan bir anti-kahraman ve onu nereye koyacağını bilemeyen, hayatlarını bir kahramanın kurtaracağını düşünen bir toplum…

Tüm bunların eleştirisini, yapılabilecek en güzel yolla, ince mizahıyla yapıyor Woody Allen. Ayrıca filmdeki oyunculuğu da müthiş… Özellikle doktoruyla yaptığı seansları sırasında, elini kolunu nereye koyacağını bilmez halleri, içinde barındırdığı kişiliklerinin harika bir dışavurumu oluyor.

Film, mocumentary’ye dair izleyende bir şevk uyandırıyor ve türün diğer yapımlarını da merak ettiriyor. Son zamanlarda farklı bir şeyler izlemek isteyenlerin, türü merak edenlerin ve de en azından gülmek isteyenlerin kaçırmaması gerektiğini düşünüyorum.

Erişim: http://www.bakiniz.com/zelig-olmak/

BUKALEMUN TOPLUM

“Zelig”(1983), Leonard Zelig isimli etrafındaki insanlara dönüşebilen karakterin hayatını anlatan kurgusal bir belgeselden ibaret gibi görünse de, satır aralarını okuyunca temeli sağlam sosyal eleştiriler içeren bir şaheser olduğunu görebiliriz: Zelig aslında tek bir kişiyi değil, tüm toplumu portreler.     Woody Allen klasik belgesel anlatımını kullanarak 20’lerdeki toplumsal dönüşümü en doğru tespitlerle karikatürize etmiştir. Film, izleyeni Caz Dönemi’ne geri götürerek Amerikan toplumunun hayatına medya ve seri imalatın girmesiyle yaşanan hayat tarzı değişikliğine tanıklık ettiriyor. Halk öteki’leştirdiği Zelig’i medyanın liderliğiyle kah bağrına basıyor, kah yerin dibine batırıyor olsa da; aslında Zelig’in “öteki” olmaktan ziyade, toplumun bire bir temsili olduğunu kimse fark etmiyor.   

 Zelig etrafındaki insanların kendisini sevmesi için onların kılığına girerek onlar gibi davranan bir insandır. Yani, parçası olduğu toplumun geri kalan üyelerinden hiçbir farkı yoktur.

Film boyunca toplumun medyanın onlara “Al,” dediğini almalarını, “Sev,” dediğini sevmelerini, “Nefret et,” dediğinden nefret etmelerine şahit oluyoruz.

Sonuç itibariyle, toplum da Zelig gibi sürekli değişen ve ne olduğunun bilincinde olmayan insanlardan oluşuyordur.     Zelig önce halkın maskotu olarak görülüyor ve adına yazılan şarkılarla ve yer aldığı çeşitli şovlarla kitlesel medyanın bir parçası haline geliyor. Medyanın da etkisiyle toplum Zelig’i iyice benimsiyor ve popülerleştiriyor. Ancak, her topluma mal olmuş insan gibi Zelig de tek bir hatasıyla sahne ışıklarının altından kaldırılıyor. Birkaç gün önce Zelig hakkındaki şarkılarla Zelig dansı yapan halk onu kınıyor ve ona bir anda sırtını çeviriyor.

Bütün bu olanlar, iyileşme yolunda umut verici adımlar atan Zelig’in hayatını alt üst ediyor: Zelig bir süre ortadan yok oluyor. Daha sonra bulunduğunda ise onun Nazi’lerin arasına karışmış olduğunu görmek normal karşılanabilir. Sonuçta kişiliği olmayan Zelig’in toplum içinde yok olma arzusuyla Amerika’nın bireyciliğinden Faşizm’e kaçmasına çok şaşırmamak gerek.     

Woody Allen, genel olarak, film boyunca medyanın toplum üzerindeki etkisi dışında da bir çok toplumsal eleştiride bulunuyor. Örneğin, Eudora Fletcher’ın yazılı basında üstüne basa basa “Kadın Doktor” diye tabir edilmesini ve bir haber filminde “Kadınlar dikiş dikmek dışında başka işler de yapabiliyormuş” ibaresinin içerilmesini birer seksizim eleştirisi olarak kabul edebiliriz.

Bunların yanı sıra, Woody Allen Eudora Fletcher’ın annesiyle yapılmış bir röportajı da parodisel bir anlatım kullanarak medya manipülasyonu üzerinde de durmuş. Röportajda gazeteci anneye yazığı acıklı ve toplumun ilgisini çekecek başarı öyküsünün çizgisinde sorular yöneltir. Ancak Fletcher soruları hep aksini iddia edecek şekilde yanıtlayınca, istediği hikâyeyi elde edemeyeceğini anlayan gazeteci röportajı kısa keser.

 Film genel olarak ilgi çekici ve güldürücü bir uslupla bize bir ayna tutarak yaşadığımız toplumu karikatürize tipler halinde görmemizi sağlıyor. Woody Allen her zamanki ince ve kendine has espri anlayışıyla izleyenleri içinde yaşadıkları trajikomik oyunun farkına varmalarına yardımcı oluyor.

Erişim:  http://derinkivaner.blogspot.com/2009/11/bukalemun-toplum.html

http://www.itusozluk.com/goster.php/zelig

BELGESELİN TAM METNİ

O yirmili yılların fenomeniydi. Lindbergh kadar ünlü olduğunu düşünürseniz gerçekten son derece ilginç. Onun öyküsü medeniyetimizin tabiatını zamanımızın özelliklerini yansıtır. Her ne kadar sadece bir insanın hikayesi olsa da kültürümüzün bütün temalarını içeriyordu– kahramanlık, arzu, bu tür şeyler– ama dönüp tekrar baktığınızda, gerçekten çok garipti. Yarattığı ilgi düşünüldüğünde hafızalardan bu kadar çabuk silinip gittiğini görmek çok ironik. O, elbette ki çok eğlenceli biriydi ama aynı zamanda insanların bir damarına basıyordu belki de hiç basılmasını istemeyecekleri bir damarlarına. Şüphesiz ki bu çok sıradışı bir öykü.

Yıl 1928. Amerika, on yıl süren eşsiz başarısının tadını çıkarırken çıldırmış durumda. Jazz Devri, böyle diyorlar. Ritimler uyumsuz. İlişkiler daha rahat. Likör daha ucuz, tabi bulabilirseniz. Olağanüstü kahramanların, çılgın dublörlerin gizli eğlence yerlerinin ve renkli partilerin zamanı. Long lsland’da Bay ve bayan Henry Porter Sutton’ın düzenledikleri tipik bir parti, hayatın patronlarını. biraraya getiriyor. Politikacılar ve şairler yüksek sosyetenin kaymak tabakasıyla müşerref oluyor. Şu anda gördüğünüz Scott Fitzgerald ki kendisi gelecek nesiller için yirmili yılların sembolü olarak görülecektir. Defterine, insanda aristokrat izlenimi bırakan ve konuşurken zenginleri göklere çıkaran Leon Selwyn ya da Zelman isimli küçük meraklı bir adam hakkında birşeyler yazıyor. Coolidge ve Cumhuriyetçi Parti’den söz ederken hayranlığı gizleyemeyen sesi üst tabakadan Bostonlularınki gibidir. “Bir saat sonra,” diye yazar Fitzgerald “Aynı adamı mutfakta çalışanlardan biriyle konuşurken görünce “ şaşakaldım. Şimdi Demokrat “olduğunu iddia ediyordu ve “aksanı halk tabakasından birisiymiş gibi gırtlaktandı.” Bu Leonard Zelig hakkındaki ilk kayıt.

Bir yıl sonra, Florida.

New York Yankees’in antrenman kampında garip bir olay vuku bulur. Vurucuların sıradışı hamlelerini ölümsüzleştirmeye her daim hazır gazeteciler sahada tanımadıkları bir oyuncu görürler Babe Ruth’un arkasında sırasını beklemektedir. Listeye göre adı Lou Zelig’dir ama takımda adını daha önce duyan kimse yoktur. Güvenlik elemanları çağrılır ve Zelig alanın dışına çıkarılır. Olay ertesi günün gazetelerinde bir ayrıntı olarak yer alır.

 Aynı yıl, Chicago, Illinois.

Güneyde bir gizli-bar’da özel bir parti var. Sürüp giden hayatın mimarları dans edip cin içiyorlar. Partide bulunanlardan biri de garson Calvin Turner. Mekâna pek çok gangster geldi. Onlar iyi bahşiş verir ve bizimle ilgilenirlerdi. Biz de müşterilerimizle ilgilenirdik. O gece, garip bir adam geldi. Daha önce hiç görmediğim biri. Ben de oradakilerden birine sordum Dedim ki, “John, bu adamı tanıyor musun? “Daha önce gördün mü?” Bunun üzerine baktı ve “Hayır. Onu daha önce hiç görmedim. …Kim olduğunu bilmiyorum …ama şunu biliyorum; sert görünüşlü bir adam.” dedi. Başımı kaldırıp tekrar baktığımda adam kaybolmuştu. Nereye gitti, bilmiyorum. Tam o anda, müzik başladı ve müzisyenler çalmaya başladılar. Baktım ki orada zenci bir adam bateri çalıyor. Arkada çalıyordu ve adama dikkatle baktım ve şöyle dedim, “Şu gangstere ne kadar da benziyor “ama gangster beyazdı, bu adamsa siyah.” Ne olduğunu bilmiyorum.

New York City. Birkaç ay sonra. Polis, Leonard Zelig isimli bir işçinin ortadan kayboluşunu soruşturuyor. Ev sahibi kadınla patronu kaybolduğunu polise bildirmiş. Polise onun kendi halinde garip, küçümen bir adam olduğunu söylüyorlar. Zelig’in Greenwich Village dairesinde sadece iki ipucu bulunur. İlki Zelig’in Eugene O’Neill ile çektirmiş olduğu bir fotoğraf öbürü de Pagliacci gibi olduğu başka bir fotoğraf. Bir bilgi üzerine, onu Chinatown civarlarında aramaya başlarlar Çinlilerce işletilen bir şirketin arka tarafında Leonard Zelig’in tanımına uyan garip görünümlü bir Asyalı bulunur. Şüphelenen dedektifler yüzünden maskesini çıkarmaya çalışırlar ama ortada maske filan yoktur ve kavga çıkar. Zelig zor kullanılarak alınır ve Manhattan Hastanesi’ne götürülür. Ambulansta bağırıp çağırır Çinli aksanı ile küfürler eder Bunu üzerine kendisine deli gömleği giydirilir. Yirmi dakika sonra arabadan indiğinde gariptir, artık bir Çinli değil, beyaz ırktan biridir. Kafaları iyice karışan stajyerler Zelig’i -gözlem yapmak üzere- acile yatırırlar.

Sabah  7’de, psikiyatrist Dr. Eudora Fletcher, viziteye çıkmıştır. Bu acil vakayı ilk duyduğumda diğerlerinden farklı bir şey düşünmemiştim Onunla ilk karşılaşmam da biraz garipti. Çünkü onu doktorlardan biri sanmıştım. Davranışları son derece meslekten biri gibiydi. Leonard Zelig genç bir psikiyatrist olan Eudora Fletcher’ı büyüler. Hastanenin yönetim kadrosunu yeni hasta üzerinde çalışması konusunda ikna eder.

Pekâla, mesleğiniz nedir?

Ah, benim mi?

Psikiyatristim. Genelde saplantılı paranoidler üzerinde çalışırım. Anlatın. Anlatacak pek bir şey yok. Genelde eski kıtada çalışırım ve bir-iki tane psikanaliz üzerine makalem var. Viyana’da Frued’la beraber çalıştım. ‘Penis İmrenmesi’ kavramını ortaya attık. Freud bunun kadınlarla sınırlandırılması gerektiğini düşünüyordu. Söyledikleri anlamlı şeyler değildi. Okuduklarından ya da duyduklarından aklında kalmış psikolojik laf salatasından başka bir şey değildi. Garip olan şu ki, konuşması son derece akışkandı ve konu hakkında bilgisi olmayan birine son derece makul ve ikna edici gelebilirdi.

Her yerde böylesine değişik bir intiba bırakan Leonard Zelig kimdi?

Onun hakkında tüm bilinen ‘Bir Yaz Gecesi Rüyası’nın Ortodoks uyarlamasında Puck rolünde oynayan Avrupa Yahudi’si bir aktör olan Morris Zelig’in oğlu olduğuydu. Baba Zelig’in ikinci evliliği mütemadi bir şiddet döngüsüyle meşhurdur; öyle ki aile bir bowling salonunun üst katında yaşamasına rağmen gürültüden şikayetçi olan bowling salonundakilerdir. Gençliğinde Leonard sık sık Yahudi karşıtlarının saldırısına maruz kalır. Hiç onun tarafını tutmayıp her konuda onu suçlayan ebeveyni Yahudi karşıtlarından yana çıkar. Genelde onu küçük, karanlık bir odaya kilitleyerek cezalandırırlar. Gerçekten kızdıklarındaysa odaya onunla beraber girerler. Ölüm döşeğinde, Morris Zelig oğluna hayatın manasız bir azap kâbusu olduğunu söyler ve tek nasihati “telli çalgıları elinde tut”tur.

Hernekadar kardeşi Jack bir sinir krizi geçirse ve kızkardeşi Ruth soyguncu bir alkolik olsa da Leonard Zelig hayata ayak uydurmuş gibidir. Nasıl olmuşsa olmuş, paçayı yırtmıştır. Sonra birden, gelişen garip davranış. Zelig fenomenince büyülenmiş olan Dr. Fletcher bir dizi deney düzenler ve gözlemlemeleri için bazı kuşkucuları davet eder. Doktorların gözü önünde, Zelig mükemmel bir psikiyatra dönüşür. İçeri iki Fransız getirildiğindeyse Zelig karakterlerine uyum sağlar ve gayet düzgün Fransızca konuşur. Bir Çinlinin yanında durduğunda Asyalı özellikler geliştirir.

An itibarıyla olay basına yansımış durumda yeniliklere ve sansasyona susamış halk vak’ayla derhal ilgilenmeye başladı. Söylentiler o kadar yayılır ki Dr. Allan Sindell bir açıklama yapmak durumunda kalır. Şu anda çağımızın, belki de tüm zamanların bilimsel fenomeninin sınırlarını keşfetmeye henüz başlıyoruz.

Her gün basında Zelig ve onun bilmecemsi durumu hakkında yeni hikayeler yayınlanmaktadır.Doktorlar vak’ayı bütünüyle kavramaya çalışsa da kimse bir teşhis üzerinde görüşbirliğine varamaz.

Konu hakkında herkes birşeyler söylemeye çalışır.

Ben sorunun salgı bezlerinin yapısında olduğuna ikna oldum. Henüz guddelerde bir sorun olduğuna dair herhangi bir kanıt olmasa da ileri testler bize sorunun salgılamadan kaynaklandığını gösterecektir. Meksika yemeğinden kaptığı bir şey.

Dr. Birsky:

Bu dışavurum aslında nörolojiktir. Bu hasta bir beyin tümöründen dolayı acı çekmekte bir kaç hafta içinde ölmesi beni şaşırtmaz doğrusu. Henüz tümörün yerini tespit edemedik ama hâlâ arıyoruz.

İroniktir, iki hafta içinde beyin tümöründen ölen Dr. Birsky’nin kendisi olur. Leonard Zelig fena değil.

Spekülasyonlar ve testlerle geçen haftalar sırasında Eudora Fletcher hastanın fiziksel bir bozukluktan değil de psikolojik bir rahatsızlıktan dolayı acı çekiyor olabileceğini düşünmeye başlar. Tahminince Zelig’in değişken makyajı metamorfozlarının fiziksel dışavurumudur. Doktor heyeti, onun bu düşüncesine düşmanca yaklaşır. Heyet Zelig’in rahatsızlığının iskelet yapısındaki bir farklılıktan kaynaklanabileceğinde hemfikirdir.

Testler yanıldıklarını kanıtlar ve hasta için bir takım geçici soruna yol açar. Basın ve halk en ufak habere kulak kabartır gerçek hayattan bir drama odaklanmış durumdadırlar.

Manhattan Hastanesindeki destan sürüyor.

Bu sabah, doktorlar deneylere devam edildiğini bildirdi. Deneğin yanı başına birkaç kadın konmuş ama bir değişim gözlenmemiş önde gelen otoriteler olgunun kadınlarla gerçekleşmediğinde mutabık kaldı. Doktorlar deneylerini bir cüce ve bir tavukla sürdürecek. Leonard Zelig New York’un Manhattan Hastanesindeki bilim adamlarını şaşırtmaya devam ediyor. Sayısız testler yapıldı ancak hiçbiri bu şaşırtıcı davranışı açıklamaya yardımcı olmadı. Doktorların isteği üzerine iki aşırı-kilolu adamla yanyana getiriliyor. Adamlar obeziteleri hakkında konuşurken Zelig mucizevi bir şekilde bir anda kendini 115 kiloya çıkararak onlara katılıyor. Daha sonra, iki zenci adamın yanında Zelig de derhal bir zenci oluveriyor.

Bir sonraki ne olacak acaba?

Bu arada, herbir Amerikalının kendine özgü bir yaklaşımı var. Keşke şu değişen adam Lenny Zelig ben olsaydım. Farklı biri olurdum. Birgün bu arzum gerçekleşecek. Leonard Zelig Amerika Birleşik Devletleri’ndeki en iyi insanlardan biridir. O harika biri.

Yeni bir çözüm yolu arayan Dr. Fletcher deneği hipnotize eder. Bana neden yanında bulunduğun insana benzediğini söyle.

-Çünkü bu güvenli. -‘Güvenli’ ile neyi kastediyorsun? Güvenli diğerleri gibi olmak. Güvende olmak mı istiyorsun? Sevilmek istiyorum. Dr. Fletcher, Zelig’in bilinçaltını sorgulayarak onun davranışlarındaki yap-boz’un parçalarını teker teker yerine koyar. Zamanını hastane ile 42. sokaktaki kütüphane arasında ikiye bölerek raporunu yazar.

Doktorlar, kapalı bir toplantıda Dr. Fletcher’ın Zelig’i bir insan-bukalemun olarak tanımladığı konuşmasını dinlerler.Tabiatın kendisine içinde bulunduğu ortama uygun renklere bürünmek gibi mükemmel bir koruyucu yöntem bahşettiği kertenkele misali Zelig de kendisini etrafındaki her kimse ona dönüştürerek korumaktadır.

Doktorlar dinler, tepkileri şüphelidir. “İmkânsız” derler. “Mantıkdışı.” “Şayet bir kertenkeleyse,”diye dalga geçer bir doktor “hastanenin parasını onu besleyerek çar-çur etmeyelim “birkaç sinek yakalayalım, yeter.”

Editör:

Bu sefer elimizde iyi bir hikaye olduğunu biliyorduk çünkü içinde her şey vardı. Duygusallık vardı. Beklenti vardı. Bu Zelig denen arkadaş, fakir bir aileden geliyormuş. Editörüm dedi ki, “Ted “Biz bu öykünün her gün başsayfada olmasını istiyoruz.” O günlerde, gazete satmak için her şey yapılırdı. Bir hikaye elde etmek için, süslemelere başvururdun abartırdın, gerçekle oynardın. Ama şimdi ortada bir hikaye vardı. Doğal hali buydu. Gerçeği yazacaktın, ve gazete satacaktı. Daha önce hiç olmamıştı. Birdenbire, Leonard Zelig konuşmaların bir numaraları konusu oldu …ilgi ve merakla tartışıldı.

Her toplantıda muhakkak bir Zelig şakası yapılır pop dansın hakim olduğu on yılda yeni bir tür ulusuçalkalar.

Kahverengi, beyaz ve dört gözlü olan nedir?

Milletler Cemiyeti’ndeki Leonard Zelig.

Yine de bukalemun insan herkesi kendinden geçirmez O, fanatikler için adaletsizliğin sembolüdür. Bu yaratık kapitalist insanı temsil ediyor. Sonuca ulaşmak için kılıktan kılığa giren bir yaratık Emekçilerin hileyle sömürülmesi. Ku Klux Klan için, Zelig zenciye ya da Kızılderili’ye dönüşebilen bir Yahudi olarak üçlü hedef demekti.

Aynı anda, Dr. Fletcher bulgularının doğruluğundan emin teorilerini sınamak üzere hastayla zaman geçirmek için yanmaktadır.

Etrafındaki insanlar gibi davranmaya başladığın ilk ânı hatırlıyor musun?

Okulda, bir kaç zeki adam Moby Dick’i okuyup okumadığımı sordular. Okumadığımı söylemeye utandım. Ve okumuş gibi mi davrandın?

Değişiklikler ne zaman otomatikleşmeye başladı?

Yıllar önce. Aziz Patrick Günü. Bir bara girdim. Yeşil bir elbise giymiyordum. Beni elleriyle gösteriyorlardı. Ben de İrlandalı oldum. Onlara İrlandalı olduğunu mu söyledin? Saçlarım kızıllaştı. Burnum kızarmaya başladı. Büyük patates kıtlığından ve küçük insanlardan konuşmaya başladım.

Dr. Fletcher’ın düşüncelerine katılmıyoruz. Bütün bunların hayal ürünü olduğuna inanıyoruz. Zelig’in durumunu ancak deney aşamasındaki ilaçların değiştirebileceğine inanıyoruz Bu yöntem her ne kadar riskli olsa da, mucizeler yarattığı da bilinen bir gerçektir. Zelig’e deney aşamasındaki bir ilaç verilir somadril hidrat. Durumunda bazı ciddi değişiklikler olur birkaç gün duvardan aşağı inemez. Sonra birden tam da Dr. Fletcher biraz aşama kaydetmişken Zelig’in istikbali sorununda yeni bir ihtimal doğar ve üvey kardeşi Ruth onu taburcu ettirir. “Evde bakılırsa daha iyi olur,” der doktorlara. Kızkardeşi ve onun eski bir şenlik düzenleyicisi olan sevgilisi  Martin Geist tarafından bakılacaktır. Sinir bozucu bir vak’adan kurtulmakla avunan doktorlar küçük bir direniş gösterirler.  Sadece Dr. Fletcher Zelig’i bir insan olarak umursamaktadır.

Zelig’in özel bakıma ihtiyacı olduğunda ısrar eder ama bunun bir yararı olmaz. Kimse onun yasal olarak Zelig üzerindeki haklarını sorgulamıyordu.

Üvey kardeşi ve vasisiydi ama Geist adında garip bir erkek arkadaşı vardı. Dolandırıcılıktan on yıla mahkûm olmuştu. Bir mülkü aynı anda birden çok kişiye satıyordu. Bir Delaware milletvekili aynı mülkü iki defa almıştı.

İnsan-bukalemuna bir gözatmak için caddelerde sıra olan kalabalıklar günlerce trafiği kilitler.

Zelig, çocukların ve turistlerin gözleyeceği bir manzaradır. Ülkenin her yerinden insanlar yeni mucizesini görebilecekleri bir yer için kavgaya tutuşur. Kardeşini sergilerken hatıra eşyaları satmak Ruth Zelig ve Martin Geist için sadece bir başlangıçtır. Leonard’ın enfes gösterisi için iki gün geçerli biletler satılmaktadır.

Kimseyi hayalkırıklığına uğratmaz ve istek üzerine şekilden şekle girer. Birdenbire bir cazibe merkezi olmuştur, ‘yeni bir şey’ bir ‘hilkat garibesi’!

1935 yapımı, Zelig’in hayatına dayanan film ‘Değişen Adam’da atmosfer çok iyi bir şekilde aktarılmış. Leonard’ın vesayetinden vazgeçemeyiz. Biliyorum, fırsatım olsa onu iyileştirebilirim. Avukatımız bile umutsuz olduğunu söylüyor.

Dr. Fletcher..

size Eudora diyebilir miyim? O aptal suratın arkasında o zombi bakışının arkasında gerçek bir insanoğlu var, ve ben onu dışarı çıkarabilirim. Nasıl?

Yeni bir yöntemle, bir teknikle. Her ne ise, kişisel bir şey olmalı. Yasal olarak yapabileceğim pek bir şey yok. Onlar umursamıyorlar. Onu kullanacaklar. Onu para kazanmak için bir şans gibi görüyorlar. Bak. Bu Leonard Zelig bebeklerinden satıyorlar. Film iş yapmadı. Sadece Leonard Zelig kalemleri ve nazar boncukları değil, saatler, oyuncaklar, kol saatleri, kitaplar ve ünlü bir Leonard Zelig bebeği vardı. Mutfak önlükleri, bukalemun-şekilli kulaklıklar hatta ünlü bir Leonard Zelig oyunu vardı. Leonard Zelig’den esinlenmiş bir sürü popüler şarkı vardı, melodileri ulusu ağlatıyordu. Ürünlere ve imza günlerine ek olarak sonu gelmeyen sergiler de vardır.

Hollywood’da, çok gözde bir kişiliktir ve bir film teklifi alır.

Clara Bow onu bir hafta sonu davet eder ve bütün kişiliklerini getirmesini söyler. Chicago’da ağır siklet şampiyonu Jack Dempsey ile tanışır Jack, antrenmanda Zelig’le şakalar yapar. Washington, D.C.’de, Calvin Coolidge ve Herbert Hoover ile tanıştırılır. Fransa’da, ‘Le Lezard’ olarak karşılanır. Paris’in müzik salonlarını onurlandırır. Performansıyla, onu her şeyin sembolü olarak gören Parisli entelektüellerin sevgisini kazanır. Bir haham oluşu o kadar gerçekçidir ki bazı Fransızlar onun Şeytan Adası’na gönderilmesini önerirler. Folies Bergere’de Josephine Baker bukalemun dansının kendi versiyonunu yapar ve daha sonra arkadaşlarına Zelig’i ‘inanılmaz’ ama ‘biraz yitik’ bulduğunu söyler. Herkes benim mekânıma gelirdi adı sanı bilinen herkes ve ara sıra biri Zelig’i getirirdi Leonard’ı. Leonard Cole Porter’ı büyülemişti bir şarkısında şöyle bir dize vardı “Sen mükemmelsin. Sen Leonard Zelig’sin.” Ama Zelig’le kafiyeli bir şey bulamadı. Yüksekten uçuyorum. Çünkü içimde bir his var Düşüyorum. Yalnız senin için düşüyorum. Gözüme takıldın. İçimde bir his var, düşüyorum Şu yüzüğü göster bana, ve ben içinden geçeyim. Hep bir başıma gezerdim, ah! Rastlantı eseri karşılaştık, ah! Şimdi ben diken üstündeyim, ah! Hey, Bay Zelig, bekle. Çünkü içimde bir his var Düşüyorum. Yalnız senin için düşüyorum.

Ah! Şovlar ve partiler

Zelig’in kardeşini ve onun sevgilisini zengin ve mütebbessim kılsa da Zelig’in öz-varoluşu aslında bir varolmayıştır. Kişilikten yoksun insani nitelikleri o kadar uzun zamandır hayatın hengâmesinde kaybolmuştur ki hep tek başına oturur, sessizce boşluğa bakarak Bir sıfır Bir gayri-insan Rol yapan bir ucube Bütün istediği uyum sağlamak, ait olmak düşmanlarına görünmez olmak ve sevilmektir ama ne uyum sağlayabilir ne de aidiyet yaşayabilir. Düşmanlarının denetimi altındadır, ve umursanmadan durur.

Hastane yönetimi Zelig’i unutmuş durumdadır.

Vesayeti için savaşan sadece Dr. Fletcher’dır. Mahkeme nihai temyizi de reddeder. Destansı hukuk savaşı boyunca avukatı Charles Koslow ile sık sık biraraya gelirler. Charles ona âşık olur ve  kendisiyle evlenmesi için Eudora’ya baskı yapar. Ne yapacağını bilememektedir. Gönlü varmasa da Leonard Zelig’i iyileştirmek konusundaki ümitleri tükenmeye başlamıştır. O yaz Geist İspanya’da bazı gösteriler ayarlar. Bu, son derece başarılı geçen Avrupa turnesinin son ayağıdır. Martin Geist’le Ruth Zelig arasındaki ilişki hasar görmüştür. Birbirlerinden sıkılmışlardır ve sık sık kavga ederler. Ruth, Luis Martinez adlı vasat ve korkak bir matadorla tanışıp da ona âşık olunca durum daha bir vahimleşir Martinez, Ruth Zelig’i etkilemek istese bile arenada her zamanki gibi panikler. talihi yaver gitmiştir ve Boğa kendi kendine beyin sarsıntısı geçirmiştir. Martinez boğayı öldürme ve kulağını kesip alma şerefine erer. Kulağı âşığına hediye etme cesaretini kendinde bulur. O akşam, kıskançlıktan deliye dönmüş Martin Geist otel odasına döner Ruth Zelig’in yoluna çıkar. Ondan kulağı ister. Kadın reddeder. Geist ısrar eder. Kudurmuşçasına kavga ederler, ve Martinez saklandığı dolapta bulunur. Geist tabancası çıkarır ve onu vurur. Sonra silahı Zelig’in üvey kardeşine çevirip öldürür. Ve son olarak da kendi hayatına son verir. Bu kıskançlık şiddeti cümbüşünde Leonard Zelig’in hayatı tersyüz olur.

İlk başta, haber bütün dünyada yankılanır.

Kısa bir süre sonra heyecana aç halkın ilgisi odaklandığı hızda dağılır. Taze skandallar ortaya çıkar ve manşet olur. Jazz Dönemi’nin gündemi çok hızlı değişmektedir Yerli kabilelerindeki evler gibi. Manipüle edilen bir toplum kolay unutur. Yirmili yıllar bir kırılma noktasında ve Leonard Zelig hâlâ bulunabilmiş değil. Dr. Eudora Fletcher umarsızca onu arar. Birkaç denemeden hayalkırıklığı ile ayrılınca cesareti söner ve vazgeçer. Bunun bir utanç olduğunu düşünüyordum. Adımı duyurabileceğim yegâne vaka orada bir yerlerdeydi. Onu nasıl iyileştireceğimi bilmiyordum ama onu bulabilirsem yeni ve yaratıcı bir yöntemle hayatını değiştirebileceğime inanıyordum Bir şans bulabilseydim.

300,000 inanan Aziz Peter kilisesinin önünde  Papa Xl. Pius’u görmek için beklemektedir. 12 görevlinin omuzlarında taşıdığı Mukaddes Peder’i taşıyan Adjustortoria koltuğu Papa’nın mukaddesatını tüm dünya ile paylaşacağı âna balkona götürülür. Bu, tören son 63 yıl içinde ilk defa yapılmaktadır ve Kutsal Hafta’nın dini merasimlerinin yapıldığı. Paskalya Pazarı’nın doruk noktasıdır.

O da nesi? Papa’nın bulunduğu yerde bir karışıklık mı çıktı? Orada bulunmaması gereken biri var. Korumalar kargaşanın çıktığı yere çağrılırken Papa Pius Xl hazretleri davetsiz misafiri elindeki kutsal ferman ile uzaklaştırmaya çalışmaktadır. İnananlar gözlerine inanamamaktadır. Bu, elbette, Zelig’dir. İtalyan otoritelerince Birleşik Devletler’e geri gönderilir ve tekrar Manhattan Hastanesine yatırılır.

Leonard Zelig’i tedavi edebilecek olmama çok sevindim artık kendisi hastanenin vesayeti altındadır. Bana bu şansı tanıdıkları için hastane yönetimine müteşekkirim. Onu başka hayatlara imrenmeyen, yararlı, kendi kişiliğinde bir vatandaş olarak topluma kazandıracağımı umuyorum. Dr. Fletcher evliliği düşünecek vakti yoktur. Tüm ilgisini Leonard Zelig üzerinde yoğunlaştırmak zorundadır. Planı, Zelig’i kır evine götürmektir. Toplumdan uzak ‘nötr’ bir ortam kuracaktır. Hastayı iyi etmenin yeni bir yolunu bulmaya çalışacaktır, türünün tek örneği rahatsızlığın içine nüfuz edebilmek umuduyla. Çalışmasının öneminin  farkında olan Eudora Fletcher seanslarını bir filme kaydetmeyi tasarlar. Kuzeni Paul Deghuee’le iletişime geçer Paul, mucit ve ‘part-time’ kameramandır. Şöyle dedi: “Gelecek nesiller ve bilim dünyası için …Bu vak’ayı kayıt altında tutmak istiyorum…” “Kamera çok sessiz çalışmalı.” Ben de, “Neden sadece not tutmuyorsun?” diye cevap verdim. “Paul” dedi, “bir adam fiziksel …görünümünü değiştiriyorsa, bunu gözlerinle görmek istersin. …Okuyamazsın.” “Bunlar bir yana, tarihe geçmek istiyorum.” Beyaz oda büyük bir özenle olabildiğince sessizleştirilir. Dr. Fletcher’ın evi olabildiğince sade döşenir. Sakar kamera ışıkları gerekli aydınlığı sağlamaları için duvara çivilenir. Mikrofonlar, özel olarak seçilmiş yerlerde saklanır. Kamera, çıplak haline nazaran daha az dikkat çektiği bir cam panelin arkasından çekim yapmaktadır. Motorun sesi sorun teşkil eder. Bu da bir battaniye ve elde başka ne varsa onlar bastırılır. Bu dapdar yerden kameraman Paul Deghue ünlü “Beyaz Oda Seansları”nı çekecektir, psikoterapi tarihinin en önemli belgelerinden birini.

Günümüzün standartlarını düşününce Beyaz Oda Seansları çok ilkel görünür bununla birlikte, hasta ile doktor arasında çok güçlü bir kişisel ilişki geliştirmede Zelig bir psikozlu muydu, yoksa yalnızca nevrotik bir rahatsızlığı mı vardı?.. sorusu doktorlar arasında sonu gelmeyen tartışmalara yol açmıştır. Benim düşüncem onun duygularının normal insanlardan farklı. olmadığı yönündeydi. Onun için belki pekâla uyumlu bir insan denebilir. Sadece bu uyumu uç bir noktaya taşımıştı, uç bir alana. Onun, “mükemmel konformist” olarak algılanabileceğini düşünmüştüm.

Leonard, neden burada olduğunu biliyor musun?

Psikiyatri tartışması, değil mi?

Sen doktor musun?

Evet. Belki son makalemi okumuşsunuzdur saplantılı paranoyahakkında. Herşeyin akılda bittiğine bağladım. Sanırım söylemem lazım, sen doktor değilsin. Ben de size şaka yapıyorsunuz derim. Söz açılmışken, burası hep böyle aydınlık mı? Bu seansları filme alıyorum, tabi senin için sorun teşkil etmezse. Orada biri var, değil mi?

Doğru. Bu bir kamera. Neden basit gerçeklikle başlamıyoruz.

Leonard, sen doktor değilsin. Sen hastasın. Doktor olan benim. Senin yerinde olsam bunu öyle herkese söylemezdim. Leonard, sen doktor değilsin. İyileşecek mi? Şehre geri dönmeliyim. Gerçekten. İlginç bir vak’am var Farklı kişilikli Siyam ikizleriyle ikili (=4) çalışmalar yapıyorum. Bana sekiz kişi ödeme yapıyor. “İlk haftanın seansları pek de iyi geçmedi…” diye yazar günlüğüne Dr. Fletcher. “Leonard kendini bana adapte ediyor …ve doktor olduğuna inanmış. …Kendini koruyor ve şüpheci. …Onda insanı kendisine çeken bir şey de var. …Kıvrak zekâlı ve enerjik. …Belki de beni harekete geçiren onun had safhada biçare oluşu. “Esnek olmalıyım ve işi oluruna bırakmalıyım.”

Bugün nasılsın, Leonard? İyiyim. Ama hemen şehre dönmem lazım. Bir kurs veriyorum

Psikiyatri Enstitüsünde mastürbasyon üzerine bir kurs. Anlıyorum. Ben bir doktorum, ve ben Suçluluğa dayalı mastürbasyon. Suçluluğa dayalı değil. İleri düzey dersler veriyorum. Orada son derece saygı gören bir doktorum. Gözlerin bu kalemi takip etsin. Sadece derin nefes al. Rahatla. Beni hipnotize etmeye çalışıyorsunuz. -Sakıncası var mı? -Evet var. Ben bir doktorum. Sen doktor değilsin. Ben doktorum. Hadi rahatla. Yapamam. Hemen şehre dönmem lazım. Şu mastürbasyon dersim var. Orada olmazsam, bensiz başlarlar. Haftalar geçer Dr. Fletcher’ın her geçen gün daha çok hüsran duymaktadır. “Leonard doktor olduğunda ısrarını sürdürüyor “onu hipnotize etmeme bile izin vermiyor,” diye yazar. “Geçen yıl yaşadıklarının onu her zamankinden “daha savunmacı yaptığına inanıyorum. “Bu cesaret ümit kırıcı.” Büyük bir baskı altındaydı. Farketmemeniz imkânsızdı. Üzgün ve gergindi. Zelig iyiydi, şekerleme yapıyordu, sandalyesini oturup kitap okuyordu. Kendisini Dr. Zelig olarak tanıtıyordu. Psikiyatri kitapları okuyordu. Ona bir günlüğüne uzaklaşıp rahatlamasını söyledim. Sinirleri aşırı derece gerilmişti. Dr. Fletcher, Zelig’i tek başına bırakır ve kuzeni Paul Deghuee’nin tavsiyesi üzerine rahatlamak için  nişanlısıyla birkaç saat dışarı çıkar.. İlkin Broadway’e, oradan da ünlü bir gece kulübüne giderler Sahnedeki hareketli gösterinin aksine Dr. Fletcher dalgın ve tedirgindir. Hastasından başka bir şey düşünemez haldedir. Nişanlısı Koslow’la uyuşamamaktadırlar. Adam, onun Zelig takıntısından nefret etmektedir. İronik olarak, gece kulübünün o gürültülü, duman kaplı. ortamında, Eudora Fletcher davada büyük bir ilerleme sağlayacak, son derece akıl dolu ve yaratıcı bir plan geliştirir. Dr. Zelig.

Acaba bir sorunu çözmemde yardımcı olabilir misiniz?

Elimden geleni yaparım. Ama elbette, hiçbirşey için söz verilmez. Geçen hafta, son derece eğitimli bir grup insanla beraberdim

“Moby Dick” adlı roman hakkında konuşuyorlardı. Kitabı okumadığımı söylemeye çekindim, bu yüzden yalan söyledim. O kadar hoşlarına gitmek istiyorum ki öbür insanlar gibi olmayı karşı koyamayacak derecede. Bu doğal bir şey. Ama bazen o kadar abartıyorum ki, düğümlenip kalıyorum. Siz bir doktorsunuz. Bununla nasıl başa çıkacağınızı bilmeniz gerekir. Ama işin aslı ben gerçekte doktor değilim. Değil misiniz? Doktormuşum gibi yapıyorum arkadaşlarıma uyum sağlamak için. Biliyorsunuz, onlar doktor. Bu önemli. Ama siz doktorsunuz, bana yardım edebilirsiniz. Bana yardım etmelisiniz. Aslına bakarsanız, ben böyle düşünmüyorum. Bütün hayatım yalan oldu. Her an kılıktan kılığa giriyorum. Yardıma ihtiyacınız var, hanımefendi. Geçen gece, rüyamda ateşin içine düşüyordum. Bu ne anlama geliyor? Bu çok kötü. Bilmiyorum. Doktor. Biliyorum ben karmaşık bir hastayım.

-Bilemeyeceğim. -Ben neden acı çekiyorum? Nasıl bilebilirim ki? Ben doktor değilim. Değil misiniz? -Hayır. Doktor muyum? -Kimsiniz siz? Ne demek istiyorsunuz? Bunlar zor sorular. Leonard Zelig? Kesinlikle. Ama o kim?

Sen. Ben hiçkimseyim. Ben hiçbir şeyim. Ben tutun beni. Düşüyorum.

Kimlik bunalımı üzerinde oynayarak Dr. Fletcher Zelig’in dikkatini dağıtır ve onu geçici bir dezoryantasyona uğratır. Gardı düştüğünden, Zelig’i kolayca hipnoza sokar. Nihayet, post-hipnotik telkin vasıtasıyla ….onu transa sokabilecektir.

Erkek kardeşim beni dövüyor. Kızkardeşim erkek kardeşimi dövüyor. Babam, kızkardeşimi, erkek kardeşimi ve beni dövüyor. Annem babamı, kız kardeşimi beni ve erkek kardeşimi dövüyor. Komşular ailemizi dövüyor. Aşağı bloktan insanlar komşularımızı ve ailemizi dövüyor. Ben oniki yaşındayım. Bir sinagoga giriyorum. Hahama hayatın anlamını soruyorum. Bana hayatın anlamını söylüyor ama İbranice olarak. İbranice bilmiyorum. Bana 600 $ karşılığında İbranice dersi vermek istiyor. Dr. Fletcher’ın terapisi iki uç noktadan meydana gelmektedir. Trans halindeyken Zelig’in kişiliği derin bir şekilde araştırılmakta ve yeniden inşa edilmekte; ..bilinç halindeykense kendisi sevgi, şevkat ve sınırsız müsamaha …ile desteklenmektedir. Tamamen açık sözlü olacaksın. Transtasın. Benim olmanı istediğimi sandığın değil kendin olacaksın. Şimdi, burası hakkında ne düşünüyorsun? Olabileceklerin en kötüsü. Kırsaldan nefret ederim. Otlardan ve sivrisineklerden nefret ediyorum. Ve yemekler Aşçılığın berbat. Gözlemelerin Onları sen bakmıyorken çöpe atıyorum. Anlattığın fıkralar eğlenceli sanıyorsun ama sadece uzun ve manasızlar. Sonu olmayan şeyler. Anlıyorum. Peki ya başka? Seninle yatmak istiyorum. Bu beni şaşırttı. Benden pek hoşlandığını düşünmüyordum. Seni seviyorum. Öyle mi? Çok tatlısın çünkü sen sandığın kadar zeki değilsin. Karmakarışıksın ve sinirlisin, ve berbat bir aşçısın. Şu gözlemeler Seni seviyorum. Sana bakmak, gözkulak olmak istiyorum. Daha fazla gözleme istemiyorum. İşe başlarken amacım Leonard’ı isim yapmak için kullanmaktı. Ama daha sonra kendimi ona karşı güçlü duygular hisseder buldum. Çekici biri olduğumu hiç sanmazdım. Hiç gerçek bir aşk yaşamamıştım. Charles Koslow annemin evlenmemi isteyeceği …türden bir adamdı. Her geçen gün hastasına olan güveni artan Dr. Fletcher onu tedbiri elden tamamen bırakmadan dışarı çıkarır -kızkardeşinin Teaneck yakınlarındaki evinde bir akşam.- Meryl Fletcher havacıydı, başarılı bir profesyonel pilot. Eudora Fletcher ise amatör pilottu ve akşam rahatlayarak, uçuş hikayelerini yeniden anlatarak geçirildi. Haftalar geçtikçe Zelig kendi fikirlerini ifade etmek konusunda daha çok cesaretleniyordu. İyi korunan şeyin değeri hemen artar çünkü. Üvey annemden nefret ederdim. Kim bilirse bilsin, umrumda değil. Beyzbolu seviyorum. Bir anlamı olmasına lüzum yok. İzlemesi çok güzel. Ben Demokratım. Her zaman bir Demokrat oldum. Seninle bu kaset konusunda aynı fikirde olmasam olur mu? Elbette. Brahms benim için çok fazla acıklı. Kendin olmalı ve kendi ahlâkî seçimlerini yapmalısın cesaret gerektirse de. Yoksa bir robot ya da kertenkele olursun. Şu avukatla gerçekten evlenecek misin? Evlenmemeni tercih ederdim. Katılmıyorum. Bence bu Mussolini denen herif kaybedenin teki. Acaba sevişecek miyiz? Üç ay geçmiştir ve yönetim hastayı sınamak istemektedir. Dr. Fletcher Zelig’in binadan ayrılmaya hazır olmadığını söyler. Doktorlar, onunla orada görüşmeyi kabul ederler. Dört gün sonraya gün belirlenir. Dr. Fletcher kayda değer bir ilerleme sağlanmadıysa vak’adan uzaklaştırılacaktır. Gergindim, çünkü uyanıkken transta yaşadıklarını hiç hatırlamıyordu bense acaba diyordum, bu ikisini birleştirmenin bir yolu var mıydı? Endişe ettiğim bir başka husus da güçlü kişiliklerle birlikteyken kendi kişiliğini kaybetmesiydi. Pazar günü öğle vakti, doktorlar gelirler. Onları Eudora Fletcher ve Leonard Zelig karşılar ve etrafı gezdirirler. Dr. Fletcher gergin,.. Leonard Zelig soğukkanlı ve rahat görünmektedir. Etrafı doktorlarla çevrili olsa da onlardan birine dönüşmez. Görünüşe göre, ortada çok büyük bir başarı vardır tâ ki Dr. Henry Mayerson masumâne bir şekilde hava durumundan söz edip güzel bir gün olduğu yorumunu yapana kadar. Zelig, güzel bir gün olduğu konusunda Dr. Mayerson’a katılmadığını söyler. Dr. Mayerson Zelig’in hükmünün katılığı karşısında afallar. Havanın güneşli olduğuna ama çok da sıcak olmadığına dikkat çeker. Kişisel düşüncelerini korkusuzca dile getirme eğitimi almış olan Zelig’in tutumu saldırgancadır. Diğer konumunda çok uzun bir süre kalmıştır. Şimdi de aşırı-fikirlenmiştir; kendisiyle uyuşmayan herhangi bir fikre tahammül edememektedir. Onu tek bir tarafa doğru aşırı yönlendirmiştim. Dr. Mayerson’a ve bazı kurul üyelerine bir tırmıkla vurdu. Evet bu olmasını istediğimiz şey değildi ama ben yine de bir şeyleri başardım diye düşündüm. Onunla iki hafta daha çalışabilseydim onun ayarlarını düzeltebilir ve Leonard Zelig’i kendi kişiliğine sokabilirdim. Kahraman Dr. Eudora Nesbit Fletcher, ya da kahramâne mi desek Güzel ve zeki genç psikiyatrist bukalemun insan Leonard Zelig’in zihinsel bir rahatsızlıktan dolayı acı çektiği düşüncesine olan inancını hiç kaybetmedi.

Kuzeni kameraman Paul Deghuee ile birlikte çalışan doktor, tedavinin Zelig’in hipnoz halindeki görüntülerini de içeren bazı önemli anlarını kaydetmeyi başardı. Hasta ve doktor sıkı arkadaş oldular ve tedavi anların dışında da birlikte olmaya başladılar. Taraftar bulamadığı düşüncesindeki ısrarı kendisine psikiyatri alanında büyük bir başarı getirdi. Kim demiş kadınlar sadece dikiş dikmekten anlar diye?

Şimdi City Hall’a yeni şöhrete şehrin anahtarlarının verildiği yere uzanıyoruz. New York’un anahtarlarını size sunmaktan onur duyuyoruz. Jimmy Walker buraya kadar gelip “Kertenkele Leonard”ı söyleyemedi. Kendisi çok meşgulmüş. Belediye Binası ziyaretinden sonra, Zelig’in bilime meydan okuyan rahatsızlığını tedavi eden güzel deha Eudora Fletcher New York Waldorf-Astoria üyesi bilim adamlarınca onurlandırıldı. Şu anda görüntüye gelenler sadece psikiyatri değil, aynı zamanda fizik, biyoloji, matematik vesair alanda dünya çapında önemli insanlar. Dr. Fletcher, modern kan hastalığının babası sayılan Nils Andersen ile fikir alışverişi yapıyor. Aynı hafta daha sonra, Dr. Fletcher bu sefer de ilk gemisini vaftiz ettirerek şereflendirildi. Sıradan küçük bir kız için büyük bir başarı hikayesi. Cathrine Fletcher Hanımefendi’nin evindeyiz. Kendisi haberlerdeki ünlü psikiyatrist Dr. Eudora Fletcher’ın annesi. Sayın Fletcher size ilk olarak şunu sormak istiyorum, bir tıp dehası yetiştirmek nasıl bir şeydi? Birsürü fedakârlıkta bulunmuş olmalısınız Kızınızı tıp okuması için zorlamışsınız. Mikrofona konuşun lütfen. Fedakârlık mı? Hiç olmadı. John borsacıydı. Çok paramız vardı ben de zaten zengin bir Philadelphia ailesindenim. Eminim kızınız tâ çocukluğundan beri hep doktor olmak istemiştir. Sanmıyorum. Hep pilot olmak istediğini sanırdım kızkardeşi Meryl gibi, sonra evli barklı biri Ama çok içine kapanık bir çocuktu. Ama her anne kendi çocuğunun sizin kızınız gibi bir başarı kazanmasını ister. Çok zor bir kızdı. Bize kocanızı anlatın. Anladığım kadarıyla sıradan bir işadamıydı. Kızının böyle ünlenmesinden eminim heyecanlanıp memnun olmuştur. John problemliydi–Bunalım. İçerdi. Eee, Bn. Fletcher, bizimle bugün konuştuğunuz için çok teşekkürler. San Simeon’da, ünlü gazete sahibi William Randolph’un muhteşem hayal-ülkesinde sosyetenin bildik simaları günlerini gün ediyorlar. Marie Dressler ve Bay Hearst. San Simeon’un her zaman tutulan bir konuğu olan Bn. Dressler ateşli bir hayranının çiçeklerini kabul ediyor. Yanındaki Marion Davies. İş zamanlarında Davies her zaman çok ciddidir Ama burada, bu harikulade oyun alanında eğlenceli yanını gösteriyor. Şu an yanındaki malumunuz Charlie Chaplin her zaman şakacı. New York 3,000 mil ötede olsa da Jimmy Walker Bay Hearst’ün çekim alanında görünüyor. Diğer bir  New Yorklu da Leonard Zelig herkesin favori kovboyu Tommiks’in taklidini yapıyor. Tony kıskanmayacak mı? Tony Tom’un atı ve bize hep her yere beraber gittikleri söylenirdi. İşte yine Chaplin bu sefer Adolphe Menjou’yla. Bunlar da Claire Windsor Delores del Rio ve cazibeli Eudora Fletcher Hollywood’un en yeni sansasyonel dansçısı James Cagney’le söyleşiyor. Bakın burada ne var? Yalnız Carole Lombard adında güzel bir bayan. Dr. Fletcher ve Leonard Zelig Bobby Jones’la beraber Bay Hearst’ün golf sahasında atış yapıyorlar. Leonard o eski bukalemun kişiliğine dönmez de bir golf profesyoneli olmayacaksa, ben Bobby’e para koyardım. Ama kimin umurunda, onlar eğleniyor ya?

Bu ülkenin çocuklarına bir tavsiyede bulunmak ister misiniz?

Elbette. Çocuklar, kendiniz olmalısınız. Olduğunuzdan başkasıymış gibi davranmayın onların bütün cevapları bildiğini düşünmeyin. Kendiniz olun, konuşun, aklınızdakini söyleyin. Belki bu başka ülkelerde mümkün değildir ama Amerika’da işler böyle yürür.  Ben sürüngenler familyasının bir üyesiydim ama artık değilim. Zelig, artık bukalemun değil, kendisidir. Politika, sanat ve aşk üzerine düşüncelerini dürüstçe ve direkt dillendirir. Beğenileri rüküş bulunsa da bu kendisidir.

Zelig, Nihayet bir bireydir, bir insandır. Artık çevresinin emniyette bir parçası olmak için kişiliğinden ödün vermiyordur. Beğenileri berbat değildi. Beyzbol izlemeyi Moby Dick okumaya tercih eden biriydi. Ayağını kaydıran da bu olmuştu ve olaylar gelişmişti. Sembolik bir anlamı vardı. Marksistler için o önemli biriydi. Katolik kilisesi Vatikan olayından dolayı onu hiç affetmedi. Bunalım’ın keşmekeşindeki Amerikan halkı onu kişisel gelişim ve kendini gerçekleştirme olasılığının bir sembolü olarak görüyordu. Ve elbette, Freudçuların da keyfi gıcırdı. Onu istedikleri gibi yorumluyorlardı. Hepsi sembolist yaklaşımlardı ama iki entelektüelin aynı manada buluştuğu yoktu. Bu psikiyatrinin bir zaferi olarak görülebilir mi, bilmiyorum. Daha çok estetik içgüdünün zaferi gibi bir şeydi. Dr. Fletcher’ın tekniği zamanın terapi okullarına hiçbirşey borçlu değildi Ama onu istedikleri gibi algıladılar. Onunki, farklı ve muazzam bir yaratıcı başarıydı. Tekrar düşündüğümde, bana öyle geliyor ki Zelig’in öyküsü Amerika’daki pek çok Yahudi deneyimini yansıtıyordu. zorla içine itilmiş ve bir yer edinmeye zorlanmışlardı. Ve bu kültüre asimile olmaya sevkedilmişlerdi. Deliler gibi asimile olmak istiyordu. Bu deneyim Eudora Fletcher’ın hayatını da değiştirmiştir. Onun için, şan, şöhret boş ödüllerdir …ve hayatını ihtiraslarının kışkırttığı ergen fantezileriyle geçirmeyecektir. O ve hastası birbirlerine âşık olmuşlardır.

Dr. Fletcher’ın avukat Koslow’dan ayrılıp Zelig’le evlenmeyi planladığını açıklaması kimseyi şaşırtmaz.

Ondan güç alıyordu. Birbirlerine o kadar âşıklardı ki kardeşim yıllardır olduğundan çok daha mutlu görünüyordu. Planlarını göre baharda evleneceklerdi ama tam o sıra, elbette, herşey allak bullak oldu. Düğüne iki hafta kala eski bir show-girl olan Lita Fox ortaya çıkar ve Zelig’le evli olduğunu iddia eder. İddiasına göre ondan bir de çocuğu vardır. Skandal patlar verir. Bir yıl önce evlendik. Bana doktor olduğunu söyledi. Doktora benziyordu. Ben de gösteri işindeyim. Baltimore’a gittik, ve evlendik bunu kanıtlayacak bir cüzdanım da var. Onunla farklı bir kişilikteyken evlenmişti. Kadın, gazetede Zelig’in Eudora Fletcher’la evlenmek üzere olduğunu okuyunca gururuna dokunmuş, ve hukukî kanallara başvurmaya karar vermişti. Zelig kendini mahkemede savunacağını söyler yavaş yavaş halk desteğini yitirmektedir. Zeki avukatlar Lita Fox’u terkedilen bir kadın gibi gösterir. Çocuk ihmal edilmiş, zavallı ve babasızdır. Zelig hayatını büyük bir meblağ karşılığında Hollywood’a satmıştır. Skandal patlayınca, stüdyo parayı geri ister. Zelig ancak yarısını ödeyebilir. Geri kalanı harcanmıştır. Stüdyo kızıp, ona hayatının yarısını geri verir. En iyi anları onlar alır. Ona kalan uyku ve yemek vakitleridir. Zelig skandalla sarsılır, ama bu sadece bir başlangıçtır. Bir başka kadın ortaya çıkar. Hediyelik eşya dükkânında satıcı olan Wisconsinli Helen Gray Zelig’in, ikizlerinin babası olduğunu iddia eder. Avukatlara, kendisini kürk avcısıyım diye kandırdığını söyler. Zelig hiçbirşey hatırlamaz, ancak bir nöbet ânında olmuş olabileceğini kabul eder. Bu, kapının açıldığına dair bir sinyal olur. Benimle First Church of Harlem’de evlendi. Duke Ellington’un kardeşi olduğunu söyledi. Arabamı parçalayan adam oydu. Yepyeniydi. Sonra annemin bileğini tersine döndürüverdi. Epey yaşlı birisi ve bileğini çok kullanıyor. Evimi iğrenç bir renge boyadı. Boyacı olduğunu söylemişti. Gözlerime inanamadım. Sonra da ortadan kayboldu. Zelig’in girdiği her kişiliğin davranışından sorumlu olması ihtimali.. düzinelerce dava demektir. Kendisine iki eşlilikten, zinadan trafik kazalarından, intihalden, ev kazalarından ihmalden, mülke tecavüzden ve gereksiz yere diş çekmekten dava açılır. Herkesten özür dilemek istiyorum. Bu kadınlarla evlenmiş olduğum için gerçekten çok üzgünüm. Sadece bilemiyorum. Böyle olması gerektiğini düşünmüşüm. Apandistini aldığım beyefendiye ne diyeceğimi bilemiyorum. Teselli olacaksa Hâlâ evin etrafında bir yerde olmalı. En derin özürüm Detroit’ten Trokman ailesine. Daha önce hiç çocuk doğurtmamıştım buz maşasıyla yapılıyor sanmışım.

Yasal boşlukları ve teknik detayları acımasızca kullanan Amerikalı hukukçular alan araştırmasında. Zelig suçlu olarak damgalanır. Dr. Fletcher’ın, onun bukalemun dönemindeki. davranışlarından sorumlu tutulamayacağındaki ısrarı işe yaramaz.

Leonard Zelig kötü bir ahlâkî etki yaratıyor. Amerika ahlâklı bir ülke. Allah korkusu olan bir ülke. Çokeşlilik ve sahtekârlık skandallarına göz yumamayız. Temiz bir toplum istiyorsak, bence, küçük Yahudi linç edilmeli. Aşağılayıcı sınav boyunca Eudora Fletcher mertçe, sevdiği adamın yanında yer alır. Arkadaşlarına, Zelig’in hâlet-i ruhiyesinden endişe ettiğini söyler. Durumu tutucu ahlâkî yargıdan dolayı kötüye gidiyor gibi görünmektedir. Zelig, insanlarlayken, soğukkanlılığını korumaya çalışmaktadır ama bu gittikçe güçleşir. Eudora ile bir Yunan restoranında yemekteyken kişilik bölünmesi yaşadığı çok açıktır: Zelig yemeğin ortasında Yunanlaşmaya başlar. Umutsuzca, sevildiği, kabul gördüğü, uyum sağladığı zamanları özler. Halk onun ahlâk anlayışını yüksek sesle lanetlemektedir ve mahkeme kararının arifesinde Leonard Zelig ortadan kaybolur. Şu an konuşan polis başkomiseri Thomas Dowd ulusa haber geçiyor. Leonard Zelig aranıyor. Çokeşlilikten sahtekarlığa pekçok suçtan hakkında hüküm verilmesinden bir gün önce kayboldu. İpuçlarını araştırıyoruz ve nerede olduğu konusunda bilgisi olabileceklerle konuşmak istiyoruz. Kızkardeşim yıkılmıştı. Kendine hakim olup soğukkanlı görünmeye çalıştı ama çok üzgündü. Duygularını kolayca açığa vuran biri değildi Leonard söz konusu olmadıkça. Dr. Fletcher polisle her gün görüşür. Nerede olduğu konusunda bilgisi olabilecek herkesten yardım isterler. Dalgasına telefon eden bir kaç kişiye saymazsak çok az netice alabilirler. Aylar geçer, ancak Zelig’ten haber yoktur. Arabalar aranır. Her yerden sahte ihbarlar gelmektedir. Ceketi Texas’ta bulunur. Eyaletin aranıp taranması boş çıkar. Chicago’da, California’da görüldüğü bildirilir. Bu fotograftaki adamlardan biri onu andırmaktadır Meksika’da bir mariachi grubu. Dr. Fletcher Zelig’i aramaya devam eder ama her geçen gün ümitleri solmaktadır. Bütün düşünebildiğim Leonard’tı Onu ne kadar özlediğim, ne kadar sevdiğim.. ve onunla geçirdiğimiz harikulade anlar. Benim için çok kötü bir dönemdi. Yıl biter, Zelig hâlâ kayıptır. Mahzun mahzun dolanır ve ağlardım. Bir gece, çok kötü olduğum bir an kızkardeşim Meryl bana “Hadi” ..dedi. “Yemeğe çıkalım, ya da bir konsere gidelim.” Ben, “Hayır. Havamda değilim,” dedim ama ısrar etti. Dışarı çıktık, sinemaya gittik. “Grand Hotel”i izledik, haber bülteniyle beraber. Adolf Hitler ve onun Nasyonal Sosyalist Parti’si buhran içindeki Berlin’de yükselişini sürdürüyor. Versay Antlaşması’nı kınayan Naziler Alman milliyetçiliğiyle ilgili coşkulu açıklamalar yapıyor Eudora Fletcher gördükleri karşısında afallar. Kahverengi gömleklerin arasında Zelig’e benzeyen bir yüz görür. Ve herşey bir anda anlam kazanır zira her ne kadar sevilmek istese de sevilmek için can atsa da onda topluluk içinde yok olmayı, anonimleşmeyi arzulayan bir yan da vardı. Faşizm, Zelig’e bu seçeneği sunuyordu Bu büyük harekete katılıp anonimleşecek birşeyler yapabilirdi. Dr. Fletcher bir sonraki hafta gemiyle Avrupa’ya gider. On gün sonra Berlin’e varır. Almanya Buhran’ın sancılarını çeken bir ülkedir. Havada militarizm ve kargaşa kokusu vardır. Her yere bakar, araştırmalar yapar …ama mümkünü yok gibi görünmektedir. Üç hafta geçer ve yöneticiler şüphelenmeye başlar. Onu takibe alırlar. Dışarıda olduğu bir sıra, otel odasını araştırırlar. Dördüncü haftanın sonunda tam da vazgeçip geri dönmek üzereyken Münih’te büyük bir miting yapılacağı haberi ilgisini çeker. Söylentilere göre bu Nazilerin  en yüksek katılımlı toplantısı olacaktır. Eudora Fletcher toplantıya Zelig de katılır diye …umut eder.Eğer onu görürse kendisine beslediği duyguların Zelig’i uyandıracağını düşünür. Başta, görüntü umutsuzdur. Devasa bir kalabalık vardır. Hiçbir yüzün yeri tam olarak belirlenemez gibi görünmektedir. Sonra birden, şansölyenin yanında duran bir yüz …dikkatini çeker. Hitler’in arkasında, sağ tarafta duran Zelig’i fark eder. İrtibat kurmak için gayret eder, göz teması kurmaya çalışır. Rüyadan uyanan bir insan gibi, Zelig onu tanır. Birkaç saniye sonra da, herşeyi olduğu gibi hatırlar. Hiçbirşey filmde anlatıldığı gibi olmadı. Leonard podyumdan ayrıldığında ne yapacaklarını bilmiyorlardı. Gözlerimize inanamadık. Hitler’in konuşması mahvolmuştu. Polonya ile ilgili bir espri yapmak istedi ama tam o anda Zelig orta çıktı ve Hitler bu duruma çok kızdı. SS’ler Zelig’i yakalamak istediler onu yakalayabilselerdi büyük bir ihtimalle ona işkence edeceklerdi belki de vurup öldüreceklerdi. Karışıklıktan yararlanarak Fletcher’la Zelig binanın yan kapısından kaçtılar. Bir araba buldular, hızla uzaklaşmaya başladılar SS’ler onların arkalarından ateş etti. Bir Alman haber programı kamerası kaçışın kısa bir anını kaydetmiştir. Uçuyordum. Harika bir şeydi. Sonra, birden, bir şey oldu. Korkmuştum. Kontrolü kaybettim. Düşüşe geçtik. Leonard o kadar korkmuştu ki gözlerimin önünde kişiliğini değiştirdi, ben pilottum o da pilot oldu. Zelig uçağın kontrolünü ele alır. Bir pilot gibi davranarak uçağa karşı kahramanca bir savaş verir. Afallayan Almanlar, onlar tam onbeş dakika boyunca yakından takip eder. Bayılmış olan Eudora Fletcher yanında olduğu halde hayatında daha önce hiç uçmamış olan Zelig, Alman pilotlardan kaçmakla kalmaz bir de Atlantik’i mola vermeden baştan sona geçme rekorunu kırar. New York, Eudora Fletcher ve bukalemun insan Leonard Zelig’i bir alkış fırtınası ve konfeti yağmuru içinde karşıladı. Zelig’in büyük havacılık mahareti ulusun gururunu kabarttı ve kendisinden başkan nezdinde özür dilendi. Kendisini görmeye gelen insan sürüsünü yanında müstakbel eşi oturduğu halde affetti. Zafer turları City Hall’da son buldu. New York’un en yüksek onuru, Kahramanlık Madalyası Zelig’e Carter Dean tarafından takıldı. Siz bu ulusun bir gün büyüyüp harika doktorlar ve harika doktorlar olacak gençleri için mükemmel bir esin kaynağısınız. Gerçekten çok heyecanlıyım. Yaşayıp bugünü gördüğümüz için çok mutluyum. Evet. Daha önce hiç uçmamıştım bu da psikozluysanız neler yapabilirsiniz onu gösteriyor.

 Bu bir paradokstu çünkü onun bu hayrete şayan ustalığı gerçekleştirmesini sağlayan kendini dönüştürebilme yeteneğiydi. O halde hastalığı kurtuluşunun köklerindeydi ve bence olaya bu noktadan bakmak gerçekten ilginç. Hastalığı kahraman olmasını sağlamıştı. Gerçekten çok saçmaydı.

Demek istediğin, şu tuhaf hali vardı şu garip karakteri. Ve bir süre boyunca insanlar onu sevdi sonra da onu sevmeyi kestiler. Daha da sonra o şu uçak maharetini gösterdi bunun üzerine onu yine sevdiler. İşte yirmili yıllar tam böyleydi. Düşününce, Amerika değişti mi? Sanmıyorum.

Leonard Zelig’le Eudora Fletcher Sayısız yasal ayrıntının üstesinde gelerek evlenirler. El kamerası ile kaydedilen sade bir tören düzenlenir.

Sadece sevilmek için, kendini kılıktan kılığa sokardı “abartılı olarak,” diye yazar Scott Fitzgerald. “İnsan, şayet ağzına geleni “söyleyip ‘miş gibi’ davranmasa ne olurdu, merak ediyor.

“Sonunda, insanların onaylaması değil, sadece “bir kadının aşkı hayatını değiştirdi.”

*******************

DOG DAY AFTERNOON/ Köpeklerin Günü (1975) Film

QUEİMADA, BURN, THE MERCENARY İSYAN (1969) Film

EZİLENLERİN PEDAGOJİSİ

SÖMÜRÜNÜN KORKUTUCU CEPHESİ

DİLİMİZE NİÇİN İHANET EDİYORUZ?


Televizyonda ve internette her gün bıkmadan bozuk konuşmalar ve yazışmalar ile bilerek veya bilmeyerek Türkçemizi yok etmeye çalışıyoruz. Bazıları anadil için gayret gösterirken, bizler bir taraftan planlı şekilde (yok etme projelerini hayata geçirerek) Türkçe’nin safiyetini bozmak için, pepe dilli kişilerin ağzından haberleri, şovları, reklamları dinleyerek “ne alakası” (saçma bir deyim) içinde gayret içindeyiz.

“Herild yani”

Bunu kimse görmüyor zannediyordum. Gören çokta, duyan yokmuş. Bu işe bir dur diyecek vatan evladı ne zaman çıkacak bilmiyorum.

Bekliyoruz.

Bir milletin kendi diline ihanet etmesi ne acı bir durumdur. Bu nedenle “Feyza Hepçilingirler” in -TÜRKÇE “OFF”- (Nisan, 1998)  Kitabının önsözünü sizler ile paylaşmak istedim.

ÖNSÖZ GİBİ

“İki haftada bir, yeryüzünden bir dil daha eksiliyor.”

Ne zaman buna benzer bir haber okusam Türkçe ile ilgili sıkıntılarım artıyor.

Ne yapabilirim, diye yeniden düşünmeye başlıyorum. “Siyah Beyaz” gazetesinde dil yazıları yazmaya başlamam da bu nedenledir; bu yazıları genişletip elinizdeki kitabı oluşturmaya karar vermem de…

Pek çoğumuzun Türkçe konusuna duyarlı olduğunu biliyorum.

İnsanlar yanlış yapmak istemiyorlar; ama yanlış yapmamak için ellerinde ne var?

Edinmedikleri bir bilgiden yararlanmaları elbette söz konusu değil. Nerede öğretiliyor Türkçe?

Örgün öğretim içinde okullarımız yeterli bir Türkçe bilgisi, bilinci, sevgisi veriyor mu?

Hayır.

Yaygın öğretim diyebileceğimiz yazılı, görsel, işitsel basın bu konuda yardımcı olabiliyor mu insanlara?

Yine hayır.

Türkçe konusunda gerçekten titizlik gösteren kişiler bile çoğu kez eleştirdikleri yanlışları yapmaktan kurtulamıyorlar. Bunda dilbilimcilerin ortak bir dil, ortak bir kavrayış geliştirememiş olmasının payı var. Türkçenin hangi yöntemle daha iyi öğretilebileceğinin hiç tartışılmamış olmasının; herkesin yanlışlardan yakınırken doğrusunun ortaya konmamış olmasının … Daha pek çok şeyin. Bunları söylerken Türkçe duyarlılığının arttığını, birçok kişinin gazetelerde dil yazısı yazmaya başladığını unutuyor değilim. Ancak yakından bakıldığında bu yazarlardan çoğunun Türkçe diye Osmanlıcanın kurallarını dayattığını, kullanımda eski ya da yabancı sözcüklerin yanlış söylenmesi ve yazılmasından öte pek bir yanlış bulamadıklarını da görmüyor değilim. “Camisi” mi doğrudur, “camii” mi; “pantalon” mu diyelim, “pantolon” mu; “hastane” mi yazalım, “hastahane” mi?

Bu sorular gündeme getirildiğinde Türkçe konusunda aydınlanmış olmamak bir yana, dil bilinci iyice bulanıklaşıyor; ayrıca sürekli olarak bunlar tartışıldığına göre, Türkçenin bundan başka ve daha ciddi bir sorunu olmadığı yargısı güç kazanıyor.

Başka bir yandan, yine tek sorun buymuş gibi, Türkçeye büyük bir hızla doluşmakta olan yabancı sözcüklere dikkatimiz çekiliyor. “Dilde kirlenme” diye adlandırılan bu sorunu çözmek için yasa taslakları hazırlanıyor, “yasakçı zihniyet” yeni bir yasak alanı bulmanın sevinciyle dört elle sarılıyor konuya. Bu arada unutulanlar, sözdiziminden vurguya; yazımdan, noktalamadan tonlamaya; anlamdan anlatıma bütünüyle Türkçe oluyor.

Türkçe, yalnızca içine giren yabancı sözcüklerden ibaret değil ki!

Türkçeye özen göstermek, yabancı sözcük kullanmamak ya da kullanıldığında bunları doğru yazıp söylemeye dikkat etmek de değil. Türkçenin özel yapısı, kendine özgü kuralları var mıdır?

Varsa bunlar nelerdir?

Yeni bir dilbilgisi kitabı yazıp bütün bu düşündüklerimi açıklayabilirdim. Öyle yapmadım. Böyle bir kitabın hem çok kuru olacağından hem de yalnızca konuyla doğrudan ilgilenenleri “hedef kitle” olarak alacağından çekindiğim için… “Medyaca yönelik eleştirilerimle dil kavrayışımı birleştirerek keyifle okunabilecek bir kitap oluşturmak istedim. İstedim ki bu kitap bir “Medya eleştirisi” kitabı da olsun, bir “Dil yanlışları” kitabı da. Bu yüzden bütün örnekleri yazılı, daha çok da görsel basından seçtim. Yanlış kullanım örneklerini aldığım kişilerden beni bağışlamalarını dilerim. En iyi yöntemin, yanlıştan kalkarak doğruya ulaşmak olduğunu, kalıcı bilginin en iyi bu yolla edinilebileceğini düşündüğüm için böyle davrandım.

Gözüm en çok gençlerde. Bu kitabı en çok onların okumasını, okurken gülümsemelerini, yararlanabileceklere de yararlanmalarını diliyorum.

Kitabı yazmamda, basmamda katkısı olan herkese teşekkür ederim.

Feyza Hepçilingirler

***********************************

KONUŞMA VE YAZI DİLİ
“BEYİN”İN “DİL VE YABANCI DİL” ÖĞRENME DÖNEMİ
“BAŞKA DİL VAR DİYENİN BAŞKA BİR EMELİ VAR”
NEDEN İKİNCİ BİR DİL?
GELECEĞİN DÜNYASINDA VAR OLACAK DİL: TÜRKÇE

ŞİZOFRENİDE DÜŞÜNCE VE KONUŞMA BOZUKLUKLARI


DİL PATOLOJİSİ

Şizofreni, mücerred düşünce kabiliyetini haleldar eden, kişiliğin iptidaî seviyelere gerilemesine sebep olan ve hasta insanın diğer fertlerle, içinde yaşadığı toplumla haberleşmesini, bilgi alışverişinde bulunmasını, komünikasyon kabiliyetini ileri derecede sakatlayan bir akıl hastalığıdır. Konuşma, düşüncenin bir taraftan mahsulü, diğer taraftan da mimarı olduğu için şizofren düşüncesi özel konuşma bozuklukları tarzında dışa akseder. Düşünce konuşma ilişkilerini ve konuşma bozukluklarını anlayabilmek için şizofreni denen akıl hastalığındaki özel düşünce ve konuşma patolojisini incelemekte büyük fayda vardır.

Hastalığa “Şizofreni” ismini 1911 de İsviçreli psikiyatr Eugen Bleuler vermiştir. Daha önceleri bir isimlendirilme hatası olarak bu klinik tablo “erken bunama” (dementia praecox) adı ile tanınıyordu. Bleuler, bu hastalarda gerçek manasıyla bir bunama olmadığını, yani hafıza yıkılmasının bulunmadığını, hastalık belirtilerinin ruhî melekeler arasındaki bir yarıklığın sonucu olarak ortaya çıktığını, şahsın çevresi ile alâkalarının kaybolduğunu ve komünikasyon, haberleşme kabiliyetinin bozulduğunu göstermiştir.

Şizofrenideki düşünce bozuklukları şöyle sıralanabilir:

1.      Formel (şeklî) düşünce bozuklukları

2.      Düşünce akımındaki bozukluklar

3.      Düşünceyi kontrol etmede bozukluklar

4.      Düşünce muhtevası bozuklukları.

Formel (şeklî) düşünce   bozuklukları mefhum teşkilindeki aksama ile kendini gösterir, şizofrende düşünce içe dönüktür. Çeşitli fikirler arasında birleştirme olamamakta, mefhum teşkil edilememektedir. Tedailer (çağrışım) gevşemiş ve bozulmuştur. Bir fikir diğer bir fikri, delâlet ettiği mana bakımından ilgisi ile tedai ettirirken, şizofrenide ses tedaileri bunun yerini almıştır. Bir örnek vermek istersek, normal bir kimsede “masa” kelimesi, fonksiyon ve anlam bakımından onunla alâkalı “iskemle” yi tedaî ettirirken şizofren hastada bu tedaî, tıpkı kafiye yapar gibi, ses yolu ile olmakta, meselâ “masa”, “tasa” yı çağrıştırmaktadır.    Tedaîlerdeki bu bozulma, düşüncenin cümleler halinde dışa aksetmesi esnasında cümlelerin kopukluğu ile kendini gösterir. Buna “dikişsiz konuşma” diyoruz. Bir cümleyi teşkil eden ibareler birbiriyle alâkasız hale gelmiş, cümle elemanları yer yer kopukluğa uğramıştır.    Düşünceye    temel teşkil eden semboller yanlış kullanılmakta ve bu semboller eşyadan tecrid edilememektedir.

Şizofren hasta, düşünce ve davranış bakımından içe dönük karakter gösterir. Peşin hükümler, önceden belirlenmiş kalıplar dış dünyayı değerlendirmede başlıca saiki (sebep) teşkil ederler. Bu peşin hükümler ve düşünce örnekleri, değer hükümleri de iptidaî, sapık mantıklı ve birtakım sihir ve büyülere inanır şekilde, psikolojik deyimiyle otistik (içe dönük), paleolojik (iptidaî, ilkel zamanlara ait), paralojik (sapık mantıklı) ve majik (büyü ve sihirlere bağlı) karakterdedir.

Normal mantık sistemi içinde insan iki kaziye (öneri) arasında benzerlik kurarken bu kaziyelerin konuları, süjeleri arasında uygunluk arar. Meselâ,

—     Bütün insanlar fanidir,

—     Hasan da bir insandır,

—     O halde Hasan fanidir.

gibi mantıklı (lojik) bir hüküm verebilmek için her üç kaziyenin de süjelerinin aynı (insan) olması gereklidir. Şizofren, bir hükme varabilmek için süjeler arasındaki bu ayniyeti aramamakta, onların bir tek vasıflarından, süjeye yüklenen fiil veya sıfatların (attribut’lerin) bir tekinden hareket ederek aralarında benzerlik kurmaktadır:

—     Kuş uçar,

—     Uçak uçar,

—     Kuş bir uçaktır.

veya

—     Babamın sakalı var,

—     Ahmet Beyin de sakalı var,

—     Öyle ise Ahmet Bey babamdır.

gibi sapık mantıklı, paralojik, hezeyan mahiyetindeki hükümler bu hastalığın eseridir. İlerde pek çok misâlini vereceğimiz gibi, zamanımızda Türkçe diye uydurularak kabul ettirilmek istenen birçok kelimenin böyle bir paralojik mantık mahsûlü olduğuna sırası gelmişken işaret edelim. Meselâ “etmek” fiili “tesir etme” nin “attribut” sü iken ve sadece “tesir etmek” değil, meselâ “ateş etmek, aptes etmek, hasıl etmek” gibi birçok başka mürekkep fiillerde de “attribut”  (atribü) olarak kullanılırken paralojik bir genelleme ile “tesir” yerine ikame edilmesi, bu suretle “etki” gibi bir “fiilden yapma isim” imâl edilmesi hem gramer ve hem de mantık bakımından hatalıdır. Bu konuya kitabımızın sonunda tekrar döneceğiz.

Bir şizofren hastamız kendisini hem “Hazreti Meryem”, hem “mum” ve hem de “bizzat kendisi” kabul ediyordu. Paralojik mantık şu şekilde işlemekte idi:

—Mum alevinin etrafında bir hâle vardır.

— Hazreti Meryem tasvirlerinin başının etrafında da ayni hâle bulunur.

—Herkes bana düşmandır, ben de bir düşmanlık hâlesi ile çevriliyim.

Netice. O halde ben hem mum, hem Hazreti Meryem ve hem de kendim’im.

Hezeyan dediğimiz belirtiler bu şekilde sapık mantıkla verilen hükümler sonucu ortaya çıkmaktadır. Hasta, sakat mantığı ile yaptığı genellemeler sonunda meselâ kendisi ile hiç ilgisiz ve tanımadığı bir kimsenin gülümsemesini kendi üstüne alınmakta, alay etmek için güldüklerini zannedip o adamı öldürebilmektedir.

Şizofren düşüncesi ile ilkel insanların düşünceleri arasında aşikâr benzerlikler tespit edilmiştir. İlkel insanların düşüncelerinde eşya, canlılar ve hadiseler ayni zamanda hem kendileri, hem de başka bir şey olarak kabul edilebilmektedir. İlkel insan dış olayların tesiri altında kalabildiği gibi, kendisini de o olayın içinde farz edebilmekte, olaya katılabilmektedir.

Düşünce akımındaki bozukluk, düşünce akımının durması ve bambaşka bir düşünce akımının başlaması ile kendisini gösterir (düşüncenin blokajı ve parçalanması, fragmentation). Bazı şizofrenlerde düşünce baskısı görülür. Birbiri ile ilgisiz birçok fikir birden hastanın zihnine hücum eder.

Şizofrenlerde kişilik, “ben” (ego) parçalandığı için hasta kendi düşüncesine sahip olabilme duygusunu kaybeder. Çevresine olduğu gibi, bizzat kendi düşüncesine karşı da yabancılaşmıştır. Kafasındaki düşüncelerin başka birisi tarafından gönderildiği, başka kuvvetlerin tesiri altında bulunduğu, düşüncesinin çalındığı, ne düşündüğünün gözlerinden anlaşılıp ona göre cevaplar verildiği gibi hezeyanlı fikirler gelişir. Kendi düşüncesine yabancılaşma sonucu,bizzat düşündükleri, dışardan duyulan sesler veya görülen hayâller halini alır. Artık kulağına konan bir cihazdan kendisine mesajlar gönderilmektedir. Onlarla konuşur, duyduğu seslere cevaplar verir ve hattâ böylelikle aldığı emirleri tereddütsüz ifa eder.

Biraz önce kısaca bahsettiğimiz “hezeyan” tarzındaki düşünce kusurları, şizofren düşüncesinin muhteva bozukluğunu sergiler. Hezeyan, hastalıktan doğan, paralojik mantık ve hükümlerin sonucu ortaya çıkan, hastanın sosyokültürel temelinin dışında, yanlış ve sarsılmaz bir inanç olarak tarif edilebilir. Hekimlik tahsili yapmış, belli bir sosyokültürel seviyeye erişmiş bir hastamızın uçakların kendisi tarafından icad edildiğini sarsılmaz bir inanç tarzında iddia etmesi, bir başka hastamızın Vatikan kilisesini ziyareti sırasında papazın âyin esnasında yaptığı dinî işaretleri üstüne alarak kendisinin İtalya Kralı olduğunu iddia edip polise başvurması tipik hezeyan örnekleri olarak gösterilebilir.

ŞİZOFREN KONUŞMASI

 Şizofreninin ana belirtilerinden biri olan şizofrenik konuşma kusuru, düşüncede mevcut patolojinin konuşma şeklinde dışarıya yansımasından ibarettir. Bunlar,

1— Gramer ve sentaks bozuklukları,

2— Mana ve muhteva bozuklukları,

3— Ritm, ton, artikülâsyon ve üslûp kusurları,

4— Karşılıklı mükâleme bozuklukları olarak tasnif edilebilirler.

Gramer ve sentaks bozuklukları:

Şizofren konuşması umumiyetle gramer kaidelerinden mahrum, birbiri ardına sıralanmış, tutarsız kelime dizileri halindedir. Devrik cümleler, zamir, fiil ve şahısların yer değiştirmesi, fiil çekimlerinin bozulması ve bazen mastar halinde fiillerin kullanılması, cümlelerin zamir, edat ve zarf gibi bağlardan fakir olması çok görülür. Telgraf yazılarında olduğu gibi kısa cümleler, başı sonu belli olmayan ve bir türlü bitirilemeyen uzun cümleler görülür.

Sentaks yokluğu (asyntaxie) halinde gramer kaidelerinin tamamen ortadan kalktığı dikkati çeker. Cümle kopuk kopuk bir hal alır. Buna “dikişsiz konuşma” diyoruz. Gittikçe bu bozukluk, birbiri ile alâkası bulunmayan kelimelerin ard arda sıralanması halinde “kelime salatasına” dönüşür. Bazen sinonim, eş manâlı kelimelerin arka arkaya sıralandığı dikkati çeker (stereotipi). Böylece şizofren konuşması bilgiyi aktarma gücünü, informatif (bilgi verici)değerini tamamen kaybeder. Artık hasta ile muhatabının anlaşabilmesi imkânsızdır.

Cümlelerin başlangıç ve bitiş noktaları konuşan hasta ve onu dinleyen muhatabı için başka başka yerlerdir. Bu da konuşmanın anlaşılmasını imkânsız hale getirir. Bir şizofren hastanın aşağıya naklettiğimiz yazıları dikişsiz cümleler, kelime salatası ve gramer bozuklukları bakımından tipik bir örnek teşkil etmektedir:

“Efkârı umumiyeye maruzatım şudur?

Türkiye Cumhuriyetinin başlıca vazifesi şudur; birinci vazifesi Türk milletine aklıselim yolu ile muamele edilmesidir, bunun içindir ki muhtelif sınıflardaki insanlar imtiyaz ve sınıf yoktur, bunun sebebi şudur; insanlar toplu olarak çalışırlarsa derece ve sınıflara münkasem (bölünmüş) olması zarurîdir, buna binaen hükümet buna dikkat ve teemmülle (düşünüp taşınma) çalışması lâzımdır…”

Görüldüğü gibi, birtakım kelimeler “stereotipi” (aynısıyla çoğaltma) dediğimiz tarzda ve gereksiz yere tekrarlanmakta, cümlelerde yerli yerince fail, fiil ve mef’ul bulunmamakta, noktalama işaretleri ise tamamen ortadan kalkmış durumdadır. Böyle bir konuşma bilgi değeri taşımadığı için muhatabına bir manâ ifade etmez.

Yüksek tahsil yapmış ve bir lisede yabancı dil öğretmeni iken hastalanmış diğer bir hastamızın yazıp yayınladığı kitaptan bir pasaj alalım:

“Irgalıya ırgalıya…

Grandük oğlanlar Rusyayı yıktı, lâkin Ophelia söğüdünde ve Lucy Gray tepelerinde yerleşen oğlanlar Lord’u yiyip yerine oturdular…

Hukuk… vicdan… ve ahlâk ölçüleri… insanlığın başı…”

Herhalde komünist ihtilâlini anlatıyor, fakat bir fikri belli bir kalıp içine döküp ifade edebilmek kabiliyetini kaybettiğinden yazısından bir mana çıkarmak mümkün değildir.

Mana ve muhteva bozuklukları.

Şizofrenik konuşmada rastlanan mana ve muhteva bozukluklarının başında kelime uydurma (neologisme) gelir. Başkaları için tamamen manasız ve yeniden uydurulmuş birtakım kelimeler hasta şahıslar tarafından kullanılmaktadır. Bu kelimelerden bir kısmı hasta için belli bir anlam ifade eder, bir kısmı ise bizzat hasta için dahî manâ taşımamaktadır.. Böylece yepyeni bir dil uydurulduğu, bunun kendine göre gramer kaidelerinin bile hasta tarafından icad edildiği görülmüştür. Bir hastamız, bütün aile efradını kendi uydurduğu yeni dille konuşmaya mecbur tutuyor, bu dille konuşmayanları ağır şekilde dövüyordu.

Yeni uydurulmuş kelimeleri sıklıkla kullanarak konuşmaya “glossolali” adını veriyoruz. Şizofren akıl hastalarında, geri zekâlılarda ve uydurmaca konuşma illetine musab (isabet etmiş) kimselerde sıklıkla bu belirtiye rastlanmaktadır.

Bazen şizofren hastalar birkaç farklı manayı ifade edebilen kelimeler imâl ederler veya birkaç kelimeyi birleştirerek bir kelime haline getirirler. “Çanta kelime” (mot valise) adı verilen bu çeşit kelimelerin de ya hiçbir manası yoktur veya farklı mefhumlara ayni zamanda karşılık teşkil edebilecek mahiyettedirler. Şizofren hastalarda “ambivalence” (ikili duygu) denilen bir çeşit duyarlılık bozukluğu dikkati çeker. İstemek ve istememek, sevmek ve nefret etmek, bilmek ve bilmemek, harekete geçmek ve geçmemek gibi zıt duyum ve haller ayni zamanda ve beraberce bulunur. Bu, hastayı bir teşebbüse geçmekten alıkoyacak ve irâdesini ortadan kaldıracak bir durumdur. “Ambivalence” halindeki hastada düşünce de iki zıt kutup arasında dalgalanır. Bir türlü doğru bir düşünce akımı başlatılamaz. Bu hallerde ambivalansı ifade eden ve zıt anlamlı kelimeler birleştirilerek kullanılır.

Normal şahısların düşünce akımını çeşitli fikirler arasındaki tedai bağlantıları yönlendirir.

Şizofrenlerde bu tedâî (çağrışım) kelimelerin ve mefhumların manalarına göre değil, seslerine göre yapılmakta, bu sebeple düşünce ve onun aksi olan konuşma parçalanmakta, bütünlüğünü kaybetmektedir. Klangassociation (ses tedaisi) dediğimiz bu durumdan şizofren düşüncesinin özelliklerini anlatırken   bahsettik. Gerek glossolalie ve gerekse Klangassociation bakımından bir hususa daha dikkat etmek gerekir. Şiirde de kafiye yapılırken bir çeşit ses tedaisinden, Klangassociation’dan faydalanılır. Gene, birçok yazarların yeni yeni kelimeler icad edip kullandıkları görülür. Her ne kadar şiirde bir mana bütünlüğü varsa da, sırf fonetiği tutturmak ve kafiye yapmak için cümlelerin ifade bakımından fakirleştirildiği, lüzumsuz devrik cümlelere yer verildiği, netice olarak da gramer hatalarına düşüldüğü, mısraların ifade gücünün fakirleştiği çok rastlanan hallerdendir. Şiirdeki fonetik tahdit, dili iyi kullanamayan kimselerde aşikâr kelime salatası örneklerine, şizofrenik konuşmaya benzer    mısralara ve ses tedailerine sebep olabilmektedir. Böyle bir şiir kitabından birkaç misâl verelim:

Dün akşam içtik bir fâlifullik

Lakır lukur luk Iık

Kafada fes

Karşıda tuval

Bu ne festuval

Dedem demirden deveyle doğrudan doğruya denize dönüyordu

Dedem dalgalarla dolu dizgin dalıyor, deve denizi dört dönüyordu.

Dam üstünde hamam

Orta katta bir vapur

En aşağıda kuyruklu şeytanlar

Zile bastım kırmızı

Padişah uyanmasın

Kelime uydurmayı, “neolojizm”i dört grupta sınıflandırarak incelemek mümkündür:

(1) sembolik varlıklar ve kişiler için kullanılan kelimeler,

(2) yalancı ilmî (pseudoscientifique) kelimeler (hastanın hezeyanlarına tekabül eden keşiflerini, icatlarını isimlendirmek için kullanılır),

(3) ruhî ve fizik durumlar, arzular ve cinsî duygular için kullanılan kelimeler,

(4) manasız ve herhangi bir sisteme uymayan, bizzat hastanın kendisi için dahî mana taşımayan kelimeler.

Ritm, ton, mafsallanma (artikülâsyon) ve üslûp bozuklukları:

Şizofrenide konuşmanın ritmi bozulmuştur. Hasta sür’atli konuşurken birdenbire yavaş yavaş konuşmaya başlayabilir. Arada sırada sebepsiz duraklamalara rastlanır. Konuşmanın tonu da bozuktur. Yavaş, fısıltı halinde konuşma, dişlerinin arasından konuşma, genizden konuşma gibi kusurlar görülür. Kelimelerin telâffuzundaki ahenk kaybolmuştur. Uzamış ve incelmiş hecelere riayet edilmez. Bugün yazımızda uzatma işaretlerinin uzun zamandan beri kullanılmaması bu çeşit konuşmalara sebebiyet vermektedir. Bundan ilerde, sırası geldiğinde tekrar söz edeceğiz.

Mafsallanma (artikülâsyon) bozuklukları, kekeleme, peltek konuşma, harfleri yanlış söyleme tarzında ortaya çıkar.

Mükâleme (konuşma) bozuklukları:

Şizofreni hastalığı şahıslar arasındaki karşılıklı konuşmayı, mükâlemeyi adetâ imkânsız hâle getirir ve şahsın toplum içindeki yerini almasını engeller. Bu bakımdan şizofreni bir çeşit “sosyal yabancılaşma” (alienation sociale)’ dır. Hasta bazen hayâlleri ile, bazen de monolog tarzında kendi kendine konuşur. Bazen konuşma tamamen bir homurtu, diş gıcırdatması halindedir. Konuşmada sık sık müstehcen kelimelere, küfürlere raslanır (koprolali). Hastanın hiç edep, haya duygusuna kapılmadan meselâ anası, babası yanında, birtakım cinsî ihtiyaçlarını en müstehcen kelimelerle anlatmaya başladığı görülür.

Bazı şizofrenler duyduğu kelime ve cümleleri papağan gibi tekrarlarlar. Buna “ekolali” adını veriyoruz. Zaman zaman sorulan sualle ilgili olmayan cevaplar alınır (yandan konuşma). Bir misâl verelim:

Sual:               — Bugün günlerden nedir?

Cevap:           — Üç kişinin ellerinde parmakları vardır. Hadi hadi, sen daha iyi bilirsin…

Sual:               — Beni tanıdınız mı?

Cevap.           — İşte o kadar, şimdi kalkıyorum, nasihatim bitti…

Son, olarak şunu belirtelim ki, şizofreni denen akıl hastalığının temel vasfı, gerek düşünce, gerek konuşma ve gerekse bütün davranışlarındaki saçmalık (absurdite) ‘tir. Hasta, içinde bulunduğu toplum ile sözlü, yazılı veya diğer vasıtalarla, jestlerle, mimiklerle, hareketlerle, sağlam ve sıhhatli bir münâsebet kuramayan, o topluma yabancılaşmış ve hareketleri o toplumca saçma kabul edilen bir kimsedir.

Kaynak:

Prof. Dr. Ayhan SONGAR; Dil ve Düşünce, Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Psikiyatri Kliniği Vakfı Yayınları. No: 7, Şubat 1986,Gür-Ay Matbaası İstanbul

“TÜRKİYE VE ORTADOKSLAR” KİTABINDAN ALINTILAR


Aytunç ALTINDAL
Anahtar Kitaplar-Mart 1995

 KONSTANTİNOPOLİS CIA’SI

Bizans İmparatorluğu, özellikle Jüstinyen döneminde (6. yüzyıl) o günlerin dünyasında Hıristiyanlığın yeryüzündeki tek ve en güçlü temsilcisi ve savunucusuydu. Bizans’ın askeri gücü, aynı zamanda Bizans’taki toplumsal ve kültürel yaşamı da belirlemekteydi.

Bizans İmparatorluğu, tarihte benzeri görülmemiş bir baskı ve sansürü de gündelik siyasetinin bir parçası haline getirmişti. İstanbul’a ulaşan her yabancı tam bir tarassut altında tutuluyordu. Yabancıların yaptıkları alışverişler, konuşmalar ve evlilikler çok sıkı bir denetim altındaydı. Özellikle yabancıları izleyen gizli bir istihbarat örgütü kurulmuştu. Bizans tarihi konusunda araştırmalarıyla tanınan Merle Severy‘lin yazdığına göre Bizans, Doğu’daki “Polis devleti” idi. İmparatorluğun başkenti olan İstanbul’a gelen ya da burada yaşayan Rus, Bulgar, Peçenek, Hazarlar ile İtalya’dan gelen Lombardiyalı, Katolonyalı, Amalfili tüccarlar çok sıkı bir şekilde izlenmekteydiler.

Barbarları İzleme Dairesi

Bizanslılar, kendilerinden olmayan her ulusa ve topluluğa potansiyel düşman gözüyle bakmaya alışmışlardı. Bizans doğumlu ye Ortodoks kilisesine kayıtlı olmayan herkes Bizans’ın resmi kayıtlarına “Barbar” sıfatıyla kayıt ediliyordu. Bu barbarların başında da Latinler ve Franklar gelmekteydi.

Bizans’a gelen yabancılara sadece üç aylık oturma izni verilmekteydi. Bu oturma izni, “Barbarları İzleme Dairesi” diye Türkçeleştirebileceğimiz bir devlet dairesi, tarafından verilmekteydi. Kısaca BID diye anabileceğimiz bu devlet dairesi, tarihçi Severy‘nin tanımıyla bugünkü ünlü komplo örgütü CIA‘nın atası sayılmaktaydı. BID, üç aylık oturma süresini uzatmış olanlara karşı çok acımasız davranırdı. İznini geçirmiş olanlar zincir kırbaçlarla dövülürler ve ellerindeki tüm malları müsadere edilirdi.

Bizans’ın CIA’sı BID, bu kadarla kalmamaktaydı. Aynı zamanda çok usta bir “Karşı casusluk” örgütü olarak da faaliyet göstermekteydi. Başka devletlerde casusluk faaliyetlerini yönlendirmek, sabotajlar düzenlemek, cinayetler ve tehditler yapmak BID’in asli görevleri arasındaydı.

CIA’in bağlı olduğu en üst imparatorluk kurumu Silentium adlı bir konseydir. Adı “Suskunluk” anlamına gelen bu kurumun BİD’in haksız uygulamalarını örtbas edebilmek amacıyla bu adla kurulduğu bellidir.

Bizans ve Fahişeleri

 Bizans İmparatorluğu, tarihe olumlu ve olumsuz birçok özelliğiyle geçmiştir. Ama Bizans’ın fahişeleri tüm tarih kitaplarında kendilerine özel bir yer açmayı başarmışlardır.

Bizans’ta fahişelik toplumsal bir hizmet birimiydi. Ve ilginçtir ki fahişelik sanatı devletin ve kilisenin koruması altındaydı. Yaşlı fahişeleri barındıracak özel evleri -şehrin dışında- devlet yapar, işletilmesini kilise yürütürdü. Benzer yurtlar, paralarını ve servetlerini har vurup harman savurmuş düşkün asilzadeler için de yapılmıştı. Bunlar da kilise tarafından yönetilirlerdi.

İlginçtir ki, sanatını yapamaz duruma gelip de, fahişeler yurduna konulmuş olan eski fahişelerin birçoğu ölümlerinden sonra kutsal kadın statüsüne yükseltilmişler ve azize ilan edilmişlerdi! Bizans’ta, aile, kadınları için en önemli dua etme mekânları işte bu fahişeden dönme azizelerin ikonlarının bulundukları yerler olmaktaydı.

Fahişeler kuşkusuz BİD’in en önemli elemanlarıydılar. Bizanslı fahişeler aracılığıyla kentte kimin ne düşündüğü ve ne yaptığı çok dikkatli bir şekilde izlenebilmekteydi. BİD’in komşu ülkelerin limanlarına ve önemli merkezlerine yerleştirdiği özel istihbaratçıları da yardı. Bunlar çoğunlukla din adamı kisvesi altında casusluk faaliyetlerini yürütmekteydiler. Hangi ülkenin prensinin hasıl bir insan olduğunu, nelerden hoşlanıp, nelerden hoşlanmadığını, güçlü, yanlarını ve zaaflarını saptamak. İşte bu din adamlarının ve tüccarların “Askerlik” görevleri arasındaydı. Özellikle 14. yüzyılda güçlerini hissettirmeye başlamış olan Türkler de BİD’in sıkı denetimi altında bulunmuşlardı. Bu konuda din adamları tarafından çoğu şifreli ve sembolik anlatımlarla yüklü kitaplar, raporlar hazırlanmıştı. Örneğin Oslmanlılar’la ilgili çizimlerde Osmanlı Devleti’nde yaşayan insanlar tiplendirilmişler ve güçlü oldukları yanlarıyla zaafları ayrıntılı bir şekilde anlatılmıştı. Türk İmparatorluğunu çökertebilmek amacıyla kimlerden nasıl yararlanılabileceği kimlerin Bizans’ın emelleri uğruna kullanılabilecekleri belirlenmişti.

BİD’in elindeki en önemli silahlardan biri de “Rüşvet’ti. Tarihte papalık, ve Bizans kadar çok rüşvet alınış ve rüşvet vermiş kurumlar yoktur. İtalya’daki papalarda, İstanbul’daki Bizans da “Rüşvet ” in tüm meziyetlerini ayrıntılarıyla bilen devletlerdi. Hatta bazen Vatikan Bizans’a, bazen de, Bizans Vatikan’a rüşvet vermişlerdi.

(Yeni Günaydın, 11 Nisan 1994-Pazartesi)

DEVLET İÇİNDE DEVLET

TC. Devleti’nin Anayasası’nda Ulusal Egemenlik kavramı vardır ve bu egemenliğin sahibi olarak da millet gösterilmiştir. Anayasa’nın bu değiştirilemez maddesine göre, Türkiye’de “Hakimiyet Kayıtsız Şartsız Milletindir.”

Osmanlı Devleti’nin 1856’da ilan ettiği Hattı Hümayun‘da böyle bir ibare yer almamıştı. O yıllarda egemenliğin kaynağının kimde, ya da hangi toplumsal birimde olması gerektiği henüz tartışılan bir akım veya fikir değildi, 18 Şubat 1856’da ilan edilen Hattı Hümayun, ulusal egemenlik fikrini değil, fakat daha sonraki yıllarda Ermeni ayrılıkçı ve bölücü hareketlerine kaynaklık edecek olan bir fikri Osmanlı siyasal literatürüne armağan etti. Bu fikir, Devlet içinde Devlet olma fikridir.

Günümüzde yeniden ortaya çıkan bu ibareyle ilgili bazı bilgileri aktarmak istiyorum.

“Devlet içinde Devlet” olmak şeklinde formüle edilen siyasal yapılanına ilk kez 1856-57 yıllarında tartışılmaya başlanmıştı ve ilk kez 3 Nisan 1857 tarihinde yayınlanan bir Osmanlı belgesinde, yer. almıştı. İlginçtir ki bu ibare Osmanlı bürokrasisi tarafından gündeme sokulmuştu. Bu belgede yer alan ifadeye göre, Ermeniler’in Devlet içinde Devlet olmadıkları vurgulanmaklaydı…

Devlet içinde Devlet olmaklığı ortaya çıkartan nedenler nelerdi?

Hattı Hümayun’un cesaretlendirdiği Ermeni aydınları bir Anayasa oluşturmak hazırlığına başlamışlardı. Bunların arasından Paris’te yaşayan ve öğrenimlerini Kilise-dışı okullarda yapmış olan Dr. Serov Vişneciyan, Nahapet Rusyan ve Kirkor Odyan bir taslak metin hazırlamışlardı. Hazırlanan taslakta, ilginçtir ki, Ermeniler başta kendi Patrikleri’nin keyfi uygulamalarından yakınarak Patrikler’le birlikte Anadolu’daki Ağa ve Bürokratların (amir) nasıl davranmaları gerektiğinin bir Anayasa’ya bağlanmasını istemişlerdi. Devlet içinde              Devlet olmak gibi ne bir deyim, ne de istek belirtilmişti. Bildiride, Ermeniler’in bir Millet oldukları vurgulanmış  (Md.1),  Patrik’in en üst otorite olmadığı (Md.2) belirtilmişti, Altı ana başlıktan oluşan bu metin 1857 yılının Şubat ayında Bâb-ı Ali’ye teslim edilmişti.

Osmanlı bürokrasisi bu metnin içeriğini kabul etmedi ve Ermeniler’in Devlet içinde Devlet olmadıklarını vurgulayarak metnin yeniden düzenlenmesini istedi. Ö günlere, değin kendilerini sadece Millet statüsünde gören Ermeniler bu Osmanlı belgesinde kendilerinden olarak söz edildiğini görünce yeni anayasalarını, bu yeni yaklaşımla hazırlamaya koyuldular. 1860’ta tamamlanan bu yeni Ermeni Anayasası’na göre, Ermeniler’in cemaatsel yaşamlarını yönlendirmek için 20 kişilik bir Laik-Konsey (Meclis) kurulacaktı. Ermenice Kaghakaget (Politikadan anlayan şahıs) denilen bu adamların kilise dışından seçilmeleri gerekiyordu. Bu ve bundan sonra biraz değiştirilerek Osmanlı’ya iletilen Ermeni Anayasası nihayet 3 Şevval 1279/30 Mart 1863’te Sultan Abdülaziz tarafından onaylandı. Nizamname-i Millet’i Ermenyan (Ermenicesi: Azgayin Sahmanndruthin) böylelikle; yasallaşmış oldu. Bu Nizamname 1898 ve 1906’da Abdülhamid’in isteği üzerine bazı değişikliklere uğradı ve 1923’te Cumhuriyet’in kurulmasıyla birlikte ilga edildi.

Kendilerini bir millet olarak değil de, bir devlet olarak görmeye başlayan Ermeniler, ellerindeki bu nizamnameyi -ve yapılmış olan ilk Osmanlı itirazını kullanarak başta Rusya ve İngiltere olmak üzere tüm Osmanlı düşmanı güçlerle-müzakerelerde-bulunmaya ve diledikleri zamanlarda Osmanlı’dan değil, gerçekte var olmayan bir devletin temsilcileri (!) olarak istekte bulunmaya başladılar. Ermeniler’in, Osmanlı bürokrasisinin gafletiyle ele geçirdikleri egemenliklerini nasıl kullanmış olduklarını gösteren bir belge onların 1872’de toplanan Berlin Konferansı’na yaptıkları resmi başvurudur. Bu başvuru Berlin Kongresi Zabıtları’ndadır. -(Archiv III. Karton. 115).

Ermeniler’in bu başvuru mektubu konferansın başkanlarından Karolyi’ye hitaben yazılmıştır. Başlığı Almanca, içeriği Fransızca’dır. Altında 25 Haziran 1878 tarihi vardır. Mektup İstanbul’daki Beşiktaş Arşövek’i Horen Nar Bey tarafından hazırlanmış ve Ermeniler’in eski Panik’i ve Daron Arşövek’i Mıgırdıç Kerimyan tarafından imzalanmıştır.

Bu başvurularıyla Ermeniler Osmanlı hükümetinden ayrılmak istemediklerini fakat sayıca Türklerden çok olduklarını öne sürdükleri Van, Erzurum ve Diyarbakır’a bir Ermeni vali atanması’ için Osmanlı’ya baskı yapılmasını istemekteydiler. Başvuruda, çok ustalıkla belirtilmiş iki husus yer almaktaydı. Birincisi, Ermeniler’in kendilerini tüm Hıristiyan âleminin bir parçası olarak göstermeli ve bu Hıristiyan Irkının/Soyunun (Race) söz konusu bölgelerde Türkler’den çok nüfusa sahip olduğunu göstermeliydi. İkinci husus ise, gerçekte Osmanlı vatandaşlık statüsünü tanımadıklarını göstermişlerdi. Ustalıkla saklanmış bir anlatımla Ermeniler’in Türkler’den (ki böyle bir yurttaşlık hakkı Osmanlı’da resmen yoktu) sayıca çok oldukları hissettirilmiş, diğer Osmanlı yurttaşı Müslümanlar başta da Kürtler, Fellahlar ve Araplar sanki bölgede hiç yokmuşlar gibi bir hava verilmişti.

İşte, bu ve benzeri başvurulardan sonra dış güçlerin Osmanlı devleti üzerindeki baskıları yoğunlaşmaya başladı. Buna karşılık kendi gafletinin kurbanı olan Osmanlı Bürokrasisi, Ermenileri “Sadık Millet” statüsünden çıkartıp, Düşman Millet statüsüne sokmak zorunda kaldı.

Günümüzde gerek PKK, gerekse Fener Panikhanesi, bu eski oyunun yeni versiyonlarını Türkiye’nin sahnesine sürüyorlar. Kişisel endişem PKK’nın ya da Patrikhane’nin girişimlerinin başarıya ulaşacağından değil, T.C. Devletinin son iki yıldır içinde bulunduğu aymazlıktan kaynaklanıyor. 1870’lerin Osmanlısı’nda içerden Ermeni sarrafların, dışardan da şirketlerin verdikleri rüşvetlerle Osmanlı bürokrasisi çürütülmüş durumdaydı. Ne yazık ki 1990’ların Türkiyesi’nde ise “Verdimse verdim. Ne olmuş” zihniyeti “Köşe dönmenin”‘- yeni ahlaki temelini oluşturuyor.

 (Yeni Günaydın. 24 Eylül 1993, Cuma)

RÜŞVET VE BEŞİNCİ KOL

Neredeyse 1. Dünya Savaşı’ndan kalma bir deyimi Prof. Toktamış Ateş yeniden gündeme soktu: Beşinci Kol Faaliyeti… Ateş’e göre Türkiye’de bilileri bilerek ya da bilmeyerek Beşinci Kol faaliyetlerine katılmaktaydılar.

Beşinci Kol deyimini gençler duymamışlardır. Bu nedenle biraz açıklanması gerekir. Beşinci Kol faaliyeti demek en kısa tanımıyla, bir ülkenin içinde o ülkenin bazı seçilmiş ve özel amaçlarla yetiştirilmiş yurttaşları tarafından yönlendirilen BOZGUNCULUK faaliyetleridir. Buna göre, ilk hedef ülkenin dış ve düşman ülke ya da ülkelerin çıkarları doğrultusunda istikrarsızlığa sürüklenmesidir. BEŞİNCİ KOL FAALİYETLERİNE KATILANLAR BU AMACIN GERÇEKLEŞMESİ UĞRUNA, HER TÜRLÜ KALIBA GİRERLER. Solcu ile solcu, sağcı ile sağcı, şeriatçı ile şeriatçı görünürler. Halkın şaşırtılabilmesi ve bağlılık duyulan tüm değerlerden yoksun bırakılması için Beşinci Kol’un elindeki en güçlü silah RÜŞVET’tir.

Rüşvet aracılığıyla Beşinci Kol her türlü yalan haberi yayar, mevcut sistemin aksayan ye kullanılamaz hale gelmiş yanlarını daha sağlam, değerlerle DEĞİŞTİRMEK amacıyla değil, tam tersine tüm toplumsal ilişkilere yön veren kanalları tıkamak ye toplumu munipule (şaşırtarak kullanmak) etmek için uğraşır. Yeni değerler üretemez hale getirilen ve kendine güven duygusunu yitirerek şaşkınlığa sürüklenen kitleler kolayca dış güçlerin yıkıcı ve bozguncu emellerine alet olurlar. Yakın dönemlerde Beşinci Kol’un etkili olduğu ülkelerden biri, Afganistan’dır. Burada eski Sovyet politikası uyarınca başlatılan Beşinci Kol çalışmaları kısa bir süre sonra, ülkenin işgal edilmesiyle noktalandı. Türkiye’den bir örnek vermek gerekirse 2. Dünya Savaşı sırasında İstanbul ye Ankara’da yürütülen Nazi propagandalarıdır.          

Rüşvetin tarihi çok eskidir. Tevrat’ta ve İncil’in-Yeni Ahit bölümünde rüşvetten söz edilmiştir. Tarih boyunca rüşvetin yıkıcı niteliği ile mücadele edilmiştir. Bir ya da birkaç kişinin aldıkları rüşvetlerle yıkılmış krallıklarve mağlup ve mağdur edilmiş halklar vardır. Ne hazindir ki rüşvetçilik, önlenememiştir.-Rüşvetin yıkıcı sonuçlarıyla mücadele edebilmek içinilginç yollar denenmiştir. Bunlardan iki örnek aktarayım.

1.Haçlı-Seferi- Türklerce ve tüm İslam alemine karşı Kudüs’ü kurtarmak, amacıyla başlatılmıştı. Beş bin atlı otuzbeş bin piyade, elli bin kadar başıbozuk silahIı köylü 1096 yılında Bizans’ın, Papa 2. Urban’a yaptığı çağrıyla bugünkü Belçika’nın Buyon şehrinden yola çıkarak Bizansa gelmişlerdi. Ne. var ki Bizans kendi çağırdığı Hıristiyan ordusunun, gerçekte din uğruna değil, çapulculuk amacıyla geliğini anlayınca ordunun başındakilere yüklü rüşvetler verip bu çapulcuların İstanbul’da ve İznik’te konaklamalarını engelledi. Bizans sadece rüşvet vermekle yetinmedi. Haçlı ordularının komutanlarının kendilerinden rüşvet aldıklarını da el altından yaydı. Haçlıların arasında bir moral bozgun başladı. Komutanlar ordudaki denetimlerini yitirdiler. Bu düzensizlik içinde Antakya Kalesi’nin önüne gelen Haçlıları burada tamamen yok olmaktan bir rüşvetçi kurtardı! Haçlılar yaklaşan büyük Selçuklu ordusundan kurtulabilmek için ne yapıp edip kaleyi ele geçirmek zorundaydılar. Rüşvet almış olmakla suçlanan komutanlar bu kez kalede görevli bir Müslümana rüşvet verdiler. Gece yarısı kalenin gizli çıkış kapılarını açan bu adam sayesinde Haçlılar, Antakya Kalesini ele geçirdiler. Burada hazırlıklarını hızla tamamlayan Haçlılar Kudüs’e saldırdılar ve Hıristiyan tarihçilerinin de belirttikleri gibi tarihte eşi görülmedik bir katliam yaptılar. Kudüs’teki tüm Müslümanlar ve Yahudiler kılıçtan geçirildiler.

Rüşvete karşı rüşvetle mücadele etmek fikri bu olaydan sonra çeşitli devletler tarafından denenmiştir. Osmanlı devleti de bu yola başvurmuştu.

1. Dünya Savaşı’nın çıkmasından bir süre önce Osmanlı bürokratları, o sıralarda yaygınlaşmış olan Yunan ve Bulgar Beşinci Kol faaliyetlerine karşı çıkabilmek için Fransız basınında etkili yazılar yayınlayan gazetelere ve dergilere rüşvet vermişlerdi. Yunan ve Bulgar Beşinci Kol’u Osmanlının silahlanmasını engelleyebilmek için İstanbul’da yoğun bir gizli propaganda yürütmekteydi. Bu propagandaya göre Osmanlı boşuna silahlanıyordu. Düveli Muazzama/Batılılar, Osmanlıyı yıkmak değil “Uygarlaştırmak” istiyorlardı!!!     Bu propagandaya karşı mücadele etmek gerektiğini düşünen Osmanlı bürokratları çareyi Fransız basınına rüşvet vermekte buldular. 1913’te Leon Renier adlı bir aracılığıyla anlaşma yaptılar ve basına dağıtılmak üzere, kendisine tam 3 milyon lira verdiler, Renier bu paranın 2.595.000’lik kısmını 40’tan fazla irili ufaklı yayın organına dağıttı. Bunların, arasında ünlü Figaro, Matin, Peti’t Journal gibi etkili gazetelerle London Paris ve Fournier gibi büyük haber ajansları da vardı. Bu kampanya sonunda söz konusu dergi ve gazetelerde Türklerin “Ortak düşman Rusya”ya karşı silahlandırılmaları gerektiği yollu yazılar ve yorumlar yayınlanmaya başladı. Sonuç malum.

Günümüzde Türkiye’de rüşvet en çok konuşulan konuların başında gelmektedir. Rüşvetin toplumda meydana getirdiği yıkıcı sonuçlar ve rüşvetin Beşinci Kol’la olası bağlantılarının ortaya çıkartılması bir zorunluluktur. Türkiye’ye ihaneti meslek edinmiş olanların rüşvet alacak kadar açgözlü ve zayıf karakterli insanları kullandıkları bir gerçektir. Son rüşvet olaylarında bu hususun da dikkate alınması gerekir.

(Yeni Günaydın, 28 Eylül,1993, Salı)

 

ERMENİLER ve DIYARBAKIR

Sınırları Misak-ı Milli ile belirlenmiş olan Türkiye Cumhuriyeti Devletinin Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde Ayrılıkçı amaçlara yönelik yoğun terör eylemleri gerçekleşmektedir. Kısaca PKK adıyla tanınan bir örgüt, Kürdistan’a bağımsızlık getireceğini öne sürerek kendisi ne taraflar toplamaya çalışmakta ve bu genç insanları tedhişe ve ölüme göndermektedir.

Bir zamanlar sosyalistlik iddiasında olan bu örgütün günümüzde Ermeni kadroları tarafından desteklenmekte olduğu da gündelik basında sıkça vurgulanmaktadır. Ermeni-PKK ittifakını doğrulayan belgeler her gün yayınlanmakta ve kamuoyuna mal olmaktadır.

Ermeniler’in PKK tipi bir örgütü desteklemeleri ne rastlantıdır, ne de karşılıksızdır. PKK’nın T.C. Devletini Kürt ve Ermeni halklarının ortak düşmanı ilan etmesi de öyledir. Örneğin tarihte Kürt-Ermeni ilişkilerinin en yoğun yaşanmış olduğu şehirlerin başında gelen Diyarbakır’ı kendi Kürdistan anlayışı çerçevesinde başkent olarak görmesi bu ittifakın en belirgin göstergesidir.

Diyarbakır PKK için olduğu kadar, Ermeniler için de büyük önem taşımaktadır. Hatta Ermeniler’e göre Diyarbakır tarihte Ermeniler tarafından, kurulmuş en büyük şehirlerden biridir ve Apostolik (Ermeni Kilisesi) Hıristiyanlığın doğudaki bekçi-şehri olarak anılmaktadır. Gerçekten de 1860-1908 yıllarının Diyarbakır’ında nüfusa, idari ve toplumsal, yapıya, bakıldığında söz konusu “Vilayet’in Ermeniler için neden önem taşıdığı anlaşılır. Söze Diyarbakır’ın tarihiyle ilgili kısa bilgiler aktararak başlayalım. Aşağıda okuyacağınız bilgi ve istatistikleri özellikle Ermeni tarihçilerin kaynaklarından seçtim. Tamamı belgeseldir ve başta ABD olmak üzere Fransa ve İngiltere’de yayınlanmışlardır’.

Ermeni tarihçilere göre Diyarbakır şehri Büyük Ermeni Krallığı’na ait Arzamena eyaletinin sınırları içindeki bir yerleşim alanıydı. İ.Ö. 94 yılında Ermeni Kralı Tigran tarafından Ermenistan’a bağlanmıştı. Eski adı, Amida‘ydı. Şehir daha sonra Romalılar ve Bizanslılar tarafından işgal edilmiş ve İ.S. 536 yılında İmparator Jüstinyen tarafından “Dördüncü Ermenistan”adı verilerek eyalet statüsüne yükseltilmiştir. 640 yılında şehir Araplar’ın eline geçmiş ve 958 yılında yeniden Bizans tarafından zaptedilmiştir. 1070’te Alp Arslan’ın egemenliğine giren Diyarbakır daha sonra 1093’te Suriyeli Melik Taceddin Devle‘nin eline geçmiştir. 1183’te Selahaddin Eyyubi tarafından zapt edilen Diyarbakır 13. yüzyılda Moğollar’ın istilasına uğramış ve 1335’ten sonra da Türkmen Beyleri tarafından yönetilmiştir.

Osmanlı’nın Diyarbakır’ı alışı ise ‘Yavuz Sultan Selim (1512-1520) dönemine rastlamıştır.

Diyarbakır’ın Vilayet yapılması 1867’dedir. Bu vilayete bağlı Ergani, Mardin ve Malatya’nın statülerinde daha sonra değişiklikler yapılmıştır. Siverek, Derik, Lice, Beşiri ve Silvan bu eyaletlere baglı sancaklar; Ergani, Palu, Çermik, Nusaybin, Cizre, Midyat ise kazalar haline getirilmişlerdir.

1860-1908 yılları arasında Diyarbakır’daki nüfus dağılımı Ermeni kaynaklarına göre şöyledir:

Ermeni; 105.000;

Nasturi, Yakubi ve’Keldani, 60.000;

Kürt, 50.000;

Türk, 45.000;

Kızılbaş, 27.000;

Yezidi, ,4.000;

Çeçen-Kafkas, 10.000;

Yahudi, 1.500;

Rum, 1,000.

Aynı dönemde Diyarbakır’ın şehir içi nüfusu, 35.000 olarak tahmin edilmekteydi. Diğer gayri-müslim topluluklarla birlikte Diyarbakır şehrinin iç nüfusunda Ermenilerin önderliğindeki Hıristiyan ve gayrimüslimler çoğunlukta, Müslüman Türk ve Kürtler ise azınlık statüsünde yer alıyorlardı.

Diyarbakır’ın idari yapısında Ermeniler çok etkili makamlarda görev, yapmaktaydılar, Tedkik-i Senadad Komisyonu, Tahrirat Komisyonu. Evrak Komisyonu gibi devlet dairelerinde çoğunlukla Ermeniler görev almışlardı.

Eğitim ve Terbiye dairelerinde de çok sayıda Ermeni öğretmen vardı. Tarım’da ve tarımla ilgili kredi-borç işlerini yönlendiren bankalar da da Ermeni müdürler, yöneticiler bulunmaktaydılar. Ermeniler’in sayıca az oldukları alanlar Polis, Nüfus Dairesi ve Vakıflar idi.

Diyarbakır’da 1900’lü yılların başında öğrenimlerini yurtdışında -örneğin Fransa’da, ABD’de- yapmış doktor, avukat ve Posta Telgraf teknisyeni Ermeniler bulunmaktaydı:

CUMHURİYET TARİHİ İÇİNDE DOĞU VE GÜNEYDOĞU ANADOLU’DA KÜRTLER ZAMAN ZAMAN AYAKLANMALARA AMERİKALI VE FRANSIZ ERMENİLER DERHAL KARŞI ÇIKMIŞLAR VE CUMHURİYET HÜKÜMETLERİ’NİN BU İSYANLARI BASTIRMALARI KONUSUNDA DESTEK VERMİŞLERDİR.

PKK terörü konusunda ise durum tersine dönmüştür. Bunun nedeni PKK’nın kendisini Ateist ve İslam’a karşı bir örgüt olarak lanse etmiş olmasındadır. Ermeniler ise Hıristiyanlık aleminde kendilerinin Hıristiyanlığın en dogmatik ve sofu koruyucuları olarak kabul görmesinden gurur duyarlar. Kendi belgelerine ve beyanlarına göre tam bir Ermeni şehri olan Diyarbakır’da, bölgedeki yoğun Müslüman nüfusa rağmen gözlerini Ateizm’e çevirmiş bir Kürt örgütünün kurulmasına özellikle Amerikalı ve Fransız Ermenilerin niçin ses çıkarmamış oldukları yukarda aktardığım sayısal verilerde ve tarihsel yapılanmada gizlidir.

 (Yeni Günaydın. 21 Eylül 1993, Salı)

SURİYE VE LÜBNAN ERMENİLERİ

 Halen dünyanın birçok ülkesinde, Ermeniler yaşamaktadır. Arjantin’den Amerika’ya, Fransa’dan Kanada’ya kadar yayılmış olan Ermeniler. “Diaspora”(sürgün) adını verdikleri yeni coğrafi alanlarda yaşamlarını sürdürmektedirler. Çok geniş bir yayılma alanında yaşayan Ermeniler’in, tıpkı Yahudiler’in İsrail’e olan bağlılıkları gibi, Ermenistan’a bağlılık yeminleri vardır. Söz konusu ülkelerde yaşayan Ermeniler’in bir-kısmı eski Osmanlı yurttaşı olan Ermeni ailelerinin çocuklarıdır.

 Sadece Ermeniler değil, diğer 12 ülkenin bugünkü-yöneticilerinin. Ataları da “Osmanlı yurttaşlarıydılar.. Hatta, ilginç olduğu için yazıyorum, ünlü Terasa Ana da Osmanlı yurttaşıydı. Nobel Barış Ödülü’nün sahibi olan Rahibe Terasa Anâ‘nın babası, Kole Bojaxhih, Üsküplü bir Arnavut’tu. Üsküp’teki ilk tiyatroyu açan iki kişiden -diğeri İtalyan- biriydi. Başından eksik etmediği fesiyle tam bir Osmanlı Hıristiyan’ı olan Kole Bojaxhsin, Sırp asıllı bir kadınla evlenmişti. İşte bu evlilikten 1909’a doğan ve gerçek adı Gaxhe Agnes Bojaxhsin olan kız, kayıtlara Osmanlı yurttaşı olarak geçmişti. Daha sonra rahibe olan bu genç kız, günümüzde tüm dünyada Terasa Ana olarak tanınmaktadır.’

Benzer şekilde, Yunanistan Devlet Başkanı Konstantin Karamanlis de, ünlü ”Patrik Athenagoras da, doğumları itibariyle Osmanlı yurttaşıydılar. .Yine Osmanlı kökenli bir diğer ünlü de Amerikan yurttaşlığına geçmiş olan yazar William Saroyan’dır.

Suriye, ve Lübnan’da yaşayan Ermeniler ise, geçmişte tüm haklara sahip Osmanlı yurttaşlarıydılar. 1860-1908 yılları arasındaki Suriye ve Lübnan Ermenileri’yle ilgili belgelere göre üç “vilayet’e bölünmüş olan Suriye’de Halep, Şam ve Dayr-el Zor‘da yaklaşık 133.560 Ermeni yaşamaktaydı. Bunlar Apostolik, Katolik ve Protestan Ermenileri‘ydi. Aynı kaynaklara, göre, örneğin; Halep’te Ortodoks ve Katolik olarak 19.923 Rum, 11.748 Yahudi, 15.940′ kadar “Dini belirsiz” şahıs yaşamaktaydı, Ermeniler tarafından tutulmuş ve bazı abartmalara da açık olan bu sayısal verilere göre, Halep’te yaklaşık 150.000 gayrimüslime karşılık 760.000 Müslüman yaşamaktaydı. Buna rağmen Halep ye çevresindeki devletin yönetiminden ticarete kadar birçok alanda Ermeniler çok etkiliydiler. Halep’te önde gelen 70 kadar Ermeni ailesi vardı. Bunlardan en ilginci, bugünkü Ermenistan’ın devlet adamlarından Ter-Petrosyan’ın ailesidir.

Halep’te  “Ağacan” ailesi olarak tanınan bu aile (gerçek yazılışı; Der- Bedrosyan) özellikle Urfa’da büyük bir ithalat ve ihracat şirketini yönetmekteydi. Ter-Petrosyan’ın erkek kardeşi Nişan Petrosyan, 1902’de “Ticaret ve Ceza Mahkemesi”nde üyelik yapmıştı. Bir başka ünlü Ermeni de Yakup Taşcıyan’dı (ölm. 1915). Taşcıyan, Kürt-Arap çatışmalarında ara- buluculuk yapmıştı.

Lübnan’da ise, Osmanlı kaynaklarına göre 1.800, Ermeni kaynaklarına göre 3.150 ile. 4.500 arasında Ermeni yaşamaktaydı! O zamanki adı “Dağlık Lübnan” olan Lübnan’da Beyrut ve çevresinde yapılan ticaretin tamamına yakını Ermeniler’in denetimindeydi. Ayrıca en iyi eğitim görmüş olan Ermeniler de Lübnan’daydılar. Lübnan Ermeniler’i, tıpkı Suriye Ermenileri gibi Fransa’yla çok sıkı ilişkiler içindeydiler. Buna ek; olarak 1880’lerden itibaren bölgedeki ABD’li misyonerlerin etkisiyle birçok Protestan Ermeni, Ermeni-Amerikan’ kolejlerinde eğitilmişlerdi. Gregoryen Ermeniler’in önemli bir bölümü de ABD’deki Protestan Kilisesi’ne bağlanmışlardı.

Bu bölgedeki en önemli Ermeni aileleri arasında başta Davud Karabet Paşa (1816-1873) ailesi gelmekteydi. Son derece bilgili bir paşa olan Davud Karabet, Osmanlı’nın Berlin Büyükelçiliği’nde bulunmuştu. Karabet Paşa’nın, Fransızca yazdığı “Antik Alman Yasaları” başlıklı kitabı, Avrupa’da ilgi uyandırmıştı.

Günümüzde Suriye ve Lübnan’da yaşayan Ermeniler’in tamamı, hiç kuşkusuz Türkiye’nin düşmanı değildirler. Ancak eski Taşnak ve Hınçak, komitelerinin görüşlerinin günümüzdeki uzantıları da sayıca hiç az değildir. PKK’yla, doğrudan bağlantı içinde olanlar işte bu eski, “Komitacı grupları’ ve onlara bağlı olan “Yeminli Türk Düşmanları” dır.

 (Yeni Günaydın, 6 Kasım 1993. Cumartesi)

“ÖYLE BİR GEÇER ZAMAN Kİ” DİZİSİNİN PSİKANİLİZİ VE POLİTİK SEMBOLİZM


Drama Koordinatörü: Elif Ayşe DURMAZ

Yönetmen:Zeynep GÜNAY TAN

Öykü Ve Senaryo: Coşkun IRMAK

Oyuncular:

- Erkan Petekkaya (Ali)
– Ayça Bingöl (Cemile)
– Wilma Elles (Caroline)
– Yıldız Çağrı Atiksoy (Berrin)
– Aras Bulut İynemli (Mete)
– Farah Zeynep Abdullah (Aylin)
– Emir Berke Zincidi (Osman)
– Meral Çetinkaya (Hasefe)
– Mete Horozoğlu (Soner)
– Orhan Alkaya (Balıkçı)
– Mehmet Sezai Gürhan (Kemal)
– Zeyno Eracar (Neriman)
– Nilperi Şahinkaya (Mesude)
– Dila Akbaş (Ayten)
– Tolga Güleç (Ahmet)
– Salih Bademci (Hakan)
– Ferit Kaya (Kürşat)
– Simay Küçük
– Sercan Badur (Necati)
– Yeliz Kuvancı (İnci)
– Şenay Aydın (Amina)

GENEL HİKAYE

Hikaye, 1967 yılında, İstanbul’un eski semtlerinden birinde başlayan ve günümüze kadar sürecek olan bir zamanı dilimini içerir.

Hikayenin odağında Akarsu ailesi vardır. Anılan zaman içinde bu ailenin dağılması, aile bireylerinin bu dağılmadan aldıkları etkiler ve her birinin bu etkiler altında şekillenen hayat hikâyeleri sergilenir.

Denizci olan Ali Akarsu’nun, Hollandalı Carolin’le olan aşkı, karısı Cemile Akarsu tarafından öğrenilince, yaşanan büyük sıkıntılar ve bu durumun yarattığı olumsuz şartlar, Cemile, Ali ve çocukları üzerinde, hayatlarının geri kalanını şekillendirecek kalıcı etkiler bırakır. Hayatla ve birbirleriyle olan mücadeleleri, birçok travmanın izlerini taşıyarak, sürer.

Ali ve Cemile’nin üniversiteye gitmekte olan büyük kızı Berrin, liseye gitmekte olan küçük kızı Aylin, Aylin’le aynı liseye gitmekte olan oğlu Mete, bu travmayı kendi hayatları içinde hissederler ve kendi hayat hikâyeleri de bu etki altında gelişir.

Ailenin en küçük bireyi olan 6 yaşındaki Osman, bütün bu sürecin içinde olan, etkilenen, gözleyen bir kişi konumundadır. Küçük olduğu için, korunan kollanan, olayların dışında tutulmaya gayret edilen bir durumdadır. Ama bu sebeple, aslında, olayların bütününü görebilen, gözleyebilen ve diğer aile bireylerine oranla, yaşananlara en bütüncül yorumu yapabilecek verilere sahip olarak gelişen biridir. Bu özelliğiyle Osman, 1967’den günümüze uzanan hikâyenin, odağında olan kişidir. Ve hikayenin bütünü, aslında Osman’ın hikayesidir. Osman’ın bu niteliği, hikayenin gelişimi içinde derinde olgunlaşacak ve ancak günümüz aşamasına gelindiğinde kendini net bir şekilde açığa vuracaktır.

Ali’nin annesi Hasefe Hanım, hikâyedeki en yaşlı kişidir. Dobra, mert, görmüş geçirmiş bir kadındır. Oğlu’nun yanlış yaptığına inandığı için, gelini Cemile’nin tarafını tutacak kadar açık sözlü ve yüreklidir. Diğer oğlu Kemal ve gelini Neriman, çıkarcı, rüzgâra göre davranan kişiler olarak, Hasefe Hanım’ın gözünde değer taşımazlar.

1967’den başlayarak, sürecin siyasal-toplumsal olayları, değişim ve dönüşümleri, hikâyenin gelişimindeki toplumsal zemini oluşturacağı için, önemlidir. Yukarda kısaca değinilen kişiliklerin hayat hikâyeleri, ilişkileri ve çatışmaları, bu toplumsal zemin üzerinde gelişecektir.

YORUM

Türkiye, 2002 yılından sonra sürekli bir diziler bombardımanına uğratıldı. Sürekli bir bilinçlendirme ile insanlar TV başında artık düşünce ve eylem bazında “gizli bir ikna edici” ile olması gereken alternatifin içine itilmektedir. Bu durum masa başında mı olur. Yoksa birileri kasıtlı mı yapar? Diye düşünmeden gördüklerimizi ve düşündürdüklerini açıklamak istiyoruz.

PSİKANALİZ DEĞERLENDİRME

Dizlerin uzunluğu, bölüm ve sezon sayısını geniş tutmak için psikanaliz ilmine ihtiyaç duyarız.

 “Öteki Kadın-Erkek”

“Haz”

“Öteki Haz”

“Öteki olma arzusu”

“Karakteri ödünç alma”

“Bir’in ikili ilişkisi”

 Bahse konu dizide bulunan karakterlerde ve ilişkilerinde sürekli olarak sayılan hususlar tekrar edilmektedir. Her karakter üzerinde bu hususlar zaman içerisinde harekete geçirilip diziler uzadıkça uzuyor. İnsanlarda bıkmadan usanmadan izlemekten vazgeçmiyorlar.

 Bu diziden örnek verecek olursak;

“Ali” karakteri iki kadınla;

“Cemile”, Ali ve balıkçıyla,

“Berrin” zıt kutuplu Ahmet ve Hakan ile…. İlişkilendirilmiştir.

“Bir”in “ikili ilişkisi” içerisinde, ikililer kendi aralarında sürekli “ötekisi olma” ile uğraşıp durmaktadır. Bu şekilde dizi her karakteri birkaç bölümde öne çıkararak insanları kendine çekmeyi başarmaktadır. Bu nedenle, sonuçlanmayan olaylar zinciri ve birbirleri arasında gidip gelişi ancak dizi karakterlerini “öldürmek” ile ancak finale ulaşacağı kesin görülmektedir.

Dizideki vaktinden önce şöhret olmuş (!) “Küçük Osman” da olayları anlatırken sürekli kaderi takip eden biri olması açısıyla “köken” i irdeleyen psikanaliz yorumcusu durumundadır. Onun “Baba” simgesiyle (Ali) ile olan ilişkisiyle ileriki dönemlerde “Tanrı” yı da sorgulamaya başlayacağını söyleyebiliriz. “Köken sorunu” ile meşgul olan zihniyetin temsili,  düşeceği açmazlarla “bütünlüğü parçalayıp” “ümitsizliğe düşeceği” “kaderin, bir kurgu olduğuna inanmasıyla”  da mistik değerlerini kaybedip, dinsizliğe kadar sonucu vardıracaktır.

Diziler, psişik alt yapısıyla normal hayatta insanların ilişkilerinde “tek” “bir” olma denilen bütünü yıkmasıyla birçok sakıncaları da beraber getirmektedir. Hayali olan senaryo sürekliliğini ise “ölümsüz kişi ile ilişkili çiftli karakterler” barındırmasınında bilinçaltını çok kötü şekilde yıktığını söylememek elde değildir. Farz edelim ki bahse konu dizi karakterlerinden “Ali” yle ilişkili iki kadından biri ölse muhakkak “Ali” karakteri de sanal olarak vasfıyla ölecektir.

Eğitim amaçlı olmayan bu türdeki TV dizilerinin, insanları oyalama taktiği ve para kazanma hesapları ile  on yıl daha bıkmadan seyredebileceğiz.

Ayrıca diziler senaryo alt yapısını psikanaliz teorileri üzerine kurdukları ve insanların düşünüp te yaşayamadıklarının hazzının bir şekilde tatmin edilmelerini  sağladıkları için çok seyredilmesi de bu sebeptendir.

POLİTİK SEMBOLİZM OLARAK DEĞERLENDİRME

Dizinin politik sembolizm olarak işlenişinde şu tezleri ileri sürebiliriz. Dizi “Kurtlar Vadisi” kadar ilgi çekiciliği altında politik bir işleyişi de dolaylı barındırmaktadır. Bu günlük olaylar hakkında bir ev kadını veya gencin düşüncelerinde ulaşacağı yargıya dizideki karakterlerle ulaşmak da etkili ve kalıcıdır,  felsefesiyle hareket etmekten ileri gelir. Yani “Gizli ikna ediciler” dediğimiz hususlar devreye girmektedir.  Bu şekilde birileri tenkit yaptıkları gibi, istedikleri imaj faktörünü de kabul ettirmiş olurlar.

Dizideki olayalar güncel hayata yakın bir şekilde geçerken toplumun yorumlarındaki verdiği tepki, istatiksel hesaplanınca ileriki zamanda verilecek politik bir kararın tayin edilme arifesinde de ön hazırlık yapılmış olur.

İşte bu bilgilerle ne şekilde düşünmemiz ve kişilerin olaylara bakış açısında geniş ufka sahip olmayı hatırlatmak istiyoruz. Verdiğimiz örnekler ile dizinin politik sembolizmi hakkındaki içerik açığa çıkacaktır.

Diziyi sürekli takip edemiyorum fakat izlediğim kısımlar için yorum yapmanız için ipuçları verelim. (Yorumlar daha da artırılabilir.)

“Ali”               Devlet İdaresi

 “Cemile”     Türkiye Cumhuriyeti Devleti

 “Caroline” Avrupa Birliği

 “Ekber”        Azınlıklar.

“Mete”         Türkçü fikirler taşıyan ve günümüz siyasetinin güncel politikalarına itiraz eden kesim.

 –

“Berrin”        Siyasî hayat

 “Ahmet”     Sol görüşü

 “Hakan”       Sağ görüşü

“Ayten”        Siyasi görüşlerin içeriğini bilmeden taklit eden halk

 –

“Aylin”          Ekonomi

“Soner”        El altından olaylara müdahale emperyalist sermaye

 “Murat”       Dışa bağımlı yerel sermaye

 –

 “Hasefe”      Etkisini kaybetmiş gelenek

“Balıkçı”       Hikmete ulaşmış güngörmüş kişiler


“Kemal”       Siyasi görüşü günü birlik olup, rüzgâra göre yelken açan yalaka takımı

 “Neriman” Medya, menfaatçi guruplar

 “Mesude” Uzantılar

 –

“İnci”             Milli duyguları gelişmiş fedakâr halkçı öğretmen

 –

“Osman”      Olayları seyreden ve yorumlayan saf akıl;  kader çizgisi; tarih.

***

Allah Teâlâ milletimizi insanların geçici isteklerinden muhafaza buyursun.

 

İsmail Hakkı

 

LET’S MAKE MONEY (2008) (Hadi para yapalım)


Yönetmen:  Erwin Wagenhofer

Senaryo:       Erwin Wagenhofer

Oyuncular:   Mark Mobius, Mirko Kovats and K. Sujatha Raaju

Süre:              110 dk

“Let´s make money” (Hadi para yapalım) krizi, kapitalizmin çelişkilerini ve nasıl bir dünyada yaşadığımızı daha iyi anlamak isteyenler için kaçırılmaması gereken çarpıcı bir belgesel film.

Avusturya’lı Rejisör Erwin Wagenhofer bir önceki “Feed the World” (Dünyayı Besliyoruz) belgeselinden sonra, bu filminde de seyircileri uluslararası kapitalizmin mantığı üzerinde bir yolculuğa çıkarıyor. Dünyadaki finans akışın nasıl gerçekleştiğini anlatıyor, finans sistemi gözler önüne seriyor. Kapitalistleri paralarını yarı sömürge ülkelerin yoksullarının sırtından nasıl çoğalttıklarını ayrıntılarıyla ortaya seriyor. İçinden geçmekte olduğumuz kriz koşulları düşünüldüğünde belgeselin önemi artıyor.

Wagenhofer bir bankanın reklam sloganını hatırlıyor: “Paranızı çalıştırın”. Bu sloganı bir afişte okumuş. “Ama sadece insanlar, makineler ve hayvanlar çalışabilir oysa” diyor rejisör. Ortaya attığı tez ise: Parasını bir bankaya yatıran her insan, eşitsizliğe katkıda bulunuyor. Çünkü menajerler, insanların bankalardaki paralarını, yoksul ülkelere daha fazla kar yapmak üzere yatırıyorlar. Bunu yaparken de mutlaka o ülkelerin insanlarını sömürüyorlar, çünkü düşük üretim harcamaları ile azami kar elde ediyorlar.

Vergi cenneti diye bilinen ülkelerin bankalar için nasıl kara para aklama makineleri olarak işlev gördüğünü de gözler önüne seriyor. Değişik hukuk sistemleri olan ülkeleri aracı olarak kullanan bankaların, paraların nerden, nasıl geldiğini, nereye gittiğini gizlemekte ustalaştığını ortaya koyuyor rejisör. Bu bankların kasalarında yatan toplam 11,5 trilyon dolar özel sermayeden söz ediliyor filmde. Bankaların avukatları buna olanak sunan ülkelerde yaptığı vergi kaçakçılığının yasal bir temele nasıl oturtuğunu anlatıyor. Örneğin Jersey adası böylesi bir ülke. Bu adanın maliye bakanı konuşmasında, ülkelerinde neden böyle bir konsepti uyguladıklarını anlatma çabası ise izleyenlerin gülmelerine neden oluyor:

“HANGİ ÜLKENİN SOKAKLARINDA KAN AKIYORSA, ORAYA YATIRIM YAPACAKSIN”

 

TÜRKÇE ALT YAZISI

Çoğumuz paramızın yerini bilmeyiz. Emin olabileceğimiz bir tek şey vardır: Paramız güvende olsun ya da artsın diye koyduğumuz bankada değil.

Banka, paramızı küresel para pazarına soktu.

Borçlu nerede yaşar ya da faizi nasıl öder, bilmeyiz. Bu umurumuzda bile olmaz. Çünkü bankaların baştan çıkarıcı çağrısını güvenle izleriz: Bırakın paranız çalışsın!

Gana – Batı Afrika Balerna – İsviçre

Dağılım: % 3 Afrika’ya % 97 Batıya

KT Freetel %36 Değer Kaybetti

Singapur – Güneydoğu Asya

Evet, tabii.

Selam, adım Mark Mobius. Templeton Emerging Markets şirketini başkanıyım. Dünyanın en büyük gelişmekte olan pazarlar fonlarını yönetiriz. Şu anda gelişmekte olan pazarlar fonlarında 50 milyar dolardan büyük bir meblağı yönetiyoruz Tamam. Çoğu insan bana “yatırım gurusu (bilgesi)” diyor Gelişmekte olan pazarların babası, cesur kartal diyorlar. Bu isimlere itirazım yok. İyi isimler. Ama işin gerçeği, biz sadece yatırım yapıyoruz. Yatırımcılarımız için elimizden geleni yapıyoruz. Yönettiğimiz varlıklarını artırmak ve onların yararına olacak yatırımlar yapmak için. Anlıyorum. Evet. Onlara muhtemelen şöyle deriz:

Başka bir yönetici için sınırlama getirmenin yanlış bir tarafı yok. Başka bir deyişle:

Portfolyoyu indeksleyen yöneticiler var.[1] Bu yöneticiler en iyi şekilde böyle bir portfolyo için kullanılabilir. Ama böyle sınırlamalar getirirlerse bizi doğru kullanmış olmazlar. Ne demek istediğimi anlamışsındır. Anladın mı?

Burada Singapur’dayız çok düşük bir vergi ödüyoruz. Neden mi?

Çünkü Singapur hükümeti bizim gibileri çekmek istiyor: Para yöneticileri, yatırım yöneticileri. Çünkü bir finans merkezi hâline gelmek istiyorlar. Küresel bir finans merkezi. Bu nedenle çok düşük vergi ödüyoruz. Hatta bazı durumlarda hiç ödemiyoruz. Personelimiz elbette vergi ödüyor. Şirkete personel alımı yapıyoruz. Yani devlet de burada çalışıp bireysel gelirleri üzerinden vergi ödeyenlerden dolaylı yoldan fayda sağıyor. Küreselleşmenin çok kötü çağrışımları var. Ama aslında küreselleşmenin dünyadaki tüm ülkeler için çok iyi olduğu ortaya çıktı. Çünkü mal ve hizmetlerin toplam maliyetini düşürüyor. Küresel çapta bir rekabet piyasanız varsa herkes için maliyet düşer ve enflasyon kontrol altında olur. Dolayısıyla biz bu küreselleşme eğiliminin genel olarak çok ama çok iyi olduğunu düşünüyoruz. Ve elbette bizim alanımızda şu anda gelişmekte olan pazarlara yatırım yapıyor ve Batıdaki, gelişmiş ülkelerdeki emeklilik maaşlarına faydamız oluyor. Çünkü gelişmekte olan pazarlarda para kazanıyor ve bu parayı Batıya taşıyoruz. Emeklilik fonunuzun bizim fonlarımızdan birine yatırılmış olması çok büyük bir ihtimal çünkü emeklilik fonu yöneticileri de dünya çapında bir fırsat çeşitliliği ister.

Çenay – Hindistan

Hindistan’ın sevdiğim tarafı demokrasi olması. Buradan arazi alırsanız sizin olacağına emin olabilirsiniz. Kimse yarın gelip yeni vergiler talep ederek ya da başka bir yolla arazinizi elinizden almaya kalkmaz. Bunlar sömürge döneminin kalıntıları. Adli sistem benim için çok önemli. Önemli bir yatırım kıstası. Bu konuda çok tatmin olmuş durumdayız.

Adım Mirko Kovats, Avusturyalıyım. Son on yıl içinde Avusturya’nın en büyük endüstriyel gruplarından birini kurdum. Burada kimse devleti çağırmaz. Başınızın çaresine bakmalısınız. Bizim memlekette var olduğunu sandığımız sorunlarımızla ilgili tartışmalar beni hep hayrete düşürmüştür. Bir şeyleri vergilendirip insanların elinden almanın yollarını tartışmadan edemezler. Bunlar burada geçerli değil. Burada geçerli olan tek şey ekonomi.

Adım Sujatha Raaju. Madras Üniversitesinde ticaret okudum. Şu anda Hindistan’ın en büyük şehirlerinden Çenay’dayız. Eskiden resmi adı Madras’tı. Nüfusu sekiz milyon. Nüfusun üçte biri böyle yaşıyor. Yani nehir kenarlarında. Bazıları çok daha fakir bir hayat sürüyor kaldırımda yaşıyorlar. Avrupa’da öğrenciler sosyolojiyle ilgilenir. Herkes öğretmen olmak ister. Buradaysa herkes mühendislik okur. Kendi kendine , sonra kim nerede olacak diye soruyorum. Daha mı zengin olacaklar? Daha mı fakir olacaklar?

Umarım olmazlar. Şirketi finanse edenler borsada var olan tüm şirketleri finanse edenlerle aynı kişiler. Emeklilik ve sigorta fonlarındaki parayı yöneten Londralı yatırımcılar. Fabrika çok küçük. Taşınıp dört katına çıkarmayı düşünüyoruz. Rekabet bizi önlem almaya mecbur bırakıyor. Hepsi de tatsız önlemler. Ama üstümüzde küreselleşmenin baskısı var. Çok düşük ücret alan ama hayatını kazanmak zorunda olan insanlara rekabet etmek zorundayız. Elbette mesai saatleri uzayacak. Bu fazla mesai için para ödenmeyeceğine eminim. Çok basit: Daha çok çalışmalıyız. Başka seçeneğimiz yok. Çok düzenli. Çok düzenli. Bunu başarmak zor oldu mu? Çok emek sarf etmem gerekti. Ama gördüğümüz gibi çalışıyor. Gerçekten afalladım. Sendikalarla görüşme yapıyor musunuz? Neyse ki hayır. Şu ana dek görüşmedik. Personelimizin sosyal konumunu göz önüne almaya çalışıyorum. Bir kaynakçı ne kadar kazanıyor? Ortalama ayda 200 avro.

Bunu mu kazanıyor?

Yoksa size maliyeti mi bu? Bunu kazanıyor. Bize % 25 daha fazlasına mal oluyor.

 -250

-Evet.

Ya mühendisler? Sekiz ila on katını. O da 2500 ediyor. Avrupa’nın çok altında ama artık ucuz da değil. Hindistan’da patlama yaşayan pazarları da düşünmelisin. Gelecek yıllarda fiyatlar yüzde üç, beş değil %10 ila 15 artacak. Gelecekte bunu da hesaba katmak gerekecek. Yani verimli olmalıyız. Cömertlik edecek durumumuz yok. Maliyetler artacak. Süreçleri en aza indirgemek ve ek maliyetleri azaltmak için çalıştım. Maliyetleri azaltmak ya da düşük tutmak için yarı otomatik üretime yatırım yaptık. En iyisi bu. En iyisi bu çünkü fabrikayı taşımak gerekmeyecek

-Kesinlikle.

-Gereken tüm altyapı hazır. Ve bene binayı yapmak en çok altı ay alır. Temel de dahil.

-Aynen. Kaçtan olursa olsun almalıyız. Bundan sonra daha da pahalı olacak. Fiyatlar düşmeyecek. Artık ucuz değil ama almak zorundayız. Hemen almamız lazım. Yoksa daha sonra daha da pahalı olacak. Daha aşağı düşmez. Sorun şu ki ilgilendiğimizi bildiği için hemen fiyatı yükseltiyor. Tamam ama ona şunu söyle

Başka bir yere gitme şansımız da var. Pazarlık ediyoruz sonuçta. Başka bir yere gitme şansımız da var.

Hintliler vergilerini ödüyor.

VERGİLERİ DEVLET TOPLUYOR SATIŞ VERGİSİ, GELİR VERGİSİ SU VERGİSİ, ELEKTRİK VERGİSİ, EMLAK VERGİSİ DEVLET DAHA BAŞKA BİRÇOK VERGİ TOPLUYOR. AMA BU GELİR YABANCI YATIRIMCILARA ÖDENEK ŞEKLİNDE VERİLİYOR. VE SONUNDA DEVLETTE HALKIN SOSYAL REFAHINA HARCAYACAK PARA KALMIYOR. BU ADAMLAR ONLARA NE DİYOR BİLMİYORUM

Bence Bu Onlarla kim konuşur? Hayır, onların tarafından yani. Bence bir yatırımcı yatırım yaptığı şirketin ahlakı yarattığı kirlilik ya da başka şeylerinden sorumlu olmamalı. Neymiş?

Bu onun işi değil. Onun işi yatırım yapıp müşterilerine para kazandırmak. Evet. Onu arayalım mı, ne dersin? Gelişmekte olan pazarlardan bahsederken aslında büyümeden bahsediyoruz. Bizim asıl derdimiz büyüme. Gelişmekte olan pazarlara bu yüzden girdik zaten. Ve aynı yıl önce IFC [2] (Uluslararası Finans Kuruluşu) ” gelişmekte olan pazarlar” sözünü ilk kullandığı zaman beklediğimiz gibi oldu. Eskiden buraların adı gelişmekte olan pazarlar değildi. O zamanlar “az gelişmiş ülkeler” denirdi. “fakirler,” “Üçüncü Dünya,” “Güney,” vesaire vesaire. Sonra birinin aklına buna gelişmekte olan pazarlar demek geldi. Çok güzel ve çok hızlı büyüyen bir pazar. Ve tam olarak da böyle oldu. Çevresel ve toplumsal standartlar uzun süre değişmeyecek. Bu standartları yükseltmenin maliyeti Hindistan ve Çin gibi ülkeler tarafından karşılanamaz. Gerçek bu, hoşunuza gitsin gitmesin. Bu insanların çoğunluğu fakir. Ve çok uzun süre fakir kalacaklar. Bedeli ne olursa olsun rekabete devam edebilmek zorundalar.

Bu nedenle bence yumuşak iyi niyet açıklamaları dışında gelecek birkaç on yıl boyunca pek bir şey değişmeyecek çünkü insanlar bunun bedelini ödeyemezler. Gelişme ve ekonomik büyümenin insanlar ve toplumla hiç ilgisi yok. Ekonomik büyüme sadece siyasetçi, yatırımcı ve onların ortasında oynayan aracı içindir.

On yıl önce orta sınıf bir ailede gelir on bin rupi civarında olunca en az iki ya da üç bin rupi biriktirebilirlerdi. Ama o günler geride kaldı. Bugün bin rupi bile kazansalar bir kuruş bile biriktiremezler. (Bizde de aynı durum var) Hindistan’da birçok yabancı kültür var ve insanlar buna alışmaya başladı. Batı kültürünü taklit etmek için her yolu deniyorlar. Ama fakirlik ortadan kaldırılmadı. Hâlâ fakir insanlar var. Bunu silmenin tek yolu Hindistan’da iyi bir politik sistemin olması.

Adım Kalaiselvan. Yedinci sınıftayım, on iki yaşımdayım. Doğduğumdan beri Gandhinagar gecekondu mahallesinde yaşıyorum. Büyüdüğümde avukat olmak ve yozlaşmayla savaşmak istiyorum. Meşhur bir deyiş vardır:

ALIM YAPILACAK EN İYİ ZAMAN SOKAKLARDA KAN OLDUĞU ZAMANDIR derler. Bu deyişe bir ekleme yapayım:

KAN SİZİN KANINIZ OLSA BİLE ÇÜNKÜ GENELLİKLE SAVAŞ VARSA DEVRİM, SİYASİ SORUNLAR, EKONOMİK SORUNLAR VARSA HİSSELERİN FİYATI DÜŞER. VE EN DÜŞÜK HÂLİNDEYKEN HİSSE ALANLAR ÇOK PARA KAZANDILAR. ÇOK ÖNCEDEN PLANLANMIŞ

Adım Gerhard Schwarz. On dört yıldır Neue Zürcher Zeitung’un ekonomi bölümünün genel yayın yönetmeniyim. Ayrıca Zürih Üniversitesinde ders veriyorum. Bunun dışında Friedrich August Hayek Derneğinin de başkanıyım. Friedrich August von Hayek kesinlikle . Yüzyılın en önemli liberal ekonomistiydi. Avusturya’da doğdu ve İngiltere, Amerika ve Almanya’da çalıştı. Cenevre Gölü üstündeki Vevey’den Mont Pélerin’e gidiyoruz. “Hacının Dağı” anlamına geliyor. Büyük otelleri olan küçük bir kasaba. 1947’de Avrupa ve Amerika’nın en önemli düşünürleri burada buluştu. Amaçları Batı dünyası üstüne düşünüp taşınmaktı.

Mont Pélerin Derneği burada Hotel du Parc’ta kuruldu. Kurucularının amacı bir aydınlar ağı kurmaktı. Siyaset yapmak değil fikirleriyle siyaseti etkilemek istediler. MONT PÉLERİN DERNEĞİ 1980’LERDE RONALD REAGAN’LA ÜNLÜ OLDU. Hükümetinde ve danışmanları arasında Mont Pélerin Derneğinden birçok üye vardı. Sayılar bazen yirmiyi bile aşıyordu. Aşağı yukarı aynı zamanlarda Margaret Thatcher Hayek’in ve derneğin İngiliz üyelerinin fikirlerinden feyiz aldı.

Londra – Büyük Britanya

John Christensen Kalkınma Ekonomisti

Londra şehri denen bölge Londra’nın finans mahallesidir. Dünyada en çok banka burada bulunur. Ve 1980’lerden beri, bilinçli olarak tüm kıtalardan bankaları kendine çekmeye çalışmıştır. 1970’lerde İngiliz hükümeti üretim endüstrisinde krizle karşılaşınca Londra Şehri’ni seçkin bir finans merkezi hâline getirmeye başladı. Ve bunu da burada işlem yapan bankalar ve büyük finans evlerini denetimsiz bırakarak yaptı. Bankaların gevşek bir tavırla kredi vermesine izin verdi. Genel olarak finans hizmetlerini düzenlemeyi bıraktı. Daha da önemlisi bankalara izin vererek çoğu operasyonlarını deniz aşırı merkezlere Jersey, Guernsey, the Isle of Man gibi finans merkezlerine hatta daha da ileri giderek Karayipler Cayman ve İngiliz Virgin Adaları gibi yerlere taşımalarını sağladı. Bunun amacı İngiliz bankalarının dünyanın dört bir yanından sermayeyi şehre çekmelerini ve şehrin ucuz sermayeye ulaşabilmesini sağlamaktı.

WASHİNGTON UZLAŞMASI 1970’LERE DEK UZANIR IMF’NİN VE DÜNYA BANKASI’NIN DÖRT ANA FİKİRLE BU PROJEYE BAŞLADIĞI DÖNEME.

Birinci fikir dünyadaki finans pazarlarının denetimi serbest bırakmaktı. Diğer bir deyişle sermayenin bir ülkeden diğerine özgürce hareket etmesine izin vermek.

İkinci bölüm ticaret akışlarını liberalleştirmekti. Diğer bir deyişle onlarca yıl boyunca gelişmekte olan ülkeler tarafından kendi endüstrilerini korumak için dikkatle koyulan ticaret engellerini yıkmaktı.

Üçüncü bölüm, araya girmeleri ihtimalini azaltmak için devletleri parçalamak tamamen parçalamaktı. Diğer bir deyişle vergi gelirlerini azaltacaklardı ki devletler vatandaşlarını korumak için araya giremesin.

Ve dördüncü ayak da DEVLETLERİ ENDÜSTRİLERİNİ ÖZELLEŞTİRMEYE MECBUR BIRAKMAKTI. Ve bunun da genel olarak endüstriler özelleştirilirken dış yatırımcılara gerçek değerlerinin altında satılacak şekilde yapılması sağlandı.

İnsanların neo-liberalizm dediği IMF’den ve Dünya Bankasından gelen siyasi baskının dört ayağı bunlardır işte. BİZİM SERMAYEMİZ BÜYÜRSE, BAŞKA BİR YERDE BORÇ ARTIYORDUR.

Burkina Faso – Afrika

Sahel Kuşağının girişindeyiz. Toprak tamamen mahvoldu. Tam bir erozyon. Derin vadilerde bile. Sadece pamuk yetiştirilmesinin bir sonucu. Pamuk gitti. pamuk parası gitti. Geriye hiçbir şey yetiştirilemeyen bu toprak kaldı.

Adım Yves Delisle. Bilimsel tarım uzmanıyım. Cenevre Üniversitesinde kalkınma üzerine eğitim aldım. Neredeyse 20 yıldır doğrudan çiftçilerle çalışıyorum. 20 yıl çok uzun süre. Ama şu ana dek sahip olduğum izlenim durumun iyileşmediği yönünde. Bu insanların yıllık kazancı 50 avro bile değil. Endişeliyiz!

Bıktık. Çocuklarımız pamuk yetiştiriyor ama karşılığında para alamıyor. Ne yapacağız?

Elimizden hiçbir şey gelmiyor. Sizden medet umuyoruz. Hayatımızı iyileştirin diye. Gidip pamuğumuzu alanlara söyleyin pamuğu adil bir fiyattan alsınlar. Böylece Burkina da biz de daha çok para alabilelim. Benim gibi yaşlı kadınlar bütün gün güneş altında çalışıyor. Hem de bir hiç uğruna. Ama elden ne gelir? Bizi anlamaya çalışın. Yalvarıyoruz. Bu iş ne kadar yorucu, görüyorsunuz. Borçlarımızı ödeyebilsek çok mutlu olacağız.

Dünyanın en iyi pamuğu burada yetişir. Üretim maliyeti en düşük yer burası. Pamuk temiz çünkü tamamen elle toplanıyor. Ancak dünya pazarında pamuğun fiyatı çok düşük. Her yıl Amerika sübvansiyon olarak kendi pamuk üreticilerine üç milyar dolar veriyor. Amerikalılar liberalse öyle olsun! Ama neden kendi üreticilerine sübvansiyon veriyorlar?

Francis Kologo Üretim Müdürü

Bu liberalizm değil! Aslında kendileri korumacı davranıp bizi liberal olmaya zorluyorlar. İki farklı standart uyguluyorlar!

Bu iki futbol sahası ve iki futbol takımı olması gibi bir şey. A takımı en iyi ayakkabılara sahip ve ellerini de kullanabiliyor.

B takımıysa, ki bunlar Afrikalılar ve bizim gibi küçük ülkeler oluyor ayakkabısız ve el kullanmadan oynamak zorunda. Sizce bu normal mi?

1980’lerde Dünya Bankası Burkina Faso’yu yeniden yapılanma programları uygulamaya zorladı. Bunun ülke için anlamı ne? (24 Ocak kararları)

Hammaddeler ithal ediliyor Pamuk, ham pamuk olarak katma değer eklenmeden. DÜNYA BANKASININ VE YATIRIMCILARIN TEK DERDİ ÜLKEDEKİ HAMMADDELERİ ÜLKE DIŞINA ÇIKARMAK. Pamuk, kereste, kahve, kakao, altın vesaire. Geçmişte sömürgeciler bizi belirli bir ürünü ekmeye zorlardı. Şimdi de Dünya Bankası parayla üstümüzde baskı kurup pamuk yetiştirtiyor. İlaç nasıl alacaksınız?

Döviz lazım Pamuk bize bu dövizi sağlıyor. Size pamuğun iki milyon insanın doğrudan gelir kaynağı olduğunu söyledim. Ama Afrika’da herkesin on beş kişiye daha baktığını hesaplarsanız Bunu iki milyonla çarpınca tüm nüfusun pamuktan geçindiğini fark edersiniz. Amerika pamuğunu sübvanse etmese[3] Burkina Faso yılda en az milyon avro kâr ederdi. İki taraflı yardım AB’den, ABD’den ve Japonya’da gelen krediler toplamda sadece 30 milyon avro ediyor. Ülkemizi kalkındırmak için borca girmemize gerek olmayacaktı! Sadece çiftçilerin kazandıklarıyla bile çocuklarımıza daha iyi bir gelecek verebilmek için okullar ve yollar yapabilirdik. Günümüz pamuk üretimi konusunda karşımızdaki ikilem bu işte. Burada toprağı süpüren kadınlar görüyorsunuz. Toprağı ve çakılları satıp biraz para kazanmaya çalışıyorlar. BM kalkınma programına göre daha fakir sadece üç ülke var. Nüfusun % 62’si günde bir dolardan azıyla yaşıyor. Bu % 62’nin büyük bölümü de mahrumiyet içinde yaşıyor.

Bu fakir olmaktan da kötü. Çocukların % 40’ı okula gitmiyor. Okula gidenlerin ancak yüze biri, ikisi üniversiteye ulaşıyor. Ortalama hayat süresi 42 yıl. Sefalette bahsetmişken, şunu fark etmelisiniz: EN MAHRUM TOPLUMSAL KESİM KADINLAR VE ÇOCUKLAR. Bazı kadınlar taş ocağına gidiyor. Burada kazandıkları para günde 50 avro sentine denk düşüyor. ÇOK BORCUMUZ VAR. BUGÜN DOĞAN TÜM BURKİNALILAR BÜYÜK BİR BORÇLA DOĞUYOR. 25 YIL SONRA DOĞANLAR BİLE BORÇLA DOĞACAK. Pamuk üretmezsek Burkina’da yaşayan tüm Afrikalılar hatta Mali, Benin ve başka ülkelerde yaşayanlar da Avrupa’ya göç edecek. Gitmekten başka seçeneğimiz olmayacak. Sizi işgal edeceğiz, orası kesin. Ama eğer Batılılar pamuklarını sübvanse etmeyi kesmezse gitmeye mecbur kalacağız. Gidersek isterlerse on metrelik duvarlar örsünler biz yine de Avrupa’ya gireceğiz. Dünyanın tüm liberalleri diyor ki sınırlar açık olmalı Mallar para ve hizmet için. Konu insanlar olunca durum biraz daha karmaşıklaşıyor.

Gerhard Shwarz İş Dünyası Editörü,

NNZ Aynı kulüplerde istendiği gibi üyelik aidatı koymayı düşünmeniz gerekiyor. Bir tenis kulübüne üye olursanız üyelik aidatı ödemeniz gerekir. Vergiler gibi sadece aylık ve yıllık ücretler değil. Bunun nedeni sizden öncekilerin kulübü inşa edip hazırlamış olmasıdır. Aksi hâlde yeni gelen katkıda bulunmadığı bir şeyden kâr etmiş olurdu. Toplumların Kamulaştırılması Viyana – Avusturya yıl önce finans grupları, bankalar ve yatırımcılar kamu mallarına konmaya başladılar. Devlete ve düzenli olarak kira, su gibi bedeller ödemesi gereken vatandaşlara ait mallara. Özelleştirmenin tüm mantığı budur.

Viyana’da bir toplu taşıma tramvayındayız. Werner Rügemer Köln Üniversitesi

 Tüm vatandaşlar tramvayların Viyana şehrine ait olduğunu varsayıyor. Ama durum böyle değil. BU TRAMVAY AMERİKALI BİR YATIRIMCIYA AİT. UZUN YILLAR ÖNCE VİYANA ŞEHİR KONSEYİ TRAMVAYLARINI AMERİKALI YATIRIMCILARA SATMAYA KARAR VERDİ. ÇOK PARA ALDILAR BİR MİLYAR DOLARDAN FAZLA. AMA PARA VİYANA’YA HİÇ ULAŞMADI. Onun yerine İngiltere’de ve başka yerlerdeki bankalara havale edildi. Parayı aldılar ve uzun yıllar boyunca Amerikalı yatırımcıya düzenli olarak kira taksiti ödeyecekleri ki Viyana şehri tramvayları kullanma hakkına sahip olsun. Bunu hayal edebiliyor musunuz?

Berlin – Almanya Devlet, o devlette yaşayan tüm insanların toplumudur. Devlet biziz. En azından demokrasilerde böyle. İşleyen bir toplum organize edebilmek için devletin kamu mallarına ihtiyacı vardır: Okullar, üniversiteler, toplu taşıma, vesaire. Bu bağlamda özelleştirmede neler olduğuna bakmak ilginç olacaktır.

Kelimenin İngilizcesi “Privatization” Latince “privare”den gelir Anlamı “YOKSUN BIRAKMAK tır.”

Hermann Scheer Alman Milletvekili

Özelleştirme sürecinde kamu malları özel yatırımcılar tarafından satın alınır. Hatta bazen hediye olarak verilir. Bunun ancak toplumu kamu mallarından yoksun bırakmak denebilir. Durumu şöyle özetleyebiliriz: Toplum, kâr amacıyla özel yatırımcının ilgisini çeken belirli bir maldan yoksun bırakılır. “Sınır ötesi kiralama” adı verilen bu garip sistem yaygın biçimde uygulanmıştır, sadece Viyana tramvaylarında değil. AVUSTURYA FEDERAL DEMİRYOLLARI TRENLERİNİ AMERİKALI YATIRIMCILARA SATTI. Innsbruck şehri kamu hizmetlerini sattı. Kürselleşme çağında yaşadığımız için bu sadece Avusturya’da değil, Almanya Hollanda ve Avrupa’nın diğer her yerinden böyle oldu. SİYASETÇİLERİN SINIR ÖTESİ BİR SİSTEMİ ONAYLAMASININ NEDENİ BAZEN CEHALETTİR. DURUMU ANLAYANLARSA SADECE ÇOK KISA SÜRECEK OLAN KARİYERLERİNİ ÖNEMSERLER.

Kendilerinden sonra olanlarla ilgilenmezler. Bu kısa vadeli tavır uzun vade için sorumluluk alma iradesinin yoksunluğu sorunları çözmenin arkadan geleceklere kalacağını bilmek neo-liberal çağın en karakteristik özelliğidir. Neo-liberal çağda her şey derhâl en yüksek kârı elde etmeye indirgenir. Hem de bedeli ne olursa olsun. Özgürlük adına

Washington D.C. – ABD

Evsiz denince insanların gözü önüne gelen resim yaşlı, düşkün bir alkolik kesinlikle doğru değil. Barınağımıza gelenler arasında aile içi şiddet mağdurları evleri yananlar ya da Katrina gibi felaketlere maruz kalanlar var. Bu nedenle evsiz kalıyorlar. Doktora yapmış insanlar var. Mastır ve daha başka bir sürü şey yapmış olanlar da. Avukatlar, resmi olarak doktor olanlar var. Hayatlarında bir şeyler ters gidiyor ve evsiz durumuna düşüyorlar. Ama genel olarak gelenlerin çoğu DC bölgesinden. Lütfen dikkat edin:

Salonda hanımlar var!

Salonda hanımlar var!

Duruma uygun giyinin beyler

Salonda hanımlar var.

Salonda hanımlar var beyler!

Lütfen banyo kapılarını kapatıp uygun biçimde giyinin. Lütfen.

Çoğu yaşlı erkekler, çoğu emekli Bazen aralarında bir tür maaş alanlar bile oluyor. Ama kazandıkları parayla herhangi bir yerde kalamıyorlar. Çünkü bu bölgede yaşamak çok pahalı.. O kadar ki bazı insanlar yaşadıkları daireler ve evlerin masraflarını karşılayamıyorlar. Bu organizasyon sokaktaki vatandaşın yaptığı bağışlarla ayakta duruyor. Ben gelen çekleri görüyorum. Bize Dünya Bankasından çek falan gelmedi. Buradan Beyaz Saray biraz görünüyor. Barikatlar, güvenlik görevlileri. Caddenin az ilerisinde Dünya Bankası var. Herhâlde yabancı ülkeler ve döviz alıp satanlarla orada ilgileniyorlar. Ama içerde neler oluyor en ufak fikrim yok.

Burası Dünya Bankası.

Buranın aslında bir Amerikan bankası olduğunu anlamak hepimiz için çok önemli bence. Çoğu ülke Dünya Bankasına katkıda bulunuyor. Almanya, Avusturya, başka birçok Avrupa ülkesi bankaya katkıda bulunuyor ve bu ülkeler bankanın hissedarı. Teorik olarak bankanın sahipleri yani. AMA İŞİN GERÇEĞİ BANKAYI ABD KONTROL EDİYOR.

 

Batı Palm Beach – ABD

Adım John Perkins, Amerikan vatandaşıyım. ABD’de doğdum, ABD’de büyüdüm. Ben eskiden ekonomik tetikçiydim. Bizim yaptıklarımız da aynı mafyanın tetikçileri gibidir. Çünkü daha sonra bir iyilik isteriz. Mafya ve gangsterler de yıllardır aynı şeyi yapar. Tek fark, bizim bunu çok büyük bir ölçekte yapmamız. Devletlerle, ülkelerle, devasa bir ölçekte yaparız. Ve biz çok daha profesyoneliz. Bunu birçok yolla yaparız ama herhâlde en yaygını şudur:

Ekonomik tetikçi şirketlerimizin ilgilendiği kaynaklara sahip bir ülke belirler Mesela petrol. SONRA DÜNYA BANKASI YA DA KARDEŞ ORGANİZASYONLARINDAN O ÜLKEYE BÜYÜK BİR KREDİ AYARLARIZ.

AMA PARA O ÜLKEYE HİÇ GİTMEZ. ONUN YERİNE BİZİM ŞİRKETLERE GİDER. ONLAR DA O ÜLKEDE DEVASA ALTYAPI PROJELERİ İNŞA EDERLER. O ÜLKEDEKİ ÇOK AZ SAYIDA ZENGİNİN VE BİZİM ŞİRKETLERİN YARARINA OLAN ŞEYLER. AMA BUNLARIN, ÇOĞUNLUK OLAN FAKİRLERE HİÇBİR FAYDASI YOKTUR. Bu fakir insanlara koca bir borç yığını kalır. O kadar büyüktür ki ödemeleri imkânsızdır. Ama bunu ödemeye çalıştıkları süreç boyunca öyle bir duruma düşerler ki ne iyi sağlık programlarına ne de iyi eğitim programlarına paraları kalmaz. O zaman biz ekonomik tetikçiler oraya geri gidip şöyle deriz:

“Bakın bize çok borcunuz var ve ödeyemiyorsunuz. Onun için bize canınızdan bir parça verin. Petrolünüzü bizim şirketlere ucuzdan satın. Ya da bir sonraki kritik BM oylamasında bizimle oy kullanın. Ya da bizimkilere destek olmak için bir yere siz de asker yollayın”. Mesela Irak’a.

Bu yöntemle gerçekten bir imparatorluk yaratmayı başardık. Çünkü işin özü şu:

Kanunları biz yazıyoruz. Dünya Bankasını biz kontrol ediyoruz. IMF’yi biz kontrol ediyoruz. Hatta büyük oranda BM’yi bile biz kontrol ediyoruz. Yani kanunlar bizden soruluyor. Ekonomik tetikçilerin yaptıkları yasadışı değil.

Ülkeleri büyük borç yükleri altına sokmak sonra karşılığında iyilik istemek bu yasadışı değil. Olmalı ama değil. Bir imparatorluğun belirleyici özelliklerinden biri dünyanın geri kalanını kendi kurunu kullanmaya zorlamasıdır. Ve dolar konusunda biz tam olarak bunu yaptık. 1971’DE ABD’NİN MUAZZAM BOYUTLARDA BORCU VARDI. VE BÜYÜK BÖLÜMÜ DE VİETNAM SAVAŞININ SONUCUYDU. Ve altın standardına uyuyorduk. Birden ülkelerden biri borcunu altın olarak geri istedi. Çünkü dolara güvenmiyorlardı. Nixon bunu reddetti hatta bizi altın standardından çıkardı çünkü borcu altın olarak ödeyemeyeceğini biliyordu. O kadar altınımız yoktu. Ve bunun ardından çabucak petrol standardına geçtik. SUUDİ ARABİSTAN’LA YAPTIĞIMIZ ANLAŞMADA ÖNEMLİ BİR ROL ALDIM. OPEC’İN PETROLÜ SADECE DOLAR ÜSTÜNDEN SATMASINDA ISRAR ETTİK. Böylece bir anda dolar altın standardından petrol standardına geçti. BU BİRÇOK AÇIDAN ÇOK DAHA ÖNEMLİ BİR STANDARTTIR. ÇÜNKÜ BU ÇAĞDA DOĞAL OLARAK PETROL ALTINDAN ÇOK DAHA DEĞERLİDİR. BÖYLECE DÜNYA BİRDEN SADECE DOLARLA PETROL ALABİLMEYE BAŞLADI. VE DOLAR ÇOK AMA ÇOK ÖNEMLİ HÂLE GELDİ.

BUGÜN AMERİKA YİNE BATIK BİR ÜLKE.

ÇOK BÜYÜK BORÇLARIMIZ VAR.

DÜNYA TARİHİNDE BU KADAR BÜYÜK BORCU OLAN BAŞKA BİR ÜLKE OLMADI. Bu ülkelerden biri borcunu dolar dışında bir kurdan tahsil etmek istese başımıza büyük bir dert açılırdı. Ama şu anda sadece dolar olarak istiyorlar çünkü en büyük emtia petrol ve sadece dolarla alınabiliyor. AMA SADDAM HÜSEYİN BİR TEHDİT SAVURUP PETROLÜ DOLARDAN BAŞKA BİR ŞEY KARŞILIĞINDA SATARIM DEDİ. İktidardan indirilmeden hemen önce. Bazen biz ekonomik tetikçiler başarısız olur başka ülkelerin liderlerini yozlaştıramayız.

Panama’da Torrijos’u, Ekuador’da Roldos’u yozlaştıramadım mesela. Bu pek sık olmaz. Ama olunca çakalları yollarlar. BUNLAR HÜKÜMET YIKAN YA DA LİDERLERİNE SUİKAST DÜZENLEYEN ADAMLARDIR. YANİ BEN EKUADOR’DA JAİME ROLDOS’U VE PANAMA’DA OMAR TORRİJOS’U YOZLAŞTIRAMAYINCA ÇAKALLAR GİDİP ONLARI ÖLDÜRDÜ. NADİREN DE OLSA NE TETİKÇİLER NE DE ÇAKALLAR BAŞARILI OLAMAZSA O ZAMAN VE ANCAK O ZAMAN ORDUYU YOLLARIZ. Irak’ta da tam olarak böyle oldu.

Ekonomik tetikçiler Saddam Hüseyin’i yozlaştıramadı onu ikna edemediler, çakallar da öldüremedi. Bu nedenle ordu yollandı.

Orduyu oraya ilk yolladığımız 1991’de ordusunu yok ettik ve artık bu ceza yeterli olmuştur aklı başına gelmiştir dedik. Bu nedenle 1990’lı yıllarda tetikçiler yine Irak’a gitti ve Saddam Hüseyin’i ikna etmeye çalıştılar. Ama o pes etmiyordu. Pes etmiş olsa hâlâ ülkenin başında olurdu. Biz de ona jetler, tanklar, canı ne istiyorsa satıyor olurduk. Ama pes etmedi. Çakallar onu öldüremedi. Güvenlik güçleri çok iyiydi. Ve bir sürü dublörü vardı. Güvenlik ekibi bile korudukları Saddam mı, dublörü mü bilmezdi. Yani ikinci seferde de ne tetikçiler, ne de çakallar Saddam Hüseyin konusunda başarılı olamadılar. O NOKTADA BİR KEZ DAHA ORDUYU IRAK’A YOLLAYIP BU SEFER ONU İNDİRDİK. Gerisini biliyorsunuz zaten.

Dünya Bankası Grubu

Yükselen kârlar Batan ücretler

Son 10-15 yılda küreselleşme nedeniyle gelir dağılımında dramatik bir değişim oldu. Milyonlarca mavi ve beyaz yakalı işçinin gelirleri baskı altında kaldı. Artık talep ettikleri maaşları alamıyorlardı. Küreselleşme onları daha ucuza çalıştırdı. Bu da gelirlerde sermaye yönünde ciddi bir kaymaya neden oldu. Yatırım yapılması gereken büyük bir meblağ vardı. Bu da dramatik ve kısır bir gelişmeye neden oldu. Yeni bir endüstri ortaya çıktı: Finans hizmetleri yatırım bankacıları girişim sermayesi fonları serbest fonlar Bu yeni endüstri bir fenomen:

Yığınla para kazanıyor ama kendi parasını riske ederek değil dışarıdan gelen parayı kullanarak. Yatırılan her dolar ve avro için komisyon alıyorlar. Köln’ün Ren nehri üzerinde imtiyazlı bir konumu var.

 Adım Anton Schneider.

Küçük bir girişim sermayesi fonuna ortağım Yani yatırımcımızın sermayesini alırız. Kendi paramızla birleştirir, yeniden yapılandırdığımız kuruluşlara yatırır ve ardından o kuruluşları satarız. Girişim sermayesi endüstrisi çok dikkat çekiyor çünkü biz normalde öz kaynakları çok düşük şirketleri satın alırız. Alış fiyatının çoğu borçlarla finanse edilir. Bu borçlar kuruluşla birleştirilir. Böylece satın alınan kuruluşlar büyük borçlar ödemek zorunda kalırlar. Yatırıma pek paraları kalmaz. Bu yöntem ekonomi iyi olduğu sürece işe yarar. Yüksek kârlar olduğu sürece. Ekonomik çöküş olmadığı sürece. Söz konusu kuruluşlar daha önceden yeterli yatırım yaptığı sürece. Ama çoğu durumda işe yaramaz. Alış fiyatları inanılmaz derecede arttı. Sağlanan para büyük boyutta dış sermayeydi. Kuruluşların borçlarını ödeyememe riski vardır. Bu durumda bankalar kredileri silmek zorunda kalır. Kuruluşlar yıllarca soyulup soğana çevrilir. Böylece yapmaları gereken şeyi yapamazlar: Ürün geliştirip yatırım yapmak ve istihdam yaratmak. Bunlara bu nedenle “çekirge” denir. Ne yazık ki bence bu terim tam olarak doğru. Bu finans sisteminin önemi büyük ölçüde arttı. Bunun da iki nedeni vardı:

İlk olarak sermayeye sahip olanlar daha da açgözlü hâle geldi.

İkinci olarak, sermayeyi yönetenler komisyon alır. Yatırım şekilleri ne kadar riskliyse operasyondan o kadar büyük kâr ederler. Birkaç birey için kâr Herkes için kayıp

Almeria – İspanya

El Algarrobico Oteli’ne hoş geldiniz. İspanya’da, Endülüs’teyiz.

Antonio Baena Perez Azata del Sol’un Sözcüsü Almeria’da, Carboneras köyündeyiz. Otel, Cabo de Gata Ulusal Parkı’nda Park şurada, batıda başlıyor. Burası önemli bir deniz ve kara koruma alanı. Biyosferin korunması için savaşıyoruz. İklimin, temiz havanın ve karada ve denizde yaşayan türlerin korunması için. Bu otel önemli bir proje. Bölgede yapılması planlanan yedi otelin ilki. Buna ek olarak bir golf sahası ve sınırlı sayıda daire de inşa etmek istiyoruz. İlk safhada daire inşa edeceğiz. Daha sonra daire ve ev olacak.

Adım Miguel Angel Torres.

DEVLET MEMURU VE KARTOGRAFIM. ON SEKİZ YILDIR COSTA DEL SOL’DE İNŞA EDİLEN BİNALARI İNCELİYORUM. BURASI, PARQUE VİCTORİA. 4000 DAİRE YAPIYORLAR. BUNLAR ÇOĞUNLUKLA SERMAYE YATIRIMI OLARAK İNŞA EDİLİYORLAR. BÖYLECE EMLAK ŞİRKETLERİ KURULUŞLAR VE AVRUPA BANKALARI YILDA % 20 ORANINDA KÂR BEKLEYEBİLİYOR. BANKADA YA DA BORSADA YAPILAN GELENEKSEL BİR YATIRIM ANCAK % 5 İLA 6 KÂR GETİRİR. DOLAYISIYLA BURADA VE İSPANYA SAHİLLERİNDE YAPILAN BİNALAR İÇİNDE YAŞAMAK ÜZERE İNŞA EDİLMİYOR. TATİLLERDE BİLE. SADECE BİR YATIRIM ZİNCİRİNİ BAŞLATMAK AMACIYLA İNŞA EDİLİYORLAR. TÜM BU SÜRECİN ARDINDAN ELİMİZDE HİÇ TANIMADIĞIMIZ HATTA BURADA YAŞAMAYAN İNSANLARA KÂR SAĞLAMIŞ BİNLERCE BOŞ DAİRE KALACAK. Bir şehir hayal edin. En başından tasarlanmış bir şehir. Eğlence için tasarlanmış bir şehir. GELECEK 50 YILDA DEĞİŞMEMEK ÜZERE TASARLANMIŞ BİR ŞEHİR. 124 bin avroluk dairelerin, bir milyon avroluk villalarla bir arada yaşayabildiği bir şehir hayal edin. Bir arada değil ama çok yakın. 85 bin metrekarelik bir göl hayal edin. (??????????)

Laureano Ruiz Liano Emlakçı

Buna 75 bin metrekarelik Marakeş tarzı bir çarşı da dahil. En az iki, üç gün içinde kaybolabileceğiniz kadar büyük. Ama klasik bir şehir değil. Bu şehir normalde olduğu gibi bir kilisenin çevresinde büyümeyecek. Birkaç yüzyılda büyümeyecek. Birkaç yılda büyüyecek. Çok temel ve yüksek bir tasarımdan büyüyecek. Önceden düşünülmüş, daha en başından Avrupa’nın en büyük ve lüks tatil kasabası olmaya uygun bir yer. Bir Avrupa bankasında emeklilik fonunuz varsa muhtemelen o para İspanya’daki bu sitelerden birine yatırılmıştır. Daha şimdiden satılmış olan bu villalar ….. yıl boyunca boşlar. Genç İspanyollar bu daireleri alamıyor. Dairelerin maliyeti verebileceklerinin çok üstünde. Bu binaların bakım masrafı ki oldukça kalitesiz binalar su ve diğer harcamalar İspanyol devleti tarafından ödeniyor. İSPANYA’DA HER YIL İNŞA EDİLEN 800 BİN DAİRENİN BİZE EN UFAK FAYDASI YOK.

Ramon Fernandez Duran Şehir Planlama, Madrid Üniversitesi

İspanya dünyada, emlak piyasasındaki balon büyümenin son beş yılda iyice bariz hâle geldiği ülkelerden biri. TAM BİR ŞEHİRLEŞME FIRTINASI, BİR BETON TSUNAMİSİ İspanya sahillerini ve adalarını mahvediyor. Burada bu sitelerden birini görebiliyoruz. Hepsi golf sahalarıyla bağlantılı. İspanya’da böyle yüzlerce site var. Çok az insanın golf oynadığı bir ülkede. Çok küçük bir azınlık. Bu nasıl mümkün olabiliyor? Bunun nedeni bu tür ürünlere yapılan büyük yabancı yatırımlar. Golf sahası yanında olursa böyle sitelerin değeri çok daha yüksek oluyor. BU TAMAMEN YAPAY. Çölün ortasında yeşil alan yaratıyoruz. BUNU YAPABİLMEK İÇİN BÜYÜK MİKTARDA SU LAZIM. BU TÜR BİR GOLF SAHASI 20 BİN SAKİNİ OLAN BİR KASABAYLA AYNI MİKTARDA SU TÜKETİYOR. Fiyatı bir yılda % 35 yükseltebiliriz.

Neden diyorsanız çok kolay. Çünkü yapabiliriz. Çünkü olabiliyor.

Dünyanın en önemli on bir inşaat şirketinden yedisi İspanyol şirketleridir. Bazılarının büyük futbol kulüpleriyle bağlantısı vardır. İspanya’nın en büyük inşaat şirketi olan ACS Real Madrid’in eski başkanı tarafından yönetilmektedir. İnşaatın boyutları sınırlarına ulaştı. Tüm İspanyol sahilleri ilk kilometresinden itibaren % 80 binalarla kaplıdır. Kalan son doğal alanları işgal etmeye başlıyorlar. Şu anda inşaat çalışmaları geçici olarak durduruldu çünkü çevreci bir grup yaptıklarımızı yetkililere ihbar etmiş ve gereken izinleri almadığımızı iddia etmişler. Umudum ve dileğim hakimin inşaatın yasal olduğunu onayladıktan sonra daha şimdiden Avrupa’nın her yanından rezervasyon aldığımız bu oteli bitirmemize kısa zamanda izin vermesi. Hotel El Algarrobico’nun kanunsuz inşa edildiği için yıkılması gerekiyordu. Azata inşaat şirketi vergi mükelleflerinin parasından tazminat olarak 100 milyon avro alacaktı. Ayrıca yıkım masrafları da kamunun parasıyla ödenecekti. Ama yukarıda sözü edilen yasal sorunlar henüz sonuca bağlanmadı.

İNŞAAT SEKTÖRÜ İŞÇİLERİNİ AĞIRLIKLI OLARAK GÖÇMENLERDEN SEÇİYOR. Afrika’dan ya da Güney Amerika’dan gelenler en düşük ücretlere çalışıyorlar. BÖYLECE İNŞAAT SEKTÖRÜNDEKİ İNSANLAR KARA PARALARINI İNŞAAT İŞÇİLERİNE MAAŞ VERMEKTE KULLANIYORLAR.

 

İspanyol Gayrimenkul Balonunun Sonuçları:

Sahillerdeki üç milyon boş ev.

On altı milyon insanla aynı miktarda su tüketen yeni golf sahası.

İspanyol Merkez Bankası altın ve döviz rezervlerinin büyük bölümünü sattı ve ulusal borç gayrisafi milli hasılanın %106’sına çıktı.

Ani bir işsizlik artışı oldu.

Emlakçıların yarısından fazlası kapandı.

Neden kimse finansal sistemin bu verimsiz gelişimi hakkında hiçbir şey yapmıyor?

Bu soruya cevap vermek güç. Çünkü bunun acısını çeken çok. Buna ulusal ekonomi de dahil. Çünkü ortada yeni bir küresel ekonomik kriz tehlikesi var. Tüm bunlara rağmen hiçbir şey olmuyor. Ekonomik krizden bir yıl sonra, şimdi bile hiç yeni yönetmelik yok. Böylece finansal aşırılıklara izin veriliyor. Tam tersi, sistem çökmesin diye merkez bankasından kamunun parasını sisteme paylaştırdılar. Bunun anlamı şu: Kendi bahislerini karşılamak için sıradan insanların parasını kullanıyorlar. Aslında amaçları kendi kurumları batmasın diye sistemin kanını emen kumarbazlara bir temel sağlamak. GÖRÜNEN O Kİ TEKRAR TEKRAR FELAKETLER İNSANLIĞI BASTIRIYOR. Her felaketin ardından benzer felaketleri önlemek amacıyla kurallar yeniden tanımlanıyor. Dünyadaki ekonomik krizin ardından bankalar için tamamen yeni kurallar kondu. Dünyada çapında yeni bir ekonomik krizi önlemek amacıyla tüm bankacılık sistemi ciddi biçimde düzenlendi. Son birkaç yılda yeni bir tavır kurumsallaştı: Hiçbir şeyi düzenlememiz gerekmediğini çünkü pazarın her şeyi düzenlediğini iddia ediyorlar. Bu nedenle artık kamusal kontrol yetkilileri finans sisteminde düzenleme olmamasına müsamaha gösterdiler. Her şey tamamen liberalleştirildi. BUGÜN SAHİP OLDUĞUMUZ FİNANS SEKTÖRÜ TAMAMEN MANTIKSIZDIR VE İNSANLARA KARŞIDIR.

GÜNÜMÜZDE LİDERLERİ MEDYA SEÇİYOR. Onlar olur ya da olmaz diyor. Bu nedenle insanlar medyayı memnun etmeye spotların altında olmaya çalışıyor. Ciddi siyasi kavramların seçilmelerine olan etkisi gittikçe daha da azalıyor. Bu medyayı memnun edebilme kapasitesi siyasi bir lider için hayati bir kıstas hâline geldi ama aslında siyasi bir lider olmak için bunun tam tersi özelliklere sahip olmanız gerekiyor. Dolayısıyla hayati siyasi kararlar alan ve çabucak başkalarının kararlaştırdığı gelişmelere itaatkâr kuklalar hâline gelen aptalların sayısı gittikçe artıyor. Zenginlere daha ne kadar bakabileceğiz?

Burası St. Helier. St. Helier, Jersey’nin başkentidir.

Adanın da en büyük şehridir. Ama adanın kendisi çok küçük. Sağda gördüğünüz binalar Jersey kraliyet ailesine ait. Bu binalar hükümet merkezi ve büyük suç davalarında adalet sarayı görevi görüyor. Şimdi bazı hukuk firmalarının yeni merkez binalarına yaklaşıyoruz. Jersey bir finans merkezi olarak görülüyor olsa da ekonomik destek alabilmek için hukuki danışmanlığa ihtiyacınız var. Var olan çoğu depo modern bankalar ve bürolara çevrildi. Böylece St. Helier’in bu yeni bölgesinde eksiksiz bir finans merkezimiz olacak. Mesela şurada gördüğünüz Credit Suisse’in merkezi. Avrupa bankalarının yanında Citigroup gibi Amerikan bankaları da var. Onlar da Jersey’de varlık gösteriyor. Bir İskoç bankası var. Ama onunla aynı sırada daha uzaklardan, Hindistan’dan gelen bir banka var. Bu da sadece Avrupa ve Amerika’ya değil dünyanın başka yerlerine de baktığımız anlamına geliyor. Burada da Deutsche Bank’ın büroları var. Adada var olan birçok Avrupa bankasından biri. Deutsche Bank da diğerleri gibi sunduğumu hizmetlerden etkilendiği için adaya geldi

Ben Senatör Terry Le Sueur. Jersey adasının Başbakan Yardımcısıyım. Ama aynı zamanda Hazine ve Kaynaklar Bakanıyım.

Uzun yıllardır Jersey’nin şöhreti Jersey inekleri ve patatesleri nedeniyle yayıldı. Oldukça kırsal bir toplumduk. Geçimimizi tarım ve turizmle sağlardık. Ama son yılda finans hizmetleri endüstrisinde bir büyüme oldu. Ve birileri dünyanın geri kalanına da faydalı olacak biçimde Jersey’ye para çekme fırsatını görünce bu ortaya çıktı. Buranın kuzeyinde vergi cenneti Guernsey adasını görebilirsiniz. Ufukta görülüyor. Ardından Brecqhou adası geliyor. Sonra Herm ve Sark adaları ki oralar da vergi cennetidir. Sonra doğuya bakınca Jersey adası var Benim geldiğim, büyüdüğüm yer. 1986’da oraya döndüm. Finans merkezinde çalışmaya başladım. Ardından buradaki hükümetin ekonomi danışmanı oldum. Amerikalıların tahminlerine göre şu anda Jersey’de var olan şahsi servetin boyutları 500 milyar dolar boyutlarına ulaşıyor. Şu anda adadaki bankalarda bulunan ve ada dışından gelen para. Bu para buradaki mevduat hesaplarında duruyor. Ama bunlar sadece elektronik hesaplar. Para aslında Jersey’ye gelmiyor bile. Jersey’den geçip dünyanın büyük finans merkezlerine gidiyor. Özellikle de Londra’ya doğru. Jersey’nin bu işteki rolü ne? Jersey bizim “gizlilik alanı” dediğimiz bir görevi yerine getiriyor. Aslında yaptığı şey şu:

“Offshore” emanetler ve şirketler aracılığıyla ada dışından insanlara özellikle Avrupa’dan ama Afrika, Latin Amerika ve Asya’dan insanlara da varlıklarını dünyanın para pazarlarına taşıma ve mülkiyeti saklama şansı tanıyor. Paranın mülkiyeti bu offshore emanetler sayesinden saklanır. Ve bu da Jersey’nin uzmanlaştığı konulardandır: Emanetler, Jersey gibi yetki alanlarında kurulmuş yasal varlıklardır. Buralarda emaneti yaratan ve bundan fayda sağlayan insanların kimliklerini açıklamaları zorunlu değildir. Hatta bir emanet hakkında açıklanan yegane bilgi çoğu durumda sadece emanetin adıdır. Bazen de bu emaneti yaratan avukatların adı bilinir. Ama bu emanetlerin ardındaki gerçek insanlar kimseye açıklanmaz. Bu da Jersey’yi para saklamak isteyenler için mükemmel bir yer hâline getirir. VERGİDEN KAÇINMAK YA DA VERGİ KAÇIRMAK İÇİN TİPİK BİR YAPI JERSEY’DE BİR EMANET KURARAK ORTAYA ÇIKARILIR. Emanetin Lüksemburg’da bir şirketi olabilir. Lüksemburg’daki şirket de bir banka hesabın yönetebilir. O da Cayman adalarında ya da İsviçre’de olabilir. Ya da Londra’da. Üç farklı yetki alanının olması önemlidir. Amaç bu üç farklı yetki alanını karıştırarak soruşturmalardan kaçınmak için gizliliği en yüksek seviyeye çı